İÇİNDEKİLER

12345İNSAN NEDİR, KİMDİR? KOLEKTİF BİLİNÇ ARTILARIN SIRRI BİYOLOJİK BİLİNÇ HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR? DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN ÜST BEYİN ALT BEYİN GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER DNA’LARIN YAPISI MUTASYON POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ BENCİL GENLERİN SAVAŞI KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? KOLESTEROL GERÇEĞİ BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? GENETİK MÜHENDİSLİK DELİ DANA GERÇEĞİ İNSANLAR KLONLANACAK MI? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ YUCENİKS SUÇLARI KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? KATİL GENLER BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ ZEKÂ KALITIMSAL MI? AKIL GÖZÜ HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI KOZMİK BİLİNÇ EVREN TURU EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ BİLİM VE İNANÇ İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? SOSYAL BİLİNÇ KİŞİLİK KALITIMSAL MI? SOSYOBİYOLOJİK GENLER

-

FEMİNİZM GENETİK Mİ? KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA

EVRENSEL ETİK AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ DOĞA, İNSAN VE ÖZGÜRLÜK GENLERİN ESİRİ MİYİZ? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM MUTLULUK SORUNU DUYGULAR KALPTE Mİ, BEYİNDE Mİ? DUYGUSAL ZEKÂMIZ SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? PİSKE, RUH VE DEPRESYON BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU?

ÖN SÖZ
“Bir zincir en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.”
Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde sorulan bir soru bazen kütüphaneler dolusu kitaptan daha fazla işe yarar. Öğrenme ile kişiyi keşif yoluna çıkaran sorular arasında sıkı bir ilişki vardır. Merak eden insan sorar ve sorgular. Merak: Bilinç düzeyimizi yücelten ve kültürel evrim sürecimizi hızlandıran bir içgüdü olarak bilinir. Bu güdünün dışa yansıyan en açık belirtileri, doymamış meraklarından ötürü ve geldikleri dünyayı tez elden öğrenmek için her şeye dokunan ve olmadık sorular soran çocuklarda görülür. Sorgulayan insanın öğrenme isteği gittikçe artar. Öğrenen insan ne kadar az bildiğini anlar. Bilgi yoksulluğundan kurtulmak isteyen kişinin merakı ve araştırma enerjisi, işte o zaman giderek artar. Bu istek ve gayret dev bir dalgaya dönüşünce, artık önünde en derin sırlar bile duramaz. Bugün yaşamımızı kolaylaştıran çok sayıda bilimsel ve teknolojik buluşu ve ulaştığımız kültürel ve etik düzeyi de bu tür merakla beslenen sorulara borçluyuz. Bu kitap da benzer bir süreçten sonra oluştu. Genetik mühendislik hakkındaki bir makale okurken, “Acaba bir ‘insan mühendisi’ olsaydım, ne tür bir bilgi birikimine sahip olmam gerekirdi?” diye kafamda ansızın oluşan bir soru sayesinde coşan merakım, zihnimde zincirleme bir reaksiyonla yüzlerce yeni soru doğurdu. Yanıtları ararken yepyeni araştırmalara sürüklendim ve edindiğim doneler belleğimdeki verilerle harmanlanınca, ortaya bu kitabı dolduracak kadar donanım çıktı. Umarım, son sayfaya ulaştığınızda sizin de zihninizde birkaç kıvılcım çakmış olur, merakınız kabarır ve farklı bilgilere veya yeni araştırmalara yönelme isteğiniz artar. Böylece düşüncelerinize, yaşamınıza veya yapıtlarınıza olağandışı bir boyut ekleme şansınız olur. Kitaptaki savlara, fikirlere ve muhakeme tarzına katılmayabilirsiniz. Fakat zaten önemli olan da kendi düşünce ve inançlarımızı karşıt görüşlerle kıyaslamak ve yeni bakış açıları ile tanışmak değil midir? Buradaki fikirleri çürütebildiğiniz oranda kişisel düşüncelerinizi sınamış ve onlara olan güveninizi pekiştirmiş olacaksınız. Kurgusu, bir “sanal insan mühendisi” ile yapılan röportaj şeklinde tasarlanan bu kitaptaki kuramların ve mantık zincirinin ancak en zayıf halkası kadar kuvvetli

olduğunun bilincindeyim. Bu zinciri kırma zevkini defalarca yaşamanızı diliyorum. Hoşça okuyun... Mehmet SAĞLAM İzmir – 2005

İLK SORU

- Efendim, detaylara geçmeden önce, bir insan mühendisi olarak, “insan nasıl bir canlıdır?” sorusuna genel bir yanıt verir misiniz?

İNSAN NEDİR, KİMDİR?
- Öncelikle şunu belirtmek isterim: Milyonlarca yıllık evrim sürecine, 50 bin yıldır ürettiğimiz bilgi ve kültür dağarcığımıza ve ulaştığımız bilimsel düzeye rağmen, insan hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında belki de hiç kalır. Çünkü insan: Sürekli değişen, gelişen, derinleşen ve derinlere indikçe kendi içsel hazinelerini ve evrenin sırlarını gün ışığına çıkarıp somutlaştıran, merakı sonsuz bir varlıktır. Çünkü o: Makroevren’de bir toz zerreciği kadar önemi ve yeri olmayan küçük bir uzaylı olmasına karşın, kendi Mikroevren’inde ve genetik şifrelerinde tüm kâinatın hammaddesini ve belki de 15 milyar yıllık tarihini taşıyan “üstün” bir canlıdır. Çünkü o: El, emek ve dil becerileri ve henüz adını bile koyamamış olduğu “gizli” yetenekleri sayesinde bugünkü uygarlık, bilim ve teknolojiye sahip olmayı becerebilmiş maharetli bir yaratıktır. Çünkü o: Hem kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmuş maddî bir yaratık, hem de görünmeyen enerji biçimleri ile iç içe ortak yaşam süren sosyobiyolojik bir canlıdır. Çünkü o: Özgürlük, estetik ve sanat gibi rafine değerleri edinebilmiş eşsiz bir varlıktır. Çünkü o: Akıl gözü sayesinde rasyonelliği, “kalp gözü” sayesinde duygusallığı ve “ruh gözü” sayesinde ruhsallığı yaşayan bilge bir mahluktur. Çünkü o: “Yazgısını belirleyen” genetik şifrelerini dahi değiştirebilen üstün zekâya ve evrenin her köşesinde gezinebilen geniş hayal gücüne sahip sınır tanımaz bir seyyah ve “kaderine meydan okuyabilen” paradoksvari bir bedendir. Çünkü o: Yüksek idealler besleyen, hayal edilmemiş hayaller kurabilen ve imgelediği soyutları üretken bilinci sayesinde bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen doğadaki en yaratıcı ustadır. Çünkü o: Yüzyıllardır “Ben neyim? Kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularını soran ve bu sorulara her çağda bulduğu farklı yanıtlar sayesinde bir kuantum parçacığı gibi sürekli başkalaşan bir değişkendir. Çünkü o: Hem öldürebilen, hem ölesiye sevebilen; aşk ve nefreti, kin ve sevgiyi

önceki çağlardan çok daha heyecan verici ve çok daha somut bir özellik taşıyor. biraz . İzin verirseniz. o insanların yaşayan bir bedenleri olmasına rağmen kapalı bilinçleri yüzünden onlarla iletişim kuramamanın sıkıntılarını yaşadım. dâhilerin bile yeteneklerine çok gelir. akıl. Efendim. en büyük yanlışlığı tek bir “hayalet” aramakla yapıyoruz. . gözümün önünde bayılan birkaç dostum oldu. açık bir bilinçle ilerlememiz koşuluyla. Önemli olan bunu farkındalık anlamında kullanmaktır. bu bulanık suyu biraz berraklaştırmaya çalışayım... mantık veya uyanık olmak anlamaları yüklenerek de kullanılmaktadır. hissettiğimiz ve deneyimlediğimiz soyut ve maddeötesi gerçekleri de gözardı etmeden. Salt insan anatomisi ve psikolojisi ile uğraşan tıp bilimi bile sayıları yüze yaklaşan kollara ayrılmışken. hakkında konuştuğumuz. bilinç nedir? KOLEKTİF BİLİNÇ -“Consciousness” kelimesi İngilizcede farkındalık anlamına gelir. yazdığımız. Yani bakış açımız hatalı. kandan ve sudan oluşan insan vücudunun olağanüstü işler becerebilen bir farkındalığa sahip olması sorunu insanoğlunun karşılaştığı en zor problemlerden birisidir. Bu probleme ek olarak. ölümsüz aşka dönüştürmeyi başarabilen bir simyacıdır. Ama elde henüz kanıt yok diye. fakat bu kelime Türkçeye “bilmek” mastarından türetilen “bilinç” şeklinde çevrildiği için içeriği yanlış anlaşılmıştır. İnsanoğlunun 21’inci yüzyılda kendi hakkında bulduğu kanıtların içeriği. fizyolojik olduğu kadar toplumsal. Daha sonraları düşündüğümde.Sizden apaçık yanıtlar almadan buradan gitmeye niyetim yok efendim. duygusal ve ruhsal olan insanı tüm derinlikleriyle tanıyabilmek.birlikte yaşayabilen ve belki de yaradılışının nedeni olan sevgiyi daha da yücelterek. beni çok düşündüren bir gözlemim ve bunun yarattığı bir sıkıntım var: Komaya girmiş veya bitkisel hayat yaşayan bazı insanlar gördüm. Bence. nereye bakacağımızı bilememekteyiz. bilinç hakkında yapılan felsefî ve bilimsel çalışmalardan çıkan elastiki sonuçlar ise bizleri daha büyük bir açmaza sürüklemektedir. kendi hakkında ancak ya genel bir kanıya sahip olabilir veya bir-iki dalda derin bilgiye ulaşabilir. Bunları deneyimlerken. görme duyusuna benzeyen bir “Kolektif Farkındalık” hâlidir.. Bilinç: Bir petek gibi binlerce minik gözün birleşmesiyle ortaya çıkan. Oysa “consciousness” farkına varmak kökünden türetilmeli ve farkındalık olarak tercüme edilmeliydi. . nerededir ve nasıl oluşmaktadır?” sorusuna kesin ve kalıcı bir yanıt getirememiştir. Bilinç konusu sizin gibi düşünen insanların tümünü hayrete düşüren bir olgu... bilincin tanımı ile başlayarak. kemikten. Çoğu kez. zihinlerde yepyeni pencereler açtığı için hangi pencereden. Ayrıca. Kitlelere ulaşan her yeni fikir veya deney sonucu. O. Yüzyıllardır yapılan bilimsel çalışmaların ve üretilen felsefelerin hiçbiri “Bilinç nedir. çizdiğimiz. bizi biz yapan şeyin bilinç olduğu sonucuna ulaştım.Teşekkür ederim. Bunlar da zamanla değişecek ve gelecek kuşakları daha farklı buluşlar heyecanlandıracaktır. Bir “insan mühendisi”nin bile kendi doğasını tahsil etmesine ömrü ve kapasitesi yetmez. Bilincin kapalı olması ne anlama geliyor? Daha önemlisi.. Bayılan bir insan bilgilerini mi kaybeder. Onu anladığınızı sandığınız anda yolun başına geri döndüğünüzü deneyimler ve bu evrimcil varlığı yeniden anlamaya koyulursunuz. farkındalık hâlini mi? Ne yazık ki bilinç sözcüğü artık dilimize iyice yerleşmiş olduğu için yapacak fazlaca bir şey yoktur. Çünkü sadece etten.

Şimdi söyleyin bana: Bu bebeğin bir farkındalık hâli var mıdır. Doğuştan bize hangi temel ve ham bilinç verilmişse. insan yavrularının da doğuştan gelen içgüdüsel bazı yetenekleri vardır: Ağlayabilmek. Cansız . şoförün (bilincin) hem güven içinde yol almasını. öğrenmemize. beynini tanımayanların sayısı 5 milyardan fazladır.Doğru düşündünüz. akıllı bir kolektif enerji türüdür. hem de varacağı yere kolayca ulaşmasını sağlıyor. Görüldüğü gibi. Buradan anlaşılıyor ki: Acemi şoför (üst bilinç) daha arabasını kullanmayı öğrenmeden önce. Bir başka tanımla Bilinç. Şoför arabasını nasıl kullanacağını -birkaç temel manevra dışında doğarken bilemiyor ve iyi bir sürücü olması uzun ve zahmetli bir eğitim sürecinden sonra ancak kısmen gerçekleşiyor. şoför de arabasız var olamıyor. çevreyle iletişim kurmamıza ve iş görebilmemize imkân tanıyan ve canlı birer varlık olarak yaşamamızı sağlayan. kendimizi daha yakından tanımak ve evrimsel tarihçemizi öğrenmek adına büyük birer adım olacaktır.. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç. Belki de. şoför durduğu yerde kalakalıyor. onun bakım ve temizliğini yapıyor. Çünkü o bebek ağlıyor.daha açar mısınız bu tanımı? . pencereden görünen şu doğum hastanesine gidelim. Burada kullandığım “ham” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim. koklama. hem de zaten bir bedel ödememişizdir. Bir okyanus kaplumbağasının kuma gömdüğü yumurtalarından çıkan yavrularının vakit geçirmeden denize yönelmesi ve yüzebilmesi kadar bilinçli olmasa bile. süt emmesini bilmek ve anne kokusunu tanımayı hemen öğrenmek gibi. . yok mudur? . henüz tıp ve diğer bilim dallarınca bile tam anlamıyla bilinemiyor. tatma ve dokunma özürlü bir bebek doğmuş olsun. Geriye sadece şoförün eşyaları. Bilinci üç ayrı kategoride değerlendirmeyi yeğliyorum: Biyolojik Bilinç.. iş göremez duruma düştüğünde ise bir mezarlığa törenlerle ve gözyaşları ile gömülüyor. süt istiyor ve elini kolunu hareket ettiriyor olacak. Bence. bilinci irdelerken onun farkındalık düzeyini belirleyen etkenleri açıklamada çok işe yarayacaktır. Beyne bu özellikleri kazandıran kaynak hücrelerimizdeki genetik şifrelerdir. Dünyada böbreklerinin nerede olduğunu bilmeyen 900 milyon insan varmış. Arabanın rengi. hızı ve parçalarının kalitesi. Fakat “Serebral Korteks” veya Beyin Kabuğu denen ve beynin üst tabakasını oluşturan o ince bölümün altında kalan kalınca tabakanın tam olarak ne işler becerdiği.Olması gerekir. ona yardımcı olan bir usta şoför (alt bilinç) var. hem de arabanın sahibi ve şoförü durumunda olduğumuzu görebiliriz. Her insan ya da her canlı temel ve “ham” bir bilinçle dünyaya gelir. araba (beden) şoförsüz (bilinçsiz) bir işe yaramadığı gibi. onu geliştiriyor ve onun sayesinde varmak istediğimiz hedeflere doğru ilerliyoruz.Öyleyse. iç ve dış dünyamızda görünen ve görünmeyen pek çok şeyin farkına varmamıza olanak veren. Bedenimizi bir arabaya.. şekli. Kaldı ki arabasının parçalarını (organları) ve çalışma sistemini öğrenebilmesi bile bir ömür boyu sürebiliyor. bilincimizi de arabanın şoförüne benzetirsek. Orada beş duyusu olmayan ve görme. Araba arıza verdiğinde.. Beynin yüzde 72’si olan alt beyinde olup bitenleri ortaya çıkarmak. beyindeki sinir hücrelerinin işlevleri sonucunda kendilerini gösterir ve bebeğin yaşaması için gerekli fizyolojik faaliyetleri kontrol ederler. alt beyni iyi tanımadığımız için bilinci anlamakta güçlük çekiyoruz. Fakat arabaya sahip olurken hem bir seçme hakkımız olmamıştır. işitme. onu kullanıyor. gelin sizinle kısa bir sanal yolculuk yaparak.. yapıtları ve anıları kalıyor. insan olarak hem araba. beş duyu organı ve diğer yetilerimiz sayesinde. Yüz binlerce yıllık evrim sonucu genetik yapıya yerleşmiş bu yetenekler.. Bu sözcük.

. İki eli matematiksel olarak. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç toplamının artısıdır. Fakat bu üç ayrı sembol biraraya geldiğinde ortaya kendiliğinden artı bir değer çıkacaktır: Bir yüz resmi. yaratıcı ve eşsiz kılması için de Kolektif Bilinç’i tamamlayan üçüncü bir kaynağa gerek vardır. iki elin toplamı fazladan bir de alkış sesi ortaya çıkarır. ruh sahibi ve düşünebilen bir varlık. bu gizeme en yalın biçimde işaret etmektedir: Bir bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından fazladır. sadece bir insan kafası değil. O da Kozmik Bilinç’tir. tanıyoruz ve kullanıyoruz. Bebeğin Biyolojik Bilinç’ini iş gören ve üretim yapan bir sisteme entegre edecek olan bir başka dış etkene gereksinim vardır. O da Sosyal Bilinç’tir. bir elde mevcut değildir. Bakınız.... bu denklem ( 1 + 1 = 2+ ) şeklinde olmalıdır. 64 parça enstrümandan oluşmuş ve diyelim ki Beethoven’in dokuzuncu senfonisini çalan bir orkestranın hiçbir aletinde o senfoni mevcut olmadığı hâlde. uzak ve yakın dış çevredir. fakat capcanlı. Ulaşılan olgunluğun. Türk kültürünün en görkemli müzesi atasözlerimizdir. Biyolojik Bilinç tek başına fazlaca bir işe yaramaz. ( 1 el + 1 el = 2 el ) şeklinde ifade eder ve bunu doğru kabul ederiz. Buradaki artı değer. vücudumuzdaki tüm dokuları ve sistemleri üretme bilgisini taşırlar. Bunun gibi. Bu ses. belki de anlayamadığımız tüm fenomenlerin sırrı bu artı sözcüğünde saklıdır. tek gözlü. 64 parça alet ruhumuzu okşayan bir müzik parçasını bir artı değer olarak ortaya çıkarır. bir “artı değer” olarak ortaya çıkar.. yetersiz bir bilince sahip demektir. Zira.. aynı zamanda o insanın duygusal hâli. Yıldız tozlarından yapılmış. sosyobiyolojik ve kozmik bir canlıdır. O nedenle. Bu sistematik bilgilerin işe yaraması için genlerin canlı ve “bilinçli” olması gerekir.atomlardan yapılmış DNA moleküllerini oluşturan genler.. Fakat tüm beceri ve yeteneklerine rağmen. tam anlayamadım. üç aylık bir bebekten çok fazla bir şey beklenemeyeceği gibi.. “Bir elin nesi var. kişiyi evrensel. Bu kaynağı kullanamayan bir bilinç. ama sayı iki olunca. Oysa. Sosyal Bilinç olmadan bebeğin Biyolojik Bilinç’i onu toplumsallaştıramaz ve olgunlaştıramaz. Bunları isimlendirmişiz. İşte ben buna Biyolojik Bilinç diyorum. insan. yani gülümsüyor olmasıdır.. Bunları formülize ederek şöylece özetlemek istiyorum: Kolektif Bilinç denilen olgu: Biyolojik Bilinç. ARTILARIN SIRRI -İşte. . -Özür dilerim ama toplamın artısı ne demek. iki elin sesi var” özdeyişi. Şu üç sembole dikkat ediniz: 1) Kavis ) 2) Daire 3) İki nokta . Yani kişilik oluşumundaki en etkin faktör toplumdur.

Buna ilave olarak. . Peki bunlar da atomdan yapılmış. Küreselleştikten sonra da kendi ekseni etrafında dönmeye başlar. cam. Fiziğe göre. yerçekimi kazanacak kadar yeterli kütleye sahip değildir. elektronları atomlara ve atomları atomlara bağlayan güç. bir kütlenin yerçekimine kavuşması. Yani. her doku. kütle hâlindeki atomları birbirine bağlayan güç. bulut. ama neden cansızlar? Yaşayan tüm canlılar da atomlardan oluşmuş. Bu sebepten dolayı uzaydaki tüm büyük kütleler küre şeklindedir ve dönerler. küresel bir şekil almaya başlar. Çünkü uzayda yerçekimi yoktur ve İstanbul kentini üstünde tutan kara parçası. . Çünkü her şey atomdan oluşmuştur: Dağ. Peki onlar neden canlı? Farkı . Bu güçler -bir kuvvetli yapıştırıcı gibi. su. Buradan çıkarılacak önemli dersler ve yorumlar vardır. ânîden bir fazlalık olarak yerçekimine sahip oluyorlar. Biyolojik Bilinç’i biraz daha açar mısınız? BİYOLOJİK BİLİNÇ . hava. nasıl oluştuğu henüz bilinmeyen ve bilimin en büyük bulmacalarından biri olan bilincin. Bu fazlalık. İşte ben. biraraya gelen atom ve moleküller. Şekil: 1 Eğer atomların can verme.Efendim. Demek ki çoklukta eşitlik bozuluyor. Evrenin ve maddenin var olmasını sağlayan dört çeşit güç vardır: . trilyonlarca hücreden yapılmış ama sadece maddeden ibaret olan bir vücuda ve bunlara can veren bir ruha sahip olan insanın artı değeri ise. Bu da artı bir değerdir. atomların birleşmesiyle ortaya çıkan maddelerdir. . isterseniz 3 gruba ayırdığınız Kolektif Bilinç’in önce biyolojik kısmını irdeleyelim.Kuvvetli Güç (Strong Force). cansız atomlardan oluşmuş DNA molekülünün bir parçasıdır. Şöyle bir örnek verelim: İstanbul’un üstünden uçakla geçerken dışarı bir elma atsanız. demir. elma havada asılı kalır İstanbul’a düşmez.Zayıf Güç (Weak Force). kritik kütle denen büyüklüğe ulaşınca. Böylesine karmaşık ve 100 milyar hücreden oluşan bir beyne. Bunlardan yerçekiminin nasıl oluştuğunu bilim henüz çözmüş değil. kumaş vs.Bedenimizi oluşturan her organ. tüm evren canlılarla dolup taşardı.Bir başka önemli örnek daha vermek isterim. böyle bir artı değer olduğu inancındayım. hayat yaratma gibi bir yetenekleri olsaydı. bilinç denen Kolektif Farkındalık’tır. boya. atom çekirdeğini birlikte tutan ve radyoaktiviteyi sağlayan güç. iki elin sesi gibi bir artı değerdir. Molekül dediğiniz şey. Fakat İstanbul’u tüm ilçeleri ile birlikte oyup. elma yere düşer. fırça. Gen dediğiniz şey. ama bu gücün artı bir değer olduğunu biliyoruz.Elektromanyetik Güç (Electromagnetism). . içinde yaşadığımız evrenin ve bizim var olmamızı sağlarlar. atom çekirdeğindeki kuarkları birlikte tutan güç. her hücre ve her sistem hücre çekirdeğindeki kromozomlara hapsolmuş genetik şifrelerin eseridir. yerçekimine yine sahip olur ve elmayı kendine çeker. Marmara bölgesi uzayda öylece durmaz. O hâlde: Marmara Bölgesini uzaya çıkarırsanız.Yerçekimi Gücü (Gravity). embriyon döneminden ölüme kadar sürekli atan bir kalbe. taş. ancak 200 kilometre çapında bir kara parçasına dönüştüğü zaman mümkün olmaktadır. uzaya çıkarır ve bir uzay aracından üstüne bir elma bırakırsanız.parçacıkları ve atomları birbirine bağlayarak.

Şöyle bir berzetme yapalım: İstanbul’daki Sultanahmet Camiî’nin o muazzam kubbesini düşünelim. Bir bilye şeklindeki atomun % 99. . Elektronlar -çekirdekten 2 bin kat daha hafif oldukları için.Mikroevren derken neyi kastediyorsunuz? . nötron ve elektrondur. 100 milyon tanesi bir araya geldiğinde bir toplu iğnenin başı kadar olur. atomun çekirdeği ancak bu büyüklükte olur. Bunun tam ortasına havada durabilen bir tuz tanesi koyalım. Bu bir yarımküredir.anlamak için -izin verirseniz.999’u boşluktur: Bu boşluğun ortasında duran bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında hızla döndüğü için bulutumsu ve titrek bir küre oluşturan elektronlardan oluşmuştur.. her yerde “hazır ve nazır” görünürler. kendi bilincini daha iyi anlar ve onu daha detaylı analiz etme becerisini geliştirir. Şekil: 2 Atom o kadar küçüktür ki. .O zaman pek çok okuyucunuzu. Bu durumda. saf enerjidir. . Hızları saniyede binlerce kilometredir.atomun yapısından biraz detaylı söz etmek istiyorum.Teşekkür ederim. Bunların özü ise somutlaşmamış.Peki. . Çünkü bulundukları yeri kestirmek istediğimiz saniye içinde bile milyarlarca yerde bulunmuş olurlar! O nedenle atomun içine elektron hızından daha düşük bir hızla hareket eden hiçbir şey giremez.. Enerjinin ne kadar üstün bir bilince sahip olduğunu -Mikroevren dediğimhücrelerimizi ve genlerimizi incelerken görebiliyorum. Bu toz zerreciklerinin aradaki onca boşluğa rağmen çekirdeğin etrafında büyük bir hızla ve her yöne doğru ‘delice’ döndüğünü düşünelim. Atomun yapısını iyi anlayan kişi. lütfen devam ediniz. İşte maddenin cevheri bu iş-yapan enerjidir. Her bir devri değişik bir yörünge çizerek yaptıkları için de. çekirdeğin etrafını bir koza gibi örecekler ve bir vantilatör pervanesinin dönerken oluşturduğu o bulutumsu görüntüyü sergileyecek lerdir. en küçük atom olan hidrojenin bir tek elektronu vardır ve çekirdek etrafında bir saniyede milyarca devir yapabilir. İşte kubbenin içindeki boşluğa oranla. Okuyucuların atomla ilgileneceğini sanmıyorum. . evrenin ve kendi yapılarının temelini oluşturan atomların somut bir resmini zihinlerine oturtmalarından mahrum edeceksiniz demektir. Proton ve nötron olarak bilinen parçacıkların özü kuarklar ve gluonlardır.tuz zerresine oranla bir toz zerresi kadar bile olamazlar. ..Efendim oraya girmeyelim isterseniz.. Ben buna Akıllı Enerji diyorum. Unutunuz. Elektronlar negatif(-) yüke sahiptirler ve sıfıra yakın bir kütleleri vardır.Atomun yapısını zihnimize oturtmadan bu mikroskop ötesi evrenin ne olduğunu ve o esrarengiz yapısını anlamamız mümkün olamaz. bilgilenmek isteyen sizdiniz. Örneğin. Elde ettiğimiz bu kocaman küre atomu temsil etsin. Atom denilen şeyin özü proton. çok hızlı dönen bir pervanenin içine bir çubuk sokulamayacağı gibi. Bu yarıkürenin bir eşini daha ters çevirerek altına yerleştirelim. Bu sohbetimiz kitap hâline getirilecek.

Bu moleküllerin milyonlarcası da birleşerek. Çünkü her atom en dış yörüngesindeki elektron sayısını sekize tamamlamak ister. benim Biyolojik Bilinç dediğim akıllı enerjidir. Bu sayede. Bu enerji olmadan hiçbir molekül canlanamaz. Ve tüm insanların.. bir bardak suda o kadar molekül olduğu söylenebilir. gümüşün başka. Sözgelimi iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşir ve su molekülünü oluştururlar. bitkilerin ve mikro organizmaların maddî vücutları. Atomun içinde büyük miktarda enerji depoludur. evrendeki en güçlü çekim kuvvetidir. üç teki de nötronu oluştururlar. dışında başka yörüngeler oluşur. Bu da radyoaktivite dediğimiz radyasyona neden olur. Bu nedenle karbonun atom ağırlığı (çekirdek ağırlığı) 12 kabul edilir. Çünkü elektronlar yüksek hızlarından dolayı güçlü bir merkezkaç kuvveti oluştururlar ve bu çekim gücüne karşı koyarlar.Biraz da molekülden bahseder misiniz? . Bir yörünge (orbital) yeterince elektronla dolunca. kullandığımız su hâline gelirler. Ana hatlarıyla atomun tasarımı budur ama her atom birbirine benzemez. kükürt ve fosfat atomlarına gereksinim vardır denir. diğer elementlerin dış yörüngelerindeki elektronları koparıp almak veya paylaşmak ihtiyacı ‘hisseder’. Kuarklar üç çifttir ve üç teki protonu. Çekirdek bu yüzden pozitif yük taşır. Radyoaktif ve en ağır madde olan uranyumun atom ağırlığı ise 238’i bulur. uranyumun daha başkadır. Yani evrenin . Çekirdeğinde 83 adetten fazla proton bulunduran atomlar kararsızdırlar. 6 protonu ve 6 nötronu mevcuttur. Bu yüzden negatif (-) yüklü elektronları kendine doğru çeker. Çekirdeği oluşturan iki tür parçacık (partikül) vardır. Kuarklar var. bu elektron paylaşımı sayesinde meydana çıkan moleküller ve bunlardan oluşan proteinlerden ibarettir denir. bunlar yan yana geldiklerinde ayrı durmaya dayanamazlar ve birleşerek tuz molekülünü yaparlar. nötron ve proton. molekülü ortaya çıkarırlar.Molekül atomların ilginç bir “alışkanlığı” sayesinde oluşur: Atom çekirdeğinin etrafında yörüngeler çizerek dolaşan elektronların tümü aynı yörüngede bulunmazlar. Bu parçacıkların bulunuşuyla atomun yapısı çok daha iyi anlaşılmıştır. Proton pozitif yüklüdür.Atom çekirdeği pozitif (+) yüklüdür. Saf enerjiden oluşan kuarklar birbirlerine çok güçlü bir enerji bağıyla sımsıkı sarılmışlardır. Öyle ki.. hidrojen. evrendeki soyut ve maddeleşmemiş enerji miktarının ancak yüzde 10’u kadardır. Bir okyanusta kaç bardak su varsa. bu düşüncelerde gözden kaçan şey. milyarlarca yıldız kümesini meydana getiren onca somut enerji. Bu. Enerji gözle görülmez ve soyut hâldedir. nitrojen. Doğadaki elementlerin birbirinden farklı olmasının nedeni de atomların farklı olmasındandır.Evet. ama somutlaşarak maddeye dönüşme özelliğine sahiptir. Fakat bilimsel tahminlere göre. . Tek hücreli ilk canlının tuzlu suda ortaya çıktığı savunulur ve canlı hücrelerin oluşması için su ve tuz ile birlikte dış yörüngeleri ”elektron açlığı” çeken karbon. en az iki elementin farklı atomları birleşerek. hayvanların. Fakat. klorunkinde yedi elektron olduğu için.Peki atomun hemen hemen tüm ağırlığını oluşturan çekirdek neden bu kadar ağırdır? Nötron ve protonların içinde başka şeyler mi var? . Örneğin en basit element olan ve oksijenle birleşerek içtiğimiz suyu oluşturan hidrojen atomunun sadece bir elektronu ve bir protonu vardır. Dolayısıyla evrende somut olarak gözlenen canlı ve cansız her şey enerjinin “donmuş” biçimidir ve kuarklardan oluşmuştur. normal hâlde yanarken çıkardığı enerjiden 3 milyon kat daha fazladır. . Bu istek yüzünden. Nötron yüksüzdür. Canlıların temel hammaddelerinden olan karbonun 6 elektronu. Bir başka örnek de tuzdur: Sodyum atomunun dış yörüngesinde bir elektron. yüksek ısı ile yanan taş kömürünün atom enerjisi. Çok ağırlaştıkları için parçalanabilirler. ama tamamen çekemez. hayat kazanamaz ve hiçbir gen iş göremez. Oksijenin atomu başka. oksijen.

ruhun ve hayat denen canlılık sebebinin temelini bu yüzde 90’lık.Bu bilinci daha yakından tanımak için genlerin yaptıkları o olağanüstü işlerden söz eder misiniz? Örneğin hayat ne zaman başlıyor: Döllenmenin başladığı anda mı. spermleri haberdar etmek için “ben buradayım” dercesine rahime birtakım salgılar gönderirler.. Yüzme diyorum. . tüm maddeötesi ve ruhsal fenomenleri enerji temeline indirgeyerek irdelemeyi. Bunun tam olarak ne tür bir enerji olduğu ve nerede bulunduğu henüz anlaşılmış değildir. Ama bu süre boyunca. Ama belki yarın. Ve ben bunu hayal edebiliyorsam. İşte ben asıl buna Doğal . Çünkü bunca bilinmeyene doğru yol alırken ayağımızı basabileceğimiz bir zemin olması lazımdır. .Bu konuyu merak edip araştırmış insanların birçoğu.. Mersin’den Kıbrıs’a zamk dolu bir denizde yüzerek gitmek kadar zor bir uğraştır. Bu zemin enerji olmalıdır. Bu yaratıcı bilinci de hücrelerimizdeki genlerin yaptığı o inanılması güç ve maharetli işlerde açıkça görebiliyorum. rahim iç duvarına tırmanarak.Memnuniyetle. bu mutlaka gerçekleşecek demektir. 1905 yılından beri bilim adamları bu kuram çerçevesinde düşünüyor ve araştırmalar yapıyorlar.Döllenme sürecinin o gizemli mekaniğini bilen herkes bu kanaate kolayca varır. hayatın döllenme ile başladığına inanırlar. çünkü rahim duvarındaki salgılar minik spermler için bir deniz gibidir.. . belki de 100 yıl sonra bu kural da değişecek ve yeni hız limitleri ve dalga boyları keşfedilecek mutlaka. hayatın o anda başladığını kabullenmekten başka seçeneği kalmaz. Bir benzetme yapalım: Rahimdeki kalın sıvıların içinde yüzmek. Eğer rahimde sperm varsa. Bu durum adetten kesilinceye kadar yaklaşık 400 kez devam eder. ona doğru hızla yüzmeye başlarlar. Döllenmiş yumurtaya ulaşıncaya kadar ana rahminde gelişen olayları detayları ile öğrenen bir insanın. . Bu yumurtalar rahime girecek spermleri 4-5 gün bekledikten sonra ölürler. O nedenle ben.O gelişmeleri sizin ağzınızdan dinlemek isterdim.Peki. işte o zaman dünyanın en anlamlı ve en büyüleyici yarışı başlar: Yumurtanın varlığından haberdar olan spermler.. Her kız çocuğu. ruhun embriyona girişi ile mi. çünkü insanoğlu hayal ettiği her şeyi bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen yaratıcı bir farkındalığa sahiptir. 200 yıl sonrasının dünyasını ve bilinç düzeyini hayal ettiğimde. yumurtalıklarında bekleyen bir-iki milyon yumurta ile dünyaya gelir. Einstein yıllar önce bir kural koydu ve “hiçbir şey ışık hızından (300. Ergenlik çağına gelen kızların yumurtalıkları her ay (25-40 gün) bir veya birkaç yumurtayı dölyatağına bırakmaya başlar. Bence. fakat evrendeki Kozmolojik Sabit’in tamamlanması için bir “boşluk enerjisi” olması gerektiği hesap edilebilmektedir. O nedenle.yüzde 90’ı Karanlık Madde (Dark Matter) denilen bir enerji türünden oluşmuştur. kalın sıvılardır. yoksa doğum anında mı? HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR . somut bir yöntem olduğu için herkese öneriyorum. Benim de inancım budur. sizi bu inanca götüren etken nedir? . tezahürlerini bilemediğimiz enerjide aramak gerekir. bunların çok ötesinde gelişmeler yaşanacağını görebiliyorum.000 km/saniye) daha hızlı hareket edemez” dedi. pek çok soyut kavramın. Fakat bu salgılar spermaya zamk gibi gelen. ana rahminde kalbin atmaya başlaması ile mi. 100 milyon tanesi ancak bir tatlı kaşığını dolduracak kadar küçük olan spermlerden güçsüz olanlarının hepsi hayatlarını yolda kaybederler.

Fakat spermlerin bir yeteneği daha vardır: Denizde gidiş yönüne doğru dalga yaratmak.Sizi bu kanıya ulaştıran başka nedenler de vardır mutlaka. bu kez yine zamk gibi kalın sitoplazma içinde son bir depar atmak zorunda kalır. Bu maddelerin onlara ulaşması için bir kan dolaşım sistemine gerek vardır. yumurtanın etrafında “dört dönen”.. .Haklısınız.Yüzünüzdeki ifadeden anlıyorum ki. Kalp. yeni bir hayat anlamına gelen 23 çift kromozom formuna girerler. yaşam enerjisinin orada vücuda girdiğini düşünüyordum. Hele sizin gibi. yumurtaya ulaşabilen güçlü ve sağlıklı spermler onu delmek ve çekirdeğindeki diğer 23 tek X-kromozomu ile birleşmek isterler. Ortalama. Bunlar her hücremizde aynı sayıda ve aynı yapıdadırlar. bu konuya ilginiz büyük. Çünkü onun da yaşaması için spermanın baş kısmındaki diğer 23 Y-kromozomu ile birleşmesi gerekir.. Çünkü.. bir sonuca ulaşmak için kurduğunuz mantık zincirinde bir halka olması kolaydır. Aynı salgıyı yumurta da salgılar ve spermlere yardımcı olur... Böylece bir fermuarın iki yarısı gibi dizilmiş X ve Y-kromozomları birleşerek. . Dışarıda kalan spermlerin kaderi artık bellidir: Ölüm.. 80 milyonda bir ihtimalle. . hem de yumurta çekirdeğini ölümden kurtarır. Ve sonra misafirin içeri girmesiyle. Fakat kalp atışı döllenme kadar zor ve . İşte. kalp ne zaman atmaya başlar? .. en hızlı gelişen organ kalptir ve ondan çıkan damarlardır. ne zamandır? . başlamış bir yaşamın devamı ve sürekliliği içindir. zor bir konuyu basite indirgeyen birini bulmuşken. Amaçları ölmeden önce belki de 80-90 yıl sürecek yeni bir hayata kavuşmaktır. Bu “evlilik” bir insan ömrü boyunca süren ve belki de en mutlu ve en üretken bir birlikteliği başlatır. Çünkü tarihten beri kalbe gösterilen teveccüh. zarı yırtmak için bir kılıçbalığı gibi birbiri ardından sortiler yapan ve “lütfen beni içeri al” dercesine adeta yalvaran on binlerce spermden sadece bir tanesi amacına ulaşır. Hücreler çoğaldıkça.Seleksiyon derim: Güçsüz spermleri ayıklama sınavı. Döllenmiş hücre birbiri ardından bölünmeye ve çoğalmaya başlar. duyguların ve hatta düşüncenin oluştuğu bir merkez durumuna getirmiştir. Hayatın başlangıcı bu an değilse. Başlangıçta 2 gözlü bir tüp şeklinde olan bu “ilkel” kalbin birdenbire bir nabız hareketi kazanması da son derece gizemli ve akıllara hayret veren bir oluşumdur ama bu atış hareketi yaşamın başlangıcı değil.sarmaş dolaş birleşirler. itiraf etmeliyim ki ben de üçüncü haftayı hayatın başlangıcı olarak kabul ediyordum.. Ayrıca.Teşekkür ederim. en romantik ve en anlamlı eylem başlar: Yumurta çekirdeği spermaya doğru bir koşu başlatır ve iki “sevgili” hücrenin tam ortasında -eski Türk ve Amerikan filmlerinde olduğu gibi.Bu açıklamalardan önce. “sevgilisi” yumurta çekirdeğine kavuşmak için. Salgıladıkları bir kimyasal sayesinde rahim kaslarını uyarır ve açılıp kasılmalarını sağlarlar ve bu hareket sayesinde ilerlemelerini kolaylaştırırlar. Aynı amaç 4-5 günlük ömre ve spermalardan 85 bin kez daha büyük cüsseye sahip olan yumurta için de yaşamsal önem taşır. Biyolojik varlığımızı oluşturan kromozomlarımız 23 çifttir.. döllenmeden 21-25 gün sonra atmaya başlar. Fakat cinsiyet hücreleri olan yumurta ve spermde sadece 23 tek hâlinde bulunurlar. Şampiyon sperm. hem spermayı. O nedenle... Açılan “kapıya” en yakın sperm içeriye çivileme bir dalış yapar. Ama o anda belki de mikrokozmostaki en zarif.Peki.. oksijen.. Ve aceleleri vardır çünkü ömürleri sadece 2 veya 3 gündür. Kaybetmenin cezası ölüm olan bu maratonun finali şöyle gerçekleşir: Dışarıdaki “yalvarışları” ve “kapı çalmaları” hisseden yumurta çekirdeğindeki genler hemen bazı enzimler ürettirirler. Böylece. Bu enzimler hücre zarını eriterek küçük bir delik açarlar. glikoz ve protein ihtiyaçları artar. O nedenle. . onu sezgilerin. o kalp ve nabız atışı durunca ölüm geldiğine göre. yarışı kazanıp.. açılan delik kapatılır.

önemli bir fonksiyon değildir. Şöyle ki: Konuşmamın başlangıcında sözünü ettiğim artıların sırrı kuramına geri döndüğümüzde, çok sayıda hücrenin bir araya gelmesiyle oluşan artı değer; bu nabız atışı olmaktadır. Bu durum diğer bütün organlar için de geçerlidir. Belli bir hücre sayısına ulaşan böbreklerin ânîden ayrıştırma ve süzme işine başlaması ya da çocuk doğar doğmaz akciğerlerin ilk nefesini alması da kalp atışı kadar mucizevi bir artı değerdir. Ve ayrıca bazı genlerin zamanı gelince açılması, yani biyolojik saatin tam vaktinde alarm zilini çalması da doğaüstü bir bilincin eseridir. Bakınız, kanda mikrogramlarla ölçülen bazı büyüme hormonları vardır. Bunlar çok salgılanırsa kişinin cüssesi büyük; az salgılanırsa küçük olur. Büyüme 26-27 yaşına kadar gittikçe azalarak devam eder. Büyümenin o yaşta durması da. bu zamanölçer akıllı bilincin bir eseri olmak zorundadır. - Efendim, aklıma bu noktada gelen bir soruyu sormadan bu konuyu

kapatmak istemiyorum: Ana rahmindeki süreçte oluşan beyin, çocuk doğmadan önce düşünmeye başlıyor mu? Düşüncenin kendisi de artı bir değer olabilir mi?
DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN - Birlikte düşünelim... Döllenmiş yumurtanın ilk 14 günlük hâline zigot, sonraki 42 günlük şekline de embriyon denir. 56 günlük embriyon, bakla büyüklüğünde minyatür bir insanı andırır. Bu devreden sonraki minik insana da fetus adı verilir. Fetus 3 santimetre uzunluktan 50 santimetreye 7 ay içinde ulaşır ve 9 ayda 1400 kat büyüyüp, 3 kiloyu geçmiş olarak doğar. 38-39 hafta süren bir değişim ve gelişim sürecinden sonra, üst beyni (korteks) boş, alt beyni yarı dolu bir canlı olarak ilk nefesini alıp, anne kokusu ile tanışır. Yapılan son araştırmalar, bebeğin ana rahmindeyken de bazı duyularını kullandığını göstermiştir. Bu sayede bebeğin beynine dış dünya ile ilgili bazı bilgiler kaydolur. Örneğin, nasıl ki annesinin kalp atışlarını duya duya bir ritim hissine sahip oluyorsa; dışarıdaki sesli müzik parçalarını dinlediği zaman da notaların farklı tonları olduğunu ayırt edebilme becerisine kavuşur. Fakat merak ettiğiniz o düşünce sürecine girmesi henüz gerçekleşmemiştir. Ama ana rahminde öğrendiği “bilgileri” doğduktan sonra gelişen düşünce sisteminde kullanacaktır. Çocuk düşünme yeteneği ile doğar. Bu yetenek Biyolojik Bilinç’in en önemli ögesidir. Ve canlı hücrelerdeki o yaşam bilinci sayesinde çalışıp iş gören DNA moleküllerinde bile mevcuttur. Fakat düşünme yetisi buğday tanesinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği evrelerde olduğu gibi, doğduktan sonra gelişmek için çok şeye gereksinim duyar, çünkü henüz hamdır. Bunların başında, 5 duyu aracılığı ile dış dünya hakkında alınan bilgiler, bu bilgilerin kavram olarak isimlerinin öğrenilmesi ve bunların anadili vasıtasıyla anlatılır hâle getirilmesi vardır. Yani, olgunlaşmamış olarak doğan düşünce yetisi bir anadil olmadan gelişme olanağı bulamaz. İşte, insan beyni için en önemli şeylerden biri olan dil öğrenme ve konuşma işi de büyük çapta korteksin marifetidir. Ben buna üst beyin diyorum. Genlerimizin dış dünyadan topladığı yararlı bilgileri kromozomlara kodlayarak yerleştirmesi çok yavaş işleyen bir sistemle gerçekleşiyor: çünkü bu bilgilerin, bireyin üremesi ve yaşaması için gerçekten işe yarayıp yaramadığını yüzlerce kez test ettikten sonra karara bağlıyor ve sınavı geçenleri bünyesine alıyor. Oysa, insanın değişen iç ve dış koşullara anında yanıt vermesi gerekiyor bazen. Verilecek anî bir karar kişinin yaşamını kurtarabiliyor. Geç kalındığında bunun bedeli ölüm olabiliyor. Öyle görünüyor ki: Doğa, bu bilgi alma ve kullanma işini daha hızlı sağlamak ve

saniyelik refleksler gösterebilmek için, genlerden daha pratik olan bir cihaz icat etmiş: Beyin... Böylece genler ve beyin kapsamlı bir koordinasyon içinde çalışarak, beyni olan canlıları daha etkin ve daha aktif kılmışlar. Örneğin genler, ateşin yakıcı olduğunu haber verecek sinir sistemini yapıyor; beyin de bu sayede ateşten uzak durulmasına karar verip, organları ânîden harekete geçiriyor. İçgüdü ile düşünce arasındaki nüans da burada kendini gösteriyor. İçgüdü: Genlere yerleştirilmiş doğal bilgidir ve davranışlarımızı oluşturuyor veya etkiliyor. Düşünce: Dış çevreden öğrenilen bilgilerin harmanlanması sonucu oluşuyor ve davranışlarımızı değiştirmeye yarıyor. Toplumdaki genel kanı; içgüdünün kötü ve “geri” bir duyum, düşünceninse iyi ve “ileri” bir yetenek olduğudur. Fakat bu yanlış inanç artık değişmek zorundadır. Genetik şifreler birer birer çözüldükçe, içgüdülerin en az düşünce kadar hayati önem taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır. - Efendim, bizi biz yapan organ olan beyni daha iyi tanımak için, üst ve

alt beyin hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
ÜST BEYİN - Memnuniyetle... Herkesin beyni vücudunun yüzde 2’si büyüklüğünde ve iki yumruğu kadardır. Üst kısmı ceviz içi gibi buruşuktur. Beyin Kabuğu da denen bu bölüm, sadece insanlarda vardır ve beynin yüzde 28’i büyüklüğündedir. Açıldığı zaman orta büyüklükte bir mendil kadar olan bu tabaka, insanın bu denli çaplı düşünceler üretmesini sağlayan bölümdür. Korteksi söküp çıkarırsanız, insan ilkel bir canlıya dönüşür: Konuşamaz, düşünemez ve üretemez. 30 milyar kadar sinir hücresinden (nöron) ve milyarlarca Glia hücresinden oluşan korteksin faaliyetlerinin yüzde 90’ı sadece iki organa ayrılmıştır: Eller ve ağız. Öyle ya; ellerimizi bu kadar maharetle kullanamasaydık, bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeye ulaşmamız mümkün olur muydu? Beyin, 17 bin kadar sinir hücresinden yapılmış bir “kablolu devre” sayesinde ellerle ve 10 parmakla sürekli haberleşir, son derece hassas duyumlar alır ve geri gönderdiği sinyallerle parmaklara en hassas işleri yaptırır. Bir keman üstadının gözlerini kapayarak, binlerce notadan oluşmuş bir konçertoyu hatasız çalabilmesi, başka nasıl gerçekleşebilirdi ki? Gözlerimizin bile seçemediği bir şırınga iğnesinin upuzun deliğini açabilmemiz, ancak bu gelişmiş parmak hassasiyeti sayesinde mümkün olmaktadır. Ellerinizi iki yana bağlayıp birkaç saat dolaşırsanız, ne denli yarım adam durumuna düştüğünüzü daha iyi anlarsınız. - Bu durumda, Karl Marx’ın “emek en yüce değerdir” demesi boşuna değilmiş

demek.
- Evet, ama Marx madalyonun bir yüzünü görmüş. Diğer yüzünü de Descartes görmüş ve “bizi insan yapan dilimizdir” diyerek büyük bir gerçeği yakalamış. Ağzımızın iki önemli işlevinden birisi yaşamak için beslenmek, diğeri de konuşmaktır. İnsan dilsel ögeler ve konuşma yeteneği sayesinde düşünebiliyor ve kültür oluşturuyor. Kavramların birer ismi olmasaydı, onları zihinde harmanlamak anlamına gelen düşünce de olmayacaktı ya da en ilkel hâliyle kalacaktı. - O zaman bilinç dediğimiz farkındalık da olmayacaktı belki... - Hayır, olurdu ama hayvanlarınki gibi temel bir farkındalıkdan öteye gidemezdi. Ben esasen ellerin ve dilin, beyin için bu kadar önemli olmasının ana sebebinin alet yapmak veya konuşabilmek değil, bir “üstün bilinç” yaratmak amacından kaynaklandığı inancındayım. Üstün bilincin üstün olmasının bir başka nedeni de geç işleyen evrimsel adaptasyon kurallarına uymaması ve sürekli başkalaşmasıdır. Bu sayede anlık veya günlük evrimler yaşar ve hızlı bir şekilde üst evrim basamaklarına yükselir.

