İÇİNDEKİLER

12345İNSAN NEDİR, KİMDİR? KOLEKTİF BİLİNÇ ARTILARIN SIRRI BİYOLOJİK BİLİNÇ HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR? DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN ÜST BEYİN ALT BEYİN GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER DNA’LARIN YAPISI MUTASYON POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ BENCİL GENLERİN SAVAŞI KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? KOLESTEROL GERÇEĞİ BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? GENETİK MÜHENDİSLİK DELİ DANA GERÇEĞİ İNSANLAR KLONLANACAK MI? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ YUCENİKS SUÇLARI KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? KATİL GENLER BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ ZEKÂ KALITIMSAL MI? AKIL GÖZÜ HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI KOZMİK BİLİNÇ EVREN TURU EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ BİLİM VE İNANÇ İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? SOSYAL BİLİNÇ KİŞİLİK KALITIMSAL MI? SOSYOBİYOLOJİK GENLER

-

FEMİNİZM GENETİK Mİ? KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA

EVRENSEL ETİK AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ DOĞA, İNSAN VE ÖZGÜRLÜK GENLERİN ESİRİ MİYİZ? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM MUTLULUK SORUNU DUYGULAR KALPTE Mİ, BEYİNDE Mİ? DUYGUSAL ZEKÂMIZ SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? PİSKE, RUH VE DEPRESYON BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU?

ÖN SÖZ
“Bir zincir en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.”
Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde sorulan bir soru bazen kütüphaneler dolusu kitaptan daha fazla işe yarar. Öğrenme ile kişiyi keşif yoluna çıkaran sorular arasında sıkı bir ilişki vardır. Merak eden insan sorar ve sorgular. Merak: Bilinç düzeyimizi yücelten ve kültürel evrim sürecimizi hızlandıran bir içgüdü olarak bilinir. Bu güdünün dışa yansıyan en açık belirtileri, doymamış meraklarından ötürü ve geldikleri dünyayı tez elden öğrenmek için her şeye dokunan ve olmadık sorular soran çocuklarda görülür. Sorgulayan insanın öğrenme isteği gittikçe artar. Öğrenen insan ne kadar az bildiğini anlar. Bilgi yoksulluğundan kurtulmak isteyen kişinin merakı ve araştırma enerjisi, işte o zaman giderek artar. Bu istek ve gayret dev bir dalgaya dönüşünce, artık önünde en derin sırlar bile duramaz. Bugün yaşamımızı kolaylaştıran çok sayıda bilimsel ve teknolojik buluşu ve ulaştığımız kültürel ve etik düzeyi de bu tür merakla beslenen sorulara borçluyuz. Bu kitap da benzer bir süreçten sonra oluştu. Genetik mühendislik hakkındaki bir makale okurken, “Acaba bir ‘insan mühendisi’ olsaydım, ne tür bir bilgi birikimine sahip olmam gerekirdi?” diye kafamda ansızın oluşan bir soru sayesinde coşan merakım, zihnimde zincirleme bir reaksiyonla yüzlerce yeni soru doğurdu. Yanıtları ararken yepyeni araştırmalara sürüklendim ve edindiğim doneler belleğimdeki verilerle harmanlanınca, ortaya bu kitabı dolduracak kadar donanım çıktı. Umarım, son sayfaya ulaştığınızda sizin de zihninizde birkaç kıvılcım çakmış olur, merakınız kabarır ve farklı bilgilere veya yeni araştırmalara yönelme isteğiniz artar. Böylece düşüncelerinize, yaşamınıza veya yapıtlarınıza olağandışı bir boyut ekleme şansınız olur. Kitaptaki savlara, fikirlere ve muhakeme tarzına katılmayabilirsiniz. Fakat zaten önemli olan da kendi düşünce ve inançlarımızı karşıt görüşlerle kıyaslamak ve yeni bakış açıları ile tanışmak değil midir? Buradaki fikirleri çürütebildiğiniz oranda kişisel düşüncelerinizi sınamış ve onlara olan güveninizi pekiştirmiş olacaksınız. Kurgusu, bir “sanal insan mühendisi” ile yapılan röportaj şeklinde tasarlanan bu kitaptaki kuramların ve mantık zincirinin ancak en zayıf halkası kadar kuvvetli

olduğunun bilincindeyim. Bu zinciri kırma zevkini defalarca yaşamanızı diliyorum. Hoşça okuyun... Mehmet SAĞLAM İzmir – 2005

İLK SORU

- Efendim, detaylara geçmeden önce, bir insan mühendisi olarak, “insan nasıl bir canlıdır?” sorusuna genel bir yanıt verir misiniz?

İNSAN NEDİR, KİMDİR?
- Öncelikle şunu belirtmek isterim: Milyonlarca yıllık evrim sürecine, 50 bin yıldır ürettiğimiz bilgi ve kültür dağarcığımıza ve ulaştığımız bilimsel düzeye rağmen, insan hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında belki de hiç kalır. Çünkü insan: Sürekli değişen, gelişen, derinleşen ve derinlere indikçe kendi içsel hazinelerini ve evrenin sırlarını gün ışığına çıkarıp somutlaştıran, merakı sonsuz bir varlıktır. Çünkü o: Makroevren’de bir toz zerreciği kadar önemi ve yeri olmayan küçük bir uzaylı olmasına karşın, kendi Mikroevren’inde ve genetik şifrelerinde tüm kâinatın hammaddesini ve belki de 15 milyar yıllık tarihini taşıyan “üstün” bir canlıdır. Çünkü o: El, emek ve dil becerileri ve henüz adını bile koyamamış olduğu “gizli” yetenekleri sayesinde bugünkü uygarlık, bilim ve teknolojiye sahip olmayı becerebilmiş maharetli bir yaratıktır. Çünkü o: Hem kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmuş maddî bir yaratık, hem de görünmeyen enerji biçimleri ile iç içe ortak yaşam süren sosyobiyolojik bir canlıdır. Çünkü o: Özgürlük, estetik ve sanat gibi rafine değerleri edinebilmiş eşsiz bir varlıktır. Çünkü o: Akıl gözü sayesinde rasyonelliği, “kalp gözü” sayesinde duygusallığı ve “ruh gözü” sayesinde ruhsallığı yaşayan bilge bir mahluktur. Çünkü o: “Yazgısını belirleyen” genetik şifrelerini dahi değiştirebilen üstün zekâya ve evrenin her köşesinde gezinebilen geniş hayal gücüne sahip sınır tanımaz bir seyyah ve “kaderine meydan okuyabilen” paradoksvari bir bedendir. Çünkü o: Yüksek idealler besleyen, hayal edilmemiş hayaller kurabilen ve imgelediği soyutları üretken bilinci sayesinde bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen doğadaki en yaratıcı ustadır. Çünkü o: Yüzyıllardır “Ben neyim? Kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularını soran ve bu sorulara her çağda bulduğu farklı yanıtlar sayesinde bir kuantum parçacığı gibi sürekli başkalaşan bir değişkendir. Çünkü o: Hem öldürebilen, hem ölesiye sevebilen; aşk ve nefreti, kin ve sevgiyi

duygusal ve ruhsal olan insanı tüm derinlikleriyle tanıyabilmek. önceki çağlardan çok daha heyecan verici ve çok daha somut bir özellik taşıyor. beni çok düşündüren bir gözlemim ve bunun yarattığı bir sıkıntım var: Komaya girmiş veya bitkisel hayat yaşayan bazı insanlar gördüm.. Daha sonraları düşündüğümde. Bayılan bir insan bilgilerini mi kaybeder. farkındalık hâlini mi? Ne yazık ki bilinç sözcüğü artık dilimize iyice yerleşmiş olduğu için yapacak fazlaca bir şey yoktur. nereye bakacağımızı bilememekteyiz. Efendim. Bilinç: Bir petek gibi binlerce minik gözün birleşmesiyle ortaya çıkan. biraz . kemikten. Ama elde henüz kanıt yok diye. bu bulanık suyu biraz berraklaştırmaya çalışayım. Ayrıca.. dâhilerin bile yeteneklerine çok gelir.Sizden apaçık yanıtlar almadan buradan gitmeye niyetim yok efendim. hakkında konuştuğumuz. bilincin tanımı ile başlayarak. Salt insan anatomisi ve psikolojisi ile uğraşan tıp bilimi bile sayıları yüze yaklaşan kollara ayrılmışken. Onu anladığınızı sandığınız anda yolun başına geri döndüğünüzü deneyimler ve bu evrimcil varlığı yeniden anlamaya koyulursunuz. ölümsüz aşka dönüştürmeyi başarabilen bir simyacıdır.. kandan ve sudan oluşan insan vücudunun olağanüstü işler becerebilen bir farkındalığa sahip olması sorunu insanoğlunun karşılaştığı en zor problemlerden birisidir. . kendi hakkında ancak ya genel bir kanıya sahip olabilir veya bir-iki dalda derin bilgiye ulaşabilir. Bilincin kapalı olması ne anlama geliyor? Daha önemlisi. Bir “insan mühendisi”nin bile kendi doğasını tahsil etmesine ömrü ve kapasitesi yetmez. Bunlar da zamanla değişecek ve gelecek kuşakları daha farklı buluşlar heyecanlandıracaktır. Bence. açık bir bilinçle ilerlememiz koşuluyla. O. Bu probleme ek olarak. fizyolojik olduğu kadar toplumsal.. yazdığımız. en büyük yanlışlığı tek bir “hayalet” aramakla yapıyoruz. İzin verirseniz. Bilinç konusu sizin gibi düşünen insanların tümünü hayrete düşüren bir olgu. zihinlerde yepyeni pencereler açtığı için hangi pencereden.birlikte yaşayabilen ve belki de yaradılışının nedeni olan sevgiyi daha da yücelterek. Yüzyıllardır yapılan bilimsel çalışmaların ve üretilen felsefelerin hiçbiri “Bilinç nedir. bilinç hakkında yapılan felsefî ve bilimsel çalışmalardan çıkan elastiki sonuçlar ise bizleri daha büyük bir açmaza sürüklemektedir.Teşekkür ederim. mantık veya uyanık olmak anlamaları yüklenerek de kullanılmaktadır. bilinç nedir? KOLEKTİF BİLİNÇ -“Consciousness” kelimesi İngilizcede farkındalık anlamına gelir. o insanların yaşayan bir bedenleri olmasına rağmen kapalı bilinçleri yüzünden onlarla iletişim kuramamanın sıkıntılarını yaşadım. çizdiğimiz. fakat bu kelime Türkçeye “bilmek” mastarından türetilen “bilinç” şeklinde çevrildiği için içeriği yanlış anlaşılmıştır. Oysa “consciousness” farkına varmak kökünden türetilmeli ve farkındalık olarak tercüme edilmeliydi.. Yani bakış açımız hatalı. . Çoğu kez. bizi biz yapan şeyin bilinç olduğu sonucuna ulaştım. hissettiğimiz ve deneyimlediğimiz soyut ve maddeötesi gerçekleri de gözardı etmeden. akıl. İnsanoğlunun 21’inci yüzyılda kendi hakkında bulduğu kanıtların içeriği. Bunları deneyimlerken. Kitlelere ulaşan her yeni fikir veya deney sonucu. Önemli olan bunu farkındalık anlamında kullanmaktır. Çünkü sadece etten.. görme duyusuna benzeyen bir “Kolektif Farkındalık” hâlidir. gözümün önünde bayılan birkaç dostum oldu. nerededir ve nasıl oluşmaktadır?” sorusuna kesin ve kalıcı bir yanıt getirememiştir.

Bir okyanus kaplumbağasının kuma gömdüğü yumurtalarından çıkan yavrularının vakit geçirmeden denize yönelmesi ve yüzebilmesi kadar bilinçli olmasa bile. Bir başka tanımla Bilinç. Şoför arabasını nasıl kullanacağını -birkaç temel manevra dışında doğarken bilemiyor ve iyi bir sürücü olması uzun ve zahmetli bir eğitim sürecinden sonra ancak kısmen gerçekleşiyor. yok mudur? . tatma ve dokunma özürlü bir bebek doğmuş olsun. Bence. yapıtları ve anıları kalıyor. hızı ve parçalarının kalitesi. iç ve dış dünyamızda görünen ve görünmeyen pek çok şeyin farkına varmamıza olanak veren. Beyne bu özellikleri kazandıran kaynak hücrelerimizdeki genetik şifrelerdir. beş duyu organı ve diğer yetilerimiz sayesinde. beynini tanımayanların sayısı 5 milyardan fazladır. insan yavrularının da doğuştan gelen içgüdüsel bazı yetenekleri vardır: Ağlayabilmek. Beynin yüzde 72’si olan alt beyinde olup bitenleri ortaya çıkarmak.. Doğuştan bize hangi temel ve ham bilinç verilmişse. araba (beden) şoförsüz (bilinçsiz) bir işe yaramadığı gibi. gelin sizinle kısa bir sanal yolculuk yaparak. Bu sözcük. Belki de. hem de varacağı yere kolayca ulaşmasını sağlıyor. henüz tıp ve diğer bilim dallarınca bile tam anlamıyla bilinemiyor. bilinci irdelerken onun farkındalık düzeyini belirleyen etkenleri açıklamada çok işe yarayacaktır. çevreyle iletişim kurmamıza ve iş görebilmemize imkân tanıyan ve canlı birer varlık olarak yaşamamızı sağlayan. Görüldüğü gibi.. insan olarak hem araba. akıllı bir kolektif enerji türüdür. işitme. Buradan anlaşılıyor ki: Acemi şoför (üst bilinç) daha arabasını kullanmayı öğrenmeden önce. alt beyni iyi tanımadığımız için bilinci anlamakta güçlük çekiyoruz. şoförün (bilincin) hem güven içinde yol almasını. Geriye sadece şoförün eşyaları. beyindeki sinir hücrelerinin işlevleri sonucunda kendilerini gösterir ve bebeğin yaşaması için gerekli fizyolojik faaliyetleri kontrol ederler. Çünkü o bebek ağlıyor.daha açar mısınız bu tanımı? . hem de arabanın sahibi ve şoförü durumunda olduğumuzu görebiliriz. koklama. Yüz binlerce yıllık evrim sonucu genetik yapıya yerleşmiş bu yetenekler. şekli. Arabanın rengi.. Araba arıza verdiğinde.. Bilinci üç ayrı kategoride değerlendirmeyi yeğliyorum: Biyolojik Bilinç. Bedenimizi bir arabaya. ona yardımcı olan bir usta şoför (alt bilinç) var. Cansız .. Fakat “Serebral Korteks” veya Beyin Kabuğu denen ve beynin üst tabakasını oluşturan o ince bölümün altında kalan kalınca tabakanın tam olarak ne işler becerdiği. şoför durduğu yerde kalakalıyor. onun bakım ve temizliğini yapıyor.Doğru düşündünüz. Dünyada böbreklerinin nerede olduğunu bilmeyen 900 milyon insan varmış.Olması gerekir. iş göremez duruma düştüğünde ise bir mezarlığa törenlerle ve gözyaşları ile gömülüyor.Öyleyse. bilincimizi de arabanın şoförüne benzetirsek. onu geliştiriyor ve onun sayesinde varmak istediğimiz hedeflere doğru ilerliyoruz. Burada kullandığım “ham” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim. Şimdi söyleyin bana: Bu bebeğin bir farkındalık hâli var mıdır. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç. süt istiyor ve elini kolunu hareket ettiriyor olacak. Orada beş duyusu olmayan ve görme. öğrenmemize. onu kullanıyor. Fakat arabaya sahip olurken hem bir seçme hakkımız olmamıştır. Kaldı ki arabasının parçalarını (organları) ve çalışma sistemini öğrenebilmesi bile bir ömür boyu sürebiliyor. Her insan ya da her canlı temel ve “ham” bir bilinçle dünyaya gelir. . pencereden görünen şu doğum hastanesine gidelim. kendimizi daha yakından tanımak ve evrimsel tarihçemizi öğrenmek adına büyük birer adım olacaktır. şoför de arabasız var olamıyor.. süt emmesini bilmek ve anne kokusunu tanımayı hemen öğrenmek gibi. hem de zaten bir bedel ödememişizdir.

-Özür dilerim ama toplamın artısı ne demek. O da Kozmik Bilinç’tir. tam anlayamadım. 64 parça enstrümandan oluşmuş ve diyelim ki Beethoven’in dokuzuncu senfonisini çalan bir orkestranın hiçbir aletinde o senfoni mevcut olmadığı hâlde. iki elin sesi var” özdeyişi. Bunları formülize ederek şöylece özetlemek istiyorum: Kolektif Bilinç denilen olgu: Biyolojik Bilinç.. sosyobiyolojik ve kozmik bir canlıdır. Bu kaynağı kullanamayan bir bilinç.... Fakat bu üç ayrı sembol biraraya geldiğinde ortaya kendiliğinden artı bir değer çıkacaktır: Bir yüz resmi. Türk kültürünün en görkemli müzesi atasözlerimizdir. Bu sistematik bilgilerin işe yaraması için genlerin canlı ve “bilinçli” olması gerekir. Bunları isimlendirmişiz. yani gülümsüyor olmasıdır. Biyolojik Bilinç tek başına fazlaca bir işe yaramaz. bu gizeme en yalın biçimde işaret etmektedir: Bir bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından fazladır. Bu ses. bu denklem ( 1 + 1 = 2+ ) şeklinde olmalıdır. bir elde mevcut değildir. üç aylık bir bebekten çok fazla bir şey beklenemeyeceği gibi. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç toplamının artısıdır. Fakat tüm beceri ve yeteneklerine rağmen. O da Sosyal Bilinç’tir. Şu üç sembole dikkat ediniz: 1) Kavis ) 2) Daire 3) İki nokta . tek gözlü. sadece bir insan kafası değil. Ulaşılan olgunluğun.atomlardan yapılmış DNA moleküllerini oluşturan genler.. Sosyal Bilinç olmadan bebeğin Biyolojik Bilinç’i onu toplumsallaştıramaz ve olgunlaştıramaz. İşte ben buna Biyolojik Bilinç diyorum.. fakat capcanlı. kişiyi evrensel. Bebeğin Biyolojik Bilinç’ini iş gören ve üretim yapan bir sisteme entegre edecek olan bir başka dış etkene gereksinim vardır. aynı zamanda o insanın duygusal hâli... O nedenle. Buradaki artı değer. yetersiz bir bilince sahip demektir. iki elin toplamı fazladan bir de alkış sesi ortaya çıkarır. “Bir elin nesi var. Bakınız. belki de anlayamadığımız tüm fenomenlerin sırrı bu artı sözcüğünde saklıdır. vücudumuzdaki tüm dokuları ve sistemleri üretme bilgisini taşırlar. ( 1 el + 1 el = 2 el ) şeklinde ifade eder ve bunu doğru kabul ederiz.. 64 parça alet ruhumuzu okşayan bir müzik parçasını bir artı değer olarak ortaya çıkarır. bir “artı değer” olarak ortaya çıkar. Oysa. uzak ve yakın dış çevredir. Bunun gibi. Yıldız tozlarından yapılmış. Yani kişilik oluşumundaki en etkin faktör toplumdur. ruh sahibi ve düşünebilen bir varlık. İki eli matematiksel olarak. yaratıcı ve eşsiz kılması için de Kolektif Bilinç’i tamamlayan üçüncü bir kaynağa gerek vardır. insan. tanıyoruz ve kullanıyoruz. . Zira. ama sayı iki olunca. ARTILARIN SIRRI -İşte.

Fakat İstanbul’u tüm ilçeleri ile birlikte oyup. bir kütlenin yerçekimine kavuşması. elektronları atomlara ve atomları atomlara bağlayan güç. Böylesine karmaşık ve 100 milyar hücreden oluşan bir beyne. Bunlardan yerçekiminin nasıl oluştuğunu bilim henüz çözmüş değil.parçacıkları ve atomları birbirine bağlayarak. böyle bir artı değer olduğu inancındayım. Bu fazlalık. her doku.Yerçekimi Gücü (Gravity). Molekül dediğiniz şey. hava. Biyolojik Bilinç’i biraz daha açar mısınız? BİYOLOJİK BİLİNÇ . Şöyle bir örnek verelim: İstanbul’un üstünden uçakla geçerken dışarı bir elma atsanız. fırça. . atom çekirdeğindeki kuarkları birlikte tutan güç. . O hâlde: Marmara Bölgesini uzaya çıkarırsanız. atom çekirdeğini birlikte tutan ve radyoaktiviteyi sağlayan güç. tüm evren canlılarla dolup taşardı. ama bu gücün artı bir değer olduğunu biliyoruz. atomların birleşmesiyle ortaya çıkan maddelerdir. kumaş vs.Elektromanyetik Güç (Electromagnetism). Demek ki çoklukta eşitlik bozuluyor. her hücre ve her sistem hücre çekirdeğindeki kromozomlara hapsolmuş genetik şifrelerin eseridir. Çünkü uzayda yerçekimi yoktur ve İstanbul kentini üstünde tutan kara parçası. . cansız atomlardan oluşmuş DNA molekülünün bir parçasıdır. Bu sebepten dolayı uzaydaki tüm büyük kütleler küre şeklindedir ve dönerler. elma havada asılı kalır İstanbul’a düşmez. Peki onlar neden canlı? Farkı . boya. içinde yaşadığımız evrenin ve bizim var olmamızı sağlarlar. yerçekimi kazanacak kadar yeterli kütleye sahip değildir. ancak 200 kilometre çapında bir kara parçasına dönüştüğü zaman mümkün olmaktadır. Şekil: 1 Eğer atomların can verme. Bu da artı bir değerdir. İşte ben. Marmara bölgesi uzayda öylece durmaz. elma yere düşer. Çünkü her şey atomdan oluşmuştur: Dağ. bilinç denen Kolektif Farkındalık’tır. hayat yaratma gibi bir yetenekleri olsaydı. Küreselleştikten sonra da kendi ekseni etrafında dönmeye başlar. Buna ilave olarak. Buradan çıkarılacak önemli dersler ve yorumlar vardır. Yani. demir. bulut. Peki bunlar da atomdan yapılmış. cam. biraraya gelen atom ve moleküller. kütle hâlindeki atomları birbirine bağlayan güç. Fiziğe göre. kritik kütle denen büyüklüğe ulaşınca. su. uzaya çıkarır ve bir uzay aracından üstüne bir elma bırakırsanız. yerçekimine yine sahip olur ve elmayı kendine çeker.Bedenimizi oluşturan her organ. isterseniz 3 gruba ayırdığınız Kolektif Bilinç’in önce biyolojik kısmını irdeleyelim. ama neden cansızlar? Yaşayan tüm canlılar da atomlardan oluşmuş. embriyon döneminden ölüme kadar sürekli atan bir kalbe. Bu güçler -bir kuvvetli yapıştırıcı gibi. nasıl oluştuğu henüz bilinmeyen ve bilimin en büyük bulmacalarından biri olan bilincin. trilyonlarca hücreden yapılmış ama sadece maddeden ibaret olan bir vücuda ve bunlara can veren bir ruha sahip olan insanın artı değeri ise.Zayıf Güç (Weak Force).Kuvvetli Güç (Strong Force).Efendim.Bir başka önemli örnek daha vermek isterim. Gen dediğiniz şey. . iki elin sesi gibi bir artı değerdir. küresel bir şekil almaya başlar. Evrenin ve maddenin var olmasını sağlayan dört çeşit güç vardır: . taş. ânîden bir fazlalık olarak yerçekimine sahip oluyorlar.

. Örneğin. Proton ve nötron olarak bilinen parçacıkların özü kuarklar ve gluonlardır.O zaman pek çok okuyucunuzu. Okuyucuların atomla ilgileneceğini sanmıyorum. Bu durumda.tuz zerresine oranla bir toz zerresi kadar bile olamazlar.Mikroevren derken neyi kastediyorsunuz? .atomun yapısından biraz detaylı söz etmek istiyorum. atomun çekirdeği ancak bu büyüklükte olur. Bu sohbetimiz kitap hâline getirilecek. Çünkü bulundukları yeri kestirmek istediğimiz saniye içinde bile milyarlarca yerde bulunmuş olurlar! O nedenle atomun içine elektron hızından daha düşük bir hızla hareket eden hiçbir şey giremez. Elde ettiğimiz bu kocaman küre atomu temsil etsin.Peki. Enerjinin ne kadar üstün bir bilince sahip olduğunu -Mikroevren dediğimhücrelerimizi ve genlerimizi incelerken görebiliyorum. Bir bilye şeklindeki atomun % 99. Atomun yapısını iyi anlayan kişi. . Ben buna Akıllı Enerji diyorum..Efendim oraya girmeyelim isterseniz. nötron ve elektrondur. Bunun tam ortasına havada durabilen bir tuz tanesi koyalım.Teşekkür ederim. Elektronlar negatif(-) yüke sahiptirler ve sıfıra yakın bir kütleleri vardır. evrenin ve kendi yapılarının temelini oluşturan atomların somut bir resmini zihinlerine oturtmalarından mahrum edeceksiniz demektir. her yerde “hazır ve nazır” görünürler.. 100 milyon tanesi bir araya geldiğinde bir toplu iğnenin başı kadar olur. en küçük atom olan hidrojenin bir tek elektronu vardır ve çekirdek etrafında bir saniyede milyarca devir yapabilir. . Atom denilen şeyin özü proton. Şöyle bir berzetme yapalım: İstanbul’daki Sultanahmet Camiî’nin o muazzam kubbesini düşünelim.Atomun yapısını zihnimize oturtmadan bu mikroskop ötesi evrenin ne olduğunu ve o esrarengiz yapısını anlamamız mümkün olamaz.. Her bir devri değişik bir yörünge çizerek yaptıkları için de. Şekil: 2 Atom o kadar küçüktür ki. Bu yarıkürenin bir eşini daha ters çevirerek altına yerleştirelim. İşte maddenin cevheri bu iş-yapan enerjidir. Bu toz zerreciklerinin aradaki onca boşluğa rağmen çekirdeğin etrafında büyük bir hızla ve her yöne doğru ‘delice’ döndüğünü düşünelim. . lütfen devam ediniz. Bunların özü ise somutlaşmamış. .anlamak için -izin verirseniz. Bu bir yarımküredir. Elektronlar -çekirdekten 2 bin kat daha hafif oldukları için. bilgilenmek isteyen sizdiniz. Hızları saniyede binlerce kilometredir.999’u boşluktur: Bu boşluğun ortasında duran bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında hızla döndüğü için bulutumsu ve titrek bir küre oluşturan elektronlardan oluşmuştur. kendi bilincini daha iyi anlar ve onu daha detaylı analiz etme becerisini geliştirir. Unutunuz. . . çekirdeğin etrafını bir koza gibi örecekler ve bir vantilatör pervanesinin dönerken oluşturduğu o bulutumsu görüntüyü sergileyecek lerdir. İşte kubbenin içindeki boşluğa oranla. çok hızlı dönen bir pervanenin içine bir çubuk sokulamayacağı gibi. saf enerjidir.

hayat kazanamaz ve hiçbir gen iş göremez. diğer elementlerin dış yörüngelerindeki elektronları koparıp almak veya paylaşmak ihtiyacı ‘hisseder’. 6 protonu ve 6 nötronu mevcuttur.Atom çekirdeği pozitif (+) yüklüdür. üç teki de nötronu oluştururlar. evrendeki soyut ve maddeleşmemiş enerji miktarının ancak yüzde 10’u kadardır. Çekirdek bu yüzden pozitif yük taşır. Çok ağırlaştıkları için parçalanabilirler. nitrojen. kükürt ve fosfat atomlarına gereksinim vardır denir. Bu sayede. normal hâlde yanarken çıkardığı enerjiden 3 milyon kat daha fazladır.. bunlar yan yana geldiklerinde ayrı durmaya dayanamazlar ve birleşerek tuz molekülünü yaparlar. Bu nedenle karbonun atom ağırlığı (çekirdek ağırlığı) 12 kabul edilir. Bir başka örnek de tuzdur: Sodyum atomunun dış yörüngesinde bir elektron.. benim Biyolojik Bilinç dediğim akıllı enerjidir. Çünkü her atom en dış yörüngesindeki elektron sayısını sekize tamamlamak ister. molekülü ortaya çıkarırlar. Bu yüzden negatif (-) yüklü elektronları kendine doğru çeker. Bu parçacıkların bulunuşuyla atomun yapısı çok daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü elektronlar yüksek hızlarından dolayı güçlü bir merkezkaç kuvveti oluştururlar ve bu çekim gücüne karşı koyarlar. Ana hatlarıyla atomun tasarımı budur ama her atom birbirine benzemez. Kuarklar üç çifttir ve üç teki protonu. oksijen. bitkilerin ve mikro organizmaların maddî vücutları. bu elektron paylaşımı sayesinde meydana çıkan moleküller ve bunlardan oluşan proteinlerden ibarettir denir. Yani evrenin . Bu enerji olmadan hiçbir molekül canlanamaz. bir bardak suda o kadar molekül olduğu söylenebilir. Bu. Tek hücreli ilk canlının tuzlu suda ortaya çıktığı savunulur ve canlı hücrelerin oluşması için su ve tuz ile birlikte dış yörüngeleri ”elektron açlığı” çeken karbon. klorunkinde yedi elektron olduğu için. Oksijenin atomu başka.Biraz da molekülden bahseder misiniz? . Canlıların temel hammaddelerinden olan karbonun 6 elektronu. dışında başka yörüngeler oluşur. Proton pozitif yüklüdür. Fakat. Doğadaki elementlerin birbirinden farklı olmasının nedeni de atomların farklı olmasındandır. Kuarklar var. kullandığımız su hâline gelirler. Çekirdeğinde 83 adetten fazla proton bulunduran atomlar kararsızdırlar. Atomun içinde büyük miktarda enerji depoludur. ama somutlaşarak maddeye dönüşme özelliğine sahiptir. Enerji gözle görülmez ve soyut hâldedir.Molekül atomların ilginç bir “alışkanlığı” sayesinde oluşur: Atom çekirdeğinin etrafında yörüngeler çizerek dolaşan elektronların tümü aynı yörüngede bulunmazlar. bu düşüncelerde gözden kaçan şey. Bu moleküllerin milyonlarcası da birleşerek. en az iki elementin farklı atomları birleşerek. hayvanların. Nötron yüksüzdür. Örneğin en basit element olan ve oksijenle birleşerek içtiğimiz suyu oluşturan hidrojen atomunun sadece bir elektronu ve bir protonu vardır. hidrojen. evrendeki en güçlü çekim kuvvetidir. Çekirdeği oluşturan iki tür parçacık (partikül) vardır. yüksek ısı ile yanan taş kömürünün atom enerjisi. Bir okyanusta kaç bardak su varsa. Öyle ki. uranyumun daha başkadır. gümüşün başka. milyarlarca yıldız kümesini meydana getiren onca somut enerji. . . Dolayısıyla evrende somut olarak gözlenen canlı ve cansız her şey enerjinin “donmuş” biçimidir ve kuarklardan oluşmuştur. Fakat bilimsel tahminlere göre. Saf enerjiden oluşan kuarklar birbirlerine çok güçlü bir enerji bağıyla sımsıkı sarılmışlardır. Bu istek yüzünden. Sözgelimi iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşir ve su molekülünü oluştururlar. ama tamamen çekemez. Bir yörünge (orbital) yeterince elektronla dolunca. Radyoaktif ve en ağır madde olan uranyumun atom ağırlığı ise 238’i bulur. Ve tüm insanların. nötron ve proton.Peki atomun hemen hemen tüm ağırlığını oluşturan çekirdek neden bu kadar ağırdır? Nötron ve protonların içinde başka şeyler mi var? . Bu da radyoaktivite dediğimiz radyasyona neden olur.Evet.

işte o zaman dünyanın en anlamlı ve en büyüleyici yarışı başlar: Yumurtanın varlığından haberdar olan spermler.Döllenme sürecinin o gizemli mekaniğini bilen herkes bu kanaate kolayca varır.. yumurtalıklarında bekleyen bir-iki milyon yumurta ile dünyaya gelir.. Ama bu süre boyunca. O nedenle ben. Eğer rahimde sperm varsa. Bence. 200 yıl sonrasının dünyasını ve bilinç düzeyini hayal ettiğimde. çünkü rahim duvarındaki salgılar minik spermler için bir deniz gibidir.Memnuniyetle. ona doğru hızla yüzmeye başlarlar. 100 milyon tanesi ancak bir tatlı kaşığını dolduracak kadar küçük olan spermlerden güçsüz olanlarının hepsi hayatlarını yolda kaybederler. Ergenlik çağına gelen kızların yumurtalıkları her ay (25-40 gün) bir veya birkaç yumurtayı dölyatağına bırakmaya başlar. hayatın o anda başladığını kabullenmekten başka seçeneği kalmaz. sizi bu inanca götüren etken nedir? . Her kız çocuğu. Ve ben bunu hayal edebiliyorsam.Peki. pek çok soyut kavramın. tüm maddeötesi ve ruhsal fenomenleri enerji temeline indirgeyerek irdelemeyi. ruhun embriyona girişi ile mi. Fakat bu salgılar spermaya zamk gibi gelen. Çünkü bunca bilinmeyene doğru yol alırken ayağımızı basabileceğimiz bir zemin olması lazımdır. O nedenle.Bu bilinci daha yakından tanımak için genlerin yaptıkları o olağanüstü işlerden söz eder misiniz? Örneğin hayat ne zaman başlıyor: Döllenmenin başladığı anda mı. bunların çok ötesinde gelişmeler yaşanacağını görebiliyorum. Einstein yıllar önce bir kural koydu ve “hiçbir şey ışık hızından (300. somut bir yöntem olduğu için herkese öneriyorum. spermleri haberdar etmek için “ben buradayım” dercesine rahime birtakım salgılar gönderirler. Bunun tam olarak ne tür bir enerji olduğu ve nerede bulunduğu henüz anlaşılmış değildir. Döllenmiş yumurtaya ulaşıncaya kadar ana rahminde gelişen olayları detayları ile öğrenen bir insanın. bu mutlaka gerçekleşecek demektir. tezahürlerini bilemediğimiz enerjide aramak gerekir. Ama belki yarın. ruhun ve hayat denen canlılık sebebinin temelini bu yüzde 90’lık. Yüzme diyorum. Bu yaratıcı bilinci de hücrelerimizdeki genlerin yaptığı o inanılması güç ve maharetli işlerde açıkça görebiliyorum. Bu yumurtalar rahime girecek spermleri 4-5 gün bekledikten sonra ölürler. . Bir benzetme yapalım: Rahimdeki kalın sıvıların içinde yüzmek. Bu durum adetten kesilinceye kadar yaklaşık 400 kez devam eder. rahim iç duvarına tırmanarak. ana rahminde kalbin atmaya başlaması ile mi. fakat evrendeki Kozmolojik Sabit’in tamamlanması için bir “boşluk enerjisi” olması gerektiği hesap edilebilmektedir. Benim de inancım budur.. çünkü insanoğlu hayal ettiği her şeyi bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen yaratıcı bir farkındalığa sahiptir. . .000 km/saniye) daha hızlı hareket edemez” dedi.O gelişmeleri sizin ağzınızdan dinlemek isterdim. hayatın döllenme ile başladığına inanırlar. Bu zemin enerji olmalıdır. yoksa doğum anında mı? HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR . ..yüzde 90’ı Karanlık Madde (Dark Matter) denilen bir enerji türünden oluşmuştur. 1905 yılından beri bilim adamları bu kuram çerçevesinde düşünüyor ve araştırmalar yapıyorlar. kalın sıvılardır. Mersin’den Kıbrıs’a zamk dolu bir denizde yüzerek gitmek kadar zor bir uğraştır. İşte ben asıl buna Doğal .Bu konuyu merak edip araştırmış insanların birçoğu. belki de 100 yıl sonra bu kural da değişecek ve yeni hız limitleri ve dalga boyları keşfedilecek mutlaka.

Fakat cinsiyet hücreleri olan yumurta ve spermde sadece 23 tek hâlinde bulunurlar. Salgıladıkları bir kimyasal sayesinde rahim kaslarını uyarır ve açılıp kasılmalarını sağlarlar ve bu hareket sayesinde ilerlemelerini kolaylaştırırlar. Hayatın başlangıcı bu an değilse. Dışarıda kalan spermlerin kaderi artık bellidir: Ölüm. yaşam enerjisinin orada vücuda girdiğini düşünüyordum. Amaçları ölmeden önce belki de 80-90 yıl sürecek yeni bir hayata kavuşmaktır.. Şampiyon sperm.Bu açıklamalardan önce. Böylece bir fermuarın iki yarısı gibi dizilmiş X ve Y-kromozomları birleşerek. en romantik ve en anlamlı eylem başlar: Yumurta çekirdeği spermaya doğru bir koşu başlatır ve iki “sevgili” hücrenin tam ortasında -eski Türk ve Amerikan filmlerinde olduğu gibi. Fakat kalp atışı döllenme kadar zor ve . bu konuya ilginiz büyük.Teşekkür ederim. Bunlar her hücremizde aynı sayıda ve aynı yapıdadırlar. Hücreler çoğaldıkça. İşte. duyguların ve hatta düşüncenin oluştuğu bir merkez durumuna getirmiştir.. Ve sonra misafirin içeri girmesiyle. ne zamandır? . en hızlı gelişen organ kalptir ve ondan çıkan damarlardır. kalp ne zaman atmaya başlar? . Hele sizin gibi.Seleksiyon derim: Güçsüz spermleri ayıklama sınavı. Aynı amaç 4-5 günlük ömre ve spermalardan 85 bin kez daha büyük cüsseye sahip olan yumurta için de yaşamsal önem taşır.Haklısınız. zarı yırtmak için bir kılıçbalığı gibi birbiri ardından sortiler yapan ve “lütfen beni içeri al” dercesine adeta yalvaran on binlerce spermden sadece bir tanesi amacına ulaşır. hem de yumurta çekirdeğini ölümden kurtarır. Aynı salgıyı yumurta da salgılar ve spermlere yardımcı olur. Açılan “kapıya” en yakın sperm içeriye çivileme bir dalış yapar. yarışı kazanıp. Kalp. zor bir konuyu basite indirgeyen birini bulmuşken. Kaybetmenin cezası ölüm olan bu maratonun finali şöyle gerçekleşir: Dışarıdaki “yalvarışları” ve “kapı çalmaları” hisseden yumurta çekirdeğindeki genler hemen bazı enzimler ürettirirler. Döllenmiş hücre birbiri ardından bölünmeye ve çoğalmaya başlar. Başlangıçta 2 gözlü bir tüp şeklinde olan bu “ilkel” kalbin birdenbire bir nabız hareketi kazanması da son derece gizemli ve akıllara hayret veren bir oluşumdur ama bu atış hareketi yaşamın başlangıcı değil.. Bu maddelerin onlara ulaşması için bir kan dolaşım sistemine gerek vardır. Ortalama.. 80 milyonda bir ihtimalle. O nedenle. açılan delik kapatılır. bu kez yine zamk gibi kalın sitoplazma içinde son bir depar atmak zorunda kalır. onu sezgilerin.Peki. hem spermayı. Böylece.. yumurtaya ulaşabilen güçlü ve sağlıklı spermler onu delmek ve çekirdeğindeki diğer 23 tek X-kromozomu ile birleşmek isterler. . Ayrıca. yumurtanın etrafında “dört dönen”. . Çünkü onun da yaşaması için spermanın baş kısmındaki diğer 23 Y-kromozomu ile birleşmesi gerekir. başlamış bir yaşamın devamı ve sürekliliği içindir. Çünkü tarihten beri kalbe gösterilen teveccüh. Biyolojik varlığımızı oluşturan kromozomlarımız 23 çifttir.. glikoz ve protein ihtiyaçları artar. Ve aceleleri vardır çünkü ömürleri sadece 2 veya 3 gündür. Çünkü. döllenmeden 21-25 gün sonra atmaya başlar. itiraf etmeliyim ki ben de üçüncü haftayı hayatın başlangıcı olarak kabul ediyordum. o kalp ve nabız atışı durunca ölüm geldiğine göre.. Bu “evlilik” bir insan ömrü boyunca süren ve belki de en mutlu ve en üretken bir birlikteliği başlatır.. Ama o anda belki de mikrokozmostaki en zarif. . “sevgilisi” yumurta çekirdeğine kavuşmak için.Yüzünüzdeki ifadeden anlıyorum ki. Fakat spermlerin bir yeteneği daha vardır: Denizde gidiş yönüne doğru dalga yaratmak.. oksijen. ... O nedenle..Sizi bu kanıya ulaştıran başka nedenler de vardır mutlaka.sarmaş dolaş birleşirler. yeni bir hayat anlamına gelen 23 çift kromozom formuna girerler. Bu enzimler hücre zarını eriterek küçük bir delik açarlar... bir sonuca ulaşmak için kurduğunuz mantık zincirinde bir halka olması kolaydır.

önemli bir fonksiyon değildir. Şöyle ki: Konuşmamın başlangıcında sözünü ettiğim artıların sırrı kuramına geri döndüğümüzde, çok sayıda hücrenin bir araya gelmesiyle oluşan artı değer; bu nabız atışı olmaktadır. Bu durum diğer bütün organlar için de geçerlidir. Belli bir hücre sayısına ulaşan böbreklerin ânîden ayrıştırma ve süzme işine başlaması ya da çocuk doğar doğmaz akciğerlerin ilk nefesini alması da kalp atışı kadar mucizevi bir artı değerdir. Ve ayrıca bazı genlerin zamanı gelince açılması, yani biyolojik saatin tam vaktinde alarm zilini çalması da doğaüstü bir bilincin eseridir. Bakınız, kanda mikrogramlarla ölçülen bazı büyüme hormonları vardır. Bunlar çok salgılanırsa kişinin cüssesi büyük; az salgılanırsa küçük olur. Büyüme 26-27 yaşına kadar gittikçe azalarak devam eder. Büyümenin o yaşta durması da. bu zamanölçer akıllı bilincin bir eseri olmak zorundadır. - Efendim, aklıma bu noktada gelen bir soruyu sormadan bu konuyu

kapatmak istemiyorum: Ana rahmindeki süreçte oluşan beyin, çocuk doğmadan önce düşünmeye başlıyor mu? Düşüncenin kendisi de artı bir değer olabilir mi?
DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN - Birlikte düşünelim... Döllenmiş yumurtanın ilk 14 günlük hâline zigot, sonraki 42 günlük şekline de embriyon denir. 56 günlük embriyon, bakla büyüklüğünde minyatür bir insanı andırır. Bu devreden sonraki minik insana da fetus adı verilir. Fetus 3 santimetre uzunluktan 50 santimetreye 7 ay içinde ulaşır ve 9 ayda 1400 kat büyüyüp, 3 kiloyu geçmiş olarak doğar. 38-39 hafta süren bir değişim ve gelişim sürecinden sonra, üst beyni (korteks) boş, alt beyni yarı dolu bir canlı olarak ilk nefesini alıp, anne kokusu ile tanışır. Yapılan son araştırmalar, bebeğin ana rahmindeyken de bazı duyularını kullandığını göstermiştir. Bu sayede bebeğin beynine dış dünya ile ilgili bazı bilgiler kaydolur. Örneğin, nasıl ki annesinin kalp atışlarını duya duya bir ritim hissine sahip oluyorsa; dışarıdaki sesli müzik parçalarını dinlediği zaman da notaların farklı tonları olduğunu ayırt edebilme becerisine kavuşur. Fakat merak ettiğiniz o düşünce sürecine girmesi henüz gerçekleşmemiştir. Ama ana rahminde öğrendiği “bilgileri” doğduktan sonra gelişen düşünce sisteminde kullanacaktır. Çocuk düşünme yeteneği ile doğar. Bu yetenek Biyolojik Bilinç’in en önemli ögesidir. Ve canlı hücrelerdeki o yaşam bilinci sayesinde çalışıp iş gören DNA moleküllerinde bile mevcuttur. Fakat düşünme yetisi buğday tanesinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği evrelerde olduğu gibi, doğduktan sonra gelişmek için çok şeye gereksinim duyar, çünkü henüz hamdır. Bunların başında, 5 duyu aracılığı ile dış dünya hakkında alınan bilgiler, bu bilgilerin kavram olarak isimlerinin öğrenilmesi ve bunların anadili vasıtasıyla anlatılır hâle getirilmesi vardır. Yani, olgunlaşmamış olarak doğan düşünce yetisi bir anadil olmadan gelişme olanağı bulamaz. İşte, insan beyni için en önemli şeylerden biri olan dil öğrenme ve konuşma işi de büyük çapta korteksin marifetidir. Ben buna üst beyin diyorum. Genlerimizin dış dünyadan topladığı yararlı bilgileri kromozomlara kodlayarak yerleştirmesi çok yavaş işleyen bir sistemle gerçekleşiyor: çünkü bu bilgilerin, bireyin üremesi ve yaşaması için gerçekten işe yarayıp yaramadığını yüzlerce kez test ettikten sonra karara bağlıyor ve sınavı geçenleri bünyesine alıyor. Oysa, insanın değişen iç ve dış koşullara anında yanıt vermesi gerekiyor bazen. Verilecek anî bir karar kişinin yaşamını kurtarabiliyor. Geç kalındığında bunun bedeli ölüm olabiliyor. Öyle görünüyor ki: Doğa, bu bilgi alma ve kullanma işini daha hızlı sağlamak ve

saniyelik refleksler gösterebilmek için, genlerden daha pratik olan bir cihaz icat etmiş: Beyin... Böylece genler ve beyin kapsamlı bir koordinasyon içinde çalışarak, beyni olan canlıları daha etkin ve daha aktif kılmışlar. Örneğin genler, ateşin yakıcı olduğunu haber verecek sinir sistemini yapıyor; beyin de bu sayede ateşten uzak durulmasına karar verip, organları ânîden harekete geçiriyor. İçgüdü ile düşünce arasındaki nüans da burada kendini gösteriyor. İçgüdü: Genlere yerleştirilmiş doğal bilgidir ve davranışlarımızı oluşturuyor veya etkiliyor. Düşünce: Dış çevreden öğrenilen bilgilerin harmanlanması sonucu oluşuyor ve davranışlarımızı değiştirmeye yarıyor. Toplumdaki genel kanı; içgüdünün kötü ve “geri” bir duyum, düşünceninse iyi ve “ileri” bir yetenek olduğudur. Fakat bu yanlış inanç artık değişmek zorundadır. Genetik şifreler birer birer çözüldükçe, içgüdülerin en az düşünce kadar hayati önem taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır. - Efendim, bizi biz yapan organ olan beyni daha iyi tanımak için, üst ve

alt beyin hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
ÜST BEYİN - Memnuniyetle... Herkesin beyni vücudunun yüzde 2’si büyüklüğünde ve iki yumruğu kadardır. Üst kısmı ceviz içi gibi buruşuktur. Beyin Kabuğu da denen bu bölüm, sadece insanlarda vardır ve beynin yüzde 28’i büyüklüğündedir. Açıldığı zaman orta büyüklükte bir mendil kadar olan bu tabaka, insanın bu denli çaplı düşünceler üretmesini sağlayan bölümdür. Korteksi söküp çıkarırsanız, insan ilkel bir canlıya dönüşür: Konuşamaz, düşünemez ve üretemez. 30 milyar kadar sinir hücresinden (nöron) ve milyarlarca Glia hücresinden oluşan korteksin faaliyetlerinin yüzde 90’ı sadece iki organa ayrılmıştır: Eller ve ağız. Öyle ya; ellerimizi bu kadar maharetle kullanamasaydık, bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeye ulaşmamız mümkün olur muydu? Beyin, 17 bin kadar sinir hücresinden yapılmış bir “kablolu devre” sayesinde ellerle ve 10 parmakla sürekli haberleşir, son derece hassas duyumlar alır ve geri gönderdiği sinyallerle parmaklara en hassas işleri yaptırır. Bir keman üstadının gözlerini kapayarak, binlerce notadan oluşmuş bir konçertoyu hatasız çalabilmesi, başka nasıl gerçekleşebilirdi ki? Gözlerimizin bile seçemediği bir şırınga iğnesinin upuzun deliğini açabilmemiz, ancak bu gelişmiş parmak hassasiyeti sayesinde mümkün olmaktadır. Ellerinizi iki yana bağlayıp birkaç saat dolaşırsanız, ne denli yarım adam durumuna düştüğünüzü daha iyi anlarsınız. - Bu durumda, Karl Marx’ın “emek en yüce değerdir” demesi boşuna değilmiş

demek.
- Evet, ama Marx madalyonun bir yüzünü görmüş. Diğer yüzünü de Descartes görmüş ve “bizi insan yapan dilimizdir” diyerek büyük bir gerçeği yakalamış. Ağzımızın iki önemli işlevinden birisi yaşamak için beslenmek, diğeri de konuşmaktır. İnsan dilsel ögeler ve konuşma yeteneği sayesinde düşünebiliyor ve kültür oluşturuyor. Kavramların birer ismi olmasaydı, onları zihinde harmanlamak anlamına gelen düşünce de olmayacaktı ya da en ilkel hâliyle kalacaktı. - O zaman bilinç dediğimiz farkındalık da olmayacaktı belki... - Hayır, olurdu ama hayvanlarınki gibi temel bir farkındalıkdan öteye gidemezdi. Ben esasen ellerin ve dilin, beyin için bu kadar önemli olmasının ana sebebinin alet yapmak veya konuşabilmek değil, bir “üstün bilinç” yaratmak amacından kaynaklandığı inancındayım. Üstün bilincin üstün olmasının bir başka nedeni de geç işleyen evrimsel adaptasyon kurallarına uymaması ve sürekli başkalaşmasıdır. Bu sayede anlık veya günlük evrimler yaşar ve hızlı bir şekilde üst evrim basamaklarına yükselir.

Bu mantık zincirinin sonucu olarak şu çıkarımı yapabiliriz: Beyin Kabuğu, farkındalık düzeyinin yükselmesinde çok büyük rol oynar ve bizi diğer canlılardan ayıran pek çok özelliğe sahip olmamızı sağlar. - Korteksin önemi belli oldu, ama alt beynin önemi daha mı az acaba? ALT BEYİN - Aslında, beyne bir bütün olarak bakmak gerekir; çünkü beyin hücreleri sürekli olarak birbiriyle bağlantılar ve düşünce devreleri kurarlar. Sağ yarımküre, sol yarımküre ile; alt beyin, üst beyinle sürekli iletişim hâlindedir. Beynin yüzde 72’sini alt beyin oluşturur ve 70 milyar kadar hücreden oluşmuştur. Korteksi “iyi” tanımamıza rağmen, alt beyni daha az tanıdığımız bir gerçektir. Fakat vücudumuzdaki organlarla sürekli iletişim hâlinde bulunduğunu ve bir kumanda merkezi görevi gördüğünü biliyoruz. Psikoloji biliminin ortaya çıkışı ile başlayan bilinçaltı, alt benlik, ve süper ego gibi kavramların da bence alt beyinle sıkı bir ilişkisi vardır. Bunun ötesinde; telepati, altıncı his, telekinezi, teleportasyon, sezgi, önsezi, Duyular Dışı İdrak (Extra Sensory Perception) ve hatta inanç gibi olgular bile alt beyinde ortaya çıkıyor olabilir. Bazı ruhsal özelliklere sahip olmamızın kaynağı da bu bölüm olabilir. Daha ileri giderek, içimizdeki Tanrı’yla konuşurken, alt beyinle sohbet ettiğimizi ileri sürmek bile saçma olmayabilir. Hatta belki milyarlarca yıllık evrimin tarihçesini bile bir gün alt beyinden okuyabiliriz. Eğer bu tarihçe genetik şifrelerimize kayıtlıysa... IQ testlerinin terk edildiği ve bunun yerine EQ (duygusal zekâ) testlerinin uygulanmaya başlandığı çağımızda, bu önemli zekâ türünün bile alt beyinin fonksiyonları arasında yer aldığı gitgide büyük kabul görmeye başladı. Bunun ötesinde, ruhsal zekâ ile uğraşan bilim insanları çıktı ortaya. Vücudun yaşaması bakımından alt beyin için olmazsa olmaz diyebiliriz. Bu açıdan bakınca, alt beyin, üst beyinden çok daha önemli işler yapan bölümdür; fakat düşünen insan hakkında konuşuyorsak; üst beyin için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

- Efendim, Descartes insanı bir “sosyal hayvan” olarak görmüş, Freud ise insanı kendi beyninin eseri kabul etmiş ve “Anatominiz kaderinizdir” demiş. Sizce hangisi haklı?
GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER - Bu zor görünen sorunun yanıtı çok basit: İkisi de elmanın birer yarısını görmüşler. Yani insan hem içinde yaşadığı toplum kültürünün, hem de genetik şifrelerinin eseridir. Yani insan sosyobiyolojik bir canlıdır. - Önce biyolojik yönü ile başlayalım isterseniz: Biliyorsunuz genetik şifrelerimiz,

1953 yılından beri yapılan çalışmalar sonucunda çözüldü. Bu sonuç bize insan hakkında neler öğretiyor?
- Özür dilerim ama bu konuyu iyi takip etmediğiniz sorduğunuz sorudan anlaşılıyor! Henüz bir şey çözülmüş değil, sadece 23 çift kromozom içine sıkışmış 3035 bin kadar genetik dizilimin haritasını çıkardık, o kadar. Bunların tüm şifrelerini filân çözmüş değiliz. Yani sadece DNA molekülleri üzerindeki genlerin sıralanma ve diziliş biçimlerini belirledik ve ne tür bir “alfabe” kullandıklarını görmüş olduk. Bu bilgi ne işe yarar? Bu, bir insanın kromozom veya DNA yapısını diğer insanların ve canlılarınki ile karşılaştırmaya ve farklılıkları veya benzerlikleri görmeye yarar. Ayrıca, artık kimlik kayıtları belli olan genlerin hangi işleri becerdiklerini yavaş yavaş öğrenmeye yarar. Fakat sorunuzda sözünü ettiğiniz ve şimdiye dek sadece yüzde 5 kadarı çözülmüş olan genetik şifrelerin tümünün deşifre edilmesi için, süper

Ribozom. kromozomu denen yapıları oluşturmuştur. Hiç durmaksızın hummalı bir faaliyet içinde olan hücre çekirdeği “büyük sırlar”ın gizlendiği kumanda merkezidir. fosfat. tahminen 30-35 yıl daha çalışmamız gerekmektedir. Ribozom. Retikulum. Örneğin Mitakondri bir soba gibi çalışıp. Dış zar ile çekirdek arası sitoplazma denilen bir sıvı ile doludur. amino asit gibi maddeler bulunur. 2 metreye yakın bir uzunluk elde ederiz. Şekil: 3 . Hemen hemen her canlı hücrede bulunan DNA’lar hücrenin kendi kopyasını yapma bilgisine de sahiptirler. Siyah bir toplu iğne başına benzeyen çekirdekte. Sperm ve yumurtanın birleşmesinden başlayarak. Bu uzun molekül bükülmüş bir merdiven şeklindedir (çift sarmal/double helix) ve bir makaraya sarılmış iplik gibi üst üste sarılarak. Sentrozom gibi isimleri olan bu cihazlar çok önemli görevler yüklenmişlerdir. ince. dünyanın çevresini milyonlarca defa . protein. mRNA denen mesajcı moleküller aracılığı ile çekirdek dışına gönderirler. şeker. doğuma kadar devam eden süreçte bir tek yumurta hücresini mükemmel bir insan yavrusu hâline getiren bilgi ve “teknoloji”. yenileyen. anne ve babadan gelen özellikleri taşıyan 23 çift kromozom bulunur.Efendim. bu genetik şifreler tayin ederler. Yüzde 70’i su olan bu sıvının içinde tuz. Bu. Hücrenin genellikle ortasında yer alan. ısı üretme işini yürütür. milyarlarca kilometre bir uzunluk demektir. Yani.açılarak. genlerin gönderdiği protein yapma şifrelerini çözer ve tRNA denen transfer RNA moleküllerinin taşıdığı amino asitleri zincir gibi dizerek. Kromozom dediğimiz şey. Bunlar bilgi dolu şifrelerdir ve döllenme anından ölünceye kadar sürekli. gözümüzün ve saçımızın renginden tutun da beynimizin ve diğer tüm organlarımızın yapısına kadar bütün biyolojik karakterimizi ve hatta kişiliğimizin bazı parçalarını. derinliklerimizdeki Mikroevrende olup bitenlerin resmini zihnimize daha iyi oturtmak için hücrelerimizin yapısını da kısaca anlatır mısınız? HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER . askerlere yapması gerekeni emreden kumandanlar gibi. enzim. Farklı farklı yapılarda olabilen hücrelerin dışı. Vücudumuzda trilyonlarca hücre var. hücreyi yöneten. hücrenin işleyişini sağlayan ve adına “cihaz” diyebileceğimiz bazı yapıtaşları da sitoplazma içinde yüzerler. Her hücrede 2 metre DNA demek. Golgi Cisimciği. ‘düşünen moleküller’dir.bilgisayarlar bir sürpriz yapmazsa.Burada da önümüze yine astronomik rakamlar çıkıyor. uzun bir DNA molekülüdür (DeoksiriboNükleikAsit). yine zarla kaplı bir çekirdeği vardır. Ayrıca. esnek ve yarı geçirgen bir zarla kaplanmıştır. değiştiren ve kopyalayan “emirler”i. hücreye durmadan emirler gönderirler. gereken proteinleri üretir. DNA’lar bir bilgisayarın programları gibi önceden programlanmış. Mitakondri. Şekil: 4 Bir tek hücre çekirdeğindeki tüm DNA moleküllerini açarak yan yana koyacak olursak. bu 23 çift molekülde saklıdır.

Her bölümde binlerce hikaye (Gen) . Ömrünüz yetmez! . Bedenimizi yapan ve şu anda konuşabilmemizi sağlayan bazlar 4 türdür: Adenin. Bir başka benzetmeyle şöyle diyebiliriz: DNA’ların dili dünyadaki tüm dillerin toplam kelime hazinesinden ve kavram zenginliğinden daha zengindir. karşımıza: . uyumak ve çalışmak zorundasınız. dediğim gibi tahminen 30-35 yıllık ilave bir bilimsel araştırma gerektirecektir. 1 milyara ulaşmak için..23 bölüm (Kromozom) . Sitozin (Cytosine) ve Timin. oksijen.536.Her hikayede binlerce paragraf (Exon) . Kaldı ki. tuz. ayrıca günlük yaşamda sürekli kullandığımız milyar rakamının büyüklüğünü vurgulamak için -izninizle. ancak 1 milyar adet nohut depolamış olursunuz. Bunun için de bazı terimlerin ne anlama geldiğini bilmek gerekiyor. O nedenle herkesin bu konuyu iyi anlamasında büyük yarar var. milyar rakamı çok büyük bir rakamdır. her biri bir bilgiyi sembolize eden 3 daire dolusu nohut kadar devasa bir bilgi bankasıdır. Bize DNA’nın ve genetik şifrelerin teknik yapısını daha detaylı anlatır mısınız? DNA’LARIN YAPISI . Guanin. 3 tane Nükleotid’in birleşmesiyle oluşan ünitelerdir. karbon. Bunlar farklı yapıları ve görevleri olan küçük moleküllerdir ve çiftleşerek.. ona bakalım. Saniyede bir defa tıklayan sarkaçlı bir duvar saatinin 24 saatte sadece 86. Hücre çekirdeğindeki DNA’ların toplamına İnsan Genomu denir. Yaptığı işlerden hangi bölümünün sorumlu olduğunu bulabilmemiz için de. siz hiç durmaksızın. hidrojen.Efendim.ben de size bir soru sorayım: Birden başlayarak 1 milyara kadar teker teker saymak ne kadar zamanınızı alır? .Nükleotid nedir? .Sanıyorum 15 günde sayarım.Ondan önce Baz Çifti nedir. Bu ansiklopedide bir milyar kelime ve 3 milyar harf vardır Bu da elimdeki şu kitabın 5 bin kopyası demektir. çünkü DNA’nın en temel yapısı bu bazlardır. . bundan böyle sık sık duyacakları “genetik şifreler” ifadesine sürekli yabancı kalacak ve bir anlamda genetik cehalet yaşayacaklardır. İnsan genomunu bir ansiklopediye benzetirsek. 21’inci yüzyılın en önemli teknolojisi DNA teknolojisi olacak deniyor.400 kez tıkladığını biliyor muydunuz? Bu sayı bir yılda 31. bir saatin 32 yıl sürekli tıklaması gerekir. bir haritasının çıkarılması bile yıllar sürmüştür.Yanıldınız. merdiven şeklindeki DNA molekülünün . önce hangi bölümlerden oluştuklarını bilmeliyiz. Oturduğunuz 100 metrekarelik bir dairenin her yerini tavana kadar nohutla doldurursanız. Demek ki: 3 milyar harften oluşmuş genetik şifreler.. . Çünkü genetik kelimelerin tümü sadece 3 harften oluşmuş kelimelerdir. Üstelik onca bilgi şifrelenerek yazılmıştır.000 eder. azot ve fosfat olan DNA’ların nasıl çalıştıklarını anlamak için.Her kelimeyi oluşturan 3 harf (Baz Çifti/Base-pairing) çıkar. Genetik yapıyı anlamayan insanlar. Burada. Temel maddeleri şeker. Biyolojik tüm özelliklerimizi belirleyen ve canlı kalmamızı sağlayan DNA’nın yapısı çok karışık olduğu için. .Her paragrafı oluşturan binlerce kelime (Kodon/Codon) .Evet.Şaka ediyor olmalısınız! . “Kodon” denen bu kelimeler. makine gibi sayamazsınız.Hiç şaka değil. haklısınız.dönebilecek veya güneşe 500 defa gidip gelebilecek bir uzunluktur. Evet.

Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. Bir başka benzetmeyle. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. okuma işine de Tercüme denir. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. Biraz açar mısınız? . işin daha başındayız. yani birkaç Exon’dan oluşmuş DNA’nın bir bölümüdür. Yani bunlar. bebeğin cinsiyeti gibi tüm biyolojik niteliklerimizi belirleyen bilgilerdir. bu kenti kuşbakışı izleyelim: Bu büyük şehirde ne kadar insan faaliyeti ve araç hareketi varsa. okuduğu emirlerin gereğini yapan son derece akıllı bir kitap gibidir. ellerin büyüklüğü. Genler birkaç paragraf uzunluğunda oldukları için bir anlam ifade ederler. birbirlerine çok sadık eşler gibidirler. bakalım bizi hangi sürprizlerle tanıştıracak gelecek 2-30 yıl içinde.basamaklarını oluştururlar. değil mi? Bu direkler de şeker. Zira genetik paragrafların her biri kitaplardaki paragraflar gibi bir anlam içerir ve bir görev veya iş emri ifade eder. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. değil mi? Bu direkler de şeker. bir insan vücudundaki hücrelerin faaliyetleri de o kadardır denilebilir. Bunu araştırmak için başlatılan Proteom Projesi. kendine hayran bırakmaktadır. Şimdi İstanbul’u düşünelim ve bulutlara kadar yükselip. ömür boyu hücrelerin yapması gereken işlerin bilgisi de genlerde saklıdır. koşullar uygun olduğu zaman kendi fotokopisini alabilen ve kendi kendini okuyup. tüm akılları hayrete düşürüp. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. Kentte yaşayanların beyinleri ne kadar düşünce üretiyorsa. dünyadaki tüm hareketlilik ve insanların tüm düşünceleri ne kadarsa. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. çünkü genlerin verdiği emirler sayesinde üretilen proteinlerin ne tür işler becerdiklerini daha teker teker anlamamız gerekmektedir. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. Şekil: 5 Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. İşte bu eşlere Baz Çifti denir. Ayrıca. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek.Bu genetik tercüme işinin nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. Kitap benzetmesi aslında genetik şifrelerin gerçek yapısını anlatır. Tabiî. İnsan genomu. kemiklerin kalınlığı. Kelimelerden oluşan paragraflara ise Exon denir. bir hücrede o kadar eylem vardır ve bunların çoğunu DNA’lar gerçekleştirir. Bunlar gözlerin rengi. 23 çift kromozom içinde bu genlerden yaklaşık 30-35 bin tane mevcuttur. böbreklerin şekli. birkaç paragraf. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. Bu fotokopi işine Kopyalama. İşte.Memnuniyetle. İnsan vücudunu inşa eden ve mükemmel çalışmasını sağlayan maddesel yapının. Tercümeyi RNA denen moleküllere ve Ribozom denen protein . böylesi bir sistemi kurabilmiş olması. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. İşte gen dediğimiz şey. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. İşte. DNA’lar da o kadar ‘düşünce’ üretmektedirler. “C” ise mutlaka “G” ile çiftleşir. ayakların uzunluğu. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. . Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. Bunlardan “A” her zaman mutlaka “T” ile birleşir.

. üretilen protein farklı olur. b. . Hatırlarsanız DNA’lar. sağırlık. RNA’lar DNA’lara çok benzerler. U dediğimiz bazlar da birer amino asittir. körlük. A. gibi dış etkenler .Dedim ya.C moleküllerinden oluşuyordu.Evet..Elbette yapar. C.hücredeki serbest radikaller denen atıkların genlere hızla çarparak onları bozması. elektromanyetizma ve güneşten gelen zararlı ışıklar vs. .Demek oluyor ki DNA’ların 4 harfli alfabesi yerine. Ama bunlar vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sırasında üretimi hızlandırmak için katalizör görevi yaparlar. Bu oluşum bir mühendisin bir binayı 20 farklı materyal ile inşa etmesi gibidir. Bunlar genlerden aldıkları şifreyi hücre içindeki ribozoma iletirler. Bunlar 150-200 bin kombinezon yapar ve uzun bir tespihin taneleri gibi uç uca sıralanarak proteinleri üretirler. Bir halkanın yeri değişirse.Enzimler de birer proteindir ve aynı yolla üretilirler.G. Bunların kopyalanmasını ve tercümesini sağlayan RNA’lar ve Ribozom da birer protein sentezidir. Bu hatalar çoğunlukla genlerin kendilerine ait değildir: Doğum öncesi mutasyonların başlıca üç nedeni vardır: a. camlar pencerelere yerleştirilir ve ortaya bir bina çıkar. T.5 milyar insanın yaklaşık yüzde 6’sında doğumdan önce ciddî mutasyonlar gerçekleşmiş. Ve işte adına protein denen ve bedenimizin inşasında ve tamirinde kullanılan 150-200 bin tür madde. demirler kiriş ve kolonlara.İyi ama bu kadar karmaşık bir sistem hiç hata yapmaz mı? MUTASYON . Çekirdek içindeki RNA’lara mesajcı (postacı) mRNA’lar denir. Bu tek harfli şifreler. mRNA’nın üzerinden kayarak geçer ve körlerin Mors alfabesini parmaklarıyla okuduğu gibi. o zaman ortaya farklı bir protein çıkar.Peki DNA’ları kim üretiyor? . Bunlar 3 harfli kelimelerden oluşmuş paragrafların taşıdığı mesajlardır ama ribozom bu kelimeleri tek harfli şifrelere dönüştürür. hücredeki sistemin yaptığı işler yüzde 10’luk bir hatayla sonuçlanmaktadır diyebiliriz. Amino asitler zincirdeki halkalar gibidir.Radyasyon. harçlar tuğla aralarına.G. taşıdığı şifreyi okurlar. RNA’lar ise (RiboNükleikAsit). gibi deformasyonlar oluşmuştur. ama 6.T. Vücuttaki sistem ise bu amino asitleri aldığımız besinleri ve havadaki atomları ve molekülleri kullanarak kendisi yapar. vücudumuzda ne varsa. Yine yaklaşık yüzde 4’ünde cinsiyetle ilgili mutasyon olduğunu da hesaba katarsak. tRNA denen transfer RNA’ların ribozoma taşıdığı Amino Asit dediğimiz ve vücutta sadece 20 farklı türü olan moleküllerdir. Ama buradaki büyük farkı gözden kaçırmamak lazım: Mühendis bu malzemeleri kendisi yapmaz. Hazır protein aldığımız zaman ise bunun türünü hemen tanır ve gerektiği yerde aynen kullanır. c. . Örneğin genetik şifrede yer alan kelimelerden birisi ATG ise ve bu ATC olarak kopyalanırsa. hepsi 20 amino asitten yapılmıştır. A. Toplumda. İşte o zaman mutasyon dediğimiz genlerin bozulması olayı gerçekleşir.T ve U (Urasil) denen bazlardan oluşmuştur. engelli diye adlandırılan insanları çarşıda pazarda pek görmezsiniz. genler kopyalanırken yanlışlık veya eksiklik olması. öyle mi? . G. hazır satın alır. Şekil: 6 . sadece bu 20 tür amino asitten yapılmıştır. ribozom 20 harfli bir alfabe kullanıyor. A. Onlar nasıl oluşuyor? . Ribozom.hücre bölünmesi sırasında.Bir de Enzimler var. Tuğlalar duvarlara. sakatlık vs.makinesine borçluyuz.

Şekil: 7 . Peki. elimde olmayan biyolojik bir sebepten dolayı dünyaya veda etmem de onlara bağlı. anımsamamı onlar sağlıyor. Şu anda size istediğim her sözü söyleme özgürlüğüm bile onlar sayesinde gerçekleşiyor. Fakat bazı mutasyonlar kişiyi öldürecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir.. 7 yaşında orkestra şefi oldu. her hücrenin çekirdeğinde. Bazı hastalıkların ve hatta yaşlanmanın sebepleri arasında bu yanlış tercüme yatmaktadır. dalak hücrelerinde de. Demek ki sizi siz yapan şifrelerin tümü her hücrenizde teker teker mevcuttur.. reçetesi genlerim tarafından yazılmış ve proteinler tarafından imal edilmiş biyolojik bir yaratığım. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı hemen değişiyor... haklısınız. Bildiğiniz gibi Mozart gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasıydı: 3 yaşında keman çalmaya başladı.. İnsan vücudunda döllenmeden ölüme kadar ortalama 100 kadar mutasyon ortaya çıkar ama birçoğu zararsızdır. Bana iki el ve 10 parmak kazandırdılar. Üstelik bu şifrelerin bir de biyolojik saati var. Günlük yaşamımı yürütmem ve gelecek plânlarımı oluşturmam için bana bu olağanüstü beyni onlar verdi.Evet. . Genler: Dış dünyadan milyonlarca yıldır alınmış ve depolanmış bilgiyi kullanarak. Bu eşsiz yeteneğin genetik olduğunu ve fakat doğumdan sonra giderek geliştiğini herkes kabul ediyor. elmacık kemiklerimin şeklini. Yani Mozart’ın müzikal dehası beyin hücrelerinde de mevcut. Virüslerden korunmam ve yaşamaya devam etmem onların elinde olduğu gibi.Çok ilginç!. Ten rengimi.Sanıyorum siz bu konuda bir de Yetenek Teorisi sahibisiniz. Düşünüyorum da. 32 dişimi onlar yaptı.. 5 yaşında senfoni besteledi. Şifrelerin çoğu sürekli açık . Dil yeteneğimin temelini onlar attı ve zihinsel kapasitemin yarısını onlar oluşturdu. o hücrede açılıyor ve görevini orada yürütüyor. vücut denen bu muazzam ve son derece komplike sistemi yaratmaya. Biliyorsunuz trilyonlarca hücremiz var ve bazı istisnalar dışında hepsinin çekirdek yapısı tıpatıp aynıdır. Hangi şifre nerede işe yarayacaksa. Bir şeyi hafızamdan çağırıp. erkeklerde. Fakat 30-35 bin genin tümü her hücrede açılmıyor. Son günlerde açıklanan bir bulguya göre. bu veya diğer zekâ türleri sizce hangi organın genetik şifresinde saklı acaba? .Hayır.Elbette ama öncelikle bunun bir teori değil hipotez olduğunu söylemekle söze başlayayım. Şekil: 8 . Yeteneklerimin türü ve mizacımın rengi onların emrettiği şekilde gerçekleşmiş.Beynin DNA’larında olmalı. Onu da izah eder misiniz? POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ . onarmaya ve yaşatmaya çalışan birer biyodijital bilgisayardırlar. Genetik mühendisinin yanıtı şudur: Ben. Hatta bazıları yararlıdırlar. değil mi? . cinsiyet hücreleri hariç olmak üzere.. Hatta istediğimi yapmada özgür olduğum hissini bana veren de onlar.Doğumdan sonra da genler bozulur. diz kapağı hücrelerinde de. bir genetik uzmanı gözüyle bakılınca. kadınlardan daha fazla mutasyon gerçekleşmektedir. boy ölçümü ve iç organlarımın yapısını onlar belirledi.

Üstelik açılırken hiçbir kayba uğramamış ya da çok az kaybetmiş. Ve bu yetenek türlerinin üstün. ama bu sistemi oluşturan hücrelerin fonksiyon kazanmaları için ışık denen bir dış çevre faktörüne ihtiyaçları . ortaokul veya lisede çok başarılı olmasını. yeteneklerin erken veya geç açılma konusunu da biraz izah edin lütfen. Veya bir başka insanınkinde hiç açılmayabilir. Üstelik o müziği icra etmeleri için. İnsanüstü bir gayretle yirmili yaşlarda bu handikabı yenmeyi başardı ve müthiş bir söylev ustası oldu. Bu şarkılar onların genlerinde kayıtlıdır. Şekil: 9 . teziniz son derece çarpıcı. fakat bu şifre bende açılmamış. Erkek çocuklarındaki sperm üretme şifresi de benzer bir takvime uyuyor. fakat bazılarında açılmıyor veya eylemsiz kalıyor diyebiliriz. Diyorsunuz ki: Picasso’nun o yaratıcı resim dehası benim genetik şifremde de var. Bunu söylerken. Ben. bunun gibi. Doğru anladığımı kontrol etmek istiyorum. Bu arada. genler. Ama bendeki atletik zekâ da Mozart’ta açılmamış. zihnimizdeki mekanizmalar sayesinde sayfalar dolusu bir klasik opera parçasına dönüştürebilme yeteneğimiz var. her insanın her hücre çekirdeğinde kodlanmış genetik şifreler hâlinde mevcut olması gerekir. Veya çok erken ya da ileri yaşlarda açılabilir. Bunun en tipik örneği ergenlik çağına giriş vaktidir. günlerde. Doğru anlamış mıyım? . 106-43) olarak bilinen ünlü Romalı hatip ve filozof Marcus Tellius kekemeydi. Bu verilerden hareketle geliştirdiğim hipotezi size kısaca şöyle izah edebilirim: Dünyada yaşayan ve yaşamış olan bütün insanlarda rastlanan tüm zekâ ve yetenek türleri.Çiçero (İ. Bu yetenek şifrelerinden bir veya birkaç tanesi herhangi bir insanın beyin hücrelerinde açılabilir. Bununla birlikte. genetik şifrelerin açılışı ile hücrelerin yapılışı arasındaki süreçte DNA. doğada ve belki de tüm evrende melodik bir ritim olgusu var. bazılarında yok diyemeyiz. genlere kodlanmış bir klasik şarkıdan söz etmiyorum. Çünkü göz ile beyin arasında görme işini sağlayan sistem genler tarafından yapılmıştır. tRNA. ama bazıları belirli saatlerde. doğumdan sonra bu şifrelerin 10-14 yıl beklemesi ve zamanı gelince harekete geçmesi gerekiyor. O hâlde. İnsanoğlunun müzik sanatını bu denli geliştirmiş olmasının ve notalarla iç içe bir yaşam sürmesinin tek nedeni kültürel midir zannediyorsunuz? Müzikal zekâ genetik belleğe kayıtlıdır ve her insanda var olan ortak genlerin dışa yansımasıdır. Örneğin yeni doğan bir bebeğin sol gözünü birkaç ay bağlı tutar ve görmesini engellerseniz.Ö. Kız çocuklarında ortalama her ay bir cinsiyet yumurtasının döl yatağına düşmesinin başlaması için. .Teşekkür ederim. aylarda veya yıllarda açılıyor. Bu ritimler doğanın müziğidir.. Mozart’ta ise çok erken açılmış. Zehirli erkek kurbağalarının dişiler için söylediği çiftleşme şarkılarını onlara kimse öğretmez. Mozart’ın müzik dehası da bende var fakat bende açılmamış. Ribozom ve proteinlerin hata yapıp yapmamalarına veya tembel-çalışkan olmalarına bağlıdır. dış çevre koşullarının büyük etkisini de gözardı etmiyorum. o kurbağaların gırtlak altlarını balon gibi şişebilen bir zara dönüştürmüştür. o bebeğin sol gözü gelişemez ve bebek yarı âmâ olur. Picasso’da açılmış. Söylediğim şey şu: Genetik olarak hücrelerimize kaydolmuş konuşma yeteneği sayesinde öğrendiğimiz kelimeleri nasıl ki milyonlarca cümleye dönüştürebiliyorsak. Bakınız. .Efendim. doğal ritimleri ve notaları da. Bu kalıtımsal hafıza bazı insanlarda var. ilkokulda başarı gösteremeyen bir çocuğun.Evet çok doğru. ileri ya da geri olmaları.kalıyor.. bu geç açılan zekâ şifrelerine bağlıyorum. mRNA. çünkü evrim sürecinde öğrenilen bütün yararlı ve güçlü yetenekler insanların ortak genomuna kaydolmuştur.

bilgiler hücreye yarım yamalak iletilirler. sürekli bir idari merkez arıyoruz. . RNA’lar. Bu. ne DNA’lar kopyalanabilirdi.Toparlarsak şöyle diyebilir miyiz? Şekli insan olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlayan tüm bilgiler kromozomlarda şifreli olarak kodlanmış hâlde beklemektedirler. Veyahut mRNA’ların mesajlarını eksik veya yanlış okuyan ribozomlar istenilen protein ve enzimleri üretemezlerse. . embriyonun gelişme sürecinde proteinlerin farklı doku yapılarını oluşturması. aslında düşünce sistemimizdeki bir eksikliğin göstergesidir. Öyle ki. bunu bir inşaat projesine benzetirsek. Bunlar enerji düzeyleri düşük veya mutasyon geçirmişse.vardır. yağa ve zara dönüşmesi. Ve aslında oldukça basit bir tasarımın eseri ve fakat sadece çok komplike görünen bir mekanizmadır. Bunlar: DNA’lar. Bizler hep merkezi sisteme dayalı bir eğitim tarzı ile yetiştirildiğimiz için herhangi bir sistemi irdelerken. Bu şifrelerin açılmasında rol oynayan bir seri iç ve dış uyarıcı vardır.Peki. Bu potansiyel bilgilerin açıldıktan sonra aksiyona dönüşmesini sağlayan 4 önemli araç var. . döllenmiş bir yumurta 9 ay 10 gün boyunca defalarca ve şaşırmadan bölünerek büyüyor..Güzel toparladınız. ama sonuçta mükemmel bir insan şeklinde doğuyor? Müdürsüz ve idarecisiz bir sistem dediniz. ama gelişmesi.. Bu olağanüstü sistem. Fakat tekrar ediyorum: genetik olarak ortaya çıkan yeteneklerin gelişmesinde veya gerilemesinde. Trilyonlarca hücreden hangisinin nerede yer alacağına karar veren hiç kimse yok mu? Bu nasıl mümkün olabiliyor? MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ . ve hem genlerinin hem de içinde yaşadığı toplum kültürünün ve çevrenin eseridir diyorum. kasın. eğitim kalitesi. bize son derece karmaşık bir sistem gibi görünüyor.Bu sisteme herkesin gösterdiği hayret. ne genler tercüme edilebilirdi ne de proteinler üretilebilirdi. Aslında. ancak şunu da ekleyelim: 1 numaralı kromozom üzerinde 120 harfli ve vücuttaki en aktif genlerden biri olan 5S-RNA geni var. DNA’lar olmadan da kendi kendilerini kopyalayabilmeleridir. yüzlerce eklemin. oradaki bilgi ya da emirleri hücreye iletme işi mRNA’lara düşer. o potansiyel yetenekler nerede ve nasıl kayba uğruyorlar acaba? . . ribozomu inşa eder. O nedenle de insan sosyobiyolojik bir canlıdır. kemiğe. yüzde 50 dış çevre faktörü şeklinde formülleştiriyorum. sosyal etkenler ve dış çevre faktörleri büyük rol oynarlar. farklı şekil ve renk kazanarak ete. RNA’lar ve ribozom var olmasaydı yine bunların hiçbiri olmazdı. dış çevreden gelen görsel uyarıcılara bağlıdır. bir emredeni ve bir ana kumanda merkezi olmayan bütüncül ve otomatik bir sistemdir. ilk bakışta. o üstün yetenekler silik veya heba olurlar. Bu gen birkaç protein ve RNA ile birleşerek. kemiğin ve organın yerli yerine oturması. bu sistemi oluşturan her birim bir diğerinin varlık sebebi ve çalışmasını sağlayan önemli bir parçasıdır. okul. genlerin isteği tam olarak yerine getirilmemiş olur. Sistemin özeti bu. DNA şifreleri açılınca. Görüldüğü gibi. Bunu da kabaca yüzde 50 gen. Ribozom ve Proteinlerdir.Bu kayıp çoğunlukla mRNA’ların ve ribozomun ‘kabahati’dir.Merak ettiğim bir konu da şu: Nasıl oluyor da. Yani postacı mRNA’lar bilgi hamallığını iyi beceremedikleri için. Görme de bir yetenektir. . fakat tek başlarına protein üretemezler. var olmasaydı. Ama RNA’ların en büyük özelliği. bir müdürü. teknik ve yapı malzemeleri ile tekrar tekrar inşa edilebilmeleri kadar zor ve karmaşık bir düzenek gibi görünür. aile. dünyadaki tüm şehir ve kasabaların ikizlerinin bir başka gezegende aynı plân. Bence bir muamma gibi görünen bu konunun bu kadar basit bir nedeni var.

erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmıyorsunuz. yeterli sayıda protein üretilir ve hücrenin “fotokopisi” alınır.” Sonra birlikte karar verilir ve bir hücrenin aynısını yapacak tüm genler açılır. SR4YB kardeş! Ben açıldım ve ribozoma BST proteinini yapma mesajını gönderdim. Bunlara neden bencil deniyor? BENCİL GENLERİN SAVAŞI . Ama bunlar diyelim ki kulağı yapıyorlarsa. Hadi gel kopyamızı çıkararak dört hücre olalım. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet frkları dışında da bazı önemli farklar var. Sonra komşu hücreler de aynı şeyi yapar ve kıkırdak hücreleri çoğalır. hem de bu proteinlerin ne zaman ya da hangi saniye içinde üretilmesi gerektiğine karar verirler. Fakat her hücrede lokal birer otorite olan genler ve proteinler teker teker vazifelerini mükemmel yaptıkları için..Doğa birçok sırrını genetik şifrelerimize 4 harfli bir alfabe ve 3 harfli kelimelerle yazmış dedik..yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. Şimdi sıra sende. bu iki hücre arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. Doğru anlamış mıyım acaba? . birer inşaat işçisi ve harcı olan proteinleri ürettirecek diğer genlerin ne zaman açılması gerektiğini saptarlar ve işi biten gen de diğer genleri göreve çağırır. başka bir emir-komuta zincirine gerek kalmaz. Böylece hücre sayısı 4. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya genetik değilse.İzin verirseniz bu sistemi doğru anlayıp anlamadığımı da kontrol etmek istiyorum. 8. Sen de hücremizin kıkırdak hücresi olması için CPS proteini yapma mesajını gönder. Bu imece sayesinde her protein diğer proteinlerle haberleşerek çalışır. ama düzeltmem gereken bir husus var: Genler birbirini açmak için haberleşirken böyle konuşmazlar. 16. sistemi anlamamız oldukça kolaylaşır. vücudun inşası için gerekli proteinler ve enzimler zamanında ve koordineli bir sistem içinde üretilmiş olur.Fakat Bencil Genler diye bir olgu var. hem de bir diğer şifrenin açılmasını otomatik olarak sağlar. hücre kardeş! Şimdi iki hücreyiz artık. genler arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey.Dikkatimi çekti. şehirlerin ve kasabaların valilikler ve belediyeler tarafından yönetildiği gibi merkezi bir yönetim mekanizması olmadan gerçekleşir.. nedir sebebi? . 32 şeklinde büyür ve trilyonlara ulaşır. şeklini. Ama hangi organın nerede ve nasıl yapılacağına karar vermek için de.Fakat bu olağanüstü biyomühendislik harikasını doğa çok basit bir yöntemle gerçekleştirmektedir. . Evet. Yani gen geni açar. Böylece. genlerin yaptığı işlerden bahsederken. komşu hücrelerin aldıkları şekle ve yere göre kendi şeklini ve yerini belirler. böylece vücudun her bölgesindeki “lokal inşaatlar” kendi kuralları çerçevesinde işlerini bitirmekten başka bir şey düşünmezler. kulağın çapını. Oluşan her hücre. . . gen geni açar ve bu zincirleme bir reaksiyon alarak devam eder. Cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. Olaya bakış açımızı değiştirerek ve merkezi bir kumanda odası aramadan bakarsak eğer.Evet. rengini ve kalınlığını belirleyen genler açılır ve proteinlere nerede ne kadar kıkırdak hücre yapacaklarını bildirirler.” Böylece o protein üretilir ve o hücre kıkırdağa dönüşür. Her hücrede 30-35 bin kadar genden oluşmuş 23 çift kromozom olduğunu hatırlayın. İşte herkesin merak ettiği ‘sır’rın sırrı budur.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda.Bir örnek verebilir misiniz? .. Diyorsunuz ki döllenmeden sonra yumurta ikiye bölününce. Bu kodlanmış bilgileri kuşaktan kuşağa aktarırken oldukça sistematik . Bu genler hem 150-200 bin kadar farklı proteinin reçete bilgisini içerirler. Üretilen her protein hem kendi işini görür. Ayrıca. embriyonun mükemmel bir canlı bebek hâline gelmesi ve sonrasında yaşamını devam ettirmesi.

Bunların en ünlüsü LINE-1 denilen. Mikrouydu.genetik hazineye peş peşe ekliyor. kimi kez de birkaç sayfalık anlamsız kelime ve cümleler ekliyor ki.6’sı LINE-1 genidir. Genetik bilimciler Bu döküntü genlere “Junk DNA” adını vermişler. Transpozon. bu. ribozoma sadece kendisini kopyalama bilgisini gönderir ve üretilen protein sayesinde fotokopisini aldırarak. 180 harften oluşan ALUS’tur. Hemofilya denen hastalığın nedeni işte bu bencil gendir. . Netrotranspozon gibi isimlerle sınıflandırmışlar. Bazı bilgilerin kopyasını bir başka gene yedek olarak kopyalatıyor. Şöyle bir örnekle bunu daha iyi açıklayabiliriz: Önce kesilen bir yerden akan kanı durdurmaya yarayan geni. kendi 4 harfli alfabesi yerine. şimdilik çalışmalar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. LINE-1. hem de dış etkenlerin zorlaması ile . bazen birkaç paragraflık işe yaramaz şifre ekliyor. Ve şimdiye dek işe yarar bir protein sağladıklarına tanık olunmayan bu “müsvedde genler”i. Fakat bu yedek paragraflar arasına. zararları bile olmaktadır: Bazen sağlıklı çalışan ve diyelim ki kanın pıhtılaşmasını sağlayan bir genin tam ortasına yerleşmekte ve şifreyi bozarak mutasyona neden olmaktadırlar. fırsat buldukça çoğalıyor.ama karmaşık görünen bir yöntem uyguluyor. kalıcı bir harita değil. Bencil genlerin “görünürde” bir faydası olmadığı gibi. 1400 harften oluşmuş gendir. fakat herhangi bir görevi olmayan genlerden biridir. uzunluklarına göre Miniuydu. açılmadığı henüz bilinmemektedir. Şekil: 10 LINE-1 ve ALUS gibi bencil genler toplam şifrelerin yüzde 35’ini oluştururlar. fakat başka hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir işe yaramayan pek çok gen. Bu kopyalama ve çoğalma işini binlerce yıldan beri o kadar sık sık yapmış olmalı ki. Türkçe alfabeyle yazalım: pıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluştur Araya LINE-1 geni girdiğinde durum şöyle olur: pıhtıoluşturpıhtıoluşturbenikopyalapıhtıoluşturpıhtoluş Bu bozuk gen de pıhtı oluşturacak proteinleri ürettiremez ve sonuç Hemofili hastalığı olur. bu şifrelerin kolayca bulunması ve virüsler tarafından değiştirilmesi önlenmiş olsun. 23 çift kromozomdaki tüm genlerin yüzde 14. genetik haritamız çıktı çıkmasına ama. bir bilgisayar programının kendi yedeğini alması gibi.Bu son anlattıklarınız oldukça rahatsız edici! Ayrıca buradan şöyle bir sonuç çıkıyor bence. Yani açılan ve iş gören genler tüm genomumuzun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyorlar. İşe yarayacak yeni bilgileri -canlıların değişen dış koşullara daha kolay adapte olabilmesi için. Çünkü bu harita hem bencil genler yüzünden değişecek. Öyle ki: kromozomlardaki şifrelerin yüzde 97’sinin bu anlamsız ve gereksiz DNA’lardan oluştuğu gerçeği ile karşı karşıyayız. kromozomlardan birine saklanır. Geriye kalan yüzde 62’sinin de açılıp. Yüzde 97’nin içinde bunlar da var. bazılarını da aynı sayfadaki iki eşit paragraf gibi yazdırıyor. Bu da birbiri ardından çoğalan. Bu ve buna benzer genlerin bu inatçı ve bencil tavırları yüzünden insan genomunun haritasını çıkarmak tam 48 yıl sürmüştür. Genomun yüzde 10’unu oluşturan bir başka bencil gen. Bu kopyalama tekniğini öğrenen. Fakat açılan ve iş gören yüzde 3 oranındaki genlerin ne işe yaradıkları daha önemli olduğu için. Kimi kez de bu bilgileri daha emniyetli kılmak için yedekliyor veya kopyalarını zekice gizlemeye çalışıyor. Çünkü bunların da bir protein sentezi sağladıklarına tanık olunmamıştır.

Progesteron. siyahî bir insanın genleri yüzde 99. Bu durum bizi çok daha komplike bir canlı yapmaktadır.Hıım. Hepsi bu. Bu suda erimeyen ama yağda eriyen ve mum kıvamında olan organik bileşiğe vücudun ihtiyacı vardır. ama genom kanunlarına göre bir harflik bir değişme bile çok büyük farklılıklar yaratır. gelecek nesillerin genomu da farklı olacaktır. Pituitary bezine sinyaller gönderir ve Kortizol üretmesi için Adrenal bezine emir vermesini ister. Öncelikle gelin şu saptamayı yapalım: Genler. insan genomu dış koşullara ve hastalık oranlarına göre sürekli değişmektedir. genler mi? KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? . kısacası sosyobiyolojik bir canlıdır. O bakımdan insan: Psikososyal.99 aynıdır. işin içine giren diğer faktörleri hesaba katmadığınız zaman. bunu Hipotalamus bölgesine iletir. itilmişlik duygusu ya da önemli bir sınav gibi. Kortizol. korkunç bir deneyim. “genlerin işi hastalık yapmak değildir” demiştiniz ama hastalığa neden olan genler olduğunu da bu örnekte gördük. Bu hormonlara topluca . kötü bir haber. değişen sadece harita değildir. Kortizol. Nasıl ki farklı ulusların genleri farklıysa.. Bu sisteme dış çevre de dahildir. Çünkü Kortizol. Sonra da kolesterolü kullanarak. bizde bunun iki katı. Genlerin görevi stres ya da hastalık üretmek değildir. Evet.. yaşayan 6. Bu argüman da geçerlidir. bu kötü hastalıkların esas nedeni de genler olmalı.Kortizol üreten enzimlerin yapılışını genler emrettiğine göre. stresi algılayan beyindir. hastalığa yakalanma riski artar. Böylece stres altındaki kişinin.. Vücut bu maddeyi aldığımız şekeri kullanarak yapar. nöroimmunolojik bir varlıktır.yeni genler oluşacağı için ileride farklılık kazanacaktır. Aldosteron ve Oestradiol.Güzel ifade ettiniz. kalbin daha hızlı çalışmasına veya ayakların üşümesine neden olan kandaki Epinefrin ve Norepinefrin hormonlarının çoğalmasını sağlar. çok değerli 5 tür hormon üretir: Testestron. yaslar. Fakat. yavaş yavaş ama sürekli olarak Kortizol düzeyinin artışına neden olurlar. . İşte ancak bundan sonra Kortizol ürettiren genler açılır ve ribozom çalışmaya koyulur. Aslında bedendeki tüm organlar görünmeyen bir sisteme uyarak çalışır. Örneğin.. önce Kolesterol denen o herkesin öcü saydığı kimyasalı ele alalım. şifreler de değişmektedir. ima ettiğiniz çelişkiyi haklı çıkarmıyor. . Ölümler. beynimiz ve gövdemiz birlikte çalışan ve olumlu-olumsuz pek çok dış etkene sürekli olarak maruz kalan bir üçlüdür. akyuvarların sayısını ve ömrünü azaltırlar. . biraz uzattım galiba. değil mi? . Fakat diyebilirsiniz ki beyin de bedenin bir parçası olduğu için. sebepler genetik görünebiliyor. Sirke sineğinde 18 bin gen var. Acaba son yıllarda çoğalan kalp hastalıklarında genetik faktörler nasıl bir rol oynuyorlar? Kalp krizlerinde stres mi daha büyük bir etken.Pardon. Bu farklar çok küçük görünebilir. örneğin gribe ya da daha kötü bir rahatsızlığa. Tabiî. vücudun savunma sisteminin zayıflamasına yol açar. Uyarılan Hipotalamus. sadece sisteme uymak ve bunu yapmak zorunda kalıyor. Kısa vadeli stresler. Üst beyin dışarıdan bir stresör algıladığı zaman... .5 milyar insandan hiçbiri bir diğerine tamamen benzemez ama benim genlerim ile Afrikalı. Bu diğer faktörlerin başında beyin gelir. Az önceki Hemofili örneği..Hayır. Farelerle insan genleri arasındaki fark bile sanıldığı kadar büyük değildir. Stres denilen etken de negatif bir dış faktördür. bu yanılgıya düşmemek gerekir. Uzun vadeli stresörler ise.. Gördüğünüz gibi esas neden.Efendim.Kalp krizinden söz edecektik?. Evet. .

Elde edilen bulgulardan biri çok çarpıcı idi: Kişinin çalıştığı yerdeki hiyerarşi düzeyi. İşte bu proteinlerini ürettiren gen APOE’dir. Besinlerden alınan Kolesterolü hücrelere taşıyıp. kolesterol düzeyi ve sigaradan çok daha güçlü bir etken. Bu düşük yoğunluklu yağ taşıyıcı Lipo-proteinler. burnun ve gözlerin duyarlılık oranını da etkileyen Kortizol kanda aşırı dozda bulunursa. kromozom üzerinde CYP17 adlı bir gen vardır. bir sekreterden 4 kat daha fazla kalp krizi riski taşıdığı saptandı! Hatta kilolu. kromozomdaki APOE’nin sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkiyi kuran şey Kolesteroldür. sigara içen ve yüksek tansiyonu olan bir üst düzey yöneticinin. Örneğin. Kolesterol ile ilgili Apolipo-protein denen 4 gen var. yükünü tamamen boşaltan ve yeni bir kolestrol yükü için karaciğere dönen bu Lipoproteinlere de yüksek yoğunluklu Lipo denir. -Pek çok insanın adını bildiği ama neden kötü olduğunu bilmediği Kolesterolün etkisine gelelim isterseniz. APOC ve APOE deniyor. 19. Son yıllarda kalp krizlerinde bir çoğalma olması ile yaşantımızın çok stresli olması arasındaki bağlantı böylece kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. bu kez kişi kendini stres altında hisseder ve nedenini de anlayamaz. Kolesterolü. Londra’daki bakanlıklar semti olan ‘Whitehall’da çalışan 17 bin memur ve bürokrat üzerinde yıllar süren kapsamlı bir araştırma yapıldı (1974). biyolojik sağlığımız üzerindeki en büyük etkendir! Bu bilimsel bulgular. benzer bir araştırma bu kez büyük bir şirketin on binlerce işçisi ve yöneticisi arasında yapıldı. halk arasında “kötü kolesterol” olarak bilinir. Steroitlere dönüştüren enzimleri üretme şifresi bu gendedir. Kolesterol ile kalp arasındaki ilişkiye geçmeden önce stresle kalp hastalıkları arasındaki ilgiye değinmek istiyorum. İşte bu Steroitlerle genler arasında çok sıkı bir münasebet mevcuttur. işini kaybetme korkusu yaşamak ve emir altında bulunmak kalp hastalıklarının birincil nedeni olarak boy göstermektedir. Ama kulakların. düşük rakamlı maaş bordrosuna sahip olmak.Steroitler denir. Şöyle ki: O lezzetli pirzolaları veya tereyağıyla yapılmış omletleri mideye indirdikten sonra kanımıza çok miktarda Kolesterol karışır. Kortizol üretilmediği zaman da beyin ile beden arasındaki ilişkide büyük aksaklıklar olur ve sağlıklı bir entegrasyon sağlanamaz. Gerçi stres birinci basamağı aldı ama Kolesterol da yabana atılacak bir neden değildir herhalde? KOLESTEROL GERÇEĞİ . APOB. 10. Eğer bu gen iyi çalışmazsa ve Testestron hormonu üretilemezse. yüksek tansiyon. Bunlar da “iyi kolesterol” olarak tanınır. o insanlar ergenlik çağına giremezler ve erkek çocuğu olarak doğmuş olmalarına rağmen kız çocuğuna benzerler. o zamana kadar bilinen tüm biyolojik nedenleri ikinci plâna itti ve psikolojik faktörleri birinci sıraya oturttu. O çalışmadan 21 yıl sonra (1995). zayıf ve sigara içmeyen bir gece bekçisinden çok daha az risk taşıdığı belirlendi. Bunlar kandaki yağları (Trigliseritler) taşıyarak azar azar hücrelere bırakırlar. Suda erimeyen bu Kolesterolleri hücrelere ulaştırma işi kandaki Lipo-proteinlere düşer. düşük tansiyonlu. Bunlara kısaca APOA.Değil elbette. taşıyıcı Lipoproteinler üretilmez ve böylece kanda başıboş gezen yağ ve Kolesterol düzeyleri . Bunlar birbirine benziyorlar ve 4 ayrı kromozom üzerinde yer alıyorlar. Yani. Yükleri azaldıkça yoğunlukları düşer. kalp hastalıklarına neden olan faktörlerden şişmanlık. Stresin kalp krizi yarattığı iddiasından sonra. Oradan da çıkan sonuç aynı oldu: Dış etkenler ve kendimizi değerlendiriş tarzımız. Bu genler iyi çalışmıyorsa. Bir dairede çalışan odacı ya da temizlikçinin.

Bolca alındığında prostat. yedikleriniz sizi ciddî hastalıklardan kurtarmaya yetmez! Gelelim genlerinizi negatif mutasyonlardan kurtaracak besinlere. etkin sağlık reçeteleri daha bir güvenle yazılabilecektir. o hastalığı yapan şeyin bir gen olduğu anlaşılmamalı. . Bunu becermenin daha kolay yolları ileride mutlaka bulunacaktır. bu söz bende obeziteyi çağrıştırdığı için epeyce yadırgamıştım söyleyen kişiyi...yükselir. Sadece bir genin farklı olması bile iki kişi arasında önemli bir benzeşmezlik yaratabilir. yanılma payı az olan ve herkesin genlerine iyi gelen küçük bir reçete verebilirim size.Evet. Bu yapışkan yağ ve Kolesterol kümeleri kalp hastalıklarının stresten sonra. .“Can boğazdan gelir” diye bir özdeyişimiz de var zaten. hem de kromozomlarımıza büyük zararlar vermektedirler.Burnumuzdan?.İnsan anatomisini öğrenmeden önce. Eksoz gazına. . . “Ne yersen.. kime daha az yararlı olduğunu tam olarak belirlemek için uzun süren bir genetik araştırma ve testler dizisi gerekir. tiner. Şu listeyi alır mısınız? Gördüğünüz gibi burada. her saat bol oksijenli hava yerine başka gazları teneffüs ediyorsanız. bataklık kokusuna. daha çok gençken. baca dumanına. Her ne kadar insanların genetik yapıları birbirine çok benziyorsa da. genetik mirası olumlu yönde etkileyebilen birkaç maddeye sahip olan besinler var.Bakınız. genetik yapınızı da bozar. Hangi besinin kime çok yararlı. .en önemli sebebidir.. . .Genetik şifrelerimiz teker teker çözüldükçe ve besinlerdeki biyolojik mucizeler birer birer tanımlandıkça. siz istediğiniz kadar sağlıklı beslenin. .Efendim bazı besinlerin genleri koruyucu etkileri olduğu söyleniyor. Bazı istisnalar var tabi.Yani soluduğunuz havadaki gazlar. o’sun” diye bir söz duymuş. aralarında yine de büyük farklılıklar vardır. ama ben genlerimizin dostu olan yiyecekler hakkında bilgi rica etmiştim. tüpgaza. Havası ve eşyaları kirli ortamlar hem hücrelerimize.. Ve en çok da kalpten çıkan atardamarlara yapışıp kalırlar. Demek ki: “Bu hastalık genetiktir” ifadesini işittiğimiz zaman. bunun yerine. Domates Likopen denen bir maddenin deposu gibidir. teşekkür ederim.Bu bilgi de çok yararlı elbet. . Fakat şimdilik bu testleri yaptıramayan milyarlarca insan için. hem de daraltırlar.. sadece akciğerlerinizi yıpratmaz. Umarım bu açıklama sorunuza yanıt olmuştur. ama her gün.. . var ama boğazdan giren her şey canınıza can katmıyor maalesef! Üstelik burnunuzdan ve ağzınızdan giren her şeyi çok dikkatli ve ölçülü şekilde kontrol etmezseniz. Gördüğünüz gibi genlerin görevi sistemin düzgün çalışmasıdır. amonyak gibi kimyasal kokulara sürekli maruz kalmak. fakat o detaylara girersek konu çok uzayabilir. bunlar canınızı veya sağlığınızı çarçabuk elinizden alabilirler! . ki yasallar ve gözle görülmeyen canlılar ya da partiküller. .Anladım efendim. kan dolaşımının hızı sayesinde 6-7 saniyede bir kalbe girip çıkarlar. sigara dumanına veya asit. Böylece onları hem sertleştirir.... bu doğru mu? BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ .Lütfen.. o hastalığın ortaya çıkmasını engelleyen bir genin çalışmadığı anlaşılmalıdır. Bunlar. tozlar.. Ama kendileri “hasta” oldukları zaman sistem de hastalanmaktadır.Evet haklısınız var.

Ve bunlardan ilk 13 çift kromozom arasında hiçbir fark yoktur. benim burnum gorilinkine veya kaplanınkine benzeyebilir. Karpuz ve kırmızı greyfurt bağışıklığı arttıran maddeler içerirler. Ayrıca süt. diğer canlılarla ortaklaşa kullandığımız genetik şifrelerden söz ettiniz. Burnumun şeklinden sorumlu olan geni sadece bir tek gen kabul edersek ve bu gen 280 harflik bir kelime ise. Mutasyona uğrayıp. Susam.Efendim tüm yazılı ve görsel medyada vücuda iyi gelen besinlerin reçetelerine oldukça fazla yer veriliyor. bir dilin gramer kuralları gibi çalışıyor. Aslında aradaki fark yüzde 1 bile olsa.DNA’daki bilgilerin iş görme sistemi. Bunlardan işe yaradığı kanıtlanmış olanlar şimdilik bu kadar. süt ürünleri ve balıktaki B12 vitamini hem kan yapıcı özelliğe sahiptir.Ne kadar ilginç. bu ortak genler her organizmada aynı işi mi görüyorlar? . . Bir de güneşten gelen zararlı ışınlar yüzünden oluşan cilt yaşlanmasına ve damar sertliğine karşı ciddî bir koruma sağlayabilir. bedensel farklılık çok büyük olabiliyor. çilek ve haşlanmış yumurtadaki Koenzim-Q10.. . kalp ve kan dolaşımıyla ilgili bazı genleri destekler.Peki. Evrim teorisinin sadece bir teori olmasına rağmen onca taraftar toplamasının bir başka nedeni de budur. Farsça. Üzümdeki proantisiyanidinler ve resveratrol. hem de genlerin daha sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. hastalık yapar hâle gelmiş bir fare genini çıkarır ve onun yerine bizdeki eşini yerleştirirseniz. bunca fiziksel benzemezliğin nedeni yalnızca yüzde 2’lik bir gen farklılığından kaynaklanıyor. Lâtince ve diğer dillerden gelen sözcükler olduğunu görüyoruz. Onlarda 24 çift kromozom var.Bir de. Sizinki neden bu kadar kısa? . genetik şifreler en ufak bir değişiklikte çok farklı işler becerdikleri için. . evet. Evet. brokoli. Farelerle bile aramızda çok az gen farkı var ama görünüşteki farkların büyüklüğü ortada. Şempanze ile insan arasındaki görünüm ve zihinsel farklar bu kadar büyükken.göğüs ve kalın bağırsak kanserlerini önleyici etki yapabilir. Nasıl ki Türkçedeki kelimelerin semantik yapısını incelediğimizde yarısından fazlasının Arapça. Çünkü şempanzenin genomu ile bizimki arasında sadece yüzde 2’lik bir fark vardır. Zararlı gazları ve kimyasalları da unutmayın! .Güzel bir soru. Sözgelimi benim burnumun bu şekli alması için binlerce gen birlikte çalışıyor ve embriyon döneminde belli bir şekil oluşuyor. bizde 23. bizdeki D4DR geni ne iş görüyorsa. kiraz ve yeşil çaydaki cilt besleyici bileşikler bünyenize ciddî düzeyde antioksidan güç kazandırabilirler. bunu 281 harfe çıkardığınızda. öyle mi? . genetik alfabeye ve kelimelere baktığımızda da insan genomundaki pek çok genin diğer hayvanlarda da bulunduğuna tanık oluyoruz. bal arısındaki D4DR geni de aynı işi yapıyor. o . İleride bu liste elbette büyüyecek ve daha bilimsel diyetler ortaya çıkabilecektir. Yani kromozomlarımızın yarısından fazlası bir şempanzeninkiyle aynı kalıptan çıkmış gibidir..Doğumdan sonra öğrenilen ve geliştirilen dil ve düşünce farklılıklarını çıkarırsanız. Vücudumuza giren bakteri ve virüslerle mücadele eden alyuvarların daha sağlıklı üremelerine yardımcı olan sarımsağı hiç tüketmeyenleri de sürekli uyarmak gerekir. O nedenle yüzde 2’lik bir farkı küçümsememek gerekir. Modern Darwinci genetikçilerin insanın şempanzeden geldiğine bu kadar iman etmelerinin en büyük nedeni bu bulgudur denebilir. Bu konuyu da açar mısınız? İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? .Ben size genlerin dostu olan bazı maddelerden söz ettim.

farenin geninin düzeldiğini görürsünüz. Bunu tersi de mümkün. Hayvanlardan ya da bitkilerden alınan bazı genleri bizdeki bozuk genlerle değiştirebilirsiniz. Fakat bunu yapabilmek o kadar da kolay bir iş değil; çünkü sadece bir hücredeki geni değil, sayıları trilyonlarca olan bütün hücrelerdeki o geni düzeltmeniz gerekmektedir. Ya da o bozuk gen hangi hücrelerde açılıyorsa, o hücrelerdekini değiştirmelisiniz. Bunlar da milyonlarca olabilir. İşin zorluğu burada... - Fakat son yıllarda işe yarayan bir yol bulundu galiba, değil mi? - Evet, virüsleri kullanma tekniği diye bir yöntem geliştirildi. Bozuk şifreleri düzeltmek için vücuda düzgün şifrelenmiş genleri taşıyan virüsleri aşılama ve bunların gidip o bozuk genlerle yer değişmelerini bekleme yöntemi. Bu sayede sanıyorum pek çok hastalık yakında ortadan kaldırılmış olacak. İşte buna genetik mühendislik deniyor. - Anlaşılan, Genetik Mühendislik, 21’inci yüzyılda insanın biyolojik

yapısını büyük ölçüde değiştirecek gibi görünüyor. Bu mühendislerin yaptığı işin tekniğini de biraz anlatır mısınız?
GENETİK MÜHENDİSLİK - Hay hay. Milyonlarca yıllık evrim ve on binlerce yıllık bilgi birikiminden sonra, tarihte ilk kez biyolojik yapımızı değiştirecek bir teknoloji yakaladık. Yani artık eskiden adına kader denen sakatlık gibi bir olguyu bile değiştirmek kendi elimizde. Genetik bulgular, ortaya, adına Biyoteknoloji denen yeni bir tıp dalı ve hatta sanayi iş kolu çıkardı. Nasıl ki gazetelerden kelimeler ve cümleler kesip, boş bir kağıda yapıştırarak istediğimiz paragrafı ortaya çıkarabiliyorsak, DNA’daki genleri de aynı işleme tâbi tutabiliriz. Bunun için sadece makas ve zamk gerekli ve bunlar hücrenin içinde doğal olarak var. Zamk, Ligase denen bir enzim; makas ise, engel enzimleri denen proteinlerdir. Bu enzimlerin hücrede üretilen 400 kadar türü var. Her biri genetik şifrelerden bir veya birkaçını tanıyor ve istenildiğinde onu DNA’dan koparıp çıkarabiliyor. - Galiba bu işi ilk olarak 1972 yılında, Stanford Üniversitesinden Paul Berg

başardı, değil mi?
- Evet, Berg, bir virüsün DNA’sını engel enzimlerini kullanarak ortadan ikiye böldü ve sonra Ligase enzimini kullanarak tekrar yapıştırmayı başardı. Daha sonra bir kurbağadan alınan genler bir virüse aktarıldı ve DNA’sına yapıştırılması sağlandı. Bu tekniği artık insanlar üzerinde de uygulamak mümkün. Bir insan hücresindeki bozuk genler çıkarılarak yerine sağlıklı genler yapıştırılıyor. Sonra bu genler, genleri boşaltılmış bir bakteri hücresine konuyor. Sonra da bu bakteri hastanın kanına enjekte ediliyor. Kanda çoğalan bakteriler gidip hücrelere yerleşiyorlar ve sonra çekirdeğe girip, oradaki bozuk genleri, taşıdıkları sağlıklı genlerle değiştiriyorlar. Bir başka kolay teknik daha var: Yumurta sperm tarafından döllenince -zigot döneminde- bozuk genler teşhis ediliyor ve bunlar düzgün olanlarla değiştiriliyor. Henüz gelişme aşamasında olan bu teknikler, ileride kalp-böbrek nakilleri gibi rutin birer işlem olacak ve böylece hastalıklar ve sakatlıklar büyük ölçüde engellenecektir. Bu kadar karmaşık görünen bir sistemi düzeltmek, işte o 52 yıl süren bilimsel çalışmalar ve araştırmalar sonucunda bu kadar basite indirgenebilmiştir. Buna “tanrıcılık oynanıyor” gibisinden savlarla karşı çıkanların, o lâboratuvarlara gitme ve yapılanları görme şansı olsaydı; bu çalışmaların ne kadar kolay ve yararlı olduğunu görebilir ve bu suçlamalarından vazgeçebilirlerdi. - Bu yolla yetiştirilen meyve ve sebzeler de aynı işleme mi tâbi tutuluyor acaba? - Evet. Bu teknik ilk kez 1983 yılında tütün ve pamuk bitkilerinde uygulandı.

Sonuç: Yüzde 20 daha fazla verim ve daha sağlıklı tütün ve pamuk oldu. Süpermarket raflarında ve buzdolaplarında haftalarca çürümeden durabilen domates ve biberleri de bu yönteme borçluyuz. - Peki ama, bu tekniğin sakıncalarından haykırırcasına söz eden düşünür, yazar

ve halktan insanların kaygıları boşuna mı yani?
- Hayır, boşuna değil ama biraz fazla abartılı bence. Dediğim gibi genetik mühendislik henüz gelişme çağında. Bu süreçte birtakım hatalar olabilir diye korkuyor herkes. Fakat 30 yıldır yapılan deneylerde ve uygulamalarda herhangi bir kaza olmadı. Olsa bile bunlar daha lâboratuvar çalışmaları aşamasında ortaya çıkıyor ve o hatalar hemen düzeltiliyor veya o proje terk ediliyor. Böylece dış dünyaya ve halka negatif etkileri olmuyor. Fakat yine de, bu tekniğe şu veya bu sebepten ötürü karşı olanlar genellikle popülist söylemlerle taraftar toplayabiliyor ve halkı korkuya itebiliyorlar. Bu grupların söylemlerine sadece karaları değil, akları da eklemeleri daha dengeli ve rasyonel olacaktır. - Şu anda ABD’de satılan hububatın yüzde 60’ının genleri değiştirilmiş durumda... - Evet, öyle, ve daha verimli hâle getirilmiş durumdalar. Bu çalışmalardan geri dönüş yoktur. Üzerinde durmamız gereken nokta çalışmaların daha emniyetli yürütülmesi ve piyasaya çıkmadan önce yüzde 100 güvenceli olduklarının test edilmiş olmasıdır. Bu sayede ileride daha lezzetli sütler içebilecek, daha büyük ve protein değeri daha yüksek yumurtalar yiyebilecek, A vitamini ve demiri yüksek pirinç üretebilecek ve ölümcül hastalıkları tedavi etmiş olacağız. Hatta, daha ileriki aşamada belki de ilaç alacağımıza, kendisi ilaç hâline getirilmiş meyve ve sebzeler yiyerek genlerimizdeki tüm bozuklukları önlemiş olabileceğiz. Böylece, patolojik tarihçemizi yansıtan genlerdeki geçmişin tüm negatif tortularını silmiş, yeni bir genetik kompozisyon oluşturmuş olacağız. Bu az bir gelişme mi? Genetik çalışmalara karşı çıkanlar, neye karşı çıktıklarını iyi bilmek zorundadırlar. - Genlerin önemini ve hastalıklarla alâkasını vurgulamak bakımından,

biraz da zaman zaman hortlayan Deli Dana (BSE) denen hastalıktan söz eder misiniz?
DELİ DANA GERÇEĞİ - Çok iyi olur; çünkü aratılan korku yüzünden milyonlarca insan bence aşırı bir endişeye kapılıp kırmızı et yemez oldu. Bu hastalığın başlangıcı 1979-1980 yıllarıdır ve ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi de Scrapi denen bozuk genli bir virüstür veya bozuk bir gen de diyebilirsiniz. Bu bozuk genlere sahip bir inek (inek diyorum, çünkü bu hastalık öküzlerde görülmez) kesilerek hayvan yemi yapılmak üzere kaynatıldı ve protein ilavesi olarak ineklere verildi. Fakat bu virüs yüksek sıcaklıklarda bile ölmüyordu. Böylece binlerce hayvana bulaşmış oldu. Asıl adı Bovine Spongiform Encephalopaty olan bu virüs oldukça da tembel bir virüs; üremesi için 5-6 yıl gibi bir zaman geçmesi gerekiyor. Zaten varlığı da 1986 yılında ineklerin acayip davranışlar göstermesinden sonra ortaya çıktı 10 yıl süren bilimsel çalışmalar ve dedektiflik gerektiren araştırmalardan sonra nihayet hayvan yemleri ile bulaştığı bulundu (1996). Ama çok geç kalınmış ve 180 bin inek, beyin dokuları süngerimsi bir hâle dönüştüğü için, BSE hastalığından ölmüştü. Bunun üzerine Almanya ve Fransa, İngiltere’den sığır eti ithalâtını durdurdu. Fakat hükümet bu etleri süpermarket raflarından hemen kaldırtmadı. Çünkü bilim insanları bu hastalığın insanlara ağız yolu ile bulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu rapor ediyorlardı. Sonra sinsice bir oyun oynandı ve 50 milyon etobur Britanyalı birer kobay olarak

kullanıldı. 1996 yılında Deli Dana Hastalığı yüzünden 10 kişi hayatını kaybetti. Böylece, ölüm riski 5 milyonda bir olarak hesaplandı. Bu da bir insanın başına yıldırım düşmesinden daha zor bir ihtimaldi ve siyasileri sevindirdi. Çünkü 100 binlerce hayvanı yok etmekten ve fiyatlarının yarısını çiftçilere ödemekten kurtulmuş görünüyorlardı. Ama halkın ve medyanın protesto ve baskılarına daha fazla dayanamadılar ve bir yıl sonra sadece kemikli sığır etinin satışını yasakladılar. Daha sonra da yüz binlerce hayvanı öldürüp yakmak zorunda kaldılar. Bu hastalığın esas sebebi de yine bir gen demiştik: Stanley Prusiner’in 1982 yılında bulduğu ve adına PRP (Protiz Rezistanslı Protein) dediği gen. Bunun ürettiği protein olan Prion, 150 bin tür protein içinde amino asitleri ve DNA’sı olmayan belki de tek proteindir. Kendisini çözümleyip dağıtan normal Protiz enzimlerine karşı koyabilen Prion, sert ve yapışkan bir yapıya sahip olduğu için diğer prionlarla birleşerek büyüyor ve hücrenin yapısını tamamen bozuyor. Ayrıca, diğer sağlıklı proteinleri de kendi şekline sokabilme yeteneğine sahip. Bu proteinin tam olarak ne işe yaradığı henüz bilinmiyor, fakat tüm memeli hayvanlarda var olduğu için önemli olduğu varsayılıyor. 20 yıldır yapılan binlerce deney ve araştırma bu DNA’sız proteinin sırrını çözmeye yetmedi. Fakat yalnız beyinde açıldığı için orada iş gördüğü biliniyor. Farelerin genomundan çıkarılan bu gen, embriyon döneminde ya da yetişkinik çağında onların sağlığını etkilemiyor veya bir eksikliğe yol açmıyor. Fakat insanlarda farklı bir durum söz konusu: 253 kelimelik yani 759 harflik olan bu genin 129. kelimesi çıkarıldığında, aylar süren uykusuzluk hastalığına (İnsomnia) ve ölüme neden olabiliyor. Çünkü beynin uyku merkezi olan Talamus’u yiyip bitirebiliyor. Bu gen, keçilerde ve ineklerde ise daha farklı bir özellik gösteriyor. 253 kelimeden 108 ve 121 arası bükülerek yukarı doğru bir kavis yapmışsa, hayvanın fazla uyumasına, aşağı doğru kavislenmişse hiperaktif olmasına neden oluyor. İşte Deli Dana Hastalığı ineklerdeki bu kavislenmiş genler yüzünden ortaya çıktı. İnsanlara ağız yoluyla geçme olasılığı çok düşük ama bol miktarda inek eti yendiği zaman vücuda yerleşiyor ve 5-6 yıl süren üreme döneminden sonra sağlıklı genlerimizi bozarak, BSE denen hastalığı yapabiliyor. - Efendim, 5 Temmuz 1996 da tüm dünyayı sarsan bir olay yaşandı: İlk

kez Dolly adı verilen bir kuzu, babasının ikizi olarak klonlama yoluyla dünyaya getirilmişti. Herkesin aklına hemen “İnsanlar da klonlanacak mı?” sorusunu getiren bu tekniği basit bir dille anlatır mısınız?
İNSANLAR KLONLANACAK MI? - Aslında çok basit bir yöntemle gerçekleşen klonlama neden bu kadar geç kaldı diye şaşıyorum. Bilim adamları bu işi 1950’lerde gerçekleştirecek bilgi ve teknolojiye sahiplerdi. Hatta o zamanlar bazı kurbağaların klonlanma çalışmaları yapılmıştı. Sonuç alınmasının 30 yıl gecikmesi bana biraz garip geliyor. Fakat demek ki bazen basit sorular ve yöntemler bile kimsenin aklına gelmeyebiliyor. Ya da belki bu bilgilerin dünya kamuoyuna duyurulması başka amaçlarla geciktirilmiştir. Klonlama için 3 ayrı yöntem geliştirilmiştir: Twinning, Roslin ve Honolulu teknikleri... İskoç genetik uzmanı Ian Wilmut, Dolly’yi klonlarken Roslin, yani çekirdek transferi tekniğini kullandı. Bu yöntemi anlatırsak, sanırım konu anlaşılmış olur. Klonlama için öncelikle iki şeye gereksinim var: bir yumurta hücresi ve bir donör hücre. Donör hücre; Dolly’nin babasından alınan canlı bir hücreydi. Yumurta hücresi de herhangi bir dişi koyundan alınmış ama döllenmemiş bir cinsiyet hücresiydi. Yapılacak ilk iş; bu yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarmaktır. Böylece

Bunun etik tartışmaları uzun sürmezse ve “think-tank” denilen düşünce kuruluşları klonlamanın faydalarını halka yeterince anlatabilirlerse. . hem de insanlar onlardan daha fazla verim alacaklar. Yani erkek veya dişi olsun.Bence. İşte klonlama denen yöntem. zamanın ve enerjinin ne denli devasa boyutlara ulaştığını çoğu insan bilmiyor. Öncelikle hastalıksız ve çok daha verimli hayvanlar ve bitkiler üretmiş olacağız. Sonra bu yumurta hücresi "Gap Zero" adı verilen bir dönem geçirmeye bırakılır. Bölünen hücreler bir embriyon oluştururlar.O zaman 40 yaşında bir insan klonlandığı zaman doğan çocuk 40 yaşında mı olacak? . Bunu sağlamak için de hafif bir elektrik akımı verilir. Ve zaten önlenmesi de artık olanaksızdır. . Belki o zaman ilk Klon İnsan’a sahip olma hakkı çok önemli bir kişiye verilecek ve tarihte bir büyük çağ daha açılmış olacak. İngiltere. üreyen hayvanların hem kendileri daha iyi bir yaşam sürecekler. Büyük kısmı diyorum çünkü genetik materyalin hepsi çekirdekte değildir. Hayvanlardaki hastalıklara neden olan bozuk genler bulundukça ve bunların sağlıklı olanları klonlandıkça. Genetik mühendisliği ahlâkî açıdan siz nasıl değerlendiriyorsunuz? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ . çekirdeğini kaybetmiş olan yumurta "baygınlık" geçirir ve tüm fonksiyonları durur ama ölmez. Sitoplazma içinde de DNA taşıyan maddeler vardır. Hatta bu tartışma pek çok ülkede bir etik soruna dönüştü. bence en geç 5 yıl içinde insanları da klonlamak mümkün olacak. bu kadar basit bir biyotekniktir. Tabiî bu bir cinsiyet hücresi olmadığı için. Bu embriyon üvey annesinin rahminde yaşarsa. modern çağın en önemli buluşlarından biri olan bu tekniğe karşı çıkmak. Ama bir başka denemede bir buzağı klonlandığında. . hangi hayvandan alınmışsa. büyümeye devam eder ve vakti gelince donör hücre kime aitse ona tıpatıp benzeyen bir yavru olarak doğar. genetik yapısı tam olan bir hücredir. buzağı normal yaşında doğdu. klonlama rutin bir iş hâline gelecektir. etmeyen ise ölür ve deneme başarısız olur.çekirdeksiz yumurtanın genetik şifrelerinin büyük bir kısmı alınmış olur.Peki. İşte o evrede. fakat normalden daha kısa yaşayıp öldü. o hayvanın bütün genetik şifrelerini içerir. Proteinlerin ve enzimlerin nasıl reaksiyon göstereceklerini şimdilik kestirmek çok zor. bir annenin rahmine konması gerekir. ABD ve Japonya bu teknolojiye 50 yıldan beri çok büyük yatırımlar yapıyorlar. Böylece o yumurta döllenmiş bir yumurta gibi bölünmeye hazır hâle gelmiş demektir. Kısaca "G0" denen bu evrede. etik açıdan bakarsak büyük bir “günah”tır. klonlamanın bize bir yararı olacak mı? . Dolly adlı koyun kopyalandığı zaman 3 yaşındaki babasına benzedi. Kopya insan sırada bekliyor ve hatta konuştuğumuz şu anda bile gerçekleşmiş olabilir! . bunun ulaşacağı düzeyi şimdiden kestirmek için yüksek bir hayal gücü gerekmiyor. Fakat o insanın ruhsal sağlığı hakkında hiç kimse bir garanti veremez! Genetik araştırmalara yatırılan kaynakların. ama bütün zorluklar aşılacak.Efendim. yumurtanın içine donör denen canlı hücrenin çekirdeği konur. Yeni çekirdeği kabul eden yumurta hücresi birkaç saat sonra bölünmeye başlar. Fakat önce “G0” evresinden çıkıp ayılması lazımdır. O nedenle.Bunu ancak uygulamada görebileceğiz. insan genleriyle oynamak tüm toplumlarda şiddetli bir muhalefet görüyor.Elbette olacak.İnsanların klonlanması da mümkün mü? . Dolly’den bu yana bu yöntemle ve diğer iki teknik kullanılarak yüzlerce hayvan türü klonlanmış ve çoğunda başarılı olunmuştur. Bu evrede artık embriyonun lâboratuvardan alınıp. .

Nano teknoloji ve yapay zekâ sayesinde üretilecek mikroçipler. Robert Stillman ve Jerry Hall insan embriyonunu klonlamış ve 6 gün yaşatmayı başarmışlardı. Bu meslek sahiplerinin doktor olması dahi gerekmeyebilir. beynimizdeki ve bedenimizdeki bir çok organın ya yerini alacak veya onların daha düzgün çalışmasına yardımcı olacaktır. . Genetik tartışmalarda sağduyunun galip geleceğine inanıyorum. O nedenle ben bugünün gençlerini bu dört alanda eğitim almaya ve araştırma yapmaya davet etmek istiyorum.Efendim. Bu teknolojinin getireceği faydaları bilmeden birtakım yersiz etik tartışmalar yaratmak ve bu çalışmaların önünü tıkamak. biyolojik bakımdan “kusursuz” diyebileceğimiz insanlar türeyecektir.Peki.Yapay zekâ.. . 21’inci yüzyıldaki dört büyük teknolojiden birinin genetik olacağı artık gün gibi ortadadır. Klonlama sayesinde gençlik aşısı gerçek olacak. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952’de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmişti. doğal olarak aynı tekniği insanlarda kullanma fikri doğmuştu.Diğer üçü hangileri? . bozuk genler değiştirilebilecek ve hastalıkların büyük bir kısmı önlenmiş olacak. Özellikle genetik şifrelerin çözülmesi ve yapay zekâ alanındaki gelişmeler. 1973’de sığır ve 1979’da koyun klonlaması gerçekleşmişti.insan mühendisliği diye bir meslek de yer alacaktır. 1993 de. 1970’lerde fare.. lâboratuvarda üretilecek sağlıklı organlar sayesinde eskiyen veya hastalanan tüm organlar yenilenebilecek. Eğer mucize ilaç denen Penisilin bulunduktan sonra onu kullanmasaydık. Örneğin yeni bulunan WT1 geni sayesinde kan kanserinin tedavisi yakında mümkün olacaktır. kısırlık bitecek.Sorunuza hiç tereddüt etmeden “evet” diyebilirim. daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine büyük katkıda bulunmuştu.Bu bilimsel araştırmalara 52 yıldan beri o kadar zaman harcandı. 20 yıl sonrasının meslekleri arasında -eminim ki. Ama bunların aşıları ve ilaçları bulunduktan sonra milyonlarca insan ölümden kurtuldu. yarısı robot yaratıkların ortaya çıkmasına neden olacak. O nedenle insanların bu konuya hazır olmaları gerekmektedir. Hâlâ hızla süregiden insan klonlama çalışmalarının dramatik sonuçları yakında bir bomba gibi gündemimize oturabilir. nano teknoloji ve uzay teknolojileri. Sözgelimi. Genetik mühendislik ve biyoteknolojideki ilerlemeler. Şimdi de durum aynıdır. Türk kamuoyunda pek de bilinmeyen bu eylemi -yeri gelmişken. . o kadar büyük yatırım yapıldı ve elde edilen bilgilerin insanoğluna sağlayacağı yararlar o denli belirgin hâle geldi ki. çok yakın bir zamanda yarısı canlı. tüberküloz veya kolera yüzünden hayatını kaybeden çocuklarının ve yakınlarının öldüklerini seyretmekten başka seçenekleri yoktu. bu bir insanlık suçu olurdu. Bitki ve hayvan hücrelerinde yapılan bu genetik değişikliklerin sonuçları olumlu olunca. Genetik teknoloji sayesinde -belki de çok yakındakanser ve kalp hastalıkları dahil pek çok hastalık tarihte kalmış olacak. plastik veya estetik cerrahiye gerek kalmayacak. bu ahlâkî tartışmaların ortaya çıkışını sağlayan birtakım haklı sebepler de var. Şöyle düşünün: Daha geçen yüzyıla kadar ana-babalarının tifo. hastalık ve soğuğa dayanıklı bitki türleri. genetik mühendislik ve yapay zekâ teknolojileri ileriki yüzyıllarda insan doğasını da değiştirebilir mi dersiniz? . Klonlama ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştı. Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton’un 1885 yılında başlattığı Yuceniks (Eugenics) hareketi. Genetik mühendislik şu anda bile insan hayatını kurtarabiliyor ve genetik teşhis sayesinde ölümcül hastalıkları engelleyebiliyor. Bütün bu nedenler klonlamayı desteklemeye yeter de artar bile.anlatır mısınız? . bence insanlığın kendi kendisine büyük zararlar vermesi anlamına geliyor.

Darwin’in “Tabiattaki doğal seleksiyon yüzünden yalnızca güçlü canlılar ayakta kalır ve nesillerini idame ettirirler” saptamasını. . O tarihte Almanya’daki ekonomik ve sosyal gelişimin “biyolojik gelişimle” bütünleştirilmesi fikri siyasi destek görmüş ve yerleşmişti ama hâlâ teori düzeyinde idi. Akıl hastası. Bunları Kanada. Yuceniks fikrini milliyetçilikle özdeşleştirmeyi başarmıştı. değil mi? . Hatta Virginia Eyaleti akıl hastalarını kısırlaştırma kanununu 1970 yılına kadar uyguladı.. 1924 yılında kabul edilen bir kanunla Amerika’ya sadece Anglo-Sakson ırkından gelenler alındı ve diğerlerine göç izni verilmedi. İsveç’te 60 bin ve bu fikre çoktan hazırlanmış Almanya’da 400. Kısırlaştırılan insanların sayısı milyonları geçti. politik bir slogana dönüştürmüştü. “beyinsizleri sterilize et” hareketi diğer ülkelere de sıçradı.Galton son derece pratik zekâlı. Norveç. 1910 ile 1935 yılları arasında 30 Eyalette son derece üzücü sosyal cinayetler işlendi. “bir gün toplumun dejenere olmasını önlemenin tek yolunun sağlıklı vatandaşların soylarını devam ettirmeleri ve sağlıksızların çocuk yapmamaları olduğunu görecek ve bunu uygulamanın en büyük vatanseverlik olduğunu anlayacağız!” diyebilecek cesareti kendinde bulmuştu.Fakat bu kısırlaştırma kanunları İngiltere ve Hollanda’da çıkmadı. “Orta sınıf vatandaşlardan doğan cılız çocuklar için ‘Haa! Demek ki bu Yucenik bir evlilik değildi. Öyle ki. Pratiğe geçişi bu fikrin Amerika’ya sıçramasından sonra başladı. Fakat Almanya’ya bu kampanya yeterli gelmedi ve savaşın ilk 18 ayında tam 70 bin kısırlaştırılmış hasta. Bu 25 yıl içinde 100 bin insanın “beyinsiz” ismi verilerek kısırlaştırıldığı o eyaletlerdeki hastane dosyalarında hâlâ korunmaktadır. kriminal suç işleyenlerin. Davenport çalışmalarını disceniklerin “ekarte edilmeleri” üzerine yoğunlaştırmış ve Amerikan elitlerinin kafasını çelmeyi başarmıştı. Başkan Roosevelt.’ dendiğini duyuyorum. Galton. daha sağlıklı bir millet hâline gelir ve her zaman İngiltere’nin önünde olur” fikrini devleti yönetenlere kabul ettirmişti.000 insan kısırlaştırıldı. Finlandiya.Evet. Amerikalı Charles Davenport. Dünya Savaşı’na “Kromozom Savaşı” diyen genetikçiler var. hastane yataklarını yaralı askerlere tahsis etme bahanesi ile gaz odalarında yakılmaya gönderildi.Ben de bu fikrin hızla yayıldığını Pearson’un 1907 yılında Galton’a yazdığı bir mektup sayesinde öğrendim. Tabiî. Ve “Eğer Almanya hastalıklı ve şizofrenik vatandaşlarını kısırlaştırırsa. İzlanda ve Estonya izledi. Bu çabalardan sonra İngilizler’in Yuceniks hareketini gizliden gizliye başlattığını öğrenen ve Galton’un fikirlerine hayran olan Karl Pearson da aynı eylemi Almanya’da yaymaya başlamış ve yaptığı üst düzey lobi çalışmalarından sonra. Genleri sağlıklı insanların evlilikleri tasvip görmeye.” . Bunun arkasından yakılma sırası tüm Yahudi vatandaşlara kadar geldi.Soruyu söyle de sorabilirim: 2. Bu kanun 1964 yılına kadar 40 sene yürürlükte kaldı. Mektupta şu ifadeler vardı. . Tarihin yüzkarası olmuş bir düşünce ve hareket olan Yuceniks’in fikir babası sayılır. Genlerle dünya savaşı arasındaki bağlantıyı izah eder misiniz? YUCENİKS SUÇLARI .. diğerlerinki aşağılanmaya başlamış bile. o yıllarda alkoliklerin. Ve insan üzerinde etkili olan doğal seleksiyonun tabiata bırakılmadan insan eliyle uygulanmasını savunmuştur. sakat ve güçsüz insanların kısırlaştırılmaları ve nesillerinin tükenmesi için büyük çabalar harcamıştı. idealist. bulaşıcı hastalık taşıyanların ve geri zekâlıların evliliklerine yeni bir isim buldu: Discenik. hırslı ve agresif biriydi. Discenik fikri o kadar benimsendi ki.

İngiltere’yi çok endişelendiriyordu. Bence. işsizlik ve toplumsal dejenarasyon Almanya’da Nazi hareketlerinin gelişmesini kolaylaştırdı. Rusya’da da çıkmadı. H. Oxford profesörlerinin yüzde 65’i bunlara katılıyordu. Ve böylece savaşa katılmak için bir neden daha oluşmuştu. kısırlaştırmaların yapılmadığı anlamına gelmemeli! İngiltere’deki elitler. Yuceniks Derneği’nin müdürlüğüne getirilmişti. Bazı genetikçilerin bu savı. savaşın nedenlerinden birinin de genetik olduğunu kabullenmeniz o kadar da zor olmayabilir. Sosyalist veya muhafazakar bir çok yazar ve filozof ile birlikte pek çok bilim adamı ve siyasetçi Yuceniks fikrini destekliyordu. Darwin’in oğlu Leonard. Bernard Show. ama Rus devleti daha ziyade akıllı insanlarını öldürmekle meşgul olduğu için Yuceniks hareketine katılmadı.Peki. bireylerin rızasıyla uygulanıyor. böylesi bir atmosfer içinde başlayan 1930lardaki ekonomik kriz. Churchill.. Fakat kapalı kapılar ardında sinsice yürütüldü. Hitler işi Yahudi ırkının yok edilişine ve tüm Avrupa’yı temizleme fikrine kadar götürdü. Şuradan başlayayım: Aslında genetik sistem sanıldığı kadar da mükemmel çalışmıyor.Efendim. . Hatta. Üstelik bir kanunun çıkmamış olması. yaşlanmanın nedeni de genetik mi? KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ .Evet. Rahatsızlıklarının esas nedeni Almanya’nın gerisinde kalma kaygısıydı. 1994 yılında Çin hükümetinin çıkardığı bir kanunla. ana rahmindeki çocuğun sağlık durumu daha kolay saptanacak ve belki de anneler geri zekâlı çocuklarını vakit geçmeden aldırma seçimini. doğuma kadar ortalama 47 kez bölünüyor ve o tek hücre 100 trilyon hücreye ulaşıyor.Wells ve Winston Churchill bu hareketi savunan yazılar yazıyor ve hararetli söylevler veriyorlardı. modern Yuceniks bireylerin kişisel onayları ile gelişecek ve belki de evrensel bir ilke olacaktır. Galton’un birçok fikri artık devlet zoruyla değil. Bütün bu desteğe rağmen parlamentoda sağduyu hâkim oldu ve kısırlaştırma kanunu aralıklarla iki kez oylanmasına rağmen geçmedi. “Yuceniks hareketi bugün artık apaçık devam ediyor” diyenlere de katılıyor musunuz? . Hitler’in başarıya ulaşması.Evet katılıyorum. Yaşlanmamızın nedenleri arasında genetik sistemin işleyiş tekniği büyük rol oynuyor fakat az su tüketimi ve güneş ışığı. Hamile bir annenin doğuracağı çocuğun sakat ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla dünyaya geleceğini gören doktorlar. kürtaj önermekte ve seçimi ana-babaya bırakmaktadırlar. Almanya’da başlayan akılsızların kısırlaştırılması ve etnik temizlik hareketinden rahatsız oluyorlardı. Fakat bu sorunuza yanıt olarak. “evet tamamen genetiktir” diyemiyorum. Şu bulgulara bir göz atalım: Ana rahmindeki döllenmiş yumurta. çünkü bazı hücreler . çevremizdeki radyasyon oranları. Son zamanlarda birden fazla çocuk yapmayı yasaklayan Çin’deki bu tartışmalar tüm dünyaya er veya geç yayılacaktır. ama şiddetli muhalefet sayesinde çıkarılamadı. “beyinsizlerin çoğalmaları ırkımız için en büyük tehlikedir” diyebilecek kadar ileri gitmişti. bugünkü pencereden bakıldığında geçersiz görünebilir fakat o günkü sıcak koşullar ve toplumsal psikoloji içerisine girip düşünürseniz. Teşekkür ederim. sanıyorum bunları yaşlandıkça görebileceğiz. .G. Ortalama 47 diyorum.Bu. Peki. çok ilginç bir soru. daha kolayca ve suçluluk duygusuna kapılmadan yapacaklar. İşte. Genetik bilimi ilerledikçe. kürtaj yaptırma seçeneği anneden alınıp doktorlara verilmiştir. kötü beslenme alışkanlığı gibi zararlı etkiler de birer faktör.

Bu çok şaşırtıcıydı çünkü her kopyalamada kromozomlar biraz daha kısalıyor olmalıydı. Watson.30. İşte yaşlanmanın pek çok sebebiyle birlikte asıl nedeni bu doğumdan sonraki yenilenme sürecinde gizli. iskeletimiz 11 ayda. yeni hücrede genetik bir eksiklik ve dolaysıyla pek çok sistem hatası doğabilir. Telomeraz demiş. Son derece “akıllı” olan bu proteinleri ürettiren genler doğumdan hemen sonra . . İşte bu yenilenmeler sırasında alınan her fotokopi. Her kromozom upuzun bir DNA molekülüdür. Bunlar ipler dağılmasın diye ayakkabı bağlarının uçlarına eklenmiş o plastik tutaçlar gibi (agletler) bir emniyet sistemi idiler. hücrelerin her kopyalanışında. Şekil: 4) Telomerlerin görevi. Biraz daha açar mısınız? . Ve ortalama 40-45 kopyadan sonra ortada kromozom denen şeyin kalmaması gerekirdi. herkesin ilgisini çekecek bir bulgu. kanımız 3 ayda bir tamamen değişir. Örneğin. Fakat Watson. TTAGGG bazlarından oluşmuş bu nükleotidlere Telomer adını verdi. Bu nedenle. Telomerler her bölünmede kısalır fakat bunları vakit geçirmeden tamir eden ve eski hâline getiren bir sistem daha vardır. 6 harften oluşmuş bir genin binlerce kez art arda tekrarından ibaretti. doğanın bu eşsiz sistemi neden kurduğunu ve bu sorunu nasıl çözdüğünü çabuk anladı..Bu. . Öyle ya. kromozom uçlarında yer alan ve işe yarayan genlerin saf dışı kalmasını önlemektir. . Bir ömür boyu değişen bu hücreleri toplayıp tartma imkânımız olsaydı. kopyası alınan bir resimin giderek renk kaybetmesi gibi biraz daha “silik” çıkar veya aşınır. Fakat yaşam sürerken bazı hücreler birbiri ardından yenilendiği için bölünme sayısı 200-300 kadar olabiliyor. Watson’un gördüğü olay şuydu: Kromozomları kopyalayan biyokimyasal sistem. Genler. Şöyle ki: Beyindeki nöronlar ve sinir hücreleri hariç. tırnaklar ve deri de peşpeşe yenilenir. Kandaki alyuvarların milyonlarcası her saniye yenilenir. Kromozomların uçlarının anlamsız genlerle doldurulduğunu keşfetti. fotokopi makinasına konan bir mektubun ilk ve son satırlarının kopyalanmaması gibi bir eksiklik olur. önümüze tonlarca ölü hücre çıkardı. Yani. eğer kromozomların ucunda diyelim ki 150 harfli bir gen yer alıyorsa ve bu hücrenin kopyası alınırken kazara kopyalanmıyorsa. Bu tamirci genlerin ürettiği proteinlere Watson. bazıları 40 bölünmeden sonra duruyorlar ve bazıları da 50 defadan fazla bölünerek çoğalıyorlar.Fakat. Yaşlanmayı anlamak için kromozomların kopyalanma sistemini iyi anlamak gerekir. kopyalama esnasında. kromozomların uçlarından küçük bir bölümü kopyalamazlar. vücudumuzdaki tüm hücreler bir yaş gününden diğerine kadar büyük oranda yenilenir. Sadece 300 bölünmenin onları bozacağı bana pek ikna edici gelmiyor. Hücreler bölünürken hem bu 23 çift DNA molekülü kopyalanır.. (Bak.Kuşbakışı veya makro baktığın zaman detaylar görünmez.Elbette. canlı hücreler milyonlarca yıldan beri. işe yaramayan Telomer genlerinin bir kısmı eksik kopyalanarak yeni hücreye geçer ama herhangi bir fonksiyonları olmadığı için hücrelerde bir hasar olmaz ve vücutta bir eksiklik ya da hastalık ortaya çıkmaz. hem de hücrenin içindeki her şeyin tamamı kopyalanır. hücrelerin kendi fotokopilerini aldırdıktan sonra eskiyenler ve ölenler vücut dışına atılır veya çözülerek tekrar kullanılır. Bu kopyalanma anını 1972 yılında ilk kez DNA’nın kâşiflerinden James Watson gözlemiştir. Bu agletler. Kromozomları yakından incelediğinde gördüğü şey onu büyük hayretler içinde bıraktı. Ama mikroskopik baktığında teleskopik başış açısıyla göremediğin şeyleri görebilirsin. Şimdi gelelim işin püf noktasına: Embriyon dönemimdeki bölünmelerde. Vücut dışında bulunan saçlar. milyarlarca kez bölünerek yaşamlarını sürdürebilmişler.

hücre bölünmelerinin ve çoğalmalarının önüne geçecek bir yöntem için de kullanılabilir. Vücudumuz bir doğum gününden diğerine kadar büyük oranda yenilendiği için (sinir sistemi ve beyin nöronları hariç) kromozomlar her yıl ortalama 31 harf (nükleotid) kısalırlar. Yani.Öyleyse doğumdan sonra emekli olan Telomeraz genlerini açık tutmak yaşlanmayı engelleyebilir.Siz bu ömür uzatma çabalarını ahlâkî açıdan doğru buluyor musunuz? . bazılarında binlerce defa art arda dizilerek uzun bir gen. Bir başka yararı damar sertliğini önlemektir. Böylece. kalp damarları. Bakınız: Cal Harley adında bir bilim adamının kurduğu “Geron Corporation” adında bir şirket tüm çalışmalarını Telomeraz genlerinin “emekli olmaması” üzerine yoğunlaştırmış ve çok önemli aşamalar kaydetmiştir. arter duvar bozukluklarından ölürler. Sık sık yenilenen hücrelerdeki kromozom uzunluğu yılda 100 harf kadar kısalabilir. Böylece belli bir sayıya ulaştıktan sonra bölünme sayısını kaçıran ve bölünmeye devam edip çoğalan kanser hücrelerinin önüne geçilebilir. O nedenle insanlar damar sertliğinden değil.. onu icat etmek zorunda kalırdık. Bu da. hızla çarptıkları DNA moleküllerinde de hasara yol açarlar. Peki.. Bunlar da yaşlanmaya neden olur.. 80 yaşına girmiş bir insanın kromozomları doğduğu güne oranla yüzde 37 kısalır.Tabiî var. Kısa Telomer de yaşlanma demektir. Bu noktada size Voltaire’in bir sözünü aktarmak isterim: “Ölüm olmasaydı. Geron şirketinin hisseleri borsada birkaç kat prim yaptı. Hepsinde TTAGGG olarak mevcut. değil mi? GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? .. O nedenle Telomerazlar üretilmezler ve artık eksik kopyalama kendini tamir edemez duruma gelir. . doğanın belli bir yaştan sonra neslini çoğaltmasında sakınca gördüğü bir organizmanın giderek yaşlanması.“emekli olur” ve artık açılmazlar. Telomerler hayvanlarda da var mı? . Her yenilenme yeni kopya ve daha kısa Telomer demektir. . fakat bazılarında yüzlerce kez tekrarlanarak kısa bir gen olmuş.. Bu genetik araştırmalar şirketi. fonksiyon kaybetmesi ve nihayet ölmesi için genetik sisteme yerleştirdiği olağanüstü zekice düşünülmüş bir düzenektir. Harley’ye göre. Bunlara serbest radikaller deniyor. Bir başka önemli neden de şu: Hücrelerimizde ve kanımızda çok hızlı hareket eden ve çarptıkları dokulara hasar veren atık maddeler var. DNA’sı olan tüm hayvanlarda bu sistem mevcut. ortalama insan yaşamını 150 yıla çıkarmamız şu anda mümkündür.Bu bağlantıyı yakaladığınıza sevindim.Çok güzel. kromozomlar doğum sonrası ve ömür boyu gerçekleşen yüzlerce kopyalamadan sonra iyice kısalırlar. Bitkilerin kromozomlarında da aynı sistem var fakat onların Telomerleri bir T fazla. 1997 yılında bu işi başardığını açıkladığında.Evet. Bunu düzeltme şansını yakalamışken neden uygulamayalım? Kaldı ki yaşlanmayı önlemek her insanın en büyük arzularından . Serbest radikaller hücre çekirdeğinde de bulunduğu için. Fakat bu teknolojinin de etik tartışmaları tüm şiddetiyle sürmektedir. İşte yaşlanmanın asıl nedeni bu eksik kopyalanan Telomerlerdir. TTTAGGG harflerinden oluşmuş. Örneğin sirke sineklerinin ömrünü iki katına çıkarmayı başarmıştır. çünkü Telomerleri onaran genlerinin doğumdan sonra da açık kalmasını sağlayan sistem. kalpten hızla çıkan kanın basıncına ve serbest radikallere sürekli maruz kaldıkları için çabuk yıpranırlar ve sık sık yenilenirler. Şöyle ki: Bacaklarımızdaki kan damarlarının kromozomlarına bakarsanız. buluyorum. Bu nedenle onlar da yaşlanıyorlar. bunlar kalpten çıkan arterlerin kromozomlarından daha uzundur.” .. Hasar gören genler yüzünden vücutta giderek azalan fonksiyon kayıpları olur. yüzlerce kez kopyalandıktan sonra kromozom uzunluğu değişmeyen hücreler üretmeyi sağlamış durumda. Çünkü.

kaplumbağalar ve salyangozlar.. Bakınız. Bazıları (Mikroglia) beyni zararlı bakterilerden ve enfeksiyonlardan korurlar. analizlerimiz daha gerçekçi ve mantıklı olur. Ve bazıları da (Oligodendrokit ve Schwann) nöron uzantıları olan aksonların etrafında miyelin denen koruyucu bir tabaka oluştururlar. insanların genç ve dinamik yaşadığı ve beyinlerinde yüz yıl boyunca biriken devasa bilgi ve deneyim arşivlerini kullanabildikleri bir dünyada cehalet denen şeye yer olabilir mi? Akıl yolunun izlendiği ve erdemin kök saldığı bir dünyada.Önce bir yanlışlığı düzeltelim. . insanlar elbette artan insan nüfusuna bir çare bulacaklar ve belki de herkes kendi yerini dolduracak yalnız bir çocuk yaparak. Fillere gelince. Yavaş hareket eden hayvanlar uzun. kanıtlanmış bilimsel bir bulgudur. Ama durum böyle değil. sağlıklı ve verimli kısa bir ömür yaşamak daha iyidir. Ayrıca. Uzun yaşamak bu sayıyı daha da arttıracaktır. Kaldı ki beyin sadece nöron denen sinir hücrelerinden oluşmamıştır.. birçoğunun aynı sayıdaki kalp atışından sonra öldüğünü görürsünüz. önemli olan kaliteli yaşamaktır... Nöronların miktarından kat kat fazla Glia hücreleri var beyinde. İşte bu 5 tip hücrenin yenilenmesi ve yaşlanması beyinde fonksiyon kayıplarına yol açar. Telomerlerin varlığı bir teori değil.biridir. O da şu: Hayvanların ömür boyu süren kalp atışlarını sayarsanız. bu dediklerinizi yapabilecek mi? . Bunların çoğu cüsseli hayvanlar. ama hızlı hareket edenler kısa yaşarlar. beyin ve damar arasına bir duvar gibi dizilirler. Ne var ki ömür denen şeye bir başka pencereden daha bakma olanağı var. 150 yıllık bir beyin. beyindeki hücre ölümleri sayı bakımından fazla görünebilir. Telomer teorisini çürütmüyor mu? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI .. Demek ki ömür denilen yaşam süresi. 150-200 yıl yaşamaktansa.Kulağa hoş gelen bu soru. Örneğin. erken ölmesi gerekiyor. Bunlar birbiri ardından yenilenen ve önemli görevleri olan hücrelerdir. Ben insanların 150 yaşında kadar yaşayabilecekleri bir dünyayı hayal ettiğimde büyük heyecanlar yaşıyorum. bu düşünce doğru görünür ve siz de haklı olarak bu soruyu sorarsınız.. bence bunlar popülist yaklaşımlardır ve hayal gücünden yoksun yorumlardır.” .Efendim.Fakat beyin hücreleri yenilenmiyor ve ölen nöronların yerine yenileri gelmiyor. biraz bilgi eksikliği içeriyor. genetik mühendislik sayesinde hastalıkların olmadığı.Fakat bu görüşün karşısavı diyor ki: “Dünyada zaten haddinden fazla insan var. Düşünsenize. zihnimizde onu kendi koşulları içinde oluşturarak düşünürsek. kalp atışı sayısı ile ters orantılıdır. Büyük gövde demek.. Bu bulgu. Fakat aslında bazı küçük hayvanlar da uzun yaşıyor. Dolayısıyla aslında balina ve fil gibi hayvanların çabuk yaşlanıp. Tabiî. daha çok kopyalama demek ve daha kısa kromozom demektir. Şimdi size çok şaşırtıcı bir görüşü ifade etmek istiyorum: Ömür dediğimiz şeye zaman denen o göreceli olgu açısından bakarsanız. Fakat biz Telomerleri tamir eden Telomerazların üretilmesini sağlarsak. ama yüz milyar gibi yüksek rakamlı bir nöron sayısı yanında bunu önemsemeyebilirsiniz. Bir olayı değerlendirirken. O evredeki koşullar içinde şu an hayal edemeyeceğimiz çok daha farklı çözümler üretilecek ve sağduyu mutlaka hâkim olacaktır. . Nörologia da denen bu hücreler 5 tiptir: Bazıları (Astrosit) kan damarlarının etrafını sararak. dünya nüfusunu sabit tutacaktır. bu yaşlanma gerçekleşmeyecek ve beyin de genç kalacaktır. her . . Zira 100 yıl boyunca ölen hücreler oran olarak beynin yüzde 10’unu bile zor bulur.Bizim gibi uzun yaşayan pek çok hayvan var. Bazıları (Ependimal) beyin sıvısı üretme işine yardımcı olurlar. Kış uykusuna yatanlar da nispeten uzun yaşarlar.

Teşekkür ederim.Haayır! Burada çok uzun yaşamaya yol veren bir başka etken daha var. Ama bu durum henüz anlaşılamamış nedenlerden ötürü her insanda gerçekleşmez. fakat genç ölen insanların durumunu pek açıklamıyor. Dünya yaş ortalaması da bu rakamdır zaten. kuvvetli ve sağlıklı genlerin ayakta kalmasını istediği için. bazıların ki ise 10 bin kadar olabilir.İlginç bir soru sordunuz ve doğru bir saptama yaptınız. İşte bu yüzden mantığı bizimkinden farklı ama daha doğru çalışan doğa. O nedenle. kadınların 35 yaşından sonra doğum yapmamasını istemesinin altında yatan sebep de temelde budur. yavaş yaşayan ve çok uyuyan. oksijen paslanmaya neden olan bir elementtir. Ama bu yorum.. O nedenle. Aslında yaşlanmaya neden olan pek çok faktör var. Yaşlanmaya geri dönersek. bir bakıma oksijen atomlarına da borçluydu. Kadını adetten keser ve menopoza sokar. Bunların ortalaması 7 bindir.. çalışmalarına engellerler. fakat Jeanne uzun ömrünü. üreme çağını tamamlamış organizmaların daha fazla yaşamalarını istemiyor.Enteresan bir saptama. Doğa bizim fazla yaşamamızı neden istemiyor acaba? DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ . Bu da ortalama 73 yaşa denk gelir... değil mi? .Yani. Fakat bu tavsiyeye uymayan çiftlere doğa (ya da Tanrı deyin) zoraki kuralları ile karşı çıkar. bu bakış açısında da istisnalar var.. . . kafamda bir başka soru daha oluştu şimdi. bu da son derece şaşırtıcı bir gerçek. Oksijen atomları genellikle dizilişi bozulmuş veya mutasyona uğramış genleri paslandırarak. Her birinin ufak da olsa etkisi var ama bunlar toplam olarak büyük etkiler . Böylece hastalığa yol açacak genleri paslanmış ve fakat sağlıklı genleri çalışan insanlar daha uzun yaşarlar. Bazı insanların Telomerleri 6 bin harften oluşur. Bu sav henüz kesinlik kazanmamıştır ama kuvvetli bir hipotezdir. “neslinizi genç yaşta çoğaltınız” mesajını veriyor. Jinekologların.Efendim. açık havada ve bol oksijenli bir ortamda yaşadığı için mi? . Belki de bazı kadınların genç yaşta adetten kesilmelerinin gerçek nedeni genlerindeki mutasyon oranının çoğalması ya da kromozom uçlarının (telomer) aşırı derecede kısalması yüzündendir. Vücudumuz da oksijenle sürekli alışveriş içinde olduğu için hücrelerde bir tür paslanma olur.Demek oluyor ki yavaş hareket eden ve kış uykusuna yatan hayvanların hücreleri çabuk yıpranmadığı için sık sık yenilenmiyor ve o nedenle de telomerleri hemen kısalmıyor.Burada gene bir başka gerçek rol oynuyor: Telomerlerin uzunluğu. aklıma şimdi gelen bir başka soru daha sormak istiyorum: 1997 yılında ölen ve Guinness Rekorlar Kitabı’na en yaşlı insan olarak giren Fransız Jeanne Calmont’un kromozom uçları 10 bin harften oluşan uzun Teleomerlere mi sahipti acaba? . doğa gençlere hitap ederek.düşüncede olduğu gibi. Bir hesaba göre 7 bin kadar gen yaşlanmada rol oynuyor. . Telomerleri uzun olan insanların daha uzun yaşadığı görüşü bilim adamlarınca yaygın bir kabul görmüştür. İnsan yaşadıkça belirli yaşlarda açılan belirli genler oluyor ve mutasyona uğrayan bozuk genlere sahip olma olasılığı artıyor. ama yarasalar 30 yıl ve kuşlar büyüklüklerine oranla çok daha uzun yaşarlar ve kalp atışları da oldukça hızlıdır. İşte size “Mutlak Kader” olarak kabul edilen yaşam süresinin genlere yazılmış sırrı. bazılarınki 8. Her insanda kromozom uzunlukları farklıdır. .. bu kısa kromozomları ve bozuk genleri çocuklara geçirme şansı çoğalıyor. Bu bulgulardan çıkardığım sonuca göre. Fakat.Evet. örneğin son derece hiperaktif davranan ve kalbi makineli tüfek gibi atan farelerin ömrü 3 yıldır. Bildiğiniz gibi.

Geron şirketinin hisseleri de bu ve benzeri bulgulara sahip olduğu için oldukça yüksek. Bu bozukluğa sebep olan şeyler de genellikle çevre koşullarıdır. rahim kanserinin bir “onkovirüs” tarafından yapıldığı bulundu. Zira. . ABD’deki Atlanta kentinde Henriette Lacks diye bir gün kutlanıyor. Bu onkovirüslerin. Bu araştırmalar sonucunda. yüksek radyasyon düzeyleri ve doğamıza ters gelen bir sürü zararlı yiyecek ve içeceklerdir. Daha sonraları Röntgen ışınlarının DNA şifrelerini bozduğu fikri ortaya atıldı. azıcık güneş ışığı bile bazı insanların genlerini bozuyor ve cilt kanserine neden oluyor. Öyle ki. Genleri durduramıyorsa. Bu genler 1985 yılında Oxford Üniversitesi’nden Henry Harris tarafından keşfedildi. İşte kanserin esas nedeni. H. doğumdan önce. 1951 yılında rahim kanserinden ölen bir siyahî bayandı. farelere aktarılan kanserli insan hücrelerinin onlarda da kanser başlattığı ve DNA’larını bozduğu görüldü. Otopsi yapılırken ondan alınan kanser hücreleri o kadar ölümsüz ve sık sık çoğalan hücrelerdi ki. Bunlara ilaveten. Yine sirke sinekleri üzerinde yapılan araştırmalarda. Çünkü. asbest tozu ve katran gibi faktörlerin kansere yol açtığı idi. büyüme çağında ve yaraların tamiri için hücrelerin büyümeleri gerekiyordu ve bu işleri yürüten genlerin mevcut olması lazımdı. kirletilmiş ve değiştirilmiş olan doğa.Evet. Atlanta’da her yıl 11 Kasım tarihi “HeLa Günü” olarak kutlanır. ve Celera Genomics denen araştırma enstitüsü. öcünü kanserli hücreler üreterek . Öyle ki.ABD başkanlarından R. 54 yıldır hâlâ yaşıyorlar. yaşlanmaya sebep olan genler düzeltildiği zaman bu sineklerin türdaşlarından çok daha uzun yaşamaları sağlanmıştır. Çünkü. Eğer bir dokudaki gereksiz büyümeyi T. Henriette. zehirli atıklar. dokuların büyümesini sağlayan genler olduğunu düşünmek zor olmadı.Bu konuyla ilgili olarak. Harris bu onkogenlere Tümör Süpresör Genler adını koydu. Nixon. Öyle ki. Son yıllarda kanser vakalarının bunca artmasının arkasında yatan çevresel faktörler içinde de yapay olarak elde ettiğimiz maddeler. Sanki. konuyla bağlantısı olan kanser hastalığını da biraz açar mısınız? KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? . He-La’nın genlerinde. bu TP53 geninin bozulmuş olması ve iş görmemesidir. bunlar insan olsaydı 350 yıl yaşamış olacaklardı. Bu kutlamanın esas sebebi nedir? . Hatta dünyanın pek çok kanser araştırma merkezinde ve uzaydaki araştırma lâboratuvarlarında hâlâ çoğalıyorlar. yeterince büyüyen dokuların büyümelerini durduracak genler de olmalıydı. İşte bu mutant gen işimize çok yarayabilir. . P53 adını verdiği bir ilaç geliştirdi ve yakında kullanılmaya başlanacak. toplam ağırlıkları 20 tona ulaşmış durumda.S. Belki de kansere ve yaşlanmaya çare. TP53 genini bulan Davis Lane. Böylece. Sebep olarak da radyasyon ve asbest tozunun savunma mekanizmasını bozdukları gösteriliyordu. Çünkü DNA molekülü kaya gibi zor kırılan bir katı madde değil. 1979 yılında kanserle savaş kampanyasını başlattığı zaman. bilim adamları nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmiyorlardı. TP53 denen gen hemen açılıyor ve P53 denen bir protein üreterek hücrenin öldürülmesini sağlıyor. Bilinen şeyler.Efendim. hücrelerin durmadan bölündükleri ve radyasyon. mutasyona uğramış bozuk bir gen var. aksine son derece ince ve kırılgan bir yapıya sahiptir. HeLa’nın ölümsüz görünen hücreleri sayesinde bulunacak. Bu ilaç kanserli hücrelerde TP53 geninin açılmasını ve o hücreleri yok etmesini amaçlıyor.oluşturuyorlar. kanserin genetik bir hastalık olup olmadığı araştırılmaya başlandı. bu nedenle dünyada en çok önem verilen kuruluşlardan birisi. kopyalanan ve kısalan Telomerleri hemen eski hâline getiren.

kesin teşhis hemen konulacak. en büyük “silahları” olan “terminatör” proteinleri ürettirir ve bunları kullanarak tüm hücreyi imha ederler. Gama ışınları kullanılarak uygulanan bu radyoloji tedavisinin başarı yüzdesi 10-15 arasında değişiyor ve epeyce yan etkileri var. fakat sinir hücreleri (nöronlar) yenilenemezler. Kromozomun kısa kolu üzerindeki TP53 genidir.Bir de genetik literatüre Katil Genler (Killer Genes) ismiyle giren bir kavram var. . Yeter ki. Bu kayba rağmen beyin fazlaca . bu genler hücreye önce “dur. Ama bu testlerin yapılamadığı kliniklerde ışın tedavisinin hedef hücreler üzerinde uygulanmasına devam ediliyor. Bu mekanizma kanseri önlemek için tasarlanmış genetik savunma sisteminin olağanüstü zekâsının ve sözünü ettiğimiz Biyolojik Bilinç’in eşsiz bir eseridir.Evet. Bunlar neyin katilleri? KATİL GENLER . yaşamasını ve üremesini engeller. Yani keramet yine genlerdedir.Öyleyse.Galiba oksijen. Çünkü yenilenmek için bölünen hücrelerin durmadan bölünmesi hâlinde. binlerce nöron kaybederiz ve yerine yenileri gelmez. çünkü Gama ışınları DNA’ya hasar verir. karanlığa kurşun sıkmak anlamına gelen ışın tedavisi yerine bir DNA testi yapılsa ve TP53 geninin sağlıklı olup olmadığına bakılsa. bunu derhâlanlar ve hemen P53 denen bir protein ürettirir. . Çünkü.Aslında. O nedenle 3-4 dakikadan daha fazla oksijensiz kalamayız. 1979 yılında Dundee Üniversitesi’nden David Lane tarafından keşfedilen TP53. Ayrıca hücredeki aşırı oksijen eksikliği de bu “jandarma gen”in gecikmeden çalışmasını ve öldürücü gücünü kullanmasını sağlar. Bu protein hücrenin tüm çalışmasını durdurur ve her şeyi bozarak. kanser tedavisinde kullanılan Işın Tedavisi iyi bir yöntem mi? . Bu ‘kamikaze gen’lerin en ünlüsü ve en önemlisi 17. Çünkü merkezi sinir sistemi ve beyin kendi kendini üretemez. yüzde 85-90 oranında başarısız bir yöntemdir bu. Son yıllarda. 1179 harfli uzun bir gendir. ölünceye kadar her gün yüzlerce. . kanser tedavisinde çok önemli bir başarı daha elde edilmiş olacaktır. böylece kanserli hücreler yok edilmiş olur. TP53.almaktadır. MYC. Ama bu ışınlar TP53 genlerini de bozduğu için. Bu konuyu da biraz genişletir misiniz? BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ . . Genetik mühendislikle üretilen bu virüslerin kanserli hücrelerle birlikte diğer hücreleri de öldürebilecekleri riski olduğu için henüz kullanılmayan bu sistem geliştirilince.Deyiş yerindeyse.Peki. Böylece kendileri de öldüğü için intihar etmiş sayılırlar. değil mi? . çok doğru söylediniz. vampir ve Frenkeştayn hikayeleri çağrıştırılarak karşı çıkılan genetik mühendisliğin önüne geçilmesin ve bu araştırmalar teşvik edilsin. teslim ol” gibisinden bir uyarı gönderirler. BCC-2 ve RAS gibi onkogenleri faaliyete geçirecek bir de onkovirüs tedavisi geliştirildi. çok önemli bir gaz.İnsan vücudunun her organı ve hücresi kendi kendini sürekli yenilemektedir. Doğduğumuz günden. özellikle beyin hücreleri için. Bu yüzde 15 oranındaki başarıyı da yine genlere ve bir tesadüfe borçluyuz. bu genlere “intihar komandoları” veya “jandarma genler” demek daha uygun olurdu. çaresizlik yerine yüzde 15’lik bir başarı oranını tercih etmek daha mantıklı görünüyor. Hücrede herhangi bir DNA bozukluğu ortaya çıkınca. Bozulan DNA’yı haber alan TP53 geni açılır ve hücreyi imha eden proteini üretir. Bu uyarıya uyulmazsa.

Uyuşturucu maddeler. Bu bölge. kapı ve pencere kenarlarını süngerlerle ve bantlarla izole ederiz. Bu bozuk atmosfer. oksijenle glikozu yakarak elde eder. Hatta bununla yetinmeyerek. vücudun sadece yüzde 2’si kadar bir ağırlığa sahip olduğu hâlde kana karışan oksijenin yüzde 25’ini kullanır.enjekte edilmekteydi. karbondioksit oranı artar. bu oranlar daha kısa sürede olumsuzlaşır. . günlük hücre ölümleri önemli sayılmaz. bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir. diş doktorlarımız tarafından dolgu maddesi olarak kullanılan “Amalgam” aracılığıyla -iyi niyetle. çok önemli bir yetenek kaybıdır. Beyin bu enerjiyi. Bu madde beyne yerleşerek -özellikle çocuklarda. Beyin. Bunlardan birisi alkoldür. Ve insanlar. Diğer bütün organlardan daha çok çalıştığı ve daha farklı bir dokusu olduğu için. Yani. . eksoz gazları. Cıva bizlere. Demek ki.küçülmez. yeni dendrit bağlantıları oluşturarak hafızaya kaydeden ve sonra hatıralara dönüştüren bölgedir.Ortaya lisan ile ilgili problemler çıkmaktadır. öncelikle beyindeki Hipokampüs bölgesinde önemli hasarlar yaratır. birçoğumuz yatak odalarımızın kapı ve pencerelerini sıkıca kapatarak uyuruz. Artık kullanılmıyor ama solunum yoluyla kana karışan ve beyne yerleşen bu zehrin milyonlarca insanı etkilediği ileri sürülmektedir... beyin sağlığı için en önemli elementlerden birisi oksijendir. Bu. daha fazla oksijene gereksinim duyar. Daha kötüsü. . İşte bu gerçek ışığında farkına vardığım bir varsayım üzerinde ciddî biçimde düşünmemiz gerekmektedir: Günde ortalama 7-8 saat içine hapsolarak uyuduğumuz yatak odalarımızın yeterince havadar olmaması bize çok pahalıya mal olmaktadır. Her organ gibi beynin de enerjiye ihtiyacı vardır. günlerce susuz kalabildiğimiz hâlde 3-4 dakikadan fazla oksijensiz kalamayız. anadillerini bile konuşurken uzun süre duraklamakta. hafıza kaybına ve öğrenme güçlüğüne yol açar. Bir duble rakı. çünkü geniş düşünebilme yeteneği.. Bu nedenle. cereyan yapmaması için. hem de nöron devrelerinin sıhhatli çalışmasını önlerler. Minimal düzeydeki bu doğal beyin kaybı yanında. nöron imhalarına sebep olan başka etmenler de vardır. Fakat. bütün organlarımızın biyolojik ve fizyolojik sağlığını kötü yönde etkiler. Bunun hasar görmesi ezberleme yeteneğinin azalmasına. İşte zararları: . aylarca aç. sigara dumanı. odada alevle yanan bir ısınma aleti varsa. deneyimlerimizi. bir bardak şarap veya bir şişe bira içindeki alkol günlük doğal kaybın çok üstünde nöron ölümüne sebep olur. kekelemeye kadar varan dil sürçmeleri sergilemekte ve zihinsel blokajlar (filmin kopması) gibi geçici konuşma ve düşünme yeteneği kaybına uğramaktadırlar. payına düşmesi gereken oranın tam 12 katını. yatak odalarımıza temiz hava ve oksijen girişini tamamen engeller ve 4-5 saatlik bir uykudan sonra soluduğumuz havanın oksijen oranı iyice azalırken. Soğuk havalarda ve özellikle kışın. “. Zira beyin hayata 100 milyar gibi astronomik bir nöron sayısı ile başladığı için.Oksijen eksikliği.Günden güne zayıflayan nöronlar ölmektedir.Fonksiyonlarını tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendrit) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır. çeşitli kimyasallar ve hava kirliliği gibi etkenler de hem sinir hücrelerini öldürürler. . oksijen yetersizliği bunlardan çok daha önemlidir.zekâ geriliğine yol açar. Bu da önemsiz görülebilir ama her gün bir şişe rakıyı mideye indiren bir insanın 50 yılda 500 milyondan fazla nöron kaybettiği göz önünde tutulduğunda. başta beyin hücreleri olmak üzere.ee” yardımcı sesini sık sık kullanmakta. Bu tutum. Beynin fonksiyonel bozukluğuna neden olan bir başka zararlı madde de cıvadır.. alkolün ciddî beyinsel sorunlar doğurabileceği ortaya çıkar.

İnsanoğlunun 20.Bu ilginç açıklama için teşekkür ederim. . sözcükleri anlar ve kavramlaştırır. çünkü akıl. Diğer yarısı da ana rahminde ve doğumdan sonraki evrelerde gelişmektedir.G. Bunun görevi beyine giden şekerin yakılmasını kontrol etmek. bu genin sağlığı olduğu düşünülüyor. İşte. her meyvenin ayrı bir lezzete. Ama galiba sorunuza yanıt olacak bir gen bulunmuş durumda.. hızı ve kapasitesi her insanda aynı değildir. Ayrıca zekâ. Zekâ (intelligence). Bunu da biraz açar mısınız? AKIL GÖZÜ .. bazı eğitimbilimciler tarafından 13 kategoriye ayrılmıştır: . anlama. Çünkü. yy.İsterseniz önce elmaları portakallardan ayıralım. Şimdiye kadar “özel yetenekler” diye bilinen zekâ türleri. İnsan Genomu’na geri dönersek. sinir sistemindeki sinyalleşmelerde bir aksaklık veya tembelleşme var demektir. akciğerlerden üflenen havanın ses tellerini titreştirmesinden sonra oluşan notaların anlaşılır kelimelere dönüşmesini sağlamak için. bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma gücü ve zihinsel yetenekleri kullanabilme özelliğidir. gönderdikleri sinyallerle ağız ve gırtlak kaslarını gereken şekle sokarlar. Fakat genel kanaat. deniyor. zekâ ve yetenek kavramları çoğu kez birbiri ile karıştırılıyor veya farklı bağlamlarda kullanılıyor. bu güç ve kapasite dışında. Böylece öğrenme ve öğrenirken alınan bilgileri depolama işi devam etmiş oluyor. 6’ncı Kromozom üstünde IGF2R olarak adlandırılmış bir gen var. kolay öğrenen ve öğrendiklerini kullanan beyinle. beyinsel fonksiyonların düzensizliği ile de yakın ilintisi vardır. beynin öğrenme. beyin kabuğunda (korteks) yer alan Broca ve Wernicke adlı bölgelerin diğer beyin bölgeleriyle yaptığı işbirliğinin meyvesidir. Aksi hâlde kişi hem çabuk sıkılıyor ve hem de şeker oranı çok düştüğü için beyin enerjisi azaldığından öğrenme işi gerçekleşmiyor. çözüm üretme. Ağız ve gırtlak kasları.Konuşma yeteneğindeki noksanlıkların eğitimle. Bu fonksiyon kaybında oksijen yetersizliğinin rolü büyüktür. sizin “Akıl Gözü” dediğiniz bir kavram var. yaşam biçimiyle ve ekonomik sorunlarla ilgisi olabileceği gibi.T. çağımızdaki teknolojik gelişmeler öylesine hız kazanmış ki. bu milimetrik ve hassas hareketleri zamanında yapamıyorsa veya duraklamalarla yapıyorsa. problem çözme.daki buluşları son 50 bin yıllık buluşlarından daha fazladır ve geometrik bir hızla artmaktadır. öğrenmenin devamlılığını ve beyin hücrelerinin şekersiz kalmamalarını sağlamak için bu gen devreye giriyor ve azalan şekerin en tasarruflu şekilde yakılmasını kontrol ediyor. zor öğrenen ve bilgilerini etkin kullanamayan beyinler arasındaki farkı yaratan şeyin. Yapılan çok uzun çalışmalardan sonra bulunan bu gen iyi çalışıyorsa ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Öğrenme esnasında beyin çok miktarda oksijen ve şeker kullandığından. çözülmüş olan o yüzde 3’lük şifreler hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Örneğin zekâ genetik mi? ZEKÂ KALITIMSAL MI? . dil. kokuya ve renge sahip olması gibi farklı özellikler de gösterir. Bu yetilerin çalışma gücü.C’lerden) oluşmuş uzun bir paragraf. . Ayrıca. zekâ türlerinin yüzde 50 kalıtımsal olduğudur. Bu 7473 harften (A. kimse 10 yıl sonrasını bile hayal edememektedir.Bu konuda çok çeşitli araştırmalar ve farklı görüşler var. Bir de. Bu iki bölge. Bir de bunlara sözünü ettiğiniz genetik mühendislik ve yapay zekâ araştırmaları eklendi.Efendim.

Sezgisel (Intuitive) zekâ 11. hem Batı’da hem de Türkiye’de eğitim programları genellikle ilk 6 tür zekânın geliştirilmesini hedeflemiştir.Duygusal (Emotional) zekâ 12. Sağ tarafta ise: .Lisan .Tanıma . her zekâ türünden biraz nasibini almış. dikkat etmek ve hafızaya kaydetmek gibi beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan geniş bir kavramdır. beynin sağ ve sol yarımkürelerinde hangi fonksiyonların gerçekleştiğini sıralayalım: Beynin sol yarımküresinde: . Burada önemle vurgulanması gereken görüş şudur: “Geri zekâ” başka şey. hayal etmek.Uyumsal (Interpersonal) zekâ 7.Denklem çözümleri . Çünkü dünyada eğitilmemiş fakat üstün yetenekleri olan pek çok insan vardır..Mantıksal ve Analitik zekâ 3.Müzik .Mantık .Matematik .Bütüncül düşünceler.Sentezleme .Ölçümler .Ruhsal zekâ (Spiritual) 13.Analizler . Dikkat edilecek olursa.Atletik (Physical) zekâ. irade. Bu zekâ türleri.Redüksiyonist düşünceler. Aklın ne olduğunu iyi anlamak için isterseniz önce gücünü tanıyalım: .. karar vermek. büyük çapta beynin sol yarım küresinin işlevleri arasındadır.Rasyonel işlemler .Resimleme . “eğitimsiz zekâ” bir başka şeydir.Ritim . sezmek. kavramak. Konuya biraz daha açıklık getirmek için.Pratik (Sağduyusal) zekâ 5.Konsantrasyon . 10.Hayal gücü . Bu iki yarımküre kesintisiz bir iletişim ve koordinasyon içinde çalışırlar. düşünmek. ama hiçbiri çok yüksek olmayan türdür.Okuma-yazma . Sezgisel ve duygusal zekânın ise.Anlama gücü: Sözcükleri ifade ettikleri gerçek ve mecazi mânâları ile kavrayabilme .Müziksel zekâ 9. müzikal ve atletik zekâ türlerinin geliştirilmesi de genellikle ihmal edilmektedir. alt beynin fonksiyonları olduğu düşünülmektedir.Artistik (Şekilsever/Patternist) zekâ 8.Renkleri algılama .1. bilmek. Akıl (reason/mind) ise: Zekâ.Matematiksel zekâ 2.Ansiklopedik (Genel Kültürcü) zekâ 6. Genel zekâ ise.Genel zekâ.Dil yetenekli (Lengüistik) zekâ 4. Sağ yarım kürenin fonksiyonları arasına giren artistik.

. .Sentez gücü: Ögelerine ayrılmış bir bütünü tekrar birleştirebilme.Tavır kazanma. Bunları tanıdıkça da.Düşleme gücü: Kavramları iki veya üç boyutlu olarak hayal etme ve hayal gücünü düşüncede kullanabilme. “Vazoyu Mehmet düşürdü” haberi. . yaratıcılık denen o üstün üretkenlik nasıl oluşuyor? HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ “Söyledim: Duydu anlamına gelmez. Örneğin. Oysa.Anlatma gücü: Duygu ve düşünceleri anlaşılır şekilde ifade edebilme. .” . aklın bütün bu özelliklerini geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız. . “hayal gücü nedir?” sorusuna karşın alınan yanıtlarda. Duydu: Anladı anlamına gelmez.Öyle anlaşılıyor ki. . . .Özgüven ve liderlik.İnsan bazen duyduğu yalın bir ifadeyi. . . . “Vazoyu Mehmet kırdı” şeklinde anlaşılabilir.Esnek davranabilme. . kendimizi ve başkalarını daha yakından tanıyabilme olanağına kavuşabiliriz.Analiz gücü: Benzerlik ve farklılıkları ayırt edebilme ve bir bütünü küçük birimlerine ayırabilme.Kavrama hızı ve gücü. . adetleri ve miktarları ile algılayabilme ve basit aritmetiksel işlemleri zihinden yapabilme.Sezgi gücü: Birdenbire gerçekleşen bilme işi. .Eşleme gücü: Kavramlar ve fikirler arasındaki özel ilişkileri bulabilme ve bağlantıları kurabilme. . . Anladı: İnandı anlamına gelmez.Bellek gücü: Bilincin farkına vardığı her şeyi hafızaya kaydedebilme ve hatırlayabilme.Sayı gücü: Kavramları.İnisiyatif kullanma. bu terimin .Organize olabilme ve edebilme.Tepki hızı ve dengesi. Uyguladı: Sürdürecek anlamına gelmez. Yapılan küçük bir araştırmada.Sonuçlama gücü: Tümdengelim ve tümevarım yöntemleri ile genel ve özel sonuçlara varabilme. İşte. kültüre.Gözlem gücü: Bakarak görme ve detayları uzun vadeli belleğe kaydedebilme.Düşünce ve davranışlarda hassas olabilme. Peki. zihne ve fizyolojiye bağlı nedenleri vardır. . . Bu kavrayış hatasının eğitime. düşen her vazo kırılmaz. . . İnandı: Uygulayacak anlamına gelmez. .Üretkenlik ve yaratıcılık.Kararlılık ve hedef belirleyebilme. .Uyum sağlayabilme. söyleyenin kullandığı bağlamın dışında bir anlam içinde algılar. .ve birbirinden ayırabilme gücüdür. . Akıl gözü budur ve Biyolojik Bilinç sayesinde ortaya çıkan bir yetenektir. .Etkileyebilme gücü.Konsantre olabilme.Etkilenme duyarlılığı. zekâ kalıtımsal olsa bile dış koşullar uygun olmadığında gelişemiyor ve kendinden bekleneni gösteremiyor.

Hatırlama (recollect) dediğimiz arşivden çıkarma ve yeniden canlandırma işini gerçekleştirirken. zihinde oluşan kavramlara birer resim (imge/imaj) bulmak. kokusu. Çünkü bir hatırlama esnasında. tadı. . düşüncede rol oynayan bir unsur olarak mutlaka geliştirilmesi gereken çok önemli bir zihinsel yetenektir. Hayal gücü. fikirleri ve hükümleri birleştirmesi. Bu belirtiler özellikle geçmişteki bir olayı anlatırken su üstüne çıkar. hangi zekâ türüne sahip olursa olsun. beynin. Alaska’da doğup büyümüş bir Eskimo’nun. yıllar önce belleğimize kaydolmuş bir filmi fazlaca kazıntı. Yaşadığımız bir deneyimi veya edindiğimiz bir bilgiyi yıllar sonra bütün canlılığı. Yaratıcı zekâ. Bir başka deyişle. Kişi. Afrika çöllerinde geçen olayları iyi anlayabilmesi için. onu yaratıcı zekâya dönüştüremez. eğlendirici ve düşündürücü çizgi filmler izletmek ve kafalarında yeni senaryolar üretmelerine yardımcı olmak gerekir. dilimizdeki kavramların kişiliğini iyi tanımış olmak gerekir. mevcut kavramları. Hatta tamamını anımsayamadığımız için kaybımız olur. Kuvvetli bir hafıza. üstün bir hayal gücüne . düşünce demek. hayal gücü olmadan. Hayal etmek. Hayalperest sıfatı. işlek bir düşünce mekanizması ve geniş bir hayal gücü üçlüsü sayesinde gelişen yaratıcı zekâ. Çünkü olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek için. Kişinin bunu ne denli başardığı öyküsündeki tasvirlerde görülür. Bu nedenle. “aklı havada”. imgelemektir. İşte hayal etmek ile hayal gücü arasındaki nüans da burada yatmaktadır: Hayal gücü akıl gözünün resimlerle düşünmesidir. kavramları bellek arşivine gerçek bağlamları içinde kaydetmiş olmamız şarttır. bu üçlünün sağlığı oranında güçlüdür. silinti ve karıncalanma olmadan zihin ekranına yansıtabilmek için yalnızca güçlü bir belleğe sahip olmak yetmez. harmanlaması ve birbirleri ile ilişkilendirilmesi sonucu ortaya yeni birer kavram. aynı zamanda. önce anıların veya sözcüklerin bellekteki resimleri veya imajları gelir. çünkü hafıza ile kavramlar arasında sıkı bir alâka vardır. Bir başka anlatımla. hafızaya yerleştirmek ve bunları gerektiğinde hatırlamaktır. Zira ufuk turlarınız hayal gücünüzün ulaştığı sınırlarda biter. doğru düşünmek ve doğru konuşmak için kavramların gerçek isimlerini ve aralarındaki nüansları iyi öğrenmiş olmak gerekir. Bu. düşünce: Beynin kendi kendisiyle konuşmasıdır. Buna karşın hayal gücü. göz önüne. O nedenle. hayalperestlik ile karıştırılmaktadır. olayların geçtiği zamanın şartlarını ve özelliklerini zihinde canlandırabilmek gerekir. mevcut olanı tekrar kullanarak daha fonksiyonel ve daha estetik hâle getiren ve yeni ve farklı düşünmemizi sağlayan bir yetenektir. Bununla birlikte. akıl gözünün bir sanatıdır: Yani. bu düşünce işini resimlerle yapmaktır: Yani bellekteki mevcut resim ve imgelerin harmanlanması sonucunda ortaya yeni tabloların ve sanal filmlerin çıkarılmasıdır. hayal etmektir. iyi okumuş olması yetmez. gerçeklerden uzak düşünen. Bildiğiniz gibi. Hayal gücünün zayıflığı pek çok insanda kolayca fark edilebilir.Peki hayal gücü ile yaratıcı zekâ arasındaki ilinti nerede? .çoğunlukla yanlış algılandığı ve bu yanlışlıkta hem kavram hem de bağlam karmaşasının büyük etken olduğu saptanmıştır. özellikle küçük yaştaki ve gelişme çağındaki çocuklara ilginç masallar anlatmak. çakıştırması.Yaratıcı zekâ: Hayal gücü ve düşüncenin veya “resim sergisi” ve “fikir sergisi”nin sürekli çakıştırılması sayesinde gelişen bir yetenektir. düşünce veya karar çıkarması demektir. ayağı yere basmayan ve geliştirdiği hayal dünyası içinde yaşayan kişiler için kullanılan bir sıfattır. sıcaklığı veya detayları ile zihnimizde resimleyebilmek ve anlatabilmek için. Hayal gücü ise. Bu kayıpları önlemek için. yaptığımız işe yaratıcı bir katkımız olmaz. Burada bir kavram ve bağlam kargaşasını daha düzeltmek gerekiyor. hayal gücünden yararlanmak oldukça önemlidir.

İşte fotoğrafı çekilen nöron devresi budur. Nerede neyi aradığınızı bilirseniz. isterseniz .. Uzak ufuk turlarına çıkabilen düşünürler de ancak bu özellikleri sayesinde engin felsefî boyutlara yükselebilirler.. daha güzele ve daha mükemmele doğru giden başkalaşım zincirini yaratmayı gerçekleştiren bir katalizördür. komşu hücrelerle ilişkiye girmek için kısa bir müddet bekler. Sonra etrafındaki fazlalıkları keskimle yontarak çıkarırım. o da mümkündür. . Hayal gücü ve yaratıcı zekâsı gelmiş geçmiş en yüksek insanlardan biri olan Mikelanj’a sormuşlar: “Bu kadar canlı ve gerçeğe yakın heykelleri nasıl yapabiliyorsunuz?” Yanıtı şöyle olmuş: “ Ben kocaman bir mermer kütlesini önüme aldığımda heykeli hemen yapmaya kalkışmam. fotoğraf dediğiniz şey beyindeki o biyokimyasal ve elektriksel devrenin bilgisayara aktarılan renkli grafikleridir.Efendim.Semyon ve Valentina Kirlian tarafından geliştirilen fotoğraf teknikleri sayesinde “aura”nın resmi çekilebildiğine göre. Bu ilham olmadıkça.” İşte size hayal gücünün gücü!. kendiliğinden oluşan “esrarengiz” bir enerji devresidir. basit ve olağan bir düşünce biçimi değildir. Bunun özel bir nedeni mi var. Bu devreyi taşıyan nöronlardaki enerji. hem de enerji düzeyi apayrı bir başka devre daha oluşur beyinde.de sahip olması gerekir ki. Üstün yapıtlar veren ressam ve bestekârların. Nadiren ortaya çıkan bu devre veya impulslar (impulse) özellikle herhangi bir içsel ya da dışsal uyarı olmadan. Siz buna isterseniz yaratıcılık deyin. tiyatro sanatçılarının ve mucitlerin başarıları hiç kuşkusuz zekâları ve güçlü bellekleri yanında. fakat kendisiyle “ilgilenen” nöron bulamayınca sönüp gider. doğuştan gelen Biyolojik Bilinç’in parçası olan kişisel yeteneklerin uygun eğitim ve dış koşullar sayesinde geliştirilmesiyle ortaya çıkar. Şekil: 11 Fakat bütün bunlardan farklı ve hem ”rengi”. yoksa ikisi de aynı şey mi? Ayrıca. onu bir şekilde somuta dönüştürme şansını yakalayabilirsiniz. büyük lider ve komutanların. Bu devre ya bir düşüncedir ya hafızadaki bir bilgiyi anımsamadır ya öğrenilen yeni bir bilgidir ya 5 duyu aracılığı ile alınmış bir dış uyarıdır ya da organlarımızdan gelen bir uyarının yarattığı etkidir. çok üstün yapıtlar üretemez ve çoğu kez mevcut şeyleri geliştirmekle yetinmek zorunda kalır. yaratıcı zekâ terimini kullandınız fakat yaratıcılık sözcüğünü hiç kullanmadınız. Yaratıcı zekâ ile yaratıcılık arasında bir nüans olduğu için bu sözcüğü kullanmadım. Fakat bu impuls. Şöyle ki: beyindeki nöronların birinde bir uyarı ortaya çıkınca. insana ansızın gelen ilhamların bize kazandırdıklarıdır. Tabiî. bu hemen “ilgili” binlerce ve hatta bazen milyonlarca hücreye ulaştırılır. yazar ve şâirlerin. Bu kadar. yaratıcı zekâ iyi gelişemez. patolojik. Böylece bir beyin devresi ya da sinyaller ağı (network) oluşmuş olur. geniş hayal güçlerinin ürünüdür. Fakat yaratıcılık. Yaratıcı zekâ geliştirilmeye müsait bir yetenek türüdür.. Yani. bilgisayar teknolojisinin her alanda kullanıldığı bu çağda. hiç hissetmediği bir sıcaklığın şartları altında yaşanmış tecrübeleri yeterince kavrayabilsin. yaratıcılığın fotoğrafı çekildi deniyor. isterseniz ilham deyin. Önce o mermer bloğun içindeki heykeli görürüm. Aslında yaratıcılık: Daha iyiye. mimar ve mühendislerin olduğu kadar. sizce bu mümkün mü? YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI ..

Dikkat ederseniz. sizin ülkenizde yaratıcı fikirleri teknolojik kazanımlara dönüştürecek iştah kabartılabiliyorsa ve sizin ülkenizde on binlerce ayıp. mevcut fikirlerin ve arşivlerin beyne yerleşmesinden ve fikir alışverişinden sonra gelen ilhamlarla ortaya çıkan ortak . Ve bunlar. o fikir yaratıcılık dediğimiz ilhamın dışa yansımasıdır. Bir teori veya daha önce düşünülmemiş bir fikir de olabilir. Fakat bildiğimiz bir şey varsa.Hayır.. Hatta genetiğimize işlenmiş ve vakti gelince açılan bir şifre bile olabilir.. sizin ülkenizde çocuklara kuru bilgi yerine merak etme ve araştırma alışkanlığı aşılanıyor ve bireysel yetenekleri geliştiriliyorsa. kalpten beyne gönderilen nörotransmiterler sayesinde ortaya çıkıyor olabilir. Veya kafamızın etrafındaki zihin alanına gelen bir sinyalin beyine aktarılması olabilir. üretkenliği motive eden dış etkenlerin varlığı ve bunun gibi yüzlerce sebep. yeni teknolojiler üretemez. Uzun Erimli Güçlendirme (Long Term Potentiation) denen bir mekanizma vardır. Bu dışa yansıma illa da bir ürün olmak zorunda değildir. bir ihtiyaca yanıt veriyorsa. somuta dönüşür ve hem kültürel hem sosyal ve hem de ekonomik kazanımlar olarak. ithal fikirlerle ya da montajlarla yetinmeye ve nispeten fikir fukarası bir yaşam sürmeye mahkûm olursunuz. . Söylediklerinizden bu da çıkıyor bence. o yaratıcı fikirler birbiri ardından yeşerir.İlgili nöron ne demektir? . büyür. ânîden ortaya çıkan impulsların beyinde yaşayıp büyümesine veya sönüp gitmesine yol açarlar. sizin ülkenizde bilimsel ve teknolojik araştırmalara hem devlet hem de özel sektör tarafından yeterince kaynak ayrılıyorsa. zihinsel bir süreç de olabilir veya göksel ya da kozmik de olabilir. İşte yetiştirilme tarzı ve koşulları. ülkenizdeki insanların mutlu ve refah yaşamalarına katkıda bulunur. o da bu sürecin beyinde oluştuğudur. Veyahut da biyoenerji alnımıza gelen kozmik sinyallerin beyinde yaktığı o “ışık” ya da çaktırdığı “şimşek” olabilir. belirli uyarılar sonucunda beyindeki nöronların sonraki benzer uyarılara verdiği elektrofizyolojik ve nöro-kimyasal bir süreçtir. sizin ülkenizdeki insanların kafalarında o şimşekler her zaman çakar. günah ve yasak insanların özgür düşüncelerine gem vurmuyorsa. takdir ediliyor ve ekonomik olarak besleniyorsa. Belki de tümünün bileşkesidir. Bir fikir yeni ve farklı ise. ilgili nöronlar bulamadığı zaman sönüp gidiyor dedim. bu. Bu tür yaratıcılık Gestalt modeli denen türdendir: Yani. Eğer sizin beyninizdeki ve özellikle üst beyin olan korteksteki nöronlarda bu yaratıcı impuls dediğimiz sinyalleri kabul edecek ve diğer nöronlara aktararak geniş ve güçlü bir devre oluşturacak nöron uzantıları daha önceden oluşmuşsa. eğitimin kalitesi. Bir de kolektif yaratıcılık vardır. bunlar ilgili nöronlardır. . . fark etmez.Efendim. sağlıklı toplum. Bunları gerçekleştirmediğiniz sürece de taklitlerle. Bu süreç sonucunda deneyimleri anılara dönüştüren nöron uzantıları (dendritler) oluşur. Bunların hangisi olduğunu henüz bilemiyoruz. Çünkü artık fotoğrafı bile çekilmiştir. yeni buluşlar yapamaz. her zaman heba olmuyor. . Sizin ülkenizde sanatın her kolu rağbet görüyor. Siz bu ilhamları değerlendirmezseniz.Beyinde. Bu sistem. sağlıklı çevre koşulları. sizin merak ve araştırma güdüleriniz çocukluğunuzdan beri ne kadar geliştirilmişse. Bunun kaynağı genetik de olabilir.yaratıcı enerji deyin veya isterseniz odaklanmış düşünce deyin. bu son derece değerli ilhamlar. sağlıklı beslenme. o kadar fazla ya da azdır.Bu yaratıcı devreler nasıl oluyor da kendiliğinden ortaya çıkıyor? . o lambalar her zaman yanar ve farklı ve yeni düşünceler her zaman oluşur. çözülememiş bir problemi çözebiliyorsa.Peki bu “ışık” hep sönüp gidiyorsa ne işe yarıyor? . kısacası yeni hiçbir şey yapamazsınız. .Kanaatimce.Elbette. sönüp giden her yaratıcı impuls ekonomik olarak çok büyük bir milli gelir kaybına yol açıyor galiba. Örneğin 30 bin kişinin çalıştığı Microsoft firmasındaki 40-50 kişinin birlikte yarattığı yeni bilgisayar programları gibi.

EVREN TURU .. Yabanî bir çiçekte Cenneti. yaratıcılık hakkında söylediklerinizle sanıyorum “Kozmik Bilinç” dediğiniz alana da sıçramış olduk. haklısınız. engin bir hayal gücü ister. Bu arada ortaya müthiş bir serbest enerji çıkar ve ısı radyasyonu olarak dünyamıza kadar yansır. Ve bir saatte Sonsuz Zamanı. Her yeni fikir ve her yaratıcı nöron devresi evrim sürecine katkıda bulunan çok değerli birer kozmik varlıktır. . Dünyadan 11 kat . Dünyamız Güneş Sistemi içinde bulunduğu için yolculuğa buradan başlayalım isterseniz. İç sıcaklığı 15 milyon dereceye yakın. Kafasında çakan şimşekleri somutlaştırıp birer tablo.69 olduğu bilinmektedir.000 kilometredir. Bu gezegenlerin de kendi uyduları vardır. ne dersiniz? . evrenin yapısını. Kütlesinin çoğu hidrojendir. Güneşin çapı 1.yaratıcılıktır. dünyadan -hacim olarak. gaz ve toz bulutları güneşin çevresinde dönerler. Avuç içinde İlahi Ezeliyeti.300 bin kez daha büyüktür. Bütün bunlardan başka on binlerce kuyruklu yıldız.Evet.. göktaşı. kitap. tiyatro eseri. kocaman bir yanıt lazım. Bunun tersi ise karamsar ve bezgin insanlar çıkarıyor ortaya. teknolojik araç-gereç ya da ekonomik sisteme dönüştürebilen insanlar daha mutlu ve daha doyumlu olmaktadırlar.Çok memnun olurum.700 derece civarındadır. yüzey sıcaklığı ise 5..Sanıyorum. Kozmik Bilinç’i tarif eder misiniz? KOZMİK BİLİNÇ Görmek: Bir kum tanesinde Evreni.Bu “kozmik seyahat”ta göreceğimiz o devasa manzaranın sadece bir kısmını kavrayabilmek. Fakat tanık olacağınız sistemlerin ve kozmik kanunların ne denli üstün bir bilinç eseri olduğunu kolayca görebiliriz. Bunların toplam sayısının 2001 yılında bulunan 10 yeni Jüpiter uydusu ile birlikte.. içinde olup bitenleri ve kanunlarını bilmeden ve atomlarda olduğu gibi onun da sağlıklı bir resmini kafamıza oturtmadan vereceğiniz bir yanıtın bir anlam ifade etmeyeceğini söylemek istiyorsunuz. Dünyayı ısıtan şey bu radyasyondur. fakat sadece somut hayatta bir uygulamaya geçerse işe yaramaktadır. William Blake . heykel. Güneş. Evrene detaylı bakarsak ve onun da görünürde sadece cansız atomlardan oluştuğunu anlarsak. İsterseniz sizinle bu kez bir “kozmik seyahat” yapalım. Heba olup gidenleri ben insanlık adına büyük bir kayıp addediyorum. Kozmik Bilinç bir cümlelik bir tanımla anlatılacak kadar sığ bir kavram değil. Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş Sistemi yalnızca 9 gezegenden oluşmamıştır.392. şiir. bunca zekâ dolu sistemin arkasında gene akıllı bir enerjinin olması gerektiğini kabul edebiliriz.Bu kocaman konuya. şarkı. Yaratıcılığın belki de en önemli getirisi kişiye kazandırdığı haz ve yaşam enerjisidir. Çünkü Kozmos’u anlamadan onun bilincini anlamamız mümkün olmaz.Efendim. . . Bu büyük ısı yüzünden hidrojenler patlar ve helyuma dönüşürler.

Bu mesafeye 1 ışık yılı denir. Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı kadar uzaklıkta ve dışına daha yakın bir konumdadır. 365 günde 9. ortasına bilye yerleştirilmiş bir diske benzer.5 yılda ancak ulaşabilir.) Evrenin genişliğini kavrayabilmek için önce ışık hızını iyi anlamalıyız.800 kilometre hızla ve bir topaç gibi çevresinde döndürür. Güneşin o muazzam kütlesinin 500 milyar katı kadardır. Bu balonun üzerine tükenmez kalemle fazla aralık bırakmadan noktalar koyun. Zira patladığı andaki parlak görüntüsünü bize ulaştıracak ışık huzmelerinin Dünyaya kadar ulaşması 36 yıl sürecektir. elinizdeki ışık kaynağından çıkan bir ışık huzmesi bir saniye içinde dünyanın çevresini yaklaşık 7 kez dönebilir.daha büyük olan Jüpiter’in hacmi bile güneşin hacmi yanında hiç kalır.5 trilyon km. (4 x 9. ağırlığını az çok kavrayabildiğimiz dünyayı kendine doğru çekerek. güneşin hacminin yüzde yarımı kadar bile değildirler.5 trilyon kilometre demektir. Hayal gücümüze biraz daha yardımcı olmak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çok geniş ve bomboş bir ova düşünün. Sirius yıldızından çıkıp bize ulaşıncaya kadar 8. Güneş. Güneş bile . Ve bu kümelerin her birinde 100 milyarlarca yıldız mevcuttur. Edirne-Kars arasını milimetrelerle tarif edemeyeceğimiz gibi. aramızda muazzam bir boşluk var demektir.) Ve geceleyin gökyüzünde görünen en parlak yıldız olan Sirius’un ışığı dünyaya 8.. Bu ovayı tamamen dolduracak şişkin bir balon hayal edin. Milyarlarca ışık yılından söz edildiği zaman. Örneğin. Bu. Big Bang’den (Büyük Patlama) 15 milyar yıl sonra bile hâlâ genişleyen bu görkemli kâinat ve bu devasa mesafeler içinde cereyan eden bir başka ilginç olay da şudur: Diyelim ki parlak bir yıldız olan ve bize 36 ışık yılı mesafede bulunan Arcturus bir gün patladı ve daha parlak bir yıldıza dönüştü. kendi galaksimiz olan Samanyolu’ndaki 400 milyar yıldızdan sadece biridir. Hatta çevresindeki gezegenlerin ve diğer maddelerin tümü. sayılarının yaklaşık 100 milyar olduğu hesaplanan yıldız kümelerinden sadece birisidir. İşte evrenin büyüklüğüne oranla 100 milyar yıldızlı bir galaksinin büyüklüğü bu balonun üzerindeki bir nokta kadar ancak olur. Bu nedenle ‘ışık yılı’ denilen bir ölçü kullanılır. Güneş Sistemi’nden ayrılarak Samanyolu’na girdiğimizde artık mesafeleri kilometrelerle dile getirmemiz zorlaşır. kendisinden 6. Bu muazzam büyüklüğüne rağmen Samanyolu bile.5 milyar kilometre uzakta olan uydusu Pluton’un bile bu gücü yenip. Bu nedenledir ki. Bu diskin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe 90 bin ışık yılıdır. Güneş’e en yakın yıldız Alfa Centur’dur ve ışığı bize 4 ışık yılı geçtikten sonra ulaşır. Biz onu 36 yıl boyunca. Hem de aramızdaki uzaklığın yaklaşık 150 milyon kilometre olmasına rağmen. Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda Nebula’nın ışıklarının dünyaya ulaşması için 2. Güneş Sistemi de dünyamızla beraber merkezin çevresinde döner.5 trilyon km. Işık bir saniyede 300 bin kilometre yol alır. uzaklaşmasına izin vermez. saate 1.. Samanyolu’ndaki yıldızların toplam kütlesi. milyonlarca ton yıldız tozu ve gazlardan oluştuğu sanılan Samanyolu. Bu akıl almaz cüssesine rağmen güneş. Bu tura bir ‘galaktik yıl’ denir. Samanyolu’ndaki bu 400 milyar yıldız merkezin etrafında yüksek hızlarla durmadan dönerler. 400 milyar yıldız. Bu olağanüstü hızla yol alan ışık.2 milyon ışık yılı yol katetmesi gerekir. Güneşin merkez etrafındaki bir turu 200 milyon sene sürer. Bu muazzam kütlenin yer çekimi o kadar güçlüdür ki.5 sene yol katediyorsa. Demek ki güneş doğduğu günden bu yana 24-25 galaktik yıl geçirmiştir. yine normal bir yıldız olarak görmeye devam ederiz. hayal edilemeyecek kadar geniş bir boşluktan bahsedildiğini göz önünde bulundurmalıyız.2 milyon x 9. ( 2.

Alevtopu (Fireball): Kâinat oluşmadan önce var olduğu tahmin edilen çok yoğun bir enerji kitlesidir. çöktükçe ısınırlar ve kütleleri küçüldüğü için daha çok yoğunlaşmaya başlarlar. nasıl bir evrende yaşadığımızı anlamamıza olanak yoktur. Hesaplar doğruysa. Kendi çekim alanı bunların tümünü yok etmiştir ve yoğun bir enerji kütlesine dönüştürmüştür. gözümüze hâlâ var olan yıldızlar olarak görünmektedirler. Daha sonra karacüceler merkezlerindeki dayanılmaz yerçekiminden dolayı çökerler. ne atom.ancak 8 dakika sonra fark edebiliriz. Yani gökyüzünün görüntüsü aldatıcıdır ve geceleyin gördüğümüz parıltılar şimdiki zamanı değil. belki geleceğin de sönük bir fotoğrafı olduğu belirlenmiş olacaktır.patlayıp yok olsa. Bu enerji çok sıcaktı. Hatta Samanyolu’nun merkezinde bir kara delik olduğu tahmin edilmektedir. İşte birkaç dakikada gerçekleştirdiğimiz bu turda gördüklerimizi zihnimize yerleştirmeden. Örneğin bir ceviz kadarı birkaç yüz ton gelebilir. ne zaman.Fakat öncelikle. evrendeki tüm yıldızların. Akcüceler birkaç milyon sene yaşarlar ve sonunda artık ışık veremez hâle gelerek birer ‘karacüce’ye (black dwarf) dönüşürler. güneşin merkezindeki sıcaklık olan 10-15 milyon dereceden . ne de madde. Bunları da açar mısınız? EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU .. Güneş gibi birer atom santrali şeklinde ‘yanan’ yıldızlar zaman içinde nükleer enerjilerini harcadıkça. tozların ve gazların ağırlığı olan 1050 ton (birin arkasına elli sıfır konulacak). Teori doğrulanırsa -veya bir kara delik keşfedilirse. Ayrıca..Efendim Büyük Patlama ifadesini kullandınız. Merkezindeki yoğunluk gittikçe arttığı için zamanla dış yüzeyindeki daha hafif kütleyi içe doğru çekecek ve küçülerek bir “akcüce” (white dwarf) hâline gelecek. ama onlar. 4. Öyle ki. Süpernovalar da gitgide o kadar yoğunlaşır ki. Kara delik bir tür mini sıkışmadır. Hiçbir astrofizikçi henüz bir kara delik bulmamıştır ama bunların varlıkları teorik olarak kabullenilmektedir. biz bunu -aradaki 150 milyon kilometre mesafe yüzünden. geçmişi yansıtmaktadır. Demek ki bulutsuz bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz 6 bin kadar yıldızdan bazıları belki yıllar önce ışık vermeyen birer “pulsar” hâline gelmiştir. Burada ilginç olan bir başka olay da “yıldızların ölmesi”dir. Kara delik durumu bir “yıldızın ölümü” demektir. O kadar ki. Alevtopu’nun ağırlığının yüzde 10’u kadar bile değildi. Akcüceler çok yoğun oldukları için son derece ağırdırlar. Bu yoğun enerji boyutunun özelliğinden dolayı patlarlar ve birer “süpernova” olurlar.5 milyar yıl sonra güneş de bir kızıl dev olacak ve hacmi dünyanın bugün bulunduğu yere kadar genişleyecek. kütle kaybederler. Büyük Sıkışma denen bir kavram daha var. İçlerindeki ağır maddeler merkezlerine doğru çöker.kâinatın sonunun küçük bir resmi saptanmış olacak ve gökyüzüne bakıldığında göze çarpan manzaranın yalnızca geçmişin görüntüsü değil. . Bu yoğun enerji tüm tahminlerin üstünde bir ağırlığa sahipti. “Alevtopu nedir?” sorusunun yanıtını bulmamız lazım. İçinde ne uzay vardır. Hafifleyen dış yüzeyleri şişmeye başlar ve böylece birer “kızıl dev” (red giant) hâline dönüşürler. Samanyolu’ndaki ışıklı yıldızların yüzde 10’unun akcüceler olduğu tahmin edilmektedir. artık kendi ışıkları bile kendi yerçekimlerinden kaçamaz ve nihayet birer “kara delik” (black hole) hâline dönüşürler.

Alfa vs. Bu parçacıklara foton. 15 milyar yıl önceki durumdan daha öncesine değgin hiçbir fikrimizin olmaması normaldir. Ve o kadar sıkışmıştı ki. O kaos ortamında bunlar anti’leri ile çarpıştıkları için birbirini yok ettiler ama -nedendir bilinmez.! İşte o da düşünüldü ve adına Alevtopu dendi. Big Bang teorisi bir gün doğrulanırsa.. İşte bu patlamaya Büyük Patlama denir ve bu olay evrenin başlangıcı olarak kabul edilir.yüzde 10’u yok olmadı.. Böylece. aşınma düzeylerini saptar ve daha sonra tümdengelim yöntemini kullanarak. elektron. enerjiydi. nötrino. Daha sonra ikiden fazla proton ve elektron bir araya gelerek. Tanrı’nın evreni yaratırken başlangıç noktası olarak alevtopunu seçtiğini kabullenmekten başka görünür bir seçenek kalmayacaktır. bulutumsu bir görünüşe sahip olduğu tahmin edilen ‘kozmik çorba’ya Nebula denmektedir. Enerji çıplak gözle görülemez. Alevtopunun nereden ve ne zaman geldiği hakkında kesin bir bilgimiz yok ama teori düzeyinde kuvvetli tahminler var. Bu. ne uzay vardı. Birinci dakika içinde. Bir saniye sonraki ‘Mini Evren’in sıcaklığı 1 katrilyon dereceye düşmüştü. ‘bir şey’ olması gerekiyordu. 1 protonu ve 1 elektronu olan bu ilk atom hidrojendir.. ne de zaman. geriye doğru ispatla. Nebula’nın içinde çarpışan partiküller yavaş yavaş atomun çekirdeğini (nucleus) oluşturmaya başladılar. Pek çok atom çekirdeği 15 milyar yıldan beri bozulmadan bugüne kadar gelebilmişlerdir. o zaman ne madde vardı. farklı ağırlıklarda ve farklı özelliklerde atomlar oluşturdular. gibi isimler verilmektedir. Hatta bazıları o kadar küçüktü ki. Yüzde 2’sini de diğer parçacıklar oluşturuyordu. Bu varsayımlar yapılırken şöyle bir yöntem kullanılmaktadır: Kullanılmış bir otomobilin yaşını öğrenmek istiyorsak. İlk 300 bin yıl içinde. Alevtopunu hayal ederken kelimenin zihnimizde otomatik olarak uyandıracağı güneş gibi parlayan bir cisim düşünmemek gerekir. Sonra bu parçacıklar balon gibi gittikçe büyüyen bir boşluk (uzay) oluşturarak düzenli bir şekilde dağıldılar. proton. önce onu parçalarına ayırır. Örneğin protonların bozulmaları için 1031 yıl geçmesi gerektiği hesaplanmıştır. Parçacıkların tümü aynı ağırlık ve hızda değillerdi. Fakat. Bu atomlar da zaman içinde birbirleriyle birleşti ve molekülleri oluşturdular. Ayrıca bu parçacıkların anti-ikizleri olan anti-parçacıkları da oluşmuştu.. sonra bu parçaların orijinal malzemesinden ve ilk ölçülerinden ne kadar farklı olduklarına bakar.. sıcaklık 1 milyar dereceye kadar inmişti. evrenin yüzde 89’u hidrojene ve yüzde 9’u helyuma dönüştü. Alevtopu patlamanın ilk saliselerinde atomdan çok daha küçük olan enerji parçacıklarına bölündü. evren filminin senaryosu bu ‘kozmik yumurta’nın sahneye çıkışıyla tamamlanmış oldu. Çünkü. Ve nihayet bu atomlarla moleküller birleştikçe büyüdüler ve bugün gördüğümüz yıldızlar ve galaksiler (yıldız kümeleri) ortaya çıktı. kendi ağırlığı. sıcaklığı ve çekimi yüzünden patlamaktan başka çaresi kalmamıştı: Sonunda bir atom bombası gibi patladı. Nebula 100 bin yıl şişerek genişledikten sonra protonlar ve elektronlar birleşip atomları oluşturmaya başladılar. Ve eğer ‘kozmik kıyamet’in 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma ile gerçekleşeceği .milyarlarca kat daha sıcaktı. Hidrojenler zamanla birleşerek 2 protonu ve 2 elektronu olan helyumu meydana getirdiler. ortalama bir tahmin yürütebiliriz. Çünkü bu madde değildi. ağırlıkları hiç yoktu. İşte bu metodoloji ve benzeri yöntemler kullanılarak. kâinatın yaşının 15 milyar sene olduğu hesaplanmıştır.

Fakat düşünen. anlaşılır semboller ve kavramlarla somuta dönüştürürler.Aslında. Bunu yapmada da haksız değildir. tahrif olur ve objektif olması gereken hakikatler. 20 milyar yılın “evrenin bir tek nabız atışı” kadar kısa bir süre olduğu anlaşılacak ve zamanötesi (ebed-ezel) kavramının ifade ettiği gerçek. doğal bir ilişkidir ve 5 duyumuzun dikte ettirdiği bir etkileşimdir Yaşadığımız bu düzeyde. . O zaman da Kozmik Bilinç gibi kavramlar din adamlarının veya hayal gücü geniş bazı felsefecilerin uğraşı olur. Bu. bilim olmaz ve inanç dünyasında dolaşan binlerce hurafe gibi içi boş ve temelsiz bir yapıya dönüşür. Sonuçta. komplike ve anlaşılmaz gibi görünen fenomenleri basite indirgeyip. Bugün bilimde ve teknolojide uzay çağını yakalamış toplumların bu başarısının inançlarıyla küskün ya da barışık olmaları ile bir . merak eden ve elinde araştırma olanağı olan bilim insanları evrende sürekli “gezinirler” ve bilinmeyenleri bilinir hâle getirmeye uğraşırlar. “bilim neden inanç konusu ile fazlaca ilgilenmez?” sorusunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıktı.Peki. gerçekler sapar. Çünkü ayağı yere basan canlılar olarak öncelikle yakın ilişki kurduğumuz madde ile ilgilenmeyi yeğliyoruz.Ekleyecek çok şey var. Fakat artık bilim de evrim sürecine paralel olarak değişiyor diyebiliriz. insanın evrenle ilişkisi. var olan somut bir evrenle uğraşmak zorundadır ve önce somutlarla yola çıkma tercihini birkaç yüzyıldan beri kullanmaktadır. bilim adamlarının uğraşı alanlarında gezinecek kadar bir çerçeveye sıkıştırılmış olurlar. Evrenin ve onun içinde cereyan eden olayların insan beyninde kolay anlaşılır modellere dönüşmesini sağlar ve bunu yaparken özellikle beş duyumuza ve aklımıza hitap eden bir sistematik kullanırlar. zihinlerde daha da somutlaşacaktır. O zaman da bilim. insanın Makroevren’le olan münasebeti bilimin ilgi alanına giren konularla sınırlanmış görünüyor. beş duyumuzun ve maddenin sınırlarını aşan pek çok kavramın. Sübjektif görüşlerin. Yani soyut.burçların kişiliğimiz üzerindeki etkileri kadar ilgilendirir. objektif ve test edilebilir deneylere ve buluşlara karışmaması gerekmektedir. Aksi hâlde. bilimin evrenle ilişkisi kadar olur. evrende bir toz kadar bile yeri olmayan dünyadaki insanın. Bilimin somut amaçlarını ve metodolojisini topyekûn göz önünde bulundurduğumuzda.Efendim. tamamen soyut olan inanç olgusunu pozitif bilimlerin karar mekanizmasına sokmayı sakıncalı saymıştır. Fakat bilim de artık bu konuları mercek altına almaya başlamış görünüyor. Yani bilim. Bu nüansı ve metodolojiyi bilmeden bilim adamlarını aralarında Tanrı inancına sahip pek çok kişi bulunmasına rağmen topyekûn inançsız olarak sıfatlandırmak sakıncalı ve yanlıştır. sübjektif ve yanlış birtakım sonuçlar olarak önümüze çıkarlar. Böylece okullarda verilen eğitimle sadece bilimsel çerçeve içinde düşünmeye zorlanan insanlar. .doğrulanırsa. bu neredeyse sonsuz büyüklükteki evrende bir önemi veya yeri var mıdır? Yoksa biz kendi kendimizi mi aynada dev görüyoruz? İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ . Makroevren pek çok insanı ilgilendirmez veya -eğer varsa. onun ilgi ve deney alanına girmediğini kolayca görebiliriz. İlk etapta aklıma gelenleri hemen söyleyeyim: Bilim somutla uğraşırken.Siz bunları söylerken. . Ekleyeceğiniz daha başka düşünceler olabilir mi? BİLİM VE İNANÇ .

tarihsel süreç içinde yaşanarak kanıtlanmıştır.Objektif bilimsel çalışmaların ve sübjektif inanç dünyasının insanlığa kazandırdığı bilgiler ve erdemler aynı potada eritilince. Güneş dünyanın etrafında dönmüyor. gizemli. olacaktır ve olmalıdır. bildiğimiz trilyonlarca yıldızdan ve bilemediğimiz bütün enerji türlerinden oluşan bu devasa evrenin bir artısıdır. Bilimsel ve ruhsal gerçeklerle örtüşen bir din ve ahlâk anlayışının toplumları ne denli yücelttiğine geçen iki milenyumda defalarca şahit olunmuştur. Maddî evrenin her objesi. Fakat pek çok düşünüre göre. Buradan. inanmayan da aynı metodolojiyi ve prensipleri izlediği için sonuç fark etmez. Kozmik Bilinç.çok daha verimli sonuçlar doğurabilir. adil olma gibi. din dediğimiz inanç sistemlerinin orijinal kökeninde. ister Ruh deyin. Bunları Tanrı anlamında mı kullanıyorsunuz? İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ .Evrensel Zekâ veya Kozmik Bilinç terimini hangi anlamda kullandığınızı tam olarak anlayamadım. Hıristiyan Batı’nın bugünkü yüksek bilim düzeyi Kilise’ye karşı çıkışla yükselmeye başlamıştır. mikroskop ve teleskop gücünden yararlanarak Büyük ve Küçük Kâinat’ı yıldız kümelerinden atoma kadar. Kilise ve Bilim kurumlarını iki ayrı kutup hâline sokan ve hatta düşman durumuna getiren sebeplerin oluşmasında en büyük rollerden birini Galile’nin yaşam öyküsünün oynadığı kabul edilir. hayatımızı bir nebze de olsa monotonluktan kurtaran ve anlamlı kılan birer sihirli .Konuşmamızın başında sözünü ettiğim “Artıların Sırrı” konusunu anımsayın. tersine dünya güneşin etrafında dönüyor diyerek Kilise’nin yanlış düşündüğünü söylediği için yıllarca hapiste kalan ve orada ölen bu gökbilimci. Bazen de maddeüstü konulara eğilen bilimsel çalışmalara ve deneylere tanık olunmaktadır. İlginçtir ki.en ince detayına kadar araştırmaya başlaması.. Fakat Ortaçağ Avrupa’sında bu bilinçten yoksun Ruhban Sınıfı’nın bilim adamlarına karşı uyguladığı sindirme yöntemleri yüzyıllar boyunca din ve bilim müesseselerini birbirine küskün ve kimi kez de düşman kılmıştır. Bilimin. Tanrı’yı anlamanın yalnız fizikötesi veya bilimsel uğraşlarla mümkün olabileceği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. fizikötesine karşı ilgisini gitgide azaltmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırmıştır. O zaman Kozmik Bilinç dediğim Evrensel Zekâ’nın yaratıcı gücünü daha iyi anlamış ve daha etkin biçimde kullanmış oluruz. Tanrı’nın sıfatlarını insanda ortaya çıkarma amacı vardır: Sevme. fark etmez. Tanrı’ya inanan bilim adamı da. O’nu nasıl algılarsanız. Siz bu bilince ister Tanrı deyin. ister Doğa deyin. koruma. Kozmik görevinin bilincinde olan ve insan evrimine katkıda bulunan çok sayıda bilim insanı yetiştiren toplumlar başarıdan başarıya koşmuş ve koşmaktadırlar.. Artıların Sırrı dediğim şeyler hep olmuştur. Bu sıfatların bazılarını edinmiş ve bugün çoğunlukla Batı’da bulunan ateist bilim adamlarının da bilime katkısı azımsanamayacak kadar yüksektir. Fakat bilim ve teknoloji üretenlerin maddeötesini bilimin alanına sokmamaları son yıllarda sayıları artan birçok bilim insanı tarafından türlü eleştirilere maruz kalmaktadır. maddî ve manevî dünyaların bilincine daha üstün bir farkındalıkla ulaşıldığı. O sizin kendi gerçeğiniz olur. bilinçötesi ve maddeüstü sırların varlığı değil midir? Hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz bu esrar perdelerine.ilgisi var mı? . . her kanunu ve her sistemi Tanrı kavramını daha iyi anlamak için bir araç olabilir. ‘neden’ sorusuna yanıt arayan dinsel düşünce ile ‘nasıl’ sorusuna cevap bulmaya çalışan bilimsel düşüncenin ortak düşünmesi -insanoğlu adına. Esasen. ister Kozmos deyin. isterseniz Enerji veya Işık deyin. bence. Yaşamı güzelleştiren şeylerden birisi de bu büyülü. aslında modern bilimin de babası sayılır.

İnsan kaderinde bilmek ve inanmak yazgısı vardır ama insanların çoğu inanmayı bilmeye tercih ederler.C. Hindistan’dan sonra en dindar ülke. Wallace şöyle diyor: “İnsanoğlu ilk çağlardan bu yana 100 bin din üretmiştir.ne denli “fukara” yaşadıklarına tüm dünyada tanık oluyoruz. esrarengiz. İnsan genlerinde kendinden üstün bir güce inanma ve tapınma güdüsü vardır. burçlara ve falcılara bu kadar rağbet gösterilmesi bile bu nedenden ötürüdür. Bu inançlar ve ne yazık ki geleneklerle birleştirildiği için özünü “küllendirmiş” olan dinler. Doğrusu. en çok okunan kitap türü romandır. kurdukları denklemlere bir katalizör olarak inancın büyüsünü ve hayal gücünü eklemek zorundadırlar. “UFO masalları” pek çok insanın ilgisini çeker ve soyut teoriler somut bilimsel kanunlardan daha fazla ilgi görürler.. Tanrı’ya inanan insanların ezici çoğunluğuna tanık olursunuz. canlıların o zarif yapılarını. kuş tüylerindeki renk armonilerini. O nedenle insan. Belki yatırlara. onların sırrını çözme veya onlardan yararlanma güdüsü vardır. Bakınız. bilim dünyasının bombardımanı altında giderek güç kaybediyor görünüyorlar. gizemli. satılıyor tüm dünyada. Bunlar. Bu güdüyü beynin kontrolü altına aldığında. Bilme işini öğrenemeyenlerin -bir sanatları olmadığı için. Hangi ülkeye bakarsanız bakın. plân. elini İncil’e koyarak Tanrı’nın tanıklığını kabullenişini hepimiz televizyonlarda şahit olduk. elimizde bir ideal olarak sadece iki temel sistemin kaldığını gözlüyorum. adı ne olursa olsun. Sanki bunca canlı ve cansız yapı. yaşaması ve yaşatılması taraftarıyım.” Ben de diyorum ki. Tarihin ayak izlerini takip ederek bugüne geldiğimde. Doların üstündeki “Tanrı”ya güveniyoruz” ifadesi bunca materyalizme rağmen basılmaya devam etmektedir. Tarihteki Mitoloji’yi güncel bir mitolojiye dönüştürmüş olan Büyük Patlama Teorisi’nin bu denli tutulmasının ardında yatan gerçek de budur. Bakınız. hayal gücünü genişletmek veya tatmin etmek ister.W. Ben. Bu inancın. insanoğlu kitaplı ve kitapsız daha binlerce din üretmeye devam edecektir. Bu ülkede en çok satan kitaplar arasında “Tanrı ile Sohbet” ilk sıralardadır. bilimde. Ünlü antropolog Anthony F. Fakat bilim selliği. tasarım ve estetik güzellik içeren evrim ve var olma uğraşı.formül gözüyle bakma olanağımız var. çağdaşlığı ve toplumsal evrimi kitlelere mal etmek ve bilgi toplumu olmak isteyenler de. zekâ. mitolojik ve fizikötesi fenomenlerle yakın temas kurma. tüm sırları çözülmüş bir evrende ve gezegende yaşamak istemezdim. Bu sonuç beni. galaksilerin işleyiş sistemlerini ve evrende onca olup biteni gözledikçe ve düşündükçe. bu kez de kendisi “tanrıcılık” oynama hedefine yönelir. Geçenlerde görevine ikinci kez başlamadan önce yemin etmesi gereken başkan G. deniz kabuklarındaki nakışları. Bu ülkede oldukça etkin ve prestij sahibi bir kuruluş olan Bilimçağında Din Enstitüsü. bütün bu güzelliklerin ve var olma çabalarının çok sayıda ortak müşterekleri olduğunu görüyorum: Akıl. Fakat bu görüntü aldatıcıdır. bilimsel materyalizm ve inanç sistemleridir. Bush’un bir papaz eşliğinde. İnsanda ayrıca büyülü. bu ortak amaçları gerçekleştirmek için var olmuş. Bunun temel nedeni sadece güç delisi olma değildi. “Tanrıların Arabaları” isimli kitap -aradan yıllar geçmesine rağmen.hâlâ basılıp. onları en rasyonel insanlar kadar mantıklı ve bilimsel düşünen bireyler yapın ve tüm . Nobel ödüllü bilim adamlarınca kurulmuş ve sürdürülmektedir. gelecekte bilimsel materyalizmi bile bir inanç sistemine dönüştürebilir. ortak bir Kozmik Bilinç’in var olması gerektiği inancına götürüyor. ipek böceğinin ördüğü kozadaki mühendislik bilgisini.. Hatta. Siz tüm insanların beyinlerini matematiksel ve fiziksel gerçeklerle doldurun. teknolojide ve zenginlikte dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’dir.

tüm önyargılarımı ve bana kendi kültürümün empoze ettiği etkileri sildikten sonra. var olduğum da bir ikinci gerçekti. O kendi mükemmel gerçeğini kendi düşünmüş olmalıydı. öyleyse varım. Yeter ki. evvela üzerinde düşündüğümüz fikri parçalarına ayırmalıyız. Bakınız neler demiş: “Ruhsal tecrübeler ve inanç sistemleri bize rasyonel olarak kanıtlayabileceğimiz hiçbir şey öğretmedi. mutlak gerçeklere önyargısız ulaşmak mümkün olmaz. sadece düşüncelerimizin bizi O’na götüreceğinden emin oldum. Tek gerçek buydu. Düşündüğüme göre rüyada olamazdım. onlar mutlaka bir yolunu bulup. onların gizem dolu hikayeleri süregitsin. kendi varlığımdan emin olduğum kadar eminim. Bu mükemmel varlık. var olan evreni düşünürken Mükemmel Bir Varlık’ın var olduğunu buldum. ‘Tanrı inancı herkesin yaratılışında mevcuttur’ diyenlere de katılmak zorunda kaldım. bu ögeleri irdelemek kolaydır. Bu konuda. Biyolojik Bilinç’imizin aracı olan DNA’ların görevlerinden ve önemlerinden çok söz ettik.. bu bizim kendi düşüncelerimizden kaynaklanan bir fikir olamazdı.. sonra tümevarım yöntemlerini kullanarak. Bu gerçeğin ne olabileceği üzerinde kafa yorarken. Böylece. Evet! Düşünüyordum. bir problem gibi görünen şeyi basit birimlere ayırmış oluruz ki. Aslında.fizikötesi masalları belleklerinden silin. Artık bütün düşüncelerimi bu iki sağlam temel üzerine inşa edebilirdim. Kuru bilgi belki entelektüel yönümüzü tatmin edebilir. Bunu becerebilmenin iki koşulu vardır: Düşünürken. Düşünüyorum. özgür bir bilinç içinde muhakeme yaparım. Her şeyden şüphelenmek pek akıllıca görünmeyebilir ama bunu yapmadan. duygularımızı ve sezgilerimizi muhakeme zincirine katmamalıyız ve üzerinde düşündüğümüz bir fikrin önce doğruluğundan şüphe etmeliyiz. Sonra bir gün bunca düşünceden en az bir tanesinin doğru olması gerektiği geldi aklıma. Belki de gördüğümüz bir rüyadır.. Ortaya saf ve yepyeni sonuçlar çıkar. Hiç mantık hatası yapmadan ulaştığım bu sonucun gerçek olduğundan. Duyularımla algıladığım. Böylece. Tanrı’dan bu garantiyi alınca. Ben bir şeyin doğruluğu üzerinde düşünürken. Mutlak Kader’imizi tayin etmelerine rağmen. Doğruyu yanlıştan ayırmak için önce tümdengelim. onların “boyunduruğu” altında sayılmayız. ânîden ‘evreka’ dedim. fakat ruhî yönümüzün ve hayal gücümüzün tatmini salt bilgiyle mümkün olmaz. İyice anlaşılan bu parçaları birleştirip bir sentez yaptığımızda ortaya çıkan sonuca güvenebiliriz. Hatta yaşamın ve evrenin gerçekliğinden bile şüphe eğitim. mükemmel olmayan Dekart’ın düşüncelerinin bir eseri olamazdı. Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu akla vurmadan kabullenmek büyük hatadır. genetik moleküller bulundukları hücre çekirdeğine hapsolmuş birer sadık hizmetkar gibi çalışırlar ve bir yandan doğanın güzelliklerini yaratırken. Bu yolla üretilen düşünceler yanlış ve katışık olmaz. Çünkü Kolektif Bilinç’imiz ve elde ettiğimiz teknoloji sayesinde onları değiştirebilir ve amaçlarımız doğrultusunda davranmalarını sağlayabiliriz. Aklıma gelen her fikirden önce şüphe ederim. çok beğendiğim düşünürlerden ünlü matematikçi ve Kartezyen Felsefesi’nin kurucusu Rene Descartes (1596-1650). Belki ömrümüz görmemize yetmeyecek ama genetik şifrelerin tümü çözüldüğü zaman bu büyü kaybolacak ve artık somut gerçeklere dönüşmüş olan bu veriler birer kuru bilgi sayılacaktır. sadece aklı baz alarak yola çıkan bir felsefe geliştirmişti. Tanrı’dan bile. Düşündüğümü biliyordum. Öyleyse. Çünkü bu inanç bizde var olduğuna göre.. diye düşündüm. öte yandan bal arılarının armağan ettiği petek gibi bize yaşama zevkini tattıran araçlar olurlar. dedim. bu gerçekleri yeniden organize edecek ve onlara gerçeküstü bazı değerler yükleyeceklerdir. .

Tanrı’nın büyüklüğüne karşın insan aklının küçüklüğünü anlatır ve şöyle der: “Tanrı’nın ne varlığı. insanlara özgüven telkin eden bir yaklaşımla söyle der: . Duyular da neyin peşinde koşup. kumar oynamaktadır. Fakat bu gerçek izafidir. Bilinçsiz cisimler: Tanrı’nın uzantısı olan düşünemeyen varlıklardır. ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum. bu yolu seçmekle Tanrı inancı üzerine yazı-tura atıp.. Bu böylece sürüp gidecek ve belki milyarlarca yıl sonra Kolektif Bilinç düzeyi en yüksek noktasına ulaşınca. Bu münasebet bilinç dediğimiz farkındalığı oluşturmaktadır. madde ve bilinç vücuttayken bir ikili ilişki içindedirler ama birbirinden bağımsız hareket ederler. Daha ağır geliyor.Benim kendi anlayışım şudur: İnsan Biyolojik Bilinç. Meselâ B. insanoğlu O’nu hep tanımak ve anlamak isteyecektir. Çünkü. O hâlde Tanrı’nın şekli. Sonuç olarak. Akıl. sübjektiftir ve görenle görülen arasındaki bir ilişkidir. O’nu her an hissetmektedir. Fakat farkındalık düzeyinin yükselmesi ve ham evreden çıkıp olgunluğa erişmesi için Kolektif Bilinç’imizi geliştirmemiz gerekir. Fakat ruhum böyle bir bahis oyununu tamamen reddediyor.. Birkaç kısa örnek verirsem. Bu özelliğe sahip olması evrim sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur. Anlamadığı bir şeyi anladıktan sonra kendisine tekrar yeni problemler arar. Çünkü insan hem madde hem de bilinç taşıyordu ve ikisi de aynı bedene hapsolmuştu. Bir Tanrı olduğunu kabullenmek. Bunları geliştirdiğimiz oranda daha bütüncül/holistik bir Tanrı anlayışına sahip olabiliriz. içsel ve dışsal. İçsel gerçek. İmmanuel Kant (1724-1804). bulur ve çözümünü araştırır.” . uzayda yer kaplamayan ve parçalarına bölünemeyen bilinç (ruh) idi. Kozmik Bilinç’imizin gelişmesi için ilk basamaktır. Ulaştığım kesin sonuç şu oldu.Bu konuda sizin fikriniz nedir? . Çünkü insan merak eden. Bu sınırlı farkındalık ve yetersizliğe rağmen. uzayda yer kaplayan. “Tanrı dendiği zaman bu sözcük kimin zihninde ve gönlünde neler çağrıştırıyorsa Tanrı odur” gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. Benim aklım bu zihinsel terazide varlık kefesinin daha ağır geleceği üzerine bahse giriyor. bölünebilen ve bilinci olmayan madde idi. koşmamamız gerektiği konusunda düşünen bilince kılavuzluk ederler. akıl gözü ve Sosyolojik Bilinç sayesinde Kozmik Bilinç ile bir ilişki kurabilmektedir. Fakat sahip olduğumuz biyolojik ve ruhsal yeteneklerimizi geliştirmeden edindiğimiz Tanrı anlayışı veya inancı eksik bir kompozisyon çizmektedir. ne de yokluğu akılla ölçülemez. Tanrı’nın var olma ihtimali %50. kazancım hem bu dünyada hem de diğerinde sonsuz olacaktır. Binlerce yıldır bu konuda söylenen ve yazılanlar bizi hâlâ bir çıkış noktasına ulaştıramamıştır. kaybedeceğim şey çok azdır. Matematiksel ifadeyle. Dışsal gerçek ise. Bu ikili Tanrı’dan gelmişti ama birbiri ile alâkalı değildi. Pascal (1623-1662).” Ayrıca. insanoğlunun Kozmos’taki görevi sona erecek ve o zaman saf enerji konumuna geri dönecektir. Tanrı: Düşünen sonsuz bir varlıktır. Ben ve düşünen diğer yaratıklar sonlu varlıklarız. Ama eğer varsa. çünkü O’nun varlığına inanmak tamamen irrasyonel (akıldışı) değildir. Merakının sonu yoktur. yokluğunun ihtimali de %50’dir. konumu. Aslında Tanrı’yı tarif etme sorunu. Eğer Tanrı yoksa.Düşünce yardımıyla ulaştığım gerçekler önüme iki kategori çıkardı. araştıran ve sorgulayan bir yaratıktır. Bilincimizdeki anlama kabiliyeti her şeyin özünü net olarak kavrayabilir. Bundan şüphelendim. Tanrı’sı ile beraber olan ruhum. gücü ve yetenekleri üzerinde yapılacak her yorum birer spekülasyon olmaktan ileri gidemeyecek ve Mutlak Gerçek’i yansıtmayacaktır. en büyük paradoksumuz olan sonsuzluk ve sıfır çelişkisinin bir parçasıdır.

Bunun sebebinin çıkan ruh olup olmadığı araştırılıyor.“Gerçek aydınlanma. doku hücrelerinin çoğunda oksijen bitinceye kadar yaşam devam eder ve hatta saçlar ve tırnaklar -milimetrik bile olsa. vücuttan anî ısı kaybı yanında başka bir şeyin daha birdenbire eksildiğini hissettiklerini söylüyorlar. Bu göz de Kolektif Bilinç’in bir başka parçası mıdır? BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ . tuhaf tuhaf ayinlerden ve dinî otoritelerin empoze ettiği bağlardan kurtulmadan. Ölüm anında çekilecek bir fotoğraf bize bu konuda büyük ipuçları verecektir fakat bu henüz gerçekleştirilemedi. Ama artık bilim de. yüzlerce bilimsel sebep bulursunuz. dinsel dogmalardan.. tüm vücudun etrafını kuşatmış bir başka enerji alanının varlığı artık inkâr edilemiyor. . durmasından dolayı ortaya çıkar. vücuttaki biyolojik fonksiyonların sürdüğünü söylerler. bedenimizi çepeçevre kuşatan ve Kirlian teknikleri sayesinde . Eksilen bu şeyin vücudu çepeçevre saran bir “Manyetosfer” olduğu üzerinde çok ciddî araştırmalar yapılıyor artık. O minimum zaman periyodu içinde nabız dursa bile kan dolaşımı hızını kesinceye kadar sürer ama içindeki alyuvarlar ve akyuvarlar hemen ölmez. Çünkü insan. Tanrı. Tanrı.. insanoğlunun kendi kendini altına soktuğu. Fakat o esnada. “nasıl?” sorusunun yanıtını arar. evrendeki ve dünyadaki düzenin devamı için mutlaka gereklidir. “Kişi nasıl ölmüş?” sorusuna otopsi raporlarına bakarsanız. elektriği kesilen bir motor gibi yavaşlayarak.Yaşamla ölüm arasındaki o en küçük zaman parçasını düşünün. size ölümün geldiği o minik salise içinde. Rusya ve İngiltere’deki çalışmaları hâlen sürmektedir.” Evet. hastası elinin altında ölen bazı doktorlar. İnsan. Bir saniye önce vardınız. bilim. Hatta bunlardan birinde. İnsanlar her zaman Tanrı’ya muhtaçtırlar. kendi irademizin üzerindeki despot bir varlık değildir. irade içi bir usulle ifşa etmektedir. Aura’dan başka. Budist filozofların “Astral Alan” adını koydukları bu alanın aslında Kirlian fotoğrafçılığı sayesinde resimleri bile çekilmiş durumda. bir saniye sonra yoksunuz. “neden?” sorusunu sormaz. . sanıyorum konu anlaşılmıştır.Peki. kendi klasik alanına girmemiş birçok konuda “neden?” sorusunu yavaş yavaş sormaya ve yanıtlar aramaya başladı. ölen bir hasta üzerinde deney yapmak -etik olarak. Katil Genler’deki şifreler açıldığı için mi. Peki ne oluyor da ölüm denen şey gerçekleşiyor? Kalp durduğu için mi.. yapıcılıktan daha güçlü değildir ama yıkmak kolay.Tabiî ki. Akıl tek başına bu negatif özelliklere gem vuracak güçte değildir. Bu konuyu ciddiye alan bazı bilimsel kuruluşların ABD. olmayan bir dış otoritenin boyunduruğundan kurtarması sayesinde gerçekleşebilir. yoksa ruh bedenden ayrıldığı için mi? İnsan anatomisini ve fizyonomisini iyi bilen doktorlara sorarsanız. son derece gaddar ve yıkıcı bir yapıya da sahiptir.yanlış kabul ediliyor. var olan kendi içsel gücüne güvenme duygusunu geliştiremez. Bu yıkıcı özelliğinin engellenmesi. o anda vücudun elektrik. Ölüm anına dönersek.ölümden sonra uzayabilir. Peki nedir ölümü getiren değişken? Kişi neden ölür? Dedim ya. beyin “havlu attığı için” mi. Kaslar bile ölümden sonra 3-4 dakika daha yaşarlar.. kendini irade üstü değil. Yıkıcılık. Tanrı inancının geliştirdiği vicdan sayesinde gerçekleşebilir. yapmak zordur. ölüm ânında vücut ağırlığının 21 gram eksildiği bile saptanmış. Bunların çoğu vücuttaki binlerce sistemin. enerji ve ısı dengesinde birtakım değişimler görürsünüz. Fakat bir de Ruh Gözü diye bir terim kullandınız. Aklın limitlerinden daha geniş bir Vâli mutlaka gereklidir. Çünkü. çok üstün özelliklere sahip olması yanında. Çünkü Tanrı.

Öyle anlaşılıyor ki. Bu tez kanıtlanırsa ve bazı teknikler geliştirilirse...Peki bu bilgi bir işe yarar mı? . Bu buluşu takiben. sahip olduğunuz moral auranızı değiştirmektedir. aura denilen ışıldama -ister canlılık enerjisi deyin.Yani. bedenimizi çalıştıran enerjinin dışa vurumudur. Araştırmaların yoğunlaşması sayesinde. ister ruh deyin. Depresyonların ve bazı ruh hastalıklarının teşhisinde kullanılabilir. İsterseniz önce bu konudaki bilgilerimizi bir toparlayalım: Canlı hücrelerin kimyasal ve elektriksel niteliklerinin araştıran Alman biyofizikçi Fritz Popp’un hücrelerin zayıf bir ışıldama (glow) yayınladıklarını keşfetmesinden sonra. bu alanın büyüklüğü kişinin diğer insanlarla olan duygusal. Örneğin su damlacıklarının da bir aurası olduğu kanıtlanmış durumda. onların sağlıklı çalışıp çalışmadıkları tespit edilebilir. tüm beyin hücrelerinin bir entegre enerji alanı içinde hızlı bir haberleşme gerçekleştirdikleri tespit edildi ve bu enerjinin matematiksel değerleri bile hesaplandı (50-100 Hertz gibi. Onların bulgularından da biraz söz eder misiniz? .. Bu araştırmalar hem canlılar hem de cansızlar üzerinde yapılıyor. Hatta canlı madde ile cansız madde arasındaki fark olan hayatı oluşturan şeyin bu haberleşmeyi sağlayan canlılık enerjisi olduğu tezi savunuldu. vücuttaki trilyonlarca hücrenin yayınladığı biyofotonların her insanın vücudunu çepeçevre saran bir enerji alanı (aura) oluşturduğu ispat edildi ve bu biyoenerji alanının fotoğrafları çekildi.). pek çok bilim insanının kafasını kurcalayan ve henüz yanıtı bulunamamış bir sorudur. Hatta bazı düşünürlere göre. damlanın aurasının 30 kat arttığı gözlendi. Hatta iç organların auralarına bakılarak. eşyaya etki edebildiği doğrulanmış bir medyum olan Allan Chumak ile yaptığı bir deneyden şöyle bir sonuç çıktı: Bu medyumun bir su damlasına 10 dakika trans içinde bakarak etki yüklemesinden sonra. Hatta ancak bu sayede bir farkındalık sahibi olduğu hipotezi öne sürüldü. Daha sonra da Japon mikrobiyolojiciler hücre çekirdeğindeki DNA’ların bu biyofotonlar sayesinde haberleştikleri teorisini geliştirdiler. ister biyoenerji deyin.Elbette. Rus genetikçiler de genlerin bile aurası olduğunu buldular. Şimdilik. .fotoğrafı çekilen aura’nın ruhla bir ilgisi var mı acaba? . Biyoelektrografi yöntemleri kullanarak ölçümler yapan ve fotoğraflar çeken Rus profösör Konstantin Korotkov’un. aklımız dış dünyayı oldukça iyi anlamayı becerebiliyor fakat henüz kendi kendini anlayacak kadar beceri sahibi olamamış.Bu. ister iyonize plazma deyin veya isterseniz hücrelerdeki biyokimyasal reaksiyonların ürettiği mekanik enerji deyin.Bu konuda pek çok önemli bilim adamı araştırma sürdürüyor. Hatta damlanın şekli değişti ve içindeki minarellerin . herkesin kafasının çevresinde daha geniş bir biyoalan tespit edildi ve buna da Zihinsel Alan (Mental Field) dendi.Yarayabilir. Felsefecilerin bu tür savları ve hayalleri.. . Bu enerji alanı -çekilen fotoğraflardaki renklerin değişiminden anlaşıldığı üzereinsanın duygusal hâline göre farklı dalga boyutları kazanmaktadır. insan beynindeki 100 milyar sinir hücresinin bu zihinsel alan sayesinde dış dünyayla haberleştiği teorileri geliştirildi. bu konudaki araştırmalar hızlandı ve bu ışıldamalara biyofoton adı verildi. ruhsal ve telepatik iletişiminde rol oynuyor ve empati ve kompati kurmada etkili oluyor. Bunun arkasından. bilinç dediğimiz farkındalığın böyle bir canlılık enerjisi sayesinde ortaya çıktığı tezinden başka elimizde somut bir veri yok. bir insanın kendi aurasına bakarak ne denli “etkileyici” olabileceğini anlayabilmesi mümkün olabilir. bilim adamlarının zihninde yeni sorular doğurunca. İşte.

Efendim. Yemeklerden önce sofrada dua edilmesinin esas sebebi şükür değil. “Hayır. bu bulguları büyük çapta abartan ve saçmalık derecesinde yorumlar yapan bazı sözde medyumlar yüzünden bence yaşla kuru bir arada yanmaktadır. Biyolojik Bilinç de bu ruhsal görü sayesinde işlerlik kazanıyor.bir kısmı iyonize oldu. . bitmez. aura sayesinde insanların farkındalık düzeyini ölçmek mümkün olacak demektir. Bence. ruh ve bilinç konusundaki açmazlarımızı 21’inci yüzyılda daha anlaşılır kavramlar üreterek ve yeni buluşlar yaparak büyük ölçüde giderebileceğiz. Krotkov’a göre. Fakat tüm evren bunlardan ibaret değildir.Peki. Hindu kadınların alınlarına yapıştırdıkları o kırmızı işaret bile aurayı gören atalarımızın eski bir alışanlığına dayanır. Öyle zannediyorum ki. . düşüncelerimizi ve mantık zincirimizi çok daha sağlam bir temel üzerinde geliştirebiliriz.” diyenlerin aklında mutlaka ya dinsel öğretiler vardır. yüksek bilinç düzeyi demek! Öyleyse. Ben herkesi bu yönde düşünmeye ve enerjinin oktavlarına kanalize olmaya çağırıyorum. İsa’nın başının üstündeki o yuvarlak Haloyu çizen ressamlar bile zihin alanını görüyorlardı. Çünkü aura.Bu konuda yazan ve söz söyleyenlerin bilimsel bulgular dışına çıkmadan yorum yapmaları daha yerinde olacaktır. Kozmik Bilinç’teki titreşimleri alabilen ve bunları kullanan bir ruhumuz var. Bu sayede belki bazı bilim adamları “saçmalıklarla uğraşıyor” suçlamasından kurtulmuş olarak. sanıyorum bir çeyreği “evet”. konsantrasyonumuzu kendi içimize yönelttiğimizde bedenimizde bazı değişiklikler yapabiliriz. Her şey apaçık ve birbiri ile ilişki içinde.Bir istatistik oluşturmak için. Yoga ve transandantal meditasyon gibi egzersizlerin veya biyoenerji terapilerinin işe yaramasının nedeni de bence budur. ama bizim bilinç düzeyimiz ve 5 duyumuzun sınırlı algılayışı bazı olayları anlaşılmaz kılıyor. kişinin ruhsal ve zihinsel hâlinin aynasıydı. “Evet. üç çeyreği “hayır” yanıtını verir.” diyenler ruhun varlığına inanmayanlar veya yaşamı sadece bedenin canlılığı olarak görenler olacaktır. Daha önce dediğim gibi. Bilinç veya ruh dediğimiz şeyleri ve etrafımızda bize görünmeden olan biten doğal fenomenleri irdelerken. yani donmuş ve somutlaşmış enerjidir. bu su damlacıkları deneyi bize şunu göstermektedir. bu işareti aurasına bakılması için bir davetiye olarak kullanırdı. daha rahat araştırmalar yapar ve bizlere kendi derinliklerimizi keşfetmede yeni pencereler açarlar. evrende bizim limitlerimiz dışında paranormal bir fenomen yok. bu soruyu dünyadaki tüm yetişkinlere sorarsanız. Bunlar da enerjinin dalga hâlidir. akıldan çıkarmamamız gereken bir husus var: Gözle görülen fiziksel varlığımız ve diğer varlıklar enerjinin partikül hâlidir. bu tür fizikötesi oluşumlara bakarken çıkış noktamız enerji olursa. Örneğin geçenlerde okuduğum bir yorum şöyle diyordu: “Atalarımız aurayı görüyor ve ondan yararlanmayı biliyorlardı. ölüm insan için bir tür “mutlak bitiş” mi? ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ . ya ruhsal . Vücudumuzun yüzde 70’inin su olduğunu düşünecek olursak.“ Bu kişiler hakkında ne düşünüyorsunuz? . bedenin ölmesi ruhun da ölmesi anlamına geliyor mu? Yani. Kendisinden emin olan ve dürüst olduğunu ispat etmek isteyen Hindular. içeriği büyük çapta su olan yiyeceklerin aurasının değiştirilerek vücut aurasına uygun hâle getirilmesiydi. yüksek enerji düzeyli aura demek. Aslında. Sonra da bunlara fizikötesi diyoruz. her şey biter. Görünmeyen enerjinin de en az madde kadar türü vardır. Ben buna Ruh Gözü diyorum.

Bunu sağlayan kaynağın. bilinmeyenleri saf dışı ederek. Anılar ve eserler de birkaç nesil veya yüz yıl sonra çözünüp yok olacaklar. daha önce bir yaşam sürdüğüme dair hiçbir işaret. Bu. ruha bir tanım getirmek istiyorsanız. Bizim ulaştığımız bilinç düzeyinin limitleri içinde bunlardan henüz çok azını keşfedebildik. Esasen. Ben . tüm hurafeleri. canlılığını ölüm anına kadar kaybetmiyor. Az önce dediğim gibi. ya “eserlerim ve dostlarımla yaşarım” düşüncesinde olanlar vardır ya da ruhun var olması gerektiğine rasyonel düşünce yoluyla ulaşanlar vardır. Bedenimin biyolojik yapısına baktığımda. bir kısmı da fosil olacak. sayılamayacak kadar frekansı ve dalga boyu vardır. düşünce. Bazı zorlamalar ve hayal gücü ürünleri ile bu tür iddialarda bulunanlar. sezgi ve deneyimlerimden “ruh olmazsa. Önceki yaşamlarını deneyimlediğini masumca düşünenler ise. somut bir temel olarak enerjiyi ele aldığımızda işimizin oldukça kolaylaştığını görebiliriz. kanaatimce bir tür “zihinsel serap” yaşıyorlar. bir başlangıç noktasından hareket etmek zorundasınız. aslında insan aklına hakaret etmektedirler. sadece havanda su dövmektedirler. İnanıyorsanız. “Benim bilinçaltımda veya ruhsal derinliklerimde. ya töresel ve taklitçi bir inanç vardır. kendi duygu.Öncelikle şu noktayı iyice açıklığa kavuşturalım: Ruhun varlığına inanmıyorsanız. algılamakta aciz kaldığımız enerji frekanslarının birer yansıması olduğuna inanmak istiyorum. Ruh yaşayan ve yaşatan akıllı enerji ise. Ben. benim vücudum için her şeyin bittiği anlamına gelir. c. daha ruh denen şeyin küçük bir somut kanıtını ortaya koyamamışken.yapıtlarım ve eşyalarım. Fakat. dönüşümünden de söz etmeye gerek kalmaz. b. olmaz” prensibini çıkarmış biriyim. Yani beden. araştırmalarımızı enerjinin diğer özellikleri üzerinde yoğunlaştırmalıyız. aynı ruhun daha önceki yaşamlarını algılama yetisini geliştirdiğini söyleyenler. Reenkarnasyon denen hadise de bence budur. Enerjinin Sakınımı Kanunu gereği yok edilemez. Ulaştığımız bu farkındalık düzeyine rağmen. bir ömür süresince tonlarca hücrenin öldüğünü ama bedenimin yenilenen hücreler sayesinde yaşadığını görüyorum.Sizce Reenkarnasyon mümkün mü? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? . Bu sayede.dostlarımın belleğindeki hatıralar. Fakat geride bitmeyen üç unsur kalacak: a. bütün batıl inançları ve bilimsel temelden yoksun yorumların hepsini bilinçaltıma sokmaksızın daha sağlıklı bir düşünce deryasında yüzdüğüme inanmış oluyorum. bilinç ya da reenkarnasyon dediğimiz ve nasıl oluştuklarını tam anlayamadığımız kavramlara da belki daha somut yanıtlar bulma olanağımız artar. Sorunuza kendi yanıtım şudur: Evet. bu savlarım reenkarnasyonu yadsıdığım anlamına gelmez. Fakat ruhum asla yok olmayacak.ruhum. Yani yeryüzünde ve iç dünyamda süregelen pek çok fenomeni ancak ruhun varlığı ile izah edebiliyorum kendi kendime. İleriki yüzyıllarda ruhun dalga boyu ve frekanslarını keşfetmek istiyorsak.deneyimler vardır. Bu inanç. O zaman aşk. . sezgi veya anı var mı?” Bu konuda okudukları ve/veya duyduklarının etkisinden kurtulup bağımsız düşünebilen ve kendi kendisiyle dürüst herkesin bu soruya “hayır” diyeceğini düşünüyorum. o zaman kendi kendinize şu soruyu sormalısınız. Enerjinin sıfır ile sonsuz arasında değişen. Ama başka şekillerde tezahür edebilir. bedenimi oluşturan hücreler çözülecek ve bir kısmı bakterilere yem olacak veya mikroorganizmalara dönüşecek. bir kısmı toprak. kanıt. hücreler değil. adını ruh koyduğumuz bir Kozmik enerji olduğuna inanıyorum. daha bilinir ve anlaşılır bir evrende yaşadığım hissine kavuşturuyor beni. Ben bütün bu açıklayamadığımız fenomenlerin.

reenkarnasyon da bu bağlamda gerçekleşmektedir. ışık. tüm kutsal kitaplarda bu kavram temel bir olgu olarak yer almış ve hatta Tanrı bile ruhla özdeşleştirilmiş. Mistikler onu hissettiklerini söylemişler. nesilleri tükenmiş canlıların ancak yüzde 1’i kadardır. . değişimdir. Düşünen her insan. Evrenin her nabız atışının 20 milyar yıl sürdüğü tezi.. Biyologlar ve hücre mühendisleri hücrenin nabız atışı kazanabilmesi ve canlanması için bir dış enerjinin eksikliğini saptamışlardır. değişim. belki de genetik mühendislik sayesinde. sürekli genişliyor ve büyüyor.reenkarnasyonun sürekli yaşandığına inanıyorum. Ama bunu başaran bir tek bilim adamı ‘henüz’ çıkmamıştır. Astrofizikçilerin düşüncesine göre de yaklaşık 5 milyar yıl sonra. bundan önceki yaşamlarımızla bir köprü kurabileceğimize de inanmıyorum. bana içindeki her zerrenin değişmesi ve başkalaşması sayesinde mümkün olabileceği mantığını dikte ettiriyor. Tüm kâinat bir devinim. belki binlerce yıl sonra yok olacağız veya yerimizi yarı makine. cansız atomların ve moleküllerin birleşmelerinin. yok olmuş: 50 milyon sene önce nesli tükenen dinozorlar gibi. Büyük Sıkışma’dan sonra ilk başladığı nokta olan Hiçlik’e veya Teklik’e geri dönecek. Yani “değişmeyen tek şey. yarı canlı bir varlığa bırakacağız.Beni. Çünkü. cansız maddeye hayat kazandırıp onu canlı kılan şey...Öyle hissediyor ve algılıyorum ki.O hâlde reenkarnasyonun yaşandığı sonucuna nasıl varıyorsunuz? . Hatta. bu yeniden doğuşun sürekli yaşandığı neticesine götüren düşünce. . Efesli Herakleitos’un (540-480?) “aynı ırmağa iki kez girilmez” saptaması olmuştur. canlı hücrelerin oluşumu için yeterli olmadığını hemen görebilir.Peki bu keşfedemediğimiz enerji türleri. taşlar. Demek ki milyarlarca yıldan beri yeryüzünde yüz milyonlarca canlı türü yaşamış ve tükenip.. önceki yaşamları bilebilmemiz mümkün değildir inancındayım. Homo sapiensler olarak. ama insan ruhunda -bugünkü algılama düzeyimiz itibariyle. yıldızlar ve hatta evren bile. Yani. onu değiştirir. enerji. bu tür bir enerji formudur... Sonra da 20 milyar yıllık yeni bir yaşama bir başka patlama ile tekrar başlayacak. büyüyor ve ölüyor: Dağlar. Burada canlılık için bir başka faktöre daha ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Bence. elektrik gibi diğer biçimlere girer ve maddeye etki ederek. Evrende var olan her şey birkaç dönüşüme mecburdur. 15 milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğuna inandığım evren. Ama daha önceki formlarının titreşimlerini hissedecek kadar hassas bir bilinç düzeyine ulaşmadığımız için. . Evrenin yüzde 90’ının donmamış ve görünmeyen enerji olduğu savından yola çıkarsak. bu bilinç düzeyi ile. varlıklarını ne şekilde gösteriyorlar? . dönüşüm ve farklılaşma kanunu yalnızca ma-deden oluşmuş somut evren için geçerli olmasa gerek.” Bu devinim. Biz de. potansiyelden kinetiğe. Bilim buna henüz bir isim koyamamış ama ilkçağlardan beri buna herkes “ruh” demiş. Madde donmuş enerjidir. Ben şuna inanıyorum: Bugün yeryüzünde yaşayan ve sayıları 15-20 milyon olduğu öngörülen canlı türleri. gezegenler. insan genomunun ve kanatlı hayvanların genetik şifreleri çözülürse. kinetikten potansiyele ve donmuşluktan (madde) çözülmüşlüğe dönüşür veya ısı. Dünyanın en gelişmiş lâboratuvarlarında bu maddeler bir araya getirilerek canlı hücreler üretilmeye çalışılmaktadır. ama canlı veya cansız her şey doğuyor. ruhun da sürekli biçim ve nitelik değiştirdiğini kabul ediyorum.anlayabileceğimiz bir hafıza türü olmadığına inandığım için. Her şey. Evrenin kendisi bile. dönüşüm ve evrim geçirmektedir. ruh dediğimiz o saf enerji türevinin bu kanunun dışında kalması gerektiğini düşünecek bir neden bulamıyorum. kartalın kanadından daha büyük kanatlara sahip uçan insanlar ortaya çıkacak.

babasının ikizi olan bir bebek dünyaya gelecek. babasından kalıtımsal olarak geçen zekâ ve yeteneklerinin gelişimini de büyük ölçüde engelleyebilir veya . Halk arasında ermiş olarak tanımlanan sûfîlerin ilkçağlardan beri söylediklerine bakarsanız. size dili farklı.“Dolly” adı verilen o ünlü koyun klonlandığında. Böylece. Kirlian tekniği ile auranın fotoğraflarını çekme gayreti gösterilmeseydi ve bu kavram somuta dönüştürülmeseydi. duygusal ve psikolojik yapısı farklı. Öyleyse canlı bir organizmanın cansıza dönmesi esnasındaki ilk değişiklik. Acaba bu alan niçin var.. apayrı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda yaşamış olan on binlerce insan -aralarında hiçbir iletişim aracı olmadığı hâlde. 40-50 bin yıl öncesine dönersek. yaratıcılığımızı geliştireceği için ancak o zaman bir işe yarayabilir. aura okuma teknikleri gelişmeyecek ve biyolojik alanlarımızı oluşturan enerjinin partikül değil. Bence. Auranın. beyinde bunların işlenmesini mi sağlıyor acaba. zihin alanının ve astral alanların ölmüş insanlarda artık görülmemesinin nedeni de bu olmak zorundadır. hem pratik anlamda işe yarar teknolojiler üretmiş olacağız hem de insan evrimine katkımız olmuş olacak. zihinsel. bir tür var edici enerjidir. bunca uzun açıklamadan sonra Kozmik Bilinç demekle neyi kastettiğinizi anladığımı sanıyorum. Hatta. nasıl ve nerede biçim ve mekan değiştirdiği bizi makro düzeyde çok da fazla ilgilendirmemelidir. . o zamanki nesillerin bugün bizde bulunmayan birtakım yeteneklere sahip olduklarını düşünebiliriz. Bu Tanrı değildir. Aynı şeyi insanlar için yapabilirsek. pratik anlamda ve mikro düzeyde ruhun varlığını ve tezahürlerini tartışmak. Size çarpıcı bir saptamayı aktarmak isterim. ne iş görüyor? Bu enerji alanı acaba algılayamadığımız bazı sinyalleri alıp.Efendim. aynı veya birbirinden farklı çağlarda. dini farklı. Üç temel kısma ayırdığınız Kolektif Bilinç’in sonuncu halkasına geldik sanıyorum. Ruhtan ne anladığımız geçmişte farklıydı. Peki. Bizi asıl ilgilendiren şey. Ruhu tartışmak. ruh aktif. dalga formunda olduğu anlaşılamayacaktı.Bunun gibi.. yani beyin de bir radar gibi mi çalışıyor? Şöyle bir mantık yürütelim: Madde ve ruhu birbirinden ayıran başlıca özellik eğer etken ve edilgen olma hâlleri ise. Çünkü göreceli bir kavrama ancak göreceli yanıtlar verebiliriz. Kafamızın çevresini kuşatan bir zihinsel alan var. aynı zamanda bir mekan teşkil etmek demektir. Tarihten beri ruh konusunda bu kadar kafa yorulmasaydı. ortaya umulmadık yeni buluşlar çıkacak ve böylece hem bilinç düzeyimizi yükseltecek. Sözgelimi. Bir başka enerji türü de evrendeki her şeyi birbirine bağlayan. ruhun mekan değiştirmesidir. iletişim sağlayan ve “online sistemi” gibi çalışan bir tür manyetizma olabilir. fakat her şeye hayat veren ve biçim kazandırıp görünmesini sağlayan varlıktır. Teşekkür ederim. hepsinin adeta ağız birliği etmişçesine aynı kavramları kullandığını ve Hallac veya Yunus gibi “En’el Hakk” dediğini görürsünüz. Bu tartışmalar ve felsefî görüşler bilimsel araştırmalara vesile olunca. bugün farklı ve ileriki yüzyıllarda çok daha farklı olacaktır. Yani ruh. antitezler ve sentezler üreterek düşünce ve felsefe düzeyimizi geliştirmek olmalıdır. babasının “fotokopisi” olan bir canlı üretilmiş oldu. O çocuğu 15 yaşına kadar bana teslim ederseniz. madde ise pasiftir. ruhun ne olduğu. Esasen. Şekil vermek demek. ilk insanlar ruhlarıyla bizlerden daha iç içe bir ortak yaşam sürdürüyorlardı. hedefleri farklı ve kişiliği babasınınkinin zıddı olacak bir genç yetiştirebilirim.nasıl olmuş da ‘aynı şarkı’yı söyleyebilirmiş? Hiç düşündünüz mü?. ona inanmak veya inanmamak ve de bu sayede tezler. belki de bugünkü düşünce düzeyini yakalamamış olacaktık. Sosyal Bilinç nedir? SOSYAL BİLİNÇ .

o zaman aksini savunamazsınız. kişiliği şekillendiren baş mühendis. Burada bir nüansa değinmek istiyorum: Bu kimyasal mekanizmadaki aksaklık bazen kişiliğe zıt bir etki yapar. Bir diğer sonuç da Parkinson hastalığıdır. . Çünkü bir ülkede yaşayan tüm insanların ortak kültürlerinden oluşmuş olan bir kolektif sosyal bilinç vardır. Bu iddiama haklı olarak karşı çıkabilirsiniz. Sosyal Bilinç’in özellikleri her ailede ve her sınıfta farklı olduğu gibi. Zira.geliştirebilirim.5 milyar insandan hiçbirinin genetik yapısı da bir diğeri ile aynı değil. 6. o ülkenin ortak bilinci ile bilinçlenir. Bu elektriksel sinyaller. Miktar çok artınca sonuç Şizofreni’ye kadar gider.Teşekkür ederim. Sosyal Bilinçler farklı biçimlerde ortaya çıkar.. Dopaminin birincil görevi beyindeki kan dolaşımını kontrol etmektir.Bunun bir tesadüf olmadığını gösteren bilimsel kanıtlar bir hayli fazla. az Dopamin ürettirir. o hücrenin Dopamin salgısının yaptığı işle ilgili bir gen olduğunu anlarız. kişi bir işten çabuk sıkılır ve birbiri ardından yeni maceralar aramak ister. Dopamin Reseptörü denen bir protein üretmek.. Ben size çarpıcı birkaç örnek vermek istiyorum: Önce beyindeki nörotransmiterler dediğimiz o kimyasal salgılara bakalım. Beyinde bu işte görev alan 50 kadar farklı nörotransmiter üretilir. Bir beyin hücresindeki D4DR geni aktif ise. örnek gösterilen şahsiyetleri. Kısaca. Zira hem her kişinin eğitimden yararlanma olanağı ve seçeneği farklıdır. o hücre elektrik yükünü boşaltır. Yani.. bireyin bilinçlenmesine olanak tanıyan genetik yapı herkeste farklı olduğu için. kişilikleri sürekli etkiler. Fakat bu bilinçlenme sürecinde her birey aynı etkiye maruz kalmaz. Fakat bu şifre beyindeki her hücrede açılmıyor. Fakat. bir sinir hücresinin ucuna bir elektrik sinyali geldiği zaman üretilir. sonra yakın akrabaları. O hâlde. Tembel D4DR. etkisi bireye ulaşan tüm insanları ve bunların kültürel yapısını kastediyorum.5 milyar insandan hiçbirinin kişiliği bir diğeri ile aynı değil. kromozom üzerinde D4DR isimli bir gen var. doğuştan gelen ham farkındalığı olgunlaştırır ve bir Sosyal Bilinç’e dönüştürür. O zaman kişi donuk. aile. Bu üç temel etken. Dopamin karşı hücrenin Dopamin reseptörüne dokununca.Haklısınız. O şekilde sormuş olayım. yakın çevre ve uzak çevre diyebiliriz. 11. Örneğin bezgin mizaçlı insanlar. İkincil görevi ise. halüsinasyonlar görür. şiddetleri oranında az ya da çok miktarda diğer hücrelere iletilirler.Bu soruyu şu şekilde sorsaydınız daha açıklayıcı olurdu sanıyorum: “Yaşayan 6. arkadaş çevresini. benim yerime toplumu koyarsanız. Biyolojik Bilinç veya genetik etkenler kişiliğimizi ne oranda etkiliyor? KİŞİLİK KALITIMSAL MI . . Toplum derken de önce anne ve babayı. D4DR geni hiperaktif ya da “tembel” ise ne olur? İşte o zaman sizin mizacınız değişir. Bu gendeki şifrenin görevi. Bu bir rastlantı mı. Yani. Beynin haberleşme ve karar verme mekanizması bu şekilde çalışır. Bu yük beynin diğer hücrelere iletmek istediği bir emri ya da bilgiyi içerir. medyatik kişilikleri. kararsız ve bezgin bir mizaç sergiler. Dopamin salgısı. yoksa kişiliklerin farklı olmasının nedeni genlerin farklı olması mı?” . değiştirir ve şekillendirir. Kişi o bilinç sayesinde oluşturulmuş eğitim sistemi içine girince ve o eğitimi almış yurttaşlar ile iletişim kurdukça. toplumdur.. daha sonra eğitmenleri. Dopamin çok fazla salgılanıyorsa. kuvvetli bir iradeye . vücuttaki kasların ve organların aktivitelerini kontrol altında tutmaktır. hem de Biyolojik Bilinç düzeyi farklıdır. her ülkede de farklıdır. Hatta. Bu protein iki sinir hücresinin birleştiği yer olan Sinaps boşluğundaki küçük bir molekül olan Dopamin adlı nörotransmiter ile birleşmek.

.sahiplerse. soru ekleri kullanmaya ve daha önce hiç duymadıkları cümle kalıplarını kullanmaya başlarlar. Yani. . kişinin bir şeye bağımlı olmaya meyilli olmasını sağlar. ekonomik koşulların düzelmesi ve sosyal koşulların daha uygun olmasıdır diyebiliriz. Bir başka salgı olan Serotonin ise. bu tür otomatik davranışlara bilim adamları içgüdü adını koymuşlardı. bizdeki eksiklik veya fazlalıkları psikolojik telkinlerle. konuşmaya hazır hâle gelmiş olan çocuklarda ânîden açılan bir genetik şifre sayesinde kendini gösterir. grup terapileri ile veya sosyal bazı aktivitelerle giderme çabalarını da yaratabilir. O zaman sonuç gün gibi kendiliğinden ortaya çıkar: Genler birçok sosyal davranışımızı şekillendirecek etkileri şifrelerinde taşırlar. genlerimiz davranışlarımızı etkiliyor ve yönlendiriyor dediniz. Bu içgüdü. Genlere geri dönersek. . Bunun sebebi hastalıklarla mücadelenin artması.Efendim. Azlıkları veya çoklukları kişilik gelişiminde büyük rol oynarlar. Ve hatta kötü alışkanlıkları terk edememe bağımlılığının bile bu nörotransmiter ile ilintili olduğu sanılmaktadır. aşırı düzenli veya aşırı dikkatli ise bu özelliğinin kalıcı olması Seratonin sayesinde gerçekleşir.Bunca çarpıcı bilgi için çok teşekkür ederim. Genlerimizle davranışlarımız arasında ne tür bir bağlantı var? SOSYOBİYOLOJİK GENLER . insan olarak bizim içgüdülerimiz neler yaptırıyor bize? 20.. Fakat bir gün. Birey. yüzyılın önde giden dilbilimci filozofu olarak kabul edilen N. “Gözü kara” insanların bu tür davranışlar sergilemelerinin bir nedeni bu olabilir.Evet. . Bu içgüdüsel davranışı yaptıran bilgi onların DNA’larına. Ayrıca bunları bilmek ve kabullenmek. Bu milyonlarca yıldır devam edip gidiyor. D4DR genini stimüle etmek ve Dopamin salgısını çoğaltmak için bir takım maceralara ve riskli davranışlara yeltenebilirler. Sonra da yumurtalarını doğdukları nehir başına bırakmak için. yüzerken büyürler ve okyanusa vardıklarında kendilerine birer eş bulup çiftleşirler. Genlerin keşfine kadar. Chomsky’ye kulak verirseniz. Çocuklar ana dillerini öğrenirken. Ama artık içgüdü denen ve davranışlarımızı belirleyen şeyin genetik bilgilerin dışa yansıması olduğu apaçık.. Chomsky’ye göre. Ve böylece yumurtalardan çıkan yavrular da aynı şeyi tekrarlarlar. akan suya karşı yüzerek ve hatta yoldaki 2-3 metrelik şelaleleri bile zıplayıp geçerek doğum yerlerine geri gelirler. bizim de ilginç içgüdülerimiz olduğuna kesinkes kanaat getirirsiniz. Bu tür çabaların pek çok sorunu çözdüğü yapılan araştırmalarla zaten kanıtlanmıştır. yani genetik hafızalarına kayıtlıdır. Pasifik Som Balıkları’nı örnek verelim: Bu eksantrik balıklar doğdukları nehir yatağından okyanusa doğru yüzerler. bizdeki en önemli içgüdülerden biri dilsel (lengüistik) içgüdüdür. Som balıklarının bu garip davranışı tamamen genetiktir.Genlerin davranışlarımızı etkilediği ve hatta bazı genlerin bazı davranışlarımızın direkt nedeni olduğu kesin. toparlarsak şöyle mi diyorsunuz? Dopamin ve Seratonin beynin motivasyonunu sağlayan salgılardır. Yumurtalarını bıraktıktan sonra da ölürler. Ama aynı zamanda da sosyal etkenlerden etkilenecek esnek bir yapıya sahiptirler. uzadığı saptandı. diğer nörotransmiterlerin etkilerini alt alta yazarak bir liste yapabiliriz. çünkü onlara bu yaşama şeklini öğretecek anne veya babalarını asla görmezler. Genlerin kişiliğimiz üzerindeki etkilerini görmek istiyorsak. ansızın cümle kurmaya. genler katı ve dijital birer molekül değil. interaktif ve esnek karakteri olan yapıtaşlarıdırlar. sonra anlama ve sonra da taklitle konuşma yolunu izlerler. Peki. Örneğin Japon çocuklarının son yüzyılda tam 10 cm. önce duyma.

ağız ve gırtlak kaslarının gelişimi. Bu durumun genetik olduğunu şöyle bir örnekle de izah etmek mümkün: Bir insanın yılandan korkması içgüdüsel bir davranıştır. yılanın zehirli olduğu bilgisinin de çocuğun hafızasına yerleşmesi gerekir. 23’üncü kromozom olan cinsiyet kromozomu anneden gelen X-kromozomu ile babadan gelen Y-kromozomu çiftinden oluşmuştur.. yumurtanın.İşin sırrı yine X ve Y-kromozomlarında saklı.Genlerin davranışlarımızı etkilediği saptamasını biraz daha ileri götürebilir miyiz. . Y-kromozomu taşıyan bir sperma tarafından döllenmesi ve çocuğun erkek olması yüzde 2’lik bir fark gösterir. Fakat bu oran aslında % 49 . İşte size Doğanın eşitlik anlayışı. Yine aynı şekilde. çocuk kız olur. Burada genlerin etkin rolünü rahatlıkla görmek mümkündür. işte bu savaşın bir . hafif kromozom taşıyan “Y” yüklü spermaların gerisinde kalır.Peki. . Bu yüzden de ilk bakışta çocuğun kız veya erkek olma ihtimalinin yüzde 50 olduğu görülür. çocuğun erkek ya da dişi olacağını belirler. dil yeteneği yüksek kişilerin anne ve babalarının da “söz mimarları” oldukları saptanmış bir gerçektir. Çünkü çocuğun adaleli ve erkek üreme organı taşımasını sağlayan genler Y-kromozomu üzerindedir. Böylece. ses tellerinin elastikiyet kazanmaları ve bellekte yeterince kelime hazinesinin oluşması vardır. Çünkü. Doğa.. fakat bunlar anneden gelen “X veya Y” değil. çocuk erkek olur. Y-kromozomu varsa. Anneden gelen yumurtada ise sadece X-kromozomu vardır.İşte bu anî gelişme. Bu sezgiyi oluşturan dış koşullar içinde.Bence rolü var. . aslında kendisini açılmaya zorlayan dış koşulların oluştuğunu sezinleyen bir/kaç dil yeteneği geninin açılması sayesinde gerçekleşmiştir.. birbirinden yararlı bazı genleri “kaçırmak” isteyen genler arasındadır.. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da ortaya çıkan ve son yıllarda Türkiye’de de artan feminist düşünce ve davranışlarda veya boşanmaların artması gibi sosyal değişimlerde genlerin rolü olabilir mi? FEMİNİZM GENETİK Mİ . artan boşanmaların veya aile geçimsizliklerinin sebebini de bu kromozomlarda mı arayacağız? . ama bu “X” cinsiyet tayininde hiçbir rol oynamaz. kadınlarınkinden yüzde 2 oranında daha kısadır. “X” sekizinci en büyük kromozomdur. konuşma bozukluğu olan ana-babaların çocuklarında da dil yeteneğinin zayıf olduğu saptanmıştır. Antagonist veya Hasım Genler adı verilen..O zaman çocuğu kız oldu diye eşine kızan erkeklerin aslında kendi kendilerini suçlamaları gerekir. 2. değil mi? . babadan gelenlerdir. Bakınız. medyada ve halk arasında yanlış bir algılama yüzünden tartışılan “kadınlar evrimini tamamlamış” görüşünün genetik gerçeklerle alâkası olmadığını da belirtmek gerekir.. Mücadele. Ama çocuğun cinsiyetini spermanın tayin ettiğini bilen kaç kişi var ki!. Xkromozomu büyük ve ağır olduğundan yumurtaya ulaşmak için rahim iç duvarında yol alırken. Ama bu güdüyü yaratan genin açılması için. değil mi? Ayrıca. Xkromozomunun “Y”den çok daha büyük olmasının nedeni de. yoksa bir çiçekten korkmayı mı? Düşündüğünüzde yanıt kendiliğinden ortaya çıkıyor. “Y” 46 kromozomun en küçüğüdür. Bunun aksine. bir-iki yıllık bir duyma ve anlama sürecinin eseri gibi görünse de.% 51 olarak gerçekleşir. Bu arada.Kesinlikle haklısınız. Bir çocuğa yılandan kokmayı mı daha çabuk öğretirsiniz. bunu da gayet “güzel” ayarlamıştır: Erkeklerin ömrü. Bu iki komşu kromozom sürekli bir “savaş” hâlindedirler.. Yani yumurtayı dölleyen spermanın içinde Xkromozomu varsa (ki spermalar yumurtalar gibi sadece 23 tek kromozom taşırlar).. “X ve Y”.

dişi bu genler yüzünden gittikçe daha kaçak ve ilgisiz davrandığı içindir.kromozomu kendi bünyesine almıştır. Meselâ. Fakat bu gen. bizim SRY genlerimiz de benzer bir reaksiyon doğurmaktadır. fakat elde edilen verilere bakılırsa. bu durum alınan protein ve minerallerin çocuk yapma ve büyütme yerine. kadınların X-kromozomuna geçerse. kalsiyumu anne sütü yapmada kullanmak için X. Fakat bu evrim mantığına rağmen. Bu da dişilerde erkeklere karşı bir reaksiyon doğmasına neden oluyor. İneğin alyuvarları bizimkilerle % 100 benzerlik taşıyor vs. belli ki “Y”den çok sayıda gen çalmış. özellikle Avrupa’da boşanma yüzdelerinin 60’lara çıkmasını salt kadının ekonomik özgürlüğüne bağlayanlar. Feminist hareketin ortaya çıkışından tutun da. Bunlar karşı cinsin kanına karışıyor ve kromozom yapılarını bozmak için uğraşırken. kadınlar için sakıcalar doğurabilir. “X ve Y”nin birbirine gen kaptırmadan kendilerini emniyette hissetmelerini sağlayan genin de SRY olduğu hakkında önemli ipuçları vardır.Bu cinsel tacizi ve karşı reaksiyonu kadınların genleri de gösteriyor mu demek istiyorsunuz? . Testestron hormonu bu genin eseridir ve cinsel arzu yaratmadan tutun da. Cinsler arasındaki cinsel ilişkiler ne kadar sıksa. davranışlarımız hayvanlarınkinden farklı ama hayvanlarla ortaklaşa kullandığımız pek çok gen var. kas yapımına harcanacağı için bebeğin sağlığı ve -adaptasyon anlamında kullandığım.sonucudur: “X”. kültürel ve ekonomik özgürlük arttıkça. Ayrıca. Fakat “Y”deki bu kalsiyum genini. Ve bu genlerin işlevleri de aynı olduğu için. Bu. Daha önce de söylediğim gibi. Bir başka ilginç örnek de Y-kromozomu üzerinde bulunan SRY genidir. ister istemez hayvanlardaki ve hatta bazı bitkilerdeki içgüdüleri bizler de yaşıyoruz. Dişi bu reaksiyonları gösterdikçe ve erkeğin seksüel cazibesine kayıtsız kaldıkça. cinsel özgürlük de birlikte artıyor. Şempanzelerin genomunun yüzde 97’si bizimkilerle aynı. Örneğin bazı hayvanlarda Y-kromozomu üzerinde görülen ve besinlerle alınan kalsiyumu boynuz yapmada kullanan genin aynısı insanlarda da vardır. Sirke sinekleri ve tavus kuşları üzerinde yıllardır yapılan çalışmalar bize şunu göstermiştir: Bu genler sperm ve yumurtanın birleşmesinden sonra karşı cinsiyet kromozomuna geçemese bile. yani “Y”den çalmıştır. erkek ona yaklaşmak için görüntüsünü daha da güzelleştirmeyi denemektedir. Aslında. Dikkat ederseniz. Sperm sıvısı içinde de yine bu genlerin ürettiği bazı proteinler var. erkeklerin kadınlardan daha sportif olmalarını sağlamaya kadar pek çok işe yarar. o yüzden de “Y” cılız bırakılmıştır. . galiba bu genetik tacizden haberdar değiller. Bu genin son 200 bin yıldan beri hiç değişmeden bu özelliğini koruduğu fosil araştırmalarından ortaya çıkmıştır. kadın-erkek husumeti cinsel . embriyonu erkeğe dönüştüren ve erkek beynindeki pek çok hormonun üretilmesini sağlayan son derece etkin. olimpiyatlarda dünya rekorlarının kırılması gittikçe zorlaştığı için daha güçlü ve daha dayanıklı kaslara ve elastiki eklemlere sahip olmak isteyen erkeklerin Ykromozomundaki kas genleri. başka bir yolla geçmeyi denemektedir. Bu korumacılığı da yukarıda sözünü ettiğim SRY genini bünyelerine adapte ederek sağlamıştır. Örneğin erkek tavus kuşlarının kuyruk ve kanat yelpazelerini bu kadar büyütmelerinin nedeni zannedildiği gibi dişinin ilgisini çekmek ve beğenisini kazanmak için değil. Diyelim ki Y-kromozomu modern çağda erkeklerin çok işine yarayacak yeni bir gen oluşturmak istiyor.evrim açısından sakıncalıdır. bu genlerin cinsel antagonizmi o denli gelişiyor. Ve dişiler erkeklere o denli reaksiyoner olmaya başlıyorlar. onları taciz etmeye başlıyor.Bu konudaki çalışmalar henüz tamamlanmadı. Örneğin. güçlü ve önemli bir gendir. X ve Y-kromozomları bu statükoyu koruma yolunu seçmiştir.

geldiği yolu veya yönü bulmak için zamanla bazı yöntemler geliştirmiş midir acaba? Elbette geliştirmiştir dediğinizi duyuyorum.Canım elbette açacağım. Ama genlerin de davranışlarımızı değiştirmede ne denli etken olduklarını anlatmak için verdim bu örneği. . Ben bu atomlardan oluşmuş kuru genlerin gerekli nem ve ısı ortamı sağlanınca ansızın canlanmalarını. çünkü her tarafta vahşî hayvanların kol gezdiği bir dünyada beden ve kas gücü daha fazla olan evin erkeğinin gidip yiyecek temin etmesi daha uygun bir davranıştı. Bu cansız moleküllerin. Benim buradan çıkardığım esas sonuç. eve geri dönüş hususunda herhangi bir yetenek veya yol işaretleme sistemi geliştirmeye gerek . hangisi evde kalıp eve ve çocuklara bekçilik yaptı? . Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet farkları dışında da bazı önemli farklar var.. . Çünkü değişen ve gelişen dünyadaki sosyal. . sizinki gibi sorduğumu kabul edin lütfen. Feminizm bahsine kadar. cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. Şimdi söyleyin bana: İnsanlar ilk çağlarda klanlar hâlinde yaşarken.Tam anlayamadım. balta girmemiş ormanlarda veya tepelerin arkasındaki tanımadığı bölgelerde dolaşırken ve arada sırada karanlık çökünceye kadar oralarda av peşinde koşarken.. televizyonlardaki görüntü ve tartışmalara kadar pek çok çevre faktörü bu reaksiyonları olumsuz yönde körüklüyor. biraz açar mısınız? . aksine bir sihirbaz gibi durmadan bizi sürprizden sürprize sürükleyen etkin.Doğru. genlerin cansız ve dijital birer molekül olmadıkları.Tamam.Özür dilerim.Bir örnek verebilir misiniz? . yoksa ikisi de mi? . .yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. ânîden canlanıp emirler göndermeye ve protein üretmeye başlaması ise başlı başına bir mucizedir. güçlü ve yaşam denen şeyin bilgisini ve sırrını taşıyan akıllı birer biyolojik bilgisayar olduklarıdır. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmadınız.. . ama biraz nefeslenince hemen sabırsızlanmayın lütfen. . sosyolojik midir.. İnsanlığın ilk çağlarında sosyolojikti... daha sonraları genetik oldu. erkek avlanmaya çıkmıştır.özgürlüğünü doyasıya yaşayan sınıflar arasında daha çok ortaya çıkıyor. genlerin yaptığı işlerden sözederken.. KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF . Yanıtı basit. kadınlar mı? Veya soruyu sizin için daha da kolaylaştırayım: Hangisi avlanmak ve meyve toplamak için evden uzaklaştı..Soruyu şöyle sorsaydınız daha kapsamlı ve anlaşılır olurdu: Kadınların yön duygusunun erkeklerinkinden daha zayıf olmasının sebebi genetik midir..Herhâlde kadın evde kalmış.Güzel. sizce erkekler mi yaşadıkları mağaraların daha sık dışına çıkıyordu.Zararı yok... Peki avlanmaya çıkan erkek. ancak evin giriş kapısını gözden kaçırmayacak kadar veya evden gelen sesleri duyabilecek kadar evden 10-15 metre uzaklaşmış olan kadın. nedir? . örneğin tohum satan dükkanlardan aldığınız 100 gram kuru maydanoz tohumunda olduğu gibi. her şeye hayat veren ve her yerde hazır ve nazır olan o total kozmik enerjinin ve Kolektif Bilinç’in büyüsüne bağlamaktan alamıyorum kendimi. Feminizmi erkek ve kadın arasındaki düşmanlık biçiminde yorumlayan ve anlayan yazar ve çizerlerden tutun da. Peki.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda. çevresel ve kültürel faktörler de rol oynuyor bu husumette.Dikkatimi çekti.. Bu fenomeni salt genler arası savaşa bağlamak da doğru değil elbet. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya sebep genetik değilse.

olumsuz olursa vatan haini vs. toplumsal etkiler giderek güç kaybeder. Böylece. Mizaç: Kişinin duygu. Aynı şekilde. Böylece hem üst basamaklarda yer alan kişilikler saygı ve övgü görür.... basamaklandırır. kişilik demiyorum.. karizma kazanmış.İsterseniz önce şahsiyeti tarif edelim.” demek gerekir. O hâlde. telâşlı vb. Alt basamaklardakiler ise tersi bir reaksiyona maruz kalır ve dışlanırlar. Bunun neticesi olumlu olursa. . Toplum. “Şen şakrak bir kişiliği var” ifadesi yanlıştır: “Şen şakrak bir mizacı var. . Dikkat buyurunuz.Bir de mizaç dediğimiz kişilik özelliği var.duymuş mudur dersin? . kişilik ve mizaçları kendi kültürel ve inanç değerleri çerçevesinde olumlu ve olumsuz olarak kategorize eder ve onlara birer değer yükleyip.Doğru. Bunun gibi. o zaman sular tersine akar ve bu kez birey toplumu yönlendirmeye başlar.. Demek. bir veya birkaç insanın koskoca bir ulusu “rezil veya vezir” edebilmiş olduğuna tanık oluyoruz.Yanıtı çok basit. mızmız. Bu toplumsal olgunun en uç iki örneği Atatürk ve Hitler’dir. insanlarda da yaşamı ve üremeyi sağlıklı şekilde devam ettirecek -özellikle de sosyal veya kültürel deneyimler sonucu elde edilmiş olan. gerçek bir bilim ve erdem insanı kadar doğru davrandınız. ilân edilir. bu tanımlara göre. bu sosyal davranış binlerce yıl devam ederse.. Sosyal Bilinç bağlamında düşünürsek.Tebrik ederim. ilk çağlarda erkeklerin geliştirdiği yön bulma teknikleri gibi çok önemli yaşamsal bir yetenek. Şahsiyet: Bir insanı öteki insanlardan ayıran ruhsal. Bireyin yaşı ilerledikçe. sorumlu. gibi. Mizaç nedir? . kişi kahraman. beni onurlandırdınız. üstün beceri ve bilgi birikimleri ile donanmış ve bütün bunlar liderlik kabiliyeti sayesinde yücelme güdüsü edinmişse..Efendim bu sizin alanınız. sakin.Yoo.. Peki..Teşekkür ederim. İşte sorunuzun yanıtı. ikiyüzlü. MEME denen bilgi deposu genlerine dönüştürülür.Rica ederim. Tüm canlılarda soyu devam ettirmeye yarayan çok faydalı bilgiler zamanla şifrelenerek DNA molekülüne birer gen olarak yerleştirilir. duymamıştır mutlaka. .çok yararlı bilgiler. aceleci. duygusal. beni yalan-yanlış bir yorum yapmaya zorlamayın lütfen. çünkü şahsiyet ve mizaç (huy) birlikte kişiliği oluştururlar. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerekir. yemek yaptığı için evde oturan kadınların genlerine değil. bu bilgi zamanla şifrelenip genlere işlenir mi dersin? . hatta milyarlarca insanın kaderini değiştirebilir.... Gelelim buradan çıkaracağımız sonuca. çocuk doğurup. tarihe ve günümüze baktığımızda. silik. Kişilik iyice oturmuş. Tutarlı. insan sosyal ve biyolojik bir varlıktır tanımı çok yerinde bir anlatım. toplum da kişileri en yüksek mertebelere kadar yüceltebiliyor veya bir “canavar” yapabiliyor. . hem de onlar örnek alındığı için birer mihenk taşı ve ölçü olurlar. esnek vs. düşünce ve davranışlarını etkileyen ruhsal tutumlar sayesinde ortaya çıkan bir yaradılış özelliğidir. elbette ki erkeklerin genlerine kaydolacaktır. . Milyonlarca. Toplumbirey ilişkisinin kişilikler üzerindeki etkisi nasıl oluyor da bu denli yüksek dozlara çıkabiliyor? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ . Peki. . .. Dikkat ederseniz.. toplum da kişiyi “rezil veya vezir” etmiş olur. düşünsel ve davranış özellikleri sayesinde ortaya çıkan ve sadece o kişiye özgü olan bir yapısal özelliktir. Şen..Efendim çok teşekkür ederim bu enteresan saptama için.

Hepimizin çok. israf ettiği zamanları. Hepimizin yaparken suçluluk duyduğu. Hepimizin sevdaları. Yani insanlar oldukları gibi görünemez. yücelmek arzusu duyarlar. Bunları açığa vuramaz ve mezara kadar da vuramayacaktır.Bu nüansı yakaladığınıza sevindim. pek çok iltifata. daha çok. ya güç gösterisi ya da koruyuculuk rolüne girerek yaparlar. “olduğun gibi görün.” onlara saygınlık yükleyecek envai çeşit yöntemler geliştirme enerjisi kazandırır. Önem kazanmak için onları başarısız göstermeye ve değerden düşürmeye çalışır ve olmadık komplolara başvururlar. Bunları ifşa edemeyiz. erdemi ve gücü ile donanmamış kişiler ya da bunlara sahip olma olanağını edinememiş bireyler. kendini umulmadık şekillere sokarak açığa vurur. yüzyıllardır düşünmeden ve yanlış bağlamda kullandığımız bu özdeyişin aslı. beğeniye. hem kendimiz hem de bir/kaç kişi rahatsız olabilir. Bu sav her zaman geçerli değildir. çünkü hiç kimse olduğu gibi görünemez.“Saygı verilmez. kırıcı. GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA . çelişkileri ve kendi kendimize bile itiraf edemediğimiz büyük inkârları ve günahları var. “Ya olduğun gibi görün. eksiklikleri. derin ve “çok gizli” sırları vardır. Saygınlığı kazanma yetisi. Zira herkesin yalnızca kendine ait. Bunun yanında. fakat göründükleri gibi olmaya çalışırlar. Sadece beğenilme içgüdüsü veya bazı kompleksler bile buna hemen engel olur. ya göründüğün gibi ol” sözünde bir yanlışlık var gibi. İnsanlar vardır: Sürekli yetersizlik ve önemsizliklerini düşünerek. Fakat bakalım olduğumuz gibi görünmemiz mümkün müdür? Evet ve büyük bir hayır… Hayır. Eleştiriden son derece rahatsız olurlar. İnsanlar vardır: Savunma mekanizmalarını peş peşe çalıştırır ve komplekslerini yalanlarla giderip. Hepimizin zaafları. . övgüye ve bazen de tapılmaya ihtiyacımız var. kendi kendileri ile uğraşır ve toplumdan uzak kalmayı yeğlerler. pişmanlıkları ve kırdığı kalplerdeki cinayetleri var. Bu yöntemleri de biraz açar mısınız? . üzülebilir.Ve sonra da “rezil olanlar vezirliğe terfi etmek için türlü yöntemler geliştirirler. tembellikleri. Evet. huysuzlukları. göründüğün gibi ol” dur. kazanılır” diye bir söz var. kendilerinden daha yetersiz kimselere karşı sert ve egemen olmaya çalışırlar. İnanç dünyasına dair şüpheleri. bilgisizlikleri.. Bunu kaybetmek ve rüzgarın önünde sürüklenen kuru bir yaprak olmak istemeyiz. Bu enerji. Bunları her zaman ve her yerde itiraf edemeyiz. tutkuları ve nefretleri var. Bunu da. Bunları afişe edemeyiz. Hepimizin farklı farklı inançları var. Bunlara ayna tutamayız. bunalıma girebilir ve hatta pek çok taş yerinden oynayıp bir deprem etkisi yaratabilir. alt basamaklarda bulunmaktan ötürü birtakım aşağılık komplekslerine girerler. saldırgan ve aşırı duygusal davranırlar. rol yapar veya maskeler takarlar. yaşamını etkilemiş büyük hataları. Onların başarıları karşısında huzursuzluk duyar ve kendilerini önemsiz görürler. Mantığa bürünür. İnsanlar vardır: Başkalarını oldukları gibi kabul etmeyi asla başaramazlar. Hepimizin yakın çevrede ve toplumda kendimizi kabul ettirdiğimiz maskeli bir yerimiz var.” Bu sözünüzü bir makalenizde okumuştum. O yanlışlığa mı değiniyorsunuz? OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME. Bu kompleksleri yüzünden de kafalarında gezmeye başlayan “tilkiler. vicdan azabı çektiği ve fakat yapmaktan vazgeçemediği alışkanlıkları var. Bunları alenen ortaya dökersek. Karşı eleştirilerinde hırçın.Düşündüm de. .

devinmek.” diyen düşünür ne kadar da haklı.bize daha hür bir içyapı ve dış dünya sağlayacaktır. kovduğu ve hayatından çıkardığı kişiler var. Bu uğurda hepimizin basamak yaptığı ve kullandığı kişi ve kurumlar var. küstürmek ve basamaksız kalmak istemeyiz.sadece “ışık” olurduk o zaman. daha refah ve daha sorunsuz yaşama ve daha güçlü olma arzuları var. ruhî zenginliğe kavuşabiliriz. Bunları açık açık söyleyemeyiz. değil mi? O maskelerin ezici ağırlığının kalktığını hissedince ne kadar özgürleştiğimizi fark edeceğiz.5 milyar insandan sadece birisi olup gidiyoruz. Değerlisiniz. Hepimizin aşağıladığı. Fakat bunları problem etmemek için de türlü türlü yöntemler geliştirir veya maskeler takarız. Hepimizin gizlice ve yavaş yavaş yürüttüğü samanaltı plânları ve fantezileri var. içsel derinliklerimizde gezinecek zamanı bulamadık ve o eşsiz yeteneklerimizi geliştiremeden körleştirdik. Onları incitmek. Bunları birer “insanlık suçu” kabul edip. Bunun bir nedeni de ruhsal yapımızın ve iç derinliklerimizin farkında olmayışımızdır. eşimize. fakat en azından daha şeffaf. donuklaştık. Bunun sıkıntısını hepimiz sürekli yaşarız. Hepimizin dağıttığı maddî. Bu özgürlük içinde. Ayrıca dış dünyaya yansıttığımız görüntülerle uğraşacağımıza. daha dingin. tazelenmek isteyen öz yapımızı hep frenleyişimizdir maskelerimizle. söylediği yalanlar ve çektiği kopyalar var. Ve işte ancak o zaman olduğumuz gibi görünebilirdik. Bu eşsizlik de bize ve çevremize çok şey kazandıracak. daha maskesiz. çünkü öyle olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bunları ihbar edemeyiz. toplumsal kurallara ve “ayıp. Bunları ilân edemeyiz. daha özgün ve daha içten olabiliriz.Hepimizin aldattığı insanlar. binlerce maske taktık ve bu yüzden kendi kendimizi engelleyip. çok şeyi değiştirecek ve çok daha mutlu. O derinliklerimizdeki hazinenin varlığını ve değerini bilemeyişimizdir. o artık sizin değeriniz değil. Acaba içimizdeki “kilitli odaları” mercek altına yatırıp gördüklerimizi anlatabilseydik neler olurdu? Tamamen şeffaf hâle geleceğimiz için -bir sevgili dostumun dediği gibi. hepimiz eşsiz bireyler olduğumuzu anlayacağız. iç dünyamıza daha çok zaman ve enerji ayıracağımız için “karanlık odalar”ımızdaki hazineleri keşfedebilir. özgürce akıp boşalmak. kendimizi yargılatamayız. Hepimizin ana-babamıza. Aslında. onlara karşı gelmek veya onları değiştirmekten daha kolaydır. aynı maskeler altında hepimiz birbirimize benziyor ve 6. fiziksel ve duygusal rüşvetler var. yasak” üçlüsüne boyun eğmek. Tüm zamanımızı dış dünyaya ayırdığımız için de kendimizi dinleyecek. değil mi? Öyleyse. manevî. Kendi değerinizi başkalarının terazisine bıraktığınız an. “Sizin değerinizi başkaları ölçemez. Ama bir sürü maskemizden kurtulmamız mümkündür. İşte bakın maskelerimiz nasıl da düşüyor iç dünyamızı aynaya tutma cesareti gösterince. bence. onların değeridir. üstümüzdeki otoriteye ve devlete karşı eleştirilerimiz ve hatta isyanlarımız var. netice şu olmak zorunda: İnsanın evrimi son noktasına ulaşıncaya kadar birer ışık olmayı beceremeyeceğimiz için. ışığımızı ve sıcaklığımızı engelleyen yüzlerce. Bir ışık olmayı hangimiz becerebildik ki şimdiye dek? Tam tersine. Hepimizin daha zengin olma. Bunları beyan edemeyiz. Işık olmak belki asla mümkün olmayacak. dingin ve yaratıcı olmamızı sağlayacaktır. günah. Bu zenginlik -paranın getirdiği özgürlük ve bağımsızlık gibi. Unutmayalım. olduğumuz gibi görünmemiz mümkün olmayacaktır. tekrar dolmak. Bu hürriyet içinde daha yaratıcı. daha . O. az ve eşsiz olan her şey daha değerlidir! Oysa.

daha etkileyici görünmek ihtiyacı yüzündendir ya da bazı komplekslerimiz öyle istediği içindir. işlemek. yapılmamış heykeli. Burada yeri gelmişken zihinlerde oluşacak bir yanlış anlamayı da engellemeye çalışalım: Doğal davranmak veya özgün olmak demek. maskesiz. geliştirmek ve mizacımızı maskeler yüzünden baskı altında tutmadan. ilke. kendi iç hazinelerinden ve ruhsal kaynaklarından aldıkları özgün ilhamı ve sonrasında oluşan yepyeni fikri kullanan insanlar tarafından yapılmış olmasıdır..Efendim. ama içinden gelmediği hâlde birine övgüler yağdırmak. O hâlde şöyle diyelim: Olduğumuz gibi görünemeyiz. bunca güzel şeylerin yapılmış olması değildir aslında. Onlar otantiktirler. erdem. daha önce söylenmemiş sözü. tabloların. ne tür başarılara imza atabildik? Müzelerdeki eserler neden bizde bir hayranlık oluşturur. daha çağdaş. çizilmemiş resmi. taklit etmeden. etik. “iç savaşlar” yüzünden huzursuz bir ruh yapısı oluşturmaz mı? Taklit bir kişilikle geçen bir ömrün ürettiği her şey taklit olmaz mı? Olur elbet ve oluyor da… Ben. doğal yapımızı zorladığımız ve iç dünyamızda bir “çift kişilik” geliştirdiğimiz için kendimize büyük haksızlık etmiş ve özsaygımızı kaybetmiş olmaz mıyız? Bu durum bizde. ne denli özgüven elde edebildik. Sonuç olarak şöyle bitireceğim: Yüzyıllardır sorgulamadan kullandığımız pek çok özdeyişi biraz deştiğimizde onların anlamsızlığını ve bireylerde yarattığı tahribatı ve yanlış yönlendirmeyi hemen fark edebiliyoruz. Davranışlar mutlaka çevreyi ve toplumu rahatsız etmeyecek tarzda ve başkasının özgürlüğünü engellemeyecek limitler içinde olmalıdır. içsel dünyamızla iç içe bir yaşam sürmemiz demektir. dalkavukluk edip “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı” demek ve zihinsel. Bir de onur. süregiden bu hazin tablonun en büyük nedenini bu maskelere ve özbenliğimize yabancılaşmaya bağlıyor ve şöyle diyorum: Özgün olmaya çalışmalıyız. İkinci soru şu: Göründüğümüz gibi olmalı mıyız? Kendi kendimize bir dış görüntü vermişsek. oynanmamış oyunu. bu. yazılmamış yazıyı. namus gibi edinmiş . sosyal ve ekonomik düzeyini olduğundan yüksek göstermeye çalışmak gibi ikiyüzlülükler kalın birer maske değil de nedir? Böylesi maskeler takarak. Özgün olmak demek: Doğuştan gelen ruhsal yeteneklerimizi bulup çıkarmak. Ve Sosyal Bilinç’e sahip insan olmanın gereğini daha fazla yerine getirmiş olacağız. daha şık. denenmemiş mimariyi. bestelenmemiş müziği. ahlâk. Diyelim ki makyaj ve şık giyinme artık birer gereksinimdir ve ayrıca kişinin kendi kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olduğu için de yararlıdır. Esas sebep. ya daha iyi. Şimdi gidip bakın modern sanat galerilerine: İlhamlarını okuyamadıkları için daha önce yapılmış olanların şurasını burasını değiştirerek bir eser ortaya çıkardığını zanneden sözde ressamların tabloları ile doludur birçoğu. daha güzel. daha kültürlü. o eşyaların. içgüdülerin ve duyguların istediği şekilde “paldır küldür” davranışlar sergilemek demek değildir. dışa yansıttığımız görünümü benimser ve göründüğümüz gibi olursak iyi mi etmiş oluruz acaba? Bu durumda. . bunları öylesine derin bir trans içinde söylediniz ki sözünüzü kesmek istemeden zevkle dinledim. heykellerin ve yapıtların. Esas orijinallik. göründüğümüz gibi olmamalıyız. Onu bunu taklit ederek geldiğimiz seviye gözler önünde … Taktığımız maskelerle oynadığımız oyunlar yaşamın hangi gerçeğini yansıttı ki mutlak gerçeklerin içeriğini öğrenmiş olalım? Yapay ve kompleksli kişiliklerle ne denli özgür davranabildik. kurulmamış kurguyu ve sergilenmemiş yaratıcılık örneklerini üretmektir. içsel sesleri ve ilhamları iyi tercüme ederek.mutlu ve daha sevgi dolu birer birey olduğumuzu yaşayarak göreceğiz. bilir misiniz? Hayranlığımızın asıl nedeni onca yüzyıl önce.. daha sıcak.

kendi ahlâkî değerlerimizi onlara “empoze” etmemiz. Fakat. Tabiî. Paraya ve güce tapılır hâle getirilmiş küreselleşen dünyanın “modern değerleri. Fakat öte yandan da. de sonsuz olmak gibi.. Tanrı kavramı bile büyük bir paradokstur: Hem yoktan var olmak hem. Bu da. Bizler. belki de insanlığın daha yavaş evrimleşmelerine neden olacaktır. gelecek kuşakların temel etiği olmadan önce önlemler alınmalı ve bu ruhsuz gidiş -derin bir ahlâkî vakum oluşmadan. “beynin ürettiği her şey doğaldır ve doğa mantığı taşır” diyorsunuz. değişen dünyadaki yeni oluşumlara ayak uydurmak ve onları da ahlâkî çerçevede kontrol edebilmek amacıyla yeni bir etik oluşturmak da gerekir.. Bu yeni değerler.. Ama unutmayalım ki tüm evren bir paradoksun eseridir. yoksa başıboş bırakıp. bir de erkek çocukla birlikte sadece siz kalsanız. tüm dünyada “orman kanunları” hüküm sürmeye başlar. Bu bir çelişki oluşturmuyor mu? EVRENSEL ETİK . kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının korunması için. Çünkü o iki çocuk ve onlardan türeyecek nesiller. doğada güçsüze geçit yoktur ve büyük balıklar sürekli küçükleri yiyerek hayatta kalırlar. çünkü çocuklar dünyayı tanıdıkları ve öğrendikleri şekliyle yaşarlar ve öylece kabul ederler. o şeyin insan mantığına ve gerçeklerine uyacağı anlamına gelmez. Ürettiğimiz ilkelerin başında ahlâkî değerlerimiz gelir. Siz bunların gerek ve şart olduğunu söylüyorsunuz. Bu durum bir paradokstur. eşitsizliklerin büyümemesi için ve toplumsal huzurun devamı için ahlâkî değerlerimize sarılmak zorundayız. onların torunlarının da bu duruma düşmesini istemediğim için herhâlde onları doğal seyirlerine bırakırdım. Dünyada barışın. Tekrar ediyorum.O zaman. mantıklı bir sav her zaman doğru değildir. eninde sonunda gene . Sizce de öyle değil mi? AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI . bazıları da çakışır. evrensel etik ve bilimsel.Dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu göz önüne alarak düşündüğümde.” Dolayısıyla. bu kural.” bizleri robotlaştıracak kadar acımasızdır. kanunlarımızca suç ve dinsel yasalarımızca da günahtır. Bu sav bana da mantıklı geliyor.. 40-50 bin yıllık bu ahlâkî ve bilimsel evrimi heba etmiş olurdunuz ve insanoğlunun yaşadığı tüm acılardan ve zorluklardan sonra edindiği bu değerleri ve deneyimleri israf ettiğiniz için büyük bir hataya veya diğer adıyla anakronik hastalığa düşerdiniz. değil. onları yetiştirirken şimdiye dek edindiğiniz bilgi ve değerleri mi kullanırsınız. . aslında sivil anayasamıza ters düşer ve eğer onları uygulayarak yaşarsak. düşünmeden hararetle savunduğumuz pek çok Doğa Kanunu. toplumsal ve kişisel doğrular oluşturagelmişiz. Esasen insanoğlu. . doğaya rağmen doğaya karşı çıktıkça onu kontrol ettikçe gelişmiş ve bugünkü bilinç düzeyine ulaşabilmiştir. Sözgelimi.5 milyar insan ânîden yok olsa ve sadece bir kız. kültürel ve estetik değerlerin yok oluşu anlamına gelir. Şöyle diyorlar: “Gelecek kuşakların bizim değerlerimizden yoksun olmaları onlara bir zarar vermez ve onlar bunun acısını bile duymazlar. tarihsel süreçte bir dizi insanî değer. şimdiye dek ürettiğimiz tüm ahlâkî.Bir şeyin doğa mantığı taşıması.Fakat bu argümanı zayıf bulanlar da var.önlenmelidir. Size bir soru sorayım: Dünyadaki 6. Bu doğruların bazıları Doğa Kanunları ile çelişir. kendi kanunlarını kendilerinin oluşturmasını mı beklersiniz? . Hem zaten bir önermenin mantıklı olması da doğru olduğu anlamına gelmez. O nedenle.Hayır.olduğumuz bir dizi kavram var.

Marco Polo veya Evliya Çelebi neden “büyük insan” olarak anılırlar? Onlar.’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu. Bu doğallık. sadece aşağısı. insan ruhunun doğası ve zihinsel yapımızın bir gereğidir. Lütfen geri gel. daha sonra tüm dünyadaki ahlâksızlığı ve ikiyüzlülüğü yok edecek olan katı. Gözyaşı ırmaklarım Yataklarında sana doğru akıyor. O nedenle her şeyin değiştirilmesini istiyor ve ‘İki tip insan değişmez. Eski kentlerin etrafı neden surlarla çevriliydi. kendi duygu.. elinizdeki bir pasaportla tüm dünyayı özgürce ve güvenle dolaşabilme olanağınız var. Artık yukarısı yok. yaşamının son on yılını büyük bunalımlar ve hastalıklar içinde geçirdi. 1883’te yazdığı “Zaratustra”da. Demek ki orman kanunlarının işlediği Marco Polo’nun dünyası epeyce medenileşmiş ve uygarlaşmış.. Bu şöhreti kazanmalarında gördükleri ve yaşadıklarını gezemeyenlere anlatmaları da rol oynamıştır elbet. hayır! O öldü.. Fakat Nietzsche’nin tek plânı bu değildi.. Uzletlerin sonuncusuna. biliyor musunuz? Çünkü hak ve hukuk tanımayan bir dünyanın istilâsından korunmak için en geçerli savunma şekli oydu. bizi sonunda yine bu noktaya getirecektir.. Sizler ve ben.! Acaba kaçtı mı? Göçtü mü? Hayır. burası var. fakat esas neden. tecavüzlerin. Bizler O’nun katilleriyiz. Nietzsche zaman zaman pazarlara gider. beynimizin doğal bir yapı olması bize düşüncelerimizin doğal olmasından başka olanak tanımaz. Tüm işkencelerinle ve zulmünl! Lütfen geri gel. Ama bunun ön koşulu. silbaştan yenileri ile değiştirmek mümkün değildir ve zaten sonuçta ulaşılacak nokta yine bugünkünden farklı olmayacağı için abesle iştigaldir. o çağlarda dünyanın bir cangıldan daha tehlikeli oluşudur.. köhnemiş Hıristiyan anlayışını yıkmak ve yerine yenisini koymak biçiminde uygulamak istemişti. Karamsar bir mizaç sergileyen Nietzsche. ölüler ve deliler. Burası sonsuz bir boşluk. yol kesmenin. savaşların ve her türlü ilkelliğin hüküm sürdüğü devirlerde seyahat edebilme cesaretini gösterebildikleri için övgü kazanmışlardır. Tanrı’yı. insanların Tanrı’dan korkmaları yerine. O nedenle. katliamların. Ve kalbimdeki son alev Sana doğru yanıyor. eldeki değerlerimizi korumak ve geliştirmektir. . Siz zannediyor musunuz ki tarihteki dünya bundan daha iyi bir dünyaydı? Asla.bugünkü ahlâkî değerlere ulaşacaklardır.. Bu boşluğun içine düştüğümüzü görmüyor musunuz?’ Nietzsche hurafelerle dolu bir Tanrı anlayışının yıkılması ve bunun yerine ‘doğru’ bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiğine inanmıştı. eşkıyalığın. yüksek bir yere çıkar ve ağlayarak şunları haykırırdı: ‘Tanrı’yı arıyorum. Bunun sağlamak için de uzun vadeli bir plân geliştirmişti: Bu tanrı önce öldürülecek. Sonuçta olan kendisine oldu. O’nu bizler öldürdük. sonra orijinal hâliyle yeniden diriltilecekti. güçlü ve moral değerleri yüksek bir seçkinler tabakası yaratma hayali de besliyordu. Oysa bugün. Bundan kaçınılamaz. Bu. Ve hızla daha da uygarlaşmaktadır. Önce Prusya’daki. Onları yıkıp. dürtü ve ihtiraslarından korkmaları gerektiğini öneriyor ve kendi yalnızlığından korktuğu zamanlar Zaratustra’yı Tanrı’ya yalvartarak şöyle haykırıyordu: Tanrım! Geri gel.. her tarafta yağmanın. Zerdüştlük’ten esinlenerek oluşturduğu bir karakter sayesinde kutsal sayılan her şeye saldırıyordu.. Friedrich Nietzsche (1844-1900) buna benzer bir düşünceyi.

geliştirmek ve evrimleşmelerini sağlamak.Saptamanız çok yerinde. Ve beğenilme içgüdüsü ile birlikte bu merak sayesindedir ki. Bunları benimseyen kişiler aynılarını kendi yörelerinde yaşamak istiyorlar. öncelikli hedefimiz olmak zorundadır. . On binlerce yıldan beri edindiğimiz evrensel.Suç: Kanunlarca saptanmış yasaklara uymamak ve topluma veya bireylere zarar vermek demektir. beyni bilgi açlığı çeken milyarlarca insan var. bu dünyada hak ettiğimiz evrensel mutluluğu yaşamamız sürekli ertelenecektir. ruhî dengeyi ve toplum düzenini bozacak yasakları delme arzusunu engellemek veya pasifize etmektir. . Mucitlerin ve icatların. onları doyuma ulaştıracak ekonomik ve zihinsel gücümüzü Makroevren’i araştırma yolunda harcıyoruz. Benim son mutluluğum! Eğer. dünyanın başına gelecek olan da Niçe’ninkinden farklı olmayacaktır. Yani yasak. ahlâkî ve sosyal değerler sosyobiyolojik insanın mutluluğu için en geçerli arşivdir. insanlar suç işlemeye neden meyillidir ve suç ile günah arasındaki fark nedir? SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ . insanlar yeni kültürlerle ve yaşam tarzları ile tanışıyorlar. yasakların az olduğu toplumlarda daha fazla görülmesi bir . bunca sanat ve değer üretmiştir. Oysa. “Evrensel düşün. Fakat. . Çocukların her şeye dokunma ve olmadık şeyleri kurcalama isteği bu güdüden kaynaklanır. Çünkü ayıp-günah-yasak üçlüsü çocuklara çok erken yaşta ve daha beyinsel nakışları örülmeden önce empoze edildiği için. kanunların ve dinlerin var olma sebebi de budur. suç işleme ilk insanlardan beri süregiden bir olgu. Merak: Dünyaya gelen insan yavrusunun hayata hazırlanması ve çevresindeki her şeyin doğasını öğrenmesi için gerekli olan bir içgüdüdür. Sonuç olarak ben. dünyamızdaki sorunlar bizi diğer gezegenlerden daha fazla ilgilendirmelidir. Ama günah suçtan daha geniş bir kavramdır. insan doğasında yasakları delme arzusunun varlığıdır. arzu ve merak doğurur. pozitif bir içgüdü olan merakın negatif zıddı olarak ortaya çıkar. pozitif merak bile işlevini sürdüremeyecek hâle gelmiştir. Oysa.Günahkâr insanların sayısının suçlulardan daha fazla olmasının nedeni de bu olsa gerek. her şey karşıtı ile var olabildiği için. küresel davran ve yöresel yaşa” prensibini edinmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu da pek çok toplumsal sürtüşme ya da değişim çıkarıyor ortaya. Bunları korumak. Bu durum böyle devam ettiği sürece. Fakat bu durumun bir başka nedeni de. bu dengesiz ve sağlıksız eğitim onlardaki merak içgüdüsünü köreltmekte ve yaratıcılıklarını engellemektedir. insanoğlu bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeyi yakalayabilmiş. Bugün dünyada midesi yiyecek. sizin de Marco Polo örneğinde sözünü ettiğiniz gibi. Bu nedenle dünyadaki suç oranları son yıllarda oldukça arttı deniliyor. hâlbuki. değerlerimizi evrimleştirmek yerine devrimle yıkmaya çalışırsak. Sizce. her yorumunuz bende yeni bir soru doğuruyor.Benim bilinmeyen Tanrım. Tanrının buyruklarına uymamayı da içine alır.Efendim. Dünya küreselleştikçe ve ülkeler bile bir şehrin mahalleleri gibi kolayca gezildikçe. yasakların ve ayıpların kapsamı o kadar genişletilmiştir ki. yasaklara uymama güdüsü. Zaten. Bu suçları işlemek dinlerce de yasaklanmış ve fakat adına günah denmiştir. Dinsel öğretilerin istediği şey. Benim acılarım. o “nefse hâkimiyet”. Fakat tarihsel süreçte günahların.

Yaşamak güdüsünü iki temel davranışla tatmin ederiz: Yiyecek tüketmek ve bir tehlike anında vurmak veya kaçmak… Vurmak güdüsü. Buradan çıkan sonuca göre. Bu ilave katliamları insanlar kendilerini her bakımdan daha emniyette hissetmek ve “vur güdüsü”nü doyurmak için de yaparlar. agresif davranma temelde genetiktir.tesadüf olmasa gerek! . Bir şey nötr (yüksüz) ise durağandır. Ama bu mekanizma kültürel etkiler yüzünden gereksiz yere öldürme davranışına kadar genişleyebilir.Bu sözleriniz bana “bilimin akaryakıtı cehalettir” sözünü anımsattı.Genetik yapımızda var olan iki temel içgüdü yaşamak ve üremektir demiştik. insanların kurtlardan çok daha fazla sayıda canlı öldürdüğünü saptayabilirsiniz.Evet. yoksa merak sadece düşünen insandaki beyinsel bir fonksiyon mu? . . Bu durum da bizde yeni merakların doğmasına neden oluyor. zevk için avlanırlar ve çıkarlarını ya da toplumsal statülerini korumak için savaşlarda veya barışta birbirini öldürürler. Daha konuşmayı öğrenmediği için kültürel etkiler altına girmemiş bir çocuğun her tarafı karıştırması ve her şeyi ellemesi buna en güzel kanıttır. Evliya Çelebi’nin büyük cesaretle edindiği seyahat özgürlüğü gibi. . Varlığını ortaya koyması ve iş görmesi için . Örneğin dünyada 6. en. pozitif. . Bu merak içgüdüsünü tetikleyen bir gen var mı. İşte bu güdü. bir toplumun bilim ve teknolojide geri kalmasının nedeni yasakların ve günahların fazlalığıdır. Yani bildikçe bilmediklerimizin çokluğunu daha iyi anlıyoruz. suçluluk duygusundan kurtulmak isterler. beyin geliştikçe ve Sosyal Bilinç olgunlaştıkça. Daha yüzlerce faktör var.Yani sizce. PRP (Protiz Rezistanslı Protein) denen küçük bir gen var. Fakat her yeni bilgi.Efendim. Acaba özgürlük kavramı genetik şifrelerimize mi kayıtlı? DOĞA. sonsuzluk ve hiçlik paradoksu ile var olmuşsa. kırdığı eşyalardan başlayarak çocuğa “suç işletmeye” o zaman başlar. diyebiliriz.5 milyar insan var ve aynı sayıda da yabanî kurt var diyelim. bir savunma mekanizması olarak agresif davranma şekline dönüşür. Bunu da kolayca rasyonalize ederek. bilinmeyenler birer birer bilinir hâle geliyor ve böylece yeni bilgiler türüyor. gözleyebildiğimiz bir özgürlük anlayışı var. İnsanlar protein ihtiyaçlarını karşılamak için öldürdükleri çiftlik ve kümes hayvanlarından başka. boy ve yükseklik değil.Böyle bir genin varlığına dair birkaç ipucu mevcut. Evrene enerji düzeyinde baktığımızda görürüz ki: Madde soyut enerjinin somutlaşmış hâlidir ve maddenin gerçek boyutları. Bilim cehaletin üstüne gittikçe. Konuşmaya başlayınca sorduğu binlerce soru da merak içgüdüsünün bir başka kanıtıdır. Fakat merakın çocuk yaşta köreltilmesi bence en önemli sebeptir. her olay ve her görüngü de zıtlıklar paradoksu sayesinde var olmaktadır. Agresif davranışların bir nedeni de bu değil mi? Ayrıca doğanın da.Acaba insanların agresif davranmasının nedeni de genetik olabilir mi? . 20’nci kromozom üzerinde. Protein gereksinimi aynı olan bu iki canlı türünün öldürdükleri diğer canlıları sayacak olursanız.Nasıl ki evren. içindeki her fenomen. insanın çok değer verdiği ve uğrunda sürekli savaştığı bir kavram. ama sadece onlar değil tabi. Ne tür bir işlevi olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış ama bu genin beyinde açıldığı ve düşünce sisteminde etkin olduğu sanılıyor. Merakın genetik olduğunu ben en açık hâliyle çocuklarda görüyorum. İNSAN VE ÖZGÜRLÜK . özgürlük. öyle mi? . negatif ve nötrdür. daha önce akla gelmeyen yeni sorular doğuruyor ve dolayısıyla insan zihninde yeni cehaletlere yol açıyor.

başka topraklarda yeşermek arzularını hayretle ve heyecanla izliyorum. özgürlüğün değerine daha fazla artı yüklemeden edemiyorum. Fakat toprağa bağlanmış bitkiler ve milyonlarca yıldır yerinden kımıldamayan kayalara kadar. özgürlük ve tutsaklık evrenin işleyişinde vardır. Fakat mutlak özgürlük doğada tek başına bulunmadığı için. özgürlüğü oluşturan temel etken evrendeki dinamizmdir sonucu çıkıyor mu buradan? . doğanın gözünde bizim değerlerimiz sübjektif ve görecelidir.. Surlara hapsolan insan bir de totaliter rejimlerin baskısı altına girince. hayvanlara ve insanlara “rüşvet” olarak ikram ettikleri meyvelerindeki çekirdekler veya polenler sayesinde.Peki. içinde madde. sürekli bir özgürlük ve dinamizm arayışı içinde olmuş ve olmaya devam edecektir. ikisinin de aynı değerde. Ben özgürlüğü “Kinetik Pozitif” ve tutsaklığı da “Potansiyel Negatif” olarak algılıyorum. insanın bu özlemini mutlak mânâda tatmin etmesi asla mümkün olmayacak. daldan dala atlayarak Kars’a ve hatta Çin’e kadar gidebilirmiş. . Zira bulduğu her pratik yöntem. yağmura. kaçındığımız esaret de. Esaret olmasaydı hürriyet de olmazdı. depreme ve süpernovalara dönüşen yıldızlara kadar evrende olağanüstü özgür ve dinamik bir yapı gözleniyor. Bu çabayı en yakınımdaki bitkilerde her mevsim gözlüyorum.. Bursa’dan yola çıkan bir maymun. Onlar da -hayvanlar gibi. bunları iyi ve kötü olarak sınıflandırmış ve hatta pozitif enerjiye.Tabiî. Fakat biz. her şey kendisi ve zıddı sayesinde var olur. Sözgelimi. Dünyadaki esaretin tümünü yok ederseniz. gerekli ve şart olduklarını görürüz ve birisi diğerine tercih edilmez. rüzgara. derebeylikler.eşit miktarda negatife ve pozitife bölünmesi gerekir. sahip olduğu değerden daha fazla artı bir değer yüklemişiz. yere basmadan. Bunca hareket ve değişim esnasında. Eğer tüm dünyada tarihten beri sürekli koyu bir esaret rejimi olsaydı. O bakımdan. dolaşım kabiliyetini yitirmiş ve “esaret” hayatı yaşayan varlıklar da var. Ve evren sürekli genişlediği için yıldız kümeleri bile durmadan konum değiştiriyorlar. Temelde. doğada eşit değere sahiptir. Yani. potansiyel esaret. . Bunlar için gerektiğinde agresif davranmayı ve savaşmayı kolayca göze almaktadır. bilincimiz sayesinde farkına vardığımız her oluşumun kökeninde pasif nötr ve aktif pozitif veya aktif negatif vardır. Çünkü ne kadar kinetik özgürlük varsa. uzay. kinetik özgürlüğe dönüşme çabası gösteriyor ve olanağı buluyor. o zaman özgürlük -zıddı olmadığı için.pozitif değerini kaybeder ve nötr hâle dönüşür. Dolayısıyla. bizim çok değer verdiğimiz özgürlük de. İnsansoyu evrenin bir parçası olduğu ve genlerine kodlanmış Doğa Kanunları’na uyduğu için. O yemyeşil dünyada yaşayan ve korku içinde ama özgürce dolaşan insanoğlu. Özgürlük de böyledir. Aslında. bizler bunu yaşamın doğal bir gidişi zannedecek ve özgür davranan veya özgürlük isteyen bireyleri belki de şiddetle cezalandıracaktık.özgürce yer değiştirmek için çok ilginç yöntemlere başvuruyorlar. Yani özgürce hareket eden mikroorganizmalardan ve hayvanlardan tutun da. Evrendeki her şey sürekli değişiyor ve yenileniyor. zaman ve hiçbir hareket olmayan. benliğinde potansiyel tutsaklığı da taşıyacaktır. o kadar potansiyel tutsaklık olması gerekiyor. Bu nedenle. uçan böceklerin ve kuşların dikkatlerini çekip genlerini uzak diyarlara da gönderme gayretleri olduğunu düşündükçe. Çiçeklerini bin bir renge boyamalarının asıl nedeninin. etrafı surlarla çevrili kentler ve devletler kurmaya başlayınca korkularını azalttı ama özgürlüğünü de kısıtlamış oldu. On binlerce yıl önce. kültürel gelişim sürecinde. enerji olarak yüksüz bir evren. Burada bir nüansa dikkatinizi çekmek isterim: Pozitif ve negatif enerji türlerine bu isimleri takan insanoğludur. Böylece özgürlük (pozitif) ve esaret (negatif) kavramlarından artık söz edilemez. Kara Delik ötesi Teklik (Singularity) denen bir evrendir. Olaya “doğa gözlüğü”nden baktığımızda.

aslında determinizm. belirlenimcilik (determinizm) gibi.. Özgürlüğün evrimini zorlamak ve onu devrimle edinmeye kalkışmak. O zaman kurduğunuz denklemi değiştirmek zorunda kalmayacak mısınız? . tüm evren kurulu bir saat gibi hareket eder ve içindeki her şey bilardo topları gibi önceden belirlenmiş yönlere doğru gidip gelirler.Peki. ama onun bir çınar ağacına dönüşme özgürlüğü asla yoktur. yani bir anlamda “Evrenin Kıyameti” 5 milyar sene sonra gerçekleşecek deniliyor. ortaya yeni esaret türleri çıkaracaktır. ışık hızından daha hızlı hareket ederek. insanoğlu belki bu limitler içinde kalmakla yetinmeyecek ve daha özgür bir dünya kurmak isteyecektir. belirsizlik. daldan dala atlayıp gezen maymun örneğinde olduğu gibi uçaktan uçağa atlayıp. mekanik ve determinist bir mekanizmanın yaşamasına olanak yoktur.. Ve aşırı özgürlüğe karşı aşırı tutsaklık denklemi yine çalışacak. evrenin her yerini mesken yaptı ve sonsuza yakın bir özgürlük kazandı. Ve sonra bom! Büyük Sıkışma!. .özgürlüğünü tekrar kazanmanın savaşını vermeye başladı. eksi değerdeki esaret de aynı oranda büyüyecektir.doğal ve kozmik bir hak olarak görüyorum. insanın -sosyobiyolojik bir canlı olmasından ötürü. özgürlük.. diyelim ki insanoğlu o kadar olumlu bir evrim süreci geçirdi ve o kadar yüksek bir bilinç düzeyi yakaladı ki.Hayır. Yetenekleri elverdiği için zaman zaman bu yasaları delebilir. gidecek. dünyayı dolaşabilmek bağlamında anladığımız sürece de. ama bunun bedeli özgürlüğünü veya yaşamını yitirmek olur. Özgürlüğü. O nedenle. DNA’ları konuşurken fark ettiğiniz gibi.Doğa Yasaları’nın ve toplumsal kanunların tamamen dışına çıkma özgürlüğü bulunmamaktadır. Bu kabarmış özgürlük içgüdüsü ve özlemi uğruna hâlen savaşıyor ve ışığı demokraside bulmuş görünüyor. Ben özgürlüğü -bu limitleri aşmamak kaydıyla. belirsiz birer eylem olan davranışlarımızı ve düşüncelerimizi etkiliyorlar. bu göreli kavramı doğal denge terazisinde tartarak anlar ve uygularsak. Gerçek özgürlüğü.Burada öncelikle birkaç kavram arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak lazım: Özgür irade. Bunun gibi. İçinde böylesine belirsiz ve hercümerç bir etkileşimin olduğu bir sistemde. Bu etkitepki mekanizması determinist bir oluşumdan başka bir şey değildir. genetik mühendislik sayesinde bir gün belki doğasını bile değiştirebilecek. bizi tatmin edecek özgür bir dünyayı kurmamız daha da kolaylaşacaktır. sonra da Teklik denen o hiçliğe hapsolup. Hatta. . Buna karşın özgür düşünce ve davranışlarımız da genlerimizin mekanik yapısını değiştirebiliyor. Newton mekaniğine göre. Tüm evren ve içindeki “özgür insan” önce kara deliklere. Hayal gücümüzü aşan bu zaman içinde. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde listelenmiştir. tutsaklık ve özgürlük dengesi hiç değişmeyecektir. bu evrimi hızlandırma olanağına kavuşamayız. insanoğlunun ta ilkçağlarda kaybettiği ve ancak Magna Carta ile ucunu yakaladığı özgürlüğünün sınırları. O zaman artı değerdeki özgürlük o kadar büyüyünce. özgür iradenin nefes aldığı ve hayat damarlarının beslendiği kaynak olan özgürlük.. Bence. kaos ve belirsizliklerin eseridir.Efendim. Bakınız. kaos. . kendi doğamıza ve tarihsel diyalektik sürecimize uygun biçimde yaşayarak ve fakat kendi totaliter ve bağnaz fikirlerimizi saf dışı bırakmak için mücadele ederek bulabiliriz. Büyük Sıkışma. Bir vişne ağacı. ama henüz bu liste bile uygulanmamaktadır. determinist birer mekanizma olan genler. genetik şifrelerimiz bize ne kadar özgürlük tanıyor? GENLERİN ESİRİ MİYİZ . filiz çağından ergenlik çağına kadar toprak ve hava koşullarının el verdiği kadarıyla ve fakat dallarını ve yapraklarını özgürce salarak büyür.

hangi gözle ve ne zaman baktığına bağlı olarak değişen. İşte. Örneğin yağmurun nasıl yağdığı ve kar tanelerinin nasıl oluştuğu artık iyice belirlenmiştir. Bu soruyu kime sorarsanız farklı yanıtlar alırsınız. Bizi bu seçeneklere sahip çıkmaya iten nedenler de hem genetik. davranışlarımızı da etkileyen bir genetik determinizm sahibiyiz. Newton’un da. Serbest ekonomi piyasaları da böyle bir sistemdir. yemeğimi hava koşulları. yani determinist olmadığını savunur. evrende aslında bir kaos yaşanmaktadır. Aslında yemek yiyebilmem birçok determinist etkene bağlıdır: Açlığımı genler belirler. ama sonuç belirsizdir.” İşte o ben: “Kolektif Ben”dir. . benden içeru. Ama Yunus’un dediği gibi. aradaki gri tonlardadır. Yani özgürlük. Ögeler determinist. “Bende bir ben var. fakat bunların ne zaman. Bence şöyle düşünmek lazım: Dış koşulların veya diğer insanların bana empoze ettiği determinizm özgür irademe her zaman ters gelir. Mikro ve Makroevren’de hiçbir şeyin belirli. Heisenberg. İşte bu nedenledir ki. yaşamın amacı nedir? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM . insanın davranış kalıpları uzun vadede ortaya çıktığı için. Bunun adını “Ben” koymuşuz. Ve en basit kurguya sahip sistemlerden bile çok karmaşık sonuçlar çıkabilir. İşte bu da bir determinizmdir. Buna rağmen. hem de kültüreldir. çiftçiler ve bitkiler. aslında iyi determinizmin ta kendisidir: Kendi limitlerimizi anlayıp kabullenme ve bu sınırlar içinde kendi seçeneklerimizi yaşamaktır..Efendim. Heisenberg’in de haklı olduğunu görebilirsiniz. onun kişisel özelliklerini kestirmek kolaylaşır. Benim özgürlüğüm. Bunun yanında. İnsan davranışları ve kişilik arasındaki ilişki de böylesi bir karakteristiğe sahiptir.Ben izafî kavramlara hep çekinceli yaklaşırım. ama gelecek 3 gün içinde mutlaka bir şeyler yiyeceğimi tahmin edebilirsiniz. emir altında olan insanlar daha fazla strese girerler ve o yüzden daha yüksek kalp hastalığı riski taşırlar. Fakat Kaos Teorisi’ne kulak verirseniz. Buna kötü determinizm diyebiliriz. ancak bazı tahminlerde bulunabilir. nerede ve ne miktarda yağacağını hiç kimse kesinkes bilemez. fakat yine de zamanı hakkında tam bir tahmin yürütmenize olanak vermez. Bu genetik ve dışsal koşullar benim yemek alışkanlığımı belirler. . İnsan olarak hepimiz. Hiçbir insanın bir dakika sonra nasıl davranacağını bilemezsiniz. sistemin parçalarını teker teker belirleyip isimlendirseniz dahi. özgürlük. Bu kaosu Heisenberg. Ama eninde sonunda mutlaka bir şeyler yiyeceğimi bilirsiniz. olayların sonucunu kestirmeniz yine mümkün olmayabilir. Belirsizlik İlkesi dediği bir kavramla açıklamaya çalışmıştır. determinizm ve belirsizlik limitleri arasında kalan bu alanda ortaya çıkar. Buna da iyi determinizm diyebiliriz.. Ben bunu yadırgamıyorum.Hayır. yardım istemeyen insanlara yardım eğmeyi istekle yaparız. yemek zamanımı ise sosyal ve biyolojik koşullarım. bizi başka genlere ve geleneklere sahip insanların emirlerine karşı çıkmak için güdümlerler. Yani: Kaos gibi görünen bir sistemi oluşturan elemanlar veya olaylar arasındaki ilişki o kadar çok ve karmaşıktır ki. Yani. benliğini determinist ya da özgür bir dünyada yaşamak isteyen “Ben”in amacı ne olmalıdır. Örneğin. Çünkü genler kendi şifrelerini kullanmak istedikleri için. kendi genlerimin ve kendi düşüncelerimin bana empoze ettiği determinizm bana iyi gelir. Amaç sözcüğü de en göreceli kavramlardan biridir: Kimin nereden.Neyse ki Newton bu konuda yanılmıştır. fakat bize emreden insanların işlerini ya savsaklar ya da zorla veya stres altında yaparız. uçlardaki siyah ve beyazda değil. bir başka deyişle. oldukça sübjektif bir kavramın ismidir. Biyolojik ve Sosyal Bilinç’tir. çünkü bu durum monotonluğu itici .Acaba bu siyah ve beyaz renklere de esaret mi diyoruz? . Meselâ benim bu akşam ne zaman yemek yiyeceğimi veya yiyip yemeyeceğimi bilemezsiniz.

Fakat bilim adamları ile din adamları bu konuda bir türlü anlaşamıyorlar.. Bu gayesini milyonlarca yıldan beri yeryüzünde büyük bir başarıyla gerçekleştirdiğine hayretle tanık oluyoruz.Efendim. 15-20 bin sene öncesine gittiğinizde bile insanların ne denli doğal ve ilkel yaşadıklarına tanık olabilirsiniz. “Tüm bitkiler ve hayvanlar milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ilkel canlıların evrimleşerek başkalaşması sonucu ortaya çıkmıştır.. Çağımızdaki 6. Nasıl ki iki meyve ağacından az meyve vereni keser ve bire on veren buğday yerine. insanoğluna özgü amaçlar koleksiyonu içinde birbirinin aynısı ve benzeri olan sadece birkaç temel gaye bulabilirisiniz. . Fakat 50 milenyum önce.. Fakat. sonuçta bu kadar çeşitli ve mükemmel canlıların oluşmasını sağlamıştır.O hâlde düşünen ve ahlâkî değerleri olan insanı dinsel bağlamda temsil eden Âdem ve Havva 50 bin yaşında demektir bu. elimizde 50 bin sene öncesine değgin hiçbir yapay kalıntı olmayışına ve insan kafatası ve beyin büyüklüğünün 50 bin senedir hiç değişmediğine dayanılarak yapılmaktadır. pek çok insan kanun gibi gördü ve hararetle savundu.. Madem ki Hz. Evrim Teorisi bu çevreler tarafından neredeyse göklere çıkarıldı. insanın konuşmaya. . Doğanın önemli parçası olan insanın ise üç temel amacı var: Üremek. düşünmeye ve alet yapmaya başladığı çağdır. bu sürpriz ve kilise öğretilerini yadsıyan teoriyi destekleyen çok sayıda bilim adamı ve iş adamı oldu. elini ve dilini daha iyi kullanarak. 300 milyon yıldan beri devam eden bu ayıklama. gelişen ateizmi ve kapitalizmi destekler görüntü verdiği için..” Darwin’in mantık zinciri şöyleydi: “Nasıl ki bir çiftçi iki ineğinden birini kesmek zorunda kalınca sütü az olanı kesmeyi yeğler ve yararlı olanı yaşatır. ama 50 bin sene öncesi.bir dizi kültürel değer ve ekonomik kazanım üretmek. diğer canlılar gibi. bir canlıda güçlü olan özellikler diğer nesillere kalıtım yoluyla geçerken. Âdem konuşabiliyor ve ilk emir olan “öldürmek günahtır” yasağını koyabiliyordu. Zaten. Çünkü yaşamak için. . Ayrıca. Bu evrimsel değişim. Yani. Demek ki üç amaçlı insan bu evreden sonra gelişmeye başlamış. çoğalmak ve değişken çevre koşullarına adapte olmak zorundadır.Aslında bu zamanı 250 bin yıl olarak kabul edenler de var. onun önde gelen iki amacı. Darwin 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayımlayınca. öyle mi? . Tabiat . Bu saptama. altını çizerek söylüyorum. Kaldı ki. Bunun arkasında duran “bilimsel iştah” yanında. . bu konuda aralarında büyük bir ihtilaf yoktu. üremek ve evrimleşmektir. Charles Darwin’e (1809-1882) kadar.. öyleyse insan kültürünün ve etiğinin babası sayılabilir.Evet. bire otuz veren buğdayı ekerse. güçsüz özellikler yavaş yavaş tercih edilmemiş ve kaybolmuştur. engizisyon gibi insan onuruna ve haklarına tamamen aykırı bir sistem kurmuş ve uygulamış olan Kilise’nin hâlâ elinde bulundurduğu görkemli gücü çökertmek ve paylaşmak amacı geliyordu.bulan insan doğasının bir sonucudur. 142 senedir hâlâ kanıtlanmamış ve kanunlaşmamış bir teori olarak bekleyen Darwin’in tezini. yaşamak ve üremek. Zaten bilim de fazla gelişmemişti. altında yatan başka sebepler de vardı: Başta. Aslında. doğal bir ayıklama mekanizmasının sonucudur (Doğal Seleksiyon). Bunlar da evrensel ortak paydalardır.5 milyar insanın binlerce gayesinin kökleri bu üç ana kaynaktan beslenir. çevre koşullarına ve topluma uyum sağlayarak yaşamı sürdürmek ve -diğer canlılarda bulunmayan yaratıcılığı sayesinde. kültür altyapısını oluşturmaya 50 bin yıl önce koyulmuştur. Darwinizm gibi bir akım kapitalizmin gelişimi için gerekliydi.Neden 50 bin yıl? . Darwin ne diyordu?. Doğadan başlarsak. insanın da sadece iki temel amacı vardı.

esas kıyamet. düşmanlar çoğaldığında ve yiyecek kaynakları azaldığında türler arasında rekabet artar. daha ileri gitme olanağı kısıtlı olduğu için hantal ve tembeldir. Osmanlı uleması bile Darwin’in teorilerini tehlikeli bulmuş ve kitaplarının okunmasını yasaklamıştı. doğada var olan evrim gerçeğine parmak basmıştı. ortalık bayağı karışacak. Bilim adamları da kendi aralarında Darwinciler ve Dindarlar olarak ikiye bölündüler. üstüne ekleyip hacmini artırabilirsiniz.Sizce inanç denen olgu neden bu kadar inatçı. Ben.. Bu yeni türlerin oluşumunu sağlar. ama eğer teori doğrulanırsa. Böylece.” Buraya kadar Kilise’nin gösterdiği tepki aslında onların ne denli bağnaz düşündüklerini ortaya koyuyordu. İklim koşulları kötüleştiğinde. Tıp ve Antropoloji dallarındaki son 100 yıllık gelişmelerin ve bulguların hiçbirisi bu teoriyi kanunlaştıracak kanıtları ortaya çıkaramadı. Bu böylece devam edip gidecek.Yani. sadece binlerce yıldır yapılan yanlış yorumları düzelttiğini söyleyecekler. Zira Darwin.sadece önemli bir tez olarak görmeye devam edeceğim.. Kimi zaman da katılaşır veya buz kesilir. çevre koşullarına adaptasyonu ve bu sayede gelişimi anlamında kullanıyorum. Fakat bir müddet sonra yapılacak yorumlar sayesinde sular yine durulacak ve inananlar bir yolunu bulup. o düşünce zamanla katılaşıp buz donar ve bir inanç veya ideoloji hâline dönüşür. ama türlerin gelişimi evrim sayesinde oluyor.da böyle bir genetik seçim yapar.Esasen inanç. . Doğal ayıklama bunları da zamanla güçlü hâle dönüştürür. O zaman bunu dinsel öğretilerle ve kutsal kitaplarla nasıl bağdaştıracak din adamları? . insanlarla maymunlar arasındaki benzerlikten söz edince. Ama bu geçişleri gösterecek bir tek iskelet bulunamadı.Peki diyelim ki.Hayır. Fakat. yeni türler de evrim yoluyla ortaya çıkıyor ama bir türün diğerinden türediğine inanmam için elimde somut kanıtlar olması gerekir. Zooloji. İşte inanç böyledir. Tanrı’yı inkâr etmemiş. Doğa bu işi. . bu bulguların kutsal kitaplarla çelişmediğini. Örneğin. Zaten evrim kelimesini de türlerin birbirinden türediği bağlamında değil. Bir düşünceyi değişmez düşünceler klasörüne koyar ve o klasöre o düşüncenin doğru olduğunu destekleyen bilgileri de depolayıp uzun süre saklarsanız. bilimsel düşünmeye saygımdan ve bağlılığımdan dolayı bu teoriyi kanıtlanıncaya kadar. çok daha uygun ve mükemmel biçimde yapmaktadır. doğal bir sürecin nasıl işlediği üzerine gözlemlerini açıklamıştı. sorgulayıcı ve su gibi akıcıdır: Girdiği kabın şeklini alır. Oysa Darwin. Düşünce gibi esnek değildir. düşüncenin katı bir türevidir. İnsanlar bile aşı yoluyla yeni türler oluşturabilmektedir. kırılgandır ve kolay kolay buharlaşmaz. . Botanik. Bu mekanizma bazen anî değişimlerle (mutasyon) bozulabilir.Bunun olacağına pek ihtimal vermiyorum. hayvanların genetik şifreleri çözüldükçe Darwinci görüşler daha da öne çıkacak ve belki de kanunlaşacak. hastalıklar arttığında. güçsüzler telef olur ve güçlüler ayakta kalır. Kendisini yaşatan çevre koşullarını bulduğunda daha da katılaşır ve bir aysberg gibi . Darwin. en fazla işe yarayan özellikler gelecek kuşaklara aktarılmış olur. Kilise ile Bilim Dünyası’nın arası iyice açıldı. düşüncenin donmuş hâlidir. Teorisinde yanlışlıklar ve eksikler vardı ve İncil’le çatışıyordu ama Tanrı anlayışı ile çatışan fikirler öne sürmediği birçok bilim adamı tarafından savunuluyordu. yani kolay kolay değişmiyor? . Düşüncenin yapısı irdeleyici. Darwin’in 1871’de yayımladığı “Descent of Man” adlı kitabından sonra koptu. domuzdan file veya filden zürafaya geçişi gösteren bir dizi fosil iskelet olması lazım. Bazen kendisinden daha kuvvetli bir düşünce ile karşılaştığında buharlaşıp yok olur. . sizce evrim yeni türler ortaya çıkarmıyor.

hayatın bir anlamı olduğu inancı. bu mücadelenin anlamsız olan hayata. . insanı ve evreni iyi tanımış olmak. ideolojiye veya ahlâkî değerlere dönüşür. O zaman da gücünü bir veya iki yöne doğru kanalize etmiş oluyor.Efendim. “mutluluk bir makineye benzer: Ne kadar basitse. Oysa. insana özgü ve . yanlış inanç da donar ve katılaşır. Kromozomların. “yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen hemen her şeye katlanabilir” der. bütün değerlerinin odak noktası olacak bir adanmışlık ilkesi ve amacı geliştiriyor. öz vermeye ve en zorlu koşullara dahi katlanmaya razı olur. genetik detaylara kadar inen kişiye ürkütücü gelebilir. . Nietzsche. Bu iki soruya kolay yanıtlar verilememesinin asıl nedeni ise. varoluş meselesi. Görünüşteki amacı sadece üreme ve evrim olan doğanın bu banal gayesinin esiri olmamak için. onu yitirmemek için acı çekmeye. biçim ve renk vereceğini anlatmaya çalışmıştır. bir ateistin inançsızlığı da o kadar katıdır. genelde kolaycılığa kaçar ve bulunmuş bir yanıtı benimsemeyi yeğleriz. Oysa. Bu zorluğu yenmek için. karşılaştığı engellere başkaldırmasının gerekli olduğunu. bu noktada bir parantez açalım isterseniz: “Yaşamın amacı mutlu olmaktır” diyen epeyce yaygın bir düşünce var. bu yüzden yaşamını sürdürmeyi mânâsız bulan kişi çok şey kaybeder. bu görüşün çok popüler olmasının esas nedeni “mutluluk nedir?” ve “yaşamın amacı nedir?” sorularına kolayca yanıt bulunamamasıdır. meraklı birçok insanın hayata tutunmaları zorlaşıyor. ülküye. Mutluluk anlayışı ve yaşamın amacı kişiden kişiye değişebilir. Aksi hâlde. Albert Camus. yaşamın varoluş sebebini ve özgürlüğün sınırlarını belirlediğini kavrayan insan biraz karamsarlığa düşebilir. kişi. Sorular insan zihnini zorlayınca. Bu düşünce bir buzdağı gibi donup büyüdükçe bir ideoloji mi olacaktır sizce? MUTLULUK SORUNU .” Bu alıntıyı biraz açmak isterim: Bence hayatı. artık o inancı bir evlâdınız gibi kolay kolay terk edemezsiniz. düşünen ve araştıran ve yaratıcılığını kullanan insan kendine -doğaya rağmen ve doğaya karşı olmak üzerebir hedef veya erekler dizisi oluşturmak zorundadır. . Etik dediğimiz ahlâkî değerlerin tümü. Ve aslında ikisi de aynı düşünce pınarından çıkıp. en ürkütücü koşullarda bile kişinin yaşama sarılmasına yardımcı olur.Bakınız. Bu durum doğamıza ve Doğa Kanunları’na aykırı değildir: Nasıl ki enerji donduğu zaman maddeye dönüşüyorsa. tarihten beri ürettiğimiz düşüncelerin katı bileşkesidir.büyür.. Bu konularda şimdiye dek on binlerce kitap yazılmasının ve binlerce farklı yanıt bulunmasının sebebi bu izafiyetten kaynaklanmaktadır. Yaşamınızı onun dikte ettirdiği biçimde kurgularsınız. bunların izafî olmasıdır. yaşamakta hiçbir anlam ve amaç göremeyen. sadece yaşamayı ve üremeyi empoze eden bir düzenek gözüyle bakılmamalıdır. O nedenle. insanın elinde tutmak zorunda olduğu yüksek ahlâk ve göksel değerleri içeren amaçlarını korumak için. İnsanın kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölebilme yeteneği vardır. Aslında. İnsan genomundaki genetik hafızaya. Bir dine inanan kişinin imanı ne kadar katı ise. birbirine zıt kutuplarda buzlanmışlardır. Aradığını bulması hâlinde ise.. insanda heyecan yarattığı gibi bezginlik de yaratıyor. o kadar az bozulur. Esasen anlam arayışı.Kirli suyun donması gibi. bir enerji türü olan düşünce de donduğu zaman inanca.Ya yanlış inançlar?. Onun da buharlaşması o kadar kolay değildir: Yanlış bir inancı veya ideolojiyi besleyip büyüttüğünüz için.

insan. Düşünmekten korkuyor. Acaba yaşama anlam katan duygularımız da genlerin etkisinde mi? Örneğin. Hayatta amaç ve anlam yakalayamamış insanların mutlu olmaları hemen hemen olanaksızdır. Yaşlanmaktan korkuyor. dünyaya iyi bir şey vermediği için. Öyle anlaşılıyor ki yaşam. İşte bütün bu nedenlerden dolayı. BEYİNDE Mİ . “Yaşamı anlamsız gören kişi hem mutsuzdur hem de yaşama uygun değildir. Kırılma. Duygularını ifade etmekten korkuyor. sadece bu sözleriniz üzerine bile birkaç kitap yazılabilir. İnsan ister ilkel isterse medenî olsun. kaybetmekten korktuğu için. İnsanın anlam arayışı ile değer olgusu arasında tükenmez bir münasebet vardır: Değerlerle ilişkisi bulunan kişinin yaşamı. ruhsal bir kaynaktan taşıp gelen gerçeklerin de tesiri altında düzenlemek gerekir. gençliğinin kıymetini bilmediği için. Bu yüzden insanın hayattaki amaçlarından. sorumluluk getireceği için. Zaten hayatın anlamı da. Albert Einstein’in deyimiyle. eleştirilmekten korktuğu için. dostlarına ve hatta tüm dünyaya küsebilir ve bu duygusal tepkiyi kısa veya uzun süre götürebilir. en azından yarısı bedeniyle ilgili.” Düşünen ve duyumsayan bir varlık olarak insanın anlamdan yoksun bir dünyada var olması imkânsız gibidir. ruh sağlığının da kuvvetli bir göstergesidir. insanların birbirine küsmesinin genetik bir nedeni var mıdır sizce? DUYGULAR KALPTE Mİ. Konuşmaktan korkuyor. duyusal uyumsuzluğun bir göstergesidir. değerlerin gerçekleştirilmesine katkı yaptıkça anlam kazanır. Amaç yoksunluğu ise. kendisi yerine başkalarına göre yaşadığı için. Unutulmaktan korkuyor. Hayatı sırf maddesel bir olgu olmaktan çıkarıp. kendisini sevilmeye lâyık görmediği için. aslında yaşamayı bilmediği için. Ölmekten korkuyor.önemli bir gereksinimdir. İnsan: Ruh denen varlık ile madde denen varlığın bir sentezidir. Sevilmekten korkuyor. kişi kendine. reddedilmekten korktuğu için. değerler edinilip yaşandığında kavranır. acı ve aşkla birlikte ruhsal dengemizi en çok etkileyen üç duygudan biridir.Küsme bir kırılganlık işaretidir ve kırılma duygusunun doğurduğu bir tepki veya davranış biçimidir. Ve yaşamdan korkuyor. amaçlarını gerçekleştirdiği ve değerlerini yaşatabildiği oranda mutlu olur. Bakınız Shakespeare ne diyor: İnsanların çoğu sevmekten korkuyor. . anlamını bir ölçüde değerlere borçludur. yaşamdan. Kırgınlığın şiddetine göre. Anlam arayışı. teşekkür ederim. hayvanlarınkinden daha yüksek bir değer talep edemeyecektir. diğer yarısı da ruhî yönüyle ilgilidir. bu amaçtan kaçamaz ve yalnızca hayvansal varlığa hizmet etmekten daha yüksek bir amaç için atılım göstermediği sürece. -Efendim.

pozitif düşünmek ve pozitif çevre . kendisini gizleyebilmesinden ve sevgi. Temel Evrim Mantığı içerir. öğrenme. bize çok karmaşık. gözleme. Duyguların oluşumunu bir ağacın anatomisine de benzetebiliriz: Duyguları uyaran sinir hücrelerini ve aralarındaki bağlantıları ağacın köklerine benzetirsek. Örneğin. yalan bir sevgi ve saygı gösterdiğimiz hâller. Ben bu potansiyel yeteneğimiz sayesinde evrimsel bir sıçrama yapacağımızı bile düşünüyorum. Gövde. bize hak ettiğimiz bir kötülük yapılabilir. Çünkü bizi diğer canlılardan ayıran ve “üstün” kılan şey: Duygusal. negatif olduğu zaman bütün dallar ve yapraklar negatif olur ve köklere bile negatif sinyaller ulaşır. beslenme. gerçekler bizi kırabilir ama hatalı ve rencide edici şekilde yüzümüze vurulduğu zaman. hatalar ve gerçekler. Biyolojik Bilinç’in bir parçasıdır. Bu becerisi. rasyonel davranma ve bilgiden bilgi üretmektir. Bu çeşitlemelerin hem negatif hem de pozitif boyutları vardır: Sevgi ve nefret. mutluluk ve mutsuzluk gibi. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda. Kırgınlık duyguların en yanıltıcı olanıdır. İnsanın en şiddetli acılara dayanabilmesi de bu duygunun bir bukalemun gibi rengini değiştirebilme özelliğine sahip olmasındandır: Acıları bir şekilde rasyonalize ederek.. Bu sistem. İşte bütün duygu ve düşüncelerimiz bu üç mantık düzeyinin kombinezonları ve varyasyonlarıdır. Üstün Evrim Mantığı ise: Akademik düzeyde düşünme. bazı hayvanlarda ilkel düzeyde gözlenir fakat insanlarda üstün bir gelişme göstermiştir ve Sosyal Bilinç’in bir parçasıdır.. kullanılması ve belki de daha heyecanlı bir çağın başlangıcının müjdecisidir.İnsanı kıran ve acı veren nedenler arasında üç temel faktör vardır: Kötülükler. sevinç ve öfke. Dar çerçevede mantıksız görünen ve rasyonel düşünce tarafından sürekli dışlanan duygular. sempati. Orta Evrim Mantığı: Sınama ve yanılma yöntemiyle öğrenme yeteneğidir. hormonlar ve beyindeki nörotransmiter denen salgılar sayesinde oluşurlar. bu uyarıları tetikleyen düşünce veya dış çevre faktörleri ağacın gövdesi ve dalları olur. Birine içten içe küstüğümüz hâlde. üreme. Doğadaki fizik ve matematik kanunlarının evrim yoluyla biyolojimize işlenmiş hâli. Yani. Ve bütün duygular genlerden gelen emirler üzerine üretilen enzimler. bu “tutsak kalmış” beyinsel ve genetik gücümüzün açığa çıkarılması. kötülüğe ve acıya dönüşebilir ve küsmeye yol açar. Bu genetik belleği ilköğretim. hem de gerçeği doğurabilirler. Küsmeye neden olan bu üç etken. yani düşünce ve çevre. Bunların birinden diğerine geçişi çok kolay ve anî olarak gerçekleşebilir. hatalar hem kötülükleri. Aslında. geniş perspektiften bakıldığında bilincimizin en vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. dayanılır hâle getirebilmemizi sağlar. Bu. birbirleriyle iç içe birer ilişki içindedir. fakat gerçeği içerdiği hâlde acıya ve kırgınlığa sebep olur. Keza. Bu bilgi hayatta kalmamızı sağlar: Yani. özveri gibi diğer duyguların “postuna” bürünme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanır. lise ve fakülte gibi üç düzeye ayırmak mümkündür: Temel Evrim Mantığı. anlaşılmaz ve mantıksız gelen duygularımız fiziksel birer oluşumdur. evrim kurallarına uyar ve içinde doğa mantığı taşır. Ama salt bilgi üzerine oturttuğumuz yanlış eğitim sistemi yüzünden. bütün duyguların birer mantığı. Bunu tüm hayvanlarda ve çocuklarda görebiliriz. psikolojik ve ruhsal yapımızla birlikte beyin hücrelerimizdeki “genetik bilgi bankası” nın hafızadır. sebebi ve sonucu vardır. Orta Evrim Mantığı ve Üstün Evrim Mantığı. kızgınlığın bu “maskesi”ni kullandığı anlardır. çevreyi algılama ve bir tehlike anında vurma veya kaçma güdülerini doğurur. bu potansiyel hazinemizden yeterince yararlanamamaktayız. Ben buna ham bilinç diyorum. IQ testlerinin yerini EQ (duygusal zekâ) testlerine bırakmış olması. saygı. Ayrıca. O hâlde.

Aşk (cinsellik taşıyan romantik sevgi) . korku.Sevgi (çocuk. aşk gibi… Heyecan (excitement) ise: Duyguya oranla daha kısa süreli. Vücudun sadece bir organını veya bölgesini uyarmak gereksinimi ortaya çıktığı zaman. minnet.. duygusal denge ve verimlilik bakımından son derece önemli iki etkendir. umutsuzluk.Panik/Şok . dost. hem hormonlar hem de sinir sistemi kullanılır. Fakat öncelikle duygu derken nelerden söz ettiğimizi saptamak ve hafızamızı tazelemek bakımından şu listeye bir göz atmak yerinde olacaktır: . . Yani çabuk gelip geçen. Böylece en geç 6 saniye içinde. aralarında bir nüans var ama işin içine heyecanı da katarak açıklayalım: His (feeling): Herhangi bir şeye karşı zihinde veya bedende oluşan ve yoğunluğu yüksek olmayan bir duygusal tepkinin farkına varma işidir (awareness). nohut büyüklüğünde bir “duygu merkezi” var. bedenin tümünü uyarma ihtiyacı hissettiği zaman. Bence başarının sırlarından biri de budur. kan dolaşımına akıtılırlar. bezginlik. Tanrı sevgisi) . beyin o organa bir sinirsel sinyal (impulse) gönderir ve bu sinyal bir refleks hareketi yaratır.Şehvet (cinsel dürtüleri tatmin etme isteği) . Fakat beyin.Mutsuz olma .Zevk alma . isyan.Duygu ile his arasında bir fark var mı? . buruk acı gibi) . o hormonun yarattığı duyguya kapılırız. şiddetli bir duygudur. . farkına varılan böylesi bir tepkidir. Hangi duygu veya refleks uyandırılacaksa. aile. Heyecanlanma gerektiği zaman ise. bilinçte ve bedende genel bir uyarılmışlık hâli (arousal) oluşturmasıdır.Tatmin olma .Bu arada sözünü ettiğiniz Duygusal zekânın tanımını yapar mısınız? DUYGUSAL ZEKÂMIZ . “Yüreğim ağzıma geldi!”. . heyecan kategorisine girerler.Acı (yürek acısı. Duygu (emotion): Farkına varılan bir hissin kuvvetlenerek. ama daha yoğun ve şiddetli bir uyarılmışlık hâlidir.Kendini üstün hissetme . bu işi bir sürü sinyal gönderip zahmetli bir şekilde yapmaz. sevinç.Kendini aşağı hissetme .Evet. şaşkınlık.koşullarında yaşamak. Korku. insan. üzüntü.Kuşku/Vesvese . kıskançlık. “Kan beynime sıçradı!” veya “Kendimi zor tuttum!” ifadelerindeki şiddetli duygusal hâller. o duyguyu gerçekleştirecek hormonları üreten salgı bezlerine bir sinyal gönderir ve bazı hormonlar hemen üretilip. şefkat. Beynimizde. öfke. millet. hınçlanma..Gurur/Övünç .Hüzün duyma . Hipotalamus denen.Hayranlık/Gıpta .Utanma (masumiyet ya da şerefsizlikten doğan duygu) .Mutlu olma .Duygusal zekânın içeriği henüz tam olarak anlaşılamamıştır ve hatta tanımı bile henüz bilimsellik kazanmamıştır.Üzüntü. cesaret. pişmanlık. Örneğin bir ayağı topallayarak yürüyen bir kediye duyulan acıma hissi.Alınma/Küsme . suçluluk.Hırs/İhtiras .

içi boş bir iddiayla kendi kendilerini kandırmaktadırlar. bu salgı bezlerinin gerekli hormonları ürettikten sonra hedef organlara gönderilmelerinde önemli bir rol oynar. İşte bu hormonlar sayesinde ve vücuttaki bazı fizyolojik fonksiyonlar sonucu hislenir. yaşatabilme. ruh ve beden sağlığını koruyabildikçe. Dil. belki de ortalamanın çok üstünde bir duygusal zekâya sahip çağdaş insanlardır! . yumurtalıklar ve diğer birkaç organdan çeşitli hormonlar salgılanır. Duygu dediğimiz şey “kültürel kutsallaştırma” yüzünden çok sayıda insanın yanlış bir inanca kapıldığı gibi. sezgilerini ve becerilerini geliştirdikçe.Bu ayırımlar binlerce yıldan beri yapılmakta ve sosyobiyolojik insanın bir gerçeği olarak hâlâ süregitmektedir. Aksine tamamen maddî ve bedensel bir olgudur. Bunu gözler önüne apaçık seren bir özdeyiş var. evrensel değerler şimdilik objektiftir. Bunların bazıları eroin. dilini. bedenin psikofiziksel faaliyetlerini düzenleyen ve “Endokrin Sistemi” denen hormonlar sistemine bağlı olan salgı bezleri ile sıkı bir işbirliği içindedir. Bir başka deyişle.Efendim. İşte bu tanım -tek başına. Ama herkesin yararlandığı evrensel insan haklarından yararlanma hakkı verir. ekstasi. Hipotalamus. günümüzdeki bazı hümanist akımlarca bir moda hâlinde. doğru zamanda. dini ve rengi ne olursa olsun. duygulanabilir.bize duygusal zekâ hakkında çok şey öğretmektedir. başka bireylerle sağlıklı duygusal iletişime (empati) girebilme ve birlikte pozitif duyumlar yaşama (kompati) yeteneğidir. Çünkü değer kavramı göreceli ve insana hangi pencereden bakıldığına göre değişen bir olgudur. kokain. Bir de önemli-önemsiz ve değerli-değersiz ayırımı var. ırk. duygulanır ya da heyecanlanırız. din. kültürel ve evrensel değerlerle donandıkça ve ürettikçe yücelen bir canlıdır. İşte duygusal zekâ. düşünce ve yeteneklere sahip olması ve onun da sevenleri bulunması. bu çağda başarılı bir yaşam için geliştirilmesi gereken önemli bir zekâ türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Troit bezi. “bütün insanlar değerlidir” diyenler. esrar. aklın kendisini his bombardımanlarından koruması ve duyguları gerektiği yerde bastırma gücünü veya yaşatma isteğini gösterebilmesidir. aklını. Kim bilir. duygular gibi insanlar da çeşitli biçimlerde kategorize ediliyorlar.Bu merkez. pankreas. “Kişisel değerler her zaman sübjektif. denetim altında tutabilme. temeli çürük bazı savlarla sürdürülmektedir. Epifiz bezi. başarı ve servet bunlardan bazıları. herkes gibi duygu.” Kişinin insan olarak doğması. İnsan: Dili. . Duygulanmamızı sağlayan bir başka neden de beynimizin ürettiği “nörotransmiter” denen kimyasallardır. manevî bir oluşum değildir. duyguları zamanında üretebilme. doğru duyguyu doğru oranda ve doğru tarzda gösterebilmektir. öyle kalbe yerleştirilmiş. Bu zekâ türünü ölçebilecek testler henüz ortaya çıkmamıştır. zor değildir. “Ne soğuk insan!” diyerek suçladığımız kişiler. renk. Hipofiz bezi. ona değerli sıfatını kazandırmaz. bu dünyada bir yer kaplaması. doğru kişiye karşı. zekâ. Bu ayırımları yapmak doğru mu? Doğru ise. insanları değerli kılan özellikler nelerdir? SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ . sınıf. Duygusal zekâ. kafein veya alkol ile eşdeğer etkiler oluştururlar. genlerin ve hormonların bedenimizde ve beynimizde ortaya çıkardıkları etkileridir. doğru yerde. testisler. bu. duygularını yaşatıp denetleyebildikçe. Daha açıkçası. Bunları yadsımak veya yok saymak. “Herkes doğal olarak duygulanır. Ama zor olan şey.

Kısaca bilgi. görgü. Değerli kişi lider olmaksızın önder olur.Bu arada sevgi sözcüğünü çok az kullandığınızı fark ettim. özel bir nedeni yok. kendilerini ezilmiş hissetmekten kurtarırlar. gerçekten pek çok değerle donandıkları için saygınlık ve kıymet kazanırlar ve dolayısıyla ender olurlar. onu “evrensel bir jüri”nin alkışlaması gerekir. objektif. sadece önemli (VIP) ve ünlü olmaktan öteye gidemez. Saint Exupery’den beğendiğim bir alıntı ile yanıt verebilirim: “Sevmek. bu kademelendirmeyi herkes yapar. ama bir nedeni var: Sevgi o kadar izafî ve değişken bir duygu ki. Onun önem ve şöhretinden yararlanmak isteyen çıkarcı dostları vardır. size “Küçük Prens”in yazarı A. estetik anlayış. sınıf kavramını tarif etmek için hangi ölçütleri göz önünde . Ama varlığından haz duyarlar. birbirine bakmak değil. hiç olmamıştır ve belki de hiç olmayacaktır.” .. kişi. Aslında.Efendim. . bilgelik. Nasıl ki büromu temizleyen firmanın yaşamıma getirdiği kolaylığa ve Microsoft firmasının sağladığı katkıya aynı kıymeti vermiyorsam. O erdemi yüklenmek herkesin harcı olmadığı için. değerli kişinin etrafı kalabalık değildir. Yani insanlar hukuk önünde eşit olmalıdırlar. O nedenle. Yani. fakat bu kişiler nadir oldukları için değer kazanmazlar. Değerleri biraz da az olmalarından mı kaynaklanıyor? . her insanî özelliğe aynı eşit değeri biçmez. Bu kazanımı edinmiş biri ile edinmemiş birini -aynı toplumun iki ferdi olarak. fakat âdet olduğu üzere birer maske takılır ve “herkes eşittir” tekerlemesi kullanılır.Kişiliklere verilen değerler farklı olduğuna göre. şimdiye dek on binlerce tarifi yapılmasına rağmen bir sonuca ulaşılamamıştır. İnsanlar anne ve babalarını bile farklı düzeyde severken. Eşitlik devletin vatandaşlarına hizmet götürürken veya adalet dağıtırken onlara verdiği değerde var olmalıdır. lisedeki rehberlik dersi hocama ve Descartes’a da aynı değeri vermeme hakkını kendimde görüyorum. Ona gösterilen saygı çoğunlukla zorunlu ya da yapmacıktır.Bu yüceliş. . “Nadir olan değerlidir” inancı geçerli bir önermedir. Bunun özel bir nedeni mi var? . Aksi hâlde.Bu değerlere evrensel jürinin onayı koşulunu koydunuz. bu jüri hangi kriterlere göre oy veriyor? .Efendim. öyle mi? İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? . Israr ediyorsanız. kişinin kazandığı değerin sübjektif olmaktan çıkıp.aynı kefeye koyamazsınız. Peki. önünde içten bir saygıyla eğilirler. mutlak bir eşitlik ilkesine hizmet etmelerini onlardan nasıl isteyebilirsiniz? . ahlâkî değerler ve evrime katkı düzeyleri diyebiliriz. evrensel değerlerinden daha fazladır. böylesi kişilikler oldukça zor bulunuyor. sınıfsız bir toplum da mümkün değildir. Böylesine göreceli ve soyut bir kavramı somut olgulardan söz ederken kullanmak bana ters geliyor.. . Oysa. Çünkü o. somut ve gerçek bir değere dönüşmesi için. Onun sözleri hem akla hem ruha hitap eder ve hayata anlam katar. Bu gerçeğe muhalefet eden hiçbir sistem yaşayamaz ve hiçbir toplum mutlu olamaz. Önemli veya şöhretli kişi genellikle statükocudur. kişiler ondan uzak durarak. çünkü her toplum. yücelikleri simgeler ve örnek alınır. menfaat yerine erdem dağıtır. Çevresinde karınca gibi dolaşan hayranları veya dalkavukları vardır.Elbette değildir. birlikte aynı yöne bakmaktır. ona toplum gözünde bir değer kazandırır.Hayır. Kişisel değerleri.Hayır. Aynı toplumun diyorum. Kolektif Bilinç’in ne kadar gördüğüne bağlı olan farkındalık düzeyine göre.

ortaya bu saçmalıklara ve haksızlıklara karşı çıkmalar başladı ve o çağdaki homurdanmalar Martin Luther’in Protestanlık mezhebini kurma çabalarına kadar yükseldi. Bu yüzden de acı ve işkence dolu yüzyıllar yaşandı. Toplumlardaki sınıflar -ister karşı ister yanında olun. Bu da soyluluk ve aristokrasi denen kavramların doğuşuna vesile oldu.insanlık tarihinin ilk çağlarından beri var olan bir olgudur. farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde cereyan etti ama Avrupa’da kraliyetlerin gücünü paylaşmak isteyen ruhbanlar da boş durmadı ve kendilerini bir sınıf olarak kabul ettirmeyi başarabildiler.Bireyin sosyal düzeyi mi? . Bu gelişim süreci dünyanın farklı coğrafyalarında. farklı biçimlerde ve değişerek süregitmektedir. Fakat ruhbanlar bir sınıf olarak varlıklarını korudular. . Tarihsel verilerden anlaşılıyor ki.Eğitim mi? . “Tanrı’dan sonra en büyük benim” kimliğine büründü ve böylece “kutsal krallık” yolu açılmış oldu.bulundurmak gerekir: . daha güçlü.Soy veya sülale mi? . astığı astık ve hükmettiği de kanun olmuş ve hatta “Cennet’in anahtarı” bile onların eline geçmişti. Bu tarihsel gerçek. idare edenler ve edilenlerden sonra ortaya çıkmış olan -bugünkü anlamda. artık “kutsal diktatörlük” denilebilecek bir sistemi oluşturması zor olamazdı. Soyluluk anlayışı. Soydangelim krallık.Önce sınıf kavramının tarihine bir göz atarsak. Fakat zaman içinde.Emek mi? . krallar bu sınıfın elinde birer “piyon” olmaya başladılar.Moral/etik değerler mi? . yavaş yavaş. tecrübesiz ve bilgisiz kralların veya kraliçelerin ortaya çıkmasına neden olduğu için ve fakat ruhban sınıfı Lâtince okuyan.Dinsel inançlar mı? .Kişinin ekonomik düzeyi mi? . “kutsal hanedanlıklar” devri başlamış oldu. dayanıklı ve cesur olan kişiler toplumun üst kısmındaki basamaklara oturtuluyordu. bu yüzyıla kadar pek çok değişikliğe uğramış ve 21’inci yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda hâlâ farklı ülkelerde. genç. Bu yolla Ruhban takımını ve devleti yönetenleri de arkasına alan bir kralın. hem aydın hem de burjuva denen birer zümrenin ortaya çıkmasına neden oldu. Sonuç olarak.Kültür mü? . o en yaşlı ve en tecrübeli kişi kendi gerçek gücünün ve kapasitesinin üstünde bir basamağa oturtulduğu için. Çünkü Kilise’nin dediği dedik. Aslanın “krallığı” gibi. “en büyük benim” sıfatının eleştirilmesini önlemek ve otoritesinin devamlılığını sağlamak üzere.ilk sınıf sisteminin temelidir. daha heybetli. türlü evrimler geçirerek. yenilmez. Gelişen bu krallık ve padişahlık sistemleri de kendi içinde zamanla değişti ve tecrübe ve yaşın yerini babadan oğula geçen anlamsız bir sistem aldı.Estetik değerler mi? .Zekâ mı? . Avrupa’daki Aydınlanma Devri’nde gelişen bilim. Engizisyon denen bir olgu türedi.Kariyer/iş mi? . ticaret ve sömürgecilik. yazan ve sürekli bilgi ve düşünce üreten bir sınıf olarak geliştiğinden dolayı. Bu basamaklama sistemi sonraları yerini yaş ve tecrübeye bıraktı. yavaş yavaş. Böylece kabile reisliği başladı. Böylece. belki bu bulanık su biraz daha berraklaşır. ilk insanlardaki sınıflaşma daha ziyade hayvanlar âleminde olduğu gibi bir hiyerarşik özellik gösteriyordu. Rönesans sürecinde.

Bu konuda cesaret ve açık yüreklilikle ve fakat kimsenin onurunu rencide etmeden konuşmalı. Bu teorinin pratikte nasıl uygulanacağını da gösterebilmek için -Adam Smith’in yaptığı gibi. birlikte düşünmeye ve ortak menfaat birlikleri oluşturmaya başladılar. Diğer taraftan. düşüncelerinde tamamen “lâik” olan bir düşünür zümresi ortaya çıktı ve bu zümre yavaş yavaş Tanrı ve din kavramlarını. Farklı kültürel ve ekonomik düzeyleri . hem akıl hem de kalp gözü ile görmeye çalışan ve bu iki kaynağın bileşkesi paralelinde düşünen insanlardı. Bu fikir. kabul etmeye ve bu uğurda mücadele vermeye başladılar. Gerekir diyorum. peygamberlerin hadisleri ve vahiy üçgeni içinde kalmaksızın kendi düşüncelerini oluşturan ve farklı düşünen insanlardı. bütünleşmeye. izninizle burada anlamdaş görünen entelektüel ve aydın kavramları arasındaki farkı da belirtmek istiyorum. bir tasnif yapmamız gerekir. bu tarihsel diyalektikten yola çıkarak.sistemi rakamlarla ele alan “Sermaye” isimli kitabını yayımladı.Yeri gelmişken. sadece kutsal kitaplar. Siyasal ekonominin ve bir anlamda kapitalizmin babası sayılan Adam Smith. hem de Sosyal Bilinç’in gelişmesi için sınıf olgusunu iyi anlamamız gerekmektedir. sınıf kavramının da tartışılması ve bu konudaki belirginleşmemiş noktaların açıklığa kavuşturulması gerekir. Proleterya (işçi sınıfı) kavramını ortaya attı ve “emek en yüce değerdir” sloganından hareketle. Âlimler. aydın ve entelektüel aynı kategoride ve tek bir kavrammış gibi kullanılarak. Bolşevik Devrimi. özellikle Avrupa’da ve genelde tüm dünyada sınıf kavramının kemikleşmesine neden olan etkenlerin en önde gelenlerindendir. Fakat.daha yüzyıllarca olmayacaktır. burjuva sınıfı yavaş yavaş kapitalist bir sınıfa dönüştü ve bu isimle anılmaya başlandı. Sınıfları belirlenmiş toplumlardaki sosyal ilişkiler daha sağlıklı işlemekte ve toplumsal huzur kolay kolay bozulmamaktadır. Zira bu devrim bir sınıfın bir diğer sınıfın hâkimiyetine son verebileceğini kanıtlamış oldu. Daha sonraları. para. ruhban. felsefe yapan düşünce adamlarına feylesof denirdi. Entelektüel tabiri de bu insanlar için kullanılırdı. çünkü hem toplum huzuru bakımından. yazıp çizmeliyiz. orta sınıf ve işçiler kendi sınıflarının daha da güçlenmesi ve kazandıkları gücü kaybetmemek için birleşmeye. artık bu iki kavram arasındaki fark tekrar gündeme gelmiş ve bu konudaki kavram kargaşası giderilme yoluna girmiştir. Çarlık Rusya’da bir Bolşevik Ayaklanması ile Komünizm denen bu sistem yürürlüğe girdi (1917). düşünce dağarcıklarından tamamen çıkararak. bir proleterya iktidarı kurulması gerektiği fikrini teorileştirdi. kapitalist. Lenin’in önderliğinde. Aydınlanma Devri’ne kadar. felsefe yapmaya başladı. Sonuç olarak diyebiliriz ki. Kapitalist sınıfın. Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi kesimi tarafından benimsendi ve böylece özellikle dar gelirli işçiler bir sınıf oluşturduklarını görmeye. bu zümrenin ve ruhban sınıfının egemenliğine son verebilmek için. Bunlara da aydınlar dendi. Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen bir ülkedeki sosyal değişimlerin ve reformların gerçekleşmesi için. Bu eserinde ve verdiği söylemlerde tüm sermayenin devlet elinde toplanması gerektiğini ve “eşit” şekilde dağıtılmasının “en adaletli” sistem olacağını vurguladı.kurallara bağlanmıştır. Sınıf anlayışına sağlıklı bir yaklaşım getirmek istiyorsak. O günkü anlamda feylesoflar. Sermaye’nin yayımlanışından tam 50 yıl sonra. Ama akılcılık ve rasyonalizm kavramlarının bu çağda ortaya çıkışından sonra. aristokrat. Zira. kutsal kitapların ve dinsel çerçevenin dışına çıkmadan düşünen ve yorum yapan kişilere de âlim denirdi. çalışan kesimleri birer “modern köle” olarak kullanmasına karşı çıkışla yola koyulan Karl Marx. günümüze kadar geldi. ticaret ve bunun siyaseti üzerine kitaplar yayımlayınca. Avrupa’nın çoğu ülkesinde toplumsal sınıflar ve bu sınıfların davranış ve düşünce şekilleri belirlenmiş ve -yazılı olmasa da. asker. sınıfsız bir toplum hiç olmamıştır ve belki küreselleşmeye rağmen. O nedenle.

özellikle insan olmanın ve biraz da çağımızın bir gerçeğidir. suçluluk duyabilir veya başkalarını suçlayabilir. .sahip insanların iç içe yaşamak zorunda olmaları sınıflar arası enteraktif bir yaşam tarzı oluşturuyor. kararsız olur ve cinsel isteksizlik yaşar. çabuk yorulur ve tembelleşebilir ve tüm enerjisi çekilmiş gibi olur. Bu. ciddî bir ruhsal hastalıktır ve öyle kolay kolay başgöstermez. unutkan olabilir. kişinin keyfini kaçırır. Depresyon salgın bir hastalık hâline mi geldi? Acaba morali bozulan veya strese giren herkes kendini depresyona düştü mü zannediyor? Tüm bunların sorumlusu içinde bulunduğumuz çağın olumsuz koşulları mı? Yoksa başkaca çok ciddî nedenler ve genetik etkenler mi var? Psikolojik bozukluğun göksel anlamdaki Ruh ile bir ibağlantısı var mı? PİSKE. şimdilerde ise başlarını kaşıyacak vakit bulamıyorlar. bize bir psikiyatra gitmemizi önerdikleri için kendimizi depresyona girmiş sanıyoruz.Efendim.5 milyar insanın istisnasız tümü bu durumu zaman zaman. birçok insanın bu yanlışlığa kolayca düştüğünü zannediyorum. iştahsızlık çeker ya da çok yer. stres ve depresyon arasındaki farklara bir göz atarsak. kilo kaybeder ya da aşırı kilo alır. Çoğumuz. fiziksel ağrıları olabilir. Bu yoğunluk. Bunun için bir doktora gitmesine çoğunlukla gerek yoktur ve dünyadaki 6. geceleri uyuyamaz ya da aşırı uyur. sakin düşünüp yaşaması ile. En kötüsü de -aşırı depresyona girmiş. meditasyon gibi yöntemlerle veya bir yakın dostu ile derinlere inerek “dertleşmesi” sonucunda dağılabilir. büyük üzüntü hâlleri yaşayabilir. Depresyon ise: Dermansız bir ruh hâlidir. Belki. bayılma nöbetleri geçirebilir. Ben. Tüm dünyada stres ve toplumsal huzursuzluklar insan sağlığını tehdit ediyor. doğal olarak bir sıkıntı içine giriyor ve stres altında yaşamaya başlıyoruz. biriktirilmiş veya ağır stresler. korku ve panik içine girebilir. dikkatini bir noktaya toparlayamaz. Depresyona girmiş kişi hâlsizleşir. içine kapanır. Bazen de. aşırı sıkıntı veren ve insanın kapkara bir tünele girmişçesine canını sıkan bir bitkinliktir. çünkü depresyon. hayattan ve yaptıklarından zevk almama durumudur. önceleri işsizlikten kendileri depresyona girerlerdi.Sanıyorum. bu hastalık bir kişilik eksikliği . bazen de sık sık yaşarlar.. Bu duruma yanlışlıkla ve moda tabirle “depresyon” diyenlerin sayısı az değil. Psikiyatristler. siz ruh sağlığı deyince aklıma hemen son yıllarda gittikçe artan depresyon konusu geldi. depresyonun başta gelen nedenlerinden biridir. RUH VE DEPRESYON . bu önemli ve kocaman soruların yanıtları da aynı çapta olmak zorunda. kişi kendini mutlu hisseder ve normal hâline dönebilir. Bu belirtiler uzun süre devam edebilir ve kişi bir dış yardım olmadan genellikle depresyondan çıkamaz. kendini değersiz hisseder. bir gerginlik ve huzursuzluk yaratarak. karamsar ve ümitsiz olur. bunlar zamanla depresyona dönüşebilirler. Zaten. Ama stres yaratan olaylar birikir ve kendi süreçleri içinde çözümlenemezlerse. İnsan çabuk sinirlenebilir ve tahammül düzeyi düşebilir. hem psikolojik ve hem de sosyolojik nedenleri vardır ve depresyona girmek kimsenin suçu olmadığı gibi.kişinin aklından intihar senaryoları geçmeye başlar. Eğer strese yol açan sorunlar çözülürse. durum kendiliğinden açıklığa kavuşmuş olur: Stres: Sinirsel bir yoğunluk ve gerilim hâlidir. bir problemimiz olduğunda ve buna bir çözüm yolu bulamadığımız zaman. Bu da farkında olunmasa bile sınıflar arası çatışmalara neden oluyor ve toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. etrafımızdakiler kaş yapayım derken göz çıkarıp.. Depresyonun hem biyolojik. Bu durum geçicidir ve kişinin kendi kendine yapacağı telkinle.

Bu hırs ve gözükaralık da toplumsal huzuru bozuyor ve sonuçta. Psikoanalitik Ego Psikolojisi Teorisi’ne (Bibling Kuramı) göre.iyi ve seven biri olmak. suç türlerinin ve depresyonların artmasına neden oluyor. içinde yaşadıkları sevme ve sevilme ortamı üzerine kurulmuş bir dünyayı günlük yaşamda. hırçınlaşıyor. yeni kültürler ve hatta şiddet ve sanki dünya küçük bir kasabaymış gibi. yaşam tarzımızı. Görüldüğü gibi depresyon. ama aslında tüm insanlar uygun koşullarda depresyona girebilirler. Ve öncelikle telkine açık beyinler. Yani depresyon. Günümüzde hedeflediği parasal düzeye ulaşamayanlar stres veya depresyona giriyor. Ya da her evin dünyaya açılan penceresi olan televizyon sayesinde huzursuzluk ve karamsarlık “dersleri” almış oluyorlar! Bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak yansıtan medyanın tüketim toplumunu körüklediği ve bireyleri “tüketebiliyorsan mutlusun” telkiniyle mutlak bir maddiyatçılığa sürüklediği şeklinde de ifade edebiliriz. Üstelik depresyon kalıtımsal bir faktörden kaynaklanıyorsa. Bence tıbbın literatürüne henüz girmemiş olan birkaç nedeni daha var bu hastalığın: Bilindiği üzere. haberleşmedeki teknolojik yeniliklerin artması. İnsanlar arasındaki sevgi bağının. kanunsuzluğu ve sömürüyü mübah sayıp. depresyona daha sık girer. uzun vadede ve alın teri ile hedefe ulaşmak istiyorlar ya da her türlü ahlâksızlığı. Ego bu emellerini gerçekleştirmekteki güçsüzlüğünü hissederse depresyona girer. Gördüğünüz gibi. ciddiye alınması gereken.değerli ve sevilen olmak. toplumu oluşturan ailelere ve bireylere kadar yansıyor. insanlar bu beklentilerini karşılayamıyorlar. ya ilaç. filmlerde ve dizilerde izlenen yeni yaşam tarzları. televizyon kanallarının ve program türlerinin çoğalmaları. dünyaya bakış açımızı.. hoşgörünün ve saygının azalmış olması da dikkat çeken bir başka sebep bence. intiharların. Yüksek benlik saygısının temellerinin atıldığı 7 yaşına kadar. fikirlerimizi. üçüncü plâna geçtiği gerçeği ile kolayca başedemiyor. gelirleri bunca satınalıma yetmeyen insanlar mutsuz oluyorlar.birincil değil. kısa yoldan amaca ulaşmayı yeğliyorlar. c. bilinçaltları kirleniyor ve genellikle ruh sağlıkları etkileniyor. kişinin tamamen iradesi dışında gerçekleşiyor demektir. bu durum karşısında. Fakat. üstün ve güvenli olmak. Egonun benlik saygısını kazandıran üç narsist emel vardır: a. benliğin kendi içindeki çatışmasından köken alır. depresyonun temelinde benlik (ego) için gerekli narsistik emellerin karşısında egonun kendi çaresizliğinin farkına varması yatar. inançlarımızı. ya klinik (psikoterapi) ya da her ikisi bir arada bir tedavi isteyen ruhsal bir rahatsızlıktır. Çaresiz kalmış ego.veya bozukluğundan da kaynaklanmaz. ideallerimizi ve beklentilerimizi artırıyor. cinayetlerin. ağır fiziksel ve ruhsal sıkıntılar yaşayabiliyorlar. ülke sorunlarımız bizlerde depresyona sebep olabiliyor ama bu . b. Bu nedenlerle de amaçlarına ulaşamayan kişi ve gruplar huzursuz ve karamsar oluyorlar. paranın ön plâna. Kendine saygısı kolay kırılan. süperegonun (üstbenliğin) eline düşer ve verdiği cezaları kabul eder.her bölgede ortaya çıkan her olayın çarçabuk duyuluyor olmas. Bu bunalımlar. beyindeki nöron devrelerinin yüzde 70’i oluşurken. Bütün bu nedenler de şiddetli streslerin. Böylece. bir müddet sonra depresyona dönüşebiliyor. Servet sahibi olmak isteyenler ise. zamanında halledilmeyip bastırılınca.güçlü. suça eğilimli oluyor ve hatta intihar ediyorlar. ekonomik düzeyin düşük olduğu hâllerde ve kişisel yeteneklerin çaresiz kaldığı durumlarda. Saldırgan dürtülerin bireyin kendine yönelmesi -bu kurama göre. ikincildir. küreselleşme denen yeni dünya düzeni. ya bir iş kurup. sevginin ikinci. kuvvetli süperegoları olan ve kişiler arası ilişkilerde bağımlılık gösteren kişilik yapısı. iş ortamında veya toplum içinde bulamayan bireylerin düş kırıklığına uğrayan bilinçaltları.

.. yok mudur sorularının yanıtlarını tartışırken ve hiçbir şey bulamamışken. dikkat ve konsantrasyon yoğunluğu. yepyeni bilgiler elde edildi ve tedavide kullanılan ilaçlar ve yöntemler geliştirildi.Bu kapsamlı açıklamadan sonra isterseniz Ruh ve Psikoloji arasındaki fark konusuna gelelim. o ruhsal titreşimleri algılayabilme ve tercüme edebilme yeteneği bence doğuştan gelen ruhsal özellikler. eğitim. mantık ve özel bazı yetenekler gerekiyor. telkine açık olma/olmama. Psikolojideki Psişi/Piske/Psyche kavramının ruh denilen şeyden farkı nedir? . Peki neden? Çünkü tüm evrende. detayları görebilme ve zekâ düzeyi gibi zihinsel özellikler elbette gerekli ve bunlar yaşam boyunca geliştirilebilen özellikler. empati. düşünülen. Bunlar. Biz henüz ruh nedir.. depresyonun kökünü kurutacağımız anlamına gelmez! Peki bu bir çelişki değil mi? Elbette öyle. Esasen. Zira Psikoloji. Psikolojinin Türkçesi ruhbilim. Ama Tanrı kadar eski bir kavram olan ruhun varlığı ve tarifi üzerinde on binlerce yıldır henüz ortak bir görüş oluşturmuş değiliz. tezahürleri yaşanan ve inanç sistemlerince varlığı anlatılan bir kavram olan ruha. a. sadece bilinçaltıyla ve davranışların kökeniyle uğraşmak ve buralardaki aksaklıkları kendi yöntemleri ile çözmek veya kontrol etmekle meşgul. Kimileri ruha ilahi bir sıfat yüklüyor. Ben sonuncu gruptayım.. Yunan Mitolojisi’nden gelen bir isim olan Psi (Psyche)..problemlerimizi çözümlemiş olsak bile.insan zihni. sezgi yoğunluğu. Daha sonraları bu mitolojik kavramlar. doğada ve doğanın bir parçası olan insanda bu paradokslar birbiri ardından yaşanır ve yaşanacaktır da. . kültür. bu. ruhun bilimdalını kurmuşuz. Çünkü gerçekten çok araştırma yapıldı. Kimileri ruhun beynimizdeki elektrik akımları ve kimyasal değişikliklerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor. büyük oranda doğuştan gelen bir özellik olduğu inancındayım. . Ancak.. bilimsel bir yaklaşım getirmek ve bu kavramın yarattığına inandığımız sorunları çözebilmek için psikoloji ve psikiyatri dallarını oluşturmuşuz. altıncı his. eğitim. sonradan kazanılan değil. Duygusal etki ve tepkileri iyi .Göksel anlamdaki ruhla ilgisi olmayan Psikoloji kavramı.. ruhbilim ve psikanaliz gibi ekoller geliştirmesinden ve bilinçaltı. telepati. Kimilerine göre ruh diye bir olgu mevcut değil. Aslında psikoloji: Gözlenebilir davranışları. nerededir. ruhu tanımlamayla pek de ilgisi yoktur. var mıdır. Ve on binlerce yıldan beri hissedilen. b. Fakat yüksek duygusal zekâ. ayrıca duyarlı kişilerin telkine açık oldukları için daha sık depresyon yaşadıkları kanaatindeyim. id (alt benlik). Özetle şunu savunuyorum: Düşünsel olguları iyi tercüme edebilmek için zekâ.Peki. Kimileri de ruhu cansız atomlardan oluşmuş bedene hayat veren “akıllı enerji” olarak görüyor... Aşk tanrısı Cupid’in eşidir ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeler. hâlâ yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim. psikoloji biliminin gelişim sürecinde iki anlam daha kazanmıştır. Bana sorarsanız. Freud’a göre zihnin üç bölümden oluşan kısmıdır. kişinin hassas veya “vurdumduymaz” olmasıdır. bilinçötesi gibi olgulara bilimsel açıklamalar getirmesinden bu yana hiç mi mesafe kaydetmedik? . Çünkü duyarlılığın. Eros ile Piske ikilisine de dönüşmüştür.. ruhun ve aşkın ayrılmaz bütünlüğünü anlatır. Hatta bu bir paradokstur diyebiliriz.Bir psikiyatriste sorarsanız. ego (benlik) ve süper egodur (üst benlik). Hassas bir kişilik için.insan ruhu. duyguları ve zihinsel süreçleri tanımlar. Psikoloji biliminin her insanın ruhsal özelliği olan ego ve süperego kavramlarının adını koymasından. yanıtı mutlaka “çok uzun mesafeler aldık” olacaktır. Adına mizaç dediğimiz ve bebek daha doğarken var olan yaradılış özelliği ruhsal değil de nedir? Mizaç konusunda beni ruhî açıdan en çok ilgilendiren özellik.....

Ruhsal duyarlılığı daha somut biçimde anlayabildim. Bunları. bu etkileri saptamak ve olumsuz olanlarını gidermekle meşgul. dünyanın çevresini bir saniyede iki kez dolaşabilir. Ruhsal titreşimleri algılamak ise. bir diğerinin 12 cm. Son zamanlarda. Bizim görebilme duyumuz belli dalga boyutları arasında kalan bir spektrum içinde işe yaradığı için. Çünkü bu hızla giden bir şey. “kısa dalga bir ruh”un titreşimlerini algılama ihtimali oldukça zayıftır. donmuş enerji olan cansız maddeyi hareket ettiriyor ve şekillendiriyor. ruh konusunu anlaşılır hâle getirmek daha kolay oldu benim için. mikro dalgalar gibi). biz enerjiyi ya maddeye dönüştüğü zaman ya da etkilerini gösterdiği zaman fark ederiz (ısı. ışık.yorumlayabilmek ve pozitif yönde kullanabilmek için de psikoloji bilgisi. bu dalganın hızı: 0. Somut olsun diye bilgisayardan bir örnek verelim: Benim bilgisayarımın işlemcisi Pentium III ve 550 Megahertz hıza sahip. bazılarımız duygularla. Dalga olarak yayılan enerjini hızı. Bir Herz. . bir dalganın boyu 12 cm. Örneğin. Uzun dalga ruhlu birinin “karnı geniş” olmasının doğal olduğunu kavrayabildim ve kısa dalga ruha sahip birinin neden o denli hassas ve her şeyden “nem kapan” biri olduğunu açıklayabildim kendi kendime. nitekim sağlıklı bir sonuca ulaşamıyoruz. Hâl böyle olunca da ruhsal rahatsızlıklarımızın nedenlerini ilgisi olmayan yerlerde aramaya başlıyor. 550 MHz demek 550 milyon frekans/saniye demektir ki. dalga boyu ve frekansı çarpılarak bulunur. “yüksek frekanslı bir ruh” gerektiriyor. Konuya böyle yaklaştığımda.). Bu durumda. İşte bunlardan bazıları: Enerji donmamış ve şeffaf olduğu için görünmez. Yeri gelmişken. Peki acaba ruhun dalga boyu ve frekansı var mıdır? O’nu bir enerji olarak kabul edersek. ruhlarımızın farklılığını ve duyarlılığını sağlayan şey de bu dalga boyutlarının ve frekansların her insanda farklı oluşudur. bu konularla fazla iç içe olunca kafamda yepyeni yorumlar gelişti.000 km/saniye demektir. Ama bu enerji paketinin. bazılarımız vücudun kimyasıyla ve bazılarımız da dış etkenlerle karıştırıyoruz. Enerji çok küçük parçacıklar (partikül) hâlinde (foton veya elektron gibi) ya da dalga olarak hareket eder ve yayılır (uzun. aşağıdaki sonucu çıkarmak zor olmadı: “İçime doğdu” diye dillendirdiğiniz şeyin nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? İlham denen şeyin mahiyeti nedir acaba? Telepati. Bence. önsezi. Belki de kutsallık sıfatı kazanmış olmasının nedeni budur! Ruhun bedenimiz üzerindeki etkilerini büyük bir çoğunluğumuz fark edebiliyoruz ve zaten psikoloji ve psikiyatri. rüzgar vb. duygusal zekâ ve duygusal yoğunlukları deneyimlemiş olmak gerekiyor.12 metre x 2450 saniye eşittir 294. Megahertz ise. lambalarımızı aydınlatan elektrik enerjisinden bir farkı var. O nedenledir ki. x 2490 saniye olabilir ve aradaki hız farkı onların duyarlılık düzeyini belirler. Ruh: Bedenimizdeki o mükemmel mekanizmaların görkemli bir koordinasyon ve haberleşme sistemi içinde görevlerini yapabilmelerini sağlayan enerjinin ta kendisidir. “uzun dalga bir ruh”un. elbette vardır dememiz gerekir. kısa. ve frekansı saniyede 2450 milyon ise. Bu da ışık hızına yakın bir mikro dalgadır. evinizden Amerika’ya gönderdiğiniz bir elektronik posta yerine hemen ulaşır. Bu enerji ne yaptığını ve ne yaptırdığını çok iyi biliyor. bir saniyede bir dalga frekansı demektir. orta. bu. Fakat çok azımız bu etkileri doğru tercüme edebiliyoruz. bir saniyede bir milyon dalga frekansıdır.. bazılarımız düşüncelerle. Bu durumda. “akıllı” olması.. x 2100 saniye iken. Sözgelimi. altıncı his ve hatta vahiy denilen fenomenlerin kaynağı nedir? diye hiç sordunuz mu kendi kendinize? Ve acaba tüm bunlar. bilgisayarımın ışık hızının üçte biri bir hızla işlem yaptığı anlamına gelir. birinin ruhsal enerjisi 10 cm. ruhsal titreşimlerin Biyolojik Bilinç’imiz tarafından tercümesi olamaz mı? Yorum sizin. etkisini gözle görülür biçimde madde üzerinde tezahür ettiriyor. kendi ruh tanımlamamı da yapmak isterim.

“Who is Who” adında bir ansiklopedi var. son olarak her zaman güncelliğini korumuş bir konu ile bitirelim isterseniz: Burçlar ve yıldız falları.Kaç adet burç var? . Bence. yaz mevsiminde tamamlamıştır. töreler. yıldızların çekim etkilerinin rolünü bu denli abartmak bana abes geliyor. okuduğumuz kitaplar. Her ülkede her yıl yenilenir ve çok başarılı insanların kısa biyografilerini içerir. o zaman belli mevsimlerde belli şahsiyetlerin hafif bir kümelenme gösterdiklerine tanık olabilirsin. burçlar bizi gerçekten burçluyor mu? BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU . dünyada sadece 36 tip insan olurdu. mevsim koşulları nedeniyle bazı genler açılıyor veya açılmıyor olabilirler. çünkü kişilik oluşumuna etki eden tek faktör. aylık ve mevsimlik bu kümelenmeleri gökyüzünün haritasına değil. radyasyonundan ve hatta gölgesinden bile etkilenirler. Ayrıca. diye düşünüyorum. yani yüzde 1’dir. Evrendeki her şey elbette birbirinden etkilenmektedir ve yakın gezegenler birbirinin çekiminden. neden. hiç gördünüz mü? . İngiltere’de dolunay vaktinde suç işleyenlere ceza verilmezmiş ve onlara ayın etkisinde kalmış anlamına gelen “lunatik” denirmiş. öğretmenler. Bunca devasa lokal etkileşim varken. . yeryüzünün koşullarına bağlamazın daha inandırıcı olur.Efendim. değil mi? Fakat görüyoruz ki. onların uğraşları ve inançları yanında hiç kalır. Bu inancın kaynağı yine tarihte saklıdır. Hatta farklı zekâ türüne sahip farklı insanların aynı günde veya aynı haftada doğduklarını da saptayabilirsiniz. kişilik üzerindeki rolü bakımından başta gelen iki etken. Hatta aynı saatte doğan tek yumurta ikizleri bile apayrı kişilikler geliştiriyorlar. gelişme sürecinin çoğunu 6 ay önce..Soruyu ben sormuştum!. Bunları bir bilgisayar grafiği ile düzenlerseniz.. sanatçının veya atletin doğum tarihlerine bakarsanız.Evet okudum. . ülkemizin rejimi. Doğum tarihinin kişilik üzerinde bir etkisi var mı? Yani. doğduğumuz zaman gökteki yıldızların ve gezegenlerin konumları değildir. İşte bu küçük kümelenme o yüzde 1’lik etkinin kanıtıdır. bu etkileşimin insan olarak kişiliğimizi ne kadar değiştirebileceğidir.Peki.Peki ama gelgit olayını yaratacak kadar dünya üzerinde çekim etkisi olan Ay’ın da mı kişiliğimiz üzerinde hiçbir etkisi yok? . Neden? . Üstelik bazı genlerin açılması için bazı uygun dış koşullar gerektiğinden. Zira kışın doğan bir bebek. akrabalar.Oradaki binlerce bilim insanının. .12. 6. Güneş’le. arkadaşlar. O nedenle. İlk insanlar Ay’la. Üzerinde durduğumuz konu. belli tarihlerde doğmamışlardır. şimdiye dek belki evrenle olan ilişkimizi çok daha berraklaştırmış olurduk . yıldızların etkileri ancak bir tanedir. devlet adamının... bu etki minimal düzeydedir ve lokal etkilerin sayısı 99 ise. Başta genetik kodlarımız olmak üzere. . parlak yıldızlarla ve göktaşlarıyla o kadar yakından ilgilenmiş ve o kadar göksel inanç ve mitoloji yaratmışlar ki. küresel etkiler ve yaşadığımız tüm deneyimlerin her biri kişiliğimizi olumlu ya da olumsuz olarak şekillendiriyorlar.200 yıl önce. inançlar.Burç yazarları ve yorumcuları çoğunlukla insan psikolojisine zarar vermeyen ve .Evet. Eğer kişiliğimizi burçlar belirleseydi. genler ve dünyadaki dış koşullardır diyorum. ben.. alçalan ve yükselenleri ile birlikte 36 burç var diyelim. burçlara bu kadar inanıp önem vermek.5 milyar insanın her biri farklı birer kişiliğe sahip. Dış sıcaklığın anne üzerindeki etkisi çocuğa da yansır. görürsünüz ki belirli yeteneklere sahip kişiler. ailemiz. Bunun yerine Kozmik Bilinç’in etkileri üzerinde kafa yorsaydık.

o beklentilerin bazıları gerçekleşir. Bir yandan hızla genetik şifreleri çözüyorlar. Fakat temcit pilavı gibi farklı sözcüklerle tekrarlanan monoton kavramları illa da okuyacak olanlara.. ve “kalp ve ruh gözleri” diğerlerinden daha açık. falcının söylediğini farkına varmadan kendisi çağırmış ve gerçekleştirmiş olur.Efendim. bu uzun sohbet için çok teşekkür ederim. Uzay Çağı ve Bilgisayar Çağı.. son derece olumsuz etkiler de yaratabilir. öte yandan elde ettikleri bilgileri vakit geçirmeden birer teknolojiye dönüştürüp pazarlıyorlar.hatta yararlı birçok kehanet yapıyorlar. Yani kişi. yoksa 7 vakitte mi”. . Bazı telkinler. fala baktırandadır. Gerçekten çok yararlandım. Bana fikirlerimi ve inançlarımı ifade etme. daha güçlü ve daha verimli yeni canlı türleri üretiyorlar. Bunun gibi.. çok yaşayın. günlük burç yazarlarının da telkinleri insanlar üzerinde olumlu etki yapabildiği gibi. fala baktıranın bilinçaltına girince. Öyle ki. Son olarak şunları söylemek isterim: İnsanoğlunun son 50 bin yıllık tarihine baktığımızda. bu teknolojilere devasa yatırımlar yapıyor. Bunlar. Maden Devri. sonunda “3 vakitte mi desem. Bilgi Çağı.Yapay Zekâ ve Nanoteknoloji. Bizi burçlar değil. . Gelişmiş ülkelerdeki birçok şirket. “burçlara inanma.. Uzaydaki yerçekimsiz lâboratuvarlarda üretilen yeni elementler ve canlılar. burç yazarları ve yorumcuları burçluyorlar.Ben de çok teşekkür ederim. Sanayi Devrimi. hayvan ve bitkilerin hastalıklara karşı direncini arttırma çalışmaları yaparken. birkaç önemli devirden geçtiğini görüyoruz: Taş Devri. öte yandan bu canlıların genlerini birbirleri ile değiş tokuş yaptırarak. on bin falcıdan bir tanesinin kehanet yüzdesi gerçekten yüksektir. 20’nci yüzyılda elde ettiğimiz bilim ve teknoloji. Bu deneylerin ve teknolojilerin ortaya çıkaracağı akıl almaz sonuçları öngörmeye çalıştığımda. Bu gelişme ve evrim bir yelpaze gibi açılarak ve geometrik biçimde büyüyerek süregelmiştir. Bunlara da “medyum” deniyor. birkaç yıl sonra tanışacağımız yeni gerçeklerimiz olacaklar. SON SÖZ . Beş duyusu olan ve insan gibi konuşan robotlar. 5 vakitte mi. Rönesans. Bir yandan kapalı kapılar ardında ve karantinaya alınmış nükleer lâboratuvarlarda insan. onun üst-bilincini sürekli “taciz” eder ve gerekeni yapması için uyarır. 21’inci yüzyılda ise. tazeleme ve sizinle paylaşma olanağı verdiniz.Uzay teknolojileri. burçsuz da kalma” sözünü hatırlatıyorum.Biyomühendislik denilen DNA teknolojisi.Bir istatistik yapmadım ama tahminen diyebilirim ki. ...yararlı değil midir? . Ben bu kişilerde iki önemli yetenek olduğuna inanıyorum: Duygusal zekâları çok yüksek olduğu için muhatapları ile kolayca empati kurabiliyorlar ve telkine açık olanların bilinçaltlarına birtakım beklenti tohumları ekebiliyorlar. . Sizce burçlara inanmak -temelsiz bir inanç olsa bile.. Demek ki işin sırrı falcıda değil. daha önceki kazanımlarımızın tümünden daha fazladır. İzninizle son sözlerinizi almak istiyorum. başlıca 4 alanda çok büyük gelişmeler olacaktır: . sizin de dediğiniz gibi. bilimkurgu filmlerindeki senaryoların gerçekten yaşandığı bir dünya görüyorum: DNA’lı Kuantum bilgisayarlar. çok daha görkemli bir rekor kıracağımız şimdiden belli olmuştur. Gelecek 50 yıl içinde....

diriltmeyelim mi? O zaman medyadaki politik ve dinî tartışmaların bu tür tartışmalara dönüşeceğini görür gibiyim. Fakat öyle görünüyor ki biyoteknoloji artık Biyolojik Bilinç’i de hızla değiştirecek. Kozmik Bilinç yanında bir atom kadar ufak kalır. Kozmos’un yanında Güneş önündeki kibrit alevi gibi kalır.. hâlâ belirli genetik kodların değişmediğine tanık oluyoruz: Yaşama ve üreme içgüdüsü ve temel duygularımız bunlardan bazıları. Örneğin size kanatlı insanlardan söz ettiğimde. Ölüleri ve nesli tükenmiş hayvanları diriltelim mi. Fakat Biyolojik ve Kozmik Bilinç bakımından. neyi değiştirmeyelim sorunu. Ruh ve Bilinç kavramları konusunda en az onlar kadar açmazdayız. Bu artı değer sayesinde Kolektif Bilinç’in diğer parçası olan Biyolojik Bilinç de değişiyor. yarısı canlı insanlar ve daha sonra da kanatlı ve uçan insanlar. Bu noktaya mı gelecektiniz acaba? . O’nun verdiği . Hatta 60 milyon yıl önce o kocaman gövdesiyle havaya yükselip uçabilen dinozorlar yaratmıştı. Bunları söylerken ulaşmak istediğim sonuç şuydu: Nasıl ki 10 bin yıl önceki insanların Sosyal Bilinç gerçeği ile bugünkü insanların gerçeği arasında büyük farklar varsa. Taş Devri insanlarıyla bile pek çok müştereğimiz var. 30 bin sene önce ölen insanların kafataslarından alınan hücreler diriltilecek ve onların genetik şifrelerinde var olan. yoksa karıncaların kolektif çalışma genlerini mi? Belki de. Bizim milyonlarca yıllık evrimimiz.imkânsızı gerçekleştirme. Mezarlarında bozulmamış hücre çekirdeği kalmış insanların ve hatta dinozorların diriltilmeleri bile –eğer ruh konusunda bir ilerleme kaydedersek. Yapmamız gereken şey. Bakalım genetik mühendislerimiz egoist genlerimizi çıkarıp. Bu söyledikleriniz zihnimde şunu çağrıştırdı: Bu iki bilinç yeterince evrimleştiğinde ortaya çıkacak olan artı değer. Kozmik Bilinç’i değiştirme kudretine sahip olamayız. evrimleşen Sosyal Bilinç o kadar büyüdü ki. önümüze önemli bir ikilem çıkacak: Neyi değiştirelim. İşte gelmek istediğim nokta buydu. Demek. . oraya gelmeye hiç niyetim yoktu. Binlerce yıllık evrim sürecine ve kültürel değişime rağmen. ama evrim sürecinde yitirdiğimiz yetenekler geri alınacak. neredeyse bir zafer sarhoşluğu içindeyiz. Atom kadar küçük bilincimizi bir galaksi kadar büyütsek dahi. gözünüzde parlak bir ışıltı. O yüzden..Bu görünen gelişmelerin hemen ardından yüz yüze geleceğimiz gerçekler ise. bu kez de Kozmik Bilinç’i değiştirecek..Hayır. ortaya artı bir değer çıktı. Oysa Kolektif Bilinç zaten trilyonlarca uçan canlı yaratmış durumda. gördüğümüz hâlde inanamayacağımız kadar şaşırtıcı olacak: Çok yakında babasının veya annesinin ikizi olan çocuklar. ama Biyolojik ve Kozmik Bilinç çok yavaş evrimleşiyor. Çünkü bu tür başarılar -insanlar olarak bize. yapılacak tercihler ve benimsenecek fikirler. ama madem aklınıza geldi. arkasından yarısı robot. her zaman olduğu gibi yine düşünce üretenlerin öne süreceği savlar paralelinde oluşacaktır. olağanüstü bir zafer şeklinde görünüyor. Kozmik Bilinç’imiz de onlarınkinden çok farklı değil. dedirtiyor. insanoğlunun daha alacağı çok mesafe var. yerine bal arılarının kardeşlerini ve kreşlerini korumak için intiharı göze alan özveri genlerini mi koyacak. Bizler de Tanrı. kendi bildiğini sonsuza dek okuyacaktır. Hatta hücrelerini dondurduktan sonra ölmüş insanların hayata geri döndüklerine bile bu yüzyıl bitmeden tanık olabiliriz.. Bu düşünce bana ne anlatıyor? Bu düşünce bana. yüzünüzde bir hayranlık ifadesi gördüm. Bu konular halka iletildikçe. O. bu öngörünüze de birkaç cümleyle değinmek isterim: Bugünkü bilinç düzeyimiz sayesinde yapabildiklerimizi o kadar büyük başarılar olarak görüyoruz ki. Sosyal Bilinç çok hızlı. Biyomühendislik sayesinde kendi doğamızın değiştirilebildiğini anladığımız gün.gelecek yüzyılda gerçekleşebilir. bizim bu çağdaki Sosyal Bilinç’imiz ile 200 yıl sonraki insanların bilinci tamamen farklı olacaktır. Bir analoji yaparsak: Bizim bilinç düzeyimiz.Araya girmeden duramayacağım.

rakip.Işık’tan yararlanmak olmalıdır. belki de sadece birer arşiv malzemesi veya masal olacaklardır. kendim yanıtlamak istiyorum. Biz büyüklerin de masalları olması gerekir. düşmanca Aura : Vücudun etrafındaki ışın saçan alan Bilinçaltı : Altbilinç. SÖZLÜK Adenin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Amino asit : Hücredeki proteinleri oluşturan küçük organik molekül Anatomi : Vücudun biyolojik yapısı Antagonistik : Hasım. Kolektif Bilinç’e katkıda bulunmaktır. Konfüçyüs’ün dediği gibi. karanlığa söveceğine bir mum yakmaktır. Bu sayede elde edeceğimiz kazanımlar kendi gelişimsel evrimimiz bakımından çok önemlidir. kan veya hücre veren Dopamin : Beyindeki bir salgı En'el Hakk : Ben O’yum. Masallar sadece çocukların duymak istediği öyküler değildir. farkında olmadığımız psikolojik oluşumlar Broca : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Biyoenerji : Vücudumuzdaki canlılığın ortaya çıkardığı enerji Çift Sarmal : Bükülmüş bir merdiven biçimindeki DNA molekülü DNA : Kromozomları oluşturan ağır ve uzun moleküller Doğal seleksiyon : Tabiatın. Fakat bu önemli kazanımlar da birer izafî gerçeğimizdir ve zaman içinde önemlerini giderek kaybedecek. İşte bu söyleşide de bir genetik masal dinlemiş oldunuz benden. Ben Hakk’ım diyen ruhî durum Enzim : Vücuttaki kimyasal reaksiyonlarda katalizör olarak iş gören bir tür protein EQ testi : Duygusal zekâ testi Genom : Bir hücredeki tüm DNA moleküllerinin ortak ismi Glia/Nörologia : Beyindeki nöronlarından farklı yapısı ve işlevi olan hücreler Guanin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi . Son olarak bana sormayı unuttuğunuz bir soruyu kendim sorup. zira masallardaki büyü ve gizem hayal gücümüzün akaryakıtıdır. Ben de bu sohbeti yayımlayarak.Efendim. tekrar çok teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın. . umarım doğduğuma değecek bir şey yapmış olurum. canlıların zayıf özelliklerine geçit vermeden kuvvetli özellikleri seçmesi Donör : Organ. İnsanın esas görevi nedir? İnsanın temel görevi: Doğduğuna değecek bir şeyler yaparak.

hastalığa ait. gizli mânâsı olan. KAYNAKÇA (Not: Alıntılar. bir sinir hücresinden diğerine ulaşan uyarıcı sinyal İyonize plazma : Sadece atomlardan veya elektromanyetik dalgalardan oluşmuş bir alan Junk DNA : Herhangi bir işe yaramadıkları hâlde. âtıl veya saklı güç. dokuların ana maddesi Patoloji : Hastalıklar bilimi.Hemofili : Kanamaların durmaması ile ilgili bir hastalık IQ testi : Zekâ testi İmpuls : İçtepi. DNA molekülünde yer aldığı kabul edilen döküntü genler Kinetik : İş yapan. aşağıdaki kitapların bazı sayfalarından değil. aktif Kromozom : Canlıların hücre çekirdeğinde bulunan ve DNA moleküllerinden oluşan tüp şeklindeki yapı Kuantum : Enerjinin en ufak birimi Ligase : Bir tür hücre çekirdeği enzimi Manyetosfer : Vücudun etrafındaki manyetik alan Mistik : Tasavvufa değgin. sûfî Mitakondri : Hücredeki ısı üretme işini gerçekleştiren bir cihaz. nörotransmiter Sitozin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Sosyobiyolojik : Toplumsal ve biyolojik Telomer : Kromozomların dağılmasını önleyen uç kısımlarındaki bölüm Telomeraz : Kısalan kromozomları tamir eden protein Think Tank : Fikir ve/ya öneri üreten bir grup insan Timin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Ulema : Bilginler Urasil : RNA molekülünü oluşturan bazlardan biri VIP : Çok önemli kişi Wernicke : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Yuceniks (Eugenics): Akıl hastalarının üremelerinin engellemek için bu hastaların kısırlaştırılması fikri. atomun en küçük parçaları Potansiyel : Var olan ama belirtileri görünmeyen. ruhsal bilgelik. fizikötesi olgular Protein : Amino asitlerden oluşan uzun molekül. organel Mutasyon :Genleri oluşturan bazların yerlerinin değişmesi veya saf dışı kalması Mutlak Kader : İnsanın kendi iradesi dışındaki yazgısı Nükleotid : DNA’nın bir harfi anlamına gelen baz çifti ve bağları Nöron : Beyindeki ve sinir sistemindeki hücreler Nöron devresi : Beyindeki hücrelerin birbirini uyarması sonucu oluşan kimyasal ve elektriksel fonksiyon Nörotransmiter : Beyindeki haberleşmeyi sağlayan salgı Onkovirüs : Kanser hastalığına neden olan virüs Partikül : Parçacık. Özür dileriz. belirtileri görünen. hastalıkla ilgili Reenkarnasyon : Ruhun bir bedenden ayrıldıktan sonra bir başka bedende tezahür etmesi Ribozom : Hücredeki proteinlerin üretildiği cihaz RNA : DNA’lara benzeyen fakat görevleri farklı olan hücre molekülleri Serabral korteks : Beynin kıvrımlı üst bölümü Seratonin : Beyindeki bir salgı.) . ana temalarından alındığı için sayfa numaraları belirtilmemiştir. pasif Paranormal : Bilimin normal kabul etmediği.

Penguin.J. Fourth Estate.Crick (1953) A Structure for DNA. S: 603-606 Albert Einstein (1941) Science.Newton. London . Nature 396. Nature. a Symposium.P. Katz (1983) Mysticism and Religious Traditions. York Stephan Hawking (1988) A Brief History of Time.Charles Davenport (1912). London Matt Ridley (1993) The Red Quenn. Oxford University Press. Barnes. S:129-145 M. New York Matt Ridley (1997) Disease. Mcmillian. Copeland (1998) Living with our genes. Viking. Vintage. Philosophy and Religion. New York M. Science. New York Matt Ridley (1999) Genome. Sartre (1966) Being and Nothingness. London Robert Matthews (1993) Unravelling the Mind of God. Releigh (1994) Seratonin. Oxford U. Raff (1998) Cell Suicide for Beginners. Press.York&London Konrad Lorenz (1965) Evolution and Modification of Behaviour. Ridley&H. Praeger-Westport. Simon&Schuster. Oxford R. University of Chicago Press William Castle (1930) Race Mixture and Physical Disharmonies.Oxford Robert Pollack (1995) Signs of Life. Weidenfield&Nicolson.Wiley. Pilgrim. London J.. Nuffield C. London Steven T. Theos. London R. London Steve Jones (1994). Dawkings (1995) River out of Eden. Weidenfeld&Nicolson Fritjof Capra (1992) The Tao of Physics. Chicago J. New York James E. Flamingo. Pr. New York John Burnet (1963) Early Greek Philosophy. London R. Oxford Unv. London S. Press. Phoenix. Penguin. Lovelock (1982) Gaia.P. S: 119-122 F. Caldicott (1998) Mental Disorders and Genetics.) Rational Theology and the Creativity of God. Lynn (1996) Dysgenics. Oxford Keith Ward (1982. Danah Zohar (1990) The Quantum Self..E. Varghese (1994) Cosmos. Bantam. London. N. Harper Collins. Phoenix. London H. Doubleday. Heredity and Eugenics.W. Meridian Books. Carter (1998) Mapping the Mind. Illinosis Paul Davies (1993) The Mind of God. on Bioethics. Flamingo. Baker (1998) Fatal Protein. The Language of Genes. S: 737-738 Will Durant (1961) The Story of Philosophy. Carbondale&Edwardsville. Open Court. Bios. Austrad (1997) Why we age. London Henri Bergson (1964) Creative Evolution. Flamingo. Connecticut R. P. Margenau-A. J. Hamer. Roger Penrose (1990) The Emperor’s New Mind. Illinois Unv. New York D.Atkins (1993) The RNA World. Cold Spring Horbor L. H. W. New York James Watson&F. Cook-Degan (1995) The Gene Wars. Virgin. London.F. London Danah Zohar (1994) The Quantum Society. N. London R.

roman yazmaya gelmişti. Sıra yazar olmaya. Denge Yay. N. Varlık Yayınları. Ben anneme inanıyorum.http://www. Wayne Dyer (1993) You’ll see it when you believe it. İstanbul.gov/ . Londra’da yaşamaya karar verdim. yurdumun insanlarıyla paylaşmak için İzmir’e döndüm.nih.. Parragon. Sonra önümde tertemiz bir klavye. 20 yıl sonra -yine bir yaz ayında. Hornby (1993) Oxford Advanced Learner’s Dictionary. Payel Yayınları.http//:www.edu/ .ac. Arrow. öğretmenlik yaptım. Bu kitap bir üçleme olacak. Kitabım çok satınca motivasyonum arttı ve fakat 3 yıl süren bir araştırma döneminden sonra ikinci kitabımı bitirdim: Rüyama Tanrı Girdi Yazılmamışı ve yararlı olanı arıyordum. Annemse bu tarihin rasgele yazılmış olduğunu.ncbi.. Remzi Kitabevi. birikimlerimi kitaplara boşaltıp. bir yandan da gece-gündüz popüler bilim kitapları okumaya başladım.Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü bitirip. London Clifford Morgan (1977) Brief Introduction to Psychology.il/cards/ . . Diyarbakır ve İzmir-Bornova Anadolu Liselerinde 4 yıl boyunca işimi ve öğrencilerimi çok severek. McGraw-Hill. Everyman. Oxford U. İstanbul. 1 yıl içinde bir bilim kurgu romanı yazdım: PİS2YATIR. Bakanlık. İngilizce öğretmeni oldum. öğretmenlikten istifa dilekçemi de İzmir’e gönderdim. İkincisi bu yıl sonunda hazır olur sanıyorum. York.nhgri.wi.gov/omim/ . Rodney Castleden (1994) World History.celera. Okuyun. Bristol A.mit.http//:www. Bir daire satın alıp keyfimce döşedim. oturup ilk kitabımı yazdım ilk 6 ay içinde: Beynin Kimliği. S:7-8 Erich Fromm (1993) İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri.ac.http://:www. caneriklerinin yeni yeni çıktığı Haziran ayının ortalarında doğduğumu söylüyor. Say Yayınları. 2 hafta sonra bir İngiliz İngilizce öğretmenine âşık olunca. İstanbul . İstanbul Mehmet Sağlam (1997) Beynin Kimliği. Oxford Alfred Adler (1993) Yaşamanın Anlam ve Amacı.nih. Tercümanlık yaparak geçinirken. İstanbul Engin Gençtan (1996) Varoluş ve Psikiyatri.com/ YAZAR HAKKINDA Şanlıurfa Nüfus Müdürlüğü kayıtları 1956 yılının birinci günü doğduğumu söylüyor.http//:www-genome. tanışalım. Bu kez 2 yıl sürdü araştırma: Genetik Gerçeklere Yolculuk...sanger.uk/HGP/Genes/ .http//:www.P.weizmann.bioinformatics. 16 yıl boyunca belleğim o kadar doldu ki. London William Lyons (1996) Modern Philosophy of Mind. yaşım tutmadığı için tayinimi hemen yapmadı. S:128 Orhan Hançerlioğlu (1966) Düşünce Tarihi.nlm. yasa uyarınca 21 yaşına gireceğim 1 Ocak 1977 gününü beklemek zorunda kaldım. 1980’de yaz tatilimi Avrupa’da otostop yaparak geçirirken kendimi Londra’da buldum.Dr.S.

Mehmet Sağlam İzmir – 1 Ocak 2005 .

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful