İÇİNDEKİLER

12345İNSAN NEDİR, KİMDİR? KOLEKTİF BİLİNÇ ARTILARIN SIRRI BİYOLOJİK BİLİNÇ HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR? DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN ÜST BEYİN ALT BEYİN GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER DNA’LARIN YAPISI MUTASYON POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ BENCİL GENLERİN SAVAŞI KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? KOLESTEROL GERÇEĞİ BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? GENETİK MÜHENDİSLİK DELİ DANA GERÇEĞİ İNSANLAR KLONLANACAK MI? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ YUCENİKS SUÇLARI KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? KATİL GENLER BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ ZEKÂ KALITIMSAL MI? AKIL GÖZÜ HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI KOZMİK BİLİNÇ EVREN TURU EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ BİLİM VE İNANÇ İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? SOSYAL BİLİNÇ KİŞİLİK KALITIMSAL MI? SOSYOBİYOLOJİK GENLER

-

FEMİNİZM GENETİK Mİ? KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA

EVRENSEL ETİK AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ DOĞA, İNSAN VE ÖZGÜRLÜK GENLERİN ESİRİ MİYİZ? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM MUTLULUK SORUNU DUYGULAR KALPTE Mİ, BEYİNDE Mİ? DUYGUSAL ZEKÂMIZ SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? PİSKE, RUH VE DEPRESYON BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU?

ÖN SÖZ
“Bir zincir en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.”
Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde sorulan bir soru bazen kütüphaneler dolusu kitaptan daha fazla işe yarar. Öğrenme ile kişiyi keşif yoluna çıkaran sorular arasında sıkı bir ilişki vardır. Merak eden insan sorar ve sorgular. Merak: Bilinç düzeyimizi yücelten ve kültürel evrim sürecimizi hızlandıran bir içgüdü olarak bilinir. Bu güdünün dışa yansıyan en açık belirtileri, doymamış meraklarından ötürü ve geldikleri dünyayı tez elden öğrenmek için her şeye dokunan ve olmadık sorular soran çocuklarda görülür. Sorgulayan insanın öğrenme isteği gittikçe artar. Öğrenen insan ne kadar az bildiğini anlar. Bilgi yoksulluğundan kurtulmak isteyen kişinin merakı ve araştırma enerjisi, işte o zaman giderek artar. Bu istek ve gayret dev bir dalgaya dönüşünce, artık önünde en derin sırlar bile duramaz. Bugün yaşamımızı kolaylaştıran çok sayıda bilimsel ve teknolojik buluşu ve ulaştığımız kültürel ve etik düzeyi de bu tür merakla beslenen sorulara borçluyuz. Bu kitap da benzer bir süreçten sonra oluştu. Genetik mühendislik hakkındaki bir makale okurken, “Acaba bir ‘insan mühendisi’ olsaydım, ne tür bir bilgi birikimine sahip olmam gerekirdi?” diye kafamda ansızın oluşan bir soru sayesinde coşan merakım, zihnimde zincirleme bir reaksiyonla yüzlerce yeni soru doğurdu. Yanıtları ararken yepyeni araştırmalara sürüklendim ve edindiğim doneler belleğimdeki verilerle harmanlanınca, ortaya bu kitabı dolduracak kadar donanım çıktı. Umarım, son sayfaya ulaştığınızda sizin de zihninizde birkaç kıvılcım çakmış olur, merakınız kabarır ve farklı bilgilere veya yeni araştırmalara yönelme isteğiniz artar. Böylece düşüncelerinize, yaşamınıza veya yapıtlarınıza olağandışı bir boyut ekleme şansınız olur. Kitaptaki savlara, fikirlere ve muhakeme tarzına katılmayabilirsiniz. Fakat zaten önemli olan da kendi düşünce ve inançlarımızı karşıt görüşlerle kıyaslamak ve yeni bakış açıları ile tanışmak değil midir? Buradaki fikirleri çürütebildiğiniz oranda kişisel düşüncelerinizi sınamış ve onlara olan güveninizi pekiştirmiş olacaksınız. Kurgusu, bir “sanal insan mühendisi” ile yapılan röportaj şeklinde tasarlanan bu kitaptaki kuramların ve mantık zincirinin ancak en zayıf halkası kadar kuvvetli

olduğunun bilincindeyim. Bu zinciri kırma zevkini defalarca yaşamanızı diliyorum. Hoşça okuyun... Mehmet SAĞLAM İzmir – 2005

İLK SORU

- Efendim, detaylara geçmeden önce, bir insan mühendisi olarak, “insan nasıl bir canlıdır?” sorusuna genel bir yanıt verir misiniz?

İNSAN NEDİR, KİMDİR?
- Öncelikle şunu belirtmek isterim: Milyonlarca yıllık evrim sürecine, 50 bin yıldır ürettiğimiz bilgi ve kültür dağarcığımıza ve ulaştığımız bilimsel düzeye rağmen, insan hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında belki de hiç kalır. Çünkü insan: Sürekli değişen, gelişen, derinleşen ve derinlere indikçe kendi içsel hazinelerini ve evrenin sırlarını gün ışığına çıkarıp somutlaştıran, merakı sonsuz bir varlıktır. Çünkü o: Makroevren’de bir toz zerreciği kadar önemi ve yeri olmayan küçük bir uzaylı olmasına karşın, kendi Mikroevren’inde ve genetik şifrelerinde tüm kâinatın hammaddesini ve belki de 15 milyar yıllık tarihini taşıyan “üstün” bir canlıdır. Çünkü o: El, emek ve dil becerileri ve henüz adını bile koyamamış olduğu “gizli” yetenekleri sayesinde bugünkü uygarlık, bilim ve teknolojiye sahip olmayı becerebilmiş maharetli bir yaratıktır. Çünkü o: Hem kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmuş maddî bir yaratık, hem de görünmeyen enerji biçimleri ile iç içe ortak yaşam süren sosyobiyolojik bir canlıdır. Çünkü o: Özgürlük, estetik ve sanat gibi rafine değerleri edinebilmiş eşsiz bir varlıktır. Çünkü o: Akıl gözü sayesinde rasyonelliği, “kalp gözü” sayesinde duygusallığı ve “ruh gözü” sayesinde ruhsallığı yaşayan bilge bir mahluktur. Çünkü o: “Yazgısını belirleyen” genetik şifrelerini dahi değiştirebilen üstün zekâya ve evrenin her köşesinde gezinebilen geniş hayal gücüne sahip sınır tanımaz bir seyyah ve “kaderine meydan okuyabilen” paradoksvari bir bedendir. Çünkü o: Yüksek idealler besleyen, hayal edilmemiş hayaller kurabilen ve imgelediği soyutları üretken bilinci sayesinde bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen doğadaki en yaratıcı ustadır. Çünkü o: Yüzyıllardır “Ben neyim? Kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularını soran ve bu sorulara her çağda bulduğu farklı yanıtlar sayesinde bir kuantum parçacığı gibi sürekli başkalaşan bir değişkendir. Çünkü o: Hem öldürebilen, hem ölesiye sevebilen; aşk ve nefreti, kin ve sevgiyi

nereye bakacağımızı bilememekteyiz.Sizden apaçık yanıtlar almadan buradan gitmeye niyetim yok efendim. Çünkü sadece etten.birlikte yaşayabilen ve belki de yaradılışının nedeni olan sevgiyi daha da yücelterek. hissettiğimiz ve deneyimlediğimiz soyut ve maddeötesi gerçekleri de gözardı etmeden. akıl. bilinç hakkında yapılan felsefî ve bilimsel çalışmalardan çıkan elastiki sonuçlar ise bizleri daha büyük bir açmaza sürüklemektedir. Onu anladığınızı sandığınız anda yolun başına geri döndüğünüzü deneyimler ve bu evrimcil varlığı yeniden anlamaya koyulursunuz. Bilincin kapalı olması ne anlama geliyor? Daha önemlisi. Oysa “consciousness” farkına varmak kökünden türetilmeli ve farkındalık olarak tercüme edilmeliydi. Bilinç: Bir petek gibi binlerce minik gözün birleşmesiyle ortaya çıkan. hakkında konuştuğumuz.. zihinlerde yepyeni pencereler açtığı için hangi pencereden. en büyük yanlışlığı tek bir “hayalet” aramakla yapıyoruz. Bence. Efendim. Bilinç konusu sizin gibi düşünen insanların tümünü hayrete düşüren bir olgu. gözümün önünde bayılan birkaç dostum oldu.. Bu probleme ek olarak. Salt insan anatomisi ve psikolojisi ile uğraşan tıp bilimi bile sayıları yüze yaklaşan kollara ayrılmışken. bilinç nedir? KOLEKTİF BİLİNÇ -“Consciousness” kelimesi İngilizcede farkındalık anlamına gelir. İnsanoğlunun 21’inci yüzyılda kendi hakkında bulduğu kanıtların içeriği. Yüzyıllardır yapılan bilimsel çalışmaların ve üretilen felsefelerin hiçbiri “Bilinç nedir. Yani bakış açımız hatalı.Teşekkür ederim.. Bunlar da zamanla değişecek ve gelecek kuşakları daha farklı buluşlar heyecanlandıracaktır. Kitlelere ulaşan her yeni fikir veya deney sonucu. ölümsüz aşka dönüştürmeyi başarabilen bir simyacıdır. Bayılan bir insan bilgilerini mi kaybeder. Daha sonraları düşündüğümde. kendi hakkında ancak ya genel bir kanıya sahip olabilir veya bir-iki dalda derin bilgiye ulaşabilir. çizdiğimiz.. farkındalık hâlini mi? Ne yazık ki bilinç sözcüğü artık dilimize iyice yerleşmiş olduğu için yapacak fazlaca bir şey yoktur. Önemli olan bunu farkındalık anlamında kullanmaktır. Ama elde henüz kanıt yok diye. fakat bu kelime Türkçeye “bilmek” mastarından türetilen “bilinç” şeklinde çevrildiği için içeriği yanlış anlaşılmıştır. görme duyusuna benzeyen bir “Kolektif Farkındalık” hâlidir. kemikten. açık bir bilinçle ilerlememiz koşuluyla. bu bulanık suyu biraz berraklaştırmaya çalışayım. . bilincin tanımı ile başlayarak. kandan ve sudan oluşan insan vücudunun olağanüstü işler becerebilen bir farkındalığa sahip olması sorunu insanoğlunun karşılaştığı en zor problemlerden birisidir. Bir “insan mühendisi”nin bile kendi doğasını tahsil etmesine ömrü ve kapasitesi yetmez. . bizi biz yapan şeyin bilinç olduğu sonucuna ulaştım. o insanların yaşayan bir bedenleri olmasına rağmen kapalı bilinçleri yüzünden onlarla iletişim kuramamanın sıkıntılarını yaşadım. önceki çağlardan çok daha heyecan verici ve çok daha somut bir özellik taşıyor. mantık veya uyanık olmak anlamaları yüklenerek de kullanılmaktadır. Ayrıca. nerededir ve nasıl oluşmaktadır?” sorusuna kesin ve kalıcı bir yanıt getirememiştir. O. biraz .. İzin verirseniz. fizyolojik olduğu kadar toplumsal.. yazdığımız. beni çok düşündüren bir gözlemim ve bunun yarattığı bir sıkıntım var: Komaya girmiş veya bitkisel hayat yaşayan bazı insanlar gördüm. dâhilerin bile yeteneklerine çok gelir. duygusal ve ruhsal olan insanı tüm derinlikleriyle tanıyabilmek. Bunları deneyimlerken. Çoğu kez.

beynini tanımayanların sayısı 5 milyardan fazladır. Bu sözcük. Cansız . onun bakım ve temizliğini yapıyor. henüz tıp ve diğer bilim dallarınca bile tam anlamıyla bilinemiyor. Belki de.Olması gerekir. Doğuştan bize hangi temel ve ham bilinç verilmişse. Yüz binlerce yıllık evrim sonucu genetik yapıya yerleşmiş bu yetenekler.Öyleyse. bilincimizi de arabanın şoförüne benzetirsek. hem de zaten bir bedel ödememişizdir.. işitme. Bence. insan yavrularının da doğuştan gelen içgüdüsel bazı yetenekleri vardır: Ağlayabilmek. Dünyada böbreklerinin nerede olduğunu bilmeyen 900 milyon insan varmış. iç ve dış dünyamızda görünen ve görünmeyen pek çok şeyin farkına varmamıza olanak veren. yok mudur? . kendimizi daha yakından tanımak ve evrimsel tarihçemizi öğrenmek adına büyük birer adım olacaktır. Orada beş duyusu olmayan ve görme.daha açar mısınız bu tanımı? . şoför durduğu yerde kalakalıyor. . Bilinci üç ayrı kategoride değerlendirmeyi yeğliyorum: Biyolojik Bilinç. şoför de arabasız var olamıyor.. beş duyu organı ve diğer yetilerimiz sayesinde. Görüldüğü gibi. akıllı bir kolektif enerji türüdür. yapıtları ve anıları kalıyor. çevreyle iletişim kurmamıza ve iş görebilmemize imkân tanıyan ve canlı birer varlık olarak yaşamamızı sağlayan. Araba arıza verdiğinde. onu kullanıyor. Şimdi söyleyin bana: Bu bebeğin bir farkındalık hâli var mıdır. Şoför arabasını nasıl kullanacağını -birkaç temel manevra dışında doğarken bilemiyor ve iyi bir sürücü olması uzun ve zahmetli bir eğitim sürecinden sonra ancak kısmen gerçekleşiyor.. iş göremez duruma düştüğünde ise bir mezarlığa törenlerle ve gözyaşları ile gömülüyor. hem de arabanın sahibi ve şoförü durumunda olduğumuzu görebiliriz. Geriye sadece şoförün eşyaları. alt beyni iyi tanımadığımız için bilinci anlamakta güçlük çekiyoruz.. hızı ve parçalarının kalitesi. Kaldı ki arabasının parçalarını (organları) ve çalışma sistemini öğrenebilmesi bile bir ömür boyu sürebiliyor. süt istiyor ve elini kolunu hareket ettiriyor olacak. gelin sizinle kısa bir sanal yolculuk yaparak. Buradan anlaşılıyor ki: Acemi şoför (üst bilinç) daha arabasını kullanmayı öğrenmeden önce. beyindeki sinir hücrelerinin işlevleri sonucunda kendilerini gösterir ve bebeğin yaşaması için gerekli fizyolojik faaliyetleri kontrol ederler. Beynin yüzde 72’si olan alt beyinde olup bitenleri ortaya çıkarmak. Fakat “Serebral Korteks” veya Beyin Kabuğu denen ve beynin üst tabakasını oluşturan o ince bölümün altında kalan kalınca tabakanın tam olarak ne işler becerdiği.. şoförün (bilincin) hem güven içinde yol almasını. Her insan ya da her canlı temel ve “ham” bir bilinçle dünyaya gelir. bilinci irdelerken onun farkındalık düzeyini belirleyen etkenleri açıklamada çok işe yarayacaktır.Doğru düşündünüz. ona yardımcı olan bir usta şoför (alt bilinç) var. Beyne bu özellikleri kazandıran kaynak hücrelerimizdeki genetik şifrelerdir. Bedenimizi bir arabaya. araba (beden) şoförsüz (bilinçsiz) bir işe yaramadığı gibi. Burada kullandığım “ham” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim. pencereden görünen şu doğum hastanesine gidelim. insan olarak hem araba. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç.. hem de varacağı yere kolayca ulaşmasını sağlıyor. Çünkü o bebek ağlıyor. Fakat arabaya sahip olurken hem bir seçme hakkımız olmamıştır. tatma ve dokunma özürlü bir bebek doğmuş olsun. koklama. Bir okyanus kaplumbağasının kuma gömdüğü yumurtalarından çıkan yavrularının vakit geçirmeden denize yönelmesi ve yüzebilmesi kadar bilinçli olmasa bile. öğrenmemize. Arabanın rengi. şekli. süt emmesini bilmek ve anne kokusunu tanımayı hemen öğrenmek gibi. onu geliştiriyor ve onun sayesinde varmak istediğimiz hedeflere doğru ilerliyoruz. Bir başka tanımla Bilinç.

-Özür dilerim ama toplamın artısı ne demek.. Yıldız tozlarından yapılmış. üç aylık bir bebekten çok fazla bir şey beklenemeyeceği gibi. tanıyoruz ve kullanıyoruz. insan. Bunları formülize ederek şöylece özetlemek istiyorum: Kolektif Bilinç denilen olgu: Biyolojik Bilinç. 64 parça alet ruhumuzu okşayan bir müzik parçasını bir artı değer olarak ortaya çıkarır. Zira. yaratıcı ve eşsiz kılması için de Kolektif Bilinç’i tamamlayan üçüncü bir kaynağa gerek vardır. Türk kültürünün en görkemli müzesi atasözlerimizdir. Biyolojik Bilinç tek başına fazlaca bir işe yaramaz. Ulaşılan olgunluğun.. yani gülümsüyor olmasıdır. Bu kaynağı kullanamayan bir bilinç.. O da Kozmik Bilinç’tir. Bunun gibi. iki elin toplamı fazladan bir de alkış sesi ortaya çıkarır. Bu sistematik bilgilerin işe yaraması için genlerin canlı ve “bilinçli” olması gerekir. sosyobiyolojik ve kozmik bir canlıdır. .. ama sayı iki olunca.. İşte ben buna Biyolojik Bilinç diyorum. O nedenle. Buradaki artı değer. bu gizeme en yalın biçimde işaret etmektedir: Bir bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından fazladır. O da Sosyal Bilinç’tir. tek gözlü. Fakat bu üç ayrı sembol biraraya geldiğinde ortaya kendiliğinden artı bir değer çıkacaktır: Bir yüz resmi. İki eli matematiksel olarak. Şu üç sembole dikkat ediniz: 1) Kavis ) 2) Daire 3) İki nokta . belki de anlayamadığımız tüm fenomenlerin sırrı bu artı sözcüğünde saklıdır.. Bu ses. Bunları isimlendirmişiz. bir “artı değer” olarak ortaya çıkar. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç toplamının artısıdır. ARTILARIN SIRRI -İşte. bu denklem ( 1 + 1 = 2+ ) şeklinde olmalıdır. tam anlayamadım. uzak ve yakın dış çevredir. yetersiz bir bilince sahip demektir. Bebeğin Biyolojik Bilinç’ini iş gören ve üretim yapan bir sisteme entegre edecek olan bir başka dış etkene gereksinim vardır. Yani kişilik oluşumundaki en etkin faktör toplumdur. iki elin sesi var” özdeyişi. Oysa. Sosyal Bilinç olmadan bebeğin Biyolojik Bilinç’i onu toplumsallaştıramaz ve olgunlaştıramaz. vücudumuzdaki tüm dokuları ve sistemleri üretme bilgisini taşırlar.atomlardan yapılmış DNA moleküllerini oluşturan genler. Fakat tüm beceri ve yeteneklerine rağmen.. kişiyi evrensel. bir elde mevcut değildir. “Bir elin nesi var. 64 parça enstrümandan oluşmuş ve diyelim ki Beethoven’in dokuzuncu senfonisini çalan bir orkestranın hiçbir aletinde o senfoni mevcut olmadığı hâlde. ( 1 el + 1 el = 2 el ) şeklinde ifade eder ve bunu doğru kabul ederiz. sadece bir insan kafası değil. ruh sahibi ve düşünebilen bir varlık... fakat capcanlı. aynı zamanda o insanın duygusal hâli. Bakınız.

Buna ilave olarak. Şekil: 1 Eğer atomların can verme. elma yere düşer.Efendim. Yani. Bu da artı bir değerdir. ânîden bir fazlalık olarak yerçekimine sahip oluyorlar. hava. cansız atomlardan oluşmuş DNA molekülünün bir parçasıdır. kumaş vs. bilinç denen Kolektif Farkındalık’tır. Çünkü uzayda yerçekimi yoktur ve İstanbul kentini üstünde tutan kara parçası. her doku. cam. embriyon döneminden ölüme kadar sürekli atan bir kalbe. nasıl oluştuğu henüz bilinmeyen ve bilimin en büyük bulmacalarından biri olan bilincin. . boya. Bu güçler -bir kuvvetli yapıştırıcı gibi. fırça.Kuvvetli Güç (Strong Force). uzaya çıkarır ve bir uzay aracından üstüne bir elma bırakırsanız. Evrenin ve maddenin var olmasını sağlayan dört çeşit güç vardır: . Bu fazlalık. Peki bunlar da atomdan yapılmış.Zayıf Güç (Weak Force). kütle hâlindeki atomları birbirine bağlayan güç.Yerçekimi Gücü (Gravity). hayat yaratma gibi bir yetenekleri olsaydı. . Biyolojik Bilinç’i biraz daha açar mısınız? BİYOLOJİK BİLİNÇ . içinde yaşadığımız evrenin ve bizim var olmamızı sağlarlar. atomların birleşmesiyle ortaya çıkan maddelerdir. trilyonlarca hücreden yapılmış ama sadece maddeden ibaret olan bir vücuda ve bunlara can veren bir ruha sahip olan insanın artı değeri ise.Bir başka önemli örnek daha vermek isterim. bulut. elma havada asılı kalır İstanbul’a düşmez. isterseniz 3 gruba ayırdığınız Kolektif Bilinç’in önce biyolojik kısmını irdeleyelim. Bunlardan yerçekiminin nasıl oluştuğunu bilim henüz çözmüş değil. Demek ki çoklukta eşitlik bozuluyor. ama neden cansızlar? Yaşayan tüm canlılar da atomlardan oluşmuş. O hâlde: Marmara Bölgesini uzaya çıkarırsanız. tüm evren canlılarla dolup taşardı. . taş. yerçekimi kazanacak kadar yeterli kütleye sahip değildir. Çünkü her şey atomdan oluşmuştur: Dağ. Molekül dediğiniz şey. Peki onlar neden canlı? Farkı . bir kütlenin yerçekimine kavuşması.Elektromanyetik Güç (Electromagnetism). elektronları atomlara ve atomları atomlara bağlayan güç. Küreselleştikten sonra da kendi ekseni etrafında dönmeye başlar.parçacıkları ve atomları birbirine bağlayarak. Böylesine karmaşık ve 100 milyar hücreden oluşan bir beyne. her hücre ve her sistem hücre çekirdeğindeki kromozomlara hapsolmuş genetik şifrelerin eseridir.Bedenimizi oluşturan her organ. ancak 200 kilometre çapında bir kara parçasına dönüştüğü zaman mümkün olmaktadır. Gen dediğiniz şey. ama bu gücün artı bir değer olduğunu biliyoruz. Fiziğe göre. böyle bir artı değer olduğu inancındayım. atom çekirdeğini birlikte tutan ve radyoaktiviteyi sağlayan güç. Şöyle bir örnek verelim: İstanbul’un üstünden uçakla geçerken dışarı bir elma atsanız. İşte ben. küresel bir şekil almaya başlar. Fakat İstanbul’u tüm ilçeleri ile birlikte oyup. kritik kütle denen büyüklüğe ulaşınca. iki elin sesi gibi bir artı değerdir. su. . demir. Bu sebepten dolayı uzaydaki tüm büyük kütleler küre şeklindedir ve dönerler. Buradan çıkarılacak önemli dersler ve yorumlar vardır. yerçekimine yine sahip olur ve elmayı kendine çeker. Marmara bölgesi uzayda öylece durmaz. biraraya gelen atom ve moleküller. atom çekirdeğindeki kuarkları birlikte tutan güç.

saf enerjidir. Proton ve nötron olarak bilinen parçacıkların özü kuarklar ve gluonlardır.. 100 milyon tanesi bir araya geldiğinde bir toplu iğnenin başı kadar olur. Okuyucuların atomla ilgileneceğini sanmıyorum. bilgilenmek isteyen sizdiniz. Hızları saniyede binlerce kilometredir.Peki. Bunların özü ise somutlaşmamış. İşte maddenin cevheri bu iş-yapan enerjidir. Bu toz zerreciklerinin aradaki onca boşluğa rağmen çekirdeğin etrafında büyük bir hızla ve her yöne doğru ‘delice’ döndüğünü düşünelim. Unutunuz. Bu sohbetimiz kitap hâline getirilecek. Ben buna Akıllı Enerji diyorum. . evrenin ve kendi yapılarının temelini oluşturan atomların somut bir resmini zihinlerine oturtmalarından mahrum edeceksiniz demektir. Atom denilen şeyin özü proton. Her bir devri değişik bir yörünge çizerek yaptıkları için de. Elektronlar -çekirdekten 2 bin kat daha hafif oldukları için.O zaman pek çok okuyucunuzu. . Enerjinin ne kadar üstün bir bilince sahip olduğunu -Mikroevren dediğimhücrelerimizi ve genlerimizi incelerken görebiliyorum. nötron ve elektrondur.tuz zerresine oranla bir toz zerresi kadar bile olamazlar. Bu bir yarımküredir. . çok hızlı dönen bir pervanenin içine bir çubuk sokulamayacağı gibi. atomun çekirdeği ancak bu büyüklükte olur. lütfen devam ediniz.Teşekkür ederim. en küçük atom olan hidrojenin bir tek elektronu vardır ve çekirdek etrafında bir saniyede milyarca devir yapabilir. Bu durumda. Çünkü bulundukları yeri kestirmek istediğimiz saniye içinde bile milyarlarca yerde bulunmuş olurlar! O nedenle atomun içine elektron hızından daha düşük bir hızla hareket eden hiçbir şey giremez.. Şöyle bir berzetme yapalım: İstanbul’daki Sultanahmet Camiî’nin o muazzam kubbesini düşünelim. İşte kubbenin içindeki boşluğa oranla..anlamak için -izin verirseniz. Bunun tam ortasına havada durabilen bir tuz tanesi koyalım.Efendim oraya girmeyelim isterseniz.Atomun yapısını zihnimize oturtmadan bu mikroskop ötesi evrenin ne olduğunu ve o esrarengiz yapısını anlamamız mümkün olamaz. . Bu yarıkürenin bir eşini daha ters çevirerek altına yerleştirelim. her yerde “hazır ve nazır” görünürler. .999’u boşluktur: Bu boşluğun ortasında duran bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında hızla döndüğü için bulutumsu ve titrek bir küre oluşturan elektronlardan oluşmuştur.Mikroevren derken neyi kastediyorsunuz? .. Örneğin. çekirdeğin etrafını bir koza gibi örecekler ve bir vantilatör pervanesinin dönerken oluşturduğu o bulutumsu görüntüyü sergileyecek lerdir. Şekil: 2 Atom o kadar küçüktür ki.atomun yapısından biraz detaylı söz etmek istiyorum. Atomun yapısını iyi anlayan kişi. Elektronlar negatif(-) yüke sahiptirler ve sıfıra yakın bir kütleleri vardır. . Bir bilye şeklindeki atomun % 99. kendi bilincini daha iyi anlar ve onu daha detaylı analiz etme becerisini geliştirir. Elde ettiğimiz bu kocaman küre atomu temsil etsin.

Enerji gözle görülmez ve soyut hâldedir. normal hâlde yanarken çıkardığı enerjiden 3 milyon kat daha fazladır. bu elektron paylaşımı sayesinde meydana çıkan moleküller ve bunlardan oluşan proteinlerden ibarettir denir. Bu. nötron ve proton. Bu da radyoaktivite dediğimiz radyasyona neden olur. Bu yüzden negatif (-) yüklü elektronları kendine doğru çeker. hayvanların. yüksek ısı ile yanan taş kömürünün atom enerjisi. Ve tüm insanların. Kuarklar var. bir bardak suda o kadar molekül olduğu söylenebilir. Dolayısıyla evrende somut olarak gözlenen canlı ve cansız her şey enerjinin “donmuş” biçimidir ve kuarklardan oluşmuştur. gümüşün başka. Bu enerji olmadan hiçbir molekül canlanamaz. klorunkinde yedi elektron olduğu için. Tek hücreli ilk canlının tuzlu suda ortaya çıktığı savunulur ve canlı hücrelerin oluşması için su ve tuz ile birlikte dış yörüngeleri ”elektron açlığı” çeken karbon.Evet. . Bu nedenle karbonun atom ağırlığı (çekirdek ağırlığı) 12 kabul edilir. bitkilerin ve mikro organizmaların maddî vücutları.Biraz da molekülden bahseder misiniz? .Peki atomun hemen hemen tüm ağırlığını oluşturan çekirdek neden bu kadar ağırdır? Nötron ve protonların içinde başka şeyler mi var? . Bu sayede. Örneğin en basit element olan ve oksijenle birleşerek içtiğimiz suyu oluşturan hidrojen atomunun sadece bir elektronu ve bir protonu vardır. Canlıların temel hammaddelerinden olan karbonun 6 elektronu. ama tamamen çekemez. uranyumun daha başkadır. Çekirdeği oluşturan iki tür parçacık (partikül) vardır. Yani evrenin . kükürt ve fosfat atomlarına gereksinim vardır denir. Atomun içinde büyük miktarda enerji depoludur. Doğadaki elementlerin birbirinden farklı olmasının nedeni de atomların farklı olmasındandır. . Bu moleküllerin milyonlarcası da birleşerek. evrendeki soyut ve maddeleşmemiş enerji miktarının ancak yüzde 10’u kadardır. Bir okyanusta kaç bardak su varsa. Bu parçacıkların bulunuşuyla atomun yapısı çok daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü elektronlar yüksek hızlarından dolayı güçlü bir merkezkaç kuvveti oluştururlar ve bu çekim gücüne karşı koyarlar. diğer elementlerin dış yörüngelerindeki elektronları koparıp almak veya paylaşmak ihtiyacı ‘hisseder’. Çünkü her atom en dış yörüngesindeki elektron sayısını sekize tamamlamak ister. evrendeki en güçlü çekim kuvvetidir. dışında başka yörüngeler oluşur. Bir başka örnek de tuzdur: Sodyum atomunun dış yörüngesinde bir elektron. Oksijenin atomu başka. Fakat. Öyle ki. kullandığımız su hâline gelirler. benim Biyolojik Bilinç dediğim akıllı enerjidir. ama somutlaşarak maddeye dönüşme özelliğine sahiptir. milyarlarca yıldız kümesini meydana getiren onca somut enerji. Fakat bilimsel tahminlere göre. bunlar yan yana geldiklerinde ayrı durmaya dayanamazlar ve birleşerek tuz molekülünü yaparlar. Nötron yüksüzdür. Kuarklar üç çifttir ve üç teki protonu. hayat kazanamaz ve hiçbir gen iş göremez. Saf enerjiden oluşan kuarklar birbirlerine çok güçlü bir enerji bağıyla sımsıkı sarılmışlardır. en az iki elementin farklı atomları birleşerek. bu düşüncelerde gözden kaçan şey. Proton pozitif yüklüdür.Molekül atomların ilginç bir “alışkanlığı” sayesinde oluşur: Atom çekirdeğinin etrafında yörüngeler çizerek dolaşan elektronların tümü aynı yörüngede bulunmazlar. Çekirdek bu yüzden pozitif yük taşır. 6 protonu ve 6 nötronu mevcuttur. Çekirdeğinde 83 adetten fazla proton bulunduran atomlar kararsızdırlar.. Bu istek yüzünden. Ana hatlarıyla atomun tasarımı budur ama her atom birbirine benzemez. üç teki de nötronu oluştururlar.Atom çekirdeği pozitif (+) yüklüdür. Radyoaktif ve en ağır madde olan uranyumun atom ağırlığı ise 238’i bulur. Çok ağırlaştıkları için parçalanabilirler. Bir yörünge (orbital) yeterince elektronla dolunca. Sözgelimi iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşir ve su molekülünü oluştururlar. nitrojen. hidrojen. molekülü ortaya çıkarırlar. oksijen..

bu mutlaka gerçekleşecek demektir. . somut bir yöntem olduğu için herkese öneriyorum. Ve ben bunu hayal edebiliyorsam. . O nedenle. yoksa doğum anında mı? HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR . Ama belki yarın. Bunun tam olarak ne tür bir enerji olduğu ve nerede bulunduğu henüz anlaşılmış değildir.000 km/saniye) daha hızlı hareket edemez” dedi.O gelişmeleri sizin ağzınızdan dinlemek isterdim. hayatın o anda başladığını kabullenmekten başka seçeneği kalmaz. pek çok soyut kavramın. ana rahminde kalbin atmaya başlaması ile mi. Eğer rahimde sperm varsa. ruhun embriyona girişi ile mi. Bir benzetme yapalım: Rahimdeki kalın sıvıların içinde yüzmek.. belki de 100 yıl sonra bu kural da değişecek ve yeni hız limitleri ve dalga boyları keşfedilecek mutlaka. Ama bu süre boyunca.Bu konuyu merak edip araştırmış insanların birçoğu. kalın sıvılardır. O nedenle ben. ruhun ve hayat denen canlılık sebebinin temelini bu yüzde 90’lık. Bu zemin enerji olmalıdır. .Memnuniyetle. hayatın döllenme ile başladığına inanırlar.Döllenme sürecinin o gizemli mekaniğini bilen herkes bu kanaate kolayca varır. Her kız çocuğu. tüm maddeötesi ve ruhsal fenomenleri enerji temeline indirgeyerek irdelemeyi.Peki. fakat evrendeki Kozmolojik Sabit’in tamamlanması için bir “boşluk enerjisi” olması gerektiği hesap edilebilmektedir. çünkü insanoğlu hayal ettiği her şeyi bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen yaratıcı bir farkındalığa sahiptir. Çünkü bunca bilinmeyene doğru yol alırken ayağımızı basabileceğimiz bir zemin olması lazımdır. çünkü rahim duvarındaki salgılar minik spermler için bir deniz gibidir. Yüzme diyorum. Bu yaratıcı bilinci de hücrelerimizdeki genlerin yaptığı o inanılması güç ve maharetli işlerde açıkça görebiliyorum. Fakat bu salgılar spermaya zamk gibi gelen. rahim iç duvarına tırmanarak. spermleri haberdar etmek için “ben buradayım” dercesine rahime birtakım salgılar gönderirler.Bu bilinci daha yakından tanımak için genlerin yaptıkları o olağanüstü işlerden söz eder misiniz? Örneğin hayat ne zaman başlıyor: Döllenmenin başladığı anda mı. Bu durum adetten kesilinceye kadar yaklaşık 400 kez devam eder. bunların çok ötesinde gelişmeler yaşanacağını görebiliyorum. 1905 yılından beri bilim adamları bu kuram çerçevesinde düşünüyor ve araştırmalar yapıyorlar. 200 yıl sonrasının dünyasını ve bilinç düzeyini hayal ettiğimde. Bu yumurtalar rahime girecek spermleri 4-5 gün bekledikten sonra ölürler. Mersin’den Kıbrıs’a zamk dolu bir denizde yüzerek gitmek kadar zor bir uğraştır.. Bence. Einstein yıllar önce bir kural koydu ve “hiçbir şey ışık hızından (300. Döllenmiş yumurtaya ulaşıncaya kadar ana rahminde gelişen olayları detayları ile öğrenen bir insanın. Ergenlik çağına gelen kızların yumurtalıkları her ay (25-40 gün) bir veya birkaç yumurtayı dölyatağına bırakmaya başlar. İşte ben asıl buna Doğal . tezahürlerini bilemediğimiz enerjide aramak gerekir. 100 milyon tanesi ancak bir tatlı kaşığını dolduracak kadar küçük olan spermlerden güçsüz olanlarının hepsi hayatlarını yolda kaybederler. yumurtalıklarında bekleyen bir-iki milyon yumurta ile dünyaya gelir. ona doğru hızla yüzmeye başlarlar. . sizi bu inanca götüren etken nedir? ..yüzde 90’ı Karanlık Madde (Dark Matter) denilen bir enerji türünden oluşmuştur. Benim de inancım budur. işte o zaman dünyanın en anlamlı ve en büyüleyici yarışı başlar: Yumurtanın varlığından haberdar olan spermler..

Çünkü tarihten beri kalbe gösterilen teveccüh. Ortalama. ne zamandır? . oksijen. O nedenle.. Çünkü onun da yaşaması için spermanın baş kısmındaki diğer 23 Y-kromozomu ile birleşmesi gerekir. döllenmeden 21-25 gün sonra atmaya başlar. hem spermayı. . Böylece.. zarı yırtmak için bir kılıçbalığı gibi birbiri ardından sortiler yapan ve “lütfen beni içeri al” dercesine adeta yalvaran on binlerce spermden sadece bir tanesi amacına ulaşır.. hem de yumurta çekirdeğini ölümden kurtarır. Dışarıda kalan spermlerin kaderi artık bellidir: Ölüm. Ve aceleleri vardır çünkü ömürleri sadece 2 veya 3 gündür. . Fakat kalp atışı döllenme kadar zor ve . Çünkü. . Ve sonra misafirin içeri girmesiyle.Yüzünüzdeki ifadeden anlıyorum ki. yarışı kazanıp. Başlangıçta 2 gözlü bir tüp şeklinde olan bu “ilkel” kalbin birdenbire bir nabız hareketi kazanması da son derece gizemli ve akıllara hayret veren bir oluşumdur ama bu atış hareketi yaşamın başlangıcı değil. glikoz ve protein ihtiyaçları artar. bu kez yine zamk gibi kalın sitoplazma içinde son bir depar atmak zorunda kalır. yumurtanın etrafında “dört dönen”. Amaçları ölmeden önce belki de 80-90 yıl sürecek yeni bir hayata kavuşmaktır. o kalp ve nabız atışı durunca ölüm geldiğine göre. 80 milyonda bir ihtimalle. başlamış bir yaşamın devamı ve sürekliliği içindir. Ayrıca. Şampiyon sperm. Hele sizin gibi..Bu açıklamalardan önce. Bunlar her hücremizde aynı sayıda ve aynı yapıdadırlar. Hücreler çoğaldıkça. Fakat cinsiyet hücreleri olan yumurta ve spermde sadece 23 tek hâlinde bulunurlar.sarmaş dolaş birleşirler.. en romantik ve en anlamlı eylem başlar: Yumurta çekirdeği spermaya doğru bir koşu başlatır ve iki “sevgili” hücrenin tam ortasında -eski Türk ve Amerikan filmlerinde olduğu gibi. İşte.Sizi bu kanıya ulaştıran başka nedenler de vardır mutlaka.Haklısınız.Teşekkür ederim. yaşam enerjisinin orada vücuda girdiğini düşünüyordum..Peki. “sevgilisi” yumurta çekirdeğine kavuşmak için. yeni bir hayat anlamına gelen 23 çift kromozom formuna girerler.. Kalp.. itiraf etmeliyim ki ben de üçüncü haftayı hayatın başlangıcı olarak kabul ediyordum. Biyolojik varlığımızı oluşturan kromozomlarımız 23 çifttir. Hayatın başlangıcı bu an değilse.. . Salgıladıkları bir kimyasal sayesinde rahim kaslarını uyarır ve açılıp kasılmalarını sağlarlar ve bu hareket sayesinde ilerlemelerini kolaylaştırırlar. bir sonuca ulaşmak için kurduğunuz mantık zincirinde bir halka olması kolaydır. Ama o anda belki de mikrokozmostaki en zarif. Bu enzimler hücre zarını eriterek küçük bir delik açarlar. Fakat spermlerin bir yeteneği daha vardır: Denizde gidiş yönüne doğru dalga yaratmak. duyguların ve hatta düşüncenin oluştuğu bir merkez durumuna getirmiştir.. onu sezgilerin. Böylece bir fermuarın iki yarısı gibi dizilmiş X ve Y-kromozomları birleşerek. Açılan “kapıya” en yakın sperm içeriye çivileme bir dalış yapar.Seleksiyon derim: Güçsüz spermleri ayıklama sınavı. bu konuya ilginiz büyük. Aynı amaç 4-5 günlük ömre ve spermalardan 85 bin kez daha büyük cüsseye sahip olan yumurta için de yaşamsal önem taşır.. zor bir konuyu basite indirgeyen birini bulmuşken. yumurtaya ulaşabilen güçlü ve sağlıklı spermler onu delmek ve çekirdeğindeki diğer 23 tek X-kromozomu ile birleşmek isterler. en hızlı gelişen organ kalptir ve ondan çıkan damarlardır.. Kaybetmenin cezası ölüm olan bu maratonun finali şöyle gerçekleşir: Dışarıdaki “yalvarışları” ve “kapı çalmaları” hisseden yumurta çekirdeğindeki genler hemen bazı enzimler ürettirirler. Bu maddelerin onlara ulaşması için bir kan dolaşım sistemine gerek vardır. Aynı salgıyı yumurta da salgılar ve spermlere yardımcı olur.. Bu “evlilik” bir insan ömrü boyunca süren ve belki de en mutlu ve en üretken bir birlikteliği başlatır. Döllenmiş hücre birbiri ardından bölünmeye ve çoğalmaya başlar. açılan delik kapatılır. kalp ne zaman atmaya başlar? . O nedenle..

önemli bir fonksiyon değildir. Şöyle ki: Konuşmamın başlangıcında sözünü ettiğim artıların sırrı kuramına geri döndüğümüzde, çok sayıda hücrenin bir araya gelmesiyle oluşan artı değer; bu nabız atışı olmaktadır. Bu durum diğer bütün organlar için de geçerlidir. Belli bir hücre sayısına ulaşan böbreklerin ânîden ayrıştırma ve süzme işine başlaması ya da çocuk doğar doğmaz akciğerlerin ilk nefesini alması da kalp atışı kadar mucizevi bir artı değerdir. Ve ayrıca bazı genlerin zamanı gelince açılması, yani biyolojik saatin tam vaktinde alarm zilini çalması da doğaüstü bir bilincin eseridir. Bakınız, kanda mikrogramlarla ölçülen bazı büyüme hormonları vardır. Bunlar çok salgılanırsa kişinin cüssesi büyük; az salgılanırsa küçük olur. Büyüme 26-27 yaşına kadar gittikçe azalarak devam eder. Büyümenin o yaşta durması da. bu zamanölçer akıllı bilincin bir eseri olmak zorundadır. - Efendim, aklıma bu noktada gelen bir soruyu sormadan bu konuyu

kapatmak istemiyorum: Ana rahmindeki süreçte oluşan beyin, çocuk doğmadan önce düşünmeye başlıyor mu? Düşüncenin kendisi de artı bir değer olabilir mi?
DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN - Birlikte düşünelim... Döllenmiş yumurtanın ilk 14 günlük hâline zigot, sonraki 42 günlük şekline de embriyon denir. 56 günlük embriyon, bakla büyüklüğünde minyatür bir insanı andırır. Bu devreden sonraki minik insana da fetus adı verilir. Fetus 3 santimetre uzunluktan 50 santimetreye 7 ay içinde ulaşır ve 9 ayda 1400 kat büyüyüp, 3 kiloyu geçmiş olarak doğar. 38-39 hafta süren bir değişim ve gelişim sürecinden sonra, üst beyni (korteks) boş, alt beyni yarı dolu bir canlı olarak ilk nefesini alıp, anne kokusu ile tanışır. Yapılan son araştırmalar, bebeğin ana rahmindeyken de bazı duyularını kullandığını göstermiştir. Bu sayede bebeğin beynine dış dünya ile ilgili bazı bilgiler kaydolur. Örneğin, nasıl ki annesinin kalp atışlarını duya duya bir ritim hissine sahip oluyorsa; dışarıdaki sesli müzik parçalarını dinlediği zaman da notaların farklı tonları olduğunu ayırt edebilme becerisine kavuşur. Fakat merak ettiğiniz o düşünce sürecine girmesi henüz gerçekleşmemiştir. Ama ana rahminde öğrendiği “bilgileri” doğduktan sonra gelişen düşünce sisteminde kullanacaktır. Çocuk düşünme yeteneği ile doğar. Bu yetenek Biyolojik Bilinç’in en önemli ögesidir. Ve canlı hücrelerdeki o yaşam bilinci sayesinde çalışıp iş gören DNA moleküllerinde bile mevcuttur. Fakat düşünme yetisi buğday tanesinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği evrelerde olduğu gibi, doğduktan sonra gelişmek için çok şeye gereksinim duyar, çünkü henüz hamdır. Bunların başında, 5 duyu aracılığı ile dış dünya hakkında alınan bilgiler, bu bilgilerin kavram olarak isimlerinin öğrenilmesi ve bunların anadili vasıtasıyla anlatılır hâle getirilmesi vardır. Yani, olgunlaşmamış olarak doğan düşünce yetisi bir anadil olmadan gelişme olanağı bulamaz. İşte, insan beyni için en önemli şeylerden biri olan dil öğrenme ve konuşma işi de büyük çapta korteksin marifetidir. Ben buna üst beyin diyorum. Genlerimizin dış dünyadan topladığı yararlı bilgileri kromozomlara kodlayarak yerleştirmesi çok yavaş işleyen bir sistemle gerçekleşiyor: çünkü bu bilgilerin, bireyin üremesi ve yaşaması için gerçekten işe yarayıp yaramadığını yüzlerce kez test ettikten sonra karara bağlıyor ve sınavı geçenleri bünyesine alıyor. Oysa, insanın değişen iç ve dış koşullara anında yanıt vermesi gerekiyor bazen. Verilecek anî bir karar kişinin yaşamını kurtarabiliyor. Geç kalındığında bunun bedeli ölüm olabiliyor. Öyle görünüyor ki: Doğa, bu bilgi alma ve kullanma işini daha hızlı sağlamak ve

saniyelik refleksler gösterebilmek için, genlerden daha pratik olan bir cihaz icat etmiş: Beyin... Böylece genler ve beyin kapsamlı bir koordinasyon içinde çalışarak, beyni olan canlıları daha etkin ve daha aktif kılmışlar. Örneğin genler, ateşin yakıcı olduğunu haber verecek sinir sistemini yapıyor; beyin de bu sayede ateşten uzak durulmasına karar verip, organları ânîden harekete geçiriyor. İçgüdü ile düşünce arasındaki nüans da burada kendini gösteriyor. İçgüdü: Genlere yerleştirilmiş doğal bilgidir ve davranışlarımızı oluşturuyor veya etkiliyor. Düşünce: Dış çevreden öğrenilen bilgilerin harmanlanması sonucu oluşuyor ve davranışlarımızı değiştirmeye yarıyor. Toplumdaki genel kanı; içgüdünün kötü ve “geri” bir duyum, düşünceninse iyi ve “ileri” bir yetenek olduğudur. Fakat bu yanlış inanç artık değişmek zorundadır. Genetik şifreler birer birer çözüldükçe, içgüdülerin en az düşünce kadar hayati önem taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır. - Efendim, bizi biz yapan organ olan beyni daha iyi tanımak için, üst ve

alt beyin hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
ÜST BEYİN - Memnuniyetle... Herkesin beyni vücudunun yüzde 2’si büyüklüğünde ve iki yumruğu kadardır. Üst kısmı ceviz içi gibi buruşuktur. Beyin Kabuğu da denen bu bölüm, sadece insanlarda vardır ve beynin yüzde 28’i büyüklüğündedir. Açıldığı zaman orta büyüklükte bir mendil kadar olan bu tabaka, insanın bu denli çaplı düşünceler üretmesini sağlayan bölümdür. Korteksi söküp çıkarırsanız, insan ilkel bir canlıya dönüşür: Konuşamaz, düşünemez ve üretemez. 30 milyar kadar sinir hücresinden (nöron) ve milyarlarca Glia hücresinden oluşan korteksin faaliyetlerinin yüzde 90’ı sadece iki organa ayrılmıştır: Eller ve ağız. Öyle ya; ellerimizi bu kadar maharetle kullanamasaydık, bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeye ulaşmamız mümkün olur muydu? Beyin, 17 bin kadar sinir hücresinden yapılmış bir “kablolu devre” sayesinde ellerle ve 10 parmakla sürekli haberleşir, son derece hassas duyumlar alır ve geri gönderdiği sinyallerle parmaklara en hassas işleri yaptırır. Bir keman üstadının gözlerini kapayarak, binlerce notadan oluşmuş bir konçertoyu hatasız çalabilmesi, başka nasıl gerçekleşebilirdi ki? Gözlerimizin bile seçemediği bir şırınga iğnesinin upuzun deliğini açabilmemiz, ancak bu gelişmiş parmak hassasiyeti sayesinde mümkün olmaktadır. Ellerinizi iki yana bağlayıp birkaç saat dolaşırsanız, ne denli yarım adam durumuna düştüğünüzü daha iyi anlarsınız. - Bu durumda, Karl Marx’ın “emek en yüce değerdir” demesi boşuna değilmiş

demek.
- Evet, ama Marx madalyonun bir yüzünü görmüş. Diğer yüzünü de Descartes görmüş ve “bizi insan yapan dilimizdir” diyerek büyük bir gerçeği yakalamış. Ağzımızın iki önemli işlevinden birisi yaşamak için beslenmek, diğeri de konuşmaktır. İnsan dilsel ögeler ve konuşma yeteneği sayesinde düşünebiliyor ve kültür oluşturuyor. Kavramların birer ismi olmasaydı, onları zihinde harmanlamak anlamına gelen düşünce de olmayacaktı ya da en ilkel hâliyle kalacaktı. - O zaman bilinç dediğimiz farkındalık da olmayacaktı belki... - Hayır, olurdu ama hayvanlarınki gibi temel bir farkındalıkdan öteye gidemezdi. Ben esasen ellerin ve dilin, beyin için bu kadar önemli olmasının ana sebebinin alet yapmak veya konuşabilmek değil, bir “üstün bilinç” yaratmak amacından kaynaklandığı inancındayım. Üstün bilincin üstün olmasının bir başka nedeni de geç işleyen evrimsel adaptasyon kurallarına uymaması ve sürekli başkalaşmasıdır. Bu sayede anlık veya günlük evrimler yaşar ve hızlı bir şekilde üst evrim basamaklarına yükselir.

Bu mantık zincirinin sonucu olarak şu çıkarımı yapabiliriz: Beyin Kabuğu, farkındalık düzeyinin yükselmesinde çok büyük rol oynar ve bizi diğer canlılardan ayıran pek çok özelliğe sahip olmamızı sağlar. - Korteksin önemi belli oldu, ama alt beynin önemi daha mı az acaba? ALT BEYİN - Aslında, beyne bir bütün olarak bakmak gerekir; çünkü beyin hücreleri sürekli olarak birbiriyle bağlantılar ve düşünce devreleri kurarlar. Sağ yarımküre, sol yarımküre ile; alt beyin, üst beyinle sürekli iletişim hâlindedir. Beynin yüzde 72’sini alt beyin oluşturur ve 70 milyar kadar hücreden oluşmuştur. Korteksi “iyi” tanımamıza rağmen, alt beyni daha az tanıdığımız bir gerçektir. Fakat vücudumuzdaki organlarla sürekli iletişim hâlinde bulunduğunu ve bir kumanda merkezi görevi gördüğünü biliyoruz. Psikoloji biliminin ortaya çıkışı ile başlayan bilinçaltı, alt benlik, ve süper ego gibi kavramların da bence alt beyinle sıkı bir ilişkisi vardır. Bunun ötesinde; telepati, altıncı his, telekinezi, teleportasyon, sezgi, önsezi, Duyular Dışı İdrak (Extra Sensory Perception) ve hatta inanç gibi olgular bile alt beyinde ortaya çıkıyor olabilir. Bazı ruhsal özelliklere sahip olmamızın kaynağı da bu bölüm olabilir. Daha ileri giderek, içimizdeki Tanrı’yla konuşurken, alt beyinle sohbet ettiğimizi ileri sürmek bile saçma olmayabilir. Hatta belki milyarlarca yıllık evrimin tarihçesini bile bir gün alt beyinden okuyabiliriz. Eğer bu tarihçe genetik şifrelerimize kayıtlıysa... IQ testlerinin terk edildiği ve bunun yerine EQ (duygusal zekâ) testlerinin uygulanmaya başlandığı çağımızda, bu önemli zekâ türünün bile alt beyinin fonksiyonları arasında yer aldığı gitgide büyük kabul görmeye başladı. Bunun ötesinde, ruhsal zekâ ile uğraşan bilim insanları çıktı ortaya. Vücudun yaşaması bakımından alt beyin için olmazsa olmaz diyebiliriz. Bu açıdan bakınca, alt beyin, üst beyinden çok daha önemli işler yapan bölümdür; fakat düşünen insan hakkında konuşuyorsak; üst beyin için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

- Efendim, Descartes insanı bir “sosyal hayvan” olarak görmüş, Freud ise insanı kendi beyninin eseri kabul etmiş ve “Anatominiz kaderinizdir” demiş. Sizce hangisi haklı?
GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER - Bu zor görünen sorunun yanıtı çok basit: İkisi de elmanın birer yarısını görmüşler. Yani insan hem içinde yaşadığı toplum kültürünün, hem de genetik şifrelerinin eseridir. Yani insan sosyobiyolojik bir canlıdır. - Önce biyolojik yönü ile başlayalım isterseniz: Biliyorsunuz genetik şifrelerimiz,

1953 yılından beri yapılan çalışmalar sonucunda çözüldü. Bu sonuç bize insan hakkında neler öğretiyor?
- Özür dilerim ama bu konuyu iyi takip etmediğiniz sorduğunuz sorudan anlaşılıyor! Henüz bir şey çözülmüş değil, sadece 23 çift kromozom içine sıkışmış 3035 bin kadar genetik dizilimin haritasını çıkardık, o kadar. Bunların tüm şifrelerini filân çözmüş değiliz. Yani sadece DNA molekülleri üzerindeki genlerin sıralanma ve diziliş biçimlerini belirledik ve ne tür bir “alfabe” kullandıklarını görmüş olduk. Bu bilgi ne işe yarar? Bu, bir insanın kromozom veya DNA yapısını diğer insanların ve canlılarınki ile karşılaştırmaya ve farklılıkları veya benzerlikleri görmeye yarar. Ayrıca, artık kimlik kayıtları belli olan genlerin hangi işleri becerdiklerini yavaş yavaş öğrenmeye yarar. Fakat sorunuzda sözünü ettiğiniz ve şimdiye dek sadece yüzde 5 kadarı çözülmüş olan genetik şifrelerin tümünün deşifre edilmesi için, süper

Bunlar bilgi dolu şifrelerdir ve döllenme anından ölünceye kadar sürekli. uzun bir DNA molekülüdür (DeoksiriboNükleikAsit). bu genetik şifreler tayin ederler. tahminen 30-35 yıl daha çalışmamız gerekmektedir. yenileyen. protein. yine zarla kaplı bir çekirdeği vardır. ince. anne ve babadan gelen özellikleri taşıyan 23 çift kromozom bulunur. Siyah bir toplu iğne başına benzeyen çekirdekte.açılarak. Ayrıca.Efendim. Ribozom. derinliklerimizdeki Mikroevrende olup bitenlerin resmini zihnimize daha iyi oturtmak için hücrelerimizin yapısını da kısaca anlatır mısınız? HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER . değiştiren ve kopyalayan “emirler”i. Dış zar ile çekirdek arası sitoplazma denilen bir sıvı ile doludur. Ribozom. Yüzde 70’i su olan bu sıvının içinde tuz. Yani. şeker.Burada da önümüze yine astronomik rakamlar çıkıyor. kromozomu denen yapıları oluşturmuştur. mRNA denen mesajcı moleküller aracılığı ile çekirdek dışına gönderirler. ‘düşünen moleküller’dir. Bu uzun molekül bükülmüş bir merdiven şeklindedir (çift sarmal/double helix) ve bir makaraya sarılmış iplik gibi üst üste sarılarak. Hücrenin genellikle ortasında yer alan. Sperm ve yumurtanın birleşmesinden başlayarak. Mitakondri. fosfat. amino asit gibi maddeler bulunur. hücreyi yöneten. Sentrozom gibi isimleri olan bu cihazlar çok önemli görevler yüklenmişlerdir. Kromozom dediğimiz şey. dünyanın çevresini milyonlarca defa . Hemen hemen her canlı hücrede bulunan DNA’lar hücrenin kendi kopyasını yapma bilgisine de sahiptirler. milyarlarca kilometre bir uzunluk demektir. bu 23 çift molekülde saklıdır. gereken proteinleri üretir. DNA’lar bir bilgisayarın programları gibi önceden programlanmış. Her hücrede 2 metre DNA demek. Hiç durmaksızın hummalı bir faaliyet içinde olan hücre çekirdeği “büyük sırlar”ın gizlendiği kumanda merkezidir. Retikulum. esnek ve yarı geçirgen bir zarla kaplanmıştır. Golgi Cisimciği. Farklı farklı yapılarda olabilen hücrelerin dışı. enzim. Örneğin Mitakondri bir soba gibi çalışıp. Bu. Şekil: 4 Bir tek hücre çekirdeğindeki tüm DNA moleküllerini açarak yan yana koyacak olursak. askerlere yapması gerekeni emreden kumandanlar gibi. genlerin gönderdiği protein yapma şifrelerini çözer ve tRNA denen transfer RNA moleküllerinin taşıdığı amino asitleri zincir gibi dizerek. hücrenin işleyişini sağlayan ve adına “cihaz” diyebileceğimiz bazı yapıtaşları da sitoplazma içinde yüzerler.bilgisayarlar bir sürpriz yapmazsa. Şekil: 3 . ısı üretme işini yürütür. hücreye durmadan emirler gönderirler. Vücudumuzda trilyonlarca hücre var. 2 metreye yakın bir uzunluk elde ederiz. doğuma kadar devam eden süreçte bir tek yumurta hücresini mükemmel bir insan yavrusu hâline getiren bilgi ve “teknoloji”. gözümüzün ve saçımızın renginden tutun da beynimizin ve diğer tüm organlarımızın yapısına kadar bütün biyolojik karakterimizi ve hatta kişiliğimizin bazı parçalarını.

Nükleotid nedir? .Sanıyorum 15 günde sayarım. Çünkü genetik kelimelerin tümü sadece 3 harften oluşmuş kelimelerdir. ancak 1 milyar adet nohut depolamış olursunuz. bir saatin 32 yıl sürekli tıklaması gerekir.536. karbon. siz hiç durmaksızın. hidrojen. Bedenimizi yapan ve şu anda konuşabilmemizi sağlayan bazlar 4 türdür: Adenin. tuz.Evet. . Genetik yapıyı anlamayan insanlar. Bize DNA’nın ve genetik şifrelerin teknik yapısını daha detaylı anlatır mısınız? DNA’LARIN YAPISI . milyar rakamı çok büyük bir rakamdır. uyumak ve çalışmak zorundasınız.Her paragrafı oluşturan binlerce kelime (Kodon/Codon) . karşımıza: . ayrıca günlük yaşamda sürekli kullandığımız milyar rakamının büyüklüğünü vurgulamak için -izninizle. merdiven şeklindeki DNA molekülünün . Ömrünüz yetmez! . Bir başka benzetmeyle şöyle diyebiliriz: DNA’ların dili dünyadaki tüm dillerin toplam kelime hazinesinden ve kavram zenginliğinden daha zengindir. Temel maddeleri şeker.Ondan önce Baz Çifti nedir. her biri bir bilgiyi sembolize eden 3 daire dolusu nohut kadar devasa bir bilgi bankasıdır. makine gibi sayamazsınız. İnsan genomunu bir ansiklopediye benzetirsek. Biyolojik tüm özelliklerimizi belirleyen ve canlı kalmamızı sağlayan DNA’nın yapısı çok karışık olduğu için.000 eder.Efendim. Yaptığı işlerden hangi bölümünün sorumlu olduğunu bulabilmemiz için de. Saniyede bir defa tıklayan sarkaçlı bir duvar saatinin 24 saatte sadece 86. dediğim gibi tahminen 30-35 yıllık ilave bir bilimsel araştırma gerektirecektir. oksijen.. Kaldı ki. Sitozin (Cytosine) ve Timin.dönebilecek veya güneşe 500 defa gidip gelebilecek bir uzunluktur. Bunlar farklı yapıları ve görevleri olan küçük moleküllerdir ve çiftleşerek.Hiç şaka değil. Guanin.Şaka ediyor olmalısınız! . çünkü DNA’nın en temel yapısı bu bazlardır. 1 milyara ulaşmak için. . bir haritasının çıkarılması bile yıllar sürmüştür.Her kelimeyi oluşturan 3 harf (Baz Çifti/Base-pairing) çıkar.400 kez tıkladığını biliyor muydunuz? Bu sayı bir yılda 31. azot ve fosfat olan DNA’ların nasıl çalıştıklarını anlamak için. .. Demek ki: 3 milyar harften oluşmuş genetik şifreler. önce hangi bölümlerden oluştuklarını bilmeliyiz. Hücre çekirdeğindeki DNA’ların toplamına İnsan Genomu denir. O nedenle herkesin bu konuyu iyi anlamasında büyük yarar var.Her hikayede binlerce paragraf (Exon) . bundan böyle sık sık duyacakları “genetik şifreler” ifadesine sürekli yabancı kalacak ve bir anlamda genetik cehalet yaşayacaklardır. Bu ansiklopedide bir milyar kelime ve 3 milyar harf vardır Bu da elimdeki şu kitabın 5 bin kopyası demektir. 21’inci yüzyılın en önemli teknolojisi DNA teknolojisi olacak deniyor. haklısınız. “Kodon” denen bu kelimeler.ben de size bir soru sorayım: Birden başlayarak 1 milyara kadar teker teker saymak ne kadar zamanınızı alır? . ona bakalım. Oturduğunuz 100 metrekarelik bir dairenin her yerini tavana kadar nohutla doldurursanız. Evet.23 bölüm (Kromozom) . Burada. Bunun için de bazı terimlerin ne anlama geldiğini bilmek gerekiyor. Üstelik onca bilgi şifrelenerek yazılmıştır. 3 tane Nükleotid’in birleşmesiyle oluşan ünitelerdir.Yanıldınız.Her bölümde binlerce hikaye (Gen) ..

bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. Şimdi İstanbul’u düşünelim ve bulutlara kadar yükselip. Tabiî. koşullar uygun olduğu zaman kendi fotokopisini alabilen ve kendi kendini okuyup. kendine hayran bırakmaktadır. bir insan vücudundaki hücrelerin faaliyetleri de o kadardır denilebilir. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. İşte. kemiklerin kalınlığı. ellerin büyüklüğü. birbirlerine çok sadık eşler gibidirler. ömür boyu hücrelerin yapması gereken işlerin bilgisi de genlerde saklıdır. Biraz açar mısınız? . Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. böbreklerin şekli. Şekil: 5 Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. ayakların uzunluğu. Bu fotokopi işine Kopyalama. 23 çift kromozom içinde bu genlerden yaklaşık 30-35 bin tane mevcuttur. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. okuduğu emirlerin gereğini yapan son derece akıllı bir kitap gibidir. İşte bu eşlere Baz Çifti denir. İnsan vücudunu inşa eden ve mükemmel çalışmasını sağlayan maddesel yapının.Bu genetik tercüme işinin nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. işin daha başındayız. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. İnsan genomu. . Bunlar gözlerin rengi. Bunu araştırmak için başlatılan Proteom Projesi. DNA’lar da o kadar ‘düşünce’ üretmektedirler.Memnuniyetle. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. çünkü genlerin verdiği emirler sayesinde üretilen proteinlerin ne tür işler becerdiklerini daha teker teker anlamamız gerekmektedir. değil mi? Bu direkler de şeker. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. İşte. Tercümeyi RNA denen moleküllere ve Ribozom denen protein . dünyadaki tüm hareketlilik ve insanların tüm düşünceleri ne kadarsa. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. bu kenti kuşbakışı izleyelim: Bu büyük şehirde ne kadar insan faaliyeti ve araç hareketi varsa. yani birkaç Exon’dan oluşmuş DNA’nın bir bölümüdür. Ayrıca. Genler birkaç paragraf uzunluğunda oldukları için bir anlam ifade ederler. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. tüm akılları hayrete düşürüp. bir hücrede o kadar eylem vardır ve bunların çoğunu DNA’lar gerçekleştirir. birkaç paragraf. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. Kelimelerden oluşan paragraflara ise Exon denir. bakalım bizi hangi sürprizlerle tanıştıracak gelecek 2-30 yıl içinde. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz.basamaklarını oluştururlar. bebeğin cinsiyeti gibi tüm biyolojik niteliklerimizi belirleyen bilgilerdir. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. Zira genetik paragrafların her biri kitaplardaki paragraflar gibi bir anlam içerir ve bir görev veya iş emri ifade eder. değil mi? Bu direkler de şeker. Yani bunlar. İşte gen dediğimiz şey. Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. okuma işine de Tercüme denir. Kitap benzetmesi aslında genetik şifrelerin gerçek yapısını anlatır. böylesi bir sistemi kurabilmiş olması. Bir başka benzetmeyle. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. Kentte yaşayanların beyinleri ne kadar düşünce üretiyorsa. Bunlardan “A” her zaman mutlaka “T” ile birleşir. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. “C” ise mutlaka “G” ile çiftleşir.

A.. Hatırlarsanız DNA’lar..Peki DNA’ları kim üretiyor? . gibi deformasyonlar oluşmuştur. sadece bu 20 tür amino asitten yapılmıştır.Enzimler de birer proteindir ve aynı yolla üretilirler. C. RNA’lar ise (RiboNükleikAsit). hazır satın alır. gibi dış etkenler .5 milyar insanın yaklaşık yüzde 6’sında doğumdan önce ciddî mutasyonlar gerçekleşmiş. ribozom 20 harfli bir alfabe kullanıyor. öyle mi? . Ve işte adına protein denen ve bedenimizin inşasında ve tamirinde kullanılan 150-200 bin tür madde.Bir de Enzimler var. .makinesine borçluyuz. Ama bunlar vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sırasında üretimi hızlandırmak için katalizör görevi yaparlar. o zaman ortaya farklı bir protein çıkar. Bunlar 3 harfli kelimelerden oluşmuş paragrafların taşıdığı mesajlardır ama ribozom bu kelimeleri tek harfli şifrelere dönüştürür. Çekirdek içindeki RNA’lara mesajcı (postacı) mRNA’lar denir. ama 6. RNA’lar DNA’lara çok benzerler. genler kopyalanırken yanlışlık veya eksiklik olması.G. camlar pencerelere yerleştirilir ve ortaya bir bina çıkar. Yine yaklaşık yüzde 4’ünde cinsiyetle ilgili mutasyon olduğunu da hesaba katarsak. hücredeki sistemin yaptığı işler yüzde 10’luk bir hatayla sonuçlanmaktadır diyebiliriz. sağırlık. elektromanyetizma ve güneşten gelen zararlı ışıklar vs. Şekil: 6 . G. Bu hatalar çoğunlukla genlerin kendilerine ait değildir: Doğum öncesi mutasyonların başlıca üç nedeni vardır: a. körlük. vücudumuzda ne varsa.hücredeki serbest radikaller denen atıkların genlere hızla çarparak onları bozması. b. harçlar tuğla aralarına.Radyasyon. Ama buradaki büyük farkı gözden kaçırmamak lazım: Mühendis bu malzemeleri kendisi yapmaz. A.Dedim ya. Vücuttaki sistem ise bu amino asitleri aldığımız besinleri ve havadaki atomları ve molekülleri kullanarak kendisi yapar. mRNA’nın üzerinden kayarak geçer ve körlerin Mors alfabesini parmaklarıyla okuduğu gibi. c. Bunlar 150-200 bin kombinezon yapar ve uzun bir tespihin taneleri gibi uç uca sıralanarak proteinleri üretirler. Örneğin genetik şifrede yer alan kelimelerden birisi ATG ise ve bu ATC olarak kopyalanırsa.Demek oluyor ki DNA’ların 4 harfli alfabesi yerine. T. Bunların kopyalanmasını ve tercümesini sağlayan RNA’lar ve Ribozom da birer protein sentezidir. Tuğlalar duvarlara. Amino asitler zincirdeki halkalar gibidir. hepsi 20 amino asitten yapılmıştır. sakatlık vs.G. Hazır protein aldığımız zaman ise bunun türünü hemen tanır ve gerektiği yerde aynen kullanır. Bir halkanın yeri değişirse. üretilen protein farklı olur. Ribozom.İyi ama bu kadar karmaşık bir sistem hiç hata yapmaz mı? MUTASYON . . Onlar nasıl oluşuyor? . taşıdığı şifreyi okurlar.Elbette yapar. .T. Toplumda. Bunlar genlerden aldıkları şifreyi hücre içindeki ribozoma iletirler. A. İşte o zaman mutasyon dediğimiz genlerin bozulması olayı gerçekleşir. tRNA denen transfer RNA’ların ribozoma taşıdığı Amino Asit dediğimiz ve vücutta sadece 20 farklı türü olan moleküllerdir.hücre bölünmesi sırasında.C moleküllerinden oluşuyordu. U dediğimiz bazlar da birer amino asittir. Bu oluşum bir mühendisin bir binayı 20 farklı materyal ile inşa etmesi gibidir.Evet. demirler kiriş ve kolonlara. Bu tek harfli şifreler.T ve U (Urasil) denen bazlardan oluşmuştur. engelli diye adlandırılan insanları çarşıda pazarda pek görmezsiniz.

boy ölçümü ve iç organlarımın yapısını onlar belirledi. Şekil: 8 . bir genetik uzmanı gözüyle bakılınca. değil mi? .. Onu da izah eder misiniz? POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ . Dil yeteneğimin temelini onlar attı ve zihinsel kapasitemin yarısını onlar oluşturdu. .Hayır.Sanıyorum siz bu konuda bir de Yetenek Teorisi sahibisiniz.Elbette ama öncelikle bunun bir teori değil hipotez olduğunu söylemekle söze başlayayım.. 32 dişimi onlar yaptı.. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı hemen değişiyor. kadınlardan daha fazla mutasyon gerçekleşmektedir. Üstelik bu şifrelerin bir de biyolojik saati var... Günlük yaşamımı yürütmem ve gelecek plânlarımı oluşturmam için bana bu olağanüstü beyni onlar verdi. Hatta bazıları yararlıdırlar. haklısınız. her hücrenin çekirdeğinde. Şifrelerin çoğu sürekli açık . Fakat 30-35 bin genin tümü her hücrede açılmıyor.Beynin DNA’larında olmalı. Virüslerden korunmam ve yaşamaya devam etmem onların elinde olduğu gibi. 7 yaşında orkestra şefi oldu. Demek ki sizi siz yapan şifrelerin tümü her hücrenizde teker teker mevcuttur. Düşünüyorum da. bu veya diğer zekâ türleri sizce hangi organın genetik şifresinde saklı acaba? . Hatta istediğimi yapmada özgür olduğum hissini bana veren de onlar. Şu anda size istediğim her sözü söyleme özgürlüğüm bile onlar sayesinde gerçekleşiyor. diz kapağı hücrelerinde de. Genetik mühendisinin yanıtı şudur: Ben. Bana iki el ve 10 parmak kazandırdılar.Evet. Biliyorsunuz trilyonlarca hücremiz var ve bazı istisnalar dışında hepsinin çekirdek yapısı tıpatıp aynıdır.. Hangi şifre nerede işe yarayacaksa. Genler: Dış dünyadan milyonlarca yıldır alınmış ve depolanmış bilgiyi kullanarak.Doğumdan sonra da genler bozulur. İnsan vücudunda döllenmeden ölüme kadar ortalama 100 kadar mutasyon ortaya çıkar ama birçoğu zararsızdır. Fakat bazı mutasyonlar kişiyi öldürecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir. Bu eşsiz yeteneğin genetik olduğunu ve fakat doğumdan sonra giderek geliştiğini herkes kabul ediyor. onarmaya ve yaşatmaya çalışan birer biyodijital bilgisayardırlar. vücut denen bu muazzam ve son derece komplike sistemi yaratmaya. Ten rengimi. Bildiğiniz gibi Mozart gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasıydı: 3 yaşında keman çalmaya başladı. o hücrede açılıyor ve görevini orada yürütüyor. elimde olmayan biyolojik bir sebepten dolayı dünyaya veda etmem de onlara bağlı. dalak hücrelerinde de. Bazı hastalıkların ve hatta yaşlanmanın sebepleri arasında bu yanlış tercüme yatmaktadır. Yeteneklerimin türü ve mizacımın rengi onların emrettiği şekilde gerçekleşmiş. cinsiyet hücreleri hariç olmak üzere. erkeklerde. 5 yaşında senfoni besteledi. Bir şeyi hafızamdan çağırıp. elmacık kemiklerimin şeklini. Peki. Şekil: 7 . reçetesi genlerim tarafından yazılmış ve proteinler tarafından imal edilmiş biyolojik bir yaratığım. anımsamamı onlar sağlıyor. Son günlerde açıklanan bir bulguya göre. Yani Mozart’ın müzikal dehası beyin hücrelerinde de mevcut.Çok ilginç!..

o bebeğin sol gözü gelişemez ve bebek yarı âmâ olur. o kurbağaların gırtlak altlarını balon gibi şişebilen bir zara dönüştürmüştür. Mozart’ta ise çok erken açılmış. İnsanüstü bir gayretle yirmili yaşlarda bu handikabı yenmeyi başardı ve müthiş bir söylev ustası oldu. günlerde. genlere kodlanmış bir klasik şarkıdan söz etmiyorum. ama bu sistemi oluşturan hücrelerin fonksiyon kazanmaları için ışık denen bir dış çevre faktörüne ihtiyaçları . doğal ritimleri ve notaları da. Çünkü göz ile beyin arasında görme işini sağlayan sistem genler tarafından yapılmıştır. ilkokulda başarı gösteremeyen bir çocuğun. . Diyorsunuz ki: Picasso’nun o yaratıcı resim dehası benim genetik şifremde de var. Veya çok erken ya da ileri yaşlarda açılabilir. Ve bu yetenek türlerinin üstün. fakat bazılarında açılmıyor veya eylemsiz kalıyor diyebiliriz. tRNA. Doğru anladığımı kontrol etmek istiyorum. fakat bu şifre bende açılmamış. Bu arada. bazılarında yok diyemeyiz. Bunu söylerken. bunun gibi. mRNA. Bu ritimler doğanın müziğidir. . Şekil: 9 . Veya bir başka insanınkinde hiç açılmayabilir. çünkü evrim sürecinde öğrenilen bütün yararlı ve güçlü yetenekler insanların ortak genomuna kaydolmuştur. Bakınız. 106-43) olarak bilinen ünlü Romalı hatip ve filozof Marcus Tellius kekemeydi. ortaokul veya lisede çok başarılı olmasını. ama bazıları belirli saatlerde. aylarda veya yıllarda açılıyor. Ribozom ve proteinlerin hata yapıp yapmamalarına veya tembel-çalışkan olmalarına bağlıdır. Üstelik o müziği icra etmeleri için.. dış çevre koşullarının büyük etkisini de gözardı etmiyorum. Örneğin yeni doğan bir bebeğin sol gözünü birkaç ay bağlı tutar ve görmesini engellerseniz..Çiçero (İ. İnsanoğlunun müzik sanatını bu denli geliştirmiş olmasının ve notalarla iç içe bir yaşam sürmesinin tek nedeni kültürel midir zannediyorsunuz? Müzikal zekâ genetik belleğe kayıtlıdır ve her insanda var olan ortak genlerin dışa yansımasıdır. O hâlde. Söylediğim şey şu: Genetik olarak hücrelerimize kaydolmuş konuşma yeteneği sayesinde öğrendiğimiz kelimeleri nasıl ki milyonlarca cümleye dönüştürebiliyorsak.Teşekkür ederim.Evet çok doğru. doğada ve belki de tüm evrende melodik bir ritim olgusu var. genetik şifrelerin açılışı ile hücrelerin yapılışı arasındaki süreçte DNA. Zehirli erkek kurbağalarının dişiler için söylediği çiftleşme şarkılarını onlara kimse öğretmez. genler. Bunun en tipik örneği ergenlik çağına giriş vaktidir. Erkek çocuklarındaki sperm üretme şifresi de benzer bir takvime uyuyor. Doğru anlamış mıyım? . Bu kalıtımsal hafıza bazı insanlarda var. doğumdan sonra bu şifrelerin 10-14 yıl beklemesi ve zamanı gelince harekete geçmesi gerekiyor. Bu yetenek şifrelerinden bir veya birkaç tanesi herhangi bir insanın beyin hücrelerinde açılabilir. Bununla birlikte. Bu verilerden hareketle geliştirdiğim hipotezi size kısaca şöyle izah edebilirim: Dünyada yaşayan ve yaşamış olan bütün insanlarda rastlanan tüm zekâ ve yetenek türleri. Mozart’ın müzik dehası da bende var fakat bende açılmamış. Bu şarkılar onların genlerinde kayıtlıdır. her insanın her hücre çekirdeğinde kodlanmış genetik şifreler hâlinde mevcut olması gerekir. ileri ya da geri olmaları.kalıyor. Ama bendeki atletik zekâ da Mozart’ta açılmamış. zihnimizdeki mekanizmalar sayesinde sayfalar dolusu bir klasik opera parçasına dönüştürebilme yeteneğimiz var. yeteneklerin erken veya geç açılma konusunu da biraz izah edin lütfen.Ö. Üstelik açılırken hiçbir kayba uğramamış ya da çok az kaybetmiş. Kız çocuklarında ortalama her ay bir cinsiyet yumurtasının döl yatağına düşmesinin başlaması için. Ben.Efendim. teziniz son derece çarpıcı. Picasso’da açılmış. bu geç açılan zekâ şifrelerine bağlıyorum.

ne DNA’lar kopyalanabilirdi. Bu. bilgiler hücreye yarım yamalak iletilirler. Bunu da kabaca yüzde 50 gen.. teknik ve yapı malzemeleri ile tekrar tekrar inşa edilebilmeleri kadar zor ve karmaşık bir düzenek gibi görünür. döllenmiş bir yumurta 9 ay 10 gün boyunca defalarca ve şaşırmadan bölünerek büyüyor. Görme de bir yetenektir.vardır. Yani postacı mRNA’lar bilgi hamallığını iyi beceremedikleri için. Bunlar: DNA’lar. o potansiyel yetenekler nerede ve nasıl kayba uğruyorlar acaba? . aile. bize son derece karmaşık bir sistem gibi görünüyor. ama sonuçta mükemmel bir insan şeklinde doğuyor? Müdürsüz ve idarecisiz bir sistem dediniz. Veyahut mRNA’ların mesajlarını eksik veya yanlış okuyan ribozomlar istenilen protein ve enzimleri üretemezlerse.Merak ettiğim bir konu da şu: Nasıl oluyor da. Ribozom ve Proteinlerdir. Bunlar enerji düzeyleri düşük veya mutasyon geçirmişse. Trilyonlarca hücreden hangisinin nerede yer alacağına karar veren hiç kimse yok mu? Bu nasıl mümkün olabiliyor? MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ . Bizler hep merkezi sisteme dayalı bir eğitim tarzı ile yetiştirildiğimiz için herhangi bir sistemi irdelerken. Aslında. O nedenle de insan sosyobiyolojik bir canlıdır. DNA şifreleri açılınca. RNA’lar ve ribozom var olmasaydı yine bunların hiçbiri olmazdı.Bu sisteme herkesin gösterdiği hayret. . . sürekli bir idari merkez arıyoruz.. Görüldüğü gibi. Bu potansiyel bilgilerin açıldıktan sonra aksiyona dönüşmesini sağlayan 4 önemli araç var. bu sistemi oluşturan her birim bir diğerinin varlık sebebi ve çalışmasını sağlayan önemli bir parçasıdır. Ama RNA’ların en büyük özelliği.Güzel toparladınız. genlerin isteği tam olarak yerine getirilmemiş olur. dünyadaki tüm şehir ve kasabaların ikizlerinin bir başka gezegende aynı plân. Bence bir muamma gibi görünen bu konunun bu kadar basit bir nedeni var. yüzde 50 dış çevre faktörü şeklinde formülleştiriyorum. eğitim kalitesi. aslında düşünce sistemimizdeki bir eksikliğin göstergesidir.Bu kayıp çoğunlukla mRNA’ların ve ribozomun ‘kabahati’dir. farklı şekil ve renk kazanarak ete. Öyle ki. Bu gen birkaç protein ve RNA ile birleşerek. Sistemin özeti bu. ne genler tercüme edilebilirdi ne de proteinler üretilebilirdi. bunu bir inşaat projesine benzetirsek. bir müdürü. embriyonun gelişme sürecinde proteinlerin farklı doku yapılarını oluşturması. . kasın. Ve aslında oldukça basit bir tasarımın eseri ve fakat sadece çok komplike görünen bir mekanizmadır. yağa ve zara dönüşmesi. kemiğin ve organın yerli yerine oturması. yüzlerce eklemin. . kemiğe. okul. oradaki bilgi ya da emirleri hücreye iletme işi mRNA’lara düşer. ama gelişmesi. ancak şunu da ekleyelim: 1 numaralı kromozom üzerinde 120 harfli ve vücuttaki en aktif genlerden biri olan 5S-RNA geni var. ilk bakışta.Toparlarsak şöyle diyebilir miyiz? Şekli insan olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlayan tüm bilgiler kromozomlarda şifreli olarak kodlanmış hâlde beklemektedirler. var olmasaydı. o üstün yetenekler silik veya heba olurlar. fakat tek başlarına protein üretemezler. DNA’lar olmadan da kendi kendilerini kopyalayabilmeleridir. dış çevreden gelen görsel uyarıcılara bağlıdır. RNA’lar. Bu şifrelerin açılmasında rol oynayan bir seri iç ve dış uyarıcı vardır. bir emredeni ve bir ana kumanda merkezi olmayan bütüncül ve otomatik bir sistemdir.Peki. ve hem genlerinin hem de içinde yaşadığı toplum kültürünün ve çevrenin eseridir diyorum. Bu olağanüstü sistem. Fakat tekrar ediyorum: genetik olarak ortaya çıkan yeteneklerin gelişmesinde veya gerilemesinde. ribozomu inşa eder. sosyal etkenler ve dış çevre faktörleri büyük rol oynarlar. .

. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmıyorsunuz.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. komşu hücrelerin aldıkları şekle ve yere göre kendi şeklini ve yerini belirler. Diyorsunuz ki döllenmeden sonra yumurta ikiye bölününce. Sen de hücremizin kıkırdak hücresi olması için CPS proteini yapma mesajını gönder. Hadi gel kopyamızı çıkararak dört hücre olalım.Bir örnek verebilir misiniz? .İzin verirseniz bu sistemi doğru anlayıp anlamadığımı da kontrol etmek istiyorum.Dikkatimi çekti. nedir sebebi? . gen geni açar ve bu zincirleme bir reaksiyon alarak devam eder.Doğa birçok sırrını genetik şifrelerimize 4 harfli bir alfabe ve 3 harfli kelimelerle yazmış dedik. bu iki hücre arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. Şimdi sıra sende. Ayrıca. Fakat her hücrede lokal birer otorite olan genler ve proteinler teker teker vazifelerini mükemmel yaptıkları için. sistemi anlamamız oldukça kolaylaşır. 32 şeklinde büyür ve trilyonlara ulaşır. vücudun inşası için gerekli proteinler ve enzimler zamanında ve koordineli bir sistem içinde üretilmiş olur. Oluşan her hücre. rengini ve kalınlığını belirleyen genler açılır ve proteinlere nerede ne kadar kıkırdak hücre yapacaklarını bildirirler. 16. şehirlerin ve kasabaların valilikler ve belediyeler tarafından yönetildiği gibi merkezi bir yönetim mekanizması olmadan gerçekleşir.Fakat bu olağanüstü biyomühendislik harikasını doğa çok basit bir yöntemle gerçekleştirmektedir. Üretilen her protein hem kendi işini görür. böylece vücudun her bölgesindeki “lokal inşaatlar” kendi kuralları çerçevesinde işlerini bitirmekten başka bir şey düşünmezler. hücre kardeş! Şimdi iki hücreyiz artık. Ama bunlar diyelim ki kulağı yapıyorlarsa. Her hücrede 30-35 bin kadar genden oluşmuş 23 çift kromozom olduğunu hatırlayın. embriyonun mükemmel bir canlı bebek hâline gelmesi ve sonrasında yaşamını devam ettirmesi. Olaya bakış açımızı değiştirerek ve merkezi bir kumanda odası aramadan bakarsak eğer. . 8.Evet.. Cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. Bunlara neden bencil deniyor? BENCİL GENLERİN SAVAŞI . Sonra komşu hücreler de aynı şeyi yapar ve kıkırdak hücreleri çoğalır. . ama düzeltmem gereken bir husus var: Genler birbirini açmak için haberleşirken böyle konuşmazlar. genlerin yaptığı işlerden bahsederken.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda. hem de bir diğer şifrenin açılmasını otomatik olarak sağlar. genler arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. Bu imece sayesinde her protein diğer proteinlerle haberleşerek çalışır. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya genetik değilse. şeklini.” Böylece o protein üretilir ve o hücre kıkırdağa dönüşür. hem de bu proteinlerin ne zaman ya da hangi saniye içinde üretilmesi gerektiğine karar verirler.Fakat Bencil Genler diye bir olgu var. Bu kodlanmış bilgileri kuşaktan kuşağa aktarırken oldukça sistematik . kulağın çapını. Yani gen geni açar. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet frkları dışında da bazı önemli farklar var. birer inşaat işçisi ve harcı olan proteinleri ürettirecek diğer genlerin ne zaman açılması gerektiğini saptarlar ve işi biten gen de diğer genleri göreve çağırır. Ama hangi organın nerede ve nasıl yapılacağına karar vermek için de..” Sonra birlikte karar verilir ve bir hücrenin aynısını yapacak tüm genler açılır. Bu genler hem 150-200 bin kadar farklı proteinin reçete bilgisini içerirler. Böylece. Doğru anlamış mıyım acaba? . yeterli sayıda protein üretilir ve hücrenin “fotokopisi” alınır. başka bir emir-komuta zincirine gerek kalmaz. İşte herkesin merak ettiği ‘sır’rın sırrı budur. Böylece hücre sayısı 4.. SR4YB kardeş! Ben açıldım ve ribozoma BST proteinini yapma mesajını gönderdim. Evet. .

Genetik bilimciler Bu döküntü genlere “Junk DNA” adını vermişler.Bu son anlattıklarınız oldukça rahatsız edici! Ayrıca buradan şöyle bir sonuç çıkıyor bence. kimi kez de birkaç sayfalık anlamsız kelime ve cümleler ekliyor ki. Öyle ki: kromozomlardaki şifrelerin yüzde 97’sinin bu anlamsız ve gereksiz DNA’lardan oluştuğu gerçeği ile karşı karşıyayız. kromozomlardan birine saklanır. Şöyle bir örnekle bunu daha iyi açıklayabiliriz: Önce kesilen bir yerden akan kanı durdurmaya yarayan geni. bu şifrelerin kolayca bulunması ve virüsler tarafından değiştirilmesi önlenmiş olsun. bu. İşe yarayacak yeni bilgileri -canlıların değişen dış koşullara daha kolay adapte olabilmesi için. . Genomun yüzde 10’unu oluşturan bir başka bencil gen. kalıcı bir harita değil. Kimi kez de bu bilgileri daha emniyetli kılmak için yedekliyor veya kopyalarını zekice gizlemeye çalışıyor. 23 çift kromozomdaki tüm genlerin yüzde 14. Bu kopyalama ve çoğalma işini binlerce yıldan beri o kadar sık sık yapmış olmalı ki. Transpozon. Türkçe alfabeyle yazalım: pıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluştur Araya LINE-1 geni girdiğinde durum şöyle olur: pıhtıoluşturpıhtıoluşturbenikopyalapıhtıoluşturpıhtoluş Bu bozuk gen de pıhtı oluşturacak proteinleri ürettiremez ve sonuç Hemofili hastalığı olur. Mikrouydu. fakat herhangi bir görevi olmayan genlerden biridir. Geriye kalan yüzde 62’sinin de açılıp. LINE-1.genetik hazineye peş peşe ekliyor. kendi 4 harfli alfabesi yerine. Şekil: 10 LINE-1 ve ALUS gibi bencil genler toplam şifrelerin yüzde 35’ini oluştururlar. Netrotranspozon gibi isimlerle sınıflandırmışlar. Bu ve buna benzer genlerin bu inatçı ve bencil tavırları yüzünden insan genomunun haritasını çıkarmak tam 48 yıl sürmüştür. Yüzde 97’nin içinde bunlar da var. Bu kopyalama tekniğini öğrenen. fakat başka hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir işe yaramayan pek çok gen. bazılarını da aynı sayfadaki iki eşit paragraf gibi yazdırıyor. açılmadığı henüz bilinmemektedir. Fakat açılan ve iş gören yüzde 3 oranındaki genlerin ne işe yaradıkları daha önemli olduğu için. Bazı bilgilerin kopyasını bir başka gene yedek olarak kopyalatıyor. Bencil genlerin “görünürde” bir faydası olmadığı gibi. Çünkü bu harita hem bencil genler yüzünden değişecek. genetik haritamız çıktı çıkmasına ama. Fakat bu yedek paragraflar arasına. bazen birkaç paragraflık işe yaramaz şifre ekliyor. ribozoma sadece kendisini kopyalama bilgisini gönderir ve üretilen protein sayesinde fotokopisini aldırarak. bir bilgisayar programının kendi yedeğini alması gibi. Hemofilya denen hastalığın nedeni işte bu bencil gendir. 180 harften oluşan ALUS’tur. 1400 harften oluşmuş gendir. zararları bile olmaktadır: Bazen sağlıklı çalışan ve diyelim ki kanın pıhtılaşmasını sağlayan bir genin tam ortasına yerleşmekte ve şifreyi bozarak mutasyona neden olmaktadırlar. uzunluklarına göre Miniuydu. fırsat buldukça çoğalıyor. Bu da birbiri ardından çoğalan. hem de dış etkenlerin zorlaması ile . şimdilik çalışmalar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Çünkü bunların da bir protein sentezi sağladıklarına tanık olunmamıştır. Ve şimdiye dek işe yarar bir protein sağladıklarına tanık olunmayan bu “müsvedde genler”i. Bunların en ünlüsü LINE-1 denilen. Yani açılan ve iş gören genler tüm genomumuzun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyorlar.6’sı LINE-1 genidir.ama karmaşık görünen bir yöntem uyguluyor.

Kortizol üreten enzimlerin yapılışını genler emrettiğine göre. Bu argüman da geçerlidir. Çünkü Kortizol.99 aynıdır. . işin içine giren diğer faktörleri hesaba katmadığınız zaman. Gördüğünüz gibi esas neden. bunu Hipotalamus bölgesine iletir. Nasıl ki farklı ulusların genleri farklıysa.5 milyar insandan hiçbiri bir diğerine tamamen benzemez ama benim genlerim ile Afrikalı. Üst beyin dışarıdan bir stresör algıladığı zaman. insan genomu dış koşullara ve hastalık oranlarına göre sürekli değişmektedir. . yaslar.. akyuvarların sayısını ve ömrünü azaltırlar. bizde bunun iki katı. ama genom kanunlarına göre bir harflik bir değişme bile çok büyük farklılıklar yaratır. bu yanılgıya düşmemek gerekir. Uzun vadeli stresörler ise. genler mi? KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? . ima ettiğiniz çelişkiyi haklı çıkarmıyor. . O bakımdan insan: Psikososyal. Bu suda erimeyen ama yağda eriyen ve mum kıvamında olan organik bileşiğe vücudun ihtiyacı vardır. Tabiî. gelecek nesillerin genomu da farklı olacaktır. değişen sadece harita değildir. itilmişlik duygusu ya da önemli bir sınav gibi. kötü bir haber.Güzel ifade ettiniz. siyahî bir insanın genleri yüzde 99. . Bu diğer faktörlerin başında beyin gelir. Fakat. Stres denilen etken de negatif bir dış faktördür. Kortizol. Bu farklar çok küçük görünebilir.Efendim. bu kötü hastalıkların esas nedeni de genler olmalı. Sirke sineğinde 18 bin gen var. beynimiz ve gövdemiz birlikte çalışan ve olumlu-olumsuz pek çok dış etkene sürekli olarak maruz kalan bir üçlüdür. Kısa vadeli stresler. Fakat diyebilirsiniz ki beyin de bedenin bir parçası olduğu için. Aldosteron ve Oestradiol. yaşayan 6. korkunç bir deneyim. değil mi? . İşte ancak bundan sonra Kortizol ürettiren genler açılır ve ribozom çalışmaya koyulur.Hayır. Örneğin. sadece sisteme uymak ve bunu yapmak zorunda kalıyor. Sonra da kolesterolü kullanarak. Genlerin görevi stres ya da hastalık üretmek değildir. şifreler de değişmektedir. Bu durum bizi çok daha komplike bir canlı yapmaktadır. Acaba son yıllarda çoğalan kalp hastalıklarında genetik faktörler nasıl bir rol oynuyorlar? Kalp krizlerinde stres mi daha büyük bir etken. kısacası sosyobiyolojik bir canlıdır. önce Kolesterol denen o herkesin öcü saydığı kimyasalı ele alalım. Ölümler.. Evet. hastalığa yakalanma riski artar. Böylece stres altındaki kişinin. çok değerli 5 tür hormon üretir: Testestron. Az önceki Hemofili örneği. Kortizol. Pituitary bezine sinyaller gönderir ve Kortizol üretmesi için Adrenal bezine emir vermesini ister. Progesteron... “genlerin işi hastalık yapmak değildir” demiştiniz ama hastalığa neden olan genler olduğunu da bu örnekte gördük. Evet. sebepler genetik görünebiliyor. Hepsi bu. Uyarılan Hipotalamus.. Bu hormonlara topluca .. vücudun savunma sisteminin zayıflamasına yol açar. biraz uzattım galiba. Aslında bedendeki tüm organlar görünmeyen bir sisteme uyarak çalışır. yavaş yavaş ama sürekli olarak Kortizol düzeyinin artışına neden olurlar. . Öncelikle gelin şu saptamayı yapalım: Genler. Bu sisteme dış çevre de dahildir.Hıım.Pardon.. Farelerle insan genleri arasındaki fark bile sanıldığı kadar büyük değildir. nöroimmunolojik bir varlıktır.. stresi algılayan beyindir. Vücut bu maddeyi aldığımız şekeri kullanarak yapar. kalbin daha hızlı çalışmasına veya ayakların üşümesine neden olan kandaki Epinefrin ve Norepinefrin hormonlarının çoğalmasını sağlar.yeni genler oluşacağı için ileride farklılık kazanacaktır.Kalp krizinden söz edecektik?. örneğin gribe ya da daha kötü bir rahatsızlığa.

Şöyle ki: O lezzetli pirzolaları veya tereyağıyla yapılmış omletleri mideye indirdikten sonra kanımıza çok miktarda Kolesterol karışır. Yükleri azaldıkça yoğunlukları düşer. bu kez kişi kendini stres altında hisseder ve nedenini de anlayamaz. Elde edilen bulgulardan biri çok çarpıcı idi: Kişinin çalıştığı yerdeki hiyerarşi düzeyi. Bir dairede çalışan odacı ya da temizlikçinin. 10. bir sekreterden 4 kat daha fazla kalp krizi riski taşıdığı saptandı! Hatta kilolu. kromozomdaki APOE’nin sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkiyi kuran şey Kolesteroldür.Değil elbette. APOC ve APOE deniyor. Gerçi stres birinci basamağı aldı ama Kolesterol da yabana atılacak bir neden değildir herhalde? KOLESTEROL GERÇEĞİ . Steroitlere dönüştüren enzimleri üretme şifresi bu gendedir. düşük rakamlı maaş bordrosuna sahip olmak. Bunlar birbirine benziyorlar ve 4 ayrı kromozom üzerinde yer alıyorlar. -Pek çok insanın adını bildiği ama neden kötü olduğunu bilmediği Kolesterolün etkisine gelelim isterseniz. biyolojik sağlığımız üzerindeki en büyük etkendir! Bu bilimsel bulgular. Kolesterolü. işini kaybetme korkusu yaşamak ve emir altında bulunmak kalp hastalıklarının birincil nedeni olarak boy göstermektedir. Besinlerden alınan Kolesterolü hücrelere taşıyıp. Eğer bu gen iyi çalışmazsa ve Testestron hormonu üretilemezse. düşük tansiyonlu. Londra’daki bakanlıklar semti olan ‘Whitehall’da çalışan 17 bin memur ve bürokrat üzerinde yıllar süren kapsamlı bir araştırma yapıldı (1974). İşte bu Steroitlerle genler arasında çok sıkı bir münasebet mevcuttur. halk arasında “kötü kolesterol” olarak bilinir. Ama kulakların. o insanlar ergenlik çağına giremezler ve erkek çocuğu olarak doğmuş olmalarına rağmen kız çocuğuna benzerler. Kortizol üretilmediği zaman da beyin ile beden arasındaki ilişkide büyük aksaklıklar olur ve sağlıklı bir entegrasyon sağlanamaz. burnun ve gözlerin duyarlılık oranını da etkileyen Kortizol kanda aşırı dozda bulunursa. APOB. taşıyıcı Lipoproteinler üretilmez ve böylece kanda başıboş gezen yağ ve Kolesterol düzeyleri . o zamana kadar bilinen tüm biyolojik nedenleri ikinci plâna itti ve psikolojik faktörleri birinci sıraya oturttu. kolesterol düzeyi ve sigaradan çok daha güçlü bir etken. yükünü tamamen boşaltan ve yeni bir kolestrol yükü için karaciğere dönen bu Lipoproteinlere de yüksek yoğunluklu Lipo denir. yüksek tansiyon. sigara içen ve yüksek tansiyonu olan bir üst düzey yöneticinin. Yani. kromozom üzerinde CYP17 adlı bir gen vardır. Bunlar da “iyi kolesterol” olarak tanınır. Kolesterol ile kalp arasındaki ilişkiye geçmeden önce stresle kalp hastalıkları arasındaki ilgiye değinmek istiyorum. Son yıllarda kalp krizlerinde bir çoğalma olması ile yaşantımızın çok stresli olması arasındaki bağlantı böylece kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Bu düşük yoğunluklu yağ taşıyıcı Lipo-proteinler. Kolesterol ile ilgili Apolipo-protein denen 4 gen var. Suda erimeyen bu Kolesterolleri hücrelere ulaştırma işi kandaki Lipo-proteinlere düşer. Oradan da çıkan sonuç aynı oldu: Dış etkenler ve kendimizi değerlendiriş tarzımız. Örneğin. Bunlar kandaki yağları (Trigliseritler) taşıyarak azar azar hücrelere bırakırlar. Bu genler iyi çalışmıyorsa. Bunlara kısaca APOA. zayıf ve sigara içmeyen bir gece bekçisinden çok daha az risk taşıdığı belirlendi. kalp hastalıklarına neden olan faktörlerden şişmanlık. Stresin kalp krizi yarattığı iddiasından sonra.Steroitler denir. 19. İşte bu proteinlerini ürettiren gen APOE’dir. benzer bir araştırma bu kez büyük bir şirketin on binlerce işçisi ve yöneticisi arasında yapıldı. O çalışmadan 21 yıl sonra (1995).

Anladım efendim.. Her ne kadar insanların genetik yapıları birbirine çok benziyorsa da. yedikleriniz sizi ciddî hastalıklardan kurtarmaya yetmez! Gelelim genlerinizi negatif mutasyonlardan kurtaracak besinlere. sigara dumanına veya asit.Lütfen.. o’sun” diye bir söz duymuş. . Demek ki: “Bu hastalık genetiktir” ifadesini işittiğimiz zaman. sadece akciğerlerinizi yıpratmaz. Domates Likopen denen bir maddenin deposu gibidir. Fakat şimdilik bu testleri yaptıramayan milyarlarca insan için. Havası ve eşyaları kirli ortamlar hem hücrelerimize. tozlar. Bolca alındığında prostat.Genetik şifrelerimiz teker teker çözüldükçe ve besinlerdeki biyolojik mucizeler birer birer tanımlandıkça.. amonyak gibi kimyasal kokulara sürekli maruz kalmak. baca dumanına. Böylece onları hem sertleştirir. Sadece bir genin farklı olması bile iki kişi arasında önemli bir benzeşmezlik yaratabilir.. Eksoz gazına. . . Bunu becermenin daha kolay yolları ileride mutlaka bulunacaktır... ama ben genlerimizin dostu olan yiyecekler hakkında bilgi rica etmiştim. . Gördüğünüz gibi genlerin görevi sistemin düzgün çalışmasıdır. bataklık kokusuna.en önemli sebebidir.Evet. Şu listeyi alır mısınız? Gördüğünüz gibi burada. var ama boğazdan giren her şey canınıza can katmıyor maalesef! Üstelik burnunuzdan ve ağzınızdan giren her şeyi çok dikkatli ve ölçülü şekilde kontrol etmezseniz.Burnumuzdan?... kime daha az yararlı olduğunu tam olarak belirlemek için uzun süren bir genetik araştırma ve testler dizisi gerekir.Evet haklısınız var. o hastalığı yapan şeyin bir gen olduğu anlaşılmamalı. bu söz bende obeziteyi çağrıştırdığı için epeyce yadırgamıştım söyleyen kişiyi. bunlar canınızı veya sağlığınızı çarçabuk elinizden alabilirler! . . Bu yapışkan yağ ve Kolesterol kümeleri kalp hastalıklarının stresten sonra. Hangi besinin kime çok yararlı. genetik yapınızı da bozar..Bakınız. o hastalığın ortaya çıkmasını engelleyen bir genin çalışmadığı anlaşılmalıdır.. Ama kendileri “hasta” oldukları zaman sistem de hastalanmaktadır. ki yasallar ve gözle görülmeyen canlılar ya da partiküller.Efendim bazı besinlerin genleri koruyucu etkileri olduğu söyleniyor. . etkin sağlık reçeteleri daha bir güvenle yazılabilecektir. daha çok gençken. ama her gün. hem de kromozomlarımıza büyük zararlar vermektedirler. genetik mirası olumlu yönde etkileyebilen birkaç maddeye sahip olan besinler var. . .yükselir.“Can boğazdan gelir” diye bir özdeyişimiz de var zaten. “Ne yersen. aralarında yine de büyük farklılıklar vardır. kan dolaşımının hızı sayesinde 6-7 saniyede bir kalbe girip çıkarlar.Bu bilgi de çok yararlı elbet. .. hem de daraltırlar. yanılma payı az olan ve herkesin genlerine iyi gelen küçük bir reçete verebilirim size. tiner. teşekkür ederim. siz istediğiniz kadar sağlıklı beslenin. tüpgaza. bunun yerine. Ve en çok da kalpten çıkan atardamarlara yapışıp kalırlar. Bazı istisnalar var tabi. . . her saat bol oksijenli hava yerine başka gazları teneffüs ediyorsanız.Yani soluduğunuz havadaki gazlar. Umarım bu açıklama sorunuza yanıt olmuştur. Bunlar.İnsan anatomisini öğrenmeden önce.. fakat o detaylara girersek konu çok uzayabilir. bu doğru mu? BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ .

Nasıl ki Türkçedeki kelimelerin semantik yapısını incelediğimizde yarısından fazlasının Arapça. bu ortak genler her organizmada aynı işi mi görüyorlar? . . genetik alfabeye ve kelimelere baktığımızda da insan genomundaki pek çok genin diğer hayvanlarda da bulunduğuna tanık oluyoruz. bunu 281 harfe çıkardığınızda. brokoli. Burnumun şeklinden sorumlu olan geni sadece bir tek gen kabul edersek ve bu gen 280 harflik bir kelime ise. hastalık yapar hâle gelmiş bir fare genini çıkarır ve onun yerine bizdeki eşini yerleştirirseniz. diğer canlılarla ortaklaşa kullandığımız genetik şifrelerden söz ettiniz. Sözgelimi benim burnumun bu şekli alması için binlerce gen birlikte çalışıyor ve embriyon döneminde belli bir şekil oluşuyor.Bir de. Ve bunlardan ilk 13 çift kromozom arasında hiçbir fark yoktur.DNA’daki bilgilerin iş görme sistemi. süt ürünleri ve balıktaki B12 vitamini hem kan yapıcı özelliğe sahiptir. benim burnum gorilinkine veya kaplanınkine benzeyebilir. hem de genlerin daha sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. Aslında aradaki fark yüzde 1 bile olsa. Modern Darwinci genetikçilerin insanın şempanzeden geldiğine bu kadar iman etmelerinin en büyük nedeni bu bulgudur denebilir. bunca fiziksel benzemezliğin nedeni yalnızca yüzde 2’lik bir gen farklılığından kaynaklanıyor. o .Doğumdan sonra öğrenilen ve geliştirilen dil ve düşünce farklılıklarını çıkarırsanız. Bir de güneşten gelen zararlı ışınlar yüzünden oluşan cilt yaşlanmasına ve damar sertliğine karşı ciddî bir koruma sağlayabilir. Vücudumuza giren bakteri ve virüslerle mücadele eden alyuvarların daha sağlıklı üremelerine yardımcı olan sarımsağı hiç tüketmeyenleri de sürekli uyarmak gerekir. Susam.Ben size genlerin dostu olan bazı maddelerden söz ettim.Güzel bir soru. bal arısındaki D4DR geni de aynı işi yapıyor. Bu konuyu da açar mısınız? İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? . Evrim teorisinin sadece bir teori olmasına rağmen onca taraftar toplamasının bir başka nedeni de budur. öyle mi? . Çünkü şempanzenin genomu ile bizimki arasında sadece yüzde 2’lik bir fark vardır. . Farelerle bile aramızda çok az gen farkı var ama görünüşteki farkların büyüklüğü ortada.Efendim tüm yazılı ve görsel medyada vücuda iyi gelen besinlerin reçetelerine oldukça fazla yer veriliyor. İleride bu liste elbette büyüyecek ve daha bilimsel diyetler ortaya çıkabilecektir. genetik şifreler en ufak bir değişiklikte çok farklı işler becerdikleri için. Ayrıca süt. Üzümdeki proantisiyanidinler ve resveratrol. Farsça.. kiraz ve yeşil çaydaki cilt besleyici bileşikler bünyenize ciddî düzeyde antioksidan güç kazandırabilirler. Evet.Peki. Onlarda 24 çift kromozom var. çilek ve haşlanmış yumurtadaki Koenzim-Q10. kalp ve kan dolaşımıyla ilgili bazı genleri destekler.Ne kadar ilginç. Karpuz ve kırmızı greyfurt bağışıklığı arttıran maddeler içerirler. . Lâtince ve diğer dillerden gelen sözcükler olduğunu görüyoruz. Şempanze ile insan arasındaki görünüm ve zihinsel farklar bu kadar büyükken.. bedensel farklılık çok büyük olabiliyor.göğüs ve kalın bağırsak kanserlerini önleyici etki yapabilir. Sizinki neden bu kadar kısa? . Zararlı gazları ve kimyasalları da unutmayın! . O nedenle yüzde 2’lik bir farkı küçümsememek gerekir. evet. bir dilin gramer kuralları gibi çalışıyor. Yani kromozomlarımızın yarısından fazlası bir şempanzeninkiyle aynı kalıptan çıkmış gibidir. Bunlardan işe yaradığı kanıtlanmış olanlar şimdilik bu kadar. bizdeki D4DR geni ne iş görüyorsa. Mutasyona uğrayıp. bizde 23.

farenin geninin düzeldiğini görürsünüz. Bunu tersi de mümkün. Hayvanlardan ya da bitkilerden alınan bazı genleri bizdeki bozuk genlerle değiştirebilirsiniz. Fakat bunu yapabilmek o kadar da kolay bir iş değil; çünkü sadece bir hücredeki geni değil, sayıları trilyonlarca olan bütün hücrelerdeki o geni düzeltmeniz gerekmektedir. Ya da o bozuk gen hangi hücrelerde açılıyorsa, o hücrelerdekini değiştirmelisiniz. Bunlar da milyonlarca olabilir. İşin zorluğu burada... - Fakat son yıllarda işe yarayan bir yol bulundu galiba, değil mi? - Evet, virüsleri kullanma tekniği diye bir yöntem geliştirildi. Bozuk şifreleri düzeltmek için vücuda düzgün şifrelenmiş genleri taşıyan virüsleri aşılama ve bunların gidip o bozuk genlerle yer değişmelerini bekleme yöntemi. Bu sayede sanıyorum pek çok hastalık yakında ortadan kaldırılmış olacak. İşte buna genetik mühendislik deniyor. - Anlaşılan, Genetik Mühendislik, 21’inci yüzyılda insanın biyolojik

yapısını büyük ölçüde değiştirecek gibi görünüyor. Bu mühendislerin yaptığı işin tekniğini de biraz anlatır mısınız?
GENETİK MÜHENDİSLİK - Hay hay. Milyonlarca yıllık evrim ve on binlerce yıllık bilgi birikiminden sonra, tarihte ilk kez biyolojik yapımızı değiştirecek bir teknoloji yakaladık. Yani artık eskiden adına kader denen sakatlık gibi bir olguyu bile değiştirmek kendi elimizde. Genetik bulgular, ortaya, adına Biyoteknoloji denen yeni bir tıp dalı ve hatta sanayi iş kolu çıkardı. Nasıl ki gazetelerden kelimeler ve cümleler kesip, boş bir kağıda yapıştırarak istediğimiz paragrafı ortaya çıkarabiliyorsak, DNA’daki genleri de aynı işleme tâbi tutabiliriz. Bunun için sadece makas ve zamk gerekli ve bunlar hücrenin içinde doğal olarak var. Zamk, Ligase denen bir enzim; makas ise, engel enzimleri denen proteinlerdir. Bu enzimlerin hücrede üretilen 400 kadar türü var. Her biri genetik şifrelerden bir veya birkaçını tanıyor ve istenildiğinde onu DNA’dan koparıp çıkarabiliyor. - Galiba bu işi ilk olarak 1972 yılında, Stanford Üniversitesinden Paul Berg

başardı, değil mi?
- Evet, Berg, bir virüsün DNA’sını engel enzimlerini kullanarak ortadan ikiye böldü ve sonra Ligase enzimini kullanarak tekrar yapıştırmayı başardı. Daha sonra bir kurbağadan alınan genler bir virüse aktarıldı ve DNA’sına yapıştırılması sağlandı. Bu tekniği artık insanlar üzerinde de uygulamak mümkün. Bir insan hücresindeki bozuk genler çıkarılarak yerine sağlıklı genler yapıştırılıyor. Sonra bu genler, genleri boşaltılmış bir bakteri hücresine konuyor. Sonra da bu bakteri hastanın kanına enjekte ediliyor. Kanda çoğalan bakteriler gidip hücrelere yerleşiyorlar ve sonra çekirdeğe girip, oradaki bozuk genleri, taşıdıkları sağlıklı genlerle değiştiriyorlar. Bir başka kolay teknik daha var: Yumurta sperm tarafından döllenince -zigot döneminde- bozuk genler teşhis ediliyor ve bunlar düzgün olanlarla değiştiriliyor. Henüz gelişme aşamasında olan bu teknikler, ileride kalp-böbrek nakilleri gibi rutin birer işlem olacak ve böylece hastalıklar ve sakatlıklar büyük ölçüde engellenecektir. Bu kadar karmaşık görünen bir sistemi düzeltmek, işte o 52 yıl süren bilimsel çalışmalar ve araştırmalar sonucunda bu kadar basite indirgenebilmiştir. Buna “tanrıcılık oynanıyor” gibisinden savlarla karşı çıkanların, o lâboratuvarlara gitme ve yapılanları görme şansı olsaydı; bu çalışmaların ne kadar kolay ve yararlı olduğunu görebilir ve bu suçlamalarından vazgeçebilirlerdi. - Bu yolla yetiştirilen meyve ve sebzeler de aynı işleme mi tâbi tutuluyor acaba? - Evet. Bu teknik ilk kez 1983 yılında tütün ve pamuk bitkilerinde uygulandı.

Sonuç: Yüzde 20 daha fazla verim ve daha sağlıklı tütün ve pamuk oldu. Süpermarket raflarında ve buzdolaplarında haftalarca çürümeden durabilen domates ve biberleri de bu yönteme borçluyuz. - Peki ama, bu tekniğin sakıncalarından haykırırcasına söz eden düşünür, yazar

ve halktan insanların kaygıları boşuna mı yani?
- Hayır, boşuna değil ama biraz fazla abartılı bence. Dediğim gibi genetik mühendislik henüz gelişme çağında. Bu süreçte birtakım hatalar olabilir diye korkuyor herkes. Fakat 30 yıldır yapılan deneylerde ve uygulamalarda herhangi bir kaza olmadı. Olsa bile bunlar daha lâboratuvar çalışmaları aşamasında ortaya çıkıyor ve o hatalar hemen düzeltiliyor veya o proje terk ediliyor. Böylece dış dünyaya ve halka negatif etkileri olmuyor. Fakat yine de, bu tekniğe şu veya bu sebepten ötürü karşı olanlar genellikle popülist söylemlerle taraftar toplayabiliyor ve halkı korkuya itebiliyorlar. Bu grupların söylemlerine sadece karaları değil, akları da eklemeleri daha dengeli ve rasyonel olacaktır. - Şu anda ABD’de satılan hububatın yüzde 60’ının genleri değiştirilmiş durumda... - Evet, öyle, ve daha verimli hâle getirilmiş durumdalar. Bu çalışmalardan geri dönüş yoktur. Üzerinde durmamız gereken nokta çalışmaların daha emniyetli yürütülmesi ve piyasaya çıkmadan önce yüzde 100 güvenceli olduklarının test edilmiş olmasıdır. Bu sayede ileride daha lezzetli sütler içebilecek, daha büyük ve protein değeri daha yüksek yumurtalar yiyebilecek, A vitamini ve demiri yüksek pirinç üretebilecek ve ölümcül hastalıkları tedavi etmiş olacağız. Hatta, daha ileriki aşamada belki de ilaç alacağımıza, kendisi ilaç hâline getirilmiş meyve ve sebzeler yiyerek genlerimizdeki tüm bozuklukları önlemiş olabileceğiz. Böylece, patolojik tarihçemizi yansıtan genlerdeki geçmişin tüm negatif tortularını silmiş, yeni bir genetik kompozisyon oluşturmuş olacağız. Bu az bir gelişme mi? Genetik çalışmalara karşı çıkanlar, neye karşı çıktıklarını iyi bilmek zorundadırlar. - Genlerin önemini ve hastalıklarla alâkasını vurgulamak bakımından,

biraz da zaman zaman hortlayan Deli Dana (BSE) denen hastalıktan söz eder misiniz?
DELİ DANA GERÇEĞİ - Çok iyi olur; çünkü aratılan korku yüzünden milyonlarca insan bence aşırı bir endişeye kapılıp kırmızı et yemez oldu. Bu hastalığın başlangıcı 1979-1980 yıllarıdır ve ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi de Scrapi denen bozuk genli bir virüstür veya bozuk bir gen de diyebilirsiniz. Bu bozuk genlere sahip bir inek (inek diyorum, çünkü bu hastalık öküzlerde görülmez) kesilerek hayvan yemi yapılmak üzere kaynatıldı ve protein ilavesi olarak ineklere verildi. Fakat bu virüs yüksek sıcaklıklarda bile ölmüyordu. Böylece binlerce hayvana bulaşmış oldu. Asıl adı Bovine Spongiform Encephalopaty olan bu virüs oldukça da tembel bir virüs; üremesi için 5-6 yıl gibi bir zaman geçmesi gerekiyor. Zaten varlığı da 1986 yılında ineklerin acayip davranışlar göstermesinden sonra ortaya çıktı 10 yıl süren bilimsel çalışmalar ve dedektiflik gerektiren araştırmalardan sonra nihayet hayvan yemleri ile bulaştığı bulundu (1996). Ama çok geç kalınmış ve 180 bin inek, beyin dokuları süngerimsi bir hâle dönüştüğü için, BSE hastalığından ölmüştü. Bunun üzerine Almanya ve Fransa, İngiltere’den sığır eti ithalâtını durdurdu. Fakat hükümet bu etleri süpermarket raflarından hemen kaldırtmadı. Çünkü bilim insanları bu hastalığın insanlara ağız yolu ile bulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu rapor ediyorlardı. Sonra sinsice bir oyun oynandı ve 50 milyon etobur Britanyalı birer kobay olarak

kullanıldı. 1996 yılında Deli Dana Hastalığı yüzünden 10 kişi hayatını kaybetti. Böylece, ölüm riski 5 milyonda bir olarak hesaplandı. Bu da bir insanın başına yıldırım düşmesinden daha zor bir ihtimaldi ve siyasileri sevindirdi. Çünkü 100 binlerce hayvanı yok etmekten ve fiyatlarının yarısını çiftçilere ödemekten kurtulmuş görünüyorlardı. Ama halkın ve medyanın protesto ve baskılarına daha fazla dayanamadılar ve bir yıl sonra sadece kemikli sığır etinin satışını yasakladılar. Daha sonra da yüz binlerce hayvanı öldürüp yakmak zorunda kaldılar. Bu hastalığın esas sebebi de yine bir gen demiştik: Stanley Prusiner’in 1982 yılında bulduğu ve adına PRP (Protiz Rezistanslı Protein) dediği gen. Bunun ürettiği protein olan Prion, 150 bin tür protein içinde amino asitleri ve DNA’sı olmayan belki de tek proteindir. Kendisini çözümleyip dağıtan normal Protiz enzimlerine karşı koyabilen Prion, sert ve yapışkan bir yapıya sahip olduğu için diğer prionlarla birleşerek büyüyor ve hücrenin yapısını tamamen bozuyor. Ayrıca, diğer sağlıklı proteinleri de kendi şekline sokabilme yeteneğine sahip. Bu proteinin tam olarak ne işe yaradığı henüz bilinmiyor, fakat tüm memeli hayvanlarda var olduğu için önemli olduğu varsayılıyor. 20 yıldır yapılan binlerce deney ve araştırma bu DNA’sız proteinin sırrını çözmeye yetmedi. Fakat yalnız beyinde açıldığı için orada iş gördüğü biliniyor. Farelerin genomundan çıkarılan bu gen, embriyon döneminde ya da yetişkinik çağında onların sağlığını etkilemiyor veya bir eksikliğe yol açmıyor. Fakat insanlarda farklı bir durum söz konusu: 253 kelimelik yani 759 harflik olan bu genin 129. kelimesi çıkarıldığında, aylar süren uykusuzluk hastalığına (İnsomnia) ve ölüme neden olabiliyor. Çünkü beynin uyku merkezi olan Talamus’u yiyip bitirebiliyor. Bu gen, keçilerde ve ineklerde ise daha farklı bir özellik gösteriyor. 253 kelimeden 108 ve 121 arası bükülerek yukarı doğru bir kavis yapmışsa, hayvanın fazla uyumasına, aşağı doğru kavislenmişse hiperaktif olmasına neden oluyor. İşte Deli Dana Hastalığı ineklerdeki bu kavislenmiş genler yüzünden ortaya çıktı. İnsanlara ağız yoluyla geçme olasılığı çok düşük ama bol miktarda inek eti yendiği zaman vücuda yerleşiyor ve 5-6 yıl süren üreme döneminden sonra sağlıklı genlerimizi bozarak, BSE denen hastalığı yapabiliyor. - Efendim, 5 Temmuz 1996 da tüm dünyayı sarsan bir olay yaşandı: İlk

kez Dolly adı verilen bir kuzu, babasının ikizi olarak klonlama yoluyla dünyaya getirilmişti. Herkesin aklına hemen “İnsanlar da klonlanacak mı?” sorusunu getiren bu tekniği basit bir dille anlatır mısınız?
İNSANLAR KLONLANACAK MI? - Aslında çok basit bir yöntemle gerçekleşen klonlama neden bu kadar geç kaldı diye şaşıyorum. Bilim adamları bu işi 1950’lerde gerçekleştirecek bilgi ve teknolojiye sahiplerdi. Hatta o zamanlar bazı kurbağaların klonlanma çalışmaları yapılmıştı. Sonuç alınmasının 30 yıl gecikmesi bana biraz garip geliyor. Fakat demek ki bazen basit sorular ve yöntemler bile kimsenin aklına gelmeyebiliyor. Ya da belki bu bilgilerin dünya kamuoyuna duyurulması başka amaçlarla geciktirilmiştir. Klonlama için 3 ayrı yöntem geliştirilmiştir: Twinning, Roslin ve Honolulu teknikleri... İskoç genetik uzmanı Ian Wilmut, Dolly’yi klonlarken Roslin, yani çekirdek transferi tekniğini kullandı. Bu yöntemi anlatırsak, sanırım konu anlaşılmış olur. Klonlama için öncelikle iki şeye gereksinim var: bir yumurta hücresi ve bir donör hücre. Donör hücre; Dolly’nin babasından alınan canlı bir hücreydi. Yumurta hücresi de herhangi bir dişi koyundan alınmış ama döllenmemiş bir cinsiyet hücresiydi. Yapılacak ilk iş; bu yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarmaktır. Böylece

Bu evrede artık embriyonun lâboratuvardan alınıp. Sonra bu yumurta hücresi "Gap Zero" adı verilen bir dönem geçirmeye bırakılır.Bence. o hayvanın bütün genetik şifrelerini içerir. klonlamanın bize bir yararı olacak mı? . modern çağın en önemli buluşlarından biri olan bu tekniğe karşı çıkmak. Dolly’den bu yana bu yöntemle ve diğer iki teknik kullanılarak yüzlerce hayvan türü klonlanmış ve çoğunda başarılı olunmuştur. fakat normalden daha kısa yaşayıp öldü. zamanın ve enerjinin ne denli devasa boyutlara ulaştığını çoğu insan bilmiyor. Öncelikle hastalıksız ve çok daha verimli hayvanlar ve bitkiler üretmiş olacağız. bunun ulaşacağı düzeyi şimdiden kestirmek için yüksek bir hayal gücü gerekmiyor. . ama bütün zorluklar aşılacak. Yeni çekirdeği kabul eden yumurta hücresi birkaç saat sonra bölünmeye başlar. Sitoplazma içinde de DNA taşıyan maddeler vardır. etmeyen ise ölür ve deneme başarısız olur. etik açıdan bakarsak büyük bir “günah”tır. hangi hayvandan alınmışsa. . genetik yapısı tam olan bir hücredir. İşte klonlama denen yöntem. Bu embriyon üvey annesinin rahminde yaşarsa. yumurtanın içine donör denen canlı hücrenin çekirdeği konur. hem de insanlar onlardan daha fazla verim alacaklar. üreyen hayvanların hem kendileri daha iyi bir yaşam sürecekler. O nedenle. bu kadar basit bir biyotekniktir.O zaman 40 yaşında bir insan klonlandığı zaman doğan çocuk 40 yaşında mı olacak? . Ve zaten önlenmesi de artık olanaksızdır. Yani erkek veya dişi olsun. Proteinlerin ve enzimlerin nasıl reaksiyon göstereceklerini şimdilik kestirmek çok zor.Elbette olacak. bence en geç 5 yıl içinde insanları da klonlamak mümkün olacak. insan genleriyle oynamak tüm toplumlarda şiddetli bir muhalefet görüyor.Peki. Fakat önce “G0” evresinden çıkıp ayılması lazımdır. Bunu sağlamak için de hafif bir elektrik akımı verilir.İnsanların klonlanması da mümkün mü? .Bunu ancak uygulamada görebileceğiz.Efendim. Hatta bu tartışma pek çok ülkede bir etik soruna dönüştü. Ama bir başka denemede bir buzağı klonlandığında. . bir annenin rahmine konması gerekir. Böylece o yumurta döllenmiş bir yumurta gibi bölünmeye hazır hâle gelmiş demektir. Tabiî bu bir cinsiyet hücresi olmadığı için. Hayvanlardaki hastalıklara neden olan bozuk genler bulundukça ve bunların sağlıklı olanları klonlandıkça. . Kısaca "G0" denen bu evrede. Genetik mühendisliği ahlâkî açıdan siz nasıl değerlendiriyorsunuz? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ . klonlama rutin bir iş hâline gelecektir. buzağı normal yaşında doğdu. İngiltere. İşte o evrede. Fakat o insanın ruhsal sağlığı hakkında hiç kimse bir garanti veremez! Genetik araştırmalara yatırılan kaynakların. Dolly adlı koyun kopyalandığı zaman 3 yaşındaki babasına benzedi.Bunun etik tartışmaları uzun sürmezse ve “think-tank” denilen düşünce kuruluşları klonlamanın faydalarını halka yeterince anlatabilirlerse.çekirdeksiz yumurtanın genetik şifrelerinin büyük bir kısmı alınmış olur. büyümeye devam eder ve vakti gelince donör hücre kime aitse ona tıpatıp benzeyen bir yavru olarak doğar. çekirdeğini kaybetmiş olan yumurta "baygınlık" geçirir ve tüm fonksiyonları durur ama ölmez. Bölünen hücreler bir embriyon oluştururlar. Büyük kısmı diyorum çünkü genetik materyalin hepsi çekirdekte değildir. Belki o zaman ilk Klon İnsan’a sahip olma hakkı çok önemli bir kişiye verilecek ve tarihte bir büyük çağ daha açılmış olacak. Kopya insan sırada bekliyor ve hatta konuştuğumuz şu anda bile gerçekleşmiş olabilir! . ABD ve Japonya bu teknolojiye 50 yıldan beri çok büyük yatırımlar yapıyorlar.

doğal olarak aynı tekniği insanlarda kullanma fikri doğmuştu. Genetik tartışmalarda sağduyunun galip geleceğine inanıyorum. Türk kamuoyunda pek de bilinmeyen bu eylemi -yeri gelmişken. 20 yıl sonrasının meslekleri arasında -eminim ki. biyolojik bakımdan “kusursuz” diyebileceğimiz insanlar türeyecektir. Robert Stillman ve Jerry Hall insan embriyonunu klonlamış ve 6 gün yaşatmayı başarmışlardı.. nano teknoloji ve uzay teknolojileri. kısırlık bitecek.Yapay zekâ. Bu teknolojinin getireceği faydaları bilmeden birtakım yersiz etik tartışmalar yaratmak ve bu çalışmaların önünü tıkamak.. yarısı robot yaratıkların ortaya çıkmasına neden olacak. Hâlâ hızla süregiden insan klonlama çalışmalarının dramatik sonuçları yakında bir bomba gibi gündemimize oturabilir.anlatır mısınız? . 1973’de sığır ve 1979’da koyun klonlaması gerçekleşmişti. bence insanlığın kendi kendisine büyük zararlar vermesi anlamına geliyor.insan mühendisliği diye bir meslek de yer alacaktır. Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton’un 1885 yılında başlattığı Yuceniks (Eugenics) hareketi. Bu meslek sahiplerinin doktor olması dahi gerekmeyebilir. bozuk genler değiştirilebilecek ve hastalıkların büyük bir kısmı önlenmiş olacak. lâboratuvarda üretilecek sağlıklı organlar sayesinde eskiyen veya hastalanan tüm organlar yenilenebilecek. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952’de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmişti. Nano teknoloji ve yapay zekâ sayesinde üretilecek mikroçipler.Bu bilimsel araştırmalara 52 yıldan beri o kadar zaman harcandı. genetik mühendislik ve yapay zekâ teknolojileri ileriki yüzyıllarda insan doğasını da değiştirebilir mi dersiniz? . Genetik mühendislik şu anda bile insan hayatını kurtarabiliyor ve genetik teşhis sayesinde ölümcül hastalıkları engelleyebiliyor.Peki. tüberküloz veya kolera yüzünden hayatını kaybeden çocuklarının ve yakınlarının öldüklerini seyretmekten başka seçenekleri yoktu. Bitki ve hayvan hücrelerinde yapılan bu genetik değişikliklerin sonuçları olumlu olunca. Özellikle genetik şifrelerin çözülmesi ve yapay zekâ alanındaki gelişmeler. Eğer mucize ilaç denen Penisilin bulunduktan sonra onu kullanmasaydık. Bütün bu nedenler klonlamayı desteklemeye yeter de artar bile. plastik veya estetik cerrahiye gerek kalmayacak. o kadar büyük yatırım yapıldı ve elde edilen bilgilerin insanoğluna sağlayacağı yararlar o denli belirgin hâle geldi ki. Klonlama sayesinde gençlik aşısı gerçek olacak. bu ahlâkî tartışmaların ortaya çıkışını sağlayan birtakım haklı sebepler de var. .Diğer üçü hangileri? . Genetik mühendislik ve biyoteknolojideki ilerlemeler. Şöyle düşünün: Daha geçen yüzyıla kadar ana-babalarının tifo. çok yakın bir zamanda yarısı canlı.Sorunuza hiç tereddüt etmeden “evet” diyebilirim. 1970’lerde fare. Sözgelimi. Şimdi de durum aynıdır. 21’inci yüzyıldaki dört büyük teknolojiden birinin genetik olacağı artık gün gibi ortadadır. bu bir insanlık suçu olurdu. hastalık ve soğuğa dayanıklı bitki türleri. Genetik teknoloji sayesinde -belki de çok yakındakanser ve kalp hastalıkları dahil pek çok hastalık tarihte kalmış olacak.Efendim. . Örneğin yeni bulunan WT1 geni sayesinde kan kanserinin tedavisi yakında mümkün olacaktır. Ama bunların aşıları ve ilaçları bulunduktan sonra milyonlarca insan ölümden kurtuldu. O nedenle ben bugünün gençlerini bu dört alanda eğitim almaya ve araştırma yapmaya davet etmek istiyorum. daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine büyük katkıda bulunmuştu. 1993 de. O nedenle insanların bu konuya hazır olmaları gerekmektedir. . Klonlama ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştı. beynimizdeki ve bedenimizdeki bir çok organın ya yerini alacak veya onların daha düzgün çalışmasına yardımcı olacaktır.

Galton son derece pratik zekâlı.Evet. Dünya Savaşı’na “Kromozom Savaşı” diyen genetikçiler var. Akıl hastası. O tarihte Almanya’daki ekonomik ve sosyal gelişimin “biyolojik gelişimle” bütünleştirilmesi fikri siyasi destek görmüş ve yerleşmişti ama hâlâ teori düzeyinde idi. daha sağlıklı bir millet hâline gelir ve her zaman İngiltere’nin önünde olur” fikrini devleti yönetenlere kabul ettirmişti. sakat ve güçsüz insanların kısırlaştırılmaları ve nesillerinin tükenmesi için büyük çabalar harcamıştı. İzlanda ve Estonya izledi. idealist. 1924 yılında kabul edilen bir kanunla Amerika’ya sadece Anglo-Sakson ırkından gelenler alındı ve diğerlerine göç izni verilmedi.000 insan kısırlaştırıldı. Başkan Roosevelt.. 1910 ile 1935 yılları arasında 30 Eyalette son derece üzücü sosyal cinayetler işlendi. Mektupta şu ifadeler vardı. Pratiğe geçişi bu fikrin Amerika’ya sıçramasından sonra başladı. Galton. o yıllarda alkoliklerin.” . Öyle ki. Kısırlaştırılan insanların sayısı milyonları geçti. Darwin’in “Tabiattaki doğal seleksiyon yüzünden yalnızca güçlü canlılar ayakta kalır ve nesillerini idame ettirirler” saptamasını. hırslı ve agresif biriydi. Davenport çalışmalarını disceniklerin “ekarte edilmeleri” üzerine yoğunlaştırmış ve Amerikan elitlerinin kafasını çelmeyi başarmıştı. Bu 25 yıl içinde 100 bin insanın “beyinsiz” ismi verilerek kısırlaştırıldığı o eyaletlerdeki hastane dosyalarında hâlâ korunmaktadır. değil mi? . Ve “Eğer Almanya hastalıklı ve şizofrenik vatandaşlarını kısırlaştırırsa. “Orta sınıf vatandaşlardan doğan cılız çocuklar için ‘Haa! Demek ki bu Yucenik bir evlilik değildi. “bir gün toplumun dejenere olmasını önlemenin tek yolunun sağlıklı vatandaşların soylarını devam ettirmeleri ve sağlıksızların çocuk yapmamaları olduğunu görecek ve bunu uygulamanın en büyük vatanseverlik olduğunu anlayacağız!” diyebilecek cesareti kendinde bulmuştu. Ve insan üzerinde etkili olan doğal seleksiyonun tabiata bırakılmadan insan eliyle uygulanmasını savunmuştur. Bunları Kanada. hastane yataklarını yaralı askerlere tahsis etme bahanesi ile gaz odalarında yakılmaya gönderildi. “beyinsizleri sterilize et” hareketi diğer ülkelere de sıçradı. bulaşıcı hastalık taşıyanların ve geri zekâlıların evliliklerine yeni bir isim buldu: Discenik. Bunun arkasından yakılma sırası tüm Yahudi vatandaşlara kadar geldi. Finlandiya. Bu kanun 1964 yılına kadar 40 sene yürürlükte kaldı. . politik bir slogana dönüştürmüştü. Norveç. . Tabiî. diğerlerinki aşağılanmaya başlamış bile.. Genleri sağlıklı insanların evlilikleri tasvip görmeye. Tarihin yüzkarası olmuş bir düşünce ve hareket olan Yuceniks’in fikir babası sayılır. Yuceniks fikrini milliyetçilikle özdeşleştirmeyi başarmıştı.Fakat bu kısırlaştırma kanunları İngiltere ve Hollanda’da çıkmadı.Ben de bu fikrin hızla yayıldığını Pearson’un 1907 yılında Galton’a yazdığı bir mektup sayesinde öğrendim. Discenik fikri o kadar benimsendi ki. kriminal suç işleyenlerin. Hatta Virginia Eyaleti akıl hastalarını kısırlaştırma kanununu 1970 yılına kadar uyguladı.’ dendiğini duyuyorum. Fakat Almanya’ya bu kampanya yeterli gelmedi ve savaşın ilk 18 ayında tam 70 bin kısırlaştırılmış hasta. Bu çabalardan sonra İngilizler’in Yuceniks hareketini gizliden gizliye başlattığını öğrenen ve Galton’un fikirlerine hayran olan Karl Pearson da aynı eylemi Almanya’da yaymaya başlamış ve yaptığı üst düzey lobi çalışmalarından sonra.Soruyu söyle de sorabilirim: 2. İsveç’te 60 bin ve bu fikre çoktan hazırlanmış Almanya’da 400. Amerikalı Charles Davenport. Genlerle dünya savaşı arasındaki bağlantıyı izah eder misiniz? YUCENİKS SUÇLARI .

yaşlanmanın nedeni de genetik mi? KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ . kısırlaştırmaların yapılmadığı anlamına gelmemeli! İngiltere’deki elitler.G. kürtaj önermekte ve seçimi ana-babaya bırakmaktadırlar. . Fakat bu sorunuza yanıt olarak. doğuma kadar ortalama 47 kez bölünüyor ve o tek hücre 100 trilyon hücreye ulaşıyor. Hamile bir annenin doğuracağı çocuğun sakat ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla dünyaya geleceğini gören doktorlar. böylesi bir atmosfer içinde başlayan 1930lardaki ekonomik kriz. Bütün bu desteğe rağmen parlamentoda sağduyu hâkim oldu ve kısırlaştırma kanunu aralıklarla iki kez oylanmasına rağmen geçmedi. Son zamanlarda birden fazla çocuk yapmayı yasaklayan Çin’deki bu tartışmalar tüm dünyaya er veya geç yayılacaktır. Ve böylece savaşa katılmak için bir neden daha oluşmuştu. kötü beslenme alışkanlığı gibi zararlı etkiler de birer faktör. “Yuceniks hareketi bugün artık apaçık devam ediyor” diyenlere de katılıyor musunuz? . modern Yuceniks bireylerin kişisel onayları ile gelişecek ve belki de evrensel bir ilke olacaktır. “beyinsizlerin çoğalmaları ırkımız için en büyük tehlikedir” diyebilecek kadar ileri gitmişti. Bernard Show. Rusya’da da çıkmadı. ana rahmindeki çocuğun sağlık durumu daha kolay saptanacak ve belki de anneler geri zekâlı çocuklarını vakit geçmeden aldırma seçimini. Şuradan başlayayım: Aslında genetik sistem sanıldığı kadar da mükemmel çalışmıyor. kürtaj yaptırma seçeneği anneden alınıp doktorlara verilmiştir. İngiltere’yi çok endişelendiriyordu.Bu. Bazı genetikçilerin bu savı. savaşın nedenlerinden birinin de genetik olduğunu kabullenmeniz o kadar da zor olmayabilir. daha kolayca ve suçluluk duygusuna kapılmadan yapacaklar. ama Rus devleti daha ziyade akıllı insanlarını öldürmekle meşgul olduğu için Yuceniks hareketine katılmadı. Ortalama 47 diyorum. Rahatsızlıklarının esas nedeni Almanya’nın gerisinde kalma kaygısıydı. Fakat kapalı kapılar ardında sinsice yürütüldü. Teşekkür ederim. Genetik bilimi ilerledikçe. Bence. 1994 yılında Çin hükümetinin çıkardığı bir kanunla.Peki. .Efendim. Hitler’in başarıya ulaşması. Şu bulgulara bir göz atalım: Ana rahmindeki döllenmiş yumurta.Evet katılıyorum. Almanya’da başlayan akılsızların kısırlaştırılması ve etnik temizlik hareketinden rahatsız oluyorlardı. ama şiddetli muhalefet sayesinde çıkarılamadı.Evet. sanıyorum bunları yaşlandıkça görebileceğiz. işsizlik ve toplumsal dejenarasyon Almanya’da Nazi hareketlerinin gelişmesini kolaylaştırdı.Wells ve Winston Churchill bu hareketi savunan yazılar yazıyor ve hararetli söylevler veriyorlardı. Churchill. Oxford profesörlerinin yüzde 65’i bunlara katılıyordu. çevremizdeki radyasyon oranları. Sosyalist veya muhafazakar bir çok yazar ve filozof ile birlikte pek çok bilim adamı ve siyasetçi Yuceniks fikrini destekliyordu. Peki. İşte. Hitler işi Yahudi ırkının yok edilişine ve tüm Avrupa’yı temizleme fikrine kadar götürdü. Yuceniks Derneği’nin müdürlüğüne getirilmişti. çok ilginç bir soru. Yaşlanmamızın nedenleri arasında genetik sistemin işleyiş tekniği büyük rol oynuyor fakat az su tüketimi ve güneş ışığı. bireylerin rızasıyla uygulanıyor. Üstelik bir kanunun çıkmamış olması. Hatta. bugünkü pencereden bakıldığında geçersiz görünebilir fakat o günkü sıcak koşullar ve toplumsal psikoloji içerisine girip düşünürseniz. Darwin’in oğlu Leonard. “evet tamamen genetiktir” diyemiyorum. Galton’un birçok fikri artık devlet zoruyla değil.. çünkü bazı hücreler . H.

Bu.Fakat. İşte bu yenilenmeler sırasında alınan her fotokopi.30. Sadece 300 bölünmenin onları bozacağı bana pek ikna edici gelmiyor. Bunlar ipler dağılmasın diye ayakkabı bağlarının uçlarına eklenmiş o plastik tutaçlar gibi (agletler) bir emniyet sistemi idiler. Öyle ya.Kuşbakışı veya makro baktığın zaman detaylar görünmez. Fakat Watson. Vücut dışında bulunan saçlar. Watson’un gördüğü olay şuydu: Kromozomları kopyalayan biyokimyasal sistem. Telomerler her bölünmede kısalır fakat bunları vakit geçirmeden tamir eden ve eski hâline getiren bir sistem daha vardır. . önümüze tonlarca ölü hücre çıkardı. Kromozomların uçlarının anlamsız genlerle doldurulduğunu keşfetti. Telomeraz demiş. herkesin ilgisini çekecek bir bulgu. iskeletimiz 11 ayda. Bu kopyalanma anını 1972 yılında ilk kez DNA’nın kâşiflerinden James Watson gözlemiştir. bazıları 40 bölünmeden sonra duruyorlar ve bazıları da 50 defadan fazla bölünerek çoğalıyorlar. kanımız 3 ayda bir tamamen değişir. İşte yaşlanmanın pek çok sebebiyle birlikte asıl nedeni bu doğumdan sonraki yenilenme sürecinde gizli. 6 harften oluşmuş bir genin binlerce kez art arda tekrarından ibaretti. Ama mikroskopik baktığında teleskopik başış açısıyla göremediğin şeyleri görebilirsin. TTAGGG bazlarından oluşmuş bu nükleotidlere Telomer adını verdi. Örneğin. Watson. milyarlarca kez bölünerek yaşamlarını sürdürebilmişler. Bu nedenle. Hücreler bölünürken hem bu 23 çift DNA molekülü kopyalanır. Fakat yaşam sürerken bazı hücreler birbiri ardından yenilendiği için bölünme sayısı 200-300 kadar olabiliyor. hücrelerin kendi fotokopilerini aldırdıktan sonra eskiyenler ve ölenler vücut dışına atılır veya çözülerek tekrar kullanılır. Yani. hem de hücrenin içindeki her şeyin tamamı kopyalanır. kromozomların uçlarından küçük bir bölümü kopyalamazlar. Bir ömür boyu değişen bu hücreleri toplayıp tartma imkânımız olsaydı. hücrelerin her kopyalanışında. canlı hücreler milyonlarca yıldan beri. . Kandaki alyuvarların milyonlarcası her saniye yenilenir. kromozom uçlarında yer alan ve işe yarayan genlerin saf dışı kalmasını önlemektir. Bu tamirci genlerin ürettiği proteinlere Watson.. Son derece “akıllı” olan bu proteinleri ürettiren genler doğumdan hemen sonra . tırnaklar ve deri de peşpeşe yenilenir.. Şimdi gelelim işin püf noktasına: Embriyon dönemimdeki bölünmelerde. (Bak. Biraz daha açar mısınız? . Bu agletler. Genler. Şöyle ki: Beyindeki nöronlar ve sinir hücreleri hariç. işe yaramayan Telomer genlerinin bir kısmı eksik kopyalanarak yeni hücreye geçer ama herhangi bir fonksiyonları olmadığı için hücrelerde bir hasar olmaz ve vücutta bir eksiklik ya da hastalık ortaya çıkmaz.Elbette. kopyalama esnasında. Bu çok şaşırtıcıydı çünkü her kopyalamada kromozomlar biraz daha kısalıyor olmalıydı. Kromozomları yakından incelediğinde gördüğü şey onu büyük hayretler içinde bıraktı. . vücudumuzdaki tüm hücreler bir yaş gününden diğerine kadar büyük oranda yenilenir. fotokopi makinasına konan bir mektubun ilk ve son satırlarının kopyalanmaması gibi bir eksiklik olur. Şekil: 4) Telomerlerin görevi. eğer kromozomların ucunda diyelim ki 150 harfli bir gen yer alıyorsa ve bu hücrenin kopyası alınırken kazara kopyalanmıyorsa. Yaşlanmayı anlamak için kromozomların kopyalanma sistemini iyi anlamak gerekir. kopyası alınan bir resimin giderek renk kaybetmesi gibi biraz daha “silik” çıkar veya aşınır. yeni hücrede genetik bir eksiklik ve dolaysıyla pek çok sistem hatası doğabilir. Ve ortalama 40-45 kopyadan sonra ortada kromozom denen şeyin kalmaması gerekirdi. doğanın bu eşsiz sistemi neden kurduğunu ve bu sorunu nasıl çözdüğünü çabuk anladı. Her kromozom upuzun bir DNA molekülüdür.

“emekli olur” ve artık açılmazlar. 1997 yılında bu işi başardığını açıkladığında. kalpten hızla çıkan kanın basıncına ve serbest radikallere sürekli maruz kaldıkları için çabuk yıpranırlar ve sık sık yenilenirler. Fakat bu teknolojinin de etik tartışmaları tüm şiddetiyle sürmektedir. Bu da. kromozomlar doğum sonrası ve ömür boyu gerçekleşen yüzlerce kopyalamadan sonra iyice kısalırlar. Bir başka önemli neden de şu: Hücrelerimizde ve kanımızda çok hızlı hareket eden ve çarptıkları dokulara hasar veren atık maddeler var. Bu nedenle onlar da yaşlanıyorlar.Tabiî var. Bu genetik araştırmalar şirketi. bazılarında binlerce defa art arda dizilerek uzun bir gen. Peki. O nedenle insanlar damar sertliğinden değil. TTTAGGG harflerinden oluşmuş. Bir başka yararı damar sertliğini önlemektir. bunlar kalpten çıkan arterlerin kromozomlarından daha uzundur. fonksiyon kaybetmesi ve nihayet ölmesi için genetik sisteme yerleştirdiği olağanüstü zekice düşünülmüş bir düzenektir. Geron şirketinin hisseleri borsada birkaç kat prim yaptı. Bunlar da yaşlanmaya neden olur. doğanın belli bir yaştan sonra neslini çoğaltmasında sakınca gördüğü bir organizmanın giderek yaşlanması. 80 yaşına girmiş bir insanın kromozomları doğduğu güne oranla yüzde 37 kısalır. hücre bölünmelerinin ve çoğalmalarının önüne geçecek bir yöntem için de kullanılabilir..” . yüzlerce kez kopyalandıktan sonra kromozom uzunluğu değişmeyen hücreler üretmeyi sağlamış durumda.Evet.. Kısa Telomer de yaşlanma demektir. buluyorum. Şöyle ki: Bacaklarımızdaki kan damarlarının kromozomlarına bakarsanız..Bu bağlantıyı yakaladığınıza sevindim.. Bu noktada size Voltaire’in bir sözünü aktarmak isterim: “Ölüm olmasaydı. Bitkilerin kromozomlarında da aynı sistem var fakat onların Telomerleri bir T fazla. Böylece belli bir sayıya ulaştıktan sonra bölünme sayısını kaçıran ve bölünmeye devam edip çoğalan kanser hücrelerinin önüne geçilebilir. Bunu düzeltme şansını yakalamışken neden uygulamayalım? Kaldı ki yaşlanmayı önlemek her insanın en büyük arzularından . onu icat etmek zorunda kalırdık. Örneğin sirke sineklerinin ömrünü iki katına çıkarmayı başarmıştır. Böylece.Siz bu ömür uzatma çabalarını ahlâkî açıdan doğru buluyor musunuz? . Hepsinde TTAGGG olarak mevcut. . Sık sık yenilenen hücrelerdeki kromozom uzunluğu yılda 100 harf kadar kısalabilir. Serbest radikaller hücre çekirdeğinde de bulunduğu için. İşte yaşlanmanın asıl nedeni bu eksik kopyalanan Telomerlerdir. Vücudumuz bir doğum gününden diğerine kadar büyük oranda yenilendiği için (sinir sistemi ve beyin nöronları hariç) kromozomlar her yıl ortalama 31 harf (nükleotid) kısalırlar... Telomerler hayvanlarda da var mı? . . Her yenilenme yeni kopya ve daha kısa Telomer demektir. Yani. Bunlara serbest radikaller deniyor. ortalama insan yaşamını 150 yıla çıkarmamız şu anda mümkündür. değil mi? GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? .Çok güzel. fakat bazılarında yüzlerce kez tekrarlanarak kısa bir gen olmuş. DNA’sı olan tüm hayvanlarda bu sistem mevcut. O nedenle Telomerazlar üretilmezler ve artık eksik kopyalama kendini tamir edemez duruma gelir. kalp damarları. çünkü Telomerleri onaran genlerinin doğumdan sonra da açık kalmasını sağlayan sistem. Hasar gören genler yüzünden vücutta giderek azalan fonksiyon kayıpları olur. hızla çarptıkları DNA moleküllerinde de hasara yol açarlar.Öyleyse doğumdan sonra emekli olan Telomeraz genlerini açık tutmak yaşlanmayı engelleyebilir. Bakınız: Cal Harley adında bir bilim adamının kurduğu “Geron Corporation” adında bir şirket tüm çalışmalarını Telomeraz genlerinin “emekli olmaması” üzerine yoğunlaştırmış ve çok önemli aşamalar kaydetmiştir. Çünkü. Harley’ye göre. arter duvar bozukluklarından ölürler.

Zira 100 yıl boyunca ölen hücreler oran olarak beynin yüzde 10’unu bile zor bulur. bu düşünce doğru görünür ve siz de haklı olarak bu soruyu sorarsınız. genetik mühendislik sayesinde hastalıkların olmadığı. daha çok kopyalama demek ve daha kısa kromozom demektir. Fakat aslında bazı küçük hayvanlar da uzun yaşıyor.. O da şu: Hayvanların ömür boyu süren kalp atışlarını sayarsanız. analizlerimiz daha gerçekçi ve mantıklı olur. 150-200 yıl yaşamaktansa. Büyük gövde demek. Kaldı ki beyin sadece nöron denen sinir hücrelerinden oluşmamıştır.. Demek ki ömür denilen yaşam süresi.Fakat bu görüşün karşısavı diyor ki: “Dünyada zaten haddinden fazla insan var. . Ne var ki ömür denen şeye bir başka pencereden daha bakma olanağı var. erken ölmesi gerekiyor. Ve bazıları da (Oligodendrokit ve Schwann) nöron uzantıları olan aksonların etrafında miyelin denen koruyucu bir tabaka oluştururlar. beyin ve damar arasına bir duvar gibi dizilirler. Fillere gelince. Bu bulgu. Telomer teorisini çürütmüyor mu? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI . insanların genç ve dinamik yaşadığı ve beyinlerinde yüz yıl boyunca biriken devasa bilgi ve deneyim arşivlerini kullanabildikleri bir dünyada cehalet denen şeye yer olabilir mi? Akıl yolunun izlendiği ve erdemin kök saldığı bir dünyada. Şimdi size çok şaşırtıcı bir görüşü ifade etmek istiyorum: Ömür dediğimiz şeye zaman denen o göreceli olgu açısından bakarsanız. Kış uykusuna yatanlar da nispeten uzun yaşarlar. Düşünsenize. Fakat biz Telomerleri tamir eden Telomerazların üretilmesini sağlarsak.” .Bizim gibi uzun yaşayan pek çok hayvan var. Bazıları (Ependimal) beyin sıvısı üretme işine yardımcı olurlar. Bunlar birbiri ardından yenilenen ve önemli görevleri olan hücrelerdir. her . Bazıları (Mikroglia) beyni zararlı bakterilerden ve enfeksiyonlardan korurlar. . ama yüz milyar gibi yüksek rakamlı bir nöron sayısı yanında bunu önemsemeyebilirsiniz. İşte bu 5 tip hücrenin yenilenmesi ve yaşlanması beyinde fonksiyon kayıplarına yol açar.. sağlıklı ve verimli kısa bir ömür yaşamak daha iyidir. kanıtlanmış bilimsel bir bulgudur. O evredeki koşullar içinde şu an hayal edemeyeceğimiz çok daha farklı çözümler üretilecek ve sağduyu mutlaka hâkim olacaktır. Örneğin. Ben insanların 150 yaşında kadar yaşayabilecekleri bir dünyayı hayal ettiğimde büyük heyecanlar yaşıyorum. zihnimizde onu kendi koşulları içinde oluşturarak düşünürsek. Bir olayı değerlendirirken. 150 yıllık bir beyin.. Yavaş hareket eden hayvanlar uzun. Telomerlerin varlığı bir teori değil. bu dediklerinizi yapabilecek mi? .. bu yaşlanma gerçekleşmeyecek ve beyin de genç kalacaktır. Dolayısıyla aslında balina ve fil gibi hayvanların çabuk yaşlanıp. insanlar elbette artan insan nüfusuna bir çare bulacaklar ve belki de herkes kendi yerini dolduracak yalnız bir çocuk yaparak.Önce bir yanlışlığı düzeltelim. Nöronların miktarından kat kat fazla Glia hücreleri var beyinde. kaplumbağalar ve salyangozlar. . Tabiî. önemli olan kaliteli yaşamaktır. biraz bilgi eksikliği içeriyor. Bunların çoğu cüsseli hayvanlar. ama hızlı hareket edenler kısa yaşarlar.Efendim.. beyindeki hücre ölümleri sayı bakımından fazla görünebilir. bence bunlar popülist yaklaşımlardır ve hayal gücünden yoksun yorumlardır. Bakınız. dünya nüfusunu sabit tutacaktır. Nörologia da denen bu hücreler 5 tiptir: Bazıları (Astrosit) kan damarlarının etrafını sararak.Kulağa hoş gelen bu soru. kalp atışı sayısı ile ters orantılıdır. Uzun yaşamak bu sayıyı daha da arttıracaktır. Ama durum böyle değil. Ayrıca.Fakat beyin hücreleri yenilenmiyor ve ölen nöronların yerine yenileri gelmiyor..biridir. birçoğunun aynı sayıdaki kalp atışından sonra öldüğünü görürsünüz.

Aslında yaşlanmaya neden olan pek çok faktör var.Yani. bazılarınki 8. yavaş yaşayan ve çok uyuyan. Telomerleri uzun olan insanların daha uzun yaşadığı görüşü bilim adamlarınca yaygın bir kabul görmüştür. İşte bu yüzden mantığı bizimkinden farklı ama daha doğru çalışan doğa.. Teşekkür ederim. açık havada ve bol oksijenli bir ortamda yaşadığı için mi? . Bazı insanların Telomerleri 6 bin harften oluşur. değil mi? . “neslinizi genç yaşta çoğaltınız” mesajını veriyor. bu da son derece şaşırtıcı bir gerçek. Bildiğiniz gibi.Evet.Efendim. Bir hesaba göre 7 bin kadar gen yaşlanmada rol oynuyor. Dünya yaş ortalaması da bu rakamdır zaten. aklıma şimdi gelen bir başka soru daha sormak istiyorum: 1997 yılında ölen ve Guinness Rekorlar Kitabı’na en yaşlı insan olarak giren Fransız Jeanne Calmont’un kromozom uçları 10 bin harften oluşan uzun Teleomerlere mi sahipti acaba? . Oksijen atomları genellikle dizilişi bozulmuş veya mutasyona uğramış genleri paslandırarak. Fakat bu tavsiyeye uymayan çiftlere doğa (ya da Tanrı deyin) zoraki kuralları ile karşı çıkar.. . . doğa gençlere hitap ederek.Haayır! Burada çok uzun yaşamaya yol veren bir başka etken daha var.Burada gene bir başka gerçek rol oynuyor: Telomerlerin uzunluğu. Ama bu durum henüz anlaşılamamış nedenlerden ötürü her insanda gerçekleşmez.Enteresan bir saptama. . bu kısa kromozomları ve bozuk genleri çocuklara geçirme şansı çoğalıyor.. . Doğa bizim fazla yaşamamızı neden istemiyor acaba? DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ . Her insanda kromozom uzunlukları farklıdır. fakat Jeanne uzun ömrünü. Jinekologların. çalışmalarına engellerler. O nedenle. O nedenle.İlginç bir soru sordunuz ve doğru bir saptama yaptınız. örneğin son derece hiperaktif davranan ve kalbi makineli tüfek gibi atan farelerin ömrü 3 yıldır. Böylece hastalığa yol açacak genleri paslanmış ve fakat sağlıklı genleri çalışan insanlar daha uzun yaşarlar. ama yarasalar 30 yıl ve kuşlar büyüklüklerine oranla çok daha uzun yaşarlar ve kalp atışları da oldukça hızlıdır. kafamda bir başka soru daha oluştu şimdi. Vücudumuz da oksijenle sürekli alışveriş içinde olduğu için hücrelerde bir tür paslanma olur.düşüncede olduğu gibi.Demek oluyor ki yavaş hareket eden ve kış uykusuna yatan hayvanların hücreleri çabuk yıpranmadığı için sık sık yenilenmiyor ve o nedenle de telomerleri hemen kısalmıyor. Bunların ortalaması 7 bindir. İnsan yaşadıkça belirli yaşlarda açılan belirli genler oluyor ve mutasyona uğrayan bozuk genlere sahip olma olasılığı artıyor. üreme çağını tamamlamış organizmaların daha fazla yaşamalarını istemiyor. kadınların 35 yaşından sonra doğum yapmamasını istemesinin altında yatan sebep de temelde budur. bu bakış açısında da istisnalar var. Bu bulgulardan çıkardığım sonuca göre. bazıların ki ise 10 bin kadar olabilir. fakat genç ölen insanların durumunu pek açıklamıyor.. Bu sav henüz kesinlik kazanmamıştır ama kuvvetli bir hipotezdir. Her birinin ufak da olsa etkisi var ama bunlar toplam olarak büyük etkiler . Belki de bazı kadınların genç yaşta adetten kesilmelerinin gerçek nedeni genlerindeki mutasyon oranının çoğalması ya da kromozom uçlarının (telomer) aşırı derecede kısalması yüzündendir. Kadını adetten keser ve menopoza sokar.. İşte size “Mutlak Kader” olarak kabul edilen yaşam süresinin genlere yazılmış sırrı. Ama bu yorum. Fakat. kuvvetli ve sağlıklı genlerin ayakta kalmasını istediği için.. Bu da ortalama 73 yaşa denk gelir. bir bakıma oksijen atomlarına da borçluydu. Yaşlanmaya geri dönersek. oksijen paslanmaya neden olan bir elementtir.

1951 yılında rahim kanserinden ölen bir siyahî bayandı. 54 yıldır hâlâ yaşıyorlar. Bu ilaç kanserli hücrelerde TP53 geninin açılmasını ve o hücreleri yok etmesini amaçlıyor. Öyle ki. mutasyona uğramış bozuk bir gen var. Sanki. yaşlanmaya sebep olan genler düzeltildiği zaman bu sineklerin türdaşlarından çok daha uzun yaşamaları sağlanmıştır. . Öyle ki. azıcık güneş ışığı bile bazı insanların genlerini bozuyor ve cilt kanserine neden oluyor. Bilinen şeyler. Öyle ki. Bu araştırmalar sonucunda. TP53 denen gen hemen açılıyor ve P53 denen bir protein üreterek hücrenin öldürülmesini sağlıyor. bu nedenle dünyada en çok önem verilen kuruluşlardan birisi. öcünü kanserli hücreler üreterek . P53 adını verdiği bir ilaç geliştirdi ve yakında kullanılmaya başlanacak. Eğer bir dokudaki gereksiz büyümeyi T. rahim kanserinin bir “onkovirüs” tarafından yapıldığı bulundu. Böylece. Genleri durduramıyorsa.Evet. ve Celera Genomics denen araştırma enstitüsü. He-La’nın genlerinde. Zira. aksine son derece ince ve kırılgan bir yapıya sahiptir. Otopsi yapılırken ondan alınan kanser hücreleri o kadar ölümsüz ve sık sık çoğalan hücrelerdi ki. Son yıllarda kanser vakalarının bunca artmasının arkasında yatan çevresel faktörler içinde de yapay olarak elde ettiğimiz maddeler. Yine sirke sinekleri üzerinde yapılan araştırmalarda. kopyalanan ve kısalan Telomerleri hemen eski hâline getiren. Bu bozukluğa sebep olan şeyler de genellikle çevre koşullarıdır. Bu onkovirüslerin. Henriette. asbest tozu ve katran gibi faktörlerin kansere yol açtığı idi. TP53 genini bulan Davis Lane. H. Çünkü. bu TP53 geninin bozulmuş olması ve iş görmemesidir. ABD’deki Atlanta kentinde Henriette Lacks diye bir gün kutlanıyor. kanserin genetik bir hastalık olup olmadığı araştırılmaya başlandı. Daha sonraları Röntgen ışınlarının DNA şifrelerini bozduğu fikri ortaya atıldı. Hatta dünyanın pek çok kanser araştırma merkezinde ve uzaydaki araştırma lâboratuvarlarında hâlâ çoğalıyorlar. . Harris bu onkogenlere Tümör Süpresör Genler adını koydu.ABD başkanlarından R. Atlanta’da her yıl 11 Kasım tarihi “HeLa Günü” olarak kutlanır. yeterince büyüyen dokuların büyümelerini durduracak genler de olmalıydı. bilim adamları nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmiyorlardı. Çünkü. Bu genler 1985 yılında Oxford Üniversitesi’nden Henry Harris tarafından keşfedildi. bunlar insan olsaydı 350 yıl yaşamış olacaklardı. konuyla bağlantısı olan kanser hastalığını da biraz açar mısınız? KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? .S. Sebep olarak da radyasyon ve asbest tozunun savunma mekanizmasını bozdukları gösteriliyordu. toplam ağırlıkları 20 tona ulaşmış durumda.Bu konuyla ilgili olarak. farelere aktarılan kanserli insan hücrelerinin onlarda da kanser başlattığı ve DNA’larını bozduğu görüldü. Çünkü DNA molekülü kaya gibi zor kırılan bir katı madde değil. Belki de kansere ve yaşlanmaya çare. Nixon. yüksek radyasyon düzeyleri ve doğamıza ters gelen bir sürü zararlı yiyecek ve içeceklerdir. İşte kanserin esas nedeni. 1979 yılında kanserle savaş kampanyasını başlattığı zaman. HeLa’nın ölümsüz görünen hücreleri sayesinde bulunacak. hücrelerin durmadan bölündükleri ve radyasyon. dokuların büyümesini sağlayan genler olduğunu düşünmek zor olmadı. Geron şirketinin hisseleri de bu ve benzeri bulgulara sahip olduğu için oldukça yüksek. Bu kutlamanın esas sebebi nedir? . İşte bu mutant gen işimize çok yarayabilir. zehirli atıklar.Efendim. doğumdan önce. kirletilmiş ve değiştirilmiş olan doğa.oluşturuyorlar. Bunlara ilaveten. büyüme çağında ve yaraların tamiri için hücrelerin büyümeleri gerekiyordu ve bu işleri yürüten genlerin mevcut olması lazımdı.

. çok önemli bir gaz. 1979 yılında Dundee Üniversitesi’nden David Lane tarafından keşfedilen TP53. binlerce nöron kaybederiz ve yerine yenileri gelmez. kanser tedavisinde kullanılan Işın Tedavisi iyi bir yöntem mi? . O nedenle 3-4 dakikadan daha fazla oksijensiz kalamayız. çünkü Gama ışınları DNA’ya hasar verir.Galiba oksijen.Öyleyse. kanser tedavisinde çok önemli bir başarı daha elde edilmiş olacaktır. Bozulan DNA’yı haber alan TP53 geni açılır ve hücreyi imha eden proteini üretir.almaktadır. Ama bu testlerin yapılamadığı kliniklerde ışın tedavisinin hedef hücreler üzerinde uygulanmasına devam ediliyor. 1179 harfli uzun bir gendir. Gama ışınları kullanılarak uygulanan bu radyoloji tedavisinin başarı yüzdesi 10-15 arasında değişiyor ve epeyce yan etkileri var. en büyük “silahları” olan “terminatör” proteinleri ürettirir ve bunları kullanarak tüm hücreyi imha ederler. Çünkü merkezi sinir sistemi ve beyin kendi kendini üretemez. Yeter ki. Ayrıca hücredeki aşırı oksijen eksikliği de bu “jandarma gen”in gecikmeden çalışmasını ve öldürücü gücünü kullanmasını sağlar. Bu protein hücrenin tüm çalışmasını durdurur ve her şeyi bozarak. Böylece kendileri de öldüğü için intihar etmiş sayılırlar. Çünkü yenilenmek için bölünen hücrelerin durmadan bölünmesi hâlinde. vampir ve Frenkeştayn hikayeleri çağrıştırılarak karşı çıkılan genetik mühendisliğin önüne geçilmesin ve bu araştırmalar teşvik edilsin. Bu konuyu da biraz genişletir misiniz? BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ .İnsan vücudunun her organı ve hücresi kendi kendini sürekli yenilemektedir. Yani keramet yine genlerdedir. kesin teşhis hemen konulacak. Ama bu ışınlar TP53 genlerini de bozduğu için. fakat sinir hücreleri (nöronlar) yenilenemezler. böylece kanserli hücreler yok edilmiş olur. BCC-2 ve RAS gibi onkogenleri faaliyete geçirecek bir de onkovirüs tedavisi geliştirildi. bunu derhâlanlar ve hemen P53 denen bir protein ürettirir. Son yıllarda. Bu mekanizma kanseri önlemek için tasarlanmış genetik savunma sisteminin olağanüstü zekâsının ve sözünü ettiğimiz Biyolojik Bilinç’in eşsiz bir eseridir. . değil mi? . Kromozomun kısa kolu üzerindeki TP53 genidir. . . çok doğru söylediniz. Doğduğumuz günden. Çünkü. bu genler hücreye önce “dur. Bu yüzde 15 oranındaki başarıyı da yine genlere ve bir tesadüfe borçluyuz. karanlığa kurşun sıkmak anlamına gelen ışın tedavisi yerine bir DNA testi yapılsa ve TP53 geninin sağlıklı olup olmadığına bakılsa. bu genlere “intihar komandoları” veya “jandarma genler” demek daha uygun olurdu. ölünceye kadar her gün yüzlerce. Bu uyarıya uyulmazsa.Evet. Genetik mühendislikle üretilen bu virüslerin kanserli hücrelerle birlikte diğer hücreleri de öldürebilecekleri riski olduğu için henüz kullanılmayan bu sistem geliştirilince. TP53. MYC. teslim ol” gibisinden bir uyarı gönderirler. yüzde 85-90 oranında başarısız bir yöntemdir bu.Aslında. yaşamasını ve üremesini engeller. Bu kayba rağmen beyin fazlaca . özellikle beyin hücreleri için. Bu ‘kamikaze gen’lerin en ünlüsü ve en önemlisi 17.Deyiş yerindeyse. çaresizlik yerine yüzde 15’lik bir başarı oranını tercih etmek daha mantıklı görünüyor.Bir de genetik literatüre Katil Genler (Killer Genes) ismiyle giren bir kavram var. Hücrede herhangi bir DNA bozukluğu ortaya çıkınca.Peki. Bunlar neyin katilleri? KATİL GENLER .

Bu tutum. çok önemli bir yetenek kaybıdır. deneyimlerimizi. karbondioksit oranı artar. İşte zararları: . oksijenle glikozu yakarak elde eder. . diş doktorlarımız tarafından dolgu maddesi olarak kullanılan “Amalgam” aracılığıyla -iyi niyetle.Günden güne zayıflayan nöronlar ölmektedir. odada alevle yanan bir ısınma aleti varsa. Bu nedenle. oksijen yetersizliği bunlardan çok daha önemlidir. .Fonksiyonlarını tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendrit) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır.Oksijen eksikliği. . . eksoz gazları. çeşitli kimyasallar ve hava kirliliği gibi etkenler de hem sinir hücrelerini öldürürler. sigara dumanı. yeni dendrit bağlantıları oluşturarak hafızaya kaydeden ve sonra hatıralara dönüştüren bölgedir. kapı ve pencere kenarlarını süngerlerle ve bantlarla izole ederiz. Bu bölge.Ortaya lisan ile ilgili problemler çıkmaktadır. hem de nöron devrelerinin sıhhatli çalışmasını önlerler. Diğer bütün organlardan daha çok çalıştığı ve daha farklı bir dokusu olduğu için. öncelikle beyindeki Hipokampüs bölgesinde önemli hasarlar yaratır. alkolün ciddî beyinsel sorunlar doğurabileceği ortaya çıkar. Demek ki. “. bir bardak şarap veya bir şişe bira içindeki alkol günlük doğal kaybın çok üstünde nöron ölümüne sebep olur. Yani. bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir. anadillerini bile konuşurken uzun süre duraklamakta. Soğuk havalarda ve özellikle kışın. Bunun hasar görmesi ezberleme yeteneğinin azalmasına. Ve insanlar.küçülmez. Zira beyin hayata 100 milyar gibi astronomik bir nöron sayısı ile başladığı için.enjekte edilmekteydi.ee” yardımcı sesini sık sık kullanmakta. çünkü geniş düşünebilme yeteneği. Bu. bu oranlar daha kısa sürede olumsuzlaşır. daha fazla oksijene gereksinim duyar. aylarca aç. nöron imhalarına sebep olan başka etmenler de vardır. Bu bozuk atmosfer. beyin sağlığı için en önemli elementlerden birisi oksijendir. Bunlardan birisi alkoldür. günlük hücre ölümleri önemli sayılmaz. Uyuşturucu maddeler. yatak odalarımıza temiz hava ve oksijen girişini tamamen engeller ve 4-5 saatlik bir uykudan sonra soluduğumuz havanın oksijen oranı iyice azalırken. birçoğumuz yatak odalarımızın kapı ve pencerelerini sıkıca kapatarak uyuruz. bütün organlarımızın biyolojik ve fizyolojik sağlığını kötü yönde etkiler. Hatta bununla yetinmeyerek. İşte bu gerçek ışığında farkına vardığım bir varsayım üzerinde ciddî biçimde düşünmemiz gerekmektedir: Günde ortalama 7-8 saat içine hapsolarak uyuduğumuz yatak odalarımızın yeterince havadar olmaması bize çok pahalıya mal olmaktadır. vücudun sadece yüzde 2’si kadar bir ağırlığa sahip olduğu hâlde kana karışan oksijenin yüzde 25’ini kullanır. Cıva bizlere. Beyin bu enerjiyi. Bu da önemsiz görülebilir ama her gün bir şişe rakıyı mideye indiren bir insanın 50 yılda 500 milyondan fazla nöron kaybettiği göz önünde tutulduğunda. Her organ gibi beynin de enerjiye ihtiyacı vardır.zekâ geriliğine yol açar. Bu madde beyne yerleşerek -özellikle çocuklarda. Minimal düzeydeki bu doğal beyin kaybı yanında. günlerce susuz kalabildiğimiz hâlde 3-4 dakikadan fazla oksijensiz kalamayız. Fakat. Daha kötüsü. Artık kullanılmıyor ama solunum yoluyla kana karışan ve beyne yerleşen bu zehrin milyonlarca insanı etkilediği ileri sürülmektedir. payına düşmesi gereken oranın tam 12 katını. Beynin fonksiyonel bozukluğuna neden olan bir başka zararlı madde de cıvadır.. başta beyin hücreleri olmak üzere. kekelemeye kadar varan dil sürçmeleri sergilemekte ve zihinsel blokajlar (filmin kopması) gibi geçici konuşma ve düşünme yeteneği kaybına uğramaktadırlar.. Beyin. cereyan yapmaması için. hafıza kaybına ve öğrenme güçlüğüne yol açar... Bir duble rakı.

Efendim. Böylece öğrenme ve öğrenirken alınan bilgileri depolama işi devam etmiş oluyor. Bu 7473 harften (A. 6’ncı Kromozom üstünde IGF2R olarak adlandırılmış bir gen var. Bunu da biraz açar mısınız? AKIL GÖZÜ . beyinsel fonksiyonların düzensizliği ile de yakın ilintisi vardır. Ayrıca zekâ.. zor öğrenen ve bilgilerini etkin kullanamayan beyinler arasındaki farkı yaratan şeyin. her meyvenin ayrı bir lezzete.Bu konuda çok çeşitli araştırmalar ve farklı görüşler var. . kolay öğrenen ve öğrendiklerini kullanan beyinle. bazı eğitimbilimciler tarafından 13 kategoriye ayrılmıştır: . problem çözme.C’lerden) oluşmuş uzun bir paragraf..T. Şimdiye kadar “özel yetenekler” diye bilinen zekâ türleri. Ama galiba sorunuza yanıt olacak bir gen bulunmuş durumda. bu milimetrik ve hassas hareketleri zamanında yapamıyorsa veya duraklamalarla yapıyorsa. kimse 10 yıl sonrasını bile hayal edememektedir. akciğerlerden üflenen havanın ses tellerini titreştirmesinden sonra oluşan notaların anlaşılır kelimelere dönüşmesini sağlamak için.Konuşma yeteneğindeki noksanlıkların eğitimle. zekâ ve yetenek kavramları çoğu kez birbiri ile karıştırılıyor veya farklı bağlamlarda kullanılıyor. beyin kabuğunda (korteks) yer alan Broca ve Wernicke adlı bölgelerin diğer beyin bölgeleriyle yaptığı işbirliğinin meyvesidir. zekâ türlerinin yüzde 50 kalıtımsal olduğudur. Aksi hâlde kişi hem çabuk sıkılıyor ve hem de şeker oranı çok düştüğü için beyin enerjisi azaldığından öğrenme işi gerçekleşmiyor. Fakat genel kanaat. bu güç ve kapasite dışında. çözülmüş olan o yüzde 3’lük şifreler hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Örneğin zekâ genetik mi? ZEKÂ KALITIMSAL MI? . gönderdikleri sinyallerle ağız ve gırtlak kaslarını gereken şekle sokarlar.Bu ilginç açıklama için teşekkür ederim. Bunun görevi beyine giden şekerin yakılmasını kontrol etmek. Yapılan çok uzun çalışmalardan sonra bulunan bu gen iyi çalışıyorsa ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Öğrenme esnasında beyin çok miktarda oksijen ve şeker kullandığından. Çünkü. Diğer yarısı da ana rahminde ve doğumdan sonraki evrelerde gelişmektedir. deniyor. İnsan Genomu’na geri dönersek. sözcükleri anlar ve kavramlaştırır. beynin öğrenme.G. anlama. Ayrıca. Bir de bunlara sözünü ettiğiniz genetik mühendislik ve yapay zekâ araştırmaları eklendi. Bu fonksiyon kaybında oksijen yetersizliğinin rolü büyüktür. İnsanoğlunun 20. dil. . bu genin sağlığı olduğu düşünülüyor. hızı ve kapasitesi her insanda aynı değildir.İsterseniz önce elmaları portakallardan ayıralım. çağımızdaki teknolojik gelişmeler öylesine hız kazanmış ki. çünkü akıl. İşte. yy. öğrenmenin devamlılığını ve beyin hücrelerinin şekersiz kalmamalarını sağlamak için bu gen devreye giriyor ve azalan şekerin en tasarruflu şekilde yakılmasını kontrol ediyor. Bu iki bölge. Zekâ (intelligence). Ağız ve gırtlak kasları. Bu yetilerin çalışma gücü. Bir de. yaşam biçimiyle ve ekonomik sorunlarla ilgisi olabileceği gibi.daki buluşları son 50 bin yıllık buluşlarından daha fazladır ve geometrik bir hızla artmaktadır. bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma gücü ve zihinsel yetenekleri kullanabilme özelliğidir. çözüm üretme. sizin “Akıl Gözü” dediğiniz bir kavram var. kokuya ve renge sahip olması gibi farklı özellikler de gösterir. sinir sistemindeki sinyalleşmelerde bir aksaklık veya tembelleşme var demektir.

Dikkat edilecek olursa. Genel zekâ ise.Müziksel zekâ 9..Analizler . karar vermek.Atletik (Physical) zekâ. müzikal ve atletik zekâ türlerinin geliştirilmesi de genellikle ihmal edilmektedir.Redüksiyonist düşünceler. Sağ tarafta ise: .Denklem çözümleri . alt beynin fonksiyonları olduğu düşünülmektedir.. hem Batı’da hem de Türkiye’de eğitim programları genellikle ilk 6 tür zekânın geliştirilmesini hedeflemiştir. Bu zekâ türleri. Çünkü dünyada eğitilmemiş fakat üstün yetenekleri olan pek çok insan vardır.Uyumsal (Interpersonal) zekâ 7. her zekâ türünden biraz nasibini almış. ama hiçbiri çok yüksek olmayan türdür. 10. Akıl (reason/mind) ise: Zekâ.Matematik .Lisan .Rasyonel işlemler . dikkat etmek ve hafızaya kaydetmek gibi beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan geniş bir kavramdır.Mantıksal ve Analitik zekâ 3. irade.Ruhsal zekâ (Spiritual) 13.Ansiklopedik (Genel Kültürcü) zekâ 6.Okuma-yazma . Konuya biraz daha açıklık getirmek için. Burada önemle vurgulanması gereken görüş şudur: “Geri zekâ” başka şey. kavramak.Genel zekâ. büyük çapta beynin sol yarım küresinin işlevleri arasındadır.Bütüncül düşünceler.Ölçümler .Renkleri algılama . Sağ yarım kürenin fonksiyonları arasına giren artistik.Pratik (Sağduyusal) zekâ 5.Duygusal (Emotional) zekâ 12. Bu iki yarımküre kesintisiz bir iletişim ve koordinasyon içinde çalışırlar. bilmek. Sezgisel ve duygusal zekânın ise. “eğitimsiz zekâ” bir başka şeydir.Sezgisel (Intuitive) zekâ 11. sezmek.Ritim .Müzik .1.Mantık .Sentezleme . Aklın ne olduğunu iyi anlamak için isterseniz önce gücünü tanıyalım: .Konsantrasyon .Hayal gücü . beynin sağ ve sol yarımkürelerinde hangi fonksiyonların gerçekleştiğini sıralayalım: Beynin sol yarımküresinde: .Tanıma .Dil yetenekli (Lengüistik) zekâ 4.Artistik (Şekilsever/Patternist) zekâ 8.Matematiksel zekâ 2.Resimleme . düşünmek. hayal etmek.Anlama gücü: Sözcükleri ifade ettikleri gerçek ve mecazi mânâları ile kavrayabilme .

. . . . . .Tepki hızı ve dengesi.Sayı gücü: Kavramları. . kültüre. zihne ve fizyolojiye bağlı nedenleri vardır. . Bunları tanıdıkça da. Yapılan küçük bir araştırmada. Akıl gözü budur ve Biyolojik Bilinç sayesinde ortaya çıkan bir yetenektir.Öyle anlaşılıyor ki.Düşleme gücü: Kavramları iki veya üç boyutlu olarak hayal etme ve hayal gücünü düşüncede kullanabilme. “Vazoyu Mehmet düşürdü” haberi. İşte. Duydu: Anladı anlamına gelmez. kendimizi ve başkalarını daha yakından tanıyabilme olanağına kavuşabiliriz. aklın bütün bu özelliklerini geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız. Örneğin.ve birbirinden ayırabilme gücüdür.Kavrama hızı ve gücü. .Analiz gücü: Benzerlik ve farklılıkları ayırt edebilme ve bir bütünü küçük birimlerine ayırabilme. . . “Vazoyu Mehmet kırdı” şeklinde anlaşılabilir.İnisiyatif kullanma. . .Kararlılık ve hedef belirleyebilme. Peki. Bu kavrayış hatasının eğitime. Anladı: İnandı anlamına gelmez. .Eşleme gücü: Kavramlar ve fikirler arasındaki özel ilişkileri bulabilme ve bağlantıları kurabilme. .İnsan bazen duyduğu yalın bir ifadeyi.Üretkenlik ve yaratıcılık.Uyum sağlayabilme. yaratıcılık denen o üstün üretkenlik nasıl oluşuyor? HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ “Söyledim: Duydu anlamına gelmez.Sezgi gücü: Birdenbire gerçekleşen bilme işi.” .Tavır kazanma.Düşünce ve davranışlarda hassas olabilme.Özgüven ve liderlik. . .Esnek davranabilme.Konsantre olabilme. Uyguladı: Sürdürecek anlamına gelmez. adetleri ve miktarları ile algılayabilme ve basit aritmetiksel işlemleri zihinden yapabilme.Sonuçlama gücü: Tümdengelim ve tümevarım yöntemleri ile genel ve özel sonuçlara varabilme. . söyleyenin kullandığı bağlamın dışında bir anlam içinde algılar. zekâ kalıtımsal olsa bile dış koşullar uygun olmadığında gelişemiyor ve kendinden bekleneni gösteremiyor.Etkileyebilme gücü.Organize olabilme ve edebilme. “hayal gücü nedir?” sorusuna karşın alınan yanıtlarda. Oysa. .Sentez gücü: Ögelerine ayrılmış bir bütünü tekrar birleştirebilme. .Anlatma gücü: Duygu ve düşünceleri anlaşılır şekilde ifade edebilme. .Gözlem gücü: Bakarak görme ve detayları uzun vadeli belleğe kaydedebilme. . bu terimin . İnandı: Uygulayacak anlamına gelmez.Etkilenme duyarlılığı.Bellek gücü: Bilincin farkına vardığı her şeyi hafızaya kaydedebilme ve hatırlayabilme. düşen her vazo kırılmaz. . . .

doğru düşünmek ve doğru konuşmak için kavramların gerçek isimlerini ve aralarındaki nüansları iyi öğrenmiş olmak gerekir. Bir başka anlatımla. düşünce demek. işlek bir düşünce mekanizması ve geniş bir hayal gücü üçlüsü sayesinde gelişen yaratıcı zekâ. çünkü hafıza ile kavramlar arasında sıkı bir alâka vardır. göz önüne. Alaska’da doğup büyümüş bir Eskimo’nun. Kişinin bunu ne denli başardığı öyküsündeki tasvirlerde görülür. aynı zamanda. Bununla birlikte. Hayal gücü. bu düşünce işini resimlerle yapmaktır: Yani bellekteki mevcut resim ve imgelerin harmanlanması sonucunda ortaya yeni tabloların ve sanal filmlerin çıkarılmasıdır. Bu. dilimizdeki kavramların kişiliğini iyi tanımış olmak gerekir. imgelemektir. hayalperestlik ile karıştırılmaktadır. hayal gücünden yararlanmak oldukça önemlidir. hafızaya yerleştirmek ve bunları gerektiğinde hatırlamaktır. Bir başka deyişle. Burada bir kavram ve bağlam kargaşasını daha düzeltmek gerekiyor.Yaratıcı zekâ: Hayal gücü ve düşüncenin veya “resim sergisi” ve “fikir sergisi”nin sürekli çakıştırılması sayesinde gelişen bir yetenektir. Bu kayıpları önlemek için. yaptığımız işe yaratıcı bir katkımız olmaz. eğlendirici ve düşündürücü çizgi filmler izletmek ve kafalarında yeni senaryolar üretmelerine yardımcı olmak gerekir. kavramları bellek arşivine gerçek bağlamları içinde kaydetmiş olmamız şarttır. Buna karşın hayal gücü. önce anıların veya sözcüklerin bellekteki resimleri veya imajları gelir. Bildiğiniz gibi. çakıştırması. Kuvvetli bir hafıza. yıllar önce belleğimize kaydolmuş bir filmi fazlaca kazıntı. fikirleri ve hükümleri birleştirmesi. iyi okumuş olması yetmez. O nedenle. onu yaratıcı zekâya dönüştüremez. Hayal etmek. kokusu. Hayal gücünün zayıflığı pek çok insanda kolayca fark edilebilir. düşüncede rol oynayan bir unsur olarak mutlaka geliştirilmesi gereken çok önemli bir zihinsel yetenektir. sıcaklığı veya detayları ile zihnimizde resimleyebilmek ve anlatabilmek için.Peki hayal gücü ile yaratıcı zekâ arasındaki ilinti nerede? . olayların geçtiği zamanın şartlarını ve özelliklerini zihinde canlandırabilmek gerekir. harmanlaması ve birbirleri ile ilişkilendirilmesi sonucu ortaya yeni birer kavram. ayağı yere basmayan ve geliştirdiği hayal dünyası içinde yaşayan kişiler için kullanılan bir sıfattır. bu üçlünün sağlığı oranında güçlüdür. gerçeklerden uzak düşünen. mevcut kavramları. Çünkü bir hatırlama esnasında. “aklı havada”. üstün bir hayal gücüne . Hatırlama (recollect) dediğimiz arşivden çıkarma ve yeniden canlandırma işini gerçekleştirirken. hangi zekâ türüne sahip olursa olsun. Afrika çöllerinde geçen olayları iyi anlayabilmesi için. zihinde oluşan kavramlara birer resim (imge/imaj) bulmak. Hayal gücü ise. silinti ve karıncalanma olmadan zihin ekranına yansıtabilmek için yalnızca güçlü bir belleğe sahip olmak yetmez. İşte hayal etmek ile hayal gücü arasındaki nüans da burada yatmaktadır: Hayal gücü akıl gözünün resimlerle düşünmesidir. Çünkü olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek için. beynin. akıl gözünün bir sanatıdır: Yani. Zira ufuk turlarınız hayal gücünüzün ulaştığı sınırlarda biter. hayal etmektir. Bu nedenle. Hatta tamamını anımsayamadığımız için kaybımız olur. hayal gücü olmadan. Bu belirtiler özellikle geçmişteki bir olayı anlatırken su üstüne çıkar. . düşünce veya karar çıkarması demektir. Hayalperest sıfatı. Kişi. Yaşadığımız bir deneyimi veya edindiğimiz bir bilgiyi yıllar sonra bütün canlılığı. mevcut olanı tekrar kullanarak daha fonksiyonel ve daha estetik hâle getiren ve yeni ve farklı düşünmemizi sağlayan bir yetenektir.çoğunlukla yanlış algılandığı ve bu yanlışlıkta hem kavram hem de bağlam karmaşasının büyük etken olduğu saptanmıştır. düşünce: Beynin kendi kendisiyle konuşmasıdır. tadı. özellikle küçük yaştaki ve gelişme çağındaki çocuklara ilginç masallar anlatmak. Yaratıcı zekâ.

Fakat yaratıcılık. . Uzak ufuk turlarına çıkabilen düşünürler de ancak bu özellikleri sayesinde engin felsefî boyutlara yükselebilirler. hem de enerji düzeyi apayrı bir başka devre daha oluşur beyinde. sizce bu mümkün mü? YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI . Nerede neyi aradığınızı bilirseniz. bilgisayar teknolojisinin her alanda kullanıldığı bu çağda. yazar ve şâirlerin. daha güzele ve daha mükemmele doğru giden başkalaşım zincirini yaratmayı gerçekleştiren bir katalizördür. yaratıcı zekâ terimini kullandınız fakat yaratıcılık sözcüğünü hiç kullanmadınız. Bu kadar. geniş hayal güçlerinin ürünüdür. fakat kendisiyle “ilgilenen” nöron bulamayınca sönüp gider. Fakat bu impuls. Şekil: 11 Fakat bütün bunlardan farklı ve hem ”rengi”.Semyon ve Valentina Kirlian tarafından geliştirilen fotoğraf teknikleri sayesinde “aura”nın resmi çekilebildiğine göre. onu bir şekilde somuta dönüştürme şansını yakalayabilirsiniz. o da mümkündür. insana ansızın gelen ilhamların bize kazandırdıklarıdır. Böylece bir beyin devresi ya da sinyaller ağı (network) oluşmuş olur. Bu ilham olmadıkça. İşte fotoğrafı çekilen nöron devresi budur. Aslında yaratıcılık: Daha iyiye.Efendim. basit ve olağan bir düşünce biçimi değildir. yaratıcılığın fotoğrafı çekildi deniyor. fotoğraf dediğiniz şey beyindeki o biyokimyasal ve elektriksel devrenin bilgisayara aktarılan renkli grafikleridir.de sahip olması gerekir ki. yaratıcı zekâ iyi gelişemez. Şöyle ki: beyindeki nöronların birinde bir uyarı ortaya çıkınca. Bunun özel bir nedeni mi var. mimar ve mühendislerin olduğu kadar..” İşte size hayal gücünün gücü!. Sonra etrafındaki fazlalıkları keskimle yontarak çıkarırım. bu hemen “ilgili” binlerce ve hatta bazen milyonlarca hücreye ulaştırılır. isterseniz ilham deyin. patolojik. Yaratıcı zekâ geliştirilmeye müsait bir yetenek türüdür. büyük lider ve komutanların. Önce o mermer bloğun içindeki heykeli görürüm. Tabiî. hiç hissetmediği bir sıcaklığın şartları altında yaşanmış tecrübeleri yeterince kavrayabilsin. isterseniz . Siz buna isterseniz yaratıcılık deyin. kendiliğinden oluşan “esrarengiz” bir enerji devresidir. komşu hücrelerle ilişkiye girmek için kısa bir müddet bekler. doğuştan gelen Biyolojik Bilinç’in parçası olan kişisel yeteneklerin uygun eğitim ve dış koşullar sayesinde geliştirilmesiyle ortaya çıkar.. Nadiren ortaya çıkan bu devre veya impulslar (impulse) özellikle herhangi bir içsel ya da dışsal uyarı olmadan. Yani. Üstün yapıtlar veren ressam ve bestekârların. yoksa ikisi de aynı şey mi? Ayrıca. Bu devreyi taşıyan nöronlardaki enerji. Bu devre ya bir düşüncedir ya hafızadaki bir bilgiyi anımsamadır ya öğrenilen yeni bir bilgidir ya 5 duyu aracılığı ile alınmış bir dış uyarıdır ya da organlarımızdan gelen bir uyarının yarattığı etkidir. çok üstün yapıtlar üretemez ve çoğu kez mevcut şeyleri geliştirmekle yetinmek zorunda kalır. Hayal gücü ve yaratıcı zekâsı gelmiş geçmiş en yüksek insanlardan biri olan Mikelanj’a sormuşlar: “Bu kadar canlı ve gerçeğe yakın heykelleri nasıl yapabiliyorsunuz?” Yanıtı şöyle olmuş: “ Ben kocaman bir mermer kütlesini önüme aldığımda heykeli hemen yapmaya kalkışmam. tiyatro sanatçılarının ve mucitlerin başarıları hiç kuşkusuz zekâları ve güçlü bellekleri yanında... Yaratıcı zekâ ile yaratıcılık arasında bir nüans olduğu için bu sözcüğü kullanmadım.

ânîden ortaya çıkan impulsların beyinde yaşayıp büyümesine veya sönüp gitmesine yol açarlar. sizin merak ve araştırma güdüleriniz çocukluğunuzdan beri ne kadar geliştirilmişse. kısacası yeni hiçbir şey yapamazsınız. Veya kafamızın etrafındaki zihin alanına gelen bir sinyalin beyine aktarılması olabilir. ilgili nöronlar bulamadığı zaman sönüp gidiyor dedim. Bunun kaynağı genetik de olabilir. üretkenliği motive eden dış etkenlerin varlığı ve bunun gibi yüzlerce sebep. fark etmez. somuta dönüşür ve hem kültürel hem sosyal ve hem de ekonomik kazanımlar olarak. mevcut fikirlerin ve arşivlerin beyne yerleşmesinden ve fikir alışverişinden sonra gelen ilhamlarla ortaya çıkan ortak . o kadar fazla ya da azdır. sönüp giden her yaratıcı impuls ekonomik olarak çok büyük bir milli gelir kaybına yol açıyor galiba. . o fikir yaratıcılık dediğimiz ilhamın dışa yansımasıdır. belirli uyarılar sonucunda beyindeki nöronların sonraki benzer uyarılara verdiği elektrofizyolojik ve nöro-kimyasal bir süreçtir. Fakat bildiğimiz bir şey varsa. eğitimin kalitesi. .Hayır. sağlıklı çevre koşulları. yeni buluşlar yapamaz.Beyinde. sizin ülkenizde yaratıcı fikirleri teknolojik kazanımlara dönüştürecek iştah kabartılabiliyorsa ve sizin ülkenizde on binlerce ayıp. yeni teknolojiler üretemez. sağlıklı toplum. Söylediklerinizden bu da çıkıyor bence. çözülememiş bir problemi çözebiliyorsa. günah ve yasak insanların özgür düşüncelerine gem vurmuyorsa. Uzun Erimli Güçlendirme (Long Term Potentiation) denen bir mekanizma vardır. Bir de kolektif yaratıcılık vardır. her zaman heba olmuyor. Belki de tümünün bileşkesidir. o da bu sürecin beyinde oluştuğudur. Örneğin 30 bin kişinin çalıştığı Microsoft firmasındaki 40-50 kişinin birlikte yarattığı yeni bilgisayar programları gibi.Efendim. o lambalar her zaman yanar ve farklı ve yeni düşünceler her zaman oluşur. Dikkat ederseniz. zihinsel bir süreç de olabilir veya göksel ya da kozmik de olabilir. sizin ülkenizde bilimsel ve teknolojik araştırmalara hem devlet hem de özel sektör tarafından yeterince kaynak ayrılıyorsa. Ve bunlar. Hatta genetiğimize işlenmiş ve vakti gelince açılan bir şifre bile olabilir. Veyahut da biyoenerji alnımıza gelen kozmik sinyallerin beyinde yaktığı o “ışık” ya da çaktırdığı “şimşek” olabilir. sizin ülkenizde çocuklara kuru bilgi yerine merak etme ve araştırma alışkanlığı aşılanıyor ve bireysel yetenekleri geliştiriliyorsa. bu son derece değerli ilhamlar.Kanaatimce. kalpten beyne gönderilen nörotransmiterler sayesinde ortaya çıkıyor olabilir.İlgili nöron ne demektir? . Bir teori veya daha önce düşünülmemiş bir fikir de olabilir. Eğer sizin beyninizdeki ve özellikle üst beyin olan korteksteki nöronlarda bu yaratıcı impuls dediğimiz sinyalleri kabul edecek ve diğer nöronlara aktararak geniş ve güçlü bir devre oluşturacak nöron uzantıları daha önceden oluşmuşsa. Bunları gerçekleştirmediğiniz sürece de taklitlerle. bu. Sizin ülkenizde sanatın her kolu rağbet görüyor. Bir fikir yeni ve farklı ise.yaratıcı enerji deyin veya isterseniz odaklanmış düşünce deyin. bunlar ilgili nöronlardır. ithal fikirlerle ya da montajlarla yetinmeye ve nispeten fikir fukarası bir yaşam sürmeye mahkûm olursunuz. Bu süreç sonucunda deneyimleri anılara dönüştüren nöron uzantıları (dendritler) oluşur. Bu sistem.. Çünkü artık fotoğrafı bile çekilmiştir. İşte yetiştirilme tarzı ve koşulları. . sizin ülkenizdeki insanların kafalarında o şimşekler her zaman çakar.Elbette. büyür.Peki bu “ışık” hep sönüp gidiyorsa ne işe yarıyor? . Siz bu ilhamları değerlendirmezseniz. bir ihtiyaca yanıt veriyorsa. ülkenizdeki insanların mutlu ve refah yaşamalarına katkıda bulunur.. Bunların hangisi olduğunu henüz bilemiyoruz. Bu dışa yansıma illa da bir ürün olmak zorunda değildir. .Bu yaratıcı devreler nasıl oluyor da kendiliğinden ortaya çıkıyor? . sağlıklı beslenme. . o yaratıcı fikirler birbiri ardından yeşerir. Bu tür yaratıcılık Gestalt modeli denen türdendir: Yani. takdir ediliyor ve ekonomik olarak besleniyorsa.

Dünyayı ısıtan şey bu radyasyondur. Bütün bunlardan başka on binlerce kuyruklu yıldız. Dünyadan 11 kat .yaratıcılıktır.Efendim.Bu “kozmik seyahat”ta göreceğimiz o devasa manzaranın sadece bir kısmını kavrayabilmek.69 olduğu bilinmektedir.300 bin kez daha büyüktür. Heba olup gidenleri ben insanlık adına büyük bir kayıp addediyorum. bunca zekâ dolu sistemin arkasında gene akıllı bir enerjinin olması gerektiğini kabul edebiliriz. Yaratıcılığın belki de en önemli getirisi kişiye kazandırdığı haz ve yaşam enerjisidir. Kozmik Bilinç’i tarif eder misiniz? KOZMİK BİLİNÇ Görmek: Bir kum tanesinde Evreni. Yabanî bir çiçekte Cenneti. şiir. içinde olup bitenleri ve kanunlarını bilmeden ve atomlarda olduğu gibi onun da sağlıklı bir resmini kafamıza oturtmadan vereceğiniz bir yanıtın bir anlam ifade etmeyeceğini söylemek istiyorsunuz. İç sıcaklığı 15 milyon dereceye yakın. . Bunların toplam sayısının 2001 yılında bulunan 10 yeni Jüpiter uydusu ile birlikte. evrenin yapısını. Bu arada ortaya müthiş bir serbest enerji çıkar ve ısı radyasyonu olarak dünyamıza kadar yansır.Bu kocaman konuya. Avuç içinde İlahi Ezeliyeti. Bu büyük ısı yüzünden hidrojenler patlar ve helyuma dönüşürler. Ve bir saatte Sonsuz Zamanı. Fakat tanık olacağınız sistemlerin ve kozmik kanunların ne denli üstün bir bilinç eseri olduğunu kolayca görebiliriz.700 derece civarındadır. William Blake . Evrene detaylı bakarsak ve onun da görünürde sadece cansız atomlardan oluştuğunu anlarsak. yüzey sıcaklığı ise 5. Kozmik Bilinç bir cümlelik bir tanımla anlatılacak kadar sığ bir kavram değil. şarkı. Dünyamız Güneş Sistemi içinde bulunduğu için yolculuğa buradan başlayalım isterseniz. Kafasında çakan şimşekleri somutlaştırıp birer tablo. dünyadan -hacim olarak. İsterseniz sizinle bu kez bir “kozmik seyahat” yapalım.. kocaman bir yanıt lazım. . Bu gezegenlerin de kendi uyduları vardır. . heykel. haklısınız. Çünkü Kozmos’u anlamadan onun bilincini anlamamız mümkün olmaz.Çok memnun olurum.000 kilometredir. Bunun tersi ise karamsar ve bezgin insanlar çıkarıyor ortaya. Güneş..392. Kütlesinin çoğu hidrojendir. yaratıcılık hakkında söylediklerinizle sanıyorum “Kozmik Bilinç” dediğiniz alana da sıçramış olduk.Evet. fakat sadece somut hayatta bir uygulamaya geçerse işe yaramaktadır. gaz ve toz bulutları güneşin çevresinde dönerler. kitap. engin bir hayal gücü ister.. tiyatro eseri. göktaşı.. teknolojik araç-gereç ya da ekonomik sisteme dönüştürebilen insanlar daha mutlu ve daha doyumlu olmaktadırlar. Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş Sistemi yalnızca 9 gezegenden oluşmamıştır. Her yeni fikir ve her yaratıcı nöron devresi evrim sürecine katkıda bulunan çok değerli birer kozmik varlıktır. EVREN TURU .Sanıyorum. ne dersiniz? . Güneşin çapı 1.

Samanyolu’ndaki bu 400 milyar yıldız merkezin etrafında yüksek hızlarla durmadan dönerler. Bu muazzam kütlenin yer çekimi o kadar güçlüdür ki.. Bu mesafeye 1 ışık yılı denir. 400 milyar yıldız. güneşin hacminin yüzde yarımı kadar bile değildirler. milyonlarca ton yıldız tozu ve gazlardan oluştuğu sanılan Samanyolu. Bu nedenle ‘ışık yılı’ denilen bir ölçü kullanılır. aramızda muazzam bir boşluk var demektir. yine normal bir yıldız olarak görmeye devam ederiz. Bu akıl almaz cüssesine rağmen güneş. Hatta çevresindeki gezegenlerin ve diğer maddelerin tümü. Bu balonun üzerine tükenmez kalemle fazla aralık bırakmadan noktalar koyun. kendisinden 6. Işık bir saniyede 300 bin kilometre yol alır. Bu ovayı tamamen dolduracak şişkin bir balon hayal edin. saate 1. elinizdeki ışık kaynağından çıkan bir ışık huzmesi bir saniye içinde dünyanın çevresini yaklaşık 7 kez dönebilir. Güneş. Biz onu 36 yıl boyunca. Hem de aramızdaki uzaklığın yaklaşık 150 milyon kilometre olmasına rağmen. hayal edilemeyecek kadar geniş bir boşluktan bahsedildiğini göz önünde bulundurmalıyız. Güneş Sistemi’nden ayrılarak Samanyolu’na girdiğimizde artık mesafeleri kilometrelerle dile getirmemiz zorlaşır. Ve bu kümelerin her birinde 100 milyarlarca yıldız mevcuttur.5 sene yol katediyorsa. Samanyolu’ndaki yıldızların toplam kütlesi. Bu nedenledir ki.800 kilometre hızla ve bir topaç gibi çevresinde döndürür. İşte evrenin büyüklüğüne oranla 100 milyar yıldızlı bir galaksinin büyüklüğü bu balonun üzerindeki bir nokta kadar ancak olur. Edirne-Kars arasını milimetrelerle tarif edemeyeceğimiz gibi. Güneşin merkez etrafındaki bir turu 200 milyon sene sürer. Güneşin o muazzam kütlesinin 500 milyar katı kadardır. Bu muazzam büyüklüğüne rağmen Samanyolu bile.daha büyük olan Jüpiter’in hacmi bile güneşin hacmi yanında hiç kalır.5 milyar kilometre uzakta olan uydusu Pluton’un bile bu gücü yenip. Bu. Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda Nebula’nın ışıklarının dünyaya ulaşması için 2. Güneş Sistemi de dünyamızla beraber merkezin çevresinde döner.2 milyon x 9. kendi galaksimiz olan Samanyolu’ndaki 400 milyar yıldızdan sadece biridir..5 yılda ancak ulaşabilir. Zira patladığı andaki parlak görüntüsünü bize ulaştıracak ışık huzmelerinin Dünyaya kadar ulaşması 36 yıl sürecektir.5 trilyon kilometre demektir. Sirius yıldızından çıkıp bize ulaşıncaya kadar 8.) Ve geceleyin gökyüzünde görünen en parlak yıldız olan Sirius’un ışığı dünyaya 8.2 milyon ışık yılı yol katetmesi gerekir. sayılarının yaklaşık 100 milyar olduğu hesaplanan yıldız kümelerinden sadece birisidir. 365 günde 9. ( 2.5 trilyon km. Milyarlarca ışık yılından söz edildiği zaman. (4 x 9. Güneş bile . Hayal gücümüze biraz daha yardımcı olmak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çok geniş ve bomboş bir ova düşünün. Demek ki güneş doğduğu günden bu yana 24-25 galaktik yıl geçirmiştir. Örneğin. Bu olağanüstü hızla yol alan ışık.5 trilyon km. Bu diskin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe 90 bin ışık yılıdır. ortasına bilye yerleştirilmiş bir diske benzer. Bu tura bir ‘galaktik yıl’ denir.) Evrenin genişliğini kavrayabilmek için önce ışık hızını iyi anlamalıyız. Big Bang’den (Büyük Patlama) 15 milyar yıl sonra bile hâlâ genişleyen bu görkemli kâinat ve bu devasa mesafeler içinde cereyan eden bir başka ilginç olay da şudur: Diyelim ki parlak bir yıldız olan ve bize 36 ışık yılı mesafede bulunan Arcturus bir gün patladı ve daha parlak bir yıldıza dönüştü. Güneş’e en yakın yıldız Alfa Centur’dur ve ışığı bize 4 ışık yılı geçtikten sonra ulaşır. ağırlığını az çok kavrayabildiğimiz dünyayı kendine doğru çekerek. uzaklaşmasına izin vermez. Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı kadar uzaklıkta ve dışına daha yakın bir konumdadır.

patlayıp yok olsa. evrendeki tüm yıldızların.Efendim Büyük Patlama ifadesini kullandınız. gözümüze hâlâ var olan yıldızlar olarak görünmektedirler. ne de madde. Samanyolu’ndaki ışıklı yıldızların yüzde 10’unun akcüceler olduğu tahmin edilmektedir. İçlerindeki ağır maddeler merkezlerine doğru çöker. kütle kaybederler. Kara delik durumu bir “yıldızın ölümü” demektir. Alevtopu (Fireball): Kâinat oluşmadan önce var olduğu tahmin edilen çok yoğun bir enerji kitlesidir. Kara delik bir tür mini sıkışmadır. çöktükçe ısınırlar ve kütleleri küçüldüğü için daha çok yoğunlaşmaya başlarlar. geçmişi yansıtmaktadır. Burada ilginç olan bir başka olay da “yıldızların ölmesi”dir. Teori doğrulanırsa -veya bir kara delik keşfedilirse.. Güneş gibi birer atom santrali şeklinde ‘yanan’ yıldızlar zaman içinde nükleer enerjilerini harcadıkça.Fakat öncelikle. Bunları da açar mısınız? EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU . Merkezindeki yoğunluk gittikçe arttığı için zamanla dış yüzeyindeki daha hafif kütleyi içe doğru çekecek ve küçülerek bir “akcüce” (white dwarf) hâline gelecek. Öyle ki. Hiçbir astrofizikçi henüz bir kara delik bulmamıştır ama bunların varlıkları teorik olarak kabullenilmektedir. İşte birkaç dakikada gerçekleştirdiğimiz bu turda gördüklerimizi zihnimize yerleştirmeden. İçinde ne uzay vardır. ne zaman. tozların ve gazların ağırlığı olan 1050 ton (birin arkasına elli sıfır konulacak). Büyük Sıkışma denen bir kavram daha var. biz bunu -aradaki 150 milyon kilometre mesafe yüzünden. . güneşin merkezindeki sıcaklık olan 10-15 milyon dereceden . Hafifleyen dış yüzeyleri şişmeye başlar ve böylece birer “kızıl dev” (red giant) hâline dönüşürler. Hatta Samanyolu’nun merkezinde bir kara delik olduğu tahmin edilmektedir. Akcüceler birkaç milyon sene yaşarlar ve sonunda artık ışık veremez hâle gelerek birer ‘karacüce’ye (black dwarf) dönüşürler. Akcüceler çok yoğun oldukları için son derece ağırdırlar. Bu yoğun enerji tüm tahminlerin üstünde bir ağırlığa sahipti.kâinatın sonunun küçük bir resmi saptanmış olacak ve gökyüzüne bakıldığında göze çarpan manzaranın yalnızca geçmişin görüntüsü değil. Bu yoğun enerji boyutunun özelliğinden dolayı patlarlar ve birer “süpernova” olurlar. Bu enerji çok sıcaktı.5 milyar yıl sonra güneş de bir kızıl dev olacak ve hacmi dünyanın bugün bulunduğu yere kadar genişleyecek. Ayrıca. Kendi çekim alanı bunların tümünü yok etmiştir ve yoğun bir enerji kütlesine dönüştürmüştür. nasıl bir evrende yaşadığımızı anlamamıza olanak yoktur. Hesaplar doğruysa. Daha sonra karacüceler merkezlerindeki dayanılmaz yerçekiminden dolayı çökerler. ama onlar. Süpernovalar da gitgide o kadar yoğunlaşır ki. ne atom. Alevtopu’nun ağırlığının yüzde 10’u kadar bile değildi.ancak 8 dakika sonra fark edebiliriz. artık kendi ışıkları bile kendi yerçekimlerinden kaçamaz ve nihayet birer “kara delik” (black hole) hâline dönüşürler.. Yani gökyüzünün görüntüsü aldatıcıdır ve geceleyin gördüğümüz parıltılar şimdiki zamanı değil. belki geleceğin de sönük bir fotoğrafı olduğu belirlenmiş olacaktır. Demek ki bulutsuz bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz 6 bin kadar yıldızdan bazıları belki yıllar önce ışık vermeyen birer “pulsar” hâline gelmiştir. Örneğin bir ceviz kadarı birkaç yüz ton gelebilir. 4. “Alevtopu nedir?” sorusunun yanıtını bulmamız lazım. O kadar ki.

Hidrojenler zamanla birleşerek 2 protonu ve 2 elektronu olan helyumu meydana getirdiler. Alevtopunun nereden ve ne zaman geldiği hakkında kesin bir bilgimiz yok ama teori düzeyinde kuvvetli tahminler var. Alevtopu patlamanın ilk saliselerinde atomdan çok daha küçük olan enerji parçacıklarına bölündü. O kaos ortamında bunlar anti’leri ile çarpıştıkları için birbirini yok ettiler ama -nedendir bilinmez. Tanrı’nın evreni yaratırken başlangıç noktası olarak alevtopunu seçtiğini kabullenmekten başka görünür bir seçenek kalmayacaktır. Fakat. Sonra bu parçacıklar balon gibi gittikçe büyüyen bir boşluk (uzay) oluşturarak düzenli bir şekilde dağıldılar. Big Bang teorisi bir gün doğrulanırsa.milyarlarca kat daha sıcaktı. Bu. aşınma düzeylerini saptar ve daha sonra tümdengelim yöntemini kullanarak.. ‘bir şey’ olması gerekiyordu. Hatta bazıları o kadar küçüktü ki. bulutumsu bir görünüşe sahip olduğu tahmin edilen ‘kozmik çorba’ya Nebula denmektedir. 1 protonu ve 1 elektronu olan bu ilk atom hidrojendir. Böylece. evren filminin senaryosu bu ‘kozmik yumurta’nın sahneye çıkışıyla tamamlanmış oldu. enerjiydi. nötrino. Alfa vs. Bu varsayımlar yapılırken şöyle bir yöntem kullanılmaktadır: Kullanılmış bir otomobilin yaşını öğrenmek istiyorsak.. Ayrıca bu parçacıkların anti-ikizleri olan anti-parçacıkları da oluşmuştu. gibi isimler verilmektedir.. sıcaklık 1 milyar dereceye kadar inmişti. o zaman ne madde vardı. Birinci dakika içinde. ne uzay vardı. proton. sonra bu parçaların orijinal malzemesinden ve ilk ölçülerinden ne kadar farklı olduklarına bakar. evrenin yüzde 89’u hidrojene ve yüzde 9’u helyuma dönüştü. İşte bu metodoloji ve benzeri yöntemler kullanılarak. geriye doğru ispatla. Örneğin protonların bozulmaları için 1031 yıl geçmesi gerektiği hesaplanmıştır. İlk 300 bin yıl içinde. Enerji çıplak gözle görülemez. Pek çok atom çekirdeği 15 milyar yıldan beri bozulmadan bugüne kadar gelebilmişlerdir. Ve o kadar sıkışmıştı ki. Bu parçacıklara foton. kâinatın yaşının 15 milyar sene olduğu hesaplanmıştır.yüzde 10’u yok olmadı. Alevtopunu hayal ederken kelimenin zihnimizde otomatik olarak uyandıracağı güneş gibi parlayan bir cisim düşünmemek gerekir. Bir saniye sonraki ‘Mini Evren’in sıcaklığı 1 katrilyon dereceye düşmüştü. Ve eğer ‘kozmik kıyamet’in 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma ile gerçekleşeceği .! İşte o da düşünüldü ve adına Alevtopu dendi. Çünkü. sıcaklığı ve çekimi yüzünden patlamaktan başka çaresi kalmamıştı: Sonunda bir atom bombası gibi patladı. ne de zaman.. İşte bu patlamaya Büyük Patlama denir ve bu olay evrenin başlangıcı olarak kabul edilir. ortalama bir tahmin yürütebiliriz. ağırlıkları hiç yoktu. Daha sonra ikiden fazla proton ve elektron bir araya gelerek. önce onu parçalarına ayırır. Parçacıkların tümü aynı ağırlık ve hızda değillerdi. Bu atomlar da zaman içinde birbirleriyle birleşti ve molekülleri oluşturdular. Yüzde 2’sini de diğer parçacıklar oluşturuyordu. Nebula’nın içinde çarpışan partiküller yavaş yavaş atomun çekirdeğini (nucleus) oluşturmaya başladılar. elektron. Ve nihayet bu atomlarla moleküller birleştikçe büyüdüler ve bugün gördüğümüz yıldızlar ve galaksiler (yıldız kümeleri) ortaya çıktı. 15 milyar yıl önceki durumdan daha öncesine değgin hiçbir fikrimizin olmaması normaldir. Nebula 100 bin yıl şişerek genişledikten sonra protonlar ve elektronlar birleşip atomları oluşturmaya başladılar. Çünkü bu madde değildi. farklı ağırlıklarda ve farklı özelliklerde atomlar oluşturdular.. kendi ağırlığı.

merak eden ve elinde araştırma olanağı olan bilim insanları evrende sürekli “gezinirler” ve bilinmeyenleri bilinir hâle getirmeye uğraşırlar. O zaman da bilim. evrende bir toz kadar bile yeri olmayan dünyadaki insanın. . Bu nüansı ve metodolojiyi bilmeden bilim adamlarını aralarında Tanrı inancına sahip pek çok kişi bulunmasına rağmen topyekûn inançsız olarak sıfatlandırmak sakıncalı ve yanlıştır. Çünkü ayağı yere basan canlılar olarak öncelikle yakın ilişki kurduğumuz madde ile ilgilenmeyi yeğliyoruz. Makroevren pek çok insanı ilgilendirmez veya -eğer varsa.Aslında. Fakat düşünen. “bilim neden inanç konusu ile fazlaca ilgilenmez?” sorusunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıktı. O zaman da Kozmik Bilinç gibi kavramlar din adamlarının veya hayal gücü geniş bazı felsefecilerin uğraşı olur. Evrenin ve onun içinde cereyan eden olayların insan beyninde kolay anlaşılır modellere dönüşmesini sağlar ve bunu yaparken özellikle beş duyumuza ve aklımıza hitap eden bir sistematik kullanırlar. var olan somut bir evrenle uğraşmak zorundadır ve önce somutlarla yola çıkma tercihini birkaç yüzyıldan beri kullanmaktadır.Efendim. insanın evrenle ilişkisi. tahrif olur ve objektif olması gereken hakikatler. Sübjektif görüşlerin. İlk etapta aklıma gelenleri hemen söyleyeyim: Bilim somutla uğraşırken. bilim adamlarının uğraşı alanlarında gezinecek kadar bir çerçeveye sıkıştırılmış olurlar. komplike ve anlaşılmaz gibi görünen fenomenleri basite indirgeyip. sübjektif ve yanlış birtakım sonuçlar olarak önümüze çıkarlar. Fakat artık bilim de evrim sürecine paralel olarak değişiyor diyebiliriz. objektif ve test edilebilir deneylere ve buluşlara karışmaması gerekmektedir. Yani soyut. bilimin evrenle ilişkisi kadar olur. onun ilgi ve deney alanına girmediğini kolayca görebiliriz. beş duyumuzun ve maddenin sınırlarını aşan pek çok kavramın.doğrulanırsa. zihinlerde daha da somutlaşacaktır. insanın Makroevren’le olan münasebeti bilimin ilgi alanına giren konularla sınırlanmış görünüyor. Fakat bilim de artık bu konuları mercek altına almaya başlamış görünüyor. Aksi hâlde. Bu. Bilimin somut amaçlarını ve metodolojisini topyekûn göz önünde bulundurduğumuzda. anlaşılır semboller ve kavramlarla somuta dönüştürürler. gerçekler sapar. 20 milyar yılın “evrenin bir tek nabız atışı” kadar kısa bir süre olduğu anlaşılacak ve zamanötesi (ebed-ezel) kavramının ifade ettiği gerçek.Siz bunları söylerken. Sonuçta. . tamamen soyut olan inanç olgusunu pozitif bilimlerin karar mekanizmasına sokmayı sakıncalı saymıştır.Ekleyecek çok şey var. Ekleyeceğiniz daha başka düşünceler olabilir mi? BİLİM VE İNANÇ . Bugün bilimde ve teknolojide uzay çağını yakalamış toplumların bu başarısının inançlarıyla küskün ya da barışık olmaları ile bir . doğal bir ilişkidir ve 5 duyumuzun dikte ettirdiği bir etkileşimdir Yaşadığımız bu düzeyde. Böylece okullarda verilen eğitimle sadece bilimsel çerçeve içinde düşünmeye zorlanan insanlar.Peki. .burçların kişiliğimiz üzerindeki etkileri kadar ilgilendirir. bilim olmaz ve inanç dünyasında dolaşan binlerce hurafe gibi içi boş ve temelsiz bir yapıya dönüşür. Yani bilim. Bunu yapmada da haksız değildir. bu neredeyse sonsuz büyüklükteki evrende bir önemi veya yeri var mıdır? Yoksa biz kendi kendimizi mi aynada dev görüyoruz? İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ .

her kanunu ve her sistemi Tanrı kavramını daha iyi anlamak için bir araç olabilir. olacaktır ve olmalıdır. gizemli. fizikötesine karşı ilgisini gitgide azaltmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırmıştır. İlginçtir ki. Hıristiyan Batı’nın bugünkü yüksek bilim düzeyi Kilise’ye karşı çıkışla yükselmeye başlamıştır. Siz bu bilince ister Tanrı deyin. maddî ve manevî dünyaların bilincine daha üstün bir farkındalıkla ulaşıldığı. tarihsel süreç içinde yaşanarak kanıtlanmıştır. Bilimsel ve ruhsal gerçeklerle örtüşen bir din ve ahlâk anlayışının toplumları ne denli yücelttiğine geçen iki milenyumda defalarca şahit olunmuştur. O sizin kendi gerçeğiniz olur. ister Doğa deyin. O’nu nasıl algılarsanız.Konuşmamızın başında sözünü ettiğim “Artıların Sırrı” konusunu anımsayın. Bu sıfatların bazılarını edinmiş ve bugün çoğunlukla Batı’da bulunan ateist bilim adamlarının da bilime katkısı azımsanamayacak kadar yüksektir. mikroskop ve teleskop gücünden yararlanarak Büyük ve Küçük Kâinat’ı yıldız kümelerinden atoma kadar. . Fakat Ortaçağ Avrupa’sında bu bilinçten yoksun Ruhban Sınıfı’nın bilim adamlarına karşı uyguladığı sindirme yöntemleri yüzyıllar boyunca din ve bilim müesseselerini birbirine küskün ve kimi kez de düşman kılmıştır.çok daha verimli sonuçlar doğurabilir. Kozmik Bilinç.. Fakat pek çok düşünüre göre. O zaman Kozmik Bilinç dediğim Evrensel Zekâ’nın yaratıcı gücünü daha iyi anlamış ve daha etkin biçimde kullanmış oluruz.Evrensel Zekâ veya Kozmik Bilinç terimini hangi anlamda kullandığınızı tam olarak anlayamadım.en ince detayına kadar araştırmaya başlaması. ister Ruh deyin. Esasen. Kilise ve Bilim kurumlarını iki ayrı kutup hâline sokan ve hatta düşman durumuna getiren sebeplerin oluşmasında en büyük rollerden birini Galile’nin yaşam öyküsünün oynadığı kabul edilir. isterseniz Enerji veya Işık deyin.Objektif bilimsel çalışmaların ve sübjektif inanç dünyasının insanlığa kazandırdığı bilgiler ve erdemler aynı potada eritilince. Tanrı’ya inanan bilim adamı da. Tanrı’nın sıfatlarını insanda ortaya çıkarma amacı vardır: Sevme.ilgisi var mı? . bildiğimiz trilyonlarca yıldızdan ve bilemediğimiz bütün enerji türlerinden oluşan bu devasa evrenin bir artısıdır. din dediğimiz inanç sistemlerinin orijinal kökeninde. koruma. bilinçötesi ve maddeüstü sırların varlığı değil midir? Hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz bu esrar perdelerine. Artıların Sırrı dediğim şeyler hep olmuştur. Bunları Tanrı anlamında mı kullanıyorsunuz? İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ . Kozmik görevinin bilincinde olan ve insan evrimine katkıda bulunan çok sayıda bilim insanı yetiştiren toplumlar başarıdan başarıya koşmuş ve koşmaktadırlar. ister Kozmos deyin. Tanrı’yı anlamanın yalnız fizikötesi veya bilimsel uğraşlarla mümkün olabileceği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Güneş dünyanın etrafında dönmüyor. Bazen de maddeüstü konulara eğilen bilimsel çalışmalara ve deneylere tanık olunmaktadır.. ‘neden’ sorusuna yanıt arayan dinsel düşünce ile ‘nasıl’ sorusuna cevap bulmaya çalışan bilimsel düşüncenin ortak düşünmesi -insanoğlu adına. adil olma gibi. fark etmez. Maddî evrenin her objesi. bence. Fakat bilim ve teknoloji üretenlerin maddeötesini bilimin alanına sokmamaları son yıllarda sayıları artan birçok bilim insanı tarafından türlü eleştirilere maruz kalmaktadır. tersine dünya güneşin etrafında dönüyor diyerek Kilise’nin yanlış düşündüğünü söylediği için yıllarca hapiste kalan ve orada ölen bu gökbilimci. aslında modern bilimin de babası sayılır. Bilimin. Buradan. hayatımızı bir nebze de olsa monotonluktan kurtaran ve anlamlı kılan birer sihirli . inanmayan da aynı metodolojiyi ve prensipleri izlediği için sonuç fark etmez. Yaşamı güzelleştiren şeylerden birisi de bu büyülü.

onların sırrını çözme veya onlardan yararlanma güdüsü vardır. Belki yatırlara. Fakat bilim selliği. canlıların o zarif yapılarını. onları en rasyonel insanlar kadar mantıklı ve bilimsel düşünen bireyler yapın ve tüm .W. bütün bu güzelliklerin ve var olma çabalarının çok sayıda ortak müşterekleri olduğunu görüyorum: Akıl. Bu ülkede oldukça etkin ve prestij sahibi bir kuruluş olan Bilimçağında Din Enstitüsü. elimizde bir ideal olarak sadece iki temel sistemin kaldığını gözlüyorum. insanoğlu kitaplı ve kitapsız daha binlerce din üretmeye devam edecektir. satılıyor tüm dünyada. Bu ülkede en çok satan kitaplar arasında “Tanrı ile Sohbet” ilk sıralardadır..” Ben de diyorum ki.ne denli “fukara” yaşadıklarına tüm dünyada tanık oluyoruz..hâlâ basılıp. Geçenlerde görevine ikinci kez başlamadan önce yemin etmesi gereken başkan G. Hatta. bu ortak amaçları gerçekleştirmek için var olmuş. Bilme işini öğrenemeyenlerin -bir sanatları olmadığı için. bilim dünyasının bombardımanı altında giderek güç kaybediyor görünüyorlar. Hindistan’dan sonra en dindar ülke. Ünlü antropolog Anthony F. Bunun temel nedeni sadece güç delisi olma değildi. Hangi ülkeye bakarsanız bakın. elini İncil’e koyarak Tanrı’nın tanıklığını kabullenişini hepimiz televizyonlarda şahit olduk. İnsanda ayrıca büyülü. Bunlar. yaşaması ve yaşatılması taraftarıyım. Fakat bu görüntü aldatıcıdır. Bu inancın. O nedenle insan. mitolojik ve fizikötesi fenomenlerle yakın temas kurma. Doğrusu. Bakınız. bilimde. Bu inançlar ve ne yazık ki geleneklerle birleştirildiği için özünü “küllendirmiş” olan dinler. bu kez de kendisi “tanrıcılık” oynama hedefine yönelir. Ben. plân. Sanki bunca canlı ve cansız yapı. “UFO masalları” pek çok insanın ilgisini çeker ve soyut teoriler somut bilimsel kanunlardan daha fazla ilgi görürler. Bakınız. burçlara ve falcılara bu kadar rağbet gösterilmesi bile bu nedenden ötürüdür. Wallace şöyle diyor: “İnsanoğlu ilk çağlardan bu yana 100 bin din üretmiştir. en çok okunan kitap türü romandır. ortak bir Kozmik Bilinç’in var olması gerektiği inancına götürüyor. hayal gücünü genişletmek veya tatmin etmek ister. kurdukları denklemlere bir katalizör olarak inancın büyüsünü ve hayal gücünü eklemek zorundadırlar. Tarihin ayak izlerini takip ederek bugüne geldiğimde. tüm sırları çözülmüş bir evrende ve gezegende yaşamak istemezdim. Siz tüm insanların beyinlerini matematiksel ve fiziksel gerçeklerle doldurun. kuş tüylerindeki renk armonilerini. deniz kabuklarındaki nakışları. Doların üstündeki “Tanrı”ya güveniyoruz” ifadesi bunca materyalizme rağmen basılmaya devam etmektedir.formül gözüyle bakma olanağımız var. tasarım ve estetik güzellik içeren evrim ve var olma uğraşı. Nobel ödüllü bilim adamlarınca kurulmuş ve sürdürülmektedir. galaksilerin işleyiş sistemlerini ve evrende onca olup biteni gözledikçe ve düşündükçe. çağdaşlığı ve toplumsal evrimi kitlelere mal etmek ve bilgi toplumu olmak isteyenler de. Tarihteki Mitoloji’yi güncel bir mitolojiye dönüştürmüş olan Büyük Patlama Teorisi’nin bu denli tutulmasının ardında yatan gerçek de budur. “Tanrıların Arabaları” isimli kitap -aradan yıllar geçmesine rağmen. teknolojide ve zenginlikte dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’dir. esrarengiz. ipek böceğinin ördüğü kozadaki mühendislik bilgisini. İnsan kaderinde bilmek ve inanmak yazgısı vardır ama insanların çoğu inanmayı bilmeye tercih ederler. Bush’un bir papaz eşliğinde. adı ne olursa olsun. zekâ. İnsan genlerinde kendinden üstün bir güce inanma ve tapınma güdüsü vardır. Tanrı’ya inanan insanların ezici çoğunluğuna tanık olursunuz. gelecekte bilimsel materyalizmi bile bir inanç sistemine dönüştürebilir.C. Bu güdüyü beynin kontrolü altına aldığında. gizemli. Bu sonuç beni. bilimsel materyalizm ve inanç sistemleridir.

bu gerçekleri yeniden organize edecek ve onlara gerçeküstü bazı değerler yükleyeceklerdir. Çünkü bu inanç bizde var olduğuna göre. Tanrı’dan bile. Bu gerçeğin ne olabileceği üzerinde kafa yorarken. Bakınız neler demiş: “Ruhsal tecrübeler ve inanç sistemleri bize rasyonel olarak kanıtlayabileceğimiz hiçbir şey öğretmedi. Düşündüğüme göre rüyada olamazdım. bir problem gibi görünen şeyi basit birimlere ayırmış oluruz ki. Aklıma gelen her fikirden önce şüphe ederim. duygularımızı ve sezgilerimizi muhakeme zincirine katmamalıyız ve üzerinde düşündüğümüz bir fikrin önce doğruluğundan şüphe etmeliyiz. Kuru bilgi belki entelektüel yönümüzü tatmin edebilir. O kendi mükemmel gerçeğini kendi düşünmüş olmalıydı. Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu akla vurmadan kabullenmek büyük hatadır. var olan evreni düşünürken Mükemmel Bir Varlık’ın var olduğunu buldum. Ben bir şeyin doğruluğu üzerinde düşünürken. ânîden ‘evreka’ dedim. Aslında. Böylece. Bunu becerebilmenin iki koşulu vardır: Düşünürken. Düşündüğümü biliyordum. tüm önyargılarımı ve bana kendi kültürümün empoze ettiği etkileri sildikten sonra. onlar mutlaka bir yolunu bulup. çok beğendiğim düşünürlerden ünlü matematikçi ve Kartezyen Felsefesi’nin kurucusu Rene Descartes (1596-1650). diye düşündüm. genetik moleküller bulundukları hücre çekirdeğine hapsolmuş birer sadık hizmetkar gibi çalışırlar ve bir yandan doğanın güzelliklerini yaratırken. fakat ruhî yönümüzün ve hayal gücümüzün tatmini salt bilgiyle mümkün olmaz. Düşünüyorum. Öyleyse.. onların gizem dolu hikayeleri süregitsin.. Belki de gördüğümüz bir rüyadır. bu bizim kendi düşüncelerimizden kaynaklanan bir fikir olamazdı. Hiç mantık hatası yapmadan ulaştığım bu sonucun gerçek olduğundan. İyice anlaşılan bu parçaları birleştirip bir sentez yaptığımızda ortaya çıkan sonuca güvenebiliriz. Duyularımla algıladığım. . mükemmel olmayan Dekart’ın düşüncelerinin bir eseri olamazdı. var olduğum da bir ikinci gerçekti. Doğruyu yanlıştan ayırmak için önce tümdengelim. Bu mükemmel varlık. Bu konuda. Her şeyden şüphelenmek pek akıllıca görünmeyebilir ama bunu yapmadan. özgür bir bilinç içinde muhakeme yaparım. Bu yolla üretilen düşünceler yanlış ve katışık olmaz. sadece aklı baz alarak yola çıkan bir felsefe geliştirmişti. onların “boyunduruğu” altında sayılmayız. Belki ömrümüz görmemize yetmeyecek ama genetik şifrelerin tümü çözüldüğü zaman bu büyü kaybolacak ve artık somut gerçeklere dönüşmüş olan bu veriler birer kuru bilgi sayılacaktır. kendi varlığımdan emin olduğum kadar eminim. Tanrı’dan bu garantiyi alınca. Ortaya saf ve yepyeni sonuçlar çıkar. Mutlak Kader’imizi tayin etmelerine rağmen. Tek gerçek buydu.. Böylece. dedim. ‘Tanrı inancı herkesin yaratılışında mevcuttur’ diyenlere de katılmak zorunda kaldım. Yeter ki. bu ögeleri irdelemek kolaydır. Evet! Düşünüyordum. öyleyse varım. Biyolojik Bilinç’imizin aracı olan DNA’ların görevlerinden ve önemlerinden çok söz ettik. evvela üzerinde düşündüğümüz fikri parçalarına ayırmalıyız. öte yandan bal arılarının armağan ettiği petek gibi bize yaşama zevkini tattıran araçlar olurlar. mutlak gerçeklere önyargısız ulaşmak mümkün olmaz.. Hatta yaşamın ve evrenin gerçekliğinden bile şüphe eğitim. sonra tümevarım yöntemlerini kullanarak. Sonra bir gün bunca düşünceden en az bir tanesinin doğru olması gerektiği geldi aklıma.fizikötesi masalları belleklerinden silin. Artık bütün düşüncelerimi bu iki sağlam temel üzerine inşa edebilirdim. Çünkü Kolektif Bilinç’imiz ve elde ettiğimiz teknoloji sayesinde onları değiştirebilir ve amaçlarımız doğrultusunda davranmalarını sağlayabiliriz. sadece düşüncelerimizin bizi O’na götüreceğinden emin oldum.

. gücü ve yetenekleri üzerinde yapılacak her yorum birer spekülasyon olmaktan ileri gidemeyecek ve Mutlak Gerçek’i yansıtmayacaktır. Anlamadığı bir şeyi anladıktan sonra kendisine tekrar yeni problemler arar.” Ayrıca. Bu böylece sürüp gidecek ve belki milyarlarca yıl sonra Kolektif Bilinç düzeyi en yüksek noktasına ulaşınca. Merakının sonu yoktur. yokluğunun ihtimali de %50’dir. Tanrı’nın var olma ihtimali %50. Çünkü insan merak eden. Fakat sahip olduğumuz biyolojik ve ruhsal yeteneklerimizi geliştirmeden edindiğimiz Tanrı anlayışı veya inancı eksik bir kompozisyon çizmektedir. Fakat farkındalık düzeyinin yükselmesi ve ham evreden çıkıp olgunluğa erişmesi için Kolektif Bilinç’imizi geliştirmemiz gerekir. Kozmik Bilinç’imizin gelişmesi için ilk basamaktır. Fakat bu gerçek izafidir. Ben ve düşünen diğer yaratıklar sonlu varlıklarız. Tanrı’sı ile beraber olan ruhum. Pascal (1623-1662). Tanrı: Düşünen sonsuz bir varlıktır. Fakat ruhum böyle bir bahis oyununu tamamen reddediyor. bulur ve çözümünü araştırır. kaybedeceğim şey çok azdır. Çünkü. Matematiksel ifadeyle. Duyular da neyin peşinde koşup. Ulaştığım kesin sonuç şu oldu. koşmamamız gerektiği konusunda düşünen bilince kılavuzluk ederler. İçsel gerçek. Tanrı’nın büyüklüğüne karşın insan aklının küçüklüğünü anlatır ve şöyle der: “Tanrı’nın ne varlığı. akıl gözü ve Sosyolojik Bilinç sayesinde Kozmik Bilinç ile bir ilişki kurabilmektedir.Bu konuda sizin fikriniz nedir? . bu yolu seçmekle Tanrı inancı üzerine yazı-tura atıp. ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum. insanlara özgüven telkin eden bir yaklaşımla söyle der: . Sonuç olarak. sübjektiftir ve görenle görülen arasındaki bir ilişkidir. bölünebilen ve bilinci olmayan madde idi.. Bu sınırlı farkındalık ve yetersizliğe rağmen. Aslında Tanrı’yı tarif etme sorunu. O hâlde Tanrı’nın şekli. insanoğlunun Kozmos’taki görevi sona erecek ve o zaman saf enerji konumuna geri dönecektir. ne de yokluğu akılla ölçülemez. kazancım hem bu dünyada hem de diğerinde sonsuz olacaktır. en büyük paradoksumuz olan sonsuzluk ve sıfır çelişkisinin bir parçasıdır. Binlerce yıldır bu konuda söylenen ve yazılanlar bizi hâlâ bir çıkış noktasına ulaştıramamıştır.” . Ama eğer varsa.Benim kendi anlayışım şudur: İnsan Biyolojik Bilinç. çünkü O’nun varlığına inanmak tamamen irrasyonel (akıldışı) değildir. Meselâ B. insanoğlu O’nu hep tanımak ve anlamak isteyecektir. Bu ikili Tanrı’dan gelmişti ama birbiri ile alâkalı değildi. Bu münasebet bilinç dediğimiz farkındalığı oluşturmaktadır. Bunları geliştirdiğimiz oranda daha bütüncül/holistik bir Tanrı anlayışına sahip olabiliriz. O’nu her an hissetmektedir. Bu özelliğe sahip olması evrim sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur. Bilinçsiz cisimler: Tanrı’nın uzantısı olan düşünemeyen varlıklardır. Birkaç kısa örnek verirsem. madde ve bilinç vücuttayken bir ikili ilişki içindedirler ama birbirinden bağımsız hareket ederler. araştıran ve sorgulayan bir yaratıktır. içsel ve dışsal. uzayda yer kaplamayan ve parçalarına bölünemeyen bilinç (ruh) idi. Bundan şüphelendim. Dışsal gerçek ise. İmmanuel Kant (1724-1804). Daha ağır geliyor. Benim aklım bu zihinsel terazide varlık kefesinin daha ağır geleceği üzerine bahse giriyor. kumar oynamaktadır. Bir Tanrı olduğunu kabullenmek. konumu. Çünkü insan hem madde hem de bilinç taşıyordu ve ikisi de aynı bedene hapsolmuştu. uzayda yer kaplayan. Bilincimizdeki anlama kabiliyeti her şeyin özünü net olarak kavrayabilir.Düşünce yardımıyla ulaştığım gerçekler önüme iki kategori çıkardı. Eğer Tanrı yoksa. “Tanrı dendiği zaman bu sözcük kimin zihninde ve gönlünde neler çağrıştırıyorsa Tanrı odur” gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. Akıl.

var olan kendi içsel gücüne güvenme duygusunu geliştiremez. Aklın limitlerinden daha geniş bir Vâli mutlaka gereklidir. size ölümün geldiği o minik salise içinde. ölüm ânında vücut ağırlığının 21 gram eksildiği bile saptanmış. Bu konuyu ciddiye alan bazı bilimsel kuruluşların ABD. Katil Genler’deki şifreler açıldığı için mi. o anda vücudun elektrik.. “Kişi nasıl ölmüş?” sorusuna otopsi raporlarına bakarsanız. Tanrı inancının geliştirdiği vicdan sayesinde gerçekleşebilir. . yapıcılıktan daha güçlü değildir ama yıkmak kolay. olmayan bir dış otoritenin boyunduruğundan kurtarması sayesinde gerçekleşebilir. O minimum zaman periyodu içinde nabız dursa bile kan dolaşımı hızını kesinceye kadar sürer ama içindeki alyuvarlar ve akyuvarlar hemen ölmez.Yaşamla ölüm arasındaki o en küçük zaman parçasını düşünün. Çünkü. son derece gaddar ve yıkıcı bir yapıya da sahiptir. çok üstün özelliklere sahip olması yanında.” Evet. Bir saniye önce vardınız. İnsan. Ölüm anına dönersek. bedenimizi çepeçevre kuşatan ve Kirlian teknikleri sayesinde . sanıyorum konu anlaşılmıştır.Tabiî ki. kendi klasik alanına girmemiş birçok konuda “neden?” sorusunu yavaş yavaş sormaya ve yanıtlar aramaya başladı.ölümden sonra uzayabilir. Rusya ve İngiltere’deki çalışmaları hâlen sürmektedir. enerji ve ısı dengesinde birtakım değişimler görürsünüz. Budist filozofların “Astral Alan” adını koydukları bu alanın aslında Kirlian fotoğrafçılığı sayesinde resimleri bile çekilmiş durumda. Ama artık bilim de. vücuttaki biyolojik fonksiyonların sürdüğünü söylerler. durmasından dolayı ortaya çıkar. Yıkıcılık. Çünkü insan. beyin “havlu attığı için” mi. Fakat o esnada. Aura’dan başka. Fakat bir de Ruh Gözü diye bir terim kullandınız.. Hatta bunlardan birinde. bilim. “nasıl?” sorusunun yanıtını arar. bir saniye sonra yoksunuz. İnsanlar her zaman Tanrı’ya muhtaçtırlar. Tanrı.. irade içi bir usulle ifşa etmektedir. vücuttan anî ısı kaybı yanında başka bir şeyin daha birdenbire eksildiğini hissettiklerini söylüyorlar. Kaslar bile ölümden sonra 3-4 dakika daha yaşarlar. Bu göz de Kolektif Bilinç’in bir başka parçası mıdır? BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ . yoksa ruh bedenden ayrıldığı için mi? İnsan anatomisini ve fizyonomisini iyi bilen doktorlara sorarsanız. Tanrı. yapmak zordur. Bunların çoğu vücuttaki binlerce sistemin. hastası elinin altında ölen bazı doktorlar. Peki nedir ölümü getiren değişken? Kişi neden ölür? Dedim ya. Akıl tek başına bu negatif özelliklere gem vuracak güçte değildir.. ölen bir hasta üzerinde deney yapmak -etik olarak. yüzlerce bilimsel sebep bulursunuz. Çünkü Tanrı. Eksilen bu şeyin vücudu çepeçevre saran bir “Manyetosfer” olduğu üzerinde çok ciddî araştırmalar yapılıyor artık. Peki ne oluyor da ölüm denen şey gerçekleşiyor? Kalp durduğu için mi. doku hücrelerinin çoğunda oksijen bitinceye kadar yaşam devam eder ve hatta saçlar ve tırnaklar -milimetrik bile olsa. kendi irademizin üzerindeki despot bir varlık değildir. Bunun sebebinin çıkan ruh olup olmadığı araştırılıyor. evrendeki ve dünyadaki düzenin devamı için mutlaka gereklidir. Ölüm anında çekilecek bir fotoğraf bize bu konuda büyük ipuçları verecektir fakat bu henüz gerçekleştirilemedi. kendini irade üstü değil. tüm vücudun etrafını kuşatmış bir başka enerji alanının varlığı artık inkâr edilemiyor. dinsel dogmalardan. Bu yıkıcı özelliğinin engellenmesi. elektriği kesilen bir motor gibi yavaşlayarak.Peki. insanoğlunun kendi kendini altına soktuğu. tuhaf tuhaf ayinlerden ve dinî otoritelerin empoze ettiği bağlardan kurtulmadan. . “neden?” sorusunu sormaz.“Gerçek aydınlanma.yanlış kabul ediliyor.

.Yani. Hatta bazı düşünürlere göre. Hatta damlanın şekli değişti ve içindeki minarellerin . İsterseniz önce bu konudaki bilgilerimizi bir toparlayalım: Canlı hücrelerin kimyasal ve elektriksel niteliklerinin araştıran Alman biyofizikçi Fritz Popp’un hücrelerin zayıf bir ışıldama (glow) yayınladıklarını keşfetmesinden sonra. Daha sonra da Japon mikrobiyolojiciler hücre çekirdeğindeki DNA’ların bu biyofotonlar sayesinde haberleştikleri teorisini geliştirdiler.).Bu konuda pek çok önemli bilim adamı araştırma sürdürüyor. Şimdilik. . Hatta canlı madde ile cansız madde arasındaki fark olan hayatı oluşturan şeyin bu haberleşmeyi sağlayan canlılık enerjisi olduğu tezi savunuldu. Öyle anlaşılıyor ki. onların sağlıklı çalışıp çalışmadıkları tespit edilebilir. Araştırmaların yoğunlaşması sayesinde. insan beynindeki 100 milyar sinir hücresinin bu zihinsel alan sayesinde dış dünyayla haberleştiği teorileri geliştirildi. tüm beyin hücrelerinin bir entegre enerji alanı içinde hızlı bir haberleşme gerçekleştirdikleri tespit edildi ve bu enerjinin matematiksel değerleri bile hesaplandı (50-100 Hertz gibi. Depresyonların ve bazı ruh hastalıklarının teşhisinde kullanılabilir. . ister ruh deyin. Rus genetikçiler de genlerin bile aurası olduğunu buldular. aklımız dış dünyayı oldukça iyi anlamayı becerebiliyor fakat henüz kendi kendini anlayacak kadar beceri sahibi olamamış. Hatta ancak bu sayede bir farkındalık sahibi olduğu hipotezi öne sürüldü. vücuttaki trilyonlarca hücrenin yayınladığı biyofotonların her insanın vücudunu çepeçevre saran bir enerji alanı (aura) oluşturduğu ispat edildi ve bu biyoenerji alanının fotoğrafları çekildi.Peki bu bilgi bir işe yarar mı? . Bu enerji alanı -çekilen fotoğraflardaki renklerin değişiminden anlaşıldığı üzereinsanın duygusal hâline göre farklı dalga boyutları kazanmaktadır. Hatta iç organların auralarına bakılarak. pek çok bilim insanının kafasını kurcalayan ve henüz yanıtı bulunamamış bir sorudur. bedenimizi çalıştıran enerjinin dışa vurumudur.. bilim adamlarının zihninde yeni sorular doğurunca. Onların bulgularından da biraz söz eder misiniz? . Biyoelektrografi yöntemleri kullanarak ölçümler yapan ve fotoğraflar çeken Rus profösör Konstantin Korotkov’un..Elbette. Felsefecilerin bu tür savları ve hayalleri. Örneğin su damlacıklarının da bir aurası olduğu kanıtlanmış durumda.Bu. ister biyoenerji deyin. İşte. damlanın aurasının 30 kat arttığı gözlendi. bir insanın kendi aurasına bakarak ne denli “etkileyici” olabileceğini anlayabilmesi mümkün olabilir.fotoğrafı çekilen aura’nın ruhla bir ilgisi var mı acaba? . sahip olduğunuz moral auranızı değiştirmektedir.. Bunun arkasından. Bu tez kanıtlanırsa ve bazı teknikler geliştirilirse. ister iyonize plazma deyin veya isterseniz hücrelerdeki biyokimyasal reaksiyonların ürettiği mekanik enerji deyin. herkesin kafasının çevresinde daha geniş bir biyoalan tespit edildi ve buna da Zihinsel Alan (Mental Field) dendi. bilinç dediğimiz farkındalığın böyle bir canlılık enerjisi sayesinde ortaya çıktığı tezinden başka elimizde somut bir veri yok. bu konudaki araştırmalar hızlandı ve bu ışıldamalara biyofoton adı verildi. bu alanın büyüklüğü kişinin diğer insanlarla olan duygusal. Bu araştırmalar hem canlılar hem de cansızlar üzerinde yapılıyor. ruhsal ve telepatik iletişiminde rol oynuyor ve empati ve kompati kurmada etkili oluyor.Yarayabilir. Bu buluşu takiben. eşyaya etki edebildiği doğrulanmış bir medyum olan Allan Chumak ile yaptığı bir deneyden şöyle bir sonuç çıktı: Bu medyumun bir su damlasına 10 dakika trans içinde bakarak etki yüklemesinden sonra. aura denilen ışıldama -ister canlılık enerjisi deyin.

” diyenler ruhun varlığına inanmayanlar veya yaşamı sadece bedenin canlılığı olarak görenler olacaktır. bu soruyu dünyadaki tüm yetişkinlere sorarsanız. Fakat tüm evren bunlardan ibaret değildir. ruh ve bilinç konusundaki açmazlarımızı 21’inci yüzyılda daha anlaşılır kavramlar üreterek ve yeni buluşlar yaparak büyük ölçüde giderebileceğiz. aura sayesinde insanların farkındalık düzeyini ölçmek mümkün olacak demektir. daha rahat araştırmalar yapar ve bizlere kendi derinliklerimizi keşfetmede yeni pencereler açarlar. Vücudumuzun yüzde 70’inin su olduğunu düşünecek olursak. Bence. Örneğin geçenlerde okuduğum bir yorum şöyle diyordu: “Atalarımız aurayı görüyor ve ondan yararlanmayı biliyorlardı. içeriği büyük çapta su olan yiyeceklerin aurasının değiştirilerek vücut aurasına uygun hâle getirilmesiydi. Her şey apaçık ve birbiri ile ilişki içinde. sanıyorum bir çeyreği “evet”. Ben buna Ruh Gözü diyorum.” diyenlerin aklında mutlaka ya dinsel öğretiler vardır. evrende bizim limitlerimiz dışında paranormal bir fenomen yok. konsantrasyonumuzu kendi içimize yönelttiğimizde bedenimizde bazı değişiklikler yapabiliriz.Bu konuda yazan ve söz söyleyenlerin bilimsel bulgular dışına çıkmadan yorum yapmaları daha yerinde olacaktır. Bunlar da enerjinin dalga hâlidir.Peki. Çünkü aura. bu tür fizikötesi oluşumlara bakarken çıkış noktamız enerji olursa. İsa’nın başının üstündeki o yuvarlak Haloyu çizen ressamlar bile zihin alanını görüyorlardı.bir kısmı iyonize oldu. Kendisinden emin olan ve dürüst olduğunu ispat etmek isteyen Hindular. Aslında. Bilinç veya ruh dediğimiz şeyleri ve etrafımızda bize görünmeden olan biten doğal fenomenleri irdelerken. Biyolojik Bilinç de bu ruhsal görü sayesinde işlerlik kazanıyor. bu işareti aurasına bakılması için bir davetiye olarak kullanırdı. Yemeklerden önce sofrada dua edilmesinin esas sebebi şükür değil. bitmez. bu bulguları büyük çapta abartan ve saçmalık derecesinde yorumlar yapan bazı sözde medyumlar yüzünden bence yaşla kuru bir arada yanmaktadır. “Hayır. Görünmeyen enerjinin de en az madde kadar türü vardır. Krotkov’a göre.“ Bu kişiler hakkında ne düşünüyorsunuz? . “Evet. ya ruhsal . düşüncelerimizi ve mantık zincirimizi çok daha sağlam bir temel üzerinde geliştirebiliriz. yüksek bilinç düzeyi demek! Öyleyse. akıldan çıkarmamamız gereken bir husus var: Gözle görülen fiziksel varlığımız ve diğer varlıklar enerjinin partikül hâlidir. Daha önce dediğim gibi. Bu sayede belki bazı bilim adamları “saçmalıklarla uğraşıyor” suçlamasından kurtulmuş olarak. ama bizim bilinç düzeyimiz ve 5 duyumuzun sınırlı algılayışı bazı olayları anlaşılmaz kılıyor. Yoga ve transandantal meditasyon gibi egzersizlerin veya biyoenerji terapilerinin işe yaramasının nedeni de bence budur. ölüm insan için bir tür “mutlak bitiş” mi? ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ . bedenin ölmesi ruhun da ölmesi anlamına geliyor mu? Yani. üç çeyreği “hayır” yanıtını verir. yani donmuş ve somutlaşmış enerjidir. yüksek enerji düzeyli aura demek. Öyle zannediyorum ki.Efendim. . Hindu kadınların alınlarına yapıştırdıkları o kırmızı işaret bile aurayı gören atalarımızın eski bir alışanlığına dayanır. Kozmik Bilinç’teki titreşimleri alabilen ve bunları kullanan bir ruhumuz var. kişinin ruhsal ve zihinsel hâlinin aynasıydı. Sonra da bunlara fizikötesi diyoruz.Bir istatistik oluşturmak için. Ben herkesi bu yönde düşünmeye ve enerjinin oktavlarına kanalize olmaya çağırıyorum. bu su damlacıkları deneyi bize şunu göstermektedir. . her şey biter.

Önceki yaşamlarını deneyimlediğini masumca düşünenler ise.Öncelikle şu noktayı iyice açıklığa kavuşturalım: Ruhun varlığına inanmıyorsanız. bir kısmı toprak. bilinç ya da reenkarnasyon dediğimiz ve nasıl oluştuklarını tam anlayamadığımız kavramlara da belki daha somut yanıtlar bulma olanağımız artar. araştırmalarımızı enerjinin diğer özellikleri üzerinde yoğunlaştırmalıyız. bütün batıl inançları ve bilimsel temelden yoksun yorumların hepsini bilinçaltıma sokmaksızın daha sağlıklı bir düşünce deryasında yüzdüğüme inanmış oluyorum. Fakat ruhum asla yok olmayacak. Bu sayede. sezgi ve deneyimlerimden “ruh olmazsa. İnanıyorsanız. Ulaştığımız bu farkındalık düzeyine rağmen. Bunu sağlayan kaynağın. sayılamayacak kadar frekansı ve dalga boyu vardır. kanaatimce bir tür “zihinsel serap” yaşıyorlar. Enerjinin Sakınımı Kanunu gereği yok edilemez. b. Yani beden. sadece havanda su dövmektedirler. Bizim ulaştığımız bilinç düzeyinin limitleri içinde bunlardan henüz çok azını keşfedebildik. ya töresel ve taklitçi bir inanç vardır. Bu inanç.Sizce Reenkarnasyon mümkün mü? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? . ruha bir tanım getirmek istiyorsanız.yapıtlarım ve eşyalarım. bir ömür süresince tonlarca hücrenin öldüğünü ama bedenimin yenilenen hücreler sayesinde yaşadığını görüyorum. ya “eserlerim ve dostlarımla yaşarım” düşüncesinde olanlar vardır ya da ruhun var olması gerektiğine rasyonel düşünce yoluyla ulaşanlar vardır. daha önce bir yaşam sürdüğüme dair hiçbir işaret. kanıt. benim vücudum için her şeyin bittiği anlamına gelir. aslında insan aklına hakaret etmektedirler. dönüşümünden de söz etmeye gerek kalmaz. Ama başka şekillerde tezahür edebilir. Fakat. Ben. Ruh yaşayan ve yaşatan akıllı enerji ise. algılamakta aciz kaldığımız enerji frekanslarının birer yansıması olduğuna inanmak istiyorum.ruhum. bu savlarım reenkarnasyonu yadsıdığım anlamına gelmez. bilinmeyenleri saf dışı ederek. O zaman aşk. Reenkarnasyon denen hadise de bence budur. canlılığını ölüm anına kadar kaybetmiyor. somut bir temel olarak enerjiyi ele aldığımızda işimizin oldukça kolaylaştığını görebiliriz. tüm hurafeleri. Esasen. aynı ruhun daha önceki yaşamlarını algılama yetisini geliştirdiğini söyleyenler. Fakat geride bitmeyen üç unsur kalacak: a. adını ruh koyduğumuz bir Kozmik enerji olduğuna inanıyorum. İleriki yüzyıllarda ruhun dalga boyu ve frekanslarını keşfetmek istiyorsak. kendi duygu. . hücreler değil. Sorunuza kendi yanıtım şudur: Evet.deneyimler vardır. “Benim bilinçaltımda veya ruhsal derinliklerimde.dostlarımın belleğindeki hatıralar. bir başlangıç noktasından hareket etmek zorundasınız. o zaman kendi kendinize şu soruyu sormalısınız. Yani yeryüzünde ve iç dünyamda süregelen pek çok fenomeni ancak ruhun varlığı ile izah edebiliyorum kendi kendime. sezgi veya anı var mı?” Bu konuda okudukları ve/veya duyduklarının etkisinden kurtulup bağımsız düşünebilen ve kendi kendisiyle dürüst herkesin bu soruya “hayır” diyeceğini düşünüyorum. Bu. Enerjinin sıfır ile sonsuz arasında değişen. Bedenimin biyolojik yapısına baktığımda. Ben bütün bu açıklayamadığımız fenomenlerin. olmaz” prensibini çıkarmış biriyim. c. Ben . Az önce dediğim gibi. düşünce. bir kısmı da fosil olacak. bedenimi oluşturan hücreler çözülecek ve bir kısmı bakterilere yem olacak veya mikroorganizmalara dönüşecek. Bazı zorlamalar ve hayal gücü ürünleri ile bu tür iddialarda bulunanlar. Anılar ve eserler de birkaç nesil veya yüz yıl sonra çözünüp yok olacaklar. daha ruh denen şeyin küçük bir somut kanıtını ortaya koyamamışken. daha bilinir ve anlaşılır bir evrende yaşadığım hissine kavuşturuyor beni.

Tüm kâinat bir devinim. yıldızlar ve hatta evren bile. dönüşüm ve evrim geçirmektedir. Büyük Sıkışma’dan sonra ilk başladığı nokta olan Hiçlik’e veya Teklik’e geri dönecek.Beni. Efesli Herakleitos’un (540-480?) “aynı ırmağa iki kez girilmez” saptaması olmuştur. . gezegenler. önceki yaşamları bilebilmemiz mümkün değildir inancındayım. elektrik gibi diğer biçimlere girer ve maddeye etki ederek. taşlar. bundan önceki yaşamlarımızla bir köprü kurabileceğimize de inanmıyorum. sürekli genişliyor ve büyüyor.Peki bu keşfedemediğimiz enerji türleri. . yok olmuş: 50 milyon sene önce nesli tükenen dinozorlar gibi. büyüyor ve ölüyor: Dağlar. Bilim buna henüz bir isim koyamamış ama ilkçağlardan beri buna herkes “ruh” demiş. değişimdir. Mistikler onu hissettiklerini söylemişler. Hatta. Yani. cansız atomların ve moleküllerin birleşmelerinin.” Bu devinim.. Bence. Demek ki milyarlarca yıldan beri yeryüzünde yüz milyonlarca canlı türü yaşamış ve tükenip. Sonra da 20 milyar yıllık yeni bir yaşama bir başka patlama ile tekrar başlayacak. Ama daha önceki formlarının titreşimlerini hissedecek kadar hassas bir bilinç düzeyine ulaşmadığımız için. dönüşüm ve farklılaşma kanunu yalnızca ma-deden oluşmuş somut evren için geçerli olmasa gerek.. ruh dediğimiz o saf enerji türevinin bu kanunun dışında kalması gerektiğini düşünecek bir neden bulamıyorum. Evrende var olan her şey birkaç dönüşüme mecburdur.anlayabileceğimiz bir hafıza türü olmadığına inandığım için. .. Her şey... Homo sapiensler olarak. reenkarnasyon da bu bağlamda gerçekleşmektedir. bu yeniden doğuşun sürekli yaşandığı neticesine götüren düşünce. Yani “değişmeyen tek şey. kinetikten potansiyele ve donmuşluktan (madde) çözülmüşlüğe dönüşür veya ısı. ruhun da sürekli biçim ve nitelik değiştirdiğini kabul ediyorum. enerji. yarı canlı bir varlığa bırakacağız. cansız maddeye hayat kazandırıp onu canlı kılan şey. onu değiştirir. Madde donmuş enerjidir. nesilleri tükenmiş canlıların ancak yüzde 1’i kadardır. bu tür bir enerji formudur.. belki binlerce yıl sonra yok olacağız veya yerimizi yarı makine. Biyologlar ve hücre mühendisleri hücrenin nabız atışı kazanabilmesi ve canlanması için bir dış enerjinin eksikliğini saptamışlardır.Öyle hissediyor ve algılıyorum ki. tüm kutsal kitaplarda bu kavram temel bir olgu olarak yer almış ve hatta Tanrı bile ruhla özdeşleştirilmiş.O hâlde reenkarnasyonun yaşandığı sonucuna nasıl varıyorsunuz? . bu bilinç düzeyi ile. Evrenin yüzde 90’ının donmamış ve görünmeyen enerji olduğu savından yola çıkarsak. potansiyelden kinetiğe. Burada canlılık için bir başka faktöre daha ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Astrofizikçilerin düşüncesine göre de yaklaşık 5 milyar yıl sonra. Çünkü. ışık. ama canlı veya cansız her şey doğuyor. değişim. varlıklarını ne şekilde gösteriyorlar? . ama insan ruhunda -bugünkü algılama düzeyimiz itibariyle. insan genomunun ve kanatlı hayvanların genetik şifreleri çözülürse. belki de genetik mühendislik sayesinde. Evrenin her nabız atışının 20 milyar yıl sürdüğü tezi. Evrenin kendisi bile. canlı hücrelerin oluşumu için yeterli olmadığını hemen görebilir. kartalın kanadından daha büyük kanatlara sahip uçan insanlar ortaya çıkacak. Düşünen her insan. Biz de. Ama bunu başaran bir tek bilim adamı ‘henüz’ çıkmamıştır. Dünyanın en gelişmiş lâboratuvarlarında bu maddeler bir araya getirilerek canlı hücreler üretilmeye çalışılmaktadır. Ben şuna inanıyorum: Bugün yeryüzünde yaşayan ve sayıları 15-20 milyon olduğu öngörülen canlı türleri. 15 milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğuna inandığım evren.reenkarnasyonun sürekli yaşandığına inanıyorum. bana içindeki her zerrenin değişmesi ve başkalaşması sayesinde mümkün olabileceği mantığını dikte ettiriyor.

40-50 bin yıl öncesine dönersek. size dili farklı. O çocuğu 15 yaşına kadar bana teslim ederseniz. Yani ruh. hedefleri farklı ve kişiliği babasınınkinin zıddı olacak bir genç yetiştirebilirim. Şekil vermek demek. bunca uzun açıklamadan sonra Kozmik Bilinç demekle neyi kastettiğinizi anladığımı sanıyorum. . madde ise pasiftir. aura okuma teknikleri gelişmeyecek ve biyolojik alanlarımızı oluşturan enerjinin partikül değil. yani beyin de bir radar gibi mi çalışıyor? Şöyle bir mantık yürütelim: Madde ve ruhu birbirinden ayıran başlıca özellik eğer etken ve edilgen olma hâlleri ise. pratik anlamda ve mikro düzeyde ruhun varlığını ve tezahürlerini tartışmak. dini farklı. Ruhu tartışmak. apayrı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda yaşamış olan on binlerce insan -aralarında hiçbir iletişim aracı olmadığı hâlde.Efendim.. nasıl ve nerede biçim ve mekan değiştirdiği bizi makro düzeyde çok da fazla ilgilendirmemelidir.“Dolly” adı verilen o ünlü koyun klonlandığında. beyinde bunların işlenmesini mi sağlıyor acaba. Bu Tanrı değildir.. zihin alanının ve astral alanların ölmüş insanlarda artık görülmemesinin nedeni de bu olmak zorundadır. zihinsel. Böylece. babasından kalıtımsal olarak geçen zekâ ve yeteneklerinin gelişimini de büyük ölçüde engelleyebilir veya . ona inanmak veya inanmamak ve de bu sayede tezler. bugün farklı ve ileriki yüzyıllarda çok daha farklı olacaktır. Esasen.Bunun gibi. Çünkü göreceli bir kavrama ancak göreceli yanıtlar verebiliriz. Teşekkür ederim. Halk arasında ermiş olarak tanımlanan sûfîlerin ilkçağlardan beri söylediklerine bakarsanız. babasının ikizi olan bir bebek dünyaya gelecek. fakat her şeye hayat veren ve biçim kazandırıp görünmesini sağlayan varlıktır. Sosyal Bilinç nedir? SOSYAL BİLİNÇ . Sözgelimi.nasıl olmuş da ‘aynı şarkı’yı söyleyebilirmiş? Hiç düşündünüz mü?. Kirlian tekniği ile auranın fotoğraflarını çekme gayreti gösterilmeseydi ve bu kavram somuta dönüştürülmeseydi. bir tür var edici enerjidir. Bir başka enerji türü de evrendeki her şeyi birbirine bağlayan. Peki. Kafamızın çevresini kuşatan bir zihinsel alan var. o zamanki nesillerin bugün bizde bulunmayan birtakım yeteneklere sahip olduklarını düşünebiliriz. Auranın. duygusal ve psikolojik yapısı farklı. ruh aktif. ruhun ne olduğu. Ruhtan ne anladığımız geçmişte farklıydı. Üç temel kısma ayırdığınız Kolektif Bilinç’in sonuncu halkasına geldik sanıyorum. Tarihten beri ruh konusunda bu kadar kafa yorulmasaydı. aynı veya birbirinden farklı çağlarda. Aynı şeyi insanlar için yapabilirsek. ruhun mekan değiştirmesidir. hepsinin adeta ağız birliği etmişçesine aynı kavramları kullandığını ve Hallac veya Yunus gibi “En’el Hakk” dediğini görürsünüz. dalga formunda olduğu anlaşılamayacaktı. Bizi asıl ilgilendiren şey. antitezler ve sentezler üreterek düşünce ve felsefe düzeyimizi geliştirmek olmalıdır. Hatta. iletişim sağlayan ve “online sistemi” gibi çalışan bir tür manyetizma olabilir. ortaya umulmadık yeni buluşlar çıkacak ve böylece hem bilinç düzeyimizi yükseltecek. belki de bugünkü düşünce düzeyini yakalamamış olacaktık. aynı zamanda bir mekan teşkil etmek demektir. Size çarpıcı bir saptamayı aktarmak isterim. ne iş görüyor? Bu enerji alanı acaba algılayamadığımız bazı sinyalleri alıp. Bence. ilk insanlar ruhlarıyla bizlerden daha iç içe bir ortak yaşam sürdürüyorlardı. yaratıcılığımızı geliştireceği için ancak o zaman bir işe yarayabilir. babasının “fotokopisi” olan bir canlı üretilmiş oldu. Öyleyse canlı bir organizmanın cansıza dönmesi esnasındaki ilk değişiklik. Bu tartışmalar ve felsefî görüşler bilimsel araştırmalara vesile olunca. Acaba bu alan niçin var. hem pratik anlamda işe yarar teknolojiler üretmiş olacağız hem de insan evrimine katkımız olmuş olacak.

değiştirir ve şekillendirir. O şekilde sormuş olayım. kişiliği şekillendiren baş mühendis. Zira hem her kişinin eğitimden yararlanma olanağı ve seçeneği farklıdır..5 milyar insandan hiçbirinin genetik yapısı da bir diğeri ile aynı değil. Beyinde bu işte görev alan 50 kadar farklı nörotransmiter üretilir.Bunun bir tesadüf olmadığını gösteren bilimsel kanıtlar bir hayli fazla. D4DR geni hiperaktif ya da “tembel” ise ne olur? İşte o zaman sizin mizacınız değişir. Fakat bu bilinçlenme sürecinde her birey aynı etkiye maruz kalmaz. Hatta. her ülkede de farklıdır. Beynin haberleşme ve karar verme mekanizması bu şekilde çalışır. toplumdur. Zira.Teşekkür ederim. Bu gendeki şifrenin görevi. O zaman kişi donuk. Biyolojik Bilinç veya genetik etkenler kişiliğimizi ne oranda etkiliyor? KİŞİLİK KALITIMSAL MI . Örneğin bezgin mizaçlı insanlar. aile. Dopamin salgısı. Dopaminin birincil görevi beyindeki kan dolaşımını kontrol etmektir.. . Sosyal Bilinçler farklı biçimlerde ortaya çıkar. şiddetleri oranında az ya da çok miktarda diğer hücrelere iletilirler. benim yerime toplumu koyarsanız. halüsinasyonlar görür. O hâlde. Toplum derken de önce anne ve babayı. o zaman aksini savunamazsınız. vücuttaki kasların ve organların aktivitelerini kontrol altında tutmaktır. etkisi bireye ulaşan tüm insanları ve bunların kültürel yapısını kastediyorum.Haklısınız.Bu soruyu şu şekilde sorsaydınız daha açıklayıcı olurdu sanıyorum: “Yaşayan 6. o hücrenin Dopamin salgısının yaptığı işle ilgili bir gen olduğunu anlarız. arkadaş çevresini. Sosyal Bilinç’in özellikleri her ailede ve her sınıfta farklı olduğu gibi. Bir beyin hücresindeki D4DR geni aktif ise. yoksa kişiliklerin farklı olmasının nedeni genlerin farklı olması mı?” . Çünkü bir ülkede yaşayan tüm insanların ortak kültürlerinden oluşmuş olan bir kolektif sosyal bilinç vardır. yakın çevre ve uzak çevre diyebiliriz. Dopamin çok fazla salgılanıyorsa. Kişi o bilinç sayesinde oluşturulmuş eğitim sistemi içine girince ve o eğitimi almış yurttaşlar ile iletişim kurdukça. Burada bir nüansa değinmek istiyorum: Bu kimyasal mekanizmadaki aksaklık bazen kişiliğe zıt bir etki yapar. Fakat bu şifre beyindeki her hücrede açılmıyor. örnek gösterilen şahsiyetleri.geliştirebilirim. daha sonra eğitmenleri. Fakat. Dopamin Reseptörü denen bir protein üretmek. Bir diğer sonuç da Parkinson hastalığıdır. kromozom üzerinde D4DR isimli bir gen var. kişilikleri sürekli etkiler. Kısaca. Bu yük beynin diğer hücrelere iletmek istediği bir emri ya da bilgiyi içerir. sonra yakın akrabaları. Ben size çarpıcı birkaç örnek vermek istiyorum: Önce beyindeki nörotransmiterler dediğimiz o kimyasal salgılara bakalım. İkincil görevi ise. bireyin bilinçlenmesine olanak tanıyan genetik yapı herkeste farklı olduğu için. Bu protein iki sinir hücresinin birleştiği yer olan Sinaps boşluğundaki küçük bir molekül olan Dopamin adlı nörotransmiter ile birleşmek.. 6. o hücre elektrik yükünü boşaltır. Yani. bir sinir hücresinin ucuna bir elektrik sinyali geldiği zaman üretilir. kararsız ve bezgin bir mizaç sergiler. Yani. kuvvetli bir iradeye . Bu üç temel etken. . Bu elektriksel sinyaller. Dopamin karşı hücrenin Dopamin reseptörüne dokununca.. o ülkenin ortak bilinci ile bilinçlenir. Bu bir rastlantı mı. Miktar çok artınca sonuç Şizofreni’ye kadar gider. az Dopamin ürettirir. medyatik kişilikleri. doğuştan gelen ham farkındalığı olgunlaştırır ve bir Sosyal Bilinç’e dönüştürür. kişi bir işten çabuk sıkılır ve birbiri ardından yeni maceralar aramak ister. Tembel D4DR. Bu iddiama haklı olarak karşı çıkabilirsiniz. 11.5 milyar insandan hiçbirinin kişiliği bir diğeri ile aynı değil. hem de Biyolojik Bilinç düzeyi farklıdır.

önce duyma. soru ekleri kullanmaya ve daha önce hiç duymadıkları cümle kalıplarını kullanmaya başlarlar. O zaman sonuç gün gibi kendiliğinden ortaya çıkar: Genler birçok sosyal davranışımızı şekillendirecek etkileri şifrelerinde taşırlar. Birey. Ama artık içgüdü denen ve davranışlarımızı belirleyen şeyin genetik bilgilerin dışa yansıması olduğu apaçık. yani genetik hafızalarına kayıtlıdır. yüzerken büyürler ve okyanusa vardıklarında kendilerine birer eş bulup çiftleşirler. Ve hatta kötü alışkanlıkları terk edememe bağımlılığının bile bu nörotransmiter ile ilintili olduğu sanılmaktadır. . yüzyılın önde giden dilbilimci filozofu olarak kabul edilen N. insan olarak bizim içgüdülerimiz neler yaptırıyor bize? 20. bu tür otomatik davranışlara bilim adamları içgüdü adını koymuşlardı. toparlarsak şöyle mi diyorsunuz? Dopamin ve Seratonin beynin motivasyonunu sağlayan salgılardır. konuşmaya hazır hâle gelmiş olan çocuklarda ânîden açılan bir genetik şifre sayesinde kendini gösterir. ekonomik koşulların düzelmesi ve sosyal koşulların daha uygun olmasıdır diyebiliriz. Bu içgüdüsel davranışı yaptıran bilgi onların DNA’larına. Ve böylece yumurtalardan çıkan yavrular da aynı şeyi tekrarlarlar. Örneğin Japon çocuklarının son yüzyılda tam 10 cm.Bunca çarpıcı bilgi için çok teşekkür ederim. grup terapileri ile veya sosyal bazı aktivitelerle giderme çabalarını da yaratabilir. Bu milyonlarca yıldır devam edip gidiyor. akan suya karşı yüzerek ve hatta yoldaki 2-3 metrelik şelaleleri bile zıplayıp geçerek doğum yerlerine geri gelirler. Bunun sebebi hastalıklarla mücadelenin artması.Genlerin davranışlarımızı etkilediği ve hatta bazı genlerin bazı davranışlarımızın direkt nedeni olduğu kesin. ansızın cümle kurmaya. Bu tür çabaların pek çok sorunu çözdüğü yapılan araştırmalarla zaten kanıtlanmıştır. bizdeki en önemli içgüdülerden biri dilsel (lengüistik) içgüdüdür. . interaktif ve esnek karakteri olan yapıtaşlarıdırlar. kişinin bir şeye bağımlı olmaya meyilli olmasını sağlar. bizim de ilginç içgüdülerimiz olduğuna kesinkes kanaat getirirsiniz. Bir başka salgı olan Serotonin ise. Genlerimizle davranışlarımız arasında ne tür bir bağlantı var? SOSYOBİYOLOJİK GENLER . sonra anlama ve sonra da taklitle konuşma yolunu izlerler. aşırı düzenli veya aşırı dikkatli ise bu özelliğinin kalıcı olması Seratonin sayesinde gerçekleşir. Azlıkları veya çoklukları kişilik gelişiminde büyük rol oynarlar. Som balıklarının bu garip davranışı tamamen genetiktir. Chomsky’ye kulak verirseniz. Yumurtalarını bıraktıktan sonra da ölürler. Sonra da yumurtalarını doğdukları nehir başına bırakmak için. Genlere geri dönersek. Fakat bir gün. Bu içgüdü. diğer nörotransmiterlerin etkilerini alt alta yazarak bir liste yapabiliriz. genlerimiz davranışlarımızı etkiliyor ve yönlendiriyor dediniz. Ama aynı zamanda da sosyal etkenlerden etkilenecek esnek bir yapıya sahiptirler.sahiplerse.. Pasifik Som Balıkları’nı örnek verelim: Bu eksantrik balıklar doğdukları nehir yatağından okyanusa doğru yüzerler. Peki. bizdeki eksiklik veya fazlalıkları psikolojik telkinlerle. “Gözü kara” insanların bu tür davranışlar sergilemelerinin bir nedeni bu olabilir. genler katı ve dijital birer molekül değil. . D4DR genini stimüle etmek ve Dopamin salgısını çoğaltmak için bir takım maceralara ve riskli davranışlara yeltenebilirler.Evet. Chomsky’ye göre. . uzadığı saptandı. çünkü onlara bu yaşama şeklini öğretecek anne veya babalarını asla görmezler.Efendim. Genlerin keşfine kadar.. Çocuklar ana dillerini öğrenirken. Genlerin kişiliğimiz üzerindeki etkilerini görmek istiyorsak. Ayrıca bunları bilmek ve kabullenmek. Yani.

Genlerin davranışlarımızı etkilediği saptamasını biraz daha ileri götürebilir miyiz. Bu durumun genetik olduğunu şöyle bir örnekle de izah etmek mümkün: Bir insanın yılandan korkması içgüdüsel bir davranıştır. Bu iki komşu kromozom sürekli bir “savaş” hâlindedirler. Bir çocuğa yılandan kokmayı mı daha çabuk öğretirsiniz. Anneden gelen yumurtada ise sadece X-kromozomu vardır.İşte bu anî gelişme. Çünkü çocuğun adaleli ve erkek üreme organı taşımasını sağlayan genler Y-kromozomu üzerindedir. birbirinden yararlı bazı genleri “kaçırmak” isteyen genler arasındadır..Bence rolü var. Bu yüzden de ilk bakışta çocuğun kız veya erkek olma ihtimalinin yüzde 50 olduğu görülür. değil mi? Ayrıca. Fakat bu oran aslında % 49 . çocuk kız olur. bir-iki yıllık bir duyma ve anlama sürecinin eseri gibi görünse de. Ama çocuğun cinsiyetini spermanın tayin ettiğini bilen kaç kişi var ki!. “Y” 46 kromozomun en küçüğüdür. değil mi? . . Bakınız. ses tellerinin elastikiyet kazanmaları ve bellekte yeterince kelime hazinesinin oluşması vardır. Ama bu güdüyü yaratan genin açılması için.. babadan gelenlerdir. . dil yeteneği yüksek kişilerin anne ve babalarının da “söz mimarları” oldukları saptanmış bir gerçektir.Kesinlikle haklısınız. İşte size Doğanın eşitlik anlayışı. Çünkü. çocuğun erkek ya da dişi olacağını belirler.İşin sırrı yine X ve Y-kromozomlarında saklı.. Bu arada. Böylece. işte bu savaşın bir . .. ağız ve gırtlak kaslarının gelişimi.. Antagonist veya Hasım Genler adı verilen. Xkromozomu büyük ve ağır olduğundan yumurtaya ulaşmak için rahim iç duvarında yol alırken. Doğa. yılanın zehirli olduğu bilgisinin de çocuğun hafızasına yerleşmesi gerekir.% 51 olarak gerçekleşir. aslında kendisini açılmaya zorlayan dış koşulların oluştuğunu sezinleyen bir/kaç dil yeteneği geninin açılması sayesinde gerçekleşmiştir. hafif kromozom taşıyan “Y” yüklü spermaların gerisinde kalır. fakat bunlar anneden gelen “X veya Y” değil. Xkromozomunun “Y”den çok daha büyük olmasının nedeni de. Y-kromozomu varsa.O zaman çocuğu kız oldu diye eşine kızan erkeklerin aslında kendi kendilerini suçlamaları gerekir.. yoksa bir çiçekten korkmayı mı? Düşündüğünüzde yanıt kendiliğinden ortaya çıkıyor. bunu da gayet “güzel” ayarlamıştır: Erkeklerin ömrü. Yine aynı şekilde. çocuk erkek olur. “X” sekizinci en büyük kromozomdur. konuşma bozukluğu olan ana-babaların çocuklarında da dil yeteneğinin zayıf olduğu saptanmıştır. Yani yumurtayı dölleyen spermanın içinde Xkromozomu varsa (ki spermalar yumurtalar gibi sadece 23 tek kromozom taşırlar). 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da ortaya çıkan ve son yıllarda Türkiye’de de artan feminist düşünce ve davranışlarda veya boşanmaların artması gibi sosyal değişimlerde genlerin rolü olabilir mi? FEMİNİZM GENETİK Mİ . medyada ve halk arasında yanlış bir algılama yüzünden tartışılan “kadınlar evrimini tamamlamış” görüşünün genetik gerçeklerle alâkası olmadığını da belirtmek gerekir. Burada genlerin etkin rolünü rahatlıkla görmek mümkündür. Bu sezgiyi oluşturan dış koşullar içinde. yumurtanın. Bunun aksine.Peki. artan boşanmaların veya aile geçimsizliklerinin sebebini de bu kromozomlarda mı arayacağız? . kadınlarınkinden yüzde 2 oranında daha kısadır. ama bu “X” cinsiyet tayininde hiçbir rol oynamaz. Y-kromozomu taşıyan bir sperma tarafından döllenmesi ve çocuğun erkek olması yüzde 2’lik bir fark gösterir. 23’üncü kromozom olan cinsiyet kromozomu anneden gelen X-kromozomu ile babadan gelen Y-kromozomu çiftinden oluşmuştur.. Mücadele. “X ve Y”..

yani “Y”den çalmıştır. erkeklerin kadınlardan daha sportif olmalarını sağlamaya kadar pek çok işe yarar. “X ve Y”nin birbirine gen kaptırmadan kendilerini emniyette hissetmelerini sağlayan genin de SRY olduğu hakkında önemli ipuçları vardır. başka bir yolla geçmeyi denemektedir. embriyonu erkeğe dönüştüren ve erkek beynindeki pek çok hormonun üretilmesini sağlayan son derece etkin. Meselâ. bizim SRY genlerimiz de benzer bir reaksiyon doğurmaktadır. Bu genin son 200 bin yıldan beri hiç değişmeden bu özelliğini koruduğu fosil araştırmalarından ortaya çıkmıştır. dişi bu genler yüzünden gittikçe daha kaçak ve ilgisiz davrandığı içindir. belli ki “Y”den çok sayıda gen çalmış. özellikle Avrupa’da boşanma yüzdelerinin 60’lara çıkmasını salt kadının ekonomik özgürlüğüne bağlayanlar.sonucudur: “X”. Feminist hareketin ortaya çıkışından tutun da. güçlü ve önemli bir gendir.kromozomu kendi bünyesine almıştır. ister istemez hayvanlardaki ve hatta bazı bitkilerdeki içgüdüleri bizler de yaşıyoruz. Örneğin. Testestron hormonu bu genin eseridir ve cinsel arzu yaratmadan tutun da. olimpiyatlarda dünya rekorlarının kırılması gittikçe zorlaştığı için daha güçlü ve daha dayanıklı kaslara ve elastiki eklemlere sahip olmak isteyen erkeklerin Ykromozomundaki kas genleri. Bu korumacılığı da yukarıda sözünü ettiğim SRY genini bünyelerine adapte ederek sağlamıştır. kalsiyumu anne sütü yapmada kullanmak için X. Bu. kadınların X-kromozomuna geçerse. davranışlarımız hayvanlarınkinden farklı ama hayvanlarla ortaklaşa kullandığımız pek çok gen var. kültürel ve ekonomik özgürlük arttıkça. Sperm sıvısı içinde de yine bu genlerin ürettiği bazı proteinler var. X ve Y-kromozomları bu statükoyu koruma yolunu seçmiştir. onları taciz etmeye başlıyor. Fakat “Y”deki bu kalsiyum genini. erkek ona yaklaşmak için görüntüsünü daha da güzelleştirmeyi denemektedir. Fakat bu gen. bu genlerin cinsel antagonizmi o denli gelişiyor. Ayrıca. Diyelim ki Y-kromozomu modern çağda erkeklerin çok işine yarayacak yeni bir gen oluşturmak istiyor. Dikkat ederseniz. Cinsler arasındaki cinsel ilişkiler ne kadar sıksa. o yüzden de “Y” cılız bırakılmıştır. bu durum alınan protein ve minerallerin çocuk yapma ve büyütme yerine. Bir başka ilginç örnek de Y-kromozomu üzerinde bulunan SRY genidir. Bunlar karşı cinsin kanına karışıyor ve kromozom yapılarını bozmak için uğraşırken. Ve dişiler erkeklere o denli reaksiyoner olmaya başlıyorlar. Fakat bu evrim mantığına rağmen. Örneğin erkek tavus kuşlarının kuyruk ve kanat yelpazelerini bu kadar büyütmelerinin nedeni zannedildiği gibi dişinin ilgisini çekmek ve beğenisini kazanmak için değil. kadın-erkek husumeti cinsel .Bu cinsel tacizi ve karşı reaksiyonu kadınların genleri de gösteriyor mu demek istiyorsunuz? . Sirke sinekleri ve tavus kuşları üzerinde yıllardır yapılan çalışmalar bize şunu göstermiştir: Bu genler sperm ve yumurtanın birleşmesinden sonra karşı cinsiyet kromozomuna geçemese bile. kadınlar için sakıcalar doğurabilir. fakat elde edilen verilere bakılırsa. galiba bu genetik tacizden haberdar değiller. Şempanzelerin genomunun yüzde 97’si bizimkilerle aynı. Bu da dişilerde erkeklere karşı bir reaksiyon doğmasına neden oluyor.evrim açısından sakıncalıdır. kas yapımına harcanacağı için bebeğin sağlığı ve -adaptasyon anlamında kullandığım. İneğin alyuvarları bizimkilerle % 100 benzerlik taşıyor vs. Aslında. Daha önce de söylediğim gibi. Ve bu genlerin işlevleri de aynı olduğu için. Dişi bu reaksiyonları gösterdikçe ve erkeğin seksüel cazibesine kayıtsız kaldıkça.Bu konudaki çalışmalar henüz tamamlanmadı. . cinsel özgürlük de birlikte artıyor. Örneğin bazı hayvanlarda Y-kromozomu üzerinde görülen ve besinlerle alınan kalsiyumu boynuz yapmada kullanan genin aynısı insanlarda da vardır.

İnsanlığın ilk çağlarında sosyolojikti. sizce erkekler mi yaşadıkları mağaraların daha sık dışına çıkıyordu.. nedir? . cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında.. örneğin tohum satan dükkanlardan aldığınız 100 gram kuru maydanoz tohumunda olduğu gibi. çevresel ve kültürel faktörler de rol oynuyor bu husumette. . her şeye hayat veren ve her yerde hazır ve nazır olan o total kozmik enerjinin ve Kolektif Bilinç’in büyüsüne bağlamaktan alamıyorum kendimi.özgürlüğünü doyasıya yaşayan sınıflar arasında daha çok ortaya çıkıyor.. Peki avlanmaya çıkan erkek.Tamam.. . . kadınlar mı? Veya soruyu sizin için daha da kolaylaştırayım: Hangisi avlanmak ve meyve toplamak için evden uzaklaştı. genlerin yaptığı işlerden sözederken. Feminizm bahsine kadar.. sizinki gibi sorduğumu kabul edin lütfen. televizyonlardaki görüntü ve tartışmalara kadar pek çok çevre faktörü bu reaksiyonları olumsuz yönde körüklüyor. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmadınız.Güzel. yoksa ikisi de mi? . aksine bir sihirbaz gibi durmadan bizi sürprizden sürprize sürükleyen etkin. Bu fenomeni salt genler arası savaşa bağlamak da doğru değil elbet. Benim buradan çıkardığım esas sonuç.. KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF .Canım elbette açacağım. ancak evin giriş kapısını gözden kaçırmayacak kadar veya evden gelen sesleri duyabilecek kadar evden 10-15 metre uzaklaşmış olan kadın. eve geri dönüş hususunda herhangi bir yetenek veya yol işaretleme sistemi geliştirmeye gerek . sosyolojik midir.Zararı yok. . genlerin cansız ve dijital birer molekül olmadıkları..yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. geldiği yolu veya yönü bulmak için zamanla bazı yöntemler geliştirmiş midir acaba? Elbette geliştirmiştir dediğinizi duyuyorum. .Dikkatimi çekti. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet farkları dışında da bazı önemli farklar var.Özür dilerim. erkek avlanmaya çıkmıştır.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda... . hangisi evde kalıp eve ve çocuklara bekçilik yaptı? .Soruyu şöyle sorsaydınız daha kapsamlı ve anlaşılır olurdu: Kadınların yön duygusunun erkeklerinkinden daha zayıf olmasının sebebi genetik midir. biraz açar mısınız? . Ama genlerin de davranışlarımızı değiştirmede ne denli etken olduklarını anlatmak için verdim bu örneği. Bu cansız moleküllerin. çünkü her tarafta vahşî hayvanların kol gezdiği bir dünyada beden ve kas gücü daha fazla olan evin erkeğinin gidip yiyecek temin etmesi daha uygun bir davranıştı.Doğru. Ben bu atomlardan oluşmuş kuru genlerin gerekli nem ve ısı ortamı sağlanınca ansızın canlanmalarını. Şimdi söyleyin bana: İnsanlar ilk çağlarda klanlar hâlinde yaşarken..Bir örnek verebilir misiniz? .Herhâlde kadın evde kalmış.Tam anlayamadım. Çünkü değişen ve gelişen dünyadaki sosyal. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya sebep genetik değilse. Yanıtı basit.. balta girmemiş ormanlarda veya tepelerin arkasındaki tanımadığı bölgelerde dolaşırken ve arada sırada karanlık çökünceye kadar oralarda av peşinde koşarken. Feminizmi erkek ve kadın arasındaki düşmanlık biçiminde yorumlayan ve anlayan yazar ve çizerlerden tutun da. ânîden canlanıp emirler göndermeye ve protein üretmeye başlaması ise başlı başına bir mucizedir. güçlü ve yaşam denen şeyin bilgisini ve sırrını taşıyan akıllı birer biyolojik bilgisayar olduklarıdır. Peki. daha sonraları genetik oldu.. ama biraz nefeslenince hemen sabırsızlanmayın lütfen.

Bireyin yaşı ilerledikçe. Şahsiyet: Bir insanı öteki insanlardan ayıran ruhsal. çocuk doğurup.. Gelelim buradan çıkaracağımız sonuca. olumsuz olursa vatan haini vs. Bunun gibi. Demek. Sosyal Bilinç bağlamında düşünürsek.. “Şen şakrak bir kişiliği var” ifadesi yanlıştır: “Şen şakrak bir mizacı var. sorumlu.Doğru.. Tüm canlılarda soyu devam ettirmeye yarayan çok faydalı bilgiler zamanla şifrelenerek DNA molekülüne birer gen olarak yerleştirilir. O hâlde.” demek gerekir. Peki. beni yalan-yanlış bir yorum yapmaya zorlamayın lütfen. Milyonlarca. İşte sorunuzun yanıtı. Toplum. telâşlı vb... Mizaç nedir? . MEME denen bilgi deposu genlerine dönüştürülür. basamaklandırır.Efendim bu sizin alanınız. sakin. çünkü şahsiyet ve mizaç (huy) birlikte kişiliği oluştururlar. bu bilgi zamanla şifrelenip genlere işlenir mi dersin? .Yoo.. kişi kahraman. .Efendim çok teşekkür ederim bu enteresan saptama için. düşünsel ve davranış özellikleri sayesinde ortaya çıkan ve sadece o kişiye özgü olan bir yapısal özelliktir. Böylece.Tebrik ederim. . ilk çağlarda erkeklerin geliştirdiği yön bulma teknikleri gibi çok önemli yaşamsal bir yetenek. yemek yaptığı için evde oturan kadınların genlerine değil. toplum da kişiyi “rezil veya vezir” etmiş olur.çok yararlı bilgiler. beni onurlandırdınız. tarihe ve günümüze baktığımızda. o zaman sular tersine akar ve bu kez birey toplumu yönlendirmeye başlar.duymuş mudur dersin? . duymamıştır mutlaka. ikiyüzlü. . . üstün beceri ve bilgi birikimleri ile donanmış ve bütün bunlar liderlik kabiliyeti sayesinde yücelme güdüsü edinmişse. toplum da kişileri en yüksek mertebelere kadar yüceltebiliyor veya bir “canavar” yapabiliyor.. hatta milyarlarca insanın kaderini değiştirebilir. Alt basamaklardakiler ise tersi bir reaksiyona maruz kalır ve dışlanırlar.Yanıtı çok basit. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerekir. gerçek bir bilim ve erdem insanı kadar doğru davrandınız. Tutarlı. . kişilik ve mizaçları kendi kültürel ve inanç değerleri çerçevesinde olumlu ve olumsuz olarak kategorize eder ve onlara birer değer yükleyip. kişilik demiyorum. karizma kazanmış. Şen. Dikkat ederseniz. bu sosyal davranış binlerce yıl devam ederse.Rica ederim. Bu toplumsal olgunun en uç iki örneği Atatürk ve Hitler’dir. esnek vs. insan sosyal ve biyolojik bir varlıktır tanımı çok yerinde bir anlatım. Kişilik iyice oturmuş.. hem de onlar örnek alındığı için birer mihenk taşı ve ölçü olurlar.. gibi. ilân edilir. silik.İsterseniz önce şahsiyeti tarif edelim. bir veya birkaç insanın koskoca bir ulusu “rezil veya vezir” edebilmiş olduğuna tanık oluyoruz.Bir de mizaç dediğimiz kişilik özelliği var. insanlarda da yaşamı ve üremeyi sağlıklı şekilde devam ettirecek -özellikle de sosyal veya kültürel deneyimler sonucu elde edilmiş olan. .Teşekkür ederim.. Böylece hem üst basamaklarda yer alan kişilikler saygı ve övgü görür. düşünce ve davranışlarını etkileyen ruhsal tutumlar sayesinde ortaya çıkan bir yaradılış özelliğidir... Toplumbirey ilişkisinin kişilikler üzerindeki etkisi nasıl oluyor da bu denli yüksek dozlara çıkabiliyor? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ . bu tanımlara göre. mızmız. duygusal.. aceleci. Peki.. . Mizaç: Kişinin duygu. Aynı şekilde. Bunun neticesi olumlu olursa.. toplumsal etkiler giderek güç kaybeder. elbette ki erkeklerin genlerine kaydolacaktır. Dikkat buyurunuz.

İnsanlar vardır: Sürekli yetersizlik ve önemsizliklerini düşünerek. O yanlışlığa mı değiniyorsunuz? OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME. Bunları alenen ortaya dökersek. “Ya olduğun gibi görün. Mantığa bürünür. huysuzlukları. İnsanlar vardır: Başkalarını oldukları gibi kabul etmeyi asla başaramazlar. alt basamaklarda bulunmaktan ötürü birtakım aşağılık komplekslerine girerler. .Bu nüansı yakaladığınıza sevindim. kendi kendileri ile uğraşır ve toplumdan uzak kalmayı yeğlerler. GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA . Hepimizin yaparken suçluluk duyduğu. “olduğun gibi görün. bunalıma girebilir ve hatta pek çok taş yerinden oynayıp bir deprem etkisi yaratabilir. beğeniye. Hepimizin zaafları. Hepimizin yakın çevrede ve toplumda kendimizi kabul ettirdiğimiz maskeli bir yerimiz var. Bunun yanında. övgüye ve bazen de tapılmaya ihtiyacımız var. fakat göründükleri gibi olmaya çalışırlar. kendilerinden daha yetersiz kimselere karşı sert ve egemen olmaya çalışırlar. Saygınlığı kazanma yetisi. İnanç dünyasına dair şüpheleri. derin ve “çok gizli” sırları vardır. Hepimizin çok. kırıcı. Bu yöntemleri de biraz açar mısınız? .” onlara saygınlık yükleyecek envai çeşit yöntemler geliştirme enerjisi kazandırır. Fakat bakalım olduğumuz gibi görünmemiz mümkün müdür? Evet ve büyük bir hayır… Hayır. Bunları afişe edemeyiz. İnsanlar vardır: Savunma mekanizmalarını peş peşe çalıştırır ve komplekslerini yalanlarla giderip. Bu sav her zaman geçerli değildir.. Hepimizin sevdaları. Bunu da. tembellikleri. Hepimizin farklı farklı inançları var. ya güç gösterisi ya da koruyuculuk rolüne girerek yaparlar. yüzyıllardır düşünmeden ve yanlış bağlamda kullandığımız bu özdeyişin aslı.Ve sonra da “rezil olanlar vezirliğe terfi etmek için türlü yöntemler geliştirirler.“Saygı verilmez. yücelmek arzusu duyarlar. saldırgan ve aşırı duygusal davranırlar. Yani insanlar oldukları gibi görünemez. Zira herkesin yalnızca kendine ait. Eleştiriden son derece rahatsız olurlar. Karşı eleştirilerinde hırçın. Evet. çelişkileri ve kendi kendimize bile itiraf edemediğimiz büyük inkârları ve günahları var.Düşündüm de. Bunlara ayna tutamayız. kendini umulmadık şekillere sokarak açığa vurur. üzülebilir. vicdan azabı çektiği ve fakat yapmaktan vazgeçemediği alışkanlıkları var. Bunları açığa vuramaz ve mezara kadar da vuramayacaktır. yaşamını etkilemiş büyük hataları. Önem kazanmak için onları başarısız göstermeye ve değerden düşürmeye çalışır ve olmadık komplolara başvururlar. Bunları her zaman ve her yerde itiraf edemeyiz. kazanılır” diye bir söz var. Sadece beğenilme içgüdüsü veya bazı kompleksler bile buna hemen engel olur. çünkü hiç kimse olduğu gibi görünemez. pişmanlıkları ve kırdığı kalplerdeki cinayetleri var. Onların başarıları karşısında huzursuzluk duyar ve kendilerini önemsiz görürler. eksiklikleri. bilgisizlikleri. . Bunu kaybetmek ve rüzgarın önünde sürüklenen kuru bir yaprak olmak istemeyiz. erdemi ve gücü ile donanmamış kişiler ya da bunlara sahip olma olanağını edinememiş bireyler. Bu enerji. tutkuları ve nefretleri var. Bunları ifşa edemeyiz. israf ettiği zamanları. göründüğün gibi ol” dur. hem kendimiz hem de bir/kaç kişi rahatsız olabilir. pek çok iltifata. daha çok.” Bu sözünüzü bir makalenizde okumuştum. Bu kompleksleri yüzünden de kafalarında gezmeye başlayan “tilkiler. rol yapar veya maskeler takarlar. ya göründüğün gibi ol” sözünde bir yanlışlık var gibi.

içsel derinliklerimizde gezinecek zamanı bulamadık ve o eşsiz yeteneklerimizi geliştiremeden körleştirdik. değil mi? Öyleyse. iç dünyamıza daha çok zaman ve enerji ayıracağımız için “karanlık odalar”ımızdaki hazineleri keşfedebilir. Hepimizin gizlice ve yavaş yavaş yürüttüğü samanaltı plânları ve fantezileri var. netice şu olmak zorunda: İnsanın evrimi son noktasına ulaşıncaya kadar birer ışık olmayı beceremeyeceğimiz için. Hepimizin ana-babamıza. Kendi değerinizi başkalarının terazisine bıraktığınız an. daha özgün ve daha içten olabiliriz. daha . söylediği yalanlar ve çektiği kopyalar var. Ama bir sürü maskemizden kurtulmamız mümkündür. Bunun bir nedeni de ruhsal yapımızın ve iç derinliklerimizin farkında olmayışımızdır. Hepimizin daha zengin olma. Ayrıca dış dünyaya yansıttığımız görüntülerle uğraşacağımıza. İşte bakın maskelerimiz nasıl da düşüyor iç dünyamızı aynaya tutma cesareti gösterince. Bu hürriyet içinde daha yaratıcı. Bu uğurda hepimizin basamak yaptığı ve kullandığı kişi ve kurumlar var. Aslında. küstürmek ve basamaksız kalmak istemeyiz. Onları incitmek. tazelenmek isteyen öz yapımızı hep frenleyişimizdir maskelerimizle.bize daha hür bir içyapı ve dış dünya sağlayacaktır. çok şeyi değiştirecek ve çok daha mutlu. Bunları beyan edemeyiz. Hepimizin dağıttığı maddî. Bu zenginlik -paranın getirdiği özgürlük ve bağımsızlık gibi. Bunları ilân edemeyiz.” diyen düşünür ne kadar da haklı. günah. fiziksel ve duygusal rüşvetler var. dingin ve yaratıcı olmamızı sağlayacaktır. Hepimizin aşağıladığı. o artık sizin değeriniz değil. yasak” üçlüsüne boyun eğmek. Fakat bunları problem etmemek için de türlü türlü yöntemler geliştirir veya maskeler takarız. ruhî zenginliğe kavuşabiliriz. Bu özgürlük içinde. Acaba içimizdeki “kilitli odaları” mercek altına yatırıp gördüklerimizi anlatabilseydik neler olurdu? Tamamen şeffaf hâle geleceğimiz için -bir sevgili dostumun dediği gibi. Değerlisiniz. O derinliklerimizdeki hazinenin varlığını ve değerini bilemeyişimizdir. olduğumuz gibi görünmemiz mümkün olmayacaktır. Bunları ihbar edemeyiz. değil mi? O maskelerin ezici ağırlığının kalktığını hissedince ne kadar özgürleştiğimizi fark edeceğiz.5 milyar insandan sadece birisi olup gidiyoruz. Işık olmak belki asla mümkün olmayacak. kendimizi yargılatamayız. kovduğu ve hayatından çıkardığı kişiler var. daha refah ve daha sorunsuz yaşama ve daha güçlü olma arzuları var. “Sizin değerinizi başkaları ölçemez. donuklaştık. O. özgürce akıp boşalmak. ışığımızı ve sıcaklığımızı engelleyen yüzlerce. Bunları birer “insanlık suçu” kabul edip. manevî. hepimiz eşsiz bireyler olduğumuzu anlayacağız. eşimize. fakat en azından daha şeffaf. Bunları açık açık söyleyemeyiz. daha maskesiz.Hepimizin aldattığı insanlar. üstümüzdeki otoriteye ve devlete karşı eleştirilerimiz ve hatta isyanlarımız var. Tüm zamanımızı dış dünyaya ayırdığımız için de kendimizi dinleyecek. tekrar dolmak. Bir ışık olmayı hangimiz becerebildik ki şimdiye dek? Tam tersine. onlara karşı gelmek veya onları değiştirmekten daha kolaydır. devinmek. daha dingin. onların değeridir. toplumsal kurallara ve “ayıp. Bu eşsizlik de bize ve çevremize çok şey kazandıracak. az ve eşsiz olan her şey daha değerlidir! Oysa. çünkü öyle olduğunuzu düşünüyorsunuz. Unutmayalım.sadece “ışık” olurduk o zaman. Ve işte ancak o zaman olduğumuz gibi görünebilirdik. Bunun sıkıntısını hepimiz sürekli yaşarız. aynı maskeler altında hepimiz birbirimize benziyor ve 6. bence. binlerce maske taktık ve bu yüzden kendi kendimizi engelleyip.

daha şık. Esas orijinallik. yazılmamış yazıyı. işlemek. kendi iç hazinelerinden ve ruhsal kaynaklarından aldıkları özgün ilhamı ve sonrasında oluşan yepyeni fikri kullanan insanlar tarafından yapılmış olmasıdır. kurulmamış kurguyu ve sergilenmemiş yaratıcılık örneklerini üretmektir. içgüdülerin ve duyguların istediği şekilde “paldır küldür” davranışlar sergilemek demek değildir. daha önce söylenmemiş sözü. daha güzel. Onu bunu taklit ederek geldiğimiz seviye gözler önünde … Taktığımız maskelerle oynadığımız oyunlar yaşamın hangi gerçeğini yansıttı ki mutlak gerçeklerin içeriğini öğrenmiş olalım? Yapay ve kompleksli kişiliklerle ne denli özgür davranabildik. Bir de onur. Burada yeri gelmişken zihinlerde oluşacak bir yanlış anlamayı da engellemeye çalışalım: Doğal davranmak veya özgün olmak demek. erdem. daha etkileyici görünmek ihtiyacı yüzündendir ya da bazı komplekslerimiz öyle istediği içindir. maskesiz. bu. o eşyaların. sosyal ve ekonomik düzeyini olduğundan yüksek göstermeye çalışmak gibi ikiyüzlülükler kalın birer maske değil de nedir? Böylesi maskeler takarak. heykellerin ve yapıtların. bunca güzel şeylerin yapılmış olması değildir aslında. yapılmamış heykeli. süregiden bu hazin tablonun en büyük nedenini bu maskelere ve özbenliğimize yabancılaşmaya bağlıyor ve şöyle diyorum: Özgün olmaya çalışmalıyız. Onlar otantiktirler. daha kültürlü. tabloların. ne denli özgüven elde edebildik. O hâlde şöyle diyelim: Olduğumuz gibi görünemeyiz. içsel dünyamızla iç içe bir yaşam sürmemiz demektir. geliştirmek ve mizacımızı maskeler yüzünden baskı altında tutmadan. dışa yansıttığımız görünümü benimser ve göründüğümüz gibi olursak iyi mi etmiş oluruz acaba? Bu durumda. daha çağdaş. Esas sebep. doğal yapımızı zorladığımız ve iç dünyamızda bir “çift kişilik” geliştirdiğimiz için kendimize büyük haksızlık etmiş ve özsaygımızı kaybetmiş olmaz mıyız? Bu durum bizde. . Diyelim ki makyaj ve şık giyinme artık birer gereksinimdir ve ayrıca kişinin kendi kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olduğu için de yararlıdır. taklit etmeden.. oynanmamış oyunu.. ilke. Özgün olmak demek: Doğuştan gelen ruhsal yeteneklerimizi bulup çıkarmak.Efendim. “iç savaşlar” yüzünden huzursuz bir ruh yapısı oluşturmaz mı? Taklit bir kişilikle geçen bir ömrün ürettiği her şey taklit olmaz mı? Olur elbet ve oluyor da… Ben. bilir misiniz? Hayranlığımızın asıl nedeni onca yüzyıl önce. ama içinden gelmediği hâlde birine övgüler yağdırmak. bunları öylesine derin bir trans içinde söylediniz ki sözünüzü kesmek istemeden zevkle dinledim. etik. namus gibi edinmiş . Şimdi gidip bakın modern sanat galerilerine: İlhamlarını okuyamadıkları için daha önce yapılmış olanların şurasını burasını değiştirerek bir eser ortaya çıkardığını zanneden sözde ressamların tabloları ile doludur birçoğu. İkinci soru şu: Göründüğümüz gibi olmalı mıyız? Kendi kendimize bir dış görüntü vermişsek. dalkavukluk edip “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı” demek ve zihinsel. çizilmemiş resmi. ya daha iyi. bestelenmemiş müziği. ne tür başarılara imza atabildik? Müzelerdeki eserler neden bizde bir hayranlık oluşturur. içsel sesleri ve ilhamları iyi tercüme ederek. göründüğümüz gibi olmamalıyız. Davranışlar mutlaka çevreyi ve toplumu rahatsız etmeyecek tarzda ve başkasının özgürlüğünü engellemeyecek limitler içinde olmalıdır. Sonuç olarak şöyle bitireceğim: Yüzyıllardır sorgulamadan kullandığımız pek çok özdeyişi biraz deştiğimizde onların anlamsızlığını ve bireylerde yarattığı tahribatı ve yanlış yönlendirmeyi hemen fark edebiliyoruz. denenmemiş mimariyi. Ve Sosyal Bilinç’e sahip insan olmanın gereğini daha fazla yerine getirmiş olacağız.mutlu ve daha sevgi dolu birer birey olduğumuzu yaşayarak göreceğiz. ahlâk. daha sıcak.

Çünkü o iki çocuk ve onlardan türeyecek nesiller. toplumsal ve kişisel doğrular oluşturagelmişiz. şimdiye dek ürettiğimiz tüm ahlâkî. değil. onları yetiştirirken şimdiye dek edindiğiniz bilgi ve değerleri mi kullanırsınız. O nedenle. Paraya ve güce tapılır hâle getirilmiş küreselleşen dünyanın “modern değerleri. Esasen insanoğlu. evrensel etik ve bilimsel. eşitsizliklerin büyümemesi için ve toplumsal huzurun devamı için ahlâkî değerlerimize sarılmak zorundayız. Şöyle diyorlar: “Gelecek kuşakların bizim değerlerimizden yoksun olmaları onlara bir zarar vermez ve onlar bunun acısını bile duymazlar. mantıklı bir sav her zaman doğru değildir.Fakat bu argümanı zayıf bulanlar da var. Bu doğruların bazıları Doğa Kanunları ile çelişir. o şeyin insan mantığına ve gerçeklerine uyacağı anlamına gelmez. Bizler. Fakat. belki de insanlığın daha yavaş evrimleşmelerine neden olacaktır. yoksa başıboş bırakıp. Bu yeni değerler. Siz bunların gerek ve şart olduğunu söylüyorsunuz.” Dolayısıyla. Sözgelimi.. tüm dünyada “orman kanunları” hüküm sürmeye başlar. Bu da.olduğumuz bir dizi kavram var.Bir şeyin doğa mantığı taşıması.önlenmelidir... eninde sonunda gene . değişen dünyadaki yeni oluşumlara ayak uydurmak ve onları da ahlâkî çerçevede kontrol edebilmek amacıyla yeni bir etik oluşturmak da gerekir. . bir de erkek çocukla birlikte sadece siz kalsanız. 40-50 bin yıllık bu ahlâkî ve bilimsel evrimi heba etmiş olurdunuz ve insanoğlunun yaşadığı tüm acılardan ve zorluklardan sonra edindiği bu değerleri ve deneyimleri israf ettiğiniz için büyük bir hataya veya diğer adıyla anakronik hastalığa düşerdiniz. tarihsel süreçte bir dizi insanî değer. çünkü çocuklar dünyayı tanıdıkları ve öğrendikleri şekliyle yaşarlar ve öylece kabul ederler. Bu sav bana da mantıklı geliyor. “beynin ürettiği her şey doğaldır ve doğa mantığı taşır” diyorsunuz. Tekrar ediyorum. de sonsuz olmak gibi. Dünyada barışın. bazıları da çakışır. gelecek kuşakların temel etiği olmadan önce önlemler alınmalı ve bu ruhsuz gidiş -derin bir ahlâkî vakum oluşmadan. Ürettiğimiz ilkelerin başında ahlâkî değerlerimiz gelir. Hem zaten bir önermenin mantıklı olması da doğru olduğu anlamına gelmez. Tanrı kavramı bile büyük bir paradokstur: Hem yoktan var olmak hem. doğada güçsüze geçit yoktur ve büyük balıklar sürekli küçükleri yiyerek hayatta kalırlar. Sizce de öyle değil mi? AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI . kendi ahlâkî değerlerimizi onlara “empoze” etmemiz. bu kural. aslında sivil anayasamıza ters düşer ve eğer onları uygulayarak yaşarsak.” bizleri robotlaştıracak kadar acımasızdır. Bu durum bir paradokstur.5 milyar insan ânîden yok olsa ve sadece bir kız. kendi kanunlarını kendilerinin oluşturmasını mı beklersiniz? . Bu bir çelişki oluşturmuyor mu? EVRENSEL ETİK . Ama unutmayalım ki tüm evren bir paradoksun eseridir. . kanunlarımızca suç ve dinsel yasalarımızca da günahtır.Hayır. düşünmeden hararetle savunduğumuz pek çok Doğa Kanunu. kültürel ve estetik değerlerin yok oluşu anlamına gelir.Dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu göz önüne alarak düşündüğümde. Size bir soru sorayım: Dünyadaki 6.. doğaya rağmen doğaya karşı çıktıkça onu kontrol ettikçe gelişmiş ve bugünkü bilinç düzeyine ulaşabilmiştir. onların torunlarının da bu duruma düşmesini istemediğim için herhâlde onları doğal seyirlerine bırakırdım.O zaman. Tabiî. kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının korunması için. Fakat öte yandan da.

sonra orijinal hâliyle yeniden diriltilecekti. insan ruhunun doğası ve zihinsel yapımızın bir gereğidir. silbaştan yenileri ile değiştirmek mümkün değildir ve zaten sonuçta ulaşılacak nokta yine bugünkünden farklı olmayacağı için abesle iştigaldir. Fakat Nietzsche’nin tek plânı bu değildi. Siz zannediyor musunuz ki tarihteki dünya bundan daha iyi bir dünyaydı? Asla. katliamların.bugünkü ahlâkî değerlere ulaşacaklardır... Onları yıkıp. Bunun sağlamak için de uzun vadeli bir plân geliştirmişti: Bu tanrı önce öldürülecek.’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu. Bundan kaçınılamaz. sadece aşağısı. Nietzsche zaman zaman pazarlara gider. Zerdüştlük’ten esinlenerek oluşturduğu bir karakter sayesinde kutsal sayılan her şeye saldırıyordu. hayır! O öldü.. Sonuçta olan kendisine oldu. daha sonra tüm dünyadaki ahlâksızlığı ve ikiyüzlülüğü yok edecek olan katı. Tüm işkencelerinle ve zulmünl! Lütfen geri gel. . beynimizin doğal bir yapı olması bize düşüncelerimizin doğal olmasından başka olanak tanımaz.! Acaba kaçtı mı? Göçtü mü? Hayır. Artık yukarısı yok. eşkıyalığın. yaşamının son on yılını büyük bunalımlar ve hastalıklar içinde geçirdi. insanların Tanrı’dan korkmaları yerine. köhnemiş Hıristiyan anlayışını yıkmak ve yerine yenisini koymak biçiminde uygulamak istemişti. eldeki değerlerimizi korumak ve geliştirmektir. bizi sonunda yine bu noktaya getirecektir. Lütfen geri gel. Marco Polo veya Evliya Çelebi neden “büyük insan” olarak anılırlar? Onlar. Bizler O’nun katilleriyiz. burası var. O nedenle her şeyin değiştirilmesini istiyor ve ‘İki tip insan değişmez.. Tanrı’yı. Demek ki orman kanunlarının işlediği Marco Polo’nun dünyası epeyce medenileşmiş ve uygarlaşmış. ölüler ve deliler. yol kesmenin.. Sizler ve ben. Bu boşluğun içine düştüğümüzü görmüyor musunuz?’ Nietzsche hurafelerle dolu bir Tanrı anlayışının yıkılması ve bunun yerine ‘doğru’ bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiğine inanmıştı. kendi duygu. 1883’te yazdığı “Zaratustra”da. Ve kalbimdeki son alev Sana doğru yanıyor. Oysa bugün. Karamsar bir mizaç sergileyen Nietzsche. O’nu bizler öldürdük. Önce Prusya’daki. her tarafta yağmanın. Ve hızla daha da uygarlaşmaktadır. dürtü ve ihtiraslarından korkmaları gerektiğini öneriyor ve kendi yalnızlığından korktuğu zamanlar Zaratustra’yı Tanrı’ya yalvartarak şöyle haykırıyordu: Tanrım! Geri gel. Burası sonsuz bir boşluk. Friedrich Nietzsche (1844-1900) buna benzer bir düşünceyi. o çağlarda dünyanın bir cangıldan daha tehlikeli oluşudur. fakat esas neden. Bu. O nedenle.. Ama bunun ön koşulu. savaşların ve her türlü ilkelliğin hüküm sürdüğü devirlerde seyahat edebilme cesaretini gösterebildikleri için övgü kazanmışlardır. biliyor musunuz? Çünkü hak ve hukuk tanımayan bir dünyanın istilâsından korunmak için en geçerli savunma şekli oydu. elinizdeki bir pasaportla tüm dünyayı özgürce ve güvenle dolaşabilme olanağınız var. Bu doğallık... yüksek bir yere çıkar ve ağlayarak şunları haykırırdı: ‘Tanrı’yı arıyorum. güçlü ve moral değerleri yüksek bir seçkinler tabakası yaratma hayali de besliyordu. Eski kentlerin etrafı neden surlarla çevriliydi. Uzletlerin sonuncusuna. Gözyaşı ırmaklarım Yataklarında sana doğru akıyor. tecavüzlerin.. Bu şöhreti kazanmalarında gördükleri ve yaşadıklarını gezemeyenlere anlatmaları da rol oynamıştır elbet.

Tanrının buyruklarına uymamayı da içine alır. yasakların az olduğu toplumlarda daha fazla görülmesi bir . Fakat tarihsel süreçte günahların. Bugün dünyada midesi yiyecek. Merak: Dünyaya gelen insan yavrusunun hayata hazırlanması ve çevresindeki her şeyin doğasını öğrenmesi için gerekli olan bir içgüdüdür. Ve beğenilme içgüdüsü ile birlikte bu merak sayesindedir ki. Yani yasak. bu dengesiz ve sağlıksız eğitim onlardaki merak içgüdüsünü köreltmekte ve yaratıcılıklarını engellemektedir. Çocukların her şeye dokunma ve olmadık şeyleri kurcalama isteği bu güdüden kaynaklanır. Fakat. dünyanın başına gelecek olan da Niçe’ninkinden farklı olmayacaktır. ruhî dengeyi ve toplum düzenini bozacak yasakları delme arzusunu engellemek veya pasifize etmektir. . her şey karşıtı ile var olabildiği için. Bu da pek çok toplumsal sürtüşme ya da değişim çıkarıyor ortaya. Bu durum böyle devam ettiği sürece. Oysa. sizin de Marco Polo örneğinde sözünü ettiğiniz gibi. bu dünyada hak ettiğimiz evrensel mutluluğu yaşamamız sürekli ertelenecektir. hâlbuki. geliştirmek ve evrimleşmelerini sağlamak. Zaten. “Evrensel düşün. insanoğlu bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeyi yakalayabilmiş. Mucitlerin ve icatların. Dünya küreselleştikçe ve ülkeler bile bir şehrin mahalleleri gibi kolayca gezildikçe.Günahkâr insanların sayısının suçlulardan daha fazla olmasının nedeni de bu olsa gerek.Suç: Kanunlarca saptanmış yasaklara uymamak ve topluma veya bireylere zarar vermek demektir. Oysa. o “nefse hâkimiyet”. ahlâkî ve sosyal değerler sosyobiyolojik insanın mutluluğu için en geçerli arşivdir. bunca sanat ve değer üretmiştir. Fakat bu durumun bir başka nedeni de. pozitif bir içgüdü olan merakın negatif zıddı olarak ortaya çıkar. Benim son mutluluğum! Eğer. yasaklara uymama güdüsü. onları doyuma ulaştıracak ekonomik ve zihinsel gücümüzü Makroevren’i araştırma yolunda harcıyoruz.Efendim. suç işleme ilk insanlardan beri süregiden bir olgu. insanlar suç işlemeye neden meyillidir ve suç ile günah arasındaki fark nedir? SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ . Bu nedenle dünyadaki suç oranları son yıllarda oldukça arttı deniliyor. arzu ve merak doğurur.Saptamanız çok yerinde. yasakların ve ayıpların kapsamı o kadar genişletilmiştir ki. öncelikli hedefimiz olmak zorundadır. Sizce. pozitif merak bile işlevini sürdüremeyecek hâle gelmiştir. beyni bilgi açlığı çeken milyarlarca insan var. Sonuç olarak ben. . Dinsel öğretilerin istediği şey. dünyamızdaki sorunlar bizi diğer gezegenlerden daha fazla ilgilendirmelidir. Bu suçları işlemek dinlerce de yasaklanmış ve fakat adına günah denmiştir. . Bunları korumak. Çünkü ayıp-günah-yasak üçlüsü çocuklara çok erken yaşta ve daha beyinsel nakışları örülmeden önce empoze edildiği için. her yorumunuz bende yeni bir soru doğuruyor. değerlerimizi evrimleştirmek yerine devrimle yıkmaya çalışırsak. insan doğasında yasakları delme arzusunun varlığıdır. insanlar yeni kültürlerle ve yaşam tarzları ile tanışıyorlar. Benim acılarım. kanunların ve dinlerin var olma sebebi de budur. Ama günah suçtan daha geniş bir kavramdır. On binlerce yıldan beri edindiğimiz evrensel. Bunları benimseyen kişiler aynılarını kendi yörelerinde yaşamak istiyorlar. küresel davran ve yöresel yaşa” prensibini edinmemiz gerektiğine inanıyorum.Benim bilinmeyen Tanrım.

daha önce akla gelmeyen yeni sorular doğuruyor ve dolayısıyla insan zihninde yeni cehaletlere yol açıyor. sonsuzluk ve hiçlik paradoksu ile var olmuşsa. . . Varlığını ortaya koyması ve iş görmesi için .Böyle bir genin varlığına dair birkaç ipucu mevcut. bir savunma mekanizması olarak agresif davranma şekline dönüşür.Evet. Fakat merakın çocuk yaşta köreltilmesi bence en önemli sebeptir. zevk için avlanırlar ve çıkarlarını ya da toplumsal statülerini korumak için savaşlarda veya barışta birbirini öldürürler.Nasıl ki evren. negatif ve nötrdür. Protein gereksinimi aynı olan bu iki canlı türünün öldürdükleri diğer canlıları sayacak olursanız. kırdığı eşyalardan başlayarak çocuğa “suç işletmeye” o zaman başlar. Buradan çıkan sonuca göre. beyin geliştikçe ve Sosyal Bilinç olgunlaştıkça. her olay ve her görüngü de zıtlıklar paradoksu sayesinde var olmaktadır. Merakın genetik olduğunu ben en açık hâliyle çocuklarda görüyorum. Bu merak içgüdüsünü tetikleyen bir gen var mı. insanların kurtlardan çok daha fazla sayıda canlı öldürdüğünü saptayabilirsiniz. bir toplumun bilim ve teknolojide geri kalmasının nedeni yasakların ve günahların fazlalığıdır. öyle mi? . yoksa merak sadece düşünen insandaki beyinsel bir fonksiyon mu? . Bu durum da bizde yeni merakların doğmasına neden oluyor.Bu sözleriniz bana “bilimin akaryakıtı cehalettir” sözünü anımsattı. gözleyebildiğimiz bir özgürlük anlayışı var. en. Ne tür bir işlevi olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış ama bu genin beyinde açıldığı ve düşünce sisteminde etkin olduğu sanılıyor. Konuşmaya başlayınca sorduğu binlerce soru da merak içgüdüsünün bir başka kanıtıdır. Ama bu mekanizma kültürel etkiler yüzünden gereksiz yere öldürme davranışına kadar genişleyebilir. içindeki her fenomen. 20’nci kromozom üzerinde. Yani bildikçe bilmediklerimizin çokluğunu daha iyi anlıyoruz. Agresif davranışların bir nedeni de bu değil mi? Ayrıca doğanın da. ama sadece onlar değil tabi.5 milyar insan var ve aynı sayıda da yabanî kurt var diyelim. Bilim cehaletin üstüne gittikçe. pozitif.Yani sizce. özgürlük.Acaba insanların agresif davranmasının nedeni de genetik olabilir mi? . Daha yüzlerce faktör var.tesadüf olmasa gerek! . İNSAN VE ÖZGÜRLÜK . Daha konuşmayı öğrenmediği için kültürel etkiler altına girmemiş bir çocuğun her tarafı karıştırması ve her şeyi ellemesi buna en güzel kanıttır.Efendim. Bu ilave katliamları insanlar kendilerini her bakımdan daha emniyette hissetmek ve “vur güdüsü”nü doyurmak için de yaparlar. . diyebiliriz. İşte bu güdü. insanın çok değer verdiği ve uğrunda sürekli savaştığı bir kavram. Evliya Çelebi’nin büyük cesaretle edindiği seyahat özgürlüğü gibi. Fakat her yeni bilgi. Bir şey nötr (yüksüz) ise durağandır. boy ve yükseklik değil. agresif davranma temelde genetiktir. Acaba özgürlük kavramı genetik şifrelerimize mi kayıtlı? DOĞA. bilinmeyenler birer birer bilinir hâle geliyor ve böylece yeni bilgiler türüyor. PRP (Protiz Rezistanslı Protein) denen küçük bir gen var. Örneğin dünyada 6. Bunu da kolayca rasyonalize ederek. Yaşamak güdüsünü iki temel davranışla tatmin ederiz: Yiyecek tüketmek ve bir tehlike anında vurmak veya kaçmak… Vurmak güdüsü. İnsanlar protein ihtiyaçlarını karşılamak için öldürdükleri çiftlik ve kümes hayvanlarından başka.Genetik yapımızda var olan iki temel içgüdü yaşamak ve üremektir demiştik. Evrene enerji düzeyinde baktığımızda görürüz ki: Madde soyut enerjinin somutlaşmış hâlidir ve maddenin gerçek boyutları. suçluluk duygusundan kurtulmak isterler.

Ve evren sürekli genişlediği için yıldız kümeleri bile durmadan konum değiştiriyorlar. Özgürlük de böyledir. Bunlar için gerektiğinde agresif davranmayı ve savaşmayı kolayca göze almaktadır. Eğer tüm dünyada tarihten beri sürekli koyu bir esaret rejimi olsaydı. Surlara hapsolan insan bir de totaliter rejimlerin baskısı altına girince. özgürlüğün değerine daha fazla artı yüklemeden edemiyorum. Bunca hareket ve değişim esnasında. On binlerce yıl önce. . uzay. dolaşım kabiliyetini yitirmiş ve “esaret” hayatı yaşayan varlıklar da var. içinde madde. Ben özgürlüğü “Kinetik Pozitif” ve tutsaklığı da “Potansiyel Negatif” olarak algılıyorum. o zaman özgürlük -zıddı olmadığı için. Esaret olmasaydı hürriyet de olmazdı. Onlar da -hayvanlar gibi.pozitif değerini kaybeder ve nötr hâle dönüşür. Dünyadaki esaretin tümünü yok ederseniz. hayvanlara ve insanlara “rüşvet” olarak ikram ettikleri meyvelerindeki çekirdekler veya polenler sayesinde. Bu nedenle. bizim çok değer verdiğimiz özgürlük de. zaman ve hiçbir hareket olmayan. Fakat biz. O bakımdan. Bursa’dan yola çıkan bir maymun. rüzgara.. kinetik özgürlüğe dönüşme çabası gösteriyor ve olanağı buluyor. daldan dala atlayarak Kars’a ve hatta Çin’e kadar gidebilirmiş. . bilincimiz sayesinde farkına vardığımız her oluşumun kökeninde pasif nötr ve aktif pozitif veya aktif negatif vardır. uçan böceklerin ve kuşların dikkatlerini çekip genlerini uzak diyarlara da gönderme gayretleri olduğunu düşündükçe. gerekli ve şart olduklarını görürüz ve birisi diğerine tercih edilmez. ikisinin de aynı değerde.Peki. Fakat toprağa bağlanmış bitkiler ve milyonlarca yıldır yerinden kımıldamayan kayalara kadar. o kadar potansiyel tutsaklık olması gerekiyor. Olaya “doğa gözlüğü”nden baktığımızda.. yere basmadan. sürekli bir özgürlük ve dinamizm arayışı içinde olmuş ve olmaya devam edecektir. Dolayısıyla. sahip olduğu değerden daha fazla artı bir değer yüklemişiz.özgürce yer değiştirmek için çok ilginç yöntemlere başvuruyorlar. özgürlüğü oluşturan temel etken evrendeki dinamizmdir sonucu çıkıyor mu buradan? .eşit miktarda negatife ve pozitife bölünmesi gerekir. Böylece özgürlük (pozitif) ve esaret (negatif) kavramlarından artık söz edilemez. Zira bulduğu her pratik yöntem. Çiçeklerini bin bir renge boyamalarının asıl nedeninin. O yemyeşil dünyada yaşayan ve korku içinde ama özgürce dolaşan insanoğlu. Yani özgürce hareket eden mikroorganizmalardan ve hayvanlardan tutun da. Kara Delik ötesi Teklik (Singularity) denen bir evrendir. benliğinde potansiyel tutsaklığı da taşıyacaktır. etrafı surlarla çevrili kentler ve devletler kurmaya başlayınca korkularını azalttı ama özgürlüğünü de kısıtlamış oldu. Evrendeki her şey sürekli değişiyor ve yenileniyor. Aslında. yağmura. Temelde. Sözgelimi. Bu çabayı en yakınımdaki bitkilerde her mevsim gözlüyorum. Çünkü ne kadar kinetik özgürlük varsa. Burada bir nüansa dikkatinizi çekmek isterim: Pozitif ve negatif enerji türlerine bu isimleri takan insanoğludur. bunları iyi ve kötü olarak sınıflandırmış ve hatta pozitif enerjiye. özgürlük ve tutsaklık evrenin işleyişinde vardır. başka topraklarda yeşermek arzularını hayretle ve heyecanla izliyorum. potansiyel esaret. enerji olarak yüksüz bir evren. doğada eşit değere sahiptir. kültürel gelişim sürecinde. doğanın gözünde bizim değerlerimiz sübjektif ve görecelidir. her şey kendisi ve zıddı sayesinde var olur. Fakat mutlak özgürlük doğada tek başına bulunmadığı için. bizler bunu yaşamın doğal bir gidişi zannedecek ve özgür davranan veya özgürlük isteyen bireyleri belki de şiddetle cezalandıracaktık. kaçındığımız esaret de. Yani. İnsansoyu evrenin bir parçası olduğu ve genlerine kodlanmış Doğa Kanunları’na uyduğu için. depreme ve süpernovalara dönüşen yıldızlara kadar evrende olağanüstü özgür ve dinamik bir yapı gözleniyor. insanın bu özlemini mutlak mânâda tatmin etmesi asla mümkün olmayacak. derebeylikler.Tabiî.

belirsiz birer eylem olan davranışlarımızı ve düşüncelerimizi etkiliyorlar. O zaman kurduğunuz denklemi değiştirmek zorunda kalmayacak mısınız? . kaos. bizi tatmin edecek özgür bir dünyayı kurmamız daha da kolaylaşacaktır.. Buna karşın özgür düşünce ve davranışlarımız da genlerimizin mekanik yapısını değiştirebiliyor. Özgürlüğün evrimini zorlamak ve onu devrimle edinmeye kalkışmak. mekanik ve determinist bir mekanizmanın yaşamasına olanak yoktur. İçinde böylesine belirsiz ve hercümerç bir etkileşimin olduğu bir sistemde. gidecek.Burada öncelikle birkaç kavram arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak lazım: Özgür irade. insanın -sosyobiyolojik bir canlı olmasından ötürü. diyelim ki insanoğlu o kadar olumlu bir evrim süreci geçirdi ve o kadar yüksek bir bilinç düzeyi yakaladı ki. Hatta. determinist birer mekanizma olan genler.doğal ve kozmik bir hak olarak görüyorum. tutsaklık ve özgürlük dengesi hiç değişmeyecektir. O nedenle.. Bakınız. Newton mekaniğine göre. genetik şifrelerimiz bize ne kadar özgürlük tanıyor? GENLERİN ESİRİ MİYİZ .Peki. bu evrimi hızlandırma olanağına kavuşamayız. Özgürlüğü. Hayal gücümüzü aşan bu zaman içinde. Yetenekleri elverdiği için zaman zaman bu yasaları delebilir. Büyük Sıkışma. Bu etkitepki mekanizması determinist bir oluşumdan başka bir şey değildir.özgürlüğünü tekrar kazanmanın savaşını vermeye başladı. tüm evren kurulu bir saat gibi hareket eder ve içindeki her şey bilardo topları gibi önceden belirlenmiş yönlere doğru gidip gelirler. . bu göreli kavramı doğal denge terazisinde tartarak anlar ve uygularsak. özgürlük. belirsizlik. Ve sonra bom! Büyük Sıkışma!. Gerçek özgürlüğü. Bir vişne ağacı. genetik mühendislik sayesinde bir gün belki doğasını bile değiştirebilecek.Efendim. filiz çağından ergenlik çağına kadar toprak ve hava koşullarının el verdiği kadarıyla ve fakat dallarını ve yapraklarını özgürce salarak büyür. Ve aşırı özgürlüğe karşı aşırı tutsaklık denklemi yine çalışacak. .Doğa Yasaları’nın ve toplumsal kanunların tamamen dışına çıkma özgürlüğü bulunmamaktadır. ama bunun bedeli özgürlüğünü veya yaşamını yitirmek olur. ortaya yeni esaret türleri çıkaracaktır. evrenin her yerini mesken yaptı ve sonsuza yakın bir özgürlük kazandı. aslında determinizm. ama onun bir çınar ağacına dönüşme özgürlüğü asla yoktur. Tüm evren ve içindeki “özgür insan” önce kara deliklere. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde listelenmiştir. DNA’ları konuşurken fark ettiğiniz gibi. ..Hayır. ışık hızından daha hızlı hareket ederek. eksi değerdeki esaret de aynı oranda büyüyecektir. özgür iradenin nefes aldığı ve hayat damarlarının beslendiği kaynak olan özgürlük. Bence. O zaman artı değerdeki özgürlük o kadar büyüyünce.. daldan dala atlayıp gezen maymun örneğinde olduğu gibi uçaktan uçağa atlayıp. ama henüz bu liste bile uygulanmamaktadır. Bu kabarmış özgürlük içgüdüsü ve özlemi uğruna hâlen savaşıyor ve ışığı demokraside bulmuş görünüyor. kendi doğamıza ve tarihsel diyalektik sürecimize uygun biçimde yaşayarak ve fakat kendi totaliter ve bağnaz fikirlerimizi saf dışı bırakmak için mücadele ederek bulabiliriz. insanoğlu belki bu limitler içinde kalmakla yetinmeyecek ve daha özgür bir dünya kurmak isteyecektir. sonra da Teklik denen o hiçliğe hapsolup. belirlenimcilik (determinizm) gibi. dünyayı dolaşabilmek bağlamında anladığımız sürece de. insanoğlunun ta ilkçağlarda kaybettiği ve ancak Magna Carta ile ucunu yakaladığı özgürlüğünün sınırları. kaos ve belirsizliklerin eseridir. Bunun gibi. yani bir anlamda “Evrenin Kıyameti” 5 milyar sene sonra gerçekleşecek deniliyor. Ben özgürlüğü -bu limitleri aşmamak kaydıyla.

Örneğin yağmurun nasıl yağdığı ve kar tanelerinin nasıl oluştuğu artık iyice belirlenmiştir. hangi gözle ve ne zaman baktığına bağlı olarak değişen. Buna kötü determinizm diyebiliriz. Buna da iyi determinizm diyebiliriz. oldukça sübjektif bir kavramın ismidir. Yani. İşte bu da bir determinizmdir. bizi başka genlere ve geleneklere sahip insanların emirlerine karşı çıkmak için güdümlerler. Yani özgürlük. emir altında olan insanlar daha fazla strese girerler ve o yüzden daha yüksek kalp hastalığı riski taşırlar. Bunun yanında. Meselâ benim bu akşam ne zaman yemek yiyeceğimi veya yiyip yemeyeceğimi bilemezsiniz. İşte. İnsan davranışları ve kişilik arasındaki ilişki de böylesi bir karakteristiğe sahiptir. yani determinist olmadığını savunur. yemeğimi hava koşulları. aradaki gri tonlardadır. nerede ve ne miktarda yağacağını hiç kimse kesinkes bilemez. Ama Yunus’un dediği gibi. insanın davranış kalıpları uzun vadede ortaya çıktığı için. ama gelecek 3 gün içinde mutlaka bir şeyler yiyeceğimi tahmin edebilirsiniz. Ben bunu yadırgamıyorum. yardım istemeyen insanlara yardım eğmeyi istekle yaparız. Mikro ve Makroevren’de hiçbir şeyin belirli. “Bende bir ben var. Buna rağmen. onun kişisel özelliklerini kestirmek kolaylaşır. yaşamın amacı nedir? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM .Efendim. Biyolojik ve Sosyal Bilinç’tir. İşte bu nedenledir ki. Fakat Kaos Teorisi’ne kulak verirseniz. Heisenberg’in de haklı olduğunu görebilirsiniz. Benim özgürlüğüm. fakat yine de zamanı hakkında tam bir tahmin yürütmenize olanak vermez. Amaç sözcüğü de en göreceli kavramlardan biridir: Kimin nereden. . Örneğin. Bu genetik ve dışsal koşullar benim yemek alışkanlığımı belirler. . özgürlük. Bu soruyu kime sorarsanız farklı yanıtlar alırsınız. Bizi bu seçeneklere sahip çıkmaya iten nedenler de hem genetik.Hayır. benliğini determinist ya da özgür bir dünyada yaşamak isteyen “Ben”in amacı ne olmalıdır. Yani: Kaos gibi görünen bir sistemi oluşturan elemanlar veya olaylar arasındaki ilişki o kadar çok ve karmaşıktır ki. Hiçbir insanın bir dakika sonra nasıl davranacağını bilemezsiniz. Belirsizlik İlkesi dediği bir kavramla açıklamaya çalışmıştır. uçlardaki siyah ve beyazda değil. bir başka deyişle.Acaba bu siyah ve beyaz renklere de esaret mi diyoruz? . hem de kültüreldir.Neyse ki Newton bu konuda yanılmıştır. çünkü bu durum monotonluğu itici . çiftçiler ve bitkiler. fakat bunların ne zaman. Ögeler determinist. evrende aslında bir kaos yaşanmaktadır. Heisenberg. Bu kaosu Heisenberg. Bunun adını “Ben” koymuşuz. yemek zamanımı ise sosyal ve biyolojik koşullarım. aslında iyi determinizmin ta kendisidir: Kendi limitlerimizi anlayıp kabullenme ve bu sınırlar içinde kendi seçeneklerimizi yaşamaktır. İnsan olarak hepimiz. fakat bize emreden insanların işlerini ya savsaklar ya da zorla veya stres altında yaparız. davranışlarımızı da etkileyen bir genetik determinizm sahibiyiz. sistemin parçalarını teker teker belirleyip isimlendirseniz dahi. benden içeru. Aslında yemek yiyebilmem birçok determinist etkene bağlıdır: Açlığımı genler belirler. Çünkü genler kendi şifrelerini kullanmak istedikleri için. ama sonuç belirsizdir. Ve en basit kurguya sahip sistemlerden bile çok karmaşık sonuçlar çıkabilir.” İşte o ben: “Kolektif Ben”dir. Serbest ekonomi piyasaları da böyle bir sistemdir.Ben izafî kavramlara hep çekinceli yaklaşırım. kendi genlerimin ve kendi düşüncelerimin bana empoze ettiği determinizm bana iyi gelir. determinizm ve belirsizlik limitleri arasında kalan bu alanda ortaya çıkar. ancak bazı tahminlerde bulunabilir.. Ama eninde sonunda mutlaka bir şeyler yiyeceğimi bilirsiniz. olayların sonucunu kestirmeniz yine mümkün olmayabilir.. Newton’un da. Bence şöyle düşünmek lazım: Dış koşulların veya diğer insanların bana empoze ettiği determinizm özgür irademe her zaman ters gelir.

Bunlar da evrensel ortak paydalardır. altında yatan başka sebepler de vardı: Başta. doğal bir ayıklama mekanizmasının sonucudur (Doğal Seleksiyon). Nasıl ki iki meyve ağacından az meyve vereni keser ve bire on veren buğday yerine. güçsüz özellikler yavaş yavaş tercih edilmemiş ve kaybolmuştur.bulan insan doğasının bir sonucudur. Bu gayesini milyonlarca yıldan beri yeryüzünde büyük bir başarıyla gerçekleştirdiğine hayretle tanık oluyoruz.. Madem ki Hz. Aslında.Fakat bilim adamları ile din adamları bu konuda bir türlü anlaşamıyorlar. Zaten. bir canlıda güçlü olan özellikler diğer nesillere kalıtım yoluyla geçerken.bir dizi kültürel değer ve ekonomik kazanım üretmek. Çünkü yaşamak için.” Darwin’in mantık zinciri şöyleydi: “Nasıl ki bir çiftçi iki ineğinden birini kesmek zorunda kalınca sütü az olanı kesmeyi yeğler ve yararlı olanı yaşatır. Âdem konuşabiliyor ve ilk emir olan “öldürmek günahtır” yasağını koyabiliyordu.. Fakat.Neden 50 bin yıl? . . Bunun arkasında duran “bilimsel iştah” yanında. elimizde 50 bin sene öncesine değgin hiçbir yapay kalıntı olmayışına ve insan kafatası ve beyin büyüklüğünün 50 bin senedir hiç değişmediğine dayanılarak yapılmaktadır. Darwin 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayımlayınca. Doğanın önemli parçası olan insanın ise üç temel amacı var: Üremek. bu sürpriz ve kilise öğretilerini yadsıyan teoriyi destekleyen çok sayıda bilim adamı ve iş adamı oldu. Ayrıca. çoğalmak ve değişken çevre koşullarına adapte olmak zorundadır. .. bire otuz veren buğdayı ekerse. elini ve dilini daha iyi kullanarak. ama 50 bin sene öncesi.. düşünmeye ve alet yapmaya başladığı çağdır. insanoğluna özgü amaçlar koleksiyonu içinde birbirinin aynısı ve benzeri olan sadece birkaç temel gaye bulabilirisiniz. . insanın konuşmaya. Bu saptama. 15-20 bin sene öncesine gittiğinizde bile insanların ne denli doğal ve ilkel yaşadıklarına tanık olabilirsiniz. yaşamak ve üremek. kültür altyapısını oluşturmaya 50 bin yıl önce koyulmuştur.. engizisyon gibi insan onuruna ve haklarına tamamen aykırı bir sistem kurmuş ve uygulamış olan Kilise’nin hâlâ elinde bulundurduğu görkemli gücü çökertmek ve paylaşmak amacı geliyordu. Doğadan başlarsak. üremek ve evrimleşmektir. 142 senedir hâlâ kanıtlanmamış ve kanunlaşmamış bir teori olarak bekleyen Darwin’in tezini. Zaten bilim de fazla gelişmemişti. onun önde gelen iki amacı.5 milyar insanın binlerce gayesinin kökleri bu üç ana kaynaktan beslenir. Charles Darwin’e (1809-1882) kadar. bu konuda aralarında büyük bir ihtilaf yoktu.Aslında bu zamanı 250 bin yıl olarak kabul edenler de var. öyle mi? . Evrim Teorisi bu çevreler tarafından neredeyse göklere çıkarıldı. Yani..Efendim. Tabiat . Darwinizm gibi bir akım kapitalizmin gelişimi için gerekliydi.O hâlde düşünen ve ahlâkî değerleri olan insanı dinsel bağlamda temsil eden Âdem ve Havva 50 bin yaşında demektir bu. 300 milyon yıldan beri devam eden bu ayıklama. “Tüm bitkiler ve hayvanlar milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ilkel canlıların evrimleşerek başkalaşması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu evrimsel değişim. Kaldı ki. öyleyse insan kültürünün ve etiğinin babası sayılabilir. Darwin ne diyordu?. çevre koşullarına ve topluma uyum sağlayarak yaşamı sürdürmek ve -diğer canlılarda bulunmayan yaratıcılığı sayesinde. . Demek ki üç amaçlı insan bu evreden sonra gelişmeye başlamış. Çağımızdaki 6. sonuçta bu kadar çeşitli ve mükemmel canlıların oluşmasını sağlamıştır. gelişen ateizmi ve kapitalizmi destekler görüntü verdiği için. diğer canlılar gibi. insanın da sadece iki temel amacı vardı. Fakat 50 milenyum önce. pek çok insan kanun gibi gördü ve hararetle savundu.Evet. altını çizerek söylüyorum.

Darwin.Esasen inanç.Peki diyelim ki. Kimi zaman da katılaşır veya buz kesilir. yeni türler de evrim yoluyla ortaya çıkıyor ama bir türün diğerinden türediğine inanmam için elimde somut kanıtlar olması gerekir. doğada var olan evrim gerçeğine parmak basmıştı. Tanrı’yı inkâr etmemiş.sadece önemli bir tez olarak görmeye devam edeceğim. esas kıyamet. .. Bu böylece devam edip gidecek. ama eğer teori doğrulanırsa. Darwin’in 1871’de yayımladığı “Descent of Man” adlı kitabından sonra koptu. Fakat bir müddet sonra yapılacak yorumlar sayesinde sular yine durulacak ve inananlar bir yolunu bulup. . Örneğin. düşüncenin katı bir türevidir. ama türlerin gelişimi evrim sayesinde oluyor. bu bulguların kutsal kitaplarla çelişmediğini. kırılgandır ve kolay kolay buharlaşmaz. Kilise ile Bilim Dünyası’nın arası iyice açıldı. Teorisinde yanlışlıklar ve eksikler vardı ve İncil’le çatışıyordu ama Tanrı anlayışı ile çatışan fikirler öne sürmediği birçok bilim adamı tarafından savunuluyordu. Zaten evrim kelimesini de türlerin birbirinden türediği bağlamında değil. en fazla işe yarayan özellikler gelecek kuşaklara aktarılmış olur. . Oysa Darwin. Kendisini yaşatan çevre koşullarını bulduğunda daha da katılaşır ve bir aysberg gibi . Ben. düşüncenin donmuş hâlidir. İşte inanç böyledir. Bilim adamları da kendi aralarında Darwinciler ve Dindarlar olarak ikiye bölündüler. Bir düşünceyi değişmez düşünceler klasörüne koyar ve o klasöre o düşüncenin doğru olduğunu destekleyen bilgileri de depolayıp uzun süre saklarsanız.Hayır. İklim koşulları kötüleştiğinde. güçsüzler telef olur ve güçlüler ayakta kalır. Bu mekanizma bazen anî değişimlerle (mutasyon) bozulabilir.Yani. Botanik. Düşünce gibi esnek değildir. daha ileri gitme olanağı kısıtlı olduğu için hantal ve tembeldir. Bazen kendisinden daha kuvvetli bir düşünce ile karşılaştığında buharlaşıp yok olur. sadece binlerce yıldır yapılan yanlış yorumları düzelttiğini söyleyecekler.. çok daha uygun ve mükemmel biçimde yapmaktadır. hayvanların genetik şifreleri çözüldükçe Darwinci görüşler daha da öne çıkacak ve belki de kanunlaşacak. Böylece. düşmanlar çoğaldığında ve yiyecek kaynakları azaldığında türler arasında rekabet artar. ortalık bayağı karışacak. Ama bu geçişleri gösterecek bir tek iskelet bulunamadı. Bu yeni türlerin oluşumunu sağlar. yani kolay kolay değişmiyor? . hastalıklar arttığında. Doğa bu işi. Tıp ve Antropoloji dallarındaki son 100 yıllık gelişmelerin ve bulguların hiçbirisi bu teoriyi kanunlaştıracak kanıtları ortaya çıkaramadı.Bunun olacağına pek ihtimal vermiyorum. Doğal ayıklama bunları da zamanla güçlü hâle dönüştürür. Fakat. İnsanlar bile aşı yoluyla yeni türler oluşturabilmektedir. Düşüncenin yapısı irdeleyici.da böyle bir genetik seçim yapar.” Buraya kadar Kilise’nin gösterdiği tepki aslında onların ne denli bağnaz düşündüklerini ortaya koyuyordu. . bilimsel düşünmeye saygımdan ve bağlılığımdan dolayı bu teoriyi kanıtlanıncaya kadar. O zaman bunu dinsel öğretilerle ve kutsal kitaplarla nasıl bağdaştıracak din adamları? . o düşünce zamanla katılaşıp buz donar ve bir inanç veya ideoloji hâline dönüşür. insanlarla maymunlar arasındaki benzerlikten söz edince.Sizce inanç denen olgu neden bu kadar inatçı. üstüne ekleyip hacmini artırabilirsiniz. sorgulayıcı ve su gibi akıcıdır: Girdiği kabın şeklini alır. Osmanlı uleması bile Darwin’in teorilerini tehlikeli bulmuş ve kitaplarının okunmasını yasaklamıştı. Zooloji. doğal bir sürecin nasıl işlediği üzerine gözlemlerini açıklamıştı. domuzdan file veya filden zürafaya geçişi gösteren bir dizi fosil iskelet olması lazım. çevre koşullarına adaptasyonu ve bu sayede gelişimi anlamında kullanıyorum. sizce evrim yeni türler ortaya çıkarmıyor. Zira Darwin.

Oysa. Sorular insan zihnini zorlayınca. öz vermeye ve en zorlu koşullara dahi katlanmaya razı olur. Aradığını bulması hâlinde ise.” Bu alıntıyı biraz açmak isterim: Bence hayatı. Nietzsche. . bu görüşün çok popüler olmasının esas nedeni “mutluluk nedir?” ve “yaşamın amacı nedir?” sorularına kolayca yanıt bulunamamasıdır. Kromozomların. onu yitirmemek için acı çekmeye. Bu konularda şimdiye dek on binlerce kitap yazılmasının ve binlerce farklı yanıt bulunmasının sebebi bu izafiyetten kaynaklanmaktadır. genetik detaylara kadar inen kişiye ürkütücü gelebilir. Bu düşünce bir buzdağı gibi donup büyüdükçe bir ideoloji mi olacaktır sizce? MUTLULUK SORUNU . Ve aslında ikisi de aynı düşünce pınarından çıkıp. biçim ve renk vereceğini anlatmaya çalışmıştır. birbirine zıt kutuplarda buzlanmışlardır. yanlış inanç da donar ve katılaşır. varoluş meselesi. Aksi hâlde. hayatın bir anlamı olduğu inancı. insanda heyecan yarattığı gibi bezginlik de yaratıyor. yaşamın varoluş sebebini ve özgürlüğün sınırlarını belirlediğini kavrayan insan biraz karamsarlığa düşebilir. Görünüşteki amacı sadece üreme ve evrim olan doğanın bu banal gayesinin esiri olmamak için. O zaman da gücünü bir veya iki yöne doğru kanalize etmiş oluyor. kişi. yaşamakta hiçbir anlam ve amaç göremeyen.Ya yanlış inançlar?. tarihten beri ürettiğimiz düşüncelerin katı bileşkesidir.Kirli suyun donması gibi. Etik dediğimiz ahlâkî değerlerin tümü.. bir ateistin inançsızlığı da o kadar katıdır. Yaşamınızı onun dikte ettirdiği biçimde kurgularsınız. insanı ve evreni iyi tanımış olmak. Bu zorluğu yenmek için. Albert Camus. O nedenle. bir enerji türü olan düşünce de donduğu zaman inanca. sadece yaşamayı ve üremeyi empoze eden bir düzenek gözüyle bakılmamalıdır. “mutluluk bir makineye benzer: Ne kadar basitse.Efendim.Bakınız. karşılaştığı engellere başkaldırmasının gerekli olduğunu. Mutluluk anlayışı ve yaşamın amacı kişiden kişiye değişebilir. insanın elinde tutmak zorunda olduğu yüksek ahlâk ve göksel değerleri içeren amaçlarını korumak için. İnsanın kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölebilme yeteneği vardır. genelde kolaycılığa kaçar ve bulunmuş bir yanıtı benimsemeyi yeğleriz. Oysa.büyür. Bir dine inanan kişinin imanı ne kadar katı ise. İnsan genomundaki genetik hafızaya. “yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen hemen her şeye katlanabilir” der. o kadar az bozulur. artık o inancı bir evlâdınız gibi kolay kolay terk edemezsiniz. düşünen ve araştıran ve yaratıcılığını kullanan insan kendine -doğaya rağmen ve doğaya karşı olmak üzerebir hedef veya erekler dizisi oluşturmak zorundadır. meraklı birçok insanın hayata tutunmaları zorlaşıyor. Esasen anlam arayışı. en ürkütücü koşullarda bile kişinin yaşama sarılmasına yardımcı olur. Aslında. ülküye. ideolojiye veya ahlâkî değerlere dönüşür. bunların izafî olmasıdır. . bu yüzden yaşamını sürdürmeyi mânâsız bulan kişi çok şey kaybeder. bütün değerlerinin odak noktası olacak bir adanmışlık ilkesi ve amacı geliştiriyor. bu noktada bir parantez açalım isterseniz: “Yaşamın amacı mutlu olmaktır” diyen epeyce yaygın bir düşünce var. Bu iki soruya kolay yanıtlar verilememesinin asıl nedeni ise.. Bu durum doğamıza ve Doğa Kanunları’na aykırı değildir: Nasıl ki enerji donduğu zaman maddeye dönüşüyorsa. . Onun da buharlaşması o kadar kolay değildir: Yanlış bir inancı veya ideolojiyi besleyip büyüttüğünüz için. bu mücadelenin anlamsız olan hayata. insana özgü ve .

önemli bir gereksinimdir. Anlam arayışı. anlamını bir ölçüde değerlere borçludur. teşekkür ederim. insan. değerlerin gerçekleştirilmesine katkı yaptıkça anlam kazanır. acı ve aşkla birlikte ruhsal dengemizi en çok etkileyen üç duygudan biridir. aslında yaşamayı bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor. Öyle anlaşılıyor ki yaşam. “Yaşamı anlamsız gören kişi hem mutsuzdur hem de yaşama uygun değildir. Duygularını ifade etmekten korkuyor. Hayatta amaç ve anlam yakalayamamış insanların mutlu olmaları hemen hemen olanaksızdır. duyusal uyumsuzluğun bir göstergesidir. Acaba yaşama anlam katan duygularımız da genlerin etkisinde mi? Örneğin. İnsan: Ruh denen varlık ile madde denen varlığın bir sentezidir. Kırılma.” Düşünen ve duyumsayan bir varlık olarak insanın anlamdan yoksun bir dünyada var olması imkânsız gibidir. bu amaçtan kaçamaz ve yalnızca hayvansal varlığa hizmet etmekten daha yüksek bir amaç için atılım göstermediği sürece. Yaşlanmaktan korkuyor. kendisini sevilmeye lâyık görmediği için. kişi kendine. reddedilmekten korktuğu için. İnsanın anlam arayışı ile değer olgusu arasında tükenmez bir münasebet vardır: Değerlerle ilişkisi bulunan kişinin yaşamı. Hayatı sırf maddesel bir olgu olmaktan çıkarıp. gençliğinin kıymetini bilmediği için. Albert Einstein’in deyimiyle. Zaten hayatın anlamı da. Sevilmekten korkuyor. eleştirilmekten korktuğu için. en azından yarısı bedeniyle ilgili. sadece bu sözleriniz üzerine bile birkaç kitap yazılabilir. sorumluluk getireceği için. insanların birbirine küsmesinin genetik bir nedeni var mıdır sizce? DUYGULAR KALPTE Mİ. Amaç yoksunluğu ise. değerler edinilip yaşandığında kavranır. -Efendim. amaçlarını gerçekleştirdiği ve değerlerini yaşatabildiği oranda mutlu olur. Ölmekten korkuyor.Küsme bir kırılganlık işaretidir ve kırılma duygusunun doğurduğu bir tepki veya davranış biçimidir. kaybetmekten korktuğu için. dünyaya iyi bir şey vermediği için. Bakınız Shakespeare ne diyor: İnsanların çoğu sevmekten korkuyor. yaşamdan. diğer yarısı da ruhî yönüyle ilgilidir. BEYİNDE Mİ . kendisi yerine başkalarına göre yaşadığı için. İşte bütün bu nedenlerden dolayı. Kırgınlığın şiddetine göre. Konuşmaktan korkuyor. dostlarına ve hatta tüm dünyaya küsebilir ve bu duygusal tepkiyi kısa veya uzun süre götürebilir. hayvanlarınkinden daha yüksek bir değer talep edemeyecektir. . Düşünmekten korkuyor. Ve yaşamdan korkuyor. Bu yüzden insanın hayattaki amaçlarından. ruh sağlığının da kuvvetli bir göstergesidir. ruhsal bir kaynaktan taşıp gelen gerçeklerin de tesiri altında düzenlemek gerekir. İnsan ister ilkel isterse medenî olsun.

Ben bu potansiyel yeteneğimiz sayesinde evrimsel bir sıçrama yapacağımızı bile düşünüyorum. Bunların birinden diğerine geçişi çok kolay ve anî olarak gerçekleşebilir. gözleme. sevinç ve öfke. kötülüğe ve acıya dönüşebilir ve küsmeye yol açar. Bu becerisi. kızgınlığın bu “maskesi”ni kullandığı anlardır. gerçekler bizi kırabilir ama hatalı ve rencide edici şekilde yüzümüze vurulduğu zaman. anlaşılmaz ve mantıksız gelen duygularımız fiziksel birer oluşumdur. hatalar ve gerçekler. birbirleriyle iç içe birer ilişki içindedir. IQ testlerinin yerini EQ (duygusal zekâ) testlerine bırakmış olması. Duyguların oluşumunu bir ağacın anatomisine de benzetebiliriz: Duyguları uyaran sinir hücrelerini ve aralarındaki bağlantıları ağacın köklerine benzetirsek. Küsmeye neden olan bu üç etken. Aslında. Orta Evrim Mantığı ve Üstün Evrim Mantığı. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda.. fakat gerçeği içerdiği hâlde acıya ve kırgınlığa sebep olur.İnsanı kıran ve acı veren nedenler arasında üç temel faktör vardır: Kötülükler. Orta Evrim Mantığı: Sınama ve yanılma yöntemiyle öğrenme yeteneğidir. hormonlar ve beyindeki nörotransmiter denen salgılar sayesinde oluşurlar. sempati. bu uyarıları tetikleyen düşünce veya dış çevre faktörleri ağacın gövdesi ve dalları olur. Gövde. Dar çerçevede mantıksız görünen ve rasyonel düşünce tarafından sürekli dışlanan duygular. İşte bütün duygu ve düşüncelerimiz bu üç mantık düzeyinin kombinezonları ve varyasyonlarıdır. kullanılması ve belki de daha heyecanlı bir çağın başlangıcının müjdecisidir. lise ve fakülte gibi üç düzeye ayırmak mümkündür: Temel Evrim Mantığı. mutluluk ve mutsuzluk gibi. Kırgınlık duyguların en yanıltıcı olanıdır. özveri gibi diğer duyguların “postuna” bürünme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanır. yalan bir sevgi ve saygı gösterdiğimiz hâller. bütün duyguların birer mantığı. üreme. Bu sistem. negatif olduğu zaman bütün dallar ve yapraklar negatif olur ve köklere bile negatif sinyaller ulaşır. hem de gerçeği doğurabilirler. İnsanın en şiddetli acılara dayanabilmesi de bu duygunun bir bukalemun gibi rengini değiştirebilme özelliğine sahip olmasındandır: Acıları bir şekilde rasyonalize ederek. Ama salt bilgi üzerine oturttuğumuz yanlış eğitim sistemi yüzünden. Bu bilgi hayatta kalmamızı sağlar: Yani. Keza. rasyonel davranma ve bilgiden bilgi üretmektir. Birine içten içe küstüğümüz hâlde. geniş perspektiften bakıldığında bilincimizin en vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. bu “tutsak kalmış” beyinsel ve genetik gücümüzün açığa çıkarılması. Bu genetik belleği ilköğretim. hatalar hem kötülükleri. Örneğin. Ve bütün duygular genlerden gelen emirler üzerine üretilen enzimler. bazı hayvanlarda ilkel düzeyde gözlenir fakat insanlarda üstün bir gelişme göstermiştir ve Sosyal Bilinç’in bir parçasıdır. bize çok karmaşık. yani düşünce ve çevre. bu potansiyel hazinemizden yeterince yararlanamamaktayız. Ben buna ham bilinç diyorum. beslenme. Üstün Evrim Mantığı ise: Akademik düzeyde düşünme. psikolojik ve ruhsal yapımızla birlikte beyin hücrelerimizdeki “genetik bilgi bankası” nın hafızadır.. pozitif düşünmek ve pozitif çevre . dayanılır hâle getirebilmemizi sağlar. öğrenme. Biyolojik Bilinç’in bir parçasıdır. Temel Evrim Mantığı içerir. saygı. Ayrıca. Bu. evrim kurallarına uyar ve içinde doğa mantığı taşır. kendisini gizleyebilmesinden ve sevgi. O hâlde. Bunu tüm hayvanlarda ve çocuklarda görebiliriz. Yani. çevreyi algılama ve bir tehlike anında vurma veya kaçma güdülerini doğurur. Doğadaki fizik ve matematik kanunlarının evrim yoluyla biyolojimize işlenmiş hâli. sebebi ve sonucu vardır. Çünkü bizi diğer canlılardan ayıran ve “üstün” kılan şey: Duygusal. Bu çeşitlemelerin hem negatif hem de pozitif boyutları vardır: Sevgi ve nefret. bize hak ettiğimiz bir kötülük yapılabilir.

farkına varılan böylesi bir tepkidir. bilinçte ve bedende genel bir uyarılmışlık hâli (arousal) oluşturmasıdır.Gurur/Övünç . .Evet.Duygusal zekânın içeriği henüz tam olarak anlaşılamamıştır ve hatta tanımı bile henüz bilimsellik kazanmamıştır. cesaret. Beynimizde. Örneğin bir ayağı topallayarak yürüyen bir kediye duyulan acıma hissi.Duygu ile his arasında bir fark var mı? . duygusal denge ve verimlilik bakımından son derece önemli iki etkendir.Şehvet (cinsel dürtüleri tatmin etme isteği) . o hormonun yarattığı duyguya kapılırız. “Kan beynime sıçradı!” veya “Kendimi zor tuttum!” ifadelerindeki şiddetli duygusal hâller.Tatmin olma . buruk acı gibi) . “Yüreğim ağzıma geldi!”.Mutsuz olma .Hüzün duyma . Yani çabuk gelip geçen. Hangi duygu veya refleks uyandırılacaksa.Üzüntü.Bu arada sözünü ettiğiniz Duygusal zekânın tanımını yapar mısınız? DUYGUSAL ZEKÂMIZ . hınçlanma.Kendini aşağı hissetme .Sevgi (çocuk. Fakat beyin. insan. suçluluk. . Böylece en geç 6 saniye içinde. o duyguyu gerçekleştirecek hormonları üreten salgı bezlerine bir sinyal gönderir ve bazı hormonlar hemen üretilip. öfke.Alınma/Küsme . sevinç. dost. minnet.Acı (yürek acısı. kıskançlık. beyin o organa bir sinirsel sinyal (impulse) gönderir ve bu sinyal bir refleks hareketi yaratır.Zevk alma . bezginlik. Bence başarının sırlarından biri de budur.Aşk (cinsellik taşıyan romantik sevgi) . nohut büyüklüğünde bir “duygu merkezi” var. Duygu (emotion): Farkına varılan bir hissin kuvvetlenerek. heyecan kategorisine girerler.koşullarında yaşamak. üzüntü. Hipotalamus denen. korku.. bu işi bir sürü sinyal gönderip zahmetli bir şekilde yapmaz. şiddetli bir duygudur.Kendini üstün hissetme .. aile. Vücudun sadece bir organını veya bölgesini uyarmak gereksinimi ortaya çıktığı zaman. pişmanlık. bedenin tümünü uyarma ihtiyacı hissettiği zaman. kan dolaşımına akıtılırlar. şaşkınlık.Mutlu olma . hem hormonlar hem de sinir sistemi kullanılır. aşk gibi… Heyecan (excitement) ise: Duyguya oranla daha kısa süreli.Hırs/İhtiras . şefkat.Hayranlık/Gıpta .Utanma (masumiyet ya da şerefsizlikten doğan duygu) . .Kuşku/Vesvese . Fakat öncelikle duygu derken nelerden söz ettiğimizi saptamak ve hafızamızı tazelemek bakımından şu listeye bir göz atmak yerinde olacaktır: . Tanrı sevgisi) . Heyecanlanma gerektiği zaman ise.Panik/Şok . ama daha yoğun ve şiddetli bir uyarılmışlık hâlidir. Korku. umutsuzluk. isyan. millet. aralarında bir nüans var ama işin içine heyecanı da katarak açıklayalım: His (feeling): Herhangi bir şeye karşı zihinde veya bedende oluşan ve yoğunluğu yüksek olmayan bir duygusal tepkinin farkına varma işidir (awareness).

öyle kalbe yerleştirilmiş. sınıf. bedenin psikofiziksel faaliyetlerini düzenleyen ve “Endokrin Sistemi” denen hormonlar sistemine bağlı olan salgı bezleri ile sıkı bir işbirliği içindedir. pankreas. Duygu dediğimiz şey “kültürel kutsallaştırma” yüzünden çok sayıda insanın yanlış bir inanca kapıldığı gibi. “Ne soğuk insan!” diyerek suçladığımız kişiler. “Herkes doğal olarak duygulanır. Aksine tamamen maddî ve bedensel bir olgudur. kültürel ve evrensel değerlerle donandıkça ve ürettikçe yücelen bir canlıdır. ona değerli sıfatını kazandırmaz. Bu ayırımları yapmak doğru mu? Doğru ise. duygularını yaşatıp denetleyebildikçe. İşte bu hormonlar sayesinde ve vücuttaki bazı fizyolojik fonksiyonlar sonucu hislenir. İnsan: Dili. Ama herkesin yararlandığı evrensel insan haklarından yararlanma hakkı verir. din. İşte bu tanım -tek başına. bu dünyada bir yer kaplaması.Bu merkez. zor değildir. denetim altında tutabilme.Efendim. başarı ve servet bunlardan bazıları. zekâ. bu çağda başarılı bir yaşam için geliştirilmesi gereken önemli bir zekâ türü olarak karşımıza çıkmaktadır. günümüzdeki bazı hümanist akımlarca bir moda hâlinde. Kim bilir. Bir başka deyişle.” Kişinin insan olarak doğması. Çünkü değer kavramı göreceli ve insana hangi pencereden bakıldığına göre değişen bir olgudur. dilini. ırk. duygulanır ya da heyecanlanırız. manevî bir oluşum değildir. Bunu gözler önüne apaçık seren bir özdeyiş var. doğru zamanda. aklını. içi boş bir iddiayla kendi kendilerini kandırmaktadırlar.bize duygusal zekâ hakkında çok şey öğretmektedir. bu. duyguları zamanında üretebilme. herkes gibi duygu. yumurtalıklar ve diğer birkaç organdan çeşitli hormonlar salgılanır. sezgilerini ve becerilerini geliştirdikçe. evrensel değerler şimdilik objektiftir. ekstasi. doğru duyguyu doğru oranda ve doğru tarzda gösterebilmektir. “bütün insanlar değerlidir” diyenler. Bunların bazıları eroin. doğru kişiye karşı. Daha açıkçası. renk. kokain. bu salgı bezlerinin gerekli hormonları ürettikten sonra hedef organlara gönderilmelerinde önemli bir rol oynar. Duygulanmamızı sağlayan bir başka neden de beynimizin ürettiği “nörotransmiter” denen kimyasallardır. Ama zor olan şey.Bu ayırımlar binlerce yıldan beri yapılmakta ve sosyobiyolojik insanın bir gerçeği olarak hâlâ süregitmektedir. Duygusal zekâ. Dil. İşte duygusal zekâ. yaşatabilme. düşünce ve yeteneklere sahip olması ve onun da sevenleri bulunması. temeli çürük bazı savlarla sürdürülmektedir. “Kişisel değerler her zaman sübjektif. Bu zekâ türünü ölçebilecek testler henüz ortaya çıkmamıştır. Epifiz bezi. doğru yerde. belki de ortalamanın çok üstünde bir duygusal zekâya sahip çağdaş insanlardır! . Hipotalamus. ruh ve beden sağlığını koruyabildikçe. duygulanabilir. insanları değerli kılan özellikler nelerdir? SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ . aklın kendisini his bombardımanlarından koruması ve duyguları gerektiği yerde bastırma gücünü veya yaşatma isteğini gösterebilmesidir. Bir de önemli-önemsiz ve değerli-değersiz ayırımı var. dini ve rengi ne olursa olsun. . Troit bezi. Hipofiz bezi. genlerin ve hormonların bedenimizde ve beynimizde ortaya çıkardıkları etkileridir. Bunları yadsımak veya yok saymak. başka bireylerle sağlıklı duygusal iletişime (empati) girebilme ve birlikte pozitif duyumlar yaşama (kompati) yeteneğidir. duygular gibi insanlar da çeşitli biçimlerde kategorize ediliyorlar. testisler. esrar. kafein veya alkol ile eşdeğer etkiler oluştururlar.

Aksi hâlde. ona toplum gözünde bir değer kazandırır. kendilerini ezilmiş hissetmekten kurtarırlar. görgü. bu kademelendirmeyi herkes yapar. kişinin kazandığı değerin sübjektif olmaktan çıkıp. ama bir nedeni var: Sevgi o kadar izafî ve değişken bir duygu ki. ahlâkî değerler ve evrime katkı düzeyleri diyebiliriz. Aynı toplumun diyorum.Kişiliklere verilen değerler farklı olduğuna göre. Değerli kişi lider olmaksızın önder olur. sınıfsız bir toplum da mümkün değildir. şimdiye dek on binlerce tarifi yapılmasına rağmen bir sonuca ulaşılamamıştır. somut ve gerçek bir değere dönüşmesi için. Onun önem ve şöhretinden yararlanmak isteyen çıkarcı dostları vardır.Efendim. bu jüri hangi kriterlere göre oy veriyor? . “Nadir olan değerlidir” inancı geçerli bir önermedir. özel bir nedeni yok. Önemli veya şöhretli kişi genellikle statükocudur. sadece önemli (VIP) ve ünlü olmaktan öteye gidemez. menfaat yerine erdem dağıtır. mutlak bir eşitlik ilkesine hizmet etmelerini onlardan nasıl isteyebilirsiniz? . Oysa. Nasıl ki büromu temizleyen firmanın yaşamıma getirdiği kolaylığa ve Microsoft firmasının sağladığı katkıya aynı kıymeti vermiyorsam.Elbette değildir.Bu değerlere evrensel jürinin onayı koşulunu koydunuz. estetik anlayış. O nedenle. bilgelik. böylesi kişilikler oldukça zor bulunuyor. Saint Exupery’den beğendiğim bir alıntı ile yanıt verebilirim: “Sevmek. yücelikleri simgeler ve örnek alınır.Bu yüceliş.Hayır. Bunun özel bir nedeni mi var? . .” . çünkü her toplum. Bu kazanımı edinmiş biri ile edinmemiş birini -aynı toplumun iki ferdi olarak. birlikte aynı yöne bakmaktır. gerçekten pek çok değerle donandıkları için saygınlık ve kıymet kazanırlar ve dolayısıyla ender olurlar. O erdemi yüklenmek herkesin harcı olmadığı için. fakat âdet olduğu üzere birer maske takılır ve “herkes eşittir” tekerlemesi kullanılır. Böylesine göreceli ve soyut bir kavramı somut olgulardan söz ederken kullanmak bana ters geliyor. Peki. Ona gösterilen saygı çoğunlukla zorunlu ya da yapmacıktır. Israr ediyorsanız. objektif. onu “evrensel bir jüri”nin alkışlaması gerekir... Değerleri biraz da az olmalarından mı kaynaklanıyor? . sınıf kavramını tarif etmek için hangi ölçütleri göz önünde . Yani.aynı kefeye koyamazsınız. lisedeki rehberlik dersi hocama ve Descartes’a da aynı değeri vermeme hakkını kendimde görüyorum.Kısaca bilgi. Onun sözleri hem akla hem ruha hitap eder ve hayata anlam katar. Ama varlığından haz duyarlar. fakat bu kişiler nadir oldukları için değer kazanmazlar. kişi. önünde içten bir saygıyla eğilirler. Çevresinde karınca gibi dolaşan hayranları veya dalkavukları vardır. birbirine bakmak değil. . size “Küçük Prens”in yazarı A. Bu gerçeğe muhalefet eden hiçbir sistem yaşayamaz ve hiçbir toplum mutlu olamaz. Çünkü o. değerli kişinin etrafı kalabalık değildir. her insanî özelliğe aynı eşit değeri biçmez. kişiler ondan uzak durarak. Eşitlik devletin vatandaşlarına hizmet götürürken veya adalet dağıtırken onlara verdiği değerde var olmalıdır. öyle mi? İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? . Kolektif Bilinç’in ne kadar gördüğüne bağlı olan farkındalık düzeyine göre.Efendim. Aslında. evrensel değerlerinden daha fazladır. .Hayır. hiç olmamıştır ve belki de hiç olmayacaktır. Kişisel değerleri. Yani insanlar hukuk önünde eşit olmalıdırlar.Bu arada sevgi sözcüğünü çok az kullandığınızı fark ettim. İnsanlar anne ve babalarını bile farklı düzeyde severken.

ortaya bu saçmalıklara ve haksızlıklara karşı çıkmalar başladı ve o çağdaki homurdanmalar Martin Luther’in Protestanlık mezhebini kurma çabalarına kadar yükseldi. Bu basamaklama sistemi sonraları yerini yaş ve tecrübeye bıraktı. ticaret ve sömürgecilik. artık “kutsal diktatörlük” denilebilecek bir sistemi oluşturması zor olamazdı. bu yüzyıla kadar pek çok değişikliğe uğramış ve 21’inci yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda hâlâ farklı ülkelerde. “kutsal hanedanlıklar” devri başlamış oldu.Moral/etik değerler mi? .Dinsel inançlar mı? . Soyluluk anlayışı.Önce sınıf kavramının tarihine bir göz atarsak. Bu yolla Ruhban takımını ve devleti yönetenleri de arkasına alan bir kralın.insanlık tarihinin ilk çağlarından beri var olan bir olgudur. Bu gelişim süreci dünyanın farklı coğrafyalarında. Tarihsel verilerden anlaşılıyor ki.bulundurmak gerekir: . yavaş yavaş. Toplumlardaki sınıflar -ister karşı ister yanında olun.Emek mi? . ilk insanlardaki sınıflaşma daha ziyade hayvanlar âleminde olduğu gibi bir hiyerarşik özellik gösteriyordu. Böylece kabile reisliği başladı.Soy veya sülale mi? . yavaş yavaş. Engizisyon denen bir olgu türedi. yazan ve sürekli bilgi ve düşünce üreten bir sınıf olarak geliştiğinden dolayı. Bu tarihsel gerçek. Avrupa’daki Aydınlanma Devri’nde gelişen bilim. Rönesans sürecinde.Kariyer/iş mi? . . farklı biçimlerde ve değişerek süregitmektedir. farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde cereyan etti ama Avrupa’da kraliyetlerin gücünü paylaşmak isteyen ruhbanlar da boş durmadı ve kendilerini bir sınıf olarak kabul ettirmeyi başarabildiler. belki bu bulanık su biraz daha berraklaşır. idare edenler ve edilenlerden sonra ortaya çıkmış olan -bugünkü anlamda. krallar bu sınıfın elinde birer “piyon” olmaya başladılar. Aslanın “krallığı” gibi. “Tanrı’dan sonra en büyük benim” kimliğine büründü ve böylece “kutsal krallık” yolu açılmış oldu. daha heybetli. yenilmez. Bu yüzden de acı ve işkence dolu yüzyıllar yaşandı. Fakat zaman içinde. tecrübesiz ve bilgisiz kralların veya kraliçelerin ortaya çıkmasına neden olduğu için ve fakat ruhban sınıfı Lâtince okuyan.Zekâ mı? .Eğitim mi? . Çünkü Kilise’nin dediği dedik. genç.Estetik değerler mi? . Soydangelim krallık.ilk sınıf sisteminin temelidir. türlü evrimler geçirerek.Kişinin ekonomik düzeyi mi? . Sonuç olarak. daha güçlü. “en büyük benim” sıfatının eleştirilmesini önlemek ve otoritesinin devamlılığını sağlamak üzere.Bireyin sosyal düzeyi mi? . astığı astık ve hükmettiği de kanun olmuş ve hatta “Cennet’in anahtarı” bile onların eline geçmişti. Fakat ruhbanlar bir sınıf olarak varlıklarını korudular.Kültür mü? . Gelişen bu krallık ve padişahlık sistemleri de kendi içinde zamanla değişti ve tecrübe ve yaşın yerini babadan oğula geçen anlamsız bir sistem aldı. dayanıklı ve cesur olan kişiler toplumun üst kısmındaki basamaklara oturtuluyordu. Bu da soyluluk ve aristokrasi denen kavramların doğuşuna vesile oldu. o en yaşlı ve en tecrübeli kişi kendi gerçek gücünün ve kapasitesinin üstünde bir basamağa oturtulduğu için. hem aydın hem de burjuva denen birer zümrenin ortaya çıkmasına neden oldu. Böylece.

günümüze kadar geldi. bu tarihsel diyalektikten yola çıkarak. Sonuç olarak diyebiliriz ki. Bu teorinin pratikte nasıl uygulanacağını da gösterebilmek için -Adam Smith’in yaptığı gibi. Diğer taraftan. ticaret ve bunun siyaseti üzerine kitaplar yayımlayınca. izninizle burada anlamdaş görünen entelektüel ve aydın kavramları arasındaki farkı da belirtmek istiyorum. birlikte düşünmeye ve ortak menfaat birlikleri oluşturmaya başladılar. Gerekir diyorum. Sermaye’nin yayımlanışından tam 50 yıl sonra. Âlimler. Bolşevik Devrimi. sınıf kavramının da tartışılması ve bu konudaki belirginleşmemiş noktaların açıklığa kavuşturulması gerekir. bu zümrenin ve ruhban sınıfının egemenliğine son verebilmek için. Bunlara da aydınlar dendi. sadece kutsal kitaplar. düşüncelerinde tamamen “lâik” olan bir düşünür zümresi ortaya çıktı ve bu zümre yavaş yavaş Tanrı ve din kavramlarını. aydın ve entelektüel aynı kategoride ve tek bir kavrammış gibi kullanılarak. hem akıl hem de kalp gözü ile görmeye çalışan ve bu iki kaynağın bileşkesi paralelinde düşünen insanlardı. kabul etmeye ve bu uğurda mücadele vermeye başladılar.sistemi rakamlarla ele alan “Sermaye” isimli kitabını yayımladı. Farklı kültürel ve ekonomik düzeyleri . çalışan kesimleri birer “modern köle” olarak kullanmasına karşı çıkışla yola koyulan Karl Marx. Siyasal ekonominin ve bir anlamda kapitalizmin babası sayılan Adam Smith. orta sınıf ve işçiler kendi sınıflarının daha da güçlenmesi ve kazandıkları gücü kaybetmemek için birleşmeye. aristokrat.daha yüzyıllarca olmayacaktır. felsefe yapan düşünce adamlarına feylesof denirdi. kapitalist. Ama akılcılık ve rasyonalizm kavramlarının bu çağda ortaya çıkışından sonra. bir proleterya iktidarı kurulması gerektiği fikrini teorileştirdi. Zira. asker. özellikle Avrupa’da ve genelde tüm dünyada sınıf kavramının kemikleşmesine neden olan etkenlerin en önde gelenlerindendir. Lenin’in önderliğinde. O nedenle. artık bu iki kavram arasındaki fark tekrar gündeme gelmiş ve bu konudaki kavram kargaşası giderilme yoluna girmiştir. Kapitalist sınıfın. Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi kesimi tarafından benimsendi ve böylece özellikle dar gelirli işçiler bir sınıf oluşturduklarını görmeye. Sınıf anlayışına sağlıklı bir yaklaşım getirmek istiyorsak. Entelektüel tabiri de bu insanlar için kullanılırdı. Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen bir ülkedeki sosyal değişimlerin ve reformların gerçekleşmesi için. felsefe yapmaya başladı.kurallara bağlanmıştır. çünkü hem toplum huzuru bakımından. bir tasnif yapmamız gerekir.Yeri gelmişken. bütünleşmeye. yazıp çizmeliyiz. Proleterya (işçi sınıfı) kavramını ortaya attı ve “emek en yüce değerdir” sloganından hareketle. burjuva sınıfı yavaş yavaş kapitalist bir sınıfa dönüştü ve bu isimle anılmaya başlandı. sınıfsız bir toplum hiç olmamıştır ve belki küreselleşmeye rağmen. para. Zira bu devrim bir sınıfın bir diğer sınıfın hâkimiyetine son verebileceğini kanıtlamış oldu. Çarlık Rusya’da bir Bolşevik Ayaklanması ile Komünizm denen bu sistem yürürlüğe girdi (1917). peygamberlerin hadisleri ve vahiy üçgeni içinde kalmaksızın kendi düşüncelerini oluşturan ve farklı düşünen insanlardı. düşünce dağarcıklarından tamamen çıkararak. Daha sonraları. Avrupa’nın çoğu ülkesinde toplumsal sınıflar ve bu sınıfların davranış ve düşünce şekilleri belirlenmiş ve -yazılı olmasa da. ruhban. Bu konuda cesaret ve açık yüreklilikle ve fakat kimsenin onurunu rencide etmeden konuşmalı. Aydınlanma Devri’ne kadar. Fakat. O günkü anlamda feylesoflar. Bu eserinde ve verdiği söylemlerde tüm sermayenin devlet elinde toplanması gerektiğini ve “eşit” şekilde dağıtılmasının “en adaletli” sistem olacağını vurguladı. kutsal kitapların ve dinsel çerçevenin dışına çıkmadan düşünen ve yorum yapan kişilere de âlim denirdi. hem de Sosyal Bilinç’in gelişmesi için sınıf olgusunu iyi anlamamız gerekmektedir. Bu fikir. Sınıfları belirlenmiş toplumlardaki sosyal ilişkiler daha sağlıklı işlemekte ve toplumsal huzur kolay kolay bozulmamaktadır.

Eğer strese yol açan sorunlar çözülürse.kişinin aklından intihar senaryoları geçmeye başlar. dikkatini bir noktaya toparlayamaz. Bazen de. Psikiyatristler. Ama stres yaratan olaylar birikir ve kendi süreçleri içinde çözümlenemezlerse. bayılma nöbetleri geçirebilir. önceleri işsizlikten kendileri depresyona girerlerdi. meditasyon gibi yöntemlerle veya bir yakın dostu ile derinlere inerek “dertleşmesi” sonucunda dağılabilir. korku ve panik içine girebilir. kararsız olur ve cinsel isteksizlik yaşar. iştahsızlık çeker ya da çok yer. siz ruh sağlığı deyince aklıma hemen son yıllarda gittikçe artan depresyon konusu geldi. etrafımızdakiler kaş yapayım derken göz çıkarıp. Depresyon ise: Dermansız bir ruh hâlidir. İnsan çabuk sinirlenebilir ve tahammül düzeyi düşebilir. Bu da farkında olunmasa bile sınıflar arası çatışmalara neden oluyor ve toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. RUH VE DEPRESYON . Ben. Çoğumuz. bunlar zamanla depresyona dönüşebilirler. hayattan ve yaptıklarından zevk almama durumudur. bu önemli ve kocaman soruların yanıtları da aynı çapta olmak zorunda. En kötüsü de -aşırı depresyona girmiş. çünkü depresyon. şimdilerde ise başlarını kaşıyacak vakit bulamıyorlar. bir problemimiz olduğunda ve buna bir çözüm yolu bulamadığımız zaman. unutkan olabilir.Efendim. suçluluk duyabilir veya başkalarını suçlayabilir. depresyonun başta gelen nedenlerinden biridir.5 milyar insanın istisnasız tümü bu durumu zaman zaman. Depresyona girmiş kişi hâlsizleşir. kilo kaybeder ya da aşırı kilo alır. büyük üzüntü hâlleri yaşayabilir. Zaten. durum kendiliğinden açıklığa kavuşmuş olur: Stres: Sinirsel bir yoğunluk ve gerilim hâlidir. biriktirilmiş veya ağır stresler. bazen de sık sık yaşarlar. doğal olarak bir sıkıntı içine giriyor ve stres altında yaşamaya başlıyoruz. içine kapanır. ciddî bir ruhsal hastalıktır ve öyle kolay kolay başgöstermez. bir gerginlik ve huzursuzluk yaratarak. Depresyonun hem biyolojik. karamsar ve ümitsiz olur. Depresyon salgın bir hastalık hâline mi geldi? Acaba morali bozulan veya strese giren herkes kendini depresyona düştü mü zannediyor? Tüm bunların sorumlusu içinde bulunduğumuz çağın olumsuz koşulları mı? Yoksa başkaca çok ciddî nedenler ve genetik etkenler mi var? Psikolojik bozukluğun göksel anlamdaki Ruh ile bir ibağlantısı var mı? PİSKE. Bu duruma yanlışlıkla ve moda tabirle “depresyon” diyenlerin sayısı az değil. kendini değersiz hisseder. aşırı sıkıntı veren ve insanın kapkara bir tünele girmişçesine canını sıkan bir bitkinliktir. bize bir psikiyatra gitmemizi önerdikleri için kendimizi depresyona girmiş sanıyoruz.sahip insanların iç içe yaşamak zorunda olmaları sınıflar arası enteraktif bir yaşam tarzı oluşturuyor. fiziksel ağrıları olabilir.. stres ve depresyon arasındaki farklara bir göz atarsak. kişinin keyfini kaçırır. hem psikolojik ve hem de sosyolojik nedenleri vardır ve depresyona girmek kimsenin suçu olmadığı gibi.. Tüm dünyada stres ve toplumsal huzursuzluklar insan sağlığını tehdit ediyor. Bu yoğunluk. Bu durum geçicidir ve kişinin kendi kendine yapacağı telkinle.Sanıyorum. kişi kendini mutlu hisseder ve normal hâline dönebilir. birçok insanın bu yanlışlığa kolayca düştüğünü zannediyorum. geceleri uyuyamaz ya da aşırı uyur. Bu. Belki. . sakin düşünüp yaşaması ile. Bunun için bir doktora gitmesine çoğunlukla gerek yoktur ve dünyadaki 6. çabuk yorulur ve tembelleşebilir ve tüm enerjisi çekilmiş gibi olur. Bu belirtiler uzun süre devam edebilir ve kişi bir dış yardım olmadan genellikle depresyondan çıkamaz. özellikle insan olmanın ve biraz da çağımızın bir gerçeğidir. bu hastalık bir kişilik eksikliği .

filmlerde ve dizilerde izlenen yeni yaşam tarzları. Çaresiz kalmış ego. depresyonun temelinde benlik (ego) için gerekli narsistik emellerin karşısında egonun kendi çaresizliğinin farkına varması yatar. ciddiye alınması gereken. içinde yaşadıkları sevme ve sevilme ortamı üzerine kurulmuş bir dünyayı günlük yaşamda. bu durum karşısında. insanlar bu beklentilerini karşılayamıyorlar. kanunsuzluğu ve sömürüyü mübah sayıp. üçüncü plâna geçtiği gerçeği ile kolayca başedemiyor.veya bozukluğundan da kaynaklanmaz. zamanında halledilmeyip bastırılınca. Psikoanalitik Ego Psikolojisi Teorisi’ne (Bibling Kuramı) göre. Bu hırs ve gözükaralık da toplumsal huzuru bozuyor ve sonuçta. inançlarımızı. toplumu oluşturan ailelere ve bireylere kadar yansıyor. Ve öncelikle telkine açık beyinler. Saldırgan dürtülerin bireyin kendine yönelmesi -bu kurama göre. Yüksek benlik saygısının temellerinin atıldığı 7 yaşına kadar. suç türlerinin ve depresyonların artmasına neden oluyor. suça eğilimli oluyor ve hatta intihar ediyorlar. paranın ön plâna. ya ilaç. fikirlerimizi. hoşgörünün ve saygının azalmış olması da dikkat çeken bir başka sebep bence. Fakat. küreselleşme denen yeni dünya düzeni. sevginin ikinci. bir müddet sonra depresyona dönüşebiliyor. kısa yoldan amaca ulaşmayı yeğliyorlar.güçlü. Bu nedenlerle de amaçlarına ulaşamayan kişi ve gruplar huzursuz ve karamsar oluyorlar. yeni kültürler ve hatta şiddet ve sanki dünya küçük bir kasabaymış gibi. üstün ve güvenli olmak. Ya da her evin dünyaya açılan penceresi olan televizyon sayesinde huzursuzluk ve karamsarlık “dersleri” almış oluyorlar! Bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak yansıtan medyanın tüketim toplumunu körüklediği ve bireyleri “tüketebiliyorsan mutlusun” telkiniyle mutlak bir maddiyatçılığa sürüklediği şeklinde de ifade edebiliriz.birincil değil.değerli ve sevilen olmak. iş ortamında veya toplum içinde bulamayan bireylerin düş kırıklığına uğrayan bilinçaltları. Üstelik depresyon kalıtımsal bir faktörden kaynaklanıyorsa. ideallerimizi ve beklentilerimizi artırıyor. Günümüzde hedeflediği parasal düzeye ulaşamayanlar stres veya depresyona giriyor.her bölgede ortaya çıkan her olayın çarçabuk duyuluyor olmas. ülke sorunlarımız bizlerde depresyona sebep olabiliyor ama bu . ama aslında tüm insanlar uygun koşullarda depresyona girebilirler. yaşam tarzımızı. depresyona daha sık girer. beyindeki nöron devrelerinin yüzde 70’i oluşurken. Gördüğünüz gibi. ağır fiziksel ve ruhsal sıkıntılar yaşayabiliyorlar. televizyon kanallarının ve program türlerinin çoğalmaları. İnsanlar arasındaki sevgi bağının.. hırçınlaşıyor. Yani depresyon. gelirleri bunca satınalıma yetmeyen insanlar mutsuz oluyorlar. c. ekonomik düzeyin düşük olduğu hâllerde ve kişisel yeteneklerin çaresiz kaldığı durumlarda. kişinin tamamen iradesi dışında gerçekleşiyor demektir. Bence tıbbın literatürüne henüz girmemiş olan birkaç nedeni daha var bu hastalığın: Bilindiği üzere. Böylece. ikincildir. Görüldüğü gibi depresyon. Kendine saygısı kolay kırılan. ya bir iş kurup. b. Bu bunalımlar. süperegonun (üstbenliğin) eline düşer ve verdiği cezaları kabul eder. uzun vadede ve alın teri ile hedefe ulaşmak istiyorlar ya da her türlü ahlâksızlığı. intiharların. Egonun benlik saygısını kazandıran üç narsist emel vardır: a. dünyaya bakış açımızı. ya klinik (psikoterapi) ya da her ikisi bir arada bir tedavi isteyen ruhsal bir rahatsızlıktır. cinayetlerin. Bütün bu nedenler de şiddetli streslerin. haberleşmedeki teknolojik yeniliklerin artması. benliğin kendi içindeki çatışmasından köken alır. Ego bu emellerini gerçekleştirmekteki güçsüzlüğünü hissederse depresyona girer. Servet sahibi olmak isteyenler ise. bilinçaltları kirleniyor ve genellikle ruh sağlıkları etkileniyor.iyi ve seven biri olmak. kuvvetli süperegoları olan ve kişiler arası ilişkilerde bağımlılık gösteren kişilik yapısı.

dikkat ve konsantrasyon yoğunluğu. Aslında psikoloji: Gözlenebilir davranışları. Ancak. ruhun ve aşkın ayrılmaz bütünlüğünü anlatır. Freud’a göre zihnin üç bölümden oluşan kısmıdır. büyük oranda doğuştan gelen bir özellik olduğu inancındayım. Kimilerine göre ruh diye bir olgu mevcut değil.. . bilinçötesi gibi olgulara bilimsel açıklamalar getirmesinden bu yana hiç mi mesafe kaydetmedik? . ego (benlik) ve süper egodur (üst benlik). Hassas bir kişilik için. hâlâ yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim. Aşk tanrısı Cupid’in eşidir ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeler. Psikoloji biliminin her insanın ruhsal özelliği olan ego ve süperego kavramlarının adını koymasından.Bu kapsamlı açıklamadan sonra isterseniz Ruh ve Psikoloji arasındaki fark konusuna gelelim.insan zihni. mantık ve özel bazı yetenekler gerekiyor.problemlerimizi çözümlemiş olsak bile. tezahürleri yaşanan ve inanç sistemlerince varlığı anlatılan bir kavram olan ruha.. yok mudur sorularının yanıtlarını tartışırken ve hiçbir şey bulamamışken.. b. kültür.. Bunlar. Eros ile Piske ikilisine de dönüşmüştür. ruhu tanımlamayla pek de ilgisi yoktur. Kimileri ruhun beynimizdeki elektrik akımları ve kimyasal değişikliklerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor. sadece bilinçaltıyla ve davranışların kökeniyle uğraşmak ve buralardaki aksaklıkları kendi yöntemleri ile çözmek veya kontrol etmekle meşgul.. yanıtı mutlaka “çok uzun mesafeler aldık” olacaktır. Ve on binlerce yıldan beri hissedilen. sonradan kazanılan değil. Özetle şunu savunuyorum: Düşünsel olguları iyi tercüme edebilmek için zekâ.. Bana sorarsanız. detayları görebilme ve zekâ düzeyi gibi zihinsel özellikler elbette gerekli ve bunlar yaşam boyunca geliştirilebilen özellikler. bilimsel bir yaklaşım getirmek ve bu kavramın yarattığına inandığımız sorunları çözebilmek için psikoloji ve psikiyatri dallarını oluşturmuşuz.. Esasen. doğada ve doğanın bir parçası olan insanda bu paradokslar birbiri ardından yaşanır ve yaşanacaktır da. Fakat yüksek duygusal zekâ. eğitim. Peki neden? Çünkü tüm evrende. id (alt benlik). depresyonun kökünü kurutacağımız anlamına gelmez! Peki bu bir çelişki değil mi? Elbette öyle. empati. Çünkü duyarlılığın. telkine açık olma/olmama. yepyeni bilgiler elde edildi ve tedavide kullanılan ilaçlar ve yöntemler geliştirildi. Kimileri ruha ilahi bir sıfat yüklüyor. Psikolojinin Türkçesi ruhbilim. sezgi yoğunluğu. ..Göksel anlamdaki ruhla ilgisi olmayan Psikoloji kavramı. o ruhsal titreşimleri algılayabilme ve tercüme edebilme yeteneği bence doğuştan gelen ruhsal özellikler.Bir psikiyatriste sorarsanız. Daha sonraları bu mitolojik kavramlar. eğitim. var mıdır. duyguları ve zihinsel süreçleri tanımlar. Çünkü gerçekten çok araştırma yapıldı. Biz henüz ruh nedir.. altıncı his. Duygusal etki ve tepkileri iyi .insan ruhu. ayrıca duyarlı kişilerin telkine açık oldukları için daha sık depresyon yaşadıkları kanaatindeyim. ruhun bilimdalını kurmuşuz. kişinin hassas veya “vurdumduymaz” olmasıdır. Yunan Mitolojisi’nden gelen bir isim olan Psi (Psyche). bu.. Psikolojideki Psişi/Piske/Psyche kavramının ruh denilen şeyden farkı nedir? . a.. Hatta bu bir paradokstur diyebiliriz.. Kimileri de ruhu cansız atomlardan oluşmuş bedene hayat veren “akıllı enerji” olarak görüyor. Adına mizaç dediğimiz ve bebek daha doğarken var olan yaradılış özelliği ruhsal değil de nedir? Mizaç konusunda beni ruhî açıdan en çok ilgilendiren özellik.Peki. telepati... Zira Psikoloji. Ben sonuncu gruptayım. düşünülen. nerededir. ruhbilim ve psikanaliz gibi ekoller geliştirmesinden ve bilinçaltı. psikoloji biliminin gelişim sürecinde iki anlam daha kazanmıştır. Ama Tanrı kadar eski bir kavram olan ruhun varlığı ve tarifi üzerinde on binlerce yıldır henüz ortak bir görüş oluşturmuş değiliz.

bu dalganın hızı: 0. Fakat çok azımız bu etkileri doğru tercüme edebiliyoruz. duygusal zekâ ve duygusal yoğunlukları deneyimlemiş olmak gerekiyor. bir dalganın boyu 12 cm. rüzgar vb. ruhsal titreşimlerin Biyolojik Bilinç’imiz tarafından tercümesi olamaz mı? Yorum sizin. “uzun dalga bir ruh”un. aşağıdaki sonucu çıkarmak zor olmadı: “İçime doğdu” diye dillendirdiğiniz şeyin nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? İlham denen şeyin mahiyeti nedir acaba? Telepati. bir saniyede bir dalga frekansı demektir. Bu da ışık hızına yakın bir mikro dalgadır. 550 MHz demek 550 milyon frekans/saniye demektir ki. bilgisayarımın ışık hızının üçte biri bir hızla işlem yaptığı anlamına gelir. x 2490 saniye olabilir ve aradaki hız farkı onların duyarlılık düzeyini belirler.000 km/saniye demektir. Çünkü bu hızla giden bir şey. Ruhsal duyarlılığı daha somut biçimde anlayabildim. altıncı his ve hatta vahiy denilen fenomenlerin kaynağı nedir? diye hiç sordunuz mu kendi kendinize? Ve acaba tüm bunlar. Megahertz ise. bir saniyede bir milyon dalga frekansıdır. Bence. x 2100 saniye iken. bu. dünyanın çevresini bir saniyede iki kez dolaşabilir. Hâl böyle olunca da ruhsal rahatsızlıklarımızın nedenlerini ilgisi olmayan yerlerde aramaya başlıyor. Enerji çok küçük parçacıklar (partikül) hâlinde (foton veya elektron gibi) ya da dalga olarak hareket eder ve yayılır (uzun. İşte bunlardan bazıları: Enerji donmamış ve şeffaf olduğu için görünmez. Son zamanlarda. bu etkileri saptamak ve olumsuz olanlarını gidermekle meşgul. Bu durumda. Somut olsun diye bilgisayardan bir örnek verelim: Benim bilgisayarımın işlemcisi Pentium III ve 550 Megahertz hıza sahip. Belki de kutsallık sıfatı kazanmış olmasının nedeni budur! Ruhun bedenimiz üzerindeki etkilerini büyük bir çoğunluğumuz fark edebiliyoruz ve zaten psikoloji ve psikiyatri. nitekim sağlıklı bir sonuca ulaşamıyoruz. Ruhsal titreşimleri algılamak ise. orta. lambalarımızı aydınlatan elektrik enerjisinden bir farkı var. Yeri gelmişken. evinizden Amerika’ya gönderdiğiniz bir elektronik posta yerine hemen ulaşır. “akıllı” olması. biz enerjiyi ya maddeye dönüştüğü zaman ya da etkilerini gösterdiği zaman fark ederiz (ısı. Bu enerji ne yaptığını ve ne yaptırdığını çok iyi biliyor. ruhlarımızın farklılığını ve duyarlılığını sağlayan şey de bu dalga boyutlarının ve frekansların her insanda farklı oluşudur.12 metre x 2450 saniye eşittir 294. mikro dalgalar gibi).). Konuya böyle yaklaştığımda. bazılarımız vücudun kimyasıyla ve bazılarımız da dış etkenlerle karıştırıyoruz. bazılarımız duygularla. ve frekansı saniyede 2450 milyon ise. O nedenledir ki. . önsezi. Bir Herz.. Ama bu enerji paketinin. elbette vardır dememiz gerekir. Örneğin. Bunları. ışık.. kısa.yorumlayabilmek ve pozitif yönde kullanabilmek için de psikoloji bilgisi. Uzun dalga ruhlu birinin “karnı geniş” olmasının doğal olduğunu kavrayabildim ve kısa dalga ruha sahip birinin neden o denli hassas ve her şeyden “nem kapan” biri olduğunu açıklayabildim kendi kendime. dalga boyu ve frekansı çarpılarak bulunur. Dalga olarak yayılan enerjini hızı. Bizim görebilme duyumuz belli dalga boyutları arasında kalan bir spektrum içinde işe yaradığı için. Bu durumda. Ruh: Bedenimizdeki o mükemmel mekanizmaların görkemli bir koordinasyon ve haberleşme sistemi içinde görevlerini yapabilmelerini sağlayan enerjinin ta kendisidir. etkisini gözle görülür biçimde madde üzerinde tezahür ettiriyor. bir diğerinin 12 cm. birinin ruhsal enerjisi 10 cm. donmuş enerji olan cansız maddeyi hareket ettiriyor ve şekillendiriyor. ruh konusunu anlaşılır hâle getirmek daha kolay oldu benim için. “kısa dalga bir ruh”un titreşimlerini algılama ihtimali oldukça zayıftır. Peki acaba ruhun dalga boyu ve frekansı var mıdır? O’nu bir enerji olarak kabul edersek. bazılarımız düşüncelerle. bu konularla fazla iç içe olunca kafamda yepyeni yorumlar gelişti. kendi ruh tanımlamamı da yapmak isterim. “yüksek frekanslı bir ruh” gerektiriyor. Sözgelimi.

aylık ve mevsimlik bu kümelenmeleri gökyüzünün haritasına değil.12.5 milyar insanın her biri farklı birer kişiliğe sahip. onların uğraşları ve inançları yanında hiç kalır. Bunun yerine Kozmik Bilinç’in etkileri üzerinde kafa yorsaydık.Peki ama gelgit olayını yaratacak kadar dünya üzerinde çekim etkisi olan Ay’ın da mı kişiliğimiz üzerinde hiçbir etkisi yok? . sanatçının veya atletin doğum tarihlerine bakarsanız.. diye düşünüyorum. küresel etkiler ve yaşadığımız tüm deneyimlerin her biri kişiliğimizi olumlu ya da olumsuz olarak şekillendiriyorlar. Ayrıca.Efendim. yıldızların etkileri ancak bir tanedir. Dış sıcaklığın anne üzerindeki etkisi çocuğa da yansır. Hatta farklı zekâ türüne sahip farklı insanların aynı günde veya aynı haftada doğduklarını da saptayabilirsiniz. ailemiz. kişilik üzerindeki rolü bakımından başta gelen iki etken. Doğum tarihinin kişilik üzerinde bir etkisi var mı? Yani.200 yıl önce. Güneş’le.Soruyu ben sormuştum!. Üzerinde durduğumuz konu. yıldızların çekim etkilerinin rolünü bu denli abartmak bana abes geliyor. parlak yıldızlarla ve göktaşlarıyla o kadar yakından ilgilenmiş ve o kadar göksel inanç ve mitoloji yaratmışlar ki. dünyada sadece 36 tip insan olurdu. İşte bu küçük kümelenme o yüzde 1’lik etkinin kanıtıdır.Evet okudum. doğduğumuz zaman gökteki yıldızların ve gezegenlerin konumları değildir. O nedenle. Bunca devasa lokal etkileşim varken. mevsim koşulları nedeniyle bazı genler açılıyor veya açılmıyor olabilirler. Her ülkede her yıl yenilenir ve çok başarılı insanların kısa biyografilerini içerir.. akrabalar. . devlet adamının. burçlar bizi gerçekten burçluyor mu? BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU . Neden? . okuduğumuz kitaplar. radyasyonundan ve hatta gölgesinden bile etkilenirler. alçalan ve yükselenleri ile birlikte 36 burç var diyelim. 6. görürsünüz ki belirli yeteneklere sahip kişiler. burçlara bu kadar inanıp önem vermek. Bence. son olarak her zaman güncelliğini korumuş bir konu ile bitirelim isterseniz: Burçlar ve yıldız falları.Burç yazarları ve yorumcuları çoğunlukla insan psikolojisine zarar vermeyen ve . çünkü kişilik oluşumuna etki eden tek faktör. öğretmenler. bu etki minimal düzeydedir ve lokal etkilerin sayısı 99 ise. Evrendeki her şey elbette birbirinden etkilenmektedir ve yakın gezegenler birbirinin çekiminden. inançlar. Üstelik bazı genlerin açılması için bazı uygun dış koşullar gerektiğinden. Zira kışın doğan bir bebek. Başta genetik kodlarımız olmak üzere.Peki. yaz mevsiminde tamamlamıştır. gelişme sürecinin çoğunu 6 ay önce. Bu inancın kaynağı yine tarihte saklıdır. Eğer kişiliğimizi burçlar belirleseydi. değil mi? Fakat görüyoruz ki. İngiltere’de dolunay vaktinde suç işleyenlere ceza verilmezmiş ve onlara ayın etkisinde kalmış anlamına gelen “lunatik” denirmiş. belli tarihlerde doğmamışlardır. Hatta aynı saatte doğan tek yumurta ikizleri bile apayrı kişilikler geliştiriyorlar. şimdiye dek belki evrenle olan ilişkimizi çok daha berraklaştırmış olurduk .Kaç adet burç var? . İlk insanlar Ay’la. genler ve dünyadaki dış koşullardır diyorum. ben. bu etkileşimin insan olarak kişiliğimizi ne kadar değiştirebileceğidir. .Evet.. yeryüzünün koşullarına bağlamazın daha inandırıcı olur. töreler.Oradaki binlerce bilim insanının. “Who is Who” adında bir ansiklopedi var. hiç gördünüz mü? .. . ülkemizin rejimi. o zaman belli mevsimlerde belli şahsiyetlerin hafif bir kümelenme gösterdiklerine tanık olabilirsin.. . yani yüzde 1’dir. neden. arkadaşlar. Bunları bir bilgisayar grafiği ile düzenlerseniz.

bu teknolojilere devasa yatırımlar yapıyor. Öyle ki. Rönesans. Maden Devri. burç yazarları ve yorumcuları burçluyorlar. sizin de dediğiniz gibi. . SON SÖZ . Bana fikirlerimi ve inançlarımı ifade etme. Gelişmiş ülkelerdeki birçok şirket.Biyomühendislik denilen DNA teknolojisi. Bu gelişme ve evrim bir yelpaze gibi açılarak ve geometrik biçimde büyüyerek süregelmiştir. birkaç yıl sonra tanışacağımız yeni gerçeklerimiz olacaklar.. Bunun gibi. Bir yandan kapalı kapılar ardında ve karantinaya alınmış nükleer lâboratuvarlarda insan.. Bunlara da “medyum” deniyor. onun üst-bilincini sürekli “taciz” eder ve gerekeni yapması için uyarır. Bizi burçlar değil. Uzaydaki yerçekimsiz lâboratuvarlarda üretilen yeni elementler ve canlılar. Sizce burçlara inanmak -temelsiz bir inanç olsa bile. son derece olumsuz etkiler de yaratabilir. Bunlar... öte yandan elde ettikleri bilgileri vakit geçirmeden birer teknolojiye dönüştürüp pazarlıyorlar.hatta yararlı birçok kehanet yapıyorlar. 5 vakitte mi. bu uzun sohbet için çok teşekkür ederim.yararlı değil midir? . Gelecek 50 yıl içinde.. 20’nci yüzyılda elde ettiğimiz bilim ve teknoloji. falcının söylediğini farkına varmadan kendisi çağırmış ve gerçekleştirmiş olur. bilimkurgu filmlerindeki senaryoların gerçekten yaşandığı bir dünya görüyorum: DNA’lı Kuantum bilgisayarlar.. . o beklentilerin bazıları gerçekleşir. sonunda “3 vakitte mi desem. çok daha görkemli bir rekor kıracağımız şimdiden belli olmuştur.. daha önceki kazanımlarımızın tümünden daha fazladır. hayvan ve bitkilerin hastalıklara karşı direncini arttırma çalışmaları yaparken. Bilgi Çağı. İzninizle son sözlerinizi almak istiyorum.Yapay Zekâ ve Nanoteknoloji. 21’inci yüzyılda ise. Demek ki işin sırrı falcıda değil. çok yaşayın.Ben de çok teşekkür ederim. “burçlara inanma. Sanayi Devrimi. tazeleme ve sizinle paylaşma olanağı verdiniz. Uzay Çağı ve Bilgisayar Çağı. Bu deneylerin ve teknolojilerin ortaya çıkaracağı akıl almaz sonuçları öngörmeye çalıştığımda. daha güçlü ve daha verimli yeni canlı türleri üretiyorlar.. birkaç önemli devirden geçtiğini görüyoruz: Taş Devri. fala baktıranın bilinçaltına girince. günlük burç yazarlarının da telkinleri insanlar üzerinde olumlu etki yapabildiği gibi. . on bin falcıdan bir tanesinin kehanet yüzdesi gerçekten yüksektir. .Uzay teknolojileri. Ben bu kişilerde iki önemli yetenek olduğuna inanıyorum: Duygusal zekâları çok yüksek olduğu için muhatapları ile kolayca empati kurabiliyorlar ve telkine açık olanların bilinçaltlarına birtakım beklenti tohumları ekebiliyorlar. Beş duyusu olan ve insan gibi konuşan robotlar. burçsuz da kalma” sözünü hatırlatıyorum.Bir istatistik yapmadım ama tahminen diyebilirim ki.Efendim.. ve “kalp ve ruh gözleri” diğerlerinden daha açık. fala baktırandadır. Fakat temcit pilavı gibi farklı sözcüklerle tekrarlanan monoton kavramları illa da okuyacak olanlara. Bazı telkinler.. yoksa 7 vakitte mi”. Gerçekten çok yararlandım. başlıca 4 alanda çok büyük gelişmeler olacaktır: . Son olarak şunları söylemek isterim: İnsanoğlunun son 50 bin yıllık tarihine baktığımızda. öte yandan bu canlıların genlerini birbirleri ile değiş tokuş yaptırarak. Yani kişi. Bir yandan hızla genetik şifreleri çözüyorlar.

ama madem aklınıza geldi. ama Biyolojik ve Kozmik Bilinç çok yavaş evrimleşiyor. Bu artı değer sayesinde Kolektif Bilinç’in diğer parçası olan Biyolojik Bilinç de değişiyor. Bakalım genetik mühendislerimiz egoist genlerimizi çıkarıp.. Fakat öyle görünüyor ki biyoteknoloji artık Biyolojik Bilinç’i de hızla değiştirecek. Çünkü bu tür başarılar -insanlar olarak bize. O’nun verdiği . gördüğümüz hâlde inanamayacağımız kadar şaşırtıcı olacak: Çok yakında babasının veya annesinin ikizi olan çocuklar. Biyomühendislik sayesinde kendi doğamızın değiştirilebildiğini anladığımız gün. arkasından yarısı robot. Bu noktaya mı gelecektiniz acaba? . oraya gelmeye hiç niyetim yoktu. evrimleşen Sosyal Bilinç o kadar büyüdü ki. Demek. 30 bin sene önce ölen insanların kafataslarından alınan hücreler diriltilecek ve onların genetik şifrelerinde var olan.Araya girmeden duramayacağım. . Atom kadar küçük bilincimizi bir galaksi kadar büyütsek dahi. Mezarlarında bozulmamış hücre çekirdeği kalmış insanların ve hatta dinozorların diriltilmeleri bile –eğer ruh konusunda bir ilerleme kaydedersek.gelecek yüzyılda gerçekleşebilir. O. Yapmamız gereken şey. Hatta hücrelerini dondurduktan sonra ölmüş insanların hayata geri döndüklerine bile bu yüzyıl bitmeden tanık olabiliriz.. Binlerce yıllık evrim sürecine ve kültürel değişime rağmen. bu öngörünüze de birkaç cümleyle değinmek isterim: Bugünkü bilinç düzeyimiz sayesinde yapabildiklerimizi o kadar büyük başarılar olarak görüyoruz ki. Ölüleri ve nesli tükenmiş hayvanları diriltelim mi.Bu görünen gelişmelerin hemen ardından yüz yüze geleceğimiz gerçekler ise.. Kozmik Bilinç’i değiştirme kudretine sahip olamayız. İşte gelmek istediğim nokta buydu. Fakat Biyolojik ve Kozmik Bilinç bakımından. Kozmik Bilinç’imiz de onlarınkinden çok farklı değil. Hatta 60 milyon yıl önce o kocaman gövdesiyle havaya yükselip uçabilen dinozorlar yaratmıştı. yerine bal arılarının kardeşlerini ve kreşlerini korumak için intiharı göze alan özveri genlerini mi koyacak. Ruh ve Bilinç kavramları konusunda en az onlar kadar açmazdayız. bu kez de Kozmik Bilinç’i değiştirecek. her zaman olduğu gibi yine düşünce üretenlerin öne süreceği savlar paralelinde oluşacaktır. bizim bu çağdaki Sosyal Bilinç’imiz ile 200 yıl sonraki insanların bilinci tamamen farklı olacaktır. Bu konular halka iletildikçe. olağanüstü bir zafer şeklinde görünüyor. yoksa karıncaların kolektif çalışma genlerini mi? Belki de.imkânsızı gerçekleştirme. Kozmos’un yanında Güneş önündeki kibrit alevi gibi kalır. yarısı canlı insanlar ve daha sonra da kanatlı ve uçan insanlar. kendi bildiğini sonsuza dek okuyacaktır.Hayır. Bizim milyonlarca yıllık evrimimiz. O yüzden. ortaya artı bir değer çıktı. Bu söyledikleriniz zihnimde şunu çağrıştırdı: Bu iki bilinç yeterince evrimleştiğinde ortaya çıkacak olan artı değer. yapılacak tercihler ve benimsenecek fikirler. diriltmeyelim mi? O zaman medyadaki politik ve dinî tartışmaların bu tür tartışmalara dönüşeceğini görür gibiyim. Taş Devri insanlarıyla bile pek çok müştereğimiz var. dedirtiyor. Bizler de Tanrı. insanoğlunun daha alacağı çok mesafe var. Örneğin size kanatlı insanlardan söz ettiğimde. neredeyse bir zafer sarhoşluğu içindeyiz. gözünüzde parlak bir ışıltı. hâlâ belirli genetik kodların değişmediğine tanık oluyoruz: Yaşama ve üreme içgüdüsü ve temel duygularımız bunlardan bazıları.. Bunları söylerken ulaşmak istediğim sonuç şuydu: Nasıl ki 10 bin yıl önceki insanların Sosyal Bilinç gerçeği ile bugünkü insanların gerçeği arasında büyük farklar varsa. yüzünüzde bir hayranlık ifadesi gördüm. Sosyal Bilinç çok hızlı. Bu düşünce bana ne anlatıyor? Bu düşünce bana. ama evrim sürecinde yitirdiğimiz yetenekler geri alınacak. Kozmik Bilinç yanında bir atom kadar ufak kalır. neyi değiştirmeyelim sorunu. Bir analoji yaparsak: Bizim bilinç düzeyimiz. önümüze önemli bir ikilem çıkacak: Neyi değiştirelim. Oysa Kolektif Bilinç zaten trilyonlarca uçan canlı yaratmış durumda.

Biz büyüklerin de masalları olması gerekir. Bu sayede elde edeceğimiz kazanımlar kendi gelişimsel evrimimiz bakımından çok önemlidir. tekrar çok teşekkür ederim. düşmanca Aura : Vücudun etrafındaki ışın saçan alan Bilinçaltı : Altbilinç.Efendim. İşte bu söyleşide de bir genetik masal dinlemiş oldunuz benden. Fakat bu önemli kazanımlar da birer izafî gerçeğimizdir ve zaman içinde önemlerini giderek kaybedecek. rakip. kendim yanıtlamak istiyorum.Işık’tan yararlanmak olmalıdır. farkında olmadığımız psikolojik oluşumlar Broca : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Biyoenerji : Vücudumuzdaki canlılığın ortaya çıkardığı enerji Çift Sarmal : Bükülmüş bir merdiven biçimindeki DNA molekülü DNA : Kromozomları oluşturan ağır ve uzun moleküller Doğal seleksiyon : Tabiatın. Ben Hakk’ım diyen ruhî durum Enzim : Vücuttaki kimyasal reaksiyonlarda katalizör olarak iş gören bir tür protein EQ testi : Duygusal zekâ testi Genom : Bir hücredeki tüm DNA moleküllerinin ortak ismi Glia/Nörologia : Beyindeki nöronlarından farklı yapısı ve işlevi olan hücreler Guanin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi . belki de sadece birer arşiv malzemesi veya masal olacaklardır. Masallar sadece çocukların duymak istediği öyküler değildir. umarım doğduğuma değecek bir şey yapmış olurum. SÖZLÜK Adenin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Amino asit : Hücredeki proteinleri oluşturan küçük organik molekül Anatomi : Vücudun biyolojik yapısı Antagonistik : Hasım. Ben de bu sohbeti yayımlayarak. Son olarak bana sormayı unuttuğunuz bir soruyu kendim sorup. karanlığa söveceğine bir mum yakmaktır. Sağlıcakla kalın. . kan veya hücre veren Dopamin : Beyindeki bir salgı En'el Hakk : Ben O’yum. canlıların zayıf özelliklerine geçit vermeden kuvvetli özellikleri seçmesi Donör : Organ. Kolektif Bilinç’e katkıda bulunmaktır. zira masallardaki büyü ve gizem hayal gücümüzün akaryakıtıdır. İnsanın esas görevi nedir? İnsanın temel görevi: Doğduğuna değecek bir şeyler yaparak. Konfüçyüs’ün dediği gibi.

organel Mutasyon :Genleri oluşturan bazların yerlerinin değişmesi veya saf dışı kalması Mutlak Kader : İnsanın kendi iradesi dışındaki yazgısı Nükleotid : DNA’nın bir harfi anlamına gelen baz çifti ve bağları Nöron : Beyindeki ve sinir sistemindeki hücreler Nöron devresi : Beyindeki hücrelerin birbirini uyarması sonucu oluşan kimyasal ve elektriksel fonksiyon Nörotransmiter : Beyindeki haberleşmeyi sağlayan salgı Onkovirüs : Kanser hastalığına neden olan virüs Partikül : Parçacık. hastalığa ait. bir sinir hücresinden diğerine ulaşan uyarıcı sinyal İyonize plazma : Sadece atomlardan veya elektromanyetik dalgalardan oluşmuş bir alan Junk DNA : Herhangi bir işe yaramadıkları hâlde. ana temalarından alındığı için sayfa numaraları belirtilmemiştir. DNA molekülünde yer aldığı kabul edilen döküntü genler Kinetik : İş yapan. dokuların ana maddesi Patoloji : Hastalıklar bilimi. fizikötesi olgular Protein : Amino asitlerden oluşan uzun molekül. nörotransmiter Sitozin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Sosyobiyolojik : Toplumsal ve biyolojik Telomer : Kromozomların dağılmasını önleyen uç kısımlarındaki bölüm Telomeraz : Kısalan kromozomları tamir eden protein Think Tank : Fikir ve/ya öneri üreten bir grup insan Timin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Ulema : Bilginler Urasil : RNA molekülünü oluşturan bazlardan biri VIP : Çok önemli kişi Wernicke : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Yuceniks (Eugenics): Akıl hastalarının üremelerinin engellemek için bu hastaların kısırlaştırılması fikri. gizli mânâsı olan. hastalıkla ilgili Reenkarnasyon : Ruhun bir bedenden ayrıldıktan sonra bir başka bedende tezahür etmesi Ribozom : Hücredeki proteinlerin üretildiği cihaz RNA : DNA’lara benzeyen fakat görevleri farklı olan hücre molekülleri Serabral korteks : Beynin kıvrımlı üst bölümü Seratonin : Beyindeki bir salgı.) . Özür dileriz. atomun en küçük parçaları Potansiyel : Var olan ama belirtileri görünmeyen. âtıl veya saklı güç. KAYNAKÇA (Not: Alıntılar. aktif Kromozom : Canlıların hücre çekirdeğinde bulunan ve DNA moleküllerinden oluşan tüp şeklindeki yapı Kuantum : Enerjinin en ufak birimi Ligase : Bir tür hücre çekirdeği enzimi Manyetosfer : Vücudun etrafındaki manyetik alan Mistik : Tasavvufa değgin.Hemofili : Kanamaların durmaması ile ilgili bir hastalık IQ testi : Zekâ testi İmpuls : İçtepi. ruhsal bilgelik. belirtileri görünen. pasif Paranormal : Bilimin normal kabul etmediği. aşağıdaki kitapların bazı sayfalarından değil. sûfî Mitakondri : Hücredeki ısı üretme işini gerçekleştiren bir cihaz.

Science.J. P. Baker (1998) Fatal Protein. Illinois Unv.P. New York John Burnet (1963) Early Greek Philosophy. Oxford Unv. Pilgrim. on Bioethics. New York Matt Ridley (1999) Genome. Flamingo. Nature. Varghese (1994) Cosmos. Mcmillian.F. Carter (1998) Mapping the Mind. Phoenix. J. Meridian Books. London J. Cold Spring Horbor L. Austrad (1997) Why we age. University of Chicago Press William Castle (1930) Race Mixture and Physical Disharmonies. New York D. Viking. Penguin. London R. London. London R. Theos. Pr. N. Flamingo. Virgin. Illinosis Paul Davies (1993) The Mind of God.P.Charles Davenport (1912). Dawkings (1995) River out of Eden. Sartre (1966) Being and Nothingness. Copeland (1998) Living with our genes. London Matt Ridley (1993) The Red Quenn. Releigh (1994) Seratonin.Wiley. Oxford U. London H. New York James Watson&F. Danah Zohar (1990) The Quantum Self. The Language of Genes. Katz (1983) Mysticism and Religious Traditions. Bios. Oxford R.E. Open Court. Penguin. S: 737-738 Will Durant (1961) The Story of Philosophy. Weidenfeld&Nicolson Fritjof Capra (1992) The Tao of Physics. London Steven T. Harper Collins. Fourth Estate. London Henri Bergson (1964) Creative Evolution. S: 119-122 F. Phoenix. H. Raff (1998) Cell Suicide for Beginners. Heredity and Eugenics. Roger Penrose (1990) The Emperor’s New Mind. Press. New York James E. Simon&Schuster.. Cook-Degan (1995) The Gene Wars. Barnes. Vintage. Bantam. Doubleday.Newton..W. Press. Nuffield C. London Steve Jones (1994). Caldicott (1998) Mental Disorders and Genetics.) Rational Theology and the Creativity of God. Chicago J. New York Matt Ridley (1997) Disease. W. Connecticut R. London Robert Matthews (1993) Unravelling the Mind of God. Weidenfield&Nicolson. Praeger-Westport. N. York Stephan Hawking (1988) A Brief History of Time. Margenau-A. Oxford Keith Ward (1982. Nature 396. a Symposium.Crick (1953) A Structure for DNA. Carbondale&Edwardsville. London . Philosophy and Religion. London S. Ridley&H. New York M.Oxford Robert Pollack (1995) Signs of Life. Lovelock (1982) Gaia. Oxford University Press. London Danah Zohar (1994) The Quantum Society. London R.York&London Konrad Lorenz (1965) Evolution and Modification of Behaviour. Hamer. S: 603-606 Albert Einstein (1941) Science. London. Flamingo. S:129-145 M.Atkins (1993) The RNA World. Lynn (1996) Dysgenics.

.il/cards/ . Sıra yazar olmaya. Hornby (1993) Oxford Advanced Learner’s Dictionary.. Rodney Castleden (1994) World History. yasa uyarınca 21 yaşına gireceğim 1 Ocak 1977 gününü beklemek zorunda kaldım.http//:www. roman yazmaya gelmişti.celera. London Clifford Morgan (1977) Brief Introduction to Psychology.nih.http//:www. caneriklerinin yeni yeni çıktığı Haziran ayının ortalarında doğduğumu söylüyor. Bristol A. İstanbul. Bu kez 2 yıl sürdü araştırma: Genetik Gerçeklere Yolculuk.. N. Denge Yay. yaşım tutmadığı için tayinimi hemen yapmadı.ac. 2 hafta sonra bir İngiliz İngilizce öğretmenine âşık olunca. öğretmenlik yaptım. öğretmenlikten istifa dilekçemi de İzmir’e gönderdim.weizmann. oturup ilk kitabımı yazdım ilk 6 ay içinde: Beynin Kimliği.wi. York.uk/HGP/Genes/ . birikimlerimi kitaplara boşaltıp.http://www. Parragon.http//:www-genome. Okuyun.P.sanger.gov/ .mit. İkincisi bu yıl sonunda hazır olur sanıyorum. yurdumun insanlarıyla paylaşmak için İzmir’e döndüm. 1980’de yaz tatilimi Avrupa’da otostop yaparak geçirirken kendimi Londra’da buldum. İstanbul .Dr. İngilizce öğretmeni oldum.nhgri.nih. İstanbul Mehmet Sağlam (1997) Beynin Kimliği.edu/ . S:7-8 Erich Fromm (1993) İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri.S. London William Lyons (1996) Modern Philosophy of Mind. .com/ YAZAR HAKKINDA Şanlıurfa Nüfus Müdürlüğü kayıtları 1956 yılının birinci günü doğduğumu söylüyor.ncbi. S:128 Orhan Hançerlioğlu (1966) Düşünce Tarihi. Say Yayınları.ac. Annemse bu tarihin rasgele yazılmış olduğunu. McGraw-Hill. tanışalım.Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü bitirip. Oxford U. İstanbul. Sonra önümde tertemiz bir klavye. Payel Yayınları. Londra’da yaşamaya karar verdim. Bir daire satın alıp keyfimce döşedim. Ben anneme inanıyorum.gov/omim/ .nlm. 1 yıl içinde bir bilim kurgu romanı yazdım: PİS2YATIR.. Arrow. Varlık Yayınları. Everyman. 20 yıl sonra -yine bir yaz ayında. Remzi Kitabevi. Wayne Dyer (1993) You’ll see it when you believe it. bir yandan da gece-gündüz popüler bilim kitapları okumaya başladım. Bakanlık.http://:www. Bu kitap bir üçleme olacak. Kitabım çok satınca motivasyonum arttı ve fakat 3 yıl süren bir araştırma döneminden sonra ikinci kitabımı bitirdim: Rüyama Tanrı Girdi Yazılmamışı ve yararlı olanı arıyordum. Diyarbakır ve İzmir-Bornova Anadolu Liselerinde 4 yıl boyunca işimi ve öğrencilerimi çok severek.bioinformatics. 16 yıl boyunca belleğim o kadar doldu ki. İstanbul Engin Gençtan (1996) Varoluş ve Psikiyatri.http//:www. Tercümanlık yaparak geçinirken. Oxford Alfred Adler (1993) Yaşamanın Anlam ve Amacı.

Mehmet Sağlam İzmir – 1 Ocak 2005 .

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful