1 8.

sosyalizm ve demokrasi kavramları bir çok bağlamda bir araya

getiriliyor. kimileri kavramlara yükledikleri anlamları dönüştürerek onları bağdaştırmaya çalışıyor, ancak çoğunlukla sosyalizm ve demokrasi kavramlarını bir arada kullananlar onların mahiyetini bilmeden tanımlamalar yapıyor. kelimenin tam anlamıyla at izi it izine karışıyor. demokrasi her ne kadar antik yunan'a referans vererek tanımlansa da, modern demokrasinin yunan demokrasisiyle organik bir bağı yoktur. tarihsel olarak bile arada yüzlerce yıllık bir uçurum var. modern demokrasinin felsefesi antik yunanla pek uyuşmaz. modern demokrasiyi şekillendiren, üzerinde geniş bir düşünsel ve politik malzeme üreten, onu var eden şey liberal düşüncenin ta kendisidir. liberal düşüncenin bireyin özgürlüğünün siyasal alandaki kullanımının şeklidir demokrasi. yani bireyin siyasal özgürlüğünün gerçekleşebildiği bir mekanizmanın adıdır. modern demokrasinin felsefesinin temelinde birey ve onun özgürlüğü yatar. birey özgürlüğün siyasal alandaki kullanımı demokrasiyi doğurmuştur. demokrasi olmadan bireyin siyasal özgürlüğünden söz edilemez. sosyalizm, bireyi reddederek sınıfı esas alan bir düşünce olarak modern demokrasiyi bir sınıfın diğeri üzerinde kurduğu tahakküm olarak nitelendirir. "burjuva demokrasisi" şeklindeki tanımlaması, demokrasinin burjuva sınıfının iktidar aracı olduğu yönündeki düşünceye dayanır. modern demokrasi marxist sosyalizm geleneği açısından gerçekte bir demokrasi değildir. bu sebeple modern demokrasiyi aynı zamanda "burjuva diktatörlüğü" olarak tanımlar. yani genel anlamda kullanılan demokrasi kavramı, sosyalizm açısından bir burjuva diktatörlüğüdür. liberal demokrasinin, bireyin siyasal alanda özgürlüklerini gerçekleştirmesi olarak tanımladığı bu sistemi marxist sosyalizm, birey perspektifinden değil sınıf perspektifinden değerlendirerek gerçekte bir burjuva sınıfı diktatörlüğü olarak tanımlayıp onu reddetmektedir. burdan hareketle işçi sınıfının iktidarına gidecek bir tarihsel aşamadan söz etmektedir. marxist sosyalizmin ideologları işçi sınıfı diktatörlüğüne ulaşmak için geliştirdikleri siyasal projeyle meşgul olmuşlardır. yani kabaca özetlemek gerekirse sosyalistlere göre modern demokrasi bir burjuva diktatörlüğüdür. iktidarını sürdürmek için kullandığı araçlar meşru değildir. bunu aşmak için kendi ürettikleri işçi sınıfı diktatörlüğü projesini hayata geçireceklerdir. işçi sınıfı diktatörlüğünün de hiç bir şekilde bir demokrasi iddiası yoktur. modern demokrasinin "meşru olmayan" bütün araçlarına karşı her türlü yöntemler kullanarak her alanda mücadele etmek gerekmektedir.

2

sosyalistlere göre modern demokrasi meşru bir sistem olmadığına göre, işçi sınıfı üzerinde kurulan bir tahakküm anlamına geldiğine göre ortadan kaldırılması gereken bir şeydir. sosyalizm açısından bireyin siyasal özgürlüğü hiç bir anlam ifade etmemektedir. ona göre bireyin siyasal özgürlüğü olarak tanımlanan şey burjuva demokrasisi – diktatörlüğünün taşıyıcısı bir şey olabilir. sosyalizm zaten bireyle ilgilenmediği için özgürlüğüyle de ilgilenmez. onlara göre özgürlük sınıfa ait bir şey olabilir. işçi sınıfı zincirlerinden kurtularak özgürlüğüne kavuşabilecektir. işçi sınıfının özgürlüğü de ancak işçi sınıfı diktatörlüğüne ulaşılmasıyla mümkündür. sosyalizm bireyin siyasal özgürlüğüne dayalı modern demokrasiyi reddetmektedir. sosyalizmin siyasal projesi kendi tanımlamaları açısından da bir demorasi iddiası taşımamaktadır. sosyalizm bizim bildiğimiz demokrasi kurumuna bütünüyle ters ve ona düşmandır. sosyalizmin temel kaynakları işçi sınıfının iktidara uzanması için işe yarayacak her türlü yöntemi meşru sayar. ne var ki, 20. yy sonlarına doğru sosyalist ideologlar modern demokrasi, burjuva diktatörlüğü, işçi sınıfı diktatörlüğü konularındaki düşüncelerinden büyük ölçüde çark etmişlerdir. bu çark ediş hemen hemen sosyalist ideoloji adına sahiplendikleri temel aksiyomları, amentüyü terk etmek anlamına gelir. bir çok sosyalist bunu kısmen de olsa dile getirme cesaretini göstererek liberal demokrasinin üstünlüğünü, meşruiyetini kabul etme noktasına gelmiştir. sosyalizme ait antidemokratik siyasal projelerden vazgeçip liberal demokrasinin amansız savunucuları haline gelen örnekleri çoktur. lakin yine de sosyalizmden çark ettiklerini kabul etmek istemezler. doğal olarak müflis sosyalizme iman eden gruplar bunları liberal olmakla suçlar. iki tane solcunun yan yana geldiğinde birinin diğerini liboş olmakla itham etmesinin esprisi büyük ölçüde buna dayanır. ancak sosyalizm gönüllüsü camia içerisindeki esas çarpıklık veya kafa karışıklığı bu da değildir. ortada bir sürü sosyalist sürekli demokrasiden bahsediyor. bunu yaparken aynı zamanda sosyalizme ait antidemokratik anlam dünyasına atıflarda bulunuyor. adam aynı cümle içerisinde hem bu düzenin bir burjuva demokrasisi – diktatörlüğü olduğunu iddia edip ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyor, hem de bir başkasını demokrasiye uygun davranmamakla itham ediyor. o kadar gülünç şeylerlerle karşılaşıyoruz ki, bir biriyle uyumlu iki cümle kurabilen bir solcu bulabilmek çok zor bir şey. arkadaşım, eğer sizin burjuva diktatörlüğü olarak tanımladığınız demokrasi sistemi, dediğiniz gibi sınıf iktidarı ise, onun kurallarıyla hareket ederek onu

3

değiştiremezsiniz. bu kadar saf olmayın. ağabeylerinizin dediği gibi, burjuva düzeninin kurallarıyla oyuna devam ederek en fazla ona hizmet etmiş olursunuz. akşamlara kadar demokrasi naraları atarak gülünç durumlara düşüyorsunuz. sosyalizm bir demokrasi ideolojisi değildir, diktatörlük düzenidir. ya gidin adam gibi devrimci olun, diktatörlük peşinde koşun; ya da taraf'taki ağabeyleriniz gibi siyasal liberalizmi, liberal demokrasiyi kabul edin. hem arkaik radikal sosyalizmi dile getirip, hem liberal demokrasinin kavramlarını kullanmayın. çoğunuzun cahilliğinden dolayı bu açmazlarda boğulduğunu biliyorum ama bakın 2011'e girdik artık. siz devrimcisiniz. yani bu burjuva demokrasisini yıkacaksınız. onu yıkmakla onu yüceltmek arasında saçma bir yerde durmayın. sosyalizm bu burjuva diktatörlüğünü yıkıp yerine işçi sınıfı diktatörlüğünü kurmak için var. sosyalizm ve demokrasi yan yana gelebilecek kavramlar değildir. bu ikisini uzlaştırdığını söyleyenler sosyalizmin siyasal projesini terkedip liberal demokrasinin meşruiyetini kabul edenlerdir. yani sosyalist siyasi prouzun , boş , subjektif ve anlamsız cümleler kurmaya gerek yok.sosyalist demokrasi tabiri çok bir anlam ifade etmiyor.tıpkı bizim bildiğimiz ve "modern anlamda demokrasi" dediğimiz şeyin de çok bir anlam ifade etmiyor olduğu gibi. 1905 devriminden önce sovyet'ler kurulduğunda kafadaki * * * * düşünce sovyetlerin , yani işçi konseylerinin aşağıdan yukarıya doğru işleyen bir yönetime katılım mekanizması oluşturacağı yönündeydi.bunun adına da zaten proleterya egemenliği * diyoruz.proleterya demokrasisi de dersin sen buna.başka bir şeye de burjuva demokrasisi ya da burjuva diktatörlüğü de diyebilirsin.kavramlar üzerinden laf ebeliği yapıp uzun cümleler kurmaya gerek yok.he öyle yapınca kendini çok entellektüel hissediyor olabilirsin.bana kalırsa laf kalabalığı.neyse.yok efendim bazı adamlar var burjuva diktatörlüğünü yıkıp başka bir diktatörlük kurmak gerek diyormuş da bilmemneymiş.o adam dediğin marx , bugün onu söyleyen de malın biri.ezberler üzerinden konuşmak kolay yoksa başka bir anlamı yok bu terennümün.marksist diyalektik başka bir şeydir , marks'ın fikriyatını birebir ezberleyip bülbül gibi şakımak başka şey.ikincisi olsa olsa kuşbeyinlilik olur.diğer yandan zaten bir proleterya diktatoryasının yeryüzünde vücut bulamadığı gerçeğini kabullenirsek , bizim için her şey daha basit olur.daha sağlıklı düşünür , zamanımızı daha güzel işlere harcarız.ayrıca güzel de yaşarız.sabahları mutlu uyanırız ve hatta belki de kayısı kıvamında bile sıçabiliriz ki öyle bir metabolizma herkese lazım diyor , kah güldüğümüz kah eğlendiğimiz bu entryi de burada bitirerek artık götümde uç vermiş olan kakamı özgürlüğüne kavuşturmaya gidiyorum.işte demokrasi budur. (yaatabioyleabiyaevet, 07.01.2011 21:55)

4

9. marx bir demokratmış ama kimse anlamamış. benim anlamış olmamı zaten kimse beklemez de, bugüne kadarki hemen bütün marxist hareketler de anlamamış. devrim fikrine inananlar meğerse marx'ın aslında demokrasi yöntemine inandığından habersizmiş. üstelik hem de liberal kökenleri varmış. bunu söyleyen arkadaş hiç marx'ın "burjuva demokrasisi" diye bahsettiği bir şeyden haberi var mı, merak ediyorum.

marx'a göre ekonomik alt yapı kültürel, siyasi ekonomik, hatta dini üst yapıyı belirler. marx'ın amentüsü budur. yani üretim ilişkilerinin yer aldığı ekonomi alt yapısı, toplumdaki din dahil bütün üst yapı unsurlarını belirler. demokrasi de bunlardan birisidir. ona göre bu modern demokrasi bir burjuva demokrasisidir. yani burjuvanın iktidarının uydurduğu sömürü sisteminin, kapitalizmin bir parçasıdır. bu sebeple görüntüdeki demokrasi aslında burjuva diktatörlüğüdür. marx, joseph weydemeyer'e yazdığı mektubunda sınıfsız bir topluma geçişte burjuva diktatörlüğünün yerine işçi sınıfı diktatörlüğünün kaçınılmaz bir şey olduğunu söyler. kaynak da verelim ki, okuyasınız belki. burda burjuva devletinin burjuva demokrasi adını verdiği ama gerçekte bir burjuva diktatörlüğü şeklinde sürdüğünü söyler. kapitalizmin herşeyinin olduğu gibi demokrasisinin de sahte olduğunu, gerçekte bir diktatörlük olduğunu söyler. bunun yerine ise diktatur der arbeiterklasse - proletarya diktatörlüğü'nün sınıfsız bir topluma geçiş safhasında zaruri olduğunu iddia eder. ona göre modern demokrasi ve insan hakları olarak sunulan şeyler ekonomik eşitsizlikleri gizlemek için uydurulmuş, halkı aldatmaya yönelik hareketlerdir. marx'ın 150 yıl önce kendi yaşadığı topluma bakarak dile getirdiği görüşlere taraftar değilim. kendine marixst diyenler bile bu görüşleri benimsemiyor artık. ama kalkıp da marx'ın işçi sınıfı diktatörlüğü değil de demokrasi anlayışına sahipti demek absürd kaçar. nasıl bir demokrasi anlayışına sahip olduğu iddia ediliyor, onu da anlayabilmiş değilim gerçi. genç arkadaşlarımız anlaşılmaz şeyler söyleyerek bilgeçlik hissine kapılıyor galiba. (orhan perver floydian, 07.01.2011 22:55 ~ 22:58)

10. marx'ın demokrasi kavramını yazdık ama. ama yazdık bunu. sosyalist

demokrasiyi de marx'la sınırlayıp anlattık. dedik ki, özel ile evrenselin birleşimidir dedik. örnek verdik, dedik ki, marx'ın insan haklarının özüne

5

itirazı yoktu; onun itirazı, bu insan haklarının sadece burjuvanın kullanabileceği şekilde inşaa edilmesiydi. siyasetten nefret eden marx'ın, demokrasiyi siyasal devletin yok olması ve halkın kendi kendini belirlemesi olarak gördüğünü de direkt olarak yazmasak da güçlü bir şekilde ima ettik. bu bağlamda, marx'ın, bireyin her birinin evrenselleşmesi ve bireye örnek olan birer siyasi parti olarak var olmasını önerdiğini de öne sürdük. buradan yola çıktık, marx "radikal demokrattır" didik. öte yandan, belirtmek isteyip de yeteri kadar vurgulamadığımız yerler vardı. onları da başka entirilerde vurguladıktı ama bir daha geçelim. marx, kendinin de, engels'in de belirttiği gibi sistemin iktisadi yönüne ağırlık vermişti. ben bunu şöyle değerlendiriyorum; marx bir ömre sığdırabileceğini sığdırdı. hem kapitalizmi tanımlayacaksın, hem aktivist olup sosyalist hareketlerde var olacaksın. günün koşullarında yapabileceğini yaptı. o yaptıkları da zaten, eksikleri ve yanlışlarıyla yeni bir sistemi kurdu: marksizm. şimdi marx'ı demokrat ilan ederken uçmamak gerektiğinin farkındayım. karşımda, anti-sosyalist biri değil de, geleneksel sosyalist (misal tkp'li bir arkadaş) olsa ve o dese "marx süper demokrattı" karşı çıkarım. ama o adamla ne kadar ayrı düşünsek de marksizmden olan bir birliğimiz var. öte yandan, bir anti-sosyalist, marx'a saldırınca iş değişir; zira aynı dili konuşmadığımız için anlaşmak için çok daha fazla çabalamamız lazımdır. kısacası, en temelde farklı olduğumuzdan, bir anti-sosyalistin marx'a demokrat değil demesi ile tkp'linin demesi farklıdır. örnek verirsek; bir tkp'li ile insan haklarının burjuva için geçerli olduğu konusunda hemfikirizdir. tabii insan onlar insan haklarının özüne de itiraz ediyor ya. o ayrı. bu nedenle, marx demokrat derken 5 sayfa yazdık da dedik. benim bugün iletişimsel akıl ile tekrar değerlendirdiğim sosyalizm praksisinde marx demokrat değildir. net söyleyeyim. fakat, habermas'a kadar kimse demokrat değil demem lazım o zaman. tarihe böyle bakmadığımızdan, idealler bazında marx'a demokrat demekten zerre tereddüt etmem. diğer yandan, marx'ın üstüne demokrasi demokrasi diye gitmek de akıllıca değil; zira, kendisinin de hegel eleştirisi vesilesiyle belirttiği gibi bu konu üzerinde fazla duramamıştır. her şeyi marx'tan beklememek lazım. toparlarsak, marx'ı bir anti-sosyalist karşısında her zaman savunurum. buraya kadar tereddüt yok. fakat, marx'ı aşalı da çok oldu. marksizm içi tartışmalarda senin saldırmak için kullandığın üstyapı-altyapı ikilemini, bir yeni bir marksizm yapılandırmak için sosyoloji almaşığıyla kullanalı yıllar oluyor. önce marksist ol, sonra marksizmi yapılandırma çalışmaları üzerine tartışırız. zira, senin dediklerini bizler çoktan dedik; ama nasıl dedik?

6

(bkz: proletaryanın devrimci sıfatını kaybetmiş olması /@ mechul muhayyil) (bkz: jürgen habermas /@ mechul muhayyil) (mechul muhayyil, 07.01.2011 23:25)

jeden vazgeçmiş bir düşüncedir. sosyalizmin kendisinde demokrasi diye bir şey yoktur.

(orhan perver floydian, 05.01.2011 12:41) "merkez komitesi, çoktan bu hususu aydınlığa çıkarmıştır. yani, sovyet sosyalist demokrasisi kişisel iktidarla ve diktatörlükle asla çelişmez. ve bazen bir sınıfın iradesi bir diktatör tarafndan gerçekleştirilir. ve bu diktatör tek başına heyetlerden daha fazlasını yapar ve daha faydalı olur." - lenin. (orhan perver floydian, 25.02.2011 02:04)

liberali küfür olarak kullanan küstah solcu
1. fikirsel düzeyde marx'ın sosyalizme, liberalizmi içererek/koruyarak

aşmak (aufheben) suretiyle ulaştığını bilmeyen, sosyalizmin aslında siyasal liberalizmi -pozitif olarak- mümkün kılma hayali olduğundan bihaber, liberalizm ile kapitalizmi aynı şey sanan çapsız vizyonsuz solcudur. emperyalizmi noktalama işareti olarak kullandığından marx'dan sonra marksizm üzerine herhangi bir şey okumayı bırakmıştır, zira o kitaplar, kuramlar, düşünürler emperyalizmin uşağı köpeklerdir. (bkz: liberalizm /@ mechul muhayyil)

liberal deyince tek düşünebildiği mehmet barlas olduğundandır aslında bu kızgınlığı. ona abileri böyle öğrettiği içindir bu vizyonsuzluğu. peki nasıl bu duruma geldik. bunu da en iyi mehmet ali aybar, bundan 40 yıl önce açıklamıştır. güleryüzlü sosyalizm tanımına sahip aybar, taa o zamanlar ülkede ortodoks yayınlara sıradışı müsamaha gösterildiğini ve devletin militan ortodoks sosyalist yaratma çabasında olduğunu ileri sürmüştür. bugün bakınca, adam taa o zamandan görmüş bunları. kemalist bir sol boşuna doğmadı.

7

(mechul muhayyil, 14.11.2010 21:14 ~ 21:19)
2. bilgisizliğini öfkesiyle örter. o nedenle her daim bu kadar öfkelidir. ve dili

bu kadar çirkindir. (mechul muhayyil, 14.11.2010 21:32)
3. haksız değildir. zira liberal ciddi bir küfürdür.

(opridon, 14.11.2010 21:34 ~ 21:35)
4. mao denen küstah piç de bunlardan biridir. ta amınakoyim ben onun.

abileri böyle öğrettiği için liberallere laf atmayı marifet sayar kodumun cahili. (ak47s for everyone, 14.11.2010 21:42 ~ 21:43)
5. şimdi bunun bir benzerine rastladım. kemalisti küfür olarak kullanan

liberal de boşuna doğmadı kemalist bir solla birlikte. ''kemalist bir sol boşuna doğmadı'' cümlesi aynı derecede içi boş geldi bi an nedense.. ama bence herkes istediği şeyi küfür olarak kullanabilmeli. yoksa buralar the death camp of tolerance olurdu. sıkıcı. (md k, 14.11.2010 21:53)
6. (bkz: liberal afedersiniz) 7. (kivanco, 14.11.2010 22:18) 7. (bkz: liboş)

(uriel, 14.11.2010 22:20)
8. marksizmin liberalizme ilişkisi bir "içererek aşma" tavrından çok kavgalı

bir boşanma fotoğrafı verir. marksizm için de liberalizm değil, liberalizm eleştirisi ve liberalizmin niteliğine yönelik tutumlar kısmen kurucu bir nitelik taşır. sanildiğinin ve bu aralar popüler şekilde sunulduğunun tersine bizzat marks ve engels de liberal'i çoğu zaman küfür olarak kullanır. aptal liberaller, hamkafalar, napolyon'a teslim olan korkaklar sürüsü, bismark'a yanaşan şaşkınlar partisi vs.. 1848 devrimleri üzerine yazdıkları ise büyük ölçüde liberallere yönelik aşağılamalarla doludur. yine marksın sözleriyle, 19 yüzyıl boyunca ortaçağ'ın sırtından, ortaçağı karalayarak liberal olmak, burjuva liberalizmi kolay iştir, şimdi, burada yaşayan muhafazakarlık ve sermaye egemenliğinin özgürlükleri kısıtlayan nitelikleriyle savaşmak ise liberallere göre değildir. bu sözler kuşkusuz bugüne de kolaylıkla uyarlanabilir...

8

ama liberalizmin hem bir düşünce akımı, hem de bir siyasal program olarak 19. yüzyil boyunca ifade ettiği anlamla, geçirdiği dönüşümü ve 2000'li yıllarda taşıdığı nitelikleri eşitleyerek tartışmak zaten başlıbaşına bir tuhaflık. bu bizzat sosyalizmi yeniden tanımlama iddiasıyla ortaya dökülenler tarafından yapıldığında daha da trajikomik hale gelen bir problem... marks'ın sosyalizme liberalizmi "aufhebung" yoluyla ulaştığı iddiası ve peşinden kaçınılmaz olarak gelen liberalizmin de hayırhah yaklaşılacak bir solculuk türü olduğunu örtülü bir şekilde ifade eden yaklaşımlar ise bütünüyle tartışmalıdır. yerli yabancı liberal tanıklıklara girmeyelim, ama sosyalist akımlar içinde bu ifadeye en yakın tanım, lenin'in marksizmin üç kaynağı temalı makalesine kadar gider. klasik alman felsefesi, ingiliz liberal ekonomi politiği ve fransız ütopik sosyalizmini marksizmin üç kaynağı olarak gösterirken liberalizmin siyasal programından ya da ingiliz pozitivizminden çok, bir "bilim" olarak liberal ekonomi politiği kasteder lenin vs.. her üç kaynakta esas olarak içererek aşmaktan çok bir "eleştirerek aşmak" ve başka bir şeye dönüşmek şeklinde imgesel kaotik aufheben bir betim pembeliği özelliği gösterirler. ama liberallerin marksistlere her firsatta küfür ettikleri son bir kaç yüzyılı hatırladıkça liberalizme küfür etmenin ve liberal'i bir küfür olarak kullanmanın mahsuru olduğunu düşünmüyorum. "liberal sol" ise zaten başka bir bahis, o çiçekten bizim memlekette pek yetişmiyor, yetişenleri de genelde buraya gelene kadar gazeteler ve televizyonlar kapıyor. küstah! zaten bizim türk filmlerinin repliği ki küstahlar genelde iyi adam oluyor. yapacak bir şey yok. türk filmine çevirdiniz ortalığı.. (ged, 14.11.2010 22:28 ~ 22:30)
9. teklifsiz ortamlarda, bir-iki kadeh de içtiyse, kendisinin asla "dönek"

olmayacağının altını çizmek için, "yaşım ilerledikçe mücadeleden yorulsam bile ne bileyim en azından chp'li filan olurum" argümanını da kullanan solcudur. devleti yıkmaya, onun temsil ettiği sınıfın egemenliğini yok etmeye çalışan devrimcilerin -devlet tarafından öldürülmeyip de sağ kalırlarsa- b planının o devleti kuran ve hâlâ savunan partiyi desteklemek olduğu başka ülke örneği var mı bilmiyorum. varsa herhalde o ülkelerde de bu tuhaf solcular sistemi daha özgürlükçü olmaya zorlayan liberallerden nefret ediyorlardır. kendilerini "devrimci; ama o olmuyorsa devletçi" olarak görenlere yakışan da budur zaten. türkiye bir acaip ülke olduğu gibi, solcusu da bir acaip solcudur. dava uğrunda anasına, babasına, öz kardeşine, çocukluk arkadaşına gerektiğinde

9

kanlı düşman olur, ama m. kemal'in adını duyunca, fotoğrafını görünce yumuşar. yaşken eğmişler bunu,** sağlam zerk etmişler ideolojiyi. sağa da gitse sola da gitse yuların uzunluğu belli, tam kopamıyor. liberali küfür olarak kullanıyor ama daha birkaç gün önce birgün'ün yaptığı gibi rejimin "ulu önder"ini de ölüm yıldönümünde saygıyla anıyor (silahlı külahlı örgütlerin kendilerine bağlı kültür merkezlerinde 23 nisan'larda çocuklarla 'etkinlik' düzenlediğini de hatırlar şu çılgın belleğim). (mehmet ordekci, 14.11.2010 22:30 ~ 22:49)
10. küstahlığı

hayat tarzı haline getirmiş olan solcudur. bu solcuları tanımanın en kolay yolu, ilk paragraflarını incelemektir. ilk 5 cümlede illaki bir hakaret, bir çokbilmişlik, solbendensorulurculuk, marksdançokmarksistlik görürsünüz. solun tekeli onların elindedir. bu nedenle, beğenmediklerine her hakareti etmekte serbesttirler. en derin argümanları "köpeklik/itlik" dir. daha derini kafa karıştırır gerek yoktur. chp'ye açtıkları kredi, aileden birine açılmış kredi gibidir adeta. harca harca bitmez. kendileri ile münazara etmek imkansız, münakaşa etmek zorunludur. he diyip geçmek en iyisi. (bkz: kimin sosyalist olduğuna karar veren küstah solcu)

marx ve engels'in liberal'i küfür olarak kullandığı bir metin okumadım hiç. lenin'in sosyal demokratlara kan kustuğu gibi metinler olabilir bunlar, bilmiyorum. bunun dışında, bir arkadaş özelden mesaj atarak, marx'ın liberalizm'i ve ona destek verenleri marksist ideoloji içinde farklı kelimelerle andığını sundu. çok detay vermedi hatta iddia da etmedi ama mantıklı geldi bana. marx ve engels'in liberallere küfrettiği pasajların ingilizce veya almancalarına bakmak çok daha hayırlı olacaktır; zira marx'ın "siyasal liberalizm"e küfretmediğine ve aufheben bağlamında yaklaştığına tanıl bora'yı referans verebilirim. kendisine ne kadar güvenirsiniz orasını bilmem. (mechul muhayyil, 14.11.2010 22:47 ~ 22:48) 11. bana karşı kullanırsa hiç hoş olmaz, tatsızlık çıkar.

(hytloday, 14.11.2010 22:50) 12. hayali-ütopik bir liberalizmin savunuculuğunu yapmaktansa gerçek hayattaki liberalizmi eleştiren, bu eleştirisi politik alana çıktıktan sonra emperyalizm ve onun eksenindeki sivil toplumcu-neoliberal solcular tarafından küçümsenen solculardır. varsayalım ki bir kısmı küfür olarak kullanmış olsun liberalizmi, peki bu küfür olarak kullanma "hatası", neoliberal solcuları ve onların bu vb. türden günahlarını, akp'ye tapınmalarını temize çıkarabilecek mi?

10

ömer laçiner'lerin emperyalizme en bağımlı iktidara demokratik devrim yaptırmasını hangi teorik lafazanlık örtebilecek... (kamarothasan, 14.11.2010 22:55) 13. liberalizmin küfür gibi birşey olduğunu bilmeyenlerin, bilmemezlikten gelenlerin bi tarafına batmış durum. bankaları, holdingleri palazlamaktan başka ne işe yarar liberal? gece gündüz amerikan kanallarında borsa, döviz kurları konuşan kim kardeşim. şimdi sütten çıkmış ak kaşık gibi marxı ağzına alıyorsun bir de. ya bi şu yaşam tarzınıza bakın. marxı karalamaktan başka ne işiniz var sizin? gidin yeni uğraşlar bulun. villanızdaki çiçekleri sulamak sarmadı galiba. lüx düşkünü ucubeler sizi. (makel, 14.11.2010 23:05) 14. bunlardan bazıları lafı kısa kesip "liboş" diye hakaret etmektedir. şahsıma bile denmiştir, tecrübeyle sabittir. (z vitamini, 14.11.2010 23:08 ~ 23:09)
15. liberal kelimesinin türkiye'de anlam kayması yaşayarak sade liberal

ekonomi'yle ilintilendirilmesinden kaynaklanmakta olabilir mesela. (takilan adam, 14.11.2010 23:09 ~ 23:10)
16. (bkz: buyrun benim)

(sex addict, 14.11.2010 23:11) 17. lenin, "liberalizm ve demokrasi arasındaki boşanma" adlı makalesinde, 11 ağustos 1923'te, liberalizm, liberalizmin sınıf karakteri, siyaseti, iç ve dış siyasetle ilişkisi ve onun küçük-burjuva yandaşları hakkında şöyle demiş. üstelik onu ihanetle suçlayıp "hakaret" de etmiş: "sağ ile uzlaşma eğilimlerini gizlemek için solun "uzlaşmazlığı" ile alay eden liberallerin masallarına karşın, işçi demokrasisi, liberaller ile sağı hiçbir zaman "aynı gerici çuvalın içine"[25*] sokmamış, aralarındaki uzlaşmazlıklardan kurtuluş hareketi çıkarına yararlanmayı (örneğin duma seçimlerinin ikinci turunda) hiçbir zaman reddetmemiştir. ama işçi demokrasisi, stolipin ya da maklakov döneminde emperyalizme karşı "tutkunluk duymak"la suçlu liberalizmin dönekliğini etkisizleştirmeyi, her zaman yapması gerektiği gibi, kendisine amaç olarak saptamıştır. eğer liberalizmi demokrasiden ayıran derin sınıf kökenlerinin bilincine varmazsa, eğer bu bilinci yığınlar içinde yaymazsa, eğer liberalizmin "halkın

11

özgürlüğü" davası karşısındaki ihanet ve yalpalamalarını böylece etkisizleştirmeyi [sayfa 48] öğrenemezse, rus demokrasisi bir adım bile ilerleyemez. bu koşul yerine gelmedikçe, kurtuluş hareketinin 'başarılarından sözetmek istemek boşunadır." makalenin tamamı için: http://www.kurtuluscephesi.com/lenin/burjuvatr.html (kamarothasan, 14.11.2010 23:20)
18. liberal ya

da liberalizm diyince aklına ilk gelenler; doğan holding, özelleştirme, coca cola falan olan tırt insandır. (bion, 14.11.2010 23:21)

medya

19. "mehmet barlas, nazlı ılıcak, emre aköz dese daha mı iyi olacaktı?"

(bkz: küstah solcunun anıları) (dogan gorunumlu akbaba, 14.11.2010 23:25 ~ 23:26)
20. aslında bu adamların sola yaptığı en büyük kötülük nedir biliyor

musunuz? dünyanın en derin düşünce sistemini, ancak düşman karşısında tanımlanabilen bir obje haline getirmeleridir. başka bir deyişle, marksizmi ancak altyapısız bir "liberal" karşısında anlamlı/iddialı olabilen bir obje haline getirmek sola en büyük hakarettir. bu solcular aslında dünyanın en akla hitap eden ideolojisini (marksizmi) ancak ve ancak başka ideolojilere saldırarak var edebilmektedirler. sanırlar ki, ağızlarından köpükler saça saça millete hakaret edince halk sola gelecek. ulan adam salyalarından sana yaklaşamıyor henüz... oturup kendilerini anlatacaklarına, burjuvanın, mevcut sistemin açmazlarını anlatacaklarına, karşı tarafa hakaret ederler durmaksınız. bu durum, aslında argümanları olmayan sağa özgüdür, zira "argümanları yoktur". napsın herif başka? sözlü saldıracak, hakaret ve tehdit edecek olmadı elinde sopa saldıracak. sağın bu sığlığına (yumurta, boya), solu mahkum eden militan ortodokslar milleti de soldan soğutmuştur. bugün sol deyince akla sadece solun düşmanları ve 20 küsür hakaret geliyor; sola ait hiçbir değer, bir cümle dahi olarak zihinlerde belirmiyorsa ortada yanlış bir şeyler vardır demektir. dünyanın "entelektüel ve aydın yetiştirme kurumu" olan marksizime bunu reva görenler elbet hesabını verecektir (ulan bu tip hesabını verecektir

12

söylemi de hiç bana yakışmadı. şaka lan kimse hesap vermesin, hesap peşinde değiliz. sakin olun siz yeter).(mechul muhayyil, 15.11.2010 00:08)
21. (bkz: transformers optimus prime)

(satanist bir gencin cigligi, 15.11.2010 00:12) 22. liberalizmin dünyadaki 200 yıllık iktidarına bakıldığında hiç de haksız sayılmaması gereken küstah olmayan solcudur. zira solculuğuna zeval getirmeyeceği gibi akıllı olduğunu da ortaya koyacaktır. gerekli görülen edit: bir solcuya liberal demek siyasi jargonla küfür etmektir. bir liberale liberal demek ise sadece bir durum tespiti yapmaktır. (milliyetçiler kendilerini bu terimden azade görmesinler. ideolojileri liberalizm kaynaklı. islamcılar ise ancak liberal oldukları müddetçe rejime dahlolabilirler. diğerleri marjinal olmak zorunda.) bunun yanında bir ek daha yapalım ki nasıl marksizmin doğduğu yıllar daha dünyanın dörtte üçünün krallıkların egeenliği altında olduğu yıllardı. şimdi o zamanki liberalizme soldan bakışla şimdiki bakışı aynı tutmaya çalışanlar marks okuduklarını sanarken kurandan amentü okumuş olanlardır. marksizm (doğrusu bilimsel sosyalizm) kendisi içinde değişimi içselleştirmiş (tabiki ilkesel ve metotsal değişikliklerden basetmiyouz) bir bilimdir. bilim de ise amentüler yoktur. çok klişe bir söylemle "somut durumun somut tahlili" söz konusudur. velhasıl-ı kelam bu tahlili yapabilen bir solcumuz liberalizmi ve liberali ve bu ideolojinin çocuğu milliyetçiliği kendi iç tartışmalarında küfür olarak kullanmaktan beis duymayacaktır. haaa şimdi bir analoji yapabiliriz de: (baştan not düşeyim; kimse üzerine alınmasın bu sadece bir örnektir.) bir insan bir insana köpek dediğinde hakaret etmiş olur. ama bir köpeğe köpek dediğinde hakaret etmiş olmaz. işte burdan benzerliği kurun. o nedenle bugün bu liberalizmin ve liberalin küfür olarak kullanılmasından asıl gocunması gereken yetmez ama bilmem neyciler dışında diğer kişilerin bu işin içinde olmadığı çok açıktır. haa aslında adlarına dsip demesler onların da alınmasına gerek yok. sonuçta liberale liberal demek küfür etmek değildir. (muchacho mkg, 15.11.2010 00:20 ~ 11:37)
23. sosyalist işçi'nin 402. sayısında "liberalizm efsanesi" başlıklı yazıyla

kendilerine güzel bir cevap verilmiş: -"bugün liberalizme karşı mücadele ettiğini iddia ederek, özgürlükleri savunan devrimci marksistlere “liberal” sıfatını bir küfür olarak layık görenler genel olarak ulus-devletin statükosunu sözde bir liberalizme karşı

13

sahipleniyorlar. nereye baksalar liberalizm görenler, mevcut toplumda en büyük sorunu da liberaller olarak görmek gibi bir hastalığa sahipler. yani sermayenin rahatça sermaye birikimini sürdürebilmesi için ulus-devleti oluşturanlar, daha sonra askeri darbeler aracılığıyla neoliberal ekonomik politikaları zorla tesis edenler, işçi sınıfını baskı altına alan devlet mekanizması sorun değil. darbecilere karşı çıkan “liberaller” sorun. ulusdevletin yasaklarından yana tavır alanlar “marksist”, yasaklara karşı çıkanlar “liberal”. liberalizme karşı ulus-devletin yanına sığınmanın tek bir adı vardır, o da gericiliktir."--http://www.sosyalistisci.org/...7-liberalizmefsanesi ekleme: bir yazı daha varmış bu konuyla ilgili. "suçlu, bir zahmet ayağa kalk!" "son zamanlarda türkiye’de muhalif olan ama tam da sizin istediğiniz gibi muhalefet etmeyenleri kötülemek mi istiyorsunuz? yapmanız gereken basit, birkaç cümle kurun ve cümle içinde “liberal”, ya da daha kabaca “liboş”gibiterimlerigeçirin.yeterlidir. artık bir tür muhalefet açısından düşmanlar arasına katılmışsınızdır. " (unconscious, 15.11.2010 00:31 ~ 00:37)
24. (bkz: kahrolası liberaller)(mechul muhayyil, 15.11.2010 01:21) 25. -n'ber la libarel? -abi gotume koysaydin daha iyiydi be...

(olmayanaergi, 15.11.2010 01:42)
26. küstah mıdır değil midir bilemem de, herhalde içi bu kadar boşaltılan,

anlamı bu kadar koflaştırılan başka bir terim yoktur türkçe'de(sanırım bu gidişle küfür olarak kullanımı beş on seneye gerçek anlamının yerine geçecek ve galat-ı meşhur olarak kalacak). ve bu koflaştırmadan sadece solcuların sorumlu tutulması da yanlış olur. bugün liberal'i sosyalisti de, milliyetçisi de, ulusalcısı da, milli görüşçüsü de küfür olarak kullanıyor. ne güzel, komünist sözcüğü küfür etkisi yaratmaktan yavaş yavaş kurtuluyorken, şimdi de liberal sözcüğü bu illetin pençesine düştü. birisi üniversitede baş örtüsüne serbestlik mi istiyor? yapıştır liberali, diğeri özelleştirmeyi mi savunuyor? iste bu liberalin önde gideni, beriki azınlıklara daha fazla hak verilsin mi diyor? bu onuncu dan seviyesine çıkmış liberal, yani liboş. sistem tersine de işleyebiliyor. birisi ben liberalim dediği zaman, üzerinde "ak partiliyim, amerikan şakşakçısıyım, ermeni köpeğiyim" yazan cv'sini saçmış oluyor etrafa. john locke'ı lost karakteri, adam smith'i de bir banka reklamında adı geçen, lordlar kamarasından fırlama ne idüğü belirsiz bir herif sananlar liberali bir

14

küfür olarak kullanabilirler, amennah, peki sırf öznesi olduğu meselede karşı tarafı suçlu duruma düşürmek için liberal kavramını bir küfür gibi kullanmaya çalışanlara ne demeli? liberal kelimesi her ne kadar türkiye'de kapitalistle eş anlamlı kullanılsa da genel olarak dünyada "özgürlükçü" anlamına gelir. amerika'da liberal demek solcu demektir. liberalizm kavramı ise sadece iktisadi bir kavram değildir, siyasi yönü de olan bir kavramdır. hatta ilkin siyasi bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. "özgürlükçülük" diye kabaca çevrilebilecek ve tüm dünyada kabul görmüş bir ideolojinin, yanlış kişiler tarafından siyasi kimlik olarak seçilmesi ve bunun böyle devam etmesi o ideolojinin suçu değildir. medyada liberalim diye geçinenlerin aynı zamanda hükümet taraftarı olması, liberalizme zarar vermez, liberali küfür yapmaz, ya da yapmamalı. kim yong il'in komünist olarak geçinmesi nasıl ki komünizme halel getirmezse, nazlı ılıcak ve emre aköz'ün liberalim demeleri de liberalizme halel getirmez, liberal'i küfür yapmaz. (robert nedir o, 15.11.2010 01:57 ~ 26.11.2010 21:39) 27. liberalizmin tarihsel olarak çıkış nedeninin, bireyi, din/kilise ve devlet tahakkümünden kurtarmak ve özgürleştirmek olduğunu bilmeyen ve tam bu nedenle marx'ın dört dörtlük bir liberal olduğundan habersiz solcudur. serbest piyasaya olan haklı nefretini, çok sevdiği indirgemeci tavır ile liberalizmin gelmişine geçmişine yöneltir. hata yapıyorsun yiğenim. aç biraz, marx'ın liberalizm eleştirilerini oku. (mechul muhayyil, 05.01.2011 14:07)
28. "muhtemelen" mensubu olduğu partinin adındaki "özgürlük" nerden

gelmiş haberi bile yoktur. 90'larda küfür ederken neo-liberal deniliyordu şimdi neo- su da kalmadı. burjuvazi özgürlüğü kendisi için istemişti, fransız ihtilalinin üç idealinden biri idi bu ve üçünü birden ancak komünistler gerçekleştirebilirler. sosyalistler bize sadece eşitlik vaad eder ve özgürlüğü siklemezler, faşistler sahte bir kardeşlik vaat ederler onu bile vermezler, liberaller özgürlük vaad eder ama sadece kendileri için, ancak komünistler kardeşim bu üçünü de birden vaat eder ve ne yazık ki türkiye solunda gerçek komünist çok azdır. ve çakma tkp mesela bunun kenarından bile geçmez, onlar eski isimlerindeki gibi aslında "sosyalist" bir parti hem de "sonsuza kadar sosyalist" işi acı tarafı "gerçek tkp" de stalinistliğinden dolayı gerçek komünist değildir. anarşistler de komünistlere dahildir ama onlar hemen olsun derler, ortalığa yakıp yıkmaya hevesli tiplerdir ve biraz salaktırlar kusura bakmasınlar ama, yine de onlarla yürürüz cünkü devrimden sonra bize "hadi ulan, ne zaman

15

geçiyoruz komünizme?" diyecek ve ağırdan almamıza izin vermeyeceğini umduğumuz da sadece onlardır. (bkz: bir artı bir) biz marksistler ancak biraz sabırla olur diyoruz, çünkü biz aslında kahrolasıca hegelci diyalektik ilerlemecileriz, post modern eleştirinin haklı olarak eleştirdiği gibi. (kunta kinte, 05.01.2011 14:08 ~ 14:43) 29. trajedinin ikinci kısmını büyük bir şaşkınlıkla izlemektedir.

trajedinin ikinci kısmında, bir önceki bölümde jakobenizm'e giydirenlerin, onların getirdiği, "tepeden indirdiği" kavramları sahiplenişine şahit oluruz. bu bölümde ayrıca, değil devletin küçülmesini, devletin büyümesini ve tek parti hakimiyeti altında egemen sınıfın kusursuz ve yalın bir baskı aygıtına dönüştürülmesine yardım eden bir siyasi partinin mensuplarının hasımlarını "devletin küçülmesini istemiyorlar, ulusal devletçiler" eleştirilerini okuruz. bu bölümde solcumuz, gerçekten şaşkınlık içindedir, bir yandan fransız devriminin ilkelerini masaya atanların bir yandan "ulus devlet"i şeytanlaştırarak yaptıkları eleştiriler gerçekten şaşırtıcıdır. öte yandan, hikayemezin kahramanları, "kapitalizmin feodalizme göre ileri bir aşama olması" gibi bir marksist perspektife eğip bükerken görüyoruz. marx'ın "bir kere iktidarı aldıktan sonra burjuvazi gericidir" lafını duymazdan gelen bu kahramanların, "siyasal liberalizm" "ekonomik liberalizm" gibi fanteziler üretttiğini, bu iki kavramı birbirinden ayrıştırdığını şaşkınlıkla izlemekteyiz. "marks dört dörtlük bir liberaldi" diyen bu kahramanların, nedense marks'ın böyle bir ayrımı hiçbir zaman yapmamış olmasını, sermaye sınıfının "kendi çıkarını toplumun genel çıkarı" gibi sunarken, ortaya attığı iddiaları yine bu eksende değerlendirişini çarpıtmalarını esefle izliyoruz. öyle ki marx'ın liberalizme yönelik şu dört dörtlük eleştirisi yine de bu "liberallerimizi" pek de etkilemiyor: "none of the supposed rights of man, therefore, go beyond the egoistic man, man as he is, as a member of civil society; that is, an individual separated from the community, withdrawn into himself, wholly preoccupied with his private interest and acting in accordance with his private caprice... thus man was not liberated from religion; he received religious liberty. he was not liberated from property; he received the liberty to own property. he was not liberated from the egoism of business; he received the liberty to engage in business. " (http://www.marxists.org/...orks/1844/jewish-question/) bir de şu var tabii, tartışma boyunca burjuva devrimi ve liberalizm ikilisi birbirine geçiriliyor... çok ustaca bir manipülasyon olmasıyla beraber şunu söylemek gerekir ki, marx liberalizmin değil burjuva devriminin sloganlarını onların elinden almaya (eşitlik özgürlük kardeşlik) ve bunları yeniden tanımlamaya özen gösteriyor ve bu noktada, şimdi bize geniş ufuklar açan meçhul muhayyil'in yaptığnın tam tersi bir biçimde hareket ederek

16

liberalizmin sınıfsal referansını ve söylemlerinin her zaman bununla ilişkili olacağını hatırlatıyor. god bless you mr. obscure imagination!

not: bu arada dizinin bir sonraki bölümünün fragmanı yayınlandı. fragmanda bir önceki bölümdeki küstah solcumuz bu kez indirgemeci ve/veya tarihsici olacak. fragmanın kapanışı ise kunta kinte'den: "gerçek komünistler kimlerdir, nasıl anlaşılır? gerçek komünisti sahtesinden ayırmak için nelere dikkat etmeliyiz? stalin'in pos bıyıkları bir devrimci teoriyi nasıl reformistleştirdi?" (polocan, 07.01.2011 11:28 ~ 11:38)
30. (bkz: l..eral)

(hiyel, 07.01.2011 11:33)
31.

liberalliğini marx'la örtbas eden ezik sağcıya kıyasla tercih edilesidir. şimdi öncelikle, "siyasal liberalizm" çok sıkıntılı bir kavram. "liberalizmin tekniğini aldık ahlaksızlığını almadık" demek gibi. oysa ki ideolojilerin tepeden değil toplumun ihtiyaçlarına göre "indiğini" bilecek kadar diyalektikten çaksaydınız, bu sıkıntıları yaşamazdık. hatırlayacak olursanız aynı parlak zeka; milliyetçiliği, cinsiyetçiliği vb. burjuvazinin "indirdiğini" de iddia etmişti zamanında. şu aufhebung meselesi önemli, ona birazdan geleceğim lakin bilinçli olarak gözden kaçırılan çok basit bir şeyi belirtmek istiyorum: biz küstah solcular, -sümme haşa- oturup rakı içerken "lan bu hayek de çok büyük orosbu evladıymış, spencer yavşağın flama sallayanıymış" demiyoruz. "liberal"i küfür olarak değil, bir tanım olarak kullanıyoruz. örneğin ben küfür edeceğim zaman liberal demem, liboş kelimesini de cinsiyetçi bulduğum için kullanmam, direkt "iktidar yalakası karşı devrimci yavşak götlek hain şerefsiz" falan derim. küfrümü terimlerin arkasına saklamam. açın biraz uco okuyun, cahiller! ahah. bir polemikte kullanılabilecek en aşağılık üslup manipülasyondur abiler, bu bahiste de bol bol görebilmekteyiz kendisini, iyi tanıyın. liberalizm bugün; başta pek değerli hobbes ve locke abilerimiz olmak üzere, saygıyla andığımız liberal bilim insanlarının* formüle ettikleri değerler olan "özgürlük, rasyonellik, bireycilik, toplum sözleşmesi, piyasa ekonomisi" olarak düşün hayatında varolsaydı, ve liberalizmin çıkarlarını savunduğu sınıf olan burjuvazi iktidara gelip katı olan her şeyi buharlaştırmasaydı, belki oturur bir

17

düşünürdük bunu. lakin, ifade edildiği gibi, 19. yüzyılın reformcu ideolojisiyle karşı karşıya değiliz artık, uyanmanın vakti geldi de geçiyor. şimdi, kendisini karşıtı üzerinden ifade eden bir düşünce ideoloji olamaz, diyeceğiz. nasıl "anti-kapitalizm, anti-emperyalizm, anti-faşizm" kendi başlarına bırakıldığında kof söylemler olarak kalacaksa, sosyalistlerin de kendilerini liberallerle polemik üzerinden tanımlamaya alışması kendilerini aynı kofluğa çeken bir tuzaktır. peki küstah solcular "liberal"i ne zaman küfür olarak kullanmaya başladı? söyleyeyim: liberaller yumuşak koltuklarından "sol öyle olmaz, böyle olur, gerçek sol budur, ben bir solcu olarak" demeye başladıkları zaman. yoksa benim ne derdim olur lan 2011'de hala liberalizmi savunan adamla, allah vurmuş zaten. liberalizmle marksizme gelelim biraz. hegel'in tanımına uydurmamız için bu iki ideolojinin sacayaklarının örtüşmesi gerekiyor, gelin biz de beraberce bunları arayalım şimdi. bence liberalizmin "birey"den ne anladığı önemli. aydınlanmacı abilerimiz liberalizmi formüle ederken kimi birey olarak tanıdılar, bu dünyaya gelmiş olan her insanı mı, yoksa mülk sahibini mi? örneğin, tarih okumayıp salt teori okuyan bir kimse, platon'un her insan için adil bir düzen kurma çabası içinde olduğu yanılgısına kolaylıkla düşebilir, oysa platon'un "citizen" tanımı sadece atina'da doğmuş erkekleri kapsamaktadır. burada da aynı anlamı aramakta fayda var. liberallere göre birey basitçe homo economicus'tur. birey piyasada varlık gösterebildiği kadar birey, özgürlük piyasanın taleplerini karşılayabildiği kadar özgürlüktür. marx'ın liberalizmden "hiç" etkilenmediğini söylemek bilim düşmanlığı olur, lakin "marx aslında liberaldi" demek kadar acınası bir manipülasyona da sessiz kalınamaz. liberallere göre toplumu oluşturan birey bir öznedir, marx'ta ise böyle bir vurgu bulamazsınız. marx asla toplumdan soyutlanmış bir bireyden bahsetmemiştir, asla bireyin hikayesini anlatmamıştır. marx'a göre bireyin seçimlerini toplum, yahut somut gerçeklik (konjonktür) belirler. marx ile liberaller arasındaki bu temel literatür farkını göremeyen -yahut görmezden gelen- kişiler, elbette marx'ı da liberal ilan etmeye çalışacak. ama bu sanki hiç söylenmemiş yeni bir şey söyleniyor gibi kakalanmaya çalışılınca gülesim geliyor. "liberaller de özgürlük diyor, marx da diyor, demek ki marx liberal" gibi bir soyutlama, sosyal bilimlere hakarettir. bu adamlara inanmayın. bu adamların "liberterlikleri" sola küfredecekleri zaman ortaya çıkar. haşmetlü'ye televizyon kapatma yetkisi verildiğinde bunları ortada göremezsiniz. öğrenciler yerlerde sürüklenirken köşelerine çekilirler. insanlar mezheplerinden dolayı baskı görürken ağızlarından düşürmedikleri "birey"i unutuverirler. insanların hayatını emperyalist çıkarlar doğrultusunda karartan avrupa birliği'ne secde edip, daha sonra avrupa'da

18

öğrenciler ayaklandıklarında "bakın orada ne güzel ayaklandılar, bizim küstah solcumuz öyle mi" derler. ve finalde, iki aydır sağlı sollu yemekten allahı şaşmış solcumuzun "liberteegalite-fraternite" övgüsü gelir! hani ulus devlet burjuvazinin oyuncağıydı, hani jakobenler pisti kakaydı? hay sizin kedi canınızı yerim ben. "abi liberal dedi, abi bizi diyo" diye atlayan yancılar, buradan o kadar komik gözüküyorsunuz ki. çakma tkp'ler götürsün sizi inşallah, tkp demeden tartışamayan çeneniz kapanır belki biraz. liberalizm diyoruz, marx diyoruz, hobbes diyoruz, ilim diyoruz, irfan diyoruz; adam hala çakma tkp diyor. embesil misiniz olm siz. bonus: (bkz: marx'ı aştığını sanan sosyal bilimler öğrencisi) (uco, 07.01.2011 14:39 ~ 14:50) 32. ahahah! bu küstah solculardan biri de benim lan...

dur, önce şu heriflerin derdi neymiş anlayalım... iktidarın ve cemaatin yanında saf tutmuş kişilere göre "küstah", "terbiyesiz" ve hatta (yerine göre) "ergenekoncu" olmakla itham edilen sosyalisttir. ki bu "küstah" solcular, liberaller çankaya'da lacileri çekmiş bir şekilde sayın cumhurbaşkanı ile görüşürlerken, akepe merkezi'nin önünde polis ile çatışıyorlardı. ne ayıp, değil mi? türkiyeli liboşlara göre "efendi gibi muhalefet yapmasını öğrenememiş" solculardır. peki, liberal kimdir, "efendi solcu" nasıl olmalıdır, bir açalım... türkiye'deki sosyalistlerin küresel liberalizmi nasıl tanımladıkları, türkiyeli liberalleri nasıl gördükleri ve onların iktidar yanlısı söylem ve eylemlerini nasıl teşhir ettikleri ortada. türkiyeli liberaller ve cemaat solu, foyaları bu kadar ortaya çıkmışken halen kendilerini eleştirenlere "küstah" demekle yetiniyorlar ya, onu anlamıyorum. sevgili liberal dostum; başbakan kankan. sana aferim bile demiş. yandaş medya yanında, tüm tv kanallarının kapıları ardına kadar size açılmış. bize niye "küstah" demekle yetiniyorsun? sen de şakirt dostlarından öğrendiğini yap: çamur at, ihbar et, yerine göre iftira at... değil mi? aş kendini. gerçi çamur atma senin karakterin haline gelmiş ama, onu bile beceremiyorsun.

19

neyse... peki, biz küstah solcuysak efendi solcu veya demokrat kimdir? başbakanından aferim alan, çankaya'da lacilerini çekmiş bir şekilde cumhurbaşkanı'nın önünde "hazır ol"da duran ve tek gündemi türban veya etnik haklar olan zararsız kişidir. kime göre zararsız? faşist rejime göre. ulan, en büyük ahlaksızlık bu rejimi desteklemek değil mi? sizler bu bataklığın ürünü değil misiniz? bu durumda, ben küstah olmayı kabul ediyor ve bununla gurur duyuyorum. fyi (the last mimzy, 07.01.2011 14:55 ~ 18:40)
33. (bkz: solcu/@burali) (burali, 07.01.2011 16:32 ~ 16:33) 34. kimin sosyalist olduğuna karar veren küstah solcular ile aynı zatlar

olmaları tesadüf olmasa gerek. bakıyorsun devamlı aynı tipler. bi de aynı amaçla saldıran ama sosyalizm düşmanı olanları var. müneccim olmaya gerek yok sonuçta, biz sadece ismini koyuyoruz sonra, onlar, sağ olsunlar yalnız bırakmıyorlar. madem allah'ımız karl marx, biraz ibadet edelim. evvela belirteyim, liberal demokrasi, demokrasinin ideal hali değildir. daha iyisi praksis edilene kadar deneyimlenmiş sosyalist demokrasi karşısında üstündür, o kadar. fakat bu durum da, deneyimlenmiş sosyalist düzenlerin pratiğinden kaynaklanmaktadır. gerçek anlamda birdemokrasi, derrida'nın democracy to come ile kastettiği üzere, ne mevcuttur ne de mevcut olacaktır. bu bağlamda, liberal demokrasi (burada tabii işi ekonomiden soyutluyorum) mevcut pratiklerin en iyisidir. şimdi yukarıdaki gibi ekonomiyi soyutlayarak marksist olur mu peki? olunmaz. zaten bu geleneğin temeli de ekonomidir. fakat, bu durumun nedenini de bizzat engels'ten dinlemek mümkün: "marx ve ben bugün gençlerin olması gerekenden daha fazla işin iktisadi yönüne ağırlık vermelerinin sorumluluğunu kısmen taşıyoruz. hasımlarımıza karşı, onların inkar ettiği ilkenin altını çizmemiz gerekiyordu. bu nedenle

20

karşılıklı eyleme [diyalektik] dahil olan diğer etmenlere hak ettikleri yeri verecek ne fırsatımız, ne buna uygun ortam ne de zamanımız oldu." o köfteye o ekmek durumu. ama tabii ki eksik. zira, böyle bir indirgemecilik toplumları anlamaya yetmez. zaten bu nedenle, frankfurt okulu ve eleştirel kuram marksist teoriye sosyolojiyi de eklemleme çabasıyla marksizmi genişletiyor. bizimki gibi, sosyalistlerin marx'tan sonra beynini kapadığı toplumlarda, sosyalist teoriyi eleştirenleri ve destekleyenleri yan yana görmek şaşırtıcı olmasa gerek ama yine de bu arkadaşlar bir sağlarına sollarına baksalar eminim kendileri çok şaşıracak. bu ülkenin hayatında, adorno, horkheimer, marcuse, habermas (ve niceleri) gibi isimleri duymamış sosyalisti ve anti-sosyalistlerinin özgürlükçü sol söz konusu olunca dilipak misali kol kol bizlere saldırmaları ve en sonunda hep bir ağızdan "ya devrimci olun ya da bırakın bu işleri" ahkamlarına tanık olmak inanın göz yaşartıyor. cahillikten doğan bu cesareti ciddiye alıp, kafalarını karıştırmamak adına marx'ın demokrasiye ve bu bağlamda liberalizme bakışını özetlemeye çalışayım. marx, hegel'in hukuk felsefesi ilkeleri'nin eleştirisinde "wahre demokratie" yani gerçek demokrasi kavramını ortaya koyar. marx'ın kelimeleriyle, siyasal devletin yok olması ve halkın kendi kendini belirlemesi olarak karşımıza çıkan bu kavram egemenliği elinde tutan halkın tekil her olayda evrenselliği içinde kendini ifade etmesidir. şimdi bişe ifade etmedi biliyorum. yazının sonunda anlayacaksınız işallah. maşallah. demokrasiyi siyasetin nihai biçimi olarak tanımlayan marx, demokrasi mücadelesini de siyasetin siyasal kurucu öznesine karşı yabancılaşma mücadelesi olarak tanımlar. demokrasinin siyasal düzendeki yeri bir yana, marx'ın gerçek demokrasi kavramı tekil ile evrenselin nasıl tanımlandığı ile ilgilidir. marx'ın demokrasi içerisinde birbirinin karşı kutbu olarak sunduğu tekil (özel) ile evrensel tanımlarında, tekil bireye işaret ederken, evrensellik ise bireyin reddi midir; yoksa özelin evrensel içinde özümsenmesi midir? marx'ın mevcut liberal demokrasi ile karşı karşıya geldiği nokta budur. o kadar konuşmuşsunuz arada doğru şeyler de etmişsiniz tabii. marx, birey'in hikayesini yazmamıştır. zaten, söz bireye gelince hiçbir zaman "bireyci"liği değil, "bireysilliği" savunmuştur. öte yandan, varoluşçuluk gibi bir çok akıma ilham olan yabançılaşma bireyin isyanı değil de nedir? bu isyanın ekonomi temelinde toplanması ise (bkz: #20910985) nolu entry'imde özetlediğim üzere konjonktöreldir. hatalı değildir ama aşılmalıdır. bu bağlamda, liberalizme göre birey homo economicus demek başlı başlına yanlıştır. liberalizm, negatif hakları konu alır. başka bir değişle, bir düş yaratır ve insanı ekonomiden bağımsız kılarak ona her türlü özgürlüğü verir. bu durum, düşler

21

alemde yaşamadığımızdan mümkün değildir. gel gör ki bunu marx da belirtmiş ve sizin negatif haklarınız pozitif haklar (eşitlik) olmadıkça imkansızdır demiştir. liberalizm değil, asıl marx'ın yaptığı daha önce de belirttiğim gibi (bkz: #21125936) insanı ekonomiye indirgemektir. zira, marx'ın bu davranışı sonraları, insanı, doğayı sömürmesi gereken bir homo laborans olarak tanımlamış olması iddiasıyla alman grünenlerden çok eleştiri almıştır. eğer yazar, liberalizmin insanı tüketim canavarına dönüştürdüğü bu nedenle de homo economicus'a indirgediği savunuyorsa, sorunu yanlış yerde arıyor demektir (kanımca tabii). sorun, liberalizmde değil, kapitalizmdedir. aradaki nüansı kavrayamayınca her şey aynı zaten. problemi farklı anlayınca çözümümüz de farklı oluyor (bunu belirttim ki amerika, feto, dinci tayfa olarak değil de azıcık marksist olarak bakın olayları, biraz ufkunuz açılsın. harbiden iyidir açık ufuk). neyse lan ne diyorduk. marx'ın birçok genç hegelci gibi, zamanında, hegel ile boğuştuğu bir sır değil. bu boğuşmanın temelinde ise, devlet ve rousseau temelli bir sivil toplum anlayışının durduğunu da ben deyim sır olmaktan çıksın. marx, hegel'e itirazlarını sivil toplum muhteviyatı üzerinden dillendirir. der ki, devlet alanı ile meta alanı arasında cisimleşmiş bir sivil toplum liberal değerlerin taşıyıcısı değildir, zira ekonomik bağımlıdır. kısacası, sivil toplumun burjuvalığını eleştirir. burası çok önemli: marx'ın burjuvanın tarihsel olarak devlet karşısındaki liberal kazanımlarına sırt çevirmez. marx, bu kazanımları burjuvanın sadece kendi için istemesine karşı çıkar. bu bağlamda, marx'ın devrimci sıfatını lümpen sınıftan sakınması ve burjuva uygarlığında ehlileştirilen işçilere layık görmesi bakunin tarafından çok eleştirilmiştir; bunları yazdık (bkz:proletaryanın devrimci sıfatını kaybetmiş olması). öte yandan, bu durum habermas tarafından da tarihsel olarak açıklanmıştır. burjuva kamusal alanının doğuşunu, ingiltere, almanya ve fransa'da tarihsel olarak ortaya koyan habermas bu konuda bir itiraza mahal verse (verse de bu itirazın ekşi sözlükten doğacağını sanmıyorum). varsa bu konuda itirazlarınız susmayı deneyin. marx, yukarıda belirttiğimiz gibi, geleneksel liberalizmin, ekonominin siyasal ve toplumsaldan bütünüyle kopuk olduğu iddiasına itirazı neticesinde, sivil toplumu, siyaset ve iktisadın ayrışması işlevini yerine getiren değil, bizzat bu ikisinin düğümlenmesini sağlayan olarak tekrar tanımlar. aslında marx'ın devlet ve sivil toplum temelinde yaptığı, hegelci sivil toplum eleştirisini aşmaktır ve bu eleştiriden bir sistem oluşturmaktır. liberalizm, ancak sivil toplumun birey olabileceğini söylerken haklıdır. fakat, sivil toplumun nasıl tanımlandığı, onun, "birey"liğini belirleyen asıl kıstastır. marx, mevcut sivil toplumun (burjuva özelinde) bireyliğini de eleştirir. ahmet insel, durumu şöyle özetlemiş: "devletin kaynağı sivil toplumun iç çatışmaları, toplumsal bölünmelerdir.

22

dolayısıyla devlet, uzlaşmanın, kaybedilen barışın tesis edildiği yer değil, kaynağının yer aldığı sivil toplumun ve aile özelliklerinin siyasal alanda uzantısıdır. devlet, belirleyen değil, belirlenendir. özel mülkiyeti belirleme yanılsaması içinde, özel mülkiyet tarafından belirlenir." yani, deniliyor ki, "devlet kendini belirleyenlerden özerklik kazanıp varlığını sürdürür" yanılmasından başka bir şey değildir. buradan, proletaryaya gelirsek, marx'ın devamlı ortaya attığı bir paradoks gözümüze çarpar. marx der ki, proletarya hem sivil toplumun bir sınıfıdır, hem de sivil topluma ait bir sınıf değildir. dolayısıyla, kendi reddini özünde taşır. buradan en baştaki, özel ve evrensele geri döneriz. proletarya, içkin bir isyan taşıdığından, kendisi için isteyeceği her şeyi aslında evrensel için yani tüm insanlık için ister. şöyle kolaylaştırabiliriz: bir toplumda en çok ezilen hakkına kavuşursa herkes kavuşur. bu önerinin geçersizliği aslında mevcut pratiklerle kanıtlanmıştır. fakat, bu pratikler teorinin başarısını yadsımaz; pratiğin yanlışlığına işaret eder. marx, sivil toplumu özel çıkarın alanı olarak tanımlar ve bu alanda oluşturulmuş bir demokrasinin, o çıkara hizmet edeceğini söyler. buradan siktir edin demokrasiyi sonucuna varmaz ama. hemen sırıtma. öfkesini temsili demokrasiden alan marx, temsilin her halükarda "özel mülkiyet dinine" hizmet ettiğini söyler. siyasetten zerre hazzetmeyen marx'ın, her bir insanı "parti kılarak" demokrasinin asıl anlamına ulaşmak istediği ve aslında bir "radikal demokrat" olduğu, kanımca, rahatlıkla söylenebilir. marx'a demokrat değil, özgürlükçü değil diyenler marx'tan bir bok anlamamıştır diyebilirim rahatlıkla. ama hak da veriyorum tabii kendilerine, zira marx'ın özgürlükçülüğü onların özgürlükçülüğünün 5-10 gömlek üstüdür. marx'ta bireyin hikayesi yoktur, ama insanın hikayesi vardır. marx'ın başlattığı gelenek insana insan olarak değer vermek ve insanı özgürleştirmek adına atılmış bir geleneğin devamı ve en güçlü temsilcisidir. ama yine de, marx'a "o bir birey düşmanıydı" diyenleri doğru bulmuyorum. zira, kendileri, bizim küstahların gözde terimiyle, "ağabeylerinden öyle öğrendikleri için" marx'ın ne demek istediği üzerine bir daha kendileri düşünmüyor. marx'ın siyasal liberalizme getirdiği eleştirilerinin yanında bir de insanın tekil bireyliği ile evrenselliğinden söz ettiğini dedikti. marx, her tekil bireyin tüm insanları temsil ettiğini söyler. daha sonra, sartre ile marksist varoluşun da özüne yerleşecek bu görüş; her bir bireye insan olarak değer vermek anlamına gelir. marx, özel ile evrenselin uyumuyla, siyasal liberalizmden ayrılır. zira, siyasal liberalizm düşler dünyasında uyum aramaz. insana hakları dayar, çok özgürsün der ve gider. olay bunu gerçekleştirebilmektir. bu nedenle, marx, 1843 elyazmalarında değindiği insan hakları eleştirisinde, bu hakların -birkaçı hariç- özüne değil, bunların sadece burjuvaziye verilmiş

23

olmasını eleştirir. özüne itiraz ettikleri de zaten insan hakkı değildir. zira, onlar , özel mülkiyeti doğallaştırıp, insan hakkı olarak dokunulmaz kılan haklardır. halbuki, bizzat özel mülkiyet, insan hakkının evrenselliğini alıp, sadece burjuva için mümkün kılar. marx'ın her tekil bireyin evrenseli temsil ettiği kabulü, bir kişinin hakkı olanın herkesin hakkı olması gerektiğidir. marx, devleti her türlü kötülüğün biçimlenmiş hali olarak görürken, ne topluma ne de bireye varlıkları nedeniyle bir yücelik yükler. evrenselliği içinde birey, marx için demokrasinin de devrimin de öznesidir. zira, bu birey sivil toplumun dışında kalandır. işçidir, fakirdir. insandır ama insan hakkı yoktur. koca bir illüzyonun nesnesidir. öznesi olmak da elindedir. marx'ın demokrasi anlayışı ve bunun liberalizm ile bağı tarih boyunca rastlanan en yüce anlayışlardan biridir. zira, kendisi bir insanda her insanı görmüştür. kendisinin eşitlik idealinin hem nedeni hem de sonucu olan bu hayata bakış; bir sosyalistin cevheridir. peki tarihte insana değer veren bir tek marx mı vardı. tabii ki hayır. fakat, marx'ı marx yapan, insanın nasıl daha özgür olacağını; neden olmadığını çok çıplak bir şekilde ifşa ederek göstermesidir. bir insan neden marksist olur? marksistler olarak marx'ın her dediğine amin demeyi bırakalı çok oldu. hatta büyük üstadlar marksizmi yeniden yapılandırma uğraşları verdi. proletarya öldü dedi. devrim iletişimle olacak, sosyolojisiz devrim mi olur dedi. ama ne derlerse desinler marksist olmaktan vazgeçmek akıllarından bile geçmedi. en "revizyonistleri" bile kendilerini marksist olarak tanımladı. işte bu ısrarın altında, marx'ın bu gücü yatar. insana birey olarak değer vermesi ve bunu evrensel kılma çabası yatar. ve tabii ki bunu yaparken kullandığı "akıl". marx'ın yöntemleri doğrudur, yanlıştır. burası çok tartışıldı ve tartışılacak kuşkusuz. fakat, marksistler olarak emin olduğumuz bir şey varsa, o da insanın ancak ve ancak marksist diyalektik ile özgür olabileceğidir. ulan nereden nereye geldik. oturup size cevap verecektim. sizin üslubunuzca hakaret edip, kayda değer hiçbir şey söylemeden çıkıp gidecektim. olmadı yapamadım. tartışmadan, iletişimsel aklı egemen kılmadan, argüman sunup bir şeyler anlatmaya çalışmadan "dinciii tayffaaaaaaaa" deyip geçecektim. kolay olacaktı o zaman her şey. bu kadar kaynak açmak zorunda kalmayacaktım etrafıma. klavyemin altına koyduğum dergi olmayacaktı ve ben rahat rahat yazacaktım. neyse, anti-sosyalistler ile bizim geleneksel solcular başbaşa vermiş, yeni (liberal) solu eleştiriyor. olmaz öyle diye ahkam kesiyor. bazıları ihtiyaçtan "been hiçbir zaman liberali küfür olarak kullanmadım" diyor; artık devir değişti ya. yemezler bebişim. neyse lan. gidin anti-sosyalistlerle sarılın "bu adamlardan nasıl liberal sıfatını alırız" diye bi konuşun, kararlaştırın. iyi bir "argümanınız" olursa onunla gelin. bıktık, boş laf ve hakaretten. çao.

24

(mechul muhayyil, 07.01.2011 21:18)

35. genelde aklı başında solcudur ve ne dediğini bilir. vicdanlı bir adamdır,

ben ünsal

mesela hoca'nın

vicdanlı

bir meşhur

liberale bir

az lafı

rastladım! vardır;

"20 yaşına gelmiş ve marx okumamış biri eşşektir. marx okuduktan sonra marxist olmamış biri eşşoğlueşşektir" diye. aslında en son yazacaktım bunu ama, son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. noktayı başa koyalım. adam marx'ı okumuş, etmiş, yemiş ve bitirmiş ama marksist olmamış, üstüne üstlük onu aşmış. bin! yıldır marx hakkında milyonlarca tez, makale, kitap, tartışma ne varsa yayımlanmış, insanlar hala tartışıyor ama bakıyorum da gereksizmiş. hani neredeyse benim marxım toyota gibi adam dercesine marx için dört dörtlük liberal tanımı yapan adama bir solcu, liberali küfür olarak kullanmasın da ne yapsın. das kapital'i ezbere bilen bir faşist bile bunu demez. aslında bu liberalle alakadar bir hikaye vardır, fransa da küçük hazlar salonunda kralın yardakçıları, aristokrat kısım sağ tarafa, işte halkçılar, özgürlükçüler, yenilikçiler falan da soluna diyelim oturmuşlar ve sağ - sol çıkmış ortaya özet geçersek. [ bakın bir liberal edasıyla koskoca sağ - sol tarihini 3 kelimeyle anlattım ] sonradan salona da birisi gelmiş ve gitmiş direkt louis'in kucağına oturmuş izin istemeden. [ kucağına derken yanlış anlaşılmasın, cinsiyetçi bir gönderme yok ] louis de, "sen kimsin ulan" deyince, "ben de liberalim demiş". şimdi bunlar birikince, ortalıkta bu hikayeler dolanınca ne yapsın bu solcu? ne desin? olunmaz doğulur felsefelerine istinaden geçenlerde amerika'da abuk subuk bir araştirma neticesinde `liberal olunmaz liberal doğulur` diye bir sonuç ortaya koymuşlar. araştirmayi yapanlar da liberal. şaka gibi adamlar. [hayvanlar aleminin en liberal hayvanı porsukmuş bu arada] hani mal olunmaz mal doğulur dercesine... "liberaller ve faşistler bir sistemin birbirini bütünleyen kardeşleridir" demişti ünlü filozof. (pink floyd floyd yaylalar, 07.01.2011 21:58)

25 36. (bkz: hain

düşman

al

sana

bombe)

küstah solcu ne la.. (lancelot du lac, 07.01.2011 22:08)

37. türkiye'de liberallerin, ya da en azından kendine liberal diyenlerin çoğunun yanar döner, satılmış dallamalar ve dönem adamcıkları olmasından dolayı kendi çapında haklı olabilen solcudur. küstah mıdır, değil midir orasını bilemem. en yasakçı, tahammülsüz dincilerin bile kendilerine liberal dediği garip bir ülkede yaşıyoruz yau. (katamaster, 07.01.2011 22:16)

38. (bkz: o benim)

(gaianin gazabi, 07.01.2011 22:18)

39.

eşitlik olmadan özgürlük olmayacağına kanaat getirmiş solcudur.

(rabotnitsa, 07.01.2011 23:06)

40. kendisine

marksist

diyen

liberallerin

manipülasyon

yeteneğine

şaşırandır. yahu, bu tip adamları gerçekten çok seviyorum. bir marcuse okuyorlar, hayatları değişiyor. üniversitede habermas, adorno, horkheimer falan okurken tanıştım bu arkadaşlarla bol bol. hepsi marx'ı aştıklarını, frankfurt okulu'nun bütün soruları cevapladığını, hepsinin en yetkin sosyal bilimciler, bizimse inek boku olduğumuzu söyleyip durdular. 2 yıl sonra çoğu kpss'ye girip memur oldular da kafamız rahatladı allah'ıma şükür. abilerim marx'ı hobi olarak yine aşın da, çok erken gaza gelmemek lazım öyle, nice koç yiğitler telef oldu bu yolda. bir de kalkıp türk tipi akademisyenden yakınmazlar mı, kendileri çok farklı bir şey yapıyormuş gibi... tırnağım kadar özgün bir düşünce üretme, "şuna göre şöyledir, bu böyle tanımlamıştır, şu bunun altını çizmiştir" diyerek klavye altındaki dergiden copy paste ile ukalalık yap. türkiye'de kuramcılıktan bu gibi

26

adamlar yüzünden tiksinip siyasal tarihe kaydım işte. herkes aptal, bir siz akıllısınız. marx'ı marx'tan okuyan tonlarca insan mal, bir siz vakıfsınız her şeye. ben siyaset bilimi okurken ders aldığım "bütün" hocalar frankfurt'çuydu yiğenim, marx'ı kendisinden okumayı akıl edemeseydim şimdi size benzerdim ben de herhalde. ama marksizm sizin sandığınız gibi akademik bir heves değil, lise bitirmemiş işçinin evinden kalkıp ortalığı sikertmesi anlamına geldiği için istediğiniz kadar yırtının, "biz marksistler şöyle çılgınızdır bebeğim" diye gezinin, marksist falan olamayacaksınız. siz dünyayı "anlamakla" uğraşırken zaman akıyor, marksistler dünyayı değiştirmek için bir şeyler yapıyor. bir akademisyen adayı olarak söylüyorum, akademinize sokayım afedersiniz. gelelim meselemize. konumuz marksizmle liberalizmin geçişkenliğiydi diye hatırlıyorum, lakin nedense arkadaş "üç saattir konuşuyoruz bir kere demokrasi demedik" diyerek şık bir manevra yapmış. bense konuya frankfurt okulu hakkında ne düşündüğümle başlamak istiyorum, izin olursa. frankfurt okulu, alman devrimi'nin yenilgisi üzerine "dünyayı değiştiremedik, demek ki tam olarak anlayamadık" gibi, esasında 11. tezin aşamacı bir yorumlaması ile doğsa da, kısa sürede yenilginin siyaseti olan "yeni sol"un ufuklarını açıyordu. bu akımın peşinden bir "akademik marksist", sol entelektüel kitlenin peydah olmasına kimsenin şaşırmaması gerek, zira her ağır yenilginin ardından "yenildik çünkü haksızız"cılar çıkacaktır. bu kürsü marksistleri yıllardır batı'da varlıklarını koruyorlar ama 2011 türkiyesinde böylesine bir heyecanla kürsü marksizmini savunan örneklerin varolduğunu görmek gerçekten garip. ya da neyse, finalde tekrar girerim buna. konuya girelim artık. marx ve demokrasi tartışmalarını, avro-komünistlerin demokrasiyi sınıfsal bağlamından soyutlanarak başlı başına bir nitelik kazandırma çabalarını yıllardır dinliyoruz. sınıfsal karakteri olmayan amorf bir demokrasi tanımı, pratikte "en iyi" olan liberal demokrasi, ve tek tarihsel görevi liberal demokrasiyi tamamlamak olan bir sosyalizm algısı. tabii durum böyle olsaydı, yani burjuva demokrasisi sınıfsal karakteri olmayan özerk bir nitelik taşısaydı ve sosyalist demokrasi burjuva demokrasisinin basit bir devamcısı olsaydı, bu durum emek-sermaye çelişkisinin siyasal alana asla yansımamasını getirecekti, zira artık sınıf yerine üretilen "toplum" ve "devlet, bürokrasi vb." gibi dikotomilerin rasyonal bir gerçekliği olacaktı. üzülerek söylüyorum ki, yok. siz reddetseniz de orada bir sınıf var, soyut demokrasi söylemleriyle uzlaştırmaya çalıştığınız uzlaşmaz sınıf çıkarları da var. marx'a kim "özgürlükçü değil" dedi ben anlamadım, lakin istediğiniz kadar arayın, marx'ta sınıftan soyutlanmış "halkın muktedire karşı verdiği demokrasi mücadelesi" gibi bir öğe bulamayacaksınız. ayrıca, bu bizi devlet-sivil toplum karşıtlığı marx'ta vardır/yoktur tartışmasına götürür ki hiç sağlıklı bir tartışma değildir, zira marx bu bahiste farklı dönemlerde farklı iki

27

tutumu savunmuştur. 1844'ten sonra yoktur ama, orası kesin. ayrıca bireyi tüketim kalıplarına göre değerlendirerek işçi sınıfının eriyip orta sınıfın büyüdüğü tezi üzerinde hareket edenlerin marx'a ekonomist yakıştırması yapmasına ne demek gerekir bilemiyorum. marksizmi diline dolayan liberallerle daha önce de karşılaştık, ve hepsinin tek bir ortak özelliği var: hepsi uslamlamalarını marx'ın gençlik dönemi eserleri üzerine bina ediyor. marx'ta kendilerine yontabilecekleri başka bir şey yok çünkü. marx'tan aktarılan birçok alıntı, marksizmin liberalizmle geçişkenliğini anlatamıyor, ve özellikle marx'ın erken dönem eserlerinin kullanılmış olması da yine bayağı bir manipülasyon örneği. marx'ın daha proleter ihtilalden, sınıf çıkarları arasındaki uzlaşmaz çelişkiden bahsetmediği 1843 tarihli "marksizm-öncesi" eserlerini kullanıp "bakın marx budur" demek tam anlamıyla çarpıtmadır, bilimsellikle uzaktan yakından alakası yoktur. alıntılar da düzgün kullanılmamış zaten. örneğin marx "proletarya sivil toplumun bir sınıfıdır" demez, "sivil toplumun içinde bir sınıftır" der. sivil toplumun içinde yaşayan bir sınıftır ama sivil topluma içkin değildir, işçi sınıfı kendisi dışındaki ezilen kesimleri de peşine takıp götürebilecek dinamizme sahip tek sınıftır, böylece marx'ın bu ifadesi paradoksal bir anlam yaratmaz, işçi sınıfının kendi reddini taşıdığı iddiası da (sınıf mücadelesiyle kendisini de ortadan kaldıracağı öngörüsü dışında, ki bambaşka bir bahistir) uçuk bir iddiadır. ayrıca aklıma gelmişken, hayır efendim yabancılaşma da bireyin isyanı falan değildir, binaenaleyh yabancılaşma öznel bir oluş değildir. kısa kesiyorum. marksizm 19. yüzyılda ezilen işçi sınıfı için bir isyan çığlığı olarak ortaya çıkmıştı, bu beyler ise marksizmi pratiğinden soyutlayarak onu gerçek sahiplerinin, yani işçilerin elinden aldılar, çalışma odalarına hapsettiler. sosyalizmin inşasını "sınıf kini"nin örgütlü zor gücünde değil de, ideolojinin akılcı haklılığında aradılar. işçi sınıfının ideolojisi olan marksizm, sınıftan bağımsız bir akılcı haklılığa sahipti, böylece bu arkadaşlar çalışma masalarında oturup bekleyerek devrimin gelmesini izleyebilirlerdi! işçi hareketi yenilgiye uğratıldığı zaman ise ondan yüz çevirdiler, andre gorz'un yaptığı gibi proletaryaya elveda dediler. yenilgi dönemleri bu gibi teslimiyetçi entelektüel örneklerle doludur. evet, soralım bu soruyu, bu gibi insanlar neden "marksist" olur? marksizme küfredenler neden hala kendisini marksist olarak tanımlar? evet, bu marx'ın gücüdür, dediğiniz gibi. bunun altında insanlığın marksist diyalektik ile "özgür kalacağı" -o neyse artık- falan değil, apaçık marksist diyalektiği kendilerinin bile yanlışlayamadıkları için marksizmi bir metodolojiye indirgeyip yenilgi borozanlarına kılıf olarak geçirme istekleri yatar. marksizmi aşmışlar bir de. siz marksizmi gerçekten aşabilseniz, gidip marx'ın mezarına tükürürsünüz, ismini tarihten silersiniz.

28

marx'ın söylemlerinin liberalizme içkin olduğuna dair tezlerin hiçbiri 40 yaşından genç değil. ama siz yeni bir şey bulmuşçasına tekrarlayın, kendinizi iyi hissettirecekse. iletişimsel aklınızı yerim sizin, alıntı polemikçileri. (uco, 08.01.2011 14:08 ~ 14:14)

41. dönemin klasik liberal düşüncesiyle ,günümüz liberal profilinin çok farklı yerlerde olduğunun tespit edilmesiyle pek de haksız sayılamayacak olandır.klasik liberalizm inancı temel alan toplumlara eleştrel yaklaşan,dolayısiyle devrimci unsurlar içeren bir düşünce biçimidir.günümüz liberallerinin demokrat bile olamayan, muhafazakar,sermaye düzenini savunan yapıları göz önünde bulundurulduğunda,karl marx'ın sosyalizmi nin, içerdiği liberalist düşünceyle günümüz liberalizmi nin uzaktan yakından ilgilsi olmadığını tespit etmek gerekir. (veryansinalyanmasin, 08.01.2011 14:41)

42. kan

dondurandır.

bir kere baştan şu konuda anlaşalım. frankfurt okulunun neyi aşıp aşamadığını son dinleyeceğim adamlar bu küstah solculardır. malumatfuruşlukları yetmiyormuş gibi bi de bu çıktı muagoyim, neymiş, "ben de frankfurt okulunu öğrendim, millet aştım sanıyordu ama marx'ı iyi okumamışlardı. ben kanmadım marx'ı okudum öğrendim ki aşılmamıışş. aaaaaaaaaaaa." ya olay artık trajikomik bir hal aldı. adamda, frankfurt okuluna karşı düşünülmüş 0.1 gram argüman yok bize diyor ki, siz kanmayın frankfurt'a yalan hepsi. bu nedir abi ya? harbiden ciddi mi bu adamlar şaşırıyorum. şaşır şaşır sonu da yok. o nedenle, diyorum ki frankfurt okulu'nun başarısını veya başarısızlığını ben seninle tartışmam. bu alanda kendini ne görüyorsun bilmem ama bir daha frankfurt okuluna vuracaksan, vurulacak çok yerleri var kuşkusuz zira adamlar sosyolojiyi marksizme eklemleme gibi bir uğraş içindeler, gelirsin argümanlarınla vurursun. o zaman konuşuruz. yok ezbermiş, yok alıntıymış. bu ne lan. burada gülecem izninizle: euheuheueuhe. adam diyor ki bir tane özgün yanınız yok. marx'ın ufak paraphrase'i olan bu arkadaşlar, bizler marx'tan değil de başka marksistlerden alıntı yapınca pek alınmışlar. alıntı yapmadan tartışın diyor. kendimi kahvede, tartışacak altyapısı olmadığı için "laaan amınagoduğum bağa isim saymaaaaaa ne diyosan açıkçaa söyleee" diyen arkadaşlarla tartışır gibi hissettim. tamam abi alıntı yapmam daha fazla. euheuehu. haa bitirmeden, marx'ı aşmak veya

29

aşmamak konusuna da bir daha dönmeyeceğim. marx'ı allah bellersen, marx'ı aştık diyene imkansız gözüyle bakarsın elbet. e haliyle adam ne diyor dinlemeye de gerek kalmaz. marx, atatürk hepsi aşılır canım arkadaşım. bir daha marx'ı aşmak mümkün değildir, sen kim oluyorsun alt metniyle gelince biraz argümanın olsun. bu argümanları da bana değil frankfurt ekolüne karşı çıkar. zira, sen eleştiriyorsun alıntı yapıyorsun diye ama napiim aşan ben diilim abi. vallayi kusura bakma. aşan adamları okudum diye suçlu oldum ya.. bi ara kahveye gidek isterseniz, onlar da katılır muhabbete bu seviyeden. kısacası, frankfurt okulu bahsi açılmadan kapansın. beni birkaç solcu karşısında frankfurt okulunu savunma durumuna getirmeyin. komik oluyor. aynı şeyler marx'tan paraphrase edip farklıymış gibi sunulmuş. marx'ın hiçbir kavramını sınıfsal mücadeleden ayırmadığını söylemediysem bu entry'de -başkalarında söledim- söyleyeyim. zaten frankfurt okulu sınıf mücadelesinin tarihin motoru olduğu varsayımını da yenidenyapılandırmaya uğratmıştır. bu bağlamda, marx'ın demokrasi arayışı da sınıf mücadelesinden muaf değildir. e otuz kere didik bunu. didik ama. sınıf mücadelesinin tarih sahnesinde alt sıralara inmesi ileri kapitalist toplumların marksist bir açıdan tekrar analizi sonucudur. bunu yazdık, açın okuyun. buna karşı, sınıf çelişkisi hala en temel çelişkidir iddiasındaysanız, azıcık "özgün" olun tartışmaya değer bişiler getirin. yıllardır aynı ezber, ama özgün olmayan biz oluyoruz. yahu, bigün izin ver ben sizler için yazayım bakın hiç yadırgayacak mısınız. sizle tartışmak, kendi kendine satranç oynamak gibi, özgünlüğü öldürüyor tabii bu açıdan, haklısınız. liberal demokrasi filan konuşurken de ben marx'tan değil, kamusal alan kuramının yaratıcısı habermas'tan referans veririm. kendisi, kapitalizmin liberal dönemi olarak adlandırdığı dönemde, burjuvanın devlet karşısında konumlanarak, devletten özgürlüklerini -sadece kendileri içinmücadele ile aldığını, bir tarihçi olarak yazar. bu bağlamda, liberal demokrasi denilen şey, burjuvanın yarattığı bir demokrasidir. şu anki mücadele bu demokrasiyi her bir bireye yaymaktır. illaha marx'a bağlayacaksak, bireyi evrenselleştirmektir. marx'ın erken dönemleri üzerine yoğunlaştığım ise doğrudur. zira, marx, demokrasi ve liberalizm üzerine, akademik olarak hegel eleştirisi ile uğraştığı yıllar ve akabinde düşünmüştür. fakat, bu çalışmanın marx'a sosyalizmi kurarken temel sağladığını atlayacaksak... bi ölürken ne demiş marx, ona bakalım. yeter. vay arkadaş. marx'ın gençliğinden yararlanmak da suç oldu. abi isterseniz siz bi belirleyin marx'ın hangi yıllar arasındaki hangi eserlerinden yararlanabiliriz, biz de onlara bakalım. olmuyor yani böyle, mağdur oluyoruz. velhasıl kelam, marx hegelci anlayış çerçevesinde incelediği siyasal liberalizm ve özgürlük çarpışmanı ilerleyen senelerde geliştir(e)memiştir. zira, kendisinin yapacak başka işleri vardı,

30

hak verirsiniz. aay aman yaa. her bi boku marx ile kabul ettirmek zorunda olmak da bizzat marx'a saygısızlık. burada dananın kuyruğu kopuyor. zira, az önce marx'a isyan ettim. abbov. benim bunu diyeceğimi önceden gören küstah solcular belirtmiş tabii, adamlar uyanık, tükürürmüşüz marx'ın suratına. niye tükürelim lan? vay arkadaş ya. atlıyorum burayı (ne diyem?). teori ile ilgili, son bir not ekleyeyim. işçi sınıfına, marx, devrimci sıfatını işçi sınıfının gül yüzlerine aldanıp vermemiş idi. tarihsel koşullar ve üretim ilişkileri içerisinde, hem ezilen olmaları hem de dönüştürücü gücü elinde bulundurmalarından (paradoksal olarak -ısrarlıyım) ötürü bu sıfat işçi sınıfına gitti. yani, diyorum ki başka bir dünyada başka bir işçi sınıfı devrimci olmayabilir bebişim. isme aldanma. haaa öte yandan, marx'ın idealinin herkesin her türlü liberal hakka sahip olabileceği eşitlikçi bir toplum yaratmak olduğunu da ben tereddüt etmeden söylerim. itirazın varsa, ne istiyormuş marx, söyle öğrenelim. bi de neden benim tanımıma itirazın var? haa unutmadan, bu küstah solcuların marx'ı allahlaştırması bir zihniyetin ürünü olduğundan ötürü aynı zihniyet konu atatürk olunca da karşımıza çıkıyor. herbiri cumhuriyetin yılmaz savunucu olan bu arkadaşlara türk tipi akademisyen entry'im biraz batmış olacak ki, türk tipi akademisyen olmakla itham edilmişim (ne alakaysa aküğ): (bkz: #21447239). sizde malzeme çok ben napiim. şu okuduğunuz entry de fazlasıyla boş bir entry. üslup bu olduğu için bi yerde uymak gerekiyor. bi de tahmin edersiniz bu şekilde yazmak daha kolay. alıntı yapmak mesela yassah bu üslupta. hakaret edeceksin bi de argümansız sonuca ulaşacaksın. kendine has bir keyfi var. işkembeden sık geç. biri alıntı yaparsa hakaret et. biri sana arkasında 1000 sayfa düşünce, 20 sayfa referans olan bir terim söylesin "yeeeriiim sizin iletişimsel aklınızı" diye aşağıla. eeen güzeli abi. türkiye'de sol böyle napak. (mechul muhayyil, 08.01.2011 21:09)

43. (bkz: akiyor yesil)

(akiyor yesil, 08.01.2011 21:13)

44. uçlaştırılmış karakterdir. liberali küfür olarak kullanmaktan çok, sol

içinde sosyalizm ve liberalizmi bağdaştırma; liberalizmden düşünce

31

devşirme çabalarına ve liberalizmin etkilerine mesafe koyan olduğundan karikatürleştirilmesi, saçmaya indirgeyerek muhatap alınması elzem. özellikle sovyetler birliği'nin çözülüşünün ardından, sola sirayet eden liberal düşünceye set çekmeye çalışmıştır aslında, suçu budur. "demokrasi mücadelesi" şeklinde kodlanan şeyin yeni bir düşünce gibi pazarlanmasına karnı toktur çünkü bu durum, sol içindeki sınıf uzlaşmacı, aşamacı düşüncelerin hortlamasıdır. sosyalizm tanımını "özgürlük" üzerinden değil "eşitlik" üzerinden yapar, diğer kavramları "eşitlik" fikrinden hareketle yeniden yorumlar. liberalizmi "siyasi" ve "ekonomik" olarak ikiye ayırmaz, siyasi olanın, ekonomik olanın yansıması, kendini meşrulaştırma aracı olduğunu bilir. "daha fazla demokrasi" gibi kavramlara karnı toktur, zira, bunun egemen sınıfın egemen düşüncesi olduğunu, kendi çıkarını toplumun genelinin çıkarı gibi yansıtma dürtüsünün biçimi olduğunu bilir. avrupa birliği gibi, abd'ye alternatif bir emperyalist planın, her ülkeye, serbest piyasa şartlarını dayattığını bilir bu nedenle gelirin dağılımında adaletsizliği arttırarak devam ettiren bir sistemin, siyasi alana da bu eşitsizliği taşıyacağının gayet farkındadır. sömüren ve sömürülen sınıfların hiçbir durumda ve hiçbir zaman geçici de olsa aynı idealleri olamayacağına yüzyıldır farklı topraklarda ve farklı örneklerde şahit olmuştur. kültür, kimlik vb. kavramların "sınıf"tan soyutlanmasına, sınıf analizinden uzakta bir tanımının yapılmasına karşı çıkar. neo-liberalizmin amentüsü olan farklılıkları vurgulama, bu farklılıkları keskinleştirme ve muhalefeti farklı alanlara sıkıştırma mücadelesinin karşısındadır ve bu yüzdendir ki, ne denilirse denilsin, "farklılıklara" değil, "ortaklığa" vurgu yapacak ve "ezber"ini asla değiştirmeyecektir. evet, yüz yıl geçse de aynı şeyleri söylemeye devam edecektir, çünkü görünenle gerçeğin bir olmadığını bilir, gösterilmeyen, üzeri örtülen yalın gerçeğe işaret etmeye devam edecektir. liberalizm ile hesaplaşmasının temelinde bu motivasyon vardır ancak onu daha da keskinleştiren bu liberallerin sola akıl verme çabası, bu uğurda gerekirse akp'yi bile destekleme çağrılarıdır. onların "sol şudur, sol budur" gibi hariçten gazel okumaları bu keskinleşmenin temel nedenidir. üstelik liberallerin veya liberal solun ulus devlete karşı mücadelesinin sermayenin engelsiz dolaşımı için olduğunu, solun devlet karşıtı bir mücadeleye indirgenmesinin sosyalizm iddiasına gölge düşürdüğünü bilir. sosyalizmin bir muhalefet değil, alternatif iktidar projesi olduğu gerçeğinden hareketle, devlet karşıtlığının emekçileri daha da savunmasız bırakan, sosyalizm mücadelesine "devlet vs sivil toplum" gibi amorf fikirler taşıdığını bilir. bu nedenle dün avrupa birliğini destekleyenlerin bugün akp'yi aynı retorik

32

ekseninde savunmasına şaşırmaz, gerektiğinde parasız eğitime karşı çıkan baskın oran gibilerin bir istisna olmadığını bilir. bir ezberi de var bakın onu da tekrar hatırlatayım: örgütsüz, elini taşın altına koymadan akıl öğretmeye çalışanlara "hadi oradan" demiştir, demeyi sürdürecektir. (polocan, 09.01.2011 02:05 ~ 02:15)

45. kapital' deki özgürlük, eşitlik, mülkiyet ve bentham pasajını bilmeyen

naif birikimcilerin yapabileceği tespittir. (rollant, 09.01.2011 17:51)

46. (bkz: liberal

iğrenç

bir

sözcüktür)

(bkz: jean-paul sartre) (hose kutinyo, 09.01.2011 17:53)

47. bu solcuların demokrasiye karşı aldıkları tavır, liberalizm nefretleriyle

almaşık halindedir ve şu alt metni taşır: "acından ölen adamın demokrasi neyine" bu ezber pratiklerin gözlemin yüzünden solun otoriter/totaliterliğinin cevheri olduğu gibi yaşanmış boka sarmasının da en büyük nedenidir, haliyle. ne var ki, eseri olan bu ezber, "antalya'da karımızı kızımızı kürtler dışarı çıkaramıyoruz" kadar "haklı"dır. daha fazla değil.

liberal değerlere burjuva oyuncağı olarak yaklaşan solcunun, demokrasiyi de evcilik oyunu olarak görüyor olmasına şaşırmamak lazım. zira konu demokrasi olunca kendisinin ölümüne inandığı şöyle bir zihinsellik mevcut; evde babam ile bekar hayatı yaşadığımdan bolca aç kalıyorum. günde bir öğün filan yediğim oluyor. durum bu. velhasıl kelam, bir sabah uyandım arkadaş aradı gel kızılaya inelim filan dedi. e eyi tamam dedim. sabah dediğim de 2-3 filan. evde de yiyecek bir şey yok, dışarda yerim deyip çıktım. kurt gibi de acıkmışım. buluştuk arkadaşla, o da açmış, simit filan yiyelim dedi. benim mide kükrüyor, simit beni kesmez, dedim gel burger çakak. abi yok olur mu, sabah sabah burger mi olur, zararlı o filan derken.

33

bizzat bana "sağlıklı beslenmiyorsun" dedi. ben de dedim ki "sağlıklı beslenmek için öncelikle beslenmek gerekir." işte solun demokrasi algısı, ""sağlıklı beslenmek için öncelikle beslenmek gerektiği"nden ibarettir. bu algı, kısaca şunu öğütler: bi insanın özgürlükçü olabilmesi (sağlıklı beslenebilmesi) için öncelikle parası olması (beslenebilmesi) gerekmektedir. bu görüşe neden katılmadığımı anlatayım.

insan doğası şöyledir böyledir önkabulüne karşı en dik durması gereken marksistler, konu liberal değerler ve demokrasi olunca, işçiye (daha doğrusu "fakir"e) otoriter bir doğa yükler. açık açık söyleyemez ama "aç insan demokrasiyi naapsın" derken, aç insanın özgürlükçü değerlerden anlayamayacağını, anlatmaya çalışır. aç insanın, faşist olmasını bile mazur gören bir bakış açısına sahiptir. niye? çünkü karnı doymayan adam neden özgürlükçü olsun? neden kürdü düşünsün? neden türbanlıyı düşünsün? neden laiki düşünsün? neden aleviyi düşünsün? kendi kendini yeniden yaratan bu anlayış, zamanla özgürlükçü değerlerden nefrete sürükler insanı. açsan liberal değerleri siktir edeceksin! bu öyle bir ezber ki, sorgulamaya bile gerek yok. insanın doğanın bir parçası olmasından ötürü sahip olduğu araçsal aklın hakimiyeti işte budur. özgürlükçü olmak için cebinde bir miktar para olması gerektiğini anlatan bu ezber, özgürlükçü bilinci ekonomik determinizme mahkum etmektir. mevcut durum bu diye, doğru olanın da bu olduğuna inanmaktır. madem mevcut durumu işimize geldiği gibi değerlendiriyoruz, bir elleri yağda bir elleri bağda kapitalistlere de hak vermemiz gerekmiyor mu? madem bir insanın parası yok diye, antiözgürlükçü(liberal) bir bilince sahip olabileceğini kan revan savunuyoruz, çok parası olan bir kapitalistin de anti-özgürlükçü olmasını savunmamız gerekmiyor mu? insanı tek akla mahkum eden bu anlayışın iflası aşikardır. zira, ekonomik sistemin altsistemleri olan üretim güçleri ile sosyal normatif alanı şekillendiren üretim ilişkileri farklı akıllardan beslenir. aç insanın etrafında gördüğü her canlıya saldıracağı önkabulü bugün nefret ettiğiniz ekonomik liberalizm'in dahası sosyal darwinizmin hareket noktasıdır. hobbes'un bu "insan doğa"sını alıp aça fakire dağıtmanın mantıklı açıklaması ne ola. (çok ince bir nüans, bu durumun kendini yeniden yaratmanın nedeni de: solcunun da kendini "aç ve fakir" ile konumlaması gereği nedeniyle bu dağıtımdan mahrum kalmaması). sonra da bir yandan liberal değerleri burjuva oyuncağu olarak görüp küfrederken bir yandan da, alttan altta "malzeme bu abi napalım" demeye getiriyorsunuz. hassiktirin oradan.

34

sadece cebinde parası olanın özgürlükçü bir bilince sahip olabileceği ezberi birazcık tarihten ders alabiliyorsak yıkmak için en çok uğraşmamız gereken ezberlerden biridir. sikmişim sizin liberalizm düşmanlığınızı, afersin. kurtarılması ve baştan yaratılması gerekenin insanın "yaşam dünyası (lebenswelt)" olduğunu anlamadan başka bir dünya kurmak mümkün değildir. parası olmayana, devrimci mücadele ile birlikte özgürleşecek yığınlar muamelesi yapan sol, "liberalizm" düşmanlığını en güçlü koz olarak kullanırken (araçsal) aklından ne geçiyor acaba? "avrupa birliği'ne girmeden kendi medeniyetimizi kuralım" hayallerindeki "taviz vermez türk"ten bin beter bir solcu değil mi bu (lütfen bu benzetme üzerinden gelmeyiniz, rica ediyorum bakın)? liberalizm hakkında şuncacık bilgisi olmadan, marx'a reel sosyalizmi inşaa ettiren bu kavramın düşmanlığından yükseltilen bir mücadele tüm olayı götten anlamak değil de nedir? işçinin emekçinin liberal değerlerden nefret etmesini mazur görmeyi geçtim öğütleyen, tüm praksisini buna göre kuran bir sol ne kadar başarılı olabilir? hadi devrim yaptın diyelim; gerçekten başka bir dünya bekliyor musun bunun sonucunda? insanın üretim ilişkileri ve üretim araçları farklı akıllardan beslenir. ikisini de tek bir akla indirgeyip, "fakirse tabii ki liberal değerlere düşman olacak; çünkü doğrusu bu" demek, bilmiyorum. siz karar verin. (mechul muhayyil, 29.01.2011 18:18 ~ 18:21)

48. liberalizmin özgürlük olmadığını, tam tersine her şeyin bir bedel

karşılığında alınıp satılabildiği bir sistem olduğunu bilen kişidir. liberalizim için en büyük düşman değerlerdir, bu yüzden kolayca satın alınabilen (bir papazı ya da bir şeyhi ya da bir hocayı satın almanız verimlidir bir taşla çok kuş, oysa mesela özgürlük ideali olan insanları topluca satın alamazsınız çünkü bunlar bir şeye bağlanmazlar, ne acı bir ironidir; liberalizmin sözlük anlamının özgürlük oluşu) ve zaten cahillere yönelik olan dini değerler dışındaki tüm değerlere saldırır, çünü vatanı için ölmek liberal düşünceyi tehliye atar, oysa paralı askerin bir kazanç için ölmesi daha anlaşılabilirdir. sistematik olarak bir toplumu yaratan değerlere saldırır liberaller, öncelikli amaç sağlam yapıyı bozmaktır bunu için demokrasi ve özgürlük adı altında toplumu olabilecek en küçük parçalarına kadar bölmektir. liberalizm size özgürlük getirir sadece her şey için bir bedel ödemeniz gerekir, 3 yaşında bir kızı tecavüz edip öldürmekmi istiyorsunuz bedeli 50

35

bin ytl dir (bkz: iki ve üç yaşındaki bebeklere tecavüz skandalı) para kazanıyorsanız başarılı iseniz liberalizm den iyisi yoktur çünkü adam öldürmek bile parasıyladır, şimdilik çok salaksanız paranız varken birini öldürünce hapse girersiniz. ama liberalizm geldiğinde bedelini ödediğiniz her şeyi yapma özgürlüğünüz olacak. liberalizm güya eşitlikçidir oysa satın alma gücü olmayanların satın alabilme noktasına gelmemesi için her türlü eylem yapılır, eğitimler ayrılır mesela parası olan daha iyi eğitim alır olmayan eh işte. hatta bir adım sonrası eğitiminde parçalanmasıdır, mesela herkes farklı dilde eğitim görürse eğitimin kalitesi iyice düşer, sen bir dil için adam gibi eğitici yetiştiremiyorken libralizm ve ileri demokrasi gereği her isteyenin istediği dilde eğitim gördüğü sistemde zaten hademeyi eğitimci yaparsın. böylece makas daha açılır ama genede liberalizmin paralı kısmına geçmek mümkündür, sitem o yüzden daha çok koyun üretmelidir, o yüzden durmadan çoğalmak gerekir çünkü parası olanın harcayacağı insan sayısı arttırlmalıdır. işin en komiği liberalizmi savunanların en önemli argümanı özgürlüktür ama parası olmayan adam okuyamazken, parası olamayan adam çocuğunu doktora götüremezken özgürlük hakikaten çok değerlidir. (hedaz, 02.03.2011 17:31 ~ 17:32)

49. bana liberal derse solculuğuna bakmadan kendisine ağız burun dalacağım solcudur. (nabulimut, 02.03.2011 17:38)

50. (bkz: emre

(bkz: engin bence en doğrusunu yapan solcudur. (nabulimut, 02.03.2011 17:54)

aköz) ardıç)

51. solcu olamayacak kadar sığdır. olsa olsa kemalist veya ulusalcı olabilir. artık şu farkı oturtmak gerek.

36

(mechul muhayyil, 03.04.2011 14:00)

52. liberalizm bir sekilde ozgurlukculuktur ama kapitalistlerin ve sermayenin ozgurlugudur. elbette sermayenin kendi ic dinamikleriyle ozgurce salınması ve insan faktorunun icine sıcarak girişim ve yatırımalrda bulunması , ekonomi politiğe etki etmesi küfürdür. o solcu benim efendim. (alexandraki, 03.04.2011 14:11)

53. yurdum dahilinde müslümanlara müslüman diyememesi ile meşhurdur. kimlik ayrışımları ve kimliklerin oluşturduğu eylem sistematikleri türkiye gibi müslüman yoğunluklu ülkelerde ana kimlik üzerinden gerçekleşir. bir müslümanın; ideolojik, etnik, cinsi vs. kimlikleri islamiyet üzerinden gelişmektedir. bir müslümana müslüman demek, ana akım medya ve toplum normları tarafından oluşturulmuş saçma önkabuller nedeni ile politik doğruculuğun dışına alınmaktadır. türkiye'de liberallere ''liberal'' diyerek aşağılamak, salt liberalizm paradigmasını eleştirmek adına gerçekleştirilmez. örtük lakin asli hedef islamiyet isimli öğretidir. bu ülkedeki öncül kimliğini ideolojisi ile yani liberalizm ile inşa etmek isteyen insanları da bu karmaşadan kurtarmanın yolu, müslümanlara müslüman demekten geçer. zaten genel algı müslümanlara müslüman denilebilecek, hale getirildiğinde memlekette bir avuç öncül kimliği liberal olan insan kalacaktır. türkiye'de liberalizm, aynen polonya'da, ukrayna'da vs. olduğu gibi dini kimliklerin diğer kimliklere karşı dominant hale getirilmesi ve bu sırada iktisadi entegrasyonun sağlanması için bir aparattan fazlası değildir. mevzu makbul vatandaş kavramının ortadan kaldırılması değildir, postmodern dönemin makbul vatandaşlarının din paradigması ile yeniden çizilmesidir. (aklidengebikusurdur, 03.04.2011 14:23 ~ 14:26)

37

54. (bkz: müslümanı iltifat olarak kullanan küstah liberal)

(aklidengebikusurdur, 03.04.2011 14:46)

55. bu ülkede "liberal" kelimesini olumsuz bir sıfata dönüştüren "liboş"/"karakteriz burjuva" tarafından suçlanan solcudur. küstah değildir, sadece bir "gerçeğin" altını çiziyordur. bu solcu değil, güce tapınarak ve güçlüden yana olarak politika yaptığını veya düşünce ürettiğini zanneden kişiler utansın. solcu candır. (the last mimzy, 03.04.2011 17:10)

56. ve evet, beklediğim an geldi, yüze yüze en sonunda liberal kelimesinin

olumsuz bir sıfata "dönüştürülmüş!!!" olduğu sonuca vardık. yavaş da olsa bir şeyler öğrenen solculardır. (bkz: ulusalcı olmak zor zanaat) (mechul muhayyil, 03.04.2011 17:26)

57. liberali doğru anlayan, küstah olmayan, bilakis yerden göğe kadar haklı

olan

solcudur.

hatta liboş tanımını da getirerek liberal kişisine, en doğru noktayı koymaktadır kendisi. güçsüzün ve ezilenin yanında olan solcu da liberal için bir küfür sayılabilir tabii aynı zamanda. ki kendileri de solcu, sosyalist ve komünisti o şekilde algıladıklarını bilimum gazetelerinde, dergilerinde ve medyalarında yazdıkları saçma sapan yazılar, verdikleri ciğersiz programlar ile göstermekte, marks a bile dil uzatabilmektedirler yeri gelince.. tarih onları elbet bir gün yargılayacaktır.

38

(kelebeklerinviziltisi, 22.04.2011 12:50 ~ 12:53)

58. (bkz: liberaller yaşasın mı)

(mechul muhayyil, 22.04.2011 12:52)

59. (bkz: ufo gören masum köylü)

(dagny taggart, 22.04.2011 12:52)

60. liberale liboş, recep tayyip erdoğan'a recep bey, fettullah gülen'e fetoş, başı kapalıya sıkmabaş, dindara gerici, taraf'a tarak, kürt'e (boşluk) diyen solcudur aynı zamanda. miadı doldu, geçiniz efenim. (mahmut123456, 22.04.2011 12:59)

61. önemli gece ve organizasyonlarda, kendisinden hoşlanmadıkları sanatçıların masalarına çatal atarlar. (bazen bir seri katil olmak istiyorum, 22.04.2011 13:08 ~ 18:41)

62. vahşi kapitalizmi, sömürü düzenini savunup "libeyalleye küfrediyolar" diye ağlamak da ilginçmiş. iyi biliyoruz sizin "özgürlük"ten ne anladığınızı, yemeyin bizi. sizi marx paklar bebişler. (yazaryan, 22.04.2011 13:38)

63. turkiye'ye bu adamlar kadar zarar veren bir de ordu vardir. ne farki var

gerci di mi? iste size turk'un liberale bakisi (bkz: #23346329). bu ulkenin basina ne geliyorsa mustahak. sucu hep iktidarda degil biraz da bu adamlarda aramaz lazim. biraz mi?

39

(mechul muhayyil, 04.05.2011 16:57 ~ 17:01)
64. (bkz: bir küfür olarak liberal)

(trakyali gulyabani, 04.05.2011 16:59)

65. lacandona'li don durito'nun ağzından "neoliberalizm katışıksız teorik

boktur" lafını ettiğine göre subcomandante marcos için de kullanılabilecek sıfatlamalar şeysi... hey yavrum, di mi? (guriyemin dugumleri, 17.05.2011 03:29 ~ 24.05.2011 02:27)

proletaryanın devrimci sıfatını kaybetmiş olması
1. herbert marcuse'nin mükemmel saptamasıdır. üzerinden yaklaşık 60

sene geçmesine rağmen bizde pek tartışılmaz böyle şeyler. bizim solda bi marx vardır. 100 küsür yıl önce proletarya devrim yapacak demiştir. amenna. bu kadar. gerisini anlamaya, 2010 itibariyle bu durumun mümkünlüğünü sorgulamaya gerek yok. marcuse, kapitalizm ile birlikte işçi sınıfının görece refaha kavuştuğunu; böylece sistemin bir parçası olduğunu ve tam bu nedenlerle, işçi sınıfının devrimci sıfatını kaybettiğini söylüyordu. karl marx'ın "geçiş" için zaruri gördüğü burjuva devletinin himayesinde şartları iyileşen işçi sınıfı, bütün bir kitle olarak, dünyayı değiştirme sıfatını kaybediyordu. marx, devrimi, burjuva altında ehlileştirilmiş işçi sınıfından beklerken, kendini kendini kandırmış oldu aslında. zira, bu sınıf -avrupa'da net bir şekilde görebileceğimiz gibi- kendini marx'ın tanımladığı "proletaryadan" görmemeye başladı. beyaz yaka, mavi yaka.. kol-kafa emeği.. farkılıklar ortaya çıkmaya başladıkça, burjuva kamusal alanına sahip ülkelerde "devrimci" sıfatı başka kitlelere kaymaya başladı. bu diğer kitleler kimlerdir bahsedeceğim ama daha önce, max horkheimerıin marx'a getirdiği bir eleştiriden söz etmek istiyorum. marx, çok eleştirildiği aldığı üzere, ekonomiye gözünü fazla dikmişti. daha sonradan engelstarafından, konjonktörel olduğu itiraf edilen bu durum; çalışma, iş ve emeğin yüceltilmesine, öte yandan hazın ve yaratıcı insanın bastırılmasına neden oldu. homo faber gitti, yerine çalışan hayvanhomo laborans geldi. aslında marx'ın tam tersi için uğraştığı bu durum; bir hipergerçekliğe işarettir. başka bir entry'imde belirttiğim (bkz: #21110507), mikhail epstein'in bu hiper kavramı; hem süper hem de sahte bir durumu işaret eder. hiper ön ekini almış bir isim, doğrudan mega

40

gibi nitelik değil, bir şeyin sınırlarının üstünde olduğunu anlatır. bu durumda, sınırların üstündeki fazlalık o sahteliği getirir. buradan, homo laborans'a geçersek, marx insanı çalışan hayvandan kurtarmak için çok çabaladı ve getirdiği eleştiriler gerçekti, ama "fazlasıyla gerçek". bu fazlalık, marx'ın eleştirilerini, eleştirdiği sahteliğe mahkum etti. horkheimer diyor ki, marx çalışma ve üretmeye o kadar çok vurgu yapmıştı ki, bu durumun insanı bir tür çalışan hayvana indirgemesinin yanında doğayı da insanın sömürüsü için açık bir alan ve doğadaki hayvanları da boyun eğdirilmesi gereken canlılar olarak görülmesine mani olamadı (neden oldu?). nerden geldik lan buraya.

neyse dur devam ediyorum; işçi sınıfına, devrimci sıfatını yüklerken, her bilinçlenen işçinin devrime iştirak edeceği kabulünün de patladığı görüldü. bilincin, insanın hayatına yön verebileceği kabulü; işçi sınıfının da zincirlerinden başka kaybedebileceklerinin olabileceğini düşünmemişti. türkiye için göreceli olmasının yanında marx'ın belirttiği süreçlerden geçen ülkelerde durum budur. peki bu günümüz sorunun cevabı devrimci da bakunin'de sıfatı saklı gibime kimdedir? geliyor.

marx ve engels, fikirleri ve yazdıklarıyla proletarya - burjuva karşıtlığını ters çevirmiştir. komünist manifestodan itibaren, artık "ezik" olan -bir anlamda- burjuva olmuştur. öte yandan, marx ve engels, lumpen sınıfı tamamiyle gözden çıkarmıştır. bakunin ise, marx ve engels'in aksine, devrimci gücü bu lumpen sınıfa vermiştir. sistemin dışındalığından ötürü sahip oldukları yıkıcı gücün, işçi sınıfınınkinden çok daha gerçek (hipergerçek mi göreceğiz) olduğunu söylemiştir. günümüzde "apaçiler(!)" olarak adlandırılan kesimden devrim bekleyen bakunin'e, marcuse yıllar sonra şöyle destek çıkmıştır; "...(m)uhfazakar halkçı temelinin altında dışlananlar ve yabancılar, başka ırkların ve başka renklerin sömürenleri ve ezilenleri, işsizler ve istihdam ezilemezler tabakası durur. onlar demokratik sürecin dışında var olurlar; yaşamları, dayanılmaz koşulları ve kurumları sona erdirmek için en dolaysız ve en gerçek gereksinimdir. bu yüzden muhalefetleri devrimcidir, bilinçleri öyle olmasa bile. onların muhalefetleri sistemi dışarıdan vurur ve bu yüzden sistem tarafından saptırılamaz, oyunun kurallarını ihlal eden iptidai bir güçtür, ve böyle yaparak bunun hileli bir oyun olduğunu açığa vururlar." marcuse'nin haklılığı daha sonra gettoların, hapishanelerin, tımarhanelerin

41

yerle bir olmasıyla ortaya çıkmıştır. mesela halil turhanlı aktarıyor, hani 2005 yılında "zenciler medeniyeti kutluyor" başlığıyla verilen, paris'teki clichy-sous-bois banliyösünde çıkan isyanlar vardı. her yeri ateşe veriyorlardı filan. turhanlı diyor ki; "o günlerde medya, mağazaları, işyerlerini, başkalarına ait arabaları yakmakla yetinmediklerini, kendi evlerinden getirdikleri eşyaları da sokaktaki şenlik ateşine fırlattıklarını da şaşkınlık içinde yazıyordu." bakunin'in dediği gibi, bu lumpen sınıfın hiçbir şeye sahip olmamasından ötürü, mülkiyet sahibi olmanın getirdiği sorumluluklar nedeniyle cesaretleri kırılmamıştır. peki lumpen sınıfın gerçekleştirdiği bir devrim başka bir dünya yaratabilir mi? marx'ın bakunin'i ütopyacı olarak nitelemesinin nedeni olan bu durum, bana hiç gerçekçi gelmiyor. hatta, bu kitlenin gerçekleştirdiği bir devrime karşı bile olabilirim. devrimci sıfata kim sahip kavgasında, bakunin'in haklı çıktığı gerçeğini kabul ederek ben marx'ın devrimini yeğlerim. zira, marcuse, horkheimer gibi frankfurt ekolününden gelen jürgen habermas da marx'ın devrimci sıfatını radikal bir demokrasi ile sınıf ayrımı gözetmeksizin herkese vermeye çalışmaktadır. bu bağlamda, engels'in terimiyle lumpen prens'in (bakunin), proletaryanın çiçeği olarak tanımladığı lumpen proletarya'nın, doğrusunu isterseniz, pek mümkün gözükmeyen ve çok daha önemlisi marx'ın dediği gibi, bu sınıfın burjuva uygarlığı tarafından ehlileştirilmemiş olmasından ötürü, cümlenin başını kaçırdım lan. yani kısacası, bakunin'in devrimindense horkheimer'e fazla revizyonist gelen habermas'ın iletişimsel eylem kuramını 1000 kez yeğlerim. (bkz: proletarya diktatörlüğü de bir diktatörlüktür/#21109933) (mechul muhayyil, 11.12.2010 14:20 ~ 14:25)

2. herbert marcuse'nin her alanda ve daha fazlasında level atlamış hali

olan jürgen habermas'ın da marcuse'ye selam ederek desteklediği iddiadır. habermas'ın tarihçi, sosyolog, filozof kişiliği ile aynı michel foucault gibi kendi zihinselliğini kurmuştur. marx'a alternatif olarak yaratılan bu alanın en başarılı isimlerinin habermas ve foucault olduğunu sıkmak gibi olmasın ama sanırım eric hobsbawm zikretmişti. bir meta-teori yaratmadım diyen mütevazı habermas, karl marx'a, materyalizm'e ve çok daha fazlasına çeşitli noktalarda itiraz eder. proletaryanın devrimci sıfatı meselesi de

42

habermas'ın

marx

ile

hesaplaştığı

ana

başlıklardan

birisidir.

habermas, marx'ın toplumları şekillendiren gücün üretim güçleri ve üretim ilişkileri olmak üzere altyapıda topladığımız bu iki sistem olmasına itiraz ediyordu; kendisi diyordu ki, "günümüzde tarihi maddeciliğin temel hipotezleri yeniden formüle edilmeli ve üretim güçleri ve üretim ilişkileri yerini daha souy olan iş (arbeit) ve karşılıklı etkileşim (interaktion) çiftine bırakmalıdır." habermas'ın bu yeni önerisi, ontolojisi ile doğrudan ilgili olan bilim ve teknik kavramıyla açıklanır. marcuse'e ithaf ettiği yapıtında ileri sürdüğü bu kavramla, kapitalist düzende (modern düzende) bilim ve tekniğin araçsal ve iletişimsel rasyonelliği ile çatışan geleneksel değerlerin yenildiğine ve böylece bilim ve tekniği temel alan araçsal bir aklın oluştuğuna işaret eder. yıkılan bu geleneksel değerlerin yerine geçen araçsal akıl, pazar ekonomisinin getirdiği soyut eşitliğe bir meşruiyet kazandırıyordu. max weber'in modern toplumların gelişen bilim ile rasyonelleşmesine vurgu yapan ve weber'i yetersiz bulan habermas, bilim ve tekniğin üretim gücü olarak "bağımsız bir artı-değer yaratıcısı" durumuna geldiğini ve bunun da emek-değer kuramını cortlattığını söylüyordu. habermas'ın siyaseti bireyselleştirme çabası olarak anlayabileceğimiz radikal demokrasisinin özü de, siyaseti bir üstyapı olarak görmemesine bağlıdır. ileri kapitalist toplumlarda siyaset, bilim ve teknik ile, iktisadi yapıya hükmeden bir etkinliktir ona göre. aynı bağlamda, sınıfsal çelişkilerin de kalkmamış olmasa bile sistemin korunması için oluşturulan göstermelik bir sosyal adalet politikası ile örtülü hale geldiğini; "kapitalist üretim biçimini ayakta tutan çıkarlar, artık, sınıf çıkarları gibi 'açıkça bir yere yerleştirilecek' çıkarlar olmaktan çıktı" şeklinde söylüyordu. örtülen bu sınıf çelişkilerinin yerini ise kitle iletişim araçlarının yönlendirdiği kamuoyu çatışmalarının aldığını öne sürüyordu. bu bağlamda çok garip bir araştırma paylaşıyor habermas. amerika'da öğrenci hareketlerine katılan lise ve üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışma, bu hareketlere katılanların çoğunlukla ayrıcalıklı sınıflardan geldiğini, bu elemanların ana-babalarının eleştirel bir iki lafından gaza geldiklerini ve sahte adalet politikalarına öfkeli gençler olduğunu ortaya çıkmış. habermas, çağdaş kapitalizmde bireysel değer ile bireysel performans kriterlerinin uyuşmadığını dahası bu kriterlerin bir bireye gerektiği değerin verilmesini olanaksız kıldığını söylüyor ve tam bu yüzden, bu öğrencilerin maddi çıkarlardan çok yeteneklerini ortaya koyma ve kendini kanıtlama peşinde olduğunu söylüyor. ve öğrencilerin bu gücünü takdir ediyor.

43

buradan habermas'ın marx'a ters düştüğü noktalara gelirsek; öncelikle habermas, kapitalist gelişmenin liberal aşaması olarak detaylı bir şekilde anlattığı -burjuva kamusal alanının kurulduğu/geliştiği 1775-1875 yılları arasında başat rol oynamış devlet - sivil toplum arasındaki ayrışmanın sonucunda, günümüzde, pazar ekonomisinin başını alıp gittiğini ve iktidarın düzenleyici ve örgütleyici müdahaleleri olmadan pazarın daha fazla ilerleyemeceğini söylüyor. böylece klasik altyapı - üstyapı çelişkisi çöküyor. pazar ekonomisini kontrol altına almanın da bir sonucu olan durumu, "ileri kapitalist ülkelerde hayat seviyesi, en geniş halk kesimleri de dahil, o kadar arttı ki toplumun özgürleşmeden beklediği, artık doğrudan iktisadi terimlerle ifade edilemiyor; yabancılaşma artık açık iktisadi sefalet şekline bürünmüyor." şeklinde özetliyor habermas. zihnî yabancılaşma olarak yenilenen yabancılaşma kavramı, sadece kol gücüne mahkum olanlara değil kafa ile meşgul olanları da etkiliyor. yukarıdaki araştırmaya bu bağlamda tekrar bakılabilir. (bu benim yorumum ama habermas'ın sandın de mi? olsun o kadar kardiş) ve buradan, habermas, lafı proletaryaya getiriyor; "bu koşullarda, gelecekteki sosyalist devrimi gerçekleştireceği varsayılan proletarya, proletarya olarak ortadan kalktı". habermas bunu umutsuzluğa kapılın diye değil, "yeni bir dönemin marx'ı" olarak üretim süreçlerindeki konumuna bakılırsa halkın çoğunluğunun proleterleştiğini -ama işçi sınıfının bilincini kaybettiğini söyleyerek yapıyor; "bugün işçi sınıfının en alt tabakalarında bile bir sınıf bilinci ve a fortiori bir devrimci bilinç görülmüyor". son tahlilde marx'ın "teori, kitlelere nüfus edince, maddi bir güç haline dönüşür." düşüncesine, ı ıh diyor. bu anlattıklarımı habermas yüzlerce -belki de binlerce- sayfa ile anlatıyor tabii. habermas, yeni bir belirleyen olarak gördüğü bilim ve teknik kavramını, ideoloji olarak bilim ve teknik kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. kamusal alanın doğuşu ve dönüşümünü de kamusallığın yapısal dönüşümü kitabında anlatıyor. marksizmi yeniden tanımlama çabası ise 1970'den beri yazdığı binlerce sayfanın hepsinde var. daha sonra tüm yazdıklarını bir (meta?)-teori de birleştirip 21. yüzyılın das kapital'i olarak görülen iletişimsel eylem kuramı'na ulaşıyor. falan. filan. habermas, marcuse'yi aşarak - marcuse gibi- proletaryanın geleneksel anlamda bittiğini, bu durumun, klasik altyapı-üstyapı, emek-değer ilişkisinin burjuva kamusal alanının doğuşu-dönüşümü ve bir ideoloji olarak bilim ve tekniğin hayatımıza girmesi ile tarumar edilmesinin sonucu olduğunu; en nihayetinde, çelişkilerin yerini kamusallığa bıraktığını bu nedenle radikal bir demokrasiye ihtiyacımız olduğunu söylüyor.

44

habermas, kapitalizmin ilgası için bizzat kapitalizmi kullanıyor. (mechul muhayyil, 13.12.2010 13:45)

3. belli açıdan mevcut durumun, eskeza belli yerlerdeki mevcut durumun ve oluşturulmaya çalışılmış bir toplumsal algının süreğenliği önkabulü üzerine gitmektedir aslen sav. (kulkke, 23.01.2011 14:30 ~ 14:31) dialektiği*ni adorno ile yazan endüstrisi türküsü tutturmuşlardır akıllara kazınan.
1. aydınlanmanın

filozof. kültür

(maryjane, 23.06.2003 22:07)

2. yayınlanmamış iki roman da kaleme almıştır. (tadzio, 19.10.2003 14:35)

3. horkheimer'in ilgi çekici bir mimesis kavrayışı geliştirdiği söylenebilir; bu mimesis'in çıkışı siyasi bir evrendoğum hikayesine bağlıdır.özgürleşme imkanı olarak,insanın doğayı dönüştürmesine hizmet eden medeniyet araçları.e.d. insanı doğadan bağımsızlaştırarak özgür kılan tüm ussal düzenlemeler, hedefinde tuttuğu usu, onu bir amaçtan ziyade araçlık makamına getirerek yitirmişlerdir.nesnel us kayıplara karışmıştıır. demek ki vurgu "ussal" dan "düzenlemeler"edir artık. ussal ise izlenen yolun kendisidir.öyleyse doğadan bağımsızlaşması,e.d. doğayı kontrol ederek, onu tahakküm altına almasıyla insan, kurduğu özgürlük hapishanesinin yeni yönetmeliğiyle tanımlanmaya, endoktrine edilmeye başlamıştır. kendisine özgürlük alanları bahşeden kurumların bir üyesi, bir katılımcısı olarak insan, kendini ancak ve ancak bu dolayımlar ile özgür hissetmektedir. özgürlük onu öylesine meşgul edebilmekte, ve bedeli topluluğun bir ferdi olarak ona öyle çok belirlenim ve görev atfedilerek ödetilmektedir ki, özneliğini sağlamak üzere sürekli yeni ussal teknik kabiliyetler edinmeye zorlanmakta ve birşeyin uğruna gerçekleştirdiğiı bu zorunlu katılım ve riayette,-ona büsbütün eklemlenmişken- yapılanların bir niçinini, bir amacını bilen tek kimsenin dahi olmadığını fark etmekte

45

zorlanmaktadır

ki....

halk, bu genel durum, bu son vaziyet boyunca yitirilen özgürlüğün "doğal" ve "içtenlikle" yükselen sesini bir taraftan da özlemektedir elbette.insani özgürleşmenin doğal olana açtığı yeni bir kapı, doğayı insani olmayan olarak temsile getirecektir halbu ki....işte mimesis burada devreye girer....horkheimer araçsallaşmış bir us düzeninde, halk'a usdışını temsil eden kimi imgelerin verildiği bir çarklının döndüğünü söyler...örneğin bu imge oldukça patetik bir durumun imgesi'dir...doğal'ın taklitçisi, doğalın öykünmecisi ve kendinde doğal'ın mimesis'ini icra eden bu imge, usdışının ussal bir manüpülasyonu, düzenin kendinde saklı tuttuğu bir doyumaulaştırma tekniğidir; ve bu teknik insanlık dışını insanlığa eklemler. çünkü doğal öykünmeci, insanlığa sığmaz olanı, kaba, kabul edilmez ve tepkisel olanı sunmaktadır...bu mimesis, doğa'nın sesi olup çıkar, ve kitleleri tesiri altında bırakır. hitler ve nasyonal sosyalizm karabasanı bunun tipik örneğidir horkheimer'e göre... (tadzio, 23.10.2003 11:37 ~ 02.11.2003 16:01)

4. "kapitalizm hakkında konuşmayanlar faşizm hakkında sussunlar" diyen

düşünür. almancası sanırım şöyleydi: "wer vom kapitalismus nicht reden will, soll vom faschismus schweigen" bu cümlesiyle horkheimer, ülkemizde günümüzün avrupa birliği eksenli düşünce temrinlerinden ötesini tanımayan, dışlayan ve geri kategorisine hapseden, her türlü aykırı fikri milliyetçilik çapsızlığına gömen ve bunu solculuk sanan bazı kişilere açık bir mesaj vermektedir. örnek çok. ben bunları yazıncaya kadar türkiye ab'ye girer. (itaatsiz, 14.06.2005 21:28 ~ 21:31)

5. sinemaya dair bakışı olumsuzdur kendisinin. mesela, herhangi bir filmde bir insanın yaşamında yıllar süren bir hadisenin birkaç dakikaya sığdırılmasına tepkisi: "insanın varoluşunun böyle şematize edilmiş bir kaç çırpıştırmaya indirgenmiş içeriksiz ve manasız zaman parçacıklarından ibaret birşey olarak gösterilmesi, insanın varoluşunun çözülgünleşerek yönetimsel öğelere dönüştüğünü işaret etmektedir."

46

şu

sözlerini

de

sayıklamakta

fayda

var:

"günümüzün toplumlarında insanın uyku saatlerinin dışındaki hali ayrıntılarına varana dek düzenlenmekte olduğu için, gerçek bir kaçış, ancak uyumakla ya da delilik içinde olabiliyor. ya da bir tür körelmeyle, sessizlikle edilgenleşmeyle oluyor." (laylaylom, 26.10.2005 22:16)

6. hitler'in üniversiteden attığı ilk profesor olma onuruna erişmiş düşünür. (zenizedi, 22.01.2006 04:21 ~ 26.11.2010 03:04)

7. ''çikletin metafiziğin kuyusunu kazdığı söyleniyor. oysa çikletin kendisi metafiziktir. işin aydınlatılması gereken yanı budur.'' (horkheimer) (ben her zaman ben ama hangi ben, 11.11.2007 23:15)

8. akıl tutulması adlı kitabın yazarıdır, kitabı ingilizce aslından türkçeye

çeviren orhan koçak'tır. max horkheimer'ın frankfurt okulu idaresinde bulunduğu süre içerisinde yaşanan gelişmeler, günümüz eleştirel kuramcılarına ilham kaynağı olan eserlerin verilmesi ve toplum hakkında doğru tespitlerin yapılması adına olumludur. ne yazıktır ki max horkheimer ilerleyen yıllarda, okulun geleneğinden sapmış ve eleştirdiği ideolojilerin yandaşı olmuştur. sonuç bu olmasına rağmen kazandırdığı eserlerle ve düşün dünyamıza kattıklarıyla adını saygıyla anıyoruz. (grimfandango, 25.01.2009 17:45 ~ 09.08.2010 21:36)

9. (bkz: akıl tutulması)

(kumbi, 15.04.2009 23:37)

10. (bkz: #16403882)

(yemdihan ucak, 28.06.2009 03:45)

47

iletişimsel eylem kuramı

1. jürgen habermasın felsefi eseri. mustafa tuzel tarafından türkçeye

çevrilmiştir. (vito genovese, 07.05.2002 14:22 ~ 05.04.2004 18:29)

2. communicative rationality'nin ( iletişimsel rasyonalite ? ) gerçekleşmesi için elzem eylem tipinin kuramıdır. communicative rationality, aydınlanma'nın kültürel, ekonomik ve sosyal baskı unsuru haline gelen instrumental rationality'ye karşı önerilmiştir. (carlbert santneuve, 25.11.2008 01:39 ~ 01.12.2008 00:18)

3. jürgen

habermas'ın "başyapıtıdır". kendisi, bu kitabı, toplumsal kuramlarla ilgili akademisyenler için yazdığını beyan etmiştir. okuyup okuyup niye bi bok anlamıyoruz demeyin. (bkz: jürgen habermas /@ mechul muhayyil) (mechul muhayyil, 15.01.2011 15:33)

4. evvela, "iletişimsel eylem

kuramı"nı (i.e.k.) basmak için kesilen ağaçlara yazık diye başlamak isterdim, lakin bu kadar kabalaş(tır)maya gerek yok, nihayetinde kolektif bilgimizin bir parçası ve aşılması lazım gelen bir momentidir. bunu şuracıkta bir ileti ile yapacak gücümüz ve haddimiz yok; ancak kimi marazlara işaret edelim. i.e.k.'nın temel varsayımı farklı özne kategorileri arasında kamusal alanda iletişim dolayımıyla bir konsensus oluşabileceğidir. aslında bu varsayım, postmodernizmin (ki daha aslında feyerabend'in) "gelenekler ne iyidir ne kötüdür, sadece vardır" yollu görececi savını, siyasal alanın hem merkezine oturtma hem de bir çözüm bulma amacındaki liberal bir savdır. geleneklerin eşit olduğunu varsaysak, ve dahi bir geleneğin ancak bir başka geleneğin içinden iyi ya da kötü görülebileceğini düşünsek bile, buradan, geleneklere gözlemci olarak değil katılımcı olarak bakarsak ilerleme sağlanabileceği, yahut o ucube hermeneutik kullanımıyla, bunlar arasında bir ufuk kaynaşması yakalanabileceği sonucu çıkmaz. böyle bir inançsaflıktır. bu bakımdan carl schmitt habermas karşısında 100

48

kaplan gücündedir. siyasal alan evrensel bir rasyonalite, hele ki vicdan üzerinde hiçbir zaman kurulmamıştır; aksine aklın yerine dost/düşman, vicdanın yerine ise tutkular ikame edilir. o nedenledir ki, 12 yaşındaki bir çocuğun cesedine sıkılmış 13 kurşunu yetersiz bulan sayısız vicdanlı ve akıllı insan bulabilirsiniz. sorun vicdanda değil, varlığa bakışlarımız arasındaki o aşılmaz paralakstadır. ne diyor kafka: "bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir : masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü..." (terliksi insan, 27.06.2011 23:43 ~ 23:44)

liberalizm
no kitty! liberalizm, "soyut" insandan hareketle kurulmuş, soyut bir hak ve özgürlük vaadidir. yani aslında liberalizmin asıl çelişkisi, vaad ettiğin hak ve özgürlükleri karşılayıp karşılayamama sorunudur.
117.

liberalizm, insanı dünyadan soyutlayarak başka bir varoluş düzlemine getirir. daha sonra muhayyel olan bu düzlemde, insana her türlü hak ve özgürlüğü verir. gözünüzde canlandırabilmeniz için örneklendireyim. hani rüyalarda ak sakallı dedenin belirdiği bir mekan vardır. liberalizm, kişiyi alır o mekana koyar ve kişiye sonsuz hak ve özgürlükler sunar. kişiye sunulan bu negatif haklar, sadece ak sakallı dedenin dünyasında geçerlidir. o kişiyi alıp da, yaşadığımız maddesel dünyaya getirdiğimizde. pardon ama o adam çük gibi kalır. kişinin, somut koşullarına, sıfatlarına ve durumuna bakmadan, o kişiye her türlü özgürlüğü vermek olayın ancak başlangıcı olabilir. bu durumu tanıl bora çok güzel açıklar. "soyut özgürlükler ile onların somut imkânsızlığı arasındaki çelişki, liberalizmle sosyalizm arasındaki çatışmanın zübdesidir." sosyalizm bu noktada olayı girer ve der ki: "ulan dickhead sen bu adama aksakallının aleminde sonsuz özgürlük tanıdın ama bu adam senin bu tanıdığın özgürlüklerin hangi birini kullanabilir. silkelen ve kendine gel. otur yaşadığımız bu maddesel gerçeklikte nasıl bu adama ben sonsuz özgürlük ve hak veririm onu düşün." tabii bunu sol jargonla çok daha entelektüel bir şekilde söyler.

49

yani anlayacağınız, ortada bir meydan okuma vardır. sosyalizm bu meydan okumayı görür ve bunun üzerine düşünür. öte yandan, liberal düşünce içinde de bu sorun üzerine düşünen birçok düşünür vardır. kafasını bu soruna hiç takmayan liberal düşünce ise kapitalizm ile harika bir şekilde eklemlenmiştir ve günümüzde saltanatını sürdürmektedir. bu tip liberalizm tamamen bir hayaldir kalması gereken yerde ak sakallı dedenin ikamet ettiği rüyalarımızdır. tanıl bora ile devam edelim.

"sosyalizm, 1848 devrimleri sürecinde liberalizmden koparak müstakil bir siyasal akım ve hareket haline geldi. marx, kendi düşüncesini, liberalizmden gelerek, liberalizmi eleştirerek, sorgulayarak, aşarak geliştirdi. buradaki aşmak, marx'ın gözde hegelci kavramlardan birine müracaatla 'aufheben'dir; yani içererek/koruyarak aşmak. liberalizm eleştirisinin, bilhassa marx'ın sosyalizmi açısından kurucu değeri vardır. bu, liberalizm eleştirisinin sosyalizme içsel ve devamlılığı olan bir eleştiri olduğu anlamına gelir. yani "'ustaların' bu büyük fikri ve politik kopuşu gerçekleştirirken halledip bitirdikleri bir iş değildir; her kuşakta, tarihsel değişimler ve politik deneyimler boyunca yenilenmesi gereken bir eleştiri, bir meydan okumadır. yalnızca, liberalizme karşı tetik durmak değil, bağışıklık kazandırıcı bir aşılanma için değil; açık havada biraz öksürüp tıksırmayı göze alarak bünyeyi güçlendirmek için. bir elmassa sosyalizm, böyle yontulacaktır." detaylı bilgi için tanıl bora'nın sol sinizm pragmatizm adlı bir kitabı çıktı birikim yayınlarından. tükenmeden alın. edit: kitabın adını yanlış yazmışım.

proletarya diktatörlüğü
1. sınıfsız toplumdan, komünizmden sapan yolların başında gelir. proleterya devrimi yapılmayan yerlerde, rusya gibi, devrim ateşli öğrenciler ve başka destekçilerle yapılır, sonra bir komunist parti kurulur, bu parti bilincin kaybedebilcek olan proletaryayı eğitir, kommünist değerleri verir. bunlar hep leninin icatlarıdır..marx böyle bir fikre tamamıyla karşı, çünkü ona göre, sanayileşme süreci içerisinde, güçlenen burjuvazi ve ezilen proletarya arasındaki uçurum; proletaryanın bilincini canlandırıp, devrimci

50

bilinç kazandırıcaktı. bu arada, ürettiği malları, git gide daha küçük bir üst sınıfa satan burjuvazi, over-productio (haddinden fazla üretim) sonucu kar haddinin de düşmesiyle ekonomik gücünü kaybedicekti. bu arada fikir gücünü kazanmış proleteryada gaza gelip devrim yapıcaktı. bir süre bir komünist devlet kurulucaktı. sonra komünizm kendini tamamlayıp, sosyalizme geçildiğinde, sınıfsız, hür toplum kardeşçe yaşayıp, üretip, yiyip içtiğinde, özel mülkiyet (ki sınıf farkının en büyük yaratıcılarından) ortadan kalkınca devlet ortadan kalkıcak ve hepimizin hayali devletsiz kuralsız kardeşçe,,katılın türkümüze... (elf, 28.06.2000 00:13)

2. burjuva

dikatatorlugunun olasi tek alternatifi, azinligin cogunluk uzerindeki diktasindan cogunlugun azinlik uzerindeki diktasina gecis dinamgi. tarihteki en etkin yonetimlerden biri de diktatorluktur. demoktasinin zayif oldugu tum noktalarda gucludur. sahte burjuva dikta demokrasisinden bahsetmiyoruz tabii. iyi bir yonetim olacagi kurgulanmaktadir. ne yazikki henuz denenmemistir. bu arada proleterya da zincirinden baska kaybedecek seylere de sahip olmaya baslamistir. durum hayirli diildir. (oz ejder atlikanat, 12.07.2001 10:53)

3. diktatörlük kelimesi marksist terminolojide bir sınıfın diğer bir sınıf

üzerindeki hegemonyasını korumak için kullandığı güçlerin tümüdür dolayısıyla günümüzde eğitim sistemiyle, medyasıyla, dini inançlarıyla, kriz dönemlerinde atılan "hepimiz aynı gemideyiz" palavrasıyla sınıf çelişkilerini burjuvazi adına gizleyen olgu burjuvazi diktatörlüğüdür. işçilerin örgütlenip siyasal iktidarı almaları ile proletarya diktatörlüğü kurulur ve bu diktatörlük sayesinde fabirkalar ve tarlalar kısacası üretim araçları kamusallaştırılır ve burjuvazinin tekrardan canlanmasını sağlayacak karşı-devrimci ve emperyalist unsurlar yok edilir. proletarya diktatörlüğü tüm dünyada sosyalizm sağlandıktan sonra evrim yoluyla komünizme geçiş sırasında kendi kendini sönümleyecektir demiştir marx çünkü devlet kavramı bir sınıf örgütlenmesidir ve bir sınıfın çıkarlarını korumak için vardır tüm dünya sosyalist olduktan sonra burjuvazi sınıf olarak sönümlenecek ortadan kaybolacaktır. ve bir sınıfın olması için gerekli olan şeylerden biride karşıt bi sınıf olmasıdır dolayısıyla burjuvazinin sönümlenmesinin arkasından proletaryada kendini sönümleyecektir ve sınıfsız sömürüsüz sınırsız topluma geçilecektir. ayrıca sınıflar ortadan kaybolduğu için devlet örgütlenmesine de ihtiyaç duyulmayacaktır.

51

(ulyanov, 15.02.2003 12:34)

4. doğru kavram.

yazılışının

proletarya

diktatörlüğü

olduğunu

düşündüğüm

(ulyanov, 15.02.2003 12:34)

5. marx´in ilk olarak 'gotha

programinin elestirisi'nde kullandigi ve kapitalizmden komünizme gecis icin düsündügü ara devreyi belirten kavram. fakat bu 'ara devre'nin sanildigi gibi diktatörlükle ya da devletci(hiyerarsik) bir yapiyla alakasi yoktur. cünkü proletarya özü itibariyle evrensellik bilincine kavusmus, insanin insan üstündeki tahakkümüne son vermek ve siniflari ortadan kaldirmak üzere hareket eden bir siniftir. bu anlamda bu kavram proletaryanin evrensellik, özgürlük, kardeslik gibi 'degerlerinin' hayata gecirilmesi anlaminda bir egemenligi simgeler. marx´in 1844 el yazmalari´nda ve alman ideolojisi´nde devlet hakkinda yazdiklari ile beraber degerlendirilmelidir. marx burada politikanin devrim olana kadar sadece bir arac olarak kullanilabilecegini, esas devrimin politikayi ve devleti ortadan kaldiracak bir 'sosyal devrim' olacagini yazmistir. bu konuda ayrica engels´in marx tarafindan paris komünü üzerine yazilan yazi hakkinda yaptigi yorumu da okumak yerinde olacaktir. bu kavram daha sonra lenin veya stalin gibi 'devlet adamlari' tarafindan kendi iktidar cikarlari dogultusunda büyük ölcüde deforme edilmistir. (parmezan, 17.07.2003 08:16 ~ 08:27)

6. emperyalizmin ve burjuvazi egemenliğinin şiddete dayalı bir devrimle yıkılması ve proletaryanın devrimci-demokratik bir diktatörlük kurması adımıyla başlar. lakin, nihai amaç olan komünizme varmak için proleterya diktatörlüğü ön koşuldur, kurulması zorunludur. bu yüzden devrimcidiktatörlük zaman içerisinde proleterya diktatörlüğüne dönüşmek zorundadır. (aietes, 21.07.2004 14:36)

7. (bkz: entry girerken ben malim diye bagirmak)

52

(infryana, 10.10.2004 21:01)

8. pek çok insanın ismine bakıp, ülkemizde ki genel, herşeyi bilme

hastalığına yakalanmış olmasından dolayı, bir dakikada yargılara vardığı, tespitler çıkardığı kavramdır. hiçbir kavram pratik uygulamalarıyla yargılanamayacağı, tü-kaka denilemeyeceği gibi proleterya diktatörlüğü de faşist diktatörlük sınıfına sokulmaz. ilk olarak kavramın çıkarıldığı tarih düşünüldüğünde, biçimsel olarak bakmanın ne kadar saçma olduğu anlaşılacaktır. ayrıca pratik uygulamalara bakarak alim olmak esas ise irana bakarak da ateist olmak farz olur. tam tersinden sosyalist rajimlerin yaptığı yanlışlıları görmemek ise kendimizi kandırmak olur ki subjektif bakış açısıyla bakarsak* bugüne ve geleceğe yönelik yapılacak bütün tespitler baştan sıfırlanacaktır. evet kavramlar eleştirilmelidir fakat objektif olarak lütfen. şu an varolan rejimin gerek teorik gerek günlük hayatta ne derece demokrasi olduğunu, halkın ne derece söz sahibi olduğunu, yasalara*** ne derece uyulduğunu ki bu yasalar 1980 askeri darbesiyle gelmiş olmasına rağmen, biri çıkar anlatırsa, bizde insanların halkın diktatörlüğüne neden negatif baktığını anlayabiliriz. (mindhunter, 11.10.2004 01:51 ~ 01:53)

9. bilgi

sahibi olamdan fikir sahibi olmanin beraberinde getirecegi malliklardan kacinmak icin, bu kavramin marksizmde ele alinis tarzi hakkinda biraz bilgi sahibi olmak gerekiyor. oncelikle kullandigi her kavrami oldugu gibi proleterrya diktatorlugu kavramini da marx kullandigi diger kavramlarla iliskili bir sekilde tarif eder. marx, proleterya diktatorlugunu, burjuva diktatorluguyle, yani icinde yasadigimizi duzenle iliskili bicimde ele almistir. onun icin burjuva diktatorlugu, yani kapitalizm, proleterya diktatorlugu tarafindan alasagi edilecek bir aziinlik sultasidir. ikincisi. proleterya diktatorlugu tum siniflari ortadan kaldirma projesini, yani dikatorlugu yok etme projesini hayata gecirecek bir toplumsal projedir. bir gecis surecidir, marx icin. tum bunlar goz onune alinmadan "aha bakin, adam diktatorluk istiyo, rusyada da o oldu zaten" turunden bir bok atmak herhangi bir mantikla izah edilemeyecek kafa siken bir sagci zirvasi olmaya mahkum bir yanilsama olarak kalacaktir. kavramin tam politik karsiligini goirmek isteyenler ise marx'in ve engels'in paris komunu (1870) sonrasinda yazdiklari yazilara bakabilirler.. (oz dionysos, 11.10.2004 02:03 ~ 02:08)

53

10. cahil bünyelerin tavuk inadıyla karşı çıktığı rejimdir. bilememek değil

öğrenmemek ayıptır. dünya zaten ekonomik anlamda sınıflardan oluşur. bunu iddia eden ben değil, farklı iktisadi modelleri savunan** dünyaca ünlü iktisatçılardır. artık tartışılan dünyanın ekonomik sınıflardan oluşması değil, bunun varacağı noktadır. " sınıflara koim, bana bişe olmasın" "korum sınıfa, yok sınıf mınıf" vari yaklaşımlar, cahillikten, akabinde ve detayında bahsettiğimiz tavuk inadından gelmektedir. vladimir putin'in bile** , sosyalizmin, pratikte iyi uygulanamasa da kusursuz olduğunu dile getirmektedir bugün. (mindhunter, 11.10.2004 02:35 ~ 02:39)

proletarya diktatörlüğü
11. (bkz: sözün büyüsüne kapılmak)

(hafizami kaybettim hukumsuzdur, 11.10.2004 05:34)

12. (bkz: mitolojik devlet formu)

(hafizami kaybettim hukumsuzdur, 11.10.2004 05:35)

13. toplumda, her konuyu anlayabilecek zeka kapasitesine sahip insanlar

kolay bulunmadığından, tane tane, yavaş yavaş anlatılması gereken bir konudur. insanlar kavramlar hakkında biraz okurlarsa, sıkmadan/sallamadan ya da amiyane tabirle "sıçmadan" evvel, daha öğretici, bilgilendirici olabilirler belki. öncelikle tarihin gelişim süreclerine bakmak gerekir. kabul gören iktisadi ve sosyal evrim biçimi kabaca; ilkel-komünalizm, feodalizm, kapitalizm ve bugün için kapitalizmin üst biçimi olan emperyalizm olarak tarif edilmektedir. sosyalizm bunun bir üst devresi olarak kabul edilir. komünizm ise nihai hedeftir. sosyalizm fikri, tarihin kayıtlı olan bütün süreçlerinin tahlili ve son olarak kapitalizmin eleştirisinden çıkmıştır. bu yüzden hiç kimse "siz şu yüzyıldan gerisini bilmiyorsunuz" gibi garip, komik eleştirilere girişmemelidir.

54

sosyalizmi okumuş insanlar, tarihsel süreçleri zaten okumuştur. okumayan varsa da okumalıdır. bu konuda da bilgi sahibi olmadan sıkan arkadaşlara ayrı bir seans yapılabilir. sosyalizm dünyada çok da iyi hayat bulmuş bir sistemdir. doğal olarak proleterya diktatörlüğü de. * 70li yıllara kadar dünyanın üçte biri sosyalist rejimle yönetilmiştir.bu icraat değilse nedir? "o zaman bu sistem neden çöktü?" sorusunun cevabı burada değildir. sosyalizm var olmuş vehatta toplumun her alanında başarılı olmuştur. "ne başarısı?" sorulacak olursa -ki sorulacaktır-, bu da ayrı bir başlıkta sayfalarca yazılabilir. sosyalizmin pratikte çöküşünün cevabı çin'in, özellikle de rusya'nın 1955 ve sonrası politikalarında aranmalıdır. merak eden arkadaşlar için onu da ayrı bir entryde açıklamaya çalışabiliriz. takdir edilmelidir ki; bütün dünyanın tartışıp ulaştığı belli sonuçlara, mal bünyeler 3 kelimede bok atabilse de, objektif/nesnel bakmaya çalışan bizler 3 cümlede açıklayamayız. proleterya diktatörlüğü kavramını, bire-bir olarak, halkın iktidarı olarak da çevirebilirsiniz. önemli olan isimse zaten tartışmanın bir anlamı olmaz kavram üzerine. ayrıca şuda bilinmelidir ki burda 100 yıl önceki bir kavramın aynen alınıp uygulanmasından bahsetmiyoruz. doğru olan içeriktir. işleyişi görece değişebilir, altı daha da doldurulabilir.bu değişimin, gelişimin gereğidir. karşı çıktığımız, kavramın içeriğini bilmeden atıp tutmaktır (mindhunter, 12.10.2004 04:05)

14. ilk ortaya çıkışı için (bkz: gotha ve erfurt programlarının eleştirisi),

ayrıca (bkz: karl marx), (bkz: august bebel)ve (bkz: sdp). lenin'in, kautsky ve arkadaslarına karsı yuruttugu meshur polemıklerın temel konularından bırıdır. (bkz: sosyal demokrasi) (karl, 12.10.2004 12:16)

15. uygulamalardan yola cikilarak degerlendirilmesi cesitli sorunlara yol

acan

bir

hadisedir

bu.

soyle

ornekleyebiliriz:

- 60'li yillarin ozgurlukcu cekoslovakya'si da, 68'de cekoslovakya'yi isgal eden sscb'de proleterya diktatorlugudur. (bkz: #6149088) * - bir donem baskaninin canli yayina cikip guvenlik gucleriyle catisan ogrenci eylemlerini destekleyen aciklamalar yaptigi federal yugoslavya da, ogrencileri meydanlarda tanklarla ezen cin de proleterya diktatorlugudur.

55

- sadece birkac haftada dunya tarihinin en bariscil toprak reformunu gerceklestirip son derece demokratik bir calisma yasasini yururluge koyan savas oncesi kore de, kendisini kalkinma hamlesine verip tum haklari kaldirarak korkunc bir tiranliga donusen savas sonrasi kore de proleterya diktatorlugudur.(bkz: #4845066) bu celiskili durumu karsit orneklere bakarak daha iyi anlayabiliriz. - dunya sosyal demokrasisinin ve genis haklarin kalesi sayilan isvec de, milyonlarin kanina giren nazi almanya'si da burjuva diktatorlugudur. - nikaragua devrimi oncesi babadan ogula gecen kanli samoza aile diktatorlugu de, dunya demokrasi tarihinin ilerleyisinde onemli bir yere sahip ingiliz anayasal monarsisi de burjuva diktatorlugudur. - iki partinin hakimiyetindeki secim sisteminin artik kaniksandigi abd de, vekil cesitliligi acisindan hisseli harikalar kumpanyasini animsatan memleketimiz de bu kapsama girer. yani bu kavramlar tek baslarina iyi ya da kotu birseyi ifade edemezler. birer kavram olarak bu yetenege sahip degildirler, ellerinden gelmez maalesef. o halde nedir? soyledir efendim. tanimi geregi tum yonetim bicimleri bir kesimin* digerleri uzerindeki diktatorlugudur. bu illa ki kanli oldugu anlamina gelmez. basta ekonomi olmak uzere ic ve dis siyasetin belirlenmesinde bu kesimin digerlerinden daha cok soz sahibi oldugu anlamina gelir. yani isvec'te de, nazi almanyasinda da sokaktaki adamin bu konular uzerindeki etkisi, uretim araclarina sahip olan sermaye sahibi birinden daha azdir. o halde neden bu kavram genelde kotu anilir? kanli oldugu icin mi? tum deneyimler icinde sadece (sol oldugunu iddia eden) pol pot ucubesi fransiz devrimiyle yarisabilecek kadar kan dokmustur. uzun bir baski donemi getirdigi icin mi? en uzun deneyim olan rusya sureci ile fransiz devriminden sonra gecen en kanli, en baskici, kargasa ve darbelerle dolu sure hemen hemen aynidir (hatta gidip gelen surecleri eklersek rus deneyimi daha kisadir). fransiz devrimi henuz 1789'da herkesten gelirine oranla vergi alinmasi gerektigini kabul etmistir. bu, iki asirdan uzun suredir, zafer kazanmis ve tum dunyaya yayilmis olmasina ragmen dunyanin hicbir yerinde uygulanamamis bir ilkesidir. ancak ne bunun gibi basarisizliklari, ne de kanliligi degerini dusurmez. evet elestirilmelidir, ve gereginden az elestirilmektedir. ancak proleterya diktatorlugu kavrami henuz yeni ve yenilmis durumdayken cok daha fazla elestirilmektedir, ve bu elestiriler de genelde objektiflik sinirlarinin disina tasmaktadir. sorun bu kavramin su an icin kaybeden konumunda olmasidir. ve tarihi kazanan taraflar yazar. peki burjuva diktatorlugu kendiliginden kotu birsey mi? summe hasa.

56

dunyayi yeni bir ozgurluk fikriyle tanistiran bu olmustur. kitleleri pesinden surukleyerek umursamaz aristokrasinin diktatorlugunu tarumar etmistir. insan haklari, insan yarari icin hukumet, serfligin ve koleligin kaldirilmasi fikirlerinin birer gercek olmasini saglamistir. ancak bir sure sonra ilerlemek istememeye baslar. sonraki yarim asir boyunca yukselen isci hareketinin burjuvazinin liberal kanadina destek vermesiyle yeni haklar kazanilmistir. oy hakki icin istenen mulkiyet miktari yavas yavas duserek sonunda kaybolur. herkes icin egitim fikri uzun mucadelelerle kazanilir. ancak bu liberal kanat yavas yavas kaybolmaya baslar. iste o zaman iscilerin kendi hukumeti fikri ortaya atilmistir. (araya bir edit: durumun vehametini anlatabilmek icin buraya bir ornek eklemeyi uygun gordum. 19. yuzyilin ilk yarisinda pestalozzi'nin ögrencisi froebel anaokulu fikrini ortaya atmisti. bu okullarda kucuk cocuklarin okul oncesi oyun, muzik ve el isiyle egitilmesi ve yaraticiliklarinin, bireysel dusunme kabiliyetlerinin gelistirilmesi amaclaniyordu. fikirlerini hayata gecirmek icin ugrasti ve ogrencileri de calismalarini devam ettirdi. ancak fikir ve amaclarinin ifadesi hukumet tarafindan korkuyla karsilandi. almanya 1851'de anaokullarini fazla "devrimci" olduklari gerekcesiyle yasakladi ve kurulanlar kapatildi. froebel'in takipcileri calismalarina devam edebilmek icin izin alabildikleri ulkelere dagildilar) bu sinifin elinde ekonomik guc yoktur. o zaman siyasette nasil soz sahibi olacaktir? donemin marksistleri ve anarsistleri cozumde ortaklasir. bunun icin uretim araclarinin ozel mulkiyeti ortadan kaldirilmalidir. peki daha genis bir kesime ait olsa da, yine de bir diktatorluk gelecekse bunu yapmak anlamli midir sorusu bu iki kesimi ayirir. anarsistler diktatorlugun bir daha ortaya cikmamak uzere yikilabilecegini iddia ederler. marx ise bunun mumkun olmadiginda israr eder. ona gore bu basarilacaktir, ancak zaman istemektedir. zira gecmisteki fransiz, amerikan ve ingiliz deneyimleri de zaten bu iddiayla ortaya cikmis, ancak basarili olamamistir. bunun toplumun derinine inmis sebepleri oldugunu, uzerlerinden atlanamayacagini soyler. formulu basittir: iscilerin isci olmaktan kaynakli oyle ahim sahim bir cikari yoktur. o halde dunyada kimsenin isci olmamasi icin gerekli bilimsel sureci de onlarin yonetimi izleyebilir. uretimin ve bolusumun yeniden duzenlenmesiyle calismanin zorunlulugunun ortadan kaldirilabilecegini iddia eder. hakliligi haksizligi tartisilir (tartisilmalidir da). ancak bu nesnel ve "ayiptir soylemesi" edepli yapilmalidir (her tartisma gibi). ve bu zorunluluklar tartismanin her iki tarafini da baglar. solun da tartisma konusunda kendine ceki duzen vermesi gerektigi kabul edilmelidir. diger taraf da "onlar oyle yapmis tarihte" gibi gerekcelerle kendi tartisma yontemini mesrulastirmamalidir. haydi kavramlar arenasi acilmistir. hayirli musabakalar diliyorum. (bu bir arkadasa yazdigim elestiri mesajinin genisletilmis hali oldugundan, kendisi "madem buraya yazacaktin, neden kafa utuledin" deme hakkina

57

sahiptir. diger haklari sozluge ve sozluk kurallari izin verdigi olcude bana aittir.) (denhamtoothpaste, 21.10.2004 05:41 ~ 10.11.2004 21:14)

16. dünyanın başına gelebilecek en iyi diktatörlük hatta en iyi sistemdir... (redo, 21.10.2004 05:47)

17. iyi

diktatorluk olmaz, sadece tercih edilen diktatorluk olabilir (aristokrasiye karsi burjuvazinin diktatorlugu gibi). marx da bu kavrami kendi kendisini ortadan kaldirabilecegi iddiasiyla olumlu ve tercih edilen olarak ortaya atmistir. eger hakliysa bunu soyle ozetleyebiliriz: hepsi olecektir, ancak en iyi diktatorluk olmek amaciyla dogandir. ayrica alakasiz olarak (bkz: the clairvoyant) (denhamtoothpaste, 21.10.2004 14:08)

18. yeterli sayidaki gecmis uygulamalari nedeniyle, kesinlikle hakli olarak

yasamin kurallarla belirlenemez ayrintilarini bir din gibi duzenlemeye kalkmakla suclanan bir deneyimler zinciri olmustur. bununla birlikte bu ozellik, hangi sinifin ekonomi ve siyasette belirleyici oldugundan bagimsiz olarak insanlik tarihinin bir utancidir ve gunumuze kadar da suregelmistir. aristokrasinin diktatorlugunun cesitli donemleri, ozellikle de cokuse gectigi zamanlar benzeri orneklerle doludur. 14. louis fransa'si ve 4. murat'in osmanli yonetimi bunun en keskin orneklerindendir. burjuvazinin iktidari almasinin atasi sayilan, magna carta'nin iptaline karsi cromwell'in liderliginde baslayan ingiliz isyani, kral 1. charles'in idamindan sonra uzun sureli bir puritan tiranligiyla sonuclandi. bu yonetimin saflik ve durustluk amacli zorlama uygulamalari, cokusunden sonra ingiltere'de ancak bugunun rusya`siyla kiyaslanabilecek bir yozlasma surecine sebep oldu. ingiliz korsan ve haydut filmlerinin arkaplanini olusturan bu acayip donem (gunumuzun rus mafyasi filmleri gibi) muhalif metodist kilisenin yoksullara yonelik calismalarina kadar surdu.

58

fransiz devrimi de kendinden menkul bir yurttaslik bilincini yasam ile giyotin arasinda bir yargilama kriteri olarak kullanmis, uzun bir teror donemi getirmistir. bu surecin elestirilmeden ve diger deneyimler hic gozonune alinmadan ulkemize tasinmaya calisilmasi da basimiza 10 yillik ittihat ve terakki belasini acmistir. iki dunya savasi arasindaki krizler doneminde sisteme can simidi olarak gelen fasizm uygulamalarinin tamami da yasamin her alanini burjuva diktatorlugu altinda devlete tabi kilmayi hedeflemis, buyuk olcude de basarili olmustur. abd'nin icki yasagi uygulamalari ve daha sonra soguk savas ile gelen mccarthyism donemi benzeri bir surecin kismi uygulamalaridir. ikinci dunya savasindan sonra bagimsizliklarini kazanan ulkelerdeki istikrarsiz donemlerden faydalanarak iktidara gelen yonetimlerin cogu da, burjuva diktatorlugu altinda benzeri uygulamalari vatanseverlik kriterleri adi altinda gunumuze kadar surdurmeye devam etmistir. bu ve benzeri ornekler asla gecmis uygulamalari hakli cikarmak amaciyla gerekce olarak kullanilmamalidir. bunlar sadece bu anlayisin iktidardaki siniftan bagimsiz olarak gerceklestiginin ispatidirlar. hicbir sekilde bir sevgi yumagi ve anlayis histerisi altinda incelenmemelidirler. tarih tekerrurden ibaret degildir ve degisimin guvencelerinden biri de amansiz fakat nesnel elestiridir. (denhamtoothpaste, 23.10.2004 12:47 ~ 12:55)

19. "... kapitalist toplumla komunist toplum

arasında, birinin digerine devrimci donusum donemi vardır. buna bir de siyasi gecis donemi tekabul eder ki bunun devleti, proletaryanın devrimci diktatorlugunden baska bir sey olamaz." (marx, gotha programının elestirisi) (burali, 30.07.2005 20:19)

20. (bkz: burjuva diktatorlugu)

(pele, 06.03.2008 18:27)

59

proletarya diktatörlüğü 21. toplumsal sınıflar var olduğu sürece şu veya bu sınıfça kurulacak olan iktidarın, özünde o sınıfın, diğer sınıf üzerinde diktatörlüğü olacağını bilmeyenlere göre tam bir öcüdür. zaten marx da yıllar önce söylememiş miydi avrupa'da bir hayalet dolaşıyor... bu hayaletin işçi sınıfı için sevimli hayalet cespırken, burjuvazinin en büyük korkusu olması çok normal. tabi ki burjuva diktatörlüğünün birçok biçimi olduğu gibi (faşizm, monarşi, parlamenter demokrasi vs...) proletarya diktatörlüğünün de değişik biçimleri olabilir. tarihte yaşanmış olan sosyalizm deneyimlerinin , proletarya diktatörlüğünün, proletaryanın karar alma süreçlerinden dışlanmasıyla birlikte proletarya üzerine bir diktatörlüğe dönüşmesiyle malul olduğu aşikar. bu açıdan sınırları proletarya tarafından çizilmiş bir sosyalist demokrasinin (burjuva demokrasisinde bu sınırları burjuvazi çizer) ideal bir uygulaması henüz yaşanmış değil. (hose kutinyo, 20.02.2009 13:19 ~ 23.02.2009 19:45)

22. önemli olanın erdem ve bilgeliğin yükseltilmesi olması gereken

toplumlarda, eşitlik getireceği kanısıyla sürekli çekiştirilen, emrindekileri acımasızca kullanan ve canlarını çıkaran yönetim biçimi. ayrıca(bkz: bindokuzyüzseksendort) (piratcan, 20.02.2009 22:34)

23. paris komünü'dür engels'e göre örnek verilince göreceğiniz yer.

yok örnek verilen paris komünü berbat birşey ise o zaman çok kötü birşey ama bu örnek gözünüzde kötü noktalar ile çakışmıyorsa, ama diktatörlük kötü bu, aa ne bu demek komik olsa gerek. (kulkke, 16.01.2010 14:38 ~ 28.07.2011 14:29)

24. diğer adı amele diktatörlüğüdür.

(reenkarnasyonla zombi olan nekrofil, 15.03.2010 19:03)

60

25.

ozgurlukle kolelik arasindaki basamaktir.

(ritsos, 15.03.2010 19:12)

26. "burjuvazi

ikiyüzlülük etmek ve gerçekte, burjuvazi diktatörlüğü, sömürücülerin emekçi yığınlar üzerinde diktatörlüğü olan (burjuva) demokratik cumhuriyete, "tüm halkın iktidarı" ya da genel olarak demokrasi, ya da saf demokrasi adını vermek zorundadır. scheidemann'lar ve kautsky'ler,austerlitz'ler ve renner'ler (şimdi heyhat, friedrich adler tarafından yardım görüyorlar) bu yalan ve bu ikiyüzlülüğü destekliyorlar. marksistler, komünistler ise, onları teşhir ediyor ve işçiler ile emekçi yığınlara düpedüz doğruyu söylüyorlar: gerçekte, demokratik cumhuriyet, kurucu meclis, genel oy, vb., burjuvazi diktatörlüğüdür, ve emeği kapitalist boyunduruktan kurtarmak için, bu diktatörlüğün yerine proletarya diktatörlüğünü geçirmekten başka hiçbir yol yoktur. insanlığı kapitalist boyunduruktan, burjuva demokrasisinin, zenginler için demokrasinin yalan, düzen ve ikiyüzlülüğünden kurtarmaya, ve yoksullar için demokrasiyi kurmaya, yani şimdi (en demokratik burjuva cumhuriyette bile) demokrasinin iyilikleri emekçilerin engin çoğunluğu için pratik olarak erişilmesi olanaksız şeyler olarak kaldıkları halde, bu iyilikleri pratik olarak işçi ve yoksul köylülerin yararına sunmaya yalnızca proletarya diktatörlüğü yeteneklidir. örneğin, toplanma ve basın özgürlüğünü alalım. scheidemann'lar ve kautsky'ler, austerlitz'ler ve renner'ler, işçileri almanya ve avusturya'daki güncel kurucu meclis seçimlerinin "demokratik olarak" yapıldıklarına inandırmaya çalışıyorlar. bir yalandır bu: kapitalistler, sömürücüler, büyük toprak sahipleri ve karaborsacılar, gerçekte, en iyi toplantı salonlarının 9/10'unu, ve kâğıt stoklarının, basımevlerinin vb. 9/10'unu ellerinde tutuyorlar. kent işçisi, tarım ücretlisi ve kır gündelikçisi, (friedrich adler'in de ne yazık ki kendilerine katıldığı kautsky'ler ve renner'ler tarafından kurtarılmış bulunan) "çok kutsal mülkiyet hakkı" tarafından, burjuva devlet iktidar aygıtı, yani burjuva memurlar, burjuva yargıçlar vb. tarafından, gerçekte demokrasinin dışında tutulmaktadırlar. alman "demokratik" (burjuva demokratik) cumhuriyetindeki güncel "toplanma ve basın özgürlüğü" bir yalan ve bir ikiyüzlülüktür, çünkü gerçekte zenginler için basını satınalma ve bozma özgürlüğü, zenginler için halkı burjuva gazetelerin yalanları ile zehirleme özgürlüğü, zenginler için özel köşklere, en iyi yapılara vb. "özel olarak" sahip olma özgürlüğüdür bu. bu, "saf', "evrensel" demokrasinin yerine, "bir tek sınıfın diktatörlüğü"nü geçirmek olacaktır, diye haykırır scheidemann'lar ve kautsky'ler, austerlitz'ler ve renner'ler (yabancı

61

meslektaşları, gomper'ler, henderson'lar, renaudel'ler, vandervelde'ler ve hempaları ile bir ağızdan). bu yalan, diye yanıtlayacağız biz de. proletarya diktatörlüğünü, (burjuva demokratik cumhuriyet biçimleri altında ikiyüzlüce maskelenmiş) fiilî burjuva diktatörlüğü yerine geçirmek olacaktır bu. zenginler için demokrasi yerine, yoksullar için demokrasiyi geçirmek olacaktır bu. azınlık için, sömürücüler için toplanma ve basın özgürlüğü yerine, nüfusun çoğunluğu için, emekçiler için toplanma ve basın özgürlüğünü geçirmek alacaktır bu. yalan olmaktan çıkıp bir gerçek durumuna gelecek demokrasiyi, tarihsel bir ölçek üzerinde, olağanüstü bir biçimde genişletmek olacaktır, insanlığı, hatta en "demokratik" ve en cumhuriyetçi, her burjuva demokrasiyi bozan ve güdükleştiren sermaye zincirlerinden kurtarmak olacaktır bu. burjuva devlet yerine, genel olarak devletin gitgide yokolmasına götüren tek yol olan proleter devletin geçmesi olacaktır bu. ama neden bu ereğe bir tek sınıfın diktatörlüğü olmadan erişilmesin? neden "saf" demokrasiye doğrudan doğruya geçilmesin? diye soranlar, burjuvazinin ikiyüzlü dostları ya da burjuvazi tarafından aldatılmış saf küçük-burjuva ve hamkafalardır. yanıt veriyoruz: çünkü her kapitalist toplumda, kesin rol ya burjuvaziye, ya da proletaryaya düşer, oysa küçük patronlar, "saf", yani sınıfların üstünde ya da sınıfların dışındaki demokrasi biçimindeki alıkça düşleri ile, ister istemez duraksama ve güçsüzlük içinde kalakalırlar. çünkü bir sınıfın bir başka sınıfı ezdiği bir toplumdan kurtulmayı, yalnızca ezilen sınıfın diktatörlüğü sağlar. çünkü, kapitalizm tarafından biraraya getirilmiş ve "eğitilmiş", ve küçük-burjuvalar olarak yaşayan kararsız emekçiler yığınını ardından sürüklemeye, ya da hiç olmazsa "etkisizleştirme"ye yetenekli tek sınıf olduğuna göre, yalnızca proletarya burjuvaziyi yenmeye, devirmeye yeteneklidir. çünkü sömürücülerin direncini bastırmak için uzun ve güç bir çaba göstermeksizin sermaye boyunduruğunu alaşağı etme düşünü, işçileri ve kendi kendilerini aldatarak, yalnızca iyilik taslayan küçük-burjuva ve hamkafalar görebilirler. almanya ve avusturya'da, sömürücülerin bu direnci henüz açık biçimler almadı, çünkü mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesibu ülkelerde henüz başlamadı. ama başladığı zaman, zorlu, öfkeli bir direnç ile karşılaşacak. bunu işçilerden ve kendilerinden saklamakla, scheidemann'lar ve kautsky'ler, austerlitz'ler ve renner'ler, proletarya çıkarlarına ihanet ediyor, proletaryayı burjuvazi ile uzlaşma konumuna getirmek için, bir "toplumsal barış", sömürülenlerin sömürücüler ile uzlaşması için, en kararlaştırıcı anda, sınıf savaşımı ve burjuva boyunduruğunu yıkma konumlarını yüzüstü bırakıyorlar. " lenin

62

(kulkke, 20.03.2010 00:00 ~ 13.05.2011 13:54)

27. roma devletinde cumhuriyet döneminde istisnai zamanlarda -iç ve dış

tehditlerde, kriz zamanlarında- süresi altı ayı geçmeyecek şekilde görev yapan diktatör, görevi sırasında askeri yetkileri, idari ve yargı yetkilerini de kullanır ve yaptığı işler, aldığı kararlar da veto edilemezdi. ayrıca diktatör halk meclisleri tarafından seçilmezdi. daha sonra bu uygulama roma'da kalkmıştır. diktatör terimi yüzyıllar sonra tamamen zıt bir anlam kazanmış, on sekizinci yüzyıldan itibaren, özellikle fransiz ihtilalinden sonra, despotizm ve tiranlıkları, yani bir kişinin, grubun veya partinin iktidarı gasp etmesi ve keyfi şekilde yönetmesini ifade etmiştir. işte auguste comte ve karl marx'ın, burjuvazi diktatörlüğü ve proletarya diktatörlüğünden söz etmeleri, roma örneğinden esinlenmedir. (click click boom, 20.03.2010 00:13)

28. ismiyle

müsemma

bir

diktatörlüktür. edilen:

ümit (bkz: sınıfsız toplum) (myneminene, 04.04.2010 17:49)

29. marx bu terimi fransız komünist devrimci auguste blanqui'den almıştır.

(1683, 15.04.2010 03:28)

30. meşruiyetinin nereden geldiğini ekonomi politik zemininden giderek

anlayabileceğimiz diktatörlüktür. kapitalizmde üretim ve değişim araçlarının sahibi olan burjuvalar emeğin artı ürününün karşılığını gasp ederler. mesela bir işçi günde 12 saat çalıştığında 12 saatlik değer ürettiği halde kendisine bunun karşılık geldiği değer değil, örneğin 4 saatlik işin karşılık geldiği kadar ücret verilir. geri kalan kısmın bir bölümü yatırımlara, bir bölümü burjuvanın lüks veya zorunlu tüketimlerine giden rantı teşkil eder. işçi ise aldığı kuş kadar ücretten eğitim, sağlık, barınma, beslenme gibi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. sosyalizmde ise üretim ve değişim araçları kamu mülkiyetine geçtiği için eğitim, sağlık, barınma ve tarımsal

63

ya da sınai yatırımlar bütün olarak ekonomide üretilen artı emeğin yekününden teşkil edilen sosyalist birikimden sağlanır. bu kısım toplum için harcanan emek gücüdür. çalışan kendi için harcadığı emek gücünden de kişisel tüketimini sağlar. ayrıca geçim sıkıntısından uzaklaşır. böylece sosyalizmde herkes hem kendisi için hem de birbiri için çalışmış olur. kapitalizmde ise başkası için çalışılan kısımdan yalnızca o başkası dediğimiz kişi, yani rantla yaşayan burjuva yararlanır. işte bu yüzden sosyalizmde kapitalizmdeki gibi uzlaşmaz sınıfsal çelişkiler olmaz. kapitalizmde ise sınıflı bir toplum ve uzlaşmaz sınıfsal çelişkiler olduğu için burjuvazi kendi iktidarını kendi kontrolündeki partiler aracılığıyla ve bu şekilde sınıfların siyasi olarak eşit haklara sahip olduğu görüntüsünü vererek halkın gözünde meşru kılmaya çalışır (bkz: seçimler). ama genellikle bu meşruiyet zemininden mümkün olduğunca işçi-emekçi çıkarlarını savunan partileri ya uzak tutar ya da onları uysal bir zeminde hareket etmeye zorlayarak üretim sistemini etkileme noktasında zararsız hale getirmeye çalışır. demokrasi çoğunluğun seçtiğinin iktidarı değildir. demokrasi yunanca "demos" yani halk ve "kratos" yani iktidar kelimelerinin birleşimi bir sözcüktür. yani halkın iktidarı. sınıf üretim sistemi içerisinde üretim araçları ile ilişkisi bakımından, bu araçların kullanılması ile meydana gelen iktisadi zenginlikten yararlanabilme açısından birbirinden ayrışan gruplara denir. proleterya diktatörlüğü zaten sınıfları ortadan kaldırdığına göre, sosyalizmde, yani uzlaşmaz sınıfsal çelişkilerin olmadığı bir toplumda işçi sınıfı dışında hangi sınıfın çıkarlarını savunmak üzere parti kurulabileceği sorusu cevapsızdır. çünkü sosyalizmde sınıf farklılığına yol açabilecek bir iktisadi birikim ayrışması, bir rant kollama faaliyeti, üretim ve değişim araçlarının kamu mülkiyetine geçirilmiş olmasından dolayı söz konusu olamaz. zaten sosyalizmde bütün toplum (işçiler, eğitim emekçileri, sağlık emekçileri, büro emekçileri vb.) emekçilerden teşkil olmaktadır ve bunların siyasi platformu olarak komünist parti vardır. "gelişmenin seyri içerisinde üretim, toplumun bütününü içine alan bir kamu iktidarının elinde toplandığında, iktidar politik iktidar niteliğini kaybedecektir. adı üstünde politik iktidar; bir sınıfın başka bir sınıfı sömürmek üzere oluşturduğu örgütlü politik güç. proleterya, örgütlenme yoluyla sömürüye karşı direnip, devrim yoluyla burjuva iktidarını devirip, zorla üretim sistemini değiştirdiğinde genel olarak sınıfsal varlıkları ve sınıf farklılıklarını da ortadan kaldırmış olacağından kendi sınıfsal üstünlüğünü de ortadan kaldırmış olacaktır." *
*

engels, friedrich; marx, karl; komünist manifesto; proleterler ve komünistler başlıklı ikinci bölüm, sondan ikinci paragraf; 1969 bilim ve sosyalizm yayınları

64

(bkz: #14955850) (krasnoya, 03.06.2010 18:37 ~ 23:55)

proletarya diktatörlüğü
31. toplumsal devrim rastlantısal bir olay değildir. toplumsal devrimin

nedenlerini ortaya koyan karl marx, üretici güçler ile, önce bu güçlerin gelişmesine katkıda bulunurken daha sonra artık bir engel durumuna gelen eski üretim ilişkileri arasındaki çatışmayı öne sürer. yeni üretim ilişkilerini savunan ilerici sınıfla, eskimiş üretim ilişkilerinde direnen sınıf arasındaki savaşımın nedeni budur. gerici sınıf, bu savaşım sırasında elinde tuttuğu devlet gücünü kendinden yana kullanıyor. öyle ise, yeni üretim ilişkilerinin yerleşmesini isteyen ilerici sınıf da devlet gücünü ele geçirmelidir. konu burada tartışmalı bir durum yaratmıştır. şöyle ki, proletaryanın sahip çıkacağı devlet, daha önce burjuvazinin elinde bulunan devlet midir? paris komünü olayını büyük bir dikkatle inceleyen karl marx, orada paris işçilerinin burjuva devlet makinesini kırıp parçaladıklarını görmüş, bunun üzerine kuramda gerekli yorumlara giderek, proletaryanın sınıf savaşımını kazanır kazanmaz, eski devletin askere, polise, memura dayanan temelini değiştirmesinin ilk yapılacak iş olduğunu ileri sürmüştür. lenin bu konu üzerinde uzun uzun durur, karşısında yer alanlarla çatışır. toplumsal devrim sırasında devletin el değiştirmesi değildir söz konusu olan; ilerici sınıfın devrimci karakterine göre, yeni üretim ilişkilerine bağımlı yeni bir devletin kurulmasıdır. sosyalizme geçişin başlıca koşuludur bu... daha ileri aşamada komünizm aşamasında ortadan kalkacağı söylenen devlet, işte bu proletarya devletidir. bunun için "proletarya diktatörlüğü" dendiği konusuna gelmeden önce, proletarya devletinin geçici karakterini belirtmek gerekir. toplumun sosyalist dönüşümünü gerçekleştirmek amacıyla işçi sınıfı ile yardımcılarının kurduğu politik iktidar, sosyalizmin kurulmasından sonra ortadan kalkacaktır. marksist anlayışa göre, devlet anarşistlerin sandıkları gibi, silah zoru ile bir anda yok edilemez; onun ortadan kalkması için önce karakter değiştirmesi, sonra da sosyalizm için uzun bir savaşım gerekir. karl marx'da, vladimir ilyiç lenin'de kuramı inceden inceye yapılmış, vladimir ilyiç lenin ile de uygulama alanına geçirilmiş olan devrim ve o devrimin ortaya çıkardığı devlet, marksist kurama göre, sınıflı toplumu ortadan kaldırıncaya değin sürer. bir sınıfın başka bir sınıfı

65

egemenliği altında tutması anlamına gelen devlet, sınıflar silinince işlevini yitirir, tarihe karışır gider. devletin özelliğindeki egemenlik niteliği, burjuva devletinde, yeni üretim ilişkilerinin kurulmasına karşı şiddet biçiminde kendini gösterir. sosyalist kurama göre, köle sahipleri, kapitalistler, işte bu karakterdeki devletleri ile gerçekte diktatörlük yürütmüşlerdir; burjuva sınıfının diktatörlüğü kendi sınıfı için demokratiktir. bunun gibi, proletarya devrimi de sosyalist bir demokrasi rejimini iktidara getirir; bu rejim, eski sömürücü sınıflar tarafından yapılacak baltalama girişimlerine karşı diktatörlüğünü kullanır. işte sosyalizm kuramınca işçi sınıfı diktatörlüğü, proletarya diktatörlüğü sözcüklerinden anlaşılacak olanlar kısaca bunlardır. sosyalistler kendi kurdukları devletin "diktatörlük" özelliğini sınıf savaşımı açısından böyle bir yaklaşımla açıklarlar... (nino quincampoix, 03.06.2010 23:24)

32. mihail aleksandroviç bakunin'in devlet ve anarşi'de iki açıdan karşı

çıktığı kavram: 1) madem ki burjuvaziyi ortadan kaldıracak, o zaman proletarya diktatörlüğü kimin üzerinde tahakküm kuracak? muhtemeldir ki, geriye kalan köylülerin ve azınlıkların üzerinde... 2) madem ki aristokrasi kökenli devleti ortadan kaldıracak ve halkın devleti olarak hizmet verecek, o zaman neden en sonunda bu devleti ortadan kaldırmak hedeflensin ki? bakunin bu ikinci sorusunu biraz alaycı bir üslupla kendisi cevaplandırır: "marksizm, kitleleri özgürleştirmek için önce köleleştirmeyi öngörür." (nick the chopper, 03.06.2010 23:49 ~ 28.06.2010 00:21)

33. kavramın türkiye gibi burjuva demokrasisi ile yönetilen ülkelerde

yaşayan insanlara tuhaf gelmesi normaldir. çünkü dikaktörlük kelimesi bizde hep şahlık, padişahlık gibi bir çağrışım yaptığından önüne bir de yabancı kelime konulduğunda bünyelerde kepek yapmakta. bu yüzden, öncelikle bu kepeğe bir açıklık getirmek lazım. zira bazı bakteri vardır öldürür, bazı bakteri vardır şifadır... türkçeleştirmek gerekirse: sosyalist terminolojide "proleter" kelimesini işçi, emekçi olarak tanımlarız. dolayısı ile en yalın hali ile "proletarya diktatörlüğü" tanımını türkçeye "işçi sınıfı iktidarı", "emekçilerin iktidarı", "halk iktidarı" şeklinde çevirmek

66

mümkün. bir de bazılarına ümmet olmak hoş gelmese inanın daha güzel bir dünyada yaşayacağız. (benden yazar olmaz, 03.06.2010 23:57)

34. proleterya diktatörlüğünün ve en azından bir kamu iktidarının gerekliliğine ilişkin bakunin'in salağa yatarak anlamamazlıktan geldiği gerçek ise artı emeğin gerekliliği olgusudur. konut sorununun çözülemediği, yeni eğitim ve sağlık tesislerinin yapılmasına gereksinim duyulan, kapitalizmin kaynak tahsisini sağlamakta yetersiz kalan piyasa mekanizmasının yerini alan bir plan motifinin zorunlu olduğu ve sosyalist üretim ilişkilerinde geçerli olan özgül bir değer yasasının söz konusu olduğu bir ortamda kamu iktidarı herşeyden önce iktisadi anlamda bir gerekliliktir. ayrıca burjuvazinin yeniden ortaya çıkması, sosyalist ülkedeki yeni üretim ilişkilerinin kapitalist dünyanın bir uzantısı haline gelmesi olasılığı da proleterya diktatörlüğünü gerekli kılar. sosyalizmde kamu iktidarının sönümlenmesi de önce ekonomik anlamda ona artık ihtiyaç kalmamış olması ön koşuluna bağlıdır. devlet önce ekonomik anlamda sönümlenir. dipnot: bakunin tarihsel evrim sürecine direnmeye yönelik çağrılarıyla burjuva diktatörlüğün hizmetkarı olmuştur. (krasnoya, 04.06.2010 00:02 ~ 00:53)

35. proletarya diktatörlüğü ile ilgili bahsedebileceğimiz iki problem, birincisi,

proletaryayı temsil ettiği söylenen partinin devletle özdeşleşmesi. "parti proletaryanın çıkarlarını temsil ediyor, dolayısıyla parti devleti eşittir proletarya iktidarı" gibi kolaycı bir çıkarımın uzun vadede proletarya diktatörlüğünden proletarya üstünde diktatörlüğe dönüşme ihtimali, pek çok marksist-leninistin düşündüğünün aksine hem yüksek bir ihtimal, hem de ulaşılması istenen hedefler açısından sağlıklı değil. sosyalizm düşüncesi ve marksist-leninist ideolojinin bu yönde nerelere kadar gidebileceğinin göstergesi olarak kuzey kore'ye bakılabilir. elbette ulusal yalıtılmışlık ve ülkenin tarımsal kaynaklarına zamanında yapılmış olan saldırılar, sscb'nin çöküşünden sonra ekonomik kaynaklarda gerileme vs ülkenin mevcut durumunda etkilidir. fakat juche ideolojisine ve kimi pratiklerine şöyle bir göz attıktan sonra biraz olsun canı sıkılmayacak marksist olduğunu sanmıyorum. en

67

basitinden lider kültünün bile suyunun nasıl çıktığını görürsünüz. ikinci problem, liberal demokrasilerde var olan güçler ayrılığı ilkesinin olmaması ya da çok zayıf, etkisiz bir biçimde var olmasıdır. liderliğin sistem içi bir muhalefetinin olmaması ve herhangi bir siyasi rekabet mekanizmasının eksikliği, hem liderliğin el değiştirmesini zorlaştırmış, hem de liderlik değişimlerine hiziplerin, entrikaların, eski lideri yerin dibine sokarak kendini ön plana çıkarmanın ya da meşruiyeti yüksek bir lidere dayanarak kendini yükseltmenin kolaylaşmasını sağlamıştır. "bunlar liberal demokrasilerde de olmuyor mu" gibi bir soru haklı olarak sorulabilir. sanki kapitalist demokrasiler kusursuzmuş gibi proletarya diktatörlüklerini eleştirmek bazıları için çok da anlamlı olmayabilir. fakat sorun şu ki bahsi geçen yozlaşma, liberal demokrasilerde bir anomali olarak gözükürken (ya da öyle görülürken), komünist parti devletlerinde neredeyse "yapısal" ve "kurumsallaşmış" sorunlar gibi duruyor. (nightcrawler, 04.06.2010 00:24)

36. daha öncesinden de, 1852'de, weydemeyer'e yazdığı mektupta marx,

devrimci propagandanın tamamlayıcı parçası olarak, bu kavram üzerin şöyle yazmaktaydı: "bana gelince, ne modern toplumdaki sınıfların varlığını, ne de bunların kendi aralarındaki mücadelelerini bulmuş olmak onuru bana ait değildir. benden çok uzun zaman önce, burjuva tarihçileri, bu sınıf mücadelesinin tarihsel gelişmesini çizmişler ve burjuva iktisatçıları da bu gelişmenin ekonomik anatomosini dile getirmişlerdir. benim yeni olarak yaptığım şudur: 1. sınıfların varlığının, yalnızca üretimin belirli tarihsel gelişme aşamalarına bağlı olduğunu tanıtlamak; 2. sınıf mücadelesinin, zorunlu olarak, proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü tanıtlamak; 3. bu diktatörlüğün kendisinin de, ancak, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten başka bir şey olmadığını ortaya koymak." bkz: k. marx, f. engels, felsefe incelemeleri, sol yayınları, 1976, sf. 169) (redif, 19.12.2010 00:29)

37. (bkz: richard

stallman)

(bkz: gnu) (bkz: free software foundation) (mario64, 03.02.2011 12:49 ~ 12:53)

68

proletaryanın devrimci sıfatını kaybet miş olması
1. herbert marcuse'nin mükemmel saptamasıdır. üzerinden yaklaşık 60

sene geçmesine rağmen bizde pek tartışılmaz böyle şeyler. bizim solda bi marx vardır. 100 küsür yıl önce proletarya devrim yapacak demiştir. amenna. bu kadar. gerisini anlamaya, 2010 itibariyle bu durumun mümkünlüğünü sorgulamaya gerek yok. marcuse, kapitalizm ile birlikte işçi sınıfının görece refaha kavuştuğunu; böylece sistemin bir parçası olduğunu ve tam bu nedenlerle, işçi sınıfının devrimci sıfatını kaybettiğini söylüyordu. karl marx'ın "geçiş" için zaruri gördüğü burjuva devletinin himayesinde şartları iyileşen işçi sınıfı, bütün bir kitle olarak, dünyayı değiştirme sıfatını kaybediyordu. marx, devrimi, burjuva altında ehlileştirilmiş işçi sınıfından beklerken, kendini kendini kandırmış oldu aslında. zira, bu sınıf -avrupa'da net bir şekilde görebileceğimiz gibi- kendini marx'ın tanımladığı "proletaryadan" görmemeye başladı. beyaz yaka, mavi yaka.. kol-kafa emeği.. farkılıklar ortaya çıkmaya başladıkça, burjuva kamusal alanına sahip ülkelerde "devrimci" sıfatı başka kitlelere kaymaya başladı. bu diğer kitleler kimlerdir bahsedeceğim ama daha önce, max horkheimerıin marx'a getirdiği bir eleştiriden söz etmek istiyorum. marx, çok eleştirildiği aldığı üzere, ekonomiye gözünü fazla dikmişti. daha sonradan engelstarafından, konjonktörel olduğu itiraf edilen bu durum; çalışma, iş ve emeğin yüceltilmesine, öte yandan hazın ve yaratıcı insanın bastırılmasına neden oldu. homo faber gitti, yerine çalışan hayvanhomo laborans geldi. aslında marx'ın tam tersi için uğraştığı bu durum; bir hipergerçekliğe işarettir. başka bir entry'imde belirttiğim (bkz: #21110507), mikhail epstein'in bu hiper kavramı; hem süper hem de sahte bir durumu işaret eder. hiper ön ekini almış bir isim, doğrudan mega gibi nitelik değil, bir şeyin sınırlarının üstünde olduğunu anlatır. bu durumda, sınırların üstündeki fazlalık o sahteliği getirir. buradan, homo laborans'a geçersek, marx insanı çalışan hayvandan kurtarmak için çok çabaladı ve getirdiği eleştiriler gerçekti, ama "fazlasıyla gerçek". bu fazlalık, marx'ın eleştirilerini, eleştirdiği sahteliğe mahkum etti. horkheimer diyor ki, marx çalışma ve üretmeye o kadar çok vurgu yapmıştı ki, bu durumun insanı bir tür çalışan hayvana indirgemesinin yanında doğayı da

69

insanın sömürüsü için açık bir alan ve doğadaki hayvanları da boyun eğdirilmesi gereken canlılar olarak görülmesine mani olamadı (neden oldu?). nerden geldik lan buraya.

neyse dur devam ediyorum; işçi sınıfına, devrimci sıfatını yüklerken, her bilinçlenen işçinin devrime iştirak edeceği kabulünün de patladığı görüldü. bilincin, insanın hayatına yön verebileceği kabulü; işçi sınıfının da zincirlerinden başka kaybedebileceklerinin olabileceğini düşünmemişti. türkiye için göreceli olmasının yanında marx'ın belirttiği süreçlerden geçen ülkelerde durum budur. peki bu günümüz sorunun cevabı devrimci da bakunin'de sıfatı saklı gibime kimdedir? geliyor.

marx ve engels, fikirleri ve yazdıklarıyla proletarya - burjuva karşıtlığını ters çevirmiştir. komünist manifestodan itibaren, artık "ezik" olan -bir anlamda- burjuva olmuştur. öte yandan, marx ve engels, lumpen sınıfı tamamiyle gözden çıkarmıştır. bakunin ise, marx ve engels'in aksine, devrimci gücü bu lumpen sınıfa vermiştir. sistemin dışındalığından ötürü sahip oldukları yıkıcı gücün, işçi sınıfınınkinden çok daha gerçek (hipergerçek mi göreceğiz) olduğunu söylemiştir. günümüzde "apaçiler(!)" olarak adlandırılan kesimden devrim bekleyen bakunin'e, marcuse yıllar sonra şöyle destek çıkmıştır; "...(m)uhfazakar halkçı temelinin altında dışlananlar ve yabancılar, başka ırkların ve başka renklerin sömürenleri ve ezilenleri, işsizler ve istihdam ezilemezler tabakası durur. onlar demokratik sürecin dışında var olurlar; yaşamları, dayanılmaz koşulları ve kurumları sona erdirmek için en dolaysız ve en gerçek gereksinimdir. bu yüzden muhalefetleri devrimcidir, bilinçleri öyle olmasa bile. onların muhalefetleri sistemi dışarıdan vurur ve bu yüzden sistem tarafından saptırılamaz, oyunun kurallarını ihlal eden iptidai bir güçtür, ve böyle yaparak bunun hileli bir oyun olduğunu açığa vururlar." marcuse'nin haklılığı daha sonra gettoların, hapishanelerin, tımarhanelerin yerle bir olmasıyla ortaya çıkmıştır. mesela halil turhanlı aktarıyor, hani 2005 yılında "zenciler medeniyeti kutluyor" başlığıyla verilen, paris'teki clichy-sous-bois banliyösünde çıkan isyanlar vardı. her yeri ateşe veriyorlardı filan. turhanlı diyor ki; "o günlerde medya, mağazaları, işyerlerini, başkalarına ait arabaları yakmakla yetinmediklerini, kendi evlerinden getirdikleri eşyaları da sokaktaki şenlik ateşine fırlattıklarını da şaşkınlık içinde yazıyordu."

70

bakunin'in dediği gibi, bu lumpen sınıfın hiçbir şeye sahip olmamasından ötürü, mülkiyet sahibi olmanın getirdiği sorumluluklar nedeniyle cesaretleri kırılmamıştır. peki lumpen sınıfın gerçekleştirdiği bir devrim başka bir dünya yaratabilir mi? marx'ın bakunin'i ütopyacı olarak nitelemesinin nedeni olan bu durum, bana hiç gerçekçi gelmiyor. hatta, bu kitlenin gerçekleştirdiği bir devrime karşı bile olabilirim. devrimci sıfata kim sahip kavgasında, bakunin'in haklı çıktığı gerçeğini kabul ederek ben marx'ın devrimini yeğlerim. zira, marcuse, horkheimer gibi frankfurt ekolününden gelen jürgen habermas da marx'ın devrimci sıfatını radikal bir demokrasi ile sınıf ayrımı gözetmeksizin herkese vermeye çalışmaktadır. bu bağlamda, engels'in terimiyle lumpen prens'in (bakunin), proletaryanın çiçeği olarak tanımladığı lumpen proletarya'nın, doğrusunu isterseniz, pek mümkün gözükmeyen ve çok daha önemlisi marx'ın dediği gibi, bu sınıfın burjuva uygarlığı tarafından ehlileştirilmemiş olmasından ötürü, cümlenin başını kaçırdım lan. yani kısacası, bakunin'in devrimindense horkheimer'e fazla revizyonist gelen habermas'ın iletişimsel eylem kuramını 1000 kez yeğlerim. (bkz: proletarya diktatörlüğü de bir diktatörlüktür/#21109933) (mechul muhayyil, 11.12.2010 14:20 ~ 14:25)

2. herbert marcuse'nin her alanda ve daha fazlasında level atlamış hali

olan jürgen habermas'ın da marcuse'ye selam ederek desteklediği iddiadır. habermas'ın tarihçi, sosyolog, filozof kişiliği ile aynı michel foucault gibi kendi zihinselliğini kurmuştur. marx'a alternatif olarak yaratılan bu alanın en başarılı isimlerinin habermas ve foucault olduğunu sıkmak gibi olmasın ama sanırım eric hobsbawm zikretmişti. bir meta-teori yaratmadım diyen mütevazı habermas, karl marx'a, materyalizm'e ve çok daha fazlasına çeşitli noktalarda itiraz eder. proletaryanın devrimci sıfatı meselesi de habermas'ın marx ile hesaplaştığı ana başlıklardan birisidir. habermas, marx'ın toplumları şekillendiren gücün üretim güçleri ve üretim ilişkileri olmak üzere altyapıda topladığımız bu iki sistem olmasına itiraz ediyordu; kendisi diyordu ki, "günümüzde tarihi maddeciliğin temel hipotezleri yeniden formüle edilmeli ve üretim güçleri ve üretim ilişkileri yerini daha souy olan iş (arbeit) ve karşılıklı etkileşim (interaktion) çiftine

71

bırakmalıdır." habermas'ın bu yeni önerisi, ontolojisi ile doğrudan ilgili olan bilim ve teknik kavramıyla açıklanır. marcuse'e ithaf ettiği yapıtında ileri sürdüğü bu kavramla, kapitalist düzende (modern düzende) bilim ve tekniğin araçsal ve iletişimsel rasyonelliği ile çatışan geleneksel değerlerin yenildiğine ve böylece bilim ve tekniği temel alan araçsal bir aklın oluştuğuna işaret eder. yıkılan bu geleneksel değerlerin yerine geçen araçsal akıl, pazar ekonomisinin getirdiği soyut eşitliğe bir meşruiyet kazandırıyordu. max weber'in modern toplumların gelişen bilim ile rasyonelleşmesine vurgu yapan ve weber'i yetersiz bulan habermas, bilim ve tekniğin üretim gücü olarak "bağımsız bir artı-değer yaratıcısı" durumuna geldiğini ve bunun da emek-değer kuramını cortlattığını söylüyordu. habermas'ın siyaseti bireyselleştirme çabası olarak anlayabileceğimiz radikal demokrasisinin özü de, siyaseti bir üstyapı olarak görmemesine bağlıdır. ileri kapitalist toplumlarda siyaset, bilim ve teknik ile, iktisadi yapıya hükmeden bir etkinliktir ona göre. aynı bağlamda, sınıfsal çelişkilerin de kalkmamış olmasa bile sistemin korunması için oluşturulan göstermelik bir sosyal adalet politikası ile örtülü hale geldiğini; "kapitalist üretim biçimini ayakta tutan çıkarlar, artık, sınıf çıkarları gibi 'açıkça bir yere yerleştirilecek' çıkarlar olmaktan çıktı" şeklinde söylüyordu. örtülen bu sınıf çelişkilerinin yerini ise kitle iletişim araçlarının yönlendirdiği kamuoyu çatışmalarının aldığını öne sürüyordu. bu bağlamda çok garip bir araştırma paylaşıyor habermas. amerika'da öğrenci hareketlerine katılan lise ve üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışma, bu hareketlere katılanların çoğunlukla ayrıcalıklı sınıflardan geldiğini, bu elemanların ana-babalarının eleştirel bir iki lafından gaza geldiklerini ve sahte adalet politikalarına öfkeli gençler olduğunu ortaya çıkmış. habermas, çağdaş kapitalizmde bireysel değer ile bireysel performans kriterlerinin uyuşmadığını dahası bu kriterlerin bir bireye gerektiği değerin verilmesini olanaksız kıldığını söylüyor ve tam bu yüzden, bu öğrencilerin maddi çıkarlardan çok yeteneklerini ortaya koyma ve kendini kanıtlama peşinde olduğunu söylüyor. ve öğrencilerin bu gücünü takdir ediyor. buradan habermas'ın marx'a ters düştüğü noktalara gelirsek; öncelikle habermas, kapitalist gelişmenin liberal aşaması olarak detaylı bir şekilde anlattığı -burjuva kamusal alanının kurulduğu/geliştiği 1775-1875 yılları arasında başat rol oynamış devlet - sivil toplum arasındaki ayrışmanın sonucunda, günümüzde, pazar ekonomisinin başını alıp gittiğini ve iktidarın düzenleyici ve örgütleyici müdahaleleri olmadan pazarın daha

72

fazla ilerleyemeceğini söylüyor. böylece klasik altyapı - üstyapı çelişkisi çöküyor. pazar ekonomisini kontrol altına almanın da bir sonucu olan durumu, "ileri kapitalist ülkelerde hayat seviyesi, en geniş halk kesimleri de dahil, o kadar arttı ki toplumun özgürleşmeden beklediği, artık doğrudan iktisadi terimlerle ifade edilemiyor; yabancılaşma artık açık iktisadi sefalet şekline bürünmüyor." şeklinde özetliyor habermas. zihnî yabancılaşma olarak yenilenen yabancılaşma kavramı, sadece kol gücüne mahkum olanlara değil kafa ile meşgul olanları da etkiliyor. yukarıdaki araştırmaya bu bağlamda tekrar bakılabilir. (bu benim yorumum ama habermas'ın sandın de mi? olsun o kadar kardiş) ve buradan, habermas, lafı proletaryaya getiriyor; "bu koşullarda, gelecekteki sosyalist devrimi gerçekleştireceği varsayılan proletarya, proletarya olarak ortadan kalktı". habermas bunu umutsuzluğa kapılın diye değil, "yeni bir dönemin marx'ı" olarak üretim süreçlerindeki konumuna bakılırsa halkın çoğunluğunun proleterleştiğini -ama işçi sınıfının bilincini kaybettiğini söyleyerek yapıyor; "bugün işçi sınıfının en alt tabakalarında bile bir sınıf bilinci ve a fortiori bir devrimci bilinç görülmüyor". son tahlilde marx'ın "teori, kitlelere nüfus edince, maddi bir güç haline dönüşür." düşüncesine, ı ıh diyor. bu anlattıklarımı habermas yüzlerce -belki de binlerce- sayfa ile anlatıyor tabii. habermas, yeni bir belirleyen olarak gördüğü bilim ve teknik kavramını, ideoloji olarak bilim ve teknik kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. kamusal alanın doğuşu ve dönüşümünü de kamusallığın yapısal dönüşümü kitabında anlatıyor. marksizmi yeniden tanımlama çabası ise 1970'den beri yazdığı binlerce sayfanın hepsinde var. daha sonra tüm yazdıklarını bir (meta?)-teori de birleştirip 21. yüzyılın das kapital'i olarak görülen iletişimsel eylem kuramı'na ulaşıyor. falan. filan. habermas, marcuse'yi aşarak - marcuse gibi- proletaryanın geleneksel anlamda bittiğini, bu durumun, klasik altyapı-üstyapı, emek-değer ilişkisinin burjuva kamusal alanının doğuşu-dönüşümü ve bir ideoloji olarak bilim ve tekniğin hayatımıza girmesi ile tarumar edilmesinin sonucu olduğunu; en nihayetinde, çelişkilerin yerini kamusallığa bıraktığını bu nedenle radikal bir demokrasiye ihtiyacımız olduğunu söylüyor. habermas, kapitalizmin ilgası için bizzat kapitalizmi kullanıyor. (mechul muhayyil, 13.12.2010 13:45)

73

herbert marcuse
1. frankfurt okulu'nun en önemli isimlerindendir. nazilerden kaçarak

sığındığı amerika'da özel bir haberalma teşkilatında çalışarak avrupa'daki entelektüel akımları incelemiş, bu akımların avrupa siyasi hayatını ve geleceğini ne ölçüde değiştirebileceğine dair incelemelerde bulunmuştur. en bilinen yapıtları arasında one dimensional man, the aesthetic dimension, eros and civilization,counterrevolution and revolt, ve the affirmative character of culture sayılabilir. marcuse'nin marxist eleştiriye getirmiş olduğu en büyük yenilik geleneksel, kaba ve sanat eserinin estetik boyutunu gözardı eden, sanat eserindeki gerçekçiliği ve politikliği yücelten ortodoks marxist eleştiri ölçütlerine karşı çıkarak, sanat eserinin estetik biçimiyle zaten devrimci olduğunu vurgulamasıdır. kaba realizmin kitlelere göstereceği gerçeklik devrimci gerçeklik olamaz. aslolan, zaten çarpıtılmış olarak yansıtılan gerçekliği yeniden çarpıtarak brecht'in yabancılaştırma etkisinin benzeri bir etki yaratmaktır. bu açıdan bakıldığında oscar wilde'ın estetik anlayışıyla paraleldir marcuse; sanat yaşamı değil yaşam sanatı taklit etmelidir. (prospero, 19.06.2001 18:40 ~ 15.09.2009 12:05)

2. 68'in 3 m'sinden biri, diğerleri marx ve mao.

(burali, 19.06.2001 20:12)

3. (bkz: the methodical sacrifice of libido)

(fluxus, 08.08.2002 17:01)

4. 1898 - 1979 yılları arasında yaşamış olan alman politik filozof ve sosyal

teorist. hitler almanyasında kaçarak 1934 yılından itibaren amerika'da yaşamaya başladı. hegel ve freuddan etkilendi. öğrenci hareketlerinin "guru"su olarak göze çarptı. gelişmiş endüstri toplumlarını karşıtlığı absorbe eden ve bir meseleyi tartışmaya engel olan her tarafı çevrelemiş bir bastırma sistemi olarak görmüştür. umutları işçi sınıfıyla değil;

74

öğrenciler, etnik azınlıklar, kadınlar ve üçüncü dünya ülkeleri gibi marjinal topluluklarla beraberdir. en önemli çalışmaları: "reason and revolution"(1941) , "eros and civilization"(1958) , "one dimensional man:studies in the ideology of advanced industial society"(1964) (rahatsiz, 20.12.2002 15:37)

5. husserl'in öğrencisi olduğunu, frankfurt tandansına geçmeden önce

fenomenolojinin bahçesinde oynadığını biliyor muydunuz?...ama belki de kendisi istemedi de, onu oyun bahçesinden attılar. pek bilemiyorum.. (tadzio, 10.07.2003 14:36)

6. (bkz: ask ve uygarlik)

(nitro, 13.07.2003 21:55)

7. cıa hesabına

çalışmış

bir

kaynak özel savaş terör ve kontrgerilla, talat turhan, sf.132 (justinianus, 12.01.2005 15:10 ~ 15:40)

akademisyendir. :

8. "asiri gelismis ulkelerde, nufusun giderek artan bir kesimi tutsak edilmis

dev bir dinleyici yigini olmaktadir--totaliter bir rejim tarafindan degil ama yurtdaslarin ozgurlukleri tarafindan, cunku onlari eglendiren ve yukselten medyalari baskasini onlarin ses, gorunus, ve kokularina katilmaya zorlar. bireysel gizliligi birinin dort duvari icersinde bile korumaya yeteneksiz bir toplum hakli olarak bireye saygi duydugunu ve ozgur bir toplum oldugunu ileri surebilir mi?" diye sorar marcuse (fobix, 12.09.2005 00:38)

9. ertuğrul kürkçü, talat turhan'ın "özel savaş terör ve kontrgerilla" adlı

kitabını değerlendirdiği yazısında, turhan'ın marcuse ile ilgili yorumları hakkında şunları yazmıştır:

75

“(…) öte yandan, talat turhan'ın uzmanlık alanında rahatça yol almasına yardımcı olan profesyonel yaklaşımı, kendi alanı dışına çıktığında, kendisine ihanet edebiliyor, yapıtının yer yer deformasyon'a uğramasına da yol açabiliyor. örneğin, şu bölüm: "abd'nin bir yandan demokrasi insan hakları şampiyonluğa yaparken, diğer yandan herbert marcuse'ye (1968'de) geniş olanaklar sağlayarak marksizmi sulandırmak ve bireysel terörizmi kutsamak gibi bir tutumu benimsemesinin nedenleri üzerinde de durulmuş değildir. kaldı ki herbert marcuse'nin abd'ye göç etmeden önce ve almanya'da henüz naziler iktidar olmadığı bir dönemde, bazı arkadaşlarıyla birlikte frankfurt okulu'nu kurup, marksizmi sulandırma çabalarına girdiği bilinmektedir. marcuse, frankfurt okulunu amerika'ya taşımış ve başlangıçta amerikan askeri istihbaratı adına, daha sonra cıa adına bilimsel çalışmalarını sürdürmüş ve 'tek boyutlu adam', 'marksizm ve ihtilal' vb. gibi yapıtlarla bireysel terörizmi kutsamıştır" (age., s.132). turhan'ın marcuse ve frankfurt okulu'na özel bir önemle eğilmesinin nedeni, marcuse'nin anarşizm ve terörizm'i ihya ederek, "anti-komünist iktidarlar ve onların sözcüleri[nin] marksizm-leninizm ile terörizmi eş anlamlı tut[malarına] ve psikolojik savaşı bu anlayışla yürüt[melerine]" hizmet ettiği inancı (age., s.132). turhan şu yargıya varıyor: "bu cıa'nın büyük bir oyunu ve saptırması olup, düzene karşı olan dinamik gençlerin saptanılıp pasifize edilmesi için kullanılmıştır. abd, dünya gençlerine tuzak kurmuştur" ve kendi cevabını ima eden şu soruyla devam ediyor:"acaba bu tuzağa ülkemizde 1971 öncesi başlayan ve şehir ve kır gerillası yöntemlerini benimseyen gençler düşürülmüş müdür?" (age., s.133). iyi bir editörün herhalde marksizm tarihçiliği ve kültür sosyologluğu iddiasında bulunmadığını varsayabileceğimiz talat turhan'ı, tarihsel ve mantıksal tutarlılık açısından, marcuse'nin içindeki eğilimlerden yalnızca birini temsil ettiği frankfurt okulu'ndan, cıa'ya, oradan türkiye'deki şehir ve kır gerillacılığı'na ve bu hareketlerin kontrgerilla tarafından manipülasyonu varsayımına böylesine dolaysız sıçranamayacağı, frankfurt okulu'nu marksizmin sulandırılması'yla özdeşleştiren yaklaşımın bizzat kendisinin başka marksist yaklaşımlarca marksizmi soysuzlaştırmak'la suçlandığı konusunda bilgilendirmesi beklenirdi. öte yandan marcuse'nin biyografisine ilişkin bir kaç kısa not, talat turhan'ın marcuse'ye atfettiği dünya gençliğinin cıa eliyle bireysel terörizm'e yöneltilmesi saptamasının da sorgulanması gerekebileceğini düşündürüyor. 1933'de hitler'in iktidara gelmesinden sonra abd'ye yerleşen marcuse'nin, ıı. dünya savaşı'nda nazi almanyası'yla savaşta abd kara kuvvetleri'nde istihbarat analizcisi olarak çalıştığı biliniyor. marcuse'nin 1951'e kadar cıa'nın atası olan haberalma araştırmaları ofisi'nde yöneticilik yaptığı da biliniyor. marcuse, bu tarihten sonra üniversiteye dönmüş olsa da bu

76

"entelektüel"in kimliğinde entelijans (istihbaratçılık) izlerinin bulunduğu bir gerçek. ancak, turhan'ın indirgemesindeki paradoks bu istihbaratçıdüşünür'ün teorisinin özgül yanının bireysel terörizmi savunmakla bir ilgisinin bulunmayışında. marcuse'yi tartışmanın odağına yerleştiren, "devrimin asıl gücünün proletarya değil, aydınlar, öğrenciler ve lumpen proletarya (ya da dışlanmışlar)" olduğu biçiminde özetleyebileceğimiz teziydi.. ne var ki, marcuse=kışkırtıcı ajan eşitlemesi açısından asıl ironik olan, 1968'de ayağa kalkan abd ve avrupa'daki üniversite öğrencilerinin, ayaklanmalarını, marcuse'nin kendilerine tarihsel bir rol biçen teorisiyle rasyonalize etme çabalarına istihbaratçı-düşünür'ün üniversiteyi koruma -uslu durun!- tavsiyesiyle karşılık vermesi ve daha 1968 bitmeden marcuse'nin devrimci idoller galerisi'nden çoktan yuhalanarak kovulmuş olmasıydı! ayrıca marcuse külliyatında marksizm ve ihtilal diye bir esere raslamadığımızı, buna karşılık mantık ve devrim (reason and revolution) adlı ilk önemli yapıtını 1941'de, 1968'de çok sözü edilen tek boyutlu insan'ı (one dimensional man) ise 1964'de yayımladığını eklemek gerek. marcuse'nin fikirleriyle şiddet'in 1968'de türkiye'deki öğrenci hareketindeki dışsallığı ve bunun cıa tarafından ihraç ve manipülasyon'u tezi arasında bir bağ kurabilmek ise, abd ve avrupa'da olabileceğine oranla iyice güç. mübalağa etmeden konuşulacak olursa, şehir ve kır gerillacılığı'nın türkiye'deki simgeleri mahir çayan, ve deniz gezmiş'in düşüncelerinde marcuse'nin izlerine rastlamanın neredeyse olanaksız olduğuna, öte yandan ajan'lık konusunda kendilerine leke sürülemeyecek pek çok aydın'ın 1968 ve sonrasında silahlı isyan'ın teorizasyonuna hayli emek vermiş olduklarına da değinmek gerek.” (dali dili havali korna, 11.11.2005 13:10)

10. marcuse frankfurt okulunun adorno ile birlikte en önemli düşünürü olup,

o dünyayı kasıp kavuran 68’ lerin kuramsal dünyadaki ruhani liderlerinden birisidir. - gerçi anlatıldığına göre, marcuse “tek boyutlu insan” adlı eserinden sonra ününü baya pekiştirir ve bir üniversitede seminerde onu bekleyen ateşli bir topluluğa konferans vermek üzere davet edilir. ardından olanlar ilginçtir, marcuse sloganlar atan bağırıp çağıran, özellikle ortalığı kırıp döken bu gençliğe hiç beklemediği şok cevaplar verir. hatırladığım kadarıyla onlardan birisi şuydu: “beni hiç anlamamışsınız, böyle devrim falan olmaz.” tabii bu gençlerin protestolarıyla karşılanır. buna benzer bir olay adorno’ nun başına gelmiştir, öğrencileri tarafından protesto edilmiştir derslerinin birinde. bu olay adorno’ yu fazlasıyla sarsar, kısa bir süre sonra da ölür.marcuse, adorno gibi marksizm temel değerleriyle genel olarak uzlaşı

77

içerisindedir. derinlere inildikçe farklar görülebilir ancak, özellikle adorno’ nun minima morailo’ su bunun anlaşılabileceği bir eserdir.- adorno merkeze eşit uzaklıkta yazılardan bahseder ve negatif diyalektiği gündeme getirir. -hegel onun için düşüncenin ustalarından biridir ama gene de onun sistemi de diyalektik dolayıma uğramalı ve aşılmalıdır.marcuse de hegelci marksizm’ e yakınlığıyla bilinir.(marcuse marksizmde hegel’ i öne çıkarırken, althusser örneğin spinoza ve lenin’ i ortaya koyar.) hatta söylenebilir ki bazı yerlerde marksizm ile idealizmin bir sentezini yapmaya çalışmaktadır (bkz us ve devrim adlı eseri). işte bu alanlardan birisi estetik’ tir. marcuse “estetik boyut” adlı eserinde güzelliğin değişmeyen özüne göndermede bulunur : “ …sanatın uzun tarihi boyunca, ve beğenideki değişimlere karşın, değişmez kalan bir ölçün olduğunu söyleyeceğim…” marcuse daha da ileri giderek büyük, iyi ve kötü eser ayrımlarının da yapılması gerektiğini savunur. bir önceki dönemin rus estetikçisi plehanov ile karşılaştırma içerisinde, söylenebilir ki plehanov’ un söyleyip de yapmadığı iki işlev marcuse tarafından yapılıyor gibi görünür. marcuse yazar üzerindeki toplumsal süreçlerin etkisinin hakkını verirken, yazarın ve eserinin toplum önündeki etkisini vurgular.böylece onda sanatın sanat için olan yüksek amacı da korunmuş olur.onun için sanat ancak toplumun, modern topluma atıfta bulunarak, gizemselleşmiş ve taşlaşmış toplumsal olgusallığını parçalayıp yarıyor ve yeni ufuklar açıyorsa devrimci olabilir. marcuse’ nin ilgi çeken başka bir görüşü de içeriğin ve biçimin birliğine dair ortaya attığı savdır. – bu kavramsal olarak diyalektik bir birliktir. ama marcuse çok açık değil bu konuda.-şöyle anlatıyor : “…yazın yapıtına ancak kendisine gönderme ile, içeriğin biçim olmasıyla, anlamlı olarak devrimci denebilir…” böylece marcuse ideolojisini paylaştığı plehanov' un tersine burada sanat sanat içindir görüşünü, toplumsal süreçlerin etkisini de gözeterek korur… (aletheia, 26.02.2006 15:11 ~ 09.01.2010 14:29)

herbert marcuse
11. mezar taşında 'weitermachen!' (devam!) yazan.

78

(sersailles, 06.06.2007 23:03)

12.

mezartaşında "pencüse, severler güzeli marcuse" yazan adam.

(can sebahattin dere, 06.06.2007 23:09)

13. "baskıcı bir toplumda, bireysel mutluluk ve üretici gelişme toplumla çelişki içindedir. bunlar, toplumun içinde gerçekleştirilecek değerler olarak tanımlandıklarında, kendileri baskıcı olup çıkarlar. " (saryade, 10.12.2007 01:12)

14. "feminism is a revolt against decaying capitalism" demis frankfurt

okullu. (bkz: marxism and feminism) (agnes de cervantes, 27.03.2008 23:27)

15. heidegger'in ogrencisi oldugu donemde heidegger ile marks'i biraraya getirmeye yeltenen bir eseri de mevcuttur, heideggerci marksizm adi altinda (pharmakon, 21.04.2008 03:36)

16. hakkında olumlu ya da olumsuz onca düşünceye ve hatta cia ajanı

olduğu iddiasına rağmen bile, kuram çalışan/çalışmak isteyen çoğu siyaset bilimcinin modelidir, siyaset biliminin popstarı olduğu bile söylenebilir. zira,68'i kaçıran ve 68'e öykünen neslin çocukları için hem o dönemin ideoloğu olması, hem de teorisinin kitleler tarafından kabul görmesi/ benimsenmesi, hatta abartayım, içselleşmesi bakımından kuram meraklıların hayallerinde olmak istedikleri kuramcıdır marcuse. (summer of 1985, 30.11.2008 11:03)

79 17. alman asıllı abdli düşünür. avrupa ve amerika'daki sol görüşlü öğrenci

hareketlerini etkilemiş, marksist eleştirel kurama katkıları olmuştur. öğrenciliği sırasında almanya sosyal demokrat partisi'ne üye oldu. freiburg üniversitesi'nde 1922'de doktorasını verdi ve 1932'ye kadar burada felsefe çalışmalarını sürdürdü; frankfurt sosyal araştırmalar enstitüsü'nün kurucuları arasında yer aldı. adolf hitler'in iktidarı ele geçirmesinden sonracenevre'ye 1933'te cenevre'ye kaçtı; ertesi sene de abd'ye gitti. columbia üniversitesi'nde öğretim üyesi oldu ve 1940'da da abd yurttaşlığına kabul edildi. ikinci dünya savaşı sırasında orduda istihbarat analizcisi olarak çalıştı. savaş sonrasında yine üniversitelerde ders verdi. california üniversitesi'nden onursal felsefe profesörü ünvanını aldı. marcuse, hegelci, freudcu ve marksist kavramları kullandı. radikal görüşleri, eylemli muhalefeti ve etkin yöntemleri savundu. batı toplumlarının özgür olmadığını ve baskıcı bir nitelik taşıdığını öne sürdü. ona göre bu toplumlarda kitleler, mal ve ürünlerin bolluğuyla uyuşturulmuş, düşünsel ve manevi bakımdan köle haline getirilmişti. dolayısıyla ona göre devrimci güç proleterya değil, öğrenciler, aydınlar ve öteki marjinal gruplardı. ne var ki kurulu düzene karşı direnişin içten bir göstergesi olarak değerlendirdiği öğrenci hareketlerini açıkça desteklemedi. gene de "amerikan üniversitesinin özgür düşüncenin ve toplumdaki gerçek eleştirel yaklaşımın en verimli alanı" olarak gördüğünü belirtti. öğrenciler bu kaleyi korumakla birlikte, üniversitenin içindeki çeşitli bölümleri radikalleştirmeye de çalışmalıydılar. başlıca yapıtları : akıl ve devrim (1941), eros ve uygarlık (1955), tek boyutlu insan (1968), karşı-devrim ve ayaklanma (1972), eleştirel felsefe alanında çalışmalar (1972) (dolphins were monkeys, 22.04.2009 13:57)

18. adamim. soyle marxci olun, canimi yiyin.

(nt christ, 09.01.2010 14:24)

19. akademik eğitimini 1934’de göçtüğü amerika’da tamamlayan, 1898-

1979 yılları arasında yaşamış, hegel-marks ve freud’u sentezleyerek geliştirdiği jargonu ve bu eksen üzerine inşa ettiği düşünce ve kuramları 1960’lı yılların başında yükselen öğrenci hareketleriyle örtüşünce, bu dönemde popüler figür haline gelmiş alman filozofudur. eserleri: 1-eros and civilisation (eros ve uygarlık)(1955)

80

2soviet marxism (sovyet marksizmi) (1958) 3-reason and revolution (akıl ve devrim) (1960) 4öne dimensional man (tek boyutlu insan) (1964) 5-an essay on liberation (demokrasi denemesi) (1969). 6- counterrevolution and revolt (karşıdevrim ve başkaldırı) (1972). 7-:studies in critical philosophy (eleştirel felsefe) (1973). 8- the aesthetic dimension (estetik boyut) (1978). (redif, 28.03.2010 00:56)

20. herbert marcuse'un chicago sürrealistlerine yazdığı mektupların onur

erbaş tarafından hazırlanmış çevirileri yazı dizisi olarak yayınlanacaktır. ilk bölümü için: http://www.otobug.com/...rcuse-ve-surrealist-devrim-1 (jaguar, 15.10.2010 17:15) herbert marcuse
21. EROS VE UYGARLIK'TA DÜZENİN, KARŞIKÜLTÜRÜN KENDİNİ

İFADE ETMESİNE İZİN VEREREK, ONUN DEVRİM NİTELİĞİNDEKİ ÖNEMİNİ ETKİSİZ HALE GETİRDİĞİNİ ÖNE SÜRER. MİSAL, ONUN GEREKLİLİĞİNİ TARTIŞMAYA AÇIK HALE GETİRMİŞTİR. TABİİ Kİ DÜZEN, TEKNOLOJİ VE MODERNLİK ANLAMLARINI İÇERİYOR. SİZE İZİN VERİYORUZ DİYEREK ASLINDA SİZİ YASAKLAYABİLİRİZ ANLAMINI DA VERİYOR. ''KARŞIKÜLTÜR VAR, ÇÜNKÜ BİZ İZİN VERDİK.'' ASLINDA, BU, MODERNLİĞİN EN AKILLICA HİLELERİNDEN BİRİ. SİZE MÜTHİŞ BİR DÜNYA SUNUYORUZ YALANIYLA HERKESİ KÜÇÜK, BİREYSEL, BENCİL DÜNYALARINA HAPSEDİYOR. TİMOTHY FULLER, HERBERT MARCUSE’NİN MARKSİZMİ ADLI ÇALIŞMASINDA, TEKNOLOJİNİN ''HAZ''ZA DEĞİNİYOR: (NAÇİZANE KENDİ EROTİK SAĞLADIĞI ÇEVİRİM):

''BATI TOPLUMLARININ EZİCİ REFAH SEVİYESİ, ÖZELLİKLE AMERİKA, TÜM ARZULARI DÜNYEVİ TATMİNE YÖNLENDİREREK, FANTEZİ DÜNYASINI BÜYÜK ÖLÇÜDE ETKİLEDİ. MODERN TEKNOLOJİ, EN VAHŞİ FANTEZİLERİ BİLE TEKNİK OLANAKLARA ÇEVİREBİLİR. TEKNOKRASİ, YAŞAMSAL İHTİYAÇLARIN YANI SIRA, İNSANOĞLUNUN FANTEZİ DÜNYASINI, ELEŞTİRİNİN VE TOPLUMSAL DEĞİŞİMİN TARİHSEL DİYALEKTİĞİNİ DURMA NOKTASINA GETİREREK, GASP EDİYOR. İNSANLAR, GİDEREK, SADECE TEKNOKRASİNİN SAĞLADIĞINI HAYAL ETMEYE KOŞULLANIYOR.

81

MARCUSE İÇİN BU OLAY, YÜZYILLARDIR SÜREN ÜTOPİK MÜCADELENİN ÇELİŞKİLİ SONUCUDUR. İNSANLIK UMUDUNUN BİR ÇEŞİDİ, FAKAT YANLIŞ OLANI, GERÇEK OLDU.'' (JONDAFF, 04.05.2011 00:31 ~ 00:35) (jondaff, 04.05.2011 00:31 ~ 00:35) max horkheimer
11. hiçbir düşünce yok ki burada, onu kâğıda geçirmeye vakit bulmuş

adam kadar horkheimer'a da ait olmasın. * * (nest, 15.07.2010 13:45)

12. frankfurt okulunun geleneğinden saptıktan sonra, kimilerinin "zaten

horkheimer ikinci adamdı, esas adam adorno" moduna girmesine sebep olmuş filozof. (olmadi boyle, 31.12.2010 19:46 ~ 01.01.2011 03:34) frankfurt okulu
1. marksizmin 20. yy. başındaki donuklaşmasını ve avrupada işçi

devrimlerinin yenilmesini mütakiben, 19. yy. sonu karamsarlık atmosferinin de etkisiyle modern kapitalist sanayi toplumunun sosyolojik, tarihsel ve epistemolojik eleştirisine yönelen teorik okul. başlangıçta marksist öncüllerden hareket etmelerine karşın ileri evrelerinde sistem düşüncesinin reddi ve bütünselci teorileştirme nosyonunun terki anlamında marksizmden de giderek uzaklaşmıştır. adorno, horkheimer, lowenthal ve marcuse asıl ekibini oluşturur. düşünsel kaynakları arasında hegel-marx-freud üçlüsünün yanı sıra, nietzsche, kierkegaard gibi filozoflar, weber ve simmel'in sosyolojileri ve modernist estetik de tayin edici bir yer tutar. özü itibariyle frankfurt okulu düşünürleri, aklın totaliter kullanımı anlamında moderniteden, aklın özgürleştirici kullanımı anlamında ütopyan düşünceye yönelirler. ancak eleştirel aklın özgürleştirici pratiğini yalnızca teorik faaliyet olarak sınırlamalarıyla politikaya da uzak durmuş ve fildişi kulede yaşamayı tercih etmişlerdir. kapalı teorik sistemler kurulmasına karşı çıkışları, onları, batı felsefesinin en kökten eleştirmenleri arasında bir noktaya getirmiş, yapıbozumcu ve postmodern düşüncenin de

82

kaynaklarından

biri

olmalarına

yol

açmıştır.

frankfurt okulu hakkında bilinen en geniş kapsamlı çalışmalardan biri martin jay'in ünlü "diyalektik imgelem" adlı hacimli çalışmasıdır. eleştirel teorilerinin anlaşılmasında kilit önem taşıyan bir yapıt ise macar marksist düşünür lukacs'ın "tarih ve sınıf bilinci"(1924) adlı felsefi yapıtıdır. (bkz: şeyleşme) (bkz: araçsal akıl) (hafizami kaybettim hukumsuzdur, 06.07.2001 00:28 ~ 17.07.2001 02:01)

2. genel

kanının aksine tamamı yahudi alman akademisyenlerden oluşur. (243 10 43, 07.03.2004 20:00 ~ 15.03.2006 16:28)

neredeyse

3. ilk

be$i

a$agidaki

gibidir: habermas) benjamin) adorno) horkheimer)

(bkz: jurgen (bkz: walter (bkz: theodor (bkz: max (bkz: herbert marcuse) (hemingway, 07.03.2004 20:02)

4. jurgen habermas ba$ta olmak uzere, hangisi ki kamu ve bireyden

bahseder, bir etkile$imin olmasi gerekliligi noktasinda lafi dolandirir dururlar. sebep, bu etkile$imde kullanilmamasi gereken, tabu, bir kelimedir: devlet. eger i$in icine kamu-birey ili$kileri acisindan bir arabulucu kurum olarak devlet girerse, birisi biryerlerden "amanin, fa$issst, aman ha yandim nazi!" der diye, asla devlet kelimesi gecmez, ya da gecti mi de iyice dolambacli bir anlatinin parcasi olarak gecer. bir ulkenin yakin tarihinin teoriye yaptiklari, teorisyenlere yaptirttiklari acisindan ilginctir. (moramada, 02.06.2004 22:09)

83 5. özgün adi „institut für sozialforschung“ olan bu ilim-irfan yuvasi 1923

yilinda kurulmustur. 1932’de horkheimer’in yönetiminde enstitünün teorik yayin organi "zeitschrift für sozialforschung" (sosyal arastirma dergisi) weimarer cumhuriyeti’nin son yanan isiklarina gözlerini acmistir (malum, hitler 1933’te basa gecti). derginin agirlikli konusu „eleştirel teori“ydi. almanya’ya fasizmin gelecegini sezinleyen enstitü 1933’te önce paris’e sonra abd’ye göc etti. adorno ve horkheimer’in savastan sonra frankfurt üniversitesi’ne geri dönüsü 68 kusagi icin büyük anlam kazandi ve elestirel teori sosyolojideki akademik tartismalara damgasini vurdu. bu enstitünün en büyük kazanimi, otoriter karakter üzerinde yaptigi analizdir. oskar net ve jürgen habermas, adorno/horkheimer ikilisinin ölümünden sonra enstitüyü temsil etmeye baslamislardir. (dilmen, 22.08.2004 19:02)

6. "psikanaliz ne yapsın bize" diyor svevo ..freud "fanatik hijyenistlerin ya

da terapistlerin" tutumunu kınıyordu; bunlar nevrozların asıl zorunluluğunu unutuyorlardı.. "dünya ne yazık ki diğer tükenmez dertlerle doluyken, nevrozların kökünü kazımak amacıyla bu tür fedeakarlıklar gerçekten gerekli midir?" "ızdırap çeken kimseye varoluş mücadelesinde hayli kolaylıklar sağlar" lacan'da bunun semptom olarak gördük "nevrotik hastalarımızın hastalıklarından vazgeçmelerinin bedelini ödeyemeyeceğimiz şeklindeki yakınmanızın tamamen haklı olduğuna inanıyorum. ama bana öyle geliyor ki terapinin değil daha çok toplumsal kurumların hatasıdır. "freud ..bakın şimdi adorno'nun alıntılamayı sevdiği bir frued cümlesi: "ayrım yapmayan bir sevgi bana öyle geliyor ki kendi nesnesine haksızlık ederek değerinden birşeyler yitirir" bütün bağlılıklardaki sevgisizliği anlatıyor...çokeşliliği muştuluyor soğuk ve sevgisiz bir dünyada evrensel sevgi ve duyarlılık olanaksızdır; somut olmaya kalkışılsaydı çabuk tükenilirdi çoğun adorno, özne sadece ideolojiktir...baskıcı sevgi kavramını toplumun eleştirirken bir bu aletidir yöndedir

kierkegaard'ın

kierkegaard'ın romantik melankolik sevgisinde sessiz kalan o aşık ama erdemli (hatta aşka imanlı) şövalyenin mazoşist aşkını nesneye karşı kayıtsız..içsel...salt öznel...konformist...ve ideolojik bulur

84

fetişleştirilen sevgi soğuk ve duygusuz bir özü(güncel dünyaya karşı kayıtsızlığı) açığa vurur "sevginin bu diyalektiği sevgisizliğe yol açar" adorno

yoksul sınıflardaki nevrozların iyileşmeyi olanaksızlaştıran bir varoluş nedeni olarak sevgi :)) bilgi ise sunulan mutluluğu tahrip eder...

"ötede bir yerde falan değil, burada yeryüzünde çoğu insan bir cehennemd yaşıyor. schopenhauer bunu çok iyi görmüştü. beim bilgilerim kurumların ve yöntemlerim de insanlar kendilerini bundan kurtarabilsinler diye onları bu cehennemin bilincine vardırma amacına yönemliktir." freud adorno'nun yanıtı :

"iyileştirilen hasta, deli bütüne uyum göstererek gerçekten hastalanır" bu adorno'nun "cinselliğin cinselliğinin giderilmesi " kuramı ile flört eden düşüncesidir şeyleşme kavramı şeyleştirilmemelidir şeklindeki marksist revizyonizm tekeşliliği parçalayın sloganına dönüşür çözümler çözümsüzlüğü çoğlatmaktadır

başka bir freud eleştirmeni marcuse ise "ego'nun şeyleşmesi"nden bahseder ve bu kavramı adornunun içinde bulunduğu frankfurt okulu düşünürlerinin kitabı olan "otoriter kişilk"te okuruz psikolojizm karşıtı olan adorno "düşüncenin yasalarının geçerliliğinin egonun ortaya çıkışından tamamen bağımsız olduğu yargısı ters yöndeki düşüncenin yasaları kadar hatalıdır" (jackiebagaj, 10.12.2004 13:26)

7. ignorance is bliss dedirtir adama. defalarca, defalarca..

(eirene, 27.12.2004 00:10)

85

8. dünyaya her geçen gün daha hakim olan pragmatizm ve davranışçı bilim anlayışının yaratacağı irin patlamasını önceden sezmiş, ortaya koymuş ve hala da teşhislerin güncelleyen temsilcileri olan bir akademik, eleştirel ekol. (hdana, 12.01.2005 16:29)

9. son donemınden marksizm'i yeniden inşayı marksiziminin kurucularının oluşturmus oldukları catı. (gecekusu, 04.03.2005 03:46)

amaclayan

batı

10. (bkz: frank n furter)

(cha, 17.03.2005 00:14)

frankfurt okulu
11. michel foucault bir röportajında "eğer onları daha önceden okusaydım,

yazdıklarımın çoğunu yazmazdım" demiştir diye hatırlamaktayım. otoriter kimlik üzerine yaptıkları oldukça hacimli bir de çalışmaları vardır ki sorunların temelini burada görmüş olmaları sebebiyle daha da sevgimi kazanmıştır bu okulun mensupları. (pharmakon, 08.06.2005 05:20)

12. alman devrimine ihanet eden spd’nin başında bulunduğu weimar

cumhuriyeti’nde, 1923’de frankfurt toplumsal araştırma enstitüsü adıyla kurulan bu okul, özünde marksist düşünceyi çarpıtmaktan, anlaşılmazlığa sürüklemekten ve onu akademinin duvarlarının içine, profesörlerin kürsülerine hapsetmekten başka bir şey yapmamıştır (blucuore, 13.09.2005 17:50)

86 13. 1923'de frankfurt’ta kurulan, 1933'de almanya'dan sürgün edilen,

bundan kısa bir süre sonra amerika'ya yerleşen ve 1950'li yılların başlarında frankfurt 'ta yeniden kurulan "toplumsal araştırma enstititüsü" etrafında toplanmıştı. enstitünün önemli üyeleri, max horkheimer (felsefeci, sosyolog ve sosyal psikolog), friedrich pollock (iktisatçı ve ulusal planlama sorunları konusunda uzman), theodor adorno (felsefeci, sosyolog müzikolog), erich fromm (psikanalist, sosyolog), herbert marcuse (felsefeci), franz neuman (siyaset bilimci, özellikle hukuk alanında uzman), leo lowenthal (popüler kültür edebiyat konularında uzman), henryk grossman (siyasal iktisatçı), arkadij gurlarland (iktisatçı, sosyolog) ve enstitünün "dış çevresinin bir üyesi olarak walter benjamin (denemeci ve edebiyat eleştirmeni). enstitünün üyelerine sık sık “frankfurt okulu” olarak hitap edilir. ancak bu, enstitü üyelerinin çalışmaları her zaman birbirine sıkıca bağlı ya da tamamlayıcı bir projeler dizisinden oluşmadığı için, yanıltıcı bir adlandırmadır. bir “okul” dan meşru bir biçimde söz edilebilmesi, yalnızca horkheimer, adorno, marcuse, lowenthal, pollock ve (enstitünün ilk dönemleri için) fromm'un çalışmalarına referansla mümkündür ki, bu kişiler arasında da oldukça temel görüş ayrılıkları bulunmaktadır. okul, ilk kurulduğu andan beri ortodoks marksizme eleştirel bir açıdan yaklaşmış, iktisadı temel alan geleneksel açıklama biçimlerinden vazgeçerek ideolojik' ve siyasal analizlere girişmişti. frankfurt okulu'nun kurucularının klasik eleştirel kuramına göre, incelenmesi gereken asıl alanlar araçsal akıl denilen ve özel olarak modern sanayi toplumunun gelişmesi sürecinde gözlemledikleri »totaliter tahakküm biçimleriydi. araçsal akıl, dünyaya ve kuşkusuz başka insanlara, onları nasıl sömürebileceğimiz temelinde bakmakta, olgu ile değeri birbirinden ayırmakta ve değerleri, bilgi ve yaşam açısından önemsiz bir role indirmektedir. bu düşünce tarzı sanayi toplumunun tipik bir özelliğidir ve (eleştirel kuramcılara göre) tahakküm yapılarıyla doğrudan bağıntılıdır. frankfurt okulu'nun eleştirel kuramı kötümserliğiyle ün yapmıştır. okulun başlıca argümanı, kapitalizmin kendi çelişkilerinden pek çoğunu çözmenin yollarını bulduğu ve işçi sınıfının sistemle bütünleştiği yönündedir. eleştirel kuramın ikinci kolu, jürgen habermas'ın felsefe ve sosyoloji alanlarındaki, eleştirel kuram kavramını yeniden şekillendiren yakın dönem çalışmalarından kaynaklanmaktadır. bu yeniden şekillendirilme girişimine katkıda bulunanlar arasında, albrecht wellmer (felsefeci), claus offe (siyaset bilimcisi, toplumbilimci) ve klaus eder (antropolog) bulunmaktadır. okulun düşünsel gelişim eksenini kavramak için, bu eksenin bağlamını oluşturan çalkantılı olayların yerli yerine oturtulması gereklidir: i.dünya savaşı’nın ardından batı avrupa’daki sol kanat işçi sınıfı hareketlerinin yenilgisi, almanya’daki kitlesel sol kanat partilerinin reformist ya da moskova denetimindeki hareketler şeklinde çöküşü, , rus devrimi’ni stanilizme dönüşerek yozlaşması nazizm ve faşizmin yükselişi. bu olaylar,

87

marksizmden esinlenen, ama ya sosyalizmin ' planı"nın tarihin kaçınılmaz bir parçası olduğu ya da "doğru" toplumsal eylemin yalnızca, parti çizgisinin resmi duyurusunu takip edeceği görüşlerinin ne kadar yanıltıcı ve tehlikeli olduğunu anlamaya hazır olanlar açısından temel sorunların sorulmasını sağladı. frankfurt okulunun başlıca ilgilerinden bir tanesi, marx'ın düşündüğü gibi devrimin neden batı'da gerçekleşmediğini açıklamaktı. devrimin olmaması durumunu yorumlamaya çalışırken, siyasal olayların karmaşıklığını gözardı ettiler. değişmenin mevcut düzenle kat'i bir kopuş onucu gerçekleşmesi gerektiğine dair var- sayımlan, toplumu dengede tutmak üzere çalı- şan güçlerin kudretine gereksiz bir önem ver- melerine neden oldu. umduklarının neden gerçekleşmediğini açıklamaya çalışırken, “sistem”in muhalefeti emme kapasitesini abarttılar. bunun sonucu olarak, eleştirel kuram, batı'da ve batı dışındaki önemli toplumsal ve siyasal mücadeleler -siyasetin yüzünü değiştiren ve hâlâ da değiştirmekte olan mücadeleleralanının önemini kavramakta yetersiz kaldı. frankfurt okulunun düşünceleri genel olarak “eleştirel kuram” başlığı altında adlandırılmaktadır. (darkscar, 03.01.2006 23:11)

14. türkiye'de yazı çizi işlerine meraklı herkesin biliyormuş gibiyaptığı okul.

başta popüler kültür ve kitle kültürü meseleleri olmak üzere ismini zikretmemek ayıp sayılmakta. ama temel metinleri dahi doğru dürüst okunmuyor. adorno ve benjamin'i dilimizden düşürmesek de pek bir bok bildiğimizi iddia etmek zor, iyi niyetli bir yorum olur. gerçi sadece frakfurt okulu için değil; hangi sahada temel metinleri özenle okuyoruz ki? alayımız kolpayız. ama herkes hem kendisinin hem de çevresindekilerin kof olduğunu bildiği için kimse kimsenin üzerine pek gitmiyor, sıkıştırmıyor. adorno, frankfurt, benjamin.. de geç. mutluyuz böyle. (gari, 03.01.2006 23:16 ~ 23:19)

15. (bkz: bauhaus)

(bal ozu, 15.03.2006 08:57)

88

16. (bkz: mektebe gidiyorum diye frankfurt okuluna gitmek)

(crimetisia, 15.03.2006 09:00)

17. 13 aralik 2006 fenerbahce eintracht frankfurt macinin hatırlattığı güzide

ekoldür. "hehheh he, demode fakat kibire karşı etkili.." (hersheys, 13.12.2006 23:36)

18. (bkz: friedrich pollock)

(camel, 18.08.2007 03:28)

19. 1923'te felix weil tarafından frankfurt'ta kurulan, önemli isimlerinin

başında max horkheimer, walter benjamin, theador adorno, herbert marcus'tur. son dönem temsilcisi jurgen habermas'tır. okul kuruluşundan bu güne 4 döneme ayrılır;

1923-1933: hitler bağlantılı faşist eğilimlerin artması ve hitler iktidarı. 1933-1950: amerika'ya kaçış dönemi. faşizm almanya'sı okula tehlike oluşturmaktadır. 1950-1970:frankfurt'a dönüş dönemidir. ancak herbert marcus amerika'da kalmıştır. okul adorno'nun katılımıyla psikanalize yönelmiştir. 1970 ve sonrası:jurgen habermas'ın öne çıktığı ve halen devam eden dönemdir. marksizm'le ilgili bağların koptuğu dönemdir. (tavandaki kukla, 05.11.2007 03:09)

20. 1923 yılında frankfurt üniversitesi deki bir grup entellektüel ve

akademisyen tarafından kurulmuştur. frankfurt okulu olarak adlandırılan bu okulda marksist ideolojinin yeniden

89

yorumlanması ve kendilerini kapitalizm in eleştirisine adamış marksistleri bir araya toplamayı amaçlamışlardır. bu ekolden çıkmış en büyük eserlerin bazıları ise.

aydınlanmanın negatif pasajlar tek us minima

diyalektiği diyalektik boyutlu ve insan devrim moralia

bu ekole dahil olan diğer yazar,bilimadamı ve entellektüellerden bazıları ise; erich leo max wilhelm max ayrıca "kapitalizmi konuşmuyorsanız önermesinin sahiplerinin sesidir. faşizme sesiz fromm lowenthall horkheimer reich weber dir. kalmalısınız"

(juyobudela, 12.11.2007 21:02 ~ 04.06.2008 14:45) frankfurt okulu
21. ekonomiyi bir base olarak düşünecek olursak ve kulturun kapsadigi dil,

degerler ve medya gibi unsurlari da superstructure olarak benimsersek marksistlerden farkli olarak frankfurt okulu'nun en bastaki 5 temsilcisi max horkheimer, herbert marcuse, theodore wiesengrund adorno, walter benjamin ve jurgen habermas isin ekonomi kismindan ziyade superstructure kismiyla ilgilenirler. (ambivalent, 06.01.2008 04:50 ~ 04:56)

22. bertolt brecht'in de imalı bir öyküsüne konu olmuş okul. terry eagleton aktarıyor: "bir zamanlar çevresinde gördüğü tüm sefaletten rahatsız olan bir kral vardı. akıllı adamlarını çağırdı ve sefaletin nedenini araştırmalarını istedi. akıllı adamlar konuyu incelediler ve krala tüm

90

sefalete kral olarak bizzat kendisinin neden olduğunu bildirdiler." kaynak: t.eagleton, aykırı simalar, s. 94, epos yayınları, ankara, 2003. (gofret beyin, 09.02.2008 12:02)

theodor* evladııım, nasılsın oğlum? ana! iyiyim anam, sen nasılsın? - anasının bir tanesi ben de iyiyim.. babanın selamları var.. sağolsun ana, ellerinden öperim. - nasıl diyor dersleri iyi mi, para lazım mı onu soruyor. - iyi annem iyi, para lazım değil ben haber veririm onu. - aman evladım olaylara bulaşmıyorsun di mi? okul oku diye yolladık seni oraya, sağla solla uğraşmadan imtihanlarını versin diyo baban. - ooof of..
23. -

(gerrain, 31.05.2008 21:14)

24. alov? alo, helmut habermas ile mi görüşüyorum? evet benim? - helmut bey, oğlunuzun 1926-1928 arası kayıt harçları ödenmemiş. nasıl?! cezaya girdi bunlar bugün itibarıyle. vay serseri vay.. isterseniz belli bir ödeme planı dahilinde.. - tamam siz bana hesap no'yu fakslayın bugün akşama kadar, ne kadarsa pazartesi çıkarıyorum parayı. - çok teşekkürler sayın bayım. çok çok teşekkürler. (gerrain, 31.05.2008 21:23)

25. resat calislar'in en buyuk temsilcisi oldugu dusunce okulu, ekolu, hebele. (okuryazar, 31.05.2008 22:03)

26. 2001'den beri başında axel honneth 'in bulunduğu enstitü.

91

(defacto, 04.06.2008 18:58)

27. 1923 yılında marksizm'e, mevcut sosyoloji kuramlarına, geleneksel bilim felsefesi anlayışına bir tepki olarak doğan okul. temel iddiaları adorno, horkheimer, marcuse ve ilerleyen yıllardaki en önemli temsilcisi habermas tarafından belirlenmiştir. okulun ortaya çıkışında batı avrupa'daki sol işçi sınıfı hareketlerinin 1. dünya savaşı'nı izleyen yıllardaki yenilgisi, rus devrimi'nin stalinizm'e dönüşmesi, faşizm ve nazizm'in yükselişi etkili olmuştur. frankfurt okulu düşünürleri, hegel'in diyalektiği ve marx'ın idealistliğinden esinlenmekle birlikte genel olarak marksist bir çerçeve içinde kalmışlardır. marx'ın ekonomi politiğe yaptığı katkıyı önemsemekle beraber bu katkının günümüz toplumlarını anlamada yetersiz kaldığını söyleyerek marx'ın eleştiri yöntemini temel alan bir eleştirel kuram geliştirmişlerdir. ekonomik determinizm, ekonomizm ve kaba maddeciliği şiddetle eleştirerek, gerçek bir eleştirel kuramın toplumsal düzenin ihmal ettiği insanın gizli kalmış potansiyelini ortaya çıkarması gerektiğini savunmuşlardır. frankfurt okulu düşünürlerine göre; günümüz kapitalizmi ağır şartlar altında çalıştırdığı insanları denetim altında tutup tepki gösterme ve başkaldırma ihtimaline karşı bilgiyi ve popüler kültür öğelerini maniple etmek suretiyle varlığını devam ettirmektedir. okul düşünürleri kültür ve modernizmle ilgili problemler üzerinde yoğunlaşmış; kapitalist toplumun temel ilkesi olan araçsal akılcılığa karşı tavır almış; edebiyat, müzik, estetik konularında önemli çalışmalar yapmışlardır. (cevapsiz soru, 08.01.2009 08:17)

28. türkiye'de bu ekolün duayeni ünsal oskay'dır.

(piknik tupu, 25.01.2009 18:18)

29. mızmızlar ordusu. bu arkadaşlar eleştiri kuramını bulmuş. yolda

bulmuş. bi yapıcı olun ya? her şeye kritik. her şeye laf sokmalar. hiçbir şeyi de beğenmiyonuz. "üçüncü rayhın yüzünden onlar karamsar oldu" diye de sonrakiler bu adamları savunuyor. banene ya adam naziler yüzünden bunalıma girmişse? markistiz diyor ama onu da beğenmiyor. sanatı da beğenmiyor. akademiyi de beğenmiyor. amanaza kuyum ben sizin filozof gibi. uyuz ibineler. devamlı karı gibi ağlayan sinamekilerin okuludur meb frankfurt anadolu lisesi.

92

(trip, 26.01.2009 17:15)

30. mesnetsiz

dinciler aydınlanmayla mücadele ve aydınlanmanın karşısına rezil şeriatlarını ve leş gibi ontolojik zırvalarını koymak için bu güzel okulu ağızlarına sakız ediyorlar ya, ben ona sinirleniyorum. sanki bu insanlar aydinlanmanın eleştirisini yaparken "sıçarım aydınlanmaya, gidip yatayım ben cariyelerimle, sonra zeusu görmeye giderim" ya da "aydınlanmanın içimde yarattığı boşluğu namaz kılmak ve kurban kesmek gibi süper mitoloji-dışı (paganlık dışı da diyebiliriz) pratiklerle doldurayım, ho" diyor. yok mesnetsiz yobaz, yok, kıçınla kavramaya çalışmışsın sen (ki default kavrama modun bu), bu insanlar bal gibi ilerlemeye inanıyor, bu insanlar bal gibi mitoloji düşmanı, sadece aydınlanma sürecine devamlı eleştirel bir gözle bakılmasını savunuyorlar. frankfurt okulu kalkıp "aydınlanmanın kaderi bu, hep mitolojiye dönüyoruz, o yüzden en hakiki mitolojiye (i.e. dine) sapalım" demiyorlar, o senin saçmalaman. bu insanların dediği şey modern bilimsel metodun anlam kategorilerine ihtiyaç duyduğu ve araştırmanın nesnesiyle kurulan bağın nesnenin kimliğini de göz önünde bulundurması gerekliliği. adorno dediğin adam uzakdoğu felsefesini bile duyunca fıttırırdı, bırak islam'ı, katolikliği. ne alan kazanma hırsıymış, ne iktidar sevdasıymış sizdeki be, sizden daha sevimsiz bir tasarım mümkün değil, gerçekten. (carlos santana secret chord progression, 06.06.2009 11:38 ~ 13:07) frankfurt okulu
31. 1960'ların ortalarında başlayan öğrenci hareketleriyle birlikte bir çok

genç enstitüye katılır. ancak özellikle horkheimer ve adorno öğrenci radikalizmine karşı çok mesafeli bir duruş sergiler. horkheimer, iran şahı'nın almanyayı ziyareti sırasında çıkan çatışmalar nedeniyle öğrencilere karşı olan tavrını daha açık ve daha sert bir biçimde ortaya koyar. öğrenciler de buna karşılık olarak frankfurt üniversitesinde düzenledikleri bir gösteride tepkilerini frankfurtçuları yuhalayarak gösterir. (petersachs, 07.08.2009 01:50)

32. üyeler amerika'da geçirdikleri on yılda paradoksal biçimde, kuramlarındaki radikalleşmeye karşın "radikal praksis"ten uzaklaşmışlardır. batıdaki işçi sınıfından umutlarını kesen, sovyet deneyiminde de düş

93

kırıklığına uğrayan horkheimer ve arkadaşları, marksist kuramda tarihin motoru olarak görülen işçi sınıfı yerine (bu çelişki yerine) bir başka motor gücünü; insan-doğa çelişkisini koyarlar. zira başlangıcı kapitalizmden daha eski olan ve kapitalizmin bitmesinden sonra da devam edecek tek çelişki budur. (ben her zaman ben ama hangi ben, 10.12.2009 01:41)

33. blizzard'ın yüzüne tükürürdü bunlar toplanıp. ömrümüzü yedi lan

ibneler, oyun yapmayın oyun. (uwriel, 13.02.2010 23:01)

34. phil

slater tarafından yazılan kitap. kabalcıdan çıkmış olan bu eser özellikle frankfurt okulu'nun ilk dönemini oldukça güzel bir dille inceler/eleştirir. belki de tek kötü yanı, kapağında nazi armalarının bulunmasıdır. haliyle burada anlatılan, nazi rejiminin yaklaştığı dönemdeki frankfurt okulunun ortaya koyduğu şeylerdir. ancak algıda seçicilik sonucunda, okulla hiç alakası olmayan bünyeler "frankfurt okulu=kapak resmi=faşizm" gibi bir çıkarım yapabilir. belki de bu bile okulun araştırma konusudur. (betatron, 18.04.2010 00:22)

35. frankfurt

okulu denince aklıma coşkun san, weber, mülkiye gelir. doktorasını weber üzerine yapan coşkun san hocalığı boyunca marksizmi weber üzerinden anlatmıştır. dolayısıyla frankurt okulu ve habermas'ı anlatmak onun için ayrı bir zevkti. ah keşke her düşünceyi bir de kendi düşünürlerinden okusa. (ragondorisa, 23.04.2011 00:07)

36. bunun

"türkiye'deki izleri" hakkında, kapsamlı bir derleme çıkmış, beybin kejanlıoğlu editörlüğü ile. 796 sayfa, zamanın tozu. (babaerenler, 16.05.2011 15:11)

94

37. bazı öğrencilerin hakkında çarşı tadında, kağıtlara frankfurt okulu her şeye karşıdır yazdığı okul. (zeynep27981, 16.05.2011 22:01)

38. (bkz: tefekkürcü materyalizm)

(anti ka, 15.06.2011 22:58)

proletarya diktatörlüğü de bir diktatörlüktür
1. proterya diktatörlüğü kurulacak eşit, sınıfsız, özgür bir toplum olacak

diyenleri anlamadığım ve onlara "yuvarlak masa da bir masadır" ile birlikte kurmak istediğim cümle. edit : proletarya diktatörlüğünde proletarya dışında başka sınıfların da var olduğu ve o yüzden diktatörlük olduğuna dair aldığım mesajlar nedeni ile; proterya diktatörlüğü kurulacak, sınıflı da olsa, emeğe dayalı, eşit, özgür bir toplum oluşacak diyenleri anlamadığım ve onlara "yuvarlak masa da bir masadır" ile birlikte kurmak istediğim cümle. şeklinde üsteki cümleyi yenilemeyi bir borç bilirim. (nalsa, 09.12.2010 09:42 ~ 10:12)

2. bu sözde ihmal edilen unsur proleteryanın bir kişiden farklı olduğu. mesela halkın kendi kendini yönetmesine de gayet rahat bir biçimde halkın diktatörlüğü diyebiliriz. ama bu bir problem mi? elbette değil. önemli olan diktanın ne kadar geniş sahibinin olduğu. (muhammed eminoglu, 09.12.2010 09:45 ~ 09:48)

3. (bkz: mihail aleksandroviç bakunin)

(barrett, 09.12.2010 09:50)

95

4. doğru söz. marksist olup da aksini iddia eden mi var ki? biz eşyaya

ismiyle hitabeden insanlarız, kediye kedi, diktatörlüğe diktatörlük, nescafeye "neskayfe" deriz. yalniz; proleterya diktatörlüğü marksistlerin önerdiği bir komünizme geçiş yoludur, bir ara formdur, ara rejimdir. hedef komünist yani sinifsiz bir toplum kurmaktir. bu ara form bunun için uğraşmak için gerekli bir kötülülüktür. (bkz: necessary vice) kötü bişeydir yani, ama ilaç almak da ameliyat olmak da kötüdür ama iyileşmek için gerekli kötülüklerdir. mesele o ki adam ameliyat masasında kalmasın ya da ilaçtan zehirlenmesin sovyetlerdeki gibi. bunu bir kural haline getiren adama "stalinist" denilir. onlar bu dikta durumunu sonsuza kadar uzatmak adamı ameliyat masasında tutmak ister, ilaç bağımlısı yapar vs. ve kendi ayrıcalıklı bürokratik sınıf çıkarlarını korumak isterler. hatta tutup "işte komünizme geçtik daha allahtan ne istiyorsunuz marabalar!" falan da derler (bkz: yersen) bu konuda dürüst olana tavsiye bir zahmet "devlet ve ihtilali" mümkünse adam gibi bir çeviriyle okumasıdır. yapılmışı var: (bkz: ferit burak aydar) not: anarşik degilim. (bkz: not tkp'li değilim) (kunta kinte, 09.12.2010 09:55 ~ 10:20)

5. aşamacıların, not: anarşistim.

"ya

öyle

ama..."

diye

devam

ettirdikleri

söz.

(writer, 09.12.2010 10:18)

6. (bkz: thank you captain obvious)

(soulforger, 09.12.2010 10:27)

7. http://3.bp.blogspot.com/...xgkwio/s1600/einstein.jpg

(ardiles, 09.12.2010 10:30)

96

8. ya adamın biri çıkıyor yok "giydikleri mont bile aynı bunların" filan diyor. sen daha devrim de, proletarya de, mason de, feto de, faşo de, bilmem ne de. adam diyorum. yumurtalı adam. diktatörlük budur. çeşit dikta. tanım nerde lan? hala tanım yazıyo muyuz ben okumuyom da bu modlar bişi atıo bişiler oluyo. neler oluo. ya kötü bişi bu cümle, fikir, düşünce, anlayış. ya da iyi. bilemiyoruz. (mariadebonne, 09.12.2010 10:31)

9. her türlü yönetimin yanlış olduğunun ifadesidir: "kimsenin bir diğerini baskı altına almasının imkansız hale gelmesini mi hedefliyorsun? öyleyse, kimsenin iktidara sahip olmamasını sağlaman gerekir." (loralynn, 09.12.2010 10:31)

10. evet

lan,

çok

yerinde

bir

söz.

böyle sermaye sınıfının ve onun uşaklarının tepelerine tepelerine vuracağımız bir dönem olacaktır. ne oldu zoruna mı gitti? yeter lan, artık sıtkım sıyrıldı bu "demokratik güler yüzlü sosyalizm" tartışmalarından. zor yoluyla iktidara el koymamız bir yana, zor yoluyla özel mülkiyeti kamulaştıracağız. beğenmiyenin kafasına kafasına vuracağız, yıllarca yan gelip yatanları zorla çalıştıracağız, servetlerini ellerinden alacağız. ne kadar gerici yobaz örgütlenme varsa ilga etmek bir yana, sorumlularını kodese zevkle atacağız. ne kadar ırkçı faşist örgütlenme varsa ilga etmek bir yana, sorumlularını kodeslere dolduracağız. irkçılığı, gericiliği, kapitalizme yönelik övgüleri gerekirse zor da kullanarak susturacağız. halk düşmanlarını mahkemelerde yargılayacağız, götünü devlet kademelerine atayıp, oradan halka zulüm kesilenleri alaşağı edeceğiz. burjuvazinin demokrasisi bile diktatörlüktür, proletaryanın diktatörlüğü ise özgürlük. not: gayet ciddiyim. (polocan, 09.12.2010 10:31 ~ 10:36)

97

proletarya diktatörlüğü de bir diktatörlüktür
11. "ama proletaryanın

diktatörlüğüdür" denilerek bir parça totolojik görünen bir vurgu ile bitirilse daha anlamlı olacağını düşündüğüm cümle. bunu savunurken eğer gerçekten toplumun çoğunluğu "proleter" değilse ve yönetimi bir sınıf olarak proleterler ellerinde tutumuyorsa bunun sovyetlerdeki gibi başarısız olma ve proleterya diktatörlüğünün "parti diktatörlüğü" ne dönüşmesi kaçınılmaz oluyor neredeyse. proletarya diktatörlüğünün diğer diktatörlüklerden bir farkı var unutmayın: bu bir çoğunluk diktatörlüğü. (kunta kinte, 09.12.2010 10:58 ~ 11:30)

12. (bkz: venüs projesi)

(and justice erol, 09.12.2010 11:20)

13. son

derece

soğru

bir

söz.

burjuva diktatörlüğü = bir avuç zenginin çıkarlarının toplum üzerinde tahakküm kurmasıdır. proleterya diktatörlüğü = toplumun çıkarlarının tüm kuralları belirlemesi, her şeyin üstünde olmasıdır. evet, bir diktatörlüktür. proleterya dikatörlüğünde <bir kişinin başkalarının emeği üzerinden zengin olması "yasak"tır.> ... şimdi sen bunda da yasak var dersin... (benden yazar olmaz, 09.12.2010 11:22)

14. (bkz: çoğunluğun

azınlık (bkz: demokrasi/@mortifera) (mortifera, 09.12.2010 11:25)

üstüne

uyguladığı

zorbalık)

98 15. (bkz: #18250684) birazcık faşizmden kimseye zarar gelmez. gelse de

şimdiki kadar zarar gelmez. ama gelebilir de. daha fazlası da gelebilir. offf her şey karışık (oburi, 09.12.2010 11:38)

16. (bkz: burjuva demokrasisi de bir diktatörlüktür)

(kunta kinte, 09.12.2010 11:54)

17. proletarya

diktatörlüğüne "birazcık faşizm", sosyalizme ise "enternasyonel faşizm" diyen kişilerin, arkasına sığındıkları söylem. proletarya diktatörlüğü, reddetmiyor. adı üstünde, diktatörlüktür. bunu kimse

fakat bu diktatörlüğe faşizm diyen kişilerin ya okumadıklarını çıkartırım ya da daha faşizmin tanımını bilmediklerini. sonuç olarak dün, hızlandırılmış faşizm öğretmeni süheyl batum'un faşizm tanımından yola çıkarak bunu söylüyorlarsa ciddiye alınacak tarafları yok demektir. not: edit: imla hatası için teşekkürler aytok. (nihayet be, 09.12.2010 11:54 ~ 16:51) bolşeviğim.

18. (bkz: öfke de bir hitabet sanatıdır)

(lord of the words, 09.12.2010 11:57 ~ 11:58)

19. eğer "diktatörlük" kavramını sadece 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan deneyimlerle tanımlıyorsanız bu duruma da olumsuz anlam yüklemeniz olası, ama proletaryayı, insanın insan üzerindeki baskısını ve nihayetinde sınıfları ortadan kaldıracak evrensellik bilincine ulaşmış bir sınıf oılarak tanımlayıp, "proletarya diktatörlüğü"nü egemenlik biçimi olarak böyle değerlendirdiğimizde o isnat edilen olumsuzluktan sıyrılır.

99

(kasaba insani, 09.12.2010 12:17)

20. bu duruma gerekli ayarı en başında bakunin vermiştir. haklı çıktığı ise

daha sonraları koskoca bir halkın donuk bakışları arasında sona eren sovyetler birliği ile kanıtlanmıştır. yeni kurulan kapitalist düzenin ağababalarının, sona eren proletarya diktatörlüğünün başındaki isimler olması tesadüf olmasa gerek. "burjuvaziyi ve özel mülkiyete dayalı kapitalizmi" sona erdirmek isteyen marx'ın ve sosyalistlerin/komünistlerin, amaçlarını pratiğe döktüklerinde karşılaştıkları sonuç her zaman "proletarya diktatörlüğü" olmuştur. bunun nedeni bakunin'in marx'ı ütopyacı olmakla suçlamasının nedeninde saklıdır. bakunin, marx'ı politik iktidarı kullanmaktaki tehlikeleri görmemesinden ötürü, ütopyacılıkla suçlamıştır. marx böyle olsun ister miydi bilemeyiz ama sonuçta bakunin'in her seferinde haklı çıkmıştır. bakunin, marx gibi gözünü "ekonomiye" dikmemişti. o, marx'ın karşı oldukları yanında kendisine en büyük düşman olarak devleti görmüştür. bakunin, sermayeyi yaratanın devlet olduğunu ve kapitalizmin ilgası ile devletin ilgası arasında bir öncelik ilişkisi kurmanın doğru olmadığını savunuyordu. ancak ve ancak devletin yıkıldığı bir devrimi, devrimden sayıyordu. öte yandan, yine bu bağlamda, rus devriminin de tarihte bir kopuş yaratmak yerine, daha çok tarihi bir kopuş yarattığını; birincisinin ancak insanlarla, ikincisini ise insanlık adına başarılabildiğini bu nedenle tarihte kopuş yaratmamış bir devrim'in "sosyalist" sıfatını hak edip etmediğini sorgular şükrü argın bir yazısında. süper adam şu argın. sosyalistlerin "devlet"i ele geçirdiği her devrim diktatörlük ile sonuçlanmıştır. aslında, yapay bir proletarya olan bu sistemde örneğin lenin, kropotkiniçin "bu yaşlı bunaktan sıkıldım. politikadan bir şey anlamıyor, aptalca tavsiyeleri ile beni bunalttı." diyebilmiştir. o aptal tavsiyelerin haklılığı bir yana, burada "politika" ile kastettiği, george w. bush'un politika ile kastettiğinden pek farklı değildir aslında. argın aynı yazısında, bakunin ile marx arasındaki çekişmeyi şöyle özetliyor: marx, devletin ilgasını sermayenin ilgasına; bakunin ise, sermayenin ilgasını, devletin ilgasına bağlamıştı. son tahlilde, mevcut sosyalist devrimlerin hiçbirinde devlet ilga edilmediği gibi sermayede kendi diktatörlüğünü kurmuştur. bakunin, yok edilmesi gerekenin devlet olduğunu söylerken çok haklıydı. zira, devlet denilen organ teori dinlemiyor. koskoca lenin'i bile politikacı yapıyor. öte yandan, değinmeden geçmeyeyim, bu devlet zehrinin panzehiri ise liberal sol,

100

demokratik sosyalist mi ne diyorsanız artık bizim savunduğumuz "demokrasi"dir. eğer devlete devam edilecekse, diktatörlük kurmamanın tek yolu gerçek (radikal) bir demokrasidir (şu an yaşadığımızın da burjuva diktatörlüğü olduğu aşikardır). son olarak yine argın'ın şu şahane satırları ile bitirmek istiyorum; "marksistler kapitalizmi 'kalbinden'; anarşistler ise 'topuğundan' vurmayı hedefliyordu. bu nedenle biri sistemin 'içine', 'merkezine' doğru sürüyordu birliklerini; diğeri 'dışına', 'çeperlerine'e doğru... biri sistemin kalbinde yer aldığını düşündüğü proletaryanın 'kurucu' gücünde arıyordu 'yıkıcılığı', diğeri ise 'kuruculuğu' nihayetinde ancak dışlanmışların 'yıkıcı' gücünde bulabileceğimizi düşünüyordu. dolayısıyla biri sistemin 'kalbi'ne nişan aldı; diğeri de 'topuğuna'..." (mechul muhayyil, 09.12.2010 20:07) proletarya diktatörlüğü de bir diktatörlüktür
21. biz bunun ne kadar doğru bir söz olduğunu ilk kronstadt'da öğrenmiştik.

(el fikir, 09.12.2010 21:24)

22. bir totaliter rejimden cok proleterya diktatorlugu tipki demokrasilerdeki gibi halkin kendi kendinin diktatoru olmasi durumuyla paralellik gosterir. ancak tabiki de gunumuz demokrasilerindeki gibi uretim araclarini elinde tutan belli kesimin gorunmez diktatorlugu ve alt siniflara sunulmus sanal bir devlet yonetimini secme ozgurlugu proleterya diktatorlugunde yoktur cunku ust sinif tasfiye edilmistir. (mcnicky1905, 09.12.2010 21:49)

23. ancak

sosyalizmi götünden anlamış birisinin sıçabileceği tespit. parti manifestosu)

(bkz: komünist

http://www.kurtuluscephesi.com/orjinal/manifesto.pdf önsözleri atarsanız yaklaşık 40 sayfa. bir saatte okursunuz. hadi canlarım. (de la serna, 09.12.2010 21:55)

101

24. (bkz: yeni mi anladın)

(balikci filozof, 09.12.2010 22:03)

25. lafı eğip bükmenin lüzumu yok. kullanılan dilde de bana kalırsa bir

problem yok. dikta, mutlak bir "doğru"nun başkalarına kabul ettirilmesidir (aha buyur burdan). zorla olur ya da olmaz; bunun önemi yok. iyi huylu mu kötü huylu mu olduğu da önemsiz. işler sarpa sardığında algılanan konumlar çok çabuk yer değiştirebilir, kimin iyi niyetli kimin kötü niyetli olduğunu anlayamazsınız; asırlar boyunca kısır tartışmalara malzeme olur sadece. tek adam, parti ve hatta bir veya bir kaç sınıfın güdümünde olması ise, diktanın mutlakiyetçi bir yönetim anlayışı olduğu gerçeğini değiştirmez. egemenlik bu noktada kimin iktidarda olduğuyla alakalıdır. herkesin evrensel doğrularla uyum içinde yaşadığı bir ütopyada egemenlik kavramının bir önemi, vazifesi kalmayacaktır zaten. "evrensel" doğru yahut insan olup olmaması ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber bence asıl önemli olan mesele bu "evrenselliğin" iddia edildiği gibi devrimle mi yoksa evrimle mi gerçekleştirilmesinin yerinde olduğudur. evrimci yaklaşım günümüzde "demokrasi" olarak tasvir edilmekle birlikte, katılımcı değil de temsilci pratiğin tercihi neticesinde ister istemez parti oligarşisiyle sonuçlanıyor. yukarıda bahsettiğim gibi bu iyi huyludur, kötü huyludur hiç önemi yok. er ya da geç anlaşmazlıklara çözümler zorla yahut çeşitli hilelerle (burada evrimci araçlar kullanılabiliyor) kabul ettirilip, iyiye dönüşümün önü kapatılıyor. keyfi uygulamalar ise (despotluk, tiranlık, ne derseniz deyin) "halktan alınan güç"le perçinleniyor. halk tanımının içi boşaltılıyor, egemen kesime uyum sağlamış kitleler halka* dönüşüveriyor. diğer taraftan devrimler zaten köktenci faaliyetler olduklarından, "doğru"nun veya üzerinde anlaşılacak alternatiflerinin bulunması yöntem olarak tercih edilemez. yerleşmiş, kök salmış bir "yanlış"a ilaçtır devrim. gerçekten artık egemen olmuş "mağdur" kısa vadede tazmin eder kendine yapılan "yanlış"ları. ancak uzun vadede mutlak "doğru"larını diğerlerine kabul ettiremezse, zor yoluna başvurur; varoluşu için başvurmalıdır. her halükarda karşı devrim filizlenecektir, "düzen" yahut "sistem" ne derseniz deyin er ya da geç başka bir devrimle değiştirilecektir. doxalarına saplanıp kalmış insanlar elbette yukarıdaki bilindik diyalektiği görmezlikten gelmeyi tercih edeceklerdir. onlara acil şifalar diliyorum. geri

102

kalanlara kısaca anlatmak istediğim devrimci söylemlerin muktedirin evrimci propaganda araçlarına sökmediği/sökmeyeceği gerçeğidir. (kryptos, 09.12.2010 23:05)

26. (bkz: müdür

,

müdür

müdür?)

üzerine çok da konuşmaya gerek yok bunun zira proleterya diktatörlüğünün diktatörlük olmadığını iddia eden adam 'proleterya diktatörlüğü ,proleterya egemenliğinin tecil ettiği sosyalist demokrasidir.' filan şeklinde cümlelere takla attırarak filan konuyu açıklayamaz.laiklik de adam olmaktır ona bakarsan.proleterya diktatörlüğünün sınıfsız bir toplum olduğu iddiası ise ancak , tamamiyle,büsbütün bir cehaletin dışavurulmuş şeklidir. abaküs kullanmak kadar basit ve net bir durum bu ,proleterya iktidarı,egemenliği ya da diktatörlüğü her ne dersen de , komünizme olan geçiş sürecinde iktidarı devralması gereken proleterlerin ,sınıfın ve devletin olmadığı üst topluma geçiş için bunu yapması gerektiği doktrinize edilmiş iken , bu toplum tahayyülü yine doktrin gereği zorunlu bir durumdur , fakat gayet açıktır ki kapitalizmin bağrından kopmuş ve kapitalist üretim sürecinin dinamiklerinin vücuda getirdiği proleterlerin yani modern işçilerin egemenliği eline geçirdiği bir toplum düzenine tarihin hiç bir döneminde rastlanmamıştır.raslandı diyen varsa dombilidir , taocudur.olsaydı da sosyalist bir demokrasinin de bir diktatörlük olmaması beklenemez idi.hatta kapitalist batı demokrasisinin de bir diktatörlük olarak adlandırılmaması bugüne has bir durum olabilir , bir kaç şirket ve bir avuç dolusu adamın yönettiği bir dünya , bir dikta rejimi değilse eğer bu adının koyulmamasından , göte göt denmemesindendir. (yaatabioyleabiyaevet, 10.12.2010 00:04 ~ 00:05)

komünist parti manifestosu
1. "(...)kısacası burjuvazi kendi imajına göre bir dünya yaratır... bu süreçte

nüfus kentlere yığılır, üretim araçlarının mülkiyeti de az sayda kişinin elinde toplanır. burjuva toplumu bir süre sonra, kendi yaratmış olduğu devasa üretim ve değişim olanaklarını kontrol edemeyen bir büyücüye benzemeya başlar. tarihte ilk kez üretim fazlasından doğan krizler

103

doğar(...)" (bkz: ongoru) (bkz: karl marx) (caelumluna, 13.12.2000 22:06) komünist parti manifestosu 11. ayaktakimi anlamina gelen proletarya sinifina cagri baabinda yazilmis manifesto. hala etkinligini(buyuk olcude) koruyan fikirler olsa da yanlislar vardir, siyasal gelismeler, dogup gelisimleri acisindan falan yanlis irdelenmistir zannimca. (anakha, 28.07.2002 17:02 ~ 27.05.2004 13:05)

12. bu manifesto proletarya icin yazilmi$tir, yani akli erecek/ermeyecek insanlarin okumasi/okumamasi soz konusu degildir. okuma bilmeyen i$ci icin yazilmistir, ki evde cocugu okusun o dinleyip yorumlasin, du$unsun vb... zaten sadece akli erecek insanlarin okumasi kimseye bi $ey katmaz, akli eremeyen insanlarin okuyup yonlendirilmesidir amaclanan.. (deadpoem, 16.11.2002 11:31 ~ 31.05.2004 01:04)

13. ingilizce

metnine su adresten ulasilabilir: http://www.anu.edu.au/...classics/manifesto.html#c1r2 (hemingway, 30.04.2003 11:40)

14. dünyada dinlerden sonra en çok kabul gören bir olgunun manifestosu.

bir kavram veya kavrayamayanların tu kaka dediği düşünce birikiminin "yaşanamadı, denendi olmadı"sı ... murat belge' nin dediği gibi olması gereken değil, olan bir şeydi yaşanılan komünizim veya kimilerin dediği gibi sulandırılmış komünizm, yani sosyalizmin açıan eteğinden görünen külot fantazisinin karınca kararınca ayağı. (atlantis, 12.10.2003 00:22 ~ 00:23)

15. "avrupa'da bir hayalet kol geziyor: komünizm hayaleti!", sözleriyle başlayan manifesto, ünlü "proleterlerin zincirlerinden başka

104

kaybedecekleri şeyleri yoktur. oysa, kazanacakları koskoca bir dünya vardır; bütün ülkelerin işçileri birleşin!", sözü ile sona erer. (abraksas, 28.01.2004 13:27)

16. bir zamanlar, birileri tarafından sakıncalı bulunup yasaklanmış; şimdiyse kitapçı vitrinlerinde rahatça yer alabilen kuramsal yayın. (firuze, 28.01.2004 13:45 ~ 13:47)

17. ilk defa bes sene önce okuyup gereken önemi veremedigimi simdi

anladıgım, midterm nedeniyle tekrar okumaya baslayınca, yuz yılı askın bir suredir nasıl ayakta kaldıgını, neleri ne sekilde etkileyip, sekillendirdigini daha iyi anlayıp, sevdigim manifesto. (bkz: manifestoyu sevmek ne demek) (she cries, 07.04.2004 03:24)

18. "150 sene içerisinde değişimden kaynaklanan yanlışlar var" demek en fazla kötülenen entrye yeterliymiş, böyle kutsal bir manifesto. (anakha, 18.05.2004 01:02)

19. dünyanın neredeyse bütün dillerine cevrilmiş olan komünist manifesto türkiye'de ilk defa kitap olarak dr.şefik hüsnü deymer'in çevirisiyle 1920'de yayımlandı.ikinci defa kerim sadi'nin cevirisiyle 1936'da yayımlanan kitabın 1968,1970,1976,1979 daki çeşitli cevirileri toplatılarak,yayımcıları komünizm propagandası yapmak sucundan mahkum edildiler. (sinsasaj, 24.05.2004 01:57)

20. anlamakla degistirmenin; teoriyle pratigin; soyutla somutun; dun ile yarinin; ofke ile umudun; yapi ile oznenin; sistem ile bireyin; parca ile butunun; yikmakla yaratmanin, herkesin anlayabilecegi muhtesem ve evrensel bir dille kaynastirildigi baska bir metin var midir acaba manifesto'dan baska. 156 yildir ezilenlerin barutu tukenmeyen rehberi..

105

(oz dionysos, 06.10.2004 02:28 ~ 02:41)

komünist parti manifestosu
21. (bkz: smurf)

(mongolyus, 06.10.2004 03:07)

22. parti bildirgesi oldugundan hedef kitlenin* anlayabilmesi icin basit bir

dilde yazilmis eser. birgrundrisse'yi, bir kapital'i okuyalim bakalim ayni kolaylikta anlayabiliyor muyuz. (chanandler bong, 04.11.2004 13:08)

23. hadi

bir alinti yapayim da, sabah sabah nesemizi bulalim: 'it seems a draft sketch of what became the manifesto was produced by engels on a train from manchester to london as he made his way to the communist league meeting of november 1847. this was added to slightly rewritten sections from the drafts poverty of philosophy and the german ideology in december. (buraya dikkat!) the first three sections were written up by marx in brussels before a letter came from london on 26 january demanding the finished text- under threat of 'further disciplinary action' against comrade marx.' john hutnyk, bad marxism: capitalism and cultural studies acaba genc marx'in bile bir parca hayta ve tembel olmasiyla mi avunsak, yoksa komunistler birligi'ndeki yoldaslarin tehditlerine mi bozulsak karar veremedim. (fotografin arabi, 30.03.2005 16:38 ~ 23:48) 25. hala degerli, icerigi ve saptamalarinin cogu hala gecerli bir metindir. lakin bu takip edilmesi gerektigi ya da, super bir rol haritasi oldugu anlamina gelmemektedir. ne yazik ki... (delikan76, 03.05.2005 21:49 ~ 03.08.2005 17:47)

106 26. iki sevimli ve umut dolu gencin yazdığı dünyaya kafa tutan, gerici

güçlerle ince ince dalgasını geçen, ele avuca sığmaz metin. kitaplıkta durduğu gibi durmaz, zincirleme reaksiyon yaratır. dolaptaki yerinden çıkartmanın vakti geldi. "eski avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: papa ile çar, metternich ile guizot, fransız radikalleri ile alman polis ajanları. muhalifleri tarafından komünist olmakla suçlanmamış muhalefet partisi nerede vardır? bu lekeleyici komünizm suçlamasını, daha ilerici muhalefet partilerine olduğu kadar, gerici hasımlarına karşı da gerisin geriye fırlatmamış muhalefet nerede vardır? bu olgudan iki şey çıkıyor: i. komünizmin kendisi, daha şimdiden, bütün avrupa güçleri tarafından bir güç olarak tanınmıştır. ii. komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu komünizm hayaleti masalına partinin kendi manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı çoktan gelmiştir. " (bkz: komunist manifesto reloaded) (kunta kinte, 25.10.2005 12:33 ~ 19.08.2006 22:10)

27. 12 şubat 1848'de yayınlanmıştır. türkçeye 1925'de şefik hüsnü tarafından çevrilmiştir. 27 yaşında " filozofların dünyayı değiştirmesi" gerekir diyen adamın bunu 30 yaşındayken somutlaştırma çabasıdır. (in nuce, 22.11.2005 23:51)

28. (bkz: fausto reinaga)

(atlantis, 03.03.2006 05:13)

29. kitaptaki fikirler marx'a aittir, kitabin bu kadar etki yapmasinda marx'in fikileri kadar etkili olmus sert ve etkileyici yazim tarzi ise engels'e aittir (typhus, 19.03.2006 05:35)

107 30. manifestonun

ingilizce için http://www.gutenberg.org/files/61/61.txt (matarama su ko, 20.05.2006 23:35 ~ 23:36)

metni

komünist parti manifestosu
31. (bkz: bir kez daha marksizmin krizi üzerine)

(kunta kinte, 19.08.2006 22:06)

32. en son ithaki yayınları tarafından bir sayfası orjinal almancası bir

sayfası çeviri olarak basılmış marksist klasiklerin ilki. (emuncipation, 19.08.2006 22:25)

33. holivud

un çizgi karakterleriyle göze gelmiş hali için bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=j1ogiffyvvk * not: miki maus un dünyanın ölçüsünü üç adımda alması.. içindeki insanlar çıkınca binanın ortadan kalkması.. cuk oturan göndermelerden ikisi. evet bu metin herkes için, hele de bu haliyle. emek veren(ler)in ellerine sağlık. not2: seslendirme ingilizce ama kimse kızmasın küsmesin, güzel sözlüğümüzde**yukarılarda iki yerde metnin tamamı mevcut.. not3: neden bir kez daha tekrarlamayalım ki?.. "... burjuvazi, kişisel değeri bir mübadele değeri haline getirdi ve binbir güçlükle elde edilmiş sayısız özgürlüklerin yerine, o biricik ve acımasız özgür ticareti koydu. tek sözcükle, dinsel ve politik aldatmaların maskelediği sömürü yerine, zorba, utanmaz, doğrudan ve çıplak sömürüyü koydu..."
*

link editi: http://www.youtube.com/watch?v=k6d7klof54u

(eirene, 19.01.2007 13:22 ~ 19.07.2008 02:49)

108 34. (bkz: friedrich

(bkz: ayip (bkz: dile kolay 7 yil) (sarap, 16.05.2007 07:39 ~ 08:18)

oluyor

engels) ama)

35. herkes

anlasın, hatta çocuklar buyrun: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=10071 (addicted to xanax, 18.08.2007 01:41)

bile.

36. 1998'de maya yayınları'ndan

çıkan, kapak düzeni ve rengi dahil londra'da basılan almanca ilk baskısına sadık kalınarak hazırlanan yeşil kapaklı, arka yüzünde arapça'yı andıran gotik karakterlerle "manifest der kommunistischen partei" yazan baskısı ile dolaştığınızda "ne ulan o, yasin mi taşıyorsun yanında?" şeklinde sataşmalara maruz kaldığınız, tarihi yaran kavga çağrısı. marksist yasin... (lumpenproleter, 05.11.2007 22:14 ~ 08.11.2007 02:18)

37. http://www.youtube.com/watch?v=k6d7klof54u

(asti, 05.12.2007 14:33)

38. yıllar önceden yazıldığı halde bugüne ışık tutan karl marx'a ait şaheser (apis arasi, 30.01.2008 17:02)

39. 160 yılını henüz doldurmuş ancak içeriği bakımından sonuna gelmemiş, gelmeyecek olan en basit eylem bildirisidir. çağrı pusulasıdır. (ahmet hitchcock, 04.02.2008 16:58)

109 40. "en büyük üretici gücün devrimci sınıfın kendisi" olduğunu ortaya

koyan, "gülün gül ile tartıldığı bir dünya" özleminin habercisi, "bu açgözlülük ve para hırsı ortamında, bir tek insanca duygu ya da görüşün lekelenmeden kalması(nın) olanaksız" olduğunu bilen ama "tarihin itici gücü(nün) eleştiri değil, devrim" olduğunu söyleyerek herekete geçenlerin hacimce küçük ama diyalektiğe selam çakarak büyüklerin büyüğü haline gelen eserleridir. emekçilerin ve bilimsel sosyalistlerin mücadele ateşlerini, iktidar olmak için tutuşturan ilk kıvılcım, ilk göz ağrısıdır. "devrim, yalnızca yönetici sınıfı devirmenin başka bir yolu olmadığı için değil, fakat aynı zamanda onu deviren sınıf, ancak ve ancak bir devrim içinde kendisini geçmişin birikmiş tortularından temizleyebileceği ve böylece toplumu yeniden kurabileceği için de zorunludur."* "işte tarihin biricik yaratıcısı olan insan, varsaydığı efendi yaratıcıya ne kadar çok şey verdiyse, o kadar yitirmiştir. marx'ın ahlak ilkesinin (etik) kökleri burada "enel hak" diyen anadolu dervişinden eski yunan'daki materyalist filozoflara kadar uzanır. ne ekonomide ne siyasette ne de bilincinde bir başka efendi tanımayan insan, başı dik olan insan, ayağa kalkmış olan insan; sömürüden, baskıdan ve yabancılaşmadan kurtularak büyük paylaşma, barış ve uyum dünyasını yaratabilir"* 160. yılında manifesto insanlığın "büyük uyum dünyası" yaratma mücadelesi ve bilincinde güncelliğini korumaya devam ediyor. (kamarothasan, 21.02.2008 12:06) komünist parti manifestosu
41. http://librivox.org/...arl-marx-und-friedrich-engels/

adresinden mp3 şeklinde indirilip, almanca aslından dinlenebilecek metin. (cyrus the virus, 21.02.2008 12:31)

42. (bkz: sosyal kapitalizm/#12361657)

(galatyphoon, 21.02.2008 14:53)

43.

160

yildir

korkulan

metin...

110

bütün önlemler, bütün psikolojik savas bu korku yüzünden bu noktalara geldi... ya o proleterlerin zincirlerinden baska kaybedecek seyi olmadigi günler gelirse, iste onun icin biraz ucundan koklatiyorlar, onun icin biraz biraz tattiriyorlar. yeter mi peki.. (prdeay, 21.02.2008 14:56)

44. nazim hikmet'in

kuvayi milliye destani'yla gönderme yaptigi eserdir nazim hikmet'e göre de turk halki bir proleterdir, yaratandir ve zincirlerinden baska kaybedecek seyleri yoktur. " onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. ... en bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. asırda onlar yendi, onlar yenildi. çok sözler edildi onlara dair ve onlar için: zincirinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi." (prdeay, 21.02.2008 16:44)

111

45. en sıkkın anınızda, en sinirli olduğunuz vakitte, en şiddetli bir şekilde

tartışırken, en üzgün olup da hayata dair bağlarınızı yitirmek üzereyken, dünyanın herhangi bir dilinde bir enternasyonal dinleyerek, önemini hatırlayacağınız metin. "güneşi güneşin zaptı zaptedeceğiz, yakın." languages:

the internationale in different http://www.youtube.com/watch?v=j_zrygnpkwo (el fikir, 21.02.2008 16:52)

46. (bkz: konformist manifesto)

(akincibeyi, 30.04.2008 15:07)

47. 160. yılında, yordam kitap tarafından "komünist manifesto ve hakkında

yazılar" adıyla bir derleme yayımlandı (nisan 2008). derlemede manifesto'nunnail satlıgan tarafından yapılan yeni bir çevirisinin yanında şefik hüsnü'nün "naklettiği", türkçe'deki ilk "komünist beyannamesi" de yer alıyor (aydınlık külliyatı/ 1923). paul sweezy, aijaz ahmad, irfan habib, prakash karat, ellen meiksins wood, parabhat patnaik, anwar shaikh, metin çulhaoğlu,ertuğrul kürkçü ve sungur savran'ın manifesto üzerine değerlendirmeleri, rasih nuri ileri'nin "türkçe'de manifesto" başlıklı önsözü ve çeşitli dillerdeki ilk basımların önsözleri ile manifesto'nun bu yeni basımı, içinde bulunduğumuz boğucu atmosferde yine taze hava sunuyor. (zorg, 08.05.2008 23:49 ~ 09.05.2008 00:18)

48. aşağıdaki satırları ile ülkemizin gündemindeki bir çok problemin başlıca kaynağını gözler önüne sermiştir: "ürünleri için sürekli genişleyen bir pazara olan ihtiyacı, burjuvaziyi dünyanın dört bir yanına kovalıyor. burjuvazi her yerde barınmak, her yere yerleşmek, her yerde bağlantılar* kurmak zorunda kalıyor."

112

"burjuvazi, tüm üretim araçlarının hızlı gelişmesiyle, son derece kolaylaşmış iletişim araçlarıyla, en barbarları da dahil tüm ulusları uygarlığın içine çekiyor. ucuz meta fiyatları, burjuvazinin bütün çin sedlerini yerle bir ettiği, barbarların inatçı yabancı nefretini teslime zorladığı ağır toplar haline geliyor. burjuvazi, yok etme tehdidiyle** bütün ulusları burjuva üretim biçimini benimsemeye zorluyor. uygarlık dediği şeyi içlerine almaya, yani onları bizzat burjuva olmaya zorluyor. tek kelimeyle kendi görüntüsüne benzer bir dünya kuruyor." * medyaları, sivil toplum kuruluşları, köşe yazarları, bayileri vs. ** akp kapatılma davası, ordu, yargı ile ilgili açıklamaları vs. (yavuzakalin, 11.07.2008 19:15)

49. bu geceki south parkta (bkz: e2) ucubelerin sendika kurup dizilerden az

hediye alınca greve gitmeleri sonucu sendika başkanlarının dünya'nın tüm ucubeleri birleşin demesiyle inceden iğnelenen dünya'ya yeni bir bakış açısı kazandıran bir hayat rehberi. (kbakes, 13.08.2008 01:34 ~ 01:37)

50. marshall berman'ın 11 mayıs 1998 tarihli the nation da "unchained

melody[serbest kalan melodi]" başlıklı nefis bir yazısı vardır manifesto hakkında. ayrıca verso'nun 1998 tarihli "the communist manifesto: a modern edition" isimli yeni baskısına eric hobsbawn'ın mükemmel bir önsöz yazdığını da söyler berman bu yazıda. berman'nın yazısı, cogito'nun 1998 tarihli "cumhuriyet: alkışla olmaz" sayısında mevcuttur. yazının olduğu söyle bir link vereyim de tam olsun: (bkz:http://livinginstereo.com/?page_id=209 ) (in nuce, 13.08.2008 11:40) komünist parti manifestosu
51. dili ağır. kolay olsa? iyi olmaz mı? kolaylaştırılması gerek. böyle

düşündüm. özdilimize -----

uyarladım.

iyi

oldu.

şık

oldu.

avrupa dertli. avrupa cinlenmiş. hayalet dadanmış. ne hayaleti? komünizm

113

hayaleti. avrupalı mutsuz. özellikle eskiler. hayaleti istemiyorlar. defetmek istiyorlar. birlik olmuşlar. nasıl birlik? kutsal birlik. kaçırmak istiyorlar. kim bunlar? papa'yla çar. metternich'le guizot. fransızlar, almanlar. radikaller, casuslar. ne güzel. muhalefet nerede? hani komünisttiler? komünist olabilenler? muhalefet edenler? komünistiz diyenler? komünizmi benimseyenler. nerede onlar? çok ararız. ne anlamalıyız? iki şey:

1. devletler panikte. tehiike büyük. komünizmi tanıyorlar. komünizmden korkuyorlar. gücünü görüyorlar. varsınlar, görsünler. 2. komünistler görünsün. biz burdayız. hayalet değiliz. açıkça konuşacağız. amaçlarımız neler. hedeflerimiz neler. hepsini söyleyeceğiz. masallarla kandıramazsınız. vakit geldi. işte manifesto. buyrun bakalım. -1burjuvalar, kim neye kimi nasıl burjuva? sahipler? çalıştırıyorlar? çalıştırabiliyorlar? onlar üretim ücretli mecbur proleterler. sahipler. araçlarına. işçileri. bırakarak.

neden mecburlar? kendileri üretemiyorlar. araçları yok. emeklerini satıyorlar. ne kim için? proleterya? onlar yaşayabilmek işçiler. bu için. işçiler.

bu böyledir. geçmişte de böyleydi. bugün de böyle. toplumlar sınıflı. sınıflar savaşıyor. tarih yazıyor. kimler savaştıydı? özgür insan ve köle. patrisyen ve pleb. senyör ve serf. ezen, ezilen.

114

çatışma bitmiyor. bazan gizli. bazan açıkça. ama sürekli. devrimler oluyor. çatışma bitmiyor. biten ne? savaşın tarafları. ihtimaller belli. iki tane. toplum değişiyor. toplum çöküyor. tarih böyle. önceden de böyleydi. toplumlar farklıydı. roller farklıydı. statüler farklıydı. ne değişmiyordu ? sınıflılık değişmiyordu. düzenler değişik. kurgular karışık. sıralamalar farklı. romaya bakalım. eski romaya. ne görüyoruz? patrisyen ve şövalye. pleb ve köle. ortaçağa bak. çk benziyor. vassal, loncacı. kalfa, çırak. serfler falan. isimler farklı. derecelendirmeler aynı. sınıflar var. feodalizm bitti. toplumu da bitti. giden gitti. yenisi geldi. ne geldi? burjuva geldi. modernlik geldi. ne gitmedi? sınıf ayrımı. ne gitti? kölelik gitti. ne geldi? işçilik geldi. ne gitti? vassal gitti. ne geldi? burjuva geldi. düzelmiş mi oldu? ne gezer. heryeri aynı. ismi farklı. yine de dikkat. farklar var. çağımız nasıl? çağımız ayrışmış. husumet artıyor. düşmanlar belli. burjuvazi ve proleterya. ortaçağdan belliydi. kasabalar oluştu. serfler yaşıyordu. kendilerini geliştirdiler. tüccarlar çıktı. ayrıcalıkları oluştu. burjuvazi doğdu. keşifler de oldu. amerika keşfedildi. ümit burnu. alanlar genişledi. burjuvazi de gelişti. misal hindistan. doğu hindistan. misal çin. çin pazarları. amerikanın sömürgeleştirilmesi. sömürgelerle ticaret. ticaret arttı. araçları gelişti. metalar arttı. ticaret arttı. gemicilik arttı. sanayi arttı. gelişmeler benzersizdi. burjuvazi güçlendi. feodalizm güçsüzleşti. devrim mümkünleşti. burjuvazi kazandı. feodalizm kaybetti. sanayiye bakalım. eskiden farklıydı. loncalar üretiyordu. loncalar kapalıydı. pazarlar ise büyüyordu. loncalar yetişmiyordu. imalat yetişti. loncaları geçti. imalatçılar saldırgandı. loncaları ittiler. ustalarını ezdiler. loncalar yetmedi. neyi yetişmedi? işbölümü yetişmedi. birlikleri yetişmedi. loncalar ayrıydı. işleri ayrıydı. imalathaneler farklıydı. işbölümü farklıydı. atelye içindeydi. tek yerdeydi. işbölümü bütünlendi. imalatçılar kazandı. loncalar yenildi. pazar büyüyordu. talep artıyordu. ne oldu? imalat da yetmedi. ne oldu? teknoloji geldi. buhar gücü. makine gücü. fabrika geldi. devrim oldu. sanayi devleşti. imalathaneyi yendi. sanayici büyüdü. milyoner oldu. neyi oldu? işçi orduları. neye dönüştüler? modern burjuvaya. amerika keşfedilmişti. pazar kurulmuştu. o da gelişti. ismi konuldu: dünya pazarı. pazar geliştirdi. ticareti geliştirdi. gemiciliği geliştirdi. ulaşımı

115

geliştirdi. herkesi şaşırttı. sanayi de gelişti. yayıldı, güçlendi. burjuvazi de gelişti. feodalizmi aştı. sınıfları geçti. pekiyi aldı. burjuvazi böyle. modernlik böyle. devrimlerle güçlendi. üretimle güçlendi. ticaretle güçlendi. iyi oldu. geliştikçe siyasileşti. siyasetle etkileşti. siyaseti dönüştürdü. sınıfıyla uyumlandı. tarihine bakalım. feodalizmdeyken eziliyorlardı. ortaçağda farklıydı. komünlerde yaşıyorlardı. (kimse hatırlamaz. fransa'da böyleydi. kent denmezdi. komün derlerdi.) silahlıydılar, otonomdular. bağımsız da oldular. nerde oldular? italya'da, almanya'da. nasıl oldular? kent cumhuriyetlerinde. bazen köleydiler. angarya çalışırlardı. üçüncü kuvettiler. sonra değiştiler. monarşilerde saflandılar. statü kazandılar. mutlakiyetlerde kümelendiler. meşrutiyette şahlandılar. onlarsız olmuyordu. soylularla didiştiler. devletler kullanırdı. aristokrasiyi dengeliyorlardı. denge unsuruydular. temel taşıydılar. sonunda kurtuldular. iktidarı kazandılar. nasıl kazandılar? ticaretle, sanayiyle. neyi kurdular? modern devleti. neyi yönetiyorlar? modern hükümetleri. nedir hükümet? bir komitedir. ne yapar? burvaziye çalışır. ne eder? hizmet eder. neye bakar? işlerine bakar. hangi işlerine? ortak işlerine. sınıf menfaatine. müşterek çıkarlara. yani nedir? burjuvazi devrimcidir. devrim olmuştur. yine olacaktır. burjuvazi devrimcidir. ne yapmıştır? son vermiştir. neyi sonlandırmıştır? feodali sonlandırmıştır. ataerkil'i sonlandırmıştır. ilişkileri sonlandırmıştır. bağları koparmıştır. hiç acımış mıdır? hiç acımamıştır. alayına isyan. pazar, çarşı. herşeye karşı. hepsine girişmiştir. ne bırakmıştır? çıplak özçıkar. peşin ödeme. neyi öldürdü? dinsel inancı. kutsal coşkusunu. şövalyelik ruhunu. neyle öldürdü? çıkar hesabıyla. bencil muhasebelerle. maddeci ilişkilerle. kişisel'i bozdu. değerleri ticarileştirdi. özgürlükler gitti. hepsini pazarladı. ne kaldı? özgür ticaret. dolaylılık gitti. doğrudanlık geldi. neler gitti? dinsel sömürü. politik aldatmaca. ne kaldı? zorba sömürü. utanmaz sömürü. doğrudan sömürü. direktoman sömürü. burjuvazi dönüştürdü. meslekleri tüketti. kutsallerını çiğnedi. saygınlıkları bitirdi. hekim uşaklaştı. hukukçu uşaklaştı. papaz uşaklaştı. ozan uşaklaştı. bilimadamı uşaklaştı. paralarını verdi. satın aldı. neyi yarattı? ücretli emekçiyi. burjuvazi dönüştürdü. aileyi dönüştürdü. duygusallığı bitirdi. duygu gitti.

116

para

geldi.

burjuvazi dönüştürdü. gericiler övünüyordu. şövalyelik diyorlardı. tarihimiz diyorlardı. fetihler diyorlardı. eserlerimiz diyorlardı. boş konuşuyorlardı. miskin ve uyuşuktular. burjuvazi ispatladı. yapılabilenleri gösterdi. büyük'ü dönüştürdüler. mimariyi dönüştürdüler. şehirleri dönüştürdüler. şaheserleri dönüştürdüler. amına koydular. burjuvazi dönüştürdü. teknolojiyi dönüştürdü. üretimi dönüştürdü. ilişkilerini dönüştürdü. ne için? dönüştürmek için. eskiden böyle miydi? böyle değildi. biçim değişmezdi. biçim korunurdu. ustalık buydu. usta bilirdi. usta korurdu. zanaat, koruyabilmekti. burjuvazi dönüştürdü. dönüştürdükçe kazandı. kazandıkça dönüştürdü. devrim'i gerçekleştirdi. devrim'le var oldu. devrim'e inandı. çağımız budur. kesintisiz sarsılmalardır. sonsuz hareketliliktir. değişmeyen değişimdir. eskiden böyle miydi? böyle değildi. modernizm budur. burjuvazi budur. artık farklı. donukluk yok. durağan yok. önyargılar bitiyor. düşünenler ölüyor. katı buharlaşıyor. yeni eskiyor. insanlar yüzleşiyor. kendilerile yüzleşiyor. ilişkileriyle yüzleşiyor. koşullarıyla yüzleşiyor. gerçeklikleriyle yüzleşiyor. burjuvazi dönüştürüyor. çünkü mecbur. pazar genişliyor. dünya fethediliyor. ne olacak? dünyaya sokulacak. dünyaya yerleşecek. ilişkiler kuracak. devamı gelecek. burjuvazi dönüştürüyor. pazar küreselleşiyor. sömürü artıyor. dünya dönüşüyor. üretim kozmopolitleşti. tüketim kozmopolitleşti. gericiler bozuldular. sanayi ulusaldı. temel ulustu. parayı koydular. temeli yıktılar. ulusal kalmadı. sanayi küreselleşti. daha da küreselleşecek. o gitti. ne gelecek? yeni sanayi. o beslenecek. ne gerekiyor? sınırların kalkması. hammadde ithalatı. sanayi imalatı. ürün ihracatı. pazar büyük. alınıyor satılıyor. müşteri heryerde. imalatçı heryerde. burjuvazi heryerde. şahdamarımızdan yakın. talep dönüşüyor. eskiden farklıydı. ne vardı? milli üretim. niçin üretiliyordu? ihtiyaç için. neyle üretiliyordu? yerli hammaddeyle. şimdi nasıl? gereksinimler değişti. talep değişti. hammadde lazım. ürün lazım. nereden getirilecek? tüm dünyadan. küreselleşme şartlaştı. küreselleştikçe n'oldu? düşünce küreselleşti. söylem küreselleşti. üretim evrenselleşti. müşterek oldu. ne bitti? ulusal tekyönlülük bitti. darkafalılık bitti. yaz geldi. gitmek bilmedi. dallar kirazlandı. kirazlı kaldı. teknoloji gelişti. barbarlar modernleşti. ürünler ucuzlaştı. ucuzluk silahlaştı.

117

inatçılığı bitirdi. düşmanı dostlaştırdı. burjuvazi emrediyor: teslim ol. olmazsan n'olur? yok olursun. uluslar direniyor. ama dayanamıyorlar. uygarlık satılıyor. uygarlık kazanıyor. burjuvazi kazanıyor. kazandıkça çoğalıyor. çoğaldıkça aynılaşıyor. burjuvazi kazanıyor. kentler yaratıyor. nüfusu arttırıyor. oradan emrediyor. köylere hükmediyor. köylüler aptallaşmış. böylelikle silkiniyorlar. barbarlar da aynı. onlar da mahkum. onlara da emrediyorlar. onlar da silkiniyorlar. köylü mahkum. barbar mahkum. doğu mahkum. burjuva hakim. uygar hakim. batı hakim. ilişki böyle. burjuvazi merkezileştiriyor. nüfusu merkezileştiriyor. üretimi merkezileştiriyor. yönetimi merkezileştiriyor. mülkiyeti merkezileştiriyor. dağınıklığı bitiriyor. peki n'oluyor? siyaset de merkezileşiyor. eyaletler merkezileşiyor. vergiler merkezileşiyor. yasalar merkezileşiyor. hükümetler merkezileşiyor. burjuva emrediyor. ulus-devlet kuruluyor. sınır tekelleşiyor. gümrük tekelleşiyor. ulus tekelleşiyor. kolay olmuyor. yıllar geçti. dile kolay. asır oldu. ama oluyor. burjuvazi üretiyor. çağları aşıyor. rakip tanımıyor. çok üretiyor. çok güçleniyor. tarihe hükmediyor. burjuvazi başardı. doğayı ehlileştirdi. nüfusu patlattı. herşeyi dönüştürdü. tarih şahit. benzeri görülmedi. olay belli. burjuvazi yenidir. burjuvazi yaratılmıştır. neden yaratılmıştır? feodalizm'den yaratılmıştır. nasıl yaratılmıştır? devrimle yaratılmıştır. niye yaratılmıştır? feodalizm yetmemiştir. yıkılması gerekmiştir. haliyle yıkılmıştır. geçmiş olsun. başımız sağolsun. kaderi buymuş. o gitti. ne geldi? burjuvazi geldi. ne getirdi? serbest piyasa. serbest rekabet. temsili demokrasi. şimdi n'olacak? aynısı olacak. burjuvazi gidecek. niye gidecek? ayarı kaçtı. kontrol edemiyor. nerden bellli? tarihe bak. üretici isyanda. senaryo aynı. tekrar ediyor. krizler çıkıyor. üretim yıkılıyor. kendine saldırıyor. krizler çıkıyor. neden çıkıyor? üretim fazlasından. krizler oluyor. nasıl oluyor? toplum sapıtıyor. barbarlık geliyor. sanırsın kıyamet. sanırsın kıtlık. sanırsın tükenmişlik. sanay bitmiş. ticaret tükenmiş. peki niçin? çünküsü belli. sınıra varılmış. uygarlık fazlası. geçim fazlası. sanayi fazlası. ticaret fazlası. hepsi doymuş. haddini aşmış. burjuvazi mutsuz. üreticiler güçlenmiş. devamlı istiyorlar. istediklerini alabilecekler. tehdit ediyor. hop kriz. kriz'le karışıklık. karışıklıkla tahrip.

118

tahriple kontrol. kontrolle kısıtlama. kısıtlamayla kontrol. krizler büyüyor. devrim kaçınılmazlaşıyor. burjuvazi dönüştürdü. dönüştürürken dövüştürdü. dövüştürürken silahlandırdı. silahlandırdıklarını yarattı. sıra değişti. namlular döndü. kendisine çevrildi. silahı yarattı. silahlananları da yarattı. proleteryayı yarattı. başını yedi. burjuvazi dönüşmüştü. proleterya da dönüşüyor. birbirlerine bağlılar. burjuva değişiyor. proleterya da değişiyor. proleterya mahkum. kendini satıyor. emeğini satıyor. satamazsa aç. satamazsa ölü. kazandırdıça tok. kazandırdıkça diri. maldan farksızlar. üretime eklemlenmişler. üretimle değişiyorlar. pazarla değişiyorlar. değiştikçe öğreniyorlar. üretim makineleşmiş. işçi de makineleşiyor. üretim mekanik. işçi de mekanikleşiyor. işlerini sevmiyorlar. mutsuzlar, istemiyorlar. cazip bulmuyorlar. makineden tiksinmişler. uzantısı olmuşlar. artık istemiyorlar. değersizleşiyorlar. makine hızlanıyor. işçi kaybediyor. iş sıkıcılaşıyor. işçi kaybediyor. iş ağırlaşıyor. işçi kaybediyor. işbölümü artıyor. işçi kaybediyor. saatler uzuyor. işçi kaybediyor. ne kazanıyor? yaşamasına yeteni. ne için? kaybetmek için. ne için? hizmet için. hayat bu mu? bu hata mı? gülerim buna. modernizm dönüştürüyor. disiplinini dayatıyor. işçiler askerleşiyor. ilişkiler bitiyor. hiyerarşi emrediyor. burjuvazi emrediyor. devlet emrediyor. bunlar yetmiyor. makine emrediyor. müdür emrediyor. şef emrediyor. ustabaşı emrediyor. patron emrediyor. sürekli köleleşiyorlar. despotluk bıktırıyor. yoksulluk bıktırıyor. aşağılanmak bıktırıyor. isyan istiyorlar. isyan gerekiyor. cinsiyet bitti. fark etmiyor. ataerkillik yıkılıyor. ustalık azalıyor. makine emrediyor. erkek de yapıyor. kadın da yapıyor. herkes makineleşiyor. makineye eklemleniyor. emekçi sömürülüyor. imalatçı sömürüyor. onla bitmiyor. parasını alıyor. burjuvazi saldırıyor. ev sahibi. geçim sıkıntısı. kredi kartı. hepsi çullanıyor. para uçuyor. sistem işliyor. emek değersizleşiyor. birikim eriyor. rekabet eziyor. rekabet yutuyor. ortasınıf iniyor. uçurum büyüyor. kimler etkileniyor? küçük esnaf. dükkan sahipleri. emekli tüccarlar. zanaatçı ve köylüler. ne oluyor? sınıf düşüyorlar. ne oluyor? proleterya büyüyor. proleterya gelişir. nasıl gelişir? aşamalarla gelişir. senaryo bellidir. proleterya doğar. burjuvayla savaşır. başta münferittir. neyle savaşılır?

119

doğrudan sömürüyle. kim savaşır? tektek emekçiler. sonra n'olur? emekçiler birleşir. fabrikada savaşılır sonra n'olur? emekçiler birleşir. meslekte birleşirler. alanda birleşirler. bölgede birleşirler. neyle savaşmazlar? üretim koşullarıyla. neye yönelirler? üretim araçlarına. ne yaparlar? hepsini yıkarlar. makineleri parçalarlar. neyi amaçlarlar? rekabeti durdurmayı. ithalatı defetmeyi. geçmişe dönmeyi. ortaçağa dönmeyi. statü kazanmayı. geçmişteki başarıyı. bu olmaz. yetersizdir, hamdır. dağınıktır, örgütsüzdür. hiziplidir, bölümüştür. husumete dayalıdır. rekabete dayalıdır. birleşseler de olmaz. neden olmaz? kendileri birleşmemiştirler. burjuvazi birleştirmiştir. siyaset birleştirmiştir. kimle savaşırlar? düşmanlarının düşmanlarıyla. toprak sahipleriyle. feodalizm kalıntılarıyla. sanayisiz burjuvaziyle. küçük burjuvayla. kim kazanır? sanayici burjuva. zafer onlarındır. ama bitmedi. sanayi gelişiyor. proleterya artıyor. yetmiyor, yoğunlaşıyor. gücü büyüyor. gücünü hissediyor. teknoloj gelişiyor. ücretler düşüyor. herkes hissediyor. proleterya eşitleniyor. rekabet gidiyor. birlik geliyor. ücretler dalgalanıyor. makineler gelişiyor. işsizlik artıyor. güven azalıyor. münferit bitiyor. saflar sıklaşıyor. sınıflar belirginleşiyor. işçiler akıllanıyor. sendikalaşıyor, örgütleniyor. dertleri ne? ücretleri korumak. yüksek tutmak. isyanlara hazırlanıyorlar. sürekli örgütleniyorlar. çatışmalar büyüyor. ayaklanmalar çıkıyor. bazen kazanıyorlar. uzun sürmüyor. önemli değil. birlikleri genişliyor. teknoloji gelişiyor. matba, gazete. telgraf, telefon. radyo, televizyon. internet, ekşi sözlük. iletişim artıyor. savaş merkezileşiyor. ulusallaşıp, güçleniyor. teknoloji yarıyor. siyasete yansıyor. ortaçağdayken zordu. karayolu yoktu. merkezileşme gecikti. artık değişti. teknoloji var. demiryolları birleştiriyor. internet birleştiriyor. ekşisözlük birleştiriyor. birleşme artacak. (devamı var.) (otisabi, 27.08.2008 23:07 ~ 23:38)

52. (bkz: #13916909)

(eller aya ben yaya, 31.08.2008 13:11)

120 53. kimi baskılarında das gespenst / spectre nin türkçe karşılığı olarak

hayalet değil, heyula kullanıldığı için ilk cümlesi "avrupa'da bir heyula kol geziyor..." biçimini alan, komünistler birliği adlı devrimci teşkilatın programatik görüşlerinin ortaya konulduğu temel metin. (lumpenproleter, 24.12.2008 23:48)

54. bir zamanlar türkiyede yasak metin olan şimdinin ''modern'' türkiyesinin

üniversitelerinde politik ekonomi derslerinde ders kitabı olarak okutulan ve karşılıında objektif olarak değerlendirilecek son yazı topluluğu olduğunu düşünsemde vizede alıntılarını daha geniş biçimde açıklamamız istenen kitap;misal:kaybedicek bir tek zincirleriniz kaldı açılımı;donumu bile kapitalizm aldı kıçım başım açık e zincirimide kesin serbest piyasa da işe yarar eritirler araba falan yaparlar artık.sözün özü bir zamanlar elinizde bu kitapla dolaşamazdınız şimdinin ders kitabı oldu bu türkiyenin gelişmesi mi anlamına gelir yoksa apolitikleşmesi mi? (bkz: muallak) (bkz: bilemedim ben onu) (orijinall, 19.01.2009 00:26 ~ 28.07.2010 20:14)

55. pembe

kapaklı olan baskısı türkiye'de "komünist" sözcüğünün kullanımının sakıncalı sayıldığı dönemde pembe kitap olarak anılmıştır. kaynak: wikipedia (dicto, 20.01.2009 20:54)

56. 161 yıl önce bugün karl marx ve friedrich engels'in yazdıkları komünist

partisi manifestosu'nun ilk almanca baskısı yayınlandı. (dionysos68, 21.02.2009 09:26)

57. devrimci iktidarın ancak parti ile mümkün olduğunu vurgulayan ve bu

nedenle bir örgütlü kuvvetin manifestosu olduğunu isminde de ifade eden metindir. "feurbach, komünist olduğunu açıklarken, ...kendini gerçekten aldatmaktadır. böylece, gerçek hayatta belli bir devrimci parti üyesi olan

121

adamı belirlemek için kullanılan bir kelimeyi, sadece fikri bir kategori haline getirmenin mümkün olduğunu sanmaktadır. ...feurbach, ...tıpkı öteki teorisyenler gibi mevcut bir olgunun bilincine varılmasını sağlamak ister. oysa hakiki komünist için önemli olan şey, mevcut düzenin değişmesidir." alman ideolojisi (kamarothasan, 21.02.2009 09:51)

58. (bkz: devrimci isci partisi girisimi manifestosu/#15507876)

(dionysos68, 24.02.2009 10:25)

59. alla türkiye

özellikle alla de

buzamanda; bu niye

hem

de

tam

bu

zamanda çıktı...? ki..?

krizde devrim

nerden olmuyo

gibi soruların akıllarını meşgul ettiği kimselerin dönüp tekrar okuması gereken başyapıt. hoş, daha önce okuyan biri bu soruları neden sorsun ki? (botrah, 07.03.2009 02:03 ~ 10.03.2009 00:06)

60. yazmakta geciktikleri marx ve engels'in tabiri için parti tarafından biraz

fırça

yedikleri

çalışmadır.

fırça yemelerinin nedeni, parti işini geciktirmeleridir. gerekçesi ne olursa olsun. (balikci filozof, 20.03.2009 02:29) 61. kelimelerinin değiştirilmesinin mekruh olduğu manifest(miş). bi keresinde hiç unutmuyorum, manifestin hangi çevirisi daha kolaydır daha anlaşılırdır diye bi soru geldi şahsıma. ben de söyledim bana göre hangisinin ona uygun olduğunu, hatta dur isim vereyim, şeyin, doğan görsev'in çevirisini önermiştim. sonra baktı arkadaş, hoşuna gitti, "tamam" dedi "alayım bunu hakaten daha basit duruyor". neyse işte orda rastlaştığımız bi başka tanıdık, arkadaşımın elinde o çeviriyi gördü ve gayet karizmatik bi şekilde "onu alma" dedi.

122

"niye?" dedik; o ise aynı karizmatik sesiyle sadece, "alma işte" dedi. öyle karizmatik ve öyle kendinden emin söyledi ki bunu iyice merak ettik ne yalan söyleyeyim. zorladık. söyledi: aynı karizmatik duruşuyla çevirdi manifestin ilk sayfasını. parmağıyla 1. maddeyi gösterdi, "daha ilk maddesinden farklılık gösterir manifestonun aslıyla. burda ne diyor? 'avrupa'da bir heyula kol geziyor'." "ee?" dedim sabırsızca "hayalet demek". ters ters baktı, bi şey demedi. aynı ters bakışla karşılık verdim. ama üzüntüm sinirimden daha baskındı... aynı anlama gelen farklı kelimeler diye bir şeyi işlemiştik biz yıllar önce ilkokulda. bu şekilde yazıp söylemekle anlama bir zarar gelmediğini, sadece kelimenin farklı bi giysi giydiğini, falan. bunu o karizmatik arkadaşın bildiğini de biliyordum, ama neden bu kadar duvarlarla çevrili, işte onu bilmiyordum. kelimeleri değişik diye bildiğin manifesto sanki birden cihat çağrısına dönüşmüş gibi yapmak niyedir anlayamamıştım, anlayamadım da. galiba bazılarımız duvarları yıkmak konusunda bile o duvarlardan daha duvar düşüncelere sahipken, diğer ideolojileri tartışmak biraz eğreti kaçıyor. neyse işte. bu da böyle bir anımdır.

tanıma devam; doğan görsev'in çevirisini önerebileceğim manifesto. yalnız bilinmesi gerekir ki, kutsal bi kitap gibi "bismillah" diyerek açılması ve içindeki kelimelerin kutsal sayılması (asıl) mekruhtur. ve bazı insanların ne kadar ileri görüşlü olabileceğinin canlı kanıtıdır. öyle ki bi an için marxla engels bu yıllara gidip gelmişler gibi bir his doğar insanın kalbinde. (keyfus gicirus, 27.04.2009 01:22 ~ 22:52)

62. zaten fazla bir felsefe falan içeren metin olmamasına rağmen "içinden

felsefeyi ayıklayalım" falan denmesine küçük dilimi yutacağım bildiridir. bildiri tabi ne sandın düdük? marx ve engels'in diğer yapıtları yanında esamisi okunmayacak, romantik bir üslupta yazılmış ve işçi sınıfının algılaması için aslında pek de derin analizler içermeyen bir bildiridir üstelik. tırt sosyal tespit böceklerinin eserleriyle kıyaslanınca bir şaheserdir. ama marx ve engels'in diğer çalışmalarıyla kıyaslandığında görmezden gelinebilecek basitliktedir. acıklı bir şekilde kendini marksist sayan bir sürü patatesin marx külliyatında okuduğu tek eserdir, malesef.

123

bonus:"işçi sınıfı mı kaldı allasen" şeklinde yorumlayana cehaletinin ödülü olarak 1844 el yazmaları okumasını öneriyorum. emek- değer ilişkisi diye bir şey var, bilmeyen öğrensin diye hani.. (summer of 1985, 04.10.2009 14:23)

63. çizgi

romanı komünist

için manifesto)

(bkz: çizgilerle

http://www.ntvmsnbc.com/id/25018018/ (aman veyahut da kaderkismet, 06.11.2009 17:04)

64. http://www.youtube.com/watch?v=ttovunewaxo&translated=1

(phytone, 14.01.2010 06:50)

65. “the victory of proletariat and the fall of capitalism will be equally

inevitable.” cümlesiyle(ya da bu tandansta bi şeyler işte) tüylerimi diken diken etmiş eser. ideolojik olarak eksileri ve artıları tartışmaya açık tabii ama, en azından etkili bir ifade ve çok iyi bir dil kullanılmış olduğu kesin bu kitap yazılırken. türkçe çevirisi pdf formatında şu linkten temin edilebilir ayrıca.: http://www.kurtuluscephesi.com/orjinal/manifesto.pdf (didamn, 30.01.2010 04:00 ~ 04:47)

66. geçen, bi arkadaşa mail vasıtasıyla gönderdim. aldığı romanın arka kapağını okumakla yetinen ulvi edasıyla 'bu kitap böyle özetinden okunmaz aga' dedi bana. marx mezarında ters döndü lan. öyle heybetli bi isme sahip ki dört cilt, bin altı yüz sayfa bi şey sanıyo millet. böyle cahil heriflerle uğraşıyoz işte aq. sıkıntılardayım.. (ermanhoca, 28.04.2010 10:53)

124 67. (bkz: bütün sınıflar birleşin)

(kuzgun lese, 12.05.2010 00:24)

68. tercihen lise ve dengi okullarda okutulması şart olan kaynaktır, hatta

kendimi görüp artırıyorum: ezberletilmeli. türk solunun da sağının da salahiyeti açısından elzemdir bu okutulma, ezberletilme. lisede milli duyguları ağır basan "vatandaşlık" dersi öğretmenimiz, ideolojiler bıdı başlığında sıra komünizme gelince, "evet, ıhhh, arkadaşlar bir de komünizm var. işte o da öyle bişey, merak eden bu paragrafı evde okur" deyip geçmişti. "beyler adam haklı" diyeceksiniz, ki öyle. adamcağız kendini bildi bileli fanatik bir şekilde sağ parti tutkunluğu yapar, komünizmmiş, manifestoymuş adamı ilgilendirmez, doğru. ancak, bu bitmek bilmeyen "milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan" günlerin süreklilik sebeplerinden birinin okuduğunu anlama sıkıntısı olduğunu gösteriyor bu manifesto. kulak verelim: "proleter mülksüzdür; karısı ve çocuklarıyla ilişkisinde artık burjuva aile ilişkileriyle ortak hiçbir yan yoktur; ingiltere'de nasılsa fransa'da da aynı olan, amerika'da nasılsa almanya'da da aynı olan modern sanayi işçiliği, sermayenin boynuna geçirdiği bu modern boyunduruk, proleterin üstünden her çeşit ulusal karakteri sıyırıp atmıştır. yasalar da, ahlak da, din de, proleter için ardında bir o kadar burjuva çıkarları gizlenmiş burjuva önyargılarıdır." (dikkat buyurun: ulusal karakteri üzerinden atması gerketiğine dikkat çekiyor) "işçilerin vatanı yoktur. zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. proletarya, önce siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda olduğu için, kendisi de ulusaldır hâlâ, ama asla burjuva anlamda değil." (dikkat buyurun: vatanı yoktur, burjuvazinin ulus anlayışında bir ulusu yoktur) "ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer." (dikkat buyurun: ulusların kendi arasındaki düşmanca tutumu gereksiz görüyor) "içerik açısından değilse de biçim açısından proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi ilk aşamada ulusaldır. her ülkenin proletaryası elbette önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak durumundadır." (dikkat buyurun: içerik açısından değil de biçim açısından burjuvaziye karşı mücadele ulusaldır, kendi devleti içindeki burjuva ile mücadele eder diyor)

125

"komünistlerin öteki proletarya partilerinden tek ayrıldıkları nokta, bir yandan proleterlerin çeşitli ulusal mücadeleleri içinde, tüm proletaryanın ulusallıktan bağımsız ortak çıkarlarını öne getirerek geçerli kılmaları, öbür yandan da burjuvazi ile proletarya arasında yürüyen mücadelede her zaman hareketin bütününün çıkarlarını temsil ediyor olmalarıdır." (dikkat buyurun: ulusallıktan diyor bağımsız diyor) türk solunun, etnik siyaseti alkışlamayı görev edinmişlerini bir stadyuma kapatıp, ezberletene kadar satır satır okutmalı bu manifestoyu. sınıf diyor arkadaşım sınıf, etnik kimlik bıdı demiyor, sınıf diyor, toprak diyor, kapitalin tekelleşmesi diyor. burjuvanın anladığı etnik temelin götüne koyayım, emekçisiniz birleşin diyor. not: ortada ezilen bir halk var ve bu halk farklı etnik kökenlerden gelen bir bütün. bu halkın, bir etnik zümresinin kendi dilinde halay çekmekten gayrı bir problemi olmadığını düşünen arkadaşlarımı da tek tek alınlarından öpüp tebrik ediyorum, ümmi sıfatını kazandılar. ağalıkla, aşiretle, toprakla problemi olmayan marksist mi? ne marksisti? marksist ne arar la barlementoda? (darkly dreaming, 20.05.2010 22:05 ~ 20.06.2010 13:18)

69. içinde şöyle bir cümle geçen metin: "her dönemin egemen düşünceleri hep o dönemin egemen sınıfının düşünceleri olmuştur." sırf bu cümlesi için eskimez eskimeyecektir de... (24 saat uyuyan adam, 05.07.2010 09:15)

70. http://www.facebook.com/....php?v=389646969562&ref=mf

(silver apple, 25.07.2010 11:52)

komünist parti manifestosu 71. ilk türkçeye çevirisinin yazılmasından 75 yıl sonra olması; dahası bu çeviriden sonra, her darbe'de ayrı ayrı yasaklanmış, 90'lara kadar farklı zamanlarda toplatılmaya maruz bırakılmış, legal olarak evinize bu

126

kitapçığı sokup bir daha evinizden toplatılmayacağına emin olmanızın neredeyse 90'lara denk geldiği düşünüldüğünde, aslında çevirinin yaklaşık 140 yıl sonra yapıldığı sonucuna varmak gerçekten üzücü. (trouniset, 17.09.2010 15:41)

72. yıllardır hep söylerler "peki komünizm gelince kadınları da ortak kullanacak mıyız?". sen yıllarca bunu duy espri san, gül, sonra adamın parti manifestosu'nda bu iddiaya ciddi ciddi yer verdiğini gör, ilk etapta kavrayama, inci sözlük komünist manifestoyu da hackledi san, bu kadar ciddi bir yapıt karşısında gül. böyle adamı şaşırtan bir kitapçıktır kendisi. (trouniset, 28.09.2010 22:02)

73. kimi zaman öyle türkçe çevirileriyle karışılaşırsınız ki; okuduğunuzdan

bi halt anlamazsınız hatta doğru kitabı okuyor muyum diye kendinizden şüphe edersiniz! burda ki amaç sanırım kasıtlı.. okuyup da anlamasınlar, komünizme yönelmesinler olsa gerek.. oysa biz aramaya inandık ve gereğini yaptık! (slam drunk, 15.11.2010 17:04)

74. hacettepe

üniversitesi'nde felsefe problemleri dersinde kafka'nın dönüşüm'ü de dahil olmak üzere okutulan beş altı "kısa ve öz" kitaptan biridir. bir sosyoloji öğrencisinin bu kitaba "ağır" demesi ise trajiktir.* geçen hafta hasat* tarafından düzenlenmiş bir panele kadir cangızbay konuşmacı olarak gelmişti de, "tıp öğrencilericamus'yü biliyor; edebiyatçılar, felsefeciler bilmiyor" demişti. o geldi aklıma, acaba "avrupa'da hayalet dolaşıyor, sınıflar çatışıyor, proleterler birleşsin" diyen adamları anlamakta zorluk çeken sosyologlara ne derdi kendisi... (nickim yok, 27.12.2010 19:44)

75. çantamda gezdirdigim. (bkz: cevsen)

(kunta kinte, 21.02.2011 08:57)

127

76. 163 yıl önce bugün karl marx ve friedrich engels tarafından yayımlanan

komünizmin ilk bildirgesidir. kralın tanrı'dan aldığı yetkiyi yere indirerek hukuksal eşitliği getiren fransız devriminin eksik bıraktığı sosyal eşitlik kavramını insanlığa sunmuştur. "şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı-karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir." (butcher weather report, 21.02.2011 09:20)

77. bazen turk devrimcileri icin faydadan cok zarari oldugunu dusundugum eser. sanki hic varolmasaydi bizim cocuklar biraz daha genis fikirli, biraz daha mutevazi olurdu gibi. genis fikirli olurlardi cunku dogruya her biri kendi cabasiyla ulasmaya calisirdi. mutevazi olurlardi cunku bunu okuyunca dunyadaki tum dinamikleri cozmus havasina girmezlerdi. cidden bazen toptan kaldirip atsak ve bastan baslasak cok daha kolay ilerler bu isler gibi hissediyorum. (quadros, 21.02.2011 09:26)

78. bugünün devrimcilerinin, komünistlerinin, üzerine bişey katmadıkları için kendisini boşa çıkardıkları kitaptır. en vurucu sözü "zincirlerimizden başka kaybedecek birşeyimiz yok" tur. lakin günümüz koşullarında insanların zincirleri değil, özel okullara gönderdikleri çocukları, yılda birkaç hafta yaptıkları tatilleri, özel hayat sigortaları, mortgage kredisiyle aldıkları evleri var. dolayısı ile bugünün devrimcisi yeni bir komünist parti manifestosu yazmadıysa yahut yazmayacaksa (tabi ki tkp'den bahsetmiyorum) bu konuların çözümüne dair iki kelam etmeyip; "aman zincirlerimiz" nutku çekecekse, bu kitaptan zerre bişey anlamamış demektir. (kuzzulkurt, 21.02.2011 09:34)

128

79. türk "solcu" larının okudukları değil okumadıkları için kazma olduklarını düşündüğüm son derece açık fikirli ve neredeyse hiçbir marksist klasiğin olmadığı kadar solun hastalıklarına panzehir olan bir metindir. okunmalı ve tartışılmalı. (kunta kinte, 21.02.2011 09:37 ~ 10:01)

80. (bkz: a non communist manifesto)

(lairocse, 09.03.2011 18:18)

komünist parti manifestosu 81. küçük kırmızı lisede ceket cebinde taşıdığım marx-engels nickimin gayriihtiyarı mesulü... bir halta yaramayacak eser. (gominist redar, 09.03.2011 18:26) kitapçık. yazını.

82. osmanlı'nın son dönemlerinde ermenice'ye çevrilmiş, ancak matbaa

sahibinin marx ve engelsisminin sorun çevirenin adını yazarmış gibi bastığı eser.

çıkartabileceğini

düşünerek

(bab i tenevvur, 01.04.2011 10:23 ~ 06.04.2011 15:36)

83. 1848 devrimlerinin, avrupa'da halkların baharının sıcaklığında yazılmış

bir metindir. marx ve engels bu metinde gerçekçi bir sosyalist siyasetin zeminini oluşturan kendi anlayışlarını yansıtmışlardır. okuması en kolay ve de en keyifli marksist metinlerdendir. (francesco dellamorte, 08.04.2011 15:00)

84. "burjuvazi, iktidara geldiği her yerde, tüm feodal, ataerkil ve pastoral

ilişkileri yok etti. insanı doğal efendilerine bağlayan karmaşık feodal bağları acımasızca kopardı ve insanla insan arasında çıplak çıkardan, duygusuz "nakit ödeme"den başka hiçbir bağ bırakmadı. dinsel coşkunluğun, şövalyece tutkunluğun ve darkafalılık melankolisinin kutsal

129

heyecanını bencil hesapçılığın buz gibi soğuk sularında boğdu. bireysel değeri değişim değerine indirgedi ve sayısız belgeye bağlanmış ve kazanılmış özgürlüğün yerine tek bir özgürlüğü, vicdansız ticaret özgürlüğünü koydu. kısacası dinsel ve siyasal yanılsamalarla gizlenmiş sömürünün yerine açık, utanmaz, doğrudan ve kaba sömürüyü koydu." karl marx, islam dininin şahsım tarafından da yaşandığı ülkemizde genelde dini söylevlerden dolayı reddedilmiştir fakat kapitalizmin dinsel coşkunluğu aldığını komünist parti manifestosunda vurgulamıştır. bir nevi manifestoda dinin insanda yarattığı coşkuya sahip çıkılmış, kapitalist düzenin onuda sona erdireceği vurgulanmıştır. son cümlede, dinsel ve siyasal yanılsamalarla gizlenen bir sömürüden bahsetmiştir. karl marx saf dini hiç bir zaman tehlike olarak görmemiştir. dinsel inançların, insanların sosyal ilişkilerini belirlerken etki altında kalarak yanlış karar vermelerine neden olan kısımlarına karşı gelmiş ve bu yüzden "din toplumların afyonudur" kelimesini kullanmıştır. (bkz: #16040080) (oguzhanb, 30.04.2011 02:39 ~ 02:46)

85. aile kurumunun statükoyu muhafaza etmekteki rolüne dikkat çeker.

isabet eder. (bkz: aile 2023 vizyonu) (ed gein jr, 04.05.2011 11:38)

86. yordam kitap tarafından kürtçesi de basılmış eser. basın bülteninde

konuyla

ilgili

şöyle

deniyor;

"dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi türkiye’de de marksist eserlerin yayını uzun yıllar yasaklanmış, çok sayıda yazar ve yayıncı marksist eserleri çevirip yayınladıkları için tutuklanmış, mahkûm olmuştur. aynı şekilde kürt dili de yasaklar ve fiili engellemelerle yok sayılmaya, unutturulmaya, adeta dillerden kazınmaya çalışıldı. ana dili kürtçe olan milyonlarca insanın bilime, kültüre ve edebiyata kendi dillerinde ulaşma olanakları ellerinden alındı. 1990’ların başından itibaren adım adım mümkün olabilen kürtçenin yazılı olarak ifadesi, devlet baskısı, fiili engellemelerin yanı sıra kürtçenin eğitim dili olmasının engellenmesi nedeniyle zorlu ve sancılı bir süreçte yol almaya çalışıyor. her türden haksızlığa, ulusal baskının her türüne karşı mücadelenin

130

bayrağını taşıyan, 'başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz' şiarını ilke edinen bir dünya görüşünün, küllerinden doğan mazlum bir dilde yankılanması önemlidir." eh, bize de bundan sonra o ünlü son sözü kürtçe koymak düşüyor; “komunîst veşartina raman û dilxwaziyên xwe red dikin. ew diyar dikin ku bi tenê dikarin bi riya ji binî ve hilweşandina teveka pergala civakî ya heyî bigihêjin armanca xwe. bila qe çînên serdest bi tirs û sawa şoreşeke komunîst bilerizin. ji bilî zincîrên xwe tiştekî ku proleter ji dest bidin nîn e. lê cîhaneke ku bi dest bixin heye. karkerên hemû welatan, bibin yek!” http://haber.sol.org.tr/...anga-kurtcede-haberi-42574 (anarchy x, 16.05.2011 12:53)

87. (bkz: manîfestoya komunîst)

(fortgang, 16.05.2011 14:35)

88. şuradan

okunabilir:

http://www.marxists.org/.../m-e/1848/manifest/kpm.htm (arame, 21.05.2011 17:22)

89. şöyle

tanımlanmayı

hak

eder

diye

düşündüğüm

manifesto: kesen, kalkan, alevi,

bir kılıç zorbaların kellesini ezilenleri ardına alıp koruyan bir karanlığı tir tir titreten bir mum umutsuza umut, korkana cesaret versin diye. (komuncu, 21.05.2011 17:29)

131

bir kez daha marksizmin krizi üzerine
1. trotsky'nin "marksizm çöktü hadi evlere" diyenlere vermiş olduğu

cevap. kısmen aktarıyorum:

"eski güzel günlerde, insanlar marksizmin krizine atıfta bulunurlarken, marx’ın gerçeklerin sınavından geçemediği iddia edilen bazı özgül önermelerini düşünürlerdi: sınıf mücadelesinin keskinleşmesi teorisi, sözde “yoksullaşma teorisi” ve sözde kapitalizmin “felâketvari çöküşü” teorisi gibi. bu üç ana nokta, burjuva ve reformist eleştiri için bir hedef noktası teşkil ediyordu. bugün bu konular üzerinde bir tartışmaya girişmek açıkça imkânsızdır. toplumsal çelişkilerin keskinleşmediğini, aksine oldukça yumuşadığını kanıtlamayı kim üstlenir? birleşik devletler’de, içişleri bakanı bay ickes ve diğer yüksek mevkidekiler, demeçlerinde açıkça, ulusal ekonomik hayatın “60 ailenin” kontrolünde olduğunu; diğer taraftan işsiz sayısının “refah” yıllarında on milyon, kriz yıllarında yirmi milyon arasında değiştiğini söylemek zorunda kalmaktadırlar. marx’ın, kapitalist toplumdaki kutuplaşmadan, bir kutupta zenginliğin diğer kutupta ise yoksulluğun birikmesinden söz ettiği kapital’de bu satırların altı çizilir; “demagojik” denilerek suçlanmış olan bu satırların, şimdi gerçeğin resmi olduğu ortaya çıkmıştır. refah, kültür, barış ve özgürlükte aşamalı ve evrensel bir yükselişi öngören eski liberal-demokrat düşünce, kesin ve onarılamaz bir bozguna uğramıştır. peşinden, özünde yalnızca liberal görüşlerin işçi sınıfının varolan koşullarına uyarlanması demek olan sosyal-reformist düşünce iflâs etmiştir. tüm bu teoriler ve yöntemlerin kökleri, endüstriyel kapitalizm çağına, serbest ticaret ve rekabet çağına, yani geri gelmeyecek bir geçmişe, kapitalizmin henüz görece ilerici bir sistem olduğu bir döneme aitti. kapitalizm bugün gericidir. o, tedavi edilemez. ortadan kaldırılmak zorundadır. ancak bir ahmak, ciddi ciddi, toplumsal çelişkilerin muazzam keskinleşmesinin üstesinden parlamenter yasalar aracılığıyla gelinebileceğine inanır. marx, “felâket” kehanetinde olduğu gibi her, evet, her tahlil öğesinde haklı çıkmıştır. o zaman marksizmin “krizi” neye ilişkindir? bugün eleştirmenler sorunun kendisini açıkça dile getirmeye bile zahmet etmemektedirler. kapitalizmin, mezara gömülmeden önce, uzatmalı bir tarihsel dönem

132

boyunca, muazzam bir kendini koruma uğraşısı verdiği, tarih yıllıklarına geçecektir. burjuvazi ölmeyi istemez. o, geçmişten miras olarak devraldığı tüm enerjiyi, gericiliğin şiddetli bir çırpınışına dönüştürdü. bu, içinde yaşadığımız dönemde kesin olarak böyledir. zor yalnızca fethetmekle kalmaz, aynı zamanda kendi tarzında “ikna eder”. gericiliğin saldırısı, yalnızca partilere fiziksel olarak zarar vermez, insanları moralman çürütür de. pek çok radikal bayın yüreği ağzındadır. gericilik karşısındaki korkularını, tinsel ve evrensel bir eleştiriciliğin diline çevirirler. “eski teori ve yöntemlerde bir şeyler yanlış olmalı!” “marx yanıldı...” “lenin önceden göremedi...” bazıları işi daha da ileri götürmektedir. “devrimci yöntem iflâs ettiğini kanıtlamıştır.” “ekim devrimi, bürokrasinin en berbat diktatörlüğüne yol açmıştır.” fakat büyük fransız devrimi de monarşinin restorasyonuyla sonlandı. genel olarak konuşursak, evren kusurlu olarak kurulmuştur: gençlik yaşlılıkla sonuçlanır, doğum ölümle, “her doğan şey yok olmak zorundadır”. bu beyler, insanın, yolunu hiçbir kılavuz olmaksızın yarı-maymunumsudan uyumlu bir topluma doğru ayırdığını; görevin zor bir görev olduğunu; her bir ya da iki ileri adımı, yarım, bir ve hatta bazen iki geri adımın takip ettiğini olağanüstü bir rahatlıkla unutuyorlar. onlar, yolun çok büyük engellerle kaplı olduğunu ve hiç kimsenin tarihin yürüyen merdiveninde kesintisiz bir yükselişi garantiye alan esrarlı bir yöntem icat etmediğini ya da edemediğini unutuyorlar. söylemek üzücü ama, rasyonalist baylar, insan yaratılış sürecindeyken ve insanın gelişim koşulları ilk şekil aldığında bir konsültasyona davet edilmediler. fakat genel olarak konuşursak, bu konu onarılmaz haldedir... tartışmanın hatırı için bağışlayın, tüm geçmiş devrimci tarih, ve izin verin, tüm tarih genel olarak bir hatalar silsilesinden başka bir şey değildir. ama bugünün gerçekliğine dair ne yapmalı? muazzam boyutlardaki sürekli işsizler ordusuna, yoksullaşan çiftçilere, ekonomik düzeylerdeki genel düşüşe, yaklaşan savaşa ne demeli? kuşkucu ukalâlar, ilerde geçmişin büyük devrimci hareketlerinin üzerine basıp kaydıkları bütün muz kabuklarının listesini yapacaklarına dair bize söz veriyorlar. bu beyler bugün ne yapmak gerektiğini, doğru olanın ne olduğunu bize söyleyecekler mi?" leon 7 mart trotsky 1939

http://www.marxists.org/...ce/trocki/1939/mart/07.htm (kunta kinte, 19.08.2006 21:42 ~ 21:49)

133

2. sonraki "nedir bu marksizm dedikleri" ve " işte bu marksizmin kitabını

dürer" adlı üçlemenin ilk kitabı. (bkz: hhgtg) not:lem marksizme birsey dedigimiz yok arkadaslar,gonderme yaptik.dansedip saka yapamadigimiz devrimi zkyim ayrica.. (ibn i batuta, 19.08.2006 21:52 ~ 30.09.2006 16:08) lev troçki 1. bir dönem türkiyeye büyükadaya sürgün edilmiş uzun yıllar türkiyede kalmıştır (oztokyolu, 28.07.2001 19:01)

2. 3 yıl büyükada'da kaldıktan sonra (kayseriye bir adet tekstil fabrikası kurulması şartıyla türkiye kabul etmiştir) meksika'da hayatı sona erdirilmiştir. (caelumluna, 12.04.2002 18:42)

3. kendisi için yeterince izleyicisi olduğu takdirde seve seve ölebilecek bir insan dedirtecek kadar populist insan. edit: dedirtmesine dedirtmiştir de sığ politikalar ve önyargılar çok daha fazlasını dedirtebilir-miş, gördük. (malloryknox, 13.04.2002 12:22 ~ 30.08.2006 22:41)

4. kgb'nin sukiast timi olan "smersh"'in bir elemanı tarafından baltayla öldürülmüştür. (gregor, 06.07.2002 19:27)

5. kızıl ordunun kurucusudur

(winniethepooh, 02.09.2002 01:55 ~ 02:00)

134

6. kesinlikle stalinden daha iyidir. (plakatbau, 06.11.2002 22:09)

7. exile in buyukada belgesel filminin bas kahramani...

(frot, 19.11.2002 09:05)

8. ekim devriminin liderlerinden..kızıl ordunun kurucusu.........stalin in aksine enternasyonal devrimini suvunmuş marksist geleneğin bugünlere taşıyan devrimci...... stalinistler trocki yi pek bi küçümserler hatta onun marksist olmadığını idda edecek kadar..buda stalinizmin etkisidir.. bürokrat bir diktatör olan stalin sadece kişisel sorunlarından dolayı trocki yi ve teorisini istediği gibi yorumlayarak sosyalizm adına troçki yi karalar...........hatta bugün türkiyedeki stalinist sol liderler bile trocki nin sözlerini kırparak istedikleri biçimde kullanırlar... (mr mojo risin, 13.12.2002 17:33)

9. ruzgar eken firtina bicer sozunu yasayan sahis (aethewulf, 24.12.2002 00:25)

10. stalin ajanlarının saldırısına iki kez uğradı, 2.si başarıya uğrarken 85lerden sonra emrin stalin tarafından verildiği ortaya çıktı. (opium tea, 27.12.2002 20:19)
11. meksida kaldigi donemde frida kahlo ile bir vukaati bulunan, kafasi

cekicle ezilerek oldurulen kisi. (callisto, 24.04.2003 22:48)

12. (bkz: menşevik)

135

(avasas, 24.04.2003 22:56)

13. tam

adı leon

trotsky olan

marksist.

(bkz: trotskyism) (uco, 28.04.2003 19:47 ~ 19:49)

14. stalin tarafindan iktidardan uzaklastirildiktan sonra, surgun edilmistir.

1937 yilindayken yani meksidayken, leningrad parti lideri kirov'un oldurulmesi olayından sorumlu tutulup, stalinin duzenledigi gostermelik yargilamalarda bassanik rolune oturtulmustur. amaci, tumude eski bolsevik olan buharin, rikov, zinoviyev, kamanev, radek, piyatakov ve trocki'nin sozumona trockist bir cete kurarak, komplo, muhalefet, ihanet, karsi devrim gibi faaliyetlere giristigini halka inandirmak olan ve savcisi andrey visinski olan bu davalar surerken, 9 subat 1937'de tarihi bir konusmaya imza atmistir. bu konusmada stalin donemindeki bir cok insanlik sucunu ortaya cikarmistir.. konusma asagidadir, bilgi, ilim irfan acligi icindeki kimseler istifade edebilir. "sevgili dinleyiciler, yoldaşlar ve dostlar!

moskova, tek bir adamın sesinden niye bu kadar çok korkuyor? çünkü ben gerçeği, bütün gerçeği biliyorum da ondan. çünkü benim saklayacak hiçbir şeyim yok. çünkü ben, elimde belgeler, olgular, tanıklarla halka açık ve tarafsız bir soruşturma komitesinin önüne çıkıp gerçeği sonuna kadar gözler önüne sermeye hazırım. şunu burada beyan ediyorum: eğer bu komite, stalin ' in bana yüklediği suçlarda en ufak bir sorumluluk taşıdığım kararına varırsa, kendi ellerimle gidip gpu cellatlarına teslim olacağıma peşin peşin söz veriyorum. umarım bu, yeterince anlaşılmıştır. hepiniz işittiniz mi? bunu tüm dünyanın önünde beyan ediyorum. basından sözlerimi gezegenin en ücra köşelerine kadar yayınlamasını istiyorum. ama eğer komite, moskova duruşmalarının kasıtlı ve önceden hazırlanmış bir tezgah olduğuna, insanların eti ve kemiği üzerine kurulmuş olduğuna kanaat getirirse, beni suçlayanlardan kendi ayaklarıyla gelip idam mangasının önünde

136

durmasını istemeyeceğim. hayır, kuşaklar boyu insanların hafızasında kalacak sonsuz utançlar onlar için yeterli olacaktır! kremlin den beni suçlayanlar duyuyor mu bunu? savunmamı onların suratlarına fırlatıyorum ve cevaplarını bekliyorum. moskova duruşmalarının özünde saçmalık var. resmi ağızlara göre troçkistler, 1931'de beri en canavarca komployu tezgahlıyormuş. ama sanki öyle bir emir almışlar gibi, hepsi de belli bir şekilde konuşup yazmış ama başka türlü davranmışlar. yüzlerce insanın komploya karıştığı ima edilmesine rağmen, 5 yıldır tek bir ipucu dahi bulunamadı. genel itiraflar başlayana kadar hiçbir açık yakalanamadı, hiçbir ifşaat yada ihbar olmadı, hiçbir mektup ele geçirilemedi! sonra yeni bir mucize oldu. suikastler düzenlenmiş, savaş hazırlıkları yapmış, sovyetler birliği'ni bölmüş olan insanlar, bu azılı suçlular, delillerin baskısı karşısında filan değil hayır, çünkü delil yoktu ortada ama bazı esrarengiz nedenlerle, ikiyüzlü psikologların "rus ruhu" nun tuhaf özellikleri olarak açıkladığı nedenlerle, ağustos 1936'da birden bire itirafa başladılar. bir düşünün hele, daha dün bunlar, trocki 'nin görülmeyen emirleri altında demiryollarına sabotaj düzenleyip, işçileri zehirliyorlardı. bugünse trocki'yi sucluyor, düzmece suçlarını onun üstüne yıkıyorlar. dün, tek düşledikleri stalin ' i öldürmekti. bugünse hep bir ağızdan onu yücelten ilahiler okuyorlar. nedir bu? bir tımarhane mi? hayır, bize bunun bir tımarhane değil, "rus ruhu" olduğunu söylüyorlar. "rus ruhu" hakkında yalan söylüyorsunuz beyler, genel olarak insan ruhu hakkında yalan söylüyorsunuz. mucize, sadece bu itirafların aynı anda ve aynı şekilde olmasında değildir. itirafların geneline bakıldığında hepsinden daha önemli bir mucize görüyoruz: komplocular, kendi politik çıkarları açısından kesin biçimde ölümcül, ama yönetimdeki klik açısından son derece yararlı bir şey yaptılar. üstelik komplocular, mahkeme karşısında tam da stalin ' in en vazifeşinas ajanlarının söylediği şeyeri söylüyorlardı.kendi hür iradelerine göre davranan normal insanlar, asla zinoviyev in kamanev'in, radek'in, piyatakov'un ve diğerlerinin yaptığı gibi davranmayı başaramazlardı. düşüncelerine bağlılıkları, politik haysiyetleri, sadece kendilerini koruma içgüdüsü bile kendileri için mücadele etmeye, kişilikleri, çıkarları, hayatları için mücadele etmeye zorlardı onları. tek makul ve konuya uygun soru şudur: bütün insanı reflekslerin, ortadan kalktığı bir duruma kim getirdi bu adamları ve bunu nasıl başardı? hukukta, birçok sırrın anahtarını elinde tutan çok basit bir ilke vardır: is fecit cui prodest (bir şeyden kim yarar sağlıyorsa suçlu odur yolunda karine) başından sonuna kadar sanıkların tüm davranışlarına yön veren, kendi düşünceleri ve çıkarları değil, yönetimdeki kliğin çıkarları olmuştur. ve bu düzmece komplo ile itiraflar, tiyatroyu andıran duruşma ve tümüyle gerçek olan idamlar, tümü de aynı el tarafından düzenlenmiştir. kimin eli? cui prodest (kim yarar sağlıyor) stalin'in eli. gerisi hikayedir. kandırmacadır.

137

"rus ruhu" hakkında boş yere gevezeliktir! duruşmalarda boy gösteren, savaşçılar ya da komplocular değil, gpunun elindeki kuklalardı. kendilerine verilen rolleri oynadılar. bu utanç verici tezgahın hedefi; bütün muhalefeti ortadan kaldırmak, eleştirel düşüncenin kaynağını zehirlemek, stalin'in totaliterrejimini kesin bir şekilde yerleştirmek. tekrarlıyoruz, suçlama, önceden tasarlanmış bir tezgahtır. bu tezgah, olgularla bir arada incelenecek olursa, her bir sanığın itirafında kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. savcı vişinski de çok iyi biliyor bunu. işte bu yüzden tek bir somut soru yöneltmedi sanıklara, çünkü çok büyük utanç yaratıcaktı bu onlarda. isimler, belgeler, tarihler, yerler, ulaşım yolları, toplantılardaki koşullar -bütün bu kesin olguların etrafına bir utanç perdesi çekti vişinski ya da daha açık konuşucak olursak utanmazca bir perde. vişinski, bir hukukçunun diliyle değil, tezgahın eskiustasının alışılmış diliyle, hırsızın jargonuyla sorguya çekti sanıkları. hiçbir maddi kanıt bulunmayışıyla birlikte, viinski'nin sorduğu sorular üstü kapalı karakteri de stalin'e karşı ikinci ezici kanıtı oluşturmaktadır. sevgili dinleyiciler, aranızda, şunu özgürce söyleyebilecek insanların sayısı az olmamalı: "sanıkların itirafları düzmecedir, bu çok açık; peki ama stalin, bu itirafları elde etmeyi nasıl başardı? işte sır burada gizli." aslında sır, o kadar da derinlerde gizli değil. engizisyon , çok daha yalın bir teknik kullanarak, kurbanlarından her türlü itirafı almıştı. demokratik jüri hukuku, ortaçağ yöntemlerini işte bu yüzden yasaklamıştır, çünkü bunlar gerçeğin ortaya çıkmasını değil, sadece engizisyon jürisinin dikte ettiği suçlamaların doğrulanmasını sağlar. gpu duruşmalarının karakteri de tam engizisyonu andırmaktadır. işte itirafların arkasındaki basit sır! birazcık düşgücü kırıntısına sahip olanlar, talihsiz bir sovyet yurttaşı, yapayalnız bırakılıp kovuşturmaya uğramış bir muhalif, stalin'e övgü telgrafları değil, suçlarını anlatan düzineler dolusu itiraf yazabilen bir parya canlandırabilirler kafalarında. belki bu dünyada kendisine, karısına, çocuklarına yapılabilecek fiziki ve manevi işkencelere karşı dayanabilen kahramanlar vardır. bilemiyorum... ancak kişisel deneyimim insanın sinir sisteminin kapasitesinin sınırlı olduğunu söylüyor bana.. gpu aracılığıyla, stalin kurbanını tuzağa düşürüp, kapkara bir çaresizlik, aşağılanma, mahrumiyet cehennemine boğabilir. öyle ki çıkarı hemen ölebilmek olan ya da geleceğe dair küçücük bir umut ışığı görebilen bir kurban, en canavarca suçları üstlenebilir. * tabii eğer intiharı düşünmüyorsa. intihar ya da manevi çöküş: başka seçenek yok! ama unutmayın ki, gpu zindanlarında intihar bile çoğu zaman erişilmez bir lükstür! moskova duruşmaları, devrimin onurunu lekelememektedir. çünkü onlar, gerciliğin soyundan gelmektedir. moskova duruşmaları, eski bolşevikler

138

kuşağının onurunu lekelememektedir, sadece bolşeviklerin bile etten ve kemikten yapılmış olduğunu ve başlarının üstünde ölümün sarkacı bulunurken, sonsuza kadar direnemeyeceklerini göstermektedir. moskova duruşmaları, onları tasarlayan politik rejimin onurunu lekeler. onurdan ve vicdandan yoksun bonapartizm * * rejiminin! idam edilenlerin hepsi de dudaklarının arasında bu rejime lanet sözleri dökerek ölmüştür. moskova duruşmaları bir işarettir. bu işarete kulak asmayanlara yazık! reichstag duruşmasının da kuşkusuz büyük önemi vardı, ama o sadece, karanlığın ve barbarlığın büyün güçlerinin vucuda gelmesi olan iğrenç faşizm ile ilgiliydi. moskova duruşmaları, sosyalizm sancağı altında düzenlenmiştir. bu sancağı, sahtekarlığın ustalarına bırakmayacağız! bizim kuşağımız, tüm yeryüzünde sosyalizmi kuramayacak kadar zayıf çıkarsa, o lekesiz sancağı çocuklarımıza devredeceğiz. pek yakındaki mücadelenin önemi bugüne dek bireyleri, hizipleri ve partileri aşmaktadır. bütün insanlığın geleceği için mücadele o. çok şiddetli geçecektir. uzun sürecektir. kim bedenine rahat, ruuna huzur peşindeyse bırakın gitsin. gericiliğin hüküm sürdüğü zamanlarda, gerçeğe değil bürokrasiye sırtını dayamak daha kolay olur. ama sosyalizm sözünü içi boş bir ses değil, kendi manevi hayatının içerği olarak gören herkes ileri! ne tehditler, ne duruşmalar, ne de haklarımızın çiğnenmesi durdurabilir bizi! isterse rengi atmış kemiklerimizin üzerinde yükselecek olsun, zafere ulaşıcaktır hakikat! onun yolunu biz göstereceğiz. hakikat zafere erecektir! kaderin bütün ağır darbeleri karşısında, eğer sizlerle birlikte onun zaferine bir katkım olursa, tıpkı gençlğimin en güzel günlerindeki gibi mutlu olacağım! çünkü dostlarım, insanın en yüce mutluluğu, bugünü tüketmekle değil, işbirliği içinde geleceği yaratmakta yatar." (aethewulf, 09.06.2003 07:33 ~ 07:34)

15. asil adi lev davidovich bronstein'dir. 1902 yilinda hapisten kacar ve

kendine leon trotsky adini secer. (visvisa, 13.09.2003 03:47)

16. (bkz: smersh)

(gregor, 18.12.2003 18:13)

17. (bkz: http://www.fbuch.com/leon.htm)

139

(hanimeli, 10.05.2004 14:03)

18. leninist değil, sıkı bir leninizm eleştirisinin önderidir. nep'i ve devlet

kapitalizmini bolşeviklere anarşistlerin "kesintisiz

eleştirir. iç savaş yıllarında ortaya attığı "sürekli devrim" tezi, sosyalist devrimcilerden hatta menşevik kanadın ve marjinal unsurlarından katılımlar sağlamıştır. fakat bu tezi devrim" adı altında asıl kullanan lenin'dir.

troçki aslında ortodoks marksisttir. ekonomi politik ve benzeri konularda temel öğretiye sıkı surette bağlıdır. emperyalizmi ıskalayan bir iyimserlikte dünya devrimi ister. "tek ülkede devrim olmaz" derken, medet umduğu kesim batı proleteryasıdır. doğu halklarının devrimci potansiyeliyle ilgilenmez. kronştad katliamının en büyük sebebidir. bi de yamulmuyosam bu adamın hayatını konu alan bir filmde, zatı şahanelerini alain delon canlandırmıştır. (edit: filmin adı troçki cinayeti imiş... filmde alain delon trocki'yi öldüren ramon mercader'i canladırmış, tashih ederim. teşekkürler gauche...) (bohemiantirad, 21.05.2004 09:55 ~ 23.05.2004 14:05)

19. (bkz: devrim kendi çocuklarını yer)

(annem bana kiz bul evlen dedi, 02.07.2004 17:28 ~ 06.06.2010 16:36)

20. 1920'lere kadar kadar lenin ve bolşevikler tarafından sonuna kadar

desteklenen, politbüro'nun onun girişeceği her eyleme destek olmayı önerdiği adam. emeğin militarizasyonunu, toplama kampları gibi sert düşünceleri savunuyordu. "emeğin militarizasyonu, emek gücümüzün örgütlenmesinin vazgeçilmez yöntemidir... 'zorunlu çalışmanın hiçbir zaman üretken olmadığı doğru mu? en sefil ve zavallı liberal önyargıdır bu: kölelik de üretkendi.' 'zorunlu köle emeği zamanında ilerici bir olguydu.' 'bütün ülke için yükümlülük olan, her işçi için zorunlu olan çalışma, sosyalizmin temelidir.'" troçki, emeğin zorlanması, sistematikleştirilmesi ve militarizasyonun sadece olağanüstü hal önlemleri olmadığını belirtiyordu. ona göre işçi

140

devleti normal olarak istediği "herhangi bir" zamanda, "herhangi bir" yurttaşı, "herhangi bir" işi yerine getirmeye zorlama hakkına sahipti. kısacası, troçki'nin düşüncesinin esasen stalin'in pratiğinden pek bir farkı yoktu. (uco, 23.07.2004 11:55) 21. kafasina vurulan buz kiracagiyla öldürülmü$tür

(vito genovese, 23.07.2004 14:03)

22. komunist parti toplantılarında romanlar okumayı tercih eden politikacı (joepiscopo, 23.07.2004 16:34)

fazla

konusmayıp

fransızca

23. "ni

pizdi

kak

trotski"

"troçki gibi kafa sikme" anlamına gelen deyimin bugun dahi kullanıldığına bakılırsa çok konuşan bir zat. lakin "nasil oldu da sosyalist sistem göçtü?" ye cevap arandiginda pek oyle boş konuşmadığını da belirtmek gerek hemen. (turin ama sehir olani degil looser olani, 08.10.2004 18:34)

24. sscb de kisa bir sure dis isleri komiserligi yapmis daha sonra ordu

komiserligi gorevini ustlenmistir.kizil ordu nun temelini atan kisidir.stalin iktidara gelince ulkeyi terk etmek zorunda kalmistir.meksika da kgb ajanlari tarafindan,bir otel odasinda kafasi buz cekiciyle ezilerek oldurulmustur. (armadores, 01.12.2004 15:22 ~ 04.08.2005 11:29)

25. troçkist

bir

parti

ve

partinin

çıkardığı

yayınlar

için:

(bkz: dsip) (bkz: sosyalist isci) (ben bizzat kendim, 28.02.2005 02:36 ~ 03.09.2005 03:43)

141

26. stalin tarafından sürgüne gönderilmek istendiğinde, kendisini hiçbir ülke kabul etmek istememiş bu sebeple son çare olarak türkiye'ye gönderilmiştir. fakat trocki, türkçe bilmediği için sürekli olarak başka bir ülkeye özellikle almanya'ya gitmek istemiştir. ülkelerin bu sorumluluktan kaçmasının sebebi de, trockinin kurduğu kızıl ordu'nun gazabına uğrayan beyaz rusların trocki'yi öldüreceğinden korkmalarıdır. (lilith lita, 11.06.2005 03:13)

27. orwell'in animal farm romanindaki snowball karakteri kendisini temsil

etmektedir, kitapta trotsky basa gelseydi hersey cok guzel olacakti (en azindan guzel olabilirdi) gibi bir gorus belirtilmis alegorik olarak (bi ben eksiktim, 11.06.2005 04:16)

28. troçki ismini; 1902 yılında sibirya'da sürgündeyken, kaçmak için adını kullanarak sahte kimlik belgesi hazırladığı bir gardiyandan almıştır. (cyrusharding, 27.06.2005 12:16)

29. otobiyografisi

icin:

http://www.marxists.org/...y/works/1930-lif/index.htm (altair, 10.07.2005 04:41)

30. onun zihninin parıltısının binde birine erişemeyecek pos bıyıklı zorbaların uşaklarına öldürttükleri 20.yüzyılın büyük entelektüeli,hayranlık uyandıran fikir adamı,sorumluluk sahibi insanı. (rind, 26.07.2005 00:35) 31. 1905: mayıs 1910: türkçeye çevrilmiş olan eserleri şöyle sıralanabilir; 1905 iflâsı sosyalizm

1909: bireysel entelijensiya

terörizmin ve

142

kasım 1911: marksistler bireysel terörizme neden karşıdırlar haziran 1921: üçüncü kongrenin temel dersi aralık 1921: komünist enternasyonal'in taktikleri üzerine 28 aralık 1922: dördüncü dünya kongresi raporu 13 mart 1923: yoldaş mckay’e mektup haziran 1923: "avrupa birleşik devletleri" sloganı için uygun zaman mı? 21 nisan 1924: doğu'da perspektifler ve görevler 1924: ekim dersleri 1928: lenin' den sonra üçüncü enternasyonal 1930: tek ülkede sosyalizm 17 mayıs 1931: katalan milliyetçiliğinin ilerici karakteri 8 temmuz 1931: ispanyol komünizmi ve katalan federasyonu 13 temmuz 1931: katalonya'da ulusal sorun 1932: rus devrimini savunurken 30 kasım 1933: milliyetçilik ve ekonomik yaşam aralık 1933: uluslararası komünist birliğin temel teorik görüşleri üzerine bir tartışmaya katkı 10 haziran 1934: savaş ve dördüncü enternasyonal 17 ağustos 1934: amerika komünist olursa şubat 1935: merkezci kombinasyonlar ve marksist taktikler nisan 1935: merkezci simya mı, marksizm mi? 20 nisan 1935: güney afrika tezleri üzerine 17 nisan 1937: terörizm ve sovyetler birliği'ndeki stalinist rejim 30 ekim 1937: komünist manifesto'nun doksanıncı yıldönümü şubat 1939: lenin ve emperyalist savaş 14 şubat 1939: grynszpan’dan yana: faşist kıyım çetelerine ve stalinist hainlere karşı 18 nisan 1939: zamanımızda marksizm mart 1939: bir kez daha “marksizmin krizi” üzerine (burali, 03.10.2005 16:10)

32. balkan savaşı sırasında kosova ve makedonya bölgelerinde bulunmuş

bir gazetecidir. hiç bir ırka ve orduya yakın durmak gibi bir derdi olmayacak kadar saf bir devrimci olduğu için, olaylara tarafsız bakıp balkan birleşik ordularının, komitalacılarının ve halkının (sırp, yunan, bulgar), bölgedeki müslüman (arnavut, türk, boşnak, rom, pomak), hatta musevi halk üzerinde uyguladığı sistemli şiddet ve katliamları olduğu gibi iletmiş gerçekten çok az gazeteciden biridir. kendi deyimiyle, "kültürden nasibini almış her insanın, hissetme ve düşünme aczi yaşamayan herkesin tüylerini ürpertecek, midesini bulandıracak suçları" haberlerinde sıralar troçki. bu arada türk ve müslümanlardan kaynaklanan, anadolu'daki tüm olaylar için sesini sonuna

143

kadar yükselten (ki doğrudur yaptıkları, ancak dibine kadar tek taraflı ve art niyetlidir) batı ve hristiyan aleminden, diğer tarafın acısını sorgulayan tek ses ondan çıkar: "neredeler şimdi? o binlerce yaralı türk nerede? onlara ne oldu? onları ne yaptınız? bize bu soruların cevabını verin!" balkan savaşında, 632 bin türk/müslüman sivil, ordular/komitacılar/hristiyan halk/açlık ve hastalık nedeniyle ölmüştür. troçki'nin balkan harbi ile ilgili aktardıklarını, balkanlarla ilgili derinlemesine ve hakkıyla yapılmış araştırmaları, atlas dergisi'nin bu ayki sayısında bulabilirsiniz. (dikakana bey, 03.12.2005 21:24 ~ 21:28)

33. torunu esteban volkovun, ölümünün 60. yılında kaleme almış olduğu

aşağıdaki makalede bir stalinist ajan tarafından öldürülüşü anlatılan büyük devrimci: "leon troçki, devrimci ve marksist

meksika’nın başkentindeki sakin coyoacan semtinde, kaktüs ve sık yapraklı ağaçlarla çevrili eski bir evde 20 ağustos 1940 gününün o bunaltıcı öğleden sonrası yaşananların üzerinden tam 59 yıl geçti. o gün lenin ile birlikte rusya’daki 1905 ve 1917 ekim devrimlerinin en belirleyici önderlerinden olan devrimci marksist, leon davidoviç bronstein ya da daha bilindik ismiyle leon troçki, josef stalin tarafından emredilmiş bir cinayetin kurbanı oldu. o 20 ağustos günü her sovyet işçisinden ürperen ve amacı onlar üzerinde bir terör diktatörlüğü oluşturmak olan gpu’nun -stalinist gizli servisprofesyonel bir katili haince bir planı hayata geçirdi. bir makale üzerinde bazı düzeltmeler yapma bahanesiyle kızıl ordu’nun kurucusuna yaklaşmayı başardı. iki kişi çalışma odasında baş başa kaldıklarında katil, bir buz kıracağı ile troçki’nin başına ağır bir darbe indirdi. birkaç saniye içinde sosyalizmin en parlak savaşçılarından biri yere yığıldı. leon troçki’nin katledilmesiyle birlikte sovyetler birliği’nde proletaryanın devrimci iktidarını gasp eden bürokrasi, hem bir yandan en uzlaşmaz ve tehlikeli düşmanından kurtuluyor, hem de büyük ekim devrimi’nin önderleri ve en fedakar katılımcılarından oluşan uzun ölüm listesini tamamlamış oluyordu. böylece josef stalin uzun zaman önce kurbanlarınca kendisine takılan ismi bütünüyle hak ederek bolşevik devrimi’nin mezar kazıcısı olma görevini yerine getiriyordu.

144

benim için 20 ağustos’un o trajik ve kanlı öğleden sonrası sanki dün yaşanmış gibi canlılığını koruyor hala. henüz 14 yaşında bir genç olan ben esteban volkov, yani troçki’nin torunu, natalia ve lev davidoviç’in yakın arkadaşları rosmerlerle uzun bir süre yaşadıktan sonra meksika’ya dedemlerin yanına döneli henüz 1 yıl olmuştu. 24 mayıs 1940 tarihinde stalinist alfaro sigueros tarafından gerçekleştirilen ilk suikast girişimi esnasında dedemlerin yatak odasında bulunuyordum. gpu’nun cinayeti

yaklaşık üç ay sonra eski eve ulaşan viyana caddesinden yürüyerek okuldan eve dönüyordum. aniden ilerde alışılmadık bir manzarayla karşılaştım. eski evin hemen önünde kötü park etmiş polis arabaları ve mavi üniformaları ve şapkalarıyla bir grup polis bulunuyordu. bu oldukça anormal bir kargaşalıktı. yüreğimde derin bir sıkışma hissettim ve evde bir şeyler olduğunu ve bu kez bir önceki kadar şanslı olamayacağımızı düşündüm. girişe yaklaştım, ama aniden ardına dek açık kapıda durdum. bahçede dedemin sekreterlerinden ve muhafızlarından amerikalı bir yoldaş olan harold robins ile karşılaştım. son derece sinirliydi, elinde bir tabanca taşıyor ve umutsuz bir sesle jackson, jackson! diye bağırıyordu. o an bu çığlıkların anlamını kavrayamadım. rosmerlerin dostu ve amerikalı troçkist sylvia ageloff’un kocası ya da sevgilisi olduğunu sandığım bu adamla evde yaşanmış olanların ne ilişkisi olabilirdi? bu evde neler olmaktaydı? bahçeden eve doğru ilerledim, o an iki polisin arasında yüzü kanla kaplı o adamı gördüm. bu yoldaş robins’in sözünü ettiği adamdı. kitaplığa girdim ve yemek odasının yarıya dek açık kapısından içeri baktım. işte o an yaşanan trajedinin büyüklüğünü kavrayabildim. dedem kafasında bir yarayla yerde, bir kan gölünün içinde yatıyordu ve natalia ve bir grup yoldaş onu çevreleyip başına buz tedavisi uygulamaya çalışıyorlardı. sylvia’nin kocası, rosmerlerin avrupa’dan dönüşte meksika’ya getirdikleri, ailemizin büyük bir konukseverlik gösterdiği ve politikaya büyük bir ilgisi olduğunu belirten jackson büyük devrimcinin hayatına kast eden gpu’nun basit bir ajanıydı. evet jackson rus halkı üzerinde bir terör krallığı yaratan bu işkenceciler ve katiller ordusuyla bağlantılıydı. onlar sovyetler birliği’ndeki karşı devrimin araçları, stalin diktatörlüğünün ve bürokrasinin temel taşlarıydı. artık o gün yaşananlar üzerinde hiçbir gizem kalmadı, bu alçak saldırı değişik etaplardan geçerek planlandı. stalin, beria, leonid eitington, onun

145

sevgilisi caridad mercader ve oğlu katalan ramon mercader -jackson kod adlı- lenin’in yoldaşı ve kızıl ordu’nun kurucusunun katili oldular. devrimci iyimserlik

“natalia, bir gün daha fazla yaşadık!”, bu her sabah, günün ilk ışıkları loş yatak odalarına vurmaya başladığında leon davidoviç’in ayrılmaz yol arkadaşı natalia sedova’ya söylediği sözdü.“ bir insan tarihsel görevini yerine getirdiğinde ölüm bir sorun olmaktan çıkar.” troçki bu sözü sıklıkla bir grup genç yoldaşa tekrarlamaktaydı. leon troçki yaşlılık yatağında huzur içinde ölebilecek tipte bir insan değildi. marks, engels, lenin ve bizzat kendisinin geliştirdiği gerçek sosyalizm savaşının tam ortasındaydı. bu proleter devrim davası kahramanlarının, bir elde silah diğer elde kızıl bayrakla canlarını tereddütsüzce feda ettikleri bir yaşam biçimiydi. troçki tarihsel görevini tamamlayarak ve sarsılmaz bir ağırbaşlılıkla bu hayattan ayrıldı. kuşkusuz troçki, işçi sınıfı davasına katkısı en yoğun liderlerin başında gelmektedir. ingiliz profesör sinclair’in yayımladığı bir biyografik çalışmaya göre, yalnızca troçki tarafından incelenmiş eser ve alıntıların başlıkları 400 sayfa tutmaktadır. bu nedenle ernest mandel’in dediği gibi “troçki sosyalist hareketin tarihindeki en önemli strateji ustasıdır” demek yanıltıcı olmaz. troçki yaşamının son yıllarında, stalinist bürokratik diktatörlüğe karşı mücadelesini inatçılıkla ve kararlılıkla sürdürdü, ve tam da bu nedenle dünyanın en çok izlenen devrimcilerinden biri haline dönüştü. onun tarihsel önemine ilişkin bir belirleyici noktada stalinistlerin, sovyetler birliği’ndeki devrimcilere yönelik başlattığı uyduruk moskova duruşmaları’na karşı geliştirdiği savunma oldu. meksika devlet başkanı cardenas’in kendisini kabul etmesi üzerine meksika’ya gitti ve 1937 ocak’ında buraya varır varmaz stalinist bürokrasinin başlattığı cadı avına karşı çalışmalarını hızlandırdı. troçki burada hem kendisine hem oğluna hem de ekim devrimi’nin değerlerini savunan diğer devrimcilere yönelik olarak moskova mahkemeleri’nce yöneltilmiş asılsız suçlamalara karşı daha uygun koşullarda mücadele yürütmenin olanaklarına sahip oldu. troçki’nin talebiyle, asılsız suçlamaları değerlendirmek üzere amerikalı eğitimci ve filozof john dewey’in başkanlığında bir araştırma komisyonu oluşturuldu. komisyon üyelerinin suçlananlarla en ufak bir kişisel bağı olmamasına azami önem verildi. troçki bu komisyon çalışmalarında kendine yönelik suçlamaların bir tekinin bile kanıtlanması halinde gpu cellatlarına kendini teslim edeceğini açıkladı. bu karşı mahkemenin temel

146

hedefi troçki’nin onurunu kurtarmak değildi. aksine bir devrimci olarak onun hedefi insanlık ve tarih karşısında, stalinist bürokrasinin suçlarını teşhir etmek ve bürokrasinin devrimci tutsaklara yönelik yeni idam girişimlerinin önüne geçebilmekti. 13 gün süren yoğun oturumların sonunda moskova mahkemeleri’nin yönelttiği 18 temel suçlama ele alındı ve troçki’nin suçsuzluğu tüm insanlığa ilan edildi. leon troçki parlak devrimci mücadelesi boyunca daima marksizm’e dayandı ve bu günümüzde hala onun sarsılmaz enerjisinin ve samimiyetinin temel kanıtı olmaya devam ediyor. onun en önemli eserlerinden biri olan “ihanete uğrayan devrim”deki analiz ve öngörülerinin doğruluğu stalinist rejimlerinin alaşağı olmasıyla kanıtlanmış oldu. işte bu yüzden, kahramanca hayatı tüm devrimciler için bir örnek ve inceleme konusu olmaya devam ediyor." kaynak: http://www.iscicephesi.org/ic/ic19.htm#trocki (cernikov, 01.01.2006 23:15 ~ 23:17)

34. (bkz: brainy

smurf)

(bkz: şirinler ve komünizm) (rebel, 06.04.2006 13:09)

35. halkina " birakin dunyadaki butun inanclarin rahipleri dunya otesindeki

cenneti anlata dursunlar, biz insan icin cenneti yeryuzunde insa edecegiz! " diyen devrimci. hayat ne garip gecenlerde gorbacov pek ilginc bir konusma yapiyordu bu konuda. (anshar, 20.08.2006 03:22)

36. "the great conspiracy: the secret war against soviet russia" adlı

kitapta beşinci kol çalışmalarından sorumlu tutulan marksist kişi. kitaba göre sovyetler birliğinde troçki öncülüğünde faaliyete geçen, ajan sidney reilly'nin geliştirdiği ve sosyalist devrimcilerle ve diğer anti-sovyet komplocuların kullandıkları "beşler sistemine" dayalı bir gizli komplu örgütü kurdu... 1932 yılında muhalif bloğun yaptığı toplantı sonucunda "sağcılar ve troçkist bloku" zinovyev yönetimindeki birinci tabaka, troçkist-zinovyevciterorist merkezi terörizmin örgütlenmesinden ve yönetiminden

147

sorumluydu. pyatkov yönetimindeki ikinci tabaka, troçkist paralel merkez, sabotajın örgütlenmesinden ve yönetiminden sorumluydu. buharin ve ve krestinski yönetimindeki üçüncü ve en önemli tabaka, gerçek sağcılar ve troçkistler bloku, birleşik muhalefet güçlerinin liderlerinden oluşmaktaydı. yine iv. enternasyonal mihver istihbarat servislerinin çalışmalarının bir ürünüydü. bu yazılanlardan yola çıkarsak; eğer bir kişiyi kendi yazılarından, kendi cümlelerinden dinleyip öğrenmek yerine, ikinci, üçüncü kalemlerden öğrenmeye kalkışılırsa, troçki'ye sadece marksizmi yanlış yorumladığını söylemekle kalmayacak, üstüne karşı devrimci ilan etmeniz gerekecek. ne yazık... (malloryknox, 03.09.2006 21:33)

37. bir kez daha marksizmin krizi üzerine başlıklı yazısında bugüne dair

çok ilham verici düşünceler bulunan lenin'in ve luxemburg'un ölümlerinden sonra devrimci marksizmi savunma görevini üstlenmiş devrimci. sesi buradan dinlenebilir:

http://www.youtube.com/watch?v=jfmspydb0fq (kunta kinte, 29.09.2006 15:54 ~ 29.03.2009 13:48)

38. mina urgan anilarinda trocki ile bir anlık karsılasmalarini da anlatir. mina hanım henuz gencecik bir kizken ada aciklarinda yüzer, yüzer, yüzer ve acikta bir sandalin yanina yaklasir; orada trocki yi görür ve uzaklaşır. bütün mevzu bundan ibarettir. (atmacaged, 12.10.2006 12:02)

39. orwell'in 1984'ündeki emmanuel goldstein'ın kendisini temsil ettiğini

düşünmüşümdür

hep...

toplu histeriye dönüşen goldstein'ın konuşmasının bir noktasında keçiye dönüşmesi ve "baa baa" diye melemeye başlaması, kendisinin top sakallı

148

olması ile birleşince belki de böyle bir imaj çıkardı ortaya kafamda, bilemem. (boreno telcontar, 12.10.2006 12:51)

40. (bkz: ramon mercader/#10107128)

(devourthedamned, 12.10.2006 13:01)
41.

"büyükdere önünde gemi filikasında troçki, türkiye cumhuriyeti cumhurbaşkanı mustafa kemal’e hitaben yazdığı bir notu elinde tutuyordu. atatürk’e verilmesi için bu notu polislere verdi. notta şöyle yazıyordu: sayın başkan, istanbul’un kapısında siz zat-ı alilerine buraya kendi rızamla gelmediğimi bildirmek isterim. ayrıca bu sınırdan içeri zorla geçeceğimi de bilmeniz gerektiğini ifade ederim. başkan, hiçbir koruma istemiyorum ve ülkenizden en kısa sürede gitmek istediğimi size önceden söylüyorum. (12 şubat 1929)" (frusciantegreenie, 14.01.2007 16:34 ~ 08.04.2009 11:54)

42. "kişinin kendisini süresiz olarak ölüme karşı savunması imkansızdır;yokşa yaşamın değeri kalmaz!" demiş ve sonunda kafası buz çekici ile kırılarak adeta bunun yaşayan kanıtı olmuştur. (neithergodnorhumanbeing, 03.02.2007 17:05)

43.

“sadece burjuvazi için parlayacaksa, güneşi de söndürürüz”

(nereye kadar, 16.12.2007 22:07)

44. önce kızılordunun başına gececeksin..devrimi yapacaksın..sonra farklı

düşüncelerinden dolayı ' afaroz ' edileceksin. hem de en yakın arkadaşların tarafından. kacmak zorunda kalacaksın uğruna ölümleri göze aldığın memleketinden. istanbul büyük ada ilk durağın olacak.. burada can güvenliğinden endişe edeceksin.. ver elini meksika.. ve son.. meksika da başına yediğin bir balta darbesiyle hayata veda...

149

trocki yorum yazmak bile içimden gelmiyor... (keep clubbin in babasi, 11.03.2008 21:23)

öldü..

45. kızıl ordunun kurucusu,devrimci marksist, bolşevik ve 4.enternasyonalin örgütleyicisi aynı zamanda enetellektüel, marksist bilim insanı ve marksizme çok büyük katkılar sağlamış unutulmayacak tarihsel şahsiyet. (saatli maarif takvimi, 19.03.2008 22:32 ~ 14.05.2010 03:56)

46. 1918 yılında karşılaştığı birkaç yenilgiden sonra askerden kaçma,

itaatsizlik ve geri çekilme gibi suçlara ağır cezalar getirmiş insandır. kızılordu'nun bildiğimiz yüzünü yaratan adamdır. otobiyografisinden alıntılarsak: "..misillemeler olmadan bir ordu kurulamaz. bu ordunun cephaneliğinde ölüm cezası olmazsa insan yığınları ölüme gönderilemezler. teknolojik gelişmelerden gurur duyan bu kuyruksuz, kötü kalpli maymunlar -ki biz bu maymunlara insan diyoruz - ordular kuracak ve savaşacaklar. komuta kademesi bu askerleri her zaman cephedeki olası bir ölümle cephe gerisindeki kesin ölüm arasında bırakmalıdır. nitekim ordular korku ile kurulamıyor. çar'ın ordusu bu iç misillemeler olmadığı için parçalara ayrıldı. bu parçaları ölüm cezasını geri getirerek birleştirme işini kerensky ancak tamamlayabildi. şimdi büyük savaşın küllerinden bolşevikler yeni bir ordu kurdular. tarihin dilinden biraz anlayanlar için bu gerçeklerin tekrar açıklanmasına gerek yoktur. yeni ordudaki en güçlü çimento ekim devrimi'dir ve bu tren cepheye bu çimentoyla gidiyor" (1) askerden kaçanların ve hainlerin hemen ölüm cezasına çarptırılması yanında ailelerinin tehdit altında olması, kimi durumlarda tutsak alınıp, ölüm de dahil olmak üzere kişinin suçlarından ceza alması kızılorduyu emekçinin gerçek koruyucusu durumuna getirmiştir. "komuta kademesindeki eski subayların aileleri ile ilgili çalışmanız için size emir verdim. itaatsizlik ve ihanet gibi suçların şahsın ailesinin tutuklanmasına yol açacağı ve bunun sorumluluğunu almalarını, önceden imzalanmış belgeyle kendilerine hatırlatınız. halen vatana hıyanetle suçlanan eski subaylar olduğundan bu emir geçerliliğini korumaktadır. şu ana dek ihaneti yüzünden ailesi tutuklatılan bir örnek bilmesem de, eski

150

subayların kayıtları hakkında da yeterli bir çalışma yapılmış değildir. bu kadar hassas bir konuda bu denli vurdumduymaz davranmak kabul edilemez." (2) troçki'nin belli bir sayının üstünde kaçak veren askeri birim komutanlarını bu uygulamalarla karşı karşıya bırakması devrimin en çok ihtiyacı olan şeylerden biri olan stabil bir ordunun temelini atmıştır. nitekim bu temel kendisinin de yakındığı bir usulle, korkuyla atılmıştır. stalin ile politik alanda rakip olan troçki'nin kendisiyle en çok anlaştığı nokta da bu korku diktatörlüğü savı olsa gerektir. zira hatırlarsak "kızılorduda geri çekilmek hücum etmekten daha çok yürek ister" sözünün sahibi stalin bu ünlü nutku verirken en büyük rakibinin eserinden daha fazlasını övüyordu. kanaatimce de burada ve bunun gibi birkaç örnekte övülen ikisinin tek ortak paydası olan korku tutkusudur. daha da açarsak eski menşevik troçkinin dahi konu korku olduğunda bolşevikleşmesidir. tek örnekle süper genelleme yaparsak troçkinin ölümünden bir sene önce 1939-40 kış savaşında finlilerle çatışan 1 milyon kişilik kızılordu grubu savaşın ilk iki ayında 388 kaçak vermişti. nitekim silahını atıp kaçarken vurulanların da eklendiği kış savaşı kızılordu kayıpları 126.875 tir. orantıya vurursak aşçısından tamircisine 250.000 kişi gelen fin ordusunun önünde ~127 bin kişi kaybeden devrim ordusunun cephe gerisinde, komiserler ve politik subaylar aracılığıyla finlilere oldukça yardım ettiğini söyleyebiliriz. (3) 1 23hayatım, volkogonov'a atıf, leon trotsky, troçki the eternal otobiyografisi revolutionary www.soldat.ru

edit : typo (anglachel, 20.04.2008 04:56 ~ 05:23)

47. lenin'le birlikte 1917'de rusya'daki ekim devrimine önderlik eden devrimci. sürekli devrim teorisi ile proleteryanın iktidarı beklemeden alması gerektiğini savunmuş ve marksizmin enternasyonalist yönünü ön plana çıkartmıştır. rusya'da iktidara oturan stalinist bürokrasi, tek ülkede sosyalizm adı altında devlet kapitalisti bir model kurmaya başladığında troçki'yi de rusya'dan sürmüştür. 1940 yılında meksika'da stalin'in bir ajanı tarafından buz baltasıyla öldürülmüştür. (kafkahigh, 30.04.2008 13:21 ~ 28.10.2008 10:06)

151

48. ukraynada doğmuş ve aslen yahudi kökenli bir ailenin oğludur.ukraynaca rusça ibranice ingilizce almanca ve ispanyolca bilmektedir.kızıl ordunun kurucusu komutanı ve komunist enternasyonalin oluşmasında çok önemli rol oynamıştır.başlangıçta rusyadaki sosyal demokrat partinin menşevik kanadına katılmış olsa da sonrada leninin görüşlerini benimseyerek bolşevik safa katılmıştır.lenin kendisinden içimizdeki en son ama en yetenekli bolşevik ifadesini kullanmıştır.leninizmi benimseyenler kendisinden pek hazetmez.meksikada eski rus istihbaratının bir ajanı tarafından buz küreğiyle yaralanmış ve kaldırıldığı hastanede ölmüştür. (gench, 31.08.2008 14:42)

49. leonard cohen'in "herkesin devrime ihanet etmek için mutlaka bir

sebebi vardır" sözlerini hatırlatan tonton ihtiyar. (humanistyamyam, 09.11.2008 17:56)

50. tony cliff'in hakkında yazdığı biyografi de karanlık arttıkça parlayan

yıldız olarak tanımladığı devrimci marksist. (kafkahigh, 25.12.2008 12:55) lev troçki
51. siyasi kişiliği bir yana,soyismi kulağa çok hoş gelen bir adam.futbolcu

olsa

oynadığı

tüm

maçları

dinlemek ** isterdim.

-oyuncular santra ile oyuna başladı ve top trockide,trocki bir çalım ve gol,daha maçın henüz birinci dakikası,mükemmel bir gol atıyor trocki. * (gonul adami, 25.12.2008 13:34)

52. sanılanın

öldürülen devrimci, düşünür. stalin in bu adamı öldürebilmek için 5 milyon usd harcadığı da söyleniyor. (jel tablasi, 02.01.2009 13:52 ~ 14:41)

aksine kgb tarafından

değil

de gru tarafından

152

53. tek ülkede sosyalizm mümkün değildir manasında bir teoriyi savunup,

tüm dünya hazır olana kadar sosyalist devrim yapmamayı öngören insan. marksist olduğu söylenemez, marksizmi epey bir çarpıtmıştır, bu yüzden emperyalistler tarafından çeşitli ülkelerde pompalanan bir akımdır. staline her yerde bok atılırken, bu adamı bi çok burjuva öve öve bitiremez. kendisi tek ülkede sosyalizm olmaz deyip, kurulmuş olan sovyetleri yıkma çabalarına girmiştir, çeşitli sabotaj ve suikastleri adamları vesilesi ile ve bizzat emperyalist istihbarat örgütleri ile işbirliği içinde düzenlemiştir. bunların hepsi belgeli kanıtlıdır. (bkz: buyuk komplo) bırak kardeşim ne sabote ediyorsun, adamlar bi şey yapmaya çabalıyo, illa senin dediğin mi olacak! çok bilseydin önderi sen olurdun! stalinin kendisini iktidara gelince hemen sürdüğü gibi yanlış bir izlenim vardır, 1926-27 yıllarında sürülmüştür kökten. kendisi farklı fikirlere sahip olsa da stalin onu neden atmadığı sorulduğunda "parti disiplininin dışına çıkmadığı" sürece partiden atılamayacağını söyleyerek yanıt vermiştir. ama ülkemizde ve daha bi çok yerde gerçekler emperyalistlerin istediği açıda çarpıtılıp insanlara stalin üzerine önyargılar yüklenmiştir, bir çok insanın okumadan etmenden staline küfür ettiğini ve bi çoğunun da yaptıklarını bilmeden troçkiyi savunduğuna şahit oldum. edit: söylemek istediğimin tersini yazmışım bi cümlede (degez, 30.01.2009 02:47 ~ 07.01.2011 09:50)

54. (bkz: lev

trotsky)

buyrun asıl okunuşu http://tiny.cc/34a8r (kisisel bir ileti yaz, 09.08.2009 23:16)

55. kronstadt'ın kanı ellerine bulaşmıştır. bu adamdan bahsedilirken hiç

değilnilmemiş sanırım. başlıkta aratınca çıksın kardeşim; (bkz: 1921 kronstadt ayaklanması) (dopermen, 24.08.2009 01:25)

153

56. ne menşeviktir ne de bolşevik, bir ''ben adamıdır'' troçki. kızıl ordu kurucusu olduğundan bahsedilir ancak o, çar kalıntısı subaylardan bir ordu yaratabileceğini düşünmüş, o na göre hareket etmiştir. fakat sonrasında bolşevikler, troçki'nin bıraktığı hasarı toparlamakla uğraşmak zorunda kalmıştır. kendi kendini amerika'ya sürgün edebilmiş yegane ''yetenektir'' de troçki. (larousse, 16.09.2009 21:54 ~ 22:04)

57. klaus kordon'un 'mit dem rücken zur wand' adli romaninda bahsettigi

kadariyla 1879 - 1940 yillari arasinda yasamis olan sovyetler birliginin önde gelen politikacilarindan olan leo davidowitsch trotzki sonrasinda stalin tarafindan görevden alinip, ülkesinden sürgün edilmis, fakat ülke disinda da stalin'e karsi görüslerini savunmaya devam ettiginden yine stalin'in verdigi emirle 1940 yilinda meksika'da öldürülmüstür. (evilseed, 04.11.2009 19:34 ~ 06.11.2009 08:37)

58. "yüzbaşı tuşin ile aynı burçtan olmak, bana kızılordunun komutanı

olmaktan sonra en çok onur veren şey olmuştur bu dünyada" şeklinde bir demeci bulunan akrep burcu insanıymış aynı zamanda. (bkz:http://www.haberveriyorum.net/...rksistlerin-burclari) sözlük yardım et içime paparazi kaçtı, egzorsizm e ihtiyacım var! (yuzbasi tusin, 03.12.2009 18:36 ~ 23:23)

59. kadın ruhundan anlayan romantik bir adammış. stalin'le aralarındaki

çekememezlik

durumu

bu

yüzden

olsa

gerek.

-ayna ayna söyle bana, şu dünyada benden daha romantik ve daha çekici bir marksist var mı? -var yoldaş. -kim lan o? -yoldaş troçki. -avcıyı bulun lan bana!!! (bkz: baltalar elimizde)

154

(ozguradam, 18.12.2009 05:34)

60. 1908'de osmanlı devleti'nde gerçeklesen 2. mesrutiyet için yazdığı makalede, "tarihte hiçbir devrim yoktur ki, ordusuz başarılabilsin." diyerek bizi bizden almış yazar. ironik olan şu ki, türkiyeli trotsky dostları pek sevmez asker postalını. devrimlerini converse ayakkabılarıyla yapacaklar abisi. (sputnikten terk, 16.02.2010 21:01)

lev troçki
61. eşi aleksandra sokolovskaya 1938'de, yani kendi vefatından tam 2 yıl

önce stalin tarafından "büyük temizlik" planı çerçevesinde öldürülmüştür. edit: kendisine karşı beyaz ordu tarafından hazırlanmış afişlerden birisi için; http://upload.wikimedia.org/...ndaposteroftrotsky.jpg (knipeos, 19.03.2010 02:04 ~ 02:24)

62. :

kendisi hakkinda pek bilinen soyle bir musevi fikrasi da var efenim

bir gun stalin trocki'den bir telgraf alir. kizil meydanda halka bu telgrafi gururla okur : "josef stalin. kremlin. moskova. sen hakliydin ve ben hataliydim. lenin'in asil varisi sensin. ozur dilemem gerekir" bunu duyan kalabalik cosar, fakat iclerinden musevi bir terzi stalin'e mektubu dogru sekilde okumadigini soyler. stalin "burada basit bir isci bana mektubu dogru okumadigimi soyluyor, oyleyse verelim bir de o okusun" diye halka seslenir ve mektubu terziye verir, terzi de uygun aksanla tekrar okur : "josef stalin. kremlin. moskova. sen hakliydin ve ben hataliydim? lenin'in asil varisi sensin? ozur dilemem gerekir?" [tabii soru isareti gelince turkceye tam uymuyor. gerci bir bakima uyuyor da ama.. neyse ben de uyuyayim en iyisi] (pharmakon, 29.03.2010 05:31 ~ 05:37)

155

63. kanadalı 17 yaşında bir gencin troçki olma hayalini konu alan filmi için

(bkz: the trotsky). (servicio, 05.04.2010 11:34)

64. ramon

mercader'in etraf sıcaktan çayır çayır yanarken giydiği pardesüsünün altına zuladığı dağcıların kullandığı buz baltası ile yaralanmıştır. kendisi darbeyi kafatasının ön tarafından almış alıp anında ölmemiştir. bilincini kaybetmeden önce beni öldürüyorlar diye feryat etmiş aldığı darbeden dolayı ödü bokuna karışan ramon mercader'in derbest edilmesine sağlamıştır fakat kendisi komaya girip bir kaç gün sonra vefat etmiştir. ramon mercader buz baltası denilen cinayet aracını meksikada troçki operasyonuna başlamadan önce kaldığı ahbabından yürütmüştür. ahbabı buz baltasının kaybettiğini ancak cinayet işlendikten sonra soruşturma için detektifler geldikten sonra farketmişlerdir. kendisini öldüren cinayet aracı aşağı yukarı şöyle birşeydir; http://www.bahriyeli.com.tr/...3cd364.jpg&w=188&h=357 (johnwayne, 06.05.2010 17:03)

65. (bkz: karanlığın içinden parıldayan kızıl bir yıldız)

(saatli maarif takvimi, 08.07.2010 04:53)

66. tek ülkede sosyalizm ve onun getirmiş olduğu sonuçlara karşı, dünya devrimini savunan önder. bolşevik gelenegin devam etmesi adına leninin taşıdığı bayrağı bir adım daha ileri götürmek istemişti. yaşamını dünya devrimine adamıştır. ölümünden sonra abd başkan yardımcısı henry wallace’ın ağzından çıkan şu cümle "“eğer rusya dünya çapında devrim kışkırtan troçkist fikre bir kez daha kapılırsa 3. dünya savaşı kaçınılmaz olur.” neler olduğunuda göstermiştir. (dinakaki, 27.07.2010 23:02)

156 67. (bkz: habil)

(bkz: habil ile kabil) (writer, 01.08.2010 01:20)

68. gerçek adı bronstein olan yahudi casusu. rusya'yı sapkın komünizm

felsefesiyle ele geçirme ve yahudilerin eline kolayca teslim etme planının uygulayıcılarından. http://www.hanifdostlar.net/...sp?tid=4792&pn=5&tpn=8 (emre 1974tr, 01.08.2010 01:57 ~ 02:01)

69. yahudilik saplantısı içinde yazılmış gerizekalıca kitaplarda kendisinin yahudi casusu olduğu da yazılmış ya, bu hezeyanların iyice boku çıktı. birileri de muhammed'in aslında disney karakteri olduğunu falan yazarsa şaşırmayacağım artık. (bal porsugu, 01.08.2010 02:03)

70. son duyumlara göre kendisi aynı zamanda bordo bereliymiş. çocukken

de saçları upuzun sapsarıymış. durdurup sorarlarmış kız çocuğu mu bu diye. detaylı bilgi için :

http://www.hanifdostlar.net/ (powersurge, 01.08.2010 02:06)

lev troçki
71. çorumlu

olduğu

kesinleşen

sinsi

provakatör.

(bkz: plan yapmayın plan tutmaz sibirya'da) (soyka pigro, 01.08.2010 02:13)

157

72. simdi efendim bildiğiniz gibi bu bey sovyet rusyalı ve ruslar da kiril alfabesi kullanan birkac toplumdan biri. "trotskiy" seklinde telaffuz edilmesi gereken adı biz neden "troçk"i seklinde kullanıyoruz anlamak mumkun değil. sahsen bahsi gectiğinde ısrarla "trotski" diyorum, masadakilerin saskın bakıslarına maruz kalıyorum ama olsun, soran olursa duzeltiyorum; ısrarla troçki diyenlere ise, yapacak bişey yok ama, uyuz kapıyorum. (fisiyfisiybej, 02.08.2010 23:12)

73. (bkz: #20069880)

(situasyonist, 20.08.2010 17:05)

74. 70 yıl önce bugün stalin'in bir ajanı tarafından öldürülmüştür. bugün

stalin'in heykelleri depolarda çürüyor, troçki'nin fikirleri ise on binlerce kişiyi örgütlüyor. http://www.marksist.org/...liderlerinden-trocki-oldu(valiant, 21.08.2010 02:29)

75. ideolojisini benimsediğini idda eden partilerden birisinin de dsip olduğunu görseydi kendisini biraz daha sorgulardı. (celiktepe stayla, 21.08.2010 02:37)

76. marksist.org kendisiyle

ilgili

şık

bir

dosya

hazırlamış: marksizmi:

leon

troçki'nin

devrimci

http://www.marksist.org/...ockinin-devrimci-marksizmi (latent, 21.08.2010 12:44 ~ 13:18)

77. bu adamın moskovada heykeli falan vardır. büyükada'da balıkçılık yapmışlığı vardır. zaten yakaladığı balıkları salmaktan aç kaldı öyle gitti rahmetli.

158

cenazesi teşvikiye camiisinde kılınmış. evet o dönem de orası gözdeymiş. (bentalihsizim, 30.08.2010 16:03)

78. stalin tarafından öldürtülen, zamanının troykasının esas ayaklarından

biri. o meşum gazaptan kurtulmak adına güney amerika'ya kadar kaçsa dahi, kgb onu bulmuş ve villasında kafasına buz baltasıyla vurarak öldürmüşlerdir. (öldürülme şekli hakkındaki bilgi için latent isimli yazara teşekkürler.) hayat çok garip, özgürlük, eşitlik falan. fok balığı geldi aklıma. buz baltası. ahah. güzel lan.* (senin beni sevebilme ihtimaline sicayim, 30.08.2010 16:11 ~ 16:29)

79. marksizmin praxis ayağına sahip çıkabilmiş önemli devrimcilerden biri,

dördüncü enternasyonalin kurucusu. ana akım marksist leninistlerce hain ilan edilmesinden mütevellit yıllarca yok sayılmıştır. ancak troçkinin bürokrasi üzerine 1920lerden itibaren ürettiği fikirler günümüz burjuva (!) siyaset bilimi kitaplarına dahi girmiştir. marksizmi troçkiden soyutlayarak okumak eksik kalacaktır. ki troçkinin eleştirilerinden bağımsız bir sscb tarihi okuması pek de başarılı olamayacaktır. (bkz: ihanete uğrayan devrim) (francesco dellamorte, 22.09.2010 18:12)

80. lenin'le birlikte yola çıkmış ama sonrasında lenin'le ve sonrasında

stalin'le

fikirsel

anlamda

ters

düşmüştür.

lenin'in söylediği "bütün toplum tek bir fabrika ve büroya dönüşecek, eşit işe eşit ücret ödenecektir." sözüne karşı "tek işverenin devlet olduğu bir ülkede muhalefetin anlamı, yavaş yavaş ölüme mahkumiyettir. çalışmayana ekmek yok diyen eski prensibin yerini artık, boyun eğmeyene ekmek yok prensibi almıştır." demiş ve muhalefetin dibine vurmuştur. (tropik, 01.10.2010 17:24)

159 81. (bkz: buz baltası)

(ynktn, 05.10.2010 06:01)

82. 23 ekim 1926'da stalin tarafından sbkp merkez komite üyeliğinden

çıkarılmış. (bkz: http://www.marksist.org/...te-uyeliginden-cikartildi-) (weekend warrior, 23.10.2010 18:48)

83. gerçek hayatı çoğu kişi tarafından yanlış olarak bilinmektedir. ancak

1951 senesinde elim bir katliam sonucu aramızdan ayrılan eşcinsel kazak tarihçi pavel gökbörü vernatski, hayatım troçkiadlı kitabında şu düzeltmeleri yapmıştır: - genel kanının aksine lev troçki 1879'da değil, 1878 senesinde yanovka'nın fakir bir köyünda bir yahudi papazının, fakir bir bayan posta memuruyla icra ettiği fuhuş içerikli cinsel bütünleşmenin neticesinde dünyaya gelmiştir. emperyalist zincirin en zayıf halkası olan rus memleketinde kütüğe bir yıl kadar geç yazdırılmıştır. babası olacak o yahudi papazı fuhuş yapmaktan kendisine bakamayacağı kanısına vararak yine bizden birisine gitsin mantığıyla kendisini yahudi bir köylü ailesine vermiştir. böylelikle troçki bebek huzurlu bir yahudi aile ortamında yetişmek ayrıcalığına muvaffak olmuştur. - ismini alması konusunda kimi şaibeli bilgiler mevcuttur. ancak pavel gökbörü vernatski hocamızın iddiasına göre çocukluğu amcasının patates tarlasında karga kovalamakla geçtiğinden başarılı bir öğrencilik sergileyemeyen troçki'nin rus din kültürü ve ahlak bilgisi dersi hocası kendisine şöyle demiştir: "senin adın leon davidovich bronstein. benim de adım leon davidovich bronstein. bu böyle olmaz. bundan sonra senin adın troçki." böylelikle genç leon, troçki müstear ismini almıştır. - troçki siyasi mücadeleye 1896 senesinde nijerya'daki herero kabilesinin almanlarca katledilmesi üzerine duyduğu anlık öfkeden etkilenerek genç bir narodnik olarak atılmıştır. kaynak: vernatski, pavel g. hayatım troçki, yapı kredi yayınları, 1994. (ikisimit, 24.10.2010 19:19)

160

84. "the revolution will inevitably awaken in the british working class the deepest passions which have been diverted along artificial channels with the aid of football" demiş zamanında. uykum var çeviremedim şimdi. (hirondelle, 25.10.2010 22:52)

85. hem petrograd sovyeti başkanı hem de bolşevik partinin önde gelen

liderlerinden biri olarak 1917 devriminde önemli rol oynayan, daha sonra kızıl ordu'yu örgütleyerek karşı devrimci ordulara karşı zafer kazanan, hayatının son bölümünü ise stalinizme karşı işçi sınıfını savunarak geçiren devrimci marksist. http://www.marksist.org/...-devrimi-surekli-kilabilir (piper, 05.01.2011 18:32)

86. vakti

zamanında yazdığı yazı, http://www.stumbleupon.com/...hould_go_communist.html (azoic, 30.01.2011 11:57)

bir

87. "sol tüm dünyada sadece beş kişi kalmış olsa bile, bunların görevi bir

ya da birkaç ulusal örgütle birlikte bir uluslararası örgüt inşa etmek olurdu.." lev troçki (saatli maarif takvimi, 11.02.2011 14:26)

88. bugün yaşasaydı levi's giyerdi.

(peder zickler, 11.02.2011 14:28)

89. bugun yasasaydi durex kullanirdi.

161

(gti dy dx, 11.02.2011 14:29)

90. bugün yaşasa misir devrimini çok yakindan takip eder ve selamlardı

eminim. (kunta kinte, 11.02.2011 14:30 ~ 14:31)
91. bugün yaşasaydı cep telefonu ve bilgisayarı olacağı için tam olarak

aynı

görüşleri

savunamazdı.

(paçalarımdan akan teknolojik determinizm için özür dileyerek bunu söylüyorum...) (ozzymanborn, 02.03.2011 18:56 ~ 18:57)

92. marabalığın bütün eziyetlerini çekmiş, bunlarla mücadele etmiş yaşlı kıta marabalarının sosyalizme ilgisizliğinin olası ilk dünya savaşından sonra da devam etmesi durumunda sosyalizmin kendini gözden geçirmesi gerektiğini söyleyecek kadar gerçekçidir. (ikibucukluk, 22.03.2011 16:29)

93. okke, dünyanın en büyük keşfini yapmış değilim ama yunanlar da

"troçki" diye okuyor ismini. öyle ingilizce kasıcam diye trotskiy diyorum deminden beri, troçki deyince dünyalar benim oldu valla. kke stalinistmiş bi de. ama sek'i de sevmiyor. örgütünü anlayamadım yoldaşın. edit: nar'mış. (bkz: yeni sol akım) (mr know it all, 19.04.2011 22:01 ~ 20.04.2011 12:27)

94. "partiler ve liderleri… bağımsız kurucu unsurlar değildirler, ama surecin

oldukça önemli elemanlarıdırlar. kitlelerin enerjisi organize edilmediğinde, buhar piston kutusuna girmeden dağılır. fakat şeyleri harekete geçiren piston ya da kutusu değil, buhardır" demiş enternasyonalist devrimcidir. beni de gecenin ikisinde muhtemelen sabaha kadar sürecek bir akıl tutulmasına sürükleyecektir. hem de yarın

162

bayram

erken

kalkmak

lazım

çocuklar.

şimdi buharın hakkını vermiş ama bu buharı pistona sokmak kısmı biraz çelişkili sanıyorum hmm... (atav, 01.05.2011 02:19)

95. kendisinin

sıkı

takipçileri

vardır.

(bkz: jacques doriot) (larousse, 10.05.2011 18:52)

96. frida kahlo ile olan birlikteliğinin sebebi, frida'nın stalin'e olan inanılmaz benzerliğidir. stalin troçki'ye "karşı devrimci yavşağın tekisin troçki, alınmaca gücenmece yok" deyince, troçki bozuluyor tabii, gidiyor o moral bozukluğuyla önüne çıkan ilk bıyıklıyla halvet oluyor. freud buna bir şey yapması lazım. (christian troy, 05.06.2011 02:42 ~ 02:44)

97. lenin, stalin'den daha aklı başındayken zehir isteme kararı verdiğinde

stalin, "partiyle konuşmam, danışmam lazım" demiş. lenin, "konuş, kabul edeceklerdir ama troçki karşı çıkacaktır" diye de eklemiş. hatta stalin gorki'deki evine ziyarete gittiğinde parti tarafından kendisine hediye olarak özel bi' baston götürmüş de, lenin yine , "troçki karşı çıkmadı mı?" diye sormuş. adam öldürülmeseydi iyiydi. (pink floyd floyd yaylalar, 05.06.2011 03:00 ~ 15:40) her şeye karşı!

98. sscb'nin lenin'den sonraki umut ışığı olan ama malesef sscb'nin başına geçemeyen, kızıl ordu'nun büyük komutanı... tarih keşkelerle yazılmaz ama bazen stalin yerine troçki olsaydı sscb ne olurdu diye

163

düşünüyorum, tamam belki stalin'in sscb'si gibi bir büyük güç olmazdı belki ama en azından daha "sosyalist" olurdu! (sweetwateranarchist, 29.06.2011 07:03)

99. http://www.sdyeniyol.org/index.php/lev-trocki

(kirik cam, 10.07.2011 01:43)

100.

(bkz: eraserhead)

(sombrefloe, 20.07.2011 05:48) 101. sözlükteki ağız ishali olmuş ve herkesi ergenekoncu darbeci ilan eden troçkistleri okudukça, stalin'in bu adamı öldürme kararını çok daha iyi anlıyorum. yani müritleri böyleyse, kimbilir kendi nasıl kafa sikiyordu rahmetlinin... (one man army and the undead quartet, 19.08.2011 13:55)

102. babam sakal traşı olmayı geciktirdiğinde annemin "kes şu sakallarını, hayır çıkmıyor da doğru düzgün, troçki'ye benziyorsun" diyerek yaptığı enteresan çıkışların da kahramanıdır troçki. (cibenek, 19.08.2011 13:59)

164

jürgen habermas
45. yazdığı iletişimsel eylem kuramı, birtakım ideologlarca 20. yüzyılın

kapital'i olarak görülürken, türk(iye) solu tarafından önyargılardan oluşmuş taraflı hakaretlerden başka bir tepki görmemiş olan büyük düşünür, kuramcıdır. (mechul muhayyil, 10.08.2010 02:29)

47. türkiye solu zaten marx'dan sonra beyni kapadı -anlayabiliyorum ama

avrupa solunun habermas'a (halk nezdinde) gereken ilgiyi vermemesini anlayamıyorum. sanırım adamın ölmesini bekliyorlar. ya da şu an merkel'ler, sarkozy'ler, berlusconi'lerin iktidarlarından ötürü. halbuki, dağılmakta olan avrupa birliği'ni, çoğulcu ve özgürlükçü bir şekilde ayakta tutabilecek en büyük ideologlardan biridir habermas. kendisine gereken ilginin gösterileceğine adım kadar eminim ama henüz bizim zamanımızın ötesinden bildiriyor. önce yeniden sıfıra varmalıyız avrupa ve amerika'nın gidişatına bakarsak. bunlar bir yana kimdir habermas.

habermas, kendini "son marksist" olarak tanımlayan, eleştirel kuram'ın en büyük isimlerinden biri olan max horkheimerbaşkanlığındaki frankfurt üniversite'sinde, yine bir diğer efsane isim theodor adorno'nun asistanlığını yapmış; ve kendi kelimeleriyle "marksizimi yeniden yapılandırmış" frankfurt okulunun yaşayan en büyük filozof/sosyolog/tarihçi/kuramcı... sıdır. habermas'ın bu marksizimi yeniden yapılandırma çalışması, marx'a yeteri kadar değer vermediği alt metni ile çokça eleştirilmiş ve kuramlarında weber'in çok daha fazla yer kapladığı söylenmiştir (antony giddens). habermas, marksizmi eleştirmekten zerre çekinmeyen bir düşünürdü; hatta kendine bunu görev edinmiş "eleştirel kuramcılar" tarafından bile aşırı bulunuyordu bu tavrı. örneği horkheimer, kendisini devrimci bulmadığı için frankfurt okulundan uzaklaştırmak istemiş ama adorno, habermas'a sahip çıkmıştı. habermas gerçekten de bugün bizim anladığımız anlamda devrimci değildi. kendisi tam anlamıyla iletişimin ve en iyi kanıtın düşünürüydü. başka bir deyişle "aklı kendine şiar edinmişti." marksistler tarafından eleştirilmesinin bir diğer nedeni günümüzde marx'ın önerdiği gibi bir genel kuram (meta teorinin) geçerli olmadığını savunmuş olmasıdır (bunun yanında kendisinin yaptıklarının da hiçbir zaman bir meta teori sayılamayacağını eklemiştir). yeri gelince böyle de

165

alçakgönüllüdür. kısaca özetlemek gerekirse, habermas marx'ı ve onun yanında bir çok düşünürü içselleştirerek aşmayı hedeflemiştir. tuhaftır, habermas kendini aydınlanmacı olarak tanımlar. bu ilk bakışta, çoğulculuk ile çelişir gibi görünse de, aslında bizzat çoğulculuğa ve "akıla" hizmet etmektedir. aydınlanmacı kişiliğinden ötürü marx kadar değer verdiği kant ve onu eleştiren genç hegelcilerle hesaplaşmıştır. hegelci bir filozof olmamasına rağmen, aynı hegel gibi "egemen ideolojinin boşluklarında, eksikliklerinde, unuttuklarında bir felsefe olanağı buluyor ve bunları eleştirerek, aşarak sistemini kuruyordu." aklı mümkün olan her şekilde sorgulayan ve bunun sonucunda disiplinler arası "iletişimsel bir akıl" oluşturan da kendisidir. aslında, bu iletişimsel akıl kamusal alan ile birlikte habermas'ın ideolojisinin temelini oluşturur (bundan emin değilim gerçi). hiçbir şey değil ama akıl önünde saygı duruşunda durabilecek bir düşünür olarak görürüm kendisini. önceden de bahsettiğim gibi, habermas'ın yaptığı, sayfalarca süren kaynakçasıyla marx, weber, durkheim, mead, parsons, austin, wittgenstein gibi birbiriyle uzlaşması zor birsürü düşünürü bir araya getirmek ve bir tutarlılık yaratmaktır. çok ilginç, bu uğraşları neticesinde bir kısım kendisini marksistlikten aforoz etmeye çalışmış bir kısmı ise marksist olmakla "suçlamıştır". ayrıca habermas'ın belirtmeden geçemeyeceğimiz bir yönü daha vardır. kendisi almanya'nın ırkçılığa karşı mücadele eden en büyük düşünürlerinden biridir. bu konuda sadece yazmakla kalmamış aktivist olarak da görev yapmıştır. düşüncelerinden çok etkilendiği martin heidegger'i yerden yere vurmayı ihmal etmemiş ve almanya'da nazizimin akademik uzantılarını ilk kez gözler önüne serip, herbir nazi akademisyene savaş açmıştır. ayrıca, "öteki ve ötekiyle yaşamak" konularında da bir çok yazısı, kamusal alan ve iletişimsel eylem kuramlarıyla bütünleşik tahliller ve çözümler sunmuştur. habermas kişiliğini böyle çok çok basit şekilde özetlemek mümkün ama yazdıklarını özetlemek maalesef mümkün değil. doktora tezi olarak yazdığıkamusallığın yapısal dönüşümü, habermas'ın ileride kuracağı ideolojinin temeli sayılıyor. bu eserinde, ingiltere, fransa ve almanya özelinde "burjuva kamusal alanının doğuşu", işlevleri, sonuçları'nı marksizmle bütünleşik ama daha çok weber'den yardımla çözümlemiştir. habermas'ın bu kuramı bir çok marksist tarafından eleştirilmiştir. örneğin habermas bir kez "emperyalizm" kullanmadan, marksist ideolojideki emperyalist eleştirileri kamusal alan bağlamında yapabilmiştir ve pleb kamusal alanına değer vermemesi de bolca eleştiri almıştır. bunun dışında marksist ideolojide her zaman eksik gördüğü üstyapı üzerinden ilerlemesi ve yer yer kullandığı marksist kuramlara referans vermemesi de

166

çok eleştirilmiştir. yani, hiç şaşırtıcı değil, kendisi (ortodoks?) marksistler tarafından her adımda eleştirilmiştir. habermas'ın kamusal alan üzerinden yükselen ideolijisi kendisine özgü iletişimsel akıl, çekirdek aile, öznellik gibi kavramlar eşliğinde habermas ile birlikte olgunlaşır. fakat ben bu görüşlerini daha fazla olgunlaştırmayı düşünmüyorum. okuyun görün. taner timur'un da dediği gibi "habermas, 'en iyi kanıt'ın üstünlüğünü sağlayacak 'ideal konuşma ve tartışma koşullarının' ve 'iletişimci akıl'ın filozofodur." başka bir deyişle, tam da ihtiyacımız olan "peygamberdir". (mechul muhayyil, 14.11.2010 14:36)

48. abi marx, lenin, engels, campanella bunların hepsi hikaye. bu

adamların hepsinin ütopyaları gerçek olur ama jürgen habermas'ın ki olamaz. zira, aklın ve iletişimin filozofu habermas, en güçlü kanıtın herkesi ikna edeceği bir kamuoyu/toplum tasavvur etmiş ve hedeflemiştir. ben şu çeyreklik ömrümde öyle bir şeyin imkansız olduğuna inandım. yok abi böyle bişe. sosyalizm gelir, güneş ülkeleri kurulur hatta anarşizm bile kurulur fakat en güçlü kanıtın herkesi ikna ettiği bir "insan" yaratılamaz. üzgünüm habermas. [ama bu, bu uğurda mücadele etmeyeceğiz anlamına gelmez tabii ki, canım habermas'ım] (mechul muhayyil, 24.11.2010 20:14)

49. bir marksist olarak marx ile hesaplaşmış ve -kanımca- onu aşmıştır.

(bkz: proletaryanın devrimci sıfatını kaybetmiş olması/#21144376) (mechul muhayyil, 13.12.2010 20:13)

51. habermas'ın kuramlarını anlamak için öncelikle habermas'ı anlamak

lazım. ama tabii yeterli değil. ben misal habermas'ı anladım ama kuramlarını beynimde bi o yana bu yana gezip duruyor. dünyanın en "entelektüel" kaynakçasına sahip bu adamı bırakın da anlayamayayım henüz. zaten anladığımı yazacağım, artık yanlış anladıysam da üzülmeyin. zaten kaç kişi var habermas bilen? millet beyni kapamış marx'dan sonra türkiye'de. frankfurt okulundan olması nedeniyle asıl

167

hareket noktası marx ve weber olan bu adama geçmeden önce, bu herifi anlaması neden zor buna değinmek istiyorum. bi kere o kadar adamı okuyup, hepsini eleştirip yeni fikir oluşturan biri var karşımızda ve hepsinden oluşturduğu bir meta-teori ile karşımıza çıkıyor. ama bence daha önemlisi, habermas'ın henüz "yeni" olması. marx, habermas'tan daha hafif yazıyordu diyemeyiz kanımca. fakat, marx'ın yazdıkları, ne kadar ağır olsa da, yıllar boyunca, insan beyninden insan beynine geçerek "kolaylaştı" ve bır kısım insan için ezberleşti. bu durum marx'ı -göreceli olarak- anlamayı kolaylaştırdı. habermas için henüz böyle bi durum vaki değil. neyse "habermas kimdir"e geçelim. fransız toplum bilimci s. haber şöyle diyor: "habermas ve foucault bir yandan tarihin anlamının sadece kapitalist sömürünün eleştirisinden çıkarılamayacağını, öte yandan da marksizmin kendisine atfedilebilecek önkabuller ile (ekonomizm, indirgemecilik, ilerleme fikri, metafizik materyalizm vb.) ve bu önkabuller itibariyle onun en açık biçimde dogmatik taraflarıyla bağlı kalamayacağını örnekle açıklamak istiyorlar" bu satırlar, aslında marksizm içinde yeni bi "habermasizm" arayışını gösteriyor. zira, habermas, en çok etkilendiği isimlerden biri olan marx'la hesaplaşmış ve onun altyapı-üstyapı, ekonomik determinizmine ve tarih anlayışını yeniden-yapılanmaya uğraşmıştır. marksist birçok temele itiraz eden habermas'ın kendini marksist olarak görmesinin nedeni de budur bence. yapı-kurum'u (rekonstruktion), habermas "bir teoriyi parçalara ayırmak, sonra da, teorinin hedefine daha iyi ulaşmasını sağlamak amacıyla, bu parçaları yeniden birleştirmek" olarak tanımlıyor. habermas tam anlamıyla bi yapı-kurum filozofudur. o devasa kaynakçasındaki isimlerin hepsini okumuş, beğenmemiş ve yapı-kuruma uğratmıştır. anlaması da bu yüzden de zordur bak. louis quere adlı bir fransız filozof ise şöyle diyor habermas için, "sosyologların en filozofu ve filozofların en sosyoloğu". eleştirel kuramın ikinci kuşaktan takipçisi olan habermas'a bu sıfatın layık görülmesi tesadüf değil. zira, frankfurt okulu çağdaşı solu eleştirmek için sosyolojiye başvurmuştu. daha sonra habermas, hocaları adorno ve horkheimer'i de beğenmeyecektir ya... bu üç alıntı sanırım habermas'ı anlamak için yeterli. belki de değil ama ben yeterliymiş gibi devam edeceğim. ama nasıl, nereden? habermas'ı ontolojisine veya bilim ve felsefe'ye bakışına girmek istemiyorum. zira bu konuların girişi var çıkışı yok. yok husserl, yok kozmos, yok fenomoloji... kasış işler. meraklısı açsın baksın. buradan ben bi özet geçeceğim. habermas kuramlarında bilim ve tekniği bir ideoloji

168

olarak kullanıyor, bilgi kuramlarına çok yönlü yaklaşıp, insanın sadece maddi çıkarlar ötesinde ütopik bir tarafı olduğunu filan söylüyor. falan. filan. ben asıl ilginizi çekeceğine inandığım, habermas'ın marx ile hesaplaşmasından bahsetmek istiyorum zira biliyorum ki kafanız orada kaldı. habermas'ın marx ile hesaplaşması tarihi materyalizm ile başlar. habermas'a göre, "tarihi maddeciliğin temel hipotezleri yeniden formüle edilmeli ve [marx'ın öne sürdüğü] üretim güçleri ile üretim ilişkileri ikilemi yerini daha soyut olan iş (arbeit) ve karşılıklı etkileşim (interaktion) çiftine bırakmalıdır." habermas'ın bu afili itirazının temelinde sosyolog tarafı yatıyor. (marx'ın ekonomiye kilitlenmiş beyninin aslında çok daha fazlasını hayal ettiğinin kanıtlarına şuradan ulaşabilirsiniz (bkz: #20910985)) weber'i onlarca düşünürle birlikte yeniden-yapılandırmaya uğratarak moderniteye bakış sunan habermas, rasyonelleşme ile birlikte geleneksel değerlerin yerlerini "modern" bilim ve tekniğe bıraktığını ve meşruluğu araçsal aklın ele geçirdiğini belirtmiştir. konuyu dağıtmak istemiyorum ama bu çok ince ayrıntı habermas'ı iletişimsel eylem kuramına götürecektir. eleştirdiği düşünürleri hep araçsal aklın yanında iletişimsel aklı görmemekle "aşan" habermas, bizzat bu araçsal akılla eriyen geleneksel değerlerin yerini tanrıdan "dil"e bırakmasıyla iletişimin önem kazandığını böyle bir cümleyle değil yüzlerce sayfayla anlatacaktır. konumuza dönersek, bilim ve teknik ile egemenliğini kaybeden geleneksel değerlerin yerini pazar ekonomisinin aldığını işaret eden habermas, marksist kuramdaki üretim biçimi ve ilişkileri ikilisinin geçerli olmadığı söylemiştir. habermas, aynı marcuse ise yeni doğan dinamiklerden ötürü marx'ın kuramlarının ileri kapitalist ülkelere uygulanamayacağını düşünüyordu. marx'ın yaptığı gibi tek başına bir ekonomi politiğin eleştirisinin, bir toplumsal eleştiri kuramı için yeterli olmayacağını ekleyen habermas, araçsal aklın egemenliğinin "yaşam dünyası" (habermas'ın özel anlam yüklediği bir kavram) ve özgürlüğün unutulması anlamına geldiğini söylemişti. şöyle bir bakınca, habermas'ın marx eleştirilerinin ana temasının marx'ın altyapı-üstyapı sistemi olduğu rahatlıkla söylenebilir. habermas, bu ayrımı ne yeterli ne de geçerli görüyordu. daha önce başka bir entry'imde * açıkladığım habermas'ın sınıf çelişkilerine bakışı da geleneksel marksistlerden farklıdır. bir tarihçi olarak kamusal alanın babası olan habermas, sadece bir olanak olarak gördüğü sınıf çelişkilerinin yerini kitle iletişim araçlarının yönlendirdiği kamuoyu çatışmalarına bıraktığını söylüyordu. çok önemli bir ayrım olarak, sistemin, iletişim ve özgürlük alanındaki sorunlarla, teknik düzeydeki sorunlar arasındaki farkı artık sadece kamuoyunu biçimlendirerek gizleyebildiğini

169

ve insana nasıl yaşayacağını değil, neyle yaşayacağı fikrini empoze ettiğini söylüyordu. siyaseti bir ideoloji olarak üstyapıdan çok daha öte bir yerde gören habermas kitlelerin proleterleşmesini kamuoyu üzerinden mümkün görüyordu. habermas'a postmodern düşünür diyenlerin alnını karışlamamız gerektiğini düşünüyorum bu nedenle şu yorumlarını başka yerlere yormayın: "çağda dünyada artık ne idealizm-materyalizm ne de marksist emek-değer kuramlarının bir geçerliliği kalmıştır" daha sonra bir mühendis olarak benim bile adını duymadığım fizikçilerden örnekler vererek mevcut materyalizm anlayışının iflasını somutlayan habermas, emek-değer kuramının ise artık tüm akademik çevrelerce görmezden gelindiğini söylüyor. fakat buradan, habermas'ın bir materyalist olmadığı fikri yerleşmesin kafanıza. dediğim gibi habermas bir yapı-kurumcudur. çoğu kez materyalist olduğunu savunan düşünürün amacı materyalizmi yeniden formüle etmektir. materyalist anlayıştan doğrudan marx'a geçerken, habermas üzerine yazılmış en şahane türkçe kitabı yazmış olan taner timur, habermas'ın marx dört temel noktada itiraz ettiğini söylüyor. olduğu gibi yazarsam çok uzun sürecek o nedenle ben 4'ü bir arada elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. "kapitalist gelişmenin liberal aşamasın [burjuva kamusal alanının oluşması] temsil eden devlet ve sivil toplum arasındaki ayrışma, yerini, örgütlenmiş kapitalizmin karşılıklı bağlantılarına terk etti" peki ne demek bu? şöyle ki, habermas'ın kamusal olan olarak gördüğü sivil toplum bildiğimiz pazar ekonomisidir. ileri kapitalist ülkelerde, bu alan o kadar büyüdü ki, devlet tarafından bir müdahale olmadan ayakta duramaz hale geldi. yani, klasik bir dualist ilişki yok aralarında. bu durum, klasik altyapıüstyapı ikilemini cortlatıyor. büyüyen pazar ekonomisinin, toplumda sahte bir eşitlik fikri yarattığını ve artık yabancılaşmanın açık iktisadi bir norma bürünmediğini öne süren habermas, halkın çoğunluğunun üretim araçları üzerinde söz sahibi olmasından dolayı proleterleştiğini ve işçi sınıfının en tabanındaki işçide bile a fortiori bir devrimci bilincin görülmediğini söylüyor. bu durumda, marx'ın "teori kitlelere nüfus edince, maddi bir güç haline gelir" önermesinnin geçerli olmadığını söyleyen habermas, kısacası devrimci bilincin değişimine işaret ediyor. son olarak ise, çok eleştirilen rus devrimini ve sosyalist sistemin kuruluşunu eleştiren habermas, kapitalist ve sosyalist sistemin düzenleme alanındaki benzerliğine işaret ediyor. habermas'ın bir diğer marksizm-dışı özelliği ise, kuramlarında emperyalizm kelimesini kullanmaktan kaçınması, kullandığı durumlarda da her zaman bu kuramın zayıflığını ortaya koymasıdır. geleneksel marksistlerin, emperyalizm olarak gördüğü 19. yüzyıl sonlarını, devletin

170

sivil topluma müdahale edip, "düzenli bir kapitalizm" kurma çabası olarak değerlendiren habermas, bu aşamdan işçinin artı-değer yaratan emeğinin yanına emek gücüyle alakasız olarak teknik ve bilimi koymuştur. habermas'ın teknik ve bilim kavramı üzerine bir kitabı vardır. şimdi geçip duruyor bu terim, kafamız karışıyor biliyorum ama yapacak bir şey yok. inan benim de karışık. bu teknik ve bilim'e girdik miydi bi bu kadar daha yazmak lazım ki. vallayi olmaz. emek ile teknik ve bilimin işbirliği ile "hem uygun kar oranının hem de işçilerin reel ücretlerinin artmasınının" uygun koşullarının hazırlandığı söyleyen habermas, ileri kapitalist ülkelerde, sosyal devlete yönelmenin nedeninin bu olduğunu, dahası, işçi sınıfının sırf bu nedenle "kapitalizmin bekçiliğine" soyunduğunu söylüyor. kısacası, karşımızda proletaryaya veda eden, altyapı-üstyapı ayrımına karşı, emek-değer ve emperyalizm kuramlarını reddeden, daha önce karşılaşılmayan bir "teknik ve bilim" gibi geleneksel marksist teoride doğrudan "üstyapı burjuva oyuncağı" olarak addedilebilecek bir ideolojiyi artı-değerin yanına koyan ve bir diğer burjuva oyuncağı olarak görülen iletişimden eylem çıkaran bir marksist var. keşke bu kadarla bitse ama habermas durmak bilmiyor. marx'a koskoca bir itirazda daha bulunuyor. bildiğiniz gibi, marx üretim güçleri ve üretim ilişkileri üzerine bir maddecilik inşa etmiş idi. halbuki, habermas'a göre, marx ekonomi unsuru olarak bu iki kategoriyi birlikte ele alarak büyük hata etmiş ve iki farklı olguyu birleştirmişti. oysa habermas, bu iki kavramın farklı ilkelere dayandığını öne sürmüştür: üretim güçleri, bilim ve tekniğin ortaya koyduğu gerçekleri açıklayan "araçsal akıl"ı, üretim ilişkileri ise ahlaki-pratik ilkeleri, norm ve değerleri anlayan " iletişimsel akıl"ı temsil ediyordu. burada habermas bilim felsefesine referans yapar aslında. pozitif bilimlerin açıklamak, manevi bilimlerin ise anlamak ilkesine dayanmasından yola çıkan habermas, rasyonelleşme sonucu yaşadığımız şu zamanda ortadan kalkmış gibi görülen bu ayrımı yeniden-yapılandırıp sunmaktadır. habermas'ı anlamak için üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da tam burası. kuramının adının "iletişimsel eylem" olmasının doğrudan nedeni olan bu eleştiri aslında habermas'ın alametifarikasıdır diyebiliriz. bazı çok bilmiş solcuların, "dünyayı iletişimle mi değiştireceksiniz ha ha ha!" eleştilerinin zavallılığının farkına habermas'ı biraz anlayınca varıyorsunuz. zaten o noktadan sonra, oturup bir şeyler anlatasınız da gelmiyor o adama. zira, iletişimsel akıl'ı hayatında duymamış olsa bile, iletişimi bu nedenle küçümseyen/aşağılayan bir gelenekten gelen adama iletişimle bir şeyler anlatmanın imkansızlığını anlıyorsunuz. acı ama gerçek. habermas, yukarıda paylaştığım itirazını temellendirmek için, somut

171

antropolojik araştırmalara dayanan yüzyıllar boyunca üretim güçleri ile ilişkileri arasında gerçekleşen etkileşimleri açıklamaya koyuluyor. zira, ona göre üretim güçlerinin, üretim ilişkilerini değiştirip yeni üretim güçleri üretmesi mümkün değildir. habermas'ın tarihsel olarak insan türünü anlatırken engels'ten zerre yararlanmaması çok garipsenen bir durum. habermas'ın açıkladığı bu uzun süreci özetlemek gibi bir şey yapmayacağım. sadece, habermas'ın itirazını temellendirip geçeceğim. başta söyleceğimi sonda söylemeyi düşünüyordum ama mantıksız olacağından sonda söyleyeceğimi başta söylemeye karar verdim: habermas, marx'ın aksine üretim güçlerinin evrimini üretim ilişkilerine bağlıyor. hobaa! bildiğimiz avcı, işbölümü, aşiret, kent derken toplumsal rollerin oluşmasına geliyor ve insan olarak var olmanın temeline toplumsal emek ve dil kategorilerini yerleştiriyor. burada taner timur'un süper analojisine yer vermek istiyorum: "habermas'ın 'yapı-kurum'unda toplumsal emeğin bizleri üretim güçlerine, araçsal akla ve altyapıya; dilin de iletişimsel akla, kültürel normlara ve üstyapıya götüreceğini söyleyebiliriz" tabii habermas'ın buraya nasıl geldiğini okuyup anlamak lazım. ben özetleyemem onu, zaten özetini okudum aküğ. habermas'ın stalin'i hiç sevmediğini tahmin etmişsinizdir. tarihsel ilerleme fikrini incelerken de stalin'in şemasını baz alıyor ve bu ilerlemeci varsayımın yanlış olduğunu söylüyor. kendisi toplumsal evrimi, m. godelier'den referans ile kuruyor. burası da çok kazık bir bölüm. habermas, eski yapıların yerini, yeni ve daha güçlü yapılara devrettiğini düşünüyor ve bunu maddeciliğini statik ve dinamik olarak ayırarak anlatıyor. statik dediği yapı, altsistemler; dinamik ise, değişime yönelik hareket. burayı hızla geçerek sonuca gelirsek, habermas'ın üretim güçlerinin değişmesi ile üretim ilişkilerinin bu değişimlerle uyumla hale geldiği, daha sonra ise yeni üretim biçimlerinin üretim ilişkilerini değiştirdiği; başka bir deyişle, tarihsel evrimde, üretim güçlerinin çeşitli yeniliklerle/krizlerle sorunlar çıkardığı ve üretim ilişkilerinin de bu sorunları çözebilecek şekilde evrildiği (marx'a ait olan) tezini reddediyor. çünkü habermas'a göre, üretim ilişkileri ve üretim güçleri iki farklı akıldan besleniyor. dahası, habermas altyapı üstyapı ayrımındaki muhteviyata da katılmıyor. ona göre, altyapı sadece ekonomik ilkelerden değil, akrabalık ilişkilerinin geleneksel toplumlardaki egemenlik ilişkileri gibi iktidar mekanizmalarını da kapsıyor. habermas, tarihsel maddecilik sonucu ulaştığı ileri kapitalist sisteme kadar olan süreçte şu sonuca varıyor: "üretim biçimlerindeki dönüşümlerin doğrudan üretim ilişkilerinde olan değişikliklerle açıklamak ve bir toplumdaki karmaşıklık değerlerini ait olduğu üretim biçimine bağlı olarak çözümlemek daha öğreticidir". kısacası, bir tarihsel materyalist olarak tarihi yazanın üretim güçleri değil üretim ilişkileri olduğunu söylüyor. marx ile tamamen zıt bu görüşe antropolojik, sosyolojik ve felsefi birçok argümanın eşliğinde varıyor.

172

tekrar ama bu sefer habermas'tan özetleyelim: "savunmak istediğim tez şudur ki, normatif yapılar, bir toplumda yeni örgütlenme ilkelerinin yeni uzlaşma biçimlerine ulaşması ölçüsünde toplumsal evrimi sağlar ve bu uzlaşma biçimleri de mevcut üretim güçlerinin uygulanmasını, ya da toplumsal karmaşıklığın artmasıyla eşzamanlı olarak yeni üretim güçlerinin yaratılmasını mümkün kılar." bu iddialı görüşün arkasında, iletişimsel eylem kuramına temel teşkil köklerden bir diğeri olan "dil felsefesine" yatar ki, ööeeh eytere breah! yani. hiiiç bana bakma. yukarıdakiler ilginizi çektiyse, vay abi marx'tan başkaları da varmış solda dediyseniz; introduction to habermas babında, taner timur'dan "habermas'ı okumak" kitabına başlamanızı tavsiye ederim. habermas, yukarıdaki itirazları nedeniyle geleneksel marksistlerden ve sosyologlardan çok fazla eleştiri almıştır. bu eleştirilerden önemli gördüklerine yüzlerce sayfa ile cevap vermiş ve artık "ben oldum, okuyun anlayın" diyerek daha ölmeden tarihin tahtına oturmuştur. fikirleri, kuramları, analizleri öldükten sonra değerlenip, "ezbere" dönüşür umarım. zira, buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. edit: dalgınlık. (mechul muhayyil, 27.12.2010 16:55 ~ 10.06.2011 14:23)

52. "iletişimsel

akıl"

demişti

habermas.

habermas'ın yazdığı onlarca eseri, oluşturduğu kuramları, yaptığı analizleri bir kenara bırakalım ve geleneksel sorumuza dönelim: habermas'ın amacı neydi? frankfurt ekolünden gelen habermas, bir marksist olarak elini hangi düşünüre attıysa onu aşmaya çalışmıştır. benimsediği yenidenyapılandırma yöntemiyle milyonlarca sayfa arasında gezip, kendi başyapıtı olan "iletişimsel eylem kuramı"nı oluşturmuştur. bu kuram, aslında habermas'ın amacını değil de sonucunu gözler önüne serer. gel gelelim bize amaç gerektiğinden bu sonuca habermas nasıl ulaşmıştır, şu an mühim olan bu. habermas, kendi deyimiyle "weber'i batılı marksizm esprisi içine sokma"yı amaçlamıştır. başka bir deyişle, felsefe ile sosyolojiyi birleştirip genel bir teori oluşturmak peşindedir. uğrunda nice yiğitler pörsümüş olan bu uğraş,

173

habermas'ı marksizmin yeniden inşasına götürür. zira, bir "meta-teori"yi başka bir disiplin potasında eritmek fiziksel değil, kimyasal bir reaksiyondur. ortaya çıkanın yepisyeni bir "meta-teori" olduğunu görebilmek için incelemek şarttır. zaten, bir kere incelemeye başladığınızda bu işin çıkışı da yoktur. zira, habermas iddia ettiği üzere marksizmin temel ezberleri reddetmiş, yerabbimizi (karl marx) eleştirip aşmış, co-allah'ı (friedrich engels) fikirlerini takmamış; proletarya sözcüğünü kullanmayı reddedip bir de öldüğünü iddia etmiş, sınıf savaşımını tarihin motoru olarak görmemiş (bkz: #21144376), emperyalizm sözcüğünü ancak bu kuramın zayıflığını vurgulamak istediğinde kullanmış, ilk insandan başlayarak tarihin materyalist yorumunu baştan yaratmış, altyapı-üstyapı kuramının geçerli olmadığını iddia edip yerine kendi kavramlarını sunmuş, geleneksel marksist kuramların bir toplumu açıklamaya yetmeyeceğini çok net ve açıkça söylemiş: (bkz:#21333222), aydınlanmayı eleştiren kendi hocalarını olayı yanlış anlamakla suçlamış... hadi başta belirttiğimiz gibi, hepsini bir kenara koyalım, dokunduğu tüm düşünürleri, kant'ın izinde "iletişimsel aklı" görmemek veya aşağılamakla eleştirmiştir. habermas, o kadar sıfatı yetmezmiş gibi bir de dil fesfesine girmiş ve aslında tüm marksizmi yeniden tanımlamasının sonucu ve nedeni olan iletişimsel akıl ve onun eylem kuramına ulaşmıştır. habermas'ın araçsal akıl, amaçsal akıl.. ve alman felsefesi boyunca sunulmuş her türlü aklın yanında sunduğu iletişimsel akıl tehlikeli bir akıl türü. zira, kendisi ile bir kere tanışınca insanın tüm hayata bakışı değişiyor. araçsal aklın keşfi ve onun ekonomik deterministik yorumlaması ile nasıl dünya yerinden oynadıysa, iletişimsel aklın ve onun eylem gücünün bilincinde olmak da bütün dünyayı değil ama bireyin dünyasını yerinden oynatıyor (tüm dünyayı da oynatacak görüciksiniz). burada bir parantez açarak azıcık da kendimden bahsedeceğim. neden habermas'a yöneldim, nasıl yöneldim? bir sabah uyanıp bugün habermas okuyayım bari, demedim. böyle bişe yok. sonuçta buraya kadar okuduysan bu entry'yi bunun farkındasındır. değilsen ve kadınsan özelden ulaş bi tartışalım, nedir eksik. öncelikle frankfurt ekolüne ulaşmak için özel bir uğraşa gerek yok eğer türkiye solundan birazcık kafanı kaldırabilirsen marksizmin marx'la sınırlı olmadığını bilirsin. yerabbime bin şükür, türkiye solu ile kirlenmediğim için dışarı bakabildim tabii. bu beni frankfurt okuluna getirdi ama bir solcu olarak en önemlisi "marx'ın da eleştirilebileceğini" farkına varmam oldu. bu durum, türkiye'de yetişmiş bir birey için çarpıcıdır. önce hz. muhammedsonra atatürk filan (ya da tersi).. hayatı mitler ve kültlerle dolu bir insan için bir de marx'ı aşmak hoş değil. uğraştırıyor bir kere insanı. olduğu gibi kabullenmek her zaman daha kolaydır. işte asıl, değişim;

174

marx'ın allah olmadığını anlamak ile geldi. bir de kişilik olarak her zaman liberal tandanslarım vardı. bunun nedenlerini babama tepki, büyüdüğüm ortama tepki filan diye ayırabilirsiniz. dindarıyla, laikiyle her zaman muhazafakarların arasında büyüdüm. velhasıl kelam, özgürlükçü bir insan oldum çıktım. fakat, böyle özgürlükçü deyince çok basit kalıyor. asıl farklılaştığım yer, "doğru"nun olmadığını anlamam oldu. bu bağlamda, gökhan özgün'ün gerçek ve hakikat ayrımı, beni bayağı bir etkidiydi. kendisi, gerçeğin öznel, hakikatın ise nesnel olduğunu savunur. hakikati nasıl tanımlayacağımız konusunu başka bir entry'e bırakalım, buradan benim sürüklendiğim yer mutlak bir doğrunun olmaması idi. herkesin bir doğrusu vardı elbet ama kimsenin ki en doğru değildi. bunun gerisi; başı açık, kapalı, liberal, milliyetçi herkesi dinlemek gerektiği anlamına geliyordu. aşılmaması gereken birtakım sınırları aşmadıkça, herkes istediğini yapmakta serbestti. hatta, açık konuşayım, benim ütopyam sosyalist bir dünya değildir. ütopyam, herkesin istediği gibi yaşayabildiği bir dünyadır. bu nedenle en büyük düşman olarak vatan kavramını görürüm. zira, vatan doğuştan bir zincirdir. halbuki özgür bir dünya, herkesin nasıl yaşamak istediğini seçtiği bir dünyadır. isteyen gider kapitalist bir komünü seçer, isteyen sosyalist.. hatta isteyen vahşi batı'yı tekrar kurar orada yaşar. kısacası, toplum sözleşmesine imza atmak isteyen herkes toplum sözleşmeni yazmakta özgürdür. tabii bunlar ütopya, tartışılır. mühim olan, geleneksel solun "ben en iyisini düşündüm, herkes böyle yaşamalı" düşüncesini aşmaktır. bu demek değil ki inandığını savunmayacaksın. sadece tavrın ve içeriğin savunduğunun en doğru olmadığının bilince olacak. örnek vermek gerekirse, ben kişisel olarak sosyalist düzende yaşamayı tercih ederim; fakat, seçme şansı olsa kapitalist düzeni seçecek çok fazla insan tanıyorum. ve bu duruma "bilinçlenme" olarak bakmak da yanlış aslında. ama kullanırım bu kelimeyi, zira bu tamamen dil pragmatiği ile ilgili bir fark. neyse lan. açıklamaya çalıştığım bu kopuş, sol-sağ ayrımı gözetmeden yaşanan doğrudan "bilgi"den ne anlaşıldığı ile ilgili epistomolojik bir kopuştur. hatta çok hassassanız ontolojinizi bile sarsar. o değil de habermas'ı anlatacaktık bir yığın kendimden bahsettim ama biz de küçük bi habermas sayılırız lan şunun şurasında. geleneksel soldan da değil geleneksel dünyadan koparak savrulduğum yeni konumum beni ister istemez iletişim denilen kavramın önüne bıraktı. zira, bir kere en haklı olmadığının farkına varınca, kim haklı diye tartışmak, argüman sunmak, ikna etmek için iletişim kurmak gerekiyor. işte buradan başyapıtının adı "iletişimsel eylem kuramı" olan habermas'a ulaşmam zor olmadı. habermas'ı okurken, savrulduğum yerin aslında ne kadar da sağlam olduğunu gördüm. jürgenciğim adeta bir yürüyen beyin gibi durmaksızın düşünerek, benim savrulduğum yere sapasağlam bir bina dikmişti, çimentosu marksizm olan bu binadakinden daha rahat yattığım tek yer sevgilimin yanıdır. bu da biline.

175

*** şimdi geçelim, iletişimsel eylem kuramının kıpkısa, eksik, belki de "yanlış" özetine. habermas, en güçlü kanıtın, toplumsal uzlaşmanın ve iknanın düşünürüdür. devrimci düşünceyi "tarihi bilincin aydınlığına başvurma" ihtimalinin kalktığını iddia ederek geçersiz kılan habermas, kuramlarını, proletaryanın anlamını kaybettiği, geniş kesimlerin devletten sosyal kazanımlar elde ettiği, sınıf çatışmasının ortadan kalkmasa dahi kendini hissetirmediği, iktisadi krizleri kontrol altına almış ileri kapitalist ülkelerde radikal demokrasiarayışı üzerine kurmuştur. bu arayışındaki en güçlü silahının iletişimsel akıl olması da bir tesadüf değildir. zira, aklı marx'ı aşarak, araçsal ve iletişimsel olarak ikiye ayıran habermas, araçsal aklı, üretim güçleri yani ekonomik deterministik yapıyı anlamaya ayırırken; iletişimsel aklı ise önemli kavramlarından biri olan "lebenswelt" yaşam dünyasına ayırmaktadır. koyu bir aydınlanmacı olarak karşımıza çıkan habermas, dünyayı yine akılla açıklamış ve "ama akıl ile açıklanmayacak şeyler de vardır" demekten kaçınmıştır. bu eleştirisini, aydınlanmanın da aydınlanması gerektiğini söyleyen hocalarına, adorno ve horkheimer'e, geldiğini de not düşelim. iletişimsel aklı anlamak için "yaşam dünyası" nedir anlamak gerekiyor. habermas, araçsal akla geleneksel solun indirgemeciliğini yükler dersek yanılmış olmaz sanırım. tarihi sadece ekonomik determinizm içinde özne-nesne ilişkisi olarak yorumlayan akıldır, araçsal akıl. halbuki iletişimsel akıl, özneler arası ilişkilerimizi, normatif ve estetik dünyamızı, kısacası insan olarak paylaştığımız hakikatlerden doğan edimlerimizin ve dolayısıyla araçsal akıldan bağımsız bir özgürlük alanını yorumlayan akıldır. bu iki aklın, üretim güçleri ve üretim ilişkilerini bir başlık altında toplayan marx'a da itiraz olduğunu da belirtelim. zira, habermas'a göre üretim güçleri ve üretim ilişkileri iki ayrı akıldan beslendiğinden aynı başlık altında incelenmelidir, hangi akıl üretim gücünü, hangisi üretim ilişkilerini temsil ediyor.. o kadar yazdık kendin bul valla. bulamıyorsan ve kadınsan özelden ulaş. habermas bu iki aklı tanımladıktan sonra, bütün gerginliğin araçsal aklın dayandığı sistemin, iletişimsel aklın dayandığı yaşam dünyasını kolonize etme çabası olduğunu söylüyor ve bu tahakküme karşı iletişimsel aklın yılmaz savunucusu olarak karşımıza çıkıyor. zira, her şeye araçsal aklın hükmettiği bir dünya marx'ın çok güzel adlandırdığı gibi kapitalist dünyadır. başka bir dünya başka bir akıl ile mümkündür. mevcut aklı da unutmadan tabii. bu başka aklın temeli ise dil felsefesinde yatar. klasik felsefenin varlık ve bilgi kuramlarına karşı oluşturulmuş bir görüş vardır. bu görüşe göre, kant'ın öznel ve aşkın bir bilinç önkabulündeki, nesnelliğe açık, herkesin

176

gözlemleyebileceği aşkın bilinç imkansızdır. zira, böyle bir nesnelliği gözlemlemek, gözlemleyen öznenin ontolojisini içermesi bakımından nesneldir. kısacası, nesnel bir gerçekliğe, nesnel bir gözlemcinin bir gözlem sonucu ulaşması, gözlemin kendinin gözlemlenmesi mümkün olmadığından özneldir. bu nedenle, çıplak nesnelliğe ancak kişinin öznelliği yani dil ile ulaşılabilir. nesnelliğe ulaşmak için tüm metodoloji dil ise o halde bizzat dil incelenmelidir. dil semantiği olarak adlandırılan bu görüş, aşkın bilinç yaklaşımının bir eleştirisidir ve wittgenstein gibi ünlü düşünürlerce de geliştirilmiştir. habermas'ın toplumsal kuramına temel teşkil eden dil pragmatiğiise, dilin kullanımı neticesinde farklı işlevler kazandığı (söz edimleri) anlamına geliyordu. bu ayrımı ilk olarak işaret eden kişinin j. l. austin olduğunu da belirtelim. austin, "söz edimleri" ile, sözcüklerin, dil semantiğini aşarak, betimleyici ve onaylayıcı işlevlerinden çok daha fazlasına, bir şeyi "yaptırmak" gücüne sahip olduğunu ileri sürmüştür (ör: git ve bir daha geri dönme). bu amaçla söz edimlerini şöyle sınıflandırmıştır: 1) bir şey söyleyen, nesnel durumu betimleyen (lökutionar), 2) bir şey söylemek suretiyle bir şey yapan (illokutionar) ve 3) bir şey söyleyerek muhattabını etkileyen (perlokutionar) * austin'in bu ayrımında habermas'ın iletişimsel kuramında eylemci olan elbetteki ikinci, yani illokutionar'dir. zira, o, bir şeyi onaylamak veya betimlemekle kalmaz. iletişimde bizzat güce sahip olandır. öte yandan, aynı zamanda lokutionar olduğu için olayları anlar ve eleştirel olarak da yaklaşabilir. habermas, bir aydınlanmacı olarak, kant'ın aşkın bilinç önkabulünü, öznel bilinç ile değiştirip, bir diğer önemli kavramı olan özneler arası bilince (intersubjectif) ulaşır. habermas'ın eylemcisi illokutionar'ın habibatı bir diğer sorun olarak karşımıza çıkar tabii. habermas, "konuşmanın ideal durumu" der, "tartışmalarda karşılıklı olarak yaptığımız kaçınılmaz (ve bu haliyle de evrensel) bir önkabuldür." önüne ideal gelen her kelimeden anladığımız gibi imkansız olan bu durum dille anlaşmanın mümkün olması için gerekli olandır. ne kadar yaklaşırsan o kadar iyi olan bu durum için habermas'ın yorumu şöyledir: "doğru(wahrheit), zorlamasız (kendiliğinden) oluşan bir evrensel kabule, bizleri, tekil (bireysel) zorlama ile mecbur kılar; oysa böyle bir kabullenme, konuşmanın ideal durumuna, yani evrensel karşılıklı anlaşmayı zora başvurmadan mümkün kılacak ideal bir yalan biçimine bağlıdır." yaşam dünyasının korunması gerektiğini söyleyen habermas'ın konuşmanın ideal durumuna yaklaşmak için uğraştığı söylenebilir. habermas'a konuşmanın ideal durumu'ndan çok fazla eleştiri gelmiştir. bunlara habermas elbet cevap vermiştir. fakat, belirtilmesi gereken habermas'ın tartışmaya katılımcıların dil edimleriyle sadece ve sadece yapıcı amaçlar güttüğü önkabulü vardır. diğer taraftan, konuşmacının

177

muhattabını etkilemeye çalıştığı perlokutionar dil edimini de atlamayan habermas bu edimi stratejik hareket olarak nitelemiştir. kısacası, habermas illokutionar üzerinden konuşmanın ideal durumunu tanımlar ve bu durumda iletişimi savunur. bunu yaparken herkesin melek gibi olduğu bir iletişim kuracağını söylemek tabii ki. habermas, sosyolojik olarak muhattapların 4 adet dil edimi gösterdiğini paylaşır. buradan weber'e geçen habermas, weber'in kapitalizmin geleneksel dünyayı nesnel dünya, normatif dünya ve öznel dünya olarak üçe ayırdığını paylaşır. bu üç dünyanın karakteristik davranışları ise: nesnel dünya, nesnel bir amaca yönelmek; normatif dünya, belli normlara uymak; öznel dünya ise, etrafında hayranlık duygusu uyandırmaktır. austin'in söz edimlerine gelirsek, birebir örtüşmeyi görebiliriz: betimleyen ve yapan nesnel lokutionar; bir şey söylemek süretiyle yapan edimci illokutionar ve muhattabını etkilemek peşinde perlokutionar. dört demiştik, son edim ise, uzlaşmak için gerçekleştirilen iletişimsel (karşıklı anlaşma) edimdir. habermas, söz edimlerinin evrensel olduğunu, toplumlara göre değişmediğini mead, durkheim gibi çeşitli düşünürlerle tarihsel olarak göstermiş ve dilin oluşumuna ve sosyolojik rolüne değinmiştir. o konulara hiç girmeden, habermas ile devam edelim: "gerçekte, iletişimsel öneriler (dil edimleri), dünyayla farklı ilişkilerde daima aynı zamanda, iç içe yer alırlar; konuşmacılar, ifadelerinde tema olarak sadece bir öğeyi ileri sürseler bile, nesnel, sosyal (normatif) ve öznel dünya ile aynı zamanda temasa geçerler. konuşan ve dinleyen insan anlaşmak için üç dünyanın referans sistemini yorum çerçevesi olarak kullanır ve bu yorum çerçevesi içinde edim durumlarının ortak tanımlarını değiştirir. (konuşmacılar) dünyadaki bir şeye doğrudan gönderme yapmazlar, fakat başka bir konuşmacı tarafından itiraza uğrama olasılığı karşısında ifadelerini görselleştirirler. karşılıklı anlaşma, iletişime katılanların bir ifadenin geçerliliği üzerinde anlaşmaları demektir. uyum (akkord) ise konuşmacının ileri sürdüğü, geçerlilik iddiasının öznel olarak kabulü anlamına gelir... iletişimsel harekette kural şudur: bir konuşmacı tek bir alanda ifade edilmiş geçerlilik iddiasını kabul ederse, dolaylı olarak diğer iki geçerlilik iddiasını da kabul etmiş sayılır; aksi takdirde karşısındaki anlaşma olmadığını açıklaması gerekir. böylece, bir konuşmacı bir ifadenin doğruluğunu kabul eder, fakat buna karşılık ifade sahibinin doğruculuğundan (içtenliğinden) ya da ifadenin normatif isabetinden kuşku duyarsa anlaşma gerçekleşmemiş olur." habermas burada, çok gerçekçi bir şekilde, weber'in ayırdığı tüm dünyalarında birlikte zuhur ettiğini ortaya koyararak, insanın karmaşıklığını hakkını veriyor. ayrıyetten, dili (söz edimlerini) kullanarak varılan bir

178

anlaşmanın (iknanın) dayanaklarını belirtirken, içtenlikle stratejik harekete dikkat çekiyor. elbet tabii habermas'a "abi iyi güzel diyorsun da iletişim dediğin şeyi neden böyle abartıyor, konuşmanın ideal durumunu tüm tahakküm mekanizmalarından soyutluyorsun. yok öyle özgürlük" diyenler de olmuyor değil. p. bourdieu'nün, geleneksel olarak getirdiği bu haklı eleştiriye habermas yine kavramlar ve kaynaklar ile cevap veriyor. zira, habermas iletişimde uzlaşmayı sadece dilin etkilediğini değil, dilin dışında, konuşan kişilerin ve bizzat iletişim sürecinde yaşanan "iki tür dili dışlama mekanizması" olarak adlandırdığı itibar ve etki mekanizmalarının da etkilediğini söylüyor. buradan t. parsons filan sayfalarca gidiyor gene.. ama bu kadar yeter. son derece eksik ve belki de ben yanlış anladığım için yanlış olan bu özet, taner timur'un habermas'ı okumak adlı kitabından besleniyor. iletişimsel eylem kuramı denilen 1000 sayfalık kitaptan önce bir göz gezdirmek isterseniz introduction to habermas babında türkçe en iyi kitap diyebilirim. tabii, gelgelelim, koskoca bir kuram, habermas'ın başyapıtı sayılan, 10'larca ciddi düşünürün önce tanıtılıp sonra aşıldığı, birleştirildiği, analiz edildiği, yeni kavramlar ve düşünceler sunulduğu iletişimsel eylem kuramı'nı habermas dışında bir insan ne kadar anlatabilir ki? bi de kısaltarak. *** entry'nin noksanlığını vurgulayıp duracağıma, başta belirttiğim iletişimsel akıl ile tanışan insanın akıbetinden bahsedeyim biraz. buradan itibaren habermas yok. ben varım. biliyorum bu anı bekliyordunuz. iletişimsel aklın farkına varmak lanetlenmek ve aynı zamanda kutsanmaktır. lanetlenirsin çünkü, kendini aydın, ileri, modern, çağdaş, entelektüel... bellemiş insanların basitliği yüzüne çarpılmış olur. bir zamanlar saygı duyduğun adamların aslında ne kadar "akılsız" olduğunun farkına varırsın. bu kadarla kalsa iyi, zamanla o adamlardan tiksinmeye başlar, yanyana gelmekten kaçınırsın. aynı sıfat altında anılmakta utanır, başka sıfat arar duruma gelirsin. seni kendi gibi gördüğü için fütursuzca başkalarını aşağılamalarını dinlediğin insanların aşağıladıklarından bir farkı olmadığının acıyla farkına varırsın. öte yandan, kutsanmaktır; zira insanın ufkunu son derece açan bir akıldır bu, dünyanı sapasağlam durduğun bir şekilde tekrar tanımlamana yol açar. cevabı tatmin etmeyen bir soru yoktur. her türlü insanın özgürlüğü hak ettiğine, tahammül ederek değil fark ederek varırsın. ve sen ne düşünürsen düşün bu her türlü insan ile iletişim ve en iyi kanıt temelinde tartışabildiğin bir dünyanın mücadeleye etmeye değer olduğunun farkına varırsın. farklıya tahammül

179

ederek yaşamanın yanlışılığını farkına varır, akıl sahibi insanlar olarak, tartışarak ikna edecek konuşma ortamına sahip olmak için yaşam dünyanı koruman gerektiğinin farkına varırsın. bu uyanış, tüm hayatını değiştirir. haddini aşmamayı, ötekiyle "öteki" olarak (hoşgörüyle değil) yaşamayı öğrenirsin. farklılıkların batmadığı bir dünya şekillenir etrafında. iletişimsel aklın götürüsü çoktur ama gidenin değeri olmadığını görüp hayıflanmazsın, hele ki bu kadar getirisi varken... bitirmeden, biraz daha açık olayım.

ergenekon davasından patlak veren sol içi yarılma sonrası; kalan bir avuç sosyalist (sosyalizmden aforoz edilenler) dışındakilere bakınca, hepsinde asıl eksiğin iletişimsel akıl olduğunu görüyorum. bu adamlarla, bir noktada buluşulur, bir şekilde anlaşılır. hepimiz okuyoruz, yazıyoruz sonuçta. fakat, anlaşmak için önce "akıl" lazım. sadece araçsal akıl ile donatılmış ve iletişimsel akla "yerim onu" seviyesinde yaklaşan bu insanlarla anlaşamamak bir tesadüf olmasa gerek. bunu sol özelinde söylüyorum diye, diğer kesimler iletişim akıl manyağı sanılmasın. dünyanın eksikliğini çektiği bir aklın, türkiye sağında olmamasına şaşırın istiyorsanız ama ne var ki benim hedefim sol. türkiye solu içerisinde oluşan yarılmada saflar aslında çok net: iletişimsel akla sahip olanlar ve bu aklı küçümseyen veya onun varlığından bile haberdar olmayanlar. bir kesim için, kendi dışındaki herkes yobaz, dinci, soroscu, ajan, vatanhaini.. o bu; diğer kesim ise bu kelimelerden uzak duruyor, zira bu kelimeler iletişim kuramayan aklın sayıklamalarıdır. kendisi gibi düşünmeyen karşısında tahammül etmek, küfretmek, saldırmak ve öldürmek dışında ne yapacağını bilmeyen insanların çaresizliğidir. taraf gazetesi örneğine bakalım mesela. taraf gazetesini her zaman savunmuş biri olarak, dikkat edince taraf gazetesinin haberleri değil, taraf gazetesi etrafında oluşan iletişimsel akla olan saldırıydı beni en çok alakadar eden. taraf'a her türlü hakareti, hiçbir iletişimsel çaba harcamadan sarfedenlerin iletişimsel akıldan yoksunluğu ve dahası bu aklı küçümsemeleriydi beni çıldırtan. taraf, türkiye'de bir insanın bir fikri sırf savunmak istediği için savunamayacağının canlı kanlı deliliydi. söz ediminin gücü, insanlara çok ağır geldiğinden o gücün yatağı iletişimsel akıl idi asıl hedef taftasındaki. türkiye gibi iletişimsel aklın esamesinin okunmadığı toplumlarda, değişim ancak can yakarak olur. örneğin ülkenin değişmesi için balyozlar, ses kayıtları, ayışıkları; ordunun değişmesi için de bunların ifşası gereklidir. her zaman bir savaş vardır. ve diyaloğun bittiği yerde savaş başlar.

180

habermas, insanın tarihi boyunca taşıdığı ama farkında olmadığı bir aklı göstermiştir. ve derin sosyolojik-felsefik kaynaklar, fikirler, tahliller ile kurtuluşu bu akla bağlamıştır. habermas, muhtaç olduğumuz kudretin beynimizdeki nöronlarda olduğunu hatırlatır, nöronları olduğunu unutmayanlara. (mechul muhayyil, 15.01.2011 02:53)

56. şimdi düşünüyorum ben oturduğum yerden kalkıp mutfaktan su almaya

dahi bu kadar üşenirken, bir insan neden bu kadar okur, bu kadar düşünür, bu kadar yazar.. bu nasıl bir motivasyondur. hangi koşullar bir insanı bu kadar gazlar. sanırım cevabı buldum. inanılmaz basit ve insana özgü bir cevap. bildiğiniz gibi habermas'ın frankfurt okulu ile arası hep bozuktu. horkheimer ipnesi mahalle karısı gibi dedikodu üretip, marksizm için fazla revizyonist gördüğü habermas'ı okuldan attırmaya çalışıyordu. öte yandan, adorno ise, ilk kişisel asistanı olan habermas'ı koruyup kolluyordu. işte habermas'ın motoru bu babacan tavırların altındaki "onaylamaz baba" figürü idi. habermas, bir deha olarak gördüğü adorno'nun kendisinin bir kitabını dahi okuduğuna inanmıyordu. işte dostlar, dostoyevski'ye dünya edebiyatının en iyi romanlarını yazdıran baba nefreti gibi, habermas'a 21. yüzyılın das kapital'ini yazdıran da babasından onay alma, ona kendini kanıtlama isteği idi.. (mechul muhayyil, 27.01.2011 02:57 ~ 03:00)

57. yeminle kanımı donduruyor. bu nasıl bir adam ya. bu nasıl bir beyin. bu nasıl bir yürek. gün geçmiyor ki, yeni bir yönünü, bildiğimi sandığım bir yönünün yanında tekrardan keşfetmeyeyim. tek cümle ile özetleyeyim. habermas, aslında herkesin gördüğü, hissettiği ama aşmaya cesaret edemediği mevcut marksist kabulleri yıkıp, marksizmi 21. yüzyıl için yeniden yapılandırmıştır. (mechul muhayyil, 30.01.2011 02:20)

181

58. (bkz: bir habermasçının yürek burkan yalnızlığı)

(mechul muhayyil, 01.02.2011 01:21)

59. 1968 gençlik hareketlerine karşı olan tavrı hakkında insanları eksik

bilgilendirmemek için habermas'ın avukatı olarak bu konuda bir açıklama yapmak istiyorum. evvela, habermas'ın 68 hareketine hiç sıcak yaklaşmadığı doğrudur. bu hareketin liderlerinin "kendilerini che guevera'nın batılı metropollerdeki kolları" olarak gördüğünü söyleyen habermas, sol radikalizmi totaliter rejimlere benzetmiş ve devrimci hareketler konusunda sağcı politikacıların terimi olan "sol faşizm" kelimesini dahi kullanmıştır. habermas kelimenin tam anlamıyla nev-i şahsına münhasır bir filozof, tarihçi, sosyolog ve entelektüeldir. tamamen kendi yarattığı bir teori ile sadece kendinden sorumludur. tarih boyunca yaşamış düşünürlerden pek azının edinebildiği bir özgünlüğe sahiptir. bir habermasçı olarak söyledikleri en çok kendini etkilemektedir. her bir edimi, cümlesi kuramının bir parçasıdır. elbet kendisini tarih yargılayacaktır ama şimdi kendi kendinin yargıcı, jürisi, savunma ve iddia makamıdır.. bir iletişimsel-kantçı, uzlaşma ve iletişimin düşünürü olan habermas, şiddete bulaşmış her türlü hareketten uzak durmaktadır. bir yandan, konuşalım, iletişim kuralım, iletişimsel akıl vs. derken diğer taraftan şiddete bulaşmasını beklemek anormal zaten. bu nedenle şiddete bulaşmamış her türlü harekete destek vereceğini söylemiştir. fakat, 68 hareketleri hakkındaki yorumlarını aşırı bulduğunu da daha sonraları belirtip, açıklamalarını düzeltmiştir. bu konuda inge marcuse'nin 69 yılında kendisine söylediği "öğrenci ayaklanmasının, nazizm ile ilk ödünsüz hesaplaşma" olması büyük bir etkiye sahiptir. habermas 1977 yılında öğrenci hareketlerini yeniden yorumlamış ve 68'te kullandığı "sol faşizm" iddiasının aşırı bir beyan olduğunu kabul etmiştir. bunun dışında habermas'ın ilk eseri olan kamusal alan çalışması ile son eserleri arasındaki sarsılmaz tutarlılık (haklılığı bir yana), insanlara "ta o zamandan mı düşünmüş" dedirtecek kadar kusursuzdur. (mechul muhayyil, 05.02.2011 00:15)

182

jürgen habermas
60. richard

bernstein,

"iletişimsel

kantçı"

demişti

habermas

için.

koyu bir aydınlanmacı olan habermas'ın tüm kuramını, kant'ın özne temelli bilgi kuramının yeniden yapılandırılmış hali olarak görebilir miyiz? habermas'ın, kant'a itirazı "aşkınlık" ile başlar. habermas, kant'ın "aşkın özne"sini alır ve yerine "konuşma ve hareket etme yeteneğine sahip özneler çokluğu" önkabulünü koyar. böylece metafizik bir kavram olan "aşkın özne" gider ve yerine toplumsal bir gerçek koyulur. "tüm nesneler için geçerli apriori bir madde anlamı kurgulamak için yapılan tüm çabalar boşa çıkmıştır" diyor habermas. işte bu apriori kabulü yıktığı yere de iletişim'i dikiyor. habermas'ın bilgi kuramını anlayabilmek için, "gerçek"e değinmek lazım: "gerçek (wirklichkeit) denilen olgu, belleme süreci ile ulaştığımız olgular (tatsachen) hakkındaki önerilerin tümüdür." habermas gerçek'e ulaşma yolunu tartışma ve ikna tabanlı iletişim olarak görüyor diyeceğim ama böyle de değil. habermas, "gerçek"e inanmıyor. anlatmaya çalıştığı, iletişim ile önerilerin devinim halinde olduğu bir kuram. gerçek bu kuramın neresinde duruyor. geleceğiz. "dünya bizlere kendi dilini empoze etmiyor; dünya konuşmuyor; eğer sorularımıza yanıt veriyorsa, bu bizim ona atfettiğimiz yanıtların yinelenmesi anlamındadır." şu cümle aslında her şeyi özetliyor. habermas diyor ki, "iletişim kuran varlıklardan başka neyiz?" adını unuttuğum bir filozof, habermas'ın "dil komünisti" olduğunu iddia etmişti. habermas'ın, kant'ı yeniden yapılandırdığı alan bu aşkın olmayan doğru (hakikat) kavramıyla yakından ilgilidir. aydınlanmanın parlak ismi kant, doğruları alıp akla bağlı kıldığı için alman idealizmini yaratabilmişti. fakat, kendisi aşkınlığı doğrulardan alıp tecrübelerimizin nesnelliğine yüklüyordu; diyordu ki: "tecrübenin nesnelliğinin aşkın koşulları hükümlerimizin doğruluğunu sağlar." işte tam burada habermas, metafizikten çıkıp metafiziğe saplanmış bu aşkın koşulları alıp yerine yüzyıllardır süren ve felsefenin temeli olan "tartışma ile doğrulamak"ı koydu. böylece

183

habermas, "doğru" kavramını da yeniden yapılandırmış oldu. habermas'ı koyu bir aydınlanmacı ilan ederken bunu kastediyorum. zira, bu açıdan bakınca kant'tan bile aydınlanmacı bir düşünür kendisi. burada bir özeleştiri parantezi açayım, frankfurt okulunun habermas öncesi -birinci- kuşağının aydınlanma eleştirileri bir ara bayağı bir sahipleniyordum. gerçekten de, aydınlanmanın aydınlanma gerekecek bir duruma geldiğini düşünüyordum. habermas bu konuyu tekrar düşünmemi sağladı. zira, kendisi benim aklın abartılması olarak gördüğüm sorunu gene akılla çözdü. bu yeniden-yapılandırma kanımca habermas'ın alametifarikalarından biridir. kendi geleneğine başkaldırıp dedi ki: aklın abartılması yine akılın gücüyle çözülecek bir sorundur; bu sorunu çözerken kullanacağımız araç ise yüzyıllardır olduğu gibi iletişimdir. tecrübenin aşkınlığını diğer taraftan şöyle de eleştirir habermas: insanlar nesnel dünyayı değiştiremezler, çünkü bunun aracı olabilecek tecrübeler bizzat nesnel dünya sayesinde gerçekleşir ve bu anlamda nesnel dünya aşkındır. öte yandan, iletişim bu tip bir nesnel aşkınlıktan uzaktır; değiştirir ve yüzyıllardır değiştirmiştir de. görüldüğü gibi habermas, "aşkın"lığın en büyük düşmanlarından biridir. habermas'ın kant eleştirisindeki bir diğer önemli kavram ise içeriden aşkınlık (transzendenz von innen) denilen kavram. anlaması da anlatması da zor bu kavram; "doğru ile rasyonel olarak kabul edilebilirlik" arasındaki mesafeyi doldurmak için ortaya atılmış. habermas'ın, kant'ın numen ve fenomen dünyasına benzettiği bu ayrım, numden'deki ideallerin, iletişimsel edim kuramıyla yaşam dünyasına aktarılması suretiyle mutlak aşkınlığı aşmak anlamına geliyor. ya dur örnek vereyim ama bu kavramı tam anladığımdan emin değilim ondan bana güvenme. istiyorsan bi sonraki paragrafa atla. şimdi iki kişi iletişim kuruyorsa karşılıklı bir rasyonellik kabulü vardır. rasyonel olduğuna inanmadığın bir adamla tartışmasın di mi? iletişim, iletişimsel akıl'a değinirken belirttiğimiz gibi, sadece gözlemlemek ve betimlemek değil ayrıca bir edimdir de. iletişim sırasında, "doğru öneri" ve "akıl yoluyla kabul edilebilir öneri" arasındaki mesafe habermas'a göre tartışma ile kapabilecek bir mesafe değildir. burada kant'ın numen dünyası mutlak aşkınlığını kaybedip, iletişimsel edimle birlikte mümkünleşiyor ve önünde tek aşkınlık muhattabın benliğinde kalıyor. işte bu içeriden aşkınlık doğru ile kabul etmek arasında bir köprü. vay aküğ ne anlattım lan ben. "insanlar birbirleriyle işbirliğine girince, aksi sabit oluncaya kadar, karşılıklı olarak rasyonel kavrandıklarını varsayarlar. bazı durumlarda bu varsayımın yersiz olduğu sonucu ortaya çıkar. tüm beklentilere ters olarak, muhattabımızın ("öteki"nin) edim ve önerilerinin hiç de farkında olmadığı, hatta davranışını nasıl meşru gösterebileceğinin anlaşılmadığı bir durum belirir. fakat anlaşmaya yönelik edim bağlamında böyle bir düş kırıklığı bile iletişimsel bir etkinliğe girişirken zorunlu olarak arka planda bir rasyonellik varsaymış olmamızdan doğmuştur."

184

işte iletişime olanak sağlayan bu rasyonellik, habermas'ın kant'ta eksik gördüğü bir diğer olgudur. kant insanları özneler arası ve iletişim bağlamında değerlendirmemiş bu nedenle insanların birbirlerini etkileme ve değiştirme olanağını atlamış dahası ortadan kaldırmıştır. bu durum habermas ile kant'ı 180 derece karşı karşıya getirir. zira, habermas, nesnel dünyada olup bitenler hakkında anlaşmamızı sağlayan dil ile insanın o denli iç içe olduğuna inanıyor ki, bu ikisini birbirinden koparmak mümkün değildir. aşkınlığı alıp iletişim ile toplumsallaştıran habermas'ın karşısına bu sefer de iletişim ile ortaya konulacak "önerilerin doğruluğu" sorunu çıkıyor. habermas'ın araçsal akıl ve iletişimsel akıl olarak adlandırdığı iki farklı akıldan beslenen iki farklı dünya arasındaki en temel farklardan biri de işte bu bilgi kuramında yatar. araçsal aklın hüküm sürdüğü nesnel (materyalist) dünyada öneriler test edilerek doğrulanabilir ya da yanlışlanabilirken, normatif-estetik-edimsel yaşam dünyamızda (lebenswelt) "hiçbir kendiliğinden inanılırlık dayanağı, hiçbir basit ve çıplak doğruluk temeli" bulunmamaktadır. burada habermas'ın bilim'e yaklaşımını da özetleyebiliriz. habermas, bilimleri ikiye ayırır ve bir kısmının olanı gözlemlediğini; bir kısmının ise yorumladığını belirtir. habermas'ın tüm felsefesinde bu ayrımın izlerini bulmak mümkündür. neyse devam edelim. durum böyle iken, bir tartışmadan ortak bir kararla nasıl kalkılır? bunun tek yolu tartışmadır, der habermas. öneriler başka önerilerle doğrulanır veya yanlışlanır. en nihayetinde ulaşılmak istenen doğru değildir. araç da amaç da tartışmanın ta kendisidir. bu da "doğru"nun aşkınlığını (statikliğini) alır ve devamlı devinim halinde (dinamik) bir doğru yaratır. bu bağlamda habermas, "nihai bir uzlaşma" öneren filozoflara da karşı çıkmıştır ve böyle bir uzlaşma hayalinin aşkın bir doğru anlamına geldiğini söylemiş ve bunun da önerilerin her türlü itirazla hesaplaşmak zorunda olduğu kanıtlama sürecini sekteye uğrattığını belirtmiştir. "sınırları belli zihinler olarak ne önceden epistemik koşulların nasıl bir evrim geçireceğini bilebiliriz ne de, sonuç olarak, bir önerinin (bu öneri ideal planda ne kadar kanıtlanmış olursa olsun) bir gün yanlış çıkabileceğinden emin olabilir." bu durumda, tartışmaların amacı doğruya ulaşmak olmamalıdır. tartışmalar, muhataplar için doyurucu olduğunda tartışma "geleceğe açık ve rasyonel" bir şekilde ertelenir. habermas'ın araçsal akıl eleştirisinin temellerinden birinin izlerini burada da görmek mümkün. habermas için müdahale edebildiğimiz nesnel dünya ile önerilerimizin birbirleriyle çatıştığı sosyal dünya farklı akıllardan

185

beslenir. defalarca dedik bunu. bu durum, bu iki dünya arasında keskin bir epistemolojik farka işaret eder. önceden de belirttiğim gibi, araçsal akıl materyalisttir ve doğruya ilerler. bu akla pozitif bilim olarak bakabilirsiniz. öte yandan, iletişimsel akıl'da ise "doğru" yoktur. sosyal bilimler olarak bakılabilecek bu başlık, yorumlar ve önerilerini çarpıştırır. habermas'ın iletişimsel eylemi bu her şeyin doğrusuna vakıf araçsal aklın, iletişimsel aklı kolonize etme tehlikesine karşı planlanmıştır. her şeyin doğrusunu bilen insanlar yaşam dünyamıza tecavüz eder. habermas, tabiri caizse insanı ikiye ayırır. her marksistin kendi kendine sorduğu bir soru vardır: "insan bu kadar basit mi?" zira geleneksel teorileri insanı araçsal akla mahkum ederek, makineleştirmiştir. şu düğmeye basarsan kolu kalar, şuna basarsan ağlar.. gibi mekanik bir anlayışa mahkum edilen insanın yetersizliğini 21. yüzyılda yaşayan her marksist damarlarında hisseder. habermas bu eksikliği görmüş ve aşmaya çalışmıştır. bu uğraşında insanı ikiye ayırmış; geleneksel değerleri de yadsımamış ama en düşman olarak bellemiştir. habermas, "insan bu kadar basit mi?" diye soran marksistler için bir genel teori üretmeye çabalamıştır. ister ütopik bulun ister revizyonist... habermas'ın iletişimsel eylem kuramı yeni bir dünyanın kendine yakışanı giymesidir. (mechul muhayyil, 05.02.2011 15:14)

61. kendisine

"önemsemek" babında önemsenmemesi gayet normal. (mechul muhayyil, 06.02.2011 23:03)

yaklaşan

beyinler

tarafından

64. kendisini okuyup sahiplenenlere yöneltilen eleştiriler, o kadar genel ve

"etik" ki, aynı satırlardaki düşünürün ismini marx dışında herhangi bir düşünür ile değiştirerek, istediğiniz insana karşı etkili bir silah olarak kullabilirsiniz: yeni keşfetmek, this is new shit, heves, bir anda hayatın anlamını çözdüğünü sanmak vs. vs... bunları geçiyorum. ben "ahkam" keserken, bari habermas'ı okuyup ona dair argümanlarla geliyorum. eğer karşı tarafın argümanı olursa iletişim kurabiliriz fakat, hem argümanı yok hem de illaki bir şeyler yazmak istiyorsa ahkam kesmiş olurum tabii. aksi takdirde, "abi habermas iletişimsel aklı çok iyi düşündü ama düşünmemiş de olabilir" şeklinde yürüyen bir tartışma yoktur. bunları boş verdim gitti ama, habermas'ın mesaisinin üstüne bedavaya konmuşsun ne demek

186

bundan hiç haberim yok. böyle bir eleştiri zamanında çok alıntı yapıyorsun babında gelmiş idi, bu da böyle bir şey sanırsam. bu tip eleştirilerin neyi amaçladığını anlamıyorum, doğrusu önemsemiyorum da. cevabım şöyle: evet hazıra kondum. habermas gibi düşünürlerin önemi de vurgulanmış, aynı olguya habermas'ı michel foucault ile anarak değinmiş idüm zaten. ama habermas'ın öneminin oraya kadar olduğunu düşünememiş, kendisini abartmışım. perdon. geçelim. habermas'ın eleştirilecek bir çok yönü vardır ve 70'lerden bu yana çokça eleştirilmiştir de. habermas'ı anlatmayı bırakınca onlara da sıra gelir elbet. çoğunluğu bizzat marksist çevrelerden yönelen bu eleştiriler habermas'a en son: sen marksizmi yeniden yapılandırdım diyordun ama bu dostum liberalizm, diyordu, senin komünistliğin ancak dildedir diyordu. liberalizm sözcüğü eleştirilerin kimlerden geldiği yönünde bir fikir verebilir. verdiyse, gelen diğer eleştirilerin mahiyetini de az çok tahmin edebilirsiniz. üzerinden geçelim. öncelikle en haklı eleştiriden başlayalım. habermas'ın "evrenselliğini" iki yönden inceleyeceğim. bunlardan ilki, habermas'ın kuramlarının evrenselliği. habermas, teorilerini ileri kapitalist ülkeler için ortaya konmuştur. gerek tarihi materyalizminin gerekse de eylem pratiğinin marksizmin yeniden yapılandırılmış hali olmasının nedeni de budur. hatırlarsak, yeniden-yapılandırıcı olan habermas, mevcut kuramları parçalayıp daha sonra çeşitli başka kuramlarla almaşık halinde yeniden birleştirerek sonuca daha iyi ulaşmayı amaçlıyordu. yine bu amaçla yola çıkan habermas, marksizmi aldı ve ileri kapitalist ülkeler için yeniden yapılandırdı. bu bağlamda sizin ki bir meta-teori midir diye soran muhabire, hayır yanıtı veren habermas, praksisini "ileri kapitalist" ülkelerin sınırları içinde tuttu. kuramlarında bu nedenle yerleşik kavramı neredeyse hiç kullanmamış (emperyalizm, proletarya vs.), genel-geçer kabulleri tanımamış (altyapı-üstyapı, sınıf çatışması, işçi sınıfı devrim yapacak vs.), hatta aynı olguyu incelemesine rağmen engels'e (ailenin kökeni) tek bir atıfta bile bulunmamıştır; elbette ki bu tavrı marksistler tarafından çokça eleştirilmiş ve kuramları eksik bulunmuştur. fakat habermas'ın kuramları için habermas'ın söylediklerine itibar edeceksek, kendisi hiçbir zaman tüm dünya sistemi için bir teori üretmediği anlaşılır. bir kere bunu anladıktan sonra, bunların eksiklik değil; bilinçli birer tercih olduğu sanırım sır olmaktan çıkacaktır. habermas'a bir konferanstaydı sanırım sorulan şu soru ve cevabı her şeyi özetlesin: - çalışmalarınız hep ileri kapitalist ülkeler üzerine.. peki, kuramınızın diğer ülkelerde de uygulanabileceğini düşünüyor musunuz? hayır.

187

habermas, kapitalizmin ilgası için kapitalizmi kullanmayı amaçlanmıştır. ileri kapitalist ülkelerdeki kazanımların tüm dünyayı etkileyeceğini savunmuştur. ve kanımca dünyanın en cesaret ve beceri gerektiren işlerinden birini yerine getirmiş: "marksist revizyonizmin teorisi"ni yazmıştır. olaya hem revizyonist hem de liberal kelimeleri ışığında bakarsak, habermas daha teorilerini yazmadan gelecek eleştirileri tahmin edebilirsiniz zaten. gelelim evrenselliğin ikinci boyutuna. habermas tarihçi, sosyolog, filozof kimliklerinin yanında radikal demokrasi için çabalayan entelektüel/aydın bir kimliğe de sahiptir. ulus-devlet biçiminin tarihini tamamladığına inanan habermas, avrupa birliği'ne inanan ve bu amaçla inisiyatif alan bir düşünürdür. hatta size ne diyeceğim, kendisi bir "yetmez ama evet"çidir (nefrete başka bir neden): habermas, çeşitli ülkelere ab referandumunda "evet"i savunan yazılar göndermiştir. fransa'da yayımladığı bildirilerde "yeni ab anayasa tasarısının eleştirilecek birçok yönü ve eksiği olmasına rağmen, sağcılarla birlik olup hayır denmemeli" şeklinde bir tutum almış ve bu nedenle fransız solu tarafından "hayır habermas" şeklinde eleştirilmiş, dahası bizlerin de aşikar olduğu ama karşıda habermas olunca cesaret edilemeyen üstü kapalı bir tavra maruz kalmıştır. buraya nerden geldik ya.. diyeceğim şuydu ki, habermas, radikal demokrasi babında evrenselliği şöyle tanımlar: - yaşam tarzımızı başka yaşam tarzlarının meşru talepleri doğrultusunda idame etmek - "öteki"lere, onların kendilerine özgü taraflarını ve anlaşılmazlıklarını yadsımadan, kendi haklarımızı aynen tanımak - kimsenin kendi kimliğini evrenselleştirme ve ondan sapanı dışlama gibi bir iddiada bulunmaması ve hoşgörü alanlarının bugünkünden sonsuz derecede geniş tutulması * habermas evrenselliği böyle tanımlar. gördüğünüz gibi son derece "liberal" (nefret hakkında bu da bir fikir versin); zaten bu nedenle sallamak lazım! buradan gelelim, iletişimsel akıl'a, konuşmanın ideal durumuna, diskura... ve bunların mümkünlüğüne, ütopikliğine. sosyalistlerin marx'ın inandıkları dışındaki düzenlere karşı bakışını "iyi niyetlerle" indirgeyelim: ütopiktir. şu dünyaya başka bir sistem getirebilecek tek insan marx ve onun praksisidir, diyalektiği boku ve püsürüdür. başka bir yol yordam gösteren herkes ütopiktir. halbuki, başka bir yol yordam da, zaten, mevcutun mümkünlüğünün sorgulanmasından doğmuştur ama anlat anlatabilirsen. akıllardaki düzene ulaşabilmek için neyin ütopik olup neyin olmadığı konusunda kanımca ahkam kesmek hiçbir sosyalistin harcı değildir. aksi takdirde sormazlar mı adama "e hani?" diye. dahası, yaşanmışlıkları

188

vurmazlar mı yüzüne, senin "ütopyan tutmadı güzelim" diye aşağılamazlar mı? anti-sosyalistlerin bu davranışını, birtakım sosyalist arkadaşlar da, birtakım başka sosyalistlere yapıyor. bize de başka bir dünya içinde başka bir dünya hayalini savunmak düşüyor napalım: uğruna mücadele ettiğiniz komünist bilinç (ve dünya) çok mümkün de, iletişimsel bilinç için mücadele etmeyi çok imkansız buluyorsunuz. güneş ülkesi kurmak değil kimsenin hayali: hayatın gerçekleri var, mümkün ve namümkün ortada. eğer başka bir dünya hayaliniz başkaldırmış halktan öte bir düzen vaat ediyorsa, sizinki de benim düşündüğüm kadar namümkün, yoksa değil mi? habermas'ı hayallerde yaşıyor bazı düşünürler deyip geçmek bir çırpıda "olmaaaaaaaz abi bu" deyip silmek bana komünizme karşı alınmış sağcı tavrını hatırlatıyor. burada kim yargıç? kim karar veriyor neyin mümkün olduğuna? ben iletişimsel bilinç için mücadeleye etmeyi komünist bilinç için mücadele etmekten çok daha önemli buluyorum. nedenlerim var tabii. yaşanmış tüm deneyimlere bakarak böyle bir sonuç çıkarıyorum. sizin hayalperest olarak gördüğünüz habermas'a inanan insan sayısı arttıkça görürüz -ki bu da ancak ve ancak marksistlerin habermas'ı kabul etmesiyle mümkün- anlaşılır neyin mümkün olup neyin olmadığı? neyse, bunları tartışacak değilim. kimsenin başka dünyası hakkında ahkam kesmek bana kalmamış. bunun üzerine ahkam kesenlerin ne çeşit bir yarar sağladığını da bilmiyorum. habermas'ın çok fazla eleştirildiğinden bahsetmiştim. bu noktalardan bir diğeri de, işaret edildiği gibi dil edimlerinin kullanım şekliyle ilgilidir. bu eleştiri elbetteki yeni değil, yine mesaiye bedavaya konacağım bu nedenle, birtakım arkadaşlardan peşinen özür dilerim ben bunları daha önce düşünemediğim için. habermas'a dil edimleri konusundaki ilk akla gelen bu "iletişimin abartılması" eleştirisi, pierre bourdieu'den gelmiştir. bourdieu, "sözün etkinlik gücününün bizzat söylemde, yani sadece sözün dilsel tözünde" aranmasının temel hata olduğunu belirtmiştir. bourdieu'nun dediği, bir iletişim sürecinde muhattapların kurumsal yapılardan arındırılamayacağıdır. yani, söz diyor bourdeiu, bir otoriteyi temsil eder. habermas'ın işaret ettiği konuşmanın ideal durumu, bir illüzyondan öte değildir; çünkü, muhattapların iletişimde eşit olduğunu var sayar, dolayısıyla konuşanın sosyal konumunu göz ardı eder. yani, araçsal akıl yönünden gelen bu eleştiri, parası olanın neyi nasıl söylediğinin önemi yoktur; sonuçta para konuşur diyor: "iletişimsel değişimin her türlü sosyal zorlamadan özgür sayıldığı ideal konuşma durumu dilin kullanımının sosyal koşullarını dikkate almıyor." peki habermas gerçekten sosyal koşullardan soyut bir iletişim mi tahayyül ediyor?

189

konuşmanın "ideal" durumundan bahsediyorsak doğası gereği, evet. ama gel gelelim, habermas, bu duruma hiçbir zaman ulaşılamayacağını da kimseden saklamıyor. bu nedenle hayallerinden sıyrılıp, dilin "dışlanmasıyla" iletişime etki eden iki mekanizmadan bahsediyor: itibar ve etkimekanizmaları. bu mekanizmalar diyor, habermas, iletişim medyumları olarak dille gerçekleştirilen iletişimi yoğunlaştırıyorlar, ya da yerini alıyorlar. yani, habermas da bourdieu'nun eleştirisinin farkında. habermas bu iki mekanizmayı tek tek analiz ediyor. bunlardan ilki olan itibar, kişinin "karizmasına" denk geliyor; iletişimde entelektüel seviye, güven vermek vs. gibi etkenlerden dolayı ikna kabiliyetine işaret ederken, etki mekanizması ile işin ekonomik boyutuna işaret ediyor. burada habermas'ın incelediği her olguda oluşturduğu ikiliğe dikkat çekmek lazım. habermas, araçsal akıl ile iletişimsel akıl ayrımını iletişimin ta kendisinde de görüyor ve bourdieu'nun eleştirilerini bu bağlama oturtuyor. yani, para ve iktidar olarak somutlaştırdığı bu medyumlar iletişimde ayrı birer düzenleyici aracılar olarak işlev görüyor ve iletişimi, araçsal akıl yönünden kolonileştiriyor. habermas'ın araçsal akla açtığı savaşı, neden kuramına iletişimsel eylem adını verdiğini buradan izlemek de mümkün. tabii habermas'ın bu cevabı yeterli mi değil mi o bilare tartışılır. fakat, en güçlü kanıtın ikna edemediği insanlarla bunu tartışmak ne kadar mantıklıdır? ben şahsen bu konudaki eleştirilere katılıyorum fakat, olaya habermas açısından bakınca kuramı gayet tutarlı ve uğruna mücadele edilesi buluyorum. ama ne var ki, habermas'ın da belirttiği gibi, böyle bir mücadeleyi bir üçüncü dünya ülkesinde yapabilmek mümkün mü? hele ki, "akıl"la tanışamamış bir coğrafyada "iletişimsel akıl"ı savunmanın mantığı nedir? işte burada ilk eleştiriye de katılıyorum ve habermas'ı tembellik ettiği için, bizleri geri kalmışlığımız ile araçsal akla mahkum ettiği için suçluyorum. yok oryantalizm bok püsür.. onlara cevabım da: hee. (mechul muhayyil, 10.02.2011 16:47 ~ 16:50)

67. malumu ilam edelim: son derece oryantalisttir. hatta ve hatta marx'dan

daha oryantalisttir (bkz: #22332529). jürgen'in bunu açık açık söylediğini duymadım ama anlaması zor değil. bi kere kendisi koyu bir aydınlanmacı. size bir sır vereyim, aydınlanmacıların %99.9'u oryantalist olur. bunun dışında, evrensel değerler'e inanıyor. bi de çok önemli, "emperyalizm" kelimesinden ihtiyatla kaçınıyor, kullanmıyor, hazzetmiyor. marx gibi bu kaka diyip, sonra da hindistan olayında olduğu gibi "kakaya övgü" düzme hatasına düşmemek için özellikle emperyalizmi kullanmıyor sanki? çirkin, kıllı, leş.. gibi kötü bir anlama sahip olan

190

emperyalizmin bugün aldığı suret olan küreselleşmeye olumlu yaklaşan bir ideolog kendisi. sonracığıma kuramlarının yunanistan'dan doğuyu ilgilendirmediğini açıkça söylüyor ve bunu bir eksiklik olarak kabul ediyor. tabii bizim bundan anlamamız gereken, önce avrupa'nın seviyesine gelmemiz gerektiği.. sonra habermascı olabiliriz. daha arasan maden gibi aslında ama gerek yok. (mechul muhayyil, 16.03.2011 00:52)

68. kendine habermas'tan ekmek çıkarmak isteyen aydınlanma düşmanları, çok yanlış geldiniz. (mechul muhayyil, 10.04.2011 14:29)

72. bazen onlarca sayfa yazarsın ama bulduğun üç satırlık doğru bir örnek

çok daha açıklayıcı olur. habermas'ın niçin bu kadar uğraştığı ile ilgili böyle bir örnek geldi aklıma. hepimizin hemfikir olduğu bir gerçek var: ne kadar zenginleşirsek o kadar güzel yaşarız. bunun en büyük kanıtı, avrupa. "hacı biz de o kadar sömürsek biz de onlar gibi yaşıyor olurduk.", "onların elinden paralarını al bak bir günde nasıl birbirlerini yiyorlar. bizden beter hale gelirler" vs. vs. bu tip yorumlara hepimiz aşinayız. avrupa'nın saadetinin temelinde para olduğu konusunda da sanırım "hayır" diyen çıkmaz. işte habermas, hayır diyenlerden. ya da, daha doğrusu, demek isteyenlerden. habermas'ın öne sürdüğü araçsal akıl ve iletişimsel akıl farkı işte tam bu gerçeğe odaklanıyor. habermas diyor ki, bir ülkenin insanlarının özgür yaşaması, insan gibi yaşaması için o ülkenin illaki en zengin ülke olması gerekmez. bunu böyleymiş gibi sunan araçsal akıldır. istemeden de olsa, "ne kadar para, o kadar özgürlük" anlamına gelen, hayatı ekonomik determinizm ile okuyan araçsal akıl, "elinden parası alınmış insanın hayvana dönmesi"nin nedenidir. yani aslına bakarsanız, bu geleneksel materyalist anlayış kendi imkansızlığını içinde taşır. işte bu nedenle habermas, iletişimsel akıl'ı öne sürer ve çok net, bir tek "ama"ya yer vermeden der ki, "hayır arkadaşım, bu hayatta zengin olunca özgür olacaksın diye bir kaide yok. o dediğin araçsal aklın hakimiyetidir. insanın yaşam dünyasından, özgürlüğündan iletişimsel akıl sorumludur. üretim

191

güçlerinin, insani ilişkiler üzerinde hiçbir etkisi yoktur ya da olmaması gerekir." yani habermas der ki, sizin tarihi okuma biçiminiz, insanı araçsal akıldan ibaret gören biliminiz elbette ki para olmadan özgürlüğün olmadığı bir anlayışın doğmasına neden olur. asıl mücadele edilmesi gereken de araçsal aklın, iletişimsel akıl üzerinde kurduğu bu tahakkümü sona erdirebilmektir. yani, "zengin olmadan özgür olmayı" başarabilmektir. zira, özgürlüğün önündeki en büyük engel homo economicus'tur. insan, yaşam dünyasında özgür olabilmek için, şu veya bu üretim tarzının sürdürülmesine mahkum değildir. bazen bikaç kendini beğenmiş çıkıp diyor ki, habermas filan heves, mal bulmuş gibi atladın adama.. kabul ediyorum avrupa için bile zamanının ötesinde biri olan habermas'ı türkiye'de savunmak ancak "heves"tir. (mechul muhayyil, 05.06.2011 01:54 ~ 01:57)

73. kendisiyle tanışana kadar sorsan post-modern bir insanım derdim. şimdi post-modernlik kadar saçma sapan, gereksiz bir şey olmadığını düşünüyorum. benim için post-modernizmi bitiren adamdır habermas. hey gidi habermas'ım benim. (mechul muhayyil, 26.06.2011 16:58)

76. bu adam bundan 60 sene sonra bugün marx'ın gördüğü muameleyi görecek olursa, bilin ki o dünya yaşamaya değer bir dünyadır. canım benim ya. melek yeminle. (mechul muhayyil, 08.07.2011 00:48)

192

iletişimsel eylem kuramı
1. jürgen habermasın felsefi eseri. mustafa tuzel tarafından türkçeye

çevrilmiştir. (vito genovese, 07.05.2002 14:22 ~ 05.04.2004 18:29)

2. communicative rationality'nin ( iletişimsel rasyonalite ? ) gerçekleşmesi için elzem eylem tipinin kuramıdır. communicative rationality, aydınlanma'nın kültürel, ekonomik ve sosyal baskı unsuru haline gelen instrumental rationality'ye karşı önerilmiştir. (carlbert santneuve, 25.11.2008 01:39 ~ 01.12.2008 00:18)

3. jürgen

habermas'ın "başyapıtıdır". kendisi, bu kitabı, toplumsal kuramlarla ilgili akademisyenler için yazdığını beyan etmiştir. okuyup okuyup niye bi bok anlamıyoruz demeyin. (bkz: jürgen habermas /@ mechul muhayyil) (mechul muhayyil, 15.01.2011 15:33)

4. evvela, "iletişimsel eylem

kuramı"nı (i.e.k.) basmak için kesilen ağaçlara yazık diye başlamak isterdim, lakin bu kadar kabalaş(tır)maya gerek yok, nihayetinde kolektif bilgimizin bir parçası ve aşılması lazım gelen bir momentidir. bunu şuracıkta bir ileti ile yapacak gücümüz ve haddimiz yok; ancak kimi marazlara işaret edelim. i.e.k.'nın temel varsayımı farklı özne kategorileri arasında kamusal alanda iletişim dolayımıyla bir konsensus oluşabileceğidir. aslında bu varsayım, postmodernizmin (ki daha aslında feyerabend'in) "gelenekler ne iyidir ne kötüdür, sadece vardır" yollu görececi savını, siyasal alanın hem merkezine oturtma hem de bir çözüm bulma amacındaki liberal bir savdır. geleneklerin eşit olduğunu varsaysak, ve dahi bir geleneğin ancak bir başka geleneğin içinden iyi ya da kötü görülebileceğini düşünsek bile, buradan, geleneklere gözlemci olarak değil katılımcı olarak bakarsak ilerleme sağlanabileceği, yahut o ucube hermeneutik kullanımıyla, bunlar arasında bir ufuk kaynaşması yakalanabileceği sonucu çıkmaz. böyle bir inançsaflıktır. bu bakımdan carl schmitt habermas karşısında 100

193

kaplan gücündedir. siyasal alan evrensel bir rasyonalite, hele ki vicdan üzerinde hiçbir zaman kurulmamıştır; aksine aklın yerine dost/düşman, vicdanın yerine ise tutkular ikame edilir. o nedenledir ki, 12 yaşındaki bir çocuğun cesedine sıkılmış 13 kurşunu yetersiz bulan sayısız vicdanlı ve akıllı insan bulabilirsiniz. sorun vicdanda değil, varlığa bakışlarımız arasındaki o aşılmaz paralakstadır. ne diyor kafka: "bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir : masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü..." (terliksi insan, 27.06.2011 23:43 ~ 23:44)

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful