İÇİNDEKİLER

12345İNSAN NEDİR, KİMDİR? KOLEKTİF BİLİNÇ ARTILARIN SIRRI BİYOLOJİK BİLİNÇ HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR? DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN ÜST BEYİN ALT BEYİN GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER DNA’LARIN YAPISI MUTASYON POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ BENCİL GENLERİN SAVAŞI KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? KOLESTEROL GERÇEĞİ BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? GENETİK MÜHENDİSLİK DELİ DANA GERÇEĞİ İNSANLAR KLONLANACAK MI? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ YUCENİKS SUÇLARI KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? KATİL GENLER BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ ZEKÂ KALITIMSAL MI? AKIL GÖZÜ HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI KOZMİK BİLİNÇ EVREN TURU EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ BİLİM VE İNANÇ İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? SOSYAL BİLİNÇ KİŞİLİK KALITIMSAL MI? SOSYOBİYOLOJİK GENLER

-

FEMİNİZM GENETİK Mİ? KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA

EVRENSEL ETİK AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ DOĞA, İNSAN VE ÖZGÜRLÜK GENLERİN ESİRİ MİYİZ? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM MUTLULUK SORUNU DUYGULAR KALPTE Mİ, BEYİNDE Mİ? DUYGUSAL ZEKÂMIZ SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? PİSKE, RUH VE DEPRESYON BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU?

ÖN SÖZ
“Bir zincir en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.”
Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde sorulan bir soru bazen kütüphaneler dolusu kitaptan daha fazla işe yarar. Öğrenme ile kişiyi keşif yoluna çıkaran sorular arasında sıkı bir ilişki vardır. Merak eden insan sorar ve sorgular. Merak: Bilinç düzeyimizi yücelten ve kültürel evrim sürecimizi hızlandıran bir içgüdü olarak bilinir. Bu güdünün dışa yansıyan en açık belirtileri, doymamış meraklarından ötürü ve geldikleri dünyayı tez elden öğrenmek için her şeye dokunan ve olmadık sorular soran çocuklarda görülür. Sorgulayan insanın öğrenme isteği gittikçe artar. Öğrenen insan ne kadar az bildiğini anlar. Bilgi yoksulluğundan kurtulmak isteyen kişinin merakı ve araştırma enerjisi, işte o zaman giderek artar. Bu istek ve gayret dev bir dalgaya dönüşünce, artık önünde en derin sırlar bile duramaz. Bugün yaşamımızı kolaylaştıran çok sayıda bilimsel ve teknolojik buluşu ve ulaştığımız kültürel ve etik düzeyi de bu tür merakla beslenen sorulara borçluyuz. Bu kitap da benzer bir süreçten sonra oluştu. Genetik mühendislik hakkındaki bir makale okurken, “Acaba bir ‘insan mühendisi’ olsaydım, ne tür bir bilgi birikimine sahip olmam gerekirdi?” diye kafamda ansızın oluşan bir soru sayesinde coşan merakım, zihnimde zincirleme bir reaksiyonla yüzlerce yeni soru doğurdu. Yanıtları ararken yepyeni araştırmalara sürüklendim ve edindiğim doneler belleğimdeki verilerle harmanlanınca, ortaya bu kitabı dolduracak kadar donanım çıktı. Umarım, son sayfaya ulaştığınızda sizin de zihninizde birkaç kıvılcım çakmış olur, merakınız kabarır ve farklı bilgilere veya yeni araştırmalara yönelme isteğiniz artar. Böylece düşüncelerinize, yaşamınıza veya yapıtlarınıza olağandışı bir boyut ekleme şansınız olur. Kitaptaki savlara, fikirlere ve muhakeme tarzına katılmayabilirsiniz. Fakat zaten önemli olan da kendi düşünce ve inançlarımızı karşıt görüşlerle kıyaslamak ve yeni bakış açıları ile tanışmak değil midir? Buradaki fikirleri çürütebildiğiniz oranda kişisel düşüncelerinizi sınamış ve onlara olan güveninizi pekiştirmiş olacaksınız. Kurgusu, bir “sanal insan mühendisi” ile yapılan röportaj şeklinde tasarlanan bu kitaptaki kuramların ve mantık zincirinin ancak en zayıf halkası kadar kuvvetli

olduğunun bilincindeyim. Bu zinciri kırma zevkini defalarca yaşamanızı diliyorum. Hoşça okuyun... Mehmet SAĞLAM İzmir – 2005

İLK SORU

- Efendim, detaylara geçmeden önce, bir insan mühendisi olarak, “insan nasıl bir canlıdır?” sorusuna genel bir yanıt verir misiniz?

İNSAN NEDİR, KİMDİR?
- Öncelikle şunu belirtmek isterim: Milyonlarca yıllık evrim sürecine, 50 bin yıldır ürettiğimiz bilgi ve kültür dağarcığımıza ve ulaştığımız bilimsel düzeye rağmen, insan hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında belki de hiç kalır. Çünkü insan: Sürekli değişen, gelişen, derinleşen ve derinlere indikçe kendi içsel hazinelerini ve evrenin sırlarını gün ışığına çıkarıp somutlaştıran, merakı sonsuz bir varlıktır. Çünkü o: Makroevren’de bir toz zerreciği kadar önemi ve yeri olmayan küçük bir uzaylı olmasına karşın, kendi Mikroevren’inde ve genetik şifrelerinde tüm kâinatın hammaddesini ve belki de 15 milyar yıllık tarihini taşıyan “üstün” bir canlıdır. Çünkü o: El, emek ve dil becerileri ve henüz adını bile koyamamış olduğu “gizli” yetenekleri sayesinde bugünkü uygarlık, bilim ve teknolojiye sahip olmayı becerebilmiş maharetli bir yaratıktır. Çünkü o: Hem kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmuş maddî bir yaratık, hem de görünmeyen enerji biçimleri ile iç içe ortak yaşam süren sosyobiyolojik bir canlıdır. Çünkü o: Özgürlük, estetik ve sanat gibi rafine değerleri edinebilmiş eşsiz bir varlıktır. Çünkü o: Akıl gözü sayesinde rasyonelliği, “kalp gözü” sayesinde duygusallığı ve “ruh gözü” sayesinde ruhsallığı yaşayan bilge bir mahluktur. Çünkü o: “Yazgısını belirleyen” genetik şifrelerini dahi değiştirebilen üstün zekâya ve evrenin her köşesinde gezinebilen geniş hayal gücüne sahip sınır tanımaz bir seyyah ve “kaderine meydan okuyabilen” paradoksvari bir bedendir. Çünkü o: Yüksek idealler besleyen, hayal edilmemiş hayaller kurabilen ve imgelediği soyutları üretken bilinci sayesinde bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen doğadaki en yaratıcı ustadır. Çünkü o: Yüzyıllardır “Ben neyim? Kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularını soran ve bu sorulara her çağda bulduğu farklı yanıtlar sayesinde bir kuantum parçacığı gibi sürekli başkalaşan bir değişkendir. Çünkü o: Hem öldürebilen, hem ölesiye sevebilen; aşk ve nefreti, kin ve sevgiyi

. Salt insan anatomisi ve psikolojisi ile uğraşan tıp bilimi bile sayıları yüze yaklaşan kollara ayrılmışken. duygusal ve ruhsal olan insanı tüm derinlikleriyle tanıyabilmek. Onu anladığınızı sandığınız anda yolun başına geri döndüğünüzü deneyimler ve bu evrimcil varlığı yeniden anlamaya koyulursunuz. yazdığımız. fakat bu kelime Türkçeye “bilmek” mastarından türetilen “bilinç” şeklinde çevrildiği için içeriği yanlış anlaşılmıştır.Sizden apaçık yanıtlar almadan buradan gitmeye niyetim yok efendim. Oysa “consciousness” farkına varmak kökünden türetilmeli ve farkındalık olarak tercüme edilmeliydi. nerededir ve nasıl oluşmaktadır?” sorusuna kesin ve kalıcı bir yanıt getirememiştir. en büyük yanlışlığı tek bir “hayalet” aramakla yapıyoruz. dâhilerin bile yeteneklerine çok gelir. farkındalık hâlini mi? Ne yazık ki bilinç sözcüğü artık dilimize iyice yerleşmiş olduğu için yapacak fazlaca bir şey yoktur. bilincin tanımı ile başlayarak. O. Ayrıca. İnsanoğlunun 21’inci yüzyılda kendi hakkında bulduğu kanıtların içeriği. Bilincin kapalı olması ne anlama geliyor? Daha önemlisi. biraz . fizyolojik olduğu kadar toplumsal. hakkında konuştuğumuz. mantık veya uyanık olmak anlamaları yüklenerek de kullanılmaktadır. o insanların yaşayan bir bedenleri olmasına rağmen kapalı bilinçleri yüzünden onlarla iletişim kuramamanın sıkıntılarını yaşadım. görme duyusuna benzeyen bir “Kolektif Farkındalık” hâlidir. Bu probleme ek olarak.. Çoğu kez. Efendim. bizi biz yapan şeyin bilinç olduğu sonucuna ulaştım. açık bir bilinçle ilerlememiz koşuluyla. Bayılan bir insan bilgilerini mi kaybeder. kandan ve sudan oluşan insan vücudunun olağanüstü işler becerebilen bir farkındalığa sahip olması sorunu insanoğlunun karşılaştığı en zor problemlerden birisidir. önceki çağlardan çok daha heyecan verici ve çok daha somut bir özellik taşıyor. nereye bakacağımızı bilememekteyiz. bu bulanık suyu biraz berraklaştırmaya çalışayım. gözümün önünde bayılan birkaç dostum oldu. Bilinç konusu sizin gibi düşünen insanların tümünü hayrete düşüren bir olgu. kendi hakkında ancak ya genel bir kanıya sahip olabilir veya bir-iki dalda derin bilgiye ulaşabilir. . ölümsüz aşka dönüştürmeyi başarabilen bir simyacıdır. hissettiğimiz ve deneyimlediğimiz soyut ve maddeötesi gerçekleri de gözardı etmeden. Önemli olan bunu farkındalık anlamında kullanmaktır..Teşekkür ederim. İzin verirseniz.. Yani bakış açımız hatalı. Bilinç: Bir petek gibi binlerce minik gözün birleşmesiyle ortaya çıkan. bilinç nedir? KOLEKTİF BİLİNÇ -“Consciousness” kelimesi İngilizcede farkındalık anlamına gelir. çizdiğimiz. zihinlerde yepyeni pencereler açtığı için hangi pencereden. Bir “insan mühendisi”nin bile kendi doğasını tahsil etmesine ömrü ve kapasitesi yetmez. akıl. Bunları deneyimlerken. Çünkü sadece etten. kemikten.. Yüzyıllardır yapılan bilimsel çalışmaların ve üretilen felsefelerin hiçbiri “Bilinç nedir. Daha sonraları düşündüğümde. Ama elde henüz kanıt yok diye. Bence.birlikte yaşayabilen ve belki de yaradılışının nedeni olan sevgiyi daha da yücelterek... beni çok düşündüren bir gözlemim ve bunun yarattığı bir sıkıntım var: Komaya girmiş veya bitkisel hayat yaşayan bazı insanlar gördüm. Kitlelere ulaşan her yeni fikir veya deney sonucu. bilinç hakkında yapılan felsefî ve bilimsel çalışmalardan çıkan elastiki sonuçlar ise bizleri daha büyük bir açmaza sürüklemektedir. Bunlar da zamanla değişecek ve gelecek kuşakları daha farklı buluşlar heyecanlandıracaktır.

Arabanın rengi. Beynin yüzde 72’si olan alt beyinde olup bitenleri ortaya çıkarmak. Kaldı ki arabasının parçalarını (organları) ve çalışma sistemini öğrenebilmesi bile bir ömür boyu sürebiliyor... iş göremez duruma düştüğünde ise bir mezarlığa törenlerle ve gözyaşları ile gömülüyor. yapıtları ve anıları kalıyor. akıllı bir kolektif enerji türüdür. Doğuştan bize hangi temel ve ham bilinç verilmişse. pencereden görünen şu doğum hastanesine gidelim. koklama. ona yardımcı olan bir usta şoför (alt bilinç) var. Bir okyanus kaplumbağasının kuma gömdüğü yumurtalarından çıkan yavrularının vakit geçirmeden denize yönelmesi ve yüzebilmesi kadar bilinçli olmasa bile. kendimizi daha yakından tanımak ve evrimsel tarihçemizi öğrenmek adına büyük birer adım olacaktır... Şimdi söyleyin bana: Bu bebeğin bir farkındalık hâli var mıdır. süt emmesini bilmek ve anne kokusunu tanımayı hemen öğrenmek gibi. beynini tanımayanların sayısı 5 milyardan fazladır. onun bakım ve temizliğini yapıyor. Çünkü o bebek ağlıyor. Fakat arabaya sahip olurken hem bir seçme hakkımız olmamıştır. beyindeki sinir hücrelerinin işlevleri sonucunda kendilerini gösterir ve bebeğin yaşaması için gerekli fizyolojik faaliyetleri kontrol ederler.. araba (beden) şoförsüz (bilinçsiz) bir işe yaramadığı gibi. hem de varacağı yere kolayca ulaşmasını sağlıyor. şekli. tatma ve dokunma özürlü bir bebek doğmuş olsun. hem de arabanın sahibi ve şoförü durumunda olduğumuzu görebiliriz. bilinci irdelerken onun farkındalık düzeyini belirleyen etkenleri açıklamada çok işe yarayacaktır. Yüz binlerce yıllık evrim sonucu genetik yapıya yerleşmiş bu yetenekler. onu geliştiriyor ve onun sayesinde varmak istediğimiz hedeflere doğru ilerliyoruz. yok mudur? . çevreyle iletişim kurmamıza ve iş görebilmemize imkân tanıyan ve canlı birer varlık olarak yaşamamızı sağlayan. Burada kullandığım “ham” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim. beş duyu organı ve diğer yetilerimiz sayesinde. Bir başka tanımla Bilinç. Orada beş duyusu olmayan ve görme. Fakat “Serebral Korteks” veya Beyin Kabuğu denen ve beynin üst tabakasını oluşturan o ince bölümün altında kalan kalınca tabakanın tam olarak ne işler becerdiği.daha açar mısınız bu tanımı? . Cansız .. alt beyni iyi tanımadığımız için bilinci anlamakta güçlük çekiyoruz. Araba arıza verdiğinde. işitme. Bilinci üç ayrı kategoride değerlendirmeyi yeğliyorum: Biyolojik Bilinç. insan yavrularının da doğuştan gelen içgüdüsel bazı yetenekleri vardır: Ağlayabilmek. Şoför arabasını nasıl kullanacağını -birkaç temel manevra dışında doğarken bilemiyor ve iyi bir sürücü olması uzun ve zahmetli bir eğitim sürecinden sonra ancak kısmen gerçekleşiyor. . onu kullanıyor. henüz tıp ve diğer bilim dallarınca bile tam anlamıyla bilinemiyor. Bu sözcük. Bedenimizi bir arabaya. süt istiyor ve elini kolunu hareket ettiriyor olacak. Belki de. gelin sizinle kısa bir sanal yolculuk yaparak. şoför de arabasız var olamıyor.Doğru düşündünüz. Görüldüğü gibi.Öyleyse. insan olarak hem araba. Bence.Olması gerekir. şoförün (bilincin) hem güven içinde yol almasını. Dünyada böbreklerinin nerede olduğunu bilmeyen 900 milyon insan varmış. iç ve dış dünyamızda görünen ve görünmeyen pek çok şeyin farkına varmamıza olanak veren. hem de zaten bir bedel ödememişizdir. Beyne bu özellikleri kazandıran kaynak hücrelerimizdeki genetik şifrelerdir. Geriye sadece şoförün eşyaları. şoför durduğu yerde kalakalıyor. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç. hızı ve parçalarının kalitesi. öğrenmemize. bilincimizi de arabanın şoförüne benzetirsek. Her insan ya da her canlı temel ve “ham” bir bilinçle dünyaya gelir. Buradan anlaşılıyor ki: Acemi şoför (üst bilinç) daha arabasını kullanmayı öğrenmeden önce.

O nedenle.. Bunları formülize ederek şöylece özetlemek istiyorum: Kolektif Bilinç denilen olgu: Biyolojik Bilinç. iki elin toplamı fazladan bir de alkış sesi ortaya çıkarır. İşte ben buna Biyolojik Bilinç diyorum. “Bir elin nesi var. Bunları isimlendirmişiz. bu denklem ( 1 + 1 = 2+ ) şeklinde olmalıdır. Yıldız tozlarından yapılmış. Bu ses. bu gizeme en yalın biçimde işaret etmektedir: Bir bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından fazladır. Sosyal Bilinç olmadan bebeğin Biyolojik Bilinç’i onu toplumsallaştıramaz ve olgunlaştıramaz. Zira. Fakat bu üç ayrı sembol biraraya geldiğinde ortaya kendiliğinden artı bir değer çıkacaktır: Bir yüz resmi. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç toplamının artısıdır. Bebeğin Biyolojik Bilinç’ini iş gören ve üretim yapan bir sisteme entegre edecek olan bir başka dış etkene gereksinim vardır.atomlardan yapılmış DNA moleküllerini oluşturan genler. sadece bir insan kafası değil.. sosyobiyolojik ve kozmik bir canlıdır. ( 1 el + 1 el = 2 el ) şeklinde ifade eder ve bunu doğru kabul ederiz. tanıyoruz ve kullanıyoruz. 64 parça enstrümandan oluşmuş ve diyelim ki Beethoven’in dokuzuncu senfonisini çalan bir orkestranın hiçbir aletinde o senfoni mevcut olmadığı hâlde.. Oysa. ruh sahibi ve düşünebilen bir varlık. Biyolojik Bilinç tek başına fazlaca bir işe yaramaz. ARTILARIN SIRRI -İşte.. fakat capcanlı. tek gözlü.. Türk kültürünün en görkemli müzesi atasözlerimizdir. Bu sistematik bilgilerin işe yaraması için genlerin canlı ve “bilinçli” olması gerekir. O da Sosyal Bilinç’tir. belki de anlayamadığımız tüm fenomenlerin sırrı bu artı sözcüğünde saklıdır. yani gülümsüyor olmasıdır. İki eli matematiksel olarak. Fakat tüm beceri ve yeteneklerine rağmen. O da Kozmik Bilinç’tir. Şu üç sembole dikkat ediniz: 1) Kavis ) 2) Daire 3) İki nokta . tam anlayamadım. ama sayı iki olunca. vücudumuzdaki tüm dokuları ve sistemleri üretme bilgisini taşırlar. aynı zamanda o insanın duygusal hâli. bir “artı değer” olarak ortaya çıkar. Yani kişilik oluşumundaki en etkin faktör toplumdur. iki elin sesi var” özdeyişi. Bunun gibi. yaratıcı ve eşsiz kılması için de Kolektif Bilinç’i tamamlayan üçüncü bir kaynağa gerek vardır.. üç aylık bir bebekten çok fazla bir şey beklenemeyeceği gibi.. kişiyi evrensel. Buradaki artı değer.. Bakınız. bir elde mevcut değildir. . insan. 64 parça alet ruhumuzu okşayan bir müzik parçasını bir artı değer olarak ortaya çıkarır. yetersiz bir bilince sahip demektir. uzak ve yakın dış çevredir. Bu kaynağı kullanamayan bir bilinç. -Özür dilerim ama toplamın artısı ne demek. Ulaşılan olgunluğun..

ama neden cansızlar? Yaşayan tüm canlılar da atomlardan oluşmuş.Efendim.Bir başka önemli örnek daha vermek isterim. tüm evren canlılarla dolup taşardı. embriyon döneminden ölüme kadar sürekli atan bir kalbe. kumaş vs. elektronları atomlara ve atomları atomlara bağlayan güç. Evrenin ve maddenin var olmasını sağlayan dört çeşit güç vardır: . Çünkü uzayda yerçekimi yoktur ve İstanbul kentini üstünde tutan kara parçası. cam. ânîden bir fazlalık olarak yerçekimine sahip oluyorlar. Fiziğe göre. Buradan çıkarılacak önemli dersler ve yorumlar vardır. Şekil: 1 Eğer atomların can verme. demir. küresel bir şekil almaya başlar. boya.Elektromanyetik Güç (Electromagnetism). Yani. biraraya gelen atom ve moleküller. trilyonlarca hücreden yapılmış ama sadece maddeden ibaret olan bir vücuda ve bunlara can veren bir ruha sahip olan insanın artı değeri ise. yerçekimine yine sahip olur ve elmayı kendine çeker. Demek ki çoklukta eşitlik bozuluyor. böyle bir artı değer olduğu inancındayım. O hâlde: Marmara Bölgesini uzaya çıkarırsanız. atom çekirdeğini birlikte tutan ve radyoaktiviteyi sağlayan güç. Peki bunlar da atomdan yapılmış. bir kütlenin yerçekimine kavuşması. yerçekimi kazanacak kadar yeterli kütleye sahip değildir. uzaya çıkarır ve bir uzay aracından üstüne bir elma bırakırsanız. Bu sebepten dolayı uzaydaki tüm büyük kütleler küre şeklindedir ve dönerler. atomların birleşmesiyle ortaya çıkan maddelerdir. Fakat İstanbul’u tüm ilçeleri ile birlikte oyup. Molekül dediğiniz şey. cansız atomlardan oluşmuş DNA molekülünün bir parçasıdır. Marmara bölgesi uzayda öylece durmaz. elma yere düşer.Bedenimizi oluşturan her organ. taş. . .Kuvvetli Güç (Strong Force). ama bu gücün artı bir değer olduğunu biliyoruz. iki elin sesi gibi bir artı değerdir. her doku. . . bilinç denen Kolektif Farkındalık’tır. Bu güçler -bir kuvvetli yapıştırıcı gibi. Şöyle bir örnek verelim: İstanbul’un üstünden uçakla geçerken dışarı bir elma atsanız. Bu fazlalık. Buna ilave olarak. Böylesine karmaşık ve 100 milyar hücreden oluşan bir beyne. hayat yaratma gibi bir yetenekleri olsaydı. isterseniz 3 gruba ayırdığınız Kolektif Bilinç’in önce biyolojik kısmını irdeleyelim. her hücre ve her sistem hücre çekirdeğindeki kromozomlara hapsolmuş genetik şifrelerin eseridir. ancak 200 kilometre çapında bir kara parçasına dönüştüğü zaman mümkün olmaktadır. Çünkü her şey atomdan oluşmuştur: Dağ. Gen dediğiniz şey. su.Yerçekimi Gücü (Gravity). fırça. Bunlardan yerçekiminin nasıl oluştuğunu bilim henüz çözmüş değil.Zayıf Güç (Weak Force).parçacıkları ve atomları birbirine bağlayarak. nasıl oluştuğu henüz bilinmeyen ve bilimin en büyük bulmacalarından biri olan bilincin. atom çekirdeğindeki kuarkları birlikte tutan güç. Küreselleştikten sonra da kendi ekseni etrafında dönmeye başlar. hava. içinde yaşadığımız evrenin ve bizim var olmamızı sağlarlar. İşte ben. Bu da artı bir değerdir. kritik kütle denen büyüklüğe ulaşınca. kütle hâlindeki atomları birbirine bağlayan güç. Biyolojik Bilinç’i biraz daha açar mısınız? BİYOLOJİK BİLİNÇ . bulut. elma havada asılı kalır İstanbul’a düşmez. Peki onlar neden canlı? Farkı .

çok hızlı dönen bir pervanenin içine bir çubuk sokulamayacağı gibi. Ben buna Akıllı Enerji diyorum.Peki. Örneğin.tuz zerresine oranla bir toz zerresi kadar bile olamazlar. Şekil: 2 Atom o kadar küçüktür ki. İşte kubbenin içindeki boşluğa oranla. 100 milyon tanesi bir araya geldiğinde bir toplu iğnenin başı kadar olur. . Bir bilye şeklindeki atomun % 99. . . en küçük atom olan hidrojenin bir tek elektronu vardır ve çekirdek etrafında bir saniyede milyarca devir yapabilir. Atom denilen şeyin özü proton. ... Bu bir yarımküredir. İşte maddenin cevheri bu iş-yapan enerjidir. Bu durumda. Her bir devri değişik bir yörünge çizerek yaptıkları için de.Atomun yapısını zihnimize oturtmadan bu mikroskop ötesi evrenin ne olduğunu ve o esrarengiz yapısını anlamamız mümkün olamaz. her yerde “hazır ve nazır” görünürler.O zaman pek çok okuyucunuzu. evrenin ve kendi yapılarının temelini oluşturan atomların somut bir resmini zihinlerine oturtmalarından mahrum edeceksiniz demektir. Unutunuz.Efendim oraya girmeyelim isterseniz. çekirdeğin etrafını bir koza gibi örecekler ve bir vantilatör pervanesinin dönerken oluşturduğu o bulutumsu görüntüyü sergileyecek lerdir. Bu toz zerreciklerinin aradaki onca boşluğa rağmen çekirdeğin etrafında büyük bir hızla ve her yöne doğru ‘delice’ döndüğünü düşünelim. kendi bilincini daha iyi anlar ve onu daha detaylı analiz etme becerisini geliştirir. nötron ve elektrondur.Teşekkür ederim. atomun çekirdeği ancak bu büyüklükte olur.999’u boşluktur: Bu boşluğun ortasında duran bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında hızla döndüğü için bulutumsu ve titrek bir küre oluşturan elektronlardan oluşmuştur. Enerjinin ne kadar üstün bir bilince sahip olduğunu -Mikroevren dediğimhücrelerimizi ve genlerimizi incelerken görebiliyorum. Bunların özü ise somutlaşmamış. Elektronlar negatif(-) yüke sahiptirler ve sıfıra yakın bir kütleleri vardır.anlamak için -izin verirseniz. Bu sohbetimiz kitap hâline getirilecek. Atomun yapısını iyi anlayan kişi. Şöyle bir berzetme yapalım: İstanbul’daki Sultanahmet Camiî’nin o muazzam kubbesini düşünelim. lütfen devam ediniz. bilgilenmek isteyen sizdiniz.Mikroevren derken neyi kastediyorsunuz? . Hızları saniyede binlerce kilometredir. Elektronlar -çekirdekten 2 bin kat daha hafif oldukları için. saf enerjidir. Bunun tam ortasına havada durabilen bir tuz tanesi koyalım. Okuyucuların atomla ilgileneceğini sanmıyorum. . Bu yarıkürenin bir eşini daha ters çevirerek altına yerleştirelim..atomun yapısından biraz detaylı söz etmek istiyorum. Proton ve nötron olarak bilinen parçacıkların özü kuarklar ve gluonlardır. Çünkü bulundukları yeri kestirmek istediğimiz saniye içinde bile milyarlarca yerde bulunmuş olurlar! O nedenle atomun içine elektron hızından daha düşük bir hızla hareket eden hiçbir şey giremez. . Elde ettiğimiz bu kocaman küre atomu temsil etsin..

Sözgelimi iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşir ve su molekülünü oluştururlar. klorunkinde yedi elektron olduğu için. Çünkü her atom en dış yörüngesindeki elektron sayısını sekize tamamlamak ister. Doğadaki elementlerin birbirinden farklı olmasının nedeni de atomların farklı olmasındandır. bu elektron paylaşımı sayesinde meydana çıkan moleküller ve bunlardan oluşan proteinlerden ibarettir denir. Dolayısıyla evrende somut olarak gözlenen canlı ve cansız her şey enerjinin “donmuş” biçimidir ve kuarklardan oluşmuştur. 6 protonu ve 6 nötronu mevcuttur.Molekül atomların ilginç bir “alışkanlığı” sayesinde oluşur: Atom çekirdeğinin etrafında yörüngeler çizerek dolaşan elektronların tümü aynı yörüngede bulunmazlar. Çekirdek bu yüzden pozitif yük taşır. molekülü ortaya çıkarırlar. Enerji gözle görülmez ve soyut hâldedir. kullandığımız su hâline gelirler. Saf enerjiden oluşan kuarklar birbirlerine çok güçlü bir enerji bağıyla sımsıkı sarılmışlardır. Bu parçacıkların bulunuşuyla atomun yapısı çok daha iyi anlaşılmıştır.Biraz da molekülden bahseder misiniz? . diğer elementlerin dış yörüngelerindeki elektronları koparıp almak veya paylaşmak ihtiyacı ‘hisseder’. Öyle ki. oksijen. Bir yörünge (orbital) yeterince elektronla dolunca. kükürt ve fosfat atomlarına gereksinim vardır denir. Örneğin en basit element olan ve oksijenle birleşerek içtiğimiz suyu oluşturan hidrojen atomunun sadece bir elektronu ve bir protonu vardır. . Bu da radyoaktivite dediğimiz radyasyona neden olur. Bu moleküllerin milyonlarcası da birleşerek. gümüşün başka. Proton pozitif yüklüdür. Bir okyanusta kaç bardak su varsa.Evet. nitrojen. Çünkü elektronlar yüksek hızlarından dolayı güçlü bir merkezkaç kuvveti oluştururlar ve bu çekim gücüne karşı koyarlar. hayvanların. Bir başka örnek de tuzdur: Sodyum atomunun dış yörüngesinde bir elektron. Çekirdeği oluşturan iki tür parçacık (partikül) vardır. Nötron yüksüzdür. yüksek ısı ile yanan taş kömürünün atom enerjisi. ama somutlaşarak maddeye dönüşme özelliğine sahiptir. Çekirdeğinde 83 adetten fazla proton bulunduran atomlar kararsızdırlar. Bu enerji olmadan hiçbir molekül canlanamaz.. Bu sayede. Atomun içinde büyük miktarda enerji depoludur. Ana hatlarıyla atomun tasarımı budur ama her atom birbirine benzemez. Bu istek yüzünden. Fakat bilimsel tahminlere göre. Yani evrenin . Fakat. Canlıların temel hammaddelerinden olan karbonun 6 elektronu. üç teki de nötronu oluştururlar. Oksijenin atomu başka. Ve tüm insanların. . Bu yüzden negatif (-) yüklü elektronları kendine doğru çeker. dışında başka yörüngeler oluşur. nötron ve proton. hidrojen. benim Biyolojik Bilinç dediğim akıllı enerjidir. bitkilerin ve mikro organizmaların maddî vücutları. en az iki elementin farklı atomları birleşerek. evrendeki en güçlü çekim kuvvetidir. bir bardak suda o kadar molekül olduğu söylenebilir. Tek hücreli ilk canlının tuzlu suda ortaya çıktığı savunulur ve canlı hücrelerin oluşması için su ve tuz ile birlikte dış yörüngeleri ”elektron açlığı” çeken karbon. evrendeki soyut ve maddeleşmemiş enerji miktarının ancak yüzde 10’u kadardır. Radyoaktif ve en ağır madde olan uranyumun atom ağırlığı ise 238’i bulur. Kuarklar var.Atom çekirdeği pozitif (+) yüklüdür. bu düşüncelerde gözden kaçan şey. normal hâlde yanarken çıkardığı enerjiden 3 milyon kat daha fazladır. ama tamamen çekemez. Bu.. hayat kazanamaz ve hiçbir gen iş göremez.Peki atomun hemen hemen tüm ağırlığını oluşturan çekirdek neden bu kadar ağırdır? Nötron ve protonların içinde başka şeyler mi var? . Kuarklar üç çifttir ve üç teki protonu. uranyumun daha başkadır. Çok ağırlaştıkları için parçalanabilirler. milyarlarca yıldız kümesini meydana getiren onca somut enerji. Bu nedenle karbonun atom ağırlığı (çekirdek ağırlığı) 12 kabul edilir. bunlar yan yana geldiklerinde ayrı durmaya dayanamazlar ve birleşerek tuz molekülünü yaparlar.

hayatın döllenme ile başladığına inanırlar. bunların çok ötesinde gelişmeler yaşanacağını görebiliyorum. ona doğru hızla yüzmeye başlarlar. Einstein yıllar önce bir kural koydu ve “hiçbir şey ışık hızından (300. pek çok soyut kavramın. Bu yumurtalar rahime girecek spermleri 4-5 gün bekledikten sonra ölürler. Eğer rahimde sperm varsa. 1905 yılından beri bilim adamları bu kuram çerçevesinde düşünüyor ve araştırmalar yapıyorlar.Bu bilinci daha yakından tanımak için genlerin yaptıkları o olağanüstü işlerden söz eder misiniz? Örneğin hayat ne zaman başlıyor: Döllenmenin başladığı anda mı. ana rahminde kalbin atmaya başlaması ile mi. yoksa doğum anında mı? HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR . somut bir yöntem olduğu için herkese öneriyorum. sizi bu inanca götüren etken nedir? .Döllenme sürecinin o gizemli mekaniğini bilen herkes bu kanaate kolayca varır. çünkü rahim duvarındaki salgılar minik spermler için bir deniz gibidir. ruhun ve hayat denen canlılık sebebinin temelini bu yüzde 90’lık. Her kız çocuğu. Bu zemin enerji olmalıdır. Bu durum adetten kesilinceye kadar yaklaşık 400 kez devam eder. Ama bu süre boyunca. Döllenmiş yumurtaya ulaşıncaya kadar ana rahminde gelişen olayları detayları ile öğrenen bir insanın.yüzde 90’ı Karanlık Madde (Dark Matter) denilen bir enerji türünden oluşmuştur. Bence. . 200 yıl sonrasının dünyasını ve bilinç düzeyini hayal ettiğimde. . Ama belki yarın.. O nedenle. O nedenle ben. Bunun tam olarak ne tür bir enerji olduğu ve nerede bulunduğu henüz anlaşılmış değildir. Yüzme diyorum. hayatın o anda başladığını kabullenmekten başka seçeneği kalmaz. Benim de inancım budur. .O gelişmeleri sizin ağzınızdan dinlemek isterdim.. İşte ben asıl buna Doğal . Bir benzetme yapalım: Rahimdeki kalın sıvıların içinde yüzmek. kalın sıvılardır. spermleri haberdar etmek için “ben buradayım” dercesine rahime birtakım salgılar gönderirler. belki de 100 yıl sonra bu kural da değişecek ve yeni hız limitleri ve dalga boyları keşfedilecek mutlaka. Ergenlik çağına gelen kızların yumurtalıkları her ay (25-40 gün) bir veya birkaç yumurtayı dölyatağına bırakmaya başlar. fakat evrendeki Kozmolojik Sabit’in tamamlanması için bir “boşluk enerjisi” olması gerektiği hesap edilebilmektedir. çünkü insanoğlu hayal ettiği her şeyi bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen yaratıcı bir farkındalığa sahiptir. 100 milyon tanesi ancak bir tatlı kaşığını dolduracak kadar küçük olan spermlerden güçsüz olanlarının hepsi hayatlarını yolda kaybederler. bu mutlaka gerçekleşecek demektir.. Bu yaratıcı bilinci de hücrelerimizdeki genlerin yaptığı o inanılması güç ve maharetli işlerde açıkça görebiliyorum. Ve ben bunu hayal edebiliyorsam. yumurtalıklarında bekleyen bir-iki milyon yumurta ile dünyaya gelir. Çünkü bunca bilinmeyene doğru yol alırken ayağımızı basabileceğimiz bir zemin olması lazımdır..Memnuniyetle. ruhun embriyona girişi ile mi. tezahürlerini bilemediğimiz enerjide aramak gerekir. Fakat bu salgılar spermaya zamk gibi gelen. Mersin’den Kıbrıs’a zamk dolu bir denizde yüzerek gitmek kadar zor bir uğraştır. tüm maddeötesi ve ruhsal fenomenleri enerji temeline indirgeyerek irdelemeyi.Bu konuyu merak edip araştırmış insanların birçoğu.Peki.000 km/saniye) daha hızlı hareket edemez” dedi. rahim iç duvarına tırmanarak. . işte o zaman dünyanın en anlamlı ve en büyüleyici yarışı başlar: Yumurtanın varlığından haberdar olan spermler.

Ayrıca. onu sezgilerin. “sevgilisi” yumurta çekirdeğine kavuşmak için. hem de yumurta çekirdeğini ölümden kurtarır. Bu “evlilik” bir insan ömrü boyunca süren ve belki de en mutlu ve en üretken bir birlikteliği başlatır. başlamış bir yaşamın devamı ve sürekliliği içindir.Teşekkür ederim. Açılan “kapıya” en yakın sperm içeriye çivileme bir dalış yapar. Fakat cinsiyet hücreleri olan yumurta ve spermde sadece 23 tek hâlinde bulunurlar. kalp ne zaman atmaya başlar? . duyguların ve hatta düşüncenin oluştuğu bir merkez durumuna getirmiştir. Aynı amaç 4-5 günlük ömre ve spermalardan 85 bin kez daha büyük cüsseye sahip olan yumurta için de yaşamsal önem taşır.. oksijen.. hem spermayı. Dışarıda kalan spermlerin kaderi artık bellidir: Ölüm. yarışı kazanıp. glikoz ve protein ihtiyaçları artar.. Fakat kalp atışı döllenme kadar zor ve .Seleksiyon derim: Güçsüz spermleri ayıklama sınavı. İşte. Hele sizin gibi. o kalp ve nabız atışı durunca ölüm geldiğine göre. Kalp.. bir sonuca ulaşmak için kurduğunuz mantık zincirinde bir halka olması kolaydır.. itiraf etmeliyim ki ben de üçüncü haftayı hayatın başlangıcı olarak kabul ediyordum. ... en romantik ve en anlamlı eylem başlar: Yumurta çekirdeği spermaya doğru bir koşu başlatır ve iki “sevgili” hücrenin tam ortasında -eski Türk ve Amerikan filmlerinde olduğu gibi. Bunlar her hücremizde aynı sayıda ve aynı yapıdadırlar. Salgıladıkları bir kimyasal sayesinde rahim kaslarını uyarır ve açılıp kasılmalarını sağlarlar ve bu hareket sayesinde ilerlemelerini kolaylaştırırlar. Fakat spermlerin bir yeteneği daha vardır: Denizde gidiş yönüne doğru dalga yaratmak. Kaybetmenin cezası ölüm olan bu maratonun finali şöyle gerçekleşir: Dışarıdaki “yalvarışları” ve “kapı çalmaları” hisseden yumurta çekirdeğindeki genler hemen bazı enzimler ürettirirler. bu konuya ilginiz büyük. ne zamandır? . Böylece. Böylece bir fermuarın iki yarısı gibi dizilmiş X ve Y-kromozomları birleşerek.. O nedenle. Başlangıçta 2 gözlü bir tüp şeklinde olan bu “ilkel” kalbin birdenbire bir nabız hareketi kazanması da son derece gizemli ve akıllara hayret veren bir oluşumdur ama bu atış hareketi yaşamın başlangıcı değil. açılan delik kapatılır. zor bir konuyu basite indirgeyen birini bulmuşken. Çünkü tarihten beri kalbe gösterilen teveccüh. Çünkü onun da yaşaması için spermanın baş kısmındaki diğer 23 Y-kromozomu ile birleşmesi gerekir. bu kez yine zamk gibi kalın sitoplazma içinde son bir depar atmak zorunda kalır. Çünkü. zarı yırtmak için bir kılıçbalığı gibi birbiri ardından sortiler yapan ve “lütfen beni içeri al” dercesine adeta yalvaran on binlerce spermden sadece bir tanesi amacına ulaşır. Ama o anda belki de mikrokozmostaki en zarif. 80 milyonda bir ihtimalle. Şampiyon sperm. Aynı salgıyı yumurta da salgılar ve spermlere yardımcı olur. Ve aceleleri vardır çünkü ömürleri sadece 2 veya 3 gündür. Ortalama. Hayatın başlangıcı bu an değilse. Bu maddelerin onlara ulaşması için bir kan dolaşım sistemine gerek vardır. Bu enzimler hücre zarını eriterek küçük bir delik açarlar. yumurtanın etrafında “dört dönen”.sarmaş dolaş birleşirler. yeni bir hayat anlamına gelen 23 çift kromozom formuna girerler.Bu açıklamalardan önce. döllenmeden 21-25 gün sonra atmaya başlar. yumurtaya ulaşabilen güçlü ve sağlıklı spermler onu delmek ve çekirdeğindeki diğer 23 tek X-kromozomu ile birleşmek isterler..Sizi bu kanıya ulaştıran başka nedenler de vardır mutlaka... Döllenmiş hücre birbiri ardından bölünmeye ve çoğalmaya başlar. O nedenle..Yüzünüzdeki ifadeden anlıyorum ki. Amaçları ölmeden önce belki de 80-90 yıl sürecek yeni bir hayata kavuşmaktır. Biyolojik varlığımızı oluşturan kromozomlarımız 23 çifttir.. yaşam enerjisinin orada vücuda girdiğini düşünüyordum.. Ve sonra misafirin içeri girmesiyle. en hızlı gelişen organ kalptir ve ondan çıkan damarlardır.Peki. . Hücreler çoğaldıkça. .Haklısınız. .

önemli bir fonksiyon değildir. Şöyle ki: Konuşmamın başlangıcında sözünü ettiğim artıların sırrı kuramına geri döndüğümüzde, çok sayıda hücrenin bir araya gelmesiyle oluşan artı değer; bu nabız atışı olmaktadır. Bu durum diğer bütün organlar için de geçerlidir. Belli bir hücre sayısına ulaşan böbreklerin ânîden ayrıştırma ve süzme işine başlaması ya da çocuk doğar doğmaz akciğerlerin ilk nefesini alması da kalp atışı kadar mucizevi bir artı değerdir. Ve ayrıca bazı genlerin zamanı gelince açılması, yani biyolojik saatin tam vaktinde alarm zilini çalması da doğaüstü bir bilincin eseridir. Bakınız, kanda mikrogramlarla ölçülen bazı büyüme hormonları vardır. Bunlar çok salgılanırsa kişinin cüssesi büyük; az salgılanırsa küçük olur. Büyüme 26-27 yaşına kadar gittikçe azalarak devam eder. Büyümenin o yaşta durması da. bu zamanölçer akıllı bilincin bir eseri olmak zorundadır. - Efendim, aklıma bu noktada gelen bir soruyu sormadan bu konuyu

kapatmak istemiyorum: Ana rahmindeki süreçte oluşan beyin, çocuk doğmadan önce düşünmeye başlıyor mu? Düşüncenin kendisi de artı bir değer olabilir mi?
DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN - Birlikte düşünelim... Döllenmiş yumurtanın ilk 14 günlük hâline zigot, sonraki 42 günlük şekline de embriyon denir. 56 günlük embriyon, bakla büyüklüğünde minyatür bir insanı andırır. Bu devreden sonraki minik insana da fetus adı verilir. Fetus 3 santimetre uzunluktan 50 santimetreye 7 ay içinde ulaşır ve 9 ayda 1400 kat büyüyüp, 3 kiloyu geçmiş olarak doğar. 38-39 hafta süren bir değişim ve gelişim sürecinden sonra, üst beyni (korteks) boş, alt beyni yarı dolu bir canlı olarak ilk nefesini alıp, anne kokusu ile tanışır. Yapılan son araştırmalar, bebeğin ana rahmindeyken de bazı duyularını kullandığını göstermiştir. Bu sayede bebeğin beynine dış dünya ile ilgili bazı bilgiler kaydolur. Örneğin, nasıl ki annesinin kalp atışlarını duya duya bir ritim hissine sahip oluyorsa; dışarıdaki sesli müzik parçalarını dinlediği zaman da notaların farklı tonları olduğunu ayırt edebilme becerisine kavuşur. Fakat merak ettiğiniz o düşünce sürecine girmesi henüz gerçekleşmemiştir. Ama ana rahminde öğrendiği “bilgileri” doğduktan sonra gelişen düşünce sisteminde kullanacaktır. Çocuk düşünme yeteneği ile doğar. Bu yetenek Biyolojik Bilinç’in en önemli ögesidir. Ve canlı hücrelerdeki o yaşam bilinci sayesinde çalışıp iş gören DNA moleküllerinde bile mevcuttur. Fakat düşünme yetisi buğday tanesinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği evrelerde olduğu gibi, doğduktan sonra gelişmek için çok şeye gereksinim duyar, çünkü henüz hamdır. Bunların başında, 5 duyu aracılığı ile dış dünya hakkında alınan bilgiler, bu bilgilerin kavram olarak isimlerinin öğrenilmesi ve bunların anadili vasıtasıyla anlatılır hâle getirilmesi vardır. Yani, olgunlaşmamış olarak doğan düşünce yetisi bir anadil olmadan gelişme olanağı bulamaz. İşte, insan beyni için en önemli şeylerden biri olan dil öğrenme ve konuşma işi de büyük çapta korteksin marifetidir. Ben buna üst beyin diyorum. Genlerimizin dış dünyadan topladığı yararlı bilgileri kromozomlara kodlayarak yerleştirmesi çok yavaş işleyen bir sistemle gerçekleşiyor: çünkü bu bilgilerin, bireyin üremesi ve yaşaması için gerçekten işe yarayıp yaramadığını yüzlerce kez test ettikten sonra karara bağlıyor ve sınavı geçenleri bünyesine alıyor. Oysa, insanın değişen iç ve dış koşullara anında yanıt vermesi gerekiyor bazen. Verilecek anî bir karar kişinin yaşamını kurtarabiliyor. Geç kalındığında bunun bedeli ölüm olabiliyor. Öyle görünüyor ki: Doğa, bu bilgi alma ve kullanma işini daha hızlı sağlamak ve

saniyelik refleksler gösterebilmek için, genlerden daha pratik olan bir cihaz icat etmiş: Beyin... Böylece genler ve beyin kapsamlı bir koordinasyon içinde çalışarak, beyni olan canlıları daha etkin ve daha aktif kılmışlar. Örneğin genler, ateşin yakıcı olduğunu haber verecek sinir sistemini yapıyor; beyin de bu sayede ateşten uzak durulmasına karar verip, organları ânîden harekete geçiriyor. İçgüdü ile düşünce arasındaki nüans da burada kendini gösteriyor. İçgüdü: Genlere yerleştirilmiş doğal bilgidir ve davranışlarımızı oluşturuyor veya etkiliyor. Düşünce: Dış çevreden öğrenilen bilgilerin harmanlanması sonucu oluşuyor ve davranışlarımızı değiştirmeye yarıyor. Toplumdaki genel kanı; içgüdünün kötü ve “geri” bir duyum, düşünceninse iyi ve “ileri” bir yetenek olduğudur. Fakat bu yanlış inanç artık değişmek zorundadır. Genetik şifreler birer birer çözüldükçe, içgüdülerin en az düşünce kadar hayati önem taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır. - Efendim, bizi biz yapan organ olan beyni daha iyi tanımak için, üst ve

alt beyin hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
ÜST BEYİN - Memnuniyetle... Herkesin beyni vücudunun yüzde 2’si büyüklüğünde ve iki yumruğu kadardır. Üst kısmı ceviz içi gibi buruşuktur. Beyin Kabuğu da denen bu bölüm, sadece insanlarda vardır ve beynin yüzde 28’i büyüklüğündedir. Açıldığı zaman orta büyüklükte bir mendil kadar olan bu tabaka, insanın bu denli çaplı düşünceler üretmesini sağlayan bölümdür. Korteksi söküp çıkarırsanız, insan ilkel bir canlıya dönüşür: Konuşamaz, düşünemez ve üretemez. 30 milyar kadar sinir hücresinden (nöron) ve milyarlarca Glia hücresinden oluşan korteksin faaliyetlerinin yüzde 90’ı sadece iki organa ayrılmıştır: Eller ve ağız. Öyle ya; ellerimizi bu kadar maharetle kullanamasaydık, bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeye ulaşmamız mümkün olur muydu? Beyin, 17 bin kadar sinir hücresinden yapılmış bir “kablolu devre” sayesinde ellerle ve 10 parmakla sürekli haberleşir, son derece hassas duyumlar alır ve geri gönderdiği sinyallerle parmaklara en hassas işleri yaptırır. Bir keman üstadının gözlerini kapayarak, binlerce notadan oluşmuş bir konçertoyu hatasız çalabilmesi, başka nasıl gerçekleşebilirdi ki? Gözlerimizin bile seçemediği bir şırınga iğnesinin upuzun deliğini açabilmemiz, ancak bu gelişmiş parmak hassasiyeti sayesinde mümkün olmaktadır. Ellerinizi iki yana bağlayıp birkaç saat dolaşırsanız, ne denli yarım adam durumuna düştüğünüzü daha iyi anlarsınız. - Bu durumda, Karl Marx’ın “emek en yüce değerdir” demesi boşuna değilmiş

demek.
- Evet, ama Marx madalyonun bir yüzünü görmüş. Diğer yüzünü de Descartes görmüş ve “bizi insan yapan dilimizdir” diyerek büyük bir gerçeği yakalamış. Ağzımızın iki önemli işlevinden birisi yaşamak için beslenmek, diğeri de konuşmaktır. İnsan dilsel ögeler ve konuşma yeteneği sayesinde düşünebiliyor ve kültür oluşturuyor. Kavramların birer ismi olmasaydı, onları zihinde harmanlamak anlamına gelen düşünce de olmayacaktı ya da en ilkel hâliyle kalacaktı. - O zaman bilinç dediğimiz farkındalık da olmayacaktı belki... - Hayır, olurdu ama hayvanlarınki gibi temel bir farkındalıkdan öteye gidemezdi. Ben esasen ellerin ve dilin, beyin için bu kadar önemli olmasının ana sebebinin alet yapmak veya konuşabilmek değil, bir “üstün bilinç” yaratmak amacından kaynaklandığı inancındayım. Üstün bilincin üstün olmasının bir başka nedeni de geç işleyen evrimsel adaptasyon kurallarına uymaması ve sürekli başkalaşmasıdır. Bu sayede anlık veya günlük evrimler yaşar ve hızlı bir şekilde üst evrim basamaklarına yükselir.

Bu mantık zincirinin sonucu olarak şu çıkarımı yapabiliriz: Beyin Kabuğu, farkındalık düzeyinin yükselmesinde çok büyük rol oynar ve bizi diğer canlılardan ayıran pek çok özelliğe sahip olmamızı sağlar. - Korteksin önemi belli oldu, ama alt beynin önemi daha mı az acaba? ALT BEYİN - Aslında, beyne bir bütün olarak bakmak gerekir; çünkü beyin hücreleri sürekli olarak birbiriyle bağlantılar ve düşünce devreleri kurarlar. Sağ yarımküre, sol yarımküre ile; alt beyin, üst beyinle sürekli iletişim hâlindedir. Beynin yüzde 72’sini alt beyin oluşturur ve 70 milyar kadar hücreden oluşmuştur. Korteksi “iyi” tanımamıza rağmen, alt beyni daha az tanıdığımız bir gerçektir. Fakat vücudumuzdaki organlarla sürekli iletişim hâlinde bulunduğunu ve bir kumanda merkezi görevi gördüğünü biliyoruz. Psikoloji biliminin ortaya çıkışı ile başlayan bilinçaltı, alt benlik, ve süper ego gibi kavramların da bence alt beyinle sıkı bir ilişkisi vardır. Bunun ötesinde; telepati, altıncı his, telekinezi, teleportasyon, sezgi, önsezi, Duyular Dışı İdrak (Extra Sensory Perception) ve hatta inanç gibi olgular bile alt beyinde ortaya çıkıyor olabilir. Bazı ruhsal özelliklere sahip olmamızın kaynağı da bu bölüm olabilir. Daha ileri giderek, içimizdeki Tanrı’yla konuşurken, alt beyinle sohbet ettiğimizi ileri sürmek bile saçma olmayabilir. Hatta belki milyarlarca yıllık evrimin tarihçesini bile bir gün alt beyinden okuyabiliriz. Eğer bu tarihçe genetik şifrelerimize kayıtlıysa... IQ testlerinin terk edildiği ve bunun yerine EQ (duygusal zekâ) testlerinin uygulanmaya başlandığı çağımızda, bu önemli zekâ türünün bile alt beyinin fonksiyonları arasında yer aldığı gitgide büyük kabul görmeye başladı. Bunun ötesinde, ruhsal zekâ ile uğraşan bilim insanları çıktı ortaya. Vücudun yaşaması bakımından alt beyin için olmazsa olmaz diyebiliriz. Bu açıdan bakınca, alt beyin, üst beyinden çok daha önemli işler yapan bölümdür; fakat düşünen insan hakkında konuşuyorsak; üst beyin için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

- Efendim, Descartes insanı bir “sosyal hayvan” olarak görmüş, Freud ise insanı kendi beyninin eseri kabul etmiş ve “Anatominiz kaderinizdir” demiş. Sizce hangisi haklı?
GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER - Bu zor görünen sorunun yanıtı çok basit: İkisi de elmanın birer yarısını görmüşler. Yani insan hem içinde yaşadığı toplum kültürünün, hem de genetik şifrelerinin eseridir. Yani insan sosyobiyolojik bir canlıdır. - Önce biyolojik yönü ile başlayalım isterseniz: Biliyorsunuz genetik şifrelerimiz,

1953 yılından beri yapılan çalışmalar sonucunda çözüldü. Bu sonuç bize insan hakkında neler öğretiyor?
- Özür dilerim ama bu konuyu iyi takip etmediğiniz sorduğunuz sorudan anlaşılıyor! Henüz bir şey çözülmüş değil, sadece 23 çift kromozom içine sıkışmış 3035 bin kadar genetik dizilimin haritasını çıkardık, o kadar. Bunların tüm şifrelerini filân çözmüş değiliz. Yani sadece DNA molekülleri üzerindeki genlerin sıralanma ve diziliş biçimlerini belirledik ve ne tür bir “alfabe” kullandıklarını görmüş olduk. Bu bilgi ne işe yarar? Bu, bir insanın kromozom veya DNA yapısını diğer insanların ve canlılarınki ile karşılaştırmaya ve farklılıkları veya benzerlikleri görmeye yarar. Ayrıca, artık kimlik kayıtları belli olan genlerin hangi işleri becerdiklerini yavaş yavaş öğrenmeye yarar. Fakat sorunuzda sözünü ettiğiniz ve şimdiye dek sadece yüzde 5 kadarı çözülmüş olan genetik şifrelerin tümünün deşifre edilmesi için, süper

‘düşünen moleküller’dir. Şekil: 3 . Hiç durmaksızın hummalı bir faaliyet içinde olan hücre çekirdeği “büyük sırlar”ın gizlendiği kumanda merkezidir. bu 23 çift molekülde saklıdır. fosfat. gereken proteinleri üretir. Kromozom dediğimiz şey. Farklı farklı yapılarda olabilen hücrelerin dışı. yine zarla kaplı bir çekirdeği vardır. askerlere yapması gerekeni emreden kumandanlar gibi. tahminen 30-35 yıl daha çalışmamız gerekmektedir. hücreyi yöneten. hücrenin işleyişini sağlayan ve adına “cihaz” diyebileceğimiz bazı yapıtaşları da sitoplazma içinde yüzerler. enzim. Ribozom. amino asit gibi maddeler bulunur. doğuma kadar devam eden süreçte bir tek yumurta hücresini mükemmel bir insan yavrusu hâline getiren bilgi ve “teknoloji”. hücreye durmadan emirler gönderirler. Dış zar ile çekirdek arası sitoplazma denilen bir sıvı ile doludur. Ayrıca. 2 metreye yakın bir uzunluk elde ederiz. Hücrenin genellikle ortasında yer alan. Retikulum. Şekil: 4 Bir tek hücre çekirdeğindeki tüm DNA moleküllerini açarak yan yana koyacak olursak. değiştiren ve kopyalayan “emirler”i. Ribozom. Yüzde 70’i su olan bu sıvının içinde tuz. DNA’lar bir bilgisayarın programları gibi önceden programlanmış. milyarlarca kilometre bir uzunluk demektir. Yani. bu genetik şifreler tayin ederler. Mitakondri. Hemen hemen her canlı hücrede bulunan DNA’lar hücrenin kendi kopyasını yapma bilgisine de sahiptirler. dünyanın çevresini milyonlarca defa .açılarak. Vücudumuzda trilyonlarca hücre var. Golgi Cisimciği. Siyah bir toplu iğne başına benzeyen çekirdekte. yenileyen. ince. gözümüzün ve saçımızın renginden tutun da beynimizin ve diğer tüm organlarımızın yapısına kadar bütün biyolojik karakterimizi ve hatta kişiliğimizin bazı parçalarını. kromozomu denen yapıları oluşturmuştur.bilgisayarlar bir sürpriz yapmazsa.Efendim. Her hücrede 2 metre DNA demek. ısı üretme işini yürütür. Örneğin Mitakondri bir soba gibi çalışıp. genlerin gönderdiği protein yapma şifrelerini çözer ve tRNA denen transfer RNA moleküllerinin taşıdığı amino asitleri zincir gibi dizerek. protein. mRNA denen mesajcı moleküller aracılığı ile çekirdek dışına gönderirler. Sperm ve yumurtanın birleşmesinden başlayarak. anne ve babadan gelen özellikleri taşıyan 23 çift kromozom bulunur.Burada da önümüze yine astronomik rakamlar çıkıyor. derinliklerimizdeki Mikroevrende olup bitenlerin resmini zihnimize daha iyi oturtmak için hücrelerimizin yapısını da kısaca anlatır mısınız? HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER . esnek ve yarı geçirgen bir zarla kaplanmıştır. Bunlar bilgi dolu şifrelerdir ve döllenme anından ölünceye kadar sürekli. Sentrozom gibi isimleri olan bu cihazlar çok önemli görevler yüklenmişlerdir. uzun bir DNA molekülüdür (DeoksiriboNükleikAsit). şeker. Bu. Bu uzun molekül bükülmüş bir merdiven şeklindedir (çift sarmal/double helix) ve bir makaraya sarılmış iplik gibi üst üste sarılarak.

Genetik yapıyı anlamayan insanlar.. Bunlar farklı yapıları ve görevleri olan küçük moleküllerdir ve çiftleşerek. .Her bölümde binlerce hikaye (Gen) . Oturduğunuz 100 metrekarelik bir dairenin her yerini tavana kadar nohutla doldurursanız. bir saatin 32 yıl sürekli tıklaması gerekir.Her paragrafı oluşturan binlerce kelime (Kodon/Codon) .23 bölüm (Kromozom) . Bize DNA’nın ve genetik şifrelerin teknik yapısını daha detaylı anlatır mısınız? DNA’LARIN YAPISI . 1 milyara ulaşmak için. Ömrünüz yetmez! . bir haritasının çıkarılması bile yıllar sürmüştür. bundan böyle sık sık duyacakları “genetik şifreler” ifadesine sürekli yabancı kalacak ve bir anlamda genetik cehalet yaşayacaklardır. Bir başka benzetmeyle şöyle diyebiliriz: DNA’ların dili dünyadaki tüm dillerin toplam kelime hazinesinden ve kavram zenginliğinden daha zengindir. haklısınız. dediğim gibi tahminen 30-35 yıllık ilave bir bilimsel araştırma gerektirecektir.Nükleotid nedir? . ancak 1 milyar adet nohut depolamış olursunuz. Bu ansiklopedide bir milyar kelime ve 3 milyar harf vardır Bu da elimdeki şu kitabın 5 bin kopyası demektir. Biyolojik tüm özelliklerimizi belirleyen ve canlı kalmamızı sağlayan DNA’nın yapısı çok karışık olduğu için. Saniyede bir defa tıklayan sarkaçlı bir duvar saatinin 24 saatte sadece 86. siz hiç durmaksızın. makine gibi sayamazsınız. Evet. uyumak ve çalışmak zorundasınız.Şaka ediyor olmalısınız! .000 eder. Demek ki: 3 milyar harften oluşmuş genetik şifreler. Hücre çekirdeğindeki DNA’ların toplamına İnsan Genomu denir. hidrojen. Yaptığı işlerden hangi bölümünün sorumlu olduğunu bulabilmemiz için de.. karbon. O nedenle herkesin bu konuyu iyi anlamasında büyük yarar var. 21’inci yüzyılın en önemli teknolojisi DNA teknolojisi olacak deniyor. Bunun için de bazı terimlerin ne anlama geldiğini bilmek gerekiyor.Sanıyorum 15 günde sayarım. Bedenimizi yapan ve şu anda konuşabilmemizi sağlayan bazlar 4 türdür: Adenin. “Kodon” denen bu kelimeler..Ondan önce Baz Çifti nedir. Temel maddeleri şeker.Yanıldınız.Hiç şaka değil. her biri bir bilgiyi sembolize eden 3 daire dolusu nohut kadar devasa bir bilgi bankasıdır. . çünkü DNA’nın en temel yapısı bu bazlardır.ben de size bir soru sorayım: Birden başlayarak 1 milyara kadar teker teker saymak ne kadar zamanınızı alır? . Çünkü genetik kelimelerin tümü sadece 3 harften oluşmuş kelimelerdir.dönebilecek veya güneşe 500 defa gidip gelebilecek bir uzunluktur. Sitozin (Cytosine) ve Timin.400 kez tıkladığını biliyor muydunuz? Bu sayı bir yılda 31. tuz. Üstelik onca bilgi şifrelenerek yazılmıştır. azot ve fosfat olan DNA’ların nasıl çalıştıklarını anlamak için. İnsan genomunu bir ansiklopediye benzetirsek. Guanin. ayrıca günlük yaşamda sürekli kullandığımız milyar rakamının büyüklüğünü vurgulamak için -izninizle. milyar rakamı çok büyük bir rakamdır. önce hangi bölümlerden oluştuklarını bilmeliyiz. Kaldı ki. merdiven şeklindeki DNA molekülünün . oksijen. Burada.Efendim. karşımıza: .536. . 3 tane Nükleotid’in birleşmesiyle oluşan ünitelerdir.Evet.Her kelimeyi oluşturan 3 harf (Baz Çifti/Base-pairing) çıkar.Her hikayede binlerce paragraf (Exon) . ona bakalım.

ayakların uzunluğu. Şimdi İstanbul’u düşünelim ve bulutlara kadar yükselip. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. ömür boyu hücrelerin yapması gereken işlerin bilgisi de genlerde saklıdır. Bunlar gözlerin rengi. koşullar uygun olduğu zaman kendi fotokopisini alabilen ve kendi kendini okuyup.basamaklarını oluştururlar. yani birkaç Exon’dan oluşmuş DNA’nın bir bölümüdür. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. değil mi? Bu direkler de şeker. okuma işine de Tercüme denir. okuduğu emirlerin gereğini yapan son derece akıllı bir kitap gibidir. Tercümeyi RNA denen moleküllere ve Ribozom denen protein . Tabiî. kendine hayran bırakmaktadır. bir hücrede o kadar eylem vardır ve bunların çoğunu DNA’lar gerçekleştirir. Bir başka benzetmeyle. Şekil: 5 Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. Kelimelerden oluşan paragraflara ise Exon denir. ellerin büyüklüğü. DNA’lar da o kadar ‘düşünce’ üretmektedirler. İşte. bu kenti kuşbakışı izleyelim: Bu büyük şehirde ne kadar insan faaliyeti ve araç hareketi varsa. “C” ise mutlaka “G” ile çiftleşir. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. Kitap benzetmesi aslında genetik şifrelerin gerçek yapısını anlatır. İşte. işin daha başındayız. bebeğin cinsiyeti gibi tüm biyolojik niteliklerimizi belirleyen bilgilerdir. Biraz açar mısınız? . Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. birbirlerine çok sadık eşler gibidirler. çünkü genlerin verdiği emirler sayesinde üretilen proteinlerin ne tür işler becerdiklerini daha teker teker anlamamız gerekmektedir. bakalım bizi hangi sürprizlerle tanıştıracak gelecek 2-30 yıl içinde. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. dünyadaki tüm hareketlilik ve insanların tüm düşünceleri ne kadarsa. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. Zira genetik paragrafların her biri kitaplardaki paragraflar gibi bir anlam içerir ve bir görev veya iş emri ifade eder. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek.Bu genetik tercüme işinin nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Bu fotokopi işine Kopyalama. bir insan vücudundaki hücrelerin faaliyetleri de o kadardır denilebilir. Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. . 23 çift kromozom içinde bu genlerden yaklaşık 30-35 bin tane mevcuttur. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. böbreklerin şekli. İşte bu eşlere Baz Çifti denir. birkaç paragraf. Ayrıca. Kentte yaşayanların beyinleri ne kadar düşünce üretiyorsa. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. İşte gen dediğimiz şey. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. değil mi? Bu direkler de şeker. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. kemiklerin kalınlığı. Bunlardan “A” her zaman mutlaka “T” ile birleşir. Yani bunlar. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. Bunu araştırmak için başlatılan Proteom Projesi. tüm akılları hayrete düşürüp. Genler birkaç paragraf uzunluğunda oldukları için bir anlam ifade ederler. İnsan genomu. İnsan vücudunu inşa eden ve mükemmel çalışmasını sağlayan maddesel yapının. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. böylesi bir sistemi kurabilmiş olması.Memnuniyetle. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur.

. U dediğimiz bazlar da birer amino asittir.C moleküllerinden oluşuyordu.. Onlar nasıl oluşuyor? . ribozom 20 harfli bir alfabe kullanıyor. engelli diye adlandırılan insanları çarşıda pazarda pek görmezsiniz. Ama bunlar vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sırasında üretimi hızlandırmak için katalizör görevi yaparlar.5 milyar insanın yaklaşık yüzde 6’sında doğumdan önce ciddî mutasyonlar gerçekleşmiş. körlük. gibi deformasyonlar oluşmuştur.T. A. A. öyle mi? . T. sağırlık. b. mRNA’nın üzerinden kayarak geçer ve körlerin Mors alfabesini parmaklarıyla okuduğu gibi. o zaman ortaya farklı bir protein çıkar. Hazır protein aldığımız zaman ise bunun türünü hemen tanır ve gerektiği yerde aynen kullanır. Bu hatalar çoğunlukla genlerin kendilerine ait değildir: Doğum öncesi mutasyonların başlıca üç nedeni vardır: a. camlar pencerelere yerleştirilir ve ortaya bir bina çıkar. Yine yaklaşık yüzde 4’ünde cinsiyetle ilgili mutasyon olduğunu da hesaba katarsak. Toplumda.Demek oluyor ki DNA’ların 4 harfli alfabesi yerine. Vücuttaki sistem ise bu amino asitleri aldığımız besinleri ve havadaki atomları ve molekülleri kullanarak kendisi yapar. Bir halkanın yeri değişirse.makinesine borçluyuz. üretilen protein farklı olur.Peki DNA’ları kim üretiyor? . Bunlar genlerden aldıkları şifreyi hücre içindeki ribozoma iletirler. Bunlar 3 harfli kelimelerden oluşmuş paragrafların taşıdığı mesajlardır ama ribozom bu kelimeleri tek harfli şifrelere dönüştürür. sakatlık vs. c. .Evet. gibi dış etkenler . A.G. vücudumuzda ne varsa. . ama 6.Radyasyon.G. harçlar tuğla aralarına. G.Elbette yapar. taşıdığı şifreyi okurlar. sadece bu 20 tür amino asitten yapılmıştır. hücredeki sistemin yaptığı işler yüzde 10’luk bir hatayla sonuçlanmaktadır diyebiliriz. İşte o zaman mutasyon dediğimiz genlerin bozulması olayı gerçekleşir.Enzimler de birer proteindir ve aynı yolla üretilirler. C. RNA’lar ise (RiboNükleikAsit).hücredeki serbest radikaller denen atıkların genlere hızla çarparak onları bozması. Hatırlarsanız DNA’lar. Amino asitler zincirdeki halkalar gibidir. Bunlar 150-200 bin kombinezon yapar ve uzun bir tespihin taneleri gibi uç uca sıralanarak proteinleri üretirler. tRNA denen transfer RNA’ların ribozoma taşıdığı Amino Asit dediğimiz ve vücutta sadece 20 farklı türü olan moleküllerdir. demirler kiriş ve kolonlara. Çekirdek içindeki RNA’lara mesajcı (postacı) mRNA’lar denir. Ribozom. elektromanyetizma ve güneşten gelen zararlı ışıklar vs. hepsi 20 amino asitten yapılmıştır.hücre bölünmesi sırasında.T ve U (Urasil) denen bazlardan oluşmuştur. . Ama buradaki büyük farkı gözden kaçırmamak lazım: Mühendis bu malzemeleri kendisi yapmaz.Dedim ya. genler kopyalanırken yanlışlık veya eksiklik olması. RNA’lar DNA’lara çok benzerler. Bu oluşum bir mühendisin bir binayı 20 farklı materyal ile inşa etmesi gibidir. Tuğlalar duvarlara. Bu tek harfli şifreler. Ve işte adına protein denen ve bedenimizin inşasında ve tamirinde kullanılan 150-200 bin tür madde. hazır satın alır. Bunların kopyalanmasını ve tercümesini sağlayan RNA’lar ve Ribozom da birer protein sentezidir.Bir de Enzimler var. Örneğin genetik şifrede yer alan kelimelerden birisi ATG ise ve bu ATC olarak kopyalanırsa. Şekil: 6 .İyi ama bu kadar karmaşık bir sistem hiç hata yapmaz mı? MUTASYON .

Bazı hastalıkların ve hatta yaşlanmanın sebepleri arasında bu yanlış tercüme yatmaktadır.Doğumdan sonra da genler bozulur. Peki. Bildiğiniz gibi Mozart gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasıydı: 3 yaşında keman çalmaya başladı. Bu eşsiz yeteneğin genetik olduğunu ve fakat doğumdan sonra giderek geliştiğini herkes kabul ediyor. Biliyorsunuz trilyonlarca hücremiz var ve bazı istisnalar dışında hepsinin çekirdek yapısı tıpatıp aynıdır. cinsiyet hücreleri hariç olmak üzere. 7 yaşında orkestra şefi oldu.Beynin DNA’larında olmalı. o hücrede açılıyor ve görevini orada yürütüyor. anımsamamı onlar sağlıyor.Çok ilginç!. Günlük yaşamımı yürütmem ve gelecek plânlarımı oluşturmam için bana bu olağanüstü beyni onlar verdi.Sanıyorum siz bu konuda bir de Yetenek Teorisi sahibisiniz. Hangi şifre nerede işe yarayacaksa.Hayır. Demek ki sizi siz yapan şifrelerin tümü her hücrenizde teker teker mevcuttur. haklısınız. Bir şeyi hafızamdan çağırıp.Evet. Fakat bazı mutasyonlar kişiyi öldürecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir. Son günlerde açıklanan bir bulguya göre. Şekil: 7 . reçetesi genlerim tarafından yazılmış ve proteinler tarafından imal edilmiş biyolojik bir yaratığım.. elimde olmayan biyolojik bir sebepten dolayı dünyaya veda etmem de onlara bağlı. Fakat 30-35 bin genin tümü her hücrede açılmıyor. Onu da izah eder misiniz? POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ . bu veya diğer zekâ türleri sizce hangi organın genetik şifresinde saklı acaba? .. 5 yaşında senfoni besteledi. Genetik mühendisinin yanıtı şudur: Ben.. Şu anda size istediğim her sözü söyleme özgürlüğüm bile onlar sayesinde gerçekleşiyor. Bana iki el ve 10 parmak kazandırdılar. her hücrenin çekirdeğinde. vücut denen bu muazzam ve son derece komplike sistemi yaratmaya. Düşünüyorum da. Virüslerden korunmam ve yaşamaya devam etmem onların elinde olduğu gibi. Şekil: 8 ..Elbette ama öncelikle bunun bir teori değil hipotez olduğunu söylemekle söze başlayayım. kadınlardan daha fazla mutasyon gerçekleşmektedir.. Genler: Dış dünyadan milyonlarca yıldır alınmış ve depolanmış bilgiyi kullanarak. boy ölçümü ve iç organlarımın yapısını onlar belirledi. Dil yeteneğimin temelini onlar attı ve zihinsel kapasitemin yarısını onlar oluşturdu.. onarmaya ve yaşatmaya çalışan birer biyodijital bilgisayardırlar. Yeteneklerimin türü ve mizacımın rengi onların emrettiği şekilde gerçekleşmiş. Üstelik bu şifrelerin bir de biyolojik saati var. Şifrelerin çoğu sürekli açık . dalak hücrelerinde de. bir genetik uzmanı gözüyle bakılınca. değil mi? . . 32 dişimi onlar yaptı. diz kapağı hücrelerinde de. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı hemen değişiyor.. Hatta bazıları yararlıdırlar. Yani Mozart’ın müzikal dehası beyin hücrelerinde de mevcut. elmacık kemiklerimin şeklini. Ten rengimi. İnsan vücudunda döllenmeden ölüme kadar ortalama 100 kadar mutasyon ortaya çıkar ama birçoğu zararsızdır. erkeklerde. Hatta istediğimi yapmada özgür olduğum hissini bana veren de onlar.

Bu verilerden hareketle geliştirdiğim hipotezi size kısaca şöyle izah edebilirim: Dünyada yaşayan ve yaşamış olan bütün insanlarda rastlanan tüm zekâ ve yetenek türleri. Bu kalıtımsal hafıza bazı insanlarda var. Erkek çocuklarındaki sperm üretme şifresi de benzer bir takvime uyuyor.Ö. fakat bu şifre bende açılmamış. Mozart’ın müzik dehası da bende var fakat bende açılmamış. Ve bu yetenek türlerinin üstün.Çiçero (İ. .kalıyor. Bunu söylerken. zihnimizdeki mekanizmalar sayesinde sayfalar dolusu bir klasik opera parçasına dönüştürebilme yeteneğimiz var. doğada ve belki de tüm evrende melodik bir ritim olgusu var. İnsanüstü bir gayretle yirmili yaşlarda bu handikabı yenmeyi başardı ve müthiş bir söylev ustası oldu. Picasso’da açılmış. bu geç açılan zekâ şifrelerine bağlıyorum. Üstelik o müziği icra etmeleri için. Bu şarkılar onların genlerinde kayıtlıdır. Ribozom ve proteinlerin hata yapıp yapmamalarına veya tembel-çalışkan olmalarına bağlıdır. genler. ortaokul veya lisede çok başarılı olmasını. Mozart’ta ise çok erken açılmış.Evet çok doğru. Doğru anlamış mıyım? . bunun gibi. her insanın her hücre çekirdeğinde kodlanmış genetik şifreler hâlinde mevcut olması gerekir. Çünkü göz ile beyin arasında görme işini sağlayan sistem genler tarafından yapılmıştır. Zehirli erkek kurbağalarının dişiler için söylediği çiftleşme şarkılarını onlara kimse öğretmez. Doğru anladığımı kontrol etmek istiyorum.. günlerde. bazılarında yok diyemeyiz. ilkokulda başarı gösteremeyen bir çocuğun. Bununla birlikte. Söylediğim şey şu: Genetik olarak hücrelerimize kaydolmuş konuşma yeteneği sayesinde öğrendiğimiz kelimeleri nasıl ki milyonlarca cümleye dönüştürebiliyorsak. Veya bir başka insanınkinde hiç açılmayabilir.Efendim. o kurbağaların gırtlak altlarını balon gibi şişebilen bir zara dönüştürmüştür. ama bazıları belirli saatlerde. genlere kodlanmış bir klasik şarkıdan söz etmiyorum. Bu yetenek şifrelerinden bir veya birkaç tanesi herhangi bir insanın beyin hücrelerinde açılabilir. çünkü evrim sürecinde öğrenilen bütün yararlı ve güçlü yetenekler insanların ortak genomuna kaydolmuştur. fakat bazılarında açılmıyor veya eylemsiz kalıyor diyebiliriz. aylarda veya yıllarda açılıyor.Teşekkür ederim. .. doğumdan sonra bu şifrelerin 10-14 yıl beklemesi ve zamanı gelince harekete geçmesi gerekiyor. Diyorsunuz ki: Picasso’nun o yaratıcı resim dehası benim genetik şifremde de var. Ama bendeki atletik zekâ da Mozart’ta açılmamış. O hâlde. genetik şifrelerin açılışı ile hücrelerin yapılışı arasındaki süreçte DNA. İnsanoğlunun müzik sanatını bu denli geliştirmiş olmasının ve notalarla iç içe bir yaşam sürmesinin tek nedeni kültürel midir zannediyorsunuz? Müzikal zekâ genetik belleğe kayıtlıdır ve her insanda var olan ortak genlerin dışa yansımasıdır. 106-43) olarak bilinen ünlü Romalı hatip ve filozof Marcus Tellius kekemeydi. yeteneklerin erken veya geç açılma konusunu da biraz izah edin lütfen. Bunun en tipik örneği ergenlik çağına giriş vaktidir. ileri ya da geri olmaları. tRNA. Ben. Veya çok erken ya da ileri yaşlarda açılabilir. Kız çocuklarında ortalama her ay bir cinsiyet yumurtasının döl yatağına düşmesinin başlaması için. o bebeğin sol gözü gelişemez ve bebek yarı âmâ olur. Bu arada. Üstelik açılırken hiçbir kayba uğramamış ya da çok az kaybetmiş. Şekil: 9 . ama bu sistemi oluşturan hücrelerin fonksiyon kazanmaları için ışık denen bir dış çevre faktörüne ihtiyaçları . Bu ritimler doğanın müziğidir. dış çevre koşullarının büyük etkisini de gözardı etmiyorum. Bakınız. mRNA. teziniz son derece çarpıcı. doğal ritimleri ve notaları da. Örneğin yeni doğan bir bebeğin sol gözünü birkaç ay bağlı tutar ve görmesini engellerseniz.

aile. Görüldüğü gibi. Ve aslında oldukça basit bir tasarımın eseri ve fakat sadece çok komplike görünen bir mekanizmadır. . sosyal etkenler ve dış çevre faktörleri büyük rol oynarlar. var olmasaydı. ve hem genlerinin hem de içinde yaşadığı toplum kültürünün ve çevrenin eseridir diyorum. Veyahut mRNA’ların mesajlarını eksik veya yanlış okuyan ribozomlar istenilen protein ve enzimleri üretemezlerse. Öyle ki. Sistemin özeti bu. farklı şekil ve renk kazanarak ete. . dış çevreden gelen görsel uyarıcılara bağlıdır. Bunlar enerji düzeyleri düşük veya mutasyon geçirmişse.Bu sisteme herkesin gösterdiği hayret. DNA şifreleri açılınca. bunu bir inşaat projesine benzetirsek. Ama RNA’ların en büyük özelliği.Peki. genlerin isteği tam olarak yerine getirilmemiş olur.. Bu gen birkaç protein ve RNA ile birleşerek. Bunlar: DNA’lar. Bizler hep merkezi sisteme dayalı bir eğitim tarzı ile yetiştirildiğimiz için herhangi bir sistemi irdelerken. okul. ancak şunu da ekleyelim: 1 numaralı kromozom üzerinde 120 harfli ve vücuttaki en aktif genlerden biri olan 5S-RNA geni var. Yani postacı mRNA’lar bilgi hamallığını iyi beceremedikleri için.vardır.Merak ettiğim bir konu da şu: Nasıl oluyor da. oradaki bilgi ya da emirleri hücreye iletme işi mRNA’lara düşer. Ribozom ve Proteinlerdir. teknik ve yapı malzemeleri ile tekrar tekrar inşa edilebilmeleri kadar zor ve karmaşık bir düzenek gibi görünür. aslında düşünce sistemimizdeki bir eksikliğin göstergesidir. yüzlerce eklemin. yağa ve zara dönüşmesi. . bu sistemi oluşturan her birim bir diğerinin varlık sebebi ve çalışmasını sağlayan önemli bir parçasıdır. O nedenle de insan sosyobiyolojik bir canlıdır. Trilyonlarca hücreden hangisinin nerede yer alacağına karar veren hiç kimse yok mu? Bu nasıl mümkün olabiliyor? MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ . Bence bir muamma gibi görünen bu konunun bu kadar basit bir nedeni var. ne DNA’lar kopyalanabilirdi. Aslında. Fakat tekrar ediyorum: genetik olarak ortaya çıkan yeteneklerin gelişmesinde veya gerilemesinde. kemiğe. döllenmiş bir yumurta 9 ay 10 gün boyunca defalarca ve şaşırmadan bölünerek büyüyor. dünyadaki tüm şehir ve kasabaların ikizlerinin bir başka gezegende aynı plân.Toparlarsak şöyle diyebilir miyiz? Şekli insan olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlayan tüm bilgiler kromozomlarda şifreli olarak kodlanmış hâlde beklemektedirler.Güzel toparladınız. RNA’lar ve ribozom var olmasaydı yine bunların hiçbiri olmazdı. bilgiler hücreye yarım yamalak iletilirler.Bu kayıp çoğunlukla mRNA’ların ve ribozomun ‘kabahati’dir. ama gelişmesi. o potansiyel yetenekler nerede ve nasıl kayba uğruyorlar acaba? .. yüzde 50 dış çevre faktörü şeklinde formülleştiriyorum. embriyonun gelişme sürecinde proteinlerin farklı doku yapılarını oluşturması. Bu şifrelerin açılmasında rol oynayan bir seri iç ve dış uyarıcı vardır. . Bunu da kabaca yüzde 50 gen. Bu. eğitim kalitesi. DNA’lar olmadan da kendi kendilerini kopyalayabilmeleridir. ilk bakışta. ama sonuçta mükemmel bir insan şeklinde doğuyor? Müdürsüz ve idarecisiz bir sistem dediniz. kasın. o üstün yetenekler silik veya heba olurlar. ne genler tercüme edilebilirdi ne de proteinler üretilebilirdi. fakat tek başlarına protein üretemezler. . bir müdürü. ribozomu inşa eder. kemiğin ve organın yerli yerine oturması. bize son derece karmaşık bir sistem gibi görünüyor. sürekli bir idari merkez arıyoruz. bir emredeni ve bir ana kumanda merkezi olmayan bütüncül ve otomatik bir sistemdir. Görme de bir yetenektir. RNA’lar. Bu olağanüstü sistem. Bu potansiyel bilgilerin açıldıktan sonra aksiyona dönüşmesini sağlayan 4 önemli araç var.

Fakat her hücrede lokal birer otorite olan genler ve proteinler teker teker vazifelerini mükemmel yaptıkları için.” Böylece o protein üretilir ve o hücre kıkırdağa dönüşür. . hücre kardeş! Şimdi iki hücreyiz artık. Bu kodlanmış bilgileri kuşaktan kuşağa aktarırken oldukça sistematik . Bu imece sayesinde her protein diğer proteinlerle haberleşerek çalışır. Her hücrede 30-35 bin kadar genden oluşmuş 23 çift kromozom olduğunu hatırlayın. Böylece hücre sayısı 4. Hadi gel kopyamızı çıkararak dört hücre olalım.. Ama hangi organın nerede ve nasıl yapılacağına karar vermek için de. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya genetik değilse. . Oluşan her hücre.Doğa birçok sırrını genetik şifrelerimize 4 harfli bir alfabe ve 3 harfli kelimelerle yazmış dedik. Böylece. gen geni açar ve bu zincirleme bir reaksiyon alarak devam eder. Olaya bakış açımızı değiştirerek ve merkezi bir kumanda odası aramadan bakarsak eğer. Evet.İzin verirseniz bu sistemi doğru anlayıp anlamadığımı da kontrol etmek istiyorum. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmıyorsunuz. ama düzeltmem gereken bir husus var: Genler birbirini açmak için haberleşirken böyle konuşmazlar. . Bu genler hem 150-200 bin kadar farklı proteinin reçete bilgisini içerirler. 16. Doğru anlamış mıyım acaba? . Cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. embriyonun mükemmel bir canlı bebek hâline gelmesi ve sonrasında yaşamını devam ettirmesi. Şimdi sıra sende.Bir örnek verebilir misiniz? . hem de bir diğer şifrenin açılmasını otomatik olarak sağlar. Sonra komşu hücreler de aynı şeyi yapar ve kıkırdak hücreleri çoğalır. Bunlara neden bencil deniyor? BENCİL GENLERİN SAVAŞI . bu iki hücre arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. genler arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey.Evet. hem de bu proteinlerin ne zaman ya da hangi saniye içinde üretilmesi gerektiğine karar verirler. 8.. komşu hücrelerin aldıkları şekle ve yere göre kendi şeklini ve yerini belirler.. birer inşaat işçisi ve harcı olan proteinleri ürettirecek diğer genlerin ne zaman açılması gerektiğini saptarlar ve işi biten gen de diğer genleri göreve çağırır. Yani gen geni açar.” Sonra birlikte karar verilir ve bir hücrenin aynısını yapacak tüm genler açılır.Fakat Bencil Genler diye bir olgu var. genlerin yaptığı işlerden bahsederken. Diyorsunuz ki döllenmeden sonra yumurta ikiye bölününce.Dikkatimi çekti.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda.Fakat bu olağanüstü biyomühendislik harikasını doğa çok basit bir yöntemle gerçekleştirmektedir. şeklini. şehirlerin ve kasabaların valilikler ve belediyeler tarafından yönetildiği gibi merkezi bir yönetim mekanizması olmadan gerçekleşir. yeterli sayıda protein üretilir ve hücrenin “fotokopisi” alınır. SR4YB kardeş! Ben açıldım ve ribozoma BST proteinini yapma mesajını gönderdim. kulağın çapını. vücudun inşası için gerekli proteinler ve enzimler zamanında ve koordineli bir sistem içinde üretilmiş olur.. 32 şeklinde büyür ve trilyonlara ulaşır.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. İşte herkesin merak ettiği ‘sır’rın sırrı budur. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet frkları dışında da bazı önemli farklar var. sistemi anlamamız oldukça kolaylaşır. Üretilen her protein hem kendi işini görür. böylece vücudun her bölgesindeki “lokal inşaatlar” kendi kuralları çerçevesinde işlerini bitirmekten başka bir şey düşünmezler. Ama bunlar diyelim ki kulağı yapıyorlarsa. rengini ve kalınlığını belirleyen genler açılır ve proteinlere nerede ne kadar kıkırdak hücre yapacaklarını bildirirler. nedir sebebi? . Ayrıca. başka bir emir-komuta zincirine gerek kalmaz. Sen de hücremizin kıkırdak hücresi olması için CPS proteini yapma mesajını gönder.

fakat herhangi bir görevi olmayan genlerden biridir. bazılarını da aynı sayfadaki iki eşit paragraf gibi yazdırıyor. açılmadığı henüz bilinmemektedir. Mikrouydu. Transpozon. Bunların en ünlüsü LINE-1 denilen.ama karmaşık görünen bir yöntem uyguluyor. Fakat açılan ve iş gören yüzde 3 oranındaki genlerin ne işe yaradıkları daha önemli olduğu için. zararları bile olmaktadır: Bazen sağlıklı çalışan ve diyelim ki kanın pıhtılaşmasını sağlayan bir genin tam ortasına yerleşmekte ve şifreyi bozarak mutasyona neden olmaktadırlar. kalıcı bir harita değil. Bu kopyalama ve çoğalma işini binlerce yıldan beri o kadar sık sık yapmış olmalı ki. hem de dış etkenlerin zorlaması ile . Hemofilya denen hastalığın nedeni işte bu bencil gendir. Türkçe alfabeyle yazalım: pıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluştur Araya LINE-1 geni girdiğinde durum şöyle olur: pıhtıoluşturpıhtıoluşturbenikopyalapıhtıoluşturpıhtoluş Bu bozuk gen de pıhtı oluşturacak proteinleri ürettiremez ve sonuç Hemofili hastalığı olur. bu. 180 harften oluşan ALUS’tur. Yani açılan ve iş gören genler tüm genomumuzun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyorlar. kimi kez de birkaç sayfalık anlamsız kelime ve cümleler ekliyor ki. genetik haritamız çıktı çıkmasına ama. Bazı bilgilerin kopyasını bir başka gene yedek olarak kopyalatıyor. ribozoma sadece kendisini kopyalama bilgisini gönderir ve üretilen protein sayesinde fotokopisini aldırarak. Şöyle bir örnekle bunu daha iyi açıklayabiliriz: Önce kesilen bir yerden akan kanı durdurmaya yarayan geni. Öyle ki: kromozomlardaki şifrelerin yüzde 97’sinin bu anlamsız ve gereksiz DNA’lardan oluştuğu gerçeği ile karşı karşıyayız.6’sı LINE-1 genidir. Çünkü bu harita hem bencil genler yüzünden değişecek.genetik hazineye peş peşe ekliyor. Şekil: 10 LINE-1 ve ALUS gibi bencil genler toplam şifrelerin yüzde 35’ini oluştururlar. Çünkü bunların da bir protein sentezi sağladıklarına tanık olunmamıştır. Bu ve buna benzer genlerin bu inatçı ve bencil tavırları yüzünden insan genomunun haritasını çıkarmak tam 48 yıl sürmüştür. Fakat bu yedek paragraflar arasına. Bu kopyalama tekniğini öğrenen. fakat başka hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir işe yaramayan pek çok gen. İşe yarayacak yeni bilgileri -canlıların değişen dış koşullara daha kolay adapte olabilmesi için. Ve şimdiye dek işe yarar bir protein sağladıklarına tanık olunmayan bu “müsvedde genler”i. kendi 4 harfli alfabesi yerine. kromozomlardan birine saklanır. bir bilgisayar programının kendi yedeğini alması gibi. şimdilik çalışmalar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. 23 çift kromozomdaki tüm genlerin yüzde 14. LINE-1. Genomun yüzde 10’unu oluşturan bir başka bencil gen. Genetik bilimciler Bu döküntü genlere “Junk DNA” adını vermişler.Bu son anlattıklarınız oldukça rahatsız edici! Ayrıca buradan şöyle bir sonuç çıkıyor bence. bazen birkaç paragraflık işe yaramaz şifre ekliyor. Yüzde 97’nin içinde bunlar da var. fırsat buldukça çoğalıyor. Netrotranspozon gibi isimlerle sınıflandırmışlar. 1400 harften oluşmuş gendir. bu şifrelerin kolayca bulunması ve virüsler tarafından değiştirilmesi önlenmiş olsun. . Bu da birbiri ardından çoğalan. uzunluklarına göre Miniuydu. Geriye kalan yüzde 62’sinin de açılıp. Bencil genlerin “görünürde” bir faydası olmadığı gibi. Kimi kez de bu bilgileri daha emniyetli kılmak için yedekliyor veya kopyalarını zekice gizlemeye çalışıyor.

Farelerle insan genleri arasındaki fark bile sanıldığı kadar büyük değildir. Ölümler. siyahî bir insanın genleri yüzde 99. ima ettiğiniz çelişkiyi haklı çıkarmıyor. Stres denilen etken de negatif bir dış faktördür.. Vücut bu maddeyi aldığımız şekeri kullanarak yapar.. yaslar. Evet. değil mi? . bunu Hipotalamus bölgesine iletir. Pituitary bezine sinyaller gönderir ve Kortizol üretmesi için Adrenal bezine emir vermesini ister. . biraz uzattım galiba.. Bu argüman da geçerlidir. nöroimmunolojik bir varlıktır. Kortizol.Kalp krizinden söz edecektik?.Efendim. ... vücudun savunma sisteminin zayıflamasına yol açar. örneğin gribe ya da daha kötü bir rahatsızlığa.yeni genler oluşacağı için ileride farklılık kazanacaktır. Hepsi bu. işin içine giren diğer faktörleri hesaba katmadığınız zaman.Kortizol üreten enzimlerin yapılışını genler emrettiğine göre. şifreler de değişmektedir. Uyarılan Hipotalamus.99 aynıdır. Gördüğünüz gibi esas neden. Bu suda erimeyen ama yağda eriyen ve mum kıvamında olan organik bileşiğe vücudun ihtiyacı vardır.. . Aslında bedendeki tüm organlar görünmeyen bir sisteme uyarak çalışır. Genlerin görevi stres ya da hastalık üretmek değildir. Az önceki Hemofili örneği. sebepler genetik görünebiliyor.Hıım. ama genom kanunlarına göre bir harflik bir değişme bile çok büyük farklılıklar yaratır. akyuvarların sayısını ve ömrünü azaltırlar. Tabiî. Nasıl ki farklı ulusların genleri farklıysa. beynimiz ve gövdemiz birlikte çalışan ve olumlu-olumsuz pek çok dış etkene sürekli olarak maruz kalan bir üçlüdür. korkunç bir deneyim. “genlerin işi hastalık yapmak değildir” demiştiniz ama hastalığa neden olan genler olduğunu da bu örnekte gördük. çok değerli 5 tür hormon üretir: Testestron.Hayır. hastalığa yakalanma riski artar. Bu hormonlara topluca .. Aldosteron ve Oestradiol. Bu sisteme dış çevre de dahildir. Çünkü Kortizol. yaşayan 6. Böylece stres altındaki kişinin. O bakımdan insan: Psikososyal. önce Kolesterol denen o herkesin öcü saydığı kimyasalı ele alalım.Güzel ifade ettiniz. stresi algılayan beyindir. Öncelikle gelin şu saptamayı yapalım: Genler. kötü bir haber. Bu durum bizi çok daha komplike bir canlı yapmaktadır. bu yanılgıya düşmemek gerekir. İşte ancak bundan sonra Kortizol ürettiren genler açılır ve ribozom çalışmaya koyulur. sadece sisteme uymak ve bunu yapmak zorunda kalıyor. yavaş yavaş ama sürekli olarak Kortizol düzeyinin artışına neden olurlar. Örneğin. . Kısa vadeli stresler. Progesteron. bu kötü hastalıkların esas nedeni de genler olmalı.. Uzun vadeli stresörler ise. itilmişlik duygusu ya da önemli bir sınav gibi. Sonra da kolesterolü kullanarak. Sirke sineğinde 18 bin gen var. kısacası sosyobiyolojik bir canlıdır. Bu farklar çok küçük görünebilir. Acaba son yıllarda çoğalan kalp hastalıklarında genetik faktörler nasıl bir rol oynuyorlar? Kalp krizlerinde stres mi daha büyük bir etken.Pardon. Fakat diyebilirsiniz ki beyin de bedenin bir parçası olduğu için. bizde bunun iki katı.5 milyar insandan hiçbiri bir diğerine tamamen benzemez ama benim genlerim ile Afrikalı. Kortizol. Bu diğer faktörlerin başında beyin gelir. insan genomu dış koşullara ve hastalık oranlarına göre sürekli değişmektedir. . kalbin daha hızlı çalışmasına veya ayakların üşümesine neden olan kandaki Epinefrin ve Norepinefrin hormonlarının çoğalmasını sağlar. değişen sadece harita değildir. gelecek nesillerin genomu da farklı olacaktır. Fakat. Üst beyin dışarıdan bir stresör algıladığı zaman. genler mi? KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? . Evet.

halk arasında “kötü kolesterol” olarak bilinir. Yükleri azaldıkça yoğunlukları düşer. Eğer bu gen iyi çalışmazsa ve Testestron hormonu üretilemezse.Değil elbette. Bunlar da “iyi kolesterol” olarak tanınır. Kolesterolü. bir sekreterden 4 kat daha fazla kalp krizi riski taşıdığı saptandı! Hatta kilolu. Bunlar birbirine benziyorlar ve 4 ayrı kromozom üzerinde yer alıyorlar. Örneğin. o insanlar ergenlik çağına giremezler ve erkek çocuğu olarak doğmuş olmalarına rağmen kız çocuğuna benzerler. o zamana kadar bilinen tüm biyolojik nedenleri ikinci plâna itti ve psikolojik faktörleri birinci sıraya oturttu. Yani.Steroitler denir. Son yıllarda kalp krizlerinde bir çoğalma olması ile yaşantımızın çok stresli olması arasındaki bağlantı böylece kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Stresin kalp krizi yarattığı iddiasından sonra. 19. Londra’daki bakanlıklar semti olan ‘Whitehall’da çalışan 17 bin memur ve bürokrat üzerinde yıllar süren kapsamlı bir araştırma yapıldı (1974). yükünü tamamen boşaltan ve yeni bir kolestrol yükü için karaciğere dönen bu Lipoproteinlere de yüksek yoğunluklu Lipo denir. Steroitlere dönüştüren enzimleri üretme şifresi bu gendedir. biyolojik sağlığımız üzerindeki en büyük etkendir! Bu bilimsel bulgular. işini kaybetme korkusu yaşamak ve emir altında bulunmak kalp hastalıklarının birincil nedeni olarak boy göstermektedir. Bu genler iyi çalışmıyorsa. düşük tansiyonlu. Suda erimeyen bu Kolesterolleri hücrelere ulaştırma işi kandaki Lipo-proteinlere düşer. İşte bu Steroitlerle genler arasında çok sıkı bir münasebet mevcuttur. O çalışmadan 21 yıl sonra (1995). Elde edilen bulgulardan biri çok çarpıcı idi: Kişinin çalıştığı yerdeki hiyerarşi düzeyi. Kolesterol ile ilgili Apolipo-protein denen 4 gen var. Ama kulakların. Besinlerden alınan Kolesterolü hücrelere taşıyıp. İşte bu proteinlerini ürettiren gen APOE’dir. Bunlara kısaca APOA. Bir dairede çalışan odacı ya da temizlikçinin. -Pek çok insanın adını bildiği ama neden kötü olduğunu bilmediği Kolesterolün etkisine gelelim isterseniz. taşıyıcı Lipoproteinler üretilmez ve böylece kanda başıboş gezen yağ ve Kolesterol düzeyleri . APOC ve APOE deniyor. Bu düşük yoğunluklu yağ taşıyıcı Lipo-proteinler. kolesterol düzeyi ve sigaradan çok daha güçlü bir etken. bu kez kişi kendini stres altında hisseder ve nedenini de anlayamaz. sigara içen ve yüksek tansiyonu olan bir üst düzey yöneticinin. zayıf ve sigara içmeyen bir gece bekçisinden çok daha az risk taşıdığı belirlendi. APOB. Oradan da çıkan sonuç aynı oldu: Dış etkenler ve kendimizi değerlendiriş tarzımız. Şöyle ki: O lezzetli pirzolaları veya tereyağıyla yapılmış omletleri mideye indirdikten sonra kanımıza çok miktarda Kolesterol karışır. kromozomdaki APOE’nin sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkiyi kuran şey Kolesteroldür. Bunlar kandaki yağları (Trigliseritler) taşıyarak azar azar hücrelere bırakırlar. burnun ve gözlerin duyarlılık oranını da etkileyen Kortizol kanda aşırı dozda bulunursa. 10. benzer bir araştırma bu kez büyük bir şirketin on binlerce işçisi ve yöneticisi arasında yapıldı. Kortizol üretilmediği zaman da beyin ile beden arasındaki ilişkide büyük aksaklıklar olur ve sağlıklı bir entegrasyon sağlanamaz. Gerçi stres birinci basamağı aldı ama Kolesterol da yabana atılacak bir neden değildir herhalde? KOLESTEROL GERÇEĞİ . düşük rakamlı maaş bordrosuna sahip olmak. yüksek tansiyon. kalp hastalıklarına neden olan faktörlerden şişmanlık. kromozom üzerinde CYP17 adlı bir gen vardır. Kolesterol ile kalp arasındaki ilişkiye geçmeden önce stresle kalp hastalıkları arasındaki ilgiye değinmek istiyorum.

Her ne kadar insanların genetik yapıları birbirine çok benziyorsa da. Bazı istisnalar var tabi.Genetik şifrelerimiz teker teker çözüldükçe ve besinlerdeki biyolojik mucizeler birer birer tanımlandıkça.. var ama boğazdan giren her şey canınıza can katmıyor maalesef! Üstelik burnunuzdan ve ağzınızdan giren her şeyi çok dikkatli ve ölçülü şekilde kontrol etmezseniz. . kime daha az yararlı olduğunu tam olarak belirlemek için uzun süren bir genetik araştırma ve testler dizisi gerekir.Anladım efendim. o hastalığın ortaya çıkmasını engelleyen bir genin çalışmadığı anlaşılmalıdır. Demek ki: “Bu hastalık genetiktir” ifadesini işittiğimiz zaman. Bolca alındığında prostat.. Hangi besinin kime çok yararlı. Eksoz gazına. Umarım bu açıklama sorunuza yanıt olmuştur. . .. Ve en çok da kalpten çıkan atardamarlara yapışıp kalırlar. bu doğru mu? BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ .. . baca dumanına. ama her gün. bataklık kokusuna. Gördüğünüz gibi genlerin görevi sistemin düzgün çalışmasıdır. Sadece bir genin farklı olması bile iki kişi arasında önemli bir benzeşmezlik yaratabilir. . Havası ve eşyaları kirli ortamlar hem hücrelerimize. sadece akciğerlerinizi yıpratmaz.. bu söz bende obeziteyi çağrıştırdığı için epeyce yadırgamıştım söyleyen kişiyi.. o hastalığı yapan şeyin bir gen olduğu anlaşılmamalı.Burnumuzdan?.İnsan anatomisini öğrenmeden önce. her saat bol oksijenli hava yerine başka gazları teneffüs ediyorsanız.Bakınız.Evet. daha çok gençken. hem de daraltırlar. .“Can boğazdan gelir” diye bir özdeyişimiz de var zaten. Bu yapışkan yağ ve Kolesterol kümeleri kalp hastalıklarının stresten sonra. hem de kromozomlarımıza büyük zararlar vermektedirler. Bunu becermenin daha kolay yolları ileride mutlaka bulunacaktır. “Ne yersen. yanılma payı az olan ve herkesin genlerine iyi gelen küçük bir reçete verebilirim size.Bu bilgi de çok yararlı elbet. amonyak gibi kimyasal kokulara sürekli maruz kalmak.. . bunlar canınızı veya sağlığınızı çarçabuk elinizden alabilirler! . ki yasallar ve gözle görülmeyen canlılar ya da partiküller.yükselir.en önemli sebebidir. yedikleriniz sizi ciddî hastalıklardan kurtarmaya yetmez! Gelelim genlerinizi negatif mutasyonlardan kurtaracak besinlere. .. Fakat şimdilik bu testleri yaptıramayan milyarlarca insan için. Ama kendileri “hasta” oldukları zaman sistem de hastalanmaktadır. kan dolaşımının hızı sayesinde 6-7 saniyede bir kalbe girip çıkarlar.Evet haklısınız var. tiner. teşekkür ederim.Yani soluduğunuz havadaki gazlar. etkin sağlık reçeteleri daha bir güvenle yazılabilecektir. . . .Efendim bazı besinlerin genleri koruyucu etkileri olduğu söyleniyor.. sigara dumanına veya asit.. Böylece onları hem sertleştirir. Domates Likopen denen bir maddenin deposu gibidir. genetik yapınızı da bozar. tozlar. bunun yerine... Şu listeyi alır mısınız? Gördüğünüz gibi burada. aralarında yine de büyük farklılıklar vardır. ama ben genlerimizin dostu olan yiyecekler hakkında bilgi rica etmiştim.Lütfen. siz istediğiniz kadar sağlıklı beslenin. fakat o detaylara girersek konu çok uzayabilir. genetik mirası olumlu yönde etkileyebilen birkaç maddeye sahip olan besinler var. Bunlar. tüpgaza. o’sun” diye bir söz duymuş.

göğüs ve kalın bağırsak kanserlerini önleyici etki yapabilir. süt ürünleri ve balıktaki B12 vitamini hem kan yapıcı özelliğe sahiptir. genetik şifreler en ufak bir değişiklikte çok farklı işler becerdikleri için. Evet. Şempanze ile insan arasındaki görünüm ve zihinsel farklar bu kadar büyükken.Güzel bir soru. kalp ve kan dolaşımıyla ilgili bazı genleri destekler.Peki. çilek ve haşlanmış yumurtadaki Koenzim-Q10. Karpuz ve kırmızı greyfurt bağışıklığı arttıran maddeler içerirler. Onlarda 24 çift kromozom var. bedensel farklılık çok büyük olabiliyor. Mutasyona uğrayıp. Susam. O nedenle yüzde 2’lik bir farkı küçümsememek gerekir. bunca fiziksel benzemezliğin nedeni yalnızca yüzde 2’lik bir gen farklılığından kaynaklanıyor. hem de genlerin daha sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. .. Sözgelimi benim burnumun bu şekli alması için binlerce gen birlikte çalışıyor ve embriyon döneminde belli bir şekil oluşuyor. .. Çünkü şempanzenin genomu ile bizimki arasında sadece yüzde 2’lik bir fark vardır. Lâtince ve diğer dillerden gelen sözcükler olduğunu görüyoruz. bal arısındaki D4DR geni de aynı işi yapıyor. bunu 281 harfe çıkardığınızda. Farelerle bile aramızda çok az gen farkı var ama görünüşteki farkların büyüklüğü ortada. bu ortak genler her organizmada aynı işi mi görüyorlar? . Bu konuyu da açar mısınız? İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? . . diğer canlılarla ortaklaşa kullandığımız genetik şifrelerden söz ettiniz. Vücudumuza giren bakteri ve virüslerle mücadele eden alyuvarların daha sağlıklı üremelerine yardımcı olan sarımsağı hiç tüketmeyenleri de sürekli uyarmak gerekir. Bunlardan işe yaradığı kanıtlanmış olanlar şimdilik bu kadar.Ne kadar ilginç. Üzümdeki proantisiyanidinler ve resveratrol.Efendim tüm yazılı ve görsel medyada vücuda iyi gelen besinlerin reçetelerine oldukça fazla yer veriliyor. Burnumun şeklinden sorumlu olan geni sadece bir tek gen kabul edersek ve bu gen 280 harflik bir kelime ise. genetik alfabeye ve kelimelere baktığımızda da insan genomundaki pek çok genin diğer hayvanlarda da bulunduğuna tanık oluyoruz. Sizinki neden bu kadar kısa? . öyle mi? . Nasıl ki Türkçedeki kelimelerin semantik yapısını incelediğimizde yarısından fazlasının Arapça. Aslında aradaki fark yüzde 1 bile olsa. Ve bunlardan ilk 13 çift kromozom arasında hiçbir fark yoktur. bizde 23. Bir de güneşten gelen zararlı ışınlar yüzünden oluşan cilt yaşlanmasına ve damar sertliğine karşı ciddî bir koruma sağlayabilir.DNA’daki bilgilerin iş görme sistemi. Yani kromozomlarımızın yarısından fazlası bir şempanzeninkiyle aynı kalıptan çıkmış gibidir. Modern Darwinci genetikçilerin insanın şempanzeden geldiğine bu kadar iman etmelerinin en büyük nedeni bu bulgudur denebilir.Ben size genlerin dostu olan bazı maddelerden söz ettim.Bir de. bizdeki D4DR geni ne iş görüyorsa.Doğumdan sonra öğrenilen ve geliştirilen dil ve düşünce farklılıklarını çıkarırsanız. hastalık yapar hâle gelmiş bir fare genini çıkarır ve onun yerine bizdeki eşini yerleştirirseniz. benim burnum gorilinkine veya kaplanınkine benzeyebilir. Evrim teorisinin sadece bir teori olmasına rağmen onca taraftar toplamasının bir başka nedeni de budur. Farsça. İleride bu liste elbette büyüyecek ve daha bilimsel diyetler ortaya çıkabilecektir. kiraz ve yeşil çaydaki cilt besleyici bileşikler bünyenize ciddî düzeyde antioksidan güç kazandırabilirler. bir dilin gramer kuralları gibi çalışıyor. o . brokoli. Ayrıca süt. evet. Zararlı gazları ve kimyasalları da unutmayın! .

farenin geninin düzeldiğini görürsünüz. Bunu tersi de mümkün. Hayvanlardan ya da bitkilerden alınan bazı genleri bizdeki bozuk genlerle değiştirebilirsiniz. Fakat bunu yapabilmek o kadar da kolay bir iş değil; çünkü sadece bir hücredeki geni değil, sayıları trilyonlarca olan bütün hücrelerdeki o geni düzeltmeniz gerekmektedir. Ya da o bozuk gen hangi hücrelerde açılıyorsa, o hücrelerdekini değiştirmelisiniz. Bunlar da milyonlarca olabilir. İşin zorluğu burada... - Fakat son yıllarda işe yarayan bir yol bulundu galiba, değil mi? - Evet, virüsleri kullanma tekniği diye bir yöntem geliştirildi. Bozuk şifreleri düzeltmek için vücuda düzgün şifrelenmiş genleri taşıyan virüsleri aşılama ve bunların gidip o bozuk genlerle yer değişmelerini bekleme yöntemi. Bu sayede sanıyorum pek çok hastalık yakında ortadan kaldırılmış olacak. İşte buna genetik mühendislik deniyor. - Anlaşılan, Genetik Mühendislik, 21’inci yüzyılda insanın biyolojik

yapısını büyük ölçüde değiştirecek gibi görünüyor. Bu mühendislerin yaptığı işin tekniğini de biraz anlatır mısınız?
GENETİK MÜHENDİSLİK - Hay hay. Milyonlarca yıllık evrim ve on binlerce yıllık bilgi birikiminden sonra, tarihte ilk kez biyolojik yapımızı değiştirecek bir teknoloji yakaladık. Yani artık eskiden adına kader denen sakatlık gibi bir olguyu bile değiştirmek kendi elimizde. Genetik bulgular, ortaya, adına Biyoteknoloji denen yeni bir tıp dalı ve hatta sanayi iş kolu çıkardı. Nasıl ki gazetelerden kelimeler ve cümleler kesip, boş bir kağıda yapıştırarak istediğimiz paragrafı ortaya çıkarabiliyorsak, DNA’daki genleri de aynı işleme tâbi tutabiliriz. Bunun için sadece makas ve zamk gerekli ve bunlar hücrenin içinde doğal olarak var. Zamk, Ligase denen bir enzim; makas ise, engel enzimleri denen proteinlerdir. Bu enzimlerin hücrede üretilen 400 kadar türü var. Her biri genetik şifrelerden bir veya birkaçını tanıyor ve istenildiğinde onu DNA’dan koparıp çıkarabiliyor. - Galiba bu işi ilk olarak 1972 yılında, Stanford Üniversitesinden Paul Berg

başardı, değil mi?
- Evet, Berg, bir virüsün DNA’sını engel enzimlerini kullanarak ortadan ikiye böldü ve sonra Ligase enzimini kullanarak tekrar yapıştırmayı başardı. Daha sonra bir kurbağadan alınan genler bir virüse aktarıldı ve DNA’sına yapıştırılması sağlandı. Bu tekniği artık insanlar üzerinde de uygulamak mümkün. Bir insan hücresindeki bozuk genler çıkarılarak yerine sağlıklı genler yapıştırılıyor. Sonra bu genler, genleri boşaltılmış bir bakteri hücresine konuyor. Sonra da bu bakteri hastanın kanına enjekte ediliyor. Kanda çoğalan bakteriler gidip hücrelere yerleşiyorlar ve sonra çekirdeğe girip, oradaki bozuk genleri, taşıdıkları sağlıklı genlerle değiştiriyorlar. Bir başka kolay teknik daha var: Yumurta sperm tarafından döllenince -zigot döneminde- bozuk genler teşhis ediliyor ve bunlar düzgün olanlarla değiştiriliyor. Henüz gelişme aşamasında olan bu teknikler, ileride kalp-böbrek nakilleri gibi rutin birer işlem olacak ve böylece hastalıklar ve sakatlıklar büyük ölçüde engellenecektir. Bu kadar karmaşık görünen bir sistemi düzeltmek, işte o 52 yıl süren bilimsel çalışmalar ve araştırmalar sonucunda bu kadar basite indirgenebilmiştir. Buna “tanrıcılık oynanıyor” gibisinden savlarla karşı çıkanların, o lâboratuvarlara gitme ve yapılanları görme şansı olsaydı; bu çalışmaların ne kadar kolay ve yararlı olduğunu görebilir ve bu suçlamalarından vazgeçebilirlerdi. - Bu yolla yetiştirilen meyve ve sebzeler de aynı işleme mi tâbi tutuluyor acaba? - Evet. Bu teknik ilk kez 1983 yılında tütün ve pamuk bitkilerinde uygulandı.

Sonuç: Yüzde 20 daha fazla verim ve daha sağlıklı tütün ve pamuk oldu. Süpermarket raflarında ve buzdolaplarında haftalarca çürümeden durabilen domates ve biberleri de bu yönteme borçluyuz. - Peki ama, bu tekniğin sakıncalarından haykırırcasına söz eden düşünür, yazar

ve halktan insanların kaygıları boşuna mı yani?
- Hayır, boşuna değil ama biraz fazla abartılı bence. Dediğim gibi genetik mühendislik henüz gelişme çağında. Bu süreçte birtakım hatalar olabilir diye korkuyor herkes. Fakat 30 yıldır yapılan deneylerde ve uygulamalarda herhangi bir kaza olmadı. Olsa bile bunlar daha lâboratuvar çalışmaları aşamasında ortaya çıkıyor ve o hatalar hemen düzeltiliyor veya o proje terk ediliyor. Böylece dış dünyaya ve halka negatif etkileri olmuyor. Fakat yine de, bu tekniğe şu veya bu sebepten ötürü karşı olanlar genellikle popülist söylemlerle taraftar toplayabiliyor ve halkı korkuya itebiliyorlar. Bu grupların söylemlerine sadece karaları değil, akları da eklemeleri daha dengeli ve rasyonel olacaktır. - Şu anda ABD’de satılan hububatın yüzde 60’ının genleri değiştirilmiş durumda... - Evet, öyle, ve daha verimli hâle getirilmiş durumdalar. Bu çalışmalardan geri dönüş yoktur. Üzerinde durmamız gereken nokta çalışmaların daha emniyetli yürütülmesi ve piyasaya çıkmadan önce yüzde 100 güvenceli olduklarının test edilmiş olmasıdır. Bu sayede ileride daha lezzetli sütler içebilecek, daha büyük ve protein değeri daha yüksek yumurtalar yiyebilecek, A vitamini ve demiri yüksek pirinç üretebilecek ve ölümcül hastalıkları tedavi etmiş olacağız. Hatta, daha ileriki aşamada belki de ilaç alacağımıza, kendisi ilaç hâline getirilmiş meyve ve sebzeler yiyerek genlerimizdeki tüm bozuklukları önlemiş olabileceğiz. Böylece, patolojik tarihçemizi yansıtan genlerdeki geçmişin tüm negatif tortularını silmiş, yeni bir genetik kompozisyon oluşturmuş olacağız. Bu az bir gelişme mi? Genetik çalışmalara karşı çıkanlar, neye karşı çıktıklarını iyi bilmek zorundadırlar. - Genlerin önemini ve hastalıklarla alâkasını vurgulamak bakımından,

biraz da zaman zaman hortlayan Deli Dana (BSE) denen hastalıktan söz eder misiniz?
DELİ DANA GERÇEĞİ - Çok iyi olur; çünkü aratılan korku yüzünden milyonlarca insan bence aşırı bir endişeye kapılıp kırmızı et yemez oldu. Bu hastalığın başlangıcı 1979-1980 yıllarıdır ve ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi de Scrapi denen bozuk genli bir virüstür veya bozuk bir gen de diyebilirsiniz. Bu bozuk genlere sahip bir inek (inek diyorum, çünkü bu hastalık öküzlerde görülmez) kesilerek hayvan yemi yapılmak üzere kaynatıldı ve protein ilavesi olarak ineklere verildi. Fakat bu virüs yüksek sıcaklıklarda bile ölmüyordu. Böylece binlerce hayvana bulaşmış oldu. Asıl adı Bovine Spongiform Encephalopaty olan bu virüs oldukça da tembel bir virüs; üremesi için 5-6 yıl gibi bir zaman geçmesi gerekiyor. Zaten varlığı da 1986 yılında ineklerin acayip davranışlar göstermesinden sonra ortaya çıktı 10 yıl süren bilimsel çalışmalar ve dedektiflik gerektiren araştırmalardan sonra nihayet hayvan yemleri ile bulaştığı bulundu (1996). Ama çok geç kalınmış ve 180 bin inek, beyin dokuları süngerimsi bir hâle dönüştüğü için, BSE hastalığından ölmüştü. Bunun üzerine Almanya ve Fransa, İngiltere’den sığır eti ithalâtını durdurdu. Fakat hükümet bu etleri süpermarket raflarından hemen kaldırtmadı. Çünkü bilim insanları bu hastalığın insanlara ağız yolu ile bulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu rapor ediyorlardı. Sonra sinsice bir oyun oynandı ve 50 milyon etobur Britanyalı birer kobay olarak

kullanıldı. 1996 yılında Deli Dana Hastalığı yüzünden 10 kişi hayatını kaybetti. Böylece, ölüm riski 5 milyonda bir olarak hesaplandı. Bu da bir insanın başına yıldırım düşmesinden daha zor bir ihtimaldi ve siyasileri sevindirdi. Çünkü 100 binlerce hayvanı yok etmekten ve fiyatlarının yarısını çiftçilere ödemekten kurtulmuş görünüyorlardı. Ama halkın ve medyanın protesto ve baskılarına daha fazla dayanamadılar ve bir yıl sonra sadece kemikli sığır etinin satışını yasakladılar. Daha sonra da yüz binlerce hayvanı öldürüp yakmak zorunda kaldılar. Bu hastalığın esas sebebi de yine bir gen demiştik: Stanley Prusiner’in 1982 yılında bulduğu ve adına PRP (Protiz Rezistanslı Protein) dediği gen. Bunun ürettiği protein olan Prion, 150 bin tür protein içinde amino asitleri ve DNA’sı olmayan belki de tek proteindir. Kendisini çözümleyip dağıtan normal Protiz enzimlerine karşı koyabilen Prion, sert ve yapışkan bir yapıya sahip olduğu için diğer prionlarla birleşerek büyüyor ve hücrenin yapısını tamamen bozuyor. Ayrıca, diğer sağlıklı proteinleri de kendi şekline sokabilme yeteneğine sahip. Bu proteinin tam olarak ne işe yaradığı henüz bilinmiyor, fakat tüm memeli hayvanlarda var olduğu için önemli olduğu varsayılıyor. 20 yıldır yapılan binlerce deney ve araştırma bu DNA’sız proteinin sırrını çözmeye yetmedi. Fakat yalnız beyinde açıldığı için orada iş gördüğü biliniyor. Farelerin genomundan çıkarılan bu gen, embriyon döneminde ya da yetişkinik çağında onların sağlığını etkilemiyor veya bir eksikliğe yol açmıyor. Fakat insanlarda farklı bir durum söz konusu: 253 kelimelik yani 759 harflik olan bu genin 129. kelimesi çıkarıldığında, aylar süren uykusuzluk hastalığına (İnsomnia) ve ölüme neden olabiliyor. Çünkü beynin uyku merkezi olan Talamus’u yiyip bitirebiliyor. Bu gen, keçilerde ve ineklerde ise daha farklı bir özellik gösteriyor. 253 kelimeden 108 ve 121 arası bükülerek yukarı doğru bir kavis yapmışsa, hayvanın fazla uyumasına, aşağı doğru kavislenmişse hiperaktif olmasına neden oluyor. İşte Deli Dana Hastalığı ineklerdeki bu kavislenmiş genler yüzünden ortaya çıktı. İnsanlara ağız yoluyla geçme olasılığı çok düşük ama bol miktarda inek eti yendiği zaman vücuda yerleşiyor ve 5-6 yıl süren üreme döneminden sonra sağlıklı genlerimizi bozarak, BSE denen hastalığı yapabiliyor. - Efendim, 5 Temmuz 1996 da tüm dünyayı sarsan bir olay yaşandı: İlk

kez Dolly adı verilen bir kuzu, babasının ikizi olarak klonlama yoluyla dünyaya getirilmişti. Herkesin aklına hemen “İnsanlar da klonlanacak mı?” sorusunu getiren bu tekniği basit bir dille anlatır mısınız?
İNSANLAR KLONLANACAK MI? - Aslında çok basit bir yöntemle gerçekleşen klonlama neden bu kadar geç kaldı diye şaşıyorum. Bilim adamları bu işi 1950’lerde gerçekleştirecek bilgi ve teknolojiye sahiplerdi. Hatta o zamanlar bazı kurbağaların klonlanma çalışmaları yapılmıştı. Sonuç alınmasının 30 yıl gecikmesi bana biraz garip geliyor. Fakat demek ki bazen basit sorular ve yöntemler bile kimsenin aklına gelmeyebiliyor. Ya da belki bu bilgilerin dünya kamuoyuna duyurulması başka amaçlarla geciktirilmiştir. Klonlama için 3 ayrı yöntem geliştirilmiştir: Twinning, Roslin ve Honolulu teknikleri... İskoç genetik uzmanı Ian Wilmut, Dolly’yi klonlarken Roslin, yani çekirdek transferi tekniğini kullandı. Bu yöntemi anlatırsak, sanırım konu anlaşılmış olur. Klonlama için öncelikle iki şeye gereksinim var: bir yumurta hücresi ve bir donör hücre. Donör hücre; Dolly’nin babasından alınan canlı bir hücreydi. Yumurta hücresi de herhangi bir dişi koyundan alınmış ama döllenmemiş bir cinsiyet hücresiydi. Yapılacak ilk iş; bu yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarmaktır. Böylece

O zaman 40 yaşında bir insan klonlandığı zaman doğan çocuk 40 yaşında mı olacak? . o hayvanın bütün genetik şifrelerini içerir. . modern çağın en önemli buluşlarından biri olan bu tekniğe karşı çıkmak. fakat normalden daha kısa yaşayıp öldü. bu kadar basit bir biyotekniktir.çekirdeksiz yumurtanın genetik şifrelerinin büyük bir kısmı alınmış olur. Bu embriyon üvey annesinin rahminde yaşarsa.İnsanların klonlanması da mümkün mü? . İşte klonlama denen yöntem. Böylece o yumurta döllenmiş bir yumurta gibi bölünmeye hazır hâle gelmiş demektir. zamanın ve enerjinin ne denli devasa boyutlara ulaştığını çoğu insan bilmiyor. Tabiî bu bir cinsiyet hücresi olmadığı için.Bence. buzağı normal yaşında doğdu. Sitoplazma içinde de DNA taşıyan maddeler vardır.Elbette olacak. Hayvanlardaki hastalıklara neden olan bozuk genler bulundukça ve bunların sağlıklı olanları klonlandıkça. Öncelikle hastalıksız ve çok daha verimli hayvanlar ve bitkiler üretmiş olacağız. klonlamanın bize bir yararı olacak mı? . Genetik mühendisliği ahlâkî açıdan siz nasıl değerlendiriyorsunuz? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ . İşte o evrede. Ve zaten önlenmesi de artık olanaksızdır. bunun ulaşacağı düzeyi şimdiden kestirmek için yüksek bir hayal gücü gerekmiyor. Fakat o insanın ruhsal sağlığı hakkında hiç kimse bir garanti veremez! Genetik araştırmalara yatırılan kaynakların. genetik yapısı tam olan bir hücredir. etmeyen ise ölür ve deneme başarısız olur. insan genleriyle oynamak tüm toplumlarda şiddetli bir muhalefet görüyor. hangi hayvandan alınmışsa. Sonra bu yumurta hücresi "Gap Zero" adı verilen bir dönem geçirmeye bırakılır. çekirdeğini kaybetmiş olan yumurta "baygınlık" geçirir ve tüm fonksiyonları durur ama ölmez. bence en geç 5 yıl içinde insanları da klonlamak mümkün olacak. Yani erkek veya dişi olsun. Kopya insan sırada bekliyor ve hatta konuştuğumuz şu anda bile gerçekleşmiş olabilir! . Ama bir başka denemede bir buzağı klonlandığında. Bu evrede artık embriyonun lâboratuvardan alınıp. üreyen hayvanların hem kendileri daha iyi bir yaşam sürecekler. ABD ve Japonya bu teknolojiye 50 yıldan beri çok büyük yatırımlar yapıyorlar. etik açıdan bakarsak büyük bir “günah”tır. Bunu sağlamak için de hafif bir elektrik akımı verilir. bir annenin rahmine konması gerekir.Efendim. Kısaca "G0" denen bu evrede. Dolly adlı koyun kopyalandığı zaman 3 yaşındaki babasına benzedi. . Hatta bu tartışma pek çok ülkede bir etik soruna dönüştü. hem de insanlar onlardan daha fazla verim alacaklar. Yeni çekirdeği kabul eden yumurta hücresi birkaç saat sonra bölünmeye başlar. Dolly’den bu yana bu yöntemle ve diğer iki teknik kullanılarak yüzlerce hayvan türü klonlanmış ve çoğunda başarılı olunmuştur. büyümeye devam eder ve vakti gelince donör hücre kime aitse ona tıpatıp benzeyen bir yavru olarak doğar.Bunu ancak uygulamada görebileceğiz. Belki o zaman ilk Klon İnsan’a sahip olma hakkı çok önemli bir kişiye verilecek ve tarihte bir büyük çağ daha açılmış olacak. Proteinlerin ve enzimlerin nasıl reaksiyon göstereceklerini şimdilik kestirmek çok zor.Peki. Fakat önce “G0” evresinden çıkıp ayılması lazımdır.Bunun etik tartışmaları uzun sürmezse ve “think-tank” denilen düşünce kuruluşları klonlamanın faydalarını halka yeterince anlatabilirlerse. Büyük kısmı diyorum çünkü genetik materyalin hepsi çekirdekte değildir. . O nedenle. klonlama rutin bir iş hâline gelecektir. Bölünen hücreler bir embriyon oluştururlar. . İngiltere. yumurtanın içine donör denen canlı hücrenin çekirdeği konur. ama bütün zorluklar aşılacak.

hastalık ve soğuğa dayanıklı bitki türleri. .Efendim. Türk kamuoyunda pek de bilinmeyen bu eylemi -yeri gelmişken..Bu bilimsel araştırmalara 52 yıldan beri o kadar zaman harcandı.anlatır mısınız? . Bu teknolojinin getireceği faydaları bilmeden birtakım yersiz etik tartışmalar yaratmak ve bu çalışmaların önünü tıkamak. doğal olarak aynı tekniği insanlarda kullanma fikri doğmuştu. 1970’lerde fare. Eğer mucize ilaç denen Penisilin bulunduktan sonra onu kullanmasaydık. bence insanlığın kendi kendisine büyük zararlar vermesi anlamına geliyor. Şöyle düşünün: Daha geçen yüzyıla kadar ana-babalarının tifo. çok yakın bir zamanda yarısı canlı. Genetik teknoloji sayesinde -belki de çok yakındakanser ve kalp hastalıkları dahil pek çok hastalık tarihte kalmış olacak. O nedenle ben bugünün gençlerini bu dört alanda eğitim almaya ve araştırma yapmaya davet etmek istiyorum. Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton’un 1885 yılında başlattığı Yuceniks (Eugenics) hareketi. Sözgelimi. 20 yıl sonrasının meslekleri arasında -eminim ki.Peki. daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine büyük katkıda bulunmuştu. bu ahlâkî tartışmaların ortaya çıkışını sağlayan birtakım haklı sebepler de var. Nano teknoloji ve yapay zekâ sayesinde üretilecek mikroçipler. Bitki ve hayvan hücrelerinde yapılan bu genetik değişikliklerin sonuçları olumlu olunca. biyolojik bakımdan “kusursuz” diyebileceğimiz insanlar türeyecektir. . Bu meslek sahiplerinin doktor olması dahi gerekmeyebilir.Sorunuza hiç tereddüt etmeden “evet” diyebilirim. Hâlâ hızla süregiden insan klonlama çalışmalarının dramatik sonuçları yakında bir bomba gibi gündemimize oturabilir. 21’inci yüzyıldaki dört büyük teknolojiden birinin genetik olacağı artık gün gibi ortadadır.. bu bir insanlık suçu olurdu. plastik veya estetik cerrahiye gerek kalmayacak. genetik mühendislik ve yapay zekâ teknolojileri ileriki yüzyıllarda insan doğasını da değiştirebilir mi dersiniz? . . Şimdi de durum aynıdır.Yapay zekâ. Robert Stillman ve Jerry Hall insan embriyonunu klonlamış ve 6 gün yaşatmayı başarmışlardı. Klonlama sayesinde gençlik aşısı gerçek olacak. nano teknoloji ve uzay teknolojileri. Genetik mühendislik şu anda bile insan hayatını kurtarabiliyor ve genetik teşhis sayesinde ölümcül hastalıkları engelleyebiliyor. Özellikle genetik şifrelerin çözülmesi ve yapay zekâ alanındaki gelişmeler. 1993 de. Örneğin yeni bulunan WT1 geni sayesinde kan kanserinin tedavisi yakında mümkün olacaktır. yarısı robot yaratıkların ortaya çıkmasına neden olacak. tüberküloz veya kolera yüzünden hayatını kaybeden çocuklarının ve yakınlarının öldüklerini seyretmekten başka seçenekleri yoktu. Bütün bu nedenler klonlamayı desteklemeye yeter de artar bile. Genetik mühendislik ve biyoteknolojideki ilerlemeler. lâboratuvarda üretilecek sağlıklı organlar sayesinde eskiyen veya hastalanan tüm organlar yenilenebilecek. Ama bunların aşıları ve ilaçları bulunduktan sonra milyonlarca insan ölümden kurtuldu. 1973’de sığır ve 1979’da koyun klonlaması gerçekleşmişti. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952’de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmişti.Diğer üçü hangileri? . o kadar büyük yatırım yapıldı ve elde edilen bilgilerin insanoğluna sağlayacağı yararlar o denli belirgin hâle geldi ki.insan mühendisliği diye bir meslek de yer alacaktır. O nedenle insanların bu konuya hazır olmaları gerekmektedir. kısırlık bitecek. Klonlama ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştı. Genetik tartışmalarda sağduyunun galip geleceğine inanıyorum. bozuk genler değiştirilebilecek ve hastalıkların büyük bir kısmı önlenmiş olacak. beynimizdeki ve bedenimizdeki bir çok organın ya yerini alacak veya onların daha düzgün çalışmasına yardımcı olacaktır.

O tarihte Almanya’daki ekonomik ve sosyal gelişimin “biyolojik gelişimle” bütünleştirilmesi fikri siyasi destek görmüş ve yerleşmişti ama hâlâ teori düzeyinde idi. . Ve insan üzerinde etkili olan doğal seleksiyonun tabiata bırakılmadan insan eliyle uygulanmasını savunmuştur. 1910 ile 1935 yılları arasında 30 Eyalette son derece üzücü sosyal cinayetler işlendi. Bunun arkasından yakılma sırası tüm Yahudi vatandaşlara kadar geldi. hırslı ve agresif biriydi. Bu 25 yıl içinde 100 bin insanın “beyinsiz” ismi verilerek kısırlaştırıldığı o eyaletlerdeki hastane dosyalarında hâlâ korunmaktadır.’ dendiğini duyuyorum. Ve “Eğer Almanya hastalıklı ve şizofrenik vatandaşlarını kısırlaştırırsa. Tarihin yüzkarası olmuş bir düşünce ve hareket olan Yuceniks’in fikir babası sayılır. Tabiî. Discenik fikri o kadar benimsendi ki. politik bir slogana dönüştürmüştü. daha sağlıklı bir millet hâline gelir ve her zaman İngiltere’nin önünde olur” fikrini devleti yönetenlere kabul ettirmişti. Başkan Roosevelt. İzlanda ve Estonya izledi. Pratiğe geçişi bu fikrin Amerika’ya sıçramasından sonra başladı. Genleri sağlıklı insanların evlilikleri tasvip görmeye. o yıllarda alkoliklerin. Akıl hastası. Bunları Kanada. Mektupta şu ifadeler vardı.” .Fakat bu kısırlaştırma kanunları İngiltere ve Hollanda’da çıkmadı. Norveç. Finlandiya.Ben de bu fikrin hızla yayıldığını Pearson’un 1907 yılında Galton’a yazdığı bir mektup sayesinde öğrendim. Dünya Savaşı’na “Kromozom Savaşı” diyen genetikçiler var. “bir gün toplumun dejenere olmasını önlemenin tek yolunun sağlıklı vatandaşların soylarını devam ettirmeleri ve sağlıksızların çocuk yapmamaları olduğunu görecek ve bunu uygulamanın en büyük vatanseverlik olduğunu anlayacağız!” diyebilecek cesareti kendinde bulmuştu. .. Bu kanun 1964 yılına kadar 40 sene yürürlükte kaldı. Hatta Virginia Eyaleti akıl hastalarını kısırlaştırma kanununu 1970 yılına kadar uyguladı. diğerlerinki aşağılanmaya başlamış bile.000 insan kısırlaştırıldı.. hastane yataklarını yaralı askerlere tahsis etme bahanesi ile gaz odalarında yakılmaya gönderildi. “beyinsizleri sterilize et” hareketi diğer ülkelere de sıçradı.Galton son derece pratik zekâlı. Yuceniks fikrini milliyetçilikle özdeşleştirmeyi başarmıştı. “Orta sınıf vatandaşlardan doğan cılız çocuklar için ‘Haa! Demek ki bu Yucenik bir evlilik değildi.Soruyu söyle de sorabilirim: 2. idealist. kriminal suç işleyenlerin. Amerikalı Charles Davenport. değil mi? . bulaşıcı hastalık taşıyanların ve geri zekâlıların evliliklerine yeni bir isim buldu: Discenik. Darwin’in “Tabiattaki doğal seleksiyon yüzünden yalnızca güçlü canlılar ayakta kalır ve nesillerini idame ettirirler” saptamasını. Genlerle dünya savaşı arasındaki bağlantıyı izah eder misiniz? YUCENİKS SUÇLARI . Fakat Almanya’ya bu kampanya yeterli gelmedi ve savaşın ilk 18 ayında tam 70 bin kısırlaştırılmış hasta. Galton.Evet. İsveç’te 60 bin ve bu fikre çoktan hazırlanmış Almanya’da 400. Davenport çalışmalarını disceniklerin “ekarte edilmeleri” üzerine yoğunlaştırmış ve Amerikan elitlerinin kafasını çelmeyi başarmıştı. Kısırlaştırılan insanların sayısı milyonları geçti. sakat ve güçsüz insanların kısırlaştırılmaları ve nesillerinin tükenmesi için büyük çabalar harcamıştı. Öyle ki. Bu çabalardan sonra İngilizler’in Yuceniks hareketini gizliden gizliye başlattığını öğrenen ve Galton’un fikirlerine hayran olan Karl Pearson da aynı eylemi Almanya’da yaymaya başlamış ve yaptığı üst düzey lobi çalışmalarından sonra. 1924 yılında kabul edilen bir kanunla Amerika’ya sadece Anglo-Sakson ırkından gelenler alındı ve diğerlerine göç izni verilmedi.

bireylerin rızasıyla uygulanıyor. . Bütün bu desteğe rağmen parlamentoda sağduyu hâkim oldu ve kısırlaştırma kanunu aralıklarla iki kez oylanmasına rağmen geçmedi. sanıyorum bunları yaşlandıkça görebileceğiz. 1994 yılında Çin hükümetinin çıkardığı bir kanunla. modern Yuceniks bireylerin kişisel onayları ile gelişecek ve belki de evrensel bir ilke olacaktır. çevremizdeki radyasyon oranları. ana rahmindeki çocuğun sağlık durumu daha kolay saptanacak ve belki de anneler geri zekâlı çocuklarını vakit geçmeden aldırma seçimini. kötü beslenme alışkanlığı gibi zararlı etkiler de birer faktör. “evet tamamen genetiktir” diyemiyorum. Yaşlanmamızın nedenleri arasında genetik sistemin işleyiş tekniği büyük rol oynuyor fakat az su tüketimi ve güneş ışığı.Efendim. Şu bulgulara bir göz atalım: Ana rahmindeki döllenmiş yumurta..Peki. Hitler işi Yahudi ırkının yok edilişine ve tüm Avrupa’yı temizleme fikrine kadar götürdü. Hatta. Fakat bu sorunuza yanıt olarak. Fakat kapalı kapılar ardında sinsice yürütüldü. daha kolayca ve suçluluk duygusuna kapılmadan yapacaklar. Genetik bilimi ilerledikçe. Galton’un birçok fikri artık devlet zoruyla değil. Üstelik bir kanunun çıkmamış olması. H.Wells ve Winston Churchill bu hareketi savunan yazılar yazıyor ve hararetli söylevler veriyorlardı. Hamile bir annenin doğuracağı çocuğun sakat ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla dünyaya geleceğini gören doktorlar. doğuma kadar ortalama 47 kez bölünüyor ve o tek hücre 100 trilyon hücreye ulaşıyor.Evet. Ortalama 47 diyorum. Almanya’da başlayan akılsızların kısırlaştırılması ve etnik temizlik hareketinden rahatsız oluyorlardı. çok ilginç bir soru. Darwin’in oğlu Leonard. yaşlanmanın nedeni de genetik mi? KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ . bugünkü pencereden bakıldığında geçersiz görünebilir fakat o günkü sıcak koşullar ve toplumsal psikoloji içerisine girip düşünürseniz. Son zamanlarda birden fazla çocuk yapmayı yasaklayan Çin’deki bu tartışmalar tüm dünyaya er veya geç yayılacaktır. ama Rus devleti daha ziyade akıllı insanlarını öldürmekle meşgul olduğu için Yuceniks hareketine katılmadı. böylesi bir atmosfer içinde başlayan 1930lardaki ekonomik kriz. Şuradan başlayayım: Aslında genetik sistem sanıldığı kadar da mükemmel çalışmıyor. kürtaj yaptırma seçeneği anneden alınıp doktorlara verilmiştir. Teşekkür ederim. çünkü bazı hücreler . Sosyalist veya muhafazakar bir çok yazar ve filozof ile birlikte pek çok bilim adamı ve siyasetçi Yuceniks fikrini destekliyordu. İngiltere’yi çok endişelendiriyordu. Peki. Bazı genetikçilerin bu savı. . “Yuceniks hareketi bugün artık apaçık devam ediyor” diyenlere de katılıyor musunuz? . Rusya’da da çıkmadı. Hitler’in başarıya ulaşması. Bence. işsizlik ve toplumsal dejenarasyon Almanya’da Nazi hareketlerinin gelişmesini kolaylaştırdı.Evet katılıyorum. kısırlaştırmaların yapılmadığı anlamına gelmemeli! İngiltere’deki elitler. Oxford profesörlerinin yüzde 65’i bunlara katılıyordu. Rahatsızlıklarının esas nedeni Almanya’nın gerisinde kalma kaygısıydı. Bernard Show. “beyinsizlerin çoğalmaları ırkımız için en büyük tehlikedir” diyebilecek kadar ileri gitmişti. savaşın nedenlerinden birinin de genetik olduğunu kabullenmeniz o kadar da zor olmayabilir.G. kürtaj önermekte ve seçimi ana-babaya bırakmaktadırlar. Yuceniks Derneği’nin müdürlüğüne getirilmişti. İşte.Bu. Churchill. Ve böylece savaşa katılmak için bir neden daha oluşmuştu. ama şiddetli muhalefet sayesinde çıkarılamadı.

30.Elbette. Watson’un gördüğü olay şuydu: Kromozomları kopyalayan biyokimyasal sistem. Kandaki alyuvarların milyonlarcası her saniye yenilenir. Yani. Bu çok şaşırtıcıydı çünkü her kopyalamada kromozomlar biraz daha kısalıyor olmalıydı. doğanın bu eşsiz sistemi neden kurduğunu ve bu sorunu nasıl çözdüğünü çabuk anladı. Telomerler her bölünmede kısalır fakat bunları vakit geçirmeden tamir eden ve eski hâline getiren bir sistem daha vardır. hem de hücrenin içindeki her şeyin tamamı kopyalanır. hücrelerin her kopyalanışında. Yaşlanmayı anlamak için kromozomların kopyalanma sistemini iyi anlamak gerekir. Örneğin. Hücreler bölünürken hem bu 23 çift DNA molekülü kopyalanır. hücrelerin kendi fotokopilerini aldırdıktan sonra eskiyenler ve ölenler vücut dışına atılır veya çözülerek tekrar kullanılır.Fakat.. kromozomların uçlarından küçük bir bölümü kopyalamazlar. fotokopi makinasına konan bir mektubun ilk ve son satırlarının kopyalanmaması gibi bir eksiklik olur. İşte yaşlanmanın pek çok sebebiyle birlikte asıl nedeni bu doğumdan sonraki yenilenme sürecinde gizli. Vücut dışında bulunan saçlar. Genler. yeni hücrede genetik bir eksiklik ve dolaysıyla pek çok sistem hatası doğabilir. Watson. (Bak. eğer kromozomların ucunda diyelim ki 150 harfli bir gen yer alıyorsa ve bu hücrenin kopyası alınırken kazara kopyalanmıyorsa. kopyalama esnasında. Fakat yaşam sürerken bazı hücreler birbiri ardından yenilendiği için bölünme sayısı 200-300 kadar olabiliyor. kopyası alınan bir resimin giderek renk kaybetmesi gibi biraz daha “silik” çıkar veya aşınır. TTAGGG bazlarından oluşmuş bu nükleotidlere Telomer adını verdi. Ve ortalama 40-45 kopyadan sonra ortada kromozom denen şeyin kalmaması gerekirdi. Sadece 300 bölünmenin onları bozacağı bana pek ikna edici gelmiyor. İşte bu yenilenmeler sırasında alınan her fotokopi. Bu kopyalanma anını 1972 yılında ilk kez DNA’nın kâşiflerinden James Watson gözlemiştir. Her kromozom upuzun bir DNA molekülüdür. Bu tamirci genlerin ürettiği proteinlere Watson. kanımız 3 ayda bir tamamen değişir. vücudumuzdaki tüm hücreler bir yaş gününden diğerine kadar büyük oranda yenilenir. Bu nedenle. bazıları 40 bölünmeden sonra duruyorlar ve bazıları da 50 defadan fazla bölünerek çoğalıyorlar. Fakat Watson. önümüze tonlarca ölü hücre çıkardı. 6 harften oluşmuş bir genin binlerce kez art arda tekrarından ibaretti. Biraz daha açar mısınız? . milyarlarca kez bölünerek yaşamlarını sürdürebilmişler. Kromozomların uçlarının anlamsız genlerle doldurulduğunu keşfetti. Ama mikroskopik baktığında teleskopik başış açısıyla göremediğin şeyleri görebilirsin. Son derece “akıllı” olan bu proteinleri ürettiren genler doğumdan hemen sonra . canlı hücreler milyonlarca yıldan beri. Bu agletler. Şöyle ki: Beyindeki nöronlar ve sinir hücreleri hariç. herkesin ilgisini çekecek bir bulgu. Telomeraz demiş. Şimdi gelelim işin püf noktasına: Embriyon dönemimdeki bölünmelerde. iskeletimiz 11 ayda. Öyle ya. tırnaklar ve deri de peşpeşe yenilenir. işe yaramayan Telomer genlerinin bir kısmı eksik kopyalanarak yeni hücreye geçer ama herhangi bir fonksiyonları olmadığı için hücrelerde bir hasar olmaz ve vücutta bir eksiklik ya da hastalık ortaya çıkmaz. . Bunlar ipler dağılmasın diye ayakkabı bağlarının uçlarına eklenmiş o plastik tutaçlar gibi (agletler) bir emniyet sistemi idiler.Kuşbakışı veya makro baktığın zaman detaylar görünmez. Kromozomları yakından incelediğinde gördüğü şey onu büyük hayretler içinde bıraktı. . . Bir ömür boyu değişen bu hücreleri toplayıp tartma imkânımız olsaydı.. Şekil: 4) Telomerlerin görevi. kromozom uçlarında yer alan ve işe yarayan genlerin saf dışı kalmasını önlemektir.Bu.

. yüzlerce kez kopyalandıktan sonra kromozom uzunluğu değişmeyen hücreler üretmeyi sağlamış durumda. Bunlara serbest radikaller deniyor. Bir başka yararı damar sertliğini önlemektir. Bir başka önemli neden de şu: Hücrelerimizde ve kanımızda çok hızlı hareket eden ve çarptıkları dokulara hasar veren atık maddeler var.. O nedenle insanlar damar sertliğinden değil. Serbest radikaller hücre çekirdeğinde de bulunduğu için. Hasar gören genler yüzünden vücutta giderek azalan fonksiyon kayıpları olur. Her yenilenme yeni kopya ve daha kısa Telomer demektir. İşte yaşlanmanın asıl nedeni bu eksik kopyalanan Telomerlerdir. Örneğin sirke sineklerinin ömrünü iki katına çıkarmayı başarmıştır. onu icat etmek zorunda kalırdık. Böylece belli bir sayıya ulaştıktan sonra bölünme sayısını kaçıran ve bölünmeye devam edip çoğalan kanser hücrelerinin önüne geçilebilir. Yani. Fakat bu teknolojinin de etik tartışmaları tüm şiddetiyle sürmektedir. Bu genetik araştırmalar şirketi. kalp damarları. Sık sık yenilenen hücrelerdeki kromozom uzunluğu yılda 100 harf kadar kısalabilir. Bitkilerin kromozomlarında da aynı sistem var fakat onların Telomerleri bir T fazla. arter duvar bozukluklarından ölürler. .Öyleyse doğumdan sonra emekli olan Telomeraz genlerini açık tutmak yaşlanmayı engelleyebilir. Bu nedenle onlar da yaşlanıyorlar. Bu noktada size Voltaire’in bir sözünü aktarmak isterim: “Ölüm olmasaydı.Evet. Çünkü. kromozomlar doğum sonrası ve ömür boyu gerçekleşen yüzlerce kopyalamadan sonra iyice kısalırlar. buluyorum. .Çok güzel. TTTAGGG harflerinden oluşmuş. 1997 yılında bu işi başardığını açıkladığında. ortalama insan yaşamını 150 yıla çıkarmamız şu anda mümkündür. Bakınız: Cal Harley adında bir bilim adamının kurduğu “Geron Corporation” adında bir şirket tüm çalışmalarını Telomeraz genlerinin “emekli olmaması” üzerine yoğunlaştırmış ve çok önemli aşamalar kaydetmiştir. DNA’sı olan tüm hayvanlarda bu sistem mevcut. doğanın belli bir yaştan sonra neslini çoğaltmasında sakınca gördüğü bir organizmanın giderek yaşlanması.. hızla çarptıkları DNA moleküllerinde de hasara yol açarlar.. Hepsinde TTAGGG olarak mevcut.. değil mi? GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? .Tabiî var. O nedenle Telomerazlar üretilmezler ve artık eksik kopyalama kendini tamir edemez duruma gelir. bunlar kalpten çıkan arterlerin kromozomlarından daha uzundur. fonksiyon kaybetmesi ve nihayet ölmesi için genetik sisteme yerleştirdiği olağanüstü zekice düşünülmüş bir düzenektir. Harley’ye göre.Bu bağlantıyı yakaladığınıza sevindim. Peki. bazılarında binlerce defa art arda dizilerek uzun bir gen. çünkü Telomerleri onaran genlerinin doğumdan sonra da açık kalmasını sağlayan sistem. Bu da. 80 yaşına girmiş bir insanın kromozomları doğduğu güne oranla yüzde 37 kısalır.Siz bu ömür uzatma çabalarını ahlâkî açıdan doğru buluyor musunuz? . Kısa Telomer de yaşlanma demektir.. Telomerler hayvanlarda da var mı? . Geron şirketinin hisseleri borsada birkaç kat prim yaptı. Bunu düzeltme şansını yakalamışken neden uygulamayalım? Kaldı ki yaşlanmayı önlemek her insanın en büyük arzularından . Bunlar da yaşlanmaya neden olur. fakat bazılarında yüzlerce kez tekrarlanarak kısa bir gen olmuş.” . Vücudumuz bir doğum gününden diğerine kadar büyük oranda yenilendiği için (sinir sistemi ve beyin nöronları hariç) kromozomlar her yıl ortalama 31 harf (nükleotid) kısalırlar. Böylece. Şöyle ki: Bacaklarımızdaki kan damarlarının kromozomlarına bakarsanız. hücre bölünmelerinin ve çoğalmalarının önüne geçecek bir yöntem için de kullanılabilir.“emekli olur” ve artık açılmazlar. kalpten hızla çıkan kanın basıncına ve serbest radikallere sürekli maruz kaldıkları için çabuk yıpranırlar ve sık sık yenilenirler.

biridir. bu yaşlanma gerçekleşmeyecek ve beyin de genç kalacaktır. Nöronların miktarından kat kat fazla Glia hücreleri var beyinde.Bizim gibi uzun yaşayan pek çok hayvan var. Bu bulgu.Efendim. . Bunların çoğu cüsseli hayvanlar.. Fillere gelince. Dolayısıyla aslında balina ve fil gibi hayvanların çabuk yaşlanıp. analizlerimiz daha gerçekçi ve mantıklı olur. Ben insanların 150 yaşında kadar yaşayabilecekleri bir dünyayı hayal ettiğimde büyük heyecanlar yaşıyorum. . Bunlar birbiri ardından yenilenen ve önemli görevleri olan hücrelerdir. Kış uykusuna yatanlar da nispeten uzun yaşarlar. daha çok kopyalama demek ve daha kısa kromozom demektir. kaplumbağalar ve salyangozlar. Tabiî.” .. Telomer teorisini çürütmüyor mu? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI . erken ölmesi gerekiyor. Demek ki ömür denilen yaşam süresi. Yavaş hareket eden hayvanlar uzun. Örneğin. Şimdi size çok şaşırtıcı bir görüşü ifade etmek istiyorum: Ömür dediğimiz şeye zaman denen o göreceli olgu açısından bakarsanız. Ne var ki ömür denen şeye bir başka pencereden daha bakma olanağı var. Bakınız. . O da şu: Hayvanların ömür boyu süren kalp atışlarını sayarsanız. kanıtlanmış bilimsel bir bulgudur. 150-200 yıl yaşamaktansa. biraz bilgi eksikliği içeriyor. Kaldı ki beyin sadece nöron denen sinir hücrelerinden oluşmamıştır.Fakat bu görüşün karşısavı diyor ki: “Dünyada zaten haddinden fazla insan var.. ama yüz milyar gibi yüksek rakamlı bir nöron sayısı yanında bunu önemsemeyebilirsiniz. Uzun yaşamak bu sayıyı daha da arttıracaktır. Bazıları (Mikroglia) beyni zararlı bakterilerden ve enfeksiyonlardan korurlar. ama hızlı hareket edenler kısa yaşarlar.Fakat beyin hücreleri yenilenmiyor ve ölen nöronların yerine yenileri gelmiyor.Önce bir yanlışlığı düzeltelim.. kalp atışı sayısı ile ters orantılıdır.. İşte bu 5 tip hücrenin yenilenmesi ve yaşlanması beyinde fonksiyon kayıplarına yol açar. Telomerlerin varlığı bir teori değil. her . Düşünsenize. insanların genç ve dinamik yaşadığı ve beyinlerinde yüz yıl boyunca biriken devasa bilgi ve deneyim arşivlerini kullanabildikleri bir dünyada cehalet denen şeye yer olabilir mi? Akıl yolunun izlendiği ve erdemin kök saldığı bir dünyada.. bence bunlar popülist yaklaşımlardır ve hayal gücünden yoksun yorumlardır. birçoğunun aynı sayıdaki kalp atışından sonra öldüğünü görürsünüz. Bir olayı değerlendirirken. sağlıklı ve verimli kısa bir ömür yaşamak daha iyidir. beyindeki hücre ölümleri sayı bakımından fazla görünebilir. insanlar elbette artan insan nüfusuna bir çare bulacaklar ve belki de herkes kendi yerini dolduracak yalnız bir çocuk yaparak. önemli olan kaliteli yaşamaktır. Bazıları (Ependimal) beyin sıvısı üretme işine yardımcı olurlar. Ama durum böyle değil. 150 yıllık bir beyin. Ve bazıları da (Oligodendrokit ve Schwann) nöron uzantıları olan aksonların etrafında miyelin denen koruyucu bir tabaka oluştururlar. Nörologia da denen bu hücreler 5 tiptir: Bazıları (Astrosit) kan damarlarının etrafını sararak. O evredeki koşullar içinde şu an hayal edemeyeceğimiz çok daha farklı çözümler üretilecek ve sağduyu mutlaka hâkim olacaktır. Zira 100 yıl boyunca ölen hücreler oran olarak beynin yüzde 10’unu bile zor bulur. zihnimizde onu kendi koşulları içinde oluşturarak düşünürsek. Büyük gövde demek. bu düşünce doğru görünür ve siz de haklı olarak bu soruyu sorarsınız.Kulağa hoş gelen bu soru. dünya nüfusunu sabit tutacaktır.. Fakat aslında bazı küçük hayvanlar da uzun yaşıyor. beyin ve damar arasına bir duvar gibi dizilirler. genetik mühendislik sayesinde hastalıkların olmadığı. bu dediklerinizi yapabilecek mi? . Ayrıca. Fakat biz Telomerleri tamir eden Telomerazların üretilmesini sağlarsak.

Kadını adetten keser ve menopoza sokar.. Aslında yaşlanmaya neden olan pek çok faktör var. “neslinizi genç yaşta çoğaltınız” mesajını veriyor. Fakat bu tavsiyeye uymayan çiftlere doğa (ya da Tanrı deyin) zoraki kuralları ile karşı çıkar. Dünya yaş ortalaması da bu rakamdır zaten. Bu sav henüz kesinlik kazanmamıştır ama kuvvetli bir hipotezdir. ama yarasalar 30 yıl ve kuşlar büyüklüklerine oranla çok daha uzun yaşarlar ve kalp atışları da oldukça hızlıdır.düşüncede olduğu gibi. kuvvetli ve sağlıklı genlerin ayakta kalmasını istediği için.. Teşekkür ederim. bazıların ki ise 10 bin kadar olabilir. İnsan yaşadıkça belirli yaşlarda açılan belirli genler oluyor ve mutasyona uğrayan bozuk genlere sahip olma olasılığı artıyor. . İşte bu yüzden mantığı bizimkinden farklı ama daha doğru çalışan doğa.Enteresan bir saptama. kadınların 35 yaşından sonra doğum yapmamasını istemesinin altında yatan sebep de temelde budur.. örneğin son derece hiperaktif davranan ve kalbi makineli tüfek gibi atan farelerin ömrü 3 yıldır.Burada gene bir başka gerçek rol oynuyor: Telomerlerin uzunluğu.Yani. Fakat. bazılarınki 8. Telomerleri uzun olan insanların daha uzun yaşadığı görüşü bilim adamlarınca yaygın bir kabul görmüştür. çalışmalarına engellerler. Bu da ortalama 73 yaşa denk gelir. bu kısa kromozomları ve bozuk genleri çocuklara geçirme şansı çoğalıyor.Efendim. açık havada ve bol oksijenli bir ortamda yaşadığı için mi? . Jinekologların. bu da son derece şaşırtıcı bir gerçek. Doğa bizim fazla yaşamamızı neden istemiyor acaba? DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ . bir bakıma oksijen atomlarına da borçluydu. Ama bu durum henüz anlaşılamamış nedenlerden ötürü her insanda gerçekleşmez. Yaşlanmaya geri dönersek. Ama bu yorum.. fakat Jeanne uzun ömrünü. Vücudumuz da oksijenle sürekli alışveriş içinde olduğu için hücrelerde bir tür paslanma olur. fakat genç ölen insanların durumunu pek açıklamıyor. O nedenle. oksijen paslanmaya neden olan bir elementtir. yavaş yaşayan ve çok uyuyan. Oksijen atomları genellikle dizilişi bozulmuş veya mutasyona uğramış genleri paslandırarak. O nedenle. Her birinin ufak da olsa etkisi var ama bunlar toplam olarak büyük etkiler . Bu bulgulardan çıkardığım sonuca göre. Bildiğiniz gibi. . Her insanda kromozom uzunlukları farklıdır. kafamda bir başka soru daha oluştu şimdi.Demek oluyor ki yavaş hareket eden ve kış uykusuna yatan hayvanların hücreleri çabuk yıpranmadığı için sık sık yenilenmiyor ve o nedenle de telomerleri hemen kısalmıyor. Bir hesaba göre 7 bin kadar gen yaşlanmada rol oynuyor.. değil mi? . doğa gençlere hitap ederek. . bu bakış açısında da istisnalar var.İlginç bir soru sordunuz ve doğru bir saptama yaptınız. Böylece hastalığa yol açacak genleri paslanmış ve fakat sağlıklı genleri çalışan insanlar daha uzun yaşarlar. Bazı insanların Telomerleri 6 bin harften oluşur. . Belki de bazı kadınların genç yaşta adetten kesilmelerinin gerçek nedeni genlerindeki mutasyon oranının çoğalması ya da kromozom uçlarının (telomer) aşırı derecede kısalması yüzündendir.Haayır! Burada çok uzun yaşamaya yol veren bir başka etken daha var. aklıma şimdi gelen bir başka soru daha sormak istiyorum: 1997 yılında ölen ve Guinness Rekorlar Kitabı’na en yaşlı insan olarak giren Fransız Jeanne Calmont’un kromozom uçları 10 bin harften oluşan uzun Teleomerlere mi sahipti acaba? . Bunların ortalaması 7 bindir.Evet.. üreme çağını tamamlamış organizmaların daha fazla yaşamalarını istemiyor. İşte size “Mutlak Kader” olarak kabul edilen yaşam süresinin genlere yazılmış sırrı.

büyüme çağında ve yaraların tamiri için hücrelerin büyümeleri gerekiyordu ve bu işleri yürüten genlerin mevcut olması lazımdı. Çünkü DNA molekülü kaya gibi zor kırılan bir katı madde değil. bunlar insan olsaydı 350 yıl yaşamış olacaklardı. Çünkü. Atlanta’da her yıl 11 Kasım tarihi “HeLa Günü” olarak kutlanır. Eğer bir dokudaki gereksiz büyümeyi T. Yine sirke sinekleri üzerinde yapılan araştırmalarda. Öyle ki. Son yıllarda kanser vakalarının bunca artmasının arkasında yatan çevresel faktörler içinde de yapay olarak elde ettiğimiz maddeler. HeLa’nın ölümsüz görünen hücreleri sayesinde bulunacak. farelere aktarılan kanserli insan hücrelerinin onlarda da kanser başlattığı ve DNA’larını bozduğu görüldü. . bu nedenle dünyada en çok önem verilen kuruluşlardan birisi.Efendim. Genleri durduramıyorsa.Bu konuyla ilgili olarak. asbest tozu ve katran gibi faktörlerin kansere yol açtığı idi. Nixon. bilim adamları nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmiyorlardı.ABD başkanlarından R. Bu araştırmalar sonucunda.oluşturuyorlar. Öyle ki. 54 yıldır hâlâ yaşıyorlar. konuyla bağlantısı olan kanser hastalığını da biraz açar mısınız? KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? . Böylece. 1979 yılında kanserle savaş kampanyasını başlattığı zaman.Evet. Bu genler 1985 yılında Oxford Üniversitesi’nden Henry Harris tarafından keşfedildi. zehirli atıklar. Sanki. kanserin genetik bir hastalık olup olmadığı araştırılmaya başlandı. mutasyona uğramış bozuk bir gen var. Otopsi yapılırken ondan alınan kanser hücreleri o kadar ölümsüz ve sık sık çoğalan hücrelerdi ki. kirletilmiş ve değiştirilmiş olan doğa. Bu bozukluğa sebep olan şeyler de genellikle çevre koşullarıdır. İşte bu mutant gen işimize çok yarayabilir. Bilinen şeyler. ABD’deki Atlanta kentinde Henriette Lacks diye bir gün kutlanıyor. TP53 denen gen hemen açılıyor ve P53 denen bir protein üreterek hücrenin öldürülmesini sağlıyor. toplam ağırlıkları 20 tona ulaşmış durumda. yaşlanmaya sebep olan genler düzeltildiği zaman bu sineklerin türdaşlarından çok daha uzun yaşamaları sağlanmıştır. dokuların büyümesini sağlayan genler olduğunu düşünmek zor olmadı. Daha sonraları Röntgen ışınlarının DNA şifrelerini bozduğu fikri ortaya atıldı. ve Celera Genomics denen araştırma enstitüsü. Geron şirketinin hisseleri de bu ve benzeri bulgulara sahip olduğu için oldukça yüksek. 1951 yılında rahim kanserinden ölen bir siyahî bayandı. He-La’nın genlerinde. Çünkü. aksine son derece ince ve kırılgan bir yapıya sahiptir.S. yeterince büyüyen dokuların büyümelerini durduracak genler de olmalıydı. Öyle ki. Harris bu onkogenlere Tümör Süpresör Genler adını koydu. öcünü kanserli hücreler üreterek . Hatta dünyanın pek çok kanser araştırma merkezinde ve uzaydaki araştırma lâboratuvarlarında hâlâ çoğalıyorlar. Bu ilaç kanserli hücrelerde TP53 geninin açılmasını ve o hücreleri yok etmesini amaçlıyor. P53 adını verdiği bir ilaç geliştirdi ve yakında kullanılmaya başlanacak. yüksek radyasyon düzeyleri ve doğamıza ters gelen bir sürü zararlı yiyecek ve içeceklerdir. Bunlara ilaveten. . Belki de kansere ve yaşlanmaya çare. doğumdan önce. H. İşte kanserin esas nedeni. Henriette. azıcık güneş ışığı bile bazı insanların genlerini bozuyor ve cilt kanserine neden oluyor. rahim kanserinin bir “onkovirüs” tarafından yapıldığı bulundu. hücrelerin durmadan bölündükleri ve radyasyon. TP53 genini bulan Davis Lane. Bu onkovirüslerin. Zira. kopyalanan ve kısalan Telomerleri hemen eski hâline getiren. bu TP53 geninin bozulmuş olması ve iş görmemesidir. Bu kutlamanın esas sebebi nedir? . Sebep olarak da radyasyon ve asbest tozunun savunma mekanizmasını bozdukları gösteriliyordu.

binlerce nöron kaybederiz ve yerine yenileri gelmez. Gama ışınları kullanılarak uygulanan bu radyoloji tedavisinin başarı yüzdesi 10-15 arasında değişiyor ve epeyce yan etkileri var. kanser tedavisinde çok önemli bir başarı daha elde edilmiş olacaktır.Galiba oksijen.İnsan vücudunun her organı ve hücresi kendi kendini sürekli yenilemektedir. Bu protein hücrenin tüm çalışmasını durdurur ve her şeyi bozarak. Ama bu ışınlar TP53 genlerini de bozduğu için. Ayrıca hücredeki aşırı oksijen eksikliği de bu “jandarma gen”in gecikmeden çalışmasını ve öldürücü gücünü kullanmasını sağlar.Aslında.Öyleyse. özellikle beyin hücreleri için. Bunlar neyin katilleri? KATİL GENLER . Hücrede herhangi bir DNA bozukluğu ortaya çıkınca. fakat sinir hücreleri (nöronlar) yenilenemezler. Çünkü merkezi sinir sistemi ve beyin kendi kendini üretemez. bunu derhâlanlar ve hemen P53 denen bir protein ürettirir. 1979 yılında Dundee Üniversitesi’nden David Lane tarafından keşfedilen TP53. Son yıllarda. BCC-2 ve RAS gibi onkogenleri faaliyete geçirecek bir de onkovirüs tedavisi geliştirildi. 1179 harfli uzun bir gendir. teslim ol” gibisinden bir uyarı gönderirler.almaktadır.Deyiş yerindeyse. Çünkü yenilenmek için bölünen hücrelerin durmadan bölünmesi hâlinde. çünkü Gama ışınları DNA’ya hasar verir. bu genler hücreye önce “dur. Bu yüzde 15 oranındaki başarıyı da yine genlere ve bir tesadüfe borçluyuz. yaşamasını ve üremesini engeller. Çünkü. kesin teşhis hemen konulacak.Evet. bu genlere “intihar komandoları” veya “jandarma genler” demek daha uygun olurdu. böylece kanserli hücreler yok edilmiş olur. Bu konuyu da biraz genişletir misiniz? BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ . çok doğru söylediniz. vampir ve Frenkeştayn hikayeleri çağrıştırılarak karşı çıkılan genetik mühendisliğin önüne geçilmesin ve bu araştırmalar teşvik edilsin. Bu kayba rağmen beyin fazlaca . . . değil mi? . kanser tedavisinde kullanılan Işın Tedavisi iyi bir yöntem mi? . MYC. Yani keramet yine genlerdedir. çok önemli bir gaz. çaresizlik yerine yüzde 15’lik bir başarı oranını tercih etmek daha mantıklı görünüyor. TP53. Bu ‘kamikaze gen’lerin en ünlüsü ve en önemlisi 17. karanlığa kurşun sıkmak anlamına gelen ışın tedavisi yerine bir DNA testi yapılsa ve TP53 geninin sağlıklı olup olmadığına bakılsa. Ama bu testlerin yapılamadığı kliniklerde ışın tedavisinin hedef hücreler üzerinde uygulanmasına devam ediliyor.Peki. ölünceye kadar her gün yüzlerce. Böylece kendileri de öldüğü için intihar etmiş sayılırlar. Doğduğumuz günden.Bir de genetik literatüre Katil Genler (Killer Genes) ismiyle giren bir kavram var. yüzde 85-90 oranında başarısız bir yöntemdir bu. O nedenle 3-4 dakikadan daha fazla oksijensiz kalamayız. en büyük “silahları” olan “terminatör” proteinleri ürettirir ve bunları kullanarak tüm hücreyi imha ederler. Bozulan DNA’yı haber alan TP53 geni açılır ve hücreyi imha eden proteini üretir. . Bu uyarıya uyulmazsa. Yeter ki. Kromozomun kısa kolu üzerindeki TP53 genidir. Bu mekanizma kanseri önlemek için tasarlanmış genetik savunma sisteminin olağanüstü zekâsının ve sözünü ettiğimiz Biyolojik Bilinç’in eşsiz bir eseridir. . Genetik mühendislikle üretilen bu virüslerin kanserli hücrelerle birlikte diğer hücreleri de öldürebilecekleri riski olduğu için henüz kullanılmayan bu sistem geliştirilince.

aylarca aç. Beyin bu enerjiyi. günlerce susuz kalabildiğimiz hâlde 3-4 dakikadan fazla oksijensiz kalamayız. deneyimlerimizi. Bunun hasar görmesi ezberleme yeteneğinin azalmasına. Bu bozuk atmosfer.enjekte edilmekteydi. yeni dendrit bağlantıları oluşturarak hafızaya kaydeden ve sonra hatıralara dönüştüren bölgedir. Fakat. hafıza kaybına ve öğrenme güçlüğüne yol açar. Cıva bizlere.ee” yardımcı sesini sık sık kullanmakta. Bu madde beyne yerleşerek -özellikle çocuklarda. Her organ gibi beynin de enerjiye ihtiyacı vardır. yatak odalarımıza temiz hava ve oksijen girişini tamamen engeller ve 4-5 saatlik bir uykudan sonra soluduğumuz havanın oksijen oranı iyice azalırken. Minimal düzeydeki bu doğal beyin kaybı yanında. çok önemli bir yetenek kaybıdır.. Soğuk havalarda ve özellikle kışın. Bunlardan birisi alkoldür. İşte bu gerçek ışığında farkına vardığım bir varsayım üzerinde ciddî biçimde düşünmemiz gerekmektedir: Günde ortalama 7-8 saat içine hapsolarak uyuduğumuz yatak odalarımızın yeterince havadar olmaması bize çok pahalıya mal olmaktadır. Bu tutum. Bu nedenle. daha fazla oksijene gereksinim duyar. .. diş doktorlarımız tarafından dolgu maddesi olarak kullanılan “Amalgam” aracılığıyla -iyi niyetle. sigara dumanı. Hatta bununla yetinmeyerek.zekâ geriliğine yol açar.. eksoz gazları. Bu bölge.küçülmez. Beyin.Fonksiyonlarını tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendrit) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır. Zira beyin hayata 100 milyar gibi astronomik bir nöron sayısı ile başladığı için. kekelemeye kadar varan dil sürçmeleri sergilemekte ve zihinsel blokajlar (filmin kopması) gibi geçici konuşma ve düşünme yeteneği kaybına uğramaktadırlar. kapı ve pencere kenarlarını süngerlerle ve bantlarla izole ederiz. İşte zararları: . çeşitli kimyasallar ve hava kirliliği gibi etkenler de hem sinir hücrelerini öldürürler. anadillerini bile konuşurken uzun süre duraklamakta. Uyuşturucu maddeler. . payına düşmesi gereken oranın tam 12 katını. başta beyin hücreleri olmak üzere.Günden güne zayıflayan nöronlar ölmektedir. Ve insanlar. karbondioksit oranı artar. bir bardak şarap veya bir şişe bira içindeki alkol günlük doğal kaybın çok üstünde nöron ölümüne sebep olur. bu oranlar daha kısa sürede olumsuzlaşır. Beynin fonksiyonel bozukluğuna neden olan bir başka zararlı madde de cıvadır.Ortaya lisan ile ilgili problemler çıkmaktadır. Bir duble rakı.Oksijen eksikliği. vücudun sadece yüzde 2’si kadar bir ağırlığa sahip olduğu hâlde kana karışan oksijenin yüzde 25’ini kullanır. Demek ki. günlük hücre ölümleri önemli sayılmaz. Yani. cereyan yapmaması için. hem de nöron devrelerinin sıhhatli çalışmasını önlerler. . bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir. Artık kullanılmıyor ama solunum yoluyla kana karışan ve beyne yerleşen bu zehrin milyonlarca insanı etkilediği ileri sürülmektedir. Bu da önemsiz görülebilir ama her gün bir şişe rakıyı mideye indiren bir insanın 50 yılda 500 milyondan fazla nöron kaybettiği göz önünde tutulduğunda. oksijenle glikozu yakarak elde eder. odada alevle yanan bir ısınma aleti varsa. nöron imhalarına sebep olan başka etmenler de vardır. bütün organlarımızın biyolojik ve fizyolojik sağlığını kötü yönde etkiler. Diğer bütün organlardan daha çok çalıştığı ve daha farklı bir dokusu olduğu için. “. Daha kötüsü. birçoğumuz yatak odalarımızın kapı ve pencerelerini sıkıca kapatarak uyuruz.. . Bu. öncelikle beyindeki Hipokampüs bölgesinde önemli hasarlar yaratır. alkolün ciddî beyinsel sorunlar doğurabileceği ortaya çıkar. oksijen yetersizliği bunlardan çok daha önemlidir. beyin sağlığı için en önemli elementlerden birisi oksijendir. çünkü geniş düşünebilme yeteneği.

deniyor.. zekâ türlerinin yüzde 50 kalıtımsal olduğudur. Bir de. çünkü akıl. . bu milimetrik ve hassas hareketleri zamanında yapamıyorsa veya duraklamalarla yapıyorsa. Aksi hâlde kişi hem çabuk sıkılıyor ve hem de şeker oranı çok düştüğü için beyin enerjisi azaldığından öğrenme işi gerçekleşmiyor. Böylece öğrenme ve öğrenirken alınan bilgileri depolama işi devam etmiş oluyor.Konuşma yeteneğindeki noksanlıkların eğitimle.Efendim. 6’ncı Kromozom üstünde IGF2R olarak adlandırılmış bir gen var. İnsanoğlunun 20. İnsan Genomu’na geri dönersek. anlama. kokuya ve renge sahip olması gibi farklı özellikler de gösterir. beynin öğrenme. beyin kabuğunda (korteks) yer alan Broca ve Wernicke adlı bölgelerin diğer beyin bölgeleriyle yaptığı işbirliğinin meyvesidir. kimse 10 yıl sonrasını bile hayal edememektedir. sinir sistemindeki sinyalleşmelerde bir aksaklık veya tembelleşme var demektir.daki buluşları son 50 bin yıllık buluşlarından daha fazladır ve geometrik bir hızla artmaktadır. yy. Bir de bunlara sözünü ettiğiniz genetik mühendislik ve yapay zekâ araştırmaları eklendi. bazı eğitimbilimciler tarafından 13 kategoriye ayrılmıştır: . bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma gücü ve zihinsel yetenekleri kullanabilme özelliğidir. Ağız ve gırtlak kasları. Ama galiba sorunuza yanıt olacak bir gen bulunmuş durumda. Bu fonksiyon kaybında oksijen yetersizliğinin rolü büyüktür. problem çözme. öğrenmenin devamlılığını ve beyin hücrelerinin şekersiz kalmamalarını sağlamak için bu gen devreye giriyor ve azalan şekerin en tasarruflu şekilde yakılmasını kontrol ediyor. Fakat genel kanaat.G. sözcükleri anlar ve kavramlaştırır. Şimdiye kadar “özel yetenekler” diye bilinen zekâ türleri. Diğer yarısı da ana rahminde ve doğumdan sonraki evrelerde gelişmektedir. Bu iki bölge. bu güç ve kapasite dışında. beyinsel fonksiyonların düzensizliği ile de yakın ilintisi vardır. her meyvenin ayrı bir lezzete. çözüm üretme. Zekâ (intelligence). sizin “Akıl Gözü” dediğiniz bir kavram var. gönderdikleri sinyallerle ağız ve gırtlak kaslarını gereken şekle sokarlar.Bu konuda çok çeşitli araştırmalar ve farklı görüşler var. zor öğrenen ve bilgilerini etkin kullanamayan beyinler arasındaki farkı yaratan şeyin.Bu ilginç açıklama için teşekkür ederim. zekâ ve yetenek kavramları çoğu kez birbiri ile karıştırılıyor veya farklı bağlamlarda kullanılıyor. Bunun görevi beyine giden şekerin yakılmasını kontrol etmek. Yapılan çok uzun çalışmalardan sonra bulunan bu gen iyi çalışıyorsa ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Öğrenme esnasında beyin çok miktarda oksijen ve şeker kullandığından. . bu genin sağlığı olduğu düşünülüyor. Bu 7473 harften (A.. Çünkü. Bunu da biraz açar mısınız? AKIL GÖZÜ . yaşam biçimiyle ve ekonomik sorunlarla ilgisi olabileceği gibi. dil. Ayrıca. hızı ve kapasitesi her insanda aynı değildir. çağımızdaki teknolojik gelişmeler öylesine hız kazanmış ki.C’lerden) oluşmuş uzun bir paragraf. akciğerlerden üflenen havanın ses tellerini titreştirmesinden sonra oluşan notaların anlaşılır kelimelere dönüşmesini sağlamak için. kolay öğrenen ve öğrendiklerini kullanan beyinle.İsterseniz önce elmaları portakallardan ayıralım. Ayrıca zekâ.T. çözülmüş olan o yüzde 3’lük şifreler hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Örneğin zekâ genetik mi? ZEKÂ KALITIMSAL MI? . İşte. Bu yetilerin çalışma gücü.

Konuya biraz daha açıklık getirmek için. Sezgisel ve duygusal zekânın ise. Dikkat edilecek olursa. dikkat etmek ve hafızaya kaydetmek gibi beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan geniş bir kavramdır..Sentezleme .Ansiklopedik (Genel Kültürcü) zekâ 6.Duygusal (Emotional) zekâ 12.Okuma-yazma . Çünkü dünyada eğitilmemiş fakat üstün yetenekleri olan pek çok insan vardır. büyük çapta beynin sol yarım küresinin işlevleri arasındadır.Tanıma . müzikal ve atletik zekâ türlerinin geliştirilmesi de genellikle ihmal edilmektedir. Bu iki yarımküre kesintisiz bir iletişim ve koordinasyon içinde çalışırlar.Matematiksel zekâ 2.Konsantrasyon .Mantık .Mantıksal ve Analitik zekâ 3.Redüksiyonist düşünceler. her zekâ türünden biraz nasibini almış.Bütüncül düşünceler.Müziksel zekâ 9.Pratik (Sağduyusal) zekâ 5.Renkleri algılama . 10. düşünmek. bilmek.Lisan . kavramak.Hayal gücü . alt beynin fonksiyonları olduğu düşünülmektedir.. ama hiçbiri çok yüksek olmayan türdür.Matematik . hem Batı’da hem de Türkiye’de eğitim programları genellikle ilk 6 tür zekânın geliştirilmesini hedeflemiştir.Artistik (Şekilsever/Patternist) zekâ 8. Aklın ne olduğunu iyi anlamak için isterseniz önce gücünü tanıyalım: .Ölçümler . Bu zekâ türleri. Akıl (reason/mind) ise: Zekâ.1. irade.Müzik .Sezgisel (Intuitive) zekâ 11. Sağ yarım kürenin fonksiyonları arasına giren artistik.Atletik (Physical) zekâ.Ritim . hayal etmek.Resimleme .Denklem çözümleri . “eğitimsiz zekâ” bir başka şeydir.Uyumsal (Interpersonal) zekâ 7. Genel zekâ ise. sezmek.Ruhsal zekâ (Spiritual) 13. Sağ tarafta ise: . karar vermek.Analizler . beynin sağ ve sol yarımkürelerinde hangi fonksiyonların gerçekleştiğini sıralayalım: Beynin sol yarımküresinde: .Anlama gücü: Sözcükleri ifade ettikleri gerçek ve mecazi mânâları ile kavrayabilme . Burada önemle vurgulanması gereken görüş şudur: “Geri zekâ” başka şey.Genel zekâ.Rasyonel işlemler .Dil yetenekli (Lengüistik) zekâ 4.

. bu terimin . Oysa. Örneğin.Etkilenme duyarlılığı.Tavır kazanma. İşte. Bu kavrayış hatasının eğitime. .Sayı gücü: Kavramları.Tepki hızı ve dengesi. Bunları tanıdıkça da.Etkileyebilme gücü. zekâ kalıtımsal olsa bile dış koşullar uygun olmadığında gelişemiyor ve kendinden bekleneni gösteremiyor. .Öyle anlaşılıyor ki. kendimizi ve başkalarını daha yakından tanıyabilme olanağına kavuşabiliriz. . . . Duydu: Anladı anlamına gelmez. .İnisiyatif kullanma. .Düşünce ve davranışlarda hassas olabilme. .” . . zihne ve fizyolojiye bağlı nedenleri vardır. aklın bütün bu özelliklerini geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız.Düşleme gücü: Kavramları iki veya üç boyutlu olarak hayal etme ve hayal gücünü düşüncede kullanabilme. . . “hayal gücü nedir?” sorusuna karşın alınan yanıtlarda. İnandı: Uygulayacak anlamına gelmez. Akıl gözü budur ve Biyolojik Bilinç sayesinde ortaya çıkan bir yetenektir. söyleyenin kullandığı bağlamın dışında bir anlam içinde algılar. Yapılan küçük bir araştırmada.Kararlılık ve hedef belirleyebilme.Gözlem gücü: Bakarak görme ve detayları uzun vadeli belleğe kaydedebilme.Organize olabilme ve edebilme. “Vazoyu Mehmet düşürdü” haberi.Bellek gücü: Bilincin farkına vardığı her şeyi hafızaya kaydedebilme ve hatırlayabilme. .Esnek davranabilme.Sonuçlama gücü: Tümdengelim ve tümevarım yöntemleri ile genel ve özel sonuçlara varabilme.Uyum sağlayabilme. .Kavrama hızı ve gücü.Özgüven ve liderlik. adetleri ve miktarları ile algılayabilme ve basit aritmetiksel işlemleri zihinden yapabilme. .Eşleme gücü: Kavramlar ve fikirler arasındaki özel ilişkileri bulabilme ve bağlantıları kurabilme.ve birbirinden ayırabilme gücüdür. . . . . . yaratıcılık denen o üstün üretkenlik nasıl oluşuyor? HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ “Söyledim: Duydu anlamına gelmez.Konsantre olabilme. .Sezgi gücü: Birdenbire gerçekleşen bilme işi. “Vazoyu Mehmet kırdı” şeklinde anlaşılabilir. Anladı: İnandı anlamına gelmez.Üretkenlik ve yaratıcılık. .İnsan bazen duyduğu yalın bir ifadeyi. . Peki. Uyguladı: Sürdürecek anlamına gelmez. düşen her vazo kırılmaz. . kültüre.Anlatma gücü: Duygu ve düşünceleri anlaşılır şekilde ifade edebilme.Analiz gücü: Benzerlik ve farklılıkları ayırt edebilme ve bir bütünü küçük birimlerine ayırabilme.Sentez gücü: Ögelerine ayrılmış bir bütünü tekrar birleştirebilme. .

düşünce: Beynin kendi kendisiyle konuşmasıdır. tadı. hayal gücü olmadan. hangi zekâ türüne sahip olursa olsun. Hayal gücü ise. hayalperestlik ile karıştırılmaktadır. göz önüne. gerçeklerden uzak düşünen. önce anıların veya sözcüklerin bellekteki resimleri veya imajları gelir. mevcut olanı tekrar kullanarak daha fonksiyonel ve daha estetik hâle getiren ve yeni ve farklı düşünmemizi sağlayan bir yetenektir. ayağı yere basmayan ve geliştirdiği hayal dünyası içinde yaşayan kişiler için kullanılan bir sıfattır. Bir başka deyişle. düşünce veya karar çıkarması demektir. özellikle küçük yaştaki ve gelişme çağındaki çocuklara ilginç masallar anlatmak. Bildiğiniz gibi. Hatta tamamını anımsayamadığımız için kaybımız olur. beynin. Çünkü bir hatırlama esnasında. çakıştırması. Bu kayıpları önlemek için. İşte hayal etmek ile hayal gücü arasındaki nüans da burada yatmaktadır: Hayal gücü akıl gözünün resimlerle düşünmesidir. . sıcaklığı veya detayları ile zihnimizde resimleyebilmek ve anlatabilmek için. doğru düşünmek ve doğru konuşmak için kavramların gerçek isimlerini ve aralarındaki nüansları iyi öğrenmiş olmak gerekir. Bu nedenle. mevcut kavramları. imgelemektir. Bu belirtiler özellikle geçmişteki bir olayı anlatırken su üstüne çıkar. kokusu. Hatırlama (recollect) dediğimiz arşivden çıkarma ve yeniden canlandırma işini gerçekleştirirken. “aklı havada”. Afrika çöllerinde geçen olayları iyi anlayabilmesi için. Çünkü olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek için.Yaratıcı zekâ: Hayal gücü ve düşüncenin veya “resim sergisi” ve “fikir sergisi”nin sürekli çakıştırılması sayesinde gelişen bir yetenektir. silinti ve karıncalanma olmadan zihin ekranına yansıtabilmek için yalnızca güçlü bir belleğe sahip olmak yetmez. Bu. Burada bir kavram ve bağlam kargaşasını daha düzeltmek gerekiyor. Kişinin bunu ne denli başardığı öyküsündeki tasvirlerde görülür. çünkü hafıza ile kavramlar arasında sıkı bir alâka vardır. Hayal etmek. Kişi. yıllar önce belleğimize kaydolmuş bir filmi fazlaca kazıntı.Peki hayal gücü ile yaratıcı zekâ arasındaki ilinti nerede? . olayların geçtiği zamanın şartlarını ve özelliklerini zihinde canlandırabilmek gerekir. Zira ufuk turlarınız hayal gücünüzün ulaştığı sınırlarda biter. akıl gözünün bir sanatıdır: Yani. dilimizdeki kavramların kişiliğini iyi tanımış olmak gerekir. Yaşadığımız bir deneyimi veya edindiğimiz bir bilgiyi yıllar sonra bütün canlılığı. aynı zamanda. hayal gücünden yararlanmak oldukça önemlidir. kavramları bellek arşivine gerçek bağlamları içinde kaydetmiş olmamız şarttır. Yaratıcı zekâ. yaptığımız işe yaratıcı bir katkımız olmaz. zihinde oluşan kavramlara birer resim (imge/imaj) bulmak. düşüncede rol oynayan bir unsur olarak mutlaka geliştirilmesi gereken çok önemli bir zihinsel yetenektir. iyi okumuş olması yetmez. Kuvvetli bir hafıza. harmanlaması ve birbirleri ile ilişkilendirilmesi sonucu ortaya yeni birer kavram. Bir başka anlatımla. Hayal gücü. O nedenle. eğlendirici ve düşündürücü çizgi filmler izletmek ve kafalarında yeni senaryolar üretmelerine yardımcı olmak gerekir. fikirleri ve hükümleri birleştirmesi. bu üçlünün sağlığı oranında güçlüdür. Buna karşın hayal gücü. Bununla birlikte. hayal etmektir. Hayal gücünün zayıflığı pek çok insanda kolayca fark edilebilir. işlek bir düşünce mekanizması ve geniş bir hayal gücü üçlüsü sayesinde gelişen yaratıcı zekâ. onu yaratıcı zekâya dönüştüremez.çoğunlukla yanlış algılandığı ve bu yanlışlıkta hem kavram hem de bağlam karmaşasının büyük etken olduğu saptanmıştır. Hayalperest sıfatı. Alaska’da doğup büyümüş bir Eskimo’nun. üstün bir hayal gücüne . hafızaya yerleştirmek ve bunları gerektiğinde hatırlamaktır. düşünce demek. bu düşünce işini resimlerle yapmaktır: Yani bellekteki mevcut resim ve imgelerin harmanlanması sonucunda ortaya yeni tabloların ve sanal filmlerin çıkarılmasıdır.

yaratıcılığın fotoğrafı çekildi deniyor. Fakat yaratıcılık. Şöyle ki: beyindeki nöronların birinde bir uyarı ortaya çıkınca. patolojik. fakat kendisiyle “ilgilenen” nöron bulamayınca sönüp gider. Yaratıcı zekâ geliştirilmeye müsait bir yetenek türüdür. Önce o mermer bloğun içindeki heykeli görürüm. Bu devreyi taşıyan nöronlardaki enerji. insana ansızın gelen ilhamların bize kazandırdıklarıdır. Siz buna isterseniz yaratıcılık deyin. Bunun özel bir nedeni mi var. Hayal gücü ve yaratıcı zekâsı gelmiş geçmiş en yüksek insanlardan biri olan Mikelanj’a sormuşlar: “Bu kadar canlı ve gerçeğe yakın heykelleri nasıl yapabiliyorsunuz?” Yanıtı şöyle olmuş: “ Ben kocaman bir mermer kütlesini önüme aldığımda heykeli hemen yapmaya kalkışmam. Aslında yaratıcılık: Daha iyiye.. geniş hayal güçlerinin ürünüdür. . yoksa ikisi de aynı şey mi? Ayrıca. Tabiî. mimar ve mühendislerin olduğu kadar. bu hemen “ilgili” binlerce ve hatta bazen milyonlarca hücreye ulaştırılır. Sonra etrafındaki fazlalıkları keskimle yontarak çıkarırım. daha güzele ve daha mükemmele doğru giden başkalaşım zincirini yaratmayı gerçekleştiren bir katalizördür. Nerede neyi aradığınızı bilirseniz. Bu kadar. yazar ve şâirlerin.Efendim.. yaratıcı zekâ terimini kullandınız fakat yaratıcılık sözcüğünü hiç kullanmadınız. fotoğraf dediğiniz şey beyindeki o biyokimyasal ve elektriksel devrenin bilgisayara aktarılan renkli grafikleridir. doğuştan gelen Biyolojik Bilinç’in parçası olan kişisel yeteneklerin uygun eğitim ve dış koşullar sayesinde geliştirilmesiyle ortaya çıkar. kendiliğinden oluşan “esrarengiz” bir enerji devresidir. hem de enerji düzeyi apayrı bir başka devre daha oluşur beyinde. komşu hücrelerle ilişkiye girmek için kısa bir müddet bekler. Uzak ufuk turlarına çıkabilen düşünürler de ancak bu özellikleri sayesinde engin felsefî boyutlara yükselebilirler. Fakat bu impuls. çok üstün yapıtlar üretemez ve çoğu kez mevcut şeyleri geliştirmekle yetinmek zorunda kalır. isterseniz .. Yaratıcı zekâ ile yaratıcılık arasında bir nüans olduğu için bu sözcüğü kullanmadım. büyük lider ve komutanların. yaratıcı zekâ iyi gelişemez. onu bir şekilde somuta dönüştürme şansını yakalayabilirsiniz. sizce bu mümkün mü? YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI .de sahip olması gerekir ki. o da mümkündür. Nadiren ortaya çıkan bu devre veya impulslar (impulse) özellikle herhangi bir içsel ya da dışsal uyarı olmadan. Yani. bilgisayar teknolojisinin her alanda kullanıldığı bu çağda. Böylece bir beyin devresi ya da sinyaller ağı (network) oluşmuş olur. İşte fotoğrafı çekilen nöron devresi budur. isterseniz ilham deyin. Şekil: 11 Fakat bütün bunlardan farklı ve hem ”rengi”.Semyon ve Valentina Kirlian tarafından geliştirilen fotoğraf teknikleri sayesinde “aura”nın resmi çekilebildiğine göre. Bu ilham olmadıkça. Bu devre ya bir düşüncedir ya hafızadaki bir bilgiyi anımsamadır ya öğrenilen yeni bir bilgidir ya 5 duyu aracılığı ile alınmış bir dış uyarıdır ya da organlarımızdan gelen bir uyarının yarattığı etkidir. hiç hissetmediği bir sıcaklığın şartları altında yaşanmış tecrübeleri yeterince kavrayabilsin. basit ve olağan bir düşünce biçimi değildir. Üstün yapıtlar veren ressam ve bestekârların.” İşte size hayal gücünün gücü!.. tiyatro sanatçılarının ve mucitlerin başarıları hiç kuşkusuz zekâları ve güçlü bellekleri yanında.

Eğer sizin beyninizdeki ve özellikle üst beyin olan korteksteki nöronlarda bu yaratıcı impuls dediğimiz sinyalleri kabul edecek ve diğer nöronlara aktararak geniş ve güçlü bir devre oluşturacak nöron uzantıları daha önceden oluşmuşsa. Bu dışa yansıma illa da bir ürün olmak zorunda değildir. zihinsel bir süreç de olabilir veya göksel ya da kozmik de olabilir. . kısacası yeni hiçbir şey yapamazsınız. Fakat bildiğimiz bir şey varsa.. Uzun Erimli Güçlendirme (Long Term Potentiation) denen bir mekanizma vardır.Hayır. eğitimin kalitesi. . Bu tür yaratıcılık Gestalt modeli denen türdendir: Yani. . kalpten beyne gönderilen nörotransmiterler sayesinde ortaya çıkıyor olabilir. Bu sistem.Elbette. Bir teori veya daha önce düşünülmemiş bir fikir de olabilir. takdir ediliyor ve ekonomik olarak besleniyorsa. yeni teknolojiler üretemez. bu son derece değerli ilhamlar. ânîden ortaya çıkan impulsların beyinde yaşayıp büyümesine veya sönüp gitmesine yol açarlar.İlgili nöron ne demektir? . Örneğin 30 bin kişinin çalıştığı Microsoft firmasındaki 40-50 kişinin birlikte yarattığı yeni bilgisayar programları gibi. Bir fikir yeni ve farklı ise. . sağlıklı çevre koşulları. çözülememiş bir problemi çözebiliyorsa. Veyahut da biyoenerji alnımıza gelen kozmik sinyallerin beyinde yaktığı o “ışık” ya da çaktırdığı “şimşek” olabilir. yeni buluşlar yapamaz.yaratıcı enerji deyin veya isterseniz odaklanmış düşünce deyin. sizin ülkenizde bilimsel ve teknolojik araştırmalara hem devlet hem de özel sektör tarafından yeterince kaynak ayrılıyorsa. fark etmez. Bunun kaynağı genetik de olabilir. sağlıklı beslenme. Çünkü artık fotoğrafı bile çekilmiştir. Bunların hangisi olduğunu henüz bilemiyoruz.Peki bu “ışık” hep sönüp gidiyorsa ne işe yarıyor? .. günah ve yasak insanların özgür düşüncelerine gem vurmuyorsa.Efendim. bu. o yaratıcı fikirler birbiri ardından yeşerir. o lambalar her zaman yanar ve farklı ve yeni düşünceler her zaman oluşur. sizin ülkenizde yaratıcı fikirleri teknolojik kazanımlara dönüştürecek iştah kabartılabiliyorsa ve sizin ülkenizde on binlerce ayıp. üretkenliği motive eden dış etkenlerin varlığı ve bunun gibi yüzlerce sebep. Hatta genetiğimize işlenmiş ve vakti gelince açılan bir şifre bile olabilir. Ve bunlar. Siz bu ilhamları değerlendirmezseniz. Sizin ülkenizde sanatın her kolu rağbet görüyor. o fikir yaratıcılık dediğimiz ilhamın dışa yansımasıdır. sönüp giden her yaratıcı impuls ekonomik olarak çok büyük bir milli gelir kaybına yol açıyor galiba. bunlar ilgili nöronlardır. Bir de kolektif yaratıcılık vardır. bir ihtiyaca yanıt veriyorsa. somuta dönüşür ve hem kültürel hem sosyal ve hem de ekonomik kazanımlar olarak. sizin ülkenizde çocuklara kuru bilgi yerine merak etme ve araştırma alışkanlığı aşılanıyor ve bireysel yetenekleri geliştiriliyorsa. Bu süreç sonucunda deneyimleri anılara dönüştüren nöron uzantıları (dendritler) oluşur. ülkenizdeki insanların mutlu ve refah yaşamalarına katkıda bulunur. belirli uyarılar sonucunda beyindeki nöronların sonraki benzer uyarılara verdiği elektrofizyolojik ve nöro-kimyasal bir süreçtir.Bu yaratıcı devreler nasıl oluyor da kendiliğinden ortaya çıkıyor? . Dikkat ederseniz. Veya kafamızın etrafındaki zihin alanına gelen bir sinyalin beyine aktarılması olabilir.Beyinde. mevcut fikirlerin ve arşivlerin beyne yerleşmesinden ve fikir alışverişinden sonra gelen ilhamlarla ortaya çıkan ortak . Belki de tümünün bileşkesidir. ilgili nöronlar bulamadığı zaman sönüp gidiyor dedim. her zaman heba olmuyor. . sizin merak ve araştırma güdüleriniz çocukluğunuzdan beri ne kadar geliştirilmişse. ithal fikirlerle ya da montajlarla yetinmeye ve nispeten fikir fukarası bir yaşam sürmeye mahkûm olursunuz. sağlıklı toplum. Söylediklerinizden bu da çıkıyor bence. büyür.Kanaatimce. o da bu sürecin beyinde oluştuğudur. Bunları gerçekleştirmediğiniz sürece de taklitlerle. İşte yetiştirilme tarzı ve koşulları. o kadar fazla ya da azdır. sizin ülkenizdeki insanların kafalarında o şimşekler her zaman çakar.

Kütlesinin çoğu hidrojendir. Güneş. kocaman bir yanıt lazım. Kafasında çakan şimşekleri somutlaştırıp birer tablo. Yabanî bir çiçekte Cenneti.yaratıcılıktır.Bu kocaman konuya. Bunun tersi ise karamsar ve bezgin insanlar çıkarıyor ortaya. dünyadan -hacim olarak. kitap. Bu büyük ısı yüzünden hidrojenler patlar ve helyuma dönüşürler. Evrene detaylı bakarsak ve onun da görünürde sadece cansız atomlardan oluştuğunu anlarsak.. engin bir hayal gücü ister.392.300 bin kez daha büyüktür. Fakat tanık olacağınız sistemlerin ve kozmik kanunların ne denli üstün bir bilinç eseri olduğunu kolayca görebiliriz.700 derece civarındadır. Avuç içinde İlahi Ezeliyeti. . haklısınız. fakat sadece somut hayatta bir uygulamaya geçerse işe yaramaktadır. . Ve bir saatte Sonsuz Zamanı.Bu “kozmik seyahat”ta göreceğimiz o devasa manzaranın sadece bir kısmını kavrayabilmek. şarkı. Her yeni fikir ve her yaratıcı nöron devresi evrim sürecine katkıda bulunan çok değerli birer kozmik varlıktır. Bütün bunlardan başka on binlerce kuyruklu yıldız. göktaşı. yaratıcılık hakkında söylediklerinizle sanıyorum “Kozmik Bilinç” dediğiniz alana da sıçramış olduk. ne dersiniz? ..69 olduğu bilinmektedir. teknolojik araç-gereç ya da ekonomik sisteme dönüştürebilen insanlar daha mutlu ve daha doyumlu olmaktadırlar. İsterseniz sizinle bu kez bir “kozmik seyahat” yapalım. Çünkü Kozmos’u anlamadan onun bilincini anlamamız mümkün olmaz. Bunların toplam sayısının 2001 yılında bulunan 10 yeni Jüpiter uydusu ile birlikte. Yaratıcılığın belki de en önemli getirisi kişiye kazandırdığı haz ve yaşam enerjisidir. bunca zekâ dolu sistemin arkasında gene akıllı bir enerjinin olması gerektiğini kabul edebiliriz. İç sıcaklığı 15 milyon dereceye yakın. Dünyayı ısıtan şey bu radyasyondur. William Blake . Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş Sistemi yalnızca 9 gezegenden oluşmamıştır. Dünyadan 11 kat . Dünyamız Güneş Sistemi içinde bulunduğu için yolculuğa buradan başlayalım isterseniz.. şiir. Kozmik Bilinç’i tarif eder misiniz? KOZMİK BİLİNÇ Görmek: Bir kum tanesinde Evreni. EVREN TURU . Bu gezegenlerin de kendi uyduları vardır.Sanıyorum. . Kozmik Bilinç bir cümlelik bir tanımla anlatılacak kadar sığ bir kavram değil.Çok memnun olurum. Güneşin çapı 1..000 kilometredir. Heba olup gidenleri ben insanlık adına büyük bir kayıp addediyorum.Efendim. evrenin yapısını. tiyatro eseri. Bu arada ortaya müthiş bir serbest enerji çıkar ve ısı radyasyonu olarak dünyamıza kadar yansır. gaz ve toz bulutları güneşin çevresinde dönerler. içinde olup bitenleri ve kanunlarını bilmeden ve atomlarda olduğu gibi onun da sağlıklı bir resmini kafamıza oturtmadan vereceğiniz bir yanıtın bir anlam ifade etmeyeceğini söylemek istiyorsunuz.Evet. yüzey sıcaklığı ise 5. heykel.

Ve bu kümelerin her birinde 100 milyarlarca yıldız mevcuttur. güneşin hacminin yüzde yarımı kadar bile değildirler. Bu nedenle ‘ışık yılı’ denilen bir ölçü kullanılır. saate 1. sayılarının yaklaşık 100 milyar olduğu hesaplanan yıldız kümelerinden sadece birisidir. Hatta çevresindeki gezegenlerin ve diğer maddelerin tümü. kendi galaksimiz olan Samanyolu’ndaki 400 milyar yıldızdan sadece biridir. Hayal gücümüze biraz daha yardımcı olmak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çok geniş ve bomboş bir ova düşünün.5 trilyon kilometre demektir. Milyarlarca ışık yılından söz edildiği zaman. Güneşin o muazzam kütlesinin 500 milyar katı kadardır. Bu muazzam kütlenin yer çekimi o kadar güçlüdür ki. Bu diskin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe 90 bin ışık yılıdır. Güneş’e en yakın yıldız Alfa Centur’dur ve ışığı bize 4 ışık yılı geçtikten sonra ulaşır. Bu.5 yılda ancak ulaşabilir. kendisinden 6. Bu tura bir ‘galaktik yıl’ denir. Bu mesafeye 1 ışık yılı denir. Demek ki güneş doğduğu günden bu yana 24-25 galaktik yıl geçirmiştir. hayal edilemeyecek kadar geniş bir boşluktan bahsedildiğini göz önünde bulundurmalıyız.5 trilyon km. (4 x 9.) Ve geceleyin gökyüzünde görünen en parlak yıldız olan Sirius’un ışığı dünyaya 8. Hem de aramızdaki uzaklığın yaklaşık 150 milyon kilometre olmasına rağmen. 365 günde 9.5 milyar kilometre uzakta olan uydusu Pluton’un bile bu gücü yenip.daha büyük olan Jüpiter’in hacmi bile güneşin hacmi yanında hiç kalır. Bu akıl almaz cüssesine rağmen güneş.800 kilometre hızla ve bir topaç gibi çevresinde döndürür. Bu nedenledir ki. Güneş Sistemi’nden ayrılarak Samanyolu’na girdiğimizde artık mesafeleri kilometrelerle dile getirmemiz zorlaşır. Samanyolu’ndaki yıldızların toplam kütlesi. Güneş..) Evrenin genişliğini kavrayabilmek için önce ışık hızını iyi anlamalıyız. ( 2. Bu muazzam büyüklüğüne rağmen Samanyolu bile.2 milyon ışık yılı yol katetmesi gerekir. Güneş Sistemi de dünyamızla beraber merkezin çevresinde döner.5 sene yol katediyorsa.5 trilyon km.2 milyon x 9. ağırlığını az çok kavrayabildiğimiz dünyayı kendine doğru çekerek. Işık bir saniyede 300 bin kilometre yol alır. Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı kadar uzaklıkta ve dışına daha yakın bir konumdadır. Big Bang’den (Büyük Patlama) 15 milyar yıl sonra bile hâlâ genişleyen bu görkemli kâinat ve bu devasa mesafeler içinde cereyan eden bir başka ilginç olay da şudur: Diyelim ki parlak bir yıldız olan ve bize 36 ışık yılı mesafede bulunan Arcturus bir gün patladı ve daha parlak bir yıldıza dönüştü. Biz onu 36 yıl boyunca. İşte evrenin büyüklüğüne oranla 100 milyar yıldızlı bir galaksinin büyüklüğü bu balonun üzerindeki bir nokta kadar ancak olur. Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda Nebula’nın ışıklarının dünyaya ulaşması için 2. Bu balonun üzerine tükenmez kalemle fazla aralık bırakmadan noktalar koyun. Zira patladığı andaki parlak görüntüsünü bize ulaştıracak ışık huzmelerinin Dünyaya kadar ulaşması 36 yıl sürecektir. Güneşin merkez etrafındaki bir turu 200 milyon sene sürer. Örneğin. uzaklaşmasına izin vermez. elinizdeki ışık kaynağından çıkan bir ışık huzmesi bir saniye içinde dünyanın çevresini yaklaşık 7 kez dönebilir. Samanyolu’ndaki bu 400 milyar yıldız merkezin etrafında yüksek hızlarla durmadan dönerler. Güneş bile .. aramızda muazzam bir boşluk var demektir. Bu olağanüstü hızla yol alan ışık. Edirne-Kars arasını milimetrelerle tarif edemeyeceğimiz gibi. 400 milyar yıldız. yine normal bir yıldız olarak görmeye devam ederiz. milyonlarca ton yıldız tozu ve gazlardan oluştuğu sanılan Samanyolu. Sirius yıldızından çıkıp bize ulaşıncaya kadar 8. ortasına bilye yerleştirilmiş bir diske benzer. Bu ovayı tamamen dolduracak şişkin bir balon hayal edin.

Merkezindeki yoğunluk gittikçe arttığı için zamanla dış yüzeyindeki daha hafif kütleyi içe doğru çekecek ve küçülerek bir “akcüce” (white dwarf) hâline gelecek. Örneğin bir ceviz kadarı birkaç yüz ton gelebilir. biz bunu -aradaki 150 milyon kilometre mesafe yüzünden. Alevtopu’nun ağırlığının yüzde 10’u kadar bile değildi. Hiçbir astrofizikçi henüz bir kara delik bulmamıştır ama bunların varlıkları teorik olarak kabullenilmektedir. Kara delik bir tür mini sıkışmadır. Bu enerji çok sıcaktı. Kara delik durumu bir “yıldızın ölümü” demektir. güneşin merkezindeki sıcaklık olan 10-15 milyon dereceden . Hafifleyen dış yüzeyleri şişmeye başlar ve böylece birer “kızıl dev” (red giant) hâline dönüşürler. belki geleceğin de sönük bir fotoğrafı olduğu belirlenmiş olacaktır. ama onlar. 4. . ne atom.Fakat öncelikle. artık kendi ışıkları bile kendi yerçekimlerinden kaçamaz ve nihayet birer “kara delik” (black hole) hâline dönüşürler. O kadar ki. Öyle ki. çöktükçe ısınırlar ve kütleleri küçüldüğü için daha çok yoğunlaşmaya başlarlar. Kendi çekim alanı bunların tümünü yok etmiştir ve yoğun bir enerji kütlesine dönüştürmüştür. Büyük Sıkışma denen bir kavram daha var. Akcüceler birkaç milyon sene yaşarlar ve sonunda artık ışık veremez hâle gelerek birer ‘karacüce’ye (black dwarf) dönüşürler. nasıl bir evrende yaşadığımızı anlamamıza olanak yoktur.ancak 8 dakika sonra fark edebiliriz. Ayrıca. geçmişi yansıtmaktadır. Samanyolu’ndaki ışıklı yıldızların yüzde 10’unun akcüceler olduğu tahmin edilmektedir. Burada ilginç olan bir başka olay da “yıldızların ölmesi”dir. Hatta Samanyolu’nun merkezinde bir kara delik olduğu tahmin edilmektedir. Süpernovalar da gitgide o kadar yoğunlaşır ki. İçinde ne uzay vardır. evrendeki tüm yıldızların.. Bu yoğun enerji tüm tahminlerin üstünde bir ağırlığa sahipti. “Alevtopu nedir?” sorusunun yanıtını bulmamız lazım.. İşte birkaç dakikada gerçekleştirdiğimiz bu turda gördüklerimizi zihnimize yerleştirmeden. Hesaplar doğruysa. tozların ve gazların ağırlığı olan 1050 ton (birin arkasına elli sıfır konulacak). Bunları da açar mısınız? EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU . Teori doğrulanırsa -veya bir kara delik keşfedilirse. gözümüze hâlâ var olan yıldızlar olarak görünmektedirler. Alevtopu (Fireball): Kâinat oluşmadan önce var olduğu tahmin edilen çok yoğun bir enerji kitlesidir. ne de madde.kâinatın sonunun küçük bir resmi saptanmış olacak ve gökyüzüne bakıldığında göze çarpan manzaranın yalnızca geçmişin görüntüsü değil.patlayıp yok olsa.Efendim Büyük Patlama ifadesini kullandınız. Demek ki bulutsuz bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz 6 bin kadar yıldızdan bazıları belki yıllar önce ışık vermeyen birer “pulsar” hâline gelmiştir. Akcüceler çok yoğun oldukları için son derece ağırdırlar. ne zaman. İçlerindeki ağır maddeler merkezlerine doğru çöker.5 milyar yıl sonra güneş de bir kızıl dev olacak ve hacmi dünyanın bugün bulunduğu yere kadar genişleyecek. Daha sonra karacüceler merkezlerindeki dayanılmaz yerçekiminden dolayı çökerler. Yani gökyüzünün görüntüsü aldatıcıdır ve geceleyin gördüğümüz parıltılar şimdiki zamanı değil. kütle kaybederler. Güneş gibi birer atom santrali şeklinde ‘yanan’ yıldızlar zaman içinde nükleer enerjilerini harcadıkça. Bu yoğun enerji boyutunun özelliğinden dolayı patlarlar ve birer “süpernova” olurlar.

geriye doğru ispatla. 1 protonu ve 1 elektronu olan bu ilk atom hidrojendir. İlk 300 bin yıl içinde. Alfa vs. Çünkü. ne de zaman. proton. Örneğin protonların bozulmaları için 1031 yıl geçmesi gerektiği hesaplanmıştır. o zaman ne madde vardı. Hatta bazıları o kadar küçüktü ki. Big Bang teorisi bir gün doğrulanırsa. İşte bu metodoloji ve benzeri yöntemler kullanılarak. Sonra bu parçacıklar balon gibi gittikçe büyüyen bir boşluk (uzay) oluşturarak düzenli bir şekilde dağıldılar.. Böylece. Ve nihayet bu atomlarla moleküller birleştikçe büyüdüler ve bugün gördüğümüz yıldızlar ve galaksiler (yıldız kümeleri) ortaya çıktı. ağırlıkları hiç yoktu. Yüzde 2’sini de diğer parçacıklar oluşturuyordu. Birinci dakika içinde.milyarlarca kat daha sıcaktı. Ve eğer ‘kozmik kıyamet’in 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma ile gerçekleşeceği . evren filminin senaryosu bu ‘kozmik yumurta’nın sahneye çıkışıyla tamamlanmış oldu. bulutumsu bir görünüşe sahip olduğu tahmin edilen ‘kozmik çorba’ya Nebula denmektedir. aşınma düzeylerini saptar ve daha sonra tümdengelim yöntemini kullanarak. Ve o kadar sıkışmıştı ki. Nebula’nın içinde çarpışan partiküller yavaş yavaş atomun çekirdeğini (nucleus) oluşturmaya başladılar. önce onu parçalarına ayırır. İşte bu patlamaya Büyük Patlama denir ve bu olay evrenin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu parçacıklara foton. kâinatın yaşının 15 milyar sene olduğu hesaplanmıştır. sonra bu parçaların orijinal malzemesinden ve ilk ölçülerinden ne kadar farklı olduklarına bakar. Bir saniye sonraki ‘Mini Evren’in sıcaklığı 1 katrilyon dereceye düşmüştü. Alevtopunun nereden ve ne zaman geldiği hakkında kesin bir bilgimiz yok ama teori düzeyinde kuvvetli tahminler var. Parçacıkların tümü aynı ağırlık ve hızda değillerdi.yüzde 10’u yok olmadı.. evrenin yüzde 89’u hidrojene ve yüzde 9’u helyuma dönüştü. Alevtopunu hayal ederken kelimenin zihnimizde otomatik olarak uyandıracağı güneş gibi parlayan bir cisim düşünmemek gerekir. Fakat. elektron. Bu atomlar da zaman içinde birbirleriyle birleşti ve molekülleri oluşturdular. kendi ağırlığı. enerjiydi. Bu varsayımlar yapılırken şöyle bir yöntem kullanılmaktadır: Kullanılmış bir otomobilin yaşını öğrenmek istiyorsak. ortalama bir tahmin yürütebiliriz. sıcaklık 1 milyar dereceye kadar inmişti. 15 milyar yıl önceki durumdan daha öncesine değgin hiçbir fikrimizin olmaması normaldir. Pek çok atom çekirdeği 15 milyar yıldan beri bozulmadan bugüne kadar gelebilmişlerdir. nötrino. ne uzay vardı. Hidrojenler zamanla birleşerek 2 protonu ve 2 elektronu olan helyumu meydana getirdiler. Ayrıca bu parçacıkların anti-ikizleri olan anti-parçacıkları da oluşmuştu. O kaos ortamında bunlar anti’leri ile çarpıştıkları için birbirini yok ettiler ama -nedendir bilinmez. Nebula 100 bin yıl şişerek genişledikten sonra protonlar ve elektronlar birleşip atomları oluşturmaya başladılar.. sıcaklığı ve çekimi yüzünden patlamaktan başka çaresi kalmamıştı: Sonunda bir atom bombası gibi patladı. Çünkü bu madde değildi. Enerji çıplak gözle görülemez.! İşte o da düşünüldü ve adına Alevtopu dendi. ‘bir şey’ olması gerekiyordu. Bu.. Daha sonra ikiden fazla proton ve elektron bir araya gelerek. gibi isimler verilmektedir.. Tanrı’nın evreni yaratırken başlangıç noktası olarak alevtopunu seçtiğini kabullenmekten başka görünür bir seçenek kalmayacaktır. Alevtopu patlamanın ilk saliselerinde atomdan çok daha küçük olan enerji parçacıklarına bölündü. farklı ağırlıklarda ve farklı özelliklerde atomlar oluşturdular.

anlaşılır semboller ve kavramlarla somuta dönüştürürler. . Yani bilim.doğrulanırsa. O zaman da bilim. Aksi hâlde. Sübjektif görüşlerin. insanın evrenle ilişkisi. Evrenin ve onun içinde cereyan eden olayların insan beyninde kolay anlaşılır modellere dönüşmesini sağlar ve bunu yaparken özellikle beş duyumuza ve aklımıza hitap eden bir sistematik kullanırlar. merak eden ve elinde araştırma olanağı olan bilim insanları evrende sürekli “gezinirler” ve bilinmeyenleri bilinir hâle getirmeye uğraşırlar. Makroevren pek çok insanı ilgilendirmez veya -eğer varsa. Bunu yapmada da haksız değildir. Yani soyut. tamamen soyut olan inanç olgusunu pozitif bilimlerin karar mekanizmasına sokmayı sakıncalı saymıştır.burçların kişiliğimiz üzerindeki etkileri kadar ilgilendirir. var olan somut bir evrenle uğraşmak zorundadır ve önce somutlarla yola çıkma tercihini birkaç yüzyıldan beri kullanmaktadır. Fakat düşünen. doğal bir ilişkidir ve 5 duyumuzun dikte ettirdiği bir etkileşimdir Yaşadığımız bu düzeyde. sübjektif ve yanlış birtakım sonuçlar olarak önümüze çıkarlar. komplike ve anlaşılmaz gibi görünen fenomenleri basite indirgeyip. evrende bir toz kadar bile yeri olmayan dünyadaki insanın. bilim olmaz ve inanç dünyasında dolaşan binlerce hurafe gibi içi boş ve temelsiz bir yapıya dönüşür. Fakat artık bilim de evrim sürecine paralel olarak değişiyor diyebiliriz. gerçekler sapar.Ekleyecek çok şey var. zihinlerde daha da somutlaşacaktır. Fakat bilim de artık bu konuları mercek altına almaya başlamış görünüyor. Ekleyeceğiniz daha başka düşünceler olabilir mi? BİLİM VE İNANÇ . insanın Makroevren’le olan münasebeti bilimin ilgi alanına giren konularla sınırlanmış görünüyor. onun ilgi ve deney alanına girmediğini kolayca görebiliriz. . objektif ve test edilebilir deneylere ve buluşlara karışmaması gerekmektedir. Bilimin somut amaçlarını ve metodolojisini topyekûn göz önünde bulundurduğumuzda. 20 milyar yılın “evrenin bir tek nabız atışı” kadar kısa bir süre olduğu anlaşılacak ve zamanötesi (ebed-ezel) kavramının ifade ettiği gerçek. Bu.Aslında. . bu neredeyse sonsuz büyüklükteki evrende bir önemi veya yeri var mıdır? Yoksa biz kendi kendimizi mi aynada dev görüyoruz? İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ . beş duyumuzun ve maddenin sınırlarını aşan pek çok kavramın. Sonuçta. Böylece okullarda verilen eğitimle sadece bilimsel çerçeve içinde düşünmeye zorlanan insanlar.Siz bunları söylerken. tahrif olur ve objektif olması gereken hakikatler.Peki. “bilim neden inanç konusu ile fazlaca ilgilenmez?” sorusunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıktı. İlk etapta aklıma gelenleri hemen söyleyeyim: Bilim somutla uğraşırken. Çünkü ayağı yere basan canlılar olarak öncelikle yakın ilişki kurduğumuz madde ile ilgilenmeyi yeğliyoruz. bilimin evrenle ilişkisi kadar olur. O zaman da Kozmik Bilinç gibi kavramlar din adamlarının veya hayal gücü geniş bazı felsefecilerin uğraşı olur. Bu nüansı ve metodolojiyi bilmeden bilim adamlarını aralarında Tanrı inancına sahip pek çok kişi bulunmasına rağmen topyekûn inançsız olarak sıfatlandırmak sakıncalı ve yanlıştır. Bugün bilimde ve teknolojide uzay çağını yakalamış toplumların bu başarısının inançlarıyla küskün ya da barışık olmaları ile bir . bilim adamlarının uğraşı alanlarında gezinecek kadar bir çerçeveye sıkıştırılmış olurlar.Efendim.

Fakat bilim ve teknoloji üretenlerin maddeötesini bilimin alanına sokmamaları son yıllarda sayıları artan birçok bilim insanı tarafından türlü eleştirilere maruz kalmaktadır.ilgisi var mı? . hayatımızı bir nebze de olsa monotonluktan kurtaran ve anlamlı kılan birer sihirli . ister Ruh deyin.en ince detayına kadar araştırmaya başlaması. mikroskop ve teleskop gücünden yararlanarak Büyük ve Küçük Kâinat’ı yıldız kümelerinden atoma kadar. fizikötesine karşı ilgisini gitgide azaltmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırmıştır. olacaktır ve olmalıdır... Kozmik Bilinç. adil olma gibi. Bilimin. Hıristiyan Batı’nın bugünkü yüksek bilim düzeyi Kilise’ye karşı çıkışla yükselmeye başlamıştır. Esasen. Bunları Tanrı anlamında mı kullanıyorsunuz? İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ . tarihsel süreç içinde yaşanarak kanıtlanmıştır. O’nu nasıl algılarsanız. O sizin kendi gerçeğiniz olur.çok daha verimli sonuçlar doğurabilir. Maddî evrenin her objesi. bilinçötesi ve maddeüstü sırların varlığı değil midir? Hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz bu esrar perdelerine. ‘neden’ sorusuna yanıt arayan dinsel düşünce ile ‘nasıl’ sorusuna cevap bulmaya çalışan bilimsel düşüncenin ortak düşünmesi -insanoğlu adına. O zaman Kozmik Bilinç dediğim Evrensel Zekâ’nın yaratıcı gücünü daha iyi anlamış ve daha etkin biçimde kullanmış oluruz. inanmayan da aynı metodolojiyi ve prensipleri izlediği için sonuç fark etmez. din dediğimiz inanç sistemlerinin orijinal kökeninde. tersine dünya güneşin etrafında dönüyor diyerek Kilise’nin yanlış düşündüğünü söylediği için yıllarca hapiste kalan ve orada ölen bu gökbilimci. Bilimsel ve ruhsal gerçeklerle örtüşen bir din ve ahlâk anlayışının toplumları ne denli yücelttiğine geçen iki milenyumda defalarca şahit olunmuştur. ister Doğa deyin. Fakat Ortaçağ Avrupa’sında bu bilinçten yoksun Ruhban Sınıfı’nın bilim adamlarına karşı uyguladığı sindirme yöntemleri yüzyıllar boyunca din ve bilim müesseselerini birbirine küskün ve kimi kez de düşman kılmıştır. Tanrı’yı anlamanın yalnız fizikötesi veya bilimsel uğraşlarla mümkün olabileceği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Kozmik görevinin bilincinde olan ve insan evrimine katkıda bulunan çok sayıda bilim insanı yetiştiren toplumlar başarıdan başarıya koşmuş ve koşmaktadırlar. Yaşamı güzelleştiren şeylerden birisi de bu büyülü. ister Kozmos deyin. Artıların Sırrı dediğim şeyler hep olmuştur.Konuşmamızın başında sözünü ettiğim “Artıların Sırrı” konusunu anımsayın. aslında modern bilimin de babası sayılır. Fakat pek çok düşünüre göre. Tanrı’nın sıfatlarını insanda ortaya çıkarma amacı vardır: Sevme. Siz bu bilince ister Tanrı deyin. Güneş dünyanın etrafında dönmüyor. Bu sıfatların bazılarını edinmiş ve bugün çoğunlukla Batı’da bulunan ateist bilim adamlarının da bilime katkısı azımsanamayacak kadar yüksektir. her kanunu ve her sistemi Tanrı kavramını daha iyi anlamak için bir araç olabilir.Objektif bilimsel çalışmaların ve sübjektif inanç dünyasının insanlığa kazandırdığı bilgiler ve erdemler aynı potada eritilince.Evrensel Zekâ veya Kozmik Bilinç terimini hangi anlamda kullandığınızı tam olarak anlayamadım. bildiğimiz trilyonlarca yıldızdan ve bilemediğimiz bütün enerji türlerinden oluşan bu devasa evrenin bir artısıdır. İlginçtir ki. fark etmez. bence. isterseniz Enerji veya Işık deyin. maddî ve manevî dünyaların bilincine daha üstün bir farkındalıkla ulaşıldığı. Tanrı’ya inanan bilim adamı da. . Kilise ve Bilim kurumlarını iki ayrı kutup hâline sokan ve hatta düşman durumuna getiren sebeplerin oluşmasında en büyük rollerden birini Galile’nin yaşam öyküsünün oynadığı kabul edilir. Buradan. gizemli. Bazen de maddeüstü konulara eğilen bilimsel çalışmalara ve deneylere tanık olunmaktadır. koruma.

Hindistan’dan sonra en dindar ülke. insanoğlu kitaplı ve kitapsız daha binlerce din üretmeye devam edecektir.W. Bu inancın. Bu sonuç beni. “Tanrıların Arabaları” isimli kitap -aradan yıllar geçmesine rağmen. bilimde.” Ben de diyorum ki. gelecekte bilimsel materyalizmi bile bir inanç sistemine dönüştürebilir. burçlara ve falcılara bu kadar rağbet gösterilmesi bile bu nedenden ötürüdür. bütün bu güzelliklerin ve var olma çabalarının çok sayıda ortak müşterekleri olduğunu görüyorum: Akıl. ipek böceğinin ördüğü kozadaki mühendislik bilgisini. gizemli. Ben. canlıların o zarif yapılarını. teknolojide ve zenginlikte dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’dir. ortak bir Kozmik Bilinç’in var olması gerektiği inancına götürüyor. Siz tüm insanların beyinlerini matematiksel ve fiziksel gerçeklerle doldurun.formül gözüyle bakma olanağımız var. İnsan kaderinde bilmek ve inanmak yazgısı vardır ama insanların çoğu inanmayı bilmeye tercih ederler. Belki yatırlara. Sanki bunca canlı ve cansız yapı. hayal gücünü genişletmek veya tatmin etmek ister.hâlâ basılıp. Fakat bu görüntü aldatıcıdır. Bunun temel nedeni sadece güç delisi olma değildi. Bu güdüyü beynin kontrolü altına aldığında. adı ne olursa olsun. Ünlü antropolog Anthony F. Bakınız. bilim dünyasının bombardımanı altında giderek güç kaybediyor görünüyorlar. Doğrusu.ne denli “fukara” yaşadıklarına tüm dünyada tanık oluyoruz.C. Bilme işini öğrenemeyenlerin -bir sanatları olmadığı için. zekâ. Hangi ülkeye bakarsanız bakın. mitolojik ve fizikötesi fenomenlerle yakın temas kurma. Tarihin ayak izlerini takip ederek bugüne geldiğimde. bu kez de kendisi “tanrıcılık” oynama hedefine yönelir. plân. Fakat bilim selliği. Bu ülkede en çok satan kitaplar arasında “Tanrı ile Sohbet” ilk sıralardadır. yaşaması ve yaşatılması taraftarıyım. bilimsel materyalizm ve inanç sistemleridir. İnsan genlerinde kendinden üstün bir güce inanma ve tapınma güdüsü vardır. Bunlar.. tüm sırları çözülmüş bir evrende ve gezegende yaşamak istemezdim. Nobel ödüllü bilim adamlarınca kurulmuş ve sürdürülmektedir. “UFO masalları” pek çok insanın ilgisini çeker ve soyut teoriler somut bilimsel kanunlardan daha fazla ilgi görürler. tasarım ve estetik güzellik içeren evrim ve var olma uğraşı. Doların üstündeki “Tanrı”ya güveniyoruz” ifadesi bunca materyalizme rağmen basılmaya devam etmektedir. satılıyor tüm dünyada. bu ortak amaçları gerçekleştirmek için var olmuş. Bakınız. kurdukları denklemlere bir katalizör olarak inancın büyüsünü ve hayal gücünü eklemek zorundadırlar. çağdaşlığı ve toplumsal evrimi kitlelere mal etmek ve bilgi toplumu olmak isteyenler de. Bu ülkede oldukça etkin ve prestij sahibi bir kuruluş olan Bilimçağında Din Enstitüsü. kuş tüylerindeki renk armonilerini. İnsanda ayrıca büyülü. en çok okunan kitap türü romandır. Bu inançlar ve ne yazık ki geleneklerle birleştirildiği için özünü “küllendirmiş” olan dinler. esrarengiz. galaksilerin işleyiş sistemlerini ve evrende onca olup biteni gözledikçe ve düşündükçe. Bush’un bir papaz eşliğinde. Tanrı’ya inanan insanların ezici çoğunluğuna tanık olursunuz. onların sırrını çözme veya onlardan yararlanma güdüsü vardır. onları en rasyonel insanlar kadar mantıklı ve bilimsel düşünen bireyler yapın ve tüm . O nedenle insan. Tarihteki Mitoloji’yi güncel bir mitolojiye dönüştürmüş olan Büyük Patlama Teorisi’nin bu denli tutulmasının ardında yatan gerçek de budur.. Hatta. Geçenlerde görevine ikinci kez başlamadan önce yemin etmesi gereken başkan G. Wallace şöyle diyor: “İnsanoğlu ilk çağlardan bu yana 100 bin din üretmiştir. elini İncil’e koyarak Tanrı’nın tanıklığını kabullenişini hepimiz televizyonlarda şahit olduk. deniz kabuklarındaki nakışları. elimizde bir ideal olarak sadece iki temel sistemin kaldığını gözlüyorum.

Düşündüğüme göre rüyada olamazdım. kendi varlığımdan emin olduğum kadar eminim. sadece düşüncelerimizin bizi O’na götüreceğinden emin oldum. Belki de gördüğümüz bir rüyadır. Ben bir şeyin doğruluğu üzerinde düşünürken. Belki ömrümüz görmemize yetmeyecek ama genetik şifrelerin tümü çözüldüğü zaman bu büyü kaybolacak ve artık somut gerçeklere dönüşmüş olan bu veriler birer kuru bilgi sayılacaktır. çok beğendiğim düşünürlerden ünlü matematikçi ve Kartezyen Felsefesi’nin kurucusu Rene Descartes (1596-1650). duygularımızı ve sezgilerimizi muhakeme zincirine katmamalıyız ve üzerinde düşündüğümüz bir fikrin önce doğruluğundan şüphe etmeliyiz. Doğruyu yanlıştan ayırmak için önce tümdengelim. Bu gerçeğin ne olabileceği üzerinde kafa yorarken. Artık bütün düşüncelerimi bu iki sağlam temel üzerine inşa edebilirdim. Mutlak Kader’imizi tayin etmelerine rağmen. Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu akla vurmadan kabullenmek büyük hatadır.. Çünkü bu inanç bizde var olduğuna göre. Aslında. O kendi mükemmel gerçeğini kendi düşünmüş olmalıydı. İyice anlaşılan bu parçaları birleştirip bir sentez yaptığımızda ortaya çıkan sonuca güvenebiliriz. dedim. sadece aklı baz alarak yola çıkan bir felsefe geliştirmişti. Duyularımla algıladığım. Böylece. . öyleyse varım. onların gizem dolu hikayeleri süregitsin. Hatta yaşamın ve evrenin gerçekliğinden bile şüphe eğitim. fakat ruhî yönümüzün ve hayal gücümüzün tatmini salt bilgiyle mümkün olmaz. Bu konuda. onlar mutlaka bir yolunu bulup. Aklıma gelen her fikirden önce şüphe ederim. bu ögeleri irdelemek kolaydır.. Tanrı’dan bu garantiyi alınca. özgür bir bilinç içinde muhakeme yaparım. Bu mükemmel varlık. Tanrı’dan bile. Çünkü Kolektif Bilinç’imiz ve elde ettiğimiz teknoloji sayesinde onları değiştirebilir ve amaçlarımız doğrultusunda davranmalarını sağlayabiliriz. Düşünüyorum.. Her şeyden şüphelenmek pek akıllıca görünmeyebilir ama bunu yapmadan.fizikötesi masalları belleklerinden silin. mutlak gerçeklere önyargısız ulaşmak mümkün olmaz.. bu bizim kendi düşüncelerimizden kaynaklanan bir fikir olamazdı. Ortaya saf ve yepyeni sonuçlar çıkar. Hiç mantık hatası yapmadan ulaştığım bu sonucun gerçek olduğundan. Bunu becerebilmenin iki koşulu vardır: Düşünürken. Düşündüğümü biliyordum. Sonra bir gün bunca düşünceden en az bir tanesinin doğru olması gerektiği geldi aklıma. öte yandan bal arılarının armağan ettiği petek gibi bize yaşama zevkini tattıran araçlar olurlar. Evet! Düşünüyordum. diye düşündüm. Biyolojik Bilinç’imizin aracı olan DNA’ların görevlerinden ve önemlerinden çok söz ettik. Bakınız neler demiş: “Ruhsal tecrübeler ve inanç sistemleri bize rasyonel olarak kanıtlayabileceğimiz hiçbir şey öğretmedi. Tek gerçek buydu. evvela üzerinde düşündüğümüz fikri parçalarına ayırmalıyız. ‘Tanrı inancı herkesin yaratılışında mevcuttur’ diyenlere de katılmak zorunda kaldım. ânîden ‘evreka’ dedim. tüm önyargılarımı ve bana kendi kültürümün empoze ettiği etkileri sildikten sonra. sonra tümevarım yöntemlerini kullanarak. var olduğum da bir ikinci gerçekti. genetik moleküller bulundukları hücre çekirdeğine hapsolmuş birer sadık hizmetkar gibi çalışırlar ve bir yandan doğanın güzelliklerini yaratırken. bir problem gibi görünen şeyi basit birimlere ayırmış oluruz ki. bu gerçekleri yeniden organize edecek ve onlara gerçeküstü bazı değerler yükleyeceklerdir. Kuru bilgi belki entelektüel yönümüzü tatmin edebilir. var olan evreni düşünürken Mükemmel Bir Varlık’ın var olduğunu buldum. Bu yolla üretilen düşünceler yanlış ve katışık olmaz. Yeter ki. mükemmel olmayan Dekart’ın düşüncelerinin bir eseri olamazdı. Böylece. Öyleyse. onların “boyunduruğu” altında sayılmayız.

Duyular da neyin peşinde koşup. Akıl. bölünebilen ve bilinci olmayan madde idi. bulur ve çözümünü araştırır. Binlerce yıldır bu konuda söylenen ve yazılanlar bizi hâlâ bir çıkış noktasına ulaştıramamıştır. Bu böylece sürüp gidecek ve belki milyarlarca yıl sonra Kolektif Bilinç düzeyi en yüksek noktasına ulaşınca. Tanrı: Düşünen sonsuz bir varlıktır.Düşünce yardımıyla ulaştığım gerçekler önüme iki kategori çıkardı. O hâlde Tanrı’nın şekli. Ama eğer varsa. Bunları geliştirdiğimiz oranda daha bütüncül/holistik bir Tanrı anlayışına sahip olabiliriz. insanlara özgüven telkin eden bir yaklaşımla söyle der: . Benim aklım bu zihinsel terazide varlık kefesinin daha ağır geleceği üzerine bahse giriyor. İçsel gerçek.Bu konuda sizin fikriniz nedir? .” . “Tanrı dendiği zaman bu sözcük kimin zihninde ve gönlünde neler çağrıştırıyorsa Tanrı odur” gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. bu yolu seçmekle Tanrı inancı üzerine yazı-tura atıp. uzayda yer kaplamayan ve parçalarına bölünemeyen bilinç (ruh) idi. Çünkü. akıl gözü ve Sosyolojik Bilinç sayesinde Kozmik Bilinç ile bir ilişki kurabilmektedir. insanoğlunun Kozmos’taki görevi sona erecek ve o zaman saf enerji konumuna geri dönecektir. Bundan şüphelendim.” Ayrıca. Fakat bu gerçek izafidir. O’nu her an hissetmektedir. sübjektiftir ve görenle görülen arasındaki bir ilişkidir. Meselâ B.Benim kendi anlayışım şudur: İnsan Biyolojik Bilinç. Çünkü insan hem madde hem de bilinç taşıyordu ve ikisi de aynı bedene hapsolmuştu. Ben ve düşünen diğer yaratıklar sonlu varlıklarız. gücü ve yetenekleri üzerinde yapılacak her yorum birer spekülasyon olmaktan ileri gidemeyecek ve Mutlak Gerçek’i yansıtmayacaktır. İmmanuel Kant (1724-1804). Eğer Tanrı yoksa. Kozmik Bilinç’imizin gelişmesi için ilk basamaktır. kaybedeceğim şey çok azdır. Tanrı’nın var olma ihtimali %50. en büyük paradoksumuz olan sonsuzluk ve sıfır çelişkisinin bir parçasıdır. koşmamamız gerektiği konusunda düşünen bilince kılavuzluk ederler. madde ve bilinç vücuttayken bir ikili ilişki içindedirler ama birbirinden bağımsız hareket ederler. Bu özelliğe sahip olması evrim sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü insan merak eden. konumu. Sonuç olarak. Bilincimizdeki anlama kabiliyeti her şeyin özünü net olarak kavrayabilir. Bilinçsiz cisimler: Tanrı’nın uzantısı olan düşünemeyen varlıklardır. Bu ikili Tanrı’dan gelmişti ama birbiri ile alâkalı değildi. Matematiksel ifadeyle. Dışsal gerçek ise. Fakat farkındalık düzeyinin yükselmesi ve ham evreden çıkıp olgunluğa erişmesi için Kolektif Bilinç’imizi geliştirmemiz gerekir. Birkaç kısa örnek verirsem. Daha ağır geliyor. Fakat sahip olduğumuz biyolojik ve ruhsal yeteneklerimizi geliştirmeden edindiğimiz Tanrı anlayışı veya inancı eksik bir kompozisyon çizmektedir.. Bir Tanrı olduğunu kabullenmek. Ulaştığım kesin sonuç şu oldu. Merakının sonu yoktur. Bu münasebet bilinç dediğimiz farkındalığı oluşturmaktadır.. uzayda yer kaplayan. insanoğlu O’nu hep tanımak ve anlamak isteyecektir. araştıran ve sorgulayan bir yaratıktır. Anlamadığı bir şeyi anladıktan sonra kendisine tekrar yeni problemler arar. Tanrı’nın büyüklüğüne karşın insan aklının küçüklüğünü anlatır ve şöyle der: “Tanrı’nın ne varlığı. kumar oynamaktadır. kazancım hem bu dünyada hem de diğerinde sonsuz olacaktır. Tanrı’sı ile beraber olan ruhum. Fakat ruhum böyle bir bahis oyununu tamamen reddediyor. yokluğunun ihtimali de %50’dir. ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum. Bu sınırlı farkındalık ve yetersizliğe rağmen. çünkü O’nun varlığına inanmak tamamen irrasyonel (akıldışı) değildir. içsel ve dışsal. Pascal (1623-1662). Aslında Tanrı’yı tarif etme sorunu. ne de yokluğu akılla ölçülemez.

size ölümün geldiği o minik salise içinde. kendini irade üstü değil. Ölüm anında çekilecek bir fotoğraf bize bu konuda büyük ipuçları verecektir fakat bu henüz gerçekleştirilemedi. Ölüm anına dönersek. . kendi irademizin üzerindeki despot bir varlık değildir. hastası elinin altında ölen bazı doktorlar. bedenimizi çepeçevre kuşatan ve Kirlian teknikleri sayesinde . Bu konuyu ciddiye alan bazı bilimsel kuruluşların ABD. Fakat bir de Ruh Gözü diye bir terim kullandınız. Bu göz de Kolektif Bilinç’in bir başka parçası mıdır? BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ . yapmak zordur. ölen bir hasta üzerinde deney yapmak -etik olarak. Rusya ve İngiltere’deki çalışmaları hâlen sürmektedir. Bunların çoğu vücuttaki binlerce sistemin. İnsanlar her zaman Tanrı’ya muhtaçtırlar. Aklın limitlerinden daha geniş bir Vâli mutlaka gereklidir. durmasından dolayı ortaya çıkar. Yıkıcılık. dinsel dogmalardan. çok üstün özelliklere sahip olması yanında. yapıcılıktan daha güçlü değildir ama yıkmak kolay. var olan kendi içsel gücüne güvenme duygusunu geliştiremez. tüm vücudun etrafını kuşatmış bir başka enerji alanının varlığı artık inkâr edilemiyor. Hatta bunlardan birinde. “nasıl?” sorusunun yanıtını arar.Peki.” Evet. Çünkü.yanlış kabul ediliyor. Çünkü Tanrı. Ama artık bilim de.ölümden sonra uzayabilir. irade içi bir usulle ifşa etmektedir. .. tuhaf tuhaf ayinlerden ve dinî otoritelerin empoze ettiği bağlardan kurtulmadan. o anda vücudun elektrik. enerji ve ısı dengesinde birtakım değişimler görürsünüz. Peki nedir ölümü getiren değişken? Kişi neden ölür? Dedim ya. kendi klasik alanına girmemiş birçok konuda “neden?” sorusunu yavaş yavaş sormaya ve yanıtlar aramaya başladı. Eksilen bu şeyin vücudu çepeçevre saran bir “Manyetosfer” olduğu üzerinde çok ciddî araştırmalar yapılıyor artık. Akıl tek başına bu negatif özelliklere gem vuracak güçte değildir. Aura’dan başka. “neden?” sorusunu sormaz. İnsan. Fakat o esnada. Budist filozofların “Astral Alan” adını koydukları bu alanın aslında Kirlian fotoğrafçılığı sayesinde resimleri bile çekilmiş durumda. “Kişi nasıl ölmüş?” sorusuna otopsi raporlarına bakarsanız. Çünkü insan.Tabiî ki. bir saniye sonra yoksunuz. son derece gaddar ve yıkıcı bir yapıya da sahiptir.. yoksa ruh bedenden ayrıldığı için mi? İnsan anatomisini ve fizyonomisini iyi bilen doktorlara sorarsanız. sanıyorum konu anlaşılmıştır. evrendeki ve dünyadaki düzenin devamı için mutlaka gereklidir. Bir saniye önce vardınız. doku hücrelerinin çoğunda oksijen bitinceye kadar yaşam devam eder ve hatta saçlar ve tırnaklar -milimetrik bile olsa.“Gerçek aydınlanma. vücuttaki biyolojik fonksiyonların sürdüğünü söylerler... Katil Genler’deki şifreler açıldığı için mi. vücuttan anî ısı kaybı yanında başka bir şeyin daha birdenbire eksildiğini hissettiklerini söylüyorlar. Tanrı.Yaşamla ölüm arasındaki o en küçük zaman parçasını düşünün. Bu yıkıcı özelliğinin engellenmesi. Kaslar bile ölümden sonra 3-4 dakika daha yaşarlar. ölüm ânında vücut ağırlığının 21 gram eksildiği bile saptanmış. Peki ne oluyor da ölüm denen şey gerçekleşiyor? Kalp durduğu için mi. elektriği kesilen bir motor gibi yavaşlayarak. bilim. Tanrı. beyin “havlu attığı için” mi. Bunun sebebinin çıkan ruh olup olmadığı araştırılıyor. insanoğlunun kendi kendini altına soktuğu. yüzlerce bilimsel sebep bulursunuz. O minimum zaman periyodu içinde nabız dursa bile kan dolaşımı hızını kesinceye kadar sürer ama içindeki alyuvarlar ve akyuvarlar hemen ölmez. Tanrı inancının geliştirdiği vicdan sayesinde gerçekleşebilir. olmayan bir dış otoritenin boyunduruğundan kurtarması sayesinde gerçekleşebilir.

. bedenimizi çalıştıran enerjinin dışa vurumudur. bilim adamlarının zihninde yeni sorular doğurunca. ister iyonize plazma deyin veya isterseniz hücrelerdeki biyokimyasal reaksiyonların ürettiği mekanik enerji deyin. Onların bulgularından da biraz söz eder misiniz? . Depresyonların ve bazı ruh hastalıklarının teşhisinde kullanılabilir..). onların sağlıklı çalışıp çalışmadıkları tespit edilebilir.Yarayabilir. Hatta iç organların auralarına bakılarak. herkesin kafasının çevresinde daha geniş bir biyoalan tespit edildi ve buna da Zihinsel Alan (Mental Field) dendi. vücuttaki trilyonlarca hücrenin yayınladığı biyofotonların her insanın vücudunu çepeçevre saran bir enerji alanı (aura) oluşturduğu ispat edildi ve bu biyoenerji alanının fotoğrafları çekildi. Daha sonra da Japon mikrobiyolojiciler hücre çekirdeğindeki DNA’ların bu biyofotonlar sayesinde haberleştikleri teorisini geliştirdiler. Hatta canlı madde ile cansız madde arasındaki fark olan hayatı oluşturan şeyin bu haberleşmeyi sağlayan canlılık enerjisi olduğu tezi savunuldu. damlanın aurasının 30 kat arttığı gözlendi. Felsefecilerin bu tür savları ve hayalleri. Öyle anlaşılıyor ki. Hatta damlanın şekli değişti ve içindeki minarellerin . ister ruh deyin. Hatta ancak bu sayede bir farkındalık sahibi olduğu hipotezi öne sürüldü. İsterseniz önce bu konudaki bilgilerimizi bir toparlayalım: Canlı hücrelerin kimyasal ve elektriksel niteliklerinin araştıran Alman biyofizikçi Fritz Popp’un hücrelerin zayıf bir ışıldama (glow) yayınladıklarını keşfetmesinden sonra. insan beynindeki 100 milyar sinir hücresinin bu zihinsel alan sayesinde dış dünyayla haberleştiği teorileri geliştirildi.Bu konuda pek çok önemli bilim adamı araştırma sürdürüyor.. tüm beyin hücrelerinin bir entegre enerji alanı içinde hızlı bir haberleşme gerçekleştirdikleri tespit edildi ve bu enerjinin matematiksel değerleri bile hesaplandı (50-100 Hertz gibi. Örneğin su damlacıklarının da bir aurası olduğu kanıtlanmış durumda. bu konudaki araştırmalar hızlandı ve bu ışıldamalara biyofoton adı verildi. Bu araştırmalar hem canlılar hem de cansızlar üzerinde yapılıyor. . ister biyoenerji deyin. sahip olduğunuz moral auranızı değiştirmektedir.Peki bu bilgi bir işe yarar mı? . İşte.. Hatta bazı düşünürlere göre. Şimdilik. bilinç dediğimiz farkındalığın böyle bir canlılık enerjisi sayesinde ortaya çıktığı tezinden başka elimizde somut bir veri yok.. Rus genetikçiler de genlerin bile aurası olduğunu buldular.Yani. bir insanın kendi aurasına bakarak ne denli “etkileyici” olabileceğini anlayabilmesi mümkün olabilir. Bunun arkasından. Biyoelektrografi yöntemleri kullanarak ölçümler yapan ve fotoğraflar çeken Rus profösör Konstantin Korotkov’un.Bu.fotoğrafı çekilen aura’nın ruhla bir ilgisi var mı acaba? . Bu tez kanıtlanırsa ve bazı teknikler geliştirilirse. Bu buluşu takiben. Araştırmaların yoğunlaşması sayesinde. aura denilen ışıldama -ister canlılık enerjisi deyin.Elbette. aklımız dış dünyayı oldukça iyi anlamayı becerebiliyor fakat henüz kendi kendini anlayacak kadar beceri sahibi olamamış. ruhsal ve telepatik iletişiminde rol oynuyor ve empati ve kompati kurmada etkili oluyor. eşyaya etki edebildiği doğrulanmış bir medyum olan Allan Chumak ile yaptığı bir deneyden şöyle bir sonuç çıktı: Bu medyumun bir su damlasına 10 dakika trans içinde bakarak etki yüklemesinden sonra. Bu enerji alanı -çekilen fotoğraflardaki renklerin değişiminden anlaşıldığı üzereinsanın duygusal hâline göre farklı dalga boyutları kazanmaktadır. pek çok bilim insanının kafasını kurcalayan ve henüz yanıtı bulunamamış bir sorudur. bu alanın büyüklüğü kişinin diğer insanlarla olan duygusal.

. içeriği büyük çapta su olan yiyeceklerin aurasının değiştirilerek vücut aurasına uygun hâle getirilmesiydi. bu bulguları büyük çapta abartan ve saçmalık derecesinde yorumlar yapan bazı sözde medyumlar yüzünden bence yaşla kuru bir arada yanmaktadır. Bence.” diyenler ruhun varlığına inanmayanlar veya yaşamı sadece bedenin canlılığı olarak görenler olacaktır. bu su damlacıkları deneyi bize şunu göstermektedir. Bu sayede belki bazı bilim adamları “saçmalıklarla uğraşıyor” suçlamasından kurtulmuş olarak. bu tür fizikötesi oluşumlara bakarken çıkış noktamız enerji olursa. . akıldan çıkarmamamız gereken bir husus var: Gözle görülen fiziksel varlığımız ve diğer varlıklar enerjinin partikül hâlidir. bedenin ölmesi ruhun da ölmesi anlamına geliyor mu? Yani. daha rahat araştırmalar yapar ve bizlere kendi derinliklerimizi keşfetmede yeni pencereler açarlar. düşüncelerimizi ve mantık zincirimizi çok daha sağlam bir temel üzerinde geliştirebiliriz. Çünkü aura. Aslında. ölüm insan için bir tür “mutlak bitiş” mi? ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ . Örneğin geçenlerde okuduğum bir yorum şöyle diyordu: “Atalarımız aurayı görüyor ve ondan yararlanmayı biliyorlardı. Bunlar da enerjinin dalga hâlidir. yüksek bilinç düzeyi demek! Öyleyse. Yoga ve transandantal meditasyon gibi egzersizlerin veya biyoenerji terapilerinin işe yaramasının nedeni de bence budur. Öyle zannediyorum ki. bu soruyu dünyadaki tüm yetişkinlere sorarsanız. ruh ve bilinç konusundaki açmazlarımızı 21’inci yüzyılda daha anlaşılır kavramlar üreterek ve yeni buluşlar yaparak büyük ölçüde giderebileceğiz. Daha önce dediğim gibi. İsa’nın başının üstündeki o yuvarlak Haloyu çizen ressamlar bile zihin alanını görüyorlardı. ama bizim bilinç düzeyimiz ve 5 duyumuzun sınırlı algılayışı bazı olayları anlaşılmaz kılıyor.” diyenlerin aklında mutlaka ya dinsel öğretiler vardır. Ben buna Ruh Gözü diyorum. Kozmik Bilinç’teki titreşimleri alabilen ve bunları kullanan bir ruhumuz var.Bir istatistik oluşturmak için. Kendisinden emin olan ve dürüst olduğunu ispat etmek isteyen Hindular.Efendim. Bilinç veya ruh dediğimiz şeyleri ve etrafımızda bize görünmeden olan biten doğal fenomenleri irdelerken. Krotkov’a göre. sanıyorum bir çeyreği “evet”.“ Bu kişiler hakkında ne düşünüyorsunuz? . Ben herkesi bu yönde düşünmeye ve enerjinin oktavlarına kanalize olmaya çağırıyorum.bir kısmı iyonize oldu. aura sayesinde insanların farkındalık düzeyini ölçmek mümkün olacak demektir. her şey biter. Hindu kadınların alınlarına yapıştırdıkları o kırmızı işaret bile aurayı gören atalarımızın eski bir alışanlığına dayanır. “Evet. Her şey apaçık ve birbiri ile ilişki içinde. bu işareti aurasına bakılması için bir davetiye olarak kullanırdı. üç çeyreği “hayır” yanıtını verir. Görünmeyen enerjinin de en az madde kadar türü vardır. kişinin ruhsal ve zihinsel hâlinin aynasıydı. Sonra da bunlara fizikötesi diyoruz. Vücudumuzun yüzde 70’inin su olduğunu düşünecek olursak. yüksek enerji düzeyli aura demek. evrende bizim limitlerimiz dışında paranormal bir fenomen yok. ya ruhsal .Peki. Fakat tüm evren bunlardan ibaret değildir. bitmez. Biyolojik Bilinç de bu ruhsal görü sayesinde işlerlik kazanıyor. yani donmuş ve somutlaşmış enerjidir.Bu konuda yazan ve söz söyleyenlerin bilimsel bulgular dışına çıkmadan yorum yapmaları daha yerinde olacaktır. Yemeklerden önce sofrada dua edilmesinin esas sebebi şükür değil. konsantrasyonumuzu kendi içimize yönelttiğimizde bedenimizde bazı değişiklikler yapabiliriz. “Hayır.

b. bir kısmı toprak. Ben . aslında insan aklına hakaret etmektedirler. Yani beden.deneyimler vardır. kanıt. Esasen. İnanıyorsanız. Bu inanç.Öncelikle şu noktayı iyice açıklığa kavuşturalım: Ruhun varlığına inanmıyorsanız. bu savlarım reenkarnasyonu yadsıdığım anlamına gelmez. Önceki yaşamlarını deneyimlediğini masumca düşünenler ise.ruhum. canlılığını ölüm anına kadar kaybetmiyor. sezgi veya anı var mı?” Bu konuda okudukları ve/veya duyduklarının etkisinden kurtulup bağımsız düşünebilen ve kendi kendisiyle dürüst herkesin bu soruya “hayır” diyeceğini düşünüyorum. bilinmeyenleri saf dışı ederek. adını ruh koyduğumuz bir Kozmik enerji olduğuna inanıyorum. İleriki yüzyıllarda ruhun dalga boyu ve frekanslarını keşfetmek istiyorsak. Bedenimin biyolojik yapısına baktığımda. bir ömür süresince tonlarca hücrenin öldüğünü ama bedenimin yenilenen hücreler sayesinde yaşadığını görüyorum. olmaz” prensibini çıkarmış biriyim. benim vücudum için her şeyin bittiği anlamına gelir. sadece havanda su dövmektedirler. Ben. kanaatimce bir tür “zihinsel serap” yaşıyorlar. hücreler değil. Reenkarnasyon denen hadise de bence budur. tüm hurafeleri. bir başlangıç noktasından hareket etmek zorundasınız. Enerjinin sıfır ile sonsuz arasında değişen. dönüşümünden de söz etmeye gerek kalmaz. düşünce. bedenimi oluşturan hücreler çözülecek ve bir kısmı bakterilere yem olacak veya mikroorganizmalara dönüşecek. ya “eserlerim ve dostlarımla yaşarım” düşüncesinde olanlar vardır ya da ruhun var olması gerektiğine rasyonel düşünce yoluyla ulaşanlar vardır. daha ruh denen şeyin küçük bir somut kanıtını ortaya koyamamışken. aynı ruhun daha önceki yaşamlarını algılama yetisini geliştirdiğini söyleyenler. “Benim bilinçaltımda veya ruhsal derinliklerimde. bütün batıl inançları ve bilimsel temelden yoksun yorumların hepsini bilinçaltıma sokmaksızın daha sağlıklı bir düşünce deryasında yüzdüğüme inanmış oluyorum. Bu. Fakat ruhum asla yok olmayacak. bir kısmı da fosil olacak. araştırmalarımızı enerjinin diğer özellikleri üzerinde yoğunlaştırmalıyız. . ruha bir tanım getirmek istiyorsanız. Fakat. sezgi ve deneyimlerimden “ruh olmazsa. daha bilinir ve anlaşılır bir evrende yaşadığım hissine kavuşturuyor beni. Yani yeryüzünde ve iç dünyamda süregelen pek çok fenomeni ancak ruhun varlığı ile izah edebiliyorum kendi kendime. Ruh yaşayan ve yaşatan akıllı enerji ise. somut bir temel olarak enerjiyi ele aldığımızda işimizin oldukça kolaylaştığını görebiliriz.yapıtlarım ve eşyalarım. Anılar ve eserler de birkaç nesil veya yüz yıl sonra çözünüp yok olacaklar. Az önce dediğim gibi. O zaman aşk. Bazı zorlamalar ve hayal gücü ürünleri ile bu tür iddialarda bulunanlar. Bu sayede. daha önce bir yaşam sürdüğüme dair hiçbir işaret. Sorunuza kendi yanıtım şudur: Evet. Ama başka şekillerde tezahür edebilir. Ben bütün bu açıklayamadığımız fenomenlerin. bilinç ya da reenkarnasyon dediğimiz ve nasıl oluştuklarını tam anlayamadığımız kavramlara da belki daha somut yanıtlar bulma olanağımız artar. algılamakta aciz kaldığımız enerji frekanslarının birer yansıması olduğuna inanmak istiyorum. Enerjinin Sakınımı Kanunu gereği yok edilemez. c. kendi duygu. sayılamayacak kadar frekansı ve dalga boyu vardır. Bizim ulaştığımız bilinç düzeyinin limitleri içinde bunlardan henüz çok azını keşfedebildik. Fakat geride bitmeyen üç unsur kalacak: a. Bunu sağlayan kaynağın. Ulaştığımız bu farkındalık düzeyine rağmen. o zaman kendi kendinize şu soruyu sormalısınız.Sizce Reenkarnasyon mümkün mü? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? .dostlarımın belleğindeki hatıralar. ya töresel ve taklitçi bir inanç vardır.

nesilleri tükenmiş canlıların ancak yüzde 1’i kadardır.. gezegenler. 15 milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğuna inandığım evren. Burada canlılık için bir başka faktöre daha ihtiyaç olduğunu görüyoruz. reenkarnasyon da bu bağlamda gerçekleşmektedir. yarı canlı bir varlığa bırakacağız. bu tür bir enerji formudur. . kartalın kanadından daha büyük kanatlara sahip uçan insanlar ortaya çıkacak. büyüyor ve ölüyor: Dağlar. Bence. Hatta. Düşünen her insan... insan genomunun ve kanatlı hayvanların genetik şifreleri çözülürse. Büyük Sıkışma’dan sonra ilk başladığı nokta olan Hiçlik’e veya Teklik’e geri dönecek. bundan önceki yaşamlarımızla bir köprü kurabileceğimize de inanmıyorum. bana içindeki her zerrenin değişmesi ve başkalaşması sayesinde mümkün olabileceği mantığını dikte ettiriyor. canlı hücrelerin oluşumu için yeterli olmadığını hemen görebilir.reenkarnasyonun sürekli yaşandığına inanıyorum. değişimdir. varlıklarını ne şekilde gösteriyorlar? . Demek ki milyarlarca yıldan beri yeryüzünde yüz milyonlarca canlı türü yaşamış ve tükenip. Madde donmuş enerjidir. Ama bunu başaran bir tek bilim adamı ‘henüz’ çıkmamıştır. cansız atomların ve moleküllerin birleşmelerinin. potansiyelden kinetiğe. Ama daha önceki formlarının titreşimlerini hissedecek kadar hassas bir bilinç düzeyine ulaşmadığımız için. Sonra da 20 milyar yıllık yeni bir yaşama bir başka patlama ile tekrar başlayacak. kinetikten potansiyele ve donmuşluktan (madde) çözülmüşlüğe dönüşür veya ısı. belki binlerce yıl sonra yok olacağız veya yerimizi yarı makine. bu bilinç düzeyi ile. ama canlı veya cansız her şey doğuyor.O hâlde reenkarnasyonun yaşandığı sonucuna nasıl varıyorsunuz? . Bilim buna henüz bir isim koyamamış ama ilkçağlardan beri buna herkes “ruh” demiş.. önceki yaşamları bilebilmemiz mümkün değildir inancındayım. belki de genetik mühendislik sayesinde. cansız maddeye hayat kazandırıp onu canlı kılan şey. Biz de.anlayabileceğimiz bir hafıza türü olmadığına inandığım için. değişim. yok olmuş: 50 milyon sene önce nesli tükenen dinozorlar gibi. Tüm kâinat bir devinim. . Mistikler onu hissettiklerini söylemişler. Homo sapiensler olarak. Dünyanın en gelişmiş lâboratuvarlarında bu maddeler bir araya getirilerek canlı hücreler üretilmeye çalışılmaktadır.Öyle hissediyor ve algılıyorum ki. Çünkü. . dönüşüm ve evrim geçirmektedir.. Evrenin yüzde 90’ının donmamış ve görünmeyen enerji olduğu savından yola çıkarsak. Efesli Herakleitos’un (540-480?) “aynı ırmağa iki kez girilmez” saptaması olmuştur.Peki bu keşfedemediğimiz enerji türleri. Evrenin kendisi bile.” Bu devinim.Beni. enerji. Yani. Astrofizikçilerin düşüncesine göre de yaklaşık 5 milyar yıl sonra. taşlar. yıldızlar ve hatta evren bile. dönüşüm ve farklılaşma kanunu yalnızca ma-deden oluşmuş somut evren için geçerli olmasa gerek. ruh dediğimiz o saf enerji türevinin bu kanunun dışında kalması gerektiğini düşünecek bir neden bulamıyorum.. Evrende var olan her şey birkaç dönüşüme mecburdur. bu yeniden doğuşun sürekli yaşandığı neticesine götüren düşünce. Her şey. elektrik gibi diğer biçimlere girer ve maddeye etki ederek. Ben şuna inanıyorum: Bugün yeryüzünde yaşayan ve sayıları 15-20 milyon olduğu öngörülen canlı türleri. Evrenin her nabız atışının 20 milyar yıl sürdüğü tezi. sürekli genişliyor ve büyüyor. ışık. ruhun da sürekli biçim ve nitelik değiştirdiğini kabul ediyorum. tüm kutsal kitaplarda bu kavram temel bir olgu olarak yer almış ve hatta Tanrı bile ruhla özdeşleştirilmiş. onu değiştirir. Yani “değişmeyen tek şey. Biyologlar ve hücre mühendisleri hücrenin nabız atışı kazanabilmesi ve canlanması için bir dış enerjinin eksikliğini saptamışlardır. ama insan ruhunda -bugünkü algılama düzeyimiz itibariyle.

iletişim sağlayan ve “online sistemi” gibi çalışan bir tür manyetizma olabilir. belki de bugünkü düşünce düzeyini yakalamamış olacaktık. Bir başka enerji türü de evrendeki her şeyi birbirine bağlayan. Auranın. babasından kalıtımsal olarak geçen zekâ ve yeteneklerinin gelişimini de büyük ölçüde engelleyebilir veya . Öyleyse canlı bir organizmanın cansıza dönmesi esnasındaki ilk değişiklik. Hatta. bir tür var edici enerjidir. ruh aktif. Esasen. Üç temel kısma ayırdığınız Kolektif Bilinç’in sonuncu halkasına geldik sanıyorum. Tarihten beri ruh konusunda bu kadar kafa yorulmasaydı.nasıl olmuş da ‘aynı şarkı’yı söyleyebilirmiş? Hiç düşündünüz mü?. aura okuma teknikleri gelişmeyecek ve biyolojik alanlarımızı oluşturan enerjinin partikül değil. ilk insanlar ruhlarıyla bizlerden daha iç içe bir ortak yaşam sürdürüyorlardı. zihin alanının ve astral alanların ölmüş insanlarda artık görülmemesinin nedeni de bu olmak zorundadır. babasının ikizi olan bir bebek dünyaya gelecek. 40-50 bin yıl öncesine dönersek. Bence. Bu tartışmalar ve felsefî görüşler bilimsel araştırmalara vesile olunca. hem pratik anlamda işe yarar teknolojiler üretmiş olacağız hem de insan evrimine katkımız olmuş olacak. Peki. ortaya umulmadık yeni buluşlar çıkacak ve böylece hem bilinç düzeyimizi yükseltecek. ruhun ne olduğu. aynı veya birbirinden farklı çağlarda. Teşekkür ederim. ne iş görüyor? Bu enerji alanı acaba algılayamadığımız bazı sinyalleri alıp. bunca uzun açıklamadan sonra Kozmik Bilinç demekle neyi kastettiğinizi anladığımı sanıyorum. nasıl ve nerede biçim ve mekan değiştirdiği bizi makro düzeyde çok da fazla ilgilendirmemelidir. yani beyin de bir radar gibi mi çalışıyor? Şöyle bir mantık yürütelim: Madde ve ruhu birbirinden ayıran başlıca özellik eğer etken ve edilgen olma hâlleri ise. aynı zamanda bir mekan teşkil etmek demektir. Aynı şeyi insanlar için yapabilirsek.. Bizi asıl ilgilendiren şey. o zamanki nesillerin bugün bizde bulunmayan birtakım yeteneklere sahip olduklarını düşünebiliriz.. Yani ruh. apayrı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda yaşamış olan on binlerce insan -aralarında hiçbir iletişim aracı olmadığı hâlde. madde ise pasiftir. bugün farklı ve ileriki yüzyıllarda çok daha farklı olacaktır. ruhun mekan değiştirmesidir. O çocuğu 15 yaşına kadar bana teslim ederseniz. babasının “fotokopisi” olan bir canlı üretilmiş oldu. Şekil vermek demek.Bunun gibi. duygusal ve psikolojik yapısı farklı. Böylece. dalga formunda olduğu anlaşılamayacaktı. Sosyal Bilinç nedir? SOSYAL BİLİNÇ . Sözgelimi. hedefleri farklı ve kişiliği babasınınkinin zıddı olacak bir genç yetiştirebilirim. antitezler ve sentezler üreterek düşünce ve felsefe düzeyimizi geliştirmek olmalıdır. ona inanmak veya inanmamak ve de bu sayede tezler. Kirlian tekniği ile auranın fotoğraflarını çekme gayreti gösterilmeseydi ve bu kavram somuta dönüştürülmeseydi.“Dolly” adı verilen o ünlü koyun klonlandığında. Çünkü göreceli bir kavrama ancak göreceli yanıtlar verebiliriz. yaratıcılığımızı geliştireceği için ancak o zaman bir işe yarayabilir. dini farklı. Halk arasında ermiş olarak tanımlanan sûfîlerin ilkçağlardan beri söylediklerine bakarsanız. . Acaba bu alan niçin var. Size çarpıcı bir saptamayı aktarmak isterim. Ruhtan ne anladığımız geçmişte farklıydı. size dili farklı.Efendim. Bu Tanrı değildir. Kafamızın çevresini kuşatan bir zihinsel alan var. pratik anlamda ve mikro düzeyde ruhun varlığını ve tezahürlerini tartışmak. beyinde bunların işlenmesini mi sağlıyor acaba. hepsinin adeta ağız birliği etmişçesine aynı kavramları kullandığını ve Hallac veya Yunus gibi “En’el Hakk” dediğini görürsünüz. Ruhu tartışmak. fakat her şeye hayat veren ve biçim kazandırıp görünmesini sağlayan varlıktır. zihinsel.

geliştirebilirim. şiddetleri oranında az ya da çok miktarda diğer hücrelere iletilirler. yakın çevre ve uzak çevre diyebiliriz. Fakat bu şifre beyindeki her hücrede açılmıyor. Fakat bu bilinçlenme sürecinde her birey aynı etkiye maruz kalmaz. Zira hem her kişinin eğitimden yararlanma olanağı ve seçeneği farklıdır. Sosyal Bilinçler farklı biçimlerde ortaya çıkar. Dopaminin birincil görevi beyindeki kan dolaşımını kontrol etmektir. 6. daha sonra eğitmenleri. Örneğin bezgin mizaçlı insanlar. aile. Bir diğer sonuç da Parkinson hastalığıdır. Dopamin salgısı.. az Dopamin ürettirir. Toplum derken de önce anne ve babayı. . Kişi o bilinç sayesinde oluşturulmuş eğitim sistemi içine girince ve o eğitimi almış yurttaşlar ile iletişim kurdukça.5 milyar insandan hiçbirinin kişiliği bir diğeri ile aynı değil.. hem de Biyolojik Bilinç düzeyi farklıdır. Bu iddiama haklı olarak karşı çıkabilirsiniz. Bu yük beynin diğer hücrelere iletmek istediği bir emri ya da bilgiyi içerir. o zaman aksini savunamazsınız. doğuştan gelen ham farkındalığı olgunlaştırır ve bir Sosyal Bilinç’e dönüştürür. her ülkede de farklıdır. Burada bir nüansa değinmek istiyorum: Bu kimyasal mekanizmadaki aksaklık bazen kişiliğe zıt bir etki yapar.. değiştirir ve şekillendirir. Dopamin karşı hücrenin Dopamin reseptörüne dokununca. Dopamin Reseptörü denen bir protein üretmek.. Miktar çok artınca sonuç Şizofreni’ye kadar gider. Beynin haberleşme ve karar verme mekanizması bu şekilde çalışır. bir sinir hücresinin ucuna bir elektrik sinyali geldiği zaman üretilir. kişi bir işten çabuk sıkılır ve birbiri ardından yeni maceralar aramak ister. kromozom üzerinde D4DR isimli bir gen var. kuvvetli bir iradeye . Yani. Sosyal Bilinç’in özellikleri her ailede ve her sınıfta farklı olduğu gibi. Çünkü bir ülkede yaşayan tüm insanların ortak kültürlerinden oluşmuş olan bir kolektif sosyal bilinç vardır. Biyolojik Bilinç veya genetik etkenler kişiliğimizi ne oranda etkiliyor? KİŞİLİK KALITIMSAL MI . 11. Hatta. Kısaca. toplumdur. o hücre elektrik yükünü boşaltır. halüsinasyonlar görür. Tembel D4DR. Fakat. Bu protein iki sinir hücresinin birleştiği yer olan Sinaps boşluğundaki küçük bir molekül olan Dopamin adlı nörotransmiter ile birleşmek. örnek gösterilen şahsiyetleri. Bir beyin hücresindeki D4DR geni aktif ise. medyatik kişilikleri. D4DR geni hiperaktif ya da “tembel” ise ne olur? İşte o zaman sizin mizacınız değişir. bireyin bilinçlenmesine olanak tanıyan genetik yapı herkeste farklı olduğu için. o ülkenin ortak bilinci ile bilinçlenir. Zira. kişilikleri sürekli etkiler. o hücrenin Dopamin salgısının yaptığı işle ilgili bir gen olduğunu anlarız. arkadaş çevresini. Bu bir rastlantı mı. Yani. Bu elektriksel sinyaller. benim yerime toplumu koyarsanız. vücuttaki kasların ve organların aktivitelerini kontrol altında tutmaktır. Dopamin çok fazla salgılanıyorsa. etkisi bireye ulaşan tüm insanları ve bunların kültürel yapısını kastediyorum. yoksa kişiliklerin farklı olmasının nedeni genlerin farklı olması mı?” .5 milyar insandan hiçbirinin genetik yapısı da bir diğeri ile aynı değil. Bu gendeki şifrenin görevi.Bunun bir tesadüf olmadığını gösteren bilimsel kanıtlar bir hayli fazla. sonra yakın akrabaları. kararsız ve bezgin bir mizaç sergiler. . kişiliği şekillendiren baş mühendis.Haklısınız. O şekilde sormuş olayım. Beyinde bu işte görev alan 50 kadar farklı nörotransmiter üretilir. O hâlde. Ben size çarpıcı birkaç örnek vermek istiyorum: Önce beyindeki nörotransmiterler dediğimiz o kimyasal salgılara bakalım.Bu soruyu şu şekilde sorsaydınız daha açıklayıcı olurdu sanıyorum: “Yaşayan 6. Bu üç temel etken. O zaman kişi donuk.Teşekkür ederim. İkincil görevi ise.

Chomsky’ye kulak verirseniz. toparlarsak şöyle mi diyorsunuz? Dopamin ve Seratonin beynin motivasyonunu sağlayan salgılardır.Evet.Bunca çarpıcı bilgi için çok teşekkür ederim. .sahiplerse.Genlerin davranışlarımızı etkilediği ve hatta bazı genlerin bazı davranışlarımızın direkt nedeni olduğu kesin. Birey. Chomsky’ye göre. grup terapileri ile veya sosyal bazı aktivitelerle giderme çabalarını da yaratabilir. interaktif ve esnek karakteri olan yapıtaşlarıdırlar. önce duyma. Genlerin kişiliğimiz üzerindeki etkilerini görmek istiyorsak. çünkü onlara bu yaşama şeklini öğretecek anne veya babalarını asla görmezler. Ama aynı zamanda da sosyal etkenlerden etkilenecek esnek bir yapıya sahiptirler. Pasifik Som Balıkları’nı örnek verelim: Bu eksantrik balıklar doğdukları nehir yatağından okyanusa doğru yüzerler. Bir başka salgı olan Serotonin ise. ansızın cümle kurmaya. yüzyılın önde giden dilbilimci filozofu olarak kabul edilen N.. Ama artık içgüdü denen ve davranışlarımızı belirleyen şeyin genetik bilgilerin dışa yansıması olduğu apaçık. Genlere geri dönersek. bizim de ilginç içgüdülerimiz olduğuna kesinkes kanaat getirirsiniz. O zaman sonuç gün gibi kendiliğinden ortaya çıkar: Genler birçok sosyal davranışımızı şekillendirecek etkileri şifrelerinde taşırlar. Bu içgüdü. Fakat bir gün. ekonomik koşulların düzelmesi ve sosyal koşulların daha uygun olmasıdır diyebiliriz.Efendim. Peki. yüzerken büyürler ve okyanusa vardıklarında kendilerine birer eş bulup çiftleşirler. Yumurtalarını bıraktıktan sonra da ölürler. Ve hatta kötü alışkanlıkları terk edememe bağımlılığının bile bu nörotransmiter ile ilintili olduğu sanılmaktadır. Bu milyonlarca yıldır devam edip gidiyor. akan suya karşı yüzerek ve hatta yoldaki 2-3 metrelik şelaleleri bile zıplayıp geçerek doğum yerlerine geri gelirler. . bizdeki eksiklik veya fazlalıkları psikolojik telkinlerle. diğer nörotransmiterlerin etkilerini alt alta yazarak bir liste yapabiliriz. “Gözü kara” insanların bu tür davranışlar sergilemelerinin bir nedeni bu olabilir. Bu tür çabaların pek çok sorunu çözdüğü yapılan araştırmalarla zaten kanıtlanmıştır. aşırı düzenli veya aşırı dikkatli ise bu özelliğinin kalıcı olması Seratonin sayesinde gerçekleşir. sonra anlama ve sonra da taklitle konuşma yolunu izlerler. genlerimiz davranışlarımızı etkiliyor ve yönlendiriyor dediniz. Bunun sebebi hastalıklarla mücadelenin artması. . insan olarak bizim içgüdülerimiz neler yaptırıyor bize? 20. Azlıkları veya çoklukları kişilik gelişiminde büyük rol oynarlar. konuşmaya hazır hâle gelmiş olan çocuklarda ânîden açılan bir genetik şifre sayesinde kendini gösterir. bizdeki en önemli içgüdülerden biri dilsel (lengüistik) içgüdüdür. Çocuklar ana dillerini öğrenirken. Genlerimizle davranışlarımız arasında ne tür bir bağlantı var? SOSYOBİYOLOJİK GENLER . Bu içgüdüsel davranışı yaptıran bilgi onların DNA’larına. Yani. . D4DR genini stimüle etmek ve Dopamin salgısını çoğaltmak için bir takım maceralara ve riskli davranışlara yeltenebilirler. bu tür otomatik davranışlara bilim adamları içgüdü adını koymuşlardı. genler katı ve dijital birer molekül değil. Ve böylece yumurtalardan çıkan yavrular da aynı şeyi tekrarlarlar. Sonra da yumurtalarını doğdukları nehir başına bırakmak için. uzadığı saptandı. Ayrıca bunları bilmek ve kabullenmek. Som balıklarının bu garip davranışı tamamen genetiktir. soru ekleri kullanmaya ve daha önce hiç duymadıkları cümle kalıplarını kullanmaya başlarlar. yani genetik hafızalarına kayıtlıdır. Genlerin keşfine kadar. Örneğin Japon çocuklarının son yüzyılda tam 10 cm.. kişinin bir şeye bağımlı olmaya meyilli olmasını sağlar.

Yine aynı şekilde. medyada ve halk arasında yanlış bir algılama yüzünden tartışılan “kadınlar evrimini tamamlamış” görüşünün genetik gerçeklerle alâkası olmadığını da belirtmek gerekir. . Bakınız. ses tellerinin elastikiyet kazanmaları ve bellekte yeterince kelime hazinesinin oluşması vardır. artan boşanmaların veya aile geçimsizliklerinin sebebini de bu kromozomlarda mı arayacağız? . “X ve Y”. Ama çocuğun cinsiyetini spermanın tayin ettiğini bilen kaç kişi var ki!. Çünkü. fakat bunlar anneden gelen “X veya Y” değil. yoksa bir çiçekten korkmayı mı? Düşündüğünüzde yanıt kendiliğinden ortaya çıkıyor. değil mi? Ayrıca. .. Y-kromozomu taşıyan bir sperma tarafından döllenmesi ve çocuğun erkek olması yüzde 2’lik bir fark gösterir.. Ama bu güdüyü yaratan genin açılması için.. Mücadele. çocuk kız olur. Böylece. Bir çocuğa yılandan kokmayı mı daha çabuk öğretirsiniz. çocuğun erkek ya da dişi olacağını belirler. Bu durumun genetik olduğunu şöyle bir örnekle de izah etmek mümkün: Bir insanın yılandan korkması içgüdüsel bir davranıştır. İşte size Doğanın eşitlik anlayışı. Çünkü çocuğun adaleli ve erkek üreme organı taşımasını sağlayan genler Y-kromozomu üzerindedir. Bu iki komşu kromozom sürekli bir “savaş” hâlindedirler.% 51 olarak gerçekleşir. ama bu “X” cinsiyet tayininde hiçbir rol oynamaz. ağız ve gırtlak kaslarının gelişimi. Yani yumurtayı dölleyen spermanın içinde Xkromozomu varsa (ki spermalar yumurtalar gibi sadece 23 tek kromozom taşırlar). işte bu savaşın bir . Bu yüzden de ilk bakışta çocuğun kız veya erkek olma ihtimalinin yüzde 50 olduğu görülür. “X” sekizinci en büyük kromozomdur.Kesinlikle haklısınız.. 2.İşin sırrı yine X ve Y-kromozomlarında saklı. Y-kromozomu varsa.O zaman çocuğu kız oldu diye eşine kızan erkeklerin aslında kendi kendilerini suçlamaları gerekir. konuşma bozukluğu olan ana-babaların çocuklarında da dil yeteneğinin zayıf olduğu saptanmıştır. Bu arada.Genlerin davranışlarımızı etkilediği saptamasını biraz daha ileri götürebilir miyiz. Burada genlerin etkin rolünü rahatlıkla görmek mümkündür. bunu da gayet “güzel” ayarlamıştır: Erkeklerin ömrü. çocuk erkek olur. 23’üncü kromozom olan cinsiyet kromozomu anneden gelen X-kromozomu ile babadan gelen Y-kromozomu çiftinden oluşmuştur. Xkromozomunun “Y”den çok daha büyük olmasının nedeni de. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da ortaya çıkan ve son yıllarda Türkiye’de de artan feminist düşünce ve davranışlarda veya boşanmaların artması gibi sosyal değişimlerde genlerin rolü olabilir mi? FEMİNİZM GENETİK Mİ . dil yeteneği yüksek kişilerin anne ve babalarının da “söz mimarları” oldukları saptanmış bir gerçektir.. Fakat bu oran aslında % 49 . bir-iki yıllık bir duyma ve anlama sürecinin eseri gibi görünse de.. değil mi? .İşte bu anî gelişme. yumurtanın. Antagonist veya Hasım Genler adı verilen. Xkromozomu büyük ve ağır olduğundan yumurtaya ulaşmak için rahim iç duvarında yol alırken. aslında kendisini açılmaya zorlayan dış koşulların oluştuğunu sezinleyen bir/kaç dil yeteneği geninin açılması sayesinde gerçekleşmiştir. Anneden gelen yumurtada ise sadece X-kromozomu vardır. birbirinden yararlı bazı genleri “kaçırmak” isteyen genler arasındadır. Doğa. kadınlarınkinden yüzde 2 oranında daha kısadır. Bunun aksine.Bence rolü var.Peki. hafif kromozom taşıyan “Y” yüklü spermaların gerisinde kalır. Bu sezgiyi oluşturan dış koşullar içinde.. “Y” 46 kromozomun en küçüğüdür. babadan gelenlerdir. . yılanın zehirli olduğu bilgisinin de çocuğun hafızasına yerleşmesi gerekir..

Fakat “Y”deki bu kalsiyum genini. erkeklerin kadınlardan daha sportif olmalarını sağlamaya kadar pek çok işe yarar. kadın-erkek husumeti cinsel . kas yapımına harcanacağı için bebeğin sağlığı ve -adaptasyon anlamında kullandığım. davranışlarımız hayvanlarınkinden farklı ama hayvanlarla ortaklaşa kullandığımız pek çok gen var. bu genlerin cinsel antagonizmi o denli gelişiyor. Fakat bu gen. galiba bu genetik tacizden haberdar değiller. Cinsler arasındaki cinsel ilişkiler ne kadar sıksa.sonucudur: “X”. Bu genin son 200 bin yıldan beri hiç değişmeden bu özelliğini koruduğu fosil araştırmalarından ortaya çıkmıştır. ister istemez hayvanlardaki ve hatta bazı bitkilerdeki içgüdüleri bizler de yaşıyoruz.kromozomu kendi bünyesine almıştır. Bu da dişilerde erkeklere karşı bir reaksiyon doğmasına neden oluyor. Daha önce de söylediğim gibi. Örneğin bazı hayvanlarda Y-kromozomu üzerinde görülen ve besinlerle alınan kalsiyumu boynuz yapmada kullanan genin aynısı insanlarda da vardır. güçlü ve önemli bir gendir. embriyonu erkeğe dönüştüren ve erkek beynindeki pek çok hormonun üretilmesini sağlayan son derece etkin. “X ve Y”nin birbirine gen kaptırmadan kendilerini emniyette hissetmelerini sağlayan genin de SRY olduğu hakkında önemli ipuçları vardır.Bu cinsel tacizi ve karşı reaksiyonu kadınların genleri de gösteriyor mu demek istiyorsunuz? . Dişi bu reaksiyonları gösterdikçe ve erkeğin seksüel cazibesine kayıtsız kaldıkça. Bir başka ilginç örnek de Y-kromozomu üzerinde bulunan SRY genidir. İneğin alyuvarları bizimkilerle % 100 benzerlik taşıyor vs. Feminist hareketin ortaya çıkışından tutun da. erkek ona yaklaşmak için görüntüsünü daha da güzelleştirmeyi denemektedir. özellikle Avrupa’da boşanma yüzdelerinin 60’lara çıkmasını salt kadının ekonomik özgürlüğüne bağlayanlar. dişi bu genler yüzünden gittikçe daha kaçak ve ilgisiz davrandığı içindir. fakat elde edilen verilere bakılırsa. Örneğin erkek tavus kuşlarının kuyruk ve kanat yelpazelerini bu kadar büyütmelerinin nedeni zannedildiği gibi dişinin ilgisini çekmek ve beğenisini kazanmak için değil. Sirke sinekleri ve tavus kuşları üzerinde yıllardır yapılan çalışmalar bize şunu göstermiştir: Bu genler sperm ve yumurtanın birleşmesinden sonra karşı cinsiyet kromozomuna geçemese bile. Meselâ. Şempanzelerin genomunun yüzde 97’si bizimkilerle aynı. Ve dişiler erkeklere o denli reaksiyoner olmaya başlıyorlar. Bunlar karşı cinsin kanına karışıyor ve kromozom yapılarını bozmak için uğraşırken. Sperm sıvısı içinde de yine bu genlerin ürettiği bazı proteinler var. Bu.evrim açısından sakıncalıdır. o yüzden de “Y” cılız bırakılmıştır. kadınlar için sakıcalar doğurabilir. kadınların X-kromozomuna geçerse. Diyelim ki Y-kromozomu modern çağda erkeklerin çok işine yarayacak yeni bir gen oluşturmak istiyor. Testestron hormonu bu genin eseridir ve cinsel arzu yaratmadan tutun da. kültürel ve ekonomik özgürlük arttıkça. Ayrıca. Aslında. olimpiyatlarda dünya rekorlarının kırılması gittikçe zorlaştığı için daha güçlü ve daha dayanıklı kaslara ve elastiki eklemlere sahip olmak isteyen erkeklerin Ykromozomundaki kas genleri. Bu korumacılığı da yukarıda sözünü ettiğim SRY genini bünyelerine adapte ederek sağlamıştır. Dikkat ederseniz. yani “Y”den çalmıştır. . X ve Y-kromozomları bu statükoyu koruma yolunu seçmiştir. kalsiyumu anne sütü yapmada kullanmak için X. başka bir yolla geçmeyi denemektedir. bizim SRY genlerimiz de benzer bir reaksiyon doğurmaktadır. belli ki “Y”den çok sayıda gen çalmış. bu durum alınan protein ve minerallerin çocuk yapma ve büyütme yerine. Fakat bu evrim mantığına rağmen. Örneğin.Bu konudaki çalışmalar henüz tamamlanmadı. Ve bu genlerin işlevleri de aynı olduğu için. onları taciz etmeye başlıyor. cinsel özgürlük de birlikte artıyor.

ânîden canlanıp emirler göndermeye ve protein üretmeye başlaması ise başlı başına bir mucizedir. Peki avlanmaya çıkan erkek. .. eve geri dönüş hususunda herhangi bir yetenek veya yol işaretleme sistemi geliştirmeye gerek . balta girmemiş ormanlarda veya tepelerin arkasındaki tanımadığı bölgelerde dolaşırken ve arada sırada karanlık çökünceye kadar oralarda av peşinde koşarken. genlerin cansız ve dijital birer molekül olmadıkları. . Ama genlerin de davranışlarımızı değiştirmede ne denli etken olduklarını anlatmak için verdim bu örneği.Zararı yok. Benim buradan çıkardığım esas sonuç. Şimdi söyleyin bana: İnsanlar ilk çağlarda klanlar hâlinde yaşarken. ama biraz nefeslenince hemen sabırsızlanmayın lütfen.Tam anlayamadım.. erkek avlanmaya çıkmıştır.Tamam. Yanıtı basit.özgürlüğünü doyasıya yaşayan sınıflar arasında daha çok ortaya çıkıyor. kadınlar mı? Veya soruyu sizin için daha da kolaylaştırayım: Hangisi avlanmak ve meyve toplamak için evden uzaklaştı. Peki. yoksa ikisi de mi? .. her şeye hayat veren ve her yerde hazır ve nazır olan o total kozmik enerjinin ve Kolektif Bilinç’in büyüsüne bağlamaktan alamıyorum kendimi.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. çevresel ve kültürel faktörler de rol oynuyor bu husumette. sizce erkekler mi yaşadıkları mağaraların daha sık dışına çıkıyordu. Ben bu atomlardan oluşmuş kuru genlerin gerekli nem ve ısı ortamı sağlanınca ansızın canlanmalarını. Feminizm bahsine kadar.. nedir? . aksine bir sihirbaz gibi durmadan bizi sürprizden sürprize sürükleyen etkin. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet farkları dışında da bazı önemli farklar var..Özür dilerim.. biraz açar mısınız? . daha sonraları genetik oldu. örneğin tohum satan dükkanlardan aldığınız 100 gram kuru maydanoz tohumunda olduğu gibi. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmadınız. Bu fenomeni salt genler arası savaşa bağlamak da doğru değil elbet. Feminizmi erkek ve kadın arasındaki düşmanlık biçiminde yorumlayan ve anlayan yazar ve çizerlerden tutun da. . . sizinki gibi sorduğumu kabul edin lütfen. .Soruyu şöyle sorsaydınız daha kapsamlı ve anlaşılır olurdu: Kadınların yön duygusunun erkeklerinkinden daha zayıf olmasının sebebi genetik midir.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda.Dikkatimi çekti.Bir örnek verebilir misiniz? . ancak evin giriş kapısını gözden kaçırmayacak kadar veya evden gelen sesleri duyabilecek kadar evden 10-15 metre uzaklaşmış olan kadın.Doğru.Herhâlde kadın evde kalmış.Canım elbette açacağım. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya sebep genetik değilse.. sosyolojik midir. hangisi evde kalıp eve ve çocuklara bekçilik yaptı? . cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. çünkü her tarafta vahşî hayvanların kol gezdiği bir dünyada beden ve kas gücü daha fazla olan evin erkeğinin gidip yiyecek temin etmesi daha uygun bir davranıştı. . Çünkü değişen ve gelişen dünyadaki sosyal.. geldiği yolu veya yönü bulmak için zamanla bazı yöntemler geliştirmiş midir acaba? Elbette geliştirmiştir dediğinizi duyuyorum.. televizyonlardaki görüntü ve tartışmalara kadar pek çok çevre faktörü bu reaksiyonları olumsuz yönde körüklüyor.Güzel. güçlü ve yaşam denen şeyin bilgisini ve sırrını taşıyan akıllı birer biyolojik bilgisayar olduklarıdır. İnsanlığın ilk çağlarında sosyolojikti. genlerin yaptığı işlerden sözederken.. KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF .. Bu cansız moleküllerin..

. elbette ki erkeklerin genlerine kaydolacaktır. Aynı şekilde. toplum da kişileri en yüksek mertebelere kadar yüceltebiliyor veya bir “canavar” yapabiliyor.çok yararlı bilgiler. duygusal. çocuk doğurup. ilk çağlarda erkeklerin geliştirdiği yön bulma teknikleri gibi çok önemli yaşamsal bir yetenek. duymamıştır mutlaka. bir veya birkaç insanın koskoca bir ulusu “rezil veya vezir” edebilmiş olduğuna tanık oluyoruz. Tüm canlılarda soyu devam ettirmeye yarayan çok faydalı bilgiler zamanla şifrelenerek DNA molekülüne birer gen olarak yerleştirilir. İşte sorunuzun yanıtı. bu tanımlara göre.Doğru.. Sosyal Bilinç bağlamında düşünürsek. basamaklandırır.. ilân edilir. sakin. beni onurlandırdınız.. mızmız. kişilik demiyorum. Dikkat buyurunuz. Bu toplumsal olgunun en uç iki örneği Atatürk ve Hitler’dir.. karizma kazanmış. esnek vs. . Kişilik iyice oturmuş. yemek yaptığı için evde oturan kadınların genlerine değil. toplum da kişiyi “rezil veya vezir” etmiş olur.Tebrik ederim. üstün beceri ve bilgi birikimleri ile donanmış ve bütün bunlar liderlik kabiliyeti sayesinde yücelme güdüsü edinmişse. Bunun neticesi olumlu olursa. bu bilgi zamanla şifrelenip genlere işlenir mi dersin? . . . o zaman sular tersine akar ve bu kez birey toplumu yönlendirmeye başlar...Efendim bu sizin alanınız. ikiyüzlü. hatta milyarlarca insanın kaderini değiştirebilir. sorumlu. insan sosyal ve biyolojik bir varlıktır tanımı çok yerinde bir anlatım. “Şen şakrak bir kişiliği var” ifadesi yanlıştır: “Şen şakrak bir mizacı var. . hem de onlar örnek alındığı için birer mihenk taşı ve ölçü olurlar. düşünsel ve davranış özellikleri sayesinde ortaya çıkan ve sadece o kişiye özgü olan bir yapısal özelliktir. aceleci.. telâşlı vb. Peki. olumsuz olursa vatan haini vs. düşünce ve davranışlarını etkileyen ruhsal tutumlar sayesinde ortaya çıkan bir yaradılış özelliğidir. Milyonlarca. Bireyin yaşı ilerledikçe. Dikkat ederseniz.Yanıtı çok basit. Toplumbirey ilişkisinin kişilikler üzerindeki etkisi nasıl oluyor da bu denli yüksek dozlara çıkabiliyor? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ . Bunun gibi.. gibi.. bu sosyal davranış binlerce yıl devam ederse. silik.. Peki.. O hâlde. Mizaç nedir? . Böylece. Şahsiyet: Bir insanı öteki insanlardan ayıran ruhsal.duymuş mudur dersin? . Böylece hem üst basamaklarda yer alan kişilikler saygı ve övgü görür. Alt basamaklardakiler ise tersi bir reaksiyona maruz kalır ve dışlanırlar.Yoo.Efendim çok teşekkür ederim bu enteresan saptama için. Mizaç: Kişinin duygu.Rica ederim.Teşekkür ederim. çünkü şahsiyet ve mizaç (huy) birlikte kişiliği oluştururlar. gerçek bir bilim ve erdem insanı kadar doğru davrandınız. .Bir de mizaç dediğimiz kişilik özelliği var.. kişilik ve mizaçları kendi kültürel ve inanç değerleri çerçevesinde olumlu ve olumsuz olarak kategorize eder ve onlara birer değer yükleyip. Demek. . tarihe ve günümüze baktığımızda. MEME denen bilgi deposu genlerine dönüştürülür. toplumsal etkiler giderek güç kaybeder. Gelelim buradan çıkaracağımız sonuca.. Şen.. insanlarda da yaşamı ve üremeyi sağlıklı şekilde devam ettirecek -özellikle de sosyal veya kültürel deneyimler sonucu elde edilmiş olan.İsterseniz önce şahsiyeti tarif edelim.” demek gerekir. Tutarlı.. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerekir. Toplum. beni yalan-yanlış bir yorum yapmaya zorlamayın lütfen. kişi kahraman.

fakat göründükleri gibi olmaya çalışırlar. Hepimizin sevdaları. Hepimizin zaafları. İnsanlar vardır: Başkalarını oldukları gibi kabul etmeyi asla başaramazlar.” Bu sözünüzü bir makalenizde okumuştum. daha çok. Hepimizin farklı farklı inançları var. GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA . Fakat bakalım olduğumuz gibi görünmemiz mümkün müdür? Evet ve büyük bir hayır… Hayır. kırıcı. eksiklikleri. hem kendimiz hem de bir/kaç kişi rahatsız olabilir. erdemi ve gücü ile donanmamış kişiler ya da bunlara sahip olma olanağını edinememiş bireyler. Bunları ifşa edemeyiz. Önem kazanmak için onları başarısız göstermeye ve değerden düşürmeye çalışır ve olmadık komplolara başvururlar. Onların başarıları karşısında huzursuzluk duyar ve kendilerini önemsiz görürler. Sadece beğenilme içgüdüsü veya bazı kompleksler bile buna hemen engel olur. Bu yöntemleri de biraz açar mısınız? . Karşı eleştirilerinde hırçın. kendilerinden daha yetersiz kimselere karşı sert ve egemen olmaya çalışırlar. israf ettiği zamanları. Bunu kaybetmek ve rüzgarın önünde sürüklenen kuru bir yaprak olmak istemeyiz. Evet. pişmanlıkları ve kırdığı kalplerdeki cinayetleri var.. Bu enerji. rol yapar veya maskeler takarlar. Yani insanlar oldukları gibi görünemez. “olduğun gibi görün. bunalıma girebilir ve hatta pek çok taş yerinden oynayıp bir deprem etkisi yaratabilir. İnanç dünyasına dair şüpheleri. Bunları alenen ortaya dökersek. çelişkileri ve kendi kendimize bile itiraf edemediğimiz büyük inkârları ve günahları var. Hepimizin çok. Bunu da. alt basamaklarda bulunmaktan ötürü birtakım aşağılık komplekslerine girerler. vicdan azabı çektiği ve fakat yapmaktan vazgeçemediği alışkanlıkları var. kendi kendileri ile uğraşır ve toplumdan uzak kalmayı yeğlerler. huysuzlukları. beğeniye. üzülebilir. Eleştiriden son derece rahatsız olurlar. “Ya olduğun gibi görün. Bunları açığa vuramaz ve mezara kadar da vuramayacaktır. yüzyıllardır düşünmeden ve yanlış bağlamda kullandığımız bu özdeyişin aslı. Saygınlığı kazanma yetisi. Bunları afişe edemeyiz. Bunlara ayna tutamayız. saldırgan ve aşırı duygusal davranırlar. Mantığa bürünür. pek çok iltifata. Bu sav her zaman geçerli değildir. .“Saygı verilmez.Ve sonra da “rezil olanlar vezirliğe terfi etmek için türlü yöntemler geliştirirler. Zira herkesin yalnızca kendine ait. ya göründüğün gibi ol” sözünde bir yanlışlık var gibi. İnsanlar vardır: Savunma mekanizmalarını peş peşe çalıştırır ve komplekslerini yalanlarla giderip. göründüğün gibi ol” dur. kendini umulmadık şekillere sokarak açığa vurur. yaşamını etkilemiş büyük hataları. kazanılır” diye bir söz var. tutkuları ve nefretleri var. Hepimizin yaparken suçluluk duyduğu. övgüye ve bazen de tapılmaya ihtiyacımız var. tembellikleri. Bunun yanında. yücelmek arzusu duyarlar. İnsanlar vardır: Sürekli yetersizlik ve önemsizliklerini düşünerek. O yanlışlığa mı değiniyorsunuz? OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME.” onlara saygınlık yükleyecek envai çeşit yöntemler geliştirme enerjisi kazandırır. Hepimizin yakın çevrede ve toplumda kendimizi kabul ettirdiğimiz maskeli bir yerimiz var. derin ve “çok gizli” sırları vardır. çünkü hiç kimse olduğu gibi görünemez. . ya güç gösterisi ya da koruyuculuk rolüne girerek yaparlar.Düşündüm de.Bu nüansı yakaladığınıza sevindim. bilgisizlikleri. Bu kompleksleri yüzünden de kafalarında gezmeye başlayan “tilkiler. Bunları her zaman ve her yerde itiraf edemeyiz.

Ve işte ancak o zaman olduğumuz gibi görünebilirdik. çünkü öyle olduğunuzu düşünüyorsunuz. dingin ve yaratıcı olmamızı sağlayacaktır. Bunları ihbar edemeyiz. daha dingin. çok şeyi değiştirecek ve çok daha mutlu. Hepimizin gizlice ve yavaş yavaş yürüttüğü samanaltı plânları ve fantezileri var. Aslında. onların değeridir. binlerce maske taktık ve bu yüzden kendi kendimizi engelleyip. söylediği yalanlar ve çektiği kopyalar var. Ayrıca dış dünyaya yansıttığımız görüntülerle uğraşacağımıza. onlara karşı gelmek veya onları değiştirmekten daha kolaydır. kendimizi yargılatamayız. daha . Bunun bir nedeni de ruhsal yapımızın ve iç derinliklerimizin farkında olmayışımızdır. Acaba içimizdeki “kilitli odaları” mercek altına yatırıp gördüklerimizi anlatabilseydik neler olurdu? Tamamen şeffaf hâle geleceğimiz için -bir sevgili dostumun dediği gibi. günah.5 milyar insandan sadece birisi olup gidiyoruz. değil mi? O maskelerin ezici ağırlığının kalktığını hissedince ne kadar özgürleştiğimizi fark edeceğiz. Bunları açık açık söyleyemeyiz. Değerlisiniz. tazelenmek isteyen öz yapımızı hep frenleyişimizdir maskelerimizle. devinmek. daha maskesiz. “Sizin değerinizi başkaları ölçemez. tekrar dolmak. Bunları beyan edemeyiz. ruhî zenginliğe kavuşabiliriz. içsel derinliklerimizde gezinecek zamanı bulamadık ve o eşsiz yeteneklerimizi geliştiremeden körleştirdik. hepimiz eşsiz bireyler olduğumuzu anlayacağız. Hepimizin ana-babamıza. manevî. yasak” üçlüsüne boyun eğmek. Bunları birer “insanlık suçu” kabul edip. Ama bir sürü maskemizden kurtulmamız mümkündür. Bunun sıkıntısını hepimiz sürekli yaşarız.sadece “ışık” olurduk o zaman. bence.” diyen düşünür ne kadar da haklı. daha refah ve daha sorunsuz yaşama ve daha güçlü olma arzuları var. fiziksel ve duygusal rüşvetler var. Hepimizin aşağıladığı.bize daha hür bir içyapı ve dış dünya sağlayacaktır. O derinliklerimizdeki hazinenin varlığını ve değerini bilemeyişimizdir. küstürmek ve basamaksız kalmak istemeyiz. toplumsal kurallara ve “ayıp. netice şu olmak zorunda: İnsanın evrimi son noktasına ulaşıncaya kadar birer ışık olmayı beceremeyeceğimiz için. ışığımızı ve sıcaklığımızı engelleyen yüzlerce. donuklaştık. kovduğu ve hayatından çıkardığı kişiler var. İşte bakın maskelerimiz nasıl da düşüyor iç dünyamızı aynaya tutma cesareti gösterince. Hepimizin dağıttığı maddî. Bu uğurda hepimizin basamak yaptığı ve kullandığı kişi ve kurumlar var. iç dünyamıza daha çok zaman ve enerji ayıracağımız için “karanlık odalar”ımızdaki hazineleri keşfedebilir. Bu eşsizlik de bize ve çevremize çok şey kazandıracak. Hepimizin daha zengin olma. Kendi değerinizi başkalarının terazisine bıraktığınız an. özgürce akıp boşalmak. Bu zenginlik -paranın getirdiği özgürlük ve bağımsızlık gibi. aynı maskeler altında hepimiz birbirimize benziyor ve 6. değil mi? Öyleyse. Bunları ilân edemeyiz. Işık olmak belki asla mümkün olmayacak.Hepimizin aldattığı insanlar. Bir ışık olmayı hangimiz becerebildik ki şimdiye dek? Tam tersine. Fakat bunları problem etmemek için de türlü türlü yöntemler geliştirir veya maskeler takarız. Bu özgürlük içinde. o artık sizin değeriniz değil. daha özgün ve daha içten olabiliriz. Bu hürriyet içinde daha yaratıcı. Unutmayalım. Tüm zamanımızı dış dünyaya ayırdığımız için de kendimizi dinleyecek. eşimize. olduğumuz gibi görünmemiz mümkün olmayacaktır. Onları incitmek. fakat en azından daha şeffaf. az ve eşsiz olan her şey daha değerlidir! Oysa. üstümüzdeki otoriteye ve devlete karşı eleştirilerimiz ve hatta isyanlarımız var. O.

Bir de onur. Davranışlar mutlaka çevreyi ve toplumu rahatsız etmeyecek tarzda ve başkasının özgürlüğünü engellemeyecek limitler içinde olmalıdır. Onlar otantiktirler. taklit etmeden. bestelenmemiş müziği. Özgün olmak demek: Doğuştan gelen ruhsal yeteneklerimizi bulup çıkarmak. etik. daha etkileyici görünmek ihtiyacı yüzündendir ya da bazı komplekslerimiz öyle istediği içindir. maskesiz. Ve Sosyal Bilinç’e sahip insan olmanın gereğini daha fazla yerine getirmiş olacağız. Esas orijinallik. ne denli özgüven elde edebildik. ne tür başarılara imza atabildik? Müzelerdeki eserler neden bizde bir hayranlık oluşturur. Burada yeri gelmişken zihinlerde oluşacak bir yanlış anlamayı da engellemeye çalışalım: Doğal davranmak veya özgün olmak demek. denenmemiş mimariyi. daha şık. . daha önce söylenmemiş sözü. daha güzel. içgüdülerin ve duyguların istediği şekilde “paldır küldür” davranışlar sergilemek demek değildir.. “iç savaşlar” yüzünden huzursuz bir ruh yapısı oluşturmaz mı? Taklit bir kişilikle geçen bir ömrün ürettiği her şey taklit olmaz mı? Olur elbet ve oluyor da… Ben. dışa yansıttığımız görünümü benimser ve göründüğümüz gibi olursak iyi mi etmiş oluruz acaba? Bu durumda. Sonuç olarak şöyle bitireceğim: Yüzyıllardır sorgulamadan kullandığımız pek çok özdeyişi biraz deştiğimizde onların anlamsızlığını ve bireylerde yarattığı tahribatı ve yanlış yönlendirmeyi hemen fark edebiliyoruz. süregiden bu hazin tablonun en büyük nedenini bu maskelere ve özbenliğimize yabancılaşmaya bağlıyor ve şöyle diyorum: Özgün olmaya çalışmalıyız. bunca güzel şeylerin yapılmış olması değildir aslında. ya daha iyi. erdem. daha kültürlü. sosyal ve ekonomik düzeyini olduğundan yüksek göstermeye çalışmak gibi ikiyüzlülükler kalın birer maske değil de nedir? Böylesi maskeler takarak. bilir misiniz? Hayranlığımızın asıl nedeni onca yüzyıl önce.mutlu ve daha sevgi dolu birer birey olduğumuzu yaşayarak göreceğiz. daha sıcak. ahlâk. içsel dünyamızla iç içe bir yaşam sürmemiz demektir. namus gibi edinmiş . geliştirmek ve mizacımızı maskeler yüzünden baskı altında tutmadan. tabloların. ama içinden gelmediği hâlde birine övgüler yağdırmak. kendi iç hazinelerinden ve ruhsal kaynaklarından aldıkları özgün ilhamı ve sonrasında oluşan yepyeni fikri kullanan insanlar tarafından yapılmış olmasıdır. bu. kurulmamış kurguyu ve sergilenmemiş yaratıcılık örneklerini üretmektir. Şimdi gidip bakın modern sanat galerilerine: İlhamlarını okuyamadıkları için daha önce yapılmış olanların şurasını burasını değiştirerek bir eser ortaya çıkardığını zanneden sözde ressamların tabloları ile doludur birçoğu. dalkavukluk edip “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı” demek ve zihinsel. yazılmamış yazıyı. ilke. işlemek. yapılmamış heykeli. içsel sesleri ve ilhamları iyi tercüme ederek. Esas sebep. göründüğümüz gibi olmamalıyız. Onu bunu taklit ederek geldiğimiz seviye gözler önünde … Taktığımız maskelerle oynadığımız oyunlar yaşamın hangi gerçeğini yansıttı ki mutlak gerçeklerin içeriğini öğrenmiş olalım? Yapay ve kompleksli kişiliklerle ne denli özgür davranabildik. doğal yapımızı zorladığımız ve iç dünyamızda bir “çift kişilik” geliştirdiğimiz için kendimize büyük haksızlık etmiş ve özsaygımızı kaybetmiş olmaz mıyız? Bu durum bizde. çizilmemiş resmi. heykellerin ve yapıtların. oynanmamış oyunu. o eşyaların.. bunları öylesine derin bir trans içinde söylediniz ki sözünüzü kesmek istemeden zevkle dinledim. İkinci soru şu: Göründüğümüz gibi olmalı mıyız? Kendi kendimize bir dış görüntü vermişsek. O hâlde şöyle diyelim: Olduğumuz gibi görünemeyiz. Diyelim ki makyaj ve şık giyinme artık birer gereksinimdir ve ayrıca kişinin kendi kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olduğu için de yararlıdır.Efendim. daha çağdaş.

Hayır. yoksa başıboş bırakıp. Size bir soru sorayım: Dünyadaki 6. Fakat öte yandan da. Esasen insanoğlu. de sonsuz olmak gibi. kültürel ve estetik değerlerin yok oluşu anlamına gelir. eninde sonunda gene . Tabiî. doğaya rağmen doğaya karşı çıktıkça onu kontrol ettikçe gelişmiş ve bugünkü bilinç düzeyine ulaşabilmiştir. düşünmeden hararetle savunduğumuz pek çok Doğa Kanunu.” Dolayısıyla. tarihsel süreçte bir dizi insanî değer. bir de erkek çocukla birlikte sadece siz kalsanız. evrensel etik ve bilimsel. Bu da. Sizce de öyle değil mi? AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI . Sözgelimi. Bu durum bir paradokstur. bazıları da çakışır. doğada güçsüze geçit yoktur ve büyük balıklar sürekli küçükleri yiyerek hayatta kalırlar.Bir şeyin doğa mantığı taşıması. Şöyle diyorlar: “Gelecek kuşakların bizim değerlerimizden yoksun olmaları onlara bir zarar vermez ve onlar bunun acısını bile duymazlar. 40-50 bin yıllık bu ahlâkî ve bilimsel evrimi heba etmiş olurdunuz ve insanoğlunun yaşadığı tüm acılardan ve zorluklardan sonra edindiği bu değerleri ve deneyimleri israf ettiğiniz için büyük bir hataya veya diğer adıyla anakronik hastalığa düşerdiniz..Dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu göz önüne alarak düşündüğümde. . kanunlarımızca suç ve dinsel yasalarımızca da günahtır.5 milyar insan ânîden yok olsa ve sadece bir kız. Bu yeni değerler..olduğumuz bir dizi kavram var.. kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının korunması için. çünkü çocuklar dünyayı tanıdıkları ve öğrendikleri şekliyle yaşarlar ve öylece kabul ederler. Hem zaten bir önermenin mantıklı olması da doğru olduğu anlamına gelmez. Bu bir çelişki oluşturmuyor mu? EVRENSEL ETİK . şimdiye dek ürettiğimiz tüm ahlâkî. Tekrar ediyorum. tüm dünyada “orman kanunları” hüküm sürmeye başlar. Tanrı kavramı bile büyük bir paradokstur: Hem yoktan var olmak hem. Bu doğruların bazıları Doğa Kanunları ile çelişir. onların torunlarının da bu duruma düşmesini istemediğim için herhâlde onları doğal seyirlerine bırakırdım. Çünkü o iki çocuk ve onlardan türeyecek nesiller. Bu sav bana da mantıklı geliyor. gelecek kuşakların temel etiği olmadan önce önlemler alınmalı ve bu ruhsuz gidiş -derin bir ahlâkî vakum oluşmadan. aslında sivil anayasamıza ters düşer ve eğer onları uygulayarak yaşarsak. eşitsizliklerin büyümemesi için ve toplumsal huzurun devamı için ahlâkî değerlerimize sarılmak zorundayız. değil.. Siz bunların gerek ve şart olduğunu söylüyorsunuz. . Fakat. “beynin ürettiği her şey doğaldır ve doğa mantığı taşır” diyorsunuz. Bizler. Paraya ve güce tapılır hâle getirilmiş küreselleşen dünyanın “modern değerleri. toplumsal ve kişisel doğrular oluşturagelmişiz. kendi ahlâkî değerlerimizi onlara “empoze” etmemiz.O zaman. Ürettiğimiz ilkelerin başında ahlâkî değerlerimiz gelir. kendi kanunlarını kendilerinin oluşturmasını mı beklersiniz? . bu kural.” bizleri robotlaştıracak kadar acımasızdır. onları yetiştirirken şimdiye dek edindiğiniz bilgi ve değerleri mi kullanırsınız. o şeyin insan mantığına ve gerçeklerine uyacağı anlamına gelmez.Fakat bu argümanı zayıf bulanlar da var. Dünyada barışın. O nedenle. Ama unutmayalım ki tüm evren bir paradoksun eseridir. mantıklı bir sav her zaman doğru değildir.önlenmelidir. belki de insanlığın daha yavaş evrimleşmelerine neden olacaktır. değişen dünyadaki yeni oluşumlara ayak uydurmak ve onları da ahlâkî çerçevede kontrol edebilmek amacıyla yeni bir etik oluşturmak da gerekir.

savaşların ve her türlü ilkelliğin hüküm sürdüğü devirlerde seyahat edebilme cesaretini gösterebildikleri için övgü kazanmışlardır. her tarafta yağmanın. O nedenle her şeyin değiştirilmesini istiyor ve ‘İki tip insan değişmez. Fakat Nietzsche’nin tek plânı bu değildi.’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu. insan ruhunun doğası ve zihinsel yapımızın bir gereğidir. güçlü ve moral değerleri yüksek bir seçkinler tabakası yaratma hayali de besliyordu. eldeki değerlerimizi korumak ve geliştirmektir. beynimizin doğal bir yapı olması bize düşüncelerimizin doğal olmasından başka olanak tanımaz. katliamların. Oysa bugün. Tanrı’yı. burası var. eşkıyalığın. dürtü ve ihtiraslarından korkmaları gerektiğini öneriyor ve kendi yalnızlığından korktuğu zamanlar Zaratustra’yı Tanrı’ya yalvartarak şöyle haykırıyordu: Tanrım! Geri gel. Önce Prusya’daki.. Tüm işkencelerinle ve zulmünl! Lütfen geri gel. O nedenle. Ama bunun ön koşulu.. Uzletlerin sonuncusuna. Siz zannediyor musunuz ki tarihteki dünya bundan daha iyi bir dünyaydı? Asla. Ve kalbimdeki son alev Sana doğru yanıyor. Bu şöhreti kazanmalarında gördükleri ve yaşadıklarını gezemeyenlere anlatmaları da rol oynamıştır elbet.. Bunun sağlamak için de uzun vadeli bir plân geliştirmişti: Bu tanrı önce öldürülecek. Sonuçta olan kendisine oldu. hayır! O öldü.. Karamsar bir mizaç sergileyen Nietzsche. Bu. Nietzsche zaman zaman pazarlara gider. daha sonra tüm dünyadaki ahlâksızlığı ve ikiyüzlülüğü yok edecek olan katı. kendi duygu. biliyor musunuz? Çünkü hak ve hukuk tanımayan bir dünyanın istilâsından korunmak için en geçerli savunma şekli oydu. Friedrich Nietzsche (1844-1900) buna benzer bir düşünceyi. Marco Polo veya Evliya Çelebi neden “büyük insan” olarak anılırlar? Onlar. Demek ki orman kanunlarının işlediği Marco Polo’nun dünyası epeyce medenileşmiş ve uygarlaşmış. Artık yukarısı yok. 1883’te yazdığı “Zaratustra”da.. .. O’nu bizler öldürdük. Onları yıkıp. sonra orijinal hâliyle yeniden diriltilecekti. sadece aşağısı. Ve hızla daha da uygarlaşmaktadır. ölüler ve deliler. Burası sonsuz bir boşluk. o çağlarda dünyanın bir cangıldan daha tehlikeli oluşudur.bugünkü ahlâkî değerlere ulaşacaklardır. tecavüzlerin. Bundan kaçınılamaz. insanların Tanrı’dan korkmaları yerine. silbaştan yenileri ile değiştirmek mümkün değildir ve zaten sonuçta ulaşılacak nokta yine bugünkünden farklı olmayacağı için abesle iştigaldir.. Bu boşluğun içine düştüğümüzü görmüyor musunuz?’ Nietzsche hurafelerle dolu bir Tanrı anlayışının yıkılması ve bunun yerine ‘doğru’ bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiğine inanmıştı. Zerdüştlük’ten esinlenerek oluşturduğu bir karakter sayesinde kutsal sayılan her şeye saldırıyordu.. yaşamının son on yılını büyük bunalımlar ve hastalıklar içinde geçirdi. Bu doğallık. fakat esas neden. yüksek bir yere çıkar ve ağlayarak şunları haykırırdı: ‘Tanrı’yı arıyorum. Lütfen geri gel.. elinizdeki bir pasaportla tüm dünyayı özgürce ve güvenle dolaşabilme olanağınız var. Sizler ve ben. köhnemiş Hıristiyan anlayışını yıkmak ve yerine yenisini koymak biçiminde uygulamak istemişti. yol kesmenin. Eski kentlerin etrafı neden surlarla çevriliydi. bizi sonunda yine bu noktaya getirecektir. Bizler O’nun katilleriyiz. Gözyaşı ırmaklarım Yataklarında sana doğru akıyor.! Acaba kaçtı mı? Göçtü mü? Hayır.

Merak: Dünyaya gelen insan yavrusunun hayata hazırlanması ve çevresindeki her şeyin doğasını öğrenmesi için gerekli olan bir içgüdüdür. yasaklara uymama güdüsü. her şey karşıtı ile var olabildiği için. Benim son mutluluğum! Eğer. değerlerimizi evrimleştirmek yerine devrimle yıkmaya çalışırsak. Çocukların her şeye dokunma ve olmadık şeyleri kurcalama isteği bu güdüden kaynaklanır. Bunları benimseyen kişiler aynılarını kendi yörelerinde yaşamak istiyorlar. Bu suçları işlemek dinlerce de yasaklanmış ve fakat adına günah denmiştir. ruhî dengeyi ve toplum düzenini bozacak yasakları delme arzusunu engellemek veya pasifize etmektir. . Zaten. insan doğasında yasakları delme arzusunun varlığıdır. hâlbuki. . o “nefse hâkimiyet”. On binlerce yıldan beri edindiğimiz evrensel. Sizce. suç işleme ilk insanlardan beri süregiden bir olgu. yasakların az olduğu toplumlarda daha fazla görülmesi bir . Dünya küreselleştikçe ve ülkeler bile bir şehrin mahalleleri gibi kolayca gezildikçe. insanoğlu bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeyi yakalayabilmiş. yasakların ve ayıpların kapsamı o kadar genişletilmiştir ki. onları doyuma ulaştıracak ekonomik ve zihinsel gücümüzü Makroevren’i araştırma yolunda harcıyoruz. dünyanın başına gelecek olan da Niçe’ninkinden farklı olmayacaktır. pozitif bir içgüdü olan merakın negatif zıddı olarak ortaya çıkar. kanunların ve dinlerin var olma sebebi de budur. Yani yasak. Bugün dünyada midesi yiyecek. Fakat tarihsel süreçte günahların. her yorumunuz bende yeni bir soru doğuruyor. Ama günah suçtan daha geniş bir kavramdır. pozitif merak bile işlevini sürdüremeyecek hâle gelmiştir. bunca sanat ve değer üretmiştir. öncelikli hedefimiz olmak zorundadır. Benim acılarım. küresel davran ve yöresel yaşa” prensibini edinmemiz gerektiğine inanıyorum. Bunları korumak.Saptamanız çok yerinde. Oysa. bu dünyada hak ettiğimiz evrensel mutluluğu yaşamamız sürekli ertelenecektir. Ve beğenilme içgüdüsü ile birlikte bu merak sayesindedir ki. arzu ve merak doğurur. Bu da pek çok toplumsal sürtüşme ya da değişim çıkarıyor ortaya.Suç: Kanunlarca saptanmış yasaklara uymamak ve topluma veya bireylere zarar vermek demektir. bu dengesiz ve sağlıksız eğitim onlardaki merak içgüdüsünü köreltmekte ve yaratıcılıklarını engellemektedir. insanlar yeni kültürlerle ve yaşam tarzları ile tanışıyorlar. Fakat bu durumun bir başka nedeni de. . Sonuç olarak ben.Efendim. Bu nedenle dünyadaki suç oranları son yıllarda oldukça arttı deniliyor. beyni bilgi açlığı çeken milyarlarca insan var. Mucitlerin ve icatların. Fakat. ahlâkî ve sosyal değerler sosyobiyolojik insanın mutluluğu için en geçerli arşivdir.Günahkâr insanların sayısının suçlulardan daha fazla olmasının nedeni de bu olsa gerek. sizin de Marco Polo örneğinde sözünü ettiğiniz gibi. Tanrının buyruklarına uymamayı da içine alır.Benim bilinmeyen Tanrım. Bu durum böyle devam ettiği sürece. Dinsel öğretilerin istediği şey. geliştirmek ve evrimleşmelerini sağlamak. insanlar suç işlemeye neden meyillidir ve suç ile günah arasındaki fark nedir? SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ . Çünkü ayıp-günah-yasak üçlüsü çocuklara çok erken yaşta ve daha beyinsel nakışları örülmeden önce empoze edildiği için. dünyamızdaki sorunlar bizi diğer gezegenlerden daha fazla ilgilendirmelidir. Oysa. “Evrensel düşün.

Bir şey nötr (yüksüz) ise durağandır. İnsanlar protein ihtiyaçlarını karşılamak için öldürdükleri çiftlik ve kümes hayvanlarından başka. daha önce akla gelmeyen yeni sorular doğuruyor ve dolayısıyla insan zihninde yeni cehaletlere yol açıyor. boy ve yükseklik değil.Yani sizce. İşte bu güdü. Protein gereksinimi aynı olan bu iki canlı türünün öldürdükleri diğer canlıları sayacak olursanız. . . suçluluk duygusundan kurtulmak isterler. bir toplumun bilim ve teknolojide geri kalmasının nedeni yasakların ve günahların fazlalığıdır. Fakat merakın çocuk yaşta köreltilmesi bence en önemli sebeptir. sonsuzluk ve hiçlik paradoksu ile var olmuşsa. Konuşmaya başlayınca sorduğu binlerce soru da merak içgüdüsünün bir başka kanıtıdır. gözleyebildiğimiz bir özgürlük anlayışı var. yoksa merak sadece düşünen insandaki beyinsel bir fonksiyon mu? . Yaşamak güdüsünü iki temel davranışla tatmin ederiz: Yiyecek tüketmek ve bir tehlike anında vurmak veya kaçmak… Vurmak güdüsü. her olay ve her görüngü de zıtlıklar paradoksu sayesinde var olmaktadır.Efendim.Bu sözleriniz bana “bilimin akaryakıtı cehalettir” sözünü anımsattı. beyin geliştikçe ve Sosyal Bilinç olgunlaştıkça. öyle mi? . diyebiliriz. özgürlük. zevk için avlanırlar ve çıkarlarını ya da toplumsal statülerini korumak için savaşlarda veya barışta birbirini öldürürler. bilinmeyenler birer birer bilinir hâle geliyor ve böylece yeni bilgiler türüyor. 20’nci kromozom üzerinde. Bu merak içgüdüsünü tetikleyen bir gen var mı. Daha konuşmayı öğrenmediği için kültürel etkiler altına girmemiş bir çocuğun her tarafı karıştırması ve her şeyi ellemesi buna en güzel kanıttır. Fakat her yeni bilgi. Daha yüzlerce faktör var. Varlığını ortaya koyması ve iş görmesi için . en. Agresif davranışların bir nedeni de bu değil mi? Ayrıca doğanın da. insanların kurtlardan çok daha fazla sayıda canlı öldürdüğünü saptayabilirsiniz. Ne tür bir işlevi olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış ama bu genin beyinde açıldığı ve düşünce sisteminde etkin olduğu sanılıyor. Buradan çıkan sonuca göre. Merakın genetik olduğunu ben en açık hâliyle çocuklarda görüyorum. kırdığı eşyalardan başlayarak çocuğa “suç işletmeye” o zaman başlar.Acaba insanların agresif davranmasının nedeni de genetik olabilir mi? . agresif davranma temelde genetiktir.Nasıl ki evren. Yani bildikçe bilmediklerimizin çokluğunu daha iyi anlıyoruz. Bu ilave katliamları insanlar kendilerini her bakımdan daha emniyette hissetmek ve “vur güdüsü”nü doyurmak için de yaparlar. PRP (Protiz Rezistanslı Protein) denen küçük bir gen var. Evrene enerji düzeyinde baktığımızda görürüz ki: Madde soyut enerjinin somutlaşmış hâlidir ve maddenin gerçek boyutları.Genetik yapımızda var olan iki temel içgüdü yaşamak ve üremektir demiştik. Örneğin dünyada 6. Bilim cehaletin üstüne gittikçe. ama sadece onlar değil tabi. İNSAN VE ÖZGÜRLÜK . . Acaba özgürlük kavramı genetik şifrelerimize mi kayıtlı? DOĞA. bir savunma mekanizması olarak agresif davranma şekline dönüşür. insanın çok değer verdiği ve uğrunda sürekli savaştığı bir kavram.Evet. Bu durum da bizde yeni merakların doğmasına neden oluyor. Ama bu mekanizma kültürel etkiler yüzünden gereksiz yere öldürme davranışına kadar genişleyebilir. negatif ve nötrdür. Bunu da kolayca rasyonalize ederek. pozitif. içindeki her fenomen.Böyle bir genin varlığına dair birkaç ipucu mevcut. Evliya Çelebi’nin büyük cesaretle edindiği seyahat özgürlüğü gibi.5 milyar insan var ve aynı sayıda da yabanî kurt var diyelim.tesadüf olmasa gerek! .

her şey kendisi ve zıddı sayesinde var olur. özgürlüğün değerine daha fazla artı yüklemeden edemiyorum. o zaman özgürlük -zıddı olmadığı için. potansiyel esaret. Esaret olmasaydı hürriyet de olmazdı. sahip olduğu değerden daha fazla artı bir değer yüklemişiz. enerji olarak yüksüz bir evren. O bakımdan. Eğer tüm dünyada tarihten beri sürekli koyu bir esaret rejimi olsaydı. gerekli ve şart olduklarını görürüz ve birisi diğerine tercih edilmez. özgürlük ve tutsaklık evrenin işleyişinde vardır. bilincimiz sayesinde farkına vardığımız her oluşumun kökeninde pasif nötr ve aktif pozitif veya aktif negatif vardır. Dolayısıyla. Bu çabayı en yakınımdaki bitkilerde her mevsim gözlüyorum. özgürlüğü oluşturan temel etken evrendeki dinamizmdir sonucu çıkıyor mu buradan? . uçan böceklerin ve kuşların dikkatlerini çekip genlerini uzak diyarlara da gönderme gayretleri olduğunu düşündükçe. Çünkü ne kadar kinetik özgürlük varsa. yağmura. sürekli bir özgürlük ve dinamizm arayışı içinde olmuş ve olmaya devam edecektir.eşit miktarda negatife ve pozitife bölünmesi gerekir. kaçındığımız esaret de. On binlerce yıl önce. etrafı surlarla çevrili kentler ve devletler kurmaya başlayınca korkularını azalttı ama özgürlüğünü de kısıtlamış oldu. Özgürlük de böyledir. hayvanlara ve insanlara “rüşvet” olarak ikram ettikleri meyvelerindeki çekirdekler veya polenler sayesinde. Kara Delik ötesi Teklik (Singularity) denen bir evrendir. bizim çok değer verdiğimiz özgürlük de. bunları iyi ve kötü olarak sınıflandırmış ve hatta pozitif enerjiye. daldan dala atlayarak Kars’a ve hatta Çin’e kadar gidebilirmiş. Ve evren sürekli genişlediği için yıldız kümeleri bile durmadan konum değiştiriyorlar. . bizler bunu yaşamın doğal bir gidişi zannedecek ve özgür davranan veya özgürlük isteyen bireyleri belki de şiddetle cezalandıracaktık. başka topraklarda yeşermek arzularını hayretle ve heyecanla izliyorum. benliğinde potansiyel tutsaklığı da taşıyacaktır. Fakat biz. Bunlar için gerektiğinde agresif davranmayı ve savaşmayı kolayca göze almaktadır.Tabiî. Burada bir nüansa dikkatinizi çekmek isterim: Pozitif ve negatif enerji türlerine bu isimleri takan insanoğludur. Evrendeki her şey sürekli değişiyor ve yenileniyor. zaman ve hiçbir hareket olmayan. içinde madde. kültürel gelişim sürecinde.pozitif değerini kaybeder ve nötr hâle dönüşür.. İnsansoyu evrenin bir parçası olduğu ve genlerine kodlanmış Doğa Kanunları’na uyduğu için. Zira bulduğu her pratik yöntem. kinetik özgürlüğe dönüşme çabası gösteriyor ve olanağı buluyor. Onlar da -hayvanlar gibi. doğada eşit değere sahiptir. depreme ve süpernovalara dönüşen yıldızlara kadar evrende olağanüstü özgür ve dinamik bir yapı gözleniyor. rüzgara. ikisinin de aynı değerde. Aslında. yere basmadan. O yemyeşil dünyada yaşayan ve korku içinde ama özgürce dolaşan insanoğlu. Surlara hapsolan insan bir de totaliter rejimlerin baskısı altına girince.. Yani. .Peki. o kadar potansiyel tutsaklık olması gerekiyor. Çiçeklerini bin bir renge boyamalarının asıl nedeninin. dolaşım kabiliyetini yitirmiş ve “esaret” hayatı yaşayan varlıklar da var. Yani özgürce hareket eden mikroorganizmalardan ve hayvanlardan tutun da. Ben özgürlüğü “Kinetik Pozitif” ve tutsaklığı da “Potansiyel Negatif” olarak algılıyorum. insanın bu özlemini mutlak mânâda tatmin etmesi asla mümkün olmayacak. Olaya “doğa gözlüğü”nden baktığımızda. Bu nedenle. Böylece özgürlük (pozitif) ve esaret (negatif) kavramlarından artık söz edilemez. Dünyadaki esaretin tümünü yok ederseniz. Bunca hareket ve değişim esnasında. Temelde. Fakat mutlak özgürlük doğada tek başına bulunmadığı için. Fakat toprağa bağlanmış bitkiler ve milyonlarca yıldır yerinden kımıldamayan kayalara kadar. Sözgelimi. Bursa’dan yola çıkan bir maymun. doğanın gözünde bizim değerlerimiz sübjektif ve görecelidir. derebeylikler.özgürce yer değiştirmek için çok ilginç yöntemlere başvuruyorlar. uzay.

tutsaklık ve özgürlük dengesi hiç değişmeyecektir. Hayal gücümüzü aşan bu zaman içinde. eksi değerdeki esaret de aynı oranda büyüyecektir.. Bunun gibi. ama bunun bedeli özgürlüğünü veya yaşamını yitirmek olur. bizi tatmin edecek özgür bir dünyayı kurmamız daha da kolaylaşacaktır. tüm evren kurulu bir saat gibi hareket eder ve içindeki her şey bilardo topları gibi önceden belirlenmiş yönlere doğru gidip gelirler. ortaya yeni esaret türleri çıkaracaktır.doğal ve kozmik bir hak olarak görüyorum. ışık hızından daha hızlı hareket ederek. belirsiz birer eylem olan davranışlarımızı ve düşüncelerimizi etkiliyorlar. insanın -sosyobiyolojik bir canlı olmasından ötürü. . Bu kabarmış özgürlük içgüdüsü ve özlemi uğruna hâlen savaşıyor ve ışığı demokraside bulmuş görünüyor. insanoğlunun ta ilkçağlarda kaybettiği ve ancak Magna Carta ile ucunu yakaladığı özgürlüğünün sınırları.. Ve aşırı özgürlüğe karşı aşırı tutsaklık denklemi yine çalışacak. Bu etkitepki mekanizması determinist bir oluşumdan başka bir şey değildir.Hayır. O zaman artı değerdeki özgürlük o kadar büyüyünce. O nedenle. Özgürlüğü. determinist birer mekanizma olan genler. Buna karşın özgür düşünce ve davranışlarımız da genlerimizin mekanik yapısını değiştirebiliyor. . Yetenekleri elverdiği için zaman zaman bu yasaları delebilir. Bakınız. Bence. belirlenimcilik (determinizm) gibi. O zaman kurduğunuz denklemi değiştirmek zorunda kalmayacak mısınız? . kaos ve belirsizliklerin eseridir. evrenin her yerini mesken yaptı ve sonsuza yakın bir özgürlük kazandı. genetik mühendislik sayesinde bir gün belki doğasını bile değiştirebilecek. . aslında determinizm. kaos. genetik şifrelerimiz bize ne kadar özgürlük tanıyor? GENLERİN ESİRİ MİYİZ . diyelim ki insanoğlu o kadar olumlu bir evrim süreci geçirdi ve o kadar yüksek bir bilinç düzeyi yakaladı ki. dünyayı dolaşabilmek bağlamında anladığımız sürece de. mekanik ve determinist bir mekanizmanın yaşamasına olanak yoktur. Büyük Sıkışma. belirsizlik. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde listelenmiştir.Doğa Yasaları’nın ve toplumsal kanunların tamamen dışına çıkma özgürlüğü bulunmamaktadır.Peki. Ve sonra bom! Büyük Sıkışma!. kendi doğamıza ve tarihsel diyalektik sürecimize uygun biçimde yaşayarak ve fakat kendi totaliter ve bağnaz fikirlerimizi saf dışı bırakmak için mücadele ederek bulabiliriz. bu göreli kavramı doğal denge terazisinde tartarak anlar ve uygularsak. Tüm evren ve içindeki “özgür insan” önce kara deliklere. özgür iradenin nefes aldığı ve hayat damarlarının beslendiği kaynak olan özgürlük. sonra da Teklik denen o hiçliğe hapsolup. gidecek. İçinde böylesine belirsiz ve hercümerç bir etkileşimin olduğu bir sistemde.Burada öncelikle birkaç kavram arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak lazım: Özgür irade. filiz çağından ergenlik çağına kadar toprak ve hava koşullarının el verdiği kadarıyla ve fakat dallarını ve yapraklarını özgürce salarak büyür. Hatta. Ben özgürlüğü -bu limitleri aşmamak kaydıyla. Gerçek özgürlüğü.özgürlüğünü tekrar kazanmanın savaşını vermeye başladı. DNA’ları konuşurken fark ettiğiniz gibi. ama henüz bu liste bile uygulanmamaktadır. bu evrimi hızlandırma olanağına kavuşamayız. özgürlük... daldan dala atlayıp gezen maymun örneğinde olduğu gibi uçaktan uçağa atlayıp. Özgürlüğün evrimini zorlamak ve onu devrimle edinmeye kalkışmak. yani bir anlamda “Evrenin Kıyameti” 5 milyar sene sonra gerçekleşecek deniliyor. Bir vişne ağacı. Newton mekaniğine göre.Efendim. ama onun bir çınar ağacına dönüşme özgürlüğü asla yoktur. insanoğlu belki bu limitler içinde kalmakla yetinmeyecek ve daha özgür bir dünya kurmak isteyecektir.

” İşte o ben: “Kolektif Ben”dir. Bence şöyle düşünmek lazım: Dış koşulların veya diğer insanların bana empoze ettiği determinizm özgür irademe her zaman ters gelir. yaşamın amacı nedir? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM . Buna rağmen. evrende aslında bir kaos yaşanmaktadır. Benim özgürlüğüm. Buna da iyi determinizm diyebiliriz. sistemin parçalarını teker teker belirleyip isimlendirseniz dahi. oldukça sübjektif bir kavramın ismidir. hangi gözle ve ne zaman baktığına bağlı olarak değişen.Efendim. davranışlarımızı da etkileyen bir genetik determinizm sahibiyiz. yardım istemeyen insanlara yardım eğmeyi istekle yaparız. ancak bazı tahminlerde bulunabilir. Buna kötü determinizm diyebiliriz. Yani: Kaos gibi görünen bir sistemi oluşturan elemanlar veya olaylar arasındaki ilişki o kadar çok ve karmaşıktır ki. Fakat Kaos Teorisi’ne kulak verirseniz. Amaç sözcüğü de en göreceli kavramlardan biridir: Kimin nereden. Bu kaosu Heisenberg. bizi başka genlere ve geleneklere sahip insanların emirlerine karşı çıkmak için güdümlerler. nerede ve ne miktarda yağacağını hiç kimse kesinkes bilemez. fakat bunların ne zaman..Neyse ki Newton bu konuda yanılmıştır. Heisenberg’in de haklı olduğunu görebilirsiniz. Aslında yemek yiyebilmem birçok determinist etkene bağlıdır: Açlığımı genler belirler. benliğini determinist ya da özgür bir dünyada yaşamak isteyen “Ben”in amacı ne olmalıdır. Bizi bu seçeneklere sahip çıkmaya iten nedenler de hem genetik. yemeğimi hava koşulları. İnsan olarak hepimiz. Ve en basit kurguya sahip sistemlerden bile çok karmaşık sonuçlar çıkabilir. İşte bu nedenledir ki. Belirsizlik İlkesi dediği bir kavramla açıklamaya çalışmıştır. Serbest ekonomi piyasaları da böyle bir sistemdir. yani determinist olmadığını savunur. Ögeler determinist. Mikro ve Makroevren’de hiçbir şeyin belirli. İnsan davranışları ve kişilik arasındaki ilişki de böylesi bir karakteristiğe sahiptir.. aslında iyi determinizmin ta kendisidir: Kendi limitlerimizi anlayıp kabullenme ve bu sınırlar içinde kendi seçeneklerimizi yaşamaktır. Çünkü genler kendi şifrelerini kullanmak istedikleri için. Bu soruyu kime sorarsanız farklı yanıtlar alırsınız. Örneğin. yemek zamanımı ise sosyal ve biyolojik koşullarım. Meselâ benim bu akşam ne zaman yemek yiyeceğimi veya yiyip yemeyeceğimi bilemezsiniz. uçlardaki siyah ve beyazda değil. Yani özgürlük. Newton’un da. emir altında olan insanlar daha fazla strese girerler ve o yüzden daha yüksek kalp hastalığı riski taşırlar. insanın davranış kalıpları uzun vadede ortaya çıktığı için. aradaki gri tonlardadır. fakat bize emreden insanların işlerini ya savsaklar ya da zorla veya stres altında yaparız. determinizm ve belirsizlik limitleri arasında kalan bu alanda ortaya çıkar. Ama Yunus’un dediği gibi. bir başka deyişle. hem de kültüreldir. Heisenberg.Acaba bu siyah ve beyaz renklere de esaret mi diyoruz? . Bunun adını “Ben” koymuşuz. Bu genetik ve dışsal koşullar benim yemek alışkanlığımı belirler. Ama eninde sonunda mutlaka bir şeyler yiyeceğimi bilirsiniz. . Yani. olayların sonucunu kestirmeniz yine mümkün olmayabilir. Hiçbir insanın bir dakika sonra nasıl davranacağını bilemezsiniz. özgürlük. fakat yine de zamanı hakkında tam bir tahmin yürütmenize olanak vermez. çiftçiler ve bitkiler. Örneğin yağmurun nasıl yağdığı ve kar tanelerinin nasıl oluştuğu artık iyice belirlenmiştir. Bunun yanında. . ama sonuç belirsizdir. benden içeru.Ben izafî kavramlara hep çekinceli yaklaşırım. ama gelecek 3 gün içinde mutlaka bir şeyler yiyeceğimi tahmin edebilirsiniz. İşte.Hayır. Ben bunu yadırgamıyorum. İşte bu da bir determinizmdir. Biyolojik ve Sosyal Bilinç’tir. çünkü bu durum monotonluğu itici . kendi genlerimin ve kendi düşüncelerimin bana empoze ettiği determinizm bana iyi gelir. “Bende bir ben var. onun kişisel özelliklerini kestirmek kolaylaşır.

Darwin 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayımlayınca. Charles Darwin’e (1809-1882) kadar. altını çizerek söylüyorum. . düşünmeye ve alet yapmaya başladığı çağdır. altında yatan başka sebepler de vardı: Başta. Çünkü yaşamak için. Demek ki üç amaçlı insan bu evreden sonra gelişmeye başlamış. diğer canlılar gibi. elini ve dilini daha iyi kullanarak. öyleyse insan kültürünün ve etiğinin babası sayılabilir. Doğadan başlarsak. insanın konuşmaya..Evet..O hâlde düşünen ve ahlâkî değerleri olan insanı dinsel bağlamda temsil eden Âdem ve Havva 50 bin yaşında demektir bu.. Bu gayesini milyonlarca yıldan beri yeryüzünde büyük bir başarıyla gerçekleştirdiğine hayretle tanık oluyoruz. ama 50 bin sene öncesi. Yani. doğal bir ayıklama mekanizmasının sonucudur (Doğal Seleksiyon). gelişen ateizmi ve kapitalizmi destekler görüntü verdiği için. Nasıl ki iki meyve ağacından az meyve vereni keser ve bire on veren buğday yerine. Âdem konuşabiliyor ve ilk emir olan “öldürmek günahtır” yasağını koyabiliyordu. engizisyon gibi insan onuruna ve haklarına tamamen aykırı bir sistem kurmuş ve uygulamış olan Kilise’nin hâlâ elinde bulundurduğu görkemli gücü çökertmek ve paylaşmak amacı geliyordu.. Madem ki Hz. Çağımızdaki 6.Neden 50 bin yıl? . . Kaldı ki. “Tüm bitkiler ve hayvanlar milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ilkel canlıların evrimleşerek başkalaşması sonucu ortaya çıkmıştır. öyle mi? .” Darwin’in mantık zinciri şöyleydi: “Nasıl ki bir çiftçi iki ineğinden birini kesmek zorunda kalınca sütü az olanı kesmeyi yeğler ve yararlı olanı yaşatır. kültür altyapısını oluşturmaya 50 bin yıl önce koyulmuştur. Darwinizm gibi bir akım kapitalizmin gelişimi için gerekliydi. çoğalmak ve değişken çevre koşullarına adapte olmak zorundadır. 142 senedir hâlâ kanıtlanmamış ve kanunlaşmamış bir teori olarak bekleyen Darwin’in tezini. . bire otuz veren buğdayı ekerse. güçsüz özellikler yavaş yavaş tercih edilmemiş ve kaybolmuştur. Darwin ne diyordu?. Fakat. . Fakat 50 milenyum önce.5 milyar insanın binlerce gayesinin kökleri bu üç ana kaynaktan beslenir. onun önde gelen iki amacı. bu konuda aralarında büyük bir ihtilaf yoktu. Zaten. Ayrıca. çevre koşullarına ve topluma uyum sağlayarak yaşamı sürdürmek ve -diğer canlılarda bulunmayan yaratıcılığı sayesinde. insanın da sadece iki temel amacı vardı.. üremek ve evrimleşmektir. Aslında. Doğanın önemli parçası olan insanın ise üç temel amacı var: Üremek. elimizde 50 bin sene öncesine değgin hiçbir yapay kalıntı olmayışına ve insan kafatası ve beyin büyüklüğünün 50 bin senedir hiç değişmediğine dayanılarak yapılmaktadır. pek çok insan kanun gibi gördü ve hararetle savundu. sonuçta bu kadar çeşitli ve mükemmel canlıların oluşmasını sağlamıştır. Bunlar da evrensel ortak paydalardır. Bunun arkasında duran “bilimsel iştah” yanında.bir dizi kültürel değer ve ekonomik kazanım üretmek. Zaten bilim de fazla gelişmemişti. Tabiat . Bu evrimsel değişim. bu sürpriz ve kilise öğretilerini yadsıyan teoriyi destekleyen çok sayıda bilim adamı ve iş adamı oldu.bulan insan doğasının bir sonucudur.Fakat bilim adamları ile din adamları bu konuda bir türlü anlaşamıyorlar. 15-20 bin sene öncesine gittiğinizde bile insanların ne denli doğal ve ilkel yaşadıklarına tanık olabilirsiniz. Evrim Teorisi bu çevreler tarafından neredeyse göklere çıkarıldı. yaşamak ve üremek. insanoğluna özgü amaçlar koleksiyonu içinde birbirinin aynısı ve benzeri olan sadece birkaç temel gaye bulabilirisiniz.Aslında bu zamanı 250 bin yıl olarak kabul edenler de var. 300 milyon yıldan beri devam eden bu ayıklama.Efendim. Bu saptama. bir canlıda güçlü olan özellikler diğer nesillere kalıtım yoluyla geçerken..

Kendisini yaşatan çevre koşullarını bulduğunda daha da katılaşır ve bir aysberg gibi . Örneğin. bu bulguların kutsal kitaplarla çelişmediğini. düşmanlar çoğaldığında ve yiyecek kaynakları azaldığında türler arasında rekabet artar. Bilim adamları da kendi aralarında Darwinciler ve Dindarlar olarak ikiye bölündüler.Sizce inanç denen olgu neden bu kadar inatçı. Düşüncenin yapısı irdeleyici. O zaman bunu dinsel öğretilerle ve kutsal kitaplarla nasıl bağdaştıracak din adamları? . Darwin. Kimi zaman da katılaşır veya buz kesilir. Bu yeni türlerin oluşumunu sağlar. doğal bir sürecin nasıl işlediği üzerine gözlemlerini açıklamıştı. Bazen kendisinden daha kuvvetli bir düşünce ile karşılaştığında buharlaşıp yok olur. hastalıklar arttığında. Düşünce gibi esnek değildir. domuzdan file veya filden zürafaya geçişi gösteren bir dizi fosil iskelet olması lazım. Zira Darwin. Teorisinde yanlışlıklar ve eksikler vardı ve İncil’le çatışıyordu ama Tanrı anlayışı ile çatışan fikirler öne sürmediği birçok bilim adamı tarafından savunuluyordu. daha ileri gitme olanağı kısıtlı olduğu için hantal ve tembeldir. . kırılgandır ve kolay kolay buharlaşmaz. İşte inanç böyledir. esas kıyamet. Bu mekanizma bazen anî değişimlerle (mutasyon) bozulabilir.Bunun olacağına pek ihtimal vermiyorum. güçsüzler telef olur ve güçlüler ayakta kalır. İklim koşulları kötüleştiğinde. Tıp ve Antropoloji dallarındaki son 100 yıllık gelişmelerin ve bulguların hiçbirisi bu teoriyi kanunlaştıracak kanıtları ortaya çıkaramadı.da böyle bir genetik seçim yapar. ama türlerin gelişimi evrim sayesinde oluyor. bilimsel düşünmeye saygımdan ve bağlılığımdan dolayı bu teoriyi kanıtlanıncaya kadar.Peki diyelim ki..” Buraya kadar Kilise’nin gösterdiği tepki aslında onların ne denli bağnaz düşündüklerini ortaya koyuyordu. .sadece önemli bir tez olarak görmeye devam edeceğim. ama eğer teori doğrulanırsa. doğada var olan evrim gerçeğine parmak basmıştı. Böylece.Hayır. Bir düşünceyi değişmez düşünceler klasörüne koyar ve o klasöre o düşüncenin doğru olduğunu destekleyen bilgileri de depolayıp uzun süre saklarsanız. . Zaten evrim kelimesini de türlerin birbirinden türediği bağlamında değil. Osmanlı uleması bile Darwin’in teorilerini tehlikeli bulmuş ve kitaplarının okunmasını yasaklamıştı. çevre koşullarına adaptasyonu ve bu sayede gelişimi anlamında kullanıyorum. Kilise ile Bilim Dünyası’nın arası iyice açıldı. Doğal ayıklama bunları da zamanla güçlü hâle dönüştürür. düşüncenin katı bir türevidir. yani kolay kolay değişmiyor? . çok daha uygun ve mükemmel biçimde yapmaktadır. Ama bu geçişleri gösterecek bir tek iskelet bulunamadı. hayvanların genetik şifreleri çözüldükçe Darwinci görüşler daha da öne çıkacak ve belki de kanunlaşacak. en fazla işe yarayan özellikler gelecek kuşaklara aktarılmış olur. Zooloji. ortalık bayağı karışacak. sadece binlerce yıldır yapılan yanlış yorumları düzelttiğini söyleyecekler. düşüncenin donmuş hâlidir. Oysa Darwin. Ben. Tanrı’yı inkâr etmemiş. Fakat. İnsanlar bile aşı yoluyla yeni türler oluşturabilmektedir. sorgulayıcı ve su gibi akıcıdır: Girdiği kabın şeklini alır. Fakat bir müddet sonra yapılacak yorumlar sayesinde sular yine durulacak ve inananlar bir yolunu bulup. o düşünce zamanla katılaşıp buz donar ve bir inanç veya ideoloji hâline dönüşür.Yani. üstüne ekleyip hacmini artırabilirsiniz. Doğa bu işi. Botanik. .Esasen inanç. insanlarla maymunlar arasındaki benzerlikten söz edince. Darwin’in 1871’de yayımladığı “Descent of Man” adlı kitabından sonra koptu. yeni türler de evrim yoluyla ortaya çıkıyor ama bir türün diğerinden türediğine inanmam için elimde somut kanıtlar olması gerekir. sizce evrim yeni türler ortaya çıkarmıyor. Bu böylece devam edip gidecek..

Bu iki soruya kolay yanıtlar verilememesinin asıl nedeni ise.” Bu alıntıyı biraz açmak isterim: Bence hayatı. Ve aslında ikisi de aynı düşünce pınarından çıkıp. yaşamın varoluş sebebini ve özgürlüğün sınırlarını belirlediğini kavrayan insan biraz karamsarlığa düşebilir. insanın elinde tutmak zorunda olduğu yüksek ahlâk ve göksel değerleri içeren amaçlarını korumak için. Oysa. bu noktada bir parantez açalım isterseniz: “Yaşamın amacı mutlu olmaktır” diyen epeyce yaygın bir düşünce var. insana özgü ve . Aksi hâlde. bu görüşün çok popüler olmasının esas nedeni “mutluluk nedir?” ve “yaşamın amacı nedir?” sorularına kolayca yanıt bulunamamasıdır. bu yüzden yaşamını sürdürmeyi mânâsız bulan kişi çok şey kaybeder. Mutluluk anlayışı ve yaşamın amacı kişiden kişiye değişebilir. insanda heyecan yarattığı gibi bezginlik de yaratıyor..Kirli suyun donması gibi. artık o inancı bir evlâdınız gibi kolay kolay terk edemezsiniz. öz vermeye ve en zorlu koşullara dahi katlanmaya razı olur. İnsanın kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölebilme yeteneği vardır. Bu zorluğu yenmek için. “mutluluk bir makineye benzer: Ne kadar basitse. hayatın bir anlamı olduğu inancı. genelde kolaycılığa kaçar ve bulunmuş bir yanıtı benimsemeyi yeğleriz. bir enerji türü olan düşünce de donduğu zaman inanca. Sorular insan zihnini zorlayınca. meraklı birçok insanın hayata tutunmaları zorlaşıyor. O zaman da gücünü bir veya iki yöne doğru kanalize etmiş oluyor. Oysa. yaşamakta hiçbir anlam ve amaç göremeyen. . Bir dine inanan kişinin imanı ne kadar katı ise. karşılaştığı engellere başkaldırmasının gerekli olduğunu. Bu düşünce bir buzdağı gibi donup büyüdükçe bir ideoloji mi olacaktır sizce? MUTLULUK SORUNU . yanlış inanç da donar ve katılaşır. Aslında. Bu durum doğamıza ve Doğa Kanunları’na aykırı değildir: Nasıl ki enerji donduğu zaman maddeye dönüşüyorsa. Aradığını bulması hâlinde ise.Ya yanlış inançlar?. İnsan genomundaki genetik hafızaya. ideolojiye veya ahlâkî değerlere dönüşür.büyür. Esasen anlam arayışı. Bu konularda şimdiye dek on binlerce kitap yazılmasının ve binlerce farklı yanıt bulunmasının sebebi bu izafiyetten kaynaklanmaktadır. Albert Camus. tarihten beri ürettiğimiz düşüncelerin katı bileşkesidir. biçim ve renk vereceğini anlatmaya çalışmıştır. bunların izafî olmasıdır. birbirine zıt kutuplarda buzlanmışlardır. o kadar az bozulur. Görünüşteki amacı sadece üreme ve evrim olan doğanın bu banal gayesinin esiri olmamak için. en ürkütücü koşullarda bile kişinin yaşama sarılmasına yardımcı olur. kişi. . bu mücadelenin anlamsız olan hayata.Bakınız. düşünen ve araştıran ve yaratıcılığını kullanan insan kendine -doğaya rağmen ve doğaya karşı olmak üzerebir hedef veya erekler dizisi oluşturmak zorundadır. varoluş meselesi. . bir ateistin inançsızlığı da o kadar katıdır. ülküye. genetik detaylara kadar inen kişiye ürkütücü gelebilir. “yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen hemen her şeye katlanabilir” der. Yaşamınızı onun dikte ettirdiği biçimde kurgularsınız. O nedenle.Efendim. bütün değerlerinin odak noktası olacak bir adanmışlık ilkesi ve amacı geliştiriyor. Etik dediğimiz ahlâkî değerlerin tümü. Onun da buharlaşması o kadar kolay değildir: Yanlış bir inancı veya ideolojiyi besleyip büyüttüğünüz için. Kromozomların. sadece yaşamayı ve üremeyi empoze eden bir düzenek gözüyle bakılmamalıdır. Nietzsche. onu yitirmemek için acı çekmeye.. insanı ve evreni iyi tanımış olmak.

Ve yaşamdan korkuyor. -Efendim. Amaç yoksunluğu ise. en azından yarısı bedeniyle ilgili. . Kırılma. “Yaşamı anlamsız gören kişi hem mutsuzdur hem de yaşama uygun değildir. diğer yarısı da ruhî yönüyle ilgilidir. İnsan: Ruh denen varlık ile madde denen varlığın bir sentezidir. İşte bütün bu nedenlerden dolayı. Duygularını ifade etmekten korkuyor.” Düşünen ve duyumsayan bir varlık olarak insanın anlamdan yoksun bir dünyada var olması imkânsız gibidir. sorumluluk getireceği için. sadece bu sözleriniz üzerine bile birkaç kitap yazılabilir. Anlam arayışı. acı ve aşkla birlikte ruhsal dengemizi en çok etkileyen üç duygudan biridir. ruh sağlığının da kuvvetli bir göstergesidir. Yaşlanmaktan korkuyor. dostlarına ve hatta tüm dünyaya küsebilir ve bu duygusal tepkiyi kısa veya uzun süre götürebilir. kişi kendine. değerler edinilip yaşandığında kavranır. reddedilmekten korktuğu için. insan. Bakınız Shakespeare ne diyor: İnsanların çoğu sevmekten korkuyor. Bu yüzden insanın hayattaki amaçlarından. Albert Einstein’in deyimiyle. İnsan ister ilkel isterse medenî olsun. Konuşmaktan korkuyor. aslında yaşamayı bilmediği için. insanların birbirine küsmesinin genetik bir nedeni var mıdır sizce? DUYGULAR KALPTE Mİ. teşekkür ederim. bu amaçtan kaçamaz ve yalnızca hayvansal varlığa hizmet etmekten daha yüksek bir amaç için atılım göstermediği sürece. İnsanın anlam arayışı ile değer olgusu arasında tükenmez bir münasebet vardır: Değerlerle ilişkisi bulunan kişinin yaşamı. anlamını bir ölçüde değerlere borçludur.önemli bir gereksinimdir. Hayatı sırf maddesel bir olgu olmaktan çıkarıp. kaybetmekten korktuğu için.Küsme bir kırılganlık işaretidir ve kırılma duygusunun doğurduğu bir tepki veya davranış biçimidir. Unutulmaktan korkuyor. yaşamdan. Hayatta amaç ve anlam yakalayamamış insanların mutlu olmaları hemen hemen olanaksızdır. BEYİNDE Mİ . Kırgınlığın şiddetine göre. amaçlarını gerçekleştirdiği ve değerlerini yaşatabildiği oranda mutlu olur. Sevilmekten korkuyor. kendisini sevilmeye lâyık görmediği için. Ölmekten korkuyor. değerlerin gerçekleştirilmesine katkı yaptıkça anlam kazanır. hayvanlarınkinden daha yüksek bir değer talep edemeyecektir. Zaten hayatın anlamı da. ruhsal bir kaynaktan taşıp gelen gerçeklerin de tesiri altında düzenlemek gerekir. Acaba yaşama anlam katan duygularımız da genlerin etkisinde mi? Örneğin. eleştirilmekten korktuğu için. dünyaya iyi bir şey vermediği için. duyusal uyumsuzluğun bir göstergesidir. Öyle anlaşılıyor ki yaşam. Düşünmekten korkuyor. gençliğinin kıymetini bilmediği için. kendisi yerine başkalarına göre yaşadığı için.

Duyguların oluşumunu bir ağacın anatomisine de benzetebiliriz: Duyguları uyaran sinir hücrelerini ve aralarındaki bağlantıları ağacın köklerine benzetirsek. Ama salt bilgi üzerine oturttuğumuz yanlış eğitim sistemi yüzünden. İnsanın en şiddetli acılara dayanabilmesi de bu duygunun bir bukalemun gibi rengini değiştirebilme özelliğine sahip olmasındandır: Acıları bir şekilde rasyonalize ederek. geniş perspektiften bakıldığında bilincimizin en vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. hatalar hem kötülükleri. İşte bütün duygu ve düşüncelerimiz bu üç mantık düzeyinin kombinezonları ve varyasyonlarıdır.. Yani. özveri gibi diğer duyguların “postuna” bürünme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanır. bize çok karmaşık. Kırgınlık duyguların en yanıltıcı olanıdır. Ben buna ham bilinç diyorum. kullanılması ve belki de daha heyecanlı bir çağın başlangıcının müjdecisidir. Orta Evrim Mantığı ve Üstün Evrim Mantığı. birbirleriyle iç içe birer ilişki içindedir. dayanılır hâle getirebilmemizi sağlar. sevinç ve öfke. bu uyarıları tetikleyen düşünce veya dış çevre faktörleri ağacın gövdesi ve dalları olur. Örneğin. Ayrıca. Üstün Evrim Mantığı ise: Akademik düzeyde düşünme. Dar çerçevede mantıksız görünen ve rasyonel düşünce tarafından sürekli dışlanan duygular. Orta Evrim Mantığı: Sınama ve yanılma yöntemiyle öğrenme yeteneğidir. çevreyi algılama ve bir tehlike anında vurma veya kaçma güdülerini doğurur. Bu bilgi hayatta kalmamızı sağlar: Yani.İnsanı kıran ve acı veren nedenler arasında üç temel faktör vardır: Kötülükler. öğrenme. Çünkü bizi diğer canlılardan ayıran ve “üstün” kılan şey: Duygusal. O hâlde. mutluluk ve mutsuzluk gibi. Gövde. yani düşünce ve çevre. Bu. gerçekler bizi kırabilir ama hatalı ve rencide edici şekilde yüzümüze vurulduğu zaman. bu “tutsak kalmış” beyinsel ve genetik gücümüzün açığa çıkarılması. Bu sistem.. gözleme. negatif olduğu zaman bütün dallar ve yapraklar negatif olur ve köklere bile negatif sinyaller ulaşır. Bunu tüm hayvanlarda ve çocuklarda görebiliriz. bütün duyguların birer mantığı. Biyolojik Bilinç’in bir parçasıdır. Keza. Birine içten içe küstüğümüz hâlde. beslenme. bu potansiyel hazinemizden yeterince yararlanamamaktayız. evrim kurallarına uyar ve içinde doğa mantığı taşır. pozitif düşünmek ve pozitif çevre . yalan bir sevgi ve saygı gösterdiğimiz hâller. sempati. Aslında. üreme. kızgınlığın bu “maskesi”ni kullandığı anlardır. lise ve fakülte gibi üç düzeye ayırmak mümkündür: Temel Evrim Mantığı. fakat gerçeği içerdiği hâlde acıya ve kırgınlığa sebep olur. Temel Evrim Mantığı içerir. IQ testlerinin yerini EQ (duygusal zekâ) testlerine bırakmış olması. kötülüğe ve acıya dönüşebilir ve küsmeye yol açar. Doğadaki fizik ve matematik kanunlarının evrim yoluyla biyolojimize işlenmiş hâli. Küsmeye neden olan bu üç etken. Ve bütün duygular genlerden gelen emirler üzerine üretilen enzimler. Bunların birinden diğerine geçişi çok kolay ve anî olarak gerçekleşebilir. hormonlar ve beyindeki nörotransmiter denen salgılar sayesinde oluşurlar. bize hak ettiğimiz bir kötülük yapılabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda. anlaşılmaz ve mantıksız gelen duygularımız fiziksel birer oluşumdur. rasyonel davranma ve bilgiden bilgi üretmektir. Ben bu potansiyel yeteneğimiz sayesinde evrimsel bir sıçrama yapacağımızı bile düşünüyorum. hem de gerçeği doğurabilirler. sebebi ve sonucu vardır. psikolojik ve ruhsal yapımızla birlikte beyin hücrelerimizdeki “genetik bilgi bankası” nın hafızadır. Bu becerisi. kendisini gizleyebilmesinden ve sevgi. bazı hayvanlarda ilkel düzeyde gözlenir fakat insanlarda üstün bir gelişme göstermiştir ve Sosyal Bilinç’in bir parçasıdır. hatalar ve gerçekler. saygı. Bu genetik belleği ilköğretim. Bu çeşitlemelerin hem negatif hem de pozitif boyutları vardır: Sevgi ve nefret.

nohut büyüklüğünde bir “duygu merkezi” var. Beynimizde. Tanrı sevgisi) . . Böylece en geç 6 saniye içinde. buruk acı gibi) .Hırs/İhtiras . şaşkınlık. Vücudun sadece bir organını veya bölgesini uyarmak gereksinimi ortaya çıktığı zaman.Acı (yürek acısı. dost. Hipotalamus denen. pişmanlık. korku. Heyecanlanma gerektiği zaman ise.koşullarında yaşamak.Şehvet (cinsel dürtüleri tatmin etme isteği) . .Alınma/Küsme . aile.Mutlu olma . Korku.Kendini üstün hissetme . aralarında bir nüans var ama işin içine heyecanı da katarak açıklayalım: His (feeling): Herhangi bir şeye karşı zihinde veya bedende oluşan ve yoğunluğu yüksek olmayan bir duygusal tepkinin farkına varma işidir (awareness). Fakat beyin. bu işi bir sürü sinyal gönderip zahmetli bir şekilde yapmaz. “Yüreğim ağzıma geldi!”.Mutsuz olma .Tatmin olma . ama daha yoğun ve şiddetli bir uyarılmışlık hâlidir. umutsuzluk.Zevk alma . hem hormonlar hem de sinir sistemi kullanılır. cesaret. Örneğin bir ayağı topallayarak yürüyen bir kediye duyulan acıma hissi. Fakat öncelikle duygu derken nelerden söz ettiğimizi saptamak ve hafızamızı tazelemek bakımından şu listeye bir göz atmak yerinde olacaktır: .Utanma (masumiyet ya da şerefsizlikten doğan duygu) . şefkat.Üzüntü. millet.Duygu ile his arasında bir fark var mı? . üzüntü. insan. bedenin tümünü uyarma ihtiyacı hissettiği zaman. Bence başarının sırlarından biri de budur. bilinçte ve bedende genel bir uyarılmışlık hâli (arousal) oluşturmasıdır. duygusal denge ve verimlilik bakımından son derece önemli iki etkendir.Hayranlık/Gıpta . o duyguyu gerçekleştirecek hormonları üreten salgı bezlerine bir sinyal gönderir ve bazı hormonlar hemen üretilip.Evet.Duygusal zekânın içeriği henüz tam olarak anlaşılamamıştır ve hatta tanımı bile henüz bilimsellik kazanmamıştır.Kendini aşağı hissetme . isyan. o hormonun yarattığı duyguya kapılırız. öfke.Hüzün duyma . heyecan kategorisine girerler. aşk gibi… Heyecan (excitement) ise: Duyguya oranla daha kısa süreli. sevinç.Bu arada sözünü ettiğiniz Duygusal zekânın tanımını yapar mısınız? DUYGUSAL ZEKÂMIZ .. bezginlik.. Yani çabuk gelip geçen. hınçlanma.Panik/Şok .Sevgi (çocuk. minnet. “Kan beynime sıçradı!” veya “Kendimi zor tuttum!” ifadelerindeki şiddetli duygusal hâller.Gurur/Övünç . suçluluk. . Hangi duygu veya refleks uyandırılacaksa.Aşk (cinsellik taşıyan romantik sevgi) . kıskançlık.Kuşku/Vesvese . beyin o organa bir sinirsel sinyal (impulse) gönderir ve bu sinyal bir refleks hareketi yaratır. şiddetli bir duygudur. Duygu (emotion): Farkına varılan bir hissin kuvvetlenerek. farkına varılan böylesi bir tepkidir. kan dolaşımına akıtılırlar.

dilini. Duygu dediğimiz şey “kültürel kutsallaştırma” yüzünden çok sayıda insanın yanlış bir inanca kapıldığı gibi. “Herkes doğal olarak duygulanır. kültürel ve evrensel değerlerle donandıkça ve ürettikçe yücelen bir canlıdır. dini ve rengi ne olursa olsun. Epifiz bezi. Troit bezi. herkes gibi duygu. renk. Aksine tamamen maddî ve bedensel bir olgudur. İnsan: Dili. belki de ortalamanın çok üstünde bir duygusal zekâya sahip çağdaş insanlardır! . kokain. zor değildir. temeli çürük bazı savlarla sürdürülmektedir. doğru duyguyu doğru oranda ve doğru tarzda gösterebilmektir. “bütün insanlar değerlidir” diyenler. ruh ve beden sağlığını koruyabildikçe. yumurtalıklar ve diğer birkaç organdan çeşitli hormonlar salgılanır. aklını. Ama herkesin yararlandığı evrensel insan haklarından yararlanma hakkı verir. Bir de önemli-önemsiz ve değerli-değersiz ayırımı var. bu dünyada bir yer kaplaması. kafein veya alkol ile eşdeğer etkiler oluştururlar. bedenin psikofiziksel faaliyetlerini düzenleyen ve “Endokrin Sistemi” denen hormonlar sistemine bağlı olan salgı bezleri ile sıkı bir işbirliği içindedir. “Ne soğuk insan!” diyerek suçladığımız kişiler. sezgilerini ve becerilerini geliştirdikçe. başka bireylerle sağlıklı duygusal iletişime (empati) girebilme ve birlikte pozitif duyumlar yaşama (kompati) yeteneğidir. “Kişisel değerler her zaman sübjektif. evrensel değerler şimdilik objektiftir. aklın kendisini his bombardımanlarından koruması ve duyguları gerektiği yerde bastırma gücünü veya yaşatma isteğini gösterebilmesidir. Ama zor olan şey. öyle kalbe yerleştirilmiş. Bunları yadsımak veya yok saymak. içi boş bir iddiayla kendi kendilerini kandırmaktadırlar. Bir başka deyişle.bize duygusal zekâ hakkında çok şey öğretmektedir. Hipofiz bezi. manevî bir oluşum değildir. duyguları zamanında üretebilme.Bu merkez. duygulanır ya da heyecanlanırız. günümüzdeki bazı hümanist akımlarca bir moda hâlinde. düşünce ve yeteneklere sahip olması ve onun da sevenleri bulunması. doğru kişiye karşı. doğru zamanda. doğru yerde. Hipotalamus. Bu ayırımları yapmak doğru mu? Doğru ise. sınıf. duygularını yaşatıp denetleyebildikçe. pankreas. İşte bu tanım -tek başına. Bunların bazıları eroin. yaşatabilme. bu salgı bezlerinin gerekli hormonları ürettikten sonra hedef organlara gönderilmelerinde önemli bir rol oynar. insanları değerli kılan özellikler nelerdir? SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ . Duygulanmamızı sağlayan bir başka neden de beynimizin ürettiği “nörotransmiter” denen kimyasallardır. İşte duygusal zekâ. duygular gibi insanlar da çeşitli biçimlerde kategorize ediliyorlar. genlerin ve hormonların bedenimizde ve beynimizde ortaya çıkardıkları etkileridir. ona değerli sıfatını kazandırmaz.Bu ayırımlar binlerce yıldan beri yapılmakta ve sosyobiyolojik insanın bir gerçeği olarak hâlâ süregitmektedir. İşte bu hormonlar sayesinde ve vücuttaki bazı fizyolojik fonksiyonlar sonucu hislenir. testisler. bu çağda başarılı bir yaşam için geliştirilmesi gereken önemli bir zekâ türü olarak karşımıza çıkmaktadır. . din. zekâ. Daha açıkçası. ekstasi.Efendim. Duygusal zekâ. başarı ve servet bunlardan bazıları. ırk.” Kişinin insan olarak doğması. esrar. denetim altında tutabilme. Bu zekâ türünü ölçebilecek testler henüz ortaya çıkmamıştır. Bunu gözler önüne apaçık seren bir özdeyiş var. Kim bilir. Dil. duygulanabilir. bu. Çünkü değer kavramı göreceli ve insana hangi pencereden bakıldığına göre değişen bir olgudur.

bu jüri hangi kriterlere göre oy veriyor? .Bu yüceliş. Eşitlik devletin vatandaşlarına hizmet götürürken veya adalet dağıtırken onlara verdiği değerde var olmalıdır. ona toplum gözünde bir değer kazandırır.Efendim. . öyle mi? İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? . Oysa. Yani insanlar hukuk önünde eşit olmalıdırlar. Çünkü o. Yani. çünkü her toplum.Hayır. estetik anlayış. ama bir nedeni var: Sevgi o kadar izafî ve değişken bir duygu ki. şimdiye dek on binlerce tarifi yapılmasına rağmen bir sonuca ulaşılamamıştır. Aksi hâlde. İnsanlar anne ve babalarını bile farklı düzeyde severken.Kişiliklere verilen değerler farklı olduğuna göre. O nedenle. Bunun özel bir nedeni mi var? .. Saint Exupery’den beğendiğim bir alıntı ile yanıt verebilirim: “Sevmek. size “Küçük Prens”in yazarı A. yücelikleri simgeler ve örnek alınır. Değerleri biraz da az olmalarından mı kaynaklanıyor? . Kişisel değerleri.Bu arada sevgi sözcüğünü çok az kullandığınızı fark ettim. Böylesine göreceli ve soyut bir kavramı somut olgulardan söz ederken kullanmak bana ters geliyor. Nasıl ki büromu temizleyen firmanın yaşamıma getirdiği kolaylığa ve Microsoft firmasının sağladığı katkıya aynı kıymeti vermiyorsam. fakat bu kişiler nadir oldukları için değer kazanmazlar. menfaat yerine erdem dağıtır. Israr ediyorsanız.” . ahlâkî değerler ve evrime katkı düzeyleri diyebiliriz. bu kademelendirmeyi herkes yapar.Hayır. görgü. Onun sözleri hem akla hem ruha hitap eder ve hayata anlam katar. . sınıf kavramını tarif etmek için hangi ölçütleri göz önünde . fakat âdet olduğu üzere birer maske takılır ve “herkes eşittir” tekerlemesi kullanılır. lisedeki rehberlik dersi hocama ve Descartes’a da aynı değeri vermeme hakkını kendimde görüyorum. somut ve gerçek bir değere dönüşmesi için. böylesi kişilikler oldukça zor bulunuyor. her insanî özelliğe aynı eşit değeri biçmez. değerli kişinin etrafı kalabalık değildir. kişinin kazandığı değerin sübjektif olmaktan çıkıp.Kısaca bilgi. Ona gösterilen saygı çoğunlukla zorunlu ya da yapmacıktır.Bu değerlere evrensel jürinin onayı koşulunu koydunuz. Bu gerçeğe muhalefet eden hiçbir sistem yaşayamaz ve hiçbir toplum mutlu olamaz. Bu kazanımı edinmiş biri ile edinmemiş birini -aynı toplumun iki ferdi olarak. evrensel değerlerinden daha fazladır. Çevresinde karınca gibi dolaşan hayranları veya dalkavukları vardır. Aynı toplumun diyorum.Efendim. O erdemi yüklenmek herkesin harcı olmadığı için. Ama varlığından haz duyarlar. Önemli veya şöhretli kişi genellikle statükocudur. birlikte aynı yöne bakmaktır. kişi. sınıfsız bir toplum da mümkün değildir.aynı kefeye koyamazsınız. birbirine bakmak değil. . objektif. özel bir nedeni yok.. Onun önem ve şöhretinden yararlanmak isteyen çıkarcı dostları vardır. sadece önemli (VIP) ve ünlü olmaktan öteye gidemez. Değerli kişi lider olmaksızın önder olur. Peki. bilgelik. önünde içten bir saygıyla eğilirler. mutlak bir eşitlik ilkesine hizmet etmelerini onlardan nasıl isteyebilirsiniz? . gerçekten pek çok değerle donandıkları için saygınlık ve kıymet kazanırlar ve dolayısıyla ender olurlar. Kolektif Bilinç’in ne kadar gördüğüne bağlı olan farkındalık düzeyine göre. hiç olmamıştır ve belki de hiç olmayacaktır. Aslında. kendilerini ezilmiş hissetmekten kurtarırlar. onu “evrensel bir jüri”nin alkışlaması gerekir. “Nadir olan değerlidir” inancı geçerli bir önermedir.Elbette değildir. kişiler ondan uzak durarak.

Engizisyon denen bir olgu türedi. Rönesans sürecinde.bulundurmak gerekir: . Gelişen bu krallık ve padişahlık sistemleri de kendi içinde zamanla değişti ve tecrübe ve yaşın yerini babadan oğula geçen anlamsız bir sistem aldı.insanlık tarihinin ilk çağlarından beri var olan bir olgudur. Soyluluk anlayışı. Bu gelişim süreci dünyanın farklı coğrafyalarında. Sonuç olarak. Tarihsel verilerden anlaşılıyor ki. farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde cereyan etti ama Avrupa’da kraliyetlerin gücünü paylaşmak isteyen ruhbanlar da boş durmadı ve kendilerini bir sınıf olarak kabul ettirmeyi başarabildiler. bu yüzyıla kadar pek çok değişikliğe uğramış ve 21’inci yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda hâlâ farklı ülkelerde. tecrübesiz ve bilgisiz kralların veya kraliçelerin ortaya çıkmasına neden olduğu için ve fakat ruhban sınıfı Lâtince okuyan. Çünkü Kilise’nin dediği dedik. dayanıklı ve cesur olan kişiler toplumun üst kısmındaki basamaklara oturtuluyordu.Kişinin ekonomik düzeyi mi? .Emek mi? . ticaret ve sömürgecilik. ortaya bu saçmalıklara ve haksızlıklara karşı çıkmalar başladı ve o çağdaki homurdanmalar Martin Luther’in Protestanlık mezhebini kurma çabalarına kadar yükseldi. Soydangelim krallık. daha heybetli. .Eğitim mi? . yazan ve sürekli bilgi ve düşünce üreten bir sınıf olarak geliştiğinden dolayı. belki bu bulanık su biraz daha berraklaşır. artık “kutsal diktatörlük” denilebilecek bir sistemi oluşturması zor olamazdı. ilk insanlardaki sınıflaşma daha ziyade hayvanlar âleminde olduğu gibi bir hiyerarşik özellik gösteriyordu. hem aydın hem de burjuva denen birer zümrenin ortaya çıkmasına neden oldu. daha güçlü. “Tanrı’dan sonra en büyük benim” kimliğine büründü ve böylece “kutsal krallık” yolu açılmış oldu. krallar bu sınıfın elinde birer “piyon” olmaya başladılar. farklı biçimlerde ve değişerek süregitmektedir. türlü evrimler geçirerek.Soy veya sülale mi? .ilk sınıf sisteminin temelidir. Bu yolla Ruhban takımını ve devleti yönetenleri de arkasına alan bir kralın.Kültür mü? . Avrupa’daki Aydınlanma Devri’nde gelişen bilim. Bu yüzden de acı ve işkence dolu yüzyıllar yaşandı.Zekâ mı? . genç.Dinsel inançlar mı? . Bu tarihsel gerçek.Moral/etik değerler mi? .Estetik değerler mi? . o en yaşlı ve en tecrübeli kişi kendi gerçek gücünün ve kapasitesinin üstünde bir basamağa oturtulduğu için. Böylece kabile reisliği başladı. “kutsal hanedanlıklar” devri başlamış oldu. yavaş yavaş. idare edenler ve edilenlerden sonra ortaya çıkmış olan -bugünkü anlamda. yavaş yavaş. yenilmez. Fakat zaman içinde. Böylece. “en büyük benim” sıfatının eleştirilmesini önlemek ve otoritesinin devamlılığını sağlamak üzere. astığı astık ve hükmettiği de kanun olmuş ve hatta “Cennet’in anahtarı” bile onların eline geçmişti.Önce sınıf kavramının tarihine bir göz atarsak. Bu basamaklama sistemi sonraları yerini yaş ve tecrübeye bıraktı. Toplumlardaki sınıflar -ister karşı ister yanında olun.Kariyer/iş mi? . Fakat ruhbanlar bir sınıf olarak varlıklarını korudular.Bireyin sosyal düzeyi mi? . Bu da soyluluk ve aristokrasi denen kavramların doğuşuna vesile oldu. Aslanın “krallığı” gibi.

Bu eserinde ve verdiği söylemlerde tüm sermayenin devlet elinde toplanması gerektiğini ve “eşit” şekilde dağıtılmasının “en adaletli” sistem olacağını vurguladı. Sınıfları belirlenmiş toplumlardaki sosyal ilişkiler daha sağlıklı işlemekte ve toplumsal huzur kolay kolay bozulmamaktadır. birlikte düşünmeye ve ortak menfaat birlikleri oluşturmaya başladılar. Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi kesimi tarafından benimsendi ve böylece özellikle dar gelirli işçiler bir sınıf oluşturduklarını görmeye.kurallara bağlanmıştır. hem akıl hem de kalp gözü ile görmeye çalışan ve bu iki kaynağın bileşkesi paralelinde düşünen insanlardı. O günkü anlamda feylesoflar. bu tarihsel diyalektikten yola çıkarak. Fakat. kapitalist. Sermaye’nin yayımlanışından tam 50 yıl sonra. Proleterya (işçi sınıfı) kavramını ortaya attı ve “emek en yüce değerdir” sloganından hareketle. özellikle Avrupa’da ve genelde tüm dünyada sınıf kavramının kemikleşmesine neden olan etkenlerin en önde gelenlerindendir. izninizle burada anlamdaş görünen entelektüel ve aydın kavramları arasındaki farkı da belirtmek istiyorum. Diğer taraftan. Zira. Kapitalist sınıfın. günümüze kadar geldi. Bu teorinin pratikte nasıl uygulanacağını da gösterebilmek için -Adam Smith’in yaptığı gibi. burjuva sınıfı yavaş yavaş kapitalist bir sınıfa dönüştü ve bu isimle anılmaya başlandı.Yeri gelmişken. bütünleşmeye. para. sınıf kavramının da tartışılması ve bu konudaki belirginleşmemiş noktaların açıklığa kavuşturulması gerekir. kutsal kitapların ve dinsel çerçevenin dışına çıkmadan düşünen ve yorum yapan kişilere de âlim denirdi. ticaret ve bunun siyaseti üzerine kitaplar yayımlayınca. ruhban. bir tasnif yapmamız gerekir. çalışan kesimleri birer “modern köle” olarak kullanmasına karşı çıkışla yola koyulan Karl Marx. Bunlara da aydınlar dendi. Bolşevik Devrimi. Âlimler. Bu fikir. Farklı kültürel ve ekonomik düzeyleri . Sınıf anlayışına sağlıklı bir yaklaşım getirmek istiyorsak. Bu konuda cesaret ve açık yüreklilikle ve fakat kimsenin onurunu rencide etmeden konuşmalı. felsefe yapmaya başladı. düşüncelerinde tamamen “lâik” olan bir düşünür zümresi ortaya çıktı ve bu zümre yavaş yavaş Tanrı ve din kavramlarını. Entelektüel tabiri de bu insanlar için kullanılırdı. kabul etmeye ve bu uğurda mücadele vermeye başladılar. Çarlık Rusya’da bir Bolşevik Ayaklanması ile Komünizm denen bu sistem yürürlüğe girdi (1917). çünkü hem toplum huzuru bakımından. asker. Daha sonraları. bu zümrenin ve ruhban sınıfının egemenliğine son verebilmek için. Sonuç olarak diyebiliriz ki. düşünce dağarcıklarından tamamen çıkararak. aristokrat. bir proleterya iktidarı kurulması gerektiği fikrini teorileştirdi. aydın ve entelektüel aynı kategoride ve tek bir kavrammış gibi kullanılarak. Lenin’in önderliğinde. O nedenle. orta sınıf ve işçiler kendi sınıflarının daha da güçlenmesi ve kazandıkları gücü kaybetmemek için birleşmeye. peygamberlerin hadisleri ve vahiy üçgeni içinde kalmaksızın kendi düşüncelerini oluşturan ve farklı düşünen insanlardı. artık bu iki kavram arasındaki fark tekrar gündeme gelmiş ve bu konudaki kavram kargaşası giderilme yoluna girmiştir. Ama akılcılık ve rasyonalizm kavramlarının bu çağda ortaya çıkışından sonra. Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen bir ülkedeki sosyal değişimlerin ve reformların gerçekleşmesi için.daha yüzyıllarca olmayacaktır. hem de Sosyal Bilinç’in gelişmesi için sınıf olgusunu iyi anlamamız gerekmektedir. Zira bu devrim bir sınıfın bir diğer sınıfın hâkimiyetine son verebileceğini kanıtlamış oldu. Siyasal ekonominin ve bir anlamda kapitalizmin babası sayılan Adam Smith. Gerekir diyorum. yazıp çizmeliyiz. sadece kutsal kitaplar. sınıfsız bir toplum hiç olmamıştır ve belki küreselleşmeye rağmen. Aydınlanma Devri’ne kadar. felsefe yapan düşünce adamlarına feylesof denirdi.sistemi rakamlarla ele alan “Sermaye” isimli kitabını yayımladı. Avrupa’nın çoğu ülkesinde toplumsal sınıflar ve bu sınıfların davranış ve düşünce şekilleri belirlenmiş ve -yazılı olmasa da.

bir gerginlik ve huzursuzluk yaratarak. bayılma nöbetleri geçirebilir. meditasyon gibi yöntemlerle veya bir yakın dostu ile derinlere inerek “dertleşmesi” sonucunda dağılabilir. Zaten. Eğer strese yol açan sorunlar çözülürse. ciddî bir ruhsal hastalıktır ve öyle kolay kolay başgöstermez. bu önemli ve kocaman soruların yanıtları da aynı çapta olmak zorunda.kişinin aklından intihar senaryoları geçmeye başlar. önceleri işsizlikten kendileri depresyona girerlerdi. stres ve depresyon arasındaki farklara bir göz atarsak. Psikiyatristler. çabuk yorulur ve tembelleşebilir ve tüm enerjisi çekilmiş gibi olur. En kötüsü de -aşırı depresyona girmiş. dikkatini bir noktaya toparlayamaz. Bunun için bir doktora gitmesine çoğunlukla gerek yoktur ve dünyadaki 6. Depresyon ise: Dermansız bir ruh hâlidir. hayattan ve yaptıklarından zevk almama durumudur. depresyonun başta gelen nedenlerinden biridir.. İnsan çabuk sinirlenebilir ve tahammül düzeyi düşebilir. Bu duruma yanlışlıkla ve moda tabirle “depresyon” diyenlerin sayısı az değil. karamsar ve ümitsiz olur. Bu da farkında olunmasa bile sınıflar arası çatışmalara neden oluyor ve toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. korku ve panik içine girebilir. Bu yoğunluk. Tüm dünyada stres ve toplumsal huzursuzluklar insan sağlığını tehdit ediyor. unutkan olabilir. bir problemimiz olduğunda ve buna bir çözüm yolu bulamadığımız zaman. iştahsızlık çeker ya da çok yer. kişi kendini mutlu hisseder ve normal hâline dönebilir.Efendim. biriktirilmiş veya ağır stresler. . büyük üzüntü hâlleri yaşayabilir. çünkü depresyon. şimdilerde ise başlarını kaşıyacak vakit bulamıyorlar. bunlar zamanla depresyona dönüşebilirler. Ben. hem psikolojik ve hem de sosyolojik nedenleri vardır ve depresyona girmek kimsenin suçu olmadığı gibi. Belki. bazen de sık sık yaşarlar. kişinin keyfini kaçırır. Depresyon salgın bir hastalık hâline mi geldi? Acaba morali bozulan veya strese giren herkes kendini depresyona düştü mü zannediyor? Tüm bunların sorumlusu içinde bulunduğumuz çağın olumsuz koşulları mı? Yoksa başkaca çok ciddî nedenler ve genetik etkenler mi var? Psikolojik bozukluğun göksel anlamdaki Ruh ile bir ibağlantısı var mı? PİSKE. fiziksel ağrıları olabilir. siz ruh sağlığı deyince aklıma hemen son yıllarda gittikçe artan depresyon konusu geldi. Depresyona girmiş kişi hâlsizleşir.5 milyar insanın istisnasız tümü bu durumu zaman zaman. Bu durum geçicidir ve kişinin kendi kendine yapacağı telkinle. özellikle insan olmanın ve biraz da çağımızın bir gerçeğidir. Çoğumuz. birçok insanın bu yanlışlığa kolayca düştüğünü zannediyorum.Sanıyorum. durum kendiliğinden açıklığa kavuşmuş olur: Stres: Sinirsel bir yoğunluk ve gerilim hâlidir. kendini değersiz hisseder. geceleri uyuyamaz ya da aşırı uyur. Bazen de. Depresyonun hem biyolojik. RUH VE DEPRESYON . suçluluk duyabilir veya başkalarını suçlayabilir. içine kapanır. Ama stres yaratan olaylar birikir ve kendi süreçleri içinde çözümlenemezlerse. kararsız olur ve cinsel isteksizlik yaşar. sakin düşünüp yaşaması ile.. doğal olarak bir sıkıntı içine giriyor ve stres altında yaşamaya başlıyoruz.sahip insanların iç içe yaşamak zorunda olmaları sınıflar arası enteraktif bir yaşam tarzı oluşturuyor. Bu. bize bir psikiyatra gitmemizi önerdikleri için kendimizi depresyona girmiş sanıyoruz. Bu belirtiler uzun süre devam edebilir ve kişi bir dış yardım olmadan genellikle depresyondan çıkamaz. kilo kaybeder ya da aşırı kilo alır. bu hastalık bir kişilik eksikliği . aşırı sıkıntı veren ve insanın kapkara bir tünele girmişçesine canını sıkan bir bitkinliktir. etrafımızdakiler kaş yapayım derken göz çıkarıp.

zamanında halledilmeyip bastırılınca. kişinin tamamen iradesi dışında gerçekleşiyor demektir.her bölgede ortaya çıkan her olayın çarçabuk duyuluyor olmas. Bu hırs ve gözükaralık da toplumsal huzuru bozuyor ve sonuçta. benliğin kendi içindeki çatışmasından köken alır. Yüksek benlik saygısının temellerinin atıldığı 7 yaşına kadar. iş ortamında veya toplum içinde bulamayan bireylerin düş kırıklığına uğrayan bilinçaltları.. içinde yaşadıkları sevme ve sevilme ortamı üzerine kurulmuş bir dünyayı günlük yaşamda. suç türlerinin ve depresyonların artmasına neden oluyor. Günümüzde hedeflediği parasal düzeye ulaşamayanlar stres veya depresyona giriyor. ya bir iş kurup. paranın ön plâna. Egonun benlik saygısını kazandıran üç narsist emel vardır: a. yaşam tarzımızı.veya bozukluğundan da kaynaklanmaz. kanunsuzluğu ve sömürüyü mübah sayıp. ya ilaç. c. uzun vadede ve alın teri ile hedefe ulaşmak istiyorlar ya da her türlü ahlâksızlığı.iyi ve seven biri olmak. ikincildir. ekonomik düzeyin düşük olduğu hâllerde ve kişisel yeteneklerin çaresiz kaldığı durumlarda. gelirleri bunca satınalıma yetmeyen insanlar mutsuz oluyorlar. inançlarımızı. b. televizyon kanallarının ve program türlerinin çoğalmaları. ülke sorunlarımız bizlerde depresyona sebep olabiliyor ama bu . Ya da her evin dünyaya açılan penceresi olan televizyon sayesinde huzursuzluk ve karamsarlık “dersleri” almış oluyorlar! Bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak yansıtan medyanın tüketim toplumunu körüklediği ve bireyleri “tüketebiliyorsan mutlusun” telkiniyle mutlak bir maddiyatçılığa sürüklediği şeklinde de ifade edebiliriz. beyindeki nöron devrelerinin yüzde 70’i oluşurken. cinayetlerin. hırçınlaşıyor. bilinçaltları kirleniyor ve genellikle ruh sağlıkları etkileniyor. Bu nedenlerle de amaçlarına ulaşamayan kişi ve gruplar huzursuz ve karamsar oluyorlar. suça eğilimli oluyor ve hatta intihar ediyorlar. intiharların. süperegonun (üstbenliğin) eline düşer ve verdiği cezaları kabul eder. dünyaya bakış açımızı. Yani depresyon. kuvvetli süperegoları olan ve kişiler arası ilişkilerde bağımlılık gösteren kişilik yapısı. depresyona daha sık girer. Böylece. Psikoanalitik Ego Psikolojisi Teorisi’ne (Bibling Kuramı) göre. İnsanlar arasındaki sevgi bağının. fikirlerimizi.güçlü. ideallerimizi ve beklentilerimizi artırıyor. ciddiye alınması gereken. Üstelik depresyon kalıtımsal bir faktörden kaynaklanıyorsa. Görüldüğü gibi depresyon. Saldırgan dürtülerin bireyin kendine yönelmesi -bu kurama göre. Ego bu emellerini gerçekleştirmekteki güçsüzlüğünü hissederse depresyona girer. üstün ve güvenli olmak. ya klinik (psikoterapi) ya da her ikisi bir arada bir tedavi isteyen ruhsal bir rahatsızlıktır. Servet sahibi olmak isteyenler ise.değerli ve sevilen olmak. küreselleşme denen yeni dünya düzeni. hoşgörünün ve saygının azalmış olması da dikkat çeken bir başka sebep bence. üçüncü plâna geçtiği gerçeği ile kolayca başedemiyor. kısa yoldan amaca ulaşmayı yeğliyorlar. Ve öncelikle telkine açık beyinler. haberleşmedeki teknolojik yeniliklerin artması. Bu bunalımlar. Çaresiz kalmış ego. bu durum karşısında.birincil değil. ama aslında tüm insanlar uygun koşullarda depresyona girebilirler. Bütün bu nedenler de şiddetli streslerin. depresyonun temelinde benlik (ego) için gerekli narsistik emellerin karşısında egonun kendi çaresizliğinin farkına varması yatar. insanlar bu beklentilerini karşılayamıyorlar. Kendine saygısı kolay kırılan. Gördüğünüz gibi. toplumu oluşturan ailelere ve bireylere kadar yansıyor. ağır fiziksel ve ruhsal sıkıntılar yaşayabiliyorlar. yeni kültürler ve hatta şiddet ve sanki dünya küçük bir kasabaymış gibi. filmlerde ve dizilerde izlenen yeni yaşam tarzları. Bence tıbbın literatürüne henüz girmemiş olan birkaç nedeni daha var bu hastalığın: Bilindiği üzere. Fakat. sevginin ikinci. bir müddet sonra depresyona dönüşebiliyor.

düşünülen. . Aslında psikoloji: Gözlenebilir davranışları. Ben sonuncu gruptayım. eğitim..Bu kapsamlı açıklamadan sonra isterseniz Ruh ve Psikoloji arasındaki fark konusuna gelelim. hâlâ yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim. Çünkü gerçekten çok araştırma yapıldı.insan zihni. Aşk tanrısı Cupid’in eşidir ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeler. Zira Psikoloji. Esasen. Özetle şunu savunuyorum: Düşünsel olguları iyi tercüme edebilmek için zekâ. sadece bilinçaltıyla ve davranışların kökeniyle uğraşmak ve buralardaki aksaklıkları kendi yöntemleri ile çözmek veya kontrol etmekle meşgul.. telepati. Psikolojideki Psişi/Piske/Psyche kavramının ruh denilen şeyden farkı nedir? . yepyeni bilgiler elde edildi ve tedavide kullanılan ilaçlar ve yöntemler geliştirildi. Ve on binlerce yıldan beri hissedilen. ego (benlik) ve süper egodur (üst benlik). doğada ve doğanın bir parçası olan insanda bu paradokslar birbiri ardından yaşanır ve yaşanacaktır da.. bilimsel bir yaklaşım getirmek ve bu kavramın yarattığına inandığımız sorunları çözebilmek için psikoloji ve psikiyatri dallarını oluşturmuşuz. kişinin hassas veya “vurdumduymaz” olmasıdır.. ruhun ve aşkın ayrılmaz bütünlüğünü anlatır.insan ruhu. Hatta bu bir paradokstur diyebiliriz. altıncı his. Duygusal etki ve tepkileri iyi . Freud’a göre zihnin üç bölümden oluşan kısmıdır. eğitim.. bu. yok mudur sorularının yanıtlarını tartışırken ve hiçbir şey bulamamışken. Yunan Mitolojisi’nden gelen bir isim olan Psi (Psyche). psikoloji biliminin gelişim sürecinde iki anlam daha kazanmıştır.. Bana sorarsanız. ayrıca duyarlı kişilerin telkine açık oldukları için daha sık depresyon yaşadıkları kanaatindeyim..Peki.. Çünkü duyarlılığın. Adına mizaç dediğimiz ve bebek daha doğarken var olan yaradılış özelliği ruhsal değil de nedir? Mizaç konusunda beni ruhî açıdan en çok ilgilendiren özellik.. a. Ancak. depresyonun kökünü kurutacağımız anlamına gelmez! Peki bu bir çelişki değil mi? Elbette öyle. id (alt benlik). Psikoloji biliminin her insanın ruhsal özelliği olan ego ve süperego kavramlarının adını koymasından.Göksel anlamdaki ruhla ilgisi olmayan Psikoloji kavramı. nerededir. tezahürleri yaşanan ve inanç sistemlerince varlığı anlatılan bir kavram olan ruha. Kimileri de ruhu cansız atomlardan oluşmuş bedene hayat veren “akıllı enerji” olarak görüyor.problemlerimizi çözümlemiş olsak bile. dikkat ve konsantrasyon yoğunluğu. yanıtı mutlaka “çok uzun mesafeler aldık” olacaktır. Kimileri ruhun beynimizdeki elektrik akımları ve kimyasal değişikliklerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor. Biz henüz ruh nedir..Bir psikiyatriste sorarsanız. telkine açık olma/olmama. o ruhsal titreşimleri algılayabilme ve tercüme edebilme yeteneği bence doğuştan gelen ruhsal özellikler. bilinçötesi gibi olgulara bilimsel açıklamalar getirmesinden bu yana hiç mi mesafe kaydetmedik? . duyguları ve zihinsel süreçleri tanımlar. Fakat yüksek duygusal zekâ. Eros ile Piske ikilisine de dönüşmüştür.. sonradan kazanılan değil. sezgi yoğunluğu. Bunlar. büyük oranda doğuştan gelen bir özellik olduğu inancındayım. ruhbilim ve psikanaliz gibi ekoller geliştirmesinden ve bilinçaltı. var mıdır. Daha sonraları bu mitolojik kavramlar. Kimilerine göre ruh diye bir olgu mevcut değil. empati. kültür. ruhu tanımlamayla pek de ilgisi yoktur. Psikolojinin Türkçesi ruhbilim. detayları görebilme ve zekâ düzeyi gibi zihinsel özellikler elbette gerekli ve bunlar yaşam boyunca geliştirilebilen özellikler.. mantık ve özel bazı yetenekler gerekiyor. . Hassas bir kişilik için. ruhun bilimdalını kurmuşuz. b.. Ama Tanrı kadar eski bir kavram olan ruhun varlığı ve tarifi üzerinde on binlerce yıldır henüz ortak bir görüş oluşturmuş değiliz. Peki neden? Çünkü tüm evrende.. Kimileri ruha ilahi bir sıfat yüklüyor.

bu konularla fazla iç içe olunca kafamda yepyeni yorumlar gelişti. bazılarımız duygularla. Somut olsun diye bilgisayardan bir örnek verelim: Benim bilgisayarımın işlemcisi Pentium III ve 550 Megahertz hıza sahip. nitekim sağlıklı bir sonuca ulaşamıyoruz. bir saniyede bir milyon dalga frekansıdır. Bir Herz. dalga boyu ve frekansı çarpılarak bulunur. Ruhsal titreşimleri algılamak ise. kendi ruh tanımlamamı da yapmak isterim. ruh konusunu anlaşılır hâle getirmek daha kolay oldu benim için. bazılarımız düşüncelerle. aşağıdaki sonucu çıkarmak zor olmadı: “İçime doğdu” diye dillendirdiğiniz şeyin nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? İlham denen şeyin mahiyeti nedir acaba? Telepati. Bu enerji ne yaptığını ve ne yaptırdığını çok iyi biliyor.. Hâl böyle olunca da ruhsal rahatsızlıklarımızın nedenlerini ilgisi olmayan yerlerde aramaya başlıyor. Bunları. İşte bunlardan bazıları: Enerji donmamış ve şeffaf olduğu için görünmez. “uzun dalga bir ruh”un. ruhlarımızın farklılığını ve duyarlılığını sağlayan şey de bu dalga boyutlarının ve frekansların her insanda farklı oluşudur. Belki de kutsallık sıfatı kazanmış olmasının nedeni budur! Ruhun bedenimiz üzerindeki etkilerini büyük bir çoğunluğumuz fark edebiliyoruz ve zaten psikoloji ve psikiyatri. Uzun dalga ruhlu birinin “karnı geniş” olmasının doğal olduğunu kavrayabildim ve kısa dalga ruha sahip birinin neden o denli hassas ve her şeyden “nem kapan” biri olduğunu açıklayabildim kendi kendime. bilgisayarımın ışık hızının üçte biri bir hızla işlem yaptığı anlamına gelir. Konuya böyle yaklaştığımda. duygusal zekâ ve duygusal yoğunlukları deneyimlemiş olmak gerekiyor. bazılarımız vücudun kimyasıyla ve bazılarımız da dış etkenlerle karıştırıyoruz. evinizden Amerika’ya gönderdiğiniz bir elektronik posta yerine hemen ulaşır. Bizim görebilme duyumuz belli dalga boyutları arasında kalan bir spektrum içinde işe yaradığı için. kısa. Çünkü bu hızla giden bir şey. Megahertz ise. Dalga olarak yayılan enerjini hızı. “akıllı” olması. ve frekansı saniyede 2450 milyon ise. O nedenledir ki. Ruhsal duyarlılığı daha somut biçimde anlayabildim. x 2100 saniye iken. elbette vardır dememiz gerekir. önsezi. mikro dalgalar gibi). Son zamanlarda. Sözgelimi. ruhsal titreşimlerin Biyolojik Bilinç’imiz tarafından tercümesi olamaz mı? Yorum sizin. donmuş enerji olan cansız maddeyi hareket ettiriyor ve şekillendiriyor. Örneğin. Bence. rüzgar vb. Yeri gelmişken. bu. Enerji çok küçük parçacıklar (partikül) hâlinde (foton veya elektron gibi) ya da dalga olarak hareket eder ve yayılır (uzun. Bu da ışık hızına yakın bir mikro dalgadır.yorumlayabilmek ve pozitif yönde kullanabilmek için de psikoloji bilgisi. birinin ruhsal enerjisi 10 cm. orta. “kısa dalga bir ruh”un titreşimlerini algılama ihtimali oldukça zayıftır. x 2490 saniye olabilir ve aradaki hız farkı onların duyarlılık düzeyini belirler. bu etkileri saptamak ve olumsuz olanlarını gidermekle meşgul.). bu dalganın hızı: 0. 550 MHz demek 550 milyon frekans/saniye demektir ki. etkisini gözle görülür biçimde madde üzerinde tezahür ettiriyor. Bu durumda. Fakat çok azımız bu etkileri doğru tercüme edebiliyoruz. “yüksek frekanslı bir ruh” gerektiriyor. . biz enerjiyi ya maddeye dönüştüğü zaman ya da etkilerini gösterdiği zaman fark ederiz (ısı.000 km/saniye demektir. bir saniyede bir dalga frekansı demektir. Ama bu enerji paketinin.12 metre x 2450 saniye eşittir 294. ışık.. altıncı his ve hatta vahiy denilen fenomenlerin kaynağı nedir? diye hiç sordunuz mu kendi kendinize? Ve acaba tüm bunlar. Bu durumda. Peki acaba ruhun dalga boyu ve frekansı var mıdır? O’nu bir enerji olarak kabul edersek. Ruh: Bedenimizdeki o mükemmel mekanizmaların görkemli bir koordinasyon ve haberleşme sistemi içinde görevlerini yapabilmelerini sağlayan enerjinin ta kendisidir. bir diğerinin 12 cm. dünyanın çevresini bir saniyede iki kez dolaşabilir. bir dalganın boyu 12 cm. lambalarımızı aydınlatan elektrik enerjisinden bir farkı var.

kişilik üzerindeki rolü bakımından başta gelen iki etken.12.Soruyu ben sormuştum!. Dış sıcaklığın anne üzerindeki etkisi çocuğa da yansır. ailemiz. öğretmenler. yeryüzünün koşullarına bağlamazın daha inandırıcı olur. doğduğumuz zaman gökteki yıldızların ve gezegenlerin konumları değildir. Bu inancın kaynağı yine tarihte saklıdır. Hatta aynı saatte doğan tek yumurta ikizleri bile apayrı kişilikler geliştiriyorlar. Zira kışın doğan bir bebek. dünyada sadece 36 tip insan olurdu..200 yıl önce. .Evet. Üstelik bazı genlerin açılması için bazı uygun dış koşullar gerektiğinden. . Evrendeki her şey elbette birbirinden etkilenmektedir ve yakın gezegenler birbirinin çekiminden. görürsünüz ki belirli yeteneklere sahip kişiler.. şimdiye dek belki evrenle olan ilişkimizi çok daha berraklaştırmış olurduk . küresel etkiler ve yaşadığımız tüm deneyimlerin her biri kişiliğimizi olumlu ya da olumsuz olarak şekillendiriyorlar. İşte bu küçük kümelenme o yüzde 1’lik etkinin kanıtıdır.5 milyar insanın her biri farklı birer kişiliğe sahip. okuduğumuz kitaplar. alçalan ve yükselenleri ile birlikte 36 burç var diyelim.Efendim. Bence. Doğum tarihinin kişilik üzerinde bir etkisi var mı? Yani. burçlar bizi gerçekten burçluyor mu? BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU . 6. Bunları bir bilgisayar grafiği ile düzenlerseniz.Peki ama gelgit olayını yaratacak kadar dünya üzerinde çekim etkisi olan Ay’ın da mı kişiliğimiz üzerinde hiçbir etkisi yok? . O nedenle.Kaç adet burç var? . Neden? . Eğer kişiliğimizi burçlar belirleseydi. Ayrıca. son olarak her zaman güncelliğini korumuş bir konu ile bitirelim isterseniz: Burçlar ve yıldız falları. ülkemizin rejimi.Evet okudum. sanatçının veya atletin doğum tarihlerine bakarsanız. arkadaşlar. değil mi? Fakat görüyoruz ki. neden. akrabalar. Üzerinde durduğumuz konu. yıldızların çekim etkilerinin rolünü bu denli abartmak bana abes geliyor. bu etkileşimin insan olarak kişiliğimizi ne kadar değiştirebileceğidir. radyasyonundan ve hatta gölgesinden bile etkilenirler. o zaman belli mevsimlerde belli şahsiyetlerin hafif bir kümelenme gösterdiklerine tanık olabilirsin. ben. inançlar. onların uğraşları ve inançları yanında hiç kalır. yani yüzde 1’dir.Burç yazarları ve yorumcuları çoğunlukla insan psikolojisine zarar vermeyen ve . . “Who is Who” adında bir ansiklopedi var. diye düşünüyorum. hiç gördünüz mü? . Hatta farklı zekâ türüne sahip farklı insanların aynı günde veya aynı haftada doğduklarını da saptayabilirsiniz.. yaz mevsiminde tamamlamıştır. İlk insanlar Ay’la. Başta genetik kodlarımız olmak üzere. İngiltere’de dolunay vaktinde suç işleyenlere ceza verilmezmiş ve onlara ayın etkisinde kalmış anlamına gelen “lunatik” denirmiş..Oradaki binlerce bilim insanının.. Bunun yerine Kozmik Bilinç’in etkileri üzerinde kafa yorsaydık. Bunca devasa lokal etkileşim varken. çünkü kişilik oluşumuna etki eden tek faktör. burçlara bu kadar inanıp önem vermek. belli tarihlerde doğmamışlardır. genler ve dünyadaki dış koşullardır diyorum. aylık ve mevsimlik bu kümelenmeleri gökyüzünün haritasına değil. parlak yıldızlarla ve göktaşlarıyla o kadar yakından ilgilenmiş ve o kadar göksel inanç ve mitoloji yaratmışlar ki. devlet adamının. yıldızların etkileri ancak bir tanedir. töreler. bu etki minimal düzeydedir ve lokal etkilerin sayısı 99 ise. mevsim koşulları nedeniyle bazı genler açılıyor veya açılmıyor olabilirler. Güneş’le.Peki. . gelişme sürecinin çoğunu 6 ay önce. Her ülkede her yıl yenilenir ve çok başarılı insanların kısa biyografilerini içerir.

. Bunlar. Bunlara da “medyum” deniyor. ve “kalp ve ruh gözleri” diğerlerinden daha açık.. Uzaydaki yerçekimsiz lâboratuvarlarda üretilen yeni elementler ve canlılar. 20’nci yüzyılda elde ettiğimiz bilim ve teknoloji. Sanayi Devrimi. bilimkurgu filmlerindeki senaryoların gerçekten yaşandığı bir dünya görüyorum: DNA’lı Kuantum bilgisayarlar. Bu gelişme ve evrim bir yelpaze gibi açılarak ve geometrik biçimde büyüyerek süregelmiştir. Ben bu kişilerde iki önemli yetenek olduğuna inanıyorum: Duygusal zekâları çok yüksek olduğu için muhatapları ile kolayca empati kurabiliyorlar ve telkine açık olanların bilinçaltlarına birtakım beklenti tohumları ekebiliyorlar.yararlı değil midir? .Uzay teknolojileri. Demek ki işin sırrı falcıda değil. fala baktırandadır. birkaç önemli devirden geçtiğini görüyoruz: Taş Devri. günlük burç yazarlarının da telkinleri insanlar üzerinde olumlu etki yapabildiği gibi. onun üst-bilincini sürekli “taciz” eder ve gerekeni yapması için uyarır. sonunda “3 vakitte mi desem. falcının söylediğini farkına varmadan kendisi çağırmış ve gerçekleştirmiş olur. daha önceki kazanımlarımızın tümünden daha fazladır. 21’inci yüzyılda ise. birkaç yıl sonra tanışacağımız yeni gerçeklerimiz olacaklar. Yani kişi. Rönesans. on bin falcıdan bir tanesinin kehanet yüzdesi gerçekten yüksektir.Efendim.. Maden Devri.. Fakat temcit pilavı gibi farklı sözcüklerle tekrarlanan monoton kavramları illa da okuyacak olanlara. Gelişmiş ülkelerdeki birçok şirket. 5 vakitte mi. Öyle ki. çok yaşayın. Son olarak şunları söylemek isterim: İnsanoğlunun son 50 bin yıllık tarihine baktığımızda.Biyomühendislik denilen DNA teknolojisi..Bir istatistik yapmadım ama tahminen diyebilirim ki.. hayvan ve bitkilerin hastalıklara karşı direncini arttırma çalışmaları yaparken. Uzay Çağı ve Bilgisayar Çağı... Gelecek 50 yıl içinde. Bunun gibi. bu uzun sohbet için çok teşekkür ederim. .. daha güçlü ve daha verimli yeni canlı türleri üretiyorlar.hatta yararlı birçok kehanet yapıyorlar. Bana fikirlerimi ve inançlarımı ifade etme. bu teknolojilere devasa yatırımlar yapıyor. Bizi burçlar değil. yoksa 7 vakitte mi”. tazeleme ve sizinle paylaşma olanağı verdiniz. Bir yandan hızla genetik şifreleri çözüyorlar. Sizce burçlara inanmak -temelsiz bir inanç olsa bile. çok daha görkemli bir rekor kıracağımız şimdiden belli olmuştur. Bu deneylerin ve teknolojilerin ortaya çıkaracağı akıl almaz sonuçları öngörmeye çalıştığımda. öte yandan bu canlıların genlerini birbirleri ile değiş tokuş yaptırarak. Beş duyusu olan ve insan gibi konuşan robotlar. burç yazarları ve yorumcuları burçluyorlar. başlıca 4 alanda çok büyük gelişmeler olacaktır: . “burçlara inanma. .Yapay Zekâ ve Nanoteknoloji. . Gerçekten çok yararlandım.Ben de çok teşekkür ederim. fala baktıranın bilinçaltına girince.. öte yandan elde ettikleri bilgileri vakit geçirmeden birer teknolojiye dönüştürüp pazarlıyorlar. sizin de dediğiniz gibi. o beklentilerin bazıları gerçekleşir. Bazı telkinler. İzninizle son sözlerinizi almak istiyorum. son derece olumsuz etkiler de yaratabilir. Bir yandan kapalı kapılar ardında ve karantinaya alınmış nükleer lâboratuvarlarda insan. SON SÖZ . burçsuz da kalma” sözünü hatırlatıyorum.. Bilgi Çağı.

Kozmik Bilinç yanında bir atom kadar ufak kalır. Örneğin size kanatlı insanlardan söz ettiğimde. Fakat Biyolojik ve Kozmik Bilinç bakımından. diriltmeyelim mi? O zaman medyadaki politik ve dinî tartışmaların bu tür tartışmalara dönüşeceğini görür gibiyim. Sosyal Bilinç çok hızlı. yarısı canlı insanlar ve daha sonra da kanatlı ve uçan insanlar. . gözünüzde parlak bir ışıltı. ama evrim sürecinde yitirdiğimiz yetenekler geri alınacak.gelecek yüzyılda gerçekleşebilir.imkânsızı gerçekleştirme. Bu noktaya mı gelecektiniz acaba? . Bu konular halka iletildikçe. Çünkü bu tür başarılar -insanlar olarak bize. yüzünüzde bir hayranlık ifadesi gördüm. Bunları söylerken ulaşmak istediğim sonuç şuydu: Nasıl ki 10 bin yıl önceki insanların Sosyal Bilinç gerçeği ile bugünkü insanların gerçeği arasında büyük farklar varsa. Bizler de Tanrı. O.Araya girmeden duramayacağım. Bu düşünce bana ne anlatıyor? Bu düşünce bana. neredeyse bir zafer sarhoşluğu içindeyiz. bizim bu çağdaki Sosyal Bilinç’imiz ile 200 yıl sonraki insanların bilinci tamamen farklı olacaktır. Binlerce yıllık evrim sürecine ve kültürel değişime rağmen. Bu artı değer sayesinde Kolektif Bilinç’in diğer parçası olan Biyolojik Bilinç de değişiyor. kendi bildiğini sonsuza dek okuyacaktır. Ruh ve Bilinç kavramları konusunda en az onlar kadar açmazdayız. yapılacak tercihler ve benimsenecek fikirler. ama Biyolojik ve Kozmik Bilinç çok yavaş evrimleşiyor. evrimleşen Sosyal Bilinç o kadar büyüdü ki.. Demek. bu öngörünüze de birkaç cümleyle değinmek isterim: Bugünkü bilinç düzeyimiz sayesinde yapabildiklerimizi o kadar büyük başarılar olarak görüyoruz ki. hâlâ belirli genetik kodların değişmediğine tanık oluyoruz: Yaşama ve üreme içgüdüsü ve temel duygularımız bunlardan bazıları. Kozmik Bilinç’imiz de onlarınkinden çok farklı değil. oraya gelmeye hiç niyetim yoktu. Bakalım genetik mühendislerimiz egoist genlerimizi çıkarıp. arkasından yarısı robot. gördüğümüz hâlde inanamayacağımız kadar şaşırtıcı olacak: Çok yakında babasının veya annesinin ikizi olan çocuklar. Taş Devri insanlarıyla bile pek çok müştereğimiz var. Mezarlarında bozulmamış hücre çekirdeği kalmış insanların ve hatta dinozorların diriltilmeleri bile –eğer ruh konusunda bir ilerleme kaydedersek. ama madem aklınıza geldi. Biyomühendislik sayesinde kendi doğamızın değiştirilebildiğini anladığımız gün. bu kez de Kozmik Bilinç’i değiştirecek. Hatta hücrelerini dondurduktan sonra ölmüş insanların hayata geri döndüklerine bile bu yüzyıl bitmeden tanık olabiliriz. olağanüstü bir zafer şeklinde görünüyor. Atom kadar küçük bilincimizi bir galaksi kadar büyütsek dahi.. Kozmik Bilinç’i değiştirme kudretine sahip olamayız.Hayır. insanoğlunun daha alacağı çok mesafe var. ortaya artı bir değer çıktı. yerine bal arılarının kardeşlerini ve kreşlerini korumak için intiharı göze alan özveri genlerini mi koyacak.. Bu söyledikleriniz zihnimde şunu çağrıştırdı: Bu iki bilinç yeterince evrimleştiğinde ortaya çıkacak olan artı değer. Oysa Kolektif Bilinç zaten trilyonlarca uçan canlı yaratmış durumda. Ölüleri ve nesli tükenmiş hayvanları diriltelim mi. her zaman olduğu gibi yine düşünce üretenlerin öne süreceği savlar paralelinde oluşacaktır. O yüzden. neyi değiştirmeyelim sorunu. Fakat öyle görünüyor ki biyoteknoloji artık Biyolojik Bilinç’i de hızla değiştirecek. Kozmos’un yanında Güneş önündeki kibrit alevi gibi kalır. Hatta 60 milyon yıl önce o kocaman gövdesiyle havaya yükselip uçabilen dinozorlar yaratmıştı. yoksa karıncaların kolektif çalışma genlerini mi? Belki de. Bizim milyonlarca yıllık evrimimiz. Bir analoji yaparsak: Bizim bilinç düzeyimiz. 30 bin sene önce ölen insanların kafataslarından alınan hücreler diriltilecek ve onların genetik şifrelerinde var olan. önümüze önemli bir ikilem çıkacak: Neyi değiştirelim. Yapmamız gereken şey.. O’nun verdiği . dedirtiyor. İşte gelmek istediğim nokta buydu.Bu görünen gelişmelerin hemen ardından yüz yüze geleceğimiz gerçekler ise.

umarım doğduğuma değecek bir şey yapmış olurum.Efendim. Masallar sadece çocukların duymak istediği öyküler değildir. Ben de bu sohbeti yayımlayarak. rakip. tekrar çok teşekkür ederim. İnsanın esas görevi nedir? İnsanın temel görevi: Doğduğuna değecek bir şeyler yaparak. SÖZLÜK Adenin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Amino asit : Hücredeki proteinleri oluşturan küçük organik molekül Anatomi : Vücudun biyolojik yapısı Antagonistik : Hasım. Biz büyüklerin de masalları olması gerekir. Kolektif Bilinç’e katkıda bulunmaktır. Fakat bu önemli kazanımlar da birer izafî gerçeğimizdir ve zaman içinde önemlerini giderek kaybedecek. karanlığa söveceğine bir mum yakmaktır. düşmanca Aura : Vücudun etrafındaki ışın saçan alan Bilinçaltı : Altbilinç. Sağlıcakla kalın. farkında olmadığımız psikolojik oluşumlar Broca : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Biyoenerji : Vücudumuzdaki canlılığın ortaya çıkardığı enerji Çift Sarmal : Bükülmüş bir merdiven biçimindeki DNA molekülü DNA : Kromozomları oluşturan ağır ve uzun moleküller Doğal seleksiyon : Tabiatın. belki de sadece birer arşiv malzemesi veya masal olacaklardır.Işık’tan yararlanmak olmalıdır. İşte bu söyleşide de bir genetik masal dinlemiş oldunuz benden. Konfüçyüs’ün dediği gibi. Ben Hakk’ım diyen ruhî durum Enzim : Vücuttaki kimyasal reaksiyonlarda katalizör olarak iş gören bir tür protein EQ testi : Duygusal zekâ testi Genom : Bir hücredeki tüm DNA moleküllerinin ortak ismi Glia/Nörologia : Beyindeki nöronlarından farklı yapısı ve işlevi olan hücreler Guanin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi . . kendim yanıtlamak istiyorum. kan veya hücre veren Dopamin : Beyindeki bir salgı En'el Hakk : Ben O’yum. Son olarak bana sormayı unuttuğunuz bir soruyu kendim sorup. canlıların zayıf özelliklerine geçit vermeden kuvvetli özellikleri seçmesi Donör : Organ. Bu sayede elde edeceğimiz kazanımlar kendi gelişimsel evrimimiz bakımından çok önemlidir. zira masallardaki büyü ve gizem hayal gücümüzün akaryakıtıdır.

Özür dileriz.Hemofili : Kanamaların durmaması ile ilgili bir hastalık IQ testi : Zekâ testi İmpuls : İçtepi. fizikötesi olgular Protein : Amino asitlerden oluşan uzun molekül. belirtileri görünen. gizli mânâsı olan. nörotransmiter Sitozin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Sosyobiyolojik : Toplumsal ve biyolojik Telomer : Kromozomların dağılmasını önleyen uç kısımlarındaki bölüm Telomeraz : Kısalan kromozomları tamir eden protein Think Tank : Fikir ve/ya öneri üreten bir grup insan Timin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Ulema : Bilginler Urasil : RNA molekülünü oluşturan bazlardan biri VIP : Çok önemli kişi Wernicke : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Yuceniks (Eugenics): Akıl hastalarının üremelerinin engellemek için bu hastaların kısırlaştırılması fikri. bir sinir hücresinden diğerine ulaşan uyarıcı sinyal İyonize plazma : Sadece atomlardan veya elektromanyetik dalgalardan oluşmuş bir alan Junk DNA : Herhangi bir işe yaramadıkları hâlde. ana temalarından alındığı için sayfa numaraları belirtilmemiştir. hastalığa ait. aşağıdaki kitapların bazı sayfalarından değil. aktif Kromozom : Canlıların hücre çekirdeğinde bulunan ve DNA moleküllerinden oluşan tüp şeklindeki yapı Kuantum : Enerjinin en ufak birimi Ligase : Bir tür hücre çekirdeği enzimi Manyetosfer : Vücudun etrafındaki manyetik alan Mistik : Tasavvufa değgin. hastalıkla ilgili Reenkarnasyon : Ruhun bir bedenden ayrıldıktan sonra bir başka bedende tezahür etmesi Ribozom : Hücredeki proteinlerin üretildiği cihaz RNA : DNA’lara benzeyen fakat görevleri farklı olan hücre molekülleri Serabral korteks : Beynin kıvrımlı üst bölümü Seratonin : Beyindeki bir salgı. dokuların ana maddesi Patoloji : Hastalıklar bilimi. pasif Paranormal : Bilimin normal kabul etmediği. organel Mutasyon :Genleri oluşturan bazların yerlerinin değişmesi veya saf dışı kalması Mutlak Kader : İnsanın kendi iradesi dışındaki yazgısı Nükleotid : DNA’nın bir harfi anlamına gelen baz çifti ve bağları Nöron : Beyindeki ve sinir sistemindeki hücreler Nöron devresi : Beyindeki hücrelerin birbirini uyarması sonucu oluşan kimyasal ve elektriksel fonksiyon Nörotransmiter : Beyindeki haberleşmeyi sağlayan salgı Onkovirüs : Kanser hastalığına neden olan virüs Partikül : Parçacık. âtıl veya saklı güç. atomun en küçük parçaları Potansiyel : Var olan ama belirtileri görünmeyen. sûfî Mitakondri : Hücredeki ısı üretme işini gerçekleştiren bir cihaz.) . DNA molekülünde yer aldığı kabul edilen döküntü genler Kinetik : İş yapan. KAYNAKÇA (Not: Alıntılar. ruhsal bilgelik.

London Steven T.) Rational Theology and the Creativity of God.P. Phoenix. Chicago J.W. Simon&Schuster.E. New York D. Weidenfield&Nicolson. on Bioethics. London J. London. London Danah Zohar (1994) The Quantum Society. Illinosis Paul Davies (1993) The Mind of God. S: 603-606 Albert Einstein (1941) Science. Illinois Unv. Pilgrim. Phoenix. Margenau-A.Atkins (1993) The RNA World. a Symposium. Vintage. Press. London S. Heredity and Eugenics. Connecticut R. Oxford University Press. Nuffield C. Philosophy and Religion. Bios. London Steve Jones (1994). Weidenfeld&Nicolson Fritjof Capra (1992) The Tao of Physics. Meridian Books. Dawkings (1995) River out of Eden. Oxford U. New York James E. Cook-Degan (1995) The Gene Wars. H. Caldicott (1998) Mental Disorders and Genetics. Flamingo. The Language of Genes.Newton. Hamer. Penguin.P. London Matt Ridley (1993) The Red Quenn. Carter (1998) Mapping the Mind.Charles Davenport (1912). Ridley&H.. Cold Spring Horbor L. Flamingo. N. N. W.Wiley. Varghese (1994) Cosmos. Mcmillian. London R. Science. Oxford Keith Ward (1982.. Nature 396. London . Penguin. Theos. Pr. London H. Barnes. Virgin. Lynn (1996) Dysgenics.York&London Konrad Lorenz (1965) Evolution and Modification of Behaviour. P. New York Matt Ridley (1999) Genome. Viking. New York Matt Ridley (1997) Disease. Danah Zohar (1990) The Quantum Self. London Robert Matthews (1993) Unravelling the Mind of God. Press. Harper Collins. Fourth Estate. London Henri Bergson (1964) Creative Evolution. S: 119-122 F. Doubleday. University of Chicago Press William Castle (1930) Race Mixture and Physical Disharmonies.J. Releigh (1994) Seratonin. New York M. Praeger-Westport.F. London R. New York James Watson&F. Baker (1998) Fatal Protein. S:129-145 M. S: 737-738 Will Durant (1961) The Story of Philosophy. London. Austrad (1997) Why we age. Nature. Lovelock (1982) Gaia. Roger Penrose (1990) The Emperor’s New Mind. Flamingo. Bantam. Copeland (1998) Living with our genes.Oxford Robert Pollack (1995) Signs of Life. Open Court. Oxford R. Sartre (1966) Being and Nothingness. J.Crick (1953) A Structure for DNA. London R. York Stephan Hawking (1988) A Brief History of Time. Carbondale&Edwardsville. Raff (1998) Cell Suicide for Beginners. Katz (1983) Mysticism and Religious Traditions. New York John Burnet (1963) Early Greek Philosophy. Oxford Unv.

Kitabım çok satınca motivasyonum arttı ve fakat 3 yıl süren bir araştırma döneminden sonra ikinci kitabımı bitirdim: Rüyama Tanrı Girdi Yazılmamışı ve yararlı olanı arıyordum. Okuyun. İstanbul Engin Gençtan (1996) Varoluş ve Psikiyatri.Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü bitirip. Oxford U. 16 yıl boyunca belleğim o kadar doldu ki. İstanbul.il/cards/ . öğretmenlikten istifa dilekçemi de İzmir’e gönderdim.http//:www.ncbi. Arrow. S:128 Orhan Hançerlioğlu (1966) Düşünce Tarihi. 1980’de yaz tatilimi Avrupa’da otostop yaparak geçirirken kendimi Londra’da buldum. York.edu/ .http//:www.nih. Wayne Dyer (1993) You’ll see it when you believe it. İstanbul Mehmet Sağlam (1997) Beynin Kimliği. tanışalım.P. Sonra önümde tertemiz bir klavye. Bristol A.ac. Remzi Kitabevi. İkincisi bu yıl sonunda hazır olur sanıyorum.celera. yaşım tutmadığı için tayinimi hemen yapmadı. caneriklerinin yeni yeni çıktığı Haziran ayının ortalarında doğduğumu söylüyor. Bir daire satın alıp keyfimce döşedim. İstanbul. bir yandan da gece-gündüz popüler bilim kitapları okumaya başladım. Bu kez 2 yıl sürdü araştırma: Genetik Gerçeklere Yolculuk. .uk/HGP/Genes/ . yasa uyarınca 21 yaşına gireceğim 1 Ocak 1977 gününü beklemek zorunda kaldım. Everyman. Bakanlık. Oxford Alfred Adler (1993) Yaşamanın Anlam ve Amacı. roman yazmaya gelmişti. 1 yıl içinde bir bilim kurgu romanı yazdım: PİS2YATIR.gov/ .bioinformatics. öğretmenlik yaptım.nhgri.. Denge Yay. Londra’da yaşamaya karar verdim. Hornby (1993) Oxford Advanced Learner’s Dictionary. S:7-8 Erich Fromm (1993) İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. Ben anneme inanıyorum..weizmann.. Bu kitap bir üçleme olacak. Sıra yazar olmaya.com/ YAZAR HAKKINDA Şanlıurfa Nüfus Müdürlüğü kayıtları 1956 yılının birinci günü doğduğumu söylüyor..http://:www.ac. Annemse bu tarihin rasgele yazılmış olduğunu.wi. Rodney Castleden (1994) World History.gov/omim/ .Dr. birikimlerimi kitaplara boşaltıp. 2 hafta sonra bir İngiliz İngilizce öğretmenine âşık olunca.http//:www-genome.sanger. London Clifford Morgan (1977) Brief Introduction to Psychology. oturup ilk kitabımı yazdım ilk 6 ay içinde: Beynin Kimliği. İstanbul . 20 yıl sonra -yine bir yaz ayında. Tercümanlık yaparak geçinirken.S. London William Lyons (1996) Modern Philosophy of Mind.http://www. Say Yayınları. Diyarbakır ve İzmir-Bornova Anadolu Liselerinde 4 yıl boyunca işimi ve öğrencilerimi çok severek.nlm.http//:www.nih. yurdumun insanlarıyla paylaşmak için İzmir’e döndüm. McGraw-Hill. İngilizce öğretmeni oldum. Varlık Yayınları. Payel Yayınları.mit. N. Parragon.

Mehmet Sağlam İzmir – 1 Ocak 2005 .

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful