P. 1
GENETiK

GENETiK

|Views: 491|Likes:

More info:

Published by: Ateistforum Ateforum on Oct 30, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

11/04/2012

pdf

text

original

Sections

  • ARTILARIN SIRRI
  • HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR
  • DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN
  • ALT BEYİN
  • GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER
  • HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER
  • DNA’LARIN YAPISI
  • MUTASYON
  • POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ
  • MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ
  • BENCİL GENLERİN SAVAŞI
  • KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI?
  • KOLESTEROL GERÇEĞİ
  • BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ
  • İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU?
  • GENETİK MÜHENDİSLİK
  • DELİ DANA GERÇEĞİ
  • İNSANLAR KLONLANACAK MI?
  • GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ
  • YUCENİKS SUÇLARI
  • KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ
  • GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU?
  • UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI
  • DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ
  • KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU?
  • KATİL GENLER
  • BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ
  • ZEKÂ KALITIMSAL MI?
  • AKIL GÖZÜ
  • HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ
  • YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI
  • EVREN TURU
  • EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU
  • İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ
  • BİLİM VE İNANÇ
  • İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ
  • BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ
  • ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ
  • REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI?
  • SOSYAL BİLİNÇ
  • KİŞİLİK KALITIMSAL MI
  • SOSYOBİYOLOJİK GENLER
  • FEMİNİZM GENETİK Mİ
  • KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF
  • İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ
  • OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA
  • EVRENSEL ETİK
  • AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI
  • SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ
  • DOĞA, İNSAN VE ÖZGÜRLÜK
  • GENLERİN ESİRİ MİYİZ
  • YAŞAMIN AMACI VE EVRİM
  • MUTLULUK SORUNU
  • DUYGULAR KALPTE Mİ, BEYİNDE Mİ
  • DUYGUSAL ZEKÂMIZ
  • SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ
  • İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI?
  • PİSKE, RUH VE DEPRESYON
  • BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU
  • YAZAR HAKKINDA

İÇİNDEKİLER

12345İNSAN NEDİR, KİMDİR? KOLEKTİF BİLİNÇ ARTILARIN SIRRI BİYOLOJİK BİLİNÇ HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR? DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN ÜST BEYİN ALT BEYİN GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER DNA’LARIN YAPISI MUTASYON POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ BENCİL GENLERİN SAVAŞI KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? KOLESTEROL GERÇEĞİ BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? GENETİK MÜHENDİSLİK DELİ DANA GERÇEĞİ İNSANLAR KLONLANACAK MI? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ YUCENİKS SUÇLARI KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? KATİL GENLER BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ ZEKÂ KALITIMSAL MI? AKIL GÖZÜ HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI KOZMİK BİLİNÇ EVREN TURU EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ BİLİM VE İNANÇ İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? SOSYAL BİLİNÇ KİŞİLİK KALITIMSAL MI? SOSYOBİYOLOJİK GENLER

-

FEMİNİZM GENETİK Mİ? KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA

EVRENSEL ETİK AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ DOĞA, İNSAN VE ÖZGÜRLÜK GENLERİN ESİRİ MİYİZ? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM MUTLULUK SORUNU DUYGULAR KALPTE Mİ, BEYİNDE Mİ? DUYGUSAL ZEKÂMIZ SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? PİSKE, RUH VE DEPRESYON BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU?

ÖN SÖZ
“Bir zincir en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.”
Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde sorulan bir soru bazen kütüphaneler dolusu kitaptan daha fazla işe yarar. Öğrenme ile kişiyi keşif yoluna çıkaran sorular arasında sıkı bir ilişki vardır. Merak eden insan sorar ve sorgular. Merak: Bilinç düzeyimizi yücelten ve kültürel evrim sürecimizi hızlandıran bir içgüdü olarak bilinir. Bu güdünün dışa yansıyan en açık belirtileri, doymamış meraklarından ötürü ve geldikleri dünyayı tez elden öğrenmek için her şeye dokunan ve olmadık sorular soran çocuklarda görülür. Sorgulayan insanın öğrenme isteği gittikçe artar. Öğrenen insan ne kadar az bildiğini anlar. Bilgi yoksulluğundan kurtulmak isteyen kişinin merakı ve araştırma enerjisi, işte o zaman giderek artar. Bu istek ve gayret dev bir dalgaya dönüşünce, artık önünde en derin sırlar bile duramaz. Bugün yaşamımızı kolaylaştıran çok sayıda bilimsel ve teknolojik buluşu ve ulaştığımız kültürel ve etik düzeyi de bu tür merakla beslenen sorulara borçluyuz. Bu kitap da benzer bir süreçten sonra oluştu. Genetik mühendislik hakkındaki bir makale okurken, “Acaba bir ‘insan mühendisi’ olsaydım, ne tür bir bilgi birikimine sahip olmam gerekirdi?” diye kafamda ansızın oluşan bir soru sayesinde coşan merakım, zihnimde zincirleme bir reaksiyonla yüzlerce yeni soru doğurdu. Yanıtları ararken yepyeni araştırmalara sürüklendim ve edindiğim doneler belleğimdeki verilerle harmanlanınca, ortaya bu kitabı dolduracak kadar donanım çıktı. Umarım, son sayfaya ulaştığınızda sizin de zihninizde birkaç kıvılcım çakmış olur, merakınız kabarır ve farklı bilgilere veya yeni araştırmalara yönelme isteğiniz artar. Böylece düşüncelerinize, yaşamınıza veya yapıtlarınıza olağandışı bir boyut ekleme şansınız olur. Kitaptaki savlara, fikirlere ve muhakeme tarzına katılmayabilirsiniz. Fakat zaten önemli olan da kendi düşünce ve inançlarımızı karşıt görüşlerle kıyaslamak ve yeni bakış açıları ile tanışmak değil midir? Buradaki fikirleri çürütebildiğiniz oranda kişisel düşüncelerinizi sınamış ve onlara olan güveninizi pekiştirmiş olacaksınız. Kurgusu, bir “sanal insan mühendisi” ile yapılan röportaj şeklinde tasarlanan bu kitaptaki kuramların ve mantık zincirinin ancak en zayıf halkası kadar kuvvetli

olduğunun bilincindeyim. Bu zinciri kırma zevkini defalarca yaşamanızı diliyorum. Hoşça okuyun... Mehmet SAĞLAM İzmir – 2005

İLK SORU

- Efendim, detaylara geçmeden önce, bir insan mühendisi olarak, “insan nasıl bir canlıdır?” sorusuna genel bir yanıt verir misiniz?

İNSAN NEDİR, KİMDİR?
- Öncelikle şunu belirtmek isterim: Milyonlarca yıllık evrim sürecine, 50 bin yıldır ürettiğimiz bilgi ve kültür dağarcığımıza ve ulaştığımız bilimsel düzeye rağmen, insan hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında belki de hiç kalır. Çünkü insan: Sürekli değişen, gelişen, derinleşen ve derinlere indikçe kendi içsel hazinelerini ve evrenin sırlarını gün ışığına çıkarıp somutlaştıran, merakı sonsuz bir varlıktır. Çünkü o: Makroevren’de bir toz zerreciği kadar önemi ve yeri olmayan küçük bir uzaylı olmasına karşın, kendi Mikroevren’inde ve genetik şifrelerinde tüm kâinatın hammaddesini ve belki de 15 milyar yıllık tarihini taşıyan “üstün” bir canlıdır. Çünkü o: El, emek ve dil becerileri ve henüz adını bile koyamamış olduğu “gizli” yetenekleri sayesinde bugünkü uygarlık, bilim ve teknolojiye sahip olmayı becerebilmiş maharetli bir yaratıktır. Çünkü o: Hem kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmuş maddî bir yaratık, hem de görünmeyen enerji biçimleri ile iç içe ortak yaşam süren sosyobiyolojik bir canlıdır. Çünkü o: Özgürlük, estetik ve sanat gibi rafine değerleri edinebilmiş eşsiz bir varlıktır. Çünkü o: Akıl gözü sayesinde rasyonelliği, “kalp gözü” sayesinde duygusallığı ve “ruh gözü” sayesinde ruhsallığı yaşayan bilge bir mahluktur. Çünkü o: “Yazgısını belirleyen” genetik şifrelerini dahi değiştirebilen üstün zekâya ve evrenin her köşesinde gezinebilen geniş hayal gücüne sahip sınır tanımaz bir seyyah ve “kaderine meydan okuyabilen” paradoksvari bir bedendir. Çünkü o: Yüksek idealler besleyen, hayal edilmemiş hayaller kurabilen ve imgelediği soyutları üretken bilinci sayesinde bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen doğadaki en yaratıcı ustadır. Çünkü o: Yüzyıllardır “Ben neyim? Kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularını soran ve bu sorulara her çağda bulduğu farklı yanıtlar sayesinde bir kuantum parçacığı gibi sürekli başkalaşan bir değişkendir. Çünkü o: Hem öldürebilen, hem ölesiye sevebilen; aşk ve nefreti, kin ve sevgiyi

zihinlerde yepyeni pencereler açtığı için hangi pencereden. İzin verirseniz. en büyük yanlışlığı tek bir “hayalet” aramakla yapıyoruz. beni çok düşündüren bir gözlemim ve bunun yarattığı bir sıkıntım var: Komaya girmiş veya bitkisel hayat yaşayan bazı insanlar gördüm. biraz .Teşekkür ederim. duygusal ve ruhsal olan insanı tüm derinlikleriyle tanıyabilmek. Salt insan anatomisi ve psikolojisi ile uğraşan tıp bilimi bile sayıları yüze yaklaşan kollara ayrılmışken. Bilincin kapalı olması ne anlama geliyor? Daha önemlisi. Oysa “consciousness” farkına varmak kökünden türetilmeli ve farkındalık olarak tercüme edilmeliydi. Bir “insan mühendisi”nin bile kendi doğasını tahsil etmesine ömrü ve kapasitesi yetmez.. o insanların yaşayan bir bedenleri olmasına rağmen kapalı bilinçleri yüzünden onlarla iletişim kuramamanın sıkıntılarını yaşadım. O. açık bir bilinçle ilerlememiz koşuluyla.. fizyolojik olduğu kadar toplumsal.. nerededir ve nasıl oluşmaktadır?” sorusuna kesin ve kalıcı bir yanıt getirememiştir. Çünkü sadece etten. akıl. nereye bakacağımızı bilememekteyiz. İnsanoğlunun 21’inci yüzyılda kendi hakkında bulduğu kanıtların içeriği. Bunları deneyimlerken.. Yani bakış açımız hatalı. Daha sonraları düşündüğümde. hissettiğimiz ve deneyimlediğimiz soyut ve maddeötesi gerçekleri de gözardı etmeden. fakat bu kelime Türkçeye “bilmek” mastarından türetilen “bilinç” şeklinde çevrildiği için içeriği yanlış anlaşılmıştır. çizdiğimiz.Sizden apaçık yanıtlar almadan buradan gitmeye niyetim yok efendim. bilincin tanımı ile başlayarak. farkındalık hâlini mi? Ne yazık ki bilinç sözcüğü artık dilimize iyice yerleşmiş olduğu için yapacak fazlaca bir şey yoktur. yazdığımız. bizi biz yapan şeyin bilinç olduğu sonucuna ulaştım. Ama elde henüz kanıt yok diye. hakkında konuştuğumuz. Bayılan bir insan bilgilerini mi kaybeder. mantık veya uyanık olmak anlamaları yüklenerek de kullanılmaktadır.birlikte yaşayabilen ve belki de yaradılışının nedeni olan sevgiyi daha da yücelterek. Ayrıca. bu bulanık suyu biraz berraklaştırmaya çalışayım. Efendim. Yüzyıllardır yapılan bilimsel çalışmaların ve üretilen felsefelerin hiçbiri “Bilinç nedir. Kitlelere ulaşan her yeni fikir veya deney sonucu. Bunlar da zamanla değişecek ve gelecek kuşakları daha farklı buluşlar heyecanlandıracaktır. Önemli olan bunu farkındalık anlamında kullanmaktır. bilinç hakkında yapılan felsefî ve bilimsel çalışmalardan çıkan elastiki sonuçlar ise bizleri daha büyük bir açmaza sürüklemektedir. önceki çağlardan çok daha heyecan verici ve çok daha somut bir özellik taşıyor. Bu probleme ek olarak. Onu anladığınızı sandığınız anda yolun başına geri döndüğünüzü deneyimler ve bu evrimcil varlığı yeniden anlamaya koyulursunuz. Çoğu kez. bilinç nedir? KOLEKTİF BİLİNÇ -“Consciousness” kelimesi İngilizcede farkındalık anlamına gelir. kendi hakkında ancak ya genel bir kanıya sahip olabilir veya bir-iki dalda derin bilgiye ulaşabilir. ölümsüz aşka dönüştürmeyi başarabilen bir simyacıdır. .. gözümün önünde bayılan birkaç dostum oldu. dâhilerin bile yeteneklerine çok gelir.. kemikten. kandan ve sudan oluşan insan vücudunun olağanüstü işler becerebilen bir farkındalığa sahip olması sorunu insanoğlunun karşılaştığı en zor problemlerden birisidir. . Bence. görme duyusuna benzeyen bir “Kolektif Farkındalık” hâlidir. Bilinç konusu sizin gibi düşünen insanların tümünü hayrete düşüren bir olgu. Bilinç: Bir petek gibi binlerce minik gözün birleşmesiyle ortaya çıkan.

Yüz binlerce yıllık evrim sonucu genetik yapıya yerleşmiş bu yetenekler. Bir okyanus kaplumbağasının kuma gömdüğü yumurtalarından çıkan yavrularının vakit geçirmeden denize yönelmesi ve yüzebilmesi kadar bilinçli olmasa bile. şekli. Bedenimizi bir arabaya.Öyleyse. insan yavrularının da doğuştan gelen içgüdüsel bazı yetenekleri vardır: Ağlayabilmek. hem de zaten bir bedel ödememişizdir.. süt istiyor ve elini kolunu hareket ettiriyor olacak. Burada kullandığım “ham” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim. şoför durduğu yerde kalakalıyor. şoförün (bilincin) hem güven içinde yol almasını. alt beyni iyi tanımadığımız için bilinci anlamakta güçlük çekiyoruz. Bir başka tanımla Bilinç. kendimizi daha yakından tanımak ve evrimsel tarihçemizi öğrenmek adına büyük birer adım olacaktır. Çünkü o bebek ağlıyor. onun bakım ve temizliğini yapıyor.. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç. yok mudur? . beyindeki sinir hücrelerinin işlevleri sonucunda kendilerini gösterir ve bebeğin yaşaması için gerekli fizyolojik faaliyetleri kontrol ederler. Kaldı ki arabasının parçalarını (organları) ve çalışma sistemini öğrenebilmesi bile bir ömür boyu sürebiliyor. Bilinci üç ayrı kategoride değerlendirmeyi yeğliyorum: Biyolojik Bilinç. Orada beş duyusu olmayan ve görme. hem de varacağı yere kolayca ulaşmasını sağlıyor. akıllı bir kolektif enerji türüdür. Araba arıza verdiğinde. Şimdi söyleyin bana: Bu bebeğin bir farkındalık hâli var mıdır.. iş göremez duruma düştüğünde ise bir mezarlığa törenlerle ve gözyaşları ile gömülüyor. Cansız . hızı ve parçalarının kalitesi. yapıtları ve anıları kalıyor.. öğrenmemize. Bence. araba (beden) şoförsüz (bilinçsiz) bir işe yaramadığı gibi. insan olarak hem araba. onu geliştiriyor ve onun sayesinde varmak istediğimiz hedeflere doğru ilerliyoruz. şoför de arabasız var olamıyor. Bu sözcük. .. Görüldüğü gibi. Beyne bu özellikleri kazandıran kaynak hücrelerimizdeki genetik şifrelerdir. onu kullanıyor. hem de arabanın sahibi ve şoförü durumunda olduğumuzu görebiliriz. süt emmesini bilmek ve anne kokusunu tanımayı hemen öğrenmek gibi. Her insan ya da her canlı temel ve “ham” bir bilinçle dünyaya gelir. çevreyle iletişim kurmamıza ve iş görebilmemize imkân tanıyan ve canlı birer varlık olarak yaşamamızı sağlayan. tatma ve dokunma özürlü bir bebek doğmuş olsun. Geriye sadece şoförün eşyaları. Dünyada böbreklerinin nerede olduğunu bilmeyen 900 milyon insan varmış. Şoför arabasını nasıl kullanacağını -birkaç temel manevra dışında doğarken bilemiyor ve iyi bir sürücü olması uzun ve zahmetli bir eğitim sürecinden sonra ancak kısmen gerçekleşiyor. ona yardımcı olan bir usta şoför (alt bilinç) var.Doğru düşündünüz.daha açar mısınız bu tanımı? . henüz tıp ve diğer bilim dallarınca bile tam anlamıyla bilinemiyor. Arabanın rengi. Doğuştan bize hangi temel ve ham bilinç verilmişse. pencereden görünen şu doğum hastanesine gidelim. Beynin yüzde 72’si olan alt beyinde olup bitenleri ortaya çıkarmak. işitme.. iç ve dış dünyamızda görünen ve görünmeyen pek çok şeyin farkına varmamıza olanak veren. beynini tanımayanların sayısı 5 milyardan fazladır. Buradan anlaşılıyor ki: Acemi şoför (üst bilinç) daha arabasını kullanmayı öğrenmeden önce. beş duyu organı ve diğer yetilerimiz sayesinde. bilincimizi de arabanın şoförüne benzetirsek. bilinci irdelerken onun farkındalık düzeyini belirleyen etkenleri açıklamada çok işe yarayacaktır. koklama. Fakat “Serebral Korteks” veya Beyin Kabuğu denen ve beynin üst tabakasını oluşturan o ince bölümün altında kalan kalınca tabakanın tam olarak ne işler becerdiği. gelin sizinle kısa bir sanal yolculuk yaparak.Olması gerekir. Fakat arabaya sahip olurken hem bir seçme hakkımız olmamıştır. Belki de.

Zira. iki elin sesi var” özdeyişi. İki eli matematiksel olarak. Yıldız tozlarından yapılmış. Biyolojik Bilinç tek başına fazlaca bir işe yaramaz. Bu ses. Bakınız. . -Özür dilerim ama toplamın artısı ne demek. O da Kozmik Bilinç’tir. Bebeğin Biyolojik Bilinç’ini iş gören ve üretim yapan bir sisteme entegre edecek olan bir başka dış etkene gereksinim vardır.. sosyobiyolojik ve kozmik bir canlıdır. sadece bir insan kafası değil. “Bir elin nesi var. üç aylık bir bebekten çok fazla bir şey beklenemeyeceği gibi. bir elde mevcut değildir. insan. Bunları isimlendirmişiz. Ulaşılan olgunluğun. bu denklem ( 1 + 1 = 2+ ) şeklinde olmalıdır. O nedenle. bu gizeme en yalın biçimde işaret etmektedir: Bir bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından fazladır... kişiyi evrensel. 64 parça enstrümandan oluşmuş ve diyelim ki Beethoven’in dokuzuncu senfonisini çalan bir orkestranın hiçbir aletinde o senfoni mevcut olmadığı hâlde. Şu üç sembole dikkat ediniz: 1) Kavis ) 2) Daire 3) İki nokta . O da Sosyal Bilinç’tir. Bunun gibi.. tam anlayamadım. vücudumuzdaki tüm dokuları ve sistemleri üretme bilgisini taşırlar. tek gözlü. yaratıcı ve eşsiz kılması için de Kolektif Bilinç’i tamamlayan üçüncü bir kaynağa gerek vardır.. Bunları formülize ederek şöylece özetlemek istiyorum: Kolektif Bilinç denilen olgu: Biyolojik Bilinç. tanıyoruz ve kullanıyoruz. Oysa. Bu sistematik bilgilerin işe yaraması için genlerin canlı ve “bilinçli” olması gerekir. Buradaki artı değer. belki de anlayamadığımız tüm fenomenlerin sırrı bu artı sözcüğünde saklıdır. yani gülümsüyor olmasıdır. İşte ben buna Biyolojik Bilinç diyorum. ( 1 el + 1 el = 2 el ) şeklinde ifade eder ve bunu doğru kabul ederiz. Fakat bu üç ayrı sembol biraraya geldiğinde ortaya kendiliğinden artı bir değer çıkacaktır: Bir yüz resmi.. aynı zamanda o insanın duygusal hâli. 64 parça alet ruhumuzu okşayan bir müzik parçasını bir artı değer olarak ortaya çıkarır. uzak ve yakın dış çevredir. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç toplamının artısıdır.. Türk kültürünün en görkemli müzesi atasözlerimizdir. ARTILARIN SIRRI -İşte. Yani kişilik oluşumundaki en etkin faktör toplumdur.. ama sayı iki olunca. Bu kaynağı kullanamayan bir bilinç. iki elin toplamı fazladan bir de alkış sesi ortaya çıkarır. bir “artı değer” olarak ortaya çıkar. ruh sahibi ve düşünebilen bir varlık.atomlardan yapılmış DNA moleküllerini oluşturan genler. fakat capcanlı. yetersiz bir bilince sahip demektir. Fakat tüm beceri ve yeteneklerine rağmen. Sosyal Bilinç olmadan bebeğin Biyolojik Bilinç’i onu toplumsallaştıramaz ve olgunlaştıramaz..

tüm evren canlılarla dolup taşardı. . kritik kütle denen büyüklüğe ulaşınca. Fiziğe göre. Şöyle bir örnek verelim: İstanbul’un üstünden uçakla geçerken dışarı bir elma atsanız. elektronları atomlara ve atomları atomlara bağlayan güç. isterseniz 3 gruba ayırdığınız Kolektif Bilinç’in önce biyolojik kısmını irdeleyelim. ama bu gücün artı bir değer olduğunu biliyoruz. atomların birleşmesiyle ortaya çıkan maddelerdir. Biyolojik Bilinç’i biraz daha açar mısınız? BİYOLOJİK BİLİNÇ . yerçekimine yine sahip olur ve elmayı kendine çeker.Kuvvetli Güç (Strong Force). embriyon döneminden ölüme kadar sürekli atan bir kalbe. Buradan çıkarılacak önemli dersler ve yorumlar vardır. iki elin sesi gibi bir artı değerdir. ancak 200 kilometre çapında bir kara parçasına dönüştüğü zaman mümkün olmaktadır. hayat yaratma gibi bir yetenekleri olsaydı. küresel bir şekil almaya başlar. Böylesine karmaşık ve 100 milyar hücreden oluşan bir beyne.Zayıf Güç (Weak Force). yerçekimi kazanacak kadar yeterli kütleye sahip değildir. bulut. Bu sebepten dolayı uzaydaki tüm büyük kütleler küre şeklindedir ve dönerler. biraraya gelen atom ve moleküller. elma yere düşer. Şekil: 1 Eğer atomların can verme. . . uzaya çıkarır ve bir uzay aracından üstüne bir elma bırakırsanız. ânîden bir fazlalık olarak yerçekimine sahip oluyorlar.Yerçekimi Gücü (Gravity). Buna ilave olarak. demir. atom çekirdeğini birlikte tutan ve radyoaktiviteyi sağlayan güç. böyle bir artı değer olduğu inancındayım. her hücre ve her sistem hücre çekirdeğindeki kromozomlara hapsolmuş genetik şifrelerin eseridir. Bu güçler -bir kuvvetli yapıştırıcı gibi. ama neden cansızlar? Yaşayan tüm canlılar da atomlardan oluşmuş. . hava. kumaş vs.parçacıkları ve atomları birbirine bağlayarak. Demek ki çoklukta eşitlik bozuluyor. her doku. Bu da artı bir değerdir. İşte ben. trilyonlarca hücreden yapılmış ama sadece maddeden ibaret olan bir vücuda ve bunlara can veren bir ruha sahip olan insanın artı değeri ise. Çünkü uzayda yerçekimi yoktur ve İstanbul kentini üstünde tutan kara parçası.Efendim. Küreselleştikten sonra da kendi ekseni etrafında dönmeye başlar. elma havada asılı kalır İstanbul’a düşmez.Bir başka önemli örnek daha vermek isterim.Bedenimizi oluşturan her organ. Bu fazlalık. bir kütlenin yerçekimine kavuşması. bilinç denen Kolektif Farkındalık’tır. Peki onlar neden canlı? Farkı . Bunlardan yerçekiminin nasıl oluştuğunu bilim henüz çözmüş değil. Çünkü her şey atomdan oluşmuştur: Dağ.Elektromanyetik Güç (Electromagnetism). kütle hâlindeki atomları birbirine bağlayan güç. içinde yaşadığımız evrenin ve bizim var olmamızı sağlarlar. cansız atomlardan oluşmuş DNA molekülünün bir parçasıdır. Marmara bölgesi uzayda öylece durmaz. cam. taş. Molekül dediğiniz şey. boya. Gen dediğiniz şey. fırça. atom çekirdeğindeki kuarkları birlikte tutan güç. Peki bunlar da atomdan yapılmış. Evrenin ve maddenin var olmasını sağlayan dört çeşit güç vardır: . nasıl oluştuğu henüz bilinmeyen ve bilimin en büyük bulmacalarından biri olan bilincin. su. O hâlde: Marmara Bölgesini uzaya çıkarırsanız. Yani. Fakat İstanbul’u tüm ilçeleri ile birlikte oyup.

Hızları saniyede binlerce kilometredir. . lütfen devam ediniz. çekirdeğin etrafını bir koza gibi örecekler ve bir vantilatör pervanesinin dönerken oluşturduğu o bulutumsu görüntüyü sergileyecek lerdir. Bu toz zerreciklerinin aradaki onca boşluğa rağmen çekirdeğin etrafında büyük bir hızla ve her yöne doğru ‘delice’ döndüğünü düşünelim. Bu sohbetimiz kitap hâline getirilecek. .999’u boşluktur: Bu boşluğun ortasında duran bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında hızla döndüğü için bulutumsu ve titrek bir küre oluşturan elektronlardan oluşmuştur. kendi bilincini daha iyi anlar ve onu daha detaylı analiz etme becerisini geliştirir. Çünkü bulundukları yeri kestirmek istediğimiz saniye içinde bile milyarlarca yerde bulunmuş olurlar! O nedenle atomun içine elektron hızından daha düşük bir hızla hareket eden hiçbir şey giremez. Elektronlar negatif(-) yüke sahiptirler ve sıfıra yakın bir kütleleri vardır. bilgilenmek isteyen sizdiniz. . en küçük atom olan hidrojenin bir tek elektronu vardır ve çekirdek etrafında bir saniyede milyarca devir yapabilir. Okuyucuların atomla ilgileneceğini sanmıyorum.anlamak için -izin verirseniz. Her bir devri değişik bir yörünge çizerek yaptıkları için de. . İşte maddenin cevheri bu iş-yapan enerjidir. her yerde “hazır ve nazır” görünürler. . Ben buna Akıllı Enerji diyorum. Enerjinin ne kadar üstün bir bilince sahip olduğunu -Mikroevren dediğimhücrelerimizi ve genlerimizi incelerken görebiliyorum..atomun yapısından biraz detaylı söz etmek istiyorum. Bir bilye şeklindeki atomun % 99.Efendim oraya girmeyelim isterseniz. Bu yarıkürenin bir eşini daha ters çevirerek altına yerleştirelim. saf enerjidir. Elde ettiğimiz bu kocaman küre atomu temsil etsin. Bunun tam ortasına havada durabilen bir tuz tanesi koyalım. 100 milyon tanesi bir araya geldiğinde bir toplu iğnenin başı kadar olur. İşte kubbenin içindeki boşluğa oranla. Örneğin. Bunların özü ise somutlaşmamış.Peki.O zaman pek çok okuyucunuzu. Unutunuz..Teşekkür ederim..tuz zerresine oranla bir toz zerresi kadar bile olamazlar. çok hızlı dönen bir pervanenin içine bir çubuk sokulamayacağı gibi. Bu bir yarımküredir. Atom denilen şeyin özü proton. Elektronlar -çekirdekten 2 bin kat daha hafif oldukları için.Mikroevren derken neyi kastediyorsunuz? . Şöyle bir berzetme yapalım: İstanbul’daki Sultanahmet Camiî’nin o muazzam kubbesini düşünelim.. Bu durumda. evrenin ve kendi yapılarının temelini oluşturan atomların somut bir resmini zihinlerine oturtmalarından mahrum edeceksiniz demektir. Proton ve nötron olarak bilinen parçacıkların özü kuarklar ve gluonlardır.Atomun yapısını zihnimize oturtmadan bu mikroskop ötesi evrenin ne olduğunu ve o esrarengiz yapısını anlamamız mümkün olamaz. . Şekil: 2 Atom o kadar küçüktür ki. atomun çekirdeği ancak bu büyüklükte olur. nötron ve elektrondur. Atomun yapısını iyi anlayan kişi.

Çünkü elektronlar yüksek hızlarından dolayı güçlü bir merkezkaç kuvveti oluştururlar ve bu çekim gücüne karşı koyarlar. Kuarklar üç çifttir ve üç teki protonu. Dolayısıyla evrende somut olarak gözlenen canlı ve cansız her şey enerjinin “donmuş” biçimidir ve kuarklardan oluşmuştur. Çekirdek bu yüzden pozitif yük taşır. Tek hücreli ilk canlının tuzlu suda ortaya çıktığı savunulur ve canlı hücrelerin oluşması için su ve tuz ile birlikte dış yörüngeleri ”elektron açlığı” çeken karbon. Bu istek yüzünden. Radyoaktif ve en ağır madde olan uranyumun atom ağırlığı ise 238’i bulur. Örneğin en basit element olan ve oksijenle birleşerek içtiğimiz suyu oluşturan hidrojen atomunun sadece bir elektronu ve bir protonu vardır. benim Biyolojik Bilinç dediğim akıllı enerjidir. Çünkü her atom en dış yörüngesindeki elektron sayısını sekize tamamlamak ister. milyarlarca yıldız kümesini meydana getiren onca somut enerji. diğer elementlerin dış yörüngelerindeki elektronları koparıp almak veya paylaşmak ihtiyacı ‘hisseder’. üç teki de nötronu oluştururlar. kükürt ve fosfat atomlarına gereksinim vardır denir. Yani evrenin . . normal hâlde yanarken çıkardığı enerjiden 3 milyon kat daha fazladır. Ana hatlarıyla atomun tasarımı budur ama her atom birbirine benzemez.Atom çekirdeği pozitif (+) yüklüdür. hayat kazanamaz ve hiçbir gen iş göremez. 6 protonu ve 6 nötronu mevcuttur. Bu yüzden negatif (-) yüklü elektronları kendine doğru çeker. ama somutlaşarak maddeye dönüşme özelliğine sahiptir. Fakat. Bir başka örnek de tuzdur: Sodyum atomunun dış yörüngesinde bir elektron. gümüşün başka. Atomun içinde büyük miktarda enerji depoludur. Kuarklar var. bitkilerin ve mikro organizmaların maddî vücutları. Ve tüm insanların. Öyle ki. bir bardak suda o kadar molekül olduğu söylenebilir. Bu moleküllerin milyonlarcası da birleşerek. Canlıların temel hammaddelerinden olan karbonun 6 elektronu. Çekirdeği oluşturan iki tür parçacık (partikül) vardır. molekülü ortaya çıkarırlar.Biraz da molekülden bahseder misiniz? . dışında başka yörüngeler oluşur. evrendeki en güçlü çekim kuvvetidir. Fakat bilimsel tahminlere göre.Evet. Sözgelimi iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşir ve su molekülünü oluştururlar. Enerji gözle görülmez ve soyut hâldedir.Peki atomun hemen hemen tüm ağırlığını oluşturan çekirdek neden bu kadar ağırdır? Nötron ve protonların içinde başka şeyler mi var? . uranyumun daha başkadır. Bir okyanusta kaç bardak su varsa. Proton pozitif yüklüdür. hayvanların. Bir yörünge (orbital) yeterince elektronla dolunca. . Çekirdeğinde 83 adetten fazla proton bulunduran atomlar kararsızdırlar. Bu parçacıkların bulunuşuyla atomun yapısı çok daha iyi anlaşılmıştır. Oksijenin atomu başka. Saf enerjiden oluşan kuarklar birbirlerine çok güçlü bir enerji bağıyla sımsıkı sarılmışlardır. oksijen. klorunkinde yedi elektron olduğu için. Bu sayede. hidrojen. Doğadaki elementlerin birbirinden farklı olmasının nedeni de atomların farklı olmasındandır. en az iki elementin farklı atomları birleşerek.. nitrojen. Nötron yüksüzdür. Bu enerji olmadan hiçbir molekül canlanamaz. evrendeki soyut ve maddeleşmemiş enerji miktarının ancak yüzde 10’u kadardır.. kullandığımız su hâline gelirler. bu elektron paylaşımı sayesinde meydana çıkan moleküller ve bunlardan oluşan proteinlerden ibarettir denir. Bu. bunlar yan yana geldiklerinde ayrı durmaya dayanamazlar ve birleşerek tuz molekülünü yaparlar. ama tamamen çekemez. Bu da radyoaktivite dediğimiz radyasyona neden olur. yüksek ısı ile yanan taş kömürünün atom enerjisi. Çok ağırlaştıkları için parçalanabilirler. nötron ve proton.Molekül atomların ilginç bir “alışkanlığı” sayesinde oluşur: Atom çekirdeğinin etrafında yörüngeler çizerek dolaşan elektronların tümü aynı yörüngede bulunmazlar. bu düşüncelerde gözden kaçan şey. Bu nedenle karbonun atom ağırlığı (çekirdek ağırlığı) 12 kabul edilir.

çünkü insanoğlu hayal ettiği her şeyi bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen yaratıcı bir farkındalığa sahiptir.000 km/saniye) daha hızlı hareket edemez” dedi.Memnuniyetle. somut bir yöntem olduğu için herkese öneriyorum. ruhun embriyona girişi ile mi. Bu yumurtalar rahime girecek spermleri 4-5 gün bekledikten sonra ölürler. Eğer rahimde sperm varsa.Bu konuyu merak edip araştırmış insanların birçoğu. . bu mutlaka gerçekleşecek demektir. Benim de inancım budur. hayatın o anda başladığını kabullenmekten başka seçeneği kalmaz. Bunun tam olarak ne tür bir enerji olduğu ve nerede bulunduğu henüz anlaşılmış değildir. O nedenle ben. Yüzme diyorum. Mersin’den Kıbrıs’a zamk dolu bir denizde yüzerek gitmek kadar zor bir uğraştır. Bu durum adetten kesilinceye kadar yaklaşık 400 kez devam eder. Fakat bu salgılar spermaya zamk gibi gelen. tüm maddeötesi ve ruhsal fenomenleri enerji temeline indirgeyerek irdelemeyi. Döllenmiş yumurtaya ulaşıncaya kadar ana rahminde gelişen olayları detayları ile öğrenen bir insanın. hayatın döllenme ile başladığına inanırlar. bunların çok ötesinde gelişmeler yaşanacağını görebiliyorum..Bu bilinci daha yakından tanımak için genlerin yaptıkları o olağanüstü işlerden söz eder misiniz? Örneğin hayat ne zaman başlıyor: Döllenmenin başladığı anda mı. Ama bu süre boyunca.yüzde 90’ı Karanlık Madde (Dark Matter) denilen bir enerji türünden oluşmuştur. Çünkü bunca bilinmeyene doğru yol alırken ayağımızı basabileceğimiz bir zemin olması lazımdır. Her kız çocuğu. 1905 yılından beri bilim adamları bu kuram çerçevesinde düşünüyor ve araştırmalar yapıyorlar. spermleri haberdar etmek için “ben buradayım” dercesine rahime birtakım salgılar gönderirler. ruhun ve hayat denen canlılık sebebinin temelini bu yüzde 90’lık. . 100 milyon tanesi ancak bir tatlı kaşığını dolduracak kadar küçük olan spermlerden güçsüz olanlarının hepsi hayatlarını yolda kaybederler. . Bu yaratıcı bilinci de hücrelerimizdeki genlerin yaptığı o inanılması güç ve maharetli işlerde açıkça görebiliyorum. Bir benzetme yapalım: Rahimdeki kalın sıvıların içinde yüzmek. Ergenlik çağına gelen kızların yumurtalıkları her ay (25-40 gün) bir veya birkaç yumurtayı dölyatağına bırakmaya başlar. Ve ben bunu hayal edebiliyorsam. sizi bu inanca götüren etken nedir? . fakat evrendeki Kozmolojik Sabit’in tamamlanması için bir “boşluk enerjisi” olması gerektiği hesap edilebilmektedir.. ona doğru hızla yüzmeye başlarlar. Bu zemin enerji olmalıdır.Peki. rahim iç duvarına tırmanarak. çünkü rahim duvarındaki salgılar minik spermler için bir deniz gibidir.. Ama belki yarın. O nedenle. . tezahürlerini bilemediğimiz enerjide aramak gerekir. belki de 100 yıl sonra bu kural da değişecek ve yeni hız limitleri ve dalga boyları keşfedilecek mutlaka. 200 yıl sonrasının dünyasını ve bilinç düzeyini hayal ettiğimde. kalın sıvılardır. Bence. yumurtalıklarında bekleyen bir-iki milyon yumurta ile dünyaya gelir. pek çok soyut kavramın.. yoksa doğum anında mı? HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR . ana rahminde kalbin atmaya başlaması ile mi. İşte ben asıl buna Doğal . Einstein yıllar önce bir kural koydu ve “hiçbir şey ışık hızından (300.O gelişmeleri sizin ağzınızdan dinlemek isterdim. işte o zaman dünyanın en anlamlı ve en büyüleyici yarışı başlar: Yumurtanın varlığından haberdar olan spermler.Döllenme sürecinin o gizemli mekaniğini bilen herkes bu kanaate kolayca varır.

Başlangıçta 2 gözlü bir tüp şeklinde olan bu “ilkel” kalbin birdenbire bir nabız hareketi kazanması da son derece gizemli ve akıllara hayret veren bir oluşumdur ama bu atış hareketi yaşamın başlangıcı değil.. duyguların ve hatta düşüncenin oluştuğu bir merkez durumuna getirmiştir.Seleksiyon derim: Güçsüz spermleri ayıklama sınavı. Bunlar her hücremizde aynı sayıda ve aynı yapıdadırlar.Teşekkür ederim. en romantik ve en anlamlı eylem başlar: Yumurta çekirdeği spermaya doğru bir koşu başlatır ve iki “sevgili” hücrenin tam ortasında -eski Türk ve Amerikan filmlerinde olduğu gibi. Aynı salgıyı yumurta da salgılar ve spermlere yardımcı olur. Fakat spermlerin bir yeteneği daha vardır: Denizde gidiş yönüne doğru dalga yaratmak.Sizi bu kanıya ulaştıran başka nedenler de vardır mutlaka. en hızlı gelişen organ kalptir ve ondan çıkan damarlardır. Ve aceleleri vardır çünkü ömürleri sadece 2 veya 3 gündür... yumurtanın etrafında “dört dönen”. Ama o anda belki de mikrokozmostaki en zarif. .. . oksijen.sarmaş dolaş birleşirler.. İşte. “sevgilisi” yumurta çekirdeğine kavuşmak için.Peki. Ayrıca. . o kalp ve nabız atışı durunca ölüm geldiğine göre. Bu maddelerin onlara ulaşması için bir kan dolaşım sistemine gerek vardır. Şampiyon sperm. Çünkü onun da yaşaması için spermanın baş kısmındaki diğer 23 Y-kromozomu ile birleşmesi gerekir. Ve sonra misafirin içeri girmesiyle. bu kez yine zamk gibi kalın sitoplazma içinde son bir depar atmak zorunda kalır.. Çünkü. itiraf etmeliyim ki ben de üçüncü haftayı hayatın başlangıcı olarak kabul ediyordum. Böylece.. yeni bir hayat anlamına gelen 23 çift kromozom formuna girerler.. zarı yırtmak için bir kılıçbalığı gibi birbiri ardından sortiler yapan ve “lütfen beni içeri al” dercesine adeta yalvaran on binlerce spermden sadece bir tanesi amacına ulaşır. Açılan “kapıya” en yakın sperm içeriye çivileme bir dalış yapar. yaşam enerjisinin orada vücuda girdiğini düşünüyordum. Aynı amaç 4-5 günlük ömre ve spermalardan 85 bin kez daha büyük cüsseye sahip olan yumurta için de yaşamsal önem taşır. Salgıladıkları bir kimyasal sayesinde rahim kaslarını uyarır ve açılıp kasılmalarını sağlarlar ve bu hareket sayesinde ilerlemelerini kolaylaştırırlar. hem de yumurta çekirdeğini ölümden kurtarır. Döllenmiş hücre birbiri ardından bölünmeye ve çoğalmaya başlar. Biyolojik varlığımızı oluşturan kromozomlarımız 23 çifttir. kalp ne zaman atmaya başlar? . hem spermayı. Fakat cinsiyet hücreleri olan yumurta ve spermde sadece 23 tek hâlinde bulunurlar. ne zamandır? .. Dışarıda kalan spermlerin kaderi artık bellidir: Ölüm.. Hayatın başlangıcı bu an değilse. Ortalama. Amaçları ölmeden önce belki de 80-90 yıl sürecek yeni bir hayata kavuşmaktır. Kaybetmenin cezası ölüm olan bu maratonun finali şöyle gerçekleşir: Dışarıdaki “yalvarışları” ve “kapı çalmaları” hisseden yumurta çekirdeğindeki genler hemen bazı enzimler ürettirirler. bir sonuca ulaşmak için kurduğunuz mantık zincirinde bir halka olması kolaydır. Fakat kalp atışı döllenme kadar zor ve . yarışı kazanıp. zor bir konuyu basite indirgeyen birini bulmuşken. yumurtaya ulaşabilen güçlü ve sağlıklı spermler onu delmek ve çekirdeğindeki diğer 23 tek X-kromozomu ile birleşmek isterler. Hele sizin gibi.Bu açıklamalardan önce. onu sezgilerin. Kalp.. . bu konuya ilginiz büyük.Yüzünüzdeki ifadeden anlıyorum ki.. O nedenle. başlamış bir yaşamın devamı ve sürekliliği içindir.Haklısınız. Çünkü tarihten beri kalbe gösterilen teveccüh. açılan delik kapatılır. döllenmeden 21-25 gün sonra atmaya başlar. 80 milyonda bir ihtimalle.. Böylece bir fermuarın iki yarısı gibi dizilmiş X ve Y-kromozomları birleşerek.. Hücreler çoğaldıkça. O nedenle. glikoz ve protein ihtiyaçları artar. Bu “evlilik” bir insan ömrü boyunca süren ve belki de en mutlu ve en üretken bir birlikteliği başlatır. Bu enzimler hücre zarını eriterek küçük bir delik açarlar.

önemli bir fonksiyon değildir. Şöyle ki: Konuşmamın başlangıcında sözünü ettiğim artıların sırrı kuramına geri döndüğümüzde, çok sayıda hücrenin bir araya gelmesiyle oluşan artı değer; bu nabız atışı olmaktadır. Bu durum diğer bütün organlar için de geçerlidir. Belli bir hücre sayısına ulaşan böbreklerin ânîden ayrıştırma ve süzme işine başlaması ya da çocuk doğar doğmaz akciğerlerin ilk nefesini alması da kalp atışı kadar mucizevi bir artı değerdir. Ve ayrıca bazı genlerin zamanı gelince açılması, yani biyolojik saatin tam vaktinde alarm zilini çalması da doğaüstü bir bilincin eseridir. Bakınız, kanda mikrogramlarla ölçülen bazı büyüme hormonları vardır. Bunlar çok salgılanırsa kişinin cüssesi büyük; az salgılanırsa küçük olur. Büyüme 26-27 yaşına kadar gittikçe azalarak devam eder. Büyümenin o yaşta durması da. bu zamanölçer akıllı bilincin bir eseri olmak zorundadır. - Efendim, aklıma bu noktada gelen bir soruyu sormadan bu konuyu

kapatmak istemiyorum: Ana rahmindeki süreçte oluşan beyin, çocuk doğmadan önce düşünmeye başlıyor mu? Düşüncenin kendisi de artı bir değer olabilir mi?
DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN - Birlikte düşünelim... Döllenmiş yumurtanın ilk 14 günlük hâline zigot, sonraki 42 günlük şekline de embriyon denir. 56 günlük embriyon, bakla büyüklüğünde minyatür bir insanı andırır. Bu devreden sonraki minik insana da fetus adı verilir. Fetus 3 santimetre uzunluktan 50 santimetreye 7 ay içinde ulaşır ve 9 ayda 1400 kat büyüyüp, 3 kiloyu geçmiş olarak doğar. 38-39 hafta süren bir değişim ve gelişim sürecinden sonra, üst beyni (korteks) boş, alt beyni yarı dolu bir canlı olarak ilk nefesini alıp, anne kokusu ile tanışır. Yapılan son araştırmalar, bebeğin ana rahmindeyken de bazı duyularını kullandığını göstermiştir. Bu sayede bebeğin beynine dış dünya ile ilgili bazı bilgiler kaydolur. Örneğin, nasıl ki annesinin kalp atışlarını duya duya bir ritim hissine sahip oluyorsa; dışarıdaki sesli müzik parçalarını dinlediği zaman da notaların farklı tonları olduğunu ayırt edebilme becerisine kavuşur. Fakat merak ettiğiniz o düşünce sürecine girmesi henüz gerçekleşmemiştir. Ama ana rahminde öğrendiği “bilgileri” doğduktan sonra gelişen düşünce sisteminde kullanacaktır. Çocuk düşünme yeteneği ile doğar. Bu yetenek Biyolojik Bilinç’in en önemli ögesidir. Ve canlı hücrelerdeki o yaşam bilinci sayesinde çalışıp iş gören DNA moleküllerinde bile mevcuttur. Fakat düşünme yetisi buğday tanesinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği evrelerde olduğu gibi, doğduktan sonra gelişmek için çok şeye gereksinim duyar, çünkü henüz hamdır. Bunların başında, 5 duyu aracılığı ile dış dünya hakkında alınan bilgiler, bu bilgilerin kavram olarak isimlerinin öğrenilmesi ve bunların anadili vasıtasıyla anlatılır hâle getirilmesi vardır. Yani, olgunlaşmamış olarak doğan düşünce yetisi bir anadil olmadan gelişme olanağı bulamaz. İşte, insan beyni için en önemli şeylerden biri olan dil öğrenme ve konuşma işi de büyük çapta korteksin marifetidir. Ben buna üst beyin diyorum. Genlerimizin dış dünyadan topladığı yararlı bilgileri kromozomlara kodlayarak yerleştirmesi çok yavaş işleyen bir sistemle gerçekleşiyor: çünkü bu bilgilerin, bireyin üremesi ve yaşaması için gerçekten işe yarayıp yaramadığını yüzlerce kez test ettikten sonra karara bağlıyor ve sınavı geçenleri bünyesine alıyor. Oysa, insanın değişen iç ve dış koşullara anında yanıt vermesi gerekiyor bazen. Verilecek anî bir karar kişinin yaşamını kurtarabiliyor. Geç kalındığında bunun bedeli ölüm olabiliyor. Öyle görünüyor ki: Doğa, bu bilgi alma ve kullanma işini daha hızlı sağlamak ve

saniyelik refleksler gösterebilmek için, genlerden daha pratik olan bir cihaz icat etmiş: Beyin... Böylece genler ve beyin kapsamlı bir koordinasyon içinde çalışarak, beyni olan canlıları daha etkin ve daha aktif kılmışlar. Örneğin genler, ateşin yakıcı olduğunu haber verecek sinir sistemini yapıyor; beyin de bu sayede ateşten uzak durulmasına karar verip, organları ânîden harekete geçiriyor. İçgüdü ile düşünce arasındaki nüans da burada kendini gösteriyor. İçgüdü: Genlere yerleştirilmiş doğal bilgidir ve davranışlarımızı oluşturuyor veya etkiliyor. Düşünce: Dış çevreden öğrenilen bilgilerin harmanlanması sonucu oluşuyor ve davranışlarımızı değiştirmeye yarıyor. Toplumdaki genel kanı; içgüdünün kötü ve “geri” bir duyum, düşünceninse iyi ve “ileri” bir yetenek olduğudur. Fakat bu yanlış inanç artık değişmek zorundadır. Genetik şifreler birer birer çözüldükçe, içgüdülerin en az düşünce kadar hayati önem taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır. - Efendim, bizi biz yapan organ olan beyni daha iyi tanımak için, üst ve

alt beyin hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
ÜST BEYİN - Memnuniyetle... Herkesin beyni vücudunun yüzde 2’si büyüklüğünde ve iki yumruğu kadardır. Üst kısmı ceviz içi gibi buruşuktur. Beyin Kabuğu da denen bu bölüm, sadece insanlarda vardır ve beynin yüzde 28’i büyüklüğündedir. Açıldığı zaman orta büyüklükte bir mendil kadar olan bu tabaka, insanın bu denli çaplı düşünceler üretmesini sağlayan bölümdür. Korteksi söküp çıkarırsanız, insan ilkel bir canlıya dönüşür: Konuşamaz, düşünemez ve üretemez. 30 milyar kadar sinir hücresinden (nöron) ve milyarlarca Glia hücresinden oluşan korteksin faaliyetlerinin yüzde 90’ı sadece iki organa ayrılmıştır: Eller ve ağız. Öyle ya; ellerimizi bu kadar maharetle kullanamasaydık, bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeye ulaşmamız mümkün olur muydu? Beyin, 17 bin kadar sinir hücresinden yapılmış bir “kablolu devre” sayesinde ellerle ve 10 parmakla sürekli haberleşir, son derece hassas duyumlar alır ve geri gönderdiği sinyallerle parmaklara en hassas işleri yaptırır. Bir keman üstadının gözlerini kapayarak, binlerce notadan oluşmuş bir konçertoyu hatasız çalabilmesi, başka nasıl gerçekleşebilirdi ki? Gözlerimizin bile seçemediği bir şırınga iğnesinin upuzun deliğini açabilmemiz, ancak bu gelişmiş parmak hassasiyeti sayesinde mümkün olmaktadır. Ellerinizi iki yana bağlayıp birkaç saat dolaşırsanız, ne denli yarım adam durumuna düştüğünüzü daha iyi anlarsınız. - Bu durumda, Karl Marx’ın “emek en yüce değerdir” demesi boşuna değilmiş

demek.
- Evet, ama Marx madalyonun bir yüzünü görmüş. Diğer yüzünü de Descartes görmüş ve “bizi insan yapan dilimizdir” diyerek büyük bir gerçeği yakalamış. Ağzımızın iki önemli işlevinden birisi yaşamak için beslenmek, diğeri de konuşmaktır. İnsan dilsel ögeler ve konuşma yeteneği sayesinde düşünebiliyor ve kültür oluşturuyor. Kavramların birer ismi olmasaydı, onları zihinde harmanlamak anlamına gelen düşünce de olmayacaktı ya da en ilkel hâliyle kalacaktı. - O zaman bilinç dediğimiz farkındalık da olmayacaktı belki... - Hayır, olurdu ama hayvanlarınki gibi temel bir farkındalıkdan öteye gidemezdi. Ben esasen ellerin ve dilin, beyin için bu kadar önemli olmasının ana sebebinin alet yapmak veya konuşabilmek değil, bir “üstün bilinç” yaratmak amacından kaynaklandığı inancındayım. Üstün bilincin üstün olmasının bir başka nedeni de geç işleyen evrimsel adaptasyon kurallarına uymaması ve sürekli başkalaşmasıdır. Bu sayede anlık veya günlük evrimler yaşar ve hızlı bir şekilde üst evrim basamaklarına yükselir.

Bu mantık zincirinin sonucu olarak şu çıkarımı yapabiliriz: Beyin Kabuğu, farkındalık düzeyinin yükselmesinde çok büyük rol oynar ve bizi diğer canlılardan ayıran pek çok özelliğe sahip olmamızı sağlar. - Korteksin önemi belli oldu, ama alt beynin önemi daha mı az acaba? ALT BEYİN - Aslında, beyne bir bütün olarak bakmak gerekir; çünkü beyin hücreleri sürekli olarak birbiriyle bağlantılar ve düşünce devreleri kurarlar. Sağ yarımküre, sol yarımküre ile; alt beyin, üst beyinle sürekli iletişim hâlindedir. Beynin yüzde 72’sini alt beyin oluşturur ve 70 milyar kadar hücreden oluşmuştur. Korteksi “iyi” tanımamıza rağmen, alt beyni daha az tanıdığımız bir gerçektir. Fakat vücudumuzdaki organlarla sürekli iletişim hâlinde bulunduğunu ve bir kumanda merkezi görevi gördüğünü biliyoruz. Psikoloji biliminin ortaya çıkışı ile başlayan bilinçaltı, alt benlik, ve süper ego gibi kavramların da bence alt beyinle sıkı bir ilişkisi vardır. Bunun ötesinde; telepati, altıncı his, telekinezi, teleportasyon, sezgi, önsezi, Duyular Dışı İdrak (Extra Sensory Perception) ve hatta inanç gibi olgular bile alt beyinde ortaya çıkıyor olabilir. Bazı ruhsal özelliklere sahip olmamızın kaynağı da bu bölüm olabilir. Daha ileri giderek, içimizdeki Tanrı’yla konuşurken, alt beyinle sohbet ettiğimizi ileri sürmek bile saçma olmayabilir. Hatta belki milyarlarca yıllık evrimin tarihçesini bile bir gün alt beyinden okuyabiliriz. Eğer bu tarihçe genetik şifrelerimize kayıtlıysa... IQ testlerinin terk edildiği ve bunun yerine EQ (duygusal zekâ) testlerinin uygulanmaya başlandığı çağımızda, bu önemli zekâ türünün bile alt beyinin fonksiyonları arasında yer aldığı gitgide büyük kabul görmeye başladı. Bunun ötesinde, ruhsal zekâ ile uğraşan bilim insanları çıktı ortaya. Vücudun yaşaması bakımından alt beyin için olmazsa olmaz diyebiliriz. Bu açıdan bakınca, alt beyin, üst beyinden çok daha önemli işler yapan bölümdür; fakat düşünen insan hakkında konuşuyorsak; üst beyin için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

- Efendim, Descartes insanı bir “sosyal hayvan” olarak görmüş, Freud ise insanı kendi beyninin eseri kabul etmiş ve “Anatominiz kaderinizdir” demiş. Sizce hangisi haklı?
GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER - Bu zor görünen sorunun yanıtı çok basit: İkisi de elmanın birer yarısını görmüşler. Yani insan hem içinde yaşadığı toplum kültürünün, hem de genetik şifrelerinin eseridir. Yani insan sosyobiyolojik bir canlıdır. - Önce biyolojik yönü ile başlayalım isterseniz: Biliyorsunuz genetik şifrelerimiz,

1953 yılından beri yapılan çalışmalar sonucunda çözüldü. Bu sonuç bize insan hakkında neler öğretiyor?
- Özür dilerim ama bu konuyu iyi takip etmediğiniz sorduğunuz sorudan anlaşılıyor! Henüz bir şey çözülmüş değil, sadece 23 çift kromozom içine sıkışmış 3035 bin kadar genetik dizilimin haritasını çıkardık, o kadar. Bunların tüm şifrelerini filân çözmüş değiliz. Yani sadece DNA molekülleri üzerindeki genlerin sıralanma ve diziliş biçimlerini belirledik ve ne tür bir “alfabe” kullandıklarını görmüş olduk. Bu bilgi ne işe yarar? Bu, bir insanın kromozom veya DNA yapısını diğer insanların ve canlılarınki ile karşılaştırmaya ve farklılıkları veya benzerlikleri görmeye yarar. Ayrıca, artık kimlik kayıtları belli olan genlerin hangi işleri becerdiklerini yavaş yavaş öğrenmeye yarar. Fakat sorunuzda sözünü ettiğiniz ve şimdiye dek sadece yüzde 5 kadarı çözülmüş olan genetik şifrelerin tümünün deşifre edilmesi için, süper

Bunlar bilgi dolu şifrelerdir ve döllenme anından ölünceye kadar sürekli. 2 metreye yakın bir uzunluk elde ederiz.Burada da önümüze yine astronomik rakamlar çıkıyor. Siyah bir toplu iğne başına benzeyen çekirdekte. bu 23 çift molekülde saklıdır. şeker. Mitakondri. yine zarla kaplı bir çekirdeği vardır. Sperm ve yumurtanın birleşmesinden başlayarak. tahminen 30-35 yıl daha çalışmamız gerekmektedir. Farklı farklı yapılarda olabilen hücrelerin dışı. değiştiren ve kopyalayan “emirler”i. askerlere yapması gerekeni emreden kumandanlar gibi. Yani. dünyanın çevresini milyonlarca defa . Bu uzun molekül bükülmüş bir merdiven şeklindedir (çift sarmal/double helix) ve bir makaraya sarılmış iplik gibi üst üste sarılarak. hücrenin işleyişini sağlayan ve adına “cihaz” diyebileceğimiz bazı yapıtaşları da sitoplazma içinde yüzerler. ince. milyarlarca kilometre bir uzunluk demektir. Sentrozom gibi isimleri olan bu cihazlar çok önemli görevler yüklenmişlerdir. doğuma kadar devam eden süreçte bir tek yumurta hücresini mükemmel bir insan yavrusu hâline getiren bilgi ve “teknoloji”. Retikulum. fosfat. kromozomu denen yapıları oluşturmuştur. esnek ve yarı geçirgen bir zarla kaplanmıştır. protein. Bu. anne ve babadan gelen özellikleri taşıyan 23 çift kromozom bulunur.açılarak. hücreye durmadan emirler gönderirler. Ribozom. gereken proteinleri üretir. uzun bir DNA molekülüdür (DeoksiriboNükleikAsit). enzim.Efendim. Dış zar ile çekirdek arası sitoplazma denilen bir sıvı ile doludur. Hemen hemen her canlı hücrede bulunan DNA’lar hücrenin kendi kopyasını yapma bilgisine de sahiptirler. genlerin gönderdiği protein yapma şifrelerini çözer ve tRNA denen transfer RNA moleküllerinin taşıdığı amino asitleri zincir gibi dizerek. hücreyi yöneten. Golgi Cisimciği. Ribozom.bilgisayarlar bir sürpriz yapmazsa. Her hücrede 2 metre DNA demek. Örneğin Mitakondri bir soba gibi çalışıp. Şekil: 3 . yenileyen. DNA’lar bir bilgisayarın programları gibi önceden programlanmış. Şekil: 4 Bir tek hücre çekirdeğindeki tüm DNA moleküllerini açarak yan yana koyacak olursak. Vücudumuzda trilyonlarca hücre var. Ayrıca. bu genetik şifreler tayin ederler. amino asit gibi maddeler bulunur. Hiç durmaksızın hummalı bir faaliyet içinde olan hücre çekirdeği “büyük sırlar”ın gizlendiği kumanda merkezidir. Hücrenin genellikle ortasında yer alan. derinliklerimizdeki Mikroevrende olup bitenlerin resmini zihnimize daha iyi oturtmak için hücrelerimizin yapısını da kısaca anlatır mısınız? HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER . ısı üretme işini yürütür. Kromozom dediğimiz şey. mRNA denen mesajcı moleküller aracılığı ile çekirdek dışına gönderirler. ‘düşünen moleküller’dir. Yüzde 70’i su olan bu sıvının içinde tuz. gözümüzün ve saçımızın renginden tutun da beynimizin ve diğer tüm organlarımızın yapısına kadar bütün biyolojik karakterimizi ve hatta kişiliğimizin bazı parçalarını.

. Bir başka benzetmeyle şöyle diyebiliriz: DNA’ların dili dünyadaki tüm dillerin toplam kelime hazinesinden ve kavram zenginliğinden daha zengindir. bundan böyle sık sık duyacakları “genetik şifreler” ifadesine sürekli yabancı kalacak ve bir anlamda genetik cehalet yaşayacaklardır. Biyolojik tüm özelliklerimizi belirleyen ve canlı kalmamızı sağlayan DNA’nın yapısı çok karışık olduğu için. . Üstelik onca bilgi şifrelenerek yazılmıştır. Genetik yapıyı anlamayan insanlar. Kaldı ki. karbon. dediğim gibi tahminen 30-35 yıllık ilave bir bilimsel araştırma gerektirecektir. çünkü DNA’nın en temel yapısı bu bazlardır. Çünkü genetik kelimelerin tümü sadece 3 harften oluşmuş kelimelerdir.Efendim.536. Yaptığı işlerden hangi bölümünün sorumlu olduğunu bulabilmemiz için de. O nedenle herkesin bu konuyu iyi anlamasında büyük yarar var.Nükleotid nedir? .Şaka ediyor olmalısınız! .Her bölümde binlerce hikaye (Gen) . her biri bir bilgiyi sembolize eden 3 daire dolusu nohut kadar devasa bir bilgi bankasıdır.000 eder.Evet. Bize DNA’nın ve genetik şifrelerin teknik yapısını daha detaylı anlatır mısınız? DNA’LARIN YAPISI . Saniyede bir defa tıklayan sarkaçlı bir duvar saatinin 24 saatte sadece 86. oksijen. Bu ansiklopedide bir milyar kelime ve 3 milyar harf vardır Bu da elimdeki şu kitabın 5 bin kopyası demektir. Bedenimizi yapan ve şu anda konuşabilmemizi sağlayan bazlar 4 türdür: Adenin. İnsan genomunu bir ansiklopediye benzetirsek. bir saatin 32 yıl sürekli tıklaması gerekir. Guanin.. ona bakalım..ben de size bir soru sorayım: Birden başlayarak 1 milyara kadar teker teker saymak ne kadar zamanınızı alır? .400 kez tıkladığını biliyor muydunuz? Bu sayı bir yılda 31. milyar rakamı çok büyük bir rakamdır. Bunun için de bazı terimlerin ne anlama geldiğini bilmek gerekiyor.Ondan önce Baz Çifti nedir. 1 milyara ulaşmak için. merdiven şeklindeki DNA molekülünün .Hiç şaka değil. ancak 1 milyar adet nohut depolamış olursunuz. önce hangi bölümlerden oluştuklarını bilmeliyiz. Evet. Bunlar farklı yapıları ve görevleri olan küçük moleküllerdir ve çiftleşerek. Demek ki: 3 milyar harften oluşmuş genetik şifreler.Sanıyorum 15 günde sayarım.23 bölüm (Kromozom) . azot ve fosfat olan DNA’ların nasıl çalıştıklarını anlamak için. makine gibi sayamazsınız. siz hiç durmaksızın. .dönebilecek veya güneşe 500 defa gidip gelebilecek bir uzunluktur.Her paragrafı oluşturan binlerce kelime (Kodon/Codon) . karşımıza: .Her hikayede binlerce paragraf (Exon) . haklısınız.Yanıldınız. Sitozin (Cytosine) ve Timin. . Temel maddeleri şeker.Her kelimeyi oluşturan 3 harf (Baz Çifti/Base-pairing) çıkar. 21’inci yüzyılın en önemli teknolojisi DNA teknolojisi olacak deniyor. bir haritasının çıkarılması bile yıllar sürmüştür. Hücre çekirdeğindeki DNA’ların toplamına İnsan Genomu denir. uyumak ve çalışmak zorundasınız. hidrojen. ayrıca günlük yaşamda sürekli kullandığımız milyar rakamının büyüklüğünü vurgulamak için -izninizle. Burada. 3 tane Nükleotid’in birleşmesiyle oluşan ünitelerdir. “Kodon” denen bu kelimeler. tuz. Ömrünüz yetmez! . Oturduğunuz 100 metrekarelik bir dairenin her yerini tavana kadar nohutla doldurursanız.

okuduğu emirlerin gereğini yapan son derece akıllı bir kitap gibidir. ellerin büyüklüğü. Kelimelerden oluşan paragraflara ise Exon denir. bir insan vücudundaki hücrelerin faaliyetleri de o kadardır denilebilir. Bu fotokopi işine Kopyalama. Yani bunlar. Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. Bir başka benzetmeyle. yani birkaç Exon’dan oluşmuş DNA’nın bir bölümüdür. bir hücrede o kadar eylem vardır ve bunların çoğunu DNA’lar gerçekleştirir. dünyadaki tüm hareketlilik ve insanların tüm düşünceleri ne kadarsa. bakalım bizi hangi sürprizlerle tanıştıracak gelecek 2-30 yıl içinde. İşte. bu kenti kuşbakışı izleyelim: Bu büyük şehirde ne kadar insan faaliyeti ve araç hareketi varsa. Tabiî. İşte gen dediğimiz şey. İşte. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. Bunlardan “A” her zaman mutlaka “T” ile birleşir. birbirlerine çok sadık eşler gibidirler. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. İşte bu eşlere Baz Çifti denir. kemiklerin kalınlığı. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. Genler birkaç paragraf uzunluğunda oldukları için bir anlam ifade ederler. böbreklerin şekli. “C” ise mutlaka “G” ile çiftleşir. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. Şimdi İstanbul’u düşünelim ve bulutlara kadar yükselip. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir.basamaklarını oluştururlar. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. Kitap benzetmesi aslında genetik şifrelerin gerçek yapısını anlatır. çünkü genlerin verdiği emirler sayesinde üretilen proteinlerin ne tür işler becerdiklerini daha teker teker anlamamız gerekmektedir. İnsan genomu. tüm akılları hayrete düşürüp. değil mi? Bu direkler de şeker. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. Tercümeyi RNA denen moleküllere ve Ribozom denen protein . Kentte yaşayanların beyinleri ne kadar düşünce üretiyorsa. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. DNA’lar da o kadar ‘düşünce’ üretmektedirler. koşullar uygun olduğu zaman kendi fotokopisini alabilen ve kendi kendini okuyup. değil mi? Bu direkler de şeker. 23 çift kromozom içinde bu genlerden yaklaşık 30-35 bin tane mevcuttur. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. Bunu araştırmak için başlatılan Proteom Projesi. işin daha başındayız. . bebeğin cinsiyeti gibi tüm biyolojik niteliklerimizi belirleyen bilgilerdir.Bu genetik tercüme işinin nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. kendine hayran bırakmaktadır. Ayrıca. İnsan vücudunu inşa eden ve mükemmel çalışmasını sağlayan maddesel yapının. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. ayakların uzunluğu. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. okuma işine de Tercüme denir. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. böylesi bir sistemi kurabilmiş olması.Memnuniyetle. Zira genetik paragrafların her biri kitaplardaki paragraflar gibi bir anlam içerir ve bir görev veya iş emri ifade eder. birkaç paragraf. Biraz açar mısınız? . Bunlar gözlerin rengi. ömür boyu hücrelerin yapması gereken işlerin bilgisi de genlerde saklıdır. Şekil: 5 Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir.

gibi deformasyonlar oluşmuştur.hücre bölünmesi sırasında. üretilen protein farklı olur. sağırlık. T.Bir de Enzimler var. RNA’lar ise (RiboNükleikAsit). hepsi 20 amino asitten yapılmıştır. C. harçlar tuğla aralarına. genler kopyalanırken yanlışlık veya eksiklik olması. mRNA’nın üzerinden kayarak geçer ve körlerin Mors alfabesini parmaklarıyla okuduğu gibi. öyle mi? . sadece bu 20 tür amino asitten yapılmıştır. Tuğlalar duvarlara. Onlar nasıl oluşuyor? . İşte o zaman mutasyon dediğimiz genlerin bozulması olayı gerçekleşir. Ve işte adına protein denen ve bedenimizin inşasında ve tamirinde kullanılan 150-200 bin tür madde.Dedim ya.. Bunlar genlerden aldıkları şifreyi hücre içindeki ribozoma iletirler. Örneğin genetik şifrede yer alan kelimelerden birisi ATG ise ve bu ATC olarak kopyalanırsa. . Bu hatalar çoğunlukla genlerin kendilerine ait değildir: Doğum öncesi mutasyonların başlıca üç nedeni vardır: a.Demek oluyor ki DNA’ların 4 harfli alfabesi yerine. A. Bu oluşum bir mühendisin bir binayı 20 farklı materyal ile inşa etmesi gibidir. camlar pencerelere yerleştirilir ve ortaya bir bina çıkar.5 milyar insanın yaklaşık yüzde 6’sında doğumdan önce ciddî mutasyonlar gerçekleşmiş. Ribozom. Bunların kopyalanmasını ve tercümesini sağlayan RNA’lar ve Ribozom da birer protein sentezidir. Hatırlarsanız DNA’lar. Vücuttaki sistem ise bu amino asitleri aldığımız besinleri ve havadaki atomları ve molekülleri kullanarak kendisi yapar..C moleküllerinden oluşuyordu. Ama bunlar vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sırasında üretimi hızlandırmak için katalizör görevi yaparlar. Ama buradaki büyük farkı gözden kaçırmamak lazım: Mühendis bu malzemeleri kendisi yapmaz. . Hazır protein aldığımız zaman ise bunun türünü hemen tanır ve gerektiği yerde aynen kullanır. elektromanyetizma ve güneşten gelen zararlı ışıklar vs. Bunlar 150-200 bin kombinezon yapar ve uzun bir tespihin taneleri gibi uç uca sıralanarak proteinleri üretirler.G.T. engelli diye adlandırılan insanları çarşıda pazarda pek görmezsiniz. vücudumuzda ne varsa. ama 6. gibi dış etkenler . ribozom 20 harfli bir alfabe kullanıyor. Bir halkanın yeri değişirse. A.Evet.Radyasyon.makinesine borçluyuz. c. tRNA denen transfer RNA’ların ribozoma taşıdığı Amino Asit dediğimiz ve vücutta sadece 20 farklı türü olan moleküllerdir. demirler kiriş ve kolonlara. hazır satın alır.T ve U (Urasil) denen bazlardan oluşmuştur. Yine yaklaşık yüzde 4’ünde cinsiyetle ilgili mutasyon olduğunu da hesaba katarsak.Elbette yapar. Toplumda. Bu tek harfli şifreler. b. Bunlar 3 harfli kelimelerden oluşmuş paragrafların taşıdığı mesajlardır ama ribozom bu kelimeleri tek harfli şifrelere dönüştürür. RNA’lar DNA’lara çok benzerler. .Peki DNA’ları kim üretiyor? . o zaman ortaya farklı bir protein çıkar. körlük.İyi ama bu kadar karmaşık bir sistem hiç hata yapmaz mı? MUTASYON . U dediğimiz bazlar da birer amino asittir. A. Çekirdek içindeki RNA’lara mesajcı (postacı) mRNA’lar denir. Amino asitler zincirdeki halkalar gibidir. hücredeki sistemin yaptığı işler yüzde 10’luk bir hatayla sonuçlanmaktadır diyebiliriz. Şekil: 6 . taşıdığı şifreyi okurlar. G.Enzimler de birer proteindir ve aynı yolla üretilirler.hücredeki serbest radikaller denen atıkların genlere hızla çarparak onları bozması.G. sakatlık vs.

elmacık kemiklerimin şeklini. erkeklerde. Bu eşsiz yeteneğin genetik olduğunu ve fakat doğumdan sonra giderek geliştiğini herkes kabul ediyor. Dil yeteneğimin temelini onlar attı ve zihinsel kapasitemin yarısını onlar oluşturdu. vücut denen bu muazzam ve son derece komplike sistemi yaratmaya. Şekil: 7 . Ten rengimi.Hayır. Bir şeyi hafızamdan çağırıp. Bazı hastalıkların ve hatta yaşlanmanın sebepleri arasında bu yanlış tercüme yatmaktadır.. elimde olmayan biyolojik bir sebepten dolayı dünyaya veda etmem de onlara bağlı.. diz kapağı hücrelerinde de. o hücrede açılıyor ve görevini orada yürütüyor. onarmaya ve yaşatmaya çalışan birer biyodijital bilgisayardırlar. her hücrenin çekirdeğinde. haklısınız. Son günlerde açıklanan bir bulguya göre.. Fakat bazı mutasyonlar kişiyi öldürecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir. anımsamamı onlar sağlıyor. Üstelik bu şifrelerin bir de biyolojik saati var. Virüslerden korunmam ve yaşamaya devam etmem onların elinde olduğu gibi. Hangi şifre nerede işe yarayacaksa. Genler: Dış dünyadan milyonlarca yıldır alınmış ve depolanmış bilgiyi kullanarak. cinsiyet hücreleri hariç olmak üzere. Demek ki sizi siz yapan şifrelerin tümü her hücrenizde teker teker mevcuttur. bir genetik uzmanı gözüyle bakılınca. Yeteneklerimin türü ve mizacımın rengi onların emrettiği şekilde gerçekleşmiş.. reçetesi genlerim tarafından yazılmış ve proteinler tarafından imal edilmiş biyolojik bir yaratığım. Şekil: 8 . Düşünüyorum da. Onu da izah eder misiniz? POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ . Fakat 30-35 bin genin tümü her hücrede açılmıyor.Evet.Çok ilginç!. İnsan vücudunda döllenmeden ölüme kadar ortalama 100 kadar mutasyon ortaya çıkar ama birçoğu zararsızdır.Beynin DNA’larında olmalı.. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı hemen değişiyor. 5 yaşında senfoni besteledi. bu veya diğer zekâ türleri sizce hangi organın genetik şifresinde saklı acaba? . Hatta bazıları yararlıdırlar.. Hatta istediğimi yapmada özgür olduğum hissini bana veren de onlar. Genetik mühendisinin yanıtı şudur: Ben. Peki.Elbette ama öncelikle bunun bir teori değil hipotez olduğunu söylemekle söze başlayayım.Doğumdan sonra da genler bozulur. boy ölçümü ve iç organlarımın yapısını onlar belirledi.. Biliyorsunuz trilyonlarca hücremiz var ve bazı istisnalar dışında hepsinin çekirdek yapısı tıpatıp aynıdır. Yani Mozart’ın müzikal dehası beyin hücrelerinde de mevcut. Şifrelerin çoğu sürekli açık .Sanıyorum siz bu konuda bir de Yetenek Teorisi sahibisiniz. 32 dişimi onlar yaptı. . Bana iki el ve 10 parmak kazandırdılar. değil mi? . 7 yaşında orkestra şefi oldu. dalak hücrelerinde de. Şu anda size istediğim her sözü söyleme özgürlüğüm bile onlar sayesinde gerçekleşiyor. Günlük yaşamımı yürütmem ve gelecek plânlarımı oluşturmam için bana bu olağanüstü beyni onlar verdi. Bildiğiniz gibi Mozart gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasıydı: 3 yaşında keman çalmaya başladı. kadınlardan daha fazla mutasyon gerçekleşmektedir.

.Teşekkür ederim.kalıyor. Üstelik o müziği icra etmeleri için. ileri ya da geri olmaları. Picasso’da açılmış. ama bu sistemi oluşturan hücrelerin fonksiyon kazanmaları için ışık denen bir dış çevre faktörüne ihtiyaçları . dış çevre koşullarının büyük etkisini de gözardı etmiyorum.. ortaokul veya lisede çok başarılı olmasını. Veya bir başka insanınkinde hiç açılmayabilir. Doğru anladığımı kontrol etmek istiyorum. teziniz son derece çarpıcı. çünkü evrim sürecinde öğrenilen bütün yararlı ve güçlü yetenekler insanların ortak genomuna kaydolmuştur. Söylediğim şey şu: Genetik olarak hücrelerimize kaydolmuş konuşma yeteneği sayesinde öğrendiğimiz kelimeleri nasıl ki milyonlarca cümleye dönüştürebiliyorsak. fakat bazılarında açılmıyor veya eylemsiz kalıyor diyebiliriz. Doğru anlamış mıyım? . Bu ritimler doğanın müziğidir. doğumdan sonra bu şifrelerin 10-14 yıl beklemesi ve zamanı gelince harekete geçmesi gerekiyor. Örneğin yeni doğan bir bebeğin sol gözünü birkaç ay bağlı tutar ve görmesini engellerseniz. Bunu söylerken. bunun gibi. o bebeğin sol gözü gelişemez ve bebek yarı âmâ olur. zihnimizdeki mekanizmalar sayesinde sayfalar dolusu bir klasik opera parçasına dönüştürebilme yeteneğimiz var. Bakınız. yeteneklerin erken veya geç açılma konusunu da biraz izah edin lütfen. aylarda veya yıllarda açılıyor. Ben. Mozart’ın müzik dehası da bende var fakat bende açılmamış. Ve bu yetenek türlerinin üstün. o kurbağaların gırtlak altlarını balon gibi şişebilen bir zara dönüştürmüştür. Bunun en tipik örneği ergenlik çağına giriş vaktidir. İnsanoğlunun müzik sanatını bu denli geliştirmiş olmasının ve notalarla iç içe bir yaşam sürmesinin tek nedeni kültürel midir zannediyorsunuz? Müzikal zekâ genetik belleğe kayıtlıdır ve her insanda var olan ortak genlerin dışa yansımasıdır. her insanın her hücre çekirdeğinde kodlanmış genetik şifreler hâlinde mevcut olması gerekir.Evet çok doğru. ilkokulda başarı gösteremeyen bir çocuğun. ama bazıları belirli saatlerde. Diyorsunuz ki: Picasso’nun o yaratıcı resim dehası benim genetik şifremde de var. Kız çocuklarında ortalama her ay bir cinsiyet yumurtasının döl yatağına düşmesinin başlaması için.Çiçero (İ. İnsanüstü bir gayretle yirmili yaşlarda bu handikabı yenmeyi başardı ve müthiş bir söylev ustası oldu. fakat bu şifre bende açılmamış. Bu yetenek şifrelerinden bir veya birkaç tanesi herhangi bir insanın beyin hücrelerinde açılabilir.Ö. . genler.Efendim. Bu arada. Şekil: 9 . Üstelik açılırken hiçbir kayba uğramamış ya da çok az kaybetmiş. Bununla birlikte. Bu şarkılar onların genlerinde kayıtlıdır. doğada ve belki de tüm evrende melodik bir ritim olgusu var. doğal ritimleri ve notaları da. günlerde. Veya çok erken ya da ileri yaşlarda açılabilir. Zehirli erkek kurbağalarının dişiler için söylediği çiftleşme şarkılarını onlara kimse öğretmez. genlere kodlanmış bir klasik şarkıdan söz etmiyorum. O hâlde. bazılarında yok diyemeyiz. genetik şifrelerin açılışı ile hücrelerin yapılışı arasındaki süreçte DNA. bu geç açılan zekâ şifrelerine bağlıyorum. Çünkü göz ile beyin arasında görme işini sağlayan sistem genler tarafından yapılmıştır. mRNA. Erkek çocuklarındaki sperm üretme şifresi de benzer bir takvime uyuyor. Ribozom ve proteinlerin hata yapıp yapmamalarına veya tembel-çalışkan olmalarına bağlıdır. . Mozart’ta ise çok erken açılmış. Bu kalıtımsal hafıza bazı insanlarda var. 106-43) olarak bilinen ünlü Romalı hatip ve filozof Marcus Tellius kekemeydi. Ama bendeki atletik zekâ da Mozart’ta açılmamış. tRNA. Bu verilerden hareketle geliştirdiğim hipotezi size kısaca şöyle izah edebilirim: Dünyada yaşayan ve yaşamış olan bütün insanlarda rastlanan tüm zekâ ve yetenek türleri.

Veyahut mRNA’ların mesajlarını eksik veya yanlış okuyan ribozomlar istenilen protein ve enzimleri üretemezlerse. dış çevreden gelen görsel uyarıcılara bağlıdır. Bu potansiyel bilgilerin açıldıktan sonra aksiyona dönüşmesini sağlayan 4 önemli araç var. o üstün yetenekler silik veya heba olurlar.Peki. . Bu gen birkaç protein ve RNA ile birleşerek. ancak şunu da ekleyelim: 1 numaralı kromozom üzerinde 120 harfli ve vücuttaki en aktif genlerden biri olan 5S-RNA geni var. Görüldüğü gibi. Bizler hep merkezi sisteme dayalı bir eğitim tarzı ile yetiştirildiğimiz için herhangi bir sistemi irdelerken. Bunu da kabaca yüzde 50 gen. RNA’lar ve ribozom var olmasaydı yine bunların hiçbiri olmazdı. o potansiyel yetenekler nerede ve nasıl kayba uğruyorlar acaba? . Bunlar enerji düzeyleri düşük veya mutasyon geçirmişse. döllenmiş bir yumurta 9 ay 10 gün boyunca defalarca ve şaşırmadan bölünerek büyüyor. . eğitim kalitesi. . okul. genlerin isteği tam olarak yerine getirilmemiş olur. Ama RNA’ların en büyük özelliği. Ribozom ve Proteinlerdir. kasın. kemiğe. aile. ama sonuçta mükemmel bir insan şeklinde doğuyor? Müdürsüz ve idarecisiz bir sistem dediniz. teknik ve yapı malzemeleri ile tekrar tekrar inşa edilebilmeleri kadar zor ve karmaşık bir düzenek gibi görünür. aslında düşünce sistemimizdeki bir eksikliğin göstergesidir.Toparlarsak şöyle diyebilir miyiz? Şekli insan olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlayan tüm bilgiler kromozomlarda şifreli olarak kodlanmış hâlde beklemektedirler. Bu şifrelerin açılmasında rol oynayan bir seri iç ve dış uyarıcı vardır. var olmasaydı. Bence bir muamma gibi görünen bu konunun bu kadar basit bir nedeni var. embriyonun gelişme sürecinde proteinlerin farklı doku yapılarını oluşturması. . ilk bakışta.Bu sisteme herkesin gösterdiği hayret. sosyal etkenler ve dış çevre faktörleri büyük rol oynarlar. Fakat tekrar ediyorum: genetik olarak ortaya çıkan yeteneklerin gelişmesinde veya gerilemesinde. yağa ve zara dönüşmesi. DNA şifreleri açılınca.. bize son derece karmaşık bir sistem gibi görünüyor. yüzde 50 dış çevre faktörü şeklinde formülleştiriyorum. Bu. Ve aslında oldukça basit bir tasarımın eseri ve fakat sadece çok komplike görünen bir mekanizmadır.Güzel toparladınız. .vardır. Bunlar: DNA’lar. RNA’lar. bir emredeni ve bir ana kumanda merkezi olmayan bütüncül ve otomatik bir sistemdir. yüzlerce eklemin. oradaki bilgi ya da emirleri hücreye iletme işi mRNA’lara düşer. dünyadaki tüm şehir ve kasabaların ikizlerinin bir başka gezegende aynı plân.Merak ettiğim bir konu da şu: Nasıl oluyor da. ne genler tercüme edilebilirdi ne de proteinler üretilebilirdi. Yani postacı mRNA’lar bilgi hamallığını iyi beceremedikleri için. sürekli bir idari merkez arıyoruz. bir müdürü. DNA’lar olmadan da kendi kendilerini kopyalayabilmeleridir. ne DNA’lar kopyalanabilirdi. bu sistemi oluşturan her birim bir diğerinin varlık sebebi ve çalışmasını sağlayan önemli bir parçasıdır. Bu olağanüstü sistem.Bu kayıp çoğunlukla mRNA’ların ve ribozomun ‘kabahati’dir. farklı şekil ve renk kazanarak ete.. ama gelişmesi. Sistemin özeti bu. kemiğin ve organın yerli yerine oturması. Öyle ki. ribozomu inşa eder. bunu bir inşaat projesine benzetirsek. Trilyonlarca hücreden hangisinin nerede yer alacağına karar veren hiç kimse yok mu? Bu nasıl mümkün olabiliyor? MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ . Görme de bir yetenektir. bilgiler hücreye yarım yamalak iletilirler. Aslında. O nedenle de insan sosyobiyolojik bir canlıdır. ve hem genlerinin hem de içinde yaşadığı toplum kültürünün ve çevrenin eseridir diyorum. fakat tek başlarına protein üretemezler.

. nedir sebebi? . genlerin yaptığı işlerden bahsederken. SR4YB kardeş! Ben açıldım ve ribozoma BST proteinini yapma mesajını gönderdim. Cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. bu iki hücre arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. başka bir emir-komuta zincirine gerek kalmaz. İşte herkesin merak ettiği ‘sır’rın sırrı budur. genler arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. ama düzeltmem gereken bir husus var: Genler birbirini açmak için haberleşirken böyle konuşmazlar.Bir örnek verebilir misiniz? . Doğru anlamış mıyım acaba? . Olaya bakış açımızı değiştirerek ve merkezi bir kumanda odası aramadan bakarsak eğer. 16. vücudun inşası için gerekli proteinler ve enzimler zamanında ve koordineli bir sistem içinde üretilmiş olur. Evet. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet frkları dışında da bazı önemli farklar var. Böylece hücre sayısı 4. 32 şeklinde büyür ve trilyonlara ulaşır.. Bu genler hem 150-200 bin kadar farklı proteinin reçete bilgisini içerirler. Ama hangi organın nerede ve nasıl yapılacağına karar vermek için de. . gen geni açar ve bu zincirleme bir reaksiyon alarak devam eder. şehirlerin ve kasabaların valilikler ve belediyeler tarafından yönetildiği gibi merkezi bir yönetim mekanizması olmadan gerçekleşir. yeterli sayıda protein üretilir ve hücrenin “fotokopisi” alınır. . Böylece.Dikkatimi çekti. Bu kodlanmış bilgileri kuşaktan kuşağa aktarırken oldukça sistematik . rengini ve kalınlığını belirleyen genler açılır ve proteinlere nerede ne kadar kıkırdak hücre yapacaklarını bildirirler. kulağın çapını. Ama bunlar diyelim ki kulağı yapıyorlarsa. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya genetik değilse. Bunlara neden bencil deniyor? BENCİL GENLERİN SAVAŞI .Doğa birçok sırrını genetik şifrelerimize 4 harfli bir alfabe ve 3 harfli kelimelerle yazmış dedik. . Fakat her hücrede lokal birer otorite olan genler ve proteinler teker teker vazifelerini mükemmel yaptıkları için. Üretilen her protein hem kendi işini görür. şeklini. embriyonun mükemmel bir canlı bebek hâline gelmesi ve sonrasında yaşamını devam ettirmesi. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmıyorsunuz.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. Her hücrede 30-35 bin kadar genden oluşmuş 23 çift kromozom olduğunu hatırlayın.Fakat bu olağanüstü biyomühendislik harikasını doğa çok basit bir yöntemle gerçekleştirmektedir.. sistemi anlamamız oldukça kolaylaşır. Oluşan her hücre. Şimdi sıra sende. birer inşaat işçisi ve harcı olan proteinleri ürettirecek diğer genlerin ne zaman açılması gerektiğini saptarlar ve işi biten gen de diğer genleri göreve çağırır. 8.İzin verirseniz bu sistemi doğru anlayıp anlamadığımı da kontrol etmek istiyorum.” Sonra birlikte karar verilir ve bir hücrenin aynısını yapacak tüm genler açılır..Fakat Bencil Genler diye bir olgu var. böylece vücudun her bölgesindeki “lokal inşaatlar” kendi kuralları çerçevesinde işlerini bitirmekten başka bir şey düşünmezler. Bu imece sayesinde her protein diğer proteinlerle haberleşerek çalışır. Ayrıca.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda. komşu hücrelerin aldıkları şekle ve yere göre kendi şeklini ve yerini belirler. Hadi gel kopyamızı çıkararak dört hücre olalım. hem de bir diğer şifrenin açılmasını otomatik olarak sağlar. Sen de hücremizin kıkırdak hücresi olması için CPS proteini yapma mesajını gönder. Sonra komşu hücreler de aynı şeyi yapar ve kıkırdak hücreleri çoğalır. Diyorsunuz ki döllenmeden sonra yumurta ikiye bölününce.” Böylece o protein üretilir ve o hücre kıkırdağa dönüşür. hem de bu proteinlerin ne zaman ya da hangi saniye içinde üretilmesi gerektiğine karar verirler. hücre kardeş! Şimdi iki hücreyiz artık.Evet. Yani gen geni açar.

kalıcı bir harita değil. Şöyle bir örnekle bunu daha iyi açıklayabiliriz: Önce kesilen bir yerden akan kanı durdurmaya yarayan geni. zararları bile olmaktadır: Bazen sağlıklı çalışan ve diyelim ki kanın pıhtılaşmasını sağlayan bir genin tam ortasına yerleşmekte ve şifreyi bozarak mutasyona neden olmaktadırlar.6’sı LINE-1 genidir. Kimi kez de bu bilgileri daha emniyetli kılmak için yedekliyor veya kopyalarını zekice gizlemeye çalışıyor. Mikrouydu. Hemofilya denen hastalığın nedeni işte bu bencil gendir. Geriye kalan yüzde 62’sinin de açılıp. . kendi 4 harfli alfabesi yerine. Bunların en ünlüsü LINE-1 denilen. fakat başka hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir işe yaramayan pek çok gen. Çünkü bu harita hem bencil genler yüzünden değişecek. Transpozon. Bazı bilgilerin kopyasını bir başka gene yedek olarak kopyalatıyor. Bu ve buna benzer genlerin bu inatçı ve bencil tavırları yüzünden insan genomunun haritasını çıkarmak tam 48 yıl sürmüştür. Fakat bu yedek paragraflar arasına. Bu da birbiri ardından çoğalan. fakat herhangi bir görevi olmayan genlerden biridir. Genetik bilimciler Bu döküntü genlere “Junk DNA” adını vermişler. Çünkü bunların da bir protein sentezi sağladıklarına tanık olunmamıştır. bazılarını da aynı sayfadaki iki eşit paragraf gibi yazdırıyor.Bu son anlattıklarınız oldukça rahatsız edici! Ayrıca buradan şöyle bir sonuç çıkıyor bence. Yüzde 97’nin içinde bunlar da var. Genomun yüzde 10’unu oluşturan bir başka bencil gen. bazen birkaç paragraflık işe yaramaz şifre ekliyor. Öyle ki: kromozomlardaki şifrelerin yüzde 97’sinin bu anlamsız ve gereksiz DNA’lardan oluştuğu gerçeği ile karşı karşıyayız. bu. 180 harften oluşan ALUS’tur. bir bilgisayar programının kendi yedeğini alması gibi. hem de dış etkenlerin zorlaması ile . fırsat buldukça çoğalıyor. şimdilik çalışmalar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Netrotranspozon gibi isimlerle sınıflandırmışlar. İşe yarayacak yeni bilgileri -canlıların değişen dış koşullara daha kolay adapte olabilmesi için. 23 çift kromozomdaki tüm genlerin yüzde 14. Yani açılan ve iş gören genler tüm genomumuzun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyorlar. Ve şimdiye dek işe yarar bir protein sağladıklarına tanık olunmayan bu “müsvedde genler”i. bu şifrelerin kolayca bulunması ve virüsler tarafından değiştirilmesi önlenmiş olsun.ama karmaşık görünen bir yöntem uyguluyor. Bu kopyalama tekniğini öğrenen. genetik haritamız çıktı çıkmasına ama. kromozomlardan birine saklanır. Fakat açılan ve iş gören yüzde 3 oranındaki genlerin ne işe yaradıkları daha önemli olduğu için. Bu kopyalama ve çoğalma işini binlerce yıldan beri o kadar sık sık yapmış olmalı ki. ribozoma sadece kendisini kopyalama bilgisini gönderir ve üretilen protein sayesinde fotokopisini aldırarak. açılmadığı henüz bilinmemektedir. Türkçe alfabeyle yazalım: pıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluştur Araya LINE-1 geni girdiğinde durum şöyle olur: pıhtıoluşturpıhtıoluşturbenikopyalapıhtıoluşturpıhtoluş Bu bozuk gen de pıhtı oluşturacak proteinleri ürettiremez ve sonuç Hemofili hastalığı olur. kimi kez de birkaç sayfalık anlamsız kelime ve cümleler ekliyor ki. 1400 harften oluşmuş gendir. Bencil genlerin “görünürde” bir faydası olmadığı gibi. Şekil: 10 LINE-1 ve ALUS gibi bencil genler toplam şifrelerin yüzde 35’ini oluştururlar. LINE-1. uzunluklarına göre Miniuydu.genetik hazineye peş peşe ekliyor.

Pituitary bezine sinyaller gönderir ve Kortizol üretmesi için Adrenal bezine emir vermesini ister.. Böylece stres altındaki kişinin. Örneğin. Öncelikle gelin şu saptamayı yapalım: Genler. Bu hormonlara topluca . Bu durum bizi çok daha komplike bir canlı yapmaktadır. bu kötü hastalıkların esas nedeni de genler olmalı. korkunç bir deneyim. bizde bunun iki katı. yaslar. Gördüğünüz gibi esas neden.. Fakat diyebilirsiniz ki beyin de bedenin bir parçası olduğu için. Kortizol. Nasıl ki farklı ulusların genleri farklıysa. sadece sisteme uymak ve bunu yapmak zorunda kalıyor. Aslında bedendeki tüm organlar görünmeyen bir sisteme uyarak çalışır. Bu sisteme dış çevre de dahildir. değil mi? . Kortizol. Bu farklar çok küçük görünebilir. “genlerin işi hastalık yapmak değildir” demiştiniz ama hastalığa neden olan genler olduğunu da bu örnekte gördük. sebepler genetik görünebiliyor. insan genomu dış koşullara ve hastalık oranlarına göre sürekli değişmektedir. stresi algılayan beyindir. vücudun savunma sisteminin zayıflamasına yol açar. kısacası sosyobiyolojik bir canlıdır. Bu suda erimeyen ama yağda eriyen ve mum kıvamında olan organik bileşiğe vücudun ihtiyacı vardır.Efendim. Ölümler. bunu Hipotalamus bölgesine iletir..Güzel ifade ettiniz. değişen sadece harita değildir. işin içine giren diğer faktörleri hesaba katmadığınız zaman. siyahî bir insanın genleri yüzde 99.yeni genler oluşacağı için ileride farklılık kazanacaktır.Pardon.5 milyar insandan hiçbiri bir diğerine tamamen benzemez ama benim genlerim ile Afrikalı. . Çünkü Kortizol.Hıım.Hayır. Farelerle insan genleri arasındaki fark bile sanıldığı kadar büyük değildir. genler mi? KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? . Stres denilen etken de negatif bir dış faktördür. gelecek nesillerin genomu da farklı olacaktır. Bu argüman da geçerlidir. Bu diğer faktörlerin başında beyin gelir. önce Kolesterol denen o herkesin öcü saydığı kimyasalı ele alalım. Acaba son yıllarda çoğalan kalp hastalıklarında genetik faktörler nasıl bir rol oynuyorlar? Kalp krizlerinde stres mi daha büyük bir etken. bu yanılgıya düşmemek gerekir. kötü bir haber. Sirke sineğinde 18 bin gen var.99 aynıdır.. Fakat. Kısa vadeli stresler. Vücut bu maddeyi aldığımız şekeri kullanarak yapar. Az önceki Hemofili örneği. akyuvarların sayısını ve ömrünü azaltırlar. . Sonra da kolesterolü kullanarak. şifreler de değişmektedir. hastalığa yakalanma riski artar. . Genlerin görevi stres ya da hastalık üretmek değildir. O bakımdan insan: Psikososyal. kalbin daha hızlı çalışmasına veya ayakların üşümesine neden olan kandaki Epinefrin ve Norepinefrin hormonlarının çoğalmasını sağlar.Kortizol üreten enzimlerin yapılışını genler emrettiğine göre. Üst beyin dışarıdan bir stresör algıladığı zaman. Uzun vadeli stresörler ise. .. Aldosteron ve Oestradiol. örneğin gribe ya da daha kötü bir rahatsızlığa. biraz uzattım galiba.. ama genom kanunlarına göre bir harflik bir değişme bile çok büyük farklılıklar yaratır. Tabiî.Kalp krizinden söz edecektik?. Uyarılan Hipotalamus. yavaş yavaş ama sürekli olarak Kortizol düzeyinin artışına neden olurlar. nöroimmunolojik bir varlıktır. İşte ancak bundan sonra Kortizol ürettiren genler açılır ve ribozom çalışmaya koyulur.. Progesteron. Evet. itilmişlik duygusu ya da önemli bir sınav gibi. ima ettiğiniz çelişkiyi haklı çıkarmıyor. beynimiz ve gövdemiz birlikte çalışan ve olumlu-olumsuz pek çok dış etkene sürekli olarak maruz kalan bir üçlüdür.. Hepsi bu. . Evet. çok değerli 5 tür hormon üretir: Testestron. yaşayan 6.

burnun ve gözlerin duyarlılık oranını da etkileyen Kortizol kanda aşırı dozda bulunursa. Suda erimeyen bu Kolesterolleri hücrelere ulaştırma işi kandaki Lipo-proteinlere düşer. taşıyıcı Lipoproteinler üretilmez ve böylece kanda başıboş gezen yağ ve Kolesterol düzeyleri . yükünü tamamen boşaltan ve yeni bir kolestrol yükü için karaciğere dönen bu Lipoproteinlere de yüksek yoğunluklu Lipo denir. İşte bu Steroitlerle genler arasında çok sıkı bir münasebet mevcuttur. APOC ve APOE deniyor. kalp hastalıklarına neden olan faktörlerden şişmanlık. 19. O çalışmadan 21 yıl sonra (1995). Örneğin. düşük tansiyonlu. Bunlar birbirine benziyorlar ve 4 ayrı kromozom üzerinde yer alıyorlar. yüksek tansiyon. Yani. işini kaybetme korkusu yaşamak ve emir altında bulunmak kalp hastalıklarının birincil nedeni olarak boy göstermektedir. Bu genler iyi çalışmıyorsa. Bunlara kısaca APOA. İşte bu proteinlerini ürettiren gen APOE’dir. Kolesterolü.Steroitler denir. Steroitlere dönüştüren enzimleri üretme şifresi bu gendedir. kromozomdaki APOE’nin sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkiyi kuran şey Kolesteroldür. Bu düşük yoğunluklu yağ taşıyıcı Lipo-proteinler. Yükleri azaldıkça yoğunlukları düşer. Son yıllarda kalp krizlerinde bir çoğalma olması ile yaşantımızın çok stresli olması arasındaki bağlantı böylece kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Stresin kalp krizi yarattığı iddiasından sonra. Eğer bu gen iyi çalışmazsa ve Testestron hormonu üretilemezse. APOB. kolesterol düzeyi ve sigaradan çok daha güçlü bir etken. zayıf ve sigara içmeyen bir gece bekçisinden çok daha az risk taşıdığı belirlendi. Şöyle ki: O lezzetli pirzolaları veya tereyağıyla yapılmış omletleri mideye indirdikten sonra kanımıza çok miktarda Kolesterol karışır. Bunlar da “iyi kolesterol” olarak tanınır. bir sekreterden 4 kat daha fazla kalp krizi riski taşıdığı saptandı! Hatta kilolu. sigara içen ve yüksek tansiyonu olan bir üst düzey yöneticinin. Oradan da çıkan sonuç aynı oldu: Dış etkenler ve kendimizi değerlendiriş tarzımız. Kortizol üretilmediği zaman da beyin ile beden arasındaki ilişkide büyük aksaklıklar olur ve sağlıklı bir entegrasyon sağlanamaz. düşük rakamlı maaş bordrosuna sahip olmak. Besinlerden alınan Kolesterolü hücrelere taşıyıp. Kolesterol ile ilgili Apolipo-protein denen 4 gen var. biyolojik sağlığımız üzerindeki en büyük etkendir! Bu bilimsel bulgular. Kolesterol ile kalp arasındaki ilişkiye geçmeden önce stresle kalp hastalıkları arasındaki ilgiye değinmek istiyorum.Değil elbette. bu kez kişi kendini stres altında hisseder ve nedenini de anlayamaz. Gerçi stres birinci basamağı aldı ama Kolesterol da yabana atılacak bir neden değildir herhalde? KOLESTEROL GERÇEĞİ . Bir dairede çalışan odacı ya da temizlikçinin. -Pek çok insanın adını bildiği ama neden kötü olduğunu bilmediği Kolesterolün etkisine gelelim isterseniz. o zamana kadar bilinen tüm biyolojik nedenleri ikinci plâna itti ve psikolojik faktörleri birinci sıraya oturttu. halk arasında “kötü kolesterol” olarak bilinir. o insanlar ergenlik çağına giremezler ve erkek çocuğu olarak doğmuş olmalarına rağmen kız çocuğuna benzerler. Bunlar kandaki yağları (Trigliseritler) taşıyarak azar azar hücrelere bırakırlar. Elde edilen bulgulardan biri çok çarpıcı idi: Kişinin çalıştığı yerdeki hiyerarşi düzeyi. 10. kromozom üzerinde CYP17 adlı bir gen vardır. Londra’daki bakanlıklar semti olan ‘Whitehall’da çalışan 17 bin memur ve bürokrat üzerinde yıllar süren kapsamlı bir araştırma yapıldı (1974). Ama kulakların. benzer bir araştırma bu kez büyük bir şirketin on binlerce işçisi ve yöneticisi arasında yapıldı.

Evet. tüpgaza. Havası ve eşyaları kirli ortamlar hem hücrelerimize. o hastalığı yapan şeyin bir gen olduğu anlaşılmamalı. Şu listeyi alır mısınız? Gördüğünüz gibi burada. tozlar. o hastalığın ortaya çıkmasını engelleyen bir genin çalışmadığı anlaşılmalıdır. daha çok gençken. .. bu doğru mu? BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ . Hangi besinin kime çok yararlı. Sadece bir genin farklı olması bile iki kişi arasında önemli bir benzeşmezlik yaratabilir. genetik mirası olumlu yönde etkileyebilen birkaç maddeye sahip olan besinler var. . var ama boğazdan giren her şey canınıza can katmıyor maalesef! Üstelik burnunuzdan ve ağzınızdan giren her şeyi çok dikkatli ve ölçülü şekilde kontrol etmezseniz.en önemli sebebidir. .Evet haklısınız var. . amonyak gibi kimyasal kokulara sürekli maruz kalmak.. Bunu becermenin daha kolay yolları ileride mutlaka bulunacaktır. sadece akciğerlerinizi yıpratmaz.Burnumuzdan?. her saat bol oksijenli hava yerine başka gazları teneffüs ediyorsanız. Fakat şimdilik bu testleri yaptıramayan milyarlarca insan için.“Can boğazdan gelir” diye bir özdeyişimiz de var zaten.. Böylece onları hem sertleştirir. bu söz bende obeziteyi çağrıştırdığı için epeyce yadırgamıştım söyleyen kişiyi...Efendim bazı besinlerin genleri koruyucu etkileri olduğu söyleniyor..Lütfen. ama her gün. Bunlar. kan dolaşımının hızı sayesinde 6-7 saniyede bir kalbe girip çıkarlar.Genetik şifrelerimiz teker teker çözüldükçe ve besinlerdeki biyolojik mucizeler birer birer tanımlandıkça. bunun yerine. Gördüğünüz gibi genlerin görevi sistemin düzgün çalışmasıdır. . siz istediğiniz kadar sağlıklı beslenin. Umarım bu açıklama sorunuza yanıt olmuştur. Ama kendileri “hasta” oldukları zaman sistem de hastalanmaktadır. fakat o detaylara girersek konu çok uzayabilir. yedikleriniz sizi ciddî hastalıklardan kurtarmaya yetmez! Gelelim genlerinizi negatif mutasyonlardan kurtaracak besinlere. genetik yapınızı da bozar. Bazı istisnalar var tabi. ama ben genlerimizin dostu olan yiyecekler hakkında bilgi rica etmiştim. Ve en çok da kalpten çıkan atardamarlara yapışıp kalırlar. bataklık kokusuna..İnsan anatomisini öğrenmeden önce.Yani soluduğunuz havadaki gazlar.Anladım efendim. kime daha az yararlı olduğunu tam olarak belirlemek için uzun süren bir genetik araştırma ve testler dizisi gerekir. .Bakınız. ki yasallar ve gözle görülmeyen canlılar ya da partiküller.. bunlar canınızı veya sağlığınızı çarçabuk elinizden alabilirler! . Bolca alındığında prostat.. Domates Likopen denen bir maddenin deposu gibidir..Bu bilgi de çok yararlı elbet. sigara dumanına veya asit. o’sun” diye bir söz duymuş. . . yanılma payı az olan ve herkesin genlerine iyi gelen küçük bir reçete verebilirim size. baca dumanına. aralarında yine de büyük farklılıklar vardır. Eksoz gazına. Bu yapışkan yağ ve Kolesterol kümeleri kalp hastalıklarının stresten sonra.yükselir. . teşekkür ederim. hem de kromozomlarımıza büyük zararlar vermektedirler. Her ne kadar insanların genetik yapıları birbirine çok benziyorsa da. . . Demek ki: “Bu hastalık genetiktir” ifadesini işittiğimiz zaman... hem de daraltırlar. tiner. “Ne yersen. etkin sağlık reçeteleri daha bir güvenle yazılabilecektir.

Yani kromozomlarımızın yarısından fazlası bir şempanzeninkiyle aynı kalıptan çıkmış gibidir. İleride bu liste elbette büyüyecek ve daha bilimsel diyetler ortaya çıkabilecektir. Modern Darwinci genetikçilerin insanın şempanzeden geldiğine bu kadar iman etmelerinin en büyük nedeni bu bulgudur denebilir. Sizinki neden bu kadar kısa? . Ve bunlardan ilk 13 çift kromozom arasında hiçbir fark yoktur. Vücudumuza giren bakteri ve virüslerle mücadele eden alyuvarların daha sağlıklı üremelerine yardımcı olan sarımsağı hiç tüketmeyenleri de sürekli uyarmak gerekir. Farelerle bile aramızda çok az gen farkı var ama görünüşteki farkların büyüklüğü ortada. benim burnum gorilinkine veya kaplanınkine benzeyebilir. Evet. Bunlardan işe yaradığı kanıtlanmış olanlar şimdilik bu kadar. Bir de güneşten gelen zararlı ışınlar yüzünden oluşan cilt yaşlanmasına ve damar sertliğine karşı ciddî bir koruma sağlayabilir. öyle mi? . Aslında aradaki fark yüzde 1 bile olsa. o .Doğumdan sonra öğrenilen ve geliştirilen dil ve düşünce farklılıklarını çıkarırsanız. Susam. genetik şifreler en ufak bir değişiklikte çok farklı işler becerdikleri için.Ne kadar ilginç. evet. bunca fiziksel benzemezliğin nedeni yalnızca yüzde 2’lik bir gen farklılığından kaynaklanıyor. Ayrıca süt.. .Güzel bir soru. bal arısındaki D4DR geni de aynı işi yapıyor.göğüs ve kalın bağırsak kanserlerini önleyici etki yapabilir. çilek ve haşlanmış yumurtadaki Koenzim-Q10.Ben size genlerin dostu olan bazı maddelerden söz ettim. kalp ve kan dolaşımıyla ilgili bazı genleri destekler. Zararlı gazları ve kimyasalları da unutmayın! . bizde 23.Efendim tüm yazılı ve görsel medyada vücuda iyi gelen besinlerin reçetelerine oldukça fazla yer veriliyor. diğer canlılarla ortaklaşa kullandığımız genetik şifrelerden söz ettiniz. Üzümdeki proantisiyanidinler ve resveratrol.DNA’daki bilgilerin iş görme sistemi. Şempanze ile insan arasındaki görünüm ve zihinsel farklar bu kadar büyükken.. O nedenle yüzde 2’lik bir farkı küçümsememek gerekir. Onlarda 24 çift kromozom var. Karpuz ve kırmızı greyfurt bağışıklığı arttıran maddeler içerirler. Evrim teorisinin sadece bir teori olmasına rağmen onca taraftar toplamasının bir başka nedeni de budur. . Bu konuyu da açar mısınız? İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? . . hem de genlerin daha sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. hastalık yapar hâle gelmiş bir fare genini çıkarır ve onun yerine bizdeki eşini yerleştirirseniz. kiraz ve yeşil çaydaki cilt besleyici bileşikler bünyenize ciddî düzeyde antioksidan güç kazandırabilirler. Sözgelimi benim burnumun bu şekli alması için binlerce gen birlikte çalışıyor ve embriyon döneminde belli bir şekil oluşuyor. Lâtince ve diğer dillerden gelen sözcükler olduğunu görüyoruz. Farsça. Çünkü şempanzenin genomu ile bizimki arasında sadece yüzde 2’lik bir fark vardır. Nasıl ki Türkçedeki kelimelerin semantik yapısını incelediğimizde yarısından fazlasının Arapça. bizdeki D4DR geni ne iş görüyorsa. bu ortak genler her organizmada aynı işi mi görüyorlar? . Mutasyona uğrayıp. bir dilin gramer kuralları gibi çalışıyor.Peki.Bir de. Burnumun şeklinden sorumlu olan geni sadece bir tek gen kabul edersek ve bu gen 280 harflik bir kelime ise. bedensel farklılık çok büyük olabiliyor. genetik alfabeye ve kelimelere baktığımızda da insan genomundaki pek çok genin diğer hayvanlarda da bulunduğuna tanık oluyoruz. brokoli. süt ürünleri ve balıktaki B12 vitamini hem kan yapıcı özelliğe sahiptir. bunu 281 harfe çıkardığınızda.

farenin geninin düzeldiğini görürsünüz. Bunu tersi de mümkün. Hayvanlardan ya da bitkilerden alınan bazı genleri bizdeki bozuk genlerle değiştirebilirsiniz. Fakat bunu yapabilmek o kadar da kolay bir iş değil; çünkü sadece bir hücredeki geni değil, sayıları trilyonlarca olan bütün hücrelerdeki o geni düzeltmeniz gerekmektedir. Ya da o bozuk gen hangi hücrelerde açılıyorsa, o hücrelerdekini değiştirmelisiniz. Bunlar da milyonlarca olabilir. İşin zorluğu burada... - Fakat son yıllarda işe yarayan bir yol bulundu galiba, değil mi? - Evet, virüsleri kullanma tekniği diye bir yöntem geliştirildi. Bozuk şifreleri düzeltmek için vücuda düzgün şifrelenmiş genleri taşıyan virüsleri aşılama ve bunların gidip o bozuk genlerle yer değişmelerini bekleme yöntemi. Bu sayede sanıyorum pek çok hastalık yakında ortadan kaldırılmış olacak. İşte buna genetik mühendislik deniyor. - Anlaşılan, Genetik Mühendislik, 21’inci yüzyılda insanın biyolojik

yapısını büyük ölçüde değiştirecek gibi görünüyor. Bu mühendislerin yaptığı işin tekniğini de biraz anlatır mısınız?
GENETİK MÜHENDİSLİK - Hay hay. Milyonlarca yıllık evrim ve on binlerce yıllık bilgi birikiminden sonra, tarihte ilk kez biyolojik yapımızı değiştirecek bir teknoloji yakaladık. Yani artık eskiden adına kader denen sakatlık gibi bir olguyu bile değiştirmek kendi elimizde. Genetik bulgular, ortaya, adına Biyoteknoloji denen yeni bir tıp dalı ve hatta sanayi iş kolu çıkardı. Nasıl ki gazetelerden kelimeler ve cümleler kesip, boş bir kağıda yapıştırarak istediğimiz paragrafı ortaya çıkarabiliyorsak, DNA’daki genleri de aynı işleme tâbi tutabiliriz. Bunun için sadece makas ve zamk gerekli ve bunlar hücrenin içinde doğal olarak var. Zamk, Ligase denen bir enzim; makas ise, engel enzimleri denen proteinlerdir. Bu enzimlerin hücrede üretilen 400 kadar türü var. Her biri genetik şifrelerden bir veya birkaçını tanıyor ve istenildiğinde onu DNA’dan koparıp çıkarabiliyor. - Galiba bu işi ilk olarak 1972 yılında, Stanford Üniversitesinden Paul Berg

başardı, değil mi?
- Evet, Berg, bir virüsün DNA’sını engel enzimlerini kullanarak ortadan ikiye böldü ve sonra Ligase enzimini kullanarak tekrar yapıştırmayı başardı. Daha sonra bir kurbağadan alınan genler bir virüse aktarıldı ve DNA’sına yapıştırılması sağlandı. Bu tekniği artık insanlar üzerinde de uygulamak mümkün. Bir insan hücresindeki bozuk genler çıkarılarak yerine sağlıklı genler yapıştırılıyor. Sonra bu genler, genleri boşaltılmış bir bakteri hücresine konuyor. Sonra da bu bakteri hastanın kanına enjekte ediliyor. Kanda çoğalan bakteriler gidip hücrelere yerleşiyorlar ve sonra çekirdeğe girip, oradaki bozuk genleri, taşıdıkları sağlıklı genlerle değiştiriyorlar. Bir başka kolay teknik daha var: Yumurta sperm tarafından döllenince -zigot döneminde- bozuk genler teşhis ediliyor ve bunlar düzgün olanlarla değiştiriliyor. Henüz gelişme aşamasında olan bu teknikler, ileride kalp-böbrek nakilleri gibi rutin birer işlem olacak ve böylece hastalıklar ve sakatlıklar büyük ölçüde engellenecektir. Bu kadar karmaşık görünen bir sistemi düzeltmek, işte o 52 yıl süren bilimsel çalışmalar ve araştırmalar sonucunda bu kadar basite indirgenebilmiştir. Buna “tanrıcılık oynanıyor” gibisinden savlarla karşı çıkanların, o lâboratuvarlara gitme ve yapılanları görme şansı olsaydı; bu çalışmaların ne kadar kolay ve yararlı olduğunu görebilir ve bu suçlamalarından vazgeçebilirlerdi. - Bu yolla yetiştirilen meyve ve sebzeler de aynı işleme mi tâbi tutuluyor acaba? - Evet. Bu teknik ilk kez 1983 yılında tütün ve pamuk bitkilerinde uygulandı.

Sonuç: Yüzde 20 daha fazla verim ve daha sağlıklı tütün ve pamuk oldu. Süpermarket raflarında ve buzdolaplarında haftalarca çürümeden durabilen domates ve biberleri de bu yönteme borçluyuz. - Peki ama, bu tekniğin sakıncalarından haykırırcasına söz eden düşünür, yazar

ve halktan insanların kaygıları boşuna mı yani?
- Hayır, boşuna değil ama biraz fazla abartılı bence. Dediğim gibi genetik mühendislik henüz gelişme çağında. Bu süreçte birtakım hatalar olabilir diye korkuyor herkes. Fakat 30 yıldır yapılan deneylerde ve uygulamalarda herhangi bir kaza olmadı. Olsa bile bunlar daha lâboratuvar çalışmaları aşamasında ortaya çıkıyor ve o hatalar hemen düzeltiliyor veya o proje terk ediliyor. Böylece dış dünyaya ve halka negatif etkileri olmuyor. Fakat yine de, bu tekniğe şu veya bu sebepten ötürü karşı olanlar genellikle popülist söylemlerle taraftar toplayabiliyor ve halkı korkuya itebiliyorlar. Bu grupların söylemlerine sadece karaları değil, akları da eklemeleri daha dengeli ve rasyonel olacaktır. - Şu anda ABD’de satılan hububatın yüzde 60’ının genleri değiştirilmiş durumda... - Evet, öyle, ve daha verimli hâle getirilmiş durumdalar. Bu çalışmalardan geri dönüş yoktur. Üzerinde durmamız gereken nokta çalışmaların daha emniyetli yürütülmesi ve piyasaya çıkmadan önce yüzde 100 güvenceli olduklarının test edilmiş olmasıdır. Bu sayede ileride daha lezzetli sütler içebilecek, daha büyük ve protein değeri daha yüksek yumurtalar yiyebilecek, A vitamini ve demiri yüksek pirinç üretebilecek ve ölümcül hastalıkları tedavi etmiş olacağız. Hatta, daha ileriki aşamada belki de ilaç alacağımıza, kendisi ilaç hâline getirilmiş meyve ve sebzeler yiyerek genlerimizdeki tüm bozuklukları önlemiş olabileceğiz. Böylece, patolojik tarihçemizi yansıtan genlerdeki geçmişin tüm negatif tortularını silmiş, yeni bir genetik kompozisyon oluşturmuş olacağız. Bu az bir gelişme mi? Genetik çalışmalara karşı çıkanlar, neye karşı çıktıklarını iyi bilmek zorundadırlar. - Genlerin önemini ve hastalıklarla alâkasını vurgulamak bakımından,

biraz da zaman zaman hortlayan Deli Dana (BSE) denen hastalıktan söz eder misiniz?
DELİ DANA GERÇEĞİ - Çok iyi olur; çünkü aratılan korku yüzünden milyonlarca insan bence aşırı bir endişeye kapılıp kırmızı et yemez oldu. Bu hastalığın başlangıcı 1979-1980 yıllarıdır ve ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi de Scrapi denen bozuk genli bir virüstür veya bozuk bir gen de diyebilirsiniz. Bu bozuk genlere sahip bir inek (inek diyorum, çünkü bu hastalık öküzlerde görülmez) kesilerek hayvan yemi yapılmak üzere kaynatıldı ve protein ilavesi olarak ineklere verildi. Fakat bu virüs yüksek sıcaklıklarda bile ölmüyordu. Böylece binlerce hayvana bulaşmış oldu. Asıl adı Bovine Spongiform Encephalopaty olan bu virüs oldukça da tembel bir virüs; üremesi için 5-6 yıl gibi bir zaman geçmesi gerekiyor. Zaten varlığı da 1986 yılında ineklerin acayip davranışlar göstermesinden sonra ortaya çıktı 10 yıl süren bilimsel çalışmalar ve dedektiflik gerektiren araştırmalardan sonra nihayet hayvan yemleri ile bulaştığı bulundu (1996). Ama çok geç kalınmış ve 180 bin inek, beyin dokuları süngerimsi bir hâle dönüştüğü için, BSE hastalığından ölmüştü. Bunun üzerine Almanya ve Fransa, İngiltere’den sığır eti ithalâtını durdurdu. Fakat hükümet bu etleri süpermarket raflarından hemen kaldırtmadı. Çünkü bilim insanları bu hastalığın insanlara ağız yolu ile bulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu rapor ediyorlardı. Sonra sinsice bir oyun oynandı ve 50 milyon etobur Britanyalı birer kobay olarak

kullanıldı. 1996 yılında Deli Dana Hastalığı yüzünden 10 kişi hayatını kaybetti. Böylece, ölüm riski 5 milyonda bir olarak hesaplandı. Bu da bir insanın başına yıldırım düşmesinden daha zor bir ihtimaldi ve siyasileri sevindirdi. Çünkü 100 binlerce hayvanı yok etmekten ve fiyatlarının yarısını çiftçilere ödemekten kurtulmuş görünüyorlardı. Ama halkın ve medyanın protesto ve baskılarına daha fazla dayanamadılar ve bir yıl sonra sadece kemikli sığır etinin satışını yasakladılar. Daha sonra da yüz binlerce hayvanı öldürüp yakmak zorunda kaldılar. Bu hastalığın esas sebebi de yine bir gen demiştik: Stanley Prusiner’in 1982 yılında bulduğu ve adına PRP (Protiz Rezistanslı Protein) dediği gen. Bunun ürettiği protein olan Prion, 150 bin tür protein içinde amino asitleri ve DNA’sı olmayan belki de tek proteindir. Kendisini çözümleyip dağıtan normal Protiz enzimlerine karşı koyabilen Prion, sert ve yapışkan bir yapıya sahip olduğu için diğer prionlarla birleşerek büyüyor ve hücrenin yapısını tamamen bozuyor. Ayrıca, diğer sağlıklı proteinleri de kendi şekline sokabilme yeteneğine sahip. Bu proteinin tam olarak ne işe yaradığı henüz bilinmiyor, fakat tüm memeli hayvanlarda var olduğu için önemli olduğu varsayılıyor. 20 yıldır yapılan binlerce deney ve araştırma bu DNA’sız proteinin sırrını çözmeye yetmedi. Fakat yalnız beyinde açıldığı için orada iş gördüğü biliniyor. Farelerin genomundan çıkarılan bu gen, embriyon döneminde ya da yetişkinik çağında onların sağlığını etkilemiyor veya bir eksikliğe yol açmıyor. Fakat insanlarda farklı bir durum söz konusu: 253 kelimelik yani 759 harflik olan bu genin 129. kelimesi çıkarıldığında, aylar süren uykusuzluk hastalığına (İnsomnia) ve ölüme neden olabiliyor. Çünkü beynin uyku merkezi olan Talamus’u yiyip bitirebiliyor. Bu gen, keçilerde ve ineklerde ise daha farklı bir özellik gösteriyor. 253 kelimeden 108 ve 121 arası bükülerek yukarı doğru bir kavis yapmışsa, hayvanın fazla uyumasına, aşağı doğru kavislenmişse hiperaktif olmasına neden oluyor. İşte Deli Dana Hastalığı ineklerdeki bu kavislenmiş genler yüzünden ortaya çıktı. İnsanlara ağız yoluyla geçme olasılığı çok düşük ama bol miktarda inek eti yendiği zaman vücuda yerleşiyor ve 5-6 yıl süren üreme döneminden sonra sağlıklı genlerimizi bozarak, BSE denen hastalığı yapabiliyor. - Efendim, 5 Temmuz 1996 da tüm dünyayı sarsan bir olay yaşandı: İlk

kez Dolly adı verilen bir kuzu, babasının ikizi olarak klonlama yoluyla dünyaya getirilmişti. Herkesin aklına hemen “İnsanlar da klonlanacak mı?” sorusunu getiren bu tekniği basit bir dille anlatır mısınız?
İNSANLAR KLONLANACAK MI? - Aslında çok basit bir yöntemle gerçekleşen klonlama neden bu kadar geç kaldı diye şaşıyorum. Bilim adamları bu işi 1950’lerde gerçekleştirecek bilgi ve teknolojiye sahiplerdi. Hatta o zamanlar bazı kurbağaların klonlanma çalışmaları yapılmıştı. Sonuç alınmasının 30 yıl gecikmesi bana biraz garip geliyor. Fakat demek ki bazen basit sorular ve yöntemler bile kimsenin aklına gelmeyebiliyor. Ya da belki bu bilgilerin dünya kamuoyuna duyurulması başka amaçlarla geciktirilmiştir. Klonlama için 3 ayrı yöntem geliştirilmiştir: Twinning, Roslin ve Honolulu teknikleri... İskoç genetik uzmanı Ian Wilmut, Dolly’yi klonlarken Roslin, yani çekirdek transferi tekniğini kullandı. Bu yöntemi anlatırsak, sanırım konu anlaşılmış olur. Klonlama için öncelikle iki şeye gereksinim var: bir yumurta hücresi ve bir donör hücre. Donör hücre; Dolly’nin babasından alınan canlı bir hücreydi. Yumurta hücresi de herhangi bir dişi koyundan alınmış ama döllenmemiş bir cinsiyet hücresiydi. Yapılacak ilk iş; bu yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarmaktır. Böylece

Fakat önce “G0” evresinden çıkıp ayılması lazımdır. Sonra bu yumurta hücresi "Gap Zero" adı verilen bir dönem geçirmeye bırakılır. bunun ulaşacağı düzeyi şimdiden kestirmek için yüksek bir hayal gücü gerekmiyor. . Tabiî bu bir cinsiyet hücresi olmadığı için. Yeni çekirdeği kabul eden yumurta hücresi birkaç saat sonra bölünmeye başlar. genetik yapısı tam olan bir hücredir. Kopya insan sırada bekliyor ve hatta konuştuğumuz şu anda bile gerçekleşmiş olabilir! . O nedenle.çekirdeksiz yumurtanın genetik şifrelerinin büyük bir kısmı alınmış olur.Bunu ancak uygulamada görebileceğiz. . Bölünen hücreler bir embriyon oluştururlar. bir annenin rahmine konması gerekir. Bu evrede artık embriyonun lâboratuvardan alınıp. etik açıdan bakarsak büyük bir “günah”tır. modern çağın en önemli buluşlarından biri olan bu tekniğe karşı çıkmak. .Peki. Hatta bu tartışma pek çok ülkede bir etik soruna dönüştü.Bunun etik tartışmaları uzun sürmezse ve “think-tank” denilen düşünce kuruluşları klonlamanın faydalarını halka yeterince anlatabilirlerse. Fakat o insanın ruhsal sağlığı hakkında hiç kimse bir garanti veremez! Genetik araştırmalara yatırılan kaynakların. İşte o evrede. çekirdeğini kaybetmiş olan yumurta "baygınlık" geçirir ve tüm fonksiyonları durur ama ölmez.Elbette olacak. Dolly adlı koyun kopyalandığı zaman 3 yaşındaki babasına benzedi. zamanın ve enerjinin ne denli devasa boyutlara ulaştığını çoğu insan bilmiyor. klonlamanın bize bir yararı olacak mı? . fakat normalden daha kısa yaşayıp öldü. Sitoplazma içinde de DNA taşıyan maddeler vardır. ama bütün zorluklar aşılacak. . Belki o zaman ilk Klon İnsan’a sahip olma hakkı çok önemli bir kişiye verilecek ve tarihte bir büyük çağ daha açılmış olacak. Kısaca "G0" denen bu evrede. klonlama rutin bir iş hâline gelecektir. Ama bir başka denemede bir buzağı klonlandığında. Genetik mühendisliği ahlâkî açıdan siz nasıl değerlendiriyorsunuz? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ . hem de insanlar onlardan daha fazla verim alacaklar. buzağı normal yaşında doğdu.İnsanların klonlanması da mümkün mü? . Bunu sağlamak için de hafif bir elektrik akımı verilir. üreyen hayvanların hem kendileri daha iyi bir yaşam sürecekler. etmeyen ise ölür ve deneme başarısız olur. İşte klonlama denen yöntem. Dolly’den bu yana bu yöntemle ve diğer iki teknik kullanılarak yüzlerce hayvan türü klonlanmış ve çoğunda başarılı olunmuştur. insan genleriyle oynamak tüm toplumlarda şiddetli bir muhalefet görüyor. bu kadar basit bir biyotekniktir. Böylece o yumurta döllenmiş bir yumurta gibi bölünmeye hazır hâle gelmiş demektir. Hayvanlardaki hastalıklara neden olan bozuk genler bulundukça ve bunların sağlıklı olanları klonlandıkça. Proteinlerin ve enzimlerin nasıl reaksiyon göstereceklerini şimdilik kestirmek çok zor. hangi hayvandan alınmışsa. Öncelikle hastalıksız ve çok daha verimli hayvanlar ve bitkiler üretmiş olacağız. ABD ve Japonya bu teknolojiye 50 yıldan beri çok büyük yatırımlar yapıyorlar. Ve zaten önlenmesi de artık olanaksızdır. o hayvanın bütün genetik şifrelerini içerir. Yani erkek veya dişi olsun.O zaman 40 yaşında bir insan klonlandığı zaman doğan çocuk 40 yaşında mı olacak? .Bence. Bu embriyon üvey annesinin rahminde yaşarsa.Efendim. büyümeye devam eder ve vakti gelince donör hücre kime aitse ona tıpatıp benzeyen bir yavru olarak doğar. İngiltere. Büyük kısmı diyorum çünkü genetik materyalin hepsi çekirdekte değildir. bence en geç 5 yıl içinde insanları da klonlamak mümkün olacak. yumurtanın içine donör denen canlı hücrenin çekirdeği konur.

Bu bilimsel araştırmalara 52 yıldan beri o kadar zaman harcandı. Genetik tartışmalarda sağduyunun galip geleceğine inanıyorum. O nedenle insanların bu konuya hazır olmaları gerekmektedir.Diğer üçü hangileri? . bu bir insanlık suçu olurdu. Genetik mühendislik şu anda bile insan hayatını kurtarabiliyor ve genetik teşhis sayesinde ölümcül hastalıkları engelleyebiliyor. . Bütün bu nedenler klonlamayı desteklemeye yeter de artar bile.. Şöyle düşünün: Daha geçen yüzyıla kadar ana-babalarının tifo. plastik veya estetik cerrahiye gerek kalmayacak.insan mühendisliği diye bir meslek de yer alacaktır. Bu meslek sahiplerinin doktor olması dahi gerekmeyebilir. Bu teknolojinin getireceği faydaları bilmeden birtakım yersiz etik tartışmalar yaratmak ve bu çalışmaların önünü tıkamak. daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine büyük katkıda bulunmuştu. Şimdi de durum aynıdır. beynimizdeki ve bedenimizdeki bir çok organın ya yerini alacak veya onların daha düzgün çalışmasına yardımcı olacaktır. biyolojik bakımdan “kusursuz” diyebileceğimiz insanlar türeyecektir. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952’de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmişti. Hâlâ hızla süregiden insan klonlama çalışmalarının dramatik sonuçları yakında bir bomba gibi gündemimize oturabilir.Yapay zekâ. Klonlama sayesinde gençlik aşısı gerçek olacak. 20 yıl sonrasının meslekleri arasında -eminim ki. tüberküloz veya kolera yüzünden hayatını kaybeden çocuklarının ve yakınlarının öldüklerini seyretmekten başka seçenekleri yoktu. 1973’de sığır ve 1979’da koyun klonlaması gerçekleşmişti.Efendim. Eğer mucize ilaç denen Penisilin bulunduktan sonra onu kullanmasaydık. kısırlık bitecek. O nedenle ben bugünün gençlerini bu dört alanda eğitim almaya ve araştırma yapmaya davet etmek istiyorum. . Özellikle genetik şifrelerin çözülmesi ve yapay zekâ alanındaki gelişmeler. 1993 de.. Bitki ve hayvan hücrelerinde yapılan bu genetik değişikliklerin sonuçları olumlu olunca. bozuk genler değiştirilebilecek ve hastalıkların büyük bir kısmı önlenmiş olacak. nano teknoloji ve uzay teknolojileri. Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton’un 1885 yılında başlattığı Yuceniks (Eugenics) hareketi. o kadar büyük yatırım yapıldı ve elde edilen bilgilerin insanoğluna sağlayacağı yararlar o denli belirgin hâle geldi ki. Örneğin yeni bulunan WT1 geni sayesinde kan kanserinin tedavisi yakında mümkün olacaktır.anlatır mısınız? . bence insanlığın kendi kendisine büyük zararlar vermesi anlamına geliyor. doğal olarak aynı tekniği insanlarda kullanma fikri doğmuştu. yarısı robot yaratıkların ortaya çıkmasına neden olacak. Robert Stillman ve Jerry Hall insan embriyonunu klonlamış ve 6 gün yaşatmayı başarmışlardı. hastalık ve soğuğa dayanıklı bitki türleri.Peki. Nano teknoloji ve yapay zekâ sayesinde üretilecek mikroçipler. 1970’lerde fare. lâboratuvarda üretilecek sağlıklı organlar sayesinde eskiyen veya hastalanan tüm organlar yenilenebilecek. 21’inci yüzyıldaki dört büyük teknolojiden birinin genetik olacağı artık gün gibi ortadadır. Genetik mühendislik ve biyoteknolojideki ilerlemeler.Sorunuza hiç tereddüt etmeden “evet” diyebilirim. Klonlama ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştı. Genetik teknoloji sayesinde -belki de çok yakındakanser ve kalp hastalıkları dahil pek çok hastalık tarihte kalmış olacak. bu ahlâkî tartışmaların ortaya çıkışını sağlayan birtakım haklı sebepler de var. genetik mühendislik ve yapay zekâ teknolojileri ileriki yüzyıllarda insan doğasını da değiştirebilir mi dersiniz? . Türk kamuoyunda pek de bilinmeyen bu eylemi -yeri gelmişken. çok yakın bir zamanda yarısı canlı. Sözgelimi. Ama bunların aşıları ve ilaçları bulunduktan sonra milyonlarca insan ölümden kurtuldu. .

Bunun arkasından yakılma sırası tüm Yahudi vatandaşlara kadar geldi. Amerikalı Charles Davenport. Hatta Virginia Eyaleti akıl hastalarını kısırlaştırma kanununu 1970 yılına kadar uyguladı.’ dendiğini duyuyorum. hastane yataklarını yaralı askerlere tahsis etme bahanesi ile gaz odalarında yakılmaya gönderildi. . Genleri sağlıklı insanların evlilikleri tasvip görmeye. Tabiî. Norveç. Finlandiya.Fakat bu kısırlaştırma kanunları İngiltere ve Hollanda’da çıkmadı. Mektupta şu ifadeler vardı. politik bir slogana dönüştürmüştü. “beyinsizleri sterilize et” hareketi diğer ülkelere de sıçradı. bulaşıcı hastalık taşıyanların ve geri zekâlıların evliliklerine yeni bir isim buldu: Discenik.” . Ve insan üzerinde etkili olan doğal seleksiyonun tabiata bırakılmadan insan eliyle uygulanmasını savunmuştur. Discenik fikri o kadar benimsendi ki. Akıl hastası. Ve “Eğer Almanya hastalıklı ve şizofrenik vatandaşlarını kısırlaştırırsa. Bu çabalardan sonra İngilizler’in Yuceniks hareketini gizliden gizliye başlattığını öğrenen ve Galton’un fikirlerine hayran olan Karl Pearson da aynı eylemi Almanya’da yaymaya başlamış ve yaptığı üst düzey lobi çalışmalarından sonra.Evet..000 insan kısırlaştırıldı. Başkan Roosevelt. Davenport çalışmalarını disceniklerin “ekarte edilmeleri” üzerine yoğunlaştırmış ve Amerikan elitlerinin kafasını çelmeyi başarmıştı. İzlanda ve Estonya izledi. Bu 25 yıl içinde 100 bin insanın “beyinsiz” ismi verilerek kısırlaştırıldığı o eyaletlerdeki hastane dosyalarında hâlâ korunmaktadır. Bunları Kanada. Pratiğe geçişi bu fikrin Amerika’ya sıçramasından sonra başladı.. Tarihin yüzkarası olmuş bir düşünce ve hareket olan Yuceniks’in fikir babası sayılır. diğerlerinki aşağılanmaya başlamış bile. o yıllarda alkoliklerin. 1910 ile 1935 yılları arasında 30 Eyalette son derece üzücü sosyal cinayetler işlendi. Bu kanun 1964 yılına kadar 40 sene yürürlükte kaldı. 1924 yılında kabul edilen bir kanunla Amerika’ya sadece Anglo-Sakson ırkından gelenler alındı ve diğerlerine göç izni verilmedi. “bir gün toplumun dejenere olmasını önlemenin tek yolunun sağlıklı vatandaşların soylarını devam ettirmeleri ve sağlıksızların çocuk yapmamaları olduğunu görecek ve bunu uygulamanın en büyük vatanseverlik olduğunu anlayacağız!” diyebilecek cesareti kendinde bulmuştu. . idealist.Galton son derece pratik zekâlı. hırslı ve agresif biriydi. Öyle ki. değil mi? . Genlerle dünya savaşı arasındaki bağlantıyı izah eder misiniz? YUCENİKS SUÇLARI . Fakat Almanya’ya bu kampanya yeterli gelmedi ve savaşın ilk 18 ayında tam 70 bin kısırlaştırılmış hasta. Darwin’in “Tabiattaki doğal seleksiyon yüzünden yalnızca güçlü canlılar ayakta kalır ve nesillerini idame ettirirler” saptamasını. daha sağlıklı bir millet hâline gelir ve her zaman İngiltere’nin önünde olur” fikrini devleti yönetenlere kabul ettirmişti. Yuceniks fikrini milliyetçilikle özdeşleştirmeyi başarmıştı. İsveç’te 60 bin ve bu fikre çoktan hazırlanmış Almanya’da 400. Dünya Savaşı’na “Kromozom Savaşı” diyen genetikçiler var. sakat ve güçsüz insanların kısırlaştırılmaları ve nesillerinin tükenmesi için büyük çabalar harcamıştı. O tarihte Almanya’daki ekonomik ve sosyal gelişimin “biyolojik gelişimle” bütünleştirilmesi fikri siyasi destek görmüş ve yerleşmişti ama hâlâ teori düzeyinde idi. Galton. Kısırlaştırılan insanların sayısı milyonları geçti.Ben de bu fikrin hızla yayıldığını Pearson’un 1907 yılında Galton’a yazdığı bir mektup sayesinde öğrendim. “Orta sınıf vatandaşlardan doğan cılız çocuklar için ‘Haa! Demek ki bu Yucenik bir evlilik değildi. kriminal suç işleyenlerin.Soruyu söyle de sorabilirim: 2.

ana rahmindeki çocuğun sağlık durumu daha kolay saptanacak ve belki de anneler geri zekâlı çocuklarını vakit geçmeden aldırma seçimini.Peki. Oxford profesörlerinin yüzde 65’i bunlara katılıyordu.Efendim. kürtaj yaptırma seçeneği anneden alınıp doktorlara verilmiştir. Son zamanlarda birden fazla çocuk yapmayı yasaklayan Çin’deki bu tartışmalar tüm dünyaya er veya geç yayılacaktır. Fakat bu sorunuza yanıt olarak. işsizlik ve toplumsal dejenarasyon Almanya’da Nazi hareketlerinin gelişmesini kolaylaştırdı. “evet tamamen genetiktir” diyemiyorum. Darwin’in oğlu Leonard. Hatta. Üstelik bir kanunun çıkmamış olması. Galton’un birçok fikri artık devlet zoruyla değil. daha kolayca ve suçluluk duygusuna kapılmadan yapacaklar. H. Almanya’da başlayan akılsızların kısırlaştırılması ve etnik temizlik hareketinden rahatsız oluyorlardı.Evet. ama Rus devleti daha ziyade akıllı insanlarını öldürmekle meşgul olduğu için Yuceniks hareketine katılmadı. İşte. Şu bulgulara bir göz atalım: Ana rahmindeki döllenmiş yumurta. bireylerin rızasıyla uygulanıyor. Şuradan başlayayım: Aslında genetik sistem sanıldığı kadar da mükemmel çalışmıyor. Sosyalist veya muhafazakar bir çok yazar ve filozof ile birlikte pek çok bilim adamı ve siyasetçi Yuceniks fikrini destekliyordu. Fakat kapalı kapılar ardında sinsice yürütüldü. modern Yuceniks bireylerin kişisel onayları ile gelişecek ve belki de evrensel bir ilke olacaktır. Yaşlanmamızın nedenleri arasında genetik sistemin işleyiş tekniği büyük rol oynuyor fakat az su tüketimi ve güneş ışığı. böylesi bir atmosfer içinde başlayan 1930lardaki ekonomik kriz. çevremizdeki radyasyon oranları. 1994 yılında Çin hükümetinin çıkardığı bir kanunla.Evet katılıyorum. . Bütün bu desteğe rağmen parlamentoda sağduyu hâkim oldu ve kısırlaştırma kanunu aralıklarla iki kez oylanmasına rağmen geçmedi.. çok ilginç bir soru. bugünkü pencereden bakıldığında geçersiz görünebilir fakat o günkü sıcak koşullar ve toplumsal psikoloji içerisine girip düşünürseniz. yaşlanmanın nedeni de genetik mi? KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ . sanıyorum bunları yaşlandıkça görebileceğiz. Bence. Bernard Show. Ortalama 47 diyorum.Bu. ama şiddetli muhalefet sayesinde çıkarılamadı. Churchill. . çünkü bazı hücreler . savaşın nedenlerinden birinin de genetik olduğunu kabullenmeniz o kadar da zor olmayabilir.G.Wells ve Winston Churchill bu hareketi savunan yazılar yazıyor ve hararetli söylevler veriyorlardı. “Yuceniks hareketi bugün artık apaçık devam ediyor” diyenlere de katılıyor musunuz? . kısırlaştırmaların yapılmadığı anlamına gelmemeli! İngiltere’deki elitler. Rahatsızlıklarının esas nedeni Almanya’nın gerisinde kalma kaygısıydı. Hitler’in başarıya ulaşması. kürtaj önermekte ve seçimi ana-babaya bırakmaktadırlar. Hitler işi Yahudi ırkının yok edilişine ve tüm Avrupa’yı temizleme fikrine kadar götürdü. Teşekkür ederim. Yuceniks Derneği’nin müdürlüğüne getirilmişti. Hamile bir annenin doğuracağı çocuğun sakat ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla dünyaya geleceğini gören doktorlar. Peki. Genetik bilimi ilerledikçe. Ve böylece savaşa katılmak için bir neden daha oluşmuştu. Rusya’da da çıkmadı. İngiltere’yi çok endişelendiriyordu. Bazı genetikçilerin bu savı. kötü beslenme alışkanlığı gibi zararlı etkiler de birer faktör. doğuma kadar ortalama 47 kez bölünüyor ve o tek hücre 100 trilyon hücreye ulaşıyor. “beyinsizlerin çoğalmaları ırkımız için en büyük tehlikedir” diyebilecek kadar ileri gitmişti.

İşte yaşlanmanın pek çok sebebiyle birlikte asıl nedeni bu doğumdan sonraki yenilenme sürecinde gizli. canlı hücreler milyonlarca yıldan beri. Bu nedenle. Genler. doğanın bu eşsiz sistemi neden kurduğunu ve bu sorunu nasıl çözdüğünü çabuk anladı.Bu. Hücreler bölünürken hem bu 23 çift DNA molekülü kopyalanır. Bu agletler. Kandaki alyuvarların milyonlarcası her saniye yenilenir.Fakat. . (Bak. 6 harften oluşmuş bir genin binlerce kez art arda tekrarından ibaretti. kanımız 3 ayda bir tamamen değişir. hücrelerin kendi fotokopilerini aldırdıktan sonra eskiyenler ve ölenler vücut dışına atılır veya çözülerek tekrar kullanılır. Şimdi gelelim işin püf noktasına: Embriyon dönemimdeki bölünmelerde. Bir ömür boyu değişen bu hücreleri toplayıp tartma imkânımız olsaydı. Ve ortalama 40-45 kopyadan sonra ortada kromozom denen şeyin kalmaması gerekirdi. .30. . milyarlarca kez bölünerek yaşamlarını sürdürebilmişler. işe yaramayan Telomer genlerinin bir kısmı eksik kopyalanarak yeni hücreye geçer ama herhangi bir fonksiyonları olmadığı için hücrelerde bir hasar olmaz ve vücutta bir eksiklik ya da hastalık ortaya çıkmaz. Bu tamirci genlerin ürettiği proteinlere Watson. kromozomların uçlarından küçük bir bölümü kopyalamazlar.. bazıları 40 bölünmeden sonra duruyorlar ve bazıları da 50 defadan fazla bölünerek çoğalıyorlar. TTAGGG bazlarından oluşmuş bu nükleotidlere Telomer adını verdi. Şekil: 4) Telomerlerin görevi. Şöyle ki: Beyindeki nöronlar ve sinir hücreleri hariç. eğer kromozomların ucunda diyelim ki 150 harfli bir gen yer alıyorsa ve bu hücrenin kopyası alınırken kazara kopyalanmıyorsa.Elbette. Biraz daha açar mısınız? . fotokopi makinasına konan bir mektubun ilk ve son satırlarının kopyalanmaması gibi bir eksiklik olur. Fakat Watson. Son derece “akıllı” olan bu proteinleri ürettiren genler doğumdan hemen sonra . kromozom uçlarında yer alan ve işe yarayan genlerin saf dışı kalmasını önlemektir. kopyası alınan bir resimin giderek renk kaybetmesi gibi biraz daha “silik” çıkar veya aşınır. Watson.Kuşbakışı veya makro baktığın zaman detaylar görünmez. Vücut dışında bulunan saçlar. hücrelerin her kopyalanışında. Kromozomları yakından incelediğinde gördüğü şey onu büyük hayretler içinde bıraktı. vücudumuzdaki tüm hücreler bir yaş gününden diğerine kadar büyük oranda yenilenir. Bunlar ipler dağılmasın diye ayakkabı bağlarının uçlarına eklenmiş o plastik tutaçlar gibi (agletler) bir emniyet sistemi idiler. Sadece 300 bölünmenin onları bozacağı bana pek ikna edici gelmiyor. önümüze tonlarca ölü hücre çıkardı. kopyalama esnasında. Telomerler her bölünmede kısalır fakat bunları vakit geçirmeden tamir eden ve eski hâline getiren bir sistem daha vardır. Ama mikroskopik baktığında teleskopik başış açısıyla göremediğin şeyleri görebilirsin. İşte bu yenilenmeler sırasında alınan her fotokopi. Watson’un gördüğü olay şuydu: Kromozomları kopyalayan biyokimyasal sistem. Yaşlanmayı anlamak için kromozomların kopyalanma sistemini iyi anlamak gerekir. Her kromozom upuzun bir DNA molekülüdür. Öyle ya. Kromozomların uçlarının anlamsız genlerle doldurulduğunu keşfetti.. Yani. yeni hücrede genetik bir eksiklik ve dolaysıyla pek çok sistem hatası doğabilir. iskeletimiz 11 ayda. Örneğin. Telomeraz demiş. Fakat yaşam sürerken bazı hücreler birbiri ardından yenilendiği için bölünme sayısı 200-300 kadar olabiliyor. Bu kopyalanma anını 1972 yılında ilk kez DNA’nın kâşiflerinden James Watson gözlemiştir. hem de hücrenin içindeki her şeyin tamamı kopyalanır. Bu çok şaşırtıcıydı çünkü her kopyalamada kromozomlar biraz daha kısalıyor olmalıydı. tırnaklar ve deri de peşpeşe yenilenir. herkesin ilgisini çekecek bir bulgu.

Peki. bunlar kalpten çıkan arterlerin kromozomlarından daha uzundur. Böylece. 80 yaşına girmiş bir insanın kromozomları doğduğu güne oranla yüzde 37 kısalır. hızla çarptıkları DNA moleküllerinde de hasara yol açarlar. onu icat etmek zorunda kalırdık. Fakat bu teknolojinin de etik tartışmaları tüm şiddetiyle sürmektedir.. Geron şirketinin hisseleri borsada birkaç kat prim yaptı. çünkü Telomerleri onaran genlerinin doğumdan sonra da açık kalmasını sağlayan sistem. Bu da.Evet.. fakat bazılarında yüzlerce kez tekrarlanarak kısa bir gen olmuş. Böylece belli bir sayıya ulaştıktan sonra bölünme sayısını kaçıran ve bölünmeye devam edip çoğalan kanser hücrelerinin önüne geçilebilir. Her yenilenme yeni kopya ve daha kısa Telomer demektir. Hasar gören genler yüzünden vücutta giderek azalan fonksiyon kayıpları olur. Hepsinde TTAGGG olarak mevcut.. TTTAGGG harflerinden oluşmuş. kalp damarları. Örneğin sirke sineklerinin ömrünü iki katına çıkarmayı başarmıştır. buluyorum.Öyleyse doğumdan sonra emekli olan Telomeraz genlerini açık tutmak yaşlanmayı engelleyebilir. fonksiyon kaybetmesi ve nihayet ölmesi için genetik sisteme yerleştirdiği olağanüstü zekice düşünülmüş bir düzenektir. hücre bölünmelerinin ve çoğalmalarının önüne geçecek bir yöntem için de kullanılabilir. Bakınız: Cal Harley adında bir bilim adamının kurduğu “Geron Corporation” adında bir şirket tüm çalışmalarını Telomeraz genlerinin “emekli olmaması” üzerine yoğunlaştırmış ve çok önemli aşamalar kaydetmiştir. Bu noktada size Voltaire’in bir sözünü aktarmak isterim: “Ölüm olmasaydı. Bu genetik araştırmalar şirketi. Serbest radikaller hücre çekirdeğinde de bulunduğu için. Çünkü.Bu bağlantıyı yakaladığınıza sevindim. O nedenle insanlar damar sertliğinden değil. ortalama insan yaşamını 150 yıla çıkarmamız şu anda mümkündür. Harley’ye göre. bazılarında binlerce defa art arda dizilerek uzun bir gen. DNA’sı olan tüm hayvanlarda bu sistem mevcut. Yani. Bunu düzeltme şansını yakalamışken neden uygulamayalım? Kaldı ki yaşlanmayı önlemek her insanın en büyük arzularından .Tabiî var. Vücudumuz bir doğum gününden diğerine kadar büyük oranda yenilendiği için (sinir sistemi ve beyin nöronları hariç) kromozomlar her yıl ortalama 31 harf (nükleotid) kısalırlar. Bu nedenle onlar da yaşlanıyorlar. 1997 yılında bu işi başardığını açıkladığında. değil mi? GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? .Çok güzel.. Sık sık yenilenen hücrelerdeki kromozom uzunluğu yılda 100 harf kadar kısalabilir. Bitkilerin kromozomlarında da aynı sistem var fakat onların Telomerleri bir T fazla. Şöyle ki: Bacaklarımızdaki kan damarlarının kromozomlarına bakarsanız. Bir başka önemli neden de şu: Hücrelerimizde ve kanımızda çok hızlı hareket eden ve çarptıkları dokulara hasar veren atık maddeler var. İşte yaşlanmanın asıl nedeni bu eksik kopyalanan Telomerlerdir. Bunlara serbest radikaller deniyor. kromozomlar doğum sonrası ve ömür boyu gerçekleşen yüzlerce kopyalamadan sonra iyice kısalırlar. . Telomerler hayvanlarda da var mı? . O nedenle Telomerazlar üretilmezler ve artık eksik kopyalama kendini tamir edemez duruma gelir. yüzlerce kez kopyalandıktan sonra kromozom uzunluğu değişmeyen hücreler üretmeyi sağlamış durumda. arter duvar bozukluklarından ölürler. Bunlar da yaşlanmaya neden olur. kalpten hızla çıkan kanın basıncına ve serbest radikallere sürekli maruz kaldıkları için çabuk yıpranırlar ve sık sık yenilenirler.” . doğanın belli bir yaştan sonra neslini çoğaltmasında sakınca gördüğü bir organizmanın giderek yaşlanması.. ..Siz bu ömür uzatma çabalarını ahlâkî açıdan doğru buluyor musunuz? . Kısa Telomer de yaşlanma demektir.“emekli olur” ve artık açılmazlar. Bir başka yararı damar sertliğini önlemektir.

Ama durum böyle değil.Fakat bu görüşün karşısavı diyor ki: “Dünyada zaten haddinden fazla insan var. O evredeki koşullar içinde şu an hayal edemeyeceğimiz çok daha farklı çözümler üretilecek ve sağduyu mutlaka hâkim olacaktır. daha çok kopyalama demek ve daha kısa kromozom demektir. kanıtlanmış bilimsel bir bulgudur. beyindeki hücre ölümleri sayı bakımından fazla görünebilir.. önemli olan kaliteli yaşamaktır.Fakat beyin hücreleri yenilenmiyor ve ölen nöronların yerine yenileri gelmiyor. analizlerimiz daha gerçekçi ve mantıklı olur. Tabiî. Kaldı ki beyin sadece nöron denen sinir hücrelerinden oluşmamıştır. kaplumbağalar ve salyangozlar. Telomerlerin varlığı bir teori değil. kalp atışı sayısı ile ters orantılıdır.. erken ölmesi gerekiyor. Bazıları (Mikroglia) beyni zararlı bakterilerden ve enfeksiyonlardan korurlar. Nörologia da denen bu hücreler 5 tiptir: Bazıları (Astrosit) kan damarlarının etrafını sararak. Bazıları (Ependimal) beyin sıvısı üretme işine yardımcı olurlar. bu yaşlanma gerçekleşmeyecek ve beyin de genç kalacaktır. İşte bu 5 tip hücrenin yenilenmesi ve yaşlanması beyinde fonksiyon kayıplarına yol açar.biridir. 150-200 yıl yaşamaktansa. Telomer teorisini çürütmüyor mu? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI .. 150 yıllık bir beyin. her . Fillere gelince.Kulağa hoş gelen bu soru. bu düşünce doğru görünür ve siz de haklı olarak bu soruyu sorarsınız... Nöronların miktarından kat kat fazla Glia hücreleri var beyinde. Bir olayı değerlendirirken. birçoğunun aynı sayıdaki kalp atışından sonra öldüğünü görürsünüz.Bizim gibi uzun yaşayan pek çok hayvan var. Bu bulgu. Bunlar birbiri ardından yenilenen ve önemli görevleri olan hücrelerdir. Yavaş hareket eden hayvanlar uzun. genetik mühendislik sayesinde hastalıkların olmadığı. bence bunlar popülist yaklaşımlardır ve hayal gücünden yoksun yorumlardır.” . insanlar elbette artan insan nüfusuna bir çare bulacaklar ve belki de herkes kendi yerini dolduracak yalnız bir çocuk yaparak.Efendim. biraz bilgi eksikliği içeriyor. Kış uykusuna yatanlar da nispeten uzun yaşarlar. Ne var ki ömür denen şeye bir başka pencereden daha bakma olanağı var. bu dediklerinizi yapabilecek mi? . ama yüz milyar gibi yüksek rakamlı bir nöron sayısı yanında bunu önemsemeyebilirsiniz. insanların genç ve dinamik yaşadığı ve beyinlerinde yüz yıl boyunca biriken devasa bilgi ve deneyim arşivlerini kullanabildikleri bir dünyada cehalet denen şeye yer olabilir mi? Akıl yolunun izlendiği ve erdemin kök saldığı bir dünyada. Zira 100 yıl boyunca ölen hücreler oran olarak beynin yüzde 10’unu bile zor bulur. O da şu: Hayvanların ömür boyu süren kalp atışlarını sayarsanız. Bunların çoğu cüsseli hayvanlar. Ayrıca. Uzun yaşamak bu sayıyı daha da arttıracaktır. Dolayısıyla aslında balina ve fil gibi hayvanların çabuk yaşlanıp. . Düşünsenize.. Fakat aslında bazı küçük hayvanlar da uzun yaşıyor. Fakat biz Telomerleri tamir eden Telomerazların üretilmesini sağlarsak. Bakınız. ama hızlı hareket edenler kısa yaşarlar.Önce bir yanlışlığı düzeltelim. Demek ki ömür denilen yaşam süresi. sağlıklı ve verimli kısa bir ömür yaşamak daha iyidir. Büyük gövde demek. Örneğin. zihnimizde onu kendi koşulları içinde oluşturarak düşünürsek. beyin ve damar arasına bir duvar gibi dizilirler. Şimdi size çok şaşırtıcı bir görüşü ifade etmek istiyorum: Ömür dediğimiz şeye zaman denen o göreceli olgu açısından bakarsanız.. dünya nüfusunu sabit tutacaktır. . Ben insanların 150 yaşında kadar yaşayabilecekleri bir dünyayı hayal ettiğimde büyük heyecanlar yaşıyorum. . Ve bazıları da (Oligodendrokit ve Schwann) nöron uzantıları olan aksonların etrafında miyelin denen koruyucu bir tabaka oluştururlar.

. . . Böylece hastalığa yol açacak genleri paslanmış ve fakat sağlıklı genleri çalışan insanlar daha uzun yaşarlar. Ama bu yorum. Her birinin ufak da olsa etkisi var ama bunlar toplam olarak büyük etkiler . Bu bulgulardan çıkardığım sonuca göre. bir bakıma oksijen atomlarına da borçluydu... İşte bu yüzden mantığı bizimkinden farklı ama daha doğru çalışan doğa. bazılarınki 8. Teşekkür ederim. kadınların 35 yaşından sonra doğum yapmamasını istemesinin altında yatan sebep de temelde budur. fakat genç ölen insanların durumunu pek açıklamıyor. değil mi? . Fakat.İlginç bir soru sordunuz ve doğru bir saptama yaptınız. İşte size “Mutlak Kader” olarak kabul edilen yaşam süresinin genlere yazılmış sırrı. bu da son derece şaşırtıcı bir gerçek. Dünya yaş ortalaması da bu rakamdır zaten. Ama bu durum henüz anlaşılamamış nedenlerden ötürü her insanda gerçekleşmez. Bazı insanların Telomerleri 6 bin harften oluşur. “neslinizi genç yaşta çoğaltınız” mesajını veriyor.düşüncede olduğu gibi. açık havada ve bol oksijenli bir ortamda yaşadığı için mi? .Enteresan bir saptama. Telomerleri uzun olan insanların daha uzun yaşadığı görüşü bilim adamlarınca yaygın bir kabul görmüştür.Demek oluyor ki yavaş hareket eden ve kış uykusuna yatan hayvanların hücreleri çabuk yıpranmadığı için sık sık yenilenmiyor ve o nedenle de telomerleri hemen kısalmıyor. üreme çağını tamamlamış organizmaların daha fazla yaşamalarını istemiyor.Burada gene bir başka gerçek rol oynuyor: Telomerlerin uzunluğu. Aslında yaşlanmaya neden olan pek çok faktör var. O nedenle. bu kısa kromozomları ve bozuk genleri çocuklara geçirme şansı çoğalıyor..Haayır! Burada çok uzun yaşamaya yol veren bir başka etken daha var. yavaş yaşayan ve çok uyuyan. . kafamda bir başka soru daha oluştu şimdi. Doğa bizim fazla yaşamamızı neden istemiyor acaba? DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ . Bildiğiniz gibi. fakat Jeanne uzun ömrünü. Bir hesaba göre 7 bin kadar gen yaşlanmada rol oynuyor. doğa gençlere hitap ederek. bu bakış açısında da istisnalar var.. çalışmalarına engellerler. O nedenle. Kadını adetten keser ve menopoza sokar. Bu sav henüz kesinlik kazanmamıştır ama kuvvetli bir hipotezdir.. oksijen paslanmaya neden olan bir elementtir. Her insanda kromozom uzunlukları farklıdır. aklıma şimdi gelen bir başka soru daha sormak istiyorum: 1997 yılında ölen ve Guinness Rekorlar Kitabı’na en yaşlı insan olarak giren Fransız Jeanne Calmont’un kromozom uçları 10 bin harften oluşan uzun Teleomerlere mi sahipti acaba? .Efendim. Bu da ortalama 73 yaşa denk gelir. bazıların ki ise 10 bin kadar olabilir.Yani. örneğin son derece hiperaktif davranan ve kalbi makineli tüfek gibi atan farelerin ömrü 3 yıldır. ama yarasalar 30 yıl ve kuşlar büyüklüklerine oranla çok daha uzun yaşarlar ve kalp atışları da oldukça hızlıdır. Fakat bu tavsiyeye uymayan çiftlere doğa (ya da Tanrı deyin) zoraki kuralları ile karşı çıkar. Jinekologların. İnsan yaşadıkça belirli yaşlarda açılan belirli genler oluyor ve mutasyona uğrayan bozuk genlere sahip olma olasılığı artıyor. . Bunların ortalaması 7 bindir. Oksijen atomları genellikle dizilişi bozulmuş veya mutasyona uğramış genleri paslandırarak. Belki de bazı kadınların genç yaşta adetten kesilmelerinin gerçek nedeni genlerindeki mutasyon oranının çoğalması ya da kromozom uçlarının (telomer) aşırı derecede kısalması yüzündendir. Yaşlanmaya geri dönersek. kuvvetli ve sağlıklı genlerin ayakta kalmasını istediği için. Vücudumuz da oksijenle sürekli alışveriş içinde olduğu için hücrelerde bir tür paslanma olur.Evet.

kirletilmiş ve değiştirilmiş olan doğa. He-La’nın genlerinde. Bu ilaç kanserli hücrelerde TP53 geninin açılmasını ve o hücreleri yok etmesini amaçlıyor. bunlar insan olsaydı 350 yıl yaşamış olacaklardı. öcünü kanserli hücreler üreterek .Bu konuyla ilgili olarak. H. İşte bu mutant gen işimize çok yarayabilir. farelere aktarılan kanserli insan hücrelerinin onlarda da kanser başlattığı ve DNA’larını bozduğu görüldü. TP53 genini bulan Davis Lane. Bu bozukluğa sebep olan şeyler de genellikle çevre koşullarıdır. zehirli atıklar. büyüme çağında ve yaraların tamiri için hücrelerin büyümeleri gerekiyordu ve bu işleri yürüten genlerin mevcut olması lazımdı. Hatta dünyanın pek çok kanser araştırma merkezinde ve uzaydaki araştırma lâboratuvarlarında hâlâ çoğalıyorlar. . Nixon. Genleri durduramıyorsa. Zira. TP53 denen gen hemen açılıyor ve P53 denen bir protein üreterek hücrenin öldürülmesini sağlıyor. dokuların büyümesini sağlayan genler olduğunu düşünmek zor olmadı. aksine son derece ince ve kırılgan bir yapıya sahiptir. Sanki. Eğer bir dokudaki gereksiz büyümeyi T. ABD’deki Atlanta kentinde Henriette Lacks diye bir gün kutlanıyor. Bilinen şeyler. Son yıllarda kanser vakalarının bunca artmasının arkasında yatan çevresel faktörler içinde de yapay olarak elde ettiğimiz maddeler. kanserin genetik bir hastalık olup olmadığı araştırılmaya başlandı. Bu araştırmalar sonucunda. bu TP53 geninin bozulmuş olması ve iş görmemesidir. mutasyona uğramış bozuk bir gen var. Öyle ki. Daha sonraları Röntgen ışınlarının DNA şifrelerini bozduğu fikri ortaya atıldı. . konuyla bağlantısı olan kanser hastalığını da biraz açar mısınız? KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? . asbest tozu ve katran gibi faktörlerin kansere yol açtığı idi. Bunlara ilaveten.S.Evet. Çünkü DNA molekülü kaya gibi zor kırılan bir katı madde değil. Bu onkovirüslerin.Efendim. Bu kutlamanın esas sebebi nedir? . Böylece.oluşturuyorlar. P53 adını verdiği bir ilaç geliştirdi ve yakında kullanılmaya başlanacak. bilim adamları nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmiyorlardı. doğumdan önce. Otopsi yapılırken ondan alınan kanser hücreleri o kadar ölümsüz ve sık sık çoğalan hücrelerdi ki. rahim kanserinin bir “onkovirüs” tarafından yapıldığı bulundu. Çünkü. 1979 yılında kanserle savaş kampanyasını başlattığı zaman.ABD başkanlarından R. Atlanta’da her yıl 11 Kasım tarihi “HeLa Günü” olarak kutlanır. bu nedenle dünyada en çok önem verilen kuruluşlardan birisi. kopyalanan ve kısalan Telomerleri hemen eski hâline getiren. yeterince büyüyen dokuların büyümelerini durduracak genler de olmalıydı. yüksek radyasyon düzeyleri ve doğamıza ters gelen bir sürü zararlı yiyecek ve içeceklerdir. Geron şirketinin hisseleri de bu ve benzeri bulgulara sahip olduğu için oldukça yüksek. Sebep olarak da radyasyon ve asbest tozunun savunma mekanizmasını bozdukları gösteriliyordu. Yine sirke sinekleri üzerinde yapılan araştırmalarda. Bu genler 1985 yılında Oxford Üniversitesi’nden Henry Harris tarafından keşfedildi. Henriette. İşte kanserin esas nedeni. 1951 yılında rahim kanserinden ölen bir siyahî bayandı. yaşlanmaya sebep olan genler düzeltildiği zaman bu sineklerin türdaşlarından çok daha uzun yaşamaları sağlanmıştır. hücrelerin durmadan bölündükleri ve radyasyon. toplam ağırlıkları 20 tona ulaşmış durumda. azıcık güneş ışığı bile bazı insanların genlerini bozuyor ve cilt kanserine neden oluyor. Çünkü. HeLa’nın ölümsüz görünen hücreleri sayesinde bulunacak. 54 yıldır hâlâ yaşıyorlar. Harris bu onkogenlere Tümör Süpresör Genler adını koydu. Öyle ki. Belki de kansere ve yaşlanmaya çare. Öyle ki. ve Celera Genomics denen araştırma enstitüsü.

Gama ışınları kullanılarak uygulanan bu radyoloji tedavisinin başarı yüzdesi 10-15 arasında değişiyor ve epeyce yan etkileri var. Bu protein hücrenin tüm çalışmasını durdurur ve her şeyi bozarak.Peki. bu genlere “intihar komandoları” veya “jandarma genler” demek daha uygun olurdu. 1979 yılında Dundee Üniversitesi’nden David Lane tarafından keşfedilen TP53. fakat sinir hücreleri (nöronlar) yenilenemezler. yaşamasını ve üremesini engeller. Yeter ki. çaresizlik yerine yüzde 15’lik bir başarı oranını tercih etmek daha mantıklı görünüyor. kanser tedavisinde çok önemli bir başarı daha elde edilmiş olacaktır. vampir ve Frenkeştayn hikayeleri çağrıştırılarak karşı çıkılan genetik mühendisliğin önüne geçilmesin ve bu araştırmalar teşvik edilsin. Bu ‘kamikaze gen’lerin en ünlüsü ve en önemlisi 17.İnsan vücudunun her organı ve hücresi kendi kendini sürekli yenilemektedir. yüzde 85-90 oranında başarısız bir yöntemdir bu. . Bu mekanizma kanseri önlemek için tasarlanmış genetik savunma sisteminin olağanüstü zekâsının ve sözünü ettiğimiz Biyolojik Bilinç’in eşsiz bir eseridir.Deyiş yerindeyse.Öyleyse.Galiba oksijen. Ama bu ışınlar TP53 genlerini de bozduğu için. Ayrıca hücredeki aşırı oksijen eksikliği de bu “jandarma gen”in gecikmeden çalışmasını ve öldürücü gücünü kullanmasını sağlar. O nedenle 3-4 dakikadan daha fazla oksijensiz kalamayız. bunu derhâlanlar ve hemen P53 denen bir protein ürettirir. bu genler hücreye önce “dur. çünkü Gama ışınları DNA’ya hasar verir. . çok önemli bir gaz. özellikle beyin hücreleri için. binlerce nöron kaybederiz ve yerine yenileri gelmez. Böylece kendileri de öldüğü için intihar etmiş sayılırlar. Yani keramet yine genlerdedir. Bu uyarıya uyulmazsa. kanser tedavisinde kullanılan Işın Tedavisi iyi bir yöntem mi? . en büyük “silahları” olan “terminatör” proteinleri ürettirir ve bunları kullanarak tüm hücreyi imha ederler. MYC.Aslında. karanlığa kurşun sıkmak anlamına gelen ışın tedavisi yerine bir DNA testi yapılsa ve TP53 geninin sağlıklı olup olmadığına bakılsa.Evet. Doğduğumuz günden. böylece kanserli hücreler yok edilmiş olur. Bu yüzde 15 oranındaki başarıyı da yine genlere ve bir tesadüfe borçluyuz. Çünkü yenilenmek için bölünen hücrelerin durmadan bölünmesi hâlinde. Bozulan DNA’yı haber alan TP53 geni açılır ve hücreyi imha eden proteini üretir. TP53. Hücrede herhangi bir DNA bozukluğu ortaya çıkınca. Son yıllarda. değil mi? . Çünkü. Ama bu testlerin yapılamadığı kliniklerde ışın tedavisinin hedef hücreler üzerinde uygulanmasına devam ediliyor. Kromozomun kısa kolu üzerindeki TP53 genidir.Bir de genetik literatüre Katil Genler (Killer Genes) ismiyle giren bir kavram var. Genetik mühendislikle üretilen bu virüslerin kanserli hücrelerle birlikte diğer hücreleri de öldürebilecekleri riski olduğu için henüz kullanılmayan bu sistem geliştirilince. Bunlar neyin katilleri? KATİL GENLER . teslim ol” gibisinden bir uyarı gönderirler. kesin teşhis hemen konulacak. . 1179 harfli uzun bir gendir. . çok doğru söylediniz. Bu konuyu da biraz genişletir misiniz? BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ . Çünkü merkezi sinir sistemi ve beyin kendi kendini üretemez. BCC-2 ve RAS gibi onkogenleri faaliyete geçirecek bir de onkovirüs tedavisi geliştirildi. Bu kayba rağmen beyin fazlaca . ölünceye kadar her gün yüzlerce.almaktadır.

. kekelemeye kadar varan dil sürçmeleri sergilemekte ve zihinsel blokajlar (filmin kopması) gibi geçici konuşma ve düşünme yeteneği kaybına uğramaktadırlar. nöron imhalarına sebep olan başka etmenler de vardır. deneyimlerimizi.. çeşitli kimyasallar ve hava kirliliği gibi etkenler de hem sinir hücrelerini öldürürler. yatak odalarımıza temiz hava ve oksijen girişini tamamen engeller ve 4-5 saatlik bir uykudan sonra soluduğumuz havanın oksijen oranı iyice azalırken. karbondioksit oranı artar.. anadillerini bile konuşurken uzun süre duraklamakta. Bu. Bu tutum. kapı ve pencere kenarlarını süngerlerle ve bantlarla izole ederiz. alkolün ciddî beyinsel sorunlar doğurabileceği ortaya çıkar. bu oranlar daha kısa sürede olumsuzlaşır. başta beyin hücreleri olmak üzere. Her organ gibi beynin de enerjiye ihtiyacı vardır.Ortaya lisan ile ilgili problemler çıkmaktadır.Günden güne zayıflayan nöronlar ölmektedir. Bunun hasar görmesi ezberleme yeteneğinin azalmasına.küçülmez. Daha kötüsü. günlük hücre ölümleri önemli sayılmaz. sigara dumanı. günlerce susuz kalabildiğimiz hâlde 3-4 dakikadan fazla oksijensiz kalamayız. daha fazla oksijene gereksinim duyar. Beyin. Bu bozuk atmosfer. Bu madde beyne yerleşerek -özellikle çocuklarda. öncelikle beyindeki Hipokampüs bölgesinde önemli hasarlar yaratır. . aylarca aç. Bir duble rakı. eksoz gazları.enjekte edilmekteydi.zekâ geriliğine yol açar.. birçoğumuz yatak odalarımızın kapı ve pencerelerini sıkıca kapatarak uyuruz. Demek ki. Hatta bununla yetinmeyerek. payına düşmesi gereken oranın tam 12 katını. Yani. bütün organlarımızın biyolojik ve fizyolojik sağlığını kötü yönde etkiler. Artık kullanılmıyor ama solunum yoluyla kana karışan ve beyne yerleşen bu zehrin milyonlarca insanı etkilediği ileri sürülmektedir. bir bardak şarap veya bir şişe bira içindeki alkol günlük doğal kaybın çok üstünde nöron ölümüne sebep olur. bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir.ee” yardımcı sesini sık sık kullanmakta.Oksijen eksikliği. yeni dendrit bağlantıları oluşturarak hafızaya kaydeden ve sonra hatıralara dönüştüren bölgedir. . İşte zararları: . . cereyan yapmaması için. Cıva bizlere. oksijenle glikozu yakarak elde eder. Bu da önemsiz görülebilir ama her gün bir şişe rakıyı mideye indiren bir insanın 50 yılda 500 milyondan fazla nöron kaybettiği göz önünde tutulduğunda. Zira beyin hayata 100 milyar gibi astronomik bir nöron sayısı ile başladığı için. Bu bölge. “. Fakat. Beyin bu enerjiyi. İşte bu gerçek ışığında farkına vardığım bir varsayım üzerinde ciddî biçimde düşünmemiz gerekmektedir: Günde ortalama 7-8 saat içine hapsolarak uyuduğumuz yatak odalarımızın yeterince havadar olmaması bize çok pahalıya mal olmaktadır. Uyuşturucu maddeler. Ve insanlar.. Diğer bütün organlardan daha çok çalıştığı ve daha farklı bir dokusu olduğu için. oksijen yetersizliği bunlardan çok daha önemlidir. beyin sağlığı için en önemli elementlerden birisi oksijendir. Minimal düzeydeki bu doğal beyin kaybı yanında. odada alevle yanan bir ısınma aleti varsa. Bunlardan birisi alkoldür. çünkü geniş düşünebilme yeteneği. hem de nöron devrelerinin sıhhatli çalışmasını önlerler. Bu nedenle.Fonksiyonlarını tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendrit) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır. hafıza kaybına ve öğrenme güçlüğüne yol açar. diş doktorlarımız tarafından dolgu maddesi olarak kullanılan “Amalgam” aracılığıyla -iyi niyetle. Beynin fonksiyonel bozukluğuna neden olan bir başka zararlı madde de cıvadır. çok önemli bir yetenek kaybıdır. vücudun sadece yüzde 2’si kadar bir ağırlığa sahip olduğu hâlde kana karışan oksijenin yüzde 25’ini kullanır. Soğuk havalarda ve özellikle kışın.

kimse 10 yıl sonrasını bile hayal edememektedir. kolay öğrenen ve öğrendiklerini kullanan beyinle. sözcükleri anlar ve kavramlaştırır. her meyvenin ayrı bir lezzete. beynin öğrenme.T. Ayrıca zekâ.C’lerden) oluşmuş uzun bir paragraf.daki buluşları son 50 bin yıllık buluşlarından daha fazladır ve geometrik bir hızla artmaktadır. çağımızdaki teknolojik gelişmeler öylesine hız kazanmış ki.. Bu 7473 harften (A. yaşam biçimiyle ve ekonomik sorunlarla ilgisi olabileceği gibi.Bu konuda çok çeşitli araştırmalar ve farklı görüşler var. Ama galiba sorunuza yanıt olacak bir gen bulunmuş durumda. bazı eğitimbilimciler tarafından 13 kategoriye ayrılmıştır: . Zekâ (intelligence). Fakat genel kanaat. gönderdikleri sinyallerle ağız ve gırtlak kaslarını gereken şekle sokarlar. Bu fonksiyon kaybında oksijen yetersizliğinin rolü büyüktür. 6’ncı Kromozom üstünde IGF2R olarak adlandırılmış bir gen var. İnsan Genomu’na geri dönersek. bu güç ve kapasite dışında. zekâ türlerinin yüzde 50 kalıtımsal olduğudur. zekâ ve yetenek kavramları çoğu kez birbiri ile karıştırılıyor veya farklı bağlamlarda kullanılıyor.Bu ilginç açıklama için teşekkür ederim. .Efendim. zor öğrenen ve bilgilerini etkin kullanamayan beyinler arasındaki farkı yaratan şeyin. İnsanoğlunun 20. bu milimetrik ve hassas hareketleri zamanında yapamıyorsa veya duraklamalarla yapıyorsa. sinir sistemindeki sinyalleşmelerde bir aksaklık veya tembelleşme var demektir. İşte. . bu genin sağlığı olduğu düşünülüyor. çünkü akıl. akciğerlerden üflenen havanın ses tellerini titreştirmesinden sonra oluşan notaların anlaşılır kelimelere dönüşmesini sağlamak için. çözüm üretme. Böylece öğrenme ve öğrenirken alınan bilgileri depolama işi devam etmiş oluyor.. Çünkü. Bir de. Bir de bunlara sözünü ettiğiniz genetik mühendislik ve yapay zekâ araştırmaları eklendi. çözülmüş olan o yüzde 3’lük şifreler hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Örneğin zekâ genetik mi? ZEKÂ KALITIMSAL MI? . beyinsel fonksiyonların düzensizliği ile de yakın ilintisi vardır. yy. Bunun görevi beyine giden şekerin yakılmasını kontrol etmek. hızı ve kapasitesi her insanda aynı değildir. Aksi hâlde kişi hem çabuk sıkılıyor ve hem de şeker oranı çok düştüğü için beyin enerjisi azaldığından öğrenme işi gerçekleşmiyor.İsterseniz önce elmaları portakallardan ayıralım. Şimdiye kadar “özel yetenekler” diye bilinen zekâ türleri. Bu yetilerin çalışma gücü. dil.Konuşma yeteneğindeki noksanlıkların eğitimle. bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma gücü ve zihinsel yetenekleri kullanabilme özelliğidir. Ayrıca. anlama. beyin kabuğunda (korteks) yer alan Broca ve Wernicke adlı bölgelerin diğer beyin bölgeleriyle yaptığı işbirliğinin meyvesidir. Diğer yarısı da ana rahminde ve doğumdan sonraki evrelerde gelişmektedir. deniyor. sizin “Akıl Gözü” dediğiniz bir kavram var. Ağız ve gırtlak kasları. Yapılan çok uzun çalışmalardan sonra bulunan bu gen iyi çalışıyorsa ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Öğrenme esnasında beyin çok miktarda oksijen ve şeker kullandığından. Bu iki bölge.G. öğrenmenin devamlılığını ve beyin hücrelerinin şekersiz kalmamalarını sağlamak için bu gen devreye giriyor ve azalan şekerin en tasarruflu şekilde yakılmasını kontrol ediyor. problem çözme. kokuya ve renge sahip olması gibi farklı özellikler de gösterir. Bunu da biraz açar mısınız? AKIL GÖZÜ .

Sezgisel ve duygusal zekânın ise. “eğitimsiz zekâ” bir başka şeydir. müzikal ve atletik zekâ türlerinin geliştirilmesi de genellikle ihmal edilmektedir. Sağ tarafta ise: .Duygusal (Emotional) zekâ 12. Çünkü dünyada eğitilmemiş fakat üstün yetenekleri olan pek çok insan vardır. 10.Mantıksal ve Analitik zekâ 3. Burada önemle vurgulanması gereken görüş şudur: “Geri zekâ” başka şey.Uyumsal (Interpersonal) zekâ 7.Mantık .Anlama gücü: Sözcükleri ifade ettikleri gerçek ve mecazi mânâları ile kavrayabilme .Dil yetenekli (Lengüistik) zekâ 4. büyük çapta beynin sol yarım küresinin işlevleri arasındadır. dikkat etmek ve hafızaya kaydetmek gibi beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan geniş bir kavramdır.Analizler . alt beynin fonksiyonları olduğu düşünülmektedir. Genel zekâ ise.Okuma-yazma . Konuya biraz daha açıklık getirmek için.Atletik (Physical) zekâ.Matematiksel zekâ 2.Tanıma .1.Ansiklopedik (Genel Kültürcü) zekâ 6.Renkleri algılama .Matematik .Sezgisel (Intuitive) zekâ 11. Akıl (reason/mind) ise: Zekâ. beynin sağ ve sol yarımkürelerinde hangi fonksiyonların gerçekleştiğini sıralayalım: Beynin sol yarımküresinde: .Resimleme . hayal etmek. düşünmek.Müziksel zekâ 9. hem Batı’da hem de Türkiye’de eğitim programları genellikle ilk 6 tür zekânın geliştirilmesini hedeflemiştir.Müzik .. sezmek.Artistik (Şekilsever/Patternist) zekâ 8.Ritim . irade. kavramak. her zekâ türünden biraz nasibini almış.Genel zekâ. Sağ yarım kürenin fonksiyonları arasına giren artistik.Rasyonel işlemler .Bütüncül düşünceler. Dikkat edilecek olursa. Bu zekâ türleri.Ruhsal zekâ (Spiritual) 13.Pratik (Sağduyusal) zekâ 5. karar vermek.Denklem çözümleri . Bu iki yarımküre kesintisiz bir iletişim ve koordinasyon içinde çalışırlar. bilmek.Lisan .Konsantrasyon .Redüksiyonist düşünceler.. ama hiçbiri çok yüksek olmayan türdür.Ölçümler .Hayal gücü .Sentezleme . Aklın ne olduğunu iyi anlamak için isterseniz önce gücünü tanıyalım: .

. Peki.Etkileyebilme gücü. Örneğin.Kararlılık ve hedef belirleyebilme. . Duydu: Anladı anlamına gelmez. . . . bu terimin .Sayı gücü: Kavramları. . kendimizi ve başkalarını daha yakından tanıyabilme olanağına kavuşabiliriz. “hayal gücü nedir?” sorusuna karşın alınan yanıtlarda.Sonuçlama gücü: Tümdengelim ve tümevarım yöntemleri ile genel ve özel sonuçlara varabilme. .Esnek davranabilme. Bunları tanıdıkça da.Tavır kazanma. adetleri ve miktarları ile algılayabilme ve basit aritmetiksel işlemleri zihinden yapabilme. Yapılan küçük bir araştırmada.Kavrama hızı ve gücü.Düşleme gücü: Kavramları iki veya üç boyutlu olarak hayal etme ve hayal gücünü düşüncede kullanabilme. İşte. . Oysa. . .Organize olabilme ve edebilme. zekâ kalıtımsal olsa bile dış koşullar uygun olmadığında gelişemiyor ve kendinden bekleneni gösteremiyor.Etkilenme duyarlılığı. “Vazoyu Mehmet düşürdü” haberi. düşen her vazo kırılmaz.Gözlem gücü: Bakarak görme ve detayları uzun vadeli belleğe kaydedebilme. Anladı: İnandı anlamına gelmez.İnsan bazen duyduğu yalın bir ifadeyi. İnandı: Uygulayacak anlamına gelmez.Konsantre olabilme.Sentez gücü: Ögelerine ayrılmış bir bütünü tekrar birleştirebilme. Akıl gözü budur ve Biyolojik Bilinç sayesinde ortaya çıkan bir yetenektir. . zihne ve fizyolojiye bağlı nedenleri vardır. Uyguladı: Sürdürecek anlamına gelmez. . . . . .Üretkenlik ve yaratıcılık. Bu kavrayış hatasının eğitime. . aklın bütün bu özelliklerini geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız. kültüre. . yaratıcılık denen o üstün üretkenlik nasıl oluşuyor? HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ “Söyledim: Duydu anlamına gelmez. söyleyenin kullandığı bağlamın dışında bir anlam içinde algılar. “Vazoyu Mehmet kırdı” şeklinde anlaşılabilir.Bellek gücü: Bilincin farkına vardığı her şeyi hafızaya kaydedebilme ve hatırlayabilme.Anlatma gücü: Duygu ve düşünceleri anlaşılır şekilde ifade edebilme. .Öyle anlaşılıyor ki.Tepki hızı ve dengesi. .Analiz gücü: Benzerlik ve farklılıkları ayırt edebilme ve bir bütünü küçük birimlerine ayırabilme. . . .Uyum sağlayabilme. .Özgüven ve liderlik.Sezgi gücü: Birdenbire gerçekleşen bilme işi.ve birbirinden ayırabilme gücüdür.İnisiyatif kullanma. .” .Eşleme gücü: Kavramlar ve fikirler arasındaki özel ilişkileri bulabilme ve bağlantıları kurabilme.Düşünce ve davranışlarda hassas olabilme.

Zira ufuk turlarınız hayal gücünüzün ulaştığı sınırlarda biter. dilimizdeki kavramların kişiliğini iyi tanımış olmak gerekir. akıl gözünün bir sanatıdır: Yani. tadı. Alaska’da doğup büyümüş bir Eskimo’nun. Bir başka deyişle. Kuvvetli bir hafıza. Yaratıcı zekâ. sıcaklığı veya detayları ile zihnimizde resimleyebilmek ve anlatabilmek için. fikirleri ve hükümleri birleştirmesi.Peki hayal gücü ile yaratıcı zekâ arasındaki ilinti nerede? . Burada bir kavram ve bağlam kargaşasını daha düzeltmek gerekiyor. Afrika çöllerinde geçen olayları iyi anlayabilmesi için. mevcut kavramları. göz önüne. zihinde oluşan kavramlara birer resim (imge/imaj) bulmak. . yıllar önce belleğimize kaydolmuş bir filmi fazlaca kazıntı. üstün bir hayal gücüne . Hayal gücü ise. işlek bir düşünce mekanizması ve geniş bir hayal gücü üçlüsü sayesinde gelişen yaratıcı zekâ. onu yaratıcı zekâya dönüştüremez. Bu. aynı zamanda. Çünkü olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek için. kokusu. kavramları bellek arşivine gerçek bağlamları içinde kaydetmiş olmamız şarttır. Buna karşın hayal gücü. hangi zekâ türüne sahip olursa olsun. Hayal etmek. eğlendirici ve düşündürücü çizgi filmler izletmek ve kafalarında yeni senaryolar üretmelerine yardımcı olmak gerekir. doğru düşünmek ve doğru konuşmak için kavramların gerçek isimlerini ve aralarındaki nüansları iyi öğrenmiş olmak gerekir.çoğunlukla yanlış algılandığı ve bu yanlışlıkta hem kavram hem de bağlam karmaşasının büyük etken olduğu saptanmıştır. Kişi. Hayal gücü. Hayalperest sıfatı. imgelemektir. ayağı yere basmayan ve geliştirdiği hayal dünyası içinde yaşayan kişiler için kullanılan bir sıfattır. hayalperestlik ile karıştırılmaktadır. harmanlaması ve birbirleri ile ilişkilendirilmesi sonucu ortaya yeni birer kavram. O nedenle. Hatırlama (recollect) dediğimiz arşivden çıkarma ve yeniden canlandırma işini gerçekleştirirken. Hayal gücünün zayıflığı pek çok insanda kolayca fark edilebilir. Bu belirtiler özellikle geçmişteki bir olayı anlatırken su üstüne çıkar. çakıştırması. çünkü hafıza ile kavramlar arasında sıkı bir alâka vardır. Bu nedenle. Kişinin bunu ne denli başardığı öyküsündeki tasvirlerde görülür. beynin. düşünce demek. düşünce veya karar çıkarması demektir. silinti ve karıncalanma olmadan zihin ekranına yansıtabilmek için yalnızca güçlü bir belleğe sahip olmak yetmez. Bu kayıpları önlemek için.Yaratıcı zekâ: Hayal gücü ve düşüncenin veya “resim sergisi” ve “fikir sergisi”nin sürekli çakıştırılması sayesinde gelişen bir yetenektir. hayal gücü olmadan. Bununla birlikte. bu düşünce işini resimlerle yapmaktır: Yani bellekteki mevcut resim ve imgelerin harmanlanması sonucunda ortaya yeni tabloların ve sanal filmlerin çıkarılmasıdır. İşte hayal etmek ile hayal gücü arasındaki nüans da burada yatmaktadır: Hayal gücü akıl gözünün resimlerle düşünmesidir. gerçeklerden uzak düşünen. Hatta tamamını anımsayamadığımız için kaybımız olur. hafızaya yerleştirmek ve bunları gerektiğinde hatırlamaktır. mevcut olanı tekrar kullanarak daha fonksiyonel ve daha estetik hâle getiren ve yeni ve farklı düşünmemizi sağlayan bir yetenektir. bu üçlünün sağlığı oranında güçlüdür. olayların geçtiği zamanın şartlarını ve özelliklerini zihinde canlandırabilmek gerekir. hayal etmektir. iyi okumuş olması yetmez. yaptığımız işe yaratıcı bir katkımız olmaz. Yaşadığımız bir deneyimi veya edindiğimiz bir bilgiyi yıllar sonra bütün canlılığı. önce anıların veya sözcüklerin bellekteki resimleri veya imajları gelir. “aklı havada”. Çünkü bir hatırlama esnasında. özellikle küçük yaştaki ve gelişme çağındaki çocuklara ilginç masallar anlatmak. düşüncede rol oynayan bir unsur olarak mutlaka geliştirilmesi gereken çok önemli bir zihinsel yetenektir. hayal gücünden yararlanmak oldukça önemlidir. düşünce: Beynin kendi kendisiyle konuşmasıdır. Bir başka anlatımla. Bildiğiniz gibi.

Önce o mermer bloğun içindeki heykeli görürüm. Bu devreyi taşıyan nöronlardaki enerji. Tabiî. Fakat bu impuls. Siz buna isterseniz yaratıcılık deyin. patolojik.Semyon ve Valentina Kirlian tarafından geliştirilen fotoğraf teknikleri sayesinde “aura”nın resmi çekilebildiğine göre. hem de enerji düzeyi apayrı bir başka devre daha oluşur beyinde.. yaratıcı zekâ terimini kullandınız fakat yaratıcılık sözcüğünü hiç kullanmadınız. Üstün yapıtlar veren ressam ve bestekârların. Hayal gücü ve yaratıcı zekâsı gelmiş geçmiş en yüksek insanlardan biri olan Mikelanj’a sormuşlar: “Bu kadar canlı ve gerçeğe yakın heykelleri nasıl yapabiliyorsunuz?” Yanıtı şöyle olmuş: “ Ben kocaman bir mermer kütlesini önüme aldığımda heykeli hemen yapmaya kalkışmam. çok üstün yapıtlar üretemez ve çoğu kez mevcut şeyleri geliştirmekle yetinmek zorunda kalır.de sahip olması gerekir ki. kendiliğinden oluşan “esrarengiz” bir enerji devresidir. yoksa ikisi de aynı şey mi? Ayrıca.. Bu ilham olmadıkça. isterseniz . bu hemen “ilgili” binlerce ve hatta bazen milyonlarca hücreye ulaştırılır. basit ve olağan bir düşünce biçimi değildir. Fakat yaratıcılık. Yaratıcı zekâ geliştirilmeye müsait bir yetenek türüdür. sizce bu mümkün mü? YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI . daha güzele ve daha mükemmele doğru giden başkalaşım zincirini yaratmayı gerçekleştiren bir katalizördür. geniş hayal güçlerinin ürünüdür. fotoğraf dediğiniz şey beyindeki o biyokimyasal ve elektriksel devrenin bilgisayara aktarılan renkli grafikleridir. insana ansızın gelen ilhamların bize kazandırdıklarıdır. İşte fotoğrafı çekilen nöron devresi budur. Aslında yaratıcılık: Daha iyiye. bilgisayar teknolojisinin her alanda kullanıldığı bu çağda. tiyatro sanatçılarının ve mucitlerin başarıları hiç kuşkusuz zekâları ve güçlü bellekleri yanında. Yaratıcı zekâ ile yaratıcılık arasında bir nüans olduğu için bu sözcüğü kullanmadım.Efendim. doğuştan gelen Biyolojik Bilinç’in parçası olan kişisel yeteneklerin uygun eğitim ve dış koşullar sayesinde geliştirilmesiyle ortaya çıkar. Sonra etrafındaki fazlalıkları keskimle yontarak çıkarırım. Bu devre ya bir düşüncedir ya hafızadaki bir bilgiyi anımsamadır ya öğrenilen yeni bir bilgidir ya 5 duyu aracılığı ile alınmış bir dış uyarıdır ya da organlarımızdan gelen bir uyarının yarattığı etkidir. Bu kadar. Şekil: 11 Fakat bütün bunlardan farklı ve hem ”rengi”. komşu hücrelerle ilişkiye girmek için kısa bir müddet bekler.. onu bir şekilde somuta dönüştürme şansını yakalayabilirsiniz. yazar ve şâirlerin. yaratıcılığın fotoğrafı çekildi deniyor. hiç hissetmediği bir sıcaklığın şartları altında yaşanmış tecrübeleri yeterince kavrayabilsin. . Bunun özel bir nedeni mi var. o da mümkündür. Şöyle ki: beyindeki nöronların birinde bir uyarı ortaya çıkınca. Nadiren ortaya çıkan bu devre veya impulslar (impulse) özellikle herhangi bir içsel ya da dışsal uyarı olmadan..” İşte size hayal gücünün gücü!. Böylece bir beyin devresi ya da sinyaller ağı (network) oluşmuş olur. fakat kendisiyle “ilgilenen” nöron bulamayınca sönüp gider. mimar ve mühendislerin olduğu kadar. Nerede neyi aradığınızı bilirseniz. Uzak ufuk turlarına çıkabilen düşünürler de ancak bu özellikleri sayesinde engin felsefî boyutlara yükselebilirler. isterseniz ilham deyin. yaratıcı zekâ iyi gelişemez. Yani. büyük lider ve komutanların.

Çünkü artık fotoğrafı bile çekilmiştir. Bunun kaynağı genetik de olabilir. Hatta genetiğimize işlenmiş ve vakti gelince açılan bir şifre bile olabilir. . sağlıklı çevre koşulları. takdir ediliyor ve ekonomik olarak besleniyorsa. yeni teknolojiler üretemez. yeni buluşlar yapamaz. kalpten beyne gönderilen nörotransmiterler sayesinde ortaya çıkıyor olabilir. Eğer sizin beyninizdeki ve özellikle üst beyin olan korteksteki nöronlarda bu yaratıcı impuls dediğimiz sinyalleri kabul edecek ve diğer nöronlara aktararak geniş ve güçlü bir devre oluşturacak nöron uzantıları daha önceden oluşmuşsa. Veya kafamızın etrafındaki zihin alanına gelen bir sinyalin beyine aktarılması olabilir.. Bu dışa yansıma illa da bir ürün olmak zorunda değildir. o fikir yaratıcılık dediğimiz ilhamın dışa yansımasıdır. . Belki de tümünün bileşkesidir. Siz bu ilhamları değerlendirmezseniz. . .yaratıcı enerji deyin veya isterseniz odaklanmış düşünce deyin. bu.Kanaatimce. Bir fikir yeni ve farklı ise. kısacası yeni hiçbir şey yapamazsınız..Elbette.Bu yaratıcı devreler nasıl oluyor da kendiliğinden ortaya çıkıyor? . Bunları gerçekleştirmediğiniz sürece de taklitlerle. sizin merak ve araştırma güdüleriniz çocukluğunuzdan beri ne kadar geliştirilmişse. ülkenizdeki insanların mutlu ve refah yaşamalarına katkıda bulunur. sağlıklı beslenme.Hayır. üretkenliği motive eden dış etkenlerin varlığı ve bunun gibi yüzlerce sebep. o da bu sürecin beyinde oluştuğudur.Peki bu “ışık” hep sönüp gidiyorsa ne işe yarıyor? . bir ihtiyaca yanıt veriyorsa. eğitimin kalitesi. sizin ülkenizde bilimsel ve teknolojik araştırmalara hem devlet hem de özel sektör tarafından yeterince kaynak ayrılıyorsa. büyür. Uzun Erimli Güçlendirme (Long Term Potentiation) denen bir mekanizma vardır. o yaratıcı fikirler birbiri ardından yeşerir. mevcut fikirlerin ve arşivlerin beyne yerleşmesinden ve fikir alışverişinden sonra gelen ilhamlarla ortaya çıkan ortak .Beyinde. Örneğin 30 bin kişinin çalıştığı Microsoft firmasındaki 40-50 kişinin birlikte yarattığı yeni bilgisayar programları gibi. sizin ülkenizde çocuklara kuru bilgi yerine merak etme ve araştırma alışkanlığı aşılanıyor ve bireysel yetenekleri geliştiriliyorsa. Ve bunlar. sizin ülkenizdeki insanların kafalarında o şimşekler her zaman çakar. Söylediklerinizden bu da çıkıyor bence. bu son derece değerli ilhamlar. o kadar fazla ya da azdır. o lambalar her zaman yanar ve farklı ve yeni düşünceler her zaman oluşur. ilgili nöronlar bulamadığı zaman sönüp gidiyor dedim. Bu tür yaratıcılık Gestalt modeli denen türdendir: Yani. sağlıklı toplum. çözülememiş bir problemi çözebiliyorsa. Veyahut da biyoenerji alnımıza gelen kozmik sinyallerin beyinde yaktığı o “ışık” ya da çaktırdığı “şimşek” olabilir. İşte yetiştirilme tarzı ve koşulları. günah ve yasak insanların özgür düşüncelerine gem vurmuyorsa. her zaman heba olmuyor. somuta dönüşür ve hem kültürel hem sosyal ve hem de ekonomik kazanımlar olarak. Bu süreç sonucunda deneyimleri anılara dönüştüren nöron uzantıları (dendritler) oluşur.İlgili nöron ne demektir? . bunlar ilgili nöronlardır. Fakat bildiğimiz bir şey varsa. ithal fikirlerle ya da montajlarla yetinmeye ve nispeten fikir fukarası bir yaşam sürmeye mahkûm olursunuz. Bir de kolektif yaratıcılık vardır. Dikkat ederseniz.Efendim. Bir teori veya daha önce düşünülmemiş bir fikir de olabilir. sizin ülkenizde yaratıcı fikirleri teknolojik kazanımlara dönüştürecek iştah kabartılabiliyorsa ve sizin ülkenizde on binlerce ayıp. belirli uyarılar sonucunda beyindeki nöronların sonraki benzer uyarılara verdiği elektrofizyolojik ve nöro-kimyasal bir süreçtir. sönüp giden her yaratıcı impuls ekonomik olarak çok büyük bir milli gelir kaybına yol açıyor galiba. . zihinsel bir süreç de olabilir veya göksel ya da kozmik de olabilir. Bu sistem. Bunların hangisi olduğunu henüz bilemiyoruz. Sizin ülkenizde sanatın her kolu rağbet görüyor. fark etmez. ânîden ortaya çıkan impulsların beyinde yaşayıp büyümesine veya sönüp gitmesine yol açarlar.

evrenin yapısını. Yaratıcılığın belki de en önemli getirisi kişiye kazandırdığı haz ve yaşam enerjisidir.392. Ve bir saatte Sonsuz Zamanı. Bunun tersi ise karamsar ve bezgin insanlar çıkarıyor ortaya. Dünyayı ısıtan şey bu radyasyondur. Çünkü Kozmos’u anlamadan onun bilincini anlamamız mümkün olmaz. Kozmik Bilinç bir cümlelik bir tanımla anlatılacak kadar sığ bir kavram değil. Güneş. . Kafasında çakan şimşekleri somutlaştırıp birer tablo.yaratıcılıktır. ne dersiniz? . şiir. Fakat tanık olacağınız sistemlerin ve kozmik kanunların ne denli üstün bir bilinç eseri olduğunu kolayca görebiliriz. Yabanî bir çiçekte Cenneti. Kozmik Bilinç’i tarif eder misiniz? KOZMİK BİLİNÇ Görmek: Bir kum tanesinde Evreni.Çok memnun olurum.700 derece civarındadır. Kütlesinin çoğu hidrojendir.Efendim.Bu “kozmik seyahat”ta göreceğimiz o devasa manzaranın sadece bir kısmını kavrayabilmek. Bu gezegenlerin de kendi uyduları vardır. İsterseniz sizinle bu kez bir “kozmik seyahat” yapalım.000 kilometredir... bunca zekâ dolu sistemin arkasında gene akıllı bir enerjinin olması gerektiğini kabul edebiliriz. Avuç içinde İlahi Ezeliyeti. kocaman bir yanıt lazım. Dünyadan 11 kat . Bütün bunlardan başka on binlerce kuyruklu yıldız. Heba olup gidenleri ben insanlık adına büyük bir kayıp addediyorum. yaratıcılık hakkında söylediklerinizle sanıyorum “Kozmik Bilinç” dediğiniz alana da sıçramış olduk. Bu arada ortaya müthiş bir serbest enerji çıkar ve ısı radyasyonu olarak dünyamıza kadar yansır. gaz ve toz bulutları güneşin çevresinde dönerler. haklısınız. Evrene detaylı bakarsak ve onun da görünürde sadece cansız atomlardan oluştuğunu anlarsak. dünyadan -hacim olarak.. içinde olup bitenleri ve kanunlarını bilmeden ve atomlarda olduğu gibi onun da sağlıklı bir resmini kafamıza oturtmadan vereceğiniz bir yanıtın bir anlam ifade etmeyeceğini söylemek istiyorsunuz. William Blake .300 bin kez daha büyüktür. İç sıcaklığı 15 milyon dereceye yakın.Evet. tiyatro eseri. yüzey sıcaklığı ise 5. engin bir hayal gücü ister. EVREN TURU . heykel. Bu büyük ısı yüzünden hidrojenler patlar ve helyuma dönüşürler. Dünyamız Güneş Sistemi içinde bulunduğu için yolculuğa buradan başlayalım isterseniz. kitap.Bu kocaman konuya. göktaşı. Her yeni fikir ve her yaratıcı nöron devresi evrim sürecine katkıda bulunan çok değerli birer kozmik varlıktır. . fakat sadece somut hayatta bir uygulamaya geçerse işe yaramaktadır. şarkı. .69 olduğu bilinmektedir.. Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş Sistemi yalnızca 9 gezegenden oluşmamıştır. Güneşin çapı 1. teknolojik araç-gereç ya da ekonomik sisteme dönüştürebilen insanlar daha mutlu ve daha doyumlu olmaktadırlar.Sanıyorum. Bunların toplam sayısının 2001 yılında bulunan 10 yeni Jüpiter uydusu ile birlikte.

Milyarlarca ışık yılından söz edildiği zaman. 400 milyar yıldız. Samanyolu’ndaki bu 400 milyar yıldız merkezin etrafında yüksek hızlarla durmadan dönerler. Hatta çevresindeki gezegenlerin ve diğer maddelerin tümü. Sirius yıldızından çıkıp bize ulaşıncaya kadar 8. saate 1. Güneş. Bu mesafeye 1 ışık yılı denir.) Ve geceleyin gökyüzünde görünen en parlak yıldız olan Sirius’un ışığı dünyaya 8. hayal edilemeyecek kadar geniş bir boşluktan bahsedildiğini göz önünde bulundurmalıyız. Işık bir saniyede 300 bin kilometre yol alır..5 yılda ancak ulaşabilir.daha büyük olan Jüpiter’in hacmi bile güneşin hacmi yanında hiç kalır.800 kilometre hızla ve bir topaç gibi çevresinde döndürür. Hem de aramızdaki uzaklığın yaklaşık 150 milyon kilometre olmasına rağmen. Biz onu 36 yıl boyunca. sayılarının yaklaşık 100 milyar olduğu hesaplanan yıldız kümelerinden sadece birisidir. Güneş bile . Güneşin merkez etrafındaki bir turu 200 milyon sene sürer. kendi galaksimiz olan Samanyolu’ndaki 400 milyar yıldızdan sadece biridir. aramızda muazzam bir boşluk var demektir.5 trilyon kilometre demektir. Bu nedenle ‘ışık yılı’ denilen bir ölçü kullanılır. yine normal bir yıldız olarak görmeye devam ederiz. Güneşin o muazzam kütlesinin 500 milyar katı kadardır. Ve bu kümelerin her birinde 100 milyarlarca yıldız mevcuttur. Hayal gücümüze biraz daha yardımcı olmak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çok geniş ve bomboş bir ova düşünün. kendisinden 6. Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı kadar uzaklıkta ve dışına daha yakın bir konumdadır. Samanyolu’ndaki yıldızların toplam kütlesi. ortasına bilye yerleştirilmiş bir diske benzer. Bu muazzam büyüklüğüne rağmen Samanyolu bile. Bu. Bu ovayı tamamen dolduracak şişkin bir balon hayal edin. Güneş Sistemi de dünyamızla beraber merkezin çevresinde döner. (4 x 9. 365 günde 9. Bu akıl almaz cüssesine rağmen güneş.5 sene yol katediyorsa. ağırlığını az çok kavrayabildiğimiz dünyayı kendine doğru çekerek. Bu nedenledir ki. elinizdeki ışık kaynağından çıkan bir ışık huzmesi bir saniye içinde dünyanın çevresini yaklaşık 7 kez dönebilir. Bu muazzam kütlenin yer çekimi o kadar güçlüdür ki. İşte evrenin büyüklüğüne oranla 100 milyar yıldızlı bir galaksinin büyüklüğü bu balonun üzerindeki bir nokta kadar ancak olur. Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda Nebula’nın ışıklarının dünyaya ulaşması için 2. ( 2. Güneş Sistemi’nden ayrılarak Samanyolu’na girdiğimizde artık mesafeleri kilometrelerle dile getirmemiz zorlaşır. Bu tura bir ‘galaktik yıl’ denir. Örneğin.5 milyar kilometre uzakta olan uydusu Pluton’un bile bu gücü yenip.. Edirne-Kars arasını milimetrelerle tarif edemeyeceğimiz gibi. Bu diskin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe 90 bin ışık yılıdır. Demek ki güneş doğduğu günden bu yana 24-25 galaktik yıl geçirmiştir. uzaklaşmasına izin vermez. Güneş’e en yakın yıldız Alfa Centur’dur ve ışığı bize 4 ışık yılı geçtikten sonra ulaşır.2 milyon x 9.5 trilyon km.) Evrenin genişliğini kavrayabilmek için önce ışık hızını iyi anlamalıyız.2 milyon ışık yılı yol katetmesi gerekir. Big Bang’den (Büyük Patlama) 15 milyar yıl sonra bile hâlâ genişleyen bu görkemli kâinat ve bu devasa mesafeler içinde cereyan eden bir başka ilginç olay da şudur: Diyelim ki parlak bir yıldız olan ve bize 36 ışık yılı mesafede bulunan Arcturus bir gün patladı ve daha parlak bir yıldıza dönüştü. milyonlarca ton yıldız tozu ve gazlardan oluştuğu sanılan Samanyolu. Bu balonun üzerine tükenmez kalemle fazla aralık bırakmadan noktalar koyun.5 trilyon km. Bu olağanüstü hızla yol alan ışık. güneşin hacminin yüzde yarımı kadar bile değildirler. Zira patladığı andaki parlak görüntüsünü bize ulaştıracak ışık huzmelerinin Dünyaya kadar ulaşması 36 yıl sürecektir.

kütle kaybederler. Bunları da açar mısınız? EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU .Efendim Büyük Patlama ifadesini kullandınız. ne de madde. İçinde ne uzay vardır. Akcüceler çok yoğun oldukları için son derece ağırdırlar. güneşin merkezindeki sıcaklık olan 10-15 milyon dereceden . Hatta Samanyolu’nun merkezinde bir kara delik olduğu tahmin edilmektedir.. Ayrıca. Hiçbir astrofizikçi henüz bir kara delik bulmamıştır ama bunların varlıkları teorik olarak kabullenilmektedir. Akcüceler birkaç milyon sene yaşarlar ve sonunda artık ışık veremez hâle gelerek birer ‘karacüce’ye (black dwarf) dönüşürler.. tozların ve gazların ağırlığı olan 1050 ton (birin arkasına elli sıfır konulacak). . Bu enerji çok sıcaktı. Hafifleyen dış yüzeyleri şişmeye başlar ve böylece birer “kızıl dev” (red giant) hâline dönüşürler. evrendeki tüm yıldızların. Teori doğrulanırsa -veya bir kara delik keşfedilirse. “Alevtopu nedir?” sorusunun yanıtını bulmamız lazım. Merkezindeki yoğunluk gittikçe arttığı için zamanla dış yüzeyindeki daha hafif kütleyi içe doğru çekecek ve küçülerek bir “akcüce” (white dwarf) hâline gelecek. belki geleceğin de sönük bir fotoğrafı olduğu belirlenmiş olacaktır. ne atom. Öyle ki. O kadar ki. Büyük Sıkışma denen bir kavram daha var. biz bunu -aradaki 150 milyon kilometre mesafe yüzünden.Fakat öncelikle. İçlerindeki ağır maddeler merkezlerine doğru çöker. ama onlar. çöktükçe ısınırlar ve kütleleri küçüldüğü için daha çok yoğunlaşmaya başlarlar. geçmişi yansıtmaktadır. Hesaplar doğruysa. Burada ilginç olan bir başka olay da “yıldızların ölmesi”dir.patlayıp yok olsa. Kara delik durumu bir “yıldızın ölümü” demektir. ne zaman. Yani gökyüzünün görüntüsü aldatıcıdır ve geceleyin gördüğümüz parıltılar şimdiki zamanı değil.5 milyar yıl sonra güneş de bir kızıl dev olacak ve hacmi dünyanın bugün bulunduğu yere kadar genişleyecek. Bu yoğun enerji tüm tahminlerin üstünde bir ağırlığa sahipti. Kendi çekim alanı bunların tümünü yok etmiştir ve yoğun bir enerji kütlesine dönüştürmüştür. Bu yoğun enerji boyutunun özelliğinden dolayı patlarlar ve birer “süpernova” olurlar. Daha sonra karacüceler merkezlerindeki dayanılmaz yerçekiminden dolayı çökerler.kâinatın sonunun küçük bir resmi saptanmış olacak ve gökyüzüne bakıldığında göze çarpan manzaranın yalnızca geçmişin görüntüsü değil. Alevtopu (Fireball): Kâinat oluşmadan önce var olduğu tahmin edilen çok yoğun bir enerji kitlesidir. Güneş gibi birer atom santrali şeklinde ‘yanan’ yıldızlar zaman içinde nükleer enerjilerini harcadıkça. Örneğin bir ceviz kadarı birkaç yüz ton gelebilir. Süpernovalar da gitgide o kadar yoğunlaşır ki. artık kendi ışıkları bile kendi yerçekimlerinden kaçamaz ve nihayet birer “kara delik” (black hole) hâline dönüşürler. Demek ki bulutsuz bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz 6 bin kadar yıldızdan bazıları belki yıllar önce ışık vermeyen birer “pulsar” hâline gelmiştir. Kara delik bir tür mini sıkışmadır. Alevtopu’nun ağırlığının yüzde 10’u kadar bile değildi.ancak 8 dakika sonra fark edebiliriz. gözümüze hâlâ var olan yıldızlar olarak görünmektedirler. İşte birkaç dakikada gerçekleştirdiğimiz bu turda gördüklerimizi zihnimize yerleştirmeden. 4. Samanyolu’ndaki ışıklı yıldızların yüzde 10’unun akcüceler olduğu tahmin edilmektedir. nasıl bir evrende yaşadığımızı anlamamıza olanak yoktur.

aşınma düzeylerini saptar ve daha sonra tümdengelim yöntemini kullanarak. Bu parçacıklara foton. Alevtopunu hayal ederken kelimenin zihnimizde otomatik olarak uyandıracağı güneş gibi parlayan bir cisim düşünmemek gerekir. 1 protonu ve 1 elektronu olan bu ilk atom hidrojendir.. Pek çok atom çekirdeği 15 milyar yıldan beri bozulmadan bugüne kadar gelebilmişlerdir. Birinci dakika içinde. Ayrıca bu parçacıkların anti-ikizleri olan anti-parçacıkları da oluşmuştu. Enerji çıplak gözle görülemez. Böylece. Sonra bu parçacıklar balon gibi gittikçe büyüyen bir boşluk (uzay) oluşturarak düzenli bir şekilde dağıldılar. Çünkü. Bu varsayımlar yapılırken şöyle bir yöntem kullanılmaktadır: Kullanılmış bir otomobilin yaşını öğrenmek istiyorsak. Tanrı’nın evreni yaratırken başlangıç noktası olarak alevtopunu seçtiğini kabullenmekten başka görünür bir seçenek kalmayacaktır. Nebula 100 bin yıl şişerek genişledikten sonra protonlar ve elektronlar birleşip atomları oluşturmaya başladılar. o zaman ne madde vardı. evrenin yüzde 89’u hidrojene ve yüzde 9’u helyuma dönüştü. Bu atomlar da zaman içinde birbirleriyle birleşti ve molekülleri oluşturdular. gibi isimler verilmektedir. Fakat. Daha sonra ikiden fazla proton ve elektron bir araya gelerek. Çünkü bu madde değildi. Ve o kadar sıkışmıştı ki. Bu.! İşte o da düşünüldü ve adına Alevtopu dendi. ağırlıkları hiç yoktu. enerjiydi.. İlk 300 bin yıl içinde. Alfa vs. evren filminin senaryosu bu ‘kozmik yumurta’nın sahneye çıkışıyla tamamlanmış oldu.milyarlarca kat daha sıcaktı.. ‘bir şey’ olması gerekiyordu. İşte bu patlamaya Büyük Patlama denir ve bu olay evrenin başlangıcı olarak kabul edilir. ne de zaman. kâinatın yaşının 15 milyar sene olduğu hesaplanmıştır. Ve nihayet bu atomlarla moleküller birleştikçe büyüdüler ve bugün gördüğümüz yıldızlar ve galaksiler (yıldız kümeleri) ortaya çıktı. farklı ağırlıklarda ve farklı özelliklerde atomlar oluşturdular. İşte bu metodoloji ve benzeri yöntemler kullanılarak. ne uzay vardı. sıcaklık 1 milyar dereceye kadar inmişti. bulutumsu bir görünüşe sahip olduğu tahmin edilen ‘kozmik çorba’ya Nebula denmektedir. nötrino. sıcaklığı ve çekimi yüzünden patlamaktan başka çaresi kalmamıştı: Sonunda bir atom bombası gibi patladı. proton. geriye doğru ispatla. önce onu parçalarına ayırır. 15 milyar yıl önceki durumdan daha öncesine değgin hiçbir fikrimizin olmaması normaldir. Ve eğer ‘kozmik kıyamet’in 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma ile gerçekleşeceği . Big Bang teorisi bir gün doğrulanırsa.. O kaos ortamında bunlar anti’leri ile çarpıştıkları için birbirini yok ettiler ama -nedendir bilinmez. kendi ağırlığı. Örneğin protonların bozulmaları için 1031 yıl geçmesi gerektiği hesaplanmıştır.yüzde 10’u yok olmadı. sonra bu parçaların orijinal malzemesinden ve ilk ölçülerinden ne kadar farklı olduklarına bakar. Hatta bazıları o kadar küçüktü ki. Alevtopu patlamanın ilk saliselerinde atomdan çok daha küçük olan enerji parçacıklarına bölündü. Parçacıkların tümü aynı ağırlık ve hızda değillerdi. ortalama bir tahmin yürütebiliriz. Nebula’nın içinde çarpışan partiküller yavaş yavaş atomun çekirdeğini (nucleus) oluşturmaya başladılar. Bir saniye sonraki ‘Mini Evren’in sıcaklığı 1 katrilyon dereceye düşmüştü. Alevtopunun nereden ve ne zaman geldiği hakkında kesin bir bilgimiz yok ama teori düzeyinde kuvvetli tahminler var. elektron.. Hidrojenler zamanla birleşerek 2 protonu ve 2 elektronu olan helyumu meydana getirdiler. Yüzde 2’sini de diğer parçacıklar oluşturuyordu.

Bunu yapmada da haksız değildir. Fakat bilim de artık bu konuları mercek altına almaya başlamış görünüyor. gerçekler sapar. Sübjektif görüşlerin. anlaşılır semboller ve kavramlarla somuta dönüştürürler. Bugün bilimde ve teknolojide uzay çağını yakalamış toplumların bu başarısının inançlarıyla küskün ya da barışık olmaları ile bir . 20 milyar yılın “evrenin bir tek nabız atışı” kadar kısa bir süre olduğu anlaşılacak ve zamanötesi (ebed-ezel) kavramının ifade ettiği gerçek.burçların kişiliğimiz üzerindeki etkileri kadar ilgilendirir. Ekleyeceğiniz daha başka düşünceler olabilir mi? BİLİM VE İNANÇ . Sonuçta.Siz bunları söylerken. onun ilgi ve deney alanına girmediğini kolayca görebiliriz.Ekleyecek çok şey var. Aksi hâlde. . var olan somut bir evrenle uğraşmak zorundadır ve önce somutlarla yola çıkma tercihini birkaç yüzyıldan beri kullanmaktadır. beş duyumuzun ve maddenin sınırlarını aşan pek çok kavramın. Yani bilim. O zaman da Kozmik Bilinç gibi kavramlar din adamlarının veya hayal gücü geniş bazı felsefecilerin uğraşı olur.Peki.doğrulanırsa. Fakat düşünen. Böylece okullarda verilen eğitimle sadece bilimsel çerçeve içinde düşünmeye zorlanan insanlar. insanın Makroevren’le olan münasebeti bilimin ilgi alanına giren konularla sınırlanmış görünüyor. merak eden ve elinde araştırma olanağı olan bilim insanları evrende sürekli “gezinirler” ve bilinmeyenleri bilinir hâle getirmeye uğraşırlar. insanın evrenle ilişkisi. bilimin evrenle ilişkisi kadar olur. . Bu nüansı ve metodolojiyi bilmeden bilim adamlarını aralarında Tanrı inancına sahip pek çok kişi bulunmasına rağmen topyekûn inançsız olarak sıfatlandırmak sakıncalı ve yanlıştır. Makroevren pek çok insanı ilgilendirmez veya -eğer varsa. bilim adamlarının uğraşı alanlarında gezinecek kadar bir çerçeveye sıkıştırılmış olurlar. zihinlerde daha da somutlaşacaktır. bu neredeyse sonsuz büyüklükteki evrende bir önemi veya yeri var mıdır? Yoksa biz kendi kendimizi mi aynada dev görüyoruz? İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ . O zaman da bilim. “bilim neden inanç konusu ile fazlaca ilgilenmez?” sorusunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıktı. sübjektif ve yanlış birtakım sonuçlar olarak önümüze çıkarlar.Aslında. evrende bir toz kadar bile yeri olmayan dünyadaki insanın. Bu.Efendim. . objektif ve test edilebilir deneylere ve buluşlara karışmaması gerekmektedir. komplike ve anlaşılmaz gibi görünen fenomenleri basite indirgeyip. İlk etapta aklıma gelenleri hemen söyleyeyim: Bilim somutla uğraşırken. doğal bir ilişkidir ve 5 duyumuzun dikte ettirdiği bir etkileşimdir Yaşadığımız bu düzeyde. tahrif olur ve objektif olması gereken hakikatler. bilim olmaz ve inanç dünyasında dolaşan binlerce hurafe gibi içi boş ve temelsiz bir yapıya dönüşür. Bilimin somut amaçlarını ve metodolojisini topyekûn göz önünde bulundurduğumuzda. tamamen soyut olan inanç olgusunu pozitif bilimlerin karar mekanizmasına sokmayı sakıncalı saymıştır. Evrenin ve onun içinde cereyan eden olayların insan beyninde kolay anlaşılır modellere dönüşmesini sağlar ve bunu yaparken özellikle beş duyumuza ve aklımıza hitap eden bir sistematik kullanırlar. Fakat artık bilim de evrim sürecine paralel olarak değişiyor diyebiliriz. Yani soyut. Çünkü ayağı yere basan canlılar olarak öncelikle yakın ilişki kurduğumuz madde ile ilgilenmeyi yeğliyoruz.

ilgisi var mı? . Tanrı’nın sıfatlarını insanda ortaya çıkarma amacı vardır: Sevme. Bilimin. ister Doğa deyin. . Siz bu bilince ister Tanrı deyin. ‘neden’ sorusuna yanıt arayan dinsel düşünce ile ‘nasıl’ sorusuna cevap bulmaya çalışan bilimsel düşüncenin ortak düşünmesi -insanoğlu adına. bildiğimiz trilyonlarca yıldızdan ve bilemediğimiz bütün enerji türlerinden oluşan bu devasa evrenin bir artısıdır.Objektif bilimsel çalışmaların ve sübjektif inanç dünyasının insanlığa kazandırdığı bilgiler ve erdemler aynı potada eritilince. Bazen de maddeüstü konulara eğilen bilimsel çalışmalara ve deneylere tanık olunmaktadır. O zaman Kozmik Bilinç dediğim Evrensel Zekâ’nın yaratıcı gücünü daha iyi anlamış ve daha etkin biçimde kullanmış oluruz. Buradan. bilinçötesi ve maddeüstü sırların varlığı değil midir? Hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz bu esrar perdelerine. Bu sıfatların bazılarını edinmiş ve bugün çoğunlukla Batı’da bulunan ateist bilim adamlarının da bilime katkısı azımsanamayacak kadar yüksektir.. Güneş dünyanın etrafında dönmüyor.en ince detayına kadar araştırmaya başlaması. Artıların Sırrı dediğim şeyler hep olmuştur.Konuşmamızın başında sözünü ettiğim “Artıların Sırrı” konusunu anımsayın. koruma. Kilise ve Bilim kurumlarını iki ayrı kutup hâline sokan ve hatta düşman durumuna getiren sebeplerin oluşmasında en büyük rollerden birini Galile’nin yaşam öyküsünün oynadığı kabul edilir.Evrensel Zekâ veya Kozmik Bilinç terimini hangi anlamda kullandığınızı tam olarak anlayamadım. bence. aslında modern bilimin de babası sayılır. hayatımızı bir nebze de olsa monotonluktan kurtaran ve anlamlı kılan birer sihirli . Kozmik Bilinç. ister Ruh deyin. İlginçtir ki. fark etmez. her kanunu ve her sistemi Tanrı kavramını daha iyi anlamak için bir araç olabilir. isterseniz Enerji veya Işık deyin.çok daha verimli sonuçlar doğurabilir. Maddî evrenin her objesi. Tanrı’ya inanan bilim adamı da. Fakat bilim ve teknoloji üretenlerin maddeötesini bilimin alanına sokmamaları son yıllarda sayıları artan birçok bilim insanı tarafından türlü eleştirilere maruz kalmaktadır.. maddî ve manevî dünyaların bilincine daha üstün bir farkındalıkla ulaşıldığı. gizemli. olacaktır ve olmalıdır. tersine dünya güneşin etrafında dönüyor diyerek Kilise’nin yanlış düşündüğünü söylediği için yıllarca hapiste kalan ve orada ölen bu gökbilimci. Fakat Ortaçağ Avrupa’sında bu bilinçten yoksun Ruhban Sınıfı’nın bilim adamlarına karşı uyguladığı sindirme yöntemleri yüzyıllar boyunca din ve bilim müesseselerini birbirine küskün ve kimi kez de düşman kılmıştır. Hıristiyan Batı’nın bugünkü yüksek bilim düzeyi Kilise’ye karşı çıkışla yükselmeye başlamıştır. din dediğimiz inanç sistemlerinin orijinal kökeninde. fizikötesine karşı ilgisini gitgide azaltmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırmıştır. O sizin kendi gerçeğiniz olur. Bunları Tanrı anlamında mı kullanıyorsunuz? İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ . tarihsel süreç içinde yaşanarak kanıtlanmıştır. Esasen. Bilimsel ve ruhsal gerçeklerle örtüşen bir din ve ahlâk anlayışının toplumları ne denli yücelttiğine geçen iki milenyumda defalarca şahit olunmuştur. adil olma gibi. Yaşamı güzelleştiren şeylerden birisi de bu büyülü. Tanrı’yı anlamanın yalnız fizikötesi veya bilimsel uğraşlarla mümkün olabileceği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Kozmik görevinin bilincinde olan ve insan evrimine katkıda bulunan çok sayıda bilim insanı yetiştiren toplumlar başarıdan başarıya koşmuş ve koşmaktadırlar. ister Kozmos deyin. Fakat pek çok düşünüre göre. mikroskop ve teleskop gücünden yararlanarak Büyük ve Küçük Kâinat’ı yıldız kümelerinden atoma kadar. inanmayan da aynı metodolojiyi ve prensipleri izlediği için sonuç fark etmez. O’nu nasıl algılarsanız.

Bu inançlar ve ne yazık ki geleneklerle birleştirildiği için özünü “küllendirmiş” olan dinler. en çok okunan kitap türü romandır. yaşaması ve yaşatılması taraftarıyım. canlıların o zarif yapılarını. zekâ. Hangi ülkeye bakarsanız bakın. elimizde bir ideal olarak sadece iki temel sistemin kaldığını gözlüyorum. elini İncil’e koyarak Tanrı’nın tanıklığını kabullenişini hepimiz televizyonlarda şahit olduk. kurdukları denklemlere bir katalizör olarak inancın büyüsünü ve hayal gücünü eklemek zorundadırlar. Hindistan’dan sonra en dindar ülke. Fakat bilim selliği. galaksilerin işleyiş sistemlerini ve evrende onca olup biteni gözledikçe ve düşündükçe. bütün bu güzelliklerin ve var olma çabalarının çok sayıda ortak müşterekleri olduğunu görüyorum: Akıl. İnsan genlerinde kendinden üstün bir güce inanma ve tapınma güdüsü vardır. gizemli. Bunun temel nedeni sadece güç delisi olma değildi. Bu ülkede oldukça etkin ve prestij sahibi bir kuruluş olan Bilimçağında Din Enstitüsü. adı ne olursa olsun. Siz tüm insanların beyinlerini matematiksel ve fiziksel gerçeklerle doldurun. O nedenle insan. “UFO masalları” pek çok insanın ilgisini çeker ve soyut teoriler somut bilimsel kanunlardan daha fazla ilgi görürler.ne denli “fukara” yaşadıklarına tüm dünyada tanık oluyoruz. esrarengiz. İnsanda ayrıca büyülü. Nobel ödüllü bilim adamlarınca kurulmuş ve sürdürülmektedir. Fakat bu görüntü aldatıcıdır. ortak bir Kozmik Bilinç’in var olması gerektiği inancına götürüyor. gelecekte bilimsel materyalizmi bile bir inanç sistemine dönüştürebilir. Belki yatırlara. Bu sonuç beni. “Tanrıların Arabaları” isimli kitap -aradan yıllar geçmesine rağmen. Geçenlerde görevine ikinci kez başlamadan önce yemin etmesi gereken başkan G. tasarım ve estetik güzellik içeren evrim ve var olma uğraşı. Bakınız. Tarihteki Mitoloji’yi güncel bir mitolojiye dönüştürmüş olan Büyük Patlama Teorisi’nin bu denli tutulmasının ardında yatan gerçek de budur.. Sanki bunca canlı ve cansız yapı. bu ortak amaçları gerçekleştirmek için var olmuş. bilimde. Tanrı’ya inanan insanların ezici çoğunluğuna tanık olursunuz.formül gözüyle bakma olanağımız var. Bunlar. Bush’un bir papaz eşliğinde. onları en rasyonel insanlar kadar mantıklı ve bilimsel düşünen bireyler yapın ve tüm .hâlâ basılıp. Ben. Bu güdüyü beynin kontrolü altına aldığında. teknolojide ve zenginlikte dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’dir. Wallace şöyle diyor: “İnsanoğlu ilk çağlardan bu yana 100 bin din üretmiştir. onların sırrını çözme veya onlardan yararlanma güdüsü vardır. mitolojik ve fizikötesi fenomenlerle yakın temas kurma. bilim dünyasının bombardımanı altında giderek güç kaybediyor görünüyorlar. Doğrusu.W.C. Ünlü antropolog Anthony F. İnsan kaderinde bilmek ve inanmak yazgısı vardır ama insanların çoğu inanmayı bilmeye tercih ederler. bu kez de kendisi “tanrıcılık” oynama hedefine yönelir. plân. tüm sırları çözülmüş bir evrende ve gezegende yaşamak istemezdim. Tarihin ayak izlerini takip ederek bugüne geldiğimde. satılıyor tüm dünyada. Hatta. çağdaşlığı ve toplumsal evrimi kitlelere mal etmek ve bilgi toplumu olmak isteyenler de. Bu ülkede en çok satan kitaplar arasında “Tanrı ile Sohbet” ilk sıralardadır. kuş tüylerindeki renk armonilerini. deniz kabuklarındaki nakışları. burçlara ve falcılara bu kadar rağbet gösterilmesi bile bu nedenden ötürüdür. Bilme işini öğrenemeyenlerin -bir sanatları olmadığı için. bilimsel materyalizm ve inanç sistemleridir.” Ben de diyorum ki. ipek böceğinin ördüğü kozadaki mühendislik bilgisini. Bakınız. Bu inancın. hayal gücünü genişletmek veya tatmin etmek ister. Doların üstündeki “Tanrı”ya güveniyoruz” ifadesi bunca materyalizme rağmen basılmaya devam etmektedir. insanoğlu kitaplı ve kitapsız daha binlerce din üretmeye devam edecektir..

.fizikötesi masalları belleklerinden silin. O kendi mükemmel gerçeğini kendi düşünmüş olmalıydı. onlar mutlaka bir yolunu bulup. tüm önyargılarımı ve bana kendi kültürümün empoze ettiği etkileri sildikten sonra. öyleyse varım. duygularımızı ve sezgilerimizi muhakeme zincirine katmamalıyız ve üzerinde düşündüğümüz bir fikrin önce doğruluğundan şüphe etmeliyiz. Duyularımla algıladığım. Öyleyse. bir problem gibi görünen şeyi basit birimlere ayırmış oluruz ki. sadece aklı baz alarak yola çıkan bir felsefe geliştirmişti. fakat ruhî yönümüzün ve hayal gücümüzün tatmini salt bilgiyle mümkün olmaz. Aslında. Hatta yaşamın ve evrenin gerçekliğinden bile şüphe eğitim. bu ögeleri irdelemek kolaydır. İyice anlaşılan bu parçaları birleştirip bir sentez yaptığımızda ortaya çıkan sonuca güvenebiliriz. Çünkü Kolektif Bilinç’imiz ve elde ettiğimiz teknoloji sayesinde onları değiştirebilir ve amaçlarımız doğrultusunda davranmalarını sağlayabiliriz. Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu akla vurmadan kabullenmek büyük hatadır. Hiç mantık hatası yapmadan ulaştığım bu sonucun gerçek olduğundan. Böylece. Her şeyden şüphelenmek pek akıllıca görünmeyebilir ama bunu yapmadan. sadece düşüncelerimizin bizi O’na götüreceğinden emin oldum. Artık bütün düşüncelerimi bu iki sağlam temel üzerine inşa edebilirdim. onların gizem dolu hikayeleri süregitsin. . Düşündüğüme göre rüyada olamazdım. Tanrı’dan bu garantiyi alınca. Bakınız neler demiş: “Ruhsal tecrübeler ve inanç sistemleri bize rasyonel olarak kanıtlayabileceğimiz hiçbir şey öğretmedi. Kuru bilgi belki entelektüel yönümüzü tatmin edebilir.. Ben bir şeyin doğruluğu üzerinde düşünürken. Bu mükemmel varlık. Evet! Düşünüyordum. Çünkü bu inanç bizde var olduğuna göre. ânîden ‘evreka’ dedim. Düşündüğümü biliyordum. onların “boyunduruğu” altında sayılmayız. özgür bir bilinç içinde muhakeme yaparım. ‘Tanrı inancı herkesin yaratılışında mevcuttur’ diyenlere de katılmak zorunda kaldım. mutlak gerçeklere önyargısız ulaşmak mümkün olmaz. Ortaya saf ve yepyeni sonuçlar çıkar. mükemmel olmayan Dekart’ın düşüncelerinin bir eseri olamazdı.. Belki ömrümüz görmemize yetmeyecek ama genetik şifrelerin tümü çözüldüğü zaman bu büyü kaybolacak ve artık somut gerçeklere dönüşmüş olan bu veriler birer kuru bilgi sayılacaktır. kendi varlığımdan emin olduğum kadar eminim. Aklıma gelen her fikirden önce şüphe ederim. Düşünüyorum. Belki de gördüğümüz bir rüyadır. var olduğum da bir ikinci gerçekti. Tek gerçek buydu. Sonra bir gün bunca düşünceden en az bir tanesinin doğru olması gerektiği geldi aklıma. öte yandan bal arılarının armağan ettiği petek gibi bize yaşama zevkini tattıran araçlar olurlar. Bunu becerebilmenin iki koşulu vardır: Düşünürken. genetik moleküller bulundukları hücre çekirdeğine hapsolmuş birer sadık hizmetkar gibi çalışırlar ve bir yandan doğanın güzelliklerini yaratırken.. Mutlak Kader’imizi tayin etmelerine rağmen. Bu konuda. var olan evreni düşünürken Mükemmel Bir Varlık’ın var olduğunu buldum. dedim. Tanrı’dan bile. Yeter ki. Böylece. Doğruyu yanlıştan ayırmak için önce tümdengelim. Bu gerçeğin ne olabileceği üzerinde kafa yorarken. Bu yolla üretilen düşünceler yanlış ve katışık olmaz. sonra tümevarım yöntemlerini kullanarak. Biyolojik Bilinç’imizin aracı olan DNA’ların görevlerinden ve önemlerinden çok söz ettik. diye düşündüm. evvela üzerinde düşündüğümüz fikri parçalarına ayırmalıyız. çok beğendiğim düşünürlerden ünlü matematikçi ve Kartezyen Felsefesi’nin kurucusu Rene Descartes (1596-1650). bu gerçekleri yeniden organize edecek ve onlara gerçeküstü bazı değerler yükleyeceklerdir. bu bizim kendi düşüncelerimizden kaynaklanan bir fikir olamazdı.

İmmanuel Kant (1724-1804). Bu ikili Tanrı’dan gelmişti ama birbiri ile alâkalı değildi. O hâlde Tanrı’nın şekli. Eğer Tanrı yoksa.. Tanrı’sı ile beraber olan ruhum. Kozmik Bilinç’imizin gelişmesi için ilk basamaktır. Bilinçsiz cisimler: Tanrı’nın uzantısı olan düşünemeyen varlıklardır. ne de yokluğu akılla ölçülemez. kazancım hem bu dünyada hem de diğerinde sonsuz olacaktır. Sonuç olarak. O’nu her an hissetmektedir. Duyular da neyin peşinde koşup. Bir Tanrı olduğunu kabullenmek. “Tanrı dendiği zaman bu sözcük kimin zihninde ve gönlünde neler çağrıştırıyorsa Tanrı odur” gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. Matematiksel ifadeyle. Dışsal gerçek ise. Tanrı: Düşünen sonsuz bir varlıktır. Meselâ B. Fakat bu gerçek izafidir. sübjektiftir ve görenle görülen arasındaki bir ilişkidir. araştıran ve sorgulayan bir yaratıktır. Çünkü. Bu böylece sürüp gidecek ve belki milyarlarca yıl sonra Kolektif Bilinç düzeyi en yüksek noktasına ulaşınca.. konumu. bölünebilen ve bilinci olmayan madde idi. Birkaç kısa örnek verirsem. Pascal (1623-1662). Çünkü insan hem madde hem de bilinç taşıyordu ve ikisi de aynı bedene hapsolmuştu. içsel ve dışsal. Benim aklım bu zihinsel terazide varlık kefesinin daha ağır geleceği üzerine bahse giriyor. Fakat farkındalık düzeyinin yükselmesi ve ham evreden çıkıp olgunluğa erişmesi için Kolektif Bilinç’imizi geliştirmemiz gerekir. Bilincimizdeki anlama kabiliyeti her şeyin özünü net olarak kavrayabilir.” Ayrıca. İçsel gerçek. uzayda yer kaplamayan ve parçalarına bölünemeyen bilinç (ruh) idi. Merakının sonu yoktur. Daha ağır geliyor. kaybedeceğim şey çok azdır. Bu münasebet bilinç dediğimiz farkındalığı oluşturmaktadır. Bu sınırlı farkındalık ve yetersizliğe rağmen. Anlamadığı bir şeyi anladıktan sonra kendisine tekrar yeni problemler arar. gücü ve yetenekleri üzerinde yapılacak her yorum birer spekülasyon olmaktan ileri gidemeyecek ve Mutlak Gerçek’i yansıtmayacaktır. Fakat sahip olduğumuz biyolojik ve ruhsal yeteneklerimizi geliştirmeden edindiğimiz Tanrı anlayışı veya inancı eksik bir kompozisyon çizmektedir. Tanrı’nın büyüklüğüne karşın insan aklının küçüklüğünü anlatır ve şöyle der: “Tanrı’nın ne varlığı. akıl gözü ve Sosyolojik Bilinç sayesinde Kozmik Bilinç ile bir ilişki kurabilmektedir. yokluğunun ihtimali de %50’dir. Bunları geliştirdiğimiz oranda daha bütüncül/holistik bir Tanrı anlayışına sahip olabiliriz.Düşünce yardımıyla ulaştığım gerçekler önüme iki kategori çıkardı. insanoğlu O’nu hep tanımak ve anlamak isteyecektir. çünkü O’nun varlığına inanmak tamamen irrasyonel (akıldışı) değildir.” . kumar oynamaktadır. insanoğlunun Kozmos’taki görevi sona erecek ve o zaman saf enerji konumuna geri dönecektir. Binlerce yıldır bu konuda söylenen ve yazılanlar bizi hâlâ bir çıkış noktasına ulaştıramamıştır. insanlara özgüven telkin eden bir yaklaşımla söyle der: . madde ve bilinç vücuttayken bir ikili ilişki içindedirler ama birbirinden bağımsız hareket ederler. bulur ve çözümünü araştırır. Fakat ruhum böyle bir bahis oyununu tamamen reddediyor. ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum. Ben ve düşünen diğer yaratıklar sonlu varlıklarız. en büyük paradoksumuz olan sonsuzluk ve sıfır çelişkisinin bir parçasıdır. Akıl. Ama eğer varsa. bu yolu seçmekle Tanrı inancı üzerine yazı-tura atıp.Benim kendi anlayışım şudur: İnsan Biyolojik Bilinç. Bu özelliğe sahip olması evrim sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur.Bu konuda sizin fikriniz nedir? . Ulaştığım kesin sonuç şu oldu. Bundan şüphelendim. koşmamamız gerektiği konusunda düşünen bilince kılavuzluk ederler. uzayda yer kaplayan. Aslında Tanrı’yı tarif etme sorunu. Çünkü insan merak eden. Tanrı’nın var olma ihtimali %50.

yapmak zordur. İnsan. o anda vücudun elektrik. . yoksa ruh bedenden ayrıldığı için mi? İnsan anatomisini ve fizyonomisini iyi bilen doktorlara sorarsanız. Tanrı. Bunların çoğu vücuttaki binlerce sistemin. hastası elinin altında ölen bazı doktorlar. enerji ve ısı dengesinde birtakım değişimler görürsünüz. Bu yıkıcı özelliğinin engellenmesi. kendi klasik alanına girmemiş birçok konuda “neden?” sorusunu yavaş yavaş sormaya ve yanıtlar aramaya başladı. insanoğlunun kendi kendini altına soktuğu. Katil Genler’deki şifreler açıldığı için mi. Akıl tek başına bu negatif özelliklere gem vuracak güçte değildir. Bir saniye önce vardınız. Rusya ve İngiltere’deki çalışmaları hâlen sürmektedir. Aura’dan başka. Çünkü insan. Çünkü Tanrı. elektriği kesilen bir motor gibi yavaşlayarak. Bunun sebebinin çıkan ruh olup olmadığı araştırılıyor. ölen bir hasta üzerinde deney yapmak -etik olarak. vücuttaki biyolojik fonksiyonların sürdüğünü söylerler. Budist filozofların “Astral Alan” adını koydukları bu alanın aslında Kirlian fotoğrafçılığı sayesinde resimleri bile çekilmiş durumda. durmasından dolayı ortaya çıkar. doku hücrelerinin çoğunda oksijen bitinceye kadar yaşam devam eder ve hatta saçlar ve tırnaklar -milimetrik bile olsa. Peki ne oluyor da ölüm denen şey gerçekleşiyor? Kalp durduğu için mi. vücuttan anî ısı kaybı yanında başka bir şeyin daha birdenbire eksildiğini hissettiklerini söylüyorlar. çok üstün özelliklere sahip olması yanında.yanlış kabul ediliyor.Peki. Çünkü. Bu göz de Kolektif Bilinç’in bir başka parçası mıdır? BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ . yapıcılıktan daha güçlü değildir ama yıkmak kolay.” Evet.ölümden sonra uzayabilir. ölüm ânında vücut ağırlığının 21 gram eksildiği bile saptanmış. var olan kendi içsel gücüne güvenme duygusunu geliştiremez. Ölüm anına dönersek. “nasıl?” sorusunun yanıtını arar. bilim. yüzlerce bilimsel sebep bulursunuz. bedenimizi çepeçevre kuşatan ve Kirlian teknikleri sayesinde . Tanrı. bir saniye sonra yoksunuz. İnsanlar her zaman Tanrı’ya muhtaçtırlar. evrendeki ve dünyadaki düzenin devamı için mutlaka gereklidir. beyin “havlu attığı için” mi. “Kişi nasıl ölmüş?” sorusuna otopsi raporlarına bakarsanız. Yıkıcılık. O minimum zaman periyodu içinde nabız dursa bile kan dolaşımı hızını kesinceye kadar sürer ama içindeki alyuvarlar ve akyuvarlar hemen ölmez.. Fakat bir de Ruh Gözü diye bir terim kullandınız. kendini irade üstü değil. Peki nedir ölümü getiren değişken? Kişi neden ölür? Dedim ya. Aklın limitlerinden daha geniş bir Vâli mutlaka gereklidir. kendi irademizin üzerindeki despot bir varlık değildir. tuhaf tuhaf ayinlerden ve dinî otoritelerin empoze ettiği bağlardan kurtulmadan. Eksilen bu şeyin vücudu çepeçevre saran bir “Manyetosfer” olduğu üzerinde çok ciddî araştırmalar yapılıyor artık.. Bu konuyu ciddiye alan bazı bilimsel kuruluşların ABD. size ölümün geldiği o minik salise içinde.. olmayan bir dış otoritenin boyunduruğundan kurtarması sayesinde gerçekleşebilir. Ölüm anında çekilecek bir fotoğraf bize bu konuda büyük ipuçları verecektir fakat bu henüz gerçekleştirilemedi. Fakat o esnada. . Ama artık bilim de.Tabiî ki. “neden?” sorusunu sormaz. dinsel dogmalardan. Hatta bunlardan birinde. Tanrı inancının geliştirdiği vicdan sayesinde gerçekleşebilir. son derece gaddar ve yıkıcı bir yapıya da sahiptir.Yaşamla ölüm arasındaki o en küçük zaman parçasını düşünün.“Gerçek aydınlanma. Kaslar bile ölümden sonra 3-4 dakika daha yaşarlar. irade içi bir usulle ifşa etmektedir.. tüm vücudun etrafını kuşatmış bir başka enerji alanının varlığı artık inkâr edilemiyor. sanıyorum konu anlaşılmıştır.

Yarayabilir. pek çok bilim insanının kafasını kurcalayan ve henüz yanıtı bulunamamış bir sorudur. bilim adamlarının zihninde yeni sorular doğurunca. herkesin kafasının çevresinde daha geniş bir biyoalan tespit edildi ve buna da Zihinsel Alan (Mental Field) dendi..).. damlanın aurasının 30 kat arttığı gözlendi. Felsefecilerin bu tür savları ve hayalleri. Öyle anlaşılıyor ki. Hatta canlı madde ile cansız madde arasındaki fark olan hayatı oluşturan şeyin bu haberleşmeyi sağlayan canlılık enerjisi olduğu tezi savunuldu. Örneğin su damlacıklarının da bir aurası olduğu kanıtlanmış durumda. Bunun arkasından. İsterseniz önce bu konudaki bilgilerimizi bir toparlayalım: Canlı hücrelerin kimyasal ve elektriksel niteliklerinin araştıran Alman biyofizikçi Fritz Popp’un hücrelerin zayıf bir ışıldama (glow) yayınladıklarını keşfetmesinden sonra. insan beynindeki 100 milyar sinir hücresinin bu zihinsel alan sayesinde dış dünyayla haberleştiği teorileri geliştirildi. Daha sonra da Japon mikrobiyolojiciler hücre çekirdeğindeki DNA’ların bu biyofotonlar sayesinde haberleştikleri teorisini geliştirdiler. ister ruh deyin. . ruhsal ve telepatik iletişiminde rol oynuyor ve empati ve kompati kurmada etkili oluyor. eşyaya etki edebildiği doğrulanmış bir medyum olan Allan Chumak ile yaptığı bir deneyden şöyle bir sonuç çıktı: Bu medyumun bir su damlasına 10 dakika trans içinde bakarak etki yüklemesinden sonra. vücuttaki trilyonlarca hücrenin yayınladığı biyofotonların her insanın vücudunu çepeçevre saran bir enerji alanı (aura) oluşturduğu ispat edildi ve bu biyoenerji alanının fotoğrafları çekildi. ister biyoenerji deyin. Hatta bazı düşünürlere göre. Bu buluşu takiben. sahip olduğunuz moral auranızı değiştirmektedir..Yani.Peki bu bilgi bir işe yarar mı? . İşte. Şimdilik. Rus genetikçiler de genlerin bile aurası olduğunu buldular. onların sağlıklı çalışıp çalışmadıkları tespit edilebilir. . Biyoelektrografi yöntemleri kullanarak ölçümler yapan ve fotoğraflar çeken Rus profösör Konstantin Korotkov’un. bir insanın kendi aurasına bakarak ne denli “etkileyici” olabileceğini anlayabilmesi mümkün olabilir. Hatta ancak bu sayede bir farkındalık sahibi olduğu hipotezi öne sürüldü. Onların bulgularından da biraz söz eder misiniz? . bu konudaki araştırmalar hızlandı ve bu ışıldamalara biyofoton adı verildi. Bu enerji alanı -çekilen fotoğraflardaki renklerin değişiminden anlaşıldığı üzereinsanın duygusal hâline göre farklı dalga boyutları kazanmaktadır. Hatta damlanın şekli değişti ve içindeki minarellerin . Bu araştırmalar hem canlılar hem de cansızlar üzerinde yapılıyor. Araştırmaların yoğunlaşması sayesinde. Bu tez kanıtlanırsa ve bazı teknikler geliştirilirse.Bu. tüm beyin hücrelerinin bir entegre enerji alanı içinde hızlı bir haberleşme gerçekleştirdikleri tespit edildi ve bu enerjinin matematiksel değerleri bile hesaplandı (50-100 Hertz gibi.. Depresyonların ve bazı ruh hastalıklarının teşhisinde kullanılabilir. ister iyonize plazma deyin veya isterseniz hücrelerdeki biyokimyasal reaksiyonların ürettiği mekanik enerji deyin. bu alanın büyüklüğü kişinin diğer insanlarla olan duygusal. bilinç dediğimiz farkındalığın böyle bir canlılık enerjisi sayesinde ortaya çıktığı tezinden başka elimizde somut bir veri yok. aklımız dış dünyayı oldukça iyi anlamayı becerebiliyor fakat henüz kendi kendini anlayacak kadar beceri sahibi olamamış.Elbette. aura denilen ışıldama -ister canlılık enerjisi deyin.fotoğrafı çekilen aura’nın ruhla bir ilgisi var mı acaba? .Bu konuda pek çok önemli bilim adamı araştırma sürdürüyor. bedenimizi çalıştıran enerjinin dışa vurumudur. Hatta iç organların auralarına bakılarak.

“ Bu kişiler hakkında ne düşünüyorsunuz? . Fakat tüm evren bunlardan ibaret değildir. Kendisinden emin olan ve dürüst olduğunu ispat etmek isteyen Hindular. ya ruhsal . “Hayır. bu soruyu dünyadaki tüm yetişkinlere sorarsanız. Vücudumuzun yüzde 70’inin su olduğunu düşünecek olursak. bedenin ölmesi ruhun da ölmesi anlamına geliyor mu? Yani. Öyle zannediyorum ki. Daha önce dediğim gibi. Krotkov’a göre.Efendim. Aslında. . Her şey apaçık ve birbiri ile ilişki içinde. Bu sayede belki bazı bilim adamları “saçmalıklarla uğraşıyor” suçlamasından kurtulmuş olarak. ama bizim bilinç düzeyimiz ve 5 duyumuzun sınırlı algılayışı bazı olayları anlaşılmaz kılıyor.Peki. yani donmuş ve somutlaşmış enerjidir. aura sayesinde insanların farkındalık düzeyini ölçmek mümkün olacak demektir. üç çeyreği “hayır” yanıtını verir. düşüncelerimizi ve mantık zincirimizi çok daha sağlam bir temel üzerinde geliştirebiliriz.” diyenlerin aklında mutlaka ya dinsel öğretiler vardır. konsantrasyonumuzu kendi içimize yönelttiğimizde bedenimizde bazı değişiklikler yapabiliriz. Ben buna Ruh Gözü diyorum.Bir istatistik oluşturmak için. Bunlar da enerjinin dalga hâlidir. bitmez. Bence.” diyenler ruhun varlığına inanmayanlar veya yaşamı sadece bedenin canlılığı olarak görenler olacaktır. bu tür fizikötesi oluşumlara bakarken çıkış noktamız enerji olursa. bu bulguları büyük çapta abartan ve saçmalık derecesinde yorumlar yapan bazı sözde medyumlar yüzünden bence yaşla kuru bir arada yanmaktadır. Hindu kadınların alınlarına yapıştırdıkları o kırmızı işaret bile aurayı gören atalarımızın eski bir alışanlığına dayanır. Biyolojik Bilinç de bu ruhsal görü sayesinde işlerlik kazanıyor. Sonra da bunlara fizikötesi diyoruz. . her şey biter. İsa’nın başının üstündeki o yuvarlak Haloyu çizen ressamlar bile zihin alanını görüyorlardı. ruh ve bilinç konusundaki açmazlarımızı 21’inci yüzyılda daha anlaşılır kavramlar üreterek ve yeni buluşlar yaparak büyük ölçüde giderebileceğiz. yüksek enerji düzeyli aura demek. “Evet.Bu konuda yazan ve söz söyleyenlerin bilimsel bulgular dışına çıkmadan yorum yapmaları daha yerinde olacaktır. ölüm insan için bir tür “mutlak bitiş” mi? ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ . Yemeklerden önce sofrada dua edilmesinin esas sebebi şükür değil. akıldan çıkarmamamız gereken bir husus var: Gözle görülen fiziksel varlığımız ve diğer varlıklar enerjinin partikül hâlidir. bu işareti aurasına bakılması için bir davetiye olarak kullanırdı. Yoga ve transandantal meditasyon gibi egzersizlerin veya biyoenerji terapilerinin işe yaramasının nedeni de bence budur. sanıyorum bir çeyreği “evet”. Bilinç veya ruh dediğimiz şeyleri ve etrafımızda bize görünmeden olan biten doğal fenomenleri irdelerken. yüksek bilinç düzeyi demek! Öyleyse. Örneğin geçenlerde okuduğum bir yorum şöyle diyordu: “Atalarımız aurayı görüyor ve ondan yararlanmayı biliyorlardı. içeriği büyük çapta su olan yiyeceklerin aurasının değiştirilerek vücut aurasına uygun hâle getirilmesiydi. Görünmeyen enerjinin de en az madde kadar türü vardır. kişinin ruhsal ve zihinsel hâlinin aynasıydı. Çünkü aura.bir kısmı iyonize oldu. bu su damlacıkları deneyi bize şunu göstermektedir. evrende bizim limitlerimiz dışında paranormal bir fenomen yok. daha rahat araştırmalar yapar ve bizlere kendi derinliklerimizi keşfetmede yeni pencereler açarlar. Ben herkesi bu yönde düşünmeye ve enerjinin oktavlarına kanalize olmaya çağırıyorum. Kozmik Bilinç’teki titreşimleri alabilen ve bunları kullanan bir ruhumuz var.

Ruh yaşayan ve yaşatan akıllı enerji ise. b. ya töresel ve taklitçi bir inanç vardır. kanaatimce bir tür “zihinsel serap” yaşıyorlar. Yani beden. sadece havanda su dövmektedirler. daha bilinir ve anlaşılır bir evrende yaşadığım hissine kavuşturuyor beni. Bu. İleriki yüzyıllarda ruhun dalga boyu ve frekanslarını keşfetmek istiyorsak. ruha bir tanım getirmek istiyorsanız. bedenimi oluşturan hücreler çözülecek ve bir kısmı bakterilere yem olacak veya mikroorganizmalara dönüşecek. Ulaştığımız bu farkındalık düzeyine rağmen. Yani yeryüzünde ve iç dünyamda süregelen pek çok fenomeni ancak ruhun varlığı ile izah edebiliyorum kendi kendime. Önceki yaşamlarını deneyimlediğini masumca düşünenler ise. bir ömür süresince tonlarca hücrenin öldüğünü ama bedenimin yenilenen hücreler sayesinde yaşadığını görüyorum. Bedenimin biyolojik yapısına baktığımda. bir kısmı da fosil olacak. Ben.ruhum. somut bir temel olarak enerjiyi ele aldığımızda işimizin oldukça kolaylaştığını görebiliriz. Fakat geride bitmeyen üç unsur kalacak: a. Ama başka şekillerde tezahür edebilir. düşünce. bilinmeyenleri saf dışı ederek. benim vücudum için her şeyin bittiği anlamına gelir. sayılamayacak kadar frekansı ve dalga boyu vardır. araştırmalarımızı enerjinin diğer özellikleri üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Enerjinin Sakınımı Kanunu gereği yok edilemez. sezgi veya anı var mı?” Bu konuda okudukları ve/veya duyduklarının etkisinden kurtulup bağımsız düşünebilen ve kendi kendisiyle dürüst herkesin bu soruya “hayır” diyeceğini düşünüyorum.deneyimler vardır. Fakat ruhum asla yok olmayacak. kanıt. olmaz” prensibini çıkarmış biriyim. O zaman aşk. bilinç ya da reenkarnasyon dediğimiz ve nasıl oluştuklarını tam anlayamadığımız kavramlara da belki daha somut yanıtlar bulma olanağımız artar. Az önce dediğim gibi. tüm hurafeleri. kendi duygu. c. Reenkarnasyon denen hadise de bence budur. daha ruh denen şeyin küçük bir somut kanıtını ortaya koyamamışken. sezgi ve deneyimlerimden “ruh olmazsa. Fakat. Enerjinin sıfır ile sonsuz arasında değişen. dönüşümünden de söz etmeye gerek kalmaz. . Sorunuza kendi yanıtım şudur: Evet. o zaman kendi kendinize şu soruyu sormalısınız. ya “eserlerim ve dostlarımla yaşarım” düşüncesinde olanlar vardır ya da ruhun var olması gerektiğine rasyonel düşünce yoluyla ulaşanlar vardır. daha önce bir yaşam sürdüğüme dair hiçbir işaret. Ben . Anılar ve eserler de birkaç nesil veya yüz yıl sonra çözünüp yok olacaklar. aslında insan aklına hakaret etmektedirler. algılamakta aciz kaldığımız enerji frekanslarının birer yansıması olduğuna inanmak istiyorum. İnanıyorsanız. “Benim bilinçaltımda veya ruhsal derinliklerimde. Esasen. Bu sayede. Ben bütün bu açıklayamadığımız fenomenlerin. hücreler değil. adını ruh koyduğumuz bir Kozmik enerji olduğuna inanıyorum. bu savlarım reenkarnasyonu yadsıdığım anlamına gelmez. Bunu sağlayan kaynağın. Bu inanç. bir kısmı toprak. canlılığını ölüm anına kadar kaybetmiyor. aynı ruhun daha önceki yaşamlarını algılama yetisini geliştirdiğini söyleyenler. Bizim ulaştığımız bilinç düzeyinin limitleri içinde bunlardan henüz çok azını keşfedebildik.Öncelikle şu noktayı iyice açıklığa kavuşturalım: Ruhun varlığına inanmıyorsanız. bir başlangıç noktasından hareket etmek zorundasınız. Bazı zorlamalar ve hayal gücü ürünleri ile bu tür iddialarda bulunanlar. bütün batıl inançları ve bilimsel temelden yoksun yorumların hepsini bilinçaltıma sokmaksızın daha sağlıklı bir düşünce deryasında yüzdüğüme inanmış oluyorum.yapıtlarım ve eşyalarım.dostlarımın belleğindeki hatıralar.Sizce Reenkarnasyon mümkün mü? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? .

Ama daha önceki formlarının titreşimlerini hissedecek kadar hassas bir bilinç düzeyine ulaşmadığımız için.Öyle hissediyor ve algılıyorum ki. . bu bilinç düzeyi ile. Bence. Evrenin yüzde 90’ının donmamış ve görünmeyen enerji olduğu savından yola çıkarsak. belki de genetik mühendislik sayesinde. Homo sapiensler olarak.O hâlde reenkarnasyonun yaşandığı sonucuna nasıl varıyorsunuz? . Mistikler onu hissettiklerini söylemişler. onu değiştirir. dönüşüm ve evrim geçirmektedir. Ama bunu başaran bir tek bilim adamı ‘henüz’ çıkmamıştır. bundan önceki yaşamlarımızla bir köprü kurabileceğimize de inanmıyorum. ruhun da sürekli biçim ve nitelik değiştirdiğini kabul ediyorum.Peki bu keşfedemediğimiz enerji türleri..” Bu devinim. Burada canlılık için bir başka faktöre daha ihtiyaç olduğunu görüyoruz. büyüyor ve ölüyor: Dağlar.Beni.. Demek ki milyarlarca yıldan beri yeryüzünde yüz milyonlarca canlı türü yaşamış ve tükenip. bu tür bir enerji formudur. Efesli Herakleitos’un (540-480?) “aynı ırmağa iki kez girilmez” saptaması olmuştur. Düşünen her insan. Bilim buna henüz bir isim koyamamış ama ilkçağlardan beri buna herkes “ruh” demiş. önceki yaşamları bilebilmemiz mümkün değildir inancındayım. . Yani “değişmeyen tek şey. gezegenler. potansiyelden kinetiğe. nesilleri tükenmiş canlıların ancak yüzde 1’i kadardır. varlıklarını ne şekilde gösteriyorlar? . belki binlerce yıl sonra yok olacağız veya yerimizi yarı makine. bu yeniden doğuşun sürekli yaşandığı neticesine götüren düşünce. değişim. Tüm kâinat bir devinim. yarı canlı bir varlığa bırakacağız. taşlar. bana içindeki her zerrenin değişmesi ve başkalaşması sayesinde mümkün olabileceği mantığını dikte ettiriyor.reenkarnasyonun sürekli yaşandığına inanıyorum. cansız atomların ve moleküllerin birleşmelerinin. dönüşüm ve farklılaşma kanunu yalnızca ma-deden oluşmuş somut evren için geçerli olmasa gerek. Evrenin her nabız atışının 20 milyar yıl sürdüğü tezi.. yok olmuş: 50 milyon sene önce nesli tükenen dinozorlar gibi. yıldızlar ve hatta evren bile. enerji. Ben şuna inanıyorum: Bugün yeryüzünde yaşayan ve sayıları 15-20 milyon olduğu öngörülen canlı türleri. ışık. sürekli genişliyor ve büyüyor.. 15 milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğuna inandığım evren. elektrik gibi diğer biçimlere girer ve maddeye etki ederek. reenkarnasyon da bu bağlamda gerçekleşmektedir. Çünkü.anlayabileceğimiz bir hafıza türü olmadığına inandığım için. Her şey. ama insan ruhunda -bugünkü algılama düzeyimiz itibariyle. kinetikten potansiyele ve donmuşluktan (madde) çözülmüşlüğe dönüşür veya ısı. ruh dediğimiz o saf enerji türevinin bu kanunun dışında kalması gerektiğini düşünecek bir neden bulamıyorum. Astrofizikçilerin düşüncesine göre de yaklaşık 5 milyar yıl sonra.. Büyük Sıkışma’dan sonra ilk başladığı nokta olan Hiçlik’e veya Teklik’e geri dönecek. Yani. . cansız maddeye hayat kazandırıp onu canlı kılan şey. insan genomunun ve kanatlı hayvanların genetik şifreleri çözülürse. Sonra da 20 milyar yıllık yeni bir yaşama bir başka patlama ile tekrar başlayacak. değişimdir. ama canlı veya cansız her şey doğuyor. canlı hücrelerin oluşumu için yeterli olmadığını hemen görebilir.. tüm kutsal kitaplarda bu kavram temel bir olgu olarak yer almış ve hatta Tanrı bile ruhla özdeşleştirilmiş. Biz de. Madde donmuş enerjidir. Biyologlar ve hücre mühendisleri hücrenin nabız atışı kazanabilmesi ve canlanması için bir dış enerjinin eksikliğini saptamışlardır. Evrende var olan her şey birkaç dönüşüme mecburdur. Evrenin kendisi bile. Dünyanın en gelişmiş lâboratuvarlarında bu maddeler bir araya getirilerek canlı hücreler üretilmeye çalışılmaktadır. Hatta. kartalın kanadından daha büyük kanatlara sahip uçan insanlar ortaya çıkacak.

antitezler ve sentezler üreterek düşünce ve felsefe düzeyimizi geliştirmek olmalıdır. hedefleri farklı ve kişiliği babasınınkinin zıddı olacak bir genç yetiştirebilirim. yaratıcılığımızı geliştireceği için ancak o zaman bir işe yarayabilir. 40-50 bin yıl öncesine dönersek.Efendim. o zamanki nesillerin bugün bizde bulunmayan birtakım yeteneklere sahip olduklarını düşünebiliriz. Hatta. duygusal ve psikolojik yapısı farklı. Peki. ruhun ne olduğu. Size çarpıcı bir saptamayı aktarmak isterim. Yani ruh. Tarihten beri ruh konusunda bu kadar kafa yorulmasaydı.“Dolly” adı verilen o ünlü koyun klonlandığında. iletişim sağlayan ve “online sistemi” gibi çalışan bir tür manyetizma olabilir. Bir başka enerji türü de evrendeki her şeyi birbirine bağlayan. Sosyal Bilinç nedir? SOSYAL BİLİNÇ . ilk insanlar ruhlarıyla bizlerden daha iç içe bir ortak yaşam sürdürüyorlardı. Auranın. babasının “fotokopisi” olan bir canlı üretilmiş oldu. . nasıl ve nerede biçim ve mekan değiştirdiği bizi makro düzeyde çok da fazla ilgilendirmemelidir. pratik anlamda ve mikro düzeyde ruhun varlığını ve tezahürlerini tartışmak. Esasen. yani beyin de bir radar gibi mi çalışıyor? Şöyle bir mantık yürütelim: Madde ve ruhu birbirinden ayıran başlıca özellik eğer etken ve edilgen olma hâlleri ise. zihinsel. Bu tartışmalar ve felsefî görüşler bilimsel araştırmalara vesile olunca. bunca uzun açıklamadan sonra Kozmik Bilinç demekle neyi kastettiğinizi anladığımı sanıyorum.nasıl olmuş da ‘aynı şarkı’yı söyleyebilirmiş? Hiç düşündünüz mü?. Ruhu tartışmak. babasından kalıtımsal olarak geçen zekâ ve yeteneklerinin gelişimini de büyük ölçüde engelleyebilir veya . Bence. belki de bugünkü düşünce düzeyini yakalamamış olacaktık. hem pratik anlamda işe yarar teknolojiler üretmiş olacağız hem de insan evrimine katkımız olmuş olacak. Acaba bu alan niçin var. ortaya umulmadık yeni buluşlar çıkacak ve böylece hem bilinç düzeyimizi yükseltecek. ruh aktif. aura okuma teknikleri gelişmeyecek ve biyolojik alanlarımızı oluşturan enerjinin partikül değil. Üç temel kısma ayırdığınız Kolektif Bilinç’in sonuncu halkasına geldik sanıyorum. Kirlian tekniği ile auranın fotoğraflarını çekme gayreti gösterilmeseydi ve bu kavram somuta dönüştürülmeseydi. bugün farklı ve ileriki yüzyıllarda çok daha farklı olacaktır. babasının ikizi olan bir bebek dünyaya gelecek. aynı zamanda bir mekan teşkil etmek demektir. Öyleyse canlı bir organizmanın cansıza dönmesi esnasındaki ilk değişiklik. aynı veya birbirinden farklı çağlarda. beyinde bunların işlenmesini mi sağlıyor acaba. bir tür var edici enerjidir. zihin alanının ve astral alanların ölmüş insanlarda artık görülmemesinin nedeni de bu olmak zorundadır. Bizi asıl ilgilendiren şey. madde ise pasiftir. size dili farklı. hepsinin adeta ağız birliği etmişçesine aynı kavramları kullandığını ve Hallac veya Yunus gibi “En’el Hakk” dediğini görürsünüz. fakat her şeye hayat veren ve biçim kazandırıp görünmesini sağlayan varlıktır.. ruhun mekan değiştirmesidir. dini farklı. Aynı şeyi insanlar için yapabilirsek. Çünkü göreceli bir kavrama ancak göreceli yanıtlar verebiliriz. apayrı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda yaşamış olan on binlerce insan -aralarında hiçbir iletişim aracı olmadığı hâlde.Bunun gibi.. Kafamızın çevresini kuşatan bir zihinsel alan var. ona inanmak veya inanmamak ve de bu sayede tezler. Teşekkür ederim. Ruhtan ne anladığımız geçmişte farklıydı. Şekil vermek demek. Halk arasında ermiş olarak tanımlanan sûfîlerin ilkçağlardan beri söylediklerine bakarsanız. Bu Tanrı değildir. Sözgelimi. ne iş görüyor? Bu enerji alanı acaba algılayamadığımız bazı sinyalleri alıp. dalga formunda olduğu anlaşılamayacaktı. Böylece. O çocuğu 15 yaşına kadar bana teslim ederseniz.

Dopamin Reseptörü denen bir protein üretmek. daha sonra eğitmenleri. Fakat bu bilinçlenme sürecinde her birey aynı etkiye maruz kalmaz. yakın çevre ve uzak çevre diyebiliriz. Kişi o bilinç sayesinde oluşturulmuş eğitim sistemi içine girince ve o eğitimi almış yurttaşlar ile iletişim kurdukça. örnek gösterilen şahsiyetleri. kişi bir işten çabuk sıkılır ve birbiri ardından yeni maceralar aramak ister. Bu gendeki şifrenin görevi.5 milyar insandan hiçbirinin genetik yapısı da bir diğeri ile aynı değil. kararsız ve bezgin bir mizaç sergiler. hem de Biyolojik Bilinç düzeyi farklıdır. Dopaminin birincil görevi beyindeki kan dolaşımını kontrol etmektir. o ülkenin ortak bilinci ile bilinçlenir. Beynin haberleşme ve karar verme mekanizması bu şekilde çalışır. o hücrenin Dopamin salgısının yaptığı işle ilgili bir gen olduğunu anlarız. Bu elektriksel sinyaller. kromozom üzerinde D4DR isimli bir gen var. Hatta. halüsinasyonlar görür. O hâlde. 6. Beyinde bu işte görev alan 50 kadar farklı nörotransmiter üretilir. Ben size çarpıcı birkaç örnek vermek istiyorum: Önce beyindeki nörotransmiterler dediğimiz o kimyasal salgılara bakalım. az Dopamin ürettirir. Toplum derken de önce anne ve babayı. Örneğin bezgin mizaçlı insanlar. kuvvetli bir iradeye . İkincil görevi ise.. kişiliği şekillendiren baş mühendis. benim yerime toplumu koyarsanız. O şekilde sormuş olayım. medyatik kişilikleri. bireyin bilinçlenmesine olanak tanıyan genetik yapı herkeste farklı olduğu için. Burada bir nüansa değinmek istiyorum: Bu kimyasal mekanizmadaki aksaklık bazen kişiliğe zıt bir etki yapar. Yani.Bunun bir tesadüf olmadığını gösteren bilimsel kanıtlar bir hayli fazla.5 milyar insandan hiçbirinin kişiliği bir diğeri ile aynı değil.. Fakat. . Kısaca. D4DR geni hiperaktif ya da “tembel” ise ne olur? İşte o zaman sizin mizacınız değişir. arkadaş çevresini. O zaman kişi donuk. Yani. kişilikleri sürekli etkiler.Bu soruyu şu şekilde sorsaydınız daha açıklayıcı olurdu sanıyorum: “Yaşayan 6. yoksa kişiliklerin farklı olmasının nedeni genlerin farklı olması mı?” . Zira hem her kişinin eğitimden yararlanma olanağı ve seçeneği farklıdır. toplumdur. Miktar çok artınca sonuç Şizofreni’ye kadar gider. Bir beyin hücresindeki D4DR geni aktif ise.geliştirebilirim. Bu protein iki sinir hücresinin birleştiği yer olan Sinaps boşluğundaki küçük bir molekül olan Dopamin adlı nörotransmiter ile birleşmek. o zaman aksini savunamazsınız. doğuştan gelen ham farkındalığı olgunlaştırır ve bir Sosyal Bilinç’e dönüştürür. Bu yük beynin diğer hücrelere iletmek istediği bir emri ya da bilgiyi içerir. Biyolojik Bilinç veya genetik etkenler kişiliğimizi ne oranda etkiliyor? KİŞİLİK KALITIMSAL MI . Bu bir rastlantı mı.. Zira. Dopamin salgısı. Dopamin karşı hücrenin Dopamin reseptörüne dokununca. . Bu üç temel etken. değiştirir ve şekillendirir. her ülkede de farklıdır.Teşekkür ederim. şiddetleri oranında az ya da çok miktarda diğer hücrelere iletilirler. Tembel D4DR. Sosyal Bilinçler farklı biçimlerde ortaya çıkar. Sosyal Bilinç’in özellikleri her ailede ve her sınıfta farklı olduğu gibi. sonra yakın akrabaları. aile. 11. Fakat bu şifre beyindeki her hücrede açılmıyor. Bu iddiama haklı olarak karşı çıkabilirsiniz.. vücuttaki kasların ve organların aktivitelerini kontrol altında tutmaktır. Bir diğer sonuç da Parkinson hastalığıdır. Dopamin çok fazla salgılanıyorsa. o hücre elektrik yükünü boşaltır.Haklısınız. Çünkü bir ülkede yaşayan tüm insanların ortak kültürlerinden oluşmuş olan bir kolektif sosyal bilinç vardır. bir sinir hücresinin ucuna bir elektrik sinyali geldiği zaman üretilir. etkisi bireye ulaşan tüm insanları ve bunların kültürel yapısını kastediyorum.

kişinin bir şeye bağımlı olmaya meyilli olmasını sağlar. bizim de ilginç içgüdülerimiz olduğuna kesinkes kanaat getirirsiniz. Çocuklar ana dillerini öğrenirken. Pasifik Som Balıkları’nı örnek verelim: Bu eksantrik balıklar doğdukları nehir yatağından okyanusa doğru yüzerler. Bunun sebebi hastalıklarla mücadelenin artması.Genlerin davranışlarımızı etkilediği ve hatta bazı genlerin bazı davranışlarımızın direkt nedeni olduğu kesin. Ama artık içgüdü denen ve davranışlarımızı belirleyen şeyin genetik bilgilerin dışa yansıması olduğu apaçık. Örneğin Japon çocuklarının son yüzyılda tam 10 cm. Chomsky’ye kulak verirseniz.Bunca çarpıcı bilgi için çok teşekkür ederim.. yüzerken büyürler ve okyanusa vardıklarında kendilerine birer eş bulup çiftleşirler. Bu içgüdü. Som balıklarının bu garip davranışı tamamen genetiktir. Chomsky’ye göre. Ve hatta kötü alışkanlıkları terk edememe bağımlılığının bile bu nörotransmiter ile ilintili olduğu sanılmaktadır. bu tür otomatik davranışlara bilim adamları içgüdü adını koymuşlardı. . D4DR genini stimüle etmek ve Dopamin salgısını çoğaltmak için bir takım maceralara ve riskli davranışlara yeltenebilirler. bizdeki en önemli içgüdülerden biri dilsel (lengüistik) içgüdüdür.Evet. soru ekleri kullanmaya ve daha önce hiç duymadıkları cümle kalıplarını kullanmaya başlarlar. grup terapileri ile veya sosyal bazı aktivitelerle giderme çabalarını da yaratabilir. sonra anlama ve sonra da taklitle konuşma yolunu izlerler. Bu içgüdüsel davranışı yaptıran bilgi onların DNA’larına. interaktif ve esnek karakteri olan yapıtaşlarıdırlar. . Bu tür çabaların pek çok sorunu çözdüğü yapılan araştırmalarla zaten kanıtlanmıştır. Peki. yani genetik hafızalarına kayıtlıdır. akan suya karşı yüzerek ve hatta yoldaki 2-3 metrelik şelaleleri bile zıplayıp geçerek doğum yerlerine geri gelirler. Ayrıca bunları bilmek ve kabullenmek. . diğer nörotransmiterlerin etkilerini alt alta yazarak bir liste yapabiliriz. konuşmaya hazır hâle gelmiş olan çocuklarda ânîden açılan bir genetik şifre sayesinde kendini gösterir. Genlerin kişiliğimiz üzerindeki etkilerini görmek istiyorsak.sahiplerse. aşırı düzenli veya aşırı dikkatli ise bu özelliğinin kalıcı olması Seratonin sayesinde gerçekleşir. Azlıkları veya çoklukları kişilik gelişiminde büyük rol oynarlar. toparlarsak şöyle mi diyorsunuz? Dopamin ve Seratonin beynin motivasyonunu sağlayan salgılardır. Genlere geri dönersek. Yani. O zaman sonuç gün gibi kendiliğinden ortaya çıkar: Genler birçok sosyal davranışımızı şekillendirecek etkileri şifrelerinde taşırlar.. genlerimiz davranışlarımızı etkiliyor ve yönlendiriyor dediniz. bizdeki eksiklik veya fazlalıkları psikolojik telkinlerle. genler katı ve dijital birer molekül değil. yüzyılın önde giden dilbilimci filozofu olarak kabul edilen N. uzadığı saptandı. Yumurtalarını bıraktıktan sonra da ölürler. Ama aynı zamanda da sosyal etkenlerden etkilenecek esnek bir yapıya sahiptirler. ansızın cümle kurmaya. . Bir başka salgı olan Serotonin ise. çünkü onlara bu yaşama şeklini öğretecek anne veya babalarını asla görmezler. insan olarak bizim içgüdülerimiz neler yaptırıyor bize? 20. önce duyma. Fakat bir gün. Genlerimizle davranışlarımız arasında ne tür bir bağlantı var? SOSYOBİYOLOJİK GENLER . Ve böylece yumurtalardan çıkan yavrular da aynı şeyi tekrarlarlar.Efendim. Sonra da yumurtalarını doğdukları nehir başına bırakmak için. “Gözü kara” insanların bu tür davranışlar sergilemelerinin bir nedeni bu olabilir. Bu milyonlarca yıldır devam edip gidiyor. ekonomik koşulların düzelmesi ve sosyal koşulların daha uygun olmasıdır diyebiliriz. Birey. Genlerin keşfine kadar.

ağız ve gırtlak kaslarının gelişimi. Y-kromozomu varsa. çocuk kız olur. değil mi? . Böylece. yumurtanın.% 51 olarak gerçekleşir. Xkromozomu büyük ve ağır olduğundan yumurtaya ulaşmak için rahim iç duvarında yol alırken. Bu yüzden de ilk bakışta çocuğun kız veya erkek olma ihtimalinin yüzde 50 olduğu görülür.İşin sırrı yine X ve Y-kromozomlarında saklı. Xkromozomunun “Y”den çok daha büyük olmasının nedeni de. yoksa bir çiçekten korkmayı mı? Düşündüğünüzde yanıt kendiliğinden ortaya çıkıyor. hafif kromozom taşıyan “Y” yüklü spermaların gerisinde kalır. medyada ve halk arasında yanlış bir algılama yüzünden tartışılan “kadınlar evrimini tamamlamış” görüşünün genetik gerçeklerle alâkası olmadığını da belirtmek gerekir. aslında kendisini açılmaya zorlayan dış koşulların oluştuğunu sezinleyen bir/kaç dil yeteneği geninin açılması sayesinde gerçekleşmiştir.Genlerin davranışlarımızı etkilediği saptamasını biraz daha ileri götürebilir miyiz. . Yani yumurtayı dölleyen spermanın içinde Xkromozomu varsa (ki spermalar yumurtalar gibi sadece 23 tek kromozom taşırlar)..O zaman çocuğu kız oldu diye eşine kızan erkeklerin aslında kendi kendilerini suçlamaları gerekir.. dil yeteneği yüksek kişilerin anne ve babalarının da “söz mimarları” oldukları saptanmış bir gerçektir. Bu durumun genetik olduğunu şöyle bir örnekle de izah etmek mümkün: Bir insanın yılandan korkması içgüdüsel bir davranıştır. “X” sekizinci en büyük kromozomdur.. çocuk erkek olur. Çünkü. bir-iki yıllık bir duyma ve anlama sürecinin eseri gibi görünse de. ama bu “X” cinsiyet tayininde hiçbir rol oynamaz. kadınlarınkinden yüzde 2 oranında daha kısadır. Ama bu güdüyü yaratan genin açılması için. Bu sezgiyi oluşturan dış koşullar içinde. Bunun aksine. Y-kromozomu taşıyan bir sperma tarafından döllenmesi ve çocuğun erkek olması yüzde 2’lik bir fark gösterir. Bu arada. “X ve Y”. Burada genlerin etkin rolünü rahatlıkla görmek mümkündür.Bence rolü var. fakat bunlar anneden gelen “X veya Y” değil. “Y” 46 kromozomun en küçüğüdür.. . Ama çocuğun cinsiyetini spermanın tayin ettiğini bilen kaç kişi var ki!. babadan gelenlerdir. Bir çocuğa yılandan kokmayı mı daha çabuk öğretirsiniz. .İşte bu anî gelişme. 23’üncü kromozom olan cinsiyet kromozomu anneden gelen X-kromozomu ile babadan gelen Y-kromozomu çiftinden oluşmuştur.. bunu da gayet “güzel” ayarlamıştır: Erkeklerin ömrü. Anneden gelen yumurtada ise sadece X-kromozomu vardır. Yine aynı şekilde..Kesinlikle haklısınız.. Doğa.. Bakınız. Mücadele. birbirinden yararlı bazı genleri “kaçırmak” isteyen genler arasındadır. çocuğun erkek ya da dişi olacağını belirler. İşte size Doğanın eşitlik anlayışı. değil mi? Ayrıca. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da ortaya çıkan ve son yıllarda Türkiye’de de artan feminist düşünce ve davranışlarda veya boşanmaların artması gibi sosyal değişimlerde genlerin rolü olabilir mi? FEMİNİZM GENETİK Mİ . 2. yılanın zehirli olduğu bilgisinin de çocuğun hafızasına yerleşmesi gerekir. artan boşanmaların veya aile geçimsizliklerinin sebebini de bu kromozomlarda mı arayacağız? .Peki. Antagonist veya Hasım Genler adı verilen. konuşma bozukluğu olan ana-babaların çocuklarında da dil yeteneğinin zayıf olduğu saptanmıştır. Çünkü çocuğun adaleli ve erkek üreme organı taşımasını sağlayan genler Y-kromozomu üzerindedir. Fakat bu oran aslında % 49 . Bu iki komşu kromozom sürekli bir “savaş” hâlindedirler. işte bu savaşın bir . ses tellerinin elastikiyet kazanmaları ve bellekte yeterince kelime hazinesinin oluşması vardır.

davranışlarımız hayvanlarınkinden farklı ama hayvanlarla ortaklaşa kullandığımız pek çok gen var. Feminist hareketin ortaya çıkışından tutun da. galiba bu genetik tacizden haberdar değiller. onları taciz etmeye başlıyor. kadın-erkek husumeti cinsel . Aslında. X ve Y-kromozomları bu statükoyu koruma yolunu seçmiştir. Bu korumacılığı da yukarıda sözünü ettiğim SRY genini bünyelerine adapte ederek sağlamıştır. kas yapımına harcanacağı için bebeğin sağlığı ve -adaptasyon anlamında kullandığım. yani “Y”den çalmıştır. Fakat “Y”deki bu kalsiyum genini.Bu konudaki çalışmalar henüz tamamlanmadı. embriyonu erkeğe dönüştüren ve erkek beynindeki pek çok hormonun üretilmesini sağlayan son derece etkin. erkeklerin kadınlardan daha sportif olmalarını sağlamaya kadar pek çok işe yarar. Örneğin bazı hayvanlarda Y-kromozomu üzerinde görülen ve besinlerle alınan kalsiyumu boynuz yapmada kullanan genin aynısı insanlarda da vardır. Meselâ. cinsel özgürlük de birlikte artıyor. Ve bu genlerin işlevleri de aynı olduğu için. İneğin alyuvarları bizimkilerle % 100 benzerlik taşıyor vs. Cinsler arasındaki cinsel ilişkiler ne kadar sıksa. . bu durum alınan protein ve minerallerin çocuk yapma ve büyütme yerine. Ve dişiler erkeklere o denli reaksiyoner olmaya başlıyorlar. Bu da dişilerde erkeklere karşı bir reaksiyon doğmasına neden oluyor.kromozomu kendi bünyesine almıştır. erkek ona yaklaşmak için görüntüsünü daha da güzelleştirmeyi denemektedir. Sperm sıvısı içinde de yine bu genlerin ürettiği bazı proteinler var. kültürel ve ekonomik özgürlük arttıkça. dişi bu genler yüzünden gittikçe daha kaçak ve ilgisiz davrandığı içindir. Dikkat ederseniz. kadınların X-kromozomuna geçerse. Ayrıca. belli ki “Y”den çok sayıda gen çalmış. Örneğin erkek tavus kuşlarının kuyruk ve kanat yelpazelerini bu kadar büyütmelerinin nedeni zannedildiği gibi dişinin ilgisini çekmek ve beğenisini kazanmak için değil.sonucudur: “X”. Fakat bu evrim mantığına rağmen. kalsiyumu anne sütü yapmada kullanmak için X. fakat elde edilen verilere bakılırsa. “X ve Y”nin birbirine gen kaptırmadan kendilerini emniyette hissetmelerini sağlayan genin de SRY olduğu hakkında önemli ipuçları vardır. Diyelim ki Y-kromozomu modern çağda erkeklerin çok işine yarayacak yeni bir gen oluşturmak istiyor. güçlü ve önemli bir gendir. Bir başka ilginç örnek de Y-kromozomu üzerinde bulunan SRY genidir. Şempanzelerin genomunun yüzde 97’si bizimkilerle aynı. olimpiyatlarda dünya rekorlarının kırılması gittikçe zorlaştığı için daha güçlü ve daha dayanıklı kaslara ve elastiki eklemlere sahip olmak isteyen erkeklerin Ykromozomundaki kas genleri. bu genlerin cinsel antagonizmi o denli gelişiyor. Örneğin. başka bir yolla geçmeyi denemektedir. Fakat bu gen. Bu.Bu cinsel tacizi ve karşı reaksiyonu kadınların genleri de gösteriyor mu demek istiyorsunuz? . ister istemez hayvanlardaki ve hatta bazı bitkilerdeki içgüdüleri bizler de yaşıyoruz. Dişi bu reaksiyonları gösterdikçe ve erkeğin seksüel cazibesine kayıtsız kaldıkça. Bunlar karşı cinsin kanına karışıyor ve kromozom yapılarını bozmak için uğraşırken. Bu genin son 200 bin yıldan beri hiç değişmeden bu özelliğini koruduğu fosil araştırmalarından ortaya çıkmıştır. kadınlar için sakıcalar doğurabilir.evrim açısından sakıncalıdır. Daha önce de söylediğim gibi. özellikle Avrupa’da boşanma yüzdelerinin 60’lara çıkmasını salt kadının ekonomik özgürlüğüne bağlayanlar. Testestron hormonu bu genin eseridir ve cinsel arzu yaratmadan tutun da. o yüzden de “Y” cılız bırakılmıştır. bizim SRY genlerimiz de benzer bir reaksiyon doğurmaktadır. Sirke sinekleri ve tavus kuşları üzerinde yıllardır yapılan çalışmalar bize şunu göstermiştir: Bu genler sperm ve yumurtanın birleşmesinden sonra karşı cinsiyet kromozomuna geçemese bile.

..Tam anlayamadım. ânîden canlanıp emirler göndermeye ve protein üretmeye başlaması ise başlı başına bir mucizedir.. erkek avlanmaya çıkmıştır. Feminizm bahsine kadar..Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda. geldiği yolu veya yönü bulmak için zamanla bazı yöntemler geliştirmiş midir acaba? Elbette geliştirmiştir dediğinizi duyuyorum. cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi.Herhâlde kadın evde kalmış..Bir örnek verebilir misiniz? . Peki avlanmaya çıkan erkek. daha sonraları genetik oldu. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet farkları dışında da bazı önemli farklar var. . sizce erkekler mi yaşadıkları mağaraların daha sık dışına çıkıyordu. genlerin yaptığı işlerden sözederken. Yanıtı basit. sizinki gibi sorduğumu kabul edin lütfen. yoksa ikisi de mi? . Bu cansız moleküllerin. biraz açar mısınız? .Soruyu şöyle sorsaydınız daha kapsamlı ve anlaşılır olurdu: Kadınların yön duygusunun erkeklerinkinden daha zayıf olmasının sebebi genetik midir. ama biraz nefeslenince hemen sabırsızlanmayın lütfen. Bu fenomeni salt genler arası savaşa bağlamak da doğru değil elbet. Peki.özgürlüğünü doyasıya yaşayan sınıflar arasında daha çok ortaya çıkıyor. İnsanlığın ilk çağlarında sosyolojikti. örneğin tohum satan dükkanlardan aldığınız 100 gram kuru maydanoz tohumunda olduğu gibi.Tamam. genlerin cansız ve dijital birer molekül olmadıkları.Dikkatimi çekti. ancak evin giriş kapısını gözden kaçırmayacak kadar veya evden gelen sesleri duyabilecek kadar evden 10-15 metre uzaklaşmış olan kadın. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya sebep genetik değilse. çevresel ve kültürel faktörler de rol oynuyor bu husumette. güçlü ve yaşam denen şeyin bilgisini ve sırrını taşıyan akıllı birer biyolojik bilgisayar olduklarıdır. sosyolojik midir. ..Doğru.. eve geri dönüş hususunda herhangi bir yetenek veya yol işaretleme sistemi geliştirmeye gerek . balta girmemiş ormanlarda veya tepelerin arkasındaki tanımadığı bölgelerde dolaşırken ve arada sırada karanlık çökünceye kadar oralarda av peşinde koşarken. çünkü her tarafta vahşî hayvanların kol gezdiği bir dünyada beden ve kas gücü daha fazla olan evin erkeğinin gidip yiyecek temin etmesi daha uygun bir davranıştı. Benim buradan çıkardığım esas sonuç. Şimdi söyleyin bana: İnsanlar ilk çağlarda klanlar hâlinde yaşarken. nedir? .... Ama genlerin de davranışlarımızı değiştirmede ne denli etken olduklarını anlatmak için verdim bu örneği. aksine bir sihirbaz gibi durmadan bizi sürprizden sürprize sürükleyen etkin. . .Canım elbette açacağım. her şeye hayat veren ve her yerde hazır ve nazır olan o total kozmik enerjinin ve Kolektif Bilinç’in büyüsüne bağlamaktan alamıyorum kendimi. Ben bu atomlardan oluşmuş kuru genlerin gerekli nem ve ısı ortamı sağlanınca ansızın canlanmalarını. Çünkü değişen ve gelişen dünyadaki sosyal. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmadınız. kadınlar mı? Veya soruyu sizin için daha da kolaylaştırayım: Hangisi avlanmak ve meyve toplamak için evden uzaklaştı.Zararı yok.Özür dilerim. televizyonlardaki görüntü ve tartışmalara kadar pek çok çevre faktörü bu reaksiyonları olumsuz yönde körüklüyor.. hangisi evde kalıp eve ve çocuklara bekçilik yaptı? .Güzel. KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF . Feminizmi erkek ve kadın arasındaki düşmanlık biçiminde yorumlayan ve anlayan yazar ve çizerlerden tutun da. ...

üstün beceri ve bilgi birikimleri ile donanmış ve bütün bunlar liderlik kabiliyeti sayesinde yücelme güdüsü edinmişse. Böylece hem üst basamaklarda yer alan kişilikler saygı ve övgü görür. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerekir. toplum da kişileri en yüksek mertebelere kadar yüceltebiliyor veya bir “canavar” yapabiliyor. Şahsiyet: Bir insanı öteki insanlardan ayıran ruhsal. duymamıştır mutlaka. Bunun neticesi olumlu olursa.” demek gerekir. . olumsuz olursa vatan haini vs. hem de onlar örnek alındığı için birer mihenk taşı ve ölçü olurlar.Rica ederim. Mizaç nedir? . ilk çağlarda erkeklerin geliştirdiği yön bulma teknikleri gibi çok önemli yaşamsal bir yetenek. aceleci. Gelelim buradan çıkaracağımız sonuca. Bu toplumsal olgunun en uç iki örneği Atatürk ve Hitler’dir. Toplum. ilân edilir. duygusal. . Şen. kişilik demiyorum. Böylece.. “Şen şakrak bir kişiliği var” ifadesi yanlıştır: “Şen şakrak bir mizacı var. .. toplum da kişiyi “rezil veya vezir” etmiş olur. insanlarda da yaşamı ve üremeyi sağlıklı şekilde devam ettirecek -özellikle de sosyal veya kültürel deneyimler sonucu elde edilmiş olan. Kişilik iyice oturmuş. Dikkat ederseniz.Bir de mizaç dediğimiz kişilik özelliği var. MEME denen bilgi deposu genlerine dönüştürülür.İsterseniz önce şahsiyeti tarif edelim. .Efendim çok teşekkür ederim bu enteresan saptama için. çünkü şahsiyet ve mizaç (huy) birlikte kişiliği oluştururlar. .Yanıtı çok basit. o zaman sular tersine akar ve bu kez birey toplumu yönlendirmeye başlar. telâşlı vb... toplumsal etkiler giderek güç kaybeder. elbette ki erkeklerin genlerine kaydolacaktır.çok yararlı bilgiler. Bunun gibi. Demek.Yoo. esnek vs. Dikkat buyurunuz. gerçek bir bilim ve erdem insanı kadar doğru davrandınız. Peki..Tebrik ederim. Peki. Tüm canlılarda soyu devam ettirmeye yarayan çok faydalı bilgiler zamanla şifrelenerek DNA molekülüne birer gen olarak yerleştirilir.Teşekkür ederim.. basamaklandırır.duymuş mudur dersin? .. karizma kazanmış. Aynı şekilde. . Alt basamaklardakiler ise tersi bir reaksiyona maruz kalır ve dışlanırlar. İşte sorunuzun yanıtı. beni yalan-yanlış bir yorum yapmaya zorlamayın lütfen. hatta milyarlarca insanın kaderini değiştirebilir. silik. bu bilgi zamanla şifrelenip genlere işlenir mi dersin? . mızmız. Mizaç: Kişinin duygu. Toplumbirey ilişkisinin kişilikler üzerindeki etkisi nasıl oluyor da bu denli yüksek dozlara çıkabiliyor? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ .Efendim bu sizin alanınız. Bireyin yaşı ilerledikçe... bir veya birkaç insanın koskoca bir ulusu “rezil veya vezir” edebilmiş olduğuna tanık oluyoruz.. sakin.. Tutarlı. kişilik ve mizaçları kendi kültürel ve inanç değerleri çerçevesinde olumlu ve olumsuz olarak kategorize eder ve onlara birer değer yükleyip. bu sosyal davranış binlerce yıl devam ederse. yemek yaptığı için evde oturan kadınların genlerine değil. insan sosyal ve biyolojik bir varlıktır tanımı çok yerinde bir anlatım.. beni onurlandırdınız. düşünce ve davranışlarını etkileyen ruhsal tutumlar sayesinde ortaya çıkan bir yaradılış özelliğidir.. O hâlde. düşünsel ve davranış özellikleri sayesinde ortaya çıkan ve sadece o kişiye özgü olan bir yapısal özelliktir. bu tanımlara göre. gibi. Sosyal Bilinç bağlamında düşünürsek. tarihe ve günümüze baktığımızda. kişi kahraman. ... sorumlu.Doğru. ikiyüzlü. çocuk doğurup. Milyonlarca.

İnanç dünyasına dair şüpheleri. bilgisizlikleri. Onların başarıları karşısında huzursuzluk duyar ve kendilerini önemsiz görürler. “Ya olduğun gibi görün. Zira herkesin yalnızca kendine ait. israf ettiği zamanları.. fakat göründükleri gibi olmaya çalışırlar. Hepimizin yakın çevrede ve toplumda kendimizi kabul ettirdiğimiz maskeli bir yerimiz var. Hepimizin çok. hem kendimiz hem de bir/kaç kişi rahatsız olabilir. Evet. çelişkileri ve kendi kendimize bile itiraf edemediğimiz büyük inkârları ve günahları var. bunalıma girebilir ve hatta pek çok taş yerinden oynayıp bir deprem etkisi yaratabilir. Saygınlığı kazanma yetisi. Bunun yanında. Bu kompleksleri yüzünden de kafalarında gezmeye başlayan “tilkiler. kendi kendileri ile uğraşır ve toplumdan uzak kalmayı yeğlerler. Hepimizin farklı farklı inançları var. tutkuları ve nefretleri var. Fakat bakalım olduğumuz gibi görünmemiz mümkün müdür? Evet ve büyük bir hayır… Hayır. Bu enerji. erdemi ve gücü ile donanmamış kişiler ya da bunlara sahip olma olanağını edinememiş bireyler. yaşamını etkilemiş büyük hataları.Ve sonra da “rezil olanlar vezirliğe terfi etmek için türlü yöntemler geliştirirler. Bu sav her zaman geçerli değildir. pişmanlıkları ve kırdığı kalplerdeki cinayetleri var. eksiklikleri. alt basamaklarda bulunmaktan ötürü birtakım aşağılık komplekslerine girerler. saldırgan ve aşırı duygusal davranırlar. kırıcı. ya göründüğün gibi ol” sözünde bir yanlışlık var gibi. GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA . Bunları ifşa edemeyiz. Bunları açığa vuramaz ve mezara kadar da vuramayacaktır. Yani insanlar oldukları gibi görünemez. “olduğun gibi görün. Bunları afişe edemeyiz. kendini umulmadık şekillere sokarak açığa vurur. Bunları her zaman ve her yerde itiraf edemeyiz. çünkü hiç kimse olduğu gibi görünemez. Hepimizin zaafları.” Bu sözünüzü bir makalenizde okumuştum. pek çok iltifata. kendilerinden daha yetersiz kimselere karşı sert ve egemen olmaya çalışırlar. Hepimizin yaparken suçluluk duyduğu. göründüğün gibi ol” dur.” onlara saygınlık yükleyecek envai çeşit yöntemler geliştirme enerjisi kazandırır. huysuzlukları. üzülebilir.“Saygı verilmez. Eleştiriden son derece rahatsız olurlar. Hepimizin sevdaları. rol yapar veya maskeler takarlar. ya güç gösterisi ya da koruyuculuk rolüne girerek yaparlar. İnsanlar vardır: Sürekli yetersizlik ve önemsizliklerini düşünerek. Bunu kaybetmek ve rüzgarın önünde sürüklenen kuru bir yaprak olmak istemeyiz. Bunlara ayna tutamayız. beğeniye. vicdan azabı çektiği ve fakat yapmaktan vazgeçemediği alışkanlıkları var. Karşı eleştirilerinde hırçın. Önem kazanmak için onları başarısız göstermeye ve değerden düşürmeye çalışır ve olmadık komplolara başvururlar. derin ve “çok gizli” sırları vardır. . İnsanlar vardır: Savunma mekanizmalarını peş peşe çalıştırır ve komplekslerini yalanlarla giderip. Bu yöntemleri de biraz açar mısınız? .Düşündüm de. övgüye ve bazen de tapılmaya ihtiyacımız var. tembellikleri. Bunu da.Bu nüansı yakaladığınıza sevindim. Sadece beğenilme içgüdüsü veya bazı kompleksler bile buna hemen engel olur. O yanlışlığa mı değiniyorsunuz? OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME. kazanılır” diye bir söz var. daha çok. Bunları alenen ortaya dökersek. yüzyıllardır düşünmeden ve yanlış bağlamda kullandığımız bu özdeyişin aslı. yücelmek arzusu duyarlar. . Mantığa bürünür. İnsanlar vardır: Başkalarını oldukları gibi kabul etmeyi asla başaramazlar.

çok şeyi değiştirecek ve çok daha mutlu. aynı maskeler altında hepimiz birbirimize benziyor ve 6. fakat en azından daha şeffaf. özgürce akıp boşalmak. Bu özgürlük içinde.5 milyar insandan sadece birisi olup gidiyoruz. onlara karşı gelmek veya onları değiştirmekten daha kolaydır. donuklaştık.bize daha hür bir içyapı ve dış dünya sağlayacaktır. binlerce maske taktık ve bu yüzden kendi kendimizi engelleyip. Bunları ihbar edemeyiz. Aslında. Bir ışık olmayı hangimiz becerebildik ki şimdiye dek? Tam tersine. tekrar dolmak. devinmek. Bunun bir nedeni de ruhsal yapımızın ve iç derinliklerimizin farkında olmayışımızdır. Bunları açık açık söyleyemeyiz. daha dingin. bence. kovduğu ve hayatından çıkardığı kişiler var. o artık sizin değeriniz değil. Bunun sıkıntısını hepimiz sürekli yaşarız. Hepimizin daha zengin olma. O. günah. Bunları ilân edemeyiz. daha .Hepimizin aldattığı insanlar. tazelenmek isteyen öz yapımızı hep frenleyişimizdir maskelerimizle. dingin ve yaratıcı olmamızı sağlayacaktır. Hepimizin gizlice ve yavaş yavaş yürüttüğü samanaltı plânları ve fantezileri var. O derinliklerimizdeki hazinenin varlığını ve değerini bilemeyişimizdir. ruhî zenginliğe kavuşabiliriz. Acaba içimizdeki “kilitli odaları” mercek altına yatırıp gördüklerimizi anlatabilseydik neler olurdu? Tamamen şeffaf hâle geleceğimiz için -bir sevgili dostumun dediği gibi. Unutmayalım. az ve eşsiz olan her şey daha değerlidir! Oysa. Bu eşsizlik de bize ve çevremize çok şey kazandıracak. çünkü öyle olduğunuzu düşünüyorsunuz. daha refah ve daha sorunsuz yaşama ve daha güçlü olma arzuları var. Ama bir sürü maskemizden kurtulmamız mümkündür. Işık olmak belki asla mümkün olmayacak. eşimize. ışığımızı ve sıcaklığımızı engelleyen yüzlerce. değil mi? O maskelerin ezici ağırlığının kalktığını hissedince ne kadar özgürleştiğimizi fark edeceğiz. İşte bakın maskelerimiz nasıl da düşüyor iç dünyamızı aynaya tutma cesareti gösterince.sadece “ışık” olurduk o zaman. söylediği yalanlar ve çektiği kopyalar var. hepimiz eşsiz bireyler olduğumuzu anlayacağız. olduğumuz gibi görünmemiz mümkün olmayacaktır. toplumsal kurallara ve “ayıp. daha özgün ve daha içten olabiliriz. yasak” üçlüsüne boyun eğmek. Değerlisiniz. netice şu olmak zorunda: İnsanın evrimi son noktasına ulaşıncaya kadar birer ışık olmayı beceremeyeceğimiz için. Bunları birer “insanlık suçu” kabul edip. Bu uğurda hepimizin basamak yaptığı ve kullandığı kişi ve kurumlar var. Hepimizin ana-babamıza. Fakat bunları problem etmemek için de türlü türlü yöntemler geliştirir veya maskeler takarız. Kendi değerinizi başkalarının terazisine bıraktığınız an. kendimizi yargılatamayız. Bu zenginlik -paranın getirdiği özgürlük ve bağımsızlık gibi. fiziksel ve duygusal rüşvetler var. içsel derinliklerimizde gezinecek zamanı bulamadık ve o eşsiz yeteneklerimizi geliştiremeden körleştirdik. Ayrıca dış dünyaya yansıttığımız görüntülerle uğraşacağımıza. “Sizin değerinizi başkaları ölçemez. küstürmek ve basamaksız kalmak istemeyiz.” diyen düşünür ne kadar da haklı. Bu hürriyet içinde daha yaratıcı. Bunları beyan edemeyiz. Tüm zamanımızı dış dünyaya ayırdığımız için de kendimizi dinleyecek. Ve işte ancak o zaman olduğumuz gibi görünebilirdik. Hepimizin aşağıladığı. Hepimizin dağıttığı maddî. değil mi? Öyleyse. manevî. onların değeridir. üstümüzdeki otoriteye ve devlete karşı eleştirilerimiz ve hatta isyanlarımız var. iç dünyamıza daha çok zaman ve enerji ayıracağımız için “karanlık odalar”ımızdaki hazineleri keşfedebilir. Onları incitmek. daha maskesiz.

. Burada yeri gelmişken zihinlerde oluşacak bir yanlış anlamayı da engellemeye çalışalım: Doğal davranmak veya özgün olmak demek. Özgün olmak demek: Doğuştan gelen ruhsal yeteneklerimizi bulup çıkarmak. göründüğümüz gibi olmamalıyız. daha sıcak. yazılmamış yazıyı. ahlâk. bestelenmemiş müziği. doğal yapımızı zorladığımız ve iç dünyamızda bir “çift kişilik” geliştirdiğimiz için kendimize büyük haksızlık etmiş ve özsaygımızı kaybetmiş olmaz mıyız? Bu durum bizde. oynanmamış oyunu. “iç savaşlar” yüzünden huzursuz bir ruh yapısı oluşturmaz mı? Taklit bir kişilikle geçen bir ömrün ürettiği her şey taklit olmaz mı? Olur elbet ve oluyor da… Ben. etik. heykellerin ve yapıtların. işlemek. yapılmamış heykeli. geliştirmek ve mizacımızı maskeler yüzünden baskı altında tutmadan. kurulmamış kurguyu ve sergilenmemiş yaratıcılık örneklerini üretmektir. içsel sesleri ve ilhamları iyi tercüme ederek. bunca güzel şeylerin yapılmış olması değildir aslında. Ve Sosyal Bilinç’e sahip insan olmanın gereğini daha fazla yerine getirmiş olacağız. içgüdülerin ve duyguların istediği şekilde “paldır küldür” davranışlar sergilemek demek değildir. ama içinden gelmediği hâlde birine övgüler yağdırmak. Şimdi gidip bakın modern sanat galerilerine: İlhamlarını okuyamadıkları için daha önce yapılmış olanların şurasını burasını değiştirerek bir eser ortaya çıkardığını zanneden sözde ressamların tabloları ile doludur birçoğu. Onu bunu taklit ederek geldiğimiz seviye gözler önünde … Taktığımız maskelerle oynadığımız oyunlar yaşamın hangi gerçeğini yansıttı ki mutlak gerçeklerin içeriğini öğrenmiş olalım? Yapay ve kompleksli kişiliklerle ne denli özgür davranabildik. dalkavukluk edip “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı” demek ve zihinsel. Onlar otantiktirler. daha etkileyici görünmek ihtiyacı yüzündendir ya da bazı komplekslerimiz öyle istediği içindir. Davranışlar mutlaka çevreyi ve toplumu rahatsız etmeyecek tarzda ve başkasının özgürlüğünü engellemeyecek limitler içinde olmalıdır. namus gibi edinmiş . İkinci soru şu: Göründüğümüz gibi olmalı mıyız? Kendi kendimize bir dış görüntü vermişsek. O hâlde şöyle diyelim: Olduğumuz gibi görünemeyiz. Esas sebep. daha kültürlü. ya daha iyi. daha güzel. bunları öylesine derin bir trans içinde söylediniz ki sözünüzü kesmek istemeden zevkle dinledim. dışa yansıttığımız görünümü benimser ve göründüğümüz gibi olursak iyi mi etmiş oluruz acaba? Bu durumda. Esas orijinallik. ne tür başarılara imza atabildik? Müzelerdeki eserler neden bizde bir hayranlık oluşturur. kendi iç hazinelerinden ve ruhsal kaynaklarından aldıkları özgün ilhamı ve sonrasında oluşan yepyeni fikri kullanan insanlar tarafından yapılmış olmasıdır. daha çağdaş. denenmemiş mimariyi. maskesiz. Diyelim ki makyaj ve şık giyinme artık birer gereksinimdir ve ayrıca kişinin kendi kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olduğu için de yararlıdır. tabloların. .. daha şık. Sonuç olarak şöyle bitireceğim: Yüzyıllardır sorgulamadan kullandığımız pek çok özdeyişi biraz deştiğimizde onların anlamsızlığını ve bireylerde yarattığı tahribatı ve yanlış yönlendirmeyi hemen fark edebiliyoruz. erdem. bilir misiniz? Hayranlığımızın asıl nedeni onca yüzyıl önce. ne denli özgüven elde edebildik.mutlu ve daha sevgi dolu birer birey olduğumuzu yaşayarak göreceğiz. içsel dünyamızla iç içe bir yaşam sürmemiz demektir. ilke.Efendim. süregiden bu hazin tablonun en büyük nedenini bu maskelere ve özbenliğimize yabancılaşmaya bağlıyor ve şöyle diyorum: Özgün olmaya çalışmalıyız. daha önce söylenmemiş sözü. sosyal ve ekonomik düzeyini olduğundan yüksek göstermeye çalışmak gibi ikiyüzlülükler kalın birer maske değil de nedir? Böylesi maskeler takarak. Bir de onur. o eşyaların. taklit etmeden. çizilmemiş resmi. bu.

kültürel ve estetik değerlerin yok oluşu anlamına gelir. onları yetiştirirken şimdiye dek edindiğiniz bilgi ve değerleri mi kullanırsınız. Fakat öte yandan da. kanunlarımızca suç ve dinsel yasalarımızca da günahtır. yoksa başıboş bırakıp.” bizleri robotlaştıracak kadar acımasızdır.Fakat bu argümanı zayıf bulanlar da var. tüm dünyada “orman kanunları” hüküm sürmeye başlar. Şöyle diyorlar: “Gelecek kuşakların bizim değerlerimizden yoksun olmaları onlara bir zarar vermez ve onlar bunun acısını bile duymazlar. bu kural.önlenmelidir. aslında sivil anayasamıza ters düşer ve eğer onları uygulayarak yaşarsak. Sizce de öyle değil mi? AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI . Hem zaten bir önermenin mantıklı olması da doğru olduğu anlamına gelmez.Bir şeyin doğa mantığı taşıması. Bu da. Bu bir çelişki oluşturmuyor mu? EVRENSEL ETİK .. doğada güçsüze geçit yoktur ve büyük balıklar sürekli küçükleri yiyerek hayatta kalırlar. Bu yeni değerler. 40-50 bin yıllık bu ahlâkî ve bilimsel evrimi heba etmiş olurdunuz ve insanoğlunun yaşadığı tüm acılardan ve zorluklardan sonra edindiği bu değerleri ve deneyimleri israf ettiğiniz için büyük bir hataya veya diğer adıyla anakronik hastalığa düşerdiniz.O zaman. eninde sonunda gene . Bizler. değil. . tarihsel süreçte bir dizi insanî değer. bazıları da çakışır. bir de erkek çocukla birlikte sadece siz kalsanız.. Fakat. Ürettiğimiz ilkelerin başında ahlâkî değerlerimiz gelir. Siz bunların gerek ve şart olduğunu söylüyorsunuz. evrensel etik ve bilimsel. belki de insanlığın daha yavaş evrimleşmelerine neden olacaktır.5 milyar insan ânîden yok olsa ve sadece bir kız. Dünyada barışın.Dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu göz önüne alarak düşündüğümde. Bu sav bana da mantıklı geliyor. kendi ahlâkî değerlerimizi onlara “empoze” etmemiz. Tanrı kavramı bile büyük bir paradokstur: Hem yoktan var olmak hem. doğaya rağmen doğaya karşı çıktıkça onu kontrol ettikçe gelişmiş ve bugünkü bilinç düzeyine ulaşabilmiştir. Sözgelimi. Esasen insanoğlu.Hayır. şimdiye dek ürettiğimiz tüm ahlâkî. . Çünkü o iki çocuk ve onlardan türeyecek nesiller.olduğumuz bir dizi kavram var. gelecek kuşakların temel etiği olmadan önce önlemler alınmalı ve bu ruhsuz gidiş -derin bir ahlâkî vakum oluşmadan.” Dolayısıyla. eşitsizliklerin büyümemesi için ve toplumsal huzurun devamı için ahlâkî değerlerimize sarılmak zorundayız. Tabiî. Tekrar ediyorum.. çünkü çocuklar dünyayı tanıdıkları ve öğrendikleri şekliyle yaşarlar ve öylece kabul ederler. onların torunlarının da bu duruma düşmesini istemediğim için herhâlde onları doğal seyirlerine bırakırdım. kendi kanunlarını kendilerinin oluşturmasını mı beklersiniz? . mantıklı bir sav her zaman doğru değildir. toplumsal ve kişisel doğrular oluşturagelmişiz. Ama unutmayalım ki tüm evren bir paradoksun eseridir. Size bir soru sorayım: Dünyadaki 6. O nedenle. Bu durum bir paradokstur. “beynin ürettiği her şey doğaldır ve doğa mantığı taşır” diyorsunuz. de sonsuz olmak gibi. değişen dünyadaki yeni oluşumlara ayak uydurmak ve onları da ahlâkî çerçevede kontrol edebilmek amacıyla yeni bir etik oluşturmak da gerekir. kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının korunması için.. o şeyin insan mantığına ve gerçeklerine uyacağı anlamına gelmez. Bu doğruların bazıları Doğa Kanunları ile çelişir. Paraya ve güce tapılır hâle getirilmiş küreselleşen dünyanın “modern değerleri. düşünmeden hararetle savunduğumuz pek çok Doğa Kanunu.

Bunun sağlamak için de uzun vadeli bir plân geliştirmişti: Bu tanrı önce öldürülecek. Ve hızla daha da uygarlaşmaktadır. insan ruhunun doğası ve zihinsel yapımızın bir gereğidir. Fakat Nietzsche’nin tek plânı bu değildi. daha sonra tüm dünyadaki ahlâksızlığı ve ikiyüzlülüğü yok edecek olan katı. O nedenle. o çağlarda dünyanın bir cangıldan daha tehlikeli oluşudur. Oysa bugün. köhnemiş Hıristiyan anlayışını yıkmak ve yerine yenisini koymak biçiminde uygulamak istemişti. hayır! O öldü. her tarafta yağmanın..’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu. Friedrich Nietzsche (1844-1900) buna benzer bir düşünceyi. eldeki değerlerimizi korumak ve geliştirmektir. katliamların. .. Siz zannediyor musunuz ki tarihteki dünya bundan daha iyi bir dünyaydı? Asla. bizi sonunda yine bu noktaya getirecektir. eşkıyalığın. ölüler ve deliler. beynimizin doğal bir yapı olması bize düşüncelerimizin doğal olmasından başka olanak tanımaz. biliyor musunuz? Çünkü hak ve hukuk tanımayan bir dünyanın istilâsından korunmak için en geçerli savunma şekli oydu. Zerdüştlük’ten esinlenerek oluşturduğu bir karakter sayesinde kutsal sayılan her şeye saldırıyordu. Bu doğallık. Karamsar bir mizaç sergileyen Nietzsche. silbaştan yenileri ile değiştirmek mümkün değildir ve zaten sonuçta ulaşılacak nokta yine bugünkünden farklı olmayacağı için abesle iştigaldir. yol kesmenin.. Bizler O’nun katilleriyiz.! Acaba kaçtı mı? Göçtü mü? Hayır. Tüm işkencelerinle ve zulmünl! Lütfen geri gel. Sizler ve ben. burası var.. sonra orijinal hâliyle yeniden diriltilecekti. insanların Tanrı’dan korkmaları yerine. Eski kentlerin etrafı neden surlarla çevriliydi. Nietzsche zaman zaman pazarlara gider. Sonuçta olan kendisine oldu. Artık yukarısı yok. Demek ki orman kanunlarının işlediği Marco Polo’nun dünyası epeyce medenileşmiş ve uygarlaşmış. Tanrı’yı. Bundan kaçınılamaz. yaşamının son on yılını büyük bunalımlar ve hastalıklar içinde geçirdi. sadece aşağısı. O nedenle her şeyin değiştirilmesini istiyor ve ‘İki tip insan değişmez. elinizdeki bir pasaportla tüm dünyayı özgürce ve güvenle dolaşabilme olanağınız var.. yüksek bir yere çıkar ve ağlayarak şunları haykırırdı: ‘Tanrı’yı arıyorum. Bu şöhreti kazanmalarında gördükleri ve yaşadıklarını gezemeyenlere anlatmaları da rol oynamıştır elbet. Ama bunun ön koşulu. fakat esas neden. 1883’te yazdığı “Zaratustra”da.. Marco Polo veya Evliya Çelebi neden “büyük insan” olarak anılırlar? Onlar.. Önce Prusya’daki. Bu boşluğun içine düştüğümüzü görmüyor musunuz?’ Nietzsche hurafelerle dolu bir Tanrı anlayışının yıkılması ve bunun yerine ‘doğru’ bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiğine inanmıştı.bugünkü ahlâkî değerlere ulaşacaklardır. güçlü ve moral değerleri yüksek bir seçkinler tabakası yaratma hayali de besliyordu. Bu. Onları yıkıp. Burası sonsuz bir boşluk. kendi duygu. tecavüzlerin. Ve kalbimdeki son alev Sana doğru yanıyor.. savaşların ve her türlü ilkelliğin hüküm sürdüğü devirlerde seyahat edebilme cesaretini gösterebildikleri için övgü kazanmışlardır.. Uzletlerin sonuncusuna. Lütfen geri gel. O’nu bizler öldürdük. dürtü ve ihtiraslarından korkmaları gerektiğini öneriyor ve kendi yalnızlığından korktuğu zamanlar Zaratustra’yı Tanrı’ya yalvartarak şöyle haykırıyordu: Tanrım! Geri gel. Gözyaşı ırmaklarım Yataklarında sana doğru akıyor.

her şey karşıtı ile var olabildiği için. bu dengesiz ve sağlıksız eğitim onlardaki merak içgüdüsünü köreltmekte ve yaratıcılıklarını engellemektedir. Çünkü ayıp-günah-yasak üçlüsü çocuklara çok erken yaşta ve daha beyinsel nakışları örülmeden önce empoze edildiği için. Sonuç olarak ben. dünyamızdaki sorunlar bizi diğer gezegenlerden daha fazla ilgilendirmelidir. insan doğasında yasakları delme arzusunun varlığıdır.Benim bilinmeyen Tanrım. hâlbuki. . arzu ve merak doğurur. yasakların az olduğu toplumlarda daha fazla görülmesi bir . Fakat. ruhî dengeyi ve toplum düzenini bozacak yasakları delme arzusunu engellemek veya pasifize etmektir. Dinsel öğretilerin istediği şey. Bu da pek çok toplumsal sürtüşme ya da değişim çıkarıyor ortaya. Bu nedenle dünyadaki suç oranları son yıllarda oldukça arttı deniliyor.Saptamanız çok yerinde. Fakat tarihsel süreçte günahların. Zaten. pozitif bir içgüdü olan merakın negatif zıddı olarak ortaya çıkar. Oysa. öncelikli hedefimiz olmak zorundadır. Ama günah suçtan daha geniş bir kavramdır. geliştirmek ve evrimleşmelerini sağlamak. Bunları benimseyen kişiler aynılarını kendi yörelerinde yaşamak istiyorlar. Bu suçları işlemek dinlerce de yasaklanmış ve fakat adına günah denmiştir. bu dünyada hak ettiğimiz evrensel mutluluğu yaşamamız sürekli ertelenecektir. onları doyuma ulaştıracak ekonomik ve zihinsel gücümüzü Makroevren’i araştırma yolunda harcıyoruz. Bunları korumak. Oysa. Fakat bu durumun bir başka nedeni de. sizin de Marco Polo örneğinde sözünü ettiğiniz gibi. . suç işleme ilk insanlardan beri süregiden bir olgu. Ve beğenilme içgüdüsü ile birlikte bu merak sayesindedir ki. insanlar yeni kültürlerle ve yaşam tarzları ile tanışıyorlar. Benim son mutluluğum! Eğer.Günahkâr insanların sayısının suçlulardan daha fazla olmasının nedeni de bu olsa gerek. bunca sanat ve değer üretmiştir. Dünya küreselleştikçe ve ülkeler bile bir şehrin mahalleleri gibi kolayca gezildikçe. değerlerimizi evrimleştirmek yerine devrimle yıkmaya çalışırsak. yasaklara uymama güdüsü. Sizce. Mucitlerin ve icatların. kanunların ve dinlerin var olma sebebi de budur. Benim acılarım. her yorumunuz bende yeni bir soru doğuruyor. o “nefse hâkimiyet”. Çocukların her şeye dokunma ve olmadık şeyleri kurcalama isteği bu güdüden kaynaklanır.Efendim. insanlar suç işlemeye neden meyillidir ve suç ile günah arasındaki fark nedir? SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ . Bu durum böyle devam ettiği sürece. “Evrensel düşün. Tanrının buyruklarına uymamayı da içine alır. Bugün dünyada midesi yiyecek. ahlâkî ve sosyal değerler sosyobiyolojik insanın mutluluğu için en geçerli arşivdir.Suç: Kanunlarca saptanmış yasaklara uymamak ve topluma veya bireylere zarar vermek demektir. dünyanın başına gelecek olan da Niçe’ninkinden farklı olmayacaktır. insanoğlu bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeyi yakalayabilmiş. Merak: Dünyaya gelen insan yavrusunun hayata hazırlanması ve çevresindeki her şeyin doğasını öğrenmesi için gerekli olan bir içgüdüdür. On binlerce yıldan beri edindiğimiz evrensel. beyni bilgi açlığı çeken milyarlarca insan var. yasakların ve ayıpların kapsamı o kadar genişletilmiştir ki. pozitif merak bile işlevini sürdüremeyecek hâle gelmiştir. küresel davran ve yöresel yaşa” prensibini edinmemiz gerektiğine inanıyorum. Yani yasak. .

bir toplumun bilim ve teknolojide geri kalmasının nedeni yasakların ve günahların fazlalığıdır. 20’nci kromozom üzerinde.5 milyar insan var ve aynı sayıda da yabanî kurt var diyelim. İNSAN VE ÖZGÜRLÜK . Fakat merakın çocuk yaşta köreltilmesi bence en önemli sebeptir. Bunu da kolayca rasyonalize ederek. Buradan çıkan sonuca göre. her olay ve her görüngü de zıtlıklar paradoksu sayesinde var olmaktadır. Yani bildikçe bilmediklerimizin çokluğunu daha iyi anlıyoruz.Genetik yapımızda var olan iki temel içgüdü yaşamak ve üremektir demiştik. diyebiliriz. negatif ve nötrdür. Bu durum da bizde yeni merakların doğmasına neden oluyor. Protein gereksinimi aynı olan bu iki canlı türünün öldürdükleri diğer canlıları sayacak olursanız. Evrene enerji düzeyinde baktığımızda görürüz ki: Madde soyut enerjinin somutlaşmış hâlidir ve maddenin gerçek boyutları. İşte bu güdü. gözleyebildiğimiz bir özgürlük anlayışı var. pozitif. Yaşamak güdüsünü iki temel davranışla tatmin ederiz: Yiyecek tüketmek ve bir tehlike anında vurmak veya kaçmak… Vurmak güdüsü.Yani sizce. Evliya Çelebi’nin büyük cesaretle edindiği seyahat özgürlüğü gibi. Ama bu mekanizma kültürel etkiler yüzünden gereksiz yere öldürme davranışına kadar genişleyebilir. sonsuzluk ve hiçlik paradoksu ile var olmuşsa. Bilim cehaletin üstüne gittikçe. . Fakat her yeni bilgi. Bir şey nötr (yüksüz) ise durağandır. içindeki her fenomen. Agresif davranışların bir nedeni de bu değil mi? Ayrıca doğanın da. Örneğin dünyada 6. yoksa merak sadece düşünen insandaki beyinsel bir fonksiyon mu? . agresif davranma temelde genetiktir. . İnsanlar protein ihtiyaçlarını karşılamak için öldürdükleri çiftlik ve kümes hayvanlarından başka.Evet. özgürlük.Efendim. ama sadece onlar değil tabi. bir savunma mekanizması olarak agresif davranma şekline dönüşür. PRP (Protiz Rezistanslı Protein) denen küçük bir gen var. Acaba özgürlük kavramı genetik şifrelerimize mi kayıtlı? DOĞA. insanın çok değer verdiği ve uğrunda sürekli savaştığı bir kavram. Varlığını ortaya koyması ve iş görmesi için . Konuşmaya başlayınca sorduğu binlerce soru da merak içgüdüsünün bir başka kanıtıdır. Bu merak içgüdüsünü tetikleyen bir gen var mı. beyin geliştikçe ve Sosyal Bilinç olgunlaştıkça. bilinmeyenler birer birer bilinir hâle geliyor ve böylece yeni bilgiler türüyor.Böyle bir genin varlığına dair birkaç ipucu mevcut.Acaba insanların agresif davranmasının nedeni de genetik olabilir mi? . . insanların kurtlardan çok daha fazla sayıda canlı öldürdüğünü saptayabilirsiniz. daha önce akla gelmeyen yeni sorular doğuruyor ve dolayısıyla insan zihninde yeni cehaletlere yol açıyor. zevk için avlanırlar ve çıkarlarını ya da toplumsal statülerini korumak için savaşlarda veya barışta birbirini öldürürler.Nasıl ki evren. kırdığı eşyalardan başlayarak çocuğa “suç işletmeye” o zaman başlar.Bu sözleriniz bana “bilimin akaryakıtı cehalettir” sözünü anımsattı. Merakın genetik olduğunu ben en açık hâliyle çocuklarda görüyorum. boy ve yükseklik değil. en. Daha konuşmayı öğrenmediği için kültürel etkiler altına girmemiş bir çocuğun her tarafı karıştırması ve her şeyi ellemesi buna en güzel kanıttır. öyle mi? .tesadüf olmasa gerek! . suçluluk duygusundan kurtulmak isterler. Bu ilave katliamları insanlar kendilerini her bakımdan daha emniyette hissetmek ve “vur güdüsü”nü doyurmak için de yaparlar. Daha yüzlerce faktör var. Ne tür bir işlevi olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış ama bu genin beyinde açıldığı ve düşünce sisteminde etkin olduğu sanılıyor.

sahip olduğu değerden daha fazla artı bir değer yüklemişiz. Bu nedenle. gerekli ve şart olduklarını görürüz ve birisi diğerine tercih edilmez..eşit miktarda negatife ve pozitife bölünmesi gerekir. Kara Delik ötesi Teklik (Singularity) denen bir evrendir. bunları iyi ve kötü olarak sınıflandırmış ve hatta pozitif enerjiye. kinetik özgürlüğe dönüşme çabası gösteriyor ve olanağı buluyor. Ben özgürlüğü “Kinetik Pozitif” ve tutsaklığı da “Potansiyel Negatif” olarak algılıyorum. Bursa’dan yola çıkan bir maymun. enerji olarak yüksüz bir evren. özgürlük ve tutsaklık evrenin işleyişinde vardır. Fakat biz. dolaşım kabiliyetini yitirmiş ve “esaret” hayatı yaşayan varlıklar da var. sürekli bir özgürlük ve dinamizm arayışı içinde olmuş ve olmaya devam edecektir. Sözgelimi. rüzgara. O yemyeşil dünyada yaşayan ve korku içinde ama özgürce dolaşan insanoğlu. Yani. doğanın gözünde bizim değerlerimiz sübjektif ve görecelidir. depreme ve süpernovalara dönüşen yıldızlara kadar evrende olağanüstü özgür ve dinamik bir yapı gözleniyor. benliğinde potansiyel tutsaklığı da taşıyacaktır. içinde madde. Olaya “doğa gözlüğü”nden baktığımızda. Bunlar için gerektiğinde agresif davranmayı ve savaşmayı kolayca göze almaktadır. Bu çabayı en yakınımdaki bitkilerde her mevsim gözlüyorum. Aslında. On binlerce yıl önce. daldan dala atlayarak Kars’a ve hatta Çin’e kadar gidebilirmiş. Dünyadaki esaretin tümünü yok ederseniz. bizler bunu yaşamın doğal bir gidişi zannedecek ve özgür davranan veya özgürlük isteyen bireyleri belki de şiddetle cezalandıracaktık. her şey kendisi ve zıddı sayesinde var olur. kaçındığımız esaret de.. uçan böceklerin ve kuşların dikkatlerini çekip genlerini uzak diyarlara da gönderme gayretleri olduğunu düşündükçe. Ve evren sürekli genişlediği için yıldız kümeleri bile durmadan konum değiştiriyorlar. . etrafı surlarla çevrili kentler ve devletler kurmaya başlayınca korkularını azalttı ama özgürlüğünü de kısıtlamış oldu. Zira bulduğu her pratik yöntem. Burada bir nüansa dikkatinizi çekmek isterim: Pozitif ve negatif enerji türlerine bu isimleri takan insanoğludur. zaman ve hiçbir hareket olmayan. Esaret olmasaydı hürriyet de olmazdı. . derebeylikler. Eğer tüm dünyada tarihten beri sürekli koyu bir esaret rejimi olsaydı.pozitif değerini kaybeder ve nötr hâle dönüşür. yere basmadan. İnsansoyu evrenin bir parçası olduğu ve genlerine kodlanmış Doğa Kanunları’na uyduğu için. Özgürlük de böyledir. Evrendeki her şey sürekli değişiyor ve yenileniyor. Fakat toprağa bağlanmış bitkiler ve milyonlarca yıldır yerinden kımıldamayan kayalara kadar. özgürlüğü oluşturan temel etken evrendeki dinamizmdir sonucu çıkıyor mu buradan? .Tabiî. Çünkü ne kadar kinetik özgürlük varsa. bizim çok değer verdiğimiz özgürlük de. başka topraklarda yeşermek arzularını hayretle ve heyecanla izliyorum. O bakımdan. Böylece özgürlük (pozitif) ve esaret (negatif) kavramlarından artık söz edilemez. Çiçeklerini bin bir renge boyamalarının asıl nedeninin. özgürlüğün değerine daha fazla artı yüklemeden edemiyorum. Surlara hapsolan insan bir de totaliter rejimlerin baskısı altına girince. yağmura. Temelde. o kadar potansiyel tutsaklık olması gerekiyor. uzay. Fakat mutlak özgürlük doğada tek başına bulunmadığı için. bilincimiz sayesinde farkına vardığımız her oluşumun kökeninde pasif nötr ve aktif pozitif veya aktif negatif vardır. potansiyel esaret. Yani özgürce hareket eden mikroorganizmalardan ve hayvanlardan tutun da.özgürce yer değiştirmek için çok ilginç yöntemlere başvuruyorlar. doğada eşit değere sahiptir. Dolayısıyla. o zaman özgürlük -zıddı olmadığı için. ikisinin de aynı değerde.Peki. insanın bu özlemini mutlak mânâda tatmin etmesi asla mümkün olmayacak. Bunca hareket ve değişim esnasında. kültürel gelişim sürecinde. Onlar da -hayvanlar gibi. hayvanlara ve insanlara “rüşvet” olarak ikram ettikleri meyvelerindeki çekirdekler veya polenler sayesinde.

Newton mekaniğine göre. determinist birer mekanizma olan genler. kaos.Efendim. Özgürlüğü. Bakınız. aslında determinizm. . belirlenimcilik (determinizm) gibi. O nedenle. bu göreli kavramı doğal denge terazisinde tartarak anlar ve uygularsak. Bir vişne ağacı. gidecek.. O zaman kurduğunuz denklemi değiştirmek zorunda kalmayacak mısınız? . yani bir anlamda “Evrenin Kıyameti” 5 milyar sene sonra gerçekleşecek deniliyor. özgür iradenin nefes aldığı ve hayat damarlarının beslendiği kaynak olan özgürlük. daldan dala atlayıp gezen maymun örneğinde olduğu gibi uçaktan uçağa atlayıp. tüm evren kurulu bir saat gibi hareket eder ve içindeki her şey bilardo topları gibi önceden belirlenmiş yönlere doğru gidip gelirler. Bence. genetik şifrelerimiz bize ne kadar özgürlük tanıyor? GENLERİN ESİRİ MİYİZ .Peki. sonra da Teklik denen o hiçliğe hapsolup. mekanik ve determinist bir mekanizmanın yaşamasına olanak yoktur. İçinde böylesine belirsiz ve hercümerç bir etkileşimin olduğu bir sistemde.özgürlüğünü tekrar kazanmanın savaşını vermeye başladı. eksi değerdeki esaret de aynı oranda büyüyecektir. genetik mühendislik sayesinde bir gün belki doğasını bile değiştirebilecek. Hatta. insanoğlu belki bu limitler içinde kalmakla yetinmeyecek ve daha özgür bir dünya kurmak isteyecektir. ama henüz bu liste bile uygulanmamaktadır.Doğa Yasaları’nın ve toplumsal kanunların tamamen dışına çıkma özgürlüğü bulunmamaktadır. kaos ve belirsizliklerin eseridir. ortaya yeni esaret türleri çıkaracaktır. Özgürlüğün evrimini zorlamak ve onu devrimle edinmeye kalkışmak. Ve sonra bom! Büyük Sıkışma!. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde listelenmiştir. Buna karşın özgür düşünce ve davranışlarımız da genlerimizin mekanik yapısını değiştirebiliyor.. belirsiz birer eylem olan davranışlarımızı ve düşüncelerimizi etkiliyorlar. bu evrimi hızlandırma olanağına kavuşamayız. Bunun gibi. ama bunun bedeli özgürlüğünü veya yaşamını yitirmek olur. O zaman artı değerdeki özgürlük o kadar büyüyünce. Ben özgürlüğü -bu limitleri aşmamak kaydıyla. özgürlük. Gerçek özgürlüğü. filiz çağından ergenlik çağına kadar toprak ve hava koşullarının el verdiği kadarıyla ve fakat dallarını ve yapraklarını özgürce salarak büyür. Tüm evren ve içindeki “özgür insan” önce kara deliklere. diyelim ki insanoğlu o kadar olumlu bir evrim süreci geçirdi ve o kadar yüksek bir bilinç düzeyi yakaladı ki. tutsaklık ve özgürlük dengesi hiç değişmeyecektir. . . dünyayı dolaşabilmek bağlamında anladığımız sürece de.Hayır. Bu kabarmış özgürlük içgüdüsü ve özlemi uğruna hâlen savaşıyor ve ışığı demokraside bulmuş görünüyor. insanın -sosyobiyolojik bir canlı olmasından ötürü. evrenin her yerini mesken yaptı ve sonsuza yakın bir özgürlük kazandı.. ışık hızından daha hızlı hareket ederek. Hayal gücümüzü aşan bu zaman içinde. bizi tatmin edecek özgür bir dünyayı kurmamız daha da kolaylaşacaktır.Burada öncelikle birkaç kavram arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak lazım: Özgür irade. belirsizlik.doğal ve kozmik bir hak olarak görüyorum. ama onun bir çınar ağacına dönüşme özgürlüğü asla yoktur. Yetenekleri elverdiği için zaman zaman bu yasaları delebilir. Büyük Sıkışma. Bu etkitepki mekanizması determinist bir oluşumdan başka bir şey değildir. insanoğlunun ta ilkçağlarda kaybettiği ve ancak Magna Carta ile ucunu yakaladığı özgürlüğünün sınırları. kendi doğamıza ve tarihsel diyalektik sürecimize uygun biçimde yaşayarak ve fakat kendi totaliter ve bağnaz fikirlerimizi saf dışı bırakmak için mücadele ederek bulabiliriz. Ve aşırı özgürlüğe karşı aşırı tutsaklık denklemi yine çalışacak. DNA’ları konuşurken fark ettiğiniz gibi..

kendi genlerimin ve kendi düşüncelerimin bana empoze ettiği determinizm bana iyi gelir. Heisenberg. ancak bazı tahminlerde bulunabilir. determinizm ve belirsizlik limitleri arasında kalan bu alanda ortaya çıkar. Ben bunu yadırgamıyorum. olayların sonucunu kestirmeniz yine mümkün olmayabilir. Örneğin. Biyolojik ve Sosyal Bilinç’tir. aradaki gri tonlardadır. hem de kültüreldir. Ama Yunus’un dediği gibi.Hayır. “Bende bir ben var. Fakat Kaos Teorisi’ne kulak verirseniz. Newton’un da. Serbest ekonomi piyasaları da böyle bir sistemdir. Ögeler determinist. yani determinist olmadığını savunur. yaşamın amacı nedir? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM . Çünkü genler kendi şifrelerini kullanmak istedikleri için. . Buna da iyi determinizm diyebiliriz. bir başka deyişle. Hiçbir insanın bir dakika sonra nasıl davranacağını bilemezsiniz.” İşte o ben: “Kolektif Ben”dir. Bizi bu seçeneklere sahip çıkmaya iten nedenler de hem genetik. İşte bu da bir determinizmdir. Belirsizlik İlkesi dediği bir kavramla açıklamaya çalışmıştır. fakat yine de zamanı hakkında tam bir tahmin yürütmenize olanak vermez. Bu soruyu kime sorarsanız farklı yanıtlar alırsınız. emir altında olan insanlar daha fazla strese girerler ve o yüzden daha yüksek kalp hastalığı riski taşırlar. benliğini determinist ya da özgür bir dünyada yaşamak isteyen “Ben”in amacı ne olmalıdır. İnsan davranışları ve kişilik arasındaki ilişki de böylesi bir karakteristiğe sahiptir. onun kişisel özelliklerini kestirmek kolaylaşır. fakat bunların ne zaman. yemek zamanımı ise sosyal ve biyolojik koşullarım. Heisenberg’in de haklı olduğunu görebilirsiniz.. Yani: Kaos gibi görünen bir sistemi oluşturan elemanlar veya olaylar arasındaki ilişki o kadar çok ve karmaşıktır ki.Acaba bu siyah ve beyaz renklere de esaret mi diyoruz? . Yani. insanın davranış kalıpları uzun vadede ortaya çıktığı için. aslında iyi determinizmin ta kendisidir: Kendi limitlerimizi anlayıp kabullenme ve bu sınırlar içinde kendi seçeneklerimizi yaşamaktır. yemeğimi hava koşulları. Bu genetik ve dışsal koşullar benim yemek alışkanlığımı belirler. ama gelecek 3 gün içinde mutlaka bir şeyler yiyeceğimi tahmin edebilirsiniz. bizi başka genlere ve geleneklere sahip insanların emirlerine karşı çıkmak için güdümlerler. . Meselâ benim bu akşam ne zaman yemek yiyeceğimi veya yiyip yemeyeceğimi bilemezsiniz. Buna rağmen. Mikro ve Makroevren’de hiçbir şeyin belirli. İşte bu nedenledir ki. Ama eninde sonunda mutlaka bir şeyler yiyeceğimi bilirsiniz. nerede ve ne miktarda yağacağını hiç kimse kesinkes bilemez. ama sonuç belirsizdir. davranışlarımızı da etkileyen bir genetik determinizm sahibiyiz. evrende aslında bir kaos yaşanmaktadır. Bunun yanında. sistemin parçalarını teker teker belirleyip isimlendirseniz dahi. Bence şöyle düşünmek lazım: Dış koşulların veya diğer insanların bana empoze ettiği determinizm özgür irademe her zaman ters gelir.Efendim.. Yani özgürlük. Bunun adını “Ben” koymuşuz. fakat bize emreden insanların işlerini ya savsaklar ya da zorla veya stres altında yaparız.Ben izafî kavramlara hep çekinceli yaklaşırım. Benim özgürlüğüm. Ve en basit kurguya sahip sistemlerden bile çok karmaşık sonuçlar çıkabilir.Neyse ki Newton bu konuda yanılmıştır. Aslında yemek yiyebilmem birçok determinist etkene bağlıdır: Açlığımı genler belirler. İşte. Amaç sözcüğü de en göreceli kavramlardan biridir: Kimin nereden. çiftçiler ve bitkiler. oldukça sübjektif bir kavramın ismidir. İnsan olarak hepimiz. Bu kaosu Heisenberg. benden içeru. özgürlük. Örneğin yağmurun nasıl yağdığı ve kar tanelerinin nasıl oluştuğu artık iyice belirlenmiştir. hangi gözle ve ne zaman baktığına bağlı olarak değişen. yardım istemeyen insanlara yardım eğmeyi istekle yaparız. çünkü bu durum monotonluğu itici . Buna kötü determinizm diyebiliriz. uçlardaki siyah ve beyazda değil.

Efendim. Bunun arkasında duran “bilimsel iştah” yanında. Bu evrimsel değişim. altını çizerek söylüyorum.bulan insan doğasının bir sonucudur.. Aslında. bire otuz veren buğdayı ekerse. Nasıl ki iki meyve ağacından az meyve vereni keser ve bire on veren buğday yerine. çoğalmak ve değişken çevre koşullarına adapte olmak zorundadır. Yani. Zaten. Fakat. Doğadan başlarsak.. Darwin 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayımlayınca. elini ve dilini daha iyi kullanarak. “Tüm bitkiler ve hayvanlar milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ilkel canlıların evrimleşerek başkalaşması sonucu ortaya çıkmıştır. . insanın konuşmaya. Fakat 50 milenyum önce.5 milyar insanın binlerce gayesinin kökleri bu üç ana kaynaktan beslenir. öyleyse insan kültürünün ve etiğinin babası sayılabilir.. Bu gayesini milyonlarca yıldan beri yeryüzünde büyük bir başarıyla gerçekleştirdiğine hayretle tanık oluyoruz.Fakat bilim adamları ile din adamları bu konuda bir türlü anlaşamıyorlar. çevre koşullarına ve topluma uyum sağlayarak yaşamı sürdürmek ve -diğer canlılarda bulunmayan yaratıcılığı sayesinde. Çağımızdaki 6.. altında yatan başka sebepler de vardı: Başta. . düşünmeye ve alet yapmaya başladığı çağdır.bir dizi kültürel değer ve ekonomik kazanım üretmek. Zaten bilim de fazla gelişmemişti. Bu saptama. .” Darwin’in mantık zinciri şöyleydi: “Nasıl ki bir çiftçi iki ineğinden birini kesmek zorunda kalınca sütü az olanı kesmeyi yeğler ve yararlı olanı yaşatır. insanoğluna özgü amaçlar koleksiyonu içinde birbirinin aynısı ve benzeri olan sadece birkaç temel gaye bulabilirisiniz. öyle mi? .Evet. Tabiat . sonuçta bu kadar çeşitli ve mükemmel canlıların oluşmasını sağlamıştır. Âdem konuşabiliyor ve ilk emir olan “öldürmek günahtır” yasağını koyabiliyordu. bu konuda aralarında büyük bir ihtilaf yoktu. Madem ki Hz. . bu sürpriz ve kilise öğretilerini yadsıyan teoriyi destekleyen çok sayıda bilim adamı ve iş adamı oldu. Ayrıca.Neden 50 bin yıl? . Evrim Teorisi bu çevreler tarafından neredeyse göklere çıkarıldı. Doğanın önemli parçası olan insanın ise üç temel amacı var: Üremek. pek çok insan kanun gibi gördü ve hararetle savundu. 142 senedir hâlâ kanıtlanmamış ve kanunlaşmamış bir teori olarak bekleyen Darwin’in tezini. Kaldı ki. Bunlar da evrensel ortak paydalardır. üremek ve evrimleşmektir. diğer canlılar gibi. Demek ki üç amaçlı insan bu evreden sonra gelişmeye başlamış. 300 milyon yıldan beri devam eden bu ayıklama. Darwin ne diyordu?. Darwinizm gibi bir akım kapitalizmin gelişimi için gerekliydi. bir canlıda güçlü olan özellikler diğer nesillere kalıtım yoluyla geçerken. Charles Darwin’e (1809-1882) kadar.. Çünkü yaşamak için. 15-20 bin sene öncesine gittiğinizde bile insanların ne denli doğal ve ilkel yaşadıklarına tanık olabilirsiniz. onun önde gelen iki amacı.Aslında bu zamanı 250 bin yıl olarak kabul edenler de var. güçsüz özellikler yavaş yavaş tercih edilmemiş ve kaybolmuştur. engizisyon gibi insan onuruna ve haklarına tamamen aykırı bir sistem kurmuş ve uygulamış olan Kilise’nin hâlâ elinde bulundurduğu görkemli gücü çökertmek ve paylaşmak amacı geliyordu. yaşamak ve üremek. elimizde 50 bin sene öncesine değgin hiçbir yapay kalıntı olmayışına ve insan kafatası ve beyin büyüklüğünün 50 bin senedir hiç değişmediğine dayanılarak yapılmaktadır. kültür altyapısını oluşturmaya 50 bin yıl önce koyulmuştur. doğal bir ayıklama mekanizmasının sonucudur (Doğal Seleksiyon). ama 50 bin sene öncesi. insanın da sadece iki temel amacı vardı..O hâlde düşünen ve ahlâkî değerleri olan insanı dinsel bağlamda temsil eden Âdem ve Havva 50 bin yaşında demektir bu. gelişen ateizmi ve kapitalizmi destekler görüntü verdiği için.

sadece önemli bir tez olarak görmeye devam edeceğim. Osmanlı uleması bile Darwin’in teorilerini tehlikeli bulmuş ve kitaplarının okunmasını yasaklamıştı. . O zaman bunu dinsel öğretilerle ve kutsal kitaplarla nasıl bağdaştıracak din adamları? . Zooloji. o düşünce zamanla katılaşıp buz donar ve bir inanç veya ideoloji hâline dönüşür.Peki diyelim ki. ama türlerin gelişimi evrim sayesinde oluyor. doğal bir sürecin nasıl işlediği üzerine gözlemlerini açıklamıştı. ortalık bayağı karışacak. daha ileri gitme olanağı kısıtlı olduğu için hantal ve tembeldir. Botanik. Darwin’in 1871’de yayımladığı “Descent of Man” adlı kitabından sonra koptu. Düşüncenin yapısı irdeleyici. üstüne ekleyip hacmini artırabilirsiniz.. Bu yeni türlerin oluşumunu sağlar.Esasen inanç. İşte inanç böyledir. Örneğin. Ben. İnsanlar bile aşı yoluyla yeni türler oluşturabilmektedir. düşüncenin donmuş hâlidir. en fazla işe yarayan özellikler gelecek kuşaklara aktarılmış olur. insanlarla maymunlar arasındaki benzerlikten söz edince. Oysa Darwin. Zira Darwin.Yani. sorgulayıcı ve su gibi akıcıdır: Girdiği kabın şeklini alır. Zaten evrim kelimesini de türlerin birbirinden türediği bağlamında değil. yeni türler de evrim yoluyla ortaya çıkıyor ama bir türün diğerinden türediğine inanmam için elimde somut kanıtlar olması gerekir. doğada var olan evrim gerçeğine parmak basmıştı. Kendisini yaşatan çevre koşullarını bulduğunda daha da katılaşır ve bir aysberg gibi . domuzdan file veya filden zürafaya geçişi gösteren bir dizi fosil iskelet olması lazım. sizce evrim yeni türler ortaya çıkarmıyor. çevre koşullarına adaptasyonu ve bu sayede gelişimi anlamında kullanıyorum. güçsüzler telef olur ve güçlüler ayakta kalır. esas kıyamet. Bazen kendisinden daha kuvvetli bir düşünce ile karşılaştığında buharlaşıp yok olur. İklim koşulları kötüleştiğinde. Kimi zaman da katılaşır veya buz kesilir.” Buraya kadar Kilise’nin gösterdiği tepki aslında onların ne denli bağnaz düşündüklerini ortaya koyuyordu. bu bulguların kutsal kitaplarla çelişmediğini. Bilim adamları da kendi aralarında Darwinciler ve Dindarlar olarak ikiye bölündüler..da böyle bir genetik seçim yapar. hayvanların genetik şifreleri çözüldükçe Darwinci görüşler daha da öne çıkacak ve belki de kanunlaşacak. . . Darwin. düşmanlar çoğaldığında ve yiyecek kaynakları azaldığında türler arasında rekabet artar. kırılgandır ve kolay kolay buharlaşmaz. Düşünce gibi esnek değildir. Bu böylece devam edip gidecek. Bu mekanizma bazen anî değişimlerle (mutasyon) bozulabilir. Fakat. yani kolay kolay değişmiyor? . Kilise ile Bilim Dünyası’nın arası iyice açıldı. Bir düşünceyi değişmez düşünceler klasörüne koyar ve o klasöre o düşüncenin doğru olduğunu destekleyen bilgileri de depolayıp uzun süre saklarsanız. Tanrı’yı inkâr etmemiş. Doğal ayıklama bunları da zamanla güçlü hâle dönüştürür. düşüncenin katı bir türevidir.Bunun olacağına pek ihtimal vermiyorum. çok daha uygun ve mükemmel biçimde yapmaktadır. Teorisinde yanlışlıklar ve eksikler vardı ve İncil’le çatışıyordu ama Tanrı anlayışı ile çatışan fikirler öne sürmediği birçok bilim adamı tarafından savunuluyordu. ama eğer teori doğrulanırsa. bilimsel düşünmeye saygımdan ve bağlılığımdan dolayı bu teoriyi kanıtlanıncaya kadar.Hayır. . hastalıklar arttığında. sadece binlerce yıldır yapılan yanlış yorumları düzelttiğini söyleyecekler. Tıp ve Antropoloji dallarındaki son 100 yıllık gelişmelerin ve bulguların hiçbirisi bu teoriyi kanunlaştıracak kanıtları ortaya çıkaramadı.Sizce inanç denen olgu neden bu kadar inatçı. Doğa bu işi. Böylece. Fakat bir müddet sonra yapılacak yorumlar sayesinde sular yine durulacak ve inananlar bir yolunu bulup. Ama bu geçişleri gösterecek bir tek iskelet bulunamadı.

Bu iki soruya kolay yanıtlar verilememesinin asıl nedeni ise. biçim ve renk vereceğini anlatmaya çalışmıştır. meraklı birçok insanın hayata tutunmaları zorlaşıyor. yaşamakta hiçbir anlam ve amaç göremeyen. Ve aslında ikisi de aynı düşünce pınarından çıkıp. Albert Camus. Kromozomların. Onun da buharlaşması o kadar kolay değildir: Yanlış bir inancı veya ideolojiyi besleyip büyüttüğünüz için. bütün değerlerinin odak noktası olacak bir adanmışlık ilkesi ve amacı geliştiriyor. insanı ve evreni iyi tanımış olmak. kişi. o kadar az bozulur. Oysa. Nietzsche. artık o inancı bir evlâdınız gibi kolay kolay terk edemezsiniz. Esasen anlam arayışı. ideolojiye veya ahlâkî değerlere dönüşür.Kirli suyun donması gibi. Aslında. O zaman da gücünü bir veya iki yöne doğru kanalize etmiş oluyor. Oysa. sadece yaşamayı ve üremeyi empoze eden bir düzenek gözüyle bakılmamalıdır. hayatın bir anlamı olduğu inancı.Bakınız. düşünen ve araştıran ve yaratıcılığını kullanan insan kendine -doğaya rağmen ve doğaya karşı olmak üzerebir hedef veya erekler dizisi oluşturmak zorundadır. “yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen hemen her şeye katlanabilir” der. bu görüşün çok popüler olmasının esas nedeni “mutluluk nedir?” ve “yaşamın amacı nedir?” sorularına kolayca yanıt bulunamamasıdır. bir ateistin inançsızlığı da o kadar katıdır. karşılaştığı engellere başkaldırmasının gerekli olduğunu. Etik dediğimiz ahlâkî değerlerin tümü. Yaşamınızı onun dikte ettirdiği biçimde kurgularsınız. öz vermeye ve en zorlu koşullara dahi katlanmaya razı olur. . insanda heyecan yarattığı gibi bezginlik de yaratıyor. Bu durum doğamıza ve Doğa Kanunları’na aykırı değildir: Nasıl ki enerji donduğu zaman maddeye dönüşüyorsa.. Bu zorluğu yenmek için. bu noktada bir parantez açalım isterseniz: “Yaşamın amacı mutlu olmaktır” diyen epeyce yaygın bir düşünce var. .Efendim. İnsanın kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölebilme yeteneği vardır. genelde kolaycılığa kaçar ve bulunmuş bir yanıtı benimsemeyi yeğleriz. Bir dine inanan kişinin imanı ne kadar katı ise. Aksi hâlde. Aradığını bulması hâlinde ise. ülküye. bir enerji türü olan düşünce de donduğu zaman inanca. Bu düşünce bir buzdağı gibi donup büyüdükçe bir ideoloji mi olacaktır sizce? MUTLULUK SORUNU . yaşamın varoluş sebebini ve özgürlüğün sınırlarını belirlediğini kavrayan insan biraz karamsarlığa düşebilir. birbirine zıt kutuplarda buzlanmışlardır. O nedenle. “mutluluk bir makineye benzer: Ne kadar basitse. varoluş meselesi. genetik detaylara kadar inen kişiye ürkütücü gelebilir. bu mücadelenin anlamsız olan hayata. tarihten beri ürettiğimiz düşüncelerin katı bileşkesidir. insanın elinde tutmak zorunda olduğu yüksek ahlâk ve göksel değerleri içeren amaçlarını korumak için. Bu konularda şimdiye dek on binlerce kitap yazılmasının ve binlerce farklı yanıt bulunmasının sebebi bu izafiyetten kaynaklanmaktadır.” Bu alıntıyı biraz açmak isterim: Bence hayatı. bunların izafî olmasıdır. Görünüşteki amacı sadece üreme ve evrim olan doğanın bu banal gayesinin esiri olmamak için. Sorular insan zihnini zorlayınca. Mutluluk anlayışı ve yaşamın amacı kişiden kişiye değişebilir.. onu yitirmemek için acı çekmeye. yanlış inanç da donar ve katılaşır.büyür.Ya yanlış inançlar?. İnsan genomundaki genetik hafızaya. insana özgü ve . en ürkütücü koşullarda bile kişinin yaşama sarılmasına yardımcı olur. . bu yüzden yaşamını sürdürmeyi mânâsız bulan kişi çok şey kaybeder.

Küsme bir kırılganlık işaretidir ve kırılma duygusunun doğurduğu bir tepki veya davranış biçimidir. yaşamdan. Öyle anlaşılıyor ki yaşam. dostlarına ve hatta tüm dünyaya küsebilir ve bu duygusal tepkiyi kısa veya uzun süre götürebilir. kişi kendine. -Efendim. teşekkür ederim. Albert Einstein’in deyimiyle. Acaba yaşama anlam katan duygularımız da genlerin etkisinde mi? Örneğin. ruh sağlığının da kuvvetli bir göstergesidir. en azından yarısı bedeniyle ilgili. Hayatta amaç ve anlam yakalayamamış insanların mutlu olmaları hemen hemen olanaksızdır. Duygularını ifade etmekten korkuyor. duyusal uyumsuzluğun bir göstergesidir. Konuşmaktan korkuyor. dünyaya iyi bir şey vermediği için. Unutulmaktan korkuyor.” Düşünen ve duyumsayan bir varlık olarak insanın anlamdan yoksun bir dünyada var olması imkânsız gibidir. Düşünmekten korkuyor. diğer yarısı da ruhî yönüyle ilgilidir. bu amaçtan kaçamaz ve yalnızca hayvansal varlığa hizmet etmekten daha yüksek bir amaç için atılım göstermediği sürece. hayvanlarınkinden daha yüksek bir değer talep edemeyecektir. anlamını bir ölçüde değerlere borçludur. Bakınız Shakespeare ne diyor: İnsanların çoğu sevmekten korkuyor.önemli bir gereksinimdir. BEYİNDE Mİ . İşte bütün bu nedenlerden dolayı. Yaşlanmaktan korkuyor. İnsan ister ilkel isterse medenî olsun. Anlam arayışı. Hayatı sırf maddesel bir olgu olmaktan çıkarıp. Bu yüzden insanın hayattaki amaçlarından. aslında yaşamayı bilmediği için. sadece bu sözleriniz üzerine bile birkaç kitap yazılabilir. Zaten hayatın anlamı da. değerlerin gerçekleştirilmesine katkı yaptıkça anlam kazanır. Ve yaşamdan korkuyor. sorumluluk getireceği için. reddedilmekten korktuğu için. İnsanın anlam arayışı ile değer olgusu arasında tükenmez bir münasebet vardır: Değerlerle ilişkisi bulunan kişinin yaşamı. Sevilmekten korkuyor. Kırılma. Kırgınlığın şiddetine göre. Amaç yoksunluğu ise. Ölmekten korkuyor. değerler edinilip yaşandığında kavranır. insan. kendisi yerine başkalarına göre yaşadığı için. kendisini sevilmeye lâyık görmediği için. acı ve aşkla birlikte ruhsal dengemizi en çok etkileyen üç duygudan biridir. . İnsan: Ruh denen varlık ile madde denen varlığın bir sentezidir. gençliğinin kıymetini bilmediği için. insanların birbirine küsmesinin genetik bir nedeni var mıdır sizce? DUYGULAR KALPTE Mİ. ruhsal bir kaynaktan taşıp gelen gerçeklerin de tesiri altında düzenlemek gerekir. amaçlarını gerçekleştirdiği ve değerlerini yaşatabildiği oranda mutlu olur. kaybetmekten korktuğu için. “Yaşamı anlamsız gören kişi hem mutsuzdur hem de yaşama uygun değildir. eleştirilmekten korktuğu için.

hatalar ve gerçekler. Bu becerisi. gözleme. sevinç ve öfke. Orta Evrim Mantığı: Sınama ve yanılma yöntemiyle öğrenme yeteneğidir. Birine içten içe küstüğümüz hâlde. bazı hayvanlarda ilkel düzeyde gözlenir fakat insanlarda üstün bir gelişme göstermiştir ve Sosyal Bilinç’in bir parçasıdır. öğrenme. çevreyi algılama ve bir tehlike anında vurma veya kaçma güdülerini doğurur. Ayrıca. Çünkü bizi diğer canlılardan ayıran ve “üstün” kılan şey: Duygusal. IQ testlerinin yerini EQ (duygusal zekâ) testlerine bırakmış olması. bize hak ettiğimiz bir kötülük yapılabilir. Ben buna ham bilinç diyorum. sebebi ve sonucu vardır. Orta Evrim Mantığı ve Üstün Evrim Mantığı. hem de gerçeği doğurabilirler. kızgınlığın bu “maskesi”ni kullandığı anlardır. yani düşünce ve çevre. hatalar hem kötülükleri. Ve bütün duygular genlerden gelen emirler üzerine üretilen enzimler. Kırgınlık duyguların en yanıltıcı olanıdır. Bu çeşitlemelerin hem negatif hem de pozitif boyutları vardır: Sevgi ve nefret. Temel Evrim Mantığı içerir. O hâlde. üreme. birbirleriyle iç içe birer ilişki içindedir. bize çok karmaşık. Bunların birinden diğerine geçişi çok kolay ve anî olarak gerçekleşebilir. kullanılması ve belki de daha heyecanlı bir çağın başlangıcının müjdecisidir. Aslında. bu uyarıları tetikleyen düşünce veya dış çevre faktörleri ağacın gövdesi ve dalları olur. bu potansiyel hazinemizden yeterince yararlanamamaktayız. beslenme. sempati. bütün duyguların birer mantığı. lise ve fakülte gibi üç düzeye ayırmak mümkündür: Temel Evrim Mantığı. psikolojik ve ruhsal yapımızla birlikte beyin hücrelerimizdeki “genetik bilgi bankası” nın hafızadır. Keza.İnsanı kıran ve acı veren nedenler arasında üç temel faktör vardır: Kötülükler. Bu sistem. geniş perspektiften bakıldığında bilincimizin en vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. evrim kurallarına uyar ve içinde doğa mantığı taşır. Yani. bu “tutsak kalmış” beyinsel ve genetik gücümüzün açığa çıkarılması. Bu genetik belleği ilköğretim. Dar çerçevede mantıksız görünen ve rasyonel düşünce tarafından sürekli dışlanan duygular. Duyguların oluşumunu bir ağacın anatomisine de benzetebiliriz: Duyguları uyaran sinir hücrelerini ve aralarındaki bağlantıları ağacın köklerine benzetirsek. negatif olduğu zaman bütün dallar ve yapraklar negatif olur ve köklere bile negatif sinyaller ulaşır. saygı.. Bu bilgi hayatta kalmamızı sağlar: Yani. pozitif düşünmek ve pozitif çevre . Ben bu potansiyel yeteneğimiz sayesinde evrimsel bir sıçrama yapacağımızı bile düşünüyorum. yalan bir sevgi ve saygı gösterdiğimiz hâller. anlaşılmaz ve mantıksız gelen duygularımız fiziksel birer oluşumdur. Gövde. gerçekler bizi kırabilir ama hatalı ve rencide edici şekilde yüzümüze vurulduğu zaman.. mutluluk ve mutsuzluk gibi. Biyolojik Bilinç’in bir parçasıdır. kötülüğe ve acıya dönüşebilir ve küsmeye yol açar. dayanılır hâle getirebilmemizi sağlar. kendisini gizleyebilmesinden ve sevgi. hormonlar ve beyindeki nörotransmiter denen salgılar sayesinde oluşurlar. İşte bütün duygu ve düşüncelerimiz bu üç mantık düzeyinin kombinezonları ve varyasyonlarıdır. Doğadaki fizik ve matematik kanunlarının evrim yoluyla biyolojimize işlenmiş hâli. Bunu tüm hayvanlarda ve çocuklarda görebiliriz. özveri gibi diğer duyguların “postuna” bürünme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanır. fakat gerçeği içerdiği hâlde acıya ve kırgınlığa sebep olur. İnsanın en şiddetli acılara dayanabilmesi de bu duygunun bir bukalemun gibi rengini değiştirebilme özelliğine sahip olmasındandır: Acıları bir şekilde rasyonalize ederek. rasyonel davranma ve bilgiden bilgi üretmektir. Bu. Küsmeye neden olan bu üç etken. Örneğin. Üstün Evrim Mantığı ise: Akademik düzeyde düşünme. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda. Ama salt bilgi üzerine oturttuğumuz yanlış eğitim sistemi yüzünden.

Beynimizde. kan dolaşımına akıtılırlar. Vücudun sadece bir organını veya bölgesini uyarmak gereksinimi ortaya çıktığı zaman.Evet. bu işi bir sürü sinyal gönderip zahmetli bir şekilde yapmaz. o duyguyu gerçekleştirecek hormonları üreten salgı bezlerine bir sinyal gönderir ve bazı hormonlar hemen üretilip. aşk gibi… Heyecan (excitement) ise: Duyguya oranla daha kısa süreli. pişmanlık. bilinçte ve bedende genel bir uyarılmışlık hâli (arousal) oluşturmasıdır. millet.. .Hüzün duyma .Duygu ile his arasında bir fark var mı? . duygusal denge ve verimlilik bakımından son derece önemli iki etkendir.Duygusal zekânın içeriği henüz tam olarak anlaşılamamıştır ve hatta tanımı bile henüz bilimsellik kazanmamıştır. şefkat. üzüntü. bedenin tümünü uyarma ihtiyacı hissettiği zaman. Tanrı sevgisi) .Kuşku/Vesvese . insan.Tatmin olma .Mutlu olma . aile. hem hormonlar hem de sinir sistemi kullanılır. aralarında bir nüans var ama işin içine heyecanı da katarak açıklayalım: His (feeling): Herhangi bir şeye karşı zihinde veya bedende oluşan ve yoğunluğu yüksek olmayan bir duygusal tepkinin farkına varma işidir (awareness). Fakat öncelikle duygu derken nelerden söz ettiğimizi saptamak ve hafızamızı tazelemek bakımından şu listeye bir göz atmak yerinde olacaktır: . Yani çabuk gelip geçen.koşullarında yaşamak. nohut büyüklüğünde bir “duygu merkezi” var. Hangi duygu veya refleks uyandırılacaksa. kıskançlık.Hırs/İhtiras . Korku. Fakat beyin.Üzüntü.Alınma/Küsme . . Duygu (emotion): Farkına varılan bir hissin kuvvetlenerek. beyin o organa bir sinirsel sinyal (impulse) gönderir ve bu sinyal bir refleks hareketi yaratır. Örneğin bir ayağı topallayarak yürüyen bir kediye duyulan acıma hissi. Hipotalamus denen.Aşk (cinsellik taşıyan romantik sevgi) . farkına varılan böylesi bir tepkidir. isyan. buruk acı gibi) .Mutsuz olma .Hayranlık/Gıpta . korku.Sevgi (çocuk.Bu arada sözünü ettiğiniz Duygusal zekânın tanımını yapar mısınız? DUYGUSAL ZEKÂMIZ . Bence başarının sırlarından biri de budur. suçluluk.Kendini üstün hissetme . o hormonun yarattığı duyguya kapılırız.Panik/Şok . . minnet. Heyecanlanma gerektiği zaman ise. Böylece en geç 6 saniye içinde. sevinç.Acı (yürek acısı. heyecan kategorisine girerler. şaşkınlık. cesaret. “Kan beynime sıçradı!” veya “Kendimi zor tuttum!” ifadelerindeki şiddetli duygusal hâller.Zevk alma . bezginlik.Gurur/Övünç . ama daha yoğun ve şiddetli bir uyarılmışlık hâlidir. dost.Utanma (masumiyet ya da şerefsizlikten doğan duygu) . hınçlanma. “Yüreğim ağzıma geldi!”. şiddetli bir duygudur.Kendini aşağı hissetme .Şehvet (cinsel dürtüleri tatmin etme isteği) . öfke. umutsuzluk..

İşte bu tanım -tek başına. zekâ. “Ne soğuk insan!” diyerek suçladığımız kişiler. Troit bezi. İnsan: Dili. aklını. duygularını yaşatıp denetleyebildikçe. belki de ortalamanın çok üstünde bir duygusal zekâya sahip çağdaş insanlardır! . Ama herkesin yararlandığı evrensel insan haklarından yararlanma hakkı verir.Efendim. kokain. bu dünyada bir yer kaplaması. aklın kendisini his bombardımanlarından koruması ve duyguları gerektiği yerde bastırma gücünü veya yaşatma isteğini gösterebilmesidir. Daha açıkçası. doğru duyguyu doğru oranda ve doğru tarzda gösterebilmektir. başarı ve servet bunlardan bazıları. İşte bu hormonlar sayesinde ve vücuttaki bazı fizyolojik fonksiyonlar sonucu hislenir.Bu merkez. din. Bir başka deyişle. düşünce ve yeteneklere sahip olması ve onun da sevenleri bulunması. Hipotalamus. “Herkes doğal olarak duygulanır. duygulanır ya da heyecanlanırız. doğru yerde. yumurtalıklar ve diğer birkaç organdan çeşitli hormonlar salgılanır. İşte duygusal zekâ. başka bireylerle sağlıklı duygusal iletişime (empati) girebilme ve birlikte pozitif duyumlar yaşama (kompati) yeteneğidir. ruh ve beden sağlığını koruyabildikçe. esrar. denetim altında tutabilme. duyguları zamanında üretebilme. evrensel değerler şimdilik objektiftir.Bu ayırımlar binlerce yıldan beri yapılmakta ve sosyobiyolojik insanın bir gerçeği olarak hâlâ süregitmektedir. sınıf. Duygu dediğimiz şey “kültürel kutsallaştırma” yüzünden çok sayıda insanın yanlış bir inanca kapıldığı gibi. Hipofiz bezi. yaşatabilme. Kim bilir. bu çağda başarılı bir yaşam için geliştirilmesi gereken önemli bir zekâ türü olarak karşımıza çıkmaktadır. duygulanabilir. sezgilerini ve becerilerini geliştirdikçe. “Kişisel değerler her zaman sübjektif. Bunların bazıları eroin. herkes gibi duygu. bu. Dil. Bir de önemli-önemsiz ve değerli-değersiz ayırımı var. Epifiz bezi. Bu ayırımları yapmak doğru mu? Doğru ise. Duygusal zekâ. bedenin psikofiziksel faaliyetlerini düzenleyen ve “Endokrin Sistemi” denen hormonlar sistemine bağlı olan salgı bezleri ile sıkı bir işbirliği içindedir. Duygulanmamızı sağlayan bir başka neden de beynimizin ürettiği “nörotransmiter” denen kimyasallardır. içi boş bir iddiayla kendi kendilerini kandırmaktadırlar. duygular gibi insanlar da çeşitli biçimlerde kategorize ediliyorlar. Bunları yadsımak veya yok saymak. kafein veya alkol ile eşdeğer etkiler oluştururlar. Bunu gözler önüne apaçık seren bir özdeyiş var. doğru kişiye karşı. öyle kalbe yerleştirilmiş. ekstasi. renk. manevî bir oluşum değildir. Bu zekâ türünü ölçebilecek testler henüz ortaya çıkmamıştır. Aksine tamamen maddî ve bedensel bir olgudur. dilini. . genlerin ve hormonların bedenimizde ve beynimizde ortaya çıkardıkları etkileridir. ırk. doğru zamanda. dini ve rengi ne olursa olsun. zor değildir. Çünkü değer kavramı göreceli ve insana hangi pencereden bakıldığına göre değişen bir olgudur. temeli çürük bazı savlarla sürdürülmektedir. Ama zor olan şey.bize duygusal zekâ hakkında çok şey öğretmektedir. testisler. günümüzdeki bazı hümanist akımlarca bir moda hâlinde. insanları değerli kılan özellikler nelerdir? SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ . pankreas. “bütün insanlar değerlidir” diyenler. ona değerli sıfatını kazandırmaz. bu salgı bezlerinin gerekli hormonları ürettikten sonra hedef organlara gönderilmelerinde önemli bir rol oynar.” Kişinin insan olarak doğması. kültürel ve evrensel değerlerle donandıkça ve ürettikçe yücelen bir canlıdır.

Aksi hâlde. estetik anlayış. Önemli veya şöhretli kişi genellikle statükocudur. her insanî özelliğe aynı eşit değeri biçmez.Bu yüceliş.Bu değerlere evrensel jürinin onayı koşulunu koydunuz. Çevresinde karınca gibi dolaşan hayranları veya dalkavukları vardır. Kişisel değerleri. Böylesine göreceli ve soyut bir kavramı somut olgulardan söz ederken kullanmak bana ters geliyor. ahlâkî değerler ve evrime katkı düzeyleri diyebiliriz.aynı kefeye koyamazsınız. . hiç olmamıştır ve belki de hiç olmayacaktır. sınıf kavramını tarif etmek için hangi ölçütleri göz önünde . yücelikleri simgeler ve örnek alınır.” . Kolektif Bilinç’in ne kadar gördüğüne bağlı olan farkındalık düzeyine göre. Bu kazanımı edinmiş biri ile edinmemiş birini -aynı toplumun iki ferdi olarak. Ona gösterilen saygı çoğunlukla zorunlu ya da yapmacıktır. kişi. onu “evrensel bir jüri”nin alkışlaması gerekir. Bunun özel bir nedeni mi var? . sınıfsız bir toplum da mümkün değildir. böylesi kişilikler oldukça zor bulunuyor. Aynı toplumun diyorum. gerçekten pek çok değerle donandıkları için saygınlık ve kıymet kazanırlar ve dolayısıyla ender olurlar. Israr ediyorsanız.Hayır. ama bir nedeni var: Sevgi o kadar izafî ve değişken bir duygu ki. kişinin kazandığı değerin sübjektif olmaktan çıkıp. Değerli kişi lider olmaksızın önder olur. O erdemi yüklenmek herkesin harcı olmadığı için. size “Küçük Prens”in yazarı A. . öyle mi? İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? . fakat âdet olduğu üzere birer maske takılır ve “herkes eşittir” tekerlemesi kullanılır. “Nadir olan değerlidir” inancı geçerli bir önermedir. Onun önem ve şöhretinden yararlanmak isteyen çıkarcı dostları vardır. Aslında. O nedenle.. somut ve gerçek bir değere dönüşmesi için. lisedeki rehberlik dersi hocama ve Descartes’a da aynı değeri vermeme hakkını kendimde görüyorum. Oysa. bilgelik.. birbirine bakmak değil. Çünkü o. şimdiye dek on binlerce tarifi yapılmasına rağmen bir sonuca ulaşılamamıştır. kendilerini ezilmiş hissetmekten kurtarırlar.Efendim. objektif. Bu gerçeğe muhalefet eden hiçbir sistem yaşayamaz ve hiçbir toplum mutlu olamaz.Efendim. mutlak bir eşitlik ilkesine hizmet etmelerini onlardan nasıl isteyebilirsiniz? . bu kademelendirmeyi herkes yapar. Yani. fakat bu kişiler nadir oldukları için değer kazanmazlar.Kişiliklere verilen değerler farklı olduğuna göre. değerli kişinin etrafı kalabalık değildir. menfaat yerine erdem dağıtır. özel bir nedeni yok. bu jüri hangi kriterlere göre oy veriyor? . İnsanlar anne ve babalarını bile farklı düzeyde severken. görgü.Bu arada sevgi sözcüğünü çok az kullandığınızı fark ettim. Onun sözleri hem akla hem ruha hitap eder ve hayata anlam katar. Değerleri biraz da az olmalarından mı kaynaklanıyor? . sadece önemli (VIP) ve ünlü olmaktan öteye gidemez. .Hayır.Kısaca bilgi. önünde içten bir saygıyla eğilirler. kişiler ondan uzak durarak. birlikte aynı yöne bakmaktır. Saint Exupery’den beğendiğim bir alıntı ile yanıt verebilirim: “Sevmek. Yani insanlar hukuk önünde eşit olmalıdırlar. ona toplum gözünde bir değer kazandırır. Eşitlik devletin vatandaşlarına hizmet götürürken veya adalet dağıtırken onlara verdiği değerde var olmalıdır.Elbette değildir. evrensel değerlerinden daha fazladır. Nasıl ki büromu temizleyen firmanın yaşamıma getirdiği kolaylığa ve Microsoft firmasının sağladığı katkıya aynı kıymeti vermiyorsam. Peki. Ama varlığından haz duyarlar. çünkü her toplum.

Eğitim mi? . Sonuç olarak. o en yaşlı ve en tecrübeli kişi kendi gerçek gücünün ve kapasitesinin üstünde bir basamağa oturtulduğu için.Dinsel inançlar mı? . türlü evrimler geçirerek. Rönesans sürecinde. genç. “kutsal hanedanlıklar” devri başlamış oldu.Estetik değerler mi? .Emek mi? . Gelişen bu krallık ve padişahlık sistemleri de kendi içinde zamanla değişti ve tecrübe ve yaşın yerini babadan oğula geçen anlamsız bir sistem aldı. farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde cereyan etti ama Avrupa’da kraliyetlerin gücünü paylaşmak isteyen ruhbanlar da boş durmadı ve kendilerini bir sınıf olarak kabul ettirmeyi başarabildiler.Bireyin sosyal düzeyi mi? . tecrübesiz ve bilgisiz kralların veya kraliçelerin ortaya çıkmasına neden olduğu için ve fakat ruhban sınıfı Lâtince okuyan. yenilmez. hem aydın hem de burjuva denen birer zümrenin ortaya çıkmasına neden oldu.Kültür mü? . ilk insanlardaki sınıflaşma daha ziyade hayvanlar âleminde olduğu gibi bir hiyerarşik özellik gösteriyordu. artık “kutsal diktatörlük” denilebilecek bir sistemi oluşturması zor olamazdı. “Tanrı’dan sonra en büyük benim” kimliğine büründü ve böylece “kutsal krallık” yolu açılmış oldu. Çünkü Kilise’nin dediği dedik. idare edenler ve edilenlerden sonra ortaya çıkmış olan -bugünkü anlamda. yavaş yavaş. belki bu bulanık su biraz daha berraklaşır.bulundurmak gerekir: . astığı astık ve hükmettiği de kanun olmuş ve hatta “Cennet’in anahtarı” bile onların eline geçmişti.Zekâ mı? . Engizisyon denen bir olgu türedi.Önce sınıf kavramının tarihine bir göz atarsak. Bu basamaklama sistemi sonraları yerini yaş ve tecrübeye bıraktı. Böylece kabile reisliği başladı. Bu gelişim süreci dünyanın farklı coğrafyalarında.insanlık tarihinin ilk çağlarından beri var olan bir olgudur. Bu yüzden de acı ve işkence dolu yüzyıllar yaşandı. krallar bu sınıfın elinde birer “piyon” olmaya başladılar. Bu yolla Ruhban takımını ve devleti yönetenleri de arkasına alan bir kralın. “en büyük benim” sıfatının eleştirilmesini önlemek ve otoritesinin devamlılığını sağlamak üzere. Tarihsel verilerden anlaşılıyor ki. farklı biçimlerde ve değişerek süregitmektedir. Fakat ruhbanlar bir sınıf olarak varlıklarını korudular.Kişinin ekonomik düzeyi mi? . Bu da soyluluk ve aristokrasi denen kavramların doğuşuna vesile oldu. bu yüzyıla kadar pek çok değişikliğe uğramış ve 21’inci yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda hâlâ farklı ülkelerde. Aslanın “krallığı” gibi. dayanıklı ve cesur olan kişiler toplumun üst kısmındaki basamaklara oturtuluyordu.Moral/etik değerler mi? . . yazan ve sürekli bilgi ve düşünce üreten bir sınıf olarak geliştiğinden dolayı. daha güçlü. Soyluluk anlayışı. ortaya bu saçmalıklara ve haksızlıklara karşı çıkmalar başladı ve o çağdaki homurdanmalar Martin Luther’in Protestanlık mezhebini kurma çabalarına kadar yükseldi. yavaş yavaş. daha heybetli. Avrupa’daki Aydınlanma Devri’nde gelişen bilim. ticaret ve sömürgecilik. Toplumlardaki sınıflar -ister karşı ister yanında olun. Fakat zaman içinde. Böylece. Bu tarihsel gerçek.Soy veya sülale mi? .Kariyer/iş mi? .ilk sınıf sisteminin temelidir. Soydangelim krallık.

Yeri gelmişken. felsefe yapan düşünce adamlarına feylesof denirdi. Sermaye’nin yayımlanışından tam 50 yıl sonra.kurallara bağlanmıştır. Bolşevik Devrimi. Siyasal ekonominin ve bir anlamda kapitalizmin babası sayılan Adam Smith. hem akıl hem de kalp gözü ile görmeye çalışan ve bu iki kaynağın bileşkesi paralelinde düşünen insanlardı. sınıfsız bir toplum hiç olmamıştır ve belki küreselleşmeye rağmen. kapitalist. Gerekir diyorum. Daha sonraları. ticaret ve bunun siyaseti üzerine kitaplar yayımlayınca. Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi kesimi tarafından benimsendi ve böylece özellikle dar gelirli işçiler bir sınıf oluşturduklarını görmeye. kabul etmeye ve bu uğurda mücadele vermeye başladılar.sistemi rakamlarla ele alan “Sermaye” isimli kitabını yayımladı. orta sınıf ve işçiler kendi sınıflarının daha da güçlenmesi ve kazandıkları gücü kaybetmemek için birleşmeye. artık bu iki kavram arasındaki fark tekrar gündeme gelmiş ve bu konudaki kavram kargaşası giderilme yoluna girmiştir. günümüze kadar geldi. Bu konuda cesaret ve açık yüreklilikle ve fakat kimsenin onurunu rencide etmeden konuşmalı. ruhban. izninizle burada anlamdaş görünen entelektüel ve aydın kavramları arasındaki farkı da belirtmek istiyorum. bir tasnif yapmamız gerekir. düşünce dağarcıklarından tamamen çıkararak.daha yüzyıllarca olmayacaktır. sadece kutsal kitaplar. yazıp çizmeliyiz. felsefe yapmaya başladı. Diğer taraftan. burjuva sınıfı yavaş yavaş kapitalist bir sınıfa dönüştü ve bu isimle anılmaya başlandı. Lenin’in önderliğinde. O günkü anlamda feylesoflar. Zira bu devrim bir sınıfın bir diğer sınıfın hâkimiyetine son verebileceğini kanıtlamış oldu. aydın ve entelektüel aynı kategoride ve tek bir kavrammış gibi kullanılarak. Sonuç olarak diyebiliriz ki. Bunlara da aydınlar dendi. Bu eserinde ve verdiği söylemlerde tüm sermayenin devlet elinde toplanması gerektiğini ve “eşit” şekilde dağıtılmasının “en adaletli” sistem olacağını vurguladı. peygamberlerin hadisleri ve vahiy üçgeni içinde kalmaksızın kendi düşüncelerini oluşturan ve farklı düşünen insanlardı. Proleterya (işçi sınıfı) kavramını ortaya attı ve “emek en yüce değerdir” sloganından hareketle. para. sınıf kavramının da tartışılması ve bu konudaki belirginleşmemiş noktaların açıklığa kavuşturulması gerekir. Zira. Ama akılcılık ve rasyonalizm kavramlarının bu çağda ortaya çıkışından sonra. Âlimler. bütünleşmeye. Aydınlanma Devri’ne kadar. aristokrat. Bu teorinin pratikte nasıl uygulanacağını da gösterebilmek için -Adam Smith’in yaptığı gibi. özellikle Avrupa’da ve genelde tüm dünyada sınıf kavramının kemikleşmesine neden olan etkenlerin en önde gelenlerindendir. bu zümrenin ve ruhban sınıfının egemenliğine son verebilmek için. Bu fikir. Avrupa’nın çoğu ülkesinde toplumsal sınıflar ve bu sınıfların davranış ve düşünce şekilleri belirlenmiş ve -yazılı olmasa da. çünkü hem toplum huzuru bakımından. birlikte düşünmeye ve ortak menfaat birlikleri oluşturmaya başladılar. Entelektüel tabiri de bu insanlar için kullanılırdı. bir proleterya iktidarı kurulması gerektiği fikrini teorileştirdi. kutsal kitapların ve dinsel çerçevenin dışına çıkmadan düşünen ve yorum yapan kişilere de âlim denirdi. bu tarihsel diyalektikten yola çıkarak. Fakat. asker. Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen bir ülkedeki sosyal değişimlerin ve reformların gerçekleşmesi için. çalışan kesimleri birer “modern köle” olarak kullanmasına karşı çıkışla yola koyulan Karl Marx. Kapitalist sınıfın. Çarlık Rusya’da bir Bolşevik Ayaklanması ile Komünizm denen bu sistem yürürlüğe girdi (1917). Farklı kültürel ve ekonomik düzeyleri . düşüncelerinde tamamen “lâik” olan bir düşünür zümresi ortaya çıktı ve bu zümre yavaş yavaş Tanrı ve din kavramlarını. hem de Sosyal Bilinç’in gelişmesi için sınıf olgusunu iyi anlamamız gerekmektedir. O nedenle. Sınıfları belirlenmiş toplumlardaki sosyal ilişkiler daha sağlıklı işlemekte ve toplumsal huzur kolay kolay bozulmamaktadır. Sınıf anlayışına sağlıklı bir yaklaşım getirmek istiyorsak.

hem psikolojik ve hem de sosyolojik nedenleri vardır ve depresyona girmek kimsenin suçu olmadığı gibi. bize bir psikiyatra gitmemizi önerdikleri için kendimizi depresyona girmiş sanıyoruz. çünkü depresyon. kararsız olur ve cinsel isteksizlik yaşar. Depresyon ise: Dermansız bir ruh hâlidir. karamsar ve ümitsiz olur. birçok insanın bu yanlışlığa kolayca düştüğünü zannediyorum. önceleri işsizlikten kendileri depresyona girerlerdi. iştahsızlık çeker ya da çok yer. siz ruh sağlığı deyince aklıma hemen son yıllarda gittikçe artan depresyon konusu geldi. ciddî bir ruhsal hastalıktır ve öyle kolay kolay başgöstermez. bazen de sık sık yaşarlar.5 milyar insanın istisnasız tümü bu durumu zaman zaman. Bu duruma yanlışlıkla ve moda tabirle “depresyon” diyenlerin sayısı az değil. . Bu da farkında olunmasa bile sınıflar arası çatışmalara neden oluyor ve toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Depresyonun hem biyolojik. bir gerginlik ve huzursuzluk yaratarak. bayılma nöbetleri geçirebilir. Psikiyatristler. bu önemli ve kocaman soruların yanıtları da aynı çapta olmak zorunda. kendini değersiz hisseder. geceleri uyuyamaz ya da aşırı uyur.sahip insanların iç içe yaşamak zorunda olmaları sınıflar arası enteraktif bir yaşam tarzı oluşturuyor. korku ve panik içine girebilir. bunlar zamanla depresyona dönüşebilirler.Sanıyorum. bir problemimiz olduğunda ve buna bir çözüm yolu bulamadığımız zaman. hayattan ve yaptıklarından zevk almama durumudur. Çoğumuz. aşırı sıkıntı veren ve insanın kapkara bir tünele girmişçesine canını sıkan bir bitkinliktir. büyük üzüntü hâlleri yaşayabilir. Tüm dünyada stres ve toplumsal huzursuzluklar insan sağlığını tehdit ediyor. etrafımızdakiler kaş yapayım derken göz çıkarıp. biriktirilmiş veya ağır stresler. doğal olarak bir sıkıntı içine giriyor ve stres altında yaşamaya başlıyoruz. Bu durum geçicidir ve kişinin kendi kendine yapacağı telkinle.kişinin aklından intihar senaryoları geçmeye başlar. özellikle insan olmanın ve biraz da çağımızın bir gerçeğidir. çabuk yorulur ve tembelleşebilir ve tüm enerjisi çekilmiş gibi olur. şimdilerde ise başlarını kaşıyacak vakit bulamıyorlar. En kötüsü de -aşırı depresyona girmiş. depresyonun başta gelen nedenlerinden biridir. Eğer strese yol açan sorunlar çözülürse. bu hastalık bir kişilik eksikliği .Efendim. Bunun için bir doktora gitmesine çoğunlukla gerek yoktur ve dünyadaki 6. meditasyon gibi yöntemlerle veya bir yakın dostu ile derinlere inerek “dertleşmesi” sonucunda dağılabilir. kişi kendini mutlu hisseder ve normal hâline dönebilir. Ama stres yaratan olaylar birikir ve kendi süreçleri içinde çözümlenemezlerse. Bu. Zaten. kilo kaybeder ya da aşırı kilo alır. içine kapanır. unutkan olabilir. Depresyon salgın bir hastalık hâline mi geldi? Acaba morali bozulan veya strese giren herkes kendini depresyona düştü mü zannediyor? Tüm bunların sorumlusu içinde bulunduğumuz çağın olumsuz koşulları mı? Yoksa başkaca çok ciddî nedenler ve genetik etkenler mi var? Psikolojik bozukluğun göksel anlamdaki Ruh ile bir ibağlantısı var mı? PİSKE. fiziksel ağrıları olabilir. dikkatini bir noktaya toparlayamaz. Bu yoğunluk. kişinin keyfini kaçırır.. Ben. İnsan çabuk sinirlenebilir ve tahammül düzeyi düşebilir.. Bu belirtiler uzun süre devam edebilir ve kişi bir dış yardım olmadan genellikle depresyondan çıkamaz. durum kendiliğinden açıklığa kavuşmuş olur: Stres: Sinirsel bir yoğunluk ve gerilim hâlidir. RUH VE DEPRESYON . suçluluk duyabilir veya başkalarını suçlayabilir. Belki. stres ve depresyon arasındaki farklara bir göz atarsak. Bazen de. sakin düşünüp yaşaması ile. Depresyona girmiş kişi hâlsizleşir.

Egonun benlik saygısını kazandıran üç narsist emel vardır: a. inançlarımızı. ciddiye alınması gereken. Çaresiz kalmış ego. iş ortamında veya toplum içinde bulamayan bireylerin düş kırıklığına uğrayan bilinçaltları. hoşgörünün ve saygının azalmış olması da dikkat çeken bir başka sebep bence. ama aslında tüm insanlar uygun koşullarda depresyona girebilirler. paranın ön plâna.güçlü. Servet sahibi olmak isteyenler ise. Ego bu emellerini gerçekleştirmekteki güçsüzlüğünü hissederse depresyona girer. sevginin ikinci. kuvvetli süperegoları olan ve kişiler arası ilişkilerde bağımlılık gösteren kişilik yapısı. ağır fiziksel ve ruhsal sıkıntılar yaşayabiliyorlar. Bu nedenlerle de amaçlarına ulaşamayan kişi ve gruplar huzursuz ve karamsar oluyorlar. İnsanlar arasındaki sevgi bağının. Psikoanalitik Ego Psikolojisi Teorisi’ne (Bibling Kuramı) göre. üçüncü plâna geçtiği gerçeği ile kolayca başedemiyor. toplumu oluşturan ailelere ve bireylere kadar yansıyor. cinayetlerin.veya bozukluğundan da kaynaklanmaz. filmlerde ve dizilerde izlenen yeni yaşam tarzları. uzun vadede ve alın teri ile hedefe ulaşmak istiyorlar ya da her türlü ahlâksızlığı. bilinçaltları kirleniyor ve genellikle ruh sağlıkları etkileniyor. suça eğilimli oluyor ve hatta intihar ediyorlar. bir müddet sonra depresyona dönüşebiliyor. Bu bunalımlar. c. yaşam tarzımızı. yeni kültürler ve hatta şiddet ve sanki dünya küçük bir kasabaymış gibi. kişinin tamamen iradesi dışında gerçekleşiyor demektir. depresyona daha sık girer. ekonomik düzeyin düşük olduğu hâllerde ve kişisel yeteneklerin çaresiz kaldığı durumlarda. kısa yoldan amaca ulaşmayı yeğliyorlar. ikincildir. ideallerimizi ve beklentilerimizi artırıyor. depresyonun temelinde benlik (ego) için gerekli narsistik emellerin karşısında egonun kendi çaresizliğinin farkına varması yatar. gelirleri bunca satınalıma yetmeyen insanlar mutsuz oluyorlar. içinde yaşadıkları sevme ve sevilme ortamı üzerine kurulmuş bir dünyayı günlük yaşamda.her bölgede ortaya çıkan her olayın çarçabuk duyuluyor olmas. ülke sorunlarımız bizlerde depresyona sebep olabiliyor ama bu . Yani depresyon. televizyon kanallarının ve program türlerinin çoğalmaları. Günümüzde hedeflediği parasal düzeye ulaşamayanlar stres veya depresyona giriyor. küreselleşme denen yeni dünya düzeni. benliğin kendi içindeki çatışmasından köken alır. Böylece. ya ilaç. kanunsuzluğu ve sömürüyü mübah sayıp. Bütün bu nedenler de şiddetli streslerin. üstün ve güvenli olmak. suç türlerinin ve depresyonların artmasına neden oluyor. ya klinik (psikoterapi) ya da her ikisi bir arada bir tedavi isteyen ruhsal bir rahatsızlıktır.iyi ve seven biri olmak. Kendine saygısı kolay kırılan. ya bir iş kurup. süperegonun (üstbenliğin) eline düşer ve verdiği cezaları kabul eder. Gördüğünüz gibi. hırçınlaşıyor. Bu hırs ve gözükaralık da toplumsal huzuru bozuyor ve sonuçta. Saldırgan dürtülerin bireyin kendine yönelmesi -bu kurama göre..değerli ve sevilen olmak. intiharların.birincil değil. Yüksek benlik saygısının temellerinin atıldığı 7 yaşına kadar. bu durum karşısında. fikirlerimizi. Fakat. beyindeki nöron devrelerinin yüzde 70’i oluşurken. Ya da her evin dünyaya açılan penceresi olan televizyon sayesinde huzursuzluk ve karamsarlık “dersleri” almış oluyorlar! Bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak yansıtan medyanın tüketim toplumunu körüklediği ve bireyleri “tüketebiliyorsan mutlusun” telkiniyle mutlak bir maddiyatçılığa sürüklediği şeklinde de ifade edebiliriz. b. Bence tıbbın literatürüne henüz girmemiş olan birkaç nedeni daha var bu hastalığın: Bilindiği üzere. insanlar bu beklentilerini karşılayamıyorlar. zamanında halledilmeyip bastırılınca. Ve öncelikle telkine açık beyinler. dünyaya bakış açımızı. haberleşmedeki teknolojik yeniliklerin artması. Görüldüğü gibi depresyon. Üstelik depresyon kalıtımsal bir faktörden kaynaklanıyorsa.

. bilinçötesi gibi olgulara bilimsel açıklamalar getirmesinden bu yana hiç mi mesafe kaydetmedik? . Kimileri de ruhu cansız atomlardan oluşmuş bedene hayat veren “akıllı enerji” olarak görüyor... Ancak. ego (benlik) ve süper egodur (üst benlik). .. var mıdır. Zira Psikoloji. sadece bilinçaltıyla ve davranışların kökeniyle uğraşmak ve buralardaki aksaklıkları kendi yöntemleri ile çözmek veya kontrol etmekle meşgul. dikkat ve konsantrasyon yoğunluğu. Freud’a göre zihnin üç bölümden oluşan kısmıdır. eğitim. b... Esasen.. nerededir.. doğada ve doğanın bir parçası olan insanda bu paradokslar birbiri ardından yaşanır ve yaşanacaktır da. sezgi yoğunluğu. a. Ama Tanrı kadar eski bir kavram olan ruhun varlığı ve tarifi üzerinde on binlerce yıldır henüz ortak bir görüş oluşturmuş değiliz. Aşk tanrısı Cupid’in eşidir ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeler. sonradan kazanılan değil.. Psikolojinin Türkçesi ruhbilim...problemlerimizi çözümlemiş olsak bile.Peki. Hatta bu bir paradokstur diyebiliriz.insan ruhu. duyguları ve zihinsel süreçleri tanımlar. Bana sorarsanız. Hassas bir kişilik için. empati. Peki neden? Çünkü tüm evrende. depresyonun kökünü kurutacağımız anlamına gelmez! Peki bu bir çelişki değil mi? Elbette öyle. Özetle şunu savunuyorum: Düşünsel olguları iyi tercüme edebilmek için zekâ.. Psikoloji biliminin her insanın ruhsal özelliği olan ego ve süperego kavramlarının adını koymasından.Göksel anlamdaki ruhla ilgisi olmayan Psikoloji kavramı. Aslında psikoloji: Gözlenebilir davranışları. tezahürleri yaşanan ve inanç sistemlerince varlığı anlatılan bir kavram olan ruha. Ve on binlerce yıldan beri hissedilen. bu. . mantık ve özel bazı yetenekler gerekiyor. kültür. Psikolojideki Psişi/Piske/Psyche kavramının ruh denilen şeyden farkı nedir? . düşünülen. ayrıca duyarlı kişilerin telkine açık oldukları için daha sık depresyon yaşadıkları kanaatindeyim.Bu kapsamlı açıklamadan sonra isterseniz Ruh ve Psikoloji arasındaki fark konusuna gelelim. Duygusal etki ve tepkileri iyi . ruhun ve aşkın ayrılmaz bütünlüğünü anlatır. Çünkü gerçekten çok araştırma yapıldı. telkine açık olma/olmama. psikoloji biliminin gelişim sürecinde iki anlam daha kazanmıştır. kişinin hassas veya “vurdumduymaz” olmasıdır. telepati. ruhu tanımlamayla pek de ilgisi yoktur. detayları görebilme ve zekâ düzeyi gibi zihinsel özellikler elbette gerekli ve bunlar yaşam boyunca geliştirilebilen özellikler. Bunlar.insan zihni. Adına mizaç dediğimiz ve bebek daha doğarken var olan yaradılış özelliği ruhsal değil de nedir? Mizaç konusunda beni ruhî açıdan en çok ilgilendiren özellik.Bir psikiyatriste sorarsanız. Ben sonuncu gruptayım. Daha sonraları bu mitolojik kavramlar. eğitim. Kimileri ruhun beynimizdeki elektrik akımları ve kimyasal değişikliklerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor. o ruhsal titreşimleri algılayabilme ve tercüme edebilme yeteneği bence doğuştan gelen ruhsal özellikler.. Yunan Mitolojisi’nden gelen bir isim olan Psi (Psyche). altıncı his. Eros ile Piske ikilisine de dönüşmüştür. yok mudur sorularının yanıtlarını tartışırken ve hiçbir şey bulamamışken. ruhbilim ve psikanaliz gibi ekoller geliştirmesinden ve bilinçaltı.. Biz henüz ruh nedir. yepyeni bilgiler elde edildi ve tedavide kullanılan ilaçlar ve yöntemler geliştirildi. id (alt benlik). hâlâ yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim. büyük oranda doğuştan gelen bir özellik olduğu inancındayım. Kimileri ruha ilahi bir sıfat yüklüyor. ruhun bilimdalını kurmuşuz. Kimilerine göre ruh diye bir olgu mevcut değil. yanıtı mutlaka “çok uzun mesafeler aldık” olacaktır. bilimsel bir yaklaşım getirmek ve bu kavramın yarattığına inandığımız sorunları çözebilmek için psikoloji ve psikiyatri dallarını oluşturmuşuz. Çünkü duyarlılığın. Fakat yüksek duygusal zekâ.

birinin ruhsal enerjisi 10 cm. . kısa. Dalga olarak yayılan enerjini hızı. Bir Herz. önsezi. bir saniyede bir milyon dalga frekansıdır. Peki acaba ruhun dalga boyu ve frekansı var mıdır? O’nu bir enerji olarak kabul edersek. Hâl böyle olunca da ruhsal rahatsızlıklarımızın nedenlerini ilgisi olmayan yerlerde aramaya başlıyor. Belki de kutsallık sıfatı kazanmış olmasının nedeni budur! Ruhun bedenimiz üzerindeki etkilerini büyük bir çoğunluğumuz fark edebiliyoruz ve zaten psikoloji ve psikiyatri.yorumlayabilmek ve pozitif yönde kullanabilmek için de psikoloji bilgisi. mikro dalgalar gibi). bir dalganın boyu 12 cm. bazılarımız düşüncelerle. Bizim görebilme duyumuz belli dalga boyutları arasında kalan bir spektrum içinde işe yaradığı için. Ruh: Bedenimizdeki o mükemmel mekanizmaların görkemli bir koordinasyon ve haberleşme sistemi içinde görevlerini yapabilmelerini sağlayan enerjinin ta kendisidir. Enerji çok küçük parçacıklar (partikül) hâlinde (foton veya elektron gibi) ya da dalga olarak hareket eder ve yayılır (uzun. donmuş enerji olan cansız maddeyi hareket ettiriyor ve şekillendiriyor.). Çünkü bu hızla giden bir şey.. ruh konusunu anlaşılır hâle getirmek daha kolay oldu benim için. “uzun dalga bir ruh”un. x 2490 saniye olabilir ve aradaki hız farkı onların duyarlılık düzeyini belirler. Bu durumda. Fakat çok azımız bu etkileri doğru tercüme edebiliyoruz. bir diğerinin 12 cm. Bence. Ama bu enerji paketinin. bazılarımız duygularla. aşağıdaki sonucu çıkarmak zor olmadı: “İçime doğdu” diye dillendirdiğiniz şeyin nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? İlham denen şeyin mahiyeti nedir acaba? Telepati. ışık. Yeri gelmişken. Örneğin. O nedenledir ki. ve frekansı saniyede 2450 milyon ise. ruhsal titreşimlerin Biyolojik Bilinç’imiz tarafından tercümesi olamaz mı? Yorum sizin. evinizden Amerika’ya gönderdiğiniz bir elektronik posta yerine hemen ulaşır. “yüksek frekanslı bir ruh” gerektiriyor. Sözgelimi. Son zamanlarda. Bunları. bazılarımız vücudun kimyasıyla ve bazılarımız da dış etkenlerle karıştırıyoruz. ruhlarımızın farklılığını ve duyarlılığını sağlayan şey de bu dalga boyutlarının ve frekansların her insanda farklı oluşudur. Konuya böyle yaklaştığımda. biz enerjiyi ya maddeye dönüştüğü zaman ya da etkilerini gösterdiği zaman fark ederiz (ısı. kendi ruh tanımlamamı da yapmak isterim.12 metre x 2450 saniye eşittir 294. dalga boyu ve frekansı çarpılarak bulunur. altıncı his ve hatta vahiy denilen fenomenlerin kaynağı nedir? diye hiç sordunuz mu kendi kendinize? Ve acaba tüm bunlar. bu konularla fazla iç içe olunca kafamda yepyeni yorumlar gelişti. Somut olsun diye bilgisayardan bir örnek verelim: Benim bilgisayarımın işlemcisi Pentium III ve 550 Megahertz hıza sahip. orta. Bu durumda. x 2100 saniye iken. “kısa dalga bir ruh”un titreşimlerini algılama ihtimali oldukça zayıftır. 550 MHz demek 550 milyon frekans/saniye demektir ki.000 km/saniye demektir. Bu enerji ne yaptığını ve ne yaptırdığını çok iyi biliyor. bu etkileri saptamak ve olumsuz olanlarını gidermekle meşgul. Ruhsal titreşimleri algılamak ise. etkisini gözle görülür biçimde madde üzerinde tezahür ettiriyor. Bu da ışık hızına yakın bir mikro dalgadır. “akıllı” olması. bu. rüzgar vb. duygusal zekâ ve duygusal yoğunlukları deneyimlemiş olmak gerekiyor. bir saniyede bir dalga frekansı demektir. nitekim sağlıklı bir sonuca ulaşamıyoruz. Megahertz ise. elbette vardır dememiz gerekir.. bu dalganın hızı: 0. Uzun dalga ruhlu birinin “karnı geniş” olmasının doğal olduğunu kavrayabildim ve kısa dalga ruha sahip birinin neden o denli hassas ve her şeyden “nem kapan” biri olduğunu açıklayabildim kendi kendime. dünyanın çevresini bir saniyede iki kez dolaşabilir. bilgisayarımın ışık hızının üçte biri bir hızla işlem yaptığı anlamına gelir. Ruhsal duyarlılığı daha somut biçimde anlayabildim. İşte bunlardan bazıları: Enerji donmamış ve şeffaf olduğu için görünmez. lambalarımızı aydınlatan elektrik enerjisinden bir farkı var.

inançlar. ben. öğretmenler. burçlar bizi gerçekten burçluyor mu? BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU . . . Doğum tarihinin kişilik üzerinde bir etkisi var mı? Yani.Oradaki binlerce bilim insanının.Kaç adet burç var? . şimdiye dek belki evrenle olan ilişkimizi çok daha berraklaştırmış olurduk . Bunca devasa lokal etkileşim varken.. küresel etkiler ve yaşadığımız tüm deneyimlerin her biri kişiliğimizi olumlu ya da olumsuz olarak şekillendiriyorlar. Bence. Güneş’le. arkadaşlar. . ailemiz.. yıldızların etkileri ancak bir tanedir. Başta genetik kodlarımız olmak üzere. hiç gördünüz mü? .12. aylık ve mevsimlik bu kümelenmeleri gökyüzünün haritasına değil.200 yıl önce.Soruyu ben sormuştum!. Eğer kişiliğimizi burçlar belirleseydi. radyasyonundan ve hatta gölgesinden bile etkilenirler.. Her ülkede her yıl yenilenir ve çok başarılı insanların kısa biyografilerini içerir. kişilik üzerindeki rolü bakımından başta gelen iki etken. sanatçının veya atletin doğum tarihlerine bakarsanız. genler ve dünyadaki dış koşullardır diyorum.Peki. “Who is Who” adında bir ansiklopedi var. Bunları bir bilgisayar grafiği ile düzenlerseniz.Efendim. parlak yıldızlarla ve göktaşlarıyla o kadar yakından ilgilenmiş ve o kadar göksel inanç ve mitoloji yaratmışlar ki.Evet okudum.. mevsim koşulları nedeniyle bazı genler açılıyor veya açılmıyor olabilirler. O nedenle. yıldızların çekim etkilerinin rolünü bu denli abartmak bana abes geliyor. Bu inancın kaynağı yine tarihte saklıdır. Hatta farklı zekâ türüne sahip farklı insanların aynı günde veya aynı haftada doğduklarını da saptayabilirsiniz. yani yüzde 1’dir. görürsünüz ki belirli yeteneklere sahip kişiler. Üzerinde durduğumuz konu. alçalan ve yükselenleri ile birlikte 36 burç var diyelim. . ülkemizin rejimi. dünyada sadece 36 tip insan olurdu. okuduğumuz kitaplar. Dış sıcaklığın anne üzerindeki etkisi çocuğa da yansır.Peki ama gelgit olayını yaratacak kadar dünya üzerinde çekim etkisi olan Ay’ın da mı kişiliğimiz üzerinde hiçbir etkisi yok? . onların uğraşları ve inançları yanında hiç kalır. gelişme sürecinin çoğunu 6 ay önce. töreler. belli tarihlerde doğmamışlardır. son olarak her zaman güncelliğini korumuş bir konu ile bitirelim isterseniz: Burçlar ve yıldız falları. akrabalar. Ayrıca. diye düşünüyorum. devlet adamının. bu etkileşimin insan olarak kişiliğimizi ne kadar değiştirebileceğidir. burçlara bu kadar inanıp önem vermek. Neden? . İşte bu küçük kümelenme o yüzde 1’lik etkinin kanıtıdır. İlk insanlar Ay’la. Zira kışın doğan bir bebek. 6.5 milyar insanın her biri farklı birer kişiliğe sahip. çünkü kişilik oluşumuna etki eden tek faktör. o zaman belli mevsimlerde belli şahsiyetlerin hafif bir kümelenme gösterdiklerine tanık olabilirsin. Bunun yerine Kozmik Bilinç’in etkileri üzerinde kafa yorsaydık. yaz mevsiminde tamamlamıştır. Üstelik bazı genlerin açılması için bazı uygun dış koşullar gerektiğinden. doğduğumuz zaman gökteki yıldızların ve gezegenlerin konumları değildir. Hatta aynı saatte doğan tek yumurta ikizleri bile apayrı kişilikler geliştiriyorlar.Burç yazarları ve yorumcuları çoğunlukla insan psikolojisine zarar vermeyen ve . İngiltere’de dolunay vaktinde suç işleyenlere ceza verilmezmiş ve onlara ayın etkisinde kalmış anlamına gelen “lunatik” denirmiş..Evet. neden. değil mi? Fakat görüyoruz ki. yeryüzünün koşullarına bağlamazın daha inandırıcı olur. bu etki minimal düzeydedir ve lokal etkilerin sayısı 99 ise. Evrendeki her şey elbette birbirinden etkilenmektedir ve yakın gezegenler birbirinin çekiminden.

5 vakitte mi. onun üst-bilincini sürekli “taciz” eder ve gerekeni yapması için uyarır. Bilgi Çağı. Uzaydaki yerçekimsiz lâboratuvarlarda üretilen yeni elementler ve canlılar. son derece olumsuz etkiler de yaratabilir. ..Bir istatistik yapmadım ama tahminen diyebilirim ki. başlıca 4 alanda çok büyük gelişmeler olacaktır: . Ben bu kişilerde iki önemli yetenek olduğuna inanıyorum: Duygusal zekâları çok yüksek olduğu için muhatapları ile kolayca empati kurabiliyorlar ve telkine açık olanların bilinçaltlarına birtakım beklenti tohumları ekebiliyorlar. birkaç önemli devirden geçtiğini görüyoruz: Taş Devri.Uzay teknolojileri. on bin falcıdan bir tanesinin kehanet yüzdesi gerçekten yüksektir..Efendim. Gelişmiş ülkelerdeki birçok şirket. Demek ki işin sırrı falcıda değil. günlük burç yazarlarının da telkinleri insanlar üzerinde olumlu etki yapabildiği gibi. Bunlara da “medyum” deniyor. Bana fikirlerimi ve inançlarımı ifade etme. bu uzun sohbet için çok teşekkür ederim. Bunlar. bu teknolojilere devasa yatırımlar yapıyor.. falcının söylediğini farkına varmadan kendisi çağırmış ve gerçekleştirmiş olur.. o beklentilerin bazıları gerçekleşir.. hayvan ve bitkilerin hastalıklara karşı direncini arttırma çalışmaları yaparken. Son olarak şunları söylemek isterim: İnsanoğlunun son 50 bin yıllık tarihine baktığımızda. .. Gelecek 50 yıl içinde. Bunun gibi.yararlı değil midir? . Bu deneylerin ve teknolojilerin ortaya çıkaracağı akıl almaz sonuçları öngörmeye çalıştığımda. tazeleme ve sizinle paylaşma olanağı verdiniz. daha güçlü ve daha verimli yeni canlı türleri üretiyorlar. Uzay Çağı ve Bilgisayar Çağı. daha önceki kazanımlarımızın tümünden daha fazladır.Ben de çok teşekkür ederim. çok yaşayın. Gerçekten çok yararlandım. Bir yandan hızla genetik şifreleri çözüyorlar. Fakat temcit pilavı gibi farklı sözcüklerle tekrarlanan monoton kavramları illa da okuyacak olanlara. sizin de dediğiniz gibi. burçsuz da kalma” sözünü hatırlatıyorum. Maden Devri.. birkaç yıl sonra tanışacağımız yeni gerçeklerimiz olacaklar. Sanayi Devrimi. Yani kişi. burç yazarları ve yorumcuları burçluyorlar. Bir yandan kapalı kapılar ardında ve karantinaya alınmış nükleer lâboratuvarlarda insan. çok daha görkemli bir rekor kıracağımız şimdiden belli olmuştur.hatta yararlı birçok kehanet yapıyorlar. 20’nci yüzyılda elde ettiğimiz bilim ve teknoloji.Biyomühendislik denilen DNA teknolojisi. Öyle ki. 21’inci yüzyılda ise. bilimkurgu filmlerindeki senaryoların gerçekten yaşandığı bir dünya görüyorum: DNA’lı Kuantum bilgisayarlar. SON SÖZ . “burçlara inanma.. Bazı telkinler. sonunda “3 vakitte mi desem. Rönesans. yoksa 7 vakitte mi”. ve “kalp ve ruh gözleri” diğerlerinden daha açık. Sizce burçlara inanmak -temelsiz bir inanç olsa bile.. Bu gelişme ve evrim bir yelpaze gibi açılarak ve geometrik biçimde büyüyerek süregelmiştir.Yapay Zekâ ve Nanoteknoloji. öte yandan bu canlıların genlerini birbirleri ile değiş tokuş yaptırarak. Bizi burçlar değil. . İzninizle son sözlerinizi almak istiyorum. fala baktıranın bilinçaltına girince. öte yandan elde ettikleri bilgileri vakit geçirmeden birer teknolojiye dönüştürüp pazarlıyorlar.. fala baktırandadır. Beş duyusu olan ve insan gibi konuşan robotlar. .

O. Bu konular halka iletildikçe. Biyomühendislik sayesinde kendi doğamızın değiştirilebildiğini anladığımız gün. yarısı canlı insanlar ve daha sonra da kanatlı ve uçan insanlar. diriltmeyelim mi? O zaman medyadaki politik ve dinî tartışmaların bu tür tartışmalara dönüşeceğini görür gibiyim. yerine bal arılarının kardeşlerini ve kreşlerini korumak için intiharı göze alan özveri genlerini mi koyacak.gelecek yüzyılda gerçekleşebilir. Fakat öyle görünüyor ki biyoteknoloji artık Biyolojik Bilinç’i de hızla değiştirecek. yüzünüzde bir hayranlık ifadesi gördüm. Bunları söylerken ulaşmak istediğim sonuç şuydu: Nasıl ki 10 bin yıl önceki insanların Sosyal Bilinç gerçeği ile bugünkü insanların gerçeği arasında büyük farklar varsa. Bu düşünce bana ne anlatıyor? Bu düşünce bana. olağanüstü bir zafer şeklinde görünüyor. arkasından yarısı robot. ama madem aklınıza geldi.Hayır.. . Binlerce yıllık evrim sürecine ve kültürel değişime rağmen. Ölüleri ve nesli tükenmiş hayvanları diriltelim mi. Yapmamız gereken şey. O’nun verdiği . Sosyal Bilinç çok hızlı. Hatta 60 milyon yıl önce o kocaman gövdesiyle havaya yükselip uçabilen dinozorlar yaratmıştı. Kozmik Bilinç’i değiştirme kudretine sahip olamayız. Demek. Bu söyledikleriniz zihnimde şunu çağrıştırdı: Bu iki bilinç yeterince evrimleştiğinde ortaya çıkacak olan artı değer. her zaman olduğu gibi yine düşünce üretenlerin öne süreceği savlar paralelinde oluşacaktır. hâlâ belirli genetik kodların değişmediğine tanık oluyoruz: Yaşama ve üreme içgüdüsü ve temel duygularımız bunlardan bazıları. Bu noktaya mı gelecektiniz acaba? . bu öngörünüze de birkaç cümleyle değinmek isterim: Bugünkü bilinç düzeyimiz sayesinde yapabildiklerimizi o kadar büyük başarılar olarak görüyoruz ki. insanoğlunun daha alacağı çok mesafe var. evrimleşen Sosyal Bilinç o kadar büyüdü ki. İşte gelmek istediğim nokta buydu. Çünkü bu tür başarılar -insanlar olarak bize. Örneğin size kanatlı insanlardan söz ettiğimde. O yüzden. ama evrim sürecinde yitirdiğimiz yetenekler geri alınacak. Ruh ve Bilinç kavramları konusunda en az onlar kadar açmazdayız. yoksa karıncaların kolektif çalışma genlerini mi? Belki de. Mezarlarında bozulmamış hücre çekirdeği kalmış insanların ve hatta dinozorların diriltilmeleri bile –eğer ruh konusunda bir ilerleme kaydedersek.Araya girmeden duramayacağım. Oysa Kolektif Bilinç zaten trilyonlarca uçan canlı yaratmış durumda.imkânsızı gerçekleştirme. 30 bin sene önce ölen insanların kafataslarından alınan hücreler diriltilecek ve onların genetik şifrelerinde var olan. oraya gelmeye hiç niyetim yoktu. bizim bu çağdaki Sosyal Bilinç’imiz ile 200 yıl sonraki insanların bilinci tamamen farklı olacaktır. Hatta hücrelerini dondurduktan sonra ölmüş insanların hayata geri döndüklerine bile bu yüzyıl bitmeden tanık olabiliriz.. ortaya artı bir değer çıktı. neyi değiştirmeyelim sorunu. yapılacak tercihler ve benimsenecek fikirler. Taş Devri insanlarıyla bile pek çok müştereğimiz var. Kozmos’un yanında Güneş önündeki kibrit alevi gibi kalır. ama Biyolojik ve Kozmik Bilinç çok yavaş evrimleşiyor. önümüze önemli bir ikilem çıkacak: Neyi değiştirelim.Bu görünen gelişmelerin hemen ardından yüz yüze geleceğimiz gerçekler ise.. dedirtiyor. Bizim milyonlarca yıllık evrimimiz. kendi bildiğini sonsuza dek okuyacaktır. Kozmik Bilinç yanında bir atom kadar ufak kalır. Bu artı değer sayesinde Kolektif Bilinç’in diğer parçası olan Biyolojik Bilinç de değişiyor. Atom kadar küçük bilincimizi bir galaksi kadar büyütsek dahi. Bir analoji yaparsak: Bizim bilinç düzeyimiz. Fakat Biyolojik ve Kozmik Bilinç bakımından. Kozmik Bilinç’imiz de onlarınkinden çok farklı değil.. gördüğümüz hâlde inanamayacağımız kadar şaşırtıcı olacak: Çok yakında babasının veya annesinin ikizi olan çocuklar. bu kez de Kozmik Bilinç’i değiştirecek. gözünüzde parlak bir ışıltı. Bizler de Tanrı. neredeyse bir zafer sarhoşluğu içindeyiz. Bakalım genetik mühendislerimiz egoist genlerimizi çıkarıp.

umarım doğduğuma değecek bir şey yapmış olurum. Ben Hakk’ım diyen ruhî durum Enzim : Vücuttaki kimyasal reaksiyonlarda katalizör olarak iş gören bir tür protein EQ testi : Duygusal zekâ testi Genom : Bir hücredeki tüm DNA moleküllerinin ortak ismi Glia/Nörologia : Beyindeki nöronlarından farklı yapısı ve işlevi olan hücreler Guanin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi . belki de sadece birer arşiv malzemesi veya masal olacaklardır. SÖZLÜK Adenin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Amino asit : Hücredeki proteinleri oluşturan küçük organik molekül Anatomi : Vücudun biyolojik yapısı Antagonistik : Hasım. kendim yanıtlamak istiyorum. . Masallar sadece çocukların duymak istediği öyküler değildir. Biz büyüklerin de masalları olması gerekir. Ben de bu sohbeti yayımlayarak. zira masallardaki büyü ve gizem hayal gücümüzün akaryakıtıdır. İnsanın esas görevi nedir? İnsanın temel görevi: Doğduğuna değecek bir şeyler yaparak. düşmanca Aura : Vücudun etrafındaki ışın saçan alan Bilinçaltı : Altbilinç. İşte bu söyleşide de bir genetik masal dinlemiş oldunuz benden. Fakat bu önemli kazanımlar da birer izafî gerçeğimizdir ve zaman içinde önemlerini giderek kaybedecek. canlıların zayıf özelliklerine geçit vermeden kuvvetli özellikleri seçmesi Donör : Organ. farkında olmadığımız psikolojik oluşumlar Broca : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Biyoenerji : Vücudumuzdaki canlılığın ortaya çıkardığı enerji Çift Sarmal : Bükülmüş bir merdiven biçimindeki DNA molekülü DNA : Kromozomları oluşturan ağır ve uzun moleküller Doğal seleksiyon : Tabiatın. tekrar çok teşekkür ederim. Konfüçyüs’ün dediği gibi. Bu sayede elde edeceğimiz kazanımlar kendi gelişimsel evrimimiz bakımından çok önemlidir. Sağlıcakla kalın. rakip. Son olarak bana sormayı unuttuğunuz bir soruyu kendim sorup.Işık’tan yararlanmak olmalıdır.Efendim. Kolektif Bilinç’e katkıda bulunmaktır. karanlığa söveceğine bir mum yakmaktır. kan veya hücre veren Dopamin : Beyindeki bir salgı En'el Hakk : Ben O’yum.

bir sinir hücresinden diğerine ulaşan uyarıcı sinyal İyonize plazma : Sadece atomlardan veya elektromanyetik dalgalardan oluşmuş bir alan Junk DNA : Herhangi bir işe yaramadıkları hâlde. Özür dileriz. ana temalarından alındığı için sayfa numaraları belirtilmemiştir. gizli mânâsı olan. sûfî Mitakondri : Hücredeki ısı üretme işini gerçekleştiren bir cihaz. atomun en küçük parçaları Potansiyel : Var olan ama belirtileri görünmeyen. belirtileri görünen. KAYNAKÇA (Not: Alıntılar. âtıl veya saklı güç. hastalığa ait. aşağıdaki kitapların bazı sayfalarından değil. ruhsal bilgelik. organel Mutasyon :Genleri oluşturan bazların yerlerinin değişmesi veya saf dışı kalması Mutlak Kader : İnsanın kendi iradesi dışındaki yazgısı Nükleotid : DNA’nın bir harfi anlamına gelen baz çifti ve bağları Nöron : Beyindeki ve sinir sistemindeki hücreler Nöron devresi : Beyindeki hücrelerin birbirini uyarması sonucu oluşan kimyasal ve elektriksel fonksiyon Nörotransmiter : Beyindeki haberleşmeyi sağlayan salgı Onkovirüs : Kanser hastalığına neden olan virüs Partikül : Parçacık.) . aktif Kromozom : Canlıların hücre çekirdeğinde bulunan ve DNA moleküllerinden oluşan tüp şeklindeki yapı Kuantum : Enerjinin en ufak birimi Ligase : Bir tür hücre çekirdeği enzimi Manyetosfer : Vücudun etrafındaki manyetik alan Mistik : Tasavvufa değgin. pasif Paranormal : Bilimin normal kabul etmediği. nörotransmiter Sitozin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Sosyobiyolojik : Toplumsal ve biyolojik Telomer : Kromozomların dağılmasını önleyen uç kısımlarındaki bölüm Telomeraz : Kısalan kromozomları tamir eden protein Think Tank : Fikir ve/ya öneri üreten bir grup insan Timin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Ulema : Bilginler Urasil : RNA molekülünü oluşturan bazlardan biri VIP : Çok önemli kişi Wernicke : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Yuceniks (Eugenics): Akıl hastalarının üremelerinin engellemek için bu hastaların kısırlaştırılması fikri.Hemofili : Kanamaların durmaması ile ilgili bir hastalık IQ testi : Zekâ testi İmpuls : İçtepi. DNA molekülünde yer aldığı kabul edilen döküntü genler Kinetik : İş yapan. hastalıkla ilgili Reenkarnasyon : Ruhun bir bedenden ayrıldıktan sonra bir başka bedende tezahür etmesi Ribozom : Hücredeki proteinlerin üretildiği cihaz RNA : DNA’lara benzeyen fakat görevleri farklı olan hücre molekülleri Serabral korteks : Beynin kıvrımlı üst bölümü Seratonin : Beyindeki bir salgı. fizikötesi olgular Protein : Amino asitlerden oluşan uzun molekül. dokuların ana maddesi Patoloji : Hastalıklar bilimi.

Crick (1953) A Structure for DNA. Illinosis Paul Davies (1993) The Mind of God.Oxford Robert Pollack (1995) Signs of Life.Wiley. New York Matt Ridley (1999) Genome. Harper Collins. Releigh (1994) Seratonin.E. London.York&London Konrad Lorenz (1965) Evolution and Modification of Behaviour. Lovelock (1982) Gaia. London. Margenau-A. Katz (1983) Mysticism and Religious Traditions. Pilgrim. Theos. Copeland (1998) Living with our genes.. Open Court. Oxford U.P. Nuffield C. S: 603-606 Albert Einstein (1941) Science. Pr. New York John Burnet (1963) Early Greek Philosophy. Carter (1998) Mapping the Mind. Penguin. Austrad (1997) Why we age. The Language of Genes. London S. Flamingo. Varghese (1994) Cosmos. New York James E. Cook-Degan (1995) The Gene Wars. Sartre (1966) Being and Nothingness. Phoenix. S:129-145 M. Press. Simon&Schuster. Illinois Unv. University of Chicago Press William Castle (1930) Race Mixture and Physical Disharmonies. Dawkings (1995) River out of Eden. Science. N. Oxford Unv.Atkins (1993) The RNA World. Penguin. Chicago J.F. Press. Phoenix. Nature. London Robert Matthews (1993) Unravelling the Mind of God. Weidenfeld&Nicolson Fritjof Capra (1992) The Tao of Physics. York Stephan Hawking (1988) A Brief History of Time. New York M. Oxford Keith Ward (1982. London Danah Zohar (1994) The Quantum Society. Fourth Estate. London R.) Rational Theology and the Creativity of God. Oxford University Press. Raff (1998) Cell Suicide for Beginners.W. Lynn (1996) Dysgenics. Doubleday. on Bioethics.Newton. Vintage. London Steve Jones (1994). Mcmillian. H. Meridian Books. W. London J. London R. London Steven T.. Baker (1998) Fatal Protein. S: 119-122 F. New York D. Cold Spring Horbor L. Philosophy and Religion. S: 737-738 Will Durant (1961) The Story of Philosophy. New York Matt Ridley (1997) Disease. Oxford R. Connecticut R. Viking. London Henri Bergson (1964) Creative Evolution. London . Bantam. London R. London Matt Ridley (1993) The Red Quenn. Roger Penrose (1990) The Emperor’s New Mind. P.J. J.Charles Davenport (1912). Virgin. N. New York James Watson&F. Flamingo.P. Barnes. Flamingo. Nature 396. Hamer. a Symposium. Bios. Danah Zohar (1990) The Quantum Self. London H. Weidenfield&Nicolson. Heredity and Eugenics. Praeger-Westport. Ridley&H. Caldicott (1998) Mental Disorders and Genetics. Carbondale&Edwardsville.

bir yandan da gece-gündüz popüler bilim kitapları okumaya başladım. Londra’da yaşamaya karar verdim. birikimlerimi kitaplara boşaltıp.Dr. İkincisi bu yıl sonunda hazır olur sanıyorum.http://www. İstanbul Engin Gençtan (1996) Varoluş ve Psikiyatri..nih. caneriklerinin yeni yeni çıktığı Haziran ayının ortalarında doğduğumu söylüyor. 20 yıl sonra -yine bir yaz ayında.Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü bitirip. N.ac.. 16 yıl boyunca belleğim o kadar doldu ki. Annemse bu tarihin rasgele yazılmış olduğunu.wi..gov/ . 1980’de yaz tatilimi Avrupa’da otostop yaparak geçirirken kendimi Londra’da buldum. S:7-8 Erich Fromm (1993) İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. 1 yıl içinde bir bilim kurgu romanı yazdım: PİS2YATIR.mit. .http//:www. İstanbul .S.il/cards/ . öğretmenlik yaptım. Rodney Castleden (1994) World History. yurdumun insanlarıyla paylaşmak için İzmir’e döndüm. yasa uyarınca 21 yaşına gireceğim 1 Ocak 1977 gününü beklemek zorunda kaldım.bioinformatics. yaşım tutmadığı için tayinimi hemen yapmadı. London William Lyons (1996) Modern Philosophy of Mind. Say Yayınları. Everyman. oturup ilk kitabımı yazdım ilk 6 ay içinde: Beynin Kimliği. Oxford Alfred Adler (1993) Yaşamanın Anlam ve Amacı. Kitabım çok satınca motivasyonum arttı ve fakat 3 yıl süren bir araştırma döneminden sonra ikinci kitabımı bitirdim: Rüyama Tanrı Girdi Yazılmamışı ve yararlı olanı arıyordum.weizmann.edu/ . tanışalım. Bakanlık. London Clifford Morgan (1977) Brief Introduction to Psychology.ac.nih.http//:www. Denge Yay.http//:www. McGraw-Hill. Payel Yayınları.. Bu kez 2 yıl sürdü araştırma: Genetik Gerçeklere Yolculuk. Diyarbakır ve İzmir-Bornova Anadolu Liselerinde 4 yıl boyunca işimi ve öğrencilerimi çok severek. 2 hafta sonra bir İngiliz İngilizce öğretmenine âşık olunca. Ben anneme inanıyorum. S:128 Orhan Hançerlioğlu (1966) Düşünce Tarihi. Arrow. Sonra önümde tertemiz bir klavye. Bir daire satın alıp keyfimce döşedim.gov/omim/ .ncbi.nhgri. Hornby (1993) Oxford Advanced Learner’s Dictionary. Varlık Yayınları. Tercümanlık yaparak geçinirken. İngilizce öğretmeni oldum. Remzi Kitabevi.uk/HGP/Genes/ . İstanbul Mehmet Sağlam (1997) Beynin Kimliği. York. Sıra yazar olmaya.celera. roman yazmaya gelmişti.com/ YAZAR HAKKINDA Şanlıurfa Nüfus Müdürlüğü kayıtları 1956 yılının birinci günü doğduğumu söylüyor. Oxford U. öğretmenlikten istifa dilekçemi de İzmir’e gönderdim. İstanbul.P.http://:www.sanger. Bristol A.nlm. Parragon. İstanbul. Wayne Dyer (1993) You’ll see it when you believe it. Bu kitap bir üçleme olacak. Okuyun.http//:www-genome.

Mehmet Sağlam İzmir – 1 Ocak 2005 .

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->