İÇİNDEKİLER

12345İNSAN NEDİR, KİMDİR? KOLEKTİF BİLİNÇ ARTILARIN SIRRI BİYOLOJİK BİLİNÇ HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR? DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN ÜST BEYİN ALT BEYİN GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER DNA’LARIN YAPISI MUTASYON POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ BENCİL GENLERİN SAVAŞI KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? KOLESTEROL GERÇEĞİ BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? GENETİK MÜHENDİSLİK DELİ DANA GERÇEĞİ İNSANLAR KLONLANACAK MI? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ YUCENİKS SUÇLARI KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? KATİL GENLER BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ ZEKÂ KALITIMSAL MI? AKIL GÖZÜ HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI KOZMİK BİLİNÇ EVREN TURU EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ BİLİM VE İNANÇ İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? SOSYAL BİLİNÇ KİŞİLİK KALITIMSAL MI? SOSYOBİYOLOJİK GENLER

-

FEMİNİZM GENETİK Mİ? KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA

EVRENSEL ETİK AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ DOĞA, İNSAN VE ÖZGÜRLÜK GENLERİN ESİRİ MİYİZ? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM MUTLULUK SORUNU DUYGULAR KALPTE Mİ, BEYİNDE Mİ? DUYGUSAL ZEKÂMIZ SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? PİSKE, RUH VE DEPRESYON BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU?

ÖN SÖZ
“Bir zincir en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.”
Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde sorulan bir soru bazen kütüphaneler dolusu kitaptan daha fazla işe yarar. Öğrenme ile kişiyi keşif yoluna çıkaran sorular arasında sıkı bir ilişki vardır. Merak eden insan sorar ve sorgular. Merak: Bilinç düzeyimizi yücelten ve kültürel evrim sürecimizi hızlandıran bir içgüdü olarak bilinir. Bu güdünün dışa yansıyan en açık belirtileri, doymamış meraklarından ötürü ve geldikleri dünyayı tez elden öğrenmek için her şeye dokunan ve olmadık sorular soran çocuklarda görülür. Sorgulayan insanın öğrenme isteği gittikçe artar. Öğrenen insan ne kadar az bildiğini anlar. Bilgi yoksulluğundan kurtulmak isteyen kişinin merakı ve araştırma enerjisi, işte o zaman giderek artar. Bu istek ve gayret dev bir dalgaya dönüşünce, artık önünde en derin sırlar bile duramaz. Bugün yaşamımızı kolaylaştıran çok sayıda bilimsel ve teknolojik buluşu ve ulaştığımız kültürel ve etik düzeyi de bu tür merakla beslenen sorulara borçluyuz. Bu kitap da benzer bir süreçten sonra oluştu. Genetik mühendislik hakkındaki bir makale okurken, “Acaba bir ‘insan mühendisi’ olsaydım, ne tür bir bilgi birikimine sahip olmam gerekirdi?” diye kafamda ansızın oluşan bir soru sayesinde coşan merakım, zihnimde zincirleme bir reaksiyonla yüzlerce yeni soru doğurdu. Yanıtları ararken yepyeni araştırmalara sürüklendim ve edindiğim doneler belleğimdeki verilerle harmanlanınca, ortaya bu kitabı dolduracak kadar donanım çıktı. Umarım, son sayfaya ulaştığınızda sizin de zihninizde birkaç kıvılcım çakmış olur, merakınız kabarır ve farklı bilgilere veya yeni araştırmalara yönelme isteğiniz artar. Böylece düşüncelerinize, yaşamınıza veya yapıtlarınıza olağandışı bir boyut ekleme şansınız olur. Kitaptaki savlara, fikirlere ve muhakeme tarzına katılmayabilirsiniz. Fakat zaten önemli olan da kendi düşünce ve inançlarımızı karşıt görüşlerle kıyaslamak ve yeni bakış açıları ile tanışmak değil midir? Buradaki fikirleri çürütebildiğiniz oranda kişisel düşüncelerinizi sınamış ve onlara olan güveninizi pekiştirmiş olacaksınız. Kurgusu, bir “sanal insan mühendisi” ile yapılan röportaj şeklinde tasarlanan bu kitaptaki kuramların ve mantık zincirinin ancak en zayıf halkası kadar kuvvetli

olduğunun bilincindeyim. Bu zinciri kırma zevkini defalarca yaşamanızı diliyorum. Hoşça okuyun... Mehmet SAĞLAM İzmir – 2005

İLK SORU

- Efendim, detaylara geçmeden önce, bir insan mühendisi olarak, “insan nasıl bir canlıdır?” sorusuna genel bir yanıt verir misiniz?

İNSAN NEDİR, KİMDİR?
- Öncelikle şunu belirtmek isterim: Milyonlarca yıllık evrim sürecine, 50 bin yıldır ürettiğimiz bilgi ve kültür dağarcığımıza ve ulaştığımız bilimsel düzeye rağmen, insan hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında belki de hiç kalır. Çünkü insan: Sürekli değişen, gelişen, derinleşen ve derinlere indikçe kendi içsel hazinelerini ve evrenin sırlarını gün ışığına çıkarıp somutlaştıran, merakı sonsuz bir varlıktır. Çünkü o: Makroevren’de bir toz zerreciği kadar önemi ve yeri olmayan küçük bir uzaylı olmasına karşın, kendi Mikroevren’inde ve genetik şifrelerinde tüm kâinatın hammaddesini ve belki de 15 milyar yıllık tarihini taşıyan “üstün” bir canlıdır. Çünkü o: El, emek ve dil becerileri ve henüz adını bile koyamamış olduğu “gizli” yetenekleri sayesinde bugünkü uygarlık, bilim ve teknolojiye sahip olmayı becerebilmiş maharetli bir yaratıktır. Çünkü o: Hem kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmuş maddî bir yaratık, hem de görünmeyen enerji biçimleri ile iç içe ortak yaşam süren sosyobiyolojik bir canlıdır. Çünkü o: Özgürlük, estetik ve sanat gibi rafine değerleri edinebilmiş eşsiz bir varlıktır. Çünkü o: Akıl gözü sayesinde rasyonelliği, “kalp gözü” sayesinde duygusallığı ve “ruh gözü” sayesinde ruhsallığı yaşayan bilge bir mahluktur. Çünkü o: “Yazgısını belirleyen” genetik şifrelerini dahi değiştirebilen üstün zekâya ve evrenin her köşesinde gezinebilen geniş hayal gücüne sahip sınır tanımaz bir seyyah ve “kaderine meydan okuyabilen” paradoksvari bir bedendir. Çünkü o: Yüksek idealler besleyen, hayal edilmemiş hayaller kurabilen ve imgelediği soyutları üretken bilinci sayesinde bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen doğadaki en yaratıcı ustadır. Çünkü o: Yüzyıllardır “Ben neyim? Kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularını soran ve bu sorulara her çağda bulduğu farklı yanıtlar sayesinde bir kuantum parçacığı gibi sürekli başkalaşan bir değişkendir. Çünkü o: Hem öldürebilen, hem ölesiye sevebilen; aşk ve nefreti, kin ve sevgiyi

farkındalık hâlini mi? Ne yazık ki bilinç sözcüğü artık dilimize iyice yerleşmiş olduğu için yapacak fazlaca bir şey yoktur. kendi hakkında ancak ya genel bir kanıya sahip olabilir veya bir-iki dalda derin bilgiye ulaşabilir.. . bu bulanık suyu biraz berraklaştırmaya çalışayım. hakkında konuştuğumuz. İnsanoğlunun 21’inci yüzyılda kendi hakkında bulduğu kanıtların içeriği.. duygusal ve ruhsal olan insanı tüm derinlikleriyle tanıyabilmek. Bilinç: Bir petek gibi binlerce minik gözün birleşmesiyle ortaya çıkan. Bu probleme ek olarak. Bunlar da zamanla değişecek ve gelecek kuşakları daha farklı buluşlar heyecanlandıracaktır. Bence. . Bir “insan mühendisi”nin bile kendi doğasını tahsil etmesine ömrü ve kapasitesi yetmez. Ama elde henüz kanıt yok diye. ölümsüz aşka dönüştürmeyi başarabilen bir simyacıdır. yazdığımız. çizdiğimiz. Kitlelere ulaşan her yeni fikir veya deney sonucu. Ayrıca.birlikte yaşayabilen ve belki de yaradılışının nedeni olan sevgiyi daha da yücelterek.. Önemli olan bunu farkındalık anlamında kullanmaktır. hissettiğimiz ve deneyimlediğimiz soyut ve maddeötesi gerçekleri de gözardı etmeden. Bunları deneyimlerken. bilincin tanımı ile başlayarak.. bilinç hakkında yapılan felsefî ve bilimsel çalışmalardan çıkan elastiki sonuçlar ise bizleri daha büyük bir açmaza sürüklemektedir.Sizden apaçık yanıtlar almadan buradan gitmeye niyetim yok efendim. en büyük yanlışlığı tek bir “hayalet” aramakla yapıyoruz. önceki çağlardan çok daha heyecan verici ve çok daha somut bir özellik taşıyor. nerededir ve nasıl oluşmaktadır?” sorusuna kesin ve kalıcı bir yanıt getirememiştir. akıl. dâhilerin bile yeteneklerine çok gelir. Bilinç konusu sizin gibi düşünen insanların tümünü hayrete düşüren bir olgu. bilinç nedir? KOLEKTİF BİLİNÇ -“Consciousness” kelimesi İngilizcede farkındalık anlamına gelir. fakat bu kelime Türkçeye “bilmek” mastarından türetilen “bilinç” şeklinde çevrildiği için içeriği yanlış anlaşılmıştır. nereye bakacağımızı bilememekteyiz. Çoğu kez. görme duyusuna benzeyen bir “Kolektif Farkındalık” hâlidir. kemikten.. Çünkü sadece etten. İzin verirseniz. açık bir bilinçle ilerlememiz koşuluyla. Oysa “consciousness” farkına varmak kökünden türetilmeli ve farkındalık olarak tercüme edilmeliydi. mantık veya uyanık olmak anlamaları yüklenerek de kullanılmaktadır. Daha sonraları düşündüğümde. beni çok düşündüren bir gözlemim ve bunun yarattığı bir sıkıntım var: Komaya girmiş veya bitkisel hayat yaşayan bazı insanlar gördüm. gözümün önünde bayılan birkaç dostum oldu..Teşekkür ederim. Bayılan bir insan bilgilerini mi kaybeder. biraz . Yüzyıllardır yapılan bilimsel çalışmaların ve üretilen felsefelerin hiçbiri “Bilinç nedir. Salt insan anatomisi ve psikolojisi ile uğraşan tıp bilimi bile sayıları yüze yaklaşan kollara ayrılmışken. kandan ve sudan oluşan insan vücudunun olağanüstü işler becerebilen bir farkındalığa sahip olması sorunu insanoğlunun karşılaştığı en zor problemlerden birisidir. Yani bakış açımız hatalı. bizi biz yapan şeyin bilinç olduğu sonucuna ulaştım. O. zihinlerde yepyeni pencereler açtığı için hangi pencereden. Onu anladığınızı sandığınız anda yolun başına geri döndüğünüzü deneyimler ve bu evrimcil varlığı yeniden anlamaya koyulursunuz. Bilincin kapalı olması ne anlama geliyor? Daha önemlisi. Efendim. fizyolojik olduğu kadar toplumsal. o insanların yaşayan bir bedenleri olmasına rağmen kapalı bilinçleri yüzünden onlarla iletişim kuramamanın sıkıntılarını yaşadım.

Öyleyse.. Dünyada böbreklerinin nerede olduğunu bilmeyen 900 milyon insan varmış. Araba arıza verdiğinde. hızı ve parçalarının kalitesi.. hem de varacağı yere kolayca ulaşmasını sağlıyor. süt istiyor ve elini kolunu hareket ettiriyor olacak. bilinci irdelerken onun farkındalık düzeyini belirleyen etkenleri açıklamada çok işe yarayacaktır. beş duyu organı ve diğer yetilerimiz sayesinde. işitme. henüz tıp ve diğer bilim dallarınca bile tam anlamıyla bilinemiyor. . alt beyni iyi tanımadığımız için bilinci anlamakta güçlük çekiyoruz.Doğru düşündünüz. Belki de. Orada beş duyusu olmayan ve görme. yapıtları ve anıları kalıyor. Bedenimizi bir arabaya. Fakat “Serebral Korteks” veya Beyin Kabuğu denen ve beynin üst tabakasını oluşturan o ince bölümün altında kalan kalınca tabakanın tam olarak ne işler becerdiği. Bir başka tanımla Bilinç. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç..Olması gerekir. Doğuştan bize hangi temel ve ham bilinç verilmişse. şekli. şoför durduğu yerde kalakalıyor. Geriye sadece şoförün eşyaları. hem de zaten bir bedel ödememişizdir.. öğrenmemize. şoförün (bilincin) hem güven içinde yol almasını. şoför de arabasız var olamıyor. çevreyle iletişim kurmamıza ve iş görebilmemize imkân tanıyan ve canlı birer varlık olarak yaşamamızı sağlayan. Cansız . Kaldı ki arabasının parçalarını (organları) ve çalışma sistemini öğrenebilmesi bile bir ömür boyu sürebiliyor. iç ve dış dünyamızda görünen ve görünmeyen pek çok şeyin farkına varmamıza olanak veren. insan yavrularının da doğuştan gelen içgüdüsel bazı yetenekleri vardır: Ağlayabilmek. Şoför arabasını nasıl kullanacağını -birkaç temel manevra dışında doğarken bilemiyor ve iyi bir sürücü olması uzun ve zahmetli bir eğitim sürecinden sonra ancak kısmen gerçekleşiyor. akıllı bir kolektif enerji türüdür. Bir okyanus kaplumbağasının kuma gömdüğü yumurtalarından çıkan yavrularının vakit geçirmeden denize yönelmesi ve yüzebilmesi kadar bilinçli olmasa bile. Fakat arabaya sahip olurken hem bir seçme hakkımız olmamıştır.. Görüldüğü gibi. Her insan ya da her canlı temel ve “ham” bir bilinçle dünyaya gelir. Bence. Bilinci üç ayrı kategoride değerlendirmeyi yeğliyorum: Biyolojik Bilinç. Burada kullandığım “ham” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim. iş göremez duruma düştüğünde ise bir mezarlığa törenlerle ve gözyaşları ile gömülüyor. yok mudur? . onu geliştiriyor ve onun sayesinde varmak istediğimiz hedeflere doğru ilerliyoruz. Buradan anlaşılıyor ki: Acemi şoför (üst bilinç) daha arabasını kullanmayı öğrenmeden önce.. insan olarak hem araba. Çünkü o bebek ağlıyor. pencereden görünen şu doğum hastanesine gidelim. onu kullanıyor. onun bakım ve temizliğini yapıyor. Bu sözcük. süt emmesini bilmek ve anne kokusunu tanımayı hemen öğrenmek gibi. Beynin yüzde 72’si olan alt beyinde olup bitenleri ortaya çıkarmak. koklama. Şimdi söyleyin bana: Bu bebeğin bir farkındalık hâli var mıdır. gelin sizinle kısa bir sanal yolculuk yaparak. beyindeki sinir hücrelerinin işlevleri sonucunda kendilerini gösterir ve bebeğin yaşaması için gerekli fizyolojik faaliyetleri kontrol ederler. kendimizi daha yakından tanımak ve evrimsel tarihçemizi öğrenmek adına büyük birer adım olacaktır. hem de arabanın sahibi ve şoförü durumunda olduğumuzu görebiliriz. beynini tanımayanların sayısı 5 milyardan fazladır. tatma ve dokunma özürlü bir bebek doğmuş olsun. araba (beden) şoförsüz (bilinçsiz) bir işe yaramadığı gibi. ona yardımcı olan bir usta şoför (alt bilinç) var. Beyne bu özellikleri kazandıran kaynak hücrelerimizdeki genetik şifrelerdir. Arabanın rengi.daha açar mısınız bu tanımı? . bilincimizi de arabanın şoförüne benzetirsek. Yüz binlerce yıllık evrim sonucu genetik yapıya yerleşmiş bu yetenekler.

bir “artı değer” olarak ortaya çıkar.. tam anlayamadım. sadece bir insan kafası değil. Fakat tüm beceri ve yeteneklerine rağmen. Ulaşılan olgunluğun.. “Bir elin nesi var. kişiyi evrensel. ( 1 el + 1 el = 2 el ) şeklinde ifade eder ve bunu doğru kabul ederiz.. Türk kültürünün en görkemli müzesi atasözlerimizdir. iki elin sesi var” özdeyişi. Şu üç sembole dikkat ediniz: 1) Kavis ) 2) Daire 3) İki nokta . Bu sistematik bilgilerin işe yaraması için genlerin canlı ve “bilinçli” olması gerekir. İki eli matematiksel olarak. insan. yani gülümsüyor olmasıdır. sosyobiyolojik ve kozmik bir canlıdır. Yıldız tozlarından yapılmış. ama sayı iki olunca. Bunun gibi. İşte ben buna Biyolojik Bilinç diyorum. bir elde mevcut değildir. ruh sahibi ve düşünebilen bir varlık. Bu ses. Bunları formülize ederek şöylece özetlemek istiyorum: Kolektif Bilinç denilen olgu: Biyolojik Bilinç. Bebeğin Biyolojik Bilinç’ini iş gören ve üretim yapan bir sisteme entegre edecek olan bir başka dış etkene gereksinim vardır. aynı zamanda o insanın duygusal hâli. iki elin toplamı fazladan bir de alkış sesi ortaya çıkarır. tek gözlü. yaratıcı ve eşsiz kılması için de Kolektif Bilinç’i tamamlayan üçüncü bir kaynağa gerek vardır. -Özür dilerim ama toplamın artısı ne demek. Zira. O da Sosyal Bilinç’tir. tanıyoruz ve kullanıyoruz. Oysa..atomlardan yapılmış DNA moleküllerini oluşturan genler. ARTILARIN SIRRI -İşte.. Bakınız. belki de anlayamadığımız tüm fenomenlerin sırrı bu artı sözcüğünde saklıdır. O nedenle. vücudumuzdaki tüm dokuları ve sistemleri üretme bilgisini taşırlar. üç aylık bir bebekten çok fazla bir şey beklenemeyeceği gibi. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç toplamının artısıdır. Bu kaynağı kullanamayan bir bilinç. Fakat bu üç ayrı sembol biraraya geldiğinde ortaya kendiliğinden artı bir değer çıkacaktır: Bir yüz resmi. bu denklem ( 1 + 1 = 2+ ) şeklinde olmalıdır.. Buradaki artı değer. bu gizeme en yalın biçimde işaret etmektedir: Bir bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından fazladır. . fakat capcanlı. uzak ve yakın dış çevredir. Bunları isimlendirmişiz. Biyolojik Bilinç tek başına fazlaca bir işe yaramaz. O da Kozmik Bilinç’tir... Sosyal Bilinç olmadan bebeğin Biyolojik Bilinç’i onu toplumsallaştıramaz ve olgunlaştıramaz. 64 parça alet ruhumuzu okşayan bir müzik parçasını bir artı değer olarak ortaya çıkarır.. Yani kişilik oluşumundaki en etkin faktör toplumdur. 64 parça enstrümandan oluşmuş ve diyelim ki Beethoven’in dokuzuncu senfonisini çalan bir orkestranın hiçbir aletinde o senfoni mevcut olmadığı hâlde. yetersiz bir bilince sahip demektir.

bilinç denen Kolektif Farkındalık’tır. bulut. Fakat İstanbul’u tüm ilçeleri ile birlikte oyup. Gen dediğiniz şey.Bedenimizi oluşturan her organ. boya. Bu fazlalık. cansız atomlardan oluşmuş DNA molekülünün bir parçasıdır. Bunlardan yerçekiminin nasıl oluştuğunu bilim henüz çözmüş değil. Şekil: 1 Eğer atomların can verme.Zayıf Güç (Weak Force). Peki onlar neden canlı? Farkı . Fiziğe göre. Bu güçler -bir kuvvetli yapıştırıcı gibi. kütle hâlindeki atomları birbirine bağlayan güç. biraraya gelen atom ve moleküller. trilyonlarca hücreden yapılmış ama sadece maddeden ibaret olan bir vücuda ve bunlara can veren bir ruha sahip olan insanın artı değeri ise. Bu sebepten dolayı uzaydaki tüm büyük kütleler küre şeklindedir ve dönerler. . uzaya çıkarır ve bir uzay aracından üstüne bir elma bırakırsanız. Yani. Küreselleştikten sonra da kendi ekseni etrafında dönmeye başlar. Çünkü uzayda yerçekimi yoktur ve İstanbul kentini üstünde tutan kara parçası. . su. elma havada asılı kalır İstanbul’a düşmez. O hâlde: Marmara Bölgesini uzaya çıkarırsanız. Çünkü her şey atomdan oluşmuştur: Dağ. ancak 200 kilometre çapında bir kara parçasına dönüştüğü zaman mümkün olmaktadır. Bu da artı bir değerdir. hayat yaratma gibi bir yetenekleri olsaydı. Şöyle bir örnek verelim: İstanbul’un üstünden uçakla geçerken dışarı bir elma atsanız. ama bu gücün artı bir değer olduğunu biliyoruz. tüm evren canlılarla dolup taşardı. Biyolojik Bilinç’i biraz daha açar mısınız? BİYOLOJİK BİLİNÇ . Marmara bölgesi uzayda öylece durmaz. cam.Elektromanyetik Güç (Electromagnetism). . isterseniz 3 gruba ayırdığınız Kolektif Bilinç’in önce biyolojik kısmını irdeleyelim. nasıl oluştuğu henüz bilinmeyen ve bilimin en büyük bulmacalarından biri olan bilincin. Evrenin ve maddenin var olmasını sağlayan dört çeşit güç vardır: . . taş. embriyon döneminden ölüme kadar sürekli atan bir kalbe. ânîden bir fazlalık olarak yerçekimine sahip oluyorlar.Bir başka önemli örnek daha vermek isterim. Molekül dediğiniz şey. atom çekirdeğini birlikte tutan ve radyoaktiviteyi sağlayan güç.parçacıkları ve atomları birbirine bağlayarak.Efendim. demir. bir kütlenin yerçekimine kavuşması. içinde yaşadığımız evrenin ve bizim var olmamızı sağlarlar. Peki bunlar da atomdan yapılmış. fırça. Demek ki çoklukta eşitlik bozuluyor. Böylesine karmaşık ve 100 milyar hücreden oluşan bir beyne. atomların birleşmesiyle ortaya çıkan maddelerdir. ama neden cansızlar? Yaşayan tüm canlılar da atomlardan oluşmuş. her doku.Kuvvetli Güç (Strong Force). İşte ben. küresel bir şekil almaya başlar. yerçekimine yine sahip olur ve elmayı kendine çeker. kumaş vs. kritik kütle denen büyüklüğe ulaşınca. hava. her hücre ve her sistem hücre çekirdeğindeki kromozomlara hapsolmuş genetik şifrelerin eseridir. Buna ilave olarak.Yerçekimi Gücü (Gravity). böyle bir artı değer olduğu inancındayım. iki elin sesi gibi bir artı değerdir. elektronları atomlara ve atomları atomlara bağlayan güç. elma yere düşer. atom çekirdeğindeki kuarkları birlikte tutan güç. Buradan çıkarılacak önemli dersler ve yorumlar vardır. yerçekimi kazanacak kadar yeterli kütleye sahip değildir.

Okuyucuların atomla ilgileneceğini sanmıyorum. İşte maddenin cevheri bu iş-yapan enerjidir. Elde ettiğimiz bu kocaman küre atomu temsil etsin. evrenin ve kendi yapılarının temelini oluşturan atomların somut bir resmini zihinlerine oturtmalarından mahrum edeceksiniz demektir. Şekil: 2 Atom o kadar küçüktür ki. .. Bu durumda. Bu toz zerreciklerinin aradaki onca boşluğa rağmen çekirdeğin etrafında büyük bir hızla ve her yöne doğru ‘delice’ döndüğünü düşünelim. . Unutunuz. Örneğin.Peki. kendi bilincini daha iyi anlar ve onu daha detaylı analiz etme becerisini geliştirir. Bu yarıkürenin bir eşini daha ters çevirerek altına yerleştirelim. atomun çekirdeği ancak bu büyüklükte olur. 100 milyon tanesi bir araya geldiğinde bir toplu iğnenin başı kadar olur. Her bir devri değişik bir yörünge çizerek yaptıkları için de. çok hızlı dönen bir pervanenin içine bir çubuk sokulamayacağı gibi.O zaman pek çok okuyucunuzu. Bunun tam ortasına havada durabilen bir tuz tanesi koyalım. İşte kubbenin içindeki boşluğa oranla. Bu bir yarımküredir.Mikroevren derken neyi kastediyorsunuz? . Atomun yapısını iyi anlayan kişi. Çünkü bulundukları yeri kestirmek istediğimiz saniye içinde bile milyarlarca yerde bulunmuş olurlar! O nedenle atomun içine elektron hızından daha düşük bir hızla hareket eden hiçbir şey giremez. bilgilenmek isteyen sizdiniz.atomun yapısından biraz detaylı söz etmek istiyorum. Elektronlar negatif(-) yüke sahiptirler ve sıfıra yakın bir kütleleri vardır.Teşekkür ederim. Hızları saniyede binlerce kilometredir.Atomun yapısını zihnimize oturtmadan bu mikroskop ötesi evrenin ne olduğunu ve o esrarengiz yapısını anlamamız mümkün olamaz. Atom denilen şeyin özü proton. lütfen devam ediniz.. Şöyle bir berzetme yapalım: İstanbul’daki Sultanahmet Camiî’nin o muazzam kubbesini düşünelim.Efendim oraya girmeyelim isterseniz. Bunların özü ise somutlaşmamış.. Ben buna Akıllı Enerji diyorum.anlamak için -izin verirseniz. her yerde “hazır ve nazır” görünürler. . Proton ve nötron olarak bilinen parçacıkların özü kuarklar ve gluonlardır. Enerjinin ne kadar üstün bir bilince sahip olduğunu -Mikroevren dediğimhücrelerimizi ve genlerimizi incelerken görebiliyorum. Bu sohbetimiz kitap hâline getirilecek. en küçük atom olan hidrojenin bir tek elektronu vardır ve çekirdek etrafında bir saniyede milyarca devir yapabilir.tuz zerresine oranla bir toz zerresi kadar bile olamazlar. . . çekirdeğin etrafını bir koza gibi örecekler ve bir vantilatör pervanesinin dönerken oluşturduğu o bulutumsu görüntüyü sergileyecek lerdir.. . Bir bilye şeklindeki atomun % 99. Elektronlar -çekirdekten 2 bin kat daha hafif oldukları için.999’u boşluktur: Bu boşluğun ortasında duran bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında hızla döndüğü için bulutumsu ve titrek bir küre oluşturan elektronlardan oluşmuştur. nötron ve elektrondur. saf enerjidir.

Çünkü her atom en dış yörüngesindeki elektron sayısını sekize tamamlamak ister. Fakat bilimsel tahminlere göre. en az iki elementin farklı atomları birleşerek. kükürt ve fosfat atomlarına gereksinim vardır denir. hidrojen. Nötron yüksüzdür. milyarlarca yıldız kümesini meydana getiren onca somut enerji. Örneğin en basit element olan ve oksijenle birleşerek içtiğimiz suyu oluşturan hidrojen atomunun sadece bir elektronu ve bir protonu vardır. Enerji gözle görülmez ve soyut hâldedir. Radyoaktif ve en ağır madde olan uranyumun atom ağırlığı ise 238’i bulur. Ana hatlarıyla atomun tasarımı budur ama her atom birbirine benzemez.. Öyle ki. Çünkü elektronlar yüksek hızlarından dolayı güçlü bir merkezkaç kuvveti oluştururlar ve bu çekim gücüne karşı koyarlar. molekülü ortaya çıkarırlar. Bu yüzden negatif (-) yüklü elektronları kendine doğru çeker. ama somutlaşarak maddeye dönüşme özelliğine sahiptir. Bu sayede. ama tamamen çekemez. Yani evrenin . benim Biyolojik Bilinç dediğim akıllı enerjidir. Sözgelimi iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşir ve su molekülünü oluştururlar. evrendeki soyut ve maddeleşmemiş enerji miktarının ancak yüzde 10’u kadardır.Peki atomun hemen hemen tüm ağırlığını oluşturan çekirdek neden bu kadar ağırdır? Nötron ve protonların içinde başka şeyler mi var? . bir bardak suda o kadar molekül olduğu söylenebilir. bu elektron paylaşımı sayesinde meydana çıkan moleküller ve bunlardan oluşan proteinlerden ibarettir denir. Oksijenin atomu başka.Evet. Bir okyanusta kaç bardak su varsa. bu düşüncelerde gözden kaçan şey.Biraz da molekülden bahseder misiniz? . normal hâlde yanarken çıkardığı enerjiden 3 milyon kat daha fazladır. Bir başka örnek de tuzdur: Sodyum atomunun dış yörüngesinde bir elektron. yüksek ısı ile yanan taş kömürünün atom enerjisi. kullandığımız su hâline gelirler. nötron ve proton. Çekirdeği oluşturan iki tür parçacık (partikül) vardır. Çok ağırlaştıkları için parçalanabilirler. Kuarklar var. dışında başka yörüngeler oluşur. Bu moleküllerin milyonlarcası da birleşerek. Kuarklar üç çifttir ve üç teki protonu. Çekirdek bu yüzden pozitif yük taşır. hayvanların.Molekül atomların ilginç bir “alışkanlığı” sayesinde oluşur: Atom çekirdeğinin etrafında yörüngeler çizerek dolaşan elektronların tümü aynı yörüngede bulunmazlar. Ve tüm insanların. Dolayısıyla evrende somut olarak gözlenen canlı ve cansız her şey enerjinin “donmuş” biçimidir ve kuarklardan oluşmuştur. oksijen. nitrojen. hayat kazanamaz ve hiçbir gen iş göremez. . . Çekirdeğinde 83 adetten fazla proton bulunduran atomlar kararsızdırlar. Tek hücreli ilk canlının tuzlu suda ortaya çıktığı savunulur ve canlı hücrelerin oluşması için su ve tuz ile birlikte dış yörüngeleri ”elektron açlığı” çeken karbon. gümüşün başka. Saf enerjiden oluşan kuarklar birbirlerine çok güçlü bir enerji bağıyla sımsıkı sarılmışlardır. Bu. bitkilerin ve mikro organizmaların maddî vücutları. evrendeki en güçlü çekim kuvvetidir. üç teki de nötronu oluştururlar. uranyumun daha başkadır. Proton pozitif yüklüdür. Bu istek yüzünden. Canlıların temel hammaddelerinden olan karbonun 6 elektronu. Bir yörünge (orbital) yeterince elektronla dolunca.. Fakat. diğer elementlerin dış yörüngelerindeki elektronları koparıp almak veya paylaşmak ihtiyacı ‘hisseder’. Bu nedenle karbonun atom ağırlığı (çekirdek ağırlığı) 12 kabul edilir. bunlar yan yana geldiklerinde ayrı durmaya dayanamazlar ve birleşerek tuz molekülünü yaparlar. 6 protonu ve 6 nötronu mevcuttur. Doğadaki elementlerin birbirinden farklı olmasının nedeni de atomların farklı olmasındandır. klorunkinde yedi elektron olduğu için. Bu parçacıkların bulunuşuyla atomun yapısı çok daha iyi anlaşılmıştır.Atom çekirdeği pozitif (+) yüklüdür. Bu da radyoaktivite dediğimiz radyasyona neden olur. Bu enerji olmadan hiçbir molekül canlanamaz. Atomun içinde büyük miktarda enerji depoludur.

hayatın döllenme ile başladığına inanırlar. somut bir yöntem olduğu için herkese öneriyorum. Bu yaratıcı bilinci de hücrelerimizdeki genlerin yaptığı o inanılması güç ve maharetli işlerde açıkça görebiliyorum. Bence. ona doğru hızla yüzmeye başlarlar.Memnuniyetle. Bir benzetme yapalım: Rahimdeki kalın sıvıların içinde yüzmek. Fakat bu salgılar spermaya zamk gibi gelen. Ergenlik çağına gelen kızların yumurtalıkları her ay (25-40 gün) bir veya birkaç yumurtayı dölyatağına bırakmaya başlar. belki de 100 yıl sonra bu kural da değişecek ve yeni hız limitleri ve dalga boyları keşfedilecek mutlaka. . Her kız çocuğu. çünkü insanoğlu hayal ettiği her şeyi bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen yaratıcı bir farkındalığa sahiptir. Bu zemin enerji olmalıdır. spermleri haberdar etmek için “ben buradayım” dercesine rahime birtakım salgılar gönderirler. ruhun ve hayat denen canlılık sebebinin temelini bu yüzde 90’lık. yumurtalıklarında bekleyen bir-iki milyon yumurta ile dünyaya gelir. ruhun embriyona girişi ile mi. 200 yıl sonrasının dünyasını ve bilinç düzeyini hayal ettiğimde. .Döllenme sürecinin o gizemli mekaniğini bilen herkes bu kanaate kolayca varır. çünkü rahim duvarındaki salgılar minik spermler için bir deniz gibidir.. Ama bu süre boyunca.000 km/saniye) daha hızlı hareket edemez” dedi. bunların çok ötesinde gelişmeler yaşanacağını görebiliyorum. . Yüzme diyorum. Bu durum adetten kesilinceye kadar yaklaşık 400 kez devam eder. sizi bu inanca götüren etken nedir? . . ana rahminde kalbin atmaya başlaması ile mi. O nedenle ben.Bu bilinci daha yakından tanımak için genlerin yaptıkları o olağanüstü işlerden söz eder misiniz? Örneğin hayat ne zaman başlıyor: Döllenmenin başladığı anda mı. hayatın o anda başladığını kabullenmekten başka seçeneği kalmaz. işte o zaman dünyanın en anlamlı ve en büyüleyici yarışı başlar: Yumurtanın varlığından haberdar olan spermler. pek çok soyut kavramın. Döllenmiş yumurtaya ulaşıncaya kadar ana rahminde gelişen olayları detayları ile öğrenen bir insanın.. Bunun tam olarak ne tür bir enerji olduğu ve nerede bulunduğu henüz anlaşılmış değildir.yüzde 90’ı Karanlık Madde (Dark Matter) denilen bir enerji türünden oluşmuştur. yoksa doğum anında mı? HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR .. Einstein yıllar önce bir kural koydu ve “hiçbir şey ışık hızından (300. 1905 yılından beri bilim adamları bu kuram çerçevesinde düşünüyor ve araştırmalar yapıyorlar. Ama belki yarın. kalın sıvılardır.Peki. fakat evrendeki Kozmolojik Sabit’in tamamlanması için bir “boşluk enerjisi” olması gerektiği hesap edilebilmektedir. Çünkü bunca bilinmeyene doğru yol alırken ayağımızı basabileceğimiz bir zemin olması lazımdır. tüm maddeötesi ve ruhsal fenomenleri enerji temeline indirgeyerek irdelemeyi. Benim de inancım budur.Bu konuyu merak edip araştırmış insanların birçoğu. Mersin’den Kıbrıs’a zamk dolu bir denizde yüzerek gitmek kadar zor bir uğraştır. tezahürlerini bilemediğimiz enerjide aramak gerekir. bu mutlaka gerçekleşecek demektir.O gelişmeleri sizin ağzınızdan dinlemek isterdim.. Bu yumurtalar rahime girecek spermleri 4-5 gün bekledikten sonra ölürler. rahim iç duvarına tırmanarak. Ve ben bunu hayal edebiliyorsam. 100 milyon tanesi ancak bir tatlı kaşığını dolduracak kadar küçük olan spermlerden güçsüz olanlarının hepsi hayatlarını yolda kaybederler. O nedenle. İşte ben asıl buna Doğal . Eğer rahimde sperm varsa.

ne zamandır? . 80 milyonda bir ihtimalle. en romantik ve en anlamlı eylem başlar: Yumurta çekirdeği spermaya doğru bir koşu başlatır ve iki “sevgili” hücrenin tam ortasında -eski Türk ve Amerikan filmlerinde olduğu gibi.Seleksiyon derim: Güçsüz spermleri ayıklama sınavı. onu sezgilerin.. oksijen. Çünkü.. Ortalama. o kalp ve nabız atışı durunca ölüm geldiğine göre.Bu açıklamalardan önce.Teşekkür ederim. “sevgilisi” yumurta çekirdeğine kavuşmak için.. Böylece. zarı yırtmak için bir kılıçbalığı gibi birbiri ardından sortiler yapan ve “lütfen beni içeri al” dercesine adeta yalvaran on binlerce spermden sadece bir tanesi amacına ulaşır.Haklısınız. . bu konuya ilginiz büyük. glikoz ve protein ihtiyaçları artar. bir sonuca ulaşmak için kurduğunuz mantık zincirinde bir halka olması kolaydır. kalp ne zaman atmaya başlar? . Bu maddelerin onlara ulaşması için bir kan dolaşım sistemine gerek vardır. Aynı salgıyı yumurta da salgılar ve spermlere yardımcı olur. Hele sizin gibi. yeni bir hayat anlamına gelen 23 çift kromozom formuna girerler. İşte.. Hayatın başlangıcı bu an değilse. açılan delik kapatılır.. Fakat cinsiyet hücreleri olan yumurta ve spermde sadece 23 tek hâlinde bulunurlar. Bu “evlilik” bir insan ömrü boyunca süren ve belki de en mutlu ve en üretken bir birlikteliği başlatır. hem de yumurta çekirdeğini ölümden kurtarır.. yarışı kazanıp. Biyolojik varlığımızı oluşturan kromozomlarımız 23 çifttir. Döllenmiş hücre birbiri ardından bölünmeye ve çoğalmaya başlar. itiraf etmeliyim ki ben de üçüncü haftayı hayatın başlangıcı olarak kabul ediyordum. Hücreler çoğaldıkça.. O nedenle. bu kez yine zamk gibi kalın sitoplazma içinde son bir depar atmak zorunda kalır. Fakat spermlerin bir yeteneği daha vardır: Denizde gidiş yönüne doğru dalga yaratmak. Bu enzimler hücre zarını eriterek küçük bir delik açarlar. yumurtanın etrafında “dört dönen”.. . Böylece bir fermuarın iki yarısı gibi dizilmiş X ve Y-kromozomları birleşerek..Peki. Bunlar her hücremizde aynı sayıda ve aynı yapıdadırlar. Çünkü onun da yaşaması için spermanın baş kısmındaki diğer 23 Y-kromozomu ile birleşmesi gerekir.. Başlangıçta 2 gözlü bir tüp şeklinde olan bu “ilkel” kalbin birdenbire bir nabız hareketi kazanması da son derece gizemli ve akıllara hayret veren bir oluşumdur ama bu atış hareketi yaşamın başlangıcı değil.sarmaş dolaş birleşirler. zor bir konuyu basite indirgeyen birini bulmuşken. Salgıladıkları bir kimyasal sayesinde rahim kaslarını uyarır ve açılıp kasılmalarını sağlarlar ve bu hareket sayesinde ilerlemelerini kolaylaştırırlar. en hızlı gelişen organ kalptir ve ondan çıkan damarlardır. hem spermayı. Ve sonra misafirin içeri girmesiyle. Çünkü tarihten beri kalbe gösterilen teveccüh. başlamış bir yaşamın devamı ve sürekliliği içindir. Dışarıda kalan spermlerin kaderi artık bellidir: Ölüm. Ama o anda belki de mikrokozmostaki en zarif. .Sizi bu kanıya ulaştıran başka nedenler de vardır mutlaka. Şampiyon sperm. Amaçları ölmeden önce belki de 80-90 yıl sürecek yeni bir hayata kavuşmaktır. döllenmeden 21-25 gün sonra atmaya başlar..Yüzünüzdeki ifadeden anlıyorum ki. Ve aceleleri vardır çünkü ömürleri sadece 2 veya 3 gündür. . Ayrıca. Aynı amaç 4-5 günlük ömre ve spermalardan 85 bin kez daha büyük cüsseye sahip olan yumurta için de yaşamsal önem taşır. yaşam enerjisinin orada vücuda girdiğini düşünüyordum.. O nedenle. Fakat kalp atışı döllenme kadar zor ve ... yumurtaya ulaşabilen güçlü ve sağlıklı spermler onu delmek ve çekirdeğindeki diğer 23 tek X-kromozomu ile birleşmek isterler. duyguların ve hatta düşüncenin oluştuğu bir merkez durumuna getirmiştir. Açılan “kapıya” en yakın sperm içeriye çivileme bir dalış yapar. Kalp. Kaybetmenin cezası ölüm olan bu maratonun finali şöyle gerçekleşir: Dışarıdaki “yalvarışları” ve “kapı çalmaları” hisseden yumurta çekirdeğindeki genler hemen bazı enzimler ürettirirler.

önemli bir fonksiyon değildir. Şöyle ki: Konuşmamın başlangıcında sözünü ettiğim artıların sırrı kuramına geri döndüğümüzde, çok sayıda hücrenin bir araya gelmesiyle oluşan artı değer; bu nabız atışı olmaktadır. Bu durum diğer bütün organlar için de geçerlidir. Belli bir hücre sayısına ulaşan böbreklerin ânîden ayrıştırma ve süzme işine başlaması ya da çocuk doğar doğmaz akciğerlerin ilk nefesini alması da kalp atışı kadar mucizevi bir artı değerdir. Ve ayrıca bazı genlerin zamanı gelince açılması, yani biyolojik saatin tam vaktinde alarm zilini çalması da doğaüstü bir bilincin eseridir. Bakınız, kanda mikrogramlarla ölçülen bazı büyüme hormonları vardır. Bunlar çok salgılanırsa kişinin cüssesi büyük; az salgılanırsa küçük olur. Büyüme 26-27 yaşına kadar gittikçe azalarak devam eder. Büyümenin o yaşta durması da. bu zamanölçer akıllı bilincin bir eseri olmak zorundadır. - Efendim, aklıma bu noktada gelen bir soruyu sormadan bu konuyu

kapatmak istemiyorum: Ana rahmindeki süreçte oluşan beyin, çocuk doğmadan önce düşünmeye başlıyor mu? Düşüncenin kendisi de artı bir değer olabilir mi?
DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN - Birlikte düşünelim... Döllenmiş yumurtanın ilk 14 günlük hâline zigot, sonraki 42 günlük şekline de embriyon denir. 56 günlük embriyon, bakla büyüklüğünde minyatür bir insanı andırır. Bu devreden sonraki minik insana da fetus adı verilir. Fetus 3 santimetre uzunluktan 50 santimetreye 7 ay içinde ulaşır ve 9 ayda 1400 kat büyüyüp, 3 kiloyu geçmiş olarak doğar. 38-39 hafta süren bir değişim ve gelişim sürecinden sonra, üst beyni (korteks) boş, alt beyni yarı dolu bir canlı olarak ilk nefesini alıp, anne kokusu ile tanışır. Yapılan son araştırmalar, bebeğin ana rahmindeyken de bazı duyularını kullandığını göstermiştir. Bu sayede bebeğin beynine dış dünya ile ilgili bazı bilgiler kaydolur. Örneğin, nasıl ki annesinin kalp atışlarını duya duya bir ritim hissine sahip oluyorsa; dışarıdaki sesli müzik parçalarını dinlediği zaman da notaların farklı tonları olduğunu ayırt edebilme becerisine kavuşur. Fakat merak ettiğiniz o düşünce sürecine girmesi henüz gerçekleşmemiştir. Ama ana rahminde öğrendiği “bilgileri” doğduktan sonra gelişen düşünce sisteminde kullanacaktır. Çocuk düşünme yeteneği ile doğar. Bu yetenek Biyolojik Bilinç’in en önemli ögesidir. Ve canlı hücrelerdeki o yaşam bilinci sayesinde çalışıp iş gören DNA moleküllerinde bile mevcuttur. Fakat düşünme yetisi buğday tanesinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği evrelerde olduğu gibi, doğduktan sonra gelişmek için çok şeye gereksinim duyar, çünkü henüz hamdır. Bunların başında, 5 duyu aracılığı ile dış dünya hakkında alınan bilgiler, bu bilgilerin kavram olarak isimlerinin öğrenilmesi ve bunların anadili vasıtasıyla anlatılır hâle getirilmesi vardır. Yani, olgunlaşmamış olarak doğan düşünce yetisi bir anadil olmadan gelişme olanağı bulamaz. İşte, insan beyni için en önemli şeylerden biri olan dil öğrenme ve konuşma işi de büyük çapta korteksin marifetidir. Ben buna üst beyin diyorum. Genlerimizin dış dünyadan topladığı yararlı bilgileri kromozomlara kodlayarak yerleştirmesi çok yavaş işleyen bir sistemle gerçekleşiyor: çünkü bu bilgilerin, bireyin üremesi ve yaşaması için gerçekten işe yarayıp yaramadığını yüzlerce kez test ettikten sonra karara bağlıyor ve sınavı geçenleri bünyesine alıyor. Oysa, insanın değişen iç ve dış koşullara anında yanıt vermesi gerekiyor bazen. Verilecek anî bir karar kişinin yaşamını kurtarabiliyor. Geç kalındığında bunun bedeli ölüm olabiliyor. Öyle görünüyor ki: Doğa, bu bilgi alma ve kullanma işini daha hızlı sağlamak ve

saniyelik refleksler gösterebilmek için, genlerden daha pratik olan bir cihaz icat etmiş: Beyin... Böylece genler ve beyin kapsamlı bir koordinasyon içinde çalışarak, beyni olan canlıları daha etkin ve daha aktif kılmışlar. Örneğin genler, ateşin yakıcı olduğunu haber verecek sinir sistemini yapıyor; beyin de bu sayede ateşten uzak durulmasına karar verip, organları ânîden harekete geçiriyor. İçgüdü ile düşünce arasındaki nüans da burada kendini gösteriyor. İçgüdü: Genlere yerleştirilmiş doğal bilgidir ve davranışlarımızı oluşturuyor veya etkiliyor. Düşünce: Dış çevreden öğrenilen bilgilerin harmanlanması sonucu oluşuyor ve davranışlarımızı değiştirmeye yarıyor. Toplumdaki genel kanı; içgüdünün kötü ve “geri” bir duyum, düşünceninse iyi ve “ileri” bir yetenek olduğudur. Fakat bu yanlış inanç artık değişmek zorundadır. Genetik şifreler birer birer çözüldükçe, içgüdülerin en az düşünce kadar hayati önem taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır. - Efendim, bizi biz yapan organ olan beyni daha iyi tanımak için, üst ve

alt beyin hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
ÜST BEYİN - Memnuniyetle... Herkesin beyni vücudunun yüzde 2’si büyüklüğünde ve iki yumruğu kadardır. Üst kısmı ceviz içi gibi buruşuktur. Beyin Kabuğu da denen bu bölüm, sadece insanlarda vardır ve beynin yüzde 28’i büyüklüğündedir. Açıldığı zaman orta büyüklükte bir mendil kadar olan bu tabaka, insanın bu denli çaplı düşünceler üretmesini sağlayan bölümdür. Korteksi söküp çıkarırsanız, insan ilkel bir canlıya dönüşür: Konuşamaz, düşünemez ve üretemez. 30 milyar kadar sinir hücresinden (nöron) ve milyarlarca Glia hücresinden oluşan korteksin faaliyetlerinin yüzde 90’ı sadece iki organa ayrılmıştır: Eller ve ağız. Öyle ya; ellerimizi bu kadar maharetle kullanamasaydık, bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeye ulaşmamız mümkün olur muydu? Beyin, 17 bin kadar sinir hücresinden yapılmış bir “kablolu devre” sayesinde ellerle ve 10 parmakla sürekli haberleşir, son derece hassas duyumlar alır ve geri gönderdiği sinyallerle parmaklara en hassas işleri yaptırır. Bir keman üstadının gözlerini kapayarak, binlerce notadan oluşmuş bir konçertoyu hatasız çalabilmesi, başka nasıl gerçekleşebilirdi ki? Gözlerimizin bile seçemediği bir şırınga iğnesinin upuzun deliğini açabilmemiz, ancak bu gelişmiş parmak hassasiyeti sayesinde mümkün olmaktadır. Ellerinizi iki yana bağlayıp birkaç saat dolaşırsanız, ne denli yarım adam durumuna düştüğünüzü daha iyi anlarsınız. - Bu durumda, Karl Marx’ın “emek en yüce değerdir” demesi boşuna değilmiş

demek.
- Evet, ama Marx madalyonun bir yüzünü görmüş. Diğer yüzünü de Descartes görmüş ve “bizi insan yapan dilimizdir” diyerek büyük bir gerçeği yakalamış. Ağzımızın iki önemli işlevinden birisi yaşamak için beslenmek, diğeri de konuşmaktır. İnsan dilsel ögeler ve konuşma yeteneği sayesinde düşünebiliyor ve kültür oluşturuyor. Kavramların birer ismi olmasaydı, onları zihinde harmanlamak anlamına gelen düşünce de olmayacaktı ya da en ilkel hâliyle kalacaktı. - O zaman bilinç dediğimiz farkındalık da olmayacaktı belki... - Hayır, olurdu ama hayvanlarınki gibi temel bir farkındalıkdan öteye gidemezdi. Ben esasen ellerin ve dilin, beyin için bu kadar önemli olmasının ana sebebinin alet yapmak veya konuşabilmek değil, bir “üstün bilinç” yaratmak amacından kaynaklandığı inancındayım. Üstün bilincin üstün olmasının bir başka nedeni de geç işleyen evrimsel adaptasyon kurallarına uymaması ve sürekli başkalaşmasıdır. Bu sayede anlık veya günlük evrimler yaşar ve hızlı bir şekilde üst evrim basamaklarına yükselir.

Bu mantık zincirinin sonucu olarak şu çıkarımı yapabiliriz: Beyin Kabuğu, farkındalık düzeyinin yükselmesinde çok büyük rol oynar ve bizi diğer canlılardan ayıran pek çok özelliğe sahip olmamızı sağlar. - Korteksin önemi belli oldu, ama alt beynin önemi daha mı az acaba? ALT BEYİN - Aslında, beyne bir bütün olarak bakmak gerekir; çünkü beyin hücreleri sürekli olarak birbiriyle bağlantılar ve düşünce devreleri kurarlar. Sağ yarımküre, sol yarımküre ile; alt beyin, üst beyinle sürekli iletişim hâlindedir. Beynin yüzde 72’sini alt beyin oluşturur ve 70 milyar kadar hücreden oluşmuştur. Korteksi “iyi” tanımamıza rağmen, alt beyni daha az tanıdığımız bir gerçektir. Fakat vücudumuzdaki organlarla sürekli iletişim hâlinde bulunduğunu ve bir kumanda merkezi görevi gördüğünü biliyoruz. Psikoloji biliminin ortaya çıkışı ile başlayan bilinçaltı, alt benlik, ve süper ego gibi kavramların da bence alt beyinle sıkı bir ilişkisi vardır. Bunun ötesinde; telepati, altıncı his, telekinezi, teleportasyon, sezgi, önsezi, Duyular Dışı İdrak (Extra Sensory Perception) ve hatta inanç gibi olgular bile alt beyinde ortaya çıkıyor olabilir. Bazı ruhsal özelliklere sahip olmamızın kaynağı da bu bölüm olabilir. Daha ileri giderek, içimizdeki Tanrı’yla konuşurken, alt beyinle sohbet ettiğimizi ileri sürmek bile saçma olmayabilir. Hatta belki milyarlarca yıllık evrimin tarihçesini bile bir gün alt beyinden okuyabiliriz. Eğer bu tarihçe genetik şifrelerimize kayıtlıysa... IQ testlerinin terk edildiği ve bunun yerine EQ (duygusal zekâ) testlerinin uygulanmaya başlandığı çağımızda, bu önemli zekâ türünün bile alt beyinin fonksiyonları arasında yer aldığı gitgide büyük kabul görmeye başladı. Bunun ötesinde, ruhsal zekâ ile uğraşan bilim insanları çıktı ortaya. Vücudun yaşaması bakımından alt beyin için olmazsa olmaz diyebiliriz. Bu açıdan bakınca, alt beyin, üst beyinden çok daha önemli işler yapan bölümdür; fakat düşünen insan hakkında konuşuyorsak; üst beyin için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

- Efendim, Descartes insanı bir “sosyal hayvan” olarak görmüş, Freud ise insanı kendi beyninin eseri kabul etmiş ve “Anatominiz kaderinizdir” demiş. Sizce hangisi haklı?
GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER - Bu zor görünen sorunun yanıtı çok basit: İkisi de elmanın birer yarısını görmüşler. Yani insan hem içinde yaşadığı toplum kültürünün, hem de genetik şifrelerinin eseridir. Yani insan sosyobiyolojik bir canlıdır. - Önce biyolojik yönü ile başlayalım isterseniz: Biliyorsunuz genetik şifrelerimiz,

1953 yılından beri yapılan çalışmalar sonucunda çözüldü. Bu sonuç bize insan hakkında neler öğretiyor?
- Özür dilerim ama bu konuyu iyi takip etmediğiniz sorduğunuz sorudan anlaşılıyor! Henüz bir şey çözülmüş değil, sadece 23 çift kromozom içine sıkışmış 3035 bin kadar genetik dizilimin haritasını çıkardık, o kadar. Bunların tüm şifrelerini filân çözmüş değiliz. Yani sadece DNA molekülleri üzerindeki genlerin sıralanma ve diziliş biçimlerini belirledik ve ne tür bir “alfabe” kullandıklarını görmüş olduk. Bu bilgi ne işe yarar? Bu, bir insanın kromozom veya DNA yapısını diğer insanların ve canlılarınki ile karşılaştırmaya ve farklılıkları veya benzerlikleri görmeye yarar. Ayrıca, artık kimlik kayıtları belli olan genlerin hangi işleri becerdiklerini yavaş yavaş öğrenmeye yarar. Fakat sorunuzda sözünü ettiğiniz ve şimdiye dek sadece yüzde 5 kadarı çözülmüş olan genetik şifrelerin tümünün deşifre edilmesi için, süper

doğuma kadar devam eden süreçte bir tek yumurta hücresini mükemmel bir insan yavrusu hâline getiren bilgi ve “teknoloji”. Bu. genlerin gönderdiği protein yapma şifrelerini çözer ve tRNA denen transfer RNA moleküllerinin taşıdığı amino asitleri zincir gibi dizerek. şeker. hücreyi yöneten. Farklı farklı yapılarda olabilen hücrelerin dışı. ince. amino asit gibi maddeler bulunur. yenileyen. mRNA denen mesajcı moleküller aracılığı ile çekirdek dışına gönderirler. Yani. fosfat. 2 metreye yakın bir uzunluk elde ederiz. DNA’lar bir bilgisayarın programları gibi önceden programlanmış. Ribozom. Bunlar bilgi dolu şifrelerdir ve döllenme anından ölünceye kadar sürekli.açılarak. Hiç durmaksızın hummalı bir faaliyet içinde olan hücre çekirdeği “büyük sırlar”ın gizlendiği kumanda merkezidir. ısı üretme işini yürütür. bu 23 çift molekülde saklıdır. Kromozom dediğimiz şey.bilgisayarlar bir sürpriz yapmazsa. gereken proteinleri üretir. kromozomu denen yapıları oluşturmuştur. Siyah bir toplu iğne başına benzeyen çekirdekte. Bu uzun molekül bükülmüş bir merdiven şeklindedir (çift sarmal/double helix) ve bir makaraya sarılmış iplik gibi üst üste sarılarak. derinliklerimizdeki Mikroevrende olup bitenlerin resmini zihnimize daha iyi oturtmak için hücrelerimizin yapısını da kısaca anlatır mısınız? HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER . bu genetik şifreler tayin ederler. gözümüzün ve saçımızın renginden tutun da beynimizin ve diğer tüm organlarımızın yapısına kadar bütün biyolojik karakterimizi ve hatta kişiliğimizin bazı parçalarını. anne ve babadan gelen özellikleri taşıyan 23 çift kromozom bulunur. Şekil: 4 Bir tek hücre çekirdeğindeki tüm DNA moleküllerini açarak yan yana koyacak olursak. Hemen hemen her canlı hücrede bulunan DNA’lar hücrenin kendi kopyasını yapma bilgisine de sahiptirler. Dış zar ile çekirdek arası sitoplazma denilen bir sıvı ile doludur. Hücrenin genellikle ortasında yer alan. Sperm ve yumurtanın birleşmesinden başlayarak. Şekil: 3 . Mitakondri. Her hücrede 2 metre DNA demek. askerlere yapması gerekeni emreden kumandanlar gibi. protein. Golgi Cisimciği. tahminen 30-35 yıl daha çalışmamız gerekmektedir. milyarlarca kilometre bir uzunluk demektir. esnek ve yarı geçirgen bir zarla kaplanmıştır. Yüzde 70’i su olan bu sıvının içinde tuz. değiştiren ve kopyalayan “emirler”i. Vücudumuzda trilyonlarca hücre var. hücreye durmadan emirler gönderirler. Örneğin Mitakondri bir soba gibi çalışıp. enzim. Sentrozom gibi isimleri olan bu cihazlar çok önemli görevler yüklenmişlerdir. ‘düşünen moleküller’dir.Efendim. dünyanın çevresini milyonlarca defa . Ribozom. hücrenin işleyişini sağlayan ve adına “cihaz” diyebileceğimiz bazı yapıtaşları da sitoplazma içinde yüzerler. yine zarla kaplı bir çekirdeği vardır.Burada da önümüze yine astronomik rakamlar çıkıyor. uzun bir DNA molekülüdür (DeoksiriboNükleikAsit). Retikulum. Ayrıca.

Evet. önce hangi bölümlerden oluştuklarını bilmeliyiz. makine gibi sayamazsınız. Bize DNA’nın ve genetik şifrelerin teknik yapısını daha detaylı anlatır mısınız? DNA’LARIN YAPISI . bundan böyle sık sık duyacakları “genetik şifreler” ifadesine sürekli yabancı kalacak ve bir anlamda genetik cehalet yaşayacaklardır.23 bölüm (Kromozom) . Biyolojik tüm özelliklerimizi belirleyen ve canlı kalmamızı sağlayan DNA’nın yapısı çok karışık olduğu için.Evet. . karşımıza: . 1 milyara ulaşmak için. çünkü DNA’nın en temel yapısı bu bazlardır. Demek ki: 3 milyar harften oluşmuş genetik şifreler. Üstelik onca bilgi şifrelenerek yazılmıştır. Genetik yapıyı anlamayan insanlar. bir saatin 32 yıl sürekli tıklaması gerekir.ben de size bir soru sorayım: Birden başlayarak 1 milyara kadar teker teker saymak ne kadar zamanınızı alır? . İnsan genomunu bir ansiklopediye benzetirsek. Oturduğunuz 100 metrekarelik bir dairenin her yerini tavana kadar nohutla doldurursanız. ona bakalım.Yanıldınız. merdiven şeklindeki DNA molekülünün .Her hikayede binlerce paragraf (Exon) . karbon..dönebilecek veya güneşe 500 defa gidip gelebilecek bir uzunluktur. Ömrünüz yetmez! . O nedenle herkesin bu konuyu iyi anlamasında büyük yarar var.Efendim. Bunlar farklı yapıları ve görevleri olan küçük moleküllerdir ve çiftleşerek.Hiç şaka değil.536. siz hiç durmaksızın.. her biri bir bilgiyi sembolize eden 3 daire dolusu nohut kadar devasa bir bilgi bankasıdır.Her bölümde binlerce hikaye (Gen) . “Kodon” denen bu kelimeler. Yaptığı işlerden hangi bölümünün sorumlu olduğunu bulabilmemiz için de. Burada. Bir başka benzetmeyle şöyle diyebiliriz: DNA’ların dili dünyadaki tüm dillerin toplam kelime hazinesinden ve kavram zenginliğinden daha zengindir.Şaka ediyor olmalısınız! . Hücre çekirdeğindeki DNA’ların toplamına İnsan Genomu denir. dediğim gibi tahminen 30-35 yıllık ilave bir bilimsel araştırma gerektirecektir. Temel maddeleri şeker. oksijen. 3 tane Nükleotid’in birleşmesiyle oluşan ünitelerdir. uyumak ve çalışmak zorundasınız. Çünkü genetik kelimelerin tümü sadece 3 harften oluşmuş kelimelerdir.Her kelimeyi oluşturan 3 harf (Baz Çifti/Base-pairing) çıkar.Sanıyorum 15 günde sayarım.Nükleotid nedir? . Bedenimizi yapan ve şu anda konuşabilmemizi sağlayan bazlar 4 türdür: Adenin. Kaldı ki.Her paragrafı oluşturan binlerce kelime (Kodon/Codon) . Sitozin (Cytosine) ve Timin. Saniyede bir defa tıklayan sarkaçlı bir duvar saatinin 24 saatte sadece 86.400 kez tıkladığını biliyor muydunuz? Bu sayı bir yılda 31. Guanin. azot ve fosfat olan DNA’ların nasıl çalıştıklarını anlamak için. 21’inci yüzyılın en önemli teknolojisi DNA teknolojisi olacak deniyor. hidrojen.Ondan önce Baz Çifti nedir. Bunun için de bazı terimlerin ne anlama geldiğini bilmek gerekiyor. . ancak 1 milyar adet nohut depolamış olursunuz. haklısınız.. bir haritasının çıkarılması bile yıllar sürmüştür.000 eder. tuz. milyar rakamı çok büyük bir rakamdır. . ayrıca günlük yaşamda sürekli kullandığımız milyar rakamının büyüklüğünü vurgulamak için -izninizle. Bu ansiklopedide bir milyar kelime ve 3 milyar harf vardır Bu da elimdeki şu kitabın 5 bin kopyası demektir.

. bakalım bizi hangi sürprizlerle tanıştıracak gelecek 2-30 yıl içinde. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. değil mi? Bu direkler de şeker. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. Bir başka benzetmeyle. Yani bunlar. Şimdi İstanbul’u düşünelim ve bulutlara kadar yükselip. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. DNA’lar da o kadar ‘düşünce’ üretmektedirler. ayakların uzunluğu. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. Biraz açar mısınız? . Bunlardan “A” her zaman mutlaka “T” ile birleşir. bir insan vücudundaki hücrelerin faaliyetleri de o kadardır denilebilir. böbreklerin şekli. birbirlerine çok sadık eşler gibidirler. çünkü genlerin verdiği emirler sayesinde üretilen proteinlerin ne tür işler becerdiklerini daha teker teker anlamamız gerekmektedir. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. bu kenti kuşbakışı izleyelim: Bu büyük şehirde ne kadar insan faaliyeti ve araç hareketi varsa. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. İşte bu eşlere Baz Çifti denir. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. dünyadaki tüm hareketlilik ve insanların tüm düşünceleri ne kadarsa. Ayrıca. 23 çift kromozom içinde bu genlerden yaklaşık 30-35 bin tane mevcuttur. Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. okuduğu emirlerin gereğini yapan son derece akıllı bir kitap gibidir. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. İşte gen dediğimiz şey. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. ellerin büyüklüğü. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir.Bu genetik tercüme işinin nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. bebeğin cinsiyeti gibi tüm biyolojik niteliklerimizi belirleyen bilgilerdir. İşte. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. Tabiî. Bu fotokopi işine Kopyalama. İşte. böylesi bir sistemi kurabilmiş olması.Memnuniyetle. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. koşullar uygun olduğu zaman kendi fotokopisini alabilen ve kendi kendini okuyup. İnsan vücudunu inşa eden ve mükemmel çalışmasını sağlayan maddesel yapının. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır.basamaklarını oluştururlar. Kelimelerden oluşan paragraflara ise Exon denir. yani birkaç Exon’dan oluşmuş DNA’nın bir bölümüdür. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. ömür boyu hücrelerin yapması gereken işlerin bilgisi de genlerde saklıdır. “C” ise mutlaka “G” ile çiftleşir. Bunu araştırmak için başlatılan Proteom Projesi. değil mi? Bu direkler de şeker. kemiklerin kalınlığı. Kitap benzetmesi aslında genetik şifrelerin gerçek yapısını anlatır. Zira genetik paragrafların her biri kitaplardaki paragraflar gibi bir anlam içerir ve bir görev veya iş emri ifade eder. Genler birkaç paragraf uzunluğunda oldukları için bir anlam ifade ederler. İnsan genomu. Tercümeyi RNA denen moleküllere ve Ribozom denen protein . Bunlar gözlerin rengi. okuma işine de Tercüme denir. tüm akılları hayrete düşürüp. bir hücrede o kadar eylem vardır ve bunların çoğunu DNA’lar gerçekleştirir. işin daha başındayız. kendine hayran bırakmaktadır. Kentte yaşayanların beyinleri ne kadar düşünce üretiyorsa. Şekil: 5 Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. birkaç paragraf.

c. öyle mi? .İyi ama bu kadar karmaşık bir sistem hiç hata yapmaz mı? MUTASYON . G. Bu tek harfli şifreler.Demek oluyor ki DNA’ların 4 harfli alfabesi yerine. Ama buradaki büyük farkı gözden kaçırmamak lazım: Mühendis bu malzemeleri kendisi yapmaz. gibi dış etkenler . Hatırlarsanız DNA’lar. ribozom 20 harfli bir alfabe kullanıyor. U dediğimiz bazlar da birer amino asittir. A. T. Tuğlalar duvarlara. Ribozom. Toplumda. tRNA denen transfer RNA’ların ribozoma taşıdığı Amino Asit dediğimiz ve vücutta sadece 20 farklı türü olan moleküllerdir. Örneğin genetik şifrede yer alan kelimelerden birisi ATG ise ve bu ATC olarak kopyalanırsa. engelli diye adlandırılan insanları çarşıda pazarda pek görmezsiniz. Çekirdek içindeki RNA’lara mesajcı (postacı) mRNA’lar denir.5 milyar insanın yaklaşık yüzde 6’sında doğumdan önce ciddî mutasyonlar gerçekleşmiş. harçlar tuğla aralarına. b. elektromanyetizma ve güneşten gelen zararlı ışıklar vs. Amino asitler zincirdeki halkalar gibidir. camlar pencerelere yerleştirilir ve ortaya bir bina çıkar.T.Enzimler de birer proteindir ve aynı yolla üretilirler. hepsi 20 amino asitten yapılmıştır. körlük. C. hücredeki sistemin yaptığı işler yüzde 10’luk bir hatayla sonuçlanmaktadır diyebiliriz.. vücudumuzda ne varsa.Bir de Enzimler var. Ama bunlar vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sırasında üretimi hızlandırmak için katalizör görevi yaparlar. ama 6. Bunlar 150-200 bin kombinezon yapar ve uzun bir tespihin taneleri gibi uç uca sıralanarak proteinleri üretirler. Bu hatalar çoğunlukla genlerin kendilerine ait değildir: Doğum öncesi mutasyonların başlıca üç nedeni vardır: a.Evet. gibi deformasyonlar oluşmuştur.C moleküllerinden oluşuyordu. genler kopyalanırken yanlışlık veya eksiklik olması. Vücuttaki sistem ise bu amino asitleri aldığımız besinleri ve havadaki atomları ve molekülleri kullanarak kendisi yapar. . İşte o zaman mutasyon dediğimiz genlerin bozulması olayı gerçekleşir. sağırlık.G.Radyasyon. Bunlar 3 harfli kelimelerden oluşmuş paragrafların taşıdığı mesajlardır ama ribozom bu kelimeleri tek harfli şifrelere dönüştürür. Yine yaklaşık yüzde 4’ünde cinsiyetle ilgili mutasyon olduğunu da hesaba katarsak. mRNA’nın üzerinden kayarak geçer ve körlerin Mors alfabesini parmaklarıyla okuduğu gibi. üretilen protein farklı olur. o zaman ortaya farklı bir protein çıkar. Şekil: 6 ..makinesine borçluyuz.hücre bölünmesi sırasında. Bu oluşum bir mühendisin bir binayı 20 farklı materyal ile inşa etmesi gibidir.Dedim ya. taşıdığı şifreyi okurlar. A. Hazır protein aldığımız zaman ise bunun türünü hemen tanır ve gerektiği yerde aynen kullanır. Bunların kopyalanmasını ve tercümesini sağlayan RNA’lar ve Ribozom da birer protein sentezidir. RNA’lar ise (RiboNükleikAsit). demirler kiriş ve kolonlara.hücredeki serbest radikaller denen atıkların genlere hızla çarparak onları bozması. A.T ve U (Urasil) denen bazlardan oluşmuştur.Elbette yapar. . .Peki DNA’ları kim üretiyor? . RNA’lar DNA’lara çok benzerler. sadece bu 20 tür amino asitten yapılmıştır. Bunlar genlerden aldıkları şifreyi hücre içindeki ribozoma iletirler. hazır satın alır.G. Onlar nasıl oluşuyor? . Ve işte adına protein denen ve bedenimizin inşasında ve tamirinde kullanılan 150-200 bin tür madde. sakatlık vs. Bir halkanın yeri değişirse.

. elmacık kemiklerimin şeklini.Çok ilginç!.. . Onu da izah eder misiniz? POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ . o hücrede açılıyor ve görevini orada yürütüyor. Şifrelerin çoğu sürekli açık . İnsan vücudunda döllenmeden ölüme kadar ortalama 100 kadar mutasyon ortaya çıkar ama birçoğu zararsızdır. değil mi? . boy ölçümü ve iç organlarımın yapısını onlar belirledi. Şekil: 7 . Hangi şifre nerede işe yarayacaksa. Demek ki sizi siz yapan şifrelerin tümü her hücrenizde teker teker mevcuttur.. Biliyorsunuz trilyonlarca hücremiz var ve bazı istisnalar dışında hepsinin çekirdek yapısı tıpatıp aynıdır.. Hatta istediğimi yapmada özgür olduğum hissini bana veren de onlar. anımsamamı onlar sağlıyor. elimde olmayan biyolojik bir sebepten dolayı dünyaya veda etmem de onlara bağlı. 7 yaşında orkestra şefi oldu.. Virüslerden korunmam ve yaşamaya devam etmem onların elinde olduğu gibi. Üstelik bu şifrelerin bir de biyolojik saati var. kadınlardan daha fazla mutasyon gerçekleşmektedir. Genetik mühendisinin yanıtı şudur: Ben. Fakat bazı mutasyonlar kişiyi öldürecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir. erkeklerde.. 5 yaşında senfoni besteledi. onarmaya ve yaşatmaya çalışan birer biyodijital bilgisayardırlar.Beynin DNA’larında olmalı. diz kapağı hücrelerinde de. reçetesi genlerim tarafından yazılmış ve proteinler tarafından imal edilmiş biyolojik bir yaratığım. Düşünüyorum da. cinsiyet hücreleri hariç olmak üzere. Peki. bu veya diğer zekâ türleri sizce hangi organın genetik şifresinde saklı acaba? . Şu anda size istediğim her sözü söyleme özgürlüğüm bile onlar sayesinde gerçekleşiyor. Fakat 30-35 bin genin tümü her hücrede açılmıyor. Bildiğiniz gibi Mozart gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasıydı: 3 yaşında keman çalmaya başladı.Doğumdan sonra da genler bozulur. Dil yeteneğimin temelini onlar attı ve zihinsel kapasitemin yarısını onlar oluşturdu. vücut denen bu muazzam ve son derece komplike sistemi yaratmaya. her hücrenin çekirdeğinde.Hayır. Bir şeyi hafızamdan çağırıp. Şekil: 8 . Son günlerde açıklanan bir bulguya göre. Hatta bazıları yararlıdırlar.. dalak hücrelerinde de. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı hemen değişiyor. Genler: Dış dünyadan milyonlarca yıldır alınmış ve depolanmış bilgiyi kullanarak. Yani Mozart’ın müzikal dehası beyin hücrelerinde de mevcut. Ten rengimi. bir genetik uzmanı gözüyle bakılınca.Evet. haklısınız. 32 dişimi onlar yaptı. Bazı hastalıkların ve hatta yaşlanmanın sebepleri arasında bu yanlış tercüme yatmaktadır. Yeteneklerimin türü ve mizacımın rengi onların emrettiği şekilde gerçekleşmiş. Bu eşsiz yeteneğin genetik olduğunu ve fakat doğumdan sonra giderek geliştiğini herkes kabul ediyor. Bana iki el ve 10 parmak kazandırdılar. Günlük yaşamımı yürütmem ve gelecek plânlarımı oluşturmam için bana bu olağanüstü beyni onlar verdi.Sanıyorum siz bu konuda bir de Yetenek Teorisi sahibisiniz.Elbette ama öncelikle bunun bir teori değil hipotez olduğunu söylemekle söze başlayayım.

zihnimizdeki mekanizmalar sayesinde sayfalar dolusu bir klasik opera parçasına dönüştürebilme yeteneğimiz var. Bu kalıtımsal hafıza bazı insanlarda var. Picasso’da açılmış. ilkokulda başarı gösteremeyen bir çocuğun. Bu arada. Doğru anladığımı kontrol etmek istiyorum. günlerde.Ö. o bebeğin sol gözü gelişemez ve bebek yarı âmâ olur. mRNA. doğal ritimleri ve notaları da. aylarda veya yıllarda açılıyor.. İnsanüstü bir gayretle yirmili yaşlarda bu handikabı yenmeyi başardı ve müthiş bir söylev ustası oldu. Bakınız. Bunun en tipik örneği ergenlik çağına giriş vaktidir.Teşekkür ederim. Mozart’ta ise çok erken açılmış. Üstelik açılırken hiçbir kayba uğramamış ya da çok az kaybetmiş. teziniz son derece çarpıcı. Zehirli erkek kurbağalarının dişiler için söylediği çiftleşme şarkılarını onlara kimse öğretmez. Bu yetenek şifrelerinden bir veya birkaç tanesi herhangi bir insanın beyin hücrelerinde açılabilir. Ribozom ve proteinlerin hata yapıp yapmamalarına veya tembel-çalışkan olmalarına bağlıdır. genler. bunun gibi. ortaokul veya lisede çok başarılı olmasını. genetik şifrelerin açılışı ile hücrelerin yapılışı arasındaki süreçte DNA. ama bu sistemi oluşturan hücrelerin fonksiyon kazanmaları için ışık denen bir dış çevre faktörüne ihtiyaçları . bu geç açılan zekâ şifrelerine bağlıyorum. dış çevre koşullarının büyük etkisini de gözardı etmiyorum. Ama bendeki atletik zekâ da Mozart’ta açılmamış.Çiçero (İ. ama bazıları belirli saatlerde. Diyorsunuz ki: Picasso’nun o yaratıcı resim dehası benim genetik şifremde de var. o kurbağaların gırtlak altlarını balon gibi şişebilen bir zara dönüştürmüştür.. Bunu söylerken. Veya çok erken ya da ileri yaşlarda açılabilir. bazılarında yok diyemeyiz. O hâlde. Bu şarkılar onların genlerinde kayıtlıdır. Doğru anlamış mıyım? . Veya bir başka insanınkinde hiç açılmayabilir. 106-43) olarak bilinen ünlü Romalı hatip ve filozof Marcus Tellius kekemeydi. Mozart’ın müzik dehası da bende var fakat bende açılmamış. Erkek çocuklarındaki sperm üretme şifresi de benzer bir takvime uyuyor. çünkü evrim sürecinde öğrenilen bütün yararlı ve güçlü yetenekler insanların ortak genomuna kaydolmuştur. fakat bazılarında açılmıyor veya eylemsiz kalıyor diyebiliriz. Ben. . tRNA.kalıyor. Ve bu yetenek türlerinin üstün. her insanın her hücre çekirdeğinde kodlanmış genetik şifreler hâlinde mevcut olması gerekir. Bununla birlikte.Evet çok doğru. Kız çocuklarında ortalama her ay bir cinsiyet yumurtasının döl yatağına düşmesinin başlaması için. doğumdan sonra bu şifrelerin 10-14 yıl beklemesi ve zamanı gelince harekete geçmesi gerekiyor. Üstelik o müziği icra etmeleri için. doğada ve belki de tüm evrende melodik bir ritim olgusu var. . ileri ya da geri olmaları. Söylediğim şey şu: Genetik olarak hücrelerimize kaydolmuş konuşma yeteneği sayesinde öğrendiğimiz kelimeleri nasıl ki milyonlarca cümleye dönüştürebiliyorsak. İnsanoğlunun müzik sanatını bu denli geliştirmiş olmasının ve notalarla iç içe bir yaşam sürmesinin tek nedeni kültürel midir zannediyorsunuz? Müzikal zekâ genetik belleğe kayıtlıdır ve her insanda var olan ortak genlerin dışa yansımasıdır. fakat bu şifre bende açılmamış. Bu ritimler doğanın müziğidir. genlere kodlanmış bir klasik şarkıdan söz etmiyorum. Bu verilerden hareketle geliştirdiğim hipotezi size kısaca şöyle izah edebilirim: Dünyada yaşayan ve yaşamış olan bütün insanlarda rastlanan tüm zekâ ve yetenek türleri. Örneğin yeni doğan bir bebeğin sol gözünü birkaç ay bağlı tutar ve görmesini engellerseniz. Şekil: 9 . yeteneklerin erken veya geç açılma konusunu da biraz izah edin lütfen. Çünkü göz ile beyin arasında görme işini sağlayan sistem genler tarafından yapılmıştır.Efendim.

Merak ettiğim bir konu da şu: Nasıl oluyor da. yüzlerce eklemin. Veyahut mRNA’ların mesajlarını eksik veya yanlış okuyan ribozomlar istenilen protein ve enzimleri üretemezlerse. ne genler tercüme edilebilirdi ne de proteinler üretilebilirdi.vardır. Bence bir muamma gibi görünen bu konunun bu kadar basit bir nedeni var. Bu olağanüstü sistem. Bizler hep merkezi sisteme dayalı bir eğitim tarzı ile yetiştirildiğimiz için herhangi bir sistemi irdelerken. .. kasın. dünyadaki tüm şehir ve kasabaların ikizlerinin bir başka gezegende aynı plân. RNA’lar ve ribozom var olmasaydı yine bunların hiçbiri olmazdı. bize son derece karmaşık bir sistem gibi görünüyor. genlerin isteği tam olarak yerine getirilmemiş olur. dış çevreden gelen görsel uyarıcılara bağlıdır. Görüldüğü gibi. ne DNA’lar kopyalanabilirdi. okul. . DNA şifreleri açılınca. embriyonun gelişme sürecinde proteinlerin farklı doku yapılarını oluşturması. bir emredeni ve bir ana kumanda merkezi olmayan bütüncül ve otomatik bir sistemdir. Bunlar enerji düzeyleri düşük veya mutasyon geçirmişse. O nedenle de insan sosyobiyolojik bir canlıdır.Toparlarsak şöyle diyebilir miyiz? Şekli insan olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlayan tüm bilgiler kromozomlarda şifreli olarak kodlanmış hâlde beklemektedirler. yağa ve zara dönüşmesi. . ama gelişmesi. Bu şifrelerin açılmasında rol oynayan bir seri iç ve dış uyarıcı vardır. bu sistemi oluşturan her birim bir diğerinin varlık sebebi ve çalışmasını sağlayan önemli bir parçasıdır. Bu gen birkaç protein ve RNA ile birleşerek. bir müdürü. var olmasaydı. ancak şunu da ekleyelim: 1 numaralı kromozom üzerinde 120 harfli ve vücuttaki en aktif genlerden biri olan 5S-RNA geni var. DNA’lar olmadan da kendi kendilerini kopyalayabilmeleridir. kemiğin ve organın yerli yerine oturması. aile. Ribozom ve Proteinlerdir.Peki. fakat tek başlarına protein üretemezler. farklı şekil ve renk kazanarak ete.Bu kayıp çoğunlukla mRNA’ların ve ribozomun ‘kabahati’dir. sosyal etkenler ve dış çevre faktörleri büyük rol oynarlar. oradaki bilgi ya da emirleri hücreye iletme işi mRNA’lara düşer. Fakat tekrar ediyorum: genetik olarak ortaya çıkan yeteneklerin gelişmesinde veya gerilemesinde. aslında düşünce sistemimizdeki bir eksikliğin göstergesidir. ribozomu inşa eder. teknik ve yapı malzemeleri ile tekrar tekrar inşa edilebilmeleri kadar zor ve karmaşık bir düzenek gibi görünür. RNA’lar. o potansiyel yetenekler nerede ve nasıl kayba uğruyorlar acaba? . döllenmiş bir yumurta 9 ay 10 gün boyunca defalarca ve şaşırmadan bölünerek büyüyor. eğitim kalitesi. Görme de bir yetenektir. . bilgiler hücreye yarım yamalak iletilirler. Bunlar: DNA’lar. Öyle ki. Ama RNA’ların en büyük özelliği. bunu bir inşaat projesine benzetirsek.Güzel toparladınız. ama sonuçta mükemmel bir insan şeklinde doğuyor? Müdürsüz ve idarecisiz bir sistem dediniz. Trilyonlarca hücreden hangisinin nerede yer alacağına karar veren hiç kimse yok mu? Bu nasıl mümkün olabiliyor? MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ . Bu potansiyel bilgilerin açıldıktan sonra aksiyona dönüşmesini sağlayan 4 önemli araç var. Aslında. .. Bunu da kabaca yüzde 50 gen.Bu sisteme herkesin gösterdiği hayret. yüzde 50 dış çevre faktörü şeklinde formülleştiriyorum. ve hem genlerinin hem de içinde yaşadığı toplum kültürünün ve çevrenin eseridir diyorum. sürekli bir idari merkez arıyoruz. ilk bakışta. Yani postacı mRNA’lar bilgi hamallığını iyi beceremedikleri için. o üstün yetenekler silik veya heba olurlar. kemiğe. Ve aslında oldukça basit bir tasarımın eseri ve fakat sadece çok komplike görünen bir mekanizmadır. Sistemin özeti bu. Bu.

.Dikkatimi çekti. komşu hücrelerin aldıkları şekle ve yere göre kendi şeklini ve yerini belirler. . Cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. embriyonun mükemmel bir canlı bebek hâline gelmesi ve sonrasında yaşamını devam ettirmesi. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya genetik değilse. Fakat her hücrede lokal birer otorite olan genler ve proteinler teker teker vazifelerini mükemmel yaptıkları için. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet frkları dışında da bazı önemli farklar var. rengini ve kalınlığını belirleyen genler açılır ve proteinlere nerede ne kadar kıkırdak hücre yapacaklarını bildirirler. Ama bunlar diyelim ki kulağı yapıyorlarsa.Fakat Bencil Genler diye bir olgu var. şeklini. Bu kodlanmış bilgileri kuşaktan kuşağa aktarırken oldukça sistematik .İzin verirseniz bu sistemi doğru anlayıp anlamadığımı da kontrol etmek istiyorum.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. Üretilen her protein hem kendi işini görür.Bir örnek verebilir misiniz? . Bunlara neden bencil deniyor? BENCİL GENLERİN SAVAŞI .Doğa birçok sırrını genetik şifrelerimize 4 harfli bir alfabe ve 3 harfli kelimelerle yazmış dedik. bu iki hücre arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. hem de bir diğer şifrenin açılmasını otomatik olarak sağlar. Oluşan her hücre. İşte herkesin merak ettiği ‘sır’rın sırrı budur. SR4YB kardeş! Ben açıldım ve ribozoma BST proteinini yapma mesajını gönderdim.Evet. Doğru anlamış mıyım acaba? . başka bir emir-komuta zincirine gerek kalmaz. Hadi gel kopyamızı çıkararak dört hücre olalım. şehirlerin ve kasabaların valilikler ve belediyeler tarafından yönetildiği gibi merkezi bir yönetim mekanizması olmadan gerçekleşir. 16. sistemi anlamamız oldukça kolaylaşır. birer inşaat işçisi ve harcı olan proteinleri ürettirecek diğer genlerin ne zaman açılması gerektiğini saptarlar ve işi biten gen de diğer genleri göreve çağırır. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmıyorsunuz. . Her hücrede 30-35 bin kadar genden oluşmuş 23 çift kromozom olduğunu hatırlayın. hücre kardeş! Şimdi iki hücreyiz artık.” Sonra birlikte karar verilir ve bir hücrenin aynısını yapacak tüm genler açılır. yeterli sayıda protein üretilir ve hücrenin “fotokopisi” alınır. 32 şeklinde büyür ve trilyonlara ulaşır.Fakat bu olağanüstü biyomühendislik harikasını doğa çok basit bir yöntemle gerçekleştirmektedir. Yani gen geni açar. Olaya bakış açımızı değiştirerek ve merkezi bir kumanda odası aramadan bakarsak eğer. genler arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey.” Böylece o protein üretilir ve o hücre kıkırdağa dönüşür. kulağın çapını. Şimdi sıra sende. Evet. nedir sebebi? . hem de bu proteinlerin ne zaman ya da hangi saniye içinde üretilmesi gerektiğine karar verirler.. gen geni açar ve bu zincirleme bir reaksiyon alarak devam eder. . Ama hangi organın nerede ve nasıl yapılacağına karar vermek için de. Böylece. Sonra komşu hücreler de aynı şeyi yapar ve kıkırdak hücreleri çoğalır. Bu imece sayesinde her protein diğer proteinlerle haberleşerek çalışır. Böylece hücre sayısı 4. 8. ama düzeltmem gereken bir husus var: Genler birbirini açmak için haberleşirken böyle konuşmazlar.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda. Sen de hücremizin kıkırdak hücresi olması için CPS proteini yapma mesajını gönder... Ayrıca. vücudun inşası için gerekli proteinler ve enzimler zamanında ve koordineli bir sistem içinde üretilmiş olur. böylece vücudun her bölgesindeki “lokal inşaatlar” kendi kuralları çerçevesinde işlerini bitirmekten başka bir şey düşünmezler. Diyorsunuz ki döllenmeden sonra yumurta ikiye bölününce. genlerin yaptığı işlerden bahsederken. Bu genler hem 150-200 bin kadar farklı proteinin reçete bilgisini içerirler.

1400 harften oluşmuş gendir. bu şifrelerin kolayca bulunması ve virüsler tarafından değiştirilmesi önlenmiş olsun. Yani açılan ve iş gören genler tüm genomumuzun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyorlar. Geriye kalan yüzde 62’sinin de açılıp. açılmadığı henüz bilinmemektedir. ribozoma sadece kendisini kopyalama bilgisini gönderir ve üretilen protein sayesinde fotokopisini aldırarak. Bu kopyalama ve çoğalma işini binlerce yıldan beri o kadar sık sık yapmış olmalı ki. şimdilik çalışmalar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. kimi kez de birkaç sayfalık anlamsız kelime ve cümleler ekliyor ki. Genomun yüzde 10’unu oluşturan bir başka bencil gen. Şekil: 10 LINE-1 ve ALUS gibi bencil genler toplam şifrelerin yüzde 35’ini oluştururlar. Bencil genlerin “görünürde” bir faydası olmadığı gibi. genetik haritamız çıktı çıkmasına ama. zararları bile olmaktadır: Bazen sağlıklı çalışan ve diyelim ki kanın pıhtılaşmasını sağlayan bir genin tam ortasına yerleşmekte ve şifreyi bozarak mutasyona neden olmaktadırlar. LINE-1. kalıcı bir harita değil. Genetik bilimciler Bu döküntü genlere “Junk DNA” adını vermişler.6’sı LINE-1 genidir. bazen birkaç paragraflık işe yaramaz şifre ekliyor. Bu kopyalama tekniğini öğrenen. bazılarını da aynı sayfadaki iki eşit paragraf gibi yazdırıyor. fakat başka hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir işe yaramayan pek çok gen. Türkçe alfabeyle yazalım: pıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluştur Araya LINE-1 geni girdiğinde durum şöyle olur: pıhtıoluşturpıhtıoluşturbenikopyalapıhtıoluşturpıhtoluş Bu bozuk gen de pıhtı oluşturacak proteinleri ürettiremez ve sonuç Hemofili hastalığı olur. kromozomlardan birine saklanır. Fakat açılan ve iş gören yüzde 3 oranındaki genlerin ne işe yaradıkları daha önemli olduğu için. Öyle ki: kromozomlardaki şifrelerin yüzde 97’sinin bu anlamsız ve gereksiz DNA’lardan oluştuğu gerçeği ile karşı karşıyayız. fakat herhangi bir görevi olmayan genlerden biridir. Ve şimdiye dek işe yarar bir protein sağladıklarına tanık olunmayan bu “müsvedde genler”i. kendi 4 harfli alfabesi yerine. Fakat bu yedek paragraflar arasına. Çünkü bu harita hem bencil genler yüzünden değişecek. Bu da birbiri ardından çoğalan. Şöyle bir örnekle bunu daha iyi açıklayabiliriz: Önce kesilen bir yerden akan kanı durdurmaya yarayan geni. Kimi kez de bu bilgileri daha emniyetli kılmak için yedekliyor veya kopyalarını zekice gizlemeye çalışıyor. Bunların en ünlüsü LINE-1 denilen. Yüzde 97’nin içinde bunlar da var. Bu ve buna benzer genlerin bu inatçı ve bencil tavırları yüzünden insan genomunun haritasını çıkarmak tam 48 yıl sürmüştür. Çünkü bunların da bir protein sentezi sağladıklarına tanık olunmamıştır. 180 harften oluşan ALUS’tur. uzunluklarına göre Miniuydu.ama karmaşık görünen bir yöntem uyguluyor. İşe yarayacak yeni bilgileri -canlıların değişen dış koşullara daha kolay adapte olabilmesi için.genetik hazineye peş peşe ekliyor. 23 çift kromozomdaki tüm genlerin yüzde 14. Hemofilya denen hastalığın nedeni işte bu bencil gendir. . hem de dış etkenlerin zorlaması ile . Mikrouydu. bir bilgisayar programının kendi yedeğini alması gibi. Bazı bilgilerin kopyasını bir başka gene yedek olarak kopyalatıyor. fırsat buldukça çoğalıyor. Netrotranspozon gibi isimlerle sınıflandırmışlar. Transpozon. bu.Bu son anlattıklarınız oldukça rahatsız edici! Ayrıca buradan şöyle bir sonuç çıkıyor bence.

. Gördüğünüz gibi esas neden. Uyarılan Hipotalamus. itilmişlik duygusu ya da önemli bir sınav gibi.Hıım. biraz uzattım galiba.Efendim.. Bu diğer faktörlerin başında beyin gelir. Bu suda erimeyen ama yağda eriyen ve mum kıvamında olan organik bileşiğe vücudun ihtiyacı vardır. örneğin gribe ya da daha kötü bir rahatsızlığa. insan genomu dış koşullara ve hastalık oranlarına göre sürekli değişmektedir. nöroimmunolojik bir varlıktır. Uzun vadeli stresörler ise. Stres denilen etken de negatif bir dış faktördür. Progesteron.. beynimiz ve gövdemiz birlikte çalışan ve olumlu-olumsuz pek çok dış etkene sürekli olarak maruz kalan bir üçlüdür. Sirke sineğinde 18 bin gen var.. kötü bir haber.Pardon. şifreler de değişmektedir. Fakat diyebilirsiniz ki beyin de bedenin bir parçası olduğu için. Bu durum bizi çok daha komplike bir canlı yapmaktadır. Kısa vadeli stresler.. Tabiî. . işin içine giren diğer faktörleri hesaba katmadığınız zaman. bunu Hipotalamus bölgesine iletir. . Bu argüman da geçerlidir. genler mi? KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? . ama genom kanunlarına göre bir harflik bir değişme bile çok büyük farklılıklar yaratır. Öncelikle gelin şu saptamayı yapalım: Genler. değişen sadece harita değildir. Acaba son yıllarda çoğalan kalp hastalıklarında genetik faktörler nasıl bir rol oynuyorlar? Kalp krizlerinde stres mi daha büyük bir etken.Kortizol üreten enzimlerin yapılışını genler emrettiğine göre.. Pituitary bezine sinyaller gönderir ve Kortizol üretmesi için Adrenal bezine emir vermesini ister. Bu hormonlara topluca . Aslında bedendeki tüm organlar görünmeyen bir sisteme uyarak çalışır. siyahî bir insanın genleri yüzde 99. Kortizol.yeni genler oluşacağı için ileride farklılık kazanacaktır... Evet. Üst beyin dışarıdan bir stresör algıladığı zaman. Vücut bu maddeyi aldığımız şekeri kullanarak yapar. Bu farklar çok küçük görünebilir. kısacası sosyobiyolojik bir canlıdır.5 milyar insandan hiçbiri bir diğerine tamamen benzemez ama benim genlerim ile Afrikalı. . Nasıl ki farklı ulusların genleri farklıysa. değil mi? . yaşayan 6. gelecek nesillerin genomu da farklı olacaktır. sadece sisteme uymak ve bunu yapmak zorunda kalıyor. Bu sisteme dış çevre de dahildir. Fakat. Çünkü Kortizol.. bu yanılgıya düşmemek gerekir. Böylece stres altındaki kişinin.Hayır. önce Kolesterol denen o herkesin öcü saydığı kimyasalı ele alalım. akyuvarların sayısını ve ömrünü azaltırlar. Sonra da kolesterolü kullanarak.99 aynıdır. çok değerli 5 tür hormon üretir: Testestron. İşte ancak bundan sonra Kortizol ürettiren genler açılır ve ribozom çalışmaya koyulur. Hepsi bu. Ölümler. Kortizol. stresi algılayan beyindir. Genlerin görevi stres ya da hastalık üretmek değildir. “genlerin işi hastalık yapmak değildir” demiştiniz ama hastalığa neden olan genler olduğunu da bu örnekte gördük. sebepler genetik görünebiliyor. vücudun savunma sisteminin zayıflamasına yol açar. Farelerle insan genleri arasındaki fark bile sanıldığı kadar büyük değildir. Az önceki Hemofili örneği. yavaş yavaş ama sürekli olarak Kortizol düzeyinin artışına neden olurlar.Kalp krizinden söz edecektik?.Güzel ifade ettiniz. . hastalığa yakalanma riski artar. bu kötü hastalıkların esas nedeni de genler olmalı. ima ettiğiniz çelişkiyi haklı çıkarmıyor. Evet. korkunç bir deneyim. yaslar. bizde bunun iki katı. kalbin daha hızlı çalışmasına veya ayakların üşümesine neden olan kandaki Epinefrin ve Norepinefrin hormonlarının çoğalmasını sağlar. Aldosteron ve Oestradiol. O bakımdan insan: Psikososyal. Örneğin.

İşte bu proteinlerini ürettiren gen APOE’dir. düşük tansiyonlu. Bu genler iyi çalışmıyorsa. sigara içen ve yüksek tansiyonu olan bir üst düzey yöneticinin. Bu düşük yoğunluklu yağ taşıyıcı Lipo-proteinler.Steroitler denir. Gerçi stres birinci basamağı aldı ama Kolesterol da yabana atılacak bir neden değildir herhalde? KOLESTEROL GERÇEĞİ . kromozom üzerinde CYP17 adlı bir gen vardır. Eğer bu gen iyi çalışmazsa ve Testestron hormonu üretilemezse. Londra’daki bakanlıklar semti olan ‘Whitehall’da çalışan 17 bin memur ve bürokrat üzerinde yıllar süren kapsamlı bir araştırma yapıldı (1974). burnun ve gözlerin duyarlılık oranını da etkileyen Kortizol kanda aşırı dozda bulunursa. kolesterol düzeyi ve sigaradan çok daha güçlü bir etken. Bunlar birbirine benziyorlar ve 4 ayrı kromozom üzerinde yer alıyorlar. -Pek çok insanın adını bildiği ama neden kötü olduğunu bilmediği Kolesterolün etkisine gelelim isterseniz. Yükleri azaldıkça yoğunlukları düşer. Kolesterol ile ilgili Apolipo-protein denen 4 gen var. yüksek tansiyon. Şöyle ki: O lezzetli pirzolaları veya tereyağıyla yapılmış omletleri mideye indirdikten sonra kanımıza çok miktarda Kolesterol karışır. işini kaybetme korkusu yaşamak ve emir altında bulunmak kalp hastalıklarının birincil nedeni olarak boy göstermektedir. o zamana kadar bilinen tüm biyolojik nedenleri ikinci plâna itti ve psikolojik faktörleri birinci sıraya oturttu. halk arasında “kötü kolesterol” olarak bilinir. Ama kulakların. zayıf ve sigara içmeyen bir gece bekçisinden çok daha az risk taşıdığı belirlendi. O çalışmadan 21 yıl sonra (1995). Elde edilen bulgulardan biri çok çarpıcı idi: Kişinin çalıştığı yerdeki hiyerarşi düzeyi. kalp hastalıklarına neden olan faktörlerden şişmanlık. bu kez kişi kendini stres altında hisseder ve nedenini de anlayamaz. Oradan da çıkan sonuç aynı oldu: Dış etkenler ve kendimizi değerlendiriş tarzımız. APOC ve APOE deniyor. APOB. düşük rakamlı maaş bordrosuna sahip olmak. benzer bir araştırma bu kez büyük bir şirketin on binlerce işçisi ve yöneticisi arasında yapıldı. yükünü tamamen boşaltan ve yeni bir kolestrol yükü için karaciğere dönen bu Lipoproteinlere de yüksek yoğunluklu Lipo denir. Kortizol üretilmediği zaman da beyin ile beden arasındaki ilişkide büyük aksaklıklar olur ve sağlıklı bir entegrasyon sağlanamaz. Bunlara kısaca APOA. Kolesterolü. 10. Stresin kalp krizi yarattığı iddiasından sonra. Son yıllarda kalp krizlerinde bir çoğalma olması ile yaşantımızın çok stresli olması arasındaki bağlantı böylece kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. 19. Yani. Steroitlere dönüştüren enzimleri üretme şifresi bu gendedir. Bunlar kandaki yağları (Trigliseritler) taşıyarak azar azar hücrelere bırakırlar. Besinlerden alınan Kolesterolü hücrelere taşıyıp. bir sekreterden 4 kat daha fazla kalp krizi riski taşıdığı saptandı! Hatta kilolu. taşıyıcı Lipoproteinler üretilmez ve böylece kanda başıboş gezen yağ ve Kolesterol düzeyleri . biyolojik sağlığımız üzerindeki en büyük etkendir! Bu bilimsel bulgular. Bunlar da “iyi kolesterol” olarak tanınır. o insanlar ergenlik çağına giremezler ve erkek çocuğu olarak doğmuş olmalarına rağmen kız çocuğuna benzerler. İşte bu Steroitlerle genler arasında çok sıkı bir münasebet mevcuttur. kromozomdaki APOE’nin sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkiyi kuran şey Kolesteroldür.Değil elbette. Suda erimeyen bu Kolesterolleri hücrelere ulaştırma işi kandaki Lipo-proteinlere düşer. Örneğin. Kolesterol ile kalp arasındaki ilişkiye geçmeden önce stresle kalp hastalıkları arasındaki ilgiye değinmek istiyorum. Bir dairede çalışan odacı ya da temizlikçinin.

tüpgaza. Sadece bir genin farklı olması bile iki kişi arasında önemli bir benzeşmezlik yaratabilir. . ki yasallar ve gözle görülmeyen canlılar ya da partiküller.. Ve en çok da kalpten çıkan atardamarlara yapışıp kalırlar. Bolca alındığında prostat. kan dolaşımının hızı sayesinde 6-7 saniyede bir kalbe girip çıkarlar. Böylece onları hem sertleştirir. o’sun” diye bir söz duymuş.Burnumuzdan?. etkin sağlık reçeteleri daha bir güvenle yazılabilecektir.yükselir. baca dumanına.. yedikleriniz sizi ciddî hastalıklardan kurtarmaya yetmez! Gelelim genlerinizi negatif mutasyonlardan kurtaracak besinlere. . hem de kromozomlarımıza büyük zararlar vermektedirler. o hastalığın ortaya çıkmasını engelleyen bir genin çalışmadığı anlaşılmalıdır.. . sigara dumanına veya asit.. . genetik mirası olumlu yönde etkileyebilen birkaç maddeye sahip olan besinler var.Genetik şifrelerimiz teker teker çözüldükçe ve besinlerdeki biyolojik mucizeler birer birer tanımlandıkça. o hastalığı yapan şeyin bir gen olduğu anlaşılmamalı. yanılma payı az olan ve herkesin genlerine iyi gelen küçük bir reçete verebilirim size.Bakınız... hem de daraltırlar. amonyak gibi kimyasal kokulara sürekli maruz kalmak. . . Fakat şimdilik bu testleri yaptıramayan milyarlarca insan için. Domates Likopen denen bir maddenin deposu gibidir. daha çok gençken.en önemli sebebidir.Yani soluduğunuz havadaki gazlar.Efendim bazı besinlerin genleri koruyucu etkileri olduğu söyleniyor.Evet haklısınız var. ama ben genlerimizin dostu olan yiyecekler hakkında bilgi rica etmiştim. . teşekkür ederim.. bunun yerine. bu söz bende obeziteyi çağrıştırdığı için epeyce yadırgamıştım söyleyen kişiyi. Eksoz gazına.İnsan anatomisini öğrenmeden önce. Her ne kadar insanların genetik yapıları birbirine çok benziyorsa da. kime daha az yararlı olduğunu tam olarak belirlemek için uzun süren bir genetik araştırma ve testler dizisi gerekir.“Can boğazdan gelir” diye bir özdeyişimiz de var zaten. Bazı istisnalar var tabi. Bunlar. tiner... Demek ki: “Bu hastalık genetiktir” ifadesini işittiğimiz zaman.Lütfen... Hangi besinin kime çok yararlı. tozlar. sadece akciğerlerinizi yıpratmaz. Havası ve eşyaları kirli ortamlar hem hücrelerimize. her saat bol oksijenli hava yerine başka gazları teneffüs ediyorsanız. aralarında yine de büyük farklılıklar vardır. Bu yapışkan yağ ve Kolesterol kümeleri kalp hastalıklarının stresten sonra. genetik yapınızı da bozar. ama her gün. fakat o detaylara girersek konu çok uzayabilir. Gördüğünüz gibi genlerin görevi sistemin düzgün çalışmasıdır. “Ne yersen.Bu bilgi de çok yararlı elbet. Şu listeyi alır mısınız? Gördüğünüz gibi burada.Anladım efendim. bu doğru mu? BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ .. . Bunu becermenin daha kolay yolları ileride mutlaka bulunacaktır. siz istediğiniz kadar sağlıklı beslenin.Evet. Umarım bu açıklama sorunuza yanıt olmuştur. . . bunlar canınızı veya sağlığınızı çarçabuk elinizden alabilirler! . bataklık kokusuna. . Ama kendileri “hasta” oldukları zaman sistem de hastalanmaktadır. var ama boğazdan giren her şey canınıza can katmıyor maalesef! Üstelik burnunuzdan ve ağzınızdan giren her şeyi çok dikkatli ve ölçülü şekilde kontrol etmezseniz.

Ben size genlerin dostu olan bazı maddelerden söz ettim. bunca fiziksel benzemezliğin nedeni yalnızca yüzde 2’lik bir gen farklılığından kaynaklanıyor.Doğumdan sonra öğrenilen ve geliştirilen dil ve düşünce farklılıklarını çıkarırsanız. hem de genlerin daha sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. diğer canlılarla ortaklaşa kullandığımız genetik şifrelerden söz ettiniz. Onlarda 24 çift kromozom var. Ayrıca süt.. Nasıl ki Türkçedeki kelimelerin semantik yapısını incelediğimizde yarısından fazlasının Arapça. evet. Karpuz ve kırmızı greyfurt bağışıklığı arttıran maddeler içerirler. Mutasyona uğrayıp.Güzel bir soru. İleride bu liste elbette büyüyecek ve daha bilimsel diyetler ortaya çıkabilecektir. Burnumun şeklinden sorumlu olan geni sadece bir tek gen kabul edersek ve bu gen 280 harflik bir kelime ise. bal arısındaki D4DR geni de aynı işi yapıyor. Zararlı gazları ve kimyasalları da unutmayın! . öyle mi? . Aslında aradaki fark yüzde 1 bile olsa. benim burnum gorilinkine veya kaplanınkine benzeyebilir. bu ortak genler her organizmada aynı işi mi görüyorlar? . bizde 23. bunu 281 harfe çıkardığınızda.DNA’daki bilgilerin iş görme sistemi. .Peki. Sizinki neden bu kadar kısa? . süt ürünleri ve balıktaki B12 vitamini hem kan yapıcı özelliğe sahiptir. Bu konuyu da açar mısınız? İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? . bedensel farklılık çok büyük olabiliyor. Sözgelimi benim burnumun bu şekli alması için binlerce gen birlikte çalışıyor ve embriyon döneminde belli bir şekil oluşuyor. Ve bunlardan ilk 13 çift kromozom arasında hiçbir fark yoktur. Farsça. .Bir de. Şempanze ile insan arasındaki görünüm ve zihinsel farklar bu kadar büyükken.Efendim tüm yazılı ve görsel medyada vücuda iyi gelen besinlerin reçetelerine oldukça fazla yer veriliyor. Susam. Modern Darwinci genetikçilerin insanın şempanzeden geldiğine bu kadar iman etmelerinin en büyük nedeni bu bulgudur denebilir. Bunlardan işe yaradığı kanıtlanmış olanlar şimdilik bu kadar. Evrim teorisinin sadece bir teori olmasına rağmen onca taraftar toplamasının bir başka nedeni de budur. Çünkü şempanzenin genomu ile bizimki arasında sadece yüzde 2’lik bir fark vardır. Bir de güneşten gelen zararlı ışınlar yüzünden oluşan cilt yaşlanmasına ve damar sertliğine karşı ciddî bir koruma sağlayabilir. Farelerle bile aramızda çok az gen farkı var ama görünüşteki farkların büyüklüğü ortada.göğüs ve kalın bağırsak kanserlerini önleyici etki yapabilir. genetik şifreler en ufak bir değişiklikte çok farklı işler becerdikleri için. hastalık yapar hâle gelmiş bir fare genini çıkarır ve onun yerine bizdeki eşini yerleştirirseniz. O nedenle yüzde 2’lik bir farkı küçümsememek gerekir. çilek ve haşlanmış yumurtadaki Koenzim-Q10. Üzümdeki proantisiyanidinler ve resveratrol. Lâtince ve diğer dillerden gelen sözcükler olduğunu görüyoruz. Yani kromozomlarımızın yarısından fazlası bir şempanzeninkiyle aynı kalıptan çıkmış gibidir. bir dilin gramer kuralları gibi çalışıyor..Ne kadar ilginç. bizdeki D4DR geni ne iş görüyorsa. brokoli. Evet. Vücudumuza giren bakteri ve virüslerle mücadele eden alyuvarların daha sağlıklı üremelerine yardımcı olan sarımsağı hiç tüketmeyenleri de sürekli uyarmak gerekir. o . kalp ve kan dolaşımıyla ilgili bazı genleri destekler. . kiraz ve yeşil çaydaki cilt besleyici bileşikler bünyenize ciddî düzeyde antioksidan güç kazandırabilirler. genetik alfabeye ve kelimelere baktığımızda da insan genomundaki pek çok genin diğer hayvanlarda da bulunduğuna tanık oluyoruz.

farenin geninin düzeldiğini görürsünüz. Bunu tersi de mümkün. Hayvanlardan ya da bitkilerden alınan bazı genleri bizdeki bozuk genlerle değiştirebilirsiniz. Fakat bunu yapabilmek o kadar da kolay bir iş değil; çünkü sadece bir hücredeki geni değil, sayıları trilyonlarca olan bütün hücrelerdeki o geni düzeltmeniz gerekmektedir. Ya da o bozuk gen hangi hücrelerde açılıyorsa, o hücrelerdekini değiştirmelisiniz. Bunlar da milyonlarca olabilir. İşin zorluğu burada... - Fakat son yıllarda işe yarayan bir yol bulundu galiba, değil mi? - Evet, virüsleri kullanma tekniği diye bir yöntem geliştirildi. Bozuk şifreleri düzeltmek için vücuda düzgün şifrelenmiş genleri taşıyan virüsleri aşılama ve bunların gidip o bozuk genlerle yer değişmelerini bekleme yöntemi. Bu sayede sanıyorum pek çok hastalık yakında ortadan kaldırılmış olacak. İşte buna genetik mühendislik deniyor. - Anlaşılan, Genetik Mühendislik, 21’inci yüzyılda insanın biyolojik

yapısını büyük ölçüde değiştirecek gibi görünüyor. Bu mühendislerin yaptığı işin tekniğini de biraz anlatır mısınız?
GENETİK MÜHENDİSLİK - Hay hay. Milyonlarca yıllık evrim ve on binlerce yıllık bilgi birikiminden sonra, tarihte ilk kez biyolojik yapımızı değiştirecek bir teknoloji yakaladık. Yani artık eskiden adına kader denen sakatlık gibi bir olguyu bile değiştirmek kendi elimizde. Genetik bulgular, ortaya, adına Biyoteknoloji denen yeni bir tıp dalı ve hatta sanayi iş kolu çıkardı. Nasıl ki gazetelerden kelimeler ve cümleler kesip, boş bir kağıda yapıştırarak istediğimiz paragrafı ortaya çıkarabiliyorsak, DNA’daki genleri de aynı işleme tâbi tutabiliriz. Bunun için sadece makas ve zamk gerekli ve bunlar hücrenin içinde doğal olarak var. Zamk, Ligase denen bir enzim; makas ise, engel enzimleri denen proteinlerdir. Bu enzimlerin hücrede üretilen 400 kadar türü var. Her biri genetik şifrelerden bir veya birkaçını tanıyor ve istenildiğinde onu DNA’dan koparıp çıkarabiliyor. - Galiba bu işi ilk olarak 1972 yılında, Stanford Üniversitesinden Paul Berg

başardı, değil mi?
- Evet, Berg, bir virüsün DNA’sını engel enzimlerini kullanarak ortadan ikiye böldü ve sonra Ligase enzimini kullanarak tekrar yapıştırmayı başardı. Daha sonra bir kurbağadan alınan genler bir virüse aktarıldı ve DNA’sına yapıştırılması sağlandı. Bu tekniği artık insanlar üzerinde de uygulamak mümkün. Bir insan hücresindeki bozuk genler çıkarılarak yerine sağlıklı genler yapıştırılıyor. Sonra bu genler, genleri boşaltılmış bir bakteri hücresine konuyor. Sonra da bu bakteri hastanın kanına enjekte ediliyor. Kanda çoğalan bakteriler gidip hücrelere yerleşiyorlar ve sonra çekirdeğe girip, oradaki bozuk genleri, taşıdıkları sağlıklı genlerle değiştiriyorlar. Bir başka kolay teknik daha var: Yumurta sperm tarafından döllenince -zigot döneminde- bozuk genler teşhis ediliyor ve bunlar düzgün olanlarla değiştiriliyor. Henüz gelişme aşamasında olan bu teknikler, ileride kalp-böbrek nakilleri gibi rutin birer işlem olacak ve böylece hastalıklar ve sakatlıklar büyük ölçüde engellenecektir. Bu kadar karmaşık görünen bir sistemi düzeltmek, işte o 52 yıl süren bilimsel çalışmalar ve araştırmalar sonucunda bu kadar basite indirgenebilmiştir. Buna “tanrıcılık oynanıyor” gibisinden savlarla karşı çıkanların, o lâboratuvarlara gitme ve yapılanları görme şansı olsaydı; bu çalışmaların ne kadar kolay ve yararlı olduğunu görebilir ve bu suçlamalarından vazgeçebilirlerdi. - Bu yolla yetiştirilen meyve ve sebzeler de aynı işleme mi tâbi tutuluyor acaba? - Evet. Bu teknik ilk kez 1983 yılında tütün ve pamuk bitkilerinde uygulandı.

Sonuç: Yüzde 20 daha fazla verim ve daha sağlıklı tütün ve pamuk oldu. Süpermarket raflarında ve buzdolaplarında haftalarca çürümeden durabilen domates ve biberleri de bu yönteme borçluyuz. - Peki ama, bu tekniğin sakıncalarından haykırırcasına söz eden düşünür, yazar

ve halktan insanların kaygıları boşuna mı yani?
- Hayır, boşuna değil ama biraz fazla abartılı bence. Dediğim gibi genetik mühendislik henüz gelişme çağında. Bu süreçte birtakım hatalar olabilir diye korkuyor herkes. Fakat 30 yıldır yapılan deneylerde ve uygulamalarda herhangi bir kaza olmadı. Olsa bile bunlar daha lâboratuvar çalışmaları aşamasında ortaya çıkıyor ve o hatalar hemen düzeltiliyor veya o proje terk ediliyor. Böylece dış dünyaya ve halka negatif etkileri olmuyor. Fakat yine de, bu tekniğe şu veya bu sebepten ötürü karşı olanlar genellikle popülist söylemlerle taraftar toplayabiliyor ve halkı korkuya itebiliyorlar. Bu grupların söylemlerine sadece karaları değil, akları da eklemeleri daha dengeli ve rasyonel olacaktır. - Şu anda ABD’de satılan hububatın yüzde 60’ının genleri değiştirilmiş durumda... - Evet, öyle, ve daha verimli hâle getirilmiş durumdalar. Bu çalışmalardan geri dönüş yoktur. Üzerinde durmamız gereken nokta çalışmaların daha emniyetli yürütülmesi ve piyasaya çıkmadan önce yüzde 100 güvenceli olduklarının test edilmiş olmasıdır. Bu sayede ileride daha lezzetli sütler içebilecek, daha büyük ve protein değeri daha yüksek yumurtalar yiyebilecek, A vitamini ve demiri yüksek pirinç üretebilecek ve ölümcül hastalıkları tedavi etmiş olacağız. Hatta, daha ileriki aşamada belki de ilaç alacağımıza, kendisi ilaç hâline getirilmiş meyve ve sebzeler yiyerek genlerimizdeki tüm bozuklukları önlemiş olabileceğiz. Böylece, patolojik tarihçemizi yansıtan genlerdeki geçmişin tüm negatif tortularını silmiş, yeni bir genetik kompozisyon oluşturmuş olacağız. Bu az bir gelişme mi? Genetik çalışmalara karşı çıkanlar, neye karşı çıktıklarını iyi bilmek zorundadırlar. - Genlerin önemini ve hastalıklarla alâkasını vurgulamak bakımından,

biraz da zaman zaman hortlayan Deli Dana (BSE) denen hastalıktan söz eder misiniz?
DELİ DANA GERÇEĞİ - Çok iyi olur; çünkü aratılan korku yüzünden milyonlarca insan bence aşırı bir endişeye kapılıp kırmızı et yemez oldu. Bu hastalığın başlangıcı 1979-1980 yıllarıdır ve ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi de Scrapi denen bozuk genli bir virüstür veya bozuk bir gen de diyebilirsiniz. Bu bozuk genlere sahip bir inek (inek diyorum, çünkü bu hastalık öküzlerde görülmez) kesilerek hayvan yemi yapılmak üzere kaynatıldı ve protein ilavesi olarak ineklere verildi. Fakat bu virüs yüksek sıcaklıklarda bile ölmüyordu. Böylece binlerce hayvana bulaşmış oldu. Asıl adı Bovine Spongiform Encephalopaty olan bu virüs oldukça da tembel bir virüs; üremesi için 5-6 yıl gibi bir zaman geçmesi gerekiyor. Zaten varlığı da 1986 yılında ineklerin acayip davranışlar göstermesinden sonra ortaya çıktı 10 yıl süren bilimsel çalışmalar ve dedektiflik gerektiren araştırmalardan sonra nihayet hayvan yemleri ile bulaştığı bulundu (1996). Ama çok geç kalınmış ve 180 bin inek, beyin dokuları süngerimsi bir hâle dönüştüğü için, BSE hastalığından ölmüştü. Bunun üzerine Almanya ve Fransa, İngiltere’den sığır eti ithalâtını durdurdu. Fakat hükümet bu etleri süpermarket raflarından hemen kaldırtmadı. Çünkü bilim insanları bu hastalığın insanlara ağız yolu ile bulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu rapor ediyorlardı. Sonra sinsice bir oyun oynandı ve 50 milyon etobur Britanyalı birer kobay olarak

kullanıldı. 1996 yılında Deli Dana Hastalığı yüzünden 10 kişi hayatını kaybetti. Böylece, ölüm riski 5 milyonda bir olarak hesaplandı. Bu da bir insanın başına yıldırım düşmesinden daha zor bir ihtimaldi ve siyasileri sevindirdi. Çünkü 100 binlerce hayvanı yok etmekten ve fiyatlarının yarısını çiftçilere ödemekten kurtulmuş görünüyorlardı. Ama halkın ve medyanın protesto ve baskılarına daha fazla dayanamadılar ve bir yıl sonra sadece kemikli sığır etinin satışını yasakladılar. Daha sonra da yüz binlerce hayvanı öldürüp yakmak zorunda kaldılar. Bu hastalığın esas sebebi de yine bir gen demiştik: Stanley Prusiner’in 1982 yılında bulduğu ve adına PRP (Protiz Rezistanslı Protein) dediği gen. Bunun ürettiği protein olan Prion, 150 bin tür protein içinde amino asitleri ve DNA’sı olmayan belki de tek proteindir. Kendisini çözümleyip dağıtan normal Protiz enzimlerine karşı koyabilen Prion, sert ve yapışkan bir yapıya sahip olduğu için diğer prionlarla birleşerek büyüyor ve hücrenin yapısını tamamen bozuyor. Ayrıca, diğer sağlıklı proteinleri de kendi şekline sokabilme yeteneğine sahip. Bu proteinin tam olarak ne işe yaradığı henüz bilinmiyor, fakat tüm memeli hayvanlarda var olduğu için önemli olduğu varsayılıyor. 20 yıldır yapılan binlerce deney ve araştırma bu DNA’sız proteinin sırrını çözmeye yetmedi. Fakat yalnız beyinde açıldığı için orada iş gördüğü biliniyor. Farelerin genomundan çıkarılan bu gen, embriyon döneminde ya da yetişkinik çağında onların sağlığını etkilemiyor veya bir eksikliğe yol açmıyor. Fakat insanlarda farklı bir durum söz konusu: 253 kelimelik yani 759 harflik olan bu genin 129. kelimesi çıkarıldığında, aylar süren uykusuzluk hastalığına (İnsomnia) ve ölüme neden olabiliyor. Çünkü beynin uyku merkezi olan Talamus’u yiyip bitirebiliyor. Bu gen, keçilerde ve ineklerde ise daha farklı bir özellik gösteriyor. 253 kelimeden 108 ve 121 arası bükülerek yukarı doğru bir kavis yapmışsa, hayvanın fazla uyumasına, aşağı doğru kavislenmişse hiperaktif olmasına neden oluyor. İşte Deli Dana Hastalığı ineklerdeki bu kavislenmiş genler yüzünden ortaya çıktı. İnsanlara ağız yoluyla geçme olasılığı çok düşük ama bol miktarda inek eti yendiği zaman vücuda yerleşiyor ve 5-6 yıl süren üreme döneminden sonra sağlıklı genlerimizi bozarak, BSE denen hastalığı yapabiliyor. - Efendim, 5 Temmuz 1996 da tüm dünyayı sarsan bir olay yaşandı: İlk

kez Dolly adı verilen bir kuzu, babasının ikizi olarak klonlama yoluyla dünyaya getirilmişti. Herkesin aklına hemen “İnsanlar da klonlanacak mı?” sorusunu getiren bu tekniği basit bir dille anlatır mısınız?
İNSANLAR KLONLANACAK MI? - Aslında çok basit bir yöntemle gerçekleşen klonlama neden bu kadar geç kaldı diye şaşıyorum. Bilim adamları bu işi 1950’lerde gerçekleştirecek bilgi ve teknolojiye sahiplerdi. Hatta o zamanlar bazı kurbağaların klonlanma çalışmaları yapılmıştı. Sonuç alınmasının 30 yıl gecikmesi bana biraz garip geliyor. Fakat demek ki bazen basit sorular ve yöntemler bile kimsenin aklına gelmeyebiliyor. Ya da belki bu bilgilerin dünya kamuoyuna duyurulması başka amaçlarla geciktirilmiştir. Klonlama için 3 ayrı yöntem geliştirilmiştir: Twinning, Roslin ve Honolulu teknikleri... İskoç genetik uzmanı Ian Wilmut, Dolly’yi klonlarken Roslin, yani çekirdek transferi tekniğini kullandı. Bu yöntemi anlatırsak, sanırım konu anlaşılmış olur. Klonlama için öncelikle iki şeye gereksinim var: bir yumurta hücresi ve bir donör hücre. Donör hücre; Dolly’nin babasından alınan canlı bir hücreydi. Yumurta hücresi de herhangi bir dişi koyundan alınmış ama döllenmemiş bir cinsiyet hücresiydi. Yapılacak ilk iş; bu yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarmaktır. Böylece

Bunu ancak uygulamada görebileceğiz. Bu embriyon üvey annesinin rahminde yaşarsa. . zamanın ve enerjinin ne denli devasa boyutlara ulaştığını çoğu insan bilmiyor. İngiltere. Dolly’den bu yana bu yöntemle ve diğer iki teknik kullanılarak yüzlerce hayvan türü klonlanmış ve çoğunda başarılı olunmuştur. Kısaca "G0" denen bu evrede. klonlamanın bize bir yararı olacak mı? . buzağı normal yaşında doğdu. Ve zaten önlenmesi de artık olanaksızdır. İşte klonlama denen yöntem. Öncelikle hastalıksız ve çok daha verimli hayvanlar ve bitkiler üretmiş olacağız. bunun ulaşacağı düzeyi şimdiden kestirmek için yüksek bir hayal gücü gerekmiyor. İşte o evrede. Fakat önce “G0” evresinden çıkıp ayılması lazımdır. büyümeye devam eder ve vakti gelince donör hücre kime aitse ona tıpatıp benzeyen bir yavru olarak doğar. fakat normalden daha kısa yaşayıp öldü. Belki o zaman ilk Klon İnsan’a sahip olma hakkı çok önemli bir kişiye verilecek ve tarihte bir büyük çağ daha açılmış olacak. bu kadar basit bir biyotekniktir. Sonra bu yumurta hücresi "Gap Zero" adı verilen bir dönem geçirmeye bırakılır.çekirdeksiz yumurtanın genetik şifrelerinin büyük bir kısmı alınmış olur. etik açıdan bakarsak büyük bir “günah”tır.Elbette olacak. Kopya insan sırada bekliyor ve hatta konuştuğumuz şu anda bile gerçekleşmiş olabilir! . bir annenin rahmine konması gerekir. etmeyen ise ölür ve deneme başarısız olur. Hayvanlardaki hastalıklara neden olan bozuk genler bulundukça ve bunların sağlıklı olanları klonlandıkça.Bunun etik tartışmaları uzun sürmezse ve “think-tank” denilen düşünce kuruluşları klonlamanın faydalarını halka yeterince anlatabilirlerse.Peki. Bu evrede artık embriyonun lâboratuvardan alınıp. Sitoplazma içinde de DNA taşıyan maddeler vardır. ABD ve Japonya bu teknolojiye 50 yıldan beri çok büyük yatırımlar yapıyorlar.Efendim. o hayvanın bütün genetik şifrelerini içerir. Genetik mühendisliği ahlâkî açıdan siz nasıl değerlendiriyorsunuz? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ . modern çağın en önemli buluşlarından biri olan bu tekniğe karşı çıkmak. Dolly adlı koyun kopyalandığı zaman 3 yaşındaki babasına benzedi.Bence. çekirdeğini kaybetmiş olan yumurta "baygınlık" geçirir ve tüm fonksiyonları durur ama ölmez. yumurtanın içine donör denen canlı hücrenin çekirdeği konur. insan genleriyle oynamak tüm toplumlarda şiddetli bir muhalefet görüyor. Proteinlerin ve enzimlerin nasıl reaksiyon göstereceklerini şimdilik kestirmek çok zor. hangi hayvandan alınmışsa. . Ama bir başka denemede bir buzağı klonlandığında. klonlama rutin bir iş hâline gelecektir. Bunu sağlamak için de hafif bir elektrik akımı verilir. . Yeni çekirdeği kabul eden yumurta hücresi birkaç saat sonra bölünmeye başlar.İnsanların klonlanması da mümkün mü? . Böylece o yumurta döllenmiş bir yumurta gibi bölünmeye hazır hâle gelmiş demektir. Bölünen hücreler bir embriyon oluştururlar. Hatta bu tartışma pek çok ülkede bir etik soruna dönüştü. Fakat o insanın ruhsal sağlığı hakkında hiç kimse bir garanti veremez! Genetik araştırmalara yatırılan kaynakların. Büyük kısmı diyorum çünkü genetik materyalin hepsi çekirdekte değildir. Tabiî bu bir cinsiyet hücresi olmadığı için. Yani erkek veya dişi olsun. . hem de insanlar onlardan daha fazla verim alacaklar. ama bütün zorluklar aşılacak. genetik yapısı tam olan bir hücredir. O nedenle.O zaman 40 yaşında bir insan klonlandığı zaman doğan çocuk 40 yaşında mı olacak? . bence en geç 5 yıl içinde insanları da klonlamak mümkün olacak. üreyen hayvanların hem kendileri daha iyi bir yaşam sürecekler.

Genetik teknoloji sayesinde -belki de çok yakındakanser ve kalp hastalıkları dahil pek çok hastalık tarihte kalmış olacak. doğal olarak aynı tekniği insanlarda kullanma fikri doğmuştu. . plastik veya estetik cerrahiye gerek kalmayacak. bozuk genler değiştirilebilecek ve hastalıkların büyük bir kısmı önlenmiş olacak.Efendim. Klonlama sayesinde gençlik aşısı gerçek olacak. Örneğin yeni bulunan WT1 geni sayesinde kan kanserinin tedavisi yakında mümkün olacaktır. Şöyle düşünün: Daha geçen yüzyıla kadar ana-babalarının tifo. Genetik mühendislik şu anda bile insan hayatını kurtarabiliyor ve genetik teşhis sayesinde ölümcül hastalıkları engelleyebiliyor.. biyolojik bakımdan “kusursuz” diyebileceğimiz insanlar türeyecektir.insan mühendisliği diye bir meslek de yer alacaktır. Eğer mucize ilaç denen Penisilin bulunduktan sonra onu kullanmasaydık. nano teknoloji ve uzay teknolojileri. Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton’un 1885 yılında başlattığı Yuceniks (Eugenics) hareketi. Şimdi de durum aynıdır. 20 yıl sonrasının meslekleri arasında -eminim ki.Bu bilimsel araştırmalara 52 yıldan beri o kadar zaman harcandı. çok yakın bir zamanda yarısı canlı. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952’de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmişti. 1993 de. . bence insanlığın kendi kendisine büyük zararlar vermesi anlamına geliyor. Robert Stillman ve Jerry Hall insan embriyonunu klonlamış ve 6 gün yaşatmayı başarmışlardı. bu ahlâkî tartışmaların ortaya çıkışını sağlayan birtakım haklı sebepler de var. kısırlık bitecek. Bu teknolojinin getireceği faydaları bilmeden birtakım yersiz etik tartışmalar yaratmak ve bu çalışmaların önünü tıkamak.anlatır mısınız? . Bu meslek sahiplerinin doktor olması dahi gerekmeyebilir. genetik mühendislik ve yapay zekâ teknolojileri ileriki yüzyıllarda insan doğasını da değiştirebilir mi dersiniz? . bu bir insanlık suçu olurdu. beynimizdeki ve bedenimizdeki bir çok organın ya yerini alacak veya onların daha düzgün çalışmasına yardımcı olacaktır. Bitki ve hayvan hücrelerinde yapılan bu genetik değişikliklerin sonuçları olumlu olunca. O nedenle ben bugünün gençlerini bu dört alanda eğitim almaya ve araştırma yapmaya davet etmek istiyorum. hastalık ve soğuğa dayanıklı bitki türleri. Sözgelimi. Ama bunların aşıları ve ilaçları bulunduktan sonra milyonlarca insan ölümden kurtuldu. Nano teknoloji ve yapay zekâ sayesinde üretilecek mikroçipler. 1973’de sığır ve 1979’da koyun klonlaması gerçekleşmişti. yarısı robot yaratıkların ortaya çıkmasına neden olacak. Bütün bu nedenler klonlamayı desteklemeye yeter de artar bile. Hâlâ hızla süregiden insan klonlama çalışmalarının dramatik sonuçları yakında bir bomba gibi gündemimize oturabilir. Genetik tartışmalarda sağduyunun galip geleceğine inanıyorum. Özellikle genetik şifrelerin çözülmesi ve yapay zekâ alanındaki gelişmeler. O nedenle insanların bu konuya hazır olmaları gerekmektedir. tüberküloz veya kolera yüzünden hayatını kaybeden çocuklarının ve yakınlarının öldüklerini seyretmekten başka seçenekleri yoktu. 1970’lerde fare.Yapay zekâ. . daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine büyük katkıda bulunmuştu. Genetik mühendislik ve biyoteknolojideki ilerlemeler. Türk kamuoyunda pek de bilinmeyen bu eylemi -yeri gelmişken. o kadar büyük yatırım yapıldı ve elde edilen bilgilerin insanoğluna sağlayacağı yararlar o denli belirgin hâle geldi ki.Peki.Sorunuza hiç tereddüt etmeden “evet” diyebilirim. lâboratuvarda üretilecek sağlıklı organlar sayesinde eskiyen veya hastalanan tüm organlar yenilenebilecek. Klonlama ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştı.Diğer üçü hangileri? .. 21’inci yüzyıldaki dört büyük teknolojiden birinin genetik olacağı artık gün gibi ortadadır.

. bulaşıcı hastalık taşıyanların ve geri zekâlıların evliliklerine yeni bir isim buldu: Discenik. sakat ve güçsüz insanların kısırlaştırılmaları ve nesillerinin tükenmesi için büyük çabalar harcamıştı. Finlandiya.000 insan kısırlaştırıldı.. Yuceniks fikrini milliyetçilikle özdeşleştirmeyi başarmıştı. Başkan Roosevelt. . İsveç’te 60 bin ve bu fikre çoktan hazırlanmış Almanya’da 400. “bir gün toplumun dejenere olmasını önlemenin tek yolunun sağlıklı vatandaşların soylarını devam ettirmeleri ve sağlıksızların çocuk yapmamaları olduğunu görecek ve bunu uygulamanın en büyük vatanseverlik olduğunu anlayacağız!” diyebilecek cesareti kendinde bulmuştu. Bunun arkasından yakılma sırası tüm Yahudi vatandaşlara kadar geldi. Norveç. O tarihte Almanya’daki ekonomik ve sosyal gelişimin “biyolojik gelişimle” bütünleştirilmesi fikri siyasi destek görmüş ve yerleşmişti ama hâlâ teori düzeyinde idi. Bunları Kanada. Ve “Eğer Almanya hastalıklı ve şizofrenik vatandaşlarını kısırlaştırırsa. İzlanda ve Estonya izledi. o yıllarda alkoliklerin.Ben de bu fikrin hızla yayıldığını Pearson’un 1907 yılında Galton’a yazdığı bir mektup sayesinde öğrendim. “Orta sınıf vatandaşlardan doğan cılız çocuklar için ‘Haa! Demek ki bu Yucenik bir evlilik değildi. Galton. Tabiî.Evet. hastane yataklarını yaralı askerlere tahsis etme bahanesi ile gaz odalarında yakılmaya gönderildi.Soruyu söyle de sorabilirim: 2. Bu kanun 1964 yılına kadar 40 sene yürürlükte kaldı. Genlerle dünya savaşı arasındaki bağlantıyı izah eder misiniz? YUCENİKS SUÇLARI . Genleri sağlıklı insanların evlilikleri tasvip görmeye. Fakat Almanya’ya bu kampanya yeterli gelmedi ve savaşın ilk 18 ayında tam 70 bin kısırlaştırılmış hasta. Ve insan üzerinde etkili olan doğal seleksiyonun tabiata bırakılmadan insan eliyle uygulanmasını savunmuştur. daha sağlıklı bir millet hâline gelir ve her zaman İngiltere’nin önünde olur” fikrini devleti yönetenlere kabul ettirmişti. Pratiğe geçişi bu fikrin Amerika’ya sıçramasından sonra başladı. Hatta Virginia Eyaleti akıl hastalarını kısırlaştırma kanununu 1970 yılına kadar uyguladı. 1924 yılında kabul edilen bir kanunla Amerika’ya sadece Anglo-Sakson ırkından gelenler alındı ve diğerlerine göç izni verilmedi. Dünya Savaşı’na “Kromozom Savaşı” diyen genetikçiler var. Amerikalı Charles Davenport. diğerlerinki aşağılanmaya başlamış bile. politik bir slogana dönüştürmüştü. kriminal suç işleyenlerin. Bu çabalardan sonra İngilizler’in Yuceniks hareketini gizliden gizliye başlattığını öğrenen ve Galton’un fikirlerine hayran olan Karl Pearson da aynı eylemi Almanya’da yaymaya başlamış ve yaptığı üst düzey lobi çalışmalarından sonra.Fakat bu kısırlaştırma kanunları İngiltere ve Hollanda’da çıkmadı. Mektupta şu ifadeler vardı.’ dendiğini duyuyorum. Bu 25 yıl içinde 100 bin insanın “beyinsiz” ismi verilerek kısırlaştırıldığı o eyaletlerdeki hastane dosyalarında hâlâ korunmaktadır. Akıl hastası.” . 1910 ile 1935 yılları arasında 30 Eyalette son derece üzücü sosyal cinayetler işlendi.Galton son derece pratik zekâlı. Öyle ki. değil mi? . Tarihin yüzkarası olmuş bir düşünce ve hareket olan Yuceniks’in fikir babası sayılır. Kısırlaştırılan insanların sayısı milyonları geçti. “beyinsizleri sterilize et” hareketi diğer ülkelere de sıçradı. Davenport çalışmalarını disceniklerin “ekarte edilmeleri” üzerine yoğunlaştırmış ve Amerikan elitlerinin kafasını çelmeyi başarmıştı. Darwin’in “Tabiattaki doğal seleksiyon yüzünden yalnızca güçlü canlılar ayakta kalır ve nesillerini idame ettirirler” saptamasını. hırslı ve agresif biriydi.. idealist. Discenik fikri o kadar benimsendi ki.

işsizlik ve toplumsal dejenarasyon Almanya’da Nazi hareketlerinin gelişmesini kolaylaştırdı. ana rahmindeki çocuğun sağlık durumu daha kolay saptanacak ve belki de anneler geri zekâlı çocuklarını vakit geçmeden aldırma seçimini. H. bireylerin rızasıyla uygulanıyor. Hitler’in başarıya ulaşması. modern Yuceniks bireylerin kişisel onayları ile gelişecek ve belki de evrensel bir ilke olacaktır. Üstelik bir kanunun çıkmamış olması. Yaşlanmamızın nedenleri arasında genetik sistemin işleyiş tekniği büyük rol oynuyor fakat az su tüketimi ve güneş ışığı. “evet tamamen genetiktir” diyemiyorum. çok ilginç bir soru. Oxford profesörlerinin yüzde 65’i bunlara katılıyordu. kısırlaştırmaların yapılmadığı anlamına gelmemeli! İngiltere’deki elitler. . Ortalama 47 diyorum. Hitler işi Yahudi ırkının yok edilişine ve tüm Avrupa’yı temizleme fikrine kadar götürdü.Evet. Galton’un birçok fikri artık devlet zoruyla değil. ama şiddetli muhalefet sayesinde çıkarılamadı.Evet katılıyorum. “Yuceniks hareketi bugün artık apaçık devam ediyor” diyenlere de katılıyor musunuz? . bugünkü pencereden bakıldığında geçersiz görünebilir fakat o günkü sıcak koşullar ve toplumsal psikoloji içerisine girip düşünürseniz. kötü beslenme alışkanlığı gibi zararlı etkiler de birer faktör. daha kolayca ve suçluluk duygusuna kapılmadan yapacaklar. Almanya’da başlayan akılsızların kısırlaştırılması ve etnik temizlik hareketinden rahatsız oluyorlardı.Peki. Bernard Show. Rusya’da da çıkmadı. sanıyorum bunları yaşlandıkça görebileceğiz. Sosyalist veya muhafazakar bir çok yazar ve filozof ile birlikte pek çok bilim adamı ve siyasetçi Yuceniks fikrini destekliyordu. Yuceniks Derneği’nin müdürlüğüne getirilmişti.Bu. Churchill. doğuma kadar ortalama 47 kez bölünüyor ve o tek hücre 100 trilyon hücreye ulaşıyor.Efendim.G. kürtaj önermekte ve seçimi ana-babaya bırakmaktadırlar. Şuradan başlayayım: Aslında genetik sistem sanıldığı kadar da mükemmel çalışmıyor. Peki. Şu bulgulara bir göz atalım: Ana rahmindeki döllenmiş yumurta. kürtaj yaptırma seçeneği anneden alınıp doktorlara verilmiştir. çünkü bazı hücreler . Genetik bilimi ilerledikçe. İşte. savaşın nedenlerinden birinin de genetik olduğunu kabullenmeniz o kadar da zor olmayabilir. Hatta. “beyinsizlerin çoğalmaları ırkımız için en büyük tehlikedir” diyebilecek kadar ileri gitmişti. Son zamanlarda birden fazla çocuk yapmayı yasaklayan Çin’deki bu tartışmalar tüm dünyaya er veya geç yayılacaktır. Bence.Wells ve Winston Churchill bu hareketi savunan yazılar yazıyor ve hararetli söylevler veriyorlardı. Ve böylece savaşa katılmak için bir neden daha oluşmuştu. böylesi bir atmosfer içinde başlayan 1930lardaki ekonomik kriz. Darwin’in oğlu Leonard.. Hamile bir annenin doğuracağı çocuğun sakat ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla dünyaya geleceğini gören doktorlar. 1994 yılında Çin hükümetinin çıkardığı bir kanunla. yaşlanmanın nedeni de genetik mi? KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ . . Rahatsızlıklarının esas nedeni Almanya’nın gerisinde kalma kaygısıydı. Fakat kapalı kapılar ardında sinsice yürütüldü. çevremizdeki radyasyon oranları. Teşekkür ederim. Bütün bu desteğe rağmen parlamentoda sağduyu hâkim oldu ve kısırlaştırma kanunu aralıklarla iki kez oylanmasına rağmen geçmedi. ama Rus devleti daha ziyade akıllı insanlarını öldürmekle meşgul olduğu için Yuceniks hareketine katılmadı. Bazı genetikçilerin bu savı. Fakat bu sorunuza yanıt olarak. İngiltere’yi çok endişelendiriyordu.

hem de hücrenin içindeki her şeyin tamamı kopyalanır. Sadece 300 bölünmenin onları bozacağı bana pek ikna edici gelmiyor. Bu nedenle.Fakat. . (Bak. Biraz daha açar mısınız? . Bunlar ipler dağılmasın diye ayakkabı bağlarının uçlarına eklenmiş o plastik tutaçlar gibi (agletler) bir emniyet sistemi idiler. Kromozomları yakından incelediğinde gördüğü şey onu büyük hayretler içinde bıraktı. Fakat Watson. Telomeraz demiş. Yaşlanmayı anlamak için kromozomların kopyalanma sistemini iyi anlamak gerekir. Bir ömür boyu değişen bu hücreleri toplayıp tartma imkânımız olsaydı. kanımız 3 ayda bir tamamen değişir. Vücut dışında bulunan saçlar. herkesin ilgisini çekecek bir bulgu. kromozom uçlarında yer alan ve işe yarayan genlerin saf dışı kalmasını önlemektir. iskeletimiz 11 ayda. hücrelerin her kopyalanışında. doğanın bu eşsiz sistemi neden kurduğunu ve bu sorunu nasıl çözdüğünü çabuk anladı. önümüze tonlarca ölü hücre çıkardı. canlı hücreler milyonlarca yıldan beri. kopyalama esnasında. milyarlarca kez bölünerek yaşamlarını sürdürebilmişler. Hücreler bölünürken hem bu 23 çift DNA molekülü kopyalanır. Fakat yaşam sürerken bazı hücreler birbiri ardından yenilendiği için bölünme sayısı 200-300 kadar olabiliyor. Öyle ya. TTAGGG bazlarından oluşmuş bu nükleotidlere Telomer adını verdi. bazıları 40 bölünmeden sonra duruyorlar ve bazıları da 50 defadan fazla bölünerek çoğalıyorlar. Şekil: 4) Telomerlerin görevi. Kandaki alyuvarların milyonlarcası her saniye yenilenir. Watson. Ama mikroskopik baktığında teleskopik başış açısıyla göremediğin şeyleri görebilirsin. Ve ortalama 40-45 kopyadan sonra ortada kromozom denen şeyin kalmaması gerekirdi. Telomerler her bölünmede kısalır fakat bunları vakit geçirmeden tamir eden ve eski hâline getiren bir sistem daha vardır. Bu çok şaşırtıcıydı çünkü her kopyalamada kromozomlar biraz daha kısalıyor olmalıydı. Şöyle ki: Beyindeki nöronlar ve sinir hücreleri hariç. eğer kromozomların ucunda diyelim ki 150 harfli bir gen yer alıyorsa ve bu hücrenin kopyası alınırken kazara kopyalanmıyorsa. Bu agletler.. vücudumuzdaki tüm hücreler bir yaş gününden diğerine kadar büyük oranda yenilenir. kopyası alınan bir resimin giderek renk kaybetmesi gibi biraz daha “silik” çıkar veya aşınır. Son derece “akıllı” olan bu proteinleri ürettiren genler doğumdan hemen sonra . Şimdi gelelim işin püf noktasına: Embriyon dönemimdeki bölünmelerde. tırnaklar ve deri de peşpeşe yenilenir. Bu tamirci genlerin ürettiği proteinlere Watson. 6 harften oluşmuş bir genin binlerce kez art arda tekrarından ibaretti. hücrelerin kendi fotokopilerini aldırdıktan sonra eskiyenler ve ölenler vücut dışına atılır veya çözülerek tekrar kullanılır.Elbette. Watson’un gördüğü olay şuydu: Kromozomları kopyalayan biyokimyasal sistem. İşte bu yenilenmeler sırasında alınan her fotokopi. . Her kromozom upuzun bir DNA molekülüdür. Yani. Genler. İşte yaşlanmanın pek çok sebebiyle birlikte asıl nedeni bu doğumdan sonraki yenilenme sürecinde gizli.Kuşbakışı veya makro baktığın zaman detaylar görünmez. işe yaramayan Telomer genlerinin bir kısmı eksik kopyalanarak yeni hücreye geçer ama herhangi bir fonksiyonları olmadığı için hücrelerde bir hasar olmaz ve vücutta bir eksiklik ya da hastalık ortaya çıkmaz. Kromozomların uçlarının anlamsız genlerle doldurulduğunu keşfetti.. yeni hücrede genetik bir eksiklik ve dolaysıyla pek çok sistem hatası doğabilir.30. kromozomların uçlarından küçük bir bölümü kopyalamazlar. Örneğin. Bu kopyalanma anını 1972 yılında ilk kez DNA’nın kâşiflerinden James Watson gözlemiştir. . fotokopi makinasına konan bir mektubun ilk ve son satırlarının kopyalanmaması gibi bir eksiklik olur.Bu.

DNA’sı olan tüm hayvanlarda bu sistem mevcut.. 1997 yılında bu işi başardığını açıkladığında. O nedenle Telomerazlar üretilmezler ve artık eksik kopyalama kendini tamir edemez duruma gelir. Böylece. değil mi? GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? . yüzlerce kez kopyalandıktan sonra kromozom uzunluğu değişmeyen hücreler üretmeyi sağlamış durumda. Bitkilerin kromozomlarında da aynı sistem var fakat onların Telomerleri bir T fazla. hücre bölünmelerinin ve çoğalmalarının önüne geçecek bir yöntem için de kullanılabilir.” . İşte yaşlanmanın asıl nedeni bu eksik kopyalanan Telomerlerdir. arter duvar bozukluklarından ölürler.“emekli olur” ve artık açılmazlar. Kısa Telomer de yaşlanma demektir.. doğanın belli bir yaştan sonra neslini çoğaltmasında sakınca gördüğü bir organizmanın giderek yaşlanması.. Bir başka önemli neden de şu: Hücrelerimizde ve kanımızda çok hızlı hareket eden ve çarptıkları dokulara hasar veren atık maddeler var. Serbest radikaller hücre çekirdeğinde de bulunduğu için. Her yenilenme yeni kopya ve daha kısa Telomer demektir. Bir başka yararı damar sertliğini önlemektir. bazılarında binlerce defa art arda dizilerek uzun bir gen.Tabiî var.. Çünkü.Çok güzel. Şöyle ki: Bacaklarımızdaki kan damarlarının kromozomlarına bakarsanız. kromozomlar doğum sonrası ve ömür boyu gerçekleşen yüzlerce kopyalamadan sonra iyice kısalırlar. 80 yaşına girmiş bir insanın kromozomları doğduğu güne oranla yüzde 37 kısalır. kalpten hızla çıkan kanın basıncına ve serbest radikallere sürekli maruz kaldıkları için çabuk yıpranırlar ve sık sık yenilenirler. Telomerler hayvanlarda da var mı? . Bunlara serbest radikaller deniyor. . ortalama insan yaşamını 150 yıla çıkarmamız şu anda mümkündür. Bunlar da yaşlanmaya neden olur. Bu da.Evet. Bu noktada size Voltaire’in bir sözünü aktarmak isterim: “Ölüm olmasaydı.. fakat bazılarında yüzlerce kez tekrarlanarak kısa bir gen olmuş. Sık sık yenilenen hücrelerdeki kromozom uzunluğu yılda 100 harf kadar kısalabilir. kalp damarları.Öyleyse doğumdan sonra emekli olan Telomeraz genlerini açık tutmak yaşlanmayı engelleyebilir. Böylece belli bir sayıya ulaştıktan sonra bölünme sayısını kaçıran ve bölünmeye devam edip çoğalan kanser hücrelerinin önüne geçilebilir. onu icat etmek zorunda kalırdık.. O nedenle insanlar damar sertliğinden değil. bunlar kalpten çıkan arterlerin kromozomlarından daha uzundur. Geron şirketinin hisseleri borsada birkaç kat prim yaptı. buluyorum.Siz bu ömür uzatma çabalarını ahlâkî açıdan doğru buluyor musunuz? . çünkü Telomerleri onaran genlerinin doğumdan sonra da açık kalmasını sağlayan sistem. Yani. fonksiyon kaybetmesi ve nihayet ölmesi için genetik sisteme yerleştirdiği olağanüstü zekice düşünülmüş bir düzenektir. hızla çarptıkları DNA moleküllerinde de hasara yol açarlar. TTTAGGG harflerinden oluşmuş. Bu nedenle onlar da yaşlanıyorlar. Fakat bu teknolojinin de etik tartışmaları tüm şiddetiyle sürmektedir. Hepsinde TTAGGG olarak mevcut. Peki. .Bu bağlantıyı yakaladığınıza sevindim. Bu genetik araştırmalar şirketi. Hasar gören genler yüzünden vücutta giderek azalan fonksiyon kayıpları olur. Vücudumuz bir doğum gününden diğerine kadar büyük oranda yenilendiği için (sinir sistemi ve beyin nöronları hariç) kromozomlar her yıl ortalama 31 harf (nükleotid) kısalırlar. Bakınız: Cal Harley adında bir bilim adamının kurduğu “Geron Corporation” adında bir şirket tüm çalışmalarını Telomeraz genlerinin “emekli olmaması” üzerine yoğunlaştırmış ve çok önemli aşamalar kaydetmiştir. Bunu düzeltme şansını yakalamışken neden uygulamayalım? Kaldı ki yaşlanmayı önlemek her insanın en büyük arzularından . Harley’ye göre. Örneğin sirke sineklerinin ömrünü iki katına çıkarmayı başarmıştır.

Bunlar birbiri ardından yenilenen ve önemli görevleri olan hücrelerdir. İşte bu 5 tip hücrenin yenilenmesi ve yaşlanması beyinde fonksiyon kayıplarına yol açar. dünya nüfusunu sabit tutacaktır.. Uzun yaşamak bu sayıyı daha da arttıracaktır. Bakınız. Ve bazıları da (Oligodendrokit ve Schwann) nöron uzantıları olan aksonların etrafında miyelin denen koruyucu bir tabaka oluştururlar. insanlar elbette artan insan nüfusuna bir çare bulacaklar ve belki de herkes kendi yerini dolduracak yalnız bir çocuk yaparak.Önce bir yanlışlığı düzeltelim. Kaldı ki beyin sadece nöron denen sinir hücrelerinden oluşmamıştır. Bir olayı değerlendirirken. O evredeki koşullar içinde şu an hayal edemeyeceğimiz çok daha farklı çözümler üretilecek ve sağduyu mutlaka hâkim olacaktır. insanların genç ve dinamik yaşadığı ve beyinlerinde yüz yıl boyunca biriken devasa bilgi ve deneyim arşivlerini kullanabildikleri bir dünyada cehalet denen şeye yer olabilir mi? Akıl yolunun izlendiği ve erdemin kök saldığı bir dünyada. Dolayısıyla aslında balina ve fil gibi hayvanların çabuk yaşlanıp. . Bu bulgu. .Fakat bu görüşün karşısavı diyor ki: “Dünyada zaten haddinden fazla insan var. Ne var ki ömür denen şeye bir başka pencereden daha bakma olanağı var. bu dediklerinizi yapabilecek mi? . Telomerlerin varlığı bir teori değil. genetik mühendislik sayesinde hastalıkların olmadığı. Ama durum böyle değil. analizlerimiz daha gerçekçi ve mantıklı olur.. Fakat biz Telomerleri tamir eden Telomerazların üretilmesini sağlarsak.” . her .. Fakat aslında bazı küçük hayvanlar da uzun yaşıyor. Kış uykusuna yatanlar da nispeten uzun yaşarlar. kanıtlanmış bilimsel bir bulgudur. Büyük gövde demek. Bazıları (Ependimal) beyin sıvısı üretme işine yardımcı olurlar. ama yüz milyar gibi yüksek rakamlı bir nöron sayısı yanında bunu önemsemeyebilirsiniz. Örneğin. daha çok kopyalama demek ve daha kısa kromozom demektir. Bunların çoğu cüsseli hayvanlar. 150 yıllık bir beyin. ama hızlı hareket edenler kısa yaşarlar. Düşünsenize. Ayrıca. kaplumbağalar ve salyangozlar.Fakat beyin hücreleri yenilenmiyor ve ölen nöronların yerine yenileri gelmiyor. beyindeki hücre ölümleri sayı bakımından fazla görünebilir. önemli olan kaliteli yaşamaktır. erken ölmesi gerekiyor. Demek ki ömür denilen yaşam süresi. Nörologia da denen bu hücreler 5 tiptir: Bazıları (Astrosit) kan damarlarının etrafını sararak.. Yavaş hareket eden hayvanlar uzun.. kalp atışı sayısı ile ters orantılıdır. .biridir. Bazıları (Mikroglia) beyni zararlı bakterilerden ve enfeksiyonlardan korurlar. Ben insanların 150 yaşında kadar yaşayabilecekleri bir dünyayı hayal ettiğimde büyük heyecanlar yaşıyorum. sağlıklı ve verimli kısa bir ömür yaşamak daha iyidir. beyin ve damar arasına bir duvar gibi dizilirler. zihnimizde onu kendi koşulları içinde oluşturarak düşünürsek. O da şu: Hayvanların ömür boyu süren kalp atışlarını sayarsanız. bence bunlar popülist yaklaşımlardır ve hayal gücünden yoksun yorumlardır. 150-200 yıl yaşamaktansa.Kulağa hoş gelen bu soru.. bu düşünce doğru görünür ve siz de haklı olarak bu soruyu sorarsınız.Bizim gibi uzun yaşayan pek çok hayvan var.. bu yaşlanma gerçekleşmeyecek ve beyin de genç kalacaktır. birçoğunun aynı sayıdaki kalp atışından sonra öldüğünü görürsünüz. Fillere gelince. Telomer teorisini çürütmüyor mu? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI . biraz bilgi eksikliği içeriyor. Zira 100 yıl boyunca ölen hücreler oran olarak beynin yüzde 10’unu bile zor bulur.Efendim. Şimdi size çok şaşırtıcı bir görüşü ifade etmek istiyorum: Ömür dediğimiz şeye zaman denen o göreceli olgu açısından bakarsanız. Nöronların miktarından kat kat fazla Glia hücreleri var beyinde. Tabiî.

Teşekkür ederim. bu bakış açısında da istisnalar var.. Telomerleri uzun olan insanların daha uzun yaşadığı görüşü bilim adamlarınca yaygın bir kabul görmüştür. . fakat Jeanne uzun ömrünü. Aslında yaşlanmaya neden olan pek çok faktör var.Yani. İnsan yaşadıkça belirli yaşlarda açılan belirli genler oluyor ve mutasyona uğrayan bozuk genlere sahip olma olasılığı artıyor. . O nedenle.. bazılarınki 8. Yaşlanmaya geri dönersek.İlginç bir soru sordunuz ve doğru bir saptama yaptınız. . Belki de bazı kadınların genç yaşta adetten kesilmelerinin gerçek nedeni genlerindeki mutasyon oranının çoğalması ya da kromozom uçlarının (telomer) aşırı derecede kısalması yüzündendir. İşte bu yüzden mantığı bizimkinden farklı ama daha doğru çalışan doğa. Bazı insanların Telomerleri 6 bin harften oluşur. Kadını adetten keser ve menopoza sokar.Enteresan bir saptama.. Dünya yaş ortalaması da bu rakamdır zaten. ama yarasalar 30 yıl ve kuşlar büyüklüklerine oranla çok daha uzun yaşarlar ve kalp atışları da oldukça hızlıdır. Fakat bu tavsiyeye uymayan çiftlere doğa (ya da Tanrı deyin) zoraki kuralları ile karşı çıkar.Haayır! Burada çok uzun yaşamaya yol veren bir başka etken daha var. İşte size “Mutlak Kader” olarak kabul edilen yaşam süresinin genlere yazılmış sırrı. Oksijen atomları genellikle dizilişi bozulmuş veya mutasyona uğramış genleri paslandırarak. Bir hesaba göre 7 bin kadar gen yaşlanmada rol oynuyor..Burada gene bir başka gerçek rol oynuyor: Telomerlerin uzunluğu. değil mi? . kadınların 35 yaşından sonra doğum yapmamasını istemesinin altında yatan sebep de temelde budur. Fakat. bazıların ki ise 10 bin kadar olabilir. çalışmalarına engellerler. Bu bulgulardan çıkardığım sonuca göre. Doğa bizim fazla yaşamamızı neden istemiyor acaba? DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ .Efendim. Bildiğiniz gibi. fakat genç ölen insanların durumunu pek açıklamıyor. bu kısa kromozomları ve bozuk genleri çocuklara geçirme şansı çoğalıyor.. Ama bu yorum. . “neslinizi genç yaşta çoğaltınız” mesajını veriyor. aklıma şimdi gelen bir başka soru daha sormak istiyorum: 1997 yılında ölen ve Guinness Rekorlar Kitabı’na en yaşlı insan olarak giren Fransız Jeanne Calmont’un kromozom uçları 10 bin harften oluşan uzun Teleomerlere mi sahipti acaba? .Demek oluyor ki yavaş hareket eden ve kış uykusuna yatan hayvanların hücreleri çabuk yıpranmadığı için sık sık yenilenmiyor ve o nedenle de telomerleri hemen kısalmıyor. örneğin son derece hiperaktif davranan ve kalbi makineli tüfek gibi atan farelerin ömrü 3 yıldır. üreme çağını tamamlamış organizmaların daha fazla yaşamalarını istemiyor. O nedenle. bir bakıma oksijen atomlarına da borçluydu. yavaş yaşayan ve çok uyuyan. Bu sav henüz kesinlik kazanmamıştır ama kuvvetli bir hipotezdir.. Böylece hastalığa yol açacak genleri paslanmış ve fakat sağlıklı genleri çalışan insanlar daha uzun yaşarlar. Ama bu durum henüz anlaşılamamış nedenlerden ötürü her insanda gerçekleşmez. Her birinin ufak da olsa etkisi var ama bunlar toplam olarak büyük etkiler . Bu da ortalama 73 yaşa denk gelir. Bunların ortalaması 7 bindir. açık havada ve bol oksijenli bir ortamda yaşadığı için mi? . doğa gençlere hitap ederek. bu da son derece şaşırtıcı bir gerçek.düşüncede olduğu gibi. kuvvetli ve sağlıklı genlerin ayakta kalmasını istediği için. Vücudumuz da oksijenle sürekli alışveriş içinde olduğu için hücrelerde bir tür paslanma olur. Jinekologların. oksijen paslanmaya neden olan bir elementtir.Evet. Her insanda kromozom uzunlukları farklıdır. kafamda bir başka soru daha oluştu şimdi.

yaşlanmaya sebep olan genler düzeltildiği zaman bu sineklerin türdaşlarından çok daha uzun yaşamaları sağlanmıştır. büyüme çağında ve yaraların tamiri için hücrelerin büyümeleri gerekiyordu ve bu işleri yürüten genlerin mevcut olması lazımdı. Henriette.ABD başkanlarından R. dokuların büyümesini sağlayan genler olduğunu düşünmek zor olmadı. Yine sirke sinekleri üzerinde yapılan araştırmalarda. rahim kanserinin bir “onkovirüs” tarafından yapıldığı bulundu. Nixon. bu TP53 geninin bozulmuş olması ve iş görmemesidir. Bilinen şeyler. asbest tozu ve katran gibi faktörlerin kansere yol açtığı idi. P53 adını verdiği bir ilaç geliştirdi ve yakında kullanılmaya başlanacak. Bu onkovirüslerin. ABD’deki Atlanta kentinde Henriette Lacks diye bir gün kutlanıyor. doğumdan önce. HeLa’nın ölümsüz görünen hücreleri sayesinde bulunacak. . konuyla bağlantısı olan kanser hastalığını da biraz açar mısınız? KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? . He-La’nın genlerinde. Harris bu onkogenlere Tümör Süpresör Genler adını koydu. Belki de kansere ve yaşlanmaya çare. hücrelerin durmadan bölündükleri ve radyasyon. yeterince büyüyen dokuların büyümelerini durduracak genler de olmalıydı. Zira. İşte bu mutant gen işimize çok yarayabilir. zehirli atıklar. Otopsi yapılırken ondan alınan kanser hücreleri o kadar ölümsüz ve sık sık çoğalan hücrelerdi ki. 54 yıldır hâlâ yaşıyorlar. Bu araştırmalar sonucunda. Geron şirketinin hisseleri de bu ve benzeri bulgulara sahip olduğu için oldukça yüksek. bu nedenle dünyada en çok önem verilen kuruluşlardan birisi. Hatta dünyanın pek çok kanser araştırma merkezinde ve uzaydaki araştırma lâboratuvarlarında hâlâ çoğalıyorlar. Öyle ki. farelere aktarılan kanserli insan hücrelerinin onlarda da kanser başlattığı ve DNA’larını bozduğu görüldü. Çünkü DNA molekülü kaya gibi zor kırılan bir katı madde değil. İşte kanserin esas nedeni. Çünkü. mutasyona uğramış bozuk bir gen var. kopyalanan ve kısalan Telomerleri hemen eski hâline getiren. aksine son derece ince ve kırılgan bir yapıya sahiptir. bunlar insan olsaydı 350 yıl yaşamış olacaklardı. Çünkü. toplam ağırlıkları 20 tona ulaşmış durumda. TP53 denen gen hemen açılıyor ve P53 denen bir protein üreterek hücrenin öldürülmesini sağlıyor. ve Celera Genomics denen araştırma enstitüsü. Öyle ki. kirletilmiş ve değiştirilmiş olan doğa. . Sebep olarak da radyasyon ve asbest tozunun savunma mekanizmasını bozdukları gösteriliyordu. bilim adamları nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmiyorlardı. Genleri durduramıyorsa. Öyle ki.Evet.Efendim. Bu genler 1985 yılında Oxford Üniversitesi’nden Henry Harris tarafından keşfedildi. Sanki. Böylece. Atlanta’da her yıl 11 Kasım tarihi “HeLa Günü” olarak kutlanır. Son yıllarda kanser vakalarının bunca artmasının arkasında yatan çevresel faktörler içinde de yapay olarak elde ettiğimiz maddeler. Bu ilaç kanserli hücrelerde TP53 geninin açılmasını ve o hücreleri yok etmesini amaçlıyor.oluşturuyorlar. kanserin genetik bir hastalık olup olmadığı araştırılmaya başlandı.Bu konuyla ilgili olarak. Bunlara ilaveten. Eğer bir dokudaki gereksiz büyümeyi T. Bu kutlamanın esas sebebi nedir? .S. Bu bozukluğa sebep olan şeyler de genellikle çevre koşullarıdır. 1979 yılında kanserle savaş kampanyasını başlattığı zaman. H. Daha sonraları Röntgen ışınlarının DNA şifrelerini bozduğu fikri ortaya atıldı. yüksek radyasyon düzeyleri ve doğamıza ters gelen bir sürü zararlı yiyecek ve içeceklerdir. azıcık güneş ışığı bile bazı insanların genlerini bozuyor ve cilt kanserine neden oluyor. 1951 yılında rahim kanserinden ölen bir siyahî bayandı. öcünü kanserli hücreler üreterek . TP53 genini bulan Davis Lane.

Bunlar neyin katilleri? KATİL GENLER .Peki. Son yıllarda. bu genler hücreye önce “dur.almaktadır. Bu konuyu da biraz genişletir misiniz? BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ .Bir de genetik literatüre Katil Genler (Killer Genes) ismiyle giren bir kavram var. . . en büyük “silahları” olan “terminatör” proteinleri ürettirir ve bunları kullanarak tüm hücreyi imha ederler. böylece kanserli hücreler yok edilmiş olur. çok doğru söylediniz. özellikle beyin hücreleri için. çok önemli bir gaz. Böylece kendileri de öldüğü için intihar etmiş sayılırlar. Ama bu ışınlar TP53 genlerini de bozduğu için. kanser tedavisinde çok önemli bir başarı daha elde edilmiş olacaktır. kanser tedavisinde kullanılan Işın Tedavisi iyi bir yöntem mi? . kesin teşhis hemen konulacak. Kromozomun kısa kolu üzerindeki TP53 genidir. Hücrede herhangi bir DNA bozukluğu ortaya çıkınca. BCC-2 ve RAS gibi onkogenleri faaliyete geçirecek bir de onkovirüs tedavisi geliştirildi. yaşamasını ve üremesini engeller. bunu derhâlanlar ve hemen P53 denen bir protein ürettirir. ölünceye kadar her gün yüzlerce. Yani keramet yine genlerdedir. MYC. Ama bu testlerin yapılamadığı kliniklerde ışın tedavisinin hedef hücreler üzerinde uygulanmasına devam ediliyor. yüzde 85-90 oranında başarısız bir yöntemdir bu.İnsan vücudunun her organı ve hücresi kendi kendini sürekli yenilemektedir. Bu protein hücrenin tüm çalışmasını durdurur ve her şeyi bozarak. Yeter ki.Deyiş yerindeyse. . Bu mekanizma kanseri önlemek için tasarlanmış genetik savunma sisteminin olağanüstü zekâsının ve sözünü ettiğimiz Biyolojik Bilinç’in eşsiz bir eseridir. O nedenle 3-4 dakikadan daha fazla oksijensiz kalamayız. çünkü Gama ışınları DNA’ya hasar verir. Bu uyarıya uyulmazsa. değil mi? . .Galiba oksijen. Ayrıca hücredeki aşırı oksijen eksikliği de bu “jandarma gen”in gecikmeden çalışmasını ve öldürücü gücünü kullanmasını sağlar.Aslında. Çünkü. Bozulan DNA’yı haber alan TP53 geni açılır ve hücreyi imha eden proteini üretir. 1979 yılında Dundee Üniversitesi’nden David Lane tarafından keşfedilen TP53. Çünkü merkezi sinir sistemi ve beyin kendi kendini üretemez. çaresizlik yerine yüzde 15’lik bir başarı oranını tercih etmek daha mantıklı görünüyor.Evet. Bu ‘kamikaze gen’lerin en ünlüsü ve en önemlisi 17.Öyleyse. vampir ve Frenkeştayn hikayeleri çağrıştırılarak karşı çıkılan genetik mühendisliğin önüne geçilmesin ve bu araştırmalar teşvik edilsin. karanlığa kurşun sıkmak anlamına gelen ışın tedavisi yerine bir DNA testi yapılsa ve TP53 geninin sağlıklı olup olmadığına bakılsa. fakat sinir hücreleri (nöronlar) yenilenemezler. teslim ol” gibisinden bir uyarı gönderirler. TP53. Gama ışınları kullanılarak uygulanan bu radyoloji tedavisinin başarı yüzdesi 10-15 arasında değişiyor ve epeyce yan etkileri var. 1179 harfli uzun bir gendir. Doğduğumuz günden. binlerce nöron kaybederiz ve yerine yenileri gelmez. Çünkü yenilenmek için bölünen hücrelerin durmadan bölünmesi hâlinde. Bu kayba rağmen beyin fazlaca . Bu yüzde 15 oranındaki başarıyı da yine genlere ve bir tesadüfe borçluyuz. bu genlere “intihar komandoları” veya “jandarma genler” demek daha uygun olurdu. Genetik mühendislikle üretilen bu virüslerin kanserli hücrelerle birlikte diğer hücreleri de öldürebilecekleri riski olduğu için henüz kullanılmayan bu sistem geliştirilince.

Bu madde beyne yerleşerek -özellikle çocuklarda. Cıva bizlere. yatak odalarımıza temiz hava ve oksijen girişini tamamen engeller ve 4-5 saatlik bir uykudan sonra soluduğumuz havanın oksijen oranı iyice azalırken.Fonksiyonlarını tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendrit) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır. Beynin fonksiyonel bozukluğuna neden olan bir başka zararlı madde de cıvadır. günlerce susuz kalabildiğimiz hâlde 3-4 dakikadan fazla oksijensiz kalamayız. aylarca aç. İşte bu gerçek ışığında farkına vardığım bir varsayım üzerinde ciddî biçimde düşünmemiz gerekmektedir: Günde ortalama 7-8 saat içine hapsolarak uyuduğumuz yatak odalarımızın yeterince havadar olmaması bize çok pahalıya mal olmaktadır. Bu. cereyan yapmaması için. anadillerini bile konuşurken uzun süre duraklamakta. çeşitli kimyasallar ve hava kirliliği gibi etkenler de hem sinir hücrelerini öldürürler. Her organ gibi beynin de enerjiye ihtiyacı vardır. yeni dendrit bağlantıları oluşturarak hafızaya kaydeden ve sonra hatıralara dönüştüren bölgedir. Ve insanlar.zekâ geriliğine yol açar. İşte zararları: . nöron imhalarına sebep olan başka etmenler de vardır. Soğuk havalarda ve özellikle kışın. daha fazla oksijene gereksinim duyar. vücudun sadece yüzde 2’si kadar bir ağırlığa sahip olduğu hâlde kana karışan oksijenin yüzde 25’ini kullanır.Oksijen eksikliği. Zira beyin hayata 100 milyar gibi astronomik bir nöron sayısı ile başladığı için. odada alevle yanan bir ısınma aleti varsa. Artık kullanılmıyor ama solunum yoluyla kana karışan ve beyne yerleşen bu zehrin milyonlarca insanı etkilediği ileri sürülmektedir. . birçoğumuz yatak odalarımızın kapı ve pencerelerini sıkıca kapatarak uyuruz. başta beyin hücreleri olmak üzere. karbondioksit oranı artar. Beyin bu enerjiyi. Bir duble rakı. Bunlardan birisi alkoldür.. Yani.. Hatta bununla yetinmeyerek. . bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir. kapı ve pencere kenarlarını süngerlerle ve bantlarla izole ederiz. Bu nedenle. hafıza kaybına ve öğrenme güçlüğüne yol açar. bu oranlar daha kısa sürede olumsuzlaşır. Demek ki. deneyimlerimizi. Beyin. . oksijenle glikozu yakarak elde eder. çünkü geniş düşünebilme yeteneği. Bu bozuk atmosfer. eksoz gazları..ee” yardımcı sesini sık sık kullanmakta. alkolün ciddî beyinsel sorunlar doğurabileceği ortaya çıkar.küçülmez. Bu tutum. Bu da önemsiz görülebilir ama her gün bir şişe rakıyı mideye indiren bir insanın 50 yılda 500 milyondan fazla nöron kaybettiği göz önünde tutulduğunda. Uyuşturucu maddeler.. hem de nöron devrelerinin sıhhatli çalışmasını önlerler. Diğer bütün organlardan daha çok çalıştığı ve daha farklı bir dokusu olduğu için.Ortaya lisan ile ilgili problemler çıkmaktadır. beyin sağlığı için en önemli elementlerden birisi oksijendir. Daha kötüsü. çok önemli bir yetenek kaybıdır. Minimal düzeydeki bu doğal beyin kaybı yanında. payına düşmesi gereken oranın tam 12 katını. günlük hücre ölümleri önemli sayılmaz.Günden güne zayıflayan nöronlar ölmektedir. “. kekelemeye kadar varan dil sürçmeleri sergilemekte ve zihinsel blokajlar (filmin kopması) gibi geçici konuşma ve düşünme yeteneği kaybına uğramaktadırlar. oksijen yetersizliği bunlardan çok daha önemlidir.enjekte edilmekteydi. sigara dumanı. Fakat. bir bardak şarap veya bir şişe bira içindeki alkol günlük doğal kaybın çok üstünde nöron ölümüne sebep olur. bütün organlarımızın biyolojik ve fizyolojik sağlığını kötü yönde etkiler. . öncelikle beyindeki Hipokampüs bölgesinde önemli hasarlar yaratır. Bu bölge. diş doktorlarımız tarafından dolgu maddesi olarak kullanılan “Amalgam” aracılığıyla -iyi niyetle. Bunun hasar görmesi ezberleme yeteneğinin azalmasına.

Bir de bunlara sözünü ettiğiniz genetik mühendislik ve yapay zekâ araştırmaları eklendi. Böylece öğrenme ve öğrenirken alınan bilgileri depolama işi devam etmiş oluyor. Bu yetilerin çalışma gücü. Bu 7473 harften (A. . Çünkü. Ağız ve gırtlak kasları. yaşam biçimiyle ve ekonomik sorunlarla ilgisi olabileceği gibi. zekâ türlerinin yüzde 50 kalıtımsal olduğudur. Ama galiba sorunuza yanıt olacak bir gen bulunmuş durumda. öğrenmenin devamlılığını ve beyin hücrelerinin şekersiz kalmamalarını sağlamak için bu gen devreye giriyor ve azalan şekerin en tasarruflu şekilde yakılmasını kontrol ediyor. Şimdiye kadar “özel yetenekler” diye bilinen zekâ türleri. İşte. dil. Bir de. deniyor. beyin kabuğunda (korteks) yer alan Broca ve Wernicke adlı bölgelerin diğer beyin bölgeleriyle yaptığı işbirliğinin meyvesidir. Zekâ (intelligence). Bunu da biraz açar mısınız? AKIL GÖZÜ . Diğer yarısı da ana rahminde ve doğumdan sonraki evrelerde gelişmektedir.G. zekâ ve yetenek kavramları çoğu kez birbiri ile karıştırılıyor veya farklı bağlamlarda kullanılıyor. anlama.T. kolay öğrenen ve öğrendiklerini kullanan beyinle. çözülmüş olan o yüzde 3’lük şifreler hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Örneğin zekâ genetik mi? ZEKÂ KALITIMSAL MI? . çözüm üretme. Ayrıca. sözcükleri anlar ve kavramlaştırır. sizin “Akıl Gözü” dediğiniz bir kavram var. beyinsel fonksiyonların düzensizliği ile de yakın ilintisi vardır.C’lerden) oluşmuş uzun bir paragraf. . çünkü akıl.Bu konuda çok çeşitli araştırmalar ve farklı görüşler var. gönderdikleri sinyallerle ağız ve gırtlak kaslarını gereken şekle sokarlar. bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma gücü ve zihinsel yetenekleri kullanabilme özelliğidir. kokuya ve renge sahip olması gibi farklı özellikler de gösterir. hızı ve kapasitesi her insanda aynı değildir. bu genin sağlığı olduğu düşünülüyor.daki buluşları son 50 bin yıllık buluşlarından daha fazladır ve geometrik bir hızla artmaktadır.Bu ilginç açıklama için teşekkür ederim.Konuşma yeteneğindeki noksanlıkların eğitimle. yy. akciğerlerden üflenen havanın ses tellerini titreştirmesinden sonra oluşan notaların anlaşılır kelimelere dönüşmesini sağlamak için.İsterseniz önce elmaları portakallardan ayıralım. Yapılan çok uzun çalışmalardan sonra bulunan bu gen iyi çalışıyorsa ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Öğrenme esnasında beyin çok miktarda oksijen ve şeker kullandığından.. İnsanoğlunun 20. problem çözme. Bu iki bölge. zor öğrenen ve bilgilerini etkin kullanamayan beyinler arasındaki farkı yaratan şeyin.Efendim. Fakat genel kanaat. kimse 10 yıl sonrasını bile hayal edememektedir. Ayrıca zekâ. çağımızdaki teknolojik gelişmeler öylesine hız kazanmış ki. Bu fonksiyon kaybında oksijen yetersizliğinin rolü büyüktür. bazı eğitimbilimciler tarafından 13 kategoriye ayrılmıştır: . İnsan Genomu’na geri dönersek. sinir sistemindeki sinyalleşmelerde bir aksaklık veya tembelleşme var demektir. Bunun görevi beyine giden şekerin yakılmasını kontrol etmek.. beynin öğrenme. 6’ncı Kromozom üstünde IGF2R olarak adlandırılmış bir gen var. Aksi hâlde kişi hem çabuk sıkılıyor ve hem de şeker oranı çok düştüğü için beyin enerjisi azaldığından öğrenme işi gerçekleşmiyor. bu milimetrik ve hassas hareketleri zamanında yapamıyorsa veya duraklamalarla yapıyorsa. her meyvenin ayrı bir lezzete. bu güç ve kapasite dışında.

düşünmek.Renkleri algılama . beynin sağ ve sol yarımkürelerinde hangi fonksiyonların gerçekleştiğini sıralayalım: Beynin sol yarımküresinde: . dikkat etmek ve hafızaya kaydetmek gibi beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan geniş bir kavramdır.Ölçümler . Sağ yarım kürenin fonksiyonları arasına giren artistik.Müzik . Genel zekâ ise.Ruhsal zekâ (Spiritual) 13. her zekâ türünden biraz nasibini almış. Sezgisel ve duygusal zekânın ise. sezmek. Konuya biraz daha açıklık getirmek için.Müziksel zekâ 9.Matematiksel zekâ 2.Genel zekâ.Mantıksal ve Analitik zekâ 3. “eğitimsiz zekâ” bir başka şeydir. müzikal ve atletik zekâ türlerinin geliştirilmesi de genellikle ihmal edilmektedir.Anlama gücü: Sözcükleri ifade ettikleri gerçek ve mecazi mânâları ile kavrayabilme .Konsantrasyon .Dil yetenekli (Lengüistik) zekâ 4.Pratik (Sağduyusal) zekâ 5. Bu zekâ türleri. büyük çapta beynin sol yarım küresinin işlevleri arasındadır. 10. alt beynin fonksiyonları olduğu düşünülmektedir.Denklem çözümleri . Çünkü dünyada eğitilmemiş fakat üstün yetenekleri olan pek çok insan vardır.Bütüncül düşünceler.Tanıma .. Aklın ne olduğunu iyi anlamak için isterseniz önce gücünü tanıyalım: . ama hiçbiri çok yüksek olmayan türdür.Ansiklopedik (Genel Kültürcü) zekâ 6. Dikkat edilecek olursa. Sağ tarafta ise: .Uyumsal (Interpersonal) zekâ 7.Mantık . hem Batı’da hem de Türkiye’de eğitim programları genellikle ilk 6 tür zekânın geliştirilmesini hedeflemiştir. Burada önemle vurgulanması gereken görüş şudur: “Geri zekâ” başka şey.Lisan . karar vermek.Okuma-yazma . kavramak. Akıl (reason/mind) ise: Zekâ.Ritim . bilmek.Analizler .1.Matematik .Atletik (Physical) zekâ.Sentezleme .Hayal gücü . Bu iki yarımküre kesintisiz bir iletişim ve koordinasyon içinde çalışırlar.Rasyonel işlemler . irade.Redüksiyonist düşünceler.Artistik (Şekilsever/Patternist) zekâ 8.Duygusal (Emotional) zekâ 12. hayal etmek..Resimleme .Sezgisel (Intuitive) zekâ 11.

Sonuçlama gücü: Tümdengelim ve tümevarım yöntemleri ile genel ve özel sonuçlara varabilme.Sentez gücü: Ögelerine ayrılmış bir bütünü tekrar birleştirebilme. Bu kavrayış hatasının eğitime. . kendimizi ve başkalarını daha yakından tanıyabilme olanağına kavuşabiliriz.Sezgi gücü: Birdenbire gerçekleşen bilme işi. aklın bütün bu özelliklerini geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız.Düşleme gücü: Kavramları iki veya üç boyutlu olarak hayal etme ve hayal gücünü düşüncede kullanabilme.Etkileyebilme gücü. söyleyenin kullandığı bağlamın dışında bir anlam içinde algılar. “Vazoyu Mehmet kırdı” şeklinde anlaşılabilir. .Bellek gücü: Bilincin farkına vardığı her şeyi hafızaya kaydedebilme ve hatırlayabilme. yaratıcılık denen o üstün üretkenlik nasıl oluşuyor? HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ “Söyledim: Duydu anlamına gelmez.Analiz gücü: Benzerlik ve farklılıkları ayırt edebilme ve bir bütünü küçük birimlerine ayırabilme. Bunları tanıdıkça da. İşte. “Vazoyu Mehmet düşürdü” haberi.Etkilenme duyarlılığı.Öyle anlaşılıyor ki. Yapılan küçük bir araştırmada. . .Düşünce ve davranışlarda hassas olabilme. . . . Duydu: Anladı anlamına gelmez. . düşen her vazo kırılmaz.Kavrama hızı ve gücü. Peki. .Eşleme gücü: Kavramlar ve fikirler arasındaki özel ilişkileri bulabilme ve bağlantıları kurabilme.Organize olabilme ve edebilme.Kararlılık ve hedef belirleyebilme. . İnandı: Uygulayacak anlamına gelmez. Akıl gözü budur ve Biyolojik Bilinç sayesinde ortaya çıkan bir yetenektir.Üretkenlik ve yaratıcılık.Tepki hızı ve dengesi. bu terimin .” . . . .ve birbirinden ayırabilme gücüdür. .Esnek davranabilme. . .Konsantre olabilme. . adetleri ve miktarları ile algılayabilme ve basit aritmetiksel işlemleri zihinden yapabilme. Uyguladı: Sürdürecek anlamına gelmez. Oysa. kültüre.Gözlem gücü: Bakarak görme ve detayları uzun vadeli belleğe kaydedebilme.Anlatma gücü: Duygu ve düşünceleri anlaşılır şekilde ifade edebilme. . Örneğin. .Özgüven ve liderlik. . “hayal gücü nedir?” sorusuna karşın alınan yanıtlarda. . .İnisiyatif kullanma. . .Sayı gücü: Kavramları. Anladı: İnandı anlamına gelmez. zekâ kalıtımsal olsa bile dış koşullar uygun olmadığında gelişemiyor ve kendinden bekleneni gösteremiyor. zihne ve fizyolojiye bağlı nedenleri vardır. .Uyum sağlayabilme.İnsan bazen duyduğu yalın bir ifadeyi.Tavır kazanma.

imgelemektir. Kişi. ayağı yere basmayan ve geliştirdiği hayal dünyası içinde yaşayan kişiler için kullanılan bir sıfattır. Afrika çöllerinde geçen olayları iyi anlayabilmesi için. Bu nedenle. düşüncede rol oynayan bir unsur olarak mutlaka geliştirilmesi gereken çok önemli bir zihinsel yetenektir. Bir başka deyişle. Buna karşın hayal gücü. mevcut kavramları. Bu kayıpları önlemek için. Hayal gücünün zayıflığı pek çok insanda kolayca fark edilebilir. hayal etmektir. önce anıların veya sözcüklerin bellekteki resimleri veya imajları gelir. aynı zamanda. dilimizdeki kavramların kişiliğini iyi tanımış olmak gerekir. yaptığımız işe yaratıcı bir katkımız olmaz. gerçeklerden uzak düşünen. O nedenle. Zira ufuk turlarınız hayal gücünüzün ulaştığı sınırlarda biter. hayal gücünden yararlanmak oldukça önemlidir. üstün bir hayal gücüne . Yaratıcı zekâ. . “aklı havada”. Hayal gücü. hafızaya yerleştirmek ve bunları gerektiğinde hatırlamaktır. hayalperestlik ile karıştırılmaktadır. iyi okumuş olması yetmez.Peki hayal gücü ile yaratıcı zekâ arasındaki ilinti nerede? . Hayalperest sıfatı. hangi zekâ türüne sahip olursa olsun. Bir başka anlatımla. düşünce demek. yıllar önce belleğimize kaydolmuş bir filmi fazlaca kazıntı. bu üçlünün sağlığı oranında güçlüdür. bu düşünce işini resimlerle yapmaktır: Yani bellekteki mevcut resim ve imgelerin harmanlanması sonucunda ortaya yeni tabloların ve sanal filmlerin çıkarılmasıdır. hayal gücü olmadan. Bu. onu yaratıcı zekâya dönüştüremez. düşünce veya karar çıkarması demektir. Yaşadığımız bir deneyimi veya edindiğimiz bir bilgiyi yıllar sonra bütün canlılığı. silinti ve karıncalanma olmadan zihin ekranına yansıtabilmek için yalnızca güçlü bir belleğe sahip olmak yetmez. harmanlaması ve birbirleri ile ilişkilendirilmesi sonucu ortaya yeni birer kavram. Hatırlama (recollect) dediğimiz arşivden çıkarma ve yeniden canlandırma işini gerçekleştirirken. işlek bir düşünce mekanizması ve geniş bir hayal gücü üçlüsü sayesinde gelişen yaratıcı zekâ. çünkü hafıza ile kavramlar arasında sıkı bir alâka vardır. düşünce: Beynin kendi kendisiyle konuşmasıdır. olayların geçtiği zamanın şartlarını ve özelliklerini zihinde canlandırabilmek gerekir. Bununla birlikte. kavramları bellek arşivine gerçek bağlamları içinde kaydetmiş olmamız şarttır. doğru düşünmek ve doğru konuşmak için kavramların gerçek isimlerini ve aralarındaki nüansları iyi öğrenmiş olmak gerekir. Kuvvetli bir hafıza. akıl gözünün bir sanatıdır: Yani.çoğunlukla yanlış algılandığı ve bu yanlışlıkta hem kavram hem de bağlam karmaşasının büyük etken olduğu saptanmıştır. tadı.Yaratıcı zekâ: Hayal gücü ve düşüncenin veya “resim sergisi” ve “fikir sergisi”nin sürekli çakıştırılması sayesinde gelişen bir yetenektir. Bu belirtiler özellikle geçmişteki bir olayı anlatırken su üstüne çıkar. eğlendirici ve düşündürücü çizgi filmler izletmek ve kafalarında yeni senaryolar üretmelerine yardımcı olmak gerekir. Hatta tamamını anımsayamadığımız için kaybımız olur. İşte hayal etmek ile hayal gücü arasındaki nüans da burada yatmaktadır: Hayal gücü akıl gözünün resimlerle düşünmesidir. Hayal etmek. Çünkü olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek için. Bildiğiniz gibi. Burada bir kavram ve bağlam kargaşasını daha düzeltmek gerekiyor. göz önüne. sıcaklığı veya detayları ile zihnimizde resimleyebilmek ve anlatabilmek için. Çünkü bir hatırlama esnasında. beynin. fikirleri ve hükümleri birleştirmesi. zihinde oluşan kavramlara birer resim (imge/imaj) bulmak. kokusu. çakıştırması. Alaska’da doğup büyümüş bir Eskimo’nun. özellikle küçük yaştaki ve gelişme çağındaki çocuklara ilginç masallar anlatmak. mevcut olanı tekrar kullanarak daha fonksiyonel ve daha estetik hâle getiren ve yeni ve farklı düşünmemizi sağlayan bir yetenektir. Hayal gücü ise. Kişinin bunu ne denli başardığı öyküsündeki tasvirlerde görülür.

. yaratıcı zekâ iyi gelişemez. İşte fotoğrafı çekilen nöron devresi budur. Bu devreyi taşıyan nöronlardaki enerji.. Üstün yapıtlar veren ressam ve bestekârların. Tabiî. Bu devre ya bir düşüncedir ya hafızadaki bir bilgiyi anımsamadır ya öğrenilen yeni bir bilgidir ya 5 duyu aracılığı ile alınmış bir dış uyarıdır ya da organlarımızdan gelen bir uyarının yarattığı etkidir. Bunun özel bir nedeni mi var. bilgisayar teknolojisinin her alanda kullanıldığı bu çağda. sizce bu mümkün mü? YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI . patolojik. fakat kendisiyle “ilgilenen” nöron bulamayınca sönüp gider. Şekil: 11 Fakat bütün bunlardan farklı ve hem ”rengi”. Böylece bir beyin devresi ya da sinyaller ağı (network) oluşmuş olur. yaratıcılığın fotoğrafı çekildi deniyor.Efendim. o da mümkündür. kendiliğinden oluşan “esrarengiz” bir enerji devresidir. Bu kadar. daha güzele ve daha mükemmele doğru giden başkalaşım zincirini yaratmayı gerçekleştiren bir katalizördür. çok üstün yapıtlar üretemez ve çoğu kez mevcut şeyleri geliştirmekle yetinmek zorunda kalır.” İşte size hayal gücünün gücü!. Hayal gücü ve yaratıcı zekâsı gelmiş geçmiş en yüksek insanlardan biri olan Mikelanj’a sormuşlar: “Bu kadar canlı ve gerçeğe yakın heykelleri nasıl yapabiliyorsunuz?” Yanıtı şöyle olmuş: “ Ben kocaman bir mermer kütlesini önüme aldığımda heykeli hemen yapmaya kalkışmam. insana ansızın gelen ilhamların bize kazandırdıklarıdır. . onu bir şekilde somuta dönüştürme şansını yakalayabilirsiniz. büyük lider ve komutanların.Semyon ve Valentina Kirlian tarafından geliştirilen fotoğraf teknikleri sayesinde “aura”nın resmi çekilebildiğine göre.de sahip olması gerekir ki. Uzak ufuk turlarına çıkabilen düşünürler de ancak bu özellikleri sayesinde engin felsefî boyutlara yükselebilirler. Şöyle ki: beyindeki nöronların birinde bir uyarı ortaya çıkınca. hiç hissetmediği bir sıcaklığın şartları altında yaşanmış tecrübeleri yeterince kavrayabilsin.. yoksa ikisi de aynı şey mi? Ayrıca. tiyatro sanatçılarının ve mucitlerin başarıları hiç kuşkusuz zekâları ve güçlü bellekleri yanında. Fakat yaratıcılık. Bu ilham olmadıkça. Nerede neyi aradığınızı bilirseniz. hem de enerji düzeyi apayrı bir başka devre daha oluşur beyinde. Siz buna isterseniz yaratıcılık deyin. bu hemen “ilgili” binlerce ve hatta bazen milyonlarca hücreye ulaştırılır. fotoğraf dediğiniz şey beyindeki o biyokimyasal ve elektriksel devrenin bilgisayara aktarılan renkli grafikleridir. yazar ve şâirlerin. Sonra etrafındaki fazlalıkları keskimle yontarak çıkarırım. isterseniz ilham deyin. mimar ve mühendislerin olduğu kadar. Önce o mermer bloğun içindeki heykeli görürüm. Yani. isterseniz .. komşu hücrelerle ilişkiye girmek için kısa bir müddet bekler. Yaratıcı zekâ ile yaratıcılık arasında bir nüans olduğu için bu sözcüğü kullanmadım. Aslında yaratıcılık: Daha iyiye. Nadiren ortaya çıkan bu devre veya impulslar (impulse) özellikle herhangi bir içsel ya da dışsal uyarı olmadan. doğuştan gelen Biyolojik Bilinç’in parçası olan kişisel yeteneklerin uygun eğitim ve dış koşullar sayesinde geliştirilmesiyle ortaya çıkar. geniş hayal güçlerinin ürünüdür. basit ve olağan bir düşünce biçimi değildir. Fakat bu impuls. yaratıcı zekâ terimini kullandınız fakat yaratıcılık sözcüğünü hiç kullanmadınız. Yaratıcı zekâ geliştirilmeye müsait bir yetenek türüdür.

sizin ülkenizde yaratıcı fikirleri teknolojik kazanımlara dönüştürecek iştah kabartılabiliyorsa ve sizin ülkenizde on binlerce ayıp. . ithal fikirlerle ya da montajlarla yetinmeye ve nispeten fikir fukarası bir yaşam sürmeye mahkûm olursunuz. fark etmez. İşte yetiştirilme tarzı ve koşulları. Bu süreç sonucunda deneyimleri anılara dönüştüren nöron uzantıları (dendritler) oluşur. Uzun Erimli Güçlendirme (Long Term Potentiation) denen bir mekanizma vardır. Veya kafamızın etrafındaki zihin alanına gelen bir sinyalin beyine aktarılması olabilir. sizin ülkenizde bilimsel ve teknolojik araştırmalara hem devlet hem de özel sektör tarafından yeterince kaynak ayrılıyorsa. o kadar fazla ya da azdır. o fikir yaratıcılık dediğimiz ilhamın dışa yansımasıdır. mevcut fikirlerin ve arşivlerin beyne yerleşmesinden ve fikir alışverişinden sonra gelen ilhamlarla ortaya çıkan ortak . Eğer sizin beyninizdeki ve özellikle üst beyin olan korteksteki nöronlarda bu yaratıcı impuls dediğimiz sinyalleri kabul edecek ve diğer nöronlara aktararak geniş ve güçlü bir devre oluşturacak nöron uzantıları daha önceden oluşmuşsa. o da bu sürecin beyinde oluştuğudur.İlgili nöron ne demektir? . bu. büyür.Elbette. eğitimin kalitesi. Bir fikir yeni ve farklı ise. bir ihtiyaca yanıt veriyorsa. Örneğin 30 bin kişinin çalıştığı Microsoft firmasındaki 40-50 kişinin birlikte yarattığı yeni bilgisayar programları gibi. yeni buluşlar yapamaz. o lambalar her zaman yanar ve farklı ve yeni düşünceler her zaman oluşur. Bir teori veya daha önce düşünülmemiş bir fikir de olabilir.Bu yaratıcı devreler nasıl oluyor da kendiliğinden ortaya çıkıyor? . Belki de tümünün bileşkesidir.Hayır. çözülememiş bir problemi çözebiliyorsa. . Çünkü artık fotoğrafı bile çekilmiştir. Hatta genetiğimize işlenmiş ve vakti gelince açılan bir şifre bile olabilir. Bunların hangisi olduğunu henüz bilemiyoruz.Efendim. sağlıklı beslenme. . üretkenliği motive eden dış etkenlerin varlığı ve bunun gibi yüzlerce sebep. ânîden ortaya çıkan impulsların beyinde yaşayıp büyümesine veya sönüp gitmesine yol açarlar. ülkenizdeki insanların mutlu ve refah yaşamalarına katkıda bulunur. Fakat bildiğimiz bir şey varsa. yeni teknolojiler üretemez. Sizin ülkenizde sanatın her kolu rağbet görüyor.Kanaatimce. Dikkat ederseniz. sizin merak ve araştırma güdüleriniz çocukluğunuzdan beri ne kadar geliştirilmişse. Bu sistem. sönüp giden her yaratıcı impuls ekonomik olarak çok büyük bir milli gelir kaybına yol açıyor galiba. Ve bunlar. ilgili nöronlar bulamadığı zaman sönüp gidiyor dedim. sağlıklı toplum. Söylediklerinizden bu da çıkıyor bence. kalpten beyne gönderilen nörotransmiterler sayesinde ortaya çıkıyor olabilir. sizin ülkenizde çocuklara kuru bilgi yerine merak etme ve araştırma alışkanlığı aşılanıyor ve bireysel yetenekleri geliştiriliyorsa. somuta dönüşür ve hem kültürel hem sosyal ve hem de ekonomik kazanımlar olarak. günah ve yasak insanların özgür düşüncelerine gem vurmuyorsa. takdir ediliyor ve ekonomik olarak besleniyorsa. her zaman heba olmuyor.yaratıcı enerji deyin veya isterseniz odaklanmış düşünce deyin. sizin ülkenizdeki insanların kafalarında o şimşekler her zaman çakar. belirli uyarılar sonucunda beyindeki nöronların sonraki benzer uyarılara verdiği elektrofizyolojik ve nöro-kimyasal bir süreçtir. bu son derece değerli ilhamlar.Peki bu “ışık” hep sönüp gidiyorsa ne işe yarıyor? . Bunları gerçekleştirmediğiniz sürece de taklitlerle. sağlıklı çevre koşulları. zihinsel bir süreç de olabilir veya göksel ya da kozmik de olabilir. . kısacası yeni hiçbir şey yapamazsınız. Bunun kaynağı genetik de olabilir. Bir de kolektif yaratıcılık vardır. . Veyahut da biyoenerji alnımıza gelen kozmik sinyallerin beyinde yaktığı o “ışık” ya da çaktırdığı “şimşek” olabilir. Bu tür yaratıcılık Gestalt modeli denen türdendir: Yani. Bu dışa yansıma illa da bir ürün olmak zorunda değildir. Siz bu ilhamları değerlendirmezseniz.Beyinde... o yaratıcı fikirler birbiri ardından yeşerir. bunlar ilgili nöronlardır.

Her yeni fikir ve her yaratıcı nöron devresi evrim sürecine katkıda bulunan çok değerli birer kozmik varlıktır. Bütün bunlardan başka on binlerce kuyruklu yıldız. Güneş.300 bin kez daha büyüktür.Sanıyorum. Evrene detaylı bakarsak ve onun da görünürde sadece cansız atomlardan oluştuğunu anlarsak. Fakat tanık olacağınız sistemlerin ve kozmik kanunların ne denli üstün bir bilinç eseri olduğunu kolayca görebiliriz. Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş Sistemi yalnızca 9 gezegenden oluşmamıştır.000 kilometredir. tiyatro eseri. Dünyadan 11 kat . William Blake . Bunun tersi ise karamsar ve bezgin insanlar çıkarıyor ortaya. Kafasında çakan şimşekleri somutlaştırıp birer tablo.Evet.Bu “kozmik seyahat”ta göreceğimiz o devasa manzaranın sadece bir kısmını kavrayabilmek. engin bir hayal gücü ister.. haklısınız. yaratıcılık hakkında söylediklerinizle sanıyorum “Kozmik Bilinç” dediğiniz alana da sıçramış olduk. göktaşı. Çünkü Kozmos’u anlamadan onun bilincini anlamamız mümkün olmaz. gaz ve toz bulutları güneşin çevresinde dönerler. Bu büyük ısı yüzünden hidrojenler patlar ve helyuma dönüşürler. Kozmik Bilinç bir cümlelik bir tanımla anlatılacak kadar sığ bir kavram değil. yüzey sıcaklığı ise 5.Efendim. ne dersiniz? . şiir.. evrenin yapısını.700 derece civarındadır. Dünyayı ısıtan şey bu radyasyondur. Ve bir saatte Sonsuz Zamanı. bunca zekâ dolu sistemin arkasında gene akıllı bir enerjinin olması gerektiğini kabul edebiliriz.yaratıcılıktır.. . İç sıcaklığı 15 milyon dereceye yakın.392.69 olduğu bilinmektedir.Bu kocaman konuya. kocaman bir yanıt lazım. kitap. Bunların toplam sayısının 2001 yılında bulunan 10 yeni Jüpiter uydusu ile birlikte. . Bu arada ortaya müthiş bir serbest enerji çıkar ve ısı radyasyonu olarak dünyamıza kadar yansır. Kütlesinin çoğu hidrojendir. Güneşin çapı 1. şarkı. Heba olup gidenleri ben insanlık adına büyük bir kayıp addediyorum. heykel. Yaratıcılığın belki de en önemli getirisi kişiye kazandırdığı haz ve yaşam enerjisidir. Kozmik Bilinç’i tarif eder misiniz? KOZMİK BİLİNÇ Görmek: Bir kum tanesinde Evreni. Bu gezegenlerin de kendi uyduları vardır. EVREN TURU . teknolojik araç-gereç ya da ekonomik sisteme dönüştürebilen insanlar daha mutlu ve daha doyumlu olmaktadırlar. Avuç içinde İlahi Ezeliyeti. fakat sadece somut hayatta bir uygulamaya geçerse işe yaramaktadır. İsterseniz sizinle bu kez bir “kozmik seyahat” yapalım.. . içinde olup bitenleri ve kanunlarını bilmeden ve atomlarda olduğu gibi onun da sağlıklı bir resmini kafamıza oturtmadan vereceğiniz bir yanıtın bir anlam ifade etmeyeceğini söylemek istiyorsunuz.Çok memnun olurum. Dünyamız Güneş Sistemi içinde bulunduğu için yolculuğa buradan başlayalım isterseniz. dünyadan -hacim olarak. Yabanî bir çiçekte Cenneti.

400 milyar yıldız. Edirne-Kars arasını milimetrelerle tarif edemeyeceğimiz gibi. Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda Nebula’nın ışıklarının dünyaya ulaşması için 2. Güneş Sistemi de dünyamızla beraber merkezin çevresinde döner. Bu muazzam kütlenin yer çekimi o kadar güçlüdür ki.2 milyon x 9. Bu diskin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe 90 bin ışık yılıdır. Bu olağanüstü hızla yol alan ışık. Samanyolu’ndaki bu 400 milyar yıldız merkezin etrafında yüksek hızlarla durmadan dönerler. Bu balonun üzerine tükenmez kalemle fazla aralık bırakmadan noktalar koyun. kendi galaksimiz olan Samanyolu’ndaki 400 milyar yıldızdan sadece biridir. milyonlarca ton yıldız tozu ve gazlardan oluştuğu sanılan Samanyolu. sayılarının yaklaşık 100 milyar olduğu hesaplanan yıldız kümelerinden sadece birisidir.) Ve geceleyin gökyüzünde görünen en parlak yıldız olan Sirius’un ışığı dünyaya 8. uzaklaşmasına izin vermez.5 trilyon kilometre demektir. Bu mesafeye 1 ışık yılı denir. İşte evrenin büyüklüğüne oranla 100 milyar yıldızlı bir galaksinin büyüklüğü bu balonun üzerindeki bir nokta kadar ancak olur. Güneş. Ve bu kümelerin her birinde 100 milyarlarca yıldız mevcuttur.5 sene yol katediyorsa. Hem de aramızdaki uzaklığın yaklaşık 150 milyon kilometre olmasına rağmen. Hayal gücümüze biraz daha yardımcı olmak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çok geniş ve bomboş bir ova düşünün. Sirius yıldızından çıkıp bize ulaşıncaya kadar 8. Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı kadar uzaklıkta ve dışına daha yakın bir konumdadır. Işık bir saniyede 300 bin kilometre yol alır. Güneşin merkez etrafındaki bir turu 200 milyon sene sürer. Bu ovayı tamamen dolduracak şişkin bir balon hayal edin. Big Bang’den (Büyük Patlama) 15 milyar yıl sonra bile hâlâ genişleyen bu görkemli kâinat ve bu devasa mesafeler içinde cereyan eden bir başka ilginç olay da şudur: Diyelim ki parlak bir yıldız olan ve bize 36 ışık yılı mesafede bulunan Arcturus bir gün patladı ve daha parlak bir yıldıza dönüştü. saate 1. Bu. ortasına bilye yerleştirilmiş bir diske benzer. (4 x 9.daha büyük olan Jüpiter’in hacmi bile güneşin hacmi yanında hiç kalır. Bu akıl almaz cüssesine rağmen güneş.5 yılda ancak ulaşabilir.5 trilyon km. hayal edilemeyecek kadar geniş bir boşluktan bahsedildiğini göz önünde bulundurmalıyız. Zira patladığı andaki parlak görüntüsünü bize ulaştıracak ışık huzmelerinin Dünyaya kadar ulaşması 36 yıl sürecektir. elinizdeki ışık kaynağından çıkan bir ışık huzmesi bir saniye içinde dünyanın çevresini yaklaşık 7 kez dönebilir.. Biz onu 36 yıl boyunca. Güneş’e en yakın yıldız Alfa Centur’dur ve ışığı bize 4 ışık yılı geçtikten sonra ulaşır. Samanyolu’ndaki yıldızların toplam kütlesi. güneşin hacminin yüzde yarımı kadar bile değildirler.800 kilometre hızla ve bir topaç gibi çevresinde döndürür.. Bu muazzam büyüklüğüne rağmen Samanyolu bile. Hatta çevresindeki gezegenlerin ve diğer maddelerin tümü. Örneğin. Milyarlarca ışık yılından söz edildiği zaman. Bu tura bir ‘galaktik yıl’ denir. kendisinden 6. Demek ki güneş doğduğu günden bu yana 24-25 galaktik yıl geçirmiştir. Bu nedenle ‘ışık yılı’ denilen bir ölçü kullanılır.) Evrenin genişliğini kavrayabilmek için önce ışık hızını iyi anlamalıyız. Bu nedenledir ki.2 milyon ışık yılı yol katetmesi gerekir.5 milyar kilometre uzakta olan uydusu Pluton’un bile bu gücü yenip. yine normal bir yıldız olarak görmeye devam ederiz. 365 günde 9. Güneş bile .5 trilyon km. ( 2. ağırlığını az çok kavrayabildiğimiz dünyayı kendine doğru çekerek. Güneş Sistemi’nden ayrılarak Samanyolu’na girdiğimizde artık mesafeleri kilometrelerle dile getirmemiz zorlaşır. aramızda muazzam bir boşluk var demektir. Güneşin o muazzam kütlesinin 500 milyar katı kadardır.

ama onlar. Öyle ki. Teori doğrulanırsa -veya bir kara delik keşfedilirse.ancak 8 dakika sonra fark edebiliriz. Alevtopu (Fireball): Kâinat oluşmadan önce var olduğu tahmin edilen çok yoğun bir enerji kitlesidir. Burada ilginç olan bir başka olay da “yıldızların ölmesi”dir.Fakat öncelikle. 4. biz bunu -aradaki 150 milyon kilometre mesafe yüzünden.5 milyar yıl sonra güneş de bir kızıl dev olacak ve hacmi dünyanın bugün bulunduğu yere kadar genişleyecek. çöktükçe ısınırlar ve kütleleri küçüldüğü için daha çok yoğunlaşmaya başlarlar. Akcüceler çok yoğun oldukları için son derece ağırdırlar. Hafifleyen dış yüzeyleri şişmeye başlar ve böylece birer “kızıl dev” (red giant) hâline dönüşürler. ne de madde. artık kendi ışıkları bile kendi yerçekimlerinden kaçamaz ve nihayet birer “kara delik” (black hole) hâline dönüşürler. Bunları da açar mısınız? EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU . ne atom. Süpernovalar da gitgide o kadar yoğunlaşır ki. Örneğin bir ceviz kadarı birkaç yüz ton gelebilir. Güneş gibi birer atom santrali şeklinde ‘yanan’ yıldızlar zaman içinde nükleer enerjilerini harcadıkça. nasıl bir evrende yaşadığımızı anlamamıza olanak yoktur. Hesaplar doğruysa. Demek ki bulutsuz bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz 6 bin kadar yıldızdan bazıları belki yıllar önce ışık vermeyen birer “pulsar” hâline gelmiştir.Efendim Büyük Patlama ifadesini kullandınız. İçlerindeki ağır maddeler merkezlerine doğru çöker. ne zaman. evrendeki tüm yıldızların.. kütle kaybederler. Daha sonra karacüceler merkezlerindeki dayanılmaz yerçekiminden dolayı çökerler. Ayrıca. Bu yoğun enerji tüm tahminlerin üstünde bir ağırlığa sahipti. Yani gökyüzünün görüntüsü aldatıcıdır ve geceleyin gördüğümüz parıltılar şimdiki zamanı değil. Hiçbir astrofizikçi henüz bir kara delik bulmamıştır ama bunların varlıkları teorik olarak kabullenilmektedir. O kadar ki. . “Alevtopu nedir?” sorusunun yanıtını bulmamız lazım. İçinde ne uzay vardır. gözümüze hâlâ var olan yıldızlar olarak görünmektedirler. Kara delik bir tür mini sıkışmadır. Alevtopu’nun ağırlığının yüzde 10’u kadar bile değildi. Kendi çekim alanı bunların tümünü yok etmiştir ve yoğun bir enerji kütlesine dönüştürmüştür. Büyük Sıkışma denen bir kavram daha var.patlayıp yok olsa. tozların ve gazların ağırlığı olan 1050 ton (birin arkasına elli sıfır konulacak). Akcüceler birkaç milyon sene yaşarlar ve sonunda artık ışık veremez hâle gelerek birer ‘karacüce’ye (black dwarf) dönüşürler. Hatta Samanyolu’nun merkezinde bir kara delik olduğu tahmin edilmektedir.kâinatın sonunun küçük bir resmi saptanmış olacak ve gökyüzüne bakıldığında göze çarpan manzaranın yalnızca geçmişin görüntüsü değil. Merkezindeki yoğunluk gittikçe arttığı için zamanla dış yüzeyindeki daha hafif kütleyi içe doğru çekecek ve küçülerek bir “akcüce” (white dwarf) hâline gelecek. Kara delik durumu bir “yıldızın ölümü” demektir. geçmişi yansıtmaktadır. güneşin merkezindeki sıcaklık olan 10-15 milyon dereceden . belki geleceğin de sönük bir fotoğrafı olduğu belirlenmiş olacaktır.. Bu enerji çok sıcaktı. İşte birkaç dakikada gerçekleştirdiğimiz bu turda gördüklerimizi zihnimize yerleştirmeden. Samanyolu’ndaki ışıklı yıldızların yüzde 10’unun akcüceler olduğu tahmin edilmektedir. Bu yoğun enerji boyutunun özelliğinden dolayı patlarlar ve birer “süpernova” olurlar.

bulutumsu bir görünüşe sahip olduğu tahmin edilen ‘kozmik çorba’ya Nebula denmektedir. Nebula 100 bin yıl şişerek genişledikten sonra protonlar ve elektronlar birleşip atomları oluşturmaya başladılar. Bu parçacıklara foton. 1 protonu ve 1 elektronu olan bu ilk atom hidrojendir. Yüzde 2’sini de diğer parçacıklar oluşturuyordu. Tanrı’nın evreni yaratırken başlangıç noktası olarak alevtopunu seçtiğini kabullenmekten başka görünür bir seçenek kalmayacaktır. sonra bu parçaların orijinal malzemesinden ve ilk ölçülerinden ne kadar farklı olduklarına bakar. Parçacıkların tümü aynı ağırlık ve hızda değillerdi. aşınma düzeylerini saptar ve daha sonra tümdengelim yöntemini kullanarak. enerjiydi. Birinci dakika içinde. İşte bu metodoloji ve benzeri yöntemler kullanılarak. Ayrıca bu parçacıkların anti-ikizleri olan anti-parçacıkları da oluşmuştu. İşte bu patlamaya Büyük Patlama denir ve bu olay evrenin başlangıcı olarak kabul edilir. nötrino. proton. kendi ağırlığı. evren filminin senaryosu bu ‘kozmik yumurta’nın sahneye çıkışıyla tamamlanmış oldu. Alfa vs. ne uzay vardı. ağırlıkları hiç yoktu. Nebula’nın içinde çarpışan partiküller yavaş yavaş atomun çekirdeğini (nucleus) oluşturmaya başladılar. Bu varsayımlar yapılırken şöyle bir yöntem kullanılmaktadır: Kullanılmış bir otomobilin yaşını öğrenmek istiyorsak. Fakat.yüzde 10’u yok olmadı. Alevtopu patlamanın ilk saliselerinde atomdan çok daha küçük olan enerji parçacıklarına bölündü. Daha sonra ikiden fazla proton ve elektron bir araya gelerek..milyarlarca kat daha sıcaktı. 15 milyar yıl önceki durumdan daha öncesine değgin hiçbir fikrimizin olmaması normaldir. Bu. Hidrojenler zamanla birleşerek 2 protonu ve 2 elektronu olan helyumu meydana getirdiler. İlk 300 bin yıl içinde. O kaos ortamında bunlar anti’leri ile çarpıştıkları için birbirini yok ettiler ama -nedendir bilinmez. Ve o kadar sıkışmıştı ki. Alevtopunun nereden ve ne zaman geldiği hakkında kesin bir bilgimiz yok ama teori düzeyinde kuvvetli tahminler var. sıcaklığı ve çekimi yüzünden patlamaktan başka çaresi kalmamıştı: Sonunda bir atom bombası gibi patladı. Çünkü.. Böylece. sıcaklık 1 milyar dereceye kadar inmişti. geriye doğru ispatla. Big Bang teorisi bir gün doğrulanırsa. o zaman ne madde vardı. evrenin yüzde 89’u hidrojene ve yüzde 9’u helyuma dönüştü. Bu atomlar da zaman içinde birbirleriyle birleşti ve molekülleri oluşturdular.! İşte o da düşünüldü ve adına Alevtopu dendi. Bir saniye sonraki ‘Mini Evren’in sıcaklığı 1 katrilyon dereceye düşmüştü. ‘bir şey’ olması gerekiyordu. gibi isimler verilmektedir. Çünkü bu madde değildi. Örneğin protonların bozulmaları için 1031 yıl geçmesi gerektiği hesaplanmıştır. Enerji çıplak gözle görülemez.. ne de zaman. Hatta bazıları o kadar küçüktü ki. Ve nihayet bu atomlarla moleküller birleştikçe büyüdüler ve bugün gördüğümüz yıldızlar ve galaksiler (yıldız kümeleri) ortaya çıktı. kâinatın yaşının 15 milyar sene olduğu hesaplanmıştır. önce onu parçalarına ayırır. Sonra bu parçacıklar balon gibi gittikçe büyüyen bir boşluk (uzay) oluşturarak düzenli bir şekilde dağıldılar. ortalama bir tahmin yürütebiliriz. Pek çok atom çekirdeği 15 milyar yıldan beri bozulmadan bugüne kadar gelebilmişlerdir. Ve eğer ‘kozmik kıyamet’in 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma ile gerçekleşeceği .. farklı ağırlıklarda ve farklı özelliklerde atomlar oluşturdular. Alevtopunu hayal ederken kelimenin zihnimizde otomatik olarak uyandıracağı güneş gibi parlayan bir cisim düşünmemek gerekir. elektron..

sübjektif ve yanlış birtakım sonuçlar olarak önümüze çıkarlar. Yani soyut. tahrif olur ve objektif olması gereken hakikatler.Peki. . beş duyumuzun ve maddenin sınırlarını aşan pek çok kavramın. O zaman da Kozmik Bilinç gibi kavramlar din adamlarının veya hayal gücü geniş bazı felsefecilerin uğraşı olur. bilimin evrenle ilişkisi kadar olur. O zaman da bilim. anlaşılır semboller ve kavramlarla somuta dönüştürürler. Fakat düşünen. gerçekler sapar. zihinlerde daha da somutlaşacaktır. komplike ve anlaşılmaz gibi görünen fenomenleri basite indirgeyip. Bilimin somut amaçlarını ve metodolojisini topyekûn göz önünde bulundurduğumuzda. 20 milyar yılın “evrenin bir tek nabız atışı” kadar kısa bir süre olduğu anlaşılacak ve zamanötesi (ebed-ezel) kavramının ifade ettiği gerçek. Makroevren pek çok insanı ilgilendirmez veya -eğer varsa. Sübjektif görüşlerin.Aslında. insanın evrenle ilişkisi. bilim adamlarının uğraşı alanlarında gezinecek kadar bir çerçeveye sıkıştırılmış olurlar.Efendim. Böylece okullarda verilen eğitimle sadece bilimsel çerçeve içinde düşünmeye zorlanan insanlar. doğal bir ilişkidir ve 5 duyumuzun dikte ettirdiği bir etkileşimdir Yaşadığımız bu düzeyde. objektif ve test edilebilir deneylere ve buluşlara karışmaması gerekmektedir. Bu. var olan somut bir evrenle uğraşmak zorundadır ve önce somutlarla yola çıkma tercihini birkaç yüzyıldan beri kullanmaktadır. Fakat bilim de artık bu konuları mercek altına almaya başlamış görünüyor. Yani bilim. evrende bir toz kadar bile yeri olmayan dünyadaki insanın. “bilim neden inanç konusu ile fazlaca ilgilenmez?” sorusunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıktı.doğrulanırsa. tamamen soyut olan inanç olgusunu pozitif bilimlerin karar mekanizmasına sokmayı sakıncalı saymıştır.Siz bunları söylerken. onun ilgi ve deney alanına girmediğini kolayca görebiliriz. . Aksi hâlde. Sonuçta.Ekleyecek çok şey var. insanın Makroevren’le olan münasebeti bilimin ilgi alanına giren konularla sınırlanmış görünüyor. Bunu yapmada da haksız değildir.burçların kişiliğimiz üzerindeki etkileri kadar ilgilendirir. Çünkü ayağı yere basan canlılar olarak öncelikle yakın ilişki kurduğumuz madde ile ilgilenmeyi yeğliyoruz. İlk etapta aklıma gelenleri hemen söyleyeyim: Bilim somutla uğraşırken. merak eden ve elinde araştırma olanağı olan bilim insanları evrende sürekli “gezinirler” ve bilinmeyenleri bilinir hâle getirmeye uğraşırlar. Ekleyeceğiniz daha başka düşünceler olabilir mi? BİLİM VE İNANÇ . Fakat artık bilim de evrim sürecine paralel olarak değişiyor diyebiliriz. bilim olmaz ve inanç dünyasında dolaşan binlerce hurafe gibi içi boş ve temelsiz bir yapıya dönüşür. Bu nüansı ve metodolojiyi bilmeden bilim adamlarını aralarında Tanrı inancına sahip pek çok kişi bulunmasına rağmen topyekûn inançsız olarak sıfatlandırmak sakıncalı ve yanlıştır. bu neredeyse sonsuz büyüklükteki evrende bir önemi veya yeri var mıdır? Yoksa biz kendi kendimizi mi aynada dev görüyoruz? İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ . . Evrenin ve onun içinde cereyan eden olayların insan beyninde kolay anlaşılır modellere dönüşmesini sağlar ve bunu yaparken özellikle beş duyumuza ve aklımıza hitap eden bir sistematik kullanırlar. Bugün bilimde ve teknolojide uzay çağını yakalamış toplumların bu başarısının inançlarıyla küskün ya da barışık olmaları ile bir .

Fakat bilim ve teknoloji üretenlerin maddeötesini bilimin alanına sokmamaları son yıllarda sayıları artan birçok bilim insanı tarafından türlü eleştirilere maruz kalmaktadır.Objektif bilimsel çalışmaların ve sübjektif inanç dünyasının insanlığa kazandırdığı bilgiler ve erdemler aynı potada eritilince.ilgisi var mı? . . Fakat Ortaçağ Avrupa’sında bu bilinçten yoksun Ruhban Sınıfı’nın bilim adamlarına karşı uyguladığı sindirme yöntemleri yüzyıllar boyunca din ve bilim müesseselerini birbirine küskün ve kimi kez de düşman kılmıştır. tarihsel süreç içinde yaşanarak kanıtlanmıştır. Kozmik görevinin bilincinde olan ve insan evrimine katkıda bulunan çok sayıda bilim insanı yetiştiren toplumlar başarıdan başarıya koşmuş ve koşmaktadırlar. Kilise ve Bilim kurumlarını iki ayrı kutup hâline sokan ve hatta düşman durumuna getiren sebeplerin oluşmasında en büyük rollerden birini Galile’nin yaşam öyküsünün oynadığı kabul edilir. Buradan. bildiğimiz trilyonlarca yıldızdan ve bilemediğimiz bütün enerji türlerinden oluşan bu devasa evrenin bir artısıdır. Güneş dünyanın etrafında dönmüyor. Yaşamı güzelleştiren şeylerden birisi de bu büyülü.. Tanrı’yı anlamanın yalnız fizikötesi veya bilimsel uğraşlarla mümkün olabileceği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. bence. aslında modern bilimin de babası sayılır. Tanrı’ya inanan bilim adamı da.Konuşmamızın başında sözünü ettiğim “Artıların Sırrı” konusunu anımsayın.en ince detayına kadar araştırmaya başlaması. Bunları Tanrı anlamında mı kullanıyorsunuz? İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ . hayatımızı bir nebze de olsa monotonluktan kurtaran ve anlamlı kılan birer sihirli . fizikötesine karşı ilgisini gitgide azaltmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırmıştır. Hıristiyan Batı’nın bugünkü yüksek bilim düzeyi Kilise’ye karşı çıkışla yükselmeye başlamıştır. O sizin kendi gerçeğiniz olur. Kozmik Bilinç. Bazen de maddeüstü konulara eğilen bilimsel çalışmalara ve deneylere tanık olunmaktadır. ister Ruh deyin. Tanrı’nın sıfatlarını insanda ortaya çıkarma amacı vardır: Sevme. inanmayan da aynı metodolojiyi ve prensipleri izlediği için sonuç fark etmez. Artıların Sırrı dediğim şeyler hep olmuştur. Bilimin. Bilimsel ve ruhsal gerçeklerle örtüşen bir din ve ahlâk anlayışının toplumları ne denli yücelttiğine geçen iki milenyumda defalarca şahit olunmuştur. Fakat pek çok düşünüre göre. maddî ve manevî dünyaların bilincine daha üstün bir farkındalıkla ulaşıldığı. adil olma gibi. koruma. Esasen. ister Kozmos deyin. fark etmez. mikroskop ve teleskop gücünden yararlanarak Büyük ve Küçük Kâinat’ı yıldız kümelerinden atoma kadar. din dediğimiz inanç sistemlerinin orijinal kökeninde. isterseniz Enerji veya Işık deyin. Maddî evrenin her objesi. bilinçötesi ve maddeüstü sırların varlığı değil midir? Hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz bu esrar perdelerine.Evrensel Zekâ veya Kozmik Bilinç terimini hangi anlamda kullandığınızı tam olarak anlayamadım. gizemli. Siz bu bilince ister Tanrı deyin.. O’nu nasıl algılarsanız. olacaktır ve olmalıdır. her kanunu ve her sistemi Tanrı kavramını daha iyi anlamak için bir araç olabilir. tersine dünya güneşin etrafında dönüyor diyerek Kilise’nin yanlış düşündüğünü söylediği için yıllarca hapiste kalan ve orada ölen bu gökbilimci.çok daha verimli sonuçlar doğurabilir. ‘neden’ sorusuna yanıt arayan dinsel düşünce ile ‘nasıl’ sorusuna cevap bulmaya çalışan bilimsel düşüncenin ortak düşünmesi -insanoğlu adına. İlginçtir ki. Bu sıfatların bazılarını edinmiş ve bugün çoğunlukla Batı’da bulunan ateist bilim adamlarının da bilime katkısı azımsanamayacak kadar yüksektir. O zaman Kozmik Bilinç dediğim Evrensel Zekâ’nın yaratıcı gücünü daha iyi anlamış ve daha etkin biçimde kullanmış oluruz. ister Doğa deyin.

insanoğlu kitaplı ve kitapsız daha binlerce din üretmeye devam edecektir. bilimde. Ben. Wallace şöyle diyor: “İnsanoğlu ilk çağlardan bu yana 100 bin din üretmiştir. Bakınız. elini İncil’e koyarak Tanrı’nın tanıklığını kabullenişini hepimiz televizyonlarda şahit olduk. tüm sırları çözülmüş bir evrende ve gezegende yaşamak istemezdim. burçlara ve falcılara bu kadar rağbet gösterilmesi bile bu nedenden ötürüdür. yaşaması ve yaşatılması taraftarıyım. mitolojik ve fizikötesi fenomenlerle yakın temas kurma. canlıların o zarif yapılarını. Bilme işini öğrenemeyenlerin -bir sanatları olmadığı için. plân. Bu ülkede en çok satan kitaplar arasında “Tanrı ile Sohbet” ilk sıralardadır. satılıyor tüm dünyada. Tanrı’ya inanan insanların ezici çoğunluğuna tanık olursunuz. Fakat bilim selliği. teknolojide ve zenginlikte dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’dir.” Ben de diyorum ki. çağdaşlığı ve toplumsal evrimi kitlelere mal etmek ve bilgi toplumu olmak isteyenler de.W.. adı ne olursa olsun. Geçenlerde görevine ikinci kez başlamadan önce yemin etmesi gereken başkan G. Doğrusu. zekâ. “Tanrıların Arabaları” isimli kitap -aradan yıllar geçmesine rağmen. gizemli. Tarihin ayak izlerini takip ederek bugüne geldiğimde. onları en rasyonel insanlar kadar mantıklı ve bilimsel düşünen bireyler yapın ve tüm . İnsan genlerinde kendinden üstün bir güce inanma ve tapınma güdüsü vardır.. bu kez de kendisi “tanrıcılık” oynama hedefine yönelir. İnsan kaderinde bilmek ve inanmak yazgısı vardır ama insanların çoğu inanmayı bilmeye tercih ederler. Bu güdüyü beynin kontrolü altına aldığında. Nobel ödüllü bilim adamlarınca kurulmuş ve sürdürülmektedir. Belki yatırlara. kurdukları denklemlere bir katalizör olarak inancın büyüsünü ve hayal gücünü eklemek zorundadırlar. İnsanda ayrıca büyülü.ne denli “fukara” yaşadıklarına tüm dünyada tanık oluyoruz. ipek böceğinin ördüğü kozadaki mühendislik bilgisini. Hatta. gelecekte bilimsel materyalizmi bile bir inanç sistemine dönüştürebilir. bu ortak amaçları gerçekleştirmek için var olmuş. bütün bu güzelliklerin ve var olma çabalarının çok sayıda ortak müşterekleri olduğunu görüyorum: Akıl. Bu inançlar ve ne yazık ki geleneklerle birleştirildiği için özünü “küllendirmiş” olan dinler. bilim dünyasının bombardımanı altında giderek güç kaybediyor görünüyorlar. Bu inancın. elimizde bir ideal olarak sadece iki temel sistemin kaldığını gözlüyorum. O nedenle insan.hâlâ basılıp. Bunun temel nedeni sadece güç delisi olma değildi. “UFO masalları” pek çok insanın ilgisini çeker ve soyut teoriler somut bilimsel kanunlardan daha fazla ilgi görürler. hayal gücünü genişletmek veya tatmin etmek ister. galaksilerin işleyiş sistemlerini ve evrende onca olup biteni gözledikçe ve düşündükçe. Tarihteki Mitoloji’yi güncel bir mitolojiye dönüştürmüş olan Büyük Patlama Teorisi’nin bu denli tutulmasının ardında yatan gerçek de budur.formül gözüyle bakma olanağımız var. Hangi ülkeye bakarsanız bakın. Bush’un bir papaz eşliğinde. tasarım ve estetik güzellik içeren evrim ve var olma uğraşı. bilimsel materyalizm ve inanç sistemleridir. ortak bir Kozmik Bilinç’in var olması gerektiği inancına götürüyor. Fakat bu görüntü aldatıcıdır. Ünlü antropolog Anthony F. Bu sonuç beni. Doların üstündeki “Tanrı”ya güveniyoruz” ifadesi bunca materyalizme rağmen basılmaya devam etmektedir. Bakınız. Siz tüm insanların beyinlerini matematiksel ve fiziksel gerçeklerle doldurun. Sanki bunca canlı ve cansız yapı. onların sırrını çözme veya onlardan yararlanma güdüsü vardır.C. deniz kabuklarındaki nakışları. Hindistan’dan sonra en dindar ülke. esrarengiz. Bunlar. en çok okunan kitap türü romandır. kuş tüylerindeki renk armonilerini. Bu ülkede oldukça etkin ve prestij sahibi bir kuruluş olan Bilimçağında Din Enstitüsü.

. Bu gerçeğin ne olabileceği üzerinde kafa yorarken. sadece düşüncelerimizin bizi O’na götüreceğinden emin oldum.fizikötesi masalları belleklerinden silin. Öyleyse. öte yandan bal arılarının armağan ettiği petek gibi bize yaşama zevkini tattıran araçlar olurlar. Böylece. Bu mükemmel varlık. Böylece. Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu akla vurmadan kabullenmek büyük hatadır. mutlak gerçeklere önyargısız ulaşmak mümkün olmaz. bu gerçekleri yeniden organize edecek ve onlara gerçeküstü bazı değerler yükleyeceklerdir. Tanrı’dan bu garantiyi alınca. Tanrı’dan bile. Aslında. ‘Tanrı inancı herkesin yaratılışında mevcuttur’ diyenlere de katılmak zorunda kaldım. Kuru bilgi belki entelektüel yönümüzü tatmin edebilir. Bunu becerebilmenin iki koşulu vardır: Düşünürken. Düşünüyorum. Doğruyu yanlıştan ayırmak için önce tümdengelim. Duyularımla algıladığım. Belki de gördüğümüz bir rüyadır. Evet! Düşünüyordum. sadece aklı baz alarak yola çıkan bir felsefe geliştirmişti.. Ortaya saf ve yepyeni sonuçlar çıkar. var olduğum da bir ikinci gerçekti. Hatta yaşamın ve evrenin gerçekliğinden bile şüphe eğitim. genetik moleküller bulundukları hücre çekirdeğine hapsolmuş birer sadık hizmetkar gibi çalışırlar ve bir yandan doğanın güzelliklerini yaratırken. ânîden ‘evreka’ dedim. Her şeyden şüphelenmek pek akıllıca görünmeyebilir ama bunu yapmadan. dedim. çok beğendiğim düşünürlerden ünlü matematikçi ve Kartezyen Felsefesi’nin kurucusu Rene Descartes (1596-1650). evvela üzerinde düşündüğümüz fikri parçalarına ayırmalıyız. öyleyse varım. Düşündüğüme göre rüyada olamazdım. Biyolojik Bilinç’imizin aracı olan DNA’ların görevlerinden ve önemlerinden çok söz ettik. sonra tümevarım yöntemlerini kullanarak.. diye düşündüm. bu ögeleri irdelemek kolaydır. Ben bir şeyin doğruluğu üzerinde düşünürken. Tek gerçek buydu. Düşündüğümü biliyordum. Bakınız neler demiş: “Ruhsal tecrübeler ve inanç sistemleri bize rasyonel olarak kanıtlayabileceğimiz hiçbir şey öğretmedi. kendi varlığımdan emin olduğum kadar eminim. O kendi mükemmel gerçeğini kendi düşünmüş olmalıydı. onlar mutlaka bir yolunu bulup. İyice anlaşılan bu parçaları birleştirip bir sentez yaptığımızda ortaya çıkan sonuca güvenebiliriz.. bu bizim kendi düşüncelerimizden kaynaklanan bir fikir olamazdı. Çünkü bu inanç bizde var olduğuna göre. Mutlak Kader’imizi tayin etmelerine rağmen. Hiç mantık hatası yapmadan ulaştığım bu sonucun gerçek olduğundan.. Belki ömrümüz görmemize yetmeyecek ama genetik şifrelerin tümü çözüldüğü zaman bu büyü kaybolacak ve artık somut gerçeklere dönüşmüş olan bu veriler birer kuru bilgi sayılacaktır. bir problem gibi görünen şeyi basit birimlere ayırmış oluruz ki. Aklıma gelen her fikirden önce şüphe ederim. mükemmel olmayan Dekart’ın düşüncelerinin bir eseri olamazdı. var olan evreni düşünürken Mükemmel Bir Varlık’ın var olduğunu buldum. fakat ruhî yönümüzün ve hayal gücümüzün tatmini salt bilgiyle mümkün olmaz. Bu yolla üretilen düşünceler yanlış ve katışık olmaz. Artık bütün düşüncelerimi bu iki sağlam temel üzerine inşa edebilirdim. onların gizem dolu hikayeleri süregitsin. Sonra bir gün bunca düşünceden en az bir tanesinin doğru olması gerektiği geldi aklıma. özgür bir bilinç içinde muhakeme yaparım. Bu konuda. onların “boyunduruğu” altında sayılmayız. Çünkü Kolektif Bilinç’imiz ve elde ettiğimiz teknoloji sayesinde onları değiştirebilir ve amaçlarımız doğrultusunda davranmalarını sağlayabiliriz. tüm önyargılarımı ve bana kendi kültürümün empoze ettiği etkileri sildikten sonra. Yeter ki. duygularımızı ve sezgilerimizi muhakeme zincirine katmamalıyız ve üzerinde düşündüğümüz bir fikrin önce doğruluğundan şüphe etmeliyiz.

koşmamamız gerektiği konusunda düşünen bilince kılavuzluk ederler.” Ayrıca. Fakat bu gerçek izafidir. Matematiksel ifadeyle. Bundan şüphelendim. Fakat farkındalık düzeyinin yükselmesi ve ham evreden çıkıp olgunluğa erişmesi için Kolektif Bilinç’imizi geliştirmemiz gerekir. Merakının sonu yoktur. Tanrı’nın büyüklüğüne karşın insan aklının küçüklüğünü anlatır ve şöyle der: “Tanrı’nın ne varlığı. Tanrı: Düşünen sonsuz bir varlıktır. Bilincimizdeki anlama kabiliyeti her şeyin özünü net olarak kavrayabilir. Fakat sahip olduğumuz biyolojik ve ruhsal yeteneklerimizi geliştirmeden edindiğimiz Tanrı anlayışı veya inancı eksik bir kompozisyon çizmektedir. Meselâ B. insanlara özgüven telkin eden bir yaklaşımla söyle der: . Aslında Tanrı’yı tarif etme sorunu. Tanrı’nın var olma ihtimali %50. bulur ve çözümünü araştırır. bölünebilen ve bilinci olmayan madde idi. İmmanuel Kant (1724-1804). ne de yokluğu akılla ölçülemez.Düşünce yardımıyla ulaştığım gerçekler önüme iki kategori çıkardı. çünkü O’nun varlığına inanmak tamamen irrasyonel (akıldışı) değildir. Eğer Tanrı yoksa. Akıl. İçsel gerçek. Binlerce yıldır bu konuda söylenen ve yazılanlar bizi hâlâ bir çıkış noktasına ulaştıramamıştır. kazancım hem bu dünyada hem de diğerinde sonsuz olacaktır.Benim kendi anlayışım şudur: İnsan Biyolojik Bilinç. uzayda yer kaplamayan ve parçalarına bölünemeyen bilinç (ruh) idi. “Tanrı dendiği zaman bu sözcük kimin zihninde ve gönlünde neler çağrıştırıyorsa Tanrı odur” gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. sübjektiftir ve görenle görülen arasındaki bir ilişkidir. O’nu her an hissetmektedir. Daha ağır geliyor. uzayda yer kaplayan. kumar oynamaktadır. Benim aklım bu zihinsel terazide varlık kefesinin daha ağır geleceği üzerine bahse giriyor. O hâlde Tanrı’nın şekli. Çünkü. akıl gözü ve Sosyolojik Bilinç sayesinde Kozmik Bilinç ile bir ilişki kurabilmektedir. Pascal (1623-1662). Ben ve düşünen diğer yaratıklar sonlu varlıklarız. Çünkü insan hem madde hem de bilinç taşıyordu ve ikisi de aynı bedene hapsolmuştu. bu yolu seçmekle Tanrı inancı üzerine yazı-tura atıp. Bunları geliştirdiğimiz oranda daha bütüncül/holistik bir Tanrı anlayışına sahip olabiliriz. Bu sınırlı farkındalık ve yetersizliğe rağmen. Anlamadığı bir şeyi anladıktan sonra kendisine tekrar yeni problemler arar. en büyük paradoksumuz olan sonsuzluk ve sıfır çelişkisinin bir parçasıdır. kaybedeceğim şey çok azdır. Çünkü insan merak eden. Kozmik Bilinç’imizin gelişmesi için ilk basamaktır. yokluğunun ihtimali de %50’dir. Birkaç kısa örnek verirsem.. Bilinçsiz cisimler: Tanrı’nın uzantısı olan düşünemeyen varlıklardır. Dışsal gerçek ise. Bu ikili Tanrı’dan gelmişti ama birbiri ile alâkalı değildi.Bu konuda sizin fikriniz nedir? . Duyular da neyin peşinde koşup. madde ve bilinç vücuttayken bir ikili ilişki içindedirler ama birbirinden bağımsız hareket ederler. ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum. Bir Tanrı olduğunu kabullenmek. Bu özelliğe sahip olması evrim sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur. Ama eğer varsa. Sonuç olarak. Fakat ruhum böyle bir bahis oyununu tamamen reddediyor. içsel ve dışsal. Ulaştığım kesin sonuç şu oldu.” . gücü ve yetenekleri üzerinde yapılacak her yorum birer spekülasyon olmaktan ileri gidemeyecek ve Mutlak Gerçek’i yansıtmayacaktır. Bu münasebet bilinç dediğimiz farkındalığı oluşturmaktadır. konumu. Tanrı’sı ile beraber olan ruhum. Bu böylece sürüp gidecek ve belki milyarlarca yıl sonra Kolektif Bilinç düzeyi en yüksek noktasına ulaşınca. insanoğlunun Kozmos’taki görevi sona erecek ve o zaman saf enerji konumuna geri dönecektir. insanoğlu O’nu hep tanımak ve anlamak isteyecektir.. araştıran ve sorgulayan bir yaratıktır.

İnsanlar her zaman Tanrı’ya muhtaçtırlar. Fakat o esnada. tuhaf tuhaf ayinlerden ve dinî otoritelerin empoze ettiği bağlardan kurtulmadan. Aura’dan başka.. Katil Genler’deki şifreler açıldığı için mi. kendini irade üstü değil. var olan kendi içsel gücüne güvenme duygusunu geliştiremez.. Peki nedir ölümü getiren değişken? Kişi neden ölür? Dedim ya. insanoğlunun kendi kendini altına soktuğu. dinsel dogmalardan. elektriği kesilen bir motor gibi yavaşlayarak. Bunların çoğu vücuttaki binlerce sistemin. Rusya ve İngiltere’deki çalışmaları hâlen sürmektedir. doku hücrelerinin çoğunda oksijen bitinceye kadar yaşam devam eder ve hatta saçlar ve tırnaklar -milimetrik bile olsa. çok üstün özelliklere sahip olması yanında.“Gerçek aydınlanma. o anda vücudun elektrik.. evrendeki ve dünyadaki düzenin devamı için mutlaka gereklidir. yoksa ruh bedenden ayrıldığı için mi? İnsan anatomisini ve fizyonomisini iyi bilen doktorlara sorarsanız. Bu yıkıcı özelliğinin engellenmesi. durmasından dolayı ortaya çıkar. tüm vücudun etrafını kuşatmış bir başka enerji alanının varlığı artık inkâr edilemiyor. bir saniye sonra yoksunuz. Tanrı inancının geliştirdiği vicdan sayesinde gerçekleşebilir. ölüm ânında vücut ağırlığının 21 gram eksildiği bile saptanmış. Bir saniye önce vardınız. Peki ne oluyor da ölüm denen şey gerçekleşiyor? Kalp durduğu için mi. vücuttan anî ısı kaybı yanında başka bir şeyin daha birdenbire eksildiğini hissettiklerini söylüyorlar. Ölüm anında çekilecek bir fotoğraf bize bu konuda büyük ipuçları verecektir fakat bu henüz gerçekleştirilemedi. irade içi bir usulle ifşa etmektedir. Bunun sebebinin çıkan ruh olup olmadığı araştırılıyor. İnsan. Bu konuyu ciddiye alan bazı bilimsel kuruluşların ABD. Yıkıcılık. son derece gaddar ve yıkıcı bir yapıya da sahiptir. . Çünkü Tanrı. yapmak zordur.Yaşamla ölüm arasındaki o en küçük zaman parçasını düşünün. “neden?” sorusunu sormaz.yanlış kabul ediliyor..” Evet.Peki. beyin “havlu attığı için” mi. size ölümün geldiği o minik salise içinde.ölümden sonra uzayabilir. olmayan bir dış otoritenin boyunduruğundan kurtarması sayesinde gerçekleşebilir. “nasıl?” sorusunun yanıtını arar. Eksilen bu şeyin vücudu çepeçevre saran bir “Manyetosfer” olduğu üzerinde çok ciddî araştırmalar yapılıyor artık. Çünkü. Aklın limitlerinden daha geniş bir Vâli mutlaka gereklidir. Fakat bir de Ruh Gözü diye bir terim kullandınız. sanıyorum konu anlaşılmıştır. hastası elinin altında ölen bazı doktorlar. Budist filozofların “Astral Alan” adını koydukları bu alanın aslında Kirlian fotoğrafçılığı sayesinde resimleri bile çekilmiş durumda. Akıl tek başına bu negatif özelliklere gem vuracak güçte değildir. enerji ve ısı dengesinde birtakım değişimler görürsünüz. Kaslar bile ölümden sonra 3-4 dakika daha yaşarlar. vücuttaki biyolojik fonksiyonların sürdüğünü söylerler. O minimum zaman periyodu içinde nabız dursa bile kan dolaşımı hızını kesinceye kadar sürer ama içindeki alyuvarlar ve akyuvarlar hemen ölmez. ölen bir hasta üzerinde deney yapmak -etik olarak. yüzlerce bilimsel sebep bulursunuz. Ama artık bilim de. Çünkü insan. Hatta bunlardan birinde. Bu göz de Kolektif Bilinç’in bir başka parçası mıdır? BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ . kendi klasik alanına girmemiş birçok konuda “neden?” sorusunu yavaş yavaş sormaya ve yanıtlar aramaya başladı. “Kişi nasıl ölmüş?” sorusuna otopsi raporlarına bakarsanız. bilim. bedenimizi çepeçevre kuşatan ve Kirlian teknikleri sayesinde . Ölüm anına dönersek. Tanrı. yapıcılıktan daha güçlü değildir ama yıkmak kolay. Tanrı. kendi irademizin üzerindeki despot bir varlık değildir. .Tabiî ki.

bilinç dediğimiz farkındalığın böyle bir canlılık enerjisi sayesinde ortaya çıktığı tezinden başka elimizde somut bir veri yok. Rus genetikçiler de genlerin bile aurası olduğunu buldular. Hatta iç organların auralarına bakılarak. ruhsal ve telepatik iletişiminde rol oynuyor ve empati ve kompati kurmada etkili oluyor. Onların bulgularından da biraz söz eder misiniz? .. bedenimizi çalıştıran enerjinin dışa vurumudur. Hatta bazı düşünürlere göre.Yani. Daha sonra da Japon mikrobiyolojiciler hücre çekirdeğindeki DNA’ların bu biyofotonlar sayesinde haberleştikleri teorisini geliştirdiler. bir insanın kendi aurasına bakarak ne denli “etkileyici” olabileceğini anlayabilmesi mümkün olabilir. ister biyoenerji deyin. Şimdilik. eşyaya etki edebildiği doğrulanmış bir medyum olan Allan Chumak ile yaptığı bir deneyden şöyle bir sonuç çıktı: Bu medyumun bir su damlasına 10 dakika trans içinde bakarak etki yüklemesinden sonra. Bu tez kanıtlanırsa ve bazı teknikler geliştirilirse. Bu enerji alanı -çekilen fotoğraflardaki renklerin değişiminden anlaşıldığı üzereinsanın duygusal hâline göre farklı dalga boyutları kazanmaktadır. bu konudaki araştırmalar hızlandı ve bu ışıldamalara biyofoton adı verildi. Bunun arkasından. herkesin kafasının çevresinde daha geniş bir biyoalan tespit edildi ve buna da Zihinsel Alan (Mental Field) dendi. Araştırmaların yoğunlaşması sayesinde.Peki bu bilgi bir işe yarar mı? . damlanın aurasının 30 kat arttığı gözlendi. bilim adamlarının zihninde yeni sorular doğurunca.Yarayabilir. vücuttaki trilyonlarca hücrenin yayınladığı biyofotonların her insanın vücudunu çepeçevre saran bir enerji alanı (aura) oluşturduğu ispat edildi ve bu biyoenerji alanının fotoğrafları çekildi.fotoğrafı çekilen aura’nın ruhla bir ilgisi var mı acaba? .. sahip olduğunuz moral auranızı değiştirmektedir. Hatta canlı madde ile cansız madde arasındaki fark olan hayatı oluşturan şeyin bu haberleşmeyi sağlayan canlılık enerjisi olduğu tezi savunuldu. bu alanın büyüklüğü kişinin diğer insanlarla olan duygusal. pek çok bilim insanının kafasını kurcalayan ve henüz yanıtı bulunamamış bir sorudur. İşte.Elbette. Depresyonların ve bazı ruh hastalıklarının teşhisinde kullanılabilir. ister ruh deyin. Hatta ancak bu sayede bir farkındalık sahibi olduğu hipotezi öne sürüldü.. Örneğin su damlacıklarının da bir aurası olduğu kanıtlanmış durumda. .Bu konuda pek çok önemli bilim adamı araştırma sürdürüyor. aklımız dış dünyayı oldukça iyi anlamayı becerebiliyor fakat henüz kendi kendini anlayacak kadar beceri sahibi olamamış. Öyle anlaşılıyor ki. . aura denilen ışıldama -ister canlılık enerjisi deyin. Bu buluşu takiben. Felsefecilerin bu tür savları ve hayalleri. ister iyonize plazma deyin veya isterseniz hücrelerdeki biyokimyasal reaksiyonların ürettiği mekanik enerji deyin. Hatta damlanın şekli değişti ve içindeki minarellerin .). tüm beyin hücrelerinin bir entegre enerji alanı içinde hızlı bir haberleşme gerçekleştirdikleri tespit edildi ve bu enerjinin matematiksel değerleri bile hesaplandı (50-100 Hertz gibi. onların sağlıklı çalışıp çalışmadıkları tespit edilebilir. İsterseniz önce bu konudaki bilgilerimizi bir toparlayalım: Canlı hücrelerin kimyasal ve elektriksel niteliklerinin araştıran Alman biyofizikçi Fritz Popp’un hücrelerin zayıf bir ışıldama (glow) yayınladıklarını keşfetmesinden sonra..Bu. Bu araştırmalar hem canlılar hem de cansızlar üzerinde yapılıyor. insan beynindeki 100 milyar sinir hücresinin bu zihinsel alan sayesinde dış dünyayla haberleştiği teorileri geliştirildi. Biyoelektrografi yöntemleri kullanarak ölçümler yapan ve fotoğraflar çeken Rus profösör Konstantin Korotkov’un.

ya ruhsal . Yoga ve transandantal meditasyon gibi egzersizlerin veya biyoenerji terapilerinin işe yaramasının nedeni de bence budur. bitmez.Peki. Örneğin geçenlerde okuduğum bir yorum şöyle diyordu: “Atalarımız aurayı görüyor ve ondan yararlanmayı biliyorlardı. aura sayesinde insanların farkındalık düzeyini ölçmek mümkün olacak demektir. ama bizim bilinç düzeyimiz ve 5 duyumuzun sınırlı algılayışı bazı olayları anlaşılmaz kılıyor. Daha önce dediğim gibi. konsantrasyonumuzu kendi içimize yönelttiğimizde bedenimizde bazı değişiklikler yapabiliriz. bu soruyu dünyadaki tüm yetişkinlere sorarsanız. Her şey apaçık ve birbiri ile ilişki içinde. bu tür fizikötesi oluşumlara bakarken çıkış noktamız enerji olursa.Bir istatistik oluşturmak için. Bu sayede belki bazı bilim adamları “saçmalıklarla uğraşıyor” suçlamasından kurtulmuş olarak. içeriği büyük çapta su olan yiyeceklerin aurasının değiştirilerek vücut aurasına uygun hâle getirilmesiydi.” diyenler ruhun varlığına inanmayanlar veya yaşamı sadece bedenin canlılığı olarak görenler olacaktır. bu su damlacıkları deneyi bize şunu göstermektedir. daha rahat araştırmalar yapar ve bizlere kendi derinliklerimizi keşfetmede yeni pencereler açarlar. bu işareti aurasına bakılması için bir davetiye olarak kullanırdı. . .Efendim. yüksek bilinç düzeyi demek! Öyleyse. İsa’nın başının üstündeki o yuvarlak Haloyu çizen ressamlar bile zihin alanını görüyorlardı. Krotkov’a göre. “Hayır. Sonra da bunlara fizikötesi diyoruz. yüksek enerji düzeyli aura demek. Kendisinden emin olan ve dürüst olduğunu ispat etmek isteyen Hindular. Ben buna Ruh Gözü diyorum. akıldan çıkarmamamız gereken bir husus var: Gözle görülen fiziksel varlığımız ve diğer varlıklar enerjinin partikül hâlidir. kişinin ruhsal ve zihinsel hâlinin aynasıydı. ruh ve bilinç konusundaki açmazlarımızı 21’inci yüzyılda daha anlaşılır kavramlar üreterek ve yeni buluşlar yaparak büyük ölçüde giderebileceğiz. Aslında.“ Bu kişiler hakkında ne düşünüyorsunuz? . Görünmeyen enerjinin de en az madde kadar türü vardır. “Evet.Bu konuda yazan ve söz söyleyenlerin bilimsel bulgular dışına çıkmadan yorum yapmaları daha yerinde olacaktır. Kozmik Bilinç’teki titreşimleri alabilen ve bunları kullanan bir ruhumuz var. yani donmuş ve somutlaşmış enerjidir. her şey biter. Biyolojik Bilinç de bu ruhsal görü sayesinde işlerlik kazanıyor. evrende bizim limitlerimiz dışında paranormal bir fenomen yok. ölüm insan için bir tür “mutlak bitiş” mi? ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ . Bunlar da enerjinin dalga hâlidir. Çünkü aura. Öyle zannediyorum ki. Fakat tüm evren bunlardan ibaret değildir. Hindu kadınların alınlarına yapıştırdıkları o kırmızı işaret bile aurayı gören atalarımızın eski bir alışanlığına dayanır. Bilinç veya ruh dediğimiz şeyleri ve etrafımızda bize görünmeden olan biten doğal fenomenleri irdelerken. Bence. sanıyorum bir çeyreği “evet”. Vücudumuzun yüzde 70’inin su olduğunu düşünecek olursak.bir kısmı iyonize oldu. Ben herkesi bu yönde düşünmeye ve enerjinin oktavlarına kanalize olmaya çağırıyorum. üç çeyreği “hayır” yanıtını verir.” diyenlerin aklında mutlaka ya dinsel öğretiler vardır. Yemeklerden önce sofrada dua edilmesinin esas sebebi şükür değil. bu bulguları büyük çapta abartan ve saçmalık derecesinde yorumlar yapan bazı sözde medyumlar yüzünden bence yaşla kuru bir arada yanmaktadır. bedenin ölmesi ruhun da ölmesi anlamına geliyor mu? Yani. düşüncelerimizi ve mantık zincirimizi çok daha sağlam bir temel üzerinde geliştirebiliriz.

Ulaştığımız bu farkındalık düzeyine rağmen. bir kısmı toprak. hücreler değil. Önceki yaşamlarını deneyimlediğini masumca düşünenler ise. Bedenimin biyolojik yapısına baktığımda. İnanıyorsanız. Ben bütün bu açıklayamadığımız fenomenlerin. daha ruh denen şeyin küçük bir somut kanıtını ortaya koyamamışken. tüm hurafeleri. ya töresel ve taklitçi bir inanç vardır. Az önce dediğim gibi. Ben . adını ruh koyduğumuz bir Kozmik enerji olduğuna inanıyorum. “Benim bilinçaltımda veya ruhsal derinliklerimde. c. Ben. daha önce bir yaşam sürdüğüme dair hiçbir işaret. kanaatimce bir tür “zihinsel serap” yaşıyorlar. kanıt.Sizce Reenkarnasyon mümkün mü? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? . bir başlangıç noktasından hareket etmek zorundasınız. Bunu sağlayan kaynağın. sadece havanda su dövmektedirler. Anılar ve eserler de birkaç nesil veya yüz yıl sonra çözünüp yok olacaklar. aslında insan aklına hakaret etmektedirler. Fakat ruhum asla yok olmayacak. bir kısmı da fosil olacak. Yani beden. . Bizim ulaştığımız bilinç düzeyinin limitleri içinde bunlardan henüz çok azını keşfedebildik. O zaman aşk. olmaz” prensibini çıkarmış biriyim. daha bilinir ve anlaşılır bir evrende yaşadığım hissine kavuşturuyor beni. benim vücudum için her şeyin bittiği anlamına gelir. bir ömür süresince tonlarca hücrenin öldüğünü ama bedenimin yenilenen hücreler sayesinde yaşadığını görüyorum. o zaman kendi kendinize şu soruyu sormalısınız.yapıtlarım ve eşyalarım.Öncelikle şu noktayı iyice açıklığa kavuşturalım: Ruhun varlığına inanmıyorsanız. Bu. bilinmeyenleri saf dışı ederek. canlılığını ölüm anına kadar kaybetmiyor. bütün batıl inançları ve bilimsel temelden yoksun yorumların hepsini bilinçaltıma sokmaksızın daha sağlıklı bir düşünce deryasında yüzdüğüme inanmış oluyorum. Reenkarnasyon denen hadise de bence budur. Ama başka şekillerde tezahür edebilir.ruhum. bu savlarım reenkarnasyonu yadsıdığım anlamına gelmez. Sorunuza kendi yanıtım şudur: Evet. İleriki yüzyıllarda ruhun dalga boyu ve frekanslarını keşfetmek istiyorsak. sezgi veya anı var mı?” Bu konuda okudukları ve/veya duyduklarının etkisinden kurtulup bağımsız düşünebilen ve kendi kendisiyle dürüst herkesin bu soruya “hayır” diyeceğini düşünüyorum. ya “eserlerim ve dostlarımla yaşarım” düşüncesinde olanlar vardır ya da ruhun var olması gerektiğine rasyonel düşünce yoluyla ulaşanlar vardır. düşünce. kendi duygu.deneyimler vardır. bilinç ya da reenkarnasyon dediğimiz ve nasıl oluştuklarını tam anlayamadığımız kavramlara da belki daha somut yanıtlar bulma olanağımız artar. Bu inanç. sezgi ve deneyimlerimden “ruh olmazsa. Bazı zorlamalar ve hayal gücü ürünleri ile bu tür iddialarda bulunanlar. Enerjinin sıfır ile sonsuz arasında değişen.dostlarımın belleğindeki hatıralar. Esasen. b. dönüşümünden de söz etmeye gerek kalmaz. Bu sayede. bedenimi oluşturan hücreler çözülecek ve bir kısmı bakterilere yem olacak veya mikroorganizmalara dönüşecek. Enerjinin Sakınımı Kanunu gereği yok edilemez. Ruh yaşayan ve yaşatan akıllı enerji ise. sayılamayacak kadar frekansı ve dalga boyu vardır. Fakat geride bitmeyen üç unsur kalacak: a. aynı ruhun daha önceki yaşamlarını algılama yetisini geliştirdiğini söyleyenler. ruha bir tanım getirmek istiyorsanız. araştırmalarımızı enerjinin diğer özellikleri üzerinde yoğunlaştırmalıyız. somut bir temel olarak enerjiyi ele aldığımızda işimizin oldukça kolaylaştığını görebiliriz. algılamakta aciz kaldığımız enerji frekanslarının birer yansıması olduğuna inanmak istiyorum. Fakat. Yani yeryüzünde ve iç dünyamda süregelen pek çok fenomeni ancak ruhun varlığı ile izah edebiliyorum kendi kendime.

dönüşüm ve evrim geçirmektedir.O hâlde reenkarnasyonun yaşandığı sonucuna nasıl varıyorsunuz? . Biyologlar ve hücre mühendisleri hücrenin nabız atışı kazanabilmesi ve canlanması için bir dış enerjinin eksikliğini saptamışlardır. . Hatta. Her şey. Evrenin yüzde 90’ının donmamış ve görünmeyen enerji olduğu savından yola çıkarsak. yıldızlar ve hatta evren bile. tüm kutsal kitaplarda bu kavram temel bir olgu olarak yer almış ve hatta Tanrı bile ruhla özdeşleştirilmiş. cansız atomların ve moleküllerin birleşmelerinin. bu tür bir enerji formudur. Yani. değişim. reenkarnasyon da bu bağlamda gerçekleşmektedir.” Bu devinim. bundan önceki yaşamlarımızla bir köprü kurabileceğimize de inanmıyorum.. enerji. ruh dediğimiz o saf enerji türevinin bu kanunun dışında kalması gerektiğini düşünecek bir neden bulamıyorum. Demek ki milyarlarca yıldan beri yeryüzünde yüz milyonlarca canlı türü yaşamış ve tükenip. sürekli genişliyor ve büyüyor. değişimdir. Dünyanın en gelişmiş lâboratuvarlarında bu maddeler bir araya getirilerek canlı hücreler üretilmeye çalışılmaktadır. Ben şuna inanıyorum: Bugün yeryüzünde yaşayan ve sayıları 15-20 milyon olduğu öngörülen canlı türleri. büyüyor ve ölüyor: Dağlar. potansiyelden kinetiğe. gezegenler. Mistikler onu hissettiklerini söylemişler... ama insan ruhunda -bugünkü algılama düzeyimiz itibariyle. Efesli Herakleitos’un (540-480?) “aynı ırmağa iki kez girilmez” saptaması olmuştur. yarı canlı bir varlığa bırakacağız.reenkarnasyonun sürekli yaşandığına inanıyorum.Peki bu keşfedemediğimiz enerji türleri. onu değiştirir. taşlar. nesilleri tükenmiş canlıların ancak yüzde 1’i kadardır. canlı hücrelerin oluşumu için yeterli olmadığını hemen görebilir. Yani “değişmeyen tek şey. Evrenin kendisi bile.. Burada canlılık için bir başka faktöre daha ihtiyaç olduğunu görüyoruz.Öyle hissediyor ve algılıyorum ki. dönüşüm ve farklılaşma kanunu yalnızca ma-deden oluşmuş somut evren için geçerli olmasa gerek. kartalın kanadından daha büyük kanatlara sahip uçan insanlar ortaya çıkacak.anlayabileceğimiz bir hafıza türü olmadığına inandığım için. Büyük Sıkışma’dan sonra ilk başladığı nokta olan Hiçlik’e veya Teklik’e geri dönecek. Evrenin her nabız atışının 20 milyar yıl sürdüğü tezi. elektrik gibi diğer biçimlere girer ve maddeye etki ederek. belki de genetik mühendislik sayesinde. Biz de. . insan genomunun ve kanatlı hayvanların genetik şifreleri çözülürse. Madde donmuş enerjidir. ışık. . önceki yaşamları bilebilmemiz mümkün değildir inancındayım. Bilim buna henüz bir isim koyamamış ama ilkçağlardan beri buna herkes “ruh” demiş. Düşünen her insan.. cansız maddeye hayat kazandırıp onu canlı kılan şey. Bence. bana içindeki her zerrenin değişmesi ve başkalaşması sayesinde mümkün olabileceği mantığını dikte ettiriyor. kinetikten potansiyele ve donmuşluktan (madde) çözülmüşlüğe dönüşür veya ısı. Tüm kâinat bir devinim. belki binlerce yıl sonra yok olacağız veya yerimizi yarı makine. yok olmuş: 50 milyon sene önce nesli tükenen dinozorlar gibi. Sonra da 20 milyar yıllık yeni bir yaşama bir başka patlama ile tekrar başlayacak.Beni.. ruhun da sürekli biçim ve nitelik değiştirdiğini kabul ediyorum. Astrofizikçilerin düşüncesine göre de yaklaşık 5 milyar yıl sonra. Homo sapiensler olarak. bu yeniden doğuşun sürekli yaşandığı neticesine götüren düşünce. Ama bunu başaran bir tek bilim adamı ‘henüz’ çıkmamıştır. Ama daha önceki formlarının titreşimlerini hissedecek kadar hassas bir bilinç düzeyine ulaşmadığımız için. Evrende var olan her şey birkaç dönüşüme mecburdur. Çünkü. ama canlı veya cansız her şey doğuyor. varlıklarını ne şekilde gösteriyorlar? . bu bilinç düzeyi ile. 15 milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğuna inandığım evren.

yani beyin de bir radar gibi mi çalışıyor? Şöyle bir mantık yürütelim: Madde ve ruhu birbirinden ayıran başlıca özellik eğer etken ve edilgen olma hâlleri ise. Böylece. Aynı şeyi insanlar için yapabilirsek. babasının ikizi olan bir bebek dünyaya gelecek. yaratıcılığımızı geliştireceği için ancak o zaman bir işe yarayabilir. Bu Tanrı değildir. pratik anlamda ve mikro düzeyde ruhun varlığını ve tezahürlerini tartışmak. Bizi asıl ilgilendiren şey. 40-50 bin yıl öncesine dönersek. Öyleyse canlı bir organizmanın cansıza dönmesi esnasındaki ilk değişiklik. ortaya umulmadık yeni buluşlar çıkacak ve böylece hem bilinç düzeyimizi yükseltecek. apayrı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda yaşamış olan on binlerce insan -aralarında hiçbir iletişim aracı olmadığı hâlde. Ruhu tartışmak. beyinde bunların işlenmesini mi sağlıyor acaba. ruhun ne olduğu. Size çarpıcı bir saptamayı aktarmak isterim. . Üç temel kısma ayırdığınız Kolektif Bilinç’in sonuncu halkasına geldik sanıyorum. Peki. aynı veya birbirinden farklı çağlarda. bugün farklı ve ileriki yüzyıllarda çok daha farklı olacaktır. o zamanki nesillerin bugün bizde bulunmayan birtakım yeteneklere sahip olduklarını düşünebiliriz. zihinsel. Sözgelimi. Bu tartışmalar ve felsefî görüşler bilimsel araştırmalara vesile olunca. iletişim sağlayan ve “online sistemi” gibi çalışan bir tür manyetizma olabilir... duygusal ve psikolojik yapısı farklı. babasının “fotokopisi” olan bir canlı üretilmiş oldu. Tarihten beri ruh konusunda bu kadar kafa yorulmasaydı. babasından kalıtımsal olarak geçen zekâ ve yeteneklerinin gelişimini de büyük ölçüde engelleyebilir veya . Yani ruh.Bunun gibi. ne iş görüyor? Bu enerji alanı acaba algılayamadığımız bazı sinyalleri alıp. Acaba bu alan niçin var. hedefleri farklı ve kişiliği babasınınkinin zıddı olacak bir genç yetiştirebilirim. Kirlian tekniği ile auranın fotoğraflarını çekme gayreti gösterilmeseydi ve bu kavram somuta dönüştürülmeseydi. belki de bugünkü düşünce düzeyini yakalamamış olacaktık. dini farklı. ilk insanlar ruhlarıyla bizlerden daha iç içe bir ortak yaşam sürdürüyorlardı. Ruhtan ne anladığımız geçmişte farklıydı. aynı zamanda bir mekan teşkil etmek demektir. Kafamızın çevresini kuşatan bir zihinsel alan var.“Dolly” adı verilen o ünlü koyun klonlandığında. dalga formunda olduğu anlaşılamayacaktı. antitezler ve sentezler üreterek düşünce ve felsefe düzeyimizi geliştirmek olmalıdır. fakat her şeye hayat veren ve biçim kazandırıp görünmesini sağlayan varlıktır. Auranın. Bence. madde ise pasiftir. Teşekkür ederim. Esasen. Şekil vermek demek.Efendim.nasıl olmuş da ‘aynı şarkı’yı söyleyebilirmiş? Hiç düşündünüz mü?. size dili farklı. Çünkü göreceli bir kavrama ancak göreceli yanıtlar verebiliriz. zihin alanının ve astral alanların ölmüş insanlarda artık görülmemesinin nedeni de bu olmak zorundadır. hem pratik anlamda işe yarar teknolojiler üretmiş olacağız hem de insan evrimine katkımız olmuş olacak. Sosyal Bilinç nedir? SOSYAL BİLİNÇ . bir tür var edici enerjidir. ona inanmak veya inanmamak ve de bu sayede tezler. ruhun mekan değiştirmesidir. bunca uzun açıklamadan sonra Kozmik Bilinç demekle neyi kastettiğinizi anladığımı sanıyorum. aura okuma teknikleri gelişmeyecek ve biyolojik alanlarımızı oluşturan enerjinin partikül değil. ruh aktif. Hatta. nasıl ve nerede biçim ve mekan değiştirdiği bizi makro düzeyde çok da fazla ilgilendirmemelidir. hepsinin adeta ağız birliği etmişçesine aynı kavramları kullandığını ve Hallac veya Yunus gibi “En’el Hakk” dediğini görürsünüz. Bir başka enerji türü de evrendeki her şeyi birbirine bağlayan. O çocuğu 15 yaşına kadar bana teslim ederseniz. Halk arasında ermiş olarak tanımlanan sûfîlerin ilkçağlardan beri söylediklerine bakarsanız.

Bu üç temel etken. Tembel D4DR. Beyinde bu işte görev alan 50 kadar farklı nörotransmiter üretilir.Haklısınız.5 milyar insandan hiçbirinin kişiliği bir diğeri ile aynı değil. arkadaş çevresini. Dopamin salgısı. halüsinasyonlar görür. Bu yük beynin diğer hücrelere iletmek istediği bir emri ya da bilgiyi içerir. Kişi o bilinç sayesinde oluşturulmuş eğitim sistemi içine girince ve o eğitimi almış yurttaşlar ile iletişim kurdukça. Dopamin Reseptörü denen bir protein üretmek. . aile. sonra yakın akrabaları. Fakat bu bilinçlenme sürecinde her birey aynı etkiye maruz kalmaz. Hatta. Zira hem her kişinin eğitimden yararlanma olanağı ve seçeneği farklıdır. o zaman aksini savunamazsınız. Dopamin karşı hücrenin Dopamin reseptörüne dokununca. Bir diğer sonuç da Parkinson hastalığıdır. toplumdur. Çünkü bir ülkede yaşayan tüm insanların ortak kültürlerinden oluşmuş olan bir kolektif sosyal bilinç vardır. Fakat bu şifre beyindeki her hücrede açılmıyor. Zira. Bu iddiama haklı olarak karşı çıkabilirsiniz. Örneğin bezgin mizaçlı insanlar. bireyin bilinçlenmesine olanak tanıyan genetik yapı herkeste farklı olduğu için. Kısaca.. Bu elektriksel sinyaller. yoksa kişiliklerin farklı olmasının nedeni genlerin farklı olması mı?” . bir sinir hücresinin ucuna bir elektrik sinyali geldiği zaman üretilir. şiddetleri oranında az ya da çok miktarda diğer hücrelere iletilirler. O zaman kişi donuk. benim yerime toplumu koyarsanız. daha sonra eğitmenleri. Toplum derken de önce anne ve babayı. D4DR geni hiperaktif ya da “tembel” ise ne olur? İşte o zaman sizin mizacınız değişir.geliştirebilirim. O şekilde sormuş olayım.. Yani. o hücrenin Dopamin salgısının yaptığı işle ilgili bir gen olduğunu anlarız. Sosyal Bilinç’in özellikleri her ailede ve her sınıfta farklı olduğu gibi.. 11. kişi bir işten çabuk sıkılır ve birbiri ardından yeni maceralar aramak ister. Fakat. az Dopamin ürettirir. kuvvetli bir iradeye . her ülkede de farklıdır.5 milyar insandan hiçbirinin genetik yapısı da bir diğeri ile aynı değil. Biyolojik Bilinç veya genetik etkenler kişiliğimizi ne oranda etkiliyor? KİŞİLİK KALITIMSAL MI . etkisi bireye ulaşan tüm insanları ve bunların kültürel yapısını kastediyorum. örnek gösterilen şahsiyetleri.. kararsız ve bezgin bir mizaç sergiler. yakın çevre ve uzak çevre diyebiliriz. Miktar çok artınca sonuç Şizofreni’ye kadar gider. değiştirir ve şekillendirir. Yani. kişiliği şekillendiren baş mühendis. kromozom üzerinde D4DR isimli bir gen var.Teşekkür ederim. Burada bir nüansa değinmek istiyorum: Bu kimyasal mekanizmadaki aksaklık bazen kişiliğe zıt bir etki yapar. Dopamin çok fazla salgılanıyorsa. Bir beyin hücresindeki D4DR geni aktif ise. o ülkenin ortak bilinci ile bilinçlenir. İkincil görevi ise. . Bu protein iki sinir hücresinin birleştiği yer olan Sinaps boşluğundaki küçük bir molekül olan Dopamin adlı nörotransmiter ile birleşmek. Sosyal Bilinçler farklı biçimlerde ortaya çıkar. Ben size çarpıcı birkaç örnek vermek istiyorum: Önce beyindeki nörotransmiterler dediğimiz o kimyasal salgılara bakalım. kişilikleri sürekli etkiler. 6. Bu gendeki şifrenin görevi. Beynin haberleşme ve karar verme mekanizması bu şekilde çalışır. O hâlde. o hücre elektrik yükünü boşaltır. Bu bir rastlantı mı. Dopaminin birincil görevi beyindeki kan dolaşımını kontrol etmektir. medyatik kişilikleri.Bu soruyu şu şekilde sorsaydınız daha açıklayıcı olurdu sanıyorum: “Yaşayan 6. vücuttaki kasların ve organların aktivitelerini kontrol altında tutmaktır. hem de Biyolojik Bilinç düzeyi farklıdır. doğuştan gelen ham farkındalığı olgunlaştırır ve bir Sosyal Bilinç’e dönüştürür.Bunun bir tesadüf olmadığını gösteren bilimsel kanıtlar bir hayli fazla.

ansızın cümle kurmaya. önce duyma. Chomsky’ye kulak verirseniz. Peki. Bunun sebebi hastalıklarla mücadelenin artması. Birey.Genlerin davranışlarımızı etkilediği ve hatta bazı genlerin bazı davranışlarımızın direkt nedeni olduğu kesin. Fakat bir gün. Yani. Genlere geri dönersek. çünkü onlara bu yaşama şeklini öğretecek anne veya babalarını asla görmezler.sahiplerse. “Gözü kara” insanların bu tür davranışlar sergilemelerinin bir nedeni bu olabilir. ekonomik koşulların düzelmesi ve sosyal koşulların daha uygun olmasıdır diyebiliriz. Yumurtalarını bıraktıktan sonra da ölürler. interaktif ve esnek karakteri olan yapıtaşlarıdırlar. uzadığı saptandı. kişinin bir şeye bağımlı olmaya meyilli olmasını sağlar. Çocuklar ana dillerini öğrenirken.Bunca çarpıcı bilgi için çok teşekkür ederim. Bu tür çabaların pek çok sorunu çözdüğü yapılan araştırmalarla zaten kanıtlanmıştır. Ama artık içgüdü denen ve davranışlarımızı belirleyen şeyin genetik bilgilerin dışa yansıması olduğu apaçık. Pasifik Som Balıkları’nı örnek verelim: Bu eksantrik balıklar doğdukları nehir yatağından okyanusa doğru yüzerler. sonra anlama ve sonra da taklitle konuşma yolunu izlerler. Chomsky’ye göre. konuşmaya hazır hâle gelmiş olan çocuklarda ânîden açılan bir genetik şifre sayesinde kendini gösterir. Bu içgüdü. diğer nörotransmiterlerin etkilerini alt alta yazarak bir liste yapabiliriz. insan olarak bizim içgüdülerimiz neler yaptırıyor bize? 20. O zaman sonuç gün gibi kendiliğinden ortaya çıkar: Genler birçok sosyal davranışımızı şekillendirecek etkileri şifrelerinde taşırlar. bizdeki en önemli içgüdülerden biri dilsel (lengüistik) içgüdüdür. Genlerin kişiliğimiz üzerindeki etkilerini görmek istiyorsak. soru ekleri kullanmaya ve daha önce hiç duymadıkları cümle kalıplarını kullanmaya başlarlar. . Örneğin Japon çocuklarının son yüzyılda tam 10 cm. D4DR genini stimüle etmek ve Dopamin salgısını çoğaltmak için bir takım maceralara ve riskli davranışlara yeltenebilirler. genler katı ve dijital birer molekül değil. Bir başka salgı olan Serotonin ise.. Ve hatta kötü alışkanlıkları terk edememe bağımlılığının bile bu nörotransmiter ile ilintili olduğu sanılmaktadır.Efendim. . Ayrıca bunları bilmek ve kabullenmek.. bu tür otomatik davranışlara bilim adamları içgüdü adını koymuşlardı. Ama aynı zamanda da sosyal etkenlerden etkilenecek esnek bir yapıya sahiptirler. yani genetik hafızalarına kayıtlıdır. . yüzerken büyürler ve okyanusa vardıklarında kendilerine birer eş bulup çiftleşirler. . Sonra da yumurtalarını doğdukları nehir başına bırakmak için. Genlerimizle davranışlarımız arasında ne tür bir bağlantı var? SOSYOBİYOLOJİK GENLER . aşırı düzenli veya aşırı dikkatli ise bu özelliğinin kalıcı olması Seratonin sayesinde gerçekleşir. Som balıklarının bu garip davranışı tamamen genetiktir. grup terapileri ile veya sosyal bazı aktivitelerle giderme çabalarını da yaratabilir. Azlıkları veya çoklukları kişilik gelişiminde büyük rol oynarlar. Bu içgüdüsel davranışı yaptıran bilgi onların DNA’larına. Ve böylece yumurtalardan çıkan yavrular da aynı şeyi tekrarlarlar.Evet. yüzyılın önde giden dilbilimci filozofu olarak kabul edilen N. Genlerin keşfine kadar. akan suya karşı yüzerek ve hatta yoldaki 2-3 metrelik şelaleleri bile zıplayıp geçerek doğum yerlerine geri gelirler. genlerimiz davranışlarımızı etkiliyor ve yönlendiriyor dediniz. bizim de ilginç içgüdülerimiz olduğuna kesinkes kanaat getirirsiniz. bizdeki eksiklik veya fazlalıkları psikolojik telkinlerle. Bu milyonlarca yıldır devam edip gidiyor. toparlarsak şöyle mi diyorsunuz? Dopamin ve Seratonin beynin motivasyonunu sağlayan salgılardır.

aslında kendisini açılmaya zorlayan dış koşulların oluştuğunu sezinleyen bir/kaç dil yeteneği geninin açılması sayesinde gerçekleşmiştir..O zaman çocuğu kız oldu diye eşine kızan erkeklerin aslında kendi kendilerini suçlamaları gerekir.% 51 olarak gerçekleşir. Bu sezgiyi oluşturan dış koşullar içinde. Yine aynı şekilde.İşin sırrı yine X ve Y-kromozomlarında saklı. yılanın zehirli olduğu bilgisinin de çocuğun hafızasına yerleşmesi gerekir.Bence rolü var. 2. Fakat bu oran aslında % 49 . bunu da gayet “güzel” ayarlamıştır: Erkeklerin ömrü.Genlerin davranışlarımızı etkilediği saptamasını biraz daha ileri götürebilir miyiz. Anneden gelen yumurtada ise sadece X-kromozomu vardır. medyada ve halk arasında yanlış bir algılama yüzünden tartışılan “kadınlar evrimini tamamlamış” görüşünün genetik gerçeklerle alâkası olmadığını da belirtmek gerekir.. çocuk kız olur. Burada genlerin etkin rolünü rahatlıkla görmek mümkündür. Yani yumurtayı dölleyen spermanın içinde Xkromozomu varsa (ki spermalar yumurtalar gibi sadece 23 tek kromozom taşırlar). ağız ve gırtlak kaslarının gelişimi. fakat bunlar anneden gelen “X veya Y” değil. hafif kromozom taşıyan “Y” yüklü spermaların gerisinde kalır.Peki. Ama çocuğun cinsiyetini spermanın tayin ettiğini bilen kaç kişi var ki!. değil mi? Ayrıca. Mücadele. değil mi? .. Bu durumun genetik olduğunu şöyle bir örnekle de izah etmek mümkün: Bir insanın yılandan korkması içgüdüsel bir davranıştır. Bakınız. birbirinden yararlı bazı genleri “kaçırmak” isteyen genler arasındadır. işte bu savaşın bir . Bu yüzden de ilk bakışta çocuğun kız veya erkek olma ihtimalinin yüzde 50 olduğu görülür. Çünkü. Y-kromozomu varsa.. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da ortaya çıkan ve son yıllarda Türkiye’de de artan feminist düşünce ve davranışlarda veya boşanmaların artması gibi sosyal değişimlerde genlerin rolü olabilir mi? FEMİNİZM GENETİK Mİ . bir-iki yıllık bir duyma ve anlama sürecinin eseri gibi görünse de. dil yeteneği yüksek kişilerin anne ve babalarının da “söz mimarları” oldukları saptanmış bir gerçektir. çocuğun erkek ya da dişi olacağını belirler. konuşma bozukluğu olan ana-babaların çocuklarında da dil yeteneğinin zayıf olduğu saptanmıştır. Bir çocuğa yılandan kokmayı mı daha çabuk öğretirsiniz. Böylece. . babadan gelenlerdir.. ses tellerinin elastikiyet kazanmaları ve bellekte yeterince kelime hazinesinin oluşması vardır. Ama bu güdüyü yaratan genin açılması için. “X ve Y”. Bu arada. Bunun aksine. Xkromozomu büyük ve ağır olduğundan yumurtaya ulaşmak için rahim iç duvarında yol alırken.. 23’üncü kromozom olan cinsiyet kromozomu anneden gelen X-kromozomu ile babadan gelen Y-kromozomu çiftinden oluşmuştur. . Bu iki komşu kromozom sürekli bir “savaş” hâlindedirler. . yumurtanın.İşte bu anî gelişme. çocuk erkek olur. Çünkü çocuğun adaleli ve erkek üreme organı taşımasını sağlayan genler Y-kromozomu üzerindedir. Xkromozomunun “Y”den çok daha büyük olmasının nedeni de. artan boşanmaların veya aile geçimsizliklerinin sebebini de bu kromozomlarda mı arayacağız? . Y-kromozomu taşıyan bir sperma tarafından döllenmesi ve çocuğun erkek olması yüzde 2’lik bir fark gösterir. “Y” 46 kromozomun en küçüğüdür. İşte size Doğanın eşitlik anlayışı. Doğa. Antagonist veya Hasım Genler adı verilen. kadınlarınkinden yüzde 2 oranında daha kısadır. “X” sekizinci en büyük kromozomdur.. yoksa bir çiçekten korkmayı mı? Düşündüğünüzde yanıt kendiliğinden ortaya çıkıyor.Kesinlikle haklısınız. ama bu “X” cinsiyet tayininde hiçbir rol oynamaz..

bu genlerin cinsel antagonizmi o denli gelişiyor. davranışlarımız hayvanlarınkinden farklı ama hayvanlarla ortaklaşa kullandığımız pek çok gen var. Ve bu genlerin işlevleri de aynı olduğu için. kalsiyumu anne sütü yapmada kullanmak için X. Bunlar karşı cinsin kanına karışıyor ve kromozom yapılarını bozmak için uğraşırken. güçlü ve önemli bir gendir. kültürel ve ekonomik özgürlük arttıkça. o yüzden de “Y” cılız bırakılmıştır. Cinsler arasındaki cinsel ilişkiler ne kadar sıksa. Testestron hormonu bu genin eseridir ve cinsel arzu yaratmadan tutun da. Diyelim ki Y-kromozomu modern çağda erkeklerin çok işine yarayacak yeni bir gen oluşturmak istiyor. X ve Y-kromozomları bu statükoyu koruma yolunu seçmiştir. onları taciz etmeye başlıyor. Bir başka ilginç örnek de Y-kromozomu üzerinde bulunan SRY genidir. olimpiyatlarda dünya rekorlarının kırılması gittikçe zorlaştığı için daha güçlü ve daha dayanıklı kaslara ve elastiki eklemlere sahip olmak isteyen erkeklerin Ykromozomundaki kas genleri. fakat elde edilen verilere bakılırsa. cinsel özgürlük de birlikte artıyor. erkeklerin kadınlardan daha sportif olmalarını sağlamaya kadar pek çok işe yarar.kromozomu kendi bünyesine almıştır. Bu da dişilerde erkeklere karşı bir reaksiyon doğmasına neden oluyor. Meselâ. Feminist hareketin ortaya çıkışından tutun da.evrim açısından sakıncalıdır. bu durum alınan protein ve minerallerin çocuk yapma ve büyütme yerine.Bu cinsel tacizi ve karşı reaksiyonu kadınların genleri de gösteriyor mu demek istiyorsunuz? . “X ve Y”nin birbirine gen kaptırmadan kendilerini emniyette hissetmelerini sağlayan genin de SRY olduğu hakkında önemli ipuçları vardır. belli ki “Y”den çok sayıda gen çalmış. Bu korumacılığı da yukarıda sözünü ettiğim SRY genini bünyelerine adapte ederek sağlamıştır. Aslında. Sperm sıvısı içinde de yine bu genlerin ürettiği bazı proteinler var. dişi bu genler yüzünden gittikçe daha kaçak ve ilgisiz davrandığı içindir. Örneğin.sonucudur: “X”.Bu konudaki çalışmalar henüz tamamlanmadı. . Bu. galiba bu genetik tacizden haberdar değiller. ister istemez hayvanlardaki ve hatta bazı bitkilerdeki içgüdüleri bizler de yaşıyoruz. Sirke sinekleri ve tavus kuşları üzerinde yıllardır yapılan çalışmalar bize şunu göstermiştir: Bu genler sperm ve yumurtanın birleşmesinden sonra karşı cinsiyet kromozomuna geçemese bile. kadınlar için sakıcalar doğurabilir. kas yapımına harcanacağı için bebeğin sağlığı ve -adaptasyon anlamında kullandığım. kadınların X-kromozomuna geçerse. embriyonu erkeğe dönüştüren ve erkek beynindeki pek çok hormonun üretilmesini sağlayan son derece etkin. Örneğin erkek tavus kuşlarının kuyruk ve kanat yelpazelerini bu kadar büyütmelerinin nedeni zannedildiği gibi dişinin ilgisini çekmek ve beğenisini kazanmak için değil. kadın-erkek husumeti cinsel . Bu genin son 200 bin yıldan beri hiç değişmeden bu özelliğini koruduğu fosil araştırmalarından ortaya çıkmıştır. özellikle Avrupa’da boşanma yüzdelerinin 60’lara çıkmasını salt kadının ekonomik özgürlüğüne bağlayanlar. bizim SRY genlerimiz de benzer bir reaksiyon doğurmaktadır. Ayrıca. yani “Y”den çalmıştır. başka bir yolla geçmeyi denemektedir. Daha önce de söylediğim gibi. Şempanzelerin genomunun yüzde 97’si bizimkilerle aynı. Fakat “Y”deki bu kalsiyum genini. Ve dişiler erkeklere o denli reaksiyoner olmaya başlıyorlar. İneğin alyuvarları bizimkilerle % 100 benzerlik taşıyor vs. Fakat bu gen. erkek ona yaklaşmak için görüntüsünü daha da güzelleştirmeyi denemektedir. Dişi bu reaksiyonları gösterdikçe ve erkeğin seksüel cazibesine kayıtsız kaldıkça. Örneğin bazı hayvanlarda Y-kromozomu üzerinde görülen ve besinlerle alınan kalsiyumu boynuz yapmada kullanan genin aynısı insanlarda da vardır. Fakat bu evrim mantığına rağmen. Dikkat ederseniz.

İnsanlığın ilk çağlarında sosyolojikti.. örneğin tohum satan dükkanlardan aldığınız 100 gram kuru maydanoz tohumunda olduğu gibi. daha sonraları genetik oldu. güçlü ve yaşam denen şeyin bilgisini ve sırrını taşıyan akıllı birer biyolojik bilgisayar olduklarıdır. ama biraz nefeslenince hemen sabırsızlanmayın lütfen.Soruyu şöyle sorsaydınız daha kapsamlı ve anlaşılır olurdu: Kadınların yön duygusunun erkeklerinkinden daha zayıf olmasının sebebi genetik midir. televizyonlardaki görüntü ve tartışmalara kadar pek çok çevre faktörü bu reaksiyonları olumsuz yönde körüklüyor. aksine bir sihirbaz gibi durmadan bizi sürprizden sürprize sürükleyen etkin. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet farkları dışında da bazı önemli farklar var.. Benim buradan çıkardığım esas sonuç. balta girmemiş ormanlarda veya tepelerin arkasındaki tanımadığı bölgelerde dolaşırken ve arada sırada karanlık çökünceye kadar oralarda av peşinde koşarken. Peki avlanmaya çıkan erkek. ancak evin giriş kapısını gözden kaçırmayacak kadar veya evden gelen sesleri duyabilecek kadar evden 10-15 metre uzaklaşmış olan kadın. .özgürlüğünü doyasıya yaşayan sınıflar arasında daha çok ortaya çıkıyor. Feminizmi erkek ve kadın arasındaki düşmanlık biçiminde yorumlayan ve anlayan yazar ve çizerlerden tutun da. . Feminizm bahsine kadar.. kadınlar mı? Veya soruyu sizin için daha da kolaylaştırayım: Hangisi avlanmak ve meyve toplamak için evden uzaklaştı.Dikkatimi çekti.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. biraz açar mısınız? . Çünkü değişen ve gelişen dünyadaki sosyal.. çevresel ve kültürel faktörler de rol oynuyor bu husumette. sosyolojik midir. çünkü her tarafta vahşî hayvanların kol gezdiği bir dünyada beden ve kas gücü daha fazla olan evin erkeğinin gidip yiyecek temin etmesi daha uygun bir davranıştı..Güzel. sizinki gibi sorduğumu kabul edin lütfen. . Peki. genlerin yaptığı işlerden sözederken. KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF . her şeye hayat veren ve her yerde hazır ve nazır olan o total kozmik enerjinin ve Kolektif Bilinç’in büyüsüne bağlamaktan alamıyorum kendimi. erkek avlanmaya çıkmıştır..Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda.Herhâlde kadın evde kalmış. sizce erkekler mi yaşadıkları mağaraların daha sık dışına çıkıyordu. yoksa ikisi de mi? . genlerin cansız ve dijital birer molekül olmadıkları.Bir örnek verebilir misiniz? . . hangisi evde kalıp eve ve çocuklara bekçilik yaptı? . Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya sebep genetik değilse. Şimdi söyleyin bana: İnsanlar ilk çağlarda klanlar hâlinde yaşarken.Zararı yok.Tamam.. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmadınız.Doğru. . Ben bu atomlardan oluşmuş kuru genlerin gerekli nem ve ısı ortamı sağlanınca ansızın canlanmalarını. Bu cansız moleküllerin.Canım elbette açacağım. . Ama genlerin de davranışlarımızı değiştirmede ne denli etken olduklarını anlatmak için verdim bu örneği.. geldiği yolu veya yönü bulmak için zamanla bazı yöntemler geliştirmiş midir acaba? Elbette geliştirmiştir dediğinizi duyuyorum. nedir? .Özür dilerim...Tam anlayamadım. Bu fenomeni salt genler arası savaşa bağlamak da doğru değil elbet.. eve geri dönüş hususunda herhangi bir yetenek veya yol işaretleme sistemi geliştirmeye gerek . Yanıtı basit. cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında.. ânîden canlanıp emirler göndermeye ve protein üretmeye başlaması ise başlı başına bir mucizedir.

bir veya birkaç insanın koskoca bir ulusu “rezil veya vezir” edebilmiş olduğuna tanık oluyoruz. düşünsel ve davranış özellikleri sayesinde ortaya çıkan ve sadece o kişiye özgü olan bir yapısal özelliktir. kişilik ve mizaçları kendi kültürel ve inanç değerleri çerçevesinde olumlu ve olumsuz olarak kategorize eder ve onlara birer değer yükleyip. . Şen. “Şen şakrak bir kişiliği var” ifadesi yanlıştır: “Şen şakrak bir mizacı var. bu sosyal davranış binlerce yıl devam ederse. Dikkat ederseniz.duymuş mudur dersin? .Doğru. tarihe ve günümüze baktığımızda. MEME denen bilgi deposu genlerine dönüştürülür. bu tanımlara göre.Tebrik ederim. çünkü şahsiyet ve mizaç (huy) birlikte kişiliği oluştururlar. çocuk doğurup. aceleci. Bunun neticesi olumlu olursa. İşte sorunuzun yanıtı.Teşekkür ederim. hatta milyarlarca insanın kaderini değiştirebilir. hem de onlar örnek alındığı için birer mihenk taşı ve ölçü olurlar. Bu toplumsal olgunun en uç iki örneği Atatürk ve Hitler’dir. beni onurlandırdınız. Bunun gibi. Demek.Yoo. Milyonlarca. Sosyal Bilinç bağlamında düşünürsek.. o zaman sular tersine akar ve bu kez birey toplumu yönlendirmeye başlar. düşünce ve davranışlarını etkileyen ruhsal tutumlar sayesinde ortaya çıkan bir yaradılış özelliğidir. kişi kahraman.Yanıtı çok basit. Böylece... olumsuz olursa vatan haini vs.” demek gerekir. Şahsiyet: Bir insanı öteki insanlardan ayıran ruhsal. Böylece hem üst basamaklarda yer alan kişilikler saygı ve övgü görür. Toplum. Alt basamaklardakiler ise tersi bir reaksiyona maruz kalır ve dışlanırlar. Bireyin yaşı ilerledikçe. gerçek bir bilim ve erdem insanı kadar doğru davrandınız.çok yararlı bilgiler. Toplumbirey ilişkisinin kişilikler üzerindeki etkisi nasıl oluyor da bu denli yüksek dozlara çıkabiliyor? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ .Efendim bu sizin alanınız... kişilik demiyorum. bu bilgi zamanla şifrelenip genlere işlenir mi dersin? . insanlarda da yaşamı ve üremeyi sağlıklı şekilde devam ettirecek -özellikle de sosyal veya kültürel deneyimler sonucu elde edilmiş olan.. basamaklandırır.... üstün beceri ve bilgi birikimleri ile donanmış ve bütün bunlar liderlik kabiliyeti sayesinde yücelme güdüsü edinmişse. sorumlu. Dikkat buyurunuz. esnek vs. Gelelim buradan çıkaracağımız sonuca.. . yemek yaptığı için evde oturan kadınların genlerine değil. Mizaç: Kişinin duygu. sakin.Rica ederim. karizma kazanmış. Kişilik iyice oturmuş. telâşlı vb. duymamıştır mutlaka. Tüm canlılarda soyu devam ettirmeye yarayan çok faydalı bilgiler zamanla şifrelenerek DNA molekülüne birer gen olarak yerleştirilir. O hâlde. . gibi.. toplum da kişiyi “rezil veya vezir” etmiş olur.Bir de mizaç dediğimiz kişilik özelliği var. . .Efendim çok teşekkür ederim bu enteresan saptama için. mızmız. insan sosyal ve biyolojik bir varlıktır tanımı çok yerinde bir anlatım. Tutarlı.. beni yalan-yanlış bir yorum yapmaya zorlamayın lütfen. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerekir.İsterseniz önce şahsiyeti tarif edelim.. Peki. Aynı şekilde. Peki. elbette ki erkeklerin genlerine kaydolacaktır. Mizaç nedir? . ikiyüzlü. . toplum da kişileri en yüksek mertebelere kadar yüceltebiliyor veya bir “canavar” yapabiliyor. ilk çağlarda erkeklerin geliştirdiği yön bulma teknikleri gibi çok önemli yaşamsal bir yetenek.. duygusal. silik.. toplumsal etkiler giderek güç kaybeder. ilân edilir. .

Bu nüansı yakaladığınıza sevindim. kazanılır” diye bir söz var. tutkuları ve nefretleri var. Hepimizin farklı farklı inançları var. göründüğün gibi ol” dur.” onlara saygınlık yükleyecek envai çeşit yöntemler geliştirme enerjisi kazandırır. İnsanlar vardır: Başkalarını oldukları gibi kabul etmeyi asla başaramazlar. Sadece beğenilme içgüdüsü veya bazı kompleksler bile buna hemen engel olur. erdemi ve gücü ile donanmamış kişiler ya da bunlara sahip olma olanağını edinememiş bireyler. Bunu da. eksiklikleri. Evet. Bunu kaybetmek ve rüzgarın önünde sürüklenen kuru bir yaprak olmak istemeyiz. yaşamını etkilemiş büyük hataları. Önem kazanmak için onları başarısız göstermeye ve değerden düşürmeye çalışır ve olmadık komplolara başvururlar. tembellikleri. Bunları açığa vuramaz ve mezara kadar da vuramayacaktır.Ve sonra da “rezil olanlar vezirliğe terfi etmek için türlü yöntemler geliştirirler. ya göründüğün gibi ol” sözünde bir yanlışlık var gibi. övgüye ve bazen de tapılmaya ihtiyacımız var. yücelmek arzusu duyarlar. Zira herkesin yalnızca kendine ait. Bunun yanında. israf ettiği zamanları. saldırgan ve aşırı duygusal davranırlar. çünkü hiç kimse olduğu gibi görünemez. İnanç dünyasına dair şüpheleri.“Saygı verilmez. pişmanlıkları ve kırdığı kalplerdeki cinayetleri var. rol yapar veya maskeler takarlar. “Ya olduğun gibi görün. Hepimizin sevdaları. huysuzlukları. Mantığa bürünür. ya güç gösterisi ya da koruyuculuk rolüne girerek yaparlar. Fakat bakalım olduğumuz gibi görünmemiz mümkün müdür? Evet ve büyük bir hayır… Hayır. İnsanlar vardır: Savunma mekanizmalarını peş peşe çalıştırır ve komplekslerini yalanlarla giderip. Bunları afişe edemeyiz. bilgisizlikleri. Bu enerji. İnsanlar vardır: Sürekli yetersizlik ve önemsizliklerini düşünerek.Düşündüm de. . “olduğun gibi görün. O yanlışlığa mı değiniyorsunuz? OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME. hem kendimiz hem de bir/kaç kişi rahatsız olabilir. alt basamaklarda bulunmaktan ötürü birtakım aşağılık komplekslerine girerler. Bu yöntemleri de biraz açar mısınız? . yüzyıllardır düşünmeden ve yanlış bağlamda kullandığımız bu özdeyişin aslı. Bunları alenen ortaya dökersek. Yani insanlar oldukları gibi görünemez. pek çok iltifata. Eleştiriden son derece rahatsız olurlar. kendi kendileri ile uğraşır ve toplumdan uzak kalmayı yeğlerler. vicdan azabı çektiği ve fakat yapmaktan vazgeçemediği alışkanlıkları var. kendilerinden daha yetersiz kimselere karşı sert ve egemen olmaya çalışırlar. Onların başarıları karşısında huzursuzluk duyar ve kendilerini önemsiz görürler. Bunları her zaman ve her yerde itiraf edemeyiz. fakat göründükleri gibi olmaya çalışırlar. kendini umulmadık şekillere sokarak açığa vurur. Hepimizin yakın çevrede ve toplumda kendimizi kabul ettirdiğimiz maskeli bir yerimiz var. üzülebilir. Bu sav her zaman geçerli değildir. Bunları ifşa edemeyiz. Bu kompleksleri yüzünden de kafalarında gezmeye başlayan “tilkiler. Bunlara ayna tutamayız. beğeniye. Hepimizin yaparken suçluluk duyduğu. Karşı eleştirilerinde hırçın. daha çok.. kırıcı. Hepimizin çok. Saygınlığı kazanma yetisi. çelişkileri ve kendi kendimize bile itiraf edemediğimiz büyük inkârları ve günahları var. GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA . . Hepimizin zaafları. bunalıma girebilir ve hatta pek çok taş yerinden oynayıp bir deprem etkisi yaratabilir.” Bu sözünüzü bir makalenizde okumuştum. derin ve “çok gizli” sırları vardır.

fakat en azından daha şeffaf. Bunun bir nedeni de ruhsal yapımızın ve iç derinliklerimizin farkında olmayışımızdır. Onları incitmek. kovduğu ve hayatından çıkardığı kişiler var. Tüm zamanımızı dış dünyaya ayırdığımız için de kendimizi dinleyecek. manevî. o artık sizin değeriniz değil. ışığımızı ve sıcaklığımızı engelleyen yüzlerce. olduğumuz gibi görünmemiz mümkün olmayacaktır.Hepimizin aldattığı insanlar. çok şeyi değiştirecek ve çok daha mutlu. değil mi? Öyleyse. günah. üstümüzdeki otoriteye ve devlete karşı eleştirilerimiz ve hatta isyanlarımız var. Hepimizin gizlice ve yavaş yavaş yürüttüğü samanaltı plânları ve fantezileri var. Hepimizin aşağıladığı. yasak” üçlüsüne boyun eğmek. Bunları ihbar edemeyiz. iç dünyamıza daha çok zaman ve enerji ayıracağımız için “karanlık odalar”ımızdaki hazineleri keşfedebilir. söylediği yalanlar ve çektiği kopyalar var. onların değeridir. kendimizi yargılatamayız. binlerce maske taktık ve bu yüzden kendi kendimizi engelleyip. dingin ve yaratıcı olmamızı sağlayacaktır. Hepimizin daha zengin olma. Fakat bunları problem etmemek için de türlü türlü yöntemler geliştirir veya maskeler takarız. fiziksel ve duygusal rüşvetler var. hepimiz eşsiz bireyler olduğumuzu anlayacağız. daha . Bu zenginlik -paranın getirdiği özgürlük ve bağımsızlık gibi. ruhî zenginliğe kavuşabiliriz. içsel derinliklerimizde gezinecek zamanı bulamadık ve o eşsiz yeteneklerimizi geliştiremeden körleştirdik. Ama bir sürü maskemizden kurtulmamız mümkündür. Hepimizin dağıttığı maddî. tekrar dolmak. netice şu olmak zorunda: İnsanın evrimi son noktasına ulaşıncaya kadar birer ışık olmayı beceremeyeceğimiz için. Bunları birer “insanlık suçu” kabul edip. Bir ışık olmayı hangimiz becerebildik ki şimdiye dek? Tam tersine. Bunları ilân edemeyiz. Işık olmak belki asla mümkün olmayacak. daha refah ve daha sorunsuz yaşama ve daha güçlü olma arzuları var. Ayrıca dış dünyaya yansıttığımız görüntülerle uğraşacağımıza. “Sizin değerinizi başkaları ölçemez. Unutmayalım.” diyen düşünür ne kadar da haklı. donuklaştık. Bu uğurda hepimizin basamak yaptığı ve kullandığı kişi ve kurumlar var. aynı maskeler altında hepimiz birbirimize benziyor ve 6. Bu hürriyet içinde daha yaratıcı.sadece “ışık” olurduk o zaman. eşimize. değil mi? O maskelerin ezici ağırlığının kalktığını hissedince ne kadar özgürleştiğimizi fark edeceğiz. daha maskesiz. O. Bunları beyan edemeyiz. daha özgün ve daha içten olabiliriz. Bu özgürlük içinde. Ve işte ancak o zaman olduğumuz gibi görünebilirdik.bize daha hür bir içyapı ve dış dünya sağlayacaktır. Bunun sıkıntısını hepimiz sürekli yaşarız. devinmek. bence. Aslında. daha dingin. onlara karşı gelmek veya onları değiştirmekten daha kolaydır. tazelenmek isteyen öz yapımızı hep frenleyişimizdir maskelerimizle. çünkü öyle olduğunuzu düşünüyorsunuz.5 milyar insandan sadece birisi olup gidiyoruz. O derinliklerimizdeki hazinenin varlığını ve değerini bilemeyişimizdir. İşte bakın maskelerimiz nasıl da düşüyor iç dünyamızı aynaya tutma cesareti gösterince. özgürce akıp boşalmak. küstürmek ve basamaksız kalmak istemeyiz. Değerlisiniz. Hepimizin ana-babamıza. Bu eşsizlik de bize ve çevremize çok şey kazandıracak. Kendi değerinizi başkalarının terazisine bıraktığınız an. toplumsal kurallara ve “ayıp. Acaba içimizdeki “kilitli odaları” mercek altına yatırıp gördüklerimizi anlatabilseydik neler olurdu? Tamamen şeffaf hâle geleceğimiz için -bir sevgili dostumun dediği gibi. Bunları açık açık söyleyemeyiz. az ve eşsiz olan her şey daha değerlidir! Oysa.

ama içinden gelmediği hâlde birine övgüler yağdırmak. Davranışlar mutlaka çevreyi ve toplumu rahatsız etmeyecek tarzda ve başkasının özgürlüğünü engellemeyecek limitler içinde olmalıdır. Onu bunu taklit ederek geldiğimiz seviye gözler önünde … Taktığımız maskelerle oynadığımız oyunlar yaşamın hangi gerçeğini yansıttı ki mutlak gerçeklerin içeriğini öğrenmiş olalım? Yapay ve kompleksli kişiliklerle ne denli özgür davranabildik. bestelenmemiş müziği.Efendim. daha sıcak. işlemek. içsel sesleri ve ilhamları iyi tercüme ederek. bunları öylesine derin bir trans içinde söylediniz ki sözünüzü kesmek istemeden zevkle dinledim. içsel dünyamızla iç içe bir yaşam sürmemiz demektir. kendi iç hazinelerinden ve ruhsal kaynaklarından aldıkları özgün ilhamı ve sonrasında oluşan yepyeni fikri kullanan insanlar tarafından yapılmış olmasıdır. ne denli özgüven elde edebildik. dalkavukluk edip “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı” demek ve zihinsel. tabloların. Onlar otantiktirler. etik. ya daha iyi. doğal yapımızı zorladığımız ve iç dünyamızda bir “çift kişilik” geliştirdiğimiz için kendimize büyük haksızlık etmiş ve özsaygımızı kaybetmiş olmaz mıyız? Bu durum bizde.. sosyal ve ekonomik düzeyini olduğundan yüksek göstermeye çalışmak gibi ikiyüzlülükler kalın birer maske değil de nedir? Böylesi maskeler takarak. . içgüdülerin ve duyguların istediği şekilde “paldır küldür” davranışlar sergilemek demek değildir. Bir de onur. Özgün olmak demek: Doğuştan gelen ruhsal yeteneklerimizi bulup çıkarmak. çizilmemiş resmi. daha etkileyici görünmek ihtiyacı yüzündendir ya da bazı komplekslerimiz öyle istediği içindir.mutlu ve daha sevgi dolu birer birey olduğumuzu yaşayarak göreceğiz. O hâlde şöyle diyelim: Olduğumuz gibi görünemeyiz. Burada yeri gelmişken zihinlerde oluşacak bir yanlış anlamayı da engellemeye çalışalım: Doğal davranmak veya özgün olmak demek. İkinci soru şu: Göründüğümüz gibi olmalı mıyız? Kendi kendimize bir dış görüntü vermişsek. heykellerin ve yapıtların. Esas orijinallik. daha kültürlü. daha güzel. “iç savaşlar” yüzünden huzursuz bir ruh yapısı oluşturmaz mı? Taklit bir kişilikle geçen bir ömrün ürettiği her şey taklit olmaz mı? Olur elbet ve oluyor da… Ben. denenmemiş mimariyi. erdem. daha çağdaş. dışa yansıttığımız görünümü benimser ve göründüğümüz gibi olursak iyi mi etmiş oluruz acaba? Bu durumda. namus gibi edinmiş . Şimdi gidip bakın modern sanat galerilerine: İlhamlarını okuyamadıkları için daha önce yapılmış olanların şurasını burasını değiştirerek bir eser ortaya çıkardığını zanneden sözde ressamların tabloları ile doludur birçoğu. taklit etmeden. daha önce söylenmemiş sözü. göründüğümüz gibi olmamalıyız. o eşyaların. oynanmamış oyunu. yapılmamış heykeli. kurulmamış kurguyu ve sergilenmemiş yaratıcılık örneklerini üretmektir.. ahlâk. ilke. Ve Sosyal Bilinç’e sahip insan olmanın gereğini daha fazla yerine getirmiş olacağız. Esas sebep. bilir misiniz? Hayranlığımızın asıl nedeni onca yüzyıl önce. geliştirmek ve mizacımızı maskeler yüzünden baskı altında tutmadan. bu. Diyelim ki makyaj ve şık giyinme artık birer gereksinimdir ve ayrıca kişinin kendi kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olduğu için de yararlıdır. ne tür başarılara imza atabildik? Müzelerdeki eserler neden bizde bir hayranlık oluşturur. maskesiz. süregiden bu hazin tablonun en büyük nedenini bu maskelere ve özbenliğimize yabancılaşmaya bağlıyor ve şöyle diyorum: Özgün olmaya çalışmalıyız. daha şık. yazılmamış yazıyı. bunca güzel şeylerin yapılmış olması değildir aslında. Sonuç olarak şöyle bitireceğim: Yüzyıllardır sorgulamadan kullandığımız pek çok özdeyişi biraz deştiğimizde onların anlamsızlığını ve bireylerde yarattığı tahribatı ve yanlış yönlendirmeyi hemen fark edebiliyoruz.

Bizler. aslında sivil anayasamıza ters düşer ve eğer onları uygulayarak yaşarsak. Ürettiğimiz ilkelerin başında ahlâkî değerlerimiz gelir. değil. bir de erkek çocukla birlikte sadece siz kalsanız. Size bir soru sorayım: Dünyadaki 6.Bir şeyin doğa mantığı taşıması..Hayır. .Fakat bu argümanı zayıf bulanlar da var. Bu bir çelişki oluşturmuyor mu? EVRENSEL ETİK . bu kural. belki de insanlığın daha yavaş evrimleşmelerine neden olacaktır. doğada güçsüze geçit yoktur ve büyük balıklar sürekli küçükleri yiyerek hayatta kalırlar. o şeyin insan mantığına ve gerçeklerine uyacağı anlamına gelmez. “beynin ürettiği her şey doğaldır ve doğa mantığı taşır” diyorsunuz. Tekrar ediyorum.Dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu göz önüne alarak düşündüğümde. evrensel etik ve bilimsel. Bu da. Sizce de öyle değil mi? AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI . Bu sav bana da mantıklı geliyor. Sözgelimi.5 milyar insan ânîden yok olsa ve sadece bir kız. kanunlarımızca suç ve dinsel yasalarımızca da günahtır. değişen dünyadaki yeni oluşumlara ayak uydurmak ve onları da ahlâkî çerçevede kontrol edebilmek amacıyla yeni bir etik oluşturmak da gerekir. şimdiye dek ürettiğimiz tüm ahlâkî. doğaya rağmen doğaya karşı çıktıkça onu kontrol ettikçe gelişmiş ve bugünkü bilinç düzeyine ulaşabilmiştir. Bu durum bir paradokstur.olduğumuz bir dizi kavram var. Esasen insanoğlu. onların torunlarının da bu duruma düşmesini istemediğim için herhâlde onları doğal seyirlerine bırakırdım. Hem zaten bir önermenin mantıklı olması da doğru olduğu anlamına gelmez.. bazıları da çakışır. onları yetiştirirken şimdiye dek edindiğiniz bilgi ve değerleri mi kullanırsınız.. çünkü çocuklar dünyayı tanıdıkları ve öğrendikleri şekliyle yaşarlar ve öylece kabul ederler. kültürel ve estetik değerlerin yok oluşu anlamına gelir. eninde sonunda gene . Fakat öte yandan da.” Dolayısıyla.O zaman. Dünyada barışın. tarihsel süreçte bir dizi insanî değer. toplumsal ve kişisel doğrular oluşturagelmişiz.önlenmelidir.. Ama unutmayalım ki tüm evren bir paradoksun eseridir. Tabiî. 40-50 bin yıllık bu ahlâkî ve bilimsel evrimi heba etmiş olurdunuz ve insanoğlunun yaşadığı tüm acılardan ve zorluklardan sonra edindiği bu değerleri ve deneyimleri israf ettiğiniz için büyük bir hataya veya diğer adıyla anakronik hastalığa düşerdiniz. eşitsizliklerin büyümemesi için ve toplumsal huzurun devamı için ahlâkî değerlerimize sarılmak zorundayız.” bizleri robotlaştıracak kadar acımasızdır. Çünkü o iki çocuk ve onlardan türeyecek nesiller. de sonsuz olmak gibi. yoksa başıboş bırakıp. Fakat. Paraya ve güce tapılır hâle getirilmiş küreselleşen dünyanın “modern değerleri. tüm dünyada “orman kanunları” hüküm sürmeye başlar. mantıklı bir sav her zaman doğru değildir. kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının korunması için. kendi ahlâkî değerlerimizi onlara “empoze” etmemiz. Şöyle diyorlar: “Gelecek kuşakların bizim değerlerimizden yoksun olmaları onlara bir zarar vermez ve onlar bunun acısını bile duymazlar. düşünmeden hararetle savunduğumuz pek çok Doğa Kanunu. kendi kanunlarını kendilerinin oluşturmasını mı beklersiniz? . . O nedenle. Bu yeni değerler. Tanrı kavramı bile büyük bir paradokstur: Hem yoktan var olmak hem. Bu doğruların bazıları Doğa Kanunları ile çelişir. Siz bunların gerek ve şart olduğunu söylüyorsunuz. gelecek kuşakların temel etiği olmadan önce önlemler alınmalı ve bu ruhsuz gidiş -derin bir ahlâkî vakum oluşmadan.

fakat esas neden. burası var. elinizdeki bir pasaportla tüm dünyayı özgürce ve güvenle dolaşabilme olanağınız var. Onları yıkıp. Zerdüştlük’ten esinlenerek oluşturduğu bir karakter sayesinde kutsal sayılan her şeye saldırıyordu.. Bu şöhreti kazanmalarında gördükleri ve yaşadıklarını gezemeyenlere anlatmaları da rol oynamıştır elbet. her tarafta yağmanın. . Marco Polo veya Evliya Çelebi neden “büyük insan” olarak anılırlar? Onlar.. Tüm işkencelerinle ve zulmünl! Lütfen geri gel. Ve kalbimdeki son alev Sana doğru yanıyor. o çağlarda dünyanın bir cangıldan daha tehlikeli oluşudur. Burası sonsuz bir boşluk. insan ruhunun doğası ve zihinsel yapımızın bir gereğidir. bizi sonunda yine bu noktaya getirecektir..! Acaba kaçtı mı? Göçtü mü? Hayır. Demek ki orman kanunlarının işlediği Marco Polo’nun dünyası epeyce medenileşmiş ve uygarlaşmış. Friedrich Nietzsche (1844-1900) buna benzer bir düşünceyi.. sadece aşağısı.. biliyor musunuz? Çünkü hak ve hukuk tanımayan bir dünyanın istilâsından korunmak için en geçerli savunma şekli oydu. Önce Prusya’daki. ölüler ve deliler. hayır! O öldü. yüksek bir yere çıkar ve ağlayarak şunları haykırırdı: ‘Tanrı’yı arıyorum. Nietzsche zaman zaman pazarlara gider. Artık yukarısı yok. Bu doğallık. katliamların. Sizler ve ben. Bunun sağlamak için de uzun vadeli bir plân geliştirmişti: Bu tanrı önce öldürülecek. 1883’te yazdığı “Zaratustra”da. yol kesmenin. Lütfen geri gel. yaşamının son on yılını büyük bunalımlar ve hastalıklar içinde geçirdi. Ve hızla daha da uygarlaşmaktadır. Bundan kaçınılamaz. Ama bunun ön koşulu. beynimizin doğal bir yapı olması bize düşüncelerimizin doğal olmasından başka olanak tanımaz. dürtü ve ihtiraslarından korkmaları gerektiğini öneriyor ve kendi yalnızlığından korktuğu zamanlar Zaratustra’yı Tanrı’ya yalvartarak şöyle haykırıyordu: Tanrım! Geri gel. Bu boşluğun içine düştüğümüzü görmüyor musunuz?’ Nietzsche hurafelerle dolu bir Tanrı anlayışının yıkılması ve bunun yerine ‘doğru’ bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiğine inanmıştı. O nedenle her şeyin değiştirilmesini istiyor ve ‘İki tip insan değişmez. O’nu bizler öldürdük.. O nedenle. eşkıyalığın. Karamsar bir mizaç sergileyen Nietzsche.bugünkü ahlâkî değerlere ulaşacaklardır. Fakat Nietzsche’nin tek plânı bu değildi. Bizler O’nun katilleriyiz.. eldeki değerlerimizi korumak ve geliştirmektir.. köhnemiş Hıristiyan anlayışını yıkmak ve yerine yenisini koymak biçiminde uygulamak istemişti. insanların Tanrı’dan korkmaları yerine. Sonuçta olan kendisine oldu. Siz zannediyor musunuz ki tarihteki dünya bundan daha iyi bir dünyaydı? Asla.’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu. güçlü ve moral değerleri yüksek bir seçkinler tabakası yaratma hayali de besliyordu. silbaştan yenileri ile değiştirmek mümkün değildir ve zaten sonuçta ulaşılacak nokta yine bugünkünden farklı olmayacağı için abesle iştigaldir. tecavüzlerin. Uzletlerin sonuncusuna. Gözyaşı ırmaklarım Yataklarında sana doğru akıyor.. Bu. daha sonra tüm dünyadaki ahlâksızlığı ve ikiyüzlülüğü yok edecek olan katı. Oysa bugün. kendi duygu. Eski kentlerin etrafı neden surlarla çevriliydi. Tanrı’yı. sonra orijinal hâliyle yeniden diriltilecekti. savaşların ve her türlü ilkelliğin hüküm sürdüğü devirlerde seyahat edebilme cesaretini gösterebildikleri için övgü kazanmışlardır.

o “nefse hâkimiyet”. Tanrının buyruklarına uymamayı da içine alır. ruhî dengeyi ve toplum düzenini bozacak yasakları delme arzusunu engellemek veya pasifize etmektir. Bunları benimseyen kişiler aynılarını kendi yörelerinde yaşamak istiyorlar. öncelikli hedefimiz olmak zorundadır. “Evrensel düşün. küresel davran ve yöresel yaşa” prensibini edinmemiz gerektiğine inanıyorum. her şey karşıtı ile var olabildiği için. Sonuç olarak ben. bunca sanat ve değer üretmiştir. kanunların ve dinlerin var olma sebebi de budur. . Mucitlerin ve icatların. Dinsel öğretilerin istediği şey. Sizce. her yorumunuz bende yeni bir soru doğuruyor. yasakların ve ayıpların kapsamı o kadar genişletilmiştir ki. beyni bilgi açlığı çeken milyarlarca insan var. sizin de Marco Polo örneğinde sözünü ettiğiniz gibi. geliştirmek ve evrimleşmelerini sağlamak. . Bu da pek çok toplumsal sürtüşme ya da değişim çıkarıyor ortaya. Fakat. On binlerce yıldan beri edindiğimiz evrensel. suç işleme ilk insanlardan beri süregiden bir olgu. Merak: Dünyaya gelen insan yavrusunun hayata hazırlanması ve çevresindeki her şeyin doğasını öğrenmesi için gerekli olan bir içgüdüdür. Bu suçları işlemek dinlerce de yasaklanmış ve fakat adına günah denmiştir. Bugün dünyada midesi yiyecek.Saptamanız çok yerinde. Bunları korumak. Çocukların her şeye dokunma ve olmadık şeyleri kurcalama isteği bu güdüden kaynaklanır. Çünkü ayıp-günah-yasak üçlüsü çocuklara çok erken yaşta ve daha beyinsel nakışları örülmeden önce empoze edildiği için.Efendim. Fakat bu durumun bir başka nedeni de. Yani yasak. bu dengesiz ve sağlıksız eğitim onlardaki merak içgüdüsünü köreltmekte ve yaratıcılıklarını engellemektedir. Bu nedenle dünyadaki suç oranları son yıllarda oldukça arttı deniliyor. hâlbuki. dünyanın başına gelecek olan da Niçe’ninkinden farklı olmayacaktır. Zaten. onları doyuma ulaştıracak ekonomik ve zihinsel gücümüzü Makroevren’i araştırma yolunda harcıyoruz. Ve beğenilme içgüdüsü ile birlikte bu merak sayesindedir ki. pozitif merak bile işlevini sürdüremeyecek hâle gelmiştir. Fakat tarihsel süreçte günahların. Ama günah suçtan daha geniş bir kavramdır. bu dünyada hak ettiğimiz evrensel mutluluğu yaşamamız sürekli ertelenecektir. . ahlâkî ve sosyal değerler sosyobiyolojik insanın mutluluğu için en geçerli arşivdir. Oysa. dünyamızdaki sorunlar bizi diğer gezegenlerden daha fazla ilgilendirmelidir. insan doğasında yasakları delme arzusunun varlığıdır.Benim bilinmeyen Tanrım. yasaklara uymama güdüsü. arzu ve merak doğurur.Günahkâr insanların sayısının suçlulardan daha fazla olmasının nedeni de bu olsa gerek. Bu durum böyle devam ettiği sürece. insanlar yeni kültürlerle ve yaşam tarzları ile tanışıyorlar. Dünya küreselleştikçe ve ülkeler bile bir şehrin mahalleleri gibi kolayca gezildikçe. pozitif bir içgüdü olan merakın negatif zıddı olarak ortaya çıkar. yasakların az olduğu toplumlarda daha fazla görülmesi bir . Oysa. Benim acılarım. değerlerimizi evrimleştirmek yerine devrimle yıkmaya çalışırsak. insanoğlu bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeyi yakalayabilmiş. insanlar suç işlemeye neden meyillidir ve suç ile günah arasındaki fark nedir? SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ . Benim son mutluluğum! Eğer.Suç: Kanunlarca saptanmış yasaklara uymamak ve topluma veya bireylere zarar vermek demektir.

Fakat her yeni bilgi. Ne tür bir işlevi olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış ama bu genin beyinde açıldığı ve düşünce sisteminde etkin olduğu sanılıyor.5 milyar insan var ve aynı sayıda da yabanî kurt var diyelim. öyle mi? .Acaba insanların agresif davranmasının nedeni de genetik olabilir mi? . . Varlığını ortaya koyması ve iş görmesi için . negatif ve nötrdür. Agresif davranışların bir nedeni de bu değil mi? Ayrıca doğanın da. pozitif.tesadüf olmasa gerek! . Yaşamak güdüsünü iki temel davranışla tatmin ederiz: Yiyecek tüketmek ve bir tehlike anında vurmak veya kaçmak… Vurmak güdüsü. suçluluk duygusundan kurtulmak isterler. Daha konuşmayı öğrenmediği için kültürel etkiler altına girmemiş bir çocuğun her tarafı karıştırması ve her şeyi ellemesi buna en güzel kanıttır. Bu merak içgüdüsünü tetikleyen bir gen var mı. Buradan çıkan sonuca göre. içindeki her fenomen. Bilim cehaletin üstüne gittikçe. Ama bu mekanizma kültürel etkiler yüzünden gereksiz yere öldürme davranışına kadar genişleyebilir. Acaba özgürlük kavramı genetik şifrelerimize mi kayıtlı? DOĞA. insanın çok değer verdiği ve uğrunda sürekli savaştığı bir kavram. Bir şey nötr (yüksüz) ise durağandır. bir savunma mekanizması olarak agresif davranma şekline dönüşür. agresif davranma temelde genetiktir. yoksa merak sadece düşünen insandaki beyinsel bir fonksiyon mu? .Bu sözleriniz bana “bilimin akaryakıtı cehalettir” sözünü anımsattı. her olay ve her görüngü de zıtlıklar paradoksu sayesinde var olmaktadır. Bu durum da bizde yeni merakların doğmasına neden oluyor. gözleyebildiğimiz bir özgürlük anlayışı var. . Protein gereksinimi aynı olan bu iki canlı türünün öldürdükleri diğer canlıları sayacak olursanız. Evliya Çelebi’nin büyük cesaretle edindiği seyahat özgürlüğü gibi. zevk için avlanırlar ve çıkarlarını ya da toplumsal statülerini korumak için savaşlarda veya barışta birbirini öldürürler.Efendim. Bu ilave katliamları insanlar kendilerini her bakımdan daha emniyette hissetmek ve “vur güdüsü”nü doyurmak için de yaparlar. İNSAN VE ÖZGÜRLÜK . en. Fakat merakın çocuk yaşta köreltilmesi bence en önemli sebeptir. insanların kurtlardan çok daha fazla sayıda canlı öldürdüğünü saptayabilirsiniz.Genetik yapımızda var olan iki temel içgüdü yaşamak ve üremektir demiştik. Konuşmaya başlayınca sorduğu binlerce soru da merak içgüdüsünün bir başka kanıtıdır. boy ve yükseklik değil. Evrene enerji düzeyinde baktığımızda görürüz ki: Madde soyut enerjinin somutlaşmış hâlidir ve maddenin gerçek boyutları. Daha yüzlerce faktör var. İnsanlar protein ihtiyaçlarını karşılamak için öldürdükleri çiftlik ve kümes hayvanlarından başka. Yani bildikçe bilmediklerimizin çokluğunu daha iyi anlıyoruz. özgürlük. Merakın genetik olduğunu ben en açık hâliyle çocuklarda görüyorum. Bunu da kolayca rasyonalize ederek. 20’nci kromozom üzerinde.Yani sizce. daha önce akla gelmeyen yeni sorular doğuruyor ve dolayısıyla insan zihninde yeni cehaletlere yol açıyor. bilinmeyenler birer birer bilinir hâle geliyor ve böylece yeni bilgiler türüyor. İşte bu güdü. kırdığı eşyalardan başlayarak çocuğa “suç işletmeye” o zaman başlar. PRP (Protiz Rezistanslı Protein) denen küçük bir gen var.Böyle bir genin varlığına dair birkaç ipucu mevcut. bir toplumun bilim ve teknolojide geri kalmasının nedeni yasakların ve günahların fazlalığıdır. sonsuzluk ve hiçlik paradoksu ile var olmuşsa.Evet. beyin geliştikçe ve Sosyal Bilinç olgunlaştıkça.Nasıl ki evren. diyebiliriz. ama sadece onlar değil tabi. Örneğin dünyada 6. .

özgürce yer değiştirmek için çok ilginç yöntemlere başvuruyorlar. Yani özgürce hareket eden mikroorganizmalardan ve hayvanlardan tutun da. rüzgara. Fakat toprağa bağlanmış bitkiler ve milyonlarca yıldır yerinden kımıldamayan kayalara kadar. İnsansoyu evrenin bir parçası olduğu ve genlerine kodlanmış Doğa Kanunları’na uyduğu için. özgürlüğün değerine daha fazla artı yüklemeden edemiyorum. Bu çabayı en yakınımdaki bitkilerde her mevsim gözlüyorum. O bakımdan. bilincimiz sayesinde farkına vardığımız her oluşumun kökeninde pasif nötr ve aktif pozitif veya aktif negatif vardır. kinetik özgürlüğe dönüşme çabası gösteriyor ve olanağı buluyor. derebeylikler. Bunlar için gerektiğinde agresif davranmayı ve savaşmayı kolayca göze almaktadır. Surlara hapsolan insan bir de totaliter rejimlerin baskısı altına girince. enerji olarak yüksüz bir evren. Sözgelimi. o kadar potansiyel tutsaklık olması gerekiyor. Onlar da -hayvanlar gibi. dolaşım kabiliyetini yitirmiş ve “esaret” hayatı yaşayan varlıklar da var. Temelde. özgürlüğü oluşturan temel etken evrendeki dinamizmdir sonucu çıkıyor mu buradan? . Bunca hareket ve değişim esnasında. Kara Delik ötesi Teklik (Singularity) denen bir evrendir. o zaman özgürlük -zıddı olmadığı için. . benliğinde potansiyel tutsaklığı da taşıyacaktır. yağmura.eşit miktarda negatife ve pozitife bölünmesi gerekir. her şey kendisi ve zıddı sayesinde var olur. özgürlük ve tutsaklık evrenin işleyişinde vardır. kültürel gelişim sürecinde. potansiyel esaret. yere basmadan. Zira bulduğu her pratik yöntem. sahip olduğu değerden daha fazla artı bir değer yüklemişiz.. uzay. . Bu nedenle. Fakat mutlak özgürlük doğada tek başına bulunmadığı için. Eğer tüm dünyada tarihten beri sürekli koyu bir esaret rejimi olsaydı. Aslında. Ve evren sürekli genişlediği için yıldız kümeleri bile durmadan konum değiştiriyorlar. sürekli bir özgürlük ve dinamizm arayışı içinde olmuş ve olmaya devam edecektir. bizler bunu yaşamın doğal bir gidişi zannedecek ve özgür davranan veya özgürlük isteyen bireyleri belki de şiddetle cezalandıracaktık. O yemyeşil dünyada yaşayan ve korku içinde ama özgürce dolaşan insanoğlu. doğada eşit değere sahiptir. Olaya “doğa gözlüğü”nden baktığımızda. Fakat biz. insanın bu özlemini mutlak mânâda tatmin etmesi asla mümkün olmayacak. Böylece özgürlük (pozitif) ve esaret (negatif) kavramlarından artık söz edilemez. bunları iyi ve kötü olarak sınıflandırmış ve hatta pozitif enerjiye. Burada bir nüansa dikkatinizi çekmek isterim: Pozitif ve negatif enerji türlerine bu isimleri takan insanoğludur. kaçındığımız esaret de. On binlerce yıl önce. zaman ve hiçbir hareket olmayan.pozitif değerini kaybeder ve nötr hâle dönüşür. Ben özgürlüğü “Kinetik Pozitif” ve tutsaklığı da “Potansiyel Negatif” olarak algılıyorum. Yani. Evrendeki her şey sürekli değişiyor ve yenileniyor. Esaret olmasaydı hürriyet de olmazdı. ikisinin de aynı değerde. gerekli ve şart olduklarını görürüz ve birisi diğerine tercih edilmez. Çiçeklerini bin bir renge boyamalarının asıl nedeninin. depreme ve süpernovalara dönüşen yıldızlara kadar evrende olağanüstü özgür ve dinamik bir yapı gözleniyor. uçan böceklerin ve kuşların dikkatlerini çekip genlerini uzak diyarlara da gönderme gayretleri olduğunu düşündükçe. Bursa’dan yola çıkan bir maymun. başka topraklarda yeşermek arzularını hayretle ve heyecanla izliyorum. hayvanlara ve insanlara “rüşvet” olarak ikram ettikleri meyvelerindeki çekirdekler veya polenler sayesinde. Çünkü ne kadar kinetik özgürlük varsa. bizim çok değer verdiğimiz özgürlük de. Dünyadaki esaretin tümünü yok ederseniz.Peki. Dolayısıyla. etrafı surlarla çevrili kentler ve devletler kurmaya başlayınca korkularını azalttı ama özgürlüğünü de kısıtlamış oldu. daldan dala atlayarak Kars’a ve hatta Çin’e kadar gidebilirmiş.Tabiî. içinde madde. doğanın gözünde bizim değerlerimiz sübjektif ve görecelidir.. Özgürlük de böyledir.

kaos ve belirsizliklerin eseridir. tutsaklık ve özgürlük dengesi hiç değişmeyecektir.. belirlenimcilik (determinizm) gibi. Gerçek özgürlüğü. Hayal gücümüzü aşan bu zaman içinde. Büyük Sıkışma. ama henüz bu liste bile uygulanmamaktadır. genetik şifrelerimiz bize ne kadar özgürlük tanıyor? GENLERİN ESİRİ MİYİZ . . O zaman kurduğunuz denklemi değiştirmek zorunda kalmayacak mısınız? . DNA’ları konuşurken fark ettiğiniz gibi. filiz çağından ergenlik çağına kadar toprak ve hava koşullarının el verdiği kadarıyla ve fakat dallarını ve yapraklarını özgürce salarak büyür. genetik mühendislik sayesinde bir gün belki doğasını bile değiştirebilecek. özgürlük. Bu kabarmış özgürlük içgüdüsü ve özlemi uğruna hâlen savaşıyor ve ışığı demokraside bulmuş görünüyor. İçinde böylesine belirsiz ve hercümerç bir etkileşimin olduğu bir sistemde. determinist birer mekanizma olan genler.Burada öncelikle birkaç kavram arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak lazım: Özgür irade. Hatta.Efendim. tüm evren kurulu bir saat gibi hareket eder ve içindeki her şey bilardo topları gibi önceden belirlenmiş yönlere doğru gidip gelirler.Hayır. kaos. Ve sonra bom! Büyük Sıkışma!. gidecek. bizi tatmin edecek özgür bir dünyayı kurmamız daha da kolaylaşacaktır. Ben özgürlüğü -bu limitleri aşmamak kaydıyla. eksi değerdeki esaret de aynı oranda büyüyecektir. insanoğlu belki bu limitler içinde kalmakla yetinmeyecek ve daha özgür bir dünya kurmak isteyecektir. . Bir vişne ağacı. özgür iradenin nefes aldığı ve hayat damarlarının beslendiği kaynak olan özgürlük. ışık hızından daha hızlı hareket ederek. kendi doğamıza ve tarihsel diyalektik sürecimize uygun biçimde yaşayarak ve fakat kendi totaliter ve bağnaz fikirlerimizi saf dışı bırakmak için mücadele ederek bulabiliriz. Bakınız. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde listelenmiştir. Ve aşırı özgürlüğe karşı aşırı tutsaklık denklemi yine çalışacak. belirsizlik. Bunun gibi. Buna karşın özgür düşünce ve davranışlarımız da genlerimizin mekanik yapısını değiştirebiliyor. Bu etkitepki mekanizması determinist bir oluşumdan başka bir şey değildir. belirsiz birer eylem olan davranışlarımızı ve düşüncelerimizi etkiliyorlar. daldan dala atlayıp gezen maymun örneğinde olduğu gibi uçaktan uçağa atlayıp.. yani bir anlamda “Evrenin Kıyameti” 5 milyar sene sonra gerçekleşecek deniliyor. Yetenekleri elverdiği için zaman zaman bu yasaları delebilir. Newton mekaniğine göre. bu göreli kavramı doğal denge terazisinde tartarak anlar ve uygularsak. Özgürlüğü. evrenin her yerini mesken yaptı ve sonsuza yakın bir özgürlük kazandı.Doğa Yasaları’nın ve toplumsal kanunların tamamen dışına çıkma özgürlüğü bulunmamaktadır. Özgürlüğün evrimini zorlamak ve onu devrimle edinmeye kalkışmak. ama bunun bedeli özgürlüğünü veya yaşamını yitirmek olur... diyelim ki insanoğlu o kadar olumlu bir evrim süreci geçirdi ve o kadar yüksek bir bilinç düzeyi yakaladı ki. mekanik ve determinist bir mekanizmanın yaşamasına olanak yoktur. insanın -sosyobiyolojik bir canlı olmasından ötürü. Bence.doğal ve kozmik bir hak olarak görüyorum. O nedenle.Peki. . bu evrimi hızlandırma olanağına kavuşamayız. dünyayı dolaşabilmek bağlamında anladığımız sürece de. ama onun bir çınar ağacına dönüşme özgürlüğü asla yoktur. O zaman artı değerdeki özgürlük o kadar büyüyünce. insanoğlunun ta ilkçağlarda kaybettiği ve ancak Magna Carta ile ucunu yakaladığı özgürlüğünün sınırları. Tüm evren ve içindeki “özgür insan” önce kara deliklere.özgürlüğünü tekrar kazanmanın savaşını vermeye başladı. aslında determinizm. sonra da Teklik denen o hiçliğe hapsolup. ortaya yeni esaret türleri çıkaracaktır.

Meselâ benim bu akşam ne zaman yemek yiyeceğimi veya yiyip yemeyeceğimi bilemezsiniz.Efendim. davranışlarımızı da etkileyen bir genetik determinizm sahibiyiz. Fakat Kaos Teorisi’ne kulak verirseniz. ama sonuç belirsizdir. İnsan olarak hepimiz. Yani. İşte bu nedenledir ki. Ve en basit kurguya sahip sistemlerden bile çok karmaşık sonuçlar çıkabilir. olayların sonucunu kestirmeniz yine mümkün olmayabilir. Belirsizlik İlkesi dediği bir kavramla açıklamaya çalışmıştır. ama gelecek 3 gün içinde mutlaka bir şeyler yiyeceğimi tahmin edebilirsiniz. yemeğimi hava koşulları. Çünkü genler kendi şifrelerini kullanmak istedikleri için. aslında iyi determinizmin ta kendisidir: Kendi limitlerimizi anlayıp kabullenme ve bu sınırlar içinde kendi seçeneklerimizi yaşamaktır. Heisenberg’in de haklı olduğunu görebilirsiniz. Amaç sözcüğü de en göreceli kavramlardan biridir: Kimin nereden. . Buna rağmen. onun kişisel özelliklerini kestirmek kolaylaşır. Biyolojik ve Sosyal Bilinç’tir. kendi genlerimin ve kendi düşüncelerimin bana empoze ettiği determinizm bana iyi gelir. Bunun yanında.Acaba bu siyah ve beyaz renklere de esaret mi diyoruz? .Hayır. hangi gözle ve ne zaman baktığına bağlı olarak değişen. Ben bunu yadırgamıyorum. uçlardaki siyah ve beyazda değil. Bizi bu seçeneklere sahip çıkmaya iten nedenler de hem genetik. bir başka deyişle. Bu genetik ve dışsal koşullar benim yemek alışkanlığımı belirler. İşte bu da bir determinizmdir. Hiçbir insanın bir dakika sonra nasıl davranacağını bilemezsiniz. Serbest ekonomi piyasaları da böyle bir sistemdir. Benim özgürlüğüm. Heisenberg. yaşamın amacı nedir? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM . sistemin parçalarını teker teker belirleyip isimlendirseniz dahi. özgürlük. oldukça sübjektif bir kavramın ismidir. aradaki gri tonlardadır. Ama Yunus’un dediği gibi.. çiftçiler ve bitkiler. emir altında olan insanlar daha fazla strese girerler ve o yüzden daha yüksek kalp hastalığı riski taşırlar. hem de kültüreldir.. benliğini determinist ya da özgür bir dünyada yaşamak isteyen “Ben”in amacı ne olmalıdır. Yani özgürlük. Bu soruyu kime sorarsanız farklı yanıtlar alırsınız. insanın davranış kalıpları uzun vadede ortaya çıktığı için.Ben izafî kavramlara hep çekinceli yaklaşırım. yardım istemeyen insanlara yardım eğmeyi istekle yaparız. İşte. çünkü bu durum monotonluğu itici . Ögeler determinist. benden içeru. Bu kaosu Heisenberg. Bence şöyle düşünmek lazım: Dış koşulların veya diğer insanların bana empoze ettiği determinizm özgür irademe her zaman ters gelir. Ama eninde sonunda mutlaka bir şeyler yiyeceğimi bilirsiniz. ancak bazı tahminlerde bulunabilir. İnsan davranışları ve kişilik arasındaki ilişki de böylesi bir karakteristiğe sahiptir.Neyse ki Newton bu konuda yanılmıştır. “Bende bir ben var. evrende aslında bir kaos yaşanmaktadır. Yani: Kaos gibi görünen bir sistemi oluşturan elemanlar veya olaylar arasındaki ilişki o kadar çok ve karmaşıktır ki. nerede ve ne miktarda yağacağını hiç kimse kesinkes bilemez. Newton’un da. Örneğin yağmurun nasıl yağdığı ve kar tanelerinin nasıl oluştuğu artık iyice belirlenmiştir. Mikro ve Makroevren’de hiçbir şeyin belirli. . Buna kötü determinizm diyebiliriz. fakat yine de zamanı hakkında tam bir tahmin yürütmenize olanak vermez. yani determinist olmadığını savunur. Örneğin. fakat bize emreden insanların işlerini ya savsaklar ya da zorla veya stres altında yaparız. Bunun adını “Ben” koymuşuz. yemek zamanımı ise sosyal ve biyolojik koşullarım. bizi başka genlere ve geleneklere sahip insanların emirlerine karşı çıkmak için güdümlerler. fakat bunların ne zaman.” İşte o ben: “Kolektif Ben”dir. determinizm ve belirsizlik limitleri arasında kalan bu alanda ortaya çıkar. Aslında yemek yiyebilmem birçok determinist etkene bağlıdır: Açlığımı genler belirler. Buna da iyi determinizm diyebiliriz.

öyle mi? . kültür altyapısını oluşturmaya 50 bin yıl önce koyulmuştur. Bu gayesini milyonlarca yıldan beri yeryüzünde büyük bir başarıyla gerçekleştirdiğine hayretle tanık oluyoruz. 300 milyon yıldan beri devam eden bu ayıklama. bire otuz veren buğdayı ekerse. çevre koşullarına ve topluma uyum sağlayarak yaşamı sürdürmek ve -diğer canlılarda bulunmayan yaratıcılığı sayesinde. . Bunun arkasında duran “bilimsel iştah” yanında. elini ve dilini daha iyi kullanarak.Aslında bu zamanı 250 bin yıl olarak kabul edenler de var. ama 50 bin sene öncesi.bir dizi kültürel değer ve ekonomik kazanım üretmek. Nasıl ki iki meyve ağacından az meyve vereni keser ve bire on veren buğday yerine.bulan insan doğasının bir sonucudur. Charles Darwin’e (1809-1882) kadar.O hâlde düşünen ve ahlâkî değerleri olan insanı dinsel bağlamda temsil eden Âdem ve Havva 50 bin yaşında demektir bu. Demek ki üç amaçlı insan bu evreden sonra gelişmeye başlamış. engizisyon gibi insan onuruna ve haklarına tamamen aykırı bir sistem kurmuş ve uygulamış olan Kilise’nin hâlâ elinde bulundurduğu görkemli gücü çökertmek ve paylaşmak amacı geliyordu.5 milyar insanın binlerce gayesinin kökleri bu üç ana kaynaktan beslenir. altında yatan başka sebepler de vardı: Başta. 142 senedir hâlâ kanıtlanmamış ve kanunlaşmamış bir teori olarak bekleyen Darwin’in tezini. 15-20 bin sene öncesine gittiğinizde bile insanların ne denli doğal ve ilkel yaşadıklarına tanık olabilirsiniz. Aslında. Evrim Teorisi bu çevreler tarafından neredeyse göklere çıkarıldı. Yani. düşünmeye ve alet yapmaya başladığı çağdır.. .” Darwin’in mantık zinciri şöyleydi: “Nasıl ki bir çiftçi iki ineğinden birini kesmek zorunda kalınca sütü az olanı kesmeyi yeğler ve yararlı olanı yaşatır. Darwin 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayımlayınca. doğal bir ayıklama mekanizmasının sonucudur (Doğal Seleksiyon). Bunlar da evrensel ortak paydalardır.Efendim. Fakat 50 milenyum önce. üremek ve evrimleşmektir.. insanın da sadece iki temel amacı vardı. çoğalmak ve değişken çevre koşullarına adapte olmak zorundadır. Kaldı ki.Evet. Doğanın önemli parçası olan insanın ise üç temel amacı var: Üremek. Darwinizm gibi bir akım kapitalizmin gelişimi için gerekliydi. onun önde gelen iki amacı.. altını çizerek söylüyorum. insanın konuşmaya. “Tüm bitkiler ve hayvanlar milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ilkel canlıların evrimleşerek başkalaşması sonucu ortaya çıkmıştır. bu konuda aralarında büyük bir ihtilaf yoktu. elimizde 50 bin sene öncesine değgin hiçbir yapay kalıntı olmayışına ve insan kafatası ve beyin büyüklüğünün 50 bin senedir hiç değişmediğine dayanılarak yapılmaktadır.. Madem ki Hz. Darwin ne diyordu?. Zaten. Zaten bilim de fazla gelişmemişti.. Bu evrimsel değişim. öyleyse insan kültürünün ve etiğinin babası sayılabilir. bu sürpriz ve kilise öğretilerini yadsıyan teoriyi destekleyen çok sayıda bilim adamı ve iş adamı oldu. Fakat. . . Çağımızdaki 6. güçsüz özellikler yavaş yavaş tercih edilmemiş ve kaybolmuştur. sonuçta bu kadar çeşitli ve mükemmel canlıların oluşmasını sağlamıştır. diğer canlılar gibi. pek çok insan kanun gibi gördü ve hararetle savundu.. bir canlıda güçlü olan özellikler diğer nesillere kalıtım yoluyla geçerken. insanoğluna özgü amaçlar koleksiyonu içinde birbirinin aynısı ve benzeri olan sadece birkaç temel gaye bulabilirisiniz.Neden 50 bin yıl? .Fakat bilim adamları ile din adamları bu konuda bir türlü anlaşamıyorlar. Ayrıca. Âdem konuşabiliyor ve ilk emir olan “öldürmek günahtır” yasağını koyabiliyordu. gelişen ateizmi ve kapitalizmi destekler görüntü verdiği için. Bu saptama. yaşamak ve üremek. Tabiat . Doğadan başlarsak. Çünkü yaşamak için.

o düşünce zamanla katılaşıp buz donar ve bir inanç veya ideoloji hâline dönüşür. Bu mekanizma bazen anî değişimlerle (mutasyon) bozulabilir. .. bilimsel düşünmeye saygımdan ve bağlılığımdan dolayı bu teoriyi kanıtlanıncaya kadar. hastalıklar arttığında. Zooloji. üstüne ekleyip hacmini artırabilirsiniz. . . Tanrı’yı inkâr etmemiş. . domuzdan file veya filden zürafaya geçişi gösteren bir dizi fosil iskelet olması lazım. Düşüncenin yapısı irdeleyici.Peki diyelim ki. düşüncenin katı bir türevidir. Örneğin.da böyle bir genetik seçim yapar. sorgulayıcı ve su gibi akıcıdır: Girdiği kabın şeklini alır. çevre koşullarına adaptasyonu ve bu sayede gelişimi anlamında kullanıyorum. Doğa bu işi. Kilise ile Bilim Dünyası’nın arası iyice açıldı. Kendisini yaşatan çevre koşullarını bulduğunda daha da katılaşır ve bir aysberg gibi . yeni türler de evrim yoluyla ortaya çıkıyor ama bir türün diğerinden türediğine inanmam için elimde somut kanıtlar olması gerekir. Böylece. çok daha uygun ve mükemmel biçimde yapmaktadır. Bilim adamları da kendi aralarında Darwinciler ve Dindarlar olarak ikiye bölündüler.Bunun olacağına pek ihtimal vermiyorum. ortalık bayağı karışacak. Zaten evrim kelimesini de türlerin birbirinden türediği bağlamında değil. Tıp ve Antropoloji dallarındaki son 100 yıllık gelişmelerin ve bulguların hiçbirisi bu teoriyi kanunlaştıracak kanıtları ortaya çıkaramadı. daha ileri gitme olanağı kısıtlı olduğu için hantal ve tembeldir. Kimi zaman da katılaşır veya buz kesilir. düşüncenin donmuş hâlidir. Osmanlı uleması bile Darwin’in teorilerini tehlikeli bulmuş ve kitaplarının okunmasını yasaklamıştı. doğada var olan evrim gerçeğine parmak basmıştı. hayvanların genetik şifreleri çözüldükçe Darwinci görüşler daha da öne çıkacak ve belki de kanunlaşacak. bu bulguların kutsal kitaplarla çelişmediğini. Teorisinde yanlışlıklar ve eksikler vardı ve İncil’le çatışıyordu ama Tanrı anlayışı ile çatışan fikirler öne sürmediği birçok bilim adamı tarafından savunuluyordu. ama türlerin gelişimi evrim sayesinde oluyor. İklim koşulları kötüleştiğinde. Oysa Darwin. düşmanlar çoğaldığında ve yiyecek kaynakları azaldığında türler arasında rekabet artar. Bazen kendisinden daha kuvvetli bir düşünce ile karşılaştığında buharlaşıp yok olur. Darwin’in 1871’de yayımladığı “Descent of Man” adlı kitabından sonra koptu..Hayır. Darwin. güçsüzler telef olur ve güçlüler ayakta kalır. Bu böylece devam edip gidecek. insanlarla maymunlar arasındaki benzerlikten söz edince. Botanik. sizce evrim yeni türler ortaya çıkarmıyor. Bir düşünceyi değişmez düşünceler klasörüne koyar ve o klasöre o düşüncenin doğru olduğunu destekleyen bilgileri de depolayıp uzun süre saklarsanız. esas kıyamet.sadece önemli bir tez olarak görmeye devam edeceğim. en fazla işe yarayan özellikler gelecek kuşaklara aktarılmış olur.” Buraya kadar Kilise’nin gösterdiği tepki aslında onların ne denli bağnaz düşündüklerini ortaya koyuyordu. Ben. Fakat. kırılgandır ve kolay kolay buharlaşmaz. Doğal ayıklama bunları da zamanla güçlü hâle dönüştürür. sadece binlerce yıldır yapılan yanlış yorumları düzelttiğini söyleyecekler. Bu yeni türlerin oluşumunu sağlar. Zira Darwin. Düşünce gibi esnek değildir. O zaman bunu dinsel öğretilerle ve kutsal kitaplarla nasıl bağdaştıracak din adamları? . doğal bir sürecin nasıl işlediği üzerine gözlemlerini açıklamıştı.Esasen inanç. ama eğer teori doğrulanırsa. yani kolay kolay değişmiyor? .Yani. İnsanlar bile aşı yoluyla yeni türler oluşturabilmektedir. Fakat bir müddet sonra yapılacak yorumlar sayesinde sular yine durulacak ve inananlar bir yolunu bulup. İşte inanç böyledir. Ama bu geçişleri gösterecek bir tek iskelet bulunamadı.Sizce inanç denen olgu neden bu kadar inatçı.

birbirine zıt kutuplarda buzlanmışlardır. Etik dediğimiz ahlâkî değerlerin tümü. ideolojiye veya ahlâkî değerlere dönüşür. Bu durum doğamıza ve Doğa Kanunları’na aykırı değildir: Nasıl ki enerji donduğu zaman maddeye dönüşüyorsa. Onun da buharlaşması o kadar kolay değildir: Yanlış bir inancı veya ideolojiyi besleyip büyüttüğünüz için.” Bu alıntıyı biraz açmak isterim: Bence hayatı. bunların izafî olmasıdır. hayatın bir anlamı olduğu inancı.. “mutluluk bir makineye benzer: Ne kadar basitse. . Sorular insan zihnini zorlayınca. tarihten beri ürettiğimiz düşüncelerin katı bileşkesidir.Kirli suyun donması gibi. onu yitirmemek için acı çekmeye. bütün değerlerinin odak noktası olacak bir adanmışlık ilkesi ve amacı geliştiriyor. . genetik detaylara kadar inen kişiye ürkütücü gelebilir. insanda heyecan yarattığı gibi bezginlik de yaratıyor. meraklı birçok insanın hayata tutunmaları zorlaşıyor. Mutluluk anlayışı ve yaşamın amacı kişiden kişiye değişebilir. artık o inancı bir evlâdınız gibi kolay kolay terk edemezsiniz. Bu iki soruya kolay yanıtlar verilememesinin asıl nedeni ise. Aslında. karşılaştığı engellere başkaldırmasının gerekli olduğunu. Esasen anlam arayışı. genelde kolaycılığa kaçar ve bulunmuş bir yanıtı benimsemeyi yeğleriz. Bu zorluğu yenmek için. bir ateistin inançsızlığı da o kadar katıdır. Bir dine inanan kişinin imanı ne kadar katı ise. bu noktada bir parantez açalım isterseniz: “Yaşamın amacı mutlu olmaktır” diyen epeyce yaygın bir düşünce var. sadece yaşamayı ve üremeyi empoze eden bir düzenek gözüyle bakılmamalıdır. varoluş meselesi. biçim ve renk vereceğini anlatmaya çalışmıştır. bu mücadelenin anlamsız olan hayata. bir enerji türü olan düşünce de donduğu zaman inanca. Oysa. öz vermeye ve en zorlu koşullara dahi katlanmaya razı olur. İnsanın kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölebilme yeteneği vardır. yaşamın varoluş sebebini ve özgürlüğün sınırlarını belirlediğini kavrayan insan biraz karamsarlığa düşebilir.Bakınız. Aradığını bulması hâlinde ise. Kromozomların. insanı ve evreni iyi tanımış olmak. İnsan genomundaki genetik hafızaya. en ürkütücü koşullarda bile kişinin yaşama sarılmasına yardımcı olur. bu görüşün çok popüler olmasının esas nedeni “mutluluk nedir?” ve “yaşamın amacı nedir?” sorularına kolayca yanıt bulunamamasıdır. o kadar az bozulur. Görünüşteki amacı sadece üreme ve evrim olan doğanın bu banal gayesinin esiri olmamak için. bu yüzden yaşamını sürdürmeyi mânâsız bulan kişi çok şey kaybeder. Nietzsche. yaşamakta hiçbir anlam ve amaç göremeyen. Bu düşünce bir buzdağı gibi donup büyüdükçe bir ideoloji mi olacaktır sizce? MUTLULUK SORUNU . “yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen hemen her şeye katlanabilir” der. O zaman da gücünü bir veya iki yöne doğru kanalize etmiş oluyor. yanlış inanç da donar ve katılaşır. Ve aslında ikisi de aynı düşünce pınarından çıkıp. Aksi hâlde. Yaşamınızı onun dikte ettirdiği biçimde kurgularsınız. Bu konularda şimdiye dek on binlerce kitap yazılmasının ve binlerce farklı yanıt bulunmasının sebebi bu izafiyetten kaynaklanmaktadır. Albert Camus.Ya yanlış inançlar?. Oysa.büyür. ülküye. . düşünen ve araştıran ve yaratıcılığını kullanan insan kendine -doğaya rağmen ve doğaya karşı olmak üzerebir hedef veya erekler dizisi oluşturmak zorundadır. insanın elinde tutmak zorunda olduğu yüksek ahlâk ve göksel değerleri içeren amaçlarını korumak için. kişi..Efendim. O nedenle. insana özgü ve .

“Yaşamı anlamsız gören kişi hem mutsuzdur hem de yaşama uygun değildir. hayvanlarınkinden daha yüksek bir değer talep edemeyecektir. dostlarına ve hatta tüm dünyaya küsebilir ve bu duygusal tepkiyi kısa veya uzun süre götürebilir. Sevilmekten korkuyor. Kırgınlığın şiddetine göre. değerlerin gerçekleştirilmesine katkı yaptıkça anlam kazanır. kaybetmekten korktuğu için. Anlam arayışı. Unutulmaktan korkuyor. aslında yaşamayı bilmediği için. Yaşlanmaktan korkuyor. insanların birbirine küsmesinin genetik bir nedeni var mıdır sizce? DUYGULAR KALPTE Mİ. Albert Einstein’in deyimiyle. BEYİNDE Mİ .önemli bir gereksinimdir. Kırılma. teşekkür ederim. Amaç yoksunluğu ise. eleştirilmekten korktuğu için. sorumluluk getireceği için. duyusal uyumsuzluğun bir göstergesidir. Zaten hayatın anlamı da. değerler edinilip yaşandığında kavranır. Ölmekten korkuyor. ruh sağlığının da kuvvetli bir göstergesidir. İnsan ister ilkel isterse medenî olsun. Ve yaşamdan korkuyor. Düşünmekten korkuyor. yaşamdan. Bakınız Shakespeare ne diyor: İnsanların çoğu sevmekten korkuyor. en azından yarısı bedeniyle ilgili. bu amaçtan kaçamaz ve yalnızca hayvansal varlığa hizmet etmekten daha yüksek bir amaç için atılım göstermediği sürece. kişi kendine. acı ve aşkla birlikte ruhsal dengemizi en çok etkileyen üç duygudan biridir. kendisini sevilmeye lâyık görmediği için. insan. İnsanın anlam arayışı ile değer olgusu arasında tükenmez bir münasebet vardır: Değerlerle ilişkisi bulunan kişinin yaşamı. gençliğinin kıymetini bilmediği için. İşte bütün bu nedenlerden dolayı. İnsan: Ruh denen varlık ile madde denen varlığın bir sentezidir. diğer yarısı da ruhî yönüyle ilgilidir. Hayatı sırf maddesel bir olgu olmaktan çıkarıp. -Efendim. kendisi yerine başkalarına göre yaşadığı için. reddedilmekten korktuğu için.Küsme bir kırılganlık işaretidir ve kırılma duygusunun doğurduğu bir tepki veya davranış biçimidir. Duygularını ifade etmekten korkuyor.” Düşünen ve duyumsayan bir varlık olarak insanın anlamdan yoksun bir dünyada var olması imkânsız gibidir. ruhsal bir kaynaktan taşıp gelen gerçeklerin de tesiri altında düzenlemek gerekir. dünyaya iyi bir şey vermediği için. amaçlarını gerçekleştirdiği ve değerlerini yaşatabildiği oranda mutlu olur. Öyle anlaşılıyor ki yaşam. anlamını bir ölçüde değerlere borçludur. . Hayatta amaç ve anlam yakalayamamış insanların mutlu olmaları hemen hemen olanaksızdır. Konuşmaktan korkuyor. Acaba yaşama anlam katan duygularımız da genlerin etkisinde mi? Örneğin. Bu yüzden insanın hayattaki amaçlarından. sadece bu sözleriniz üzerine bile birkaç kitap yazılabilir.

Örneğin. dayanılır hâle getirebilmemizi sağlar. Ben buna ham bilinç diyorum. lise ve fakülte gibi üç düzeye ayırmak mümkündür: Temel Evrim Mantığı. Bu sistem. özveri gibi diğer duyguların “postuna” bürünme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanır. yalan bir sevgi ve saygı gösterdiğimiz hâller. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda. O hâlde. rasyonel davranma ve bilgiden bilgi üretmektir. Yani. sempati. Gövde. hormonlar ve beyindeki nörotransmiter denen salgılar sayesinde oluşurlar. fakat gerçeği içerdiği hâlde acıya ve kırgınlığa sebep olur. Orta Evrim Mantığı: Sınama ve yanılma yöntemiyle öğrenme yeteneğidir. bu potansiyel hazinemizden yeterince yararlanamamaktayız. Dar çerçevede mantıksız görünen ve rasyonel düşünce tarafından sürekli dışlanan duygular. İşte bütün duygu ve düşüncelerimiz bu üç mantık düzeyinin kombinezonları ve varyasyonlarıdır. bu “tutsak kalmış” beyinsel ve genetik gücümüzün açığa çıkarılması. pozitif düşünmek ve pozitif çevre . Ama salt bilgi üzerine oturttuğumuz yanlış eğitim sistemi yüzünden.. Orta Evrim Mantığı ve Üstün Evrim Mantığı. beslenme. hem de gerçeği doğurabilirler. geniş perspektiften bakıldığında bilincimizin en vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. Kırgınlık duyguların en yanıltıcı olanıdır. yani düşünce ve çevre. Temel Evrim Mantığı içerir. hatalar hem kötülükleri. öğrenme. Aslında. bazı hayvanlarda ilkel düzeyde gözlenir fakat insanlarda üstün bir gelişme göstermiştir ve Sosyal Bilinç’in bir parçasıdır. İnsanın en şiddetli acılara dayanabilmesi de bu duygunun bir bukalemun gibi rengini değiştirebilme özelliğine sahip olmasındandır: Acıları bir şekilde rasyonalize ederek. Üstün Evrim Mantığı ise: Akademik düzeyde düşünme. Keza. bütün duyguların birer mantığı. Bunların birinden diğerine geçişi çok kolay ve anî olarak gerçekleşebilir. Biyolojik Bilinç’in bir parçasıdır. Bu becerisi. Doğadaki fizik ve matematik kanunlarının evrim yoluyla biyolojimize işlenmiş hâli. Birine içten içe küstüğümüz hâlde. Duyguların oluşumunu bir ağacın anatomisine de benzetebiliriz: Duyguları uyaran sinir hücrelerini ve aralarındaki bağlantıları ağacın köklerine benzetirsek. Bu. gözleme. kendisini gizleyebilmesinden ve sevgi. sebebi ve sonucu vardır. Bu genetik belleği ilköğretim. kızgınlığın bu “maskesi”ni kullandığı anlardır. Çünkü bizi diğer canlılardan ayıran ve “üstün” kılan şey: Duygusal. Ben bu potansiyel yeteneğimiz sayesinde evrimsel bir sıçrama yapacağımızı bile düşünüyorum. üreme. kötülüğe ve acıya dönüşebilir ve küsmeye yol açar. negatif olduğu zaman bütün dallar ve yapraklar negatif olur ve köklere bile negatif sinyaller ulaşır. kullanılması ve belki de daha heyecanlı bir çağın başlangıcının müjdecisidir. evrim kurallarına uyar ve içinde doğa mantığı taşır. sevinç ve öfke. Ayrıca. anlaşılmaz ve mantıksız gelen duygularımız fiziksel birer oluşumdur. bize çok karmaşık. gerçekler bizi kırabilir ama hatalı ve rencide edici şekilde yüzümüze vurulduğu zaman. Bunu tüm hayvanlarda ve çocuklarda görebiliriz. bize hak ettiğimiz bir kötülük yapılabilir. Bu bilgi hayatta kalmamızı sağlar: Yani. mutluluk ve mutsuzluk gibi. saygı. Ve bütün duygular genlerden gelen emirler üzerine üretilen enzimler. psikolojik ve ruhsal yapımızla birlikte beyin hücrelerimizdeki “genetik bilgi bankası” nın hafızadır. çevreyi algılama ve bir tehlike anında vurma veya kaçma güdülerini doğurur. Bu çeşitlemelerin hem negatif hem de pozitif boyutları vardır: Sevgi ve nefret. hatalar ve gerçekler. Küsmeye neden olan bu üç etken. IQ testlerinin yerini EQ (duygusal zekâ) testlerine bırakmış olması.İnsanı kıran ve acı veren nedenler arasında üç temel faktör vardır: Kötülükler. bu uyarıları tetikleyen düşünce veya dış çevre faktörleri ağacın gövdesi ve dalları olur.. birbirleriyle iç içe birer ilişki içindedir.

millet. umutsuzluk. Vücudun sadece bir organını veya bölgesini uyarmak gereksinimi ortaya çıktığı zaman.Alınma/Küsme . Beynimizde.. duygusal denge ve verimlilik bakımından son derece önemli iki etkendir. beyin o organa bir sinirsel sinyal (impulse) gönderir ve bu sinyal bir refleks hareketi yaratır. Fakat öncelikle duygu derken nelerden söz ettiğimizi saptamak ve hafızamızı tazelemek bakımından şu listeye bir göz atmak yerinde olacaktır: .Evet. Tanrı sevgisi) .Mutsuz olma . “Yüreğim ağzıma geldi!”. dost. şefkat. Bence başarının sırlarından biri de budur. suçluluk.Kuşku/Vesvese . ama daha yoğun ve şiddetli bir uyarılmışlık hâlidir. bezginlik. şiddetli bir duygudur. aile. hınçlanma.Bu arada sözünü ettiğiniz Duygusal zekânın tanımını yapar mısınız? DUYGUSAL ZEKÂMIZ . şaşkınlık.Hayranlık/Gıpta .Kendini aşağı hissetme . Örneğin bir ayağı topallayarak yürüyen bir kediye duyulan acıma hissi. Heyecanlanma gerektiği zaman ise.Sevgi (çocuk. “Kan beynime sıçradı!” veya “Kendimi zor tuttum!” ifadelerindeki şiddetli duygusal hâller. korku. bedenin tümünü uyarma ihtiyacı hissettiği zaman. Korku.Hırs/İhtiras .koşullarında yaşamak. aşk gibi… Heyecan (excitement) ise: Duyguya oranla daha kısa süreli. cesaret.Zevk alma . . minnet.Utanma (masumiyet ya da şerefsizlikten doğan duygu) .Kendini üstün hissetme .Acı (yürek acısı. farkına varılan böylesi bir tepkidir.Duygu ile his arasında bir fark var mı? . sevinç. öfke. Hangi duygu veya refleks uyandırılacaksa. insan. hem hormonlar hem de sinir sistemi kullanılır. isyan.Panik/Şok . Hipotalamus denen..Duygusal zekânın içeriği henüz tam olarak anlaşılamamıştır ve hatta tanımı bile henüz bilimsellik kazanmamıştır. Duygu (emotion): Farkına varılan bir hissin kuvvetlenerek.Mutlu olma . Böylece en geç 6 saniye içinde.Hüzün duyma . kıskançlık. pişmanlık. o duyguyu gerçekleştirecek hormonları üreten salgı bezlerine bir sinyal gönderir ve bazı hormonlar hemen üretilip. üzüntü. Yani çabuk gelip geçen. nohut büyüklüğünde bir “duygu merkezi” var. aralarında bir nüans var ama işin içine heyecanı da katarak açıklayalım: His (feeling): Herhangi bir şeye karşı zihinde veya bedende oluşan ve yoğunluğu yüksek olmayan bir duygusal tepkinin farkına varma işidir (awareness).Aşk (cinsellik taşıyan romantik sevgi) . o hormonun yarattığı duyguya kapılırız. heyecan kategorisine girerler.Tatmin olma .Şehvet (cinsel dürtüleri tatmin etme isteği) .Gurur/Övünç . bu işi bir sürü sinyal gönderip zahmetli bir şekilde yapmaz. kan dolaşımına akıtılırlar. . buruk acı gibi) . Fakat beyin.Üzüntü. . bilinçte ve bedende genel bir uyarılmışlık hâli (arousal) oluşturmasıdır.

bedenin psikofiziksel faaliyetlerini düzenleyen ve “Endokrin Sistemi” denen hormonlar sistemine bağlı olan salgı bezleri ile sıkı bir işbirliği içindedir. kafein veya alkol ile eşdeğer etkiler oluştururlar. dilini. belki de ortalamanın çok üstünde bir duygusal zekâya sahip çağdaş insanlardır! . Bir başka deyişle. içi boş bir iddiayla kendi kendilerini kandırmaktadırlar. Ama zor olan şey. ırk.Efendim. zor değildir. bu çağda başarılı bir yaşam için geliştirilmesi gereken önemli bir zekâ türü olarak karşımıza çıkmaktadır. testisler. Troit bezi. yumurtalıklar ve diğer birkaç organdan çeşitli hormonlar salgılanır. duyguları zamanında üretebilme. . bu dünyada bir yer kaplaması. Hipofiz bezi. yaşatabilme. doğru duyguyu doğru oranda ve doğru tarzda gösterebilmektir. zekâ. Dil. “Kişisel değerler her zaman sübjektif. sezgilerini ve becerilerini geliştirdikçe. duygular gibi insanlar da çeşitli biçimlerde kategorize ediliyorlar. “bütün insanlar değerlidir” diyenler. kokain. aklını. Kim bilir. Daha açıkçası. İşte bu hormonlar sayesinde ve vücuttaki bazı fizyolojik fonksiyonlar sonucu hislenir. İşte duygusal zekâ. genlerin ve hormonların bedenimizde ve beynimizde ortaya çıkardıkları etkileridir. temeli çürük bazı savlarla sürdürülmektedir. “Ne soğuk insan!” diyerek suçladığımız kişiler. Duygu dediğimiz şey “kültürel kutsallaştırma” yüzünden çok sayıda insanın yanlış bir inanca kapıldığı gibi.Bu ayırımlar binlerce yıldan beri yapılmakta ve sosyobiyolojik insanın bir gerçeği olarak hâlâ süregitmektedir. düşünce ve yeteneklere sahip olması ve onun da sevenleri bulunması. ekstasi. doğru kişiye karşı.Bu merkez. Çünkü değer kavramı göreceli ve insana hangi pencereden bakıldığına göre değişen bir olgudur. duygularını yaşatıp denetleyebildikçe. duygulanır ya da heyecanlanırız. Ama herkesin yararlandığı evrensel insan haklarından yararlanma hakkı verir. renk. İşte bu tanım -tek başına. kültürel ve evrensel değerlerle donandıkça ve ürettikçe yücelen bir canlıdır. doğru zamanda. Bu zekâ türünü ölçebilecek testler henüz ortaya çıkmamıştır.bize duygusal zekâ hakkında çok şey öğretmektedir. günümüzdeki bazı hümanist akımlarca bir moda hâlinde. Aksine tamamen maddî ve bedensel bir olgudur. Bunu gözler önüne apaçık seren bir özdeyiş var. evrensel değerler şimdilik objektiftir. Duygulanmamızı sağlayan bir başka neden de beynimizin ürettiği “nörotransmiter” denen kimyasallardır. denetim altında tutabilme. bu salgı bezlerinin gerekli hormonları ürettikten sonra hedef organlara gönderilmelerinde önemli bir rol oynar. Bu ayırımları yapmak doğru mu? Doğru ise. doğru yerde.” Kişinin insan olarak doğması. aklın kendisini his bombardımanlarından koruması ve duyguları gerektiği yerde bastırma gücünü veya yaşatma isteğini gösterebilmesidir. Bunların bazıları eroin. Hipotalamus. duygulanabilir. “Herkes doğal olarak duygulanır. başarı ve servet bunlardan bazıları. pankreas. başka bireylerle sağlıklı duygusal iletişime (empati) girebilme ve birlikte pozitif duyumlar yaşama (kompati) yeteneğidir. İnsan: Dili. dini ve rengi ne olursa olsun. insanları değerli kılan özellikler nelerdir? SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ . Bunları yadsımak veya yok saymak. Epifiz bezi. sınıf. din. Duygusal zekâ. esrar. öyle kalbe yerleştirilmiş. bu. ona değerli sıfatını kazandırmaz. Bir de önemli-önemsiz ve değerli-değersiz ayırımı var. herkes gibi duygu. manevî bir oluşum değildir. ruh ve beden sağlığını koruyabildikçe.

bu jüri hangi kriterlere göre oy veriyor? . kendilerini ezilmiş hissetmekten kurtarırlar. O nedenle.Kişiliklere verilen değerler farklı olduğuna göre. size “Küçük Prens”in yazarı A. Değerli kişi lider olmaksızın önder olur. Değerleri biraz da az olmalarından mı kaynaklanıyor? . birbirine bakmak değil. Kişisel değerleri. fakat bu kişiler nadir oldukları için değer kazanmazlar. Nasıl ki büromu temizleyen firmanın yaşamıma getirdiği kolaylığa ve Microsoft firmasının sağladığı katkıya aynı kıymeti vermiyorsam. Peki. Oysa. lisedeki rehberlik dersi hocama ve Descartes’a da aynı değeri vermeme hakkını kendimde görüyorum. fakat âdet olduğu üzere birer maske takılır ve “herkes eşittir” tekerlemesi kullanılır. Böylesine göreceli ve soyut bir kavramı somut olgulardan söz ederken kullanmak bana ters geliyor. yücelikleri simgeler ve örnek alınır. Onun sözleri hem akla hem ruha hitap eder ve hayata anlam katar. mutlak bir eşitlik ilkesine hizmet etmelerini onlardan nasıl isteyebilirsiniz? . Saint Exupery’den beğendiğim bir alıntı ile yanıt verebilirim: “Sevmek.Bu değerlere evrensel jürinin onayı koşulunu koydunuz. Kolektif Bilinç’in ne kadar gördüğüne bağlı olan farkındalık düzeyine göre. bilgelik. . öyle mi? İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? . Bu gerçeğe muhalefet eden hiçbir sistem yaşayamaz ve hiçbir toplum mutlu olamaz.. Çünkü o. “Nadir olan değerlidir” inancı geçerli bir önermedir. estetik anlayış. gerçekten pek çok değerle donandıkları için saygınlık ve kıymet kazanırlar ve dolayısıyla ender olurlar. Yani. çünkü her toplum. objektif. her insanî özelliğe aynı eşit değeri biçmez.Bu yüceliş. önünde içten bir saygıyla eğilirler. Çevresinde karınca gibi dolaşan hayranları veya dalkavukları vardır. özel bir nedeni yok.Hayır. Aynı toplumun diyorum. kişi. şimdiye dek on binlerce tarifi yapılmasına rağmen bir sonuca ulaşılamamıştır. kişiler ondan uzak durarak. böylesi kişilikler oldukça zor bulunuyor. birlikte aynı yöne bakmaktır.Hayır.” . Israr ediyorsanız. Ama varlığından haz duyarlar. ona toplum gözünde bir değer kazandırır.Efendim. ahlâkî değerler ve evrime katkı düzeyleri diyebiliriz. onu “evrensel bir jüri”nin alkışlaması gerekir. Aslında. . Bu kazanımı edinmiş biri ile edinmemiş birini -aynı toplumun iki ferdi olarak. ama bir nedeni var: Sevgi o kadar izafî ve değişken bir duygu ki. somut ve gerçek bir değere dönüşmesi için. Bunun özel bir nedeni mi var? . Eşitlik devletin vatandaşlarına hizmet götürürken veya adalet dağıtırken onlara verdiği değerde var olmalıdır. Aksi hâlde. sınıf kavramını tarif etmek için hangi ölçütleri göz önünde . sınıfsız bir toplum da mümkün değildir. O erdemi yüklenmek herkesin harcı olmadığı için.aynı kefeye koyamazsınız. değerli kişinin etrafı kalabalık değildir. kişinin kazandığı değerin sübjektif olmaktan çıkıp. Yani insanlar hukuk önünde eşit olmalıdırlar.Elbette değildir.Kısaca bilgi. Önemli veya şöhretli kişi genellikle statükocudur. İnsanlar anne ve babalarını bile farklı düzeyde severken. menfaat yerine erdem dağıtır. hiç olmamıştır ve belki de hiç olmayacaktır. Ona gösterilen saygı çoğunlukla zorunlu ya da yapmacıktır. sadece önemli (VIP) ve ünlü olmaktan öteye gidemez. görgü. evrensel değerlerinden daha fazladır.. Onun önem ve şöhretinden yararlanmak isteyen çıkarcı dostları vardır.Bu arada sevgi sözcüğünü çok az kullandığınızı fark ettim.Efendim. . bu kademelendirmeyi herkes yapar.

tecrübesiz ve bilgisiz kralların veya kraliçelerin ortaya çıkmasına neden olduğu için ve fakat ruhban sınıfı Lâtince okuyan. ticaret ve sömürgecilik. yavaş yavaş.Moral/etik değerler mi? . ortaya bu saçmalıklara ve haksızlıklara karşı çıkmalar başladı ve o çağdaki homurdanmalar Martin Luther’in Protestanlık mezhebini kurma çabalarına kadar yükseldi. hem aydın hem de burjuva denen birer zümrenin ortaya çıkmasına neden oldu.Kariyer/iş mi? .Kültür mü? . Aslanın “krallığı” gibi.Emek mi? . Sonuç olarak.Eğitim mi? . “en büyük benim” sıfatının eleştirilmesini önlemek ve otoritesinin devamlılığını sağlamak üzere. belki bu bulanık su biraz daha berraklaşır. Toplumlardaki sınıflar -ister karşı ister yanında olun.Bireyin sosyal düzeyi mi? . yavaş yavaş. Böylece kabile reisliği başladı. genç.Önce sınıf kavramının tarihine bir göz atarsak. farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde cereyan etti ama Avrupa’da kraliyetlerin gücünü paylaşmak isteyen ruhbanlar da boş durmadı ve kendilerini bir sınıf olarak kabul ettirmeyi başarabildiler. daha güçlü. Rönesans sürecinde. “Tanrı’dan sonra en büyük benim” kimliğine büründü ve böylece “kutsal krallık” yolu açılmış oldu.Dinsel inançlar mı? . idare edenler ve edilenlerden sonra ortaya çıkmış olan -bugünkü anlamda. Bu da soyluluk ve aristokrasi denen kavramların doğuşuna vesile oldu. Bu basamaklama sistemi sonraları yerini yaş ve tecrübeye bıraktı. Fakat zaman içinde. Soydangelim krallık. yenilmez.Kişinin ekonomik düzeyi mi? . . bu yüzyıla kadar pek çok değişikliğe uğramış ve 21’inci yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda hâlâ farklı ülkelerde.Estetik değerler mi? . Bu gelişim süreci dünyanın farklı coğrafyalarında. Fakat ruhbanlar bir sınıf olarak varlıklarını korudular. türlü evrimler geçirerek. krallar bu sınıfın elinde birer “piyon” olmaya başladılar. dayanıklı ve cesur olan kişiler toplumun üst kısmındaki basamaklara oturtuluyordu. Bu yolla Ruhban takımını ve devleti yönetenleri de arkasına alan bir kralın. Bu yüzden de acı ve işkence dolu yüzyıllar yaşandı. Çünkü Kilise’nin dediği dedik. o en yaşlı ve en tecrübeli kişi kendi gerçek gücünün ve kapasitesinin üstünde bir basamağa oturtulduğu için. Engizisyon denen bir olgu türedi. astığı astık ve hükmettiği de kanun olmuş ve hatta “Cennet’in anahtarı” bile onların eline geçmişti.ilk sınıf sisteminin temelidir. Bu tarihsel gerçek.Zekâ mı? . Böylece. Gelişen bu krallık ve padişahlık sistemleri de kendi içinde zamanla değişti ve tecrübe ve yaşın yerini babadan oğula geçen anlamsız bir sistem aldı. farklı biçimlerde ve değişerek süregitmektedir.Soy veya sülale mi? . Avrupa’daki Aydınlanma Devri’nde gelişen bilim. “kutsal hanedanlıklar” devri başlamış oldu.insanlık tarihinin ilk çağlarından beri var olan bir olgudur. artık “kutsal diktatörlük” denilebilecek bir sistemi oluşturması zor olamazdı.bulundurmak gerekir: . Tarihsel verilerden anlaşılıyor ki. daha heybetli. yazan ve sürekli bilgi ve düşünce üreten bir sınıf olarak geliştiğinden dolayı. Soyluluk anlayışı. ilk insanlardaki sınıflaşma daha ziyade hayvanlar âleminde olduğu gibi bir hiyerarşik özellik gösteriyordu.

bu zümrenin ve ruhban sınıfının egemenliğine son verebilmek için. kutsal kitapların ve dinsel çerçevenin dışına çıkmadan düşünen ve yorum yapan kişilere de âlim denirdi.kurallara bağlanmıştır. felsefe yapan düşünce adamlarına feylesof denirdi. birlikte düşünmeye ve ortak menfaat birlikleri oluşturmaya başladılar. bir tasnif yapmamız gerekir. Zira bu devrim bir sınıfın bir diğer sınıfın hâkimiyetine son verebileceğini kanıtlamış oldu. çalışan kesimleri birer “modern köle” olarak kullanmasına karşı çıkışla yola koyulan Karl Marx. düşüncelerinde tamamen “lâik” olan bir düşünür zümresi ortaya çıktı ve bu zümre yavaş yavaş Tanrı ve din kavramlarını. çünkü hem toplum huzuru bakımından. Bu fikir. Proleterya (işçi sınıfı) kavramını ortaya attı ve “emek en yüce değerdir” sloganından hareketle.Yeri gelmişken. Aydınlanma Devri’ne kadar. sınıfsız bir toplum hiç olmamıştır ve belki küreselleşmeye rağmen. sınıf kavramının da tartışılması ve bu konudaki belirginleşmemiş noktaların açıklığa kavuşturulması gerekir. düşünce dağarcıklarından tamamen çıkararak. Bolşevik Devrimi. Bunlara da aydınlar dendi. Zira. Fakat. bütünleşmeye. günümüze kadar geldi. hem de Sosyal Bilinç’in gelişmesi için sınıf olgusunu iyi anlamamız gerekmektedir. bir proleterya iktidarı kurulması gerektiği fikrini teorileştirdi. artık bu iki kavram arasındaki fark tekrar gündeme gelmiş ve bu konudaki kavram kargaşası giderilme yoluna girmiştir. yazıp çizmeliyiz. peygamberlerin hadisleri ve vahiy üçgeni içinde kalmaksızın kendi düşüncelerini oluşturan ve farklı düşünen insanlardı. orta sınıf ve işçiler kendi sınıflarının daha da güçlenmesi ve kazandıkları gücü kaybetmemek için birleşmeye. felsefe yapmaya başladı. bu tarihsel diyalektikten yola çıkarak. Sınıfları belirlenmiş toplumlardaki sosyal ilişkiler daha sağlıklı işlemekte ve toplumsal huzur kolay kolay bozulmamaktadır. asker. Siyasal ekonominin ve bir anlamda kapitalizmin babası sayılan Adam Smith. Diğer taraftan. Çarlık Rusya’da bir Bolşevik Ayaklanması ile Komünizm denen bu sistem yürürlüğe girdi (1917). Lenin’in önderliğinde. aydın ve entelektüel aynı kategoride ve tek bir kavrammış gibi kullanılarak. O günkü anlamda feylesoflar. Sınıf anlayışına sağlıklı bir yaklaşım getirmek istiyorsak. kabul etmeye ve bu uğurda mücadele vermeye başladılar. Gerekir diyorum. para. Daha sonraları. ruhban. kapitalist. Entelektüel tabiri de bu insanlar için kullanılırdı. O nedenle. özellikle Avrupa’da ve genelde tüm dünyada sınıf kavramının kemikleşmesine neden olan etkenlerin en önde gelenlerindendir. Bu eserinde ve verdiği söylemlerde tüm sermayenin devlet elinde toplanması gerektiğini ve “eşit” şekilde dağıtılmasının “en adaletli” sistem olacağını vurguladı. Âlimler. Bu teorinin pratikte nasıl uygulanacağını da gösterebilmek için -Adam Smith’in yaptığı gibi.daha yüzyıllarca olmayacaktır. Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen bir ülkedeki sosyal değişimlerin ve reformların gerçekleşmesi için. sadece kutsal kitaplar. Ama akılcılık ve rasyonalizm kavramlarının bu çağda ortaya çıkışından sonra. ticaret ve bunun siyaseti üzerine kitaplar yayımlayınca. Bu konuda cesaret ve açık yüreklilikle ve fakat kimsenin onurunu rencide etmeden konuşmalı. izninizle burada anlamdaş görünen entelektüel ve aydın kavramları arasındaki farkı da belirtmek istiyorum. Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi kesimi tarafından benimsendi ve böylece özellikle dar gelirli işçiler bir sınıf oluşturduklarını görmeye. aristokrat.sistemi rakamlarla ele alan “Sermaye” isimli kitabını yayımladı. hem akıl hem de kalp gözü ile görmeye çalışan ve bu iki kaynağın bileşkesi paralelinde düşünen insanlardı. Kapitalist sınıfın. Sonuç olarak diyebiliriz ki. Farklı kültürel ve ekonomik düzeyleri . burjuva sınıfı yavaş yavaş kapitalist bir sınıfa dönüştü ve bu isimle anılmaya başlandı. Sermaye’nin yayımlanışından tam 50 yıl sonra. Avrupa’nın çoğu ülkesinde toplumsal sınıflar ve bu sınıfların davranış ve düşünce şekilleri belirlenmiş ve -yazılı olmasa da.

. Depresyonun hem biyolojik. Ben. Bunun için bir doktora gitmesine çoğunlukla gerek yoktur ve dünyadaki 6. dikkatini bir noktaya toparlayamaz. Depresyona girmiş kişi hâlsizleşir. bir gerginlik ve huzursuzluk yaratarak. bunlar zamanla depresyona dönüşebilirler. bu hastalık bir kişilik eksikliği . önceleri işsizlikten kendileri depresyona girerlerdi. kararsız olur ve cinsel isteksizlik yaşar. Psikiyatristler. Depresyon ise: Dermansız bir ruh hâlidir. korku ve panik içine girebilir. sakin düşünüp yaşaması ile. hayattan ve yaptıklarından zevk almama durumudur. Bu da farkında olunmasa bile sınıflar arası çatışmalara neden oluyor ve toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. çünkü depresyon.. RUH VE DEPRESYON . Bu durum geçicidir ve kişinin kendi kendine yapacağı telkinle. biriktirilmiş veya ağır stresler. çabuk yorulur ve tembelleşebilir ve tüm enerjisi çekilmiş gibi olur.Efendim. Eğer strese yol açan sorunlar çözülürse. karamsar ve ümitsiz olur. büyük üzüntü hâlleri yaşayabilir. stres ve depresyon arasındaki farklara bir göz atarsak.Sanıyorum. fiziksel ağrıları olabilir. bu önemli ve kocaman soruların yanıtları da aynı çapta olmak zorunda. unutkan olabilir. Depresyon salgın bir hastalık hâline mi geldi? Acaba morali bozulan veya strese giren herkes kendini depresyona düştü mü zannediyor? Tüm bunların sorumlusu içinde bulunduğumuz çağın olumsuz koşulları mı? Yoksa başkaca çok ciddî nedenler ve genetik etkenler mi var? Psikolojik bozukluğun göksel anlamdaki Ruh ile bir ibağlantısı var mı? PİSKE. özellikle insan olmanın ve biraz da çağımızın bir gerçeğidir.kişinin aklından intihar senaryoları geçmeye başlar. Çoğumuz. Ama stres yaratan olaylar birikir ve kendi süreçleri içinde çözümlenemezlerse. bazen de sık sık yaşarlar. etrafımızdakiler kaş yapayım derken göz çıkarıp.sahip insanların iç içe yaşamak zorunda olmaları sınıflar arası enteraktif bir yaşam tarzı oluşturuyor. Zaten. aşırı sıkıntı veren ve insanın kapkara bir tünele girmişçesine canını sıkan bir bitkinliktir. kendini değersiz hisseder. Bazen de. suçluluk duyabilir veya başkalarını suçlayabilir. depresyonun başta gelen nedenlerinden biridir. Bu. geceleri uyuyamaz ya da aşırı uyur. iştahsızlık çeker ya da çok yer.. meditasyon gibi yöntemlerle veya bir yakın dostu ile derinlere inerek “dertleşmesi” sonucunda dağılabilir. içine kapanır. birçok insanın bu yanlışlığa kolayca düştüğünü zannediyorum. Bu yoğunluk. Belki.5 milyar insanın istisnasız tümü bu durumu zaman zaman. Tüm dünyada stres ve toplumsal huzursuzluklar insan sağlığını tehdit ediyor. En kötüsü de -aşırı depresyona girmiş. durum kendiliğinden açıklığa kavuşmuş olur: Stres: Sinirsel bir yoğunluk ve gerilim hâlidir. hem psikolojik ve hem de sosyolojik nedenleri vardır ve depresyona girmek kimsenin suçu olmadığı gibi. kişinin keyfini kaçırır. bayılma nöbetleri geçirebilir. Bu belirtiler uzun süre devam edebilir ve kişi bir dış yardım olmadan genellikle depresyondan çıkamaz. bir problemimiz olduğunda ve buna bir çözüm yolu bulamadığımız zaman. bize bir psikiyatra gitmemizi önerdikleri için kendimizi depresyona girmiş sanıyoruz. siz ruh sağlığı deyince aklıma hemen son yıllarda gittikçe artan depresyon konusu geldi. kişi kendini mutlu hisseder ve normal hâline dönebilir. ciddî bir ruhsal hastalıktır ve öyle kolay kolay başgöstermez. doğal olarak bir sıkıntı içine giriyor ve stres altında yaşamaya başlıyoruz. kilo kaybeder ya da aşırı kilo alır. İnsan çabuk sinirlenebilir ve tahammül düzeyi düşebilir. şimdilerde ise başlarını kaşıyacak vakit bulamıyorlar. Bu duruma yanlışlıkla ve moda tabirle “depresyon” diyenlerin sayısı az değil.

cinayetlerin. c. ya klinik (psikoterapi) ya da her ikisi bir arada bir tedavi isteyen ruhsal bir rahatsızlıktır. depresyonun temelinde benlik (ego) için gerekli narsistik emellerin karşısında egonun kendi çaresizliğinin farkına varması yatar. b. zamanında halledilmeyip bastırılınca. gelirleri bunca satınalıma yetmeyen insanlar mutsuz oluyorlar. süperegonun (üstbenliğin) eline düşer ve verdiği cezaları kabul eder. intiharların. üstün ve güvenli olmak. filmlerde ve dizilerde izlenen yeni yaşam tarzları. Ego bu emellerini gerçekleştirmekteki güçsüzlüğünü hissederse depresyona girer. Yüksek benlik saygısının temellerinin atıldığı 7 yaşına kadar. kişinin tamamen iradesi dışında gerçekleşiyor demektir. üçüncü plâna geçtiği gerçeği ile kolayca başedemiyor. Böylece. toplumu oluşturan ailelere ve bireylere kadar yansıyor. Bu bunalımlar. bu durum karşısında. paranın ön plâna.iyi ve seven biri olmak. ekonomik düzeyin düşük olduğu hâllerde ve kişisel yeteneklerin çaresiz kaldığı durumlarda. iş ortamında veya toplum içinde bulamayan bireylerin düş kırıklığına uğrayan bilinçaltları. Yani depresyon. İnsanlar arasındaki sevgi bağının. hoşgörünün ve saygının azalmış olması da dikkat çeken bir başka sebep bence. Görüldüğü gibi depresyon. Kendine saygısı kolay kırılan. bilinçaltları kirleniyor ve genellikle ruh sağlıkları etkileniyor. ülke sorunlarımız bizlerde depresyona sebep olabiliyor ama bu . Ve öncelikle telkine açık beyinler. Bence tıbbın literatürüne henüz girmemiş olan birkaç nedeni daha var bu hastalığın: Bilindiği üzere. ya ilaç. hırçınlaşıyor.veya bozukluğundan da kaynaklanmaz. Üstelik depresyon kalıtımsal bir faktörden kaynaklanıyorsa. içinde yaşadıkları sevme ve sevilme ortamı üzerine kurulmuş bir dünyayı günlük yaşamda. inançlarımızı. ideallerimizi ve beklentilerimizi artırıyor.. Saldırgan dürtülerin bireyin kendine yönelmesi -bu kurama göre. insanlar bu beklentilerini karşılayamıyorlar. Ya da her evin dünyaya açılan penceresi olan televizyon sayesinde huzursuzluk ve karamsarlık “dersleri” almış oluyorlar! Bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak yansıtan medyanın tüketim toplumunu körüklediği ve bireyleri “tüketebiliyorsan mutlusun” telkiniyle mutlak bir maddiyatçılığa sürüklediği şeklinde de ifade edebiliriz. Çaresiz kalmış ego. ciddiye alınması gereken. kanunsuzluğu ve sömürüyü mübah sayıp. Bu nedenlerle de amaçlarına ulaşamayan kişi ve gruplar huzursuz ve karamsar oluyorlar. ama aslında tüm insanlar uygun koşullarda depresyona girebilirler. bir müddet sonra depresyona dönüşebiliyor. Bu hırs ve gözükaralık da toplumsal huzuru bozuyor ve sonuçta. Bütün bu nedenler de şiddetli streslerin. depresyona daha sık girer. suç türlerinin ve depresyonların artmasına neden oluyor.birincil değil. küreselleşme denen yeni dünya düzeni. kısa yoldan amaca ulaşmayı yeğliyorlar. suça eğilimli oluyor ve hatta intihar ediyorlar. benliğin kendi içindeki çatışmasından köken alır. ağır fiziksel ve ruhsal sıkıntılar yaşayabiliyorlar. haberleşmedeki teknolojik yeniliklerin artması. dünyaya bakış açımızı. uzun vadede ve alın teri ile hedefe ulaşmak istiyorlar ya da her türlü ahlâksızlığı. ikincildir. Fakat. fikirlerimizi. Egonun benlik saygısını kazandıran üç narsist emel vardır: a. beyindeki nöron devrelerinin yüzde 70’i oluşurken.değerli ve sevilen olmak. yaşam tarzımızı. Günümüzde hedeflediği parasal düzeye ulaşamayanlar stres veya depresyona giriyor. ya bir iş kurup. Psikoanalitik Ego Psikolojisi Teorisi’ne (Bibling Kuramı) göre.güçlü. sevginin ikinci. televizyon kanallarının ve program türlerinin çoğalmaları. Servet sahibi olmak isteyenler ise. yeni kültürler ve hatta şiddet ve sanki dünya küçük bir kasabaymış gibi.her bölgede ortaya çıkan her olayın çarçabuk duyuluyor olmas. Gördüğünüz gibi. kuvvetli süperegoları olan ve kişiler arası ilişkilerde bağımlılık gösteren kişilik yapısı.

. Duygusal etki ve tepkileri iyi . bilimsel bir yaklaşım getirmek ve bu kavramın yarattığına inandığımız sorunları çözebilmek için psikoloji ve psikiyatri dallarını oluşturmuşuz. telkine açık olma/olmama. yepyeni bilgiler elde edildi ve tedavide kullanılan ilaçlar ve yöntemler geliştirildi.insan zihni. eğitim. büyük oranda doğuştan gelen bir özellik olduğu inancındayım. altıncı his. Zira Psikoloji. Ben sonuncu gruptayım. Esasen. Fakat yüksek duygusal zekâ. Çünkü gerçekten çok araştırma yapıldı.. telepati. bu.Göksel anlamdaki ruhla ilgisi olmayan Psikoloji kavramı. Hatta bu bir paradokstur diyebiliriz. Freud’a göre zihnin üç bölümden oluşan kısmıdır. Eros ile Piske ikilisine de dönüşmüştür..problemlerimizi çözümlemiş olsak bile. Aslında psikoloji: Gözlenebilir davranışları. Ama Tanrı kadar eski bir kavram olan ruhun varlığı ve tarifi üzerinde on binlerce yıldır henüz ortak bir görüş oluşturmuş değiliz. duyguları ve zihinsel süreçleri tanımlar. var mıdır. Daha sonraları bu mitolojik kavramlar. Yunan Mitolojisi’nden gelen bir isim olan Psi (Psyche). yok mudur sorularının yanıtlarını tartışırken ve hiçbir şey bulamamışken. Hassas bir kişilik için. Bana sorarsanız...Bu kapsamlı açıklamadan sonra isterseniz Ruh ve Psikoloji arasındaki fark konusuna gelelim. yanıtı mutlaka “çok uzun mesafeler aldık” olacaktır. sadece bilinçaltıyla ve davranışların kökeniyle uğraşmak ve buralardaki aksaklıkları kendi yöntemleri ile çözmek veya kontrol etmekle meşgul. doğada ve doğanın bir parçası olan insanda bu paradokslar birbiri ardından yaşanır ve yaşanacaktır da.insan ruhu. empati. Psikoloji biliminin her insanın ruhsal özelliği olan ego ve süperego kavramlarının adını koymasından... Psikolojideki Psişi/Piske/Psyche kavramının ruh denilen şeyden farkı nedir? . sonradan kazanılan değil. Ancak.Bir psikiyatriste sorarsanız.Peki. . mantık ve özel bazı yetenekler gerekiyor. Bunlar. o ruhsal titreşimleri algılayabilme ve tercüme edebilme yeteneği bence doğuştan gelen ruhsal özellikler. kişinin hassas veya “vurdumduymaz” olmasıdır. ego (benlik) ve süper egodur (üst benlik). Peki neden? Çünkü tüm evrende. Çünkü duyarlılığın. ayrıca duyarlı kişilerin telkine açık oldukları için daha sık depresyon yaşadıkları kanaatindeyim. dikkat ve konsantrasyon yoğunluğu. Kimileri de ruhu cansız atomlardan oluşmuş bedene hayat veren “akıllı enerji” olarak görüyor. hâlâ yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim. psikoloji biliminin gelişim sürecinde iki anlam daha kazanmıştır. ruhbilim ve psikanaliz gibi ekoller geliştirmesinden ve bilinçaltı.. Kimileri ruha ilahi bir sıfat yüklüyor. sezgi yoğunluğu. depresyonun kökünü kurutacağımız anlamına gelmez! Peki bu bir çelişki değil mi? Elbette öyle. Ve on binlerce yıldan beri hissedilen. nerededir. detayları görebilme ve zekâ düzeyi gibi zihinsel özellikler elbette gerekli ve bunlar yaşam boyunca geliştirilebilen özellikler. Psikolojinin Türkçesi ruhbilim. bilinçötesi gibi olgulara bilimsel açıklamalar getirmesinden bu yana hiç mi mesafe kaydetmedik? . b. Aşk tanrısı Cupid’in eşidir ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeler. eğitim. ruhu tanımlamayla pek de ilgisi yoktur. Kimilerine göre ruh diye bir olgu mevcut değil.. ruhun ve aşkın ayrılmaz bütünlüğünü anlatır.. kültür.. ... tezahürleri yaşanan ve inanç sistemlerince varlığı anlatılan bir kavram olan ruha. Adına mizaç dediğimiz ve bebek daha doğarken var olan yaradılış özelliği ruhsal değil de nedir? Mizaç konusunda beni ruhî açıdan en çok ilgilendiren özellik.. Özetle şunu savunuyorum: Düşünsel olguları iyi tercüme edebilmek için zekâ. Biz henüz ruh nedir. ruhun bilimdalını kurmuşuz. id (alt benlik). Kimileri ruhun beynimizdeki elektrik akımları ve kimyasal değişikliklerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor. a. düşünülen.

Bence. mikro dalgalar gibi). O nedenledir ki. etkisini gözle görülür biçimde madde üzerinde tezahür ettiriyor. Uzun dalga ruhlu birinin “karnı geniş” olmasının doğal olduğunu kavrayabildim ve kısa dalga ruha sahip birinin neden o denli hassas ve her şeyden “nem kapan” biri olduğunu açıklayabildim kendi kendime. bazılarımız düşüncelerle. kısa.). ışık. bu dalganın hızı: 0. Somut olsun diye bilgisayardan bir örnek verelim: Benim bilgisayarımın işlemcisi Pentium III ve 550 Megahertz hıza sahip. Örneğin. duygusal zekâ ve duygusal yoğunlukları deneyimlemiş olmak gerekiyor. dünyanın çevresini bir saniyede iki kez dolaşabilir. birinin ruhsal enerjisi 10 cm. “yüksek frekanslı bir ruh” gerektiriyor. bu etkileri saptamak ve olumsuz olanlarını gidermekle meşgul. Ruh: Bedenimizdeki o mükemmel mekanizmaların görkemli bir koordinasyon ve haberleşme sistemi içinde görevlerini yapabilmelerini sağlayan enerjinin ta kendisidir. ve frekansı saniyede 2450 milyon ise. bazılarımız duygularla.yorumlayabilmek ve pozitif yönde kullanabilmek için de psikoloji bilgisi. altıncı his ve hatta vahiy denilen fenomenlerin kaynağı nedir? diye hiç sordunuz mu kendi kendinize? Ve acaba tüm bunlar.12 metre x 2450 saniye eşittir 294. aşağıdaki sonucu çıkarmak zor olmadı: “İçime doğdu” diye dillendirdiğiniz şeyin nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? İlham denen şeyin mahiyeti nedir acaba? Telepati.. evinizden Amerika’ya gönderdiğiniz bir elektronik posta yerine hemen ulaşır. Fakat çok azımız bu etkileri doğru tercüme edebiliyoruz. elbette vardır dememiz gerekir. kendi ruh tanımlamamı da yapmak isterim. İşte bunlardan bazıları: Enerji donmamış ve şeffaf olduğu için görünmez. lambalarımızı aydınlatan elektrik enerjisinden bir farkı var. Bu da ışık hızına yakın bir mikro dalgadır. bir diğerinin 12 cm. Ruhsal titreşimleri algılamak ise.000 km/saniye demektir. rüzgar vb. bir saniyede bir dalga frekansı demektir. dalga boyu ve frekansı çarpılarak bulunur. nitekim sağlıklı bir sonuca ulaşamıyoruz. Bu enerji ne yaptığını ve ne yaptırdığını çok iyi biliyor. x 2490 saniye olabilir ve aradaki hız farkı onların duyarlılık düzeyini belirler. Peki acaba ruhun dalga boyu ve frekansı var mıdır? O’nu bir enerji olarak kabul edersek. bu konularla fazla iç içe olunca kafamda yepyeni yorumlar gelişti. Bunları. . ruhlarımızın farklılığını ve duyarlılığını sağlayan şey de bu dalga boyutlarının ve frekansların her insanda farklı oluşudur. “akıllı” olması. Bizim görebilme duyumuz belli dalga boyutları arasında kalan bir spektrum içinde işe yaradığı için. Sözgelimi. Bir Herz. bazılarımız vücudun kimyasıyla ve bazılarımız da dış etkenlerle karıştırıyoruz. orta. 550 MHz demek 550 milyon frekans/saniye demektir ki. donmuş enerji olan cansız maddeyi hareket ettiriyor ve şekillendiriyor. “kısa dalga bir ruh”un titreşimlerini algılama ihtimali oldukça zayıftır. Hâl böyle olunca da ruhsal rahatsızlıklarımızın nedenlerini ilgisi olmayan yerlerde aramaya başlıyor. önsezi. bilgisayarımın ışık hızının üçte biri bir hızla işlem yaptığı anlamına gelir. ruh konusunu anlaşılır hâle getirmek daha kolay oldu benim için. Bu durumda. Çünkü bu hızla giden bir şey.. bir saniyede bir milyon dalga frekansıdır. Konuya böyle yaklaştığımda. Enerji çok küçük parçacıklar (partikül) hâlinde (foton veya elektron gibi) ya da dalga olarak hareket eder ve yayılır (uzun. Ruhsal duyarlılığı daha somut biçimde anlayabildim. Bu durumda. Belki de kutsallık sıfatı kazanmış olmasının nedeni budur! Ruhun bedenimiz üzerindeki etkilerini büyük bir çoğunluğumuz fark edebiliyoruz ve zaten psikoloji ve psikiyatri. bu. Yeri gelmişken. “uzun dalga bir ruh”un. x 2100 saniye iken. bir dalganın boyu 12 cm. Ama bu enerji paketinin. Son zamanlarda. Megahertz ise. ruhsal titreşimlerin Biyolojik Bilinç’imiz tarafından tercümesi olamaz mı? Yorum sizin. Dalga olarak yayılan enerjini hızı. biz enerjiyi ya maddeye dönüştüğü zaman ya da etkilerini gösterdiği zaman fark ederiz (ısı.

Güneş’le.Evet. Eğer kişiliğimizi burçlar belirleseydi. yeryüzünün koşullarına bağlamazın daha inandırıcı olur. görürsünüz ki belirli yeteneklere sahip kişiler. Evrendeki her şey elbette birbirinden etkilenmektedir ve yakın gezegenler birbirinin çekiminden. şimdiye dek belki evrenle olan ilişkimizi çok daha berraklaştırmış olurduk . Bunları bir bilgisayar grafiği ile düzenlerseniz. radyasyonundan ve hatta gölgesinden bile etkilenirler. yani yüzde 1’dir.Peki ama gelgit olayını yaratacak kadar dünya üzerinde çekim etkisi olan Ay’ın da mı kişiliğimiz üzerinde hiçbir etkisi yok? . hiç gördünüz mü? .. burçlar bizi gerçekten burçluyor mu? BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU .. Üstelik bazı genlerin açılması için bazı uygun dış koşullar gerektiğinden. . Bu inancın kaynağı yine tarihte saklıdır. Zira kışın doğan bir bebek.. okuduğumuz kitaplar. yaz mevsiminde tamamlamıştır. gelişme sürecinin çoğunu 6 ay önce. Bunun yerine Kozmik Bilinç’in etkileri üzerinde kafa yorsaydık. . kişilik üzerindeki rolü bakımından başta gelen iki etken.Oradaki binlerce bilim insanının. parlak yıldızlarla ve göktaşlarıyla o kadar yakından ilgilenmiş ve o kadar göksel inanç ve mitoloji yaratmışlar ki. ailemiz. öğretmenler. çünkü kişilik oluşumuna etki eden tek faktör. yıldızların çekim etkilerinin rolünü bu denli abartmak bana abes geliyor.Peki. akrabalar. değil mi? Fakat görüyoruz ki.. . Neden? . ben. bu etkileşimin insan olarak kişiliğimizi ne kadar değiştirebileceğidir. sanatçının veya atletin doğum tarihlerine bakarsanız. Her ülkede her yıl yenilenir ve çok başarılı insanların kısa biyografilerini içerir. Doğum tarihinin kişilik üzerinde bir etkisi var mı? Yani. İlk insanlar Ay’la. 6. Ayrıca. diye düşünüyorum. . Dış sıcaklığın anne üzerindeki etkisi çocuğa da yansır. Hatta aynı saatte doğan tek yumurta ikizleri bile apayrı kişilikler geliştiriyorlar. O nedenle. o zaman belli mevsimlerde belli şahsiyetlerin hafif bir kümelenme gösterdiklerine tanık olabilirsin. bu etki minimal düzeydedir ve lokal etkilerin sayısı 99 ise. burçlara bu kadar inanıp önem vermek. “Who is Who” adında bir ansiklopedi var. İngiltere’de dolunay vaktinde suç işleyenlere ceza verilmezmiş ve onlara ayın etkisinde kalmış anlamına gelen “lunatik” denirmiş.12.Kaç adet burç var? .Evet okudum. doğduğumuz zaman gökteki yıldızların ve gezegenlerin konumları değildir. Hatta farklı zekâ türüne sahip farklı insanların aynı günde veya aynı haftada doğduklarını da saptayabilirsiniz.. devlet adamının. inançlar. alçalan ve yükselenleri ile birlikte 36 burç var diyelim. belli tarihlerde doğmamışlardır. aylık ve mevsimlik bu kümelenmeleri gökyüzünün haritasına değil.200 yıl önce. genler ve dünyadaki dış koşullardır diyorum. ülkemizin rejimi.Efendim.5 milyar insanın her biri farklı birer kişiliğe sahip. onların uğraşları ve inançları yanında hiç kalır. küresel etkiler ve yaşadığımız tüm deneyimlerin her biri kişiliğimizi olumlu ya da olumsuz olarak şekillendiriyorlar. mevsim koşulları nedeniyle bazı genler açılıyor veya açılmıyor olabilirler. neden. Bence. dünyada sadece 36 tip insan olurdu. arkadaşlar. yıldızların etkileri ancak bir tanedir. Bunca devasa lokal etkileşim varken. Üzerinde durduğumuz konu.Soruyu ben sormuştum!. töreler. İşte bu küçük kümelenme o yüzde 1’lik etkinin kanıtıdır. Başta genetik kodlarımız olmak üzere. son olarak her zaman güncelliğini korumuş bir konu ile bitirelim isterseniz: Burçlar ve yıldız falları.Burç yazarları ve yorumcuları çoğunlukla insan psikolojisine zarar vermeyen ve .

. Bilgi Çağı. SON SÖZ . Gelecek 50 yıl içinde. . Bunun gibi. Sizce burçlara inanmak -temelsiz bir inanç olsa bile. burç yazarları ve yorumcuları burçluyorlar.Ben de çok teşekkür ederim. Maden Devri. o beklentilerin bazıları gerçekleşir. Bazı telkinler. daha önceki kazanımlarımızın tümünden daha fazladır. çok yaşayın. yoksa 7 vakitte mi”. başlıca 4 alanda çok büyük gelişmeler olacaktır: .. .Uzay teknolojileri. son derece olumsuz etkiler de yaratabilir. Gelişmiş ülkelerdeki birçok şirket. çok daha görkemli bir rekor kıracağımız şimdiden belli olmuştur. günlük burç yazarlarının da telkinleri insanlar üzerinde olumlu etki yapabildiği gibi. sizin de dediğiniz gibi. Bir yandan hızla genetik şifreleri çözüyorlar.hatta yararlı birçok kehanet yapıyorlar. Öyle ki. Rönesans. Uzay Çağı ve Bilgisayar Çağı. öte yandan bu canlıların genlerini birbirleri ile değiş tokuş yaptırarak. 21’inci yüzyılda ise. İzninizle son sözlerinizi almak istiyorum. birkaç önemli devirden geçtiğini görüyoruz: Taş Devri. tazeleme ve sizinle paylaşma olanağı verdiniz.Yapay Zekâ ve Nanoteknoloji. bu uzun sohbet için çok teşekkür ederim. Yani kişi... falcının söylediğini farkına varmadan kendisi çağırmış ve gerçekleştirmiş olur. Bana fikirlerimi ve inançlarımı ifade etme. hayvan ve bitkilerin hastalıklara karşı direncini arttırma çalışmaları yaparken. Fakat temcit pilavı gibi farklı sözcüklerle tekrarlanan monoton kavramları illa da okuyacak olanlara. Bir yandan kapalı kapılar ardında ve karantinaya alınmış nükleer lâboratuvarlarda insan. . Bunlara da “medyum” deniyor. Bu gelişme ve evrim bir yelpaze gibi açılarak ve geometrik biçimde büyüyerek süregelmiştir..Biyomühendislik denilen DNA teknolojisi. Uzaydaki yerçekimsiz lâboratuvarlarda üretilen yeni elementler ve canlılar. Demek ki işin sırrı falcıda değil. Ben bu kişilerde iki önemli yetenek olduğuna inanıyorum: Duygusal zekâları çok yüksek olduğu için muhatapları ile kolayca empati kurabiliyorlar ve telkine açık olanların bilinçaltlarına birtakım beklenti tohumları ekebiliyorlar. 5 vakitte mi.. bilimkurgu filmlerindeki senaryoların gerçekten yaşandığı bir dünya görüyorum: DNA’lı Kuantum bilgisayarlar. Bizi burçlar değil. fala baktırandadır.. . “burçlara inanma. Bu deneylerin ve teknolojilerin ortaya çıkaracağı akıl almaz sonuçları öngörmeye çalıştığımda. ve “kalp ve ruh gözleri” diğerlerinden daha açık. on bin falcıdan bir tanesinin kehanet yüzdesi gerçekten yüksektir. fala baktıranın bilinçaltına girince.. Beş duyusu olan ve insan gibi konuşan robotlar. burçsuz da kalma” sözünü hatırlatıyorum. birkaç yıl sonra tanışacağımız yeni gerçeklerimiz olacaklar. öte yandan elde ettikleri bilgileri vakit geçirmeden birer teknolojiye dönüştürüp pazarlıyorlar. Sanayi Devrimi.Efendim. onun üst-bilincini sürekli “taciz” eder ve gerekeni yapması için uyarır. Gerçekten çok yararlandım.Bir istatistik yapmadım ama tahminen diyebilirim ki.. sonunda “3 vakitte mi desem. Bunlar. Son olarak şunları söylemek isterim: İnsanoğlunun son 50 bin yıllık tarihine baktığımızda.yararlı değil midir? . bu teknolojilere devasa yatırımlar yapıyor.. daha güçlü ve daha verimli yeni canlı türleri üretiyorlar. 20’nci yüzyılda elde ettiğimiz bilim ve teknoloji.

gördüğümüz hâlde inanamayacağımız kadar şaşırtıcı olacak: Çok yakında babasının veya annesinin ikizi olan çocuklar. Bakalım genetik mühendislerimiz egoist genlerimizi çıkarıp. Kozmik Bilinç’i değiştirme kudretine sahip olamayız. hâlâ belirli genetik kodların değişmediğine tanık oluyoruz: Yaşama ve üreme içgüdüsü ve temel duygularımız bunlardan bazıları. yapılacak tercihler ve benimsenecek fikirler. Bu söyledikleriniz zihnimde şunu çağrıştırdı: Bu iki bilinç yeterince evrimleştiğinde ortaya çıkacak olan artı değer. yüzünüzde bir hayranlık ifadesi gördüm. neredeyse bir zafer sarhoşluğu içindeyiz.Araya girmeden duramayacağım. Bu konular halka iletildikçe. oraya gelmeye hiç niyetim yoktu. ama evrim sürecinde yitirdiğimiz yetenekler geri alınacak.. Ölüleri ve nesli tükenmiş hayvanları diriltelim mi. Ruh ve Bilinç kavramları konusunda en az onlar kadar açmazdayız. Binlerce yıllık evrim sürecine ve kültürel değişime rağmen. bu kez de Kozmik Bilinç’i değiştirecek. O’nun verdiği . . Kozmik Bilinç’imiz de onlarınkinden çok farklı değil. ama madem aklınıza geldi. Bizim milyonlarca yıllık evrimimiz. İşte gelmek istediğim nokta buydu. olağanüstü bir zafer şeklinde görünüyor..Bu görünen gelişmelerin hemen ardından yüz yüze geleceğimiz gerçekler ise. dedirtiyor. O yüzden. arkasından yarısı robot. evrimleşen Sosyal Bilinç o kadar büyüdü ki. Hatta 60 milyon yıl önce o kocaman gövdesiyle havaya yükselip uçabilen dinozorlar yaratmıştı. insanoğlunun daha alacağı çok mesafe var. Örneğin size kanatlı insanlardan söz ettiğimde.Hayır. Bizler de Tanrı. Fakat Biyolojik ve Kozmik Bilinç bakımından. ortaya artı bir değer çıktı. Bu artı değer sayesinde Kolektif Bilinç’in diğer parçası olan Biyolojik Bilinç de değişiyor. her zaman olduğu gibi yine düşünce üretenlerin öne süreceği savlar paralelinde oluşacaktır.gelecek yüzyılda gerçekleşebilir. Yapmamız gereken şey. Taş Devri insanlarıyla bile pek çok müştereğimiz var. Hatta hücrelerini dondurduktan sonra ölmüş insanların hayata geri döndüklerine bile bu yüzyıl bitmeden tanık olabiliriz. Kozmos’un yanında Güneş önündeki kibrit alevi gibi kalır. Bu düşünce bana ne anlatıyor? Bu düşünce bana. Çünkü bu tür başarılar -insanlar olarak bize.. Sosyal Bilinç çok hızlı. Bu noktaya mı gelecektiniz acaba? . yarısı canlı insanlar ve daha sonra da kanatlı ve uçan insanlar. Bir analoji yaparsak: Bizim bilinç düzeyimiz. Fakat öyle görünüyor ki biyoteknoloji artık Biyolojik Bilinç’i de hızla değiştirecek. Bunları söylerken ulaşmak istediğim sonuç şuydu: Nasıl ki 10 bin yıl önceki insanların Sosyal Bilinç gerçeği ile bugünkü insanların gerçeği arasında büyük farklar varsa. gözünüzde parlak bir ışıltı. bizim bu çağdaki Sosyal Bilinç’imiz ile 200 yıl sonraki insanların bilinci tamamen farklı olacaktır. yoksa karıncaların kolektif çalışma genlerini mi? Belki de. kendi bildiğini sonsuza dek okuyacaktır. Oysa Kolektif Bilinç zaten trilyonlarca uçan canlı yaratmış durumda. yerine bal arılarının kardeşlerini ve kreşlerini korumak için intiharı göze alan özveri genlerini mi koyacak. Mezarlarında bozulmamış hücre çekirdeği kalmış insanların ve hatta dinozorların diriltilmeleri bile –eğer ruh konusunda bir ilerleme kaydedersek. önümüze önemli bir ikilem çıkacak: Neyi değiştirelim. Demek..imkânsızı gerçekleştirme. bu öngörünüze de birkaç cümleyle değinmek isterim: Bugünkü bilinç düzeyimiz sayesinde yapabildiklerimizi o kadar büyük başarılar olarak görüyoruz ki. Kozmik Bilinç yanında bir atom kadar ufak kalır. neyi değiştirmeyelim sorunu. Atom kadar küçük bilincimizi bir galaksi kadar büyütsek dahi. Biyomühendislik sayesinde kendi doğamızın değiştirilebildiğini anladığımız gün. 30 bin sene önce ölen insanların kafataslarından alınan hücreler diriltilecek ve onların genetik şifrelerinde var olan. O. diriltmeyelim mi? O zaman medyadaki politik ve dinî tartışmaların bu tür tartışmalara dönüşeceğini görür gibiyim. ama Biyolojik ve Kozmik Bilinç çok yavaş evrimleşiyor.

Efendim. kan veya hücre veren Dopamin : Beyindeki bir salgı En'el Hakk : Ben O’yum. Biz büyüklerin de masalları olması gerekir. Sağlıcakla kalın. farkında olmadığımız psikolojik oluşumlar Broca : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Biyoenerji : Vücudumuzdaki canlılığın ortaya çıkardığı enerji Çift Sarmal : Bükülmüş bir merdiven biçimindeki DNA molekülü DNA : Kromozomları oluşturan ağır ve uzun moleküller Doğal seleksiyon : Tabiatın. Masallar sadece çocukların duymak istediği öyküler değildir. zira masallardaki büyü ve gizem hayal gücümüzün akaryakıtıdır. . kendim yanıtlamak istiyorum. İnsanın esas görevi nedir? İnsanın temel görevi: Doğduğuna değecek bir şeyler yaparak. canlıların zayıf özelliklerine geçit vermeden kuvvetli özellikleri seçmesi Donör : Organ. Ben de bu sohbeti yayımlayarak. Kolektif Bilinç’e katkıda bulunmaktır. Konfüçyüs’ün dediği gibi. Bu sayede elde edeceğimiz kazanımlar kendi gelişimsel evrimimiz bakımından çok önemlidir. rakip. umarım doğduğuma değecek bir şey yapmış olurum.Işık’tan yararlanmak olmalıdır. SÖZLÜK Adenin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Amino asit : Hücredeki proteinleri oluşturan küçük organik molekül Anatomi : Vücudun biyolojik yapısı Antagonistik : Hasım. İşte bu söyleşide de bir genetik masal dinlemiş oldunuz benden. Fakat bu önemli kazanımlar da birer izafî gerçeğimizdir ve zaman içinde önemlerini giderek kaybedecek. karanlığa söveceğine bir mum yakmaktır. düşmanca Aura : Vücudun etrafındaki ışın saçan alan Bilinçaltı : Altbilinç. tekrar çok teşekkür ederim. Son olarak bana sormayı unuttuğunuz bir soruyu kendim sorup. Ben Hakk’ım diyen ruhî durum Enzim : Vücuttaki kimyasal reaksiyonlarda katalizör olarak iş gören bir tür protein EQ testi : Duygusal zekâ testi Genom : Bir hücredeki tüm DNA moleküllerinin ortak ismi Glia/Nörologia : Beyindeki nöronlarından farklı yapısı ve işlevi olan hücreler Guanin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi . belki de sadece birer arşiv malzemesi veya masal olacaklardır.

pasif Paranormal : Bilimin normal kabul etmediği. gizli mânâsı olan. hastalığa ait. atomun en küçük parçaları Potansiyel : Var olan ama belirtileri görünmeyen. ana temalarından alındığı için sayfa numaraları belirtilmemiştir.Hemofili : Kanamaların durmaması ile ilgili bir hastalık IQ testi : Zekâ testi İmpuls : İçtepi.) . hastalıkla ilgili Reenkarnasyon : Ruhun bir bedenden ayrıldıktan sonra bir başka bedende tezahür etmesi Ribozom : Hücredeki proteinlerin üretildiği cihaz RNA : DNA’lara benzeyen fakat görevleri farklı olan hücre molekülleri Serabral korteks : Beynin kıvrımlı üst bölümü Seratonin : Beyindeki bir salgı. dokuların ana maddesi Patoloji : Hastalıklar bilimi. aktif Kromozom : Canlıların hücre çekirdeğinde bulunan ve DNA moleküllerinden oluşan tüp şeklindeki yapı Kuantum : Enerjinin en ufak birimi Ligase : Bir tür hücre çekirdeği enzimi Manyetosfer : Vücudun etrafındaki manyetik alan Mistik : Tasavvufa değgin. âtıl veya saklı güç. bir sinir hücresinden diğerine ulaşan uyarıcı sinyal İyonize plazma : Sadece atomlardan veya elektromanyetik dalgalardan oluşmuş bir alan Junk DNA : Herhangi bir işe yaramadıkları hâlde. sûfî Mitakondri : Hücredeki ısı üretme işini gerçekleştiren bir cihaz. aşağıdaki kitapların bazı sayfalarından değil. organel Mutasyon :Genleri oluşturan bazların yerlerinin değişmesi veya saf dışı kalması Mutlak Kader : İnsanın kendi iradesi dışındaki yazgısı Nükleotid : DNA’nın bir harfi anlamına gelen baz çifti ve bağları Nöron : Beyindeki ve sinir sistemindeki hücreler Nöron devresi : Beyindeki hücrelerin birbirini uyarması sonucu oluşan kimyasal ve elektriksel fonksiyon Nörotransmiter : Beyindeki haberleşmeyi sağlayan salgı Onkovirüs : Kanser hastalığına neden olan virüs Partikül : Parçacık. belirtileri görünen. DNA molekülünde yer aldığı kabul edilen döküntü genler Kinetik : İş yapan. ruhsal bilgelik. nörotransmiter Sitozin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Sosyobiyolojik : Toplumsal ve biyolojik Telomer : Kromozomların dağılmasını önleyen uç kısımlarındaki bölüm Telomeraz : Kısalan kromozomları tamir eden protein Think Tank : Fikir ve/ya öneri üreten bir grup insan Timin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Ulema : Bilginler Urasil : RNA molekülünü oluşturan bazlardan biri VIP : Çok önemli kişi Wernicke : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Yuceniks (Eugenics): Akıl hastalarının üremelerinin engellemek için bu hastaların kısırlaştırılması fikri. Özür dileriz. KAYNAKÇA (Not: Alıntılar. fizikötesi olgular Protein : Amino asitlerden oluşan uzun molekül.

Flamingo. Penguin. York Stephan Hawking (1988) A Brief History of Time. Harper Collins..F. Praeger-Westport.. on Bioethics. Sartre (1966) Being and Nothingness. Margenau-A. Fourth Estate. London H. Danah Zohar (1990) The Quantum Self. Illinosis Paul Davies (1993) The Mind of God. S: 119-122 F. a Symposium. Nature 396. London R. Simon&Schuster. N. London J.Oxford Robert Pollack (1995) Signs of Life. Oxford U. Katz (1983) Mysticism and Religious Traditions. S: 737-738 Will Durant (1961) The Story of Philosophy. Pilgrim. London . J.P. S:129-145 M. London Steve Jones (1994). Lynn (1996) Dysgenics.Crick (1953) A Structure for DNA. Weidenfeld&Nicolson Fritjof Capra (1992) The Tao of Physics. London Robert Matthews (1993) Unravelling the Mind of God. Copeland (1998) Living with our genes. Dawkings (1995) River out of Eden. New York James Watson&F.J.) Rational Theology and the Creativity of God. Vintage.Atkins (1993) The RNA World. London Danah Zohar (1994) The Quantum Society. Theos. London R. Illinois Unv. Phoenix. Oxford R. London. W. Oxford Unv. Open Court. Ridley&H. N. Heredity and Eugenics. Nature. Meridian Books.York&London Konrad Lorenz (1965) Evolution and Modification of Behaviour. H. Weidenfield&Nicolson. New York Matt Ridley (1999) Genome. Doubleday. Carter (1998) Mapping the Mind. Releigh (1994) Seratonin. Oxford University Press. Mcmillian. Nuffield C. New York Matt Ridley (1997) Disease. Philosophy and Religion. London.W. New York M. The Language of Genes. Baker (1998) Fatal Protein. Roger Penrose (1990) The Emperor’s New Mind.E. London Matt Ridley (1993) The Red Quenn. Science. London Henri Bergson (1964) Creative Evolution.Charles Davenport (1912). Bantam. Hamer. Varghese (1994) Cosmos. Bios. New York James E. Pr. London R. Austrad (1997) Why we age. Flamingo. Viking.P. Cook-Degan (1995) The Gene Wars. University of Chicago Press William Castle (1930) Race Mixture and Physical Disharmonies. Phoenix.Wiley. Cold Spring Horbor L. P. Chicago J. Connecticut R. Oxford Keith Ward (1982. New York John Burnet (1963) Early Greek Philosophy. London Steven T. Raff (1998) Cell Suicide for Beginners. Press. Carbondale&Edwardsville.Newton. Caldicott (1998) Mental Disorders and Genetics. Lovelock (1982) Gaia. London S. S: 603-606 Albert Einstein (1941) Science. Press. Flamingo. Penguin. New York D. Barnes. Virgin.

yaşım tutmadığı için tayinimi hemen yapmadı.http://www. caneriklerinin yeni yeni çıktığı Haziran ayının ortalarında doğduğumu söylüyor.S. Parragon. Oxford U. bir yandan da gece-gündüz popüler bilim kitapları okumaya başladım. Bakanlık. Arrow. Ben anneme inanıyorum. McGraw-Hill. Wayne Dyer (1993) You’ll see it when you believe it. yurdumun insanlarıyla paylaşmak için İzmir’e döndüm. Varlık Yayınları. Diyarbakır ve İzmir-Bornova Anadolu Liselerinde 4 yıl boyunca işimi ve öğrencilerimi çok severek. İngilizce öğretmeni oldum.ncbi.celera. öğretmenlikten istifa dilekçemi de İzmir’e gönderdim. Bu kitap bir üçleme olacak.. N. Londra’da yaşamaya karar verdim. Bir daire satın alıp keyfimce döşedim.bioinformatics. Remzi Kitabevi. tanışalım.uk/HGP/Genes/ ..http//:www-genome.il/cards/ .ac. Oxford Alfred Adler (1993) Yaşamanın Anlam ve Amacı. Denge Yay. 2 hafta sonra bir İngiliz İngilizce öğretmenine âşık olunca..Dr. Tercümanlık yaparak geçinirken..ac. Sıra yazar olmaya. 1980’de yaz tatilimi Avrupa’da otostop yaparak geçirirken kendimi Londra’da buldum. 1 yıl içinde bir bilim kurgu romanı yazdım: PİS2YATIR.http://:www.http//:www.nih.weizmann. birikimlerimi kitaplara boşaltıp.nih. öğretmenlik yaptım. Okuyun.nhgri. Annemse bu tarihin rasgele yazılmış olduğunu. Bristol A. Hornby (1993) Oxford Advanced Learner’s Dictionary.mit. Everyman.com/ YAZAR HAKKINDA Şanlıurfa Nüfus Müdürlüğü kayıtları 1956 yılının birinci günü doğduğumu söylüyor. yasa uyarınca 21 yaşına gireceğim 1 Ocak 1977 gününü beklemek zorunda kaldım. roman yazmaya gelmişti. İstanbul. Kitabım çok satınca motivasyonum arttı ve fakat 3 yıl süren bir araştırma döneminden sonra ikinci kitabımı bitirdim: Rüyama Tanrı Girdi Yazılmamışı ve yararlı olanı arıyordum. S:7-8 Erich Fromm (1993) İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. oturup ilk kitabımı yazdım ilk 6 ay içinde: Beynin Kimliği. Sonra önümde tertemiz bir klavye. 20 yıl sonra -yine bir yaz ayında. S:128 Orhan Hançerlioğlu (1966) Düşünce Tarihi. London Clifford Morgan (1977) Brief Introduction to Psychology.sanger. Rodney Castleden (1994) World History.Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü bitirip. İstanbul.http//:www.gov/omim/ . .http//:www. Say Yayınları. Payel Yayınları. İstanbul .edu/ . York. İkincisi bu yıl sonunda hazır olur sanıyorum. London William Lyons (1996) Modern Philosophy of Mind. 16 yıl boyunca belleğim o kadar doldu ki.gov/ .nlm.P. İstanbul Engin Gençtan (1996) Varoluş ve Psikiyatri.wi. Bu kez 2 yıl sürdü araştırma: Genetik Gerçeklere Yolculuk. İstanbul Mehmet Sağlam (1997) Beynin Kimliği.

Mehmet Sağlam İzmir – 1 Ocak 2005 .