P. 1
Müslümanın Zamanla İmtihanı-Derin Düşünce

Müslümanın Zamanla İmtihanı-Derin Düşünce

|Views: 306|Likes:
Yayınlayan: Ahmet ÇELİK

More info:

Published by: Ahmet ÇELİK on Oct 14, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

01/21/2013

pdf

text

original

Sections

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

1

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bu kitap Derin Düşünce Fikir Platformu’nun okurlarına armağanıdır. www.derindusunce.org

2

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

İçindekiler
Müslümanların iç hastalıkları (Mehmet Yılmaz) .................................................................... 6 Qua Vadis Ümmet? (Cemile Bayraktar) ................................................................................. 17 Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir? (Prof. Dr. Alâaddin Başar) .............. 26 Kur‟an, Hadisler ve İslami Çoğulculuk (Mustafa Akyol) ................................................... 30 Türkiye‟de derin din 1 (İhsan Eliaçık) ..................................................................................... 36 Türkiye‟de derin din 2(İhsan Eliaçık) ...................................................................................... 47 Bernard Lewis Nerede Yanlış Yaptı? (Nader Hashemi, Denver Üniversitesi)........... 59 Bizi kim tedavi edecek? Bölüm I(Cemile Bayraktar) ........................................................ 68 Bizi kim tedavi edecek? Bölüm II (Cemile Bayraktar) ..................................................... 71 Ben Neden Buradaym Waldo?( Cemile Bayraktar) ............................................................ 73 Mücahid Abi, beni bildin mi?( Cemile Bayraktar) ............................................................... 76 Reis-i Cumhura ve Başvekile (Said Nursî) ............................................................................ 80 Ümmeti-i Muhammed,Minare mi istemiştiniz ? (Cemile Bayraktar) ........................... 84 Zina da böyle bir şey işte…(Mehmet Yılmaz) ....................................................................... 87 Kadercilik Sahiden Dinden mi Gelir? (Mustafa Akyol) ...................................................... 91 Önce Vatan mı, Önce Adalet mi? (Mustafa Akyol) ............................................................. 93 Tevhid‟in ve Hikmet‟in anlamı (Dilaver Demirağ) .............................................................. 95 Para Tanrısı (İhsan Eliaçık) ....................................................................................................... 100 Hoş Geldin Ey Şehr-i Ramazan (Özlem Yağız) .................................................................. 107 Bizim Dünyamız (Mehmet Bahadır) ....................................................................................... 111 Hukukun Üstünlüğü olarak Şeriat (Noah Feldman) New Yok Times ......................... 117 Mana Boyutlu, Olgun Demokrasi (Mehmet Bahadır) ...................................................... 127 „Milli Menfaatler‟ Ahlaktan Önemli midir? (Mustafa Akyol) ........................................... 130 İslam‟ı yeniden yorumlamak (Mustafa Akyol) ................................................................... 132 Bediuzzaman‟la Ortadoğu Problemlerine Bakış (Mehmet Bahadır) ........................... 139
3

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Vicdan Ne Yana Düşer Usta, Medeniyet Ne Yana? (Özlem Yağız) ............................. 158 Müslümanlar din üzerinden servet yığabilir mi? (İhsan Eliaçık) ................................. 161 Dini bu işe bulaştırma, din ayrı dünya ayrıdır! (İhsan Eliaçık) ................................... 166 Batı‟yı şeytanlaştırmadan… (Sever Işık) .............................................................................. 171 Bize „din‟den bahset (İhsan Eliaçık) ...................................................................................... 176 İslâmcılığın Tatilden Tarih Sahnesine Dönüşü (Sever Işık).......................................... 182 Cihadizm ve Cihad aynı şey değildir (Mustafa Akyol) .................................................... 188 Hitamuhu Misk – Mustafa İslamoğlu‟nu Anlamak (Tuncay Yılmazer) ...................... 192 Din Olmadan Ahlak Olur mu? (Mustafa Akyol) ................................................................. 194 Komik Müslüman olur mu? (Mehmet Yılmaz) .................................................................... 196 Sosyetenin İslâmîsi Olur mu! (Ece Arı) ................................................................................ 199 İttiha-ı İslam‟ın Tam Zamanı Gelmeye Başlıyor (Bediüzzaman Said Nursî) .......... 202

4

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

5

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Müslümanların iç hastalıkları (Mehmet Yılmaz)

Marakeş, Nisan 1998 : Fas‟ın iç bölgelerindeki Marakeş şehrinde bindiğimiz taksi Jam-al-Afna meydanına doğru ilerliyordu. Türkçe konuştuğumuzu fark eden şoför birden arkasına döndü, “Hakan Şükür, cim bom bom” diye haykırdı. Bir şey sormamıza vakit kalmadan bazı hükümet üyelerini ve bu arada Hülya Avşar‟ı da andık beraberce! Şaşkınlığımızın geçmesine izin vermeden Fransızca olarak konuşmasına devam etti : “Ah ne yazık ki Türkçe bilmiyorum. Ama gene de her akşam Türk televizyonlarını seyrediyoruz ailece. Çanak anten taktırdım da”. Gittiğimiz her yerde buna benzer sahneler yaşadık. Türk olduğumuzu öğrenen her faslı bizi Galatasaray‟ın ve Fenerbahçe‟nin başarıları için tebrik etti. Futbolda olsun bir zafere susamış Müslümanların gözü Türklerin ve Türkiye‟nin üzerindeydi.
6

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bağdat, Ağustos 1099: Sarıksız ve saçları kazınmış başıyla yasta olduğu anlaşılan bir zât haykırıyordu: “Nasıl böyle gölgede huzur içinde uyuklayabilirsiniz? Kaç müslüman kardeşiniz öldürüldü? Kaç namuslu kızın ırzına geçildi? Hiç bir zaman İslâm ülkesi böyle yağmalanmamıştı, bu kadar müslüman kanı dökülmemişti! Ne oluyor? Müslümanlar zulüme alışıyorlar mı? Harekete geçmek için ne bekliyorsunuz? Düşmanın Bağdat‟a dayanmasını mı? ” Kadı Ebu Saad al-Haravi‟nin Bağdat‟ta Halife El Mustazhirbillah‟ın huzurunda 9 asır önce sarf ettiği bu sözler Suriye‟deki haçlı zulümü karşısında atıl kalan Müslümanları uyandırmak içindi. Bu konuşmadan ancak 279 yıl sonra 2 Ekim 1187′de Selahaddin Eyyubi Kudüs‟ü haçlılardan kurtaracaktı. Müslümanlar uygarlığa çok önemli ve kalıcı katkılarda bulundular. Gerçek anlamda ilk üniversiteleri yani birkaç disiplinin birden aynı bir çatı altında okutulan medreseleri kurdular. Gene deney ve gözlemi batı dünyasına öğreterek bugünkü pozitif bilimin temellerini attılar. [1] 1600‟lere kadar da askerî ve siyasî alanlarda liderliklerini korudular. Ortaçağ‟da Müslüman‟ın seviyesine erişmek isteyen Avrupalı elit çocuklarını Bağdat‟a tahsile yolluyor, bunu yapamayan ise Venedik‟te, Viyana‟da, Paris‟te kıyafetiyle Müslüman‟ı taklid ediyordu. 2007‟deki görünüm ise bambaşka: Uluslararası siyasetten silinmiş, bilimde, ekonomide diğer milletleri gerilerden takip eden Müslüman‟ın en doğal hakları olan yaşama hakkı bile ellerinden alınabiliyor: Saraybosna‟da , Grozni‟de , Gazze‟de, Bağdat‟da petrol için, toprak için öldürülebiliyorlar. Nadiren mahkeme edilen katiller ise ceza dahi almıyor. Bu acıklı manzara karşısında Kadı Ebu Saad al-Haravi‟nin acıklı konuşmasını aratmayacak yazılar ve insanların bakmaya dahi dayanamadığı fotoğraflar vicdan sahibi bütün insanları isyan ettiriyor. NEDEN ĠÇ HASTALIKLAR? “Ne yapılmalı?” sorusu bütün kafalarda. Soruyu biraz değiştirip “yanlış yapılan nedir?” şeklinde sormak ise çok zor geliyor. Bunca insanlık suçundan sonra eli kanlı orduları suçlamak dururken “BİZ MÜSLÜMANLAR NEREDE HATA YAPTIK?” diyebilmek gerçekten de büyük bir cüret. Çünkü bu soruyu soran müslümanın din kardeşleri tarafından aforoz edilmesi söz konusu. Günah çıkarmakla, Batı yardakçısı hatta İsrail casusu olmakla suçlanıyor buna kalkışanlar. Peki İslamî düşünce eleştiriye ve özeleştiriye nasıl bakıyor? İnsan aklı ve düşünce hürriyetinin dinimizdeki yeri nedir? “Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların ALLAH katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.” (Enfâl 22) ayeti ve “Fikirlerimizin zıtlığı bizler için rahmettir” (SAV) hadisi bile tek başlarına aklı kullanmanın ve hür tartışmanın kapısını aralamaya yeter. Kur‟an‟da konuyla ilgili ayetlere (Bakara 179 ve 197, Al-i İmrân 7 ve 190, Mâide 58 ve 100, Yûnus 100, Yûsuf 2 ve 111, Ra‟d 19, İbrahim 52, Tâ hâ 54 ve 128, Furkân 44, Ankebût 63, Sâd 29 ve 43, Zümer 9, 18 ve21, Mü‟min 54 ve 67, Talâk 10, Fecr 5, … )
7

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

baktığımızda ise aklını kullanmanın her müslüman için farz olduğu sonucu bile çıkartılabilir. Zaten İslâm‟ın yükseliş dönemlerindeki parlaklığa baskıcı, dayatmacı bir rejimle veya kılıçla varılabileceğini düşünmek düpedüz islamofobinin alanına girmez mi? Kur‟an ve hadislerden sonra mezheb imamlarının sözlerinin de konuya ışık tutacağı kanaatindeyiz. Yöntem ve yaklaşımlarının dayandığı hadisler dolayısıyla birbirlerinden farklı dört ayrı fıkıh görüşünün, sonradan, imamları kabul edilen ve kendilerinden sonra gelenler tarafından geliştirilmiş olan dört ayrı mezhebin kurucusu olarak addedilen İmam Mâlik bin Enes, İmam Ebû Hanîfe, İmam Muhammed Şafiî ve İmam Ahmed bin Hanbel Halîm, açtıkları fıkıh yollarında eleştiri yapılmaksızın taklîd edilmelerini de asla uygun görmediler [2] : • “Benim sözlerimdeki hatalara, tenkid edilecek yerlere bakınız! Dinde Resûlullah‟ın sözünden başkası red ve tenkid edilebilir” (İmam Mâlik). • “Benim sözüm Kur‟ân‟a ve Resûlullah‟ın Sünnet‟ine uygun olursa alırsınız, karşı olursa atarsınız” (İmâm Ebû Hanîfe). • ” Delîlimi bilmeyen adama benim sözümle fetvâ vermek haramdır!” (İmam Ebû Hanîfe). • “Benim her dediğimi taklîd etme! Kendin tefekkür edip delîllerime bak; zirâ dinde başkasına güvenmek câiz değildir” (İmam Şafiî). • “Din işlerinize kendiniz bakınız; zirâ taklîd zemmedilmiştir. Taklîd, gözü olan adamları gözsüz eder” (İmam Ahmed bin Hanbel). Düşmanları Müslümanların eleştiri celb eden yönlerini çoktan biliyor ve istifade ediyor. Bu zayıflıkları saptamak ve gidermek kanımızca her müslümanın hakkı ve ödevi. İşte Ayşe Böhürler‟in de başarıyla tahlil ettiği gibi “Özeleştiri‟den kaçma” Müslümanların iç hastalıklarının birincisi. “Ayrıca ahiret inancı ile birlikte hesabın Allah katında görüleceği ve orada da af umudunun yüksekliği ile kendileri yüzleşmekten pek de hoşlanmaz buna da ihtiyaç hissetmezlerdi. Günah ve sevapları yazan Kiramen Kâtibin meleklerinin ahirette açılacak olan defterlerine işi havale edip “yaz kâtip“ demek yeterliydi. … Bir de “ser verip sır vermemek”, “kol kırılır yen içinde kalır” gibi deyimlerin işaretiyle özeleştiriden kaçınmanın erdemlilik sayıldığı bir toplumun bireyleri olmak vardı. İfşa etmek ile kendisi ile yüzleşmeyi birbirine karıştıran toplumsal geleneği de bu faktörlere ilave etmek gerekiyor. “ DIġ SALDIRILAR SEBEP MĠ SONUÇ MU? İslâm Âlemi‟nin sorunlarının tartışıldığı platformlarda bugünkü geriliğin sebebi olarak en çok öne sürülen açıklama Haçlılar ve Moğollarla başlayan yıkım süreci. Bunu öne süren arkadaşlar felaketler silsilesinin Avrupa sömürgeciliği, ABD ve İsrail saldırganlığı ile devam ettiğini söylüyorlar. Bu aşamada ısrarla sorulması gereken soru şu: Dış saldırılara yenik düşmek sebep mi yoksa sonuç mu? 1. Haçlı ve Moğol yıkımlarının bu boyuta varması müslüman prenslerin aralarındaki çekişmelerin sonucu olamaz mı? [3] 2. Bilime, teknolojiye sırt çeviren [4] halklarının okuma-yazma seviyesini asgarî

8

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

seviyede tutan “Müslüman” yönetimler dış düşmanlarına onyıllardır davetiye çıkarmıyorlar mı? TEMSĠL EDĠLMEYEN ĠSLÂM ÂLEMĠ 6,5 milyar olan Dünya nüfusunun 1,4 milyarı (%22‟si) “müslüman” ülkelerde yaşıyor. Oysa bu insanların Dünya ekonomisine katkıları (ve/veya aldıkları pay) %2 ile %4 arasında değişiyor. Gerek IMF‟nin ve gerekse Dünya Bankası‟nın verilerine göre 2005‟te bütün ülkelerin toplam GSMH‟i (Gayri Safi Millî Hasıla) 44 trilyon Amerikan dolarını aşarken Müslüman ülkelerin toplamı 2.3 trilyon ile Almanya‟dan küçük bir ekonomi arz ediyor. İhracatta da toplam 10 trilyon dolarlık uluslararası ticaretin sadece %10‟u Müslüman ülkelere ait. Bunun da önemli bir kısmı Suudi Arabistan, İran ve diğer körfez ülkelerinin petrol ihracatları.

İşte İsrail mallarını boykot etmek gibi yöntemlerin etkisiz kalmasının sebeplerinden biri de İslâm Âlemi‟nin bu ekonomik “küçüklüğü”. Tabi ki istisnalar var. Türkiye, Endonezya, Malezya gibi ülkeler dinamik ekonomileriyle dikkat çekiyorlar. Bu ekonomik “küçüklüğün” bir sonucu olarak müslümanlar uluslararası karar mekanizmalarında temsil edilmiyorlar. Meselâ BM (Birleşmiş Milletler). Üye ülkelerin tamamına yakını tarafından imzalanmış olan BM Tüzüğü‟nde belirtildiği gibi Güvenlik Konseyi tüm üye ülkeler açısından bağlayıcı kararlar alabilen tek organ. Bu organdaki 5 daimi üye ise ABD, Fransa ve İngiltere, Rusya ve Çin. İsrail aleyhindeki kararların ABD tarafından veto edildiğine sıkça tanık oluyoruz. Doğu Türkistan‟daki bağımsızlık yanlısı Uygur Türklerini BM kanalıyla terörist ilân eden Çin‟i ve Çeçenlerin uluslararası platformlarda temsiline mâni olan Rusya‟yı da hatırlarsak Müslümanların büyük bir diplomatik güçten mahrum kaldıklarını ve ciddî bir temsil sorunu ile karşı karşıya olduklarını daha iyi görürüz.
9

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Prof.Dr.Ekmeleddin Ihsanoğlu‟nun genel sekreterliğe getirilmesinden sonra belli bir hareketlilik kazanan IKÖ‟nün veya Amr Musa yönetimindeki Arap Birliği benzeri bir organın bu temsiliyet eksikliğini tazmin etmesi en azından şimdilik oldukça uzak görünüyor. KIZAĞA ALINMANIN SEBEPLERĠ Bu “kızağa alınma” sürecinin başlangıcında bilime ve teknolojiye ısrarla sırtını dönen bir İslâm âlemi var karşımızda. Kaynaklarını verimli kullanamayan, mamul mallar yerine hammadde ihraç eden müslüman ülkeler bilimsel ilerlemenin doğal bir sonucu olan “zenginleşme” yarışında arkalarda kalıyorlar. Oysa Kur‟an‟da insanlar arasındaki hukukî ilişkileri düzenleyen âyetlerin sayısı 250 civarında iken kutsal kitabımızın %12,5‟i yani 750 kadar âyet Müslümanları: 1) Öğretmeye ve öğrenmeye, 2) Düşünmeye, 3) Doğayı araştırmaya, 4) Aklı en iyi şekilde kullanmaya, 5) Bilimsel çalışmaları toplumsal hayatının bir parçası hâline getirmeye davet ediyor. Ayrıca Hz. Peygamber‟in 200‟den fazla hadisi bilimin ve aklın önemini gösteriyor. İste bilime ve teknolojiye sırtını dönmek ve bunda ısrar etmek Müslümanların ikinci iç hastalığını teşkil ediyor. Farkında olmadan da olsa Kuran‟ın 750 ayetini en iyi şekilde uygulamaya koymuş olan Batı‟nın ve Japonya‟nın diğer ülkelerden çok daha güçlü hale gelmiş olması Müslümanları düşünmeye sevk etmeli. SELAHADDĠN EYYUBÎ‟DEN USAME BEN LADEN‟E CĠHAD Kur‟an‟ın ve sünnetin öğrettiği Cihad ile 2007‟de bazı Müslümanların algıladığı Cihad arasında büyük bir fark var. 1100‟lerde Avrupalı düşmanlarını dahi kendisine hayran bırakacak kadar “centilmence” savaşan bir komutandı Selahaddin Eyyubi. Kur‟an‟a ve hadislere uygun olarak, savaşamayacak durumda olanlara, aman dileyenlere kılıç kaldırmıyor, düşman kavimden bile olsalar tarlasında çalışan köylülere dokunmuyordu. Gene İslâm‟ın hükümleri doğrultusunda köleleri çocuklarından ayırmıyor, esirlere kötü davranmıyordu. Bugün “ALLAH adına” hareket ettiğini ve “Cihad yaptıklarını” söyleyen silahlı gruplar sanki O‟ndan ümit kesmişçesine savaşıyorlar: 1. İstanbul‟da, Newyork‟ta ve Madrid‟te çarşılara, metro istasyonlarına bomba koyuyorlar, 2. Evlatlarını intihara teşvik ediyorlar, 3. Esir aldıkları askerlerin (bazen de sivillerin) kafalarını keserken filme çekiyorlar, 4. Kendileri gibi inanmayan Müslümanların camilerine bile bomba koyuyorlar. Eylemlere katılmayan ama daha kalabalık olan bir grup ise bunları onaylıyor, savunuyor veya sessiz kalıyor.

10

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

İşte bu tezat karşısında neyin değiştiğini sorgulamak gerekiyor. Değişimin kaynağını yazının maksadına uygun olarak dışarıda değil içeride aranması gerektiği kanaatindeyiz. Kur‟an‟da anlatıldığı şekliyle Cihad uygulanması imkânsız bir ideal midir? Peygamberimiz benzeri durumlarda ne yapmıştır? Suat Öztürk‟ten dinleyelim: “…[O] kızının katilini, amcasının katilini affeden, Uhud‟daki bozgun sonrası, onca arkadaşının şehid olmasının yanı sıra kendisinin de aldığı 70′e yakın kılıç darbesine, yanağının yarılmasına, dişinin kırılmasına rağmen “Ya Rabb onları bağışla, göremiyorlar” diyen, tüm bu sıkıntıları çektirmiş olan Mekke‟lileri fetih sonrası affeden bir peygamberdi.” Bu bilgilere dışarıdan, Batı‟nın penceresinden bakacak olursak gerek Hz Muhammed‟in gerekse Selahaddin Eyyubî‟nin „hükümran” konumunda olduklarını söylemek durumundayız. Yani başlangıçta muzaffer olmasalar dahi olaylara yön veren bir “lider” konumundalar. Hedefleri, ilkeleri ve yöntemleri olan, ne yaptığını bilen siyasetçi ve komutanlar var karşımızda. İste tam bu noktada denebilir ki hükümran konumu bir anlamda kazanan (veya kazanacağına emin) olan önderin konumudur. Büyüklük göstermesi, bağışlaması, sivilleri koruması doğası gereği olduğundan “kolay” bile denebilir. Gene konuya Batı‟nın tarzında bakan birisi ezilen bir topluluğun meselâ Filistinlilerin aynı büyüklüğü göstermesini beklemeyecektir. Zira kendisinden kat kat üstün bir ordu karşısında yenileceğinden emin olarak savaşan her insan cinnet geçirir. Bu durumda da kendini yakması veya suçlu suçsuz ayırt etmeden önüne geleni öldürmesi anlaşılabilecektir. KUR‟AN HÜKÜMLERĠNE KARġI KÂFĠRLERĠN SÜNNETĠ Bu “anlaşılabilirlik” ne yazık ki “meşruluğa” dönüşüyor bazı müslümanlar için. İslâm‟ın penceresinden bakarsak şu sorunun sorulması kaçınılmaz oluyor: Zaruret karşısında O‟ndan umut kesilebilir mi? Müslüman ALLAH korkusunun yerine düşman korkusunu koyabilir mi? 2007‟lerde bazı mücahitler Kur‟an‟dan değil düşmanın tavrından, Amerikan, İsrail, ordularının acımasızlıklarından ve kullandıkları yöntemlerden ilham alabiliyor! Bazı kısım ulemâ koşulların zor olduğunu, “zaruret” karşısında Kur‟an hükümlerinin uygulanmayabileceğini söylüyorlar. Oysa vahşi bir düşman karşısında veya yenik durumda kullanılmak üzere “Bazen Kur‟an‟a aykırı davranabilirsiniz” demek zor. İslâm‟a göre savaş‟ta uyulması gerek bir hukuk var ve bu muhkem ayetlerle çok açıkça belirtilmiş: Bakara 177, 190-194 ve 205, Enfal 61-63 ve 69-71, Hucurat 9, İnsan 8-12, Kasas 83, Muhammed 4, Nîsâ 94 ve 128, Şura 41-42. Baskı ve yenilgi karşısında dahi Kur‟an‟dan uzaklaşılamayacağını bilakis ona sımsıkı sarılmak gerektiğini sözleriyle değil yaşantısıyla anlatan bir mücahid Cezayir‟li Emir Abdülkadir‟dir (1808-1883). İşgale karşı 150 yıl direnen Müslümanların liderlerinden olan bu genç kahraman karşısında Fransız ordusu
11

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

şaşkına dönmüştü. Sayıca ve silah yönünden çok üstün kuvvetler Emir‟in bir avuç imanlı kuvveti karşısında çaresiz kalmıştı. General Bugeaud Fransa‟ya gönderdiği raporlarında üslerine durumu şöyle aktarıyor: “Abdülkadir hızlı, zeki ne yapacağı belirsiz bir tehlike. Dehası ve inancı ile kazandığı saygınlıkla halkı bize karşı harekete geçiriyor. Kendisi sıradan bir insan değil, Müslümanların sevdiği, arzu ile beklediği ve özlemle kucakladığı bir lider.” Emir Abdülkadir‟e karşı üstün gelemeyeceklerini anlayan Fransızlar sonunda Müslümanları birbirlerine karşı kışkırtırlar ve onu esir alıp Fransa‟ya götürürler. O esaret ve sürgünle geçen hayatına rağmen asla Hıristiyan kini gütmedi. 1860‟ta Lübnan‟daki Dürzü isyanı sırasında galeyana gelerek Hıristiyanları katletmek isteyen Müslümanların önüne geçti ve haykırdı: “Gafiller! Böyle mi yüceltiyorsunuz Peygamberinizi? Yazıklar olsun size! Sizin elinize tek bir Hıristiyan vermem. Onlar benim kardeşlerim!”[5] Hz Muhammed, Selahaddin Eyyubî ve Emir Abdülkadir ile Usama Bin Laden‟in, Yasser Arafat‟ın Hassan Nasrallah‟ın Cihad anlayışları arasında önemli farklar var. 2007‟lerde müslümanlara savaşta liderlik eden bir çok kimsenin: 1) Dış düşmana karşı yapılan Küçük Cihad‟ı tek Cihad gibi gördüklerini, nefse karsı yapılan Büyük Cihad‟ı ise arka plana ittiklerini, 2) O‟nun Kur‟an‟daki hükümlerini değil O‟ndan umudu kesmişçesine, düşmanının sünnetini referans aldıklarını, 3) Soylu, veren, affeden büyüklükten hırs ve intikam ile hareket eden küçüklüğe geçtiklerini, 4) Komplo teorileri sebebiyle adeta paniğe kapıldıklarını, 5) Barış fırsatlarını reddettiklerini, 6) Ebedî mazlum kimliğini benimsediklerini müşahede ediyoruz. Cihad kavramının içinin boşaltılması ve yerine kin, intikam, intihar gibi her türlü nefsanî dürtünün doldurulması altını çizmek istediğimiz hastalıkların üçüncüsü. DÜġMAN KOMPLOSUNA KARġI ALLAH‟IN KOMPLOSU Kur‟an ve Sünnet‟e göre Küçük Cihad‟ı İslâm‟ın kendisi değil. Küçük Cihad dinimizin amacı da değil. Eğer bir dış düşmana karşı savaş kaçınılmaz ise hiç bir koşul altında sivillerin canına kastedilmemeli. İntihar etmek yasak.[6] Savaş gereksiz yere sürdürülmemeli, mümkün olduğunda barış yapılmalı. (Nîsâ 90, Bakara 190-193, Enfâl 61) Gene Kur‟an‟dan anlaşılacağı gibi bir Müslüman hayatını komplo teorilerine göre düzenlememeli. Komplo korkusu ALLAH korkusunun önüne geçip müslümanı O‟nun yolundan ayırmamalı. “Onlar tuzak kurdular. ALLAH da tuzak kurdu. ALLAH tuzak kuranların en hayırlısıdır.” ( Âl-î Imrân 54) (Aynı konuda : Enfâl 30, Yûnus 21, Nahl 127, Târık 15-16)
12

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

KAVĠM DÜġMANLIĞI, KORKU VE FAġĠZM Müslüman bugün dünyaya baktığında bir kuşatılmışlık hissiyle sarsılıyor. Temsil edilmeyen, önemsenmeyen, canı ve malı tehdit altında, kendini savunamayan mazlumları görüyor. Bu kuşatılmışlık hissinin yol açtığı içine kapanma ise kurtuluşuna giden yolu tıkıyor: Tartışmayı ve tahlili reddedip sloganlarla düşünen, eleştiriyi saldırı olarak gören Müslümanların şiddeti bir yöntem (tek yöntem) kabul etmesi kaçınılmaz oluyor. Dış düşman - iç düşman ikileminde başlayan paranoyanın hâkim olduğu birçok müslüman ülke kendi ordusunun işgali altında. İranlaşma korkusu, Siyonist tehdit, Sevres‟in hortlatılması, misyoner istilası derken demokratikleşme süreci erteleniyor. Darbeyle gelen asker cumhurbaşkanları, ölmeden koltuktan indirilemeyen diktatörler hâkim birçok İslâm ülkesine. Gazeteciler, yazarlar, araştırmacılar hapse atılıyor, faili meçhul cinayetlere kurban gidiyor: • Libya‟da Albay Kaddafi (1970‟ten beri), • Suriye‟de Hafız Esad (1970‟ten 2000‟deki vefatına kadar, yerine oğlu geçti ), • Mısır‟da Hava kuvvetleri komutanı Hüsnü Mübarek (1981‟den beri), • Pakistan‟da General Pervez Müşerref (1999‟dan beri). Müslüman ülkelerin birçoğu 1930‟lardan kalma millet-devlet modelinin etkisi altında. Türk ve arap milliyetçileri tozu dumana katmış. Azınlık durumuna düşmüş kürtlere ve berberlere ana dillerini konuşmak yasaklanmış. Ayrılıkçı terörle mücadele adına köyler boşaltılıyor, yüz binlerce masum insan sefalete mahkûm edilmiş… müslüman ordular tarafından müslüman topraklarda. Müslüman aydınların bir kısmı kaba kuvvete, orduya devlete tapmaktan ibaret olan faşizmi görmeden, kendi ülkelerinde kök salan ırkçılığın ayak seslerini duymadan Filistin‟e ağlıyorlar. Yanı başlarında kürt ve berber kardeşleri sıralarını bekliyor. Kavim düşmanlığı dikkat çekmek istediğimiz hastalıkların dördüncüsüdür. [7] HER AĞACIN KURDU ÖZÜNDEN OLUR “Bana ıztırab veren yalnız İslâm‟ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.. çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir.” (Bediüzzaman Saidi Nursi) 1700‟lerden itibaren İslâm Âlemi‟nde ciddi bir düşünsel yıkım yaşanmaya başladı: Müslüman aydınlar Batının yükselen ekonomik ve teknolojik seviyesi karşısında kendi tezlerini üretememenin yol açtığı aşağılık kompleksi ile körleştiler. Hayranlık ve nefret duygusuyla kâh batıya endeksli kâh batıya tersinden endeksli

13

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

tezler koydular ortaya. Ancak elit sınıfın bu zaafının bedelini bütün müslümanlar ödeyecekti: Batının tezlerine aynı kavramlarla cevap vermeye çalıştıkça, İslâm‟ın derinliğinden uzaklaşıldı. Batının toplumsal dönüşüm modellerine daha sıkı sarıldıkça (veya sırf batıdan geliyor diye hepsini reddettikçe) İslâm algısı bir geleneğe, bir folklora dönüştü. Kıyafetiyle batılı olmaya çalışan gibi kıyafetiyle müslüman kalmaya çalışanlar dinin içini boşalttı, babadan oğula aktarılan şeklî bir bilgiye dönüştürdü. Mısır, Cezayir, İran gibi ülkelere çok pahalıya patlayan bu “zorla batı gömleği giydirme” ve “şeklen direnme” çabası Türkiye‟de de bazı hasarlara yol açtı. Sorunların kökü gibi çözümlerin kökünün de bizde olduğu kanaatindeyiz. Ama çözüm aramadan önce sorunlara yol açan hastalıkların teşhisinde mutabık kalınması zarurî gözüküyor. Aksini yani sorunların dışarıda olduğunu savunmak bizi atalete itiyor. Zira kendi dışımızdan çözüm beklerken Batı‟dan merhamet veya O‟ndan mucize beklemek durumunda kalıyoruz. Bazı Müslümanlar Katrina kasırgasında, İsrail‟deki intihar oranlarının artmasında veya antibiyotiklere cevap vermeyen virüslerde nafile teselli arıyor. NEO-CAHĠLĠYYE‟NĠN TARĠFĠ Yahudiler ve Ermenilerin tarihini ve bugünkü söylemlerini inceleyen aydınlar derhal ortak bir noktayı teşhis ederler : “Ebedî mazlum kimliği”. Bu iki topluluğun liderleri de atalarının çektikleri sıkıntıları (Nazi zulmünü ve soykırımı iddialarını) ulusal/dinî kimliklerine katmış, bundan siyasî rant elde etmeye çalışmaktadırlar. Siyasî bir manevra olarak bunun değeri ve fiyatı tartışır. Ama Müslümanların böyle bir şeye tenezzül etmeye ihtiyaçları yok kanımızca. Daha önce değindiğimiz ve “hastalık” adını verdiğimiz sapmaların bugünkü katlanılan zulümlerin başlıca kaynağıdır. Ancak bugün bazı Müslüman grupların benimsediği “Ebedî mazlum kimliği” de bir hastalık. Acıklı şiir ve şarkılarla, kanlı posterlerle desteklenen bu “mazlum edebiyatı” İnananları kaderciliğe itiyor. Oysa kadere inanmak ile kadercilik arasında çok kalın bir çizgi var. Dinimize göre karamsarlığa, O‟ndan umut kesmeye hakkımız yok. Ayrıntılarıyla sunduğumuz “iç hastalıklar” özetlenecek olursa: 1. 2. 3. 4. 5. Özeleştiriden kaçış, Bilime, teknolojiye ve eğitime sırt çevirme, Cihad kavramının içinin boşaltılması, Kavim düşmanlığı, Ebedî mazlum kimliği ve kadercilik.

İste bu hastalıklardan muzdarib İslâm Dünya‟sı bir kaç asırdır Neo-Cahiliyye adini verdiğimiz bir uzaklaşma döneminde. Cezayirli direnişçi Emir Abdülkadir Avrupalılar karşısında Müslümanların yenilgisini Suriye‟deki bir toplantıda şu ayetle açıklar: “ALLAH size yardım ederse,
14

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? …”(Al-i İmran 160) NEO-CAHĠLĠYYE DEVRĠNĠN SONU Elbette resmin tamamı bu derecede karanlık değil. Bugün bu manevî boşluğu yeniden İslâm ile doldurmak isteyen genç ve aydın bir çaba var. Özellikle Türkiye gibi dinamik ülkelerde müslüman ve demokrat bir sınıf komplekssiz, kendisiyle geçmişiyle barışık bir şekilde çalışmaya devam ediyor. Bu genç Müslümanların bugün çekilen sıkıntılardan kurtulmak için bu hastalıkların bilincine vardıklarını ve çözümü şu şekilde içerde aradıklarını mutlulukla görüyoruz: 1) Özeleştiriye kişisel olarak açık olmak, devletlerin ise demokratikleşmesi, düşünce özgürlüğü, 2) Bilime ve eğitime devlet bütçelerinden ayrılan payın arttırılması, 3) Cihad‟da öze dönülmesi, Kur‟an‟a ve sünnete uymayan mücadelelere “Cihad” denmemesi, 4) Milliyetçilik, vatanseverlik ve ırkçılık konularının Müslümanlarca tartışılması, 5) Ebedî mazlum kimliğinin terk edilmesi, zafer ve iyimserlik üzerine olan gerçek Müslüman kimliğine dönülmesi. Yazarlarımızdan Mehmet Edebali bir yorumunda şöyle diyordu : “Dün Suriye‟de, belki Lübnan‟da, Irak‟ta, Azerbaycan‟da, Orta Asya‟da açıkça gördük ki Nuh Gönültaş‟ın güzel deyimiyle tarih ve mensubu olduğumuz medeniyet bizi eteklerimizden çekiyor. Bu coğrafyada Türkiye ayakta kalacaksa, Adriyatik‟ten Çin‟e, Afrika‟ya büyük bir hamleyle atağa geçmemiz gerekiyor. Bugün artan diplomatik trafik güzel yarınların umut ışığı… Ancak… Bundan sonrasında Türkiye‟den daha fazla şey beklenecek, daha fazla şey istenecek.” Bu satırlar bizim gözümüzdeki ve gönlümüzdeki çıkış yolunu işaret ediyor. TeĢekkür: Ahmed Yüksel Özemre‟nin “Islâm‟da aklın önemi ve sınırı” adlı eseri, yazarlarımızdan Mustafa Akyol‟un ve Suat Öztürk‟ün sitelerinde yayınladıkları makaleleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur. KAYNAKÇA (1) Fransız bilim adamı Briffault Making of Humanity adlı yapıtından : “… bilim dediğimiz olgu Avrupa‟ya araplarca getirilen deney, gözlem ve ölçüm yöntemlerinin sonucudur. Bilim İslâm uygarlığının Dünya‟ya en önemli hediyesidir” der. Amerikalı bilim tarihçisi George Sarton‟a göre ise : “Ortaçağın temel fakat bir o kadar da az bilinen başarısı, deney ruhunun uyandırılmasıdır ki bu, her şeyden önce, 12nci asra kadar Müslümanların sayesinde olmuştur.” (k2) Hüseyin Kâzım Kadri: 20. Asırda İslâmiyet; Pınar Yayınları, sayfa: 99).

15

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

(3) Müslümanların Haçlı saldırıları esnasındaki zayıflıkları (Dönemin müslüman tarihçilerinin ağzından) Haçlıların saldırıları • Ibni al-Kalanisi, Hicrî 490 yılındaki günlüğü, • Ibni al-Atir (1160-1233) Al-Kamel fit-Tarih, 10, 11 ve 12inci bölümler. (13 ciltlik arapça baskısı 1979‟da Beyrut‟ta yapılmıştır) • Ibni Jobair, « Seyahatler » Moğolların saldırıları • Mısırli al-Makrizî (1364-1442) • Cemalettin Ibni Vassel (1207-1298) • Ibni Abdelzaher (1233-1293) • Abulfida (1273-1331) Muktasar Tarih el Başar (4) Institute for Scientific Information tarafından ihdâs edilmiş olan ve bilime yapılan katkıları ölçmede bir kıstas olarak kullanılan SCIENCE CITATION INDEX tek başına kullanılmamalıdır. Aydınlatıcı bir eleştiri için (http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=63&Ite mid=57) (5) The History of Lebanon in 18th and 19th centuries, Mikhael Mishaqa, Newyork 1988 (6) Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman‟ı izlemiş ve O‟nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür. Kuzman‟ın ölüm şekli Allah Resulu‟ne iletilince şöyle buyurmuştur: “Insanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir” (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33; Müslim, Iman, 179). [7]Yazarlarımızdan Fatih Demir‟in Gamalı Hilalin Yükselişi başlıklı yazısı ve izleyen yorumlar bu konuda iyi bir başlangıç noktası olabilir.

16

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Qua Vadis Ümmet? (Cemile Bayraktar)

Sahip olduklarımıza dair… Tercihlerimiz çoğu kez bize kim olduğumuz sorusunun cevabını verir.Tercihlerimizin verdiği cevapların doğruluğu ancak ve ancak onlara sahip olabilme ölçümüzle mümkündür.Sahip olmak,istemenin sonucudur.İstemek ardından sahip olmak,bu iki eylem,sahip olmanın sonunda noktalanmaz,bir üçüncü isteği doğurur;sahip olduğunu kaybetme korkusu.Pekala; 1.)İstemek 2.)Sahip olmak 3.)Sahip olduğunu kaybetme korkusu olarak şıklandırabiliriz. Başlığımız müslümanlar,konumuz din (İslam) olduğu için,bu şıklandırmayı;Dinin mensubu olmak(istemek),Din içerisinde var olmak,dindar olarak kendini tanımlama(sahip olmak),Kendi varlığı ile bütünleştirdiği dinin zarar görmesinden ve kendi kimliği olan dindarlığın zarar görmesinden korkmak(kaybetme korkusu) olarak örnekleyebiliriz. Çoğu kez istemek ve sahip olmanın masumiyetini,kaybetme korkusu ile zalimleştirebilir insan.Ve bunu yaparken çoğu kez kendi verdiği zararın dışardan gelecek zararlardan büyük olabileceğini düşünemez.Karşılaştığımız zorluklar(kaybetme korkusu) biz de histeri nöbetine yol açacağı için var olan potansiyelimizi de bu etki ile göremeyebiliriz. Günümüz müslümanlarına baktığımızda,bu handikaplara rastlamamak neredeyse
17

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

mümkün değil.Sadece günümüz değil, miladi 610 vahyin nüzulü ile başlayıp miladi 632 vahyin son bulması ile biten sürecin hemen ardından başlayan bu sancılı dönem bugünlere gelene kadar kah zarar görerek kah kendine zarar vererek hemen hemen 1400 yıl gibi uzun bir sürece yayılmıştır. Rasulullah dönemi müslümanları,cevap bulma konusunda Rasulullah‟a danışma,buna ek olarak yaşananları konu alan vahiyden yardım alma gibi kolaylıklara sahiptiler.Ayrıca fetihlerin,yayılmacılığın,öteki ile karşılaşmanın,zaman içerisinde değişen-gelişen olayların da muhatabı olmadıkları için günümüz müslümanlarından çok daha şanslıydılar. Günümüz müslümanlarının sorunlarına yoğunlaşırken,dış etkilerin etkisinde sahip olduğunu kaybetme ya da ona zarar verme yapılan hataların başında gelmektedir.Bu nedenle var olma çabası içinde yapılacak ilk eylem sahip olduklarının farkında olmaktır.Bunun hemen akabinde geçmişe bakıp deneyimlerden sağlam bacak edinmek de müslüman için yapılacaklar işler listesinin başında gelmektedir.Bu nedenle sorunların tespitine ve geçmişine ait meseleler için „İslam düşüncesinin üç temel başlığı;Selefiye,Kelamiye,Sufiye bunların yanı sıra günümüze damgasını vuran „ılımlı İslam‟ gibi konu başlıklarını irdelemek gerekir. Açıklamakta fayda var;bu çalışma müslümanlar ile müslüman olmayanlar arasında ya da doğu-batı arasında başarı-başarısızlık gibi konulara değinecek ama temel almayacak zira tema „Müslümanların sahip oldukları,sahip olduklarının farkında olup olmadıkları,değişen ve gelişen dünya ya cevap üretme çabası içerisinde kendilerini var etme çabası bu çaba ile birlikte yitirdikleri‟ özetle sorunların çözümü için durum tespiti. Konu başlıklarımızdan ilkine geçmeden önce,kısaca değinelim…İslam dinini seçen her bireyin dini içerisinde aynı potansiyeli gösteremeyeceğini,bunun bir eksiklik değil fıtrattan kaynaklanan bir farklılık olduğunu her şeyi bir sebep üzere yaratan Allah‟ın her sorumlu bireye de farklı görevler yüklediğini belirtelim.Örneklemek gerekirse;‟Rasulullah dönemi müslümanları içerisinde Ashabı suffa‟yı oluşturan sahabenin,bir kısmının günlük işlerde çalışıp kazanç elde etmesi,bir kısmının tebliğ ve irşad ile görevlendirilmesi,bir kısmının ise ibadete devam etmek sureti ile manevi destek sağlaması‟.Demek ki müslüman dünyasını oluşturan her bireyden aynı potansiyeli beklemek hata olur,her birey kendisi için oluşturulmuş boşluğu doldurmak için görevlendirilmiştir. SELEFİYE İslam düşüncesinin yapısını oluşturan ekollerden biri de Selefiye‟dir.Kelime anlamı olarak Arap dilinde „önceki‟ anlamına gelir.Selefiye mezheb olarak ise sahabe,tabiun ve tebe-i tabiin izinden gidenler,onların inanç ve düşüncelerini takip edip asla ve asla onları aşmayanların oluşturduğu ekoldür.Belirtmekte fayda var,burada geniş bir Selefiye incelemesi yapmayacağız sadece İslam düşüncesinin ana başlıklarından biri olarak ele alıp,kısaca değineceğiz. Selefiler,Kur‟an ve hadis ile birlikte sadece ilk üç nesli(sahabe,tabiun,tebau‟ttabiin) söz ve davranışlarını kutsal saymış,bunların tümüne „nakil,nas,haber‟
18

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

demişlerdir.Nakil ve nassı dokunulmaz kabul ederler.Kuran‟ın tefsir edilmesine tümden karşı olmasalar dahi onlara göre dokunulmaz olan nass ve nakil ayrıca üç nesil ile birlikte din tamamlanmıştır.Bu tamamlanan din aynı zamanda ilimdir.Bu sayılanların dışındakiler ilim değildir.Dinin tamamlanmış olmasına,tefsir ilmine de uzak durmalarına kanıt olarak; „Bugün dininizi tamamladım‟(Maide/3) ayetini göstermişlerdir. Selefi alimlerden İbn Kayyım‟ın „Mümine gerekli olan şey ilim ve imandır.İlim ve imandan kasıt ise Hz. Muhammed‟in tebliğ ettiği,sahabenin öğrendiği ve tabiunun da anladığı ve benimsediğidir.‟ sözleri „ilim‟ tanımlaması açısından düşündürücüdür. Selefin yolu çoğu kez akıl ile birleşmez nass,nakil,rivayetlere o kadar kutsiyet katar ki sadece onunla hareket eder,sadece onu referans olarak alırlar.Rey ve kıyas asla kullanmadıkları yöntemlerdir,hatta Ahmed b. Hanbel „Zayıf hadis kişilerin rey ve kıyaslarından daha muteberdir‟ sözleri ile durumu özetler. Bu noktalarda Selef‟in iki özelliği ortaya çıkmaktadır.Tevil ve bidatı red.Tevil(yorum) onlar için nass,nakil ve rivayetin mahiyetini değiştirmektir.Bidat ise ana kaynakların(sahabe,tabiun,tebau‟t-tabiin) yapmadıkları uygulamalar olduğu için yine karşı çıkmışlardır.Rasulullah dönemin de uygulanmadığı halde sonradan gelişen ve dinin mahiyetinden ayrılmayan bidat-ı hasene dahi red edilmiştir.Selefiye,hadisi ele alırken zahiri manayı ve lafzi manayı seçmiş bu nedenle her türlü yeniliğin,din dışı olmadığı halde karşısında durmuştur. İslam düşünce yapısı içerisinde sahip olduğunu kaybetme korkusu ile bu denli ketumlaşan başka bir oluşum yoktur.Bu iyi niyet,dinin varlığını korumak açısından etkili olduğu kadar dinin olumsuz yönde eleştirilmesi adına da oldukça etkili olmuştur.Bu dönemler de gelişen Kelamiye ve Sufiye bu ekol tarafından oldukça eleştirilmiştir.En uç örnekler bir birlerini zındık,kafir ilan etmeye kadar gitmiştir.Hatta Kelamcıları eleştirmek adına,felsefe ve mantık gibi okumalar yapmanın helal ve mübah olmadığını savunmuşlardır.Sufileri,zühd namına dünyayı terk etme,ilim(nakil,nass,rivayet) tahsilini terk etme,nefsi arındırma yollarını aşırı bularak seçmeleri nedeniyle şeriat dışı ilan etmişleridir. Görüldüğü üzere Selefiye,dini ana kaynaklarından devam ettirme,onu koruma noktasında tercih ettikleri üslubun olumlu yönlerinden hem faydalanmış,hem de faydalanmasını sağlamıştır.Buna mukabil daha dışarı açılmadan kendi içlerinde mensubu oldukları dinin savunuculuğu adına bir birlerine düşmek açısından oldukça zarar verici olmuşlardır.Bu Selefiye için eleştiri değil,tespittir.Bunun yanı sıra salt Selefi kalmayan Kelamiye,Sufiye‟den esinlenen Selefiler‟de olmuştur. Başta dört mezhep kurucuları ve Kütüb-i Sitte müellifleri olmak üzere en mümtaz temsilcileri şunlardır: İbn Kuteybe,Tahavi,Herevi,İbn Cevzi,İbn Kudame,İbn Teymiye,İbn Kayyım,Ali Kari.Ayrıca son dönem Çağdaş Selefiye Hareketi ekolü kurucuları :Cemalettin Afgani,M.Abduh,Muhammed İkbal,Mehmet Akif,Mevdudi,Seyyid Kutub gibi isimlerdir.Çağdaş Selefiye Hareketi ekolü savuncuları zaman içerisinde kazandıkları tecrübeler sayesinde ilk dönem ekolcüleri kadar sert olmamışladır.Nitekim tefsire soğuk bakan savunucuları olduğu halde Seyyid Kutub etkili bir tefsir yazmıştır.
19

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

KELAMİYE Akla birinci derecede önem veren ekoldür.Kelam ilmi İslam fırkaları içinde akla en büyük değeri verdiği için akılcı(rasyonalist)bir yapıya sahiptir.Mutezile kaynağından beslenir lakin Mutezile kadar uç görüşleri olmamıştır.Temelleri, Vasıl b. Ata tarafından atılan ekol sonraki dönemlerde Eş‟ari ve Maturidi tarafından Ehli Sünnet bünyesine ithal edilmiştir. Akılcı olan bu ekol de bahsi geçen akıl,hissi ve madde aleminin ötesinde bulunan hususları inceleyen nazari ve spekülatif bir akıldır. Kaynak olarak aklı alan ekolün „Aklı olmayanın dini de yoktur,Allah kendisi için akıldan daha değerli varlık yaratmamıştır‟ zayıf hadisleri gibi dayanak noktaları vardır. Genel prensipleri; a.)Akılla nakil çatışırsa akıl evvel,nakil onunla münevveldir. b.)Şeirat akla aykırı olmaz. c.)Aklen caiz olan şey naklen de caizdir. d.)Dinin temelini oluşturan şey akıldır. Kelam,Selefiye gibi sadece nassları ele alarak yaklaşmamış,nass ve nakile aklı da oldukça etkili bir şekilde işlemiştir.Naaslarda geçen her hangi bir hükmü bilmek onun „mot a mot‟ kabul edilmesini gerektirmez o hükmün aklın süzgeçinden de geçmesi gerekir görüşünü savunmuşlardır. Kelamiye, nass ve nakilde harfe dahi dokunmadan lafzi manalar ile ilerleyen kalıpçılığa,bu kalıpçılıktan oluşan hurafeler ve yanlışlıklara karşı bir duruş olarak aklı birinci plana alması dinin arındırılması açısından olumlu yönde etkili olmuş olsa dahi akılcılığın getirdiği fitneden olumsuz yönde nasiplenmesi gibi olumsuz etkileri doğurmuştur. Kelam‟ın kendi içindeki zararlı gelişmelere dur demek kadar dışardan gelen etkilere de cevap bulma açısından olumlu etkileri olmuştur.Selef‟in açık kapı olarak bıraktığı dışarıya karşı savunma yapma noktasında uzak durulan ilim ve felsefe alanlarını bu ekol,elinden geldiğince kapatmaya çalışmış,kısmen başarılı olmuştur.Gelişen ve değişen dünya ile birlikte ortaya çıkan yeni akımllar;Pozitivizm,Materyalizm,Sekülerizm,Nihlizm,Septizim gibi İslam‟a aykırı akımları karşılamak yine bu ekolün vazifesi olmuştur. F.Razi,Seyfuddin Amidi,Ebu Hanife(fıkhen),Gazali(sonradan Sufiye‟ye yaklaşmıştır),İbn Tumart,Şehristani,Kadı Beydavi,Tusi gibi şahsiyetler bu ekolün isimleridir. SUFİYE Sufiye(Tasavvuf),İslam dininde ki manevi ve ahlaki değerleri birinci plana almıştır.Zühd ve takva hayatını benimseyen,kendi içerisinde değişen zamanla
20

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

birlikte değişikler gösteren bu ekolün ilk isimleri Sülemi,Kuşeyri,İbrahim Edhem‟dir. Tasavvuf,nass ve nakili kaynak alır ama ondan önce keşf ve ilhama önem verir.Doğrudan vasıtasız elde edilen bilgiye yani keşf ve ilhama dayanır.Tasavvufi bilgilerin bir diğer özelliği ise sırri ve batıni olmasıdır.Tassavufçulara, mistik denilmesinin bir sebebi de budur. Keşf ve ilhama birinci derecede önem veren Tasavvufçuların dinin bireyi nefis ve kötülükten arındırma,Allah‟a korku yerine aşk ile yaklaşma gibi olumlu etkileri olsa dahi İslam‟ın pratiğini pasivize etme insanı melekleştirmeye çalışırken fıtratıyla oynama gibi olumsuz etkileri de olmuştur. Tasavvufçular içerisinde Hz.Peygamber‟in İslam ahlakından sapmayan sufiler olduğu gibi çok uç noktalara varmış olarak;‟Veliler bilgilerini,Peygamber‟e vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan almışlardır.(İbn Arabi),Bana kalbim Rab‟bimden haber verdi ki‟ gibi cümleler kurmuşlardır. Sufiye de Selefiye gibi ilime önem vermez.Hatta bazı sufilerin namaz surelerini dahi bilmedikleri,kitaplarını gömdükleri rivayet edilir.Buna mukabil İslam ahlakının yaygınlaştırılması açısından ne Kelamiye ne de Selefiye,bu ekol kadar başarılı olamamıştır. İbn Arabi,Mevlana,Yunus Emre,Gazali(son dönem),Abdülkadir Geylani gibi şahsiyetler bu ekolün önde gelen isimleridir. Sonuç olarak … İslam dinine talip olma,sahip olma,kaybetmekten korkma güdümleri ile yol alan ve kendisini müslüman olarak tanımlayan her birey,muhatabı olduğu kendisi,kendisi gibi düşünenler ve kendisi gibi düşün(me)yenler arasında yürüttüğü bu yolculuğu elbette ki „en iyi niyetler‟ ile sonlandırma hevesindedir.Lakin,bu iyi niyetlere gelişen ve değişen dönem ile birlikte iyi niyetin amelini bozan akideler de eklenmiştir.Bu konuda tek fail ilan etmek oldukça büyük bir haksızlık olur.Bu üç failli(birey,bireyin içinde bulunduğu topluluk,bireyin dışında kalan topluluk) konu belki de eşit oranda zarar ve kar sağlayarak yani varlığındaki gücüyle hemen hemen aynı etki ile bu günlere gelmiştir. Şimdiler de … Günümüz müslümanlarına baktığımızda(asla ve asla sınıflandırmak,ötekileştirmek,etiketlemek,yaftalamak amaçlı değil de durum tespitine yönelik çalışmamızda;Kim nedir?Ne yapar? sorularına cevap verip,doğru tanımlamalarda bulunmak adına); a.)Müslüman olan fakat sosyal hayatına İslam pratiğini dahil etmeyen,bir nevi pasivize özelliği açısından bu günlerde moda olan Sufiye ekolünün sadece kısmi yönlerinden beslenen,etliye sütlüye dokunmayan,konformist bir yaşamı tercih edenler,zorlama durumlarında Kelamiye‟nin akılcığını yine kısmen tercih edenler.Yine gelenekten kaynaklanan bir güdü ile Sufiye‟nin lafzi yaklaşımından
21

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

kısmen faydalananlar.Dünya ve sosyal yaşamı birinci plana alarak dini onun üzerine bina etmeye çalışanlar. b.)Müslüman olan,bu tercih içerisinde salt olarak Selef‟e bağlı kalan,aklı ikinci plana iten,günümüz tehlikeli tanımı „ılımlı İslam‟ eleştirilerini haklı çıkaran,dini sahip olduklarını kaybetme korkusu ile zarara uğratan,kendisini yenileyemediği için dini çağın dışına „farkında olmadan‟ itenler. c.)Müslüman olan,sahip olduğunun farkında olan(?) kendine göre öteki olana cevap üretme çabası içerisinde ana kaynaktan uzaklaşarak fakında olmadan heteredoks bir din anlayışı geliştiren,Kelam‟ın akılcılığından olması gerekenden fazla beslenen,dini bilgilere kısmen sahip olup dünyevi bilgilere tümden sahip olma çabası içerisinde,Mevlana‟nın „pergel metarofundan‟ gerekli öğretiyi almamış,sağlam bacağını dinin temel ritüellerine dayatmadığı halde,sahip ol(ma)dığı halde kendini sahip ilan ederek ederek bir de üstüne savunma çabası içine girenler. Şıkları çoğaltmak elbette ki mümkün,lakin üç başlıkta çok yaymadan tespitlerde bulunmak daha toparlayıcı. İlk gurupta(a şıkkı) bahsettiğimiz tercihleri çok fazla ele almayacağız,onları İslam dışı olarak kabul ettiğimiz için değil.O tercihi yapanlar yaşam içerisinde müslüman bireylerin çektiği sancılara muhatab,ortak olmadığı için ve kendileri sisteme uygun „rahat‟ çözümler getirebildiği için.Hemen belirtmekte fayda var,dönem ile popülerite kazanan ve artık tehlikeli olmaya kadar giden,insanları konuşturmayacak boyutlara ulaşan „ötekileştirme‟ yakıştırmasından burada nasiplenmek istemiyoruz.Niyet „ötekileştirmek‟ değil durum tespiti.Zaten sık sık her paragrafta değinilen niyet şerhi,yaptığını sürekli olarak açıklama çabası „ötekileştirmenin‟ yapıldığına dair eleştiriler almamak ve zehirlenmek adına yapılan bu çaba „ötekileştiriyorsun‟ ithamlarının ne denli tehlikeli olmaya başladığının kanıtı. İkinci gurupta(b şıkkı) bahsettğimiz tercihler ise günümüz müslümanları içerisinde kendi içlerindeki bölünmenin sebebi ve kendileri dışındaki guruplar(farklı dini guruplar,idelojik guruplar) tarafından yöneltilen eleştirilerin haklılık kazanmasına sebep olan gurup.Bu gurup tercihler ötekileştirme işini sadece dışarısı için değil kendi içlerindekiler için de başarabilenlerin oluşturduğu guruplardır.Ötekileştiriyorusun,yaftasına en layık olan gurup olarak ele alacağımız gurubun,temele sahip olmadaki,sahip olduğunu korumaya çalışmasındaki kullandığı „lafzi‟ olandan kurtulamama handikapı hem müslümanlara hem de İslam dinine en büyük zararı vermektedir. ‟Ilımlı İslam‟ eleştirilerine bu gurubun farkında olmadan oldukça etkisi olmuştur.Zira dini genel ahlak ve kuralları içerisinde değil de kısmi olarak ele alan,bu şekli ile tebliğ yer yer teşhir yapan bu gurup mensupları İslam‟ın genel duruşundan bihaber olduğu için kendi despot duruşlarını dine yamamışlardır.Sonuç olarak kendileri geri çekilince ortada „Zalim bir Allah‟ imajı kalmıştır.Din adına davet edici Peygamber‟in sahih sünnetinden ziyade ‟sert‟ fıkıh alimlerinden beslenen,uydurma rivayetlere dayanan,cahiliyenin alasını yaşayan yine bu guruptur.İrşad‟a ihtiyacı olduğu halde,irşad yapan bu gurup oldukça
22

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

ironiktir.Genel Kuran ve Peygamber ahlakından yoksun „dini koruma siyasetini‟ dinin kendi dili hatta hatta dinin bir nassı olarak kabul eden bu gurup dine dışardan gelen zararlardan daha fazla zarar vermektedir.Özellikle bu gurup içerisinde,bir yöntem olarak gelişen „Cemaat,Tarikat‟ yapılanmaları eksik bilgi ve dejenerasyon neticesinde „Cemaatiçilik,Tarikatçılık‟ halini almış,kan kaybetmeye devam etmiştir. Son gurupta (c şıkkı) ele alacağımız müslümanlar birinci gurup kadar etkisiz,ikinci gurup kadar zarar verici olmasa dahi hallerini değiştirmediği,farkında olmadı zaman ilk iki guruptan daha vehim neticelere ulaşabilir. ‟Dünyevi bilgiye‟ sahip olma çabasına talipli olmada birinci sıraya yerleşeyen bunun yanı sıra bu tercihin bir sahip olduğunu koruma siyaseti olduğuna inana bu gurup,güttüğü siyasetin olumlu taraflarından faydalanır ve faydalandırır.Dialog açısından,kendini ifade etme açısından,ikinci gurubun zararını minimuma çekmek açısından başarılı olduğunu kabul etmek lazımdır.Ancak bu gurubunda faydadan zarara gitmesi „dur‟ noktasını bilmemesiyle mümkün olabilir.Yani ikinci gurubun teşhisinde değindiğimiz „dünyevi ve dini‟ bilginin eksikliğine rağmen bu gurup dünveyi bilgiye sahip dini bilgiden oldukça uzaklaşmıştır.Bu noktada uzaklaşma seviyesine „dur‟ diyemez ise ikinci guruptan çok daha zararlı olabilir. Muhatabı olduğu dünyevi bilgilere fazlaca sahip buna mukabil dini bilgiden uzak kalmış bu gurubun dünyevi bilgi içerisinde eriyip gitmesi,en yakın görünen zarar olarak öne çıkarmaktadır.Mevlana‟nın „pergel meteforu‟ öğretisi bu gurup için en toparlayıcı etkiye sahiptir.Sağlam bacağınız din üzerinde,gezebilir bacağınız dünya üzerinde ise sorun yok ama iki bacak da hareket halinde ise işte o zaman durum vahimdir. Düşünsenize Nevton fiziğine,Quantum fiziğine bilgi düzeyinde sahip,bunlar ile dine vurgu yapan müslüman bireyler Kuran ve Sünnet açısından bir o kadar eksik bilgiye sahipler.Felsefenin ve felsefecilerin(İslam Felsefecileri de dahil) etkisinde evlerinin yolunu şaşıracak kadar kendini kaybeden müslüman bireyin Kuran tanımlarına kısmen dahi sahip olmaması ya da Kuran‟ı Rasulullah‟ın yaşantısından değil de her hangi bir felsefecinin yaklaşmından çıkartmaya çalışmak ne kadar doğru?Adet olduğu üzre yine açıklayalım,dünyevi bilgiden yoksun müslüman bireyler zaten arzu ettiğimiz bireyler değil ama dünyevi bilgi içerisinde eriyip dini bilgiden uzaklaşan bireyler de en az onlar kadar arzu etmediğimiz bireyler. Mistik olanı efsunlu bulan,felsefik olanı cazibeli bulan bu tarz yaklaşımların etkisi altında dini koruyacağım çabası içerisinde dünyevi başarının peşinde koşmak,İslam olmuş birey için ne kadar gerekli?Bu biraz da kendini kaybediş değil mi? Bu bahsettğimiz gurubun her daim „moderniteye karşı ayaktayız‟ sloganları yürüdüğü yolda kaybettikleri ile susmuyor mu?Başarı nedir? sorusuna verilecek olan cevap,Özgürlük nedir?sorusuna verilecek cevap dini cevaplardan çıkıp dünyevi ve maddesel cevaplara dönüşmüş ise ipin ucu oralarda bir yerlerde kaçmıyor mu? Çoğu kez „özgürlük‟ gibi sınırlarını belirlemenin mümkün olmadığı bir çatı model
23

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

de var olmak yerine İslam vurgusunda bulunarak İslam‟ın temel ritüellerinden „hoşgörü‟ yaklaşımını çatı model alarak,ana kaynağa bağlı,ortodoks bir yapılanma içerisinden cevap üretmek ya da çözümsüzlğü ortadan kaldırmak mümkün değil mi? Neden özgürlük değil de hoşgörü? Müslüman kendini yitirmeye kelimelerin büyüsü ile başlıyor da ondan.Her oluşumun bir dili bu dile bağlı kelimeleri vardır.Dünyevi,modern,postmodern sistemlere aşina ola ola onların dillerini benimseyen birey zaman içerisinde kendi dilini kaybeder.Kullandığı dil ona sahip olmaya başlar.Çözümü hep o dilden aramaya başlar.Tüm bunların üstüne kendi dilinin yetersizliğinden(yetersiz olduğu için değil öyle belletildiği için) kaynaklanan bir kompleks, sahip olduğunu koruma çabasının yok olması,sahip ol(ma)dığına benzeme hareketini doğurmuyor mu?Özgürlüğe bu denli düşkünlük,birşeylerin normal olmadığını göstermiyor mu?Müslümanın „özgürlük‟ kelimesine yüklediği anlam ile genel kalıpların kabul ettiği „özgürlük‟ aynı şeyler mi?Aynı değiller ise „Neden hoşgörü değil de özgürlük? Öteki dünyanın kelimesi,başarı hem elde edilme şekilleri açısından hem de anlamı açısından müslüman bireyi dili,dilin kelimelerinin etkisi ve anlamı noktasında kendine çekmiyor mu?Klişe olarak müslüman bireylerin diline yerleşmiş „Müslüman Doğu dünyası neden başarısız?‟Bu soruyu ilk soran biz değiliz.Yukarıda Selefiye ekolü içerisinde saydığımız isimlerden M.Abduh ve ekolü de hemen hemen aynı soruyu sormuştur.İslam dünyası Batıya oranla neden başarısız?Cevap olarak „İslam hatalı olamaz,öyle ise hata biz de bir Kuran‟ı yanlış yorumladık diyerek dini gelenekten ayrıştırma,bidatlardan temizleme çabası içine girmişleridir.‟1800′lü yıllarda gelişen bu akım dönem için olumlu yönde etkili olmuştur ancak mesele tümden çözülmemiş,cevaplanmamış soru işaretlerine bir de kıyasa bağlı kompleksler eklenmiştir.Halen bu durumun devam etmesi İslam‟ın yanlış yorumlanmasından olduğu kadar müslümanın kendi dilindeki „başarı‟ kelimesi ile dünyevi dilin kendi dilindeki „başarı‟ kelimesinin anlamlarının farklı olmasından kaynaklanıyor. Müslümanlar kendi dilleri ile konuşup,kendi kaynaklarını cevap bulmak için kullanmadıkları dünyevi olanın kaynağını ve dilini tercih ettiği sürece hem o dil içinde kendini yitirecek hem de büyük bir kaybediş yaşayacaktır.Maalesef ki bu kaybediş eğer gerçekleşirse işte o zaman „ılımlı İslam‟ adına en büyük örneği oluşturacaklardır. Kuran ayetleri içerisinde müteşabih kabul edilen,‟hurufu mukatta‟ dediğimiz harfler vardır.Surelerin başında bulunan (Elif,Lam,Mim) bu harfler sureye girmeden önce dikkati çekmek açısından önemlidir.Manasına dair bir çok görüş vardır.Kelimleri oluşturan harflerin varlığına vurgu olması açısından da önemlilerdir.Zira harfler kelimeleri,kelimeler ise dili oluşturur.Dil ise döndükçe kalbe,yaşama yön çizer.Yukarıda üzerinde durduğumuz „yaşarken diline sahip çık‟ temasının kaynağı belki de Kuran‟ın bu harflerinde gizlidir. Üzerinde durduğumuz üçüncü gurup dünyevi,öteki ve modern olana muhatab olma konusunda saydığımız guruplardan en yakın olanı ise ki öyle burada en
24

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

büyük görev üçüncü gurupta şıklandırdığımız tercihi yapanlara düşmektedir.Bir bacağı sağlam basmayı başarabilirse bu gurup tüm çözümsüzlüklerin çözümü olabileceği gibi çürük bir bacağı seçerse tüm çözümsüzlüklerin nedeni dahi olabilir.Ötekinin dilini kullanabilen bunun yanı sıra kendi dilini temel alabilen bireyler müslümanların yaşam içerisinde kaybettiklerini geri kazanmaları açısından oldukça ümit vaad ediyorlar. Selef‟in nass ve nakilinden,Kelam‟ın akılcılığından,Sufiye‟nin ilhamından yeterli ölçüde edinip „diline‟ de sahip olduktan sonra „Neyim?Kimim?‟ sorusuna verdiği yanıt doğru olacağı gibi „Nereye gidiyorsun?‟ sorusuna vereceği cevap da doğru olacaktır. Diline sahip olmak ise kullanılan kelimelere ve bu kelimelerin anlamlarına bağlıdır.O dilin kelimelerinin,harflerinin kaynağı da Kur‟an‟dır. ”Elif,LAM,RA…İşte bunlar sana apaçık bir kitabın ayetleridir(harfleridir).‟(Yusuf/1)

25

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir? (Prof. Dr. Alâaddin BaĢar) “Madem El-Hakku Ya‟lu haktır. Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir?” Yani, “Madem ki hak üstündür, ona üstün gelinmez. Kâfirlerin Müslümanlara, kuvvetlinin haklıya galip gelmesine ne dersiniz?” Bu sorunun cevabı dört ayrı yönüyle çok öz ama çok doyurucu olarak verilir. Önce vesileler üzerinde durulur ve bu hikmet dünyasında vesilelerin, sebeplerin çarpıştığına dikkat çekilir. Müslüman olsun kâfir olsun, her kim ulaşmak istediği sonucun ön şartlarını yerine getirir, sebeplerine vesilelerine tam riayet ederse başarı onun olacaktır. Hangi üründen hangi şartlarda hangi tekniklerle ve nasıl bir planlama ile verim alınacağı bellidir. Bu şartlara kim uyar, bu vesileleri kim yerine getirirse başarı onundur. Soruda geçen kuvvet kavramına da şöyle değinilir: “Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var.” Başarılı olmak, düşmanınıza, yahut rakiplerinize galip gelmek istiyorsanız kuvvetli olmaya çalışmanız gerekir. Zira, kuvvetin de bir hakkı vardır. O hakkı kim elinde tutarsa galip gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Çelikle tahtayı çarpıştırırsanız tahtanın mağlup düşeceği bellidir.

26

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

İkinci olarak, mesele insandaki sıfatlar alemi yönünden ele alınır. Bütün güzel sıfatlar Allah kelamında zikredilmiş ve Resulullah (a.s.m.) tarafından da en güzel şekilde sergilenmiştir. Şu var ki uygulamada nefsin, şeytanın, bozuk toplum yapısının ve daha nice faktörün tesiriyle, bir Müslüman bu güzel sıfatların tümünü hayatında sergilemeyi başaramayabilir. Yine bir gayr-ı müslimde, gördüğü eğitimin ve toplum yapısının bir ürünü olarak bazı güzel sıfatlar bulunabilir. Bunlar ondaki müslim sıfatlardır. Bir iş görüleceği zaman, kalplerdeki inançlar değil, bu sıfatlar çarpışırlar. Ticaret hayatını örnek verelim: Bilgi, dürüstlük, çalışkanlık, mesai tanzimi, prensiplilik gibi sıfatlar ticaretin sonucuna doğrudan tesir ederler. Bir gayri müslim bu sıfatlara sahipse ve yine bir müslüman bu sıfatlardan mahrumsa o gayri müslimin müslümandan daha zengin olması beklenen bir sonuçtur. Burada kâfir müslümana değil, müslim sıfatlar gayri müslim sıfatlara galip gelmişlerdir. Ve sonuç, sıfatlar aleminde, yine hakkın olmuştur. Bu konu işlenirken fikrimize ufuklar açan şöyle bir tespite yer verilir: “Hem dünyada, hayatın hakkı Ģamil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i manidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mani değildir.” Hayatın hakkı umumidir, şamildir. Yani bu noktada mümin, kâfir, insan, hayvan farkı yoktur. Kime hayat verilmişse ona rızk da verilir. Rızk; imanın ve ibadetin değil hayatın hakkıdır. Onların hakkı ahiret yurdunda ebedi saadettir. Bu ufukta düşüncelerimizi şöyle sürdürebiliriz: Allah‟ın her isminin tecellisi için farklı aynalar, ayrı zeminler söz konusudur. Bunların çoğu, kişinin inancıyla ilgili değildir. Meselâ, Rezzak isminin tecellisinden daha fazla nasip almak isteyen bir çiftçi bunun için gerekli şartları yerine getirdiğinde tarlasına daha fazla mahsul verilir. Burada kişinin inancına bakılmaz. Yine, Şafi isminin kendisinde tecelli etmesini isteyen birisi, hastalığına faydalı ilacı kullanır. Onun şifa bulmasında da inancına bakılmaz. Çünkü kişi bu ismin tecellisini istemeyi bilmiştir ve bunun karşılığı olarak kendisine şifa ihsan edilmiştir. Bu yola girmeyen bir insan, kâmil bir mümin de olsa, şifaya kavuşmayabilir. Buna göre bir Müslüman dünya hayatında İlâhî isimlerin feyzinden faydalanmayı diliyorsa, o tecellilere layık bir ayna olma yolunu tutmalıdır. Bunu yapmazsa sonuç alamaz. Ama aynı mümin ibadet, salih amel ve ihlas şartlarını yerine getirmekle ahiret yurdundaki İlâhî lütuflara talip olmuş olur. Bu şartları yerine getirmeyen bir insan da dünyada ne kadar başarılı olursa olsun, cennetten nasip alamaz. Aynı parçada konunun bir üçüncü boyutuna da dikkat çekilir: Allah‟ın iki ayrı kanunlar manzumesi olduğu nazara verilir. Bunlardan birisi insanın iradî fiillerini nizam altına alan Kur‟an hükümleridir. Diğeri ise kâinatın ve içindeki eşyanın nizamını sağlayan kanunlardır. Birincisi bildiğimiz şeriattır. İkincisine de şeriat-ı tekvini deniliyor. Tabiat kanunları bu ikinci şeriattandır. Kur‟an hükümlerine itaat ve isyan edenlerin mükafat ve cezalarını ekseriyetle ahirette görecekleri, tekvini şeriata uyanların yahut uymayanların ise büyük
27

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

çoğunlukla karşılıklarını bu dünyada görecekleri ifade edilir. Buna göre tekvini şeriata uymayan bir mümin cezasını başarısızlık, sefalet, perişanlık olarak bu dünyada çeker. Bu kanunlara uyan bir gayr-ı müslim ise İlâhî iradeye bilmeyerek de olsa uygun hareket etmesinin mükafatını bu dünyada görür. Bu üç madde başarının yahut başarısızlığın telem sebepleridir. Ve olayların çok büyük çoğunluğu bu maddelerin biriyle yahut bir kaçıyla açıklanır. Şu var ki, bazen bütün şartları yerine getirdiğiniz halde mağlup düşebilirsiniz. Burada İlâhî takdirin gizli bir rahmet hikmet cihetini aramakla mükellefiz. İşte cevabın dördüncü bölümünde bu noktaya işaret edilir; konunun kader ve İlâhî irade yönüne dikkat çekilir. Dördüncü maddede, batılın kısa süreli de olsa bazen hakka galip gelmesinin, hakkın inkişafına yardım ettiği, onu daha da güçlendirdiği, parlattığı nazara verilir. Bu maddenin Ģu noktadan önemi büyüktür: Bir hadisi-i şerifte “Belaların çoğu peygamberlere, sonra derecesine göre Allah‟ın diğer sevgili kullarına gelir.” buyrulur. Peygamberlerin çoğunun ümmetlerinden, hakaret görmeleri, ülkelerinden kovulmaları, işkencelere tabi tutulmaları Rabbanî bir sır İlahî bir hikmettir. Onların çektikleri sıkıntılar, Nur Müellifinin ifadesiyle birer menfi ibadettir. Sabır esasına dayanan, tevekkül ve rıza esasına dayanan ama katlanılması oldukça zor olan bu ibadetin mükafatı da aynı ölçüde büyüktür. Bu sıkıntılarla başta peygamberler olmak üzere Allah‟ın sevgili kulları hem manen terakki ederler, hem de çoğu zaman bunun karşılığı olarak hak davaları geç de olsa insanların kalplerinde yer tutar. Onlara zulmedenler kabirlerinde azap çekerlerken, onların ümmetleri yeryüzünde hakkı yaşar ve yaşatırlar. Bir bitkinin gelişmesinde gecenin ve gündüzün ayrı faydaları olduğu gibi insan ruhunun inkişafında da celal ve cemal tecellilerinin, tesirleri öyledir. Bu bir İlâhî hikmettir. Ve Hak dostlarına, bu sır ile gelen bela ve musibetlerin ilk üç maddeyle bir ilgilisi yoktur. Konuyla Ġlgili Okuma Parçası: BĠZĠ GERĠ BIRAKAN ĠSLAM MI? Bir zamanlar sıkça gündeme taşınan şimdi de yer yer nükseden bir hastalık var: Dinin, terakkiye mani olduğunu sanmak ve Hıristiyan ülkelerden geri oluşumuzun sebebini İslâm dininde aramak. Bu iddiaya cevap vermeden önce bazı noktalara işaret etmek isteriz. Birinci nokta: İslâm dini ilk zuhur ettiği dönemde Müslümanlar bir süre müşriklerin baskılarına, zulümlerine maruz kalmışlar, daha sonra devlet haline gelmiş ve bir asır öncesine kadar sürekli ilerlemişlerdir. Asr-ı saadetin bir iman, ahlak, fazilet,adalet ve huzur asrı olması bunun ilk delilidir. Daha sonra Endülüs Emevî devletinin Avrupa‟ya ilimde önder olması, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının hem ilim hem de
28

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

sanatta yükseldikleri şahikalar bu tür iddialarla örtülecek, saklanacak cinsten değildir. Burada İslâm ve Müslüman kavramlarını birbirinden ayırma gereği ortaya çıkıyor. İlerleyen de Müslümanlardır, gerileyen de. İslâm ne ise odur. “Bugün sizin dininizi ikmal ettim (kemale erdirdim). Üzerinize nimetimi tamamladım. Ve sizin için din olarak Ġslâm‟ı beğendim. (Ġslâm‟a razı oldum.)” ( Mâide Sûresi, 3) O zaman şu sorunun cevabını aramak gerekiyor: İmparatorluklar kurduğumuz dönemlerde mi İslam‟a daha çok bağlıydık, geri kaldığımız dönemlerde mi? Bir diğer nokta: Geri kalışımızın sebebi olarak İslâm‟ı gösterenlerin, Müslümanları bir tarafa bırakıp İslâm üzerinde konuşmaları ve “Kur‟anın şu hükümleri, Resulullahın şu hadisleri terakkiye manidir.” diye yola çıkmaları ve delillerini ortaya koymaları lazım gelir. Meselâ, yalanı, zulmü, içkiyi, kumarı, zinayı, stokçuluğu, faizi, gıybeti, ırkçılığı kısacası her türlü kötülüğü yasaklamanın terakkiye engel olduğunu ispat etmeleri gerekir. Üçüncü nokta: Hıristiyanların bizden ileri olmalarını İslâm‟a hamledenlere bir vazife daha düşüyor. O da, bu günkü teknolojinin, maddî kalkınmanın esaslarını İncil‟de arayıp bulmak ve “Biz bunlardan yoksun olduğumuz için geri kaldık.” diye bir gerekçe ile ortaya çıkmak. Bunu yapmaları mümkün değil. Zira İncil‟de ne iktisadi hayata ne de devlet yönetimine dair bir tek ayet mevcut değil. Son bir noktaya da işaret edip cevabına geçelim: Bu iddiayı ortaya atanların, dünün çalışkan, cevval, hamiyetli, dürüst, vatansever insanını, bugünün hak hukuk tanımaz, soygunculuğu hüner sayan, şehvet düşkünü, her şeyi nefsine feda eden, egoist insanı haline getiren eğitim düzeninin İslâm‟dan kaynaklandığını da ispat etmeleri gerekir.

29

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Kur‟an, Hadisler ve Ġslami Çoğulculuk (Mustafa Akyol) Son günlerde sitenin yorum bölümlerinde hadislerin İslam‟daki yeri ve hadis literatürünün güvenilirliği hakkında bir tartışma sürüyor. Bazı okurlar hadislere karşı kuşkucu ve hatta reddiyeci yaklaşırken, diğerleri bu yaklaşımı eleştiriyor ve farklı ölçülerde de olsa hadis literatürünü savunuyorlar. Bu konudaki bazı görüşlerimi ifade etmekte yarar görüyorum. Bunların birincisi ve belki de en önemli olanı ise, İslami çoğulculuğun önemi. Bir başka deyişle birbirinden farklı İslam yorumları olabileceğinin baştan kabul edilmesinin ehemmiyeti. Farklı İslam yorumları, İslam‟ın ilk dönemlerinden beri var oldu. Ümmet içinde ilk başta siyasi nedenlerle başlayan ayrılıklar, zamanla farklı mezhepleri doğurdu. Sünni-Şii ayrımı böyle ortaya çıktı. Öte yandan vahiy-akıl ilişkisi, kaderin mahiyeti, hadislerin rolü gibi pek çok konuda farklı görüşler gelişti. Bunlar arasında kimi zaman sağlıklı tartışmalar, kimi zaman kanlı kavgalar yaşandı. İlk bir kaç yüzyıldan sonra klasik mezhepler şekillendi, Sünni fıkhı İmam Şafi‟nin kurduğu sistematik üzerine oturdu. Şiiler ise İmam Cafer‟in metodolojisini izlediler. Geçtiğimiz iki yüzyılda ise temel kaynakların (Kur‟an ve hadislerin) yeniden okunması ve yorumlanmasını savunan reformist görüşler gelişti. İslam‟ın ikinci veya üçüncü yüzyılında formüle edilmiş mezheplerin çağın ihtiyacını karşılamadığını, dahası pek çok geleneğin din zannedilerek korunduğunu savunan
30

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

söz konusu reformist Müslümanlar, geleneği eleştirmekte ortak bir nokta bulsalar da, birbirinden çok farklı alternatifler önerdiler. Sonuçta bugün İslam dünyasında çok farklı din anlayışları varlığını sürdürüyor. Klasik mezheplerin arasındaki farkların yanında, ayet ve hadislerin yeni yorumlarına ihtiyaç olduğunu savunan “modernistler”, “tek kaynak Kur‟an‟dır” diyen redd-i hadisçiler, ya da Kur‟an dahil tüm kaynakların belirli ölçüde “tarihsel” olduğunu savunanlar var. Bu farklı akımların içinde de farklı görüşler yer alıyor. “Tek kaynak Kur‟an‟dır” diyenlerin arasında, örneğin, namazın vakitleri, hatta şekli bir namazın varlığı konusunda bile ihtilaf var. Müslümanlar arasındaki dini olmayan ayrımlar - dil, kültür, siyasi görüş veya yaşam biçimi farkları - da cabası. Bu tablo karşısında da pek çok Müslüman, “nasıl olup da ortak bir zemin bulacağız, tek bir anlayışta uzlaşacağız” diye soruyor. Bu sorunun cevabını da, bazıları, “herkes benim anlayışımı kabul ederse doğru yolda birleşmiş oluruz” diye veriyor. Yani kendi İslam anlayışının tek doğru İslam anlayışı olduğuna emin bir şekilde, diğerlerini bu “doğru yol”a davet ediyor. Bu görüşe sahip olan bazı Müslümanların iyice ileri giderek diğer Müslümanları sapmışlıkla suçladığı, hatta tekfir ettiğini (”kafir” saydığını) biliyoruz. Tarihteki Harici vahşeti ve çağımızda gördüğümüz Vahhabi taassubu - ve en son Irak‟ta yaşanan Müslümanlar içi savaş ve terör - bu tekfirci anlayışın ne kadar tehlikeli sonuçlar verebileceğinin önemli ve acı göstergeleri. Kısacası, denebilir ki, tüm Müslümanları tek bir “doğru İslam anlayışı” üzerinde birleşmeye zorlamak, aslında onları daha fazla bölüyor, aralarındaki gerilimi daha da artırıyor. Peki çözüm ne? Bir Müslüman olarak benim buna cevabım, İslami çoğulculuktur. Müslümanlar, ancak, İslam‟ın farklı yorumları olabileceğini, kendileri bunlardan birine mensup olsalar da, diğerlerine hoşgörüyle bakmaları gerektiğini kabul ederlerse uzlaşabilirler. Bunu yaparlarsa, Frenklerin dediği gibi “anlaşmamakta anlaşabilir” ve Sufi‟lerin dediği gibi “çoklukta birlik” sağlayabilirler. Tevhid‟de UzlaĢmak Sözkonusu çoğulculuk anlayışı, sadece pragmatik bir çözüm değildir; doğrudan Kur‟an‟dan kaynak bulmaktadır. Kur‟an vahyolunurken elbette tek bir doğru İslam anlayışı vardı: Peygamberin (s.a.v.) uyguladığı ve öğrettiği İslam. Ayetler de inananları peygambere itaate çağırıyordu. Ancak o dönemde geçerli olan “Resul‟e itaat” ve onun emri altında birlik olma yönündeki ayetlerin, sonraki dönemde bire-bir uygulanması imkansızlaştı; çünkü Resul artık yoktu ve “bugün olsa ne yapardı” sorusuna verilen cevaplar çok farklıydı. Bugün de hala öyle.

31

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

İşte, bu resul-sonrası durumda ne yapılması gerektiği sorusuna, Kur‟an‟ın daha önceki İlahi dinlerin mensupları (yani “Kitab Ehli”; Yahudiler ve Hıristiyanlar) hakkındaki ayetleri yol gösterici olabilir. Bu ayetlerden özellikle biri çok önemlidir; çünkü Müslümanlara Kitap Ehli ile tek bir ilke - Allah‟ın varlığı ve birliği ilkesi - üzerinde uzlaşmayı emretmektedir: De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah‟tan başkasına kulluk etmeyelim, O‟na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah‟ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.” (Ali İmran, 64) Dikkat edilirse ayet Kitap Ehli‟ni (Yahudi ve Hıristiyanları) Müslüman olmaya değil, sadece Allah‟ın varlığını ve birliğini kabul edip bu temel üzerine Müslümanlarla uzlaşmaya çağırmaktadır. (Buradan hareketle, bir insanın kurtuluşu için Kur‟an‟a tabiyetinin zorunlu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Nitekim bir ayette farklı dinler içinde her kim “Allah‟a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa” kurtuluşa ereceği bildirilmekte [Bakara, 62]; bir diğer ayette ise “İncil sahipleri Allah‟ın onda indirdikleriyle hükmetsinler” denmektedir. [Maide, 47] Kur‟an‟ın Hıristiyanları terk etmeye çağırdığı şey, İncil değil, Teslis [Üçleme] doktrinidir.*) Burada önemli olan nokta, Kur‟an‟a göre, dinler arasında aranması gereken tek dini uzlaşma zemininin Allah‟ın varlığını ve birliğini tasdik oluşudur. Bu durumda, Kur‟an‟ın Allah‟ın vahyi olduğunda ittifak eden - Bediüzzaman Said Nursi‟nin ifadesiyle ” peygamberi bir, dini bir, kıblesi bir, kitabı bir” olan Müslümanlar da pek ala “ortak bir kelime” olan tevhidde uzlaşabilirler. Bu kritik konuda anlaşırken, anlaşamadıkları konuları da Allah‟ın “dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim” (Ali İmran, 56) hükmüne dayanarak ahirete havale edebilirler. Allah‟ın farklı ümmetler için uygun gördüğü çoğulculuğu ve “hayırlarda yarışma” ilkesini İslam ümmeti içinde de hayata geçirebilirler, aşağıdaki ayette emredildiği gibi: “… Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah‟adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (Maide, 48) Hadis EleĢtirisi Sözkonusu çoğulculuk ilkesinin Müslümanlar arası çatışmaların ve gerilimlerin aşılması için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak bu çoğulculuk, Müslümanların kendi İslam anlayışlarını savunmamaları, din hakkındaki yorum ve görüşlerini ifade etmemeleri gerektiği anlamına gelmiyor elbette. Aksine, bunun yapılması gerek. Bu nedenle ben de sitenin yorum bölümünde süregiden “hadis tartışması” hakkında görüşlerimi ifade edeyim. Elbette dini bir otorite hatta bir ilahiyatçı dahi değilim, ama İslami literatürü incelemekten oluşmuş bir kanaatim var. Bu
32

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

kanaatimi de iki cümleyle açıkça ifade edeyim: Bence Kur‟an‟ı doğru anlamak ve tefsir etmek için hadislere ihtiyacımız vardır. Ancak mevcut hadis literatürünün yeniden ve eleştirel bir gözle ele alınması, bu yapılırken de Kur‟an‟a uygunluğun temel kriter olarak belirlenmesi gerekir. Önce neden hadis literatürünün yeniden incelenmesi gerektiğini düşündüğümü açıklayayım: “Kütüb-ü Sitte” olarak da bilinen 6 temel hadis külliyatının tümüyle “sahih” olduğuna geleneksel bir anlayış olsa da, bu kitapları inceleyen ve Kur‟an‟a göre tartan her objektif yorumcu, bu külliyat içindeki bazı hadisleri kabul etmekte zorlanır. Öte yandan bazı hadisler de çağımızda ulaştığımız bilim ve kültür düzeyi açısından rahatsız edici durmaktadır. Zaten İslam‟a karşı propaganda yürüten anti-İslami kalemler de (İlhan Arsel, Turan Dursun vs.) en geniş malzemeyi hadis literatüründen derlemişlerdir. Peki söz konusu “rahatsız edici hadisler”, aslında Peygamberimizin sözleri ve eylemlerinin çarpıtılması, yanlış anlaşılması, nesilden nesile bozulmaya uğraması veya doğrudan uydurma sözlerin ona atfedilmesi yoluyla ortaya çıkmış olamazlar mı? Kritik soru budur. Elimizdeki hadis kaynakları peygamberin vefatından yaklaşık iki yüzyıl sonra yazıldığına göre, bu pekala mümkündür. Buna karşı çıkan geleneksel anlayış, hadis külliyatını toplayan İmam Buhari, İmam Müslim gibi “muhaddislerin” ne kadar titiz ve ihlaslı olduğuna vurgu yaparlar. Ancak söz konusu muhaddislerin ihlasına ve titizliğine saygı duymakla birlikte, yanılmış olabileceklerini düşünmek de mümkündür. Sonuçta din, insanların iyi niyetlerine değil, doğruluğundan kuşku duyulmayacak İlahi vahye dayanır. Bir Müslüman olarak doğruluğundan kuşku duymadığımız tek kaynak Kur‟an olduğuna göre de, hadisleri, temel kriteri “Kur‟an‟a uygunluk” olan yeni bir eleme ve düzenlemeden geçirmekte yarar vardır. Hadis uzmanı ilahiyatçı Prof. Hayri Kırbaşoğlu‟nun bu yöndeki görüşlerini önemli ve değerli buluyorum. (Prof. Kırbaşoğlu, geçmişte hadislere hep “ravi zinciri” açısından bakıldığını, “metin” yönünün ihmal edildiğini, oysa asıl bakılması gerekenin metin olduğunu savunmaktadır.) Hadis Savunması Üstteki yorumlar üzerine “madem hadis literatürü sorunlu, bu literatüre neden gerek var, sadece Kur‟an‟ı dikkate alalım” denebilir. Zaten denmektedir de. Bazı Müslümanlar, sadece Kur‟an‟ı temel alıp hadisleri ve genel olarak sünneti tamamen terk etmeyi savunmaktadırlar. Bu anlayışı savunanların bir kısmı, hadislerin ortaya çıkışını adeta İslam‟a karşı bir komplo olarak görmekte ve muhaddisleri ağır şekilde suçlamaktadırlar da. Bu yaklaşıma da katılmadığımı belirtmeliyim. Çünkü başta belirttiğim gibi, Kur‟an‟ı doğru anlamak için hadis literatürüne ve genel olarak sünnete ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Bunun nedeni de, kanımca, bizzat Kur‟an‟ın içeriğinin bunu gerekli kılmasıdır. Her şeyden önce şunu belirtmek lazım: Bize Kur‟an‟ı ulaştıran kaynak, İslami geleneğin kendisidir. Kur‟an‟ın nasıl vahyolunduğunu, nasıl toplandığını ve
33

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

çoğaltıldığını, hadisler, siret ve İslami geleneğin diğer kaynaklarından öğreniyoruz. Hiç bir geleneği kabul etmeyen bir anlayış, Kur‟an‟ın bize nasıl ulaştığını da açıklamakta zorlanacaktır. Dahası “sadece Kur‟an” görüşünü savunan Müslümanlar, Kur‟an ayetlerinin kendi başına anlaşılır olduğunda ısrar etseler de, dikkatli bir okuma, Kur‟an‟daki bazı ayetleri anlamak için o ayetlerin indiği ortama (sebeb-i nuzüle) ve ayetin peygamber tarafından nasıl yorumlanıp uygulandığına (sünnete) da bakmak gerektiğini gösterir. Sözgelimi Nur Suresi‟nin 11-18. ayetlerinde “uydurulmuş bir yalanla gelenler”den söz edilir ve cinsel içerikli bir iftiraya itibar eden Müslümanlar eleştirilir. Eğer “sadece Kur‟an” ilkesini kabul edersek, burada sözü edilen iftiranın ne olduğunu bilme şansımız yoktur. Oysa Kur‟an vahyedildiğinde sahabe bu iftiranın ne olduğunu biliyordu ve böylece ayetlerde uyarılan hatanın ne olduğunu açık bir şekilde kavramıştı. Ama biz orada değiliz, ayetin nasıl bir ortamda vahyolunduğunu, hangi olaydan bahsettiğini görmüyor, nasıl uygulandığına şahit olmuyoruz. Aradaki “bilgi boşluğu”nu kapatabilmenin - ki bu tam olarak mümkün değildir - tek yolu, hadis ve siret (peygamberin hayatı) gibi kaynakların bize ulaştırdığı sünnete müraacat etmektir. Bu “bilgi boşluğu”na pek çok örnek verilebilir. “Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden daha aşağıdaydı, eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz” (Enfal, 42) ayetini daha iyi anlayabilmek için, sözü edilen olayın nasıl cereyan ettiğini, kast edilen vadinin ve kervanın ne olduğunu da bilmek gerekir. Bunu bize öğreten, “Bedir Savaşı” diye bir olay yaşandığını anlatan kaynak, hadisler ve sirettir. Veya “Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız” (Tevbe, 7) dendiğinde, kiminle yapılmış nasıl bir anlaşmadan söz edildiğini anlamak için de yine hadislere ve sirete bakmak zorunludur. “Ebu Leheb”in kim olduğunu, namaz kılma fiilinin nasıl gerçekleştirileceğini, tavafın nasıl yapılacağını, haram ayların hangileri olduğunu ve daha pek çok detayı anlamak için de, hem sünneti hem de o dönemde Arabistan‟da egemen olan kültürü bilmek gerekir; bunu bize aktaran en zengin kaynak da yine hadisler ve sirettir. Hemen şunu da belirteyim: Kur‟an hükümlerini anlamak için o hükmün hangi olay üzerine indiğini (yani sebeb-i nuzülünü) anlamak, hükmü o olayla sınırlamak anlamına gelmez. Aksine, hükümler evrenseldir. Zaten İslam geleneğinde bu konuda bir konsensüs vardır. Ancak bu evrenselliği doğru uygulamak için, sadece ayetin lafzına değil, aynı zamanda ardındaki İlahi maksada da dikkat etmek gerekir ki, bu ikincisini anlayabilmek için ayetin indiği ortamın şartlarını bilmek zorunludur. Bu yapılmadığında, yani ayetler esbab-ı nuzül ve sünnet bağlamından koparılıp “serbestçe” kullanıldığında - ki “sadece Kur‟an” yaklaşımı bunu savunmaktadır ayetlerin insani maksatlara göre suistimal edilmesi tehlikesi doğar. Özellikle çağımızda bu suistimalin pek çok örneğini görmekteyiz. Kendince “İslam devrimi” yapmaya karar veren bir militan “Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir” ayetini (Şuara, 227) bir slogan gibi kullanmakta; kendisinden farklı düşünen bir Müslümana öfkelenen bir başkası, ona karşı “münafık” ayetlerini yöneltebilmektedir. İslam adına terör uygulayan

34

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

silahlı grupların da Kur‟an‟daki savaş ayetlerini gelişigüzel kullanıp suistimal ettiklerini görmekteyiz. Dolayısıyla “sadece Kur‟an” yaklaşımını, bizzat Kur‟an‟ın doğru anlaşılmasına engel olabileceğinden endişe ettiğim için, problemli buluyorum. Bu yaklaşımın problemli oluşu ise, hadislerin problemsiz olduğu anlamına gelmemektedir elbette. Başta bunu belirttim. Tüm bunlardan vardığım sonuç ise, ortada çok kolay ve basit bir reçete olmadığıdır. Aslında sorun, bizim 14 asır önce vahyolunmuş ve uygulanmış olan İlahi kitabı, 14 asır sonra yeniden anlamaya çalışmamızdadır. Bu, tabiatı gereği, zor bir iştir; hassas ve temkinli davranmayı gerektirir. Bu iş için hem ciddi bir bilgi birikimi hem de samimiyet ve tevazu gerekmektedir. Son belirttiğim husus, bizi ilk başta belirttiğim konuya döndürür: İslam anlayışımızın mutlak doğru olduğundan emin olamayız. Bu yüzden kendimize her zaman bir hata payı bırakmamız, farklı düşünen Müslümanlara da hoşgörüyle bakmamız gerekmektedir. Hiç unutmamız gereken ilke, İslami gelenekte gayet doğru bir biçimde ifade edilmiştir aslında: En doğrusunu Allah bilir. * Zaten Teslis, İncil dışı bir doktrindir. Dört İncil‟in Kur‟an‟daki tevhid inancına uygun bir okunuşu mümkündür. Teslis‟i kabul etmeyen “Ariyanizm” (tarihsel) ve “Üniteryanizm” (modern) gibi Hıristiyan mezhepleri bunun kanıtıdır.

35

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Türkiye‟de derin din 1 (Ġhsan Eliaçık) Devletin derini oluyor da dinin derini neden olmasın? Madem derin devlet var, bir de “derin din” var. Önce iki anekdot: 1- Havuzlu bir cami… Ramazan ayının ilk haftasında mahalleli yurdum insanı havuza hücum ediyor. … Eşarbını, saçından bir tutam kakülü görünecek şekilde ve “çene altından” düğmeleyerek bağlayan ilkokul mezunu veya terk yüzlerce kadın… Telaşla havuzdan kaplarına su dolduruyorlar. Çocuğu olmayanlar, hamileler veya yeni doğmuş çocuklar bu “zemzem” suyundan içerlerse hasta olmazlarmış… “Hz. Hızır” zemzemi Kabe‟den caminin içine getirmiş… Spiker caminin hocasıyla söyleşi yapıyor havuzun başında. Geride kadınlar ne spikere, ne kameraya, ne de hocanın dediklerine dönüp bakmıyorlar bile. Caminin hocası bu havuzun “şebekeden” gelen suyla yapıldığını; dertlere deva, hastalıklara şifa, kısırlığa veda durumlarının olmadığını anlatıyor ha anlatıyor… Spiker “Bunları vatandaşlara söylemiyor musunuz?” diye soruyor. “Bakın dinleyin anlatılanları” diyor kadınlara bir yandan da ama nafile; hiçbiri dönüp bakmıyor! Hoca gayet dertli: “Kızım dinlemezler boşuna uğraşma. Ben neler yapım neler. Yazılar yazdım bak (Duvarda „Dikkat! Şebeke suyudur‟ yazıyor), topladım konuşmalar yaptım, ayet okudum, hadis okudum, ı ıhh fayda etmiyor. Bak görüyorsun doldurup doldurup gidiyorlar, başka bir dünyada onlar…”

36

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

2- Almanya‟da “Türkler‟de din” üzerine gurbetçi çocukları üzerine bir araştırma yapılmış. “En son neyinizden vazgeçmezsiniz?” diye sorulmuş. Sonuç çok ilginç: İçki içebileceklerini, kumar oynayabileceklerini, bara, diskoya gidebileceklerini, çapkınlık, hovardalık edebileceklerini, Alman biri ile evlenebileceklerini, Hristıyan olabileceklerini, hatta Türklükten çıkıp Alman bile olabilecekleri söylemişler ama bir şey var ki asla: domuz eti yemeyiz! *** “Eşarbını, saçından bir tutam kakülü göstererek ve “çene altından” bağlayan İlkokul mezunu veya terk yüzlerce kadın…” Nazım Hikmet‟in tarifiyle: “başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız…” “İçki içeriz, bara, diskoya gideriz, din bile değiştiririz ama domuz eti asla” diyen o çocukları yetiştirenler de onlar… Feleğin binbir çemberinden geçmiş bir bilmişlikle “Türk erkeğinin atına (arabasına), silahına, içkisine, kumarına ve çapkınlığına ses etmeyeceksin, bileceksin fakat bilmemezlikten geleceksin” diyen, “mutlu yuva” çözümünü böyle bulan o “bilge” (!) kadınlarımız… Şeyhler, hurafeci hocalar, cinci mollalar, seydalar, muskacılar, üfürükçüler, şifreciler hep bunlardan güç alıyor, bunlar sayesinde meşhur oluyor… Çünkü toplumumuzun en “savunmasız” kesimi bunlar ve gayet donanımsızlar. Sulu bir göz, uzaklara bakan bir eda ve genizden gelen “mistik bir telkin” ile hemen etki altına girebilecek durumdalar. Kimse boşuna efelenmesin; diniyle, devletiyle “Derin Türkiye‟nin” arkasında bu kadınlar var. Öyle ya her başarılı (!) din-u mubin hizmetinin arkasında bir kadın(lar) vardır!

37

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bunlar Türkiye‟deki “derin din”in taşıyıcıları, yıkılmaz kaleleri… *** Türkçe‟de “derin” has mı has eski Türkçe sözcüklerden. Farsça‟dan mı Türkçe‟ye geçmiş, Türkçe‟den mi Farsça‟ya geçmiş tam belli değil. Eski Türkçe‟de (11. yy) “terin” şeklinde geçiyor. “Ter” Farsça‟daki “der” ile aynı anlamda; -de, iç, içinde, içeri manası veren bir edat. Ender şeklinde de söyleniyor. Avesta dilinde (eski Farsça) a(n)ter, HindAvrupa dil kökünde ise en-ter olarak okunuyormuş. İngilizce‟deki iç, içeri, giriş anlamına gelen “enter” de bu kökten. Demek ki her şeyin bir içi, içerisi; -desi, teri, enteri var. İngilizce bir sitede “enter”i tıkladığınızda nasıl içe, içeriye, daha derine giriyorsanız, görünen devletin veya görünen dinin derinine de böyle girebilirsiniz. Görünenle yetinmemelisiniz. Yunus‟un dediği gibi insan bile böyledir; “Bir Ben var Ben‟den içeru…” Demek ki bir de din var dinden içeru… “Enter” yapıp girelim bakalım neymiş bu dinden içeru din; derin din… *** Turan illerinde (Türk kavimlerinde) ikibin yıldır değişmeyen bir Tanrı ve din anlayışı var. Öyleki sonraki dinler sadece bir görüngü değişimi oluyor. Yeni kabul edilen din ikibin yıldır değişmeyen ve dipten akan “derin dinin” kalıbına dökülüyor, yeniden biçim (form) alıyor. Bu manada “Türkler iman etmez din değiştirir” sözü ipucu olabilir. Hemen anlaşılabileceği gibi bu derin din Şamanizmdir. Şöyle ki: 1- Türkler ikibin yıldır Mavi Göğün Tanrısı‟na (Uluğ Tengri) iman ederler. 2- Şaman (aracı, ruhlarla ilişki kuran, cinci) olmadan yapamazlar. 3Atalar kültü (mezar, türbe, yatır, kutsal yer, gün ve geceler) esastır. 4- Kurban (ritüeller) dinin direğidir ve 5- Domuz lanetli hayvandır. İşte “derin din” bu beş esas üzerinden akar ve iki bin yıldır hiç değişmez. Hangi din olursa olsun eğer Türklerin dini olmak istiyorsa bu kalıba girmek zorundadır. Aksi halde Turan illerinde yaşayamaz. Bunlara daha da yakından bakalım (enter yapalım): 1- GÖK TANRI: Sibirya‟dan Akdeniz‟e kadar Avrasya coğrafyasının iki bin yıldır değişmeyen tanrısı “Mavi Gök” anlamına da gelen Kök Tengri‟dir. Ne Hristiyanlık, ne Musevilik, ne Maniheizm, ne Budizm ne de Müslümanlık bu ismi değiştirememiştir. Bu coğrafyada din değiştiren halkların hangi dine girerse girsin Tengri (Tanrı) ismini değiştirmediklerini görüyoruz. Moğol ve Kalmuklarda Tengri, Buryatlarda Tengeri, Volga Tatarlarında Tengere, Beltirlerde Tengir ve günümüz
38

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Türkiye Türkçe‟sinde de Tanrı olarak kullanılan bu sözcük tanrısal olanı ifade için kullanılıyor. Hatta Çinlilerde Tei, Tao, Sümerlerdeki Tingir (Dingir), Latin dillerindeki Teo/Dei (Teoloji/Deizm) de bu köktendir. Türkler, Müslümanlıkla karşılaşınca acaba neden Tengriciliği bırakmadılar? Turan illerinde Tengri adına yapılmış herhangi bir putun bulunamayışı da gösteriyor ki Türkler, Tengri‟ye, her şeyi yaratan, ezeli ve ebedi gök tanrısı olarak inanıyorlardı. Kur‟an‟da Allah için “O Gökteki” tabiri kullanılır. (Mülk 16,17). Bu nedenle Tengri, Kur‟an‟ın Allah‟ına yatkındır. Fakat sadece göğün değil yerin de, doğunun da, batının da, tüm alemlerin de rabbinin Allah olduğu vurgulanır. Tengricilikte kozmik düzen yani dünyanın ve toplumun örgütlenmesi ve insanların yazgısı Uluğ Tengri‟ye bağlıdır. O halde her hükümdarın ünvanını Gök‟ten alması gerekir. Orhun yazıtlarında şu ifadeleri okuruz: “Babam Kağan‟ı yükselten Tengri… İmparatorluğu veren Tengri, o Tengri beni de Kağan yaptı…” Çin modeline göre de kağan Göğün Oğlu‟dur. Aynı inanç Moğol devrinde de vardır: “Ezeli ve ebedi Göğün yetkisi ve gücüyle Han oldu…” (Eliade, J.P. Roux). Kur‟an‟da ise Tanrı oğlu inancı kökten reddedilir: “Allah birdir, bölünmez bir bütündür. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O‟na denk olamaz.” (Tevhid; 1-3). Böylece imparatorların (siyasi iktidarların, devletin) yetki ve meşruiyeti gökten yere indirilmiş ve halkın (en-Nâs) eline verilmiş oluyor. Tengri‟nin gücü ve tekliği, hükümdarın gücü ve tekliği ile sürdürülür. Kargaşa hüküm sürmeye, boylar dağılmaya, ortada imparotorluk diye bir şey kalmayınca Tengri bir “deus otiosus”a (boş, uzak, emekliye ayrılmış tanrıya) dönüşme, yerini ikincil gök tanrılarına bırakma veya paramparça olma eğilimine girer. Hükümdar kalmayınca gök tanrı da unutulur, halk tapımı güçlenir ve başat hale gelir… Moğollar her birinin kendi ismi ve belirli bir işlevi olan 99 tengri bilirdi. Tengri‟nin pasifleşmesi ve parçalanmasını fırtına, bereket, yeraltı vs. başka tanrılarla özdeşleştirme izler. Örneğin Tunguzların Buga‟sına tapınma yoktur; her şeyi bilir, ama insanların işine karışmaz, hatta kötülükleri bile cezalandırmaz. Yakutların Toyon‟u göğün yedinci katında oturur, her şeyi yönetir, ama yalnızca iyilik yapar cezalandırması yoktur. Altayların Tengere‟si yerini Bay Ülgen‟e (Çok Büyük) bırakır ama sadece çok büyüktür o kadar, ona sadece at kurbanı (ritüel) sunulur. Bu anlayış hala değişmiş değildir. “Deus otiosus” Latincede „boş tanrı‟, “uzak tanrı”, “emekliye ayrılmış, ununu elemiş eleğini asmış tanrı” demektir. Platon‟un „Yasalar‟ının onuncu kitabında inançsızlar üçe ayrılıyor: tanrıları tümden yadsıyanlar, tanrıların dünya işlerine sırt çevirdiğini ileri sürenler ve tanrılara rüşvet verilebileceğini düşünenler. İşte „deus otiosus‟ bu ikincilerin inandığı tanrı: dünyayı yaratmış olsa da olmasa da dünya işlerine kendi karışmayan bir tanrı… Kimi eski dünya dinlerinde, eski Türkler ve Araplar‟da ve aydınlanmacı deizmde olduğu kadar Aristo ve Epikouros gibi kimi eski Yunanlılarda da bu tanrı anlayışı vardır. Kur‟an ise şöyle der: “İlk yaratma ile yorulup emekliye mi ayrıldık? Hayır, boyuna yeniden yaratmaya (halk-ı cedid) bir türlü inanamayan kendileridir. Açın
39

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

kulağınızı! İnsanı Biz yarattık, nefsinin ona ne fısıldadığını çok iyi biliriz. Biz insana şahdamarından (hablu‟l-verid) daha yakınız.” (Kaf; 15-16). Keza Kur‟an‟a göre Allah‟ı uyku ve uyuklama tutmaz, Allah‟ın güçleri (melekeleri) vardır, her an her yerde gücünü ve kudretini gösterir. Yüzünü her nereye dönsen oradadır. Tanrı tek bir tanedir, ondan başka tanrı veya yarı tanrı yoktur! Moğolların 99 tengri, Yunanlıların 12 yardımcı tanrı, İbranilerin 4 büyük tanrısal melek dediği aslında o tek bir Allah‟ın isim, sıfat ve özelliklerinden (melekelerinden) başka bir şey değildir. İster Allah deyin ister Rahman (ister Tengri, ister Tao, ister Brahman, ister Zeus) tek bir tanrı vardır ve bütün güzel isimler (Esmaü‟l-Hüsna) O‟nundur. Görüldüğü gibi derin dinde tanrı, hükümdar, güç, kudret, devlet ve imparatorlukla ilgili algılanıyor. Bunlar yoksa tanrı da unutuluyor, pasifleşiyor. Tengri insanların dünyasında belirli bir ırkta, güçte, kudrette, mülkte ve devlette tecelli ediyor, halkta; zayıfların, ezilenlerin, yoksulların arayışında, çeresizin umudunda, mazlumun acısında değil… Türklere dirlik, düzen, devlet ve kut veriyor, öteki milletlere değil… Yani Turan‟ın Tengri‟si, Kur‟an‟ın Allah‟ı gibi herkesin tanrısı (Alemlerin Rabbi) değil… İbraniler ve eski Araplar de böyleydi. “İsteseydi Allah‟ın doyuracağı kimseyi biz mi doyuracağız?” (Yasin; 47) derlerdi. Yani fakirin Allah‟ı var madem, o doyursa ya, bize ne? Bize güç, kudret, mülk, devlet ve imparatorluk verecek tanrı lazım! 2- ŞAMANLIK: Gök Tengri pasifleşip bir deus otiosusa (emekliye ayrılmış tanrıya) dönüşünce… Yaratıcı olsa da eserleri (dünya ve insan) şeytani bir düşmanın kurnazca müdahelesiyle bozulunca… İnsan ruhu savunmasız kalınca… Cinlerin ve kötü ruhların yol açtığı haslıklar ve ölümler arttıkça… İnsan göğe ve yer altı katmanlarına giden karmaşık metafizik yolları bilemeyince derin dinde “Şamanlık” sahneye çıkar. Şaman, kendiliğinden bir esinle, şamanlık mesleğini soyundan miras alarak veya kişisel bir kararla ya da kabilenin isteği ile şaman olur. Seçim yöntemi ne olursa olsun şamanın çifte eğitim almış olması gerekir: 1- Esrime (düşler, görüler, rüyalar, kendinden geçme halleri) 2- Yetiştirilme (şaman teknikleri, cin kovma, ruhların adları ve işlevleri, kabile mitolojisi, soy kütüğü, gizli dil vb.) Mistik esinin belirtileri şunlardır: Şaman adayı tuhaf tavırlarıyla topluluktan ayrılır. Dalgınlaşır, yalnız kalmak ister, rüyalar görür, mistik görüleri vardır, uyurken şarkı söyler vs. Soydan geçen Şamanlıkta ise ata Şamanların ruhları aileden birisini seçer. O zaman bu kişi hayalcileşir, kehanet görüleri belirir, ruhlar alemine gider, orada mesleğin sırları, ruhların isimleri ve onlara tapınma biçimleri konusunda ata Şamanların eğitiminden geçer. Ruh bu yetişme (erginlenme) işlemi tamamlandıktan sonra yeniden bedenine döner. Artık kalplerden geçeni bilmekte ve aynı anda birkaç yerde birden olabilmektedir. Siz yeter ki “Medet ya Şaman!” deyin…

40

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Şamanların özel giysileri (cübbeleri) vardır. Giysilerin üzerinde her birinin ayrı anlamı olan işaretler bulunur. Cinlere ve hastalıklara karşı olduğu kadar kara büyüyle savaşırlar. Şamanlar ölüme, hastalığa, kısırlığa, talihsizliğe ve karanlıklar dünyasına karşı hayatı, sağlığı, doğurganlığı ve ışık dünyasını savunurlar. Cinler ve kötülük güçleriyle kuşatılmış yabancı bir dünyada insanlara yalnız olmadıkları duygusunu yaşatırlar. Dualar edilen ve kurbanlar sunulan Tengri “uzakta, çok uzaklarda” kalınca şaman imdada yetişir. Göğe Tengri‟nin katına çıkar, yeraltına inip cinlerle ve kötü ruhlarla savaşır. “Harikalar diyarında” dolaşır. Mucizeler ve kerametler izhar eder. Böylece her şeyin mümkün göründüğü, ölülerin hayata döndüğü, yaşayanların ölüp yeniden dirildiği, doğaüstü özgürlüğün kurgusal biçimde yansıtıldığı bir dünyanın perdesi aralanır. Şamancıl mucizeler “derin dinin” yapılarını güçlendirmekle kalmaz, imgelem gücünü de harekete geçirip besler, düşle somut gerçeklik arasındaki sınırları kaldırıp, tanrıların, ölülerin ve ruhların yaşadığı dünyalara pencereler açar. Böylece din gerçek hayat mecralarında akan, gücünü yerlerin ve göklerin melekûtunda yani apaçık “kainat kitabında” gösteren/göstermekte olan “Allah” kaybolur, ölülerin, ruhların, cinlerin, ifritlerin, büyülerin, tılsımların, afsunların “Şamanı” gelir… Yukarıdaki şaman özelliklerini iyi okuyun. Derin dinin, İslam‟ın peygamberlerini de böyle algıladığını görüyoruz. Resullerin şaman formatına sokulduğu apaçık ortada… Etrafınıza bakın derin dinin görüngüleriyle karşılacaksınız. Şaman kılığında ve davranışlarında dinsel tipler göreceksiniz. O zaman derin din ile ne anlatmak istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bu tipler iki bin yıldır değişmeyen bu muhayyileden besleniyor. Yurdum insanı, “Uluğ Tengri”yi “uzakta, çok uzaklarda” algılayınca her mahallesine mantar gibi şaman üşüşüyor… Onları besliyor, büyütüyor, palazlandırıyor. Eğer bu uzak tanrı algılaması olmasa şamanlar neden üşüşsün? Eğer Allah‟ı şahdamarından daha yakın görse, enfusî (kendinde varolan) ve afâkî (çevrede, doğada) varolan apaçık ayetlerden bilgi, güç ve enerji devşirebilse Şamanlara ne gerek kalacak? Demek ki şamancıl muhayyileyi, esasen o caminin içindeki havuzdan kabına su dolduran, söylenenlere hiç kulak asmayan, sanki başka ve küçük bir dünyadan gelmiş gibi ve “sofradaki yeri öküzümüzden sonra gelen” kadınlarımız ve onların kucağında yetişen nesiller sürdürüyor. Derin din onlar üzerinden gelecek nesillere aktarılıyor ve her dönemde yaşıyor… 3- ATALAR KÜLTÜ: Tengri “uzakta, çok uzaklarda” olunca şaman sahneye çıkar madem. O zaman şaman ölünce ne olur? Veya kötülükleri savmaya, ölüme, hastalıklara, kısırlığı gidermeye çare olamazsa ne yaparız? Ölmüş şamanları ve ata ruhlarını imdada çağırırız! Onlar nerede? Mezarlarda, türbelerde, yatırlarda… O halde türbelere, yatırlara hücum! Macarca‟da “İsten” tanrı demek. Nereden geliyor bu? Göktürk Devleti‟nin kurucusu “İstemi Han” (öl. 756)‟dan. Çünkü “derin din” de ölen hükümdar tanrı olur… Hükümdar ölünce Han, Kağan, Ata adıyla tanrılaşır.
41

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Atalara tapınç çok eski bir kültür. Eski dünya dinlerinde çok görülen bir şey. Gücünü Allah‟ın “yaşayan ayetlerinden”; insandan, hayattan ve doğadan çıkaramayan biçare kitleler şamanlara ve atalara sığınır, onlardan medet umarlar. Hükümdarları, kralları, büyük zatları ölünce tanrılaştırırlar. Öldüğüne inanamazlar. Ölse bile bir gün geri gelecek diye beklerler. Onları kaybetseler bile anılarıyla yaşarlar. Kutsal yer, gün ve geceler de buradan gelir. Çünkü onlar türbe ve yatırlarda yatmakta fakat anıları kutsal yer, gün ve gecelerde yaşamaktadır… Aşağıda, Türkiye‟de “derin din”in Müslüman, Hristıyan, Yahudi, Ermeni, Rum, Süryani, Yezidi, Alevi, Türk, Kürt vb. farklı kökenlere mensup dinî görünümleri nasıl aynı potaya soktuğuna, aynı biçimi nasıl verdiğine ve kendine nasıl benzettiğine dair 10 örnek göreceksiniz. Bunların hepsinde mantık aynıdır: Atalar kültü… Ölen kahraman (kral, peygamber, aziz, azize) yüceltisi, onun anılarıyla yaşama (kutsal yer, gün ve geceler) ve kimlik oluşturucu ve topluluğu (cemaati) ayakta tutucu “ritüel” olarak bunlara sarılma… Dikkatle bakarsanız bunları aslında sosyoloji üretmiş, saf din değil. Sonra sosyolojik ihtiyaç dini bir kisveye bürünmüş … Ayias Theklas: Rumlar, Ayias Theklas adlı azizeyi andıkları bu bayramda, Büyükada Aya Yorgi (Ayios Yeoryios) tepesindeki manastıra çıkar, mucizesine inanılan Ayia Thekla ikonasını ziyaret ederler. Manastıra yalınayak çıkılır ve bir mum yakılarak ya da kandile yağ ekleyerek adak adanır. Cemaat Bayramı: Yezidilerin (Ezidiler) en önemli bayramı… 7 gün sürer. Yezidilerin piri Şeyh Adi‟nin bir araya getirdiği ilk cemaatin anısını tazelemek için kutlanır. Eskiden 23-30 Eylül arası kutlanan bayram, 20. yüzyılda 6-13 Ekim‟e alındı. Tören, Şeyh Adi‟nin türbesinin bulunduğu kutsal topraklarda yapılır. Törene, her aşireti temsilen bir kişi katılır. Hızır Orucu: Daraldığı zamanlarında insanların imdadına yetiştiğine inanılan Hızır anısına tutulur. 13 Şubat‟ta başlar, üç gün sürer. İnanışa göre Nuh Peygamberin gemisi fırtınaya tutulduğunda, gemidekiler “Yetiş ya Hızır (şaman) bizi kurtar” der. Tanrı dualarını kabul eder ve fırtına diner, işte o zaman Tanrı‟ya üç gün oruç adanır. Aleviler arasında yaygın olan bu orucun bitiminde kömbe ve benzeri yemekler pişirilir, eşe dosta lokma dağıtılır… Alevi inancına göre Hızır ve Ilyas, Ab-ı Hayat‟ı (ölümsüzlük suyu) aramaya çıkar ve bu suyun kaynağını bulup içerler. Böylelikle ölümsüzleşen Hızır karada, İlyas ise denizde yardıma muhtaç olanların imdadına yetişir. Kürtler, 6 Mayısta birbirine kavuşan Hızır (Hıdır) ve Ilyas‟ın gizemli gücünden yararlanabilmek için çeşitli kutlamalar yaparlar. Baharın da müjdecisi olan Hıdrellez‟de, parasının çoğalmasını isteyen gümüş bir parayı keseye koyup gül ağacının dalına asar, ev sahibi olmak isteyen çer-çöpten ev yapar, sağlık isteyen ise kırlarda yuvarlanır. Mevlit Kandili: Mevlid, doğmak, doğum yeri ve günü anlamlarını birlikte içerir. Mevlid Kandili, Milâdi 571 yılında Rebiû‟l Evvel ayının 12. gecesi dünyaya gelen Hz. Muhammed‟in doğum yıldönümü olarak kutlanır. Türk İslam kültüründe bugün camilerde Mevlit okunur ve Hz. Muhammet‟in ruhuna hatim indirilir.

42

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Miraç Kandili: Hz. Muhammed‟in, bir gece Mescid-i Aksâ‟dan Allah‟ın dilediği yüksekliklere çıkarılmasıdır. Bu gecede Cebrail , Hz. Muhammed‟i Mescidi Haram‟dan Mescid-i Aksâ‟ya götürmüş. İslam Peygamberi burada Burak‟a binerek Arş‟a çıkmıştır. Allah, ona ve ümmetine beş vakit namazı bu gecede farz kılmış, Bakara Suresi‟nin son ayetlerini indirmiş, cennet ve cehennemi göstermiş, cemaliyle müşerref kılmıştır. Nevruz: (Newroz) Güneşin Koç burcuna girdiği gün. Türkler bu günü Ergenekon Efsanesi‟ne dayandırarak, Asena adlı bir boz kurdun rehberliğinde demir dağın eritilmesiyle Türk boylarının Ergenekon Vadisinden kurtulduğu gün olarak şenliklerle anarlar. Bu günün demir dağın eritilmesine telmih olarak özelikle bir Ahilik geleneği olarak demir dövülür… Ancak Kürt inanışında bugün Demirci Kawa‟nın zalim Dahhak‟ı öldürerek halkı zulümden kurtardığı gündür. Bu efsaneye göre Dahhak, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulmak için büyücü hekimlerin tavsiyesi ile her gün genç bir insan öldürerek beyinlerini ilaç niyetine yemekteydi. Demirci Kawa, oğlunun öldürülmek istenmesi üzerine isyan ederek halkı da arkasına alarak Dahhak‟ı öldürür… Kürtlerde bu olayı temsilen Türkler gibi örs ve çekiçlerle demir döverler. Paskalya: Büyük Perhiz‟den sonra gelir. Paskalya haftası, İsa‟nın çarmıha gerilişi ve ölümü haftasıdır. Rumlar, kendi inançlarına göre İsa Mesih‟in çarmıhta can verdiği gün olduğuna inanılan Cuma günü perhiz tutar, et ve hayvansal gıda yemezler. Cumartesi gecesine dek yas tutulur. Cumartesi gecesi cemaat kiliseleri doldurur ve tam saat 24.00′te herkes bir mum yakarak, İsa Mesih‟in temsili dirilişini kutlamaya başlar. Gece yarısından sonra eve dönüldüğünde kırmızı yumurta tokuşturulur. Paskalya Pazar günüdür. Öğle yemeği için zengin bir sofra kurulur. Saç örgüsü biçiminde yapılan Paskalya çöreği ise günün vazgeçilmez yiyeceğidir. Hampartsum: Tüm kiliselerle birlikte Ermeniler de Surp Zadik‟in 40. gününde İsa‟nın göğe alınışını, Hampartsum Yortusu adıyla kutlar. Aynı zamanda bu adı taşıyanların isim günüdür. Hıristiyanlık öncesinde, bir tür bahar karşılaması olarak kutlanır ve Vicag (niyet) adını taşırdı. O tarihlerde, Vicag gününde gençler yaylalara çıkıp eğlenirler, kendi aralarında niyet çekerek bahtlarını öğrenirlerdi. Ermenilerin büyük bir bölümü, bugünde Hampartsum sofrasından marulu eksik etmez. Purim: Musevilerin, bazı ülkelerde festival boyutları kazanan bu bayramından bir gün önce, özellikle Ester ismini taşıyanlar oruç tutar. Mordehay‟ın yeğeni Ester, Kral Ahaşveroş tarafından beğenilerek kraliçe ilan edilir. Kralın veziri Aman, önünde diz çökmeyi reddeden Yahudi kavmini imha etmek için kralı ikna etmeye çalışır. Kraliçe Ester, bu durumu önlemek için kavminin üç gün boyunca oruç tutmasını ister. Kendisi de oruç tuttuktan sonra kralın huzuruna çıkarak Yahudilerin öldürülmesini engeller. Böylece Adar ayının 14. günü bayram ilan edilir. Şahro Dmor Gabriyel: Süryani Kilisesi‟nin azizlerinden Gabriyel, 634.-668 yılları arasında Mardin-Midyat yöresinde, Turabdin‟de yaşadı. Geleneksel olarak Turabdin bölgesinde birçok azize Şahro kutlamaları yapılır. Bu azizlerin en

43

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

önemlilerinden olan Aziz Gabriyel Gününde cemaat tüm çevre köylerden gelir, o gece manastırda kalır ve sabaha kadar azizin mezarı başında dua eder… *** Bütün bunlar “Atalar kültü”nün (Kült: tapma, tapınma, ayin) derin dindeki yansımalarıdır. Kur‟an‟da ise onca peygamberden bahsedilmesine rağmen onlarla ilgili hiçbir gün ve gece yoktur. Kur‟an atalar kültüne düpedüz saldırır. Gerçek hayat dininin (dinu‟l-gayyime) yayılması önündeki en büyük engellerden birisi olarak görür. Olumlu olarak kullandığı bir iki yerde ise onlardan kalan anıları ritülleştirerek kutsamayı değil; onların “yaptığı iyi şeyleri yapmayı” öğütler. Sürekli olarak geçmişe değil; şimdiye, ölüye değil; yaşayana, olmuşa değil; olmakta olana vurgu yapar. Keza İslam‟da ritüel (nusuk) diğer dinlere nazaran iyice azaltılmış olup bambaşka bir amaç içindir. (bkz. „Din ve ibadet anlayışımız 1-2′ başlıklı makaleler). İnsanlar geçmişten uzaklaştıkça ataları yüceltirler. Dikkat edin, hurafe uzak geçmişe gittikçe artar, yakına geldikçe azalır. Yaşanan ana gelince ise tümden yokolur. Çünkü yaşanan anda kimse bir şey uyduramaz. Olanca görünürlüğü ve test edilebilirliği ile apaçık ortada ve yaşanmaktadır. Kur‟an‟ın apaçık ortada olan (ayet) dediği şey işte budur. Bu nedenle kör ölür badem gözlü olur. Bir büyüğün (kralın, peygamberin, azizin) hakkında hurafe uydurulması için ölmesi beklenir. Aşırılaştırmalar (övme veya yerme) sağlığından ziyade ölünce başlar. Çünkü ölünce nasıl olsa kendisi yoktur, cevap verecek durumda değildir. Sağlığında karşısına çıkamayanlar ölmesini beklerler ki hakkında atıp tutsunlar. Gayet kalleşçe olan bu yöntem yüz yıllardır sürüp gidiyor. Acaba neden? Zayıf, bilgisiz ve biçare insanlar apaçık ortada olan (ayet) ve görünenden (şuhud) ziyade, görünmeyen (cinn), test edilemeyen (ğayb) güçlere yönelirler ve dertlerine çareyi onlardan beklerler. Çünkü bu gayet tembel ve kolaycı bir yöntemdir. Hastalığın nedenini, kısırlığın sebebini vs. araştırmaya, öğrenmeye gerek yoktur, bu gayet uzun ve zor bir yoldur. Bunun yerine caminin içinde Hızır‟ın getirdiği mistik sudan doldurup içersiniz ve hiç bir şeyciğiniz kalmaz (!). Veya bir şamana gidersiniz o sizi tılsımla, afsunla iyileştirir. Görülüyor ki bu zihin görünene değil; görünmeyene, yaşayana değil; ölene, bugüne değil; geçmişe, apaçık ortada olana değil; gizli olana, test edilebilene değil; test edilemeyene yönelmekte ve derdine devayı orada aramaktadır. Halbuki derdine deva görünende, yaşayanda, bugünde, test edilebilende, apaçık ortada olandadır. Allah bütün maddi ve manevi dertlere devayı (hikmeti) etrafımıza saçmıştır ve adeta gözümüzün içine içine sokmaktadır. Fakat sağır, kör ve dilsiz olunca bunları göremez insanoğlu. Sürünün çobanın sesini böğürtü olarak anlaması gibi doğadan gelen sesi (Allah‟ın sesini) hışırtı, gürültü, zırıltı, patırtı zanneder. Daha özel, daha gizemli şeylerden medet umar. Bu nedenle yaşayanla ve görünenle tatmin olmaz, hep ölmüşe, görünmeyene yönelir.

44

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Eski dünya dinleri ile gerçek hayat dini arasındaki farkı sanırım anlıyorsunuz. Bu farkı anlamadıkça İslam‟ı zamanın ruhuna taşıyamayız, asrın idrakine söyletemeyiz. İnandığımız ve yaşadığımız aslında bir eski dünya dinidir fakat İslam olduğumuzu zanneder dururuz. Aslında “derin din”dir zihinlerimizi oluşturan, onu dönüştürmek için gelmiş gerçek hayat dini değil… *** Bakınız, gerçek hayat dininde (Kur‟an‟da) Adem geçtiği yerde sen ben o bütün insanlar, Nuh geçtiği yerde bütün kurtuluş arayanlar, Yusuf geçtiği yerde bütün hayatta dibe vuranlar, sırtından çekilenler, İbrahim geçtiği yerde bütün soru soranlar, vicdanı uyananlar, çağının putlarından şüphe duyanlar, Ashab-ı Kehf geçtiği yerde bütün (tarih, gelenek, ırk, din, mezhep, cemaat) mağaralarında uyuyanlar, Zülkarneyn geçtiği yerde bütün krallar, otoriteler, devletler, hükmetme makamında olanlar, Musa geçtiği yerde bütün büyüleri bozmak için ayaklananlar, İsa geçtiği yerde bütün tapınak dinlerine başkaldıranlar, Muhammed geçtiği yerde bütün öksüzler, garipler, dünyaya adalet, alemlere sevgi ve merhamet getirmek isteyenler anlatılıyordur. Hangi isim geçiyorsa geçsin onun yerine kendimizi koyalım bizi, seni beni onu anlatıyordur. Hepsi bugünü anlatır, bugünü! Kadir gecesi bitmemiştir. Her kim Kur‟an‟ı anlaya anlaya okur ve yaşamaya başlarsa ona ruh iniyor demektir. Kur‟an‟ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya başladığın gün/gece senin Kadir gecendir. Çünkü Kur‟an‟a göre vahiy ruhtur; ölmüş kalpleri diriltir, canlandırır, yaşam verir. Tâ selamete erinceye (kurtuluşa), sabaha kavuşuncaya (aydınlanıncaya) kadar kalplere iner de iner… Ramazan bayramının asıl adı “Iydu‟l-fıtr”dır. Yani fıtr sadakası verme, ötekini düşünme, paylaşma, bölüşme, kaynaşma, sevgi ve merhamet yumağı olma bayramı… Kurban bayramının asıl adı “Iydu‟l-edha”dır. Yani fedakarlık, canından geçme, canını cananına feda etme, fütuvvet (diğergamlık, cömertlik), kalenderilik (gösterişten kaçma, sadelik), ahilik/uhuvvet (kardeşlik) bayramı…[ki gerçek „derin dinin' ahlaki kökleri buradadır. Bu da ayrı bir yazının konusu]… Demek ki edha bayramı (derin din kurban diyor) büyük hac mevsiminde Allah‟ın evi etrafında beyaz kefenlere bürünerek ve dünyanın dört bir köşesinden bulundukları yerden onlara katılanlarla birlikte yaşanır. Kaynaşılır, yakınlaşılır, yekvucut (tevhid) olunur, sen-ben ortadan kalkar, biz gelir. Yoksa Yeşaya‟nın çığlığında geçtiği gibi (bkz. Yeşaya‟nın çığlığı başlıklı makele) koyun, yün, deri, teke, et, bağırsak ve dana bayramı değildir! Görüldüğü gibi gerçek hayat dininde zaten sadece bir tane olan gece (Kadir gecesi) kimlik ayırıcı ve topluluk oluşturucu bir ritüeller gecesi değildir. Kişinin selamete ermesi (kurtuluşa ermesi) ve sabaha ermesi (aydınlanmaya başlaması) ile ilgili bir durumdur. Yılda bir gün toplanmaya, ritüeller icra etmeye gerek yoktur. Ne peygamberimiz ne de sahabe böyle bir tören yapmamıştır. Sonradan “Nebiye atf ile binlerce herze uydurularak kurulan yeni (derin) dinin”
45

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

ritüellerinden birisi haline gelmiştir. Çünkü derin din kutsal günsüz ve gecesiz yapamaz. O günün/gecenin yılın hangi gününde olduğu senin vicdanî yönelişine, Kur‟an‟ın bir ruh (yaşam, can, hayat) olarak kalbine inmeye başlamasına bağlıdır. Bu manada herkesin Kadir gecesi herhangi bir günde/gecede olabilir. Keza gerçek hayat dininde bayramlar (fıtr, edha) da bir kişiyi (atayı) anmakla ilgili değildir. Bir tören ve ritüel icrası hiç değildir. Tamamen kalplerin kaynaşması, hayatın paylaşılması, bölüşülmesi, benliğin ortadan kaldırılması ve biz (bir/bütün) olma ile ilgidir. Dinler dünyasında bayramı böyle vazeden bir din görülmemiştir. İslam‟ın reformcu niteliği daha bir anlaşılıyor olmalı. Siz siz olun dininizin kıymetini bilin ve bu gülü yapma çiçek demetine katmayın! Derin dinin Gök Tanrı, Şamanlık ve Atalar kült‟ünden (türbe, yatır, kutsal gün ve geceler) sonra son iki rüknü de Kurban ve Domuz‟un lanetli olması ile ilgilidir. İlk üçünü ele aldık, son ikisi yazı çok uzuyor ikinci bölüme kalsın…

46

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Türkiye‟de derin din 2(Ġhsan Eliaçık)

4- KURBAN: Türkiye‟de “halkın en yüksek dini davranış ve görünümleri” üzerine yapılan araştırmalarda birinci sırada “domuz eti yememek” (% 98), ikinci sırada da ise “kurban kesmek” (% 95) geliyormuş… Namaz, oruç, hac, son sıralarda… İçki önemli değil, zekatın adı, faizin (yasağının) esamesi yok. Hak, hukuk, adalet, dürüstlük, emek, işçinin hakkını vermek, aldatmamak, yalan (söylememek) vb. ise “dini davranış ve görünüm” olarak görülmediğinden tümden liste dışı… Acaba neden? Çünkü “derin din” kurban kesmeyi ve domuzun lanetli hayvan oluşunu dinî “ritüel” sayıyor. Tabi sonradan kabul edilen din (İslam) sebebiyle değil; eskiden beri varolan “derin din” sebebiyle. Gülhane Parkı‟nda ceviz ağacı olduğundan, ne o bunun farkında ne de polis farkında (!). Derin din, sadece “ritüeli” dini davranış ve görünüm sayıyor. Soruyu soran da, soruya muhatap olan da, cevapları okuyanlar da böyle düşünüyor. Laiki, demokratı, solcusu, sağcısı hatta ve hatta İslamcısı dahi böyle… Hepsi de aynı potaya nasıl da girmiş! Malum “derin din” derken, hali hazırdaki dini davranış ve görünümlerin, Anadolu‟da eski Hititlerden Harran dinlerine, Lidyalılardan en son İslam‟a kadar
47

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

bir dizi dışsal görüngünün, kadim olan (Gök Tengricilik/Şamanlık) potasında içselleşmiş, yeniden biçimlenmiş (con-form) halini kastediyoruz. Burada ana çerçeveyi çizen, belirleyen daima Gök Tengricilik/Şamanlık olmaktadır. İsimlerin değişmesinin, motiflerin başka başka şekle girmesinin pek önemi bulunmuyor. *** Neydi, Uluğ Tengri “uzakta, çok uzaklarda” olunca şaman imdada yetişiyordu. Ancak şamana rağmen kötü ruhlar ölüme, hastalığı, kısırlığa vs. yol açmaya devam etmekteydi. Şamanlar da derde deva olmayınca ata ruhları çağırılmaktaydı ve anıt-mezarlara, yatırlara, türbelere hücum edilmekteydi… Peki bu da çözüm olmuyorsa? Bu durumda kötücül ruhları yatıştırmak için kolay ve en etkili yöntem; kurban! Bir kaza atlattın kurban… İşyeri açtın kurban… Yangından kurtuldun kurban… Siyasi parti lideri karşıladın kurban… Merdivenden düştün kurban… Gelin gittin kurban, damat oldun kurban… Bayram oldu kurban, seyran oldu kurban… Kurban ha kurban… Kurban kanı günahları affettirir ve belaları savarmış! Kan akmayınca yatışmıyor demek tanrıların gazabı. “Kan kan kan!” diyen bir Tanrı ha! *** Tengricilikte kurban genellikle açık arazide ve bir şamanın öncülüğünde kesilir. Açık arazide (dağ, su kenarı, ağaçlık vs.) kurban kesmek, kurbanın kendisi kadar önemlidir. Çünkü doğada var olan ruhların mekanı dağ, su kenarları, ağaçlıklar, kırlardır… Türkiye‟de İslam‟ın ıyd‟ul-edha‟sını (fedakarlık, kaynaşma, yakınlaşma bayramı) ile bütünleştirerek, onu açık arazide ve yaygın bir şekilde icra edilen “kurban bayramına” dönüştüren işte bu derin bilinçaltıdır. Bu nedenle AB etkisiyle kurbanların açık arazide kesilmesine karşı çıkmak hatta ondan utanmak boşuna görünüyor. Derin din bunu da geçiştirip kendine benzetecektir. Her yıl kurban bayramında trafiği felç eden “ipini koparan kızgın dana” görüntüleri hiçbir zaman yok olmayacaktır. Sanki dana dahi “derin dinden” yana tavır alarak kurban olmak için açık arazi aramaktadır! Şamanlıkta törenler genel olarak ikiye ayrılır ; belirli günlerde yapılanlar veya önceden belirlenmemiş törenler. Bu törenlerde, çeşitli halkların inanç, gelenek ve göreneklerine göre farklılıklar olmakla birlikte mutlaka kurban adeti vardır. Kutsal sayılan bir yere, bir değere bir şey sunmak, eşya adamak, şamanın davuluna, çeşitli maddelerden yapılan tanrı tasvirlerine (töz, ongon, tangara, eren ) yemek
48

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

sunma, ateşe içki dökme ya da atma kansız kurbandır. Kansız kurbanların bir başka biçimi de ruhlara adanıp kırlara salıverilen hayvanlardır. Şamanlıkta kurbansız tören de, törensiz kurban da yoktur! Kötücül ruhlar sunulan kurbanlara rağmen hala ölümlere neden oluyorsa bu sefer yeni doğan çocuklara, öncekiler gibi olmaması için Yaşar, Durmuş, Duran, Satılmış gibi isimler konulur. Müslüman olan Oğuzlar, Dede Korkut öykülerinden anlaşıldığına göre Şaman geleneklerini korumuşlardı. Matem töreninde ölünün bindiği atın kuyruğunu keserek kurban etmek, ağacı kutlu saymak, türbelere adak adamak, dilek ağaçlarına çaput (bez parçası) bağlanmak Türkiye‟de namaz kılmaktan, oruç tutmaktan daha yaygın ve kuvvetli ritüellerdir. Derin dinde “ritüel” esasında kurban etrafında dönmektedir. Dini, diriler için ve gerçek hayat mecralarında yaşanan bir hayat tarzı olarak anlamayan Şamanizm, ölülere, ruhlara, atalara ve görünmeyen varlıklara (cinn) yönelmekte ve dini bunlarla ilgili kavramaktadır. Dikkat edilirse Türkiye‟de din denilince akla gelen bir takım ritüellerdir. Yani önceden belirlenmiş, yeri, zamanı ve mekanı olan tekrarlanan hareketler… Baş ritüel kurbanın yanına İslam‟ın ritülleri de (nusuk) konarak din diye buna denmektedir: kurban, namaz, ezan, oruç, hac, cenaze, kandil, mevlit, ölü yıkama, talkın verme… Dikkat ederseniz Türkiye‟de Diyanet‟in görevi tamamen bunları yapmakla ilgilidir. İHL‟lerin amacı bunları icra edecek meslek erbabı yetiştirmektir. Çünkü derin dine göre “din” bunlardan başka bir şey değildir. Eski Hunlar‟da, Göktürkler‟de, Hititler‟de, eski Harran‟da, Lidyalılar‟da, Osmanlılar‟da dine, din adamına, tapınağa, ölü gömme işlemlerine (cenaze) ve kurbana biçilen rol neyse, bugün Türkiye Cumhuriyeti‟nde de hemen hemen aynı… *** Kurbana gelelim… Antropolojik açıdan baktığımızda, insanlıkta kurban adetinin, insanoğlunun en temel kaygısı olan “yaşam savaşı” ve “can derdi” ile ilgili olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Kurbanın Sümerlerden Kızıldirililere, Çinlilerden Avrupa halklarına, Hind‟den Afrika‟ya en kadim bir dini ritüel olmasının en mantıklı açıklaması bu olsa gerektir. Şöyle ki: Çok eski zamanlarda “insan kurbanı” adeti vardı. Çoğu eski çağ dinlerinde insanların birbirini kurban etmesi, kesmesi, boğazlaması adeti hüküm sürmekteydi. İnsanlık tarihi açısından son derece trajik olan bu durumu aşmak öyle kolayına olmamıştır. İnsanlığın hafızasında derin izler bırakan bu trajik hal “hayvan totemi” dönemine geçişle aşılmıştır. Yani insan toplumları bir önceki dönemde yaşadıkları acıların nedenini, bir sonraki sıçrama döneminde sembolleştirerek kendileri için zararsız hale getirmişler. Örneğin “koyunu” veya “ineği” totem hayvan olarak gören bir topluluk, kendi yerine koyunu veya ineği kurban olarak sununca bu hayvanlar totem halini almıştır. Kendini bu hayvanlarla
49

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

özleştirerek canını kurtarmış, canını kurtardığı için de söz konusu hayvanı totemleştirmiştir. Hayvan kurbanının olduğu yerde bilin ki daha önceki dönemde insan kurbanı vardır. Geçmiş çağlarda bir çok topluluğun kurt, aslan, balık, boğa, koyun, kartal gibi hayvan isimleriyle anılması boşuna değildir. Hatta bitki totemi döneminde mercimek, fasulye, bakla gibi tahıl bitkileriyle anılan topluluklar bile var. (Buna az sonraki domuz maddesinde daha geniş değineceğiz). *** Kanımca ilahi irade kurban rüyası vesilesi ile “İbrahim çağında” insan kurbanı adetini kökten kaldırmış, “Muhammed çağında” ise dindeki yerini „yok hükmünde‟ sayacak denli en aza indirerek dini ritüller dünyasından çıkarmak istemiştir. Kur‟an‟da kurbanın sadece “hac ayetlerinin geçtiği yerde” ve “olmakta olanı tasvir” sadedinde geçiyor olmasından bunu çıkarıyoruz. Üstelik olmakta olanın (Kabe‟ye hedy) eti ve kanı Allah‟a ulaşacak da değildir. Kur‟an‟da kurban doğrudan ve herkese emredilmiş bir farz değildir. Araplara ait bir hac ritüeli olarak geçmektedir. Yani hacca gidenlerle ilgilidir. Hacca gitmeyenlerin kesmesine bile gerek yoktur. Hacca gidenler dahi kurban kesmese „hacları kabul olmaz‟ diye bir şey söz konusu değildir. Kur‟an‟ın Tanrısı “Neden bana kurban kesmediniz?” diye sormaz! Kevser suresinde geçen ayette “Rabb‟ine yönel (salat et) ve güçlüklere göğüs ger (nahr yap)” denmektedir. Buradaki salat bildiğimiz anlamda namaz, nahr da bildiğimiz anlamda kurban değildir. Nitekim bir çok müfessir bu görüştedir (Razi, Kurtubi, İbn Kesir). Bildiğimiz anlamda namaz daha çok es-salât veya eqimu‟ssalât geçen yerlerdedir. Yahudilerin, peygamberimizi kabul etmeme gerekçelerinden birisi de kurbanı (yakmalık sunu) emretmemiş olmasıydı. Bu durum Kur‟an‟da şöyle anlatılır: “Allah bize, yakılarak sunulan bir kurban getirmedikçe peygamberlik yapanı reddetmemizi emretti” diyenlere söyle: “Size benden önce de bir takım peygamberler söze dayalı apaçık delilleri ve o dediğinizi getirmişti. Şu halde eğer doğru söylüyorsanız onları niçin öldürdünüz?” (Al-i İmran; 183) Yani yakmalık kurban sunuları, Yahudilere göre Musa‟nın şeriatındandı. Peygamberlik iddiasında bulunan birisi bunu emretmeliydi. Muhammed böyle bir şey söylemediği için peygamberlik iddiası geçersiz sayılmalıydı. (Razi, Kurtubi, İbn Kesir). Keza Adem‟in iki oğlu (Habil-Kabil diye bilinir) kıssasında Kur‟an “Allah‟a yakınlaşmanın” şartını açıklar. Kin, ihtiras ve katillik insanı Allah‟tan uzaklaştırır, böylesinin yakınlaşma isteği kabul edilmez. Bunlardan sakınanın (takva sahibi olan) yakınlaşması ise kabul edilir. (Maide; 27-31) Adem‟in iki oğlu kıssasında Allah‟a kurban sunma, yakın olmak için yaklaşmaya çalışmak demektir. Çünkü “qurban” kelimesi Kur‟an‟da Yahudiler anlatılarken
50

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

“yakmalık sunu” (Eski Harran veya Mecusilikte kurban ateşte yakılarak olurdu, Yahudiliğe oradan geçmiş) dedikleri şeyi anlatmak için kullanılan tek yer hariç hep “yakınlaşma, yakınlık” anlamında kullanılmıştır. Kur‟an‟da Q-R-B kökünün geçtiği 96 yerde de böyledir. Adem‟in iki oğlu kıssasında da bugünkü anlamıyla “kurban kesmek” dediğimiz şey değil; yakın olmak için yakınlaşmak isteği (qarreben qurbânen) dile getirilir. “Allah‟tan başka yakınlaştırıcı ilahlar (qurbânen âlihe) edindiler” ayetinde ğeçtiği gibi. (Ahkaf, 46). Bu anlamda kıssa tarihte olmuş bitmiş bir olayı değil şu an yaşanını anlatır. Adem‟in iki oğlu, kin, mülk hırsı ve açgözlülük yüzünden “ötekine” düşman olan ve kardeşini öldürerek “kan döküp fesat çıkaran” biz insanoğullarını anlatır. Kıssadaki Adem‟in iki oğlu biziz; sen, ben, o… Maksat cinayete ve kan dökmeye engel olmaktır. Nitekim kıssa şu ayetle bitirilerek niçin anlatıldığını apaçık ortaya koyar: “Kim haksız yere bir kişiyi öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir, kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış olur” (Maide; 32). *** Bayrama ıydu‟l-edha (fedakarlık, ötekini düşünme, kalplere sevinç bırakma, kaynaşma, paylaşma, yakınlaşma) denilmiştir. Gel gör ki “derin din” bayramın bu yönünden ziyade kendi kadim ritüelini parlatarak olayı kurban (et, kan, bağırsak, dana, teke, koyun) bayramına çevirmiştir. Türkiye‟de edha (halk arasında kurban deniyor) bayramında insanlar neden birbiriyle kaynaşmaktan, hemhal olmaktan plajlara, tatil yörelerine kaçmakta? Öte yandan da kurban neden % 98 oranında dini davranış ve görünümler sıralamasında birinci sırada? Çünkü “derin din” kurban ritüelini ikibin yıldır dinin direği sayıyor. Gayet acılı bir süreç olan insan kurbanı dönemini, sonraki dönemde havyan kurbanı ile sembolikleştirip aşan insanoğlunun, kurbanı tümden ortadan kaldırarak nihai amaca varması gerekmiyor mu? Kur‟an‟da kurbanın neredeyse „yok hükmünde‟ sayılacak kadar en alt düzeye çekilmiş olmasına bir de bu açıdan bakmak gerekmez mi? Gerçek hayat dininde bayram hayatı paylaşmayı, bölüşmeyi, kaynaşmayı, „birbirine kurban olmayı‟ yani fedakarlığı, ötekini düşünmeyi (edha), böylece bir (tevhid) ve bütün (samed) olmayı hedefler. Onun için İslam‟da herhangi bir “ritüel” dinin direği olamaz. Dinin direği doğruluk ve dürüstlük, yetimi ve yoksulu doyurmak, komşusu açken tok yatmamaktır! Aksi halde bunlara rağmen yapılan ritüeller (bırakın kurbanı, kılınan namazlar bile) riya ve gösteriş törenlerine dönüşür. Akif‟in tabirleriyle “mübtezel bir çok merasim, eğilip bükülmeler, yatmalar…” Kur‟an bu duruma dini yalanlamak/dinin direğini yıkmak (yukezzibu bi‟d-din) demektedir. (bk. „Dinin direği nedir?‟ başlıklı makale)… 5- DOMUZ: Hiç düşündünüz mü neden bazı hayvanlar kutsal bazıları lanetlidir? İnsanlık tarihinde, bunun da, insan kurbanından hayvan kurbanına geçiş süreciyle ilgili olduğunu görüyoruz?
51

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Buna birazdan geleceğiz ama önce hayvan/kuş ve bitki totemi dönemi ile ilgili bazı bilgilere göz atalım. 12 hayvanlı eski Türk takviminde en son yıl domuz yılı. Acaba neden? 12 Hayvanlı Türk Takvimi, 12 yılın 5 katı olan 60 yıllık devreleri ile Göktürkler‟de, Uygur Türkleri‟nde, Tuna Bulgarları‟nda, İtil Bulgarları‟nda ve daha önceleri de büyük ihtimalle Hun Türkleri‟nde kullanılmış olup, Türkler arasında çok yaygın bir sistemdi. Göktürk Yazıtları, Uygur kitap ve hukuk belgeleri, Tuna Bulgarları‟nın yazıtları, Bulgar Hakanları Listesi bu takvimle tarihlendirilmiş. Hatta, Manas Destanı‟ndaki bazı olayların bile On İki Hayvanlı Türk Takvimi ile tarihlendirildiğini görüyoruz. Asya‟da kullanılan 12 Hayvanlı takvim Türklere ait bir takvim sistemiydi ve Çinliler bu takvimi Türklerden almışlardı. Yıllar şöyleydi: Sıçan (Fare) yılı, Ud (Sığır/Öküz/Oğuz?) yılı, Bars (Pars/Arslan) yılı, Tavışgan (Tavşan) yılı, Lu (Ejderha) yılı, Ilan (Yılan) yılı, Yunt (at) yılı, Koy (Koyun) yılı, Biçin (Maymun) yılı, Tabuk (Tavuk) yılı, İt (Köpek) yılı ve Tonguz (Domuz) yılı… Mesela birisi doğduğu tarihi şöyle anlatırdı: “Tonguz (Domuz) yılının dördünçay‟ında (dördüncü ayında) doğdum…” Keza Oğuz boylarının herbiri bir kutlu kuş/hayvan figürü (totem?) ile anılmaktaydı. Örneğin: Kınık boyu (çakırdoğanın erkeği), Kayı boyu (sungur/şahin), Bayındır boyu (laçin /gezgin şahin), Yuva boyu (tuygun/yaşlı erkek çakırdoğan), Salur boyu (bürgüt /kartal), Afşar boyu (çure-laçin/erkek doğan), Begtili boyu (bahri/balık-kartal), Bügdüz boyu (italyu/dişi doğan), Bayat boyu (ükü/grandük), Yazgır boyu (turumtay/bozdoğan), Eymür boyu (isperi /delicedoğan) , Karabölük boyu (küyenek/sarı kerkenez), Akbölük boyu (küyenek/kerkenez), Iğdır boyu (karcığay/çakırdoğan), Yüreğir boyu (biku/gecekuşu)… Yine Babil mitolojisinde de yıl ayları buna benzer isimlendirilmiş ve bugün adına “Burçlar” dediğimiz sistem doğmuştu: Koç, Boğa, ikizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık… Bunlar daha sonraları göğe nispet edilerek yıldız kümesi haline getirilmiş ve buradan bir astrolojik teoloji çıkarılmışsa da, ilk doğduğu zaman bunlar antropolojik teolojiydi. Yani yerin (yeryüzünün/Babil İmparatorluğu‟nun) egemen olduğu toprakları anlatıyordu. Kabileler/ülkeler totem hayvanlarıyla anılıyor ve 12 ittifaklı imparatorluk düzenini ifade ediyordu. Avrupa Birliği (AB) bayrağındaki 12 yıldızın ittifaka (birliğe) katılan ülkeleri temsil etmesi gibi… Demek ki yerin dili gökleşerek mitleşiyor, antropoloji astrolojiye dönüşüyor. Yere ait politikekonomik düzen, göğe ait mitik-astrolojik dille ifade ediliyor. Cahiliye Arapları‟nda da durum benzerdir. Tanrı ve kabile isimlerinin genellikle hayvan/kuş/bitki adı olması herhalde tesadüf olamaz: Yeğûs (aslan), Yeûk (at), Nesr (kartal) Benî Esed (aslan oğulları), Benî Kureyş (köpek balığı oğulları) vb…
52

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Kur‟an‟da ve câhiliyye şiirinde rastlanan bilgilerden, kurban veya adak olarak kullanılan hayvanların başında deve ve koyunun geldiği öğreniyoruz. İlk doğan hayvanların kurban edilmesine fera adı verilirdi. Ayrıca receb ayında putlara atîre denilen bir kurban sunulurdu. Kur‟an‟da işaret edilen develer ve koyunlar adak özelliklerine göre bahîre (deve), sâibe (deve), vasîle (koyun) ve hâm (deve) adını alırdı. Yine Suriye Nabatîleri arasında balıklardan seçilme çok sayıda totem mevcuttu ve özellikle bunların en çok sevileni olan yunus balığı adına tapınaklar inşâ edilmişti. Ayrıca kişi adları arasında pek çok hayvan adı bulunuyordu. Başkenti Ninova olan Asurlular (Asurya/Suriye/Suryanî) de su tanrısı Enki balık totemi ile ifade deliyordu ve Enki rahipleri balık şeklinde giyinmekteydiler. Dikkat edersiniz hep hayvan/kuş isimleri… Böyle tarihte bir çok hayvan/kuş/bitki/tahıl ismi kavim ve kabile (topluluk) adı olarak geçmektedir. Bunların daha sonraları evrilerek mitolojikleştiğini görüyoruz. Günümüzde bile yabancı gelmiyor: Türklerin mitolojik atası neden Kurt? İran‟ın adı neden Persian (Pars/Arslan)? Gurlulur (Farsça ve Kürtçe Gur: Kurt) kim? Karakoyunlu, Akkoyunlu ne demek? Neden bayraklarında koyun (totemi) var? Eczacılığın sembolü neden yılan? „Bineklerimizin‟ adı neden Şahin, Şerçe, Kartal, Doğan? İskambil kağıdında neden Sinek var? Sarıkanaryalar kim? Karakartallar nasıl şampiyon oldu? vs… Hayvan/kuş adlarının böylesi kullanıma sahip olması bizi şaşırtmamalıdır. Hayvan figürleri eski çağlarda insanlarının ta kendileriydiler. İnsan kurbanı trajedisini aşmak için hayvan totemlerini yüceltip, tanrısallaştırdılar: Yerine canını vererek yaşamasını sağlayan hayvanı kutsama… Dirlik, düzen ve yaşam veren hükümdarın ölünce kutsanması… Tüm insanlık için kendini feda eden/kuzu/kurban olan İsa‟nın tanrılaştırılması… Hristıyanların kuzu/kurban olan İsa‟nın etini (ekmek) yeme ve kanını (şarap) içme ritüeli bir zamanlar aynıyla vakiydi. Yani basbayağı topululuk (insanlık) adına birisi canlı kanlı kurban edilip eti yeniyor, kanı içiliyordu. İnsanlık bunu sembolikleştirerek aştı, fakat daha sonları sembolizmin kendisi din ritüeli haline geldi…. İnsanlar, böylece, önceki dönemin acılarını sonraki dönemde sembolikleştirerek unutmak istediler. Hayvan/kuş/bitki figürleri daha sonraları da mitolojiye dönüştü ve günümüze hayatın değişik alanlarına (siyaset, spor, edebiyat, teknoloji, tasavvuf, folklör, uzak doğu dövüş sanatları) yayılıp çeşitlenerek geldi. *** En eski dini metinler ve onların ayırıcı (furkan) ve doğrulayıcı (musaddık) son yüzü olan Kur‟an, böylesi bir dil, din, tarih, kültür ve coğrafya evreninden konuşmaktadır. Kur‟an, ilk doğuş (nüzul) ortamında Orta Arabistan‟ın, daha geniş açından Mezopotamya -Akdeniz havzasının ve tâ Sümer-Akkad-Assur-Babil çağlarına kadar uzanan geniş zamanın ruhu ile irtibatlıdır. Bu, bazılarının sandığı gibi
53

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

onlardan iktibas ve devşirme ile oluştuğu anlamına gelmez. Sümer‟de, Akkad‟ta, Assur‟da, Babil‟de olan teolojiler aşağı yukarı benzer temalarla Orta Arabistan‟a (Mekke) evrilerek gelmişti. Mezopotamya-Akdeniz havzasının ortak kaderi dinî muhayyileyi de benzeştirmiştir. Bu nedenle dil, tarih ve coğrafya evreni tek bir zamanın ruhu gibidir. Kur‟an‟ın dili bu nedenle prizma (ışığı kırarak/ayrıştırarak yansıtan) gibidir. Yani Kur‟an‟da hem geçmiş zamanların ışığını, hem de kırılarak/ayrıştırılarak gelecek zamanlara yansıyışını görürsünüz. Musaddık ve Furkan bu olmak icap eder. Bu manada Kur‟an eski zaman ile modern zaman arasında durmaktadır. Bir tür ara geçiş diline sahip olduğunu söyleyebiliriz. Kur‟an tefsirine bu açıdan bakmak, bu nedenle ihmal edilemez. Bu açıdan baktığınız zaman Süleyman‟ın kuşlarla (Hititler), karıncalarla (Sebeliler) konuşması, cinleri (Babil kabilelerini) çalıştırması, Hüdhüd (Hitit subayı) ile diyaloğu, Yunus‟un balığın (Assur hapishanesi) karanlıklarına (karnına) girmesi ne demek apaçık ortaya çıkar. Çünkü Mezopotamya‟daki kabile adları ve düzeni, Orta Asya‟dakinin bir benzeriydi… *** Domuzun lanetli hayvan oluşuna gelelim. Bu zaviyeden bakılınca bir hayvanın neden lanetli olduğu anlaşılabilirdir. Kur‟an şöyle der: “Onların üzerine tufan, çekirke, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik” (A‟raf; 133). Öyle ki bu “kan belası” ile “ırmak kıpkızıl oldu, suyu kokmaya başladı, içilmez oldu” (Tevrat; Çıkış; 6-20). Çünkü insan kurbanı kültü Mısır‟da da vardı. Bunun için Tevrat‟ın tanrısı “İnsan olsun, hayvan olsun her rahimin ilk ürünü bana adanacak” (Çıkış; 6-13) diyerek buna mani olmaya çalıştı. Türkiye‟de kurban bayramında kesilen tüm kurbanların Kızılırmak kenarlarında kesildiğini ve hayvanların kanlarının ırmağa döküldüğünü düşünün… İşte eski Mısır‟da “insan rahimlerinin ürünü” aynen böyle toplu insan kurban etme töreni ile ırmağa akıtılıyordu ve ırmak kıpkızıl oluyordu. “Kan belası” buydu. Kur‟an, domuz etinin yasaklanmasını hep “leş, kan, domuz eti (lahme hınzır) ve Allah‟tan başkası için kesilenler” ile birlikte zikreder. Geçtiği 4 yerde de böyledir (Maide; 3, En‟am; 145, Nahl; 115, Bakara; 173). Bir yerde de şöyle der: “De ki: “Allah katında bunlardan daha şiddetli bir cezayı hak edenleri size haber vereyim mi? Onlar Allah‟ın lanetlediği, gazap ettiği, kendilerini maymunlar ve domuzlar yaptığı kimselerle, tağuta tapanlardır. Böyle doğru yoldan sapıp gitmiş olanları çok berbat bir yer bekliyor.” (Maide: 60) Buradaki “maymun ve domuz yapmak” ifadesi erken dönem (h. 1. yy) .müfessirlerinden Mücahid‟e göre semboliktir. Yani “domuz gibi şehvetleriyle maymun iştahlılık yapan, heva ve heveslerinin, kuruntularının, arzularının kölesi olan kimseler” demektir. Yine Kur‟an domuz eti yasağını gerekçelendirir: En‟am 145′de “… domuz eti ki o pisliktir” (lahme hınzır feinnehu ricsun). Müddessir 5′de peygambere pislikten
54

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

uzak durması istenir: “Pislikten uzak dur” (ve‟rıcse fa‟hcur). Şu halde “rics”(pislik) Kur‟an kavramsallaştırmasına göre yalan, putlara tapmak, zarar vermek, fuhuş, sözünde durmamak vb. gayr-i ahlaki davranışlardır. Malum Kur‟an insanoğlunun yeryüzünde “kan döküp” fesat çıkaracağından bahseder. Leş, kan, domuz eti ve Allah‟tan başka kesilenlerin daima birlikte zikredilmesi bununla ilgilidir. Demek ki bu insanoğlunun ölü (insan) eti yeyip, kanını içme (ki mecnunlar, cinciler ve şamanlar gizli güçlere vakıf olabilmek için kan içerdi) ve at, eşek, koyun, inek, boğa kurbanlarının (ki bunlar bir zamanlar insan topluluklarıydı) sona erdirilmesine yöneliktir. İnsan topluluğu olmaktan çıkıp, sembolik totemlere dönüşünce, onları kurban etmek insanları kurban etmekmiş gibi oldu. İnsan kanı durdu fakat hayvan kanı akmaya devam etti. Burada amaç hep kan döküp fesat çıkarmaya (cinayet, kan, kıyım) mani olmaktır. İnsanoğlunun en temel üç güvenliği vardır: can (ırz), mal ve kamu gevenliği… Bunlar yüzyıllar boyu hiç değişmemiştir. “Şeriat” (yasa) dediğimiz ilk dini emir ve yasakların esas amacı bu güvenliği sağlamaya yöneliktir. Bugünkü “temel hukuk” (can, mal, ırz, kamu güvenliği) ile aynı şeydir. Sümer-Akkad metinlerinden, Tevrat ve Kur‟an‟a kadar hep bu temayı görürüz. Dini metinler bunu “ağaca yaklaşmamak”, “sudan içmemek”, “deveye dokunmamak”, “domuz eti yememek”, “inek kesmek” gibi kendi öznel dilleriyle ifade ederler: Ağaç‟a (giş‟e, kiş‟e; kişiye, şahsa) dokunma, sınırlarını çiğneme; öldürme, kan dökme, insanı öldürüp etini yeme, saldırma, tecavüz etme… Su‟dan (mülkten, maldan, servetten) kana kana içme (servet içinde yüzme!). Kim ondan kana kana içerse (savaşı/ mücadeleyi mal mülk sevdasına dökerse) benden değildir. Azı müstesna (nafaka miktarı, ihtiyaç miktarı, geçimlik hariç)… Deve‟ye (topluluğun ortak mülküne, kamu malına, herkese ait olana, kimsesize, sahibi herkes olana) dokunma, onları talan etme, zimmetine geçirmeye kalkma… İneği (Firavun totemini (bakara), her tür putçuluğu , totemciliği) kes, onlardan uzaklaş, özgürleş… İşte bu çerçevede “domuz” pisliğin sembolü olarak görüldüğü için, Kur‟an bu kadim dini muhayyile sürdürmüş ve her türden ahlaki pislik insanoğluna yasaklanmıştır. İnsanoğlu adam öldürme, tecavüz ve zinadan sakınmalı (ağaca yaklaşmamalı), komşusu açken servet içinde yüzmemeli (sudan içmemeli), kamu malına, sahipsiz ve kimsesize dokunmamalı (deveyi kesmemeli), putlardan ve totemlerden özgürleşmeli (ineği/bakarayı kesmeli) ve domuz etinden (zarar vermekten, ahlaki pislikler içinde yaşamaktan) uzak durmalıdır!
55

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Yahudi ferisileri, her türden ahlaki pislik içinde yüzdükleri, halkın parasını haksızca karınlarına doldurdukları halde şekli olarak domuz eti yememeyi dayattıkları için Hz. İsa şöyle dedi: “İnsanı ağzına giren değil, ağzından çıkan kirletir!” Pavlos da bunu “Demek bizi ağzımızdan giren değil; çıkan pisletir, o halde domuz eti caizdir” diye anladı. Böylece Hristıyanlıkta domuz eti caiz oldu. Kur‟an ise, domuz eti yasağının geçtiği yukarıdaki dört yerde de yasaklamakla birlikte ayetin sonunda muhakkak “Mecbur kalırsanız başka, o zaman yiyebilirsiniz” istisnasını koyar. Bu da gösterir ki domuz etini yasaklamaktan maksat sağlık sorunu filan değildir. Domuzun lanetli hayvan oluşu hiç değildir. Nitekim son yapılan araştırmalarda özellikle yaban domuzlarının ormanların yenilenmesi ve sürdürülmesine büyük faydaları olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü domuzlar orman ağaçları altındaki yapraklar arasında bulunan bitkisel ve hayvansal gıdaları bulup yemek için burnu ile toprağı karıştırırlar. Bu esnada bitki artıkları arasındaki tohumlar toprağın uygun ortamlarına taşınır ve çimlenirler. Bu da ormanda belli bir zaman sürecinde ağaçlar yaşlanırken, yeni fidanlarda arkadan gelerek ormanın gençleşmesini sağlar. Yani domuzların da doğal denge içinde bir yeri vardır. Boşu boşuna ve sırf pislik, lanetlik olsun diye yaratılmış değillerdir. Allah‟ın her yarattığında bir hikmet yok muydu? Ancak tarihi süreç içinde Avrasya‟dan Afrika‟ya kadar insanlar doğada var olan kötülük güçlerini, zararlı ruhları, pislik ve şer saçan her lanetli şeyi “domuz” ile sembolleştirdikleri için, ayrıca domuzların fiziki tipleri, yaşadıkları yer, kokuları, yedikleri, çamurda debelenmeleri vs. bir tür “pislik (rics) figürü” olarak algılanmalarına sebep olmuştur. Domuz eti yememek, işte bu nedenle pis ve kötü olana karşı uyanıklık ve uzak durma tavrı olarak halkların muhayyilesinde yer etmiştir. Kur‟an işte bu muhayyileye hitap ediyor ve domuz eti yememe ve ondan uzak durma yasağını sürdürüyor. Burada ne önceki Yahudi hahamlarının, ne de sonraki Hristiyan rahiplerinin hatasını tekrarlamamak gerekir. Domuz eti haramdır, evet fakat bu zinhar eti yenmez, lanetli bir totem hayvan olduğu anlamına gelmez. Mecbur kalınca yenebilir. Demek ki asıl maksat “et” değildir. Aynı zamanda “pisliğe” (ricse) yani gayri ahlaki olana karşı uyanıklığı sürdürme anlamında işe yarayan “etini yeme yasağını” iptal etme anlamına da gelmez. Şu halde Yahudiliğe kayana “İnsanı ağzına giren değil, ağzından çıkan kirletir”, Hristiyanlığa kayana da “Pisliklerden uzak dur, yeme” demek gerekir. Keza Yahudilerde domuzla beraber deve etinin, Yezidilerde balık eti, marul ve kurufasulyenin, Alevilerde tavşan etinin, Türklerde domuz etinin haram oluşu vs. bunların hiç biri sağlık sorunu, ağız tadı veya mutfak zevki sebebiyle değildir. Temsil ettiği olumlu veya olumsuz anlam sebebiyledir. Geçmiş çağların süregelen bilinçaltıyla ilgilidir. Kur‟an eti yenmeyecek hayvan olarak sadece domuzun adını anar. Sonra Allah‟ın adı anılmadan kesilenlerden bahseder ve genel olarak iyi ve temiz olanların helal, kötü ve pis olanların haram olduğunu söyler. Başkaca bir isim zikretmez.

56

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

“Allah‟ın adı anılmadan kesilenler” ifadesi de leş, kan ve domuz etinin devamı mahiyetinde anlamak icap eder. Çünkü dördü hep beraber zikrediliyor: Leş (ölü) eti yememek, hem insan kurbanı hem hayvan leşleri yeme vahşiliğine karşı çıkmak içindir. Gıybetin (arkadan konuşmanın) ölü eti yemeye benzetilmesi bundan olmalıdır… Yine kan (hayat, ruh geçsin diye) içme de haramdır… Yine domuzun sembolik anlamda tüm “öteki” pisliklerin; yalan, ırza tecavüz, saldırı ve her türden kötülüğün haram oluşu demek olur. Velev ki bunlar düşman kavmin insanları (domuz sürüleri!) de olsa… Aynı şekilde Allah‟ı hiçe sayarak birbirini kesen, doğrayan hiç bir kanlı eylem caiz değildir. Bunların hepsi; leş, kan, domuz eti, Allah‟ın ismine rağmen (izni, varlığı hiçe sayılarak) kesmek, doğramak, yeryüzünde kan döküp fesat çıkarmak demektir. Kanımca bu tür yasakların mihveri hep “kan döküp fesat çıkarmamak” etrafında dönmektedir. Kur‟an‟ın insanın davranışlarına yönelik yasaklarını hep bu ilke çerçevesinde anlamak icap eder. Aksi halde Yahudilerdeki “koşer” gibi bir “helal gıda” paranoyası üretilir. Hayvan eti yerken Tanrı‟nın adı anılmış mı, anılmamış mı, domuz eti mi değil mi diye kılı kırk yaran ve fakat gözünü kırpmadan şehre girip 1500 insanı çoluk çocuk demeden öldüren, geride insan leşleri bırakan, kan döküp fesat çıkaran yamyam tipler türer… İnsanlık bir adım ileri gidemez. Adam, insan (etini) gözünü kırpmadan doğruyor, kesiyor, öldürüyor, sonra lokantada oturup Allah‟ın adı anılarak kesilmiş hayvan eti olup olmadığını soruyor. Burnu pisliğin (cinayetin, hırsızlığın, yalanın, dolanın, üçkağıdın, sahtekarlığın) içinde, pis diye zinhar domuz eti yemem diyor. Hz. İsa‟nın dediği gibi ağzından her türlü pislik çıkıyor, o ağzından girenin pis olup olmadığında… Bu yasakların ruhunu iyi anlamak gerekir. Kur‟an‟ın esas mihverini hiç kaybetmemek gerekir. Aksi halde ayrıntı vadilerinde debelenir dururuz. Bakınız, insanoğlu uygarlaşmaya insan kurbanı, leş yeme, kan içme (yamyamlık), ensest (aile içi zina), fuhuş, yiyecek ve içecekle ilgili yasaklar (tabular) ile başlamıştır. Ev hayatı (beyt) onun için yüceltilmiş, Müslümanlara “Ka‟be” yapılmıştır. “Adem” insanlığa bunları getiren, bu yasaklara uyarak (kendini tutarak) yaşayan insana denir. Bunlar ne demek iyi düşünün… Tarih boyunca dini metinler ve onların reformcu devamı olarak Kur‟an‟ın esas amacı bunu sağlamaktı. Aksi halde insan hayatının neye döneceğini bir düşünün…(Ayrıca bkz. „Üç terim: Beyt, Şeriat ve Oruç‟ başlıklı makale). *** Sonuç olarak “derin din” konusunda İslam Tanrı‟nın “tekliği, ezeliliği ve ebediliği” konusunda derin dinle örtüşmektedir. Fakat uzak Tengri (göklerde oturan Tanrı), Tengri‟nin oğlu, Şamanlık ve Atalar kültü konusunda ayrışmaktadır. Kurbanın ve domuzun tümden şekilciliğe dökülüp totemleşmesine ve hiçbir sembolik manasının kalmamasına itirazı vardır. Özellikle kurbanın kitlesel bir hayvan öldürme ayinine dönüşmesine ve bayramın teke, koyun, dana, et ve inek boğazlama şölenine dönüşmesine şiddetle itirazı vardır.( Daha doğrusu benim anladığım İslam itiraz etmektedir). İnsanın biyolojik olarak hayvan etine ihtiyacı
57

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

olması (ki bu normaldir) başka, bunu törenselleştirmek/dinselleştirmek başkadır. Yine Kur‟an hayvan (domuz) figürü üzerinden de olsa her türden somut (maddi) ve soyut (manevi) pisliklerden uzak durmayı ifade eden kadim muhayyileyi benimsemekte ve sürdürmekte, evet, ama bu ne et sağlığı sorunu, ne de mutfak kültürü meselesidir. Allah Müslümanlara damak zevki öğretiyor değildir. Mesele başkadır, bunu görmeliyiz. Anlaşılmış olmalı ki ayrıştığı ve itiraz ettiği konularda İslam “derin dini” dönüştürebilmiş değildir. Bilakis derin din İslam‟ı yazı boyunca anlatmaya çalıştığımız şekilde 5 temel kalıbı içine dökerek yeniden yapılandırmış ve biçim vermiştir (bozmuştur!). İslam‟ın kendine özgü emir ve yasaklarının fazla rağbet görmeyip, derin din ile örtüştüğü veya o kalıp içine girdiği yerlerin rağbet görüyor olması bundandır. Ritüllerin (kurban, namaz, oruç, hac, cenaze, ezan, ölü gömme, bayram, kandil) gerçek hayat dinindeki yeri % 10 bile değildir. Bu, dinler dünyasında en aza indirgenmiş ritüeli (nusuk) olan din manasına da gelir. Oysa Türkiye‟de derin din söz konusu % 10′u dinin tamamı sayıyor. İşte İslam‟ın derin dine esas itirazı buradadır. Gerçek hayat dini olarak kendini vazeden diri bir din, bu ölü kalıplara sokulmayı kabul edemez. Kur‟an‟dan az bir şey anlayan herkesin buna itiraz etmesi gerekir. Aksi halde ne olur? Gerçek hayatta Allah‟a fersah fersah uzakta yaşar yurdum insanı, fakat bayramda her yanı kan gölüne çevirerek Allah‟a yakınlaşacağını zanneder. Gerçek hayatta her türden (ahlaki) pisliğin içinde yaşar yurdum insanı, fakat domuz etini zinhar yemez. Çünkü dini görünüm ve davranışlarını yönlendiren temel saik yaşayan, diri, dipdiri din (vahiy) değil; ölmüş, donmuş derin dindir, hala… Demek ki Türklerin İslamlaşma süreci bitmemiştir.

58

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bernard Lewis Nerede YanlıĢ Yaptı? (Nader Hashemi, Denver Üniversitesi) Çeviren: Ekrem Senai Ġslam ve Sekülerizm ĠliĢkisini Yeniden DüĢünmek Bu yazı, 29-31 Ağustos 2008, Amerika Siyasi Bilimler Kurulu Yıllık Toplantısında dağıtılmak üzere hazırlandı. İslam‟ın sekülerlik kavramını tanımadığı artık standart bir klişe halini almıştır. Normatif olarak, bizlere dünyanın dini gelenekleri içinde sadece İslam‟ın kendi dini ve medeni kültürü içinde, din ve politikanın ayrımını reddeden anti-modern bir gelenek olduğu söylenegelmiştir. Sosyal bilimlerde bu tezin en etkili ve tanınmış destekleyicisi Princeton Üniversitesi Cleveland E.Dodge Yakın Doğu Çalışmaları Profesörü Bernard Lewis‟tir. Lewis‟ in tezi İslam ve Hristiyanlığa karşılaştırmalı bir bakışa dayanır ve temel olarak İslam‟ın sekülerizmle probleminin “inançtaki belirgin temel farklılıklar ve iki din kültürü deneyiminin farklılığı” iddiasından kök bulur. Bu yazı İslam ve sekülerizm sorununda Lewis‟e alternatif bir okuma sağlama amacı gütmektedir. Daha önceki Lewis eleştirilerinde onun, yönetimlerinde de facto sekülerizmin bulunduğu Müslüman tarihini yanlış okuduğu söylenmişti. Bu yazıda ise Lewis‟in
59

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

sadece İslam siyasi tarihini değil, Hristiyanlık siyasi tarihini de yanlış okuduğu gösterilmeye çalışılacak. Sekülerizmin yokluğunu/yükselişini erken dönem İslam/Hristiyanlık dini deneyimlerinin farklılığına atfetmenin rağmına, vurgunun Avrupa erken modern çağına verilmesi gerektiği ortaya konulacaktır. Zira bu dönem içindedir ki Avrupa‟ya has bazı politik koşulların Reform sonrası dönemde oluşturduğu politik sekülerizm - günümüzde anlaşıldığı şekliyle- gerçek anlamda köklenmeye başlamıştır. Bu yazının temel savı şudur ki, tarihsel olarak Müslüman toplumda sekülerizm gelişmemiştir, çünkü Hristiyan Avrupa‟nın aksine, Müslümanlar hiçbir zaman sekülerizm konusunda düşünmek zorunda kalmamışlardır. Bu yazının son bölümü ise modern dönem ile ilgilidir. Müslüman toplumların çoğunda (ama hepsinde değil) sekülerizmin destek bulunmamasının sebepleri ve 20. yy‟da sekülerizm konusundaki olumsuz deneyimler masaya yatırılmaktadır. Bernard Lewis Lewis‟in İslam ve sekülerizm arasında uyuşmazlık olduğu tezi şu iki gözleme dayanmaktadır: İslam‟a özgü sekülerizmin olmaması, ve Hristiyanlık örneğinden ilham alan ithal sekülerizmin geniş bir Müslüman kitle tarafında reddedilmesi. Bu durum iki dini kültür arasındaki inanç ve farklı tarihsel başlangıçlara atfedilmektedir. 1 Ve ikinci olarak: Müslümanların kendi başlarına bir seküler hareket geliştirememelerinin ve sekülerizmin dışarıdan alınması girişimlerine keskin bir şekilde reaksiyon göstermelerinin sebepleri, Hristiyan ve Müslüman tarihlerindeki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. En başından beri, Hristiyanlara, temel prensip ve uygulama olarak Tanrı ile Sezar‟ı ve ikisine karşı farklı sorumlulukları birbirlerinden ayırmaları öğretilmiştir. Müslümanlara ise böyle bir öğretide bulunulmamıştır. 2 Özetle, Lewis‟e göre, Sekülerizmin Batı‟da ortaya çıkarken, Müslüman ülkelerde ortaya çıkmamasının sebepleri: 1. İslam ve Hristiyanlığın farklı dini tarih ve doktriner inançlara sahip olması, ve 2. Hristiyanlık ve İslam arasında, ilk dini öğretilerde bulunan teorik ve pratik farklardır. Bu tez, bir “kader tarihi” olduğunu ima etmekte ve Batı‟nın siyasi tarihinde ortaya çıkan “baskın düalizm”in kritik bir fark yaratarak sekülerizmin Hristiyan geleneğinde ortaya çıkmasına; İslami gelenekte ise çıkmamasına sebep olduğunu iddia etmektedir. Birçok akademisyen de İslam ve sekülerizmle ilgili bu argümanı desteklemekte ve ancak az bir kısmı ciddi alternatif bir yaklaşım sunabilmektedir. 3 Benim tezim ise farklı bir kategoride. Bence, Prof.Lewis hem sekülerizm üzerindeki tartışmanın temellendiği ilk dönem İslam siyasi tarihine yanlış
60

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

yaklaşıyor, hem de Batı siyasi tarihini, sekülerizmin temelleri ve yükselişi açısından hatalı bir şekilde değerlendiriyor. Lewis, İslam dünyası tarihine ve bölgenin temel dillerine hakim ciddi bir tarihçidir. Onun akademik çalışmalarında olgusal hatalar veya kayıtlarda ve metinlerde saptırmalar gibi yanlışlar bulmak o kadar kolay değildir. Benim ana anlaşamamazlığım, onun vurguyu yaptığı konu seçimidir. Özel olarak, İslam ve sekülerizm arasındaki ilişkide: 1. Prof.Lewis, İslam ve Hristiyanlığın başlangıç tarihine gereğinden fazla vurgu yapmakta; sekülerizmin Batı‟da bundan çok uzun süre sonra ortaya çıkış dinamiklerini ve Müslüman dünyadaki hoşnutsuzlukları göz ardı etmektedir. a. İsa‟nın havarilerine söylediği meşhur ayet olan Matthew 22:21 “Sezar‟ın hakkı Sezar‟a ve Tanrı‟nın hakkı Tanrı‟ya” sözü fazlaca vurgulamaktadır. b. Benim, ilk dönem Hristiyan dünyasında ve sonraki yıllarda bu ifadenin kilisedevlet ilişkilerindeki önemi konusunda şüphelerim var. Lewis bunun çok büyük bir önemi olduğunu söylüyor. Benim böyle düşünmüyorum. Bu konuyu, önümüzdeki aylarda derinleştirerek incelemeyi düşünüyorum. c. Günümüze kadar bu ayet etrafında süren bir tartışmayı incelemedim. Bunun, ilk Hristiyan dünyasında kilise-devlet ilişkileri üzerine bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Benim anladığım o ki, orta çağ boyunca Sezar/Tanrı ikilemi ve bunun etrafındaki değerlendirmeler din-devlet işlerinden daha çok vergi sorunu ve ekonomik konularla ilgili yapılmıştır. … tabi yanılıyor olabilirim, bu konuda her zaman düzeltilmeye açığım. d. Ayrıca, tüm bunlar derin ve detaylı bir şekilde ruhsal hermönetik konusuyla bağlantılıdır, ki meşhur Tanrı/Sezar ayetindeki ilişki konusunda önemli sorular ortaya çıkarmaktadır - beyan edildiği zamandaki tam anlamı- ve daha sonra nasıl anlaşıldığı ve sonraki yıllarda Hristiyan toplum tarafından nasıl yorumlandığı konuları son derece önemlidir.

Ġslam ve seküler Hadisler: Prof.Lewis ”En başından beri, Hristiyanlara ana prensip ve uygulama olarak Tanrı ve Sezar‟ı ve her birine karşı sorumluluklarını ayırmaları öğretilmişti. Müslümanlar böyle bir emir almadılar,” derken benzer bir durumun İslam tarihinin ilk yıllarında ortaya çıktığını göz ardı ediyor ve Mathew 22:21′in (Sezar‟ın hakkı ayeti) ahlaki ve politik karşılığı olarak pekala değerlendirilebileceğinden bahsetmiyor. Müslim‟deki sahih bir hadiste, Hz.Muhammed‟in bir grup Müslümana hurma ağaçlarını aşılamasını önerdiği anlatılır. Ağaçların durumu kötüye gittiğinde ise onun tavsiyesine koşulsuz uymaları Peygamberi şaşırtmıştır. Şöyle dediği kaydedilir:
61

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

“Ben de sizin gibi bir insanım. Size din konusunda bir şey emredersem emirlerime uyun, ama size kendi fikrime göre bir şey önerirsem, benim bir insan olduğumu unutmayın.” İbn Hanbel‟in Müsned‟inde bu ifade: ”dünyaya ait işler(de karar vermek) size aittir …dine ait şeyler(de karar vermek) ise bana.” Şeklinde geçer. Bir başka kaynakta ise Muhammed Peygamber‟in bu olayda şöyle dediği kaydedilir: “Dünyevi işlerde sizler benden daha bilgilisiniz “4 Dolayısıyla, eğer Hristiyanlara en başından dünyevi alanla ruhsal alanı ayırmaları öğretildiyse, aynı şey Müslümanlar için de geçerlidir. Peki o halde Müslüman dünyada sekülerizm neden gelişmedi? Sorusu ise ayrıca incelenmelidir. Kilit Yorum Noktası: Politik sekülerizmin köklerini ararken, 2000 yıllık İncil‟den bazı alıntılara dayanıp sekülerizmin yükselişini veya olmayışını şu veya bu dini geleneğe bağlamak yeterli bir araştırma stratejisi değildir. Hristiyanlığın ve İslam‟ın erken dini tarihini ön plana çıkartıp, son derece kompleks ve çok yönlü bir fenomen olan Batı‟da politik sekülerizmin ortaya çıkmasını ve gelişmesini bu şekilde açıklamak da yeterli değildir. Alternatif bir yaklaşım olarak, devlet-toplum ilişkilerine bakılması gerekir. Özelde de devlet-toplum ilişkilerinde ve politik krizlerin kritik zamanlarında dinin oynadığı role. Prof.Lewis Kilise ve Devlet arasındaki “baskın düalizm”„den bahsederken aslında bundan bahsediyor. Konu İslam olduğunda ise, Hristiyanlıktaki politik yaşam gerçeği din-devlet ilişkilerindeki genişlik ve derinlik olarak çok daha kompleks ve komplikedir. Evet, “iki güç, Tanrı ve Sezar, vardı ve bu dünyada sacerdotium ve regnum olarak simgeleniyordu, veya modern terimlerle kilise ve devlet olarak”. Fakat bunların arasında Prof.Lewis‟in takdir edemediği bir yakın ilişki ve karşılıklı bağımlılık yönü de bulunmaktadır..5 Camiada saygın bir kitap olan Ölü doğmuş Tanrı: Din, Siyaset ve Modern Batı (Knopf, 2007)‟da, Mark Lilla; tarihsel olarak hemen tüm medeniyetlerin Tanrı, insan ve dünya arasındaki kutsal ilişki üzerindeki meşru politik otoriteye dayandığını gözlemliyor. Lila diyor ki, Politik teoloji, medeniyetlerin, din, politika ve ve onları çevreleyen dünyanın doğal düzeni arasında kurmaya çalıştıkları ilişkinin oluşturduğu orijinal medeniyet durumudur. Bu tartışmayla ilgili soru şudur ki, nasıl Tanrı, insan ve toplum arasındaki bu bağ Latin Hristiyan dünyasında aşınmış, dolayısıyla politik sekülerizme dönüşmüştür ve günümüz Müslüman toplumlarının bundan alacağı karşılaştırmalı dersler neler olabilir? Batı sekülerizminin tarihi uzun ve karmaşıktır ve Batı‟daki entelektüel tartışmalarda genellikle yanlış anlaşılır (özellikle İslam‟la karşılaştırma yapıldığında). Charles Taylor‟ın Seküler Çağ kitabı (Harvard University Press, 2007), tartışmaya iyi bir başlangıç noktası sağlayabilir. Geçmişe bakıldığında Batı‟yı seküler hale getiren dört geniş eğilim ayırt edilebilir: 1) modern kapitalizmin yükselişi;

62

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

2) modern ulus-devletin ve milliyetçiliğin yükselişi; 3) Bilim Devrimi; ve en önemlisi, 4) Protestan Reformu ve 16. ve 17.yüzyıllarda süren Din Savaşları. İşte bu gelişmedir ki politik sekülerizmin ortaya çıkmasında merkezi öneme sahiptir, özellikle Anglo-Amerikan geleneğinde, ve özellikle Müslüman toplumlardaki din-devlet ilişkileri sorununu aydınlatmada. Reform sonrası Avrupa‟da dini hoşgörü ile ilgili yeni tartışmalar alevlenmişti. Sadece Katolikler ve Protestanlar arasında değil, birçok Protestan mezhepler arasında da husumet vardı. Bu büyük hoşgörüsüzlük devrinde, birçok Hristiyan mezhebi kendi mezhebini topluma dayatıyordu. Her biri dünyada Tanrı‟nın iradesine dair özel bilgiye sahip olduğunu iddia ediyor ve dini hoşgörünün yayılmasına izin verilirse sosyal karışıklık tehlikesi bulunduğunu söylüyordu. Kısaca, dini hoşgörü ve politik istikrarın ters orantılı olduğu öğretiliyordu. Kamusal alandaki dini uygulamanın tek tip olması gerektiğine ve kurumsallaşmış devlet dini ihtiyacının barış, düzen ve başarı için ön koşul olduğuna geniş bir kesim tarafından inanılıyordu. Perez Zagorin‟in Hoşgörü Düşüncesi Batı’ya Nasıl Geldi? (Princeton University Press, 2003)‟de belirttiği gibi bu görüş, 17.yy. sonlarına kadar baskın bir görüştü. Hoşgörü ve politik düzen arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek işi John Locke‟a kalmıştı. Locke, meşhur Hoşgörü Konusunda Bir Mektup (1685)‟da daha önceki kilise ve devletin birleşmesi fikrinden vazgeçmişti ve Avrupa‟yı istila eden temel politik probleme yeni bir çözüm sunuyordu: ”Kamusal alanda dini çoğulculuk ve politik kararlılık birbirine bağlıdır”, diyordu Locke. Bunun koşulu ise bizim: ”sivil hükümetin işi ile dininkini ayırmamız ve biriyle diğeri arasındaki doğru sınırları belirlememizdir.“ Bir başka deyişle, sekülerizmin yumuşak bir şekli gerekliydi. Buradan çıkarılacak ana sonuç şu ki, politik sekülerizm İngiltere‟de, ülkeyi parçalayan varlık krizinin doğrudan sonucu olarak ortaya çıktı. Bu çatışma yıllardır artıyordu ve çözümsüzdü, diye onaylıyor Locke. Avrupa barış, refah ve istikrar nedir bilmeyecekti. Bu krizin büyüklüğü göz ardı edilemez. Mark Lilla‟ya göre bu konu çözülmeseydi Batı‟nın kendini yiyip bitirmesi çok büyük bir olasılıktı. Tam olarak, Batı dünyasının gelecek politik istikrarı tam bir eşik noktasındaydı. Sekülerizm bu yüzden hayatta kalma mücadelesinin bir sonucu olarak Anglo-Amerikan geleneğinde ortaya çıktı. Charles Taylor‟ın belirttiği gibi: ”Batılı sekülerizmin kaynağı Din Savaşlarıydı; veya savaş yorgunluğu ve korkudan bir çıkış arayışıydı .”6 Özetle, kilise ve devletin ayrılması düşüncesi bu varoluş ikileminden politik bir çözüm olarak çıktı. Bu tabloyla, Müslüman dünyanın dini hoşgörü ve siyasi düzen açısından durumu arasındaki zıtlık temel sorunu aydınlatmaktadır. Tarihçiler büyük ölçüde hemfikirdir ki karşılaştırmak gerekirse, Müslüman toplumlar dini çoğulculuk anlamında Hristiyan dünyasından çok daha hoşgörülü olmuşlardır. Mesela 20. yy‟ın ortasına kadar, Bağdat şehri nüfusunun üçte biri Yahudiydi. Ben burada Müslüman dünyanın günümüzde anladığımız şekliyle liberal toleransın kalesi olduğunu, ve azınlıklara hiçbir zaman kötü
63

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

davranılmadığını söylemiyorum; söylediğim bundan farklı. Kısaca şunu ifade etmek istiyorum: Müslüman toplumlar ve imparatorluklar tarihsel olarak uzun din savaşları ve Avrupa politik tarihinde erken modern dönemde merkezi bir öneme sahip dini hoşgörü ve politik düzen tartışmalarıyla hiçbir zaman yüzleşmedi. Karşılaştırmak gerekirse, Sünni-Şii ilişkileri ve dini azınlıklara yaklaşım son bin yıl içinde Müslüman dünyada Avrupa‟ya göre çok daha fazla hoşgörülüydü. Bu nisbeten fazla hoşgörü gerçeğinden çıkan temel sonuç şudur ki, politik mücadelenin ana damarının din olduğu bu devlet ve toplum yapısında can yakıcı politik sorunlar ortaya çıkmamıştır. Bunun sonucu olarak, Orta Doğu‟da, Avrupa‟da 17inci yüzyılda sekülerizmin yükselişi için kritik olan argümanların gelişimine ön ayak olan entelektüel ve ahlaki tezlerin gelişimini sağlayan iç politik dinamikler ortaya çıkmamıştır. Müslüman toplumların yüzleştiği sosyo-politik düzeni tehdit eden ana siyasi problemler ise mahkemelerde rüşvet ve adam kayırma, doğal kıtlık ve afetler, ve en önemlisi yabancı müdahale ve işgalleriydi. (11-13.yüzyıl arasındaki Haçlı Seferleri, 1258 Moğol istilası, İberya Yarımadasının yeniden işgali, ve modern çağda giderek artan bir şekilde Rus, Fransız, İngiliz ve daha sonra Amerikan müdahalesi, sömürgeciliği ve emperyalizmi. Bu tarihi hoşgörü ve sorun farkları İslam/ sekülerizm ilişkisini anlamakta anahtar öneme sahiptir. Müslüman toplumlar hiçbir zaman sekülerizm ile ilgili düşünmek ihtiyacında kalmamışlardır çünkü hiçbir zaman bir varlık krizi oluşturacak din-devlet ilişkisi ortaya çıkmamıştır ki sekülerizm deva olsun. Ayrıca, Noah Feldman‟ın İslami Devletin Düşüşü ve Doğuşu (Princeton University Press, 2008)‟nda belirttiği gibi, Müslüman dünyadaki din-devlet ilişkileri Batı‟dakinden çok daha sağlam ve arkadaşçaydı. Din, bin yıldan fazla bir süre, istikrar ve önceden bilinebilirlilik açısından yapıcı bir role sahipti. Reform sonrası süreçte dinin, derin bir çatışma kaynağı olduğu Avrupa deneyiminin tersine, Müslüman dünyada din ve onu yorumlayan ulema, halife ve sultanların kişisel kapris ve arzularına; yönetimde dini sınırları gözetmesi karşılığında meşruiyet sağlayarak kısıtlamalar koymakta başarılı oldular. Hükümdarlar kanunun üzerinde değildi - 20inci yüzyılda oldular ama onunla bağlıydılar, dolayısıyla otokrasi ve keyfi yönetim sınırlanıyordu. Müslüman dünyadaki din-devlet ilişkileri bu yüzden bağlılarına farklı tarihi dersler ve hatıraları miras bıraktı. Din, nüfusun büyük bir parçası için politik zorbalığın bir aleti ve bir kavga sebebi değil, politik despotizmin kısıtlayıcısı ve istikrarın kaynağı olarak görüldü. Feldman‟a göre, bu durum, bize neden günümüzde din‟e politikada daha geniş bir alan isteyenlerin kitlelerce coşkuyla desteklendiğini (İslamcıların iktidarda olmadığı yerlerde) açıklıyor. Son 200 yılda Müslüman dünyanın sekülerizmle ilgili deneyimi büyük ölçüde olumsuzdu. Şunu teslim etmek gerekir ki Avrupa sekülerizmi sosyoekonomik ve politik gelişmelerle birleşip evrilen ve entelektüel argümanlarla beslenen - ve dini gruplar tarafından eleştirilerle- ve nihayetinde politik kültürlerinde derin kökleri olan yerel ve aşamalı bir prosesin sonucu olarak ortaya çıktı. Bunun tersine, Müslümanların sekülerizm deneyimi dışarıdan, önce sömürgeci ve işgalciler tarafından dayatılan, sonra da sömürge sonrası dönemde iktidara gelen yerel
64

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

elitler tarafından canlı tutulan yabancı bir ideoloji olarak ortaya çıktı. Kısaca, Avrupa‟da sekülerizm geniş ölçüde aşağıdan yukarıya bir prosesti ve sivil toplum içindeki tartışmalarla bağlantılıydı; Müslüman toplumlarda ise yukarıdan aşağıya bir prosesti ve önce sömürge devleti, sonra da sömürge sonrası devlet tarafından yürütülmüştü. Bunun sonucu olarak, Müslüman dünyada sekülerizmin entelektüel kökleri zayıf kaldı ve istisnalar dışında sekülerizm Müslüman toplumun geneline her zaman yabancı kaldı. Ayrıca, 20. yy‟ın sonunda Müslüman dünyadaki devletlerin çoğu gelişemediler. Sömürge sonrası dönemde devlet-toplum ilişkileri sekülerizmin namını daha da lekeledi. Otokratik modernleştirici devlet, genellikle dış destekle birlikte, sivil toplumu boğdu ve muhalefeti camiye itti, ve bu şekilde istemeden de olsa politik İslam‟ın yükselişine katkıda bulunmuş oldu. Devletlerin yukarıdan-aşağıya zoraki modernleştirme, sekülerleştirme ve Batılılaştırma politikaları - çok kısa bir süre içinde - geniş bir sosyal ve psikolojik yabancılaşma ve kavram kargaşası ortaya çıkardı. Bir yanda hızlı şehirleşme, değişen kültürel ve sosyo-ekonomik ilişkiler , diğer yanda artan rüşvet, ekonomik yanlış yönetim, yükselen yoksulluk ve gelir adaletsizliği devletin meşruiyetinin altını oydu. Bu gelişmeler sekülerizm üzerinde olumsuz sonuçlar doğurdu çünkü sömürge sonrası Müslüman dünyada iktidardaki ideolojiler hep seküler ve milliyetçiydi. Dolayısıyla, sömürge dönemi sonrasında yetişen Müslüman jenerasyonu için sekülerizm; despotizm, diktatörlük, ve insan hakları ihlalleriyle birlikte anılıyordu. Seküler milli hükümetlerin baskısını yaşayan Müslüman politik aktivistler normal olarak sekülerizmin bir baskı ideolojisi olduğu sonucuna vardılar. Bu gözlem sadece (Şah yönetimindeki) İran‟da değil, Tunus‟ta, Cezayir‟de, Mısır‟da, Suriye‟de, (Saddam yönetimindeki) Irak‟ta, Yemen‟de, Türkiye‟de, ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında da geçerlidir. Bu eğilimi Vali Nasr şöyle özetliyor: “Müslüman dünyada sekülerizm hiçbir zaman sömürge kökeninin üstesinden gelemedi ve hiçbir zaman sömürge dönemi sonrası devletlerin toplumu sürekli baskı altında tutması ile bağlantısını yitirmedi. Devlet ideolojisi sorun haline geldikçe, ve onun eylemleri sosyal güçleri yabancılaştırdıkça, sekülerizm daha çok reddedildi ve yerli dünya görüşleri ve sosyal kurumlar gelişti-ki bunların büyük çoğunluğu İslam ile ilgiliydi. Öyle ki, sekülerizmin düşüşü Müslüman dünyada sömürge sonrası devletin çöküşünün yansımasıydı..”7 Sonuç olarak, din-devlet ilişkilerindeki farklı tarihler söz konusu olduğunda daha duyarlı olunmalıdır, özellikle sekülerizm konusunu tartışırken. Müslüman dünyada, tarihsel olarak, devlet-toplum ilişkileri bir iç dinamik oluşturmadı, bunun yanında sekülerizm/din-devlet ayrımı daima politik krizleri bastırmak için bir çözüm yolu olarak gösterildi. Sekülerizm sorununa sadece İslam/Hristiyanlık arasındaki (çağlar boyunca hep aynı anlamı taşımışlar gibi) iç teolojik doktrinlere veya erken dönem karşılaştırmaları yapmak yerine, yukarıdaki çerçeve bu duygu yüklü ve önemli konuda daha objektif bir çerçeve sağlayacaktır.

65

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

1 Bernard Lewis, What Went Wrong? Western Challenge and Middle East Response(Yanlış Giden Neydi:Batı Meydan Okuması ve Orta Doğu Karşılığı) (New York: Oxford University Press, 2002), 100 2 a.g.e., 103. 3 Ira Lapidus, Dale Eickelman, James Piscatori ve en son Abdullahi An-Na‟im gibi akademisyenler hatalı olarak modernlik öncesi zamanda Müslümanların politik rejimlerinden çoğunun de facto seküler olduğunu, çünkü ulema gibi teologların politik güce sahip olmadıklarını; daha çok farklı kabilelerin, klanların ve etnik grupların dini bir enstrüman olarak kullanıp hakimiyetlerini meşrulaştırdıklarını savunmuştur. 4 Kaynak için bkz: Abukhalil in MEJ, 1994. 5 Bkz: Lewis, syf. 2-3 Political Language of Islam-İslam’ın Siyasi Dili 6 Charles Taylor, “Modes of Secularism (Sekülerizm Tarzları),” Rajeev Bhargava .Secularism and its Critics- Sekülerizm ve Eleştirileri (New Dehli: Oxford University Press, 1998), 32. 7 Vali Nasr, ”Secularism: Lessons from the Muslim World,(Sekülerizm: Müslüman Dünyadan Dersler)” Daedalus 132 (Summer 2003), 69.a.g.e.., 103.

66

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

67

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bizi kim tedavi edecek? Bölüm I(Cemile Bayraktar) Geçtiğimiz yıllarda YeniAktüel‟de bir başlık dikkatimi çekmişti „ İSLAMİ PROZAC TOPLUMU „ ek başlık olarak „ Sonunda Dindar Kesimde De Antidepresan Kullanımı Patladı „, yazıyı okudum.Genel olarak dindar müslüman kesimin maruz kaldığı ayrımcılığın sonucu oluşan huzursuz ortam nedeniyle depresyon yaşayan insanların halini samimi sayılabilecek bir dille ele almıştı yazar. Ben o dönem yazara katılsam da daha sert yaklaşıp iyice modernleştiğimiz eleştirisinde bulunmuştum. Modern insanın hastalığı depresyonun modernleşerek içimize yerleştiğini ve tevekkülümüzü kaybettiğimizi düşünmüştüm.Büyük düşündüğümü sanıyordum ki artık yavaş yavaş büyük değil yanlış düşündüğümü anlıyorum.Üzüntü Allah‟tan gelirse tevekkül edersin,insan eli ile gelen zulme tevekkül etmek ses çıkartmamak,kendi yemek olsa olsa pısırıklık olur vazgeçmişlik olur. Türkiye Cumhuriyeti kurulumu ile başlayan süreçte İstiklal Mahkemelerinden 28 Şubatlara kadar verdiğimiz kayıpların tümü özellikle 28 Şubat sonrası katmerlenen,ayyuka çıkan yok etme çabası artık yavaş yavaş tohumlarını veriyor.Maalesef çoğumuz depresyonla yaşıyoruz.Tabii en ağır olanı yine „ başörtülü „ kadınlar yaşıyor.Yüzlerce kez okumuş ve bıkmış olabilirsiniz yine yine yeniden yazmaktan bıkmıyorum,utanmıyorum. Toplum içerisinde gördüğümüz mahalle baskıları,okuma hakkımıza el konması,çalışma hakkımızın engellenmesi,toplumda yok sayılmak,ağzımızı açıp
68

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

konuştuğumuzda ya da yazdığımızda görmezden gelinmek gibi türlü türlü ayrımcılık ve aşşağılanma ile her an yüzyüze yaşıyoruz.Bunların sonucu olarak depresyon sahibi olmamız oldukça doğal.Hatta bir kaç arkadaşım tedavi gördü,bir daha asla eskisi gibi olamayacak arkadaşlarım da var.Oralarda bir yerlerde sevincimizi ve heyecanımızı kaybettik biz sanmam ki bir daha aynı neşe ile gülebilelim.Sanmam ki bir daha eskisi gibi olalım. Dindar,vicdanlı,demokrat kesimlere de haksızlık etmek istemiyorum.Eylemler,imza kampanyaları ile çokça desteği de yine bu üç kesimden gördük.Sonuç değişmedi elbet ama en azından yalnız değildik. Şimdi ise oldukça yalnız hissediyorum,acaba ben de mi,diyerek sık sık ruh sağlığımı kontrol ediyorum.Arada dozajı artan bir öfkem var ama depresyon ya da ruh sağlığı bozukluğu gibi bir durumum hayret edilecek bir şekilde yok,çok şükür. Buna rağmen son zamanlarda yeni ortaya çıkan gerçeklikler ruhumu huzursuz etmiyor da değil.Son zamanlarda iyice unutulmaya yüz tutmuş bu başörtüsü meselesi üzerinde dün konuşan dindar müslüman kesimin beylerinin görme(me) ve duyma(ma) duyarsızlıkları beni oldukça rahatsız ediyor.Çabalarına ve içselleştirmelerine şahit olduğum birkaç dindar müslüman bey dışında pek kimsecikler ağzını açmak istemiyor gibi.Yazılan iki adet teması „ başörtülülerden özür diliyorum „ olan,metin ise yüreğimize tam su serpecek derken ; yine müslüman beylerden birinin kaleminden dökülen „ iyi niyetli „ olduğundan şüphe etmediğim bir yazı ile öyle mıhlanıp kalıyorum pc başında.„ Başörtülü Kızlarla Kim Evlenecek? „ ( 1 ) başlıklı yazı doğruluğu nedeni ile benden onay alsa da içeriği nedeniyle beni oldukça eziyor. Yaşadığımız tüm olumsuzluklara ve vicdansızlığa rağmen acıtasyon içerisinde eriyip gitmeye terk edilmiş başörtülüler olarak öykülerimizin acıtasyon kokmamasına dikkat ettikçe sanki daha bir hüzün kaplıyor bizim hikayemizi daha bir onurumuza dokunuyor yaşananlar. Okulu bırakmak bir tercihtir,çalışma hayatının olmaması bir sonuçtur,toplum içerisinde ayrımcılığa ve baskıya maruz kalmak ise yine o toplumun ayıbıdır ama iş artık yeni hayatlar kurmaya ve kalbe dokunan eylemlere dökülmüşse orada bir tuhaflık var demektir.Çünkü artık insanların ağzında „ evliliğiniz „ konusu sakız olmuşsa bunda gerçekten büyük bir tuhaflık var demektir.Yani duruma yorum yapacağız diye insan onuruyla bu kadar oynanmaz.Başörtülü kızların „ evlilik „ sorunu Ahmet Hakan‟ın satılmış köşesinde ele alınacaksa eğer bizi prozac dahil hiçbir şey sakinleştiremez.Kendime bakıyorum da tüm yaşatılanlara rağmen ruhen oldukça iyi durumdayım ama sanırım bunu kaldıramayacağım.İnsan üzüntüleri bir kenara itip doğrulabiliyor belki ama onurunuza dokunan cümlelere şahit olunca donup kalıyorsunuz.İnsan için bundan daha alçaltıcı bir olay tasavvur edemiyorum. Siz düşmüş olabilirsiniz ama biz daha o kadar düşmedik.Bülent Arınç‟ın gelini eleştirilecek diye biz başörtülülerin „ evleneme(me) „ konusu ortaya çirkin kalemlerden dökülmemeli.Artık gölge etmeyin lütfen.Diğerlerini belki kaldırdık ama sanırım bunu kaldıramayacağız,gerçekten oldukça ağır.
69

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

İyileştirmeye mi,daha beter etmeye mi çalışıyorsunuz?Anlayamıyorum. Kaç kesime ayrımcılık yaptığınızın farkında mısınız? Başörtüsüz bayanlarla evlenen müslüman dindar beylerin „ hidayetlerine vesile olacağım „ gibi oldukça iki yüzlü açıklamalarına ek olarak başörtüsüz bayanlara „ dinsiz „ muamelesi yapmasına oldukça bozulduğumu ifade edeyim.Pardon da siz kimsiniz?Bu ne cüret?Bu ayrımcılığı yapmaya ne hakkınız var?Yalan açıklamalarınız oldukça iğreti durduğunun farkında mısınız? Gelelim başörtülülere yaptığınız ayrımcılığa sosyal yaşam içerisinde statü sorunu olan,çalışmadığı için eve maddi desteği olmayan,zulmün altında ezildikten sonra görmediğiniz başörtülü kızları tercih etmeyişinizin toplumda onların maruz kaldığı ayrımcılıktan nasiplenmemek adına yanına yakıştıramadığınız bu cüzzamlı (!) kızlara yaptığınız zulmün ötekilerden daha fazla olduğunun farkında mısınız? Köşe yazılarınızda ele aldığınız ve acıta acıta kendi popüleritinize kurban ettiğiniz bu kızların „ evleneme(me) „ sorunları üzerine yazarken onları ne kadar rencide ettiğinizin,onurlarına dokunan cümleler kurduğunuzun,kendini bilmezlerin önüne yem gibi attığınızın farkında mısınız? Artık sloganlarınız anlamını buldu ; „ başörtülü bacılarım „ diye haykıran mücahid (!) abilere,o kızlar artık sizin olsa olsa „ bacınız „ olur demek istiyorum. Sonuç olarak ; Daha ötekilerin zulmünün etkisinden kurtulamadan sizin yaptığınız bu zulmün ağırlığı altında şu an başörtüsü yasağı sorunu çözülmüş olsa dahi geçmiş yıllarda yaşadıklarımız nedeniyle ruhumuzda bıraktığınız o insanı hasta eden etkinin sonucunda bizi kim,nasıl tedavi edecek?Diye haykırmak istiyorum.

70

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bizi kim tedavi edecek? Bölüm II (Cemile Bayraktar) Bugün yaşadığım bir olay nedeniyle,Bölüm 1 de bahsettiğim sağlıklı ruh halim üzerine düşündüm de…Sanırım o kadar da sağlıklı değilim. Ben şehrin içinde bahçeli bir evde yaşıyorum,bilgisayarımı kapıp güzel havalarda balkona yerleşirim,hafif deniz manzaram da var,yayarım kitaplarımı masamın üstüne,çay fincanım eşliğinde kah yazarak kah okuyarak günlerimi dolu dolu geçirmeye gayret ederim.Bugün yine o günlerden biriydi tam Bölüm 1 i yazıyordum ki yüksek sesler duymaya başladım.Başımı çevirince üç adamın,birinin elinde silah vardı,aralarında bir çocuğu tutmuş götürdüğünü gördüm.Ne düşündüğümü bilmiyorum,içimden geçen tek resim TMK mağduru çocukların haliydi.Kardeşimin ne oldu,sorusuna cevap vermeden koşar adımlarla kendimi sokağa attım.Öyle ya duramazdım elinde silah olan üç sivil bir çocuğu yakapaça götürüyorsa ben durup izleyemezdim.Olaya beynimle koşarken,bedenim hala geri dönebilirsin diyordu.Adamların yanına varınca durumun ne olduğunu sordum gidene kadar aklımdan geçen „ silah korkusuna „ aldırmadan,konuştuğum bey sivil polis olduğunu olaya karışmamı söyledi.Etrafta da kimseler yoktu.Benim olaya karışmamam mümkün değil zira ortada bir çocuk var.Kimliğini görmek istediğimi söyledim,sizin polis olduğunuzu nerden bilebilirim ki açıklamasında bulundum.Bunu söylerken şu bardan sürüklenerek götürülen kadının hikayesi geçiyordu aklımdan,polis kılığındaki tecavüzcüler geçiyordu aklımdan sanırım geçenler de Meksika Sınırı‟na da konu olmuştu bu olay.Memur bey gerçekten nazikçe kimliğini gösterdi,beni sakinleştirmeye çalıştı.Ben de çocukları görünce endişhelendiğimi izah ettim.Bu arada bana kimliğini gösteren polis memuru
71

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

yanındaki çocukla oldukça nazik tavırla konuşuyordu,içim rahatladı,tam dönüyordum.Derken ilerde bekleyen araç olduğunu farkettim içinde iki sivil polis başka bir çocuk daha vardı.Derken araçtaki sivil polis bana yüksek tondan „ sen kim oluyorsun? „ deyince durumu izah ettim ve kim olduklarını anlayamadığım için olaya müdahale ettiğimi söyledim.Ve ekledim tüm çocuklar bizim.Memur bey ne dese beğenirsiniz? „ Hırsızlarda senin çocuğun mu? „.Neyse dedim uzatmadım,evime geri döndüm.Tabii içimden „ hırsız dahi olsa çocukların bizim olduğuna inanıyorum „ cümlelerini geçirerekten.Bilemem belki o eğitimsizlik,aile desteği görmediği için yanlış şeyler yapan çocuklar yarın benim canımı da yakabilir.Bu bizim çocuklarımız olduğu gerçeğini değiştirmez.Çocuklar yanlış olmaz,onların yoğrulduğu toplum ya da ortamların yanlışıdır bu. Artık tedaviye kısmen ihtiyaç duyduğumu düşünüyorum.Siz inanmasanızda bu böyle.Neden mi?Hiçbir aklı başında insan bugün yaşadığım olaya benim gibi „ atlamaz „.Ben bu ülke de yaşadığım şeyleri,kendi yaşamadığım kendim gibi azınlık olanların yaşadığı şeyleri öyle içselleştirdim ki bazen olaylara sağlıklı bakamıyorum.Haddinden fazla tepkiler verebiliyorum.Bu sürekli devam eden baskı ve güvensizlik ortamı beni hatta bizleri normalin üstünde tepkiler vermeye itiyor.Bunlara artık dur denmezse bu güvensiz ortamın yarattığı olumsuz etkiler hepimizi olumsuz yönde etkilecek.Kaos toplumu olmaktan,kabus toplumu olmaya giderken lütfen biraz daha dikkat.Biraz daha ehemmiyet.Zira bu ülke de kalıcı hasar bırakanlar asla suçlarını üstlenmiyor.Çıldırtılmaya çalıştığınız zor günlere bir de „ ruh hali bozuk insanlar „ damgası yiyerek devam edersek gerçekten tedaviye muhtaç hale geleceğiz. Maalesef yineliyorum ; Şimdi bizi kim tedavi edecek?

72

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ben Neden Buradaym Waldo?( Cemile Bayraktar)

Sözler vardır,söz olsun için söylenen.Sözler vardır,kendi için söylenen.Sözler vardır,herkes için söylenen.Sözler vardır,söz gibi söylenen,öz gibi kükreyen.Sözler vardır,vura vura söylenen sözden gürleyen,sözden inleten. İnsanlar vardır,kendi içinde kendi için var olan.Yalnızca „ben‟,yalnızca „ben‟…İnsan vardır,kendi için var eden,kendi için kendi var eden.İnsan vardır,kendi için „yok‟ eden kendi dışında kendi için „yok‟ eden.Yalnızca „ben‟,yalnızca „ben‟.İnsan vardır,herkes için kendince „var‟ eden,herkes için „var‟ eden.Yalnızca „biz‟,yalnızca „biz‟. İnsan vardır,söz ile birleşen.Söz vardır,insan için birleşen.İnsanlığını ve sözlerini „bir‟ eden,insandan insan da vardır.İnsan vardır,sözü kul eden,söz ile kul eden,söz için kul edilen.İnsan vardır. Sokrates vardır,insan için ölüme giden. Gandhi vardır,yalnızca „ben‟ demeyen.Ben‟liğini biz‟ler için hiç eden.Sınırlardan sınırsız geçen,Güney Afrika hükümetinin sınırlarını sınırsız biz‟liği ilen geçen.Yığınları sınırsız alanlara kavuşturmak için sınırlı hapishanelere giren.Gandhi vardır,bir Gandhi…İngiliz Hükümetini bir avuç tuz ile bir avuç insan için „hiç‟ eden.Bir Gandhi vardır,yalnızca „biz‟,yalnızca „biz‟…Bir Gandhi vardır,bir deri bir kemik edinceye kadar,yalnızca „biz‟,yalnızca „biz‟… Danimarka Halkı vardır,yalnızca biz değil,yalnızca hepimiz diyen.Yahudileri seçip ayırt etmek isteyen Nazileri dize getiren bir Danimarka Halkı.Yahudiler için biçilmiş,sırtı damgalı giysiyi kendi içen biçen,‟hepimiz Yahudiyiz‟ diyebilen bir Danimarka Halkı vardır,sözü en iyi söyleyen.Hasta denilen hükümdarlarını kurtarmanın yolunu ülkeyi sarsacak kadar „çiçek‟ göndererek bulan.İnsan için
73

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

insanlığından var olan. Thoreau vardır,vicdanına sığmadığı için savaş ganimetine kullanılacağı için vergi ödemeyen.Sınırların dışındaki insanlar için sınırların olduğu hapishaneye kendini hapseden.Bir Waldo‟da vardır,dünyanın Waldosu.Gelip o hapishaneye ‟sen burada ne arıyorsun Thoreau‟ diyen.Bir Thoreau vardır,‟sen neden burada değilsin Waldo‟ diyen.İnsan için insanlığından var olan. Bir Martin Luther King,vardır.Yine insan için insanlığından,öz için sözünden var olan… ******************** Bahsi geçen isimlerin hepsi ‟sivil itaatsizlik‟ kavramının oluşumunda,gelişiminde katkıda bulunan „mevcut kanunun yeterli olmadığı zamanlar da ya da insancıl olmadığı zamanlarda kendilerine,nefsen insanlıklarına rağmen kendi vicdanlarının kanunlarını tercih eden‟ insanlardır.En kutsal yolun yolcusu,zor tercihlerin insanları.Onlar var olmalarının mümkünatını ancak ve ancak diğer insanların varlığına bağlarlar.Ezilen,sömürülen,hakları ihlal edilen insanların hakları için kendi haklarından vazgeçer bunu yaparken de yine en kutsal tercih ile üçüncü şahıslara zarar verme(me) tercihi ile yaparlar. Bir de „içsel itaatsizlik‟ vardır.Dahili olduğunuz bütünün yöntemleri,terchileri vicdanınızı sızlatırsa onlara karşı giriştiğiniz,yanlış anlaşılıp bütün dışına itilmenizin pek mümkün olduğu bu tercihte ne yaparsanız yapın „ben yapmak için söylüyorum,yıkmak için değil‟ samimiyetinizi anlatamazsınız.Bu guruplar içinde „yalnız‟ kalmak,kalabalıklar içinde yalnız kalmaktan çok daha zordur.Bu topluluğun içinizi sızlatan tercihleri ve yöntemlerine pek söz ile de cevap veremezsiniz.Zira onların bu tutumu söz ile cevap verebileceğiniz sözsel bir eylem değil de daha çok içiniz yana yana hissedebileceğiniz bir hÂldir.O hÂlin karşısında siz bir hal olursunuz.Söz söylemek şöyle dursun en ufak ima hakkınız dahi olmadığı gurubun yöntemleri,kuralsız kuralları,üslubu,gidişatı,halleri,halden hale geçişleri sizi tüketir,tüketir.Giriştiğiniz herhangi bir „içsel itaatsizlik‟ yöntemi anında sonuç verir.Ama bu sonuç beklediğiniz sonuç değildir.Sizi tam da „itaatsizlik‟ ettiğiniz yöntem ile vurular.Sonuç tam ters istikamete düşer. Dahili olduğunuz bu bütün öyle bir bütündür ki.Tek olarak sizi kapsamayacağı gibi siz olmadan da bütünü oluşturamaz.Sonu olmayan bir yolculukta birlikte yürümek zorunda olduğunuz bu bütün ile ilişkiniz birbirinden asla ve asla kopmayacak,kopamayacak birbirine sıkıca bağlı bir sistematiğe bağlıdır.Bir(tek) olmak mümkün değilse,bir(bütün) olunmalı gibi kuralsız kuralları olan bu bütünden kopacak her parça(birey),kendi içinde kendi insanlığıdan var olmak için kendi içinde kendinden olanlar tarafından yok edilir. Bir gün insan olmaya,‟vicdanınız‟ en yüksek tondan söz söylemeye gücünüz yeterse o gün o bütün içerisinde her yazıda,her kitapta,her tepkide,çoğu kez görmezden gelen tepkisizlikte size ses çıkartmadan bağıra bağıra ‟sen burada ne arıyorsun‟ diyenlerin,halleri „vicdanınızı‟ iki taş arasında öğütmeye başlarsa onlara dönün ve tüm insanca sözlerinizle ‟sen neden burada değilsin‟ deyin ve daha tek soluk cümleniz arasına girmeden ekleyin,‟bu yol birlik(bütünlük) yolu ise ve sen,siz yanımda değilseniz ben burada ne arıyorum‟deyin. Söz vardır,Sözler vardır,söz gibi söylenen,öz gibi kükreyen.Sözler vardır,vura vura söylenen sözden gürleyen,sözden inleten,özden söyleten. ” Ey bürünüp örtünen,Kalk (ve) bundan böyle uyar,Rabbini tekbir et ”Müddesir/1,2,3
74

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

”Oku,Yaratan Rabbin adıyla oku,Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir”Alak/1,2,3 ”Sarıp-örttüğü zaman geceye andolsun,Parıldayıp-aydınlandığı zaman gündüze,Erkeği ve dişiyi yaratana,Gerçekten sizin çabalarınız (çelişkili, parça parça) darmadağınıktır.”Leyl/1,2,3,4 ”Asra andolsun;Gerçekten insan, ziyandadır.Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.”Asr/1,2,3 ALLAH‟ın sözü doğrudur.

75

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Mücahid Abi, beni bildin mi?( Cemile Bayraktar) Mücahid abi, beni bildin mi?Bilmiş tanımışsındır eminim, ben aynı ben. Seni tanımakta zorlandım, oysa. Çok değişmişsin, eski günlerden aşina olmasam imkanı yok tanıyamadım. Eski günler dedik de . . . Ne „ kutsal „ abimizdin sen Mücahid abi. En önde, slogandan bir ağabeydin öyle. Şekilden ; Çevirme sakal, kumaş pantolon. Yürekten ; Vicdanlı bir yürek, bir adalet, bir inanış, Allah rızası. Her zulme savrulacak bir cümlen vardı. Çeçenistan, Filistin, Bosna. . . Aliya‟lar, Malkom‟lar daha bir çok idol. Rasul deyince, sızılardın içinden. Bir Ömer çıkardı, bir Ebu Zer, gözünden yaş. Cuma Sohbetleri, küçük ama samimi kıraathanelerde büyük ve güçlü bir kararlılıktın sen. Ahlak, iman, düzen ve adelet. Ne çok güzelliğin vardı. . . Ne çok inandığın. . . En başta kendine inanırdın, biz de sana. . . Yeryüzü halifesi olmana şu kadarcık kalmıştı ki. . . Yüksek bir patırdı koptu, o gün. Porselenenin ufalanıĢıdır. Zor tanıdım inan, ne çok değişmişsin, ne çok da özlemişim. Şimdi kimse yok, ıssız bir ada gibi bizim mahalle, „ cüzzam „ ve „ vebadan „ sonra kimse kalmadı. Bir terkediş, öyle işte. . . Parlamışsın Mücahid abi, nerede o eski „ adam „ ?Epilasyon mucizesi Mücahid, sinek kaydı, sen de kıl kökü kalmamış, yumurta gibi, pırıl pırıl. Yüzüne bakamıyorum, zaten eskiden de bakmazdık biz, sen gözlerini iyice devirir
76

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

olmuşsun, nedir bu?Beni beğenmiyor musun?Kaçar gibi durma öyle daha edecek çok kelamımız var. Sarı ve uzun saçlara çevirir olmuşsun o felfecirleşmiş gözlerini, bizden kaçırıp o yana çevirirken, bilmem, tuhaf, önceden „estağfirullah‟ vardı, hatırlar mısın?Bizden kaçırdığın gözlerin acaba biliyor mu, bizim saçlarımızın omzumuza dökülmeyip, boynumuza dolandığını. Yanına da yakışmadım hani ya. Zaten yanyana değiliz, okuyan öyle sanıyor, görünmüyor aramızdaki kocaman „ uçurum „. Gözüm kamaşıyor Mücahid abi, Rolex mi o?Çok parıltılı, çok parıltısın, çok parıltılısınız. Gözüm kamaşıyor Mücahid abi, dilim, kalbim sana bunları söylerken içim kamaşıyor, parladığın aştı sanki. Güneş gözlüklerinde pek fiyakalı, sanırım Avrupa tatilinden bir anı, marka olmalı e haklısın ultraviole, kaz ayağı, dikkat etmek lazım. Göbeğini içeri çekme Mücahid abi, çatlayacaksın, e o kadar açık büfenin sonu budur olmadı liposakşınnn. Saçlarını az daha şekillendirirsen sana albüm bile yapabiliriz, o denli yani. Buram buram da kokuyorsun Mücahid abi, nedir o? Tommy olmalı. Eskiden alkosüz esansların, Yahudi, Amerikan ambargoların adamı, çevirme sakallı, samimi Mücahid vicdanımın direğini sızlatacak kadar „ yabancı „ kokuyor. Sahi cumaları ya da perşembe akşamları devam ediyor mu hala arada yaptığınız Tefsir konuşmaları, kitap, fikir paylaşımları?Sanırım pazar sabahları yapılan „ iş adamı „ kahvaltılarından ya da yıllık şirket tatillerinden fırsat kalmıyormuş. İsraftan açık büfeye giden yolda „ kaprisli „ bir Mücahid. Ahh Mücahid abi ahh, önceden Mekke‟den Allah‟a giden bir yol vardı, sizin yürüdüğünüz biz de peşinizden, ne olmuş öyle?Mekke‟den, Dubai‟ye saat başı uçak seferi, Vip, havalanından jiip içimden bir parça koptu, dilimden bir sövgü, Mücahid abi biiiip. Ne çok değişmişsin Mücahid abi, az kaldı tanıyamayacaktım. Mutluda olurdun hani ya „ sıvışıp gitmek „, kem sözü dinlememek, uzun zamandır sıyırdığın gibi bundan da sıyırabilirdin hatta ben öyle dikilmesem ani bir manevra ile sıvışabilirdin. Yok bırakmam bu sefer, nicedir bekliyordum, daha çok sözüm var sana daha karpuz keseceğim ama sana alevli meyve tabağı. Yıllar önceydi, senin Mücahid, bizim yeni filizlendiğimiz zamanlar olmalı. Bize de bazen rahat durmayıp çok el atardınız. Pardesünün altına giydiğimiz kot, belki bir sürme, hafif bir koku çocukça belki genç kızlık özentisi öyle küçük pırıltılarda atmak istemiştik, sade hayatımızın ortasına. İlk ses sizden geldi, kot haramdı (!), sürme yasak(!), koku ya da bir kokma zinasıdır, sapıttırıp eklediniz. Konuşamadık bile, ağzımızı açtık yine sapıttırıp bir fetva koparttınız „ ses zinası „, dünyayı görmek için az bakındık „ göz zinası „, zina birken bin oldu. Ya sizin o dönem beyinlerimize yaptığınız, özünden kopartılımış „ kadın figürü „ zinası ?Evden çıkmak da harammış, el-yüz-göz- ayak hepsi haram, haram. Mücahid abi, Allah seni bildiği gibi yapsın, Allah‟ın helal kıldığını bize haram kıldın, fetva zanisi Mücahid !Okuduğun sapkın iki fikirle beynimizi öğüttün Mücahid abi. Uydurdun uydurdun, geldin gözümüze gözümüze soktun. Sonra vınn, ilk fırsatta Mücahid arazi. Çok değişmişsin Mücahid abi, e biz de boş durmadık. Şer‟en erkekler önden, kadınlar arkalarından. Bir görsen bizi sen de şaşalarsın, görmüşsündür elbet, görünmeyecek gibi değiliz. Bir eşarplar takıyoruz, sen gibi parıldıyor, altına yastık koyuyoruz, o uzay tiplemesi E. T gibiyiz, koca kafalı, önüne hoop bir iğne, bir çadır Nasuh Mahruki sığar. Üstelik Burrberyy, tanesi 500 boru değil. Bir de makyaj, kocaman YSL çanta, kollar havaya, iri bir yüzük, iyice ağır oldu hamal
77

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

olduk haberimiz yok, tayt gibi bir kot, Diesell‟den gayrısı kesmiyor bizi, Armani kokuyorum ohh miss, Bağdat Caddesi bile kesmiyor artık bizi. Tabii kültürlü kızlarız, özel üniversitelerde okuyoruz, paçamızdan akıyor anlayacağın. Ne yapalım baş nereye, ayaklar oraya, siz gittiniz biz sizi takip ettik. Çünkü bizim önce erkeklerimiz pes etti, önce onlar satıldı. Siz yıkılmasaydınız bizi kimse yıkamazdı Mücahid abi. Ama yine rahat durmadınız Mücahid abi, bizim erkek versiyonumuz olarak zenginlik ikonası gibi ortalarda gezip yine bizim tesettürsüz giyimimizi kendinize rant yapıp siz konuştunuz, benden ne farkın vardı Allasen?Ya sizin tesettürsüzlüğü aşmış, ahlaksız ve vicdansız yaşamlarınız? Yıkılmadım, ayaktayım. . . Ayakta kalanlar. . . Mücahid abi, bir biz vardır bizde bizden içeru, şimdilerde dışaru. Peşinizden gelmeyenlerde oldu elbet. Bir kaçı erkek çoğu kadın sizin gibi ufalanmayanlar, ayakta kalanlar da oldu elbet. Erkekleri sen gibi bir „ Mücahid abi „tiplemesinden çok uzak, pardon Mücahid abi meteforu demeliydim, daha fiyakalı, sana en çok yakışan yine sayemde yırttın, ünlü oldun. Bak „ Mücahid Abi Meteforu „ olarak gelip gündeme bomba gibi düşüceksin şimdi, şanslı kerata. Dönelim bize işte öyle olduğu gibi kalanlarız biz okulu bırakan, çalışmayan, evlenemeyen ama hala inandığı gibi yaşayan kızlar bir kaç da erkek var ama çok azlar. Biz başörtülü ve değişmeyen, erimeyen kızlar olduğumuz yerde saymış gibi dursak da olduğumuz gibi ve olması gereken gibi kaldık Mücahid abi. Utanmazsan örnek al, tipinde insanlar bütünüyüz. Kızarıp kaçma, yemem. Şimdi konuştuk bitti sanma, bitmez. Bu benim sadece sana yazdığım, e Allah da soracak size bu kızların hesabını. İş uzun yani, uzunda olmalı. Kolay değil, bizi öyle iş yerlerinin, atıldığımız üniversitelerin kapılarında „ yetim „ gibi bırakıp gitmenin bir bedeli olmalı elbet. Eğitimimiz, statümüz, maaşımız yok diye ne burs verdiniz, ne işe aldınız ne de nikahınıza bununda bir bedeli var elbet. Aslını istersen sizin amacından sapmış iş yerleriniz, imanını parayı cebine sokarken yüreğinden düşürmüş tipleriniz bizim kızların yüreğinin sükun bulacağı ne bir çalışma ortamı ne de bir evlilik hayatı sürdürebilecek bir kapasitede değil. Sanırım istemeyerek de olsa kapıyı gösterme sırası biz de. Mücahit abi, yolun sonu. . . Biz de uygun gördük sizin çıkış amacınızı, elbet sanayileşme, kazanç, eğitim, bilim, ilim hepsi yakışırdı Müslüman‟a en çok insana. Olmadı ama her şeyi eline yüzüne bulaştırdığın gibi onu da eline yüzüne bulaştırdın. Ticaret yapacaktın öyle mi?Kalkınıp güçlenecektik. Keşke yapsaydın, olsaydı. Ama olmadı, sen ticaret yapmadın, sen o ticareti amaç olarak iş yerinde de bırakmadın. Getirdin evin ortasına koydun, huzurumuz kaçtı. Ticaret yapacağım derken Müslüman taciri oldun, ne ihracat ne ithalat sürekli Mücahid‟den verdin, verdin de verdin. Hep sağ, hep sağ, eski kodlama bunlar o sol sana sadece abdestten sonra burnunu sümkür diye verilmedi. Hem sağ hem sol iki elini kullana da bilirdin. Ne yaparsın fıkhi saplantılar öyle kolay kurtulunmuyor değil mi? Mücahid‟i uğurlarken. . . Kem söz ağır gelir insana, bakayım sana yüzün kızardı mı? Yoksa iyice taşlaştın da laf kar etmiyor mu?Bilemem. Hadi Mücahid abi yol uzun, iş çok. Buraya
78

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

kadarmış. Sana sayarken de içim yanmadı değil ha, senden kötü oldum üstelik. Sen de durum ne? Neyse sus, içim kaldırmaz şimdi bir de kendini savunursun iyice utanmazlık görürüm yok onu da kaldıramam vallahi. Söyleyeceğim de tükendi zaten. Selametle Mücahid abi.

79

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Reis-i Cumhura ve BaĢvekile (Said Nursî)

Kaynak: Zehra Derneği Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garib ihtiyar der ki: Size iki hakikatı beyan ediyorum: Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak‟la gayet muvaffakiyetkârane ittifakını, bu millete kemal-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanıza bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah dört yüz milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i ammenin teminine kat‟i bir mukaddime olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmağa mecbur kaldım. Otuz-kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur‟an‟ın bu zamanda bir mucize-i maneviyesi olan Risale-i Nur‟un, Arabistan ve Pakistan‟da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen miktarın üç misli Risale-i Nur‟un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için, ahir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azimeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum. Saniyen: Irkçılık fikri, Emeviler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “Kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumide yine ırkçılığın istimali ile mübarek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki, menfi hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrisi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan, onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman
80

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakiki milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azimdir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistan‟la pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def‟edecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsaleme-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hristiyan ve sair dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmağa tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum. Salisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nazırı Kur‟an‟ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakiki hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur‟an‟ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.” İşte bu iki fikirle, iki dehşetli ifsat komitesi bu biçare fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeğe çalışmışlar. Ben de altmış beş sene evvel bu cereyana karşı, Kur‟an-ı Hakîm‟den istimdat eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir “Dârülfünun-u İslâmiye” tasavvuru ile, altmış beş senedir, ahiretimizi kurtarmak ve onun bir faidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmağa ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeğe iki vesileyi bulduk. Birinci vesilesi: Risale-i Nur‟dur ki; uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet ettiğine kat‟i delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik hâletinde telif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâmın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika‟ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşaallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zatlar, bu mucize-i Kur‟aniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz. İkinci vesilesi: Altmış beş sene evvel Camiü‟l-Ezher*e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Camiü‟l-Ezher, Afrika‟da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika‟dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun, bir İslâm Üniversitesi Asya‟da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ, Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan‟daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile 1 Kur‟an‟ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam müsalâha etsin. Ve Anadolu‟daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyat-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan‟ın ortasında Medresetü‟z-Zehra* manasında, Camiü‟l-Ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur‟un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel
81

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad* takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski harb-i umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara‟da mevcut iki yüz mebustan yüz altmış üç mebusun imzası ile yüz elli bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymettar bir üniversitenin tesisine her şeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an‟anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım mebuslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan bir ikisi dediler ki: “Biz şimdi ulûm-u an‟ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garplılaşmağa ve medeniyete muhtacız.” Ben de cevaben dedim: “Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya‟da, Şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve feylesofların Garpta gelmelerinin delâletiyle Asya‟yı hakiki terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an‟ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede; millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakaikına kat‟iyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim: Ben Van‟da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim. Dedi: “Ben Müslüman bir Türkü, fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü, tam imana hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul‟da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksül‟amel ile, o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fasık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türk‟e tercih ediyorum.” Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaatı geldi ki, Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur. Ey sual soran mebuslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van‟daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri kaçıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? sizden soruyorum! İşte bu cevabımdan sonra, an‟ane aleyhinde ve her cihetle garplılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını afvetsin; şimdi vefat etmişler. Rabian: Madem Reis-i cumhur gayet mühim mesail-i siyasiye içinde şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mesele yapıp, hattâ harika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medar-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta-şarkta sulh-u umumînin temeltaşı ve
82

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

birinci kal‟ası olan bu üniversiteyi yine mesail-i azime-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azim, faideli hizmeti netice verecek. ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü; hariçteki kuvvet tahribatı, manevîdir, imansızlıkladır. O manevî tahribata karşı atom bombası ancak manevî cihetinde, maneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. Madem elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarfetmiş ve bütün dekaikı ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu meselede reyini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika‟da, Avrupa‟da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz… Hasta halimde konuştuğum sözlerimdeki tabirattan kusura bakmayınız.

83

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ümmeti-i Muhammed,Minare mi istemiĢtiniz ? (Cemile Bayraktar) Dünya Müslümanlarının İsviçre‟nin „minare inşaası‟ engellemesi,bu eylemi oylaması,oylama sonucu çıkacak olan kararın olumsuz olması ihtimali üzerine konuşuyor.Dünya Müslümanları hangi ahval ve şerait içerisinde tepki veriyor,açıklamaları nelerdir,savunmaları nelerdir,bilemeyeceğim. Türkiye Müslümanlarıda İsviçre‟deki bu gelişme ve arkasından gelecek kararlar üzerinden görüş belirtiyor,duruma müdahil oluyor,hatta ben de dün akşam sevgili arkadaşım Ebru Afat‟ın Sky TV‟de konuyla ilgili görüşlerini beğeni ile izledim. Ben konuşulanın dışında birşeyler söylemek istiyorum,dünya Müslümanlarını konuya dahil etmeden,Türkiyeli,Türk Müslümanlara konuşacağım,bizimkilere,Muhammed‟in ümmetine,yani yarın eğer Rasulullah‟ın o mübarek yüzüne bakabilecek yüzleri olanlar varsa işte onlara ; Ey Türkiye‟nin Müslüman Ümmeti ! Minare mi,istiyorsunuz? Ne için? Mahya asmak için mi? Türkülüğünüzü övmek için mi? Irkçılık yapmak için mi?
84

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Minare mi,istemiştiniz? O öyle olmaz din kardeşim ! Bu din minare ile din olsaydı,Müslümanların şeklen zürafa olması gerekirdi. Minare mi,İstemiştiniz? İstemekle olmaz,din kardeşim ! Gel beri ; şimdi o minareyi istemekten önce bir kendin gibi olmadığı için „ mum söndürmekle,kardeş bilmezlikle,namussuzlukla itham ettiğin tüm Alevilerden gel bir helallik iste önce,arın,paklan,pis pis minareye çıkılmaz,zaten zürafada değilsin,değil mi? Minare mi,istiyorsunuz? Bir bak bakalım şöyle ülkeye çok şükür adım başı camiilerin olduğu bu ülke de yakılmaya çalışılan Alevilerin anısına bir bak bakalım,vicdanını bir konuştur,senin adım başı camiine karşı bu insanların ibadet haneleri var mı,yok mu?Bir bak bakalım. Minare mi,istemiştiniz? Gel beri ; o iş öyle olmaz din kardeşim,önce çık bir bakalım Milli Eğitim Bakanlığına aç ağzını yum gözünü ;Yahudi‟nin,Hristiyanın,Pagan‟ın çocuğuna nasıl zorunlu din dersi verebilirsin diye bir sor bakalım. Minare mi,İstemiştiniz ? Bu din „temizlenmeden‟ kişinin ibadet etmesini uygun bulmaz.Şimdi aziz din kardeşim,kendi yurdunda devletinden yetim,anadan-babadan zaten yetim olan Ermeni çocukların alnının teri,minik ellerinin emeği Tuzla Yetimhanesini gasp ettikten ve edenlere sustuktan sonra o „pislikle‟ hangi minareden,nasıl,nereye yükseleceksin?Zürafa isen o başka! Minare mi,istemiştiniz? Hrant Dink‟in bir Ermeni olarak çoğunluğu Müslüman bir ülkede korunması ve savunulması biz Müslümanların boynunun borcu iken katledilmesinden sonra halen ses çıkartmadıysan,şimdi o minareyi,tepesine çıkıp „hepimiz ogünüz‟ diye bağırmak için mi istiyorsun,hey gidi din kardeşim! Minare mi,istemiştiniz? Heybeli Ruhban Okulu açılmasın,din elden gidiyor naraları ile korumaya çalıştığın,İslam‟ın bel kemiğine en ağır darbeyi indirirken,‟ inanan „ insanların inançlarının gereğini yerine getirmesine engel olurken,ey benim sakaldan,vatan sevgisinden,cengaverlikten mütevellit din kardeşim o minareyi hangi hakla,hangi yüzle talep edeceksin?
85

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Minare mi,istemiştiniz? Ne verdin ki,ne istiyorsun? Senin dinin sana,onun dinin yine sana,öyle mi? Vallahi onun aslı ; benim dinim bana,senin dinin sana.Yani „ Rabbena,hep bana‟ bir dua girişi değil,vallahi onun da aslı ; Rabbena,atina … Minare mi,istiyorsunuz din kardeşlerim? Sizin minarenizin yolu ancak anaları,evlatları,eşleri gözaltında kaybolmuş Kürtler ile omuz omuza onların kayıplarının hesabını sormaktan,onların haklarını talep etmekten geçer.Yoksa, Zürih‟in ünlü Helvetiaplatz Meydanı„nda,bağdaş kurup ; İsviçre‟de yok minare, Beri gel oğlan,beri gel. Ciğerim doldu yare, Beri gel oğlan,beri gel. diye içli içli söylenirsin.

86

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Zina da böyle bir Ģey iĢte…(Mehmet Yılmaz) Oh lord won‟t you buy me a Mercedes Benz. - Tanrım, bana bir Mercedes almaz mısın? My friends all drive porsches, I must make amends. - Arkadaşlarım Porche kullanıyor. Worked hard all my lifetime, no help from my friends. - Hayatım zor, kimseden

hayır yok,

So oh lord won‟t you buy me a Mercedes Benz - Tanrım, bana bir Mercedes almaz mısın? Oh lord won‟t you buy me a color TV. - Tanrım, bana renkli bir televizyon almaz mısın? Dialing for dollars is trying to find me. - Ödüllü TV yarışmaları beni bulmaya çalışıyor. I wait for delivery each day until 3. - Teslimat için her gün 3′e kadar müsaitim. Janis Joplin‟in bu şahane şarkısı insanların din ile nasıl sapık bir iliĢkiye girebileceğini anlatan, dikkate değer bir eser. Teorik olarak maddiyattan sıyrılmış, iman etmiş biri Tanrı‟dan otomobil ve TV istiyor! Zina deyince akla hemen yatak odası gelir ama özünde daha “genel” bir şey söz konusu. Neden?

87

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Zina* kelimesinin ingilizce karşılığı adultery. Kökeni latince adulterare„den geliyor, altın gibi “iyi” bir şeyin içine bakır vs daha “ucuz” şeyler katarak değerini düşürmek, kirletmek, sulandırmak gibi anlamları var. Semavî dinlerin öncesindeki geleneklerin etkisiyle olacak, gerek Yahudiler, Hristiyanlar gerekse Müslümanlar sevap-günah kavramlarını biraz kafalarına göre yorumlamışlar sanki? “Belden aşağı” günahlara büyük tepki verilirken daha makul(!) veya makbul(!) günahlar halının altına süpürülmüş: Başlık parası, kan davası, ırkçılık, milliyetçilik, putsal devlet… Tabi ortaya çıkan tablonun tutarsızlığı neticesinde GÜNAH kelimesinin anlamı yani aklî ve vicdanî zemini görünmez oluyor. Bir başka deyişle kanunu meşru kılan zemin tahrip edilince insanlar ister istemez yasaklara ve ödüllere odaklanıyor. Dini din yapan temeller kuma gömülü. Bugün İslâm da dahil bir çok dinin (görünen) kuralları ve uygulanan şekilleri kafa karıştırıcı bir halde. İnsanlar “iyi ama, …” diye başlayan cümlelerle bir sürü itiraz getiriyorlar. Bu itirazlara verilen ezberci yanıtları ise oldum olası sev(e)medim: - ALLAH öyle emretmiş! - İyi ama sebebi ne? Hikmeti ne? - Kur‟an‟da böyle yazıyor! İtiraz mı ediyorsun? - Yaw hocam bunda bir tutarlılık olmalı. Emirleri, yasakları birleştiren bir zemin olmalı. Kul hakkı? Şirk? Pozitivizm ile zina: Ġslam inancının kirletilmesi Moderniteyi, pozitivizmi çok eleştirdik bu sayfalarda. Hatta bir kitap bile yayınladık “Bilim ve teknoloji insanlığa yol gösterici olabilir mi?” adında, tam 74 sayfa! Bu kitapta savunduğumuz fikirlerden belki de en önemlisi pozitivizm yüzünden insanların her şeyi bölüp parçalayarak anlamaya çalışmasıydı. Çünkü Hayat‟ı, İnsan‟ı ve Kâinat‟ı kavramların, kelimelerin, sayıların ve formüllerin içine hapsederseniz anlamı kaybedersiniz. Bir fıkranın neden komik olduğunu açıklayarak kimseyi güldüremezsiniz! ** Zannediyorum İslam düşüncesine de en büyük zararı veren bu parçalama merakı oldu. İman‟ı önce kelimelere, ardından sarıklara, cüppelere, belirli tip binalara, haftanın belli günlerine hapseden bir parçalama süreci başladı. Ne zaman? Belki de İslam‟dan çok önce. Zira insanı kendinden uzaklaştıran, kendisiyle arasına mesafe koyan bu parçalama güdüsü bizim doğamızın bir parçası, daha doğrusu nefsimizin doğal bir işlevi. Ama bu hayvanî işleve karşı mücadele etme özgürlüğüne de sahibiz. O halde devam edelim: Evet, İslam inancı ve İslam düşüncesi nasıl oldu da “içeriden” parçalandı? Anlamı boşaltılıp şekle mahkûm edildi? Kimi insanlar yapıları gereği diğerlerine göre daha fazla güven ihtiyacı içindedir. Hergün aynı yoldan geçmek, aynı lokantada yemek, aynı gazeteyi okumak onlara güven verir. Bu “tanıdık” ortam onları rahatlatır. Bazı meslekler(***) de insanları bu yöne iter: Muhasebe, hukuk, mühendislik… Kanunları, ilkeleri oturmuş, sürprize, maceraya yer olmayan mesleklerdir bunlar. Tersine reklâm, basın,

88

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

turizm gibi mesleklerde sürekli yenilik vardır. Bu meslekler insanı esnekliğe alıştırabilir. İşte bu güven ihtiyacı insanların din ile ilişkisini de belirliyor zannediyorum. Yani bu durumdaki insanlar “katı” birşeyler arıyorlar tutunacak, içine sığınacak…Duvarları ritüelleşen alışkanlık tuğlasıyla örülmüş barınağa sığınan insan bilimsel determinizimde bulamadığını dinsel determinizmde(!) arıyor. İlâhî mesajın içeriğini anlamaya çalışmak oldukça ürkütücü olabilir bu bağlamda. Ya beklenmedik bir şey çıkarsa? Ya yeterince kesin olmazsa? Ya ÖZGÜRLÜK‟ten kaçmam imkânsızsa? Neticede yol ikiye ayrılıyor: Ya hesaplarıyla kontrol edemediği herşeyi (din, inanç, metafizik, …) reddeden bir pozitivist oluyor ya da “Kur‟an‟da böyle yazıyor! İtiraz mı ediyorsun?” diyen katı bir Müslüman. İkinci gruptaki Müslümanların Tasavvuf‟a ve felsefeye de ateşli biçimde “gayrı İslamî” diyerek karşı çıktıklarına tanık olduk sitede son zamanlarda, hatırlayacaksınız. Ne ilginçtir ki balıkların, meyvaların üzerinde ALLAH‟tan işaret arayanlar, Kur‟an‟daki ayet ve surelerin sayısını çarparak, bölerek şifre bulanlar(!) da yine bu “katı” gruptan çıkıyor. “Bak sen Ģu iĢe! Demek ki ALLAH var” şeklinde özetleyebileceğimiz mucizeperverlik korkarım iman zayıflığından geliyor: - Karına neden aşıksın? - Sarı saçları var, boyu uzun, ayrıca çok zeki ve tahsilli. - Daha uzun, daha sarışın, daha zeki bir kadın bulursan boşanacak mısın? Elbette ilk soru yanlıştı, aşkın objektif sebebi olsaydı herkes aynı kişilere aşık olurdu. İnanmak da objektif biçimde açıklanabilecek bir şey değil. Hele katı kavramlara, ritüellere parçalanmasında, rasyonalize edilmesinde büyük sakınca var. Bu bağlamda Tanrı‟nın varlığını mucizelerle ispat etme ihtiyacı da iman değil bir güvenlik arayıĢı kanımca. “Heyy! Demek ki deli değilim, bir Tanrı varmış!” Tanrı varlığına dair elle tutulur, gözle görülür ispatları aramanın yolu korkarım… materyalizden geçiyor! 1600′lerde Beden-Ruh dikotomisine çözüm arayan Descartes‟ın Ruh ile Beden‟in temas ettiği yeri bulmak için kadavralar üzerinde yaptığı bilimsel(!) araştırmalar geliyor akla. Madde‟nin içinde Ruh aramak… En sonunda Pineal Bez denen bezelye büyüklüğünde bir salgı bezinde karar kılmıştı zavallı adamcağız. Ulus-Devlet ile zina: Ġslam inancının ırkçılık ile kirletilmesi İslâm coğrafyasının dış düşmanları vardı eskiden: Haçlılar, Moğollar… Şimdi Irak‟ı işgal eden ABD ordusu var. İsrail var. Dış düşmanlardan daha tehlikeli olanın iç hastalıklar olduğunu düşünüyorum uzun zamandır. İçerinden gelen tehlikeye karşı pek bir savunmasız durumdayız. En son Diyanet‟in ırkçı mahyaları ile canlandı tartışma ama sorunun kökenleri cahiliyye dönemine kadar uzanıyor. Arap yarımadasındaki kabilelerin arasındaki kan-soy kavgaları insanların Madde ile Ruh‟u karıştırma hatasına kolaylıkla düşebildiğini gösteriyor. Felâketlerin Müslümanların üzerinden silindir gibi geçtiği hemen her dönemde ırkçılık
89

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

görüyoruz. Pusuda bekleyen, tam tedavi olmamış bir hastalık gibi tekrar tekrar çıkıyor ortaya. Mustafa İslâmoğlu bir videosunda Endülüs seyahatini anlatıyordu ve Endülüs‟ün çöküşünü: Önce Araplar ile Berberîler birbirlerine düşmüşler. Berberîler bertaraf edilince Mağrib Arapları ile Suriye Arapları bölünmüş. Suriyeliler galip gelince Şam ve civarından gelenler öteki Suriyelilere üstünlük taslamış. 1100′lü senelerde Endülüs‟ü yıkan kan-soy-ırk saplantısının 1900′lerde Osmanlıyı da içeriden çökertmesi bir raslantı mı? 2009 Türkiyesinde hâlâ Türk-Kürt kavgası sürüyor. Devletten maaş alan insanlar camilerimize “Ne Mutlu Türk‟üm Diyene” yazabiliyor korkmadan, utanmadan. İşte bunun için yazdım bu yazıyı: Aşk‟ı Seks ile, Mutluluk‟u Tatmin ile, Kudret‟i Silah ile, Özgürlüğü Para ile, Takva‟yı Irk ile, Ruh‟u Madde ile, Karıştıran yolların aynı yere çıktığını düşünüyorum. Çok sevdiğiniz bir dostunuz gözünüzün önünde bir başkasının karısına sulansa ne hissederdiniz? Mide bulantısı? Camilerdeki ırkçı sloganlar, “ötekilerin” otobüsünü taşlayanlar, cenazelerdeki sloganlar da bana kusma hissi veriyor. Zinanın ve şirkin yolu bu… Madde ve Ruh‟u karıştıranın yolu. Tavsiye okuma: Dinlerarası diyalog : Diyanetizm ve İslâm Kurtlu hilal Müslümanların iç hastalıkları Türk Milliyetçiliğinin intiharı: CHP ile MHP birleşsin!

(*) Türkçe/Arapça eski anlamlarını da aradım hatta Sevan Nişanyan‟a bile sordum ama tatmin edici bir yanıt alamadım. Bilenler söylerse memnun olurum. (**)Bergson‟un dediği gibi “gözü ne kadar bölerseniz bölün GÖRME denen şeyi göremezsiniz”. (***) “Mesleğiniz kaderinizi belirliyor” tarzı bir klişe okumayın lütfen, sadece örneklemek amacıyla kullanıyorum.
90

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Kadercilik Sahiden Dinden mi Gelir? (Mustafa Akyol)

Her ikisi de üniversiteden hocam olan Ali Çarkoğlu ve Ersin Kalaycıoğlu‟nun yürüttüğü “Türkiye‟de Dindarlık” araştırmasını ilgiyle okudum. Tespitleri, ilginç ve önemliydi. Mesela “hoşgörü” meselesi… Raporda, “Türkiye‟de yüzde 89 ölçüsünde müthiş bir çoğunluğun kendi inanışlarında olmayan dinlere de saygı gösterilmesi gerektiğini düşündüğü” belirtiliyor. Yani durum ilk bakışta iyi. Ama bu hoşgörüyü hayata geçirmeye gelince işler değişiyor. Gayrımüslimlerin “kitap basıp yayınlaması veya fikirlerini açıklaması” hakkı sorulunca, buna “olur” verenlerin oranı yüzde 35 civarına geriliyor. Yani, bizim toplum hoşgörünün iyi bir şey olduğuna inanıyor ve dahası buna sahip olduğunu düşünüyor. Ancak bu hoşgörünün içeriği pek dolu değil. Aynı, “tabii ki Kürtlere saygılıyız, ama öyle ulu orta Kürtçe konuşmasınlar” diyenlerde gözüktüğü gibi. Metafizik güçler‟ Benim asıl değinmek istediğim mesele, araştırmada “kadercilik” üzerine söylenenler. “Türkiye‟de deneklerin sadece yüzde 28′i hayatın akışını kendimizin değiştirebileceğine inanmaktadır” tespiti yapıldıktan sonra şu yorum yapılmış: “Kadercilik, veya metafizik güçler tarafından büyük ölçüde belirlenen bir hayat algısının toplumda yaygın olarak paylaşıldığı izlenimi ortaya çıkmaktadır.”

91

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bunu dikkatlice okumayan birisi, “metafizik güçler”e inanmanın kaderciliğin doğrudan sebebi olduğunu düşünebilir. Oysa araştırmada bu yargıyı geçersiz kılacak çok önemli bir örnek var: Amerikan toplumu. Amerika, Kanada ile birlikte, “Hayatımızın akışını değiştirebilmek için yapabileceğimiz çok az şey vardır” yargısına en az katılan toplum olarak ortaya çıkmış. Amerikalıların yüzde 80′inden fazlası, “hayır, hayatımızı değiştirebiliriz” demiş. Ama aynı Amerika, “Allah tek tek herkesle ilgilenir mi?” sorusuna, “evet” cevabını en yüksek oranda veren toplumlardan biri olarak da ortaya çıkmış: Yüzde 73. (Aynı oran Doğu Almanya‟da yüzde 20′nin Fransa‟da yüzde 30′un altında.) Yani, Amerikalıların ezici çoğunluğu, hem Allah‟ın hayatlarının içinde olduğuna inanıyorlar, hem de hayatlarını kendi elleriyle değiştirebileceklerine dair güçlü bir özgüvene sahipler. Dinin illa pasifizm ürettiği ezberine inananlar, bu iki durum arasında çelişki görebilirler. Oysa çelişki değil, aksine doğrusal ilişki var. Çünkü Amerikalı “düşünce tarihçisi” Walter Russell Mead‟in vurguladığı gibi, ABD‟deki yaygın din anlayışı, Allah‟ın her insana kendi hayatını yönetme hakkı ve gücü verdiğini kabul ediyor. “Amerikan iyimserliğinin ve dinamizminin temelinde” diyor Mead, “dini inanç vardır.” Ġslam‟da dinamizm ve pasifizm Bazı ilahiyatçılar, İslamiyet‟in de aslında ilk başta “dinamizm” üreten bir din olduğunu, ama Emeviler‟le başlayan bir süreç içinde “kaderci” hale geldiğini savunur. “Zihniyet tarihçisi” merhum Prof. Sabri Ülgener de aynı yargıyı paylaşır ve şu teşhisi yapar: “Kadercilik, dinin ve hele İslam‟ın getirdiği bir şey değil; çöl ve bozkır adamının eğip-bükemediği tabiat zoru karşısında aczinin ifadesi demek… Mümkündür ki, teslimiyet adı ve maskesi ile dine -İslam‟a- „kapağı atıp‟ varlığını onun desteğinde ve üstelik de kutsallaşmış olarak sürdürmenin kolayını bulmuş olsun.” (Zihniyet ve Din, s. 10) Yani “boynu bükük” kadercilik ile dindarlık, farklı şeylerdir. Bazen iç içe geçseler de… Peki bu kadercilik, dinden ayrı olarak, tek başına, seküler biçimde de var olur mu? Tabii olur. Tüm dünyanın her şeye kâdir “komplocular” (emperyalistler, kapitalistler, Siyonistler, vs.) tarafından yönetildiğine ve bizim de bunların elinde sürekli “piyon” ve “oyuncak” olduğumuza inanmak, tam da böyle bir şeydir işte…

92

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Önce Vatan mı, Önce Adalet mi? (Mustafa Akyol) Geçen haftanın tuhaf işlerinden biri “İstanbul‟un Kurtuluş Günü etkinlikleri çerçevesinde” bazı camilere asılan tuhaf mahyalardı. Minareler arasında birden bire “ne mutlu Türküm diyene”, “milli birlik esastır”, “ordumuza şükran borçluyuz”, ve “önce vatan” gibi laflar beliriverdi. Akabinde, bunun Diyanet İşleri Başkanlığı‟nın değil de, İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü‟nün marifeti olduğunu da öğrendik. Bu mahyaları çoğu yorumcu gibi benim de yanlış bulmamın sebebi, klasik deyimle tam bir “dini siyasete alet etme” örneği olmaları. Zaten ne garip memlekettir şu bizimkisi ki, din özgürlüğünü savunanları “dini siyasete alet ediyorsunuz” diye suçlayan ve susturan devletlûlar, kendi resmi ideolojilerini din üzerinden topluma empoze etmekte hiç bir sakınca görmez. Bir mahyalara el atmadıkları kalmıştı, sonunda onu da akletmişler. Aslında pek çok insanın “canım ne varmış bunda, milli değerlerimizi camilerde ifadenin ne zararı var” diyeceğine eminim. Buna karşı iki şey söyleyeyim. Birincisi, bir siyasi sloganın gerçekten “milli” olanı (yani tüm milletçe benimseneni) dahi camiye yakışmaz. Çünkü camiler sadece bir millete değil, tüm insanlığa hitap eden evrensel bir ilahi mesajın ifade bulduğu kutsal mekanlardır. İkincisi, söz konusu sloganlar “milli” dahi değil, düpedüz ideolojik. Atatürk‟ün, zamanında tüm toplumu birleştirme niyetiyle söylediği “ne mutlu Türküm diyene” sözü bile, bugün ne yazık ki Kürt kimliğini tanımamayı veya bastırmayı savunan
93

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

çevrelerin sloganı haline gelmiş durumda. İstedikleri kadar, “bunun etnik anlamı yoktur, sadece vatandaşlık bağını ifade eder” deyip dursunlar. Ortada “Bulgaristan Türkleri,” “Yunanistan Türkleri,” daha nice “soydaşımız” ve hatta “Adriyatik‟ten Çin‟e Türk dünyası” var iken, ve 80 yıllık asimilasyon politikasının yaraları ortadayken, Kürtleri ikna etmeleri pek mümkün değil. Benim söz konusu sloganlar içinde en yanlış ve bir camiye en yakışmaz bulduğum ise şu “önce vatan” lafı. Bir düşünelim, buna inanan bir insan nasıl davranır. Diyelim ki o her şeyin üzerinde tuttuğu vatanın orduları, başka bir ülkeyi işgal etti ve halkına zulmediyor. Veya diyelim ki bu vatan üzerinde oranın “yüksek menfaatleri” için bir takım insanların malları gasp ediliyor. Yahut masumlar hapse atılıyor, mahkumlara işkence yapılıyor, dini kurumlara (camiye, kiliseye, sinagoğa, vesaireye) baskı uygulanıyor. Eğer “önce vatan” diyorsanız ve bu zulümlerin “vatan için” lazım geldiğine inanıyorsanız, bunlara ses çıkarmaz, hatta belki alkış tutarsınız. Çünkü “vatan”dan daha yüksek bir değeriniz yoktur. Ama bakın, Kur‟an-ı Kerim Müslümanlara en yüksek değer olarak adaleti gösterir, aidiyet bağlarını bunun üstüne çıkarmamaları için de onları uyarır: “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.” (Nisa Suresi, 135) İnsan elbette ailesini çok sevdiği gibi, yakınlarını, hemşehrilerini, milletini, vatanını ve devletini sevebilir. Bunda problem yoktur. Problem, bunların “en yüksek değer” haline gelip adaletin önüne geçmesidir. (Hatta şunu da ekleyeyim: “Ümmet”i adaletin üzerine çıkarmak, dolayısıyla her yerde ve her şartta haklıhaksız olduklarına bakmaksızın “Müslüman din kardeşlerimizi” peşinen desteklemek de yanlıştır.) İşin en ironik (ve belki de “hikmetli”) yanı ise şudur: Bir vatana en büyük fayda, “önce vatan” diyenlerden değil, “önce adalet” diyenlerden gelir. Çünkü ancak onların eliyle o vatanda adalet kurulur, hak ve özgürlükler korunur. Marifet, bu değerleri vatana feda etmek değil, o vatanı bunlarla yüceltmektir.

94

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Tevhid‟in ve Hikmet‟in anlamı (Dilaver Demirağ) Sunuş: Aşağıda Sevgili Dostum ve Türkiye’de en değer verdiğim entelektüellerden olan Dilaver Demirağ’ın bir yazısı var. Derin Düşünce’de siyasi, ekonomik, ekolojik, toplumsal ve ahlakî birçok meseleyi farklı perspektiflerden inceleyen yazılar çıkıyor. Dilaver Demirağ’ın aşağıdaki yazısı, Türk solunda eğer umut edilecek bir dal varsa, umut beklememiz gereken o perspektifi göstermesi açısından önemli bir yazı bence. Anarşist bir solcu; ama benim kendisini tanımladığım şekliyle bir “hikmet solcusu” olan Dilaver Demirağ’ın yazısının bu sitede önemli tartışmalar ve açılımlar yaratabileceğini düşünüyorum. Kendisinden izin alarak Derin Düşünce’de yayımladığımız bu yazısı, umarım ortak bir ahlakî - muhalif yapının kurulmasının da itici güçlerinden olur. Enver Gülşen Not: Yazı Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır. KOZOFĠ TARTIġMALARI - I İbrâhîm içimdeki putları devir, elindeki baltayla/kırılan putların yerine yenilerini koyan kim. Güneş buzdan evimi yıktı/koca buzlar düştü, putların boyunları kırıldı. İbrâhîm/Güneşi evime sokan kim. Asma bahçelerinde dolaşan güzelleri/buhtunnasır put yaptı/ben ki zamansız bahçeleri kucakladım, güzeller bende kaldı. İbrâhim, gönlümü put sanıp da kıran kim? (Asaf Halet ÇELEBİ ) Sevgili Yoldaşım Ramazan Kaya‟ya TEVHĠDĠN VE HĠKMETĠN ANLAMI La İlahe İllallah sözü bir devrim çağrısıdır. İnsanların kula kulluk ettiği bir zaman diliminde dağılmışlık da değil birlikte evrensel kardeşliği gerçekleştirmek mülkiyet ve iktidar tarafından esir alınmış olan, zulümle varolan düzene bir başkaldırıydı. Adaletin çağrısı, esenliğin çağrısı, insanlar arasında eşitliğin çağrısıydı dahası tüm tahakküm biçimlerinin kökten bir reddi idi. Bir Fransız yazarın güzel bir sözü vardır: Devrimler genç ve güzel bir siluetle doğarlar, ama daha sonra çürüyen bir ceset gibi olurlar. Tek Tanrılı dinler de bir devrim olarak gencecik ve güzel bir yüzle doğdular ama zamanla Bakunin çok haklı olarak bir “Tanrı varsa da yok edilmelidir” demesine yol açacak denli iğrenç, kötücül bir kimliğe dönüştüler. Bu yüzden tanrısızlık ya da tanrı tanımazlık bir itiraz olarak meşruydu. Çünkü Tanrı evrensel kardeşliğin, eşitliği ve sınırsız özgürlüğün değil ezenlerin, sömürgenlerin, zalimlerin Tanrısıydı. Şimdi Nietzche‟nin çağrısına uyarak bu Tanrıyı öldürme zamanı, ama asli olanı diriltmek kaydı ile. Sıtuasyonist Enternasyonal adını alan ve köklerini dadacılık dediğimiz temelinde aşkınlıkla bir başka temas alanı oluşturmaya çabalayan, Romantik devrimciliğin bir uzantısı olan sanatsal yıkıcılık hareketi olarak doğan bu toplumsal hareketin
95

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

mensuplarından Mustafa Hayati “İktidar Sözcükleri esir alır, onları köleler gibi kullanır, bu yüzden onları esaretlerinden kurtarmak İktidarın köleliğinden kurtarmak gerekir” demişti. Ben de kendi adıma Allah kavramını içine düştüğü esaretten kurtarmaya çabalıyorum (dindarlar Allah‟ı kavram olarak tanımlamama itiraz edip tevhide vurgu yapmama karşılık, tevhidden koptuğumu söyleyeceklerdir, oysa yanılıyorlar. Allah bir isimdir, mahiyet değil. Allahın ne olduğu konusunda dilde herhangi bir sözcük mevcut değildir, çünkü O insan algısının sınırları içinde yer almaz, çünkü bir nesne değildir ve bu yüzden de tanımlanamaz) ve onu Aşkınlık alanı olarak müthiş bir özgürleşme çağrısı olarak algılıyorum. Düşünün ki ölümün bile sizi sınırlandırmadığı, size erişemediği dolaysıyla da sizi sınırlayacak ya da bağlayacak hiçbir sınırın olmadığı ölçüye gelmez bir özgürlük. Çokluk Olarak Yabancılaşma Yabancılaşma için en güzel tanım Marks‟a aittir. İnsanın kendi eylemliliğine, edimselliğine yabancılaşması. Bu anlamda put olarak çokluk insanın kendi eylemine yabancılaşmasıdır. Put kavramını sadece suret ile ya da herhangi bir nesne ile sınırlandırmıyorum, İnsanın kendi insani potansiyeline sınır koyan, onun eyleyişine ipotek koyan yani tahakküm olarak tezahür eden (ortaya çıkan) her şeyi put olarak görüyorum. İnsanı evrensel birliktelikten, evrensel kardeşlikten alıkoyan her şeyi bir put olarak tanımlayabiliriz. Tahakküm insanın özgür bir varlık olarak esir düşmüşlüğü ise eğer tevhid yani putlaşmış çoklukların tümünü reddederek, her türlü içkinliğin bizi tasallut altına almasını yani esir almasını reddederek insan olarak kendi eylemliliğimin hiç bir insani sınır olmadan gerçekleşmesine olanak vermektir. Beni özgürlüğümden alı koyan her şey bir yabancılaşmadır. Bu kimi zaman kendim bile olabilirim. Çünkü ben toplumsal bir varlık olarak kültürel belirlenmişliğe maruz kalmışımdır çoğu kez. Kimi zaman dil bile bir hapishane olabilir insan için-ki öyledir de çoklukla- öyleyse o hapishanelerin tümünün parmaklıkların kırmak bizi özgür kılar. Bugüne dek bu ölçüde bir özgürlük düzeyine pek az toplum ve birey ulaşabildi. Ama bu ulaşılmaz ya da ulaşılamayacak demek değil. Bir kez korkularımızın perdesini yırtarsak Bakunin, Kropotkin, Proudhon gibi öncülerin ipuçlarının verdiği ama doğal olarak aydınlanmadan kaynaklanan kısıtları nedeni ile tam olarak ortaya koyamadıkları sınıfsız, imtiyazsız, insanın insan olarak kendi iç dinamiklerini hayata geçirmek ve insan olarak insanlaşmasını sağlayacak, onun adeta bir tohumdan bir çiçeğe durmasın sağlayacak Özgürlük dünyasına varacağımızı düşünüyorum. Evet, Anarşizm tarihin ürettiği en devrimci fikirlerden biridir ve bana göre İbrahim‟le başlayan devrim yolunun modern zamanlardaki yansımasıdır. Bu nedenle Ali Şeriati ile Tolstoy‟un elele verdiği bir devrimci çağrıdır. Anarşizm devletsiz bir dünya tasavvur eder. İnsanın saygı ve sevgi gibi kimi değerler dışında hiçbir siyasal otoriteye boyun eğmediği, kendi yasasını kendisinin (kendi gibi özgür benlerle birlikte) koyduğu bir toplumsal dünyayı tasavvur eder. Aslında anarşizmin süzgecinden geçmiş bir İbrahim‟i devrimcilik de aynı tasavvuru öngörür. Bu yüzden La İlahe İllallah tarihin kaydettiği en devrimci slogandır. Allah dışında hiç bir otoriteyi tanımayan devlet denen putu yıkması gereken bir çağrı. İnsanın kendi eliyle icad ettiği ve karşısında esir düştüğü bütün kavramlar, kurumlar ve değerler karşısında kayıtsız kalıp, onları redde dayalı bir başkaldırı
96

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

gerçekleştirmektir. Aşkınlık bu nedenle anti-otoriterdir. Çünkü aşkınlık toplumsal hayatta bizi ele geçiren, ruhumuzu, beynimizi, duygularımızı, aklımızı tutsak alan her şeyden kurtulmak, onları toplumsal hayatımızın dışına atmak ya da içselleştirmektir. Bu anlamda tevhid bit tür kusma ve temizlenme eylemidir. İçimizde Aşkınlık dışında yer alan ve bizi tutsak alan her şeyi hem zihnen hem de toplumsa hayat babında içimizden çıkarıp atma eylemidir. Bu bakımdan anarşizm ile gerçek muvahhidlerin yani tevhid eylemcileri olarak ibrahimilerin diyalogu önemlidir. Ve bana göre bu çağın en önemli devrimci koalisyonu anlamına gelir. Kapitalizmden, devlete, mülkiyete, insanı tutsak alan akıl, insancıllık, aydınlanma ve hatta doğa, maddi nesneler, duygular kısacası akla gelebilecek tüm tutsaklıklara sırtını dönüp, bunları aşan, bunları reddederek başka bir boyuta geçen sınıfsız bir toplum kanımca ancak bu iki devrimci şiarın bileşkesi ile oluşur. Elbette bunlara ekolojik devrim de eklenmelidir. Ama hikmetsiz bir ekolojik devrim de bu kez doğayı putlaştırmak anlamına gelir. Peki, hikmet ne ola. Hikmet surette asılı görmektir. Metini okurken yazarı fark edebilmektir. Hikmetin Ruhu Ekolojik değerler de La süpürgesini kullanır. İnsanın doğayı tutsak alması ama aynı zamanda kendinin de tutsak düşmesinin, içindeki ve dışındaki doğayı düşürmesinin anlamını fark etmektir. Bu bakımdan doğayı özgürleştirmek insanı da özgürleştirmektir. İnsan doğaya gömülü değildir ama doğa onun yuvasıdır, onun hayat alanıdır. Hikmet başı eğik bir bilgidir, özünde tevazuya dayanır. Doğanın doğal olmadığının, onun aşkın bir özne tarafından hayat bulmasının söz konusu olduğunu bilmek dolaysıyla kendimizi doğanın sahibi görmemektir. Doğadan alarak doğayı kullanmak insanın insan olarak edimselliği ve eylemselliğidir. Ama insan doğayı kullanır, doğayı sömürmez bu halde. Sömürü yabancılaşmanın bir tezahürüdür ve yabancılaşmadan kurtulmuş bir bilinç bir yanı ile doğanın onun he yapıtaşı, hem de varlık unsuru olduğunu bilir. Lâkin insan doğanın bir parçası da değildir. Çünkü insan hayvanlar ile bitkiler ile taş ve toprakla, galaksiler vb ile eş değer değildir. İnsan başkadır, ama insan doğanın efendisi de değildir. İnsan olsa olsa bahçenin bekçisidir, o kadar. Bahçenin bekçisi değil de sahibi gibi davranıp bahçeyi tarumar ettiğinde o bahçe ona öyle şamar patlatır ki o zaman anlar bahçeye sahiplik etmeye kalkmanın ne demek olduğunu. Ekolojist bakış açısının önümüze koyduğu en önemli sorun İnsanın doğayı boyunduruk altına alması, onun efendisi olarak onun üzerinde her tür tasarrufta bulunma hakkını kendinde görmesidir. Bu bizi insan merkezcilik dediğimiz hiyerarşik bir anlayışa götürür. Oysa hiyerarşi bir puttur ve insanı tutsak kılmıştır. İnsan tutsak düştüğü için doğayı da tutsak düşürmüştür. İnsanlar dünyadaki ilk varoluşlarında doğadan yararlanıyordu, ya da bir başka deyimle doğadan fayda sağlayacak biçimde doğayı kullanıyordu. Uygarlık ya da tarım öncesi dediğimiz bu hal içinde insan doğanın verdikleriyle yaşıyordu. Ne zamanki insan üretmeye, çalışmaya, emek vermeye başladı o zaman doğa
97

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

kullanılmaktan çıkıp sömürülmeye başladı. Ve doğa insanın içinde de dışında da düşmeye başladı. Doğanın kültüre alınması olarak uygarlık tarihi insanın doğadan yabancılaşması olduğu kadar kendine de yabancılaşması demektir. Hiyerarşi ve sınıf, mülkiyet, devlet ve sömürü, tapınakçı din denilen kurumlaşmış sömürü biçimi, ya da rahipsel egemenlik insanın doğayı kullanmak çıkıp sömürüsünün bir sonucudur. Ve insan o zamandan bu zaman kendini doğanın efendisi ve sahibi olarak görmek dediğimiz yanılgıya sürüklendi. Bu benimdir dediği anda hem kendini tutsak etti, hem doğayı hem de diğer insanları. Bu yüzden sınıflı toplumla uygarlık süreci arasındaki bağı dikkate alarak ekolojik sömürünün eş zamanlı bir süreç olduğunu göz ardı edemeyiz. İşte hikmet burada devreye girer. Hikmet insana sınır çizer, bu anlamda haddini bildirir. Kendisinin sahibi ve yaratıcısı olmadığı, varoluşunda hiçbir etkisi ve gücü olmadığı bir şey üzerinde sınırsızca tasarrufta bulunamayacağını şayet bunu yapmaya teşebbüste bulunursa doğanın ona başkaldıracağını ve ona karşı çok acımasız olacağını bildirir. İnsan doğada oluşan dengelere uyarsa ve doğayı sömürmek yerine sadece hayati gereksinmelerini karşılayacak ölçüde ondan alırsa o zaman doğa da ona hizmet edecektir. Sufilerin aslanın üzerine binmesinde temsil edilen şey de budur. İnsanın kendi yabancılaşmış doğasını uygarlığın getirdiği paslar ve kirlerden temizlemesi halinde, doğanın da ona uyarak ona son derece uysal ve sevgi dolu bir davranışta bulunacağı anlatılmak istenir. Hikmetin başı eğik bir bilgi biçimini temsil etmesini anlamı da budur, burada başı eğiklik boyun eğmişlik anlamını değil tevazu anlamını taşır. Yani bu bilgi insanı doğayı keşfetmeye anlamaya yöneltirken diğer yandan da doğa karşında insanın gücünün bir sınırı olduğunu, doğayla ancak doğaya uyum göstererek verimli bir ilişki içinde olabileceğini söyler. Bu yüzden ekoloji aslında kaybettiğimiz bilgeliği yeniden bulma teşebbüsüdür ve insan bu bilgeliğin içerdiği değerleri anlar ve içselleştirir ise ancak doğa ile uyumlu olur. Sanırım bu nedenle ekoloji hareketinin de tıpkı Anarşist hareket gibi ibrahimi değerler ile verimli bir diyalog içinde olmasında çok ciddi faydalar olduğu kanısındayım. Bu yazıyı bana yazdırtan şeye gelince, yaşadığımız son sel felaketi ve bu eksende gündeme gelen küresel sınma ve ekolojik yıkım tam da insanın haddini yani kendi sınırının bilmeyerek Tanrı rolü oynamasının ve tevhid ile hikmet ilkesini tamamı ile göz ardı etmesinin ya da Heiddeger‟in ifadesi ile varlığı unutmasının bir sonucu. Kuşkusuz tevhid de, hikmet de üzerine sayfalarca yazılacak denli zengin anlamları olan kavramlar. Ben burada dilim döndüğünce ve kendi anladığımca bir şeyler söylemeye çabaladım. Yazdıklarımın köleleşmiş dindarlarca da, köleleşmiş materyalistlerce de gerçek mahiyeti ile anlaşılamayacağını biliyorum. Maddecileri bir kenara bırakırsak, bugün her türlü otoriteye bütün benliğini kölece teslim eden sözüm ona dindarları kendime hiç yakın bulmuyorum. Tam da bu nedenle Ateizmi değerler silsilesi olarak bütünü ile benimsemem de ateistleri kendime her türlü ikiyüzlülüğe kapılmış dindarlardan daha yakın buluyorum. Çünkü Ateistler de köleleşmiş din putunu deviren özgür ruhlu insanlar, onlara bin
98

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

selam olsun. Kuşkusuz ateizmin de eleştirilecek yönleri var ve bunu da kendimce yapmaya çalışacağım, ama kimi eleştirilerime rağmen, Ateizmin de la süpürgesi ile işe başlayan put kırıcılar olması çok değerli. Kaldı ki sorgulanmayan bir inanç değersizdir ve bu anlamda ateistler dindarlara çok değerli eleştiriler ile katkı sunarlar. Ama dindarlar nedense bu insanların bu değerli katkılarını anlamak ve bu eleştirilere doğru ve anlamlı cevaplar vermek yerine hınç duyuyorlar. Sakın ola özgürlüğe duydukları hınçtan olmaya?

99

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Para Tanrısı (Ġhsan Eliaçık) Aramice‟de zenginlik anlamına gelen “mamon” sözcüğü, “para” ya da “para kazanma hırsı” demektir. Oradan Grekçe‟ye telaffuzu değişmeden aynı anlamda geçmiş. Oradan da batı dillerine küçük değişiklerle yayılmış: İngilizce (money), Almanca (mammon), Fransızca (monnaie), İspanyolca (moneta) hep aynı kökten. Aramice konuşan Hz. İsa‟nın dilinde orijinal haliyle (mamon) kullanılmış: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı‟ya hem de paraya (mamon) kulluk edemezsiniz!” (Matta: 6/24, Luka: 12/33-36, 16/13). Aramice mamon kökünden gelen “menn” sözcüğü Kur‟an‟da aynı manayı çağrıştırır şekilde kullanılır: “Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası (menn) ve bıldırcın (selva) gönderdik; “verdiğimiz güzel nimetlerden yiyiniz.” (Taha; 80). Fraxinus omus ağacının torba şeklinde ve içi sıvı dolu yerine yapılan kesiklerden çıkan kudret helvasının botanikteki ismi de aynı kökten; manna… Yiyen kişiye güç ve kudret verdiği için kökün anlamına uygun olarak manna denmiş… Ayette İsrailoğullarına (ve onlar üzerinden bizlere) eski çağların ve özellikle de Mısır Firavunluğunda gücün ve kudretin sembolü olan “buzağı/boğa” (bakara) totemine yönelmemeleri, onunla ilişkilerini kesmeleri yani içlerindeki ona yönelik ihtirası söküp atmaları (buzağıyı/boğayı/ineği kesmeleri), bunun yerine Allah‟ın doğal çevrede varolan nimetleri ile yetinmeleri, bitki köklerinin, kuş etlerinin zaten buna yeteceği, bu kadar para şehveti ve güç ihtirası içinde olmamaları öğütleniyor. Buradan Erich Fromm‟un tabiri ile “sahip olmak” ile “olmak” arasındaki farkı da anlıyoruz.
100

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Modern çağda para kazanma hırsının mabedi olan “borsa”nın sembolünün “boğa” olmasından da anlaşılacağı gibi Kur‟an‟da geçtiği şekliyle “bakara” (boğa/inek/öküz/buzağı) eski çağların mülk (iktidar, mal, para, zenginlik, güç) tanrısının sembolüydü. “İneği kesmek” veya “altından buzağı yapmak” gibi deyimler hep bununla ilgilidir. Onun için Hz. İsa aynı kandilin ışığından diyor ki: “Hem Allah‟a hem Mamon‟a kulluk edemezsiniz!” Birini kabul ediyorsanız diğerini „kesmeniz‟ gerekir. Keza para, altın, güç, kudret ve zenginlik hırsını ifade eden “menn” kelimesi, daha dördüncü surede (Müddesir, 6) Hz. Peygamber ile ilgili de kullanılır: “Servet yığma hayallerine kapılma.” (Ve la temnun testeksir). Yani “menn” talebinde bulunma, böyle bir ihtirasın içinde olma, çoğalma, biriktirme, yığma (tekâsür) beklentisi içinde peygamberlik (din söylemi) yasaktır! ** Buradan, Kur‟an‟ın 23. sureye kadar putların ismini hiç anmayıp neden mülk meselesi üzerinde durarak, özellikle “şehre hakim 9 çeteye” (saydım tam 9 kişi ediyor) sarsıcı eleştiriler yönelttiğini daha bir anlıyoruz. Bir taraftan peygamberine “menn” talebinde bulunmayı yasaklıyor, diger taraftan menn muhterislerini yani mamon‟a tapanları şiddetle eleştiriyor: “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı… Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğulları/adamları ile önüne alabildiğine geniş imkanlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor… Onu dimdik bir yokuşa süreceğim!” (Müddesir; 11-15). Çünkü tarih boyunca “put” veya “totem” dediğiniz şey insanoğlunun tutku, dürtü ve ihtiraslarının dışavurumudur. Mesela Yunan tanrılarından “Afrodit” heykeli, aslında insanın “şehvet” dürtüsünün dışsallaşmış, heykel, totem veya put haline gelmiş şeklidir. Onun için aşk tanrıçası derler. Keza eski Mısır‟da “boğa/bakara (Izıs ve Oziris) da böyledir. Sumer‟deki İanna da böyledir. İnsanoğlundaki güç, kudret, şehvet ve zenginlik hırslarının dışavurumlarıdır. Araplardaki Lat, Menat ve Uzza da öyledir. Bunlar sonuç itibariyle taştan tahtadan bir takım heykellerdi. Şehre (Mekke‟ye) hakim 9 çetenin “mülk hırsını” ifade etmekteydiler. Her ne kadar dışşallaşıp Kabe‟nin içine, sağa sola heykel olarak dikilmişlerse de, esasında onları Ebu Cehil, Ebu Lehep, Velid bin Muğire gibi şehre hakim 9 çete elebaşısının (Yeda Ebu Lehep‟in) içsel dünyalarında, tutku ve ihtiraslarında arayacaksınız. Önemli olan önce bunların yüreklerden sökülmesiydi. Çünkü insanı dışındaki değil; içindeki kirletir! Hz. İsa‟nın “İnsanı ağzından giren değil; ağzından çıkan kirletir” demesi gibi, put da insanı dışarıdan değil; içeriden yönetendir. Asıl put insanın içindedir; dıştaki taş ve tahtadan başka nedir ki? Hz. İsa der ki “Ruhta yoksul olanlara ne mutlu!” Yani ruhen açgözlülükten ve ihtiraslarından arınmış olanlara, içinden bunları söküp atmış olanlara ne mutlu! Kur‟an onun için işe buradan başlıyor.

101

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Önce içteki putlara; mülk hırsına, para tutkusuna, zenginlik, altın ve mal ihtirasına yöneliyor. Asıl bunlar yıkılınca Mamon (para hırsı, güç tutkusu, bencillik) sökülmüş olacak, “Allah” (iyilik, merhamet, kardeşlik, paylaşım) kalplerde kök salmış olacaktır. *** İşe buradan başlayan Kur‟an‟ın, 23 yıl boyunca insanoğlunu bu tutku ve ihtiraslardan kurtarmaya çalıştığını görüyoruz. Bunun için bir çok ayet geliyor, kıssalar anlatılıyor, örnekler (meseller) veriliyor, uyarılar yapılıyor. Bunlardan birisi de “iki adam örneği” türünden örneklem (mesel) yöntemidir. Aşağıda bunlardan iki fragman (parça/bölüm) okuyacaksınız. İlk fragmanda Mamon‟a kulluk edenle Allah‟a kulluk eden “iki adam örneği” karşılaştırılır. Buradan, her ikisinin de temel özelliklerinin neler olduğu, bunları nasıl tanıyacağımız gösterilir. İkinci fragmanda ise Mamon‟u içinden söküp atmış ve Allah‟a kabul etmiş “iki adam örneği” ne geçilir. Bunlar arasında da bir ayırım yapılır ve hangisinin makbul olduğu anlatılır. *** (Birinci fragman) Onlara iki adam örneğini anlat: BİRİNCİ ADAM: “Her türlü üzümden ona iki bahçe vermiştik, her ikisini hurmalarla donatmıştık; ikisinin arasına da bir ekinlik yapmıştık. İki bahçenin ikisi de ürünlerini vermiş, hiç bir şeyi noksan bırakmamış ve ikisinin ortasından bir de nehir akıtmıştık. Başka geliri de vardı bu adamın. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken „Ben senden malca daha zenginim, çevrem daha güçlü‟ diyordu. İşte böyle kendine yazık eden bu adam bir gün „Buraların yok olacağını hiç sanmıyorum‟ diyerek bahçeye girdi. Bir taraftan da „Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, bundan daha fazlasını alırım; bundan hiç şüphem yok‟ diyordu.” (Kehf; 18/32-37). İKİNCİ ADAM: “Arkadaşı da ona şöyle karşılık vermişti: „Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da insan şekline koyan Rabbini inkar mı ediyorsun? Bak o Allah benim Rabbim ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman „Maşallah, Allah‟ın yardımından başka hiç bir kuvvet yoktur‟ deseydin olmaz mıydı? Gerçi sen beni kendinden yoksul görüyorsun. Ama bakarsın Rabbim bana senin bahçenden daha hayırlısını verir; seninkinin de üstüne gökten bir afet indiriverir de yerle bir olur. Yahut suyu çekiliverir de yerinde yeller eser.‟ Nitekim ürünün telef olup bahçesinin yerinde yeller estiğini görünce yaptığı masraflara karşın ellerini döverek „Ah, keşke Rabbime kimseyi ortak koşmamış olsaydım‟ diyordu. Çünkü Allah‟ın yerine hiç kimse onun yardımına koşmadı. Kendi başının çaresine bile bakamadı.” (Kehf: 18/38-43)
102

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

KISSADAN HİSSE: “Mal, mülk ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyilik, güzellik ve doğruluk ise Rabbinin katında çok daha değerlidir. Ümitvar olmak için de yeter sebeptir.” (Kehf; 18/46). Görüldüğü gibi ilk fragmanda birinci adam “bahçesini” Mamon yerine koyarak ona çok güvenmekte, “Buranın yıkılacağını sanmam, kıyamet filan da yok” demektedir. Üstelik “Eğer Rabbime döndürülürsem (kıyamet varsa) orada bana daha da fazlasını verecektir” diyerek dindarlığı da kimselere bırakmamaktadır. Yani bu kişi Allah‟a inanan bir dindardır. Allah‟a “itikadı” vardır ama Mamon‟a (bahçesine, bağına, parasına, altınına, sermayesine) iman etmektedir. Bunlara güvenmekte ve sığınmakta bu nedenle de hayatta sahip olduğu şeylere ihtirasla sarılmaktadır. Üstelik bunun “caiz” olduğunu, Allah‟ın kendisini zenginlikle imtihan ettiğini, zaten bunun böyle olmasını O‟nun istediğini, Allah‟ın huzuruna vardığında kendisinin taltif edilip daha da fazlasının (cennet, köşk, huri) verileceğine inanmaktadır. Yani hem bu dünyada hem de ahirette “malı götüreceğine” ve “köşeyi döneceğine” inanmaktadır. Demek ki bu adam dindarlığı tacir kafasıyla anlamakta ve yaşamaktadır. Bahçesinin yerinde yeller esince (iflas edince, sahip olduklarını kaybedince), “Keşke Allah‟a ortak koşmasaydım” demekte ve fakat hala yaptığı masraflara üzülmektedir! Böyle inanmakla Mamon‟a taptığının farkında olmayan bu kişiye Allah‟a inanmanın ne demek olduğu anlatılmaya çalışılıyor. Müslüman zihnin mülk konusunda çöktüğü yer de işte burasıdır. Allah‟a inanmayan birisi bu kişiye lisan-ı hal ile adeta şöyle demektedir: “Hem Allah‟ım var diyorsun hem de parana, malına, mülküne, altınına, bağına, bahçene sarılıyorsun. Hani Allah vardı, kuşlara rızkını verdiği gibi insana da verirdi, bu kadar dünyaya tapmamak gerekirdi. Ben Allah‟a inanmayan bir ehl-i dünyayım ama benden daha hırslısın be hacı abi?” İkinci adam üzerinden söyletilen “Allah‟ı inkar mı ediyorsun?”, “Keşke Rabbime kimseyi şirk koşmasaydım?” ifadeleri de ilginçtir. Burada şirk koşulan nedir? Putlardan bahsedilmediğine göre şirk koşulan şey bahçe oluyor. Bunlara ebedi görerek duyulan güven Allah‟ı inkar etmek olarak değerlendiriliyor. Kıyameti inkar şirk değil ilhaddır. Şirk olması için hem Allah‟a inanıp hem de başka bir şeyin ebedi, kalıcı, güven veren, yediren, doyuran, koruyan, yeterli olduğuna inanç gerekir. Bu da meselde açıkça görüldüğü gibi “bahçe” (para, altın, servet, sermaye) olarak ele alınıyor. İki adam örneğinden sonra kıssadan hisse de şöyle çıkarılıyor: Demek ki “mal, mülk ve oğullar (çevre, taraftar gücü) dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyilik, güzellik ve doğruluk ise Rabbinin katında çok daha değerlidir. Ümitvar olmak için de yeter sebeptir.” Yani asıl güvenilecek (iman edilecek) olan Allah‟ın katındakidir. Kalıcı olan iyilik, güzellik ve doğruluk adına yaptıklarındır. Bağına, bahçene, sermayene, parana güvenme. Bir gün hepsi yok alacak, kefeninle huzura geleceksin. Başka hiçbir şeyin olamayacak, olsa bile sana daha da fazlası verilmek bir yana sahip olduklarının hesabı sorulacak! Onun için Hz. İsa der ki: “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalar. Bunun yerine kendinize
103

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

gökte hazineler biriktirin (Allah‟ın katındaki daha değerlidir). Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar (ümitvar olmak için bunlar yeter). Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.” (Matta; 6/19). *** (İkinci fragman) Onlara iki adam örneğini anlat: BİRİNCİ ADAM: “Kendine bile sahip olamayan zavallı bir kul… Sahibine yük olmaktan başka hiç bir işe yaramayan, bir yere gitse bir hayrı dokunmayan bir dilsiz…” İKİNCİ ADAM: “Verdiğimiz güzel rızıkları gizli açık infak eden, adaleti emreden ve doğru yolda yürüyen biri… Bunlar hiç aynı olur mu?” (Nahl; 16/75-76). KISSADAN HİSSE: “Şu gökyüzünün boşluğunda Allah‟ın doğaya emaneti olarak uçuşan kuşları görmüyorlar mı? Onları boşlukta tutan ancak Allah‟tır. Bunlar iman edecek bir halk için birer ayettir” (Nahl; 16/79). Görüldüğü gibi ikinci fragmanda ise Mamon‟u yüreğinden söküp atmış, artık Allah‟tan başkasına güvenmeyen “iki adam örneği” veriliyor. Bunlardan birinci adam sahip olma hırsını terk etmiş fakat kendisi başkası tarafından sahip olunmuş (abden memluk) aciz bir kuldur. Çalışmamakta, sahibine yük olmaktan başka bir işe yaramamakta, kimseye bir hayrı dokunmamaktadır. Bir işe gönderilse eline ayağına bulaştırmakta, elinden bir iş gelmemektedir. Üstelik de dilsizler gibi kimseye bir şey söylememekte, diyeceği bir şey de bulunmamaktadır. Böyle birisine denilmektedir ki: “Mamon‟a kulluktan kurtuldun, güzel… Ama Allah‟a değil; bu sefer başkalarına kul oldun. Çalışmıyorsun, başkasına el avuç açıyorsun, kendine mal gibi sahip olunmasına izin veriyorsun. „Bir baltaya sap olamadın‟. Allah bunu da istemiyor!” Peki neyi istiyor? Bu da ikinci adam örneği üzerinden anlatılıyor ve Allah‟ın istediği ideal insan tipi çiziliyor: “Verdiğimiz güzel rızıkları gizli açık infak eden, adaleti emreden ve doğru yolda yürüyen biri…” Burada “güzel rızık” emek ve alınteri ile kazanılanlardır… “Gizli açık infak” bollukta ve darlıkta sürekli paylaşma ve bölüşme ahlakıdır… “Adaleti emretmek” elinden bir iş gelmek, dilsiz olmayıp dünyaya bir diyeceği (çağrısı, söylemi, projesi, kurtuluş teolojisi) olmak, olayların ortasında ve hadiselerin içinde yer almak, hayatın atardamarlarına girmek, bir köşeye çekilmemek, bir baltaya sap olmak demektir… “Doğru yolda yürümek” bu karakterini ve davranışını hiç bozmadan yürüyüş halinde olmak, böyle bir hayat sürmek demektir…
104

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Peki, kıssadan hissede kuşların örnek verilmesinin ve onlar üzerinde düşünmemizi istemenin, bağ, bahçe ve Mamon ile ne alakası var? “Aynı kandilin ışığını” dinleyin: “Size şunu söylüyorum: „Ne yiyip içeceğiz‟ diye canınız için, „Ne giyeceğiz‟ diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer ne de ambarlara yiyecek biriktirirler. Tanrı yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir dakika uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de ipek eğirirler. Size şunu söylüyorum: Bütün görkemine karşın Süleyman bile bunlardan birisi (zenginler/hahamlar) gibi giyinmiş değildi. Öyleyse yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter!” (Matta; 6/25-34, Luka; 12/12-31). Burada anlatılmak istenen nedir? İnsanların kuşlar ve kır zambakları gibi “hırslarından arınmış” olmaları gerektiği! Görkemli imparatorlukları yönetsen bile Süleyman gibi zengince giyinmemen, yaşamaman, “ruhta yoksul” olman; mülk hırsından arınman gerektiği! Keza Hz. Yusuf, Tevrat‟da “bollukta biriktiren darlıkta bunları insanları köleleştirmek için kullanan” mamoncu bir tiptir. Kur‟an‟ın Yusuf‟u ise “bollukta biriktirdiklerini, darlıkta yoksullara dağıtan” ileriyi düşünen, tedbirli idareci kişilik örneğidir. Kimi Hristıyanlar yukarıdaki İncil ifadelerini çalışmamak, hiçbir şey yapmamak gerektiği şeklinde anlamışlardır. Hatta çalışmak Hrıstiyanlıkta konsil kararıyla kabul edilmiştir! Bunun doğru yorumu için “kandilin öbür ışığına” tekrar bakın, yukarıda ikinci fragmanda tefsir edilmişti. İdeal örneklik orada anlatılıyordu. Yusuf, Süleyman örnekleri hep o kişiyi anlatır. Bunlar aynı kandilin ışığı olduğu için birbirini tamamlıyor, tam bir uyum var. İşte bu ideal kişi örneği Kur‟an‟da iman edenler için “en güzel örnek” (usve hasene) olan Allah‟ın elçisi Muhammed‟tir. Çünkü o yeni bir meseldeki ikinci adam; Yusuf, Musa, Süleyman, İsa örneğidir… Ne sahip olma hırsı içinde olmuş, ne de kendisine başkası sahip olabilmiştir. Ne servet yığma hayallerine kapılarak “menn/mamon” peşinde koşmuş, ne de elinden bir iş gelmeyen, köşesine çekilmiş, aciz, zavallı, eline vur ekmeğine al bir kul (abden memluk) olmuştur… Meydana atılmış, olayların içine girmiş, hadiselerin ortasında yer almış, zulme karşı savaşmış, sömürüye karşı vuruşmuş, adaleti emretmiş, yoksulların sesi olmuş, ihtiyaç fazlası her şeyi paylaşmış, bölüşmüş, infak ahlakını karakter haline getirmiştir. Ve bu halde doğru yolda şaşmadan yürümüş, erdemli ve dürüst bir hayat sürmüş ve öldüğünde ne bir dinar, ne bir dirhem, ne bir deve, ne bir altın bırakmadan ve “bahçe sahibi” olmadan bu dünyan göçüp gitmiştir. Komşusu açken (bütün şehir komşundur!) “bir ev, bir binek ve yıllık dört bin dirhem nafaka”dan fazlasına “sahip olmayı” Mammon karakteri ve “mülkte şirkleşme” olarak görmüş olmalı ki sürekli dağıtmış ve dağıttırmıştır!

105

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Mamon‟a değil; Allah‟a tapanlar için en güzel örnek (usve hasene) bu değilse nedir? Asıl “Ehl-i Sünnet” bu değilse hangisidir? „Kabir azabı haktır, mesh üzerine mesh caizdir, iman amelden bir cüz değildir, Kur‟an gayr-ı mahluktur, kırkta bir yeter, sakalı uzatın; bıyığı kısaltın, gümüş yüzük sünnetir, kabak yemeği cennet taamıdır, yemeğin kabını sıyırmak sünnetir‟ vs. oyunda oynaşta olmalar mı? *** Bakınız, İnsanoğlu hayatı boyunca hep bir şeylere sahip olmak ister. Bununla yetinmez daha da fazla, daha da fazla sahip olmak ister. İster ki bin yıl yaşasın. Bunun için yıkılmayacak bir hükümranlığın (mülki la yebla) ve sonsuz bir egemenliğin (şecere-i huld) peşinden koşar durur. Bu ebediliği sahip olduklarının sağlayacağına inanır. Bunun için içindeki mülk hırsını yüceltir; parayı totemleştirir Mamon yapar; sonra döner ona tapar. Ki modern çağın tanrısı da bu değil mi? Ama dikkat ettiniz mi insanoğlu bunca sahip olma hırsına rağmen, tarihte hep sahip olduklarından vazgeçebilenleri kahramanlaştırmıştır. Onun için kahramanlar serden ve yardan vazgeçenler, yurtlarını terk edenler, önüne gelen cazip imkanlara dönüp bakmayanlar, fırsatları elinin tersiyle itenlerdir. Hepsi serdengeçtilerdir! Hangi kahramanı okudumsa böyle: İbrahim babasının sarayını, memleketini terk etmiştir… Budha prensliği terk etmiştir… Musa Firavun sarayını terk etmiştir… İsa, peşinden gelenlere „sahip olduğunuz her şeyi terk edip öyle gelin yanıma‟ demiştir… Muhammed evini, ocağını terk edip hicret etmiştir, öldüğünde sahip olduğu hiçbir mülkü yoktur… Peki neden? Neden insanoğlu hayatı boyunca hep sahip olma hırsı ile yanıp tutuşur da, sahip olduklarını terk edebilenleri kahramanlaştırır? Neden insanoğlu hayatı boyunca Mamon‟a tapar da, sonunda sahip olduğu tek şeyle; kefeni ile Allah‟ın yanına gider? Hangisi yalan, hangisi gerçek?

106

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

HoĢ Geldin Ey ġehr-i Ramazan (Özlem Yağız) Bildiğim bütün çılgınlık ve dahilik sınırlarını çoktan aşmış doktoruma bir zamanlar hafızam çok acayip, eskiden olanları en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum oysa yeni şeyleri bir türlü aklımda tutamıyorum diye şikayetlenmiştim. Beklediğim sana verdiğim B12 haplarını kullandın mı türünden esaslı bir azar iken doktorum hiç istifini bozmadan -Çünkü sürekli geçmişte yaşıyorsun, bazı insanlar ise hep hayal kurar. Doğrusu bu günü yaşamaktır, bugünü yaşa deyince suratıma dik dik bakan bu adamın her zaman doğruyu bildiğine olan kesin inancı sebebiyle bozulup, biraz da kızarak -Yok canım geçmişin ne artısı vardı ki geçmişte yaşayayım diye cevabı yapıştırmıştım. Bir de çıkmadan evvel -Seni severim, cehennemde yanmanı istemem; hemen Arapça öğren sözlerini de duyunca her defasında 3-5 saat beklememe rağmen beni buraya getiren sevdiklerime, güvendiklerime sonuna kadar güvenmek ve vazgeçememek huyuma sövüp sayarak çıkmıştım muayenehanesinden. Tespihlerin digital sayaçlara, güzelim sarı cami ışıklarının soluk florasanlara, camilerin garip, geometrik, yeşil boyalı, altı çarşılı yapılara, mütevazi iftar sofralarının lüks otel davetlerine, mahyaların toplumsal mesaj
107

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

veren iletişim araçlarına dönüştüğü şu günlerde, gelen Ramazanla birlikte en fazla yapacağımız bir gün rastgele bir lokantaya girip şef garsonun “İstanbul için iftar vakti, afiyet olsun!” komutuyla beraber okkalı kazık eşliğinde tıklım tıkış bir iftar merasimi iken doktoruma ne kadar da haksız cevap verdiğimi düşünmeye başladım. Bugün beni saran hüzün yaşadığım değil sadece ucundan kenarından görebildiğim ama yaşayamadığım bir Ramazan rüyasının burukluğudur. Ailemizin bir tarafı yaşadığı göçle beraber çocuklarının ısrarıyla atılan babaannemin çarşafı gibi kendisine doğuyu ve doğulu olduğunu hatırlatan ne varsa silerken öbür tarafının da hikayesi Peyami Safa‟nın Fatih Harbiye romanını andırır bir şekilde 2. Dünya Savaşı‟nın yokluk yıllarında Çengelköy konaklarından Çarşamba‟daki ahşap küçücük eve geçişle birlikte, hep yaşadığı eski refaha kavuşmanın özlemini çeken gençlerinin, kafayı balolara, lame ayakkabılara, siyah beyaz filmlerden tanıdığımız zamanın twist, charliston gibi „modern‟ danslarına, Shirley Temple saç modellerine, Şişli‟de bir apartman şarkılarına takmış çocuklarının hikayesidir. Yarım kalmış özlemleri cebinde İstanbul‟dan çıkıp giden annemle babam birkaç senede bir İstanbul‟a geldikçe bazen yaza gelen sıcak üç aylar ve ramazan günlerini az da olsa gözleme fırsatım olurdu. Balkonda sabırla ve azıcık Türkçesiyle -Aallah bin şükür diyerek iftar saatini bekleyen beyaz başörtülü babaannem ve uzun zaman önce rahmetli olan büyük halam dışında bizden kimse oruç tutmasa da Kandil akşamları ve iftar saatleri tavuğun budu senin, göğsü benim diye barbar bağırarak zevkle kavga eden kuzen gürültüleri arasında oldukça neşeli ve şaşaalı yaşanırdı. Benimse en büyük zevkim iftar sonrasında benden önce ve sonra gelen tüm torunların yaptığı gibi kıl seccade üzerinde namaz kılan babaanneme sinsice yaklaşıp önce taklit ederek sonra da sırtına çıkarak nedense hiç kızmadığı eziyet oyunumu oynamaktı. O küçücük arka balkonda Kur‟an dinlenerek beklenen iftar saati, parçalanana kadar üzerinden çıkarmadığı beyaz hac kıyafetleri içerisindeki babaannemin buruşuk elleriyle çektiği tespih şıkırtısına karışır, burnuma ise kullandığı bıtım sabununun kokusu gelirdi. Pek de anlamadığım bu oruç olayını şaşkın bir şekilde izler iki de bir çok acıktın mı babaanne çok susadın mı diye kadıncağızı soru yağmuruna tutardım. Top patladığında Fatih camiinden gelen ezan sesi ise sanki şimdiki alelacele ezanlara hiç benzemeyen bir güzellik taşırdı. Babaannem çok acıkır mıydı bilmem ama o zamanlar aslında çok iştahsız bir çocuk olan ben balkonda geçen uzun bekleyişin sıkıntısından mı yoksa Siirt yemeklerini senede bir görmenin hasretinden mi bilinmez sanki üç gün oruç tutmuş gibi gözü kara bir hırsla babaannemin yaptığı nefis kitellere saldırırdım. En güzeli ise bayram sabahları idi şüphesiz. Hala bile akıl sır erdiremediğim bir şekilde 70 metrekarelik bu eve sığışan inanılmaz kalabalık sülale sağda solda saflaşmış ve birbirlerini çekiştiren kıskanç gelinlerin becerikli çabukluklarıyla ikramlara boğulurken biz çocuklar elimize sıkıştırılan bozuk paraların ve mendillerin sevincini yaşardık. Ver elini Fatih‟in arnavut kaldırımlı dar sokakları, maytap, kız kaçıran ve yıldız eğlenceleri. Öğleden sonra biraz daha büyük kuzenlerin eşliğinde Vatan caddesinde şimdi Migros ve Burgerking olan
108

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

alandaki lunaparka gider alışveriş merkezlerinin sinir bozucu oyuncaklarına hiç benzemeyen bu ışıl ışıl yerden, yapacak pek çok şey varken büyüklerin zoruyla bütün paraları çarpışan otolara yatırmanın hayal kırıklığı içerisinde dudaklarımız uzamış ve ağlamaklı eve dönerdik. Sonraki yıllarda bir daha ramazanlarda İstanbul‟a gelme imkanım olmadı. Ramazan ise benim için annemin anlattığı çocukluk yıllarında ikinci dünya savaşının kıtlık ortamına rağmen mahallenin yaşlı dullarının eve toplanıp dedemin getirdiği asker tayınlarıyla iftar edildiği, şeker yerine kuru üzüm yiyerek çay içildiği, kek olarak ince bir dilim mısır ekmeği ikram edildiği, asla boş olmadığı iddia edilen mazi sofralarıydı. Bir de ramazan içinde babamın içtiği sigara ve ülserinin etkisiyle çok zorlanarak tuttuğu benim de her iftarda mutlaka kusarak eşlik ettiğim birkaç gün. Çoğu zaman itiraf etmesem de o kıtlık içinde bunca gönlü geniş resmedilen dedeme ve anneanneme dair hikayelerin palavra olduğunu düşünürdüm. Bizim evde ise top genelde kaliteli bir aile kavgası ile patlardı. Bayramlar, belki hiçbir şekilde yanına yaklaşamadığım akraba sıcaklığının ve maneviyat duygusunun etkisiyle kendim gibi birkaç kafadar arkadaş ile beraber en eski kotlarımızı çekip bunalım yaparak geçirdiğimiz protesto günlerine dönüştü zamanla. Yeni kıyafetlerini giyerek akraba ziyaretlerine giden cici çocuklar haset dolu gözlerimizle dikkatle izlenir önümüzdeki günlerde alaylarımızdan ve dilimizden nasibini alırdı. … Şimdi Ramazanın geldiğini duyan küçük kızım yarım saatte bir sahura kaldırmamı hatırlatıyor. Hergün yalvar yakar oruç açtırıyoruz gün ortasında küçük cadıya. “Dün saat 14.00 te açmıştım bugün 16.00 da açmışım. Vay bee tam 16 saat oruç tutmuşum demek ki. Bugün iyi Müslüman oldum ben, senden bile iyi Müslüman oldum ağbi. Sen çok kötüsün birisin ama koca kafalı” diye diye ağabeyisini bağırtıp duruyor düzenli aralıklarla. Her akşam beni Ramazan gezmesine götürün yarın diye sözler almaya çalışıyor tüm cilveli hallerini takınarak ağzımızdan. Hani oyuncaklı yerler var ya oralara… Beyaz başörtülü, bıtım sabunu kokulu babaanneler, sokaklarında maytap patlattığımız Arnavut kaldırımları, hangi oyuncağa bineceğiz diye çekişip durduğumuz lunapark alanları, illaki Karagöz Hacivat gösterileri ile başlayan siyah beyaz televizyonlar kalmasa da artık hayatımızda, çocukların içerisinde Ramazan‟a dair o neşe varoldukça, “biliyor musun abla Fatih‟teki iftar çadırına gidiyorum kızımla her gece, dün akşam dondurma bile vermişlerdi, çok güzeldi, Allah razı olsun bu insanlardan Ramazan‟ı çok seviyorum” diye dua eden dilleriyle 11 ay boyunca görmediklerimiz daha bir görünür oldukça gözlerimize, bir gece yarısı televizyon kanallarını dolaştığınızda müptezel yaşamlar arası bir Hüsrev Hatemi lezzetini sunmuşsa hayat, gün boyu özlemini çektiğiniz demli çayınızın yanında, kaçacak bir Sultan Ahmetiniz varsa, hele bir de tarihin derinliklerinden kopup
109

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

gelmiş kitap kokularıyla çalmışsa sizi Burger Kingli, önce bindirim sonra indirimli alışveriş tapınaklarından, İftar sofranızda çorbanızı kaşıklarken Gazze‟den canlı yayına geçilmişse, hala ve hala sürüyorsa hayat ellerinde ramazan fenerleri ile gülümseyen yüzlü insanların diyarlarında taş kalpli bir dünyanın ablukasına inat, bir şeyler takılabiliyorsa çorbamızı yudumlarken boğazlarımıza, Ve hala utandırabiliyorsa bizleri C.tesi annelerinin Ramazan ayında bile aralıksız süren yüzlerce haftalık nöbetleri, Bu ülke taş atan çocukların ülkesi olmasın diye çırpınan insanlar varsa eğer, ya sev ya terk et diyen savaş tacirlerine sen yoksan ben de yokum diyebiliyorsak her gün biraz daha cesurca, yani insansak, yani insana dair bir şeyler kalmışsa içimizde, varsın yıksınlar onlar çocukluğumuzun bayram yerlerini. Külünden yaratır yine de terk etmez bizi Ramazan. Onbir Ayın Sultan‟ı Hoş Geldin mahyaları yanar gönlümüzün bahçelerinde.

110

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bizim Dünyamız (Mehmet Bahadır) …aflarına sığınarak… İnsanoğlu yeryüzünü cennete çevirmenin hayallerini kurmuş, hep cennet vari bir dünya tasavvur etmişlerdir. Bu amaçla nice yazarlar “ütopya” adı verilen eserler ortaya koymuşlar. Nice sistem ve ideolojiler bu amaçla ortaya çıkmışlardır. Bunların birçoğu, hayal olarak kalırken, hayata geçirilmeye çalışılan bir kısmı da yeryüzünü kana boğup gitmişlerdir. Farabi Medinetü’l Fazılası’nda ütopik kalmış, Eflatun (Platon) Cumhuriyetinde yine ütopik devlet yapısını anlatmıştır. 20.yüzyıl boyunca dünyanın yarı coğrafyasına hükmeden Karl Marks‟ın “komünist ütopyası” da, insanların iki dünyasını da karartmış ve dünyayı kan gölüne çevirmekten başka bir işe yaramamıştır. Yine daha önceki yazımızda belirttiğimiz üzere dünyada kapitalizm‟e geçiş de çok ağır bedeller karşılığında olmuş ve bu bedeller hala ödenmektedir. Anlatacağım dünya; “Bizim dünya” yukardaki dünyalardan farklı, başka bir dünya. Cennetin küçük bir katresini gösteren ve insana cenneti soluklatan bir dünya. Evrensel değerleriyle; insana, öteleri gösteren bir dünya. Yaşama, kainata ve insana bakışıyla; insana kim olduğunu, nerden geldiğini, nereye gideceğini ve gerçek yurdunu gösteren bir dünya. “Bir Yeryüzü Cennet” projesi diyebileceğimiz, bizim dünya başlangıçta ütopik gelebilir. Oysa o bir sistemin, yeryüzünü; belli zaman ve mekanları itibarıyla cennete çeviren gerçek bir yansımadır. Bizim Dünyamız; bizi yoktan var edip, bizi bizden daha iyi bilen, sonsuz ilim sahibinin, mutlu olmamız için koyduğu ilkelerine ve kaynağına (Kur‟an), Habib‟inin getirdiği pratiğine (sünnet), ümmetin üzerinde birleştiği doğrulara (icma) ve bu üç kaynak esas alınarak ortaya konan diğer esaslara (kıyas) bağlıdır. Bu kaynaklardan mahrum insanların, ortaya koydukları sosyal ve ekonomik sistemlerin, insanlığa mutluluk ve huzur getirdiği görülmemiştir. Nitekim hasta bir insan için uygulanan tedavi yöntemi, sağlıklı insan için hastalık sebebi olabileceği gibi, toplumun sancılı dönemlerinde ortaya konan gözlem ve tespitler de, sağlıklı dönemler için geçerli olmayacaktır. Bu sebeple sancılı dönmelerde ortaya konan bütün beşeri sitemler, zaaflardan kurtulamamışlardır. Dahası, defalarca yaşanan acı tecrübeler, tüm zamanlar ve tüm insanlar için mutluluk ve huzur getirmesinin mümkün olmadığını göstermiştir.

111

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

İlahi Vahye dayanan Kur‟an ve onun pratiği sünnet ise, Allah‟ın her Ģeyi kapsayan ilminden kaynaklanması ve her Ģeyi mazi ve geleceği de kapsayacak Ģekilde baktığı için her türlü zaaftan ve arızadan münezzehtir. Allah zaman ve mekandan münezzeh olarak her Ģeyi iç içe görmekte ve ona göre hüküm vermektedir. Onun hükümleri, her türlü krizlerin ve buhranların üstünde kalabilecek niteliktedir. Bizim dünyamızda, gökyüzünü, kainatı, bütün insanlığı ve bütün canlıları kuşatan bir merhamet ve hoşgörü vardır. Necip Fazıl‟ın Reis Bey‟inin ifadesiyle; “Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum. Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz! Merhamet.. Alem bu temel üzerinde! Eğer toprağa, tohuma hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet pırıltılı, ışıltılı su…“ Ne duruyorsunuz! Sökün sahte su borularını! Ev ev merhamet şebekesi kurun! Tepelerinizdeki çatıları da yıkın! Göklerle temasa geçin! O zaman göreceksiniz ki; acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak… Ve başlar üzerinde güneşe yol veren kubbeler yükselecek…” İşte böylesi merhamet yangının çıktığı bir dünya bizim dünyamız. Bizim dünyamızda, fertler ve toplumlar eşittir. Bu hukuk karşısında, istisnasız herkesin canı, malı, ırzı garanti altına alınmıştır. Platon‟un dünyasında kurmaya çalıştığı, şeytani üstünlük davasına referans olmuş ırkçılık akımlarına yer yoktur. Üstünlük tende, renkte, kanda aranmamış, üstünlük Allah ile olan yakınlıkta, samimiyette ve takvada aranmıştır. İnsan; eşrefi mahluk, Allah‟ın yarattığı en değerli varlık olarak, yaratılışından gelen fıtri yapısıyla, eğilimleriyle, alışkanlık ve zaaflarıyla, ümit ve korkularıyla olduğu gibi kabul edilmiştir. Bütün getirilen evrensel değerler ve düzenlemeler, onun bu özellikleri dikkate alınarak getirilmiştir. İnsanın bu özelliklerini dikkate almayan en kuvvetli sistemler dahi, paramparça olmuş ve tarihin çöplüğünü boylamıştır. Bizim dünyamız, ekonomik refah ve huzuru sağlam temellere oturtmuş topluma , toplumu da sağlam aile yapısına ve en önemlisi Allah‟tan başkasına kulluk etmeyen, bütün varlığa karşı sevgiyle yaklaşan, yaşamaktan çok yaşatmayı hedef almış fedakar, gönül erlerine dayanır. Bu dünyanın fertleri, Allah‟tan baĢka hiçbir Ģeye kulluk etmeyecek kadar özgürdür. Fani, geçici ve süfli arzularına esir düĢmeyecek, en geniĢ özgürlüğü tatma bahtiyarlığına ermiĢlerdir. Bizim dünyamızda insan, Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. O, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmez. Şöhretperestliğe pirim vermez. Üstün sıfatlarla yaratılmış olduklarına inanmaz, kendilerini farklı görüp, gösterip ve çevrelerine
112

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

birer misyon adamı olduklarını empoze etmez. “Ben bilirim, ben yaparım, ben yanılmam” demez. Gurur, kibir ve bütün bunları küfür ve nifak sıfatı sayar. Dolayısıyla da, methedilmekten hiç hoşlanmaz, övülmekten memnun olmaz. Evet, o büyük insan da hiçbir zaman takdir beklememiştir. Hatta kendisine takdir hissiyle bakan talebelerini hemen tekdir etmiş; “Niçin yüzüme öyle bakıyorsunuz? Ben kendimi sevmiyorum. Bana haddimden fazla makam vereni de sevmiyorum” demiştir Bizim dünyamızda; bir insanın canı, bütün insanlığın canı gibi aziz tutulmuş, bazı büyük suçlara verilen ağır cezalar da fert ve toplumun hukukunu korumaktan başka amaç taşımamıştır. Bu dünyada suçluya verilen cezalar, ona acı çektirmek için değil, suçtan caydırmak içindir. Masumları ve toplumun huzurunu korumak içindir. Bizim dünyamızda; fert ve toplumlara zarar veren davranışlar; doğrudan doğruya zorla yasaklama yoluyla değil, yavaş yavaş ve aşama aşama, zamana yayılan eğitim, ikna ve kendi iradeleriyle fertlere evrensel, insani ve ahlaki değerleri benimsetme yöntemiyle tedavi edilmiştir. Bizim dünyamız; en büyük hakikat olan Allah inancının hakim olduğu, bunun yanında farklı düşünüş ve inançlarında temsil edildiği ve dile getirildiği ve herkesin din ve vicdan hürriyetine sahip olduğu bir toplumun huzur ve refah dolu dünyasını bütün yönleriyle temsil eder. Bu dünya alabildiğine geniştir. Çünkü o; toplumların diline, dinine, rengine, milliyetine bakmaksızın istinasız herkese kucak açmıştır. Bu farklılıkları bir zenginlik bilip, herkesi aynı çatı altında barış ve refah içerisinde yaşatmayı hedef alır. Yine bütün farklılıklarıyla bütün insanlığı tek bir aile gibi düşünür. Bu dünyadaki farklılıkları, bir bahçeyi bütünleyen rengarenk çiçekler gibi görür, insanların birbirlerini tanıma vesilesi ve yeryüzünün imarında iĢ bölümü gereği sayar. Bizim dünyamızın hakim özelliği; bütün inanç ve fikirlerin açıkça ve özgürce ifade edilmesi ve yaşanması, kimsenin ve hatta kurumların, fertlere ya da toplumlara zorla fikirlerini veya yaşam tarzlarını empoze etmeye kalkmamasıdır. Düşüncelerin açıkça ve özgürce ifade edilmesi, toplumda hakkın er ya da geç üstün gelmesi demektir. Çünkü eşit şartlar altında Hak batıla, aydınlık karanlığa galebe çalacaktır. Bizim dünyamızda; bütün insanlar, Allah‟ın kulu ve Habib‟inin getirdiği evrensel değerlerin tebliğine muhatap olarak düşünülmüştür. Kendi inançlarını paylaĢmasalar bile barıĢ ve huzur içerisinde beraber yaĢamaya istekli ve arzulu bir Ģekilde, dünyalarını herkese açmıĢlardır. Çünkü bu onlara hayatlarının gayesi olan Hakkı tebliğ fırsatını tanır. Sadece tebliğini yapar. Hidayeti Allah‟tan bekler. Gerisine karıĢmaz. Bizim dünyada; kadın ve erkek bir bütünün iki eşit yarısı olarak görülmüş ve bunların kurduğu sıcak yuvada yetişen yavru sağlam toplumun yapı taşı olmuştur. Bu sağlam toplumda tam bir eşitlik yardımlaşma ve dayanışma hüküm sürmüştür. Erkekle birlikte kadına da mülk edinme ve miras hakkı tanınmış ve kadın toplumda hak ettiği yeri almıştır. Bizim dünyada kadın, cenneti ayakları
113

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

altına serecek kadar abideleşmiştir. Bütün insanlık tek bir aile, bütün yeryüzü de tek bir ülke gibi görülmüĢtür. Bizim dünyamızda fertler; kötülüğe ve haksızlığa karşı oldukça duyarlıdır. Vicdan muhasebeleri daima işler vaziyettedir. Hukuk ve kanunlar önünde, hükümdar ile köle eşit muamele ve haklara sahiptir. Üstünlük Allah‟a yakınlıkta aranmıştır. Yöneticilik, sadece bir sorumluluk ve halka hizmet aracı görülmüĢtür. AteĢten bir gömlektir yöneticilik. Bizim dünyamızda ferdin mutluluğu, içinde yaşadığı toplumun refahı, huzuru ve mutluluğu ile ayrılmaz bir bütündür. Çünkü İslam insanların sadece ahiret mutluluğunu esas almamış aynı zamanda ahirete hazırlık yeri olan dünyayı da esas almıştır. Ona göre dünya ve ahiret bir evin iki odası gibi yan yanadır ve birbirinin tamamlayıcısıdır. Bizim dünyamızda; insanoğlu için çalışmaktan başka bir şey yoktur. Ancak insan bu çalışmayla birlikte iyi ve kötü amellerinin karşılığını mutlaka alacağının ve Allah‟a hesap vereceğinin bilincindedir. Fert bu hayatı, daima öbür hayata göre tanzim ederek toplum içinde dengesiz bir fert olmaktan kurtulmuştur. Bu prensiplerle iktisat da payını almıştır. Böylece insan süfli arzuların peĢinden koĢan “homoeconomicus” olmaktan, Allah‟ın rızasına talip kutlu varlık haline gelmiĢtir. Sınırsız ve çılgın tüketimin yerini, kanaat ve tutumluluk almıştır. Toplum içinde dayanışma ve yardımlaşma zirvededir. Zira ekonomik sistemlerin başarısı; toplumun ihtiyaç duyduğu mal ve hizmet üretiminin sağlanması ve bu gelir dağılımının, toplumun fertleri arasında dengeli ve adil bir şekilde paylaşımı ile ölçülür. Beşeri sistemlerden liberal eğilimli olanlar üretim problemini çözerken, gelir dağılımda sınıfta kalmıştır. kolektivist eğilime sahip olanlar gelir dağılımı problemini çözerken, üretim problemlerini aşamamışlardır. Herkes için maksimum ekonomik refahın hedeflendiği bizim dünyamızda, her iki problem de çözülmüştür. Geniş ekonomik özgürlüklerin tanınması, çalışmanın teşvik edilmesi “yiyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz” düsturuyla öz kaynakların atıl vaziyete getirilmeMEsi, millet ve milletler arası ticaretin önünü tıkayan engellerin kaldırılması ile üretim problemi çözülmüştür. Temelde faiz yasağı ve zekat esasına dayanarak ve daha çok çeşitli gelir dağılım sistemleriyle paylaşım problemleri de ortadan kaldırılmıştır. Bizim dünyamızda, servet, zenginlerin elinde dolaĢan bir güç olmaktan çıkmıĢ, baĢkalarını kendi nefsine tercih etme duygusunun hakim olduğu bir dünyadır. Elhasıl; SavaĢ meydanında yaralı bir Ģekilde yerde yatan birkaç sahabenin su diye inlerken, su hakkını bir diğer kardeĢine öncelik vererek, son nefeste dahi kardeĢini kendi nefsine tercih edenlerin ve sonuçta bu tercihlerin
114

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

karĢılıklı olması neticesinde, hiçbirinin de su içmeye muvaffak olamadan canını Rahman‟a teslim edenlerin dünyasıdır bizim dünyamız. İnsandı, beşerdi ve kardeşine cahiliye adedinde görülen bir cümle sarfetmişti “Siyah kadının oğlu ” diyerek hakaret etmişti. Sonunda kendini kardeşine affetirebilmek için evinin kapısının önüne yüzünü toprağa yapıştırır. Ardından şöyle der: ” Ayağın ile yanağıma basıp çiğnemedikçe, vallahi yüzümü yerden kaldırmayacağım” Bunun üzerine kardeşini affeden mübarek insan, “bu yüz basılmaya değil, öpülmeye layıktır” diyerek onu bağrına basar. Karşılıklı ağlaşıp sarılırlar. İşte böyle bir dünya, bizim dünyamız. Bizim dünyamız, devlet baĢkanlarının makamında kaynaklanan gururu kırmak için, pazara çıkıp sırtında çuval taĢıyacak kadar bir vicdan duruluğuna sahip olduğu; çok geniĢ bir coğrafyada devlet baĢkanından baĢka, zekat verilecek kimsenin kalmadığı; eyaletteki fakirler listesinin baĢında, yine o eyaletin valisinin yer aldığı; devlet baĢkanı ile hizmetçisinin bir tek bineği nöbetleĢe kullandığı; yine devlet reisinin, evinde hasta yatanları kimseye hissetirmeden yaralarını sardığı, yaĢlı ninenin sütünü sağdığı; hükümdarın bir azınlık mensubuyla aynı sandalyeye oturtularak mahkeme edildiği ve hükümdarın aleyhine karar verilerek elinin kesilmesine karar verilecek kadar adalet düĢüncesinin zirveye ulaĢtığı bir dünyadır. Bizim dünyamız; aç insanların bile yolda buldukları büyük miktardaki parayı dahi el sürmeden getirip sahibine verdiği; fertlerin sofrada kaĢıklarını boĢ götürüp getirerek, kendileri ve çocukları aç kalarak, misafirlerini doyurmaya çalıĢan ve bu hareketleri dolayısıyla haklarında ayet nazil olan kutlularla dolu, yaĢamayı değil, yaĢatmayı düĢünen bir dünyadır. Bizim dünyamız, haklarının zayi edilmeyeceğine inanan iĢçilerin, iĢverenlerinin kendilerine takdir ettiği ücreti hak etmedikleri düĢüncesiyle fazla bulup itiraz bile ettikleri; iĢverenin bir koyunluk ücretini almadan giden iĢçisinin ücretini nemalandırarak sürüye dönüĢtürdüğü ve yıllar sonra bu tek koyununu almaya gelen iĢçisine bu sürüyü teslim edecek kadar “hak” düĢüncesinin bayraklaĢtığı bir dünyadır. Bizim dünyamız, sabahleyin siftahını yapan bir satıcının, komĢusunun da siftah yapmadan baĢka bir müĢteriyi kabul etmediği ve kimsenin aç açıkta kalmaktan korkmadığı ve toplum fertlerinin hiçbirinin tek kuruĢ ödemeden sosyal ve ekonomik güvencesinin sağlandığı bir dünyadır. Anlatılan dünya ütopik bir dünya değil. Masallar diyarı da değil. Bir film, bir roman da değil.

115

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Anlatılan dünya, insanların en hayırlısının ve O‟nun sahabelerinin, tabiinlerin, Allah dostları ve İslam alimlerinin, Hz.Ömer‟lerin, Ömer bin Abdülaziz‟lerin, Bilal-i Habeşi‟lerin, Ebu Zerr‟lerin, Halid bin Velid‟lerin, Cüleybib‟lerin, Zübeyr bin Avvam‟ların, Mus‟ab bin Umeyr‟lerin, Fatih‟lerin…dünyası. Yaşanmış ve hala yaşanabilecek, yeryüzünü cennetlere çevirebilecek gerçek bir dünya… Not : Bu yazı, Prof.Dr.İsmail Özsoy‟un yazısından ilham alınarak yazılmıştır. Ayrıca Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız hasb-i hal neticesinde böyle bir yazıya karar verilmiş Ve Sanayisiz Osmanlı adlı makalenin yorum kısmında “Aziz Yılmaz ” Beye verdiğim sözün gereği olarak düşünülmüştür. Bu vesileyle başta “Aziz Yılmaz” Bey kardeşime ve ismini sayamadığım diğer değerli yorumcu kardeşlerime teşekkürü borç bilirim.

116

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Hukukun Üstünlüğü olarak ġeriat (Noah Feldman) New Yok Times Çeviren: Ekrem Senai Noah Feldman, Harvard Üniversitesi profesörü ve Dış İlişkiler Konseyi üyesidir. Bu makale, yazarın “İslami Devletin çöküşü ve yükselişi” adlı kitabından derlenmiştir.

Canterburry başpsikoposu Rowan Williams, Londra‟da akademik bir konuşma yaptı ve masaya yatırdığı konu, Britanya hukuk sisteminin aile yasasına ilişkin hristiyan olmayan mahkemelere karar yetkisi verip vermemesi gerekliliğiydi. Britanya‟da kilise ve devletin anayasal ayrılığı bulunmuyor. Başpsikopoz diyor ki “İngiliz kilisesinin yasası bu toprakların yasasıdır”; kiliseye ait mahkemeler- ki eskiden evlilik ve boşanmaya bakarlardı, hala İngiliz hukuk sistemine entegredir; kilise, mülkiyet ve doktrinler konusunda hala kararlar almaktadır. Feldman‟ın önerisi, tüm tarafların anlaşması şartı ve kadınların eşit haklara sahip olması kesin kuralıyla birlikte, evlilik ve boşanma ile ilgili konularda İslam ve Ortodoks Yahudi mahkemelerine yetki vermenin iyi bir fikir olabileceği şeklindeydi. Bunun üzerine kıyametler koptu. Politikacılardan tutun kilise din adamlarına kadar ; İngiliz tabloid gazetelerinden, dünyanın ikinci büyük Hristiyan mezhebinin liderlerine, Feldman‟a sözünü geri alması ve hatta istifa etmesi çağrıları seslendirildi. Williams son birkaç yıldır, gay rahiplerle ilgili tartışmalar ve eşcinsel evliliklerin tanınması tartışmalarıyla yüz yüze gelen küresel Anglikan toplumunu
117

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

birarada tutmaya çalışmakla meşguldü. Onun dini mahkemelerle ilgili bu önerisi işte bu kavgaların ortasında başgösterdi. Tabi ki, öfkenin sebebi William‟ın Ortodoks Yahudi yasasıyla ilgili söyledikleri değildi. Kamuoyunu çalkalayan radyoaktif kelime “şeriat”tı. Bir dereceye kadar, bir Batılı ülkede Şeriat‟a resmi bir konum kazandırılmaya çalışılmasının öfkeyle karşılanması anlaşılmaz bir şey değil. Herhalde hiçbir yasa sistemi bu derece şimşekleri üzerine çekmemiştir. Birçok insan için, “Şeriat” kelimesi, el kesilmesi, zina edenlerin taşlanması ve kadınların baskı altına alınmasıyla eş anlamlıdır. Oysa, bugün kaç kişi sevgili İngiliz genel yasasının yüzlerce farklı suç için öldürmeyi bir ceza çeşidi olarak belirlediğini biliyor, hatta beş şiling çalmak bile bu ceza sistemine dahil! Kaç kişi 18.yüzyıla kadar, Avrupa ülkelerinin birçoğunda yasanın işkenceyi suç-adalet sisteminin resmi bir öğesi olarak belirlediğinden haberdar? Cinsiyet ayrımcılığı konusu da durum farklı değil; genel hukuk uzun süre evli kadınları mülkiyet hakkından ve hatta temel kişilik haklarından mahrum bırakmadı mı? Britanyalılar bazı sömürgelerinde müslümanlara şeriat yerine kendi yasalarını uyguladıklarında, bunun sonucu ne oldu dersiniz? Kadınlar, İslami yasanın onlara tanıdığı mülkiyet hakkından mahrum kaldılar - ki bu durumun kadın-erkek eşitliği konusunda bir ilerlemeye tekabül ettiğini söylemek pek mümkün değil. Aslında, tarih boyunca, İslam yasası dünyanın en liberal ve insancıl hukuki prensiplerini sergilemiştir. Günümüzde, Şeriat‟e atfedilen bir avuç sert cezadan bahsedildiğinde, nedense bunların uygulanabilmesi için gerekli delil sunulmasını ne denli katı kurallara bağlı olduğu gözden kaçırılıyor. Örneğin, zina suçunun cezalandırılabilmesi için, zanlının suçunu dört defa itiraf etmesi veya güvenilir karakterde dört yetişkin erkeğin cinsi eyleme bizzat şahid olmaları şartı bulunuyor. Halbuki bizim yasal sistemimizdeki aşırılıklar, örneğin bazı uyuşturucu suçlarına verilen cezalar, nedense gözden kaçıyor. Medeni yasamızdaki son gelişmelerden (!) neden bahsetmiyoruz mesela? Şeriat‟a, kendi korkunçluğumuzu yansıttığımız bir perde, ve böylece bizleri sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteren bir folyo olarak ihtiyaç duyuyoruz galiba. Müslüman dünyada ise, Şeriat kelimesi etrafında son yıllarda olağanüstü bir canlanma gözleniyor. Yüz yıl önce, bazı Müslümanlar Şeriat‟ın zamanın şartlarına uymadığını söyleyip, reformdan, yahud tamamen terk edilmesi gerektiğinden bahsederken günümüzde Mısırlıların yüzde 66‟sı, Pakistanlıların yüzde 60′ı ve Ürdünlülerin yüzde 54′ü Şeriat‟ın ülkelerinde tek yasal kaynak olması gerektiğini düşünüyorlar. İhvan-ı Müslimin gibi İslamcı siyasal partiler, kendi politik platformlarında Şeriat‟ı propoganda malzemesi olarak kullanıyorlar. Ve mesajları yankı da buluyor. İslamcıların seçime girmelerine izin verildiği Arapça konuşulan ülkelerde hükümetlerin izin verdiği kadar sandalyenin tamamına yakınını kazanıyorlar. Ilımlısından radikaline farklı yapıdaki İslamcı hareketler Müslüman dünyada kolayca ve hızlıca genişliyor ve şeriat bu partilerin programlarının en önemli parçası. Nasıl oluyor da bunca Batılı Şeriatı İslam‟ın en cazibesiz ve modernlik öncesi öğesi olarak görüyorken, birçok Müslüman ise, İslam‟ın küresel yeniden yükseliş hareketinin ateşli, cazibeli merkezinde görüyor? Bunu, elbette Müslümanların Şeriat‟ı kullanarak feminizmi tersine çevirmek ve kadınları kontrol etmek
118

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

istedikleri şekilde basit bir varsayımla açıklayamazsınız - hele İslamcıları ve Şeriat‟ı benimseyen büyük bir kadın kitlesinin de bulunduğu gerçeği ortadayken. ġeriat Hukukun Üstünlüğü müdür? Batılılar ve Müslümanların, Şeriat kelimesi üzerindeki görüş ayrılıklarının kaynağında bu kelimeyi farklı şeyleri ifade etmek için kullanmaları yatıyor. “Şeriat” kelimesi yerine “İslami yasa” deyimi çoklukla kullanılsa da, aslında bu yavan İngilizce çeviri müslümanlar tarafından anlaşıldığı şekliyle “Şeriat” teriminin tüm bağlamını kapsamaktan oldukça uzak. Şeriat, düzgün anlaşıldığında, sadece bir takım yasal kurallar anlamına gelmez. İnanan müslümanlara göre, daha derin ve yüksek, ahlaki, metafizik amaçlar taşıyan bir anlama sahiptir. Çekirdeğinde şeriat, tüm insanların ve tüm beşeri yönetimlerin, kanun hükümleri altında eşit olarak adalete bağlı olması fikrini yansıtır. Aslında, Arapça‟da İslami yasal muhakeme veya bununla üretilen kanunların karşılığı olan sözcük “şeriat” değildir, “fıkıh”tır, ve İslami hukuk anlamına gelir. “Şeriat” kelimesi ise aşkın olanla bağlantılıdır ve Tanrı‟nın iradesine uygun olarak hayatı düzenlemeye ilişkin değişmeyen inanç ve prensipleri anlatır. Batılılar genelde Şeriat‟ın yasa hükümleri kaynağı olarak Kur‟an‟ı aldığını düşünür. Fakat gerçek bundan çok daha komplekstir. İslamcı politikacıların, “ülkenin yasa kaynağı olarak Şeriat” denilince neyi kastettikleri oldukça belirsizdir - ve bunun iyi bir sebebi vardır. Çünkü böyle bir prensip sunmak, yasa sistemin pratik işleyiş şekli açısından hiçbir şey ifade etmeyecektir. Şeriatı, her ne kadar bazı spesifik dünyevi kurallar içerse de, en doğru şekilde bir nevi yüce bir kanun manzumesi olarak tanımlayabiliriz. Örneğin, tüm Müslümanlar Şeriat‟ın parayı faize koymayı yasakladığı konusunda hemfikirdirama risklerin ve dönüşlerin paylaşıldığı yatırımlara konulması konusunda değil; veya Müslümanların alkollü içkiler içmesi yasağı hemfikir olunan ritüel yasağın bir başka örneğidir, hatta inançlı liberal yorumcular için bile böyledir. Şeriat‟le özdeşleştirilen bazı kurallar ise şüphesiz modası geçmiş ve kaba görünmektedir. Kadınların nafaka vermeden boşanma davası açamaması gibi eşitsiz muameleler bulunmaktadır. Homoseksüelliğin yasaklanması-gerçi tarihte genellikle bu konuda bir baskı kaydedilmemiş olsa da- aynı cinsten ilişkilerin tanınmasını engellemiştir. Ama Şeriat aynı zamanda rüşvetçiliği veya mahkemede adam kayırmayı da yasaklamıştır. Zengin ve fakirlerin eşit muamele görmesini istemiştir. Orta Doğu ülkelerinde hala görülen yasal yetkisi olmadan cezalandırma şeklindeki namus cinayetlerini mahkum eder. Ve insanların mülkiyetinin ellerinden zorla alınmasını - buna kadınlar da dahil- engeller. Başörtüsü takmanın yasal olarak zorunlu olduğu ve dini polis tarafından zorla dayatıldığı İran‟ın aksine, birçok diğer Müslüman ülkedeki İslamcı görüş, başörtüsünün alçakgönüllü bir giyinişle dini yükümlülüğü yerine getirmenin bir yolu olduğu; kanunla dayatılması gereken bir şey değil, arzu edilen bir sosyal norm olarak algılanması gerektiği şeklindedir. Dinden dönenlerin cezalandırılmasının zorunlu hale getirilmesi konusu seçilmiş İslamcıların ajandasında bulunmamaktadır. Yozlamış otokrasilerde yaşayan birçok günümüz müslümanı için, Şeriat çağrısı, cinsiyet ayrımcılığına, karanlığa veya vahşi cezalara yapılan bir çağrı değildir; Batı‟nın politik adalet prensibi olarak belirlediği en üstün prensip olan hukukun üstünlüğüne yapılan bir çağrıdır.

119

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ulemanın egemenliği Şeriat‟ın bu cazibesini derinlemesine anlayabilmek için, Batı‟da genellikle ihmal edilen şu önemli soruyu sormamız gerekiyor: İslami yasa sistemi denilen şey, aslında nedir? Yaşam süreci boyunca Muhammed Peygamber Müslüman inananların bulunduğu toplumun hem dini, hem de siyasi lideriydi. Ona inen vahiy, Kur‟an, bazı yasalar içeriyordu, özellikle ritüel şeyler ve mirasla ilgili bazı hükümler; ama öncelikle bir yasa kitabı değildi; İbrani İncil‟in de bir kısmında rastlanıldığı gibi uzun yasal kanunlar vaz‟eden tipte kitaplardan değildi. İnananların ilk nesli vahye atfedilmeyen bir konuyla karşı karşıya kaldıklarında, konuyu doğrudan Peygamber Muhammed‟e götürüyorlardı. O da ya kendi düşüncesi ile cevaplıyor veya emin değilse, yeni bir vahiy formunda ilahi rehberliği bekliyordu. Muhammed Peygamber‟in vefatıyla, Müslüman toplum için ilahi vahiy yolu kapandı. Politik-dini liderlik rolü peygamberden halifelere (Arapça “yerine geçen” anlamına gelir) geçti. Bu durum, halifeyi zorlu yasal durumları çözmek konusunda güç bir pozisyonda bıraktı. Halife, Muhammed Peygamber‟in siyasi otoritesine sahipti ama vahiy almıyordu. Bu da toplumu bir çeşit bağ altında bırakmıştı. Kur‟an‟ın belirli bir soru hakkında açık bir cevabı yoksa, yasa neye göre belirlenecekti? Buna İslam‟ın ilk birkaç yüzyılında gelişerek verilen cevap şuydu ki: Kur‟an, peygamberin yaşamına- sünnetine, yoluna- atıfta bulunarak desteklenebilirdi. (”Sünnet” kelimesi peygamberin yolunu izleyen anlamına gelen “Sünni” isminin de kaynağıdır). Onun davranışları ve konuşmaları ilk elden şahitlik edenler tarafından sözlü gelenek ile kaydedilmişti. Doğru kayıtlar, yanlış olanlardan ayrılmalıydı. Ama tabi ki güvenilir bir kayıt bile belirli bir durum için daha sonra ortaya çıkan birçok yasal problem için yetmemeye başladı. Bu tip problemleri çözebilmek için, bir durumdan analoji yaparak diğer bir durum hakkında fikir yürütmek gereksinimi ortaya çıktı. Ayrıca ne yapılacağına dair toplumsal konsensüse başvurulması imkanı da seçeneklerden biriydi. Bu dört tabakalı kombinasyon - Kur‟an, peygamberin yolu (sünnet), analojik mantık yürütme (kıyas) ve konsensüs (icma)- yasal sistemin ana dayanaklarını oluşturuyordu. Ama kim bu dört faktörün birbirine uyduğunu söyleyebilirdi? Ve hangi otorite kaynakların bu olduğunu, başka bir şey olmadığını söyleyebilirdi? İlk dört halife, Peygamberi yakından tanıyorlardı, bu yüzden kendi adlarına belki böyle bir iddiada bulunabilirlerdi. Fakat, onlardan sonra, halifeler eldeki kaynaklardan yasa çıkartabildiğini iddia eden ve giderek genişleyen bir uzmanlar grubuyla karşı karşıya kaldılar. Bu kendiliğinden ortaya çıkan grup “ulema” olarak bilindi - ve birkaç nesil boyunca halifelerin, kendilerini yasanın koruyucusu olarak kabul etmelerine yol açtılar. Tanrıdan gelen yasayı yorumlamaya başlayarak, yasal sistem üzerinde kontrol sahibi olmaya başladılar. Bu durum, onlarıhalifeleri değil- “peygamberin varisçileri” konumuna getirdi. Sünnilerde bu model çok erken zamanda başladı ve modern zamanlara kadar etkisini sürdürdü. Şiilerde ise, peygamberin nesebi ile gücü elinde bulundurmak esas olduğundan, Peygamberin halifelerinden ilahi otorite olduğunu ileri sürenler
120

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

oldu. Bunlardan sonra ise, Şii ulema Sünnilerden çok farklı olmayan bir rolü üstlendiler. Ulemanın anayasal teorisine göre İslam devletinde iş bölümünde halifeye düşen başlıca görev, ilahi emir olan “doğruyu emretmek, yanlıştan sakındırmak”tı. Ama bu halifenin tek başına başarabileceği bir iş değildi. Sorumluluğu alim hukukçulara delege etmesini gerektiriyordu. Böylece ulema da Tanrı‟nın yasalarını, yorumladıkları şekilde, uygulayacaklardı. Halifenin ulemayı istediğinde ödüllendirip, görevden alma yetkisi elbette bulunuyordu ama yasal sonuçları dikte etmesi mümkün değildi; yargısal otorite halifeden geliyordu ama yasanın kaynağı ulemaydı. Halifeler - ve halifeler dünyevi etkilerinin çoğunu yitirdikten sonra sultanlar - hala büyük bir güce sahipti. İşleri kendi sağduyularıyla yönetiyorlardı. İdari düzenlemeleri de etkin bir şekilde yapabiliyorlardı. - elbette bu düzenlemelerin ulemanın belirttiği Şeriat gereksinimleri ile çelişmemesi şarttı. Düzenlemeler, şeriatın sessiz olduğu alanlarda işe yarıyordu. Bunlar, ayrıca her durumu mahkemeye götürmeden bir sosyal idare mekanizması da oluşturuyordu. Mahkumiyetin gerçekleşmesi cezai şartların sıkı delillere dayanmasını gerektirdiğinden neredeyse imkansızdı. Bu düzenlemelerin sonucu olarak, birçok yasal durum (belki çoğu) Şeriat tarafından belirlenen kuralların dışına çıkıyordu. Sonuç olarak İslami yasa sistemi, daima geniş bir hareket alanı sağlamıştır. İşte bu yüzden günümüz Şeriat yanlılarının savundukları şey de Şeriattan derlenen veya dikte edilen geniş kapsamlı bir yasal kod değildir - zira bu denli geniş bir kapsam İslam tarihinde hiçbir zaman var olmamıştır. Şeriatı savunan İslamcı siyasetçilerin ve bunları destekleyen halkın Şeriat‟tan anladığı şey, Tanrı‟nın kurallarının zemin teşkil ettiği bir yasal sistem kurmak, günlük yasaların seçilmiş yasama kurulu tarafından yönetilmesi ve onaylanmasıdır. Başka bir deyişle, onlara göre, Şeriat, modern anayasa gibi fonksiyon görmesi beklenen bir sistemdir. Ġnsanların hakları ve Tanrı‟nın hakları Dolayısıyla modern İslam siyasetinde, Şeriat çağrısı sadece veya öncelikle kadınların kapanmasını zorlamak veya bedensel ceza uygulamak anlamına gelmiyor - önemli anayasal bir boyutu da içeriyor. Evet ama Şeriat‟ı normal yasanın üzerine yerleştirmenin özel cazibesinin kaynağı nedir o zaman? Bunun cevabı geleneksel İslami yönetimin pek fazla değinilmemiş bir özelliğinde yatıyor: Şeriatla yönetilen devlet, bin yıldan fazla bir süre boyunca, bir çeşit hukukun üstünlüğü demekti. Hukukun üstünlüğünü esas alan geleneksel İslami devlet, dolayısıyla, son yüzyılda Müslüman dünyanın hemen tamamında görülen diktatörlük ve otokratik monarşilerden uzaktı. İslami hükümet iki anlamda meşruydu, hem vatandaşlarının kişisel yasal haklarına saygı gösteriyordu, hem de kendileri de bu yasalara tabi olarak yaşıyordu. “Birey hakları” olarak isimlendirilen bu yasal haklar (ritüel bağlılığa karşılık gelen “Tanrının hakları”na zıt olarak), temel yaşam, mülkiyet ve yasal işleme tabi olma haklarını içeriyordu - tüm dünyada, yüzyıllarca, keyfi hükümet baskısından korunma anlamına gelmişti.
121

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Tabi ki, sadece hükümdara yasaya uymasını söylemek tek başına yeterli değildi; onun da yasaya uyma yükümlülüğü bulunuyordu. Bunu sağlayabilmek ise kolay değildi. Bu, ancak ulemanın gücü paylaşması ile mümkün olabildi. Hükümdar, baskı kullanarak yasaya uymayan bir karar verebilirdi elbette. Fakat yasadan ulema sorumlu olduğundan ve hükümdardan ona uyması beklendiğinden bir hükümdarın adaletten ayrılması, ancak Tanrı‟nın yasasını çiğnemenin büyük bedelini ödemeyi göze alması ile mümkün oluyordu. Bu ise ancak kendi yönetiminin ana temellerinin altını oymak demek olurdu. Uygulamada, ulemanın kanuna uyulmasını talep etme gücü halifenin seçimle işbaşına gelmesinin sağladığı bir avantajdı. Böylece hilafet değişikliğinde ulemanın eline büyük bir koz geçiyordu. Göreve gelirken, yeni hükümdar - hatta ölen selefi tarafından işaret edilmiş de olsa- talep sahipleriyle baş etmek durumundaydı. İhtiyaç duyduğu ilk şey kendi gücünün meşruluğunun doğrulanmasıydı. Ulema bunu ancak, hükümdarın yasaya uymasının karşılığı olarak bahşedebilirdi. Yönetime gelince, hükümdarlar, kaçınılmaz olarak istila veya saray darbesi tehdidi ile karşı karşıya kaldılar. Halifenin ulemadan, böyle durumlarda devleti savunma cihadının dini yükümlülük olduğu konusunda fetva alması gerekiyordu. Ulemayı kriz zamanlarında yanında bulmak, bir hükümdar için hayati öneme sahipti. Hükümdar kanunlara tabi olmaya tahammül edemiyorsa ulema onu hemen lağv etmiyordu. Bu aptalca olurdu, çünkü ulemanın kendi ordusu yoktu ama işbaşında bulunan halifenin ise vardı. Bununla birlikte, onların sessizliği demek, meydan okuyanların ileri adım atmasına cesaret vermek ve onaylanması için bir davet olarak yorumlanırdı. Ulemanın, yöneticiden ısrarla isteği Şeriat‟a harfiyen uymasıydı, çünkü şeriat Tanrı‟nın emirleriydi. Aslında bunlar, ulemanın anladığı şekilde Tanrı‟nın emirleriydi. Bu yüzden kendinden emin ve görev tanımı düzgünce yapılmış bu kesim, kararlılık ve beklenebilirliliğin sağlayıcılarıydı. Bu durum, özellikle yöneticilerin düzensizce ve kan dökerek işbaşına geçtiği toplumlar açısından büyük bir önem taşımaktadır. Ulema yasayı kontrol altında tutarak hükümdarın, vatandaşların özel mülkiyetini istimlak etmesini de sınırlıyordu. Bunun sonucu olarak ise, hükümdar, gelirlerini arttırmak için kanuni vergilendirmeye dayanmak zorunda kaldı. Bu durum da hükümdarların halkın endişelerine duyarlı olması ile sonuçlandı. Ulema ve yasa, İslam toplumunun 19.yüzyıla kadar olan dönemde adalet ve düzenin tesisi için son derece önemli bir role sahipti. Şeriat olmasaydı, ne Bağdat‟ta Harun Reşid ortaya çıkabilir, ne Müslüman İspanya‟nın altın çağı yaşanır, ne de Istanbul‟da Muhteşem Süleyman‟ın saltanatı ortaya çıkabilirdi. Nesiller boyunca, geleneksel İslami anayasanın Batılı öğrencileri hep ulemanın hükümdarı kontrol etmek için anlamlı bir zorlama mekanizmasına sahip olmadıklarını düşünmüştür. Bir tarihçinin yakın zamanda tespit ettiği gibi, Şeriat anayasa olarak fonksiyon görse de, “anayasa dayatılabilir değildi,” çünkü ne ulema, ne de halk, hükümdarlarına kanuna tabi olmalarını dayatabilirdi. Ama dünyanın hiçbir yerinde, hemen hiçbir anayasa hukukçusu veya hükümet dışı aktör, gücü kontrol altında bulunduranlara itaati dayatmayı sağlayamamıştır. Birleşik Devletlerin Yüce Mahkemesi‟nin arkasında bir ordusu yoktur. Kılıç gücünü arkasında bulundurmayan kurumlar yöneticileri ince yöntemler kullanarak
122

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

kısıtlamalıdır. Amerikan anayasal güçlerin dengesinin sağlanması gibi, İslam devletlerinde de bu iş, zorlama ile değil, kelimelerle ve fikirlerle başarılmıştır. Bu yüzden günümüz İslamcıları anayasal devletin hukukun üstünlüğüne bağlı olduğunu söylerken hayali bir şeyden bahsetmiyorlar. Seçmenlerinin gözünde Şeriat, güçler dengesine riayet edilen, yasal haklara saygı gösterilen bir yönetim olarak algılanıyor. ġeriatten Despotizme Eğer Şeriat, birçok Müslüman için, hukukun üstünlüğü anlamına geldiği için bu denli popülerse, aynı işlevi günümüzde de sürdürmesi mümkün müdür? Burada dikkatli olmak ve şüphe etmek için yeterince sebep var. Sorun şu ki, geleneksel İslami anayasa, yasaya karşı sorumlu bir hükümdar ve yasayı yorumlayıp idare eden ulema sınıfı arasındaki güç dengesine dayanıyordu. Günümüz İslam devletlerinin hükümetleri ise bu özelliklerden yoksundur. Devlet başkanları, kendilerini kanunun üzerinde görürler, kendilerini onunla bağlı hissetmezler. Üstelik bir zamanlar etkisi çok güçlü olan ulema da eski konumlarını çoktan yitirmişlerdir. Ancak aile yasası mahkemelerinde hakim görevinde kısıtlı bir etkileri vardır. Ulemanın gücünü sürdürdüğü iki istisna var, fakat bu iki durumda da geleneksel rolden bir sapma gözleniyor: İlki İran. Kendisi de bir din alimi olan Ayetullah Humeyni, ülke yönetiminde de söz sahibi olduğunu düşündü ve 1979 devrimi sonrası ruhani lider oldu. Böyle bir düzenleme İslam dünya tarihinde tektir. Bu düzenlemede ulemanın dengeleyici bir gücü yoktur ve bu yüzden, otoritesi üzerinde kontrol bulunmayan herhangi bir seküler yöneticinin yönettiği bir devlet kadar adaletsizdir. Diğer örnek ise Suudi Arabistandır. Burada alimler bir derece gücü elinde tutmaktadır. Yalnız bunun olumsuz sonucu şudur ki reform için uğraşan her hükümet girişimi bu şekilde sekteye uğramaktadır. Ulema; devletin vatandaşlarına karşı sorumlu olduğunu hatırlatacak hiçbir şey yapmamaktadır. Petrol zengini ülke, varlığını sürdürmek için vatandaşlarından vergi almaya ihtiyaç duymadığı için, onların isteklerine karşılık vermek için de pek bir sebep duymamaktadır. Ulemanın, kanunun koruyucuları olan kutsal işlevlerini yitirmeleri oldukça karışık bir hikayedir. Bir deyim içinde özetlemek gerekirse “kısmen yapılan reformlar, bazen hiç reform yapılmamasından daha kötüdür” denebilir. 19′uncu yüzyılın başında, Osmanlı imparatorluğu askeri yenilgilere iç reform hareketiyle karşılık verdi. En önemli reform Şeriatı sistemli bir şekle sormak girişimiydi. Bu Batılılaşma prosesi, İslami yasa geleneğine yabancıydı. Şeriatı, bir doktrinler ve prensipler gövdesi olmaktan, ulemanın ilmine bağımlı olmaktan kurtarıp, yazılı metinden bakılabilen kurallar bütünü şekline dönüştürmenin yolunu bulma çabasıydı. Kanun yazılı metin haline getirildiğinden ulema otorite kaynağı olmaktan çıkacaktı. Kuralların yazılı metin haline getirilmesi, ulemadan söz sahibi olma hakkını alıp bu gücü devlete devredecekti. Ulemayı teskin etmek için, hükümet Şeriat mahkemelerinin işlevini sürdürmesine izin verdi ama aile yasası konularında hareketlerini kısıtladı. Bu strateji İngiliz sömürge yaklaşımındaki, dini
123

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

mahkemelerin kişisel konularla ilgili kararlar alınmasına izin verilmesi ile paralellik arzediyordu. Günümüzde, Kenya ve Pakistan gibi ülkelerde, şeriat mahkemeleri tarihi misyonuna paralel olarak hala aile yasasına bakmaktadır. Kodifikasyon, ulema sınıfının ölüm fermanı demekti, ama tek başına güç dengesini ortadan kaldırmaya yetmedi. 1876′da yürürlüğe giren Osmanlı anayasası, biri seçilmiş, diğeri ise sultan tarafndan atanmış olarak iki yasa yapıcı gövdeden oluşan bir yasama kurulu oluşturdu. Bu, Müslüman dünyadaki ilk demokratik kurumdu; kendi başına kurulmuş olsaydı, insanların nihai yasal otorite kaynağını temsil ettiği bir nosyon ile popülerleşebilirdi. Böylece yasama kurulu, hükümdara karşı kurumsal bir denge unsuru olarak ulema sınıfının yerini doldurabilirdi. Ama böyle olmadı. Yasanın yürürlüğe girmesinden bir yıl geçmemişti ki, Sultan 2.Abdulhamid yürürlüğü durdurdu - ve önlem olarak, anayasayı bir sonraki yıl askıya aldı. Ama ulemaya eski poziyonlarını da geri vermedi. Yani ortada ne ulema, ne de onun yerine ikame edilebilecek bir yasama kurulu kalmıştı. Sultan kendini mutlağa yakın bir yetki pozisyonunda bulmuştu. Bu düzenleme, Osmanlı imparatorluğu çöktükten sonra Müslüman dünyada hükümet yönetim şekli halini aldı. Yasa, hükümdar üzerinde değil, onun bir oyuncağı konumunda kaldı. Bunun sonucu da, pek tabi diktatörlük ve diğer otoriter yönetimler oldu- ta ki hükümetler, Şeriat‟ı geri getirmek isteyen İslamcılarla karşı akrşıya gelinceye kadar. Demokratik ġeriat mı? Günümüz İslamcılarının ulemayı, devlete karşı denge konumuna getirmek konusunda bir istek duydukları söylenemez. İslamcı hareket, aynı diğer modern ideolojiler gibi, mevcut devleti eline geçirip toplumu modern devletin yöntemleriyle dönüştürmeyi istiyor. Şeriat‟ı getirmekteki vizyonu, bu sebeple modern yönetimin iki ortak özelliğiyle uyuşuyor: Yasama kurulu ve anayasa ile. Ana Sünni İslamcı pozisyon, örneğin Mısır‟daki Müslüman Kardeşler seçilmiş platformu veya Fas‟taki Adalet ve Kalkınma partisi, seçilmiş yasama kurulunun İslami yasanın ruhuna uygun olarak kanunları oluşturup geçirmesini savunuyor. İslami yasanın açık yönlendirme sağlamadığı durumlarda demokratik olarak seçilmiş yasama kurulunun kendi takdir yetkisini kullanarak İslami değerlere uygun kanunlar çıkarması bekleniyor. Bunun sonucu, İslami yasanın altındaki teorik yapıdaki büyük değişimdir: Şeriat, seçilmiş yasama kuruluna verilen önemle demokratikleşmiştir. Irak Anayasası Şeriat‟ın, “yasanın kaynağı” olduğunu söyler, örneğin, ama prensipte onun ruhunu yansıtan yasaları geçiren Ulusal Meclistir. İslamcılar, meclisin yanılması durumunda, İslami yasa ve değerlere uygunluğu hukuki gözden geçirme ile garanti altına almak gerektiğini savunurlar. Bunu “tutarsızlık cümlesi” olarak adlandırıyorlar. Yargı, İslam‟a aykırı yasaları yürürlükten kaldırabilmektedir. İslam ve demokrasiyi uyuşturmaya çalışan birçok konu, son dönemlerde hazırlanan anayasalarda yerini almıştır. Örneğin 2004 Afgan Anayasası ve 2005 Irak anayasasında olduğu gibi. (Iraklı kanun yapıcılara
124

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

benim de acizane tavsiyelerim olmuştu.) İslami hukuki inceleme, devletin en yüksek hukuki organını İslami yasaya uygunluğun garantörlüğü konumuna getirmiştir. Yüksek mahkeme böylece bu gücü İslami yasanın muhafazakar vizyonunu bastırmak için kullanabilir, Afganistan‟da veya daha ılımlı versiyonu Pakistan‟da olduğu gibi. İslami hukuki inceleme, mahkemeyi bir zamanlar ulemanın içinde bulunduğu konuma benzer bir pozisyona getiriyor. Ulema gibi, inceleme mahkemesinin hakimleri de, kendi incelemelerini İslami yasanın yorumu olarak sunuyorlar. Ama tabi ki İslami hukuki inceleme ile uğraşan hakimler din alimi değiller, ya normal hakimler (Irak‟ta olduğu gibi) veya hakimler ile ulemanın karşımı (Afganistan‟da olduğu gibi). Geleneksel düzenlemeye aykırı olarak, hakimin otoritesi doğrudan Şeriat‟tan gelmiyor ama onlara hukuki inceleme gücü veren yazılı bir anayasadan geliyor. Şeriat‟ın modern dünyada yeniden vücut bulması, hukuğun üstünlüğünün öne alınması açısından nostaljik ama bu sonucu elde etmek için kullanılan metdolar açısından, ayrıca ileri görüşlü. İslamcıların genellikle kabul etmediği ise, bu kurumların kendi başlarına hukukun üstünlüğünü sağlayamaz olmaları. Yürütücü otorite de yasal ve anayasal hükümlere uyum konusunda bağlılık geliştirmeli. Bunu sağlamak ise Şeriat‟e atfedilecek sıcak duygusal bir bağla olacak iş değil; elle tutulabilir gerçek dünya dürtülerine dayanmalı. Yürütücü otoritenin, kendi gücünü nasıl olup da hukukun üstünlüğüne teslim ettiği konusu bir sırdır. Devrim, on yıllardır İslam devletlerinde kötü bir geçmişe sahip. İran‟da şahlığın ortadan kalkmasıyla sonuçlanan devrim, daha otoriter bir üst-ağır anayasal yapı oluşturdu. Irak‟ta da ortaya çıkan benzer devrimci rüyalar - liberal seküler devlet, İslami demokrasi hayalleri de- şimdilik meyve vermekten çok uzak görünüyor. Yavaş değişim bu yüzden giderek kötü seçenekler içinde en iyisi olarak ortaya çıkıyor. Bu yüzden günümüz politik İslamcılarının birçoğu - Fas‟ta, Ürdün‟de, Mısır ve hatta Irak‟ta - yavaş değişimden yanalar. Bunların amacı, mevcut politik kurumları İslami değerler ve bazı İslami yasalarla besleyip adapte etmekten ibaret. Tabi ki, bu çeşit partiler genelde ABD‟ye düşman, en azından işlerine burnumuzu soktuğumuz yerlerde. (Irak açık bir istisna - oradaki birçok Şii İslamcı yakın müttefikimiz.) Ama bu ayrı bir konu, hukukun üstünlüğünü savunmak için bir güç olup olamayacakları ise ayrı. İslamcı partilerin seçim başarılarında, hükümetlere Kur‟an yasasına uymaları konusunda baskı oluşturmaları rol oynuyor olabilir. Bu durum, hukuk adamlarının kendilerini, devletin değil, yasanın koruyucusu konumunda görmeleri ile sonuçlanabilir. Bu çeşit bir şey Türkiye‟de gerçekleşiyor olabilir. İslam dünyasındaki benzerlerinden çok daha liberal olan bu İslamcılar, Şeriat‟ın getirilmesini de savunmuyorlar (bu poziyon onları, askeriye tarafından kapatılma durumuna getirdi). Ana odakları hukukun üstünlüğünün sağlanması ve baskın devletmerkezli sekülerizme karşı temel hakların genişletilmesi. Mahkemeler, bu vizyona ayak uydurmak konusunda kendilerini giderek daha çok zorunlu hissediyor.

125

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Şeriat bu hukuki rolü tekrar düşünmek için gerekli kaynakları sağlayabilir mi? Özünde, Şeriat, kanunun her insana, büyük veya küçük, yöneten veya yönetilen, eşit olarak uygulanılmasını amaçlar. Kimse onun üzerinde değildir, ve herkes her durumda onunla bağımlıdır. Fakat Şeriat‟ın tarihi gösteriyor ki hukukun üstünlüğü ideali boşluk içinde gerçekleştirilemez. Bunu gerçekleştirmek için devlet, etkili kurumlara ihtiyaç duyar. Bunların da sistem içindeki aktörler tarafından tanınması ile desteklenmesi gerekir. İslamcıların, hukukun üstünlüğünü sağlamak konusundaki bu gayretlerinin başarı ihtimali bu yüzden yüksek değil. Yönetici egemenliğini dengeleyecek kapasitede yeni kurumlar oluşturmaktan daha zor bir şey yok çünkü. İran‟da, İslamcılar inanırlılıklarını yitirdiler, ve benzer bir şey Irak‟ta da gerçekleşiyor. Tüm riskleri ve tehlikeleriyle, İslamcıların geleneksel hukukun üstünlüğü düşüncesini yenileme amaçları, modern kurumlarla aynı seviyeye gelmeleri çabaları ise yürekli ve saygın çabalar - ve Müslüman dünyanın çoğu için adil ve hukuka saygılı devletler oluşturmak için bir yol teşkil edebilir.

126

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Mana Boyutlu, Olgun Demokrasi (Mehmet Bahadır) Daha önceki yazımızda farklı farklı demokrasi anlayışlarından ve uygulamalarından bahsetmiş ve bu farklı benimsenen demokrasileri; genel anlamda liberal ve militan demokrasi olarak iki ana ekolde toplamıştık. Bu iki ekolün temsilcisi olan demokrasilerin de suistimale açık olduğunu örneklerle savunmuştuk. Bu bağlamda demokrasinin, kemale ermiş, insanlığa mutlak sadedi sunan bir kavram değildir. Demokrasi yokuşunu hâlâ tırmanmakta olan insanlık; yasayış, inanış, düşünüş ve kültürleriyle, tecrübe ve birikimiyle bu değere neler katabilir? bu arayış içinde olunması gerektiğini söylemiştik. Buradan hareketle, Ġslam demokrasiye neler katabilir? sorusunun cevabını aramadan önce İslam ve Demokrasi kavramları birbiriyle çelişir mi? sorusunun cevaplanması gerekmektedir. Din ve demokrasi münasebetinden bahsedenler, demokrasi ile dinin kesinlikle bağdaşmayacağı yanlışlığına çoğu kez düşmüşlerdir.Gerekçe olarak, din Allah‟ın hakimiyetine, demokrasi ise milletin reyine dayandığı tezini ortaya koyarlar. Oysaki “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözü hükümranlığın -haşaAllah‟tan alınıp, millete verilmesi manasına gelmediği gibi, aksine Cenabı Allah‟ın hükümranlığı baskıcı ve zorbacı elitlerden alıp, yine toplumun üyelerine vermesi olarak anlaşılmalıdır. Bununla beraber İslam ve Demokrasi birbiriyle kıyaslandığında biri ilahi, semavi bir din diğerinin ise beşeri bir yönetim biçimi olduğu asla unutulmamalıdır. Bu sebeple İslam ve demokrasinin kıyaslanması söz konusu olamaz. Ayrıca Hz. Peygamberden (S.A.V) sonra ilk idarecilerini yani ilk dört halifeyi seçimle işbaşına getirmiş bir anlayışın mirasçısı olarak İslam dinin zaten demokrasi ile bir problemi olamaz.

127

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Kemale ermiş, herkesin benimsediği ve herkesin mutlak tatmin olduğu bir demokrasiden bahsetmek mümkün olmasa da, İslam‟ın demokrasiye katabileceği zenginlik mutlaka düşünülmelidir. Zira, Ebedî bir Zât‟ın teveccühünden ve ebediyetten baĢka hiçbir Ģeyle tatmini mümkün olmayan insanoğlunun manevî ihtiyaçlarına da cevap verebilecek bir demokrasinin geliĢtirilmesi meselesi de etraflıca düĢünülmelidir. İsterseniz böyle bir demokrasiye “Mana Boyutlu Demokrasi” de diyebilirsiniz. İnsanların hak ve hürriyetlerine saygılı, din ve vicdan hürriyetlerini gözeten aynı zamanda insanların inandıkları gibi yaşamalarına ortam hazırlayan bir demokrasi… İnsanların ebedle ilgili isteklerini yerine getirme mevzuunda yardımcı bir demokrasi… İnsanların maddi-manevi, ruhi-cismani bütün isteklerine cevap verebilecek olgun bir demokrasi… İşte demokrasiyi bu denli geliştirip, insanileştirmenin yolları aranmalıdır.(2) Ancak böyle bir demokrasi kemale ermiş, olgun bir demokrasidir. Maalesef insanlık henüz bu ufka ulaşmış sayılmaz. İnsan hayatı dünya ile başlamadığı gibi, dünya hayatıyla da son bulmuyor. Dünya onun için sadece bir uğrak, o ebedi kalacağı diyara asli vatanına gidiyor. Şayet onu idare eden sistem, bu gerçekleri göz ardı ederse, beşer için çok önemli bir meseleyi göz ardı etmiş olur. Bu açıdan da, demokrasi hâlâ yokuşa doğru tırmanmakta olan bir sistemdir. Bu manada, demokrasi yokuşu henüz aşılamamıştır. Bunları yazarken Nedim‟in şu muhteşem beytini hatırladım. “Yok bu Ģehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim Bir peri-suret görünmüĢ bir hayal olmuĢ sana “ Bugünkü Türkçe ile karşılığını, yazımızla da ilintilersek; Ey Nedim! Senin anlattığın gibi böyle güzel bir dilber (olgun demokrasi) bu şehirde (dünyada) yok. Olsa olsa sana bir perinin yüzü görünmüştür. Diyor sevgili şairimiz Nedim. Gerçekten de ülkemizin kendine has özel şartları! Ve yaşananlara bakılacak olursa bana ancak bir perinin yüzü ya da hayal görünmüştür diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

128

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bunun yanında bir konuya da değinmeden edemeyeceğim. Sayın Rasim Ozan Kütahyalı‟nın “Eylül 2009 darbesini önleyelim” yazısını okuduktan sonra yaşadığımız demokrasiyi tekrar sorgulama ihtiyacı hissettim. Üstelik geçmişteki acı tecrübelere ve yaşananlara bakarak mevcut rejime; demokrasi diyebilmek için, insanın siyasi mezhebinin oldukça genişlemiş olması gerekir. Nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa; genel mana yaşadığımız demokrasi neye benziyordu peki? İsmini hatırlayamadığım bir şair şöyle diyor; “Hümâ
(1)

uçtu yuvasından yerine koydular Bûm‟ i

Görenler kaldı hayret, dediler ki Hümâ bu mi ?” Yani Hümâ kuşu yuvasından uçup gidince yerine baykuşu (bûm‟i) koymuşlar. Bunu görenler de hayrete düşüp Hümâ kuşu bu mu? diye sormuşlar. Bu gün demokrasi adına yapılan da aynen budur. Demokrasiyi yuvasından edenler, yerine her türlü darbeyi, jakoben ve militarist zihniyeti koymuşlar, meseleye biraz vakıf olanlar hayrete düşüp hümâ kuşu bu mu? diye sormuşlar. Sonuç: Kısaca yaşanan demokrasi, demokrasinin baykuş halidir dersek yanlış olmaz. Ülkemize ilk adım olarak normal ve düz bir demokrasi getirebilirsek, ancak o zaman bir sonraki merhaleleri ve demokrasinin olgununu düşünebiliriz. Öyle ya popüler olarak ifade edecek olursak, önce düz, basit yapılı demokrasi daha sonra evrimleşe evrimleşe mana boyutlu, olgun demokrasi… Çok bekler miyiz dersiniz?

Dipnot : 1. Hümâ :Üzerinden uçtuğu kimselere mutluluk getirdiğine inanılan masal kuşu. 2. Herhangi bir dine mensup olmayan, ateist vatandaşlarımızın da, eğer ideolojik bir körlükleri yoksa, böylesi olgun, insani ve evrensel bir demokrasiye itirazlarının olacağını düşünmüyorum.

Kaynaklar : 1. Modern Düşüncenin İslam Anlayışı 2. Kırık Testi
129

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

„Milli Menfaatler‟ Ahlaktan Önemli midir? (Mustafa Akyol)

Önceki hafta bir haber kanalını izliyordum. Konu, tiyatrocu Atilla Olgaç‟ın itiraf ettiği ve büyük gürültü koparan “esir Rum askerini öldürme” olayıydı. Sunucu, stüdyo konuğu olan uzmana, “bunun ulu orta ifade edilmesi Türkiye‟yi çok zor durumda bıraktı, değil mi” diye sordu ve ardından şuna benzer bir şey dedi: “Savaşta böyle şeyler olur, bunları böyle çıkıp ortada çıkıp söylemek ise Türkiye‟nin milli menfaatlerine aykıdır.” Ekranları başında bu sunucuyu izleyen pek çok kişi, bu görüşe hak vermiş olabilir. Çünkü biz, “Türkiye‟nin milli menfaatleri”nin, Türkiye‟nin ayıplarını örtbas etmeyi gerektirdiğine inandırılmış bir toplumuz. Oysa bu ezberde ciddi bir sorun var. Sorun, bu ezber sahiplerinin empoze ettiği “değerler hiyerarşisi”nde. Buna göre, “devlet”in ve “millet”in biz vatandaşlar için en yüce değer olması şarttır. Hak, adalet ve dürüstlük gibi ahlaki değerler ise ikinci plandadır. Devlet ve millet, bu değerleri koruduğu ve sahiplendiği ölçüde kıymetli değildir. Aksine, sadece onlara mensubiyet taşıdığımız için kıymetlidirler. Ve o kadar kıymetlidirler ki, onlar uğruna söz konusu ahlaki değerler kolayca göz ardı edilebilir. Böyle düşünmeye alışmış bir zihin, ahlaki değerleri üstte tutan insanları anlayamaz. Onların ya “gafil” ya da “hain” oldukları sonucuna varır. Mesela
130

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

lügatımıza yakın zaman önce giren “vicdani ret”i ele alalım. Bu yolu tutan insan, “benim inancımda veya felsefemde hangi gerekçe ile olursa olsun şiddete yer yoktur” demekte ve bu yüzden askerlik yapmayı reddetmektedir. (Onun yerine de bir başka “kamu hizmeti”ne koşulacaktır.) Eğer biz onu yine de kulağından tutup askere götürürsek, “milli menfaatler senin ahlaki kıstaslarından daha önemlidir arkadaşım” demiş oluruz. İyi ama devlet ve millet gibi politik ve sosyolojik kavramlar, neden hak, adalet ve dürüstlük gibi evrensel değerlerden daha üstün olsun? Neden herkes böyle düşünmek zorunda kalsın? Buna zorlanan bir toplum, toplum değil, “garnizon” olmaz mı? Dahası, eğer devleti ve milleti bu ahlaki değerlerden üstün tutar isek, o zaman söz konusu devleti ve milleti nasıl iyileştirebilir, nasıl daha erdemli hale getirebiliriz? Örneğin işkence yapan devletin suçunu yüzüne vurup ona hesap sormadıkça, aksine “kol kırılır, yen içinde kalır” dedikçe, devleti işkencecilikten nasıl vazgeçebiliriz? Gerçekte, devlet ve milleti, uğruna her şeyin feda edilmesi gereken birer “fetiş” haline getirmenin aslında ne devlete, ne millete ne de bireylere faydası yoktur. Aksine, bireylerin bu “fetiş”leri aşan bir değerler sistemine sahip olması gerekir ki, dönüp de devleti ve milleti eleştirip düzeltebilisinler. Kendilerini riske atarak bu işe girişmeleri ise, “vatan hainliği” değil, aksine “vatanseverlik” işareti sayılmalıdır. Amerikalı siyasetçi Robert Kennedy‟nin zamanında dediği gibi; “en sert eleştiriler, çoğunlukla idealizm ve vatan sevgisi ile el eledir.” Bizde Cumhuriyetin başından beri “iç düşman” sayılan liberallerin, solcuların, Kürtlerin ve mütedeyyin Müslümanların “rejim muhalifliğini” biraz da böyle anlamak gerek. Ancak bu grupların, özellikle de ilk üçünün fark etmesi gereken bir şey daha var: “Türkiye fetişizmi”ni iş edinen “iç güçler” olduğu gibi, Türkiye düşmanlığını meslek edinen “dış güçler” de mevcut. Birincisine karşı koyarken ikincisinin yörüngesine girmemeye dikkat etmek gerek. Tüm bu farklı güç merkezleri arasında sağlam durmanın tek yolu ise, zihinsel ve vicdani ibremizi hak, adalet ve dürüstlük gibi evrensel değerlere çevirmektir. O zaman hem ülkemizin “kirli çamaşırlarını” ortaya çıkarıp onu adam akıllı eleştirebilir, hem de ona haksızlık yapanlara karşı ilkeli bir duruş sergileyebiliriz. Her ikisinin de fazlasıyla gerektiği bir devirdeyiz zaten.

131

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ġslam‟ı yeniden yorumlamak (Mustafa Akyol) [Orijinali FrontPage Magazine'de yayınlandı, çeviren: Ekrem Senai] Dedem içten dindar bir Müslümandı. 10 yaşımdayken, yaz tatilinde bana bazı dini bilgiler öğretebilmek için büyükannemle birlikte oturdukları eve çağırdı beni. Bana nasıl namaz kılınacağını ve Arapça‟yla ilgili bazı çok temel bilgileri öğretti. Bu neşeli yaz okulundan hoşlanmıştım; sıcak aile değerlerinin yanında, Tanrıyı, Yaratıcımı ve O‟nun gönderdiği dini öğrenmekten mutluluk duyuyordum. Bir gün dedemin kitapları arasında, arka kapağında üç alıntı bulunan bir dua kitabına rastladım. İlk iki alıntı Kuran‟dan‟dı ve Allah‟ın bizleri nasıl ve neden yarattığıyla ilgiliydi. Allah‟ın sözlerini okuyor olmak çok ulvi bir duyguydu ve okuduklarım beni derinden etkilemişti. . Fakat üçüncü alıntı şok ediciydi. “Çocuklarınız 10 yaşına kadar namaz kılmaya başlamadılarsa,” diyordu alıntı, “onları dövün.” Korkmuştum. Biliyordum ki dedem- ki çok ince, merhamet dolu bir insandı- beni asla dövmezdi, hatta benimle kaba bir şekilde bile konuşmazdı. Ama ailelere ve büyüklere bunu “İslam”ın emretmesi çok rahatsız ediciydi. Sonra, önemli bir detayı farkettim: Üçüncü alıntı Kur‟an‟dan değildi. Yani Allah‟ın sözü değildi. “Hadis”„ti, bu daha önce duymadığım bir terimdi. Büyükbabama hadisin ne olduğunu sordum. Bana “Onlar peygamberimizin sözleridir,” dedi. Ama tatmin olmamıştım. “emin misin?,” diye sordum, “bunları gerçekten o mu söylemiş?”
132

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bu anının üzerinden yirmi yıl geçti. Ve zamanla anladım ki benim, Hz.Muhammed (S)‟e atfedilen sözler ve davranışlarla, yani hadislerle ilgili çocukça şüphelerim yanlış değildi. Tabi ki birçok güzel hadisler, yüce ahlaki gerçekleri sergiliyordu. Fakat bunun yanında rahatsız edici, tuhaf, mantık dışı olanlar da vardı. Bunların farkına daha çok vardıkça geleneksel İslami kaynakların yeniden değerlendirilmesinin gerekli olduğunu daha yoğun bir şekilde hissetmeye başladım. Bu, aslında önemli yenilikçi alimlerin de görüşüdür. Seyyid Ahmed Han (ö. 1898) ve Pakistanlı büyük alim ve yenilikçi yazar Fazlur Rahman (ö. 1988) gibi önemli alimler günümüze gelen hadis külliyatlarının köklü bir şekilde yeniden değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini söylemişlerdir. Bu külliyatlar, Hz.Peygamberin irtihalinden en az iki yüzyıl sonra bazı Müslüman alimler tarafından biraraya getirilmiştir. Hz.Peygamberin gerçek sözlerini, sahte ve yanlış aktarılmış olanlardan ayırmak için, bu alimler, rivayet eden zincirlerinin güvenilirliğine dayanan bir metod geliştirmişlerdir. Fakat metodlarının başlıca bir eksiği vardır. Bazı Batılı ilim adamlarının da bahsettiği gibi, “hadislerin “metin” olarak adlandırılan içeriği çok nadir olarak eleştirel bir bakışla incelenmiştir” ve bunun sonucu olarak, “en sağlam bulunan hadisler bile . . . içeriğinde anakronistiktir, birbiriyle çelişir veya Kur‟an‟ın lafzı ve ruhundan sapma gösterir.”[1] Yani kısaca hadisler problemlidir. Belki bunun neden bu derece önemli olduğunu merak ediyorsunuz. Bu son derece önemlidir, çünkü İslami geleneğin en otoriter, püriten ve çağdışı yönleri hadislere ve İslam‟ın diğer “ikincil kaynaklarına” dayanır. - mesela icmaya, yani İslam alimlerinin konsensüsü‟ne - Kur‟an‟a değil.. Birkaç örnek verelim: - İkincil kaynaklara göre, İslam‟dan ayrılanlar öldürülür. Bunun Kur‟an‟da bir temeli yoktur ve aslında “Dileyen inansın, dileyen inkar etsin” (18:29) gibi ayetler dini özgürlüğü vurgular ve bu öldürmeleri imkansız hale getirir. - İkincil kaynaklar tüm güzel sanatları, özellikle resim ve heykeli yasaklar. Kur‟an‟da böyle bir emir yoktur, tam tersi, Peygamber (Kral) Süleyman‟ın (S) kendisi için yaptırdığı heykeller övülür. (34:13) - İkincil kaynaklar kadınlar için çok katı bir giyim kodu belirler ve bu, genellikle İslam hakimiyetindeki tüm kadınlara uygulanır. Kur‟an ise yalnız Müslüman kadınlar için bir giyim şekli belirler ve bu da yoruma açıktır. Başörtüsünü açıkça emreden ayet yoktur- - ki nerede tüm vücudu örten burka için olsun.[2] - İkincil kaynaklar kadınların erkeklerden tecrit edilmesini destekler. Bu ayrımın Kur‟an‟da temeli yoktur. Tam tersine, Kur‟an bize peygamberler ve kadınların medeni diyaloglarından bahseder. (28:25, 27:44)

133

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

- İkincil kaynaklar herbir günahı ve gayr-i ahlaki davranışı cezalandırır. Örneğin, alkol içmek veya namaz kılmamak için cezalar vardır. Halbuki bunların Kur‟an‟da hiçbir temeli yoktur. Kur‟an‟ın ceza öngördüğü sadece toplumsal suçlardır, günah veya ahlaksızlık değil. Zina edenlerin taşlanması ikincil kaynaklara dayanır, Kur‟an‟da hiçbir dayanağı yoktur. Benim iddiam şudur ki, son derece püriten öğretiler -Taliban‟ınki veya Vehhabi Suudi Arabistan‟ınki gibi - ikincil kaynakların Kur‟an üzerinde üstünlük sağladığı yüzyıllar boyunca oluşturulmuştur. (Vehhabiler aslında “reform”un bir ürünüdür ki bu işleri daha da güçleştirmiştir, bunun nedenini aşağıda anlatacağım.) İslami gelenekte anti-Semitizmin yükselişi dahi -her ne kadar orta çağ hristiyan anti-semitizminden çok daha mutedildir-bununla ilgilidir. San Diego Devlet Üniversitesi Dini İlimler Bölümü Yrd.Prof.Halil Muhammed diyor ki, “Kur‟an, Yahudiliği ana monoteist din olarak görürken… Bir süre sonra hadis‟e yaslanılarak Yahudiler ve Yahudilik lanetlenmiştir.” Problem o derece derindir ki bazı geleneksel İslam alimleri, hadisin Kur‟an ayetlerinin geçerliliğini kaldırabileceğini dahi iddia edebilmişlerdir. Çözüm, birçok hadisin ayıklanması ve Kur‟an‟ın yeniden yorumlanmasındadır. İkincil kaynakların ve geleneksel İslam literatürünün büyük entelektüel ve manevi başarıları elbette kullanılmalı ama sadece onlara bağlı kalınmamalıdır. Yeniden Ġslami yenilenme Sevgili arkadaşım Stephen Schwartz‟ın The “Islamic Reformation” Revisited. Makalesini okurken bunları düşünüyordum. Makaledeki argümanların birçoğuna katılıyorum. Arkadaşım haklı olarak Hristiyanlığın Protestan Reformu ile günümüz İslam dünyasının yenilenmesi arasındaki analoji kurulmasının yanlış olduğunu belirtiyor. Bir kere, Protestan reformu hiç de hoş olmayan bir devredir - vahşet, kaos ve anti-Semitizm doludur. ayrıca, çağımız İslam dünyası, Luther‟in zamanından çok farklıdır. Bizim reforme edebileceğimiz, Katolik Kilisesi gibi bir merkezi otorite bulunmamaktadır. Bunun yerine son derece parçalanmış bir ümmet (global İslami toplum) vardır. Umutsuzca merkezileşmeye ve geliştirilmeye muhtaç bir toplumdur bu. Bu yüzden yakınlarda Paul Marshall‟ın bahsettiği “İslami karşıdevrim” terimi yerindedir. . Schwartz, İslam tarihinde “orijinal kaynaklara” dönüşü savunan birkaç “reformasyon” gerçekleştiğini hatırlatmakta haklı. Fakat gerçek şu ki, bu reformların ürettikleri oldukça hoşgörüsüz, baskıcı ve agresif doktrinler oldu, Vehhabilikte olduğu gibi. Yalnız bir noktada itirazım var: “Orijinal kaynaklara” dönüş, eğer özellikle Kur‟an‟dan bahsediyorsak illaki Vehhabi tarzı bir fundamentalizm anlamına gelmiyor. İslami modernizm, modern dünyayla uyum içinde İslamın yeniden yorumlanması mücadelesi de aynı kaynaklardan doğuyor fakat tamamen farklı
134

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

sonuçlara ulaşıyor. Bu yenilikçi ekolün en göze çarpan ismi Fazlur Rahman, bize neden modernlik öncesi yenilikçilerin, örneğin Vehhabilerin içtihadı ( bağımsız yorumlarla legal kararlar almak metodu ) kullanarak ortaya fanatizm çıkardıklarını açıklıyor: Eğer bu eski yenilikçiler, bir yenilenme konusunda gönülsüz davransaydı ve bunu yapmasalardı Müslüman dünyanın daha gelişmiş ülkeleri- Türkiye, Mısır ve Hindistan yarımadası- İslam düşünce tarihinde çığır açmış temsilcilere sahip bu ülkeler, on dokuzuncu yüzyılın ortasında İslami yenilenmeyi gerçekleştireceklerdi. Bu yeni düşüncenin özü, Kur‟an düşüncesi ve modern düşünce arasında bazı anahtar noktalarda pozitif bağlar kurmak, ve bu şekilde modern kurumları Kur‟an‟ın ahlaki-sosyal oryantasyonuyla entegre etmekti.. . . Premodernist yenilikçilerin durumuyla (veya fundamentalistlerle) modernistlerin durumunun büyük farkı şudur ki, yenilikçiler, içtihadla çözülebilecek çok bir şey bulmamışlar veya bunda gönülsüz davranmışlardır, fakat modernistler yeni durumları çözebilmek için çok daha cesur davranmışlardır..[3] Bir diğer deyişle, farklı “yenilenme” hamlelerini şekillendirmede sosyal koşullar önemli bir etkiye sahiptir. Şunu da belirtmekte fayda var, Vehhabiler ve benzerleri arasında, “entelektüelizmin reddedilmesi” güçlü bir düşüncedir ve bu eğilim, “sonucunda içtihad çağrılarına zarar vermiş, böylece bu yenileyiciler mukallidun, öncekilerin taklitçisi, halini almışlardır.[4] Fakat ilk yenileyicilerin de bir eksiği vardı. Fazlur Rahman‟a göre, onların eksiği “Kur‟an ve Hadis‟i kapsamlı ve sistematik şekilde yorumlayacak bir metodolojiye sahip olmamalarıydı.” [5] Günümüzde, bu eksikliğin aşılma zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu, Shwartz‟ın tekrar bilgece belirttiği gibi, kökleri İslam geleneğinde olan bir şeydir. Yenilenme sözcüğü, yani tecdid, İslam literatürünün bir parçasıdır. Geniş bir tecdid için, atılması gereken iki büyük adım var. İlki, tüm hadis geleneğinin sorgulanması ve Kur‟an‟ın ruhuna ve sağduyuya aykırı, sahih olduğu iddia edilen hadislerin ayıklanmasıdır. Makalemin başında bunu anlatmaya çalıştım. İkinci adım ise Kur‟an‟la ilgilidir. Metnin hermönetik olarak yeniden okuması lazımdır, “böylece Kur‟an öğretisinin mekanik literal anlamını tutmaktan çok ruhunu ve amaçlarını keşfetmeye çalışmak gerekir.” [6] Bunun ne anlama geldiğine yakından bakalım. Kur‟an‟ı yeniden okumak İslam‟ın ikincil kaynaklarının Kur‟an‟la karşılaştırıldığında kaba olmasından bahsetmem bazı okuyucuları kuşkulandırabilir. Müslüman olmayanlara yönelik şiddet eylemlerini destekliyor görünen “savaş ayetleri” akla gelebilir. Bu ayetler, İslam adına vahşet sergileyen teröristlerin yaptıklarını meşrulaştırdığı için Batılılar arasında derin endişe kaynağıdır.
135

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ama, gerçekte, Kur‟an‟ın terörist yorumu çarpıtılmıştır. Daha önce açıkladığım gibi, bu yorumlar nesih doktrinine (bazı ayetlerin, diğer ayetlerle yürürlükten kalkması ilkesi ) dayanır ve ancak bu şekilde Kur‟an‟ın hoşgörülü ve şefkatli ayetleri görmezden gelinerek yaptıkları meşrulaştırılabilir. Kur‟an‟ın doğru yorumu, nesihin reddedilmesi ve tüm ayetlerin bir bütünün parçası olarak ele alınmasıdır. Bu şekilde, hoşgörü ve barış dolu ayetlerin modern dünyada olduğu gibi normal bir durumu yansıttığını, savaş ayetlerinin ise Müslümanların düşman kuvvetler tarafından yok edilme tehditi altında olduğu anormal bir durumu yansıttığını anlarız. Yine de, Kur‟an‟da modern bir okuyucu için kabul edilemeyecek noktalar vardır. Bunlar, zinanın kırbaçla cezalandırılması veya hırsızın ellerinin kesilmesi gibi cezai müeyyidelerdir. Ayrıca kadınları miras ve şahitlik konusunda ikinci sınıf statüsünü veren ayetler de vardır. Soru şu: İyi birer müslüman olmak için bunları uygulamamız mı gerekiyor? Fazlur Rahman bu sorunun üzerinde ince bir analiz yapıyor ve sonunda “hayır” şeklinde cevap veriyor. Fazlur Rahman Pakistan doğumlu bir İslam bilginiydi ve yıllarca California Üniversitesinde çalıştı. Son derece içten, dindar bir müslümandı ve hayatını İslami gelenek ile modernlik çatışmasına çözüm bulmaya adadı. Ana kavramı, Kur‟an‟ın bazı bölümlerinin “tarihselliğiydi”. Tarihsellik düşüncesinin ana fikri, Kur‟an‟ın bazı ayetlerinin literal olarak uygulanmasının ancak indirildiği zamanda kastedilmiş olmasıdır. Bunun böyle olduğunu nereden anlıyoruz? Aslında, bunu gösteren çok açık durumlar var. Örneğin, Hz.Peygambere özgü veya Hz.Peygamber‟in eşlerine özgü veya müslümanara Hz.Peygamberle nasıl konuşması gerektiğini söyleyen, günümüzde uygulama imkanı olmayan ayetler vardır. Müslümanlara, kölelere nasıl davranmaları grektiğini söyleyen ayetler de bu gelenek- çok şükür- modern dünyada ortadan kalktığı için uygulanabilir durumda değildir. Bu ayetler hala bizlere etik prensipler veriyor ama literal olarak yerine getirme imkanına sahip değil. Aynı şekilde, Müslüman ordular günümüzde Kur‟an‟ın önerdiği gibi (8:60) atlara binmiyor, bunu, daha çok askeri güç metaforu olarak anlıyorlar. Bu metod, inovatif bir mantık çizgisi oluşturuyor. Buna dayanarak Fazlur Rahman Kur‟an ayetlerindeki cezai müeyyidelerini yorumlamada “ayetten prensibe, prensipten yeni kanuna” formülü sunuyor. “Böyle bir yaklaşım gerekli, çünkü Kur‟an‟ın indirildiği zamanla modern dünya arasında çok büyük farklılıklar var”. Kur‟an‟daki cezai kod buna örnek teşkil ediyor. Tüm Kur‟ani cezaların ortak bir özelliği vardır: ölüm veya hızlı fiziksel acı uygulaması. Neden? Bir cevap yedinci yüzyıl merkezi Arabistanında suçun tek olası cezalandırma yönteminin bu olması. Hapishaneler yoktu, bir hırsız veya katil yakalandığında, ancak hızlı bir ceza uygulanabiliyor veya bırakılıp gidiyordu. Fakat zaman değişti. Günümüzde ıslah imkanları var ve “hırsızlığın” birçok çeşidi ve buna uygun cezaları var. O halde ne yapmalı? Fazlur Rahman‟a göre,
136

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Kur‟an‟dan çıkaracağımız, hırsızlığın bir suç olduğu ve cezalandırılması gerektiğidir, fakat ceza, suçun derecesine göre ve günümüzün sosyal koşullarına göre düzenlenmelidir. Bu yaklaşım aslında İslami gelenekte kökleri olan bir yaklaşımdır: Halife Ömer, Peygamber ve Ebu Bekir‟den sonra İslam‟da saygı duyulan üçücü büyük kişidir, Irak ve Suriye‟nin fethedilmiş topraklarının dağıtımında Kur‟an hükmünü uygulamamıştır. Bunun sebebi, eğer Kur‟an‟ın tavsiye ettiği gibi fethedilen topraklar askerler arasında dağıtılırsa, bu askerlerin köylüye dönüşecek ve mevcut köylüleri aç bırakacak olmalarıdır. Hz.Ömer, değişen sosyal gerçekliklerle Kur‟an‟ın uygulanma yönteminin değişmesi konusunda çarpıcı bir örnektir. Biz Müslümanlara düşen de Kur‟an‟ın bu değerlendirme yöntemini değerlendirmek. Türkiye‟de, İslamiyat adlı akademik dergiyi çıkaran bazı modernist İslam teologları da bunu yapıyorlar. Fazlur Rahman‟ın izini takip ederek, şeriatın (İslam kurallarının), ceza kodları, kadının statüsü ve savaş doktrini de dahil komple yenilenmesi çağrısında bulunuyorlar. Bu uğraşları dikkate değer. “Neden” sorusu Yazdıklarımın birçoğunun gösterdiği o ki geniş bir İslami yenilenmeye hem ihtiyaç, hem de bu konuda umut var. Yalnız bir son ve aslında en önemli soru var: Ne için? Neden biz Müslümanlar bunun peşinde olmalıyız? Fanatiklerin, masumları İslam adına öldürmelerini engellemek için olabilir mi? Dinimizi insanlık ve medeniyete tehditmiş gibi göstermelerini önlemek için? Bunlar tabi ki dünyada her aklı başında insanın vermek istediği güçlü cevaplar. Ama benim bir başka cevabım da var - daha özel teistik bir cevap. İnanıyorum ki İslami yenilenmeyle İslam‟ı orijinal ve nihai hedefine geri döndürmeye ihtiyacımız var: insanın Yaratıcısıyla, Allah‟la olan ilişkisine. İslam‟ın mevcut çağdışı kalmış veya radikal yorumları bu kutsal amaca engel teşkil ediyor. Dindar bir insan için, bunlar aklın Tanrıdan kopartılması, çünkü kalpler ve akıllar O‟nu yüceltmek için özgürlük, neşe ve aşk istiyor, bağnazlık, baskı ve nefret değil. Dindar olmayan içinse, bunlar Tanrı için engeldir ve tamamen profan, materyalist bir yaşamı desteklemek için bir sebeptir. Birçok modernleşmiş Türk arkadaşlarım, bu kayıtsızlık içinde: Çağdışı, hoşgörüsüz ve geri dinsel uygulama olarak görmeye meylettikleri şeyden rahatsız bir şekilde, sanki tutulabilir makul bir yol gibi ateist gibi yaşamayı seçiyorlar. Gerçek şu ki ateizm - teoride ve pratikte- koca bir yalandır ve Tanrısız bir hayat anlamsızdır. Hayata anlamını geri kazandırmak için, en azından dünyadaki 1.2 milyar müslümana, dindar olsalar da olmasalar da, işte bunun için de İslam‟a anlamını geri kazandırmamız gerekiyor. Böylece İslam‟ın nihai mesajı, aşağıdaki ayette güzelce verildiği gibi, birçok akıl ve kalpte yankılanacak:

137

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ey insanlar! Allah‟ın size olan nimetini anın; sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah‟tan başka bir yaratan var mıdır? O‟ndan başka tanrı yoktur. Nasıl aldatılıp da döndürülürsünüz? (35:3) NOTLAR [1] Malise Ruthven, Islam in the World, Oxford University Press, Oxford, 2000. p. 132 [2] Ayet 24:31, başörtüsünün dayandığı ayettir, aslında Müslüman kadınların göğüslerini örtmelerini söyler, başlarını ve saçlarını değil. [3] Fazlur Rahman, “Roots of Islamic neo-Fundamentalism”, in Change and the Muslim World, (edited by David C. Cuthell, Philip H. Stoddard, Margaret W. Sullivan), Syracuse University Press, New York, 1981. p. 27 [4] Tamara Sonn, Interpreting Islam: Bandali Jawzi‟s Islamic Intellectual History, Oxford University Press, New York, 1996, p. 32. [5] Fazlur Rahman, “Roots of Islamic neo-Fundamentalism”, in Change and the Muslim World, (edited by David C. Cuthell, Philip H. Stoddard, Margaret W. Sullivan), Syracuse University Press, New York, 1981. p. 31 [6] Ibid. p. 29

138

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bediuzzaman‟la Ortadoğu Problemlerine BakıĢ (Mehmet Bahadır) “Bakın ben de sizin gibi tango yapıyorum, sizinle aynı alfabeyi kullanıyorum, ne olur artık vurmayın” diye inliyor “batılılaşmış” Müslüman ülke aydını. İslâm’ın temel prensiplerinden, bilimden, kul hakkından uzaklaşmanın getirdiği belaların ilacını “düşmana benzemek” yolunda arıyor. İnsanlık, özellikle de Batı dünyası son üç asırda bilim ve teknolojide büyük ilerleme kaydetti. Ancak vicdanen ve ahlâken yerinde sayan Avrupa, ABD ve onun peşinden sürüklenen insanlık bugün kendi icadı olan teknik ilerlemelerin altında ezilmiş, rezil ve sefil bir şekilde sürünmekte. Mağara devrindeki ilkel insanlarla neredeyse tek farkımız birbirimizi daha hızlı öldürebilmemiz ve bu öldürme sahnelerini TV kanalıyla dünyanın her yerine yayabilmemiz. Savaşa, etnik temizliklere türlü kılıflar uydurduk. Milliyetçi-Militarist ulus-devletin kutsalları olan ordu, silah, kutsal(!) topraklar, bayraklar, üstün(!) ırklar uğruna milyonlarca insanın yaşama hakkı ellerinden alındı. Bugün de Birleşmiş Milletler, NATO gibi kuruluşlar uluslararası şiddeti “barış harekâtı” ya da “teröre karşı savaş” gibi isimlerle meşru gösteriyor. Bu rezillikten İslâm aleminin payına düşen sorunları, meselâ Güney Doğu Meselesi ile Filistin’i, Ergenekoncu korku tacirleri ile Siyonizm’i birbirinden ayrı düşünmek mümkün mü? Kanaatimizce son üç asırda Müslüman aydınların yaptıkları en büyük hata belki de kök sebep sayılabilecek tek hata Batı‟nın hakimiyetine cevaben batıya benzeme refleksi olmuştur. 1789 Fransız devrimine, Alman ordu-devletine, endüstrileşmiş milliyetçi-militarist Avrupa devletlerine hayran olan bir çok
139

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Müslüman aydın görürüz bu dönemde. Türk ve Arap milliyetçiliği, moderleşme amaçlı tepeden inme jakoben devrimler, bugün halen bir çok Müslüman ülkede darbe üzerine darbe yapan eşkıya generaller ugulamada da bu “düşmanı taklid etme” refleksinin birer uzantısıdır. Peki bugünkü duruma Müslümanca yanıt ne olabilir? Batı’ya hayran olmak ile Batı’dan nefret etmek dışında bir yol yok mudur hem onun saldırganlığından kurtulmak hem de Batılı insanları kendilerinden korumak için? Değerli yazarımız Mehmet Bahadır işte bu soruya yanıt ararken dikkate değer bir yol tutuyor. Bediüzzaman Said Nursî’nin demokrasi, devletçilik, ekonomik kalkınma, sertbest piyasa, eğitim, ırkçılık, ulus-devlet konularındaki fikirlerini derleyip sunduğu bu detaylı makale tekrar tekrar okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir çalışma. Başka bir çok kaynakla birlikte M.Ali Kaya‟nın “Doğu ve Ortadoğu Problemlerine Bediüzzaman‟dan Çözüm Önerileri” adlı eserinden de yararlanan yazara bu özenli çalışmasından ötürü teşekkür ediyoruz. Konularına göre tasnif edilmiş olan 6 bölüm halinde hazırlanmış bu yazıyı bölmeden, bir seferde yayına girmeyi uygun bulduk. İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım sebebiyle şu günlerde hararetli biçimde tartıştığımız Filistin sorununa da çare olabilecek fikrî zemine katkıda bulunan çalışmayı beğenilerinize sunuyoruz. Editör BÖLÜM I - GĠRiġ Said Nursi (1878-1960) Türkiyede ve dünyada tüm fikir akımlarının en etkin biçimde kendini gösterdiği, ideolojilerin kendi sistemilerini kurması için en sert biçimde çarpıştığı, insanların katmanlara ayrılarak çatıştığı ve çarpıştığı fırtınalı bir ortamda yaşamıstır. Bediüzzamanın hayat dönemi tam bir geçiş dönemidir. Türkiye‟de; Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine, imparatorluktan ulus-devlete, monarşiden, monokrasiye ve anayasal sisteme, istibdattan hürriyete, kapalı-otoriter devlet anlayışından demokratik parlamenter rejime, kapalı ekonomiden serbest piyasa ekonomisine, gelenekten modernliğe geçiş çabaları yaşanmıştır. İslam Dünyası ise birlik ve bütünlüğünü kaybederek Batı Medeniyetinin maddi ve manevi istibdadı altına girdikten sonra, kısmen bağımsız ülkeler halinde nisbi hürriyetini kazanmaya başlamıştır. Dünyada ise; otoriter yapıya karşı hürriyetçi fikirler, işçi hareketleri, sendikal faaliyetler, uluslararası siyasi-ekonomik organizasyonlar, çokuluslu ticaret, hızlı teknolojik gelişmeler, haberleşme ve bilgilenme imkanları ile dünyanın bir köy kadar küçülmesi, temel insan haklarına ve çevreye dair gelişmeler ve iki dünya savaşı bu süreye sığabilmiştir. İste böylesi hızlı gelişmelerin yaşandığı, bu çalkantılı dönemde Bediüzzaman; fikir ve aksiyonuyla damgasını vurmuştur. Ġnsanlığın geçirdiği devrelerin tümünün birden hızla bir arada yaĢandığı bu sancılı dönem onun için
140

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

adeta bir laboratuvar olmuĢ ve Yirmi birinci yüzyıl insanının saadetini sağlayacak reçeteyi “Kur‟an‟ın Eczahanesi”nde hazırlayarak sunmuĢtur. Bu geçiş döneminde İslam düşüncesini yeniden yorumlayan Said Nursi, “Eski hal muhal (batıl), ya yeni hal; ya da izmihlâl(perişan olmak).” Diyerek, yeni dönemlerin temel insani problemlerine Kur‟anî yorumlar getirmiştir. Modern dönemlerin yaygın maddeci, tabiatçı ve esbabperest ideolojisi haline gelen Pozitivizm ve bundan kaynaklanan inkâri fikirlere karşı ikna edici argümanlar sunmuştur. Risale-i Nur‟a muhatap olanlar, “iman-ı tahkiki” kazanarak, zamanın hakim cereyanlarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir. “Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar? Ben cemiyetin imanını kurtarma yolunda dünyamı feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men‟edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim beni intihardan men‟etmeseydi, Said belki bugün toprak altında çürümüş olacaktı. Bütün hayatım zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi de dünyamı da feda ettim. Helal olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon, belki daha ziyade kişinin imanınkurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp, zahmet ve meşakkatlere tahammülle bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah‟a bin kere hamd olsun! Sonra, ben cemiyetin iman ve selameti yolunda ahiretimi de feda etim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Cemiyetimizin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun! Kur‟an‟ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; o zaman orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” diyen asrın dertlisini, dava adamını, Bediüzzamanı, asrın güzel insanını, nazarı dikkatlere çekmek istiyoruz. Evet, böylesi büyük bir kelam; ancak ve ancak yüreği büyük, derdi büyük ve davası büyük, manevi büyüklerden, gönül erlerinden çıkar. Bu sözlerde ihlas var samimiyet var. Takiyye olamaz. Yalan olamaz. Takiyye yapacak ya da yalan söyleyecek insan böyle sözler söyleyemez. Bunu ancak bir veli ya da iman davasında deli kullar söyleyebilir. Hasan Basri Hz.leri sahabeleri işaretle, o kutlu insanlarla aradaki farkı şu sözlerle dile getirir. “Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin
141

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

iyilerinizi görselerdi, „Bunların ahirette bir nasibi yok‟ derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, „Bunlar hesap gününe inanmıyorlar‟ derlerdi.” Günümüzde Bediüzzaman yok; ama yığılarak devam eden problemlere işaret ettiği çözümler karşımızdadır. “Âlem-i İslâm‟a indirilen darbelerin en evvel kalbime indirildiğini hissediyorum” diyen, büyük bir iman, gayret ve himmet çağlayanı: Bediüzzamanın gözüyle; Doğu, Güneydoğu, Ortadoğu ve tüm Ġslam Dünyası için gösterdiği çözüm önerilerini, sorunların tahlillerini ve Yirmi birinci yüzyıl insanının saadetini sağlayacak reçeteyi sunuyoruz. BÖLÜM II Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; Şiddet akl-ı selimi ortadan kaldırır. Toplumsal meseleler üzerinde farklı fikir ve düşüncelerin biraraya geldiği demokratik zemini yok eder. Husumeti ve öç almayı körükler ve toplumsal barışı imkansız kılar… Türkiye, Doğu meselesini sadece askeri önlemlerle çözmeye uğraştı, bu da şiddeti artırmaktan başka bir şeye yaramadı. Bu gibi yanlış politikalar neticesinde, yüz sene önceki problem ne ise bugün de aynı problemlerle, ama daha kompleks ve daha karmaşık problemlerle karşı karşıyayız. Her problemin bir çözümü vardır. Çözümsüzlük ancak çözmemek için bahaneler üretildiği zaman oluşan fiilî ve geçici bir durumdur. Siz çözmezseniz birisi bir gün çözer ve şerefi de ona ait olur. Bu konuda samimi yaklaşımlara ve çözüm önerilerine daima açık olmak gerekir. Bu konuda Albert Einsteinın bir sözü çok hoşuma gider. “Problemler, onları ortaya çıkaran aynı düşünce seviyesiyle çözülemez” … Bu bağlamda, ” Ģiddete karĢı siddet “ aynı düşünce seviyesidir ve asla çözüm yolu değildir diyebiliriz. Çözüm yolları, daha derin, daha geniş boyutlu ve daha üst seviye bir düşünce tarzının ürünü olabilir. Bunun böyle olduğu Kürt sorununda yaşadığımız tarihsel süreç en güzel kanıtıdır. Neyseki bu gerçekler artık günümüzde dile getirilmekte ve daha üst seviye düşünce ve hamlelerle çözüm yolları araştırılmaktadır. Sayın Sadık Yalsızuçanlar bir makalesınde bu konuyla alakalı olarak haklı tespitinde şöyle der; “Kürt sorunu”nun çözüm adresi, Türk yerine Kürt kimliğini esas alacak olan bir başka ulus-devlet, PKK ve diğer Marksist, Stalinist, Leninist, ırkçı örgütler değil, Kürtlerin büyük bilgesi Mele Ahmed-i Hani, Mele Cezeri,
142

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Abdurrahman Taği, Seyyid Sıbğatullah hazretleridir. „Gelin tanış olalım‟ çağrısını yapan Derviş Yunus‟tur, Anadolu‟nun manevi merkezlerinden Doğu‟nun Batı‟nın büyük bilgesi İbn Arabi‟dir, bilgelerin sultanı Bediüzzaman‟dır. Onların eserleri, halleri, muhabbet, adalet ve merhamete dayalı öğretileridir. “Kürt sorunu” Brüksel‟den, Washington‟dan, İsveç‟ten değil, arzın birkaç büyük manevi merkezi olan Konya‟dan, Hz. Mevlana‟nın kalbinden geçilerek çözülür. Zulmün Türk‟ü, Kürt‟ü olmaz, zalimin de. Irkçılığın ve ulus-devlet‟in yol açtığı bu sorun, samimiyetsiz, dilde kalan, inandırıcı olmayan, içi boş bir siyaset retoriği ile zemininden çözülemez; daha adil, gerçek anlamda daha özgürlükçü, daha insani, daha merhametli, şefkatli ve kardeşliğe dayalı öğretilerin içinden çözülür. Unutmayalım, işkencecinin de dini yoktur! Bu düşüncenin „İslam milliyetçiliği‟ ile de ilgisi yoktur. İşkencenin ortadan kalkması, sadece anayasal ve yasal tedbir ve müeyyidelerle değil (tabii ki bunlar mutlaka gerçekleştirilmeli, özgürlükçü bir anayasa kesinkes yapılmalıdır) insanın çürüdüğü yerden, onu yeniden diriltecek manevi ve irfani bir solukla mümkündür…” Konumuza dönersek, günümüzde çözülmediği için sürekli artan ve sonuçta anarşi ve teröre inkılâp eden problemlerin çözümü yine Bediüzzaman‟ın önerilerinde bulunmaktadır. İşte, Bediüzzaman‟ın gözüyle, Doğu Anadolu, Güneydoğu, Ortadoğu ve tüm Ġslam dünyası için sorunların analizi ve çözüm önerileri…

1. DemokratikleĢme Bediüzzaman Said Nursi, 23 Temmuz 1908 tarihinde II. Meşrutiyet ve Hürriyet‟in ilanında İstanbul‟dadır ve 26 Temmuz 1908 tarihinde Sultanahmet meydanında yapılan mitinginde “Hürriyete Hitap” adında bir nutuk irad eder.1 İstanbul‟da pek çok ulemanın aksine Meşrutiyetin ilanını hararetle alkışlar. Ayasofya, Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye camilerinde de umum ulema ve talebeye hitaben pek çok vaazlar ile şeriatın ve Meşrutiyetin münasebetini anlatır. Peygamberimizin (sav) “Kavmin efendisi ona hizmet edendir”2 hadisini “Şeriat âleme gelmiş; ta istibdadı ve zalimâne tahakkümü (baskı ve zorbalığı) mahvetsin”3 şeklinde izah eder. Bediüzzaman dinin siyasi hayata bakan yönünün “Hakikat-i Meşrutiyet-i Meşrua”4 yani Hakiki meşrutiyetin dinen uygun olduğunu savunarak Meşrutiyet ve hürriyete sahip çıkmıştır. Bediüzzaman‟ın bu konuda en güçlü delili Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Raşidin‟in “Hilafet Dönemi”dir. Nursi, Asr-ı Saadet‟i örnek göstererek “adalet, meşveret (konuşup anlaşma, istişare) ve kanun hâkimiyeti” prensipleri çerçevesinde belirlediği bu modelin aslında “Meşrutiyet, demokrasi ve Cumhuriyet”ten başka bir şey olmadığını ifade eder.5 Bediüzzaman yine “Hürriyetin en geniş şekli Cumhuriyettir”6 diyerek Cumhuriyetin hürriyete en fazla değer veren siyasi bir sistem olması gerektiğini anlatmaktadır. Aksi taktirde hürriyetten yoksun bir Cumhuriyet içi boş bir istibdattan başka bir şey değildir.

143

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bediüzzaman Said Nursi, Meşrutiyetin ilanından sonra Başbakanlık vasıtası ile doğu vilayetlerine ve aşiretlere elli-altmış telgraf çekmiş ve “Meşrutiyet ve kanunu esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz”7 diyerek hürriyetin ve demokratikleşmenin en çok doğu vilayetlerinde yaşayanlara faydalı olacağını bundan yüz sene önce haber vermiştir. Yine İstanbul‟da yirmi bine yakın hemşerilerine, aldanmamaları için Meşrutiyeti ve hürriyeti anladıkları dille anlatır. “İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adâlet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret(yoksulluk), ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; san‟at, marifet, ittifak (ilim ve irfan, karşılıklı tanışma ve birlik) silâhiyle cihad edeceğiz.Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zirâ husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur.”8 diyerek onları ikaz eder ve onların hürriyete sahip çıkmalarını ister. Bediüzzaman‟ın bundan bir asır önce söylediği “Dünyevî saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarar görüyoruz”9 sözü bugün de geçerliğini korumaktadır. BÖLÜM III 2. Eğitim İnsanın yaratılış amacının “taallüm (ilim öğrenme) ile tekemmül(kemale erme, olgunlaşma)” olduğunu izah eden Bediüzzaman‟ın en önemli meselesi hayatı boyunca eğitim olmuştur. Kendisini eğitime adayan Bediüzzaman Doğu‟da bir üniversite açılması amacı ile 1907 yılında İstanbul‟a geldi. Amacı Ortadoğu‟da açılan bu üniversite sayesinde Türk, Arap, Kürt, Ermeni ve diğer unsurların birliğini ve beraberliğini sağlayarak Osmanlı‟nın parçalanmasını önlemek ve Ġslam birliğini temin etmekti. Projesini uygulamak amacı ile Sultan Abdülhamit ile görüşmeyi planlayan Bediüzzaman‟ın bu isteği gerçekleşmedi. Daha sonra Sultan Reşat‟ın Kosova seyahatine katıldı. Padişahın Kosova‟da yapmak istediği üniversite projesine katkıda bulundu. Kendisine “Şark(Doğu)böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslam‟ın merkezi hükmündedir”10 dedi ve böyle bir üniversite için söz aldı. Ancak 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı ve dünyada gelişen olaylar ile Osmanlı‟nın yıkılması sonucu proje gerçekleşmedi. Daha sonra 1922 yılında geldiği TBMM‟de aynı konuyu gündeme taşıdı. 163 milletvekilinin imzasını taşıyan önergesi kabul edildi. Van‟da bir üniversite için 150 bin lira tahsisat ayrıldı. Ancak bu da o zamanki hükümetin “laiklik” ile ilgili düşünceleri yüzünden gerçekleşmedi.11 İlk olarak 1954 yılında, DP‟nin Erzurum‟da bir üniversite kurma teşebbüsü üzerine Bediüzzaman “İşte bu benim üniversitem” diyerek bu üniversiteye
144

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

sevinçle sahip çıkar.12 Hatta bu konuda 01.04.1954 tarihli Ulus gazetesinin Erzurum Üniversitesi aleyhindeki yazılarına cevap vermiştir.13 Yine hayatının 55 yıllık gayesi olan böyle bir üniversite açma teşebbüsünden dolayı zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes‟i tebrik eder. Aynı zamanda, bu meseleye dair Amerika ve Avrupa‟da istişare ettikleri halde, hayatını böyle bir amaç için geçiren birisi olarak kendisinin fikrinin alınmamasına gücendiğini ifade eden bir serzenişte bulunur.14 Değişen dünya şartları ve teknolojik gelişmelere paralel olarak eğitimde de yeniden yapılanma ve gelişim sürecini başlatmak isteyen Bediüzzaman‟ın bundan yüz sene önce ortaya koyduğu proje gerçekten dikkate değerdir. Bediüzzaman kendisini anlayamayanlar için “On üçüncü asrın minaresinden, sureten medeni ve fikren mazinin en derin derelerinde bulunanlara”15 hitap ettiğini söyler. Ancak “Nesl-i Cedit” adını verdiği yeni bir neslin bu projeyi gerçekleştireceğini belirtir. Erzurum‟da açılan üniversite Bediüzzaman‟ın yarı amacını gerçekleştirmiştir. Asıl amacı olan “din ve fen ilimlerinin beraber okutulduğu bir “Medresetü‟zzehra” henüz gerçekleĢmemiĢtir. Bediüzzaman‟ın bu projesinin çok iyi tahlil edilmesi gerekir. Bu proje, Bediüzzaman‟ın önermiĢ olduğu ve çare olarak sunduğu bir eğitim projesi olan “Medresetü‟z-zehra” projesidir. Neden Medresetü‟z-zehra ? Bediüzzaman bunu “din ve fen ilimlerini beraber okutarak akla, vicdana ve kalbe beraber hitap etmek, çeşitli dillerde eğitim yaparak yöre halkını bir arada tutmak ve Ortadoğu‟daki milletleri fikir birliği etrafında birleştirmek, kabiliyet eğitimi vererek istidatları nemalandırmak, ihtisas alanları açarak akademik eğitim vermek, fen ilimlerini okuyan mektepliler ile din eğitimi alan medrese mensuplarını aynı amaç etrafında birleştirmek”16 şeklinde özetlemiştir. Tabii ki bunun açılımında çok geniş bir kültür ortamı oluşacaktır. Bu da Ortadoğu‟da büyük bir uyanıĢa ve sonuçta yüksek bir medeniyete zemin hazırlayacaktır. Doğuda “din hissi”nin hâkim olduğuna vurgu yapan Bediüzzaman yapılacak olan bir gelişim hamlesinin dini referanslarla ve dini atmosfer içinde gerçekleşmesi gerektiğini her zaman belirtmiştir. Eğitimde de bunun önemi üzerinde durarak dini ilimlerle beraber verilecek olan fenni bilgilerin hem gerçeği yansıtması, hem eğitimin birliğini sağlaması, hem de İslam kardeşliği ile birbirine sıkı sıkıya bağlı olan Müslüman milletlerin birliğini temin etmesi açısından önemi büyüktür. Nasıl Bir Üniversite ? Üniversite eğitiminde “araştırma” ve “ihtisaslaşma” çok önemlidir. Bu demokratik eğitimin de temel unsurlarındandır. Kabiliyete göre, ihtisasa dayalı bir eğitimde ilim dalları arasında birlik ve bütünlük, birbirinden faydalanma ancak “demokratik bir eğitim” anlayışı ile sağlanabilir. Bu da araştırma, müzakere ve münazara usulünün uygulanması iledir. Bu hususa da önem veren Bediüzzaman devlet işlerinin meclisler tarafından yürütüldüğü bir çağda ferdi kabiliyetlerin yetersiz kalacağını düşünerek “ilimde ihtisaslaşma” yanında “Meclis-i mebusan-ı ilmiye”
145

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

adını verdiği “İlmi şuraların” kurulmasını ve işletilmesini ister.17 Çünkü ilimlerin tekâmülü ile artık “bir şahıs birçok fenlerde ihtisas sahibi olamaz”18 “Umuma el atmak da umumu terk etmektir.”19 Öyle ise “taksimu‟l âmâl (ihtisaslaşma) ve teşrik-i mesâi (birlikte çalışıp, işbirliği etmek)”20 kaidesi ile amel etmek gerekir. Bu da ilmi şuraların ve ortak tebliğlerin gerçekleşmesiyle olur. Bu daha etkin ve gerçekçi olacak ve bu durum insanların itimadını da sağlayacaktır. Bediüzzaman günümüzde yapılacak ilmi çalışmaların bireysellikten kurumsallığa yönelmesinin ve ihtisas heyetlerince yapılmasının gerekliliği üzerinde de durur.21 Kur‟an tefsirinin dahi bir heyet tarafından yapılmasını önerir.22 Tabii ki böyle bir şuranın da yüksek ilmi heyetlerden oluşması gerekir.23 Said Nursî‟ye göre meslek seçimi yapıldıktan sonra mümkünse herkes kendi seçtiği meslek ve san‟atında ihtisas sahibi olmalıdır. Çünkü bir kimse birkaç meslekte ihtisas sahibi olamaz. Bir kişi benimsediği meslekte uzman olmalıdır. Yani işini çok iyi bilmelidir. Diğer konulardaki bilgilerini, uzman olduğu meslekteki başarı ve bilgilerine yardımcı kılmalıdır. Bediüzzaman‟a göre kişinin bunu yapmayıp her meslekte uzman olmaya kalkışması halinde bilgisi çok fazla bir işe yaramayacaktır. Nursî‟ye göre, Cenâb-ı Hak her bir peygamberi bir sanatın piri olarak göndermiş, ve bunu bazı âyet-i kerimelerle insanlara ihsas ettirmiştir. Bunun farkında olan insanlar, her bir peygamberi kendi mesleklerinin piri olarak kabul etmişlerdir. Meselâ, gemiciler Hz. Nuh‟u, saatçılar Hz.Yusuf‟u, terziler Hz. İdris‟i, demirciler de Hz. Davud‟u pir ve rehber olarak tanımışlardır. Bu ayetler peygamberlerin, meslek seçiminde birer rehber olduklarını gösterdiği gibi, meslekte ihtisaslaşmanın da önemine vurgu yapmaktadır. Bediüzzaman ferdi kabiliyetlerin ortaya çıkarılması gerektiği meyanında, herkesin fıtratına uygun bir iş yapması ve ona yönlendirilmesi gerektiği açısından “taksimü‟l-‟amal” (ihtisaslaşma) kanunu üzerinde büyük bir ehemmiyetle durmaktadır. Bediüzzaman‟a göre, kâinatta hakim olan terakki ve tekemmül kanunu „taksimü‟l-amal‟ kaidesinden ortaya çıkmıştır. Bu kanuna itaat etmek farz iken ne yazık ki tamamen itaat edilmemiştir. Şöyle ki: Fıtratımızda ekilen yetenek ve meyillerimizle, „taksimü‟l-amal‟ kaidesine uyarak fen ve ilimlerde mütehassıs olarak farz-ı kifayeyi yerine getirmekle mükellef iken, yalancı bir hırs ve gösteriş merakıyla o yeteneklerimizi söndürdük. Allah‟a isyan eden cehenneme girmeye müstahak olduğu gibi, hilkat denilen fıtrî şeriatın emrine uymadığımızdan cehalet cehennemine düşmeye müstahak olduk. Bizi bu azaptan kurtaracak olan da bu kanunla amel etmektir. Çünkü seleflerimiz bu kanunla amel ederek ilimlerin cennetlerine dahil oldular.” Bütün bu hususları bundan seksen sene önce gündeme getiren Bediüzzaman‟ın fikir ve önerilerine bu gün daha çok ihtiyacımız olduğu bir gerçektir. BÖLÜM IV 3. Ekonomik Kalkınma
146

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Düşmanlarını cehalet, zaruret ve ihtilaf olarak belirleyen Bediüzzaman cehalete karşı eğitimi; zaruret denilen fakirliğe ve geri kalmışlığa da her zamanın geçerli ve temel meslekleri olan “ziraat, ticaret ve sanatı” tavsiye eder.” Maişet için tarik-i tabiî ve meşru ve zîhayat sanattır, ziraattır ve ticarettir; gayr-i tabii ise, memuriyet ve her nevi ile imarettir”24 der. Memuriyeti ve idareciliği temel meslek olarak görmeyen Bediüzzaman “Memuriyete ve imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir”25 diyerek memuriyet ve idareciliğin geçim kaygısı ile değil, millete hizmet etmek amacını taşıması gerektiğine dikkat çeker. Bir ülkenin kalkınması müstahsillerin (üreticilerin) çoğalması ve müstehliklerin (tüketicilerin) az olmasına bağlıdır. Bir ülkede üreticiler azalır, tüketiciler çoğalırsa o ülke fakir düşer. Memurlar ve idareciler tüketici sınıfını teşkil ederler. Toplum hayatının devamı ve ihtiyaçlarının giderilmesi ancak sanat, ticaret ve ziraat alanındaki üretime bağlıdır. Şayet ihtiyaçtan fazla üretim olursa o zaman ülke halkı fazlasını dış ülkelere ihraç ederek ülke kalkınmasına ve zenginliğine hizmet etmiş olurlar. Ġsrafa alıĢan idareci ve memurların çok olduğu, tüketimin arttığı, üretimin azaldığı, herkesin gözünü devlet kapısına diktiği bir ülke fakir düĢer.26 Ülkenin kalkınmıĢlığı ve geri kalmıĢlığı da yine ülke idaresinin hürriyetçi olup olmaması, demokratik değerlere sahip çıkıp çıkmaması ile doğru orantılıdır. Bilhassa ırkçılığı devlet politikası haline getirmiĢ ve devletçiliği ilke olarak benimsemiĢ bir “ulus devletin” ülkede yaĢayan farklı ırk ve kökenden gelmiĢ, farklı dil ve kültüre sahip insanları Ģevk ve gayrete getirerek ülke kalkınmasına katması zordur. Böyle bir devlet tabiatı icabı monopoldür; yani tekelcidir. Tekelcilik ise kendisinden baĢkasına hayat hakkı tanımaz. Ekonomik monopolcülük de “serbest giriĢimi” önler. Demokratik ve hürriyetçi değerlere değil de ulusal değerlere önem veren ve bunu halkının zihniyetine yerleĢtiren bir devlet yapısında halk devlete bağımlı hale gelir. Her Ģeyi devletten beklemeye baĢlar. Halka göre devlet her Ģeyi yapabilir. Ekonomiyi büyütür, insanları eğitir, besler, iĢ sahibi yapar, ticaret yapar, korur. Fakirliği ortadan kaldırır. Hatta devlet vatandaĢlarının düĢüncelerine ve inançlarına müdahale eder ve nasıl yaĢamaları gerektiğine karar verir. Tarihte pek çok devletler kurulmuştur; ama hiçbiri 19. asırdaki “ulus devletler” gibi merkezileşmiş bir siyasal gücün bütün problemleri çözeceği beklentisini doğurmamıştır. “Devletçilik” prensibi güçlü devletleri kurmuĢ; ama adil ve halkının problemlerini çözen bir devlet yapısını kuramamıĢtır. Güçlü ulus devletler güçlerini kendi halkları üzerinde göstermiĢlerdir. Devlet hakkında fikir yürüten filozoflar da genellikle güçlü merkezi devlet yapısına destek vermişler ve bu konu üzerinde akıl yürütmüşler ve genellikle devletin güçlenmesi üzerinde durmuşlardır. Bunun için demokrasi de, halkın katılımı da hep güçlü devleti oluşturmak için kullanıldı. Bu da iktidarın hâkimiyetini ve insanların iktidar hırsını kamçılamaktan başka bir işe yaramadı. Bilimin, üniversitenin, sanatın, ziraatın ve ticaretin gücü daima sınırlandırılmak istendi.

147

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bundan dolayıdır ki baskıcı rejimler daima hürriyetçi idareler karşısına zayıf kalmış ve halkına mutluluk ve refah sağlayamamıştır. Böyle bir devlet sıkıĢtığı zaman düĢman üreterek ülkede birliği ve halkın desteğini sağlamayı amaçlar. Bunda baĢarılı da olur. SavaĢ böyle bir devletin gıdasıdır. SavaĢ bir ulus devlet için sağlıktır. SavaĢ demek mecburi askerlik, ağır vergiler, sıkı ekonomik politikalar ve muhalefetin bastırılması demektir. Milli savunma senaryoları devletin halkı savaĢ hedefleri doğrultusunda manipüle etmesini sağlar. Ulus devlet bundan dolayı halkını mutlu edemez ve ülkesinin kalkınmasına hürriyetçi ve demokratik devletler kadar hizmet edemez. Kalkınmanın ve geliĢmenin ön Ģartı her Ģeyden önce hürriyetlerin önünü açmak ve katılımcı demokrasiyi tam olarak iĢletmektir. Bir devletin gerçek sahipleri o ülkede toprağı olan, iş yapan çiftçi, sanatkâr ve tüccarlardır. Bunlar devletin kurulmasında ve güçlenmesinde maddi ve manevi katkıları olan insanlardır. Üreten, vergi veren, askerin ve memurların maaşlarını ve ihtiyaçlarını karşılayan bunlardır. Devlet ister ulus devlet olsun, ister demokratik hürriyetçi ve liberal devlet olsun müteşebbis vatandaşları ile kalkınır ve zenginleşir. Vergi veren ve devletini ayakta tutan daima çalışan ve üreten müteşebbis insanlardır. Devlet çiftçileri, sanatkârları, tüccarları ve müteşebbisleri desteklediği, koruduğu müddetçe daha fazla vergi geliri elde eder. Devletin görevi savunma, koruma ve adalettir. Varlığının sebebi budur. Memurların görevi de halkına hizmet etmektir. Müteşebbisler de ancak hürriyet ortamında gerekli yatırım ve üretimi yapar, hürriyet içinde ticari hayatlarını daha kolay yürütebilirler. Hürriyet bu açıdan her şeyin güven kaynağıdır. Devlet müteşebbisini, çiftçisini, sanatlarını korumalı ve ancak yanlış yapanı cezalandırmalıdır. Kalkınma Politikası Kalkınmanın maddi ve manevi iki temel sebebi olduğunu ifade eden Bediüzzaman bunları şöyle özetler: Kalkınmanın maddi sebepleri yeraltı, yer üstü ve insan kaynaklarıdır. Bu kaynakların yerinde ve bilgiye dayalı olarak kullanılması kalkınmanın ve gelişmenin temelini teşkil eder. Manevi sebep ise “Nokta-i istinad” (Dayanma noktası) denilen “Kuvve-i Maneviye”dir.27 Nokta-i istinad Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı olarak da tanımlanır. İnsan çok iyi bir nokta-i istinad bulursa en ağır ve büyük işlere karşı mübarezeye(mücadelede) kendinde kuvvet bulur. İnsanlar gerek devletten ve gerekse milletten aldığı güçle büyük bir ümitle yola çıkarsa yapamayacağı iş yoktur. “İnsanları canlandıran emeldir; öldüren yeistir.”28 “Bir nokta-i istinad bulsam küre-i zemini yerinden oynatabilirim” diyen bir ilim adamı gibi geleceğe ümitle bakan bir insanın da nokta-i istinat bulduğu takdirde küre-i arz gibi büyük işleri çevirebileceğini ifade etmiştir.
148

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Müslümanların bilhassa “din duygusu”nun daha fazla hâkim olduğu Doğu‟da geri kalmıĢlığa, cehalete ve her çeĢit bölünmüĢlüğe karĢı kurtuluĢ çaresi, dindir. Çünkü din “muhabbet ile ittihadı (muhabbet ile birliği), marifet ile imtizac-ı efkârı (karĢılıklı tanıĢma ile fikirlerin kaynaĢmasını), uhuvvet ile teavünü (kardeĢlik duygularıyla yardımlaĢmayı)”29 emretmektedir. Kalkınma politikaları ancak bu gibi esaslara dayanırsa sonuç verir. Aksi takdirde yapılan bütün yatırımlar ve kaynaklar yok olur gider. Bediüzzaman‟a göre bu konudaki çalışmalarda samimiyetin ölçüsü “muhabbet, hürmet ve merhamettir.” Zira “Hamiyet, muhabbet, hürmet ve merhametin netice-i zaruriyesidir. Onsuz olmaz ve illa yalandır, sahtekârlıktır.”30 Devletin bu konudaki görevi gerek yeraltı ve yerüstü, gerekse insan kaynaklarının kullanımında planlama, güven oluĢturma ve yardımlaĢmayı kolaylaĢtırma gibi temel stratejilerdir. Bu hususlar da yine dinin kutsal emirleri ile takva ve salâbet-i diniye ile olur. Ġnancı sarsılmıĢ ve ahlakı bozulmuĢ bir toplumu idare etmek çok zordur. Böyle bir toplumda güveni sağlamak ve yardımlaĢma unsurlarını harekete geçirmek ancak din ile olur.31 AsayiĢ ve güven oluĢturulduktan sonra kalkınma politikaları uygulanabilir. Hürriyet ile GiriĢimcilik (TeĢebbüs-ü ġahsi) Teşebbüs-ü Şahsi bir ülkenin kalkınması için en önemli unsurdur. Bediüzzaman daha asrın başında Doğu Anadolu‟da yaptığı seyahatlerinde girişimciliğe dikkat çekmiş ve onları teşebbüs-i şahsiye dediği girişimciliğe teşvik etmiştir. Doğu halkının Şafi olduğunu, Şafiilerin ise imama uymuş bile olsa namazdaki Fatiha‟yı her bireyin okumasının dinin emri olduğuna dikkat çeker. Bunu girişimciliğe delil ve örnek gösterir. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır”32 ayetinin de “Teşebbüs-ü şahsiye”ye davet ettiğini nazara verir.33 Onları Doğu insanının dindarlığına uygun olan meşrutiyet ve hürriyete sahip çıkmaya ve girişimci olmaya çağırır. Hür bir zeminde yola çıkan bir müteşebbis elbette başarılı olacaktır. Bunun için emniyetin tesisi şarttır. Geleceğine güvenle bakamayan bir müteşebbisin harekete geçmesi beklenemez. Bediüzzaman 1910 senesinde Doğu ilerine yaptığı seyahat Osmanlı dönemine rastlamaktaydı. Devletin ırkçılığa ve farklılıkları inkâra dayanan politikaları yoktu ve Kürtçülüğe dayanan bir terör de söz konusu değildi. Bediüzzaman o dönemin şartlarında “hür teşebbüs”ü tavsiye ediyordu. “Ağam bilir” umursamazlığını tenkit ederek herkesi hürriyet içinde kalkınmaya davet ediyordu.

BÖLÜM V 4. Irkçılık ve Zararları (Irkçılığın Terkedilmesi)
149

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Irkçılığın temel kaynağı, Hz.Adem ile Iblis‟in mücadelesine kadar gider. Sonuçta ırkçılık ve üstünlük güden iblis kaybetmiştir. Tıpkı Turancılık güden İttihat ve Terakki gibi, Naziler gibi sonları hep hüsran olmuştur. Geride sadece acılı ve ızdıraplı milletler ve enkaz yığınları kalmıştır. Irkçılık her yönüyle dinimizce de yasaklanmıştır. Zulmederek, diğer ırkları aşağılayarak ve küçük düşürerek, ayrılıkları ateşlendirecek, insanları birbirine düşürecek, toplum hayatını altüst edecek ırkçılığı, İslâmiyet kesinlikle yasaklamıştır. Hattâ zulme, haksızlığa, ayrılığa sebep olabilecek her türlü bölgecilik, kabilecilik, aşiretçilik ayrımını da reddetmiştir. Hatta Biz ecdadımızı kuru bir ırkçılık namına değil, Bediüzzaman‟ın tabiriyle, Ġslâmiyet‟in bayraktarı olmaları cihetiyle sevebiliriz. Yoksa, dedemizin alim olması bizi cehaletten kurtarmadığı gibi, ecdadımızın Ġslâm‟a yaptığı hizmetler de bizim tembelliğimize, gevĢekliğimize, gayretsizliğimize kefaret olmaz. Bediüzzaman‟a göre ırkçılık ideolojik ve düşünce bakımından İslâmın dünya görüşüne uymadığı gibi pratik açıdan da İslâm toplumlarına fayda sağlamaz. Ona göre ırkçılık düşüncesi Batıdan “içimize sokulan” bir “firenk illeti”dir. Amacı Ġslâm toplumlarını parçalamak ve onları koloni haline getirerek sömürmektir. Bediüzzaman, Ġslâm toplumlarının baĢına gelen en büyük felaketlerin ırkçı politikalardan kaynaklandığını iddia eder. Emevilerin Müslümanlara verdiği büyük zarar ve felaket onların ırkçı eğilimlerinden kaynaklanmıştır. Aynı şekilde 1908 sonrası Osmanlı toplumunda ortaya çıkan “kulüpler” de ırkçı nitelikler taşıdığından büyük bir imparatorluğun dağılmasına yol açmıştır. Cumhuriyet sonrası ırkçı yaklaşım ve politikalar ise “gizli dinsizlerin” ayrılık tohumları ekerek Müslümanların huzur ve rahatını bozup Anadolu insanını anarşi ve kaos ortamına sürüklemek amacını taşımaktadır. 34 “Frenk illeti tabir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâmı parçalamak için içimize bu firenk illetini aşılamış(tır). Fakat bu hastalık ve fikir, gayet ve zevkli ve cazibedar bir halet-i ruhiyye (cazip manevi iç hal) verdiği için, pek çok zararları ve tehkileleriyle beraber her millet cüzi kulli bu fikre iştiyak (arzu, şevk) gösteriyorlar.” 35 Hatta Bediüzzaman gerek İslâmi şuur ve kültürden uzaklaşmış aydınlar, gerekse Batı politikalarının inceliklerini kavramayan avam tabakasına hoş gelen ulusçuluk fikrinin Müslümanlar için basit bir tehlike değil, öldürücü bir zehir olduğuna dikkati çeker: “Unsuriyetperverliği Avrupa‟nın bir nevi firenk illeti olduğundan bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa o firenk illetini İslâm (milletlerinin) içine atmış; ta (Müslümanlar arasında) tefrika versin, parçalasın, (onları) yutmasına hazır olsun”36 Başka bir yerde ise, “Unsuriyet ve menfî milliyet esasları adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü, unsuriyetperver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.”37 diyerek unsuriyet ve ırkçılığın adalet ve hakkı gerçekleştirme yolunda ciddî bir engel olduğunu vurgular.

150

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Irkçılık ve ulusçuluk bünyesinde taĢıdığı zulüm, sömürü ve köleleĢtirme nitelikleriyle Müslüman birey ve toplumun vasfı olamayacak bir cehalet ve küfür vasfıdır. 19. yüzyıldan itibaren teknolojinin gelişmesi ile ırkı esas alan devletler ırkçılık hesabına dünyayı büyük savaşlara itmiş ve büyük buhranlara sürüklemişlerdir. II. Dünya Savaşı‟nın Avrupa‟da yol açtığı felaketten sonra devletler, kendi uluslarını korumak amacıyla uluslararası organizasyonlara ihtiyaç duydu. Irkçılığın ne derece zararlı olduğu yaşanan acı tecrübelerle ortaya çıktı ve Avrupa günümüzde, topraklarında savaş olmayan bir kıta kurdu. Dünya olaylarını Kur‟an penceresinden takip eden Bediüzzaman Menderes‟e yazdığı bir mektubunda seksen senelik ömrünü milletin selameti için feda eden, hiçbir dünyevi amaç taşımayan ve sadece milletin menfaati için çalışan, padişahlık, tek parti ve demokrasi döneminde bütün siyasi olaylarının içinde bulunarak kazandığı tecrübelerini de dikkate alarak birkaç nasihatini dinlemesini ister. Bediüzzaman mezkûr mektubunda hükümetlerin devletlerarası ittifaklar kurmalarını “Sulh-u Umumi” dediği dünya barışına, kalkınmaya ve her nevi anarşi ve teröre karşı en büyük tedbir olarak gördüğünü ifade eder. DP‟nin Pakistan ve Irak ile kurduğu “Bağdat Paktı”nı tebrik ederek alkışlar. Bu paktın Arap ve Türklerin yakınlaşmasına ve İslam dünyasının uyanmasına sebep olacağını söyler. Irkçılığın yıkıcı ve menfi bir hareket olduğunu, başkalarının zararı ile beslendiğini, bunun da ırkçılığın seciyesi ve tabiatının gereği olduğunu ifade eder. Müslümanları birleştiren en önemli hususun İslamiyet olduğunu nazara verir. Türklerin asla ırkçı olmaması gerektiğini ve ırkçılıkta hiçbir kazancının olmayacağının altını çizer. Bediüzzaman‟a göre Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olarak tanınmış ve Türk ırkı İslamiyet‟le kaynaşmıştır. Türklüğü Müslümanlıktan ayırma imkânı kalmamıştır. Türk, Müslüman demektir. Hatta Müslüman olmayan kısmı Türklükten de çıkmışlar ve başka milletlere karışmışlardır. Bulgarlar ve Macarlar gibi. Aynı şekilde Araplar da Araplıkları ile değil, Müslümanlıkları ile tanınmışlardır. Araplar da İslamiyetle mezc olmuşlardır. Bunun için gerek Türklere, gerekse Araplara ırkçılık çok büyük tehlikedir. Her iki milletin “Hakiki milliyetleri İslamiyet‟tir. O kâfidir.”38 Türkler ile Arapların ortak özellikleri İslamiyet‟e olan hizmetleridir. “Irak ve Pakistan ile yapılan ittifak ve anlaşma bu açıdan çok mühimdir. En büyük faydası da ırkçılığın önlenmesidir. 4-5 milyon ırkçı yerine 400 milyon Müslüman ve 800 milyon bölge halkının dostluğu kazanılmış olacaktır. Bunun sonucunda ortaya çıkacak olan barıştan dünya milletlerinin ve bu barışa çok ihtiyacı olan Hıristiyanlık dünyasının ve diğer din mensuplarının dostluklarını bu millete ancak bu şekilde kazandırma imkânı vardır.”39 Ülke düşmanlarının ve menfaatlerini Türk ve Müslümanların zararında gören ve bunun için ifsat komitelerini harekete geçiren Batılıların ifsatlarından yöre halkını kurtarmanın çaresini de “Ġman birliğini tesis etmek, din ve fen ilimlerinin beraber okutulacağı üniversiteleri açmak ve Müslümanların arasındaki kardeĢliği yeniden kurmak” olduğunu belirtir. Bunun sonucunda Avrupa medeniyeti ile Ġslam medeniyetini birleĢtirmek de mümkün olacaktır.”40
151

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Irkçılığın zararlarını bir misalle izah eden Bediüzzaman, Van‟da iken hamiyetli bir Kürt talebesinin İslam terbiyesi ile “Bir Müslüman Türk‟ü fâsık bir kardeşime tercih ederim” dediği halde İstanbul‟da girdiği mekteplerde Irkçı bir muallimden etkilenmesi sonucu “Ben şimdi gayet fasık, hatta dinsiz bir Kürdü salih bir Türk‟e tercih ediyorum” dediğini nakleder. Bediüzzaman birkaç sohbet sonunda onu ikna eder ve “Türklerin bu millet-i İslamiyenin kahraman bir ordusu” olduğunu kabul ettirir. Bediüzzaman Ankara‟da bulunduğu dönemde TBMM‟de bulunan mebuslara bu misali verdikten sonra sorar: “Doğu‟da bulunan 5 milyon Kürt, 100 milyona yakın İranlı ve Hintli, 70 milyon Arap, 40 milyon Kafkas var. Birbirine komşu ve misafir olan bu milletlere Kürt talebenin Van‟da aldığı iman dersi mi, yoksa İstanbul‟da mektepte aldığı ırkçılık dersi mi daha çok lâzımdır?”41 BÖLÜM VI Milletlerin Saadeti Dostluk ve Sevgidedir Bediüzzaman‟a göre Doğu Anadolu‟nun ve Ortadoğu‟nun saadeti ve selâmeti Ermeniler dâhil Arap, Türk, Kürt, Süryani ve diğer milletlerle ittifak içinde ve dost olmaya bağlıdır.42 Dostluğun sebeplerinden en önemlisi komşuluk ve ortak menfaatlerdir. Komşuluğun devamı ve ortak menfaatlerin kazanımı akıl, ilim ve meyli terakkiye bağlıdır. Bütün bunlar ise sevgi ve muhabbetle sağlanacaktır. “Husumet ve adavetin (düşmanlık) vaktinin bittiğini” söyleyen Bediüzzaman “İki Harb-i Umumi (dünya savaşları), adavetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti. Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiatı (kötülükleri) - tecavüz olmamak şartıyla adavetinizi celp etmesin”43 demektedir. Muhabbetin sebeplerini sayarken komşuluk yanında “iman, İslamiyet, cinsiyet ve insaniyet”44 gibi nurani bağlar olduğunu ifade eden Bediüzzaman “İman ve İslamiyet”in bu bağlamdaki önemine değinir. Devamında “cinsiyet ve insaniyet” gibi ortak değerlerin de bütün insanları, ırkları ve dilleri ne olursa olsun, sevgi ile birleştirmesi gerektiğini ifade eder. Bediüzzaman bilhassa Müslümanların “komşularını, hemcinslerini insan olmak yönüyle sevmelerinin” dinin emri ve gereği olduğuna dikkat çeker. “Muhabbet, uhuvvet (kardeşlik) ve sevmek islâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır”45 der. Müslümanları tüm insanlarla ve bilhassa komşuları ile dost olmaya davet eder. Sevgi ve muhabbetin oluĢması ise ırkçılığın terk edilmesine ve farklılıkların birer zenginlik olarak kabul edilmesine bağlıdır. Doğu‟nun önemli şair ve ediplerinden olan Şeyh Sadi-i Şirazi‟nin dediği gibi “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.”46 İdarecilerin ve devletin toplum üzerindeki en önemli görevi asayişi ve barışı korumaktır. Muhabbet ve Sevginin Kaynağı Ġman KardeĢliğidir

152

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Doğuda din ve iman hâkimdir. Halkın birliğini ve beraberliğini sağlayacak, eğitime ve maddi-manevi terakkiye sevk edecek olan dindir. Dini referanslarla yapılan bir teşvik ve sakındırma halk üzerinde daha müessir olur. Birliği sağlayacak olan ancak dindir. Yüce Allah Kur‟an-ı Kerim‟de “Mü‟minler kardeştir”47 buyurur. Mü‟minlerin ortak inancı olan iman kalplerin birleşmesi ile sonuçlanır. Bu da toplumda birliği ve beraberliği temin eder. Bediüzzaman bu hususu “Tevhid-i imanî elbette tevhid-i kulûbü ister; vahdet-i itikat dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder”48 demektedir. İman ve vatan birliği insanların birliğini sağlayan en önemli iki sebeptir. En kuvvetli bağ iman bağıdır. Çünkü iman ile esma-i ilâhiye sayısınca birlik bağları oluşur. Bediüzzaman bu gerçeği “her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir; yüze kadar bir, bir”49 diyerek imanın sağladığı birlik bağlarının binleri geçtiğini ifade etmektedir. İman bağı güçlü bir şekilde inananları birbirine bağlar. Vatan ve komşuluk bağları ise iman bağı kadar güçlü değildir. Bir vatanda yaşamaktan kaynaklanan birlik bağı “Köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir, bir”50 şeklinde ifade edilebilir. Bir vatanda yaşayan insanların birliği inanç birliği ile beraber olursa daha mükemmel ve güçlü bir şekilde vatandaşları birbirine bağlar. Buna göre de sevgi ve muhabbet oluşturur. Bir ülkede beraber yaşamak güçlü bir milleti oluşturmaz; ancak imandan kaynaklanan inanç birliği milleti oluşturur. Bütün bu gerçeklerden anlaĢılmaktadır ki, Doğu ve Güneydoğu Anadolu‟da ve Ortadoğu‟da birliği ve dirliği sağlamanın yolu dinden ve dine değer vermekten geçer. Ġnsanlar arasında sevgi ve muhabbeti oluĢturmanın yolu da dinden geçer. SONUÇ Doğu ve Güneydoğu Anadolu‟da ve devamı olan Ortadoğu‟da bir asra varan süre devam eden cehalet, fakirlik ve ihtilaf ve bunlardan kaynaklanan istikrarsızlık ve terör çözümsüz değildir. Her şeyin bir çaresi vardır ve iyi niyetle yaklaşım sergilendiği zaman kısa zamanda çare bulmak da mümkündür. Yeter ki sağduyulu davranılsın ve akılcı bir yol takip edilsin. Doğu‟da ve Ortadoğu‟da henüz bu gibi problemler ortaya çıkmamışken geleceği görerek zamanın idarecilerini ikaz eden ve ileri görüşlülüğü günümüz hadiseleri ile de tescil edilen Bediüzzaman‟ın fikirlerine ve önerilerine kulak vermek günümüz idarecilerine kalmıştır. Günümüzde Bediüzzaman yok; ama yığılarak devam eden problemlere işaret ettiği çözümler karşımızdadır. Bediüzzaman‟ın önerilerini “DemokratikleĢme, ırkçı politikalardan vazgeçerek iman kardeĢliğini yeniden tesis etme, komĢularımızla dost olma, din ve fen ilimlerinin beraber okutulduğu eğitim müesseseleri, sürdürülebilir ekonomik kalkınma ile hür teĢebbüse önem verme” Ģeklinde özetlemek mümkündür. Bütün bunların gerçekleĢmesi hürriyetçi ve katılımcı demokrasi ile mümkün olabilecektir.
153

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

TeĢekkür : M.Ali Kaya‟nın “Doğu ve Ortadoğu Problemlerine Bediüzzaman‟dan Çözüm Önerileri ” adlı eseri, Risale-i Nur Enstitüsü sitesinde yayınlanan makaleler, Prof.Dr. Bünyamin Duran‟ın ve Sayın Sadık Yalsızuçanlar‟ın makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey‟in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur. Takviye Okumalar PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye? Kurtlu hilal Gözü kör olsun bu ulusçuluğun! Irkçıya kızılmaz, acınır! Müslümanların iç hastalıkları Vatanın bütünlüğü silahla mı korunur? Ax! Welate min - Ah! vatanım Kuzey Irak‟a girelim mi? Kaynaklar: Aclunî, Keşfu‟l-Hafa, Beyrut-1352. Aliyyu‟l-Muttaki, Kenzu‟l-Ummal, Halep-1974. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Divan-ı Harb-i Örfî, 1993-İstanbul. Emirdağ Lahikası, 2001-İstanbul. Hutbe-i Şamiye, 1993-İstanbul. İşaratü‟l-İ‟câz, 1998-İstanbul. Lem‟alar, 2001-İstanbul. Mektubat, 1998-İstanbul. Muhakemât, 1998-İstanbul. Münazarat, 1993-İstanbul. Sünuhat, 1996-İstanbul.

154

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Tarihçe-i Hayat, 1998- İstanbul. Münavi, Feyzu‟l-Kadir, Tarihsiz-Beyrut. Gazali, İhya-ı Ulum, İstanbul-1985. İmam-ı Muhammed Serahsi, Şerh-u Siyeru‟l-Kebir, Tarihsiz-1335. Münzirî, Et-Tergib ve‟t-Terhib, Tarihsiz-Kahire. Dipnotlar 1. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 89. 2. Aclunî, Keşfu‟l-Hafa, 1:462 (Hadis No: 1515). 3. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 22. 4. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 22. 5. Divan-ı Harb-i Örfî, 69; Hutbe-i Şamiye, (1993-İstanbul) s. 85. 6. Tarihçe-i Hayat, (1998-İstanbul) s. 204. 7. Divan-ı Harb-i Örfi, s. 21. 8. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 23. 9. Divan-ı Harb-i Örfi, s. 21. 10. Tarihçe-i Hayat, s. 93. 11. Tarihçe-i Hayat, 128-129; Emirdağ Lâhikası, s. 404, 437-440. 12. Emirdağ Lahikası, s. 404, 437-440. 13. Emirdağ Lahikası, s. 404. 14. Emirdağ Lahikası, s. 440. 15. Tarihçe-i Hayat, s. 75. 16. Münazarat, (1993-İstanbul) s. 127-129. 17. Sünuhat, (1996-İstanbul) s. 33. 18. İşaratu‟l-İ‟câz, (1998-İstanbul) s. 117; Muhakemat, (1998-İstanbul) s. 137. 19. Muhakemat, s. 24. 20. Lem‟alar, s. 168-169.
155

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

21. Sünuhat, s. 33. 22. İşaratü‟l-İ‟câz, s. 13-14. 23. Sünuhat, s. 33. 24. Münazarat, s. 78. 25. Münazarat, s. 78-79. 26. Lem‟alar, s. 206. 27. Sünuhat, s. 77-79. 28. Hutbe-i Şamiye, s. 49, 126; Sünuhat, s. 79. 29. Sünuhat, s. 79. 30. Sünuhat, s. 81. 31. Lem‟alar, s. 174. 32. Necm, 53:39. 33. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 57-61. 34. Nursî, Emirdağ Lâhikası, c. II, s. 194. 35. Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 132. 36. Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 65-66. 37. Nursî, Mektubat, ss. 65-66. 38. Emirdağ Lâhikası, s. 438. 39. Emirdağ Lâhikası, s. 438. 40. Emirdağ Lâhikası, s. 437-440. 41. Emirdağ Lâhikası, s. 438. 42. Münazarat, s. 67. 43. Hutbe-i Şamiye, s. 57. 44. Hutbe-i Şamiye, s. 58. 45. Hutbe-i Şamiye, s. 58. 46. Mektubat, s. 258.

156

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

47. Hucurat, 49:10. 48. Mektubat, s. 254. 49. Mektubat, s. 255. 50. Mektubat, s. 255.

157

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Vicdan Ne Yana DüĢer Usta, Medeniyet Ne Yana? (Özlem Yağız) Sözde kıyılmıĢ canlar: Hafızayı beşer nisyan ile malulmüş. Unutmak, anne kucağındaki bir uyku kadar tatlı ve sıcak. Çok acı veren bir hastalıktan sonraki nekahat döneminin en lüzumlu ilacı. Yaşanan acılara bir sünger çekmek, unutmak, bugünü yaşamak Allah vergisi bir lütuftur belki de ruh sağlığımızı ayakta tutan. Ama ya hastalık bitmediyse ya daha acılar sürerken her şeyi unutuyor ve unutturuluyorsak? Unutmak bizim için hastalığın inkârı haline gelmişse bir de üstüne. Bu hastalığın kendisinden beter bir hastalık, bir demans değil midir olsa olsa. İki gün önce Yüzleşme Derneği ile Mazlum-Der‟in ortak düzenlediği „Faili Derin Kayıplar” panelinde şöyle diyordu Hayko Bağdat: -En kötüsü nedir biliyor musunuz arkadaşlar, bizler hafızalardan silindik. Artık bize ait hiçbir şey yok anılarda” O panelde hafızalardan sildiğimiz, unutmak istediğimiz nice kabuk bağlamaya yüz tutmuş altı sıcak yaradan birkaç tanesi kanadı iki gün önce. Hrant Dink, Musa Anter, Mustafa Suphi, Ali Şükrü, Sabahattin Ali. “Sözde itirafçıların” sözde itiraflarında geçen, sözde asit kuyularına atılmış, sözde bedenlerinin, vicdanlarımıza, sözde rahatsızlıklar verdiği, sözde kıyılmış canlardan ise bahsetmeye hiç vakit olmadı. Zaten her şey sözde yaşanıp bitmişti kimilerine göre, sadece yakınlarına sözde acılar kaldı. Bir de sözlere dökülmüş inkârlar.

158

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Hiçbirisini yaĢamadık ki! Unutmak istiyoruz acıları, unutmak ve hiç yaşanmamış kabul etmek. Çünkü hatırlamak uyanık bir vicdanı getiriyor ve vicdan merhameti ayaklandırıyor. Merhamet vicdanın dışa uzanan eli. Bir defa merhamet duymaya başladın mı işin zor. Afyon misali huzurunu kaybediyorsun. Artık ne pembeler toz pembe, ne kırmızılar nar kırmızı. Bir defa ayaklandı mı vicdan denen o meçhul, haftalar boyu küçücük meleklerin, belki bizler kadar yemeyi içmeyi yaşamayı seven kadın erkek çoluk çocuk bir halkın, fosfor bombaları ile yanmış paramparça olmuş bedenlerini seyrettikten sonra kumandayı zaplayarak her akşam en sefil yüzümüze ayna tutan programlarda aynı kepazeliklere dalmak, „bu kaburga dolması değil kimi kandırıyorsun diye cırlayan‟, „ay yemeğimden saç çıktı, şimdi bayıldım‟ diye dertlenen insanların sahici dertler ve öfkelerle alay ettirilen görüntülerine bakarak zaman tüketmek o kadar da kolay olmaz, olmamalı da. Gözünü sevdiğimin medeniyeti! Ne güzel vaatlerin vardı bizlere. Ne parlak ışıltıların. Kompleks vitaminlerle beslerken bedenlerimizi, antibiyotiklerle kovduk pandemi korkularını. Mum ışığı değildi artık odalarımıza gelen aydınlık, tüm makineleri, ışıl ışıl dünyası, iletişim imkânları ile kolaylaştırılmış her şeye sahip olma imkânı olan ama sahip olmanın amaç olduğu, sahip olunan şeylerin ise plastikleştiği, tüm derinliklerin sığlıklara, duyguların karlı hazlara, vicdanın görev aşkına, merhametin toplumsal sorumluluğa, estetiğin ve yaratıcılığın verimli, kullanışlı ve konforlu olana dönüştüğü bir garip cinnet çağıydı seninle gelen. Kendinden emin bir putperestin inanmışlığı ile şüpheyi kaldırmış, hakikat arayışını gerçek şu ki ile başlayan cümlelere dönüştürmüş kibrinle, ehlileştiremediklerini, değiştiremediklerini, boyun eğdiremediklerini yani tüm yeryüzünün lanetlilerini kılıcının gücüyle adam etmektesin biteviye… -Düşümde çocuklar gördüm; ağlıyordu, fosfor bombaları, asit kuyuları almıştı babalarını, yıkılmış tarumar olmuş camilere, kiliselere, okullara, evlere bakarken yine de şanslı olduklarını düşündüm: Binaları yıkılmış, oyun oynadıkları sokaklardan anaları çalınmış, sıra arkadaşları melek olmuştu. Kafileler akıyordu ölüm çöllerine. Ama öylesine büyüktü ki uygarlıkları hani derler ya bir de orantılı şiddet kullansaydı medeni vicdanıyla, bir nükleer füze yeterdi aslında; binalar ayakta kalır çocukların ise hiçbirisi sağ çıkamazdı. Çok daha az masraflı olurdu üstelik. Zamanın ruhuna da uygundu! Söylesene bir yol, vicdan ne yana düĢer usta, medeniyet ne yana? -Vicdan eğitilebilir bir şeydir, bilmen gerekirdi. Uygarlaştıkça insanlar akıl, kolektif bilinç ve görev duygusunun önemini kavradıkça, okullarımızda modern anlatılarla biçimlendirdikçe çocukların kafalarını ve üretim tüketim ilişkilerinde biraz da dengeli paylaşımı da sağlayabilirsek eğer, güzel günler göreceğiz dostum, güneşli günler. Bak! İşin özü şu ki;
159

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Modern bir Amerikalının, demokrasi ile yönetilen bir İsraillinin, ışıl ışıl Etilerde oturan eğitimli bir adamın doğrularından şüphe etmemelisin. Vicdan diye bir şey varsa bunun bir medenide bir bedeviden çok daha fazla olacağını da bilmen gerekir. Bir bedevinin bir medeninin hayatı için potansiyel tehlike olduğunu nasıl görmezden geliriz. Sen medenilerin kendini savunma hakkı olmadığına inananlardansın belki de. Olmert‟in ölü çocuk bedenlerini gördüğünde ağlaması yetmeli tüm günahlardan arınmaya. Anla artık, kuralları bu oyunun; asit kuyularında kaybolanlar kaybolması gerekenlerdir, ülkeler yakar ülkeler yıkarız medeniyet adına, mahcup kınar birleşmiş topluluklar, bilirler ki, söz konusu ortak çıkarlar ise vicdanın bile sınırları vardır elbet. Kendi bireysel çıkarlarının ve toplumunun çıkarlarının bilincinde bir Livni „nin kadın olarak bağımsız, batı tarzı eğitimli, bakımlı, modern ve hayran olunası özgür görüntüsü karşısında gözlerin kamaşmıyorsa eğer, zamanını, evinde çocuk bakarak, iş işleyerek, evin yaşlı alzhemierli dedesinin ilaç ve yemek saatlerini takip etmekle geçiren Filistinli kadının dört çocuğuna sarılarak son bulmuş hayatının zaten yanlış, feda edilebilir ve fazla gözyaşına değmez olduğunu ve “hepimiz için” en iyisinin onu unutmak, üzerinde durmamak olduğunu da anlamakta güçlük çekebilirsin. Mazlumlar bize benzemiyorsa o kadar mazlum da değildirler, sakın yanılma!” Öyle TaĢlar vardır ki içinden ırmaklar kaynar Her insan zamanın bir noktasında yüzleşir gerçeklerle, saklanmış hakikatler yorulur gizlenmekten, iki zap arası bir görüntü geçiverir gözlerimizin önünden ve en önemlisi kendimiz ile yüzleşiriz böyle durumlarda. İşte gerçek manada hür olma insan olma şansına sahip olduğumuz an o andır. Rasyonel vesveselere süslenmiş ortak akla boyun eğmek, sırtını dönüp unutma tercihini kullanmak ile hakikat, merhamet ve adalet duygularının arasında kaldığımız anı yaşayıveririz birden. Uzaklarda bir yerlerde beş güçlü Yahudi lobisinin tehditleri ile yine uzaklarda bir yerlerde tarumar olmuş bir şehrin ciğerleri kavrulmuş insanlarının bakışları arasındaki bir zamandır o. Bu son dalga olsun burada bırakalım artık, uzlaşalım, bu işi bitirelim diyen ses ile adalet istiyorum diyen sesin çarpıştığı bir zaman. 100 yıllık sessizliği bozmakla bakın bu bize tazminat davaları olarak dönecek diyen emekli diplomat aklının fısıldadıkları arasında bir demdir bu yaşanan. Ve o anlarda uyarır kitap, zamansız unutkanlıkları kalbine bir şırıngayla basarak yürüyüp gidenleri: “(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaĢtı. Artık kalpleriniz taĢ gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taĢlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fıĢkırır. TaĢlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aĢağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” (Bakara 74)

160

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Müslümanlar din üzerinden servet yığabilir mi? (Ġhsan Eliaçık) “Baron” kelimesi Orta Latince‟de “engel” anlamına gelen “barra” dan geliyor. Fransızca‟ya “barre”, İngilizce‟ye de “bar” olarak geçmiş… Türkçe‟de kullanılan bar, ambargo, bariyer, baraj, barfiks, barmen, baro kelimeleri de bu kökten. Bunların hepsinde “engelleme, çevirme, bir yerde toplama” manası var. Hatta bizde Erzurum ve Artvin yöresi halk oyunlarına Ermenice‟den geçen grup, topluluk, insan çemberi anlamında “bar” deniyor. Bu durumda bar, çember halinde yapılan dans oluyor; Bahçası var bağı var Ayvası var narı var Atamızdan yadigâr Bizde ata barı var Demek ki “baron”; engelleyen, çeviren, çembere alan, bir yerde toplayan, kendi tekeline alan, çembere aldığı şeyin etrafına “baraj” ören, buna uymayana “ambargo” uygulayan demek… Bu durumda “din baronu” da, dini sembol ve değerleri tekeline alan, bunların etrafına çember ören, “baro” gibi herkesi bu çatı altında toplamak isteyen, “bar” gibi herkesin burada oynamasını isteyen, dışta kalana “ambargo” uygulayan ve aforoz eden, dini değerlerin etrafına “baraj”, önüne de “bariyer” koyarak kendi tekeline alan demek oluyor… “Simsar” kelimesi ise Arapça‟ya tâ Aramice‟den geliyor. Aramice‟de “srsür/spsir” aracı, mahabbet tellalı demek. Yüzyıllar boyu aynı anlamı

161

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

koruyarak Arapça‟ya aracı, komisyoncu manasında geçmiş. “Ġstismar” da birinin iyi niyetini kötüye kullanmak, sömürmek demek… “Simsar” ile “sülük” arasında şöyle bir benzerlik var: Sülük, tatlı sularda yaşayan, vücudunda yirmi iki sindirim kesesi olduğu için bir kezde ağırlığının sekiz katı kan emebilen bir hayvan. Simsar da öyle… Hele din simsarı tam bir sülük. O da tatlı sularda yaşar, eziyete fazla gelemez, kolay yoldan kazanmayı çok sever. Dine sülük gibi yapışır ve yirmi iki sindirim sistemi olduğu için ağırlığının kat kat fazlası rant emer… “Simsar” çok eski bir kelime olduğuna ve Aramice gibi Arapça‟nın atası bir dile yüzyıllar öncesinden girdiğine göre simsarlık çok eski meslek… Bu nedenle simsarlar tarih boyunca Allah, Kitap , Peygamber gibi “tatlı suların” etrafında bitmişler ve bunlara sülük gibi yapışarak emmişlerdir. *** İslam‟ın ilk doğuş yıllarında “kahin” ve “mecnun” denilen kişiler devrin simsarları, Ebu Leleb, Ebu Cehil ve Velid bin Muğire gibi tefeci bezirganlar da baronlarıydılar.. Kahinler kehanetlerde bulunur, mecnunlar gizli güçlerle konuşarak onlardan gelecekle ilgili haber aldıklarını söylerler, tefeci bezirganlar da Kabe‟nin etrafını çevirerek gelen hediyeleri iç eder ve onlardan geçinirlerdi. 7-8 büyük tefeci bezirgan Mekke‟nin kaderine el koşmuştu. Kabe‟ye gelen kurbanlık (hedy), deve ve sığırları (en’am) iç etmeye dayalı bir düzen kurmuşlardı (Yeda Ebu Leheb). Yani anlayacağınız Mekke‟deki dini sembol ve değerler etrafında tam bir simsarlık ve baronluk hüküm sürüyordu. Mekke‟nin ileri gelenleri Kabe‟ye sülük gibi yapışmış emiyorlardı. Kahinler ve mecnunlar da halkın dini duygularını, umutlarını ve gelecek beklentilerini sömürüyorlardı. Firavun‟un büyücüleri gibi buradan besleniyorlardı. Verdikleri sırlı, tılsımlı, büyülü bilgiler ve kehanetlerden dolayı rant elde ediyorlar, din iman işlerinin sadece kendilerinden sorulacağını, bu işin kompedanının kendileri olduğuna inanıyorlardı. Günlerden bir gün ümmi yani “halkın bağrından çıkan”, din baronu ve simsarı çevrelerin hiç birisinden gelmeyen bir “öksüz” çıkıp da “Yıkılsın Ebu Leheb‟in düzeni, yıkılsın!” (Tebbet yeda Ebu Leheb ve tebbe) diye haykırınca telaşa kapıldılar ve onu asla affetmediler. Türlü düzenler kurarak, önüne “bariyer”ler çekerek, “ambargo”lar uygulayarak engellemek istediler. Çünkü onlar Kabe‟nin “baronu” ve “simsarı” idiler. Allah bula bula bu öksüzü mü bulmuştu? Vahiy Mekke‟nin ve Taif‟in iki “baronu”ndan birine indirilmeli değil miydi?!! ***
162

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Kur‟an daha ilk ayetlerde dedi ki: “O, ğayb hakkında cimri değildir.” (Tekvir; 24) Yani peygamber ğaybtan bilgiler veriyor, vahiyler alıyor; fakat onu kâhinlerin ve mecnunların kendilerine saklamaları gibi kendine saklamıyor. Hepsini açıklıyor ve bu açıklamalarından dolayı kâhinler ve mecnunlar gibi ücret istemiyor. Vahiy onun mesleği, aldığı bilgiler de servet kaynağı değil… Bu vahiyleri kendini zengin etmek için okumuyor. O bir din tüccarı, iman simsarı, Kabe baronu, umut hırsızı, kâhin, rahip, mecnun veya parlak sözlerle göz boyayıp insanların cebine göz diken bir şarlatan değil… Allah‟tan aldığı ne varsa onu olduğu gibi ileten vicdanın ve merhametin evrensel sesi o!… Kur‟an‟ın daha ilk ayetlerde ısrarla peygamberin bir kahin, mecnun veya sihirbaz olmadığını söylemesi bu nedenle çok manidardır. Aslında bu, tarih boyunca Tanrı, Kitap, Peygamber gibi dini değer ve sembollerin yakasından bir türlü düşmeyen din baronları ve simsarların köküne kibrit suyu dökmek demekti. Demek ki risalet, kahinlik, mecnunluk ve bezirganlık gibi baron ve simsar yatağı asla değildir! *** Dahası var… Bakın, “Alak” suresinden hemen sonraki “ilk mesajlar” da ne denmişti; “Sen ey yalnızlığa bürünen! Kalk ve uyanışı başlat! Haykır: Allahuekber! Güzel ahlâkı kuşan! Kötülüğe bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger” (Müddesir; 1-7) Sondan bir önceki ayete dikkat ediniz… Genellikle meallerde “Yaptığın iyiliği baĢa kakma” diye çevrilen fakat aslında “Servet yığma hayallerine kapılma” (Ve la temnun testeksir) demek olan bu ayet din baronluğu ve simsarlığının panzehiridir. Ayette geçen “umn/umniye” hayal, kuruntu, temenni, “istiksâr“ da çoğalmak, zengin olmayı istemek, servet biriktirmeyi talep etmek demek. Nitekim Tekâsür

163

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

suresinde de bu anlamda kullanılmıştır; “Bir zenginlik yarıĢıdır (tekâsur) gidiyorsunuz; tâ mezarlarınıza varıncaya kadar süren…” (Tekâsur; 1) Demek ki daha ilk ayetlerde, yani daha işe yeni başlamışken, hareketin henüz başındayken, peygamberliğe daha yeni başlamışken peygamber uyarılıyor: “Çoğalma (istiksâr) temenni etme!” Yani: Yapacaklarını getiri beklentisiyle yapma… İyiliği yay ve yaşa ama iyilikten servet yığan, onu para, makam, mevki elde etmenin aracı olarak görenlerden olma… Yaptığın peygamberlikten dolayı maddî karşılık bekleme… Allah‟ın peygamberi olmanın getireceği ayrıcalığı zengin olmak için atlama tahtası olarak kullanma… Din baronları gibi ayet alıp ayet satma… Din istismarından uzak dur! Sadece Allah rızası için, sırf iyilik için çalış… Peygamberliği servet yığılan bir meslek olarak görme… Allah‟ın dini üzerinde sektör oluşturulmasına asla izin verme… Şu Kâbe‟deki Tanrı ve kutsallık istismarına dayalı dini oligarşiyi yık! Bir zamanlar Ġsa da mabede girerek masaları sandalyeleri din adamlarının başına çalmış ve “Allah‟ın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek soyu!” diye haykırmıştı… Çünkü Allah‟ın evi servet kapısı değildir! Din sektör, vahiy meta, peygamber pazarlamacı, sana inananlar da müşterin değildir! Bunlar üzerine kurulu istismara son ver! Çünkü din yalnızca Allah‟a has kılınmalı, vicdanın ve merhametin yalın sesi olmalıdır… *** Tabi bunlar peygamberimiz bunları yapacağından söylenmiyor. Sonraki çağlarda peygamberin yolundan yürüyen, onun kürsüsünden konuşan, Allah, Kitap, Peygamber davası güden, her devirde yeniden uyanış hareketleri başlatmak isteyen, bunun için “hizmete” soyunanlara sesleniliyor. Deniyor ki: Yani “Allahuekber” diyerek meydanlara atılanlar! Rabbinin büyük adını yüceltmek isteyenler! Büründüğü yalnızlıktan çıkıp ayağa “kalkarak” insanları uyanışa çağıranlar! Önce kendi elbisenizi temiz tutun. Yani güzel ahlak sahibi olun. İnsanlar sizin elinizden ve dilinizden emin olsun. Her biriniz birer el-Emin olun. Kokuşmayın, tefessüh etmeyin, pisliğe, hırsızlığa, yolsuzluğa bulaşmayın. Kendi ahlaki enerjinizle yükselin. O sizi götüreceği yere götürecektir. Sonra bu işlere başlarken servet yığma hayallerine, zengin olma sevdalarına kapılmayın. Allah, Kitap, Peygamber davası bunun kapısı değildir. Bu kürsüden konuşuyorsanız bunun bedeline katlanmak zorundasınız. Bu bedeli ödeyerek yaşayacaksınız. Aksi halde o kürsüden inin. Servet ve zenginlik arıyorsanız bunun yolu Allah, Kitap, Peygamber davası değildir. Rızkın onda dokuzu ticarettir. İnsanların barınma, giyinme, yeme ihtiyaçlarını giderecek işler yapın mesela; dağları delin, kervanlar oluşturun, atölyeler kurun, ihracat, ithalat yapın, alın, satın… Şeriatta bütün bunlar caizdir ancak kazandığınızı yine bölüşmek, paylaşmak şartıyla…Fakat bu kapı yani Allah, Kitap, Peygamber kapısı servet yığma ve zenginlik yarışına girme yeri değildir. Aksi halde “din baronu” ve “din simsarı” olursunuz. Yolundan gittiğiniz peygamber bunları ortadan kaldırmak
164

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

için gelmişti. Okuduğunuz Kitap insanlıkta artık bunlara son vermek için nazil olmuştu… *** Dikkat ediniz! “Müslümanlar hep fakir kalmalıdır” demiyoruz. “Müslümanlar din üzerinden servet yığamazlar” diyoruz. Başka kapıya! Allah bunu daha ilk ayetlerinde peygamberine yasaklamıştır. O da ömrü boyunca buna bağlı kalmıştır. Bu bilinçli bir tercih, asil bir tavır, klas bir duruş, evrensel bir mesajdır. Allah, Kitap, Peygamber davası aynı zamanda bir “kamu” davasıdır. İyilik, adalet, özgürlük gibi insanlık davasıdır.. Yüce değerler ve evrensel ülkülerdir. Bunlar paraya, servete tahvil edilemez. Kişisel rant için araç ve atlama tahtası olarak kullanılamazlar. Bu davaya atılanlar, örneğin her biri birer “kamu” alanı olan belediyelerden, devlet kurumlarına kadar, tıpkı peygamberin yaptığı gibi, Mekke‟de nasılsa Medine‟de de öyle yaşar, Hira‟dan indiği elbise ile Aişe‟sinin kucağında hayata veda eder. Bugünkü tabirle çeketi ile gelir ve çeketini alır gider…. Baron ruhlu ve simsar tiynetli olanların bunu anlaması hayli zor ama “Servet yığma hayallerine kapılma” (ve la temnun testeksir) ayetinin çağları aşıp gelen evrensel mesajı bu değilse nedir? *** “Bilmiyorum belki çıkamam bir daha buraya İşte sırtım! Hakkı olan gelsin almaya Hayır! gidemezsin kim gitti dersi vurun Hayyulayemuttur yaşayan yerinize oturun Hazırlan dedi Cibril karardı mehtap Geride birkaç kap ve Kitap… Kara toprak bile anladı da Bir insan anlamadı bizi”

165

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Dini bu iĢe bulaĢtırma, din ayrı dünya ayrıdır! (Ġhsan Eliaçık) “Absürt” sözcüğü Hind-Avrupa dil kökünde sağır, dilsiz, boğuk sesli (surdo) dan Latince‟ye sağır (surdus/absurdus) olarak, oradan da Fransızca‟ya saçma, anlamsız (absurd) manası kazanarak geçmiş… Bu durumda “absürt din”; sağır olduğu için çevresini duymayan, kör olduğu için çevreyi göremeyen, dilsiz olduğu için kendini ifade edemeyen, ifade etse bile boğuk sesli adam gibi söylediğinden bir Ģey anlaĢılmayan, bu nedenle de uyduruk, akıl dışı, saçma sapan bir görünüm arzeden din demek oluyor. Çünkü böylesi bir din gerçekliğe (tarihe, hayata ve tabiata) gözünü kapamış, dışarıda ne olup bittiğiyle ilgilenmemekte, kendi hayal, kuruntu, ritüel ve teoloji dünyasında yaşamakta, yaşayan gerçekliğe yabancılaşmış ve bu yüzden de tarih, hayat ve tabiat karşısında yamulmuş, “ne idüğü” belirsiz, saçma sapan bir resim gibi olmuştur. İşte buna “absürt din” diyoruz. *** “Dini bu iĢe bulaĢtırma, din ayrı dünya ayrıdır” sözünü çokça duymuşsunuzdur…

166

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Gerekçe şu: Dinin, kendi içinde “absürt” olması normaldir. Çünkü din dediğin zaten dogma ve akıldışılık demektir… Din (Hrıstiyanlık) da görüldüğü gibi dogma ve akıldışılıklarla dolu… Oysa dünya sürekli değişim halinde ve akla uygun işliyor. Bu nedenle absürt dini gayet makul akan dünya sürecine, hele de devlet işlerine bulaştırmamak lazımdır… Bu gerekçenin modern dünyada çokça revaç bulması, aslında, tarihteki Hristıyanlık tecrübesi ile çokca ilgili, hatta ona tepki biçimlenmesi nedeniyledir. Hemen fark edileceği gibi, gerekçe, tam bir “zihinsel bölünmüĢlüğü” faş ediyor. Bir yanda dogma ve akıldışılıklarla dolu “dini hayat”, diğer yanda akıl ve mantığın hüküm sürdüğü “dünyevî hayat”… *** Sorunu aşma yolunda Hristıyanlık tecrübesi yaşayan Batı düşünce tarihinde iki ismin kavşak noktası olduğunu görüyoruz: Tertullianus ve Descartes… Tertullianus (öl. 220) Hrıstiyan inancını, Yunan felsefesinin “piç sorularına” karşı savunmak için şöyle bir argüman geliştirdi: “Evet, absürt (dogma, saçma ve akıldıĢı) ama inanıyorum.” Çünkü Tertullianus‟a göre din felsefeden, vahiy akıldan, iman bilgiden daima üstündür. Hatta vahiy akla aykırı da olabilir buna rağmen vahye teslim olunmalıdır. Akıl kendi başına bir hiçtir. İyi, akılla bulunan değil; vahyin bildirdiğidir. Örneğin “Tanrı‟nın insan (Ġsa) biçimine girdiği ve bir insan olarak acı çektiği” dogması (vahyi) akla aykırı ve absürt bir durum. Buna rağmen inanmak gerekir. Zaten din de esasında budur. Tertullianus‟un bu argümanlarına Rönesans dönemine gelindiğinde “Madem din absürde inanmadır; o halde baĢta devlet olmak üzere dünya iĢleri bunlarla yürümez. Al absürt (dogmatik, saçma ve akıldıĢı) dinini, kilisene çekil” şeklinde cevap verildi. Laiklik de buradan doğdu. Tertullianus‟un, bu argümanı geliştirirken işin buralara varacağını tahmin etmiş midir bilmeyiz, ama aynı şeyi İslam için yapmaya kalkanların önlerinde duran tecrübeden ders almadıkları ve Tertullianuslaşarak bindikleri dalı kestikleri tarihin garip bir cilvesi olmaktan öte acı bir gerçek… Öte yandan Descartes (öl. 1650) de Tertiluianos‟un argümanını felsefi (epistemolojik) olarak temellendirdi. Kartezyen (Des-cartesien: Descartes‟e ait) felsefe dediğimiz “çifte hakikat” görüşünü “absürt dinin” üzerine geçirdi. Böylece alanlar ayrılacak, hem din hem de dünya rahatlamış olacaktı… Descartes‟e göre varlık, özleri birbirinden farklı üç tözden (cevher) oluşur; Tanrı, Ruh ve Madde… Din manevi (Tanrı), dünya maddi aleme aittir. Tanrı madde alemiyle (din dünya ile) ruh aracılığı ile ilişki kurar. Ruh, beyindeki kozalaksı bez bölgesinden insanla ilişkiye geçer. Bu nedenle insan diğer varlıklardan farklı
167

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

olarak belirlenimin (determine) dışına çıkabilir. İnsan ruhu dışındaki bütün doğa, bitkiler, hayvanlar ve insanın fizikî bedeni tıpkı bir makine gibi işler. Ancak insandaki ruh bu mekanik evrene ait değildir… Hal böyle olunca dinin/manevî alanın kralı ile, dünyanın/maddî alemin kralı ayrı ayrı olacaktır. Çifte hakikat çifte otorite getirecek fakat bunlar birbirinden ayrılacak, birbirinin alanına girmeyeceklerdir. Artık dinde akıl ve mantık aramanın manası yoktur. Çünkü nasıl olsa alanlar ayrılmış, insanların manevi/kutsal dünyası dine terkedilmiştir. Orada her türden absürtlüğün; akıldışılığın, dogmanın, sağırlığın, körlüğün, dilsizliğin, tılsımın, sırrın, gizemin, büyünün olması gayet normaldir. Zaten din dediğiniz de esasında bundan başka bir şey de değildir. Bu haliyle gereklidir de. Çünkü monotonluktan sıkılan modern insanın, sinemada fantastik bir kurgu filmi seyredip kafa dağıtması gibi, zaman zaman tapınağa da giderek “absürt dinin” vaazlarıyla uctuya kaçtıya, rahatlamaya ihtiyacı olacaktır. *** Kilisenin “absürt dini”ne karşı çıkış yolları arayan batılı zihin sonunda “doğal din”e ulaştı. Din, olsa olsa böyle bir şey olabilirdi. Bu noktada da iki isim görüyoruz: Jean Bodin ve Herbert Cherbury… Jean Bodin (öl. 1597) Rönesans döneminde gelişen “doğal din” akımının ünlü temsilcilerinden birisidir. “Yedilerin Konuşması” adlı kitabında ayrı dinlere mensup yedi kişiyi tartıştırır. Sonunda şu sonuçlara varır: “Bütün dinler doğal olan ve baştan beri bulunan tek bir dinin çocuklarıdır. Bu doğal dinin temel esasları şunlardır; Tanrı‟nın bir olduğuna, ahlak bilincine, özgürlüğe, ölümsüzlüğe ve öbür dünyada bir misilleme (ceza ve mükafat) olacağına inanmak… Bu düşünceler her insanda, her toplulukta doğal olarak vardırlar… Herbert Cherbury (öl. 1648) ise Fransız Jean Bodin‟in savunduğu doğal din görüşünü daha derli toplu hale getirir. “Doğruluk Üzerine” adlı kitabında doğal bir din anlayışı geliştirip dinin özünü buraya dayandırır. Buna göre her dinin temeli, her yerde ve her zaman için geçerli şu beş önermedir: 1- Tanrı vardır 2- Bu Tanrı‟ya tapınılmalıdır 3- Dindarlığın özü ahlak ve erdemdir 4- Günah ve suçlardan dolayı piĢmanlık duyulmalıdır 5- Öbür dünyada bir ceza ve mükafat olacağı beklenmelidir. Hangisi olursa olsun, her dinde bu önermelere aykırı olmayan şeylere inanılabilir. Sağlıklı bir din için bu beş esas temel ölçü olmalıdır… *** Şimdi, bir Müslüman olarak düşünelim. Hangisi “bize” yaklaşmıştır? Tertullianus‟un “absürt dini” mi, Descartes‟in “çifte hakikat”ı mı, Bodin ve Cherbury‟nin “doğal dini” mi? Eğer Tertulliuanus‟un absürt dini derseniz, insanlık vicdanının “BaĢta devlet olmak üzere dünya iĢleri absürtle yürümez. En iyisi sen al bu absürt dinini camine çekil, senin yerin orası” denmesine razı olmanız gerekir.
168

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Nitekim denmiştir de. Bunun böyle olmasında Tertullianus anlayışı ile İslam‟ı anlayanların büyük payı olduğunu düşünüyorum. Çünkü böyle bir din sonuçları bakımından aynı muameleye tabi tutulmaktan kurtulamazdı. Descartes‟in “çifte hakikatı” derseniz, absürt dine felsefi gerekçe üretmiş olursunuz. Halbuki İslam‟da “tevhid” vardır; hakikat tek bir bütündür ve parçalanamaz. Bodin ve Cherbury‟nin “doğal dini” ise belki de batılı zihnin bulduğu İslam‟a en yaklaşmış din anlayışıdır. Zaten doğal; fıtrî, fıtrata uygun olan demek. İslam ise, pek tabi bir fıtrat (doğal, tabiî, sağduyu, akıl ve vicdan) dinidir. *** Yazının başındaki gerekçeye dönelim. Absürt olan din Tertullianus‟un Yunan felsefine karşı savunmak zorunda kaldığı Hristıyanlıktı. Bu nedenle tabiî ki devlet absürt bir dinin kilise dogmaları ile yönetilemez. Bu nedenle alanları ayırmak ve bunun için de “çifte hakikat” düşüncesi geliştirmek dışında çare yoktur. Laiklik tam da burada gereklidir. Fakat çifte hakikat düşüncesini felsefi olarak reddeden ve hakikatın tek bir bütün olduğunu söyleyen, kendisini doğal yani fıtrata uygun bir akıl ve vicdan dini olarak vazeden tevhid dini söz konusu olduğunda bu ayrım geçersizdir. Batıda doğal din fikrine ulaşanların, bunun bin sene öncesinden, hem de mükemmel bir şekilde vazedildiğini bilmiyor olmaları mazeret olarak kabul edilebilir. Fakat “fıtrat dini” kültüründen gelenlerin ve fıtrat dinine zaten mensup olanların mazereti geçersizdir. Hele böylesi bir dinin “absürt din” ve “çifte hakikat” muamelesine tabi tutulması cehaletten de öte affedilecek gibi değildir. Çünkü böyle olunca “tevhide” inanan bir Müslümanın da hayatı bölünür. Artık bir din vardır bir de dünya… Dinî hayat başkadır dünyevî hayat başka… Böyle birisi dini hayatında her türden absürte; akıldışılığa, saçmalığa, uçtu kaçtıya, sırra, tılsıma gözünü kırpmadan inanır. Sanırsınız ki bu adam din işlerinde asla akla inanmıyor, hatta tümden akılsız birisi… Fakat iş dünya hayatına gelince aynı kişi alabildiğine rasyonel, pragmatist ve modern yaşar. Hiçbir işinde absürtlüğe prim vermez, kılı kırk yararak hesaplar yapar. Sanırsınız ki bu adam dünya işlerinde asla dine inanmıyor, hatta tümden dinsiz birisi. Böyle birisi dini hayatında alabildiğine hoşgörüsüz olurken (Çünkü kutsala akıl karıştırılmaz ve dinde farklılık olmaz) iş dünya önüne çıkmaya gelince alabildiğine hoşgörülü kesilir. Böyle birisi kendinden güçlüye gayet ılımlı, alımlı, uyumlu ve uysal bir köle, kendinden zayıfa karşı ise acımasız bir Firavun olur.
169

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

*** Bütün bunlar, aslında, akıl ve vicdan dinine değil; absürt dinine, tek hakikate değil; çifte hakikate inanıldığından dolayıdır. Böyle birisinin dini hayatı bölünmüş, zihninin yarısı eski çağlarda, diğer yarısı modern çağda kalmıştır. Dini hayatına alabildiğine hurafe, dünyevi hayatına ise alabildiğine akılcılık ve pragmatizm hakimdir. Dini hayatı alabildiğine dünya dışıyken, dünyevi hayatı alabildiğine dünyalıdır. İşte böyle bölünmüş, parça parça olmuş dini hayatlar… Bu haliyle Müslüman zihin bir “bilinç yarılması” yaşamaktadır. Ruhu asr-ı saadette bedeni modern dünyada gidip gelmekte, bir türlü zihin parçalanmasını yenememekte ve adım adım Hıristıyan zihnin batıda yaşadığı sona doğru yaklaşmaktadır. Nedir bu son? Hurafeye batmış, tarihten çoktan çekilmiş ve dünya dışı kalmış absürt bir din… Ona sadece inanılır. Çünkü dindir ne olsa gider. “Absürt ama inanıyorum” yegane teselli kaynağıdır. İnsanlık yaralarına merhem olacağından değil; sırf ayakta kalsın, sürsün diye… Peki nasıl çıkacağız işin içinden? Allah, Kitap, Peygamber… Bütün dini değer ve kavramları tarih, hayat ve tabiatla yani “YaĢayan Gerçek” ile test edeceğiz. Doğru ve yanlış, hurafe ve hakikat buradan çıkacak… Eğer dinimiz artık yaşayan gerçekliğin işine yaramıyorsa, kanayan hiçbir insanlık yarasına merhem olmuyorsa, ayetlerinin “ma‟Ģeri vicdan”da bir karşılığı kalmamışsa, o artık insanlığın atan kalbinin ve sızlayan vicdanının değil; şu an boşluk, ıssızlık ve sessizlikten başka bir şey duyulmayan eski çağlar tarihinin konusu haline gelmiş demektir… Bu hazin sona engel olabiliriz, olmalıyız. Çünkü Allah‟ın tarih, insanlık ve dünya süreci üzerindeki iradesi bizim üzerimizden tecelli etti, ediyor ve edecek… Bunun yolu, Hristıyan batının yaşadığı “absürt din” ve “çifte hakikat” anlayışını meydan okuyucu bir dinamizmle aşmak ve “bölünmüĢ dini hayatları” tevhid etmekten geçmektedir… Yazdıklarımızı okuyunuz; hep buna katkı sağlasın diyedir…

170

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Batı‟yı ĢeytanlaĢtırmadan… (Sever IĢık) Cemaleddin Afgani ve Ali Şeriati takriben yüzyıl arayla ümmetin makus talihi değiştirmek için İkbal beklemeden mücadele ettikten sonra doğdukları topraklardan uzakta, Afgani göz altında, Şeraiti gözden ırakta, arkalarında yüzyıllarca yankılanacak bir “çığlık” bırakarak izzet ile dar-ı dünyadan dar-ı bekaya hicret ettiler, maaştan meada göçtüler, “hüseyni bir iş” yaparak gittiler. Ama hala yüksek sesle konuşmaya devam ediyorlar… 19 yy. İslam dünyasının batı ile karşılaştığı ve bir kriz dönemidir. Krizin sebebi salt bir entelektüel meydan okuma değildi. Bu karşılaşmayı, ki İslam dünyası itibariyle batı ile üçüncü karşılaşma, asıl “yakıcı ve yıkıcı” kılan onun askeri, siyasi ve iktisadi boyutu idi; Bilim silahlara eşlik ederken silahlar bilime yol gösteriyordu. Kolonyalizm sonucu İslam dünyasının direnç noktaları ve kaleleri olan memalik-i İslam tek tek düşmüş, sömürgeleştirilmişti; geri kalan birkaç sultan/lık ise siyaset/denge ile saltanatlarını yaşatmanın peşinde idi. Ümmetin uleması ise yıllardır içinde bulunduğu zihinsel donukluk ile değişimin “ne”liğini, aciliyetini ve yakıcılığını kavrayacak bir zihinsel olgunlara sahip değildi veya iktidarın peşinden gitmek kolay geliyordu. Ortada çıplak durak bir durum söz konusu idi; İslam dünyası üzerinde tasallutu kuran bir sömürü ve tabiî ki bunun sonucu olan bir tahkir düzeni…İşte böyle bir tarihsellik içinde ortaya çıktı Afgani…Önce uyarmaya ve sömürgecilere karşı direnmeye çağırdı, hem sultanları hem Müslümanları ve de tüm doğuluları.. O, ümmeti ama özellikle “sultanları ve ulemay”ı su alan “Nuh‟un gemisi”ni yeniden inşa etmeye çağırıyordu. Değişmek/ıslahat ve direnmek/devrim gerekiyordu. Aksi halde ölüm kaçınılmazdı. Afgani‟nin yaptığı kıyameti haber veren “sur”u üflemekti..
171

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Evet, Afgani bir ıslahatçı idi, çünkü; o toplum içinden çekilmiş vahyi yeniden hayata dahil/nazil olmasını istiyordu. Kur‟an‟ın raflardan indirilmesi ve açılması gerekiyordu. Kur‟an günümüz için ne söylüyor, güncelimizde vahyin anlamı nedir? Ve peygamber bugün konuşmalı ve Kur‟an‟ı tefsir etmeli idi. Din bugün yeniden hayatı inşa etmeli ve yol göstermelidir. İçtihat ve tefekkür kalesi tahkim edilmeli eski parlak günlerine dönmelidir. İslamiyet bütün modern gelişmelere açıktır. Bizzat terakkiyi emreder. Mani-i terakki değildir ve dini akideler “taklit” yerine sağlam akli deliller üzerine kurulmalıdır. İlahi mesajı örten hurafeler ortadan kaldırılmalı, “gerçek İslam” ile yüz yüze gelinmelidir. Mesajın özü; “makasıd-ı şeria” yakalanmalı ve “asrın idrakine sunulmalı”dır. Ümmet uyanmalı, silkinmeli, savaşmalıdır, kadercilik kader değildir. İnsanın kaderi elindedir. O değişimi irade etikçe kader tecelli edecektir. Tembelliğin yıkımın vebalini Allah‟a yüklenmemelidir. Afgani inkılapçıdır da. Çünkü o sadece konuşmakla ve vaaz etmekle netice alamayacağını düşünmektedir. Sömürgeciler zor/la/da olsa kovulmalıdır. O sultanların kapısını derdine derman kılmak için çalar. Bir saraydan diğerine sultanlara yaklaşır, danışır , danışmanlık yapar, ama, dalkavukluk yapmayı reddeder. Bir diyardan başka bir diyara sürülür. Pes etmez. Kendisi ile iş tutacak bir sultan aramaktan vazgeçmez. O acil bir devrimcidir, sorunu kısa yoldan siyaset ile çözmeyi düşünmektedir. Üstadın, Talebesi Abduh gibi beklemeye tahammülü ve takati yoktur. Hemen bir devrim toplumu baştan başlayarak dönüştürmek istemektedir. Ama eğitim ve sabır ile değil, siyasetle.. çünkü mesele siyasidir siyasi yola çözülmelidir.. Yazmayı değil, konuşmayı seven Üstada hakim olan eğilim pratiği/hareketi/devrimi iken talebesi Abduh‟ta eğitim/ıslah/düşüncedir. Cemaleddin Afgani‟nin yatışmayan yapısı ile Abduh‟un siyaseten uzaklaşarak önceliği eğitim yolu sosyal dönüşümüne vermesi ve sükuneti seven yapısı onların yolunu ayırmıştır… Şeraiti ise, Afgani‟yi ve Abduh‟u kendi nefsinde cem etmişti; Abduh‟un eğitimciliğini, Cemal‟in devrimciliğini ve heyecanını.. II. Şeraiti‟ye göre, Afgani ve Abduh İslam toplumunun yeni “düşünsel özgürlük” önderleri olup, aynı zamanda tüm dünyadaki kültürel sömürü karşıtı hareketlerin yaratıcısı ve başlatıcısıdırlar. Afgani ve Abduh‟un yaptığı iş “vurgun yemiş İslam toplumuna ruh vermek” olmuştur. Şeraiti‟ye göre Afgani‟nin yöntemsel hata yapmıştır. Afgani halkı uyandırmak gerektiğini söylemiş, fakat, pratikte halk düşüncede kalmış ve sultanlara yaslanmıştır. Abduh ise ulemaya yaslandığından, neticede halkın durumunda değişim olmadığı gibi aydınlar arasında nispi bir başarı sağlandı. Çünkü, Afgani‟nin ve Abduh‟un yaslandıkları sultan ve ulema nihayetinde egemen sınıfın mensupları olarak onlar nihayetinde devrimci/değişimci değil, statükocu ve

172

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

muhafazakardırlar. Onlar düşünce olarak ileri, devrimci ve hoşnutsuz olsalar da pratikte muhafazakar ve maslahatçıdırlar. Sonuçta ne sultanlar/mele Afgani ile ne de ruhaniler/rahip Abduh ile hareket etmişlerdir. Oysa yapılması gereken peygamberin yaptığı gibi “nas”a dayanmaktır. Sahip”lerden değil, sahipsizlerden başlamak gerekirdi. Şeriatiye göre, bir savaşa başlamak için özelikle genç nesle ve aydınlara umut bağlanmalıdır, çünkü, bunlar bir iman ve inanç kazanıp ortak bir hedefe yönelirlerse mucize gerçekleşir III. Şeraiti‟nin projesi/hedefi “Öze dönüş”tür; İmanın itikadın yenilenmesi, geçmişe kaçmadan geçmişin tanınması, sömürgecilerin tanınması kovulması... İnsan önce kendi “benliğini” sonra yaşadığı toplumu ve toprakları özgür kılmalıdır. Onun içinde zindanlarını aşmalı ve “dine karşı din”i tanımalı ve ne yapılması gerektiğine karar vermelidir. Varoluş, tarih, adalet, özgürlük temelleri üzerinden evrensel bir bakış açısı ile önce kendimize sonra çevremize bakmamamız gerekir. Şeraiti, bir ıslahatçı olarak dinin toplumsal hayata bir “ruh ve anlam” olarak çekilmesinden ve dinin kuru ritüellere, literallere dönüştürülmesinden muzdaripti. Topluma hurafelerden arındırılmış iman ve ateş bahşeden İslamı anlatmaya çalışıyordu. Hz. Muhammed‟in, Ali‟nin, Ehli Beytin, Ebuzer‟in, Selman‟ın İslamını… İslam, Safevi şiilerin ve muavi sünnilerin ve onların varislerinin elinden kurtarılmalı idi. Eğer İslam bu tarihsel ve kültürel paslardan arındırılırsa Müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf kalmayacağına inanmaktadır. “Kutlu özgürlük çağrısı” olan din/İslam, egemen dinin “zer, zor, tezvir” teslisine/şirkine karşı çıkmayı vaaz ediyordu. İnanmak/dünya görüşü kadar, yapmak/ideoloji gerekiyordu. Çünkü bu dünyaya dahil olmayan, nas‟ı görmeyen, gözlerini sadece mezar ötesine diken bir dinin/çağrının yabancılaştırıcı ve uyuşturucu olmaktan öteye anlamı olmazdı. Şeraiti bir ıslahatçı olarak taklidin terki yolu ile “uyanıklık” ve “aydınlık” istiyordu, imanın aydınlığını… Bu nedenle o dinsel geleneği eleştiriye tabi tuttu ve İslam dünyasındaki taklitten, yeni kuşakların kendini batının kollarına bırakmasından donuklaşan, fikirsizleşen, muhafazakarlaşan ulemayı sorumlu tuttu. Çünkü onlar gerekli rehberliği yapmamışlar, sorunlara çözüm üretememişler ve Malik Bin Nebi‟nin dili ile söylersek toplumu sömürüye hazır hale getirmiĢlerdir. Şeraiti için asıl olan ıslahın, dini düşüncenin yeniden yapılanmasının bir devrim/dönüşüm ile neticelenmesi idi. Zira O iman ve amelin birlikteliğine inanıyordu. Soyut bir fikir onun için herhangi bir gerçekliğe sahip olamazdı. Fikir eylem içinde gerçekleşir. O İslam ki tevhid dinidir. Tevhid ise salt soyut bir hakikat değil, somut bir gerçekliktir. Din dünyaya müdahil olmalı, onu çözümlemeli, anlamlandırmalı ve değiştirmelidir. Çünkü akide, soyut bir bilgiler yığını değildir ve sosyoloji de akideden ayrı düĢünülemez. Akide

173

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

daima tarihin kalbindedir, dıĢında değil.. Öyleyse ne yapmalı? Nasıl yapmalı? ġeraiti, Ġslami akidenin özü olan tevhidin toplumsal bir yorumunu yapmanın peĢindeydi. Yani tüm “nas”ın bir olduğu, “şirk dini”nin görüntüsü ve gölgesi olacak herhangi bir ayrımın olmadığı, tüm Allahın kullarının bir olduğu bir toplumsal hayat inşa etmek istiyordu ve bunun için Şeraiti göre aydınlar, imanın özündeki değişimci, tevhidi mesajı açığa çıkarmalı ve gençlik başta olmak üzere halka gidilmelidir. O, dünyayı/bedeni dinin/ruhun üzerine inĢa etmek istiyordu. Onun için dini kavramları sosyolojik alize tabi tutarak “dünyevileĢtirdi”. Amacı, bakıĢları mezardan dünyaya çevirmekti. Cehennem ateĢinden önce dünyadaki yangını, yanı baĢımızdaki zulmü görmek gerekiyordu. Din yaĢama dokunmalıydı. Şeraiti hem kendi kuşağı için hem de bugün hala imanın, aşkın, felsefenin, irfanın, şiirin ve eleştirel düşüncenin kıvılcımını tutuşturan bir müzmin muhaliftir. Öyle bir muhalif ki konuşmalarında Ali, Ebuzer, Selma, Hüseyin, İkbal, Afgani, ismi ile Marx‟ın, Sartre‟in, Fanon‟un, Weber‟in, Carrel‟in isimleri yan yana gelmektedir. Batı sömürüsüne karşı çıkmakta fakat onu şeytanlaştırmamaktadır. Batının sömürü stratejilerinin maskesini indirirken Massignon‟a hakkını teslim etmektedir. Kendi kuşağına yeni bir perspektif, yeni bir iman bilinci kazandıran gençliğin coşkulu öğretmeni Şeraiti, bugün dahi gençliğe sahip olduklarını hatırlatarak, tanıtarak ve yorumlayarak özgüven aşılamaya devem etmektedir IV. Afgani ve Şeraiti inkılapçı idiler, ama bir demagog değil; ıslahatçı idiler, ama sadece ucuz tebliğci değil. Onlar taklit karşıtı idiler ama batıyı tümden/külliyen tahkir edici değildiler. “Olan olmuş”a ve “ne olacaksa olsun”a karşı çıktıklarından onların temel sorunu sorusu “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” sorusu idi. Bu soru iman ve sorumluluk ve özgürlük bağışlayan, tüm boyun eğişleri reddeden bir düşüncenin eşiği idi. İnsanın kaderi değiştirebileceklerine iman etmişlerdi. Bunun yolu da “kendilerinde olanı değiştirmekten” ve irade etmekten geçiyordu. Fakat “irade sahibi olmak” için özgür olmak, özgür olmak için de bilinçli olmak gerekiyordu. Afgani ve Şeraiti insanın sorumluluğunu iptal eden kaderciliğe karşı çıkarlar. Aksisi özgürlüğün, sorumluluğun inkârı olacaktı ve kölelik ile sonuçlanacaktı. Afgani, küfrün tasallutu ile karşılaşan İslam dünyası maruz kaldığı sömürü vurgunundan kurtuluşun ve birlik özleminin sembolü ve kavim üstü/kavimsiz kavgacısıdır. Onun yaşamı İslamın/ümmetin birliğine duyulan özlemini somut ifadesi ve bizzat mücadelesidir.
174

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Şeraiti‟yi Afgani‟ye bağlayan tema İslami uyanış ve antiemperyalistliktir. Şeraiti, ıslahatçı ve inkılapçı olarak aynı „acıyı/çağrıyı‟ omuzlamıştır. Onun çağrısı „özümüze dönmek‟ ve onurlu bir yaşam sürmek için omuzları üzerinde bir baş taşıma mücadelesidir. Her iki üstadında acelesi vardır, acil bir devrimci/değişimcidirler, ümmetin isyan etmesini ve sömürücüleri alaşağı etmesini ve kaderlerine hükmetmelerini isterler. Durum ihmale gelecek gibi değildir, behemehal harekete geçmek sömürünün ve sömürgecinin maskesini indirmek ve tahtından etmek gerekmektedir. Afgani bir umut için kıtaları dolaşmakta, bir sultan bir millet aramakta, Şeraiti ise zamandan tasarruf için hızlı konuşmakta, koşuşturmakta ve bir mucizeyi gerçekleştirecek bir geçlik ve halkı eğitmektedir.

175

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Bize „din‟den bahset (Ġhsan Eliaçık) Gündelik hayatta çok sık rastladığımız “Din ayrı dünya ayrı”, “Dini bu iĢlere bulaĢtırma”, “Yine mi dini konular?”, “Hoca camide” veya “Dünyaya çok daldık, biraz da dinden bahset” gibi serzenişlerle kendini ele veren bilinçaltımızdaki “din anlayıĢının”, bizim coğrafyalarda, iki bin senedir değişmeyen bir algılamaya dayandığını düşünmekteyim. Dinden bahsetmeyi, yaşayan hayattan ayrı bir buud (boyut) olarak algılayan, ruhlardan, ölülerden, atalardan, türbelerden, ayinlerden, ritüellerden bahsetmeyi dinden bahsetmek olarak anlayan Uzak Asya‟nın Şaman dinleri… İş tâ buralara kadar gidiyor. Bakın nasıl… *** Eskiden Gök Tengri vardı şimdi yukarıda Allah… Eskiden şaman vardı şimdi şehy, hoca, dede, baba, pir… Eskiden ulular vardı şimdi kutuplar…
176

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Eskiden hacetleriyle gömülü kabirler vardı şimdi hacet kapısı türbeler… Eskiden kurban ayini vardı şimdi kurban bayramı… Eskiden uğursuz domuz yılı vardı şimdi domuz yemek haram… Eskiden ruh çağırma vardı şimdi ruhuna fatiha… Eskiden kutsal geceler vardı şimdi kandil geceleri… *** Kanaatimce Türklerin Kuzey Avrasya dinleri (Şamanizm) formunda algıladıkları “din anlayıĢı” iki bin yıldır hiç değişmedi. Bu nedenle Türkiye‟de “ġamanĠslam sentezi” var. Dini hayat Şaman-İslam sentezinin birbirine karışmış görüntü ve ritüellerinden oluşuyor. Yani Türkler iki bin sene önce Şamanizm‟i nasıl anlıyorsa bugün İslam‟ı da öyle anlıyor. Orhun ırmağı kenarlarında din nasıl algılanıyorsa Dicle, Fırat, Gediz, Tuna boylarında da öyle. Ortaasyada bakış neyse Anadolu‟da da öyle… Dinin dipten akan esas formunda bir değişiklik yok. Sadece üstteki isim, etiket, figürler, şekiller ve semboller değişmiş. *** Bu forma göre din dediğiniz bir takım ayin ve ritüellerden ibarettir; dün kurban ayini bugün namaz… Din dediğiniz bir meslektir ve mensuplarınca icra edilir; dün şaman bugün şehy, baba, dede, hoca… Din dediğiniz esasında öbür dünya ile ilgilidir; dün ölmüşler çağırılırdı bugün ölmüşlere okunur, din bu bağı kurar… Din dediğiniz esasında moralle ilgilidir; askeri ölüme hazırlamaya ve cepheye sürmeye yarar. Dün Altay dağlarına bugün Cudi‟ye… Din dediğinizin yeri esasında tapınaktır; dün şaman çadırında bugün camide… *** Bu nedenle “Türkiye‟de çoğunluğun dini sorunları var” dendiğinde şu denmek istenir; namaz kılamıyor, başını örtemiyor, Kur‟an okuyamıyor, dini tahsil yapamıyor… Buna aynı din formatında şöyle cevap verilir: “Camiler açık, beş vakit ezan okunuyor, hacca gidiliyor, binlerce türbe ziyaret ediliyor, kandil gecelerinde mevlitler okunuyor, daha ne?”

177

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Yani bu ülkede “dini sorun” namazla, camiyle, başörtüsüyle, Kur‟an kurslarıyla, imam hatiplerle, mevlitlerle, türbelerle, musalla taşlarıyla ilgili bir sorundur. Öyle ya din daha başka nedir ki? Dinden bahsetmek bunlardan bahsetmektir. Şaman-İslam sentezine göre din bunlardan ibaret. İşin ilginç olanı Türkiye ikliminin neredeyse tamamı dini böyle anlıyor. *** Peki, bir ülkede dinimsi bir şeyin değil de; gerçekten “Ġslam‟ın” var olduğunu nereden anlayacağız? Ne olursa oraya “Ġslam‟ın ruhu” damardan girmiş demektir? Hangi göstergelere bakacağız? Var olan anlayışa göre namaz kılanların sayısı artıyorsa…. Örtülü kadınlar çoğalıyorsa… Camilerin sayısı artıyorsa… Şehirlerden gürül gürül ezan sesleri geliyorsa… Her yandan Kur‟an sesleri yükseliyorsa… Orada “din” var demektir, daha ne? Veya… Hırsızlık yapanların eli kesiliyorsa… Zina edenler taşlanıyorsa… Kadınlar kara çarşaflara bürünüyorsa… Mirasta kadına bir erkeğe iki pay veriliyorsa… Şahitlikte iki kadın bir erkeğe denk görülüyorsa… Dört eşliler her geçen gün artıyorsa… Oraya “Ģeriat” gelmiş demektir, daha ne? ***
178

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Birisi “nusuku” diğeri “haddleri” dinin göstergesi olarak görüyor. Nusuk yani namaz, ezan, oruc, hac, kurban, cenaze… Hadd yani el kesme, sopa vurma, ikiye bir pay… Halbuki bunların her biri birer araçtır. Amaç can, mal, ırz ve namus güvenliğinin sağlanmasıdır. Nusuklar manevi, haddler de maddi araç… Amaç ne? Tevhid ve adalet! Şeâir-i İslam bu, din bu! *** Demek ki bir ülkede İslam‟ın var olup olmadığını anlamak için, Allah‟tan başkasına tanrılar gibi davranılıp davranılmadığına ve “suç oranlarına” bakacağız. Bu ikisine tevhid ve adaletin gerçekleşmesi diyoruz. Eğer bir toplumda bu ikisi cidden ete kemiğe bürünmüşse İslam oraya damardan girmiş demektir. Bugün Türkiye cezaevlerinde (İran, Suud-i Arabistan ve Amerika da oranlar pek farklı değil) 95 bin tutuklu ve hükümlü var. Bunların büyük çoğunluğu üç temel suçtan yatıyor; can, mal, ırz ve namus güvenliğini ihlal… Bunlar Kur‟an‟da “hukuku’l-ibad” (insan hakları) kapsamında değerlendirilen ve haklarında ceza (hadd) öngörülen yegane üç temel suç… Bunlar almış başını gidiyor fakat günde beş vakit ezan okunuyor, camiler dolup taşıyor, kandil gecelere akın var ve türbelerde mahşeri kalabalıklar toplanıyor! (Türkiye örneği). Ne işe yarar? Veya bunlar almış başını gidiyor siz hala el kesiyor, sopa vuruyor, mirası ikiye bir pay ediyor, iki kadını bir erkeğe denk görüyorsunuz! (İran, Suud-i Arabistan örneği). Ne işe yarar? İslam insanlara sırf ayin yaptırmak veya ceza çektirmek için değil; insanoğlunun asil arayışlarına yoldaş olmak ve toplumun sahici yaralarını sarmak için geldi! Bu nedenle “dini sorun” hayatla ilgili her sorundur. Hayat, acısıyla tatlısıyla yaşanıyorken dinde yaşanıyor demektir. Çünkü din hayatın ta kendisidir. Dini böyle almazsanız örneğin “adalet” meselesini dini bir sorun olarak göremezsiniz.

179

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

“Gelir dağılımındaki eĢitsizliğin” dinle alakasını kuramazsınız. “Tuzla‟da ölen iĢçilerle” dini gurupların hiç birisi ilgilenmez. Çünkü “dinden bahsetmek” bunları içermez. O ayrı bir şeydir. Oysa bu din “diri diri gömülen kız çocuklarının” feryad-u figanı olarak doğmamış mıydı? Gömülen çocuklar dinin en baş meselesi olamamış mıydı? Dini sorun demek esasında bu ve benzeri “hayata dair” sorunlar demek değil miydi? *** Görülüyor ki Türkiye‟de “din” denince akla gelenin kökten bir dönüşüme ihtiyacı var. Bir zihniyet devrimine ihtiyaç olduğu apaçık ortada. Çünkü “Koşup gelerek Uzak Asya’dan/ Bir kısrak başı gibi Akdeniz’e uzanan” bu iklimin dipten akan din algısı iki bin senedir hiç değişmedi. Uzak Asya‟da nasılsa Akdeniz‟e uzandığında da aynı… Hun İmparatorluğu‟nda Şamanizm neye tekabül ediyorsa, Türkiye Cumhuriyeti‟nde de Müslümanlık ona tekabül ediyor. Bugün Türkiye‟de dine “nusuk” (ezan, namaz, hac, oruç, kurban, bayram, kandil, cenaze) çerçevesinin dışına çıkmayacak şekilde bir rol biçilmiş durumda. Bütün din bundan ibaret sayılıyor. Bu rol, Ortaasya yıllarında Şamanizme biçilen rolün figür ve ritüel değişikliğine uğramış haliyle hemen aynısı. Öte yandan dini, haddlerin (el kesme, recm, sopa, kısas, miras ve şahitlikte ikiye bir, çok eşlilik vs.) uygulanmasından ibaret “Arap karakterinde” görenler var. Onlara göre de bunlar İslam‟ın “ahkamı” olup bunlarsız İslam asla olamaz. Halbuki İslam‟ın olmazsa olmazları mihverinde “Cenâb-ı Hakk” adının olmasından da anlaşılacağı gibi gerçek, hak, adalet, doğruluk, dürüstlük, ahlak, iyilik, güzellik, söz, vefa, sadakat vb. hikmetli hükümler (evrensel değerler) dir. Bunlar dinin direkleri olup esasında “ahkâm” bunlardır. “Allah‟ın hükümleriyle hükmetmek”, bu ahkamı yani insanı kötülüklere karşı “gem„in azı dişlerine geçerek atı tutması” gibi tutan ve böylece onu yönlendiren, yücelten „hikmet/hukm‟leri hayata geçirmekten başka bir şey değildir. „Nusuk‟lar, hikmetli hükümleri (evrensel değerleri) boyuna yeniden üretmenin manevi araçları, „hadd‟ler de onları koruyup kollamanın maddi araçlarıdır. Manevi araçlar dinin direği olmamakla birlikte değişmezler. Oysa hadler hem dinin direği değildirler hem de zamana ve mekana göre uygulamada yenilenebilirler. Böylece gerçek hayat dininin kalbi, yaşamın temposu ile birlikte atar. Onu tapınak dinlerinden ayıran en önemli fark buradadır…
180

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

*** Bu nedenle Halil Cibran‟ın “Ermiş” kitabındaki şu muhteşem aneknotu “Bize dinden bahset” diyen çocuklarınıza anlatın; Bilge kiĢi ölmeden hemen önce halkını geniĢ bir meydanda toplar. Gerçekleri son bir kez hepsinin huzurunda dile getirir. Halkla arasında nefis bir diyalog kurulur. Halktan biri öne çıkarak “bize” der “sevgiden söz et” Bilge anlatır, anlatır, anlatır… Bir diğeri “bize aĢktan, evlilikten söz et” der, anlatır… Bunu “alıĢveriĢ hakkında ne dersin?” diyen biri izler, anlatır… “Çocuklardan bahset” derler, anlatır… “Eğitimden bahset” derler, anlatır… “Çiftçilikten bahset” derler, anlatır… “Alınterinden, emekten ve adaletten” bahset derler, anlatır… Ve daha günlük hayatın türlü sorunlarından söz etmesi istenir. Bilge hepsi hakkında hikmetli sözler söyler, anlatır, anlatır, anlatır… KonuĢmasının sonuna doğru birisi “Bize „din‟den bahset” deyince Bilge Ģöyle cevap verir; “Bahsettim ya, dinlemedin mi?” Ve devam eder: “Siz zamanınızı, bunlar Allah‟ın saatleridir, bunlar bizim saatlerimizdir diye ayırabilir misiniz? Öyleyse din, yaĢadığımız hayat ve tüm davranıĢlarımızdır. Her an Allah huzurunda olduğunun bilincinde, öylesine titiz, doğruyu gözeterek temiz bir hayat yaĢamaktan daha güzel bir din olur mu?”

181

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ġslâmcılığın Tatilden Tarih Sahnesine DönüĢü (Sever IĢık)

I- Kriz Max Weber modernliği “dünyanın büyüsünün bozulması” olarak tanımlamıştı, yani modernite ile beraber insanlık artık “şey”lerin ardında gizem, aşkınlık, dünya üstü nedenler, öte varlıklar aramayı bırakarak her şeyin “nedenini” o şeyin içinde arama noktasına gelmişti; ki, bu her şeyin dikey düzlemden kopartılarak yatay/dünya düzleminde, aklın rehberliğinde “rasyonel olarak” yeniden tanzim edilmesi anlamına geliyordu. Gel gelelim ki son otuz kırk yılda yaşananlar, küreselleşmeye bağlı gelişen olaylar, siyasal denetim/egemenlik araçlarının gelişimi ile denetimin artmasına paralel olarak, “makro egemenlik” alanın dışında, sürekli gözden kaçan ya da tam olarak denetlenemeyen “mikro iktidar alanları” nın artması, küreselleşme ile beraber yerelliğin güç kazanması, yerel kimlik ve aidiyetlere vurgunun artması, insanın ayaklarının yerden daha fazla kesildiği bir dönemde ” toprak bağının” güçlenmesi, milliyetçi savaşlar, sürekli artan suç oranları, şehir yaşamında “kaos”un sürekli hale gelmesi, bireysel ve toplumsal şizofreni, tüketim çılgınlığı ve bunun dünyayı/doğayı tahrip etmesi sonucu oluşan huzursuzluklar ve çevreci hareketler, göç/mültecilik ve bunun sonucu oluşan küresel yeni ırkçılık türleri vb. modernleşmenin doğal sonucu olan problemlerle karşı karşıyayız. Modernliğin “ideal insani düzen”e doğru hareketi insanlık dışı sonuçlar doğurmuş, “modern idealler” insanlıkta hayal kırıklığı yaratmıştır. Tüm tasarımlara rağmen “ütopyalar” değil, otoriter yönetimler, “sürekli savaşlar” gerçekleşti. Bugün, insanlığı korumak için teknolojik zaferlerin akıl ve ahlak ile dengelenmesi gerekiyor. “İnançlardan amaçlardan ve kurtulmuş bir “araçsal akıl”, serbest hareket kabiliyeti ile tüm küremizi cehenneme çevirme imkan ve kapasitesine sahip. Nihilizm ve postmodern görececiliğin her şeyi/hakikati yok etmesi ve herkesin istediği herşey/hiçbirşey olması, onlarca yıldır bir “anlam krizi ve sorunu” yaratmış durumda.

182

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Barbarlığın medeniyetle atbaşı gittiği kabul edilen bir gerçek. Her medeniyet üretim ilişkilerine, yaşam kavrayışına paralel olarak ölümcül ilişkiler ve “ölüm biçimleri” ve cezalandırma sistemleri ortaya çıkarır. Yine bir vakadır ki hiçbir uygarlık günümüzdeki uygarlık kadar, insanı/insanlığı öldürme ve yok etme kapasitesine ulaşamamıştır. Bugün bir düğmeye basarak NBC silahlarla bir ülkeyi yok etmek mümkün ve bu denendi de. Son yüzyılda da savaşta ölenler 200 milyon civarında; bir o kadar da sakat ve yaralı var. İnsanlığın verdiği bedel ve harcadığı emek ise ölçülemez. Bunca savaş ve yıkımdan sonra “ilerleme”nin acının azalması, mutluluk ve refah demek olmadığı anlaşıldı. Modernitenin krizinin başladığı yer de burası. II- İmtihan Tüm bunlar olurken 19. yüzyılda siyasal çerçevelerini/organizasyonlarını kaybeden islam dünyası, birçok iç ve dış nedenin birleşmesine bağlı olarak toplum hayatındaki siyasal ve ekonomik belirleyiciliğini kaybederek geri çekilmiş “tarihte tatil”e çıkmıştı. İslam medeniyeti 20.yüzyılın son çeyreğin de modernleşme ile atbaşı giden emperyalizmin huzursuzluklarına karşı yeniden “sistem karşıtı hareketlerin” “direnişini” örgütleyen, “dayanışmayı” motive eden yegane güç olarak “tarihe geri döndü.” İslam kültürel donanım, davranış ve formasyonu ile bugün dünyadaki işgalci küresel imparatorluk düzenine karşı biricik alternatif olma özelliği/potansiyeli ile mücadele içine girmiştir. Elbette ki vahiy orjinli bir din olan İslam‟ın mücadelesini toplumun kolektif, kültürel hafızası ve bireylerin bilinci üzerinden yürütmektedir. Dinin hayata dönüşü -ki pratik olarak- hayata müdahalesi ve hayatı yönlendirmesi/belirlemesi günümüzün başat olgusudur. İslamiyet tatilden dönünce elbette ortalığı gülük gülistanlık bulmadı. Devran değişmiş, köprünün altından çok sular akmıştı. Daha önce hiç bir uygarlığın, insani etkinliğin, yapıcılığın ve yıkıcılığın ulaşamadığı bir modern medeniyet ile karşılaştı. Bu karşılaşma çetin oldu ve bu süreç devam etmekte. İslam, tüketim çılgınlığına, doğanın tahribine, çevrenin kirlenmesini durduracak, hayatın anlam ve değer kazanmasını sağlayacak alternatif bir zihniyet/paradigma olarak bugün modern medeniyet ile karşı karşıyadır. Küresel sistemin tekno-kapitalist tüccar şebekelerinin islam dünyasını hedefe yerleştirmeleri, propaganda aygıtına son gaz hız vermelerinin ardındaki neden islam‟ın değerler kavrayışı ve hiyerarşisidir. Bu değerler kapital sistemin istilasına set çekme, akıntıyı tersine çevirme potansiyeline sahip olup, kapitalist para babalarının çarkına çomak sokmaktadır.

183

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Fakat tüm bunların yanında islamı ve müslümanları bekeleyen handikaplar var. Bu açmazlarla hesaplaşma hem islamın, hem de dünyanın kaderini belirleyecek. Yeni “küresel epistemenin” beraberinde getirdiği yeni sosyal değişiklikler, müslümanların paradigmasını boşaltarak ya da deforme ederek siyasal/kültürel/iktisadi tasarımlarının işlevsiz kılmakta. Müslüman muhayyile bu paradigma tarafından yönlendirilmekte ve şekillendirilmekte, İslami düşüncenin içi belirsizleştirilmekte, kavramlar flulaşmakta, anlam kaybına veya genişlemesine uğramaktadır. Bugün batı küresel bir hegemonyasındaki dünyada “niteliksel ve niceliksel değişim” ve neoliberalizm müslümanların dilini dönüştürmekte. Ve giderek kamu ile uyumlu ama gelenek ile ilişkisi zayıf bir islam anlayışı oluşturmakta. Bugün islami kesimin sorunu dünyaya/iktidara talip olması fakat bunun dilini, argümanlarını hakkıyla geliştirememesidir. Örneğin, verili siyasi ve iktisadi dili dönüştüremeden olduğu gibi kullanmaları, itikadi olanın modanın alanına sokulması, vecibelerin “Seküler bir dil” ile sunulması ve savunulması…vb. “Tatilden dönen Müslümanların, kendilerini içinde buldukları modern kültür ile ilişkilerinde bir hastalıklı kavrayışla karşı karşıyayız. Alternatif olma iddiası ile ortaya çıkan Müslümanlar, bulundukları yerdeki “doğruların” karşısında yelkenleri fora etmektedir. Dönüşüm/değişim müslümanların “yaşama kavgasına” sirayet etmiş durum da. İslam bugün karşı çıktığı modern kavrayışı yeniden üretmektedir. Bütün dikkatler “forma” yönelmiş, “kanunların ruhu” göz ardı edilmektedir. Siyasal iktidar tahayyülü Müslümanları “makyavelist” bir çizgiye çekmekte ilkeli bir ahlaki duruşu sarsmakta; bu da islami ahlakın içerine sürekli “yeni ikamelerin” taşınmasına ve bünyenin yıpranmasına sebebiyet vermektedir; örneğin, müslümanlar kendilerini “ilerlene” mantalitesi içinde anlamaya ve konumlandırmaya çalışarak onaycı bir yaklaşım geliştiriyorlar. İslamiyetin meydan okuyuşundan bir “uyum/intibak dili” geliştiriliyor. Siyasi ve ekonomik hayatlarını modernize eden İslami kesim, sosyal hayatını da modernize etme eğimine girmiştir. “Müslüman her şeyin güzeline layıktır” gibi içeriği belirsiz bir önermeye sığınılarak “tüketim kültürü” meşrulaştırılmakta ve çağdaşlıklarını ispat için akıl almaz yollara başvurmaktalar; örneğin, israfın alabildiğince artması, beş yıldızlı otellerde, deniz kenarlarında, kumsallarda “tatil yapma” anlayışının islamileştirilmesi, turistik turlar, bedenlere salt estetik kaygılarla müdahale…Bedenin emanet olarak algılanmasının “mülk” olarak dönüşmesi, estetik beden hayaletine vurulan müslüman kadınlar için “İslami defileler!” …Namusu kadına eşitleyen erkeklerin, kendileri için birçok şeyi “caiz” görmesi; “vitrin kadınlar” taşımak, sekreterlerle aşk ilişkisi, lüks turlar, jipler, kaçamaklar, kendileri için uygun gördüklerini kadınlar için uygun
184

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

görmeyen ataerkil tutumlar… Giderek islam kültürü adına, modern bir kültürün karikatürü ve taklidi olan yeşil pop, konser kültürü, marka merakı, “birinci sınıf dünyalar için” alış-veriş mabedlerinin kapılarını aşındırma, burjuva mekanlarının islamileştirilmesi, islamcı sermayenin benzer kapital statü görüngülerine başvurması…Sonuçta oluşan şey “kapitalizmin islami versiyonu.” Ve “islami ahlak”ın güme gitmesi. ”Sahih” ve “sahici” bir karşı koyuş iddiası ile yola çıkan müslümanlar, modernitenin ilişkilerini, zaman ve mekan bilincini temmelük etmekte. İslamcılık kendi mekanlarını “yaşam alanlarını” ve “zaman algısını” yeniden üretemeyince kafeleri ve kafe kültürünü tüketmektedir. Bir süredir “mahremiyetin” “şov” a dönüşmesine şahit olmaktayız; romantik islamcılar tüketimi artırmak/kasaları doldurmak için ilan edilen her “özel gün” ü sahiplenerek meşrulaştırmakta ve bu babdan olmak üzere aile hayatlarını kamuya açmaktadırlar. Kocaman adamalar gazete eklerinde, TV. programlarında sevgililer günü vesilesi ile birbirine yeniden ilan- aşk etmekte birbirleri ile yarışmaktalar. J. Berger‟in ifadesi ile söylersek diyebiliriz ki mahremiyet “kapilazmin fidyesi” olarak gözden çıkarılmakta. Sistemin yarattığı “mahremiyet ve cinsellik” modernite ve gelenek çatışmasının en bariz çatışma alanı durumunda “cinsel devrim”in değerleri bunun teşvik ettiği geleneksel rollerin terki, sürekli tatminsizlik”, teşhirin sınır tanımayışı, hedonistleşme, apolitik, hippi, sorumsuz “sev-genç” bir kuşak oluşmuş durumda ve bu sürekli hale gelmekte. Foucault‟nun dediği gibi cinselliğin bir “günah çıkartma” algısı içerisinde, sürekli konuşularak ve teşhir edilerek, deşifrasyona kışkırtılması “hayatın giderek anonimleşmesi ve kamusallaşmasın beraberinde getirmiştir. Artık yaşam, değerlerden arınan BBG evlerinde izlenen bir “şova” dönüştü. Dünyamız giderek Sodom ve Gomore ye dönüşmekte Biyolojik krallık kadın ve erkek ilişkilerini temelden sarsacak maddi koşulları da yaratma imkanına sahip durumda. Ahlaki normların tasfiyesine, cinselliğin kışkırtılmasına, tüketime sunulmasına, itirafa zorlanmasına, günahın deşifrasyonuna, rijit bir şekilde sokağa taşmasına, yatakların ortalık yere serilmesine karşı yeni bir emanet beden/gövde anlayışı ile “cinsel faşizme” ve onun “mal/ mülk beden” kavrayışına ve “unisex/cinsiyetsileştirme” politikalarına karşı çıkılmalıdır. Müslümanlar dünyanın sorunlarından dolayı sorumluluk altına girmelikler. III- Ve Umut M. Watt İslamın üç Helenistik dalga ile karşılaştığını söyler, bunlar:
185

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

1. Dalga: İslamiyet‟in yükseliş devrinde genişleyen fetihler sonucu Süryanice üzerinden klasik Yunan kültürü ile karşılaşması. 2. Dalga:10.ve13.yüzyıllardaki Haçlı Seferleri ile islamiyeti‟n yıkıcı bir saldırı sonucu “Batı” ile karşılaşması 3. Dalga: Tüm yerküreyi kuşatan ve halen yayılma istidadı gösteren “Modernliğin yayılması.” İslamiyet ilk iki dalgayı entelektüel gücünün zirvesinde olduğundan karşılaştığı, rahatlıkla, “karşı kültürün” “hasen” bulduğu kısımlarını da temellük ederek atlattı. El‟an karşı karşıya olduğumuz modernlik ile olan karşılaşma/hesaplaşma devam etmekte; ki, bu sefer askeri ve entelektüel donanımı çok daha güçlü olan bir karşılaşma bu. Bu karşılaşmanın ilk hamlesinde modernite, kadim kültürleri adeta “kronik bir krize” mahkum etmiştir. İslam dünyasında ve eşzamanlı olarak tüm dünyada emperyalizm olgusu ile atbaşı gelişen/giden modernlik, yaşlı gezegenimizin şimdiye kadar gördüğü en güçlü ekonomik, siyasal ve kültüre taarruz ve tasallut ile karşı karşıya bırakmış ve ulaştığı her yerde/toplumda “yakıcı bir ateş” halinde geleneksel kültürlerin kimisini tamamen, kimisini de kısmen yok etmiş, bir kısmı ise deformasyona uğratmıştır. Tüm bu huzursuzluklarına/ kötülüklerine rağmen hiç bir medeniyet tümüyle kötülüğe/yanlışlığa/ barbarlığa indirgenemez. Böyle bir kavrayışın kendisi medeniyet kavramının içeriğine ve anlamın aykırıdır. Çünkü “insani olmayan” bir şey medeniyet olarak adlandırılamaz. Modernite kültürel kavrayışımızı, hayat anlayışımızı bize sundukları ile adeta geri dönüşümsüz olarak değiştirmiştir; örneğin, siyasal demokratizasyon, kültürün demokratikleşmesi ekonomik refah, bolluk, kolaylıklar, okuma yazmanın yaygınlaşması, ulaşım ve iletişim araçlarının baş döndürücü hızı ve gelişimi, insanın ilişkilerini dönüştürmesi, insanı bir yere, ülkeye, toprağa mahkümiyetten çıkarması…vb gelişmeler, bazı menfi sonuçlarına rağmen tüm bunlar modernliğin kazanımlarıdır. Ve bunları “başka bir yere ait” “yabancı” “Avrupai” renge/posta bürünmüş olarak algılamak nitelemek “ucuz hamasi analizlerle” dışlamak çözüm olmasa gerek. “İktisadi araçsal akıl” ile, karşı kültürlerin “kapital değer”e sahip olan kısımlarını masseden bu obur uygarlık ile mücadele son derece çetin; fakat, imkansız değil. Medine de başlamış bir medeniyet olarak sorunlarımızı medeni bir şekilde vahyin ışığı ile aydınlanmış incelmiş insani bir entelektüel bir akıllın aydınlığında çözmeye çalışmamız gerekiyor. Din bugün “meydan okuma dili” olmuştur. Modernitenin “meta anlayışına”, zaman ve mekan kavrayışına karşın, yaşamı yeniden
186

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

anlamlandırmalı, insan ve Tanrı arasındaki “aidiyet” bilincini güçlendirmelidir. İnsansı Yunan merkezli teolojik kavrayıştan farklı olarak, insanı Tanrı‟nın karşısına koymayan, onu “eşrefi mahlukat” olarak tanımlayan İslamın bedeni “mülk” değil, “emanet” olduğuna dair algısı, insanları bir çok sorundan koruma kapasitesine sahiptir. Kanaat, sabır, tevekkül, emek, alın teri, yardımlaşma, hayırda yarışma, temizlik, doğruluk gibi değerleri ile ribayı, fahiş kar oranlarını, toplumsal sefaleti günah olarak algılaması ve israfa karşı olması, tüketim toplumundaki tahribatı önlemek için rekabetin yakıcı yıkıcılığına karşı çıkması, insani dayanışmayı öngörmesi, güce, paraya ve mala değil; adalete dayalı insan tasavvuru ile, içten içe işleyen bir iktisadi akılla yaşlıları toplumdan dışlamayan, hayata dahil eden insaniliği ile modern kültürün karşısında durmaktadır; ki bu duruş bugün yegane “sahih ve sahici” meydan okuyuştur. İslam insanlığı dertlerine derman olma potansiyeline sahiptir. Reçetenin oluşumu ise müslümaların entellektüel cehdine ve idrak gücüne bağlı olarak oluşacaktır. Bugün modernite, aklın arabasına koşmayan tüketmeyen tüm kültürleri ve yaşam biçimlerini “gerici”, “ilkel”, “bağnaz”, ve illegal ve “terörist olarak mahküm etmekte ve yaftalamaktadır. İslamın modernlikle çekişmesi, hayatın kültürel kodlarının, kapitalize olup olmaması üzerinden yaşanıyor. Çözüm “süreklilik ve değişim” içinde aranmalıdır. Ataların dini üzerinde ısrara etmeden(2/70) “dinsel bir bürokrasi” oluşturmadan. “karşılıklı anlaşama” içerisinde yeni bir iletişim dili inşa etmemiz gerek. Oluşturacağımız yeni dil (lingua islamica) İslami insanı (homo islamicus) ortaya çıkaracaktır. Geliştirilen çözümlerde, siyasal ve toplumsal projelerinde “mutlakiyetçi bir din” ve “din dili anlayışı”na karşı çıkmalı ve kendi siyasal dilinin, amaçlarının oluşumu peşinde olmalıdır Sürekli değişen dünyada yerelliğe gömülmeden, içe kapanmadan muhafazakarlaşmadan yeni kutuplaşmalara kaşı çözümler üretilmelidir. “Fetihçi” modern dünya/doğa kavrayışını da aşarak, insanı kendine yanancılaştırmayan, işçi hakları kadın haklarını güvence altına alan, sömürünün önleyen, doğayı tahrip etmeyen çevreye uyumlu ekonomik bir sistem oluşturulmaya çalışılmalıdır. Zaten İslami iktisadi değerler doğruluk, temizlik, itimat, bağış, erdemleri değimlidir? Açlık ve sefalet varken temerküzü yasaklayan, fazla malı fakirin hakkı gören islami bir zihniyete/ çizgiye yaslanarak yola çıkmalıdır Ne yapılırsa yapılsın, islamın, yeni bir inanç yeni bir “insan ve dil tasavvuru” olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Bu islamın “raison détre(varlık nedeni)‟sidir”. Ve hiçbir zaman “islam amaçlar/erekler krallığını terk etmez.”
187

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Cihadizm ve Cihad aynı Ģey değildir (Mustafa Akyol)

11 Eylül 2001′deki terör eylemlerinden bu yana, Avrupa Müslümanları, terörizmin potansiyel zemini olarak görülüyor ve büyüteç altına alınıyorlar. Meselâ 2005′te Londra‟da yaşanan ve 70′nin üzerine masum insanın yaşamına mal olan „barbarca‟ saldırı, bu büyüteci biraz daha kalınlaştırdı. Gerçi Müslüman liderler eylemleri güçlü bir biçimde kınadılar, Tony Blair “Biliyoruz ki Müslümanların büyük çoğunluğu teröre bizim kadar karşı” dedi. Ancak sorun ortadan kalkmış değil. Sorun şu: Terör eylemleri, bir avuç fanatik militan tarafından gerçekleştiriliyor, ama biraz daha geniş bir Müslüman kitle tarafından benimseniyor. İngiltere‟deki Müslümanlar arasında yapılan bir araştırma, Usame bin Ladin‟i haklı görenlerin oranının yüzde 13 olduğunu göstermişti ki, bu endişe etmek için yeterince yüksek bir rakam. Ben de iki yıl önce Londra‟daki Müslüman öğrencilere verdiğim bir konferansta, blucin ve tişört giyen Pakistan asıllı iki gencin Bin Ladin‟i „Mehdi‟ olarak gördüklerini öğrenmiş ve hayrete düşmüştüm. Peki sorun ne? Batı‟da „Sorun İslam‟da, bu din nefreti öğütlüyor‟ diyenler var. Oysa yanılıyorlar. Gerçekte radikalleşen Avrupalı Müslümanların krizi, İslam‟dan değil, onun da yanlış yorumlanmasına yol açan bir dizi sosyal, siyasi ve tarihi problemden kaynaklanıyor.

188

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Göçmenler ve çocukları Sayıları 15 milyonu aşan Avrupalı Müslümanların büyük bölümü ekonomik yönden çok dezavantajlılar ve topluma çok az entegre olmuş haldeler. Çoğu, Avrupa‟ya İkinci Dünya Savaşı sonrasında işçi olarak gelen göçmenler ve onların çocukları. Bu göçmenler, Avrupa‟ya kıyasla oldukça fakir ülkelerden ve dahası bu ülkelerin de sosyoekonomik yönden en alt düzeyinden geldiler. Almanya‟daki Türk işçilerin bu yüzden Alman toplumundan uzunca bir süre izole olduklarını biliyoruz. İngiltere‟deki Pakistan ve Bangladeşlilerin, Fransa ve İspanya‟daki Kuzey Afrika kökenlilerin ve Avrupa genelindeki Ortadoğu kökenli Müslümanların çoğunun kültürel izolasyonu daha da ileri boyutta. Kültür ve dil farklılığından kaynaklanan izolasyona, bir de ırk farkı eklendiğinde, ayrım iyice keskinleşiyor. Aslında Avrupa‟da yaşayan Müslümanların çoğu bu ayrımdan pek de şikâyetçi değil. Özellikle yaşlılar, yabancı bir toprakta kendi yaşam biçimlerini sürdürmeye çalışıyor. Ancak çocukları bir tür kimlik ikilemi yaşıyorlar: Onlar için vatan, ne babalarının ata yurdu, ne de içinde yaşadıkları ülke. Bu nedenle söz konusu gençler, Fransız uzman Oliver Roy‟un ifadesiyle „kültürel yönden köklerinden koparılmış‟ durumdalar. Ġslam‟ın modern yorumuna ihtiyaç Söz konusu genç Avrupalı Müslümanların kimlik bunalımının temel bir nedeni, modern yaşam ile uyumlu bir İslam yorumundan yoksun olmaları. Çoğu, İslami gelenekler ile Batılı yaşam tarzları arasında bir tür orta yol buluyor, ama bu orta yol girişimleri, doktrinsel bir dayanaktan yoksun oldukları için, bazen de bir gerilim ve suçluluk duygusu üretiyor. Ve işte bu suçluluk duygusu, modernleşmiş genç Batılı Müslümanların bazılarında ters bir etki yaratıyor ve bir kimlik krizi sonucunda İslam‟ın en radikal yorumlarını -daha doğrusu yanlış yorumlarınıbenimseyebiliyorlar. Bu yanlış yorumları ısrarla yayan, Suudi sermayesi ile beslenen radikal imamlar da zaten ortalıkla dolaşıyor ve pek çok camiye egemen durumdalar. ABD‟ye yönelik 11 Eylül saldırısını düzenleyen teröristlerin çoğu, işte bu şekilde „yeniden doğmuş‟, yani önce modernleşip sonra birden radikalizme savrulmuş gençlerdi. Londra‟ya yönelik saldırıyı düzenleyenlerin de yine böyle „modern gençler‟ olduğu ortaya çıktı. Fransız uzman Oliver Roy bunlara „neofundamentalist‟ veya „cihadist‟ adını veriyor ve bunlar ile yalın İslam arasındaki farkı vurguluyor. Roy‟a göre „cihadizm‟ dini argümanlardan çok siyasi sloganlara dayalı. Dahası cihadistler, pek çok geleneksel İslami kuralı hiçe sayıyorlar. Örneğin İslam fıkhı, savaş sırasında sivillerin korunmasına vurgu yapar. Cihadistlerin sivillere yönelik terör eylemlerinde, bu prensip açıkça çiğneniyor. Bu konuda en çok yazıpçizen Batılılardan biri olan Daniel Pipes ise „cihadizm‟i „militan İslam‟ diye tanımlıyor ve bunun İslam‟dan farkını şöyle özetliyor: “Geleneksel İslam, insanlara Tanrı‟nın rızasına uygun olarak yaşatmayı öğretme amacında; militan İslam ise yeni bir düzen kurma peşinde.”
189

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Peki bazı Avrupalı genç Müslümanları etkisi altına alan „cihadizm‟ neden birdenbire yükseldi? Bir genelleme yaparsak, üç temel cevap bulabiliriz. Kökenlere iliĢkin üç cevap Birincisi, Avrupa‟daki Müslümanların ve genel olarak da İslam dünyasının fakirliği ve umutsuzluğu. Aslında İslam adına hareket eden radikallerin ve teröristlerin çoğu cahil ve fakir kesimlerden değil, aksine eğitimli ve hali vakti yerinde insanların arasından çıkıyor. Ancak aynen burjuva ailelerden gelmesine rağmen „proletarya‟ için kapitalizmle mücadele eden solcu entelektüeller gibi, onlar da, baskı altına alınmış, fakirleştirilmiş ümmet için kendilerini feda etmek gerektiğine inanıyor. Leninist bakıĢ açısı Bu noktada cihadizm denen ideolojiyi kuranların -örneğin Seyid Kutb, Ali Şeriati ve Mevdudi‟nin- Marksist-Leninist ideolojiden önemli öçüde etkilendiklerini de belirtelim. Emperyalistler tarafından kotarılan ve onların yerli temsilcileri olan kompradorlar tarafından desteklenen küresel bir komploya inanan komünistler gibi, cihadistler de, İslam dünyasının fakirlik ve güçsüzlüğünün, Batı‟nın ve onun yerel destekçilerinin yürüttüğü bir komplonun sonucu olduğunu düşünüyorlar. Bu düşünceye göre, İslam dünyasının mevcut sorunlarından kurtulması için, eğitim düzeyini, verimliliğini veya sağlık şartlarını yükseltmek yerine, onu „ezenlere‟ saldırmak gerekiyor. Kuran‟dan ziyade Lenin‟in „emperyalizm‟ teorisine dayanan bu cihadist ideolojinin Çakal Carlos gibi yeminli Marksistlere cazip gelmesi, bir tesadüf değil… İslami radikalizmin ikinci bir kaynağı, Batı‟nın geçmişteki veya güncel politik suçları. Batı karşıtı duyguların en belirgin kaynakları, İngiltere ve Fransa‟nın sömürgecilik geçmişleri ve ABD‟nin Soğuk Savaş boyunca Ortadoğu‟daki bazı diktatörlükleri desteklemiş olması. Filistin trajedisi de cabası… Cihadizmin kökenleri hakkındaki üçüncü açıklama ise, gelenekçi İslam ile modern dünya arasındaki kültürel uçurum. Gelenekçi Müslümanların bir kısmı tarafından sergilenen premodern yaşam tarzı (ki bu premodern öğeler, İslam‟ın özünde olmadığı halde öyle sanılıyor) İslam ve modern yaşam arasında uzlaşmaz bir çatışma olduğu izlenimini yaratıyor. Söz konusu gelenekçi Müslümanların çok büyük bölümünün terörizmle bir ilgisi yok, ama onların modern dünya ile uyumsuzlukları, cihadistler tarafından, Batı‟yla çatışmak için bir neden olarak görülüyor. Dar-ül Harbe son Anlattığımız bu olgular, barış isteyen Müslüman liderlerin ve entelektüellerin önüne önemli görevler koyuyor: Öncelikle, cihadizm ve onun yarı-Marksist dünya görüşü ile, İslam‟ı ayırt etmek lazım. İslam, „Batı‟ya karşı „Doğu‟nun silahı değil; tüm insanlığa yönelik bir ilahi mesaj…

190

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Batı‟ya yaklaşırken bunu bilmek ve düşmanca tepkiler vermek yerine yapıcı eleştiriler getirmek gerekiyor. Yapılması gereken bir diğer önemli çaba ise, İslami gelenekte yer alan, fakat bugüne hitap etmeyen bazı kavramları yeniden anlamlandırmak. Örneğin sık sık tartışılan ve dünyayı „Darül Harb‟ ve „Darül İslam‟ olarak ikiye ayıran geleneksel doktrini ele alalım. Kuran‟da yer almayan bu kavramlar, İslam‟ın ilk yüzyıllarında Müslüman fakihler tarafından geliştirilmişti. O zamanın dünyasında bir Müslüman‟ın, yabancı bir toprakta güvenli olarak İslam‟ı yaşaması ve tebliğ etmesi mümkün değildi. Ancak zaman değişti. Bugün açık bir dünyada yaşıyoruz ve Müslümanlar dünyanın dört bir yanında inançlarını yaşamak ve yaymakta özgürler. Özellikle de Batılı liberal demokrasilerde. Bu, Batı‟daki Müslümanların kendi inançlarını güzel örnekler sergileyerek temsil edebilecekleri ve diğer dinlerle barış içinde yaşayabilecekleri anlamına geliyor. Bu mümkün ve zaten İslam‟ın asıl mesajı da bu… Kuran, insanların ayrı gruplara bölünmüş olmasının, „çatışmak‟ için değil „tanışmak‟ olduğunu haber veriyor. (Hucurat Suresi, 13)

191

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Hitamuhu Misk – Mustafa Ġslamoğlu‟nu Anlamak (Tuncay Yılmazer) 29 Haziran günü, İstanbul Gösteri Merkezi‟nde mahşeri kalabalık Mustafa İslamoğlu Hoca‟nın 525. son tefsir dersini dinlemek için toplandı. 1992 nin Ekim ayında İstanbul Fatih‟te Fatiha suresinin tefsiriyle son derece mütevazı bir mekanda çok az sayıda kişiyle başlayan tefsir dersleri , onbeş yıl sonra binlerce kişinin katılımıyla (Televizyonları başındakileri de katarsak bu sayı çok daha fazla kuşkusuz) sona erdi. Böyle bir töreni neredeyse dört saat boyunca bir merdivenin başında izleyebildim, not almaya çalıştım. Ara koridorların bile Kur‟an dostlarınca doldurulduğu, inanılmaz derecede duygu yüklü geçen bu son derste Mustafa İslamoğlu‟nun Kur‟an-ı Mübin-i okumaya , anlamaya ve çok daha önemlisi yaşamaya çağıran derslerinin sonuncusunu dinlemeye nail oldum. Amerika‟dan Azerbeycan‟a kadar dünyanın dört bir yanından gelmiş binlerce insanla birlikte… İtiraf edeyim Mustafa Hoca‟nın hemen hemen tüm kitaplarını okusam da çok istememe rağmen tefsir derslerinin müdavimi olamadım, çok az derse katılabildim. Eminim bu derslere daha sık gidenler, dikkatle takip edenler yüreklerinde heyecanları çok daha fazla hissetmişlerdir. O derslerin lezzetini alanların , Allah‟u Teala‟nın kendileriyle konuşmaya tenezzül buyurduğu o yüce kitaba bakış açıları değişiyor. Mustafa Hoca‟nın da ifadeleriyle söylersek, vahyin kendilerini inşa ettiği dönemde Müslümanlar dünyanın öznesiydiler. Ancak Kur‟an‟dan uzaklaşma beraberinde nesneleşmeyi getirdi. Müslümanlar vahyi kılavuz edip kendilerini yükselteceklerine zaten yüce olan Kur‟an‟ı mübini daha da yüceltmeye kalktılar. Ayetlerin maksadı göz ardı edildi, manaları değiştirildi. İlahi kelam lafza indirgendi.
192

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Mustafa İslamoğlu‟na göre vahiy önce insanın tasavvurunu, daha sonra aklını sonra da şahsiyetini inşa eder. Bu aşamaların sonuncusu da “Hayatın yeniden inşasıdır.” Vahyin inşa ettiği en güzel örnek insan Hz. Peygamber (S.A.V ) dir. O bizler için en güzel örnektir. ( Bu önemli, çünkü söz konusu törenle ilgili bazı internet sitelerindeki okuyucu yorumlarını okuduğumda , hocanın sünneti reddettiğini, hadislere önem vermediği gibi bir takım yorumlarla karşılaşmak gerçekten üzücüydü. Kötü niyetli olanları bir taraf bırakırsak , eleştirenlerin Mustafa İslamoğlu‟nu hiç okumadıkları, dinlemedikleri anlaşılıyor. Gittiğim sadece birkaç derste bile Hz. Peygamber‟den örnek verdiğinde sesinin titrediğini, gözlerinin dolu dolu olduğunu gördüğüm bir alim hakkında nasıl böyle yorumlarda bulunulur? Anlamak güç doğrusu…Keza mezhebsiz yorumları da vardı. Oysa hocanın vurgusu bellidir. Hangi mezhebin, cemaatin, partinin üyesi olursanız olun, dikkat edin bu kurumlar dininizin yerine geçmesin ! ) Sahi bakın şöyle etrafınıza… Kendi mezhebini dini haline getirmiş, kendi cemaatinin tüm görüşlerine tereddütsüz iman etmiş kişiler yok mu? Son derse katılanlar da Mustafa Hoca‟nın artık kalplere nakşetmiş bazı vurgularını yeniden dinleme imkanı buldular. Şeytan Allah‟ın rakibi değildir. Allah‟ın kuludur. Adem‟den tek farkı ise günah işlemesi değil, günahında ısrar etmesidir…. Batının şeytan tasavvuru yanlıştır… Hayatta hiçbir şey Allah‟tan bağımsız değildir…. İman en büyük imkandır…. Müşrikler ilah‟a karşı değil rab olmasına karşıydılar… İsti‟aze akla aldırılan abdesttir. Aklınız abdestli değilse bedeniniz abdestli olsa ne yazar?…. vs. vs. Ve Kur‟anın ebedi mesajlarından biri kabul ettiği , en sık tekrar ettiği ayetlerden biri tabi ki; ” Eğer biz bu Kur‟an-ı bir dağa indirmiş olsaydık, o‟nun Allah‟a saygıdan kendini yerlere atıp şerha şerha dağıldığını görürdün. İşte bu türden temsili anlatımları , insanların önüne belki düşünürler diye koyuyoruz” ( Haşr Suresi , 21. Ayet ) Yukarıdaki satırları, Mustafa İslamoğlu‟nun düzenli derslerine katılanlar belki de çok daha iyi ifade edebilirlerdi. Tembel bir izleyicinin yazdığı ancak bu kadar olur. Hitamuhu Misk adı verilen tören “son ders” gibi nitelense de aslında her şeyin daha yeni başladığının işaretiydi. Çoğumuz “Allah‟ın kendileriyle konuştuğu” o ilahi kelamı, vahyi daha iyi anlama, yaşama, Hz. Muhammed (S.A.V )‟ de tanıma arzusunda. Buna eminim. Bunu başarabilecek miyiz? İmanı olanlar için imkân çok kuşkusuz…

193

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Din Olmadan Ahlak Olur mu? (Mustafa Akyol)

Ülkede bir tarafta “darbe” olurken öteki tarafta felsefi konuları tartışmak zor. Ama imkânsız olmadığı gibi gerekli de. Şerif Mardin Hoca‟nın “Kemalizm, iyi, doğru ve güzeli tarif etmede sığ kaldı” yorumu üzerine başlayan “ahlak” tartışması ise, ıskalanmaması gereken önemli bir konu. İsmet Berkan Radikal‟deki köşesinde üst üste bir kaç yazıyla bu konuyu ele aldı. Özetle, ahlakın kökeninin din olmadığını, dine dayanmayan (yani “seküler”) bir ahlakın da pekala olabileceğini ve zaten olduğunu söyledi. Peki durum gerçekten böyle mi? Önce şunu teslim edeyim: “Dinsiz” insanlar da pekâlâ ahlaklı olabilirler. Böyle pek çok birey gösterebileceğiniz gibi, oldukça seküler olan kimi toplumlarda epey sağlam bir ahlaka rastlayabilirsiniz. Örneğin İsveç, dini inancın epey zayıfladığı, ancak saygı, hoşgörü, tevazu, yardımseverlik gibi ahlaki erdemlerin güçlü olduğu bir ülkedir. Öte yanda da dindar olan (daha doğrusu kendini öyle tanımlayan) kimi insanların hiç de ahlaki davranmadığına tanık olabilirsiniz. Türkiye‟de hep ballandıra ballandıra tasvir edilen “sahtekâr dinci” portresine gerçekten de uyan tipler vardır kuşkusuz.

194

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ama mesele bu kadar basit değil. Çünkü asıl soru, bireylerin dine referans vermeden ahlaklı olup olamayacakları değil. Asıl soru, dinden tümüyle bağımsız bir “ahlak anlayışı”nın inşa edilebilir ve korunabilir olup olmadığı. Bu çok önemli, çünkü “benim herhangi bir dini inacım yok” diyen insanların çoğu da, aslında topluma sinmiş olan din kökenli ahlaki değerlere inanıyor. İsveçliler bugün çok seküler olabilirler, ama inandıkları ahlaki değerler aslında Hıristiyanlık‟tan süzülerek gelmiş şeyler. Bu durum karşısında “ee, demek ki köken din olsa da, sonra bunlar laikleştirilip yola devam ediliyor” diyebilirsiniz. Ama mesele yine o kadar basit değil. Papa XVI. Benedict‟in işaret ettiği bir sorun var: Dini değerler, toplum sekülerize olduğunda da belki bir veya iki kuşak yaşıyor. Ama zamanla bu değerleri korumanın bir gerekçesi kalmamaya başlıyor. “İnsanlara karşı merhametli ve yardımsever olmalısınız” hükmü, din ortalıktan kaybolunca da bir süre etkili olsa bile, bir süre sonra birileri çıkıp şöyle diyor: “Bir dakika, niye öyle olacakmışız ki? Niçin canımız ne isterse onu yapmıyoruz?” Rus kökenli Amerikalı yazar Ayn Rand, işte tam da bunu söylemişti. Sadece ateist değil aynı zamanda da “din karşıtı” olan Rand‟in kurduğu felsefe, bencilliği ve diğer insanlara karşı umursamazlığı yüceltiyordu. Bugün Rand‟in romanlarından etkilenen milyonlarca insan, “sadece kendini düşün, kendini tatmin etmekten başka hiç bir amaç gütme” ilkesine inanıyor. İşte, dinden kopmuş bir kültürün böylesine gayrı-ahlaki bir yöne savrulmayacağının hiç bir garantisi yok. Ortada din gibi “toplum ve bireyler ötesi” bir referans kaynağı olmayınca, topluma ve bireylere “nasihat” verecek sağlam bir otorite de kalmıyor. Buna karşı, “insan doğası zaten özünde iyidir, kendi kendine doğruyu bulur” diye itiraz edebilirsiniz. Ama tarih boyunca yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz sayısız kötülük, sanırım insan doğası hakkında bu kadar iyimser olmayı epey zorlaştırıyor. Bir de şunu önerebilirsiniz: “Herkes, kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa, öyle davransın.” Buna göre herkesin “başkalarının bana dürüst olmasını istediğime göre ben de dürüst olmalıyım” demesi gerekiyor. İyi, ama ya şöyle derlerse: “Başkalarına dürüst davranıyor gibi gözükeyim, böylece onları da dürüstlüğe teşvik edeyim, ama arada fark ettirmeden „işimi‟ göreyim.” Kısacası dine referans vermeden ahlak inşa etmek pek öyle kolay bir şey değil. Kemalizm bu kadar “sığ” olmasaydı bile, işi zordu.

195

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Komik Müslüman olur mu? (Mehmet Yılmaz)

Ilımlı İslam lafı oldum olası rahatsız etti beni. Sanki ılıklaştırılması gereken, fazla sıcak bir şeyden bahsediliyormuş gibi geliyor insana. Militarizmin, bedava şiddetin, intiharın dinimizde yeri olmadığını bilmeyenler kullansınlar. Ama bazen Türkiye‟de doğup büyümüş yarı aydınlar da kullanıyor bu tuhaf sözü… Eğer geçirdiği cinneti İslam zannedenler ile bizi ayırd etmek istiyorlarsa normal Ġslam diyebilirler ya da sadece Ġslam. Ilıklaştırılmış, su katılmış halinin daha iyi/farklı olduğunu düşünenler ise önce İslam‟ın ne olduğunu bir anlatsınlar da bakalım ne biliyorlarmış. Geçelim. Benim gibi, çoğunluğu Müslüman olmayan yerlerde yaşayanların çevresi ister istemez yaşadıkları ülkenin gelenekleri, kanunları ve tabi “ötekilerin” önyargılarıyla ile şekilleniyor. Terör ve savaş kelimeleri bizim referansımız olan İslam ile özdeşleştikçe (teröristler ve gazeteciler sağolsun!) “Müslümanım” demek zorlaşabiliyor. Buna bir de Türkiye”deki başörtüsü yasağı gibi abuklukların batı medyasına getirdiği kafa karışıklığını eklerseniz manzara tamamlanır. Tabi mevcut yanlış anlaşılmaların ve önyargıların bütün sorumlusu bir avuç terörist, bir kaç gazeteci değil. Müslümanların önemli bir kısmı nerede yaşarlarsa yaşasınlar biraz içe kapanık, biraz fazla ciddî takılıyorlar belki de. İnsan maymunlaşabilir mi ? adlı yazımda derinlemesine anlattığım, hazza adanmıĢ bir
196

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Tele Vole yaĢamı sürmek ile fazla kasmadan, “cool” bir biçimde İslam‟ı yaşamak arasında ne çok mesafe var oysa. Öyle zannediyorum ki bugünkü sorunlara ve geçmişin hatalarına kilitlenmiş biçimde yaşamak bir çözüm aramayı da engelliyor. Kendi hesabıma konuşacak olursam “toplumla bütünleşmiş” bir Müslümanlıktan yanayım. Evet, dinimin gereklerinden taviz vermeden ama hayatın gerçeklerini de göz ardı etmeden, vicdan sahibi gayrimüslimlerle iĢbirliği yaparak. Yobazlığın başladığı noktanın da bu olduğunu düşünüyorum: Bütün erdemleri Müslümanlara, kusurları ve aşırılıkları da Ateistlere, Hıristiyan ve Yahudilere atfetmek. Özeleştiriyi reddetmek, Müslümanların hatalarına kılıf aramak. “ALLAH beni komik yaratmıĢ” “ALLAH Made Me Funny” (ALLAH beni komik yaratmış) 3 Amerikalı Müslüman tarafından hazırlanmış ve gerçekten çok komik bir şov. The “word instead of sword” (kılıç yerine söz) diyen komedyenlerin kendilerini, amaçlarını anlattıkları güzel bir röportajı buradan okuyabilirsiniz. Gösterilerinden bazı alıntıları YouTube sitesinden izlemek mümkün. ABD‟de yaşayan değişik Müslüman toplulukların aksanlarıyla, Amerikalıların İslâm korkusuyla, Müslümanların kendilerini anlataMAyışlarıyla dalga geçen skeçler… Batılılarla iş veya başka sebeplerle yeni ilişki kurmak zorunda olanlara bir kopya vereyim: Kendisiyle, ülkesiyle, geldiği kültürle dalga geçemeyenlerin işi bu coğrafyada biraz zordur. Elbette Mehmet Ali Erbil gibi kendinizi rezil etmeyin; zaten ters tepecektir ama efeler gibi kasıla kasıla gezmenin, “Amman erkekliğe toz kondurmayalım” demenin de size bir faydası olmaz. Make çay, not war! (SavaĢ yapma, çay yap) Son yıllarda demokrasiyi ve liberal fikirleri savunan Müslümanların aslında bir tür dip dalgasının sadece görünen kısmı olduğunu düşünüyorum. Bir çok Müslüman hem birey olarak hem de ümmet olarak yaşamayı başarıyla bağdaştırıyor. Ancak “dışarıdan” bakanlar ya bir yapmacıklık ya da çelişki görüyorlar. Bunun bir okuma hatasından ibaret olduğu kanaatindeyim. Üçüncü Dalga adlı blogda bu konuda mutlaka okunması gereken makaleler var. İşte küçük bir alıntı: “Ulus-devlet bekcisi Kemalist’ler 2. dalganin savunuculugunu yapmaktadirlar. Merkez burokrasi, tek tipcilik (Turk ulusu etiketi
197

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

altinda) gibi sanayi kavramlarini savunmaktadirlar. Karsilarinda kim vardir? 1. dalgada olan koyluler mi?Bir derece evet fakat artik cogunlukla hayir. Kemalist’lerin buyuk bir hatasi sudur: O koylulerden buyuk bir kismi sehre gocetmis, servis/bilgi ekonomisine gecmis, ve bireyselleserek giysi/kiyafet/hayat tarzlari ile bu bireyselliklerini yasamayi istemektedirler. Yani Cumhuriyetciler 1. dalgayla savastiklarini zannetmekte fakat aslinda 3. dalga ile karsi karsiya gelmektedirler” Burada anlatılan ve Alvin Toffler‟e dayandırılan fikirlerin gerçek hayattaki yansımalaından bir örnek ise Style Islam adlı site. T-Shirt ve rozet gibi ürünlere çeşitli mesajlar basarak satan sitenin sahibinin Almanya‟da yaşayan bir Türk olduğunu okumuştum. Tabi 1ci ve 2ci dalga formatındaki arkadaşlar basit propaganda ile karşı karşıya olduklarını düşünecekler ilk bakışta ama önce Üçüncü Dalga sitesindeki Toffler ile ilgili makaleleri okuyup bir parça tefekkür etmelerinde fayda var. işte beğendiğim bir kaç mesaj: 1. 2. 3. 4. Savaş yapma çay yap, Gülümse, sünnettir, Terörizmin dini olmaz, Örtünmek: Benim hakkım, benim seçimim, benim hayatım.

İslâm ülkelerinin ekonomisi, bilimi, felsefesiyle dünyaya liderlik ettiği asırlara dikkatle bakılacak olursa Müslümanların bir yandan dinlerine dört elle sarıldıkları ama diğer yandan düşünmeyi araştırmayı bir ibadet gibi gördükleri gözlemlenebilir. Yunan felsefesi başta olmak üzere Müslümanlar hiç bir zaman “dışarıdan” gelen güzelliklere ve zenginliklere kapılarını kapamadılar. Ayrıca en görkemli İslâm şehirlerinin Endülüs, İstanbul ve Bağdat örneklerinde olduğu gibi “ötekilerle” alış veriş yapılan, etkileşime girilen bölgelerde kurulması bir rastlantı değildi. Bugün de New York‟u, Londra‟yı veya Paris‟i “ötekiler” olmadan düşünebilir miyiz? En eğitimsiz işçisinden en diplomalı bilim adamına, yabancılar gelmeseydi bu şehirler ülkelerinin ekonomik ve kültürel lokomotifi olabilirler miydi? Bugünkü dünyada yaşayan Müslümanların da sorunlarından kurtulmak için kabuklarını kırmaları, dışa dönük yaşamaları gerektiğini düşünüyorum.

198

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Sosyetenin Ġslâmîsi Olur mu! (Ece Arı) İslâmî müzik, İslâmî gazete, İslâmî radyo, İslamî website, İslâmî sermaye, İslâmî gelinlik, derken, türkçemize nurtopu gibi bir niteleme sıfatı daha kazandırmış olduk: Ġslâmî.. Evet bu sıfatı, eğer kılıfına uydurabilirseniz, çoğu şeyin önüne eklemeniz mümkün görünüyor.. Çünkü, hızla gelişen ve değişen modern çağın getirilerini tamamen dışlamak yerine; bir şekilde helal daireye çekerek, İslâmî usüllere uygun hale sokup sahiplenmek, hatta İslâmî trendler oluşturmak artık hiç de zor değil! Nitekim, Cat Stevens‟ın ülkemize getirdiği, tv‟lere çıkıp, konserler veren Native Deen grubunun tanıtımları yapılırken, Ġslâmî Hip-Hop grubu ifadesi kullanılmıştı..[Hip-hop un da İslâmisî olur muymuş, demeyin, demek ki oluyormuş !] Yine çokça tartışılan, Ġslâmî Defile kavramı da hemen akla geliverenlerden sadece bir tanesi.. Anlam itibariyle, herhangi birşeyin, İslâm dininin çizdiği sınırlara uygun olduğunu imâ eden bu sıfatı, zamanla, malum medyamız da pek bir sevdi ve eksik olmasınlar(!) gidip öyle bir kelimenin önüne koydular ki, “oksimoron” denilebilecek, kulağa bile itici gelen, bir durum ve anlam çıktı ortaya: Ġslâmi Sosyete.. Bu iki uzak kelimenin yanyana gelmesine neden olan, özne güruha değinmeden önce, aynı medyada yer almış,–doğru yada yanlış– bazı haberlerden yola çıkarak,”sosyete” adı altında yaşayan insanların vasıflarına kısaca değinmekte yarar var. Sosyete denildiğinde, çoğumuzun aklına, pek de hoş şeyler gelmediği malum..

199

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Hatta ülkemiz için konuşacak olursak, bu insanlar, öğle yemeği için Paris‟e bile uçabilen, balayına Maldiv adalarına giden, plaj yerine özel yatlarını, teknelerini kullanan, karılarına 24 milyarlık çantalar hediye eden, köpeklerinin kuaför masrafı , asgari ücretlilerin aylık kazancına eşdeğer olan, ultra lüks arabalara binen, taktıkları saatlerin değeri, bizlerin araba fiyatlarına denk olan, kale gibi korunan ve genelde şehir dışında inşa edilmiş, içinde her türlü hizmetkarın çalıştığı villa tipi konutlarda yaşayan, çocuklarını mutlaka yurtdışında okutan, dünyaca ünlü markaları yada modacı dediğimiz özel terzilerin tasarımlarını giyen, halktan kopuk cemiyet hayatı yaşayan insanlar olduklarını görüyoruz.. Esasen “görüyoruz” demek bile hata olabilir, zira pek göremiyoruz. Sadece basından okuyabildiğimiz kadarını biliyoruz.. Dışa kapalı bir hayat sürdükleri için, onların da, mensubu oldukları ülkenin diğer insanlarını, yani bizleri, markette, pazarda, okulda değil, sadece tv‟lerde izlediklerini tahmin etmek hiç de zor değil! Peki, sosyete, [diğer adıyla, cemiyet=şanslı DNA'lar], böyle bir tarzda yaşamaya devam ederken,“Ġslâmî sosyete” olarak anılan ve Özal dönemiyle birlikte oluşmaya başladığı iddia edilen, sosyetik bir dindar(!) tabakanın varlığı gerçekten sözkonusu mu, yada varolduğu iddia edilen bu insanların yaşantısının “Ġslâmî” olarak nitelendirilmesi ne derece doğrudur, en önemlisi bu iki kavram gerçekten yanyana gelebilir mi, işte bu sorular henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değil.. Medya tarafından, sosyete olarak nitelenlendirilen müslümanların, kendilerine yakıştırılan bu tanımlamadan hoşnut olup olmadıkları hakkında herhangi bir fikrimiz yok, çünkü bu konudaki rahatsızlıklarını kavlen dile getiren, herhangi birine henüz rastlamadık. Fakat, şu bir gerçek ki, kendilerine atfedilen “Sosyete” mührünü taşımayı reddetmedikleri müddetçe, bilindik sosyetik hayatın, zihinlerde uyandırdığı negatif çağrışımları da, kendileri adına kabullenmek ve sineye çekmek durumundalar.. Müslümanların sahip oldukları malk mülk, zenginlik elbette kınanacak bir durum olamaz, yani herkes “bir lokma bir hırka ” felsefesi ile yaşamak zorunda değil.. [Hatta keşke dünya üzerindeki tüm müslüman ülkeler, ellerindeki maddi imkanları, doğru kanallara kullansalar da, şu andaki içler acısı haller yaşanmasa…] Fakat, insan ister istemez merak ediyor: “KomĢusu açken, tok yatan bizden değildir” diyebilecek kadar duyarlı ve hasırda uyuyacak kadar mütevazi bir peygamberi olan bu insanların, israfın tavan yaptığı şaşaalı iftarlarda, Burj El Arab otelinde tatillerde, Rolex marka saatler kollarında iken ya da bir italyan restaurantına bin ytl hesap öderken, sorumsuzca har vurup harman savururken, „Somali‟de, Irak‟ta, Filistin‟de, Lübnan„da, hatta çok uzağa gitmeye gerek yok, Hakkari„de , Şırnak‟ta, aç yatan, acılar çeken, insanların, vebalinin üzerlerinde olduğu hatırlarına geliyor mudur, dünyaca ünlü modacıların tasarım kıyafetleriyle boy gösterisi yaparken, Irak ta tecavüze uğrayıp kendini yakan kefensiz kadınların haberleri vicdanlarına sızı veriyor mudur?

200

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Hasılı kelam, medyanın ağzına “İSLAMİ SOSYETE” diye sakız olan bu insanlar, taşıdıkları Müslüman sıfatına layık olmak adına, hayatlarına çeki düzen vermelidirler.. Çünkü müslümanlar, sosyal sorumluluk sahibi olmak, yaşadığı topluma ve dünyaya karşı duyarlı olmak, zorundadırlar..Aksini iddia ediyorlarsa da, özde değil, sözde müslümanlardan olduğunu kabul etmek durumunda kalırlar.. Bu konudaki son cümleyi ise Ali Bulaç söylesin: “Bir müslüman büyük servete sahip olsa dahi servetini dilediği gibi harcama hakkına sahip değildir. Çünkü Kuran açısından baktığınız zaman ferdin veya bir kurumun elinde olsa da zenginlik, aslında topluma aittir”

201

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Ġttiha-ı Ġslam‟ın Tam Zamanı Gelmeye BaĢlıyor (Bediüzzaman Said Nursî)

Sunuş: Müslümanlar dünya nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından Almanya’ya eşdeğer bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bunda en büyük pay Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde toplanıyor. Mısır ulusal gelirini Süveyş kanalından ve turizmden elde ederken çoğu “zengin” Müslüman ülke ham petrol ve doğal gazdan geçiniyor yani katma değer üretmeden! Bu bölünmüşlüğün ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır. Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Bu sorunun kaynağı geniş bir coğrafyaya ve bir kaç asıra yayıldığı için halledilmesi de kısa bir sürede olmayacak şüphesiz. Bu konuyu neredeyse sitemiz yayına başladığı günlerde tartışmaya açmıştık “Müslümanların iç hastalıkları” makalesiyle. Aradan geçen zamanda İç hastalıklar kategorisinde bir çok yazı yayınladık ve milliyetçilik ve militarizm gibi sorunların bazılarını tek tek ele aldık. Bunlardan ilk akla gelenler: Milliyetçiliğin Anatomisi
202

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

Milliyetçi Türk ırkçı mıdır? Qua Vadis Ümmet? İsrail bir boşluğu dolduruyor! Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir? İmparatorluğun Gözyaşları - Balkan Savaşı’nı Neden Kaybettik ? Aydınlanma Gaflettir! Kemalist Demokrasi : Hizmet Etme Değil, Adam Etme! Türk Ordusu özelleştirilebilir mi? Osmanlı’yı Yıkan Cephe - Filistin Aşağıdaki kısa yazı bu sorunları sıcağı sıcağına ve “içeriden” yaşamış olan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin kaleminden. Hayırlı sorgulamalara vesile olması umuduyla… MY Kaynak: Zehra Derneği Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ı İslâm‟ın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir. Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki: Ecnebilerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar, onun bedeline çürük bir fiyat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiyatı olarak bize verdikleri sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir. Meselâ: Bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: “Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bakıyem var.” İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında en metin esas da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise din-i haktan ve iman hakikatlerindan çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Halbuki, ecnebilerden içimize giren pis ve fena seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: “Ben susuzluktan ölsem, yağmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun.” İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çıkıyor, ahireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o ecnebilerin bizden aldıkları fikri milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü, bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir. - “İttihad-ı İslâm nedir?” - İttihad-ı İslâm; şarktan garba, cenubdan şimale mümted bir meclis-i nuranîdir ki, el‟an üç yüz milyondan fazla efradı bulunur ki, gafletlerinden naşi gayr-ı meş‟ur bir surete girmiş olan bir rabıta-i metin ile birbiriyle merbutturlar. Misak-ı ezeliye ile, peyman ve yeminimiz olan iman ile o cemiyete dahil olmuşuz, ehl-i tevhidiz. İttihada memuruz. Şu cemiyetin şubeleri bütün mesacid ve medaris ve
203

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

tekâya ve zevâyadır. Ve şu cemiyetin reisi Resul-i Ekrem‟dir (a.s.m.). Kanun-u esasîsi Kur‟an-ı azimüşşandır. Bütün efrad mabeynindeki rabıta-i nuraniyeyi şuurî bir surette ihtizaza getirmekle bütün o şubelere ifaza-i nur etmek zamanı gelmiştir. Bir zaman, İslâmiyet‟in secâya, revabıt, mehasin-i ahlâkına işareten rumuz tarikiyle şöyle demiştim: Eğer şu Kâbe‟nin ziynet ve nakşını görmek ister isen, işte bak! Haya ve hamiyetten neşet eden civanmerdane humret, hürmet ve rahmetten tevellüd eden masumane tebessüm, cezalet ve melâhattan hasıl olan ruhanî halâvet; aşkı şebabîden şevk-i baharîden neşet eden semavî neşe, hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet, hüsn-ü mücerredden, cemal-i mücellâdan tecellî eden mukaddes ziynet birbiriyle imtizac edip, ondan çıkan levn-i nûranî, o şark ve garbın kab-ı kavseyni olan kâbe-i saadetteki tâk-ı muallâsındaki, kavs-ı kuzahındaki elvan-ı seb‟anın lâcivert ve yeşil levninin timsalini göreceksin. LÂKİN İTTİHAD CEHL İLE OLMAZ. İTTİHAD, İMTİZAC-I EFKÂRDIR; İMTİZAC-I EFKÂR MARİFETİN ŞUAIYLA OLUR.

204

www.derindusunce.org

Fikir Platformu

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->