Bu mantık zincirinin sonucu olarak şu çıkarımı yapabiliriz: Beyin Kabuğu, farkındalık düzeyinin yükselmesinde çok büyük rol oynar ve bizi diğer canlılardan ayıran pek çok özelliğe sahip olmamızı sağlar. - Korteksin önemi belli oldu, ama alt beynin önemi daha mı az acaba? ALT BEYİN - Aslında, beyne bir bütün olarak bakmak gerekir; çünkü beyin hücreleri sürekli olarak birbiriyle bağlantılar ve düşünce devreleri kurarlar. Sağ yarımküre, sol yarımküre ile; alt beyin, üst beyinle sürekli iletişim hâlindedir. Beynin yüzde 72’sini alt beyin oluşturur ve 70 milyar kadar hücreden oluşmuştur. Korteksi “iyi” tanımamıza rağmen, alt beyni daha az tanıdığımız bir gerçektir. Fakat vücudumuzdaki organlarla sürekli iletişim hâlinde bulunduğunu ve bir kumanda merkezi görevi gördüğünü biliyoruz. Psikoloji biliminin ortaya çıkışı ile başlayan bilinçaltı, alt benlik, ve süper ego gibi kavramların da bence alt beyinle sıkı bir ilişkisi vardır. Bunun ötesinde; telepati, altıncı his, telekinezi, teleportasyon, sezgi, önsezi, Duyular Dışı İdrak (Extra Sensory Perception) ve hatta inanç gibi olgular bile alt beyinde ortaya çıkıyor olabilir. Bazı ruhsal özelliklere sahip olmamızın kaynağı da bu bölüm olabilir. Daha ileri giderek, içimizdeki Tanrı’yla konuşurken, alt beyinle sohbet ettiğimizi ileri sürmek bile saçma olmayabilir. Hatta belki milyarlarca yıllık evrimin tarihçesini bile bir gün alt beyinden okuyabiliriz. Eğer bu tarihçe genetik şifrelerimize kayıtlıysa... IQ testlerinin terk edildiği ve bunun yerine EQ (duygusal zekâ) testlerinin uygulanmaya başlandığı çağımızda, bu önemli zekâ türünün bile alt beyinin fonksiyonları arasında yer aldığı gitgide büyük kabul görmeye başladı. Bunun ötesinde, ruhsal zekâ ile uğraşan bilim insanları çıktı ortaya. Vücudun yaşaması bakımından alt beyin için olmazsa olmaz diyebiliriz. Bu açıdan bakınca, alt beyin, üst beyinden çok daha önemli işler yapan bölümdür; fakat düşünen insan hakkında konuşuyorsak; üst beyin için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

- Efendim, Descartes insanı bir “sosyal hayvan” olarak görmüş, Freud ise insanı kendi beyninin eseri kabul etmiş ve “Anatominiz kaderinizdir” demiş. Sizce hangisi haklı?
GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER - Bu zor görünen sorunun yanıtı çok basit: İkisi de elmanın birer yarısını görmüşler. Yani insan hem içinde yaşadığı toplum kültürünün, hem de genetik şifrelerinin eseridir. Yani insan sosyobiyolojik bir canlıdır. - Önce biyolojik yönü ile başlayalım isterseniz: Biliyorsunuz genetik şifrelerimiz,

1953 yılından beri yapılan çalışmalar sonucunda çözüldü. Bu sonuç bize insan hakkında neler öğretiyor?
- Özür dilerim ama bu konuyu iyi takip etmediğiniz sorduğunuz sorudan anlaşılıyor! Henüz bir şey çözülmüş değil, sadece 23 çift kromozom içine sıkışmış 3035 bin kadar genetik dizilimin haritasını çıkardık, o kadar. Bunların tüm şifrelerini filân çözmüş değiliz. Yani sadece DNA molekülleri üzerindeki genlerin sıralanma ve diziliş biçimlerini belirledik ve ne tür bir “alfabe” kullandıklarını görmüş olduk. Bu bilgi ne işe yarar? Bu, bir insanın kromozom veya DNA yapısını diğer insanların ve canlılarınki ile karşılaştırmaya ve farklılıkları veya benzerlikleri görmeye yarar. Ayrıca, artık kimlik kayıtları belli olan genlerin hangi işleri becerdiklerini yavaş yavaş öğrenmeye yarar. Fakat sorunuzda sözünü ettiğiniz ve şimdiye dek sadece yüzde 5 kadarı çözülmüş olan genetik şifrelerin tümünün deşifre edilmesi için, süper

dünyanın çevresini milyonlarca defa . Her hücrede 2 metre DNA demek. Mitakondri. derinliklerimizdeki Mikroevrende olup bitenlerin resmini zihnimize daha iyi oturtmak için hücrelerimizin yapısını da kısaca anlatır mısınız? HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER . Hemen hemen her canlı hücrede bulunan DNA’lar hücrenin kendi kopyasını yapma bilgisine de sahiptirler. DNA’lar bir bilgisayarın programları gibi önceden programlanmış. tahminen 30-35 yıl daha çalışmamız gerekmektedir. ısı üretme işini yürütür. Ribozom.Efendim. Farklı farklı yapılarda olabilen hücrelerin dışı. gereken proteinleri üretir. Yani. Bu. değiştiren ve kopyalayan “emirler”i. yine zarla kaplı bir çekirdeği vardır. milyarlarca kilometre bir uzunluk demektir. şeker. Vücudumuzda trilyonlarca hücre var. Hücrenin genellikle ortasında yer alan. bu 23 çift molekülde saklıdır. Golgi Cisimciği. Hiç durmaksızın hummalı bir faaliyet içinde olan hücre çekirdeği “büyük sırlar”ın gizlendiği kumanda merkezidir.bilgisayarlar bir sürpriz yapmazsa.açılarak.Burada da önümüze yine astronomik rakamlar çıkıyor. enzim. Sentrozom gibi isimleri olan bu cihazlar çok önemli görevler yüklenmişlerdir. Örneğin Mitakondri bir soba gibi çalışıp. ‘düşünen moleküller’dir. hücreyi yöneten. Bunlar bilgi dolu şifrelerdir ve döllenme anından ölünceye kadar sürekli. doğuma kadar devam eden süreçte bir tek yumurta hücresini mükemmel bir insan yavrusu hâline getiren bilgi ve “teknoloji”. gözümüzün ve saçımızın renginden tutun da beynimizin ve diğer tüm organlarımızın yapısına kadar bütün biyolojik karakterimizi ve hatta kişiliğimizin bazı parçalarını. yenileyen. 2 metreye yakın bir uzunluk elde ederiz. Yüzde 70’i su olan bu sıvının içinde tuz. Kromozom dediğimiz şey. Siyah bir toplu iğne başına benzeyen çekirdekte. amino asit gibi maddeler bulunur. Şekil: 3 . anne ve babadan gelen özellikleri taşıyan 23 çift kromozom bulunur. bu genetik şifreler tayin ederler. Ribozom. genlerin gönderdiği protein yapma şifrelerini çözer ve tRNA denen transfer RNA moleküllerinin taşıdığı amino asitleri zincir gibi dizerek. fosfat. askerlere yapması gerekeni emreden kumandanlar gibi. hücrenin işleyişini sağlayan ve adına “cihaz” diyebileceğimiz bazı yapıtaşları da sitoplazma içinde yüzerler. esnek ve yarı geçirgen bir zarla kaplanmıştır. Dış zar ile çekirdek arası sitoplazma denilen bir sıvı ile doludur. Şekil: 4 Bir tek hücre çekirdeğindeki tüm DNA moleküllerini açarak yan yana koyacak olursak. Sperm ve yumurtanın birleşmesinden başlayarak. uzun bir DNA molekülüdür (DeoksiriboNükleikAsit). hücreye durmadan emirler gönderirler. mRNA denen mesajcı moleküller aracılığı ile çekirdek dışına gönderirler. ince. Ayrıca. kromozomu denen yapıları oluşturmuştur. protein. Bu uzun molekül bükülmüş bir merdiven şeklindedir (çift sarmal/double helix) ve bir makaraya sarılmış iplik gibi üst üste sarılarak. Retikulum.

Bir başka benzetmeyle şöyle diyebiliriz: DNA’ların dili dünyadaki tüm dillerin toplam kelime hazinesinden ve kavram zenginliğinden daha zengindir. ayrıca günlük yaşamda sürekli kullandığımız milyar rakamının büyüklüğünü vurgulamak için -izninizle.Her kelimeyi oluşturan 3 harf (Baz Çifti/Base-pairing) çıkar. haklısınız. Evet. Yaptığı işlerden hangi bölümünün sorumlu olduğunu bulabilmemiz için de.. siz hiç durmaksızın.Nükleotid nedir? . 1 milyara ulaşmak için. Ömrünüz yetmez! .Her hikayede binlerce paragraf (Exon) .Efendim. Bu ansiklopedide bir milyar kelime ve 3 milyar harf vardır Bu da elimdeki şu kitabın 5 bin kopyası demektir. Demek ki: 3 milyar harften oluşmuş genetik şifreler. . Saniyede bir defa tıklayan sarkaçlı bir duvar saatinin 24 saatte sadece 86.400 kez tıkladığını biliyor muydunuz? Bu sayı bir yılda 31. milyar rakamı çok büyük bir rakamdır. tuz. her biri bir bilgiyi sembolize eden 3 daire dolusu nohut kadar devasa bir bilgi bankasıdır. . Kaldı ki. Çünkü genetik kelimelerin tümü sadece 3 harften oluşmuş kelimelerdir. Genetik yapıyı anlamayan insanlar. bir saatin 32 yıl sürekli tıklaması gerekir.Evet.Sanıyorum 15 günde sayarım. “Kodon” denen bu kelimeler. Sitozin (Cytosine) ve Timin.dönebilecek veya güneşe 500 defa gidip gelebilecek bir uzunluktur. oksijen. dediğim gibi tahminen 30-35 yıllık ilave bir bilimsel araştırma gerektirecektir.ben de size bir soru sorayım: Birden başlayarak 1 milyara kadar teker teker saymak ne kadar zamanınızı alır? .Her bölümde binlerce hikaye (Gen) .Her paragrafı oluşturan binlerce kelime (Kodon/Codon) . Biyolojik tüm özelliklerimizi belirleyen ve canlı kalmamızı sağlayan DNA’nın yapısı çok karışık olduğu için. makine gibi sayamazsınız.000 eder. merdiven şeklindeki DNA molekülünün . 3 tane Nükleotid’in birleşmesiyle oluşan ünitelerdir. . karşımıza: . Guanin. bir haritasının çıkarılması bile yıllar sürmüştür. Bunlar farklı yapıları ve görevleri olan küçük moleküllerdir ve çiftleşerek. Temel maddeleri şeker.Şaka ediyor olmalısınız! . 21’inci yüzyılın en önemli teknolojisi DNA teknolojisi olacak deniyor. çünkü DNA’nın en temel yapısı bu bazlardır. Hücre çekirdeğindeki DNA’ların toplamına İnsan Genomu denir. Burada.536.Yanıldınız. ancak 1 milyar adet nohut depolamış olursunuz.. önce hangi bölümlerden oluştuklarını bilmeliyiz. Oturduğunuz 100 metrekarelik bir dairenin her yerini tavana kadar nohutla doldurursanız.23 bölüm (Kromozom) . karbon. Bunun için de bazı terimlerin ne anlama geldiğini bilmek gerekiyor. ona bakalım. Bedenimizi yapan ve şu anda konuşabilmemizi sağlayan bazlar 4 türdür: Adenin. azot ve fosfat olan DNA’ların nasıl çalıştıklarını anlamak için.Hiç şaka değil. Bize DNA’nın ve genetik şifrelerin teknik yapısını daha detaylı anlatır mısınız? DNA’LARIN YAPISI . hidrojen.Ondan önce Baz Çifti nedir. uyumak ve çalışmak zorundasınız.. bundan böyle sık sık duyacakları “genetik şifreler” ifadesine sürekli yabancı kalacak ve bir anlamda genetik cehalet yaşayacaklardır. O nedenle herkesin bu konuyu iyi anlamasında büyük yarar var. İnsan genomunu bir ansiklopediye benzetirsek. Üstelik onca bilgi şifrelenerek yazılmıştır.

Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. İnsan vücudunu inşa eden ve mükemmel çalışmasını sağlayan maddesel yapının. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. dünyadaki tüm hareketlilik ve insanların tüm düşünceleri ne kadarsa. kemiklerin kalınlığı. İşte bu eşlere Baz Çifti denir. çünkü genlerin verdiği emirler sayesinde üretilen proteinlerin ne tür işler becerdiklerini daha teker teker anlamamız gerekmektedir. Kentte yaşayanların beyinleri ne kadar düşünce üretiyorsa. bu kenti kuşbakışı izleyelim: Bu büyük şehirde ne kadar insan faaliyeti ve araç hareketi varsa. ömür boyu hücrelerin yapması gereken işlerin bilgisi de genlerde saklıdır. değil mi? Bu direkler de şeker. Bunu araştırmak için başlatılan Proteom Projesi. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. Bunlardan “A” her zaman mutlaka “T” ile birleşir. Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. değil mi? Bu direkler de şeker. işin daha başındayız. Bir başka benzetmeyle. kendine hayran bırakmaktadır. birkaç paragraf. Şimdi İstanbul’u düşünelim ve bulutlara kadar yükselip.Bu genetik tercüme işinin nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Kitap benzetmesi aslında genetik şifrelerin gerçek yapısını anlatır. yani birkaç Exon’dan oluşmuş DNA’nın bir bölümüdür. 23 çift kromozom içinde bu genlerden yaklaşık 30-35 bin tane mevcuttur. ayakların uzunluğu. İşte gen dediğimiz şey. böylesi bir sistemi kurabilmiş olması. okuduğu emirlerin gereğini yapan son derece akıllı bir kitap gibidir. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. bir hücrede o kadar eylem vardır ve bunların çoğunu DNA’lar gerçekleştirir. Zira genetik paragrafların her biri kitaplardaki paragraflar gibi bir anlam içerir ve bir görev veya iş emri ifade eder. İşte.basamaklarını oluştururlar. Biraz açar mısınız? . Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. Kelimelerden oluşan paragraflara ise Exon denir. İşte. tüm akılları hayrete düşürüp. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. bakalım bizi hangi sürprizlerle tanıştıracak gelecek 2-30 yıl içinde. Bu fotokopi işine Kopyalama. birbirlerine çok sadık eşler gibidirler. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. okuma işine de Tercüme denir. . Ayrıca. Bunlar gözlerin rengi. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. koşullar uygun olduğu zaman kendi fotokopisini alabilen ve kendi kendini okuyup. ellerin büyüklüğü. Yani bunlar. Şekil: 5 Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. İnsan genomu. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. Tabiî. Tercümeyi RNA denen moleküllere ve Ribozom denen protein . “C” ise mutlaka “G” ile çiftleşir. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. böbreklerin şekli. bir insan vücudundaki hücrelerin faaliyetleri de o kadardır denilebilir. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. bebeğin cinsiyeti gibi tüm biyolojik niteliklerimizi belirleyen bilgilerdir. Genler birkaç paragraf uzunluğunda oldukları için bir anlam ifade ederler. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. DNA’lar da o kadar ‘düşünce’ üretmektedirler.Memnuniyetle.

G. .Dedim ya. T. sadece bu 20 tür amino asitten yapılmıştır.Peki DNA’ları kim üretiyor? . Bunlar 3 harfli kelimelerden oluşmuş paragrafların taşıdığı mesajlardır ama ribozom bu kelimeleri tek harfli şifrelere dönüştürür. . Ama buradaki büyük farkı gözden kaçırmamak lazım: Mühendis bu malzemeleri kendisi yapmaz. ribozom 20 harfli bir alfabe kullanıyor. Çekirdek içindeki RNA’lara mesajcı (postacı) mRNA’lar denir.Bir de Enzimler var. Onlar nasıl oluşuyor? . engelli diye adlandırılan insanları çarşıda pazarda pek görmezsiniz. taşıdığı şifreyi okurlar. camlar pencerelere yerleştirilir ve ortaya bir bina çıkar.Enzimler de birer proteindir ve aynı yolla üretilirler.. demirler kiriş ve kolonlara. Hatırlarsanız DNA’lar. hazır satın alır. Amino asitler zincirdeki halkalar gibidir. tRNA denen transfer RNA’ların ribozoma taşıdığı Amino Asit dediğimiz ve vücutta sadece 20 farklı türü olan moleküllerdir. Ve işte adına protein denen ve bedenimizin inşasında ve tamirinde kullanılan 150-200 bin tür madde. gibi deformasyonlar oluşmuştur. İşte o zaman mutasyon dediğimiz genlerin bozulması olayı gerçekleşir. Bir halkanın yeri değişirse. Tuğlalar duvarlara. Bunların kopyalanmasını ve tercümesini sağlayan RNA’lar ve Ribozom da birer protein sentezidir. Bunlar genlerden aldıkları şifreyi hücre içindeki ribozoma iletirler. harçlar tuğla aralarına. Bu tek harfli şifreler.İyi ama bu kadar karmaşık bir sistem hiç hata yapmaz mı? MUTASYON .Demek oluyor ki DNA’ların 4 harfli alfabesi yerine. RNA’lar DNA’lara çok benzerler. gibi dış etkenler . elektromanyetizma ve güneşten gelen zararlı ışıklar vs.. üretilen protein farklı olur. vücudumuzda ne varsa. o zaman ortaya farklı bir protein çıkar. Bunlar 150-200 bin kombinezon yapar ve uzun bir tespihin taneleri gibi uç uca sıralanarak proteinleri üretirler.T ve U (Urasil) denen bazlardan oluşmuştur. Ama bunlar vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sırasında üretimi hızlandırmak için katalizör görevi yaparlar. A. ama 6. G. Örneğin genetik şifrede yer alan kelimelerden birisi ATG ise ve bu ATC olarak kopyalanırsa. öyle mi? .hücre bölünmesi sırasında.Radyasyon. U dediğimiz bazlar da birer amino asittir. b. Vücuttaki sistem ise bu amino asitleri aldığımız besinleri ve havadaki atomları ve molekülleri kullanarak kendisi yapar. sakatlık vs. A.C moleküllerinden oluşuyordu. sağırlık.5 milyar insanın yaklaşık yüzde 6’sında doğumdan önce ciddî mutasyonlar gerçekleşmiş. hepsi 20 amino asitten yapılmıştır.makinesine borçluyuz. Bu hatalar çoğunlukla genlerin kendilerine ait değildir: Doğum öncesi mutasyonların başlıca üç nedeni vardır: a. Yine yaklaşık yüzde 4’ünde cinsiyetle ilgili mutasyon olduğunu da hesaba katarsak.Elbette yapar. RNA’lar ise (RiboNükleikAsit). genler kopyalanırken yanlışlık veya eksiklik olması. hücredeki sistemin yaptığı işler yüzde 10’luk bir hatayla sonuçlanmaktadır diyebiliriz. Hazır protein aldığımız zaman ise bunun türünü hemen tanır ve gerektiği yerde aynen kullanır. körlük. mRNA’nın üzerinden kayarak geçer ve körlerin Mors alfabesini parmaklarıyla okuduğu gibi. Ribozom.hücredeki serbest radikaller denen atıkların genlere hızla çarparak onları bozması. C.T. . c. Toplumda. Şekil: 6 .Evet. Bu oluşum bir mühendisin bir binayı 20 farklı materyal ile inşa etmesi gibidir.G. A.

Doğumdan sonra da genler bozulur.Beynin DNA’larında olmalı. erkeklerde. Şifrelerin çoğu sürekli açık . cinsiyet hücreleri hariç olmak üzere.. o hücrede açılıyor ve görevini orada yürütüyor. Bir şeyi hafızamdan çağırıp. Genler: Dış dünyadan milyonlarca yıldır alınmış ve depolanmış bilgiyi kullanarak. kadınlardan daha fazla mutasyon gerçekleşmektedir. Yani Mozart’ın müzikal dehası beyin hücrelerinde de mevcut.. bir genetik uzmanı gözüyle bakılınca. Bu eşsiz yeteneğin genetik olduğunu ve fakat doğumdan sonra giderek geliştiğini herkes kabul ediyor. Şekil: 7 . Bildiğiniz gibi Mozart gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasıydı: 3 yaşında keman çalmaya başladı. Üstelik bu şifrelerin bir de biyolojik saati var. Hatta bazıları yararlıdırlar. Bazı hastalıkların ve hatta yaşlanmanın sebepleri arasında bu yanlış tercüme yatmaktadır. Düşünüyorum da. boy ölçümü ve iç organlarımın yapısını onlar belirledi. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı hemen değişiyor. Peki. diz kapağı hücrelerinde de. İnsan vücudunda döllenmeden ölüme kadar ortalama 100 kadar mutasyon ortaya çıkar ama birçoğu zararsızdır.. Günlük yaşamımı yürütmem ve gelecek plânlarımı oluşturmam için bana bu olağanüstü beyni onlar verdi. Yeteneklerimin türü ve mizacımın rengi onların emrettiği şekilde gerçekleşmiş. vücut denen bu muazzam ve son derece komplike sistemi yaratmaya.Evet.. Onu da izah eder misiniz? POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ . Ten rengimi. elmacık kemiklerimin şeklini. Dil yeteneğimin temelini onlar attı ve zihinsel kapasitemin yarısını onlar oluşturdu. bu veya diğer zekâ türleri sizce hangi organın genetik şifresinde saklı acaba? . onarmaya ve yaşatmaya çalışan birer biyodijital bilgisayardırlar. Şekil: 8 . her hücrenin çekirdeğinde. 32 dişimi onlar yaptı. haklısınız.. anımsamamı onlar sağlıyor.. elimde olmayan biyolojik bir sebepten dolayı dünyaya veda etmem de onlara bağlı. .Sanıyorum siz bu konuda bir de Yetenek Teorisi sahibisiniz. Şu anda size istediğim her sözü söyleme özgürlüğüm bile onlar sayesinde gerçekleşiyor.Elbette ama öncelikle bunun bir teori değil hipotez olduğunu söylemekle söze başlayayım. 5 yaşında senfoni besteledi. Virüslerden korunmam ve yaşamaya devam etmem onların elinde olduğu gibi. Hangi şifre nerede işe yarayacaksa. Fakat 30-35 bin genin tümü her hücrede açılmıyor. reçetesi genlerim tarafından yazılmış ve proteinler tarafından imal edilmiş biyolojik bir yaratığım. Genetik mühendisinin yanıtı şudur: Ben. Demek ki sizi siz yapan şifrelerin tümü her hücrenizde teker teker mevcuttur. dalak hücrelerinde de. Bana iki el ve 10 parmak kazandırdılar. değil mi? . Biliyorsunuz trilyonlarca hücremiz var ve bazı istisnalar dışında hepsinin çekirdek yapısı tıpatıp aynıdır. Fakat bazı mutasyonlar kişiyi öldürecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir.Çok ilginç!. Son günlerde açıklanan bir bulguya göre. Hatta istediğimi yapmada özgür olduğum hissini bana veren de onlar.. 7 yaşında orkestra şefi oldu.Hayır.

Bu ritimler doğanın müziğidir. Bu yetenek şifrelerinden bir veya birkaç tanesi herhangi bir insanın beyin hücrelerinde açılabilir. . O hâlde. Örneğin yeni doğan bir bebeğin sol gözünü birkaç ay bağlı tutar ve görmesini engellerseniz. her insanın her hücre çekirdeğinde kodlanmış genetik şifreler hâlinde mevcut olması gerekir. Üstelik açılırken hiçbir kayba uğramamış ya da çok az kaybetmiş. Erkek çocuklarındaki sperm üretme şifresi de benzer bir takvime uyuyor. ileri ya da geri olmaları. fakat bu şifre bende açılmamış. Mozart’ta ise çok erken açılmış. Diyorsunuz ki: Picasso’nun o yaratıcı resim dehası benim genetik şifremde de var. Üstelik o müziği icra etmeleri için. Bunun en tipik örneği ergenlik çağına giriş vaktidir. genlere kodlanmış bir klasik şarkıdan söz etmiyorum. Mozart’ın müzik dehası da bende var fakat bende açılmamış. Picasso’da açılmış. İnsanüstü bir gayretle yirmili yaşlarda bu handikabı yenmeyi başardı ve müthiş bir söylev ustası oldu. bunun gibi. yeteneklerin erken veya geç açılma konusunu da biraz izah edin lütfen.Ö. Bu kalıtımsal hafıza bazı insanlarda var. . teziniz son derece çarpıcı. İnsanoğlunun müzik sanatını bu denli geliştirmiş olmasının ve notalarla iç içe bir yaşam sürmesinin tek nedeni kültürel midir zannediyorsunuz? Müzikal zekâ genetik belleğe kayıtlıdır ve her insanda var olan ortak genlerin dışa yansımasıdır. Bu şarkılar onların genlerinde kayıtlıdır. Ribozom ve proteinlerin hata yapıp yapmamalarına veya tembel-çalışkan olmalarına bağlıdır. Bakınız. Bu arada. günlerde. mRNA. Zehirli erkek kurbağalarının dişiler için söylediği çiftleşme şarkılarını onlara kimse öğretmez. çünkü evrim sürecinde öğrenilen bütün yararlı ve güçlü yetenekler insanların ortak genomuna kaydolmuştur. aylarda veya yıllarda açılıyor..Efendim. Ve bu yetenek türlerinin üstün. tRNA.Çiçero (İ. Çünkü göz ile beyin arasında görme işini sağlayan sistem genler tarafından yapılmıştır. doğada ve belki de tüm evrende melodik bir ritim olgusu var. o bebeğin sol gözü gelişemez ve bebek yarı âmâ olur.. bazılarında yok diyemeyiz. fakat bazılarında açılmıyor veya eylemsiz kalıyor diyebiliriz. o kurbağaların gırtlak altlarını balon gibi şişebilen bir zara dönüştürmüştür. doğumdan sonra bu şifrelerin 10-14 yıl beklemesi ve zamanı gelince harekete geçmesi gerekiyor.kalıyor. dış çevre koşullarının büyük etkisini de gözardı etmiyorum. Doğru anladığımı kontrol etmek istiyorum.Evet çok doğru. ama bu sistemi oluşturan hücrelerin fonksiyon kazanmaları için ışık denen bir dış çevre faktörüne ihtiyaçları . Bununla birlikte. Bunu söylerken. Söylediğim şey şu: Genetik olarak hücrelerimize kaydolmuş konuşma yeteneği sayesinde öğrendiğimiz kelimeleri nasıl ki milyonlarca cümleye dönüştürebiliyorsak.Teşekkür ederim. Ben. Doğru anlamış mıyım? . ortaokul veya lisede çok başarılı olmasını. 106-43) olarak bilinen ünlü Romalı hatip ve filozof Marcus Tellius kekemeydi. zihnimizdeki mekanizmalar sayesinde sayfalar dolusu bir klasik opera parçasına dönüştürebilme yeteneğimiz var. Veya bir başka insanınkinde hiç açılmayabilir. Ama bendeki atletik zekâ da Mozart’ta açılmamış. Bu verilerden hareketle geliştirdiğim hipotezi size kısaca şöyle izah edebilirim: Dünyada yaşayan ve yaşamış olan bütün insanlarda rastlanan tüm zekâ ve yetenek türleri. ama bazıları belirli saatlerde. Veya çok erken ya da ileri yaşlarda açılabilir. Kız çocuklarında ortalama her ay bir cinsiyet yumurtasının döl yatağına düşmesinin başlaması için. doğal ritimleri ve notaları da. genetik şifrelerin açılışı ile hücrelerin yapılışı arasındaki süreçte DNA. genler. ilkokulda başarı gösteremeyen bir çocuğun. Şekil: 9 . bu geç açılan zekâ şifrelerine bağlıyorum.

Ribozom ve Proteinlerdir. yağa ve zara dönüşmesi. . Bunlar: DNA’lar. o potansiyel yetenekler nerede ve nasıl kayba uğruyorlar acaba? . Ama RNA’ların en büyük özelliği. sürekli bir idari merkez arıyoruz. aslında düşünce sistemimizdeki bir eksikliğin göstergesidir. .Bu kayıp çoğunlukla mRNA’ların ve ribozomun ‘kabahati’dir. o üstün yetenekler silik veya heba olurlar. bize son derece karmaşık bir sistem gibi görünüyor. Fakat tekrar ediyorum: genetik olarak ortaya çıkan yeteneklerin gelişmesinde veya gerilemesinde.Peki. yüzde 50 dış çevre faktörü şeklinde formülleştiriyorum. Bence bir muamma gibi görünen bu konunun bu kadar basit bir nedeni var. sosyal etkenler ve dış çevre faktörleri büyük rol oynarlar. yüzlerce eklemin. ne genler tercüme edilebilirdi ne de proteinler üretilebilirdi. bilgiler hücreye yarım yamalak iletilirler. bir müdürü. RNA’lar ve ribozom var olmasaydı yine bunların hiçbiri olmazdı. bu sistemi oluşturan her birim bir diğerinin varlık sebebi ve çalışmasını sağlayan önemli bir parçasıdır. Görüldüğü gibi. kemiğe. bunu bir inşaat projesine benzetirsek. döllenmiş bir yumurta 9 ay 10 gün boyunca defalarca ve şaşırmadan bölünerek büyüyor. Bu. dünyadaki tüm şehir ve kasabaların ikizlerinin bir başka gezegende aynı plân. ilk bakışta. okul. teknik ve yapı malzemeleri ile tekrar tekrar inşa edilebilmeleri kadar zor ve karmaşık bir düzenek gibi görünür. ancak şunu da ekleyelim: 1 numaralı kromozom üzerinde 120 harfli ve vücuttaki en aktif genlerden biri olan 5S-RNA geni var. Aslında. Veyahut mRNA’ların mesajlarını eksik veya yanlış okuyan ribozomlar istenilen protein ve enzimleri üretemezlerse. Trilyonlarca hücreden hangisinin nerede yer alacağına karar veren hiç kimse yok mu? Bu nasıl mümkün olabiliyor? MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ . oradaki bilgi ya da emirleri hücreye iletme işi mRNA’lara düşer. ama sonuçta mükemmel bir insan şeklinde doğuyor? Müdürsüz ve idarecisiz bir sistem dediniz. ve hem genlerinin hem de içinde yaşadığı toplum kültürünün ve çevrenin eseridir diyorum. Bu potansiyel bilgilerin açıldıktan sonra aksiyona dönüşmesini sağlayan 4 önemli araç var. ne DNA’lar kopyalanabilirdi.. . embriyonun gelişme sürecinde proteinlerin farklı doku yapılarını oluşturması.Güzel toparladınız. aile. ama gelişmesi.Merak ettiğim bir konu da şu: Nasıl oluyor da. Görme de bir yetenektir. Ve aslında oldukça basit bir tasarımın eseri ve fakat sadece çok komplike görünen bir mekanizmadır. DNA’lar olmadan da kendi kendilerini kopyalayabilmeleridir. O nedenle de insan sosyobiyolojik bir canlıdır. eğitim kalitesi. Bu gen birkaç protein ve RNA ile birleşerek. RNA’lar. Yani postacı mRNA’lar bilgi hamallığını iyi beceremedikleri için. Bizler hep merkezi sisteme dayalı bir eğitim tarzı ile yetiştirildiğimiz için herhangi bir sistemi irdelerken. kasın. Bunu da kabaca yüzde 50 gen. DNA şifreleri açılınca. genlerin isteği tam olarak yerine getirilmemiş olur. dış çevreden gelen görsel uyarıcılara bağlıdır. . ribozomu inşa eder. Öyle ki. var olmasaydı. Bu olağanüstü sistem. kemiğin ve organın yerli yerine oturması. fakat tek başlarına protein üretemezler. bir emredeni ve bir ana kumanda merkezi olmayan bütüncül ve otomatik bir sistemdir. Bu şifrelerin açılmasında rol oynayan bir seri iç ve dış uyarıcı vardır. Sistemin özeti bu.Bu sisteme herkesin gösterdiği hayret. Bunlar enerji düzeyleri düşük veya mutasyon geçirmişse.vardır. farklı şekil ve renk kazanarak ete..Toparlarsak şöyle diyebilir miyiz? Şekli insan olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlayan tüm bilgiler kromozomlarda şifreli olarak kodlanmış hâlde beklemektedirler. .

Diyorsunuz ki döllenmeden sonra yumurta ikiye bölününce. genlerin yaptığı işlerden bahsederken. 8.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda.Dikkatimi çekti. . Evet. Bu genler hem 150-200 bin kadar farklı proteinin reçete bilgisini içerirler. sistemi anlamamız oldukça kolaylaşır. Cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. genler arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. Bu imece sayesinde her protein diğer proteinlerle haberleşerek çalışır. başka bir emir-komuta zincirine gerek kalmaz.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi.. Oluşan her hücre. Ayrıca. Sen de hücremizin kıkırdak hücresi olması için CPS proteini yapma mesajını gönder.. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmıyorsunuz. yeterli sayıda protein üretilir ve hücrenin “fotokopisi” alınır. şeklini. Bu kodlanmış bilgileri kuşaktan kuşağa aktarırken oldukça sistematik . Şimdi sıra sende. Doğru anlamış mıyım acaba? . Olaya bakış açımızı değiştirerek ve merkezi bir kumanda odası aramadan bakarsak eğer. embriyonun mükemmel bir canlı bebek hâline gelmesi ve sonrasında yaşamını devam ettirmesi.” Sonra birlikte karar verilir ve bir hücrenin aynısını yapacak tüm genler açılır.. Bunlara neden bencil deniyor? BENCİL GENLERİN SAVAŞI .Bir örnek verebilir misiniz? . Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet frkları dışında da bazı önemli farklar var.İzin verirseniz bu sistemi doğru anlayıp anlamadığımı da kontrol etmek istiyorum. İşte herkesin merak ettiği ‘sır’rın sırrı budur. Her hücrede 30-35 bin kadar genden oluşmuş 23 çift kromozom olduğunu hatırlayın. hücre kardeş! Şimdi iki hücreyiz artık. bu iki hücre arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. şehirlerin ve kasabaların valilikler ve belediyeler tarafından yönetildiği gibi merkezi bir yönetim mekanizması olmadan gerçekleşir.Fakat bu olağanüstü biyomühendislik harikasını doğa çok basit bir yöntemle gerçekleştirmektedir. rengini ve kalınlığını belirleyen genler açılır ve proteinlere nerede ne kadar kıkırdak hücre yapacaklarını bildirirler. hem de bir diğer şifrenin açılmasını otomatik olarak sağlar. Fakat her hücrede lokal birer otorite olan genler ve proteinler teker teker vazifelerini mükemmel yaptıkları için. Böylece.Doğa birçok sırrını genetik şifrelerimize 4 harfli bir alfabe ve 3 harfli kelimelerle yazmış dedik. 16. SR4YB kardeş! Ben açıldım ve ribozoma BST proteinini yapma mesajını gönderdim. böylece vücudun her bölgesindeki “lokal inşaatlar” kendi kuralları çerçevesinde işlerini bitirmekten başka bir şey düşünmezler. Üretilen her protein hem kendi işini görür. hem de bu proteinlerin ne zaman ya da hangi saniye içinde üretilmesi gerektiğine karar verirler. Hadi gel kopyamızı çıkararak dört hücre olalım. vücudun inşası için gerekli proteinler ve enzimler zamanında ve koordineli bir sistem içinde üretilmiş olur.. Ama hangi organın nerede ve nasıl yapılacağına karar vermek için de. komşu hücrelerin aldıkları şekle ve yere göre kendi şeklini ve yerini belirler. .” Böylece o protein üretilir ve o hücre kıkırdağa dönüşür. nedir sebebi? . Ama bunlar diyelim ki kulağı yapıyorlarsa. . kulağın çapını.Evet. Böylece hücre sayısı 4.Fakat Bencil Genler diye bir olgu var. Yani gen geni açar. Sonra komşu hücreler de aynı şeyi yapar ve kıkırdak hücreleri çoğalır. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya genetik değilse. ama düzeltmem gereken bir husus var: Genler birbirini açmak için haberleşirken böyle konuşmazlar. birer inşaat işçisi ve harcı olan proteinleri ürettirecek diğer genlerin ne zaman açılması gerektiğini saptarlar ve işi biten gen de diğer genleri göreve çağırır. 32 şeklinde büyür ve trilyonlara ulaşır. gen geni açar ve bu zincirleme bir reaksiyon alarak devam eder.

Yüzde 97’nin içinde bunlar da var. 23 çift kromozomdaki tüm genlerin yüzde 14. Bu kopyalama tekniğini öğrenen. Şöyle bir örnekle bunu daha iyi açıklayabiliriz: Önce kesilen bir yerden akan kanı durdurmaya yarayan geni. Bencil genlerin “görünürde” bir faydası olmadığı gibi. zararları bile olmaktadır: Bazen sağlıklı çalışan ve diyelim ki kanın pıhtılaşmasını sağlayan bir genin tam ortasına yerleşmekte ve şifreyi bozarak mutasyona neden olmaktadırlar. Bu da birbiri ardından çoğalan. Genetik bilimciler Bu döküntü genlere “Junk DNA” adını vermişler. İşe yarayacak yeni bilgileri -canlıların değişen dış koşullara daha kolay adapte olabilmesi için. Fakat bu yedek paragraflar arasına. Fakat açılan ve iş gören yüzde 3 oranındaki genlerin ne işe yaradıkları daha önemli olduğu için. Hemofilya denen hastalığın nedeni işte bu bencil gendir. ribozoma sadece kendisini kopyalama bilgisini gönderir ve üretilen protein sayesinde fotokopisini aldırarak. Bazı bilgilerin kopyasını bir başka gene yedek olarak kopyalatıyor.6’sı LINE-1 genidir. şimdilik çalışmalar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Çünkü bu harita hem bencil genler yüzünden değişecek. fakat başka hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir işe yaramayan pek çok gen. Bu ve buna benzer genlerin bu inatçı ve bencil tavırları yüzünden insan genomunun haritasını çıkarmak tam 48 yıl sürmüştür. bu. Genomun yüzde 10’unu oluşturan bir başka bencil gen. bazılarını da aynı sayfadaki iki eşit paragraf gibi yazdırıyor. Çünkü bunların da bir protein sentezi sağladıklarına tanık olunmamıştır. Mikrouydu. kromozomlardan birine saklanır. Kimi kez de bu bilgileri daha emniyetli kılmak için yedekliyor veya kopyalarını zekice gizlemeye çalışıyor. uzunluklarına göre Miniuydu. Ve şimdiye dek işe yarar bir protein sağladıklarına tanık olunmayan bu “müsvedde genler”i. kimi kez de birkaç sayfalık anlamsız kelime ve cümleler ekliyor ki.genetik hazineye peş peşe ekliyor. Türkçe alfabeyle yazalım: pıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluştur Araya LINE-1 geni girdiğinde durum şöyle olur: pıhtıoluşturpıhtıoluşturbenikopyalapıhtıoluşturpıhtoluş Bu bozuk gen de pıhtı oluşturacak proteinleri ürettiremez ve sonuç Hemofili hastalığı olur. 1400 harften oluşmuş gendir. fırsat buldukça çoğalıyor. kendi 4 harfli alfabesi yerine. Transpozon. açılmadığı henüz bilinmemektedir. Geriye kalan yüzde 62’sinin de açılıp. Bunların en ünlüsü LINE-1 denilen. Netrotranspozon gibi isimlerle sınıflandırmışlar. . Şekil: 10 LINE-1 ve ALUS gibi bencil genler toplam şifrelerin yüzde 35’ini oluştururlar. bir bilgisayar programının kendi yedeğini alması gibi. Bu kopyalama ve çoğalma işini binlerce yıldan beri o kadar sık sık yapmış olmalı ki.Bu son anlattıklarınız oldukça rahatsız edici! Ayrıca buradan şöyle bir sonuç çıkıyor bence. bu şifrelerin kolayca bulunması ve virüsler tarafından değiştirilmesi önlenmiş olsun. LINE-1.ama karmaşık görünen bir yöntem uyguluyor. bazen birkaç paragraflık işe yaramaz şifre ekliyor. Yani açılan ve iş gören genler tüm genomumuzun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyorlar. Öyle ki: kromozomlardaki şifrelerin yüzde 97’sinin bu anlamsız ve gereksiz DNA’lardan oluştuğu gerçeği ile karşı karşıyayız. 180 harften oluşan ALUS’tur. hem de dış etkenlerin zorlaması ile . genetik haritamız çıktı çıkmasına ama. fakat herhangi bir görevi olmayan genlerden biridir. kalıcı bir harita değil.

. . yaşayan 6.yeni genler oluşacağı için ileride farklılık kazanacaktır.. akyuvarların sayısını ve ömrünü azaltırlar. bunu Hipotalamus bölgesine iletir. yaslar. ima ettiğiniz çelişkiyi haklı çıkarmıyor. Bu durum bizi çok daha komplike bir canlı yapmaktadır. Öncelikle gelin şu saptamayı yapalım: Genler. korkunç bir deneyim.. beynimiz ve gövdemiz birlikte çalışan ve olumlu-olumsuz pek çok dış etkene sürekli olarak maruz kalan bir üçlüdür.Hıım. Böylece stres altındaki kişinin. Stres denilen etken de negatif bir dış faktördür. gelecek nesillerin genomu da farklı olacaktır...Kortizol üreten enzimlerin yapılışını genler emrettiğine göre. vücudun savunma sisteminin zayıflamasına yol açar. Hepsi bu. Pituitary bezine sinyaller gönderir ve Kortizol üretmesi için Adrenal bezine emir vermesini ister. değişen sadece harita değildir. Bu sisteme dış çevre de dahildir. önce Kolesterol denen o herkesin öcü saydığı kimyasalı ele alalım. Bu hormonlara topluca . Progesteron. kısacası sosyobiyolojik bir canlıdır. Üst beyin dışarıdan bir stresör algıladığı zaman. Sirke sineğinde 18 bin gen var. Sonra da kolesterolü kullanarak..99 aynıdır. Bu farklar çok küçük görünebilir.. Nasıl ki farklı ulusların genleri farklıysa. kötü bir haber. şifreler de değişmektedir. insan genomu dış koşullara ve hastalık oranlarına göre sürekli değişmektedir.5 milyar insandan hiçbiri bir diğerine tamamen benzemez ama benim genlerim ile Afrikalı. “genlerin işi hastalık yapmak değildir” demiştiniz ama hastalığa neden olan genler olduğunu da bu örnekte gördük. nöroimmunolojik bir varlıktır. Aslında bedendeki tüm organlar görünmeyen bir sisteme uyarak çalışır. Bu argüman da geçerlidir.Güzel ifade ettiniz. itilmişlik duygusu ya da önemli bir sınav gibi.. Kısa vadeli stresler. Bu suda erimeyen ama yağda eriyen ve mum kıvamında olan organik bileşiğe vücudun ihtiyacı vardır. . stresi algılayan beyindir. Ölümler. sebepler genetik görünebiliyor. Farelerle insan genleri arasındaki fark bile sanıldığı kadar büyük değildir. Evet. Acaba son yıllarda çoğalan kalp hastalıklarında genetik faktörler nasıl bir rol oynuyorlar? Kalp krizlerinde stres mi daha büyük bir etken. ama genom kanunlarına göre bir harflik bir değişme bile çok büyük farklılıklar yaratır. Uzun vadeli stresörler ise. bu kötü hastalıkların esas nedeni de genler olmalı. Az önceki Hemofili örneği. . hastalığa yakalanma riski artar. Örneğin. genler mi? KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? . Fakat diyebilirsiniz ki beyin de bedenin bir parçası olduğu için. örneğin gribe ya da daha kötü bir rahatsızlığa. Aldosteron ve Oestradiol. kalbin daha hızlı çalışmasına veya ayakların üşümesine neden olan kandaki Epinefrin ve Norepinefrin hormonlarının çoğalmasını sağlar. yavaş yavaş ama sürekli olarak Kortizol düzeyinin artışına neden olurlar. Genlerin görevi stres ya da hastalık üretmek değildir. işin içine giren diğer faktörleri hesaba katmadığınız zaman. değil mi? . İşte ancak bundan sonra Kortizol ürettiren genler açılır ve ribozom çalışmaya koyulur. çok değerli 5 tür hormon üretir: Testestron. bizde bunun iki katı. Evet. Bu diğer faktörlerin başında beyin gelir. siyahî bir insanın genleri yüzde 99. bu yanılgıya düşmemek gerekir. . Tabiî. Uyarılan Hipotalamus. Kortizol.Efendim. Fakat.. Vücut bu maddeyi aldığımız şekeri kullanarak yapar.Pardon. Çünkü Kortizol. Gördüğünüz gibi esas neden.Kalp krizinden söz edecektik?.Hayır. Kortizol. O bakımdan insan: Psikososyal. biraz uzattım galiba. sadece sisteme uymak ve bunu yapmak zorunda kalıyor.

Gerçi stres birinci basamağı aldı ama Kolesterol da yabana atılacak bir neden değildir herhalde? KOLESTEROL GERÇEĞİ . APOC ve APOE deniyor. 10. İşte bu Steroitlerle genler arasında çok sıkı bir münasebet mevcuttur. Kolesterol ile ilgili Apolipo-protein denen 4 gen var. kromozomdaki APOE’nin sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkiyi kuran şey Kolesteroldür. o zamana kadar bilinen tüm biyolojik nedenleri ikinci plâna itti ve psikolojik faktörleri birinci sıraya oturttu. yüksek tansiyon. İşte bu proteinlerini ürettiren gen APOE’dir. Steroitlere dönüştüren enzimleri üretme şifresi bu gendedir. biyolojik sağlığımız üzerindeki en büyük etkendir! Bu bilimsel bulgular. Yani. Eğer bu gen iyi çalışmazsa ve Testestron hormonu üretilemezse. Londra’daki bakanlıklar semti olan ‘Whitehall’da çalışan 17 bin memur ve bürokrat üzerinde yıllar süren kapsamlı bir araştırma yapıldı (1974). burnun ve gözlerin duyarlılık oranını da etkileyen Kortizol kanda aşırı dozda bulunursa. Kolesterolü. Örneğin. düşük tansiyonlu. Bunlar da “iyi kolesterol” olarak tanınır. kalp hastalıklarına neden olan faktörlerden şişmanlık. Stresin kalp krizi yarattığı iddiasından sonra. Elde edilen bulgulardan biri çok çarpıcı idi: Kişinin çalıştığı yerdeki hiyerarşi düzeyi. bu kez kişi kendini stres altında hisseder ve nedenini de anlayamaz. kromozom üzerinde CYP17 adlı bir gen vardır. Oradan da çıkan sonuç aynı oldu: Dış etkenler ve kendimizi değerlendiriş tarzımız. Bunlara kısaca APOA. Ama kulakların. halk arasında “kötü kolesterol” olarak bilinir. Kolesterol ile kalp arasındaki ilişkiye geçmeden önce stresle kalp hastalıkları arasındaki ilgiye değinmek istiyorum.Steroitler denir. 19.Değil elbette. Son yıllarda kalp krizlerinde bir çoğalma olması ile yaşantımızın çok stresli olması arasındaki bağlantı böylece kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. yükünü tamamen boşaltan ve yeni bir kolestrol yükü için karaciğere dönen bu Lipoproteinlere de yüksek yoğunluklu Lipo denir. benzer bir araştırma bu kez büyük bir şirketin on binlerce işçisi ve yöneticisi arasında yapıldı. Bunlar birbirine benziyorlar ve 4 ayrı kromozom üzerinde yer alıyorlar. o insanlar ergenlik çağına giremezler ve erkek çocuğu olarak doğmuş olmalarına rağmen kız çocuğuna benzerler. bir sekreterden 4 kat daha fazla kalp krizi riski taşıdığı saptandı! Hatta kilolu. Suda erimeyen bu Kolesterolleri hücrelere ulaştırma işi kandaki Lipo-proteinlere düşer. düşük rakamlı maaş bordrosuna sahip olmak. Besinlerden alınan Kolesterolü hücrelere taşıyıp. kolesterol düzeyi ve sigaradan çok daha güçlü bir etken. sigara içen ve yüksek tansiyonu olan bir üst düzey yöneticinin. O çalışmadan 21 yıl sonra (1995). Bu düşük yoğunluklu yağ taşıyıcı Lipo-proteinler. taşıyıcı Lipoproteinler üretilmez ve böylece kanda başıboş gezen yağ ve Kolesterol düzeyleri . Bir dairede çalışan odacı ya da temizlikçinin. APOB. Kortizol üretilmediği zaman da beyin ile beden arasındaki ilişkide büyük aksaklıklar olur ve sağlıklı bir entegrasyon sağlanamaz. işini kaybetme korkusu yaşamak ve emir altında bulunmak kalp hastalıklarının birincil nedeni olarak boy göstermektedir. Bunlar kandaki yağları (Trigliseritler) taşıyarak azar azar hücrelere bırakırlar. -Pek çok insanın adını bildiği ama neden kötü olduğunu bilmediği Kolesterolün etkisine gelelim isterseniz. Şöyle ki: O lezzetli pirzolaları veya tereyağıyla yapılmış omletleri mideye indirdikten sonra kanımıza çok miktarda Kolesterol karışır. Bu genler iyi çalışmıyorsa. zayıf ve sigara içmeyen bir gece bekçisinden çok daha az risk taşıdığı belirlendi. Yükleri azaldıkça yoğunlukları düşer.

Ve en çok da kalpten çıkan atardamarlara yapışıp kalırlar. Bolca alındığında prostat.. bu doğru mu? BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ .Evet haklısınız var. fakat o detaylara girersek konu çok uzayabilir. Domates Likopen denen bir maddenin deposu gibidir.“Can boğazdan gelir” diye bir özdeyişimiz de var zaten.Genetik şifrelerimiz teker teker çözüldükçe ve besinlerdeki biyolojik mucizeler birer birer tanımlandıkça. tozlar. siz istediğiniz kadar sağlıklı beslenin. tiner. kan dolaşımının hızı sayesinde 6-7 saniyede bir kalbe girip çıkarlar. Demek ki: “Bu hastalık genetiktir” ifadesini işittiğimiz zaman.. aralarında yine de büyük farklılıklar vardır. genetik mirası olumlu yönde etkileyebilen birkaç maddeye sahip olan besinler var. ama ben genlerimizin dostu olan yiyecekler hakkında bilgi rica etmiştim. ..Efendim bazı besinlerin genleri koruyucu etkileri olduğu söyleniyor. o hastalığın ortaya çıkmasını engelleyen bir genin çalışmadığı anlaşılmalıdır. hem de kromozomlarımıza büyük zararlar vermektedirler.Lütfen. Bazı istisnalar var tabi.. Her ne kadar insanların genetik yapıları birbirine çok benziyorsa da.. tüpgaza. amonyak gibi kimyasal kokulara sürekli maruz kalmak.Bakınız. “Ne yersen. Ama kendileri “hasta” oldukları zaman sistem de hastalanmaktadır.Burnumuzdan?. Umarım bu açıklama sorunuza yanıt olmuştur. Fakat şimdilik bu testleri yaptıramayan milyarlarca insan için. o hastalığı yapan şeyin bir gen olduğu anlaşılmamalı. . . . her saat bol oksijenli hava yerine başka gazları teneffüs ediyorsanız.yükselir. etkin sağlık reçeteleri daha bir güvenle yazılabilecektir. Sadece bir genin farklı olması bile iki kişi arasında önemli bir benzeşmezlik yaratabilir. teşekkür ederim. Gördüğünüz gibi genlerin görevi sistemin düzgün çalışmasıdır. Böylece onları hem sertleştirir.. o’sun” diye bir söz duymuş. . ki yasallar ve gözle görülmeyen canlılar ya da partiküller.en önemli sebebidir.. sadece akciğerlerinizi yıpratmaz. . Havası ve eşyaları kirli ortamlar hem hücrelerimize. baca dumanına. sigara dumanına veya asit. bunun yerine... genetik yapınızı da bozar. bunlar canınızı veya sağlığınızı çarçabuk elinizden alabilirler! . kime daha az yararlı olduğunu tam olarak belirlemek için uzun süren bir genetik araştırma ve testler dizisi gerekir. .İnsan anatomisini öğrenmeden önce. ama her gün. . yedikleriniz sizi ciddî hastalıklardan kurtarmaya yetmez! Gelelim genlerinizi negatif mutasyonlardan kurtaracak besinlere. Şu listeyi alır mısınız? Gördüğünüz gibi burada. . Hangi besinin kime çok yararlı.Evet. . Bunu becermenin daha kolay yolları ileride mutlaka bulunacaktır.Anladım efendim. Bunlar.Yani soluduğunuz havadaki gazlar. Bu yapışkan yağ ve Kolesterol kümeleri kalp hastalıklarının stresten sonra. hem de daraltırlar. var ama boğazdan giren her şey canınıza can katmıyor maalesef! Üstelik burnunuzdan ve ağzınızdan giren her şeyi çok dikkatli ve ölçülü şekilde kontrol etmezseniz. bataklık kokusuna. . bu söz bende obeziteyi çağrıştırdığı için epeyce yadırgamıştım söyleyen kişiyi..Bu bilgi de çok yararlı elbet... daha çok gençken. yanılma payı az olan ve herkesin genlerine iyi gelen küçük bir reçete verebilirim size. Eksoz gazına.

bunca fiziksel benzemezliğin nedeni yalnızca yüzde 2’lik bir gen farklılığından kaynaklanıyor. bu ortak genler her organizmada aynı işi mi görüyorlar? . evet. Sizinki neden bu kadar kısa? . brokoli.göğüs ve kalın bağırsak kanserlerini önleyici etki yapabilir. bal arısındaki D4DR geni de aynı işi yapıyor. Susam. Bu konuyu da açar mısınız? İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? . Onlarda 24 çift kromozom var. genetik şifreler en ufak bir değişiklikte çok farklı işler becerdikleri için. bizde 23. bizdeki D4DR geni ne iş görüyorsa. Aslında aradaki fark yüzde 1 bile olsa. kalp ve kan dolaşımıyla ilgili bazı genleri destekler. Şempanze ile insan arasındaki görünüm ve zihinsel farklar bu kadar büyükken. hem de genlerin daha sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. diğer canlılarla ortaklaşa kullandığımız genetik şifrelerden söz ettiniz. Bunlardan işe yaradığı kanıtlanmış olanlar şimdilik bu kadar.Doğumdan sonra öğrenilen ve geliştirilen dil ve düşünce farklılıklarını çıkarırsanız. Lâtince ve diğer dillerden gelen sözcükler olduğunu görüyoruz. Burnumun şeklinden sorumlu olan geni sadece bir tek gen kabul edersek ve bu gen 280 harflik bir kelime ise. Karpuz ve kırmızı greyfurt bağışıklığı arttıran maddeler içerirler. İleride bu liste elbette büyüyecek ve daha bilimsel diyetler ortaya çıkabilecektir.. . bunu 281 harfe çıkardığınızda.Ben size genlerin dostu olan bazı maddelerden söz ettim. Evet. Üzümdeki proantisiyanidinler ve resveratrol. Bir de güneşten gelen zararlı ışınlar yüzünden oluşan cilt yaşlanmasına ve damar sertliğine karşı ciddî bir koruma sağlayabilir. çilek ve haşlanmış yumurtadaki Koenzim-Q10. o . Mutasyona uğrayıp. öyle mi? . bir dilin gramer kuralları gibi çalışıyor. Evrim teorisinin sadece bir teori olmasına rağmen onca taraftar toplamasının bir başka nedeni de budur. kiraz ve yeşil çaydaki cilt besleyici bileşikler bünyenize ciddî düzeyde antioksidan güç kazandırabilirler. genetik alfabeye ve kelimelere baktığımızda da insan genomundaki pek çok genin diğer hayvanlarda da bulunduğuna tanık oluyoruz.. Nasıl ki Türkçedeki kelimelerin semantik yapısını incelediğimizde yarısından fazlasının Arapça.Güzel bir soru. Farsça. . hastalık yapar hâle gelmiş bir fare genini çıkarır ve onun yerine bizdeki eşini yerleştirirseniz. .Peki. Vücudumuza giren bakteri ve virüslerle mücadele eden alyuvarların daha sağlıklı üremelerine yardımcı olan sarımsağı hiç tüketmeyenleri de sürekli uyarmak gerekir.Ne kadar ilginç.DNA’daki bilgilerin iş görme sistemi. Modern Darwinci genetikçilerin insanın şempanzeden geldiğine bu kadar iman etmelerinin en büyük nedeni bu bulgudur denebilir.Bir de. Yani kromozomlarımızın yarısından fazlası bir şempanzeninkiyle aynı kalıptan çıkmış gibidir. Sözgelimi benim burnumun bu şekli alması için binlerce gen birlikte çalışıyor ve embriyon döneminde belli bir şekil oluşuyor. süt ürünleri ve balıktaki B12 vitamini hem kan yapıcı özelliğe sahiptir. bedensel farklılık çok büyük olabiliyor. Çünkü şempanzenin genomu ile bizimki arasında sadece yüzde 2’lik bir fark vardır. Ayrıca süt. benim burnum gorilinkine veya kaplanınkine benzeyebilir. Farelerle bile aramızda çok az gen farkı var ama görünüşteki farkların büyüklüğü ortada. O nedenle yüzde 2’lik bir farkı küçümsememek gerekir. Ve bunlardan ilk 13 çift kromozom arasında hiçbir fark yoktur. Zararlı gazları ve kimyasalları da unutmayın! .Efendim tüm yazılı ve görsel medyada vücuda iyi gelen besinlerin reçetelerine oldukça fazla yer veriliyor.

farenin geninin düzeldiğini görürsünüz. Bunu tersi de mümkün. Hayvanlardan ya da bitkilerden alınan bazı genleri bizdeki bozuk genlerle değiştirebilirsiniz. Fakat bunu yapabilmek o kadar da kolay bir iş değil; çünkü sadece bir hücredeki geni değil, sayıları trilyonlarca olan bütün hücrelerdeki o geni düzeltmeniz gerekmektedir. Ya da o bozuk gen hangi hücrelerde açılıyorsa, o hücrelerdekini değiştirmelisiniz. Bunlar da milyonlarca olabilir. İşin zorluğu burada... - Fakat son yıllarda işe yarayan bir yol bulundu galiba, değil mi? - Evet, virüsleri kullanma tekniği diye bir yöntem geliştirildi. Bozuk şifreleri düzeltmek için vücuda düzgün şifrelenmiş genleri taşıyan virüsleri aşılama ve bunların gidip o bozuk genlerle yer değişmelerini bekleme yöntemi. Bu sayede sanıyorum pek çok hastalık yakında ortadan kaldırılmış olacak. İşte buna genetik mühendislik deniyor. - Anlaşılan, Genetik Mühendislik, 21’inci yüzyılda insanın biyolojik

yapısını büyük ölçüde değiştirecek gibi görünüyor. Bu mühendislerin yaptığı işin tekniğini de biraz anlatır mısınız?
GENETİK MÜHENDİSLİK - Hay hay. Milyonlarca yıllık evrim ve on binlerce yıllık bilgi birikiminden sonra, tarihte ilk kez biyolojik yapımızı değiştirecek bir teknoloji yakaladık. Yani artık eskiden adına kader denen sakatlık gibi bir olguyu bile değiştirmek kendi elimizde. Genetik bulgular, ortaya, adına Biyoteknoloji denen yeni bir tıp dalı ve hatta sanayi iş kolu çıkardı. Nasıl ki gazetelerden kelimeler ve cümleler kesip, boş bir kağıda yapıştırarak istediğimiz paragrafı ortaya çıkarabiliyorsak, DNA’daki genleri de aynı işleme tâbi tutabiliriz. Bunun için sadece makas ve zamk gerekli ve bunlar hücrenin içinde doğal olarak var. Zamk, Ligase denen bir enzim; makas ise, engel enzimleri denen proteinlerdir. Bu enzimlerin hücrede üretilen 400 kadar türü var. Her biri genetik şifrelerden bir veya birkaçını tanıyor ve istenildiğinde onu DNA’dan koparıp çıkarabiliyor. - Galiba bu işi ilk olarak 1972 yılında, Stanford Üniversitesinden Paul Berg

başardı, değil mi?
- Evet, Berg, bir virüsün DNA’sını engel enzimlerini kullanarak ortadan ikiye böldü ve sonra Ligase enzimini kullanarak tekrar yapıştırmayı başardı. Daha sonra bir kurbağadan alınan genler bir virüse aktarıldı ve DNA’sına yapıştırılması sağlandı. Bu tekniği artık insanlar üzerinde de uygulamak mümkün. Bir insan hücresindeki bozuk genler çıkarılarak yerine sağlıklı genler yapıştırılıyor. Sonra bu genler, genleri boşaltılmış bir bakteri hücresine konuyor. Sonra da bu bakteri hastanın kanına enjekte ediliyor. Kanda çoğalan bakteriler gidip hücrelere yerleşiyorlar ve sonra çekirdeğe girip, oradaki bozuk genleri, taşıdıkları sağlıklı genlerle değiştiriyorlar. Bir başka kolay teknik daha var: Yumurta sperm tarafından döllenince -zigot döneminde- bozuk genler teşhis ediliyor ve bunlar düzgün olanlarla değiştiriliyor. Henüz gelişme aşamasında olan bu teknikler, ileride kalp-böbrek nakilleri gibi rutin birer işlem olacak ve böylece hastalıklar ve sakatlıklar büyük ölçüde engellenecektir. Bu kadar karmaşık görünen bir sistemi düzeltmek, işte o 52 yıl süren bilimsel çalışmalar ve araştırmalar sonucunda bu kadar basite indirgenebilmiştir. Buna “tanrıcılık oynanıyor” gibisinden savlarla karşı çıkanların, o lâboratuvarlara gitme ve yapılanları görme şansı olsaydı; bu çalışmaların ne kadar kolay ve yararlı olduğunu görebilir ve bu suçlamalarından vazgeçebilirlerdi. - Bu yolla yetiştirilen meyve ve sebzeler de aynı işleme mi tâbi tutuluyor acaba? - Evet. Bu teknik ilk kez 1983 yılında tütün ve pamuk bitkilerinde uygulandı.

Sonuç: Yüzde 20 daha fazla verim ve daha sağlıklı tütün ve pamuk oldu. Süpermarket raflarında ve buzdolaplarında haftalarca çürümeden durabilen domates ve biberleri de bu yönteme borçluyuz. - Peki ama, bu tekniğin sakıncalarından haykırırcasına söz eden düşünür, yazar

ve halktan insanların kaygıları boşuna mı yani?
- Hayır, boşuna değil ama biraz fazla abartılı bence. Dediğim gibi genetik mühendislik henüz gelişme çağında. Bu süreçte birtakım hatalar olabilir diye korkuyor herkes. Fakat 30 yıldır yapılan deneylerde ve uygulamalarda herhangi bir kaza olmadı. Olsa bile bunlar daha lâboratuvar çalışmaları aşamasında ortaya çıkıyor ve o hatalar hemen düzeltiliyor veya o proje terk ediliyor. Böylece dış dünyaya ve halka negatif etkileri olmuyor. Fakat yine de, bu tekniğe şu veya bu sebepten ötürü karşı olanlar genellikle popülist söylemlerle taraftar toplayabiliyor ve halkı korkuya itebiliyorlar. Bu grupların söylemlerine sadece karaları değil, akları da eklemeleri daha dengeli ve rasyonel olacaktır. - Şu anda ABD’de satılan hububatın yüzde 60’ının genleri değiştirilmiş durumda... - Evet, öyle, ve daha verimli hâle getirilmiş durumdalar. Bu çalışmalardan geri dönüş yoktur. Üzerinde durmamız gereken nokta çalışmaların daha emniyetli yürütülmesi ve piyasaya çıkmadan önce yüzde 100 güvenceli olduklarının test edilmiş olmasıdır. Bu sayede ileride daha lezzetli sütler içebilecek, daha büyük ve protein değeri daha yüksek yumurtalar yiyebilecek, A vitamini ve demiri yüksek pirinç üretebilecek ve ölümcül hastalıkları tedavi etmiş olacağız. Hatta, daha ileriki aşamada belki de ilaç alacağımıza, kendisi ilaç hâline getirilmiş meyve ve sebzeler yiyerek genlerimizdeki tüm bozuklukları önlemiş olabileceğiz. Böylece, patolojik tarihçemizi yansıtan genlerdeki geçmişin tüm negatif tortularını silmiş, yeni bir genetik kompozisyon oluşturmuş olacağız. Bu az bir gelişme mi? Genetik çalışmalara karşı çıkanlar, neye karşı çıktıklarını iyi bilmek zorundadırlar. - Genlerin önemini ve hastalıklarla alâkasını vurgulamak bakımından,

biraz da zaman zaman hortlayan Deli Dana (BSE) denen hastalıktan söz eder misiniz?
DELİ DANA GERÇEĞİ - Çok iyi olur; çünkü aratılan korku yüzünden milyonlarca insan bence aşırı bir endişeye kapılıp kırmızı et yemez oldu. Bu hastalığın başlangıcı 1979-1980 yıllarıdır ve ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi de Scrapi denen bozuk genli bir virüstür veya bozuk bir gen de diyebilirsiniz. Bu bozuk genlere sahip bir inek (inek diyorum, çünkü bu hastalık öküzlerde görülmez) kesilerek hayvan yemi yapılmak üzere kaynatıldı ve protein ilavesi olarak ineklere verildi. Fakat bu virüs yüksek sıcaklıklarda bile ölmüyordu. Böylece binlerce hayvana bulaşmış oldu. Asıl adı Bovine Spongiform Encephalopaty olan bu virüs oldukça da tembel bir virüs; üremesi için 5-6 yıl gibi bir zaman geçmesi gerekiyor. Zaten varlığı da 1986 yılında ineklerin acayip davranışlar göstermesinden sonra ortaya çıktı 10 yıl süren bilimsel çalışmalar ve dedektiflik gerektiren araştırmalardan sonra nihayet hayvan yemleri ile bulaştığı bulundu (1996). Ama çok geç kalınmış ve 180 bin inek, beyin dokuları süngerimsi bir hâle dönüştüğü için, BSE hastalığından ölmüştü. Bunun üzerine Almanya ve Fransa, İngiltere’den sığır eti ithalâtını durdurdu. Fakat hükümet bu etleri süpermarket raflarından hemen kaldırtmadı. Çünkü bilim insanları bu hastalığın insanlara ağız yolu ile bulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu rapor ediyorlardı. Sonra sinsice bir oyun oynandı ve 50 milyon etobur Britanyalı birer kobay olarak

kullanıldı. 1996 yılında Deli Dana Hastalığı yüzünden 10 kişi hayatını kaybetti. Böylece, ölüm riski 5 milyonda bir olarak hesaplandı. Bu da bir insanın başına yıldırım düşmesinden daha zor bir ihtimaldi ve siyasileri sevindirdi. Çünkü 100 binlerce hayvanı yok etmekten ve fiyatlarının yarısını çiftçilere ödemekten kurtulmuş görünüyorlardı. Ama halkın ve medyanın protesto ve baskılarına daha fazla dayanamadılar ve bir yıl sonra sadece kemikli sığır etinin satışını yasakladılar. Daha sonra da yüz binlerce hayvanı öldürüp yakmak zorunda kaldılar. Bu hastalığın esas sebebi de yine bir gen demiştik: Stanley Prusiner’in 1982 yılında bulduğu ve adına PRP (Protiz Rezistanslı Protein) dediği gen. Bunun ürettiği protein olan Prion, 150 bin tür protein içinde amino asitleri ve DNA’sı olmayan belki de tek proteindir. Kendisini çözümleyip dağıtan normal Protiz enzimlerine karşı koyabilen Prion, sert ve yapışkan bir yapıya sahip olduğu için diğer prionlarla birleşerek büyüyor ve hücrenin yapısını tamamen bozuyor. Ayrıca, diğer sağlıklı proteinleri de kendi şekline sokabilme yeteneğine sahip. Bu proteinin tam olarak ne işe yaradığı henüz bilinmiyor, fakat tüm memeli hayvanlarda var olduğu için önemli olduğu varsayılıyor. 20 yıldır yapılan binlerce deney ve araştırma bu DNA’sız proteinin sırrını çözmeye yetmedi. Fakat yalnız beyinde açıldığı için orada iş gördüğü biliniyor. Farelerin genomundan çıkarılan bu gen, embriyon döneminde ya da yetişkinik çağında onların sağlığını etkilemiyor veya bir eksikliğe yol açmıyor. Fakat insanlarda farklı bir durum söz konusu: 253 kelimelik yani 759 harflik olan bu genin 129. kelimesi çıkarıldığında, aylar süren uykusuzluk hastalığına (İnsomnia) ve ölüme neden olabiliyor. Çünkü beynin uyku merkezi olan Talamus’u yiyip bitirebiliyor. Bu gen, keçilerde ve ineklerde ise daha farklı bir özellik gösteriyor. 253 kelimeden 108 ve 121 arası bükülerek yukarı doğru bir kavis yapmışsa, hayvanın fazla uyumasına, aşağı doğru kavislenmişse hiperaktif olmasına neden oluyor. İşte Deli Dana Hastalığı ineklerdeki bu kavislenmiş genler yüzünden ortaya çıktı. İnsanlara ağız yoluyla geçme olasılığı çok düşük ama bol miktarda inek eti yendiği zaman vücuda yerleşiyor ve 5-6 yıl süren üreme döneminden sonra sağlıklı genlerimizi bozarak, BSE denen hastalığı yapabiliyor. - Efendim, 5 Temmuz 1996 da tüm dünyayı sarsan bir olay yaşandı: İlk

kez Dolly adı verilen bir kuzu, babasının ikizi olarak klonlama yoluyla dünyaya getirilmişti. Herkesin aklına hemen “İnsanlar da klonlanacak mı?” sorusunu getiren bu tekniği basit bir dille anlatır mısınız?
İNSANLAR KLONLANACAK MI? - Aslında çok basit bir yöntemle gerçekleşen klonlama neden bu kadar geç kaldı diye şaşıyorum. Bilim adamları bu işi 1950’lerde gerçekleştirecek bilgi ve teknolojiye sahiplerdi. Hatta o zamanlar bazı kurbağaların klonlanma çalışmaları yapılmıştı. Sonuç alınmasının 30 yıl gecikmesi bana biraz garip geliyor. Fakat demek ki bazen basit sorular ve yöntemler bile kimsenin aklına gelmeyebiliyor. Ya da belki bu bilgilerin dünya kamuoyuna duyurulması başka amaçlarla geciktirilmiştir. Klonlama için 3 ayrı yöntem geliştirilmiştir: Twinning, Roslin ve Honolulu teknikleri... İskoç genetik uzmanı Ian Wilmut, Dolly’yi klonlarken Roslin, yani çekirdek transferi tekniğini kullandı. Bu yöntemi anlatırsak, sanırım konu anlaşılmış olur. Klonlama için öncelikle iki şeye gereksinim var: bir yumurta hücresi ve bir donör hücre. Donör hücre; Dolly’nin babasından alınan canlı bir hücreydi. Yumurta hücresi de herhangi bir dişi koyundan alınmış ama döllenmemiş bir cinsiyet hücresiydi. Yapılacak ilk iş; bu yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarmaktır. Böylece

Kopya insan sırada bekliyor ve hatta konuştuğumuz şu anda bile gerçekleşmiş olabilir! . Tabiî bu bir cinsiyet hücresi olmadığı için.Bunu ancak uygulamada görebileceğiz. o hayvanın bütün genetik şifrelerini içerir.İnsanların klonlanması da mümkün mü? . bunun ulaşacağı düzeyi şimdiden kestirmek için yüksek bir hayal gücü gerekmiyor. Dolly’den bu yana bu yöntemle ve diğer iki teknik kullanılarak yüzlerce hayvan türü klonlanmış ve çoğunda başarılı olunmuştur. Genetik mühendisliği ahlâkî açıdan siz nasıl değerlendiriyorsunuz? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ . bence en geç 5 yıl içinde insanları da klonlamak mümkün olacak. Fakat o insanın ruhsal sağlığı hakkında hiç kimse bir garanti veremez! Genetik araştırmalara yatırılan kaynakların. modern çağın en önemli buluşlarından biri olan bu tekniğe karşı çıkmak. Hatta bu tartışma pek çok ülkede bir etik soruna dönüştü. Bölünen hücreler bir embriyon oluştururlar. .Elbette olacak. büyümeye devam eder ve vakti gelince donör hücre kime aitse ona tıpatıp benzeyen bir yavru olarak doğar. Yeni çekirdeği kabul eden yumurta hücresi birkaç saat sonra bölünmeye başlar. Yani erkek veya dişi olsun. bu kadar basit bir biyotekniktir. O nedenle. Ve zaten önlenmesi de artık olanaksızdır. Ama bir başka denemede bir buzağı klonlandığında. Sitoplazma içinde de DNA taşıyan maddeler vardır. ama bütün zorluklar aşılacak. yumurtanın içine donör denen canlı hücrenin çekirdeği konur. Hayvanlardaki hastalıklara neden olan bozuk genler bulundukça ve bunların sağlıklı olanları klonlandıkça. . Büyük kısmı diyorum çünkü genetik materyalin hepsi çekirdekte değildir.Efendim. hem de insanlar onlardan daha fazla verim alacaklar.Bence. çekirdeğini kaybetmiş olan yumurta "baygınlık" geçirir ve tüm fonksiyonları durur ama ölmez. İşte o evrede. klonlamanın bize bir yararı olacak mı? . bir annenin rahmine konması gerekir. zamanın ve enerjinin ne denli devasa boyutlara ulaştığını çoğu insan bilmiyor. Böylece o yumurta döllenmiş bir yumurta gibi bölünmeye hazır hâle gelmiş demektir. insan genleriyle oynamak tüm toplumlarda şiddetli bir muhalefet görüyor.O zaman 40 yaşında bir insan klonlandığı zaman doğan çocuk 40 yaşında mı olacak? . genetik yapısı tam olan bir hücredir. İşte klonlama denen yöntem.Peki. fakat normalden daha kısa yaşayıp öldü. ABD ve Japonya bu teknolojiye 50 yıldan beri çok büyük yatırımlar yapıyorlar. Sonra bu yumurta hücresi "Gap Zero" adı verilen bir dönem geçirmeye bırakılır. Belki o zaman ilk Klon İnsan’a sahip olma hakkı çok önemli bir kişiye verilecek ve tarihte bir büyük çağ daha açılmış olacak. buzağı normal yaşında doğdu. Öncelikle hastalıksız ve çok daha verimli hayvanlar ve bitkiler üretmiş olacağız. hangi hayvandan alınmışsa. . Fakat önce “G0” evresinden çıkıp ayılması lazımdır. .çekirdeksiz yumurtanın genetik şifrelerinin büyük bir kısmı alınmış olur. etik açıdan bakarsak büyük bir “günah”tır. üreyen hayvanların hem kendileri daha iyi bir yaşam sürecekler. Kısaca "G0" denen bu evrede. Bu evrede artık embriyonun lâboratuvardan alınıp. İngiltere.Bunun etik tartışmaları uzun sürmezse ve “think-tank” denilen düşünce kuruluşları klonlamanın faydalarını halka yeterince anlatabilirlerse. Dolly adlı koyun kopyalandığı zaman 3 yaşındaki babasına benzedi. Bu embriyon üvey annesinin rahminde yaşarsa. klonlama rutin bir iş hâline gelecektir. etmeyen ise ölür ve deneme başarısız olur. Proteinlerin ve enzimlerin nasıl reaksiyon göstereceklerini şimdilik kestirmek çok zor. Bunu sağlamak için de hafif bir elektrik akımı verilir.

Şimdi de durum aynıdır. Genetik tartışmalarda sağduyunun galip geleceğine inanıyorum. bozuk genler değiştirilebilecek ve hastalıkların büyük bir kısmı önlenmiş olacak. Klonlama ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştı. Nano teknoloji ve yapay zekâ sayesinde üretilecek mikroçipler. biyolojik bakımdan “kusursuz” diyebileceğimiz insanlar türeyecektir. . Türk kamuoyunda pek de bilinmeyen bu eylemi -yeri gelmişken. Eğer mucize ilaç denen Penisilin bulunduktan sonra onu kullanmasaydık. 20 yıl sonrasının meslekleri arasında -eminim ki.anlatır mısınız? . Genetik mühendislik şu anda bile insan hayatını kurtarabiliyor ve genetik teşhis sayesinde ölümcül hastalıkları engelleyebiliyor. Bitki ve hayvan hücrelerinde yapılan bu genetik değişikliklerin sonuçları olumlu olunca. Bu teknolojinin getireceği faydaları bilmeden birtakım yersiz etik tartışmalar yaratmak ve bu çalışmaların önünü tıkamak. Şöyle düşünün: Daha geçen yüzyıla kadar ana-babalarının tifo. beynimizdeki ve bedenimizdeki bir çok organın ya yerini alacak veya onların daha düzgün çalışmasına yardımcı olacaktır. nano teknoloji ve uzay teknolojileri.. bu bir insanlık suçu olurdu. 21’inci yüzyıldaki dört büyük teknolojiden birinin genetik olacağı artık gün gibi ortadadır. Klonlama sayesinde gençlik aşısı gerçek olacak. hastalık ve soğuğa dayanıklı bitki türleri.. Genetik mühendislik ve biyoteknolojideki ilerlemeler. o kadar büyük yatırım yapıldı ve elde edilen bilgilerin insanoğluna sağlayacağı yararlar o denli belirgin hâle geldi ki. doğal olarak aynı tekniği insanlarda kullanma fikri doğmuştu. . bence insanlığın kendi kendisine büyük zararlar vermesi anlamına geliyor. Genetik teknoloji sayesinde -belki de çok yakındakanser ve kalp hastalıkları dahil pek çok hastalık tarihte kalmış olacak. 1970’lerde fare. tüberküloz veya kolera yüzünden hayatını kaybeden çocuklarının ve yakınlarının öldüklerini seyretmekten başka seçenekleri yoktu. kısırlık bitecek. Özellikle genetik şifrelerin çözülmesi ve yapay zekâ alanındaki gelişmeler. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952’de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmişti. .Sorunuza hiç tereddüt etmeden “evet” diyebilirim.insan mühendisliği diye bir meslek de yer alacaktır.Bu bilimsel araştırmalara 52 yıldan beri o kadar zaman harcandı. Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton’un 1885 yılında başlattığı Yuceniks (Eugenics) hareketi. 1973’de sığır ve 1979’da koyun klonlaması gerçekleşmişti. Sözgelimi. Örneğin yeni bulunan WT1 geni sayesinde kan kanserinin tedavisi yakında mümkün olacaktır. daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine büyük katkıda bulunmuştu. lâboratuvarda üretilecek sağlıklı organlar sayesinde eskiyen veya hastalanan tüm organlar yenilenebilecek. yarısı robot yaratıkların ortaya çıkmasına neden olacak. plastik veya estetik cerrahiye gerek kalmayacak. çok yakın bir zamanda yarısı canlı. O nedenle insanların bu konuya hazır olmaları gerekmektedir.Peki.Efendim. Ama bunların aşıları ve ilaçları bulunduktan sonra milyonlarca insan ölümden kurtuldu. 1993 de. genetik mühendislik ve yapay zekâ teknolojileri ileriki yüzyıllarda insan doğasını da değiştirebilir mi dersiniz? . Bu meslek sahiplerinin doktor olması dahi gerekmeyebilir.Diğer üçü hangileri? .Yapay zekâ. Robert Stillman ve Jerry Hall insan embriyonunu klonlamış ve 6 gün yaşatmayı başarmışlardı. Hâlâ hızla süregiden insan klonlama çalışmalarının dramatik sonuçları yakında bir bomba gibi gündemimize oturabilir. O nedenle ben bugünün gençlerini bu dört alanda eğitim almaya ve araştırma yapmaya davet etmek istiyorum. bu ahlâkî tartışmaların ortaya çıkışını sağlayan birtakım haklı sebepler de var. Bütün bu nedenler klonlamayı desteklemeye yeter de artar bile.

Tarihin yüzkarası olmuş bir düşünce ve hareket olan Yuceniks’in fikir babası sayılır. Bunları Kanada. Genlerle dünya savaşı arasındaki bağlantıyı izah eder misiniz? YUCENİKS SUÇLARI . Fakat Almanya’ya bu kampanya yeterli gelmedi ve savaşın ilk 18 ayında tam 70 bin kısırlaştırılmış hasta. o yıllarda alkoliklerin. idealist. Bu çabalardan sonra İngilizler’in Yuceniks hareketini gizliden gizliye başlattığını öğrenen ve Galton’un fikirlerine hayran olan Karl Pearson da aynı eylemi Almanya’da yaymaya başlamış ve yaptığı üst düzey lobi çalışmalarından sonra. Davenport çalışmalarını disceniklerin “ekarte edilmeleri” üzerine yoğunlaştırmış ve Amerikan elitlerinin kafasını çelmeyi başarmıştı. kriminal suç işleyenlerin. Ve “Eğer Almanya hastalıklı ve şizofrenik vatandaşlarını kısırlaştırırsa. 1924 yılında kabul edilen bir kanunla Amerika’ya sadece Anglo-Sakson ırkından gelenler alındı ve diğerlerine göç izni verilmedi.” . Genleri sağlıklı insanların evlilikleri tasvip görmeye.000 insan kısırlaştırıldı. Discenik fikri o kadar benimsendi ki. . Kısırlaştırılan insanların sayısı milyonları geçti. İsveç’te 60 bin ve bu fikre çoktan hazırlanmış Almanya’da 400. İzlanda ve Estonya izledi. değil mi? .. O tarihte Almanya’daki ekonomik ve sosyal gelişimin “biyolojik gelişimle” bütünleştirilmesi fikri siyasi destek görmüş ve yerleşmişti ama hâlâ teori düzeyinde idi.Galton son derece pratik zekâlı. Bunun arkasından yakılma sırası tüm Yahudi vatandaşlara kadar geldi. Galton.Soruyu söyle de sorabilirim: 2. Akıl hastası. Pratiğe geçişi bu fikrin Amerika’ya sıçramasından sonra başladı. Darwin’in “Tabiattaki doğal seleksiyon yüzünden yalnızca güçlü canlılar ayakta kalır ve nesillerini idame ettirirler” saptamasını.Fakat bu kısırlaştırma kanunları İngiltere ve Hollanda’da çıkmadı. 1910 ile 1935 yılları arasında 30 Eyalette son derece üzücü sosyal cinayetler işlendi.Ben de bu fikrin hızla yayıldığını Pearson’un 1907 yılında Galton’a yazdığı bir mektup sayesinde öğrendim. “beyinsizleri sterilize et” hareketi diğer ülkelere de sıçradı. . hastane yataklarını yaralı askerlere tahsis etme bahanesi ile gaz odalarında yakılmaya gönderildi.Evet. Norveç. Başkan Roosevelt. daha sağlıklı bir millet hâline gelir ve her zaman İngiltere’nin önünde olur” fikrini devleti yönetenlere kabul ettirmişti. diğerlerinki aşağılanmaya başlamış bile. sakat ve güçsüz insanların kısırlaştırılmaları ve nesillerinin tükenmesi için büyük çabalar harcamıştı. Finlandiya. “bir gün toplumun dejenere olmasını önlemenin tek yolunun sağlıklı vatandaşların soylarını devam ettirmeleri ve sağlıksızların çocuk yapmamaları olduğunu görecek ve bunu uygulamanın en büyük vatanseverlik olduğunu anlayacağız!” diyebilecek cesareti kendinde bulmuştu. Hatta Virginia Eyaleti akıl hastalarını kısırlaştırma kanununu 1970 yılına kadar uyguladı. Öyle ki. politik bir slogana dönüştürmüştü. Amerikalı Charles Davenport. Bu 25 yıl içinde 100 bin insanın “beyinsiz” ismi verilerek kısırlaştırıldığı o eyaletlerdeki hastane dosyalarında hâlâ korunmaktadır.. hırslı ve agresif biriydi. Bu kanun 1964 yılına kadar 40 sene yürürlükte kaldı. Yuceniks fikrini milliyetçilikle özdeşleştirmeyi başarmıştı. bulaşıcı hastalık taşıyanların ve geri zekâlıların evliliklerine yeni bir isim buldu: Discenik. Mektupta şu ifadeler vardı. Ve insan üzerinde etkili olan doğal seleksiyonun tabiata bırakılmadan insan eliyle uygulanmasını savunmuştur. “Orta sınıf vatandaşlardan doğan cılız çocuklar için ‘Haa! Demek ki bu Yucenik bir evlilik değildi.’ dendiğini duyuyorum. Tabiî. Dünya Savaşı’na “Kromozom Savaşı” diyen genetikçiler var.

Yaşlanmamızın nedenleri arasında genetik sistemin işleyiş tekniği büyük rol oynuyor fakat az su tüketimi ve güneş ışığı. kürtaj yaptırma seçeneği anneden alınıp doktorlara verilmiştir. Bence. Peki. böylesi bir atmosfer içinde başlayan 1930lardaki ekonomik kriz. Bernard Show. ama şiddetli muhalefet sayesinde çıkarılamadı. Hitler işi Yahudi ırkının yok edilişine ve tüm Avrupa’yı temizleme fikrine kadar götürdü. kısırlaştırmaların yapılmadığı anlamına gelmemeli! İngiltere’deki elitler. sanıyorum bunları yaşlandıkça görebileceğiz. Rusya’da da çıkmadı. . bugünkü pencereden bakıldığında geçersiz görünebilir fakat o günkü sıcak koşullar ve toplumsal psikoloji içerisine girip düşünürseniz. “Yuceniks hareketi bugün artık apaçık devam ediyor” diyenlere de katılıyor musunuz? . Teşekkür ederim.. çevremizdeki radyasyon oranları. doğuma kadar ortalama 47 kez bölünüyor ve o tek hücre 100 trilyon hücreye ulaşıyor. İşte. savaşın nedenlerinden birinin de genetik olduğunu kabullenmeniz o kadar da zor olmayabilir. Şu bulgulara bir göz atalım: Ana rahmindeki döllenmiş yumurta. Fakat bu sorunuza yanıt olarak. Son zamanlarda birden fazla çocuk yapmayı yasaklayan Çin’deki bu tartışmalar tüm dünyaya er veya geç yayılacaktır. “evet tamamen genetiktir” diyemiyorum. bireylerin rızasıyla uygulanıyor. Sosyalist veya muhafazakar bir çok yazar ve filozof ile birlikte pek çok bilim adamı ve siyasetçi Yuceniks fikrini destekliyordu. çok ilginç bir soru. Hatta.Peki. İngiltere’yi çok endişelendiriyordu. Üstelik bir kanunun çıkmamış olması.Evet katılıyorum. Galton’un birçok fikri artık devlet zoruyla değil. Ortalama 47 diyorum. Ve böylece savaşa katılmak için bir neden daha oluşmuştu. modern Yuceniks bireylerin kişisel onayları ile gelişecek ve belki de evrensel bir ilke olacaktır. Darwin’in oğlu Leonard. daha kolayca ve suçluluk duygusuna kapılmadan yapacaklar. kötü beslenme alışkanlığı gibi zararlı etkiler de birer faktör. Churchill. kürtaj önermekte ve seçimi ana-babaya bırakmaktadırlar. .Wells ve Winston Churchill bu hareketi savunan yazılar yazıyor ve hararetli söylevler veriyorlardı. Şuradan başlayayım: Aslında genetik sistem sanıldığı kadar da mükemmel çalışmıyor.Evet. Oxford profesörlerinin yüzde 65’i bunlara katılıyordu. Hitler’in başarıya ulaşması. işsizlik ve toplumsal dejenarasyon Almanya’da Nazi hareketlerinin gelişmesini kolaylaştırdı. Almanya’da başlayan akılsızların kısırlaştırılması ve etnik temizlik hareketinden rahatsız oluyorlardı. 1994 yılında Çin hükümetinin çıkardığı bir kanunla. “beyinsizlerin çoğalmaları ırkımız için en büyük tehlikedir” diyebilecek kadar ileri gitmişti. ama Rus devleti daha ziyade akıllı insanlarını öldürmekle meşgul olduğu için Yuceniks hareketine katılmadı.G. H. Genetik bilimi ilerledikçe. çünkü bazı hücreler . Bütün bu desteğe rağmen parlamentoda sağduyu hâkim oldu ve kısırlaştırma kanunu aralıklarla iki kez oylanmasına rağmen geçmedi. Fakat kapalı kapılar ardında sinsice yürütüldü.Efendim. Rahatsızlıklarının esas nedeni Almanya’nın gerisinde kalma kaygısıydı. yaşlanmanın nedeni de genetik mi? KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ . Bazı genetikçilerin bu savı. Yuceniks Derneği’nin müdürlüğüne getirilmişti. ana rahmindeki çocuğun sağlık durumu daha kolay saptanacak ve belki de anneler geri zekâlı çocuklarını vakit geçmeden aldırma seçimini. Hamile bir annenin doğuracağı çocuğun sakat ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla dünyaya geleceğini gören doktorlar.Bu.

Ve ortalama 40-45 kopyadan sonra ortada kromozom denen şeyin kalmaması gerekirdi. Şöyle ki: Beyindeki nöronlar ve sinir hücreleri hariç. herkesin ilgisini çekecek bir bulgu. Fakat Watson. . Hücreler bölünürken hem bu 23 çift DNA molekülü kopyalanır.Elbette. Telomeraz demiş. Şimdi gelelim işin püf noktasına: Embriyon dönemimdeki bölünmelerde. yeni hücrede genetik bir eksiklik ve dolaysıyla pek çok sistem hatası doğabilir.. hem de hücrenin içindeki her şeyin tamamı kopyalanır. fotokopi makinasına konan bir mektubun ilk ve son satırlarının kopyalanmaması gibi bir eksiklik olur. önümüze tonlarca ölü hücre çıkardı. Şekil: 4) Telomerlerin görevi. bazıları 40 bölünmeden sonra duruyorlar ve bazıları da 50 defadan fazla bölünerek çoğalıyorlar. Bu agletler. vücudumuzdaki tüm hücreler bir yaş gününden diğerine kadar büyük oranda yenilenir. işe yaramayan Telomer genlerinin bir kısmı eksik kopyalanarak yeni hücreye geçer ama herhangi bir fonksiyonları olmadığı için hücrelerde bir hasar olmaz ve vücutta bir eksiklik ya da hastalık ortaya çıkmaz. Bunlar ipler dağılmasın diye ayakkabı bağlarının uçlarına eklenmiş o plastik tutaçlar gibi (agletler) bir emniyet sistemi idiler. kanımız 3 ayda bir tamamen değişir.. Sadece 300 bölünmenin onları bozacağı bana pek ikna edici gelmiyor.30. kopyası alınan bir resimin giderek renk kaybetmesi gibi biraz daha “silik” çıkar veya aşınır.Bu. kopyalama esnasında. tırnaklar ve deri de peşpeşe yenilenir. 6 harften oluşmuş bir genin binlerce kez art arda tekrarından ibaretti. Bir ömür boyu değişen bu hücreleri toplayıp tartma imkânımız olsaydı.Fakat. İşte bu yenilenmeler sırasında alınan her fotokopi. Örneğin. Kromozomları yakından incelediğinde gördüğü şey onu büyük hayretler içinde bıraktı. Yaşlanmayı anlamak için kromozomların kopyalanma sistemini iyi anlamak gerekir. hücrelerin her kopyalanışında. Ama mikroskopik baktığında teleskopik başış açısıyla göremediğin şeyleri görebilirsin. iskeletimiz 11 ayda.Kuşbakışı veya makro baktığın zaman detaylar görünmez. Yani. . Öyle ya. doğanın bu eşsiz sistemi neden kurduğunu ve bu sorunu nasıl çözdüğünü çabuk anladı. milyarlarca kez bölünerek yaşamlarını sürdürebilmişler. Bu nedenle. (Bak. TTAGGG bazlarından oluşmuş bu nükleotidlere Telomer adını verdi. Watson’un gördüğü olay şuydu: Kromozomları kopyalayan biyokimyasal sistem. hücrelerin kendi fotokopilerini aldırdıktan sonra eskiyenler ve ölenler vücut dışına atılır veya çözülerek tekrar kullanılır. Vücut dışında bulunan saçlar. . Genler. canlı hücreler milyonlarca yıldan beri. Fakat yaşam sürerken bazı hücreler birbiri ardından yenilendiği için bölünme sayısı 200-300 kadar olabiliyor. Her kromozom upuzun bir DNA molekülüdür. Bu kopyalanma anını 1972 yılında ilk kez DNA’nın kâşiflerinden James Watson gözlemiştir. Bu çok şaşırtıcıydı çünkü her kopyalamada kromozomlar biraz daha kısalıyor olmalıydı. eğer kromozomların ucunda diyelim ki 150 harfli bir gen yer alıyorsa ve bu hücrenin kopyası alınırken kazara kopyalanmıyorsa. Telomerler her bölünmede kısalır fakat bunları vakit geçirmeden tamir eden ve eski hâline getiren bir sistem daha vardır. İşte yaşlanmanın pek çok sebebiyle birlikte asıl nedeni bu doğumdan sonraki yenilenme sürecinde gizli. kromozomların uçlarından küçük bir bölümü kopyalamazlar. Kandaki alyuvarların milyonlarcası her saniye yenilenir. Bu tamirci genlerin ürettiği proteinlere Watson. Watson. Kromozomların uçlarının anlamsız genlerle doldurulduğunu keşfetti. Biraz daha açar mısınız? . Son derece “akıllı” olan bu proteinleri ürettiren genler doğumdan hemen sonra . kromozom uçlarında yer alan ve işe yarayan genlerin saf dışı kalmasını önlemektir.

Kısa Telomer de yaşlanma demektir.. kalp damarları. Bakınız: Cal Harley adında bir bilim adamının kurduğu “Geron Corporation” adında bir şirket tüm çalışmalarını Telomeraz genlerinin “emekli olmaması” üzerine yoğunlaştırmış ve çok önemli aşamalar kaydetmiştir. Her yenilenme yeni kopya ve daha kısa Telomer demektir. Bir başka yararı damar sertliğini önlemektir. yüzlerce kez kopyalandıktan sonra kromozom uzunluğu değişmeyen hücreler üretmeyi sağlamış durumda. Bir başka önemli neden de şu: Hücrelerimizde ve kanımızda çok hızlı hareket eden ve çarptıkları dokulara hasar veren atık maddeler var. fakat bazılarında yüzlerce kez tekrarlanarak kısa bir gen olmuş.. hızla çarptıkları DNA moleküllerinde de hasara yol açarlar. Sık sık yenilenen hücrelerdeki kromozom uzunluğu yılda 100 harf kadar kısalabilir. Geron şirketinin hisseleri borsada birkaç kat prim yaptı.” . kalpten hızla çıkan kanın basıncına ve serbest radikallere sürekli maruz kaldıkları için çabuk yıpranırlar ve sık sık yenilenirler. değil mi? GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? . Bu nedenle onlar da yaşlanıyorlar. Serbest radikaller hücre çekirdeğinde de bulunduğu için. TTTAGGG harflerinden oluşmuş. hücre bölünmelerinin ve çoğalmalarının önüne geçecek bir yöntem için de kullanılabilir. Çünkü.Çok güzel. kromozomlar doğum sonrası ve ömür boyu gerçekleşen yüzlerce kopyalamadan sonra iyice kısalırlar. bazılarında binlerce defa art arda dizilerek uzun bir gen. Böylece belli bir sayıya ulaştıktan sonra bölünme sayısını kaçıran ve bölünmeye devam edip çoğalan kanser hücrelerinin önüne geçilebilir.. Telomerler hayvanlarda da var mı? . Böylece.. fonksiyon kaybetmesi ve nihayet ölmesi için genetik sisteme yerleştirdiği olağanüstü zekice düşünülmüş bir düzenektir. arter duvar bozukluklarından ölürler. Fakat bu teknolojinin de etik tartışmaları tüm şiddetiyle sürmektedir. 80 yaşına girmiş bir insanın kromozomları doğduğu güne oranla yüzde 37 kısalır. O nedenle insanlar damar sertliğinden değil. 1997 yılında bu işi başardığını açıkladığında. Hasar gören genler yüzünden vücutta giderek azalan fonksiyon kayıpları olur. Bu noktada size Voltaire’in bir sözünü aktarmak isterim: “Ölüm olmasaydı. Örneğin sirke sineklerinin ömrünü iki katına çıkarmayı başarmıştır. buluyorum.Siz bu ömür uzatma çabalarını ahlâkî açıdan doğru buluyor musunuz? . Şöyle ki: Bacaklarımızdaki kan damarlarının kromozomlarına bakarsanız.. DNA’sı olan tüm hayvanlarda bu sistem mevcut.. Bunlar da yaşlanmaya neden olur. ortalama insan yaşamını 150 yıla çıkarmamız şu anda mümkündür. Bitkilerin kromozomlarında da aynı sistem var fakat onların Telomerleri bir T fazla. doğanın belli bir yaştan sonra neslini çoğaltmasında sakınca gördüğü bir organizmanın giderek yaşlanması. çünkü Telomerleri onaran genlerinin doğumdan sonra da açık kalmasını sağlayan sistem. bunlar kalpten çıkan arterlerin kromozomlarından daha uzundur. Bunlara serbest radikaller deniyor. Peki.Bu bağlantıyı yakaladığınıza sevindim.“emekli olur” ve artık açılmazlar. . Yani. Vücudumuz bir doğum gününden diğerine kadar büyük oranda yenilendiği için (sinir sistemi ve beyin nöronları hariç) kromozomlar her yıl ortalama 31 harf (nükleotid) kısalırlar. Bu da. Harley’ye göre. Hepsinde TTAGGG olarak mevcut. onu icat etmek zorunda kalırdık.Evet. O nedenle Telomerazlar üretilmezler ve artık eksik kopyalama kendini tamir edemez duruma gelir. Bu genetik araştırmalar şirketi. İşte yaşlanmanın asıl nedeni bu eksik kopyalanan Telomerlerdir.Öyleyse doğumdan sonra emekli olan Telomeraz genlerini açık tutmak yaşlanmayı engelleyebilir. Bunu düzeltme şansını yakalamışken neden uygulamayalım? Kaldı ki yaşlanmayı önlemek her insanın en büyük arzularından .Tabiî var. .

Bunların çoğu cüsseli hayvanlar. Büyük gövde demek. O da şu: Hayvanların ömür boyu süren kalp atışlarını sayarsanız.. bu düşünce doğru görünür ve siz de haklı olarak bu soruyu sorarsınız.biridir. insanlar elbette artan insan nüfusuna bir çare bulacaklar ve belki de herkes kendi yerini dolduracak yalnız bir çocuk yaparak. beyindeki hücre ölümleri sayı bakımından fazla görünebilir. Demek ki ömür denilen yaşam süresi. Bakınız. kaplumbağalar ve salyangozlar..Fakat beyin hücreleri yenilenmiyor ve ölen nöronların yerine yenileri gelmiyor. Telomer teorisini çürütmüyor mu? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI . Nörologia da denen bu hücreler 5 tiptir: Bazıları (Astrosit) kan damarlarının etrafını sararak. Nöronların miktarından kat kat fazla Glia hücreleri var beyinde. Uzun yaşamak bu sayıyı daha da arttıracaktır.. Ve bazıları da (Oligodendrokit ve Schwann) nöron uzantıları olan aksonların etrafında miyelin denen koruyucu bir tabaka oluştururlar.. kalp atışı sayısı ile ters orantılıdır. Tabiî. Bazıları (Mikroglia) beyni zararlı bakterilerden ve enfeksiyonlardan korurlar. Zira 100 yıl boyunca ölen hücreler oran olarak beynin yüzde 10’unu bile zor bulur. ama hızlı hareket edenler kısa yaşarlar.Önce bir yanlışlığı düzeltelim. . Bazıları (Ependimal) beyin sıvısı üretme işine yardımcı olurlar.” . ama yüz milyar gibi yüksek rakamlı bir nöron sayısı yanında bunu önemsemeyebilirsiniz. 150-200 yıl yaşamaktansa. Bu bulgu. Ama durum böyle değil. insanların genç ve dinamik yaşadığı ve beyinlerinde yüz yıl boyunca biriken devasa bilgi ve deneyim arşivlerini kullanabildikleri bir dünyada cehalet denen şeye yer olabilir mi? Akıl yolunun izlendiği ve erdemin kök saldığı bir dünyada. Bir olayı değerlendirirken. önemli olan kaliteli yaşamaktır. Telomerlerin varlığı bir teori değil. daha çok kopyalama demek ve daha kısa kromozom demektir. bu yaşlanma gerçekleşmeyecek ve beyin de genç kalacaktır. Örneğin. Fakat aslında bazı küçük hayvanlar da uzun yaşıyor.Bizim gibi uzun yaşayan pek çok hayvan var. Fillere gelince. biraz bilgi eksikliği içeriyor. beyin ve damar arasına bir duvar gibi dizilirler.. Dolayısıyla aslında balina ve fil gibi hayvanların çabuk yaşlanıp. Kış uykusuna yatanlar da nispeten uzun yaşarlar. Bunlar birbiri ardından yenilenen ve önemli görevleri olan hücrelerdir. zihnimizde onu kendi koşulları içinde oluşturarak düşünürsek. 150 yıllık bir beyin. Ne var ki ömür denen şeye bir başka pencereden daha bakma olanağı var. bu dediklerinizi yapabilecek mi? . O evredeki koşullar içinde şu an hayal edemeyeceğimiz çok daha farklı çözümler üretilecek ve sağduyu mutlaka hâkim olacaktır. her . analizlerimiz daha gerçekçi ve mantıklı olur. bence bunlar popülist yaklaşımlardır ve hayal gücünden yoksun yorumlardır. Fakat biz Telomerleri tamir eden Telomerazların üretilmesini sağlarsak.Kulağa hoş gelen bu soru.Fakat bu görüşün karşısavı diyor ki: “Dünyada zaten haddinden fazla insan var. . Düşünsenize.. Ayrıca.. genetik mühendislik sayesinde hastalıkların olmadığı. Ben insanların 150 yaşında kadar yaşayabilecekleri bir dünyayı hayal ettiğimde büyük heyecanlar yaşıyorum. sağlıklı ve verimli kısa bir ömür yaşamak daha iyidir. birçoğunun aynı sayıdaki kalp atışından sonra öldüğünü görürsünüz. kanıtlanmış bilimsel bir bulgudur. Yavaş hareket eden hayvanlar uzun. erken ölmesi gerekiyor. Kaldı ki beyin sadece nöron denen sinir hücrelerinden oluşmamıştır. Şimdi size çok şaşırtıcı bir görüşü ifade etmek istiyorum: Ömür dediğimiz şeye zaman denen o göreceli olgu açısından bakarsanız. . dünya nüfusunu sabit tutacaktır. İşte bu 5 tip hücrenin yenilenmesi ve yaşlanması beyinde fonksiyon kayıplarına yol açar.Efendim.

Kadını adetten keser ve menopoza sokar. kadınların 35 yaşından sonra doğum yapmamasını istemesinin altında yatan sebep de temelde budur. . İşte size “Mutlak Kader” olarak kabul edilen yaşam süresinin genlere yazılmış sırrı. üreme çağını tamamlamış organizmaların daha fazla yaşamalarını istemiyor. Oksijen atomları genellikle dizilişi bozulmuş veya mutasyona uğramış genleri paslandırarak. bu da son derece şaşırtıcı bir gerçek. Fakat bu tavsiyeye uymayan çiftlere doğa (ya da Tanrı deyin) zoraki kuralları ile karşı çıkar. Bu bulgulardan çıkardığım sonuca göre. bu bakış açısında da istisnalar var. aklıma şimdi gelen bir başka soru daha sormak istiyorum: 1997 yılında ölen ve Guinness Rekorlar Kitabı’na en yaşlı insan olarak giren Fransız Jeanne Calmont’un kromozom uçları 10 bin harften oluşan uzun Teleomerlere mi sahipti acaba? . bazıların ki ise 10 bin kadar olabilir.. O nedenle. İşte bu yüzden mantığı bizimkinden farklı ama daha doğru çalışan doğa.Haayır! Burada çok uzun yaşamaya yol veren bir başka etken daha var. Vücudumuz da oksijenle sürekli alışveriş içinde olduğu için hücrelerde bir tür paslanma olur. Fakat.Yani. Bazı insanların Telomerleri 6 bin harften oluşur. . Teşekkür ederim. değil mi? . . fakat genç ölen insanların durumunu pek açıklamıyor. .. O nedenle. Böylece hastalığa yol açacak genleri paslanmış ve fakat sağlıklı genleri çalışan insanlar daha uzun yaşarlar. bazılarınki 8. bu kısa kromozomları ve bozuk genleri çocuklara geçirme şansı çoğalıyor. Doğa bizim fazla yaşamamızı neden istemiyor acaba? DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ . yavaş yaşayan ve çok uyuyan. Dünya yaş ortalaması da bu rakamdır zaten. açık havada ve bol oksijenli bir ortamda yaşadığı için mi? . Bildiğiniz gibi... doğa gençlere hitap ederek. Telomerleri uzun olan insanların daha uzun yaşadığı görüşü bilim adamlarınca yaygın bir kabul görmüştür. kuvvetli ve sağlıklı genlerin ayakta kalmasını istediği için. Her birinin ufak da olsa etkisi var ama bunlar toplam olarak büyük etkiler . Belki de bazı kadınların genç yaşta adetten kesilmelerinin gerçek nedeni genlerindeki mutasyon oranının çoğalması ya da kromozom uçlarının (telomer) aşırı derecede kısalması yüzündendir. Bunların ortalaması 7 bindir. Her insanda kromozom uzunlukları farklıdır. Bu sav henüz kesinlik kazanmamıştır ama kuvvetli bir hipotezdir. Bu da ortalama 73 yaşa denk gelir. İnsan yaşadıkça belirli yaşlarda açılan belirli genler oluyor ve mutasyona uğrayan bozuk genlere sahip olma olasılığı artıyor.İlginç bir soru sordunuz ve doğru bir saptama yaptınız. Jinekologların. fakat Jeanne uzun ömrünü.Evet.Enteresan bir saptama.. Yaşlanmaya geri dönersek. Ama bu yorum.Burada gene bir başka gerçek rol oynuyor: Telomerlerin uzunluğu. Aslında yaşlanmaya neden olan pek çok faktör var. kafamda bir başka soru daha oluştu şimdi. örneğin son derece hiperaktif davranan ve kalbi makineli tüfek gibi atan farelerin ömrü 3 yıldır.Efendim. “neslinizi genç yaşta çoğaltınız” mesajını veriyor. çalışmalarına engellerler.düşüncede olduğu gibi. bir bakıma oksijen atomlarına da borçluydu. Ama bu durum henüz anlaşılamamış nedenlerden ötürü her insanda gerçekleşmez.Demek oluyor ki yavaş hareket eden ve kış uykusuna yatan hayvanların hücreleri çabuk yıpranmadığı için sık sık yenilenmiyor ve o nedenle de telomerleri hemen kısalmıyor. Bir hesaba göre 7 bin kadar gen yaşlanmada rol oynuyor. oksijen paslanmaya neden olan bir elementtir. ama yarasalar 30 yıl ve kuşlar büyüklüklerine oranla çok daha uzun yaşarlar ve kalp atışları da oldukça hızlıdır..

1979 yılında kanserle savaş kampanyasını başlattığı zaman. ABD’deki Atlanta kentinde Henriette Lacks diye bir gün kutlanıyor. Belki de kansere ve yaşlanmaya çare. İşte kanserin esas nedeni. HeLa’nın ölümsüz görünen hücreleri sayesinde bulunacak. Bunlara ilaveten. ve Celera Genomics denen araştırma enstitüsü. TP53 genini bulan Davis Lane. Son yıllarda kanser vakalarının bunca artmasının arkasında yatan çevresel faktörler içinde de yapay olarak elde ettiğimiz maddeler. Otopsi yapılırken ondan alınan kanser hücreleri o kadar ölümsüz ve sık sık çoğalan hücrelerdi ki. Bu kutlamanın esas sebebi nedir? . Bu onkovirüslerin. Genleri durduramıyorsa. Bu bozukluğa sebep olan şeyler de genellikle çevre koşullarıdır. . Bu araştırmalar sonucunda. farelere aktarılan kanserli insan hücrelerinin onlarda da kanser başlattığı ve DNA’larını bozduğu görüldü. zehirli atıklar. yeterince büyüyen dokuların büyümelerini durduracak genler de olmalıydı. . Geron şirketinin hisseleri de bu ve benzeri bulgulara sahip olduğu için oldukça yüksek.Evet. kopyalanan ve kısalan Telomerleri hemen eski hâline getiren. Çünkü DNA molekülü kaya gibi zor kırılan bir katı madde değil. dokuların büyümesini sağlayan genler olduğunu düşünmek zor olmadı. 54 yıldır hâlâ yaşıyorlar. Sebep olarak da radyasyon ve asbest tozunun savunma mekanizmasını bozdukları gösteriliyordu. Henriette. Yine sirke sinekleri üzerinde yapılan araştırmalarda. Böylece. bunlar insan olsaydı 350 yıl yaşamış olacaklardı. kanserin genetik bir hastalık olup olmadığı araştırılmaya başlandı. He-La’nın genlerinde. azıcık güneş ışığı bile bazı insanların genlerini bozuyor ve cilt kanserine neden oluyor. Bu ilaç kanserli hücrelerde TP53 geninin açılmasını ve o hücreleri yok etmesini amaçlıyor.S. büyüme çağında ve yaraların tamiri için hücrelerin büyümeleri gerekiyordu ve bu işleri yürüten genlerin mevcut olması lazımdı. kirletilmiş ve değiştirilmiş olan doğa. Nixon. hücrelerin durmadan bölündükleri ve radyasyon. Hatta dünyanın pek çok kanser araştırma merkezinde ve uzaydaki araştırma lâboratuvarlarında hâlâ çoğalıyorlar. Zira. H. Öyle ki.Efendim. öcünü kanserli hücreler üreterek . yüksek radyasyon düzeyleri ve doğamıza ters gelen bir sürü zararlı yiyecek ve içeceklerdir. Öyle ki.ABD başkanlarından R. Çünkü. 1951 yılında rahim kanserinden ölen bir siyahî bayandı. doğumdan önce. konuyla bağlantısı olan kanser hastalığını da biraz açar mısınız? KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? . Harris bu onkogenlere Tümör Süpresör Genler adını koydu. bu nedenle dünyada en çok önem verilen kuruluşlardan birisi. asbest tozu ve katran gibi faktörlerin kansere yol açtığı idi. bu TP53 geninin bozulmuş olması ve iş görmemesidir.oluşturuyorlar. İşte bu mutant gen işimize çok yarayabilir. mutasyona uğramış bozuk bir gen var. Öyle ki. Atlanta’da her yıl 11 Kasım tarihi “HeLa Günü” olarak kutlanır. Bu genler 1985 yılında Oxford Üniversitesi’nden Henry Harris tarafından keşfedildi. rahim kanserinin bir “onkovirüs” tarafından yapıldığı bulundu. Daha sonraları Röntgen ışınlarının DNA şifrelerini bozduğu fikri ortaya atıldı. Sanki.Bu konuyla ilgili olarak. aksine son derece ince ve kırılgan bir yapıya sahiptir. toplam ağırlıkları 20 tona ulaşmış durumda. Çünkü. yaşlanmaya sebep olan genler düzeltildiği zaman bu sineklerin türdaşlarından çok daha uzun yaşamaları sağlanmıştır. Eğer bir dokudaki gereksiz büyümeyi T. P53 adını verdiği bir ilaç geliştirdi ve yakında kullanılmaya başlanacak. Bilinen şeyler. TP53 denen gen hemen açılıyor ve P53 denen bir protein üreterek hücrenin öldürülmesini sağlıyor. bilim adamları nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmiyorlardı.

O nedenle 3-4 dakikadan daha fazla oksijensiz kalamayız. BCC-2 ve RAS gibi onkogenleri faaliyete geçirecek bir de onkovirüs tedavisi geliştirildi. Bozulan DNA’yı haber alan TP53 geni açılır ve hücreyi imha eden proteini üretir.İnsan vücudunun her organı ve hücresi kendi kendini sürekli yenilemektedir. Çünkü merkezi sinir sistemi ve beyin kendi kendini üretemez. . Bu uyarıya uyulmazsa. 1979 yılında Dundee Üniversitesi’nden David Lane tarafından keşfedilen TP53. teslim ol” gibisinden bir uyarı gönderirler. Bunlar neyin katilleri? KATİL GENLER . TP53. . bu genlere “intihar komandoları” veya “jandarma genler” demek daha uygun olurdu.Evet. kesin teşhis hemen konulacak.Öyleyse. fakat sinir hücreleri (nöronlar) yenilenemezler. Çünkü. bunu derhâlanlar ve hemen P53 denen bir protein ürettirir. Son yıllarda. kanser tedavisinde çok önemli bir başarı daha elde edilmiş olacaktır. Genetik mühendislikle üretilen bu virüslerin kanserli hücrelerle birlikte diğer hücreleri de öldürebilecekleri riski olduğu için henüz kullanılmayan bu sistem geliştirilince. Çünkü yenilenmek için bölünen hücrelerin durmadan bölünmesi hâlinde. Ama bu testlerin yapılamadığı kliniklerde ışın tedavisinin hedef hücreler üzerinde uygulanmasına devam ediliyor. Yeter ki.Deyiş yerindeyse. özellikle beyin hücreleri için. Bu kayba rağmen beyin fazlaca . Bu protein hücrenin tüm çalışmasını durdurur ve her şeyi bozarak. Ama bu ışınlar TP53 genlerini de bozduğu için. yaşamasını ve üremesini engeller. bu genler hücreye önce “dur. yüzde 85-90 oranında başarısız bir yöntemdir bu. . değil mi? . Böylece kendileri de öldüğü için intihar etmiş sayılırlar. Yani keramet yine genlerdedir. Bu konuyu da biraz genişletir misiniz? BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ . Ayrıca hücredeki aşırı oksijen eksikliği de bu “jandarma gen”in gecikmeden çalışmasını ve öldürücü gücünü kullanmasını sağlar. ölünceye kadar her gün yüzlerce.Galiba oksijen. çok doğru söylediniz. Hücrede herhangi bir DNA bozukluğu ortaya çıkınca. en büyük “silahları” olan “terminatör” proteinleri ürettirir ve bunları kullanarak tüm hücreyi imha ederler.Peki. kanser tedavisinde kullanılan Işın Tedavisi iyi bir yöntem mi? . çok önemli bir gaz. Bu yüzde 15 oranındaki başarıyı da yine genlere ve bir tesadüfe borçluyuz. Bu ‘kamikaze gen’lerin en ünlüsü ve en önemlisi 17. 1179 harfli uzun bir gendir. çaresizlik yerine yüzde 15’lik bir başarı oranını tercih etmek daha mantıklı görünüyor.Bir de genetik literatüre Katil Genler (Killer Genes) ismiyle giren bir kavram var. Doğduğumuz günden. çünkü Gama ışınları DNA’ya hasar verir. böylece kanserli hücreler yok edilmiş olur. Kromozomun kısa kolu üzerindeki TP53 genidir. karanlığa kurşun sıkmak anlamına gelen ışın tedavisi yerine bir DNA testi yapılsa ve TP53 geninin sağlıklı olup olmadığına bakılsa. .almaktadır.Aslında. MYC. vampir ve Frenkeştayn hikayeleri çağrıştırılarak karşı çıkılan genetik mühendisliğin önüne geçilmesin ve bu araştırmalar teşvik edilsin. Gama ışınları kullanılarak uygulanan bu radyoloji tedavisinin başarı yüzdesi 10-15 arasında değişiyor ve epeyce yan etkileri var. binlerce nöron kaybederiz ve yerine yenileri gelmez. Bu mekanizma kanseri önlemek için tasarlanmış genetik savunma sisteminin olağanüstü zekâsının ve sözünü ettiğimiz Biyolojik Bilinç’in eşsiz bir eseridir.

Bu. çok önemli bir yetenek kaybıdır. oksijenle glikozu yakarak elde eder. Bu bozuk atmosfer. Minimal düzeydeki bu doğal beyin kaybı yanında. aylarca aç.Oksijen eksikliği. Daha kötüsü. alkolün ciddî beyinsel sorunlar doğurabileceği ortaya çıkar. öncelikle beyindeki Hipokampüs bölgesinde önemli hasarlar yaratır. Artık kullanılmıyor ama solunum yoluyla kana karışan ve beyne yerleşen bu zehrin milyonlarca insanı etkilediği ileri sürülmektedir. Bunlardan birisi alkoldür. . nöron imhalarına sebep olan başka etmenler de vardır. Her organ gibi beynin de enerjiye ihtiyacı vardır.. karbondioksit oranı artar. kapı ve pencere kenarlarını süngerlerle ve bantlarla izole ederiz. başta beyin hücreleri olmak üzere. . eksoz gazları. vücudun sadece yüzde 2’si kadar bir ağırlığa sahip olduğu hâlde kana karışan oksijenin yüzde 25’ini kullanır. payına düşmesi gereken oranın tam 12 katını. Diğer bütün organlardan daha çok çalıştığı ve daha farklı bir dokusu olduğu için. Uyuşturucu maddeler.enjekte edilmekteydi. Bu bölge. Hatta bununla yetinmeyerek. odada alevle yanan bir ısınma aleti varsa. hem de nöron devrelerinin sıhhatli çalışmasını önlerler. “. yatak odalarımıza temiz hava ve oksijen girişini tamamen engeller ve 4-5 saatlik bir uykudan sonra soluduğumuz havanın oksijen oranı iyice azalırken. bir bardak şarap veya bir şişe bira içindeki alkol günlük doğal kaybın çok üstünde nöron ölümüne sebep olur. Zira beyin hayata 100 milyar gibi astronomik bir nöron sayısı ile başladığı için. daha fazla oksijene gereksinim duyar. Beynin fonksiyonel bozukluğuna neden olan bir başka zararlı madde de cıvadır.ee” yardımcı sesini sık sık kullanmakta. Bu da önemsiz görülebilir ama her gün bir şişe rakıyı mideye indiren bir insanın 50 yılda 500 milyondan fazla nöron kaybettiği göz önünde tutulduğunda. Bu tutum. Bu nedenle.. Beyin. Ve insanlar. Soğuk havalarda ve özellikle kışın.Fonksiyonlarını tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendrit) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır. çeşitli kimyasallar ve hava kirliliği gibi etkenler de hem sinir hücrelerini öldürürler. Bunun hasar görmesi ezberleme yeteneğinin azalmasına. Demek ki. Bir duble rakı. bu oranlar daha kısa sürede olumsuzlaşır. . İşte zararları: .. oksijen yetersizliği bunlardan çok daha önemlidir. yeni dendrit bağlantıları oluşturarak hafızaya kaydeden ve sonra hatıralara dönüştüren bölgedir. Bu madde beyne yerleşerek -özellikle çocuklarda. hafıza kaybına ve öğrenme güçlüğüne yol açar. bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir. İşte bu gerçek ışığında farkına vardığım bir varsayım üzerinde ciddî biçimde düşünmemiz gerekmektedir: Günde ortalama 7-8 saat içine hapsolarak uyuduğumuz yatak odalarımızın yeterince havadar olmaması bize çok pahalıya mal olmaktadır.Ortaya lisan ile ilgili problemler çıkmaktadır. sigara dumanı. günlük hücre ölümleri önemli sayılmaz. cereyan yapmaması için. . Yani. beyin sağlığı için en önemli elementlerden birisi oksijendir..Günden güne zayıflayan nöronlar ölmektedir. Cıva bizlere. anadillerini bile konuşurken uzun süre duraklamakta. bütün organlarımızın biyolojik ve fizyolojik sağlığını kötü yönde etkiler. Beyin bu enerjiyi. diş doktorlarımız tarafından dolgu maddesi olarak kullanılan “Amalgam” aracılığıyla -iyi niyetle. Fakat. çünkü geniş düşünebilme yeteneği. birçoğumuz yatak odalarımızın kapı ve pencerelerini sıkıca kapatarak uyuruz. günlerce susuz kalabildiğimiz hâlde 3-4 dakikadan fazla oksijensiz kalamayız.küçülmez. deneyimlerimizi.zekâ geriliğine yol açar. kekelemeye kadar varan dil sürçmeleri sergilemekte ve zihinsel blokajlar (filmin kopması) gibi geçici konuşma ve düşünme yeteneği kaybına uğramaktadırlar.

Çünkü. zekâ ve yetenek kavramları çoğu kez birbiri ile karıştırılıyor veya farklı bağlamlarda kullanılıyor. Fakat genel kanaat. Ayrıca zekâ. yaşam biçimiyle ve ekonomik sorunlarla ilgisi olabileceği gibi. Bunun görevi beyine giden şekerin yakılmasını kontrol etmek. . Diğer yarısı da ana rahminde ve doğumdan sonraki evrelerde gelişmektedir. çözülmüş olan o yüzde 3’lük şifreler hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Örneğin zekâ genetik mi? ZEKÂ KALITIMSAL MI? . dil. Aksi hâlde kişi hem çabuk sıkılıyor ve hem de şeker oranı çok düştüğü için beyin enerjisi azaldığından öğrenme işi gerçekleşmiyor. Bir de bunlara sözünü ettiğiniz genetik mühendislik ve yapay zekâ araştırmaları eklendi. Bu 7473 harften (A. bazı eğitimbilimciler tarafından 13 kategoriye ayrılmıştır: . beyin kabuğunda (korteks) yer alan Broca ve Wernicke adlı bölgelerin diğer beyin bölgeleriyle yaptığı işbirliğinin meyvesidir. akciğerlerden üflenen havanın ses tellerini titreştirmesinden sonra oluşan notaların anlaşılır kelimelere dönüşmesini sağlamak için. İnsan Genomu’na geri dönersek.T. 6’ncı Kromozom üstünde IGF2R olarak adlandırılmış bir gen var.C’lerden) oluşmuş uzun bir paragraf. sinir sistemindeki sinyalleşmelerde bir aksaklık veya tembelleşme var demektir. Bir de. bu güç ve kapasite dışında. kokuya ve renge sahip olması gibi farklı özellikler de gösterir. öğrenmenin devamlılığını ve beyin hücrelerinin şekersiz kalmamalarını sağlamak için bu gen devreye giriyor ve azalan şekerin en tasarruflu şekilde yakılmasını kontrol ediyor. hızı ve kapasitesi her insanda aynı değildir. beyinsel fonksiyonların düzensizliği ile de yakın ilintisi vardır. Yapılan çok uzun çalışmalardan sonra bulunan bu gen iyi çalışıyorsa ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Öğrenme esnasında beyin çok miktarda oksijen ve şeker kullandığından.Bu konuda çok çeşitli araştırmalar ve farklı görüşler var. Bunu da biraz açar mısınız? AKIL GÖZÜ ..G. İnsanoğlunun 20. Bu yetilerin çalışma gücü. Bu iki bölge. Ama galiba sorunuza yanıt olacak bir gen bulunmuş durumda. Şimdiye kadar “özel yetenekler” diye bilinen zekâ türleri. yy. gönderdikleri sinyallerle ağız ve gırtlak kaslarını gereken şekle sokarlar. Ayrıca. zor öğrenen ve bilgilerini etkin kullanamayan beyinler arasındaki farkı yaratan şeyin.Bu ilginç açıklama için teşekkür ederim.Konuşma yeteneğindeki noksanlıkların eğitimle. çağımızdaki teknolojik gelişmeler öylesine hız kazanmış ki.Efendim. çünkü akıl. Bu fonksiyon kaybında oksijen yetersizliğinin rolü büyüktür. Ağız ve gırtlak kasları. kimse 10 yıl sonrasını bile hayal edememektedir. problem çözme..daki buluşları son 50 bin yıllık buluşlarından daha fazladır ve geometrik bir hızla artmaktadır. anlama. beynin öğrenme. bu genin sağlığı olduğu düşünülüyor. Böylece öğrenme ve öğrenirken alınan bilgileri depolama işi devam etmiş oluyor. sizin “Akıl Gözü” dediğiniz bir kavram var. çözüm üretme. sözcükleri anlar ve kavramlaştırır. bu milimetrik ve hassas hareketleri zamanında yapamıyorsa veya duraklamalarla yapıyorsa. İşte. Zekâ (intelligence). bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma gücü ve zihinsel yetenekleri kullanabilme özelliğidir. . kolay öğrenen ve öğrendiklerini kullanan beyinle. zekâ türlerinin yüzde 50 kalıtımsal olduğudur. her meyvenin ayrı bir lezzete.İsterseniz önce elmaları portakallardan ayıralım. deniyor.

Tanıma .Hayal gücü .Bütüncül düşünceler.Mantıksal ve Analitik zekâ 3.Denklem çözümleri .Redüksiyonist düşünceler.Müziksel zekâ 9.Genel zekâ.Uyumsal (Interpersonal) zekâ 7. Çünkü dünyada eğitilmemiş fakat üstün yetenekleri olan pek çok insan vardır. “eğitimsiz zekâ” bir başka şeydir. Aklın ne olduğunu iyi anlamak için isterseniz önce gücünü tanıyalım: .Resimleme . Bu zekâ türleri. hayal etmek. düşünmek. 10.Sezgisel (Intuitive) zekâ 11. beynin sağ ve sol yarımkürelerinde hangi fonksiyonların gerçekleştiğini sıralayalım: Beynin sol yarımküresinde: . ama hiçbiri çok yüksek olmayan türdür. irade. bilmek. Dikkat edilecek olursa. her zekâ türünden biraz nasibini almış.Duygusal (Emotional) zekâ 12.Okuma-yazma .Renkleri algılama . büyük çapta beynin sol yarım küresinin işlevleri arasındadır. Genel zekâ ise.Mantık .Ruhsal zekâ (Spiritual) 13. Sezgisel ve duygusal zekânın ise.Anlama gücü: Sözcükleri ifade ettikleri gerçek ve mecazi mânâları ile kavrayabilme .Analizler ..Matematiksel zekâ 2.Rasyonel işlemler .Ritim .1. alt beynin fonksiyonları olduğu düşünülmektedir.Dil yetenekli (Lengüistik) zekâ 4. kavramak.Artistik (Şekilsever/Patternist) zekâ 8.Pratik (Sağduyusal) zekâ 5. Konuya biraz daha açıklık getirmek için.Konsantrasyon . müzikal ve atletik zekâ türlerinin geliştirilmesi de genellikle ihmal edilmektedir.Müzik .Lisan . dikkat etmek ve hafızaya kaydetmek gibi beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan geniş bir kavramdır. hem Batı’da hem de Türkiye’de eğitim programları genellikle ilk 6 tür zekânın geliştirilmesini hedeflemiştir. Bu iki yarımküre kesintisiz bir iletişim ve koordinasyon içinde çalışırlar. Burada önemle vurgulanması gereken görüş şudur: “Geri zekâ” başka şey.Atletik (Physical) zekâ.Ölçümler .Ansiklopedik (Genel Kültürcü) zekâ 6. Sağ tarafta ise: .Matematik . karar vermek. sezmek. Akıl (reason/mind) ise: Zekâ.Sentezleme .. Sağ yarım kürenin fonksiyonları arasına giren artistik.

. adetleri ve miktarları ile algılayabilme ve basit aritmetiksel işlemleri zihinden yapabilme. . Duydu: Anladı anlamına gelmez.Özgüven ve liderlik. . Peki. . bu terimin .Anlatma gücü: Duygu ve düşünceleri anlaşılır şekilde ifade edebilme. .ve birbirinden ayırabilme gücüdür. .Esnek davranabilme. . . İşte. Uyguladı: Sürdürecek anlamına gelmez.Bellek gücü: Bilincin farkına vardığı her şeyi hafızaya kaydedebilme ve hatırlayabilme.Organize olabilme ve edebilme. aklın bütün bu özelliklerini geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız.Etkileyebilme gücü. .Düşleme gücü: Kavramları iki veya üç boyutlu olarak hayal etme ve hayal gücünü düşüncede kullanabilme. söyleyenin kullandığı bağlamın dışında bir anlam içinde algılar. . . Bunları tanıdıkça da. Bu kavrayış hatasının eğitime. .Konsantre olabilme.İnsan bazen duyduğu yalın bir ifadeyi. “Vazoyu Mehmet düşürdü” haberi.Tepki hızı ve dengesi.Sayı gücü: Kavramları.Gözlem gücü: Bakarak görme ve detayları uzun vadeli belleğe kaydedebilme.Sentez gücü: Ögelerine ayrılmış bir bütünü tekrar birleştirebilme. .Eşleme gücü: Kavramlar ve fikirler arasındaki özel ilişkileri bulabilme ve bağlantıları kurabilme. yaratıcılık denen o üstün üretkenlik nasıl oluşuyor? HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ “Söyledim: Duydu anlamına gelmez.Etkilenme duyarlılığı.Uyum sağlayabilme.Analiz gücü: Benzerlik ve farklılıkları ayırt edebilme ve bir bütünü küçük birimlerine ayırabilme. Akıl gözü budur ve Biyolojik Bilinç sayesinde ortaya çıkan bir yetenektir.” . “Vazoyu Mehmet kırdı” şeklinde anlaşılabilir. . Oysa. zihne ve fizyolojiye bağlı nedenleri vardır. .Öyle anlaşılıyor ki.Sezgi gücü: Birdenbire gerçekleşen bilme işi.İnisiyatif kullanma. .Kavrama hızı ve gücü. . düşen her vazo kırılmaz. .Tavır kazanma. . Örneğin. kendimizi ve başkalarını daha yakından tanıyabilme olanağına kavuşabiliriz.Kararlılık ve hedef belirleyebilme. . . Yapılan küçük bir araştırmada.Sonuçlama gücü: Tümdengelim ve tümevarım yöntemleri ile genel ve özel sonuçlara varabilme. zekâ kalıtımsal olsa bile dış koşullar uygun olmadığında gelişemiyor ve kendinden bekleneni gösteremiyor. .Üretkenlik ve yaratıcılık. . “hayal gücü nedir?” sorusuna karşın alınan yanıtlarda. kültüre.Düşünce ve davranışlarda hassas olabilme. İnandı: Uygulayacak anlamına gelmez. . Anladı: İnandı anlamına gelmez. .

hangi zekâ türüne sahip olursa olsun. düşünce demek. üstün bir hayal gücüne . dilimizdeki kavramların kişiliğini iyi tanımış olmak gerekir. Bildiğiniz gibi.Yaratıcı zekâ: Hayal gücü ve düşüncenin veya “resim sergisi” ve “fikir sergisi”nin sürekli çakıştırılması sayesinde gelişen bir yetenektir. Hatta tamamını anımsayamadığımız için kaybımız olur. Hayal gücünün zayıflığı pek çok insanda kolayca fark edilebilir. Alaska’da doğup büyümüş bir Eskimo’nun. Zira ufuk turlarınız hayal gücünüzün ulaştığı sınırlarda biter. fikirleri ve hükümleri birleştirmesi. Yaratıcı zekâ. sıcaklığı veya detayları ile zihnimizde resimleyebilmek ve anlatabilmek için.çoğunlukla yanlış algılandığı ve bu yanlışlıkta hem kavram hem de bağlam karmaşasının büyük etken olduğu saptanmıştır. Kişi. Hayal gücü. Kuvvetli bir hafıza. Bu kayıpları önlemek için. doğru düşünmek ve doğru konuşmak için kavramların gerçek isimlerini ve aralarındaki nüansları iyi öğrenmiş olmak gerekir. olayların geçtiği zamanın şartlarını ve özelliklerini zihinde canlandırabilmek gerekir. Bir başka deyişle. hafızaya yerleştirmek ve bunları gerektiğinde hatırlamaktır. Bu belirtiler özellikle geçmişteki bir olayı anlatırken su üstüne çıkar. kavramları bellek arşivine gerçek bağlamları içinde kaydetmiş olmamız şarttır. “aklı havada”. önce anıların veya sözcüklerin bellekteki resimleri veya imajları gelir. Bir başka anlatımla. yıllar önce belleğimize kaydolmuş bir filmi fazlaca kazıntı. Bununla birlikte. tadı. harmanlaması ve birbirleri ile ilişkilendirilmesi sonucu ortaya yeni birer kavram. imgelemektir. ayağı yere basmayan ve geliştirdiği hayal dünyası içinde yaşayan kişiler için kullanılan bir sıfattır. göz önüne. akıl gözünün bir sanatıdır: Yani. Hayal gücü ise. çünkü hafıza ile kavramlar arasında sıkı bir alâka vardır. eğlendirici ve düşündürücü çizgi filmler izletmek ve kafalarında yeni senaryolar üretmelerine yardımcı olmak gerekir. düşüncede rol oynayan bir unsur olarak mutlaka geliştirilmesi gereken çok önemli bir zihinsel yetenektir. .Peki hayal gücü ile yaratıcı zekâ arasındaki ilinti nerede? . düşünce veya karar çıkarması demektir. iyi okumuş olması yetmez. Çünkü olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek için. gerçeklerden uzak düşünen. İşte hayal etmek ile hayal gücü arasındaki nüans da burada yatmaktadır: Hayal gücü akıl gözünün resimlerle düşünmesidir. özellikle küçük yaştaki ve gelişme çağındaki çocuklara ilginç masallar anlatmak. O nedenle. onu yaratıcı zekâya dönüştüremez. Buna karşın hayal gücü. Burada bir kavram ve bağlam kargaşasını daha düzeltmek gerekiyor. Çünkü bir hatırlama esnasında. yaptığımız işe yaratıcı bir katkımız olmaz. silinti ve karıncalanma olmadan zihin ekranına yansıtabilmek için yalnızca güçlü bir belleğe sahip olmak yetmez. kokusu. Hatırlama (recollect) dediğimiz arşivden çıkarma ve yeniden canlandırma işini gerçekleştirirken. zihinde oluşan kavramlara birer resim (imge/imaj) bulmak. hayal etmektir. mevcut kavramları. bu düşünce işini resimlerle yapmaktır: Yani bellekteki mevcut resim ve imgelerin harmanlanması sonucunda ortaya yeni tabloların ve sanal filmlerin çıkarılmasıdır. hayal gücü olmadan. hayalperestlik ile karıştırılmaktadır. Yaşadığımız bir deneyimi veya edindiğimiz bir bilgiyi yıllar sonra bütün canlılığı. Kişinin bunu ne denli başardığı öyküsündeki tasvirlerde görülür. Hayalperest sıfatı. hayal gücünden yararlanmak oldukça önemlidir. çakıştırması. Bu nedenle. aynı zamanda. işlek bir düşünce mekanizması ve geniş bir hayal gücü üçlüsü sayesinde gelişen yaratıcı zekâ. beynin. Bu. mevcut olanı tekrar kullanarak daha fonksiyonel ve daha estetik hâle getiren ve yeni ve farklı düşünmemizi sağlayan bir yetenektir. Hayal etmek. bu üçlünün sağlığı oranında güçlüdür. Afrika çöllerinde geçen olayları iyi anlayabilmesi için. düşünce: Beynin kendi kendisiyle konuşmasıdır.

isterseniz . Yaratıcı zekâ geliştirilmeye müsait bir yetenek türüdür. çok üstün yapıtlar üretemez ve çoğu kez mevcut şeyleri geliştirmekle yetinmek zorunda kalır. büyük lider ve komutanların. isterseniz ilham deyin. yazar ve şâirlerin. fotoğraf dediğiniz şey beyindeki o biyokimyasal ve elektriksel devrenin bilgisayara aktarılan renkli grafikleridir. yoksa ikisi de aynı şey mi? Ayrıca. Nadiren ortaya çıkan bu devre veya impulslar (impulse) özellikle herhangi bir içsel ya da dışsal uyarı olmadan. Bunun özel bir nedeni mi var. Siz buna isterseniz yaratıcılık deyin.Efendim. geniş hayal güçlerinin ürünüdür. Şöyle ki: beyindeki nöronların birinde bir uyarı ortaya çıkınca.. tiyatro sanatçılarının ve mucitlerin başarıları hiç kuşkusuz zekâları ve güçlü bellekleri yanında.Semyon ve Valentina Kirlian tarafından geliştirilen fotoğraf teknikleri sayesinde “aura”nın resmi çekilebildiğine göre. Aslında yaratıcılık: Daha iyiye. Fakat yaratıcılık. sizce bu mümkün mü? YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI . kendiliğinden oluşan “esrarengiz” bir enerji devresidir. hem de enerji düzeyi apayrı bir başka devre daha oluşur beyinde.. bu hemen “ilgili” binlerce ve hatta bazen milyonlarca hücreye ulaştırılır. Yani. basit ve olağan bir düşünce biçimi değildir.” İşte size hayal gücünün gücü!. İşte fotoğrafı çekilen nöron devresi budur. Şekil: 11 Fakat bütün bunlardan farklı ve hem ”rengi”. daha güzele ve daha mükemmele doğru giden başkalaşım zincirini yaratmayı gerçekleştiren bir katalizördür. bilgisayar teknolojisinin her alanda kullanıldığı bu çağda. fakat kendisiyle “ilgilenen” nöron bulamayınca sönüp gider. Tabiî. komşu hücrelerle ilişkiye girmek için kısa bir müddet bekler. Sonra etrafındaki fazlalıkları keskimle yontarak çıkarırım. patolojik. Hayal gücü ve yaratıcı zekâsı gelmiş geçmiş en yüksek insanlardan biri olan Mikelanj’a sormuşlar: “Bu kadar canlı ve gerçeğe yakın heykelleri nasıl yapabiliyorsunuz?” Yanıtı şöyle olmuş: “ Ben kocaman bir mermer kütlesini önüme aldığımda heykeli hemen yapmaya kalkışmam. onu bir şekilde somuta dönüştürme şansını yakalayabilirsiniz. . yaratıcılığın fotoğrafı çekildi deniyor. Önce o mermer bloğun içindeki heykeli görürüm. mimar ve mühendislerin olduğu kadar.. Bu ilham olmadıkça. Fakat bu impuls. hiç hissetmediği bir sıcaklığın şartları altında yaşanmış tecrübeleri yeterince kavrayabilsin. doğuştan gelen Biyolojik Bilinç’in parçası olan kişisel yeteneklerin uygun eğitim ve dış koşullar sayesinde geliştirilmesiyle ortaya çıkar. Yaratıcı zekâ ile yaratıcılık arasında bir nüans olduğu için bu sözcüğü kullanmadım. Üstün yapıtlar veren ressam ve bestekârların. yaratıcı zekâ iyi gelişemez.. Bu devre ya bir düşüncedir ya hafızadaki bir bilgiyi anımsamadır ya öğrenilen yeni bir bilgidir ya 5 duyu aracılığı ile alınmış bir dış uyarıdır ya da organlarımızdan gelen bir uyarının yarattığı etkidir. yaratıcı zekâ terimini kullandınız fakat yaratıcılık sözcüğünü hiç kullanmadınız. o da mümkündür. Bu kadar. Bu devreyi taşıyan nöronlardaki enerji. Nerede neyi aradığınızı bilirseniz.de sahip olması gerekir ki. insana ansızın gelen ilhamların bize kazandırdıklarıdır. Böylece bir beyin devresi ya da sinyaller ağı (network) oluşmuş olur. Uzak ufuk turlarına çıkabilen düşünürler de ancak bu özellikleri sayesinde engin felsefî boyutlara yükselebilirler.

fark etmez. belirli uyarılar sonucunda beyindeki nöronların sonraki benzer uyarılara verdiği elektrofizyolojik ve nöro-kimyasal bir süreçtir. sağlıklı toplum. bunlar ilgili nöronlardır. mevcut fikirlerin ve arşivlerin beyne yerleşmesinden ve fikir alışverişinden sonra gelen ilhamlarla ortaya çıkan ortak .Elbette. Bir de kolektif yaratıcılık vardır. bu son derece değerli ilhamlar. Uzun Erimli Güçlendirme (Long Term Potentiation) denen bir mekanizma vardır.Bu yaratıcı devreler nasıl oluyor da kendiliğinden ortaya çıkıyor? .Hayır. Örneğin 30 bin kişinin çalıştığı Microsoft firmasındaki 40-50 kişinin birlikte yarattığı yeni bilgisayar programları gibi.İlgili nöron ne demektir? . bu. sizin ülkenizdeki insanların kafalarında o şimşekler her zaman çakar. büyür. . Ve bunlar. Söylediklerinizden bu da çıkıyor bence. o fikir yaratıcılık dediğimiz ilhamın dışa yansımasıdır. . Eğer sizin beyninizdeki ve özellikle üst beyin olan korteksteki nöronlarda bu yaratıcı impuls dediğimiz sinyalleri kabul edecek ve diğer nöronlara aktararak geniş ve güçlü bir devre oluşturacak nöron uzantıları daha önceden oluşmuşsa.Peki bu “ışık” hep sönüp gidiyorsa ne işe yarıyor? . o kadar fazla ya da azdır. sönüp giden her yaratıcı impuls ekonomik olarak çok büyük bir milli gelir kaybına yol açıyor galiba. . Çünkü artık fotoğrafı bile çekilmiştir. o da bu sürecin beyinde oluştuğudur.Kanaatimce. kalpten beyne gönderilen nörotransmiterler sayesinde ortaya çıkıyor olabilir. somuta dönüşür ve hem kültürel hem sosyal ve hem de ekonomik kazanımlar olarak. yeni teknolojiler üretemez. Bunları gerçekleştirmediğiniz sürece de taklitlerle. sağlıklı beslenme. Hatta genetiğimize işlenmiş ve vakti gelince açılan bir şifre bile olabilir.. . . sizin ülkenizde bilimsel ve teknolojik araştırmalara hem devlet hem de özel sektör tarafından yeterince kaynak ayrılıyorsa. Bu dışa yansıma illa da bir ürün olmak zorunda değildir. Siz bu ilhamları değerlendirmezseniz. günah ve yasak insanların özgür düşüncelerine gem vurmuyorsa.Efendim. Dikkat ederseniz.. sağlıklı çevre koşulları. Bir teori veya daha önce düşünülmemiş bir fikir de olabilir. bir ihtiyaca yanıt veriyorsa. Veyahut da biyoenerji alnımıza gelen kozmik sinyallerin beyinde yaktığı o “ışık” ya da çaktırdığı “şimşek” olabilir. Bu süreç sonucunda deneyimleri anılara dönüştüren nöron uzantıları (dendritler) oluşur. sizin ülkenizde yaratıcı fikirleri teknolojik kazanımlara dönüştürecek iştah kabartılabiliyorsa ve sizin ülkenizde on binlerce ayıp. yeni buluşlar yapamaz. sizin merak ve araştırma güdüleriniz çocukluğunuzdan beri ne kadar geliştirilmişse. Sizin ülkenizde sanatın her kolu rağbet görüyor. Bunların hangisi olduğunu henüz bilemiyoruz. eğitimin kalitesi. üretkenliği motive eden dış etkenlerin varlığı ve bunun gibi yüzlerce sebep. Veya kafamızın etrafındaki zihin alanına gelen bir sinyalin beyine aktarılması olabilir. ilgili nöronlar bulamadığı zaman sönüp gidiyor dedim. Bu sistem. Bunun kaynağı genetik de olabilir. İşte yetiştirilme tarzı ve koşulları. Bir fikir yeni ve farklı ise. takdir ediliyor ve ekonomik olarak besleniyorsa. ithal fikirlerle ya da montajlarla yetinmeye ve nispeten fikir fukarası bir yaşam sürmeye mahkûm olursunuz.Beyinde. çözülememiş bir problemi çözebiliyorsa. o yaratıcı fikirler birbiri ardından yeşerir. zihinsel bir süreç de olabilir veya göksel ya da kozmik de olabilir. o lambalar her zaman yanar ve farklı ve yeni düşünceler her zaman oluşur. Belki de tümünün bileşkesidir. Bu tür yaratıcılık Gestalt modeli denen türdendir: Yani. kısacası yeni hiçbir şey yapamazsınız. sizin ülkenizde çocuklara kuru bilgi yerine merak etme ve araştırma alışkanlığı aşılanıyor ve bireysel yetenekleri geliştiriliyorsa.yaratıcı enerji deyin veya isterseniz odaklanmış düşünce deyin. Fakat bildiğimiz bir şey varsa. ülkenizdeki insanların mutlu ve refah yaşamalarına katkıda bulunur. ânîden ortaya çıkan impulsların beyinde yaşayıp büyümesine veya sönüp gitmesine yol açarlar. her zaman heba olmuyor.

tiyatro eseri. Bütün bunlardan başka on binlerce kuyruklu yıldız. teknolojik araç-gereç ya da ekonomik sisteme dönüştürebilen insanlar daha mutlu ve daha doyumlu olmaktadırlar. dünyadan -hacim olarak.. Dünyayı ısıtan şey bu radyasyondur. İç sıcaklığı 15 milyon dereceye yakın. Yabanî bir çiçekte Cenneti. Bunun tersi ise karamsar ve bezgin insanlar çıkarıyor ortaya.. Bu arada ortaya müthiş bir serbest enerji çıkar ve ısı radyasyonu olarak dünyamıza kadar yansır. Fakat tanık olacağınız sistemlerin ve kozmik kanunların ne denli üstün bir bilinç eseri olduğunu kolayca görebiliriz..392.. yüzey sıcaklığı ise 5.yaratıcılıktır. Dünyadan 11 kat . Ve bir saatte Sonsuz Zamanı.Bu “kozmik seyahat”ta göreceğimiz o devasa manzaranın sadece bir kısmını kavrayabilmek. gaz ve toz bulutları güneşin çevresinde dönerler. Dünyamız Güneş Sistemi içinde bulunduğu için yolculuğa buradan başlayalım isterseniz. İsterseniz sizinle bu kez bir “kozmik seyahat” yapalım. Kozmik Bilinç bir cümlelik bir tanımla anlatılacak kadar sığ bir kavram değil.000 kilometredir. kitap. Çünkü Kozmos’u anlamadan onun bilincini anlamamız mümkün olmaz. kocaman bir yanıt lazım. şarkı. EVREN TURU .700 derece civarındadır. Her yeni fikir ve her yaratıcı nöron devresi evrim sürecine katkıda bulunan çok değerli birer kozmik varlıktır.Evet. Kozmik Bilinç’i tarif eder misiniz? KOZMİK BİLİNÇ Görmek: Bir kum tanesinde Evreni. içinde olup bitenleri ve kanunlarını bilmeden ve atomlarda olduğu gibi onun da sağlıklı bir resmini kafamıza oturtmadan vereceğiniz bir yanıtın bir anlam ifade etmeyeceğini söylemek istiyorsunuz. Evrene detaylı bakarsak ve onun da görünürde sadece cansız atomlardan oluştuğunu anlarsak.Efendim. .Bu kocaman konuya. Kütlesinin çoğu hidrojendir. Kafasında çakan şimşekleri somutlaştırıp birer tablo. Bu gezegenlerin de kendi uyduları vardır. Heba olup gidenleri ben insanlık adına büyük bir kayıp addediyorum. Avuç içinde İlahi Ezeliyeti. Yaratıcılığın belki de en önemli getirisi kişiye kazandırdığı haz ve yaşam enerjisidir. heykel. fakat sadece somut hayatta bir uygulamaya geçerse işe yaramaktadır. yaratıcılık hakkında söylediklerinizle sanıyorum “Kozmik Bilinç” dediğiniz alana da sıçramış olduk. Güneşin çapı 1. şiir. . Bunların toplam sayısının 2001 yılında bulunan 10 yeni Jüpiter uydusu ile birlikte. bunca zekâ dolu sistemin arkasında gene akıllı bir enerjinin olması gerektiğini kabul edebiliriz. engin bir hayal gücü ister. .69 olduğu bilinmektedir. ne dersiniz? . göktaşı. Bu büyük ısı yüzünden hidrojenler patlar ve helyuma dönüşürler. haklısınız. William Blake .Sanıyorum. Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş Sistemi yalnızca 9 gezegenden oluşmamıştır.Çok memnun olurum. evrenin yapısını. Güneş.300 bin kez daha büyüktür.

Bu tura bir ‘galaktik yıl’ denir. Samanyolu’ndaki yıldızların toplam kütlesi.5 trilyon kilometre demektir. Güneş.2 milyon ışık yılı yol katetmesi gerekir. sayılarının yaklaşık 100 milyar olduğu hesaplanan yıldız kümelerinden sadece birisidir.) Ve geceleyin gökyüzünde görünen en parlak yıldız olan Sirius’un ışığı dünyaya 8. kendi galaksimiz olan Samanyolu’ndaki 400 milyar yıldızdan sadece biridir. yine normal bir yıldız olarak görmeye devam ederiz. Bu akıl almaz cüssesine rağmen güneş.) Evrenin genişliğini kavrayabilmek için önce ışık hızını iyi anlamalıyız. Bu nedenledir ki. İşte evrenin büyüklüğüne oranla 100 milyar yıldızlı bir galaksinin büyüklüğü bu balonun üzerindeki bir nokta kadar ancak olur. Işık bir saniyede 300 bin kilometre yol alır. aramızda muazzam bir boşluk var demektir. Güneş Sistemi de dünyamızla beraber merkezin çevresinde döner. güneşin hacminin yüzde yarımı kadar bile değildirler. 365 günde 9. (4 x 9. Ve bu kümelerin her birinde 100 milyarlarca yıldız mevcuttur. uzaklaşmasına izin vermez. ortasına bilye yerleştirilmiş bir diske benzer. Zira patladığı andaki parlak görüntüsünü bize ulaştıracak ışık huzmelerinin Dünyaya kadar ulaşması 36 yıl sürecektir. Bu muazzam büyüklüğüne rağmen Samanyolu bile. Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı kadar uzaklıkta ve dışına daha yakın bir konumdadır. Hayal gücümüze biraz daha yardımcı olmak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çok geniş ve bomboş bir ova düşünün. ağırlığını az çok kavrayabildiğimiz dünyayı kendine doğru çekerek. Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda Nebula’nın ışıklarının dünyaya ulaşması için 2.5 trilyon km. 400 milyar yıldız. Güneşin o muazzam kütlesinin 500 milyar katı kadardır. ( 2. Bu diskin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe 90 bin ışık yılıdır.2 milyon x 9. milyonlarca ton yıldız tozu ve gazlardan oluştuğu sanılan Samanyolu. Hatta çevresindeki gezegenlerin ve diğer maddelerin tümü. Bu. Güneşin merkez etrafındaki bir turu 200 milyon sene sürer. Bu muazzam kütlenin yer çekimi o kadar güçlüdür ki. Hem de aramızdaki uzaklığın yaklaşık 150 milyon kilometre olmasına rağmen. Bu nedenle ‘ışık yılı’ denilen bir ölçü kullanılır. Bu ovayı tamamen dolduracak şişkin bir balon hayal edin. Edirne-Kars arasını milimetrelerle tarif edemeyeceğimiz gibi. hayal edilemeyecek kadar geniş bir boşluktan bahsedildiğini göz önünde bulundurmalıyız.. Big Bang’den (Büyük Patlama) 15 milyar yıl sonra bile hâlâ genişleyen bu görkemli kâinat ve bu devasa mesafeler içinde cereyan eden bir başka ilginç olay da şudur: Diyelim ki parlak bir yıldız olan ve bize 36 ışık yılı mesafede bulunan Arcturus bir gün patladı ve daha parlak bir yıldıza dönüştü. Güneş bile . Güneş Sistemi’nden ayrılarak Samanyolu’na girdiğimizde artık mesafeleri kilometrelerle dile getirmemiz zorlaşır. Samanyolu’ndaki bu 400 milyar yıldız merkezin etrafında yüksek hızlarla durmadan dönerler. Bu olağanüstü hızla yol alan ışık. Sirius yıldızından çıkıp bize ulaşıncaya kadar 8. Güneş’e en yakın yıldız Alfa Centur’dur ve ışığı bize 4 ışık yılı geçtikten sonra ulaşır.5 yılda ancak ulaşabilir.5 trilyon km. Demek ki güneş doğduğu günden bu yana 24-25 galaktik yıl geçirmiştir. kendisinden 6. Milyarlarca ışık yılından söz edildiği zaman.daha büyük olan Jüpiter’in hacmi bile güneşin hacmi yanında hiç kalır. Bu balonun üzerine tükenmez kalemle fazla aralık bırakmadan noktalar koyun. elinizdeki ışık kaynağından çıkan bir ışık huzmesi bir saniye içinde dünyanın çevresini yaklaşık 7 kez dönebilir.5 sene yol katediyorsa.800 kilometre hızla ve bir topaç gibi çevresinde döndürür. saate 1.5 milyar kilometre uzakta olan uydusu Pluton’un bile bu gücü yenip. Biz onu 36 yıl boyunca.. Bu mesafeye 1 ışık yılı denir. Örneğin.

Bu enerji çok sıcaktı. Hatta Samanyolu’nun merkezinde bir kara delik olduğu tahmin edilmektedir. Teori doğrulanırsa -veya bir kara delik keşfedilirse. ne zaman.Fakat öncelikle. O kadar ki. geçmişi yansıtmaktadır. Kendi çekim alanı bunların tümünü yok etmiştir ve yoğun bir enerji kütlesine dönüştürmüştür. güneşin merkezindeki sıcaklık olan 10-15 milyon dereceden . İçlerindeki ağır maddeler merkezlerine doğru çöker. 4. belki geleceğin de sönük bir fotoğrafı olduğu belirlenmiş olacaktır.Efendim Büyük Patlama ifadesini kullandınız. Büyük Sıkışma denen bir kavram daha var. Öyle ki.patlayıp yok olsa. Bunları da açar mısınız? EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU . Demek ki bulutsuz bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz 6 bin kadar yıldızdan bazıları belki yıllar önce ışık vermeyen birer “pulsar” hâline gelmiştir. ne de madde.. İçinde ne uzay vardır. Burada ilginç olan bir başka olay da “yıldızların ölmesi”dir. tozların ve gazların ağırlığı olan 1050 ton (birin arkasına elli sıfır konulacak). Örneğin bir ceviz kadarı birkaç yüz ton gelebilir. gözümüze hâlâ var olan yıldızlar olarak görünmektedirler. Hiçbir astrofizikçi henüz bir kara delik bulmamıştır ama bunların varlıkları teorik olarak kabullenilmektedir. nasıl bir evrende yaşadığımızı anlamamıza olanak yoktur. Kara delik bir tür mini sıkışmadır. Ayrıca. kütle kaybederler. artık kendi ışıkları bile kendi yerçekimlerinden kaçamaz ve nihayet birer “kara delik” (black hole) hâline dönüşürler. . Yani gökyüzünün görüntüsü aldatıcıdır ve geceleyin gördüğümüz parıltılar şimdiki zamanı değil. Akcüceler çok yoğun oldukları için son derece ağırdırlar.5 milyar yıl sonra güneş de bir kızıl dev olacak ve hacmi dünyanın bugün bulunduğu yere kadar genişleyecek. Bu yoğun enerji tüm tahminlerin üstünde bir ağırlığa sahipti. Alevtopu (Fireball): Kâinat oluşmadan önce var olduğu tahmin edilen çok yoğun bir enerji kitlesidir. “Alevtopu nedir?” sorusunun yanıtını bulmamız lazım. Hafifleyen dış yüzeyleri şişmeye başlar ve böylece birer “kızıl dev” (red giant) hâline dönüşürler. Bu yoğun enerji boyutunun özelliğinden dolayı patlarlar ve birer “süpernova” olurlar. Güneş gibi birer atom santrali şeklinde ‘yanan’ yıldızlar zaman içinde nükleer enerjilerini harcadıkça. çöktükçe ısınırlar ve kütleleri küçüldüğü için daha çok yoğunlaşmaya başlarlar. İşte birkaç dakikada gerçekleştirdiğimiz bu turda gördüklerimizi zihnimize yerleştirmeden. Akcüceler birkaç milyon sene yaşarlar ve sonunda artık ışık veremez hâle gelerek birer ‘karacüce’ye (black dwarf) dönüşürler. Kara delik durumu bir “yıldızın ölümü” demektir. biz bunu -aradaki 150 milyon kilometre mesafe yüzünden. evrendeki tüm yıldızların.. Merkezindeki yoğunluk gittikçe arttığı için zamanla dış yüzeyindeki daha hafif kütleyi içe doğru çekecek ve küçülerek bir “akcüce” (white dwarf) hâline gelecek. ama onlar. Süpernovalar da gitgide o kadar yoğunlaşır ki. Hesaplar doğruysa. ne atom.kâinatın sonunun küçük bir resmi saptanmış olacak ve gökyüzüne bakıldığında göze çarpan manzaranın yalnızca geçmişin görüntüsü değil. Samanyolu’ndaki ışıklı yıldızların yüzde 10’unun akcüceler olduğu tahmin edilmektedir. Daha sonra karacüceler merkezlerindeki dayanılmaz yerçekiminden dolayı çökerler.ancak 8 dakika sonra fark edebiliriz. Alevtopu’nun ağırlığının yüzde 10’u kadar bile değildi.

Bu varsayımlar yapılırken şöyle bir yöntem kullanılmaktadır: Kullanılmış bir otomobilin yaşını öğrenmek istiyorsak. Alevtopu patlamanın ilk saliselerinde atomdan çok daha küçük olan enerji parçacıklarına bölündü. kendi ağırlığı. Yüzde 2’sini de diğer parçacıklar oluşturuyordu. Tanrı’nın evreni yaratırken başlangıç noktası olarak alevtopunu seçtiğini kabullenmekten başka görünür bir seçenek kalmayacaktır.. ne de zaman. bulutumsu bir görünüşe sahip olduğu tahmin edilen ‘kozmik çorba’ya Nebula denmektedir. enerjiydi. Hidrojenler zamanla birleşerek 2 protonu ve 2 elektronu olan helyumu meydana getirdiler. 15 milyar yıl önceki durumdan daha öncesine değgin hiçbir fikrimizin olmaması normaldir. İlk 300 bin yıl içinde. Daha sonra ikiden fazla proton ve elektron bir araya gelerek. İşte bu metodoloji ve benzeri yöntemler kullanılarak. evren filminin senaryosu bu ‘kozmik yumurta’nın sahneye çıkışıyla tamamlanmış oldu. geriye doğru ispatla. Ve o kadar sıkışmıştı ki.! İşte o da düşünüldü ve adına Alevtopu dendi. Alevtopunun nereden ve ne zaman geldiği hakkında kesin bir bilgimiz yok ama teori düzeyinde kuvvetli tahminler var. ne uzay vardı. 1 protonu ve 1 elektronu olan bu ilk atom hidrojendir. elektron. Ve eğer ‘kozmik kıyamet’in 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma ile gerçekleşeceği .. kâinatın yaşının 15 milyar sene olduğu hesaplanmıştır. Çünkü bu madde değildi. evrenin yüzde 89’u hidrojene ve yüzde 9’u helyuma dönüştü. Pek çok atom çekirdeği 15 milyar yıldan beri bozulmadan bugüne kadar gelebilmişlerdir. Birinci dakika içinde. Hatta bazıları o kadar küçüktü ki. Böylece. gibi isimler verilmektedir. Bu atomlar da zaman içinde birbirleriyle birleşti ve molekülleri oluşturdular. Alevtopunu hayal ederken kelimenin zihnimizde otomatik olarak uyandıracağı güneş gibi parlayan bir cisim düşünmemek gerekir. Nebula’nın içinde çarpışan partiküller yavaş yavaş atomun çekirdeğini (nucleus) oluşturmaya başladılar. farklı ağırlıklarda ve farklı özelliklerde atomlar oluşturdular. önce onu parçalarına ayırır. Sonra bu parçacıklar balon gibi gittikçe büyüyen bir boşluk (uzay) oluşturarak düzenli bir şekilde dağıldılar. Bu. proton. sıcaklığı ve çekimi yüzünden patlamaktan başka çaresi kalmamıştı: Sonunda bir atom bombası gibi patladı. Bir saniye sonraki ‘Mini Evren’in sıcaklığı 1 katrilyon dereceye düşmüştü.milyarlarca kat daha sıcaktı. o zaman ne madde vardı. Enerji çıplak gözle görülemez. O kaos ortamında bunlar anti’leri ile çarpıştıkları için birbirini yok ettiler ama -nedendir bilinmez.. İşte bu patlamaya Büyük Patlama denir ve bu olay evrenin başlangıcı olarak kabul edilir. Örneğin protonların bozulmaları için 1031 yıl geçmesi gerektiği hesaplanmıştır. ‘bir şey’ olması gerekiyordu.yüzde 10’u yok olmadı. sıcaklık 1 milyar dereceye kadar inmişti. Parçacıkların tümü aynı ağırlık ve hızda değillerdi. nötrino. Fakat. ortalama bir tahmin yürütebiliriz. Çünkü. Nebula 100 bin yıl şişerek genişledikten sonra protonlar ve elektronlar birleşip atomları oluşturmaya başladılar.. Ve nihayet bu atomlarla moleküller birleştikçe büyüdüler ve bugün gördüğümüz yıldızlar ve galaksiler (yıldız kümeleri) ortaya çıktı. Ayrıca bu parçacıkların anti-ikizleri olan anti-parçacıkları da oluşmuştu. sonra bu parçaların orijinal malzemesinden ve ilk ölçülerinden ne kadar farklı olduklarına bakar. ağırlıkları hiç yoktu.. Big Bang teorisi bir gün doğrulanırsa. Alfa vs. aşınma düzeylerini saptar ve daha sonra tümdengelim yöntemini kullanarak. Bu parçacıklara foton.

O zaman da Kozmik Bilinç gibi kavramlar din adamlarının veya hayal gücü geniş bazı felsefecilerin uğraşı olur. . tamamen soyut olan inanç olgusunu pozitif bilimlerin karar mekanizmasına sokmayı sakıncalı saymıştır. Fakat düşünen. . Yani bilim. doğal bir ilişkidir ve 5 duyumuzun dikte ettirdiği bir etkileşimdir Yaşadığımız bu düzeyde. Bugün bilimde ve teknolojide uzay çağını yakalamış toplumların bu başarısının inançlarıyla küskün ya da barışık olmaları ile bir . 20 milyar yılın “evrenin bir tek nabız atışı” kadar kısa bir süre olduğu anlaşılacak ve zamanötesi (ebed-ezel) kavramının ifade ettiği gerçek. insanın Makroevren’le olan münasebeti bilimin ilgi alanına giren konularla sınırlanmış görünüyor. onun ilgi ve deney alanına girmediğini kolayca görebiliriz. gerçekler sapar. Bu. tahrif olur ve objektif olması gereken hakikatler. sübjektif ve yanlış birtakım sonuçlar olarak önümüze çıkarlar. Bilimin somut amaçlarını ve metodolojisini topyekûn göz önünde bulundurduğumuzda. Böylece okullarda verilen eğitimle sadece bilimsel çerçeve içinde düşünmeye zorlanan insanlar. insanın evrenle ilişkisi. komplike ve anlaşılmaz gibi görünen fenomenleri basite indirgeyip. Çünkü ayağı yere basan canlılar olarak öncelikle yakın ilişki kurduğumuz madde ile ilgilenmeyi yeğliyoruz. O zaman da bilim.doğrulanırsa. var olan somut bir evrenle uğraşmak zorundadır ve önce somutlarla yola çıkma tercihini birkaç yüzyıldan beri kullanmaktadır. Aksi hâlde. Fakat artık bilim de evrim sürecine paralel olarak değişiyor diyebiliriz. İlk etapta aklıma gelenleri hemen söyleyeyim: Bilim somutla uğraşırken. Fakat bilim de artık bu konuları mercek altına almaya başlamış görünüyor. merak eden ve elinde araştırma olanağı olan bilim insanları evrende sürekli “gezinirler” ve bilinmeyenleri bilinir hâle getirmeye uğraşırlar. Ekleyeceğiniz daha başka düşünceler olabilir mi? BİLİM VE İNANÇ . Bunu yapmada da haksız değildir. zihinlerde daha da somutlaşacaktır. Bu nüansı ve metodolojiyi bilmeden bilim adamlarını aralarında Tanrı inancına sahip pek çok kişi bulunmasına rağmen topyekûn inançsız olarak sıfatlandırmak sakıncalı ve yanlıştır. bu neredeyse sonsuz büyüklükteki evrende bir önemi veya yeri var mıdır? Yoksa biz kendi kendimizi mi aynada dev görüyoruz? İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ . “bilim neden inanç konusu ile fazlaca ilgilenmez?” sorusunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıktı.burçların kişiliğimiz üzerindeki etkileri kadar ilgilendirir. objektif ve test edilebilir deneylere ve buluşlara karışmaması gerekmektedir. Makroevren pek çok insanı ilgilendirmez veya -eğer varsa. bilim olmaz ve inanç dünyasında dolaşan binlerce hurafe gibi içi boş ve temelsiz bir yapıya dönüşür.Efendim. bilimin evrenle ilişkisi kadar olur.Peki.Aslında. beş duyumuzun ve maddenin sınırlarını aşan pek çok kavramın.Ekleyecek çok şey var. anlaşılır semboller ve kavramlarla somuta dönüştürürler.Siz bunları söylerken. Evrenin ve onun içinde cereyan eden olayların insan beyninde kolay anlaşılır modellere dönüşmesini sağlar ve bunu yaparken özellikle beş duyumuza ve aklımıza hitap eden bir sistematik kullanırlar. Sübjektif görüşlerin. Yani soyut. Sonuçta. . evrende bir toz kadar bile yeri olmayan dünyadaki insanın. bilim adamlarının uğraşı alanlarında gezinecek kadar bir çerçeveye sıkıştırılmış olurlar.

Fakat pek çok düşünüre göre. Artıların Sırrı dediğim şeyler hep olmuştur. bilinçötesi ve maddeüstü sırların varlığı değil midir? Hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz bu esrar perdelerine. bildiğimiz trilyonlarca yıldızdan ve bilemediğimiz bütün enerji türlerinden oluşan bu devasa evrenin bir artısıdır. Kozmik görevinin bilincinde olan ve insan evrimine katkıda bulunan çok sayıda bilim insanı yetiştiren toplumlar başarıdan başarıya koşmuş ve koşmaktadırlar.. fark etmez. mikroskop ve teleskop gücünden yararlanarak Büyük ve Küçük Kâinat’ı yıldız kümelerinden atoma kadar. Maddî evrenin her objesi. ister Kozmos deyin.çok daha verimli sonuçlar doğurabilir. olacaktır ve olmalıdır. Fakat bilim ve teknoloji üretenlerin maddeötesini bilimin alanına sokmamaları son yıllarda sayıları artan birçok bilim insanı tarafından türlü eleştirilere maruz kalmaktadır. ister Doğa deyin. Hıristiyan Batı’nın bugünkü yüksek bilim düzeyi Kilise’ye karşı çıkışla yükselmeye başlamıştır. Bu sıfatların bazılarını edinmiş ve bugün çoğunlukla Batı’da bulunan ateist bilim adamlarının da bilime katkısı azımsanamayacak kadar yüksektir. Yaşamı güzelleştiren şeylerden birisi de bu büyülü. her kanunu ve her sistemi Tanrı kavramını daha iyi anlamak için bir araç olabilir. Tanrı’nın sıfatlarını insanda ortaya çıkarma amacı vardır: Sevme.. inanmayan da aynı metodolojiyi ve prensipleri izlediği için sonuç fark etmez. Fakat Ortaçağ Avrupa’sında bu bilinçten yoksun Ruhban Sınıfı’nın bilim adamlarına karşı uyguladığı sindirme yöntemleri yüzyıllar boyunca din ve bilim müesseselerini birbirine küskün ve kimi kez de düşman kılmıştır. Bazen de maddeüstü konulara eğilen bilimsel çalışmalara ve deneylere tanık olunmaktadır.Objektif bilimsel çalışmaların ve sübjektif inanç dünyasının insanlığa kazandırdığı bilgiler ve erdemler aynı potada eritilince. ‘neden’ sorusuna yanıt arayan dinsel düşünce ile ‘nasıl’ sorusuna cevap bulmaya çalışan bilimsel düşüncenin ortak düşünmesi -insanoğlu adına.Evrensel Zekâ veya Kozmik Bilinç terimini hangi anlamda kullandığınızı tam olarak anlayamadım. koruma.en ince detayına kadar araştırmaya başlaması. O zaman Kozmik Bilinç dediğim Evrensel Zekâ’nın yaratıcı gücünü daha iyi anlamış ve daha etkin biçimde kullanmış oluruz. Bunları Tanrı anlamında mı kullanıyorsunuz? İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ . Bilimsel ve ruhsal gerçeklerle örtüşen bir din ve ahlâk anlayışının toplumları ne denli yücelttiğine geçen iki milenyumda defalarca şahit olunmuştur. O sizin kendi gerçeğiniz olur. Tanrı’yı anlamanın yalnız fizikötesi veya bilimsel uğraşlarla mümkün olabileceği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. tersine dünya güneşin etrafında dönüyor diyerek Kilise’nin yanlış düşündüğünü söylediği için yıllarca hapiste kalan ve orada ölen bu gökbilimci. O’nu nasıl algılarsanız.ilgisi var mı? . adil olma gibi. din dediğimiz inanç sistemlerinin orijinal kökeninde. bence. fizikötesine karşı ilgisini gitgide azaltmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırmıştır. Güneş dünyanın etrafında dönmüyor. hayatımızı bir nebze de olsa monotonluktan kurtaran ve anlamlı kılan birer sihirli . Tanrı’ya inanan bilim adamı da. Esasen. maddî ve manevî dünyaların bilincine daha üstün bir farkındalıkla ulaşıldığı. Siz bu bilince ister Tanrı deyin. İlginçtir ki. Kilise ve Bilim kurumlarını iki ayrı kutup hâline sokan ve hatta düşman durumuna getiren sebeplerin oluşmasında en büyük rollerden birini Galile’nin yaşam öyküsünün oynadığı kabul edilir. ister Ruh deyin. Buradan. aslında modern bilimin de babası sayılır.Konuşmamızın başında sözünü ettiğim “Artıların Sırrı” konusunu anımsayın. . tarihsel süreç içinde yaşanarak kanıtlanmıştır. Bilimin. Kozmik Bilinç. gizemli. isterseniz Enerji veya Işık deyin.

yaşaması ve yaşatılması taraftarıyım. bilim dünyasının bombardımanı altında giderek güç kaybediyor görünüyorlar. bilimde. Bu ülkede en çok satan kitaplar arasında “Tanrı ile Sohbet” ilk sıralardadır.W. Fakat bu görüntü aldatıcıdır. Bu ülkede oldukça etkin ve prestij sahibi bir kuruluş olan Bilimçağında Din Enstitüsü. Geçenlerde görevine ikinci kez başlamadan önce yemin etmesi gereken başkan G. Ben. Tanrı’ya inanan insanların ezici çoğunluğuna tanık olursunuz. Sanki bunca canlı ve cansız yapı. Wallace şöyle diyor: “İnsanoğlu ilk çağlardan bu yana 100 bin din üretmiştir. hayal gücünü genişletmek veya tatmin etmek ister. Hatta. deniz kabuklarındaki nakışları. tüm sırları çözülmüş bir evrende ve gezegende yaşamak istemezdim. Bu inancın. Tarihteki Mitoloji’yi güncel bir mitolojiye dönüştürmüş olan Büyük Patlama Teorisi’nin bu denli tutulmasının ardında yatan gerçek de budur. gizemli. O nedenle insan. onların sırrını çözme veya onlardan yararlanma güdüsü vardır. Doğrusu.” Ben de diyorum ki.formül gözüyle bakma olanağımız var. “UFO masalları” pek çok insanın ilgisini çeker ve soyut teoriler somut bilimsel kanunlardan daha fazla ilgi görürler. Fakat bilim selliği. galaksilerin işleyiş sistemlerini ve evrende onca olup biteni gözledikçe ve düşündükçe. Bunun temel nedeni sadece güç delisi olma değildi. İnsanda ayrıca büyülü. Hangi ülkeye bakarsanız bakın. en çok okunan kitap türü romandır. Bu güdüyü beynin kontrolü altına aldığında..C. Bush’un bir papaz eşliğinde. Belki yatırlara. Tarihin ayak izlerini takip ederek bugüne geldiğimde. elimizde bir ideal olarak sadece iki temel sistemin kaldığını gözlüyorum. Bakınız. İnsan kaderinde bilmek ve inanmak yazgısı vardır ama insanların çoğu inanmayı bilmeye tercih ederler. ipek böceğinin ördüğü kozadaki mühendislik bilgisini. ortak bir Kozmik Bilinç’in var olması gerektiği inancına götürüyor.hâlâ basılıp. çağdaşlığı ve toplumsal evrimi kitlelere mal etmek ve bilgi toplumu olmak isteyenler de. bu kez de kendisi “tanrıcılık” oynama hedefine yönelir. bütün bu güzelliklerin ve var olma çabalarının çok sayıda ortak müşterekleri olduğunu görüyorum: Akıl. gelecekte bilimsel materyalizmi bile bir inanç sistemine dönüştürebilir. Bunlar. burçlara ve falcılara bu kadar rağbet gösterilmesi bile bu nedenden ötürüdür. Bilme işini öğrenemeyenlerin -bir sanatları olmadığı için. esrarengiz. Nobel ödüllü bilim adamlarınca kurulmuş ve sürdürülmektedir. İnsan genlerinde kendinden üstün bir güce inanma ve tapınma güdüsü vardır. Bakınız. Bu inançlar ve ne yazık ki geleneklerle birleştirildiği için özünü “küllendirmiş” olan dinler. adı ne olursa olsun. onları en rasyonel insanlar kadar mantıklı ve bilimsel düşünen bireyler yapın ve tüm . “Tanrıların Arabaları” isimli kitap -aradan yıllar geçmesine rağmen. bu ortak amaçları gerçekleştirmek için var olmuş. zekâ. teknolojide ve zenginlikte dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’dir.. insanoğlu kitaplı ve kitapsız daha binlerce din üretmeye devam edecektir. Ünlü antropolog Anthony F. elini İncil’e koyarak Tanrı’nın tanıklığını kabullenişini hepimiz televizyonlarda şahit olduk. tasarım ve estetik güzellik içeren evrim ve var olma uğraşı.ne denli “fukara” yaşadıklarına tüm dünyada tanık oluyoruz. plân. Siz tüm insanların beyinlerini matematiksel ve fiziksel gerçeklerle doldurun. kuş tüylerindeki renk armonilerini. canlıların o zarif yapılarını. mitolojik ve fizikötesi fenomenlerle yakın temas kurma. Doların üstündeki “Tanrı”ya güveniyoruz” ifadesi bunca materyalizme rağmen basılmaya devam etmektedir. Bu sonuç beni. Hindistan’dan sonra en dindar ülke. satılıyor tüm dünyada. kurdukları denklemlere bir katalizör olarak inancın büyüsünü ve hayal gücünü eklemek zorundadırlar. bilimsel materyalizm ve inanç sistemleridir.

sonra tümevarım yöntemlerini kullanarak. Ben bir şeyin doğruluğu üzerinde düşünürken. onlar mutlaka bir yolunu bulup. Belki de gördüğümüz bir rüyadır. O kendi mükemmel gerçeğini kendi düşünmüş olmalıydı. sadece düşüncelerimizin bizi O’na götüreceğinden emin oldum. Doğruyu yanlıştan ayırmak için önce tümdengelim. bir problem gibi görünen şeyi basit birimlere ayırmış oluruz ki. Aslında. Mutlak Kader’imizi tayin etmelerine rağmen. . mutlak gerçeklere önyargısız ulaşmak mümkün olmaz. Bu gerçeğin ne olabileceği üzerinde kafa yorarken. var olduğum da bir ikinci gerçekti. Yeter ki. Ortaya saf ve yepyeni sonuçlar çıkar. Kuru bilgi belki entelektüel yönümüzü tatmin edebilir. Bu yolla üretilen düşünceler yanlış ve katışık olmaz. Bunu becerebilmenin iki koşulu vardır: Düşünürken. çok beğendiğim düşünürlerden ünlü matematikçi ve Kartezyen Felsefesi’nin kurucusu Rene Descartes (1596-1650). mükemmel olmayan Dekart’ın düşüncelerinin bir eseri olamazdı. evvela üzerinde düşündüğümüz fikri parçalarına ayırmalıyız. bu gerçekleri yeniden organize edecek ve onlara gerçeküstü bazı değerler yükleyeceklerdir.. Tanrı’dan bile. Çünkü Kolektif Bilinç’imiz ve elde ettiğimiz teknoloji sayesinde onları değiştirebilir ve amaçlarımız doğrultusunda davranmalarını sağlayabiliriz. Aklıma gelen her fikirden önce şüphe ederim. Her şeyden şüphelenmek pek akıllıca görünmeyebilir ama bunu yapmadan. Tek gerçek buydu. onların gizem dolu hikayeleri süregitsin. Biyolojik Bilinç’imizin aracı olan DNA’ların görevlerinden ve önemlerinden çok söz ettik. sadece aklı baz alarak yola çıkan bir felsefe geliştirmişti. Çünkü bu inanç bizde var olduğuna göre. genetik moleküller bulundukları hücre çekirdeğine hapsolmuş birer sadık hizmetkar gibi çalışırlar ve bir yandan doğanın güzelliklerini yaratırken. Bu mükemmel varlık. bu ögeleri irdelemek kolaydır. Düşündüğümü biliyordum. Düşündüğüme göre rüyada olamazdım. öte yandan bal arılarının armağan ettiği petek gibi bize yaşama zevkini tattıran araçlar olurlar. diye düşündüm. Öyleyse. dedim. fakat ruhî yönümüzün ve hayal gücümüzün tatmini salt bilgiyle mümkün olmaz. ‘Tanrı inancı herkesin yaratılışında mevcuttur’ diyenlere de katılmak zorunda kaldım. öyleyse varım.. İyice anlaşılan bu parçaları birleştirip bir sentez yaptığımızda ortaya çıkan sonuca güvenebiliriz. bu bizim kendi düşüncelerimizden kaynaklanan bir fikir olamazdı.. var olan evreni düşünürken Mükemmel Bir Varlık’ın var olduğunu buldum. Böylece. Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu akla vurmadan kabullenmek büyük hatadır. Artık bütün düşüncelerimi bu iki sağlam temel üzerine inşa edebilirdim.fizikötesi masalları belleklerinden silin. Böylece. özgür bir bilinç içinde muhakeme yaparım. Evet! Düşünüyordum. Hatta yaşamın ve evrenin gerçekliğinden bile şüphe eğitim. tüm önyargılarımı ve bana kendi kültürümün empoze ettiği etkileri sildikten sonra. onların “boyunduruğu” altında sayılmayız.. Bu konuda. Tanrı’dan bu garantiyi alınca. Belki ömrümüz görmemize yetmeyecek ama genetik şifrelerin tümü çözüldüğü zaman bu büyü kaybolacak ve artık somut gerçeklere dönüşmüş olan bu veriler birer kuru bilgi sayılacaktır. Düşünüyorum. kendi varlığımdan emin olduğum kadar eminim. Hiç mantık hatası yapmadan ulaştığım bu sonucun gerçek olduğundan. Bakınız neler demiş: “Ruhsal tecrübeler ve inanç sistemleri bize rasyonel olarak kanıtlayabileceğimiz hiçbir şey öğretmedi. Duyularımla algıladığım. Sonra bir gün bunca düşünceden en az bir tanesinin doğru olması gerektiği geldi aklıma. duygularımızı ve sezgilerimizi muhakeme zincirine katmamalıyız ve üzerinde düşündüğümüz bir fikrin önce doğruluğundan şüphe etmeliyiz. ânîden ‘evreka’ dedim.

Eğer Tanrı yoksa. Akıl. Bunları geliştirdiğimiz oranda daha bütüncül/holistik bir Tanrı anlayışına sahip olabiliriz. Ulaştığım kesin sonuç şu oldu. Matematiksel ifadeyle. Tanrı’sı ile beraber olan ruhum.. gücü ve yetenekleri üzerinde yapılacak her yorum birer spekülasyon olmaktan ileri gidemeyecek ve Mutlak Gerçek’i yansıtmayacaktır. Ama eğer varsa.. Fakat farkındalık düzeyinin yükselmesi ve ham evreden çıkıp olgunluğa erişmesi için Kolektif Bilinç’imizi geliştirmemiz gerekir. madde ve bilinç vücuttayken bir ikili ilişki içindedirler ama birbirinden bağımsız hareket ederler. Anlamadığı bir şeyi anladıktan sonra kendisine tekrar yeni problemler arar. Tanrı: Düşünen sonsuz bir varlıktır. ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum. yokluğunun ihtimali de %50’dir. Binlerce yıldır bu konuda söylenen ve yazılanlar bizi hâlâ bir çıkış noktasına ulaştıramamıştır. Bilincimizdeki anlama kabiliyeti her şeyin özünü net olarak kavrayabilir. uzayda yer kaplamayan ve parçalarına bölünemeyen bilinç (ruh) idi.Bu konuda sizin fikriniz nedir? . bulur ve çözümünü araştırır. Sonuç olarak. insanlara özgüven telkin eden bir yaklaşımla söyle der: . Tanrı’nın var olma ihtimali %50. Fakat bu gerçek izafidir. Bilinçsiz cisimler: Tanrı’nın uzantısı olan düşünemeyen varlıklardır. çünkü O’nun varlığına inanmak tamamen irrasyonel (akıldışı) değildir. Birkaç kısa örnek verirsem. koşmamamız gerektiği konusunda düşünen bilince kılavuzluk ederler. Dışsal gerçek ise. Bundan şüphelendim. konumu. Bir Tanrı olduğunu kabullenmek. Kozmik Bilinç’imizin gelişmesi için ilk basamaktır. Merakının sonu yoktur. araştıran ve sorgulayan bir yaratıktır. Aslında Tanrı’yı tarif etme sorunu. İçsel gerçek.Benim kendi anlayışım şudur: İnsan Biyolojik Bilinç. Bu ikili Tanrı’dan gelmişti ama birbiri ile alâkalı değildi. Bu sınırlı farkındalık ve yetersizliğe rağmen. en büyük paradoksumuz olan sonsuzluk ve sıfır çelişkisinin bir parçasıdır. insanoğlunun Kozmos’taki görevi sona erecek ve o zaman saf enerji konumuna geri dönecektir. Bu münasebet bilinç dediğimiz farkındalığı oluşturmaktadır. içsel ve dışsal. O hâlde Tanrı’nın şekli. Meselâ B. kumar oynamaktadır. İmmanuel Kant (1724-1804). Bu böylece sürüp gidecek ve belki milyarlarca yıl sonra Kolektif Bilinç düzeyi en yüksek noktasına ulaşınca. Tanrı’nın büyüklüğüne karşın insan aklının küçüklüğünü anlatır ve şöyle der: “Tanrı’nın ne varlığı.Düşünce yardımıyla ulaştığım gerçekler önüme iki kategori çıkardı. Fakat ruhum böyle bir bahis oyununu tamamen reddediyor. uzayda yer kaplayan. Çünkü insan merak eden. Fakat sahip olduğumuz biyolojik ve ruhsal yeteneklerimizi geliştirmeden edindiğimiz Tanrı anlayışı veya inancı eksik bir kompozisyon çizmektedir. akıl gözü ve Sosyolojik Bilinç sayesinde Kozmik Bilinç ile bir ilişki kurabilmektedir. Çünkü insan hem madde hem de bilinç taşıyordu ve ikisi de aynı bedene hapsolmuştu. kazancım hem bu dünyada hem de diğerinde sonsuz olacaktır. Pascal (1623-1662).” . ne de yokluğu akılla ölçülemez. Ben ve düşünen diğer yaratıklar sonlu varlıklarız.” Ayrıca. O’nu her an hissetmektedir. bölünebilen ve bilinci olmayan madde idi. kaybedeceğim şey çok azdır. bu yolu seçmekle Tanrı inancı üzerine yazı-tura atıp. “Tanrı dendiği zaman bu sözcük kimin zihninde ve gönlünde neler çağrıştırıyorsa Tanrı odur” gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. sübjektiftir ve görenle görülen arasındaki bir ilişkidir. Bu özelliğe sahip olması evrim sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur. Daha ağır geliyor. Benim aklım bu zihinsel terazide varlık kefesinin daha ağır geleceği üzerine bahse giriyor. Çünkü. insanoğlu O’nu hep tanımak ve anlamak isteyecektir. Duyular da neyin peşinde koşup.

Peki ne oluyor da ölüm denen şey gerçekleşiyor? Kalp durduğu için mi. . Ölüm anında çekilecek bir fotoğraf bize bu konuda büyük ipuçları verecektir fakat bu henüz gerçekleştirilemedi.. Fakat bir de Ruh Gözü diye bir terim kullandınız. Çünkü. durmasından dolayı ortaya çıkar. doku hücrelerinin çoğunda oksijen bitinceye kadar yaşam devam eder ve hatta saçlar ve tırnaklar -milimetrik bile olsa. çok üstün özelliklere sahip olması yanında.Peki. Bunların çoğu vücuttaki binlerce sistemin. var olan kendi içsel gücüne güvenme duygusunu geliştiremez. yoksa ruh bedenden ayrıldığı için mi? İnsan anatomisini ve fizyonomisini iyi bilen doktorlara sorarsanız. son derece gaddar ve yıkıcı bir yapıya da sahiptir. İnsan. yapıcılıktan daha güçlü değildir ama yıkmak kolay. tüm vücudun etrafını kuşatmış bir başka enerji alanının varlığı artık inkâr edilemiyor.ölümden sonra uzayabilir. enerji ve ısı dengesinde birtakım değişimler görürsünüz. hastası elinin altında ölen bazı doktorlar.“Gerçek aydınlanma..Tabiî ki. Bu göz de Kolektif Bilinç’in bir başka parçası mıdır? BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ . evrendeki ve dünyadaki düzenin devamı için mutlaka gereklidir. “nasıl?” sorusunun yanıtını arar. kendini irade üstü değil. Tanrı. bedenimizi çepeçevre kuşatan ve Kirlian teknikleri sayesinde . sanıyorum konu anlaşılmıştır. Ölüm anına dönersek.. ölen bir hasta üzerinde deney yapmak -etik olarak. Çünkü insan. Eksilen bu şeyin vücudu çepeçevre saran bir “Manyetosfer” olduğu üzerinde çok ciddî araştırmalar yapılıyor artık. Peki nedir ölümü getiren değişken? Kişi neden ölür? Dedim ya. “Kişi nasıl ölmüş?” sorusuna otopsi raporlarına bakarsanız. “neden?” sorusunu sormaz. kendi klasik alanına girmemiş birçok konuda “neden?” sorusunu yavaş yavaş sormaya ve yanıtlar aramaya başladı. dinsel dogmalardan. Bir saniye önce vardınız. Bunun sebebinin çıkan ruh olup olmadığı araştırılıyor. Budist filozofların “Astral Alan” adını koydukları bu alanın aslında Kirlian fotoğrafçılığı sayesinde resimleri bile çekilmiş durumda.. elektriği kesilen bir motor gibi yavaşlayarak. vücuttan anî ısı kaybı yanında başka bir şeyin daha birdenbire eksildiğini hissettiklerini söylüyorlar. Tanrı. bir saniye sonra yoksunuz. Kaslar bile ölümden sonra 3-4 dakika daha yaşarlar. . irade içi bir usulle ifşa etmektedir. Ama artık bilim de. bilim. Akıl tek başına bu negatif özelliklere gem vuracak güçte değildir. olmayan bir dış otoritenin boyunduruğundan kurtarması sayesinde gerçekleşebilir. yüzlerce bilimsel sebep bulursunuz.Yaşamla ölüm arasındaki o en küçük zaman parçasını düşünün. ölüm ânında vücut ağırlığının 21 gram eksildiği bile saptanmış. size ölümün geldiği o minik salise içinde. O minimum zaman periyodu içinde nabız dursa bile kan dolaşımı hızını kesinceye kadar sürer ama içindeki alyuvarlar ve akyuvarlar hemen ölmez. İnsanlar her zaman Tanrı’ya muhtaçtırlar. Fakat o esnada. kendi irademizin üzerindeki despot bir varlık değildir.yanlış kabul ediliyor. Aura’dan başka. tuhaf tuhaf ayinlerden ve dinî otoritelerin empoze ettiği bağlardan kurtulmadan. Aklın limitlerinden daha geniş bir Vâli mutlaka gereklidir. Yıkıcılık. Bu konuyu ciddiye alan bazı bilimsel kuruluşların ABD. Katil Genler’deki şifreler açıldığı için mi. Tanrı inancının geliştirdiği vicdan sayesinde gerçekleşebilir. vücuttaki biyolojik fonksiyonların sürdüğünü söylerler. yapmak zordur. insanoğlunun kendi kendini altına soktuğu. Çünkü Tanrı.” Evet. Rusya ve İngiltere’deki çalışmaları hâlen sürmektedir. Bu yıkıcı özelliğinin engellenmesi. Hatta bunlardan birinde. beyin “havlu attığı için” mi. o anda vücudun elektrik.

bu alanın büyüklüğü kişinin diğer insanlarla olan duygusal. bilim adamlarının zihninde yeni sorular doğurunca.. Hatta ancak bu sayede bir farkındalık sahibi olduğu hipotezi öne sürüldü. Hatta damlanın şekli değişti ve içindeki minarellerin . Bu buluşu takiben. İşte. Hatta bazı düşünürlere göre. bilinç dediğimiz farkındalığın böyle bir canlılık enerjisi sayesinde ortaya çıktığı tezinden başka elimizde somut bir veri yok. pek çok bilim insanının kafasını kurcalayan ve henüz yanıtı bulunamamış bir sorudur..Yarayabilir. eşyaya etki edebildiği doğrulanmış bir medyum olan Allan Chumak ile yaptığı bir deneyden şöyle bir sonuç çıktı: Bu medyumun bir su damlasına 10 dakika trans içinde bakarak etki yüklemesinden sonra. Bunun arkasından. Bu enerji alanı -çekilen fotoğraflardaki renklerin değişiminden anlaşıldığı üzereinsanın duygusal hâline göre farklı dalga boyutları kazanmaktadır. Örneğin su damlacıklarının da bir aurası olduğu kanıtlanmış durumda. aura denilen ışıldama -ister canlılık enerjisi deyin. Daha sonra da Japon mikrobiyolojiciler hücre çekirdeğindeki DNA’ların bu biyofotonlar sayesinde haberleştikleri teorisini geliştirdiler. bedenimizi çalıştıran enerjinin dışa vurumudur. Felsefecilerin bu tür savları ve hayalleri. Bu araştırmalar hem canlılar hem de cansızlar üzerinde yapılıyor. Rus genetikçiler de genlerin bile aurası olduğunu buldular. ruhsal ve telepatik iletişiminde rol oynuyor ve empati ve kompati kurmada etkili oluyor. bir insanın kendi aurasına bakarak ne denli “etkileyici” olabileceğini anlayabilmesi mümkün olabilir. Şimdilik. Hatta canlı madde ile cansız madde arasındaki fark olan hayatı oluşturan şeyin bu haberleşmeyi sağlayan canlılık enerjisi olduğu tezi savunuldu. onların sağlıklı çalışıp çalışmadıkları tespit edilebilir.Yani. . bu konudaki araştırmalar hızlandı ve bu ışıldamalara biyofoton adı verildi. Biyoelektrografi yöntemleri kullanarak ölçümler yapan ve fotoğraflar çeken Rus profösör Konstantin Korotkov’un..Bu. . aklımız dış dünyayı oldukça iyi anlamayı becerebiliyor fakat henüz kendi kendini anlayacak kadar beceri sahibi olamamış. insan beynindeki 100 milyar sinir hücresinin bu zihinsel alan sayesinde dış dünyayla haberleştiği teorileri geliştirildi. vücuttaki trilyonlarca hücrenin yayınladığı biyofotonların her insanın vücudunu çepeçevre saran bir enerji alanı (aura) oluşturduğu ispat edildi ve bu biyoenerji alanının fotoğrafları çekildi.fotoğrafı çekilen aura’nın ruhla bir ilgisi var mı acaba? . ister ruh deyin.Peki bu bilgi bir işe yarar mı? . Öyle anlaşılıyor ki. Onların bulgularından da biraz söz eder misiniz? . ister biyoenerji deyin. İsterseniz önce bu konudaki bilgilerimizi bir toparlayalım: Canlı hücrelerin kimyasal ve elektriksel niteliklerinin araştıran Alman biyofizikçi Fritz Popp’un hücrelerin zayıf bir ışıldama (glow) yayınladıklarını keşfetmesinden sonra. tüm beyin hücrelerinin bir entegre enerji alanı içinde hızlı bir haberleşme gerçekleştirdikleri tespit edildi ve bu enerjinin matematiksel değerleri bile hesaplandı (50-100 Hertz gibi. Bu tez kanıtlanırsa ve bazı teknikler geliştirilirse. herkesin kafasının çevresinde daha geniş bir biyoalan tespit edildi ve buna da Zihinsel Alan (Mental Field) dendi. ister iyonize plazma deyin veya isterseniz hücrelerdeki biyokimyasal reaksiyonların ürettiği mekanik enerji deyin. Depresyonların ve bazı ruh hastalıklarının teşhisinde kullanılabilir..Bu konuda pek çok önemli bilim adamı araştırma sürdürüyor. Araştırmaların yoğunlaşması sayesinde. sahip olduğunuz moral auranızı değiştirmektedir. damlanın aurasının 30 kat arttığı gözlendi.Elbette.). Hatta iç organların auralarına bakılarak.

akıldan çıkarmamamız gereken bir husus var: Gözle görülen fiziksel varlığımız ve diğer varlıklar enerjinin partikül hâlidir. Bence. içeriği büyük çapta su olan yiyeceklerin aurasının değiştirilerek vücut aurasına uygun hâle getirilmesiydi. Öyle zannediyorum ki. bu su damlacıkları deneyi bize şunu göstermektedir. Aslında. üç çeyreği “hayır” yanıtını verir. İsa’nın başının üstündeki o yuvarlak Haloyu çizen ressamlar bile zihin alanını görüyorlardı. Fakat tüm evren bunlardan ibaret değildir. Her şey apaçık ve birbiri ile ilişki içinde.Bu konuda yazan ve söz söyleyenlerin bilimsel bulgular dışına çıkmadan yorum yapmaları daha yerinde olacaktır.“ Bu kişiler hakkında ne düşünüyorsunuz? . bu işareti aurasına bakılması için bir davetiye olarak kullanırdı. Bilinç veya ruh dediğimiz şeyleri ve etrafımızda bize görünmeden olan biten doğal fenomenleri irdelerken. ama bizim bilinç düzeyimiz ve 5 duyumuzun sınırlı algılayışı bazı olayları anlaşılmaz kılıyor.Peki.” diyenlerin aklında mutlaka ya dinsel öğretiler vardır. Ben herkesi bu yönde düşünmeye ve enerjinin oktavlarına kanalize olmaya çağırıyorum. bu soruyu dünyadaki tüm yetişkinlere sorarsanız. Hindu kadınların alınlarına yapıştırdıkları o kırmızı işaret bile aurayı gören atalarımızın eski bir alışanlığına dayanır. bu tür fizikötesi oluşumlara bakarken çıkış noktamız enerji olursa. . . her şey biter. bedenin ölmesi ruhun da ölmesi anlamına geliyor mu? Yani. daha rahat araştırmalar yapar ve bizlere kendi derinliklerimizi keşfetmede yeni pencereler açarlar. Vücudumuzun yüzde 70’inin su olduğunu düşünecek olursak. Krotkov’a göre. kişinin ruhsal ve zihinsel hâlinin aynasıydı. Çünkü aura.Bir istatistik oluşturmak için.bir kısmı iyonize oldu.” diyenler ruhun varlığına inanmayanlar veya yaşamı sadece bedenin canlılığı olarak görenler olacaktır. Görünmeyen enerjinin de en az madde kadar türü vardır. Ben buna Ruh Gözü diyorum. Yoga ve transandantal meditasyon gibi egzersizlerin veya biyoenerji terapilerinin işe yaramasının nedeni de bence budur. düşüncelerimizi ve mantık zincirimizi çok daha sağlam bir temel üzerinde geliştirebiliriz. Örneğin geçenlerde okuduğum bir yorum şöyle diyordu: “Atalarımız aurayı görüyor ve ondan yararlanmayı biliyorlardı. Sonra da bunlara fizikötesi diyoruz. ölüm insan için bir tür “mutlak bitiş” mi? ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ . Biyolojik Bilinç de bu ruhsal görü sayesinde işlerlik kazanıyor. yani donmuş ve somutlaşmış enerjidir. “Hayır. yüksek bilinç düzeyi demek! Öyleyse. Bu sayede belki bazı bilim adamları “saçmalıklarla uğraşıyor” suçlamasından kurtulmuş olarak. “Evet. Kozmik Bilinç’teki titreşimleri alabilen ve bunları kullanan bir ruhumuz var. Kendisinden emin olan ve dürüst olduğunu ispat etmek isteyen Hindular. yüksek enerji düzeyli aura demek. Yemeklerden önce sofrada dua edilmesinin esas sebebi şükür değil. evrende bizim limitlerimiz dışında paranormal bir fenomen yok. sanıyorum bir çeyreği “evet”. ya ruhsal . konsantrasyonumuzu kendi içimize yönelttiğimizde bedenimizde bazı değişiklikler yapabiliriz. bu bulguları büyük çapta abartan ve saçmalık derecesinde yorumlar yapan bazı sözde medyumlar yüzünden bence yaşla kuru bir arada yanmaktadır. Bunlar da enerjinin dalga hâlidir. Daha önce dediğim gibi.Efendim. aura sayesinde insanların farkındalık düzeyini ölçmek mümkün olacak demektir. bitmez. ruh ve bilinç konusundaki açmazlarımızı 21’inci yüzyılda daha anlaşılır kavramlar üreterek ve yeni buluşlar yaparak büyük ölçüde giderebileceğiz.

aslında insan aklına hakaret etmektedirler. Fakat ruhum asla yok olmayacak. daha ruh denen şeyin küçük bir somut kanıtını ortaya koyamamışken. Ben bütün bu açıklayamadığımız fenomenlerin. düşünce.Sizce Reenkarnasyon mümkün mü? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? . Enerjinin sıfır ile sonsuz arasında değişen. Önceki yaşamlarını deneyimlediğini masumca düşünenler ise. sezgi veya anı var mı?” Bu konuda okudukları ve/veya duyduklarının etkisinden kurtulup bağımsız düşünebilen ve kendi kendisiyle dürüst herkesin bu soruya “hayır” diyeceğini düşünüyorum. aynı ruhun daha önceki yaşamlarını algılama yetisini geliştirdiğini söyleyenler. Ama başka şekillerde tezahür edebilir.deneyimler vardır. Bu. kendi duygu.Öncelikle şu noktayı iyice açıklığa kavuşturalım: Ruhun varlığına inanmıyorsanız. Bu inanç. Fakat. bedenimi oluşturan hücreler çözülecek ve bir kısmı bakterilere yem olacak veya mikroorganizmalara dönüşecek. Ben. . araştırmalarımızı enerjinin diğer özellikleri üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Bazı zorlamalar ve hayal gücü ürünleri ile bu tür iddialarda bulunanlar. Ruh yaşayan ve yaşatan akıllı enerji ise. b. daha önce bir yaşam sürdüğüme dair hiçbir işaret.yapıtlarım ve eşyalarım. Reenkarnasyon denen hadise de bence budur. bütün batıl inançları ve bilimsel temelden yoksun yorumların hepsini bilinçaltıma sokmaksızın daha sağlıklı bir düşünce deryasında yüzdüğüme inanmış oluyorum. Bedenimin biyolojik yapısına baktığımda. o zaman kendi kendinize şu soruyu sormalısınız. bilinmeyenleri saf dışı ederek. bir başlangıç noktasından hareket etmek zorundasınız. daha bilinir ve anlaşılır bir evrende yaşadığım hissine kavuşturuyor beni. ya töresel ve taklitçi bir inanç vardır. canlılığını ölüm anına kadar kaybetmiyor. Esasen. olmaz” prensibini çıkarmış biriyim. Yani beden. sayılamayacak kadar frekansı ve dalga boyu vardır. bilinç ya da reenkarnasyon dediğimiz ve nasıl oluştuklarını tam anlayamadığımız kavramlara da belki daha somut yanıtlar bulma olanağımız artar.dostlarımın belleğindeki hatıralar. “Benim bilinçaltımda veya ruhsal derinliklerimde. Az önce dediğim gibi. O zaman aşk. kanaatimce bir tür “zihinsel serap” yaşıyorlar. somut bir temel olarak enerjiyi ele aldığımızda işimizin oldukça kolaylaştığını görebiliriz. benim vücudum için her şeyin bittiği anlamına gelir. İnanıyorsanız. adını ruh koyduğumuz bir Kozmik enerji olduğuna inanıyorum. ruha bir tanım getirmek istiyorsanız.ruhum. Bu sayede. Ulaştığımız bu farkındalık düzeyine rağmen. Bunu sağlayan kaynağın. kanıt. Bizim ulaştığımız bilinç düzeyinin limitleri içinde bunlardan henüz çok azını keşfedebildik. bu savlarım reenkarnasyonu yadsıdığım anlamına gelmez. c. tüm hurafeleri. Fakat geride bitmeyen üç unsur kalacak: a. hücreler değil. bir kısmı da fosil olacak. sadece havanda su dövmektedirler. bir ömür süresince tonlarca hücrenin öldüğünü ama bedenimin yenilenen hücreler sayesinde yaşadığını görüyorum. Ben . Yani yeryüzünde ve iç dünyamda süregelen pek çok fenomeni ancak ruhun varlığı ile izah edebiliyorum kendi kendime. Enerjinin Sakınımı Kanunu gereği yok edilemez. dönüşümünden de söz etmeye gerek kalmaz. Sorunuza kendi yanıtım şudur: Evet. İleriki yüzyıllarda ruhun dalga boyu ve frekanslarını keşfetmek istiyorsak. Anılar ve eserler de birkaç nesil veya yüz yıl sonra çözünüp yok olacaklar. algılamakta aciz kaldığımız enerji frekanslarının birer yansıması olduğuna inanmak istiyorum. ya “eserlerim ve dostlarımla yaşarım” düşüncesinde olanlar vardır ya da ruhun var olması gerektiğine rasyonel düşünce yoluyla ulaşanlar vardır. sezgi ve deneyimlerimden “ruh olmazsa. bir kısmı toprak.

belki de genetik mühendislik sayesinde.Peki bu keşfedemediğimiz enerji türleri. Çünkü... cansız atomların ve moleküllerin birleşmelerinin. 15 milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğuna inandığım evren. ışık. Ama daha önceki formlarının titreşimlerini hissedecek kadar hassas bir bilinç düzeyine ulaşmadığımız için. . potansiyelden kinetiğe. Evrenin her nabız atışının 20 milyar yıl sürdüğü tezi. yok olmuş: 50 milyon sene önce nesli tükenen dinozorlar gibi. Demek ki milyarlarca yıldan beri yeryüzünde yüz milyonlarca canlı türü yaşamış ve tükenip. . Büyük Sıkışma’dan sonra ilk başladığı nokta olan Hiçlik’e veya Teklik’e geri dönecek.. bana içindeki her zerrenin değişmesi ve başkalaşması sayesinde mümkün olabileceği mantığını dikte ettiriyor. enerji. Biz de. bu yeniden doğuşun sürekli yaşandığı neticesine götüren düşünce. elektrik gibi diğer biçimlere girer ve maddeye etki ederek. bu bilinç düzeyi ile. büyüyor ve ölüyor: Dağlar. ama insan ruhunda -bugünkü algılama düzeyimiz itibariyle. canlı hücrelerin oluşumu için yeterli olmadığını hemen görebilir. yıldızlar ve hatta evren bile. Homo sapiensler olarak. Mistikler onu hissettiklerini söylemişler. değişimdir. dönüşüm ve farklılaşma kanunu yalnızca ma-deden oluşmuş somut evren için geçerli olmasa gerek. Yani “değişmeyen tek şey.. Madde donmuş enerjidir. belki binlerce yıl sonra yok olacağız veya yerimizi yarı makine. ruhun da sürekli biçim ve nitelik değiştirdiğini kabul ediyorum. reenkarnasyon da bu bağlamda gerçekleşmektedir. sürekli genişliyor ve büyüyor. kartalın kanadından daha büyük kanatlara sahip uçan insanlar ortaya çıkacak. Evrende var olan her şey birkaç dönüşüme mecburdur. ama canlı veya cansız her şey doğuyor. tüm kutsal kitaplarda bu kavram temel bir olgu olarak yer almış ve hatta Tanrı bile ruhla özdeşleştirilmiş.Öyle hissediyor ve algılıyorum ki. Ama bunu başaran bir tek bilim adamı ‘henüz’ çıkmamıştır. Düşünen her insan. ruh dediğimiz o saf enerji türevinin bu kanunun dışında kalması gerektiğini düşünecek bir neden bulamıyorum.” Bu devinim. Sonra da 20 milyar yıllık yeni bir yaşama bir başka patlama ile tekrar başlayacak. bu tür bir enerji formudur. Efesli Herakleitos’un (540-480?) “aynı ırmağa iki kez girilmez” saptaması olmuştur.O hâlde reenkarnasyonun yaşandığı sonucuna nasıl varıyorsunuz? . değişim. kinetikten potansiyele ve donmuşluktan (madde) çözülmüşlüğe dönüşür veya ısı. Dünyanın en gelişmiş lâboratuvarlarında bu maddeler bir araya getirilerek canlı hücreler üretilmeye çalışılmaktadır. Biyologlar ve hücre mühendisleri hücrenin nabız atışı kazanabilmesi ve canlanması için bir dış enerjinin eksikliğini saptamışlardır. gezegenler. taşlar. Bilim buna henüz bir isim koyamamış ama ilkçağlardan beri buna herkes “ruh” demiş. bundan önceki yaşamlarımızla bir köprü kurabileceğimize de inanmıyorum. dönüşüm ve evrim geçirmektedir.. Burada canlılık için bir başka faktöre daha ihtiyaç olduğunu görüyoruz.. nesilleri tükenmiş canlıların ancak yüzde 1’i kadardır.anlayabileceğimiz bir hafıza türü olmadığına inandığım için. Evrenin yüzde 90’ının donmamış ve görünmeyen enerji olduğu savından yola çıkarsak. yarı canlı bir varlığa bırakacağız. Bence. Hatta. Astrofizikçilerin düşüncesine göre de yaklaşık 5 milyar yıl sonra. Yani. Evrenin kendisi bile. Ben şuna inanıyorum: Bugün yeryüzünde yaşayan ve sayıları 15-20 milyon olduğu öngörülen canlı türleri. insan genomunun ve kanatlı hayvanların genetik şifreleri çözülürse. onu değiştirir. cansız maddeye hayat kazandırıp onu canlı kılan şey. . varlıklarını ne şekilde gösteriyorlar? .reenkarnasyonun sürekli yaşandığına inanıyorum. Tüm kâinat bir devinim. Her şey. önceki yaşamları bilebilmemiz mümkün değildir inancındayım.Beni.

Sosyal Bilinç nedir? SOSYAL BİLİNÇ . ona inanmak veya inanmamak ve de bu sayede tezler. size dili farklı. Bence. ruhun mekan değiştirmesidir. ruhun ne olduğu. belki de bugünkü düşünce düzeyini yakalamamış olacaktık. Kafamızın çevresini kuşatan bir zihinsel alan var. Aynı şeyi insanlar için yapabilirsek. Şekil vermek demek. hedefleri farklı ve kişiliği babasınınkinin zıddı olacak bir genç yetiştirebilirim. bunca uzun açıklamadan sonra Kozmik Bilinç demekle neyi kastettiğinizi anladığımı sanıyorum. madde ise pasiftir. babasının ikizi olan bir bebek dünyaya gelecek.“Dolly” adı verilen o ünlü koyun klonlandığında. Tarihten beri ruh konusunda bu kadar kafa yorulmasaydı. Bu Tanrı değildir. bir tür var edici enerjidir. Esasen. iletişim sağlayan ve “online sistemi” gibi çalışan bir tür manyetizma olabilir. . Bir başka enerji türü de evrendeki her şeyi birbirine bağlayan. aura okuma teknikleri gelişmeyecek ve biyolojik alanlarımızı oluşturan enerjinin partikül değil. 40-50 bin yıl öncesine dönersek.Efendim. aynı zamanda bir mekan teşkil etmek demektir. ne iş görüyor? Bu enerji alanı acaba algılayamadığımız bazı sinyalleri alıp. ilk insanlar ruhlarıyla bizlerden daha iç içe bir ortak yaşam sürdürüyorlardı. beyinde bunların işlenmesini mi sağlıyor acaba. zihinsel. Öyleyse canlı bir organizmanın cansıza dönmesi esnasındaki ilk değişiklik. hem pratik anlamda işe yarar teknolojiler üretmiş olacağız hem de insan evrimine katkımız olmuş olacak. Auranın.nasıl olmuş da ‘aynı şarkı’yı söyleyebilirmiş? Hiç düşündünüz mü?.. zihin alanının ve astral alanların ölmüş insanlarda artık görülmemesinin nedeni de bu olmak zorundadır. yaratıcılığımızı geliştireceği için ancak o zaman bir işe yarayabilir. antitezler ve sentezler üreterek düşünce ve felsefe düzeyimizi geliştirmek olmalıdır. aynı veya birbirinden farklı çağlarda. Halk arasında ermiş olarak tanımlanan sûfîlerin ilkçağlardan beri söylediklerine bakarsanız. Kirlian tekniği ile auranın fotoğraflarını çekme gayreti gösterilmeseydi ve bu kavram somuta dönüştürülmeseydi. Bizi asıl ilgilendiren şey.Bunun gibi. Çünkü göreceli bir kavrama ancak göreceli yanıtlar verebiliriz. dini farklı. duygusal ve psikolojik yapısı farklı. Böylece. dalga formunda olduğu anlaşılamayacaktı. bugün farklı ve ileriki yüzyıllarda çok daha farklı olacaktır. fakat her şeye hayat veren ve biçim kazandırıp görünmesini sağlayan varlıktır. hepsinin adeta ağız birliği etmişçesine aynı kavramları kullandığını ve Hallac veya Yunus gibi “En’el Hakk” dediğini görürsünüz. o zamanki nesillerin bugün bizde bulunmayan birtakım yeteneklere sahip olduklarını düşünebiliriz. pratik anlamda ve mikro düzeyde ruhun varlığını ve tezahürlerini tartışmak. yani beyin de bir radar gibi mi çalışıyor? Şöyle bir mantık yürütelim: Madde ve ruhu birbirinden ayıran başlıca özellik eğer etken ve edilgen olma hâlleri ise.. Sözgelimi. O çocuğu 15 yaşına kadar bana teslim ederseniz. Üç temel kısma ayırdığınız Kolektif Bilinç’in sonuncu halkasına geldik sanıyorum. Peki. Acaba bu alan niçin var. babasının “fotokopisi” olan bir canlı üretilmiş oldu. apayrı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda yaşamış olan on binlerce insan -aralarında hiçbir iletişim aracı olmadığı hâlde. Bu tartışmalar ve felsefî görüşler bilimsel araştırmalara vesile olunca. nasıl ve nerede biçim ve mekan değiştirdiği bizi makro düzeyde çok da fazla ilgilendirmemelidir. ruh aktif. Teşekkür ederim. Hatta. Yani ruh. ortaya umulmadık yeni buluşlar çıkacak ve böylece hem bilinç düzeyimizi yükseltecek. Size çarpıcı bir saptamayı aktarmak isterim. Ruhu tartışmak. Ruhtan ne anladığımız geçmişte farklıydı. babasından kalıtımsal olarak geçen zekâ ve yeteneklerinin gelişimini de büyük ölçüde engelleyebilir veya .

Fakat bu şifre beyindeki her hücrede açılmıyor. o hücre elektrik yükünü boşaltır. Bu protein iki sinir hücresinin birleştiği yer olan Sinaps boşluğundaki küçük bir molekül olan Dopamin adlı nörotransmiter ile birleşmek. halüsinasyonlar görür. az Dopamin ürettirir. Biyolojik Bilinç veya genetik etkenler kişiliğimizi ne oranda etkiliyor? KİŞİLİK KALITIMSAL MI . arkadaş çevresini. Hatta. Yani. Burada bir nüansa değinmek istiyorum: Bu kimyasal mekanizmadaki aksaklık bazen kişiliğe zıt bir etki yapar. . Dopaminin birincil görevi beyindeki kan dolaşımını kontrol etmektir. etkisi bireye ulaşan tüm insanları ve bunların kültürel yapısını kastediyorum. örnek gösterilen şahsiyetleri. Toplum derken de önce anne ve babayı.5 milyar insandan hiçbirinin kişiliği bir diğeri ile aynı değil.Bunun bir tesadüf olmadığını gösteren bilimsel kanıtlar bir hayli fazla. aile.Haklısınız. kişiliği şekillendiren baş mühendis. Kısaca. medyatik kişilikleri. Kişi o bilinç sayesinde oluşturulmuş eğitim sistemi içine girince ve o eğitimi almış yurttaşlar ile iletişim kurdukça. Zira hem her kişinin eğitimden yararlanma olanağı ve seçeneği farklıdır.. kararsız ve bezgin bir mizaç sergiler. Ben size çarpıcı birkaç örnek vermek istiyorum: Önce beyindeki nörotransmiterler dediğimiz o kimyasal salgılara bakalım.Bu soruyu şu şekilde sorsaydınız daha açıklayıcı olurdu sanıyorum: “Yaşayan 6. doğuştan gelen ham farkındalığı olgunlaştırır ve bir Sosyal Bilinç’e dönüştürür. Sosyal Bilinçler farklı biçimlerde ortaya çıkar.5 milyar insandan hiçbirinin genetik yapısı da bir diğeri ile aynı değil. . Tembel D4DR. O şekilde sormuş olayım. 11. Sosyal Bilinç’in özellikleri her ailede ve her sınıfta farklı olduğu gibi. Fakat. Dopamin salgısı. Bu elektriksel sinyaller. şiddetleri oranında az ya da çok miktarda diğer hücrelere iletilirler. bir sinir hücresinin ucuna bir elektrik sinyali geldiği zaman üretilir. Çünkü bir ülkede yaşayan tüm insanların ortak kültürlerinden oluşmuş olan bir kolektif sosyal bilinç vardır. kişi bir işten çabuk sıkılır ve birbiri ardından yeni maceralar aramak ister. Dopamin karşı hücrenin Dopamin reseptörüne dokununca. D4DR geni hiperaktif ya da “tembel” ise ne olur? İşte o zaman sizin mizacınız değişir. vücuttaki kasların ve organların aktivitelerini kontrol altında tutmaktır. kişilikleri sürekli etkiler. Bir diğer sonuç da Parkinson hastalığıdır.Teşekkür ederim. Beyinde bu işte görev alan 50 kadar farklı nörotransmiter üretilir. Yani. Dopamin çok fazla salgılanıyorsa. bireyin bilinçlenmesine olanak tanıyan genetik yapı herkeste farklı olduğu için. benim yerime toplumu koyarsanız. sonra yakın akrabaları. hem de Biyolojik Bilinç düzeyi farklıdır. Örneğin bezgin mizaçlı insanlar.geliştirebilirim. İkincil görevi ise. o hücrenin Dopamin salgısının yaptığı işle ilgili bir gen olduğunu anlarız.. toplumdur... o zaman aksini savunamazsınız. değiştirir ve şekillendirir. O zaman kişi donuk. O hâlde. Fakat bu bilinçlenme sürecinde her birey aynı etkiye maruz kalmaz. kromozom üzerinde D4DR isimli bir gen var. o ülkenin ortak bilinci ile bilinçlenir. Bu üç temel etken. yakın çevre ve uzak çevre diyebiliriz. her ülkede de farklıdır. Beynin haberleşme ve karar verme mekanizması bu şekilde çalışır. Miktar çok artınca sonuç Şizofreni’ye kadar gider. Bu iddiama haklı olarak karşı çıkabilirsiniz. Bu gendeki şifrenin görevi. yoksa kişiliklerin farklı olmasının nedeni genlerin farklı olması mı?” . kuvvetli bir iradeye . Bu yük beynin diğer hücrelere iletmek istediği bir emri ya da bilgiyi içerir. 6. daha sonra eğitmenleri. Bu bir rastlantı mı. Bir beyin hücresindeki D4DR geni aktif ise. Zira. Dopamin Reseptörü denen bir protein üretmek.

Azlıkları veya çoklukları kişilik gelişiminde büyük rol oynarlar. “Gözü kara” insanların bu tür davranışlar sergilemelerinin bir nedeni bu olabilir.. genlerimiz davranışlarımızı etkiliyor ve yönlendiriyor dediniz. . önce duyma. Bu tür çabaların pek çok sorunu çözdüğü yapılan araştırmalarla zaten kanıtlanmıştır. Peki. Sonra da yumurtalarını doğdukları nehir başına bırakmak için. yüzyılın önde giden dilbilimci filozofu olarak kabul edilen N. D4DR genini stimüle etmek ve Dopamin salgısını çoğaltmak için bir takım maceralara ve riskli davranışlara yeltenebilirler. Genlere geri dönersek. Ama aynı zamanda da sosyal etkenlerden etkilenecek esnek bir yapıya sahiptirler. Bir başka salgı olan Serotonin ise. bizdeki en önemli içgüdülerden biri dilsel (lengüistik) içgüdüdür. yüzerken büyürler ve okyanusa vardıklarında kendilerine birer eş bulup çiftleşirler. Bu milyonlarca yıldır devam edip gidiyor. Ve hatta kötü alışkanlıkları terk edememe bağımlılığının bile bu nörotransmiter ile ilintili olduğu sanılmaktadır. Yumurtalarını bıraktıktan sonra da ölürler. Bu içgüdü.. Çocuklar ana dillerini öğrenirken. Som balıklarının bu garip davranışı tamamen genetiktir. Chomsky’ye kulak verirseniz. çünkü onlara bu yaşama şeklini öğretecek anne veya babalarını asla görmezler. Bu içgüdüsel davranışı yaptıran bilgi onların DNA’larına. Pasifik Som Balıkları’nı örnek verelim: Bu eksantrik balıklar doğdukları nehir yatağından okyanusa doğru yüzerler. diğer nörotransmiterlerin etkilerini alt alta yazarak bir liste yapabiliriz. kişinin bir şeye bağımlı olmaya meyilli olmasını sağlar. Örneğin Japon çocuklarının son yüzyılda tam 10 cm. Ayrıca bunları bilmek ve kabullenmek. Genlerin keşfine kadar.Bunca çarpıcı bilgi için çok teşekkür ederim. bizim de ilginç içgüdülerimiz olduğuna kesinkes kanaat getirirsiniz.Efendim. sonra anlama ve sonra da taklitle konuşma yolunu izlerler. grup terapileri ile veya sosyal bazı aktivitelerle giderme çabalarını da yaratabilir. . Bunun sebebi hastalıklarla mücadelenin artması. soru ekleri kullanmaya ve daha önce hiç duymadıkları cümle kalıplarını kullanmaya başlarlar. . yani genetik hafızalarına kayıtlıdır. Genlerimizle davranışlarımız arasında ne tür bir bağlantı var? SOSYOBİYOLOJİK GENLER . . uzadığı saptandı. Yani. Genlerin kişiliğimiz üzerindeki etkilerini görmek istiyorsak. Chomsky’ye göre. interaktif ve esnek karakteri olan yapıtaşlarıdırlar. bizdeki eksiklik veya fazlalıkları psikolojik telkinlerle. genler katı ve dijital birer molekül değil. konuşmaya hazır hâle gelmiş olan çocuklarda ânîden açılan bir genetik şifre sayesinde kendini gösterir. O zaman sonuç gün gibi kendiliğinden ortaya çıkar: Genler birçok sosyal davranışımızı şekillendirecek etkileri şifrelerinde taşırlar. aşırı düzenli veya aşırı dikkatli ise bu özelliğinin kalıcı olması Seratonin sayesinde gerçekleşir. bu tür otomatik davranışlara bilim adamları içgüdü adını koymuşlardı. insan olarak bizim içgüdülerimiz neler yaptırıyor bize? 20. akan suya karşı yüzerek ve hatta yoldaki 2-3 metrelik şelaleleri bile zıplayıp geçerek doğum yerlerine geri gelirler. Birey. ekonomik koşulların düzelmesi ve sosyal koşulların daha uygun olmasıdır diyebiliriz. ansızın cümle kurmaya.sahiplerse. Ama artık içgüdü denen ve davranışlarımızı belirleyen şeyin genetik bilgilerin dışa yansıması olduğu apaçık. Ve böylece yumurtalardan çıkan yavrular da aynı şeyi tekrarlarlar.Evet. toparlarsak şöyle mi diyorsunuz? Dopamin ve Seratonin beynin motivasyonunu sağlayan salgılardır. Fakat bir gün.Genlerin davranışlarımızı etkilediği ve hatta bazı genlerin bazı davranışlarımızın direkt nedeni olduğu kesin.

. Xkromozomunun “Y”den çok daha büyük olmasının nedeni de. hafif kromozom taşıyan “Y” yüklü spermaların gerisinde kalır.. Yani yumurtayı dölleyen spermanın içinde Xkromozomu varsa (ki spermalar yumurtalar gibi sadece 23 tek kromozom taşırlar). aslında kendisini açılmaya zorlayan dış koşulların oluştuğunu sezinleyen bir/kaç dil yeteneği geninin açılması sayesinde gerçekleşmiştir. 2. Xkromozomu büyük ve ağır olduğundan yumurtaya ulaşmak için rahim iç duvarında yol alırken. Ama bu güdüyü yaratan genin açılması için. Mücadele. bunu da gayet “güzel” ayarlamıştır: Erkeklerin ömrü. Yine aynı şekilde. . Anneden gelen yumurtada ise sadece X-kromozomu vardır.O zaman çocuğu kız oldu diye eşine kızan erkeklerin aslında kendi kendilerini suçlamaları gerekir. Fakat bu oran aslında % 49 . işte bu savaşın bir ..Bence rolü var. Doğa. ağız ve gırtlak kaslarının gelişimi. Bu sezgiyi oluşturan dış koşullar içinde. kadınlarınkinden yüzde 2 oranında daha kısadır. medyada ve halk arasında yanlış bir algılama yüzünden tartışılan “kadınlar evrimini tamamlamış” görüşünün genetik gerçeklerle alâkası olmadığını da belirtmek gerekir. yoksa bir çiçekten korkmayı mı? Düşündüğünüzde yanıt kendiliğinden ortaya çıkıyor.. Çünkü.Peki. 23’üncü kromozom olan cinsiyet kromozomu anneden gelen X-kromozomu ile babadan gelen Y-kromozomu çiftinden oluşmuştur. çocuğun erkek ya da dişi olacağını belirler. “Y” 46 kromozomun en küçüğüdür. Bir çocuğa yılandan kokmayı mı daha çabuk öğretirsiniz. birbirinden yararlı bazı genleri “kaçırmak” isteyen genler arasındadır. Bu durumun genetik olduğunu şöyle bir örnekle de izah etmek mümkün: Bir insanın yılandan korkması içgüdüsel bir davranıştır. çocuk erkek olur.İşte bu anî gelişme. Bu yüzden de ilk bakışta çocuğun kız veya erkek olma ihtimalinin yüzde 50 olduğu görülür.. “X ve Y”. ses tellerinin elastikiyet kazanmaları ve bellekte yeterince kelime hazinesinin oluşması vardır. Ama çocuğun cinsiyetini spermanın tayin ettiğini bilen kaç kişi var ki!.Kesinlikle haklısınız. yumurtanın. İşte size Doğanın eşitlik anlayışı. Bunun aksine. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da ortaya çıkan ve son yıllarda Türkiye’de de artan feminist düşünce ve davranışlarda veya boşanmaların artması gibi sosyal değişimlerde genlerin rolü olabilir mi? FEMİNİZM GENETİK Mİ .. . Burada genlerin etkin rolünü rahatlıkla görmek mümkündür. . artan boşanmaların veya aile geçimsizliklerinin sebebini de bu kromozomlarda mı arayacağız? . değil mi? .. Bakınız. fakat bunlar anneden gelen “X veya Y” değil. Böylece. bir-iki yıllık bir duyma ve anlama sürecinin eseri gibi görünse de.% 51 olarak gerçekleşir. çocuk kız olur. değil mi? Ayrıca. Çünkü çocuğun adaleli ve erkek üreme organı taşımasını sağlayan genler Y-kromozomu üzerindedir. Bu iki komşu kromozom sürekli bir “savaş” hâlindedirler. babadan gelenlerdir. konuşma bozukluğu olan ana-babaların çocuklarında da dil yeteneğinin zayıf olduğu saptanmıştır. Antagonist veya Hasım Genler adı verilen. “X” sekizinci en büyük kromozomdur.Genlerin davranışlarımızı etkilediği saptamasını biraz daha ileri götürebilir miyiz. Bu arada. ama bu “X” cinsiyet tayininde hiçbir rol oynamaz. yılanın zehirli olduğu bilgisinin de çocuğun hafızasına yerleşmesi gerekir. Y-kromozomu varsa.. Y-kromozomu taşıyan bir sperma tarafından döllenmesi ve çocuğun erkek olması yüzde 2’lik bir fark gösterir. dil yeteneği yüksek kişilerin anne ve babalarının da “söz mimarları” oldukları saptanmış bir gerçektir.İşin sırrı yine X ve Y-kromozomlarında saklı.

“X ve Y”nin birbirine gen kaptırmadan kendilerini emniyette hissetmelerini sağlayan genin de SRY olduğu hakkında önemli ipuçları vardır. Aslında. Bu korumacılığı da yukarıda sözünü ettiğim SRY genini bünyelerine adapte ederek sağlamıştır. Örneğin erkek tavus kuşlarının kuyruk ve kanat yelpazelerini bu kadar büyütmelerinin nedeni zannedildiği gibi dişinin ilgisini çekmek ve beğenisini kazanmak için değil. belli ki “Y”den çok sayıda gen çalmış. Bu da dişilerde erkeklere karşı bir reaksiyon doğmasına neden oluyor. kültürel ve ekonomik özgürlük arttıkça. güçlü ve önemli bir gendir. Bu. özellikle Avrupa’da boşanma yüzdelerinin 60’lara çıkmasını salt kadının ekonomik özgürlüğüne bağlayanlar. Fakat bu gen.Bu konudaki çalışmalar henüz tamamlanmadı. Ayrıca. Örneğin bazı hayvanlarda Y-kromozomu üzerinde görülen ve besinlerle alınan kalsiyumu boynuz yapmada kullanan genin aynısı insanlarda da vardır. onları taciz etmeye başlıyor. kalsiyumu anne sütü yapmada kullanmak için X. Fakat “Y”deki bu kalsiyum genini. Sperm sıvısı içinde de yine bu genlerin ürettiği bazı proteinler var. kadın-erkek husumeti cinsel . . Şempanzelerin genomunun yüzde 97’si bizimkilerle aynı. bizim SRY genlerimiz de benzer bir reaksiyon doğurmaktadır. Daha önce de söylediğim gibi.kromozomu kendi bünyesine almıştır. İneğin alyuvarları bizimkilerle % 100 benzerlik taşıyor vs. Cinsler arasındaki cinsel ilişkiler ne kadar sıksa. galiba bu genetik tacizden haberdar değiller. embriyonu erkeğe dönüştüren ve erkek beynindeki pek çok hormonun üretilmesini sağlayan son derece etkin. Sirke sinekleri ve tavus kuşları üzerinde yıllardır yapılan çalışmalar bize şunu göstermiştir: Bu genler sperm ve yumurtanın birleşmesinden sonra karşı cinsiyet kromozomuna geçemese bile. Fakat bu evrim mantığına rağmen.Bu cinsel tacizi ve karşı reaksiyonu kadınların genleri de gösteriyor mu demek istiyorsunuz? . Bunlar karşı cinsin kanına karışıyor ve kromozom yapılarını bozmak için uğraşırken. yani “Y”den çalmıştır. Dikkat ederseniz. Ve bu genlerin işlevleri de aynı olduğu için. Meselâ. olimpiyatlarda dünya rekorlarının kırılması gittikçe zorlaştığı için daha güçlü ve daha dayanıklı kaslara ve elastiki eklemlere sahip olmak isteyen erkeklerin Ykromozomundaki kas genleri. o yüzden de “Y” cılız bırakılmıştır. cinsel özgürlük de birlikte artıyor. Bir başka ilginç örnek de Y-kromozomu üzerinde bulunan SRY genidir. Dişi bu reaksiyonları gösterdikçe ve erkeğin seksüel cazibesine kayıtsız kaldıkça. Diyelim ki Y-kromozomu modern çağda erkeklerin çok işine yarayacak yeni bir gen oluşturmak istiyor. kadınların X-kromozomuna geçerse. fakat elde edilen verilere bakılırsa. Testestron hormonu bu genin eseridir ve cinsel arzu yaratmadan tutun da. kadınlar için sakıcalar doğurabilir. dişi bu genler yüzünden gittikçe daha kaçak ve ilgisiz davrandığı içindir.sonucudur: “X”. erkek ona yaklaşmak için görüntüsünü daha da güzelleştirmeyi denemektedir. Ve dişiler erkeklere o denli reaksiyoner olmaya başlıyorlar. başka bir yolla geçmeyi denemektedir. Feminist hareketin ortaya çıkışından tutun da. ister istemez hayvanlardaki ve hatta bazı bitkilerdeki içgüdüleri bizler de yaşıyoruz. Örneğin. X ve Y-kromozomları bu statükoyu koruma yolunu seçmiştir. kas yapımına harcanacağı için bebeğin sağlığı ve -adaptasyon anlamında kullandığım. davranışlarımız hayvanlarınkinden farklı ama hayvanlarla ortaklaşa kullandığımız pek çok gen var. bu genlerin cinsel antagonizmi o denli gelişiyor. Bu genin son 200 bin yıldan beri hiç değişmeden bu özelliğini koruduğu fosil araştırmalarından ortaya çıkmıştır. bu durum alınan protein ve minerallerin çocuk yapma ve büyütme yerine. erkeklerin kadınlardan daha sportif olmalarını sağlamaya kadar pek çok işe yarar.evrim açısından sakıncalıdır.

.Tamam. yoksa ikisi de mi? . erkek avlanmaya çıkmıştır. Peki. İnsanlığın ilk çağlarında sosyolojikti. aksine bir sihirbaz gibi durmadan bizi sürprizden sürprize sürükleyen etkin. Şimdi söyleyin bana: İnsanlar ilk çağlarda klanlar hâlinde yaşarken. eve geri dönüş hususunda herhangi bir yetenek veya yol işaretleme sistemi geliştirmeye gerek . erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmadınız. Bu fenomeni salt genler arası savaşa bağlamak da doğru değil elbet.Herhâlde kadın evde kalmış. ama biraz nefeslenince hemen sabırsızlanmayın lütfen...Canım elbette açacağım. . Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya sebep genetik değilse.özgürlüğünü doyasıya yaşayan sınıflar arasında daha çok ortaya çıkıyor. sizinki gibi sorduğumu kabul edin lütfen..Bir örnek verebilir misiniz? . televizyonlardaki görüntü ve tartışmalara kadar pek çok çevre faktörü bu reaksiyonları olumsuz yönde körüklüyor. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet farkları dışında da bazı önemli farklar var.. Bu cansız moleküllerin..Doğru. Ben bu atomlardan oluşmuş kuru genlerin gerekli nem ve ısı ortamı sağlanınca ansızın canlanmalarını. ancak evin giriş kapısını gözden kaçırmayacak kadar veya evden gelen sesleri duyabilecek kadar evden 10-15 metre uzaklaşmış olan kadın. . Peki avlanmaya çıkan erkek. Ama genlerin de davranışlarımızı değiştirmede ne denli etken olduklarını anlatmak için verdim bu örneği. .Özür dilerim. örneğin tohum satan dükkanlardan aldığınız 100 gram kuru maydanoz tohumunda olduğu gibi.Güzel. sizce erkekler mi yaşadıkları mağaraların daha sık dışına çıkıyordu. KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF .. Feminizmi erkek ve kadın arasındaki düşmanlık biçiminde yorumlayan ve anlayan yazar ve çizerlerden tutun da. cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. daha sonraları genetik oldu.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda. balta girmemiş ormanlarda veya tepelerin arkasındaki tanımadığı bölgelerde dolaşırken ve arada sırada karanlık çökünceye kadar oralarda av peşinde koşarken. genlerin yaptığı işlerden sözederken. kadınlar mı? Veya soruyu sizin için daha da kolaylaştırayım: Hangisi avlanmak ve meyve toplamak için evden uzaklaştı. biraz açar mısınız? .. geldiği yolu veya yönü bulmak için zamanla bazı yöntemler geliştirmiş midir acaba? Elbette geliştirmiştir dediğinizi duyuyorum. güçlü ve yaşam denen şeyin bilgisini ve sırrını taşıyan akıllı birer biyolojik bilgisayar olduklarıdır..Soruyu şöyle sorsaydınız daha kapsamlı ve anlaşılır olurdu: Kadınların yön duygusunun erkeklerinkinden daha zayıf olmasının sebebi genetik midir. Feminizm bahsine kadar.. çünkü her tarafta vahşî hayvanların kol gezdiği bir dünyada beden ve kas gücü daha fazla olan evin erkeğinin gidip yiyecek temin etmesi daha uygun bir davranıştı. . genlerin cansız ve dijital birer molekül olmadıkları.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. ..Tam anlayamadım. çevresel ve kültürel faktörler de rol oynuyor bu husumette. Benim buradan çıkardığım esas sonuç. nedir? . ânîden canlanıp emirler göndermeye ve protein üretmeye başlaması ise başlı başına bir mucizedir. sosyolojik midir. Çünkü değişen ve gelişen dünyadaki sosyal. Yanıtı basit.Zararı yok. . hangisi evde kalıp eve ve çocuklara bekçilik yaptı? . her şeye hayat veren ve her yerde hazır ve nazır olan o total kozmik enerjinin ve Kolektif Bilinç’in büyüsüne bağlamaktan alamıyorum kendimi..Dikkatimi çekti.

Efendim bu sizin alanınız.. kişilik ve mizaçları kendi kültürel ve inanç değerleri çerçevesinde olumlu ve olumsuz olarak kategorize eder ve onlara birer değer yükleyip. üstün beceri ve bilgi birikimleri ile donanmış ve bütün bunlar liderlik kabiliyeti sayesinde yücelme güdüsü edinmişse. çünkü şahsiyet ve mizaç (huy) birlikte kişiliği oluştururlar. hatta milyarlarca insanın kaderini değiştirebilir. Mizaç: Kişinin duygu. Sosyal Bilinç bağlamında düşünürsek. karizma kazanmış.Teşekkür ederim. elbette ki erkeklerin genlerine kaydolacaktır. olumsuz olursa vatan haini vs. düşünce ve davranışlarını etkileyen ruhsal tutumlar sayesinde ortaya çıkan bir yaradılış özelliğidir. telâşlı vb. Bunun gibi.. MEME denen bilgi deposu genlerine dönüştürülür. sakin. Böylece. duygusal. duymamıştır mutlaka. toplumsal etkiler giderek güç kaybeder.. aceleci.Efendim çok teşekkür ederim bu enteresan saptama için. bir veya birkaç insanın koskoca bir ulusu “rezil veya vezir” edebilmiş olduğuna tanık oluyoruz. Dikkat buyurunuz.. Gelelim buradan çıkaracağımız sonuca. Toplumbirey ilişkisinin kişilikler üzerindeki etkisi nasıl oluyor da bu denli yüksek dozlara çıkabiliyor? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ ..duymuş mudur dersin? . Dikkat ederseniz. Kişilik iyice oturmuş.. . tarihe ve günümüze baktığımızda. Peki. Bu toplumsal olgunun en uç iki örneği Atatürk ve Hitler’dir. O hâlde. kişilik demiyorum. bu tanımlara göre. Milyonlarca.. ilk çağlarda erkeklerin geliştirdiği yön bulma teknikleri gibi çok önemli yaşamsal bir yetenek.. insanlarda da yaşamı ve üremeyi sağlıklı şekilde devam ettirecek -özellikle de sosyal veya kültürel deneyimler sonucu elde edilmiş olan.. . kişi kahraman. ilân edilir. bu bilgi zamanla şifrelenip genlere işlenir mi dersin? ..Yoo. sorumlu. Aynı şekilde. Bunun neticesi olumlu olursa. Böylece hem üst basamaklarda yer alan kişilikler saygı ve övgü görür. Mizaç nedir? . hem de onlar örnek alındığı için birer mihenk taşı ve ölçü olurlar. toplum da kişileri en yüksek mertebelere kadar yüceltebiliyor veya bir “canavar” yapabiliyor.Yanıtı çok basit.Bir de mizaç dediğimiz kişilik özelliği var... Bireyin yaşı ilerledikçe.Tebrik ederim. . insan sosyal ve biyolojik bir varlıktır tanımı çok yerinde bir anlatım.İsterseniz önce şahsiyeti tarif edelim. silik.Rica ederim. Alt basamaklardakiler ise tersi bir reaksiyona maruz kalır ve dışlanırlar. beni yalan-yanlış bir yorum yapmaya zorlamayın lütfen. esnek vs. mızmız... Demek.” demek gerekir. ikiyüzlü. o zaman sular tersine akar ve bu kez birey toplumu yönlendirmeye başlar. gerçek bir bilim ve erdem insanı kadar doğru davrandınız. çocuk doğurup. . Peki. . Toplum. düşünsel ve davranış özellikleri sayesinde ortaya çıkan ve sadece o kişiye özgü olan bir yapısal özelliktir. . Tüm canlılarda soyu devam ettirmeye yarayan çok faydalı bilgiler zamanla şifrelenerek DNA molekülüne birer gen olarak yerleştirilir.. “Şen şakrak bir kişiliği var” ifadesi yanlıştır: “Şen şakrak bir mizacı var. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerekir. yemek yaptığı için evde oturan kadınların genlerine değil. . toplum da kişiyi “rezil veya vezir” etmiş olur. Tutarlı. gibi. Şen. beni onurlandırdınız.Doğru.çok yararlı bilgiler. bu sosyal davranış binlerce yıl devam ederse. Şahsiyet: Bir insanı öteki insanlardan ayıran ruhsal. İşte sorunuzun yanıtı. basamaklandırır.

” onlara saygınlık yükleyecek envai çeşit yöntemler geliştirme enerjisi kazandırır. Sadece beğenilme içgüdüsü veya bazı kompleksler bile buna hemen engel olur. beğeniye. kazanılır” diye bir söz var. hem kendimiz hem de bir/kaç kişi rahatsız olabilir. kırıcı. İnsanlar vardır: Sürekli yetersizlik ve önemsizliklerini düşünerek.. Önem kazanmak için onları başarısız göstermeye ve değerden düşürmeye çalışır ve olmadık komplolara başvururlar. kendini umulmadık şekillere sokarak açığa vurur. . Bunun yanında. Evet. saldırgan ve aşırı duygusal davranırlar. İnanç dünyasına dair şüpheleri. Bunları her zaman ve her yerde itiraf edemeyiz. yüzyıllardır düşünmeden ve yanlış bağlamda kullandığımız bu özdeyişin aslı.Bu nüansı yakaladığınıza sevindim. . Hepimizin yaparken suçluluk duyduğu. çelişkileri ve kendi kendimize bile itiraf edemediğimiz büyük inkârları ve günahları var. pek çok iltifata. Hepimizin zaafları. İnsanlar vardır: Savunma mekanizmalarını peş peşe çalıştırır ve komplekslerini yalanlarla giderip. huysuzlukları. derin ve “çok gizli” sırları vardır. Bu sav her zaman geçerli değildir. ya güç gösterisi ya da koruyuculuk rolüne girerek yaparlar. Bunları alenen ortaya dökersek. rol yapar veya maskeler takarlar. Bu yöntemleri de biraz açar mısınız? . Bunlara ayna tutamayız. GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA .” Bu sözünüzü bir makalenizde okumuştum. yaşamını etkilemiş büyük hataları. alt basamaklarda bulunmaktan ötürü birtakım aşağılık komplekslerine girerler. eksiklikleri. fakat göründükleri gibi olmaya çalışırlar. çünkü hiç kimse olduğu gibi görünemez. Bu kompleksleri yüzünden de kafalarında gezmeye başlayan “tilkiler. İnsanlar vardır: Başkalarını oldukları gibi kabul etmeyi asla başaramazlar. Fakat bakalım olduğumuz gibi görünmemiz mümkün müdür? Evet ve büyük bir hayır… Hayır. erdemi ve gücü ile donanmamış kişiler ya da bunlara sahip olma olanağını edinememiş bireyler. daha çok. yücelmek arzusu duyarlar. Bunları açığa vuramaz ve mezara kadar da vuramayacaktır. pişmanlıkları ve kırdığı kalplerdeki cinayetleri var. övgüye ve bazen de tapılmaya ihtiyacımız var.“Saygı verilmez. bilgisizlikleri. Bunu da. kendilerinden daha yetersiz kimselere karşı sert ve egemen olmaya çalışırlar. Bunları ifşa edemeyiz. Karşı eleştirilerinde hırçın. Onların başarıları karşısında huzursuzluk duyar ve kendilerini önemsiz görürler. “Ya olduğun gibi görün. kendi kendileri ile uğraşır ve toplumdan uzak kalmayı yeğlerler. Hepimizin farklı farklı inançları var. Bunları afişe edemeyiz. Yani insanlar oldukları gibi görünemez. ya göründüğün gibi ol” sözünde bir yanlışlık var gibi.Düşündüm de. vicdan azabı çektiği ve fakat yapmaktan vazgeçemediği alışkanlıkları var. bunalıma girebilir ve hatta pek çok taş yerinden oynayıp bir deprem etkisi yaratabilir. göründüğün gibi ol” dur. Hepimizin sevdaları. “olduğun gibi görün. israf ettiği zamanları. Zira herkesin yalnızca kendine ait. Hepimizin yakın çevrede ve toplumda kendimizi kabul ettirdiğimiz maskeli bir yerimiz var. üzülebilir. Saygınlığı kazanma yetisi. Bu enerji. Bunu kaybetmek ve rüzgarın önünde sürüklenen kuru bir yaprak olmak istemeyiz. tutkuları ve nefretleri var.Ve sonra da “rezil olanlar vezirliğe terfi etmek için türlü yöntemler geliştirirler. Mantığa bürünür. Eleştiriden son derece rahatsız olurlar. O yanlışlığa mı değiniyorsunuz? OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME. Hepimizin çok. tembellikleri.

O. az ve eşsiz olan her şey daha değerlidir! Oysa. çünkü öyle olduğunuzu düşünüyorsunuz. onlara karşı gelmek veya onları değiştirmekten daha kolaydır. günah.” diyen düşünür ne kadar da haklı. Bunları açık açık söyleyemeyiz. Fakat bunları problem etmemek için de türlü türlü yöntemler geliştirir veya maskeler takarız. kovduğu ve hayatından çıkardığı kişiler var. söylediği yalanlar ve çektiği kopyalar var. iç dünyamıza daha çok zaman ve enerji ayıracağımız için “karanlık odalar”ımızdaki hazineleri keşfedebilir. Bunun sıkıntısını hepimiz sürekli yaşarız. Ve işte ancak o zaman olduğumuz gibi görünebilirdik. Tüm zamanımızı dış dünyaya ayırdığımız için de kendimizi dinleyecek. manevî. Bunları birer “insanlık suçu” kabul edip. tazelenmek isteyen öz yapımızı hep frenleyişimizdir maskelerimizle. Hepimizin daha zengin olma. Unutmayalım.Hepimizin aldattığı insanlar. yasak” üçlüsüne boyun eğmek. Bu özgürlük içinde. fakat en azından daha şeffaf. hepimiz eşsiz bireyler olduğumuzu anlayacağız. daha dingin. Işık olmak belki asla mümkün olmayacak. devinmek. fiziksel ve duygusal rüşvetler var. Bu hürriyet içinde daha yaratıcı. tekrar dolmak. onların değeridir. Değerlisiniz. daha . donuklaştık. Bunları ihbar edemeyiz. O derinliklerimizdeki hazinenin varlığını ve değerini bilemeyişimizdir. eşimize. Ayrıca dış dünyaya yansıttığımız görüntülerle uğraşacağımıza. bence. Bunun bir nedeni de ruhsal yapımızın ve iç derinliklerimizin farkında olmayışımızdır. Hepimizin aşağıladığı. Hepimizin ana-babamıza. çok şeyi değiştirecek ve çok daha mutlu. Ama bir sürü maskemizden kurtulmamız mümkündür. Bir ışık olmayı hangimiz becerebildik ki şimdiye dek? Tam tersine. aynı maskeler altında hepimiz birbirimize benziyor ve 6. içsel derinliklerimizde gezinecek zamanı bulamadık ve o eşsiz yeteneklerimizi geliştiremeden körleştirdik. Bu uğurda hepimizin basamak yaptığı ve kullandığı kişi ve kurumlar var. Bunları beyan edemeyiz. daha özgün ve daha içten olabiliriz. binlerce maske taktık ve bu yüzden kendi kendimizi engelleyip. dingin ve yaratıcı olmamızı sağlayacaktır. değil mi? Öyleyse. ışığımızı ve sıcaklığımızı engelleyen yüzlerce. özgürce akıp boşalmak. Aslında. daha refah ve daha sorunsuz yaşama ve daha güçlü olma arzuları var. o artık sizin değeriniz değil. küstürmek ve basamaksız kalmak istemeyiz. kendimizi yargılatamayız. İşte bakın maskelerimiz nasıl da düşüyor iç dünyamızı aynaya tutma cesareti gösterince.bize daha hür bir içyapı ve dış dünya sağlayacaktır. Hepimizin gizlice ve yavaş yavaş yürüttüğü samanaltı plânları ve fantezileri var. Acaba içimizdeki “kilitli odaları” mercek altına yatırıp gördüklerimizi anlatabilseydik neler olurdu? Tamamen şeffaf hâle geleceğimiz için -bir sevgili dostumun dediği gibi. Bu eşsizlik de bize ve çevremize çok şey kazandıracak.5 milyar insandan sadece birisi olup gidiyoruz. Hepimizin dağıttığı maddî. Bunları ilân edemeyiz. Kendi değerinizi başkalarının terazisine bıraktığınız an. Onları incitmek. toplumsal kurallara ve “ayıp. üstümüzdeki otoriteye ve devlete karşı eleştirilerimiz ve hatta isyanlarımız var.sadece “ışık” olurduk o zaman. “Sizin değerinizi başkaları ölçemez. daha maskesiz. ruhî zenginliğe kavuşabiliriz. netice şu olmak zorunda: İnsanın evrimi son noktasına ulaşıncaya kadar birer ışık olmayı beceremeyeceğimiz için. değil mi? O maskelerin ezici ağırlığının kalktığını hissedince ne kadar özgürleştiğimizi fark edeceğiz. olduğumuz gibi görünmemiz mümkün olmayacaktır. Bu zenginlik -paranın getirdiği özgürlük ve bağımsızlık gibi.

bestelenmemiş müziği. Ve Sosyal Bilinç’e sahip insan olmanın gereğini daha fazla yerine getirmiş olacağız. namus gibi edinmiş . Onlar otantiktirler. heykellerin ve yapıtların. daha sıcak. daha çağdaş. dalkavukluk edip “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı” demek ve zihinsel. O hâlde şöyle diyelim: Olduğumuz gibi görünemeyiz. tabloların. bunca güzel şeylerin yapılmış olması değildir aslında. erdem. daha kültürlü. içgüdülerin ve duyguların istediği şekilde “paldır küldür” davranışlar sergilemek demek değildir. kendi iç hazinelerinden ve ruhsal kaynaklarından aldıkları özgün ilhamı ve sonrasında oluşan yepyeni fikri kullanan insanlar tarafından yapılmış olmasıdır. denenmemiş mimariyi. . maskesiz. “iç savaşlar” yüzünden huzursuz bir ruh yapısı oluşturmaz mı? Taklit bir kişilikle geçen bir ömrün ürettiği her şey taklit olmaz mı? Olur elbet ve oluyor da… Ben. içsel dünyamızla iç içe bir yaşam sürmemiz demektir. ama içinden gelmediği hâlde birine övgüler yağdırmak. İkinci soru şu: Göründüğümüz gibi olmalı mıyız? Kendi kendimize bir dış görüntü vermişsek. yazılmamış yazıyı. taklit etmeden. göründüğümüz gibi olmamalıyız. Diyelim ki makyaj ve şık giyinme artık birer gereksinimdir ve ayrıca kişinin kendi kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olduğu için de yararlıdır. ne tür başarılara imza atabildik? Müzelerdeki eserler neden bizde bir hayranlık oluşturur. etik. o eşyaların. Özgün olmak demek: Doğuştan gelen ruhsal yeteneklerimizi bulup çıkarmak. dışa yansıttığımız görünümü benimser ve göründüğümüz gibi olursak iyi mi etmiş oluruz acaba? Bu durumda.mutlu ve daha sevgi dolu birer birey olduğumuzu yaşayarak göreceğiz. Onu bunu taklit ederek geldiğimiz seviye gözler önünde … Taktığımız maskelerle oynadığımız oyunlar yaşamın hangi gerçeğini yansıttı ki mutlak gerçeklerin içeriğini öğrenmiş olalım? Yapay ve kompleksli kişiliklerle ne denli özgür davranabildik. çizilmemiş resmi. ya daha iyi. daha şık. bu.Efendim. ahlâk. Esas orijinallik. Burada yeri gelmişken zihinlerde oluşacak bir yanlış anlamayı da engellemeye çalışalım: Doğal davranmak veya özgün olmak demek. Davranışlar mutlaka çevreyi ve toplumu rahatsız etmeyecek tarzda ve başkasının özgürlüğünü engellemeyecek limitler içinde olmalıdır. sosyal ve ekonomik düzeyini olduğundan yüksek göstermeye çalışmak gibi ikiyüzlülükler kalın birer maske değil de nedir? Böylesi maskeler takarak. Esas sebep. oynanmamış oyunu. Şimdi gidip bakın modern sanat galerilerine: İlhamlarını okuyamadıkları için daha önce yapılmış olanların şurasını burasını değiştirerek bir eser ortaya çıkardığını zanneden sözde ressamların tabloları ile doludur birçoğu. bunları öylesine derin bir trans içinde söylediniz ki sözünüzü kesmek istemeden zevkle dinledim. daha önce söylenmemiş sözü. daha güzel. doğal yapımızı zorladığımız ve iç dünyamızda bir “çift kişilik” geliştirdiğimiz için kendimize büyük haksızlık etmiş ve özsaygımızı kaybetmiş olmaz mıyız? Bu durum bizde. yapılmamış heykeli.. Sonuç olarak şöyle bitireceğim: Yüzyıllardır sorgulamadan kullandığımız pek çok özdeyişi biraz deştiğimizde onların anlamsızlığını ve bireylerde yarattığı tahribatı ve yanlış yönlendirmeyi hemen fark edebiliyoruz. ne denli özgüven elde edebildik. süregiden bu hazin tablonun en büyük nedenini bu maskelere ve özbenliğimize yabancılaşmaya bağlıyor ve şöyle diyorum: Özgün olmaya çalışmalıyız. ilke. daha etkileyici görünmek ihtiyacı yüzündendir ya da bazı komplekslerimiz öyle istediği içindir. bilir misiniz? Hayranlığımızın asıl nedeni onca yüzyıl önce. kurulmamış kurguyu ve sergilenmemiş yaratıcılık örneklerini üretmektir. geliştirmek ve mizacımızı maskeler yüzünden baskı altında tutmadan. içsel sesleri ve ilhamları iyi tercüme ederek. işlemek. Bir de onur..

mantıklı bir sav her zaman doğru değildir. Fakat öte yandan da. kanunlarımızca suç ve dinsel yasalarımızca da günahtır. eninde sonunda gene . toplumsal ve kişisel doğrular oluşturagelmişiz. Tabiî. bazıları da çakışır.Dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu göz önüne alarak düşündüğümde. Şöyle diyorlar: “Gelecek kuşakların bizim değerlerimizden yoksun olmaları onlara bir zarar vermez ve onlar bunun acısını bile duymazlar. Bizler. . Bu sav bana da mantıklı geliyor. Sözgelimi. Size bir soru sorayım: Dünyadaki 6. Dünyada barışın. Hem zaten bir önermenin mantıklı olması da doğru olduğu anlamına gelmez. . Esasen insanoğlu. Sizce de öyle değil mi? AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI . Fakat. gelecek kuşakların temel etiği olmadan önce önlemler alınmalı ve bu ruhsuz gidiş -derin bir ahlâkî vakum oluşmadan. Çünkü o iki çocuk ve onlardan türeyecek nesiller. şimdiye dek ürettiğimiz tüm ahlâkî. O nedenle. onları yetiştirirken şimdiye dek edindiğiniz bilgi ve değerleri mi kullanırsınız.O zaman.. kendi kanunlarını kendilerinin oluşturmasını mı beklersiniz? .Fakat bu argümanı zayıf bulanlar da var. evrensel etik ve bilimsel. bu kural. belki de insanlığın daha yavaş evrimleşmelerine neden olacaktır. onların torunlarının da bu duruma düşmesini istemediğim için herhâlde onları doğal seyirlerine bırakırdım.olduğumuz bir dizi kavram var.önlenmelidir. “beynin ürettiği her şey doğaldır ve doğa mantığı taşır” diyorsunuz. Siz bunların gerek ve şart olduğunu söylüyorsunuz. tüm dünyada “orman kanunları” hüküm sürmeye başlar.. çünkü çocuklar dünyayı tanıdıkları ve öğrendikleri şekliyle yaşarlar ve öylece kabul ederler. aslında sivil anayasamıza ters düşer ve eğer onları uygulayarak yaşarsak. eşitsizliklerin büyümemesi için ve toplumsal huzurun devamı için ahlâkî değerlerimize sarılmak zorundayız. değil.. Ama unutmayalım ki tüm evren bir paradoksun eseridir. Bu da. Ürettiğimiz ilkelerin başında ahlâkî değerlerimiz gelir.5 milyar insan ânîden yok olsa ve sadece bir kız. değişen dünyadaki yeni oluşumlara ayak uydurmak ve onları da ahlâkî çerçevede kontrol edebilmek amacıyla yeni bir etik oluşturmak da gerekir.” Dolayısıyla. doğaya rağmen doğaya karşı çıktıkça onu kontrol ettikçe gelişmiş ve bugünkü bilinç düzeyine ulaşabilmiştir. de sonsuz olmak gibi.. o şeyin insan mantığına ve gerçeklerine uyacağı anlamına gelmez.Hayır. 40-50 bin yıllık bu ahlâkî ve bilimsel evrimi heba etmiş olurdunuz ve insanoğlunun yaşadığı tüm acılardan ve zorluklardan sonra edindiği bu değerleri ve deneyimleri israf ettiğiniz için büyük bir hataya veya diğer adıyla anakronik hastalığa düşerdiniz. kültürel ve estetik değerlerin yok oluşu anlamına gelir. Tekrar ediyorum. Tanrı kavramı bile büyük bir paradokstur: Hem yoktan var olmak hem. bir de erkek çocukla birlikte sadece siz kalsanız. Bu durum bir paradokstur.” bizleri robotlaştıracak kadar acımasızdır. Bu yeni değerler.Bir şeyin doğa mantığı taşıması. tarihsel süreçte bir dizi insanî değer. Bu bir çelişki oluşturmuyor mu? EVRENSEL ETİK . yoksa başıboş bırakıp. kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının korunması için. kendi ahlâkî değerlerimizi onlara “empoze” etmemiz. doğada güçsüze geçit yoktur ve büyük balıklar sürekli küçükleri yiyerek hayatta kalırlar. Paraya ve güce tapılır hâle getirilmiş küreselleşen dünyanın “modern değerleri. düşünmeden hararetle savunduğumuz pek çok Doğa Kanunu. Bu doğruların bazıları Doğa Kanunları ile çelişir.

Zerdüştlük’ten esinlenerek oluşturduğu bir karakter sayesinde kutsal sayılan her şeye saldırıyordu. biliyor musunuz? Çünkü hak ve hukuk tanımayan bir dünyanın istilâsından korunmak için en geçerli savunma şekli oydu. Ama bunun ön koşulu. Bu şöhreti kazanmalarında gördükleri ve yaşadıklarını gezemeyenlere anlatmaları da rol oynamıştır elbet. Önce Prusya’daki. Gözyaşı ırmaklarım Yataklarında sana doğru akıyor. Onları yıkıp.. o çağlarda dünyanın bir cangıldan daha tehlikeli oluşudur.. elinizdeki bir pasaportla tüm dünyayı özgürce ve güvenle dolaşabilme olanağınız var. savaşların ve her türlü ilkelliğin hüküm sürdüğü devirlerde seyahat edebilme cesaretini gösterebildikleri için övgü kazanmışlardır. Fakat Nietzsche’nin tek plânı bu değildi. Sizler ve ben. Marco Polo veya Evliya Çelebi neden “büyük insan” olarak anılırlar? Onlar. Burası sonsuz bir boşluk. bizi sonunda yine bu noktaya getirecektir. insan ruhunun doğası ve zihinsel yapımızın bir gereğidir. burası var.’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu. tecavüzlerin. köhnemiş Hıristiyan anlayışını yıkmak ve yerine yenisini koymak biçiminde uygulamak istemişti. silbaştan yenileri ile değiştirmek mümkün değildir ve zaten sonuçta ulaşılacak nokta yine bugünkünden farklı olmayacağı için abesle iştigaldir. Tüm işkencelerinle ve zulmünl! Lütfen geri gel.... hayır! O öldü... Bundan kaçınılamaz. katliamların. O nedenle. her tarafta yağmanın. insanların Tanrı’dan korkmaları yerine. Ve hızla daha da uygarlaşmaktadır.bugünkü ahlâkî değerlere ulaşacaklardır. eşkıyalığın. Bu boşluğun içine düştüğümüzü görmüyor musunuz?’ Nietzsche hurafelerle dolu bir Tanrı anlayışının yıkılması ve bunun yerine ‘doğru’ bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiğine inanmıştı. eldeki değerlerimizi korumak ve geliştirmektir.! Acaba kaçtı mı? Göçtü mü? Hayır. Eski kentlerin etrafı neden surlarla çevriliydi. Bizler O’nun katilleriyiz. Friedrich Nietzsche (1844-1900) buna benzer bir düşünceyi. yüksek bir yere çıkar ve ağlayarak şunları haykırırdı: ‘Tanrı’yı arıyorum. Bu doğallık. güçlü ve moral değerleri yüksek bir seçkinler tabakası yaratma hayali de besliyordu. sonra orijinal hâliyle yeniden diriltilecekti. ölüler ve deliler. sadece aşağısı. Bunun sağlamak için de uzun vadeli bir plân geliştirmişti: Bu tanrı önce öldürülecek. Sonuçta olan kendisine oldu. Artık yukarısı yok. Karamsar bir mizaç sergileyen Nietzsche. dürtü ve ihtiraslarından korkmaları gerektiğini öneriyor ve kendi yalnızlığından korktuğu zamanlar Zaratustra’yı Tanrı’ya yalvartarak şöyle haykırıyordu: Tanrım! Geri gel. yol kesmenin. Nietzsche zaman zaman pazarlara gider.. Tanrı’yı. Lütfen geri gel.. . 1883’te yazdığı “Zaratustra”da. kendi duygu. beynimizin doğal bir yapı olması bize düşüncelerimizin doğal olmasından başka olanak tanımaz. Siz zannediyor musunuz ki tarihteki dünya bundan daha iyi bir dünyaydı? Asla. fakat esas neden. Bu. daha sonra tüm dünyadaki ahlâksızlığı ve ikiyüzlülüğü yok edecek olan katı. Demek ki orman kanunlarının işlediği Marco Polo’nun dünyası epeyce medenileşmiş ve uygarlaşmış. O’nu bizler öldürdük. Oysa bugün. Uzletlerin sonuncusuna. Ve kalbimdeki son alev Sana doğru yanıyor. O nedenle her şeyin değiştirilmesini istiyor ve ‘İki tip insan değişmez. yaşamının son on yılını büyük bunalımlar ve hastalıklar içinde geçirdi.

bunca sanat ve değer üretmiştir. beyni bilgi açlığı çeken milyarlarca insan var. pozitif merak bile işlevini sürdüremeyecek hâle gelmiştir. “Evrensel düşün. ruhî dengeyi ve toplum düzenini bozacak yasakları delme arzusunu engellemek veya pasifize etmektir. . arzu ve merak doğurur. pozitif bir içgüdü olan merakın negatif zıddı olarak ortaya çıkar. her şey karşıtı ile var olabildiği için. dünyanın başına gelecek olan da Niçe’ninkinden farklı olmayacaktır. . yasakların az olduğu toplumlarda daha fazla görülmesi bir . insanoğlu bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeyi yakalayabilmiş. Bu suçları işlemek dinlerce de yasaklanmış ve fakat adına günah denmiştir. yasakların ve ayıpların kapsamı o kadar genişletilmiştir ki. insanlar suç işlemeye neden meyillidir ve suç ile günah arasındaki fark nedir? SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ . Bugün dünyada midesi yiyecek. dünyamızdaki sorunlar bizi diğer gezegenlerden daha fazla ilgilendirmelidir. Tanrının buyruklarına uymamayı da içine alır. hâlbuki. geliştirmek ve evrimleşmelerini sağlamak. Benim son mutluluğum! Eğer. Dünya küreselleştikçe ve ülkeler bile bir şehrin mahalleleri gibi kolayca gezildikçe. Fakat. Fakat bu durumun bir başka nedeni de. bu dengesiz ve sağlıksız eğitim onlardaki merak içgüdüsünü köreltmekte ve yaratıcılıklarını engellemektedir. sizin de Marco Polo örneğinde sözünü ettiğiniz gibi.Suç: Kanunlarca saptanmış yasaklara uymamak ve topluma veya bireylere zarar vermek demektir. Bunları benimseyen kişiler aynılarını kendi yörelerinde yaşamak istiyorlar. . Çünkü ayıp-günah-yasak üçlüsü çocuklara çok erken yaşta ve daha beyinsel nakışları örülmeden önce empoze edildiği için. suç işleme ilk insanlardan beri süregiden bir olgu. insan doğasında yasakları delme arzusunun varlığıdır. Dinsel öğretilerin istediği şey. değerlerimizi evrimleştirmek yerine devrimle yıkmaya çalışırsak. Merak: Dünyaya gelen insan yavrusunun hayata hazırlanması ve çevresindeki her şeyin doğasını öğrenmesi için gerekli olan bir içgüdüdür.Günahkâr insanların sayısının suçlulardan daha fazla olmasının nedeni de bu olsa gerek.Saptamanız çok yerinde. Sonuç olarak ben. Ve beğenilme içgüdüsü ile birlikte bu merak sayesindedir ki. yasaklara uymama güdüsü. Sizce. onları doyuma ulaştıracak ekonomik ve zihinsel gücümüzü Makroevren’i araştırma yolunda harcıyoruz. Oysa. Yani yasak. Çocukların her şeye dokunma ve olmadık şeyleri kurcalama isteği bu güdüden kaynaklanır. her yorumunuz bende yeni bir soru doğuruyor. bu dünyada hak ettiğimiz evrensel mutluluğu yaşamamız sürekli ertelenecektir. insanlar yeni kültürlerle ve yaşam tarzları ile tanışıyorlar. Ama günah suçtan daha geniş bir kavramdır. Mucitlerin ve icatların. Bu nedenle dünyadaki suç oranları son yıllarda oldukça arttı deniliyor.Benim bilinmeyen Tanrım.Efendim. küresel davran ve yöresel yaşa” prensibini edinmemiz gerektiğine inanıyorum. Zaten. Bu da pek çok toplumsal sürtüşme ya da değişim çıkarıyor ortaya. o “nefse hâkimiyet”. Fakat tarihsel süreçte günahların. öncelikli hedefimiz olmak zorundadır. Bu durum böyle devam ettiği sürece. ahlâkî ve sosyal değerler sosyobiyolojik insanın mutluluğu için en geçerli arşivdir. Oysa. Benim acılarım. kanunların ve dinlerin var olma sebebi de budur. On binlerce yıldan beri edindiğimiz evrensel. Bunları korumak.

Bilim cehaletin üstüne gittikçe. 20’nci kromozom üzerinde. Ama bu mekanizma kültürel etkiler yüzünden gereksiz yere öldürme davranışına kadar genişleyebilir. . Acaba özgürlük kavramı genetik şifrelerimize mi kayıtlı? DOĞA. Yani bildikçe bilmediklerimizin çokluğunu daha iyi anlıyoruz. zevk için avlanırlar ve çıkarlarını ya da toplumsal statülerini korumak için savaşlarda veya barışta birbirini öldürürler. gözleyebildiğimiz bir özgürlük anlayışı var. bir toplumun bilim ve teknolojide geri kalmasının nedeni yasakların ve günahların fazlalığıdır. bir savunma mekanizması olarak agresif davranma şekline dönüşür.Bu sözleriniz bana “bilimin akaryakıtı cehalettir” sözünü anımsattı. Bu durum da bizde yeni merakların doğmasına neden oluyor. İnsanlar protein ihtiyaçlarını karşılamak için öldürdükleri çiftlik ve kümes hayvanlarından başka. Merakın genetik olduğunu ben en açık hâliyle çocuklarda görüyorum.tesadüf olmasa gerek! .Nasıl ki evren. içindeki her fenomen.Acaba insanların agresif davranmasının nedeni de genetik olabilir mi? . ama sadece onlar değil tabi. Buradan çıkan sonuca göre. Fakat merakın çocuk yaşta köreltilmesi bence en önemli sebeptir. İNSAN VE ÖZGÜRLÜK .5 milyar insan var ve aynı sayıda da yabanî kurt var diyelim. Konuşmaya başlayınca sorduğu binlerce soru da merak içgüdüsünün bir başka kanıtıdır. kırdığı eşyalardan başlayarak çocuğa “suç işletmeye” o zaman başlar.Genetik yapımızda var olan iki temel içgüdü yaşamak ve üremektir demiştik. diyebiliriz. boy ve yükseklik değil. Ne tür bir işlevi olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış ama bu genin beyinde açıldığı ve düşünce sisteminde etkin olduğu sanılıyor. bilinmeyenler birer birer bilinir hâle geliyor ve böylece yeni bilgiler türüyor. Protein gereksinimi aynı olan bu iki canlı türünün öldürdükleri diğer canlıları sayacak olursanız. en. Agresif davranışların bir nedeni de bu değil mi? Ayrıca doğanın da.Efendim. PRP (Protiz Rezistanslı Protein) denen küçük bir gen var. İşte bu güdü. negatif ve nötrdür. Örneğin dünyada 6.Evet. Bir şey nötr (yüksüz) ise durağandır. her olay ve her görüngü de zıtlıklar paradoksu sayesinde var olmaktadır.Yani sizce. . daha önce akla gelmeyen yeni sorular doğuruyor ve dolayısıyla insan zihninde yeni cehaletlere yol açıyor. suçluluk duygusundan kurtulmak isterler. beyin geliştikçe ve Sosyal Bilinç olgunlaştıkça. öyle mi? . Daha yüzlerce faktör var.Böyle bir genin varlığına dair birkaç ipucu mevcut. insanın çok değer verdiği ve uğrunda sürekli savaştığı bir kavram. Varlığını ortaya koyması ve iş görmesi için . sonsuzluk ve hiçlik paradoksu ile var olmuşsa. Daha konuşmayı öğrenmediği için kültürel etkiler altına girmemiş bir çocuğun her tarafı karıştırması ve her şeyi ellemesi buna en güzel kanıttır. Evliya Çelebi’nin büyük cesaretle edindiği seyahat özgürlüğü gibi. yoksa merak sadece düşünen insandaki beyinsel bir fonksiyon mu? . özgürlük. insanların kurtlardan çok daha fazla sayıda canlı öldürdüğünü saptayabilirsiniz. Bu ilave katliamları insanlar kendilerini her bakımdan daha emniyette hissetmek ve “vur güdüsü”nü doyurmak için de yaparlar. . Evrene enerji düzeyinde baktığımızda görürüz ki: Madde soyut enerjinin somutlaşmış hâlidir ve maddenin gerçek boyutları. Bunu da kolayca rasyonalize ederek. Yaşamak güdüsünü iki temel davranışla tatmin ederiz: Yiyecek tüketmek ve bir tehlike anında vurmak veya kaçmak… Vurmak güdüsü. agresif davranma temelde genetiktir. pozitif. Bu merak içgüdüsünü tetikleyen bir gen var mı. Fakat her yeni bilgi.

Surlara hapsolan insan bir de totaliter rejimlerin baskısı altına girince. Ve evren sürekli genişlediği için yıldız kümeleri bile durmadan konum değiştiriyorlar. O yemyeşil dünyada yaşayan ve korku içinde ama özgürce dolaşan insanoğlu. Bu nedenle. enerji olarak yüksüz bir evren. Bursa’dan yola çıkan bir maymun.Tabiî. Temelde. doğada eşit değere sahiptir. Fakat mutlak özgürlük doğada tek başına bulunmadığı için. Dolayısıyla. Böylece özgürlük (pozitif) ve esaret (negatif) kavramlarından artık söz edilemez. Aslında. rüzgara. Olaya “doğa gözlüğü”nden baktığımızda. Fakat toprağa bağlanmış bitkiler ve milyonlarca yıldır yerinden kımıldamayan kayalara kadar. bunları iyi ve kötü olarak sınıflandırmış ve hatta pozitif enerjiye. Dünyadaki esaretin tümünü yok ederseniz. yağmura. ikisinin de aynı değerde. . Çünkü ne kadar kinetik özgürlük varsa. Özgürlük de böyledir. kültürel gelişim sürecinde. doğanın gözünde bizim değerlerimiz sübjektif ve görecelidir. Fakat biz. özgürlüğün değerine daha fazla artı yüklemeden edemiyorum. sahip olduğu değerden daha fazla artı bir değer yüklemişiz. benliğinde potansiyel tutsaklığı da taşıyacaktır. Bunca hareket ve değişim esnasında. yere basmadan.özgürce yer değiştirmek için çok ilginç yöntemlere başvuruyorlar. Çiçeklerini bin bir renge boyamalarının asıl nedeninin. etrafı surlarla çevrili kentler ve devletler kurmaya başlayınca korkularını azalttı ama özgürlüğünü de kısıtlamış oldu. O bakımdan. o zaman özgürlük -zıddı olmadığı için. On binlerce yıl önce. Sözgelimi. dolaşım kabiliyetini yitirmiş ve “esaret” hayatı yaşayan varlıklar da var. Zira bulduğu her pratik yöntem. gerekli ve şart olduklarını görürüz ve birisi diğerine tercih edilmez. potansiyel esaret. Esaret olmasaydı hürriyet de olmazdı. Burada bir nüansa dikkatinizi çekmek isterim: Pozitif ve negatif enerji türlerine bu isimleri takan insanoğludur. bizler bunu yaşamın doğal bir gidişi zannedecek ve özgür davranan veya özgürlük isteyen bireyleri belki de şiddetle cezalandıracaktık. İnsansoyu evrenin bir parçası olduğu ve genlerine kodlanmış Doğa Kanunları’na uyduğu için. Yani özgürce hareket eden mikroorganizmalardan ve hayvanlardan tutun da. Kara Delik ötesi Teklik (Singularity) denen bir evrendir. kinetik özgürlüğe dönüşme çabası gösteriyor ve olanağı buluyor. bilincimiz sayesinde farkına vardığımız her oluşumun kökeninde pasif nötr ve aktif pozitif veya aktif negatif vardır. Eğer tüm dünyada tarihten beri sürekli koyu bir esaret rejimi olsaydı. Yani.Peki. daldan dala atlayarak Kars’a ve hatta Çin’e kadar gidebilirmiş. Ben özgürlüğü “Kinetik Pozitif” ve tutsaklığı da “Potansiyel Negatif” olarak algılıyorum. . derebeylikler. her şey kendisi ve zıddı sayesinde var olur. uzay.. özgürlük ve tutsaklık evrenin işleyişinde vardır.eşit miktarda negatife ve pozitife bölünmesi gerekir.pozitif değerini kaybeder ve nötr hâle dönüşür. Evrendeki her şey sürekli değişiyor ve yenileniyor. içinde madde. hayvanlara ve insanlara “rüşvet” olarak ikram ettikleri meyvelerindeki çekirdekler veya polenler sayesinde. o kadar potansiyel tutsaklık olması gerekiyor.. sürekli bir özgürlük ve dinamizm arayışı içinde olmuş ve olmaya devam edecektir. zaman ve hiçbir hareket olmayan. kaçındığımız esaret de. bizim çok değer verdiğimiz özgürlük de. depreme ve süpernovalara dönüşen yıldızlara kadar evrende olağanüstü özgür ve dinamik bir yapı gözleniyor. başka topraklarda yeşermek arzularını hayretle ve heyecanla izliyorum. Onlar da -hayvanlar gibi. insanın bu özlemini mutlak mânâda tatmin etmesi asla mümkün olmayacak. Bu çabayı en yakınımdaki bitkilerde her mevsim gözlüyorum. özgürlüğü oluşturan temel etken evrendeki dinamizmdir sonucu çıkıyor mu buradan? . uçan böceklerin ve kuşların dikkatlerini çekip genlerini uzak diyarlara da gönderme gayretleri olduğunu düşündükçe. Bunlar için gerektiğinde agresif davranmayı ve savaşmayı kolayca göze almaktadır.

. belirsiz birer eylem olan davranışlarımızı ve düşüncelerimizi etkiliyorlar.. insanın -sosyobiyolojik bir canlı olmasından ötürü. filiz çağından ergenlik çağına kadar toprak ve hava koşullarının el verdiği kadarıyla ve fakat dallarını ve yapraklarını özgürce salarak büyür. Ben özgürlüğü -bu limitleri aşmamak kaydıyla. DNA’ları konuşurken fark ettiğiniz gibi. eksi değerdeki esaret de aynı oranda büyüyecektir.Burada öncelikle birkaç kavram arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak lazım: Özgür irade. kaos ve belirsizliklerin eseridir. O nedenle. bu evrimi hızlandırma olanağına kavuşamayız. belirlenimcilik (determinizm) gibi.Efendim. Gerçek özgürlüğü. Özgürlüğün evrimini zorlamak ve onu devrimle edinmeye kalkışmak. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde listelenmiştir. determinist birer mekanizma olan genler. diyelim ki insanoğlu o kadar olumlu bir evrim süreci geçirdi ve o kadar yüksek bir bilinç düzeyi yakaladı ki. bu göreli kavramı doğal denge terazisinde tartarak anlar ve uygularsak. yani bir anlamda “Evrenin Kıyameti” 5 milyar sene sonra gerçekleşecek deniliyor. Bakınız. Bence. Newton mekaniğine göre. Buna karşın özgür düşünce ve davranışlarımız da genlerimizin mekanik yapısını değiştirebiliyor. kendi doğamıza ve tarihsel diyalektik sürecimize uygun biçimde yaşayarak ve fakat kendi totaliter ve bağnaz fikirlerimizi saf dışı bırakmak için mücadele ederek bulabiliriz. insanoğlu belki bu limitler içinde kalmakla yetinmeyecek ve daha özgür bir dünya kurmak isteyecektir. ama bunun bedeli özgürlüğünü veya yaşamını yitirmek olur. evrenin her yerini mesken yaptı ve sonsuza yakın bir özgürlük kazandı. genetik mühendislik sayesinde bir gün belki doğasını bile değiştirebilecek.Doğa Yasaları’nın ve toplumsal kanunların tamamen dışına çıkma özgürlüğü bulunmamaktadır. Bir vişne ağacı.özgürlüğünü tekrar kazanmanın savaşını vermeye başladı. genetik şifrelerimiz bize ne kadar özgürlük tanıyor? GENLERİN ESİRİ MİYİZ . aslında determinizm. daldan dala atlayıp gezen maymun örneğinde olduğu gibi uçaktan uçağa atlayıp. özgürlük. özgür iradenin nefes aldığı ve hayat damarlarının beslendiği kaynak olan özgürlük. . Ve aşırı özgürlüğe karşı aşırı tutsaklık denklemi yine çalışacak. gidecek. İçinde böylesine belirsiz ve hercümerç bir etkileşimin olduğu bir sistemde.Peki. Bu kabarmış özgürlük içgüdüsü ve özlemi uğruna hâlen savaşıyor ve ışığı demokraside bulmuş görünüyor. belirsizlik. Hatta. Hayal gücümüzü aşan bu zaman içinde.. Özgürlüğü. Bunun gibi. ortaya yeni esaret türleri çıkaracaktır. Tüm evren ve içindeki “özgür insan” önce kara deliklere. O zaman artı değerdeki özgürlük o kadar büyüyünce. Ve sonra bom! Büyük Sıkışma!. insanoğlunun ta ilkçağlarda kaybettiği ve ancak Magna Carta ile ucunu yakaladığı özgürlüğünün sınırları. Büyük Sıkışma.Hayır. tutsaklık ve özgürlük dengesi hiç değişmeyecektir. kaos. mekanik ve determinist bir mekanizmanın yaşamasına olanak yoktur. O zaman kurduğunuz denklemi değiştirmek zorunda kalmayacak mısınız? . sonra da Teklik denen o hiçliğe hapsolup. bizi tatmin edecek özgür bir dünyayı kurmamız daha da kolaylaşacaktır. ışık hızından daha hızlı hareket ederek. ama henüz bu liste bile uygulanmamaktadır.. tüm evren kurulu bir saat gibi hareket eder ve içindeki her şey bilardo topları gibi önceden belirlenmiş yönlere doğru gidip gelirler. Bu etkitepki mekanizması determinist bir oluşumdan başka bir şey değildir. Yetenekleri elverdiği için zaman zaman bu yasaları delebilir. ama onun bir çınar ağacına dönüşme özgürlüğü asla yoktur.doğal ve kozmik bir hak olarak görüyorum. . dünyayı dolaşabilmek bağlamında anladığımız sürece de..

benden içeru. Bu genetik ve dışsal koşullar benim yemek alışkanlığımı belirler. Bu kaosu Heisenberg. Amaç sözcüğü de en göreceli kavramlardan biridir: Kimin nereden. Mikro ve Makroevren’de hiçbir şeyin belirli.Efendim. İşte. nerede ve ne miktarda yağacağını hiç kimse kesinkes bilemez.Acaba bu siyah ve beyaz renklere de esaret mi diyoruz? . Yani özgürlük. yemek zamanımı ise sosyal ve biyolojik koşullarım.” İşte o ben: “Kolektif Ben”dir. . Bizi bu seçeneklere sahip çıkmaya iten nedenler de hem genetik. yardım istemeyen insanlara yardım eğmeyi istekle yaparız. uçlardaki siyah ve beyazda değil. Bunun yanında. Ben bunu yadırgamıyorum. ancak bazı tahminlerde bulunabilir. “Bende bir ben var. Bu soruyu kime sorarsanız farklı yanıtlar alırsınız. Fakat Kaos Teorisi’ne kulak verirseniz. Buna rağmen. Benim özgürlüğüm. yaşamın amacı nedir? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM . Heisenberg. yani determinist olmadığını savunur. Aslında yemek yiyebilmem birçok determinist etkene bağlıdır: Açlığımı genler belirler. yemeğimi hava koşulları. Örneğin. Belirsizlik İlkesi dediği bir kavramla açıklamaya çalışmıştır. Yani. İnsan olarak hepimiz. İnsan davranışları ve kişilik arasındaki ilişki de böylesi bir karakteristiğe sahiptir. Newton’un da. sistemin parçalarını teker teker belirleyip isimlendirseniz dahi.. Biyolojik ve Sosyal Bilinç’tir. Örneğin yağmurun nasıl yağdığı ve kar tanelerinin nasıl oluştuğu artık iyice belirlenmiştir. Çünkü genler kendi şifrelerini kullanmak istedikleri için. aslında iyi determinizmin ta kendisidir: Kendi limitlerimizi anlayıp kabullenme ve bu sınırlar içinde kendi seçeneklerimizi yaşamaktır. özgürlük.Ben izafî kavramlara hep çekinceli yaklaşırım. oldukça sübjektif bir kavramın ismidir. İşte bu da bir determinizmdir. benliğini determinist ya da özgür bir dünyada yaşamak isteyen “Ben”in amacı ne olmalıdır. olayların sonucunu kestirmeniz yine mümkün olmayabilir. determinizm ve belirsizlik limitleri arasında kalan bu alanda ortaya çıkar.Hayır. fakat bunların ne zaman. İşte bu nedenledir ki. Serbest ekonomi piyasaları da böyle bir sistemdir. Buna kötü determinizm diyebiliriz. Heisenberg’in de haklı olduğunu görebilirsiniz. Ögeler determinist. aradaki gri tonlardadır. hem de kültüreldir.. hangi gözle ve ne zaman baktığına bağlı olarak değişen. Ama Yunus’un dediği gibi. Buna da iyi determinizm diyebiliriz. Bunun adını “Ben” koymuşuz. çünkü bu durum monotonluğu itici . Hiçbir insanın bir dakika sonra nasıl davranacağını bilemezsiniz. evrende aslında bir kaos yaşanmaktadır. fakat bize emreden insanların işlerini ya savsaklar ya da zorla veya stres altında yaparız. Bence şöyle düşünmek lazım: Dış koşulların veya diğer insanların bana empoze ettiği determinizm özgür irademe her zaman ters gelir. Yani: Kaos gibi görünen bir sistemi oluşturan elemanlar veya olaylar arasındaki ilişki o kadar çok ve karmaşıktır ki. fakat yine de zamanı hakkında tam bir tahmin yürütmenize olanak vermez. ama sonuç belirsizdir. Ve en basit kurguya sahip sistemlerden bile çok karmaşık sonuçlar çıkabilir. çiftçiler ve bitkiler. insanın davranış kalıpları uzun vadede ortaya çıktığı için. Meselâ benim bu akşam ne zaman yemek yiyeceğimi veya yiyip yemeyeceğimi bilemezsiniz.Neyse ki Newton bu konuda yanılmıştır. onun kişisel özelliklerini kestirmek kolaylaşır. kendi genlerimin ve kendi düşüncelerimin bana empoze ettiği determinizm bana iyi gelir. Ama eninde sonunda mutlaka bir şeyler yiyeceğimi bilirsiniz. . emir altında olan insanlar daha fazla strese girerler ve o yüzden daha yüksek kalp hastalığı riski taşırlar. davranışlarımızı da etkileyen bir genetik determinizm sahibiyiz. ama gelecek 3 gün içinde mutlaka bir şeyler yiyeceğimi tahmin edebilirsiniz. bir başka deyişle. bizi başka genlere ve geleneklere sahip insanların emirlerine karşı çıkmak için güdümlerler.

sonuçta bu kadar çeşitli ve mükemmel canlıların oluşmasını sağlamıştır. Kaldı ki. Bu saptama. ama 50 bin sene öncesi.bir dizi kültürel değer ve ekonomik kazanım üretmek. çoğalmak ve değişken çevre koşullarına adapte olmak zorundadır. bire otuz veren buğdayı ekerse. Bunun arkasında duran “bilimsel iştah” yanında. Bu evrimsel değişim. insanın konuşmaya. “Tüm bitkiler ve hayvanlar milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ilkel canlıların evrimleşerek başkalaşması sonucu ortaya çıkmıştır. üremek ve evrimleşmektir.. Fakat.bulan insan doğasının bir sonucudur.Aslında bu zamanı 250 bin yıl olarak kabul edenler de var. . çevre koşullarına ve topluma uyum sağlayarak yaşamı sürdürmek ve -diğer canlılarda bulunmayan yaratıcılığı sayesinde. Darwinizm gibi bir akım kapitalizmin gelişimi için gerekliydi. Darwin 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayımlayınca. elini ve dilini daha iyi kullanarak. Doğadan başlarsak. Yani. Tabiat . 15-20 bin sene öncesine gittiğinizde bile insanların ne denli doğal ve ilkel yaşadıklarına tanık olabilirsiniz. . . Bu gayesini milyonlarca yıldan beri yeryüzünde büyük bir başarıyla gerçekleştirdiğine hayretle tanık oluyoruz. bu konuda aralarında büyük bir ihtilaf yoktu. Nasıl ki iki meyve ağacından az meyve vereni keser ve bire on veren buğday yerine. Fakat 50 milenyum önce. kültür altyapısını oluşturmaya 50 bin yıl önce koyulmuştur. insanın da sadece iki temel amacı vardı. engizisyon gibi insan onuruna ve haklarına tamamen aykırı bir sistem kurmuş ve uygulamış olan Kilise’nin hâlâ elinde bulundurduğu görkemli gücü çökertmek ve paylaşmak amacı geliyordu. insanoğluna özgü amaçlar koleksiyonu içinde birbirinin aynısı ve benzeri olan sadece birkaç temel gaye bulabilirisiniz.Evet. Çağımızdaki 6. gelişen ateizmi ve kapitalizmi destekler görüntü verdiği için. Zaten bilim de fazla gelişmemişti. Ayrıca. Bunlar da evrensel ortak paydalardır. 142 senedir hâlâ kanıtlanmamış ve kanunlaşmamış bir teori olarak bekleyen Darwin’in tezini. güçsüz özellikler yavaş yavaş tercih edilmemiş ve kaybolmuştur. altında yatan başka sebepler de vardı: Başta.. doğal bir ayıklama mekanizmasının sonucudur (Doğal Seleksiyon). bu sürpriz ve kilise öğretilerini yadsıyan teoriyi destekleyen çok sayıda bilim adamı ve iş adamı oldu. . Madem ki Hz. öyleyse insan kültürünün ve etiğinin babası sayılabilir.Neden 50 bin yıl? . yaşamak ve üremek. Aslında. elimizde 50 bin sene öncesine değgin hiçbir yapay kalıntı olmayışına ve insan kafatası ve beyin büyüklüğünün 50 bin senedir hiç değişmediğine dayanılarak yapılmaktadır.Efendim. 300 milyon yıldan beri devam eden bu ayıklama. Evrim Teorisi bu çevreler tarafından neredeyse göklere çıkarıldı. Çünkü yaşamak için. diğer canlılar gibi.. onun önde gelen iki amacı. Âdem konuşabiliyor ve ilk emir olan “öldürmek günahtır” yasağını koyabiliyordu. altını çizerek söylüyorum.Fakat bilim adamları ile din adamları bu konuda bir türlü anlaşamıyorlar. Zaten... Demek ki üç amaçlı insan bu evreden sonra gelişmeye başlamış. düşünmeye ve alet yapmaya başladığı çağdır. Darwin ne diyordu?.O hâlde düşünen ve ahlâkî değerleri olan insanı dinsel bağlamda temsil eden Âdem ve Havva 50 bin yaşında demektir bu. öyle mi? .. Charles Darwin’e (1809-1882) kadar.” Darwin’in mantık zinciri şöyleydi: “Nasıl ki bir çiftçi iki ineğinden birini kesmek zorunda kalınca sütü az olanı kesmeyi yeğler ve yararlı olanı yaşatır.5 milyar insanın binlerce gayesinin kökleri bu üç ana kaynaktan beslenir. Doğanın önemli parçası olan insanın ise üç temel amacı var: Üremek. pek çok insan kanun gibi gördü ve hararetle savundu. bir canlıda güçlü olan özellikler diğer nesillere kalıtım yoluyla geçerken.

esas kıyamet. Zooloji.Yani. Bir düşünceyi değişmez düşünceler klasörüne koyar ve o klasöre o düşüncenin doğru olduğunu destekleyen bilgileri de depolayıp uzun süre saklarsanız. .Peki diyelim ki. bilimsel düşünmeye saygımdan ve bağlılığımdan dolayı bu teoriyi kanıtlanıncaya kadar. . bu bulguların kutsal kitaplarla çelişmediğini. Düşünce gibi esnek değildir.sadece önemli bir tez olarak görmeye devam edeceğim. daha ileri gitme olanağı kısıtlı olduğu için hantal ve tembeldir. Örneğin. Kimi zaman da katılaşır veya buz kesilir. doğada var olan evrim gerçeğine parmak basmıştı. çok daha uygun ve mükemmel biçimde yapmaktadır. sorgulayıcı ve su gibi akıcıdır: Girdiği kabın şeklini alır. Düşüncenin yapısı irdeleyici. güçsüzler telef olur ve güçlüler ayakta kalır. İklim koşulları kötüleştiğinde. Darwin. Ama bu geçişleri gösterecek bir tek iskelet bulunamadı. Bu yeni türlerin oluşumunu sağlar. kırılgandır ve kolay kolay buharlaşmaz.. Botanik.” Buraya kadar Kilise’nin gösterdiği tepki aslında onların ne denli bağnaz düşündüklerini ortaya koyuyordu. İnsanlar bile aşı yoluyla yeni türler oluşturabilmektedir. ama eğer teori doğrulanırsa. Osmanlı uleması bile Darwin’in teorilerini tehlikeli bulmuş ve kitaplarının okunmasını yasaklamıştı. düşmanlar çoğaldığında ve yiyecek kaynakları azaldığında türler arasında rekabet artar. en fazla işe yarayan özellikler gelecek kuşaklara aktarılmış olur. insanlarla maymunlar arasındaki benzerlikten söz edince. ama türlerin gelişimi evrim sayesinde oluyor. Bilim adamları da kendi aralarında Darwinciler ve Dindarlar olarak ikiye bölündüler. Fakat bir müddet sonra yapılacak yorumlar sayesinde sular yine durulacak ve inananlar bir yolunu bulup. doğal bir sürecin nasıl işlediği üzerine gözlemlerini açıklamıştı. üstüne ekleyip hacmini artırabilirsiniz.Sizce inanç denen olgu neden bu kadar inatçı. o düşünce zamanla katılaşıp buz donar ve bir inanç veya ideoloji hâline dönüşür. Oysa Darwin. Böylece. hayvanların genetik şifreleri çözüldükçe Darwinci görüşler daha da öne çıkacak ve belki de kanunlaşacak. sizce evrim yeni türler ortaya çıkarmıyor. Zira Darwin. . Zaten evrim kelimesini de türlerin birbirinden türediği bağlamında değil. sadece binlerce yıldır yapılan yanlış yorumları düzelttiğini söyleyecekler.Hayır. Bu mekanizma bazen anî değişimlerle (mutasyon) bozulabilir. düşüncenin katı bir türevidir. Darwin’in 1871’de yayımladığı “Descent of Man” adlı kitabından sonra koptu. İşte inanç böyledir.da böyle bir genetik seçim yapar. düşüncenin donmuş hâlidir. Tanrı’yı inkâr etmemiş. ortalık bayağı karışacak.Esasen inanç. Teorisinde yanlışlıklar ve eksikler vardı ve İncil’le çatışıyordu ama Tanrı anlayışı ile çatışan fikirler öne sürmediği birçok bilim adamı tarafından savunuluyordu. domuzdan file veya filden zürafaya geçişi gösteren bir dizi fosil iskelet olması lazım. Fakat. yani kolay kolay değişmiyor? .Bunun olacağına pek ihtimal vermiyorum. Bu böylece devam edip gidecek. Doğal ayıklama bunları da zamanla güçlü hâle dönüştürür. Tıp ve Antropoloji dallarındaki son 100 yıllık gelişmelerin ve bulguların hiçbirisi bu teoriyi kanunlaştıracak kanıtları ortaya çıkaramadı. çevre koşullarına adaptasyonu ve bu sayede gelişimi anlamında kullanıyorum. . Ben. Kendisini yaşatan çevre koşullarını bulduğunda daha da katılaşır ve bir aysberg gibi . hastalıklar arttığında. yeni türler de evrim yoluyla ortaya çıkıyor ama bir türün diğerinden türediğine inanmam için elimde somut kanıtlar olması gerekir. Doğa bu işi. Bazen kendisinden daha kuvvetli bir düşünce ile karşılaştığında buharlaşıp yok olur.. Kilise ile Bilim Dünyası’nın arası iyice açıldı. O zaman bunu dinsel öğretilerle ve kutsal kitaplarla nasıl bağdaştıracak din adamları? .

Albert Camus. varoluş meselesi. Bu konularda şimdiye dek on binlerce kitap yazılmasının ve binlerce farklı yanıt bulunmasının sebebi bu izafiyetten kaynaklanmaktadır. Bu düşünce bir buzdağı gibi donup büyüdükçe bir ideoloji mi olacaktır sizce? MUTLULUK SORUNU .Kirli suyun donması gibi. Bir dine inanan kişinin imanı ne kadar katı ise. bir ateistin inançsızlığı da o kadar katıdır. “yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen hemen her şeye katlanabilir” der. düşünen ve araştıran ve yaratıcılığını kullanan insan kendine -doğaya rağmen ve doğaya karşı olmak üzerebir hedef veya erekler dizisi oluşturmak zorundadır. Yaşamınızı onun dikte ettirdiği biçimde kurgularsınız. bir enerji türü olan düşünce de donduğu zaman inanca. Mutluluk anlayışı ve yaşamın amacı kişiden kişiye değişebilir. Görünüşteki amacı sadece üreme ve evrim olan doğanın bu banal gayesinin esiri olmamak için. bu yüzden yaşamını sürdürmeyi mânâsız bulan kişi çok şey kaybeder. O nedenle. öz vermeye ve en zorlu koşullara dahi katlanmaya razı olur. onu yitirmemek için acı çekmeye. Aslında. hayatın bir anlamı olduğu inancı. Etik dediğimiz ahlâkî değerlerin tümü. bu görüşün çok popüler olmasının esas nedeni “mutluluk nedir?” ve “yaşamın amacı nedir?” sorularına kolayca yanıt bulunamamasıdır. Onun da buharlaşması o kadar kolay değildir: Yanlış bir inancı veya ideolojiyi besleyip büyüttüğünüz için. Oysa. Aksi hâlde. ülküye.Ya yanlış inançlar?.Bakınız. Nietzsche. Ve aslında ikisi de aynı düşünce pınarından çıkıp. “mutluluk bir makineye benzer: Ne kadar basitse.büyür. artık o inancı bir evlâdınız gibi kolay kolay terk edemezsiniz. bu noktada bir parantez açalım isterseniz: “Yaşamın amacı mutlu olmaktır” diyen epeyce yaygın bir düşünce var. Sorular insan zihnini zorlayınca. İnsanın kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölebilme yeteneği vardır. O zaman da gücünü bir veya iki yöne doğru kanalize etmiş oluyor. o kadar az bozulur. birbirine zıt kutuplarda buzlanmışlardır. tarihten beri ürettiğimiz düşüncelerin katı bileşkesidir. bunların izafî olmasıdır. Bu durum doğamıza ve Doğa Kanunları’na aykırı değildir: Nasıl ki enerji donduğu zaman maddeye dönüşüyorsa. insanın elinde tutmak zorunda olduğu yüksek ahlâk ve göksel değerleri içeren amaçlarını korumak için. insanı ve evreni iyi tanımış olmak. bu mücadelenin anlamsız olan hayata. kişi. meraklı birçok insanın hayata tutunmaları zorlaşıyor. sadece yaşamayı ve üremeyi empoze eden bir düzenek gözüyle bakılmamalıdır..Efendim. genelde kolaycılığa kaçar ve bulunmuş bir yanıtı benimsemeyi yeğleriz.” Bu alıntıyı biraz açmak isterim: Bence hayatı. Aradığını bulması hâlinde ise. Kromozomların. insanda heyecan yarattığı gibi bezginlik de yaratıyor. karşılaştığı engellere başkaldırmasının gerekli olduğunu. Esasen anlam arayışı. bütün değerlerinin odak noktası olacak bir adanmışlık ilkesi ve amacı geliştiriyor. yaşamın varoluş sebebini ve özgürlüğün sınırlarını belirlediğini kavrayan insan biraz karamsarlığa düşebilir. yanlış inanç da donar ve katılaşır. yaşamakta hiçbir anlam ve amaç göremeyen. . İnsan genomundaki genetik hafızaya. biçim ve renk vereceğini anlatmaya çalışmıştır. Bu iki soruya kolay yanıtlar verilememesinin asıl nedeni ise. en ürkütücü koşullarda bile kişinin yaşama sarılmasına yardımcı olur. insana özgü ve . ideolojiye veya ahlâkî değerlere dönüşür. Oysa. . . Bu zorluğu yenmek için.. genetik detaylara kadar inen kişiye ürkütücü gelebilir.

Kırılma. anlamını bir ölçüde değerlere borçludur. amaçlarını gerçekleştirdiği ve değerlerini yaşatabildiği oranda mutlu olur. Bakınız Shakespeare ne diyor: İnsanların çoğu sevmekten korkuyor. değerler edinilip yaşandığında kavranır. Acaba yaşama anlam katan duygularımız da genlerin etkisinde mi? Örneğin. insanların birbirine küsmesinin genetik bir nedeni var mıdır sizce? DUYGULAR KALPTE Mİ. ruhsal bir kaynaktan taşıp gelen gerçeklerin de tesiri altında düzenlemek gerekir. sorumluluk getireceği için. Öyle anlaşılıyor ki yaşam. Unutulmaktan korkuyor. gençliğinin kıymetini bilmediği için. “Yaşamı anlamsız gören kişi hem mutsuzdur hem de yaşama uygun değildir. dostlarına ve hatta tüm dünyaya küsebilir ve bu duygusal tepkiyi kısa veya uzun süre götürebilir. Hayatı sırf maddesel bir olgu olmaktan çıkarıp. insan. Ve yaşamdan korkuyor. İnsan: Ruh denen varlık ile madde denen varlığın bir sentezidir. hayvanlarınkinden daha yüksek bir değer talep edemeyecektir. en azından yarısı bedeniyle ilgili. Albert Einstein’in deyimiyle. Yaşlanmaktan korkuyor. Amaç yoksunluğu ise. İnsanın anlam arayışı ile değer olgusu arasında tükenmez bir münasebet vardır: Değerlerle ilişkisi bulunan kişinin yaşamı. diğer yarısı da ruhî yönüyle ilgilidir. bu amaçtan kaçamaz ve yalnızca hayvansal varlığa hizmet etmekten daha yüksek bir amaç için atılım göstermediği sürece. Düşünmekten korkuyor. dünyaya iyi bir şey vermediği için. kendisi yerine başkalarına göre yaşadığı için. Kırgınlığın şiddetine göre. Zaten hayatın anlamı da. Ölmekten korkuyor. -Efendim. Hayatta amaç ve anlam yakalayamamış insanların mutlu olmaları hemen hemen olanaksızdır.” Düşünen ve duyumsayan bir varlık olarak insanın anlamdan yoksun bir dünyada var olması imkânsız gibidir. reddedilmekten korktuğu için.Küsme bir kırılganlık işaretidir ve kırılma duygusunun doğurduğu bir tepki veya davranış biçimidir. kaybetmekten korktuğu için. ruh sağlığının da kuvvetli bir göstergesidir. Konuşmaktan korkuyor. değerlerin gerçekleştirilmesine katkı yaptıkça anlam kazanır. Duygularını ifade etmekten korkuyor. yaşamdan. teşekkür ederim. Anlam arayışı. kendisini sevilmeye lâyık görmediği için. . eleştirilmekten korktuğu için. BEYİNDE Mİ . aslında yaşamayı bilmediği için. İşte bütün bu nedenlerden dolayı. kişi kendine. duyusal uyumsuzluğun bir göstergesidir. Sevilmekten korkuyor. İnsan ister ilkel isterse medenî olsun.önemli bir gereksinimdir. acı ve aşkla birlikte ruhsal dengemizi en çok etkileyen üç duygudan biridir. sadece bu sözleriniz üzerine bile birkaç kitap yazılabilir. Bu yüzden insanın hayattaki amaçlarından.

anlaşılmaz ve mantıksız gelen duygularımız fiziksel birer oluşumdur. Orta Evrim Mantığı ve Üstün Evrim Mantığı. psikolojik ve ruhsal yapımızla birlikte beyin hücrelerimizdeki “genetik bilgi bankası” nın hafızadır. Doğadaki fizik ve matematik kanunlarının evrim yoluyla biyolojimize işlenmiş hâli. pozitif düşünmek ve pozitif çevre . Dar çerçevede mantıksız görünen ve rasyonel düşünce tarafından sürekli dışlanan duygular. geniş perspektiften bakıldığında bilincimizin en vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. negatif olduğu zaman bütün dallar ve yapraklar negatif olur ve köklere bile negatif sinyaller ulaşır. Bu sistem. fakat gerçeği içerdiği hâlde acıya ve kırgınlığa sebep olur. Ama salt bilgi üzerine oturttuğumuz yanlış eğitim sistemi yüzünden. İşte bütün duygu ve düşüncelerimiz bu üç mantık düzeyinin kombinezonları ve varyasyonlarıdır. Ben buna ham bilinç diyorum. sebebi ve sonucu vardır. Ben bu potansiyel yeteneğimiz sayesinde evrimsel bir sıçrama yapacağımızı bile düşünüyorum. Aslında. bize hak ettiğimiz bir kötülük yapılabilir. Keza. mutluluk ve mutsuzluk gibi. kullanılması ve belki de daha heyecanlı bir çağın başlangıcının müjdecisidir. Yani. kendisini gizleyebilmesinden ve sevgi. Duyguların oluşumunu bir ağacın anatomisine de benzetebiliriz: Duyguları uyaran sinir hücrelerini ve aralarındaki bağlantıları ağacın köklerine benzetirsek. bu potansiyel hazinemizden yeterince yararlanamamaktayız. hatalar ve gerçekler. Bu. rasyonel davranma ve bilgiden bilgi üretmektir. Biyolojik Bilinç’in bir parçasıdır. çevreyi algılama ve bir tehlike anında vurma veya kaçma güdülerini doğurur. sevinç ve öfke. kötülüğe ve acıya dönüşebilir ve küsmeye yol açar. hem de gerçeği doğurabilirler. saygı. Bu çeşitlemelerin hem negatif hem de pozitif boyutları vardır: Sevgi ve nefret. IQ testlerinin yerini EQ (duygusal zekâ) testlerine bırakmış olması. Orta Evrim Mantığı: Sınama ve yanılma yöntemiyle öğrenme yeteneğidir. Ayrıca. bize çok karmaşık. Ve bütün duygular genlerden gelen emirler üzerine üretilen enzimler. yalan bir sevgi ve saygı gösterdiğimiz hâller. üreme. gözleme. Birine içten içe küstüğümüz hâlde. öğrenme. kızgınlığın bu “maskesi”ni kullandığı anlardır. Bu bilgi hayatta kalmamızı sağlar: Yani.. Bu genetik belleği ilköğretim. Bunların birinden diğerine geçişi çok kolay ve anî olarak gerçekleşebilir. gerçekler bizi kırabilir ama hatalı ve rencide edici şekilde yüzümüze vurulduğu zaman. dayanılır hâle getirebilmemizi sağlar. Bu becerisi. hormonlar ve beyindeki nörotransmiter denen salgılar sayesinde oluşurlar. Küsmeye neden olan bu üç etken.İnsanı kıran ve acı veren nedenler arasında üç temel faktör vardır: Kötülükler. evrim kurallarına uyar ve içinde doğa mantığı taşır. sempati. İnsanın en şiddetli acılara dayanabilmesi de bu duygunun bir bukalemun gibi rengini değiştirebilme özelliğine sahip olmasındandır: Acıları bir şekilde rasyonalize ederek. bu uyarıları tetikleyen düşünce veya dış çevre faktörleri ağacın gövdesi ve dalları olur. lise ve fakülte gibi üç düzeye ayırmak mümkündür: Temel Evrim Mantığı. Örneğin. hatalar hem kötülükleri. Temel Evrim Mantığı içerir. özveri gibi diğer duyguların “postuna” bürünme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanır. birbirleriyle iç içe birer ilişki içindedir. beslenme. Kırgınlık duyguların en yanıltıcı olanıdır. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda. bütün duyguların birer mantığı. Üstün Evrim Mantığı ise: Akademik düzeyde düşünme. Gövde. yani düşünce ve çevre.. O hâlde. Çünkü bizi diğer canlılardan ayıran ve “üstün” kılan şey: Duygusal. bazı hayvanlarda ilkel düzeyde gözlenir fakat insanlarda üstün bir gelişme göstermiştir ve Sosyal Bilinç’in bir parçasıdır. bu “tutsak kalmış” beyinsel ve genetik gücümüzün açığa çıkarılması. Bunu tüm hayvanlarda ve çocuklarda görebiliriz.

. aşk gibi… Heyecan (excitement) ise: Duyguya oranla daha kısa süreli. suçluluk. üzüntü.Hüzün duyma . Beynimizde. Örneğin bir ayağı topallayarak yürüyen bir kediye duyulan acıma hissi. şiddetli bir duygudur. öfke. farkına varılan böylesi bir tepkidir. Böylece en geç 6 saniye içinde.Mutsuz olma . ama daha yoğun ve şiddetli bir uyarılmışlık hâlidir. Fakat öncelikle duygu derken nelerden söz ettiğimizi saptamak ve hafızamızı tazelemek bakımından şu listeye bir göz atmak yerinde olacaktır: . millet. “Yüreğim ağzıma geldi!”. Fakat beyin. Duygu (emotion): Farkına varılan bir hissin kuvvetlenerek. buruk acı gibi) . bezginlik. nohut büyüklüğünde bir “duygu merkezi” var. . isyan. duygusal denge ve verimlilik bakımından son derece önemli iki etkendir. sevinç.Evet. Hipotalamus denen.Mutlu olma .Sevgi (çocuk.Bu arada sözünü ettiğiniz Duygusal zekânın tanımını yapar mısınız? DUYGUSAL ZEKÂMIZ . şefkat. .Duygu ile his arasında bir fark var mı? .Hayranlık/Gıpta .Hırs/İhtiras . hınçlanma. Yani çabuk gelip geçen. cesaret. hem hormonlar hem de sinir sistemi kullanılır. “Kan beynime sıçradı!” veya “Kendimi zor tuttum!” ifadelerindeki şiddetli duygusal hâller.Zevk alma . aralarında bir nüans var ama işin içine heyecanı da katarak açıklayalım: His (feeling): Herhangi bir şeye karşı zihinde veya bedende oluşan ve yoğunluğu yüksek olmayan bir duygusal tepkinin farkına varma işidir (awareness).Aşk (cinsellik taşıyan romantik sevgi) .Acı (yürek acısı. umutsuzluk.Utanma (masumiyet ya da şerefsizlikten doğan duygu) . pişmanlık. kıskançlık.Kendini üstün hissetme . beyin o organa bir sinirsel sinyal (impulse) gönderir ve bu sinyal bir refleks hareketi yaratır.Kuşku/Vesvese . Bence başarının sırlarından biri de budur. bedenin tümünü uyarma ihtiyacı hissettiği zaman.Alınma/Küsme . Korku. o duyguyu gerçekleştirecek hormonları üreten salgı bezlerine bir sinyal gönderir ve bazı hormonlar hemen üretilip. bu işi bir sürü sinyal gönderip zahmetli bir şekilde yapmaz. şaşkınlık. korku. Heyecanlanma gerektiği zaman ise.Panik/Şok . Hangi duygu veya refleks uyandırılacaksa. minnet.koşullarında yaşamak.. Tanrı sevgisi) .Üzüntü. o hormonun yarattığı duyguya kapılırız. bilinçte ve bedende genel bir uyarılmışlık hâli (arousal) oluşturmasıdır. . aile. dost. insan. Vücudun sadece bir organını veya bölgesini uyarmak gereksinimi ortaya çıktığı zaman.Şehvet (cinsel dürtüleri tatmin etme isteği) .Gurur/Övünç .Kendini aşağı hissetme . heyecan kategorisine girerler. kan dolaşımına akıtılırlar.Duygusal zekânın içeriği henüz tam olarak anlaşılamamıştır ve hatta tanımı bile henüz bilimsellik kazanmamıştır.Tatmin olma .

Aksine tamamen maddî ve bedensel bir olgudur. Ama herkesin yararlandığı evrensel insan haklarından yararlanma hakkı verir. testisler. Duygu dediğimiz şey “kültürel kutsallaştırma” yüzünden çok sayıda insanın yanlış bir inanca kapıldığı gibi. doğru zamanda. temeli çürük bazı savlarla sürdürülmektedir. Bu ayırımları yapmak doğru mu? Doğru ise. Duygusal zekâ. Çünkü değer kavramı göreceli ve insana hangi pencereden bakıldığına göre değişen bir olgudur. kültürel ve evrensel değerlerle donandıkça ve ürettikçe yücelen bir canlıdır. Hipofiz bezi. “Kişisel değerler her zaman sübjektif. başarı ve servet bunlardan bazıları. Ama zor olan şey. aklın kendisini his bombardımanlarından koruması ve duyguları gerektiği yerde bastırma gücünü veya yaşatma isteğini gösterebilmesidir. bu çağda başarılı bir yaşam için geliştirilmesi gereken önemli bir zekâ türü olarak karşımıza çıkmaktadır. günümüzdeki bazı hümanist akımlarca bir moda hâlinde. herkes gibi duygu. kafein veya alkol ile eşdeğer etkiler oluştururlar. “bütün insanlar değerlidir” diyenler. doğru duyguyu doğru oranda ve doğru tarzda gösterebilmektir. aklını. renk. insanları değerli kılan özellikler nelerdir? SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ . doğru kişiye karşı.Efendim. İnsan: Dili. sezgilerini ve becerilerini geliştirdikçe. bu. Bunların bazıları eroin. bedenin psikofiziksel faaliyetlerini düzenleyen ve “Endokrin Sistemi” denen hormonlar sistemine bağlı olan salgı bezleri ile sıkı bir işbirliği içindedir.Bu ayırımlar binlerce yıldan beri yapılmakta ve sosyobiyolojik insanın bir gerçeği olarak hâlâ süregitmektedir. belki de ortalamanın çok üstünde bir duygusal zekâya sahip çağdaş insanlardır! . Daha açıkçası. zor değildir. duygular gibi insanlar da çeşitli biçimlerde kategorize ediliyorlar. Troit bezi. duygulanabilir. Bu zekâ türünü ölçebilecek testler henüz ortaya çıkmamıştır. doğru yerde. Bir de önemli-önemsiz ve değerli-değersiz ayırımı var. Epifiz bezi. İşte bu tanım -tek başına. yumurtalıklar ve diğer birkaç organdan çeşitli hormonlar salgılanır. . evrensel değerler şimdilik objektiftir. denetim altında tutabilme. bu dünyada bir yer kaplaması. öyle kalbe yerleştirilmiş. sınıf. duygulanır ya da heyecanlanırız. içi boş bir iddiayla kendi kendilerini kandırmaktadırlar. Bunu gözler önüne apaçık seren bir özdeyiş var.” Kişinin insan olarak doğması. bu salgı bezlerinin gerekli hormonları ürettikten sonra hedef organlara gönderilmelerinde önemli bir rol oynar. yaşatabilme. ırk. Duygulanmamızı sağlayan bir başka neden de beynimizin ürettiği “nörotransmiter” denen kimyasallardır. zekâ. kokain. “Ne soğuk insan!” diyerek suçladığımız kişiler. Dil. duyguları zamanında üretebilme. manevî bir oluşum değildir. Bir başka deyişle. pankreas. duygularını yaşatıp denetleyebildikçe. “Herkes doğal olarak duygulanır.Bu merkez. ona değerli sıfatını kazandırmaz. Hipotalamus. din. düşünce ve yeteneklere sahip olması ve onun da sevenleri bulunması. Kim bilir. genlerin ve hormonların bedenimizde ve beynimizde ortaya çıkardıkları etkileridir. başka bireylerle sağlıklı duygusal iletişime (empati) girebilme ve birlikte pozitif duyumlar yaşama (kompati) yeteneğidir. ekstasi. dilini. dini ve rengi ne olursa olsun. İşte bu hormonlar sayesinde ve vücuttaki bazı fizyolojik fonksiyonlar sonucu hislenir. İşte duygusal zekâ. ruh ve beden sağlığını koruyabildikçe. esrar. Bunları yadsımak veya yok saymak.bize duygusal zekâ hakkında çok şey öğretmektedir.

Bu yüceliş. Böylesine göreceli ve soyut bir kavramı somut olgulardan söz ederken kullanmak bana ters geliyor. O nedenle.Kısaca bilgi. her insanî özelliğe aynı eşit değeri biçmez. hiç olmamıştır ve belki de hiç olmayacaktır. kişi. Çevresinde karınca gibi dolaşan hayranları veya dalkavukları vardır. Değerli kişi lider olmaksızın önder olur. ahlâkî değerler ve evrime katkı düzeyleri diyebiliriz. Kişisel değerleri. Bu kazanımı edinmiş biri ile edinmemiş birini -aynı toplumun iki ferdi olarak. sınıfsız bir toplum da mümkün değildir. . Saint Exupery’den beğendiğim bir alıntı ile yanıt verebilirim: “Sevmek. Onun sözleri hem akla hem ruha hitap eder ve hayata anlam katar. bu jüri hangi kriterlere göre oy veriyor? . bilgelik. sınıf kavramını tarif etmek için hangi ölçütleri göz önünde . bu kademelendirmeyi herkes yapar. size “Küçük Prens”in yazarı A. özel bir nedeni yok.” . yücelikleri simgeler ve örnek alınır. önünde içten bir saygıyla eğilirler. ama bir nedeni var: Sevgi o kadar izafî ve değişken bir duygu ki. gerçekten pek çok değerle donandıkları için saygınlık ve kıymet kazanırlar ve dolayısıyla ender olurlar. ona toplum gözünde bir değer kazandırır. kişiler ondan uzak durarak.Bu değerlere evrensel jürinin onayı koşulunu koydunuz. . somut ve gerçek bir değere dönüşmesi için. evrensel değerlerinden daha fazladır. Peki. kendilerini ezilmiş hissetmekten kurtarırlar. Değerleri biraz da az olmalarından mı kaynaklanıyor? . O erdemi yüklenmek herkesin harcı olmadığı için. lisedeki rehberlik dersi hocama ve Descartes’a da aynı değeri vermeme hakkını kendimde görüyorum. böylesi kişilikler oldukça zor bulunuyor.Efendim. çünkü her toplum. “Nadir olan değerlidir” inancı geçerli bir önermedir. Aslında. öyle mi? İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? . birbirine bakmak değil.Hayır. objektif. Aksi hâlde.Kişiliklere verilen değerler farklı olduğuna göre. Israr ediyorsanız. Kolektif Bilinç’in ne kadar gördüğüne bağlı olan farkındalık düzeyine göre. kişinin kazandığı değerin sübjektif olmaktan çıkıp.. fakat bu kişiler nadir oldukları için değer kazanmazlar. İnsanlar anne ve babalarını bile farklı düzeyde severken. Onun önem ve şöhretinden yararlanmak isteyen çıkarcı dostları vardır. onu “evrensel bir jüri”nin alkışlaması gerekir. görgü.Bu arada sevgi sözcüğünü çok az kullandığınızı fark ettim. estetik anlayış.aynı kefeye koyamazsınız. mutlak bir eşitlik ilkesine hizmet etmelerini onlardan nasıl isteyebilirsiniz? . Önemli veya şöhretli kişi genellikle statükocudur.. Ama varlığından haz duyarlar. Oysa. fakat âdet olduğu üzere birer maske takılır ve “herkes eşittir” tekerlemesi kullanılır. Yani insanlar hukuk önünde eşit olmalıdırlar. Aynı toplumun diyorum. değerli kişinin etrafı kalabalık değildir. . menfaat yerine erdem dağıtır. sadece önemli (VIP) ve ünlü olmaktan öteye gidemez. Bu gerçeğe muhalefet eden hiçbir sistem yaşayamaz ve hiçbir toplum mutlu olamaz. Nasıl ki büromu temizleyen firmanın yaşamıma getirdiği kolaylığa ve Microsoft firmasının sağladığı katkıya aynı kıymeti vermiyorsam. Bunun özel bir nedeni mi var? .Efendim.Elbette değildir. Yani. şimdiye dek on binlerce tarifi yapılmasına rağmen bir sonuca ulaşılamamıştır. birlikte aynı yöne bakmaktır.Hayır. Eşitlik devletin vatandaşlarına hizmet götürürken veya adalet dağıtırken onlara verdiği değerde var olmalıdır. Ona gösterilen saygı çoğunlukla zorunlu ya da yapmacıktır. Çünkü o.

Soy veya sülale mi? . Çünkü Kilise’nin dediği dedik. Böylece. Böylece kabile reisliği başladı.Kişinin ekonomik düzeyi mi? . “kutsal hanedanlıklar” devri başlamış oldu. artık “kutsal diktatörlük” denilebilecek bir sistemi oluşturması zor olamazdı. Soyluluk anlayışı. farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde cereyan etti ama Avrupa’da kraliyetlerin gücünü paylaşmak isteyen ruhbanlar da boş durmadı ve kendilerini bir sınıf olarak kabul ettirmeyi başarabildiler. “Tanrı’dan sonra en büyük benim” kimliğine büründü ve böylece “kutsal krallık” yolu açılmış oldu. dayanıklı ve cesur olan kişiler toplumun üst kısmındaki basamaklara oturtuluyordu. . Engizisyon denen bir olgu türedi. o en yaşlı ve en tecrübeli kişi kendi gerçek gücünün ve kapasitesinin üstünde bir basamağa oturtulduğu için. Tarihsel verilerden anlaşılıyor ki. idare edenler ve edilenlerden sonra ortaya çıkmış olan -bugünkü anlamda. bu yüzyıla kadar pek çok değişikliğe uğramış ve 21’inci yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda hâlâ farklı ülkelerde.Önce sınıf kavramının tarihine bir göz atarsak. Bu da soyluluk ve aristokrasi denen kavramların doğuşuna vesile oldu. daha güçlü. ortaya bu saçmalıklara ve haksızlıklara karşı çıkmalar başladı ve o çağdaki homurdanmalar Martin Luther’in Protestanlık mezhebini kurma çabalarına kadar yükseldi. krallar bu sınıfın elinde birer “piyon” olmaya başladılar. genç. Bu yolla Ruhban takımını ve devleti yönetenleri de arkasına alan bir kralın.insanlık tarihinin ilk çağlarından beri var olan bir olgudur. Avrupa’daki Aydınlanma Devri’nde gelişen bilim.Zekâ mı? . Aslanın “krallığı” gibi. Bu basamaklama sistemi sonraları yerini yaş ve tecrübeye bıraktı. Soydangelim krallık. Toplumlardaki sınıflar -ister karşı ister yanında olun.Estetik değerler mi? . Fakat zaman içinde. türlü evrimler geçirerek. Rönesans sürecinde. yazan ve sürekli bilgi ve düşünce üreten bir sınıf olarak geliştiğinden dolayı. Bu gelişim süreci dünyanın farklı coğrafyalarında.ilk sınıf sisteminin temelidir. daha heybetli. yenilmez. yavaş yavaş. belki bu bulanık su biraz daha berraklaşır.bulundurmak gerekir: . yavaş yavaş. Sonuç olarak. Bu tarihsel gerçek.Kültür mü? . ilk insanlardaki sınıflaşma daha ziyade hayvanlar âleminde olduğu gibi bir hiyerarşik özellik gösteriyordu. ticaret ve sömürgecilik. hem aydın hem de burjuva denen birer zümrenin ortaya çıkmasına neden oldu. tecrübesiz ve bilgisiz kralların veya kraliçelerin ortaya çıkmasına neden olduğu için ve fakat ruhban sınıfı Lâtince okuyan.Emek mi? . astığı astık ve hükmettiği de kanun olmuş ve hatta “Cennet’in anahtarı” bile onların eline geçmişti.Eğitim mi? .Moral/etik değerler mi? . farklı biçimlerde ve değişerek süregitmektedir. “en büyük benim” sıfatının eleştirilmesini önlemek ve otoritesinin devamlılığını sağlamak üzere.Dinsel inançlar mı? .Bireyin sosyal düzeyi mi? . Fakat ruhbanlar bir sınıf olarak varlıklarını korudular. Gelişen bu krallık ve padişahlık sistemleri de kendi içinde zamanla değişti ve tecrübe ve yaşın yerini babadan oğula geçen anlamsız bir sistem aldı.Kariyer/iş mi? . Bu yüzden de acı ve işkence dolu yüzyıllar yaşandı.

Bu konuda cesaret ve açık yüreklilikle ve fakat kimsenin onurunu rencide etmeden konuşmalı. aydın ve entelektüel aynı kategoride ve tek bir kavrammış gibi kullanılarak. sınıfsız bir toplum hiç olmamıştır ve belki küreselleşmeye rağmen. bir proleterya iktidarı kurulması gerektiği fikrini teorileştirdi. Sonuç olarak diyebiliriz ki. Zira bu devrim bir sınıfın bir diğer sınıfın hâkimiyetine son verebileceğini kanıtlamış oldu. para. Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen bir ülkedeki sosyal değişimlerin ve reformların gerçekleşmesi için. Âlimler. yazıp çizmeliyiz. çünkü hem toplum huzuru bakımından. Lenin’in önderliğinde. bütünleşmeye. Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi kesimi tarafından benimsendi ve böylece özellikle dar gelirli işçiler bir sınıf oluşturduklarını görmeye. bir tasnif yapmamız gerekir. birlikte düşünmeye ve ortak menfaat birlikleri oluşturmaya başladılar. günümüze kadar geldi. Entelektüel tabiri de bu insanlar için kullanılırdı. sınıf kavramının da tartışılması ve bu konudaki belirginleşmemiş noktaların açıklığa kavuşturulması gerekir. Aydınlanma Devri’ne kadar. Fakat. kutsal kitapların ve dinsel çerçevenin dışına çıkmadan düşünen ve yorum yapan kişilere de âlim denirdi. burjuva sınıfı yavaş yavaş kapitalist bir sınıfa dönüştü ve bu isimle anılmaya başlandı. kabul etmeye ve bu uğurda mücadele vermeye başladılar. felsefe yapan düşünce adamlarına feylesof denirdi. bu zümrenin ve ruhban sınıfının egemenliğine son verebilmek için. O nedenle. Kapitalist sınıfın. ruhban. özellikle Avrupa’da ve genelde tüm dünyada sınıf kavramının kemikleşmesine neden olan etkenlerin en önde gelenlerindendir. Bu fikir. peygamberlerin hadisleri ve vahiy üçgeni içinde kalmaksızın kendi düşüncelerini oluşturan ve farklı düşünen insanlardı. ticaret ve bunun siyaseti üzerine kitaplar yayımlayınca. Gerekir diyorum. Sınıfları belirlenmiş toplumlardaki sosyal ilişkiler daha sağlıklı işlemekte ve toplumsal huzur kolay kolay bozulmamaktadır. Sermaye’nin yayımlanışından tam 50 yıl sonra. Bu eserinde ve verdiği söylemlerde tüm sermayenin devlet elinde toplanması gerektiğini ve “eşit” şekilde dağıtılmasının “en adaletli” sistem olacağını vurguladı.sistemi rakamlarla ele alan “Sermaye” isimli kitabını yayımladı.Yeri gelmişken. hem de Sosyal Bilinç’in gelişmesi için sınıf olgusunu iyi anlamamız gerekmektedir. Bolşevik Devrimi. izninizle burada anlamdaş görünen entelektüel ve aydın kavramları arasındaki farkı da belirtmek istiyorum. Bu teorinin pratikte nasıl uygulanacağını da gösterebilmek için -Adam Smith’in yaptığı gibi. Ama akılcılık ve rasyonalizm kavramlarının bu çağda ortaya çıkışından sonra. Zira. Daha sonraları. Farklı kültürel ve ekonomik düzeyleri . felsefe yapmaya başladı. Diğer taraftan. hem akıl hem de kalp gözü ile görmeye çalışan ve bu iki kaynağın bileşkesi paralelinde düşünen insanlardı. kapitalist. çalışan kesimleri birer “modern köle” olarak kullanmasına karşı çıkışla yola koyulan Karl Marx. O günkü anlamda feylesoflar. Bunlara da aydınlar dendi. düşüncelerinde tamamen “lâik” olan bir düşünür zümresi ortaya çıktı ve bu zümre yavaş yavaş Tanrı ve din kavramlarını. aristokrat. orta sınıf ve işçiler kendi sınıflarının daha da güçlenmesi ve kazandıkları gücü kaybetmemek için birleşmeye. Avrupa’nın çoğu ülkesinde toplumsal sınıflar ve bu sınıfların davranış ve düşünce şekilleri belirlenmiş ve -yazılı olmasa da. asker. Siyasal ekonominin ve bir anlamda kapitalizmin babası sayılan Adam Smith. Çarlık Rusya’da bir Bolşevik Ayaklanması ile Komünizm denen bu sistem yürürlüğe girdi (1917). Sınıf anlayışına sağlıklı bir yaklaşım getirmek istiyorsak. sadece kutsal kitaplar.kurallara bağlanmıştır.daha yüzyıllarca olmayacaktır. artık bu iki kavram arasındaki fark tekrar gündeme gelmiş ve bu konudaki kavram kargaşası giderilme yoluna girmiştir. bu tarihsel diyalektikten yola çıkarak. düşünce dağarcıklarından tamamen çıkararak. Proleterya (işçi sınıfı) kavramını ortaya attı ve “emek en yüce değerdir” sloganından hareketle.

kişi kendini mutlu hisseder ve normal hâline dönebilir. Bu belirtiler uzun süre devam edebilir ve kişi bir dış yardım olmadan genellikle depresyondan çıkamaz.5 milyar insanın istisnasız tümü bu durumu zaman zaman. Bu durum geçicidir ve kişinin kendi kendine yapacağı telkinle. Ben. Tüm dünyada stres ve toplumsal huzursuzluklar insan sağlığını tehdit ediyor. meditasyon gibi yöntemlerle veya bir yakın dostu ile derinlere inerek “dertleşmesi” sonucunda dağılabilir. RUH VE DEPRESYON . doğal olarak bir sıkıntı içine giriyor ve stres altında yaşamaya başlıyoruz. iştahsızlık çeker ya da çok yer. bu hastalık bir kişilik eksikliği . .Efendim. büyük üzüntü hâlleri yaşayabilir. bazen de sık sık yaşarlar.sahip insanların iç içe yaşamak zorunda olmaları sınıflar arası enteraktif bir yaşam tarzı oluşturuyor. Eğer strese yol açan sorunlar çözülürse. Depresyon salgın bir hastalık hâline mi geldi? Acaba morali bozulan veya strese giren herkes kendini depresyona düştü mü zannediyor? Tüm bunların sorumlusu içinde bulunduğumuz çağın olumsuz koşulları mı? Yoksa başkaca çok ciddî nedenler ve genetik etkenler mi var? Psikolojik bozukluğun göksel anlamdaki Ruh ile bir ibağlantısı var mı? PİSKE. önceleri işsizlikten kendileri depresyona girerlerdi.. unutkan olabilir. içine kapanır. stres ve depresyon arasındaki farklara bir göz atarsak. bir gerginlik ve huzursuzluk yaratarak. karamsar ve ümitsiz olur. Depresyon ise: Dermansız bir ruh hâlidir. Depresyona girmiş kişi hâlsizleşir. bir problemimiz olduğunda ve buna bir çözüm yolu bulamadığımız zaman. Bu da farkında olunmasa bile sınıflar arası çatışmalara neden oluyor ve toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. çabuk yorulur ve tembelleşebilir ve tüm enerjisi çekilmiş gibi olur. birçok insanın bu yanlışlığa kolayca düştüğünü zannediyorum. Bu duruma yanlışlıkla ve moda tabirle “depresyon” diyenlerin sayısı az değil. kararsız olur ve cinsel isteksizlik yaşar. korku ve panik içine girebilir.Sanıyorum. Bazen de. dikkatini bir noktaya toparlayamaz. etrafımızdakiler kaş yapayım derken göz çıkarıp. Psikiyatristler. siz ruh sağlığı deyince aklıma hemen son yıllarda gittikçe artan depresyon konusu geldi. sakin düşünüp yaşaması ile. aşırı sıkıntı veren ve insanın kapkara bir tünele girmişçesine canını sıkan bir bitkinliktir. fiziksel ağrıları olabilir. Bu yoğunluk. biriktirilmiş veya ağır stresler. kişinin keyfini kaçırır. depresyonun başta gelen nedenlerinden biridir. geceleri uyuyamaz ya da aşırı uyur. Bunun için bir doktora gitmesine çoğunlukla gerek yoktur ve dünyadaki 6.kişinin aklından intihar senaryoları geçmeye başlar. bize bir psikiyatra gitmemizi önerdikleri için kendimizi depresyona girmiş sanıyoruz. En kötüsü de -aşırı depresyona girmiş. şimdilerde ise başlarını kaşıyacak vakit bulamıyorlar. çünkü depresyon. Zaten. Bu. özellikle insan olmanın ve biraz da çağımızın bir gerçeğidir. bunlar zamanla depresyona dönüşebilirler. bayılma nöbetleri geçirebilir.. hayattan ve yaptıklarından zevk almama durumudur. İnsan çabuk sinirlenebilir ve tahammül düzeyi düşebilir. suçluluk duyabilir veya başkalarını suçlayabilir. Depresyonun hem biyolojik. Ama stres yaratan olaylar birikir ve kendi süreçleri içinde çözümlenemezlerse. hem psikolojik ve hem de sosyolojik nedenleri vardır ve depresyona girmek kimsenin suçu olmadığı gibi. durum kendiliğinden açıklığa kavuşmuş olur: Stres: Sinirsel bir yoğunluk ve gerilim hâlidir. kendini değersiz hisseder. Belki. Çoğumuz. ciddî bir ruhsal hastalıktır ve öyle kolay kolay başgöstermez. bu önemli ve kocaman soruların yanıtları da aynı çapta olmak zorunda. kilo kaybeder ya da aşırı kilo alır.

Ve öncelikle telkine açık beyinler. fikirlerimizi. ekonomik düzeyin düşük olduğu hâllerde ve kişisel yeteneklerin çaresiz kaldığı durumlarda.iyi ve seven biri olmak. uzun vadede ve alın teri ile hedefe ulaşmak istiyorlar ya da her türlü ahlâksızlığı. Bu hırs ve gözükaralık da toplumsal huzuru bozuyor ve sonuçta. ya klinik (psikoterapi) ya da her ikisi bir arada bir tedavi isteyen ruhsal bir rahatsızlıktır. inançlarımızı. küreselleşme denen yeni dünya düzeni. yaşam tarzımızı. ciddiye alınması gereken. kişinin tamamen iradesi dışında gerçekleşiyor demektir. bilinçaltları kirleniyor ve genellikle ruh sağlıkları etkileniyor.değerli ve sevilen olmak. Kendine saygısı kolay kırılan. Görüldüğü gibi depresyon. suç türlerinin ve depresyonların artmasına neden oluyor. filmlerde ve dizilerde izlenen yeni yaşam tarzları. depresyona daha sık girer. Çaresiz kalmış ego..her bölgede ortaya çıkan her olayın çarçabuk duyuluyor olmas. hoşgörünün ve saygının azalmış olması da dikkat çeken bir başka sebep bence. televizyon kanallarının ve program türlerinin çoğalmaları.güçlü. Yüksek benlik saygısının temellerinin atıldığı 7 yaşına kadar. ya bir iş kurup. Fakat. kısa yoldan amaca ulaşmayı yeğliyorlar. dünyaya bakış açımızı. ülke sorunlarımız bizlerde depresyona sebep olabiliyor ama bu . Üstelik depresyon kalıtımsal bir faktörden kaynaklanıyorsa. Bence tıbbın literatürüne henüz girmemiş olan birkaç nedeni daha var bu hastalığın: Bilindiği üzere. haberleşmedeki teknolojik yeniliklerin artması. bu durum karşısında. kanunsuzluğu ve sömürüyü mübah sayıp. ideallerimizi ve beklentilerimizi artırıyor. zamanında halledilmeyip bastırılınca. ağır fiziksel ve ruhsal sıkıntılar yaşayabiliyorlar. Psikoanalitik Ego Psikolojisi Teorisi’ne (Bibling Kuramı) göre. ikincildir. b.birincil değil. üstün ve güvenli olmak. yeni kültürler ve hatta şiddet ve sanki dünya küçük bir kasabaymış gibi. iş ortamında veya toplum içinde bulamayan bireylerin düş kırıklığına uğrayan bilinçaltları. Ego bu emellerini gerçekleştirmekteki güçsüzlüğünü hissederse depresyona girer. Yani depresyon. Servet sahibi olmak isteyenler ise. hırçınlaşıyor. içinde yaşadıkları sevme ve sevilme ortamı üzerine kurulmuş bir dünyayı günlük yaşamda. süperegonun (üstbenliğin) eline düşer ve verdiği cezaları kabul eder. depresyonun temelinde benlik (ego) için gerekli narsistik emellerin karşısında egonun kendi çaresizliğinin farkına varması yatar. gelirleri bunca satınalıma yetmeyen insanlar mutsuz oluyorlar. kuvvetli süperegoları olan ve kişiler arası ilişkilerde bağımlılık gösteren kişilik yapısı. paranın ön plâna. Saldırgan dürtülerin bireyin kendine yönelmesi -bu kurama göre. toplumu oluşturan ailelere ve bireylere kadar yansıyor. ama aslında tüm insanlar uygun koşullarda depresyona girebilirler. suça eğilimli oluyor ve hatta intihar ediyorlar. Bu nedenlerle de amaçlarına ulaşamayan kişi ve gruplar huzursuz ve karamsar oluyorlar. İnsanlar arasındaki sevgi bağının. ya ilaç. intiharların. sevginin ikinci. insanlar bu beklentilerini karşılayamıyorlar. c. beyindeki nöron devrelerinin yüzde 70’i oluşurken. Egonun benlik saygısını kazandıran üç narsist emel vardır: a. üçüncü plâna geçtiği gerçeği ile kolayca başedemiyor. Ya da her evin dünyaya açılan penceresi olan televizyon sayesinde huzursuzluk ve karamsarlık “dersleri” almış oluyorlar! Bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak yansıtan medyanın tüketim toplumunu körüklediği ve bireyleri “tüketebiliyorsan mutlusun” telkiniyle mutlak bir maddiyatçılığa sürüklediği şeklinde de ifade edebiliriz. bir müddet sonra depresyona dönüşebiliyor. Gördüğünüz gibi. Bu bunalımlar. Bütün bu nedenler de şiddetli streslerin. benliğin kendi içindeki çatışmasından köken alır.veya bozukluğundan da kaynaklanmaz. Böylece. Günümüzde hedeflediği parasal düzeye ulaşamayanlar stres veya depresyona giriyor. cinayetlerin.

empati. yepyeni bilgiler elde edildi ve tedavide kullanılan ilaçlar ve yöntemler geliştirildi. Kimilerine göre ruh diye bir olgu mevcut değil.. ruhun ve aşkın ayrılmaz bütünlüğünü anlatır. hâlâ yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim. Çünkü gerçekten çok araştırma yapıldı. a. Biz henüz ruh nedir. o ruhsal titreşimleri algılayabilme ve tercüme edebilme yeteneği bence doğuştan gelen ruhsal özellikler.Bir psikiyatriste sorarsanız... telepati. ego (benlik) ve süper egodur (üst benlik). ruhu tanımlamayla pek de ilgisi yoktur. dikkat ve konsantrasyon yoğunluğu. bilinçötesi gibi olgulara bilimsel açıklamalar getirmesinden bu yana hiç mi mesafe kaydetmedik? . Freud’a göre zihnin üç bölümden oluşan kısmıdır. sonradan kazanılan değil. Fakat yüksek duygusal zekâ. . Daha sonraları bu mitolojik kavramlar.. Eros ile Piske ikilisine de dönüşmüştür. Adına mizaç dediğimiz ve bebek daha doğarken var olan yaradılış özelliği ruhsal değil de nedir? Mizaç konusunda beni ruhî açıdan en çok ilgilendiren özellik. Kimileri de ruhu cansız atomlardan oluşmuş bedene hayat veren “akıllı enerji” olarak görüyor. tezahürleri yaşanan ve inanç sistemlerince varlığı anlatılan bir kavram olan ruha. büyük oranda doğuştan gelen bir özellik olduğu inancındayım. Ve on binlerce yıldan beri hissedilen. Ancak. Psikoloji biliminin her insanın ruhsal özelliği olan ego ve süperego kavramlarının adını koymasından. bu. Esasen. kişinin hassas veya “vurdumduymaz” olmasıdır.. Aslında psikoloji: Gözlenebilir davranışları. Özetle şunu savunuyorum: Düşünsel olguları iyi tercüme edebilmek için zekâ.. Bunlar. b. Ben sonuncu gruptayım.. duyguları ve zihinsel süreçleri tanımlar. kültür. ruhbilim ve psikanaliz gibi ekoller geliştirmesinden ve bilinçaltı. . ruhun bilimdalını kurmuşuz.. nerededir. Kimileri ruha ilahi bir sıfat yüklüyor.Bu kapsamlı açıklamadan sonra isterseniz Ruh ve Psikoloji arasındaki fark konusuna gelelim. yanıtı mutlaka “çok uzun mesafeler aldık” olacaktır. ayrıca duyarlı kişilerin telkine açık oldukları için daha sık depresyon yaşadıkları kanaatindeyim. telkine açık olma/olmama. Çünkü duyarlılığın. sadece bilinçaltıyla ve davranışların kökeniyle uğraşmak ve buralardaki aksaklıkları kendi yöntemleri ile çözmek veya kontrol etmekle meşgul.. yok mudur sorularının yanıtlarını tartışırken ve hiçbir şey bulamamışken. depresyonun kökünü kurutacağımız anlamına gelmez! Peki bu bir çelişki değil mi? Elbette öyle. Ama Tanrı kadar eski bir kavram olan ruhun varlığı ve tarifi üzerinde on binlerce yıldır henüz ortak bir görüş oluşturmuş değiliz. Zira Psikoloji.. eğitim. mantık ve özel bazı yetenekler gerekiyor.insan ruhu. doğada ve doğanın bir parçası olan insanda bu paradokslar birbiri ardından yaşanır ve yaşanacaktır da.. Psikolojideki Psişi/Piske/Psyche kavramının ruh denilen şeyden farkı nedir? .. psikoloji biliminin gelişim sürecinde iki anlam daha kazanmıştır. Duygusal etki ve tepkileri iyi . Kimileri ruhun beynimizdeki elektrik akımları ve kimyasal değişikliklerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor.. Aşk tanrısı Cupid’in eşidir ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeler.insan zihni. düşünülen. sezgi yoğunluğu. Hatta bu bir paradokstur diyebiliriz. Psikolojinin Türkçesi ruhbilim.Göksel anlamdaki ruhla ilgisi olmayan Psikoloji kavramı. Peki neden? Çünkü tüm evrende. Hassas bir kişilik için. detayları görebilme ve zekâ düzeyi gibi zihinsel özellikler elbette gerekli ve bunlar yaşam boyunca geliştirilebilen özellikler. Yunan Mitolojisi’nden gelen bir isim olan Psi (Psyche).problemlerimizi çözümlemiş olsak bile. eğitim.. id (alt benlik). var mıdır. Bana sorarsanız. bilimsel bir yaklaşım getirmek ve bu kavramın yarattığına inandığımız sorunları çözebilmek için psikoloji ve psikiyatri dallarını oluşturmuşuz. altıncı his.Peki.

Yeri gelmişken. Ama bu enerji paketinin. Bence. “uzun dalga bir ruh”un. Dalga olarak yayılan enerjini hızı. Sözgelimi. bazılarımız düşüncelerle. kısa. donmuş enerji olan cansız maddeyi hareket ettiriyor ve şekillendiriyor. O nedenledir ki. bu konularla fazla iç içe olunca kafamda yepyeni yorumlar gelişti. bazılarımız vücudun kimyasıyla ve bazılarımız da dış etkenlerle karıştırıyoruz. kendi ruh tanımlamamı da yapmak isterim. x 2100 saniye iken. elbette vardır dememiz gerekir. Ruh: Bedenimizdeki o mükemmel mekanizmaların görkemli bir koordinasyon ve haberleşme sistemi içinde görevlerini yapabilmelerini sağlayan enerjinin ta kendisidir. Enerji çok küçük parçacıklar (partikül) hâlinde (foton veya elektron gibi) ya da dalga olarak hareket eder ve yayılır (uzun. Son zamanlarda. Bu da ışık hızına yakın bir mikro dalgadır.yorumlayabilmek ve pozitif yönde kullanabilmek için de psikoloji bilgisi. Bunları. aşağıdaki sonucu çıkarmak zor olmadı: “İçime doğdu” diye dillendirdiğiniz şeyin nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? İlham denen şeyin mahiyeti nedir acaba? Telepati. nitekim sağlıklı bir sonuca ulaşamıyoruz. biz enerjiyi ya maddeye dönüştüğü zaman ya da etkilerini gösterdiği zaman fark ederiz (ısı. ve frekansı saniyede 2450 milyon ise. Uzun dalga ruhlu birinin “karnı geniş” olmasının doğal olduğunu kavrayabildim ve kısa dalga ruha sahip birinin neden o denli hassas ve her şeyden “nem kapan” biri olduğunu açıklayabildim kendi kendime. mikro dalgalar gibi).. bir saniyede bir milyon dalga frekansıdır. “kısa dalga bir ruh”un titreşimlerini algılama ihtimali oldukça zayıftır. bir diğerinin 12 cm. Bu durumda. bir saniyede bir dalga frekansı demektir. Peki acaba ruhun dalga boyu ve frekansı var mıdır? O’nu bir enerji olarak kabul edersek. bu etkileri saptamak ve olumsuz olanlarını gidermekle meşgul. bir dalganın boyu 12 cm.12 metre x 2450 saniye eşittir 294. altıncı his ve hatta vahiy denilen fenomenlerin kaynağı nedir? diye hiç sordunuz mu kendi kendinize? Ve acaba tüm bunlar. Örneğin. orta. lambalarımızı aydınlatan elektrik enerjisinden bir farkı var. bu dalganın hızı: 0. ruh konusunu anlaşılır hâle getirmek daha kolay oldu benim için. Belki de kutsallık sıfatı kazanmış olmasının nedeni budur! Ruhun bedenimiz üzerindeki etkilerini büyük bir çoğunluğumuz fark edebiliyoruz ve zaten psikoloji ve psikiyatri. önsezi. Somut olsun diye bilgisayardan bir örnek verelim: Benim bilgisayarımın işlemcisi Pentium III ve 550 Megahertz hıza sahip. Çünkü bu hızla giden bir şey.). dalga boyu ve frekansı çarpılarak bulunur. duygusal zekâ ve duygusal yoğunlukları deneyimlemiş olmak gerekiyor. bilgisayarımın ışık hızının üçte biri bir hızla işlem yaptığı anlamına gelir. birinin ruhsal enerjisi 10 cm. Bir Herz. ruhsal titreşimlerin Biyolojik Bilinç’imiz tarafından tercümesi olamaz mı? Yorum sizin. bazılarımız duygularla. 550 MHz demek 550 milyon frekans/saniye demektir ki. Ruhsal duyarlılığı daha somut biçimde anlayabildim.000 km/saniye demektir. ışık. Bu durumda. “yüksek frekanslı bir ruh” gerektiriyor. “akıllı” olması.. rüzgar vb. Fakat çok azımız bu etkileri doğru tercüme edebiliyoruz. Bizim görebilme duyumuz belli dalga boyutları arasında kalan bir spektrum içinde işe yaradığı için. Megahertz ise. Bu enerji ne yaptığını ve ne yaptırdığını çok iyi biliyor. dünyanın çevresini bir saniyede iki kez dolaşabilir. etkisini gözle görülür biçimde madde üzerinde tezahür ettiriyor. . Ruhsal titreşimleri algılamak ise. ruhlarımızın farklılığını ve duyarlılığını sağlayan şey de bu dalga boyutlarının ve frekansların her insanda farklı oluşudur. Konuya böyle yaklaştığımda. evinizden Amerika’ya gönderdiğiniz bir elektronik posta yerine hemen ulaşır. x 2490 saniye olabilir ve aradaki hız farkı onların duyarlılık düzeyini belirler. İşte bunlardan bazıları: Enerji donmamış ve şeffaf olduğu için görünmez. Hâl böyle olunca da ruhsal rahatsızlıklarımızın nedenlerini ilgisi olmayan yerlerde aramaya başlıyor. bu.

200 yıl önce. Zira kışın doğan bir bebek. burçlara bu kadar inanıp önem vermek. hiç gördünüz mü? .. . mevsim koşulları nedeniyle bazı genler açılıyor veya açılmıyor olabilirler.Peki ama gelgit olayını yaratacak kadar dünya üzerinde çekim etkisi olan Ay’ın da mı kişiliğimiz üzerinde hiçbir etkisi yok? . O nedenle. Bu inancın kaynağı yine tarihte saklıdır. Dış sıcaklığın anne üzerindeki etkisi çocuğa da yansır. son olarak her zaman güncelliğini korumuş bir konu ile bitirelim isterseniz: Burçlar ve yıldız falları.Soruyu ben sormuştum!. . yaz mevsiminde tamamlamıştır. Evrendeki her şey elbette birbirinden etkilenmektedir ve yakın gezegenler birbirinin çekiminden. gelişme sürecinin çoğunu 6 ay önce. şimdiye dek belki evrenle olan ilişkimizi çok daha berraklaştırmış olurduk . bu etkileşimin insan olarak kişiliğimizi ne kadar değiştirebileceğidir. Bence. ben.Evet. burçlar bizi gerçekten burçluyor mu? BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU .5 milyar insanın her biri farklı birer kişiliğe sahip. kişilik üzerindeki rolü bakımından başta gelen iki etken. Eğer kişiliğimizi burçlar belirleseydi. akrabalar. İngiltere’de dolunay vaktinde suç işleyenlere ceza verilmezmiş ve onlara ayın etkisinde kalmış anlamına gelen “lunatik” denirmiş. yıldızların etkileri ancak bir tanedir. inançlar. değil mi? Fakat görüyoruz ki. Hatta aynı saatte doğan tek yumurta ikizleri bile apayrı kişilikler geliştiriyorlar. Bunca devasa lokal etkileşim varken. İlk insanlar Ay’la. Neden? . diye düşünüyorum. İşte bu küçük kümelenme o yüzde 1’lik etkinin kanıtıdır. o zaman belli mevsimlerde belli şahsiyetlerin hafif bir kümelenme gösterdiklerine tanık olabilirsin. Hatta farklı zekâ türüne sahip farklı insanların aynı günde veya aynı haftada doğduklarını da saptayabilirsiniz.. Bunun yerine Kozmik Bilinç’in etkileri üzerinde kafa yorsaydık. arkadaşlar. parlak yıldızlarla ve göktaşlarıyla o kadar yakından ilgilenmiş ve o kadar göksel inanç ve mitoloji yaratmışlar ki.Kaç adet burç var? .. genler ve dünyadaki dış koşullardır diyorum. Her ülkede her yıl yenilenir ve çok başarılı insanların kısa biyografilerini içerir. ailemiz.12. çünkü kişilik oluşumuna etki eden tek faktör. onların uğraşları ve inançları yanında hiç kalır.Efendim. Ayrıca. Üzerinde durduğumuz konu.Oradaki binlerce bilim insanının. aylık ve mevsimlik bu kümelenmeleri gökyüzünün haritasına değil. Doğum tarihinin kişilik üzerinde bir etkisi var mı? Yani. sanatçının veya atletin doğum tarihlerine bakarsanız. görürsünüz ki belirli yeteneklere sahip kişiler.Evet okudum. yeryüzünün koşullarına bağlamazın daha inandırıcı olur. ülkemizin rejimi. 6. doğduğumuz zaman gökteki yıldızların ve gezegenlerin konumları değildir. . Üstelik bazı genlerin açılması için bazı uygun dış koşullar gerektiğinden. devlet adamının. “Who is Who” adında bir ansiklopedi var. alçalan ve yükselenleri ile birlikte 36 burç var diyelim. yani yüzde 1’dir. okuduğumuz kitaplar.Burç yazarları ve yorumcuları çoğunlukla insan psikolojisine zarar vermeyen ve . töreler.. bu etki minimal düzeydedir ve lokal etkilerin sayısı 99 ise.. öğretmenler. Güneş’le. Bunları bir bilgisayar grafiği ile düzenlerseniz. küresel etkiler ve yaşadığımız tüm deneyimlerin her biri kişiliğimizi olumlu ya da olumsuz olarak şekillendiriyorlar. radyasyonundan ve hatta gölgesinden bile etkilenirler. . yıldızların çekim etkilerinin rolünü bu denli abartmak bana abes geliyor. Başta genetik kodlarımız olmak üzere.Peki. neden. belli tarihlerde doğmamışlardır. dünyada sadece 36 tip insan olurdu.

21’inci yüzyılda ise.. Yani kişi. İzninizle son sözlerinizi almak istiyorum. 5 vakitte mi. daha güçlü ve daha verimli yeni canlı türleri üretiyorlar. Bir yandan hızla genetik şifreleri çözüyorlar. öte yandan bu canlıların genlerini birbirleri ile değiş tokuş yaptırarak. . öte yandan elde ettikleri bilgileri vakit geçirmeden birer teknolojiye dönüştürüp pazarlıyorlar.Biyomühendislik denilen DNA teknolojisi. fala baktırandadır. Bu deneylerin ve teknolojilerin ortaya çıkaracağı akıl almaz sonuçları öngörmeye çalıştığımda. Son olarak şunları söylemek isterim: İnsanoğlunun son 50 bin yıllık tarihine baktığımızda. çok yaşayın.. Öyle ki. bilimkurgu filmlerindeki senaryoların gerçekten yaşandığı bir dünya görüyorum: DNA’lı Kuantum bilgisayarlar. Fakat temcit pilavı gibi farklı sözcüklerle tekrarlanan monoton kavramları illa da okuyacak olanlara. sonunda “3 vakitte mi desem.. ve “kalp ve ruh gözleri” diğerlerinden daha açık.Bir istatistik yapmadım ama tahminen diyebilirim ki.. Bana fikirlerimi ve inançlarımı ifade etme. fala baktıranın bilinçaltına girince. Bilgi Çağı. Bunlara da “medyum” deniyor..Uzay teknolojileri. burçsuz da kalma” sözünü hatırlatıyorum. günlük burç yazarlarının da telkinleri insanlar üzerinde olumlu etki yapabildiği gibi. Demek ki işin sırrı falcıda değil. . onun üst-bilincini sürekli “taciz” eder ve gerekeni yapması için uyarır. birkaç önemli devirden geçtiğini görüyoruz: Taş Devri. Bunlar. burç yazarları ve yorumcuları burçluyorlar. daha önceki kazanımlarımızın tümünden daha fazladır.hatta yararlı birçok kehanet yapıyorlar. Bu gelişme ve evrim bir yelpaze gibi açılarak ve geometrik biçimde büyüyerek süregelmiştir. Rönesans. hayvan ve bitkilerin hastalıklara karşı direncini arttırma çalışmaları yaparken. Sizce burçlara inanmak -temelsiz bir inanç olsa bile. Bazı telkinler.yararlı değil midir? . 20’nci yüzyılda elde ettiğimiz bilim ve teknoloji.Yapay Zekâ ve Nanoteknoloji. Gelişmiş ülkelerdeki birçok şirket. Uzaydaki yerçekimsiz lâboratuvarlarda üretilen yeni elementler ve canlılar. son derece olumsuz etkiler de yaratabilir.. Ben bu kişilerde iki önemli yetenek olduğuna inanıyorum: Duygusal zekâları çok yüksek olduğu için muhatapları ile kolayca empati kurabiliyorlar ve telkine açık olanların bilinçaltlarına birtakım beklenti tohumları ekebiliyorlar.. çok daha görkemli bir rekor kıracağımız şimdiden belli olmuştur. birkaç yıl sonra tanışacağımız yeni gerçeklerimiz olacaklar.Ben de çok teşekkür ederim.Efendim.. Gelecek 50 yıl içinde. tazeleme ve sizinle paylaşma olanağı verdiniz. yoksa 7 vakitte mi”. başlıca 4 alanda çok büyük gelişmeler olacaktır: . SON SÖZ . Sanayi Devrimi. o beklentilerin bazıları gerçekleşir. . sizin de dediğiniz gibi. falcının söylediğini farkına varmadan kendisi çağırmış ve gerçekleştirmiş olur. “burçlara inanma. bu uzun sohbet için çok teşekkür ederim. .. Bunun gibi.. Maden Devri. on bin falcıdan bir tanesinin kehanet yüzdesi gerçekten yüksektir. Bizi burçlar değil. Bir yandan kapalı kapılar ardında ve karantinaya alınmış nükleer lâboratuvarlarda insan. Beş duyusu olan ve insan gibi konuşan robotlar. Uzay Çağı ve Bilgisayar Çağı. bu teknolojilere devasa yatırımlar yapıyor. Gerçekten çok yararlandım.

insanoğlunun daha alacağı çok mesafe var. Bu noktaya mı gelecektiniz acaba? . Kozmik Bilinç’imiz de onlarınkinden çok farklı değil. diriltmeyelim mi? O zaman medyadaki politik ve dinî tartışmaların bu tür tartışmalara dönüşeceğini görür gibiyim.. Kozmik Bilinç yanında bir atom kadar ufak kalır. bu öngörünüze de birkaç cümleyle değinmek isterim: Bugünkü bilinç düzeyimiz sayesinde yapabildiklerimizi o kadar büyük başarılar olarak görüyoruz ki. Sosyal Bilinç çok hızlı. Mezarlarında bozulmamış hücre çekirdeği kalmış insanların ve hatta dinozorların diriltilmeleri bile –eğer ruh konusunda bir ilerleme kaydedersek. Atom kadar küçük bilincimizi bir galaksi kadar büyütsek dahi. yoksa karıncaların kolektif çalışma genlerini mi? Belki de. yerine bal arılarının kardeşlerini ve kreşlerini korumak için intiharı göze alan özveri genlerini mi koyacak. olağanüstü bir zafer şeklinde görünüyor. yarısı canlı insanlar ve daha sonra da kanatlı ve uçan insanlar. yapılacak tercihler ve benimsenecek fikirler.gelecek yüzyılda gerçekleşebilir. dedirtiyor. Bu söyledikleriniz zihnimde şunu çağrıştırdı: Bu iki bilinç yeterince evrimleştiğinde ortaya çıkacak olan artı değer. O yüzden. Ruh ve Bilinç kavramları konusunda en az onlar kadar açmazdayız.. Örneğin size kanatlı insanlardan söz ettiğimde. Kozmos’un yanında Güneş önündeki kibrit alevi gibi kalır. ama Biyolojik ve Kozmik Bilinç çok yavaş evrimleşiyor. Bu konular halka iletildikçe. neyi değiştirmeyelim sorunu. Bu artı değer sayesinde Kolektif Bilinç’in diğer parçası olan Biyolojik Bilinç de değişiyor. 30 bin sene önce ölen insanların kafataslarından alınan hücreler diriltilecek ve onların genetik şifrelerinde var olan.. gördüğümüz hâlde inanamayacağımız kadar şaşırtıcı olacak: Çok yakında babasının veya annesinin ikizi olan çocuklar. önümüze önemli bir ikilem çıkacak: Neyi değiştirelim. . ama madem aklınıza geldi. Bakalım genetik mühendislerimiz egoist genlerimizi çıkarıp. İşte gelmek istediğim nokta buydu. bu kez de Kozmik Bilinç’i değiştirecek.Hayır. hâlâ belirli genetik kodların değişmediğine tanık oluyoruz: Yaşama ve üreme içgüdüsü ve temel duygularımız bunlardan bazıları. Bizim milyonlarca yıllık evrimimiz. Kozmik Bilinç’i değiştirme kudretine sahip olamayız. Fakat öyle görünüyor ki biyoteknoloji artık Biyolojik Bilinç’i de hızla değiştirecek. her zaman olduğu gibi yine düşünce üretenlerin öne süreceği savlar paralelinde oluşacaktır.Araya girmeden duramayacağım. Yapmamız gereken şey. Binlerce yıllık evrim sürecine ve kültürel değişime rağmen. arkasından yarısı robot. gözünüzde parlak bir ışıltı. ama evrim sürecinde yitirdiğimiz yetenekler geri alınacak. Taş Devri insanlarıyla bile pek çok müştereğimiz var.. Bir analoji yaparsak: Bizim bilinç düzeyimiz. Demek. Biyomühendislik sayesinde kendi doğamızın değiştirilebildiğini anladığımız gün. Bunları söylerken ulaşmak istediğim sonuç şuydu: Nasıl ki 10 bin yıl önceki insanların Sosyal Bilinç gerçeği ile bugünkü insanların gerçeği arasında büyük farklar varsa. ortaya artı bir değer çıktı. Bizler de Tanrı. Oysa Kolektif Bilinç zaten trilyonlarca uçan canlı yaratmış durumda. yüzünüzde bir hayranlık ifadesi gördüm. Ölüleri ve nesli tükenmiş hayvanları diriltelim mi. O. bizim bu çağdaki Sosyal Bilinç’imiz ile 200 yıl sonraki insanların bilinci tamamen farklı olacaktır. Çünkü bu tür başarılar -insanlar olarak bize. Bu düşünce bana ne anlatıyor? Bu düşünce bana. neredeyse bir zafer sarhoşluğu içindeyiz. Fakat Biyolojik ve Kozmik Bilinç bakımından. Hatta 60 milyon yıl önce o kocaman gövdesiyle havaya yükselip uçabilen dinozorlar yaratmıştı.imkânsızı gerçekleştirme. oraya gelmeye hiç niyetim yoktu. O’nun verdiği . kendi bildiğini sonsuza dek okuyacaktır. Hatta hücrelerini dondurduktan sonra ölmüş insanların hayata geri döndüklerine bile bu yüzyıl bitmeden tanık olabiliriz. evrimleşen Sosyal Bilinç o kadar büyüdü ki.Bu görünen gelişmelerin hemen ardından yüz yüze geleceğimiz gerçekler ise.

Ben de bu sohbeti yayımlayarak. Biz büyüklerin de masalları olması gerekir. belki de sadece birer arşiv malzemesi veya masal olacaklardır. farkında olmadığımız psikolojik oluşumlar Broca : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Biyoenerji : Vücudumuzdaki canlılığın ortaya çıkardığı enerji Çift Sarmal : Bükülmüş bir merdiven biçimindeki DNA molekülü DNA : Kromozomları oluşturan ağır ve uzun moleküller Doğal seleksiyon : Tabiatın. umarım doğduğuma değecek bir şey yapmış olurum. SÖZLÜK Adenin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Amino asit : Hücredeki proteinleri oluşturan küçük organik molekül Anatomi : Vücudun biyolojik yapısı Antagonistik : Hasım. kan veya hücre veren Dopamin : Beyindeki bir salgı En'el Hakk : Ben O’yum. karanlığa söveceğine bir mum yakmaktır. Konfüçyüs’ün dediği gibi. Sağlıcakla kalın. zira masallardaki büyü ve gizem hayal gücümüzün akaryakıtıdır. Ben Hakk’ım diyen ruhî durum Enzim : Vücuttaki kimyasal reaksiyonlarda katalizör olarak iş gören bir tür protein EQ testi : Duygusal zekâ testi Genom : Bir hücredeki tüm DNA moleküllerinin ortak ismi Glia/Nörologia : Beyindeki nöronlarından farklı yapısı ve işlevi olan hücreler Guanin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi . İnsanın esas görevi nedir? İnsanın temel görevi: Doğduğuna değecek bir şeyler yaparak.Işık’tan yararlanmak olmalıdır.Efendim. Masallar sadece çocukların duymak istediği öyküler değildir. kendim yanıtlamak istiyorum. düşmanca Aura : Vücudun etrafındaki ışın saçan alan Bilinçaltı : Altbilinç. canlıların zayıf özelliklerine geçit vermeden kuvvetli özellikleri seçmesi Donör : Organ. . İşte bu söyleşide de bir genetik masal dinlemiş oldunuz benden. Bu sayede elde edeceğimiz kazanımlar kendi gelişimsel evrimimiz bakımından çok önemlidir. Kolektif Bilinç’e katkıda bulunmaktır. rakip. tekrar çok teşekkür ederim. Fakat bu önemli kazanımlar da birer izafî gerçeğimizdir ve zaman içinde önemlerini giderek kaybedecek. Son olarak bana sormayı unuttuğunuz bir soruyu kendim sorup.

dokuların ana maddesi Patoloji : Hastalıklar bilimi. ana temalarından alındığı için sayfa numaraları belirtilmemiştir. ruhsal bilgelik. Özür dileriz. nörotransmiter Sitozin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Sosyobiyolojik : Toplumsal ve biyolojik Telomer : Kromozomların dağılmasını önleyen uç kısımlarındaki bölüm Telomeraz : Kısalan kromozomları tamir eden protein Think Tank : Fikir ve/ya öneri üreten bir grup insan Timin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Ulema : Bilginler Urasil : RNA molekülünü oluşturan bazlardan biri VIP : Çok önemli kişi Wernicke : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Yuceniks (Eugenics): Akıl hastalarının üremelerinin engellemek için bu hastaların kısırlaştırılması fikri. aktif Kromozom : Canlıların hücre çekirdeğinde bulunan ve DNA moleküllerinden oluşan tüp şeklindeki yapı Kuantum : Enerjinin en ufak birimi Ligase : Bir tür hücre çekirdeği enzimi Manyetosfer : Vücudun etrafındaki manyetik alan Mistik : Tasavvufa değgin. aşağıdaki kitapların bazı sayfalarından değil. gizli mânâsı olan.Hemofili : Kanamaların durmaması ile ilgili bir hastalık IQ testi : Zekâ testi İmpuls : İçtepi. atomun en küçük parçaları Potansiyel : Var olan ama belirtileri görünmeyen. pasif Paranormal : Bilimin normal kabul etmediği. sûfî Mitakondri : Hücredeki ısı üretme işini gerçekleştiren bir cihaz. âtıl veya saklı güç.) . KAYNAKÇA (Not: Alıntılar. fizikötesi olgular Protein : Amino asitlerden oluşan uzun molekül. belirtileri görünen. hastalıkla ilgili Reenkarnasyon : Ruhun bir bedenden ayrıldıktan sonra bir başka bedende tezahür etmesi Ribozom : Hücredeki proteinlerin üretildiği cihaz RNA : DNA’lara benzeyen fakat görevleri farklı olan hücre molekülleri Serabral korteks : Beynin kıvrımlı üst bölümü Seratonin : Beyindeki bir salgı. hastalığa ait. organel Mutasyon :Genleri oluşturan bazların yerlerinin değişmesi veya saf dışı kalması Mutlak Kader : İnsanın kendi iradesi dışındaki yazgısı Nükleotid : DNA’nın bir harfi anlamına gelen baz çifti ve bağları Nöron : Beyindeki ve sinir sistemindeki hücreler Nöron devresi : Beyindeki hücrelerin birbirini uyarması sonucu oluşan kimyasal ve elektriksel fonksiyon Nörotransmiter : Beyindeki haberleşmeyi sağlayan salgı Onkovirüs : Kanser hastalığına neden olan virüs Partikül : Parçacık. DNA molekülünde yer aldığı kabul edilen döküntü genler Kinetik : İş yapan. bir sinir hücresinden diğerine ulaşan uyarıcı sinyal İyonize plazma : Sadece atomlardan veya elektromanyetik dalgalardan oluşmuş bir alan Junk DNA : Herhangi bir işe yaramadıkları hâlde.

Oxford R. London S. Oxford Unv. London Matt Ridley (1993) The Red Quenn. Bantam. Ridley&H. Flamingo. Heredity and Eugenics. Sartre (1966) Being and Nothingness. N. University of Chicago Press William Castle (1930) Race Mixture and Physical Disharmonies. Oxford Keith Ward (1982. London J. Austrad (1997) Why we age. Phoenix.York&London Konrad Lorenz (1965) Evolution and Modification of Behaviour. London Danah Zohar (1994) The Quantum Society. Bios. Copeland (1998) Living with our genes. Phoenix. Nature. S:129-145 M.Newton. N.J. London Robert Matthews (1993) Unravelling the Mind of God. Caldicott (1998) Mental Disorders and Genetics. York Stephan Hawking (1988) A Brief History of Time. Varghese (1994) Cosmos. Cold Spring Horbor L. Weidenfield&Nicolson. Danah Zohar (1990) The Quantum Self.Wiley. Releigh (1994) Seratonin. Oxford U. London R. Illinois Unv. London R. Open Court. S: 119-122 F.F. Press. Mcmillian.Atkins (1993) The RNA World. Dawkings (1995) River out of Eden. Simon&Schuster. Vintage. London Henri Bergson (1964) Creative Evolution.Oxford Robert Pollack (1995) Signs of Life. Connecticut R. London H. Harper Collins. Katz (1983) Mysticism and Religious Traditions. Carbondale&Edwardsville. Cook-Degan (1995) The Gene Wars. Barnes. on Bioethics.Crick (1953) A Structure for DNA. Pr.W. Theos. Penguin. New York John Burnet (1963) Early Greek Philosophy. Roger Penrose (1990) The Emperor’s New Mind. Philosophy and Religion. New York James Watson&F. Praeger-Westport. New York James E. New York Matt Ridley (1999) Genome. Lovelock (1982) Gaia. Virgin. London R. Oxford University Press.. London Steven T. Margenau-A. Nuffield C. S: 603-606 Albert Einstein (1941) Science. Weidenfeld&Nicolson Fritjof Capra (1992) The Tao of Physics. Carter (1998) Mapping the Mind. Baker (1998) Fatal Protein. Illinosis Paul Davies (1993) The Mind of God. New York M. New York Matt Ridley (1997) Disease.P.P. Science.Charles Davenport (1912). Fourth Estate. J. London. Flamingo. New York D. H. London . a Symposium.E. Chicago J. Raff (1998) Cell Suicide for Beginners. Doubleday. London Steve Jones (1994). Meridian Books. Flamingo. S: 737-738 Will Durant (1961) The Story of Philosophy. Penguin. Nature 396.) Rational Theology and the Creativity of God. London. Press. P. The Language of Genes. Lynn (1996) Dysgenics.. Viking. Pilgrim. Hamer. W.

Dr. Londra’da yaşamaya karar verdim. Oxford Alfred Adler (1993) Yaşamanın Anlam ve Amacı. yurdumun insanlarıyla paylaşmak için İzmir’e döndüm. oturup ilk kitabımı yazdım ilk 6 ay içinde: Beynin Kimliği. London William Lyons (1996) Modern Philosophy of Mind..il/cards/ . Bu kitap bir üçleme olacak. İstanbul Engin Gençtan (1996) Varoluş ve Psikiyatri. İstanbul.wi. roman yazmaya gelmişti.edu/ . Hornby (1993) Oxford Advanced Learner’s Dictionary. York. İngilizce öğretmeni oldum.nlm. 16 yıl boyunca belleğim o kadar doldu ki. Everyman. 2 hafta sonra bir İngiliz İngilizce öğretmenine âşık olunca.sanger. öğretmenlik yaptım.ac. yaşım tutmadığı için tayinimi hemen yapmadı. Annemse bu tarihin rasgele yazılmış olduğunu.gov/ . Tercümanlık yaparak geçinirken. yasa uyarınca 21 yaşına gireceğim 1 Ocak 1977 gününü beklemek zorunda kaldım.http//:www.uk/HGP/Genes/ .Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü bitirip. N.http//:www-genome.. Kitabım çok satınca motivasyonum arttı ve fakat 3 yıl süren bir araştırma döneminden sonra ikinci kitabımı bitirdim: Rüyama Tanrı Girdi Yazılmamışı ve yararlı olanı arıyordum.nih. Okuyun. Parragon. Rodney Castleden (1994) World History. Wayne Dyer (1993) You’ll see it when you believe it. Bristol A. Varlık Yayınları.http//:www. Bir daire satın alıp keyfimce döşedim. 1980’de yaz tatilimi Avrupa’da otostop yaparak geçirirken kendimi Londra’da buldum. birikimlerimi kitaplara boşaltıp. caneriklerinin yeni yeni çıktığı Haziran ayının ortalarında doğduğumu söylüyor.S..P. Diyarbakır ve İzmir-Bornova Anadolu Liselerinde 4 yıl boyunca işimi ve öğrencilerimi çok severek. İstanbul . İkincisi bu yıl sonunda hazır olur sanıyorum. Bakanlık. İstanbul Mehmet Sağlam (1997) Beynin Kimliği. 20 yıl sonra -yine bir yaz ayında. Remzi Kitabevi.com/ YAZAR HAKKINDA Şanlıurfa Nüfus Müdürlüğü kayıtları 1956 yılının birinci günü doğduğumu söylüyor.http://www.nih. Say Yayınları. öğretmenlikten istifa dilekçemi de İzmir’e gönderdim. tanışalım. Bu kez 2 yıl sürdü araştırma: Genetik Gerçeklere Yolculuk.ncbi. Arrow. 1 yıl içinde bir bilim kurgu romanı yazdım: PİS2YATIR. Payel Yayınları. İstanbul. Ben anneme inanıyorum. Sıra yazar olmaya. London Clifford Morgan (1977) Brief Introduction to Psychology.weizmann.nhgri. McGraw-Hill.gov/omim/ . Oxford U.bioinformatics. bir yandan da gece-gündüz popüler bilim kitapları okumaya başladım. Denge Yay. S:7-8 Erich Fromm (1993) İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. .mit.http://:www. Sonra önümde tertemiz bir klavye.http//:www.ac.celera. S:128 Orhan Hançerlioğlu (1966) Düşünce Tarihi..

Mehmet Sağlam İzmir – 1 Ocak 2005 .