P. 1
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

|Views: 2,861|Likes:
Yayınlayan: ozankulkagan

More info:

Published by: ozankulkagan on Oct 10, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

12/01/2015

pdf

text

original

SABAHATTİN ALİ

B Ü T Ü N Y A P I T L A R I R O M A N

KURK MANTOLU MADONNA Sabahattin Ali 25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğdu, 2 Nisan 1948'de Kırklareli'nde öldü. İstanbul İlköğretmen Okulu'nu bitiren Sabahattin Ali, Yozgat'ta bir yıl öğretmenlikten sonra, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nca Almanya'ya gönderildi. 1930'da döndükten sonra Aydın, Konya ve Ankara ortaokullarında Almanca öğretmenliği, Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü'nde memurluk ve Devlet Konservatuvarı'nda dramaturgluk yaptı. 1945'te Bakanlık emrine alındı, İstanbul'da Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. 1948'de bir yazısı yüzünden tutuklandı, üç ay kadar hapis yattı. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak istedi, ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Şiirler, hikâyeler, romanlar yazdı, çeviriler yaptı. İlk yazıları Balıkesir'de Irmak dergisinde çıkmıştı (1925/26). Sabahattin Ali 1930'lu yıllarda öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirmişti. Öykülerinde; tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatan Ali, insanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başarmıştı. Öykü kitapları: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). Halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini Dağlar ve Rüzgâr'da toplamıştı (1934). Sabahattin Ali, romanlarında da insanın ruhuna ayna tuttu ve gerçeğe bu aynadan baktı. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Ma-donna (1943) adlı romanlarında, okurların gerçekliği daha derinden algılamasını sağladı. Sağlığında yayımlanmış dokuz kitabına, Varlık dergisinde tefrika edilen Esirler (1936) oyunu da eklenince on kitabı, yedi ciltlik bir külliyat halinde Varlık Yayınları arasında tekrar basılmıştı (1965/66). Bütün Eserleri önce Bilgi Yayınevi'nde, sonra Cem Yayınevi'nde yeniden basıldı. Bu arada Hikmet Altınkay-nak'ın Sabahattin Ali-Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1987) derlemesi de adı geçen dizide çıktı. Yazar üzerine incelemeler arasında Kemal Sülker'in Sabahattin Ali Dosyası (1968), Asım Bezirci'nin Sabahattin Ali/Hayatı, Hikâyeleri, Romanları (1974), Kemal Bayram'm Sabahattin Ali Olayı (1978), Filiz Ali Laslo ile Atilla Özkırımlı'nın Sabahattin Ali (1979), Reşit M. Ertüzün'ün Sabahattin Ali Olayının Gerçeği (1985), Filiz Ali'nin "Filiz Hiç Üzülmesin" (1996), Ramazan

Korkmaz'ın Sabahattin Ali (1997) adlı kitapları ve Almanya'da yayımlanan Elisabeth Siedel'in Sabahattin Ali Mystiker und Sozialist adlı çalışması sayılabilir.

kitapları: Bütün Öyküleri I (1997) Bütün Öyküleri II (1997) içimizdeki Şeytan (199 8) Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1998) Kuyuçaklı Yusuf (1999) Bütün Şiirleri (1999) Çakıcı'nın İlk Kurşunu (2002) .Sabahattin Ali'nin YKYdeki öteki.

SABAHATTİN ALI Kürk Mantolu Madonna ROMAN ODO İSTANB UL .

Eylül 2004 ISBN 975-363-802-7 © Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A. Baskı: İstanbul. 1997 Bu kitabın telif haklan Onk Ajans Ltd.. Baskı: Remzi Kitabevi. 285 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: (0 212) 2 52 47 00 (pbx) Faks: (0 212) 29 3 07 23 . Yapı Kredi Kültür Merkezi İstiklal Caddesi No. Şti. 1943 YKY'de 1. Baskı: istanbul.250 Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali Genel Tasarım: Faruk Ulay — Kapak Tasarımı: Nahide Dikel Baskı: Şefik Matbaası Marmara Sanayi Sitesi M Blok No: 291 İkitelli/İstanbul 1.Yapı Kredi Yayınlan . aracılığıyla alınmıştır.967 Edebiyat .Ş. Şubat 1998 15.Ş.

hatta yapıtlarından çıkarılabilecek pek çok örnekle neredeyse geçersiz ve anlamsız kılmaktadırlar. 5 . ikincil bir "misyon" olarak kabul eden böylesi önyargılı bir yaklaşımla. çeşitli yönleriyle bugün yeniden.Önsöz Sabahattin Ali'nin talihsizliklerle örülü yaşamı. hep Sait Faik ile birlikte. oldukça kaba ve şematik bir yaklaşımla. karamsar ve melankolik bir ruhun patlamaları şeklinde kendini gösteren iç derinliği. bu sığ değerlendirmeyi çok aşmakta. kimi zaman da bireyin iç dünyasına eğilen şikayetçi. gizemli yönleri hala tam aydmlatılamamış trajik ölümü. yeni bir edebiyat merceği altında incelenmeye değer kılmaktadır. Türk öykü edebiyatının iki karşıt eğiliminin temsilcileri olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. hiçbir gerçek yazar gereği gibi değerlendirilemez. Şimdiye dek çoğunlukla. Kuşkusuz. onu modern edebiyatımızın kolayca etiketlendirile-meyecek öncü yazarlarından biri olarak.çizgi üzerinde görme ve öyle değerlendirme eğilimi de. yalnızca Sabahattin Ali ile Sait Faik değil. pek tabii ki her ikisi de gerçek ve güçlü edebiyatçı kimlikleriyle. birini Sabahattin Ali'nin. diğerini Sait Fa-ik'in temsil ettiği iki farklı -neredeyse karşıt. sanatçı ruhunun tutkulu derinlikleri ile ülke gerçeklikleri karşısındaki toplumsal bilinci arasında kimi zaman kurabildiği uyumlu denge. aynı sığ yaklaşımın bir sonucu olarak görülebilir. edebiyatı edebiyat dışı alanların hizmetinde. Bu yaklaşım Sait Faik'i "bireyci". Çağdaş öykü edebiyatımızın 50'li yıllardan bu yana ürün veren ustalarını da. Sabahattin Ali'yi "toplumcu" etiketleriyle özetlemekte.

İkinci Dünya Savaşı'nı önceleyen yıllarda yaşanmış tutkulu ve marazi bir aşkı eksen almakta. Kültür ve sanat alanlarında 80'li yıllarda başlayan ve giderek tırmanan vurdumduymazlık. Ama kurgu ve yapı olarak hikayelerinden farklı olan bu eser. memuriyet yaşamının küçük ve dar dünyasını ve karşılaştığı hiç de ilginç biri gibi görünmeyen bir başka küçük memuru -Raif efen6 . bu edebiyatımız için gerçek bir kazanç olacaktır. yaşadığı ve edebi eğilimler üzerinde etkisini sürdürdüğü dönemin. yaşamının çileli macerasını belirleyen yazgısı ile olsun. yeni bir işe giren bir küçük memurun. Ama yazar olarak. Yazarın Berlin'de geçirdiği iki yıllık (1928-30) öğrencilik döneminin esinlemiş olabileceği bu uzun öykünün ilk çeyreğinde. Sabahattin Ali'nin yüzeysel olarak "toplumcu yazar" etiketiyle özetlenmesinin te-melsizliğini gösteren güçlü bir örnektir. Eserlerinde bu bilincin yansımalarına elbette rastlanmaktadır. kendini. edebi kişiliğine karşı haksızlık olacaktır. Roman. Sabahattin Ali'nin roman türündeki eserlerindendir. öykü dalının yanısıra inceleme ve eleştiri dalında da özendirici olabilseydi. elbette toplumcudur. belki bugün bu değerli yazarımızı bize yeni bir ışık altında gösterecek ilginç çalışmalar derlenebilecekti. Kürk Mantolu Madonna (1943).Romanlarından çok öyküleriyle tanınmış olan Sabahattin Ali adına. Evet. Seçici kurul üyelerinden biri olarak katılımcıların ürünlerini değerlendirme fırsatı bulduğum bu ödül. Kuyucaklı Yusuf (1937) ve İçimizdeki Şeytan (1940) ile birlikte. roman ya da uzun hikaye. Belki. Eserlerinin yeniden yayımlanması. ailesi tarafından 1980'li yılların başında kurulmuş olan ödül kurumu ne yazık ki uzun ömürlü olamadı. -kendisinin de yaptığı gibi— Kürk Mantolu Madonna'ya uzun hikaye (novella) demek daha doğru olur.çağrışımlarını taşımaktadır. ondokuzuncu yüzyıl Rus anlatı edebiyatının -özellikle de Dostoyevski ve Gogol'ün. o dünyaya ve hayata bakışı ile olsun. atmosferi ve yarattığı etki ile. yeni bir okur kuşağı için Sabahattin Ali'nin yeniden keşfedilmesi olanağını yaratabilirse. sınırları kalın çizgilerle belirlenmiş bir akımı içerisine hapsedilmesi ve orada tutulması. Türk edebiyat ortamından bu olanağı da esirgedi.

bu anlatıcının. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Hatta pek alelade. hiçbir hususiyeti olmayan. anlatıcının kendisinin de.d iyi. oldukça saf bir talebeye âşık oluyor. her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. on yıl öncesine dönerek. fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. böyle bir aptalı sevmenin hicabıyla. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık. Ne zaman kendimle baş başa kalsam. Turgenyef'in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?'" cümleleriyle tanıtıyor. müthiş iptilasının 7 . tamı tamına böyle biri olduğu izlenimini ediniyoruz. hiç de sık rastlanmayan özellikleriyle Türk romanının çok özgün bir karakteri olan Raif efendiyi okura: ""Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Romanın esas gövdesini oluşturan ikinci bölüm ise. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Klara Miliç ismindeki bu hikâyenin kahramanı olan kız. İlk 60 sayfalık bölümde. Yazarı da etkilemiş olduğunu düşünebileceğimiz esin kaynağına ilişkin bir ipucunu Raif efendinin defterindeki şu satırlarda bulabiliriz sanıyorum: "Üzerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleriydi. Hele bunlardan bir tanesi günlerce sarsmıştı. bir Rus öyküsünden fırlamışa benzeyen ve o öykülerdeki anlaşılmaz hummalı hastalıklardan biriyle ölüm döşeğine sürüklenen Raif efendinin siyah kaplı bir deftere döktüğü tutkulu aşk hikayesi. Daha ilk satırlarda. Raif efendinin saf yüzü. 20 Haziran 1933 tarihini atarak başladığı bu defterde Raif efendi. biraz i dünyadan uzak. buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor.tanıttığı neredeyse bütünden bağımsız gibi görünen bölüm yer almakta. Berlin'de bir resim galerisinde rastladığı bir kürk mantolu kadın portresinin ruhunda ateşlediği tutkuyu ve o portrenin ressamı ve modeli olan gizemli kadınla yaşadıklarını hikaye ediyor.

Halit Ziya'lardan Sabahattin Ali'lere. ama yine de anlatının özünü yansıtmaya çok elverişli görünen şiirli bir dille. Türk anlatı edebiyatının küçük ve zarif bir mücevheri gibidir. içinden geçenleri söyleyememek. Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın dil zenginliği ve lezzeti taşıyan bu yapıtlarını "aslından" okumakla tadabileceklerinin bilincinde olmaları. edebiyata. Genç okurların da.kurbanı olup gidiyordu. yalın. gerçek edebiyat zevkini ancak. en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum. İlk basımı 1943 yılında yapılmış olan bu kitabı. en derin. Bu kızı nedense kendime pek yakın bulmuştum. onlardan günümüze uzanan. altmış yıl sonrasının okuruna sunarken." Süslerden uzak. sürükleyici bir 'tahkiye' ile kaleme alınmış olan bu defter. yazara ve okura saygısından ötürü kutlamak isterim. dünden bugüne düşen ışığın kaynaklarına ilgi göstermeleri kendi kazançları olacaktır. dilinde ve anlatımında bir sadeleştirmeye gitmek gibi bir edebiyat barbarlığından kaçınan yayınevini. Füsun Akatlı Şubat 2002 8 . en kuvvetli.

KURK MANTOLU MADONNA .

Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak. bu meçhul âlemi merak etsek. hiçbir hususiyeti olmayan. Ne zaman kendimle baş başa kalsam. Hatta pek alelade. bunun içinde. isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu. 11 . Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. onların da birer kafaları. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık. buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Raif efendinin saf yüzü. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz. bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. en basit bir beşer tecessüsü ile. Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde. hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız. her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. muhakkak ki. Benim de Raif efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir. dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. biraz dünyadan uzak.Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.

Birkaç tanıdık tarafından ara sıra davet edildiğim içki sofralarında dahi vaziyetimin ümitsizliğini unutamıyordum. Bir hafta sonra bitecek olan lokanta karnesini yenileyecek kadar bile param kalmamıştı. akasya ağaçlarının ve çam fidanlarının üzerinde yükselen ve buğu mudur. acemi bir gülümseme ile: "Fena değil. tezgâhtarlık için müracaat ettiğim mağazalardan ret cevabı alınca yeis içinde gece yarılarına kadar dolaşıyordum. herhangi bir inşaattan dönen ve parça parça elbiselerinin içinde sessiz ve biraz kam* Geçici. arkadaşlardan habersiz olarak. İşin garibi.Ankara'da uzun müddet iş aradım. istasyonla Sergievi arasındaki tenha yolda ağır ağır yürüyor.. ne olduğu belli olmayan duman. yaz aylarını sürünmeden geçirmemi temin etti. Tek tük muvakkat* işler buluyorum!" diye cevap veriyor ve hemen kaçıyordum. evvelce bana yemek yedirmelerini serbestçe rica ettiğim ve sıkılmadan ödünç para aldığım arkadaşlarıma karşı bile değişmiştim. 12 ..Bir bankadaki küçük memuriyetimden çıkarıldıktan sonra -neden çıkarıldığımı hâlâ bilemiyorum. toz mudur. Ankara'nın harikulade sonbaharını doya doya içime çekerek ruhumda nikbin** bir hava yaratmak istiyordum. ** iyimser. sıkıntımın arttığı ve ihtiyaçlarımın beni bugünden yarma çıkarması bile imkânsız hale geldiği nispette. "Vaziyetin nasıl?" diye sordukları zaman. fakat yaklaşan kış. Bir gün. mahcupluğum artıyordu. İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu. sedir üzerinde yatmanın sonu gelmesini icap ettiriyordu. Beş on kuruş param. benim de çekingenliğim. Sonu çıkmayacağını bile bile girdiğim birçok kabul imtihanlarının hakikaten sonu çıkmayınca nedense gene üzülüyor. Evvelce bana iş bulmaları için müracaat ettiğim ve hiç de fena muamele görmediğim bazı tanıdıklara sokakta rastladığım zaman başımı önüme eğip hızla geçiyordum. akşamüstü. bana sadece tasarruf için dediler. fakat haftasına yerime adam aldılar. Halkevinin camlarından aksederek beyaz mermer binayı kan rengi deliklere boğan güneş. arkadaş odalarında.

"Hep bankada mısın?" diye sordu. herhalde hazırlık yapmışlardır. beni çağırıyordu. kapısı açıldı. Sık sık görüştüğüm Hamdi'yi. Yolda anlattığına göre. mektep arkadaşlarımdan Hamdi. Güldüm. Şu halde bana da yapacak başka bir şey kalmıyordu. Hayret etti: "Nereye girdin?" İstemeye istemeye cevap verdim: "Açıktayım!" Beni baştan aşağı bir süzdü. İşsiz zamanımda kendisine müracaat etmeyişim de hemen hemen bunun içindi: İş bulmasını rica etmeye değil de. Yoksa seni davet etmeye cesaret edemezdim!" dedi. çalıştığı şirketin bazı fabrikalarını dolaşmaktan geliyordu: "Geleceğimi eve telgrafla bildirmiştim.. "Hayır. "Hiç. kılık kıyafetime baktı. "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. bize gidelim!" Cevabımı beklemeden bana yanında yer açtı. Nitekim araba beş on adım gittikten sonra durdu. aynı zamanda orman ve kereste işleriyle uğraşan bir şirkette müdür muavini olduğunu ve oldukça iyi bir para aldığını biliyordum. Tam bu sırada yanımdan hızla bir otomobil geçti. Başımı çevirip baktığım zaman camın arkasındaki çehreyi tanıdığımı zannettim. Bunların hepsi mevcudiyetlerinden memnun görünüyorlardı. Makine vesaire komisyonculuğu yapan. üstünde yer yer otomobil lastiği izleri uzanan asfalt. her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. ayrıldım!" dedim. başını uzatmış.bur yürüyen ameleler. para yardımı yapmasını istemeye geldim zanneder diye çekinmiştim. geziniyorum!" "Gel.. Her şey. Sokuldum. elini dostça bir tebessümle omzuma vurarak: 13 . evine davet ettiğine pişman olmamış olmalı ki. bankadan ayrıldığımdan beri görmemiştim.

"Bu akşam konuşup bir çare buluruz. Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki. kenarda. Sadece. Galiba zihninden "Buyurun. fakat şirin bir evde oturuyordu. Beni karısına tanıtmadığı için. Biraz çirkin. Hiç çekinmeden yanımda öpüştüler.arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı. oturun!" demek geçti. Sonra. Her zaman ihmalkâr olmayan. yaşlı bir köylü kadın. yamalı siyah ço-raplarıyla. Halinden memnun ve kendinden emin görünüyordu.. misafir odasının ortasında dikilip kaldım. hatta çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak. kimseye haber vermeden gitmeyi ve bu sıkıntılı vaziyetten kurtulmayı düşündüm. hanıma ait olduğu anlaşılan bir kitap rafında. Hamdi'ye kızmak ve gücenmek aklıma bile gelmedi. Gıpta ettim. hatta bu gibi kaidelere fazlaca dikkat eden ve hayattaki muvaffakiyetinin bir kısmını da bu dikkatine borçlu olan Hamdi' nin beni böyle ortada bırakı-vermesinin sebebini düşündüm. Üzeri sırma çiçekli lacivert koltuklardan birine oturdum. karşısındakinin sözünü yarıda kesip rastgele manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak. fakat cana yakın bir karısı vardı. daha açmadan Hamdi kapıda göründü.. kalkıp. hiç ses çıkarmadan kahve getirdi. Bir sigara iskemlesinin altına dizilmiş bulunan birkaç albüm. başörtülü. etrafıma baktım. Küçük. Bir müddet düşündü. Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı âdetlerinden biri de galiba eski -ve kendilerinden geri kalmış. ne yapacağımı bilmeden. Duvarlarda aile ve artist fotoğrafları. Karısı da kapının yanında duruyor ve belli etmeden beni süzüyordu. aldırma!" dedi. misafirler tarafından bir hayli hırpalanmışa benziyordu. yirmi beş kuruşluk birkaç romanla moda mecmuaları vardı. Ne yapacağımı bilmediğim için onlardan birini aldım. Demek artık tanıdıklara yardım lüksünü bile yapacak hale gelmişti. Bir eliyle ıs14 . Fakat bu sırada beyaz önlüklü. Hamdi beni yalnız bırakarak yıkanmaya gitti. o zamana kadar "siz" diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahbapça "sen" diyecek kadar alçakgönüllü ve babacan oluvermek. Fakat sonra buna lüzum görmeyerek yavaşça dışarı süzüldü.

. bunu burada yüzüne vuramayacağımdan emin olduğu için pervazsızca konuşuyordu. Unutma. benim gibi olmadığına seviniyordu. alaka ve merhamet göstermek isteriz. hikâye!" "Bir faydası oluyor mu bari?" Gene güldüm. bunun ehemmiyeti yok. nasılsın bakalım. hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini. İhtimal.. O "Bırak böyle şeyleri canım!" diyerek pratik hayatın muvaffakiyetlerinden. hemen doğruldum ve elimi uzatarak: 15 . küçük bir çocuğa nasihat verir gibi konuşuyor ve bu cesareti hayattaki muvaffakiyetinden aldığını tavırlarıyla göstermekten de hiç çekinmiyordu. pek çalışkan değildin ama.lak saçlarını tarıyor." Bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. anlat!" diye sordu. Kendisine cevap verilebileceğini. herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara. yahut da. benim halimi düşünerek. Hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi: "Yazı filan yazıyor musun?" dedi. Yüzümde.. bir şeyler düşünürüz.. Söyledim ya!. ötekiyle açık yakalı beyaz frenk gömleğinin düğmelerini ilikliyordu. Sen zeki çocuksundur. bilirim. Şiir. münakaşa edilebileceğini asla aklına getirmeden. Yahut da. Erkenden gel. "Hiç!. edebiyat gibi boş şeylerin mektep sıralarından sonra ancak zararlı olabileceğinden bahsetti.. "E. beni gör!" Bunları söylerken mektepte kendisinin de ileri gelen tembellerden olduğunu tamamen unutmuşa benziyordu. "Yarın sabah bana uğra" diyordu. Yerinden kalkar gibi bir hareket yaptı. Nedense.. pek ahmakça olduğunu adamakıllı hissettiğim bir gülümseme ile hayran hayran ona bakıyor ve bu halimle kendisine daha çok cesaret veriyordum.. Hayat ve zaruretler insana birçok şeyler öğretir. eriştiği mertebeleri gösterebildiğine.. "Ara sıra. sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için. "Bakalım.

biraz tozla karışık da olsa.. 16 . Halbuki dün akşam evinden çıktığım sırada buna hiç niyetim yoktu. Şimdi onun karşısında hakikaten amirim. "Bakalım. haydi bakalım. hatta velinimetimmiş gibi bir şaşkınlık duyuyor ve bu kadar alçalan benliğime bu muameleyi cidden layık görüyordum. bir şey düşünürüz. daha erken. ** Hakarete uğramış. Hava. Dışarı çıktığım zaman ortalık adamakıllı kararmış. sokak lambaları yanmıştı. belirgin. Şapkamı alırken: "Hanımefendiye hürmetler!" dedim. kendimi tezlil edilmiş** görmek arzusu vardı. nedense."Bana müsaade!" dedim. "Olur. bunu sonuna kadar götürmeli. bana fevkalade temiz ve ferahlatıcı geldi. Bu anda hatırladım. Ama sen bilirsin!" Beni yemeğe çağırdığını unutmuştum. Hademe beni evvela küçük bir odaya alıp bekletti.. Kapıya kadar geldim. Bana başıyla bir iskemle gösterdi ve işine bakmakta devam etti. Ham-di'nin yanına girdiğim zaman yüzümde gene o dünkü ahmakça tebessümün bulunduğunu hissettim ve kendime daha çok kızdım. Ağır ağır yürüdüm. Derin bir nefes aldım. sen buna layıksın!" demek istiyordum. Hamdi önünde serili duran bir sürü kâğıt ve içeri girip çıkan bir sürü memurla meşguldü. Adeta nefsime: "Dün akşam ses çıkarmadan dinledin ve onun sana karşı velinimet tavrı takınmasına razı oldun ya. Dün akşam beni yolda otomobiline alan mektep arkadaşımla. bir şey yaparız!" gibi her müracaat ettiğim hayır sahibinden dinlemeye alıştığım beylik sözlerle beni uğurlamış-tı. Zaten sarih* bir vâitte de bulunmamıştı. Ertesi gün. Fakat o tamamen unutmuş görünüyordu. Elini sıkmaya cesaret edemeden iskemleye iliştim. İçimde bir ümitten ziyade. * Açık. öğleye doğru Hamdi'nin şirketine gittim. sen yarın bana uğra! Üzülme canım!" diyerek sırtımı okşadı. "Neden canım. olur. Buna rağmen gittim.

.. İleride tabii artar. sadece burada bulunuşumaydı. İşin asıl garip tarafı. tayinini yapacağız. Sonra.. samimi bir memnuniyet vardı. kendime de değil. Ben müdürle konuştum. Hadi bakalım!. aramızda ne kadar büyük bir mesele hâsıl olmuştu! insanlar arasındaki münasebetleri tanzim eden amiller ne kadar gülünç.. bana iyilik ettiği için.on iki saatten biraz fazla bir zaman içinde. ne de ben hakikatte değişmiş değildik. Dün akşamdan beri ne Hamdi. bazı küçük ve teferruata ait şeyler bizi ayrı istikametlere alıp götürmüşlerdi. birkaç adım yürüyerek ilk rast geldiğim hademeye mütercim Raif efendinin odasını sordum.. Sonra ağır ağır.. buna rağmen onun bana dair. yüzüme o cesur ve manalı gözlerini dikerek ilave etti: "Yani bir iş icat ettim. Yorucu bir şey değil. başım önümde... Yüzünde.. ikimiz de bu değişikliği olduğu gibi kabul ediyor ve tabii buluyorduk.. benim ona dair öğrendiğimiz bazı şeyler.. Tekrar durdum. Bazı bankalarda ve bilhassa kendi bankamızda işlerimizi takip edeceksin. Adeta şirketle bankalar arasında irtibat memuru gibi bir şey. Muvaffakiyetler!" Koltuğundan kalkmadan elini uzattı.. ne kadar dıştan. Boş zamanlarında içeride oturur. kendi işlerine bakarsın. Onun aslında hiç de fena bir insan olmadığını. nerede iş arayacağı17 . Adam eliyle gayri muayyen bir kapıyı gösterdi ve geçti. Odanın tenhalaştığı bir anda arkadaşım başını kaldırarak: "Sana bir iş buldum!" dedi. buradan çıkınca nereye gideceğimi. Sokuldum ve teşekkür ettim.. ne kadar boş ve bilhassa asıl insanlıkla ne kadar az alakası olan şeylerdi. Benim kızgınlığım Hamdi'ye değil. İstediğin kadar şiir yaz.. Fakat dışarı çıkınca koridorda bir müddet durakladım ve bana tarif ettiği odaya gitmekle burayı bırakıp çıkmak arasında bir hayli tereddüt ettim. Fakat sana şimdilik pek fazla veremeyeceğiz: Kırk elli lira.. Niçin bırakıp gidemiyordum? Kırk lira aylığı mı feda edemiyordum? Yoksa Hamdi'ye karşı ayıp bir harekette bulunmuş olmaktan mı çekmiyordum? Hayır! Aylardan beri süren işsizlik. neysek gene oyduk. yalnız mevkiinin icaplarını yaptığını ve bunun da belki hakikaten lüzumlu olabileceğini düşündüm..

mı bilmemek... Ve artık tamamıyla pençesine düşmüş olduğum bir cesaretsizlik... İşte beni o loş koridorda tutan ve oradan geçecek olan diğer hademeyi beklemeye sevk eden bunlardı. Nihayet rastgele bir kapıyı araladım ve içeride Raif efendiyi gördüm. Onu evvelden tanımıyordum. Buna rağmen, masasının başına eğilmiş gördüğüm bu adamın başkası olamayacağını derhal hissettim. Sonradan bu kanaatin nereden geldiğini düşündüm. Hamdi bana: "Bizim Almanca mütercimi Raif efen-; dinin odasına senin için bir masa koydurdum, kendisi sessiz sedasız, allahlık bir adamdır, kimseye zararı dokunmaz" demişti. Sonra herkese bay, bayan denildiği bu sıralarda ondan hâlâ efendi diye bahsediyordu. İhtimal bu tariflerin kafamda yarattığı hayal orada gördüğüm kır saçlı, bağa gözlüklü, tıraşı uzamış adama pek benzediği için hiç çekinmeden içeri girmiş, başını kaldırıp dalgın gözlerle bana bakan zata: "Raif efendi sizsiniz, değil mi?" diye sormuştum. Karşımdaki bir müddet beni süzdü. Sonra hafif ve adeta korkak bir sesle: "Evet, benim! Siz de galiba bize gelen memursunuz. Biraz evvel masanızı hazırladılar. Buyurunuz, hoş geldiniz!" dedi. İskemleye geçip oturdum. Masanın üzerindeki soluk mürekkep lekelerini, çizgileri seyretmeye başladım. Bir yabancı ile karşı karşıya oturulduğu zaman âdet olduğu üzere oda arkadaşımı gizliden gizliye tetkik etmek, kaçamak bakışlarla hakkında ilk -ve tabii yanlışkanaatler edinmek istiyordum. Fakat onun bu arzuyu hiç hissetmediğini ve başını tekrar önündeki işe eğerek ben odada yokmuşum gibi meşgul olduğunu gördüm. Öğleye kadar bu hal devam etti. Ben artık gözlerimi pervasızca karşımdakine dikmiştim. Kısa kesilmiş saçlarının tepesi açılmaya başlamıştı. Küçük kulaklarının altından gerdanına doğru birçok kırışıklar uzanıyordu. Uzun ve ince parmaklı ellerini önündeki kâğıtlar arasında gezdiriyor ve sıkıntı çekmeden tercüme yapıyordu. Ara sıra, bulamadığı bir kelimeyi düşünür gibi gözlerini kaldırıyor ve bakışlarımız karşılaşınca yüzünde gülümsemeye benzer bir hareket oluyordu. Yandan ve tepeden bakınca hayli yaşlı göründüğü halde çehresinin, hele böyle gü18

lüşme anlarında, insana hayret verecek kadar saf ve çocukça bir ifadesi vardı. Sarı ve altları kırpılmış bıyıkları bu ifadeyi daha çok kuvvetlendiriyordu. Öğle üzeri yemeğe giderken, onun yerinden kımıldanmadığını, masasının gözlerinden birini açarak önüne kâğıda sarılmış bir ekmek ve bir küçük sefertası gözü çıkardığını gördüm. "Afiyet olsun!" diyerek odayı terk ettim. Günlerce aynı odada karşı karşıya oturduğumuz halde hemen hemen hiçbir şey konuşmadık. Başka servislerdeki memurlardan birçoğuyla tanışmış, hatta akşamüzeri beraber çıkarak bir kahvede tavla oynamaya bile başlamıştık. Bunlardan öğrendiğime göre, Raif efendi müessesenin en eski memurla-rındandı. Daha bu şirket kurulmadan evvel, şimdi bizim bağlı olduğumuz bankanın mütercimiymiş, oraya ne zaman geldiğini kimse hatırlamıyordu. Başında oldukça kalabalık bir aile bulunduğu, aldığı ücretle ancak geçinebildiği söyleniyordu. Bu arada kıdemli olduğu halde, şuna buna bol bol para savuran şirketin, onun ücretini neden artırmadığını sorunca, genç memurlar gülerek: "Hımbılın biridir de ondan. Doğru dürüst lisan bildiği bile şüpheli!" diyorlardı. Halbuki Almancayı gayet iyi bildiğini ve yaptığı tercümelerin pek doğru ve güzel olduğunu sonradan öğrendim. Yugoslavya'nın Susak limanı üzerinden gelecek dişbudak ve köknar kerestelerinin evsafına veya travers delme makinelerinin işleme tarzına ve yedek parçalarına dair bir mektubu kolayca tercüme ediyor, Türkçeden Almanca-ya çevirdiği şartname ve mukavelenameleri şirket müdürü hiç tereddüt etmeden yerlerine yolluyordu. Boş kaldığı zamanlarda masanın gözünü açıp, oradan dışarıya çıkarmadan, dalgın dalgın kitap okuduğunu görmüş ve bir gün: "Nedir o, Raif bey?" diye sormuştum. Sanki bir kabahat yaparken yakalamışım gibi kızarmış, kekeleyerek: "Hiç... Almanca bir roman!" demiş ve hemen çekmeyi kapatmıştı. Buna rağmen şirkette hiç kimse onun bir ecnebi dili bileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de hakları vardı, çünkü hal ve tavrında hiç de lisan bilen bir insan kılığı yoktu. Konuşurken ağzından yabancı bir kelime çıktı-C,ı, herhangi bir zaman dil bildiğinden bahsettiği duyulmamış; 19

elinde veya cebinde ecnebi gazete ve mecmuaları görülmemişti. Hulasa, bütün varlıklarıyla: "Biz Frenkçe biliriz!" diye haykıran insanlara benzer bir tarafı yoktu. Bilgisine dayanarak maaşının artırılmasını istemeyişi, başka ve bol ücretli işler aramayı-şı da, hakkındaki bu kanaati kuvvetlendiriyordu. Sabahları tam vaktinde geliyor, öğle yemeğini odasında yiyor, akşamları, ufak tefek alışverişlerini yaptıktan sonra hemen evine gidiyordu. Birkaç kere teklif ettiğim halde kahveye gelmeye razı olmadı. "Evde beklerler!" dedi. Mesut bir aile babası, diye düşündüm, bir an evvel çoluğuna, çocuğuna kavuşmaya can atıyor. Sonradan hiç de böyle olmadığını gördüm, fakat bunlardan daha ileride bahsedeceğim. Onun bu devamlılığı ve çalışkanlığı, dairede horlanmasına mâni olmuyordu. Bizim Hamdi, Raif efendinin tercümelerinde küçük bir daktilo hatası bulsa, hemen zavallı adamı çağırıyor, bazan da bizim odaya kadar gelerek haşlıyordu. Diğer memurlara karşı daima daha ihtiyatlı olan ve her biri bir türlü iltimasa dayanan bu gençlerden fena bir mukabele görmekten çekinen arkadaşımın, kendisine asla mukabeleye cesaret edemeyeceğini bildiği Raif efendiyi bu kadar hırpalaması, birkaç saat geciken bir tercüme için kıpkırmızı kesilerek bütün binaya duyuracak şekilde bağırması gayet kolay anlaşılabilirdi: İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır? Hele bunu yapmak fırsatı, birtakım ince hesaplar dolayısıyla, ancak muayyen bazı kimselere karşı kendini gösterirse. Raif efendi, ara sıra hastalanır ve daireye gelemezdi. Bunlar çok kere ehemmiyetsiz soğuk algınlıklarıydı. Fakat senelerce evvel geçirdiğini söylediği bir zatülcenp onu fazla ihtiyatlı yapmıştı. Ufak bir nezlede hemen evine kapanıyor, dışarı çıktığı zaman kat kat yün fanilalar giyiyor, dairede bulunduğu zamanlar asla pencere açtırmıyor ve akşamüzerleri boynuna, kulaklarına atkılar dolayıp, kaim fakat biraz yıpranmış paltosunun yakasını iyice kaldırmadan gitmiyordu. Hasta zamanlarında da işini ihmal etmezdi. Tercüme edilecek yazılar bir odacı ile evine gönderilir ve birkaç saat sonra aldırılırdı. Buna rağmen müdürün ve bizim Hamdi'nin Raif efendiye karşı muamelele20

yaptığı tercümeleri daktiloya verir ve alırken hep aynı manasız tebessümle rica ve teşekkürde bulunuyordu. anlayamadığım bir itiyatla birtakım kitaplar okuyor ve akşamları alışverişini yapıp evine dönüyordu. oldukça sert bir sesle: "Daha ne kadar bekleyeceğiz? Size acele işim var. ara sıra bu evrakı tanzim edip müdüre veya müdür muavinine izahat vermek için masamın başına geçiyordum. işlerini görüyor. Hâlâ Macar şirketinden gelen mektubun tercümesini getirmediniz!" diye bağırmıştı. Öteki. hastalık zamanları yegâne değişiklikti. birbirine tıpkı tıpkısına benzeyen bu bir sürü günlerin ve hatta senelerin içinde. Bununla beraber. hastalıklı haline rağmen atmıyoruz!" demek isteyen bir şey vardı. seni şu mızmız. o oldum olası böyle yaşamaktaydı. tercüme yapan veya çekmesinin gözündeki "Almanca romanını" okuyan bu adamın sahiden manasız ve sıkıcı bir mahluk olduğuna kanaat getirmiştim. dedim. Bir gün gene. Şirkette pek fazla oturduğum yoktu. Ruhunda herhangi bir şeyler olan bir kimsenin bunları ifade etmek arzusuna mukavemet edemeyeceğini düşünüyor. Bunu ikide birde yüzüne vurmaktan da çekinmezler. iskemlesinden süratle doğrularak: 21 . bu kadar sessiz ve alakasız bir insanın içinde. birkaç gün yokluktan sonra her gelişinde adamcağızı: "Nasıl? İnşallah artık bitti ya?" diye iğneli geçmiş olsunlarla karşılarlardı. en haksız ithamlarına hep aynı sakin ve ifadesiz bakışla mukabele ediyor.rinde: "Bak. Elimde bir evrak çantasıyla bankaları ve siparişlerini kabul ettiğimiz devlet dairelerini dolaşıyor. Buna rağmen karşımdaki masada canlı olduğundan şüphe ettirecek kadar hareketsiz oturan. Amirlerinin en yersiz. Arkadaşların anlattığına göre. Kendisinin herhangi bir şekilde heyecanlandığını şimdiye kadar gören yoktu. İhtimal. bizim odaya kadar gelmiş. sırf daktiloların Raif efendiye ehemmiyet vermemeleri yüzünden geç kalmış olan bir tercüme için Hamel i. nebatlarınkinden pek de farklı olmayan bir hayat bulunduğunu tahmin ediyordum: Bir makine gibi buraya geliyor. gideceğim. artık ben de Raif efendiden sıkılmaya başlamıştım.

Gördüğü şeyden memnun olduğunu. Başkalarının aynı benzeyişi bulacaklarını pek zannetmem. sinirli bir adamın. sarı bıyıklarının hemen alt tarafında. Eline bir kurşunkalem alarak kâğıdı karalamaya başladı. bir adımda karşı masaya vardım ve Raif efendinin."Ben bitirdim efendim! Hanımlar bir türlü yazamadılar. kendinden emin bir tebessümün belirdiğini görür gibiydim. Fakat bu hareketi. Buna bir göz atınca hayretimden donakaldım. Yüzünde insanı hayret. herhangi bir şeyle meşgul olması değildi. "Ben size bu işin hepsinden acele olduğunu söylemedim mi?" "Evet efendim. Beş on basit fakat fevkalade ustaca çizginin içerisinde bütün hüviyetiyle o vardı. yerine geçerek başını önüne eğdi. fakat onun biraz evvel odanın ortasında nasıl avaz avaz bağırdığını gören bir insan için yanılmaya imkân 22 . Ben. Avuç içi kadar kâğıdın üzerinde Hamdi'yi görüyordum. farkında olmadan. Kendilerine başka işler verilmiş!" dedi. Hatta dudaklarının kenarında. Meraktan yerimde duramıyordum. Ben gözlerimi hiç ayırmadan ona bakıyordum. tekrar daktiloların odasına gitti. Bu sırada tekrar içeri giren Almanca mütercimi. karaladığı kâğıdı uzun uzun seyretti. ikide birde durup gözlerini küçülterek. ben de onlara söyledim!" Hamdi daha çok bağırdı: "Bana cevap vereceğinize size havale edilen işi yapın!" Ve kapıyı vurarak çıktı. Eli kâğıdın üzerinde ağır ağır hareket ediyor ve o. bütün bu manasız sahne esnasında bana küçük bir nazar atmaya bile lüzum görmeyen Hamdi'yi düşündüm. hatta teker teker araştırılınca belki hiçbir tarafı benzemiyordu. Yazı yazmıyor. Hemen fırladım. yüzünü saran o belli belirsiz gülümsemeden anlıyordum. üzerine bir şeyler çizdiği kâğıdı aldım. hatta hiddete sevk eden o sarsılmaz sükûn vardı. Raif efendi de onun arkasından çıkarak daktilolara tekrar yalvarmaya gitti. birtakım çizgiler çiziyordu. Bu sefer yüzünde yepyeni bir ifadenin peyda olduğunu görünce şaşırdım: Adeta birisine acır gibi bir hali vardı. Nihayet kalemi yanına bıraktı. önüne bakıyordu. Kalkacağım sırada o doğruldu.

karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkân var mıydı? Böyle bir adam. Elimde tuttu* Dikdörtgen. Evet.. sonra bunları ayırmak istiyor ve büsbütün çıkmaza giriyordum. Kafamda onun hakkında. Onu bazan mazur görmeye çalışıyor. kanatları mübalağalı bir şekilde yanaklara kadar genişleyen ve böylece çehreye daha vahşi bir ifade veren bu burun. hiddetlerimiz. bu. biraz evvel beliren ışığa rağmen. ** Küçümsüyordum. Hayvanca bir hiddet ve tarifi imkânsız bir bayağılıkla. **** Düş kırıklıklarımız. Asıl şahsiyetiyle. insanlar ile mü-nasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. birçok tezatların bulunduğunu seziyordum. belirgin. Şimdi onun sarsılmaz sükûnetini. inkisarlarımız****. Hamdi hakkında birbirine zıt bir sürü hükümler verip duruyordum. bugünkü mevkiinin ona verdiği şahsiyeti birbirine karıştırıyor. Sanki on senelik arkadaşımı ilk defa bugün sahiden tanıyordum. birkaç dakika evvel şurada duran Hamdi'nin. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür? Raif efendi. benim uzun zamandan beri görmek istediğim halde bir türlü göremediğim insandı.yoktu. Fakat hayretimin asıl sebebi bu değildi: Ben şirkete girdiğimden. mustatil* şeklinde açılmış duran bu ağız. yani aylardan beri. beklenmedik taraflarınadır. 23 . benim için tekrar merak verici bir mahiyet almıştı. daha doğrusu onun ruhunun resmiydi. Etrafını bu kadar iyi tanıyan. Yüzünün bütün iptidai ve vahşi ifadesine rağmen acınacak bir tarafı vardı. Aynı zamanda bu resim bana birdenbire Raif efendiyi de izah etmişti. *** Açık. İşte Raif efendinin birkaç çizgi ile ortaya koyduğu Hamdi.. baktığı yeri delmek istediği halde aciz içinde boğulmuşa benzeyen bu çizgi halindeki gözler. karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık. çok kere de istihfaf ediyordum**. Zalimlik ve zavallılığın iştiraki hiçbir yerde bu kadar vazıh*** olarak gösterilmemiştir. önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz.

bu aile arasındaki vaziyetini yakından görünce hakkındaki merakım büsbütün arttı. " dedim. Elimdekini çabucak masaya bırakmak istedim. Dostluğumuz dıştan ne kadar ilerlerse ilerlesin. manasız şeyler.. "Hakkı da var. Burada sadece baktığını sahiden gören bir göz değil. nazik. "Herhalde yanlışlar vardır.... Can sıkıntısı işte. Hatta ailesini. O benim bu fazla sokulganlığımı fark etmez göründü. Bana karşı. fakat daima arada bir boşluk bırakan tavrını muhafaza etti... Onunla konuşmak.. Evine ilk defa olarak. Görüyorsunuz ya. fakat geç kalmıştım.. sırrını ele vereceğimden korkacağını sanmıştım. Bunu yapan kimsenin uzun seneler resimle uğraşmış olması lazımdı. bana merak vermeye başladı. içi bana daima kapalı kaldı..ğum resmin çizgilerindeki isabet. Gözlerimle kendisini takip ettim. bunun bir heveskâr elinden çıkmadığını gösteriyordu.. Macar şirketinden gelen mektubun tercü-meleriyle bana doğru yaklaşan Raif efendiye özür diler gibi: "Çok güzel bir resim. Kendisine yaklaşmak için attığım her adım beni birçok yeni muammalarla karşılaştırıyordu. Kapı açıldı. hakkı da var!" diye söyleniyordum. bir müddet resimle meşgul olmuştum!.. mutat hastalıklarından birinde gittim. " Tekrar dışarı çıktı. "Ara sıra. hakiki hüviyetine dair bir şeyler öğrenmek için her fırsattan istifadeye kalktım. "Daktilo hanımlar pek acele yazdılar!" diye mırıldandı. Hiç de böyle olmadı. Hamdi yarına kadar tercüme edilecek bir yazıyı hademe ile göndermek istiyordu: 24 . Bundan sonra Raif efendinin her hali. Onun şaşıracağını... fakat okumaya kalksam Hamdi beyi daha çok kızdıracağım. Hakkı da var.. sahiden manasız ve ehemmiyetsiz olan hareketleri bile. " Resmi avucunun içinde buruşturarak kâğıt sepetine attı. Her zamanki yabancı ve dalgın gülüşüyle kâğıdı elimden alarak: "Senelerce evvel. " dedi.. el alışkanlığıyla bir şeyler karalıyorum. gördüğünü bütün incelikleriyle tespit etmesini bilen bir hüner de vardı. Götürüp vereyim bari.

Hademelerden biri Ismetpaşa mahallesindeki evi tarif etti. beyaz örtülerin altında. yatağından çıkamıyor. alçak ceviz sigara masaları ve bir kenarda kocaman bir radyo odayı dolduruyordu. "Pekâlâ. Bu sefer fazla uzadı!" Hakikaten bu sefer hastalığı biraz uzun sürmüştü. adeta bir leyli mektep yatakhanesi. Kırmızı kadife koltuklar.. Yüzünde nedense hep o beni küçük görmek. sarı boyalı bir bina. adeta şehrin bittiği yerlerde. hatta pahalı şeylerdi. Erkenden karanlık çöken sokaklarda yürümeye başladım. yarı otu25 . masaların üstünde ve ka-napelerin arkalığında ince işlenmiş. siz içeri buyurun!" dedi. Raif efendi bu yataklardan birinde. Kapıyı on iki yaşlarında bir kız çocuğu açtı. Her tarafta. veya bir hastane koğuşu gibi yan yana bir sürü beyaz karyolaların dizili durduğu küçük bir odaydı. Zili çaldım. hem ziyaret etmiş olurum" dedim."Bana ver. yapmacık bir tavırla yüzünü buruşturup dudaklarını bükerek: "Buyurun!" dedi. Yemek odası olarak kullanıldığı anlaşılan holde büyük ve açılıp kapanır bir masa. krem rengi dantel ve gemi şeklinde yazılmış bir "Amentü" levhası asılıydı. Birbiri arkasına yokuşlar ve inişler vardı. Burası evin diğer taraflarına hiç benzemiyen. Fincanı elimden alırken: "Babam rahatsız efendim.. Uzun bir yolun sonunda. Ra-if efendinin alt katta oturduğunu biliyordum. Bunu söylerken de benim bu kibar muameleye hiç layık olmadığımı kaş ve gözleriyle anlatmak ister gibiydi. Bak bakalım nesi var. Küçük kız birkaç dakika sonra kahve getirdi. Ankara'nın asfalt döşeli yollarına hiç benzemeyen bozuk kaldırımlı dar mahalleleri geçtim. Bir haftadan beri şirkete uğramıyordu. Mevsim kış ortalarıydı. Kız beni evvela misafir odasına aldı. Babasını sorunca. Yerde güzel bir Sivas halısı duruyor. yan taraftaki mutfaktan dışarı yemek kokuları vuruyordu. Raif efendinin yattığı odaya girince büsbütün şaşırdım. benimle alay etmek isteyen şımarık ifade vardı. Evin içi hiç de zannettiğim gibi değildi. sola saptım ve köşedeki kahveye girerek evi öğrendim: Taş ve kum yığılı arsaların arasında tek başına duran iki katlı. kenarda içi kristal takımlarla dolu bir büfe vardı. Buradaki eşya da güzel.

" Bu sırada dışarıda ikide birde zil çalıyor. karyolanın ayakucunda üst üste asılmış duruyordu. İçeri kırk yaşlarında. İki tane." diye takdim etti. kapısı yarı açık duran. Odada insanı şaşırtacak bir kargaşalık hüküm sürüyordu. sığamıyoruz da... Ankara'da ev derdi malum.. "Refikam. Odayı darmadağın ediyorlar.. ağzı açık küçük bir sürahi ve bunların yanında. gürültüden ve bağıra bağıra konuşmalardan eve aile efradından birinin geldiği anlaşılıyordu. epeyce! Bir yetişkin kızım var. " dedi.. Baldızımın da çocukları var. tayyörler ve bunların altında düğümlü bohçalar vardı. Hep beraber oturuyoruz. Raif efendinin başucundaki komodinin üzerinde. kadın çorapları. vişneçürüğü boyalı adi elbise dolabının içinde rastgele asılmış elbiseler. iki kayınbiraderim.. yünden örme bir kadın hırkası vardı. kesik saçları kulaklarına ve yüzüne dökülmüş. şişmanca bir kadın girdi. Oturmak için bir iskemle aradım.. Sonra baldızım ve kocası. Bir aralık odanın kapısı açıldı. sırttan çıkarılıp atılıvermiş birkaç ipekli elbise ile doluydu. öğleden kaldığı anlaşılan kirli bir çorba tabağı. şişeler veya tüpler içinde bir sürü ilaç duruyordu. "Kalabalık mısınız?" "Eh. liseye gidiyor. Odayı gözden geçirdiğimi hisseden ev sahibi: "Ben burada çocuklarla beraber yatarım. Ayrı çıkmaya imkân yok.." 27 .. Odada bulunan iki iskemlenin üzeri de yün hırkalar... Bir de sizin gördüğünüz. teneke bir tepsi içinde. alacalı bulacalı. Karşımdakinin sırtında. Hasta adam: "Şuraya oturuverin canım!" diyerek yatağın ayakucunu gösterdi.... Zaten küçük ev... Raif efendinin kulağına eğilip bir şeyler söyledi.. dirsekleri delinmiş. Bir kenarda. Elbiseleri benim bulunduğum tarafta.rur bir vaziyette yatıyor ve gözlüklerinin arkasından beni selamlamaya çalışıyordu.. Öteki ona cevap vermeden beni işaret ederek: "Daire arkadaşlarından. Şöyle iliştim. Başını karyolanın beyaz demirlerine dayamıştı.

para için gelmedim... Onu inandırmak için birçok şeyler yapmaya hazırdım. "İkisi de işe gidiyorlar.. Uzunca sürdü.. Onlar da bizim gibi memur. "Ben de hastalığınızı merak ettim. Fakat birkaç dakika sonra: "Hayır. fakat ilk defa olarak herhangi bir şekilde bir heyecan ifade ettiğini gördüğüm gözleri çabucak eski ifade-sizliklerine ve o her zamanki bomboş tebessüme döndüler. sonra. * Diploması. düşündü. Okumadılar. 27 .. Sen de bir türlü kalkamadın!" "Nurten'i yollayıver. sanki nihayet bir çare bulmuş gibi başını sallayarak: "Gider. yanına bıraktı. gider!" dedi ve önüne baktı. ufak değiller!" dedi. Bacanak İktisat Vekâleti'ndedir. Hatta çehresinin ifadesi sualimi hiç duymamış intibaını bırakıyordu.. Sabahleyin hademeyi gönderecekler!" Kâğıtları aldı. Pek üstüme vazifeymiş gibi: "Kayınbiraderleriniz küçük mü?" diye sordum. Hem git desem bile beni dinler mi?" Raif efendi düşündü. sonra kız." "Teşekkür ederim. Birdenbire doğrulup elimi tuttu: "Ziyaretinize teşekkür ederim oğlum!" dedi. birdenbire sözünü keserek sordu: "Tercüme için bir şey mi getirdiniz?" "Evet. Bir hastalandık mı gönderecek adam bulamazlar!" dedi. Uç adımlık yer!" "Gece vakti bacak kadar çocuğu bakkala nasıl yollarım? Bu soğukta.. Yüzüme baktı. Yarma lazımmış... birer işe yerleştirdi.Sonra karısına dönerek: "Ceketimin cebinden al!" dedi.. Kadın çıktıktan sonra bana dönerek: "Bizim evde de ekmek almak bir mesele. kim gidip alacak. ellerinde bir orta mektep şahadetnamesi* bile yok!" Sonra. Kadın bu sefer kulağına filan eğilmeden söylendi: "Ayol. cevap vermedi. Cesaret edip kalkamıyorum!" Bakışlarında garip bir tecessüs vardı. İçimi çekerek kalktım. Alakamın sahi olup olmadığını araştırır gibiydi.

İçimden geçenleri sezmişe benziyordu. Hiç de fena insanlar değillerdi. fakat birtakım genç insanlarda gördüğüm bu garip itiyat: Tanımadıkları. Hastanın yanından çıkıp holden geçerken ortadaki büyük masanın etrafına dizilmiş gördüğüm iki delikanlı ile on beş on altı yaşlarında bir genç kız. o yaşlardaki her kof insan gibi. Ara sıra: "Bizim kız riyaziyeden* gene kırık numara almış!" der sonra hemen lafı değiştirirdi. Küçük Nurten bile ablasına ve dayılarına uymak için çırpınıyordu. bu çocukların hepsiyle ahbap oldum. İsmetpaşa mahallesindeki kaldırımların bozukluğundan bahsederdik. Fakat bunlar da. Kendisini ilk ziyaret ettiğim akşam karşılaştığım aile efradı. Hakikaten Raif efendiyle aramızda bugünden sonra bir yakınlık hâsıl oldu. 28 . Fakat bu esnada ya hiç konuşmaz yahut da havadan sudan. Evine. O hep aynı kapalı. hatta bazan içeri de birlikte girerek. Gerçi bazı akşamlar daireden beraber çıkarak evine kadar yürür. Gülünecek bir tarafım olmadığını biliyordum. ilk defa gördükleri bir insanı pek tuhaf bir şey telakki etmek merakı. Ankara'nın pahalılığından. hayretimi uyandırıyordu. benim arkamı dönmemi beklemeden fısıldaşıp gülmeye başlamışlardı. Onun bana karşı olan muamelesinin değiştiğini pek söyleyemeyeceğim. Hele benimle samimi olduğunu. Sonradan bu eve her gidişimde aynı şeyi gördüm. bom* Aritmetikten. kırmızı mobilyalı misafir odasında birer kahve içerdik. çoluk çocuğuna dair bir şey söylediği nadirdi. üzerimde pek iyi bir tesir bırakmamıştı. bu eve gidip geldikçe. Raif efendinin vaziyetinin de pek hoş olmadığını ve bu kalabalığın içinde onun fazla ve lüzumsuz bir şey gibi durduğunu fark ediyordum.Sesinde bir sıcaklık vardı. Ben de bu hususta bir şey sormaktan çekiniyordum. birbirlerine sokularak. sessiz insan olarak kaldı. bana içini açtığını iddia etmek aklımdan bile geçmez. Yalnız boş. Sonradan. ilk rastladığının suratına gülmeyi bir nevi üstünlük alameti sayanlardandı. Ben de henüz gençtim. yirmi beş yaşımı doldurmamıştım.

onlara gülmek suretiyle kendilerini tatmin edebiliyorlar. kah. Raif efendinin büyük kızı Necla'nın da mektep arkadaşlarını çekiştirmekten. İktisat Vekâleti şube müdürlerinden Nurettin bey ise bizim Hamdi'nin bir başka türlüsüydü. şahsiyetlerinin farkına varıyorlardı. İktisat Vekâleti'nin en küçük iki memuru olan Vedat'la Cihat'm daire arkadaşlarını. henüz otuz yaşlarında olduğu halde. Üstleri başları daima bakımsız. boyalı ve ondüleli saçlarını tüllü şapkasının altına yerleştirmeye uğraşırken gördüm. eşya üzerinde bir saniyeden daha fazla duramıyor ve doğduğu andan beri mahkûm olduğu sebepsiz bir iç sıkıntısını aksettiriyordu. Boncuk mavisi gözleri. Kah. anlayamadığı melun bir düşmanın musallat ettiği iki ceza gibi kızıyor. Ferhunde hanımın kocası. süslenip sokağa çıkacağı sırada kirli elleriyle üstüne dokunmamaları için onları yanından nasıl uzaklaştıracağını bilemiyordu. üç ve dört yaşlarındaki iki çocuğu ile uğraşmaktan ve bunları ablasına bırakmak fırsatını bulur bulmaz. sırtına bir ipekli elbise geçirip alelacele boyanarak gezmeye gitmekten başka bir şey düşünecek halde değildi. kıh. Konuşmalarına dikkat ederdim. kah!" Raif efendinin baldızı Ferhunde Hanım. gözlerinin ve ağzının kenarını sayısız buruşukluklar kaplamıştı. kıh!" "Kız bizim Orhan'ı nasıl tersledi. bir görseydin.. büfenin üstündeki aynada. Yaptıkları münasebetsizlikler hep buradan geliyordu. kendilerinde de aynen mevcut olan birtakım giyiniş ve hareket garabetlerini yalnız başkalarında görüp alaya alarak fıkır fıkır gülmekten başka işleri yoktu: "Muallâ'nm düğünde giydiği o tuvalet neydi ayol? Kıh. yüzleri ve elleri daima kirli ve benizleri daima soluk olan çocuklarına. ()tuz otuz iki yaşlarında. Daha oldukça genç. kumral ve dalgalı saçlarını ihtimamla .boş mahluklardı.. Kendisini ancak birkaç kere. Konu29 . "Nasılsınız?" dedikten sonra bile büyük bir hikmet savurmuş gibi dudaklarını birbirine yapıştırarak hafifçe başını sallayan bir adamdı.ırkaya tarayıp berber çırakları gibi kabartan. İçlerinin esneyen boşluğu karşısında ancak başka başka insanları istihfaf ve tahkir etmek.

bir de mühim adam tavırları almayı öğrenmişti. yıpranmış pantalonlarını kendi nezareti altında sıkı sıkı ütületiyor. hayatta muvaffak olmak için mühim meziyetleri vardı: Bir kere kendisini. fakat orada ancak biraz lisan. Bir sanayi mektebini bitirdikten sonra dericilik tahsil etmek üzere nedense italya'ya gönderilmiş. bir türlü ev halkına yaranamıyordu. daha kırk yaşına gelmeden ihtiyarlayan. evde zavallı ihtiyardan başka herkesin borusu ötüyordu. (Ev halkmdaki bu istihfaf illetinin onlara. boş zamanlarında yığın yığın çocuk çorabı yamamak ve kız kardeşinin birbirinden haşarı "yumurcaklarına" bakmakla geçirdiği halde. evin bütün masrafı bizim Raif efendinin cılız ücretine yüklenmekteydi. kendisini çok daha yüksek bir hayata layık gördüğü için. bana sucuk kızartıver!" diye Mihriye ablalarını sofradan 30 . pek yüksek makamlara layık görüyor ve bilip bilmediği her vadide olur olmaz fikirler yürütmek. bütün gününü mutfakta yemek pişirmek. bana yumurta pişir. Bununla beraber.surken insanın yüzüne sabit gözlerle bakar ve bu esnada gözlerinin içinde: "Yahu. Raif efendinin. istisnasız herkesi istihfaf etmek suretiyle etrafında-kileri kıymetine inandırıyordu. büyük bir itimatla. göbeğine kadar sarkan memeleriyle acayip bir şişmanlığı birleştiren karısı Mihriye hanım. pek hayran oldukları bu enişteden geçtiğini zannediyorum. Nurettin bey: "Bu ne biçim şey canım?" derken adeta: "Benim verdiğim yüzlerce lira nereye gidiyor Allah aşkına?"demek ister gibiydi. aldığı maaş kendisinin ve karısının giyimine ancak yetmekte. Buna rağmen. ayakkabının en şıkını. sadece. " yahut: "Ben doymadım.. çorabın en fantazisini bulmak için bir cumartesi gününü dükkân dükkân gezmeye hasredebiliyordu. Hiç kimse evin nasıl döndüğünü sormuyor. bir şeye dudak büküp burun kıvırmak suretiyle. gevşemiş etleri. yemekleri beğenmemek. Hatta. sizin söyledikleriniz de laf mı? Siz ne bilirsiniz sanki?" diyen bir tebessüm dolaşırdı..) Sonra üstüne başına çok dikkat ediyor. yeni bir tatsızlık çıkarıyordu. her gün tıraş oluyor. sonraları öğrendiğime göre. Boyunlarına yedi liralık eşarp takan kayınbiraderler ise : "Ben bu yemeği sevmedim. iki kayınbiraderin eline geçen otuz beşer liradan da bir hayır olmadığı için.

evde onun yokluğu ile varlığı müsavi gibiydi. herhangi bir akşam ekmek almak için on bir kuruş lazım olunca. akşamüzeri kolları dolu bir halde dönüyordu. 31 . Oldukça aklı başında bir insana benzeyen Necla ile. bu da yetmiyormuş gibi onun niçin hâlâ iyi olmadığına ve bakkala kendisinin gitmediğine kızıyorlardı. Bu yüzden. odasında hasta yatan Raif efendiyi daldığı uykudan uyandırıyorlar. nişandan sonra eve her gelişinde müstakbel bacanağına da gönül alacak bir şey getirmeyi unutmayan Nurettin bey bile. misafirlerin gözüne görünmeyen kısımlarındaki perişanlığına mukabil.kaldırıp mutfağa yollamaktan hiç çekinmiyorlar. sık sık getirip beraber rakı içtiği arkadaşlarına karşı Nurettin beyi asla küçük düşürmüyordu. Fakat şimdi kırmızı kadife takımlar misafirleri takdirle başlarını sallamaya sevk ediyor ve on iki lambalı radyo. Onun niçin daha fazla para kazanmadığına. çok kere bunları da Mihriye hanım vasıtasıyla halletmeyi tercih ediyorlardı. Evin. Beş sene evvel. Raif beyin peşini bırakmayan. bunu ceplerinden vermeye kıyamayarak. şimdi bu kadar manasız bir insanla aynı evde oturmaktan sıkılır gibiydi. Kendisiyle gündelik ihtiyaçlardan ve para meselelerinden başka bir şey konuşmazlardı. holdeki ve misafir odasındaki intizam bir dereceye kadar Necla'nın eseriydi. sonra da. mobilya mağazalarına senelerce taksit ödemişler. ('hemmiyetsiz ve kıymetsiz bir sıfır olduğundan emin bulunuyorlardı. bütün mahalleyi gürültüye boğabiliyordu. hatta kendileri de iştirak etmek suretiyle. fakat aynı zamanda onun bir hiç. Bütün bu yükleri çeken Raif efendi olduğu halde. Camekânlı büfede dizili duran altın yaldızlı kristal içki takımı ise. Ferhunde hanımla evlenmek istediği sıralarda. Fakat ötekiler de. Sanki cansız bir makine sabahleyin birtakım siparişlerle dışarı bırakılıyor. bir hayli sıkıntıya katlanmışlardı. temasta bulundukları ahbaplarına karşı evlerinin suratına bu şekilde bir maske geçirmeyi muvafık bulmuşlardı. ona hoş görünmek için türlü türlü roller yapan. niçin daha lüks bir hayat lemin etmediğine kızıyorlar. En küçüğünden en büyüğüne kadar herkes onu fark etmez görünüyordu.

Şimdi onları sofradan kaldırmayalım!" diyor. çocuğunun manasız bir kırıtışı. neden adeta diğerlerine karşı bir saygısızlıkta bulunmuşlar gibi rahatsız bakışlarla karşılaştıklarını artık kendisi de düşünmüyor. babalarına karşı umumi havaya uymuşlardı. Böyle * Merhameti. Raif efendinin bu halleri üzerinde çok düşündüm. yaklaşan bayramın masrafları hakkında konuşurdu. Bazan büyük kızına gözlerini diker. senelerden beri bir saniye bile hafiflemeyen işler ve geçim dertleriyle biraz aptallaşmışa benzeyen Mihriye hanım. Yalnız karısı. belki bunu fark bile etmiyordu. Ona gösterdikleri sevgide. horlanmaması için gayret ediyordu. kocasıyla elinden geldiği kadar meşgul oluyor. Aylardan beri sırtına bir kere bile mutfak elbisesinden başka bir şey giymeye vakit bulamayan bu kadına hakikaten acır gibiydi. bir fıkaraya gösterilen yalancı merhamet gibi bir özentilik vardı. yersiz bir gülüşü ile sanki aradaki boşluk birdenbire kendini gösteriverirdi. ba-zan onu karşısına alarak çocukların sınıf geçme vaziyeti. bir angarya savarmış gibi bir acelecilik. Raif efendinin de karısına karşı garip bir rikkati* vardı. 32 . Fakat diğer aile efradına karşı en küçük bir manevi bağla merbut** olduğunu gösterecek alametler yoktu. Akşam yemeğinde bir misafir bulunduğu zaman kardeşlerinin veya Nurettin beyin: "Eniştem gidip alıversin!" diye yüksek sesle emretmelerine meydan vermemek için kocasını yatak odasına çekerek tatlı olmaya çalışan bir sesle: "Haydi.henüz ilk mektebe devam eden Nurten bile. bugün çok yoruldun mu?" diye sorar. onun hastalığıyla alakalarında. onun kendi evlatları tarafından küçük görülmemesi. kırk yılda bir bunu yapacak olurlarsa. ** Bağlı. Fakat bu anlar çabucak geçer. ondan bir şeyler. Ara sıra: "Nasılsın. fakat kocasının ve kendisinin bu sofralara neden oturmadıklarını. ihtimal eniştelerinin. teyzelerinin ve dayılarının tesirleriyle. sıcak. şu bakkaldan sekiz yumurta ile bir şişe rakı alıver. hanım. tatlı bir şeyler bekler gibi dururdu.

haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından bir gurur ve acı bir zevk duymaya başladıklarını biliyordum. Yüzünün hareketlerinde. Raif efendi büyük kızından. fakat hiçbir zaman etrafın hu hareketini haklı bulacaklarını tasavvur edemiyordum. Bütün mesele. bu kalın dış kabuklara rağmen içinde sahici insandan bir şeyler kaldığını zannettirecek alametler mevcuttu.bir adamın -nasıl bir adamın. körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. Fakat bu haller. böyle bir adamın kendisine en yakın insanlardan isteyerek kaçmasına imkân yoktu. kendisine ruhen tamamen yabancı insanların onu adamdan saymamalarını hoş görmekle kalmıyor. ağzını. söylediğim gibi. sofrada veya odada Raif efendiden pek istihfafla bahsedildiği sıralarda hızla kapıyı vurup çıktığı oluyordu. Şirkette olsun.evet. Raif efendinin bu adeta korkunç sessizliğine kızıyordum. Yalnız. Necla'dan bir şeyler bekler gibiydi. bunda adeta bir nevi isabet de buluyordu. 33 . bu insanların birbirlerine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermeye imkân yoktu. " Kırgınlık. Bundan sonra aradaki buzu çözmeye. evde olsun. fakat onun göründüğü gibi olmadığına emindim. Fakat. İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense. Babasına karşı arsızlığını hakaret derecesine getirmeye çalışan kardeşi Nurten'i azarlayışmda bazan hakiki bir infial* seziliyor. bunu ben de bilmiyordum. içinde saklanıp kalmış olan insanlığın ara sıra nefes almak için yaptığı hamlelerden ibaretti ve muhitinin senelerce sabırlı bir çalışma ile vücuda getirdiği sahte şahsiyet. etrafmdakilerin onu tanımamasındaydı ve o da kendini tanıtmak için herhangi bir teşebbüste bulunacak adam değildi. belki de gençliğimin verdiği tahammülsüzlükle. ellerini oynatmakta boyalı teyzesini taklit eden ve bütün manevi kuvvetini de eniştesinin ukalalığından alan bu kızın. asıl hüviyetinin başkaldırmasına meydan vermeyecek kadar kuvvetliydi. Gerçi etrafları tarafından anlaşılmayan.

neden bazı şairlerin boyuna.Birçok vesilelerle. Yalnız önüne bakar gibi duran gözlerinden hiçbir şey kaçmıyordu. gözleri bütün ifadesini kaybediyor. ona daha çok bağlanmama sebep oldu. tahammül edişi. insanların birbirlerini aramaları. Onun sessiz sedasız yaşayışı. Bir gün bana getirilecek kahve için kızlarının dışarıda birbirleriyle yavaş sesle: "Sen pişir!" diye münakaşa ettiklerini duymuş. ne öğrendiğimi iyice bilmediğim halde. Onun şimdi bütün mesafelerin ve zamanın arkasına çekilmiş olduğunu ve oraya kimseyi bırakmayacağını seziyor ve hiç sokulmak teşeb34 . Kendisine ağır gelen bu hadisenin tekrarını görmemek için yaptığı bu harekette beni kendisine mahrem etmiş olması. küçülüyor ve kendisine hitap edildiği zaman yavaş. içmiyor!" demişti. Fakat artık buna hayret etmiyordum. hiç sesini çıkarmamış. fakat her türlü yakınlaşmayı meneden bir sesle cevap veriyordu. Hâlâ daha bir şey konuşmamıştık. Her insana ve ilk tanıştığımız sıralarda bana karşı gösterdiği o ürkek ve çekingen hali kalmamıştı. gayet ince görünüşlü ve dikkatliydi. Böyle zamanlarında tercüme yapmayı da ihmal ediyor. Hatta bunun aksine olarak çok alıngan.Yalnız bazı günler birdenbire vahşileşiyor. Onun da benden memnun olduğunu hissediyordum. insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kâfi bir irade değil miydi? Beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum? Bu sıralarda. çok kere kalemi yanına bırakarak saatlerce önündeki kâğıtları seyrediyordu. bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını. fakat on gün sonra ikinci bir defa evlerine gidişimde hemen dışarı seslenerek: "Kahve pişirmeyin. onun hisleri kütleşmiş bir adam olmadığını fark etmiştim. Yanımda ağzını açmadan yürüyen. karşımda ses çıkarmadan çalışan bu adamdan. bana senelerce ders veren birinden öğrenebileceğimden çok daha fazla şeyler öğrendiğime emindim. tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım.

. Gözleri de. İsterseniz uyandırayım!" "Hayır! Rahatsız etmeyin. yün fanilalar.. 35 . fakat pek hazin bir şekilde öğrendim... ekseriya böyle günleri takip ettiğini fark etmiştim. garip bir tesadüfle... "Teşekkür ederim!" Sesinde hafif bir kısıklık vardı. Başını alıp gidiyor. camların altında. Fakat her şeyi sırasıyla anlatacağım. Akşamüzeri evine uğradığım zaman kapıyı karısı Mihriye hanım açtı. Benzi pek sarı." Uzun müddet yatağının beyaz örtüsüne bakarak durdu.. Her zamanki çocukça tebessümü bana daha ziyade yüzün adalelerini yoran bir sırıtma gibi geldi.. "Ne oldunuz gene Raif bey. Şubat ortalarında bir gün Raif efendi gene şirkete gelmedi... "Biraz evvel uykuya daldı. Sıhhatine bu kadar dikkat eden.. Oturup insanla iki laf etmez ki. siz misiniz?" dedi. Bu sefer sancıdan da bahsediyor!" Sonra. nefesi pek süratliydi.. şikâyet eden bir sesle ilave etti: "Ah oğlum.. kendine de hiç dikkat etmiyor. geçmiş olsun!" dedim. Bunun sebebini pek çabuk. Ortada hiçbir şey yokken birden nevri dönüyor.. atkılar içinde kendini nasıl muhafaza edeceğini bilmeyen bu adamın herhangi bir ihtiyatsızlıkta bulunacağına ihtimal verilebilir miydi? Mihriye hanım tekrar gelerek: "Kapı çalınca uyanmış. Kadın beni misafir odasına aldı: "Ateşi var. Öksürdüğü zaman göğsü adamakıllı sarsılıyor ve hırıldıyordu. Nasıl?" dedim. daha derine kaçmışa benziyordu. Raif efendinin halini bu sefer biraz düşkün buldum.... Yalnız içimi bir endişe kaplıyordu: Çünkü Raif efendinin hastalıklarının. Buyurun!" dedi. Çocuk değil ki.." Bu sırada yandaki odadan Raif efendinin sesi işitildi. Ne oluyor bilmem.büsünde bulunmuyordum.. Merakımı çabucak gidermek için sordum: "Kendinizi nasıl üşüttünüz? Herhalde soğuk algınlığı olacak!. Ben hayret içinde kaldım.. "Buyurun. Sonra da işte böyle yatağa seriliveriyor. Kadın çabucak oraya koştu.

. hızlı konuşmalar başlamıştı.. Ara sıra olur. hastalanıveriyor.Çocuklarıyla karısının beyaz karyolaları arasına sıkışmış duran küçük bir demir soba. Kim bilir. Yorganım boğazına kadar çekerek: "Evet... soğuk aldım galiba!" dedi. Kahvede ne var bilmem!" Paltosunu sıyırıp bir iskemlenin üzerine attıktan sonra. kar ve rüzgârda..... İçim sıkıldı galiba. "Bir şeye mi canınız sıkıldı?" dedim..... Herhalde üşüdüm. Ne bileyim.. Biraz da kar sepeliyordu. Keçiören yokuşunun alt başına kadar gelmişim.." Sonra. ben biraz kahveye gideceğim. Ara sıra aklına esip.. "Çoluk çocuğun ne kabahati var!" Dışarıda gene gürültü. Önümü açtım. Hızlı mı yürüdüm nedir. odayı fazla sıcak yapmıştı... fazla söylemiş olmaktan korkar gibi acele acele: "İnsan ihtiyarladıkça böyle oluyor galiba!" dedi. "Dün akşam yemekten sonra biraz dışarı çıkmıştım. Raif efendinin bu hallerine alışmışa benziyor ve fazla ehemmiyet vermiyordu.. " Gece vakti. Mektepten dönen büyük kız içeri girdi.... Sıcak bastı. yolda mı üşütüyor nedir. Şöyle azıcık dolaşmak istedim.. hep böyle oluyor.. "Biraz fazla yürümüşüm.. Buna rağmen karşımdaki üşür görünüyordu. " "Bir yere mi gittiniz?" "Hayır. evin gürültüsü mü canımı sıkıyor nedir!.. göğsünü bağrını açarak saatlerce dolaşmak Raif efendiden beklenir şey değildi. Kaç defadır böyle oldu.. tenha yollarda.. Telaşla cevap verdi: "Yok canım. Gece vakti yalnız başıma dolaşmak isterim. 36 .. Hava da rüzgârlıydı... Ziraat Enstitüleri tarafına gitmiştim. diyor sonra da kendini orada mı üşütüyor....." Onun herhangi bir şeye içi sıkıldığını söylemesi beni şaşırttı. babasının yanaklarını öptü: "Nasıl oldun babacığım?" Sonra bana dönerek elimi sıktı: "Efendim..... hemen dışarı çıktı..

Burada. müthiş bir yürümek ve koşmak arzusu vardı. Sebep filan yoktu. Saatlerce. Karar vermeden yürüyüp gelmiştim. yapraklarını dökmüş ağaçlarıyla bahçeler başladı.. içimde. işine gitmek için tuvalet yaparken Arapça şarkılarının en cırlaklarını bu sıralarda söylüyordu. Hiç. hiçbir hayret yoktu. Saat sekizi geçiyordu. büyük bir hızla koşup gidiyordu. fakat derhal vazgeçtim: Otelin altındaki kahvede gramofon tam bu saatlerde sesini son haddine kadar yükseltiyor ve yanı başımızdaki odada yatan Suriyeli bar artisti. Dışarı çıkıp evin yolunu tuttuğum sırada düşünmeye daldım. kendisine en yakın olanlara karşı bile.. Geriye dönerek kenarları çamurlu asfalt üzerinde Keçiören istikametinde yürüdüm.. Hızlı ve rutubetli bir rüzgâr esiyordu. Yolun iki tarafında evvela otomobil tamir atölyeleri. Rüzgâr çoğaldığı için adeta göğsümden biri iter gibi oluyor. hiçbir ihtirası olmadığı. solda. Bu sırada. Şu halde ne istiyordu?. bir hayli ilerlemiştim. bir alaka duymadığı muhakkaktı. İlerideki siyah ve kayalık tepeler henüz biraz aydınlıktı ve onlara sürünüp geçen bulutlar 37 . Yakamı kaldırdım.. biraz çukurda. iki karyolanın zor sığdığı bir odada bir arkadaşla beraber oturuyorduk. ancak sarhoş olduğum zamanlar hissettiğim.. Sonra sağ tarafta. Onu gece vakti sokaklara düşüren acaba içinin bu boşluğu.. oturduğum otelin önüne geldiğimi gördüm.. insanlara. O da gözlerini bana çevirmişti ve bunlarda hiçbir izah. tepeye doğru tırmanan evler. Canım yemek istemediği için odama çıkmayı ve biraz kitap okumayı düşündüm. hayatının bu gayesizliği değil miydi?.. Yolun iki tarafındaki ağaçlar rüzgârdan inliyor ve gökyüzünde bulutlar. Acaba Raif efendi hakikaten basit ve içerisi bomboş bir adam değil miydi? Hayatta hiçbir gayesi. Birdenbire niçin buralara geldiğimi düşündüm.. basık salaş kahveleri vardı. günlerce gidebileceğimi zannediyordum. bana niçin hakikati söylediğini merak ediyor fakat bundan biraz da gurur duyuyordum: Bir insana başkalarından daha yakın olmanın gururunu. Ben ev halkına niçin bu yalanı söylediğini değil.Hastanın yüzüne baktım.. bu kuvvetle mücadele ederek ilerlemek bana zevk veriyordu. Etrafıma bakmayı unutmuş.

Onun yaşadığı yerde yaşamak.. şapkamı uçurmak isteyen rüzgârdan. gözlükleri buğulanarak. Kafamdan söküp attığım sual tekrar belirdi: Niçin buralara geldim?. hatta en ahmak adamı bile... Kahvenin gramofonu ve Suriyeli kadının şarkısı kesilmişti. şapkası elinde ve göğsü bağrı açık. Arkadaşım yatağına uzanmış kitap okuyordu. Bunu zannetmek için pek saf ve ancak benim kadar gafil olmak lazımdı. Fakat işte ben. onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı. çapkınlıktan mı geliyorsun?" dedi. yüzünün nasıl bir şekil aldığını tasavvur etmek istiyordum. Bana yandan bir göz attı: "Ne o. bu hasta. onun gibi yaşamak demek değildi. Rüzgâr kısa ve seyrek saçlarının arasına giriyor.sanki buralarda kendilerinden birer parça bırakıyorlardı. Dün akşam buralarda başka bir adam.. Hızlı hızlı otele döndüm.. koşar gibi yürüyordu. kim bilir nasıl tutuşan başına.. uğuldayan ağaçlardan ve koşup giderken birçok şekillere giren bulutlardan başka bir şey görmüyordum. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz? Uzun zaman uyuyamadım. Raif efendi beyaz örtülü yatağında. Buraya neden geldiğimi şimdi anlamıştım: Onu ve onun kafasının içinden geçenleri burada daha iyi göreceğimi zannediyordum. Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek. bu yaşlı vücudu neden buralara sürüklemişti? Raif efendinin o karanlık ve soğuk gecenin içinde nasıl yürüdüğünü.. Gözlerimi yumarak ilerliyor ve ıslak havayı içime çekiyordum. Rüzgâr dün akşamkine pek benziyordu. dıştan bir serinlik veriyordu.. insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. en zavallı.. belki biraz sonra kar da sepelemeye başlayacaktı. Dünyanın en basit. kızlarının genç vücutlarıyla karısının yorgun uzuvlarm38 . Bu başın içinde neler vardı? Bu baş.

Bu sefer Raif efendinin hastalığı biraz uzunca sürdü... Onlara ne? Ben onlar için neyim?. Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar.. Ben iki üç akşamda bir uğruyor ve her defasında onu biraz daha çökmüş buluyordum. arkasına hardal lapası korken elinden havluları veya tabağı düşürüyor. Senelerden beri iş yapmaktan düşünmeyi bile unutmuşa benzeyen kadın. Akşa-müzerleri hastayı yoklamaya geldiğim zaman kızarmış ve şişmiş gözlerinden onun biraz evvel ağlamış olduğunu fark ediyordum.. nerelerde dolaşıyordu?. hardal lapası tavsiye etti ve öksürük ilacı yazdı...." Sonra. "Bunlar ne biçim laflar. Belki de ev halkını telaşlandırmaktan çekiniyordu.. Gözleri kapalıydı ve ruhu kim bilir nerelerde. büyük bir şaşkınlık içinde hastanın odasına girip çıkıyor. ne oluyor bunlara? Hemen ölüyor muyuz?" diye söylenmişti. Senelerden beri aynı evde beraber yaşadık.. hatta bir kere: "Yahu. içeride veya dışarıda daima bir şey unutuyor ve hiç durmadan aranıyordu." "Aman Raif bey" dedim. Necla annesi kadar kendini kaybetmiş olmamakla beraber. ateşler içinde yatıyordu. büyük bir üzüntü içindeydi.... "Ölsek ne olacak sanki. Fakat bütün bunlar Raif efendiyi daha çok sıkıyor gibiydi.. Gerçi biraz fazla telaş ediyorlar..dan odaya yayılan havayı koklayarak.. Nurettin beyin getirdiği ihtiyar doktor... Karınız ve kızınız!" 39 . ama bunu böyle tefsir etmek doğru değil. daha acı ve insafsız bir tavırla ilave etmişti: "Ben onlar için hiçbir şey değilim. Bu adam kimdir diye merak etmediler. Mihriye hanımla Necla'nın halleri hakikaten insana endişe verecek gibiydi.. Son günlerde mektebe gitmiyor ve babasını bekliyordu. Fakat kendisi fazla telaş etmiyor ve hastalığına ehemmiyet vermez görünüyordu. Her zamanki gibi basit bir soğukalgmlığma benzemiyordu. Hiçbir şey değildim. Çıplak ayaklarında eğril-miş topuksuz terlikler ile dört tarafa koştuğunu hâlâ görüyor ve her rast geldikleri insana imdat ister gibi takılıp kalan bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyorum. Yalnız kaldığımız zamanlar bundan şikâyet etmiş.

.. Bir gün. Yalnız dikkat etmek lazım. Son sözlerinden bir şey anlamamış ve başka bir şey sormaktan çekinmiştim. haysiyetine dokunulmuş gibi yüzünü buruşturarak: "Ne münasebet?" dedi. Hasta. Odada başka kimse yoktu.. Hep böyle devam edecek değil ya. çukura kaçan gözlerini açarak: "Bugün biraz iyiyim!" dedi... 40 .... adeta müteessir bir edayla: "Peki ama.. kalbi de sağlam. Nurettin bey. Sesindeki bıkkınlık onun ne kastettiğini gösteriyordu. Maşallah bünyesi mukavim. Sualinin hakiki manasını anlamış ve dehşete düşmüştüm. Mihriye hanım hastane lafını duyunca büsbütün kendini bıraktı." O zaman. "Ne oluyorsunuz Raif bey?" dedim. Ama işte o kadar." Başını öte tarafa çevirdi. "Elbette. Raif efendi evvela hastaneye gitmeyi istiyor. fakat etrafındakilerin bunu ne kadar şiddetle reddettiklerini görünce. bu daha ne kadar devam edecek?.. Üşütmeyin. Nurettin bey de. Yalnız kalmak istediği her halinden belliydi.." diye sordu. hiç konuşmadan. hâlâ aklımdadır. onun göğsü hırıldayarak nefes alışını seyrediyordum. ev halkını teskin etmek için bir dahiliye mütehassısı getirdi.."Evet. bir cuma günü akşamı Raif efendinin başucundaki iskemleye oturmuş. Holdeki iskemlelerden birine çökerek avaz avaz ağlamaya başladı.. Yanı başındaki komodinin üzerinde. "Orada hiç olmazsa kafamı dinlerim!" diyordu. "Evinde herhalde hastaneden iyi bakılır!" Doktor omuzlarını silkerek gitti. atlatır. ilaç şişelerinin arasında duran büyük bir cep saati odayı madeni bir sesle dolduruyordu. Yüzünde ümitsiz bir tebessümle: "Beni orada da rahat bırakmazlar ki!" diye mırıldandı. Hatta hastaneye kaldırsanız daha iyi olur!" dedi. Bu adam uzun uzun muayeneden sonra hastalığın zatürree olduğunu söyledi ve etrafındakilerin şaşkınlığını görünce: "Yok canım. o da sesini çıkarmaz oldu. o kadar mühim değil. karım ve kızım.

" Bu sırada Mihriye hanım içeri girdi.. sağ cebimde bir anahtar olacak.. bir çatal ve Singer marka burgulu bir çakı vardı." Tekrar başı yastığa gömüldü. Bütün basit insanlarda olduğu gibi. ötekinde birtakım kâğıtlar ve tercüme müsveddeleri vardı. Kadın dolapta bir şeyler arayıp aldıktan sonra tekrar çıktı. Bana sokularak: "Bugün iyice!" dedi. ne lüzum var? Yetmez mi artık?. hüzün dolu ve derin bir gülümseme vardı. Karyolanın ayakucunda asılı duran ceketini başıyla göstererek: "Şurada.. yemek ve çamaşır işleriyle doluydu.. bir sefertası gözü. Raif efendinin gözlerinde. heyecandan sükûnete geçiyor ve bütün kadınlar gibi her şeyi çabucak unutuyordu. gazele kâğıdına sarılmış bir sabun parçası.. Hastanın halindeki ufak bir iyilik karısının bütün telaş ve heyecanlarını alıp götürmüştü. Şu senin havluyu beyefendi getiriverse!" Raif efendi peki makamında başını salladı.. gözün içinde ne varsa hepsini getir!" dedi. Bizim yolculuk artık başka yere. Burası da boş gibiydi. Acele ile gözü çektim.Gözlerini gözlerime dikerek. onu al da. Hanımın söylediği havluyu getiriver.. Birdenbire başını bana çevirdi: "Orada. "Yarın akşam getiririm!" Gözlerini tavana dikerek uzun müddet sustu. biri bomboştu. Sağ tarafta üst üste üç göz vardı. ısrarla sordu: "Peki ama. kederden sevince. Bizim hanım galiba benim bir daha şirkete gidemeyeceğimi sezdi. Ertesi günü akşamüzeri şirketten ayrılmadan evvel Raif efendinin masasına gittim. Yalnız bir kenarda oldukça kirli bir havlu. benim masanın üst gözünü aç... Zahmet olacak ama.. Evvela alttakileri açtım. Üst göze anahtarı sokarken ürperdim: Raif efendinin senelerden beri oturduğu iskemlede oturduğumu ve onun her gün birkaç defa yaptığı hareketi tekrar ettiğimi şimdi fark etmiştim... " dedi. "Artık bunu da atlattı inşallah!" Sonra kocasına döndü: "Pazara çamaşır yıkanacak.. "Ne varsa. Şimdi kafası eskisi gibi ev dertleri. Bunları çabucak bir 41 .

sormayın!" diye başını salladı. İçeride bir insan canıyla uğraşırken onun yakınlarından birine kirli bir havlu ve eski bir çatal uzatmak pek münasebetsiz bir şey olurdu. Evde gene büyük bir telaşla karşılaştım. Bu sırada gözüm misafir odasının aralık kapısından içeri ilişti. akrabaları dururken. Sapsarı kesilmiştim. İğne yapıyor. Gözü yerine iterek ayağa kalktım. Mihriye hanım birkaç kere dışarı çıktığı halde bu zavallı eşyayı ona vermeye utanıyordum. Eniştem doktor getirdi. Raif efendinin baldızı Ferhunde. Kalbim hızla atmaya başladı. iki çocuğunu kucağına oturtmuş. Biraz yaklaşıp bakınca Raif efendinin kayınbiraderleri Ci-hat'la Vedat'ı gördüm. fakat arka taraflarda herhangi bir şeyin kalmış olabileceği aklıma gelerek gözü yeniden çektim ve elimle içini araştırdım.. ağlıyor. Biraz ötede... Onu da alarak diğer eşyanın arasına koydum ve dışarı fırladım. İçeri girmedim. Büfenin aynasında kendimi gördüğüm zaman oldukça şaşırdım. çocuk avutmanın ne kadar acemisi olduğu anlaşılıyordu. Adeta aile efradından biri gibi olmuştum ve ev halkı beni yabancı telakki etmiyordu. Müthiş bir iç sıkıntısıyla kıvrandıkları ve evi bırakıp çıkamadıkları için kendi kendilerine içerledikleri belliydi. Hakikaten ta dipte defter gibi bir şey vardı. başını koluna dayamıştı. Raif efendinin bir daha bu iskemleye oturmaması ve bu çekmeceyi bir daha açmaması ihtimali zihnimden çıkmıyordu. onların gürültü etmelerine mâni olmak için bir şeyler söylüyor. bir insanın yaşamakla ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi. Sonra. Ayağa kalkıp ortadaki büyük masanın etrafında dolaştım. Odanın içinde kaldıkça. benim onlardan fazla alaka ve teessür göstermeye hakkım olmadığını düşündüm. Bir kanepeye yan yana oturmuşlar. şimdi yanında. "Bugün iki defa fenalık geldi. yahut uyuyordu. Kapıyı Necla açtı ve beni görünce: "Sormayın. Genç kız: "Babam gene fenalaştı!" dedi. Holdeki iskemlelerden birine oturarak kâğıda sarılı paketi önüme koydum. Kim olursa olsun. " Ve hemen hastanın odasına daldı. Nurten bir koltuğa oturmuş.kâğıda sardım. kızları.. Çok korktuk. fakat her halinden. 42 . onun en yakınları: Karısı. sigara içiyorlardı.

İçeri baktım. Hasta gözlerini araladı. Genç kız beni görünce başıyla işaret ederek çağırdı. 43 . sol tarafımda adeta baş başa vermiş duran kadınlara dönerek. siz biraz çıkın!" Sesi pek hafif ve kesikti. arkasında Nurettin beyle beraber. Nurettin bey kaşlarını çatarak sordu: "Tehlikeli mi?" Doktor. zoraki bir gülümseme ile: "Korkulacak bir şey yok herhalde. böyle vaziyetlerde her meslektaşının verdiği cevapla mukabele etti: "Belli olmaz!" Ve başka suallere maruz kalmamak. Atlatacak inşallah!" dedim.. Sonra. tanıyamamış gibi bana bir müddet baktı. Necla sokuldu: "Bir şey mi istedin babacığım?" "Haydi. Mihriye hanım bize işaret etti. Fakat bunu gören hasta. "Yanından ayrılmayın ve akse* gelirse o iğnelerden yapın" diyordu. yüzünü buruşturarak birtakım işaretler yaptı. evi terk etti. elini yataktan dışarı çıkararak bileğimden yakaladı ve: " Nöbet. Şimdi annesiyle beraber. hastanın halinin bende uyandıracağı tesiri görmek istiyorlardı.Hastanın kapısı açıldı ve doktor. önlerinde gözleri kapalı yatan adama bakıyorlardı. büyük bir merakla. Mihriye hanımla Necla. Bunu fark ettiğim için bütün kuvvetimle kendime hâkim olmaya çalıştım. hele hastanın karısı tarafından taciz edilmemek için paltosunu ve şapkasını çabucak giydi ve Nurettin beyin daha evvel avcunda hazırlamış olduğu üç gümüş lirayı yüzünü buruşturup alarak.. çıktı. Gördüğümden müsterih olmuş gibi bir tavırla hafifçe başımı salladım. anlaşılmaz birkaç kelime mırıldandı. Bütün lakaytlığına rağmen canı sıkılmış bir hali vardı. Yavaşça hastanın kapısına sokuldum. Sonra büyük bir gayret sarf ederek başını karısına ve kızına çevirdi.

İki kadın da yüzüme sorgucu gözlerle bakarak odayı terk ettiler. elimdeki paketi gösterdi: "Hepsini getirdin mi?" Evvela anlayamayarak yüzüne baktım. "Okuma!" dedi ve başıyla odanın karşı tarafını işaret ederek mırıldandı: "Onu şuraya at!. çıkmaları için. iri ve intizamsız harfler. Kadınlar biraz şaşırmışlardı."Sen gitme!" dedi.. tekrar işaret etti. İlk sahifeye bir göz attım. O zaman Raif efendi. İlk defa bu anda mahut siyah kaplı defteri hatırladım. Sağ tarafta 20 Haziran 1933 tarihi ve hemen bunun altında şu satırlar vardı: "Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı. büyük bir merak içindeymiş gibi parlıyordu... gayet acele yazıldığı belli satırlar vardı. Tek çizgili sahifelerde. " Alt tarafını okuyamadım. Sonra defteri elime alarak Raif efendiye gösterdim: "Bunu mu istiyordunuz?" Başıyla "evet" diye işaret etti. İçimde mukavemet edilmez bir merakın gitgide büyüdüğünü hissediyordum. kolunu çıkarmasana!. " 44 . içinde ne olduğunu merak etmemiştim. Yavaşça defterin yapraklarını karıştırdım. Raif efendi: "Biliyorum. Bu kadar merasim bunu sormak için miydi? Hasta hâlâ yüzüme bakıyor ve gözleri. Necla: "Babacığım. tamamen unutmuş olduğum.. Raif efendinin bu neviden bir defteri olacağı aklıma bile gelmezdi. serlevha filan yoktu. " diye söylendi. Raif efendi tekrar kolunu çıkarmış ve elimi tutmuştu. Onu bir kere bile açıp bakmamış. Paketi süratle açıp içindeki havlu vesaireyi kapının arkasındaki bir iskemlenin üzerine koydum. biliyorum!" demek isteyen bir hareketle çabuk çabuk başını salladı ve onlara.

Sizi merak etmemi tabii bulmuyor musunuz? Bana karşı da bu kadar saklanmaya muhakkak lüzum görüyor musunuz? Dünyada benim için en kıymetli insansınız. gayet iyi anlıyorum. "Bu defteri bir gece. "Yazık değil mi? Size uzun zaman arkadaş olmuş bir defteri manasız yere yakmak doğru mu?" "Lüzumu yok!" dedi ve başıyla tekrar sobayı gösterdi. "Sobaya mı?" "Evet!" Bu anda merakım büsbütün arttı... hiç olmazsa bir gün geri bırakamaz mısınız?" Gözleriyle: "Neden?" diye sorarak yüzüme baktı Başladığım şeye devam etmek ve son bir çareyi denemek için ona daha çok sokuldum ve kendisine karşı duyduğum bütün alaka ve sevgiyi gözlerimde toplamaya çalıştım. "Evet. Bu defteri yakmak istemeniz de doğru. "Artık lüzumu yok!" Onu bu fikirden vazgeçirmenin mümkün olmayacağını anladım. "Sizi anlıyorum Raif bey!" dedim.. Raif efendinin defterini ellerimle yok etmek. Raif bey!" dedim. bana kendinize dair hiçbir şey söylemediniz. Her şeyinizi insanlardan kıskanmakta haklısınız. Herkesten sakladığı ruhunu ihtimal ki bu deftere dökmüştü ve şimdi onunla beraber gitmek istiyordu. insanlara kendinden hiçbir şey bırakmak istemeyen ve yalnızlığını. Göğsümün içi titreyerek. benim için imkânsızdı: "Ne münasebet. yalnız bu gece bende bırakmaz mısınız? Bu kadar zaman arkadaşlık ettik.... Aylardan beri beni kendisine yaklaştırmaktan kaçan bu adama karşı ruhumda biriken sitemleri de sanki bu anda or-laya döküyordum: 45 . sözüme devam ettim. Buna rağmen sizin gözünüzde herkes gibi bir hiç olduğumu söyleyerek mi beni bırakıp gitmek istiyorsunuz?" Gözlerim yaşarmıştı. ölüme giderken bile beraber alan bu adama karşı içimde nihayetsiz bir merhamet ve onun mukadderatına karşı nihayetsiz bir alaka uyandı. Mika levhaların arkasında parlayan kızıl gözleriyle demir sobayı gördüm. Fakat bunu bir müddet.Gösterdiği tarafa baktım.

. İnsanları öğrenmek.. Ben de kendimi tutamamış. siz de beni anlayınız! Sizin sonunda bulunduğunuz yolun ben daha başlarmdayım.. "Hiç kimsenin kabahati yok. Bunu bekliyormuş gibi hemen siyah kaplı defteri cebime koydum. Hasta. ağlamaya başlamıştım. Bir şeyler mırıldanıyordu."insanlardan itimadınızı çekip almakla belki haklısınız. biraz evvelki titizliğine hiç benzemeyen bir tavırla: "Ne yaparsan yap!" makamında omuzlarını silkti.. Defteri sobaya atıp dışarı kaçmayı düşünüyordum. bu ancak fevkalade büyük ve sahici kederlerde görülen. gözünüzün önünde yakarım!" dedim. ağır bir hastaya söylenecek şeyler olmadığını hatırlayarak sustum. Nihayet son bir gayretle: "Raif bey. evvela alnımdan. Raif efendi bunları saklamak veya silmek için hiçbir harekette bulunmuyor." Birdenbire sustu ve çenesi göğsüne düştü. Hatta benim bile!.. Bu sahnenin onu yorduğu muhakkaktı. Hasta başını şiddetle sallayarak sözümü kesti. kendine doğru çekti. Hep ben. nefesini yüzümde hissediyordum: "Hayır..." Sözüne devam edemedi.. Başımı kaldırınca gözlerinden şakaklarına doğru yaşlar sızdığını gördüm. "İnsanlar bana hiçbir şey yapmadılar... Ben de büyük bir ruhi yorgunluk duymaya başlamıştım. eğildim." dedim. Hep ben.. Fakat bunun istisnaları yok mu? Olamaz mı? Unutmayın ki siz de bu insanlardan birisiniz. hıçkırıksız ağlayışlardan biriydi. O da susuyordu. Öksürüyordu. gözlerini kırpmadan bana bakıyordu... Doğrulmak istediğim zaman beni bırakmadı. Hasta tekrar gözlerini açtı:. Hayatının en mühim kısımlarını ihtiva ettiği muhakkak olan bu defterle bile artık alakasını kesmiş bulunduğunu anladım. Nihayet gözleriyle defteri işaret ederek: "Oku. sonra yanaklarımdan öptü. Daha hızlı nefes alıyordu. göreceksin!" dedi. bilhassa insanların size ne yaptıklarını bilmek istiyorum. Ayrılmak için elini öptüm. Yaptığınız nihayet manasız bir hodbinlik olabilir. "Yarın sabah getirir. Ondan ayrıl46 .. hayır!" diyordu. sessiz." Bu sözlerin. Hiçbir şey..

manın bana güç geleceğini biliyordum.. bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim. Kapının önünde bekleyenlere yüzümü göstermemek için adeta koşarcasına holden geçtim ve sokağa fırladım.. Otele geldiğim zaman arkadaşımı uyumuş buldum.. Bundan sonraki hayatım nasıl dayanılmaz bir işkence olacak!. Duyulur duyulmaz bir sesle: "Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evladım. İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. artık yavaş yavaş alıştığım hissiz uyuşukluktan ayırdı.. Kime?.ıman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime. bir şeyler. birçok şeyler anlatmak istiyorum.. Yolda soğuk bir rüzgâr yanaklarımı kuruttu.. Şimdiye kadar olduğu gibi. Raif efendi. Hangi hain tesadüf dün onları yolumun üstüne çıkardı ve beni.. Boşuna yere herkesten kaçmış. Ben de yaşayacağım. bundan sonra beni hiç bırakmayacaklarını biliyorum. Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: I ler şeyi kafamda yalnız başıma saklayamayacağım. ne anlatabilirim? On seneden beri hiç kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum... Fakat bunun bu kadar korkunç.. Ama ben dayanacağım. Yatağa girerek başucumdaki küçük lambayı yaktım ve derhal Raif efendinin siyah kaplı mektep defterini okumaya başladım: 20 Haziran 1933 Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı. Unutup gittiğimi zannettiğim bu hatıraların. Deli olacağım. " diye söyleniyordum. tekrar dudaklarını kımıldattı.. Yazık!" dedi ve gözlerini kapadı..... Söylemek. boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştır47 . Artık birbirimize veda etmiş bulunuyorduk. Hiç durmadan "Yazık!.. Ama nasıl yaşayacağım!... Şu kosko-ı.. Yazık!. senelerden beri dalmış olduğum derin uykudan. yahut öleceğim dersem yalan söylemiş olurum.

mışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim? Artık hiçbir şeyin değişmesine imkân yok... Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş. Yalnız söyleyebilsem... Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem... Bunu sahiden istesem bile artık böyle bir insan bulmama imkân yok... Bende arayacak hal kalmadı... Kalsa da aramam... Zaten bu defteri neden aldım? Küçük bir ümidim olsa, dünyada en sevmediğim bu yazmak işine kalkışır mıydım? İnsanın muhakkak kendini boşaltması lazım... Dünkü hadise olmasaydı... Ah, dün her şeyi öğrenmiş olmasaydım... Şimdi eski ve belki de rahat hayatım devam edecekti... Dün sokakta giderken iki kişiye rast geldim. Birini ilk defa görüyordum, öteki de dünyada bana belki en uzak insanlardan biriydi. Bunların hayatım üzerinde bu kadar müthiş tesirleri olabileceği aklıma gelir miydi? Fakat mademki bir kere yazmaya karar verdim, her şeyi sükûnetle ve baştan anlatmalıyım... Bu takdirde birkaç sene, hatta on on iki sene geriye gitmek lazım... Belki de on beş... Fakat sıkılmadan yazacağım... Belki manasız tafsilat arasında asıl korkunç tarafları boğmak, onların tesirinden kurtulmak mümkün olur. Belki yazacaklarım yaşadığım kadar acı olmaz ve ben biraz ferahlarım. Birçok şeylerin zannettiğimden daha ehemmiyetsiz, basit olduğunu görüp kendi heyecanımdan utanırım... Belki... Babam Havranlıydı. Ben orada doğdum ve büyüdüm. Orada ilk tahsilimi yaptım, sonra bir müddet, bize bir saat kadar uzaktaki Edremit idadisine gidip geldim. Umumi Harbin son senelerinde, on dokuz yaşlarında askere alındım; fakat daha talimgahta mütareke ilan edildi. Kasabaya döndüm. Tekrar idadiye devam edip bitirmedim. Zaten okumaya pek hevesim yoktu. Araya giren bir senelik zaman ve o sıralarda bu havalide hüküm süren karmakarışık vaziyet beni tahsilden soğutmuştu. Mütarekeden sonra bütün bağlar gevşemiş, ne doğru dürüst bir hükümet, ne de muayyen bir fikir ve hedef kalmıştı. Bazı mmtakalar ecnebi kuvvetleri tarafından işgal ediliyor, birdenbire türeyen bir sürü çeteler, türlü türlü namlar altında, ba4B

• m düşmana karşı cephe kurarak, bazan köyleri soyarak faaliydi gösteriyor; dün bir kahraman olarak ismi ağızdan ağıza do-l.ışan bir sergerdenin bir hafta sonra tenkil edildiği ve ölüsünün Edremit'te Konakönü meydanında asılı durduğu ilan ediliyordu. Böyle bir devirde, dört duvar arasına kapanarak Osmanlı tarihi veya musahabat-ı ahlâkiye* okumak pek cazip bir şey değildi. Yalnız, memleketin oldukça hali vakti yerindelerin-den sayılan babam, nedense beni okutmak sevdasına düşmüş-lü. Akranlarımdan birçoğunun çapraz fişeklikler takıp mavzeri sırtlayarak çeteliğe çıktığını, bunlardan bir kısmının düşman, bir kısmının eşkıya tarafından öldürüldüğünü görünce, benim de akıbetimden korkmaya başlamıştı. Hakikaten ben de boş durmak istemiyor, gizli gizli hazırlanıyordum. Fakat bu sırada işgal kuvvetleri kasabaya geldiler ve her türlü kahramanlık heveslerim, içimde boğulup kalmaya mahkûm oldu. Birkaç ay serseri gibi dolaştım. Arkadaşlarımın çoğu ortadan kaybolmuştu. Babam beni İstanbul'a göndermeye karar verdi. Nereye gideceğimi o da bilmiyor, "Bir mektep bul, oku!" diyordu. Daima biraz beceriksiz ve mahcup bir çocuk olduğum halde babamın bana böyle söylemesi, oğlunu ne kadar az tanıdığını göstermeye kâfiydi. Ne olsa, içimde bazı cihetlere doğru gizli birtakım arzular duyuyordum. Mektepteyken hocalarımın takdirini kazandığım bir ders vardı: Oldukça iyi resim yapıyordum. İstanbul'daki Sanayii Nefise Mektebi'ne** girmek ara sıra aklımdan geçer ve bana tatlı hayaller kurdururdu. Zaten küçükten beri hakikatten ziyade hayal dünyasında yaşayan sessiz bir çocuktum. Tabiatımda manasız denilecek kadar ileri giden bir çekingenlik vardı ki, çok kere etrafım tarafından yanlış anlaşılmama, aptal yerine konmama sebep olur ve beni üzerdi. Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek mecburiyeti kadar korkutmazdı. Sınıfta arkadaşlarımın yaptığı bir kabahat daima benim üzerime atıldığı halde ben kendimi bir kelime ile olsun müdafaaya cesaret edemez, eve döndüğüm zaman bir kenara saklanıp ağlardım. Annemin ve bilhassa babamın bana sık * Ahlak sohbetleri. ** Güzel Sanatlar Akademisi. 49

sık: "Yahu, sen kız olacakmışsm ama yanlış doğmuşsun!" dediklerini hatırlıyorum. En büyük zevkim evin bahçesinde veya derenin kenarında yalnız başıma oturup hülyalara dalmaktı. Bu hülyalar, hareketlerimle büyük bir tezat teşkil edecek kadar cesurca ve genişti: Okuduğum sayısız tercüme romanlarındaki kahramanlar gibi, her sözüme tereddütsüz itaat eden maiyetimle beraber ortalığı kasıp kavurduğum, bir mahalle ötede oturan ve içimde şeklini pek tayin edemediğim tatlı arzular uyandıran Fahriye ismindeki bir kızı, yüzümde bir maske ve belimde çifte tabancalarla, dağlardaki muhteşem mağarama kaçırdığım olurdu. Onun evvela nasıl korkup çırpınacağmı, sonra, önümde tir tir titreyen insanları, mağaradaki emsalsiz zenginliği görünce nasıl büyük bir hayrete düşeceğini ve nihayet yüzümü açınca, saklayamadığı bir sevinçle nasıl haykırarak boynuma atılacağını tasavvur ederdim. Bazan büyük kâşifler gibi Afrika'da gezer, yamyamlar arasında görülmemiş maceralar geçirir, bazan meşhur bir ressam olur ve Avrupa'yı dolaşırdım. Bütün okuduğum kitaplar, Misel Zevako'lar, Jül Vern'ler, Aleksandr Duma'lar, Ahmet Mithat Efendi'ler, Vechi Bey'ler kafamda silinmez şekilde yer tutmuşlardı. Babam bu kadar okumama kızar, bazan romanları alıp atar, bazan geceleri odama ışık verdirmezdi. Fakat benim her şeye bir çare bulduğumu, küçük kaytan fitilli idare lambasının ışığı altında kendimden geçerek "Paris Esrarı"nı veya "Sefiller"i okuduğumu görünce tazyikinden vazgeçmişti. Elime geçen her şeyi okuyor ve her okuduğum şeyin, ister Mösyö Lökok'un maceraları, ister Murat Bey'in tarihi olsun, tesiri altında kalıyordum. Eski bir Roma tarihinde, Mucius Scaevola isminde bir murahhasın* düşmanla sulh müzakeresi yaparken, kendisine teklif edilen şartları kabul etmezse öldürüleceği yolundaki tehdide cevap olarak, kolunu yanı başındaki ateşe sokup dirseğine kadar yaktığını ve bu sırada sükûnetle müzakereye devam ederek, böyle tehditlerle korkutulamayacağmı gösterdiğini okuduğum zaman, elimi aynı şekilde bir ateşe sokmak ve aynı meta* Elçinin. 50

Fevkalade sevindim. bir mutavassıtlık-tan* ibaret görünüyordu. bir iç ifadesi olduğunu İstanbul'da ve Sanayii Nefise mektebinde. kendi kendime öğrendim ve mektebe devam etmez oldum. Mütareke seneleriydi. çıplak ve mahrem bir halde yakalanmış bir kadın gibi şaşırıyor.neti nefsimde denemek arzusuna kapılmış ve parmaklarımı oldukça ağır bir şekilde yakmıştım. Bir zamanlar kendim de yazı yazmaya. Resim yapmanın da bir nevi ifade. içinde benden herhangi bir şey bulunan resimleri büyük bir titizlikle saklıyor ve ortaya çıkarmaktan utanıyordum. benim oraya giderek "sabunculuk.. paranın kıymetini kaybetmesi yüzünden. Bunlar tesadüfen birinin eline geçse. bana dair herhangi bir şey ifade eden. Babam benim işe yarar bir adam olmam için son bir tedbire başvuruyordu. Bu sanatlara karşı bir heves duy* Aracılıktan. 51 . Bu iş bana. hatta ufak şiirler karalamaya kalkmış. hatta İstanbul'dakinden daha az bir para ile geçindiklerini bir yerden duymuş. ecnebilerin gayet ucuz. Havran'a dönmek için babamdan para istedim. Nitekim işin böyle olmadığını anlayınca bundan da vazgeçtim. kıpkırmızı oluyor ve kaçıyordum. Almanya'da. Ne yapacağımı bilmeden uzun zaman İstanbul'da dolaştım. En büyük bir acıya yüzündeki tebessümü muhafaza ederek tahammül eden bu adamın hayali beni hiçbir zaman terk etmemiştir. hiç kimsenin yardımı olmadan.. bilhassa mis sabunculuğu" öğrenmemi söylüyor. Evde veya atölyede karaladığım şeyler arasından ancak en manasızlarını gösterebiliyor. On gün kadar sonra uzun bir mektup aldım. Dışarıyı alıp bir kâğıda aksettirmekten. yol parasıyla diğer masraflar için bir miktar para yolladığını bildiriyordu. fakat bundan çabuk vazgeçmiştim: İçimdekileri herhangi şekilde olursa olsun dışarıya vurmak korkusu... bu manasız ve lüzumsuz ürkeklik yazı yazmama mâniydi. içimden bir şey vermek gibi gelmiyordu. Hep o korku yüzünden. Zaten hocalar da bende fazla bir şey bulmuyorlardı. şehir benim tahammül edemeyeceğim kadar hayâsız ve karmakarışık olmuştu. Yalnız resim yapmaya devam ediyordum.

Fakat ben işin bu tarafını düşünmüyordum bile. ıslah eder ve senin idarene veririm. Umumi Harp'te Türkiye'de bulunmuş ve biraz Türkçe öğrenmiş bir eski zabitten ders almaya başladım. Dört günlük yolculuk esnasında bir mükâleme* kitabından ezberlediğim beş on kelime sayesinde.. İlk haftalar. Burası da en nihayet bir şehirdi.. çocukluğumdan beri gözlerimin önünde bin bir şekilde canlanan. Hiç lisan bilmiyordum. Benim hayalimdeki Avrupa'nın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum. Pansiyonun diğer müşterileri de bir * Konuşma. vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi? Bir hafta içinde hazırlandım ve Bulgaristan üzerinden trenle Berlin'e hareket ettim. Babam mektubunda: "Bir iki senede bu işi öğrenip gelirsen. Pansiyon sahibi madam da boş zamanlarını benimle gevezeliğe hasrediyor ve yardımda bulunuyordu. Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim..duğumdan filan değil. kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. 53 . insanları daha sarışın bir şehir. şimdiye kadar sadece romanlarda rastladığım insanları işte bu "Avrupa"da bulacağımı tahmin ediyordum. sen de ticaret hayatına atılarak altın bileziğin sayesinde mesut ve müreffeh olursun!" diyordu. Bir ecnebi dil öğreneceğimi.. Sokakları biraz daha geniş. bizim burdaki sabunhaneyi büyütür. birçok hayallerime mevzu olan Avrupa'yı görmek fırsatının böyle hiç beklemediğim bir zamanda çı-kıvermesinden sevindim. Zaten muhitimden uzak duruşumun. çok daha temiz. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. bu dilde kitaplar okuyacağımı. Fakat ortada insanı hayretinden düşüp bayılmaya sevk edecek bir şey de yoktu. Lisan öğrenmeden bir işe başlanamayacağını düşünerek. ve asıl. adresini daha İstanbul'dayken defterime yazdığım bir pansiyona gittim.

I ıııkle ahbaplık etmeyi fırsat sayıyorlar ve saçma sapan suallerle başımı şişiriyorlardı. sofra arkadaşlarımın siyası münakaşalarına alışmış. Para düşkünlüğü yüzünden servetini kaybeden ihtiyar bir kadın. Por-lekizli bir tüccar olan ve Berlin'e Kanarya adalarından portakal getiren Herr Camera ve ihtiyar Herr Döppke benimle ahbaptılar. zabitlere kızıyor. hatta bunlardan sıkılmaya başlamıştım. her birinin kendi şahsi menfaatlerine bağlıydı. Fakat bütün bu fikirler hakikaten Almanya'ya değil. Akşam yemeklerinde sofra başında luplanan kalabalık. Bunların arasında bil-lı. yemek yediğimiz karanlık salonun daima yanık duran kırmızı abajurlu elektriğine... Onun da kendine göre ateşli kanaatleri vardı ve bunlardan bahsederken yüzü büsbütün kızarır. Çok kere. oldukça renkliydi. Benim yarım yamalak anladığıma göre Almanya'nın kurtuluşunu Bismark gibi demir iradeli bir adamın işbaşına geçmesinde ve hiç vakit geçirmeden silahlanmaya başlayarak ikinci bir harple haksızlıkları düzeltmekte buluyorlardı.ıssa Hollandalı bir dul kadın olan Frau van Tiedemann. Bu sonuncusu Almanya'nın Kamerun müstemlekesinde ticaret yaparken mütarekeden sonra her şeyini bırakarak vatanına sığınmış bir adamdı. yeni tanıştığı terhis edilmiş işsiz Alman zabitlerini de yanında getirir ve onlarla. açılan odaya hemen bir başka misafir gelirdi. müstemleke tüccarı durup dururken. Sabahları odamı düzelten hizmetçi kız bile benimle siyasetten konuşmaya kalkar. Hele bu münakaşalar. yumruğunu sıkarak havada sallardı. Fakat zamanla bu değişmelere. harp açan imparatora küfür ediyordu. Bazan pansiyon müşterilerinden biri gider. Herkesin Almanya'yı kurtarmak için kendine göre bir fikri vardı. boş zamanlarında derhal gazetesini okumaya koyulurdu. zabitler grev yapan ameleyi ve harbe devam etmek istemeyen askerleri kabahatli buluyor. 53 . saatlerce münakaşa ederdi. gününü. günün hiçbir zamanında eksik olmayan çeşitli lahana kokularına. o sıralarda Ber-I i n'de pek bol olan siyasi toplantılara gidip akşamları intibalarıni anlatmak suretiyle geçiriyordu. Kurtarabildiği bir miktar parasıyla oldukça mütevazı bir hayat sürüyor.

hem kendimi avutuyordum. bir lüks sabun firmasına müracaat ettim. beni gayet iyi karşıladılar. bana göstermekten çekinBelki de bende bu işe fazla bir heves görmediklerinden. gündüzleri müzelerdeki ve yeni açılan galerilerdeki tabloları seyrediyor ve pansiyona daha yüz adım uzaktayken burnumda lahana kokuları hissediyordum. Kendi kendime: "İşte Avrupa! Ne var burada sanki?" diyor ve esas itibariyle dünyanın pek sıkıcı olduğuna hükmediyordum. yaşamaya devam ettim. Bu milyonluk şehrin birkaç ay içinde tükenivermesi bana adeta yeis veriyordu. Sabunculuk meselesini babamdan mektup aldıkça hatırlıyor. Fakat ilk aylar geçince eskisi kadar canım sıkılmamaya başladı. Havran'da-ki sabunhanemizde göre göre öğrendiğimden daha derin taraflarını. Günlerim birbirine tıpkı üpkısına benzeyerek geçiyordu. birkaç Türk arkadaşın yardımıyla. Bir İsveç grubuna ait olan müessesenin Alman memurları. galiba firmanın sırındır diye. her üz unutulmamış olan silah arkadaşlığının verdiği bir alakayla. onlar neredeydin demediler. Ekseriya öğleden sonraları büyük caddelerde. Yavaş yavaş kitap okumaya çalışıyor ve bu işten zamanla daha çok zevk duyuyordum. fakat bu mesleğin.Almanya'ya niçin geldiğimi unutmuş gibiydim. boşuna yere vakit ziyan etmemek için böyle yaptılar. Haftada üç defa akşamüzerleri eski zabitten Almanca ders alıyor. yakında bu neviden bir müesseseye müracaat edeceğimi yazarak hem onu. ne yapacağımı. Bir müddet sonra bu adeta bir iptila halini aldı. müzeleri dolaşmıştım. kalabalığın içinde dolaşır. Berlin şehrinde. henüz lisan öğrenmekle meşgul olduğumu. hayvanat bahçesini. buraya niçin geldiğimi hiç aklıma getirmeden. Yata54 . babam mektuplarının arasını uzattı ve ben. Babama büsbütün yalan söylemiş olmamak için. yüzlerinde çok mühim işler yapmış insanlara mahsus bir ciddilikle evlerine dönen veya bir erkeğin koluna asılarak baygın gözleriyle etrafa tebessüm saçan kadınları ve yürüyüşlerinde hâlâ asker adımlarını muhafaza eden erkekleri seyrederdim. Bütün şehri. Yavaş yavaş ben fabrikaya uğramaz oldum.

cümlelere karine*yle mana vererek geçerdim. çocukluğumun ve ilk gençliğimin tercüme veya telif kitapları gibi sadece kahramanlardan. en kuvvetli. en derin. Hele bunlardan bir tanesi günlerce sarsmıştı.ğın üzerine yüzükoyun yatarak kitabı önüme açar. fevkalade insanlardan ve görülmemiş maceralardan bahsetmiyorlardı. Bu sefer okuduklarım. gazeteleri karıştırırken. onlara şimdi hakiki manalarını verdiğimi zannediyordum. Üzerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleriydi. Turgenyef in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. oldukça saf bir talebeye âşık oluyor. *** Düşkünlüğünün. National Galeri'deki bir tabloyu saatlerce seyrettiğim ve sonra günlerce aynı çehreyi ve manzarayı kafamda yaşattığım oluyordu. gayet iyi hatırlıyorum. kendini göstermek temayülü. yanı başıma eski ve kaim lügat kitabını kor. saatlerce kalırdım. herhangi bir şekilde göze çarpmak. 55 . gördüklerim ve duyduklarımdan birer parça buluyordum. fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden. görmediğim şeyleri birdenbire hatırlıyor. yağmurlu ve karanlık bir teşrinievvel**** gününde. böyle bir aptalı sevmenin hica-bıyla. ** Utancıyla. Belki eserlerindeki fazla iddia.** müthiş iptilasının*** kurbanı olup gidiyordu. Çok kere lügat aramaya bile tahammül edemez. Almanya'ya geleli bir sene olmak üzereydi. Bu kızı nedense kendime pek yakın bulmuştum. benim mizacıma aykırı olduğu için onlardan hoşlan* İpucu. Evvelce içinde yaşadığım halde anlamadığım. Klara Miliç ismindeki bu hikâyenin kahramanı olan kız. Hemen hemen hepsinde kendimden. **** Ekim. Müzelerdeki eski resim üstatları da artık bana sıkılmadan yaşamak imkânını veriyorlardı. Günün birinde. etrafımdan. içinden geçenleri söy-leyememek. yeni ressamların açtığı bir sergi hakkındaki tenkit makalesi gözüme ilişti. en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum. Ben bu yenilerden pek bir şey anlamıyordum. Gözümün önünde yepyeni bir dünya açılır gibiydi.

On56 . biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Ama ne olsa insan eğleniyordu. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum. bu koyu kumral saçlar ve asıl. Bu soluk yüz. bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra. anlatmama imkân yok. Bu kadar az emekle bu kadar büyük işler başarmaya kalkan insanlara belki içerlemek icap ederdi. mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade.mıyordum. Yalnız orada. Bu portrede ne vardı?. gazetede bahsedilen serginin açılmış olduğu binanın önünde bulunduğumu fark ettim. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde.. fakat ben olduğum yerden ayrıla-mıyordum. Resimlerin çoğu insana gülümsemek arzusu veriyordu: Köşeli dizler ve omuzlar. beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum.. senelerce kitap arasında kalmış kadar cansız çiçekler ve nihayet. biraz vahşi. Resimleri seyredip geçenler. onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. elişi kâğıdından yapılmış gibi keskin renklerle gösterilmeye çalışılan tabiat manzaraları. o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip. masumluk ile iradeyi. Yapacak mühim işlerim yoktu. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan. gene rastgele sokaklarda dolaşarak günlük gezintilerimden birini yaparken. Büyük salonun kapıya yakın bir duvarının önünde birdenbire durdum. yalnız. Fakat onların hiç kimse tarafından anlaşılmamak ve gülünç olmak gibi bir cezayı da adeta marazi bir zevkle ve isteyerek kabul ettiklerini düşününce acımaktan başka yapılacak iş yoktu.. bana asla yabancı olamazdı. nispetsiz başlar ve memeler. bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler.. Fakat birkaç saat sonra. mücrimler albümünden alınmışa benzeyen korkunç portreler. kürk mantolu bir kadın portresinin önünde. Nitekim gazetedeki yazıyı bile okumadım.. vücutla-rıyla beni sağa sola itiyorlar. O andaki hislerimi. Tesadüfe itaat ederek içeri girmeyi tercih ettim ve duvarlardaki küçüklü büyüklü birçok tabloları alakasız gözlerle seyrederek uzun müddet dolaştım. hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen. Kırık bir tuğla parçası kadar şekilsiz kristal vazolar.

gölgede kalmasına rağmen donuk beyaz rengi belli olan küçük bir boyun parçası. Adeta ellerim titreyerek katalogu karıştırdım.* Yabankedisi derisinden bir kürkün içinde. aradığımı bulamayacağım. sahifenin alt tarafında. Ressamın sergide yalnız tek bir eseri. Sanki: "Evet. İnce uzun ve kanatları biraz etli bir burnu vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Vecihi Bey'in Mehcure'sinden. köşeli ve oldukça geniş alnını çevreleyerek aşağı doğru uzanıyorlar ve yabankedisinin tüylerine karışıyorlardı. Selbstportrât. Siyah gözleri anlaşılmaz. koyu kumral saçları. Bu istiğna ifadesi. Her defasında yüzünde yeni ifadeler. Bundan biraz da memnun oldum. görmeyen gözlerle diğer tablolara bakıyor ve sonra çabucak aynı yere dönerek uzun müddet seyrediyordum. Buna rağmen bakışındaki hüzün biraz da istiğna** ile karışıktı. ne pek ince. Bu tablo hakkında orada tafsilat bulacağımı umuyordum. hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim. fakat biraz kısaydı. Fakat ne olur?" der gibiydi. dudakların hafifçe kıpırdadığını zannediyordum. bunun üzerinde. Ara sıra dolaşıyor. 57 . Gözkapakları hafifçe şişti. kendi portresi bulunduğu anlaşılıyordu. beyzi bir insan yüzü vardı. üzerimde bu kadar büyük bir tesir yapamayacağını. ** Sakınma. * Karışımı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi. Aşağıya doğru bakan gözlerin gizlice beni süzdüğünü. Muhammed'in annesi Âmine Hatun'dan birer parça vardı. Bu harikulade resmi yapan kadının başka tablolarının. Çenesi hafifçe öne doğru kıvrık ve sivriceydi.da Halit Ziya'nm Nihal'inden.. tablonun numarasının hizasında şu üç kelimeyi okudum: Maria Puder. adeta bulamayacağından emin olduğu oir şeyi son bir ümitle aramak istiyordu. derin düşüncelere dalmış gibi yere bakıyor. Geç vakte kadar içeride kaldım. biraz dolgun ve alttakisi daha irice olan dudaklarında tamamen açık bir hal alıyordu. gitgide kendini belli eden bir hayat görür gibiydim. hafifçe sola dönmüş.. Sonlara doğru. Kaşları ne pek kalın. hatta belki de ilk hayranlığımı azaltacağını düşünerek korkuyordum. Şövalye Büridan'm sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra'dan. bir imtizacıydı.

Süratle kendimi toplayarak dışarı çıktım. tuhaf bir tesadüf eseri olarak. Bu yazıda o tablo ile ressamı hakkında neler bulunduğunu öğrenmek için sahifeleri yırtarcasına açtım. odama çekilerek yalnız başıma o çehreyi gözlerimin önüne getirmek arzusuyla yanıyordum.. Bu. Kaldırıp masanın üzerine korken birdenbire yüreğim atmaya başladı. sabahleyin aldığım ve bir kahvede oturup okurken sergi hakkındaki makaleyi gördüğüm gazeteydi. Dolaştım. Pansiyonun sahibi Frau Heppner: "Bugün nereleri gezdiniz?" dedi. Ertesi gün ilk işim. birçok teknik mütaalalardan sonra nihayet tablodaki kadının. Her akşamkinin aksine olarak hiç yollarda oyalanmadan pansiyona döndüm. Yazıyı baştan itibaren şöyle bir süzdüm. Daha ziyade klasiklerin yolunda yürümek istediği anlaşılan ressam kadının. duruşu ve yüzünün ifadesi bakımından. katalogda gördüğüm kelimelerin üzerinde mıhlanıp kaldı: Maria Puder. meşhur kopyalarını satan bir mağazaya 58 . ben yavaşça odama gittim. Andreas del Sarto'nun Madonna d elle Arpie tablosundaki Meryemana tasvirine insanı şaşırtacak kadar çok benzediği iddia ediliyor ve yarı şaka bir ifade ile bu "Kürk Mantolu Madonna"ya muvaffakiyetler temenni edilerek başka bir ressamdan bahse geçiyordu. Hemen yemeğimi yemek. sonra modern ressamların bir sergisini gezdim!" diye cevap verdim. derhal modern resim üzerinde konuşmaya başladılar. Sofrada hiç konuşmadım. hayret verecek kadar büyük bir ifade kabiliyetine malik olduğu... Soyunurken ceketimin cebinden yere bir gazete düştü. Kapının yanında duran uzun boylu bir adam.. "Hiç. Ortalara doğru gözlerim. Benim gibi yavaş ve heyacansız bir adamın bu kadar telaşına kendim de hayret ediyordum. Salondakiler. Hafif bir yağmur çiseliyordu. Bir sergide ilk defa resim teşhir eden bu genç sanatkârdan oldukça uzun bahsediyordu. kendi portrelerini yapan sanatkârların çoğunda görülen "güzelleştirme" veya "inadına çirkinleştirme" temayüllerinin onda bulunmadığı söyleniyor.Salonda kimseler kalmamıştı. galiba beni bekliyordu.

Orada tasvir edilen insanın hakikatte de mevcut olduğu ancak bu anda aklıma geldi. büyük bir korku oldu. siyah ve derin gözlerini toprağa veya karşısındakine çevirmekte. kucaklarındaki bebeğe bakarken: "Gördünüz mü? Allah bana neler ihsan etti!" demek isteyen küçük çocuklara. sağındaki sakallı erkekle solundaki genci hiç fark etmiyor-muş gibi gözlerini yere diken bu Madonna'nm yüzü. hatta gökyüzüne de değil. Hayatımda ilk defa böyle bir Madonna görüyordum: Şimdiye kadar tesadüf ettiğim Meryemana tasvirlerinde. bakışlarında ve dudaklarında apaçık görünen melal ve kırgınlık ifadesi aynen dün gördüğüm tabloya benziyordu. Dikkatle baktığım zaman bu resimde sanat bakımından büyük bir hususiyet bulunduğuna hükmettim. hulasa yaşamaktaydı. makale sahibinin hakkı vardı: Kucağında mukaddes çocuğu ile yüksekçe bir yerde oturan. düşünmeyi öğrenmiş. Onu herhangi bir yerde görmek mümkün olabilirdi. Halbuki Sarto'nun bu tablosundaki Meryem. Öyle ya. alt dudağı biraz büyükçe olan ağzını açarak konuşmakta.giderek Arpie Madonnası'nı aramak oldu. veya ismini söyleyemeyecekleri bir adamdan peydahladıkları evlatlarına gözlerini dikip şaşkın şaşkın gülümseyen hizmetçi kızlara benzerlerdi. 59 . Albümün bu yaprağını ayrıca sattıkları için hemen alarak odama döndüm. Bir hayli fena basılmış olan kopya fazla bir şey göstermemekle beraber. bu harikulade kadın aramızda dolaşmakta. başını tutuşu. toprağa bakıyor ve muhakkak ki bir şeyler görüyordu.. Resmi masanın üzerine bıraktım. kucağındaki Mesih'e değil. Gözlerimi kapayarak sergideki tabloyu düşündüm. Bu ihtimali düşününce ilk duyduğum his. İki tarafında ibadet eder gibi duran azizlere değil.. ressam kendi resmini yapmış olduğuna göre. hatta manasızlığa kadar götürülen bir masumluk ifadesi vardı. Benim gibi hayatında hiç macerası olmayan bir erkeğin ilk defa böyle bir kadınla karşılaşması hakikaten korkunç olurdu. * Belirgin kılman. Büyük bir Sarto albümünün içinde onu buldum. hayat hakkındaki hükümlerini vermiş ve dünyayı istihfaf etmeye başlamış bir kadındı. lüzumundan biraz fazla tebarüz ettirilen*.

Yirmi dört yaşında olduğum halde başımdan hiçbir kadın macerası geçmemişti. Havran'dayken, bizden yaşça büyük bazı mahalle arkadaşlarının delaletiyle yaptığımız birkaç hovardalık, manasını anlamama imkân olmayan sarhoşluk maceralarından başka bir şey değildi ve tabiatımdaki sıkılganlık, bunları tekrara heves etmeme mâni olmuştu. Kadın, benim için, muhayyilemi kamçılayan, sıcak yaz günlerinde zeytin ağaçlarının altına uzandığım zaman yaşadığım bin bir türlü maceraya iştirak eden, maddilikten uzak, yaklaşılmaz bir mahluktu. Uzun seneler kimseye haber vermeden âşık olduğum komşumuz Fahriye ile, hayalen, çok kere hayâsızlığa kadar varan münasebetlerim olduğu halde, kendisiyle sokakta karşılaştığım zaman yerlere yıkılacak kadar şiddetli çarpıntılara uğrar, yüzüm ateş gibi kesilerek kaçacak yer arardım. Ramazan geceleri onun, annesiyle beraber, elinde bir fenerle, teraviye gidişini seyretmek için evden kaçıp kapılarının karşısına gizlenir, fakat bu kapı açılıp, dışarı vuran sarımtırak ışıkta siyah feraceli vücutlar görünür görünmez başımı duvara çevirerek, benim burada olduğumu fark edecekler diye titremeye başlardım. Bir kadın herhangi bir şekilde hoşuma gidince ilk yaptığım iş ondan kaçmak olurdu. Karşı karşıya geldiğim zaman her hareketimin, her bakışımın sırrımı meydana vuracağından korkar, tarif edilmesi imkânsız, adeta boğucu bir utanma ile dünyanın en zavallı bir insanı haline gelirdim. Hayatımda hiçbir kadının, hatta annemin bile gözlerine dikkatle baktığımı hatırlamıyorum. Son zamanlarda, bilhassa İstanbul'da bulunduğum müddet zarfında, bu manasız hicapla mücadeleye niyet etmiş, arkadaşlar vasıtasıyla tanıştığım bazı genç kızlara karşı serbest olmaya çalışmıştım. Fakat onlardan ufak bir alaka gördüğüm anda bütün niyet ve kararlarım uçup gidiyordu. Hiçbir zaman masum bir insan değildim: Yalnız kaldığım zamanlar, kafamda canlanan bu kadınlarla, en usta âşıkların bile aklına gelmeyecek sahneler yaşar, sıcak ve zonklayan dudakların sarhoş eden tazyikini ağzımda, hakikatte olabileceğinden birkaç kat daha kuvvetli olarak duyardım. Fakat sergide gördüğüm bu kürk mantolu resim, ona haya60

len dokunmama imkân vermeyecek derecede beni sarmıştı. Onunla bir aşk sahnesi tasavvur etmek değil, karşı karşıya, iki dost gibi oturmayı düşünmek bile elimden gelmiyordu. Buna mukabil, gidip o tabloyu seyretmek, bana bakmadığına emin olduğum o gözlere saatlerce dalmak arzusu gitgide artmaktaydı. Paltomu sırtıma geçirerek tekrar serginin yolunu tuttum; ve bu hal, günlerce devam etti. Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlarda-ki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanm-caya kadar orada bekliyordum. Sergi bekçilerinin ve birçoğu her gün orada bulunan ressamların artık beni bellemiş bulunduklarını fark etmiştim. İçeri girer girmez yüzlerinde bir tebessüm dolaşıyor ve gözleri bu acayip resim meraklısını uzun müddet takip ediyordu. Son günlerde diğer tabloların önünde oynamaya çalıştığım rolü de bırakmıştım. Doğrudan doğruya kürk mantolu kadının önüne gidiyor, oradaki sıralardan birine oturarak gözlerimi bir karşıma, bir de, bakmaktan yoruldukları zaman, önüme çeviriyordum. Bu halimin sergide bulunanların merakını uyandıracağı muhakkaktı. Nitekim bir gün korktuğum başıma geldi. Salonda birkaç kere rast geldiğim ve uzun saçlı, siyah elbiseli, kocaman boyunbağlı ressamlarla konuşuşundan kendisinin de ressam olduğunu anladığım genç bir kadın yanıma sokularak: "Bu resmi pek mi merak ettiniz?" dedi. "Her gün onu seyrediyorsunuz!" Gözlerimi süratle kaldırdım ve hemen indirdim. Karşımda-kinin fazla laubali ve biraz alaycı gülüşü bana fena tesir etmişti. Bir adım önümde duran uzun burunlu iskarpinleri cevap bekler gibi yüzüme bakıyorlardı. Kısa eteğinin altından fırlayan, hakikaten biçimli olduğunu inkâr edemeyeceğim bacakları arada bir hafifçe geriliyorlar ve çorabın altında, yuvarlak dizkapaklarına kadar yayılan, tatlı bir dalga vücuda getiriyorlardı. Onun benden bir cevap almadan gitmek niyetinde olmadığını görünce: 6L

"Evet!" dedim, "Güzel bir resim..." Sonra, neden bilmem, bir yalan söylemek, bir nevi izahat vermek lüzumunu hissederek mırıldandım: "Anneme pek benziyor da..." "Ha, demek onun için böyle gelip saatlerce bakıyorsunuz!" "Evet!" "Anneniz öldü mü?" "Hayır!" Sözüme devam etmemi istiyormuş gibi bekledi. Ben, başım hep önümde, ilave ettim: "Çok uzakta bulunuyor!" "Ya!.. Nerede?" "Türkiye'de!" "Türk müsünüz?" "Evet!" "Ecnebi olduğunuzu anlamıştım!" Hafif bir kahkaha attı. Gayet serbest bir tavırla yanıma oturdu. Bacaklarını birbirinin üstüne atınca eteği dizkapaklan-nm gerisine kadar açıldı ve ben yüzüme her zamanki gibi ateş bastığını fark ettim. Bu halim yanımdakini daha çok eğlendir-mişe benziyordu. Tekrar sordu: "Sizde annenizin resmi yok mu?" Kadının bu lüzumsuz merakı canımı sıkıyordu. Sırf alay için bunu yaptığını fark ediyordum. Diğer ressamlar uzaktan bize bakıyorlar ve muhakkak ki sırıtıyorlardı. "Var ama... Bu başka!" dedim. "Ya!.. Demek bu başka." Ve derhal küçük bir kahkaha attı. Kalkıp kaçmak için bir hareket yaptım. Kadın bunu fark ederek: "Rahatsız olmayın, ben gidiyorum... Sizi annenizle baş başa bırakıyorum!" dedi. Kalktı, birkaç adım yürüdü. Sonra birdenbire durarak tekrar yanıma sokuldu; şimdiye kadar konuştuklarına hiç benzemeyen, ciddi, hatta biraz da hazin bir eda ile: "Sahiden böyle bir anneniz olmasını ister miydiniz?" dedi.

bütün günlerimi. O resim aradığım bu insanı bulmanın mümkün olduğuna. Başımı kaldırıp baktım. hatta ona pek yakın bulunduğuma. yemekte Almanya'nın kurtuluşu planlarını veya inflation yüzünden servetini kaybetmiş orta halli insanların şikâyetlerini dinleyeceğimi. Kendimi bildim bileli. Onun için. içimde. birbirlerinden hiçbir şey anlamayan insanlar. Hemen yerimden kalktım ve gözlerimi etrafıma çevirmeye cesaret edemeyerek sokağa fırladım. Kesik saçları ensesinin üzerinde hopluyor ve ellerini ceketinin ceplerine soktuğu için dar tayyörü vücudunu sımsıkı sarıyordu. geldiği kadar ani ve sebepsiz. bu sefer düştüğüm inkisar o nispette büyük oldu. Babama mektup yazarak artık dönmek istediğimi bildirmeyi düşünüyordum. beni buradan da kaçınyorlardı. Bunu ancak şimdi anlıyordum. odamda Turgenyefin veya Theodor Storm'un hikâyelerine kapanacağımı düşündükçe."Evet. Fakat "Avrupa'da ne öğrendin?" derse ne cevap verecektim? Birkaç ay daha kalmaya. Artık bu sergiye ayak basamayacağımı biliyordum. bu son iki hafta içinde hayatımın nasıl bir mana almaya başladığını ve bunu kaybetmenin ne olduğunu fark ettim.." Arkasını dönerek süratli ve genç adımlarla uzaklaştı.. boş ve manasız akıp giden ömrümün yanma kadar sokulmuş ve sonra. bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım. haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden. bu müd63 . fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı. Bir imkân. Son söylediğim cümle ile yalanımı nasıl ele vermiş olduğumu düşününce büyük bir şaşkınlığa uğradım. Pansiyona döner dönmez eski manasız günlerin başlayacağını. Etrafımdan daha çok kaçtım. çekilip gitmişti. içimde. daha çok içime saklandım. Hem nasıl isterdim!" "Ya!. bir yolculukta tanışıp alıştığım.. mevcudiyetine ihtimal vermeye bile cesaret edemediğim bir imkân. bir müddet olsun beni inandırmış. birdenbire. bir daha uyutulması kabil olmayan bir ümit uyandırmıştı. insanlar.

Buraya geldiğimden beri ara sıra bira içtiğim halde hiç o akşamki gibi olmamıştım. Gece yatısı bir mektepte bulunan on yaşındaki oğlu için aldığı çocuk romanlarını bana verip okutuyor. Hemen eve dönelim. Bazı akşamlar yemekten sonra manasız bir bahane ile odama geliyor. Vakit gece yarısına yaklaştığı için sokaklar fazla kalabalık değildi. ben de utangaçlığı filân unutmuş. Aynı İsveç firmasına tekrar başvurdum ve biraz daha soğuk karşılanmama rağmen muntazaman fabrikaya devama başladım. Birdenbire bu otuz beşlik kadının acıkmış dudaklarını yüzümde hissettim. muvazenesi yerine geldiği halde. uzun müddet oturup gevezelik ediyordu. fikrimi soruyordu. Birbirimizin kolunda. Öğrendiğim formülleri ve usulleri itina ile bir deftere not ediyor. galiba boyu benden daha uzun olduğu için. Alman kızlarıyla ne gibi maceralarım olduğunu öğrenmeye kalkar. ben hakikati söyleyince. kollarının arasında daha çok sıkıyordu. Bilmem sarhoşluğun tesiriyle midir nedir. Kadın hesabı kendisi vermekte ısrar etti. ona sımsıkı sarılmıştım. Pansiyondaki Hollandalı dul Frau Tiedemann da benimle ahbaplığı ilerletmişti. bu mesleğe dair yazılmış kitaplar tedarik ederek okumaya çalışıyordum. Bir müddet sonra kendime gelince iyi kalpli dul kadının garsonlara ıslattırdığı bir mendille yüzümü sildiğini gördüm. Farkında olmadan geç vakte kadar içmişiz. beni bırakmıyor. Ekseriya. biraz tombulca olan kadın. gelip geçenlere çarparak ilerliyorduk. Fakat bu sefer. Bir aralık bütün salonun başımın üzerinde dönmeye başladığını ve kendimi kaybederek Frau Tiedemann'ın kucağına serildiğimi hatırlıyorum. boynuma sarılıverdi. sokağın öbür tarafına geçerken garip bir hadise oldu: Karşı kaldırıma geçtiğimiz sırada Frau Tiedemann'ın ayağı kenara takıldı.det zarfında onu memnun edecek kadar "mis sabunculuğu" öğrenmeye niyet ettim. Bir yerde. dedim. Dışarı çıktığımız zaman onun benden daha az sallanmadığını fark ettim. düşmemek için bana tutunmak isterken. "seni gidi çapkın seni!" manasına gelen çok bilmiş bir gülümseme ile şaha-detparmağını sallar ve gözlerini süzerdi. akşamüzeri eve dönerken ısrar ederek beni bir birahaneye sokmuştu. Nefesi biraz sı64 . Bir gün öğleden sonra beraber dolaşmayı teklif etmiş.

Derhal koşarak "Kürk Mantolu Madon-na"ya yetişmek istedim.cak olmakla beraber. Bu sırada gözlerim. Bu. Onun gözlerinden gülümsemeye benzer bir şeyin geçtiğini gördüm. sergide gördüğüm resmin ta kendisi. Elimden gelen ancak kaçmaktı. Hâlâ bana sarılmış duran kadın bunu fark edince daha çok ateşlenerek saçlarımı buselere boğuyordu. onu görme65 . Fakat ben artık kendimi kurtarmaya çalışıyor ve bize yaklaşan kadına bakmak istiyordum. soluk yüzü. Hayır. Aynı zamanda. Yolda kolumu vücuduna bastırıyor. Enseme bir kamçı yemiş gibi silkindim. Kadın üç adım gitmeden beni yakalardı.. sisli kafamda bir şimşek gibi çakmıştı. Bizi görünce bir saniye hayret etti ve bu anda bakışlarımız karşılaştı.ıdım kadar ilerideki elektrik direğinin altından bize doğru gelen bir kadına ilişti. Bütün vücudumun tarifi imkânsız bir heyecanla titremeye başladığını hissettim. siyah gözleri ve uzunca burnu ile. ya-bankedisi kürkünün içinde. Fakat bütün bunlar şimdi bana bir hayal gibi geliyordu. deminki tesadüf beni serseme çevirmişti. Bir an kadar gördüğüm yüzü. Hayatımda hiç kimseye mukavemet etmeye alışmamıştım. kimseler yoktu. on . ne oldu sana?" diye soruyordu. Koluma girerek beni eve doğru sürükledi. Etrafımızdan geçen birkaç kişi gülerek saadet temennisinde bulundu. "Kürk Mantolu Madonna"ydı. Buna rağmen mukavemet etmiyordum. tahammül edilmez derecede ağır gelmeye başlamıştı. Yüzünde o kendine mahsus hazin ve bıkkın ifade ile. Etrafıma dakikalarca bakındım. Nihayet yaşlı kadının kollarından kurtuldum. rabıtalı bir şekilde düşünmeye çalışıyor ve birkaç dakika önce yüzüme dikilip gülümseyen gözleri hatırlamak istiyordum. Ne yapacağımı.. Bu oydu. Onunla ilk defa böyle bir halde karşılaşmanın fecaatini ve böyle bir tebessümle hakkımda ilk hükmünü vermesinin ne demek olduğunu sarhoşluğuma rağmen gayet iyi anlıyordum. Sıcak nefesi bu sefer bana. Frau Tiedemann tekrar yanıma gelmiş: "Ne oldu sana? Söyle bakayım. bu taşkın muhabbet tezahürü içime ağır fakat güzel bir koku gibi yayıldı. etrafının farkında değilmiş gibi yürüyordu. yüzüme doğru eğiliyordu. ne söyleyeceğimi bilmeden köşe başına kadar gittim. onu da şimdi yapamazdım. Sarhoşluğum azaldığı için. Ortadan kaybolmuştu.

iri vücuduyla merdivenleri sarsarak ve tıkanırcasına nefes alarak arkamdan koşuyordu. koridorda birbirlerine rastlayınca bir müddet durakladılar. Eve yaklaştıkça hareketleri daha coşkun bir şekil alıyor. Merdivenlerde tekrar boynuma atıldı. o müthiş ve ezici tebessümüyle beni kıvrandırıyordu. derhal uyumak ve manasız vehimlerden kurtulmak istiyordum. Onun tarafından. Siyah gözlerinin keskin ifadesi çenelerimi kilitliyordu.. kürk mantolu kadın türlü şekillerde karşıma çıkıyor. Bir an evvel eve gidip yatağıma serilmek. değişmez bir hükümle mahkûm edildiğimi gördükçe daha çok kıvranıyor. Böyle bir vaziyette onunla karşılaşmış olamazdım. O. Sabaha karşı sıkıntılı rüyalar gördüm. Bunların hepsi. Biraz sonra ayak sesleri ve fısıltılar koridorun öteki başına doğru uzaklaştı ve kayboldu. sabık müstemleke tüccarı Herr Döppke göründü. derin bir ümitsizliğe düşüyordum. izahat vermek istiyor. elliyi geçtiği halde dinçliğini muhafaza etmiş olan bu koca bekârı yumuşak bağlarla bendetmek hususunda muayyen birtakım planları bulunduğu söyleniyordu. inanmaya azmetmiş kulaklarda yumuşatıcı bir tesir yaptığı anlaşılıyordu. Yatağa yatar yatmaz uyumuşum. yanımdaki kadının bana sarılmasının. çevik bir hareketle kurtuldum ve yukarı fırladım. Ağır ağır yürüyordu. teskin edilmemiş ihtirasların kuvvetlendirdiği kolu beni daha çok sıkıştırıyordu. Onun bu vakte kadar yatmayarak bizi beklemiş olduğunu anladım ve derin bir nefes aldım. oldukça hali vakti yerinde ve kadınlığının tam ateşli çağlarında bulunan bu dul kadına karşı birtakım tatlı emeller beslediğini bütün pansiyon halkı biliyordu. beni öpmesinin ve nefesini yüzümde dolaştırmasının doğurduğu kâbuslardı.mistim. İki ahbap. Ona bir şeyler söylemek. bir şeyler anlatmak. Dışarıda fısıltı halinde bir konuşma başladı ve uzun müddet devam etti.. İhtiyatla sorulan suallere incitmeden cevaplar verildiği ve bu izahatın. Ben hemen odama girip kapıyı içeriden kilitledim. Hatta kadının da bu samimi hislere pek yabancı kalmadığı. Anahtarı odamın kapısına sokmaya çalışırken koridorun öteki başından. fakat muvaffak olamıyordum. Fakat kadın hiç de beni bırakmak niyetinde değildi. Daha ortalık ağarmadan uyan66 .

oda komşusu yaşlı Herr Döppke'nin yanında müsterih bir uyku uyuyor. kendi içime kapanıp kuruntu yapmamda buluyordum. benin zavallılığıma sessiz ve içten kahkahalarla gülen iki siyah göz peyda oluyordu. Bu sıralardan birinde. Kendimi şimdiden. süzülüyorlardı. birer oyuncak kadar hareketsiz. küçük el arabalarıyla evlere süt. Bunları görünce dün akşamki halimi hatırladım. duvarlara gece yapıştırılan ihtilalci beyannameleri söküp yırtmaya uğraşıyorlardı. Köşe başlarında birkaç polis. Satırlar gözlerimin önünden siliniyor ve beyaz sahifele-11ıı ortasında. Başım ağrıyordu. Havran'da kuracağım büyük ve modern sabunhanenin müdürü olarak görüyor. Kendimi ne kadar manasız şeylerle üzdüğümü anlıyor. İçerisine gül esansı atılan sabun kazanlarının yanında defterime uzun uzun notlar aldım.özlerime sadece bir hayal göründüğünü bildiğim halde sakin-Irşemiyordum. Meslek kitapları dışındaki okumayı da 68 . bütün Türkiye'ye nasıl yayılacağını tasavvur ediyordum. Sabunlara damga vuran preslerin hangi fabrikalar mamulatı olduğunu kaydettim. Dört elle işe sarılmaya ve işsizliğin doğurduğu sıkıntılı vehimlerden bu şekilde kurtulmaya azmet-iniştim. üzerinde "Mehmet Raif -Havran" damgası bulunan pembe renkli. bütün kabahati hayalperestliğimde. üzerine oturulmaktan buruşmuş bir gazete ve birkaç firkete vardı. sabahleyin hizmetçiler uyanmadan kalkarak kendi odasına geçmesi icap ettiğini düşünmüyordu. Öğleye doğru sıkıntımın azaldığını ve hayatı biraz pembe görmeye başladığımı fark ettim. rutubetli bir Berlin sabahıydı. Kanalın kenarını takip ederek Tiergarten'e kadar yürüdüm. Herhalde Frau Tiedemann da birahanede ve yollarda bir hayli firkete düşürmüş olacaktı ve şimdi ihtimal ki. Soğuk. Ormanda çayırlar ve banklar sırılsıklamdı. Fabrikaya her zamankinden daha erken gittim ve kapıcıyı pek candan selamladım. yumuşak ve kokulu kâğıtlar içinde. Durgun suyun üzerinde iki kuğu kuşu. sisler içinde. Sokaklarda. Fakat artık değişecektim. Kalkıp giyinerek sokağa çıktım. tereyağı ve küçük ekmekler bırakan çocuklardan başka kimse yoktu. Lambayı yakarak bir şeyler okumaya çalıştım. yumurta şeklinde sabunların.ı lı m. Dün akşam ı'.

Şu halde ortada sıkılacak bir şey yoktu. Her tabelayı okuyor. Manasız ve birbiriyle alakası olmayan birtakım şeyler düşünerek ağır ağır yürüyordum. Havran'daki iki fabrika ve bir sabunhane beni bekliyordu. tiyatrolarla kaplıydı. muhayyel vakalara dayanan bir roman. 68 . hayatımda ne diye rol oynuyordu. her ışık reklamını tetkik ediyordum. memleketimin itibarlı bir tüccarı olarak yaşardım. İkisi de zengin birer kocada olan ablalarımın hisselerini de alır. Kaldırımlarda. sinemalar. milli ordu Hav-ran'ı kurtarmıştı. yağmura rağmen hiç istiflerini bozmayan insanlar geziniyorlardı. Almanya'nın nasıl kurtulacağına dair. Fakat bütün gayretime rağmen gündüzki nikbinliğim geri gelmiyordu. Burada sema bütün aydınlık bir hal alıyor. Kurfürstendamm dedikleri geniş ve uzun caddeye geldim. Benim gibi bir eşraf çocuğunun mesut olmaması için ne sebep vardı? Babamın zeytinlikleri.azaltacaktım.. Düşman vatandan kovulmuş. Hayır... Kilometrelerce uzayan bu caddede böylece birkaç kere gidip geldim. mektuplarında coşuyor ve birbiri arkasına vatanperverane cümleler sıralıyordu. Biz bile burada. yüzlerce metre yukarıdan dökülen yağmur taneleri bile turuncu bir renge boyanıyordu. mutat sessizliğimden ayrılarak. Anadolu harekâtı hakkında bildiklerime dayanarak...bir resim. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu ve gökyüzü kapalıydı. Sonra sağa saparak Wittenberg meydanına doğru yürüdüm. Sofrada Frau Tiedemann'la karşılaşmamak için yemeği dışarıda yemeye karar verdim ve iki duble bira içtim. Babam. Şehrin bol ışıklarının kızıl aksini tepemizdeki alçak bulutlarda seyretmek mümkündü.. tavsiyelerde bulunuyordum. artık tamamen değişecektim. Ara sıra. Buna rağmen akşam olup da ortalık kararınca içime sebepsiz bir hüzün çöktü. sefarethanede büyük bir toplantı yaparak zaferin heyecanını tatmıştık. Açık havada dolaşırsam bu fena ruh halinden kurtulacağımı ümit ederek acele hesap gördüm. Caddenin iki tarafı gazinolar. Manasız -hatta manalı da olsa ne çıkardı. Herr Döpp-ke ile yanındaki işsiz zabitlere. Kalbimin etrafında mütemadiyen sıkışıp ezilen bir şey var gibiydi. Sanki kafama gelmekte ısrar eden bir fikri uzaklaştırmak istiyordum.

Demek vakit bu kadar ilerlemişti. Başımı uzatıp baktığım zaman. Sarhoş değildim. Sokağa sırtımı vererek. tenha sokağın iki tarafındaki evlere çarpıp aksediyordu. Adımlarım birdenbire süratlendi. gelip geçenlere davet eden gözlerle bakıyorlardı. Ben gene eskisi gibi dünyadan uzak ve daima tasavvurlarımın ve iç dünyamın bir oyuncağıydım. Saatimi çıkardım. Onunla karşılaşmaktan bu kadar korktuğum halde şimdi beş altı adım arkasından yürüyordum.Burada Ka De We dedikleri büyük bir mağazanın önündeki kaldırımlarda. pek yakından takibe başladım. İskarpinlerinin çıkardığı kuru sesler. sarhoş kafamın bir vehmi olduğunu kendime bu kadar telkin ettiğim halde işte şimdi burada onu. Dün akşam "Kürk Mantolu Madonna"ya orada ve tam bu sıralarda rastlamıştım. Ayak sesleri adamakıllı yaklaşmıştı. Karşıya gelen sokağa girdim ve bir gece evvel Frau van Tiedemann ile sarmaş dolaş durduğumuz yere geldim. düşmemek ve küçük bir feryat koparmamak için büyük bir gayret sarf ettim ve yanı basımdaki duvarı tuttum. Güya açıp içeri girecekmiş gibi bir tavır almış ve eğilmiştim. onlara yakın bulunan Nollendorf meydanının yolunu tuttum. Cenup tarafındaki büyük tiyatro binasının önünde bir polis dolaşıyordu. Ayak sesleri tam arkama gelince. Yüzünü görmemiştim. Tam bu sırada meydanın ortasından geçip bulunduğum sokağa doğru gelen bir insan gördüm. kapı ile oynuyordum. kısa ve sert adımlarla bu tarafa yaklaşan kürk mantolu kadını tanıdım. Kalbim ufalanı-yormuş gibi ağrımaya ve müthiş bir süratle çarpmaya başladı. Meydan boştu. Dün akşam gördüğümün bir hayal. Sanki aradığım insan birdenbire peyda oluverecekmiş gibi gözlerimi ilerideki elektrik direğinin altına diktim. onu tekrar gözden kaybetmek korkusuyla. On biri geçiyordu. Kadın yoluna devam etti. ben olduğum yerden çıkarak. belki de o hayali bekliyordum. Kadın bunu fark etmez 69 . Bu sefer yanılmama imkân yoktu. ayaklarına kırmızı çizmeler giyip kadınlar gibi yüzlerini boyayarak dolaşan birtakım delikanlılar. o kadını. Oradaki evlerden birinin kapı aralığına gizlenerek beklemeye başladım. Bu sefer nereye gittiğimi gayet iyi biliyordum. Sabahtan beri kurduğum binanın yerinde yeller esiyordu.

Sokağa doğru fırlamış kocaman bir levhanın üzerinde mavi ampullerle yazılmış "Atlantik" kelimesi bir yanıp bir sönüyordu ve yazının alt tarafında gene ampullerden yapılmış. Derin ve rahat bir nefes alarak paltomu çıkardım ve salona girdim. kırmızı kasketli. içerdeki çift70 . kapısı elektriklerle aydınlatılmış. Başımı daha çok eğerek bir mahkûm gibi bekledim. karşıda bir orkestra. Zihnimden birdenbire. çukurda. içerisi kalabalıktı. Beni görmesi ihtimali karşısında saklanacak yer aradığıma göre ne diye buraya gelmiş ve yolunu beklemiştim? Şimdi ne diye arkasından gidiyordum? Acaba o muydu? Gecenin herhangi bir saatinde bir sokaktan geçen bir kadının ertesi akşam gene aynı yerden geçmesi icap ettiğine nereden hükmediyordum? Bütün bu suallere cevap verecek halde değildim. Bunların yarısından çoğunun perdeleri kapalıydı. Ancak birkaç saniye sonra. Kimse bana yaklaşmadı.. Kapıda duran sırmalı elbiseli. Kadının buraya girdiğini anladım ve tereddüt etmeden adama sokuldum: "Biraz evvel önümde yürüyen kürk mantolu kadın buraya mı girdi?" Kapıcı bir kere daha eğilerek: "Evet!" dedi. kenarlarda yüksek ve kuytu localar vardı. deniz dalgalarına benzeyen şekiller vardı. bu kadının buranın daimi müşterilerinden biri olması ihtimali geçti. Ortada. kimse: "Niçin arkamdan geliyorsunuz?" demedi. yuvarlak bir dans yeri.görünüyordu. bulunduğum yerin caddenin diğer kısımlarından daha aydınlık olduğunu fark ettim. Birdenbire bu sesler kesildi. asfalt kaldırımdan başka hiçbir şey görmeden. Başım önümde. Her akşam aynı saatte gelişi bunu gösteriyordu. ayak seslerini takip ederek yürüyordum. geriye bakıp beni görmesi ihtimalini düşündükçe daha çok heyecanlanıyordum. oldukça meşhur bir kabare vardı.. Yavaşça gözlerimi kaldırdım: Ortada kadın filan yoktu. Hiç eksilmeyen bir çarpıntı ile arkasından gidiyor ve birdenbire. Olduğum yerde kaldım. Birkaç adım ileride. Yüzünde pek manalı bir tebessüm vardı. iki metre kadar boylu bir adam eğilerek beni içeri davet etti.

Halbuki o. Hiçbirinde tek veya çift olarak oturan ve dansa çıkmayan kimse yoktu. yarım saat sonra bu mahrem köşelerin ateşli çiftlerini tamamen bellemiştim. Bana ne oluyordu? Bir tablo71 . Herkesin merakını uyandırmayı da göze alarak. Acı acı güldüğümü hissettim. Tekrar üzüntülü bir tereddüde düştüm. Yirmi dört yaşma geldiğim halde hâlâ çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım. Onu. Acaba bu akşam da yanlış mı görmüştüm? Öyle bir kürkü Berlin'de yalnız bir kadın giymiyordu ya? Zaten yüzünü de görmemiştim. kürk mantolu kadını. ne geniş ümitler doğurmuştu. Çarpıntım geçmişti. sonra tekrar localarına girerek perdelerini çekiyordu. Henüz kimse tarafından ıutulmamış olduğu anlaşılan bir tanesine gidip oturdum. bu sabahtan beri tefsir ettiğim gibi bir hayalden mi ibaretti? Kendimden korkmaya başladım. Benim o kadar hürmetle seyrettiğim yabankedisi kürkü de. haftalardan beri uykumu kaçıran insanı. herhalde buralardaki hizmetlerinin bedeliydi. Perdeleri kapalı duran locaları sıra ile göz hapsine alarak içindekileri tanımaya karar verdim. onda. Herhalde localardan birine girmişti. alaycı bir tebessümle bana gözlerini diken bir kadını yürüyüşünden tanımama imkân var mıydı? Bakalım dün akşam onu sahiden görmüş müydüm? Yoksa her şey. birçok genç kadınlar gibi. dikkatle içeri bakıyordum. perdeler açılıp kapandıkça. hatta belki de hiç güzel olmayan bir resim bende ne müfrit intibalar bırakmış. Bir bira söyledim.I<ı ara sıra dans etmek için meydana çıkıyor. Basit. İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerliyordum. bu kadar derin bir mana verdiğim kadının nefsini nasıl pazara çıkardığını görünce boş hülyalarımdan kurtulacağımı ümit ediyordum. hakikatte asla mevcut olmayan vasıflar bulmuştum. yanında yaşlı veya genç bir hovarda ile bu masalardan birinde bulacağımı ve bu kadar büyük bir ehemmiyet. Dans mahallinin etrafındaki masalarda yoktu. O soluk insan yüzüne kitaplar dolduracak kadar çok manalar vermiş. böyle eğlence yerlerinde adi zevkler peşinde koşuyordu. Kürk mantolu kadının bunlardan birinde olmadığı muhakkaktı. Bir akşam evvel sarhoş halimde. Hiç acele etmeyen gözlerle etrafıma baktım.

Resimde gördüğüm kadını her vaziyette.. yerde yumurta şeklinde bir daire çizerek. Keman çalışında hiçbir fevkaladelik yoktu ve sesi ancak kendiliğinden güzel. Yalnız orkestranın bulunduğu yerde hafif bir ışık vardı. Bir projektör. sonra ayak seslerine ve kürküne göre hüküm vererek rastgele bir kadının peşine düşmek. bin bir türlü manasız tahminlerim uçup gitmişti. kapıp koyuvererek yapacaktı.nun bu kadar tesiri altında kalmak. hatta kucaktan kucağa dolaşırken tasavvur etmek mümkündü. etrafına bu kadar yalandan tebessümler saçmaya. müstağni* kuvvetli iradeli kadınla kıyas edilmeyecek kadar sarih bir zavallılık vardı.. Yüzünde yama gibi duran gülümseme. Hemen çıkıp gitmekten ve kendimi sıkı bir kontrol altına almaktan başka çare yoktu. Sazların arkasından doğru ince bir keman sesi duyuldu. Sonra oradaki kadının gece vakti karşıma çıktığını zannetmek. Artık bütün tereddütlerim. Dans edilen yer boşalmıştı. Salon birdenbire karardı. fakat erkek sesine yakın bir alto ile o zamanın modası olan şarkılardan birini söylemeye başladı. aşağıya indi. dans eder ve öpüşürken görsem daha iyiydi!" diye düşündüm. Bu halinde. Sarhoş bir oğlan çocuğunun ağzından dökülür gibi. keman çalmakta devam ederek. 72 . Fakat şimdi yapmakta olduğu bu işi asla istemediği meydandaydı. Çünkü bunları ne de olsa isteyerek yapacaktı. daha doğrusu tesirliydi. "Onu demin zannettiğim gibi erkeklerle beraber. Derhal tanıdım. Onun burada. Kendini unutarak. Gayet alçak. ortadan kaybolmak için küçük bir fırsat bekliyor gibiydi. Ses yavaş yavaş yaklaşıyordu. İçimi tekrar bir burkulma sardı... nitekim masalardan birine eğilip müşterilere doğru baygın birkaç nağme fırlattıktan sonra * Gözü tok. sarhoş olup içer. zihnimde yaşattığım mağrur. şikâyetle titreyen şarkılar söylüyordu. sanatkârı aydınlatıyordu. Biraz sonra ağır bir müzik başladı. Fakat onu böyle göreceğimi aklıma getirmezdim. bu kadar istemeden şuh cilveler yapmaya mecbur kalarak çalışması bana pek hazin geldi. Beyaz ve çok dekolte bir tuvalet giymiş olan genç bir kadın.

projektörün donuk beyaz ışığına rağmen pembeliği belli olan. veya içinde neler olup bittiği görülmeyen locaların kapalı perdeleri önünde. pek usta olmayan parmaklarını tellerde dolaştırıyordu. Sonra doğrulup gülümseyerek erkeğe baktığını ve gözleriyle adeta: "Oh. Yaklaştığı masalardan birinde oturan genç ve sarhoş bir erkek yavaşça iskemlesinden kalkarak onu çıplak sırtından öptü. yılan sokmuş gibi bir buruşma ve vücudundan buz gibi bir ürperme geçti. Dün gece yarısı karanlık bir sokakta gördüğü bir adamı tanımasına imkân var mıydı? Ben onun için herhangi bir delikanlıdan. Dünyada bana hiçbir şey. Kadının yüzünden. erkekler bize karşı böyle şeyleri yapmakta serbesttirler!" demek isteyen bir ifade ile başını salladığını gördüm. Sonra aynı kaim ve şikâyet dolu sesiyle diğer bir şarkıya başlıyor. Sonra bu halime güldüm. yerde sürünmekten uçları tozlanmış eteğini ve bunun altından burnu bir parça dışarı çıkan beyaz. erkeğin masa arkadaşı kadına gözlerini çevirerek: "Hoş görün efendim. Ona nasıl bakacağımı. beyaz eteklerinin altından kaybolan ayaklarını parkelerin üzerinde sürüyerek masadan masaya ilerliyor ve birbirinin boynuna sarılmış duran sarhoş çiftlerin başucunda. fakat bu pek kısa.diğer masaya giderken çehresi bir an için ciddileşiyor. parmaklarının başladığı yerde. ne iyi yaptınız!" demeye çalıştığını. Onun. Benim masama yaklaştığını görünce büyük bir telaşa düştüm. ve yanmdaki-nin bu hareketine sinirlenmiş görünen. Gözlerim buraya ilişince bütün vücudunu çıplak görmüş gibi bir ürperme ve 73 . ne yapacağımı bilmiyordum. dekolte iskarpinini gördüm. belki bir saniyenin dörtte birinden daha az bir zaman sürdü. Ayağının üst tarafında. tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir. Her şarkıdan sonra birkaç alkış duyuluyor ve kadın başıyla orkestraya başka bir şey çalmasını işaret ediyordu. buraya eğlenmeye ve eğlence arkadaşı bulmaya gelmiş bir müşteriden başka ne olabilirdim ki? Buna rağmen başımı önüme eğmiştim. başını kemana yaslayarak. bir parmak eninde küçük bir kısım vardı. aynen resminde gördüğüm ifadeyi alıyordu. Ço-rapsızdı.

selam verir miydi? Bir aralık içimden cız diye bir şüphe geçti: Acaba beni birine mi benzetti. Koyu renkli. Tam bir emniyetle gözlerimin içine bakmış. temiz. Dikkatle bana bakıyordu.. önüme. Başka türlü olsa bana öyle tanıdık gözlerle bakar. hiç mübalağaya kaçmadan. hafızasını araştırdığına delalet edecek bir dalgınlık yoktu.. sonra gülmüştü. Gözlerimle onu takip ederek mırıldanıyordum: "Sana teşekkür ederim. yalansız bir gülüşle güldü.. Eski bir dosta güler gibi güldü. hiç sırıtmadan. dalgalı ve kısa saçları ensesine dökülmüştü.. Bir insanın diğer bir insanı. dedim. eski bir dost gibi beni selamladı. Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu. içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. hemen hemen hiçbir şey yapmadan. Ve ben bu anda başka hiçbir şey istemiyordum. Teşekkür ederim!. O aynen benim tasavvur ettiğim gibiydi.. yalnız keman çalıyordu." Ve sergideki resmi seyrederken düşündüklerimin doğru çıktığını görmekle memnun oluyordum. Bunu sadece gözlerini bir kere açıp kapamakla. Yüzünde o eğreti gülümseme yoktu. fakat yanılmama imkân vermeyecek kadar sarih bir şekilde yaptı.. Ne olursa olsun onun bana bu yakınlığı göstermesi beni dünyanın en bahtiyar insanı haline getirmeye yetiyordu. bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu? Ahbapça bir selam ve temiz bir gülüş. Çıplak kolları ha74 . Dünyanın en zengin adamıydım.. Bir müddet çaldıktan ve beni bir kere daha.hicap ile gözlerimi yukarı kaldırdım. Evet. Yerimden fırlayarak boynuna sarılmak ve onu ağlaya ağlaya öpmek için müthiş bir arzu duydum. Yoksa dün akşam sokakta kepaze bir halde gördüğü bu çehre kendisine yabancı gelmediği ve beni nereden tanıdığını da bir türlü hatırlayamadığı için ihtiyata riayet olsun diye mi selamladı? Fakat yüzünde en küçük bir tereddüt. Sonra güldü.. bu sefer gözleri ve başıyla selamladıktan sonra başka masalara gitti. Yüzümde hayatlarından memnun insanların o küstah ve rahat gülüşüyle masamda oturuyor. Şarkı söylemiyor.. açık. Bütün yüzüne yayılan... etrafıma ve şimdi salonun öteki başına gitmiş olan genç kadına bakıyordum. Bakışlarımız karşılaşınca gözleriyle beni dostça selamladı.

sonra gözlerini bana dikerek: "Bana dargınsınız galiba?" dedi.. Büsbütün şaşırdım." Karşımdaki iskemleye oturdu. Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar. "Teşekkür ederim. Ben saadetimin neşesi içinde. bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim. Sonra.. Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu. "Şimdi ne yapmalı?" diye kendi kendime sordum. Bir gece için bu kadarı çoktu bile.. Yavaş yavaş ahbaplığı ilerletirdim. aklıma bir sürü münasebetsiz ihtimaller geliyordu. Garsonu çağırmak için etrafıma bakındım. Gözlerim orkestranın arasından geçerek salona doğru gelen kadına ilişti.. fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim. "Hayır" dedim. Bana. İyiyim!. sırtında ince adale kıpırdamaları oluyordu. hiçbir şey düşünmeden bir müddet durdum. Onunla bir kelime bile konuşmadığım halde. Ne demek istediğini anlayamadığım için. ışıklar tekrar yandı. Elinde kemanı yoktu... Hemen dışarı çıkıp kapının önünde onu beklemeli miydim?. benim masama geliyordu. Yüzünün her hattını ezbere bili7 5 . "Ne münasebet!" Sesi hiç yabancı değildi... hemen çıkıp gitmek ve yarın akşam gene gelmek olduğuna hükmettim. Ne maksatla?. Ancak bu anda şaşkınlığımdan bir parça kurtuldum ve ayağa kalkmayı akıl ettim. Biraz evvelki gibi ahbapça gülüyordu. Benim bulunduğum tarafa yaklaştığını görünce etrafıma bakındım.reket ettikçe beli hafifçe sağa sola bükülüyor.. Yanaklarına dökülen saçlarını geri atmak için başını silkti.. Hızlı hızlı yürüyordu.. yolunu bekleyip: "Size evinize kadar refakat edebilir miyim?" dersem hakkımda ne hüküm verirdi? Bana bir parça alaka göstermesine böyle en beylik bir zampara cümlesiyle mi mukabele edecektim? En kibar hareketin.. Son şarkısını söyledikten sonra hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu. Önümde durdu ve elini uzatarak: "Nasılsınız?" dedi..

hakikatte mevcut olandan çok daha fazla manalar buluşum tabiiydi. Sergide o resmin karşısında dalgın dalgın otururken yanıma gelip bu resimde ne bulduğumu soran. Peki ama niçin bir daha hiç gelmediniz?" Eyvah!. Onun ellerini yakalayarak: "Ah yarabbi. Resmini günlerce seyrederek kafama nakşetmiş. Onu o zaman nasıl olup da tanıyamadığımı bir türlü anlamı* Özür dileme. sonra bu tasviri. hatta onda. Belki de sadece hayalimde. Pek de dürüst olmayan bir düşünce ile bundan vazgeçtim. Kadın benim cevap vermediğimi görünce başka bir suale geçti: "Annenizden mektup alıyor musunuz?" Bir saniyeden daha az süren müthiş bir şaşkınlıktan sonra iskemleden fırladım.. Onu kesmeye.. Bunları düşünmekten kurtulmak için bir hareket yaptım. Madonna tablosuyla adamakıllı ikmal etmiştim. artık başka şeylerle meşgul olmak lüzumsuz ve manasızdı.... Her şeyi anlamıştım. kısa bir itizar* ile kalkıp giderse? Bu harikulade güzel rüya ne kadar çok devam ederse o kadar iyiydi.. Bu kahkahayı da hatırladım. o sizdiniz ha?" diye bağırdım. hakikat pahasına da olsa uyanmaya hakkım yoktu.. "Sizde annenizin resmi yok mu?" diyerek kahkahayla gülen kadın buydu. Mademki o karşımdaydı ve benimle konuşuyordu.şim. Belki çok uzak zamanlarda. çocukluğumda.. "Anneme benziyor!" dediğim zaman. Bu sesi nereden tanıdığımı hatırlıyordum. Ya bu sualim üzerine yanıldığını anlar.. Kadın tekrar sordu: "Demek dargın değilsiniz. "Beni nereden tanıyorsunuz?" diye sormak için dudaklarımı kımıldattım. Beni hakikaten başka birine benzetmişti.. Kadın berrak bir kahkaha attı: "Çok acayip bir çocuksunuz!" dedi.. 76 . Fakat sesi. yarım bırakmaya. Bunu herhalde bir yerde duymuş olacaktım.

birkaç kere baktınız. Sonra süratle cevap verdim: "Tabii.. "Yüzüme bakmadınız ki!" "Hayır.. "Yoksa size çok gülerlerdi!" "Teşekkür ederim!" Biraz düşündü. beni tanımadığınızı söylemedim" dedi.. "Fakat ben sizin anneniz olabilir miyim?" "O. için!.. Sanki görmemek . Ama nasıl?. zannetmem. senelerce söylense bitmeyecek şeyler.... hayır!" "Belki ablanız!" "Kaç yaşındasınız?" "Böyle şey sorulur mu? Ama neyse. Fakat hiçbiri şu anda aklıma gelmiyordu..." Bir müddet sustuk.... Sağ dirseğini masaya dayamıştı.. yirmi altı!. Hem nasıl!" "O zaman da aynen böyle söylemiştiniz!" "Belki." Sonra.yordum.. Eli beyaz örtünün üzerine şöylece bırakılıver-mişti. Tablo.. o zaman hiç o resme benzemiyordunuz!" diye mırıldandım. "Nereden biliyorsunuz?" dedi. İlk anda hatırlamayarak durdum. birdenbire cid-dileşerek: "E. üşümüş 77 ..... O da. bir şey demeden önüne bakıyordu. aslını görmek kudretini gözlerimden alacak kadar mı beni sarmıştı? Fakat siz. Küçük uçlara doğru sivrilen ve kemiklerinin gayet ince olduğu hissini veren parmakları vardı ve bunların ucu. gözlerinden bir bulut geçti. hâlâ avuçlarımın içinde duran ellerini çekerek: "Arkadaşlarımın yanına döndüğüm zaman. hâlâ öyle bir anneniz olmasını istiyor musunuz?" dedi. Tabii. Kafamın içinde ona söylenecek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum. Nasıl olur?" "Evet. Siz?" "Yirmi dört!" "Gördünüz mü? Ablanız olabilirim!" "Evet. hayır." Tekrar güldü.

.. Acaba?. eteğiniz de kısa ve elbiseniz daracıktı. Siz hiçbir şeyin farkında değildiniz.. Saçlarınız kısa.... Öyle garip bir dikkatle bakmaya başladınız ki.. Canınız sıkılmış gibi dolaşırken birdenbire benim portremin önünde durdunuz. Diğer ressam arkadaşlar da sizi merak ediyorlardı. rahatınızı bozan bu seyirciye çevirdiğiniz halde tanımıyordunuz. Sonra her gün gelmeye başladınız. 78 . Demek çok dalgınmışım!" "Evet.. nasıl söyleyeyim. Bir şeyler söyleyerek bunları kafamdan uzaklaştırmak için: "Sizi sergide tanıyamamakta bir parça da mazurdum!" dedim. Adeta koşar gibi... kırmızıydı.. Bu dalgınlığınızda garip bir cazibe vardı. Nihayet yanınıza sokulup konuşmaya karar verdim. çok. Sizi tamamen kaybettik.... Tereddütsüz cevap verdi: "Isıtın!" Ve her ikisini birden uzattı. düşünceli. her haliniz tablodakinin aksineydi... Sizi sergiye ilk geldiğiniz günden beri hatırlıyorum. Fakat derhal pişman oldum. Sonra. "O kadar neşeli. hakkınız var!" diye cevap verdi. hoplar gibi yürüyordunuz. Bu sözümden alınabilirdi.. gelip geçenlerin bile tuhafına gitti... Biraz evvel avcumda tuttuğum ellerinin hakikaten soğuk olduğunu hatırladım. hatta alaycıydınız ki. adeta baş başa seyrettim. gözlerinizi ara sıra. Ama hayret ediyorum... Halbuki o: "Evet...... Birkaç kere yanınıza sokularak tabloyu sizinle beraber. Onlar da ısrar ettiler. İlk defa konuştuğu bir adama ellerini terk etmekte hiçbir fevkaladelik bulmuyor gibiydi. Söylediğim gibi merak da ediyordum... Gözleri hâkim ve iradeliydi. Ben de ilk anda resmi bir tanıdığınıza benzettiğinizi zannetmiştim.. Aklımca bundan istifade etmek isteyerek: "Elleriniz ne kadar soğuktu!" dedim. hatta biraz da kederli tabloya benzetmek herhalde güç bir şeydi.. Yüzüne baktım. Hep aynı münasebetsiz ihtimaller aklıma geliyordu. Sizi... Fakat keşke yapmasaydım. Bir daha sergiye gelmediniz!" "Benimle eğleneceklerini zannetmiştim!" dedim. münekkitlerin "Madonna" dedikleri o ağırbaşlı. Kolayca anlayabileceğiniz bir meraka düştüm..gibi.

"hasta bir köpek kadar yalnız. "Bütün gece aklıma geldikçe güldüm. Belki de bunun için ilk gördüğüm andan itibaren sizde hoşuma giden bir şey bulduğuma hükmettim... Belki de bunun için yalnızım. yanlış anlaşılmaktan korkan bir insanın endişesiyle: "Sakın siz de başka erkekler gibi düşünmeyin. fazla ileri gitmiş olmaktan.. Herkese benzemeyen bir haliniz var.. Yüzünde. O sözüne devam ederek: "Dün akşamki halinizi unutamayacağım!" dedi. " diye devam etti...... "Siz beni yeni tanıyorsunuz.... Zaten birçok taraflarım erkeklere benzer...." "Anlıyorum. fakat ben sizi on beş yirmi gün tetkik ettim. Tamamen yalnızım.. Ruhen yalnız..... "Ne gibi?" "Yani. "Sözlerime başka manalar vermeye kalkmayın.. " Annemden ve babamdan çok dinlediğim bu lafı böyle ilk defa konuştuğum bir insandan duymak beni şaşırttı ve üzdü.. Bütün dünyada yalnızım. Kimsesiz. Garip garip yüzüne baktım. " Beni baştan aşağı uzun zaman süzdü.... anlıyorum.. bir erkeğe bu şekilde ne teklif edebilirdi? Hiçbir şey bilmiyordum.... " Parmaklarımı adamakıllı sıkarak biraz yukarı kaldırdı ve sonra masanın üstüne vurdu: "Sizinle arkadaş olabiliriz!" dedi.. Bir erkek gibi........ " dedi. " "Ben de yalnızım. Evet.. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: "Boğulacak kadar yalnızım. Yalnız işte.. Namusunu müdafaa etmek is79 .Sonra.... Ne demek istiyordu? Bir kadın... Ben hep böyle apaçık konuşurum. Öyle bir haliniz var ki....... "Şimdi farkına varıyorum. sizinle gayet iyi arkadaş olabiliriz. O bunu fark etmişti. Birdenbire: "Sizde de biraz kadınlık var. Nasıl söyleyeyim. Küçükten beri. Hiç tecrübem yoktu ve insanları hiç tanımıyordum.. bir şey arıyormuş gibi gözlerini yüzümde gezdirerek: "Berlin'de yalnızsınız değil mi?" dedi. " dedi.. Sizde genç kızlara mahsus bir hal var..." dedi..... Ama Berlin'de değil.

.teyen masum bir genç kız gibi çırpmıyordunuz.. Ama şimdi dargınız. Ben değil.. onunla karşılaştık. Bir müddet sustuk. Kocası avukattı... Yalnız bu akşam. Sükûtu ilk bozan ben oldum: "Demek bir anneniz var?" "Sizin gibi!" Manasız bir şey sormuş gibi sıkıldım. "gördüklerimden memnunum" demek isteyen tasvipkâr bir gülümseme ile bakışmakta devam ediyorduk.. "uygunsuz" bir hayat sürüyor.." "Bu akşam?" Bütün cesaretimi toplayarak: "Sizin arkanızdan geldim!" dedim. akrabamdır! Dayımın kızı.. Annem görüşmek istemiyor.. ikimiz de belli etmeden birbirimizi tetkik etmek istiyor ve bu sırada gözlerimiz karşıl aşı verince. Halbuki Frau van Tiedemann'dan kurtulmak pek kolay değildir. Umumi Harp'te öldü.. Demek farkına vardınız!" "Tabii. Dün akşam bir tesadüf sayesinde yakamı kurtardım. Bir kadın böyle şeylerin farkına varmaz olur mu?" "Fakat arkanıza bakmadınız!" 80 ." Hayretle gözlerimi açarak: "Tanıyor musunuz?" dedim. O bunu fark ederek sözü değiştirdi: "Sizi burada ilk defa görüyorum!" "Evet. annemin tabiriyle... Böyle yerlere hiç gelmemiştim. bu halleri yüzünden. Bizim pansiyonda dayızadenizle yakından alakadar olan bir Herr Döppke var. Biraz şaşırdı: "Kapıya kadar peşimden gelen siz miydiniz?" "Evet... Şimdi.." "Evlenseler bari.." I Bu cümle ile bahsi kapatmak istediğini anladım.... Dün akşam ne oldu? Kurtulabildiniz mi? Nereden tanışıyorsunuz?" "Aynı pansiyonda oturuyoruz. "Nasıl tanımam. Ama bize ne?.

" "Bu akşam da aynı yerden geçeceğimi nasıl tahmin ettiniz? Burada çalıştığımı biliyor muydunuz?" "Hayır.. nasıl geldiğimi anlamadan yol bitiverir.... hatta sarhoş bir serseri de olabilir.ülüşle: "Bu da benim bir nevi eğlencemdir!" dedi.. dostum" dedi. Sağ eliyle eteğini toplayarak hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu. Yolda konuşuruz." Birdenbire gözlerimin içine bakarak: "Yolumu mu beklediniz!" dedi. cesaretlenmiştim. sonra çapkınca bir i'. Bu hareketim onu güldürdü: "Acele etmeyin."Hiçbir zaman dönüp bakmam. " Benim şaşkınlığımı görünce sordu: "Beni evime kadar götürmek istemez misiniz?" Derhal yerimden fırladım.. "Saadetimi fark etmiyor musun a sersem!" der gibi dik dik bakıyor. Sonra siz geçerken. başımı çevirmemekte ısrar ederim ve bu sırada kafamdan birçok ihtimaller geçiririm: Peşimdeki genç olabilir... Giderken gene yüzüme bakmış.. zengin bir prens. Birdenbire açılmış. o harikulade gözlerini kırk yıllık bir dost gibi kırparak beni selamlamıştı. Uzun yapraklı bir defterin üzerine birkaç rakam yazan adamın yüzüne. "Sokakta birisinin arkamdan geldiğini hissettim mi bütün tecessüsümü yenerek. henüz salonu terketmemiş olan müşte81 . Bir şeyler düşündü. Adımlarının çıkardığı sesten kim olduğunu tayin etmeye çalışırım ve bu şekilde. ihtiyar ve çökmüş bir kadın avcısı olabilir. Halbuki ben mütereddit adımlarınızdan yaşlı ve evli bir adam zannetmiştim. "Daha gidip elbisemi değiştireceğim. beni görürsünüz diye korkumdan bir kapı aralığına saklandım. Hatta belki de demedim.. fakir bir talebe." Bir müddet sustu. Demek bu akşam sizdiniz ha?. belki dedim.. "Evet. Siz beş dakika sonra kapının önünde beni bekleyin!" Çabucak kalktı. fakat ne bileyim.. Garsonu çağırıp hesap gördüm. farkında olmadan aynı saatte kendimi orada buldum." "Haydi gidelim....

uzun yıllar birbirinden ayrı kaldıktan sonra nihayet kavuşan dostlar gibi coşkun bir muhabbetle herkesi öpmek arzusu vardı. Bir kadının bana bu kadar pervasız muamele edişinden adamakıllı sıkılıyordum. Şimdi çıktım!" diye cevap verdim ve döndüm. Boynundan yanaklarına doğru bir kırmızılık yayılıyordu. "Hayır. kendinden emin adımlarla yürüdüm ve birkaç ayak merdiveni bir defada atlayarak gardroba gittim. Bütün cesaretim. Neyse ki o da ileri gitmedi. hatta bir utanma vardı. Geniş. Kadın. sonra kolumu tutan eli yavaşça yanına düştü. öteki eliyle çenemi tuttu.. ellerine sarılarak öpmek arzusu geçtiği halde. Aklımdan derhal bir sual geçti: "Neden böyle yapıyor? Kendisinin böyle bir kadın olmadığı muhakkak. deniz dalgaları görünmez olmuştu. Gökyüzü açıktı ve garpta. o gelir gelmez uçup gitmişti. siz sahiden bir genç kız gibi mahcupsunuz!" dedi.. paltomu veren kadına bir mark bıraktım.rileri. ancak duyulur duyulmaz bir sesle: "Bilmem!" diyebildim. Nihayet dudaklarını hafifçe kıpırdatarak: "Siz sahiden iyi bir insana benziyorsunuz!" dedi.. Gözlerimi kaldırınca hayret içinde kaldım. Fakat neden böyle yapıyor?" 82 . ufka yaklaşmış bulunan ince bir hilal vardı. Arkamda yavaş bir ses: "Çok beklediniz mi?" dedi. bir karar vermeden düşünen insanlar gibi gözlerini kırpıştırıyordu. serbestliğim. rahat. ona teşekkür etmek. gayet serbest bir tavırla kolumu yakaladı. Yüzüm tutuşarak önüme baktım. gülerek selamlamak için kuvvetli bir arzu duyuyordum.. küçük bir çocuğu okşarmış gibi yumuşak bir sesle: "Oo. içimde birdenbire bütün insanlarla sarmaş dolaş olmak. Kapının önünde derin bir nefes alarak etrafıma bakındım. içimden. Tepemdeki Atlantik yazısı sönmüş. karşımda duruyor.. Gözleri yarı kapalıydı ve bana bakmaktan çekiniyordu. Evvela çenemi bıraktı. Yerimden kalktım. Karşımdakinin yüzünde de müthiş bir şaşkınlık. hatta orkestrayı. Böyle hovardalıklar hiç âdetim olmadığı halde. O.

Beni yanlış anlamayın.. kaldırıp salladı: "Şuna dikkat edin ki..Düşüncelerimi tahmin etmiş gibi: "Ben böyleyim işte!" dedi... Yalnız bazan iyi bir arkadaş olabileceğimi zannediyorum. hiçbir şey istemeyeceksiniz.. Yavaşça koluma girdi ve gayet basit şeylerden bahseder-miş gibi renksiz bir sesle konuşmaya başladı: "Demek beni anlamaya çalışacaksın? Fena fikir değil. Aldırmazsınız. bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil. bizi zavallı birer av * Rahatsız edici 83 . Kimseye ihtiyacım yok.. bir çocuğa uslu durmasını tembih eder gibi... adeta kaba bir sesle ilave etti: "Ama keyfiniz isterse........ lütfunu istemek niyetinde değilim." Ben hep aynı yavaş ve korkak sesimle: "Sizi anlamaya çalışacağım.. Fakat bana öyle geliyor ki. yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için. Zaman gösterecek.. boşuna emek!.. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek. Erkeklerin öyle bir bakışları. Kimseye minnettar olmak.. hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki.. kimsenin dostluğunu." Yolun ortasında durdu. küstahça gururlarını anlamak için kâfidir. Benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız.. birbirine uymaz saatlerim vardır.. sağ elinin şahadetparmağmı.. Hulasa arkadaş olduğum kimseler için pek müziç* ve anlaşılmaz bir mahlukum. " Sonra meçhul bir düşmanıyla kavga ediyormuş gibi hırçın bir sesle devam etti: "Dünyada sizden... benden herhangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir.. öyle bir gülüşleri. Kendilerini daima bir avcı... "Ben garip bir kadınım. Hiçbir şey anlıyor musunuz. İsterseniz.. Çok manasız kaprislerim. Ufak tefek kavgalar edersem ehemmiyeti yok. Birkaç adım yürüdük. " dedim. Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım.... ellerini kaldırışları." Sonra kendini bu kadar fenaladığma kızmış gibi keskin..

.. Kolunu uzatarak elimi avucunun içinde sıktı.. Beraber dolaşırız. Bir hayli yürüdük.. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak.... üç katlı taş bir binanın önünde durdu... Biz isteyemeyiz. Cümlelerin arasında. Gözlerini kâh yere.. Anlıyor musunuz? Sizinle. kâh gökyüzüne dikerek elleriyle işaretler yaparak konuşuyordu. Benim Berlin'de kendime mahsus gezinti yerlerim vardır. " "Raif!" "Raif mi?. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok.. Ben de korka korka yanında gidiyor ve susuyordum. minnet altında kalmak istemem!" Tekrar güldü.. Ne aklımda tutabilirim. " Sözlerinin ortasına doğru tekrar yürümeye başlamıştık. Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum... itaat etmek.. Fakat oraya gelmeyin. ne de söyleyebilirim! Sadece Raif desem olmaz mı?" "Daha memnun olurum!" "Siz de bana sadece Maria diyebilirsiniz." dedi.. "Sözümüze yarın devam ederiz. Bunu lehinize bir nokta olarak kaydedebilirsiniz. çantasm84 . Bu kadarcık mı?" "Hatip zade Raif!" "A. Annemle beraber.. imkânı yok. Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm. Tiergarten civarındaki sokaklardan birinde... Bakalım hoşunuza gider mi... dost halini aldı. "Ben burada oturuyorum. Acele ve sert adımlar atıyordu. bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum.. Haydi şimdilik iyi geceler.. Gene uzun bir sükûta dalmıştı... deminden beri birkaç defa ifade değiştiren çehresi tekrar o tatlı. Söyledim ya.. Yarın gündüzün buluşalım... sözünü bitirmiş hissini verecek kadar uzun fasılalar bırakıyor ve bu sırada gözlerini tekrar yarı kapayarak yoluna devam ediyordu. Bana nedense özür diliyormuş hissini veren yumuşak bir sesle ikinci defa iyi geceler temenni etti... kendiliğimizden bir şey vermeyiz.. Size o halimle görünmekten memnun olmayacağımı zannediyorum. Bir dakika: Hâlâ isminizi bilmiyorum!. istenilen şeyleri vermek.. Fakat bilmem.olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar...

fakat pek ciddi olmaya çalışarak : "Demek gidiyorsunuz?" dedi. O da iki basamak aşağı indi. hatta bir bulantı duydum. Bu hiç aklıma gelmemişti. hayır! Ben bunu istemiyordum!. Söyleyin bakayım.. Fakat içimde. Kadının eli yanaklarımda dolaştı: "Ne oluyorsunuz? Neredeyse ağlayacaksınız!. Ağır ağır uzaklaştım.... anladım. diye kollarına atılacaktım. Kıpkırmızı kesilerek önüme baktım. bu histen çok daha kuvvetli bir yıkılma. "Raif!" Olduğum yerde geri dönerek bekledim. Alacakaranlıkta kaldığı için bir şey göremedim. şimdi benden ayrılıp gidiyordunuz değil mi?" "Evet!" "Bir daha beni Atlantik'te aramayacaktınız..(ian anahtarını çıkararak arkasını döndü. Kapının önündeki merdivenin üst basamaklarına çıkmış olduğu için başımı kaldırarak yüzüne baktım. İşte geliyorum. Nitekim hep o gülmeyi andıran sesle. Hayır. I5eş on adım gitmemiştim ki. "Gelin! Gelin!" dedi. Sesinde kahkahalarını zor zapt ediyormuş gibi bir eda vardı. Beni memnun edip etmediğini o anda tayin edemediğim bir ihtimal ve aklıma getirmekten korktuğum bir ümitle: "Gitmeyeyim mi?" dedim. bir şaşkınlık. Siz hakikaten bir ablaya değil. Şimdi sokak fenerinin vurduğu yüzü gayet iyi görünüyordu. Siyah gözlerini kurnaz bir tecessüsle yüzümde gezdirerek sordu: "Sizi niçin geri çağırdığımı hâlâ anlamadınız mı?" Anladım. Yüreğim hoplayarak bir adım ileri attım. Gayet nazik bir tavır takınarak: "Size sadece isminizle hitap etmek fırsatını bu kadar çabuk elde ettiğim için bahtiyarım!" diyordu. Yalvarır gibi sordum: 85 ... Öyle konuşmuştuk!" "Evet! Yarın gündüzün buluşacağız!" "Nerede?" Aptal aptal yüzüne baktım.. Sözüne devam etmesini bekliyordum. bir anneye muhtaçsınız. arkamdan onun sesini duydum.

. acemi yerine konmayı tercih ederdim. Onların ilk işi evvela bu cihetleri sağlama bağlamaktır.. cesaretsizliğimle alay edeceğini düşünmek.. Onunla alelade bir çapkınlık macerası yaşamaktan korkuyordum. o zamana kadar gördüklerimden çok daha sıcak bir ifadeyle."Beni bunun için mi çağırdınız?" "Tabii. Aradığınız insan daima bu geceki gibi.. Bir an kadar onun yüzünün bana yaklaştığını.. bütün insanlara büsbütün arkamı dönmemi. Şu halde yarın öğleden sonra gelin beni buradan alın!" "Hangi dairede oturuyorsunuz!" "Ben sizi pencerede beklerim. herkesten ümidimi keserek tamamen kendi içime kapanmamı icap ettirecek kadar ağır neticeler verebilirdi. Birkaç dakika evvelki edepsizce şüphelerimden dolayı büyük bir utanma ve karşımdaki kadına karşı da.. Hele benim hakkımda hüküm verirken çok ihtiyatlı olun!" Ellerine sarıldım ve öptüm. saflığımla. gözlerinin. " Ruhumdan ezici bir şüphenin kalktığını hissettim. Umulmaz bir cesaretle kendimi toplayarak: "Siz harikulade bir kadınsınız!" dedim. onun tarafından aptal.. Kürk Mantolu Madonna'yı bu halde görmektense. Yüzümün birkaç santim ilerisine kadar yaklaşan bu saadet karşısında kalbim duracak gibi oldu. Bunu yapamazdım. "Acele etmeyin. Siz sahiden başka erkeklere benzemiyorsunuz. Fakat o birdenbire ve oldukça sert bir hareketle ellerini çekti ve doğruldu. Fakat bu ihtimal de üzücüydü. "Siz nerede oturuyorsunuz?" "Lützow caddesinde!" "Uzak değilmiş!.. Siz başınızı alıp gidiyorsunuz. istediğiniz yerde yolunuza çıkmaz ki. Yukarı çıkmanıza hacet yok!" Kapının üzerinde duran anahtarı çevirerek içeri girdi.. 86 . beni bu şüphelerden kurtardığı için. Fakat şimdi gönlüm rahattı. beni adeta kucakladığını gördüm. Ayrıldıktan sonra arkamdan güleceğini. Galiba gözlerim yaşarmıştı. büyük bir minnettarlık duyuyordum...

"Bugün de geçti işte.. Saat iki buçuğa doğru Tier-garten'den geçerek Maria Puder'in oturduğu eve yaklaştım. zapt etmeme imkân olmayan kesik ve sessiz kahkahalar atıyordum. O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka. Pansiyona geldiğim zaman ufuk aydınlanmaya başlamıştı.. her rast geldiğini bu bakımdan tetkik ede ede adeta marazi bir meleke ve hassasiyet kesbeden* nişlerimin yanılmasına imkân var mıydı? Bu hisler şimdiye kadar asla hata etmemişlerdi. Bir şeyler mırıldanıyor. Bir insan hakkında ilk hükmü onlar verir. Bununla beraber. bütün varlığını bir noktaya biriktirerek her tarafta bu insanı araştıran. Çocukluğumdan beri belki ilk defa olarak. sonra ne olacak sanki!" demeden uykuya daldım. Hayatım müddetince hep onu aramış. Vücudum bana her zamankinden daha hafif geliyordu.Bu sefer süratli adımlarla evin yolunu tuttum. 87 . saçlarının yastığa nasıl serildiğini tasavvur ediyor ve hayatta bu manzarayı görmekten daha büyük bir saadet olamayacağını düşünüyordum. Yatağında nasıl uzandığını. Gözlerimin önünde hep onun hayali vardı. Ertesi gün fabrikaya gitmedim. Bütün dikkatini. diye kendi kendime soruyordum. Acaba erken mi. * Kazanan. bütün hükümlerimin tasavvur ve hayallerime dayandığını biliyordum. Dikkat edince onun ismini tekrarladığımı ve bir sürü okşayıcı kelimelerle hep ona hitap ettiğimi anladım. geceki işinin yoruculuğunu düşünerek onu rahatsız etmekten çekiniyordum. Sabaha kadar uykusuz kaldığını. hayatımın se-bepsizliğini ve boşluğunu düşünerek içim ezilmeden. fakat bunların ne olduğunu bilmiyordum. hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı. Ara sıra. Henüz ona dair hiçbir şey bilmediğimi. Ve bütün günlerim hep böyle geçecek. İçimde ona karşı tarifi imkânsız bir şefkat vardı. onu beklemiştim. asla aldanmadığıma dair sarsılmaz bir kanaatim vardı. nasıl ağır ağır nefes aldığını.

içimde. bunun üzerinde mantığın. ama birçoğu bunun farkında değildi 88 . Artık Maria Puder. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?. Hakkında müspet hüküm verdiğim bir insanın zamanla bana fena göründüğü veya bunun aksi olduğu olurdu. ekseriya yanlış olarak. daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak. yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı. ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Fakat her defasında haklı çıkan gene bu ilk his oluyordu. Halbuki şimdi her şey değişmişti. harici tesirlerin veya aldatıcı vakaların yaptığı değişmelerin yalancı ve geçici olduğunu kabule mecbur kalırdım. Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu. Maria Pu-der bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun. O zaman kendi kendime: "Demek ilk intibam beni aldatmış!" derdim. Zaman zaman beni saran hüzünlerin. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil. insanlardan kaçışım. o zamana kadarki hayatımın boşluğunu. uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. hayat bıkkınlığının bir ruhi hastalık alameti olmasından korkardım. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. ruhumun da yaşamaya başladığını. tecrübelerim bunu.ilk hükmümün doğruluğunu. Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde. Her günüm. bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum..sonra aklım. haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip. -bu müddet kısa veya pek uzun olabilirdi. içimden geçenlerin en küçük bir parçasını bile etrafıma sezdirmekten çekinişim bana sebepsiz ve manasız görünürdü. lakin bir müddet sonra. Ben de. her saatim. tadil ederdi. kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum. gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım.

.. her şeyi çiğneyerek. bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum. Köprünün kenarına yaslanarak hareketsiz sulara baktım. bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. Bu karanlık ve sıkıntılı manzara ne kadar güzeldi! İçime çektiğim bu ıslak hava ne kadar tazeydi! Yaşamak. hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden. bu sefer bu kadın için. Eskiden her insan hakkında.. -ruhumuzla yaşamaya. söyleyip de ne olacak sanki?" demiştim. Bütün çekingenliklerim yok olmuştu. kuvvetli ve zayıf taraflarımla.. Bir ruh. sırf mukavemet edilmez bir hissin.. O zaman bütün tereddütler. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek. 90 . Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya. ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için..ıncak bir benzerini bulduğu zaman ve bize.. bizim aklımıza. rıhtımdaki arabalara meyve ve sebze boşaltıyordu. Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek. birbirine koşuyordu. Ta ilerilerde büyük ve motorlu bir mavna. hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak. tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek. onu bekleyerek yaşamak. gene hiçbir esasa dayanmadan. Ağır ağır yürürken Tiergarten'in cenup kenarından geçen bir kanala kadar gelmiştim. Evin camları parladığı için pencerelerin arkasında kimse bulunup bulunmadığı görünmüyordu. hicaplar bir tarafa bırakılıyor. meydana çıkıyordu.başlıyorduk. Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı. Bunların. en küçük bir noktayı bile saklamadan.. herkesten daha çok. daha kuvvetli yaşadığını. zihnimden geçen her şey için: "Adam sen de. Kenarlardaki ağaçlardan tek tük düşen yapraklar havada kıvrıntılar yaparak aşağıya süzülüyorlardı. Çünkü bütün ömrümce susmuş.. hiçbir esasa dayanmadan.ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Saat henüz üçtü. bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: "Bu beni anlamaz!" demişsem. bütün iyi ve fena. çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. Buradaki köprünün üzerinden Maria Puder'in evi görünüyordu.. Yeni başlayan hafif bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu. fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: "İşte bu beni anlar!" diyordum. .

Fakat bir kere aklıma gelen bu nevi ihtimaller büyük bir hızla birbirlerini kovalıyorlardı. insanın hayatında bir defaya münhasır kalan fevkalade hallerden biriydi. kalbim daha hızlı çarpıyordu. Başımı çevirdiğim zaman. Bu kadar büyük bir saadetin böyle kolayca gelivermesi tabii değildi. hatta kendime bile söylemediğim şeyler anlatacaktım. Ona birçok şeyler. yarı şaka bir sitem ile: 90 . Böyle olması lazımdı. Her geçen dakika ile telaşım daha çok artıyor. onun bana doğru gelmekte olduğunu gördüm. Bu şüpheyi derhal kafamdan kovdum. Eski sükûnetime dönmek. Kafam derhal birtakım teselliler bulmaya bile başlamıştı. ona yakın olacaktım. ayaklarında alçak ökçeli iskarpinler vardı. Bunların çoğu kafamda bir anda doğuyor ve beni hayrete düşüren bir süratle yerlerini yenilerine bırakıyordu.. Hastalanmış olabilirdi. Yüzü gülüyordu. tenha ve loş bir yerde oturarak göz göze gelecektik. Acele bir işi çıkmış ve bir yere gitmiş olabilirdi. Bir kelime ile. Bunun tekerrürünü beklemek doğru olmazdı. Dün akşam başımdan geçenler. Böyle düşünmenin ona karşı bir itimatsızlık. Yanıma gelince elini uzatarak: "Beni burada mı beklediniz? Ne zamandan beri?" dedi.Dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi? Şimdi onunla beraber bu ıslak yollarda yürüyecek. Onun ellerini tekrar avuçlarımın içine alacaktım. kendi kurduğum binaya bir tekme vurmak olduğunu hissediyordum. bir haksızlık.. Burada bekleyeceğimi tahmin edebilir miydi? Acaba hakikaten gelecek miydi?. şimdiye kadar hiç kimseye. Sırtında ince bir pardösü. Acaba uyandı mı. uyuşuk günlerin zincirine yapışıp kalmak daha rahat değil miydi?. "Bir saatten beri!" Sesim heyecandan titriyordu. Saat üç buçuğa geliyordu. Evin önüne doğru gitmek ve orada dolaşmak doğru olur muydu? Pencereden bakacağını söylemişti. dedim. Hayatımın birdenbire böyle yeni ve ilerisi karanlık bir yola girmesi benim için belki hayırlı olmayacaktı. O bunu şikâyet zannederek. uçları biraz kırmızı olan üşümüş parmaklarını ovuşturarak ısıracaktım. başında lacivert bir bere.

Yan gözle baktığım zaman bendeki bu telaş ve heyecandan onda eser bulunmadığını gördüm. Siyah ve gür kirpikleri hafifçe titremekteydi ve bunların üzerinde minimini birkaç yağmur damlası parlıyordu. yoluna devam ediyordu. Bu sual. Demek ben onun için ehemmiyeti olan bir insandım. kendimi yiyordum. Biraz kalkık duran şahadetparmağı ilerideki bir noktayı işaret ediyormuş gibi manalıydı. tesadüfen fark ettim!" Demek beni beklemişti."Kendi kabahatiniz. hiç çekinmeden. "Ben sizi bir buçuk saatten beri bekliyorum. Başını birdenbire bana çevirerek: "Neden bana bu kadar dikkatli bakıyorsunuz?" dedi. Ben bu sükûttan fevkalade memnun olduğum halde. mutlaka bir şeyler söylemek icap ettiğini düşünerek. kaldırmış olduğunu gördüm. Nereye gideceğiz. fakat süratli adımlar atıyordu. Biraz evvel zihnimden birbiri arkasına geçen ve her biri mühim ve alaka verici olmakta diğerine taş çıkartan o güzel fikirlerden bir tanesi bile meydanda yoktu. Sol elini kolumun üzerine şöylece bırakıvermişti. Saçları da yer yer ıslanmıştı. Kısa. yüzünde taş gibi sağlam ve hareketsiz bir sükûn. Tekrar yüzüne baktığım zaman kalın ve biraz dağınık kaşlarını. diye sormaktan korkuyordum. ikimiz de konuşmuyorduk. bir şey düşünüyor gibi. dudaklarının kenarında tebessümü andıran o belli belirsiz kıvrıntı ile. aynı zamanda benim kafamda da canlandı: Nasıl oluyordu da. Kendimi zorladıkça kafamın büsbütün boşalıp daha zavallı bir hale geldiğini ve beynimin zonk zonk vuran bir et parçasından başka bir şey olmadığını hissediyordum. Okşanmış bir küçük kedi gibi gözlerinin içine baktım : "Teşekkür ederim!" "Neye teşekkür ediyorsunuz?" Cevabımı beklemeden koluma girdi: "Haydi gidelim!" Ona tabi olarak yürümeye başladım. bir kadına belki ilk defa olarak 91 . Evin önüne gelmeyerek bu şairane manzarayı tercih ettiğinizi biraz evvel. Siyah gözleri yere çevrilmiş. beyim" dedi. Göz-kapaklarmın ince mavi damarları belli oluyordu.

" dedi.. o bu suali sorduktan ve gözlerini bana çevirdikten sonra bile. "Hayır. Yavaş yavaş şehrin kenar taraflarına geliyorduk. Maria bir aralık: "Nereye gidiyoruz?" diye sordu. fakat biraz da mütereddit görünen bir hareket oldu. ondan değil. Ben de başka bir şey sormadım. Yani benim hiçbir dinle alakam yok!" Bir hayli yürümüştük. Fakat tahmin etmemiştim!" "Evet.. Belki istiyorum da onun için sordum!" Gözleri o kadar siyah ve o kadar manalıydı ki. sordum işte.. devam ediyordu. O sözüne devam etmedi. dayanamadım : "Siz aslen Alman mısınız?" dedim. "Bilmem!" "Hiç merak etmiyor musunuz?" "Ben size tabiyim. Yağmur. hep aynı şekilde. Yahudiyim.. Nereye isterseniz!" 92 . her zamanki tebessümünü andıran... Fakat o da sarışın değil!" Merakla sordum : "Demek siz Yahudisiniz?" "Evet. Yoksa siz de mi Yahudi düşmanısınız?" "Ne münasebet.bu kadar dikkatle baktığımı aklıma getirmeden.. Daha ben doğmadan Katolik olmuş!" "Şu halde din itibariyle Hıristiyansınız!" "Hayır. "Evet! Neden sordunuz?" "Saçlarınız sarı ve gözleriniz mavi değil!" "Olabilir!" Yüzünde. Nereye gittiğimizi merak etmeye başladım.. "Babam Yahudiydi. onu uzun uzadıya seyrediyordum? Ve nasıl oluyordu da hâlâ.. cesaretimi kaybetmeden ona bakmakta devam ediyordum? Beni de hayrete düşüren bir cesaretle: "İstemiyor musunuz?" dedim. Babam Praglıydı.. Bizde böyle şeyler yoktur. "Annem Almandır. Herhalde bu havada bir kır gezintisi yapacak değildik.

. iki yüz altmış beş gününde kapalıdır.." İçerde kimseler yoktu.. Biliyor musunuz. Sizin hiçbir fikriniz. çiçekler ve yosunlar vardı. Berlin'de senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli. Sonra bu garip ağaçlar bana daima hasretini çektiğim uzak memleketleri hatırlatır. "Neresi burası?" "Nebatat bahçesi!" "Siz bilirsiniz!" "Öyleyse girelim. Hele böyle yağmurlu havalarda.. bir arzunuz yok mu? Derhal dün akşamki sözlerini öne sürdüm: "Sizden herhangi bir şey istemekten beni menetmiştiniz!" Cevap vermedi.. Büyük ve kayalık havuzların etrafında çeşit çeşit ve renk renk otlar.. Suların yüzünü iri yapraklar örtüyordu..Çiy taneleriyle örtülmüş beyaz bir çiçek gibi nemli ve soluk yüzünü bana çevirerek : "Pek yumuşak başlısınız. "Bu mevsimde. İki tarafımız ilerlemiş olan mevsime rağmen yapraklarını dökmeyen bir sürü ağaçlarla çevriliydi... Onların alıştıkları yerlerden sökülerek buraya getirildiğini ve böyle suni tedbirler. Yüksek limonlukların içinde sıcak memleket nebatları. Ben her zaman buraya gelirim. ihtimamlarla yaşatılmaya çalışıldığını gördükçe biraz da hallerine acırım. Kumlu yollarda uzun müddet dolaştık." Tekrar düşüncelere daldı. Limonlukların projektörleri ve suni gü93 .. Maria: "Burası Berlin'in en güzel yeridir. kaim gövdeli ve küçük yapraklı ağaçları vardı... Adımlarını yavaşlatarak: "Buraya girelim mi?" dedi.. ziyaretçisi yok denecek kadar tenhadır. Hep aynı fikirdeyim. Bir müddet bekledikten sonra devam ettim : "Yoksa dün akşam ciddi değil miydiniz? Yahut bugün fk-rinizi değiştirdiniz mi?" Şiddetle reddetti: "Hayır! Hayır!." dedi. Demir parmaklıklı büyük bir bahçenin önüne gelmiştik.

... Biz de bunlar gibi yerimizden sökülüp dağıtılmış değil miyiz? Ama bunlar sizi alakadar etmez.. Bana gelince..... birkaç meraklının keyfi için bu berbat şartlara tabi etmek bir nevi işkence değil midir?" "Ama siz de bu meraklılardan birisiniz. Cesaretim olmadığını anladım.... Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir. deyiniz.neşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? Buna rağmen yaşıyorlar... Ama buna yaşamak denir mi?. "Belki asırlarca evvel bu ağaçlarla.... Yalnız bana birçok şeyler düşünmek. Zaten bu işi annemin yüzünden yapıyorum.. kafamın içinde birçok şeyler yaşamak imkânını veriyor.. benim cesaretim var. Ona bakmaya mecburum ve bir sene zarfında yaptığım birkaç resimle geçinmek imkânı yok. Bir erkek için bu kadar korkak olmak pek hoş değil... Siz benim Atlantik'teki işimi belki pek hazin buldunuz.. ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım... Resim yapmak ve insanlar hakkındaki hükümlerimi bunlara aksettirmek istiyorum ve bel94 . Siz resimle uğraştınız mı?" "Bir parça!" "Neden devam etmediniz?" "İstidadım olmadığını anladım!" "İmkânı yok... Doğrusu beni de pek alakadar etmiyor.. Kendiniz için söylüyorum. Hatta ba-zan beni eğlendirdiği de oluyor. Sizin resme ne kadar istidadınız olduğu.. halbuki ben onun böyle olup olmadığının farkında bile değilim. bu garip çiçeklerle aynı yerlerde yaşamış olan ecdadımı hatırlıyorum.. " "Evet. Göreceksiniz ya. sergide tabloları seyrederken yüzünüzün aldığı ifadeden belliydi. fakat buraya her gelişimde içim derin bir hüzünle doluyor!" "Ne diye geliyorsunuz öyleyse?" "Bilmem!" Islak sıralardan birine oturdu. kurumuyorlar.. Canlı bir mevcudu kendisine uygun olan iklimden ayırarak. Eliyle yüzündeki yağmur tanelerini silerek: "Ben buradaki nebatları seyrederken biraz da kendimi düşünüyorum!" dedi. Ben de yanına iliştim.

Kendilerini istihfaf ettiğim insanların bunu anlamasına imkân yok.. üst tarafını uydururlar. Para sarf ediyor. "İlerde arkadaşlığımızı bulandırması ihtimali olan şeyleri açıkça konuşmaktan çekinmemeliyiz...... Maria bunu fark edince kaşlarını çattı." Elini külhanbeyce dizime vurdu. benden istenileni yapmaya mecbur olacağım. Gözlerimi çabuk çabuk kırpıştırıyor. Yüzümü bile göremezsiniz. ve günün birinde hatalarını anlayınca...ki biraz da muvaffak oluyorum.. "İşte.. Fakat bu da boş... Ve benim sırtımın da cazip olduğunu söylüyorlar.. hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. anlayabilecek olanlar ise.. Vücudumu pazara çıkarmayı tercih ederim. Sırf bunun için resim yaparak geçinmek istemiyorum. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler. yani asıl kastettiklerine hitap etmekten âciz. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler. zaten istihfafa layık olmayanlar.. Herkes tabii olanı ka95 . Bana acıdığınızı hissettiğim anda allahaısmarladık!..... Bu o kadar mühim bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar... Dün akşam sarhoşun biri sırtımı öperken oradaydınız değil mi? Öpecek tabii. Buna rağmen dünyada ciddiye aldığım yegâne iş budur.. kireç gibi bir hal alarak: "Yok. Siz de öpmek ister misiniz? Paranız var mı?" Dilim tutulmuş gibi kaldım. Çünkü onun bence ehemmiyeti yok. Ne olur? An-laşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız. yüzü her zamankinden daha soluk... Şu halde bütün sanatlar gibi resim de muhatapsız. Katiyen... bütün birleşmeler yalancıdır.. Asla.. yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.. Çünkü o zaman kendi istediğimi değil.." Büsbütün şaşırdığımı asıl benim acınacak halde olduğumu görünce kolunu omzuma attı: "Sözlerime gücenmeyin!" dedi... Asla. dudaklarımı ısırıyordum... aziz dostum.... Raif bunu istemem. Hakkıdır. bizim yaptığımız da başka bir şey değil zaten. Bu gibi meselelerde korkaklık zararlıdır. En tahammül edemediğim şey merhamettir.

Beni kemiren sadece büyük bir yalnızlık hissiydi ve gene bu yalnızlığın tesiriyle.. daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı? Her hususta doğru ve salim hükümler veren bu kadının. aramızdaki yakınlığı daha kuvvetle hissederek seviniyor. fakat henüz lambalar yanmamıştı. kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra. Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız. fakat onun bir noktada benden ayrıldığını. Bu sefer ben onun koluna girmiştim. muhitin bozucu tesirlerine tabi olarak böyle düşündüğü muhakkaktı. ortada ne hayal sukutu. bana yakın olduğunu an96 . aynı yollardan geçerek dönüyorduk. Paltolarımıza biriken yağmur damlalarını silktik. ne inkisar kalır. Sokaklar kararmaya başlamış.. ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamayacağını fısıldıyordu. onlara zorla gülmeye mecbur olduğu için böyle derin bir infiale kapılıyor. Halbuki ben bu kadar hakikatsever olmak istemiyordum. ama kendi kendimize acımalıyız.bul eder. Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül ede-miyeceğimi anlıyordum. düşüncelerinin benimkilere ne kadar benzediğini gördükçe. Ben ise bütün ömrüm boyunca insanlardan uzak kaldığım ve onlar tarafından pek rahatsız edilmediğim için kimseye kızdığım yoktu. Küçük bir çocuk gibi ona sokuluyor.. hoşlanmadığı insanlar arasında yaşamaya.. daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek. Onun birçok hislerinin. İçimde sevinçle hüzün arasında garip bir hal vardı. ne pahasına olursa olsun. hayattaki acı tecrübelerine. Ruhlarımız için en lüzumlu. İstemediği. en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek. başımı o tarafa büküyordum. ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki. Çünkü müphem bir his bana. kendisini aldatmayı asla istemediğini anladığım için korkuyordum. ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur. Başkasına merhamet etmek. herkesten şüphe ediyordu. hakikatleri kendi kendisinden saklamayı. Artık gidelim mi?" İkimiz de doğrulduk. Geldiğimiz gibi hızlı adımlarla. Islak kumlar ayaklarımızın altında gıcırdıyordu. ne kendimizi bu kadar büyük.

"Haydi. gülümsemeye çalıştı." Bunları söylerken başka şeyler düşündüğü belliydi. Şehrin ortalarına gelmiştik. Kadın bunu fark edince. Önündeki şaraptan birkaç yudum içti ve birdenbire bana dönüp gözlerimin içine bakarak: "Ne yapayım? Ne yapayım? Başka türlü olamıyorum işte!" dedi. Bir aralık sokağın ortasında durdu. "Eve gitmek istemiyorum!" dedi.. yemeği bir yerde beraber yiyelim. Maria Puder düşünceli ve galiba biraz da mahzundu. içerisi pek kalabalık değildi. Herhalde memnunum. Karşımdakinin durgunluğu bana da geçmişti. Benim iş vaktime kadar konuşuruz!" Hiç beklemediğim bu teklifi lüzumsuz bir heyecanla karşıladım. Sokaklar aydınlık ve kalabalıktı. "Canımı sıkacak bir şey olmadı. Elini masanın üzerinde duran elime vurdu: "Ne somurtuyorsunuz? Genç bir kadınla ilk defa yemek yiyen delikanlılar daha neşeli ve konuşkan olur!" diye şaka yaptı. "Hayır!" diye cevap verdi. Ne demek istiyordu? Bunu ancak karanlık bir şekilde sezi97 . Fakat söylediklerine kendinin de inanmadığı görülüyordu. düşüncelerinden kurtulmaya ve biraz açılmaya. Fakat bu halimin onu daha çok yabancılaştırdığını görerek çabucak kendimi topladım ve önüme baktım. Korka korka : "Bir şeye mi canınız sıkıldı?" dedim. Herhangi bir şey yapmış olmak için gözlerini etraftaki masalarda gezdirdi. Nitekim çabucak eski halini aldı. Hatta bugünkü gezintimizden memnunum. Kenardaki bir masaya oturarak yemek ve şarap ısmarladık. Şehrin garp taraflarında büyücek bir lokantaya girdik. Ara sıra yüzüme ilişen gözlerinde dalgın bir hal ve gülümseyişinde beni ürküten bir yabancılık vardı. Bir köşede milli elbiseleriyle Bavyeralı bir kadın orkestrası gürültülü havalar çalıyordu. içimde sebepsiz bir sıkıntı ve ezilme vardı..I adığım bir insana karşı birçok noktalarda kendimi aldatmaya hazırdım.

.. size tabidir. Dediğim gibi. Size ne verebileceğimi şimdiden bildireyim ki. münakaşa. Bunu da lehinizde bir nokta olarak kaydedebilirsiniz.. Ne yapayım? Sizi belki hoş... ama bu kadar.. sevemediğimi anlayınca. hatta cazip buluyorum...... Ama niçin beni kabahatli zannettiler? Kendilerine asla vaat etmediğim. Hayır. Dün yanınıza geldim. Fakat sizi sevmiyorum. Siz nasıl isterseniz öyle olur!" dedim. birçok şeylerden bahsetmek... yani kendilerini sevmediğimi. Gözleri her baktığı yerde takılıp kalmak istiyor ve o bunları sanki güçlükle oradan ayırabiliyordu.. Beni evime götürmenizi istedim. gene erkeksiniz. tekrar barışmak. bunlar beni muhakkak ki memnun edecek. başka şeyler bekleyerek ileride bana darılmaymız diye. Sesinde birdenbire peyda olan bir titreme zor zapt edilen bir heyecan vardı: "Bana sakın darılmayın.. Ama bana darılmayın.. Ve bütün tanıştığım erkekler bunu... belki de şimdiye kadar tanıştığım erkeklerin hepsinden ayrı taraflarınız olduğunu görüyorum...yordum... kavga etmek.... Fakat sükûnetimi bozmamaya çalışarak : "Bunlara ne lüzum var? Arkadaşlığımızın şekli bana değil. büyük bir teessür. fakat bunun mahiyetini vazıh olarak tayin edemiyordum.. Güle güle. Bugün beraber gezmeyi teklif ettim.... Sizinle konuşmak.." diyordu. hatta hiddetle beni terk ettiler. Fakat sevmek? Bunu yapamıyorum.." Şaşırmıştım. Tekrar söze başladı. "Boş ümitlere kapıl-mamanız için sizinle apaçık konuşmak daha iyi olacak. Onun yapamadığını söylediği şeyle beni deminden beri üzen şeyin aynı olduğunu hissediyor... Deminden beri hep bunu düşündüm. sizi de sevmiyorum.. sadece kafalarında yaşattıkları bir şeyi vermedim diye mi? Bu haksızlık değil mi? Sizin de hakkımda aynı şekilde düşünmenizi istemem. sonra sizinle oynadığımı iddia etmeyesiniz: Ne kadar başka olursanız olun. Şimdi ne diye durup dururken bunları söylediğimi merak edersiniz.... Darılmak.. Akşam yemeğini beraber yiyelim dedim. Adeta size musallat oldum... 98 ... Bir sedef kadar donuk beyaz yüzünden ara sıra belli belirsiz ürpermeler geçiyordu.

daha doğrusu bu itiyadı asla kazanmamıştı. kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu. Bu hal beni müthiş 100 . bilakis. hislerimiz o kadar anlaşılmaz ve bulanık ki. Böylece erkek tahakkümü görmeden. tabi olmaya. diğer kadınları mukadderatlarını tabii görmeye alıştıran tesirlerden uzak geçti. Acaba bende anormal bir taraf mı var. hiç de öyle olmaz.. başkalarına karşı olsun. belki diğer kadınlardan daha normal olduğum için böyle düşünüyorum. beni kendi gözlerimde küçültüyor. Ben bunu istemiyorum.. dedim. bilhassa kadın ve erkek münasebetleri o kadar karmakarışık ve arzularımız. Ona ben metanet tavsiye ettim. Neden? Niçin dâima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?. her şeyi kabul eder görünerek her seyi kabul ettirmek yolunu tutuyorsunuz. Yedi yaşında olduğum halde onu ben idare etmeye başladım. itaat etmeye alışmış olan kadınlığın adeta bir timsaliydi. Niçin böyleyim.Şiddetle itiraz etti: "Hayır. akıl öğrettim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızar-madım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Mektepte kız arkadaşlarımın miskinliği. hayır. bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim. bana tam manasıyla şeyleri yapmak. Bakın. hiç kimse ne yaptığını bilmiyor ve akıntıya kapılıp gidiyor. İnsan. bunu asla kabul edemedim. Bilhassa tahammül edemediğim bir şey.. daima açık ve riyasız hükümler vermeye çalıştığım halde bir neticeye varamadım.. yani tabii olarak büyüdüm. sırf bir tesadüf eseri olarak. niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor? Bunun üzerinde çok düşündüm. Evde annemle ikimiz kaldık. Hayatta yalnız yürümek itiyadını kaybetmiş. bu mevzu üzerinde kendime karşı olsun. ben daha küçükken öldü. Beni yüzde yüz doyurmayan.. Annem. Yok dostum! Böyle yatıştırıcı laflarla meseleler halledilmiş olmaz. Hiçbir şeyi. Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm. gördünüz mü? Siz (le bütün diğer erkekler gibi. destek oldum. Düşününüz ki. emelleri beni daima tiksindirdi. Babam. Hayır. Çünkü hayatım.

.. 100 ... fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir.. Bir kere bunları fark ettikten sonra erkekleri sahiden sevebilmem imkânsızdı. Muhakkak ki insan ruhunu daha az alçaltan bir şey yapmış olurum...bir yalnızlığa mahkûm etti.. Estetik değil.. özür dilemeye.. "Ne diye şaşırdınız?" diye devam etti. Halbuki acınacak halde olan. Bir kadınla sevişmeyi güzel bulmuyorum. Tabii olmayan şeylere karşı her zaman çekingen davranırım. bu kurt dişlerini gösterdiklerini. küçük vesilelerle. Biraz şarap içti. zannettiğiniz gibi değil. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu gayet iyi anladım..... Buna rağmen bu hallerini bir kuvvet tezahürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. biliyorsunuz.. ihtiras halindeki bir erkek kadar âciz ve gülünç olamaz.. "Korkmayın.. Sonra ben tabiatı çok severim. Erkeklerle de arkadaş olmadım. fakat aynı zamanda herhangi bir şekilde muzaffer olduğunu zanneden ahmakça bakışlarla yanıma sokulduklarını gördüm. onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. Hoş tutulan bir oyuncak olmak. Ama keşke öyle olabilsem. Yalnız ben ressamım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. Kendime göre güzellik telakkilerim var." Biraz durup yüzümü tetkik etti. En hoşuma giden ve birçok hususlarda bana yakın olan adamların bile. Nasıl söyleyeyim.. zavallılıkları meydana çıkan onlardı. bir kadına âşık olmayı tercih ederim... Bunun için muhakkak bir erkeği sevmem lazım geldiğine inanıyorum. dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin. insan deli olur. her ikimize aynı derecede zevk veren beraberliklerden sonra. Konuştukça açılıyor ve sıkıntısından kurtuluyor gibiydi. Hiçbir kadın. Ama sahiden bir erkek. kendini beğenmiş ve nahvetli*. Kendimde hiçbir gayri tabii temayül bulunmadığını bildiğim halde... Hiçbir kuvvete dayanmadan » Kibirli. Aman yarabbi. himaye etmeye çalışan...

Öte tarafının bana lüzumu yoktu...... bana verdiğinden fazla bir şey istemeye alışmamıştım. Fakat pek çocuk. ondan ayrılmamak. " Tasdik makamında başını hızlı hızlı salladı. Hayattaki tecrübelerinizin sizi böyle uzun bir izahat vermeye sevk ettiğini de görüyor ve bunu.." Bütün bu sözler beni serseme döndürmüştü... Tıpkı annem gibi sizi de birinin idare etmesi lazım. Eğer isterseniz....... yani yola getirmeye kalkmadan dinleyen ilk erkek sizsiniz. "sizi gayet iyi anlıyorum. beni fikrimden çevirmeye.. bana hâkim olmadan.... benim bazan bir halim bir halime uymaz. Dün akşam da söylemiştim. fakat siz de benim aradığım değilsiniz. Demek ki bu dostluğun sizce bir kıymeti var.. gayet iyi dost olabiliriz... sizi neden sevmiyorum. ben olabilirim...... ona yakın bulunmak. Gerçi biraz evvel bahsettiğim o manasız nahvet sizde yok. Ana noktalarda asla değişmem. Nasıl? Benimle arkadaş olacak mısınız?... tam bir erkek.. Bu kadarı da az mı? Fazla şeyler isteyerek bunu da kaybetmek daha mı iyi? Ben bunu asla istemem. Gözlerimi onun benden cevap bekleyen siyah ve dalgın gözlerine dikerek ağır ağır: "Maria" dedim. Dediğim gibi. Beni anladığınız gözlerinizden belli. Devam ettim: "Belki bana bunları söylemenize lüzum yoktu.. Kafamdan yalnız bir arzu geçiyordu: Ne pahasına olursa olsun... ileride dostluğumuzu sarsabilecek şeylere mâni olmak için yaptığınızı düşünerek memnun oluyorum. Onun hakkında son bir hüküm vermekten korkuyor ve bunda isabetli olamayacağımı seziyordum... beni tezlil etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek... Benden bir şey istemeden. daha doğrusu pek kadın gibisiniz. Zaten sevecek kadar da zaman geçmedi. Yani hakikaten kuvvetli. Fakat nereden bileceksiniz? Birbirimizi yeni tanıyoruz. Buna rağmen içimde garip bir durgunluk vardı... Bu. Hiçbir insandan.. Fakat fazla bir şey olamam.beni sürükleyebilecek bir erkek. Benim bu sözlerimi kesmeden. Ben sizinle nasıl açıkça konuştumsa siz de bana içinizi dökebilirsiniz... Fakat bu sizi yanlış düşüncelere sevk etmemeli. İhtiyatlı bulunmak 101 . ikna etmeye. Şimdi anlıyor musunuz.. Sizinle mükemmel arkadaşlık ederiz..

hiçbir zaman korktuğunuz cinsten bir insan olmadığıma emin olabilirsiniz. Ben de sizin gibi tabiatı çok severim.. Biraz büyükçe olan alt dudağını daha çok dışarı çıkarmış. Benim memleketim dünyanın en güzel yerlerinden biridir. ağlamak üzere bulunan küçük bir kız halini almıştı.. arkadaşlığımız da tabii yolunda yürüsün... düşünceli ve araştırıcıydı. Gözleri bunun aksine olarak. masanın üzerinde duran elime vurdu: "Siz zannettiğim kadar çocuk değilsiniz!" dedi. Bunlar benim çocukluğumun arkadaşları. O zamandan beri tabiatı ve onun mantığını her şeyin üstünde tutarım. erkek münasebetlerine gelince. Benim hayatta sizin kadar tecrübem yok. Kadın. hatta diyebilirim ki insanlardan ne kadar uzak kaldıysam tabiata o kadar sokuldum. zeytin ağaçlarına dair birçok şeyler anlatabilirsiniz!" diye söze başladı. Eğer birbirimizde bunu bulursak harikulade bir şey olur. kararsız ve ürkek.. fakat kendim kadar hürmet etmediğim ve kendim kadar kuvvetli bulmadığım bir insanı sevebileceğimi aklıma bile getirmedim. işlemeli sütunlara rastlardım. Biz ona suni istikametler vermeye. Tarihlerde okuduğumuz birçok medeniyetler oralarda kurulmuş ve yıkılmıştır. On on beş asırlık zeytin ağaçlarının altında yatarken bir zamanlar bunların mahsulünü toplayan insanları düşünürdüm. öteki meseleler ikinci derecede kalır. hayallerimin mev-zuuydu... asıl kendini tezlil etmesi demektir. Pek az insanla tanıştım ve daima kendimle yaşadım. Bir erkeğin buna müsaade edebilmesi bence kendi şahsiyetini inkâr etmesi. böylece.daha iyi. Bırakalım. Kısa bir zaman içinde yüzünün ne kadar çok ifade değiştirdiğine hayret ediyordum.. üzerimde dolaşıyordu. memleketinize. "Bana hayatınıza. Gözleri. insan ayağı basmamış zannedilen yerlerde mermer köprülere. peşin kararlarla onu bağlamaya çalışmayalım!" Maria şahadetparmağıyla. Görüyorum ki. "Ben size ço102 . Asıl ehemmiyeti olan budur. başka yollardan gittiğimiz halde ikimiz de aynı neticeye varmışız: ikimiz de birer insan arıyoruz. Demin tezlil edilmekten bahsettiniz. kendi insanımızı. Gerçi başımdan geçmiş maceralarım yok. Çam ağaçlarıyla kaplı dağlarında.

103 . gülüşümüzü. Sonra bir de hep sarhoş ve insan etine acıkmış kimselerle karşı karşıya bulunmak mecburiyeti beni sıkıyor. aldatılmak korkusundan ileri geliyor. Galiba salon boş da onun için. Vaziyetimiz fena değildi. onun kabaresinde çalış-masam.. Zavallılar çalgılarının gürültüsü ile hiç olmasa patronu neşelendirmek istiyorlar. Yalnız müşterilerine karşı değil. Bana dokunan." Uzak bir tedai* ile sözünü kestim: "Babanız neciydi?" dedim. Neden sordunuz? Bu hallere nasıl düştüğümü mü merak ettiniz!" Sustum. müessesenin ciddiyetini korumak arzusundan ziyade.. insanlığımızı da satmamızı istediğini görseniz irkilirsiniz. Bundan şikâyetçi değilim. Ah. Para kazanmaya mecbur oldum. Sonra akademiye devam ettim.... Çünkü insafsızlığa ve ba-zan terbiyesizliğe kadar varan kalabalığı. Küçük iradımız enflasyon yüzünden gitti.. Çalışmak hiç de fena bir şey değil. kendisiyle alışverişi olmayan her kadına karşı.. ruhlarımızı alçaltmadan çalışmak isteyişimizin hoş görülmemesi. "Almanya'yı henüz pek tanımadığınız anlaşılıyor. bana bir baron kadar ince kur yapar ve beni kibarlığına hayran ederdi. Fakat burada ne kadar çok gürültü oluyor. İhtimal ki iyi bir aile babası veya dürüst bir vatandaş olan bu adamın nasıl bizden sadece sesimizi.ı-ukluğumu ve babama ait hatırlayabildiğim bazı şeyleri söylerim. siz böyle yerlerin patronlarının ne demek olduğunu bir bilseniz!" "Çok mu kabadırlar?" "Hem nasıl! İşte erkekleri yakından tanımak için bu da bir vesiledir. Mesela bizim Atlantik'in sahibi gayet nazik bir adamdır... Harp esnasında hastabakıcı-lık yaptım. Muhakkak ki. "Kazanç ahlakı" dese daha doğru olacak. Fakat kendisinden para alan insanlara karşı birdenbire değişiyor ve buna galiba "meslek ahlakı" diyor. Herhalde konuşacak söz bulmakta sıkıntı çekmeyiz.. "Söylememiş miydim? Avukattı. Ba* Çağrışımla.. Babamın bıraktığı para ile okudum. vücudumuzu değil. Benim bu halimde bir fevkaladelik yok..

. zavallılığının karıştığı bir hayvanlık. Buna rağmen. canınız sıkıldıysa sizi serbest bırakayım!" Ellerini tuttum. sessiz bir yerde oturalım. içimden geçenleri anladığına emin olduktan sonra. sizinle buralara yakın bir kahveye gidelim!" dedi.. İğrenç.. duydum!" Güldü: "Ay sonlarında parasız kalan arkadaşlarınızdan mı?" Ben de gülümsedim ve önüme baktım.. Uzun müddet cevap veremedim.... Boyuna konuşuyor ve sizi sabahtan beri oradan oraya sürüklüyorum. ancak o zaman: "Size minnettarım!" dedim.zan öyle bir bakışları var ki. Sokağa çıkınca: "Gelin. Grup grup oturmuşlar.. Kadınların bu kadar sokulgan olması iyi bir şey değil. kurnazlığının. gırtlağından acayip sesler çıkararak etrafına dönüyordu. Sonra dikkatle yüzüme bakarak: "Yoksa sizi sıkıyor muyum?. Bu. Buna sadece hayvanlık diyemeyeceğim. genç meraklısı ve paralı kadınlarla dolduğunu ve her milletten." "Romanisches Kaffe'ye mi?" "Evet. her yaştan birçok jigoloların bu zamanlarda oraya gidip kendilerini beğendirmeye çalıştıklarını duymuştum. "Ben de size!" dedi ve ellerini çekti. Her zaman sanatkârlar tarafından ziyaret edilen bu kahvenin geceleri on birden sonra yaşlı.. Henüz vakit erken olduğu için kahvede sadece genç sanatkârlar vardı. zevk düşkünü. Yalnız bu kadar olsa gene tabiidir.. gürültüsünü büsbütün artırmıştı. Ciddi söylüyorum. Bavyera elbisesi giymiş şişmanca ve mısır püskülü gibi saçlı bir kadın avaz avaz...... neşeli dağ havaları söylüyor. yüksek sesle münakaşa 104 . "Çok hoş bir yerdir.. biliyor musunuz? Gittiniz mi?" "Hayır. Yüzüne de bakmadım. hayvanlıktan da aşağı bir şey. Vakit daha erken!" dedi. Acayip insanlar göreceksiniz. Orkestra." Etrafına bakındı. İnsan riyakârlığının.. Maria: "Haydi bakalım.

okuduğum kitaplardan. Nihayet karar verdim ve rastgele konuşmaya başladım. Sütunlar arasındaki bir merdivenden yukarı kata çıktık. sonra yanaklarından öptü.. "Kürk Mantolu Madonna'yı selamlarım!" diyerek Ma-ria'nın başını ellerinin arasına aldı.. kurduğum hayallerden. birbirimizi araya araya bakıştık. Uzun boylu. herhalde sanatkâr usulü bir selam verdikten sonra uzaklaştı. Peki makamında başımı salladım. ağzının hizasına kadar favorili bir genç uzaktan işaretler ederek bizim masamıza geldi. uzun saçları ile Fransız mukallidi genç ressamlar. İtimatla. Etrafımızda geniş kenarlı siyah şapkaları. komşumuz Fahriye'den ve tanıdığım eşkıyalardan bahsediyordum. Muayyen bir şey anlatmıyor. Şimdiye kadar kendime bile 105 . çocukluğumdan. uzun tırnaklı parmaklarıyla habire sahife dolduran muharrirler oturuyorlardı. Ona birçok şeyler söylemeyi gündüzden tasarlamıştım. Nihayet delikanlı Maria'nın elini şiddetle sıkıp salladıktan ve bana: "Allahaısmarladık. İstemiyor musunuz?" "Ne demek? Teşekkür ederim!" "Of! O kadar çok teşekkür ediyorsunuz ki!" "Biz şarklılar çok kibar insanlarızdır. kafamdan yepyeni şeyler geçiyordu. Gözlerimi yere diktim ve bekledim. ağızlarında pipoları. evvela alnından. Fakat bunların hiçbiri aklıma gelmiyor. farkında mısınız?" "Evet. askerliğimden. Kadın : "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.ediyorlardı. genç efendi!" diye. "Bana biraz da kendinizden bahsetsenize!" dedi. sarışın. Hâlâ önüme bakıyordum. Ne düşünüyordum biliyor musunuz? O adam sizi öptü ve ben hiç kıskanmadım. Şundan bundan konuştular. Güçlükle boş bir masa bulduk.. Aynı sergide resim teşhir ettikleri anlaşılıyordu." "Sahi mi?" "Ve niçin kıskanmadığımı merak ediyorum!" Uzun uzun bakıştık. "Bana "sen" dediniz..

bu akşamın intibalarıni içimize yerleştirmek ister gibi dalgın ve doluyduk. "Sizin yüzünüzden mi?. gözlerini nasıl.. Fakat kabahat bende. gitgide büyüyerek kabararak..söylemekten çekindiğim taraflarım. Kendini toplamaya çalıştı. Hatıralar ve uzun zaman zapt edilmiş hisler. Ona yalan söylememek. Onun nasıl bir dikkatle beni dinlediğini..... daima susturulmuş heyecanlar bir sel gibi... acele etmeden doğrularak: "Hakkınız var!" dedi. Çabuk yürüyelim!" "Sizi tekrar eve götürmek için bekleyeyim mi?" "Hayır. Ehemmiyeti yok. Heyecanlandığım zamanlar yavaş yavaş elimi okşuyor. Yarın buluşuruz!" 106 . hatta bu gayrette bazan ileri giderek kendi aleyhimdeki noktaları o kadar tebarüz ettiriyordum ki. Beresini başına yerleştirirken ilave etti: "Ne güzel konuşuyorduk!" Onu Atlantik barının önüne kadar getirdim... kendimi tahrif etmemek. bu suretle gene hakikatten ayrılmış oluyordum. Doğru. hiç bana haber vermeden. Bazan tasdik eder gibi ağır ağır başını sallıyor. Etrafımızdaki masalarda kimseler kalmamıştı. "Benim yüzümden eve gidip kürkünüzü giyemediniz. hızlanarak dışarı akıyordu. Sizin yüzünüzden.. meçhul bir kuvvet tarafından dürtülmüş gibi sözümü kestim ve saatime baktım. bazan hayret eder gibi ağzını hafifçe açıyordu. hiç bir şeyi örtbas etmeden görünmek istiyordum. Bir aralık. Ellerimi daha çok sıktı. Yolun sonlarına doğru vücudumun ürperdiğini hissettim.. hiçbir şeyi değiştirmemek için o kadar gayret sarf ediyor. üşüyeceksiniz!" dedim. Bir insana ilk defa kendimden bahsettiğim için bütün çıplaklığımla. İkimiz de. sözlerim şikâyet eden bir eda alınca şefkatle gülümsüyordu. Yerimden fırlayarak : "Fakat işinize geç kalacaksınız!" diye bağırdım. saklandıkları yerlerden çıkıyor ve ortaya dökülüyorlardı. Asla. hayır.. On bire geliyordu. Yolda hemen hemen hiç konuşmadık. söz haline getiremediğim taraflarımı da anlamak ister gibi yüzümde gezdirdiğini gördükçe büsbütün açılıyordum.

Her söz. Hiçbir şey düşünmemek. bir tarafın fikrini kabul edip kendisine mal etmeye I 108 . bu sefer biraz da korkuyla. bulandıracak diye korkuyordum. hiçbir şey söylemeden. Nasıl biraz evvel ağzımdan çıkacak küçük bir sesin o tasavvur edilmez saadet anının havasını bozacağından kork-tuysam. bu sefer de hayalimle yapacağım her kurcalamanın. "Beni sahiden bu kadar çok mu seviyorsun?" Birdenbire gözlerini kaldırdı ve merakla yüzüme bakmaya başladı. O zaman onun çehresinde rahat bir gevşeme oldu. saadetimi bozacak. Dinlenir gibi bir saniye gözlerini kapadı. Beni çekerek duvarın kenarına sürükledi. bana daha çok sokuldu. koridorları dolduran bütün kokular hoş geldi. gözlerini kaldırıma dikti ve fısıltı gibi bir sesle fakat çabuk çabuk: "Demek beni kıskanmıyorsunuz ha?" dedi. Fevkalade ciddi bir şey düşünüyor gibiydi. Bu anda neler duyduğumu ona söyleyecek bir kelime bulamadığım için göğsümün daralır gibi olduğunu. gerçi bunda. her gün Maria Puder'le buluşup beraber gezmeye başladık."Siz bilirsiniz!" Belki üşümemek için. Elektriklerin aydınlattığı kapının önüne yaklaşınca durdu. Pansiyona adeta koşarak döndüm. kolumdan çıkarak elini uzattı. Çaresizlikten gözlerimin yaşardığım fark ettim. boğazımın kuruduğunu hissettim. Bu gecenin hadiseleri. O hâlâ. Her zaman karşılaştığımız insanlar. onlara hatıralarımla bile dokunmaktan ürkecek kadar kıymetliydiler. Bu fikir yakınlığı. yüzüme doğru eğildi. Karanlık merdivenli pansiyon bana pek şirin. bize düşüncelerimizi söylemek ve bunların birbirine ne kadar yakın olduğunu tespit etmek imkânını veriyordu. bugün yaşadığım birkaç saatin harikulade vakalarına ve bu vakaların emsalsiz ahengine zarar vereceğinden çekiniyordum. hatta ağzımdan çıkacak her ses. her noktada aynı şekilde düşünmenin neticesiydi. Bundan sonra. yüzüme bakıyordu. manzaralar. Birbirimize söyleyecek şeyleri ilk akşam bitirmiş değildik. ağır ağır yürüdü ve içeri girdi. hiçbir şey hatırlamamak istiyordum. Nihayet. Sonra başımı tutarak bir defa ağzımdan öptü ve arkasını dönerek.

onların kıymetleri hakkında münakaşalar yapıyordu. Acaba daha neler var. Oradan çıktıktan sonra Atlantik'te şarkı söylemek bana dünyanın en gülünç. el ele tutuşarak yürüyorduk. Fakat arkadaşlığımızı başka sahalara 108 . İlk akşamdan beri dostluğumuz. aramızda kararlaştırdığımız hudutlar içinde kalmış ve Atlantik önündeki sahne.diğer tarafın evvelden hazır bulunmasının da tesiri vardı. bir iki akşam da operaya gitmiştik. Buluştuğumuz zaman. ayrı kalmış arkadaş çocuklar gibi seviniyor. Bilhassa Frau van Tiedemann'ın bir şey duymamasını istiyordum. Fakat karşısındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alameti değil miydi? En çok. Frau Heppner ara sıra: "Sizi birisine kaptırdık galiba!" diye takıldığı halde sadece gülmüş ve lafı uzatmamıştım. diye merak ediyor ve gayet çok konuşuyorduk. müzelere ve resim galerilerine gidiyorduk. beni aradığı muhakkaktı. hiçbir vesile ile hatırlatılmamıştı. Pansiyon halkıyla hemen hemen görüşemez olmuştum. Fakat gece saat onda. Birkaç kere tekrar nebatat bahçesine. Bana yeni ve eski üstatların tabloları hakkında izahat veriyor. Sonraları bu tecessüsün yerini bir alışkanlık aldı. Onun da benden hoşlandığı. en bayağı bir işi gibi geliyor" demişti. Sonradan bir gün bana: "Yalnız zaman bakımından değil. her ikimiz tarafından da. Bazı sebeplerle iki üç gün görüşemesek birbirimizi adamakıllı göreceğimiz geliyordu. İçimde bütün bir dünyayı sevecek kadar çok muhabbet bulunduğunu hissediyor ve bunu nihayet bir yere sarf edebildiğim için kendimi mesut sayıyordum. böyle icap ettiği kanaatindeydim. Onu çok seviyordum. on buçukta buradan çıkıp işine gitmek ona güç geldiği için opera ziyaretlerinden vazgeçtik. Maria bunda belki mahzur görmezdi. belki Türkiye'den kalmış bir itiyatla. Fabrikaya yalnız öğleden evvelleri gidiyordum. fakat ben. İlk zamanlarda bizi birbirimize yaklaştıran daha ziyade bir tecessüstü. başka bir sebep dolayısıyla da operaya gitmek istemiyorum. Halbuki ortada kimseden saklanacak bir şey yoktu.

"Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazan derin olabilen sevgi değildir.) Şimdi ben bütün bu insanlara âşık mıyım?" Ben fikrimde ısrar ederek: "Evet" demiştim. Fakat o andaki ciddiliği. sempatiler bir nevi aşktı. mücerret bir mefhum yoktu. bazan sözü maharetle kendimize nakleder. dünyada hepimizin hoşlandığımız birçok kimseler. Kadınla erkek arasındaki sevgiye hakiki ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildi. dostluğumuzu tahlile kalkardım. O büsbütün başka. günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Onun bu mevzuu ne kadar lakayt. bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki. İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı. Aşka girmeyen şey ise tahlildir. mesela benim hakikaten sevdiğim birçok dostlarım vardır. (Muhterem Beyefendinin bunların en başında geldiğini söyleyebilirim. Nasıl doğduğunu anlamadığım bir arzu ile bu eli yakaladım ve avucunun içini öptüm. Fakat buna rağmen. onun bütün şartlarını kabul etmiştim. Bazan aramızda aşk meselelerinden bahsettiğimiz olurdu. Sonra düşünün. bir daha bu şekildeki hislerime kapılmaktan beni menedecek kadar açık ve kuvvetliydi. Derhal yumuşak fakat kati bir hareketle kolunu çekti. Bir gün Berlin civarında bir orman olan Grünewald'da dolaşırken kolunu boynuma atmıştı. O zaman Maria şahadetparmağını sallayarak gülüyor: "Hayır dostum. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. hayır!" diyordu. Omzumdan aşağı sarkan eli hafif hafif sallanıyor ve başparmağı havada daireler çizer gibi kımıldıyordu. Benim fikrimce aşk diye ayrı. Evet. nereden geldiğini bilmediğimiz gibi.götürmek için asla vesile vermiyordu. Bunun üzerinde hiçbir şey konuşmadık ve gezintimize devam ettik. her şeye razı olmuş. bana dayanarak yürüyordu. "En çok sevdiğinize hakikaten ve diğerlerine birer parça âşıksınız!" 109 . ne kadar kendinden uzak bir şeymiş gibi incelediğini gördükçe içimde garip bir ezilme duyardım.

sonra izah etmeye çalıştım: "İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. "İçinizde mevcut olan sevgi.Maria hiç beklemediğim bir cevap vermişti: "Şu halde niçin beni kıskanmadığınızı söylüyordunuz?" Söyleyecek bir şey bulamayarak bir müddet düşündüm. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir. Ne kadar çok insanı seversek. her şeyiyle istemek başka. bütün mantıkların dışında. Aşk bence bu istemektir. . zamanı tayin edilemeyecek olan bir anda.. tarifi imkânsız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. sarih olarak bilinmeyen bazı vesilelerle. Sevmek ve hoşlanmak başka. bütün vücuduyla. Onu dışarıdan birdenbire gelen bir şey zannetmek doğru değildir. birdenbire birikir. fakat başka zamanlar gene ele almıştık. Her ikimizi de. Birleştiğimiz noktalar ne kadar çok olursa olsun. Mukavemet edilmez bir istemek!" O zaman onu yakalamış gibi kendimden emin bir edayla: "Bu söylediğiniz bir an meselesidir" dedim. kuvvetini fevkalade artıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur. müphem düşüncelerin ve arzuların idare ettiği muhakkaktı. 110 . içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir." "Ben Şarklıları başka türlü düşünür zannederdim!" "Ben öyle düşünmüyorum!" Maria gözlerini sabit bir noktaya dikip uzun uzun daldıktan sonra: "Benim beklediğim aşk başka!" dedi. asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. istemek. Ne kendi sözlerim. birbirimize karşı ne kadar açık olmak istersek isteyelim. O. nasıl tatlı tatlı ısıtan güneş ışığı bir adeseden geçtikten sonra bir noktada toplanıyor ve yakmaya başlıyorsa. tekasüf eder*.. "O. bütün ruhuyla. alaka. ayrı olduğumuz yerler de vardı ve bir taraf diğer tarafa * Yoğunlaşır." Bu münakaşayı burada bırakmış. bize tabi olmayan birtakım gizli. ne de onun fikirlerinin yüzde yüz isabetli olmadığını seziyordum.

Maria hakkındaki hükümlerim de aynı zaman mesafesinin tasfiye ve tetkikinden geçmiş bulunuyor. seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum. hiç noksansız. o günkü halimi gözümün önüne getiriyor ve bu neticeleri çıkarıyorum. Eski mahcupluğum ve sıkılganlığım kalmamıştı. Bu hareketsizliğin. çünkü bunların ne olduğunu biz de doğru dürüst bilmiyorduk. hatta belki de biraz müfrit şekilde ruhumu meydana veriyordum. asıl bu cihetlerin mühim olduğunu fısıldıyordu. Şimdiye kadar bana bu derece yakın olan bir insana tesadüf etmediğim için. ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan. araya-mıyordum.kolayca uyuyorsa. Kendi içime kapanmıyor. bence bütün meselelerin üstünde onu muhafaza etmek arzusu vardı. fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum. insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını. Bütün bunları o zamanlar bu kadar vazıh ve derin düşünüp düşünmediğimi bilmiyorum. Fakat başka türlü yapabilmem için başka türlü bir insan olmam lazımdı. 112 . korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu. Bugün. fakat bir his bana. fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla. Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen. buna rağmen hiç dokunmadığımız taraflar da vardı. Asıl noktanın mütemadiyen etrafında dolaştığımı bildiğim halde bu noktaya gidecek yollan bilmiyor. Ruhlarımızın böyle en saklı köşelerini bile ortaya dökmekten ve üzerinde münakaşa etmekten çekinmiyorduk. bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor. bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı. araya on iki seneden fazla bir zaman girdikten sonra. bunu ancak daha ehemmiyetli bulduğu bir gaye uğrunda yapıyordu. ama hep bu ana noktaya dokunmamak şartıyla.

Bütün bu karışık hisler. aramızda tekrar eski arkadaşlık havası peyda oluyordu. çünkü insanların kendilerini bir an için mesut zannetmek sevdasıyla başvurdukları bu nevi manasız merasimi saçma bulduğuma göre böyle garip ve lüzumsuz vecibelerle dolu olan Yahudi dinini hoş bulamayacağım gayet tabiidir. ve biz. hakikatte hep eskisi gibi birbirini arayan. olduğu yerde kalmak suretiyle. adeta beni açıkça tahrik ediyordu. sırf ihtiyar olduğu için ve iş olsun diye bu âdetlere bağlı. hatta soğuk oluyor . Maria bundan memnundu: "Dünyada en sinirime dokunan şeylerden biri de o mumlar ve yaldızlarla donatılan çam fidanıdır" diyordu. kendisinden uzaklaşmama sebep olacağını zannettiği şeyleri yapmaktan çekiniyordu. nefsime menet-tiğim cesareti verecek kadar müfrit bir alaka gösteriyor. ruhlarımızın en saklı köşelerinde durmaktaydı. asıl aradığını bulamamakla beraber.O sıralarda Maria'nm da birtakım tezatlı hisler içinde bulunduğunu anlıyordum. Onun da benim gibi. Kânunuevvel* ayının sonralarına doğruydu. son günlerinin ruh sükûnetinin bozulması korkusu amil oluyor. Annesi Noel'i geçirmek için Prag civarındaki uzak akrabalarından birine gitmişti. Yalnız o. "Hayır" dedi. birbirinin huzurundan her zaman daha memnun ve zengin olarak dönen iki candan arkadaştık." "Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?" diye sordum. bunun için. "senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden * Aralık. bir çıkmaza girdiğini fark ettiği muhakkaktı. ışığa çıkmaktan korkar gibi. isteyen. bazan da birdenbire coşuyor. Bazan aşırı derecede durgun. dini kanaatlerinden ziyade. Fakat bu halleri pek çabuk geçiyor. dostluğumuzun. "Bunu Yahudiliğime hamletmeyin. Fikirlerimi zındıkça buluyorsa bunda. bendeki diğer birçok tarafların kendisi için feda edilemeyecek kadar kıymetli olduğunu görüyor. bana. 112 . Zaten halis Alman kanında bir Protestan olan annem de. Fakat birdenbire her şey değişiverdi ve hiç beklenmedik bir istikamet aldı.

Ne dersin? Hem biz seninle hiç dans etmedik değil mi?" "Hayır.. Halk şimdiden sarhoş olmuşa benziyordu. Ama olsun. etmedik!" "Ben zaten dans etmekten fazla zevk almam. Beraber çıkar. İçimde sebepsiz bir can sıkıntısı vardı: "Ne olacak sanki?" diyordum. yarıda bırakır otururum!" dedim.. ilk geldiğim akşam oturduğum masaya yerleştim.bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil. soyunmak için arka taraflarda bir yere gitti..... o sıralarda şehri dolduran Beyaz Ruslardan öğrendikleri birtakım dansları bana da göstermişlerdi.. ben salonda. renkli fenerler. Dans edenlerin aşağı yukarı hepsi öpüşüyor ve yılışıyordu.. Biz ne yapacağız? Bunlar gibi birbirimize sarılıp döneceğiz. Ama biz felsefeyi bırakalım da.. bazan dans ettiğim kimse hoşuma gider ve bu yüzden o sıkıntıya katlanırım.. canın isterse. İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir. Ara sıra kendi kendimizden kurtulup cereyana kapılmak hoş bir şey. arkadaşlıkta fedakârlık lazımdır!" Yılbaşı gecesi akşam yemeğini beraber yedik ve onun iş vaktine kadar lokantada oturup konuştuk. çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması. Acaba ben dans edebilecek miyim?" İstanbul'da Sanayii Nefise mektebine devam ettiğim aylarda bazı arkadaşlar. herkes gibi biz de sarhoş oluruz. Herkes evine gidip yatsa daha iyi... Fakat belki bir buçuk seneden beri hiç göstermediğim bir marifeti bu akşam becerebilecek miydim? "Adam sen de.. 113 .. "Hakikaten bu gecenin fevkaladeliği nerede? Kendimiz uydurup kendimiz inanıyoruz... yılbaşı gecesi beraber bir yere gidelim. çünkü o gece diğer birçok fevkalade numaralar da var. Hatta bir parça da vals yapabiliyordum. Benim Atlantik'teki işim gece yarısından evvel biter. yaldızlı tellerle donanmıştı." "Bu iş için hoşuna gideceğimi tahmin etmem!" "Ben de tahmin etmem. İçerisi kâğıt şeritler. Atlantik'e vardığımız zaman o. Bir farkla: Biz öpüşmeyeceğiz.

Anhalter istasyonu karşısında. Harp sonu senelerinin dizginsiz coşkunluğu burada bütün çıplaklığıyla görülüyordu.. Hiç iyi yapmıyorsun. " Biraz sarhoş olmaya başladığını anlamıştım. Göz alabildiğine büyük salonlarda yüzlerce çift habire dans ediyordu. bu akşam olsun kendimizden ayrılalım. Maria elime tekrar bir kadeh tutuşturarak fısıldadı: "Raif. kahkahalar. Gazinonun asıl neşesi gece yarısından sonra başladı. Farz et ki biz. Burası küçük ve mahrem Atlantik'ten büsbütün başkaydı. Maria üstünü değiştirince hemen çıktık. Masaların üzeri renk renk şişelerle dolmuştu. "Avrupa" dedikleri büyük bir yere gittik. Cılız vücutları. İç ve gül!. Karşımdaki iskemleden kalkarak yanıma oturmuş ve kolunu omzuma atmış114 . Raif. Koluma vuruyor: "Böyle somurtup oturacağını bilseydim bu akşam için kendime başka bir delikanlı seçerdim!" diyordu. Bu akşam herkes kendi kendinin numarası olmayı tercih ediyordu. Zaten onların da bakalım hepsi göründükleri gibi mi? İstemiyorum. biz değiliz. birbirinin kucağında oturanlar görülüyordu. Bırak. ve cemiyetin haksız ve mantıksız bağlarına. Maria bu akşam garip denilecek kadar çok neşeliydi.. Kendimi herkesin akıllısı veya duygulusu yerine koymak istemiyorum. Burayı dolduran bir sürü insandan biriyiz. dört muhtelif yerde yırtmırcasına çalan müziğin gürültüsü.. Müthiş bir can sıkıntısına ve melankoliye düşmemek için ne kadar gayret ettiğimi görüyorsun. Üst üste getirttiği buruk lezzetli Ren şaraplarını hayret ettiğim bir süratle içiyor ve içmem için beni de zorluyordu. ölçüsüz bir neşe içinde kendilerini kaybeden delikanlıların. hoplaya hoplaya eski usul vals yapan çiftlerin ayak patırdısı birbirine karışıyordu.Maria'nın keman çalması ve şarkı söylemesi zannettiğimden de kısa sürdü ve gürültüye geldi. batıl hükümlerine isyanın en iyi şeklini cinsi arzularını başıboş bırakmakta bulunduklarını zanneden genç kızların hali sahiden hazindi. Bağırışlar. Başını önüne dayayıp daha şimdiden uyuyanlar. kemikleri çıkmış yüzleri ve bir asabi hastalığa uğramış gibi parlayan gözleriyle.

Bu siyah ve dalgın gözlerde ara sıra anlayamadığım bir şey parlıyor ve beni şaşırtıyordu. Bir yerde düşüp kalmış olmasın diye gidip bütün tuvaletleri gezdim. Onu bulamadım. yerinden fırlayarak : "Haydi!" dedi. onun için bir şey olduğumu bilmek vardı: "Maria" diye fısıldadım.. Bütün ısrarlarına rağmen fazla içmekten kaçmıştım. Şimdi. Maria'ya hiçbirinde rastlamadım. Kalbim.h... Bütün bunların üstünde. Oturan ve 115 . Fakat bana bir müddet daha dikkatle baktıktan sonra dudağını ısırdı. Salonların kenarındaki kanepelerde kıvrılıp sızan kadınlara teker teker baktım. Bir vals çalmaya başladı. Sarhoş olmaktan ziyade sersemdim. Yavaşça kulağına eğildim: "Haydi. ona yakın olmak.. dört tarafımızdan sıkıştıran vücutların keyfine tabi olarak oradan oraya sürüklenmekten ibaretti. bir anda son derece şiddetlenen bir endişe başladı. "Fakat ben pek iyi bilmem. Aradan on beş dakikaya yakın bir zaman geçtiği halde geri gelmedi. İnsanın içinde ne müthiş kuvvetlerin saklı olması lazım!" Gözlerinden tekrar o parıltı geçti. Göğsünden hafif fakat harikulade güzel bir ten kokusu yayılıyordu. O beni mahzun zannediyordu. gülemeyecek kadar mesuttum ve saadetimi ciddiye alıyordum. Merak etmeye başladım.. Uzun müddet bekledim." Sözümün ikinci kısmını duymamış gibi yaptı. Fakat ikimiz de bundan şikâyetçi değildik. "Ne kalabalık! Galiba sıkılmaya başlayacağım!" Tekrar ve üst üste şarap içti. Buralarda. Bakışları dumanlı ve manasızdı: "Haydi oturalım!" dedi." dedim. dans etmek falan değildi. Bir aralık yerinden kalkarak : "Şimdi geliyorum!" dedi ve sallana sallana uzaklaştı. Kalabalığın içinde dönmeye başladık. İçimde. "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?. Başım ağrıyordu. Bu. ökseye tutulmuş bir kuş yüreği gibi hızla çarpıyordu. elbiselerinin kopan yerlerini iğne ile tutturmaya çalışan veya ayna karşısında tuvalet tazeleyen kadınlar vardı. Maria gözlerini bana dikmişti. Halbuki değildim.

Sık ve şiddetli nefes alıyordu. Orada beyaz bir şey duruyor gibiydi. sonra bana döndü: 116 . Mana Puder. Kapıya atıldım ve dışarı çıkınca bir feryat kopardım. Kolumdan sımsıkı tutuyor ve hızlı gitmeye çalışıyordu. Yukarı çıkıp hesabı gördüm ve vestiyerden paltomu ve onun kürk mantosunu getirdim. Sesimi duyunca başını çevirdi. Ayaklarımız sokağın karlarına gömülerek yürümeye başladık. gazinonun dönen kapısının buğulu camları arasından dışarıya ilişti. "Hava almak ve serinlemek istiyorum. Yolda kendisine laf atanlara. Yoktu. Sokaklarda birçok sarhoş çiftler vardı. bu neşeli ve sarhoş insanların arasından daha hızlı geçip gitmek için beni çekiyordu. Sırtında ince bir yün elbiseden başka bir şey yoktu. şarkılar söylüyorlardı. iki kolunu başının hizasında yan yana getirerek.. gülümsedi: "Nerede kaldın!" dedi. Merdivenlerin birkaçını birden atlayarak alt kata indim ve aradım. Yazlık elbiseleri ile sokağa çıkmış hissini verecek kadar ince giyinmiş kadınlar. "Siz nerede kaldınız? Ne yapıyorsunuz? Deli mi oldunuz!" diye bağırdım. Parmağını dudaklarına götürerek: "Sus!. Büyük caddeler kalabalık insan grupları ile doluydu. bir iskemle bulup oturttum. boynuna sarılmak isteyenlere üstünkörü bir gülümseme ile mukabele ediyor. Onun ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğunu zannetmekle ne kadar hata etmiş olduğumu anlıyordum. Biraz daha tenha sokaklara geldiğimiz zaman yavaşladı. Bu sırada gözüm." dedi. Saçlarına ve ensesine ağır ağır kar taneleri düşüyordu. kapının hemen önündeki ağaçlardan birine dayanmış ve yüzünü oraya yapıştırmıştı. ellerinden maharetle sıyrılıyor ve beni sürük-lüyordu. bu havada ve böyle gece yarısından iki üç saat sonra ilkbahar safasına çıkmış gibi keyifli kahkahalar atıyorlar. Maria. Derin bir "oh!" çekti.ayakta duran insanlara çarparak bir salondan öbürüne koştum. Haydi gidelim!" Onu hemen hemen zorla içeri soktum.

Bir kaldırımdan karşı tarafa geçerken az daha karların üzerine yuvarlanacaktık... Sevgili Raif. ara sıra ayaklarına basıyordum..... ben çok eğlendim. Bütün yüzüyle gülerek : "Ah. "Düşeceksin!" dedim. Evvela kendi kendine şarkı söylemeye çalıştığını zannettim. sonra bana hitap ettiğini anlayarak kulak verdim: "Evet. İşte. Soluya soluya cevap verdi: "Hayır. Yolun sonralarına doğru adımları dolaşmaya başladı..." Birdenbire hıçkırmaya başlıyor. kederlenmeye lüzum yok. hayır. Biraz sükûnet bulunca: "Ne oldun? Gördün mü. Yukarı katlardan birinde. göğsü sarsılıyor. onu bir an evvel evine götürüp bırakmayı bu sefer ben istiyordum. Halbuki soğuk hava beni tamamıyla açmıştı. Şimdi duyulur duyulmaz bir sesle karmakarışık sözler mırıldanıyordu. kendini üşüttün!" dedim.. Boğulacak gibi kıvranıyor. Fakat kederlenmeye lüzum yok.."Nasıl? Bu geceden memnun musun? Eğlendin mi? Ah. " Kahkaha ile gülmeye başladı. sonra tekrar söyleniyordu : "Hayır. "Raif. Raif.. Sırtını merdivenin duvarına vererek bekledi. o kadar eğlendim ki!. Ben böyleyim işte. Ben böyleyim işte. o kadar eğlendim ki. Bana darılma!. " Yarım saat sonra kapısının önüne geldik.. Neredeyse ağlayacak diye korkuyor. fakat kolumu bırakmıyordu.. " dedi. Bir günüm bir günüme uymaz diye... Dememiş miydim?.... Sen çok iyi bir çocuksun. Kapıyı açtım.. o kadar." diyordu... Kendim çıkarım!" Anahtarlar bende olduğu için arkasından gittim. onu yukarı götürmek için döndüğüm zaman sıyrıldı... "Anahtarlar nerede?" diye sordum. Muhakkak ki sen iyi bir çocuksun!. koşarak merdivenleri çıkmaya başladı... Onu belinden yakalayarak götürüyor. Birdenbire bir öksürüğe tutuldu. cebimde olacak!" Elini kürkünün iç taraflarına sokarak üç anahtardan ibaret bir deste uzattı.. "Darılma.. Kuvveti ve iradesi onu bırakmışa benziyordu. karanlıktan bana seslendi: ..

117 .

Yatakta diz çökerek yanıma oturdu. Sonra kendisi yatağın kenarına ilişti.... "Üşüyeceksin!" dedim. Odasında elektriği yaktı. Odanın ortasında kımüdamadan duruyordum. 118 . Beyaz örtülerin altından fırlayan sağ omzu ve kolu yüzü kadar soluk ve beyazdı... "Düşündüklerin doğru değil. hayır.. Asıl kendime ispat edececeğim. Raif" dedi. Büyük bir süratle iskarpinlerini.. yüzünü avuçlarımın içine yerleştirerek: "Ah. entarisini başından sıyırıp bir iskemleye attı ve yorganın içine girdi. çoraplarını çıkardı.. İlk defa gördüğü bir insanı tetkik ediyormuş gibi beni süzdü. Hâlâ inanmıyor musun? Hâlâ şüphe mi ediyorsun?" Gözlerini kapadı. Neden böyle duruyorsun?. Fakat ne yapayım? Bilsen... Bu kapıyı aç!" El yordamıyla açtım. "demek sen böyle de olabiliyorsun?. Oturduğum yerden kalktım. bir bilsen. Kafasının içinde şuraya buraya kaçan ve bir türlü yakalanmayan bir şeyi tutmaya çalışır gibi bir ceht* * Çaba. Tekrar baktığım zaman yatakta bir parça doğrulduğunu ve gözlerini. fakat oldukça iyi muhafaza edilmiş mobilyalar ve güzel bir meşe karyola ilk bakışta göze çarpıyordu... yüzüne bir sarhoş gülüşü yayıldı.. Kürk mantosunu çıkarıp bir kenera bırakırken bana bir iskemle göstererek: "Otursana!" dedi. bir uykudan uyanmaya çalışır gibi kırptığını gördüm. biliyorum! Ellerini çekme. Bunu sana ispat edeceğim.."Buradayım. hiçbir şey söylemeden ona elimi uzattım. Eski. Beraber içeri girdik.. Gözlerimi indirdim. iki elimi birden tuttu. büyük bir endişe içindeymiş gibi açtığını ve ara sıra. Ne güzel ciddi olabiliyorsun! Ama sebep ne?" Başımı kaldırdım. Kolumu hızla çekerek beni yatağının kenarına oturttu. Seni hiç böyle görmemiştim. Hakkın var... Ama eğlendik değil mi? Muhakkak.. Sol dirseğini yastığa dayamıştı. Sonra yaklaştı.. ellerini iki yanağıma koydu: "Bana bak!" dedi. Ah. Hayır..

bana neler söyleyeceğini merak ediyor.. gözlerimi açar açmaz bulmayı ümit ettiğim sükûn ve emniyet yoktu. Nefes aldıkça burnunun kanatları kımıldıyor.. Muhakkak seviyorum... İçimde. Fakat neden şaşırıyorsunuz? Başka türlü olacağını mı zannediyordunuz? Beni ne kadar çok sevdiğinizi anlıyorum.. Arpie Madonnası'ndan da güzeldi. Alt dudağı hafif hafif ürperiyordu. Saçları alnına dökülmüştü. Başımı yastığa bıraktım.. "Tabii sizi seviyorum. Sen de gülüyorsun değil mi?. ağzının üzerine dökülen birkaç tel saç havalanıyor ve tekrar düşüyordu. Şaşkın şaşkın gülümseyerek: "İşte böyle. İçimde bir sabırsızlık vardı. Saçları beyaz yastığa dalga dalga serilmişti." dedi.... Sabahleyin uyandığım zaman onun derin ve muntazam nefeslerini duydum. Yandan vuran elektrik ışığı kirpiklerinin gölgesini burnunun üst tarafına düşürüyordu. uyuyordu... Yorganı tutan kolumla onu kendime doğru çektim. Tabii!" dedi. gözlerimi tavana dikerek beklemeye başladım. Kesik kesik nefes alarak : "Tabii. Vücudunun titrediğini hissettim. bana arkasını dönmüş. Uyandığı zaman bana nasıl bakacağını. Başka türlü olmasına imkân var mı?.. Kolunu başının altına koymuş. sonra sözüne devam edemeyerek odanın bir köşesine bakmaya başladı.. sırtına sardım ve kaymasın diye elimle tuttum. uyanmasından korkuyordum. alnı ve kaşlarının arası buruşuyordu. sebebini bilmeden. Ağzı bir parça aralıktı ve dudaklarının kenarında gayet ince tüyler vardı.sarf ediyor.. Çıplak omuzlarının titrediğini görünce yorganı çektim. Ben de sizi şüphesiz o kadar çok seviyorum. içim titriyordu? Ondan daha ne isteyebilirdim? Daha ne bekliyordum? Bütün arzularım son haddine kadar yerine gelmiş değil miydi? . Bunun sebebini bir türlü anlayamıyordum. Gözlerini açtı. Hem çok seviyorum. Niçin hâlâ. Yüzü bu anda tablodakinden de. fakat. Herhalde seviyorum. " Başımı kendisine doğru çekti ve bütün yüzümü ateş gibi buselere boğdu. hakkında verilecek hükmü bekleyen bir maznun gibi.

119 .

Yatakta bana doğru döndü. 120 . birdenbire çıkıp gelen güvenilecek bir dost gibi. ümidini kesince. yakın tebessümü değildi. onun her zamanki içten. Gülümsüyordu. aklı geride. nihayet. Fakat bu tesir ancak bir gün sürdü. Başını çevirmeden sordu: "Uyandınız mı?" "Evet!. fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan. göğsümü adeta görünmez bir çemberin sarıp sıktığını hissettim. Gözlerini kırpmıyordu. yüzüne dökülen saçlarını bile çekmemişti. Bütün bu manasız hislerin. içime ferahlık getirmişti. fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran. Bir şey noksandı. Gerçi son günlerde birbirimize rastgele bazan sen. Fakat bu. Bana "Uyandınız mı?" demişti. bazan siz diye hitap ediyorduk.. Yavaşça başımı kaldırıp baktım. bakıyordu. Hiç kımıldamamış. hayatımın en aydınlık gününü vehimler ve fena sezişlerle karartmanın sebepsizliğini düşündükçe büsbütün canım sıkılıyordu. Fakat bu gecenin sabahında bana böyle mi demeliydi? Belki hâlâ uykusu açılmamıştı. ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm. "Kalkmıyor musun?" dedi. Bir müddetten beri Maria'nın muntazam nefes alışının kesildiğini fark ettim. Uzun zamandan beri kulaklarımın en tatlı aşinası olan ve bende yalnız iyi hatıralar uyandıran bu ses. Benim kendisini seyrettiğimi bildiği halde başını çevirmeden o meçhul yere bakmakta devam etti. Epey zamandan beri uyanık olduğunu anladım ve içimdeki endişelerin birdenbire büyüdüğünü. yersiz korkuların şu anda hiç lüzumu olmadığını. Siz uyanalı çok oldu mu?" "Biraz evvel!" Sesi bana tekrar cesaret verdi. Daha ziyade Atlantik'teki müşterilere karşı sarf ettiklerine benziyordu. Gözlerini belli olmayan bir noktaya dikmiş.İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bu boşluğun bana adeta maddi bir eziklik verdiğini hissediyordum.

Çıplak ayaklarının uçları halıya dokunuyordu. Biraz kırgınlığım var. Odanın içinde sıkıntılı bir hava vardı. hayatının sebebini kaybetmek üzere olan bir insan gibi.. Göğsü ağır ağır kalkıp inerek devam etti: "Daha ne istiyorsun? Başka bir şey isteyebilir misin?. En kıymetli hazinesini. diğer parmaklarını aşağıya kıvırıyordu. Sen?" "Bilmem. Halinde daha ziyade yaklaşmama mâni olan bir şey vardı. ayaklarını aşağıya salladı ve sırtına ince bir hırka aldı. "Çırılçıplak sokaklara uğrayacak ne vardı?" Omuzlarını silkti ve tekrar arkasını döndü.. Başparmağını yukarı doğru kaldırıyor. Nihayet gayet sakin bir sesle: "Neden sıkılıyorsun?" dedi.. "Maria! Benim Kürk Mantolu Madonnam! Birdenbire ne oldu? Sana ne yaptım? Hiçbir şey istemeyeceğimi vaat etmiştim..... Onun beni.. yattığı yerden göz ucuyla takip ettiğini sezmiştim. Hâlâ yüzüme bakmakta devam ediyordu. Ne oluyoruz? Sahiden evlenmiş insanlar gibi birbirimizden sıkılmaya mı başladık?" Ne demek istediğimi anlamayan gözlerle yüzüme baktı. Ama ben istiyorum. Her çareye başvurdum. Bir iskemle çekerek karşısına oturdum... Sözümü tutmadım mı? Birbirimize her zamandan ziyade yakın olmamız lazım gelen bu anda neler söylüyorsun?" 121 . Birçok şeyler istiyorum ve hiçbirini elde edemiyorum.. Ellerini yakaladım. Sonra yatağa doğru sokuldum: Onu okşamak. Belki de içkiden. aramızdaki buzları. "Belki de dün akşam üşüdün!" dedim..... Sırtım da ağrıyor. fayda yok. Soluk yüzünü birdenbire.. daha ziyade kuvvetlenmeden kırmak istiyordum. yüzümü yıkadım ve çarçabuk giyindim. Aklımca nükte yapmak istedim: "İkimize de bir sessizlik çöktü."Kalkacağım!. sesim heyecandan titreyerek: "Maria" dedim.. Daha çok sıkıldım ve sustum. Kalktım. Kolları cansız gibi aşağıya sarktı. o zamana kadar hiç görmediğim bir pembelik kapladı.. Kendimi pek o kadar iyi hissetmiyorum. Sen artık memnun olabilirsin! Ama ben ne yapayım?" Başı önüne düştü. O da doğruldu.

hele buraya geldikten sonra. sana da âşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi. Belki bu noksandı... benden başka bir insan. Demek ki.. hatta senden çok istediğime emin ol.. Başka türlü olmayı ne kadar isterdim.. Hava her zamanki gibi kapalı.. Eliyle gözlerini kapadı ve devam etti: "Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra.. Başka türlü olmayı senin kadar... her şeye rağmen bana yabancı. Daha da büyümüş olarak.... ben böyleyim..... Fakat elimde değil. Ne yapayım? Ağzımda dün akşamki içkilerin burukluğundan.. Bunu olduğu gibi kabul etmekten başka çare yok. hayır!" dedi.. Sana âşık değilim.. bu sabah uykudan. Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim.. İçimde hep o boşluk var..... ruhumda." Tekrar yatağına girerek. Ne yapalım? Kabahat sende değil.. Gözlerini kapadı. odam soğuk.... arka üstü uzandı. Benim iyi kalpli dostum... bütün yakınlığına rağmen benden ayrı. Yaramda. Çocukluğuna ait bir masal söylermiş kadar tatlı bir sesle: "Dün akşam.. fakat aynı zamanda bütün hayatımı kavrayacak kadar kuvvetli heyecanlar duyacağımı. diye düşündüm. bütün ümitlerimi terk etmek lazım geleceğini gayet iyi biliyorum. bu ümidin boşa çıkması üzüyor.Başım sallayarak: "Hayır dostum.. Bu sondu. küçük kız çocukları gibi masum.. Yüzüne tatlı bir yumuşaklık geldi. Ama değil.. sırtımda gittikçe artan ağrılardan başka hiçbir şey hissetmiyorum. Halbuki dünyada sana âşık olmam icap ettiğini..." Bir müddet sustu. Sihirli bir el tarafından tamamen değiştirileceğimi. başka bir dünyaya doğar gibi uyanacağımı sanmıştım... Ne kadar isterdim. "Birbirimize her zamandan ziyade uzağız! Çünkü artık bir ümidim yok. bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor.. Bundan 122 . Adalelerimde yorgunluk ve başımda ağrı. bir an neler ümit etmiştim. Raif. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu. Fakat hakikat ne kadar başka.. Beni asıl.

. hayır böyle olmaz.. kolunu uzattı... Birbirimizden. parke kaldırımlar başladı. Yanımdan bisikletli insanlar ve uzaktan yerleri sarsarak bir tren 123 .. Sakin olmak için müthiş bir gayret sarf ederek : "Dargın değilim.. Bu an gelince ben seni ararım...sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok. Haydi artık Raif. Sokakta rastgele yürümeye başladım... belki tekrar dost olur ve bu sefer daha akıllı davranırız.. Ortalık tenha.. Yanağını yüzüme sürdü: "Bana bir kere gül ve ondan sonra git!" dedi. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım.. Gene yürüdüm. buğulu camlarıyla tramvaylar. Saatlerce yürüdüm.. O kadar yalnız kalmak istiyorum ki. "Ben müteessir değil miyim? Beni görmüyor musun?. Terlediğim için paltomun önünü açtım...... Gel!. Hep yürüdüm. omnibüsler geçiyordu. Yüzüme adeta yalvararak bakıyordu. Bana darılarak gidiyorsunuz.. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar... buz tutmuş kanalların üstünden yürüdüm. " Elini gözlerinden çekmişti.. "Hayır. Güldüm ve elimi yüzüme kapatarak dışarı fırladım. Ben size ne yaptım?" diye bağırdı. müteessirim!" dedim. neyin uğrunda feda ettik? Hiç!... Bunları ne diye... Yürüdüm.. Demiryolu köprülerinin altından. Kararmış yüzlü evler. Şehrin sonuna gelmiştim. Ara sıra dallardan yere pat diye kar parçaları düşüyordu. İki tarafımda muntazam dikilmiş çam ormanları vardı.. Böyle gitme. Yanımdan. Yoluma devam ettim. dükkânların çoğu kapalıydı. Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum... Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız. Parmaklarının ucundan tuttum ve: "Allahaısmarladık" dedim. verebileceğimizden fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz. Hiçbir şey düşünmüyordum. Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik... Haydi artık git. Soğuktan gözlerimi kırpıyor ve koşar gibi hızlı adımlarla ilerliyordum." Başımı göğsüne doğru çekerek saçlarımı okşadı. Cenup istikametinde gidiyordum.

Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman. Hayatımın en dolu. Ayaklarının birini havaya kaldırıyorlar. bir kısalıyor gibi görünüyordu. Belki dört saatten beri yürüyordum. Gazinodan birkaç yüz metre ötede. Zaten kadınlar pek acayip mahluklardı. beyaz pelerinli çocuk gibi titreşiyorlardı.geçiyordu. hiç kimse sevmemişti. Kızların renkli boyun atkıları ve erkeklerin sarı saçları rüzgârdan uçuyor. yüksekçe bir yerde. en manalı zannettiğim bir devresi birdenbire boşalmış. Ağaçların arasına saparak o tarafa gittim.. Buraları evvelce de bir kere gördüğümü hatırlıyor fakat ne zaman geldiğimi. Ayak bileklerime kadar karlara batarak yürüyor ve her şeye dikkat ediyordum. Etrafı tel örgü ile çevrilmiş korularda minimini çam fidanları. bütün manasını kaybetmişti. Beni hayatımda hiç. ahşap bir kır gazinosu vardı. kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. buranın neresi olduğunu bir türlü bulamıyordum. asla kızmıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor. ancak tatmin edilmeyen arzulara 124 . En tatlı emellerinin tahakkukunu gördüğü bir rüyadan acı hakikate uyanan bir insan gibi içim çekiliyordu.. Yürüdüm. niçin geri dönmediğimin farkında değildim. Ormanın her tarafında uzun. Sağ tarafta büyükçe bir göl ve üzerinde paten kayan bir kalabalık gördüm. Sadece müteessirdim. el ele tutuşup ilerdeki bir burnun arkasına doğru uzaklaşıyorlardı. burnumun kökünde hissettiğim karıncalanma geçmişti. birbirine karışan kayak izleri vardı. Kır gazinosunun arkasından dolaşarak karşı taraftaki ağaçların altına doğru gittim. Bütün bunlara dikkat ediyordum. üstlerine yüklenen karla. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. birkaç ihtiyar ağaç vardı. Yalnız içimde müthiş bir boşluk hissi vardı. Başımın yanması azalmış. oldukları yerde dönüyorlar. Hakkı vardı. Orada durdum. Ne diye yoldan ayrılıp buraya saptığımın. vücutları muntazam hareketlerle sağa sola kıvrılıyor. "Bunun böyle olmaması lazımdı" diyordum. Gölün üzerindeki kalabalığı tekrar seyre başladım. Gölün üzerinde kısa etekli kızlar ve paçaları bağlı delikanlılar hiç durmadan kayıyorlardı. Uzakta iki katlı. her adımlarında boyları bir uzanıyor. Ona hakikaten dargın değildim.

yapılacak bir şey yoktu. Maria'nm da dediği gibi. Sırf bana acıdığı için bu kadar üzülmesine imkân yoktu.üzülüyor. Önümdeki seneler bana tahammül edilemeyecek kadar ha125 . Kürk Mantolu Madonna'yı arayacaktım. çekilip gidiyordu. sürüklenip gitmiştim. O da aradığı ve bulamadığı bir şeye yanıyordu. Onu. Fakat. Bunu yapmamalıydı. Fakat bu neydi? Bende. bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey. daha doğrusu onun tablosu karşıma çıktığı vakit. her şeye rağmen. O beni birdenbire sessiz ve karanlık dünyamdan ayırmış. geldiği kadar sebepsiz ve ani. Onun bana böyle yapmaya ne hakkı vardı? Senelerden beri. kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu. ışığa ve sahiden yaşamaya götürmüştü. hele benim tarafımdan... insanlardan kaçsam bile. herkeste onu.. fakat beni memnun edecek hayat hakkında da bir fikrim yoktu. daha doğrusu aramızdaki münasebette eksik olan neydi? Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek. dilini bildiğim ve bilmediğim insanlarla tanışacak ve her yerde. Yalnızlığımı hissediyor ve üzülüyordum fakat bundan kurtulmanın mümkün olabileceğini ummuyordum. Şimdi. Sonra onun da ne kadar ıstırap çektiğini görmüştüm. Fakat aramamak elimde olmayacaktı. mevcut olmayan bir şeyi aramaya mahkûm ediyordu. boşluğunu apaçık görmeden. Yaşadığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek.. bu haldeydim. Maria. bunu tabiatımın acayipliğine vermiş. Bir ruhum bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim. bu çeşit bir mahluk addedemezdim. bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden. Fakat böyle düşünmekle Maria'ya karşı haksızlık ettiğimi çabuk anladım. Bunun böyle olmaması lazımdı. bütün ömrümce bir meçhulü. Maria Puder'i. Onu bulamayacağımı daha şimdiden biliyordum. kırılan benliğini tamir etmek istiyor. Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkânı yoktu. şöyle böyle bir ömür sürmüş. Beni.

yan yana uzandık-karını görür gibi oluyordum. dünyada yarı yolda kalmayan sevgiler de bulunabileceğini hatırlamak mı istemiştim? Bilmiyorum. gölün üzerinden. o. hiç durmadan dolaşıyorlardı. ölüme bile beraber giden bu insanların hayattan ayrıldıkları yere gelmek suretiyle ona bir nevi cevap mı vermiş oluyordum? Yoksa sadece kendimi inandırmak. birkaç adım ileride yatıyorlardı. Fakat bulunduğum yer. Yaşıyorlardı. Beni buraya getiren neydi? Rastgele yürürken gözüm bu taraflara ilişince neden hemen sapmıştım? Hatta neden evden çıkar çıkmaz bu istikameti tutarak sözleşmiş gibi buraya gelmiştim. Eğleniyorlardı. Birbirini bellerinden tutan çiftler. Hâlâ beraberdiler. Çimenler arasından kıvrıla kıvrıla akan ve bir gölcük halinde birleşen kanlarına bastığımı zannediyordum. kafamın içine ve yal126 . Mukadderatları gibi kanları da birbirine karışmıştı. Dünyada en güvendiğim mahluktan ayrıldıktan ve onun. gerisingeriye koşmaya başladım. şimdi bulunduğum ağaçların altında yüz seneden fazla bir zaman evvel bedbaht Alman şairi Kleist ile sevgilisinin birlikte intihar ettiklerini söylemişti. iki insanın ancak muayyen bir hadde kadar birbirine yaklaşabileceklerine dair söylediklerini dinledikten sonra. kahkahalar geliyordu.zin görünüyordu. Hatta bunları o zaman düşünüp düşünmediğimi de iyice tayin edemiyorum.. Bulunduğum yerin neresi olduğunu hatırladım. Bu yüke katlanmak için bir sebep bulamıyordum. Aşağıdan. herhalde grog içerek kızışmak ve biraz dans etmek istiyorlardı. Tam düşüncelerimin burasında gözlerimden bir perde sıyrılır gibi oldu. Bir gün Maria Puder'le Potsdam'a. Ve işte şurada. Ve ben. Gazinonun ikide birde açılan kapısından dışarı müzik sesi ve ayak patırtısı vuruyordu.. trenin penceresinden burasını göstermiş. Bu göl. Geldiğim yoldan. ikinci Frederik'in "Gamsız" sarayının parkını gezmeye giderken. Kaymaktan yorulanlar sırtı tırmanarak gazinoya doğru gidiyorlar.. bitip tükenmez bir yolculuğa çıkmışlar gibi.. birdenbire ayaklarımın altını yakmaya başlamıştı! Kadının göğsünde ve erkeğin kafasında birer tabanca kurşunuyla. VVansee'ydi.

ve bugün de. hatırlıyorum. şu ahşap bina. bilhassa cesaretimi büsbütün kırarak beni etrafımdan tamamen uzaklaştıran o anın bütün teferruatını. dingilden fırlayarak.. aradan bu kadar uzun seneler geçtiği halde her şeyi. yaşadığımı zannettiğim oldu. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Dün akşamdan beri bir şey yememiştim. Hiçbir hareketim onun tesirinden kurtulamadı. boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. vazifelerini yapıyorlar. bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar. her zaman için yerleşip kaldı. Ben ise. kitleden ayrılmanın bir hususiyet. bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. altında bulunduğumu anlıyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar. faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. gövdeme doğru yayılan bir gerilme vardı. Ben neydim? Ruhum. Şehre yaklaştıkça ümitsizliğim artıyordu. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. Şimdiye kadar zannettiğim gibi. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum. bir fazlalık değil. şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. yepyeni bir vaziyet. o zaman kendi hakkımda verdiğim hükümlerde hata etmiş olmadığımı görüyorum.nız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil. hayata bir şey ilave ediyorlardı. Her hareketlerinin bir manası vardı. beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde bu kanaat yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati. İşte bu andan itibaren bende. Koşa koşa asfalt yola geldim ve Berlin'e doğru yürümeye başladım. Lüzumsuzluğuma. Bu sefer ağır ağır ve düşüncelere dalarak gidiyordum.. Bacaklarımda yorgunluk değil. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra. ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. fakat midemde açlıktan ziyade bir nevi bulantı hissediyordum. hayatımın istikametine hâkim olan değişme başladı. onların dallarını ve eteklerini örten karlar. Bundan sonraki gün127 . şu gramofon.

Çocukluğumda kurduğum hayallere benzeyen. iki insanın birbirini 128 .. ne güzel olurdu! Bu müthiş sesi duyunca. Şehrin ortalarına gelmek için daha saatlerce yürümem lazımdı... ömrünün sonuna kadar beni unutamayacağını. Hiçbir zaman başımı eğip yalvarmaya gidemezdim. Böyle bir şey hem elimden gelmez. fikrini değiştirmemesinin imkanı yoktu. kandırıcı fikirler kafama hücum ediyordu.. Gözlerim yanıyordu. hem de bir faydası olmazdı. Karlar ayaklarımı donduruyordu. Gözlerim yaşararak ve sesim titreyerek ona aramızdaki yakınlığı. bu ihtimali ciddilikten uzak. evvela ne olduğunu anlamayarak bir müddet duracak. Akşam olmaya başlamıştı. fakat onlara nazaran daha delice. rahatsız ettiğim için af diledikten sonra. imkânsız buluyordum. kısaca veda ederek. Yolda kendi kendime söylenmeye başladım. Şehre yaklaşmıştım. Buna rağmen saatlerce oturdum. Yerde son nefesimi verirken ihtimal ki. tesadüfen bunu haber alınca ne yapardı? Yüzü nasıl bir şekil alırdı? Bütün yaptıklarına nasıl pişman olurdu? Düşüncelerim hep onun etrafında dönüp dolaşıyordu. Burada donup kalmak ve ertesi gün sessiz sedasız bir yere gömülüvermek.. cazip. Başımı arkaya atarak gökyüzüne baktım. mikrofon başında kafama bir kurşun sıkmak.. Tanıştığımız ilk günlerde olduğu gibi bin türlü güzel. daha saçma ve daha kanlı şeyler tasavvur ediyordum: Gece. bu sesleri de duyar ve gülümseyerek ölürdüm. tam onun Atlantik'te numara yaptığı sıralarda. kendimi kanla hatırasına bağladığımı anlayacaktı. gülünç. Benim nereden telefon ettiğimi bilmediği için çaresizlik içinde çırpınacak. sonra deli gibi "Ra-if! Raif!" diye bağırıp benden bir cevap almaya çalışacaktı. Nereye gittiğimi bilmiyordum. esrarı çözülemeyen bu facia hakkındaki tafsilatı okurken kalbi nedamet ve yeis içinde çırpınacak. Vücuduma garip bir uyuşukluk yayıldı. Küçük bir parka girip oturdum. Hep ona hitap ediyordum. Maria günlerden sonra. Bu sözlerin ona tesir etmemesinin. polise haber veremeyecek ve ertesi gün elleri titreyerek gazeteleri karıştırıp. Gene aynı köprülerin altından ve üstünden geçtim. kendisini telefona çağırmak. Kalktım ve tekrar yola düzüldüm.lerimin ondan ayrı olarak geçeceğini bir türlü kabul edemiyor.

kitap okumaya çalışıyordum. darıl-mıştı. bu akşam gelmedi!" dedi. Saat on bire kadar dolaştım ve gece Atlantik'in önünde. Evet. Beşinci gün.bulması bu kadar güç olan bu dünyada bizim böyle manasız sebeplerle ayrılmamızın imkânsızlığını anlatıyordum. evinden çıkıp gidişime hayret etmiş.. Böylece beş gün geçti. Koşa koşa evinin önüne kadar gittim. ona evvela garip görünüyor. Onu görmek ve bütün bunları anlatmak lazımdı. aradan biraz zaman geçmesini beklemekten başka bir şey yapamayacağımı anlıyordum. O zaman hastalığının artmış olduğunu tahmin ettim. bir yukarı gezinerek. onu beklemeye başladım. Hatta belki de benim. Has129 . geç vakit evden fırlıyor. Onu derhal. her şeyi kabule amade bir insanın birdenbire coşması. bir gazinodan Atlantik'e telefon ettim ve Maria Pudefi sordum. dikkat etmeye azmederek baştan başlıyor. sonra kapısının önüne gittim. uzaktan bakmakla iktifa ediyordum. onun gene işine gitmediğini anlayınca. Sabahleyin o kadar kolay kabul ettiğim korkunç kararı değiştirmeliydi. Kendisini her gece. sonra yavaş yavaş ellerimi tutarak gülümsüyor ve: "Hakkın var!" diyordu. Benim gibi her zaman sakin. eskisinden daha yakın olarak. hummalı bir hasta gibi bana olmayacak şeyler düşündürüyordu. Herhalde uyuyordu. Rahatsız etmenin doğru olmayacağını düşünerek pansiyona döndüm.. Artık sırmalı kapıcıya sormaya utandığım için. rüyamda gördüm. bütün gündüzki kararlarımın aksine olarak. onun geçeceği yollarda ve evinin etrafında dolaşıyordum. Her gün odamda oturuyor. karanlık pencerelerine baktım ve hiçbir şey yapmaya cesaret edemeyerek döndüm. Değiştirecekti. Nihayet kapıda duran sırmalı adama sordum: "Bilmem. bazan. fakat birkaç satır sonra gene zihnimin başka yerlerde dolaştığını görüyordum. Bir tek harfini bile fark etmeden sayfaları çeviriyor. Fakat geceyle beraber muhayyilem faaliyete başlıyor.. bir aşağı. hemen bu akşam görmeliydim... onun kararlarının kati olduğunu. Nihayet. Fakat gelmedi. hemen hemen hiç itiraz etmeden. Penceresinde ışık yoktu. Üç gün arka arkaya aynı şekilde onu yolda bekledim. Gündüzleri hadiseleri olduğu gibi kabul ediyor..

annesi hâlâ Prag'dan gelmedi.. Bundan şüphe mi ediyordum? Niçin onun hastalığına inanmak için böyle bir tasdik beklemiştim? Benden kaçmak için işine gitme saatlerini değiştirecek veya kapıcılara talimat vererek beni savdıracak değildi ya!. uzun uzun çaldım. Yüreğim hopladı: "Başka yere mi taşındılar!" Telaş ve heyecanım karşımdakini biraz yumuşatmışa benziyordu. Münasebetimizin hududu.. Merdivenleri nefes nefese çıktım ve tereddüt edip vazgeçmemek için derhal elimi zile götürdüm. Kendisi de hastalandı. ev halkını uyandıracaksınız. "Burada oturanı!" Yüzüme dikkatle baktıktan sonra. Beklediğim ayak sesi duyulmadı. "Hastalığı?" "Bilmiyorum!" Arkamdan hayretle bakan hizmetçi kıza teşekkür bile etmeden merdivenleri dörder dörder atladım. kısaca çaldım ve bekledim. ters bir tavırla: "Orada kimse yok!" dedi. evinin yolunu tuttum." Suallerimin hücumu karşısında şaşıran hizmetçi.. birkaç kere daha. başını sallayarak cevap verdi: "Hayır. Ondan sonra. içeride hiçbir hareket olmadı. Bir sarhoşluk gecesinin saba-hındaki sahneye bu kadar kıymet vermek doğru olamazdı. her şeye rağmen bunu yapmak hakkını bana verecek kadar genişti. İlk rastgeldiğim 130 . uyku sersemi bir hizmetçi: "Ne istiyorsunuz?" diye sordu. Yalnız karşı taraftaki evin kapısı aralandı. Demek sahiden bu kadar hastaydı. bir adım geri çekildi ve: "Bağırmayın. Uykuda bile olsa uyandırmak kararıyla.. bakacak kimsesi olmadığı için hasta kasasının doktoru hastaneye kaldırttı!" Bunları söyleyen kıza doğru koştum: "Hastalığı nedir? Ağır mı? Hangi hastaneye kaldırdılar? Ne zaman?.ta olduğu için birkaç günden beri gelmediğini söylediler. İki gün evvel kaldırdılar. galiba Charite'ye götürdüler!" dedi.

nöbetçi doktordan hastayı görmek müsa131 . yanında bulunmak.polisten Charite dedikleri bu hastanenin nerede olduğunu öğrendim. Sokaklarda hiç kimse yoktu. Gene bu akşam anladım ki. Bu akşam anladım ki. ziyaret günü olmadığı halde. sabaha kadar yüksek taş duvarların etrafında dolaştığım ve hep onu düşündüğüm bu gecede tam manasıyla anladım. onu kaybettikten sonra. Birçoklarından dışarı sönük ve sarı bir ışık vuran pencerelere bakıyor. Ne böyle bir kadının geldiğinden. ellerimle alnının terlerini silmek için mukavemet edilmez bir arzu duyuyordum. Saat tam dokuzda. Yüzlerce metre uzunluğundaki büyük taş bina içime ürperme verdi. Ara sıra beyaz bir otomobil hastanenin kapısından içeri giriyor. canı sıkıldığı halde gülümsemeye çalışarak: "Yarın dokuzda gelin. gidip istirahat etmemi ve yarın gelmemi tavsiye etti. onun bunlardan hangisinde olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. ona hizmet etmek. hastanenin müteaddit kapılarından girip çıkan beyaz otomobiller çoğaldı. Fakat ben hiç tereddüt etmeden büyük kapıya doğru gittim ve kapıcıyı odasından çıkardım. Maria Puder'i ne kadar sevdiğimi ve ona nasıl delice bağlı olduğumu. Her sualime. biraz sonra tekrar çıkıyordu. Bir polis. ne de nereye yatırıldığından haberi vardı. bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. İçerde hastam olduğunu söyleyince. Rüzgâr karları bir duvardan öbürüne savuruyor ve gözlerime dolduruyordu. ne hastalığından. Ortalık aydınlanmaya başlayınca. Ne maksatla olduğunu bilmeden oraya gittim. ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim. öğrenirsiniz!" demekle mukabele ediyordu. fakat bundan sonraki tesadüflerinde halime acıyan bir sükûtla yanımdan geçip gitti. Biraz sonra. ikinci defa yanımdan geçerken. Gece yarısından sonra gelen ve bu müthiş soğukta kendisini rahatsız eden ziyaretçiye karşı belki de hak ettiğinden biraz fazla nezaket gösteren kapıcının bana verebilecek hiçbir bilgisi yoktu. sokaklar yavaş yavaş canlandı. bana dik dik baktı ve üçüncü seferinde buralarda neden dolaştığımı sordu.

Uzun boylu tavsiyelerle ve deste deste reçetelerle. tek yataklı bir odadaydı. Herhalde geçecek. Maria Puder. Sesi hiç değişmemişti. Hemşire kapıyı araladı. Gece içeri bırakmadılar. Ben bu yirmi beş gün zarfında ne yaptığımı şimdi pek hatırlamıyorum. Hastalık zatülcenpti. karlı bir günde.. hastanın yorulmasının doğru olmadığını söyledi. Hatta yaşamadım bile. Yatağın kenarından dışarı fırlayan parmakları. Ama sen pek bitkin duruyorsun!" "Hasta olduğunu bu gece Atlantik'ten öğrendim.. Galiba onu gidip gördüğüm. hemen gülümsedi. hakkımda bu istisnanın yapılmasına sebep olmuştu.. Maria Puder. Yanımda gelen hemşire. Yalnız benzinin solukluğu sarımtırak bir hal almıştı. sonra vazgeçti. çünkü yaşasam şimdi aklımda bu günlere ait hiç olmazsa küçücük bir hatıra bulunurdu. örtünün nihayetini kabartan ayakları. karşı dairenin hizmetçisi buraya getirdiklerini söyledi. içerde çok kalmamamı. evde de kendisine iyi bakacağını söyledi.adesini aldım. Herhalde yüzümün perişan ifadesi.. Bir şey söyle-yecekmiş gibi bir hareket yaptı. Fakat yüzü birdenbire değişti ve telaşlı bir hal aldı. terleyen yüzünü. fakat o. hastanede yirmi beş gün kaldı. "Bir şey değil. onu kaybetmek korkusu sarardı. fakat gülümsemedi. Başını salladı. başucunda durarak. Yalnız onun yanındayken içimi müthiş bir korku. Gayet ciddiydi. Belki daha fazla tutacaklardı. Maria başını çevirip beni görünce. Hastanenin etrafında!" Gözlerini üstümde gezdirdi.. Ama doktor pek tehlikeli bulmuyordu. Eve gittim. ara sıra kenara kayan gözlerini ve büyük bir güçlükle nefes alan göğsünü seyrettiğim zamanların haricinde hiçbir şey yapmadım. daha 132 . ben de sabahı bekledim!" "Nerede?" "Burada. Hemşire odadan çıkıp bizi yalnız bırakır bırakmaz: "Ne oldun Raif?" diye sordu. doktorlara burada sıkıldığını. hastaneden çıkıp evine geldi. Hastaya veda ettim.. Yanma sokularak: "Sen ne oldun? Bak gördün mü?" dedim.

. mezarının yerini seçecek. beni de üzer!" diyordu. Mütehassıs daha birkaç gün kalmasını istiyordu... küçük bir fırsat. Eli fitreye fitreye: "İyiyim. O zaman ne yapacaktım? Buraya kadar her şeyi bütün teferruatıyla düşünüyor. Hatta yüzü. yirmi beşinci günü. "O gelirse bana yardımı olmaz. Bütün ısrarlarıma rağmen Maria annesinin çağrılmasına razı olmadı. Nihayet.. onu kürküne sardım.şimdiden ölü bir hal almışlardı. Bu anda ona ait bütün işler bitmiş olacağına göre. bir gün bana: "Doktorlarla konuş. bir kap hasta yemeği pişiriyordu. son işleriyle uğraşacak. Onu asıl bu andan itibaren kaybetmiş olacaktım. İyileşmeye başladıktan sonra. Bir taksiyle evine getirdim. İhtiyarca bir kadın öğleye kadar gelip evi temizliyor.. Razı olduk. Bu andan itibaren ona hakikaten yalnız ben baktım. alelade bir şey söylüyormuş gibi. dudakları ve gülüşü de. fakat bundan sonrasını asla tasavvur edemiyordum. mırıldandı: "Bana sen daha iyi bakarsın!" Cevap vermeden dışarı fırladım. Evet. yukarı çıkarırken. koluna girerek merdivenlerden indirdim. sen keyfine bak ve kışı orada geçir" diye mektuplar yazıyordu. Ve işte her şey bu anda başlayacakta. bir an bekliyor gibiydiler. sükûnetimi muhafaza ederek. şoför de bir kolundan tutarak yardım etti. çukura bırakacaktım. kendisini soyup yatağına yatırdığım zaman bitkin bir haldeydi. benim yeryüzünde bulunuşum kadar gülünç. O zaman ben ne yapacaküm? Evet. birkaç kişiyle beraber. Sonra gene o ehemmiyet vermeyen edasıyla mırıldanıyordu: "İşte sen bana bakıyorsun ya! Yoksa yoruldun. bir müddet sonra. beni artık çıkarsınlar" dedi.. onu toprağın altına koyduktan ve mezarının başındakiler dağılıp onunla baş başa kaldıktan sonra ne yapabilirdim?. sebepsiz bir şey olamazdı. Boşuna yere üzülür. çünkü kendisi yardıma muhtaç. bu sırada Prag'dan dönmüş bulunacak olan annesini teselli edecek ve nihayet onu. Herkesle beraber oradan ayrılacak. gizlice mezarın başına gelecek ve onunla yalnız kalacaktım. Sonra. Bütün ruhum korkunç bir boşluk halindeydi. buna rağmen. bu korkunç değişmeye tabi olmak için. bıktın mı?" 133 . büyük bir çini sobayı yakıyor..

Odada birtakım işlerle uğraşıp gezinirken. hayatında hiç kimse tarafından sevilmemiş ve kendisine bile itiraf etmediği halde. üzerinde konuşmaya lüzum olmayacak kadar tabii telakki ediliyordu. gözlerinin mütemadiyen beni takip ettiğini. bir insan sevgisi bekleyerek ihtiyarlamış bir muallimden bahsediliyordu. Zaten hastalığından beri hemen hemen hiç gülmemişti. Hikâye bittikten sonra. daha doğrusu. kendisine. Her şey. "Hiçbir şey yapmadım!" diye cevap verdim. Fakat onun bir şeyler düşündüğü muhakkaktı. İlk defa olarak bu mevzua temas ediyordu. Yılbaşı gününün sabahı aramızda geçen hadise. Bir gün.. buna hadise demek caiz değildi. Yalnız kendisini hastanede gördüğüm ilk günü beni tebessümle karşılamış. teşekkür ederken. Sonra bana döndü. Bir şeyi rica ederken. Bende bir şeyler arıyor gibiydi. buradaki hayatımız. kendisine yüksek sesle kitap okurken. akşamüzeri lambasının ışığı altında. bir aşk. "Sahi mi?" "Bilmem. yalnız kendi içinde doğan ve hiç kimse tarafından sezilmeden gene çabucak ölen ümitleri usta bir kalemle tasvir edilmişti.. Burada. Hatta bu suali uzun zaman134 . Jacob VVas-sermann'ın "Hiç Öpülmemiş Ağız" diye uzun bir hikâyesini okuyordum. hep ciddi ve düşünceliydi. bir kelimeyle olsun anılmamıştı. ondan sonra inatçı bir ciddiliği muhafaza etmişti. Maria uzun müddet gözlerini kapayarak sustu.Fakat bunu söylerken gülümsemiyor. Geceleri geç vakte kadar başucunda bekler. Bu meseleler hakkında en küçük bir imandan her ikimiz de kaçıyorduk. o küçük konuşma. benim hastaneye ziyaretlerim. şaka yapmıyordu. hiç yorulmadan üzerimde durduğunu hissediyordum. Zavallı adamın ruh yalnızlığı. onu alıp evine getirişim." Tekrar bir sükût oldu. lakayt bir sesle: "Yılbaşından sonra birbirimizi görmediğimiz günlerde ne yaptığını anlatmadın!" dedi. Ama ben şaşırmamıştım. sabahleyin erkenden gelirdim. Sonraları öteki odalardan büyükçe bir divan ve annesinin yatak örtülerini getirerek aynı odada yatmaya başladım. herhangi bir mesele üzerinde konuşurken.

yalnız "Söyle" der gibi başını salladı. Mahiyetini henüz kendimin de anlayamadığım bazı hislerimi olduğu gibi söylüyor. nerelere gittiğimi. yüzüme dikkatle baktı. Teferruat üzerinde duruyor. adeta insafsızdım. Evden nasıl çıktığımı. Fakat cevap vereceğim yerde ona yemeğini yedirdim. hem onun hakkındaki hükümlerimde. Sesim gayet sakindi. bunlar üzerinde münakaşa ediyor. telefonda ona veda etmek istediğimi anlatırken. Gözlerini kapamıştı. daha çabuk uyursun!" dedim. Bu nükteme gülmedi. buna lüzum görmüyordum. Ağır ağır. Bunun için hem kendi hakkımdaki. mümkün olduğu kadar can sıkıcı şeyler okuyarak onu uyutmayı âdet etmiştim. geçeceği yolda ve sonra evinin etrafında dolaştığımı. Adeta başkasına ait hadiseleri hikâye ediyormuş kadar heyecansızdım. geceleri nasıl. Bir an tereddüt ettim: "İstersen yılbaşından sonra geçen beş günde neler yaptığımı anlatayım. O da hiç kımıldamıyordu. hastanede olduğunu haber alınca. son akşam. aradan uzun seneler geçmiş hatıralar gibi yabancı geliyordu. Sonra güzelce üstünü örttüm. nasıl oraya koştuğumu ve sabaha kadar dışarıda beklediğimi anlattım. gözlerini açtı. içimden geçenleri. nihayet. ortaya döküyordum. Çünkü hiçbir maksadım yoktu. Onu yollarda beklediğim gecelerde kafama hücum eden yığın yığın kandırıcı cümlelerden hiçbiri aklıma gelmiyordu ve ben bunları 135 . Hiçbir şeyi saklamıyor. Buna rağmen ben devam ediyordum. Onlarla aramda bir mesafe teşekkül etmişti. Çehresinin hiçbir hattı oynamıyordu. Yalnız bir defa. her türlü gizli düşünceden ve hesaptan uzak.dan beri beklemekte olduğumu fark ettim. "Sen bilirsin!" Yemekten sonra. Bütün bunları daha ziyade kendime tekrar ediyormuş gibiydim. teker teker hatırlayıp tahlil etmeye çalışarak. VVansee'de gördüklerimi ve düşündüklerimi. başladım. tekrar başucuna oturdum ve: "Bir şey okuyayım mı?" dedim. hafızamı toplamak için ara sıra duraklayarak. Uyuduğunu zannettirecek kadar hareketsizdi. tekrar kapadı. cevap da vermedi. bir neticeye varmadan başka şeylere geçiyordum. İçinde yaşadığım hadiseler bana.

O kadar. soyundum ve elektriği söndürdüm. Odada insanı ürküten bir sükût vardı. Oda henüz karanlıktı. her akşam duymaya alıştığım bu muntazam ve yumuşak nefes hışırtısının başlamasını bekledim.. Belki on dakika böyle kaldık. "Günaydın!" dedim ve dışarı çıkarak yüzümü yıkadım. birkaç kere gözlerini kırptı. Tekrar odaya girdiğim zaman hasta kadın hep aynı va136 . en küçük bir hareket bile yapmadığı halde. Yerimden kalktım. Ve o.. Her ikimizin içine de birçok şeyler birikiyordu. Sabahleyin erkenden gözlerimi açtım. Kendimden geçmemek için gayret ediyor ve mütemadiyen kımıldıyordum. Yavaş yavaş gözlerime ağırlık çöktüğü halde. Hastanede başucunda onu seyrederken neler düşündüğümü. nefesinin duyulmayışmdan anlıyordum. diyordum. Vakaları bana olan nispetleri bakımından değil. Yavaşça başımı kaldırdım. Beklediğim sesi: Onun nefes alışını gene bulamadım. İçimde. karanlığa alışan gözlerim. fakat geç vakte kadar uyuyamadım.. kendi ehemmiyetleri bakımından kıymetlendiriyordum. ruhlarımızın bütün gerginliğiyle bekliyor gibiydik.. uzun zamandan beri ilk defa olarak. Bunu gayet iyi hissediyordum. Perdelerin arasından pek az bir ışık sızıyordu. Nihayet başını bana çevirdi. gözlerini açtı. O da sustu. basit bir "hikâye etmek ihtiyacı"ndan başka hiçbir alaka yoktu. beni bütün dikkatiyle dinliyordu. Bütün hareketsizliğimize rağmen odanın içini birbirimizin etrafında dolaşan düşüncelerimizin neşrettiği bir hava dolduruyordu.. belli belirsiz gülümsedi (yahut ben böyle zannettim) ve gayet sakin bir sesle: "Artık uyumayalım mı?" dedi. Onun da uyanık olduğunu. Buna rağmen ilk dalan gene ben oldum.. Bunu adeta maddi bir şekilde hissediyordum.aramıyordum. kendisini nasıl ölmüş olarak tasavvur ettiğimi anlatırken. yatacağım yeri düzelttim. Maria'nm arkasını bir yastığa dayayarak bana bakmakta olduğunu fark etti. Her ikimiz de. Aynı zamanda müthiş bir meraka düşmüştüm: Acaba ne zaman uyandı? Yoksa hiç uyumadı mı. Sözlerimi bitirdikten sonra sustum.

" Hiçbir hareket yapmadığı halde. "Fabrikaya!" "Bugün gitmesen olmaz mı?" "Olur. ona gazete veya kitap okuyarak. Yattığım sediri düzelttim. Ruhum rüzgârsız ve kırışıksız bir deniz gibi sakindi.. adeta bir rahatsızlık vardı. İçimde hiçbir arzu yoktu. alnına yapıştığını hissediyordum. Maria'nın halinde tuhaf bir telaş. gitmek için Ma-ria'dan izin istedim: "Nereye gideceksin?" dedi. Hayret ettim: "Bilmiyor musun?" dedim.. yanına gidip oturdum ve elimi alnına koydum: "Bugün nasılsın?" "İyiyim. Bütün gün hep yanımda kalmanı istiyorum!" Bunu bir hastalık kaprisi saydım. "Peki.. Mümkün olduğu kadar lakayt görünmeye çalışan bir sesle: "Demek çok iyisin!" dedim. Çok iyiyim. Perdeleri açtım. Tıraş olup. aynı işlerle meşgul oluyor. ne geleceği düşünmüyor. Parmaklarımın onun yanaklarına. Hizmetçinin yatağın kenarına bıraktığı sabah gazetelerini karıştırmaya başladım. bu akşam neden hiç uyumadın?" 137 . akşamı buluyordum. Ne geçmişi. üstümü giyindikten sonra. Her şey kendiliğinden bu yolu almıştı ve ben sadece tabi oluyordum. Gece lambasını kaldırdım. ancak yaşamakta olduğum anları biliyordum. Sanki bütün iradesi cildinde toplanmıştı. dışarıda gördüklerimden ve duyduklarımdan bahsederek. fakat cevap vermedim. fakat neden?" "Bilmem. Her gün aynı şekilde kalkıyor... Hizmetçiye kapıyı açtım ve Maria'nm sütünü içmesine yardım ettim. değil miydi? Bilmiyordum.. Bütün bunları hemen hemen hiç konuşmadan yapıyordum. Gazeteleri bir kenara bırakarak. öğleye kadar sabun fabrikasına gidiyor ve öğleden sonra. elimi yüzünden çekmemi istemediğini anladım.ziyetteydi. Bunun böyle olması lazım mıydı.

bu kadar sükûn içinde ağlanabileceğim tasavvur edemezdim. Dünyada bu kadar rahat... tertemiz gülümsüyordu. Benden ayrıldıktan sonra neler yaptığını. daha rahat gülüyordu. Bu sualime cevap vermemek için çırpındığı anlaşılıyordu. Bunun için artık seni yalnız bırakamam! Korkuyorum. sen gider gitmez.. başı arkaya dayandı. hastanenin etrafında nasıl dolaştığını. beni bir dakika bile rahat bırakmayacaklarını zannediyorum.. göğsü herhangi bir hıçkırıkla sarsılmıyordu. " Alnında küçük küçük ter taneleri belirmişti.. hatta senin anlatmadığın kısımlarla birlikte gördüm. Kendim için söylemiyorum. Çabuk çabuk nefes alarak: "Hiç!" dedi. Başını sallayarak cevap verdi: "Hayır. uzun zamandan beri ilk defa olarak. apaçık. Hayretle yüzüne baktım. 138 . Bu sırada avucumun içinde sıcak bir yaşlık hissettim. Şimdi daha çok. Artık sana güvenemeyeceğim! Seni yalnız bırakmaktan korkuyorum....Bir an şaşırdı. Başını iki elimle birden yakaladım ve kolumun üzerine yatırdım. Hep seni düşündüm. "Ne var?" Biraz kendini topladı.. Beyaz yatak örtüsünün üzerinde birer küçük beyaz kuş gibi duran ellerini tuttum ve onlarla oynamaya başladım. fakat gözyaşları aynı nispette çoğalmıştı. Elinin iç tarafında. Bunları yavaşça sildim.. fakat gözlerinin kenarından yanaklarına doğru yaşlar sızmaktaydı. bu akşam hemen hemen hiç uyumadım. " "Bilsem anlatmazdım!" dedim. Gülümsüyordu. öyle demek istemiyorum... Artık seni hiç yanımdan ayırmayacağım!. Boynundan yanaklarına doğru bir kırmızılık yayıldı. duyulur duyulmaz bir sesle: "Ah RaifL" dedi. Parmaklarını kıvırıyor.. Yalnız bugün için değil. tekrar açıyor ve elini yumruk yaparak avucumun içinde sıkıyordum. kafama hücum edeceklerini.. bir yaprağın damarları gibi ince çizgiler vardı. büyük bir dermansızlık hissediyormuş gibi. Birdenbire gözlerini kapadı. Evet... Neden biliyor musun? Dün akşam anlattığın şeylerin. "Bugün yanımdan ayrılmanı istemiyorum.. En ufak bir ses çıkarmıyor. bütün tafsilatıyla.

. "Bu eksik sana değil. eğildiği zaman öksürük tuttuğu için çoraplarını bile giydiriyordum. Sonra kürk mantosunu sırtına geçiriyor.. Pencerenin önünde karşı karşıya oturup. Bundan sonra. Yiyecek ve meyve almak. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadı-ğım için.. yalnız ara sıra birbirimize bakıp gülerdik. Ama şimdi inanıyorum.. Bunu şimdi anlıyorum. zaman bana korkunç derecede uzun görünüyordu. Onu kolundan tutup. Seni seviyorum. hiç yanından ayrılmadım.. o kadar kati bir şekilde bitti ki.. hayatımı bir başka insana vakfetmiş olmanın nihayetsiz saadetini duyuyordum... insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ve evden yüz elli metre kadar ötedeki bir kanepede biraz dinleniyorduk. yüzümü gözlerinin kenarına sürerek yaşlarını kuruladım. Deli gibi değil. ilk anda işin azametini anlamak benim için müm139 . sana âşık olmadığımı zannediyormuşum.. Bende inanmak noksanmış." Cevap vermedim.. Birkaç hafta sonra biraz daha kuvvetlendi. Bir iyi olsam!. onu hastalığı ve beni saadetim çocuklaştırmıştı... bir kanepeye oturturken veya sırtına ince bir hırka bırakırken... yosunlu suları ve kuğuları seyrederdik.. yahut pansiyona uğrayıp çamaşır değiştirmek için onu bir iki saat yalnız bırakmaya mecbur olunca. İçimde müthiş bir arzu var.... Sen beni inandırdın. merdivenlerden ağır ağır indiriyordum!.. Ve bir gün her şey bitti. onu itina ile hazırlıyor. Güzel havalarda beraber sokağa çıkıp yarım saat kadar dolaşmaya başladık... Oradan Tiergarten'deki gölcüklerden birinin kenarına gider.. Demek ki.Başını yavaşça yastığa bıraktım: "Yorulacaksın!" dedim.. bana ait. Ne zaman iyi olacağım acaba?. saatlerce dışarıyı seyreder. Gözleri parladı: "Hayır. Sonra kendi kendine söyleniyormuş gibi: "Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!" dedi. Dışarı çıkmadan evvel. O kadar basit. gayet aklı başında olarak seviyorum. hiçbir şey konuşmaz.. o iyi olup ayağa kalkıncaya kadar. hayır!" diyerek koluma sarıldı. Seni istiyorum..

Sonra bizi mesul ederler!" dedi. ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Bu sırada hizmetçi kız içeri girerek: "Sizin bir telgrafınız var... Buna rağmen uzun müddet elimdeki kâğıda baktım. ev sahiplerinin bana karşı biraz soğuk davranmalarına sebep oluyordu. Dört beş basit. bir hayli üzüldüm. Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her kelimeyi teker teker ve birkaç defa okudum. Bir gün Frau Heppner: "Başka bir yere taşındıysanız. Evvela hiçbir şey anlamadım. "Baban öldü. süratle telgrafı açtım. İçinde bir seneden fazla bir zamandır yaşadığım bu oda.. Odamın parasını peşin olarak vermiş olmama rağmen oraya hiç uğra-mayışım.. Hepsi bu kadardı. Yerimden fırladım. manası gayet açık kelime. Hayır. dışarı çıktım. üç günden beri bekliyor!" dedi ve katlanmış bir kâğıt uzattı. Bavullarımı açarak kendime lazım olan bazı şeyleri aldım. bir hareket yapmadığımı görünce. bu kâğıdın benimle bir alakası olamazdı. şurada burada atılmış duran kitaplar. bu sefer. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. ne olacaksa bir an evvel olsun diye. Eniştemdendi. Hizmetçinin elindeki telgrafı bir türlü alamıyordum. Ne bende. bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim. Buna rağmen artık yarım saat ev140 . bana tamamen yabancı görünüyorlardı. haber verin de polise bildirelim. telgrafı masanın üzerine bırakarak gitti. birçoğunu Türkiye'den getirdiğim eşyalarım. Sonra kalktım. Ben işi şakayla geçiştirmek istedim: "Sizi bırakmama imkân var mı?" diyerek odama girdim. etrafımda dolaşan bir felaketi uzaklaştırabileceğimi ümit ediyordum. Son günlerde pansiyona gitmekten çekiniyordu m. Onun içindekini öğrenmemek suretiyle. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Yalnız biraz şaşırdım.kün olmadı.. fakat bu hadisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük. bir gazeteye sardım. Derhal gel!" diyordu.. Hizmetçi beni hayretle süzdü. biraz evvel hazırladığım paketi kolumun altına sıkıştırdım. Yol parasını telledim.

Göz mü mühim kömür parçası mı. Günlerin birbirinden farkı yoktu. diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak. çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Yahut bir kiremit. ne ben. bu nadir saadete ermekti. Bir taraftan da bu hakikati hâlâ kabul etmemek için çırpmıyordum. trenin penceresinden dışarı bakabilir. benim buraya değil. Binlerce kilometre uzakta. Bunun böyle olmaması lazımdı. devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Hayatımızın. bunun devamına ümit bağlamak suretiyle ne kadar yanıldığımı gayet iyi anlıyordum. Bunların kendiliğinden düzelmesi. Mesela. Acaba hakikaten böyle miydi? Dünyada önüne geçilemeyecek hadiseler vardı ve biz bunların sebep ve mantıklarını anlayamıyorduk. Asıl mühim olan. hafif bir rüzgârla yerinden oynayarak. kiremit mi mühim. yapılmaması pek mümkündü. Herhangi bir yerde doğmuş ve herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi. ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. güya tabiattan örnek alınarak yapıldığı halde. Burada birkaç aydan beri beni saran hayatı sahici zannetmek. kafa mı. Fakat birdenbire. telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu. Fakat böyle olmayacağını da gayet iyi biliyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. bu doğruydu. avuç içi kadar kâğıt. birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu. hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk. Öte tarafı hep teferruattı. her şeyi altüst ediyor. o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. fakat bazı mantıksızlıklar ve yolsuzluklar vardı ki. beni Havran'a 141 . Bir kadın. bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde. beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor. asıl büyük noktaya. iki insanın birbirini bulması bu derece güç olan şu dünyada. birbirimizi bulmuş olmak hakikatine uyması lazımdı. bir insan yaşamaz oluvermişti.velki "ben" değildim. bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar.

. Orada kır hayatı sıhhatim için herhalde iyidir. "Boş yere vakit ziyan etmeye ne lüzum var?" dedi.. Maria Puder'e meseleyi anlattığım zaman bir müddet sustu. 142 .. ama muhakkak ki benim hayatıma istikamet verecek kadar mühimdiler." "Ya?!. Hem daha vaktimiz var. . "Bilmem? Yol parasını alınca hareket etmeli. eniştelerim bana para göndermezler ve ben burada hiçbir şey yapmaya muktedir olmadan çırpmırdım." "Belki ben daha evvel giderim.. "Ne zaman gideceksin?" dedi. "Önüne geçmek mümkün olmayan işlerde telaş ve heyecan göstermek çocukluktur. Yüzünde garip bir tebessüm vardı: "Ben dememiş miydim?" der gibi önüne bakıyordu. Nasıl olsa daha uzun zaman çalışamayacağım. ikamet tezkereleri. kendilerini tanımayı asla merak etmediğim birkaç akraba. bütün yaşayan taraflarımla merbuttum*. " Ufak tefek işlerimi yoluna koymak. Prag'da." Hayret edişim onu güldürdü : "Hep çocuksun. Ruhumdan bütün geçenleri ortaya dökersem gülünç olacağımı sanıyor. Bir müddet için ben de giderim. birkaç sabunhane. müthiş bir gayretle itidalimi muhafazaya çalışıyordum. Ara sıra kaçamak bakışlarla beni süzüyordu. Bunların insan hayatları için ne derece lüzumlu olduğunu anlamaya imkân yoktu.. Bahan orada geçiririm.." Beni bir tarafa bırakarak kendine ait projelerden bahsetmesi biraz tuhafıma gitti. Şu halde neden burada kalamıyordum? Gayet basit: Havran'da işler yüzüstü kalır. pansiyonla alakamı kesmek için tekrar dışarı çıktım.bağlayan şeyler neydi? Uç beş zeytinlik.... birçok şeyleri düşünür kararlaştırırız.. "Ne mi yapacaksınız? Tabii gideceksiniz... Halbuki buraya bütün hayatımla.. Yalnız birkaç kere: "Ne yapayım? Ne yapayım?" dedim. Akşamüzeri Maria'yı hemen seyahate hazır bir şekilde görünce adamakıllı şaşırdım. "Bir an * Bağlıydım. sefarethaneler. Raif!" dedi. annemin yanında kalırım. Ayrıca birçok şeyler daha vardı: Pasaportlar.

hiç söylememeyi tercih ediyordum. 143 . akşam treniyle gitti. Niçin bu kadar dümdüz ayrılıyorduk? Maria Puder son birkaç dakika zarfında biraz sükûnetini kaybetmişe benziyordu. ne kadar saçma olursa olsun. Buna rağmen. Zihnimden bin bir türlü şey geçiyordu. İstasyona gitmek saati gelince adeta derin birer nefes aldık. Bir saat kadar havadan sudan. yan yana bulunduğumuz zamanın durup kalmasını. Ne diye gidiyorsun sanki?" diye söyleniyordu." Başka bir şey konuşmadık. Defterlerimize birbirimizin adreslerini kaydettik. Mektuplarının beni bulabilmesi için her mektubumda. Bunu tespit edince memnun oldum: Onun hiç sarsılmadan gittiğini görmek.. Mütemadiyen elimi tutup bırakıyor: "Ne manasız şey?. Sebebini kendim de bilmiyorum. yol hazırlıklarını tamamlamakta serbest bırakırım.evvel giderim ve seni... Halbuki dünden beri pek çok şeyler söylemek mümkündü. Bundan sonra zaman. insanı şaşırtacak kadar lüzumsuzdu.. Pencerenin önünde karşı karşıya oturup dışarıyı seyrettik. Halbuki ben. Ertesi gün. beni herhalde pek üzecekti..." "Nasıl istersen!. konuştuğumuz şeyler. Sonra. bu sene kışın uzun sürdüğünden. ne de bizim Havran'daki posta memurlarının Latin harflerini okumasına imkân vardı. üzerinde kendi adresim yazılı bir zarf gönderecektim. Ne bileyim. korkunç derecede çabuk geçti. Senden evvel Berlin'den ayrılmaya karar verdim işte. Çünkü ne onun Arap harflerini yazmasına.. Öğleden sonra hiç dışarı çıkmadık. Ara sıra birbirimize bakıp şaşkın şaşkın gü-lümsüyorduk. Düşünüp kararlaştırmaya niyet ettiğimiz şeylere küçük bir kelimeyle bile dokunmadık. Aynı manasız gülümsemelerle dolu olan yirmi dakika bana bir saniye kadar kısa göründü... Bir an evvel vaktin geçmesini istediği besbelliydi. Eşyalarını yerleştirince kompartımanda kalmayarak benimle beraber perona inmekte ısrar etti. şubat sonlarına geldiğimiz halde hâlâ ortalıktan kar kalkmadığından bahsettik. Fakat bunları bu kadar dar bir vakte sıkıştırmaktansa. asla bitmemesini temenni ediyordum..

Bu sözümü fark etmemiş göründü. onunla beraber dolaştığımız sokaklardan geçerken tuhaf oluyordum. Halbuki ortada artık üzülecek bir şey de yoktu.. sonra bana eğilerek. "Evet. Şimdi onun niçin benden evvel seyahate çıktığını da anlar gibi oluyordum. ben daha buradayım!" dedim. Muhakkak çağıracağım!" diye bağırdım... Biliyorum!" Trenin hareket saati gelmişti. Evvela ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilave etti: "Nereye çağırırsan gelirim!" Bu sefer anlamıştım. fakat asıl kendimize ait olan şeylere hatta yaklaşmamıştık? Ama belki bu daha iyiydi. içimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı. Gülerek başını salladı."Asıl sen gidiyorsun.. bu senenin kışından bahsetmiş. Ben gittikten sonra Berlin ona ilk günlerde herhalde pek sıkıcı gelecekti. Ona niçin söyleyemediğime yanarak kafamda sakladığım bir sürü güzel laflar bunun yanında pek âciz ve renksizdi. Bir teklif ve bir kabul. Niçin dünden beri bu noktaya temas etmemiştik? Niçin bavul yerleştirmekten. Ellerine sarılmak. Uzun uzun konuşacak ne vardı? Hepsi aynı neticeye varacak değil miydi? Maria en iyi şekli bulmuştu. "Raif. sonra yavaşladım.. pasaport.. " dedi.. yavaş bir sesle. Kolumdan tuttu.. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim. fakat tane tane: "Şimdi ben gidiyorum. münakaşa-sız ve hesapsız! Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı. Türkiye'ye dönüp işlerimi biraz yoluna koyar koymaz onu ça144 . Maria Puder merdiven basamağına atladı. Kısa. elimi sallayarak: "Çağıracağım. Ben bile. Şimdi ben gidiyorum!" dedi. Muhakkak. vize işleri peşinde koşmaktan göz açamadığım halde. yol hazırlıkları. Bir memur vagon kapısını örtüyordu.... bilet.. tren sessiz sedasız hareket etmişti. Bir müddet onun bulunduğu pencerenin yanında koştum.. öpmek için atıldım. Yüzü ve bakışları bana inandığını gösteriyordu. yolculuğun zevklerinden.. Maria içeri girmiş.

" diye bağırırdı: "Haydi. verecek cevap bulamazdım. Bütün bunlara rağmen kafamda. ancak Köstence'de vapura bindikten sonra düşünmeye başladım. Demek babam ölmüştü. münakaşa etmeye tenezzül etmeyecek kadar bana ehemmiyet vermediğinin bir alametiydi. 145 .. Beni Türkiye'ye çeviren hadise üzerinde..ğıracaktım. Bu sefer benim ikide birde ileri sürdüğüm şahsi fikirlerime ve mütalaalarıma biraz da istihfafla bakıyordu.. Bu ikincisinin babam olmasını ne kadar isterdim. Havran'a yaklaştıkça içime daha çok hüzün çöküyordu.. hatta bunu takip eden birçok senelerin yazılacak bir hususiyetleri yok. Babam benim için "insan" olarak hemen hemen hiç mevcut değildi. bir şerbet iç de mahalleye dön. Halbuki o halinde bile beni görünce derhal yüzü ciddileşir: "Ne dolaşıyorsun buralarda?. kahve ocağına var. Onun boşluğunu değil.. Havran civarında yaptıracağım güzel köşkün yerini ve onu alıp gezdireceğim tepeleri ve ormanları gözlerimin önünde görüyordum. onunla aramızda daima bir yabancılık mevcut kalmıştı ve birisi bana: "Senin baban iyi bir adam mıydı?" diye sorsa. Gerçi babamı gerçek bir muhabbetle sevmem için de ortada bir sebep yoktu. değirmi ve kır sakallı adamla. Hayal kurmaktaki büyük maharetim bu sefer de hemen kendini göstermişti. Havuzlu kahvede göğsünü bağrını açıp gülüşerek ayran içtiğini ve küfür savururak tavla oynadığını gördüğüm kimse bence birbirinden tamamıyla ayrıydı. Bu yolculuğun. Dört gün sonra... Bunu hakikatte bu kadar geç idrak ettiğimden dolayı büyük bir utanma duydum. Polonya ve Romanya üzerinden Türkiye'ye döndüm. Son zamanlarda her arzuma muvafakat edişi.. onun hatırasını kirletecek bir şey yoktu. saçsız başlı. yalnız "Baba" dedikleri mücerret bir mefhumun insan şeklinde görünüşüydü. İşte bu kadar. orada oyna!" Büyüdüğüm. Hatta nedense ben akıllandığımı zannettikçe onun nazarında daha küçülüyor gibiydim. Çünkü iyiliği ve fenalığı hakkında bir fikir sahibi olacak kadar onu tanımıyordum.. Akşamları kaşlarını çatarak sessiz sedasız eve giren ve ne bizi ne annemizi hitaba layık görmeyen. askere gidip geldiğim zaman bile bana karşı muamelesi değişmemişti. fakat yokluğunu hissedecektim.

Havran'da hiç de hoş karşılanmadım.. Hatta bugünleri takip eden on seneden hiç bahsetmemeyi tercih ederdim. Hakikaten annem bundan sonra Havran civarında ziyaret etmedik bakıcı bırakmadı. hatta alelumum* babamda pek bol olduğu rivayet edilen nakit paralar ve altınlar ortada yoktu. Bunların bedeli.. Elinde avucunda kalan beş on parça altını bu uğurda harcadı. Gömünün yerini diyi-vermedi besbelli. evde eşilmedik duvar kenarı kalmadı. Annem hiçbir şeyin farkında değildi. bunların bir müddet evvel babam tarafından. ölümünden evvel mirası bölüştürdüğünü haber aldım. anam büyük eniştemin yanına göçmüştü. Eniştelerim benimle alay eder gibi. Sorduğum zaman: "Ne bileyim evladım! Rahmetli herhalde gömdüğü yeri haber vermeden gitti.. fakat bazı hususların anlaşılması için... hiç olmazsa birkaç sahifenin. bilhassa eniştelerimin. hayatımın en manasız devresi olan bu günlere tahsis edilmesi lazım. Mahsul zamanı geçtiği için zeytinliklerden bir şey almama imkân yoktu. Onlara her şey malum!" diyordu. Onların tavsiyeleriyle zeytinliklerde kazılmadık ağaç dibi. Ablalarım da bakıcılara beraber gidiyorlar. Evimiz kapatılmış.. Öleceği aklına gelir miydi?. Babamın işlerini elime almak istediğim zaman. 146 . Bunları uzun uzun anlatmaya lüzum yok. hem de eniştelerimden birine satmış olduğu anlaşıldı. fakat masrafa pek yanaşmıyorlardı. Bunların bir kısmının gelecek senelerdeki mahsu* Genellikle. Eniştelerin son günlerde hiç başından ayrılmadılar.. onsuz tasavvur etmek bana güç geliyordu.Evimizi ve bütün kasabayı. anam eskisinden daha zavallıydı. ablalarım tamamen yabancı. Bana düşen malların ne olduğunu eniştelerimden bir türlü doğru dürüst öğrenemedim. Bana öyle bir teklifte bulunmadığı için eski emektarlardan bir kadınla beraber kocaman evde yalnız başıma yaşamaya başladım. bir türlü sonu gelmeyen gömü araştırmalarına için için güldüklerinin farkın-daydım. İki sabunhanenin hiç lafı geçmiyordu. Ne yapmalı şimdi? Bir bakıcıya gitsek bari.

zeytin mevsimi başlar başlamaz. geldiğim zaman öğrenirsin!" diyordu. tam on sene bekledim. Daha dün akşam öğrendim. Mektuplarımı Pots-dam meydanı postanesine yolluyordum. en güdük yerleri bana bırakmış olduğunu hayretle görüyordum. bekledim. bütün gayretimi sarf ederek vaziyetimi düzeltmek ve derhal Maria Puder'i getirtmekti. 147 . Evet. birçok mektuplarımda tekrar tekrar sorduğum halde. Maria'dan gelen her mektuptan yeni cesaret ve şevk alıyordum. Fakat ben yorulmadan çalışmak suretiyle her şeyi düzelteceğimi ümit ediyor. Bütün yaz.. Ben geldikten bir ay kadar sonra annesiyle beraber Berlin'e dönmüştü. ayağımda çizmeler. Ve bu "güzel" haberi tam on sene sonra öğrendim.. Türkiye'ye geldikten sonra onunla sık sık mektuplaştık. Bana verilecek çok güzel bir haberi olduğunu. sulak ve kasabaya yakın yerlerde bulunan ve her bir ağacı yarım çuvaldan fazla mahsul veren zeytinlikler ablalarıma.lünü satarak birkaç kuruş temin ettim. altımda bir at... Fakat şimdi bunu bırakalım ve her şeyi sırasıyla anlatalım. babamın zamanında kimsenin zahmet edip bu dağ başlarından mahsul kaldırmaya gelmediğini anladım.. fakat bunu ancak geldiği zaman ve bizzat söyleyeceğini bildiriyordu. en yolsuz. annemin zavallılığından ve ablalarımın korkaklığından istifade edilerek yokluğumda bir hayli dolaplar dönmüşe benziyordu.. ovada. nedense en çorak. oradan kendisi gidip alıyordu. Bir sürü saçma işlerle uğraştığım bu çamurlu ilkbahar ve boğucu yaz günlerinde bana bir parça ferahlık veren onun mektupları ve ona mektup yazdığım saatlerdi. Maksadım bu yazı şöyle böyle atlatmak. Babamın. senelerden beri buda-nıp temizlenmedikleri için. Gezip dolaştığım yerlerdeki ağaçların çoğunun. Yaz ortasında bir kere garip bir şeyler yazmıştı. bu iyi haberin ne olduğunu yazmadı. Hep "Bekle. dağda bayırda zeytinlikleri dolaştım. (Sonbaharda kendisini çağıracağımı ümit ettiğimi yazmıştım!) Bundan sonra. önümüzdeki sonbaharda. Babamın hastalığından. yani eniştelerime bırakılmıştı. Buna mukabil. yabanileşmeye başladıklarını. hem yalnız sonbahara kadar değil.

Hele benim gibi daha işlerini şöyle bir nizama sokmamış bir adamın borç almak veya mahsul satmak suretiyle eline geçirdiği birkaç kuruşu aynalı dolapla banyoya verişi doğrudan doğruya delilikti. Artık her satırdan. gizli kapaklı ifadeler vardı. İstanbul'a sipariş ettiğim birçok ev eşyası meyanmda bir de banyo getirtmiş ve eski gusul-haneye** fayans döşeterek oraya koydurmuştum. tabii en başta akrabalarımın hakarete kadar varan istihfafları ve hayretleri arasında. tam zeytin işlerinin kızışmaya başladığı ve benim onu çağırmayı düşündüğüm sıralarda birdenbire mektupların arkası kesildi. Bir ay * Ekim. her yarım kalmış ifadeden. İzahat vermeye de asla mecbur değildim. ukalalığa hamlediyordu. bir an evvel çağırmamı mı istiyor... yoksa çağırmamdan korkuyor ve sözünden dönmek mecburiyetinde kalacağı için üzülüyor mu. Ben bu ithamlara için için gülüyordum. her şakadan birtakım manalar çıkarıyor ve deliye dönüyordum. vesveselenmeye hazır olan zihnim.. bütün Havranlıların. Yalnız dün. Eski evlerde genellikle su dökünmek için yapılmış küçük. saklanmak isteyen bir şeyler ve her zamanki açık Maria'ya pek yakışmayan kaçamaklı. diye tereddüde düştüğüm de olmuştu. Zaten son mektuplarının arası gitgide açılmıştı ve sahifeler gitgide daha az ve daha güçlükle doluyor gibiydi. üstünkörü frenk mukallitliğine.. 148 . Fakat on beş yirmi gün geçtiği halde Maria'nın bana cevap yazmaması beni fena halde telaşa düşürdü. Bütün yazdıklarım boşa gitti ve bütün korktuklarım doğru çıktı. Onların beni anlamalarına imkân yoktu. Bunun sebebini henüz hiç kimseye ifşa etmediğim için herkes bu hareketimi züppeliğe. Son aylarda yazılanlarda biraz şaşkınlık. ** Yıkanılacak yer. Evi tamir ettirmiş. Şüphelenmeye. Bir daha Maria Puder'den haber alamadım ve ismini duyamadım. hüc-remsi yer. Bütün mektuplarını önüme dökerek teker teker okudum.... bin bir türlü ihtimallerle beni kıvrandırmaya başladı.Teşrinevvel* başlarında. Üst üste yazdığım mektuplara da cevap alamayınca büsbütün yeise düştüm.. Fakat daha buraya gelmedik. Hatta.

yaşamaya müstait* taraflar bulunduğunu. Bir müddet. Etrafımın artık hiç farkında değildim. yılbaşı gecesini takip eden günler gibi de değildim. Fakat şimdi tamamen âcizdim. eskisinden çok daha ıstırap verici bir halde. son göndermiş olduğum mektuplar. daha doğrusu insan olduğumu. o zamana kadar gözümden kaçan noktalar üzerinde duruyor ve acı acı gülüyordum. görmek. o kadın beni her zamanki âciz.sonra. gidip kendisiyle konuşmak. yeniden başlamıştı. 149 . Bana hareket etmek. düşünmek. "neden hâlâ yaşıyorum?" diye acı bir hisle uyanıyordum. Maria Puder'le tanışmadan evvelki boş. dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. O zaman her şeyden ümidimi kestim. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi. O zaman asla bu kadar ümitsiz olmamıştım. Hiçbir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum. fabrikaya götürüp yağ çıkartmak işlerini şunun bunun elinde bıraktım. "postaneden alınmadığı için gönderene iade" kaydıyla geri geldi. gece yarısı eve gelip mindere uzanıyor ve birkaç saat uykudan sonra ertesi sabah. onu ikna etmek düşüncesi beni hiçbir zaman terk etmemişti. hulasa yaşamak kabiliyetini veren bir şey içimden çekilip alınmış gibi. benim de içimde. hissetmek. toplamak. Evde kapanıyor. bana erkek. hiç insan yüzü görmeyeceğim taraflarda dolaşmayı tercih ediyor. yok denecek bir hale gelmişti. gayesiz. İşlerime. dünyanın zannedildiği kadar manasız olmaya* Yetenekli. odadan odaya dolaşıyor. Aradaki bu muazzam mesafe elimi kolumu bağlıyordu. duymak. Ona yakın olmak şuuru. miskin halimden kurtarmış. Bazan çizmelerimi çekip kırlara çıksam bile. Bu sefer. hatta alelumum kendime karşı alakam birdenbire azalmış. Birkaç gün içinde ne kadar değiştiğimi düşününce bugün bile şaşıyorum. onun mektuplarını ve benim geri gelen mektuplarımı tekrar tekrar okuyor. posa haline geldiğimi fark ettim. maksatsız günler. kısa bir müddet. Zeytinlerini silkmek.

. bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Bunlardan mahrum olarak yaşamam mümkün olamazdı. Gezmediğim müze. Fakat adresini bilmiyordum. işte netice meydanda. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim. Eğer buna yaşamak demek caizse. Fakat ben. tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal. Başka kimden sorabilirdim? Annesiyle beraber Prag'dan döndükleri zaman yeni bir eve çıktıklarını yazmıştı. şehri aşağı yukarı çıkmaz sokaklarına kadar biliyordum.. Buna rağmen yaşadım. yalnız bir tanesini tanımıştım. Belki bu da kâfiydi. aldatıcı bir rüya.. bu malum değildi. bu sebepten dolayı istediğim malumatı veremeyeceğini bildiriyordu. Bir daha Maria'dan haber alamadım.. Berlin'deki pansiyon sahibesi verdiği cevapta Frau van Tiedemann'm artık onların yanında oturmadığını. Ama. orman ve göl bırakmamıştım.. Bir insana bir insan herhalde yeterdi. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. resim galerisi. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım.. içimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık. onun tesirinden kurtulur kurtulmaz." diyordum.. Almanya'da kaldığım iki seneye yakın zaman zarfında ne kadar az insanla tanışmış olduğumu düşününce hayret ettim.bileceğini öğretmişti.. öyle bir acılık peyda olmuştu ki. Ne yapmıştı. hiç değilse muzır bir mahluk telakki ediyordum. nebatat ve hayvanat bahçesi. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum.. onunla aramdaki rabıtayı kaybeder etmez. tekrar eski halime dönmüştüm. yaşadım. Berlin'den başka bir yere gitmemiştim. temasa geldiğim herkesi düşman. kin derecesine çıktı. Buna rağmen bu şehirde yaşayan milyonlarca insandan ancak birkaç tanesiyle konuşmuş. ve asıl bunun için muhayyilem en fena ihtimaller üzerinde duruyor ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya. İnsanlara karşı duyduğum şüphe... Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım. "O bile böyle yaptıktan sonra!. Kim olursa olsun. Bir ayrılık anın150 . Ona ne kadar muhtaç olduğumu şimdi anlıyordum.

o sana daha yakındı.. Evlendim. Bunu bırakıp.da. hangi yakın ve daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. sonu!" diyordum.. Onları sevdim. münasebeti hiç münakaşasız kesivermekti. Fakat niçin bunları bu kadar ince düşündüğüm halde bir türlü kendimi hadiselere uyduramıyordum? Niçin hayatta önüme çıkan her yeni yola adım atmaktan bu kadar çekiniyor. Fakat işte. Senede yedi sekiz liralık mahsul verebilecek olan bir ağaç kökü yarım liraya 151 .... onun daima iyi işleyen kafasının kabul edeceği bir iş değildi. Fakat kafama. Bu histen kurtulmak için yaptığım bütün hamleler boşa çıktı.. Cevap verilmez. Bir makine gibi. borçlarımın faizi ve evlenme masrafları elimde avcumda kalan birkaç parça malı aldı... Borçlarım. unutma.. bir insanda kendime yakın taraflar bulduğum oluyordu. ne yaptığımı bilmeden çalıştım. Kim bilir hangi yeni macera. emvali metrukeden yok pahasına mal almaya alışmışlardı. Daha o gün. karımın bana herkesten daha uzak olduğunu anladım. basit bir heyecanın şevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare. nereye varacağı malum olmayan bir maceraya atılmak.. Bunun ne kadar korkunç olduğunu her gün.. unutma ki.." diye beni hakikate davet ediyordu. Parası olanlar. Bile bile aldatıldım ve bundan bir nevi de zevk duydum.. Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi.. götürdü. Herhangi bir kimsenin bana bir adıma kadar yaklaştığını görüp ümitlere düşsem.. Postaneden mektuplar alınmaz... çıkmaz bir şekilde yerleşmiş olan o korkunç hüküm. her an hissediyordum. saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze bağlanarak meçhul bir hayata... bana fenalık etmeye geliyormuş gibi. o bana daha çok yaklaşmıştı. İnanmamak. Çocuklarım oldu. Eniştelerim tarafından aptal yerine kondum ve aldırış etmedim.. Zeytinlikler para etmiyordu... Buna rağmen böyle yaptı. her yaklaşan insanı. İşlerim bana hiçbir zaman alaka vermedi. endişe ile karşılıyordum? Bazan kendimi bir müddet için unuttuğum. "Unutma. fakat hayatta kaybetmiş olduğum şeyi bana asla veremeyeceklerini bile bile. hemen kendimi topluyor: "Hayır. Aramızda artık mesafe bile kalmamıştı. hayır. derhal kendini gösteriyor. inanamamak.

Ona kızgın değildim. Senelerce kaldım. On dört odalı harap evden ve birkaç parça eşyamızdan başka bir şeyim kalmamıştı. artması icap eden gayretim büsbütün yok oluyordu. Ak-şamüzerleri evde çocukların gürültüsünü. Aile yükü arttıkça benim hayatla alakam azalıyor. birçok insanlar. ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum. onun delaletiyle vilayet merkezinde bir şirkete memur oldum. darılmama. ruhumda fazlasıyla bulunduğunu bildiğim sevgiyi sarf etmek. bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. O beni çoktan unutmuş olacaktı. Eniştelerim. Karımın uzak bir akrabası beni Ankara'ya. Hiç de beklediği gibi olmadı. Nerede bu-lunduysam. çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi. Ama bir kere kırılmıştım. kimlerle dolaşıyordu. O kadar çok inanmıştım ki. Kaynatam öldü ve baldızımla kayınlarım başıma kaldı. etrafımdakiler için varlığımla yokluğum müsaviydi. onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Sonra. Karımın babası henüz sağdı ve Balıkesir'de memurdu. Kim bilir şimdi kimlerle yaşıyor. Lisan bildiğim için. tabak şıkırtılarını ve baldızımla kayınlarımın ağız kavgalarını dinlerken gözlerimi kapar. sırf beni müşkül vaziyetimden kurtarmak ve ailenin servetinin dağılmasına meydan vermemek için borçlarımı ödediler ve zeytinliklerimi aldılar. Her yerde birçok fırsatlar çıkıyor.. Ma-ria'nm bu anda nerede bulunduğunu tasavvur ederdim. Dünyada bir tek insana inanmıştım. batmakta olan güneşin camlardan vuran ışığı altında. bunda aldanmış olmak. nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe. Fakat bir türlü kendimi o şüpheden kurtaramıyordum. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık.müşteri bulamıyordu. tekrar yaşamaya başlamak için bana kısa ümitler veriyordu. usta fırçaların ölmez eserlerini seyrediyordu. aradan seneler geçtiği halde. pısırıklığıma rağmen çabuk terakki edeceğimi umuyordu.. Bir akşam eve dönerken mahallenin bakkalına 152 . adeta bütün insanlara dağılmıştı. Aldığım kırk lira ile hepsini geçindirmeme imkân yoktu. Belki gene kafa dengi bir insanla beraber nebatat bahçesinin kızıl yapraklı ağaçlarını veya loş bir sergide. mutfakta bulaşık yıkayan karımın terlik seslerini. Ona kızmama. şimdi çalıştığım bankaya aldırdı.

Bu olmadıktan sonra. Bir nebat gibi. çünkü insanların en kıymetlisi. Az daha elimdeki paketleri yere düşürecektim. "Bu öyle olmayabilirdi!" düşüncesi. yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır. servetin. en güvendiğim insanda aldanmıştım. öteberi almıştım. hiçbir şeye sevinmiyordum. en iyisi. iradesiz. Günlerin. şuursuz.uğramış. Kendisinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum. yaşayıp gidiyordum. diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu. Weber'in Oberon operası uvertürünü çalmaya başladı. sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Maria ile beraber gittiğimiz birkaç operadan biri de buydu ve onun Weber7 e hususi bir muhabbeti olduğunu biliyordum. fakat bunu beklemeye hakkım olmadığını da biliyordum. Başkalarına emniyet edebilir miydim? Böylece herhalde seneler geçecek. şikayetsiz. Adeta gününün yetmesini bekleyen bir mahpus gibiydim. o garip yılbaşı gününde ilk defa olarak duyduğum lüzumsuzluk hissi bende tamamen yerleşmişti. yolda. Kaybedilen en kıymetli eşyanın. çocuklarımdan. Berlin'de. alelumum ev halkından fazla bir alaka gördüğüm yoktu. Karımdan. aile sahibi olmanın hakiki ismi. çünkü en inandığım. "birtakım yabancılar beslemek" ti. ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Benim bu insanlara ne lüzumum vardı? Beş on kuruş ekmek parası için bana tahammül edilebilir miydi? İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil. Bunun bir an evvel sona ermesini ve onların bana hiçbir suretle muhtaç olmayacakları anı özlüyordum. beklediğim gün gelecek 153 . Hiçbir şeyden müteessir olmuyor. karşı evin bir odasında kira ile oturan bekârın radyosu. henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. İnsanlara kızmama imkân yoktu. Bunun sebebi herhalde. Yavaş yavaş bütün hayatım. Yavaş yavaş hislerim kütleşmişti. en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti. Tam kapıdan çıkacağım sırada. hep onun uvertürünü ıslıkla çalardı.

Sokaklarda maksatsız dolaşanlar ve tozlu havada bir parça akşam serinliği arayanlar çoktu. Ortalık oldukça sıcaktı. Bir kadın sesi kulağımın dibinde adeta bağırırcasına: "Herr Raif!" diyordu.ve her şey sona erecekti. Frau van Tiedemann. Prag'a gittik. Pekâlâ. çarşıya kadar bir daha yorulu-ver!" dedi. Siz döndükten pek az zaman sonra biz de pansiyondan ayrıldık. yanılmıyorum.. ne kendime. siz sahiden Herr Raif siniz! Aman. Karım öteberi lazım olduğunu söyledi: "Yarın dükkânlar kapalıdır.... sizi Ankara'da görmek kimin aklına gelirdi?" dedim.... Sıkılıyordum. "Hayır.. fakat pek zararlı değilim!" "Tebrik ederim. ne başkalarına kabahat bulmuyor. Neredeyse korkumdan silkinip kaçacaktım. Başımı yavaşça kaldırdım. Dükkânlardan birinin önünde sallanan kocaman saat altıyı gösteriyordu. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı.. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. asfalt yoldan dönmek istiyordum. hadiseleri olduğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum.. Eve her zamanki eğri büğrü sokaklardan değil. Kadın beni sımsıkı yakalamış: "Hayır. Başka bir şikâyetim yoktu. muazzam vücudundan. Sadece Frau DöppkeL Bir koca uğruna bir van feda ettim. Başka hiçbir şey istemiyordum. Canım istemeye istemeye giyindim. " Prag der demez içim cız etti. Frau van Tiedemann değil. sadece sıkılıyordum. Daha yüzünü görmeden. insan bu kadar değişir!" diye bağırıyor ve sokaktan geçenler bize bakıyordu. öğleüzeri eve gelmiş ve soyunmuştum. Günün birinde.. Sesi de hiç değişmemişti: "Ah.. işte. " "Evet evet. biraz dolaşarak da olsa. Hale kadar yürüdüm. Birdenbire kolumdan yakalandığımı hissettim. Bu Almanca hitaptan fena halde şaşırdım. Tabii beraberce. Ben de alışverişi bitirdikten sonra paketleri koltuğuma sıkıştırarak heykele doğru yürüdüm. kim olduğunu anlamıştım. Deminden beri aklıma getir154 .... Yani dün. cumartesi günü.. demek. tahmin ettiğiniz gibi.

. beni alakadar etmeyen mevzularda dolaşıyordum.. sonra gülerek: "Evet. "Evet. Fakat siz hiç değişmemişsiniz!" "Siz de!" Biraz evvel daha samimi olduğunu hatırladım ve sesimi çıkarmadım. Ankara'da olduğunuzu bilseydim muhakkak arardım... Aman yarabbi. fakat artık benim tavsiyelerimi dinlemiyor. birbirimize soracak şeyler vardır. Dün gece geldik....mek istemediğim şeyi bu sefer zapt etmeme imkân kalmamıştı... hep lüzumsuz.. sessiz bir kız çocuğu bulunduğunu ancak şimdi görüyordum. Ankara'dan geçiyoruz. Biz Ankara'ya gelmedik. sekiz dokuz yaşlarında sarı benizli. O zaman daha pek küçüktü. fakat bizim tren vakti geliyor.... bir yerde otursak ne iyi olurdu. Güldüm: "Kızınız mı?" dedim! "Hayır" dedi. Sizi Ankara'da gördüğüme hâlâ hayret ediyorum!" dedim.. " "Evet. hakkınız var. bakın asıl bunu anlatayım. sualime ne mana verecekti? Nereden tanıdığımı sormayacak mıydı? Sonra söyleyeceği şeyler. Aşağıya doğru yürüyorduk. seneler ne çabuk geçiyor!. Fakat ne diye soracaktım? Benim Maria ile olan münasebetimden onun haberi yoktu. Oğlum hukuk tahsilini bitiriyor!" "Gene kendisine kitap tavsiye ediyor musunuz?" Bir müddet hatırlayamadı. Kaçırmayalım. "akrabam!.. " Kadının yanında...." Bir limonatacıda beş dakika oturmaya razı oldu ve hikâyesine orada devam etti: 155 . Bu akşam da gidiyoruz. Hâlâ sokak ortasında durduğumuzu fark ettim ve: "Gelin bir yerde oturalım. bir saatten az kalmış. Geçerken uğradık. "Ankara'ya niçin geldiğinizi hâlâ söylemediniz!" "Ha..geçtikten sonra öğrenmenin ne faydası vardı?. On iki yaşında filan. Maria Puder hakkında soracağım şeylere nasıl başlayacağımı bir türlü bilmiyor. evet.... Bunları hiç öğrenmemek daha iyi olmaz mıydı? Aradan bu kadar seneler -tam on sene. hatta biraz da fazla..

. hem de... diyelim ki. Hayret içinde kaldım.. pek çabuk buluşacağımızı tahmin etmiş ve hafızalarımızın kuvvetine güvenmiştik. "Pek münasebetsizsin" der gibi yüzüme baktı: "Bilmiyorum. nasıl soracağımı bilmemekten değil. Hâlâ soramıyordum." "Demek sık sık Berlin'e gidip geliyorsunuz!" "Senede iki defa!" "Herr Döppke'nin işleri iyi gidiyor galiba!" Güldü ve kırıttı. Herhalde benim çehremin hatlarını bile unutmuş olacaktı. öğreneceklerimden korkmaktan geliyordu. bu tereddüt... Neden korkuyordum? Maria da kendisine göre bir başka Herr Döppke bulmuş olabilirdi. Fakat kocamın sıcak memleket mahsulleri üzerinde ihtisası var. Belki de hâlâ bekârdı ve erkekten erkeğe koşarak. Şimdi tekrar alıp götürüyorum.. Düşündüğüm zaman ben de onun çehresini hatırlayama-dım ve on seneden beri ilk defa olarak. Biraz zayıf diye kışı bizim yanımızda geçirdi."Kocam şimdi Bağdat'ta. Artık kendim de farkına varmıştım ki. Bağdat'ta hurma üzerine iş yapıyor!" "Kamerun'da da hurma ticareti mi yapıyordu?" Kadın. fakat bunu ancak şimdi fark etmeme ne demeliydi? Onun çehresini gözlerimin önüne getirmek lüzumunu hissetmemiş miydim? İlk aylarda yüzünün bütün hatlarını hafızamda sakladığı156 .." yanında oturan soluk benizli çocuğu gösterdi: "Hem de bu çocuk için.. Hem memleketi ziyaret. "inanacak adam" arıyordu. o müstemleke tüccarıdır!" "Ama Bağdat Alman müstemlekesi değil galiba!" "Biliyorum canım. Nasıl olmuş da ayrılırken bunu düşünmemiştik? Haydi. ne de onun bende resmimiz bulunmadığını fark ettim.... Fakat benim için her şey müsavi değil miydi? İçimde hiçbir canlı his yoktu. Biliyorsunuz ya. kendisine mektup yazın ve sorun! Kadınları ticaret işlerine karıştırmıyor!" "Şimdi nereye gidiyorsunuz!" "Berlin'e. ne benim onda.

" Kadın birdenbire alakalandı: "Peki.. fakat mümkün olduğu kadar lakayt görünmeye çalışarak..mı ve her an. böyle değildir. Ancak. sizin akrabanız olduğunu söyleyen bir kadın görmüştüm de... söze başladım: "Berlin'de akrabanız çok mudur?" "Hayır. hiçbir heyecan duymayacağımdan emin olarak. bana bütün sükûnumu kaybettirecek kadar kuvvetli ve tesirliydi. refahını ecnebi seyyahlara borçlu olduğu halde.. Ben tereddüt ederek: 157 .. onun çehresini aramış. sonra Ankara pek hoşuma gidiyor!" Yaşlı kadın boyuna konuşuyordu.. muhayyilemde bile olsa. "İsviçre bile. son bir kararla..... bütün eski günleri ve hatıraları. bu çehreyi görmekten ve tasavvur etmekten büyük bir dikkatle kaçmıştım. şimdi.. Buna dayanamayacağımı biliyordum. " "Nerede?" "Berlin'de. pek çok değil. Çek Alınanlarından.. Kadın. Bir resim sergisinde tesadüf etmiştim.. Ve bende bir resmi bile yoktu... Halk her yabancıya adeta zorla evine girmiş biri gibi bakar. Ben asıl Praglıyım... Her şeyin bittiğini anlayınca.. Galiba ressamdı. Küçük kız beş on adım ileriden gidiyor. Neden sordunuz?" "Ben oradayken.. hiç güçlük çekmeden hayalimde yaşattığımı hatırlıyordum. bir kere daha yâd etmek isteyince. Kürk Mantolu Madonna'nın yüzü. İlk Kocam da Hollandalıydı.. Beraber istasyona doğru yürüdük.. Sonra?" dedi. İstasyona bir hayli yaklaştıktan sonra. bir ecnebiye bir kolaylık yapmak için sanki fırsat bekliyor. Onun. Sonra. Ankara'dan ve Türkiye'den pek memnundu: "Ecnebilere bu kadar hürmet edilen bir memleket görmedim!" diyordu.. fakat bulamamıştım. eliyle yolun kenarındaki ağaçlara dokunuyordu... Ne lüzumu var? Frau Döppke saatine baktı ve kalktı. Halbuki Türkiye'de herkes.

"Sonra... Bilmem... Bir kere mi ne konuşmuştuk... Güzel bir tablosu vardı... O vesileyle... " "İsmini hatırlıyor musunuz?" "Galiba Puder olacaktı... Öyle ya, Maria Puder! Tablonun altında imzası vardı... Katalogda da yazıyordu... " Kadın cevap vermiyordu. Tekrar kendimi topladım: "Tanıyor musunuz?" dedim. "Evet, akrabam olduğunu size ne diye söyledi?" "Bilmem... Galiba ben oturduğum pansiyondan bahsetmiştim de, o da benim orada bir akrabam vardır, demişti... Yahut da başka türlü... Şimdi hatırlayamıyorum tabii... On sene bu!" "Evet... Az zaman değil... Annesi bana, kızının bir zamanlar bir Türkle ahbap olduğunu ve bütün gün ondan bahsettiğini söylemişti de, acaba siz miydiniz diye merak ettim. Fakat garip değil mi, kadın kızının hayran olduğu bu Türk'ü bir kere bile görmemiş... O sene Prag'a gitmişti, Türk talebenin Berlin'den ayrılmış olduğunu, orada kızından öğrenmiş!.. " İstasyona gelmiştik. Kadın trene doğru yürüdü. Ben, sözü değiştirirsek bir daha aynı mevzua dönemeyeceğimden ve asıl istediklerimi öğrenemeyeceğimden korkuyordum. Onun için, sözüne devam etmesini büyük bir alakayla bekleyerek gözlerinin içine baktım. Kadın, eşyasını vagona yerleştirmiş olan otel garsonunu savdıktan sonra, bana döndü: "Neden soruyorsunuz?" dedi. "Maria'yı pek az tanıdığınızı söylüyordunuz!" "Evet... Fakat üzerimde çok kuvvetli bir tesir bırakmış olacak... Tablosu çok hoşuma gitmişti..." "İyi bir ressamdı!" İçimde birdenbire beliren, fakat mahiyetini anlayamadığım bir endişe ile sordum : "Ressamdı mı dediniz? Şimdi değil mi?" Kadın, etrafına bakınarak, küçük kızı aradı, onun vagona girip oturmuş olduğunu görünce, başını bana doğru eğerek: "Tabii değil..." dedi. "Çünkü artık yaşamıyor!" "Nasıl?" 158

Bu kelimenin ağzımdan bir ıslık gibi çıktığını duydum. Et-rafımızdakiler dönüp baktılar ve kompartımandaki çocuk başını pencereden uzatarak hayretle beni süzdü. Kadının gözleri dikkatle üzerimde dolaşıyordu: "Niçin bu kadar şaşırdınız?" dedi, "Neden sarardınız? Pek az tanıdığınızı söylemiştiniz?" "Ne de olsa" dedim, "hiç tahmin edilmeyen bir ölüm!" "Evet... Ama yeni bir şey değil... Belki on sene oluyor..." "On sene mi? İmkânı yok..." Kadın beni tekrar süzdükten sonra, biraz kenara çekti: "Görüyorum ki, Maria Puder'in ölümü sizi alakadar ediyor. Kısaca anlatayım bari" dedi. "Siz Türkiye'ye dönmek için pansiyondan ayrıldıktan iki hafta kadar sonra, biz de Herr Döppke ile beraber kalktık, Prag civarında bir çiftlik sahibi olan akrabalarımıza gittik. Orada bu Maria PudeıTe annesine tesadüf ettik. Annesiyle aram pek iyi değildi, fakat orada bunun üzerinde durmadık. Maria pek zayıf ve halsizdi, Berlin'de ağır bir hastalık geçirdiğini söylüyordu. Bir müddet sonra, tekrar Berlin'e döndüler. Kız oldukça kendini toplamışta. Biz de kalktık, kocamın asıl memleketi olan Doğu Prusya'ya gittik... Kışın Berlin'e geldiğimiz zaman Maria Puder'in teşrinievvel başlarında öldüğünü duyduk. Tabii dargınlığı filan unuttum ve hemen annesini aradım. Pek perişandı, adeta altmış yaşında gibi olmuştu. Halbuki o sırada ancak kırk beş kırk altı yaşlarmdaydı. Bize anlattığına göre, Prag'dan ayrıldıktan sonra Maria kendisinde bazı değişiklikler hissetmiş, doktora gitmiş, gebe olduğu anlaşılmış. Evvela bundan pek memnun olmuş, fakat annesinin bütün ısrarlarına rağmen çocuğun kimden olduğunu söylememiş. Hep: "Sonra öğreneceksin!" dermiş ve yakında yapacağı bir seyahatten bah-sedermiş. Gebeliğin sonlarına doğru sıhhati bozulmaya başlamış, doktorlar doğumu tehlikeli bulmuşlar, bir hayli ilerlemiş olan vaziyete rağmen müdahale etmek istemişler, Maria çocuğa dokunulmasına asla razı olmamış, sonra birdenbire fenalaşıver-miş ve hastaneye yatmış. Galiba albümin çokmuş... Evvelce geçirdiği hastalık da vücudunu sarsmış... Doğumdan evvel birkaç kere tamamıyla kendini kaybetmiş. Doktorlar müdahale ederek 159

çocuğu almışlar ve yaşatmışlar; buna rağmen Maria'ya nöbetler gelmekte devam etmiş ve bir hafta sonra, koma halinde ölmüş. Hiçbir şey söyleyememiş. Öleceğini asla tahmin etmiyormuş. Kendini bildiği en son dakikalarda bile annesine: "Öğrendiğin zaman hayret edeceksin; fakat sonra sen de memnun olacaksın!" gibi anlaşılmaz şeyler söyler, bir türlü adamın ismini vermezmiş. Annesi, Prag'a gitmeden evvel kızının kendisine sık sık bir Türk'ten bahsettiğini hatırlıyor. Fakat ne yüzünü görmüş, ne ismini biliyor... Çocuk dört yaşına kadar hastanelerde ve bakımevlerinde kaldı, sonra büyükannesi yanma aldı. Biraz zayıf ve durgun bir kız; fakat pek sevimlidir... Siz öyle bulmuyor musunuz?" Olduğum yere düşüverecekmişim gibi bir dermansızlık hissettim. Başım dönüyordu, buna rağmen dimdik ayakta duruyor ve gülüyordum: "Bu kız mı?" dedim ve başımla vagonun penceresini gösterdim. "Evet... Şirin değil mi? O kadar iyi huylu ve sessizdir ki!.. Kim bilir büyükannesinin ne kadar göreceği gelmiştir!" Kadın bunları söylerken, hep yüzüme bakıyordu. Gözlerinde adeta düşmanca diyebileceğim bir parıltı vardı. Tren kalkmak üzereydi. Vagona atladı. Biraz sonra her ikisi yan yana pencerede güründüler. Çocuk lakayt bir tebessümle istasyonu ve ara sıra beni seyrediyordu. İhtiyar ve şişman kadın beni bir türlü gözlerinin çemberinden bırakmıyordu. Tren hareket etti. Onlara elimi salladım. Frau Döppke'nin haince güldüğünü fark ettim. Çocuk içeri çekilmişti... Bütün bunlar, dün akşam oldu. Bu satırları yazdığım sırada aradan yirmi dört saatten biraz fazla bir zaman geçmiş bulunuyor. Dün gece bir saniye bile uyuyamadım. Yatakta arka üstü yatarak hep trendeki çocuğu düşündüm. Vagonun sarsıntılarıyla kımıldayan başını görür gibi oluyordum. Bol saçlı bir çocuk başı... Ne gözlerinin, ne saçlarının rengini hatta ne de ismini bi160

sessiz sedasız gözlerimin önüne dikildi: Maria Puder.. Daha birkaç saat evvel. bir adım ötemde durduğu halde bir kere merakla yüzüne bakmamıştım. onun hatırasına karşı işlediğim cinayetin kefaretini vermeye çalışsam. alaka ve şefkatle bana bakıyordu. Ve kızı alıp gitti.. bunda gene muvaffak olamayacağımı. hiç tereddüt etmeden. en mukavemet edilmezi.. Yüzü daha solgun. Halbuki bende onun bakışlarını karşılayacak cesaret yoktu. Tekerlekler bir raydan bir raya atlarken kızımın uyuyan başı hafifçe sarsılıyor. Onun hakkında en akla gelmeyecek şeyleri tasavvur etmiş ve bir an olsun durup da. ölüm varmış. bende bir fotoğrafı bulunmadığı için. Yüzünde hiç dargınlık.. Utancımdan deli olacaktım. dememiştim. belki de böyle yapmasının ve beni terk etmesinin bir sebebi vardır. bir ölüyü suçlu tutmuştum. gözleri da161 . kendi kızıma dair hiçbir şey bilmiyordum. Fakat nihayet daha fazla dayanamadım ve kafamdan uzak tutmak istediğim hayal. Mütemadiyen onları düşünüyordum..liyordum. Onun hatırasına bundan daha büyük bir hakaret yapılabilir miydi? Hayatımın temeli. bir ölüye kızmış. yüzünü hatırlayamadığımı zannetmiştim.. dudaklarının kenarındaki ince kıvrıntı ve siyah gözlerinin derin bakışlarıyla karşımda duruyordu.. Niçin bana o kadar hain bakmıştı? Herhalde bir şeyler tahmin etmişti. Şimdi yolda-lar. diz çökerek. benim Kürk Mantolu Madonnam. insanların en günahsızına kabahatlerin en ağırını. haksızlık edebileceğimi hiç düşünmeden şüphelenmiştim. tam on sene. Hiçbir şey.. asla affedilmeyeceğini seziyordum. Bir ölüye karşı duyulan hazin ve faydasız nedametle kıvranıyordum. Aynen tablodaki gibi biraz mahzun. hayattayken gördüğümden çok daha canlı. Kadın muhakkak ki birçok şeyler sezmişti. zavallı ruhumun bütün kırgmlığıyla. Halbuki sebeplerin en büyüğü. teferruatlı olarak görüyordum. sitem yoktu. fakat daha ziyade. On sene.. Ayrılırken elini bile sıkmamıştım.. yavaşça. Belki biraz hayret. aman yarabbi. Ömrümün sonuna kadar. biraz istiğnahydı. seven bir kalbi yüzüstü bırakmak ihanetini yüklemenin. gayesi.. sebebi olan kimseden on sene. Ona hiç dikkat etmemiştim. Yanı başımda. Halbuki bu anda onu..

ağzı: "Ah. Ev halkı bugün erkenden. Alt dudağı bana doğru uzanıyor. beni imkânsızlıklar içinde kıvrandırmamak. beni sıkıntıya sokmamak için. Sabahtan beri 162 . hastalığını birer kere daha yaşıyordum. bütün hareketlerimin. Atlantik'te şarkısını dinleyişimi. Her noktayı. Sergide resmini görmekten başlayarak. yanıma sokulmasını. Asıl "ben". sonra. benimle alâkası olmayan manasız bir hüviyetin derinliklerine gömülüp kalmıştım. belki de daha evvel. yatakta Maria ile karşı karşıyayken anladım ki. daha tesirliydiler. Raif!" demeye hazırlanıyordu. odasında karşı karşıya oturuşlarımızı.ha siyahtı. hep beraber gezmeye gittiler. Bunları bir yabancıyı besler gibi doyuracağım. İçime ondan başka hiçbir kimsenin girmesine müsaade etmemiştim. o dört beş aylık zaman. nebatat bahçesi gezintilerini.. Karşımdaki hayale kollarımı uzatıyor. böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıktan için hakikattekinden daha canlı. evimi ona kabule hazırlarken ölmüştü. oradan oraya sürükleyeceğim ve daima merhamet ve istihfafla seyredeceğim. Hiç kimseye bir şey söylemeden. Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıralar. aramızda konuşulan her kelimeyi hatırlıyordum. Gene dün akşam anladım ki. otuz beş seneye yaklaşan ömrümde. on seneden beri bir an bile yaşamamış olduğumu. Onunla beraber geçen hayatımız. bütün teferruatıyla gözlerimin önündeydi. ellerini tekrar avuçlarıma alıp ısıtmak istiyordum. Fakat şimdi onu her zamandan ziyade seviyordum. Bunlar bana. Her zamankinden daha çok yaşıyordu. onu sevmekte devam etmiştim. Dün akşam. bu kafayı taşımak. hayatımdan o kadın çıktıktan sonra. düşüncelerimin. bundan sonra bana daha güç gelecektir. hiç azalmayan bir aşkla. Ben keyifsizliğimi bahane ederek evde kaldım. ben onunla beraber. bütün sırrını beraber alarak ölmüştü. On seneden beri ona karşı duyduğum hiddetin. Demek on sene evvel ölmüştü! Ben onu beklerken. etrafıma karşı kendimi aşılmaz bir duvar içine alışımın hakiki sebebini şimdi anlıyordum: On sene. ölmüşüm. her şey hakikiliğini kaybetmiş. hislerimin benden uzak bir yabancıya aitmiş kadar benden uzak olduğunu gösteriyordu. ancak üç dört ay kadar yaşamış.. benimle münasebeti olmayan bu vücudu.

. gene aynı şekilde.. fakat nefesimi ebedi bir yalnızlığa mahkûm etmeye mecburum. dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu.. Sen bana. Fakat ona dair hiçbir şey bilmiyorum. Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır. onlardan kaçtım. ne ifade ederler? Senelerden beri hiç kimseye bir tek kelime söylemedim. Kim ve ne olduklarını merak etmediğim insanlarla görüşüp onların sözlerini dinleyeceğim. sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin? On seneden beri belki boşuna yere herkesten kaçmışım. yeryüzünde bir babası bulunduğundan habersiz. seni başkalarında bulmaya gayret ederdim. Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlayacak. Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum. Hayatımın başka türlü olmasına imkân var mıydı? Zannetmem. Ama bundan sonra her şey bitti. Buna rağ163 . Aramış olsaydım. Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı. Bana hakikaten yaşamak imkânını verdiğin birkaç ay için sana teşekkür ederim. diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? Ah Maria. Bugün hakikati anlıyorum. Gene makine gibi akşamüzerleri alışveriş edeceğim. Vücudunun bir parçası olarak geride bıraktığın çocuk. fakat her şeyden habersiz. Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra.bunları yazıyorum. belki senin gibi birini bulabilirdim. ben onu kaybettim. ruhlar beraber olmadıktan sonra. hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. birkaç ömür kıymetinde değil midir?. kabahat senin değil. Yollarımız bir kere karşılaştı. Halbuki konuşmaya ne kadar muhtacım. Fakat birazdan gülüşüp bağrışarak sökün ederler. Ortalık kararmaya başladı. ne bulunduğu yeri. insanlara inanmamakta haksızlık etmişim. benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. belki zamanla alışır. Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak.. Her şeyi o zaman öğrenmiş olsaydım. İkinci defa oynayamam. yaşayıp gidecektim. Hâlâ gelmediler. Benim bunlarla münasebetim nedir? Aradaki bütün bağlar. Böyle birkaç ay. bizim kızımız.. uzak yerlerde dolaşıp duracak. Bunu sonuna kadar götüre-mediysen. niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında. Ne ismini...

O bu dünyadan ayrılırken.1 164 . büyük bir korkuyla sakladığı ruhunu bir kereye mahsus olmak üzere dışarıya. asıl şimdi bulmuş gibi bir his vardı. Dışarıda gürültüler oluyor. her şeyi. Şirkette Raif efendinin boş masasına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumaya başladım. Fakat buna tahammül edemeyeceğimi. Bir an kararsızca durup bekledim. bu defterin yapraklarına aksettirmiş. hastanın evine gittim. yavaşça sokağa çıktım. Hep yazmak istiyorum. Kapı açıldığı zaman karşılaştığım telaş. Sanki. Ama ne lüzumu var? Bu kadar yazdım da ne oldu? Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı.. benim hayatıma. Mnciteşrin 194. Verdiğim sözü yerine getirmek için defteri cebime koyarak.Şubat 194. Dün akşam bana: "Seninle şöyle bir oturup konuşamadık!" demişti.0. Diğer sahifelerde hiçbir not. hayatının en canlı taraflarını seyrettiğim. İçimde onu kaybetmiş gibi değil. Herhalde bizimkiler döndüler. nasıl güldüğünü ve nasıl düşündüğünü tasavvur ederek bundan sonraki senelerimin yalnızlığını doldurmaya çalışacağım. Ben artık böyle düşünmüyordum. Her şeyi.men hayalimde onu daima takip edeceğim. Raif efendiyi son bir defa görmeden gitmek istemiyordum. başka hiçbir insana nasip olmayacak kadar canlı bir şekilde giriyordu. Kafamda ona bir hayat seyri icap edip yanında yürüyeceğim. Onun nasıl büyüdüğünü. bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı. Raif efendinin ölümü bana o kadar tesir etmemişti. Sabah oluyordu. nasıl mektebe gittiğini. Bundan sonra onu daima yanımda bulacaktım. içeriden gelen ağlamalar. Dün akşam onunla uzun uzun konuşmuştum. hatta birlikte yaşadığım bu insanın birdenbire manasız bir yığın haline geldiğini göremeyeceğimi hissettim. Raif efendinin defteri burada bitiyordu. hiçbir kayıt yoktu.. bütün bir gece. bana her şeyi anlattı. ondan sonra gene içine kapanıp senelerce susmuştu.

Düzenin sildiği kişiliklere.bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. yanıtlanması zor sorular soruyor.koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır. .fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali." Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair.rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor.Her gün daima öğleden sonra oraya gidiyor.ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->