İÇİNDEKİLER

12345İNSAN NEDİR, KİMDİR? KOLEKTİF BİLİNÇ ARTILARIN SIRRI BİYOLOJİK BİLİNÇ HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR? DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN ÜST BEYİN ALT BEYİN GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER DNA’LARIN YAPISI MUTASYON POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ BENCİL GENLERİN SAVAŞI KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? KOLESTEROL GERÇEĞİ BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? GENETİK MÜHENDİSLİK DELİ DANA GERÇEĞİ İNSANLAR KLONLANACAK MI? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ YUCENİKS SUÇLARI KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? KATİL GENLER BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ ZEKÂ KALITIMSAL MI? AKIL GÖZÜ HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI KOZMİK BİLİNÇ EVREN TURU EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ BİLİM VE İNANÇ İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? SOSYAL BİLİNÇ KİŞİLİK KALITIMSAL MI? SOSYOBİYOLOJİK GENLER

-

FEMİNİZM GENETİK Mİ? KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ
OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA

EVRENSEL ETİK AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ DOĞA, İNSAN VE ÖZGÜRLÜK GENLERİN ESİRİ MİYİZ? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM MUTLULUK SORUNU DUYGULAR KALPTE Mİ, BEYİNDE Mİ? DUYGUSAL ZEKÂMIZ SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? PİSKE, RUH VE DEPRESYON BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU?

ÖN SÖZ
“Bir zincir en zayıf halkası kadar kuvvetlidir.”
Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde sorulan bir soru bazen kütüphaneler dolusu kitaptan daha fazla işe yarar. Öğrenme ile kişiyi keşif yoluna çıkaran sorular arasında sıkı bir ilişki vardır. Merak eden insan sorar ve sorgular. Merak: Bilinç düzeyimizi yücelten ve kültürel evrim sürecimizi hızlandıran bir içgüdü olarak bilinir. Bu güdünün dışa yansıyan en açık belirtileri, doymamış meraklarından ötürü ve geldikleri dünyayı tez elden öğrenmek için her şeye dokunan ve olmadık sorular soran çocuklarda görülür. Sorgulayan insanın öğrenme isteği gittikçe artar. Öğrenen insan ne kadar az bildiğini anlar. Bilgi yoksulluğundan kurtulmak isteyen kişinin merakı ve araştırma enerjisi, işte o zaman giderek artar. Bu istek ve gayret dev bir dalgaya dönüşünce, artık önünde en derin sırlar bile duramaz. Bugün yaşamımızı kolaylaştıran çok sayıda bilimsel ve teknolojik buluşu ve ulaştığımız kültürel ve etik düzeyi de bu tür merakla beslenen sorulara borçluyuz. Bu kitap da benzer bir süreçten sonra oluştu. Genetik mühendislik hakkındaki bir makale okurken, “Acaba bir ‘insan mühendisi’ olsaydım, ne tür bir bilgi birikimine sahip olmam gerekirdi?” diye kafamda ansızın oluşan bir soru sayesinde coşan merakım, zihnimde zincirleme bir reaksiyonla yüzlerce yeni soru doğurdu. Yanıtları ararken yepyeni araştırmalara sürüklendim ve edindiğim doneler belleğimdeki verilerle harmanlanınca, ortaya bu kitabı dolduracak kadar donanım çıktı. Umarım, son sayfaya ulaştığınızda sizin de zihninizde birkaç kıvılcım çakmış olur, merakınız kabarır ve farklı bilgilere veya yeni araştırmalara yönelme isteğiniz artar. Böylece düşüncelerinize, yaşamınıza veya yapıtlarınıza olağandışı bir boyut ekleme şansınız olur. Kitaptaki savlara, fikirlere ve muhakeme tarzına katılmayabilirsiniz. Fakat zaten önemli olan da kendi düşünce ve inançlarımızı karşıt görüşlerle kıyaslamak ve yeni bakış açıları ile tanışmak değil midir? Buradaki fikirleri çürütebildiğiniz oranda kişisel düşüncelerinizi sınamış ve onlara olan güveninizi pekiştirmiş olacaksınız. Kurgusu, bir “sanal insan mühendisi” ile yapılan röportaj şeklinde tasarlanan bu kitaptaki kuramların ve mantık zincirinin ancak en zayıf halkası kadar kuvvetli

olduğunun bilincindeyim. Bu zinciri kırma zevkini defalarca yaşamanızı diliyorum. Hoşça okuyun... Mehmet SAĞLAM İzmir – 2005

İLK SORU

- Efendim, detaylara geçmeden önce, bir insan mühendisi olarak, “insan nasıl bir canlıdır?” sorusuna genel bir yanıt verir misiniz?

İNSAN NEDİR, KİMDİR?
- Öncelikle şunu belirtmek isterim: Milyonlarca yıllık evrim sürecine, 50 bin yıldır ürettiğimiz bilgi ve kültür dağarcığımıza ve ulaştığımız bilimsel düzeye rağmen, insan hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında belki de hiç kalır. Çünkü insan: Sürekli değişen, gelişen, derinleşen ve derinlere indikçe kendi içsel hazinelerini ve evrenin sırlarını gün ışığına çıkarıp somutlaştıran, merakı sonsuz bir varlıktır. Çünkü o: Makroevren’de bir toz zerreciği kadar önemi ve yeri olmayan küçük bir uzaylı olmasına karşın, kendi Mikroevren’inde ve genetik şifrelerinde tüm kâinatın hammaddesini ve belki de 15 milyar yıllık tarihini taşıyan “üstün” bir canlıdır. Çünkü o: El, emek ve dil becerileri ve henüz adını bile koyamamış olduğu “gizli” yetenekleri sayesinde bugünkü uygarlık, bilim ve teknolojiye sahip olmayı becerebilmiş maharetli bir yaratıktır. Çünkü o: Hem kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmuş maddî bir yaratık, hem de görünmeyen enerji biçimleri ile iç içe ortak yaşam süren sosyobiyolojik bir canlıdır. Çünkü o: Özgürlük, estetik ve sanat gibi rafine değerleri edinebilmiş eşsiz bir varlıktır. Çünkü o: Akıl gözü sayesinde rasyonelliği, “kalp gözü” sayesinde duygusallığı ve “ruh gözü” sayesinde ruhsallığı yaşayan bilge bir mahluktur. Çünkü o: “Yazgısını belirleyen” genetik şifrelerini dahi değiştirebilen üstün zekâya ve evrenin her köşesinde gezinebilen geniş hayal gücüne sahip sınır tanımaz bir seyyah ve “kaderine meydan okuyabilen” paradoksvari bir bedendir. Çünkü o: Yüksek idealler besleyen, hayal edilmemiş hayaller kurabilen ve imgelediği soyutları üretken bilinci sayesinde bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen doğadaki en yaratıcı ustadır. Çünkü o: Yüzyıllardır “Ben neyim? Kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularını soran ve bu sorulara her çağda bulduğu farklı yanıtlar sayesinde bir kuantum parçacığı gibi sürekli başkalaşan bir değişkendir. Çünkü o: Hem öldürebilen, hem ölesiye sevebilen; aşk ve nefreti, kin ve sevgiyi

Yani bakış açımız hatalı. o insanların yaşayan bir bedenleri olmasına rağmen kapalı bilinçleri yüzünden onlarla iletişim kuramamanın sıkıntılarını yaşadım. duygusal ve ruhsal olan insanı tüm derinlikleriyle tanıyabilmek. önceki çağlardan çok daha heyecan verici ve çok daha somut bir özellik taşıyor. Bilinç konusu sizin gibi düşünen insanların tümünü hayrete düşüren bir olgu. gözümün önünde bayılan birkaç dostum oldu.. Bayılan bir insan bilgilerini mi kaybeder. Bilincin kapalı olması ne anlama geliyor? Daha önemlisi. fizyolojik olduğu kadar toplumsal... Bunlar da zamanla değişecek ve gelecek kuşakları daha farklı buluşlar heyecanlandıracaktır. akıl. kemikten. bilinç nedir? KOLEKTİF BİLİNÇ -“Consciousness” kelimesi İngilizcede farkındalık anlamına gelir. Yüzyıllardır yapılan bilimsel çalışmaların ve üretilen felsefelerin hiçbiri “Bilinç nedir. nereye bakacağımızı bilememekteyiz. . Ayrıca.. kandan ve sudan oluşan insan vücudunun olağanüstü işler becerebilen bir farkındalığa sahip olması sorunu insanoğlunun karşılaştığı en zor problemlerden birisidir. bilinç hakkında yapılan felsefî ve bilimsel çalışmalardan çıkan elastiki sonuçlar ise bizleri daha büyük bir açmaza sürüklemektedir. Çoğu kez. Bu probleme ek olarak. . İnsanoğlunun 21’inci yüzyılda kendi hakkında bulduğu kanıtların içeriği. hakkında konuştuğumuz. açık bir bilinçle ilerlememiz koşuluyla. Bilinç: Bir petek gibi binlerce minik gözün birleşmesiyle ortaya çıkan. ölümsüz aşka dönüştürmeyi başarabilen bir simyacıdır. hissettiğimiz ve deneyimlediğimiz soyut ve maddeötesi gerçekleri de gözardı etmeden. bu bulanık suyu biraz berraklaştırmaya çalışayım. Daha sonraları düşündüğümde. biraz . Kitlelere ulaşan her yeni fikir veya deney sonucu. görme duyusuna benzeyen bir “Kolektif Farkındalık” hâlidir. yazdığımız. Salt insan anatomisi ve psikolojisi ile uğraşan tıp bilimi bile sayıları yüze yaklaşan kollara ayrılmışken. Ama elde henüz kanıt yok diye. fakat bu kelime Türkçeye “bilmek” mastarından türetilen “bilinç” şeklinde çevrildiği için içeriği yanlış anlaşılmıştır. Onu anladığınızı sandığınız anda yolun başına geri döndüğünüzü deneyimler ve bu evrimcil varlığı yeniden anlamaya koyulursunuz.Sizden apaçık yanıtlar almadan buradan gitmeye niyetim yok efendim. kendi hakkında ancak ya genel bir kanıya sahip olabilir veya bir-iki dalda derin bilgiye ulaşabilir. Efendim.birlikte yaşayabilen ve belki de yaradılışının nedeni olan sevgiyi daha da yücelterek. Önemli olan bunu farkındalık anlamında kullanmaktır. zihinlerde yepyeni pencereler açtığı için hangi pencereden. mantık veya uyanık olmak anlamaları yüklenerek de kullanılmaktadır. Bence.Teşekkür ederim. Çünkü sadece etten. en büyük yanlışlığı tek bir “hayalet” aramakla yapıyoruz. çizdiğimiz. nerededir ve nasıl oluşmaktadır?” sorusuna kesin ve kalıcı bir yanıt getirememiştir.. Bunları deneyimlerken. Bir “insan mühendisi”nin bile kendi doğasını tahsil etmesine ömrü ve kapasitesi yetmez. Oysa “consciousness” farkına varmak kökünden türetilmeli ve farkındalık olarak tercüme edilmeliydi.. bilincin tanımı ile başlayarak. İzin verirseniz. beni çok düşündüren bir gözlemim ve bunun yarattığı bir sıkıntım var: Komaya girmiş veya bitkisel hayat yaşayan bazı insanlar gördüm. farkındalık hâlini mi? Ne yazık ki bilinç sözcüğü artık dilimize iyice yerleşmiş olduğu için yapacak fazlaca bir şey yoktur. O. dâhilerin bile yeteneklerine çok gelir. bizi biz yapan şeyin bilinç olduğu sonucuna ulaştım.

Fakat arabaya sahip olurken hem bir seçme hakkımız olmamıştır. onun bakım ve temizliğini yapıyor. hızı ve parçalarının kalitesi.. Kaldı ki arabasının parçalarını (organları) ve çalışma sistemini öğrenebilmesi bile bir ömür boyu sürebiliyor. insan yavrularının da doğuştan gelen içgüdüsel bazı yetenekleri vardır: Ağlayabilmek. pencereden görünen şu doğum hastanesine gidelim. beyindeki sinir hücrelerinin işlevleri sonucunda kendilerini gösterir ve bebeğin yaşaması için gerekli fizyolojik faaliyetleri kontrol ederler. Arabanın rengi. Beynin yüzde 72’si olan alt beyinde olup bitenleri ortaya çıkarmak. çevreyle iletişim kurmamıza ve iş görebilmemize imkân tanıyan ve canlı birer varlık olarak yaşamamızı sağlayan. işitme. beş duyu organı ve diğer yetilerimiz sayesinde. insan olarak hem araba. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç. hem de zaten bir bedel ödememişizdir. koklama. beynini tanımayanların sayısı 5 milyardan fazladır. bilincimizi de arabanın şoförüne benzetirsek. Orada beş duyusu olmayan ve görme. araba (beden) şoförsüz (bilinçsiz) bir işe yaramadığı gibi. Cansız . Buradan anlaşılıyor ki: Acemi şoför (üst bilinç) daha arabasını kullanmayı öğrenmeden önce. Fakat “Serebral Korteks” veya Beyin Kabuğu denen ve beynin üst tabakasını oluşturan o ince bölümün altında kalan kalınca tabakanın tam olarak ne işler becerdiği. yapıtları ve anıları kalıyor. şoför de arabasız var olamıyor. Her insan ya da her canlı temel ve “ham” bir bilinçle dünyaya gelir. şekli. tatma ve dokunma özürlü bir bebek doğmuş olsun. Şoför arabasını nasıl kullanacağını -birkaç temel manevra dışında doğarken bilemiyor ve iyi bir sürücü olması uzun ve zahmetli bir eğitim sürecinden sonra ancak kısmen gerçekleşiyor. bilinci irdelerken onun farkındalık düzeyini belirleyen etkenleri açıklamada çok işe yarayacaktır. Bir başka tanımla Bilinç. Belki de. onu kullanıyor. öğrenmemize.Öyleyse. Doğuştan bize hangi temel ve ham bilinç verilmişse..Olması gerekir. Geriye sadece şoförün eşyaları. iş göremez duruma düştüğünde ise bir mezarlığa törenlerle ve gözyaşları ile gömülüyor. Çünkü o bebek ağlıyor. Bu sözcük. Şimdi söyleyin bana: Bu bebeğin bir farkındalık hâli var mıdır. şoförün (bilincin) hem güven içinde yol almasını. . süt emmesini bilmek ve anne kokusunu tanımayı hemen öğrenmek gibi. Bedenimizi bir arabaya. akıllı bir kolektif enerji türüdür. alt beyni iyi tanımadığımız için bilinci anlamakta güçlük çekiyoruz. gelin sizinle kısa bir sanal yolculuk yaparak. Beyne bu özellikleri kazandıran kaynak hücrelerimizdeki genetik şifrelerdir. hem de arabanın sahibi ve şoförü durumunda olduğumuzu görebiliriz..daha açar mısınız bu tanımı? . iç ve dış dünyamızda görünen ve görünmeyen pek çok şeyin farkına varmamıza olanak veren. hem de varacağı yere kolayca ulaşmasını sağlıyor. Bence. Dünyada böbreklerinin nerede olduğunu bilmeyen 900 milyon insan varmış. Bilinci üç ayrı kategoride değerlendirmeyi yeğliyorum: Biyolojik Bilinç. Görüldüğü gibi.. henüz tıp ve diğer bilim dallarınca bile tam anlamıyla bilinemiyor.. onu geliştiriyor ve onun sayesinde varmak istediğimiz hedeflere doğru ilerliyoruz. yok mudur? . ona yardımcı olan bir usta şoför (alt bilinç) var. Yüz binlerce yıllık evrim sonucu genetik yapıya yerleşmiş bu yetenekler. kendimizi daha yakından tanımak ve evrimsel tarihçemizi öğrenmek adına büyük birer adım olacaktır. süt istiyor ve elini kolunu hareket ettiriyor olacak.Doğru düşündünüz. şoför durduğu yerde kalakalıyor. Burada kullandığım “ham” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim. Bir okyanus kaplumbağasının kuma gömdüğü yumurtalarından çıkan yavrularının vakit geçirmeden denize yönelmesi ve yüzebilmesi kadar bilinçli olmasa bile. Araba arıza verdiğinde..

üç aylık bir bebekten çok fazla bir şey beklenemeyeceği gibi. Fakat bu üç ayrı sembol biraraya geldiğinde ortaya kendiliğinden artı bir değer çıkacaktır: Bir yüz resmi. bir elde mevcut değildir..... ( 1 el + 1 el = 2 el ) şeklinde ifade eder ve bunu doğru kabul ederiz. Ulaşılan olgunluğun.. uzak ve yakın dış çevredir. ARTILARIN SIRRI -İşte. Bu kaynağı kullanamayan bir bilinç.. “Bir elin nesi var. kişiyi evrensel. iki elin sesi var” özdeyişi. bu gizeme en yalın biçimde işaret etmektedir: Bir bütün kendisini oluşturan parçaların toplamından fazladır. yaratıcı ve eşsiz kılması için de Kolektif Bilinç’i tamamlayan üçüncü bir kaynağa gerek vardır. ama sayı iki olunca. yetersiz bir bilince sahip demektir. O nedenle. Türk kültürünün en görkemli müzesi atasözlerimizdir. Bunları isimlendirmişiz. Oysa. Sosyal Bilinç olmadan bebeğin Biyolojik Bilinç’i onu toplumsallaştıramaz ve olgunlaştıramaz.. iki elin toplamı fazladan bir de alkış sesi ortaya çıkarır. Bu sistematik bilgilerin işe yaraması için genlerin canlı ve “bilinçli” olması gerekir. tam anlayamadım.atomlardan yapılmış DNA moleküllerini oluşturan genler. İki eli matematiksel olarak. yani gülümsüyor olmasıdır. Zira. tek gözlü. 64 parça enstrümandan oluşmuş ve diyelim ki Beethoven’in dokuzuncu senfonisini çalan bir orkestranın hiçbir aletinde o senfoni mevcut olmadığı hâlde. insan. bir “artı değer” olarak ortaya çıkar. sosyobiyolojik ve kozmik bir canlıdır. tanıyoruz ve kullanıyoruz. -Özür dilerim ama toplamın artısı ne demek. vücudumuzdaki tüm dokuları ve sistemleri üretme bilgisini taşırlar. Bebeğin Biyolojik Bilinç’ini iş gören ve üretim yapan bir sisteme entegre edecek olan bir başka dış etkene gereksinim vardır. Şu üç sembole dikkat ediniz: 1) Kavis ) 2) Daire 3) İki nokta . . fakat capcanlı. İşte ben buna Biyolojik Bilinç diyorum. Bunun gibi. O da Kozmik Bilinç’tir. O da Sosyal Bilinç’tir. Biyolojik Bilinç tek başına fazlaca bir işe yaramaz. Yıldız tozlarından yapılmış. Yani kişilik oluşumundaki en etkin faktör toplumdur. belki de anlayamadığımız tüm fenomenlerin sırrı bu artı sözcüğünde saklıdır. Bakınız. aynı zamanda o insanın duygusal hâli. Sosyal Bilinç ve Kozmik Bilinç toplamının artısıdır... Fakat tüm beceri ve yeteneklerine rağmen. Buradaki artı değer. Bunları formülize ederek şöylece özetlemek istiyorum: Kolektif Bilinç denilen olgu: Biyolojik Bilinç. 64 parça alet ruhumuzu okşayan bir müzik parçasını bir artı değer olarak ortaya çıkarır. ruh sahibi ve düşünebilen bir varlık. sadece bir insan kafası değil. bu denklem ( 1 + 1 = 2+ ) şeklinde olmalıdır. Bu ses.

isterseniz 3 gruba ayırdığınız Kolektif Bilinç’in önce biyolojik kısmını irdeleyelim. ancak 200 kilometre çapında bir kara parçasına dönüştüğü zaman mümkün olmaktadır. . kütle hâlindeki atomları birbirine bağlayan güç. . demir. embriyon döneminden ölüme kadar sürekli atan bir kalbe. bulut.Elektromanyetik Güç (Electromagnetism). atomların birleşmesiyle ortaya çıkan maddelerdir. Peki bunlar da atomdan yapılmış. her doku. Yani.parçacıkları ve atomları birbirine bağlayarak. taş. Gen dediğiniz şey. böyle bir artı değer olduğu inancındayım. atom çekirdeğindeki kuarkları birlikte tutan güç. cam. ânîden bir fazlalık olarak yerçekimine sahip oluyorlar. Demek ki çoklukta eşitlik bozuluyor. elektronları atomlara ve atomları atomlara bağlayan güç. ama neden cansızlar? Yaşayan tüm canlılar da atomlardan oluşmuş. Şöyle bir örnek verelim: İstanbul’un üstünden uçakla geçerken dışarı bir elma atsanız. cansız atomlardan oluşmuş DNA molekülünün bir parçasıdır. Buradan çıkarılacak önemli dersler ve yorumlar vardır. uzaya çıkarır ve bir uzay aracından üstüne bir elma bırakırsanız. Bunlardan yerçekiminin nasıl oluştuğunu bilim henüz çözmüş değil. Fakat İstanbul’u tüm ilçeleri ile birlikte oyup. Evrenin ve maddenin var olmasını sağlayan dört çeşit güç vardır: . Biyolojik Bilinç’i biraz daha açar mısınız? BİYOLOJİK BİLİNÇ . Böylesine karmaşık ve 100 milyar hücreden oluşan bir beyne. hayat yaratma gibi bir yetenekleri olsaydı. iki elin sesi gibi bir artı değerdir. Şekil: 1 Eğer atomların can verme. . kumaş vs. elma yere düşer. trilyonlarca hücreden yapılmış ama sadece maddeden ibaret olan bir vücuda ve bunlara can veren bir ruha sahip olan insanın artı değeri ise. O hâlde: Marmara Bölgesini uzaya çıkarırsanız. . tüm evren canlılarla dolup taşardı. içinde yaşadığımız evrenin ve bizim var olmamızı sağlarlar.Bedenimizi oluşturan her organ. Bu sebepten dolayı uzaydaki tüm büyük kütleler küre şeklindedir ve dönerler. küresel bir şekil almaya başlar. nasıl oluştuğu henüz bilinmeyen ve bilimin en büyük bulmacalarından biri olan bilincin. Bu da artı bir değerdir. boya. Marmara bölgesi uzayda öylece durmaz. Buna ilave olarak.Efendim. Bu fazlalık. biraraya gelen atom ve moleküller.Zayıf Güç (Weak Force). hava. İşte ben.Yerçekimi Gücü (Gravity). Fiziğe göre. Çünkü her şey atomdan oluşmuştur: Dağ. Peki onlar neden canlı? Farkı . her hücre ve her sistem hücre çekirdeğindeki kromozomlara hapsolmuş genetik şifrelerin eseridir. atom çekirdeğini birlikte tutan ve radyoaktiviteyi sağlayan güç. Bu güçler -bir kuvvetli yapıştırıcı gibi. kritik kütle denen büyüklüğe ulaşınca. fırça. bir kütlenin yerçekimine kavuşması. Çünkü uzayda yerçekimi yoktur ve İstanbul kentini üstünde tutan kara parçası. yerçekimine yine sahip olur ve elmayı kendine çeker.Bir başka önemli örnek daha vermek isterim. Molekül dediğiniz şey. yerçekimi kazanacak kadar yeterli kütleye sahip değildir. Küreselleştikten sonra da kendi ekseni etrafında dönmeye başlar. su. elma havada asılı kalır İstanbul’a düşmez.Kuvvetli Güç (Strong Force). ama bu gücün artı bir değer olduğunu biliyoruz. bilinç denen Kolektif Farkındalık’tır.

Çünkü bulundukları yeri kestirmek istediğimiz saniye içinde bile milyarlarca yerde bulunmuş olurlar! O nedenle atomun içine elektron hızından daha düşük bir hızla hareket eden hiçbir şey giremez.Mikroevren derken neyi kastediyorsunuz? . Bir bilye şeklindeki atomun % 99.999’u boşluktur: Bu boşluğun ortasında duran bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında hızla döndüğü için bulutumsu ve titrek bir küre oluşturan elektronlardan oluşmuştur.atomun yapısından biraz detaylı söz etmek istiyorum. Hızları saniyede binlerce kilometredir. Şöyle bir berzetme yapalım: İstanbul’daki Sultanahmet Camiî’nin o muazzam kubbesini düşünelim. Bu toz zerreciklerinin aradaki onca boşluğa rağmen çekirdeğin etrafında büyük bir hızla ve her yöne doğru ‘delice’ döndüğünü düşünelim. Elektronlar negatif(-) yüke sahiptirler ve sıfıra yakın bir kütleleri vardır. Bu durumda.O zaman pek çok okuyucunuzu.tuz zerresine oranla bir toz zerresi kadar bile olamazlar.. Bunun tam ortasına havada durabilen bir tuz tanesi koyalım. Elde ettiğimiz bu kocaman küre atomu temsil etsin.Efendim oraya girmeyelim isterseniz. nötron ve elektrondur.. Okuyucuların atomla ilgileneceğini sanmıyorum. Bunların özü ise somutlaşmamış. . Bu bir yarımküredir. Şekil: 2 Atom o kadar küçüktür ki. Elektronlar -çekirdekten 2 bin kat daha hafif oldukları için. Enerjinin ne kadar üstün bir bilince sahip olduğunu -Mikroevren dediğimhücrelerimizi ve genlerimizi incelerken görebiliyorum.Teşekkür ederim.Atomun yapısını zihnimize oturtmadan bu mikroskop ötesi evrenin ne olduğunu ve o esrarengiz yapısını anlamamız mümkün olamaz.Peki. lütfen devam ediniz. her yerde “hazır ve nazır” görünürler. .. bilgilenmek isteyen sizdiniz.. saf enerjidir. İşte kubbenin içindeki boşluğa oranla. çekirdeğin etrafını bir koza gibi örecekler ve bir vantilatör pervanesinin dönerken oluşturduğu o bulutumsu görüntüyü sergileyecek lerdir. .anlamak için -izin verirseniz. Bu sohbetimiz kitap hâline getirilecek. Unutunuz. Proton ve nötron olarak bilinen parçacıkların özü kuarklar ve gluonlardır. Atom denilen şeyin özü proton. atomun çekirdeği ancak bu büyüklükte olur. evrenin ve kendi yapılarının temelini oluşturan atomların somut bir resmini zihinlerine oturtmalarından mahrum edeceksiniz demektir. Ben buna Akıllı Enerji diyorum. en küçük atom olan hidrojenin bir tek elektronu vardır ve çekirdek etrafında bir saniyede milyarca devir yapabilir. Her bir devri değişik bir yörünge çizerek yaptıkları için de. İşte maddenin cevheri bu iş-yapan enerjidir. . . 100 milyon tanesi bir araya geldiğinde bir toplu iğnenin başı kadar olur. kendi bilincini daha iyi anlar ve onu daha detaylı analiz etme becerisini geliştirir. Örneğin. Bu yarıkürenin bir eşini daha ters çevirerek altına yerleştirelim. . Atomun yapısını iyi anlayan kişi. çok hızlı dönen bir pervanenin içine bir çubuk sokulamayacağı gibi.

Bu yüzden negatif (-) yüklü elektronları kendine doğru çeker. Çünkü her atom en dış yörüngesindeki elektron sayısını sekize tamamlamak ister. Bu sayede. Proton pozitif yüklüdür. hidrojen. bu elektron paylaşımı sayesinde meydana çıkan moleküller ve bunlardan oluşan proteinlerden ibarettir denir. dışında başka yörüngeler oluşur. bunlar yan yana geldiklerinde ayrı durmaya dayanamazlar ve birleşerek tuz molekülünü yaparlar. 6 protonu ve 6 nötronu mevcuttur. Bir yörünge (orbital) yeterince elektronla dolunca.Biraz da molekülden bahseder misiniz? . Kuarklar üç çifttir ve üç teki protonu. Kuarklar var. Çekirdeğinde 83 adetten fazla proton bulunduran atomlar kararsızdırlar. Ve tüm insanların. Fakat. ama tamamen çekemez. normal hâlde yanarken çıkardığı enerjiden 3 milyon kat daha fazladır. Canlıların temel hammaddelerinden olan karbonun 6 elektronu. Oksijenin atomu başka. Doğadaki elementlerin birbirinden farklı olmasının nedeni de atomların farklı olmasındandır. Dolayısıyla evrende somut olarak gözlenen canlı ve cansız her şey enerjinin “donmuş” biçimidir ve kuarklardan oluşmuştur. nötron ve proton. evrendeki soyut ve maddeleşmemiş enerji miktarının ancak yüzde 10’u kadardır. . Saf enerjiden oluşan kuarklar birbirlerine çok güçlü bir enerji bağıyla sımsıkı sarılmışlardır. bitkilerin ve mikro organizmaların maddî vücutları. hayat kazanamaz ve hiçbir gen iş göremez. Tek hücreli ilk canlının tuzlu suda ortaya çıktığı savunulur ve canlı hücrelerin oluşması için su ve tuz ile birlikte dış yörüngeleri ”elektron açlığı” çeken karbon. Bu moleküllerin milyonlarcası da birleşerek. Çok ağırlaştıkları için parçalanabilirler. benim Biyolojik Bilinç dediğim akıllı enerjidir. üç teki de nötronu oluştururlar. molekülü ortaya çıkarırlar.. hayvanların. diğer elementlerin dış yörüngelerindeki elektronları koparıp almak veya paylaşmak ihtiyacı ‘hisseder’. Bir okyanusta kaç bardak su varsa.Peki atomun hemen hemen tüm ağırlığını oluşturan çekirdek neden bu kadar ağırdır? Nötron ve protonların içinde başka şeyler mi var? .Molekül atomların ilginç bir “alışkanlığı” sayesinde oluşur: Atom çekirdeğinin etrafında yörüngeler çizerek dolaşan elektronların tümü aynı yörüngede bulunmazlar. kükürt ve fosfat atomlarına gereksinim vardır denir.Atom çekirdeği pozitif (+) yüklüdür. kullandığımız su hâline gelirler. Bu parçacıkların bulunuşuyla atomun yapısı çok daha iyi anlaşılmıştır. Ana hatlarıyla atomun tasarımı budur ama her atom birbirine benzemez. gümüşün başka. Radyoaktif ve en ağır madde olan uranyumun atom ağırlığı ise 238’i bulur. uranyumun daha başkadır. bu düşüncelerde gözden kaçan şey. Atomun içinde büyük miktarda enerji depoludur. Bir başka örnek de tuzdur: Sodyum atomunun dış yörüngesinde bir elektron. Fakat bilimsel tahminlere göre. Çekirdek bu yüzden pozitif yük taşır. nitrojen. Bu nedenle karbonun atom ağırlığı (çekirdek ağırlığı) 12 kabul edilir. yüksek ısı ile yanan taş kömürünün atom enerjisi. Bu istek yüzünden. Çekirdeği oluşturan iki tür parçacık (partikül) vardır. ama somutlaşarak maddeye dönüşme özelliğine sahiptir. en az iki elementin farklı atomları birleşerek. . oksijen. Bu da radyoaktivite dediğimiz radyasyona neden olur. Bu.Evet. Çünkü elektronlar yüksek hızlarından dolayı güçlü bir merkezkaç kuvveti oluştururlar ve bu çekim gücüne karşı koyarlar. Yani evrenin . bir bardak suda o kadar molekül olduğu söylenebilir. milyarlarca yıldız kümesini meydana getiren onca somut enerji. Nötron yüksüzdür. klorunkinde yedi elektron olduğu için. Bu enerji olmadan hiçbir molekül canlanamaz. evrendeki en güçlü çekim kuvvetidir.. Enerji gözle görülmez ve soyut hâldedir. Örneğin en basit element olan ve oksijenle birleşerek içtiğimiz suyu oluşturan hidrojen atomunun sadece bir elektronu ve bir protonu vardır. Sözgelimi iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşir ve su molekülünü oluştururlar. Öyle ki.

tezahürlerini bilemediğimiz enerjide aramak gerekir. . hayatın o anda başladığını kabullenmekten başka seçeneği kalmaz. çünkü insanoğlu hayal ettiği her şeyi bir gün mutlaka somuta dönüştürebilen yaratıcı bir farkındalığa sahiptir. pek çok soyut kavramın.O gelişmeleri sizin ağzınızdan dinlemek isterdim. Fakat bu salgılar spermaya zamk gibi gelen. ona doğru hızla yüzmeye başlarlar.. Ama bu süre boyunca. yoksa doğum anında mı? HAYAT NE ZAMAN BAŞLAR .Peki.000 km/saniye) daha hızlı hareket edemez” dedi. çünkü rahim duvarındaki salgılar minik spermler için bir deniz gibidir. Bu yaratıcı bilinci de hücrelerimizdeki genlerin yaptığı o inanılması güç ve maharetli işlerde açıkça görebiliyorum. 100 milyon tanesi ancak bir tatlı kaşığını dolduracak kadar küçük olan spermlerden güçsüz olanlarının hepsi hayatlarını yolda kaybederler.. bu mutlaka gerçekleşecek demektir. Her kız çocuğu. 1905 yılından beri bilim adamları bu kuram çerçevesinde düşünüyor ve araştırmalar yapıyorlar. 200 yıl sonrasının dünyasını ve bilinç düzeyini hayal ettiğimde.. O nedenle ben. Ergenlik çağına gelen kızların yumurtalıkları her ay (25-40 gün) bir veya birkaç yumurtayı dölyatağına bırakmaya başlar. İşte ben asıl buna Doğal . rahim iç duvarına tırmanarak. belki de 100 yıl sonra bu kural da değişecek ve yeni hız limitleri ve dalga boyları keşfedilecek mutlaka. Bu yumurtalar rahime girecek spermleri 4-5 gün bekledikten sonra ölürler. . Ama belki yarın. Mersin’den Kıbrıs’a zamk dolu bir denizde yüzerek gitmek kadar zor bir uğraştır. Döllenmiş yumurtaya ulaşıncaya kadar ana rahminde gelişen olayları detayları ile öğrenen bir insanın. . yumurtalıklarında bekleyen bir-iki milyon yumurta ile dünyaya gelir. ruhun ve hayat denen canlılık sebebinin temelini bu yüzde 90’lık. tüm maddeötesi ve ruhsal fenomenleri enerji temeline indirgeyerek irdelemeyi. Bu durum adetten kesilinceye kadar yaklaşık 400 kez devam eder. sizi bu inanca götüren etken nedir? . somut bir yöntem olduğu için herkese öneriyorum.Bu konuyu merak edip araştırmış insanların birçoğu. .. fakat evrendeki Kozmolojik Sabit’in tamamlanması için bir “boşluk enerjisi” olması gerektiği hesap edilebilmektedir. Bunun tam olarak ne tür bir enerji olduğu ve nerede bulunduğu henüz anlaşılmış değildir. hayatın döllenme ile başladığına inanırlar. Ve ben bunu hayal edebiliyorsam. kalın sıvılardır.Memnuniyetle. Einstein yıllar önce bir kural koydu ve “hiçbir şey ışık hızından (300. Bu zemin enerji olmalıdır. ruhun embriyona girişi ile mi. spermleri haberdar etmek için “ben buradayım” dercesine rahime birtakım salgılar gönderirler. O nedenle. bunların çok ötesinde gelişmeler yaşanacağını görebiliyorum.Döllenme sürecinin o gizemli mekaniğini bilen herkes bu kanaate kolayca varır.yüzde 90’ı Karanlık Madde (Dark Matter) denilen bir enerji türünden oluşmuştur. işte o zaman dünyanın en anlamlı ve en büyüleyici yarışı başlar: Yumurtanın varlığından haberdar olan spermler.Bu bilinci daha yakından tanımak için genlerin yaptıkları o olağanüstü işlerden söz eder misiniz? Örneğin hayat ne zaman başlıyor: Döllenmenin başladığı anda mı. Yüzme diyorum. Çünkü bunca bilinmeyene doğru yol alırken ayağımızı basabileceğimiz bir zemin olması lazımdır. Bence. Eğer rahimde sperm varsa. Bir benzetme yapalım: Rahimdeki kalın sıvıların içinde yüzmek. ana rahminde kalbin atmaya başlaması ile mi. Benim de inancım budur.

. Çünkü onun da yaşaması için spermanın baş kısmındaki diğer 23 Y-kromozomu ile birleşmesi gerekir. 80 milyonda bir ihtimalle.. Çünkü. bu konuya ilginiz büyük. onu sezgilerin. bir sonuca ulaşmak için kurduğunuz mantık zincirinde bir halka olması kolaydır.. yumurtanın etrafında “dört dönen”. glikoz ve protein ihtiyaçları artar. Fakat kalp atışı döllenme kadar zor ve .Haklısınız. Kaybetmenin cezası ölüm olan bu maratonun finali şöyle gerçekleşir: Dışarıdaki “yalvarışları” ve “kapı çalmaları” hisseden yumurta çekirdeğindeki genler hemen bazı enzimler ürettirirler. Böylece..Sizi bu kanıya ulaştıran başka nedenler de vardır mutlaka. duyguların ve hatta düşüncenin oluştuğu bir merkez durumuna getirmiştir.. itiraf etmeliyim ki ben de üçüncü haftayı hayatın başlangıcı olarak kabul ediyordum.. zarı yırtmak için bir kılıçbalığı gibi birbiri ardından sortiler yapan ve “lütfen beni içeri al” dercesine adeta yalvaran on binlerce spermden sadece bir tanesi amacına ulaşır. Salgıladıkları bir kimyasal sayesinde rahim kaslarını uyarır ve açılıp kasılmalarını sağlarlar ve bu hareket sayesinde ilerlemelerini kolaylaştırırlar. bu kez yine zamk gibi kalın sitoplazma içinde son bir depar atmak zorunda kalır. hem spermayı. Hücreler çoğaldıkça.Seleksiyon derim: Güçsüz spermleri ayıklama sınavı. Amaçları ölmeden önce belki de 80-90 yıl sürecek yeni bir hayata kavuşmaktır. Fakat cinsiyet hücreleri olan yumurta ve spermde sadece 23 tek hâlinde bulunurlar. Ve aceleleri vardır çünkü ömürleri sadece 2 veya 3 gündür.. en romantik ve en anlamlı eylem başlar: Yumurta çekirdeği spermaya doğru bir koşu başlatır ve iki “sevgili” hücrenin tam ortasında -eski Türk ve Amerikan filmlerinde olduğu gibi. Çünkü tarihten beri kalbe gösterilen teveccüh. Bu “evlilik” bir insan ömrü boyunca süren ve belki de en mutlu ve en üretken bir birlikteliği başlatır. Fakat spermlerin bir yeteneği daha vardır: Denizde gidiş yönüne doğru dalga yaratmak. hem de yumurta çekirdeğini ölümden kurtarır.Bu açıklamalardan önce... ne zamandır? . Biyolojik varlığımızı oluşturan kromozomlarımız 23 çifttir. Bunlar her hücremizde aynı sayıda ve aynı yapıdadırlar. Açılan “kapıya” en yakın sperm içeriye çivileme bir dalış yapar. Ortalama. Ve sonra misafirin içeri girmesiyle. . en hızlı gelişen organ kalptir ve ondan çıkan damarlardır. yarışı kazanıp.Peki.. yeni bir hayat anlamına gelen 23 çift kromozom formuna girerler. Aynı salgıyı yumurta da salgılar ve spermlere yardımcı olur. Bu enzimler hücre zarını eriterek küçük bir delik açarlar. zor bir konuyu basite indirgeyen birini bulmuşken. Başlangıçta 2 gözlü bir tüp şeklinde olan bu “ilkel” kalbin birdenbire bir nabız hareketi kazanması da son derece gizemli ve akıllara hayret veren bir oluşumdur ama bu atış hareketi yaşamın başlangıcı değil. O nedenle.. o kalp ve nabız atışı durunca ölüm geldiğine göre. “sevgilisi” yumurta çekirdeğine kavuşmak için. . kalp ne zaman atmaya başlar? . Döllenmiş hücre birbiri ardından bölünmeye ve çoğalmaya başlar. Bu maddelerin onlara ulaşması için bir kan dolaşım sistemine gerek vardır. Böylece bir fermuarın iki yarısı gibi dizilmiş X ve Y-kromozomları birleşerek. İşte. Ama o anda belki de mikrokozmostaki en zarif.Yüzünüzdeki ifadeden anlıyorum ki. Hele sizin gibi. başlamış bir yaşamın devamı ve sürekliliği içindir. Dışarıda kalan spermlerin kaderi artık bellidir: Ölüm. Şampiyon sperm. Ayrıca. açılan delik kapatılır. O nedenle. oksijen. yumurtaya ulaşabilen güçlü ve sağlıklı spermler onu delmek ve çekirdeğindeki diğer 23 tek X-kromozomu ile birleşmek isterler... . döllenmeden 21-25 gün sonra atmaya başlar. . Hayatın başlangıcı bu an değilse.Teşekkür ederim..sarmaş dolaş birleşirler. Kalp. yaşam enerjisinin orada vücuda girdiğini düşünüyordum. Aynı amaç 4-5 günlük ömre ve spermalardan 85 bin kez daha büyük cüsseye sahip olan yumurta için de yaşamsal önem taşır.

önemli bir fonksiyon değildir. Şöyle ki: Konuşmamın başlangıcında sözünü ettiğim artıların sırrı kuramına geri döndüğümüzde, çok sayıda hücrenin bir araya gelmesiyle oluşan artı değer; bu nabız atışı olmaktadır. Bu durum diğer bütün organlar için de geçerlidir. Belli bir hücre sayısına ulaşan böbreklerin ânîden ayrıştırma ve süzme işine başlaması ya da çocuk doğar doğmaz akciğerlerin ilk nefesini alması da kalp atışı kadar mucizevi bir artı değerdir. Ve ayrıca bazı genlerin zamanı gelince açılması, yani biyolojik saatin tam vaktinde alarm zilini çalması da doğaüstü bir bilincin eseridir. Bakınız, kanda mikrogramlarla ölçülen bazı büyüme hormonları vardır. Bunlar çok salgılanırsa kişinin cüssesi büyük; az salgılanırsa küçük olur. Büyüme 26-27 yaşına kadar gittikçe azalarak devam eder. Büyümenin o yaşta durması da. bu zamanölçer akıllı bilincin bir eseri olmak zorundadır. - Efendim, aklıma bu noktada gelen bir soruyu sormadan bu konuyu

kapatmak istemiyorum: Ana rahmindeki süreçte oluşan beyin, çocuk doğmadan önce düşünmeye başlıyor mu? Düşüncenin kendisi de artı bir değer olabilir mi?
DOĞUMDAN ÖNCE ÖĞRENEN BEYİN - Birlikte düşünelim... Döllenmiş yumurtanın ilk 14 günlük hâline zigot, sonraki 42 günlük şekline de embriyon denir. 56 günlük embriyon, bakla büyüklüğünde minyatür bir insanı andırır. Bu devreden sonraki minik insana da fetus adı verilir. Fetus 3 santimetre uzunluktan 50 santimetreye 7 ay içinde ulaşır ve 9 ayda 1400 kat büyüyüp, 3 kiloyu geçmiş olarak doğar. 38-39 hafta süren bir değişim ve gelişim sürecinden sonra, üst beyni (korteks) boş, alt beyni yarı dolu bir canlı olarak ilk nefesini alıp, anne kokusu ile tanışır. Yapılan son araştırmalar, bebeğin ana rahmindeyken de bazı duyularını kullandığını göstermiştir. Bu sayede bebeğin beynine dış dünya ile ilgili bazı bilgiler kaydolur. Örneğin, nasıl ki annesinin kalp atışlarını duya duya bir ritim hissine sahip oluyorsa; dışarıdaki sesli müzik parçalarını dinlediği zaman da notaların farklı tonları olduğunu ayırt edebilme becerisine kavuşur. Fakat merak ettiğiniz o düşünce sürecine girmesi henüz gerçekleşmemiştir. Ama ana rahminde öğrendiği “bilgileri” doğduktan sonra gelişen düşünce sisteminde kullanacaktır. Çocuk düşünme yeteneği ile doğar. Bu yetenek Biyolojik Bilinç’in en önemli ögesidir. Ve canlı hücrelerdeki o yaşam bilinci sayesinde çalışıp iş gören DNA moleküllerinde bile mevcuttur. Fakat düşünme yetisi buğday tanesinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği evrelerde olduğu gibi, doğduktan sonra gelişmek için çok şeye gereksinim duyar, çünkü henüz hamdır. Bunların başında, 5 duyu aracılığı ile dış dünya hakkında alınan bilgiler, bu bilgilerin kavram olarak isimlerinin öğrenilmesi ve bunların anadili vasıtasıyla anlatılır hâle getirilmesi vardır. Yani, olgunlaşmamış olarak doğan düşünce yetisi bir anadil olmadan gelişme olanağı bulamaz. İşte, insan beyni için en önemli şeylerden biri olan dil öğrenme ve konuşma işi de büyük çapta korteksin marifetidir. Ben buna üst beyin diyorum. Genlerimizin dış dünyadan topladığı yararlı bilgileri kromozomlara kodlayarak yerleştirmesi çok yavaş işleyen bir sistemle gerçekleşiyor: çünkü bu bilgilerin, bireyin üremesi ve yaşaması için gerçekten işe yarayıp yaramadığını yüzlerce kez test ettikten sonra karara bağlıyor ve sınavı geçenleri bünyesine alıyor. Oysa, insanın değişen iç ve dış koşullara anında yanıt vermesi gerekiyor bazen. Verilecek anî bir karar kişinin yaşamını kurtarabiliyor. Geç kalındığında bunun bedeli ölüm olabiliyor. Öyle görünüyor ki: Doğa, bu bilgi alma ve kullanma işini daha hızlı sağlamak ve

saniyelik refleksler gösterebilmek için, genlerden daha pratik olan bir cihaz icat etmiş: Beyin... Böylece genler ve beyin kapsamlı bir koordinasyon içinde çalışarak, beyni olan canlıları daha etkin ve daha aktif kılmışlar. Örneğin genler, ateşin yakıcı olduğunu haber verecek sinir sistemini yapıyor; beyin de bu sayede ateşten uzak durulmasına karar verip, organları ânîden harekete geçiriyor. İçgüdü ile düşünce arasındaki nüans da burada kendini gösteriyor. İçgüdü: Genlere yerleştirilmiş doğal bilgidir ve davranışlarımızı oluşturuyor veya etkiliyor. Düşünce: Dış çevreden öğrenilen bilgilerin harmanlanması sonucu oluşuyor ve davranışlarımızı değiştirmeye yarıyor. Toplumdaki genel kanı; içgüdünün kötü ve “geri” bir duyum, düşünceninse iyi ve “ileri” bir yetenek olduğudur. Fakat bu yanlış inanç artık değişmek zorundadır. Genetik şifreler birer birer çözüldükçe, içgüdülerin en az düşünce kadar hayati önem taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır. - Efendim, bizi biz yapan organ olan beyni daha iyi tanımak için, üst ve

alt beyin hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
ÜST BEYİN - Memnuniyetle... Herkesin beyni vücudunun yüzde 2’si büyüklüğünde ve iki yumruğu kadardır. Üst kısmı ceviz içi gibi buruşuktur. Beyin Kabuğu da denen bu bölüm, sadece insanlarda vardır ve beynin yüzde 28’i büyüklüğündedir. Açıldığı zaman orta büyüklükte bir mendil kadar olan bu tabaka, insanın bu denli çaplı düşünceler üretmesini sağlayan bölümdür. Korteksi söküp çıkarırsanız, insan ilkel bir canlıya dönüşür: Konuşamaz, düşünemez ve üretemez. 30 milyar kadar sinir hücresinden (nöron) ve milyarlarca Glia hücresinden oluşan korteksin faaliyetlerinin yüzde 90’ı sadece iki organa ayrılmıştır: Eller ve ağız. Öyle ya; ellerimizi bu kadar maharetle kullanamasaydık, bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeye ulaşmamız mümkün olur muydu? Beyin, 17 bin kadar sinir hücresinden yapılmış bir “kablolu devre” sayesinde ellerle ve 10 parmakla sürekli haberleşir, son derece hassas duyumlar alır ve geri gönderdiği sinyallerle parmaklara en hassas işleri yaptırır. Bir keman üstadının gözlerini kapayarak, binlerce notadan oluşmuş bir konçertoyu hatasız çalabilmesi, başka nasıl gerçekleşebilirdi ki? Gözlerimizin bile seçemediği bir şırınga iğnesinin upuzun deliğini açabilmemiz, ancak bu gelişmiş parmak hassasiyeti sayesinde mümkün olmaktadır. Ellerinizi iki yana bağlayıp birkaç saat dolaşırsanız, ne denli yarım adam durumuna düştüğünüzü daha iyi anlarsınız. - Bu durumda, Karl Marx’ın “emek en yüce değerdir” demesi boşuna değilmiş

demek.
- Evet, ama Marx madalyonun bir yüzünü görmüş. Diğer yüzünü de Descartes görmüş ve “bizi insan yapan dilimizdir” diyerek büyük bir gerçeği yakalamış. Ağzımızın iki önemli işlevinden birisi yaşamak için beslenmek, diğeri de konuşmaktır. İnsan dilsel ögeler ve konuşma yeteneği sayesinde düşünebiliyor ve kültür oluşturuyor. Kavramların birer ismi olmasaydı, onları zihinde harmanlamak anlamına gelen düşünce de olmayacaktı ya da en ilkel hâliyle kalacaktı. - O zaman bilinç dediğimiz farkındalık da olmayacaktı belki... - Hayır, olurdu ama hayvanlarınki gibi temel bir farkındalıkdan öteye gidemezdi. Ben esasen ellerin ve dilin, beyin için bu kadar önemli olmasının ana sebebinin alet yapmak veya konuşabilmek değil, bir “üstün bilinç” yaratmak amacından kaynaklandığı inancındayım. Üstün bilincin üstün olmasının bir başka nedeni de geç işleyen evrimsel adaptasyon kurallarına uymaması ve sürekli başkalaşmasıdır. Bu sayede anlık veya günlük evrimler yaşar ve hızlı bir şekilde üst evrim basamaklarına yükselir.

Bu mantık zincirinin sonucu olarak şu çıkarımı yapabiliriz: Beyin Kabuğu, farkındalık düzeyinin yükselmesinde çok büyük rol oynar ve bizi diğer canlılardan ayıran pek çok özelliğe sahip olmamızı sağlar. - Korteksin önemi belli oldu, ama alt beynin önemi daha mı az acaba? ALT BEYİN - Aslında, beyne bir bütün olarak bakmak gerekir; çünkü beyin hücreleri sürekli olarak birbiriyle bağlantılar ve düşünce devreleri kurarlar. Sağ yarımküre, sol yarımküre ile; alt beyin, üst beyinle sürekli iletişim hâlindedir. Beynin yüzde 72’sini alt beyin oluşturur ve 70 milyar kadar hücreden oluşmuştur. Korteksi “iyi” tanımamıza rağmen, alt beyni daha az tanıdığımız bir gerçektir. Fakat vücudumuzdaki organlarla sürekli iletişim hâlinde bulunduğunu ve bir kumanda merkezi görevi gördüğünü biliyoruz. Psikoloji biliminin ortaya çıkışı ile başlayan bilinçaltı, alt benlik, ve süper ego gibi kavramların da bence alt beyinle sıkı bir ilişkisi vardır. Bunun ötesinde; telepati, altıncı his, telekinezi, teleportasyon, sezgi, önsezi, Duyular Dışı İdrak (Extra Sensory Perception) ve hatta inanç gibi olgular bile alt beyinde ortaya çıkıyor olabilir. Bazı ruhsal özelliklere sahip olmamızın kaynağı da bu bölüm olabilir. Daha ileri giderek, içimizdeki Tanrı’yla konuşurken, alt beyinle sohbet ettiğimizi ileri sürmek bile saçma olmayabilir. Hatta belki milyarlarca yıllık evrimin tarihçesini bile bir gün alt beyinden okuyabiliriz. Eğer bu tarihçe genetik şifrelerimize kayıtlıysa... IQ testlerinin terk edildiği ve bunun yerine EQ (duygusal zekâ) testlerinin uygulanmaya başlandığı çağımızda, bu önemli zekâ türünün bile alt beyinin fonksiyonları arasında yer aldığı gitgide büyük kabul görmeye başladı. Bunun ötesinde, ruhsal zekâ ile uğraşan bilim insanları çıktı ortaya. Vücudun yaşaması bakımından alt beyin için olmazsa olmaz diyebiliriz. Bu açıdan bakınca, alt beyin, üst beyinden çok daha önemli işler yapan bölümdür; fakat düşünen insan hakkında konuşuyorsak; üst beyin için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

- Efendim, Descartes insanı bir “sosyal hayvan” olarak görmüş, Freud ise insanı kendi beyninin eseri kabul etmiş ve “Anatominiz kaderinizdir” demiş. Sizce hangisi haklı?
GENETİK HARİTAMIZDAKİ ŞİFRELER - Bu zor görünen sorunun yanıtı çok basit: İkisi de elmanın birer yarısını görmüşler. Yani insan hem içinde yaşadığı toplum kültürünün, hem de genetik şifrelerinin eseridir. Yani insan sosyobiyolojik bir canlıdır. - Önce biyolojik yönü ile başlayalım isterseniz: Biliyorsunuz genetik şifrelerimiz,

1953 yılından beri yapılan çalışmalar sonucunda çözüldü. Bu sonuç bize insan hakkında neler öğretiyor?
- Özür dilerim ama bu konuyu iyi takip etmediğiniz sorduğunuz sorudan anlaşılıyor! Henüz bir şey çözülmüş değil, sadece 23 çift kromozom içine sıkışmış 3035 bin kadar genetik dizilimin haritasını çıkardık, o kadar. Bunların tüm şifrelerini filân çözmüş değiliz. Yani sadece DNA molekülleri üzerindeki genlerin sıralanma ve diziliş biçimlerini belirledik ve ne tür bir “alfabe” kullandıklarını görmüş olduk. Bu bilgi ne işe yarar? Bu, bir insanın kromozom veya DNA yapısını diğer insanların ve canlılarınki ile karşılaştırmaya ve farklılıkları veya benzerlikleri görmeye yarar. Ayrıca, artık kimlik kayıtları belli olan genlerin hangi işleri becerdiklerini yavaş yavaş öğrenmeye yarar. Fakat sorunuzda sözünü ettiğiniz ve şimdiye dek sadece yüzde 5 kadarı çözülmüş olan genetik şifrelerin tümünün deşifre edilmesi için, süper

Her hücrede 2 metre DNA demek. tahminen 30-35 yıl daha çalışmamız gerekmektedir. Hücrenin genellikle ortasında yer alan.Efendim. genlerin gönderdiği protein yapma şifrelerini çözer ve tRNA denen transfer RNA moleküllerinin taşıdığı amino asitleri zincir gibi dizerek. Sperm ve yumurtanın birleşmesinden başlayarak. hücrenin işleyişini sağlayan ve adına “cihaz” diyebileceğimiz bazı yapıtaşları da sitoplazma içinde yüzerler. Retikulum.Burada da önümüze yine astronomik rakamlar çıkıyor. doğuma kadar devam eden süreçte bir tek yumurta hücresini mükemmel bir insan yavrusu hâline getiren bilgi ve “teknoloji”. uzun bir DNA molekülüdür (DeoksiriboNükleikAsit). Yani. Vücudumuzda trilyonlarca hücre var. Ribozom. Mitakondri. gereken proteinleri üretir. derinliklerimizdeki Mikroevrende olup bitenlerin resmini zihnimize daha iyi oturtmak için hücrelerimizin yapısını da kısaca anlatır mısınız? HÜCRELER VE DÜŞÜNEN MOLEKÜLLER . Ayrıca. Hemen hemen her canlı hücrede bulunan DNA’lar hücrenin kendi kopyasını yapma bilgisine de sahiptirler. Örneğin Mitakondri bir soba gibi çalışıp. şeker. milyarlarca kilometre bir uzunluk demektir. Ribozom. değiştiren ve kopyalayan “emirler”i. Hiç durmaksızın hummalı bir faaliyet içinde olan hücre çekirdeği “büyük sırlar”ın gizlendiği kumanda merkezidir. protein. hücreye durmadan emirler gönderirler. askerlere yapması gerekeni emreden kumandanlar gibi. mRNA denen mesajcı moleküller aracılığı ile çekirdek dışına gönderirler. gözümüzün ve saçımızın renginden tutun da beynimizin ve diğer tüm organlarımızın yapısına kadar bütün biyolojik karakterimizi ve hatta kişiliğimizin bazı parçalarını. yine zarla kaplı bir çekirdeği vardır. DNA’lar bir bilgisayarın programları gibi önceden programlanmış. esnek ve yarı geçirgen bir zarla kaplanmıştır. bu 23 çift molekülde saklıdır. ‘düşünen moleküller’dir. Farklı farklı yapılarda olabilen hücrelerin dışı. yenileyen. Şekil: 4 Bir tek hücre çekirdeğindeki tüm DNA moleküllerini açarak yan yana koyacak olursak.açılarak. bu genetik şifreler tayin ederler. Sentrozom gibi isimleri olan bu cihazlar çok önemli görevler yüklenmişlerdir. ince. Siyah bir toplu iğne başına benzeyen çekirdekte. amino asit gibi maddeler bulunur. kromozomu denen yapıları oluşturmuştur. Kromozom dediğimiz şey. fosfat. ısı üretme işini yürütür. dünyanın çevresini milyonlarca defa .bilgisayarlar bir sürpriz yapmazsa. Şekil: 3 . enzim. Bu. Dış zar ile çekirdek arası sitoplazma denilen bir sıvı ile doludur. 2 metreye yakın bir uzunluk elde ederiz. hücreyi yöneten. Golgi Cisimciği. Bunlar bilgi dolu şifrelerdir ve döllenme anından ölünceye kadar sürekli. Bu uzun molekül bükülmüş bir merdiven şeklindedir (çift sarmal/double helix) ve bir makaraya sarılmış iplik gibi üst üste sarılarak. anne ve babadan gelen özellikleri taşıyan 23 çift kromozom bulunur. Yüzde 70’i su olan bu sıvının içinde tuz.

Yanıldınız. Bize DNA’nın ve genetik şifrelerin teknik yapısını daha detaylı anlatır mısınız? DNA’LARIN YAPISI . Hücre çekirdeğindeki DNA’ların toplamına İnsan Genomu denir.dönebilecek veya güneşe 500 defa gidip gelebilecek bir uzunluktur.Efendim. oksijen. Üstelik onca bilgi şifrelenerek yazılmıştır. 3 tane Nükleotid’in birleşmesiyle oluşan ünitelerdir. Oturduğunuz 100 metrekarelik bir dairenin her yerini tavana kadar nohutla doldurursanız. Sitozin (Cytosine) ve Timin. .Sanıyorum 15 günde sayarım. Guanin. . ona bakalım. Biyolojik tüm özelliklerimizi belirleyen ve canlı kalmamızı sağlayan DNA’nın yapısı çok karışık olduğu için.. dediğim gibi tahminen 30-35 yıllık ilave bir bilimsel araştırma gerektirecektir. makine gibi sayamazsınız. Yaptığı işlerden hangi bölümünün sorumlu olduğunu bulabilmemiz için de.536.Hiç şaka değil. . haklısınız... bir haritasının çıkarılması bile yıllar sürmüştür. azot ve fosfat olan DNA’ların nasıl çalıştıklarını anlamak için. ayrıca günlük yaşamda sürekli kullandığımız milyar rakamının büyüklüğünü vurgulamak için -izninizle.400 kez tıkladığını biliyor muydunuz? Bu sayı bir yılda 31. Evet. milyar rakamı çok büyük bir rakamdır. Bedenimizi yapan ve şu anda konuşabilmemizi sağlayan bazlar 4 türdür: Adenin. çünkü DNA’nın en temel yapısı bu bazlardır.23 bölüm (Kromozom) . Genetik yapıyı anlamayan insanlar.000 eder. İnsan genomunu bir ansiklopediye benzetirsek.Ondan önce Baz Çifti nedir.Her kelimeyi oluşturan 3 harf (Baz Çifti/Base-pairing) çıkar. Bir başka benzetmeyle şöyle diyebiliriz: DNA’ların dili dünyadaki tüm dillerin toplam kelime hazinesinden ve kavram zenginliğinden daha zengindir. Ömrünüz yetmez! . siz hiç durmaksızın. her biri bir bilgiyi sembolize eden 3 daire dolusu nohut kadar devasa bir bilgi bankasıdır.Her bölümde binlerce hikaye (Gen) .Evet.Her hikayede binlerce paragraf (Exon) . Saniyede bir defa tıklayan sarkaçlı bir duvar saatinin 24 saatte sadece 86. bundan böyle sık sık duyacakları “genetik şifreler” ifadesine sürekli yabancı kalacak ve bir anlamda genetik cehalet yaşayacaklardır. hidrojen. 1 milyara ulaşmak için. Kaldı ki. önce hangi bölümlerden oluştuklarını bilmeliyiz. tuz. karbon. 21’inci yüzyılın en önemli teknolojisi DNA teknolojisi olacak deniyor. bir saatin 32 yıl sürekli tıklaması gerekir.Nükleotid nedir? . ancak 1 milyar adet nohut depolamış olursunuz. karşımıza: . Temel maddeleri şeker. Demek ki: 3 milyar harften oluşmuş genetik şifreler. “Kodon” denen bu kelimeler. uyumak ve çalışmak zorundasınız.Şaka ediyor olmalısınız! .ben de size bir soru sorayım: Birden başlayarak 1 milyara kadar teker teker saymak ne kadar zamanınızı alır? . Bunun için de bazı terimlerin ne anlama geldiğini bilmek gerekiyor. Bunlar farklı yapıları ve görevleri olan küçük moleküllerdir ve çiftleşerek. merdiven şeklindeki DNA molekülünün . Çünkü genetik kelimelerin tümü sadece 3 harften oluşmuş kelimelerdir. Bu ansiklopedide bir milyar kelime ve 3 milyar harf vardır Bu da elimdeki şu kitabın 5 bin kopyası demektir. Burada.Her paragrafı oluşturan binlerce kelime (Kodon/Codon) . O nedenle herkesin bu konuyu iyi anlamasında büyük yarar var.

böbreklerin şekli. Şekil: 5 Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. tüm akılları hayrete düşürüp. Genler birkaç paragraf uzunluğunda oldukları için bir anlam ifade ederler. Şimdi İstanbul’u düşünelim ve bulutlara kadar yükselip. bakalım bizi hangi sürprizlerle tanıştıracak gelecek 2-30 yıl içinde. dünyadaki tüm hareketlilik ve insanların tüm düşünceleri ne kadarsa. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. İnsan vücudunu inşa eden ve mükemmel çalışmasını sağlayan maddesel yapının. çünkü genlerin verdiği emirler sayesinde üretilen proteinlerin ne tür işler becerdiklerini daha teker teker anlamamız gerekmektedir. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. İşte bu eşlere Baz Çifti denir.Bu genetik tercüme işinin nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. . Tabiî. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. Yani bunlar. bu kenti kuşbakışı izleyelim: Bu büyük şehirde ne kadar insan faaliyeti ve araç hareketi varsa. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. bebeğin cinsiyeti gibi tüm biyolojik niteliklerimizi belirleyen bilgilerdir. işin daha başındayız. İşte. değil mi? Bu direkler de şeker. Kelimelerden oluşan paragraflara ise Exon denir.basamaklarını oluştururlar. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. İnsan genomu. ayakların uzunluğu. İşte. Yan yana dizilmiş 3 tane Nükletoid ise bir Kodon’dur. bir baz çiftini ve bu bağları içeren birimlere Nükleotid denir. O nedenle genetik alfabenin tüm sözcükleri üçer harflidir diyoruz. birkaç paragraf.Memnuniyetle. 23 çift kromozom içinde bu genlerden yaklaşık 30-35 bin tane mevcuttur. Tercümeyi RNA denen moleküllere ve Ribozom denen protein . kendine hayran bırakmaktadır. Bunlar gözlerin rengi. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. birbirlerine çok sadık eşler gibidirler. böylesi bir sistemi kurabilmiş olması. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. Zira genetik paragrafların her biri kitaplardaki paragraflar gibi bir anlam içerir ve bir görev veya iş emri ifade eder. Bunu araştırmak için başlatılan Proteom Projesi. Bir başka benzetmeyle. Bu fotokopi işine Kopyalama. yani birkaç Exon’dan oluşmuş DNA’nın bir bölümüdür. ömür boyu hücrelerin yapması gereken işlerin bilgisi de genlerde saklıdır. “C” ise mutlaka “G” ile çiftleşir. Ansiklopedi benzetmesine geri dönersek. Biraz açar mısınız? . Bunlardan “A” her zaman mutlaka “T” ile birleşir. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. DNA’lar da o kadar ‘düşünce’ üretmektedirler. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. kemiklerin kalınlığı. değil mi? Bu direkler de şeker. bir insan vücudundaki hücrelerin faaliyetleri de o kadardır denilebilir. ellerin büyüklüğü. Bu çiftlerin DNA merdiveninde yer alması için bir yerlere yapışmaları gerek. Tutunacakları yer merdivenin sağ veya sol direği olacaktır. İşte gen dediğimiz şey. Ayrıca. okuma işine de Tercüme denir. Kitap benzetmesi aslında genetik şifrelerin gerçek yapısını anlatır. okuduğu emirlerin gereğini yapan son derece akıllı bir kitap gibidir. Kentte yaşayanların beyinleri ne kadar düşünce üretiyorsa. koşullar uygun olduğu zaman kendi fotokopisini alabilen ve kendi kendini okuyup. Ve her kelime mutlaka 3 harften oluşmuştur. bu kitaptaki her harf birer Nükleotid’dir. fosfat ve hidrojen bağlarından oluşmuş ünitelerdir. Bunlar da kitaptaki kelimeler demektir. bir hücrede o kadar eylem vardır ve bunların çoğunu DNA’lar gerçekleştirir.

.T ve U (Urasil) denen bazlardan oluşmuştur. camlar pencerelere yerleştirilir ve ortaya bir bina çıkar. Şekil: 6 . Hatırlarsanız DNA’lar. Tuğlalar duvarlara. sakatlık vs. Vücuttaki sistem ise bu amino asitleri aldığımız besinleri ve havadaki atomları ve molekülleri kullanarak kendisi yapar. Bunlar genlerden aldıkları şifreyi hücre içindeki ribozoma iletirler.hücre bölünmesi sırasında. vücudumuzda ne varsa. genler kopyalanırken yanlışlık veya eksiklik olması. o zaman ortaya farklı bir protein çıkar. hepsi 20 amino asitten yapılmıştır. Çekirdek içindeki RNA’lara mesajcı (postacı) mRNA’lar denir. mRNA’nın üzerinden kayarak geçer ve körlerin Mors alfabesini parmaklarıyla okuduğu gibi.. Bir halkanın yeri değişirse. Amino asitler zincirdeki halkalar gibidir. İşte o zaman mutasyon dediğimiz genlerin bozulması olayı gerçekleşir. gibi dış etkenler . Bunlar 3 harfli kelimelerden oluşmuş paragrafların taşıdığı mesajlardır ama ribozom bu kelimeleri tek harfli şifrelere dönüştürür.G.Bir de Enzimler var. gibi deformasyonlar oluşmuştur. A.Demek oluyor ki DNA’ların 4 harfli alfabesi yerine. C.Evet. hazır satın alır. taşıdığı şifreyi okurlar.C moleküllerinden oluşuyordu. ribozom 20 harfli bir alfabe kullanıyor.İyi ama bu kadar karmaşık bir sistem hiç hata yapmaz mı? MUTASYON . demirler kiriş ve kolonlara. Yine yaklaşık yüzde 4’ünde cinsiyetle ilgili mutasyon olduğunu da hesaba katarsak.G.Peki DNA’ları kim üretiyor? . A.. Örneğin genetik şifrede yer alan kelimelerden birisi ATG ise ve bu ATC olarak kopyalanırsa. sağırlık. Toplumda.Enzimler de birer proteindir ve aynı yolla üretilirler.T. T. tRNA denen transfer RNA’ların ribozoma taşıdığı Amino Asit dediğimiz ve vücutta sadece 20 farklı türü olan moleküllerdir. ama 6. c.Elbette yapar. G. harçlar tuğla aralarına. RNA’lar ise (RiboNükleikAsit). Hazır protein aldığımız zaman ise bunun türünü hemen tanır ve gerektiği yerde aynen kullanır. üretilen protein farklı olur. Ama buradaki büyük farkı gözden kaçırmamak lazım: Mühendis bu malzemeleri kendisi yapmaz. Ve işte adına protein denen ve bedenimizin inşasında ve tamirinde kullanılan 150-200 bin tür madde. Bu oluşum bir mühendisin bir binayı 20 farklı materyal ile inşa etmesi gibidir.Radyasyon. öyle mi? . Bunların kopyalanmasını ve tercümesini sağlayan RNA’lar ve Ribozom da birer protein sentezidir. körlük. Ribozom. b.5 milyar insanın yaklaşık yüzde 6’sında doğumdan önce ciddî mutasyonlar gerçekleşmiş. elektromanyetizma ve güneşten gelen zararlı ışıklar vs. Onlar nasıl oluşuyor? . RNA’lar DNA’lara çok benzerler. Ama bunlar vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sırasında üretimi hızlandırmak için katalizör görevi yaparlar.makinesine borçluyuz.hücredeki serbest radikaller denen atıkların genlere hızla çarparak onları bozması. engelli diye adlandırılan insanları çarşıda pazarda pek görmezsiniz. U dediğimiz bazlar da birer amino asittir. A. sadece bu 20 tür amino asitten yapılmıştır. Bu hatalar çoğunlukla genlerin kendilerine ait değildir: Doğum öncesi mutasyonların başlıca üç nedeni vardır: a.Dedim ya. . Bunlar 150-200 bin kombinezon yapar ve uzun bir tespihin taneleri gibi uç uca sıralanarak proteinleri üretirler. hücredeki sistemin yaptığı işler yüzde 10’luk bir hatayla sonuçlanmaktadır diyebiliriz. Bu tek harfli şifreler. .

. boy ölçümü ve iç organlarımın yapısını onlar belirledi. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı hemen değişiyor.Sanıyorum siz bu konuda bir de Yetenek Teorisi sahibisiniz. Şifrelerin çoğu sürekli açık . Şu anda size istediğim her sözü söyleme özgürlüğüm bile onlar sayesinde gerçekleşiyor. Üstelik bu şifrelerin bir de biyolojik saati var. elimde olmayan biyolojik bir sebepten dolayı dünyaya veda etmem de onlara bağlı. Hatta istediğimi yapmada özgür olduğum hissini bana veren de onlar. erkeklerde.. Bir şeyi hafızamdan çağırıp. Genler: Dış dünyadan milyonlarca yıldır alınmış ve depolanmış bilgiyi kullanarak. 32 dişimi onlar yaptı. Yani Mozart’ın müzikal dehası beyin hücrelerinde de mevcut. haklısınız.. Fakat bazı mutasyonlar kişiyi öldürecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir. Hatta bazıları yararlıdırlar. 5 yaşında senfoni besteledi. Fakat 30-35 bin genin tümü her hücrede açılmıyor. o hücrede açılıyor ve görevini orada yürütüyor. elmacık kemiklerimin şeklini. değil mi? . kadınlardan daha fazla mutasyon gerçekleşmektedir. Düşünüyorum da. Günlük yaşamımı yürütmem ve gelecek plânlarımı oluşturmam için bana bu olağanüstü beyni onlar verdi. diz kapağı hücrelerinde de.Evet. bir genetik uzmanı gözüyle bakılınca.Elbette ama öncelikle bunun bir teori değil hipotez olduğunu söylemekle söze başlayayım.. Biliyorsunuz trilyonlarca hücremiz var ve bazı istisnalar dışında hepsinin çekirdek yapısı tıpatıp aynıdır. reçetesi genlerim tarafından yazılmış ve proteinler tarafından imal edilmiş biyolojik bir yaratığım. Peki.. bu veya diğer zekâ türleri sizce hangi organın genetik şifresinde saklı acaba? . Onu da izah eder misiniz? POTANSİYEL YETENEK TEORİSİ .Doğumdan sonra da genler bozulur. Şekil: 7 . Demek ki sizi siz yapan şifrelerin tümü her hücrenizde teker teker mevcuttur. Hangi şifre nerede işe yarayacaksa. onarmaya ve yaşatmaya çalışan birer biyodijital bilgisayardırlar.Hayır. İnsan vücudunda döllenmeden ölüme kadar ortalama 100 kadar mutasyon ortaya çıkar ama birçoğu zararsızdır. Yeteneklerimin türü ve mizacımın rengi onların emrettiği şekilde gerçekleşmiş. her hücrenin çekirdeğinde. anımsamamı onlar sağlıyor. Son günlerde açıklanan bir bulguya göre.Çok ilginç!. Ten rengimi. Bana iki el ve 10 parmak kazandırdılar. 7 yaşında orkestra şefi oldu.. Virüslerden korunmam ve yaşamaya devam etmem onların elinde olduğu gibi. vücut denen bu muazzam ve son derece komplike sistemi yaratmaya. Genetik mühendisinin yanıtı şudur: Ben. . cinsiyet hücreleri hariç olmak üzere. Bu eşsiz yeteneğin genetik olduğunu ve fakat doğumdan sonra giderek geliştiğini herkes kabul ediyor. dalak hücrelerinde de. Bildiğiniz gibi Mozart gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasıydı: 3 yaşında keman çalmaya başladı. Dil yeteneğimin temelini onlar attı ve zihinsel kapasitemin yarısını onlar oluşturdu.Beynin DNA’larında olmalı. Bazı hastalıkların ve hatta yaşlanmanın sebepleri arasında bu yanlış tercüme yatmaktadır. Şekil: 8 ..

Üstelik açılırken hiçbir kayba uğramamış ya da çok az kaybetmiş. Picasso’da açılmış. .Ö. Çünkü göz ile beyin arasında görme işini sağlayan sistem genler tarafından yapılmıştır. genlere kodlanmış bir klasik şarkıdan söz etmiyorum. Örneğin yeni doğan bir bebeğin sol gözünü birkaç ay bağlı tutar ve görmesini engellerseniz.kalıyor. doğada ve belki de tüm evrende melodik bir ritim olgusu var. Bu ritimler doğanın müziğidir. fakat bu şifre bende açılmamış. her insanın her hücre çekirdeğinde kodlanmış genetik şifreler hâlinde mevcut olması gerekir. o bebeğin sol gözü gelişemez ve bebek yarı âmâ olur. Bununla birlikte. günlerde. Ben. Kız çocuklarında ortalama her ay bir cinsiyet yumurtasının döl yatağına düşmesinin başlaması için. ortaokul veya lisede çok başarılı olmasını.Evet çok doğru. Doğru anlamış mıyım? . ama bu sistemi oluşturan hücrelerin fonksiyon kazanmaları için ışık denen bir dış çevre faktörüne ihtiyaçları . İnsanüstü bir gayretle yirmili yaşlarda bu handikabı yenmeyi başardı ve müthiş bir söylev ustası oldu. Bunun en tipik örneği ergenlik çağına giriş vaktidir. bu geç açılan zekâ şifrelerine bağlıyorum. ilkokulda başarı gösteremeyen bir çocuğun. ileri ya da geri olmaları. Ve bu yetenek türlerinin üstün. Bu şarkılar onların genlerinde kayıtlıdır. Veya bir başka insanınkinde hiç açılmayabilir. Ama bendeki atletik zekâ da Mozart’ta açılmamış.. doğal ritimleri ve notaları da. mRNA. Üstelik o müziği icra etmeleri için. fakat bazılarında açılmıyor veya eylemsiz kalıyor diyebiliriz. Erkek çocuklarındaki sperm üretme şifresi de benzer bir takvime uyuyor. O hâlde. Bu verilerden hareketle geliştirdiğim hipotezi size kısaca şöyle izah edebilirim: Dünyada yaşayan ve yaşamış olan bütün insanlarda rastlanan tüm zekâ ve yetenek türleri. Söylediğim şey şu: Genetik olarak hücrelerimize kaydolmuş konuşma yeteneği sayesinde öğrendiğimiz kelimeleri nasıl ki milyonlarca cümleye dönüştürebiliyorsak. genetik şifrelerin açılışı ile hücrelerin yapılışı arasındaki süreçte DNA. çünkü evrim sürecinde öğrenilen bütün yararlı ve güçlü yetenekler insanların ortak genomuna kaydolmuştur. .. Mozart’ın müzik dehası da bende var fakat bende açılmamış. dış çevre koşullarının büyük etkisini de gözardı etmiyorum. doğumdan sonra bu şifrelerin 10-14 yıl beklemesi ve zamanı gelince harekete geçmesi gerekiyor. bazılarında yok diyemeyiz. Diyorsunuz ki: Picasso’nun o yaratıcı resim dehası benim genetik şifremde de var. Zehirli erkek kurbağalarının dişiler için söylediği çiftleşme şarkılarını onlara kimse öğretmez. ama bazıları belirli saatlerde. o kurbağaların gırtlak altlarını balon gibi şişebilen bir zara dönüştürmüştür.Teşekkür ederim. bunun gibi. Bunu söylerken. Bu arada. 106-43) olarak bilinen ünlü Romalı hatip ve filozof Marcus Tellius kekemeydi. Şekil: 9 . Ribozom ve proteinlerin hata yapıp yapmamalarına veya tembel-çalışkan olmalarına bağlıdır. İnsanoğlunun müzik sanatını bu denli geliştirmiş olmasının ve notalarla iç içe bir yaşam sürmesinin tek nedeni kültürel midir zannediyorsunuz? Müzikal zekâ genetik belleğe kayıtlıdır ve her insanda var olan ortak genlerin dışa yansımasıdır. zihnimizdeki mekanizmalar sayesinde sayfalar dolusu bir klasik opera parçasına dönüştürebilme yeteneğimiz var. teziniz son derece çarpıcı. Mozart’ta ise çok erken açılmış. aylarda veya yıllarda açılıyor. yeteneklerin erken veya geç açılma konusunu da biraz izah edin lütfen. genler. tRNA. Bakınız. Veya çok erken ya da ileri yaşlarda açılabilir. Doğru anladığımı kontrol etmek istiyorum. Bu yetenek şifrelerinden bir veya birkaç tanesi herhangi bir insanın beyin hücrelerinde açılabilir. Bu kalıtımsal hafıza bazı insanlarda var.Efendim.Çiçero (İ.

bilgiler hücreye yarım yamalak iletilirler. dünyadaki tüm şehir ve kasabaların ikizlerinin bir başka gezegende aynı plân. . bunu bir inşaat projesine benzetirsek. Veyahut mRNA’ların mesajlarını eksik veya yanlış okuyan ribozomlar istenilen protein ve enzimleri üretemezlerse. kemiğin ve organın yerli yerine oturması. Görüldüğü gibi. o üstün yetenekler silik veya heba olurlar. bir emredeni ve bir ana kumanda merkezi olmayan bütüncül ve otomatik bir sistemdir. O nedenle de insan sosyobiyolojik bir canlıdır. ama sonuçta mükemmel bir insan şeklinde doğuyor? Müdürsüz ve idarecisiz bir sistem dediniz. Bu gen birkaç protein ve RNA ile birleşerek. Bunu da kabaca yüzde 50 gen. ne genler tercüme edilebilirdi ne de proteinler üretilebilirdi. okul. var olmasaydı. aslında düşünce sistemimizdeki bir eksikliğin göstergesidir. ve hem genlerinin hem de içinde yaşadığı toplum kültürünün ve çevrenin eseridir diyorum. bir müdürü. Bunlar: DNA’lar.Güzel toparladınız. Ve aslında oldukça basit bir tasarımın eseri ve fakat sadece çok komplike görünen bir mekanizmadır. Sistemin özeti bu. sürekli bir idari merkez arıyoruz. ne DNA’lar kopyalanabilirdi. Bu.vardır. Bence bir muamma gibi görünen bu konunun bu kadar basit bir nedeni var. aile. .. Bizler hep merkezi sisteme dayalı bir eğitim tarzı ile yetiştirildiğimiz için herhangi bir sistemi irdelerken. yüzde 50 dış çevre faktörü şeklinde formülleştiriyorum. Görme de bir yetenektir.Bu kayıp çoğunlukla mRNA’ların ve ribozomun ‘kabahati’dir. döllenmiş bir yumurta 9 ay 10 gün boyunca defalarca ve şaşırmadan bölünerek büyüyor. . Bu olağanüstü sistem. Öyle ki. Ribozom ve Proteinlerdir. DNA’lar olmadan da kendi kendilerini kopyalayabilmeleridir. kemiğe.Bu sisteme herkesin gösterdiği hayret.Toparlarsak şöyle diyebilir miyiz? Şekli insan olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlayan tüm bilgiler kromozomlarda şifreli olarak kodlanmış hâlde beklemektedirler. kasın. teknik ve yapı malzemeleri ile tekrar tekrar inşa edilebilmeleri kadar zor ve karmaşık bir düzenek gibi görünür. yüzlerce eklemin. eğitim kalitesi. oradaki bilgi ya da emirleri hücreye iletme işi mRNA’lara düşer. RNA’lar ve ribozom var olmasaydı yine bunların hiçbiri olmazdı. . Trilyonlarca hücreden hangisinin nerede yer alacağına karar veren hiç kimse yok mu? Bu nasıl mümkün olabiliyor? MERKEZSİZ SİSTEMİN MUCİZESİ . ama gelişmesi. yağa ve zara dönüşmesi. . fakat tek başlarına protein üretemezler. ilk bakışta. embriyonun gelişme sürecinde proteinlerin farklı doku yapılarını oluşturması. bu sistemi oluşturan her birim bir diğerinin varlık sebebi ve çalışmasını sağlayan önemli bir parçasıdır. Bu potansiyel bilgilerin açıldıktan sonra aksiyona dönüşmesini sağlayan 4 önemli araç var. RNA’lar. Bu şifrelerin açılmasında rol oynayan bir seri iç ve dış uyarıcı vardır. o potansiyel yetenekler nerede ve nasıl kayba uğruyorlar acaba? .Merak ettiğim bir konu da şu: Nasıl oluyor da. bize son derece karmaşık bir sistem gibi görünüyor. Fakat tekrar ediyorum: genetik olarak ortaya çıkan yeteneklerin gelişmesinde veya gerilemesinde. ribozomu inşa eder.. Ama RNA’ların en büyük özelliği. Bunlar enerji düzeyleri düşük veya mutasyon geçirmişse.Peki. dış çevreden gelen görsel uyarıcılara bağlıdır. farklı şekil ve renk kazanarak ete. ancak şunu da ekleyelim: 1 numaralı kromozom üzerinde 120 harfli ve vücuttaki en aktif genlerden biri olan 5S-RNA geni var. Aslında. DNA şifreleri açılınca. sosyal etkenler ve dış çevre faktörleri büyük rol oynarlar. genlerin isteği tam olarak yerine getirilmemiş olur. Yani postacı mRNA’lar bilgi hamallığını iyi beceremedikleri için.

Evet. hem de bir diğer şifrenin açılmasını otomatik olarak sağlar. Oluşan her hücre. şeklini.Fakat bu olağanüstü biyomühendislik harikasını doğa çok basit bir yöntemle gerçekleştirmektedir. Cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında. Ama hangi organın nerede ve nasıl yapılacağına karar vermek için de. genler arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey.Doğa birçok sırrını genetik şifrelerimize 4 harfli bir alfabe ve 3 harfli kelimelerle yazmış dedik. hücre kardeş! Şimdi iki hücreyiz artık. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet frkları dışında da bazı önemli farklar var. Her hücrede 30-35 bin kadar genden oluşmuş 23 çift kromozom olduğunu hatırlayın. Bu imece sayesinde her protein diğer proteinlerle haberleşerek çalışır. başka bir emir-komuta zincirine gerek kalmaz. nedir sebebi? . İşte herkesin merak ettiği ‘sır’rın sırrı budur. Fakat her hücrede lokal birer otorite olan genler ve proteinler teker teker vazifelerini mükemmel yaptıkları için. Evet... Böylece.” Böylece o protein üretilir ve o hücre kıkırdağa dönüşür. . .. 16.” Sonra birlikte karar verilir ve bir hücrenin aynısını yapacak tüm genler açılır. ama düzeltmem gereken bir husus var: Genler birbirini açmak için haberleşirken böyle konuşmazlar. Doğru anlamış mıyım acaba? . . Şimdi sıra sende. böylece vücudun her bölgesindeki “lokal inşaatlar” kendi kuralları çerçevesinde işlerini bitirmekten başka bir şey düşünmezler.Dikkatimi çekti. rengini ve kalınlığını belirleyen genler açılır ve proteinlere nerede ne kadar kıkırdak hücre yapacaklarını bildirirler.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi. gen geni açar ve bu zincirleme bir reaksiyon alarak devam eder. komşu hücrelerin aldıkları şekle ve yere göre kendi şeklini ve yerini belirler. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya genetik değilse. bu iki hücre arasında şöyle bir konuşma geçer: “Hey. Sonra komşu hücreler de aynı şeyi yapar ve kıkırdak hücreleri çoğalır. Yani gen geni açar. Sen de hücremizin kıkırdak hücresi olması için CPS proteini yapma mesajını gönder. 32 şeklinde büyür ve trilyonlara ulaşır. yeterli sayıda protein üretilir ve hücrenin “fotokopisi” alınır. kulağın çapını. Olaya bakış açımızı değiştirerek ve merkezi bir kumanda odası aramadan bakarsak eğer.Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda.. Üretilen her protein hem kendi işini görür. Bunlara neden bencil deniyor? BENCİL GENLERİN SAVAŞI . Ayrıca.Fakat Bencil Genler diye bir olgu var. şehirlerin ve kasabaların valilikler ve belediyeler tarafından yönetildiği gibi merkezi bir yönetim mekanizması olmadan gerçekleşir. vücudun inşası için gerekli proteinler ve enzimler zamanında ve koordineli bir sistem içinde üretilmiş olur.İzin verirseniz bu sistemi doğru anlayıp anlamadığımı da kontrol etmek istiyorum.Bir örnek verebilir misiniz? . 8. embriyonun mükemmel bir canlı bebek hâline gelmesi ve sonrasında yaşamını devam ettirmesi. Bu kodlanmış bilgileri kuşaktan kuşağa aktarırken oldukça sistematik . hem de bu proteinlerin ne zaman ya da hangi saniye içinde üretilmesi gerektiğine karar verirler. birer inşaat işçisi ve harcı olan proteinleri ürettirecek diğer genlerin ne zaman açılması gerektiğini saptarlar ve işi biten gen de diğer genleri göreve çağırır. Bu genler hem 150-200 bin kadar farklı proteinin reçete bilgisini içerirler. Böylece hücre sayısı 4. sistemi anlamamız oldukça kolaylaşır. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmıyorsunuz. SR4YB kardeş! Ben açıldım ve ribozoma BST proteinini yapma mesajını gönderdim. Hadi gel kopyamızı çıkararak dört hücre olalım. Diyorsunuz ki döllenmeden sonra yumurta ikiye bölününce. Ama bunlar diyelim ki kulağı yapıyorlarsa. genlerin yaptığı işlerden bahsederken.

Yani açılan ve iş gören genler tüm genomumuzun sadece yüzde 3’ünü oluşturuyorlar. İşe yarayacak yeni bilgileri -canlıların değişen dış koşullara daha kolay adapte olabilmesi için. Bu ve buna benzer genlerin bu inatçı ve bencil tavırları yüzünden insan genomunun haritasını çıkarmak tam 48 yıl sürmüştür. hem de dış etkenlerin zorlaması ile . Şekil: 10 LINE-1 ve ALUS gibi bencil genler toplam şifrelerin yüzde 35’ini oluştururlar.Bu son anlattıklarınız oldukça rahatsız edici! Ayrıca buradan şöyle bir sonuç çıkıyor bence. Çünkü bunların da bir protein sentezi sağladıklarına tanık olunmamıştır.6’sı LINE-1 genidir. 1400 harften oluşmuş gendir. Genetik bilimciler Bu döküntü genlere “Junk DNA” adını vermişler. Bu kopyalama ve çoğalma işini binlerce yıldan beri o kadar sık sık yapmış olmalı ki. Çünkü bu harita hem bencil genler yüzünden değişecek. Netrotranspozon gibi isimlerle sınıflandırmışlar. Yüzde 97’nin içinde bunlar da var. fakat başka hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir işe yaramayan pek çok gen. şimdilik çalışmalar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Türkçe alfabeyle yazalım: pıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluşturpıhtıoluştur Araya LINE-1 geni girdiğinde durum şöyle olur: pıhtıoluşturpıhtıoluşturbenikopyalapıhtıoluşturpıhtoluş Bu bozuk gen de pıhtı oluşturacak proteinleri ürettiremez ve sonuç Hemofili hastalığı olur. fakat herhangi bir görevi olmayan genlerden biridir. Bu kopyalama tekniğini öğrenen. . genetik haritamız çıktı çıkmasına ama. Hemofilya denen hastalığın nedeni işte bu bencil gendir. 180 harften oluşan ALUS’tur. Geriye kalan yüzde 62’sinin de açılıp. Bazı bilgilerin kopyasını bir başka gene yedek olarak kopyalatıyor. açılmadığı henüz bilinmemektedir. bu şifrelerin kolayca bulunması ve virüsler tarafından değiştirilmesi önlenmiş olsun. kalıcı bir harita değil. kimi kez de birkaç sayfalık anlamsız kelime ve cümleler ekliyor ki. Öyle ki: kromozomlardaki şifrelerin yüzde 97’sinin bu anlamsız ve gereksiz DNA’lardan oluştuğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Fakat açılan ve iş gören yüzde 3 oranındaki genlerin ne işe yaradıkları daha önemli olduğu için. Bu da birbiri ardından çoğalan.genetik hazineye peş peşe ekliyor. zararları bile olmaktadır: Bazen sağlıklı çalışan ve diyelim ki kanın pıhtılaşmasını sağlayan bir genin tam ortasına yerleşmekte ve şifreyi bozarak mutasyona neden olmaktadırlar. fırsat buldukça çoğalıyor. kendi 4 harfli alfabesi yerine. Fakat bu yedek paragraflar arasına. 23 çift kromozomdaki tüm genlerin yüzde 14. Transpozon. Kimi kez de bu bilgileri daha emniyetli kılmak için yedekliyor veya kopyalarını zekice gizlemeye çalışıyor. Şöyle bir örnekle bunu daha iyi açıklayabiliriz: Önce kesilen bir yerden akan kanı durdurmaya yarayan geni. Mikrouydu. kromozomlardan birine saklanır. bu. Bunların en ünlüsü LINE-1 denilen. Genomun yüzde 10’unu oluşturan bir başka bencil gen. bazen birkaç paragraflık işe yaramaz şifre ekliyor. Bencil genlerin “görünürde” bir faydası olmadığı gibi. ribozoma sadece kendisini kopyalama bilgisini gönderir ve üretilen protein sayesinde fotokopisini aldırarak. Ve şimdiye dek işe yarar bir protein sağladıklarına tanık olunmayan bu “müsvedde genler”i.ama karmaşık görünen bir yöntem uyguluyor. bir bilgisayar programının kendi yedeğini alması gibi. uzunluklarına göre Miniuydu. LINE-1. bazılarını da aynı sayfadaki iki eşit paragraf gibi yazdırıyor.

Genlerin görevi stres ya da hastalık üretmek değildir. örneğin gribe ya da daha kötü bir rahatsızlığa. Gördüğünüz gibi esas neden. Kortizol.Kortizol üreten enzimlerin yapılışını genler emrettiğine göre. genler mi? KALP KRİZLERİ NEDEN ÇOĞALDI? . siyahî bir insanın genleri yüzde 99. Uzun vadeli stresörler ise. Fakat.. Bu suda erimeyen ama yağda eriyen ve mum kıvamında olan organik bileşiğe vücudun ihtiyacı vardır. Acaba son yıllarda çoğalan kalp hastalıklarında genetik faktörler nasıl bir rol oynuyorlar? Kalp krizlerinde stres mi daha büyük bir etken. Bu hormonlara topluca . Kortizol. Bu farklar çok küçük görünebilir. Örneğin.. Sonra da kolesterolü kullanarak. akyuvarların sayısını ve ömrünü azaltırlar. Öncelikle gelin şu saptamayı yapalım: Genler.. önce Kolesterol denen o herkesin öcü saydığı kimyasalı ele alalım.Efendim. . sebepler genetik görünebiliyor. Sirke sineğinde 18 bin gen var. çok değerli 5 tür hormon üretir: Testestron. Progesteron. Az önceki Hemofili örneği. değişen sadece harita değildir. itilmişlik duygusu ya da önemli bir sınav gibi..Kalp krizinden söz edecektik?. Aslında bedendeki tüm organlar görünmeyen bir sisteme uyarak çalışır. nöroimmunolojik bir varlıktır. vücudun savunma sisteminin zayıflamasına yol açar. Bu diğer faktörlerin başında beyin gelir. O bakımdan insan: Psikososyal. Stres denilen etken de negatif bir dış faktördür. korkunç bir deneyim. Bu argüman da geçerlidir. Böylece stres altındaki kişinin.Pardon. Hepsi bu. Tabiî. bu yanılgıya düşmemek gerekir. Fakat diyebilirsiniz ki beyin de bedenin bir parçası olduğu için. bunu Hipotalamus bölgesine iletir. Pituitary bezine sinyaller gönderir ve Kortizol üretmesi için Adrenal bezine emir vermesini ister. . insan genomu dış koşullara ve hastalık oranlarına göre sürekli değişmektedir. sadece sisteme uymak ve bunu yapmak zorunda kalıyor. Ölümler. . . “genlerin işi hastalık yapmak değildir” demiştiniz ama hastalığa neden olan genler olduğunu da bu örnekte gördük. Evet. Nasıl ki farklı ulusların genleri farklıysa. bu kötü hastalıkların esas nedeni de genler olmalı. Uyarılan Hipotalamus.Hayır.yeni genler oluşacağı için ileride farklılık kazanacaktır. stresi algılayan beyindir. Bu sisteme dış çevre de dahildir. gelecek nesillerin genomu da farklı olacaktır.. beynimiz ve gövdemiz birlikte çalışan ve olumlu-olumsuz pek çok dış etkene sürekli olarak maruz kalan bir üçlüdür. kısacası sosyobiyolojik bir canlıdır. .99 aynıdır. Vücut bu maddeyi aldığımız şekeri kullanarak yapar. şifreler de değişmektedir. kalbin daha hızlı çalışmasına veya ayakların üşümesine neden olan kandaki Epinefrin ve Norepinefrin hormonlarının çoğalmasını sağlar. bizde bunun iki katı. biraz uzattım galiba. ima ettiğiniz çelişkiyi haklı çıkarmıyor.. Evet. yaşayan 6. Aldosteron ve Oestradiol. Kısa vadeli stresler.5 milyar insandan hiçbiri bir diğerine tamamen benzemez ama benim genlerim ile Afrikalı. ama genom kanunlarına göre bir harflik bir değişme bile çok büyük farklılıklar yaratır.Güzel ifade ettiniz.. işin içine giren diğer faktörleri hesaba katmadığınız zaman. kötü bir haber. Üst beyin dışarıdan bir stresör algıladığı zaman. İşte ancak bundan sonra Kortizol ürettiren genler açılır ve ribozom çalışmaya koyulur. hastalığa yakalanma riski artar.. Çünkü Kortizol. değil mi? . yavaş yavaş ama sürekli olarak Kortizol düzeyinin artışına neden olurlar. yaslar. Farelerle insan genleri arasındaki fark bile sanıldığı kadar büyük değildir. Bu durum bizi çok daha komplike bir canlı yapmaktadır.Hıım.

Eğer bu gen iyi çalışmazsa ve Testestron hormonu üretilemezse. benzer bir araştırma bu kez büyük bir şirketin on binlerce işçisi ve yöneticisi arasında yapıldı. yüksek tansiyon. Son yıllarda kalp krizlerinde bir çoğalma olması ile yaşantımızın çok stresli olması arasındaki bağlantı böylece kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Londra’daki bakanlıklar semti olan ‘Whitehall’da çalışan 17 bin memur ve bürokrat üzerinde yıllar süren kapsamlı bir araştırma yapıldı (1974). biyolojik sağlığımız üzerindeki en büyük etkendir! Bu bilimsel bulgular. O çalışmadan 21 yıl sonra (1995). Steroitlere dönüştüren enzimleri üretme şifresi bu gendedir. bir sekreterden 4 kat daha fazla kalp krizi riski taşıdığı saptandı! Hatta kilolu. Yani. Kolesterolü. o insanlar ergenlik çağına giremezler ve erkek çocuğu olarak doğmuş olmalarına rağmen kız çocuğuna benzerler. Bunlar da “iyi kolesterol” olarak tanınır. Bu genler iyi çalışmıyorsa. 10. Yükleri azaldıkça yoğunlukları düşer. o zamana kadar bilinen tüm biyolojik nedenleri ikinci plâna itti ve psikolojik faktörleri birinci sıraya oturttu. işini kaybetme korkusu yaşamak ve emir altında bulunmak kalp hastalıklarının birincil nedeni olarak boy göstermektedir. kalp hastalıklarına neden olan faktörlerden şişmanlık. Bir dairede çalışan odacı ya da temizlikçinin. Suda erimeyen bu Kolesterolleri hücrelere ulaştırma işi kandaki Lipo-proteinlere düşer. Bunlar kandaki yağları (Trigliseritler) taşıyarak azar azar hücrelere bırakırlar. Ama kulakların. 19. Bunlar birbirine benziyorlar ve 4 ayrı kromozom üzerinde yer alıyorlar. burnun ve gözlerin duyarlılık oranını da etkileyen Kortizol kanda aşırı dozda bulunursa. zayıf ve sigara içmeyen bir gece bekçisinden çok daha az risk taşıdığı belirlendi. Kolesterol ile kalp arasındaki ilişkiye geçmeden önce stresle kalp hastalıkları arasındaki ilgiye değinmek istiyorum. Kortizol üretilmediği zaman da beyin ile beden arasındaki ilişkide büyük aksaklıklar olur ve sağlıklı bir entegrasyon sağlanamaz. Stresin kalp krizi yarattığı iddiasından sonra. sigara içen ve yüksek tansiyonu olan bir üst düzey yöneticinin. Bunlara kısaca APOA. Gerçi stres birinci basamağı aldı ama Kolesterol da yabana atılacak bir neden değildir herhalde? KOLESTEROL GERÇEĞİ . APOC ve APOE deniyor. kromozomdaki APOE’nin sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkiyi kuran şey Kolesteroldür. Kolesterol ile ilgili Apolipo-protein denen 4 gen var. İşte bu Steroitlerle genler arasında çok sıkı bir münasebet mevcuttur. halk arasında “kötü kolesterol” olarak bilinir. Örneğin. Bu düşük yoğunluklu yağ taşıyıcı Lipo-proteinler. -Pek çok insanın adını bildiği ama neden kötü olduğunu bilmediği Kolesterolün etkisine gelelim isterseniz.Değil elbette.Steroitler denir. taşıyıcı Lipoproteinler üretilmez ve böylece kanda başıboş gezen yağ ve Kolesterol düzeyleri . İşte bu proteinlerini ürettiren gen APOE’dir. Elde edilen bulgulardan biri çok çarpıcı idi: Kişinin çalıştığı yerdeki hiyerarşi düzeyi. bu kez kişi kendini stres altında hisseder ve nedenini de anlayamaz. düşük tansiyonlu. Besinlerden alınan Kolesterolü hücrelere taşıyıp. Şöyle ki: O lezzetli pirzolaları veya tereyağıyla yapılmış omletleri mideye indirdikten sonra kanımıza çok miktarda Kolesterol karışır. düşük rakamlı maaş bordrosuna sahip olmak. kromozom üzerinde CYP17 adlı bir gen vardır. APOB. Oradan da çıkan sonuç aynı oldu: Dış etkenler ve kendimizi değerlendiriş tarzımız. yükünü tamamen boşaltan ve yeni bir kolestrol yükü için karaciğere dönen bu Lipoproteinlere de yüksek yoğunluklu Lipo denir. kolesterol düzeyi ve sigaradan çok daha güçlü bir etken.

baca dumanına. Böylece onları hem sertleştirir. . etkin sağlık reçeteleri daha bir güvenle yazılabilecektir. genetik yapınızı da bozar. tozlar.Evet. .Evet haklısınız var...Bu bilgi de çok yararlı elbet. bunun yerine. teşekkür ederim. . var ama boğazdan giren her şey canınıza can katmıyor maalesef! Üstelik burnunuzdan ve ağzınızdan giren her şeyi çok dikkatli ve ölçülü şekilde kontrol etmezseniz... .yükselir.. yanılma payı az olan ve herkesin genlerine iyi gelen küçük bir reçete verebilirim size. ki yasallar ve gözle görülmeyen canlılar ya da partiküller. “Ne yersen. tiner. Her ne kadar insanların genetik yapıları birbirine çok benziyorsa da.. kan dolaşımının hızı sayesinde 6-7 saniyede bir kalbe girip çıkarlar. .. bu doğru mu? BESİNLERİN GENLERE ETKİLERİ .Anladım efendim. Umarım bu açıklama sorunuza yanıt olmuştur. aralarında yine de büyük farklılıklar vardır. . o hastalığın ortaya çıkmasını engelleyen bir genin çalışmadığı anlaşılmalıdır. Eksoz gazına. bataklık kokusuna.Genetik şifrelerimiz teker teker çözüldükçe ve besinlerdeki biyolojik mucizeler birer birer tanımlandıkça.Lütfen. ama ben genlerimizin dostu olan yiyecekler hakkında bilgi rica etmiştim.en önemli sebebidir. o’sun” diye bir söz duymuş. tüpgaza. Ve en çok da kalpten çıkan atardamarlara yapışıp kalırlar. Bolca alındığında prostat.Yani soluduğunuz havadaki gazlar.. Sadece bir genin farklı olması bile iki kişi arasında önemli bir benzeşmezlik yaratabilir. . bu söz bende obeziteyi çağrıştırdığı için epeyce yadırgamıştım söyleyen kişiyi. Gördüğünüz gibi genlerin görevi sistemin düzgün çalışmasıdır. fakat o detaylara girersek konu çok uzayabilir. Domates Likopen denen bir maddenin deposu gibidir. Hangi besinin kime çok yararlı. . Bu yapışkan yağ ve Kolesterol kümeleri kalp hastalıklarının stresten sonra. ama her gün. sigara dumanına veya asit.Efendim bazı besinlerin genleri koruyucu etkileri olduğu söyleniyor. Bazı istisnalar var tabi. o hastalığı yapan şeyin bir gen olduğu anlaşılmamalı.“Can boğazdan gelir” diye bir özdeyişimiz de var zaten. her saat bol oksijenli hava yerine başka gazları teneffüs ediyorsanız. hem de kromozomlarımıza büyük zararlar vermektedirler... bunlar canınızı veya sağlığınızı çarçabuk elinizden alabilirler! . Havası ve eşyaları kirli ortamlar hem hücrelerimize. . siz istediğiniz kadar sağlıklı beslenin.İnsan anatomisini öğrenmeden önce.. Şu listeyi alır mısınız? Gördüğünüz gibi burada. genetik mirası olumlu yönde etkileyebilen birkaç maddeye sahip olan besinler var.Bakınız. daha çok gençken. Bunlar. . hem de daraltırlar. Fakat şimdilik bu testleri yaptıramayan milyarlarca insan için. amonyak gibi kimyasal kokulara sürekli maruz kalmak. . Bunu becermenin daha kolay yolları ileride mutlaka bulunacaktır.. Demek ki: “Bu hastalık genetiktir” ifadesini işittiğimiz zaman. Ama kendileri “hasta” oldukları zaman sistem de hastalanmaktadır. kime daha az yararlı olduğunu tam olarak belirlemek için uzun süren bir genetik araştırma ve testler dizisi gerekir. yedikleriniz sizi ciddî hastalıklardan kurtarmaya yetmez! Gelelim genlerinizi negatif mutasyonlardan kurtaracak besinlere.Burnumuzdan?. sadece akciğerlerinizi yıpratmaz.

Ayrıca süt. Lâtince ve diğer dillerden gelen sözcükler olduğunu görüyoruz. Onlarda 24 çift kromozom var. bir dilin gramer kuralları gibi çalışıyor. Çünkü şempanzenin genomu ile bizimki arasında sadece yüzde 2’lik bir fark vardır. diğer canlılarla ortaklaşa kullandığımız genetik şifrelerden söz ettiniz. genetik alfabeye ve kelimelere baktığımızda da insan genomundaki pek çok genin diğer hayvanlarda da bulunduğuna tanık oluyoruz. Sözgelimi benim burnumun bu şekli alması için binlerce gen birlikte çalışıyor ve embriyon döneminde belli bir şekil oluşuyor. Bunlardan işe yaradığı kanıtlanmış olanlar şimdilik bu kadar. Zararlı gazları ve kimyasalları da unutmayın! . Mutasyona uğrayıp. bunca fiziksel benzemezliğin nedeni yalnızca yüzde 2’lik bir gen farklılığından kaynaklanıyor.DNA’daki bilgilerin iş görme sistemi. Susam. Evet. Modern Darwinci genetikçilerin insanın şempanzeden geldiğine bu kadar iman etmelerinin en büyük nedeni bu bulgudur denebilir. öyle mi? .Efendim tüm yazılı ve görsel medyada vücuda iyi gelen besinlerin reçetelerine oldukça fazla yer veriliyor. bunu 281 harfe çıkardığınızda.Peki..Güzel bir soru.. brokoli. Ve bunlardan ilk 13 çift kromozom arasında hiçbir fark yoktur. . Karpuz ve kırmızı greyfurt bağışıklığı arttıran maddeler içerirler. Aslında aradaki fark yüzde 1 bile olsa.Doğumdan sonra öğrenilen ve geliştirilen dil ve düşünce farklılıklarını çıkarırsanız. benim burnum gorilinkine veya kaplanınkine benzeyebilir. bizde 23. bedensel farklılık çok büyük olabiliyor. genetik şifreler en ufak bir değişiklikte çok farklı işler becerdikleri için. Farelerle bile aramızda çok az gen farkı var ama görünüşteki farkların büyüklüğü ortada. hastalık yapar hâle gelmiş bir fare genini çıkarır ve onun yerine bizdeki eşini yerleştirirseniz. Sizinki neden bu kadar kısa? . Vücudumuza giren bakteri ve virüslerle mücadele eden alyuvarların daha sağlıklı üremelerine yardımcı olan sarımsağı hiç tüketmeyenleri de sürekli uyarmak gerekir. süt ürünleri ve balıktaki B12 vitamini hem kan yapıcı özelliğe sahiptir. bizdeki D4DR geni ne iş görüyorsa. bu ortak genler her organizmada aynı işi mi görüyorlar? .göğüs ve kalın bağırsak kanserlerini önleyici etki yapabilir. bal arısındaki D4DR geni de aynı işi yapıyor. Farsça. hem de genlerin daha sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. kalp ve kan dolaşımıyla ilgili bazı genleri destekler.Ne kadar ilginç. O nedenle yüzde 2’lik bir farkı küçümsememek gerekir. Yani kromozomlarımızın yarısından fazlası bir şempanzeninkiyle aynı kalıptan çıkmış gibidir. . Şempanze ile insan arasındaki görünüm ve zihinsel farklar bu kadar büyükken. kiraz ve yeşil çaydaki cilt besleyici bileşikler bünyenize ciddî düzeyde antioksidan güç kazandırabilirler. Üzümdeki proantisiyanidinler ve resveratrol. çilek ve haşlanmış yumurtadaki Koenzim-Q10. Nasıl ki Türkçedeki kelimelerin semantik yapısını incelediğimizde yarısından fazlasının Arapça. Evrim teorisinin sadece bir teori olmasına rağmen onca taraftar toplamasının bir başka nedeni de budur.Ben size genlerin dostu olan bazı maddelerden söz ettim. Bu konuyu da açar mısınız? İNSANLAR HAYVAN GENİ TAŞIYOR MU? . evet. Bir de güneşten gelen zararlı ışınlar yüzünden oluşan cilt yaşlanmasına ve damar sertliğine karşı ciddî bir koruma sağlayabilir. İleride bu liste elbette büyüyecek ve daha bilimsel diyetler ortaya çıkabilecektir. . Burnumun şeklinden sorumlu olan geni sadece bir tek gen kabul edersek ve bu gen 280 harflik bir kelime ise. o .Bir de.

farenin geninin düzeldiğini görürsünüz. Bunu tersi de mümkün. Hayvanlardan ya da bitkilerden alınan bazı genleri bizdeki bozuk genlerle değiştirebilirsiniz. Fakat bunu yapabilmek o kadar da kolay bir iş değil; çünkü sadece bir hücredeki geni değil, sayıları trilyonlarca olan bütün hücrelerdeki o geni düzeltmeniz gerekmektedir. Ya da o bozuk gen hangi hücrelerde açılıyorsa, o hücrelerdekini değiştirmelisiniz. Bunlar da milyonlarca olabilir. İşin zorluğu burada... - Fakat son yıllarda işe yarayan bir yol bulundu galiba, değil mi? - Evet, virüsleri kullanma tekniği diye bir yöntem geliştirildi. Bozuk şifreleri düzeltmek için vücuda düzgün şifrelenmiş genleri taşıyan virüsleri aşılama ve bunların gidip o bozuk genlerle yer değişmelerini bekleme yöntemi. Bu sayede sanıyorum pek çok hastalık yakında ortadan kaldırılmış olacak. İşte buna genetik mühendislik deniyor. - Anlaşılan, Genetik Mühendislik, 21’inci yüzyılda insanın biyolojik

yapısını büyük ölçüde değiştirecek gibi görünüyor. Bu mühendislerin yaptığı işin tekniğini de biraz anlatır mısınız?
GENETİK MÜHENDİSLİK - Hay hay. Milyonlarca yıllık evrim ve on binlerce yıllık bilgi birikiminden sonra, tarihte ilk kez biyolojik yapımızı değiştirecek bir teknoloji yakaladık. Yani artık eskiden adına kader denen sakatlık gibi bir olguyu bile değiştirmek kendi elimizde. Genetik bulgular, ortaya, adına Biyoteknoloji denen yeni bir tıp dalı ve hatta sanayi iş kolu çıkardı. Nasıl ki gazetelerden kelimeler ve cümleler kesip, boş bir kağıda yapıştırarak istediğimiz paragrafı ortaya çıkarabiliyorsak, DNA’daki genleri de aynı işleme tâbi tutabiliriz. Bunun için sadece makas ve zamk gerekli ve bunlar hücrenin içinde doğal olarak var. Zamk, Ligase denen bir enzim; makas ise, engel enzimleri denen proteinlerdir. Bu enzimlerin hücrede üretilen 400 kadar türü var. Her biri genetik şifrelerden bir veya birkaçını tanıyor ve istenildiğinde onu DNA’dan koparıp çıkarabiliyor. - Galiba bu işi ilk olarak 1972 yılında, Stanford Üniversitesinden Paul Berg

başardı, değil mi?
- Evet, Berg, bir virüsün DNA’sını engel enzimlerini kullanarak ortadan ikiye böldü ve sonra Ligase enzimini kullanarak tekrar yapıştırmayı başardı. Daha sonra bir kurbağadan alınan genler bir virüse aktarıldı ve DNA’sına yapıştırılması sağlandı. Bu tekniği artık insanlar üzerinde de uygulamak mümkün. Bir insan hücresindeki bozuk genler çıkarılarak yerine sağlıklı genler yapıştırılıyor. Sonra bu genler, genleri boşaltılmış bir bakteri hücresine konuyor. Sonra da bu bakteri hastanın kanına enjekte ediliyor. Kanda çoğalan bakteriler gidip hücrelere yerleşiyorlar ve sonra çekirdeğe girip, oradaki bozuk genleri, taşıdıkları sağlıklı genlerle değiştiriyorlar. Bir başka kolay teknik daha var: Yumurta sperm tarafından döllenince -zigot döneminde- bozuk genler teşhis ediliyor ve bunlar düzgün olanlarla değiştiriliyor. Henüz gelişme aşamasında olan bu teknikler, ileride kalp-böbrek nakilleri gibi rutin birer işlem olacak ve böylece hastalıklar ve sakatlıklar büyük ölçüde engellenecektir. Bu kadar karmaşık görünen bir sistemi düzeltmek, işte o 52 yıl süren bilimsel çalışmalar ve araştırmalar sonucunda bu kadar basite indirgenebilmiştir. Buna “tanrıcılık oynanıyor” gibisinden savlarla karşı çıkanların, o lâboratuvarlara gitme ve yapılanları görme şansı olsaydı; bu çalışmaların ne kadar kolay ve yararlı olduğunu görebilir ve bu suçlamalarından vazgeçebilirlerdi. - Bu yolla yetiştirilen meyve ve sebzeler de aynı işleme mi tâbi tutuluyor acaba? - Evet. Bu teknik ilk kez 1983 yılında tütün ve pamuk bitkilerinde uygulandı.

Sonuç: Yüzde 20 daha fazla verim ve daha sağlıklı tütün ve pamuk oldu. Süpermarket raflarında ve buzdolaplarında haftalarca çürümeden durabilen domates ve biberleri de bu yönteme borçluyuz. - Peki ama, bu tekniğin sakıncalarından haykırırcasına söz eden düşünür, yazar

ve halktan insanların kaygıları boşuna mı yani?
- Hayır, boşuna değil ama biraz fazla abartılı bence. Dediğim gibi genetik mühendislik henüz gelişme çağında. Bu süreçte birtakım hatalar olabilir diye korkuyor herkes. Fakat 30 yıldır yapılan deneylerde ve uygulamalarda herhangi bir kaza olmadı. Olsa bile bunlar daha lâboratuvar çalışmaları aşamasında ortaya çıkıyor ve o hatalar hemen düzeltiliyor veya o proje terk ediliyor. Böylece dış dünyaya ve halka negatif etkileri olmuyor. Fakat yine de, bu tekniğe şu veya bu sebepten ötürü karşı olanlar genellikle popülist söylemlerle taraftar toplayabiliyor ve halkı korkuya itebiliyorlar. Bu grupların söylemlerine sadece karaları değil, akları da eklemeleri daha dengeli ve rasyonel olacaktır. - Şu anda ABD’de satılan hububatın yüzde 60’ının genleri değiştirilmiş durumda... - Evet, öyle, ve daha verimli hâle getirilmiş durumdalar. Bu çalışmalardan geri dönüş yoktur. Üzerinde durmamız gereken nokta çalışmaların daha emniyetli yürütülmesi ve piyasaya çıkmadan önce yüzde 100 güvenceli olduklarının test edilmiş olmasıdır. Bu sayede ileride daha lezzetli sütler içebilecek, daha büyük ve protein değeri daha yüksek yumurtalar yiyebilecek, A vitamini ve demiri yüksek pirinç üretebilecek ve ölümcül hastalıkları tedavi etmiş olacağız. Hatta, daha ileriki aşamada belki de ilaç alacağımıza, kendisi ilaç hâline getirilmiş meyve ve sebzeler yiyerek genlerimizdeki tüm bozuklukları önlemiş olabileceğiz. Böylece, patolojik tarihçemizi yansıtan genlerdeki geçmişin tüm negatif tortularını silmiş, yeni bir genetik kompozisyon oluşturmuş olacağız. Bu az bir gelişme mi? Genetik çalışmalara karşı çıkanlar, neye karşı çıktıklarını iyi bilmek zorundadırlar. - Genlerin önemini ve hastalıklarla alâkasını vurgulamak bakımından,

biraz da zaman zaman hortlayan Deli Dana (BSE) denen hastalıktan söz eder misiniz?
DELİ DANA GERÇEĞİ - Çok iyi olur; çünkü aratılan korku yüzünden milyonlarca insan bence aşırı bir endişeye kapılıp kırmızı et yemez oldu. Bu hastalığın başlangıcı 1979-1980 yıllarıdır ve ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi de Scrapi denen bozuk genli bir virüstür veya bozuk bir gen de diyebilirsiniz. Bu bozuk genlere sahip bir inek (inek diyorum, çünkü bu hastalık öküzlerde görülmez) kesilerek hayvan yemi yapılmak üzere kaynatıldı ve protein ilavesi olarak ineklere verildi. Fakat bu virüs yüksek sıcaklıklarda bile ölmüyordu. Böylece binlerce hayvana bulaşmış oldu. Asıl adı Bovine Spongiform Encephalopaty olan bu virüs oldukça da tembel bir virüs; üremesi için 5-6 yıl gibi bir zaman geçmesi gerekiyor. Zaten varlığı da 1986 yılında ineklerin acayip davranışlar göstermesinden sonra ortaya çıktı 10 yıl süren bilimsel çalışmalar ve dedektiflik gerektiren araştırmalardan sonra nihayet hayvan yemleri ile bulaştığı bulundu (1996). Ama çok geç kalınmış ve 180 bin inek, beyin dokuları süngerimsi bir hâle dönüştüğü için, BSE hastalığından ölmüştü. Bunun üzerine Almanya ve Fransa, İngiltere’den sığır eti ithalâtını durdurdu. Fakat hükümet bu etleri süpermarket raflarından hemen kaldırtmadı. Çünkü bilim insanları bu hastalığın insanlara ağız yolu ile bulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu rapor ediyorlardı. Sonra sinsice bir oyun oynandı ve 50 milyon etobur Britanyalı birer kobay olarak

kullanıldı. 1996 yılında Deli Dana Hastalığı yüzünden 10 kişi hayatını kaybetti. Böylece, ölüm riski 5 milyonda bir olarak hesaplandı. Bu da bir insanın başına yıldırım düşmesinden daha zor bir ihtimaldi ve siyasileri sevindirdi. Çünkü 100 binlerce hayvanı yok etmekten ve fiyatlarının yarısını çiftçilere ödemekten kurtulmuş görünüyorlardı. Ama halkın ve medyanın protesto ve baskılarına daha fazla dayanamadılar ve bir yıl sonra sadece kemikli sığır etinin satışını yasakladılar. Daha sonra da yüz binlerce hayvanı öldürüp yakmak zorunda kaldılar. Bu hastalığın esas sebebi de yine bir gen demiştik: Stanley Prusiner’in 1982 yılında bulduğu ve adına PRP (Protiz Rezistanslı Protein) dediği gen. Bunun ürettiği protein olan Prion, 150 bin tür protein içinde amino asitleri ve DNA’sı olmayan belki de tek proteindir. Kendisini çözümleyip dağıtan normal Protiz enzimlerine karşı koyabilen Prion, sert ve yapışkan bir yapıya sahip olduğu için diğer prionlarla birleşerek büyüyor ve hücrenin yapısını tamamen bozuyor. Ayrıca, diğer sağlıklı proteinleri de kendi şekline sokabilme yeteneğine sahip. Bu proteinin tam olarak ne işe yaradığı henüz bilinmiyor, fakat tüm memeli hayvanlarda var olduğu için önemli olduğu varsayılıyor. 20 yıldır yapılan binlerce deney ve araştırma bu DNA’sız proteinin sırrını çözmeye yetmedi. Fakat yalnız beyinde açıldığı için orada iş gördüğü biliniyor. Farelerin genomundan çıkarılan bu gen, embriyon döneminde ya da yetişkinik çağında onların sağlığını etkilemiyor veya bir eksikliğe yol açmıyor. Fakat insanlarda farklı bir durum söz konusu: 253 kelimelik yani 759 harflik olan bu genin 129. kelimesi çıkarıldığında, aylar süren uykusuzluk hastalığına (İnsomnia) ve ölüme neden olabiliyor. Çünkü beynin uyku merkezi olan Talamus’u yiyip bitirebiliyor. Bu gen, keçilerde ve ineklerde ise daha farklı bir özellik gösteriyor. 253 kelimeden 108 ve 121 arası bükülerek yukarı doğru bir kavis yapmışsa, hayvanın fazla uyumasına, aşağı doğru kavislenmişse hiperaktif olmasına neden oluyor. İşte Deli Dana Hastalığı ineklerdeki bu kavislenmiş genler yüzünden ortaya çıktı. İnsanlara ağız yoluyla geçme olasılığı çok düşük ama bol miktarda inek eti yendiği zaman vücuda yerleşiyor ve 5-6 yıl süren üreme döneminden sonra sağlıklı genlerimizi bozarak, BSE denen hastalığı yapabiliyor. - Efendim, 5 Temmuz 1996 da tüm dünyayı sarsan bir olay yaşandı: İlk

kez Dolly adı verilen bir kuzu, babasının ikizi olarak klonlama yoluyla dünyaya getirilmişti. Herkesin aklına hemen “İnsanlar da klonlanacak mı?” sorusunu getiren bu tekniği basit bir dille anlatır mısınız?
İNSANLAR KLONLANACAK MI? - Aslında çok basit bir yöntemle gerçekleşen klonlama neden bu kadar geç kaldı diye şaşıyorum. Bilim adamları bu işi 1950’lerde gerçekleştirecek bilgi ve teknolojiye sahiplerdi. Hatta o zamanlar bazı kurbağaların klonlanma çalışmaları yapılmıştı. Sonuç alınmasının 30 yıl gecikmesi bana biraz garip geliyor. Fakat demek ki bazen basit sorular ve yöntemler bile kimsenin aklına gelmeyebiliyor. Ya da belki bu bilgilerin dünya kamuoyuna duyurulması başka amaçlarla geciktirilmiştir. Klonlama için 3 ayrı yöntem geliştirilmiştir: Twinning, Roslin ve Honolulu teknikleri... İskoç genetik uzmanı Ian Wilmut, Dolly’yi klonlarken Roslin, yani çekirdek transferi tekniğini kullandı. Bu yöntemi anlatırsak, sanırım konu anlaşılmış olur. Klonlama için öncelikle iki şeye gereksinim var: bir yumurta hücresi ve bir donör hücre. Donör hücre; Dolly’nin babasından alınan canlı bir hücreydi. Yumurta hücresi de herhangi bir dişi koyundan alınmış ama döllenmemiş bir cinsiyet hücresiydi. Yapılacak ilk iş; bu yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarmaktır. Böylece

Peki. Öncelikle hastalıksız ve çok daha verimli hayvanlar ve bitkiler üretmiş olacağız. yumurtanın içine donör denen canlı hücrenin çekirdeği konur. çekirdeğini kaybetmiş olan yumurta "baygınlık" geçirir ve tüm fonksiyonları durur ama ölmez.O zaman 40 yaşında bir insan klonlandığı zaman doğan çocuk 40 yaşında mı olacak? . hem de insanlar onlardan daha fazla verim alacaklar. hangi hayvandan alınmışsa. Fakat o insanın ruhsal sağlığı hakkında hiç kimse bir garanti veremez! Genetik araştırmalara yatırılan kaynakların. bunun ulaşacağı düzeyi şimdiden kestirmek için yüksek bir hayal gücü gerekmiyor. İşte o evrede. Kısaca "G0" denen bu evrede. klonlamanın bize bir yararı olacak mı? . Belki o zaman ilk Klon İnsan’a sahip olma hakkı çok önemli bir kişiye verilecek ve tarihte bir büyük çağ daha açılmış olacak. Dolly’den bu yana bu yöntemle ve diğer iki teknik kullanılarak yüzlerce hayvan türü klonlanmış ve çoğunda başarılı olunmuştur.Bunun etik tartışmaları uzun sürmezse ve “think-tank” denilen düşünce kuruluşları klonlamanın faydalarını halka yeterince anlatabilirlerse. Fakat önce “G0” evresinden çıkıp ayılması lazımdır. . bir annenin rahmine konması gerekir.Bence. Ama bir başka denemede bir buzağı klonlandığında. Büyük kısmı diyorum çünkü genetik materyalin hepsi çekirdekte değildir. bu kadar basit bir biyotekniktir. üreyen hayvanların hem kendileri daha iyi bir yaşam sürecekler.çekirdeksiz yumurtanın genetik şifrelerinin büyük bir kısmı alınmış olur. Dolly adlı koyun kopyalandığı zaman 3 yaşındaki babasına benzedi. zamanın ve enerjinin ne denli devasa boyutlara ulaştığını çoğu insan bilmiyor. Sonra bu yumurta hücresi "Gap Zero" adı verilen bir dönem geçirmeye bırakılır. Bu embriyon üvey annesinin rahminde yaşarsa. büyümeye devam eder ve vakti gelince donör hücre kime aitse ona tıpatıp benzeyen bir yavru olarak doğar. İşte klonlama denen yöntem. O nedenle. modern çağın en önemli buluşlarından biri olan bu tekniğe karşı çıkmak. Hayvanlardaki hastalıklara neden olan bozuk genler bulundukça ve bunların sağlıklı olanları klonlandıkça. genetik yapısı tam olan bir hücredir. Tabiî bu bir cinsiyet hücresi olmadığı için. Bu evrede artık embriyonun lâboratuvardan alınıp.Elbette olacak. buzağı normal yaşında doğdu. Ve zaten önlenmesi de artık olanaksızdır. Bunu sağlamak için de hafif bir elektrik akımı verilir. insan genleriyle oynamak tüm toplumlarda şiddetli bir muhalefet görüyor.İnsanların klonlanması da mümkün mü? . . ABD ve Japonya bu teknolojiye 50 yıldan beri çok büyük yatırımlar yapıyorlar. klonlama rutin bir iş hâline gelecektir. Genetik mühendisliği ahlâkî açıdan siz nasıl değerlendiriyorsunuz? GENETİK MÜHENDİSLİĞİN ETİKSELLİĞİ . Böylece o yumurta döllenmiş bir yumurta gibi bölünmeye hazır hâle gelmiş demektir. Yani erkek veya dişi olsun.Efendim. Yeni çekirdeği kabul eden yumurta hücresi birkaç saat sonra bölünmeye başlar. o hayvanın bütün genetik şifrelerini içerir.Bunu ancak uygulamada görebileceğiz. . . etik açıdan bakarsak büyük bir “günah”tır. bence en geç 5 yıl içinde insanları da klonlamak mümkün olacak. İngiltere. Proteinlerin ve enzimlerin nasıl reaksiyon göstereceklerini şimdilik kestirmek çok zor. Bölünen hücreler bir embriyon oluştururlar. Hatta bu tartışma pek çok ülkede bir etik soruna dönüştü. Kopya insan sırada bekliyor ve hatta konuştuğumuz şu anda bile gerçekleşmiş olabilir! . Sitoplazma içinde de DNA taşıyan maddeler vardır. etmeyen ise ölür ve deneme başarısız olur. ama bütün zorluklar aşılacak. fakat normalden daha kısa yaşayıp öldü.

Sözgelimi. Robert Stillman ve Jerry Hall insan embriyonunu klonlamış ve 6 gün yaşatmayı başarmışlardı. . 20 yıl sonrasının meslekleri arasında -eminim ki. Bu teknolojinin getireceği faydaları bilmeden birtakım yersiz etik tartışmalar yaratmak ve bu çalışmaların önünü tıkamak. 1973’de sığır ve 1979’da koyun klonlaması gerçekleşmişti. Klonlama ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştı. Bitki ve hayvan hücrelerinde yapılan bu genetik değişikliklerin sonuçları olumlu olunca.Yapay zekâ.Diğer üçü hangileri? . Özellikle genetik şifrelerin çözülmesi ve yapay zekâ alanındaki gelişmeler. lâboratuvarda üretilecek sağlıklı organlar sayesinde eskiyen veya hastalanan tüm organlar yenilenebilecek. hastalık ve soğuğa dayanıklı bitki türleri. Genetik tartışmalarda sağduyunun galip geleceğine inanıyorum. bozuk genler değiştirilebilecek ve hastalıkların büyük bir kısmı önlenmiş olacak.Sorunuza hiç tereddüt etmeden “evet” diyebilirim. O nedenle insanların bu konuya hazır olmaları gerekmektedir. bence insanlığın kendi kendisine büyük zararlar vermesi anlamına geliyor. tüberküloz veya kolera yüzünden hayatını kaybeden çocuklarının ve yakınlarının öldüklerini seyretmekten başka seçenekleri yoktu. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952’de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmişti. O nedenle ben bugünün gençlerini bu dört alanda eğitim almaya ve araştırma yapmaya davet etmek istiyorum. Genetik mühendislik şu anda bile insan hayatını kurtarabiliyor ve genetik teşhis sayesinde ölümcül hastalıkları engelleyebiliyor. Türk kamuoyunda pek de bilinmeyen bu eylemi -yeri gelmişken. Hâlâ hızla süregiden insan klonlama çalışmalarının dramatik sonuçları yakında bir bomba gibi gündemimize oturabilir. o kadar büyük yatırım yapıldı ve elde edilen bilgilerin insanoğluna sağlayacağı yararlar o denli belirgin hâle geldi ki. . Bütün bu nedenler klonlamayı desteklemeye yeter de artar bile. 1993 de. bu bir insanlık suçu olurdu. çok yakın bir zamanda yarısı canlı. Nano teknoloji ve yapay zekâ sayesinde üretilecek mikroçipler. bu ahlâkî tartışmaların ortaya çıkışını sağlayan birtakım haklı sebepler de var. kısırlık bitecek. beynimizdeki ve bedenimizdeki bir çok organın ya yerini alacak veya onların daha düzgün çalışmasına yardımcı olacaktır. Örneğin yeni bulunan WT1 geni sayesinde kan kanserinin tedavisi yakında mümkün olacaktır. doğal olarak aynı tekniği insanlarda kullanma fikri doğmuştu. Şöyle düşünün: Daha geçen yüzyıla kadar ana-babalarının tifo. plastik veya estetik cerrahiye gerek kalmayacak. 21’inci yüzyıldaki dört büyük teknolojiden birinin genetik olacağı artık gün gibi ortadadır. . biyolojik bakımdan “kusursuz” diyebileceğimiz insanlar türeyecektir. Genetik mühendislik ve biyoteknolojideki ilerlemeler. Genetik teknoloji sayesinde -belki de çok yakındakanser ve kalp hastalıkları dahil pek çok hastalık tarihte kalmış olacak. Klonlama sayesinde gençlik aşısı gerçek olacak. Bu meslek sahiplerinin doktor olması dahi gerekmeyebilir.Efendim. Ama bunların aşıları ve ilaçları bulunduktan sonra milyonlarca insan ölümden kurtuldu. nano teknoloji ve uzay teknolojileri. 1970’lerde fare.Peki.insan mühendisliği diye bir meslek de yer alacaktır. Eğer mucize ilaç denen Penisilin bulunduktan sonra onu kullanmasaydık. genetik mühendislik ve yapay zekâ teknolojileri ileriki yüzyıllarda insan doğasını da değiştirebilir mi dersiniz? . Şimdi de durum aynıdır. Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton’un 1885 yılında başlattığı Yuceniks (Eugenics) hareketi. daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine büyük katkıda bulunmuştu.Bu bilimsel araştırmalara 52 yıldan beri o kadar zaman harcandı. yarısı robot yaratıkların ortaya çıkmasına neden olacak.anlatır mısınız? ...

Fakat Almanya’ya bu kampanya yeterli gelmedi ve savaşın ilk 18 ayında tam 70 bin kısırlaştırılmış hasta. Galton.Galton son derece pratik zekâlı. Tarihin yüzkarası olmuş bir düşünce ve hareket olan Yuceniks’in fikir babası sayılır. Kısırlaştırılan insanların sayısı milyonları geçti. hırslı ve agresif biriydi. Bunun arkasından yakılma sırası tüm Yahudi vatandaşlara kadar geldi. bulaşıcı hastalık taşıyanların ve geri zekâlıların evliliklerine yeni bir isim buldu: Discenik.000 insan kısırlaştırıldı. Hatta Virginia Eyaleti akıl hastalarını kısırlaştırma kanununu 1970 yılına kadar uyguladı.” . Tabiî. Dünya Savaşı’na “Kromozom Savaşı” diyen genetikçiler var. Finlandiya. .Evet.. sakat ve güçsüz insanların kısırlaştırılmaları ve nesillerinin tükenmesi için büyük çabalar harcamıştı. idealist. o yıllarda alkoliklerin.. hastane yataklarını yaralı askerlere tahsis etme bahanesi ile gaz odalarında yakılmaya gönderildi. Yuceniks fikrini milliyetçilikle özdeşleştirmeyi başarmıştı. değil mi? . Akıl hastası. Öyle ki. Bunları Kanada. Amerikalı Charles Davenport. “Orta sınıf vatandaşlardan doğan cılız çocuklar için ‘Haa! Demek ki bu Yucenik bir evlilik değildi. Ve insan üzerinde etkili olan doğal seleksiyonun tabiata bırakılmadan insan eliyle uygulanmasını savunmuştur. Bu kanun 1964 yılına kadar 40 sene yürürlükte kaldı. Bu çabalardan sonra İngilizler’in Yuceniks hareketini gizliden gizliye başlattığını öğrenen ve Galton’un fikirlerine hayran olan Karl Pearson da aynı eylemi Almanya’da yaymaya başlamış ve yaptığı üst düzey lobi çalışmalarından sonra. Darwin’in “Tabiattaki doğal seleksiyon yüzünden yalnızca güçlü canlılar ayakta kalır ve nesillerini idame ettirirler” saptamasını.Fakat bu kısırlaştırma kanunları İngiltere ve Hollanda’da çıkmadı. Başkan Roosevelt. Genleri sağlıklı insanların evlilikleri tasvip görmeye. “beyinsizleri sterilize et” hareketi diğer ülkelere de sıçradı. “bir gün toplumun dejenere olmasını önlemenin tek yolunun sağlıklı vatandaşların soylarını devam ettirmeleri ve sağlıksızların çocuk yapmamaları olduğunu görecek ve bunu uygulamanın en büyük vatanseverlik olduğunu anlayacağız!” diyebilecek cesareti kendinde bulmuştu. İzlanda ve Estonya izledi. Norveç. Davenport çalışmalarını disceniklerin “ekarte edilmeleri” üzerine yoğunlaştırmış ve Amerikan elitlerinin kafasını çelmeyi başarmıştı. Pratiğe geçişi bu fikrin Amerika’ya sıçramasından sonra başladı. Bu 25 yıl içinde 100 bin insanın “beyinsiz” ismi verilerek kısırlaştırıldığı o eyaletlerdeki hastane dosyalarında hâlâ korunmaktadır. diğerlerinki aşağılanmaya başlamış bile. daha sağlıklı bir millet hâline gelir ve her zaman İngiltere’nin önünde olur” fikrini devleti yönetenlere kabul ettirmişti. İsveç’te 60 bin ve bu fikre çoktan hazırlanmış Almanya’da 400. . Discenik fikri o kadar benimsendi ki. kriminal suç işleyenlerin.’ dendiğini duyuyorum.Ben de bu fikrin hızla yayıldığını Pearson’un 1907 yılında Galton’a yazdığı bir mektup sayesinde öğrendim. O tarihte Almanya’daki ekonomik ve sosyal gelişimin “biyolojik gelişimle” bütünleştirilmesi fikri siyasi destek görmüş ve yerleşmişti ama hâlâ teori düzeyinde idi. 1924 yılında kabul edilen bir kanunla Amerika’ya sadece Anglo-Sakson ırkından gelenler alındı ve diğerlerine göç izni verilmedi. Ve “Eğer Almanya hastalıklı ve şizofrenik vatandaşlarını kısırlaştırırsa. Mektupta şu ifadeler vardı.Soruyu söyle de sorabilirim: 2. politik bir slogana dönüştürmüştü. 1910 ile 1935 yılları arasında 30 Eyalette son derece üzücü sosyal cinayetler işlendi. Genlerle dünya savaşı arasındaki bağlantıyı izah eder misiniz? YUCENİKS SUÇLARI .

. doğuma kadar ortalama 47 kez bölünüyor ve o tek hücre 100 trilyon hücreye ulaşıyor. Teşekkür ederim.Peki. Sosyalist veya muhafazakar bir çok yazar ve filozof ile birlikte pek çok bilim adamı ve siyasetçi Yuceniks fikrini destekliyordu. kürtaj yaptırma seçeneği anneden alınıp doktorlara verilmiştir. modern Yuceniks bireylerin kişisel onayları ile gelişecek ve belki de evrensel bir ilke olacaktır. H. bugünkü pencereden bakıldığında geçersiz görünebilir fakat o günkü sıcak koşullar ve toplumsal psikoloji içerisine girip düşünürseniz. Şuradan başlayayım: Aslında genetik sistem sanıldığı kadar da mükemmel çalışmıyor. Galton’un birçok fikri artık devlet zoruyla değil. Üstelik bir kanunun çıkmamış olması. “Yuceniks hareketi bugün artık apaçık devam ediyor” diyenlere de katılıyor musunuz? . çok ilginç bir soru. Fakat kapalı kapılar ardında sinsice yürütüldü. Churchill.Wells ve Winston Churchill bu hareketi savunan yazılar yazıyor ve hararetli söylevler veriyorlardı. Peki. İşte. daha kolayca ve suçluluk duygusuna kapılmadan yapacaklar. Rahatsızlıklarının esas nedeni Almanya’nın gerisinde kalma kaygısıydı. işsizlik ve toplumsal dejenarasyon Almanya’da Nazi hareketlerinin gelişmesini kolaylaştırdı. savaşın nedenlerinden birinin de genetik olduğunu kabullenmeniz o kadar da zor olmayabilir. Rusya’da da çıkmadı. ama şiddetli muhalefet sayesinde çıkarılamadı.G. Hatta.Efendim. Hitler işi Yahudi ırkının yok edilişine ve tüm Avrupa’yı temizleme fikrine kadar götürdü. çevremizdeki radyasyon oranları. çünkü bazı hücreler . 1994 yılında Çin hükümetinin çıkardığı bir kanunla. . Darwin’in oğlu Leonard.Evet. İngiltere’yi çok endişelendiriyordu. kötü beslenme alışkanlığı gibi zararlı etkiler de birer faktör.Bu.Evet katılıyorum. kısırlaştırmaların yapılmadığı anlamına gelmemeli! İngiltere’deki elitler. “beyinsizlerin çoğalmaları ırkımız için en büyük tehlikedir” diyebilecek kadar ileri gitmişti. Almanya’da başlayan akılsızların kısırlaştırılması ve etnik temizlik hareketinden rahatsız oluyorlardı. bireylerin rızasıyla uygulanıyor. Oxford profesörlerinin yüzde 65’i bunlara katılıyordu. Hamile bir annenin doğuracağı çocuğun sakat ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla dünyaya geleceğini gören doktorlar. Bazı genetikçilerin bu savı. böylesi bir atmosfer içinde başlayan 1930lardaki ekonomik kriz. Şu bulgulara bir göz atalım: Ana rahmindeki döllenmiş yumurta.. Hitler’in başarıya ulaşması. “evet tamamen genetiktir” diyemiyorum. Yuceniks Derneği’nin müdürlüğüne getirilmişti. Bernard Show. ana rahmindeki çocuğun sağlık durumu daha kolay saptanacak ve belki de anneler geri zekâlı çocuklarını vakit geçmeden aldırma seçimini. sanıyorum bunları yaşlandıkça görebileceğiz. Son zamanlarda birden fazla çocuk yapmayı yasaklayan Çin’deki bu tartışmalar tüm dünyaya er veya geç yayılacaktır. Ve böylece savaşa katılmak için bir neden daha oluşmuştu. Bütün bu desteğe rağmen parlamentoda sağduyu hâkim oldu ve kısırlaştırma kanunu aralıklarla iki kez oylanmasına rağmen geçmedi. yaşlanmanın nedeni de genetik mi? KROMOZOM EROZYONU VE YAŞLANMANIN NEDENİ . Fakat bu sorunuza yanıt olarak. kürtaj önermekte ve seçimi ana-babaya bırakmaktadırlar. ama Rus devleti daha ziyade akıllı insanlarını öldürmekle meşgul olduğu için Yuceniks hareketine katılmadı. Bence. Genetik bilimi ilerledikçe. Ortalama 47 diyorum. Yaşlanmamızın nedenleri arasında genetik sistemin işleyiş tekniği büyük rol oynuyor fakat az su tüketimi ve güneş ışığı.

eğer kromozomların ucunda diyelim ki 150 harfli bir gen yer alıyorsa ve bu hücrenin kopyası alınırken kazara kopyalanmıyorsa.Bu. (Bak. . hücrelerin kendi fotokopilerini aldırdıktan sonra eskiyenler ve ölenler vücut dışına atılır veya çözülerek tekrar kullanılır. Fakat yaşam sürerken bazı hücreler birbiri ardından yenilendiği için bölünme sayısı 200-300 kadar olabiliyor. Öyle ya.30. İşte bu yenilenmeler sırasında alınan her fotokopi. TTAGGG bazlarından oluşmuş bu nükleotidlere Telomer adını verdi. İşte yaşlanmanın pek çok sebebiyle birlikte asıl nedeni bu doğumdan sonraki yenilenme sürecinde gizli. Kromozomların uçlarının anlamsız genlerle doldurulduğunu keşfetti. işe yaramayan Telomer genlerinin bir kısmı eksik kopyalanarak yeni hücreye geçer ama herhangi bir fonksiyonları olmadığı için hücrelerde bir hasar olmaz ve vücutta bir eksiklik ya da hastalık ortaya çıkmaz. Bu agletler. kromozomların uçlarından küçük bir bölümü kopyalamazlar. Biraz daha açar mısınız? . yeni hücrede genetik bir eksiklik ve dolaysıyla pek çok sistem hatası doğabilir. Şekil: 4) Telomerlerin görevi. 6 harften oluşmuş bir genin binlerce kez art arda tekrarından ibaretti. Vücut dışında bulunan saçlar. Her kromozom upuzun bir DNA molekülüdür. kanımız 3 ayda bir tamamen değişir.Kuşbakışı veya makro baktığın zaman detaylar görünmez. Genler. Kandaki alyuvarların milyonlarcası her saniye yenilenir. Bu tamirci genlerin ürettiği proteinlere Watson. Ama mikroskopik baktığında teleskopik başış açısıyla göremediğin şeyleri görebilirsin. Bunlar ipler dağılmasın diye ayakkabı bağlarının uçlarına eklenmiş o plastik tutaçlar gibi (agletler) bir emniyet sistemi idiler. Watson. Son derece “akıllı” olan bu proteinleri ürettiren genler doğumdan hemen sonra . hücrelerin her kopyalanışında. iskeletimiz 11 ayda. canlı hücreler milyonlarca yıldan beri.Fakat. Yani. kopyalama esnasında. fotokopi makinasına konan bir mektubun ilk ve son satırlarının kopyalanmaması gibi bir eksiklik olur. önümüze tonlarca ölü hücre çıkardı. Şöyle ki: Beyindeki nöronlar ve sinir hücreleri hariç. milyarlarca kez bölünerek yaşamlarını sürdürebilmişler. Sadece 300 bölünmenin onları bozacağı bana pek ikna edici gelmiyor. hem de hücrenin içindeki her şeyin tamamı kopyalanır. Fakat Watson.Elbette. bazıları 40 bölünmeden sonra duruyorlar ve bazıları da 50 defadan fazla bölünerek çoğalıyorlar. kromozom uçlarında yer alan ve işe yarayan genlerin saf dışı kalmasını önlemektir. Şimdi gelelim işin püf noktasına: Embriyon dönemimdeki bölünmelerde. Ve ortalama 40-45 kopyadan sonra ortada kromozom denen şeyin kalmaması gerekirdi. tırnaklar ve deri de peşpeşe yenilenir. Kromozomları yakından incelediğinde gördüğü şey onu büyük hayretler içinde bıraktı.. Bir ömür boyu değişen bu hücreleri toplayıp tartma imkânımız olsaydı. herkesin ilgisini çekecek bir bulgu. Yaşlanmayı anlamak için kromozomların kopyalanma sistemini iyi anlamak gerekir. . Hücreler bölünürken hem bu 23 çift DNA molekülü kopyalanır. Bu çok şaşırtıcıydı çünkü her kopyalamada kromozomlar biraz daha kısalıyor olmalıydı.. doğanın bu eşsiz sistemi neden kurduğunu ve bu sorunu nasıl çözdüğünü çabuk anladı. . Telomerler her bölünmede kısalır fakat bunları vakit geçirmeden tamir eden ve eski hâline getiren bir sistem daha vardır. Watson’un gördüğü olay şuydu: Kromozomları kopyalayan biyokimyasal sistem. kopyası alınan bir resimin giderek renk kaybetmesi gibi biraz daha “silik” çıkar veya aşınır. Bu nedenle. vücudumuzdaki tüm hücreler bir yaş gününden diğerine kadar büyük oranda yenilenir. Örneğin. Telomeraz demiş. Bu kopyalanma anını 1972 yılında ilk kez DNA’nın kâşiflerinden James Watson gözlemiştir.

Fakat bu teknolojinin de etik tartışmaları tüm şiddetiyle sürmektedir. değil mi? GENÇLİK AŞISI BULUNDU MU? . çünkü Telomerleri onaran genlerinin doğumdan sonra da açık kalmasını sağlayan sistem.Öyleyse doğumdan sonra emekli olan Telomeraz genlerini açık tutmak yaşlanmayı engelleyebilir.. Vücudumuz bir doğum gününden diğerine kadar büyük oranda yenilendiği için (sinir sistemi ve beyin nöronları hariç) kromozomlar her yıl ortalama 31 harf (nükleotid) kısalırlar.. yüzlerce kez kopyalandıktan sonra kromozom uzunluğu değişmeyen hücreler üretmeyi sağlamış durumda. O nedenle insanlar damar sertliğinden değil.“emekli olur” ve artık açılmazlar. Bu genetik araştırmalar şirketi. Örneğin sirke sineklerinin ömrünü iki katına çıkarmayı başarmıştır. O nedenle Telomerazlar üretilmezler ve artık eksik kopyalama kendini tamir edemez duruma gelir. bazılarında binlerce defa art arda dizilerek uzun bir gen. DNA’sı olan tüm hayvanlarda bu sistem mevcut.Tabiî var. doğanın belli bir yaştan sonra neslini çoğaltmasında sakınca gördüğü bir organizmanın giderek yaşlanması. Kısa Telomer de yaşlanma demektir. 80 yaşına girmiş bir insanın kromozomları doğduğu güne oranla yüzde 37 kısalır. kromozomlar doğum sonrası ve ömür boyu gerçekleşen yüzlerce kopyalamadan sonra iyice kısalırlar. Peki. . onu icat etmek zorunda kalırdık. Yani. Bir başka önemli neden de şu: Hücrelerimizde ve kanımızda çok hızlı hareket eden ve çarptıkları dokulara hasar veren atık maddeler var. TTTAGGG harflerinden oluşmuş. Bakınız: Cal Harley adında bir bilim adamının kurduğu “Geron Corporation” adında bir şirket tüm çalışmalarını Telomeraz genlerinin “emekli olmaması” üzerine yoğunlaştırmış ve çok önemli aşamalar kaydetmiştir. Harley’ye göre. arter duvar bozukluklarından ölürler. Her yenilenme yeni kopya ve daha kısa Telomer demektir.Evet. Bunlara serbest radikaller deniyor.. Geron şirketinin hisseleri borsada birkaç kat prim yaptı. Hasar gören genler yüzünden vücutta giderek azalan fonksiyon kayıpları olur. buluyorum. Telomerler hayvanlarda da var mı? . . Böylece. Serbest radikaller hücre çekirdeğinde de bulunduğu için.Çok güzel. Bitkilerin kromozomlarında da aynı sistem var fakat onların Telomerleri bir T fazla. Hepsinde TTAGGG olarak mevcut.Bu bağlantıyı yakaladığınıza sevindim. ortalama insan yaşamını 150 yıla çıkarmamız şu anda mümkündür.” . Çünkü. Bir başka yararı damar sertliğini önlemektir. 1997 yılında bu işi başardığını açıkladığında. Sık sık yenilenen hücrelerdeki kromozom uzunluğu yılda 100 harf kadar kısalabilir.. Bu noktada size Voltaire’in bir sözünü aktarmak isterim: “Ölüm olmasaydı. Bunlar da yaşlanmaya neden olur. Bu nedenle onlar da yaşlanıyorlar. fonksiyon kaybetmesi ve nihayet ölmesi için genetik sisteme yerleştirdiği olağanüstü zekice düşünülmüş bir düzenektir.. Bunu düzeltme şansını yakalamışken neden uygulamayalım? Kaldı ki yaşlanmayı önlemek her insanın en büyük arzularından . Bu da. Böylece belli bir sayıya ulaştıktan sonra bölünme sayısını kaçıran ve bölünmeye devam edip çoğalan kanser hücrelerinin önüne geçilebilir. Şöyle ki: Bacaklarımızdaki kan damarlarının kromozomlarına bakarsanız.. bunlar kalpten çıkan arterlerin kromozomlarından daha uzundur. kalpten hızla çıkan kanın basıncına ve serbest radikallere sürekli maruz kaldıkları için çabuk yıpranırlar ve sık sık yenilenirler. fakat bazılarında yüzlerce kez tekrarlanarak kısa bir gen olmuş. kalp damarları. hızla çarptıkları DNA moleküllerinde de hasara yol açarlar. İşte yaşlanmanın asıl nedeni bu eksik kopyalanan Telomerlerdir.Siz bu ömür uzatma çabalarını ahlâkî açıdan doğru buluyor musunuz? . hücre bölünmelerinin ve çoğalmalarının önüne geçecek bir yöntem için de kullanılabilir.

zihnimizde onu kendi koşulları içinde oluşturarak düşünürsek.Fakat beyin hücreleri yenilenmiyor ve ölen nöronların yerine yenileri gelmiyor. Fillere gelince. 150-200 yıl yaşamaktansa. Şimdi size çok şaşırtıcı bir görüşü ifade etmek istiyorum: Ömür dediğimiz şeye zaman denen o göreceli olgu açısından bakarsanız. bu dediklerinizi yapabilecek mi? . Büyük gövde demek. Zira 100 yıl boyunca ölen hücreler oran olarak beynin yüzde 10’unu bile zor bulur.. Tabiî.Kulağa hoş gelen bu soru. .. kanıtlanmış bilimsel bir bulgudur. insanlar elbette artan insan nüfusuna bir çare bulacaklar ve belki de herkes kendi yerini dolduracak yalnız bir çocuk yaparak. beyin ve damar arasına bir duvar gibi dizilirler.. dünya nüfusunu sabit tutacaktır.. Ayrıca. Kış uykusuna yatanlar da nispeten uzun yaşarlar. analizlerimiz daha gerçekçi ve mantıklı olur. bu düşünce doğru görünür ve siz de haklı olarak bu soruyu sorarsınız. 150 yıllık bir beyin. Fakat biz Telomerleri tamir eden Telomerazların üretilmesini sağlarsak. Bunların çoğu cüsseli hayvanlar. İşte bu 5 tip hücrenin yenilenmesi ve yaşlanması beyinde fonksiyon kayıplarına yol açar.” .Efendim..Önce bir yanlışlığı düzeltelim. Kaldı ki beyin sadece nöron denen sinir hücrelerinden oluşmamıştır. Düşünsenize. Uzun yaşamak bu sayıyı daha da arttıracaktır. Bazıları (Ependimal) beyin sıvısı üretme işine yardımcı olurlar. Nöronların miktarından kat kat fazla Glia hücreleri var beyinde. Fakat aslında bazı küçük hayvanlar da uzun yaşıyor. Bazıları (Mikroglia) beyni zararlı bakterilerden ve enfeksiyonlardan korurlar. kaplumbağalar ve salyangozlar. bu yaşlanma gerçekleşmeyecek ve beyin de genç kalacaktır. . Bu bulgu. O da şu: Hayvanların ömür boyu süren kalp atışlarını sayarsanız. Örneğin. Demek ki ömür denilen yaşam süresi. O evredeki koşullar içinde şu an hayal edemeyeceğimiz çok daha farklı çözümler üretilecek ve sağduyu mutlaka hâkim olacaktır. önemli olan kaliteli yaşamaktır. erken ölmesi gerekiyor. Telomerlerin varlığı bir teori değil. her .Bizim gibi uzun yaşayan pek çok hayvan var. bence bunlar popülist yaklaşımlardır ve hayal gücünden yoksun yorumlardır. kalp atışı sayısı ile ters orantılıdır. Dolayısıyla aslında balina ve fil gibi hayvanların çabuk yaşlanıp. beyindeki hücre ölümleri sayı bakımından fazla görünebilir.Fakat bu görüşün karşısavı diyor ki: “Dünyada zaten haddinden fazla insan var. Ne var ki ömür denen şeye bir başka pencereden daha bakma olanağı var. Telomer teorisini çürütmüyor mu? UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN GENETİK SIRRI . sağlıklı ve verimli kısa bir ömür yaşamak daha iyidir. Bunlar birbiri ardından yenilenen ve önemli görevleri olan hücrelerdir. Ben insanların 150 yaşında kadar yaşayabilecekleri bir dünyayı hayal ettiğimde büyük heyecanlar yaşıyorum. biraz bilgi eksikliği içeriyor..biridir. . Nörologia da denen bu hücreler 5 tiptir: Bazıları (Astrosit) kan damarlarının etrafını sararak. Yavaş hareket eden hayvanlar uzun. Bir olayı değerlendirirken. Bakınız. Ve bazıları da (Oligodendrokit ve Schwann) nöron uzantıları olan aksonların etrafında miyelin denen koruyucu bir tabaka oluştururlar.. genetik mühendislik sayesinde hastalıkların olmadığı. Ama durum böyle değil. ama yüz milyar gibi yüksek rakamlı bir nöron sayısı yanında bunu önemsemeyebilirsiniz. insanların genç ve dinamik yaşadığı ve beyinlerinde yüz yıl boyunca biriken devasa bilgi ve deneyim arşivlerini kullanabildikleri bir dünyada cehalet denen şeye yer olabilir mi? Akıl yolunun izlendiği ve erdemin kök saldığı bir dünyada. birçoğunun aynı sayıdaki kalp atışından sonra öldüğünü görürsünüz. daha çok kopyalama demek ve daha kısa kromozom demektir. ama hızlı hareket edenler kısa yaşarlar.

. kuvvetli ve sağlıklı genlerin ayakta kalmasını istediği için. İşte bu yüzden mantığı bizimkinden farklı ama daha doğru çalışan doğa. Fakat bu tavsiyeye uymayan çiftlere doğa (ya da Tanrı deyin) zoraki kuralları ile karşı çıkar. Aslında yaşlanmaya neden olan pek çok faktör var. doğa gençlere hitap ederek. Ama bu durum henüz anlaşılamamış nedenlerden ötürü her insanda gerçekleşmez. .. fakat genç ölen insanların durumunu pek açıklamıyor. Vücudumuz da oksijenle sürekli alışveriş içinde olduğu için hücrelerde bir tür paslanma olur. Telomerleri uzun olan insanların daha uzun yaşadığı görüşü bilim adamlarınca yaygın bir kabul görmüştür. Bazı insanların Telomerleri 6 bin harften oluşur.Enteresan bir saptama. kadınların 35 yaşından sonra doğum yapmamasını istemesinin altında yatan sebep de temelde budur.Demek oluyor ki yavaş hareket eden ve kış uykusuna yatan hayvanların hücreleri çabuk yıpranmadığı için sık sık yenilenmiyor ve o nedenle de telomerleri hemen kısalmıyor. “neslinizi genç yaşta çoğaltınız” mesajını veriyor. açık havada ve bol oksijenli bir ortamda yaşadığı için mi? . Bu da ortalama 73 yaşa denk gelir. Fakat. Bildiğiniz gibi. çalışmalarına engellerler. .Haayır! Burada çok uzun yaşamaya yol veren bir başka etken daha var. bu da son derece şaşırtıcı bir gerçek. fakat Jeanne uzun ömrünü. bu kısa kromozomları ve bozuk genleri çocuklara geçirme şansı çoğalıyor. Doğa bizim fazla yaşamamızı neden istemiyor acaba? DOĞANIN GENÇLİĞE HİTABESİ . bazıların ki ise 10 bin kadar olabilir. değil mi? . Bir hesaba göre 7 bin kadar gen yaşlanmada rol oynuyor. bazılarınki 8. bu bakış açısında da istisnalar var. kafamda bir başka soru daha oluştu şimdi. O nedenle. İşte size “Mutlak Kader” olarak kabul edilen yaşam süresinin genlere yazılmış sırrı. Her insanda kromozom uzunlukları farklıdır. bir bakıma oksijen atomlarına da borçluydu.. Böylece hastalığa yol açacak genleri paslanmış ve fakat sağlıklı genleri çalışan insanlar daha uzun yaşarlar.. ama yarasalar 30 yıl ve kuşlar büyüklüklerine oranla çok daha uzun yaşarlar ve kalp atışları da oldukça hızlıdır. Belki de bazı kadınların genç yaşta adetten kesilmelerinin gerçek nedeni genlerindeki mutasyon oranının çoğalması ya da kromozom uçlarının (telomer) aşırı derecede kısalması yüzündendir. Her birinin ufak da olsa etkisi var ama bunlar toplam olarak büyük etkiler . oksijen paslanmaya neden olan bir elementtir. Jinekologların.. Kadını adetten keser ve menopoza sokar.. Dünya yaş ortalaması da bu rakamdır zaten. Ama bu yorum. yavaş yaşayan ve çok uyuyan. İnsan yaşadıkça belirli yaşlarda açılan belirli genler oluyor ve mutasyona uğrayan bozuk genlere sahip olma olasılığı artıyor.Evet. aklıma şimdi gelen bir başka soru daha sormak istiyorum: 1997 yılında ölen ve Guinness Rekorlar Kitabı’na en yaşlı insan olarak giren Fransız Jeanne Calmont’un kromozom uçları 10 bin harften oluşan uzun Teleomerlere mi sahipti acaba? .. Bu sav henüz kesinlik kazanmamıştır ama kuvvetli bir hipotezdir. Yaşlanmaya geri dönersek. Bunların ortalaması 7 bindir. Bu bulgulardan çıkardığım sonuca göre. .düşüncede olduğu gibi. Oksijen atomları genellikle dizilişi bozulmuş veya mutasyona uğramış genleri paslandırarak.Efendim.Yani.Burada gene bir başka gerçek rol oynuyor: Telomerlerin uzunluğu. üreme çağını tamamlamış organizmaların daha fazla yaşamalarını istemiyor. örneğin son derece hiperaktif davranan ve kalbi makineli tüfek gibi atan farelerin ömrü 3 yıldır. O nedenle. Teşekkür ederim.İlginç bir soru sordunuz ve doğru bir saptama yaptınız.

asbest tozu ve katran gibi faktörlerin kansere yol açtığı idi. konuyla bağlantısı olan kanser hastalığını da biraz açar mısınız? KANSERLE SAVAŞ BİTİYOR MU? . Bu ilaç kanserli hücrelerde TP53 geninin açılmasını ve o hücreleri yok etmesini amaçlıyor. Bu genler 1985 yılında Oxford Üniversitesi’nden Henry Harris tarafından keşfedildi. 54 yıldır hâlâ yaşıyorlar. H.ABD başkanlarından R. toplam ağırlıkları 20 tona ulaşmış durumda. Bu bozukluğa sebep olan şeyler de genellikle çevre koşullarıdır. Atlanta’da her yıl 11 Kasım tarihi “HeLa Günü” olarak kutlanır.Bu konuyla ilgili olarak. Eğer bir dokudaki gereksiz büyümeyi T. . Son yıllarda kanser vakalarının bunca artmasının arkasında yatan çevresel faktörler içinde de yapay olarak elde ettiğimiz maddeler. İşte bu mutant gen işimize çok yarayabilir. ve Celera Genomics denen araştırma enstitüsü.Efendim. Daha sonraları Röntgen ışınlarının DNA şifrelerini bozduğu fikri ortaya atıldı. bu nedenle dünyada en çok önem verilen kuruluşlardan birisi. Henriette. kopyalanan ve kısalan Telomerleri hemen eski hâline getiren. mutasyona uğramış bozuk bir gen var. 1979 yılında kanserle savaş kampanyasını başlattığı zaman. yeterince büyüyen dokuların büyümelerini durduracak genler de olmalıydı. Sebep olarak da radyasyon ve asbest tozunun savunma mekanizmasını bozdukları gösteriliyordu. bu TP53 geninin bozulmuş olması ve iş görmemesidir.Evet. TP53 genini bulan Davis Lane. He-La’nın genlerinde. dokuların büyümesini sağlayan genler olduğunu düşünmek zor olmadı. büyüme çağında ve yaraların tamiri için hücrelerin büyümeleri gerekiyordu ve bu işleri yürüten genlerin mevcut olması lazımdı. Geron şirketinin hisseleri de bu ve benzeri bulgulara sahip olduğu için oldukça yüksek. Belki de kansere ve yaşlanmaya çare. Çünkü. Bilinen şeyler. Hatta dünyanın pek çok kanser araştırma merkezinde ve uzaydaki araştırma lâboratuvarlarında hâlâ çoğalıyorlar. yaşlanmaya sebep olan genler düzeltildiği zaman bu sineklerin türdaşlarından çok daha uzun yaşamaları sağlanmıştır. Yine sirke sinekleri üzerinde yapılan araştırmalarda. bilim adamları nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmiyorlardı. TP53 denen gen hemen açılıyor ve P53 denen bir protein üreterek hücrenin öldürülmesini sağlıyor. Genleri durduramıyorsa.S. Bu araştırmalar sonucunda. Harris bu onkogenlere Tümör Süpresör Genler adını koydu. Öyle ki. yüksek radyasyon düzeyleri ve doğamıza ters gelen bir sürü zararlı yiyecek ve içeceklerdir. kanserin genetik bir hastalık olup olmadığı araştırılmaya başlandı. Nixon. Öyle ki. Zira. öcünü kanserli hücreler üreterek . HeLa’nın ölümsüz görünen hücreleri sayesinde bulunacak. zehirli atıklar. hücrelerin durmadan bölündükleri ve radyasyon. Çünkü. Otopsi yapılırken ondan alınan kanser hücreleri o kadar ölümsüz ve sık sık çoğalan hücrelerdi ki. kirletilmiş ve değiştirilmiş olan doğa. doğumdan önce.oluşturuyorlar. azıcık güneş ışığı bile bazı insanların genlerini bozuyor ve cilt kanserine neden oluyor. Bu kutlamanın esas sebebi nedir? . Bu onkovirüslerin. İşte kanserin esas nedeni. Bunlara ilaveten. . aksine son derece ince ve kırılgan bir yapıya sahiptir. rahim kanserinin bir “onkovirüs” tarafından yapıldığı bulundu. farelere aktarılan kanserli insan hücrelerinin onlarda da kanser başlattığı ve DNA’larını bozduğu görüldü. Böylece. Öyle ki. ABD’deki Atlanta kentinde Henriette Lacks diye bir gün kutlanıyor. P53 adını verdiği bir ilaç geliştirdi ve yakında kullanılmaya başlanacak. 1951 yılında rahim kanserinden ölen bir siyahî bayandı. Çünkü DNA molekülü kaya gibi zor kırılan bir katı madde değil. bunlar insan olsaydı 350 yıl yaşamış olacaklardı. Sanki.

Çünkü yenilenmek için bölünen hücrelerin durmadan bölünmesi hâlinde. çaresizlik yerine yüzde 15’lik bir başarı oranını tercih etmek daha mantıklı görünüyor. Gama ışınları kullanılarak uygulanan bu radyoloji tedavisinin başarı yüzdesi 10-15 arasında değişiyor ve epeyce yan etkileri var. Genetik mühendislikle üretilen bu virüslerin kanserli hücrelerle birlikte diğer hücreleri de öldürebilecekleri riski olduğu için henüz kullanılmayan bu sistem geliştirilince.Öyleyse. . özellikle beyin hücreleri için. Bu yüzde 15 oranındaki başarıyı da yine genlere ve bir tesadüfe borçluyuz.Aslında. Çünkü merkezi sinir sistemi ve beyin kendi kendini üretemez. Bu kayba rağmen beyin fazlaca . kanser tedavisinde kullanılan Işın Tedavisi iyi bir yöntem mi? . en büyük “silahları” olan “terminatör” proteinleri ürettirir ve bunları kullanarak tüm hücreyi imha ederler. Bu protein hücrenin tüm çalışmasını durdurur ve her şeyi bozarak. çok önemli bir gaz. çok doğru söylediniz.Deyiş yerindeyse. Bu mekanizma kanseri önlemek için tasarlanmış genetik savunma sisteminin olağanüstü zekâsının ve sözünü ettiğimiz Biyolojik Bilinç’in eşsiz bir eseridir. 1179 harfli uzun bir gendir. vampir ve Frenkeştayn hikayeleri çağrıştırılarak karşı çıkılan genetik mühendisliğin önüne geçilmesin ve bu araştırmalar teşvik edilsin. Hücrede herhangi bir DNA bozukluğu ortaya çıkınca. Yani keramet yine genlerdedir.Galiba oksijen. . MYC. fakat sinir hücreleri (nöronlar) yenilenemezler.Peki. Doğduğumuz günden. binlerce nöron kaybederiz ve yerine yenileri gelmez. değil mi? . ölünceye kadar her gün yüzlerce. Böylece kendileri de öldüğü için intihar etmiş sayılırlar. Ama bu ışınlar TP53 genlerini de bozduğu için. bu genlere “intihar komandoları” veya “jandarma genler” demek daha uygun olurdu. kesin teşhis hemen konulacak. teslim ol” gibisinden bir uyarı gönderirler. . Bunlar neyin katilleri? KATİL GENLER . TP53. yaşamasını ve üremesini engeller. Bozulan DNA’yı haber alan TP53 geni açılır ve hücreyi imha eden proteini üretir.Bir de genetik literatüre Katil Genler (Killer Genes) ismiyle giren bir kavram var. Çünkü. Bu uyarıya uyulmazsa. kanser tedavisinde çok önemli bir başarı daha elde edilmiş olacaktır. Ama bu testlerin yapılamadığı kliniklerde ışın tedavisinin hedef hücreler üzerinde uygulanmasına devam ediliyor. Ayrıca hücredeki aşırı oksijen eksikliği de bu “jandarma gen”in gecikmeden çalışmasını ve öldürücü gücünü kullanmasını sağlar. Son yıllarda. . bunu derhâlanlar ve hemen P53 denen bir protein ürettirir. bu genler hücreye önce “dur. böylece kanserli hücreler yok edilmiş olur. Bu konuyu da biraz genişletir misiniz? BEYNİN OKSİJENLE İLİŞKİSİ . yüzde 85-90 oranında başarısız bir yöntemdir bu. 1979 yılında Dundee Üniversitesi’nden David Lane tarafından keşfedilen TP53. BCC-2 ve RAS gibi onkogenleri faaliyete geçirecek bir de onkovirüs tedavisi geliştirildi. Bu ‘kamikaze gen’lerin en ünlüsü ve en önemlisi 17. O nedenle 3-4 dakikadan daha fazla oksijensiz kalamayız.almaktadır. çünkü Gama ışınları DNA’ya hasar verir.Evet.İnsan vücudunun her organı ve hücresi kendi kendini sürekli yenilemektedir. karanlığa kurşun sıkmak anlamına gelen ışın tedavisi yerine bir DNA testi yapılsa ve TP53 geninin sağlıklı olup olmadığına bakılsa. Kromozomun kısa kolu üzerindeki TP53 genidir. Yeter ki.

bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir. günlük hücre ölümleri önemli sayılmaz. İşte zararları: . yeni dendrit bağlantıları oluşturarak hafızaya kaydeden ve sonra hatıralara dönüştüren bölgedir. Artık kullanılmıyor ama solunum yoluyla kana karışan ve beyne yerleşen bu zehrin milyonlarca insanı etkilediği ileri sürülmektedir. Demek ki. Bu bölge. Beyin. Bu da önemsiz görülebilir ama her gün bir şişe rakıyı mideye indiren bir insanın 50 yılda 500 milyondan fazla nöron kaybettiği göz önünde tutulduğunda. oksijen yetersizliği bunlardan çok daha önemlidir. nöron imhalarına sebep olan başka etmenler de vardır.Ortaya lisan ile ilgili problemler çıkmaktadır. Bunun hasar görmesi ezberleme yeteneğinin azalmasına. “. günlerce susuz kalabildiğimiz hâlde 3-4 dakikadan fazla oksijensiz kalamayız.Oksijen eksikliği.küçülmez. başta beyin hücreleri olmak üzere. Hatta bununla yetinmeyerek.. Fakat. payına düşmesi gereken oranın tam 12 katını. karbondioksit oranı artar.enjekte edilmekteydi. sigara dumanı. Daha kötüsü. çeşitli kimyasallar ve hava kirliliği gibi etkenler de hem sinir hücrelerini öldürürler. Bir duble rakı. İşte bu gerçek ışığında farkına vardığım bir varsayım üzerinde ciddî biçimde düşünmemiz gerekmektedir: Günde ortalama 7-8 saat içine hapsolarak uyuduğumuz yatak odalarımızın yeterince havadar olmaması bize çok pahalıya mal olmaktadır. daha fazla oksijene gereksinim duyar. Soğuk havalarda ve özellikle kışın. anadillerini bile konuşurken uzun süre duraklamakta. Bunlardan birisi alkoldür.zekâ geriliğine yol açar. alkolün ciddî beyinsel sorunlar doğurabileceği ortaya çıkar. . . Beynin fonksiyonel bozukluğuna neden olan bir başka zararlı madde de cıvadır. Bu bozuk atmosfer. hafıza kaybına ve öğrenme güçlüğüne yol açar. hem de nöron devrelerinin sıhhatli çalışmasını önlerler. Diğer bütün organlardan daha çok çalıştığı ve daha farklı bir dokusu olduğu için. Minimal düzeydeki bu doğal beyin kaybı yanında. bu oranlar daha kısa sürede olumsuzlaşır..Fonksiyonlarını tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendrit) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır. odada alevle yanan bir ısınma aleti varsa. eksoz gazları. birçoğumuz yatak odalarımızın kapı ve pencerelerini sıkıca kapatarak uyuruz. .. Yani. bir bardak şarap veya bir şişe bira içindeki alkol günlük doğal kaybın çok üstünde nöron ölümüne sebep olur. yatak odalarımıza temiz hava ve oksijen girişini tamamen engeller ve 4-5 saatlik bir uykudan sonra soluduğumuz havanın oksijen oranı iyice azalırken. Cıva bizlere. Bu. çok önemli bir yetenek kaybıdır. öncelikle beyindeki Hipokampüs bölgesinde önemli hasarlar yaratır.Günden güne zayıflayan nöronlar ölmektedir. Ve insanlar. Beyin bu enerjiyi.ee” yardımcı sesini sık sık kullanmakta. kekelemeye kadar varan dil sürçmeleri sergilemekte ve zihinsel blokajlar (filmin kopması) gibi geçici konuşma ve düşünme yeteneği kaybına uğramaktadırlar. diş doktorlarımız tarafından dolgu maddesi olarak kullanılan “Amalgam” aracılığıyla -iyi niyetle. oksijenle glikozu yakarak elde eder. Bu nedenle. vücudun sadece yüzde 2’si kadar bir ağırlığa sahip olduğu hâlde kana karışan oksijenin yüzde 25’ini kullanır. Bu tutum. Bu madde beyne yerleşerek -özellikle çocuklarda. Zira beyin hayata 100 milyar gibi astronomik bir nöron sayısı ile başladığı için. beyin sağlığı için en önemli elementlerden birisi oksijendir. bütün organlarımızın biyolojik ve fizyolojik sağlığını kötü yönde etkiler. deneyimlerimizi. Uyuşturucu maddeler. . Her organ gibi beynin de enerjiye ihtiyacı vardır. cereyan yapmaması için. aylarca aç. çünkü geniş düşünebilme yeteneği. kapı ve pencere kenarlarını süngerlerle ve bantlarla izole ederiz..

daki buluşları son 50 bin yıllık buluşlarından daha fazladır ve geometrik bir hızla artmaktadır.Bu ilginç açıklama için teşekkür ederim. beyin kabuğunda (korteks) yer alan Broca ve Wernicke adlı bölgelerin diğer beyin bölgeleriyle yaptığı işbirliğinin meyvesidir. Bu 7473 harften (A. Bir de bunlara sözünü ettiğiniz genetik mühendislik ve yapay zekâ araştırmaları eklendi. zekâ ve yetenek kavramları çoğu kez birbiri ile karıştırılıyor veya farklı bağlamlarda kullanılıyor. bu güç ve kapasite dışında. . her meyvenin ayrı bir lezzete. sözcükleri anlar ve kavramlaştırır. Bu iki bölge.. Böylece öğrenme ve öğrenirken alınan bilgileri depolama işi devam etmiş oluyor. . Bu yetilerin çalışma gücü. sizin “Akıl Gözü” dediğiniz bir kavram var. İnsan Genomu’na geri dönersek. Ayrıca. anlama. yy.T. zor öğrenen ve bilgilerini etkin kullanamayan beyinler arasındaki farkı yaratan şeyin. çözülmüş olan o yüzde 3’lük şifreler hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Örneğin zekâ genetik mi? ZEKÂ KALITIMSAL MI? . çağımızdaki teknolojik gelişmeler öylesine hız kazanmış ki. yaşam biçimiyle ve ekonomik sorunlarla ilgisi olabileceği gibi. deniyor. öğrenmenin devamlılığını ve beyin hücrelerinin şekersiz kalmamalarını sağlamak için bu gen devreye giriyor ve azalan şekerin en tasarruflu şekilde yakılmasını kontrol ediyor. Çünkü.C’lerden) oluşmuş uzun bir paragraf. kokuya ve renge sahip olması gibi farklı özellikler de gösterir. Bu fonksiyon kaybında oksijen yetersizliğinin rolü büyüktür. İnsanoğlunun 20. çözüm üretme. Yapılan çok uzun çalışmalardan sonra bulunan bu gen iyi çalışıyorsa ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Öğrenme esnasında beyin çok miktarda oksijen ve şeker kullandığından.Efendim. Zekâ (intelligence). kimse 10 yıl sonrasını bile hayal edememektedir. kolay öğrenen ve öğrendiklerini kullanan beyinle. Diğer yarısı da ana rahminde ve doğumdan sonraki evrelerde gelişmektedir. bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma gücü ve zihinsel yetenekleri kullanabilme özelliğidir. hızı ve kapasitesi her insanda aynı değildir.. gönderdikleri sinyallerle ağız ve gırtlak kaslarını gereken şekle sokarlar. Şimdiye kadar “özel yetenekler” diye bilinen zekâ türleri. bu milimetrik ve hassas hareketleri zamanında yapamıyorsa veya duraklamalarla yapıyorsa. Bunu da biraz açar mısınız? AKIL GÖZÜ . Ağız ve gırtlak kasları. problem çözme. dil. zekâ türlerinin yüzde 50 kalıtımsal olduğudur. Ayrıca zekâ. Bir de.İsterseniz önce elmaları portakallardan ayıralım. bazı eğitimbilimciler tarafından 13 kategoriye ayrılmıştır: . sinir sistemindeki sinyalleşmelerde bir aksaklık veya tembelleşme var demektir. Aksi hâlde kişi hem çabuk sıkılıyor ve hem de şeker oranı çok düştüğü için beyin enerjisi azaldığından öğrenme işi gerçekleşmiyor. çünkü akıl. beyinsel fonksiyonların düzensizliği ile de yakın ilintisi vardır.Konuşma yeteneğindeki noksanlıkların eğitimle. bu genin sağlığı olduğu düşünülüyor. 6’ncı Kromozom üstünde IGF2R olarak adlandırılmış bir gen var. Ama galiba sorunuza yanıt olacak bir gen bulunmuş durumda. beynin öğrenme. akciğerlerden üflenen havanın ses tellerini titreştirmesinden sonra oluşan notaların anlaşılır kelimelere dönüşmesini sağlamak için.G. Fakat genel kanaat. Bunun görevi beyine giden şekerin yakılmasını kontrol etmek. İşte.Bu konuda çok çeşitli araştırmalar ve farklı görüşler var.

“eğitimsiz zekâ” bir başka şeydir.Lisan . bilmek. müzikal ve atletik zekâ türlerinin geliştirilmesi de genellikle ihmal edilmektedir.Sentezleme . 10.Ansiklopedik (Genel Kültürcü) zekâ 6.Ruhsal zekâ (Spiritual) 13.Dil yetenekli (Lengüistik) zekâ 4.Uyumsal (Interpersonal) zekâ 7. Akıl (reason/mind) ise: Zekâ. hayal etmek.Rasyonel işlemler . Bu iki yarımküre kesintisiz bir iletişim ve koordinasyon içinde çalışırlar. Çünkü dünyada eğitilmemiş fakat üstün yetenekleri olan pek çok insan vardır. Burada önemle vurgulanması gereken görüş şudur: “Geri zekâ” başka şey.Konsantrasyon .Mantıksal ve Analitik zekâ 3.Renkleri algılama . beynin sağ ve sol yarımkürelerinde hangi fonksiyonların gerçekleştiğini sıralayalım: Beynin sol yarımküresinde: .Müziksel zekâ 9.Müzik .Hayal gücü . Sağ tarafta ise: .Matematiksel zekâ 2.. Dikkat edilecek olursa. irade. kavramak. karar vermek. sezmek.Atletik (Physical) zekâ. Konuya biraz daha açıklık getirmek için. Aklın ne olduğunu iyi anlamak için isterseniz önce gücünü tanıyalım: .Tanıma . dikkat etmek ve hafızaya kaydetmek gibi beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan geniş bir kavramdır.Pratik (Sağduyusal) zekâ 5.Genel zekâ.Analizler .Mantık . her zekâ türünden biraz nasibini almış. Sağ yarım kürenin fonksiyonları arasına giren artistik.Matematik .Okuma-yazma .Duygusal (Emotional) zekâ 12. ama hiçbiri çok yüksek olmayan türdür. Genel zekâ ise..Anlama gücü: Sözcükleri ifade ettikleri gerçek ve mecazi mânâları ile kavrayabilme . düşünmek.Redüksiyonist düşünceler.Ritim .Artistik (Şekilsever/Patternist) zekâ 8.Denklem çözümleri . hem Batı’da hem de Türkiye’de eğitim programları genellikle ilk 6 tür zekânın geliştirilmesini hedeflemiştir. Bu zekâ türleri. büyük çapta beynin sol yarım küresinin işlevleri arasındadır.1. Sezgisel ve duygusal zekânın ise.Bütüncül düşünceler.Resimleme .Sezgisel (Intuitive) zekâ 11.Ölçümler . alt beynin fonksiyonları olduğu düşünülmektedir.

aklın bütün bu özelliklerini geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız. .Esnek davranabilme.Düşünce ve davranışlarda hassas olabilme. Akıl gözü budur ve Biyolojik Bilinç sayesinde ortaya çıkan bir yetenektir. Anladı: İnandı anlamına gelmez.” . . kendimizi ve başkalarını daha yakından tanıyabilme olanağına kavuşabiliriz.Anlatma gücü: Duygu ve düşünceleri anlaşılır şekilde ifade edebilme. zekâ kalıtımsal olsa bile dış koşullar uygun olmadığında gelişemiyor ve kendinden bekleneni gösteremiyor. . zihne ve fizyolojiye bağlı nedenleri vardır.Sayı gücü: Kavramları.Tepki hızı ve dengesi. .Sonuçlama gücü: Tümdengelim ve tümevarım yöntemleri ile genel ve özel sonuçlara varabilme. Peki. bu terimin . düşen her vazo kırılmaz. Bu kavrayış hatasının eğitime. . . . . .İnsan bazen duyduğu yalın bir ifadeyi. . Uyguladı: Sürdürecek anlamına gelmez. yaratıcılık denen o üstün üretkenlik nasıl oluşuyor? HAYAL GÜCÜ VE YARATICI ZEKÂ “Söyledim: Duydu anlamına gelmez.Sezgi gücü: Birdenbire gerçekleşen bilme işi. .Organize olabilme ve edebilme. adetleri ve miktarları ile algılayabilme ve basit aritmetiksel işlemleri zihinden yapabilme.Konsantre olabilme.Eşleme gücü: Kavramlar ve fikirler arasındaki özel ilişkileri bulabilme ve bağlantıları kurabilme. . . Bunları tanıdıkça da.Etkilenme duyarlılığı. . .Bellek gücü: Bilincin farkına vardığı her şeyi hafızaya kaydedebilme ve hatırlayabilme.Analiz gücü: Benzerlik ve farklılıkları ayırt edebilme ve bir bütünü küçük birimlerine ayırabilme. “hayal gücü nedir?” sorusuna karşın alınan yanıtlarda.Gözlem gücü: Bakarak görme ve detayları uzun vadeli belleğe kaydedebilme. . kültüre. Oysa.Üretkenlik ve yaratıcılık.Özgüven ve liderlik. . . . .Öyle anlaşılıyor ki. .Düşleme gücü: Kavramları iki veya üç boyutlu olarak hayal etme ve hayal gücünü düşüncede kullanabilme.Tavır kazanma. .ve birbirinden ayırabilme gücüdür. İnandı: Uygulayacak anlamına gelmez. “Vazoyu Mehmet kırdı” şeklinde anlaşılabilir.Kararlılık ve hedef belirleyebilme. Duydu: Anladı anlamına gelmez. Örneğin. . “Vazoyu Mehmet düşürdü” haberi.İnisiyatif kullanma.Etkileyebilme gücü.Uyum sağlayabilme. Yapılan küçük bir araştırmada. .Sentez gücü: Ögelerine ayrılmış bir bütünü tekrar birleştirebilme. İşte.Kavrama hızı ve gücü. . söyleyenin kullandığı bağlamın dışında bir anlam içinde algılar.

Hatırlama (recollect) dediğimiz arşivden çıkarma ve yeniden canlandırma işini gerçekleştirirken. hayalperestlik ile karıştırılmaktadır. Hayal gücü. . eğlendirici ve düşündürücü çizgi filmler izletmek ve kafalarında yeni senaryolar üretmelerine yardımcı olmak gerekir. Buna karşın hayal gücü. akıl gözünün bir sanatıdır: Yani. hayal gücünden yararlanmak oldukça önemlidir. iyi okumuş olması yetmez. Kişinin bunu ne denli başardığı öyküsündeki tasvirlerde görülür. düşünce demek. beynin. Bu nedenle. göz önüne. dilimizdeki kavramların kişiliğini iyi tanımış olmak gerekir. mevcut kavramları. Hayal gücü ise. bu üçlünün sağlığı oranında güçlüdür. özellikle küçük yaştaki ve gelişme çağındaki çocuklara ilginç masallar anlatmak. Kuvvetli bir hafıza. Bir başka anlatımla. Hayal gücünün zayıflığı pek çok insanda kolayca fark edilebilir. Bu kayıpları önlemek için. aynı zamanda. Bununla birlikte. silinti ve karıncalanma olmadan zihin ekranına yansıtabilmek için yalnızca güçlü bir belleğe sahip olmak yetmez. hafızaya yerleştirmek ve bunları gerektiğinde hatırlamaktır. düşünce veya karar çıkarması demektir. onu yaratıcı zekâya dönüştüremez. hayal gücü olmadan. Hatta tamamını anımsayamadığımız için kaybımız olur. mevcut olanı tekrar kullanarak daha fonksiyonel ve daha estetik hâle getiren ve yeni ve farklı düşünmemizi sağlayan bir yetenektir. İşte hayal etmek ile hayal gücü arasındaki nüans da burada yatmaktadır: Hayal gücü akıl gözünün resimlerle düşünmesidir. ayağı yere basmayan ve geliştirdiği hayal dünyası içinde yaşayan kişiler için kullanılan bir sıfattır. Çünkü olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek için. işlek bir düşünce mekanizması ve geniş bir hayal gücü üçlüsü sayesinde gelişen yaratıcı zekâ. imgelemektir. Kişi. “aklı havada”. Yaratıcı zekâ. çünkü hafıza ile kavramlar arasında sıkı bir alâka vardır. Çünkü bir hatırlama esnasında. fikirleri ve hükümleri birleştirmesi. bu düşünce işini resimlerle yapmaktır: Yani bellekteki mevcut resim ve imgelerin harmanlanması sonucunda ortaya yeni tabloların ve sanal filmlerin çıkarılmasıdır. harmanlaması ve birbirleri ile ilişkilendirilmesi sonucu ortaya yeni birer kavram. kokusu.çoğunlukla yanlış algılandığı ve bu yanlışlıkta hem kavram hem de bağlam karmaşasının büyük etken olduğu saptanmıştır. önce anıların veya sözcüklerin bellekteki resimleri veya imajları gelir. kavramları bellek arşivine gerçek bağlamları içinde kaydetmiş olmamız şarttır. düşüncede rol oynayan bir unsur olarak mutlaka geliştirilmesi gereken çok önemli bir zihinsel yetenektir. O nedenle. tadı. Zira ufuk turlarınız hayal gücünüzün ulaştığı sınırlarda biter. Hayalperest sıfatı. gerçeklerden uzak düşünen. Afrika çöllerinde geçen olayları iyi anlayabilmesi için.Peki hayal gücü ile yaratıcı zekâ arasındaki ilinti nerede? . Yaşadığımız bir deneyimi veya edindiğimiz bir bilgiyi yıllar sonra bütün canlılığı.Yaratıcı zekâ: Hayal gücü ve düşüncenin veya “resim sergisi” ve “fikir sergisi”nin sürekli çakıştırılması sayesinde gelişen bir yetenektir. düşünce: Beynin kendi kendisiyle konuşmasıdır. Bir başka deyişle. olayların geçtiği zamanın şartlarını ve özelliklerini zihinde canlandırabilmek gerekir. çakıştırması. Bu belirtiler özellikle geçmişteki bir olayı anlatırken su üstüne çıkar. Alaska’da doğup büyümüş bir Eskimo’nun. Burada bir kavram ve bağlam kargaşasını daha düzeltmek gerekiyor. hangi zekâ türüne sahip olursa olsun. hayal etmektir. yıllar önce belleğimize kaydolmuş bir filmi fazlaca kazıntı. Bildiğiniz gibi. yaptığımız işe yaratıcı bir katkımız olmaz. Bu. doğru düşünmek ve doğru konuşmak için kavramların gerçek isimlerini ve aralarındaki nüansları iyi öğrenmiş olmak gerekir. Hayal etmek. üstün bir hayal gücüne . sıcaklığı veya detayları ile zihnimizde resimleyebilmek ve anlatabilmek için. zihinde oluşan kavramlara birer resim (imge/imaj) bulmak.

Fakat yaratıcılık... daha güzele ve daha mükemmele doğru giden başkalaşım zincirini yaratmayı gerçekleştiren bir katalizördür. İşte fotoğrafı çekilen nöron devresi budur. Üstün yapıtlar veren ressam ve bestekârların. Bu kadar. Nadiren ortaya çıkan bu devre veya impulslar (impulse) özellikle herhangi bir içsel ya da dışsal uyarı olmadan. basit ve olağan bir düşünce biçimi değildir. yaratıcı zekâ iyi gelişemez. o da mümkündür. fotoğraf dediğiniz şey beyindeki o biyokimyasal ve elektriksel devrenin bilgisayara aktarılan renkli grafikleridir. kendiliğinden oluşan “esrarengiz” bir enerji devresidir. insana ansızın gelen ilhamların bize kazandırdıklarıdır. hem de enerji düzeyi apayrı bir başka devre daha oluşur beyinde.. onu bir şekilde somuta dönüştürme şansını yakalayabilirsiniz. yaratıcı zekâ terimini kullandınız fakat yaratıcılık sözcüğünü hiç kullanmadınız. Sonra etrafındaki fazlalıkları keskimle yontarak çıkarırım. çok üstün yapıtlar üretemez ve çoğu kez mevcut şeyleri geliştirmekle yetinmek zorunda kalır. yazar ve şâirlerin. Bu ilham olmadıkça.de sahip olması gerekir ki. . Bunun özel bir nedeni mi var. Siz buna isterseniz yaratıcılık deyin. yaratıcılığın fotoğrafı çekildi deniyor. mimar ve mühendislerin olduğu kadar. patolojik. Aslında yaratıcılık: Daha iyiye. Yaratıcı zekâ ile yaratıcılık arasında bir nüans olduğu için bu sözcüğü kullanmadım. isterseniz . Yaratıcı zekâ geliştirilmeye müsait bir yetenek türüdür. hiç hissetmediği bir sıcaklığın şartları altında yaşanmış tecrübeleri yeterince kavrayabilsin.. doğuştan gelen Biyolojik Bilinç’in parçası olan kişisel yeteneklerin uygun eğitim ve dış koşullar sayesinde geliştirilmesiyle ortaya çıkar. Uzak ufuk turlarına çıkabilen düşünürler de ancak bu özellikleri sayesinde engin felsefî boyutlara yükselebilirler. Nerede neyi aradığınızı bilirseniz. Bu devre ya bir düşüncedir ya hafızadaki bir bilgiyi anımsamadır ya öğrenilen yeni bir bilgidir ya 5 duyu aracılığı ile alınmış bir dış uyarıdır ya da organlarımızdan gelen bir uyarının yarattığı etkidir. Hayal gücü ve yaratıcı zekâsı gelmiş geçmiş en yüksek insanlardan biri olan Mikelanj’a sormuşlar: “Bu kadar canlı ve gerçeğe yakın heykelleri nasıl yapabiliyorsunuz?” Yanıtı şöyle olmuş: “ Ben kocaman bir mermer kütlesini önüme aldığımda heykeli hemen yapmaya kalkışmam. Bu devreyi taşıyan nöronlardaki enerji. Tabiî. Fakat bu impuls. bilgisayar teknolojisinin her alanda kullanıldığı bu çağda. fakat kendisiyle “ilgilenen” nöron bulamayınca sönüp gider.Semyon ve Valentina Kirlian tarafından geliştirilen fotoğraf teknikleri sayesinde “aura”nın resmi çekilebildiğine göre.” İşte size hayal gücünün gücü!. Şekil: 11 Fakat bütün bunlardan farklı ve hem ”rengi”.Efendim. Yani. geniş hayal güçlerinin ürünüdür. büyük lider ve komutanların. Şöyle ki: beyindeki nöronların birinde bir uyarı ortaya çıkınca. yoksa ikisi de aynı şey mi? Ayrıca. komşu hücrelerle ilişkiye girmek için kısa bir müddet bekler. tiyatro sanatçılarının ve mucitlerin başarıları hiç kuşkusuz zekâları ve güçlü bellekleri yanında. bu hemen “ilgili” binlerce ve hatta bazen milyonlarca hücreye ulaştırılır. Önce o mermer bloğun içindeki heykeli görürüm. Böylece bir beyin devresi ya da sinyaller ağı (network) oluşmuş olur. sizce bu mümkün mü? YARATICILIĞIN FOTOĞRAFI . isterseniz ilham deyin.

Bu tür yaratıcılık Gestalt modeli denen türdendir: Yani.Efendim. Bir teori veya daha önce düşünülmemiş bir fikir de olabilir. sizin ülkenizde çocuklara kuru bilgi yerine merak etme ve araştırma alışkanlığı aşılanıyor ve bireysel yetenekleri geliştiriliyorsa. sizin ülkenizdeki insanların kafalarında o şimşekler her zaman çakar. . günah ve yasak insanların özgür düşüncelerine gem vurmuyorsa. İşte yetiştirilme tarzı ve koşulları.Peki bu “ışık” hep sönüp gidiyorsa ne işe yarıyor? . . büyür.. o kadar fazla ya da azdır. o fikir yaratıcılık dediğimiz ilhamın dışa yansımasıdır. ânîden ortaya çıkan impulsların beyinde yaşayıp büyümesine veya sönüp gitmesine yol açarlar. o yaratıcı fikirler birbiri ardından yeşerir. Bu dışa yansıma illa da bir ürün olmak zorunda değildir. o da bu sürecin beyinde oluştuğudur. Bunları gerçekleştirmediğiniz sürece de taklitlerle.İlgili nöron ne demektir? . Siz bu ilhamları değerlendirmezseniz. sağlıklı beslenme. Bunların hangisi olduğunu henüz bilemiyoruz. kısacası yeni hiçbir şey yapamazsınız. bu son derece değerli ilhamlar. bir ihtiyaca yanıt veriyorsa. somuta dönüşür ve hem kültürel hem sosyal ve hem de ekonomik kazanımlar olarak. sizin merak ve araştırma güdüleriniz çocukluğunuzdan beri ne kadar geliştirilmişse. Eğer sizin beyninizdeki ve özellikle üst beyin olan korteksteki nöronlarda bu yaratıcı impuls dediğimiz sinyalleri kabul edecek ve diğer nöronlara aktararak geniş ve güçlü bir devre oluşturacak nöron uzantıları daha önceden oluşmuşsa. takdir ediliyor ve ekonomik olarak besleniyorsa. ilgili nöronlar bulamadığı zaman sönüp gidiyor dedim. Sizin ülkenizde sanatın her kolu rağbet görüyor..Bu yaratıcı devreler nasıl oluyor da kendiliğinden ortaya çıkıyor? . kalpten beyne gönderilen nörotransmiterler sayesinde ortaya çıkıyor olabilir. yeni buluşlar yapamaz. Söylediklerinizden bu da çıkıyor bence. mevcut fikirlerin ve arşivlerin beyne yerleşmesinden ve fikir alışverişinden sonra gelen ilhamlarla ortaya çıkan ortak . sağlıklı çevre koşulları. yeni teknolojiler üretemez. bunlar ilgili nöronlardır. Çünkü artık fotoğrafı bile çekilmiştir.Kanaatimce.Elbette. eğitimin kalitesi. Örneğin 30 bin kişinin çalıştığı Microsoft firmasındaki 40-50 kişinin birlikte yarattığı yeni bilgisayar programları gibi. ithal fikirlerle ya da montajlarla yetinmeye ve nispeten fikir fukarası bir yaşam sürmeye mahkûm olursunuz. üretkenliği motive eden dış etkenlerin varlığı ve bunun gibi yüzlerce sebep. sizin ülkenizde bilimsel ve teknolojik araştırmalara hem devlet hem de özel sektör tarafından yeterince kaynak ayrılıyorsa.yaratıcı enerji deyin veya isterseniz odaklanmış düşünce deyin. Bu sistem. sizin ülkenizde yaratıcı fikirleri teknolojik kazanımlara dönüştürecek iştah kabartılabiliyorsa ve sizin ülkenizde on binlerce ayıp. o lambalar her zaman yanar ve farklı ve yeni düşünceler her zaman oluşur. sağlıklı toplum.Hayır. Belki de tümünün bileşkesidir. fark etmez. sönüp giden her yaratıcı impuls ekonomik olarak çok büyük bir milli gelir kaybına yol açıyor galiba. . Bunun kaynağı genetik de olabilir. . her zaman heba olmuyor. Bu süreç sonucunda deneyimleri anılara dönüştüren nöron uzantıları (dendritler) oluşur. çözülememiş bir problemi çözebiliyorsa. Bir de kolektif yaratıcılık vardır. Hatta genetiğimize işlenmiş ve vakti gelince açılan bir şifre bile olabilir. Dikkat ederseniz. Bir fikir yeni ve farklı ise. Fakat bildiğimiz bir şey varsa.Beyinde. Veyahut da biyoenerji alnımıza gelen kozmik sinyallerin beyinde yaktığı o “ışık” ya da çaktırdığı “şimşek” olabilir. ülkenizdeki insanların mutlu ve refah yaşamalarına katkıda bulunur. Veya kafamızın etrafındaki zihin alanına gelen bir sinyalin beyine aktarılması olabilir. Uzun Erimli Güçlendirme (Long Term Potentiation) denen bir mekanizma vardır. Ve bunlar. bu. . belirli uyarılar sonucunda beyindeki nöronların sonraki benzer uyarılara verdiği elektrofizyolojik ve nöro-kimyasal bir süreçtir. zihinsel bir süreç de olabilir veya göksel ya da kozmik de olabilir.

Bu arada ortaya müthiş bir serbest enerji çıkar ve ısı radyasyonu olarak dünyamıza kadar yansır. Çünkü Kozmos’u anlamadan onun bilincini anlamamız mümkün olmaz. ne dersiniz? . . yaratıcılık hakkında söylediklerinizle sanıyorum “Kozmik Bilinç” dediğiniz alana da sıçramış olduk. William Blake .392. gaz ve toz bulutları güneşin çevresinde dönerler. Bu büyük ısı yüzünden hidrojenler patlar ve helyuma dönüşürler. Her yeni fikir ve her yaratıcı nöron devresi evrim sürecine katkıda bulunan çok değerli birer kozmik varlıktır. Heba olup gidenleri ben insanlık adına büyük bir kayıp addediyorum. evrenin yapısını.300 bin kez daha büyüktür. Yaratıcılığın belki de en önemli getirisi kişiye kazandırdığı haz ve yaşam enerjisidir.Sanıyorum. Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş Sistemi yalnızca 9 gezegenden oluşmamıştır. tiyatro eseri.69 olduğu bilinmektedir. Avuç içinde İlahi Ezeliyeti.Efendim. Bunun tersi ise karamsar ve bezgin insanlar çıkarıyor ortaya. Fakat tanık olacağınız sistemlerin ve kozmik kanunların ne denli üstün bir bilinç eseri olduğunu kolayca görebiliriz. . Dünyayı ısıtan şey bu radyasyondur. heykel. içinde olup bitenleri ve kanunlarını bilmeden ve atomlarda olduğu gibi onun da sağlıklı bir resmini kafamıza oturtmadan vereceğiniz bir yanıtın bir anlam ifade etmeyeceğini söylemek istiyorsunuz. Güneş. kitap. Evrene detaylı bakarsak ve onun da görünürde sadece cansız atomlardan oluştuğunu anlarsak.yaratıcılıktır.700 derece civarındadır. .. Kafasında çakan şimşekleri somutlaştırıp birer tablo. Güneşin çapı 1. göktaşı. Bunların toplam sayısının 2001 yılında bulunan 10 yeni Jüpiter uydusu ile birlikte. şarkı. fakat sadece somut hayatta bir uygulamaya geçerse işe yaramaktadır. Kozmik Bilinç bir cümlelik bir tanımla anlatılacak kadar sığ bir kavram değil. şiir.Çok memnun olurum.Evet. engin bir hayal gücü ister. İsterseniz sizinle bu kez bir “kozmik seyahat” yapalım.Bu kocaman konuya. teknolojik araç-gereç ya da ekonomik sisteme dönüştürebilen insanlar daha mutlu ve daha doyumlu olmaktadırlar.Bu “kozmik seyahat”ta göreceğimiz o devasa manzaranın sadece bir kısmını kavrayabilmek. İç sıcaklığı 15 milyon dereceye yakın. Dünyadan 11 kat . dünyadan -hacim olarak. Ve bir saatte Sonsuz Zamanı. Kozmik Bilinç’i tarif eder misiniz? KOZMİK BİLİNÇ Görmek: Bir kum tanesinde Evreni..000 kilometredir. yüzey sıcaklığı ise 5. Yabanî bir çiçekte Cenneti. Bütün bunlardan başka on binlerce kuyruklu yıldız. Kütlesinin çoğu hidrojendir.. kocaman bir yanıt lazım. EVREN TURU . haklısınız. Bu gezegenlerin de kendi uyduları vardır.. bunca zekâ dolu sistemin arkasında gene akıllı bir enerjinin olması gerektiğini kabul edebiliriz. Dünyamız Güneş Sistemi içinde bulunduğu için yolculuğa buradan başlayalım isterseniz.

Samanyolu’ndaki bu 400 milyar yıldız merkezin etrafında yüksek hızlarla durmadan dönerler. Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda Nebula’nın ışıklarının dünyaya ulaşması için 2.2 milyon x 9. Ve bu kümelerin her birinde 100 milyarlarca yıldız mevcuttur.. Güneşin merkez etrafındaki bir turu 200 milyon sene sürer.) Evrenin genişliğini kavrayabilmek için önce ışık hızını iyi anlamalıyız. yine normal bir yıldız olarak görmeye devam ederiz. Güneş’e en yakın yıldız Alfa Centur’dur ve ışığı bize 4 ışık yılı geçtikten sonra ulaşır. Bu muazzam kütlenin yer çekimi o kadar güçlüdür ki.5 trilyon km. Örneğin. Demek ki güneş doğduğu günden bu yana 24-25 galaktik yıl geçirmiştir. Hatta çevresindeki gezegenlerin ve diğer maddelerin tümü. Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı kadar uzaklıkta ve dışına daha yakın bir konumdadır. kendi galaksimiz olan Samanyolu’ndaki 400 milyar yıldızdan sadece biridir. Bu nedenledir ki. sayılarının yaklaşık 100 milyar olduğu hesaplanan yıldız kümelerinden sadece birisidir.5 milyar kilometre uzakta olan uydusu Pluton’un bile bu gücü yenip. hayal edilemeyecek kadar geniş bir boşluktan bahsedildiğini göz önünde bulundurmalıyız. Bu diskin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe 90 bin ışık yılıdır. Işık bir saniyede 300 bin kilometre yol alır. Hayal gücümüze biraz daha yardımcı olmak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çok geniş ve bomboş bir ova düşünün. Bu muazzam büyüklüğüne rağmen Samanyolu bile.2 milyon ışık yılı yol katetmesi gerekir. ( 2. Güneş Sistemi de dünyamızla beraber merkezin çevresinde döner.800 kilometre hızla ve bir topaç gibi çevresinde döndürür. kendisinden 6. Bu nedenle ‘ışık yılı’ denilen bir ölçü kullanılır. Milyarlarca ışık yılından söz edildiği zaman. saate 1. (4 x 9..5 trilyon km. Bu ovayı tamamen dolduracak şişkin bir balon hayal edin. ortasına bilye yerleştirilmiş bir diske benzer. Bu mesafeye 1 ışık yılı denir. Bu olağanüstü hızla yol alan ışık. Samanyolu’ndaki yıldızların toplam kütlesi. Bu balonun üzerine tükenmez kalemle fazla aralık bırakmadan noktalar koyun. İşte evrenin büyüklüğüne oranla 100 milyar yıldızlı bir galaksinin büyüklüğü bu balonun üzerindeki bir nokta kadar ancak olur. Güneşin o muazzam kütlesinin 500 milyar katı kadardır.5 sene yol katediyorsa. aramızda muazzam bir boşluk var demektir. Güneş. Zira patladığı andaki parlak görüntüsünü bize ulaştıracak ışık huzmelerinin Dünyaya kadar ulaşması 36 yıl sürecektir. Bu. Bu tura bir ‘galaktik yıl’ denir. Sirius yıldızından çıkıp bize ulaşıncaya kadar 8. Bu akıl almaz cüssesine rağmen güneş. Big Bang’den (Büyük Patlama) 15 milyar yıl sonra bile hâlâ genişleyen bu görkemli kâinat ve bu devasa mesafeler içinde cereyan eden bir başka ilginç olay da şudur: Diyelim ki parlak bir yıldız olan ve bize 36 ışık yılı mesafede bulunan Arcturus bir gün patladı ve daha parlak bir yıldıza dönüştü.5 yılda ancak ulaşabilir. 365 günde 9.5 trilyon kilometre demektir. Hem de aramızdaki uzaklığın yaklaşık 150 milyon kilometre olmasına rağmen. Güneş bile . Biz onu 36 yıl boyunca. uzaklaşmasına izin vermez. elinizdeki ışık kaynağından çıkan bir ışık huzmesi bir saniye içinde dünyanın çevresini yaklaşık 7 kez dönebilir.daha büyük olan Jüpiter’in hacmi bile güneşin hacmi yanında hiç kalır.) Ve geceleyin gökyüzünde görünen en parlak yıldız olan Sirius’un ışığı dünyaya 8. Güneş Sistemi’nden ayrılarak Samanyolu’na girdiğimizde artık mesafeleri kilometrelerle dile getirmemiz zorlaşır. 400 milyar yıldız. güneşin hacminin yüzde yarımı kadar bile değildirler. Edirne-Kars arasını milimetrelerle tarif edemeyeceğimiz gibi. ağırlığını az çok kavrayabildiğimiz dünyayı kendine doğru çekerek. milyonlarca ton yıldız tozu ve gazlardan oluştuğu sanılan Samanyolu.

4. O kadar ki. Samanyolu’ndaki ışıklı yıldızların yüzde 10’unun akcüceler olduğu tahmin edilmektedir. Öyle ki. ama onlar. Alevtopu’nun ağırlığının yüzde 10’u kadar bile değildi. Kendi çekim alanı bunların tümünü yok etmiştir ve yoğun bir enerji kütlesine dönüştürmüştür. geçmişi yansıtmaktadır. Yani gökyüzünün görüntüsü aldatıcıdır ve geceleyin gördüğümüz parıltılar şimdiki zamanı değil.5 milyar yıl sonra güneş de bir kızıl dev olacak ve hacmi dünyanın bugün bulunduğu yere kadar genişleyecek. Alevtopu (Fireball): Kâinat oluşmadan önce var olduğu tahmin edilen çok yoğun bir enerji kitlesidir. Teori doğrulanırsa -veya bir kara delik keşfedilirse. Bunları da açar mısınız? EVRENİN BAŞLANGICI VE SONU . kütle kaybederler.. Hesaplar doğruysa. . çöktükçe ısınırlar ve kütleleri küçüldüğü için daha çok yoğunlaşmaya başlarlar. ne atom.patlayıp yok olsa. Kara delik durumu bir “yıldızın ölümü” demektir. İçinde ne uzay vardır. Hafifleyen dış yüzeyleri şişmeye başlar ve böylece birer “kızıl dev” (red giant) hâline dönüşürler. Ayrıca. Hiçbir astrofizikçi henüz bir kara delik bulmamıştır ama bunların varlıkları teorik olarak kabullenilmektedir. Bu yoğun enerji tüm tahminlerin üstünde bir ağırlığa sahipti. güneşin merkezindeki sıcaklık olan 10-15 milyon dereceden . Örneğin bir ceviz kadarı birkaç yüz ton gelebilir. Güneş gibi birer atom santrali şeklinde ‘yanan’ yıldızlar zaman içinde nükleer enerjilerini harcadıkça.kâinatın sonunun küçük bir resmi saptanmış olacak ve gökyüzüne bakıldığında göze çarpan manzaranın yalnızca geçmişin görüntüsü değil.ancak 8 dakika sonra fark edebiliriz. Büyük Sıkışma denen bir kavram daha var.Efendim Büyük Patlama ifadesini kullandınız. Merkezindeki yoğunluk gittikçe arttığı için zamanla dış yüzeyindeki daha hafif kütleyi içe doğru çekecek ve küçülerek bir “akcüce” (white dwarf) hâline gelecek. gözümüze hâlâ var olan yıldızlar olarak görünmektedirler.Fakat öncelikle. evrendeki tüm yıldızların. Burada ilginç olan bir başka olay da “yıldızların ölmesi”dir. tozların ve gazların ağırlığı olan 1050 ton (birin arkasına elli sıfır konulacak). Bu yoğun enerji boyutunun özelliğinden dolayı patlarlar ve birer “süpernova” olurlar. biz bunu -aradaki 150 milyon kilometre mesafe yüzünden. Akcüceler birkaç milyon sene yaşarlar ve sonunda artık ışık veremez hâle gelerek birer ‘karacüce’ye (black dwarf) dönüşürler. Hatta Samanyolu’nun merkezinde bir kara delik olduğu tahmin edilmektedir. belki geleceğin de sönük bir fotoğrafı olduğu belirlenmiş olacaktır. Süpernovalar da gitgide o kadar yoğunlaşır ki. artık kendi ışıkları bile kendi yerçekimlerinden kaçamaz ve nihayet birer “kara delik” (black hole) hâline dönüşürler. nasıl bir evrende yaşadığımızı anlamamıza olanak yoktur. Bu enerji çok sıcaktı. ne zaman. İşte birkaç dakikada gerçekleştirdiğimiz bu turda gördüklerimizi zihnimize yerleştirmeden. ne de madde. Demek ki bulutsuz bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz 6 bin kadar yıldızdan bazıları belki yıllar önce ışık vermeyen birer “pulsar” hâline gelmiştir. Daha sonra karacüceler merkezlerindeki dayanılmaz yerçekiminden dolayı çökerler. “Alevtopu nedir?” sorusunun yanıtını bulmamız lazım. Kara delik bir tür mini sıkışmadır. İçlerindeki ağır maddeler merkezlerine doğru çöker.. Akcüceler çok yoğun oldukları için son derece ağırdırlar.

Daha sonra ikiden fazla proton ve elektron bir araya gelerek. Örneğin protonların bozulmaları için 1031 yıl geçmesi gerektiği hesaplanmıştır. enerjiydi. İşte bu metodoloji ve benzeri yöntemler kullanılarak.milyarlarca kat daha sıcaktı. nötrino.. kâinatın yaşının 15 milyar sene olduğu hesaplanmıştır. evrenin yüzde 89’u hidrojene ve yüzde 9’u helyuma dönüştü. sıcaklık 1 milyar dereceye kadar inmişti. Enerji çıplak gözle görülemez. O kaos ortamında bunlar anti’leri ile çarpıştıkları için birbirini yok ettiler ama -nedendir bilinmez. Tanrı’nın evreni yaratırken başlangıç noktası olarak alevtopunu seçtiğini kabullenmekten başka görünür bir seçenek kalmayacaktır. Alevtopu patlamanın ilk saliselerinde atomdan çok daha küçük olan enerji parçacıklarına bölündü. Çünkü. Bu parçacıklara foton. Pek çok atom çekirdeği 15 milyar yıldan beri bozulmadan bugüne kadar gelebilmişlerdir. önce onu parçalarına ayırır. sıcaklığı ve çekimi yüzünden patlamaktan başka çaresi kalmamıştı: Sonunda bir atom bombası gibi patladı. Ayrıca bu parçacıkların anti-ikizleri olan anti-parçacıkları da oluşmuştu.yüzde 10’u yok olmadı. 15 milyar yıl önceki durumdan daha öncesine değgin hiçbir fikrimizin olmaması normaldir.. 1 protonu ve 1 elektronu olan bu ilk atom hidrojendir. Big Bang teorisi bir gün doğrulanırsa. İşte bu patlamaya Büyük Patlama denir ve bu olay evrenin başlangıcı olarak kabul edilir. Böylece. Fakat. bulutumsu bir görünüşe sahip olduğu tahmin edilen ‘kozmik çorba’ya Nebula denmektedir. Birinci dakika içinde.. Ve o kadar sıkışmıştı ki. Alfa vs. geriye doğru ispatla.. ortalama bir tahmin yürütebiliriz. elektron. Alevtopunun nereden ve ne zaman geldiği hakkında kesin bir bilgimiz yok ama teori düzeyinde kuvvetli tahminler var. ‘bir şey’ olması gerekiyordu. Parçacıkların tümü aynı ağırlık ve hızda değillerdi. Sonra bu parçacıklar balon gibi gittikçe büyüyen bir boşluk (uzay) oluşturarak düzenli bir şekilde dağıldılar. farklı ağırlıklarda ve farklı özelliklerde atomlar oluşturdular. o zaman ne madde vardı. gibi isimler verilmektedir. Bu. Ve nihayet bu atomlarla moleküller birleştikçe büyüdüler ve bugün gördüğümüz yıldızlar ve galaksiler (yıldız kümeleri) ortaya çıktı. Nebula’nın içinde çarpışan partiküller yavaş yavaş atomun çekirdeğini (nucleus) oluşturmaya başladılar. Bu varsayımlar yapılırken şöyle bir yöntem kullanılmaktadır: Kullanılmış bir otomobilin yaşını öğrenmek istiyorsak. Alevtopunu hayal ederken kelimenin zihnimizde otomatik olarak uyandıracağı güneş gibi parlayan bir cisim düşünmemek gerekir.! İşte o da düşünüldü ve adına Alevtopu dendi. Nebula 100 bin yıl şişerek genişledikten sonra protonlar ve elektronlar birleşip atomları oluşturmaya başladılar. İlk 300 bin yıl içinde. Hidrojenler zamanla birleşerek 2 protonu ve 2 elektronu olan helyumu meydana getirdiler. sonra bu parçaların orijinal malzemesinden ve ilk ölçülerinden ne kadar farklı olduklarına bakar. kendi ağırlığı. evren filminin senaryosu bu ‘kozmik yumurta’nın sahneye çıkışıyla tamamlanmış oldu. Bu atomlar da zaman içinde birbirleriyle birleşti ve molekülleri oluşturdular. ne de zaman. ne uzay vardı. ağırlıkları hiç yoktu.. aşınma düzeylerini saptar ve daha sonra tümdengelim yöntemini kullanarak. Çünkü bu madde değildi. Yüzde 2’sini de diğer parçacıklar oluşturuyordu. Bir saniye sonraki ‘Mini Evren’in sıcaklığı 1 katrilyon dereceye düşmüştü. Ve eğer ‘kozmik kıyamet’in 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma ile gerçekleşeceği . Hatta bazıları o kadar küçüktü ki. proton.

sübjektif ve yanlış birtakım sonuçlar olarak önümüze çıkarlar. bilim olmaz ve inanç dünyasında dolaşan binlerce hurafe gibi içi boş ve temelsiz bir yapıya dönüşür. insanın Makroevren’le olan münasebeti bilimin ilgi alanına giren konularla sınırlanmış görünüyor. İlk etapta aklıma gelenleri hemen söyleyeyim: Bilim somutla uğraşırken. Böylece okullarda verilen eğitimle sadece bilimsel çerçeve içinde düşünmeye zorlanan insanlar. Bu nüansı ve metodolojiyi bilmeden bilim adamlarını aralarında Tanrı inancına sahip pek çok kişi bulunmasına rağmen topyekûn inançsız olarak sıfatlandırmak sakıncalı ve yanlıştır. Aksi hâlde. . gerçekler sapar. 20 milyar yılın “evrenin bir tek nabız atışı” kadar kısa bir süre olduğu anlaşılacak ve zamanötesi (ebed-ezel) kavramının ifade ettiği gerçek. Fakat düşünen. onun ilgi ve deney alanına girmediğini kolayca görebiliriz. zihinlerde daha da somutlaşacaktır. Ekleyeceğiniz daha başka düşünceler olabilir mi? BİLİM VE İNANÇ . O zaman da bilim. objektif ve test edilebilir deneylere ve buluşlara karışmaması gerekmektedir. Yani soyut. var olan somut bir evrenle uğraşmak zorundadır ve önce somutlarla yola çıkma tercihini birkaç yüzyıldan beri kullanmaktadır. Yani bilim. doğal bir ilişkidir ve 5 duyumuzun dikte ettirdiği bir etkileşimdir Yaşadığımız bu düzeyde. Bilimin somut amaçlarını ve metodolojisini topyekûn göz önünde bulundurduğumuzda. Sonuçta. tamamen soyut olan inanç olgusunu pozitif bilimlerin karar mekanizmasına sokmayı sakıncalı saymıştır.doğrulanırsa. komplike ve anlaşılmaz gibi görünen fenomenleri basite indirgeyip. Makroevren pek çok insanı ilgilendirmez veya -eğer varsa. .burçların kişiliğimiz üzerindeki etkileri kadar ilgilendirir. merak eden ve elinde araştırma olanağı olan bilim insanları evrende sürekli “gezinirler” ve bilinmeyenleri bilinir hâle getirmeye uğraşırlar.Peki. bilimin evrenle ilişkisi kadar olur.Efendim. Bu. insanın evrenle ilişkisi. Bugün bilimde ve teknolojide uzay çağını yakalamış toplumların bu başarısının inançlarıyla küskün ya da barışık olmaları ile bir . evrende bir toz kadar bile yeri olmayan dünyadaki insanın.Siz bunları söylerken.Ekleyecek çok şey var. tahrif olur ve objektif olması gereken hakikatler. Evrenin ve onun içinde cereyan eden olayların insan beyninde kolay anlaşılır modellere dönüşmesini sağlar ve bunu yaparken özellikle beş duyumuza ve aklımıza hitap eden bir sistematik kullanırlar. Sübjektif görüşlerin. Fakat artık bilim de evrim sürecine paralel olarak değişiyor diyebiliriz. . O zaman da Kozmik Bilinç gibi kavramlar din adamlarının veya hayal gücü geniş bazı felsefecilerin uğraşı olur. beş duyumuzun ve maddenin sınırlarını aşan pek çok kavramın. Çünkü ayağı yere basan canlılar olarak öncelikle yakın ilişki kurduğumuz madde ile ilgilenmeyi yeğliyoruz. bu neredeyse sonsuz büyüklükteki evrende bir önemi veya yeri var mıdır? Yoksa biz kendi kendimizi mi aynada dev görüyoruz? İNSANIN EVRENLE İLİŞKİSİ . anlaşılır semboller ve kavramlarla somuta dönüştürürler. bilim adamlarının uğraşı alanlarında gezinecek kadar bir çerçeveye sıkıştırılmış olurlar. Fakat bilim de artık bu konuları mercek altına almaya başlamış görünüyor.Aslında. Bunu yapmada da haksız değildir. “bilim neden inanç konusu ile fazlaca ilgilenmez?” sorusunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıktı.

aslında modern bilimin de babası sayılır. bilinçötesi ve maddeüstü sırların varlığı değil midir? Hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz bu esrar perdelerine. her kanunu ve her sistemi Tanrı kavramını daha iyi anlamak için bir araç olabilir. inanmayan da aynı metodolojiyi ve prensipleri izlediği için sonuç fark etmez. Güneş dünyanın etrafında dönmüyor. Yaşamı güzelleştiren şeylerden birisi de bu büyülü. Tanrı’ya inanan bilim adamı da.Konuşmamızın başında sözünü ettiğim “Artıların Sırrı” konusunu anımsayın. fark etmez. Bilimin.çok daha verimli sonuçlar doğurabilir. tarihsel süreç içinde yaşanarak kanıtlanmıştır. koruma. ister Ruh deyin. İlginçtir ki. maddî ve manevî dünyaların bilincine daha üstün bir farkındalıkla ulaşıldığı. Artıların Sırrı dediğim şeyler hep olmuştur. tersine dünya güneşin etrafında dönüyor diyerek Kilise’nin yanlış düşündüğünü söylediği için yıllarca hapiste kalan ve orada ölen bu gökbilimci. adil olma gibi. isterseniz Enerji veya Işık deyin. din dediğimiz inanç sistemlerinin orijinal kökeninde. Tanrı’yı anlamanın yalnız fizikötesi veya bilimsel uğraşlarla mümkün olabileceği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır.. Bazen de maddeüstü konulara eğilen bilimsel çalışmalara ve deneylere tanık olunmaktadır. O zaman Kozmik Bilinç dediğim Evrensel Zekâ’nın yaratıcı gücünü daha iyi anlamış ve daha etkin biçimde kullanmış oluruz. Kilise ve Bilim kurumlarını iki ayrı kutup hâline sokan ve hatta düşman durumuna getiren sebeplerin oluşmasında en büyük rollerden birini Galile’nin yaşam öyküsünün oynadığı kabul edilir. Buradan.. hayatımızı bir nebze de olsa monotonluktan kurtaran ve anlamlı kılan birer sihirli . fizikötesine karşı ilgisini gitgide azaltmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırmıştır. mikroskop ve teleskop gücünden yararlanarak Büyük ve Küçük Kâinat’ı yıldız kümelerinden atoma kadar. Hıristiyan Batı’nın bugünkü yüksek bilim düzeyi Kilise’ye karşı çıkışla yükselmeye başlamıştır. O sizin kendi gerçeğiniz olur. Fakat pek çok düşünüre göre. . ister Doğa deyin. Tanrı’nın sıfatlarını insanda ortaya çıkarma amacı vardır: Sevme. Maddî evrenin her objesi. Fakat Ortaçağ Avrupa’sında bu bilinçten yoksun Ruhban Sınıfı’nın bilim adamlarına karşı uyguladığı sindirme yöntemleri yüzyıllar boyunca din ve bilim müesseselerini birbirine küskün ve kimi kez de düşman kılmıştır. Fakat bilim ve teknoloji üretenlerin maddeötesini bilimin alanına sokmamaları son yıllarda sayıları artan birçok bilim insanı tarafından türlü eleştirilere maruz kalmaktadır. Bu sıfatların bazılarını edinmiş ve bugün çoğunlukla Batı’da bulunan ateist bilim adamlarının da bilime katkısı azımsanamayacak kadar yüksektir. ister Kozmos deyin. Kozmik görevinin bilincinde olan ve insan evrimine katkıda bulunan çok sayıda bilim insanı yetiştiren toplumlar başarıdan başarıya koşmuş ve koşmaktadırlar. bildiğimiz trilyonlarca yıldızdan ve bilemediğimiz bütün enerji türlerinden oluşan bu devasa evrenin bir artısıdır. Siz bu bilince ister Tanrı deyin. Bilimsel ve ruhsal gerçeklerle örtüşen bir din ve ahlâk anlayışının toplumları ne denli yücelttiğine geçen iki milenyumda defalarca şahit olunmuştur. Esasen. olacaktır ve olmalıdır.Evrensel Zekâ veya Kozmik Bilinç terimini hangi anlamda kullandığınızı tam olarak anlayamadım.ilgisi var mı? . gizemli. bence. Kozmik Bilinç. ‘neden’ sorusuna yanıt arayan dinsel düşünce ile ‘nasıl’ sorusuna cevap bulmaya çalışan bilimsel düşüncenin ortak düşünmesi -insanoğlu adına. Bunları Tanrı anlamında mı kullanıyorsunuz? İNSANIN TANRIYLA İLİŞKİSİ .Objektif bilimsel çalışmaların ve sübjektif inanç dünyasının insanlığa kazandırdığı bilgiler ve erdemler aynı potada eritilince. O’nu nasıl algılarsanız.en ince detayına kadar araştırmaya başlaması.

esrarengiz. İnsanda ayrıca büyülü. kurdukları denklemlere bir katalizör olarak inancın büyüsünü ve hayal gücünü eklemek zorundadırlar. ipek böceğinin ördüğü kozadaki mühendislik bilgisini. Bilme işini öğrenemeyenlerin -bir sanatları olmadığı için. teknolojide ve zenginlikte dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’dir. canlıların o zarif yapılarını. Wallace şöyle diyor: “İnsanoğlu ilk çağlardan bu yana 100 bin din üretmiştir. Hatta. plân. Doğrusu. Hindistan’dan sonra en dindar ülke. gelecekte bilimsel materyalizmi bile bir inanç sistemine dönüştürebilir.hâlâ basılıp.formül gözüyle bakma olanağımız var. burçlara ve falcılara bu kadar rağbet gösterilmesi bile bu nedenden ötürüdür. Tanrı’ya inanan insanların ezici çoğunluğuna tanık olursunuz. bilimde. bütün bu güzelliklerin ve var olma çabalarının çok sayıda ortak müşterekleri olduğunu görüyorum: Akıl.C. Bunlar. Fakat bu görüntü aldatıcıdır...W. Bu güdüyü beynin kontrolü altına aldığında. elini İncil’e koyarak Tanrı’nın tanıklığını kabullenişini hepimiz televizyonlarda şahit olduk. Bakınız. Bu inançlar ve ne yazık ki geleneklerle birleştirildiği için özünü “küllendirmiş” olan dinler.” Ben de diyorum ki. tüm sırları çözülmüş bir evrende ve gezegende yaşamak istemezdim. Hangi ülkeye bakarsanız bakın. elimizde bir ideal olarak sadece iki temel sistemin kaldığını gözlüyorum. Bunun temel nedeni sadece güç delisi olma değildi. çağdaşlığı ve toplumsal evrimi kitlelere mal etmek ve bilgi toplumu olmak isteyenler de. bilimsel materyalizm ve inanç sistemleridir. en çok okunan kitap türü romandır. Bu ülkede oldukça etkin ve prestij sahibi bir kuruluş olan Bilimçağında Din Enstitüsü. adı ne olursa olsun. mitolojik ve fizikötesi fenomenlerle yakın temas kurma. Fakat bilim selliği. bu ortak amaçları gerçekleştirmek için var olmuş. kuş tüylerindeki renk armonilerini. Belki yatırlara. ortak bir Kozmik Bilinç’in var olması gerektiği inancına götürüyor. “Tanrıların Arabaları” isimli kitap -aradan yıllar geçmesine rağmen. gizemli. Bakınız. Bush’un bir papaz eşliğinde. hayal gücünü genişletmek veya tatmin etmek ister. Tarihin ayak izlerini takip ederek bugüne geldiğimde. İnsan genlerinde kendinden üstün bir güce inanma ve tapınma güdüsü vardır. zekâ. yaşaması ve yaşatılması taraftarıyım. İnsan kaderinde bilmek ve inanmak yazgısı vardır ama insanların çoğu inanmayı bilmeye tercih ederler. insanoğlu kitaplı ve kitapsız daha binlerce din üretmeye devam edecektir. onların sırrını çözme veya onlardan yararlanma güdüsü vardır. bilim dünyasının bombardımanı altında giderek güç kaybediyor görünüyorlar. deniz kabuklarındaki nakışları. Siz tüm insanların beyinlerini matematiksel ve fiziksel gerçeklerle doldurun. Nobel ödüllü bilim adamlarınca kurulmuş ve sürdürülmektedir. Bu inancın. tasarım ve estetik güzellik içeren evrim ve var olma uğraşı. Bu sonuç beni. O nedenle insan. “UFO masalları” pek çok insanın ilgisini çeker ve soyut teoriler somut bilimsel kanunlardan daha fazla ilgi görürler. Geçenlerde görevine ikinci kez başlamadan önce yemin etmesi gereken başkan G. Doların üstündeki “Tanrı”ya güveniyoruz” ifadesi bunca materyalizme rağmen basılmaya devam etmektedir. Tarihteki Mitoloji’yi güncel bir mitolojiye dönüştürmüş olan Büyük Patlama Teorisi’nin bu denli tutulmasının ardında yatan gerçek de budur. onları en rasyonel insanlar kadar mantıklı ve bilimsel düşünen bireyler yapın ve tüm . Ben.ne denli “fukara” yaşadıklarına tüm dünyada tanık oluyoruz. Ünlü antropolog Anthony F. Bu ülkede en çok satan kitaplar arasında “Tanrı ile Sohbet” ilk sıralardadır. bu kez de kendisi “tanrıcılık” oynama hedefine yönelir. satılıyor tüm dünyada. galaksilerin işleyiş sistemlerini ve evrende onca olup biteni gözledikçe ve düşündükçe. Sanki bunca canlı ve cansız yapı.

Sonra bir gün bunca düşünceden en az bir tanesinin doğru olması gerektiği geldi aklıma. Yeter ki. Düşündüğüme göre rüyada olamazdım. çok beğendiğim düşünürlerden ünlü matematikçi ve Kartezyen Felsefesi’nin kurucusu Rene Descartes (1596-1650). Artık bütün düşüncelerimi bu iki sağlam temel üzerine inşa edebilirdim. onların gizem dolu hikayeleri süregitsin. Böylece. Tek gerçek buydu. Ortaya saf ve yepyeni sonuçlar çıkar. bu gerçekleri yeniden organize edecek ve onlara gerçeküstü bazı değerler yükleyeceklerdir. Tanrı’dan bu garantiyi alınca. Öyleyse. özgür bir bilinç içinde muhakeme yaparım. Bunu becerebilmenin iki koşulu vardır: Düşünürken. Hatta yaşamın ve evrenin gerçekliğinden bile şüphe eğitim. Mutlak Kader’imizi tayin etmelerine rağmen. Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu akla vurmadan kabullenmek büyük hatadır. Bu konuda.fizikötesi masalları belleklerinden silin. Düşünüyorum. Düşündüğümü biliyordum. Her şeyden şüphelenmek pek akıllıca görünmeyebilir ama bunu yapmadan. var olduğum da bir ikinci gerçekti. Kuru bilgi belki entelektüel yönümüzü tatmin edebilir. Aslında. sonra tümevarım yöntemlerini kullanarak. tüm önyargılarımı ve bana kendi kültürümün empoze ettiği etkileri sildikten sonra. İyice anlaşılan bu parçaları birleştirip bir sentez yaptığımızda ortaya çıkan sonuca güvenebiliriz. Ben bir şeyin doğruluğu üzerinde düşünürken. öte yandan bal arılarının armağan ettiği petek gibi bize yaşama zevkini tattıran araçlar olurlar. Tanrı’dan bile.. Bu mükemmel varlık.. ‘Tanrı inancı herkesin yaratılışında mevcuttur’ diyenlere de katılmak zorunda kaldım. bu bizim kendi düşüncelerimizden kaynaklanan bir fikir olamazdı. Bu yolla üretilen düşünceler yanlış ve katışık olmaz. Belki de gördüğümüz bir rüyadır. sadece düşüncelerimizin bizi O’na götüreceğinden emin oldum. genetik moleküller bulundukları hücre çekirdeğine hapsolmuş birer sadık hizmetkar gibi çalışırlar ve bir yandan doğanın güzelliklerini yaratırken. duygularımızı ve sezgilerimizi muhakeme zincirine katmamalıyız ve üzerinde düşündüğümüz bir fikrin önce doğruluğundan şüphe etmeliyiz. öyleyse varım. ânîden ‘evreka’ dedim.. mükemmel olmayan Dekart’ın düşüncelerinin bir eseri olamazdı. Biyolojik Bilinç’imizin aracı olan DNA’ların görevlerinden ve önemlerinden çok söz ettik. bir problem gibi görünen şeyi basit birimlere ayırmış oluruz ki. fakat ruhî yönümüzün ve hayal gücümüzün tatmini salt bilgiyle mümkün olmaz. Çünkü Kolektif Bilinç’imiz ve elde ettiğimiz teknoloji sayesinde onları değiştirebilir ve amaçlarımız doğrultusunda davranmalarını sağlayabiliriz. Aklıma gelen her fikirden önce şüphe ederim. dedim. O kendi mükemmel gerçeğini kendi düşünmüş olmalıydı. Bakınız neler demiş: “Ruhsal tecrübeler ve inanç sistemleri bize rasyonel olarak kanıtlayabileceğimiz hiçbir şey öğretmedi. mutlak gerçeklere önyargısız ulaşmak mümkün olmaz. var olan evreni düşünürken Mükemmel Bir Varlık’ın var olduğunu buldum. onların “boyunduruğu” altında sayılmayız. Çünkü bu inanç bizde var olduğuna göre. Doğruyu yanlıştan ayırmak için önce tümdengelim. Duyularımla algıladığım. Belki ömrümüz görmemize yetmeyecek ama genetik şifrelerin tümü çözüldüğü zaman bu büyü kaybolacak ve artık somut gerçeklere dönüşmüş olan bu veriler birer kuru bilgi sayılacaktır. Böylece.. . Hiç mantık hatası yapmadan ulaştığım bu sonucun gerçek olduğundan. sadece aklı baz alarak yola çıkan bir felsefe geliştirmişti. onlar mutlaka bir yolunu bulup. bu ögeleri irdelemek kolaydır. Evet! Düşünüyordum. diye düşündüm. Bu gerçeğin ne olabileceği üzerinde kafa yorarken. kendi varlığımdan emin olduğum kadar eminim. evvela üzerinde düşündüğümüz fikri parçalarına ayırmalıyız.

. Fakat sahip olduğumuz biyolojik ve ruhsal yeteneklerimizi geliştirmeden edindiğimiz Tanrı anlayışı veya inancı eksik bir kompozisyon çizmektedir. içsel ve dışsal. Eğer Tanrı yoksa. Merakının sonu yoktur. madde ve bilinç vücuttayken bir ikili ilişki içindedirler ama birbirinden bağımsız hareket ederler. gücü ve yetenekleri üzerinde yapılacak her yorum birer spekülasyon olmaktan ileri gidemeyecek ve Mutlak Gerçek’i yansıtmayacaktır. İçsel gerçek. Bu böylece sürüp gidecek ve belki milyarlarca yıl sonra Kolektif Bilinç düzeyi en yüksek noktasına ulaşınca.Bu konuda sizin fikriniz nedir? . akıl gözü ve Sosyolojik Bilinç sayesinde Kozmik Bilinç ile bir ilişki kurabilmektedir. Aslında Tanrı’yı tarif etme sorunu. çünkü O’nun varlığına inanmak tamamen irrasyonel (akıldışı) değildir.. Duyular da neyin peşinde koşup. yokluğunun ihtimali de %50’dir. Tanrı’sı ile beraber olan ruhum. Çünkü. Çünkü insan merak eden. Bundan şüphelendim. Sonuç olarak. bulur ve çözümünü araştırır. uzayda yer kaplamayan ve parçalarına bölünemeyen bilinç (ruh) idi. bölünebilen ve bilinci olmayan madde idi. Daha ağır geliyor. insanlara özgüven telkin eden bir yaklaşımla söyle der: . Fakat farkındalık düzeyinin yükselmesi ve ham evreden çıkıp olgunluğa erişmesi için Kolektif Bilinç’imizi geliştirmemiz gerekir. konumu.” Ayrıca. Ulaştığım kesin sonuç şu oldu. Bu özelliğe sahip olması evrim sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur. Bir Tanrı olduğunu kabullenmek. Meselâ B. Fakat ruhum böyle bir bahis oyununu tamamen reddediyor. O’nu her an hissetmektedir. bu yolu seçmekle Tanrı inancı üzerine yazı-tura atıp. Fakat bu gerçek izafidir.Benim kendi anlayışım şudur: İnsan Biyolojik Bilinç. koşmamamız gerektiği konusunda düşünen bilince kılavuzluk ederler. kumar oynamaktadır. Benim aklım bu zihinsel terazide varlık kefesinin daha ağır geleceği üzerine bahse giriyor. Çünkü insan hem madde hem de bilinç taşıyordu ve ikisi de aynı bedene hapsolmuştu. Bilincimizdeki anlama kabiliyeti her şeyin özünü net olarak kavrayabilir. Binlerce yıldır bu konuda söylenen ve yazılanlar bizi hâlâ bir çıkış noktasına ulaştıramamıştır. Tanrı’nın var olma ihtimali %50. araştıran ve sorgulayan bir yaratıktır. Bilinçsiz cisimler: Tanrı’nın uzantısı olan düşünemeyen varlıklardır. Tanrı’nın büyüklüğüne karşın insan aklının küçüklüğünü anlatır ve şöyle der: “Tanrı’nın ne varlığı. kaybedeceğim şey çok azdır.” . Ben ve düşünen diğer yaratıklar sonlu varlıklarız. insanoğlu O’nu hep tanımak ve anlamak isteyecektir. Anlamadığı bir şeyi anladıktan sonra kendisine tekrar yeni problemler arar. uzayda yer kaplayan. Matematiksel ifadeyle. Tanrı: Düşünen sonsuz bir varlıktır. Bu münasebet bilinç dediğimiz farkındalığı oluşturmaktadır. O hâlde Tanrı’nın şekli. Pascal (1623-1662). Birkaç kısa örnek verirsem. insanoğlunun Kozmos’taki görevi sona erecek ve o zaman saf enerji konumuna geri dönecektir. Bu ikili Tanrı’dan gelmişti ama birbiri ile alâkalı değildi.Düşünce yardımıyla ulaştığım gerçekler önüme iki kategori çıkardı. sübjektiftir ve görenle görülen arasındaki bir ilişkidir. Bunları geliştirdiğimiz oranda daha bütüncül/holistik bir Tanrı anlayışına sahip olabiliriz. ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum. “Tanrı dendiği zaman bu sözcük kimin zihninde ve gönlünde neler çağrıştırıyorsa Tanrı odur” gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. Kozmik Bilinç’imizin gelişmesi için ilk basamaktır. İmmanuel Kant (1724-1804). ne de yokluğu akılla ölçülemez. Bu sınırlı farkındalık ve yetersizliğe rağmen. Dışsal gerçek ise. Akıl. en büyük paradoksumuz olan sonsuzluk ve sıfır çelişkisinin bir parçasıdır. kazancım hem bu dünyada hem de diğerinde sonsuz olacaktır. Ama eğer varsa.

vücuttan anî ısı kaybı yanında başka bir şeyin daha birdenbire eksildiğini hissettiklerini söylüyorlar. .“Gerçek aydınlanma. durmasından dolayı ortaya çıkar... doku hücrelerinin çoğunda oksijen bitinceye kadar yaşam devam eder ve hatta saçlar ve tırnaklar -milimetrik bile olsa. beyin “havlu attığı için” mi.Peki. İnsanlar her zaman Tanrı’ya muhtaçtırlar. var olan kendi içsel gücüne güvenme duygusunu geliştiremez.Tabiî ki. elektriği kesilen bir motor gibi yavaşlayarak. Ölüm anında çekilecek bir fotoğraf bize bu konuda büyük ipuçları verecektir fakat bu henüz gerçekleştirilemedi. Çünkü insan. son derece gaddar ve yıkıcı bir yapıya da sahiptir. Peki ne oluyor da ölüm denen şey gerçekleşiyor? Kalp durduğu için mi. Kaslar bile ölümden sonra 3-4 dakika daha yaşarlar. Yıkıcılık. Budist filozofların “Astral Alan” adını koydukları bu alanın aslında Kirlian fotoğrafçılığı sayesinde resimleri bile çekilmiş durumda. kendini irade üstü değil. irade içi bir usulle ifşa etmektedir. Bir saniye önce vardınız. . “neden?” sorusunu sormaz. yapmak zordur. ölüm ânında vücut ağırlığının 21 gram eksildiği bile saptanmış. Fakat o esnada. “Kişi nasıl ölmüş?” sorusuna otopsi raporlarına bakarsanız. çok üstün özelliklere sahip olması yanında. Tanrı inancının geliştirdiği vicdan sayesinde gerçekleşebilir.” Evet. size ölümün geldiği o minik salise içinde. Bu yıkıcı özelliğinin engellenmesi. Katil Genler’deki şifreler açıldığı için mi. insanoğlunun kendi kendini altına soktuğu. Tanrı.yanlış kabul ediliyor. Çünkü. kendi irademizin üzerindeki despot bir varlık değildir.. olmayan bir dış otoritenin boyunduruğundan kurtarması sayesinde gerçekleşebilir. Aklın limitlerinden daha geniş bir Vâli mutlaka gereklidir. Bu konuyu ciddiye alan bazı bilimsel kuruluşların ABD. “nasıl?” sorusunun yanıtını arar. Bunun sebebinin çıkan ruh olup olmadığı araştırılıyor. yapıcılıktan daha güçlü değildir ama yıkmak kolay. Akıl tek başına bu negatif özelliklere gem vuracak güçte değildir. tüm vücudun etrafını kuşatmış bir başka enerji alanının varlığı artık inkâr edilemiyor. vücuttaki biyolojik fonksiyonların sürdüğünü söylerler. dinsel dogmalardan. O minimum zaman periyodu içinde nabız dursa bile kan dolaşımı hızını kesinceye kadar sürer ama içindeki alyuvarlar ve akyuvarlar hemen ölmez. evrendeki ve dünyadaki düzenin devamı için mutlaka gereklidir. bedenimizi çepeçevre kuşatan ve Kirlian teknikleri sayesinde . Bunların çoğu vücuttaki binlerce sistemin. Bu göz de Kolektif Bilinç’in bir başka parçası mıdır? BİYOENERJİ VE RUH GÖZÜ . Eksilen bu şeyin vücudu çepeçevre saran bir “Manyetosfer” olduğu üzerinde çok ciddî araştırmalar yapılıyor artık. hastası elinin altında ölen bazı doktorlar. sanıyorum konu anlaşılmıştır.. Ama artık bilim de.ölümden sonra uzayabilir. tuhaf tuhaf ayinlerden ve dinî otoritelerin empoze ettiği bağlardan kurtulmadan. Hatta bunlardan birinde. bilim. ölen bir hasta üzerinde deney yapmak -etik olarak. Rusya ve İngiltere’deki çalışmaları hâlen sürmektedir. Çünkü Tanrı. Ölüm anına dönersek. kendi klasik alanına girmemiş birçok konuda “neden?” sorusunu yavaş yavaş sormaya ve yanıtlar aramaya başladı. Aura’dan başka. Fakat bir de Ruh Gözü diye bir terim kullandınız. yoksa ruh bedenden ayrıldığı için mi? İnsan anatomisini ve fizyonomisini iyi bilen doktorlara sorarsanız. o anda vücudun elektrik. enerji ve ısı dengesinde birtakım değişimler görürsünüz.Yaşamla ölüm arasındaki o en küçük zaman parçasını düşünün. İnsan. yüzlerce bilimsel sebep bulursunuz. Tanrı. Peki nedir ölümü getiren değişken? Kişi neden ölür? Dedim ya. bir saniye sonra yoksunuz.

Hatta ancak bu sayede bir farkındalık sahibi olduğu hipotezi öne sürüldü. ruhsal ve telepatik iletişiminde rol oynuyor ve empati ve kompati kurmada etkili oluyor. . onların sağlıklı çalışıp çalışmadıkları tespit edilebilir. vücuttaki trilyonlarca hücrenin yayınladığı biyofotonların her insanın vücudunu çepeçevre saran bir enerji alanı (aura) oluşturduğu ispat edildi ve bu biyoenerji alanının fotoğrafları çekildi.. ister ruh deyin.Yani.. Onların bulgularından da biraz söz eder misiniz? .. bedenimizi çalıştıran enerjinin dışa vurumudur. Bu tez kanıtlanırsa ve bazı teknikler geliştirilirse. pek çok bilim insanının kafasını kurcalayan ve henüz yanıtı bulunamamış bir sorudur. Felsefecilerin bu tür savları ve hayalleri.fotoğrafı çekilen aura’nın ruhla bir ilgisi var mı acaba? . bir insanın kendi aurasına bakarak ne denli “etkileyici” olabileceğini anlayabilmesi mümkün olabilir. Bu araştırmalar hem canlılar hem de cansızlar üzerinde yapılıyor. bu konudaki araştırmalar hızlandı ve bu ışıldamalara biyofoton adı verildi. . Hatta bazı düşünürlere göre. bilinç dediğimiz farkındalığın böyle bir canlılık enerjisi sayesinde ortaya çıktığı tezinden başka elimizde somut bir veri yok. Şimdilik. Öyle anlaşılıyor ki.Bu konuda pek çok önemli bilim adamı araştırma sürdürüyor. Araştırmaların yoğunlaşması sayesinde. herkesin kafasının çevresinde daha geniş bir biyoalan tespit edildi ve buna da Zihinsel Alan (Mental Field) dendi. insan beynindeki 100 milyar sinir hücresinin bu zihinsel alan sayesinde dış dünyayla haberleştiği teorileri geliştirildi. bu alanın büyüklüğü kişinin diğer insanlarla olan duygusal. İşte.). İsterseniz önce bu konudaki bilgilerimizi bir toparlayalım: Canlı hücrelerin kimyasal ve elektriksel niteliklerinin araştıran Alman biyofizikçi Fritz Popp’un hücrelerin zayıf bir ışıldama (glow) yayınladıklarını keşfetmesinden sonra.Elbette. Rus genetikçiler de genlerin bile aurası olduğunu buldular. sahip olduğunuz moral auranızı değiştirmektedir. damlanın aurasının 30 kat arttığı gözlendi. Depresyonların ve bazı ruh hastalıklarının teşhisinde kullanılabilir. aklımız dış dünyayı oldukça iyi anlamayı becerebiliyor fakat henüz kendi kendini anlayacak kadar beceri sahibi olamamış.. ister iyonize plazma deyin veya isterseniz hücrelerdeki biyokimyasal reaksiyonların ürettiği mekanik enerji deyin. ister biyoenerji deyin. Biyoelektrografi yöntemleri kullanarak ölçümler yapan ve fotoğraflar çeken Rus profösör Konstantin Korotkov’un. Bunun arkasından. Örneğin su damlacıklarının da bir aurası olduğu kanıtlanmış durumda. bilim adamlarının zihninde yeni sorular doğurunca. Bu enerji alanı -çekilen fotoğraflardaki renklerin değişiminden anlaşıldığı üzereinsanın duygusal hâline göre farklı dalga boyutları kazanmaktadır. Bu buluşu takiben. tüm beyin hücrelerinin bir entegre enerji alanı içinde hızlı bir haberleşme gerçekleştirdikleri tespit edildi ve bu enerjinin matematiksel değerleri bile hesaplandı (50-100 Hertz gibi. Hatta iç organların auralarına bakılarak. Hatta damlanın şekli değişti ve içindeki minarellerin . aura denilen ışıldama -ister canlılık enerjisi deyin. eşyaya etki edebildiği doğrulanmış bir medyum olan Allan Chumak ile yaptığı bir deneyden şöyle bir sonuç çıktı: Bu medyumun bir su damlasına 10 dakika trans içinde bakarak etki yüklemesinden sonra.Peki bu bilgi bir işe yarar mı? . Hatta canlı madde ile cansız madde arasındaki fark olan hayatı oluşturan şeyin bu haberleşmeyi sağlayan canlılık enerjisi olduğu tezi savunuldu.Yarayabilir.Bu. Daha sonra da Japon mikrobiyolojiciler hücre çekirdeğindeki DNA’ların bu biyofotonlar sayesinde haberleştikleri teorisini geliştirdiler.

ölüm insan için bir tür “mutlak bitiş” mi? ÖLÜM MUTLAK BİTİŞ Mİ . Biyolojik Bilinç de bu ruhsal görü sayesinde işlerlik kazanıyor. Çünkü aura. Öyle zannediyorum ki. . Vücudumuzun yüzde 70’inin su olduğunu düşünecek olursak.Bu konuda yazan ve söz söyleyenlerin bilimsel bulgular dışına çıkmadan yorum yapmaları daha yerinde olacaktır. aura sayesinde insanların farkındalık düzeyini ölçmek mümkün olacak demektir. üç çeyreği “hayır” yanıtını verir. “Evet. “Hayır. Yoga ve transandantal meditasyon gibi egzersizlerin veya biyoenerji terapilerinin işe yaramasının nedeni de bence budur. bedenin ölmesi ruhun da ölmesi anlamına geliyor mu? Yani. Aslında. bu tür fizikötesi oluşumlara bakarken çıkış noktamız enerji olursa.“ Bu kişiler hakkında ne düşünüyorsunuz? . Bu sayede belki bazı bilim adamları “saçmalıklarla uğraşıyor” suçlamasından kurtulmuş olarak. yani donmuş ve somutlaşmış enerjidir. Örneğin geçenlerde okuduğum bir yorum şöyle diyordu: “Atalarımız aurayı görüyor ve ondan yararlanmayı biliyorlardı. daha rahat araştırmalar yapar ve bizlere kendi derinliklerimizi keşfetmede yeni pencereler açarlar. Bence. konsantrasyonumuzu kendi içimize yönelttiğimizde bedenimizde bazı değişiklikler yapabiliriz.Peki. bitmez. içeriği büyük çapta su olan yiyeceklerin aurasının değiştirilerek vücut aurasına uygun hâle getirilmesiydi. bu su damlacıkları deneyi bize şunu göstermektedir. düşüncelerimizi ve mantık zincirimizi çok daha sağlam bir temel üzerinde geliştirebiliriz. Bilinç veya ruh dediğimiz şeyleri ve etrafımızda bize görünmeden olan biten doğal fenomenleri irdelerken. Daha önce dediğim gibi. bu işareti aurasına bakılması için bir davetiye olarak kullanırdı. bu soruyu dünyadaki tüm yetişkinlere sorarsanız.Efendim. Sonra da bunlara fizikötesi diyoruz. İsa’nın başının üstündeki o yuvarlak Haloyu çizen ressamlar bile zihin alanını görüyorlardı. her şey biter. Ben herkesi bu yönde düşünmeye ve enerjinin oktavlarına kanalize olmaya çağırıyorum. Kozmik Bilinç’teki titreşimleri alabilen ve bunları kullanan bir ruhumuz var. yüksek enerji düzeyli aura demek. Görünmeyen enerjinin de en az madde kadar türü vardır.” diyenlerin aklında mutlaka ya dinsel öğretiler vardır. evrende bizim limitlerimiz dışında paranormal bir fenomen yok. ama bizim bilinç düzeyimiz ve 5 duyumuzun sınırlı algılayışı bazı olayları anlaşılmaz kılıyor. akıldan çıkarmamamız gereken bir husus var: Gözle görülen fiziksel varlığımız ve diğer varlıklar enerjinin partikül hâlidir.” diyenler ruhun varlığına inanmayanlar veya yaşamı sadece bedenin canlılığı olarak görenler olacaktır. ruh ve bilinç konusundaki açmazlarımızı 21’inci yüzyılda daha anlaşılır kavramlar üreterek ve yeni buluşlar yaparak büyük ölçüde giderebileceğiz. bu bulguları büyük çapta abartan ve saçmalık derecesinde yorumlar yapan bazı sözde medyumlar yüzünden bence yaşla kuru bir arada yanmaktadır. ya ruhsal . Krotkov’a göre.bir kısmı iyonize oldu. kişinin ruhsal ve zihinsel hâlinin aynasıydı. Ben buna Ruh Gözü diyorum. . Fakat tüm evren bunlardan ibaret değildir. yüksek bilinç düzeyi demek! Öyleyse. Bunlar da enerjinin dalga hâlidir. sanıyorum bir çeyreği “evet”. Hindu kadınların alınlarına yapıştırdıkları o kırmızı işaret bile aurayı gören atalarımızın eski bir alışanlığına dayanır. Yemeklerden önce sofrada dua edilmesinin esas sebebi şükür değil. Kendisinden emin olan ve dürüst olduğunu ispat etmek isteyen Hindular. Her şey apaçık ve birbiri ile ilişki içinde.Bir istatistik oluşturmak için.

aynı ruhun daha önceki yaşamlarını algılama yetisini geliştirdiğini söyleyenler. bilinmeyenleri saf dışı ederek.ruhum. Bu inanç. Bunu sağlayan kaynağın. Az önce dediğim gibi. c.Öncelikle şu noktayı iyice açıklığa kavuşturalım: Ruhun varlığına inanmıyorsanız. “Benim bilinçaltımda veya ruhsal derinliklerimde. kendi duygu. somut bir temel olarak enerjiyi ele aldığımızda işimizin oldukça kolaylaştığını görebiliriz. o zaman kendi kendinize şu soruyu sormalısınız. Önceki yaşamlarını deneyimlediğini masumca düşünenler ise. Esasen. Bu. Anılar ve eserler de birkaç nesil veya yüz yıl sonra çözünüp yok olacaklar. sadece havanda su dövmektedirler. ya “eserlerim ve dostlarımla yaşarım” düşüncesinde olanlar vardır ya da ruhun var olması gerektiğine rasyonel düşünce yoluyla ulaşanlar vardır. bir kısmı da fosil olacak. Ben . sezgi veya anı var mı?” Bu konuda okudukları ve/veya duyduklarının etkisinden kurtulup bağımsız düşünebilen ve kendi kendisiyle dürüst herkesin bu soruya “hayır” diyeceğini düşünüyorum. daha bilinir ve anlaşılır bir evrende yaşadığım hissine kavuşturuyor beni. düşünce. Bizim ulaştığımız bilinç düzeyinin limitleri içinde bunlardan henüz çok azını keşfedebildik. ruha bir tanım getirmek istiyorsanız. Yani yeryüzünde ve iç dünyamda süregelen pek çok fenomeni ancak ruhun varlığı ile izah edebiliyorum kendi kendime. bütün batıl inançları ve bilimsel temelden yoksun yorumların hepsini bilinçaltıma sokmaksızın daha sağlıklı bir düşünce deryasında yüzdüğüme inanmış oluyorum. bir ömür süresince tonlarca hücrenin öldüğünü ama bedenimin yenilenen hücreler sayesinde yaşadığını görüyorum.deneyimler vardır. bu savlarım reenkarnasyonu yadsıdığım anlamına gelmez. Bedenimin biyolojik yapısına baktığımda. . bilinç ya da reenkarnasyon dediğimiz ve nasıl oluştuklarını tam anlayamadığımız kavramlara da belki daha somut yanıtlar bulma olanağımız artar. benim vücudum için her şeyin bittiği anlamına gelir. Ulaştığımız bu farkındalık düzeyine rağmen. Sorunuza kendi yanıtım şudur: Evet. daha önce bir yaşam sürdüğüme dair hiçbir işaret. canlılığını ölüm anına kadar kaybetmiyor. aslında insan aklına hakaret etmektedirler. Ben bütün bu açıklayamadığımız fenomenlerin. Reenkarnasyon denen hadise de bence budur. Yani beden. İleriki yüzyıllarda ruhun dalga boyu ve frekanslarını keşfetmek istiyorsak. Enerjinin Sakınımı Kanunu gereği yok edilemez. bir kısmı toprak. sezgi ve deneyimlerimden “ruh olmazsa. O zaman aşk. dönüşümünden de söz etmeye gerek kalmaz. Bazı zorlamalar ve hayal gücü ürünleri ile bu tür iddialarda bulunanlar.Sizce Reenkarnasyon mümkün mü? REENKARNASYON İNANCI BİR YANILGI MI? . adını ruh koyduğumuz bir Kozmik enerji olduğuna inanıyorum. olmaz” prensibini çıkarmış biriyim. b. Fakat ruhum asla yok olmayacak. sayılamayacak kadar frekansı ve dalga boyu vardır. bir başlangıç noktasından hareket etmek zorundasınız. bedenimi oluşturan hücreler çözülecek ve bir kısmı bakterilere yem olacak veya mikroorganizmalara dönüşecek. kanıt.yapıtlarım ve eşyalarım. Fakat geride bitmeyen üç unsur kalacak: a. Ben. kanaatimce bir tür “zihinsel serap” yaşıyorlar. algılamakta aciz kaldığımız enerji frekanslarının birer yansıması olduğuna inanmak istiyorum.dostlarımın belleğindeki hatıralar. tüm hurafeleri. Enerjinin sıfır ile sonsuz arasında değişen. Ruh yaşayan ve yaşatan akıllı enerji ise. araştırmalarımızı enerjinin diğer özellikleri üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Bu sayede. hücreler değil. ya töresel ve taklitçi bir inanç vardır. Fakat. Ama başka şekillerde tezahür edebilir. daha ruh denen şeyin küçük bir somut kanıtını ortaya koyamamışken. İnanıyorsanız.

belki de genetik mühendislik sayesinde. Düşünen her insan. kartalın kanadından daha büyük kanatlara sahip uçan insanlar ortaya çıkacak. nesilleri tükenmiş canlıların ancak yüzde 1’i kadardır. Büyük Sıkışma’dan sonra ilk başladığı nokta olan Hiçlik’e veya Teklik’e geri dönecek. bu tür bir enerji formudur. dönüşüm ve evrim geçirmektedir. Evrenin kendisi bile. potansiyelden kinetiğe. canlı hücrelerin oluşumu için yeterli olmadığını hemen görebilir. bu yeniden doğuşun sürekli yaşandığı neticesine götüren düşünce. . ama canlı veya cansız her şey doğuyor. bu bilinç düzeyi ile. sürekli genişliyor ve büyüyor.. Her şey.. Mistikler onu hissettiklerini söylemişler. değişimdir. varlıklarını ne şekilde gösteriyorlar? . kinetikten potansiyele ve donmuşluktan (madde) çözülmüşlüğe dönüşür veya ısı. gezegenler. taşlar. 15 milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğuna inandığım evren. Biyologlar ve hücre mühendisleri hücrenin nabız atışı kazanabilmesi ve canlanması için bir dış enerjinin eksikliğini saptamışlardır.Peki bu keşfedemediğimiz enerji türleri. yıldızlar ve hatta evren bile. yarı canlı bir varlığa bırakacağız. Yani “değişmeyen tek şey. . Evrende var olan her şey birkaç dönüşüme mecburdur. . Bence.. Yani. Demek ki milyarlarca yıldan beri yeryüzünde yüz milyonlarca canlı türü yaşamış ve tükenip. elektrik gibi diğer biçimlere girer ve maddeye etki ederek. büyüyor ve ölüyor: Dağlar.O hâlde reenkarnasyonun yaşandığı sonucuna nasıl varıyorsunuz? . Homo sapiensler olarak. Ben şuna inanıyorum: Bugün yeryüzünde yaşayan ve sayıları 15-20 milyon olduğu öngörülen canlı türleri. Evrenin her nabız atışının 20 milyar yıl sürdüğü tezi. Hatta. ruh dediğimiz o saf enerji türevinin bu kanunun dışında kalması gerektiğini düşünecek bir neden bulamıyorum. insan genomunun ve kanatlı hayvanların genetik şifreleri çözülürse.. bana içindeki her zerrenin değişmesi ve başkalaşması sayesinde mümkün olabileceği mantığını dikte ettiriyor. Sonra da 20 milyar yıllık yeni bir yaşama bir başka patlama ile tekrar başlayacak. ruhun da sürekli biçim ve nitelik değiştirdiğini kabul ediyorum. ama insan ruhunda -bugünkü algılama düzeyimiz itibariyle. Astrofizikçilerin düşüncesine göre de yaklaşık 5 milyar yıl sonra. Ama bunu başaran bir tek bilim adamı ‘henüz’ çıkmamıştır. ışık. enerji. yok olmuş: 50 milyon sene önce nesli tükenen dinozorlar gibi. Madde donmuş enerjidir.” Bu devinim. Çünkü. belki binlerce yıl sonra yok olacağız veya yerimizi yarı makine.reenkarnasyonun sürekli yaşandığına inanıyorum. önceki yaşamları bilebilmemiz mümkün değildir inancındayım.. reenkarnasyon da bu bağlamda gerçekleşmektedir. Bilim buna henüz bir isim koyamamış ama ilkçağlardan beri buna herkes “ruh” demiş.Öyle hissediyor ve algılıyorum ki. onu değiştirir.. Burada canlılık için bir başka faktöre daha ihtiyaç olduğunu görüyoruz. cansız maddeye hayat kazandırıp onu canlı kılan şey. Tüm kâinat bir devinim. bundan önceki yaşamlarımızla bir köprü kurabileceğimize de inanmıyorum.Beni. değişim. Evrenin yüzde 90’ının donmamış ve görünmeyen enerji olduğu savından yola çıkarsak. Ama daha önceki formlarının titreşimlerini hissedecek kadar hassas bir bilinç düzeyine ulaşmadığımız için.anlayabileceğimiz bir hafıza türü olmadığına inandığım için. Dünyanın en gelişmiş lâboratuvarlarında bu maddeler bir araya getirilerek canlı hücreler üretilmeye çalışılmaktadır. dönüşüm ve farklılaşma kanunu yalnızca ma-deden oluşmuş somut evren için geçerli olmasa gerek. tüm kutsal kitaplarda bu kavram temel bir olgu olarak yer almış ve hatta Tanrı bile ruhla özdeşleştirilmiş. Efesli Herakleitos’un (540-480?) “aynı ırmağa iki kez girilmez” saptaması olmuştur. cansız atomların ve moleküllerin birleşmelerinin. Biz de.

aura okuma teknikleri gelişmeyecek ve biyolojik alanlarımızı oluşturan enerjinin partikül değil.. Bence. aynı zamanda bir mekan teşkil etmek demektir. ruhun mekan değiştirmesidir. Ruhu tartışmak. Acaba bu alan niçin var. Hatta. apayrı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda yaşamış olan on binlerce insan -aralarında hiçbir iletişim aracı olmadığı hâlde. belki de bugünkü düşünce düzeyini yakalamamış olacaktık. yani beyin de bir radar gibi mi çalışıyor? Şöyle bir mantık yürütelim: Madde ve ruhu birbirinden ayıran başlıca özellik eğer etken ve edilgen olma hâlleri ise. ona inanmak veya inanmamak ve de bu sayede tezler. hem pratik anlamda işe yarar teknolojiler üretmiş olacağız hem de insan evrimine katkımız olmuş olacak. Şekil vermek demek.. Öyleyse canlı bir organizmanın cansıza dönmesi esnasındaki ilk değişiklik. beyinde bunların işlenmesini mi sağlıyor acaba.“Dolly” adı verilen o ünlü koyun klonlandığında. size dili farklı. bir tür var edici enerjidir. Bu tartışmalar ve felsefî görüşler bilimsel araştırmalara vesile olunca. madde ise pasiftir. Üç temel kısma ayırdığınız Kolektif Bilinç’in sonuncu halkasına geldik sanıyorum. Aynı şeyi insanlar için yapabilirsek. fakat her şeye hayat veren ve biçim kazandırıp görünmesini sağlayan varlıktır. ne iş görüyor? Bu enerji alanı acaba algılayamadığımız bazı sinyalleri alıp. Bir başka enerji türü de evrendeki her şeyi birbirine bağlayan. Auranın. dini farklı. Kafamızın çevresini kuşatan bir zihinsel alan var. Kirlian tekniği ile auranın fotoğraflarını çekme gayreti gösterilmeseydi ve bu kavram somuta dönüştürülmeseydi. Yani ruh.nasıl olmuş da ‘aynı şarkı’yı söyleyebilirmiş? Hiç düşündünüz mü?. Böylece. ruh aktif. . pratik anlamda ve mikro düzeyde ruhun varlığını ve tezahürlerini tartışmak. Peki. babasının ikizi olan bir bebek dünyaya gelecek. ortaya umulmadık yeni buluşlar çıkacak ve böylece hem bilinç düzeyimizi yükseltecek. ruhun ne olduğu. 40-50 bin yıl öncesine dönersek. Teşekkür ederim. o zamanki nesillerin bugün bizde bulunmayan birtakım yeteneklere sahip olduklarını düşünebiliriz. hepsinin adeta ağız birliği etmişçesine aynı kavramları kullandığını ve Hallac veya Yunus gibi “En’el Hakk” dediğini görürsünüz.Efendim. Çünkü göreceli bir kavrama ancak göreceli yanıtlar verebiliriz. Esasen. zihin alanının ve astral alanların ölmüş insanlarda artık görülmemesinin nedeni de bu olmak zorundadır. Size çarpıcı bir saptamayı aktarmak isterim. Sosyal Bilinç nedir? SOSYAL BİLİNÇ . duygusal ve psikolojik yapısı farklı. Tarihten beri ruh konusunda bu kadar kafa yorulmasaydı.Bunun gibi. iletişim sağlayan ve “online sistemi” gibi çalışan bir tür manyetizma olabilir. dalga formunda olduğu anlaşılamayacaktı. babasından kalıtımsal olarak geçen zekâ ve yeteneklerinin gelişimini de büyük ölçüde engelleyebilir veya . antitezler ve sentezler üreterek düşünce ve felsefe düzeyimizi geliştirmek olmalıdır. aynı veya birbirinden farklı çağlarda. nasıl ve nerede biçim ve mekan değiştirdiği bizi makro düzeyde çok da fazla ilgilendirmemelidir. bugün farklı ve ileriki yüzyıllarda çok daha farklı olacaktır. zihinsel. Bu Tanrı değildir. bunca uzun açıklamadan sonra Kozmik Bilinç demekle neyi kastettiğinizi anladığımı sanıyorum. O çocuğu 15 yaşına kadar bana teslim ederseniz. Bizi asıl ilgilendiren şey. yaratıcılığımızı geliştireceği için ancak o zaman bir işe yarayabilir. Halk arasında ermiş olarak tanımlanan sûfîlerin ilkçağlardan beri söylediklerine bakarsanız. babasının “fotokopisi” olan bir canlı üretilmiş oldu. hedefleri farklı ve kişiliği babasınınkinin zıddı olacak bir genç yetiştirebilirim. ilk insanlar ruhlarıyla bizlerden daha iç içe bir ortak yaşam sürdürüyorlardı. Sözgelimi. Ruhtan ne anladığımız geçmişte farklıydı.

Fakat bu şifre beyindeki her hücrede açılmıyor. aile. sonra yakın akrabaları. Dopamin karşı hücrenin Dopamin reseptörüne dokununca. Bu iddiama haklı olarak karşı çıkabilirsiniz. Bu bir rastlantı mı.5 milyar insandan hiçbirinin genetik yapısı da bir diğeri ile aynı değil. Yani. toplumdur. bir sinir hücresinin ucuna bir elektrik sinyali geldiği zaman üretilir.. Toplum derken de önce anne ve babayı. Fakat. Kişi o bilinç sayesinde oluşturulmuş eğitim sistemi içine girince ve o eğitimi almış yurttaşlar ile iletişim kurdukça. Zira.Bu soruyu şu şekilde sorsaydınız daha açıklayıcı olurdu sanıyorum: “Yaşayan 6. değiştirir ve şekillendirir. medyatik kişilikleri. Bu protein iki sinir hücresinin birleştiği yer olan Sinaps boşluğundaki küçük bir molekül olan Dopamin adlı nörotransmiter ile birleşmek.. Yani. 11. Biyolojik Bilinç veya genetik etkenler kişiliğimizi ne oranda etkiliyor? KİŞİLİK KALITIMSAL MI . hem de Biyolojik Bilinç düzeyi farklıdır. doğuştan gelen ham farkındalığı olgunlaştırır ve bir Sosyal Bilinç’e dönüştürür. Çünkü bir ülkede yaşayan tüm insanların ortak kültürlerinden oluşmuş olan bir kolektif sosyal bilinç vardır. D4DR geni hiperaktif ya da “tembel” ise ne olur? İşte o zaman sizin mizacınız değişir. benim yerime toplumu koyarsanız. . o hücrenin Dopamin salgısının yaptığı işle ilgili bir gen olduğunu anlarız. Bu üç temel etken. şiddetleri oranında az ya da çok miktarda diğer hücrelere iletilirler. . Fakat bu bilinçlenme sürecinde her birey aynı etkiye maruz kalmaz. her ülkede de farklıdır. Kısaca. o ülkenin ortak bilinci ile bilinçlenir. Hatta. yoksa kişiliklerin farklı olmasının nedeni genlerin farklı olması mı?” . Tembel D4DR. Dopamin çok fazla salgılanıyorsa. 6.5 milyar insandan hiçbirinin kişiliği bir diğeri ile aynı değil. Beynin haberleşme ve karar verme mekanizması bu şekilde çalışır. daha sonra eğitmenleri.. Bir beyin hücresindeki D4DR geni aktif ise. Bir diğer sonuç da Parkinson hastalığıdır. O zaman kişi donuk.Bunun bir tesadüf olmadığını gösteren bilimsel kanıtlar bir hayli fazla. halüsinasyonlar görür. kromozom üzerinde D4DR isimli bir gen var. arkadaş çevresini. kararsız ve bezgin bir mizaç sergiler. Zira hem her kişinin eğitimden yararlanma olanağı ve seçeneği farklıdır. Beyinde bu işte görev alan 50 kadar farklı nörotransmiter üretilir. kuvvetli bir iradeye .Teşekkür ederim.Haklısınız. yakın çevre ve uzak çevre diyebiliriz. az Dopamin ürettirir. Bu yük beynin diğer hücrelere iletmek istediği bir emri ya da bilgiyi içerir. örnek gösterilen şahsiyetleri. O hâlde. etkisi bireye ulaşan tüm insanları ve bunların kültürel yapısını kastediyorum. kişilikleri sürekli etkiler.geliştirebilirim. Sosyal Bilinç’in özellikleri her ailede ve her sınıfta farklı olduğu gibi. Dopaminin birincil görevi beyindeki kan dolaşımını kontrol etmektir. Dopamin salgısı. o hücre elektrik yükünü boşaltır. kişiliği şekillendiren baş mühendis. Ben size çarpıcı birkaç örnek vermek istiyorum: Önce beyindeki nörotransmiterler dediğimiz o kimyasal salgılara bakalım. Sosyal Bilinçler farklı biçimlerde ortaya çıkar. kişi bir işten çabuk sıkılır ve birbiri ardından yeni maceralar aramak ister. İkincil görevi ise. Örneğin bezgin mizaçlı insanlar. Burada bir nüansa değinmek istiyorum: Bu kimyasal mekanizmadaki aksaklık bazen kişiliğe zıt bir etki yapar. Dopamin Reseptörü denen bir protein üretmek. O şekilde sormuş olayım. vücuttaki kasların ve organların aktivitelerini kontrol altında tutmaktır. Bu elektriksel sinyaller. Bu gendeki şifrenin görevi. o zaman aksini savunamazsınız. Miktar çok artınca sonuç Şizofreni’ye kadar gider. bireyin bilinçlenmesine olanak tanıyan genetik yapı herkeste farklı olduğu için..

Genlerin keşfine kadar. çünkü onlara bu yaşama şeklini öğretecek anne veya babalarını asla görmezler. Ve hatta kötü alışkanlıkları terk edememe bağımlılığının bile bu nörotransmiter ile ilintili olduğu sanılmaktadır.. bu tür otomatik davranışlara bilim adamları içgüdü adını koymuşlardı. genlerimiz davranışlarımızı etkiliyor ve yönlendiriyor dediniz. Chomsky’ye kulak verirseniz. yüzerken büyürler ve okyanusa vardıklarında kendilerine birer eş bulup çiftleşirler. D4DR genini stimüle etmek ve Dopamin salgısını çoğaltmak için bir takım maceralara ve riskli davranışlara yeltenebilirler. Örneğin Japon çocuklarının son yüzyılda tam 10 cm.Evet. interaktif ve esnek karakteri olan yapıtaşlarıdırlar. grup terapileri ile veya sosyal bazı aktivitelerle giderme çabalarını da yaratabilir. aşırı düzenli veya aşırı dikkatli ise bu özelliğinin kalıcı olması Seratonin sayesinde gerçekleşir.. Sonra da yumurtalarını doğdukları nehir başına bırakmak için. O zaman sonuç gün gibi kendiliğinden ortaya çıkar: Genler birçok sosyal davranışımızı şekillendirecek etkileri şifrelerinde taşırlar. Peki. Som balıklarının bu garip davranışı tamamen genetiktir.Efendim. Bir başka salgı olan Serotonin ise. bizdeki eksiklik veya fazlalıkları psikolojik telkinlerle. Genlerin kişiliğimiz üzerindeki etkilerini görmek istiyorsak. konuşmaya hazır hâle gelmiş olan çocuklarda ânîden açılan bir genetik şifre sayesinde kendini gösterir. . sonra anlama ve sonra da taklitle konuşma yolunu izlerler. Pasifik Som Balıkları’nı örnek verelim: Bu eksantrik balıklar doğdukları nehir yatağından okyanusa doğru yüzerler. ekonomik koşulların düzelmesi ve sosyal koşulların daha uygun olmasıdır diyebiliriz. soru ekleri kullanmaya ve daha önce hiç duymadıkları cümle kalıplarını kullanmaya başlarlar. diğer nörotransmiterlerin etkilerini alt alta yazarak bir liste yapabiliriz.Genlerin davranışlarımızı etkilediği ve hatta bazı genlerin bazı davranışlarımızın direkt nedeni olduğu kesin. “Gözü kara” insanların bu tür davranışlar sergilemelerinin bir nedeni bu olabilir. önce duyma. ansızın cümle kurmaya. Bu içgüdü. Ve böylece yumurtalardan çıkan yavrular da aynı şeyi tekrarlarlar. toparlarsak şöyle mi diyorsunuz? Dopamin ve Seratonin beynin motivasyonunu sağlayan salgılardır. . bizdeki en önemli içgüdülerden biri dilsel (lengüistik) içgüdüdür. kişinin bir şeye bağımlı olmaya meyilli olmasını sağlar. Birey. uzadığı saptandı. Yumurtalarını bıraktıktan sonra da ölürler. Fakat bir gün. Bunun sebebi hastalıklarla mücadelenin artması. Yani. genler katı ve dijital birer molekül değil. Ama aynı zamanda da sosyal etkenlerden etkilenecek esnek bir yapıya sahiptirler. Bu milyonlarca yıldır devam edip gidiyor. Bu içgüdüsel davranışı yaptıran bilgi onların DNA’larına.sahiplerse. Çocuklar ana dillerini öğrenirken. Azlıkları veya çoklukları kişilik gelişiminde büyük rol oynarlar. Chomsky’ye göre. Ama artık içgüdü denen ve davranışlarımızı belirleyen şeyin genetik bilgilerin dışa yansıması olduğu apaçık. . insan olarak bizim içgüdülerimiz neler yaptırıyor bize? 20.Bunca çarpıcı bilgi için çok teşekkür ederim. bizim de ilginç içgüdülerimiz olduğuna kesinkes kanaat getirirsiniz. . yani genetik hafızalarına kayıtlıdır. Genlere geri dönersek. Bu tür çabaların pek çok sorunu çözdüğü yapılan araştırmalarla zaten kanıtlanmıştır. Genlerimizle davranışlarımız arasında ne tür bir bağlantı var? SOSYOBİYOLOJİK GENLER . Ayrıca bunları bilmek ve kabullenmek. akan suya karşı yüzerek ve hatta yoldaki 2-3 metrelik şelaleleri bile zıplayıp geçerek doğum yerlerine geri gelirler. yüzyılın önde giden dilbilimci filozofu olarak kabul edilen N.

İşte size Doğanın eşitlik anlayışı. bir-iki yıllık bir duyma ve anlama sürecinin eseri gibi görünse de.. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da ortaya çıkan ve son yıllarda Türkiye’de de artan feminist düşünce ve davranışlarda veya boşanmaların artması gibi sosyal değişimlerde genlerin rolü olabilir mi? FEMİNİZM GENETİK Mİ . yumurtanın.. Y-kromozomu varsa. Bu sezgiyi oluşturan dış koşullar içinde. Xkromozomunun “Y”den çok daha büyük olmasının nedeni de. 2. ses tellerinin elastikiyet kazanmaları ve bellekte yeterince kelime hazinesinin oluşması vardır. işte bu savaşın bir . Fakat bu oran aslında % 49 . Doğa. babadan gelenlerdir. Antagonist veya Hasım Genler adı verilen.. kadınlarınkinden yüzde 2 oranında daha kısadır.Genlerin davranışlarımızı etkilediği saptamasını biraz daha ileri götürebilir miyiz. “X” sekizinci en büyük kromozomdur. çocuğun erkek ya da dişi olacağını belirler. . Bir çocuğa yılandan kokmayı mı daha çabuk öğretirsiniz.. medyada ve halk arasında yanlış bir algılama yüzünden tartışılan “kadınlar evrimini tamamlamış” görüşünün genetik gerçeklerle alâkası olmadığını da belirtmek gerekir. Ama bu güdüyü yaratan genin açılması için. Bunun aksine. 23’üncü kromozom olan cinsiyet kromozomu anneden gelen X-kromozomu ile babadan gelen Y-kromozomu çiftinden oluşmuştur. Bu arada. bunu da gayet “güzel” ayarlamıştır: Erkeklerin ömrü. artan boşanmaların veya aile geçimsizliklerinin sebebini de bu kromozomlarda mı arayacağız? .. Çünkü çocuğun adaleli ve erkek üreme organı taşımasını sağlayan genler Y-kromozomu üzerindedir.İşin sırrı yine X ve Y-kromozomlarında saklı. aslında kendisini açılmaya zorlayan dış koşulların oluştuğunu sezinleyen bir/kaç dil yeteneği geninin açılması sayesinde gerçekleşmiştir.Kesinlikle haklısınız. çocuk erkek olur.İşte bu anî gelişme. . değil mi? Ayrıca. Ama çocuğun cinsiyetini spermanın tayin ettiğini bilen kaç kişi var ki!. . ağız ve gırtlak kaslarının gelişimi. çocuk kız olur. Yine aynı şekilde. dil yeteneği yüksek kişilerin anne ve babalarının da “söz mimarları” oldukları saptanmış bir gerçektir... Çünkü. Y-kromozomu taşıyan bir sperma tarafından döllenmesi ve çocuğun erkek olması yüzde 2’lik bir fark gösterir. “X ve Y”. Bu durumun genetik olduğunu şöyle bir örnekle de izah etmek mümkün: Bir insanın yılandan korkması içgüdüsel bir davranıştır. birbirinden yararlı bazı genleri “kaçırmak” isteyen genler arasındadır.O zaman çocuğu kız oldu diye eşine kızan erkeklerin aslında kendi kendilerini suçlamaları gerekir.Peki. Böylece. Yani yumurtayı dölleyen spermanın içinde Xkromozomu varsa (ki spermalar yumurtalar gibi sadece 23 tek kromozom taşırlar).Bence rolü var. Burada genlerin etkin rolünü rahatlıkla görmek mümkündür. hafif kromozom taşıyan “Y” yüklü spermaların gerisinde kalır. yılanın zehirli olduğu bilgisinin de çocuğun hafızasına yerleşmesi gerekir. fakat bunlar anneden gelen “X veya Y” değil. Bakınız. Bu yüzden de ilk bakışta çocuğun kız veya erkek olma ihtimalinin yüzde 50 olduğu görülür.. Mücadele.% 51 olarak gerçekleşir. değil mi? . “Y” 46 kromozomun en küçüğüdür. Xkromozomu büyük ve ağır olduğundan yumurtaya ulaşmak için rahim iç duvarında yol alırken. ama bu “X” cinsiyet tayininde hiçbir rol oynamaz. Anneden gelen yumurtada ise sadece X-kromozomu vardır. konuşma bozukluğu olan ana-babaların çocuklarında da dil yeteneğinin zayıf olduğu saptanmıştır. Bu iki komşu kromozom sürekli bir “savaş” hâlindedirler. yoksa bir çiçekten korkmayı mı? Düşündüğünüzde yanıt kendiliğinden ortaya çıkıyor.

erkek ona yaklaşmak için görüntüsünü daha da güzelleştirmeyi denemektedir. galiba bu genetik tacizden haberdar değiller. Fakat “Y”deki bu kalsiyum genini. Aslında. kadınların X-kromozomuna geçerse.kromozomu kendi bünyesine almıştır. kalsiyumu anne sütü yapmada kullanmak için X. o yüzden de “Y” cılız bırakılmıştır. kas yapımına harcanacağı için bebeğin sağlığı ve -adaptasyon anlamında kullandığım. Ayrıca. Örneğin erkek tavus kuşlarının kuyruk ve kanat yelpazelerini bu kadar büyütmelerinin nedeni zannedildiği gibi dişinin ilgisini çekmek ve beğenisini kazanmak için değil. bu durum alınan protein ve minerallerin çocuk yapma ve büyütme yerine. Cinsler arasındaki cinsel ilişkiler ne kadar sıksa. erkeklerin kadınlardan daha sportif olmalarını sağlamaya kadar pek çok işe yarar. Bir başka ilginç örnek de Y-kromozomu üzerinde bulunan SRY genidir. olimpiyatlarda dünya rekorlarının kırılması gittikçe zorlaştığı için daha güçlü ve daha dayanıklı kaslara ve elastiki eklemlere sahip olmak isteyen erkeklerin Ykromozomundaki kas genleri. başka bir yolla geçmeyi denemektedir. belli ki “Y”den çok sayıda gen çalmış. onları taciz etmeye başlıyor. Bunlar karşı cinsin kanına karışıyor ve kromozom yapılarını bozmak için uğraşırken. “X ve Y”nin birbirine gen kaptırmadan kendilerini emniyette hissetmelerini sağlayan genin de SRY olduğu hakkında önemli ipuçları vardır. Örneğin. Meselâ. kadınlar için sakıcalar doğurabilir. embriyonu erkeğe dönüştüren ve erkek beynindeki pek çok hormonun üretilmesini sağlayan son derece etkin. Örneğin bazı hayvanlarda Y-kromozomu üzerinde görülen ve besinlerle alınan kalsiyumu boynuz yapmada kullanan genin aynısı insanlarda da vardır. Şempanzelerin genomunun yüzde 97’si bizimkilerle aynı. bu genlerin cinsel antagonizmi o denli gelişiyor. Diyelim ki Y-kromozomu modern çağda erkeklerin çok işine yarayacak yeni bir gen oluşturmak istiyor. Bu korumacılığı da yukarıda sözünü ettiğim SRY genini bünyelerine adapte ederek sağlamıştır. Sirke sinekleri ve tavus kuşları üzerinde yıllardır yapılan çalışmalar bize şunu göstermiştir: Bu genler sperm ve yumurtanın birleşmesinden sonra karşı cinsiyet kromozomuna geçemese bile. X ve Y-kromozomları bu statükoyu koruma yolunu seçmiştir.evrim açısından sakıncalıdır. Feminist hareketin ortaya çıkışından tutun da. Fakat bu gen.Bu konudaki çalışmalar henüz tamamlanmadı. kadın-erkek husumeti cinsel . yani “Y”den çalmıştır. Bu genin son 200 bin yıldan beri hiç değişmeden bu özelliğini koruduğu fosil araştırmalarından ortaya çıkmıştır.sonucudur: “X”. Bu da dişilerde erkeklere karşı bir reaksiyon doğmasına neden oluyor. güçlü ve önemli bir gendir. Sperm sıvısı içinde de yine bu genlerin ürettiği bazı proteinler var. Daha önce de söylediğim gibi. Dişi bu reaksiyonları gösterdikçe ve erkeğin seksüel cazibesine kayıtsız kaldıkça. Dikkat ederseniz. fakat elde edilen verilere bakılırsa. İneğin alyuvarları bizimkilerle % 100 benzerlik taşıyor vs. Ve dişiler erkeklere o denli reaksiyoner olmaya başlıyorlar. Bu. dişi bu genler yüzünden gittikçe daha kaçak ve ilgisiz davrandığı içindir. Ve bu genlerin işlevleri de aynı olduğu için. Testestron hormonu bu genin eseridir ve cinsel arzu yaratmadan tutun da. . bizim SRY genlerimiz de benzer bir reaksiyon doğurmaktadır. cinsel özgürlük de birlikte artıyor. Fakat bu evrim mantığına rağmen.Bu cinsel tacizi ve karşı reaksiyonu kadınların genleri de gösteriyor mu demek istiyorsunuz? . kültürel ve ekonomik özgürlük arttıkça. ister istemez hayvanlardaki ve hatta bazı bitkilerdeki içgüdüleri bizler de yaşıyoruz. özellikle Avrupa’da boşanma yüzdelerinin 60’lara çıkmasını salt kadının ekonomik özgürlüğüne bağlayanlar. davranışlarımız hayvanlarınkinden farklı ama hayvanlarla ortaklaşa kullandığımız pek çok gen var.

. .Tamam.. yoksa ikisi de mi? . Bu fenomeni salt genler arası savaşa bağlamak da doğru değil elbet. erkek-dişi veya ırk ayrımı hiç yapmadınız. Feminizmi erkek ve kadın arasındaki düşmanlık biçiminde yorumlayan ve anlayan yazar ve çizerlerden tutun da. Benim buradan çıkardığım esas sonuç. daha sonraları genetik oldu. Şimdi söyleyin bana: İnsanlar ilk çağlarda klanlar hâlinde yaşarken. çevresel ve kültürel faktörler de rol oynuyor bu husumette.. .Doğru. biraz açar mısınız? ..Bir örnek verebilir misiniz? . KADINLARDA YÖN DUYGUSU NEDEN ZAYIF .Herhâlde kadın evde kalmış..özgürlüğünü doyasıya yaşayan sınıflar arasında daha çok ortaya çıkıyor. hangisi evde kalıp eve ve çocuklara bekçilik yaptı? . güçlü ve yaşam denen şeyin bilgisini ve sırrını taşıyan akıllı birer biyolojik bilgisayar olduklarıdır. balta girmemiş ormanlarda veya tepelerin arkasındaki tanımadığı bölgelerde dolaşırken ve arada sırada karanlık çökünceye kadar oralarda av peşinde koşarken. kadınlar mı? Veya soruyu sizin için daha da kolaylaştırayım: Hangisi avlanmak ve meyve toplamak için evden uzaklaştı. .Örneğin kadınlarda -erkeklerle kıyasladığımızda.. . Peki avlanmaya çıkan erkek. ama biraz nefeslenince hemen sabırsızlanmayın lütfen. geldiği yolu veya yönü bulmak için zamanla bazı yöntemler geliştirmiş midir acaba? Elbette geliştirmiştir dediğinizi duyuyorum.yön duygusunun daha zayıf olmasının sebebi... her şeye hayat veren ve her yerde hazır ve nazır olan o total kozmik enerjinin ve Kolektif Bilinç’in büyüsüne bağlamaktan alamıyorum kendimi. nedir? . Yanıtı basit.Özür dilerim. erkek avlanmaya çıkmıştır. sizce erkekler mi yaşadıkları mağaraların daha sık dışına çıkıyordu. ancak evin giriş kapısını gözden kaçırmayacak kadar veya evden gelen sesleri duyabilecek kadar evden 10-15 metre uzaklaşmış olan kadın... genlerin cansız ve dijital birer molekül olmadıkları. Bu cansız moleküllerin.Zararı yok. cinsiyet kromozomlarındaki genler dışında... aksine bir sihirbaz gibi durmadan bizi sürprizden sürprize sürükleyen etkin. sosyolojik midir. İnsanlığın ilk çağlarında sosyolojikti.Güzel. ânîden canlanıp emirler göndermeye ve protein üretmeye başlaması ise başlı başına bir mucizedir. Çünkü değişen ve gelişen dünyadaki sosyal. televizyonlardaki görüntü ve tartışmalara kadar pek çok çevre faktörü bu reaksiyonları olumsuz yönde körüklüyor. örneğin tohum satan dükkanlardan aldığınız 100 gram kuru maydanoz tohumunda olduğu gibi. Ama kadın ve erkek arasında cinsiyet farkları dışında da bazı önemli farklar var.Dikkatimi çekti. eve geri dönüş hususunda herhangi bir yetenek veya yol işaretleme sistemi geliştirmeye gerek . çünkü her tarafta vahşî hayvanların kol gezdiği bir dünyada beden ve kas gücü daha fazla olan evin erkeğinin gidip yiyecek temin etmesi daha uygun bir davranıştı. Ben bu atomlardan oluşmuş kuru genlerin gerekli nem ve ısı ortamı sağlanınca ansızın canlanmalarını. sizinki gibi sorduğumu kabul edin lütfen. genlerin yaptığı işlerden sözederken. . Ama genlerin de davranışlarımızı değiştirmede ne denli etken olduklarını anlatmak için verdim bu örneği.Soruyu şöyle sorsaydınız daha kapsamlı ve anlaşılır olurdu: Kadınların yön duygusunun erkeklerinkinden daha zayıf olmasının sebebi genetik midir. . Feminizm bahsine kadar. Bunlar hangi genlerin marifeti sonucunda oluşuyor acaba? Veya sebep genetik değilse. Peki.Tam anlayamadım.Canım elbette açacağım.

aceleci.Doğru. gibi. telâşlı vb. esnek vs. Böylece. olumsuz olursa vatan haini vs. hem de onlar örnek alındığı için birer mihenk taşı ve ölçü olurlar... Dikkat ederseniz. hatta milyarlarca insanın kaderini değiştirebilir. . Toplum. gerçek bir bilim ve erdem insanı kadar doğru davrandınız. Toplumbirey ilişkisinin kişilikler üzerindeki etkisi nasıl oluyor da bu denli yüksek dozlara çıkabiliyor? İNSAN VE TOPLUM İLİŞKİSİ . ikiyüzlü.Rica ederim. karizma kazanmış.. duygusal.. yemek yaptığı için evde oturan kadınların genlerine değil.Yanıtı çok basit. Şahsiyet: Bir insanı öteki insanlardan ayıran ruhsal. kişilik demiyorum. Peki.Teşekkür ederim. bu tanımlara göre. kişi kahraman.. silik. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerekir.Tebrik ederim. Peki.” demek gerekir. insan sosyal ve biyolojik bir varlıktır tanımı çok yerinde bir anlatım. MEME denen bilgi deposu genlerine dönüştürülür. Şen. ilk çağlarda erkeklerin geliştirdiği yön bulma teknikleri gibi çok önemli yaşamsal bir yetenek. üstün beceri ve bilgi birikimleri ile donanmış ve bütün bunlar liderlik kabiliyeti sayesinde yücelme güdüsü edinmişse. toplum da kişileri en yüksek mertebelere kadar yüceltebiliyor veya bir “canavar” yapabiliyor. toplumsal etkiler giderek güç kaybeder. beni onurlandırdınız. Böylece hem üst basamaklarda yer alan kişilikler saygı ve övgü görür. beni yalan-yanlış bir yorum yapmaya zorlamayın lütfen. İşte sorunuzun yanıtı. Aynı şekilde.Yoo. Mizaç: Kişinin duygu.çok yararlı bilgiler. Tüm canlılarda soyu devam ettirmeye yarayan çok faydalı bilgiler zamanla şifrelenerek DNA molekülüne birer gen olarak yerleştirilir. basamaklandırır. Gelelim buradan çıkaracağımız sonuca.. çünkü şahsiyet ve mizaç (huy) birlikte kişiliği oluştururlar.duymuş mudur dersin? . mızmız... insanlarda da yaşamı ve üremeyi sağlıklı şekilde devam ettirecek -özellikle de sosyal veya kültürel deneyimler sonucu elde edilmiş olan.. “Şen şakrak bir kişiliği var” ifadesi yanlıştır: “Şen şakrak bir mizacı var. Demek... tarihe ve günümüze baktığımızda. toplum da kişiyi “rezil veya vezir” etmiş olur. Alt basamaklardakiler ise tersi bir reaksiyona maruz kalır ve dışlanırlar. O hâlde. Tutarlı.Bir de mizaç dediğimiz kişilik özelliği var. Mizaç nedir? .Efendim çok teşekkür ederim bu enteresan saptama için. Kişilik iyice oturmuş. . Bunun gibi. Bu toplumsal olgunun en uç iki örneği Atatürk ve Hitler’dir. ilân edilir. .. . . . Bunun neticesi olumlu olursa. Milyonlarca. düşünce ve davranışlarını etkileyen ruhsal tutumlar sayesinde ortaya çıkan bir yaradılış özelliğidir. Sosyal Bilinç bağlamında düşünürsek.. duymamıştır mutlaka. düşünsel ve davranış özellikleri sayesinde ortaya çıkan ve sadece o kişiye özgü olan bir yapısal özelliktir. elbette ki erkeklerin genlerine kaydolacaktır. bir veya birkaç insanın koskoca bir ulusu “rezil veya vezir” edebilmiş olduğuna tanık oluyoruz. bu sosyal davranış binlerce yıl devam ederse. o zaman sular tersine akar ve bu kez birey toplumu yönlendirmeye başlar. kişilik ve mizaçları kendi kültürel ve inanç değerleri çerçevesinde olumlu ve olumsuz olarak kategorize eder ve onlara birer değer yükleyip. bu bilgi zamanla şifrelenip genlere işlenir mi dersin? . sorumlu. Bireyin yaşı ilerledikçe.İsterseniz önce şahsiyeti tarif edelim. Dikkat buyurunuz. ... çocuk doğurup. sakin.Efendim bu sizin alanınız.

yaşamını etkilemiş büyük hataları. beğeniye. göründüğün gibi ol” dur. israf ettiği zamanları. Saygınlığı kazanma yetisi. İnanç dünyasına dair şüpheleri. ya göründüğün gibi ol” sözünde bir yanlışlık var gibi. . “Ya olduğun gibi görün. Bunları alenen ortaya dökersek. GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMA . İnsanlar vardır: Başkalarını oldukları gibi kabul etmeyi asla başaramazlar.Düşündüm de. hem kendimiz hem de bir/kaç kişi rahatsız olabilir. derin ve “çok gizli” sırları vardır. kazanılır” diye bir söz var. yücelmek arzusu duyarlar. Mantığa bürünür. Bunları açığa vuramaz ve mezara kadar da vuramayacaktır. Karşı eleştirilerinde hırçın. yüzyıllardır düşünmeden ve yanlış bağlamda kullandığımız bu özdeyişin aslı. fakat göründükleri gibi olmaya çalışırlar. Hepimizin sevdaları. İnsanlar vardır: Sürekli yetersizlik ve önemsizliklerini düşünerek.” Bu sözünüzü bir makalenizde okumuştum. Zira herkesin yalnızca kendine ait. pişmanlıkları ve kırdığı kalplerdeki cinayetleri var. vicdan azabı çektiği ve fakat yapmaktan vazgeçemediği alışkanlıkları var.” onlara saygınlık yükleyecek envai çeşit yöntemler geliştirme enerjisi kazandırır. övgüye ve bazen de tapılmaya ihtiyacımız var. Bu sav her zaman geçerli değildir. pek çok iltifata. tutkuları ve nefretleri var.Bu nüansı yakaladığınıza sevindim. Hepimizin çok. saldırgan ve aşırı duygusal davranırlar. tembellikleri. “olduğun gibi görün. çelişkileri ve kendi kendimize bile itiraf edemediğimiz büyük inkârları ve günahları var. kırıcı. alt basamaklarda bulunmaktan ötürü birtakım aşağılık komplekslerine girerler. Bunun yanında. ya güç gösterisi ya da koruyuculuk rolüne girerek yaparlar. Sadece beğenilme içgüdüsü veya bazı kompleksler bile buna hemen engel olur. Onların başarıları karşısında huzursuzluk duyar ve kendilerini önemsiz görürler. üzülebilir. Bunları afişe edemeyiz. kendini umulmadık şekillere sokarak açığa vurur. Bu enerji. huysuzlukları. Hepimizin yaparken suçluluk duyduğu. kendi kendileri ile uğraşır ve toplumdan uzak kalmayı yeğlerler. eksiklikleri. Bunlara ayna tutamayız. Evet. rol yapar veya maskeler takarlar. Bunları ifşa edemeyiz. Hepimizin farklı farklı inançları var.“Saygı verilmez. Bu yöntemleri de biraz açar mısınız? . erdemi ve gücü ile donanmamış kişiler ya da bunlara sahip olma olanağını edinememiş bireyler. Bu kompleksleri yüzünden de kafalarında gezmeye başlayan “tilkiler. Yani insanlar oldukları gibi görünemez. kendilerinden daha yetersiz kimselere karşı sert ve egemen olmaya çalışırlar. Önem kazanmak için onları başarısız göstermeye ve değerden düşürmeye çalışır ve olmadık komplolara başvururlar. Bunu kaybetmek ve rüzgarın önünde sürüklenen kuru bir yaprak olmak istemeyiz. bunalıma girebilir ve hatta pek çok taş yerinden oynayıp bir deprem etkisi yaratabilir. Hepimizin zaafları. Bunları her zaman ve her yerde itiraf edemeyiz. çünkü hiç kimse olduğu gibi görünemez. Eleştiriden son derece rahatsız olurlar. bilgisizlikleri. Bunu da.Ve sonra da “rezil olanlar vezirliğe terfi etmek için türlü yöntemler geliştirirler.. daha çok. O yanlışlığa mı değiniyorsunuz? OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNME. . Hepimizin yakın çevrede ve toplumda kendimizi kabul ettirdiğimiz maskeli bir yerimiz var. Fakat bakalım olduğumuz gibi görünmemiz mümkün müdür? Evet ve büyük bir hayır… Hayır. İnsanlar vardır: Savunma mekanizmalarını peş peşe çalıştırır ve komplekslerini yalanlarla giderip.

günah.sadece “ışık” olurduk o zaman.” diyen düşünür ne kadar da haklı. Kendi değerinizi başkalarının terazisine bıraktığınız an. Ve işte ancak o zaman olduğumuz gibi görünebilirdik. olduğumuz gibi görünmemiz mümkün olmayacaktır. Hepimizin ana-babamıza. eşimize. daha refah ve daha sorunsuz yaşama ve daha güçlü olma arzuları var. çünkü öyle olduğunuzu düşünüyorsunuz. ruhî zenginliğe kavuşabiliriz. hepimiz eşsiz bireyler olduğumuzu anlayacağız. onlara karşı gelmek veya onları değiştirmekten daha kolaydır. küstürmek ve basamaksız kalmak istemeyiz. dingin ve yaratıcı olmamızı sağlayacaktır. Ayrıca dış dünyaya yansıttığımız görüntülerle uğraşacağımıza. Hepimizin gizlice ve yavaş yavaş yürüttüğü samanaltı plânları ve fantezileri var. çok şeyi değiştirecek ve çok daha mutlu. O derinliklerimizdeki hazinenin varlığını ve değerini bilemeyişimizdir. Fakat bunları problem etmemek için de türlü türlü yöntemler geliştirir veya maskeler takarız. Bu uğurda hepimizin basamak yaptığı ve kullandığı kişi ve kurumlar var. İşte bakın maskelerimiz nasıl da düşüyor iç dünyamızı aynaya tutma cesareti gösterince. o artık sizin değeriniz değil. devinmek. Hepimizin aşağıladığı. az ve eşsiz olan her şey daha değerlidir! Oysa. “Sizin değerinizi başkaları ölçemez. fiziksel ve duygusal rüşvetler var. Bunun sıkıntısını hepimiz sürekli yaşarız. Bunları beyan edemeyiz. Onları incitmek. kendimizi yargılatamayız. aynı maskeler altında hepimiz birbirimize benziyor ve 6. Hepimizin dağıttığı maddî. toplumsal kurallara ve “ayıp. değil mi? Öyleyse. Acaba içimizdeki “kilitli odaları” mercek altına yatırıp gördüklerimizi anlatabilseydik neler olurdu? Tamamen şeffaf hâle geleceğimiz için -bir sevgili dostumun dediği gibi. Değerlisiniz. daha özgün ve daha içten olabiliriz. bence. Bu zenginlik -paranın getirdiği özgürlük ve bağımsızlık gibi. Bu özgürlük içinde. söylediği yalanlar ve çektiği kopyalar var. daha dingin. üstümüzdeki otoriteye ve devlete karşı eleştirilerimiz ve hatta isyanlarımız var.Hepimizin aldattığı insanlar.bize daha hür bir içyapı ve dış dünya sağlayacaktır. iç dünyamıza daha çok zaman ve enerji ayıracağımız için “karanlık odalar”ımızdaki hazineleri keşfedebilir. onların değeridir. donuklaştık. Bu hürriyet içinde daha yaratıcı. kovduğu ve hayatından çıkardığı kişiler var. Bunları ilân edemeyiz. Bu eşsizlik de bize ve çevremize çok şey kazandıracak. Hepimizin daha zengin olma. Bunun bir nedeni de ruhsal yapımızın ve iç derinliklerimizin farkında olmayışımızdır. yasak” üçlüsüne boyun eğmek. Unutmayalım. Bunları birer “insanlık suçu” kabul edip. daha . netice şu olmak zorunda: İnsanın evrimi son noktasına ulaşıncaya kadar birer ışık olmayı beceremeyeceğimiz için. fakat en azından daha şeffaf. içsel derinliklerimizde gezinecek zamanı bulamadık ve o eşsiz yeteneklerimizi geliştiremeden körleştirdik. ışığımızı ve sıcaklığımızı engelleyen yüzlerce. Ama bir sürü maskemizden kurtulmamız mümkündür. manevî. Bunları açık açık söyleyemeyiz. binlerce maske taktık ve bu yüzden kendi kendimizi engelleyip. özgürce akıp boşalmak. O.5 milyar insandan sadece birisi olup gidiyoruz. Işık olmak belki asla mümkün olmayacak. daha maskesiz. Aslında. tazelenmek isteyen öz yapımızı hep frenleyişimizdir maskelerimizle. Bir ışık olmayı hangimiz becerebildik ki şimdiye dek? Tam tersine. Tüm zamanımızı dış dünyaya ayırdığımız için de kendimizi dinleyecek. tekrar dolmak. Bunları ihbar edemeyiz. değil mi? O maskelerin ezici ağırlığının kalktığını hissedince ne kadar özgürleştiğimizi fark edeceğiz.

doğal yapımızı zorladığımız ve iç dünyamızda bir “çift kişilik” geliştirdiğimiz için kendimize büyük haksızlık etmiş ve özsaygımızı kaybetmiş olmaz mıyız? Bu durum bizde. Sonuç olarak şöyle bitireceğim: Yüzyıllardır sorgulamadan kullandığımız pek çok özdeyişi biraz deştiğimizde onların anlamsızlığını ve bireylerde yarattığı tahribatı ve yanlış yönlendirmeyi hemen fark edebiliyoruz.mutlu ve daha sevgi dolu birer birey olduğumuzu yaşayarak göreceğiz. içgüdülerin ve duyguların istediği şekilde “paldır küldür” davranışlar sergilemek demek değildir. içsel dünyamızla iç içe bir yaşam sürmemiz demektir. Esas orijinallik. bilir misiniz? Hayranlığımızın asıl nedeni onca yüzyıl önce. Burada yeri gelmişken zihinlerde oluşacak bir yanlış anlamayı da engellemeye çalışalım: Doğal davranmak veya özgün olmak demek. ya daha iyi. ilke. dışa yansıttığımız görünümü benimser ve göründüğümüz gibi olursak iyi mi etmiş oluruz acaba? Bu durumda. Esas sebep. . erdem. heykellerin ve yapıtların.. kurulmamış kurguyu ve sergilenmemiş yaratıcılık örneklerini üretmektir. içsel sesleri ve ilhamları iyi tercüme ederek. taklit etmeden. ama içinden gelmediği hâlde birine övgüler yağdırmak. ne denli özgüven elde edebildik. denenmemiş mimariyi. Özgün olmak demek: Doğuştan gelen ruhsal yeteneklerimizi bulup çıkarmak. yapılmamış heykeli. Onu bunu taklit ederek geldiğimiz seviye gözler önünde … Taktığımız maskelerle oynadığımız oyunlar yaşamın hangi gerçeğini yansıttı ki mutlak gerçeklerin içeriğini öğrenmiş olalım? Yapay ve kompleksli kişiliklerle ne denli özgür davranabildik. ne tür başarılara imza atabildik? Müzelerdeki eserler neden bizde bir hayranlık oluşturur. daha güzel. yazılmamış yazıyı. namus gibi edinmiş . göründüğümüz gibi olmamalıyız. daha şık. o eşyaların. sosyal ve ekonomik düzeyini olduğundan yüksek göstermeye çalışmak gibi ikiyüzlülükler kalın birer maske değil de nedir? Böylesi maskeler takarak. geliştirmek ve mizacımızı maskeler yüzünden baskı altında tutmadan. bestelenmemiş müziği. daha kültürlü. oynanmamış oyunu. Ve Sosyal Bilinç’e sahip insan olmanın gereğini daha fazla yerine getirmiş olacağız. ahlâk. Bir de onur. “iç savaşlar” yüzünden huzursuz bir ruh yapısı oluşturmaz mı? Taklit bir kişilikle geçen bir ömrün ürettiği her şey taklit olmaz mı? Olur elbet ve oluyor da… Ben. Davranışlar mutlaka çevreyi ve toplumu rahatsız etmeyecek tarzda ve başkasının özgürlüğünü engellemeyecek limitler içinde olmalıdır.. dalkavukluk edip “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı” demek ve zihinsel. çizilmemiş resmi. daha etkileyici görünmek ihtiyacı yüzündendir ya da bazı komplekslerimiz öyle istediği içindir. daha sıcak. O hâlde şöyle diyelim: Olduğumuz gibi görünemeyiz. işlemek. tabloların. İkinci soru şu: Göründüğümüz gibi olmalı mıyız? Kendi kendimize bir dış görüntü vermişsek. kendi iç hazinelerinden ve ruhsal kaynaklarından aldıkları özgün ilhamı ve sonrasında oluşan yepyeni fikri kullanan insanlar tarafından yapılmış olmasıdır. daha çağdaş. Onlar otantiktirler. daha önce söylenmemiş sözü. bu. maskesiz. Şimdi gidip bakın modern sanat galerilerine: İlhamlarını okuyamadıkları için daha önce yapılmış olanların şurasını burasını değiştirerek bir eser ortaya çıkardığını zanneden sözde ressamların tabloları ile doludur birçoğu. etik. bunları öylesine derin bir trans içinde söylediniz ki sözünüzü kesmek istemeden zevkle dinledim. bunca güzel şeylerin yapılmış olması değildir aslında.Efendim. süregiden bu hazin tablonun en büyük nedenini bu maskelere ve özbenliğimize yabancılaşmaya bağlıyor ve şöyle diyorum: Özgün olmaya çalışmalıyız. Diyelim ki makyaj ve şık giyinme artık birer gereksinimdir ve ayrıca kişinin kendi kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olduğu için de yararlıdır.

” Dolayısıyla. eşitsizliklerin büyümemesi için ve toplumsal huzurun devamı için ahlâkî değerlerimize sarılmak zorundayız.. düşünmeden hararetle savunduğumuz pek çok Doğa Kanunu. Tekrar ediyorum. Hem zaten bir önermenin mantıklı olması da doğru olduğu anlamına gelmez.” bizleri robotlaştıracak kadar acımasızdır. eninde sonunda gene .. çünkü çocuklar dünyayı tanıdıkları ve öğrendikleri şekliyle yaşarlar ve öylece kabul ederler. tarihsel süreçte bir dizi insanî değer. doğaya rağmen doğaya karşı çıktıkça onu kontrol ettikçe gelişmiş ve bugünkü bilinç düzeyine ulaşabilmiştir.. şimdiye dek ürettiğimiz tüm ahlâkî. O nedenle. onların torunlarının da bu duruma düşmesini istemediğim için herhâlde onları doğal seyirlerine bırakırdım.O zaman. Fakat. 40-50 bin yıllık bu ahlâkî ve bilimsel evrimi heba etmiş olurdunuz ve insanoğlunun yaşadığı tüm acılardan ve zorluklardan sonra edindiği bu değerleri ve deneyimleri israf ettiğiniz için büyük bir hataya veya diğer adıyla anakronik hastalığa düşerdiniz. Ürettiğimiz ilkelerin başında ahlâkî değerlerimiz gelir. doğada güçsüze geçit yoktur ve büyük balıklar sürekli küçükleri yiyerek hayatta kalırlar. Tabiî. Esasen insanoğlu. onları yetiştirirken şimdiye dek edindiğiniz bilgi ve değerleri mi kullanırsınız. tüm dünyada “orman kanunları” hüküm sürmeye başlar. Fakat öte yandan da. bazıları da çakışır..5 milyar insan ânîden yok olsa ve sadece bir kız. Bu bir çelişki oluşturmuyor mu? EVRENSEL ETİK . “beynin ürettiği her şey doğaldır ve doğa mantığı taşır” diyorsunuz. kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının korunması için. Sözgelimi. toplumsal ve kişisel doğrular oluşturagelmişiz. . o şeyin insan mantığına ve gerçeklerine uyacağı anlamına gelmez.Hayır. Siz bunların gerek ve şart olduğunu söylüyorsunuz. Ama unutmayalım ki tüm evren bir paradoksun eseridir.önlenmelidir.Bir şeyin doğa mantığı taşıması. aslında sivil anayasamıza ters düşer ve eğer onları uygulayarak yaşarsak. Bu durum bir paradokstur. bu kural. bir de erkek çocukla birlikte sadece siz kalsanız. evrensel etik ve bilimsel. .Fakat bu argümanı zayıf bulanlar da var.olduğumuz bir dizi kavram var. Tanrı kavramı bile büyük bir paradokstur: Hem yoktan var olmak hem. Bu da. Çünkü o iki çocuk ve onlardan türeyecek nesiller. kendi kanunlarını kendilerinin oluşturmasını mı beklersiniz? . Bizler. kendi ahlâkî değerlerimizi onlara “empoze” etmemiz. yoksa başıboş bırakıp. Bu sav bana da mantıklı geliyor. Bu doğruların bazıları Doğa Kanunları ile çelişir. gelecek kuşakların temel etiği olmadan önce önlemler alınmalı ve bu ruhsuz gidiş -derin bir ahlâkî vakum oluşmadan. kültürel ve estetik değerlerin yok oluşu anlamına gelir. değil.Dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu göz önüne alarak düşündüğümde. mantıklı bir sav her zaman doğru değildir. Paraya ve güce tapılır hâle getirilmiş küreselleşen dünyanın “modern değerleri. Size bir soru sorayım: Dünyadaki 6. Şöyle diyorlar: “Gelecek kuşakların bizim değerlerimizden yoksun olmaları onlara bir zarar vermez ve onlar bunun acısını bile duymazlar. değişen dünyadaki yeni oluşumlara ayak uydurmak ve onları da ahlâkî çerçevede kontrol edebilmek amacıyla yeni bir etik oluşturmak da gerekir. Dünyada barışın. Sizce de öyle değil mi? AHLÂKİ ARŞİVLERİN İSRAFI . kanunlarımızca suç ve dinsel yasalarımızca da günahtır. Bu yeni değerler. belki de insanlığın daha yavaş evrimleşmelerine neden olacaktır. de sonsuz olmak gibi.

Oysa bugün.bugünkü ahlâkî değerlere ulaşacaklardır. ölüler ve deliler. köhnemiş Hıristiyan anlayışını yıkmak ve yerine yenisini koymak biçiminde uygulamak istemişti. tecavüzlerin. Onları yıkıp. Bunun sağlamak için de uzun vadeli bir plân geliştirmişti: Bu tanrı önce öldürülecek. 1883’te yazdığı “Zaratustra”da. kendi duygu. yol kesmenin. Demek ki orman kanunlarının işlediği Marco Polo’nun dünyası epeyce medenileşmiş ve uygarlaşmış... Bu şöhreti kazanmalarında gördükleri ve yaşadıklarını gezemeyenlere anlatmaları da rol oynamıştır elbet. katliamların. O nedenle. insanların Tanrı’dan korkmaları yerine. Marco Polo veya Evliya Çelebi neden “büyük insan” olarak anılırlar? Onlar. savaşların ve her türlü ilkelliğin hüküm sürdüğü devirlerde seyahat edebilme cesaretini gösterebildikleri için övgü kazanmışlardır. elinizdeki bir pasaportla tüm dünyayı özgürce ve güvenle dolaşabilme olanağınız var. güçlü ve moral değerleri yüksek bir seçkinler tabakası yaratma hayali de besliyordu... silbaştan yenileri ile değiştirmek mümkün değildir ve zaten sonuçta ulaşılacak nokta yine bugünkünden farklı olmayacağı için abesle iştigaldir. Ve hızla daha da uygarlaşmaktadır. Bundan kaçınılamaz.’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu. eldeki değerlerimizi korumak ve geliştirmektir. Artık yukarısı yok. Karamsar bir mizaç sergileyen Nietzsche. Nietzsche zaman zaman pazarlara gider. O nedenle her şeyin değiştirilmesini istiyor ve ‘İki tip insan değişmez. Uzletlerin sonuncusuna. Bu boşluğun içine düştüğümüzü görmüyor musunuz?’ Nietzsche hurafelerle dolu bir Tanrı anlayışının yıkılması ve bunun yerine ‘doğru’ bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiğine inanmıştı. her tarafta yağmanın. Zerdüştlük’ten esinlenerek oluşturduğu bir karakter sayesinde kutsal sayılan her şeye saldırıyordu. Lütfen geri gel..! Acaba kaçtı mı? Göçtü mü? Hayır. Eski kentlerin etrafı neden surlarla çevriliydi.. hayır! O öldü. bizi sonunda yine bu noktaya getirecektir. O’nu bizler öldürdük. fakat esas neden... Ama bunun ön koşulu.. yaşamının son on yılını büyük bunalımlar ve hastalıklar içinde geçirdi. dürtü ve ihtiraslarından korkmaları gerektiğini öneriyor ve kendi yalnızlığından korktuğu zamanlar Zaratustra’yı Tanrı’ya yalvartarak şöyle haykırıyordu: Tanrım! Geri gel. insan ruhunun doğası ve zihinsel yapımızın bir gereğidir. sadece aşağısı. beynimizin doğal bir yapı olması bize düşüncelerimizin doğal olmasından başka olanak tanımaz. Gözyaşı ırmaklarım Yataklarında sana doğru akıyor. Bizler O’nun katilleriyiz. eşkıyalığın. sonra orijinal hâliyle yeniden diriltilecekti. Ve kalbimdeki son alev Sana doğru yanıyor. Burası sonsuz bir boşluk. Sonuçta olan kendisine oldu. Tüm işkencelerinle ve zulmünl! Lütfen geri gel. Friedrich Nietzsche (1844-1900) buna benzer bir düşünceyi. Bu doğallık. yüksek bir yere çıkar ve ağlayarak şunları haykırırdı: ‘Tanrı’yı arıyorum. . Sizler ve ben. Bu. Fakat Nietzsche’nin tek plânı bu değildi. Siz zannediyor musunuz ki tarihteki dünya bundan daha iyi bir dünyaydı? Asla. o çağlarda dünyanın bir cangıldan daha tehlikeli oluşudur. daha sonra tüm dünyadaki ahlâksızlığı ve ikiyüzlülüğü yok edecek olan katı. Önce Prusya’daki. burası var. biliyor musunuz? Çünkü hak ve hukuk tanımayan bir dünyanın istilâsından korunmak için en geçerli savunma şekli oydu. Tanrı’yı.

Oysa. Bugün dünyada midesi yiyecek. ahlâkî ve sosyal değerler sosyobiyolojik insanın mutluluğu için en geçerli arşivdir. her yorumunuz bende yeni bir soru doğuruyor. Fakat tarihsel süreçte günahların. Sizce. değerlerimizi evrimleştirmek yerine devrimle yıkmaya çalışırsak. On binlerce yıldan beri edindiğimiz evrensel. . yasakların ve ayıpların kapsamı o kadar genişletilmiştir ki. dünyanın başına gelecek olan da Niçe’ninkinden farklı olmayacaktır. Bu nedenle dünyadaki suç oranları son yıllarda oldukça arttı deniliyor.Benim bilinmeyen Tanrım. öncelikli hedefimiz olmak zorundadır. küresel davran ve yöresel yaşa” prensibini edinmemiz gerektiğine inanıyorum. . insanlar yeni kültürlerle ve yaşam tarzları ile tanışıyorlar. ruhî dengeyi ve toplum düzenini bozacak yasakları delme arzusunu engellemek veya pasifize etmektir. suç işleme ilk insanlardan beri süregiden bir olgu.Efendim. Bu da pek çok toplumsal sürtüşme ya da değişim çıkarıyor ortaya. hâlbuki. yasakların az olduğu toplumlarda daha fazla görülmesi bir . insanlar suç işlemeye neden meyillidir ve suç ile günah arasındaki fark nedir? SUÇ İŞLETEN İÇGÜDÜ . Dünya küreselleştikçe ve ülkeler bile bir şehrin mahalleleri gibi kolayca gezildikçe. bunca sanat ve değer üretmiştir. Mucitlerin ve icatların. pozitif merak bile işlevini sürdüremeyecek hâle gelmiştir. Çocukların her şeye dokunma ve olmadık şeyleri kurcalama isteği bu güdüden kaynaklanır. Fakat bu durumun bir başka nedeni de. Merak: Dünyaya gelen insan yavrusunun hayata hazırlanması ve çevresindeki her şeyin doğasını öğrenmesi için gerekli olan bir içgüdüdür. “Evrensel düşün. Zaten. geliştirmek ve evrimleşmelerini sağlamak. Dinsel öğretilerin istediği şey. Benim son mutluluğum! Eğer. Benim acılarım. . Bu suçları işlemek dinlerce de yasaklanmış ve fakat adına günah denmiştir. her şey karşıtı ile var olabildiği için. dünyamızdaki sorunlar bizi diğer gezegenlerden daha fazla ilgilendirmelidir. bu dengesiz ve sağlıksız eğitim onlardaki merak içgüdüsünü köreltmekte ve yaratıcılıklarını engellemektedir.Günahkâr insanların sayısının suçlulardan daha fazla olmasının nedeni de bu olsa gerek. yasaklara uymama güdüsü. pozitif bir içgüdü olan merakın negatif zıddı olarak ortaya çıkar. insan doğasında yasakları delme arzusunun varlığıdır. onları doyuma ulaştıracak ekonomik ve zihinsel gücümüzü Makroevren’i araştırma yolunda harcıyoruz. Fakat. sizin de Marco Polo örneğinde sözünü ettiğiniz gibi.Saptamanız çok yerinde. Ama günah suçtan daha geniş bir kavramdır. arzu ve merak doğurur. kanunların ve dinlerin var olma sebebi de budur. Oysa. Çünkü ayıp-günah-yasak üçlüsü çocuklara çok erken yaşta ve daha beyinsel nakışları örülmeden önce empoze edildiği için. insanoğlu bugünkü bilimsel ve teknolojik düzeyi yakalayabilmiş. beyni bilgi açlığı çeken milyarlarca insan var. Tanrının buyruklarına uymamayı da içine alır. Bunları korumak. Sonuç olarak ben. o “nefse hâkimiyet”. Ve beğenilme içgüdüsü ile birlikte bu merak sayesindedir ki. Yani yasak. bu dünyada hak ettiğimiz evrensel mutluluğu yaşamamız sürekli ertelenecektir. Bunları benimseyen kişiler aynılarını kendi yörelerinde yaşamak istiyorlar.Suç: Kanunlarca saptanmış yasaklara uymamak ve topluma veya bireylere zarar vermek demektir. Bu durum böyle devam ettiği sürece.

Protein gereksinimi aynı olan bu iki canlı türünün öldürdükleri diğer canlıları sayacak olursanız. 20’nci kromozom üzerinde. Daha yüzlerce faktör var. Bir şey nötr (yüksüz) ise durağandır. Merakın genetik olduğunu ben en açık hâliyle çocuklarda görüyorum. PRP (Protiz Rezistanslı Protein) denen küçük bir gen var. Yani bildikçe bilmediklerimizin çokluğunu daha iyi anlıyoruz.Bu sözleriniz bana “bilimin akaryakıtı cehalettir” sözünü anımsattı. Acaba özgürlük kavramı genetik şifrelerimize mi kayıtlı? DOĞA. diyebiliriz. . Fakat merakın çocuk yaşta köreltilmesi bence en önemli sebeptir.Genetik yapımızda var olan iki temel içgüdü yaşamak ve üremektir demiştik.tesadüf olmasa gerek! . Yaşamak güdüsünü iki temel davranışla tatmin ederiz: Yiyecek tüketmek ve bir tehlike anında vurmak veya kaçmak… Vurmak güdüsü. Ama bu mekanizma kültürel etkiler yüzünden gereksiz yere öldürme davranışına kadar genişleyebilir. boy ve yükseklik değil. Buradan çıkan sonuca göre. özgürlük.5 milyar insan var ve aynı sayıda da yabanî kurt var diyelim. kırdığı eşyalardan başlayarak çocuğa “suç işletmeye” o zaman başlar. pozitif. Konuşmaya başlayınca sorduğu binlerce soru da merak içgüdüsünün bir başka kanıtıdır. İNSAN VE ÖZGÜRLÜK . Bunu da kolayca rasyonalize ederek. insanların kurtlardan çok daha fazla sayıda canlı öldürdüğünü saptayabilirsiniz. her olay ve her görüngü de zıtlıklar paradoksu sayesinde var olmaktadır. yoksa merak sadece düşünen insandaki beyinsel bir fonksiyon mu? .Nasıl ki evren. daha önce akla gelmeyen yeni sorular doğuruyor ve dolayısıyla insan zihninde yeni cehaletlere yol açıyor. sonsuzluk ve hiçlik paradoksu ile var olmuşsa.Yani sizce. . öyle mi? . beyin geliştikçe ve Sosyal Bilinç olgunlaştıkça. Bilim cehaletin üstüne gittikçe. Evliya Çelebi’nin büyük cesaretle edindiği seyahat özgürlüğü gibi. en. agresif davranma temelde genetiktir. gözleyebildiğimiz bir özgürlük anlayışı var. Evrene enerji düzeyinde baktığımızda görürüz ki: Madde soyut enerjinin somutlaşmış hâlidir ve maddenin gerçek boyutları. bilinmeyenler birer birer bilinir hâle geliyor ve böylece yeni bilgiler türüyor. negatif ve nötrdür. insanın çok değer verdiği ve uğrunda sürekli savaştığı bir kavram. İnsanlar protein ihtiyaçlarını karşılamak için öldürdükleri çiftlik ve kümes hayvanlarından başka.Böyle bir genin varlığına dair birkaç ipucu mevcut.Efendim. ama sadece onlar değil tabi. Daha konuşmayı öğrenmediği için kültürel etkiler altına girmemiş bir çocuğun her tarafı karıştırması ve her şeyi ellemesi buna en güzel kanıttır. Bu merak içgüdüsünü tetikleyen bir gen var mı. . zevk için avlanırlar ve çıkarlarını ya da toplumsal statülerini korumak için savaşlarda veya barışta birbirini öldürürler. suçluluk duygusundan kurtulmak isterler. Varlığını ortaya koyması ve iş görmesi için . bir savunma mekanizması olarak agresif davranma şekline dönüşür. içindeki her fenomen. Bu durum da bizde yeni merakların doğmasına neden oluyor. Fakat her yeni bilgi.Acaba insanların agresif davranmasının nedeni de genetik olabilir mi? . Örneğin dünyada 6. bir toplumun bilim ve teknolojide geri kalmasının nedeni yasakların ve günahların fazlalığıdır. Agresif davranışların bir nedeni de bu değil mi? Ayrıca doğanın da.Evet. İşte bu güdü. Bu ilave katliamları insanlar kendilerini her bakımdan daha emniyette hissetmek ve “vur güdüsü”nü doyurmak için de yaparlar. Ne tür bir işlevi olduğu henüz tam olarak anlaşılamamış ama bu genin beyinde açıldığı ve düşünce sisteminde etkin olduğu sanılıyor.

derebeylikler. içinde madde.eşit miktarda negatife ve pozitife bölünmesi gerekir. rüzgara. Eğer tüm dünyada tarihten beri sürekli koyu bir esaret rejimi olsaydı. potansiyel esaret. ikisinin de aynı değerde.Tabiî. Bu çabayı en yakınımdaki bitkilerde her mevsim gözlüyorum. sürekli bir özgürlük ve dinamizm arayışı içinde olmuş ve olmaya devam edecektir. . başka topraklarda yeşermek arzularını hayretle ve heyecanla izliyorum. hayvanlara ve insanlara “rüşvet” olarak ikram ettikleri meyvelerindeki çekirdekler veya polenler sayesinde. o kadar potansiyel tutsaklık olması gerekiyor. Aslında. Burada bir nüansa dikkatinizi çekmek isterim: Pozitif ve negatif enerji türlerine bu isimleri takan insanoğludur. Temelde. Fakat biz. o zaman özgürlük -zıddı olmadığı için. Bursa’dan yola çıkan bir maymun. yere basmadan. Dolayısıyla. uçan böceklerin ve kuşların dikkatlerini çekip genlerini uzak diyarlara da gönderme gayretleri olduğunu düşündükçe. O bakımdan. Esaret olmasaydı hürriyet de olmazdı.Peki. Sözgelimi. kültürel gelişim sürecinde. depreme ve süpernovalara dönüşen yıldızlara kadar evrende olağanüstü özgür ve dinamik bir yapı gözleniyor.. Kara Delik ötesi Teklik (Singularity) denen bir evrendir. Surlara hapsolan insan bir de totaliter rejimlerin baskısı altına girince. . kaçındığımız esaret de. bunları iyi ve kötü olarak sınıflandırmış ve hatta pozitif enerjiye. doğada eşit değere sahiptir. Fakat mutlak özgürlük doğada tek başına bulunmadığı için. bizler bunu yaşamın doğal bir gidişi zannedecek ve özgür davranan veya özgürlük isteyen bireyleri belki de şiddetle cezalandıracaktık. doğanın gözünde bizim değerlerimiz sübjektif ve görecelidir. bizim çok değer verdiğimiz özgürlük de. Fakat toprağa bağlanmış bitkiler ve milyonlarca yıldır yerinden kımıldamayan kayalara kadar. uzay. Bunca hareket ve değişim esnasında. Olaya “doğa gözlüğü”nden baktığımızda. insanın bu özlemini mutlak mânâda tatmin etmesi asla mümkün olmayacak. benliğinde potansiyel tutsaklığı da taşıyacaktır. Dünyadaki esaretin tümünü yok ederseniz. kinetik özgürlüğe dönüşme çabası gösteriyor ve olanağı buluyor. Ve evren sürekli genişlediği için yıldız kümeleri bile durmadan konum değiştiriyorlar. Zira bulduğu her pratik yöntem. özgürlük ve tutsaklık evrenin işleyişinde vardır. Bunlar için gerektiğinde agresif davranmayı ve savaşmayı kolayca göze almaktadır. Böylece özgürlük (pozitif) ve esaret (negatif) kavramlarından artık söz edilemez.özgürce yer değiştirmek için çok ilginç yöntemlere başvuruyorlar. O yemyeşil dünyada yaşayan ve korku içinde ama özgürce dolaşan insanoğlu.. bilincimiz sayesinde farkına vardığımız her oluşumun kökeninde pasif nötr ve aktif pozitif veya aktif negatif vardır. Bu nedenle. yağmura. sahip olduğu değerden daha fazla artı bir değer yüklemişiz. Çiçeklerini bin bir renge boyamalarının asıl nedeninin. Çünkü ne kadar kinetik özgürlük varsa. gerekli ve şart olduklarını görürüz ve birisi diğerine tercih edilmez. özgürlüğü oluşturan temel etken evrendeki dinamizmdir sonucu çıkıyor mu buradan? . dolaşım kabiliyetini yitirmiş ve “esaret” hayatı yaşayan varlıklar da var. etrafı surlarla çevrili kentler ve devletler kurmaya başlayınca korkularını azalttı ama özgürlüğünü de kısıtlamış oldu. daldan dala atlayarak Kars’a ve hatta Çin’e kadar gidebilirmiş. Özgürlük de böyledir. Onlar da -hayvanlar gibi. Ben özgürlüğü “Kinetik Pozitif” ve tutsaklığı da “Potansiyel Negatif” olarak algılıyorum. Evrendeki her şey sürekli değişiyor ve yenileniyor. Yani özgürce hareket eden mikroorganizmalardan ve hayvanlardan tutun da. Yani. İnsansoyu evrenin bir parçası olduğu ve genlerine kodlanmış Doğa Kanunları’na uyduğu için. her şey kendisi ve zıddı sayesinde var olur. zaman ve hiçbir hareket olmayan. özgürlüğün değerine daha fazla artı yüklemeden edemiyorum.pozitif değerini kaybeder ve nötr hâle dönüşür. On binlerce yıl önce. enerji olarak yüksüz bir evren.

. ışık hızından daha hızlı hareket ederek. tüm evren kurulu bir saat gibi hareket eder ve içindeki her şey bilardo topları gibi önceden belirlenmiş yönlere doğru gidip gelirler. bizi tatmin edecek özgür bir dünyayı kurmamız daha da kolaylaşacaktır. O nedenle. Bence. İçinde böylesine belirsiz ve hercümerç bir etkileşimin olduğu bir sistemde. DNA’ları konuşurken fark ettiğiniz gibi. Özgürlüğü. diyelim ki insanoğlu o kadar olumlu bir evrim süreci geçirdi ve o kadar yüksek bir bilinç düzeyi yakaladı ki. Bir vişne ağacı. özgürlük. Ve aşırı özgürlüğe karşı aşırı tutsaklık denklemi yine çalışacak. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde listelenmiştir. filiz çağından ergenlik çağına kadar toprak ve hava koşullarının el verdiği kadarıyla ve fakat dallarını ve yapraklarını özgürce salarak büyür. kaos ve belirsizliklerin eseridir. insanın -sosyobiyolojik bir canlı olmasından ötürü.Efendim.doğal ve kozmik bir hak olarak görüyorum. belirsiz birer eylem olan davranışlarımızı ve düşüncelerimizi etkiliyorlar. genetik mühendislik sayesinde bir gün belki doğasını bile değiştirebilecek. determinist birer mekanizma olan genler. Hayal gücümüzü aşan bu zaman içinde. Gerçek özgürlüğü. aslında determinizm. kaos. dünyayı dolaşabilmek bağlamında anladığımız sürece de. eksi değerdeki esaret de aynı oranda büyüyecektir. belirlenimcilik (determinizm) gibi. Büyük Sıkışma. yani bir anlamda “Evrenin Kıyameti” 5 milyar sene sonra gerçekleşecek deniliyor. Buna karşın özgür düşünce ve davranışlarımız da genlerimizin mekanik yapısını değiştirebiliyor. evrenin her yerini mesken yaptı ve sonsuza yakın bir özgürlük kazandı.özgürlüğünü tekrar kazanmanın savaşını vermeye başladı. . Bakınız. Newton mekaniğine göre. gidecek. Bu kabarmış özgürlük içgüdüsü ve özlemi uğruna hâlen savaşıyor ve ışığı demokraside bulmuş görünüyor. insanoğlu belki bu limitler içinde kalmakla yetinmeyecek ve daha özgür bir dünya kurmak isteyecektir. Ve sonra bom! Büyük Sıkışma!. Hatta. O zaman artı değerdeki özgürlük o kadar büyüyünce. ama onun bir çınar ağacına dönüşme özgürlüğü asla yoktur. insanoğlunun ta ilkçağlarda kaybettiği ve ancak Magna Carta ile ucunu yakaladığı özgürlüğünün sınırları. genetik şifrelerimiz bize ne kadar özgürlük tanıyor? GENLERİN ESİRİ MİYİZ . ortaya yeni esaret türleri çıkaracaktır. belirsizlik. mekanik ve determinist bir mekanizmanın yaşamasına olanak yoktur. Bunun gibi. bu göreli kavramı doğal denge terazisinde tartarak anlar ve uygularsak..Hayır. O zaman kurduğunuz denklemi değiştirmek zorunda kalmayacak mısınız? .. Tüm evren ve içindeki “özgür insan” önce kara deliklere.Burada öncelikle birkaç kavram arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak lazım: Özgür irade.Peki.. ama bunun bedeli özgürlüğünü veya yaşamını yitirmek olur. özgür iradenin nefes aldığı ve hayat damarlarının beslendiği kaynak olan özgürlük. Ben özgürlüğü -bu limitleri aşmamak kaydıyla. daldan dala atlayıp gezen maymun örneğinde olduğu gibi uçaktan uçağa atlayıp. .. tutsaklık ve özgürlük dengesi hiç değişmeyecektir.Doğa Yasaları’nın ve toplumsal kanunların tamamen dışına çıkma özgürlüğü bulunmamaktadır. kendi doğamıza ve tarihsel diyalektik sürecimize uygun biçimde yaşayarak ve fakat kendi totaliter ve bağnaz fikirlerimizi saf dışı bırakmak için mücadele ederek bulabiliriz. Yetenekleri elverdiği için zaman zaman bu yasaları delebilir. Özgürlüğün evrimini zorlamak ve onu devrimle edinmeye kalkışmak. ama henüz bu liste bile uygulanmamaktadır. Bu etkitepki mekanizması determinist bir oluşumdan başka bir şey değildir. bu evrimi hızlandırma olanağına kavuşamayız. sonra da Teklik denen o hiçliğe hapsolup.

. Amaç sözcüğü de en göreceli kavramlardan biridir: Kimin nereden. hem de kültüreldir. bir başka deyişle. Fakat Kaos Teorisi’ne kulak verirseniz. Bunun yanında.Hayır. evrende aslında bir kaos yaşanmaktadır. yemek zamanımı ise sosyal ve biyolojik koşullarım. Benim özgürlüğüm. yaşamın amacı nedir? YAŞAMIN AMACI VE EVRİM . çünkü bu durum monotonluğu itici . Yani özgürlük. bizi başka genlere ve geleneklere sahip insanların emirlerine karşı çıkmak için güdümlerler. oldukça sübjektif bir kavramın ismidir. Bunun adını “Ben” koymuşuz. Buna kötü determinizm diyebiliriz. özgürlük. fakat bunların ne zaman. Yani. fakat yine de zamanı hakkında tam bir tahmin yürütmenize olanak vermez.. Belirsizlik İlkesi dediği bir kavramla açıklamaya çalışmıştır. Serbest ekonomi piyasaları da böyle bir sistemdir. emir altında olan insanlar daha fazla strese girerler ve o yüzden daha yüksek kalp hastalığı riski taşırlar. olayların sonucunu kestirmeniz yine mümkün olmayabilir. Çünkü genler kendi şifrelerini kullanmak istedikleri için. Heisenberg. ama sonuç belirsizdir. İşte. Ve en basit kurguya sahip sistemlerden bile çok karmaşık sonuçlar çıkabilir. Meselâ benim bu akşam ne zaman yemek yiyeceğimi veya yiyip yemeyeceğimi bilemezsiniz. İşte bu nedenledir ki. nerede ve ne miktarda yağacağını hiç kimse kesinkes bilemez. Buna rağmen. Yani: Kaos gibi görünen bir sistemi oluşturan elemanlar veya olaylar arasındaki ilişki o kadar çok ve karmaşıktır ki. hangi gözle ve ne zaman baktığına bağlı olarak değişen.Neyse ki Newton bu konuda yanılmıştır. yani determinist olmadığını savunur. onun kişisel özelliklerini kestirmek kolaylaşır.Ben izafî kavramlara hep çekinceli yaklaşırım. uçlardaki siyah ve beyazda değil. ancak bazı tahminlerde bulunabilir. . İşte bu da bir determinizmdir. Bu genetik ve dışsal koşullar benim yemek alışkanlığımı belirler. Ama Yunus’un dediği gibi. aradaki gri tonlardadır. Newton’un da..Acaba bu siyah ve beyaz renklere de esaret mi diyoruz? . Biyolojik ve Sosyal Bilinç’tir. Bu soruyu kime sorarsanız farklı yanıtlar alırsınız. İnsan olarak hepimiz. sistemin parçalarını teker teker belirleyip isimlendirseniz dahi. ama gelecek 3 gün içinde mutlaka bir şeyler yiyeceğimi tahmin edebilirsiniz. Ögeler determinist. benden içeru. yemeğimi hava koşulları. Heisenberg’in de haklı olduğunu görebilirsiniz. Bu kaosu Heisenberg. Aslında yemek yiyebilmem birçok determinist etkene bağlıdır: Açlığımı genler belirler. yardım istemeyen insanlara yardım eğmeyi istekle yaparız. benliğini determinist ya da özgür bir dünyada yaşamak isteyen “Ben”in amacı ne olmalıdır. aslında iyi determinizmin ta kendisidir: Kendi limitlerimizi anlayıp kabullenme ve bu sınırlar içinde kendi seçeneklerimizi yaşamaktır. Mikro ve Makroevren’de hiçbir şeyin belirli. Örneğin yağmurun nasıl yağdığı ve kar tanelerinin nasıl oluştuğu artık iyice belirlenmiştir. “Bende bir ben var. çiftçiler ve bitkiler. kendi genlerimin ve kendi düşüncelerimin bana empoze ettiği determinizm bana iyi gelir.” İşte o ben: “Kolektif Ben”dir. Bizi bu seçeneklere sahip çıkmaya iten nedenler de hem genetik.Efendim. Ben bunu yadırgamıyorum. davranışlarımızı da etkileyen bir genetik determinizm sahibiyiz. İnsan davranışları ve kişilik arasındaki ilişki de böylesi bir karakteristiğe sahiptir. fakat bize emreden insanların işlerini ya savsaklar ya da zorla veya stres altında yaparız. Örneğin. Hiçbir insanın bir dakika sonra nasıl davranacağını bilemezsiniz. Bence şöyle düşünmek lazım: Dış koşulların veya diğer insanların bana empoze ettiği determinizm özgür irademe her zaman ters gelir. determinizm ve belirsizlik limitleri arasında kalan bu alanda ortaya çıkar. Buna da iyi determinizm diyebiliriz. Ama eninde sonunda mutlaka bir şeyler yiyeceğimi bilirsiniz. insanın davranış kalıpları uzun vadede ortaya çıktığı için.

.” Darwin’in mantık zinciri şöyleydi: “Nasıl ki bir çiftçi iki ineğinden birini kesmek zorunda kalınca sütü az olanı kesmeyi yeğler ve yararlı olanı yaşatır. kültür altyapısını oluşturmaya 50 bin yıl önce koyulmuştur.Evet. elini ve dilini daha iyi kullanarak. Ayrıca. altında yatan başka sebepler de vardı: Başta. öyleyse insan kültürünün ve etiğinin babası sayılabilir. Bu evrimsel değişim. Zaten.Efendim. bir canlıda güçlü olan özellikler diğer nesillere kalıtım yoluyla geçerken... ama 50 bin sene öncesi. Bu saptama. yaşamak ve üremek. sonuçta bu kadar çeşitli ve mükemmel canlıların oluşmasını sağlamıştır. çevre koşullarına ve topluma uyum sağlayarak yaşamı sürdürmek ve -diğer canlılarda bulunmayan yaratıcılığı sayesinde.Neden 50 bin yıl? . gelişen ateizmi ve kapitalizmi destekler görüntü verdiği için. doğal bir ayıklama mekanizmasının sonucudur (Doğal Seleksiyon). diğer canlılar gibi.. bu konuda aralarında büyük bir ihtilaf yoktu.bulan insan doğasının bir sonucudur. 142 senedir hâlâ kanıtlanmamış ve kanunlaşmamış bir teori olarak bekleyen Darwin’in tezini. Doğadan başlarsak. Darwin 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayımlayınca. . 15-20 bin sene öncesine gittiğinizde bile insanların ne denli doğal ve ilkel yaşadıklarına tanık olabilirsiniz. . insanoğluna özgü amaçlar koleksiyonu içinde birbirinin aynısı ve benzeri olan sadece birkaç temel gaye bulabilirisiniz.5 milyar insanın binlerce gayesinin kökleri bu üç ana kaynaktan beslenir.. çoğalmak ve değişken çevre koşullarına adapte olmak zorundadır. Bunun arkasında duran “bilimsel iştah” yanında. Çağımızdaki 6. Evrim Teorisi bu çevreler tarafından neredeyse göklere çıkarıldı. onun önde gelen iki amacı. insanın da sadece iki temel amacı vardı. pek çok insan kanun gibi gördü ve hararetle savundu. Zaten bilim de fazla gelişmemişti. Aslında. Madem ki Hz. Çünkü yaşamak için. Charles Darwin’e (1809-1882) kadar. güçsüz özellikler yavaş yavaş tercih edilmemiş ve kaybolmuştur. bu sürpriz ve kilise öğretilerini yadsıyan teoriyi destekleyen çok sayıda bilim adamı ve iş adamı oldu. Bu gayesini milyonlarca yıldan beri yeryüzünde büyük bir başarıyla gerçekleştirdiğine hayretle tanık oluyoruz. Demek ki üç amaçlı insan bu evreden sonra gelişmeye başlamış. engizisyon gibi insan onuruna ve haklarına tamamen aykırı bir sistem kurmuş ve uygulamış olan Kilise’nin hâlâ elinde bulundurduğu görkemli gücü çökertmek ve paylaşmak amacı geliyordu. altını çizerek söylüyorum. insanın konuşmaya.bir dizi kültürel değer ve ekonomik kazanım üretmek. Darwin ne diyordu?.. düşünmeye ve alet yapmaya başladığı çağdır. üremek ve evrimleşmektir. “Tüm bitkiler ve hayvanlar milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış ilkel canlıların evrimleşerek başkalaşması sonucu ortaya çıkmıştır. öyle mi? . elimizde 50 bin sene öncesine değgin hiçbir yapay kalıntı olmayışına ve insan kafatası ve beyin büyüklüğünün 50 bin senedir hiç değişmediğine dayanılarak yapılmaktadır.Fakat bilim adamları ile din adamları bu konuda bir türlü anlaşamıyorlar. Âdem konuşabiliyor ve ilk emir olan “öldürmek günahtır” yasağını koyabiliyordu. . Fakat. Bunlar da evrensel ortak paydalardır.Aslında bu zamanı 250 bin yıl olarak kabul edenler de var. Tabiat . Nasıl ki iki meyve ağacından az meyve vereni keser ve bire on veren buğday yerine. Kaldı ki. . Yani.O hâlde düşünen ve ahlâkî değerleri olan insanı dinsel bağlamda temsil eden Âdem ve Havva 50 bin yaşında demektir bu. bire otuz veren buğdayı ekerse. Darwinizm gibi bir akım kapitalizmin gelişimi için gerekliydi. 300 milyon yıldan beri devam eden bu ayıklama. Fakat 50 milenyum önce. Doğanın önemli parçası olan insanın ise üç temel amacı var: Üremek.

Bu yeni türlerin oluşumunu sağlar. Düşüncenin yapısı irdeleyici.sadece önemli bir tez olarak görmeye devam edeceğim. domuzdan file veya filden zürafaya geçişi gösteren bir dizi fosil iskelet olması lazım. Oysa Darwin. Örneğin. düşüncenin donmuş hâlidir. Darwin. İklim koşulları kötüleştiğinde. ama türlerin gelişimi evrim sayesinde oluyor. Böylece. Tıp ve Antropoloji dallarındaki son 100 yıllık gelişmelerin ve bulguların hiçbirisi bu teoriyi kanunlaştıracak kanıtları ortaya çıkaramadı. . Osmanlı uleması bile Darwin’in teorilerini tehlikeli bulmuş ve kitaplarının okunmasını yasaklamıştı. Ben. Doğal ayıklama bunları da zamanla güçlü hâle dönüştürür. Bu böylece devam edip gidecek. . Zooloji.Hayır. Bilim adamları da kendi aralarında Darwinciler ve Dindarlar olarak ikiye bölündüler.Sizce inanç denen olgu neden bu kadar inatçı. Ama bu geçişleri gösterecek bir tek iskelet bulunamadı. bu bulguların kutsal kitaplarla çelişmediğini.Peki diyelim ki. güçsüzler telef olur ve güçlüler ayakta kalır. doğada var olan evrim gerçeğine parmak basmıştı. Botanik. . Fakat bir müddet sonra yapılacak yorumlar sayesinde sular yine durulacak ve inananlar bir yolunu bulup..da böyle bir genetik seçim yapar.Esasen inanç. sizce evrim yeni türler ortaya çıkarmıyor. en fazla işe yarayan özellikler gelecek kuşaklara aktarılmış olur. Bir düşünceyi değişmez düşünceler klasörüne koyar ve o klasöre o düşüncenin doğru olduğunu destekleyen bilgileri de depolayıp uzun süre saklarsanız. çevre koşullarına adaptasyonu ve bu sayede gelişimi anlamında kullanıyorum.” Buraya kadar Kilise’nin gösterdiği tepki aslında onların ne denli bağnaz düşündüklerini ortaya koyuyordu.Bunun olacağına pek ihtimal vermiyorum. İşte inanç böyledir. Düşünce gibi esnek değildir. doğal bir sürecin nasıl işlediği üzerine gözlemlerini açıklamıştı. Doğa bu işi. Bu mekanizma bazen anî değişimlerle (mutasyon) bozulabilir. ama eğer teori doğrulanırsa. o düşünce zamanla katılaşıp buz donar ve bir inanç veya ideoloji hâline dönüşür. yani kolay kolay değişmiyor? .. üstüne ekleyip hacmini artırabilirsiniz. kırılgandır ve kolay kolay buharlaşmaz. düşmanlar çoğaldığında ve yiyecek kaynakları azaldığında türler arasında rekabet artar. bilimsel düşünmeye saygımdan ve bağlılığımdan dolayı bu teoriyi kanıtlanıncaya kadar. . Kilise ile Bilim Dünyası’nın arası iyice açıldı. yeni türler de evrim yoluyla ortaya çıkıyor ama bir türün diğerinden türediğine inanmam için elimde somut kanıtlar olması gerekir. düşüncenin katı bir türevidir. Kimi zaman da katılaşır veya buz kesilir. Bazen kendisinden daha kuvvetli bir düşünce ile karşılaştığında buharlaşıp yok olur. sadece binlerce yıldır yapılan yanlış yorumları düzelttiğini söyleyecekler. Tanrı’yı inkâr etmemiş. çok daha uygun ve mükemmel biçimde yapmaktadır. ortalık bayağı karışacak. Fakat. Zaten evrim kelimesini de türlerin birbirinden türediği bağlamında değil. esas kıyamet. sorgulayıcı ve su gibi akıcıdır: Girdiği kabın şeklini alır. O zaman bunu dinsel öğretilerle ve kutsal kitaplarla nasıl bağdaştıracak din adamları? . insanlarla maymunlar arasındaki benzerlikten söz edince. daha ileri gitme olanağı kısıtlı olduğu için hantal ve tembeldir. Darwin’in 1871’de yayımladığı “Descent of Man” adlı kitabından sonra koptu. Zira Darwin. hayvanların genetik şifreleri çözüldükçe Darwinci görüşler daha da öne çıkacak ve belki de kanunlaşacak. İnsanlar bile aşı yoluyla yeni türler oluşturabilmektedir. Kendisini yaşatan çevre koşullarını bulduğunda daha da katılaşır ve bir aysberg gibi . hastalıklar arttığında. Teorisinde yanlışlıklar ve eksikler vardı ve İncil’le çatışıyordu ama Tanrı anlayışı ile çatışan fikirler öne sürmediği birçok bilim adamı tarafından savunuluyordu.Yani.

Etik dediğimiz ahlâkî değerlerin tümü. insanı ve evreni iyi tanımış olmak. bu noktada bir parantez açalım isterseniz: “Yaşamın amacı mutlu olmaktır” diyen epeyce yaygın bir düşünce var. Bu zorluğu yenmek için. kişi. Bu durum doğamıza ve Doğa Kanunları’na aykırı değildir: Nasıl ki enerji donduğu zaman maddeye dönüşüyorsa. yanlış inanç da donar ve katılaşır. biçim ve renk vereceğini anlatmaya çalışmıştır. Ve aslında ikisi de aynı düşünce pınarından çıkıp. Aksi hâlde. . bütün değerlerinin odak noktası olacak bir adanmışlık ilkesi ve amacı geliştiriyor.Bakınız. Bu düşünce bir buzdağı gibi donup büyüdükçe bir ideoloji mi olacaktır sizce? MUTLULUK SORUNU . “yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen hemen her şeye katlanabilir” der. insanın elinde tutmak zorunda olduğu yüksek ahlâk ve göksel değerleri içeren amaçlarını korumak için. .Efendim. insanda heyecan yarattığı gibi bezginlik de yaratıyor. genetik detaylara kadar inen kişiye ürkütücü gelebilir. tarihten beri ürettiğimiz düşüncelerin katı bileşkesidir. artık o inancı bir evlâdınız gibi kolay kolay terk edemezsiniz. varoluş meselesi. Mutluluk anlayışı ve yaşamın amacı kişiden kişiye değişebilir.Ya yanlış inançlar?. onu yitirmemek için acı çekmeye. düşünen ve araştıran ve yaratıcılığını kullanan insan kendine -doğaya rağmen ve doğaya karşı olmak üzerebir hedef veya erekler dizisi oluşturmak zorundadır. . İnsan genomundaki genetik hafızaya. Bu konularda şimdiye dek on binlerce kitap yazılmasının ve binlerce farklı yanıt bulunmasının sebebi bu izafiyetten kaynaklanmaktadır. insana özgü ve . karşılaştığı engellere başkaldırmasının gerekli olduğunu. Yaşamınızı onun dikte ettirdiği biçimde kurgularsınız.. bir ateistin inançsızlığı da o kadar katıdır. bu mücadelenin anlamsız olan hayata. Onun da buharlaşması o kadar kolay değildir: Yanlış bir inancı veya ideolojiyi besleyip büyüttüğünüz için. Albert Camus. O zaman da gücünü bir veya iki yöne doğru kanalize etmiş oluyor. en ürkütücü koşullarda bile kişinin yaşama sarılmasına yardımcı olur.Kirli suyun donması gibi. Esasen anlam arayışı. sadece yaşamayı ve üremeyi empoze eden bir düzenek gözüyle bakılmamalıdır. Oysa. Görünüşteki amacı sadece üreme ve evrim olan doğanın bu banal gayesinin esiri olmamak için. o kadar az bozulur. bunların izafî olmasıdır. meraklı birçok insanın hayata tutunmaları zorlaşıyor. öz vermeye ve en zorlu koşullara dahi katlanmaya razı olur. Bir dine inanan kişinin imanı ne kadar katı ise. İnsanın kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölebilme yeteneği vardır. bu görüşün çok popüler olmasının esas nedeni “mutluluk nedir?” ve “yaşamın amacı nedir?” sorularına kolayca yanıt bulunamamasıdır. yaşamın varoluş sebebini ve özgürlüğün sınırlarını belirlediğini kavrayan insan biraz karamsarlığa düşebilir. Kromozomların. hayatın bir anlamı olduğu inancı. O nedenle. Nietzsche. ülküye. Bu iki soruya kolay yanıtlar verilememesinin asıl nedeni ise.” Bu alıntıyı biraz açmak isterim: Bence hayatı. birbirine zıt kutuplarda buzlanmışlardır.. Aradığını bulması hâlinde ise. Aslında. “mutluluk bir makineye benzer: Ne kadar basitse. genelde kolaycılığa kaçar ve bulunmuş bir yanıtı benimsemeyi yeğleriz. Sorular insan zihnini zorlayınca. bu yüzden yaşamını sürdürmeyi mânâsız bulan kişi çok şey kaybeder. ideolojiye veya ahlâkî değerlere dönüşür. yaşamakta hiçbir anlam ve amaç göremeyen. bir enerji türü olan düşünce de donduğu zaman inanca. Oysa.büyür.

Bu yüzden insanın hayattaki amaçlarından. Acaba yaşama anlam katan duygularımız da genlerin etkisinde mi? Örneğin. kaybetmekten korktuğu için. Hayatı sırf maddesel bir olgu olmaktan çıkarıp. hayvanlarınkinden daha yüksek bir değer talep edemeyecektir. Ölmekten korkuyor. Duygularını ifade etmekten korkuyor. Sevilmekten korkuyor. yaşamdan. anlamını bir ölçüde değerlere borçludur. sorumluluk getireceği için. en azından yarısı bedeniyle ilgili. Bakınız Shakespeare ne diyor: İnsanların çoğu sevmekten korkuyor. İnsan: Ruh denen varlık ile madde denen varlığın bir sentezidir. değerlerin gerçekleştirilmesine katkı yaptıkça anlam kazanır. Yaşlanmaktan korkuyor. kendisi yerine başkalarına göre yaşadığı için. . ruhsal bir kaynaktan taşıp gelen gerçeklerin de tesiri altında düzenlemek gerekir. insan. Zaten hayatın anlamı da.” Düşünen ve duyumsayan bir varlık olarak insanın anlamdan yoksun bir dünyada var olması imkânsız gibidir. sadece bu sözleriniz üzerine bile birkaç kitap yazılabilir. amaçlarını gerçekleştirdiği ve değerlerini yaşatabildiği oranda mutlu olur. dünyaya iyi bir şey vermediği için. -Efendim. İşte bütün bu nedenlerden dolayı. Anlam arayışı. diğer yarısı da ruhî yönüyle ilgilidir. teşekkür ederim. BEYİNDE Mİ . dostlarına ve hatta tüm dünyaya küsebilir ve bu duygusal tepkiyi kısa veya uzun süre götürebilir. Kırılma. Kırgınlığın şiddetine göre. Düşünmekten korkuyor. değerler edinilip yaşandığında kavranır. acı ve aşkla birlikte ruhsal dengemizi en çok etkileyen üç duygudan biridir. kendisini sevilmeye lâyık görmediği için. Hayatta amaç ve anlam yakalayamamış insanların mutlu olmaları hemen hemen olanaksızdır. Ve yaşamdan korkuyor. gençliğinin kıymetini bilmediği için. aslında yaşamayı bilmediği için. Amaç yoksunluğu ise. insanların birbirine küsmesinin genetik bir nedeni var mıdır sizce? DUYGULAR KALPTE Mİ. reddedilmekten korktuğu için. Unutulmaktan korkuyor. ruh sağlığının da kuvvetli bir göstergesidir. İnsan ister ilkel isterse medenî olsun.Küsme bir kırılganlık işaretidir ve kırılma duygusunun doğurduğu bir tepki veya davranış biçimidir. İnsanın anlam arayışı ile değer olgusu arasında tükenmez bir münasebet vardır: Değerlerle ilişkisi bulunan kişinin yaşamı. bu amaçtan kaçamaz ve yalnızca hayvansal varlığa hizmet etmekten daha yüksek bir amaç için atılım göstermediği sürece. Albert Einstein’in deyimiyle. eleştirilmekten korktuğu için. Öyle anlaşılıyor ki yaşam. “Yaşamı anlamsız gören kişi hem mutsuzdur hem de yaşama uygun değildir. duyusal uyumsuzluğun bir göstergesidir.önemli bir gereksinimdir. kişi kendine. Konuşmaktan korkuyor.

İnsanı kıran ve acı veren nedenler arasında üç temel faktör vardır: Kötülükler. Bu sistem. gerçekler bizi kırabilir ama hatalı ve rencide edici şekilde yüzümüze vurulduğu zaman. bu uyarıları tetikleyen düşünce veya dış çevre faktörleri ağacın gövdesi ve dalları olur. anlaşılmaz ve mantıksız gelen duygularımız fiziksel birer oluşumdur. bu “tutsak kalmış” beyinsel ve genetik gücümüzün açığa çıkarılması. Orta Evrim Mantığı: Sınama ve yanılma yöntemiyle öğrenme yeteneğidir. saygı. Kırgınlık duyguların en yanıltıcı olanıdır. Bunların birinden diğerine geçişi çok kolay ve anî olarak gerçekleşebilir. psikolojik ve ruhsal yapımızla birlikte beyin hücrelerimizdeki “genetik bilgi bankası” nın hafızadır. negatif olduğu zaman bütün dallar ve yapraklar negatif olur ve köklere bile negatif sinyaller ulaşır. Yani. hem de gerçeği doğurabilirler. bize hak ettiğimiz bir kötülük yapılabilir. fakat gerçeği içerdiği hâlde acıya ve kırgınlığa sebep olur. Ve bütün duygular genlerden gelen emirler üzerine üretilen enzimler. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda. Keza. kötülüğe ve acıya dönüşebilir ve küsmeye yol açar. rasyonel davranma ve bilgiden bilgi üretmektir. Küsmeye neden olan bu üç etken. çevreyi algılama ve bir tehlike anında vurma veya kaçma güdülerini doğurur. hormonlar ve beyindeki nörotransmiter denen salgılar sayesinde oluşurlar. İşte bütün duygu ve düşüncelerimiz bu üç mantık düzeyinin kombinezonları ve varyasyonlarıdır. dayanılır hâle getirebilmemizi sağlar. Doğadaki fizik ve matematik kanunlarının evrim yoluyla biyolojimize işlenmiş hâli. kızgınlığın bu “maskesi”ni kullandığı anlardır. Duyguların oluşumunu bir ağacın anatomisine de benzetebiliriz: Duyguları uyaran sinir hücrelerini ve aralarındaki bağlantıları ağacın köklerine benzetirsek. kendisini gizleyebilmesinden ve sevgi. öğrenme. lise ve fakülte gibi üç düzeye ayırmak mümkündür: Temel Evrim Mantığı. Bu becerisi. hatalar hem kötülükleri. birbirleriyle iç içe birer ilişki içindedir. üreme. Gövde. özveri gibi diğer duyguların “postuna” bürünme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanır. bu potansiyel hazinemizden yeterince yararlanamamaktayız. Bu. İnsanın en şiddetli acılara dayanabilmesi de bu duygunun bir bukalemun gibi rengini değiştirebilme özelliğine sahip olmasındandır: Acıları bir şekilde rasyonalize ederek. Üstün Evrim Mantığı ise: Akademik düzeyde düşünme.. IQ testlerinin yerini EQ (duygusal zekâ) testlerine bırakmış olması. Dar çerçevede mantıksız görünen ve rasyonel düşünce tarafından sürekli dışlanan duygular. gözleme. yani düşünce ve çevre. sempati. evrim kurallarına uyar ve içinde doğa mantığı taşır. geniş perspektiften bakıldığında bilincimizin en vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. yalan bir sevgi ve saygı gösterdiğimiz hâller. O hâlde. sevinç ve öfke. mutluluk ve mutsuzluk gibi. pozitif düşünmek ve pozitif çevre . Ben bu potansiyel yeteneğimiz sayesinde evrimsel bir sıçrama yapacağımızı bile düşünüyorum. bütün duyguların birer mantığı. Orta Evrim Mantığı ve Üstün Evrim Mantığı. bize çok karmaşık. Bunu tüm hayvanlarda ve çocuklarda görebiliriz. beslenme. Çünkü bizi diğer canlılardan ayıran ve “üstün” kılan şey: Duygusal. bazı hayvanlarda ilkel düzeyde gözlenir fakat insanlarda üstün bir gelişme göstermiştir ve Sosyal Bilinç’in bir parçasıdır. Örneğin. Temel Evrim Mantığı içerir. Biyolojik Bilinç’in bir parçasıdır.. Aslında. Bu çeşitlemelerin hem negatif hem de pozitif boyutları vardır: Sevgi ve nefret. Ayrıca. Ben buna ham bilinç diyorum. Bu genetik belleği ilköğretim. sebebi ve sonucu vardır. kullanılması ve belki de daha heyecanlı bir çağın başlangıcının müjdecisidir. Birine içten içe küstüğümüz hâlde. hatalar ve gerçekler. Bu bilgi hayatta kalmamızı sağlar: Yani. Ama salt bilgi üzerine oturttuğumuz yanlış eğitim sistemi yüzünden.

Yani çabuk gelip geçen. cesaret. Hipotalamus denen.Kendini üstün hissetme .Üzüntü. Böylece en geç 6 saniye içinde.Sevgi (çocuk. şefkat. o hormonun yarattığı duyguya kapılırız. üzüntü.Evet. hem hormonlar hem de sinir sistemi kullanılır.Mutlu olma . . nohut büyüklüğünde bir “duygu merkezi” var.Panik/Şok . isyan. bezginlik.Hayranlık/Gıpta . duygusal denge ve verimlilik bakımından son derece önemli iki etkendir. bu işi bir sürü sinyal gönderip zahmetli bir şekilde yapmaz. heyecan kategorisine girerler.Zevk alma .Duygu ile his arasında bir fark var mı? . millet. suçluluk. Vücudun sadece bir organını veya bölgesini uyarmak gereksinimi ortaya çıktığı zaman. Tanrı sevgisi) .Hırs/İhtiras .Acı (yürek acısı.Aşk (cinsellik taşıyan romantik sevgi) . . aşk gibi… Heyecan (excitement) ise: Duyguya oranla daha kısa süreli. insan.Alınma/Küsme . Hangi duygu veya refleks uyandırılacaksa. ama daha yoğun ve şiddetli bir uyarılmışlık hâlidir. aile.Şehvet (cinsel dürtüleri tatmin etme isteği) . Örneğin bir ayağı topallayarak yürüyen bir kediye duyulan acıma hissi. Bence başarının sırlarından biri de budur.koşullarında yaşamak. bilinçte ve bedende genel bir uyarılmışlık hâli (arousal) oluşturmasıdır. “Kan beynime sıçradı!” veya “Kendimi zor tuttum!” ifadelerindeki şiddetli duygusal hâller. öfke. şiddetli bir duygudur.Bu arada sözünü ettiğiniz Duygusal zekânın tanımını yapar mısınız? DUYGUSAL ZEKÂMIZ . Fakat öncelikle duygu derken nelerden söz ettiğimizi saptamak ve hafızamızı tazelemek bakımından şu listeye bir göz atmak yerinde olacaktır: .Kendini aşağı hissetme ..Hüzün duyma . korku. minnet. şaşkınlık. dost. farkına varılan böylesi bir tepkidir.Tatmin olma . kan dolaşımına akıtılırlar.Gurur/Övünç . hınçlanma. buruk acı gibi) . umutsuzluk.Duygusal zekânın içeriği henüz tam olarak anlaşılamamıştır ve hatta tanımı bile henüz bilimsellik kazanmamıştır. “Yüreğim ağzıma geldi!”. o duyguyu gerçekleştirecek hormonları üreten salgı bezlerine bir sinyal gönderir ve bazı hormonlar hemen üretilip.Utanma (masumiyet ya da şerefsizlikten doğan duygu) . Fakat beyin. Beynimizde. bedenin tümünü uyarma ihtiyacı hissettiği zaman. kıskançlık.. Korku.Mutsuz olma . sevinç. Heyecanlanma gerektiği zaman ise. aralarında bir nüans var ama işin içine heyecanı da katarak açıklayalım: His (feeling): Herhangi bir şeye karşı zihinde veya bedende oluşan ve yoğunluğu yüksek olmayan bir duygusal tepkinin farkına varma işidir (awareness). beyin o organa bir sinirsel sinyal (impulse) gönderir ve bu sinyal bir refleks hareketi yaratır. . pişmanlık.Kuşku/Vesvese . Duygu (emotion): Farkına varılan bir hissin kuvvetlenerek.

yaşatabilme. . Troit bezi. öyle kalbe yerleştirilmiş. bu dünyada bir yer kaplaması. renk. Epifiz bezi. evrensel değerler şimdilik objektiftir. din. “bütün insanlar değerlidir” diyenler. insanları değerli kılan özellikler nelerdir? SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ . ruh ve beden sağlığını koruyabildikçe. içi boş bir iddiayla kendi kendilerini kandırmaktadırlar. İnsan: Dili. belki de ortalamanın çok üstünde bir duygusal zekâya sahip çağdaş insanlardır! . başarı ve servet bunlardan bazıları. sezgilerini ve becerilerini geliştirdikçe. duygulanır ya da heyecanlanırız. duyguları zamanında üretebilme. Daha açıkçası. doğru zamanda. Dil. Bir de önemli-önemsiz ve değerli-değersiz ayırımı var.Efendim. bu salgı bezlerinin gerekli hormonları ürettikten sonra hedef organlara gönderilmelerinde önemli bir rol oynar. günümüzdeki bazı hümanist akımlarca bir moda hâlinde. pankreas. bu çağda başarılı bir yaşam için geliştirilmesi gereken önemli bir zekâ türü olarak karşımıza çıkmaktadır. “Ne soğuk insan!” diyerek suçladığımız kişiler. “Kişisel değerler her zaman sübjektif. dilini. Hipofiz bezi. Duygulanmamızı sağlayan bir başka neden de beynimizin ürettiği “nörotransmiter” denen kimyasallardır.bize duygusal zekâ hakkında çok şey öğretmektedir. duygularını yaşatıp denetleyebildikçe. aklını. Bunu gözler önüne apaçık seren bir özdeyiş var. zekâ. Bir başka deyişle. temeli çürük bazı savlarla sürdürülmektedir. Bunların bazıları eroin.” Kişinin insan olarak doğması. İşte bu tanım -tek başına. zor değildir. genlerin ve hormonların bedenimizde ve beynimizde ortaya çıkardıkları etkileridir. duygular gibi insanlar da çeşitli biçimlerde kategorize ediliyorlar. dini ve rengi ne olursa olsun. Bunları yadsımak veya yok saymak. düşünce ve yeteneklere sahip olması ve onun da sevenleri bulunması.Bu ayırımlar binlerce yıldan beri yapılmakta ve sosyobiyolojik insanın bir gerçeği olarak hâlâ süregitmektedir. aklın kendisini his bombardımanlarından koruması ve duyguları gerektiği yerde bastırma gücünü veya yaşatma isteğini gösterebilmesidir. duygulanabilir. Çünkü değer kavramı göreceli ve insana hangi pencereden bakıldığına göre değişen bir olgudur. ırk. Ama herkesin yararlandığı evrensel insan haklarından yararlanma hakkı verir. Bu zekâ türünü ölçebilecek testler henüz ortaya çıkmamıştır. bu. kafein veya alkol ile eşdeğer etkiler oluştururlar. bedenin psikofiziksel faaliyetlerini düzenleyen ve “Endokrin Sistemi” denen hormonlar sistemine bağlı olan salgı bezleri ile sıkı bir işbirliği içindedir. testisler. kültürel ve evrensel değerlerle donandıkça ve ürettikçe yücelen bir canlıdır. manevî bir oluşum değildir. Duygusal zekâ. Bu ayırımları yapmak doğru mu? Doğru ise. yumurtalıklar ve diğer birkaç organdan çeşitli hormonlar salgılanır. başka bireylerle sağlıklı duygusal iletişime (empati) girebilme ve birlikte pozitif duyumlar yaşama (kompati) yeteneğidir. Aksine tamamen maddî ve bedensel bir olgudur. İşte bu hormonlar sayesinde ve vücuttaki bazı fizyolojik fonksiyonlar sonucu hislenir. esrar. Hipotalamus. sınıf.Bu merkez. denetim altında tutabilme. Ama zor olan şey. Kim bilir. Duygu dediğimiz şey “kültürel kutsallaştırma” yüzünden çok sayıda insanın yanlış bir inanca kapıldığı gibi. doğru kişiye karşı. İşte duygusal zekâ. doğru yerde. “Herkes doğal olarak duygulanır. doğru duyguyu doğru oranda ve doğru tarzda gösterebilmektir. ona değerli sıfatını kazandırmaz. herkes gibi duygu. kokain. ekstasi.

kendilerini ezilmiş hissetmekten kurtarırlar.aynı kefeye koyamazsınız. birbirine bakmak değil. Nasıl ki büromu temizleyen firmanın yaşamıma getirdiği kolaylığa ve Microsoft firmasının sağladığı katkıya aynı kıymeti vermiyorsam. Aslında. hiç olmamıştır ve belki de hiç olmayacaktır. “Nadir olan değerlidir” inancı geçerli bir önermedir. Kişisel değerleri. birlikte aynı yöne bakmaktır. Israr ediyorsanız. Değerleri biraz da az olmalarından mı kaynaklanıyor? . sadece önemli (VIP) ve ünlü olmaktan öteye gidemez. Bu gerçeğe muhalefet eden hiçbir sistem yaşayamaz ve hiçbir toplum mutlu olamaz. . Bunun özel bir nedeni mi var? . görgü. kişi.Hayır. her insanî özelliğe aynı eşit değeri biçmez. Değerli kişi lider olmaksızın önder olur. Aynı toplumun diyorum.Bu arada sevgi sözcüğünü çok az kullandığınızı fark ettim. ama bir nedeni var: Sevgi o kadar izafî ve değişken bir duygu ki.Kısaca bilgi.Efendim. estetik anlayış. Çevresinde karınca gibi dolaşan hayranları veya dalkavukları vardır. bilgelik. ona toplum gözünde bir değer kazandırır.. Aksi hâlde.Efendim. Peki. Onun önem ve şöhretinden yararlanmak isteyen çıkarcı dostları vardır. öyle mi? İNSANLAR SINIFLARA AYRILMALI MI? . değerli kişinin etrafı kalabalık değildir. ahlâkî değerler ve evrime katkı düzeyleri diyebiliriz. özel bir nedeni yok. sınıfsız bir toplum da mümkün değildir. bu kademelendirmeyi herkes yapar. . somut ve gerçek bir değere dönüşmesi için. kişinin kazandığı değerin sübjektif olmaktan çıkıp. çünkü her toplum.Bu yüceliş. bu jüri hangi kriterlere göre oy veriyor? . Yani insanlar hukuk önünde eşit olmalıdırlar. fakat âdet olduğu üzere birer maske takılır ve “herkes eşittir” tekerlemesi kullanılır. kişiler ondan uzak durarak. evrensel değerlerinden daha fazladır. Ama varlığından haz duyarlar. Eşitlik devletin vatandaşlarına hizmet götürürken veya adalet dağıtırken onlara verdiği değerde var olmalıdır. Yani.. size “Küçük Prens”in yazarı A.Bu değerlere evrensel jürinin onayı koşulunu koydunuz. Önemli veya şöhretli kişi genellikle statükocudur. şimdiye dek on binlerce tarifi yapılmasına rağmen bir sonuca ulaşılamamıştır. sınıf kavramını tarif etmek için hangi ölçütleri göz önünde . böylesi kişilikler oldukça zor bulunuyor. mutlak bir eşitlik ilkesine hizmet etmelerini onlardan nasıl isteyebilirsiniz? .Elbette değildir. Oysa. yücelikleri simgeler ve örnek alınır. onu “evrensel bir jüri”nin alkışlaması gerekir. gerçekten pek çok değerle donandıkları için saygınlık ve kıymet kazanırlar ve dolayısıyla ender olurlar. lisedeki rehberlik dersi hocama ve Descartes’a da aynı değeri vermeme hakkını kendimde görüyorum. Onun sözleri hem akla hem ruha hitap eder ve hayata anlam katar. Bu kazanımı edinmiş biri ile edinmemiş birini -aynı toplumun iki ferdi olarak. Saint Exupery’den beğendiğim bir alıntı ile yanıt verebilirim: “Sevmek. Kolektif Bilinç’in ne kadar gördüğüne bağlı olan farkındalık düzeyine göre. . O nedenle. O erdemi yüklenmek herkesin harcı olmadığı için. objektif.Hayır.” . Çünkü o. Böylesine göreceli ve soyut bir kavramı somut olgulardan söz ederken kullanmak bana ters geliyor. önünde içten bir saygıyla eğilirler. fakat bu kişiler nadir oldukları için değer kazanmazlar. menfaat yerine erdem dağıtır. Ona gösterilen saygı çoğunlukla zorunlu ya da yapmacıktır.Kişiliklere verilen değerler farklı olduğuna göre. İnsanlar anne ve babalarını bile farklı düzeyde severken.

artık “kutsal diktatörlük” denilebilecek bir sistemi oluşturması zor olamazdı. Aslanın “krallığı” gibi. Rönesans sürecinde. farklı biçimlerde ve değişerek süregitmektedir. Çünkü Kilise’nin dediği dedik. .Dinsel inançlar mı? . belki bu bulanık su biraz daha berraklaşır. dayanıklı ve cesur olan kişiler toplumun üst kısmındaki basamaklara oturtuluyordu.Zekâ mı? . daha heybetli. krallar bu sınıfın elinde birer “piyon” olmaya başladılar. Soyluluk anlayışı.Önce sınıf kavramının tarihine bir göz atarsak. Sonuç olarak. Böylece kabile reisliği başladı. hem aydın hem de burjuva denen birer zümrenin ortaya çıkmasına neden oldu. Engizisyon denen bir olgu türedi. Tarihsel verilerden anlaşılıyor ki. Avrupa’daki Aydınlanma Devri’nde gelişen bilim. Fakat ruhbanlar bir sınıf olarak varlıklarını korudular. o en yaşlı ve en tecrübeli kişi kendi gerçek gücünün ve kapasitesinin üstünde bir basamağa oturtulduğu için. farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde cereyan etti ama Avrupa’da kraliyetlerin gücünü paylaşmak isteyen ruhbanlar da boş durmadı ve kendilerini bir sınıf olarak kabul ettirmeyi başarabildiler. Bu da soyluluk ve aristokrasi denen kavramların doğuşuna vesile oldu.Moral/etik değerler mi? .bulundurmak gerekir: . yavaş yavaş.Kişinin ekonomik düzeyi mi? .ilk sınıf sisteminin temelidir. tecrübesiz ve bilgisiz kralların veya kraliçelerin ortaya çıkmasına neden olduğu için ve fakat ruhban sınıfı Lâtince okuyan.Bireyin sosyal düzeyi mi? .Eğitim mi? .Soy veya sülale mi? . ilk insanlardaki sınıflaşma daha ziyade hayvanlar âleminde olduğu gibi bir hiyerarşik özellik gösteriyordu. idare edenler ve edilenlerden sonra ortaya çıkmış olan -bugünkü anlamda. ortaya bu saçmalıklara ve haksızlıklara karşı çıkmalar başladı ve o çağdaki homurdanmalar Martin Luther’in Protestanlık mezhebini kurma çabalarına kadar yükseldi. Böylece. ticaret ve sömürgecilik. astığı astık ve hükmettiği de kanun olmuş ve hatta “Cennet’in anahtarı” bile onların eline geçmişti. Bu yüzden de acı ve işkence dolu yüzyıllar yaşandı.Kariyer/iş mi? . Soydangelim krallık. bu yüzyıla kadar pek çok değişikliğe uğramış ve 21’inci yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda hâlâ farklı ülkelerde.Estetik değerler mi? . Bu basamaklama sistemi sonraları yerini yaş ve tecrübeye bıraktı.Emek mi? . yazan ve sürekli bilgi ve düşünce üreten bir sınıf olarak geliştiğinden dolayı.Kültür mü? .insanlık tarihinin ilk çağlarından beri var olan bir olgudur. “Tanrı’dan sonra en büyük benim” kimliğine büründü ve böylece “kutsal krallık” yolu açılmış oldu. “kutsal hanedanlıklar” devri başlamış oldu. Fakat zaman içinde. Toplumlardaki sınıflar -ister karşı ister yanında olun. daha güçlü. Bu tarihsel gerçek. yavaş yavaş. Gelişen bu krallık ve padişahlık sistemleri de kendi içinde zamanla değişti ve tecrübe ve yaşın yerini babadan oğula geçen anlamsız bir sistem aldı. genç. türlü evrimler geçirerek. Bu gelişim süreci dünyanın farklı coğrafyalarında. Bu yolla Ruhban takımını ve devleti yönetenleri de arkasına alan bir kralın. yenilmez. “en büyük benim” sıfatının eleştirilmesini önlemek ve otoritesinin devamlılığını sağlamak üzere.

sistemi rakamlarla ele alan “Sermaye” isimli kitabını yayımladı. Entelektüel tabiri de bu insanlar için kullanılırdı. Lenin’in önderliğinde. para. Proleterya (işçi sınıfı) kavramını ortaya attı ve “emek en yüce değerdir” sloganından hareketle. Ama akılcılık ve rasyonalizm kavramlarının bu çağda ortaya çıkışından sonra. çalışan kesimleri birer “modern köle” olarak kullanmasına karşı çıkışla yola koyulan Karl Marx. günümüze kadar geldi. orta sınıf ve işçiler kendi sınıflarının daha da güçlenmesi ve kazandıkları gücü kaybetmemek için birleşmeye. bu zümrenin ve ruhban sınıfının egemenliğine son verebilmek için.kurallara bağlanmıştır. ticaret ve bunun siyaseti üzerine kitaplar yayımlayınca. artık bu iki kavram arasındaki fark tekrar gündeme gelmiş ve bu konudaki kavram kargaşası giderilme yoluna girmiştir. O nedenle. Sınıf anlayışına sağlıklı bir yaklaşım getirmek istiyorsak. sınıf kavramının da tartışılması ve bu konudaki belirginleşmemiş noktaların açıklığa kavuşturulması gerekir. burjuva sınıfı yavaş yavaş kapitalist bir sınıfa dönüştü ve bu isimle anılmaya başlandı. Zira bu devrim bir sınıfın bir diğer sınıfın hâkimiyetine son verebileceğini kanıtlamış oldu. düşünce dağarcıklarından tamamen çıkararak. Bolşevik Devrimi. izninizle burada anlamdaş görünen entelektüel ve aydın kavramları arasındaki farkı da belirtmek istiyorum. düşüncelerinde tamamen “lâik” olan bir düşünür zümresi ortaya çıktı ve bu zümre yavaş yavaş Tanrı ve din kavramlarını. Bu teorinin pratikte nasıl uygulanacağını da gösterebilmek için -Adam Smith’in yaptığı gibi. bir tasnif yapmamız gerekir. Siyasal ekonominin ve bir anlamda kapitalizmin babası sayılan Adam Smith. hem de Sosyal Bilinç’in gelişmesi için sınıf olgusunu iyi anlamamız gerekmektedir. asker. yazıp çizmeliyiz. Sermaye’nin yayımlanışından tam 50 yıl sonra. Zira. felsefe yapan düşünce adamlarına feylesof denirdi. Diğer taraftan. hem akıl hem de kalp gözü ile görmeye çalışan ve bu iki kaynağın bileşkesi paralelinde düşünen insanlardı. sınıfsız bir toplum hiç olmamıştır ve belki küreselleşmeye rağmen. Kapitalist sınıfın. Aydınlanma Devri’ne kadar. Bu eserinde ve verdiği söylemlerde tüm sermayenin devlet elinde toplanması gerektiğini ve “eşit” şekilde dağıtılmasının “en adaletli” sistem olacağını vurguladı. sadece kutsal kitaplar. aydın ve entelektüel aynı kategoride ve tek bir kavrammış gibi kullanılarak. Sonuç olarak diyebiliriz ki. Gerekir diyorum. Bu fikir. kabul etmeye ve bu uğurda mücadele vermeye başladılar. Bu konuda cesaret ve açık yüreklilikle ve fakat kimsenin onurunu rencide etmeden konuşmalı. O günkü anlamda feylesoflar. kapitalist. çünkü hem toplum huzuru bakımından.Yeri gelmişken. peygamberlerin hadisleri ve vahiy üçgeni içinde kalmaksızın kendi düşüncelerini oluşturan ve farklı düşünen insanlardı. Avrupa’nın çoğu ülkesinde toplumsal sınıflar ve bu sınıfların davranış ve düşünce şekilleri belirlenmiş ve -yazılı olmasa da. bütünleşmeye. kutsal kitapların ve dinsel çerçevenin dışına çıkmadan düşünen ve yorum yapan kişilere de âlim denirdi. aristokrat. Daha sonraları. bu tarihsel diyalektikten yola çıkarak.daha yüzyıllarca olmayacaktır. Fakat. Bunlara da aydınlar dendi. Farklı kültürel ve ekonomik düzeyleri . Sınıfları belirlenmiş toplumlardaki sosyal ilişkiler daha sağlıklı işlemekte ve toplumsal huzur kolay kolay bozulmamaktadır. felsefe yapmaya başladı. özellikle Avrupa’da ve genelde tüm dünyada sınıf kavramının kemikleşmesine neden olan etkenlerin en önde gelenlerindendir. Çarlık Rusya’da bir Bolşevik Ayaklanması ile Komünizm denen bu sistem yürürlüğe girdi (1917). Âlimler. bir proleterya iktidarı kurulması gerektiği fikrini teorileştirdi. Avrupa’nın birçok ülkesinde işçi kesimi tarafından benimsendi ve böylece özellikle dar gelirli işçiler bir sınıf oluşturduklarını görmeye. birlikte düşünmeye ve ortak menfaat birlikleri oluşturmaya başladılar. Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen bir ülkedeki sosyal değişimlerin ve reformların gerçekleşmesi için. ruhban.

Bu da farkında olunmasa bile sınıflar arası çatışmalara neden oluyor ve toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. durum kendiliğinden açıklığa kavuşmuş olur: Stres: Sinirsel bir yoğunluk ve gerilim hâlidir. şimdilerde ise başlarını kaşıyacak vakit bulamıyorlar. Bu duruma yanlışlıkla ve moda tabirle “depresyon” diyenlerin sayısı az değil. doğal olarak bir sıkıntı içine giriyor ve stres altında yaşamaya başlıyoruz.kişinin aklından intihar senaryoları geçmeye başlar.Sanıyorum. büyük üzüntü hâlleri yaşayabilir. ciddî bir ruhsal hastalıktır ve öyle kolay kolay başgöstermez. Ben. korku ve panik içine girebilir. siz ruh sağlığı deyince aklıma hemen son yıllarda gittikçe artan depresyon konusu geldi. bunlar zamanla depresyona dönüşebilirler. Bu yoğunluk.. bir gerginlik ve huzursuzluk yaratarak. depresyonun başta gelen nedenlerinden biridir. hayattan ve yaptıklarından zevk almama durumudur. etrafımızdakiler kaş yapayım derken göz çıkarıp. En kötüsü de -aşırı depresyona girmiş. kilo kaybeder ya da aşırı kilo alır. sakin düşünüp yaşaması ile. . Depresyon salgın bir hastalık hâline mi geldi? Acaba morali bozulan veya strese giren herkes kendini depresyona düştü mü zannediyor? Tüm bunların sorumlusu içinde bulunduğumuz çağın olumsuz koşulları mı? Yoksa başkaca çok ciddî nedenler ve genetik etkenler mi var? Psikolojik bozukluğun göksel anlamdaki Ruh ile bir ibağlantısı var mı? PİSKE. Ama stres yaratan olaylar birikir ve kendi süreçleri içinde çözümlenemezlerse.sahip insanların iç içe yaşamak zorunda olmaları sınıflar arası enteraktif bir yaşam tarzı oluşturuyor. Bunun için bir doktora gitmesine çoğunlukla gerek yoktur ve dünyadaki 6. bize bir psikiyatra gitmemizi önerdikleri için kendimizi depresyona girmiş sanıyoruz. Zaten. fiziksel ağrıları olabilir. RUH VE DEPRESYON . Belki. kararsız olur ve cinsel isteksizlik yaşar. kendini değersiz hisseder. bazen de sık sık yaşarlar. stres ve depresyon arasındaki farklara bir göz atarsak. kişi kendini mutlu hisseder ve normal hâline dönebilir. suçluluk duyabilir veya başkalarını suçlayabilir. Depresyonun hem biyolojik. biriktirilmiş veya ağır stresler. Tüm dünyada stres ve toplumsal huzursuzluklar insan sağlığını tehdit ediyor. dikkatini bir noktaya toparlayamaz. bu hastalık bir kişilik eksikliği . Bu. birçok insanın bu yanlışlığa kolayca düştüğünü zannediyorum. Depresyon ise: Dermansız bir ruh hâlidir. aşırı sıkıntı veren ve insanın kapkara bir tünele girmişçesine canını sıkan bir bitkinliktir. kişinin keyfini kaçırır. Eğer strese yol açan sorunlar çözülürse. Bu belirtiler uzun süre devam edebilir ve kişi bir dış yardım olmadan genellikle depresyondan çıkamaz.Efendim. Bazen de. özellikle insan olmanın ve biraz da çağımızın bir gerçeğidir. bayılma nöbetleri geçirebilir. Bu durum geçicidir ve kişinin kendi kendine yapacağı telkinle.. karamsar ve ümitsiz olur. geceleri uyuyamaz ya da aşırı uyur. önceleri işsizlikten kendileri depresyona girerlerdi. hem psikolojik ve hem de sosyolojik nedenleri vardır ve depresyona girmek kimsenin suçu olmadığı gibi. içine kapanır. çünkü depresyon. İnsan çabuk sinirlenebilir ve tahammül düzeyi düşebilir. çabuk yorulur ve tembelleşebilir ve tüm enerjisi çekilmiş gibi olur. Psikiyatristler. Çoğumuz. bu önemli ve kocaman soruların yanıtları da aynı çapta olmak zorunda. meditasyon gibi yöntemlerle veya bir yakın dostu ile derinlere inerek “dertleşmesi” sonucunda dağılabilir. iştahsızlık çeker ya da çok yer. bir problemimiz olduğunda ve buna bir çözüm yolu bulamadığımız zaman. unutkan olabilir. Depresyona girmiş kişi hâlsizleşir.5 milyar insanın istisnasız tümü bu durumu zaman zaman.

kişinin tamamen iradesi dışında gerçekleşiyor demektir. intiharların. benliğin kendi içindeki çatışmasından köken alır. ya bir iş kurup. gelirleri bunca satınalıma yetmeyen insanlar mutsuz oluyorlar.güçlü. bir müddet sonra depresyona dönüşebiliyor.değerli ve sevilen olmak. inançlarımızı. kısa yoldan amaca ulaşmayı yeğliyorlar. fikirlerimizi. ya ilaç. haberleşmedeki teknolojik yeniliklerin artması. İnsanlar arasındaki sevgi bağının. ideallerimizi ve beklentilerimizi artırıyor. iş ortamında veya toplum içinde bulamayan bireylerin düş kırıklığına uğrayan bilinçaltları. paranın ön plâna. Bu nedenlerle de amaçlarına ulaşamayan kişi ve gruplar huzursuz ve karamsar oluyorlar. depresyona daha sık girer.birincil değil. Görüldüğü gibi depresyon. insanlar bu beklentilerini karşılayamıyorlar.iyi ve seven biri olmak. Saldırgan dürtülerin bireyin kendine yönelmesi -bu kurama göre. televizyon kanallarının ve program türlerinin çoğalmaları. c. Çaresiz kalmış ego. Servet sahibi olmak isteyenler ise. Gördüğünüz gibi. suça eğilimli oluyor ve hatta intihar ediyorlar. beyindeki nöron devrelerinin yüzde 70’i oluşurken. Fakat.veya bozukluğundan da kaynaklanmaz. ama aslında tüm insanlar uygun koşullarda depresyona girebilirler. zamanında halledilmeyip bastırılınca. uzun vadede ve alın teri ile hedefe ulaşmak istiyorlar ya da her türlü ahlâksızlığı. ya klinik (psikoterapi) ya da her ikisi bir arada bir tedavi isteyen ruhsal bir rahatsızlıktır.her bölgede ortaya çıkan her olayın çarçabuk duyuluyor olmas. ekonomik düzeyin düşük olduğu hâllerde ve kişisel yeteneklerin çaresiz kaldığı durumlarda. filmlerde ve dizilerde izlenen yeni yaşam tarzları. üçüncü plâna geçtiği gerçeği ile kolayca başedemiyor. depresyonun temelinde benlik (ego) için gerekli narsistik emellerin karşısında egonun kendi çaresizliğinin farkına varması yatar. Bu bunalımlar. dünyaya bakış açımızı. sevginin ikinci. kuvvetli süperegoları olan ve kişiler arası ilişkilerde bağımlılık gösteren kişilik yapısı. ağır fiziksel ve ruhsal sıkıntılar yaşayabiliyorlar. yaşam tarzımızı. cinayetlerin. kanunsuzluğu ve sömürüyü mübah sayıp. Kendine saygısı kolay kırılan. ülke sorunlarımız bizlerde depresyona sebep olabiliyor ama bu . suç türlerinin ve depresyonların artmasına neden oluyor. Egonun benlik saygısını kazandıran üç narsist emel vardır: a. Bütün bu nedenler de şiddetli streslerin. toplumu oluşturan ailelere ve bireylere kadar yansıyor. içinde yaşadıkları sevme ve sevilme ortamı üzerine kurulmuş bir dünyayı günlük yaşamda. süperegonun (üstbenliğin) eline düşer ve verdiği cezaları kabul eder. Ve öncelikle telkine açık beyinler. Yani depresyon. Psikoanalitik Ego Psikolojisi Teorisi’ne (Bibling Kuramı) göre. b. hırçınlaşıyor. Ego bu emellerini gerçekleştirmekteki güçsüzlüğünü hissederse depresyona girer. ciddiye alınması gereken. hoşgörünün ve saygının azalmış olması da dikkat çeken bir başka sebep bence. yeni kültürler ve hatta şiddet ve sanki dünya küçük bir kasabaymış gibi. Yüksek benlik saygısının temellerinin atıldığı 7 yaşına kadar.. küreselleşme denen yeni dünya düzeni. Ya da her evin dünyaya açılan penceresi olan televizyon sayesinde huzursuzluk ve karamsarlık “dersleri” almış oluyorlar! Bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak yansıtan medyanın tüketim toplumunu körüklediği ve bireyleri “tüketebiliyorsan mutlusun” telkiniyle mutlak bir maddiyatçılığa sürüklediği şeklinde de ifade edebiliriz. Bu hırs ve gözükaralık da toplumsal huzuru bozuyor ve sonuçta. üstün ve güvenli olmak. Günümüzde hedeflediği parasal düzeye ulaşamayanlar stres veya depresyona giriyor. Üstelik depresyon kalıtımsal bir faktörden kaynaklanıyorsa. ikincildir. bilinçaltları kirleniyor ve genellikle ruh sağlıkları etkileniyor. bu durum karşısında. Bence tıbbın literatürüne henüz girmemiş olan birkaç nedeni daha var bu hastalığın: Bilindiği üzere. Böylece.

Peki. telkine açık olma/olmama. Psikoloji biliminin her insanın ruhsal özelliği olan ego ve süperego kavramlarının adını koymasından. Hatta bu bir paradokstur diyebiliriz.. id (alt benlik). bilinçötesi gibi olgulara bilimsel açıklamalar getirmesinden bu yana hiç mi mesafe kaydetmedik? . psikoloji biliminin gelişim sürecinde iki anlam daha kazanmıştır.. bilimsel bir yaklaşım getirmek ve bu kavramın yarattığına inandığımız sorunları çözebilmek için psikoloji ve psikiyatri dallarını oluşturmuşuz. büyük oranda doğuştan gelen bir özellik olduğu inancındayım. ruhbilim ve psikanaliz gibi ekoller geliştirmesinden ve bilinçaltı. tezahürleri yaşanan ve inanç sistemlerince varlığı anlatılan bir kavram olan ruha. Çünkü duyarlılığın. ruhu tanımlamayla pek de ilgisi yoktur. detayları görebilme ve zekâ düzeyi gibi zihinsel özellikler elbette gerekli ve bunlar yaşam boyunca geliştirilebilen özellikler.problemlerimizi çözümlemiş olsak bile. yanıtı mutlaka “çok uzun mesafeler aldık” olacaktır. Esasen. Bunlar. sadece bilinçaltıyla ve davranışların kökeniyle uğraşmak ve buralardaki aksaklıkları kendi yöntemleri ile çözmek veya kontrol etmekle meşgul. Özetle şunu savunuyorum: Düşünsel olguları iyi tercüme edebilmek için zekâ.insan ruhu. Kimileri ruha ilahi bir sıfat yüklüyor. yok mudur sorularının yanıtlarını tartışırken ve hiçbir şey bulamamışken..Bu kapsamlı açıklamadan sonra isterseniz Ruh ve Psikoloji arasındaki fark konusuna gelelim. Kimileri de ruhu cansız atomlardan oluşmuş bedene hayat veren “akıllı enerji” olarak görüyor. Çünkü gerçekten çok araştırma yapıldı. ruhun bilimdalını kurmuşuz. dikkat ve konsantrasyon yoğunluğu. eğitim.. a. depresyonun kökünü kurutacağımız anlamına gelmez! Peki bu bir çelişki değil mi? Elbette öyle. Peki neden? Çünkü tüm evrende.. Kimilerine göre ruh diye bir olgu mevcut değil. kültür. Yunan Mitolojisi’nden gelen bir isim olan Psi (Psyche). o ruhsal titreşimleri algılayabilme ve tercüme edebilme yeteneği bence doğuştan gelen ruhsal özellikler. ruhun ve aşkın ayrılmaz bütünlüğünü anlatır. kişinin hassas veya “vurdumduymaz” olmasıdır.Bir psikiyatriste sorarsanız.. duyguları ve zihinsel süreçleri tanımlar. sezgi yoğunluğu. Fakat yüksek duygusal zekâ. yepyeni bilgiler elde edildi ve tedavide kullanılan ilaçlar ve yöntemler geliştirildi. . Adına mizaç dediğimiz ve bebek daha doğarken var olan yaradılış özelliği ruhsal değil de nedir? Mizaç konusunda beni ruhî açıdan en çok ilgilendiren özellik. hâlâ yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim. Duygusal etki ve tepkileri iyi . var mıdır. ego (benlik) ve süper egodur (üst benlik). Aslında psikoloji: Gözlenebilir davranışları. bu. Hassas bir kişilik için.. Biz henüz ruh nedir. b. Psikolojinin Türkçesi ruhbilim. eğitim. Ama Tanrı kadar eski bir kavram olan ruhun varlığı ve tarifi üzerinde on binlerce yıldır henüz ortak bir görüş oluşturmuş değiliz.. Ancak. düşünülen.. ayrıca duyarlı kişilerin telkine açık oldukları için daha sık depresyon yaşadıkları kanaatindeyim. Zira Psikoloji. Bana sorarsanız. mantık ve özel bazı yetenekler gerekiyor. Aşk tanrısı Cupid’in eşidir ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeler. empati. Daha sonraları bu mitolojik kavramlar.. Psikolojideki Psişi/Piske/Psyche kavramının ruh denilen şeyden farkı nedir? . altıncı his.. Kimileri ruhun beynimizdeki elektrik akımları ve kimyasal değişikliklerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor.insan zihni. Ben sonuncu gruptayım... nerededir. Eros ile Piske ikilisine de dönüşmüştür. Freud’a göre zihnin üç bölümden oluşan kısmıdır. telepati. Ve on binlerce yıldan beri hissedilen. .Göksel anlamdaki ruhla ilgisi olmayan Psikoloji kavramı. doğada ve doğanın bir parçası olan insanda bu paradokslar birbiri ardından yaşanır ve yaşanacaktır da.. sonradan kazanılan değil.

Ruh: Bedenimizdeki o mükemmel mekanizmaların görkemli bir koordinasyon ve haberleşme sistemi içinde görevlerini yapabilmelerini sağlayan enerjinin ta kendisidir. Dalga olarak yayılan enerjini hızı. ve frekansı saniyede 2450 milyon ise. Uzun dalga ruhlu birinin “karnı geniş” olmasının doğal olduğunu kavrayabildim ve kısa dalga ruha sahip birinin neden o denli hassas ve her şeyden “nem kapan” biri olduğunu açıklayabildim kendi kendime. bir diğerinin 12 cm. biz enerjiyi ya maddeye dönüştüğü zaman ya da etkilerini gösterdiği zaman fark ederiz (ısı. x 2100 saniye iken. Ama bu enerji paketinin. birinin ruhsal enerjisi 10 cm. Bizim görebilme duyumuz belli dalga boyutları arasında kalan bir spektrum içinde işe yaradığı için. altıncı his ve hatta vahiy denilen fenomenlerin kaynağı nedir? diye hiç sordunuz mu kendi kendinize? Ve acaba tüm bunlar. Ruhsal titreşimleri algılamak ise. nitekim sağlıklı bir sonuca ulaşamıyoruz.). ruhlarımızın farklılığını ve duyarlılığını sağlayan şey de bu dalga boyutlarının ve frekansların her insanda farklı oluşudur.. Sözgelimi. mikro dalgalar gibi). kendi ruh tanımlamamı da yapmak isterim. Fakat çok azımız bu etkileri doğru tercüme edebiliyoruz. evinizden Amerika’ya gönderdiğiniz bir elektronik posta yerine hemen ulaşır. orta. Bu da ışık hızına yakın bir mikro dalgadır. “yüksek frekanslı bir ruh” gerektiriyor. İşte bunlardan bazıları: Enerji donmamış ve şeffaf olduğu için görünmez. O nedenledir ki. ruhsal titreşimlerin Biyolojik Bilinç’imiz tarafından tercümesi olamaz mı? Yorum sizin. lambalarımızı aydınlatan elektrik enerjisinden bir farkı var. Enerji çok küçük parçacıklar (partikül) hâlinde (foton veya elektron gibi) ya da dalga olarak hareket eder ve yayılır (uzun. bir saniyede bir dalga frekansı demektir. Son zamanlarda. “akıllı” olması. bu etkileri saptamak ve olumsuz olanlarını gidermekle meşgul. Somut olsun diye bilgisayardan bir örnek verelim: Benim bilgisayarımın işlemcisi Pentium III ve 550 Megahertz hıza sahip. . rüzgar vb. aşağıdaki sonucu çıkarmak zor olmadı: “İçime doğdu” diye dillendirdiğiniz şeyin nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? İlham denen şeyin mahiyeti nedir acaba? Telepati. bu dalganın hızı: 0. duygusal zekâ ve duygusal yoğunlukları deneyimlemiş olmak gerekiyor. Peki acaba ruhun dalga boyu ve frekansı var mıdır? O’nu bir enerji olarak kabul edersek. Megahertz ise. elbette vardır dememiz gerekir. etkisini gözle görülür biçimde madde üzerinde tezahür ettiriyor. bir dalganın boyu 12 cm. Hâl böyle olunca da ruhsal rahatsızlıklarımızın nedenlerini ilgisi olmayan yerlerde aramaya başlıyor. Bu durumda. “uzun dalga bir ruh”un. Konuya böyle yaklaştığımda. Belki de kutsallık sıfatı kazanmış olmasının nedeni budur! Ruhun bedenimiz üzerindeki etkilerini büyük bir çoğunluğumuz fark edebiliyoruz ve zaten psikoloji ve psikiyatri. bazılarımız vücudun kimyasıyla ve bazılarımız da dış etkenlerle karıştırıyoruz. dünyanın çevresini bir saniyede iki kez dolaşabilir. bazılarımız duygularla. 550 MHz demek 550 milyon frekans/saniye demektir ki. bu. Bunları. önsezi. ruh konusunu anlaşılır hâle getirmek daha kolay oldu benim için. bilgisayarımın ışık hızının üçte biri bir hızla işlem yaptığı anlamına gelir.12 metre x 2450 saniye eşittir 294. x 2490 saniye olabilir ve aradaki hız farkı onların duyarlılık düzeyini belirler. Örneğin. Bu enerji ne yaptığını ve ne yaptırdığını çok iyi biliyor. ışık.. Bu durumda. Çünkü bu hızla giden bir şey. Bir Herz. Ruhsal duyarlılığı daha somut biçimde anlayabildim. dalga boyu ve frekansı çarpılarak bulunur. “kısa dalga bir ruh”un titreşimlerini algılama ihtimali oldukça zayıftır. kısa.000 km/saniye demektir. bazılarımız düşüncelerle. Yeri gelmişken.yorumlayabilmek ve pozitif yönde kullanabilmek için de psikoloji bilgisi. donmuş enerji olan cansız maddeyi hareket ettiriyor ve şekillendiriyor. Bence. bu konularla fazla iç içe olunca kafamda yepyeni yorumlar gelişti. bir saniyede bir milyon dalga frekansıdır.

Dış sıcaklığın anne üzerindeki etkisi çocuğa da yansır.. neden. burçlara bu kadar inanıp önem vermek.5 milyar insanın her biri farklı birer kişiliğe sahip. Bunca devasa lokal etkileşim varken. sanatçının veya atletin doğum tarihlerine bakarsanız. Bunun yerine Kozmik Bilinç’in etkileri üzerinde kafa yorsaydık. burçlar bizi gerçekten burçluyor mu? BURÇLAR KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR MU . Bunları bir bilgisayar grafiği ile düzenlerseniz. İngiltere’de dolunay vaktinde suç işleyenlere ceza verilmezmiş ve onlara ayın etkisinde kalmış anlamına gelen “lunatik” denirmiş. Her ülkede her yıl yenilenir ve çok başarılı insanların kısa biyografilerini içerir. mevsim koşulları nedeniyle bazı genler açılıyor veya açılmıyor olabilirler. İşte bu küçük kümelenme o yüzde 1’lik etkinin kanıtıdır. bu etki minimal düzeydedir ve lokal etkilerin sayısı 99 ise. genler ve dünyadaki dış koşullardır diyorum. Hatta aynı saatte doğan tek yumurta ikizleri bile apayrı kişilikler geliştiriyorlar.Peki. bu etkileşimin insan olarak kişiliğimizi ne kadar değiştirebileceğidir. yeryüzünün koşullarına bağlamazın daha inandırıcı olur. yaz mevsiminde tamamlamıştır.Oradaki binlerce bilim insanının.Peki ama gelgit olayını yaratacak kadar dünya üzerinde çekim etkisi olan Ay’ın da mı kişiliğimiz üzerinde hiçbir etkisi yok? . ülkemizin rejimi.12. Bence.Evet okudum. aylık ve mevsimlik bu kümelenmeleri gökyüzünün haritasına değil. kişilik üzerindeki rolü bakımından başta gelen iki etken. ben. okuduğumuz kitaplar. şimdiye dek belki evrenle olan ilişkimizi çok daha berraklaştırmış olurduk . öğretmenler. töreler. . 6. yani yüzde 1’dir. yıldızların çekim etkilerinin rolünü bu denli abartmak bana abes geliyor. İlk insanlar Ay’la. Üzerinde durduğumuz konu. belli tarihlerde doğmamışlardır. . parlak yıldızlarla ve göktaşlarıyla o kadar yakından ilgilenmiş ve o kadar göksel inanç ve mitoloji yaratmışlar ki. yıldızların etkileri ancak bir tanedir. değil mi? Fakat görüyoruz ki. doğduğumuz zaman gökteki yıldızların ve gezegenlerin konumları değildir. “Who is Who” adında bir ansiklopedi var.. Doğum tarihinin kişilik üzerinde bir etkisi var mı? Yani. küresel etkiler ve yaşadığımız tüm deneyimlerin her biri kişiliğimizi olumlu ya da olumsuz olarak şekillendiriyorlar. ailemiz. inançlar. Bu inancın kaynağı yine tarihte saklıdır. son olarak her zaman güncelliğini korumuş bir konu ile bitirelim isterseniz: Burçlar ve yıldız falları. onların uğraşları ve inançları yanında hiç kalır. devlet adamının. Evrendeki her şey elbette birbirinden etkilenmektedir ve yakın gezegenler birbirinin çekiminden. Üstelik bazı genlerin açılması için bazı uygun dış koşullar gerektiğinden.Soruyu ben sormuştum!.Evet. Hatta farklı zekâ türüne sahip farklı insanların aynı günde veya aynı haftada doğduklarını da saptayabilirsiniz. . Başta genetik kodlarımız olmak üzere. . çünkü kişilik oluşumuna etki eden tek faktör. o zaman belli mevsimlerde belli şahsiyetlerin hafif bir kümelenme gösterdiklerine tanık olabilirsin. dünyada sadece 36 tip insan olurdu. Neden? . hiç gördünüz mü? ... Güneş’le. radyasyonundan ve hatta gölgesinden bile etkilenirler. diye düşünüyorum.Burç yazarları ve yorumcuları çoğunlukla insan psikolojisine zarar vermeyen ve . görürsünüz ki belirli yeteneklere sahip kişiler. Zira kışın doğan bir bebek. O nedenle. akrabalar. arkadaşlar. gelişme sürecinin çoğunu 6 ay önce.Efendim.Kaç adet burç var? ..200 yıl önce. Eğer kişiliğimizi burçlar belirleseydi. alçalan ve yükselenleri ile birlikte 36 burç var diyelim. Ayrıca.

ve “kalp ve ruh gözleri” diğerlerinden daha açık. onun üst-bilincini sürekli “taciz” eder ve gerekeni yapması için uyarır. fala baktıranın bilinçaltına girince.. Bizi burçlar değil. Bunun gibi. yoksa 7 vakitte mi”.. Bunlara da “medyum” deniyor.. . Uzaydaki yerçekimsiz lâboratuvarlarda üretilen yeni elementler ve canlılar. SON SÖZ . Bilgi Çağı. günlük burç yazarlarının da telkinleri insanlar üzerinde olumlu etki yapabildiği gibi. son derece olumsuz etkiler de yaratabilir. birkaç önemli devirden geçtiğini görüyoruz: Taş Devri. çok yaşayın.. başlıca 4 alanda çok büyük gelişmeler olacaktır: . çok daha görkemli bir rekor kıracağımız şimdiden belli olmuştur.. Gelecek 50 yıl içinde. Maden Devri.. o beklentilerin bazıları gerçekleşir. burç yazarları ve yorumcuları burçluyorlar. Bu deneylerin ve teknolojilerin ortaya çıkaracağı akıl almaz sonuçları öngörmeye çalıştığımda. Uzay Çağı ve Bilgisayar Çağı. bu uzun sohbet için çok teşekkür ederim.Uzay teknolojileri. fala baktırandadır. Bir yandan kapalı kapılar ardında ve karantinaya alınmış nükleer lâboratuvarlarda insan. Öyle ki. Fakat temcit pilavı gibi farklı sözcüklerle tekrarlanan monoton kavramları illa da okuyacak olanlara. . Bunlar. Ben bu kişilerde iki önemli yetenek olduğuna inanıyorum: Duygusal zekâları çok yüksek olduğu için muhatapları ile kolayca empati kurabiliyorlar ve telkine açık olanların bilinçaltlarına birtakım beklenti tohumları ekebiliyorlar.Bir istatistik yapmadım ama tahminen diyebilirim ki. 21’inci yüzyılda ise. hayvan ve bitkilerin hastalıklara karşı direncini arttırma çalışmaları yaparken.hatta yararlı birçok kehanet yapıyorlar. .. 5 vakitte mi. Sanayi Devrimi. Bana fikirlerimi ve inançlarımı ifade etme. Bazı telkinler. on bin falcıdan bir tanesinin kehanet yüzdesi gerçekten yüksektir. öte yandan bu canlıların genlerini birbirleri ile değiş tokuş yaptırarak. 20’nci yüzyılda elde ettiğimiz bilim ve teknoloji. bu teknolojilere devasa yatırımlar yapıyor. Sizce burçlara inanmak -temelsiz bir inanç olsa bile. Bir yandan hızla genetik şifreleri çözüyorlar.Biyomühendislik denilen DNA teknolojisi. Bu gelişme ve evrim bir yelpaze gibi açılarak ve geometrik biçimde büyüyerek süregelmiştir. Demek ki işin sırrı falcıda değil. öte yandan elde ettikleri bilgileri vakit geçirmeden birer teknolojiye dönüştürüp pazarlıyorlar. Rönesans. Beş duyusu olan ve insan gibi konuşan robotlar. Son olarak şunları söylemek isterim: İnsanoğlunun son 50 bin yıllık tarihine baktığımızda.Efendim.Ben de çok teşekkür ederim. İzninizle son sözlerinizi almak istiyorum. Gelişmiş ülkelerdeki birçok şirket. bilimkurgu filmlerindeki senaryoların gerçekten yaşandığı bir dünya görüyorum: DNA’lı Kuantum bilgisayarlar.Yapay Zekâ ve Nanoteknoloji. sonunda “3 vakitte mi desem. Gerçekten çok yararlandım. burçsuz da kalma” sözünü hatırlatıyorum. Yani kişi. sizin de dediğiniz gibi. daha önceki kazanımlarımızın tümünden daha fazladır.yararlı değil midir? . falcının söylediğini farkına varmadan kendisi çağırmış ve gerçekleştirmiş olur. .. tazeleme ve sizinle paylaşma olanağı verdiniz. “burçlara inanma... daha güçlü ve daha verimli yeni canlı türleri üretiyorlar. birkaç yıl sonra tanışacağımız yeni gerçeklerimiz olacaklar.

Araya girmeden duramayacağım. yarısı canlı insanlar ve daha sonra da kanatlı ve uçan insanlar.. neredeyse bir zafer sarhoşluğu içindeyiz. 30 bin sene önce ölen insanların kafataslarından alınan hücreler diriltilecek ve onların genetik şifrelerinde var olan. ama madem aklınıza geldi. Yapmamız gereken şey. Örneğin size kanatlı insanlardan söz ettiğimde. Çünkü bu tür başarılar -insanlar olarak bize. Bu artı değer sayesinde Kolektif Bilinç’in diğer parçası olan Biyolojik Bilinç de değişiyor. Mezarlarında bozulmamış hücre çekirdeği kalmış insanların ve hatta dinozorların diriltilmeleri bile –eğer ruh konusunda bir ilerleme kaydedersek. O’nun verdiği . evrimleşen Sosyal Bilinç o kadar büyüdü ki. Oysa Kolektif Bilinç zaten trilyonlarca uçan canlı yaratmış durumda.. Hatta hücrelerini dondurduktan sonra ölmüş insanların hayata geri döndüklerine bile bu yüzyıl bitmeden tanık olabiliriz.. Biyomühendislik sayesinde kendi doğamızın değiştirilebildiğini anladığımız gün. . önümüze önemli bir ikilem çıkacak: Neyi değiştirelim. arkasından yarısı robot. Bu söyledikleriniz zihnimde şunu çağrıştırdı: Bu iki bilinç yeterince evrimleştiğinde ortaya çıkacak olan artı değer. Ölüleri ve nesli tükenmiş hayvanları diriltelim mi. Demek. neyi değiştirmeyelim sorunu. yapılacak tercihler ve benimsenecek fikirler. Binlerce yıllık evrim sürecine ve kültürel değişime rağmen. O. Fakat Biyolojik ve Kozmik Bilinç bakımından. ama evrim sürecinde yitirdiğimiz yetenekler geri alınacak. oraya gelmeye hiç niyetim yoktu. Kozmik Bilinç’i değiştirme kudretine sahip olamayız.imkânsızı gerçekleştirme. Hatta 60 milyon yıl önce o kocaman gövdesiyle havaya yükselip uçabilen dinozorlar yaratmıştı. gördüğümüz hâlde inanamayacağımız kadar şaşırtıcı olacak: Çok yakında babasının veya annesinin ikizi olan çocuklar. bu öngörünüze de birkaç cümleyle değinmek isterim: Bugünkü bilinç düzeyimiz sayesinde yapabildiklerimizi o kadar büyük başarılar olarak görüyoruz ki. dedirtiyor. Fakat öyle görünüyor ki biyoteknoloji artık Biyolojik Bilinç’i de hızla değiştirecek. Ruh ve Bilinç kavramları konusunda en az onlar kadar açmazdayız. Bu noktaya mı gelecektiniz acaba? . hâlâ belirli genetik kodların değişmediğine tanık oluyoruz: Yaşama ve üreme içgüdüsü ve temel duygularımız bunlardan bazıları. insanoğlunun daha alacağı çok mesafe var. Bu düşünce bana ne anlatıyor? Bu düşünce bana. her zaman olduğu gibi yine düşünce üretenlerin öne süreceği savlar paralelinde oluşacaktır. kendi bildiğini sonsuza dek okuyacaktır. Kozmik Bilinç’imiz de onlarınkinden çok farklı değil. Sosyal Bilinç çok hızlı. Bakalım genetik mühendislerimiz egoist genlerimizi çıkarıp. Kozmos’un yanında Güneş önündeki kibrit alevi gibi kalır. bizim bu çağdaki Sosyal Bilinç’imiz ile 200 yıl sonraki insanların bilinci tamamen farklı olacaktır.Bu görünen gelişmelerin hemen ardından yüz yüze geleceğimiz gerçekler ise. olağanüstü bir zafer şeklinde görünüyor.gelecek yüzyılda gerçekleşebilir. Kozmik Bilinç yanında bir atom kadar ufak kalır. gözünüzde parlak bir ışıltı. yerine bal arılarının kardeşlerini ve kreşlerini korumak için intiharı göze alan özveri genlerini mi koyacak. O yüzden. Bunları söylerken ulaşmak istediğim sonuç şuydu: Nasıl ki 10 bin yıl önceki insanların Sosyal Bilinç gerçeği ile bugünkü insanların gerçeği arasında büyük farklar varsa. yoksa karıncaların kolektif çalışma genlerini mi? Belki de.Hayır. bu kez de Kozmik Bilinç’i değiştirecek. diriltmeyelim mi? O zaman medyadaki politik ve dinî tartışmaların bu tür tartışmalara dönüşeceğini görür gibiyim. Bir analoji yaparsak: Bizim bilinç düzeyimiz. ortaya artı bir değer çıktı. Bu konular halka iletildikçe. Taş Devri insanlarıyla bile pek çok müştereğimiz var. yüzünüzde bir hayranlık ifadesi gördüm. Atom kadar küçük bilincimizi bir galaksi kadar büyütsek dahi. İşte gelmek istediğim nokta buydu. Bizim milyonlarca yıllık evrimimiz. ama Biyolojik ve Kozmik Bilinç çok yavaş evrimleşiyor. Bizler de Tanrı..

farkında olmadığımız psikolojik oluşumlar Broca : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Biyoenerji : Vücudumuzdaki canlılığın ortaya çıkardığı enerji Çift Sarmal : Bükülmüş bir merdiven biçimindeki DNA molekülü DNA : Kromozomları oluşturan ağır ve uzun moleküller Doğal seleksiyon : Tabiatın. umarım doğduğuma değecek bir şey yapmış olurum.Işık’tan yararlanmak olmalıdır. Ben Hakk’ım diyen ruhî durum Enzim : Vücuttaki kimyasal reaksiyonlarda katalizör olarak iş gören bir tür protein EQ testi : Duygusal zekâ testi Genom : Bir hücredeki tüm DNA moleküllerinin ortak ismi Glia/Nörologia : Beyindeki nöronlarından farklı yapısı ve işlevi olan hücreler Guanin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi . Biz büyüklerin de masalları olması gerekir. Bu sayede elde edeceğimiz kazanımlar kendi gelişimsel evrimimiz bakımından çok önemlidir. İnsanın esas görevi nedir? İnsanın temel görevi: Doğduğuna değecek bir şeyler yaparak. tekrar çok teşekkür ederim. . rakip. düşmanca Aura : Vücudun etrafındaki ışın saçan alan Bilinçaltı : Altbilinç. canlıların zayıf özelliklerine geçit vermeden kuvvetli özellikleri seçmesi Donör : Organ. kan veya hücre veren Dopamin : Beyindeki bir salgı En'el Hakk : Ben O’yum. Sağlıcakla kalın. Kolektif Bilinç’e katkıda bulunmaktır. karanlığa söveceğine bir mum yakmaktır. Konfüçyüs’ün dediği gibi. SÖZLÜK Adenin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Amino asit : Hücredeki proteinleri oluşturan küçük organik molekül Anatomi : Vücudun biyolojik yapısı Antagonistik : Hasım. Masallar sadece çocukların duymak istediği öyküler değildir. Fakat bu önemli kazanımlar da birer izafî gerçeğimizdir ve zaman içinde önemlerini giderek kaybedecek. zira masallardaki büyü ve gizem hayal gücümüzün akaryakıtıdır. belki de sadece birer arşiv malzemesi veya masal olacaklardır. İşte bu söyleşide de bir genetik masal dinlemiş oldunuz benden. kendim yanıtlamak istiyorum. Son olarak bana sormayı unuttuğunuz bir soruyu kendim sorup.Efendim. Ben de bu sohbeti yayımlayarak.

ana temalarından alındığı için sayfa numaraları belirtilmemiştir.) . fizikötesi olgular Protein : Amino asitlerden oluşan uzun molekül. organel Mutasyon :Genleri oluşturan bazların yerlerinin değişmesi veya saf dışı kalması Mutlak Kader : İnsanın kendi iradesi dışındaki yazgısı Nükleotid : DNA’nın bir harfi anlamına gelen baz çifti ve bağları Nöron : Beyindeki ve sinir sistemindeki hücreler Nöron devresi : Beyindeki hücrelerin birbirini uyarması sonucu oluşan kimyasal ve elektriksel fonksiyon Nörotransmiter : Beyindeki haberleşmeyi sağlayan salgı Onkovirüs : Kanser hastalığına neden olan virüs Partikül : Parçacık. aşağıdaki kitapların bazı sayfalarından değil. pasif Paranormal : Bilimin normal kabul etmediği. DNA molekülünde yer aldığı kabul edilen döküntü genler Kinetik : İş yapan. âtıl veya saklı güç. aktif Kromozom : Canlıların hücre çekirdeğinde bulunan ve DNA moleküllerinden oluşan tüp şeklindeki yapı Kuantum : Enerjinin en ufak birimi Ligase : Bir tür hücre çekirdeği enzimi Manyetosfer : Vücudun etrafındaki manyetik alan Mistik : Tasavvufa değgin. gizli mânâsı olan.Hemofili : Kanamaların durmaması ile ilgili bir hastalık IQ testi : Zekâ testi İmpuls : İçtepi. dokuların ana maddesi Patoloji : Hastalıklar bilimi. atomun en küçük parçaları Potansiyel : Var olan ama belirtileri görünmeyen. bir sinir hücresinden diğerine ulaşan uyarıcı sinyal İyonize plazma : Sadece atomlardan veya elektromanyetik dalgalardan oluşmuş bir alan Junk DNA : Herhangi bir işe yaramadıkları hâlde. ruhsal bilgelik. sûfî Mitakondri : Hücredeki ısı üretme işini gerçekleştiren bir cihaz. nörotransmiter Sitozin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Sosyobiyolojik : Toplumsal ve biyolojik Telomer : Kromozomların dağılmasını önleyen uç kısımlarındaki bölüm Telomeraz : Kısalan kromozomları tamir eden protein Think Tank : Fikir ve/ya öneri üreten bir grup insan Timin : DNA molekülünü oluşturan bazlardan birisi Ulema : Bilginler Urasil : RNA molekülünü oluşturan bazlardan biri VIP : Çok önemli kişi Wernicke : Beyinde lisan ile ilgili olan bölüm Yuceniks (Eugenics): Akıl hastalarının üremelerinin engellemek için bu hastaların kısırlaştırılması fikri. hastalıkla ilgili Reenkarnasyon : Ruhun bir bedenden ayrıldıktan sonra bir başka bedende tezahür etmesi Ribozom : Hücredeki proteinlerin üretildiği cihaz RNA : DNA’lara benzeyen fakat görevleri farklı olan hücre molekülleri Serabral korteks : Beynin kıvrımlı üst bölümü Seratonin : Beyindeki bir salgı. hastalığa ait. Özür dileriz. belirtileri görünen. KAYNAKÇA (Not: Alıntılar.

S:129-145 M. London. Oxford R. London Matt Ridley (1993) The Red Quenn. Oxford Keith Ward (1982. Penguin. Harper Collins.. London J.P. Nuffield C.F. New York James Watson&F. Carter (1998) Mapping the Mind. Oxford Unv. Oxford University Press. Simon&Schuster.. Pilgrim. Barnes. on Bioethics. Flamingo. New York John Burnet (1963) Early Greek Philosophy. Illinosis Paul Davies (1993) The Mind of God. Press. Bantam. Mcmillian. Illinois Unv. a Symposium. Lovelock (1982) Gaia.Newton. Oxford U. Varghese (1994) Cosmos. London Steven T. Lynn (1996) Dysgenics. Flamingo. London . Caldicott (1998) Mental Disorders and Genetics. Chicago J. Viking. Praeger-Westport. New York M. Katz (1983) Mysticism and Religious Traditions. Fourth Estate. New York D. Hamer. Cold Spring Horbor L. H.E. Nature 396. New York Matt Ridley (1997) Disease. P. N.W. Meridian Books. Bios. Phoenix. Penguin. University of Chicago Press William Castle (1930) Race Mixture and Physical Disharmonies. Theos.Oxford Robert Pollack (1995) Signs of Life. Margenau-A.Charles Davenport (1912). Releigh (1994) Seratonin. Austrad (1997) Why we age.P. London Danah Zohar (1994) The Quantum Society. S: 603-606 Albert Einstein (1941) Science. London S. London R. London. Sartre (1966) Being and Nothingness. Baker (1998) Fatal Protein. Heredity and Eugenics. Vintage. Doubleday.Crick (1953) A Structure for DNA.) Rational Theology and the Creativity of God. W. Phoenix. London Robert Matthews (1993) Unravelling the Mind of God. Nature. Pr. Cook-Degan (1995) The Gene Wars.J. London H. Carbondale&Edwardsville. Press. Virgin. Science. Roger Penrose (1990) The Emperor’s New Mind. London R. Connecticut R. J. Dawkings (1995) River out of Eden. London Steve Jones (1994). Copeland (1998) Living with our genes.Atkins (1993) The RNA World. Ridley&H. N. New York James E. Raff (1998) Cell Suicide for Beginners. London Henri Bergson (1964) Creative Evolution. The Language of Genes. Weidenfield&Nicolson. Danah Zohar (1990) The Quantum Self.Wiley. Philosophy and Religion.York&London Konrad Lorenz (1965) Evolution and Modification of Behaviour. S: 737-738 Will Durant (1961) The Story of Philosophy. London R. New York Matt Ridley (1999) Genome. Open Court. Flamingo. Weidenfeld&Nicolson Fritjof Capra (1992) The Tao of Physics. S: 119-122 F. York Stephan Hawking (1988) A Brief History of Time.

bir yandan da gece-gündüz popüler bilim kitapları okumaya başladım. Denge Yay. İkincisi bu yıl sonunda hazır olur sanıyorum.Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü bitirip. Ben anneme inanıyorum. Oxford Alfred Adler (1993) Yaşamanın Anlam ve Amacı. Oxford U. roman yazmaya gelmişti.mit. 20 yıl sonra -yine bir yaz ayında. tanışalım. York. Remzi Kitabevi. öğretmenlik yaptım.il/cards/ ..ncbi. Rodney Castleden (1994) World History.com/ YAZAR HAKKINDA Şanlıurfa Nüfus Müdürlüğü kayıtları 1956 yılının birinci günü doğduğumu söylüyor. Sonra önümde tertemiz bir klavye. Kitabım çok satınca motivasyonum arttı ve fakat 3 yıl süren bir araştırma döneminden sonra ikinci kitabımı bitirdim: Rüyama Tanrı Girdi Yazılmamışı ve yararlı olanı arıyordum.Dr. Londra’da yaşamaya karar verdim. Diyarbakır ve İzmir-Bornova Anadolu Liselerinde 4 yıl boyunca işimi ve öğrencilerimi çok severek. 1980’de yaz tatilimi Avrupa’da otostop yaparak geçirirken kendimi Londra’da buldum.gov/omim/ .. Say Yayınları.P..edu/ . yaşım tutmadığı için tayinimi hemen yapmadı. N. Bakanlık.bioinformatics. Bu kitap bir üçleme olacak. Wayne Dyer (1993) You’ll see it when you believe it.http://www. Payel Yayınları. oturup ilk kitabımı yazdım ilk 6 ay içinde: Beynin Kimliği.http//:www.S. . Bu kez 2 yıl sürdü araştırma: Genetik Gerçeklere Yolculuk..ac.uk/HGP/Genes/ . İstanbul. Varlık Yayınları. yurdumun insanlarıyla paylaşmak için İzmir’e döndüm. İngilizce öğretmeni oldum. İstanbul.http//:www.celera. İstanbul Engin Gençtan (1996) Varoluş ve Psikiyatri. London William Lyons (1996) Modern Philosophy of Mind. yasa uyarınca 21 yaşına gireceğim 1 Ocak 1977 gününü beklemek zorunda kaldım. Tercümanlık yaparak geçinirken. Hornby (1993) Oxford Advanced Learner’s Dictionary.http://:www.http//:www-genome.http//:www. Bristol A.gov/ . S:128 Orhan Hançerlioğlu (1966) Düşünce Tarihi. Arrow. caneriklerinin yeni yeni çıktığı Haziran ayının ortalarında doğduğumu söylüyor. İstanbul . Everyman. birikimlerimi kitaplara boşaltıp.nlm. Bir daire satın alıp keyfimce döşedim. McGraw-Hill.nih. Annemse bu tarihin rasgele yazılmış olduğunu. Okuyun.wi. öğretmenlikten istifa dilekçemi de İzmir’e gönderdim. Sıra yazar olmaya.nhgri. İstanbul Mehmet Sağlam (1997) Beynin Kimliği. Parragon. 2 hafta sonra bir İngiliz İngilizce öğretmenine âşık olunca. 16 yıl boyunca belleğim o kadar doldu ki.weizmann.sanger.nih.ac. 1 yıl içinde bir bilim kurgu romanı yazdım: PİS2YATIR. S:7-8 Erich Fromm (1993) İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. London Clifford Morgan (1977) Brief Introduction to Psychology.

Mehmet Sağlam İzmir – 1 Ocak 2005 .

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful