P. 1
HALK BİLİ[1].

HALK BİLİ[1].

4.25

|Views: 9,206|Likes:
Yayınlayan: api-3729433

More info:

Published by: api-3729433 on Oct 15, 2008
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/09/2014

pdf

text

original

İÇİNDEKİLER BİRİNCİ BÖLÜM İZMİR(YUSUF KURT-BURCU AYŞENUR AKBULUT-EMRE SARIKAYA) 1.İZMİR 1.1.İLİN TARİHİ 1.2.

İLİN İSMİ NERDEN GELİYOR? 1.2.1.İZMİR SÖZÜNÜN KÖKENİ 1.2.2 EFSANESİ 1.3.İL NELERİYLE MEŞHUR? 1.4.FOLKLOR ZENGİNLİKLERİ 1.ZEYBEK KELİMESİ: 1.4.2 Karma Oyunlar: 1.4.3.Erkeklerin Oynadığı Oyunlar: 1.4.4.Kızların Oynadığı Oyunlar: 1.5.GELENEKSEL KIYAFETLER 1.6.İLİN TÜRK HALK EDEBİYATI ÜRÜNLERİ 1.6.1 MANİLERİ 1.6.2 EFSANELERİ 1. Kleopatra Güzellik Ilıcası'na dair bir efsane… 2.Kral Tantalos Efsanesi 1.6.3HİKAYELERi 1.6.4 ŞİİRLER 1.7.İLİN MÜZİK KÜLTÜRÜ 1.7.1 İLİN SÖZLÜ OYUN HAVALARI 1.7.2 İLİN SÖZSÜZ OYUN VE SAZ HAVALARI 1.7.3 TÜRKÜLER 1.7.4 ŞARKILAR 1.7.5 MARŞLAR 1.8.İLİN EVLİYALARI ÖNEMLİ ŞAHSİYETLERİ 1.9.HALK BİLGİLERİ 1.Çocuğun Cinsiyetini Tahmin: 1.10. HALK HEKİMLİĞİ 1.Al Bastı 2.Aydaşlık: 1.11.İLİN MUTFAĞI 1.12.İLİN ADET,GELENEK VE GÖRENEKLERİ 1.12.1 DOĞUM 1.Doğuma hazırlık ve doğum 2.Ad Koyma 3.Loğusa Ziyareti 4.Çocuk hamamı ve beşik düğünü 5.Kırklama 6.Kırk Hamamı 7.Diş Bulguru Töreni 1.12.2 SÜNNET 1.12.3 EVLENME 1.Kız isteme : 2.Söz Kesme:
1

3.Nişan : 4.Düğün : 5.Kına Gecesi : 6.ÇEYİZ ADETİ HAKKINDA GENEL BİLGİLER, YAPILIŞI VE TÜRLERİ ÇEYİZİN SERGİLENDİĞİ TÖRENLER 1. ÇEYİZİN İPE SERİLMESİ 2. ÇEYİZ GÜNÜ 3.YANDAŞI ADETİ 1.12.6 BAYRAMLAR-TÖRENLER-KUTLAMALAR 1.İZMİR’İN KURTULUŞ BAYRAMI 1.13.SEYİRLİK OYUNLAR 1.13.1 TİYATRO TİYATRONUN KÖKENİ 1.14.MİMARİ ÖZELLİKLERİ 1.Bergama Evleri 2.Bornova Evleri 3.Çeşme Evleri 4.Şirince Evleri (Selçuk) 1.15.DİL VE ANLATIM 1.15.1 İZMİR ŞİVESİ 1.16.HALK SANATLARI VE ZANAATLARI 1.16.1. CAMCILIK 1.16.2 DOKUMACILIK 1.16.4 NAZAR BONCUĞU YAPIMI 1.16.6 KEÇECİLİK 1.16.7 ÇÖMLEKÇİLİK 1.16.8 HALICILIK İKİNCİ BÖLÜM MANİSA(MERVE DÖNMEZ)
2.MANİSA 2.1.GENEL BİLGİLER 2.2.İLÇELER 2.3.MANİSA'NIN TARİHÇESİ 2.4.MANİSA ANONİM HALK EDEBİYATI 2.4.1.ANLATMALAR A. HALK HİKAYELERİ 2.4.2. ŞİİRLER A.MANİ B.NİNNİ 2.4.3. KALIPLAŞMIŞ SÖZLER A.ATASÖZÜ B.BİLMECE C.DEYİŞ 2.5. GELENEK VE GÖRENEKLER 2.5.1DOĞUM GELENEKLERİ 2.5.2SÜNNET GELENEĞİ 2.5.3EVLENME GELENEKLERİ 2.5.4ASKERLİK-GURBETLİK 2.5.5.ÖLÜMLE İLGİLİ ADET VE İNANIŞLAR 2

2.5.6.ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEKLERİ 2.6.GELENEKSEL GİYSİLER 2.7EL SANATLARI 2.8HALK HEKİMLİĞİ 2.9.YÖRE MUTFAĞI 2.10. İNANIŞLAR 2.10.1.UĞUR-UĞURSUZLUK 2.10.2.ADAK 2.10.3YAĞMUR DUASI 2.11SEYİRLİK OYUNLAR 2.12 MÜZİK KÜLTÜRÜ 2.12.1HALK MÜZİĞİ VE HALK OYUNLARI 2.13HALK MİMARİSİ 2.14NELERİ İLE ÜNLÜ 2.15KURTULUŞ GÜNLERİ 2.16. MANİSA YÖRESİ BELİRLİRLİ GÜNLER-YEREL ETKİNLİKLERİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

AYDIN(HAZAL TOMRUK)

3. AYDIN 3.1.AYDIN İLİ’NE GENEL BAKIŞ 3.2.AYDIN İLİ’NİN TARİHÇESİ 3.3.AYDIN İLİ’NİN EL SANATLARI 3.4.AYDIN İLİ’NİN YÖRESEL YEMEKLERİ 3.5.AYDIN İLİ’NİN YÖRESEL KIYAFETLERİ 3.6.AYDIN İLİ’NİN HALK OYUNLARI 3.7.AYDIN İLİ’NİN TÜRKÜLERİ 3.8.HALK EDEBİYATI 3.8.1.MANİLER 3.8.2.AYDIN İLİ’NİN YÖRESEL KELİMELERİ 3.9.AYDIN İLİ’NİN ÖNEMLİ GÜNLERİ 3.10.BOĞA VE DEVE GÜREŞLERİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM DENİZLİ(BURCU ALKAN) 4. DENİZLİ 4.1.DiL VE ANLATIM 4.1.1. DENİZLİ AĞZI 4.1.2. KiŞiLER-SÜLALELER, LAKAPLAR 4.1.3. DENiZLi AĞZINDA MEKTUP öRNEKLERi 4.2. DENİZLİ ANONİM HALK EDEBİYATI 4.2.1.DENiZLi EFSANELERi 4.2.2 DENİZLİ HİKAYELERİ 4.2.3. DENiZLi DESTANLARI 4.2.4 DENiZLi FIKRALARI
3

4.2.5 DENİZLİ MANILERI 4.2.5 DENİZLİ ATASÖZLERİ VE DEYİMLERİ 4.2.6 DENİZLİ TÜRKÜLER 4.2.7 DENIZLI AĞITLARI 4.3. DENiZLi ADET VE GELENEKLERi 4.3.1 EVLENME ADET VE GELENEKLERi 4.3.1.1 EVLENME ÇAĞI VE KIZ İSTEME 4.3.1.2 NiŞANLANMA 4.3.1.3 PUSAT-KETEN KESME 4.3.1.4 OKU DAĞITILMASI 4.3.1.5 DüĞüN ODUNU HAZIRLANMASI 4.3.1.6 KEŞKEKLiK BUĞDAY DöĞüLMESi 4.3.1.7 GELiN HAMAMI 4.3.1.8 ÇEYiZ ALMA-GETiRME 4.3.1.9 KINA GECESi 4.3.1.10 DüĞüN VE GELiN ALMA 4.3.2 DiĞER ADET VE GELENEKLERi 4.3.2.1 BAĞA GöÇME 4.3.2.2 ÇEKİ ÇEKMEK 4.3.2.3 KUPA (BARDAK) VURMAK 4.4. DENİZLİ YEMEKLERİ 4.4.1 MAHALLi YEMEKLERi 4.5.DENİZLİ OYUN, EĞLENCE VE SPORLARI 4.5.1 GÜREŞ 4.5.2 AT YARIŞLARI 4.5.3KAPMA GÜNÜ 4.5.4KOŞULLAR 4.5.6KIZ KAÇIRMA OYUNU 4.5.7.MİT-MİT OYUNU 4.5.8 MEŞALE (MEYDAN ATEŞİ) 4.6 DENİZLİ HALK MÜZİĞİ 4.6.1 OYUN HAVALARI 4.6.2 ZEYBEK OYUNLARI 4.7 DENİZLİ MİLLİ KIYAFETLERİ 4.7.1 ERKEKLERİN KIYAFETLERİ 4.7.2 KADIN KIYAFETLERİ BEŞİNCİ BÖLÜM KÜTAHYA(MUTLU DOĞAN) 5. KÜTAHYA 5.1 GENEL BİLGİLER 5.2 İLÇELER 5.3KÜTAHYA’NIN TARİHÇESİ 5.4 KÜTAHYA ANONİM HALK EDEBİYATI 5.4.1 EFSANELER 5.4.2 MANİLER 5.4.3 TEKERLEMELER 5.4.4 NİNNİLER
4

5.4.5 ATASÖZLERİ 5.4.6 DEYİMLER 5.5 HAYATIN DÖNÜM NOKTALARI 5.5.1 DOĞUM GELENEKLERİ 5.5.2 SÜNNET GELENEKLERİ 5.5.3 EVLENME GELENEKLERİ 5.6 HALK BİLGİSİ 5.6.1 GÜNLÜK YAŞAM 5.7 HALK HEKİMLİĞİ 5.8 HALK HUKUKU 5.9 HALK BAYTARLIĞI 5.10 HALK TAKVİMİ VE METEOROLOJİSİ 5.11 HALK EKONOMİSİ 5.12 KÜTAHYA MUTFAK KÜLTÜRÜ 5.13 KÜTAHYA’DA FOLKLOR 5.13.1 HALK OYUNLARI 5.13.2 MAHALLİ KIYAFETLER 5.13.3 MÜZİK KÜLTÜRÜ 5.14 İNANIŞLAR 5.14.1 UĞUR-UĞURSUZLUK 5.14.2YAĞMUR DUASI 5.15 SEYİRLİK OYUNLAR 5.15.1 ALAKADIN OYUNU 5.15.2 KÖY SEYİRLİK OYUNLARI ALTINCI BÖLÜM AFYONKARAHİSAR(CANAN KURTOĞLU) 6.AFYONKARAHİSAR 6.AFYON TARİHİ 6.1 AFYONKARAHİSAR ADI NEREDEN GELMİŞTİR 6.2 AFYON ANONİM HALK EDEBİYATI 6.2.1 KALIPLAŞMIŞ SÖZLER 6.3 GİYİM KUŞAM 6.3.1HALK OYUNLARINDA KULLANILAN GİYSİLER 6.3.2 Giyim-Kuşam (geleneksel kıyafet) 6.4.YÖRESEL YEMEKLER 6.5.GELENEK VE GÖRENEKLER 6.5.1DOĞUM GELENEKLERİ 6.5.2 SÜNNET GELENEKLERİ 6.5.3EVLENME GELENEKLERİ 6.5.4 ASKERLİK –GURBETLİK 6.5.5 ÖLÜMLE İLGİLİ ADET VE İNANIŞLAR 6.6HALK OYUNLARI 6.7 MÜZİK KÜLTÜRÜ 6.8 GELENEKSEL EL SANATLARI

5

YEDİNİCİ BÖLÜM UŞAK(MİNA ESİN) 7.UŞAK 7.1DİL 7.2 UŞAK ANONİM HALK EDEBİYATI 7.2 1 AHMEDİ (1334–1413) 7.2.2 ÖMER BEDRETTİN UŞAKLIGİL : (1904–1946) 7.2 3 ANLATMALAR 7.2.3.1 EFSANELER 7.2.3.2 FIKRALAR 7.2.4 ŞİİRLER 7.2.4.1DESTANLAR 7.2.4.2 TÜRKÜLERİMİZ 7.2.4.3 MANİLER 7.2.4.4 TEKERLEMELER 7.2.4.5 NİNNİLER 7.2.4.6 UŞAK AĞZINDAN İLENMELER 7.2.5 KALIPLAŞMIŞ SÖZLER 7.2.5.1 ATASÖZLERİ 7.2.5.3 UŞAK AĞZINDAN 7.2.5.2 DEYİMLER 7.2.5.3 UŞAK AĞZINDAN BİLMECELER 7.2.5.4 YEMİNLER 7.3HAYATIN DÖNÜM NOKTALARI 7.3.1 DOĞUM 7.3.2 EVLENME 7.3.3 ÖLÜM ADETLERİ 7.4 GELENEKLER 7.5 HALK HEKİMLİĞİ 7.5.1 HALK VETERİNERLİĞİ 7.6 İNANIŞLAR 7.7OYUNLAR 7. 7.1OYUN-SPOR (Cirit ) 7.8 UŞAK YÖRESİ HALK OYUNLARI 7.8.1ZEYBEKLER 7.8.2 DİĞER OYUNLAR 7.9 GELENEKSEL HALK GİYSİLERİ 7.10 EL SANATLARI 7.11MÜZİK KÜLTÜRÜ 7.11.1 HALK MÜZİĞİ ARAÇLARI 7.12 MİMARİ 7.13 UŞAK YEMEKLERİ SEKİZİNCİ BÖLÜM MUĞLA(HALİL ÖZTÜRK-NURSEL GÖKÇEK-ECE KARA) 8. MUĞLA 8.1MUĞLA İLİNİN ADININ KAYNAĞI 8.2 YEREL AĞIZ ÖZELLİKLERİ
6

8.3 MUĞLA ANONİM HALK EDEBİYATI 8.3.1 MANİLER 8.3.2 MUĞLA TÜRKÜLERİ VE BUNLARIN ÖYKÜLERİ 8.3.3MUĞLA’NIN DESTANLARI 8.3.4MUĞLA İLE İLGİLİ EFSANELER 8.3.5 ATASÖZLERİ 8.3.6 DEYİMLER 8.3.7 BİLMECELER 8.3.8 ALKIŞ VE KARGIŞLAR 8.3.9 NİNNİLER 8.4 GELENEK, GÖRENEK VE İNANÇLAR 8.4.1 GENEL OLARAK 1 DOĞUM 2 SÜNNET 3 BATIL INANÇLAR 8.4.2 EVLENME GELENEKLERİ VE DÜĞÜNLERİ 8.5 HALK DANSLARI, GİYSİLERİ VE ÇALGILARI 8.5.1 HALK OYUNLARI 8.6 YÖREDE GİYİLEN KIYAFETLER 8.6.1 KADIN KIYAFATLERİ 8.6.2 ERKEK KIYAFETLERİ 8. 7YÖRESEL YEMEKLER

7

BİRİNCİ BÖLÜM 1. İZMİR 1.1.İLİN TARİHİ Eski İzmir'in yerleşimi her ne kadar M.Ö. 3000 yılından çok daha geri uzanmaktaysa da yapılan en son kazılarda henüz M.Ö. 3000 yıllarına kadar gidilmiştir. Kazılarda elde edilen bilgiler ışığında ilk İzmir yerleşikleri evlerini höyüğün en üst düzeyinde denizden 3 ile 5 metre yukarıdaki kayalar üzerine oturtmuşlardır. Bu ilk yerleşme Eski Tunç Çağı dönemine aittir (İNTERNET 29). Eski İzmir'in yerleşimi her ne kadar M.Ö. 3000 yılından çok daha geri uzanmaktaysa da yapılan en son kazılarda henüz M.Ö. 3000 yıllarına kadar gidilmiştir.Eski İzmir kenti (Smyrna) bu dönemde körfezin kuzeydoğusunda yer alan ve yüzölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bir adacık üzerinde kurulmuştur. İzmir'in bilinen en eski limanı, İzmir'in ilk yerleşim bölgesi olan Tepekule adını taşıyan höyüktedir. Yaklaşık 100 dönümlük yarımada üzerinde konumlanan höyükte yaşayan ve denizcilikle uğraşan Helenler için bu yarımada uygundu. Pergamon, Efes, Teos, Milet, Priene, Aspendos, Olimpos gibi bir zamanların dünyaca ünlü liman kentleri, limanlarının yok olması ile tarih sahnesinden silinirken; Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden biri olan İzmir, 5000 yılı aşan tarihi boyunca liman şehri olma özelliğini hiç yitirmemiştir. M.Ö. II. Yüzyılda, bir liman kenti olan İzmir'de Aioiler ve lonlar yaşamışlar. M.Ö. 8. Yüzyıldan 7. Yüzyılın ortalarına kadar ise Frigya ve Lidyalılar etkilerini göstermişler. Batı uygarlığının ilk anıtsal destanı olan İlyada, İzmir'de Homeros tarafından yaratılmış. Homeros ( M:Ö:750-700 ) çok eskiden bu yana bilinen ve birbirinden ayrı olan üç destanı ; yani Troia Savaşı, Helena'nın kaçırılış ve Akhilleus'un öfkesi adlı üç konuyu biraraya getirerek ölümsüz yapıtını yaratmış. İzmir'e M.Ö 600'de Persler'in M.Ö 33'te ise Makedonyalı İskender'in geldiği kaydedilmiş. İskender, İzmir'in söylencesel tarihinde çok önemli bir dönemim başlangıç noktası sayılmış. Smyrna halkının surlar içine sığmaması nedeniyle bugünkü Kadifekale olan Pagos tepesinde yeni bir şehir kuran İskender, rüyasına giren bir bilgeden, buraya kurulacak şehrin halkının çok mutlu olacağı müjdesini almış. Yeni kentin kuruluşu İskender'den daha sonra da sürer. Bu arada güçlenmiş olan Bergama Krallığı'nın sınırlarına katılan İzmir, sonra M.Ö. 133 yılında Roma'nın egemenliğine girer. Türkler İzmir'i ilk kez II. Yüzyıl sonlarında Kutalmışoğlu Süleyman Şah komutasında ele geçirirler. 1086'da Çakabey bir donanma kurarak Ege adalarını denetimine alır. Çakabey'in öldürülmesinden sonra liman kenti İzmir Cenevizlilerin,
8

Pagos yani Kadifekale ise Bizanslıların eline geçer. 14. Yüzyılın başında önce Kadifekale'yi, sonra da kıyı kesimini alarak İzmir'in tümüne egemen olan Aydınoğlu Mehmed Bey, Ege adalarındaki Bizans kalelerini haraca bağlar. 1390 yılında Yıldırım Beyazıt Kadifekale'yi ele geçirir ama Liman kontrolü dışındadır. 15. yüzyılın dışında büyük bir Moğol istilası yaşayan bölgede, son sözü yine Osmanlı söyler. 1426'dan sonra İzmir'i bir Osmanlı şehri olarak görüyoruz. Tarihçiler Osmanlı döneminde İzmir'de ticaretin geliştiğini kaydederler. Bu dönemde İzmir, Hindistan, Çin, İran ve Anadolu'dan uzun mesafe kervanları ile gelen ürünlerin ve Batı Anadolu'da üretilen tarımsal hammaddenin, Avrupa'ya taşınmasında; Avrupa'dan gelen yüklerin Anadolu'ya iletilmesinde kritik bir rol oynamıştır. 19. yüzyıla kadar Avrupa'dan İzmir'e doğru olan tüccar akını, kentin çok uluslu bir yapı oluşturmasına neden olur I. Dünya Savaşı'nın ardından 15 Mayıs 1919'da Yunan Ordularının işgaline uğrar. Bu işgal 9 Eylül 1922'de kırılır. Ancak İzmir 13 Eylül sabahı tarihin belki de en büyük felaketlerinden birini yaşamaktan kurtulamaz. Basmane'de başlayan korkunç yangın, giderek büyür ve şehre yayılır. Bu yangın, ne yazık ki İzmir'in dörtte üçünü tahrip etmiştir. (İNTERNET 31).

1.2.İLİN İSMİ NERDEN GELİYOR? 1.2.1.İZMİR SÖZÜNÜN KÖKENİ

“İzmir (Rumca Σμύρνη (Smyrni), Fransızca Smyrne) kelimesi eski İon lehçesinde Smurne, Attika (Atina) lehçesinde ise Smyrna diye yazılırdı. Bugünkü Hellenler bu kentin adını Smirni biçiminde telaffuz etmekte, Gerçi son yıllarda Antik Efes kenti civarında da bu adla anılan bir köy yerleşimi izlerine rastlanmıştır. Olasılıkla İzmir'den Efes'e giden bir kısım Amazon kraliçelerinin adını yerleştikleri köye de koydukları düşünülmektedir ki bununla ilgili bilgilere eski Yunanistan'daki kaynaklarda da rastlanmaktadır. Ancak Smyrna sözcüğü Yunanca değildir, Ege Bölgesindeki birçok yerleşim adı gibi Anadolu kökenlidir. M.Ö. 2. binin başlarına ait Kayseri Kültece yerleşiminde ele geçen bazı tablet metinlerinde Tismurna adına rastlanmaktadır. Tismurna'daki `ti' bir ön ek olup büyük olasılıkla bir kişi ya da bir yer adını belirtmektedir. Bundan da Hellenler ya da Bayraklı höyüğünü mesken tutanların bu ön eki atıp kente 'Smyrna' demişlerdir. Kentin adı olasılıkla M.Ö. 300 ile M.Ö. 1800 yılları arasında Smurnu olarak anılıyordu.” (İNTERNET 29). “Bu kelime çeşitli dillerde aksan farklılaşmalarına uğrayarak benzer biçimlerde kullanılmıştır: "Zmirna, Smirne, Simire, Semire, Lesmire, Lesmirr, Ksimire, Siniros, Mirina, Samorna, Simira, Zmirra, Asmira, Esmira, İsmira, İsmire, Yezmir gibi..."
9

Bütün bu erişilmez kız imgeleriyle yüklü isimler, Hitit, Helen, Roma, Bizans, Slav, Arap, Hun ve Türk dillerindeki İzmir'di. Eski iyon lehçesi, isimlerin başına "İ" belirleme sözcüğünü getirilerek, kentin adını "İzmirni" olarak söylemiştir. Bu gün kullanılan İzmir sözcüğü işte bu kökten gelmektedir.” (İNTERNET 30). 1.2.2 EFSANESİ Amazonlar “Bütün kentlerin efsaneleri vardır. İzmir gibi güzel kentlerin daha çok efsanesi vardır. Bunlardan biri kentin adının tarihin amansız kadın savaşçıları Amazonlar’dan geldiğini anlatıyor: Yayı iyi germek, oku hedefine atmak için sağ memelerini kesen, dört nala koşan atları üzerinde uzun saçları atlarının yeleleri ile birlikte uçuşarak herkese korku salan Amazon kadınlarının güzeller güzeli komutanları Symirna’dan. Symirna dillerde döne dolaşa İzmir olduğu söylenmektedir(İNTERNET 29).

1.3.İL NELERİYLE MEŞHUR? İZMİR Tarihi saat kulesi,fuarı,kızlarağası hanı,izmir köftesi,kordon boyu,Aliağa rafinerisi,çeşme,efes,selçuk,karşıyakası,körfezi,g ün batımının doyulmaz seyri,kemeraltı,gümüldür,sadece İzmir sınırlarında yapılan ünlü böreği olan boyozu,izmir kumrusu,Trajan tapınağı,Agora,Karagöl,teleferik,taihi asansör,kuş cenneti,Çakırağa konağı,Homeros anıtı,Karabel anıtı,ST. POLYCARP kilisesi,HALİL RIFAT PAŞA KÖŞKÜ,UŞAKİZADE KÖŞKÜ,DÖNERTAŞ SEBİLİ,Hükümet Konağı,KIZILÇULLU SU KEMERLERİ,altınyol,Kadifekale,Smyrna (Tepekule),Metropolis antik kenti,Klazomenai antik kenti.(İNTERNET 42) 1.4.FOLKLOR ZENGİNLİKLERİ 1.4.1.ZEYBEK KELİMESİ: En eski Türkçe'de 'z' ile başlayan kelimeler bulunmadığı için, "Zeybek" sözünün yabancılardan alındığı mevsimsiz bir hüküm halinde düşünülebilirdi. Morfolojik (yapı) bakımından kelime o adar Türkçe'dir ki... Kaypmak fiilinden 'kaypak' sözünün çıkması gibi, yurtta hala mevcut mesela saypmak fiilinden de 'saypak' kelimesi türemiş olabilirdi. Zaybak, işte bu ikincisinin ze'leşme merhalesi sayılabileceği gibi, ince söylenişi de bir şive farkı olabilir: Zeybek. Kelime, bu incelmiş haliyle bizde olduğu gibi Türkistan'da da yaşadığı için, istih'le (başkalaşma) merhalesinin çok eskilere ait olduğu anlaşılıyor. Aydı n'ın Gazi Menteşe'nin ordusu tarafından muhasara (kuşatma) ve fethini günü gününe kayda geçiren Bizanslı Kronikçi (tarihçi) G. Pakhimeres bu başbuğun adını lakabıyla birlikte 'Salpak Mantaşa' kalın söylenişiyle yazıyor, Rum Selika ekleriyle Salpakis Mantaçhias yazıyor ve 'salpak' sıfatının Türkçe'de 'cesur' olduğunu
10

ayrıca ısrarla ilave ediyor. Rumcada 'R' sesi dil serisinden ve ince telaffuz edildiği için 'y' gibi 'ıslak R' de kastedilmiş olabilir. Şu halde, saypak okunur. Rumca'da 'b' sesi bulunmadığından onun da Türkçesi 'saybak' olur. Dediğine göre, henüz Gazi Menteşe'nin bir zeybek apası (efesi) olduğu anlaşılır. Gerek Zeybek adı, gerekse oyunu Altaylarda da hala vardır. Bizde, esas anlamı; cesur ve saldırgandır. Son buluşların etimolojik yargısı (sonucu) budur. Daha evvel öne sürülen halk etimolojileri karışık olup aşağıda yazılıdırlar: 1. Zeybek, zorba veya zubo kelimesinden bozulmadır. 2. Zeybek, Seymen'in bir söyleyiş çeşididir. 3. Zeybek, civanın anlamdaşı muarreb (Arapçalaşmış) "Zibak" kelimesinden 'ele avuca sığmayan kişi' mecazıyla Türkçeleşmiştir. 4. Zeybek, "Semağ" kelimesinin ze'leşmesiyle meydana gelmiştir. 5. Zeybek kelimesinin aslı Özbek veya Uz Bek'tir. 6. Zeybek'in bu telaffuza dönüşmesinde XVI. yüzyılda 'sipah' (sipahi) kelimesinin etkisi olmuştur. 7. Çağatay Sözlüğü'nün yazarı Şeyh Süleyman Efendi, farklı hareketlerle okunmak şartıyla Zibak, Zaybak ve Zıbık kelimelerini tek maddede toplamıştı: Zibk. Zeybek, Türkçe'nin en eski kelimelerinden ve Türklük ülkelerinde sanıldığından çok daha yaygın idi (Gazimihal). ZEYBEK: "Zeybek Kıyafeti" tamlamasında olduğu gibi Zeybeklere has oyun anlamında Zeybek Oyunu denilebiliyorsa da, oyun kelimesi katılmaksızın Zeybek kendi oyun çeşitlerinin toplu adıdır. Mesela: Sarı Zeybek, Bergama Zeybeği, Zeybek Osman denildiği zaman, bu tamlamalara ayrıca oyun kelimesinin katılmasına lüzum görülmemesi adet olmuştur. Sarı Zeybek Oyunu birleşimi konuşmada kullanılmadığı gibi, Zeybek Halayı, Zeybek Barı, Zeybek Horanı gibi çeşit adları da yoktur. Nasıl ki; Halay Zeybeği, Bar Zeybeği, Horan Zeybeği gibi adlandırıcı birleşimler de katiyen işitilmiş değildir. Yeni, Zeybek kelimesi, umumiyetle raks anlamında hiçbir zaman ifade genişliği edinmemiştir. Davulcuya 'Vur Zeybeği!' denilince Zeybek işi oyun havası istenildiğini anlar ve muhitin en gözde durumundaki bir zeybek havasına girer. Tartım mutlaka dokuzludur. Bu özellik bir damga gibidir ve eski Türklerin uğurlu bildikleri dokuz sayısına uygundur. Dokuzlu tartımın aksak bileşiminde olması damganın damgası haliyle Türk işidir. Zeybek sıfatı nerelerde bilinmişse, Zeybekler nerelere ulaşabilmişlerse oralarda Zeybeklikten ve oyunlarından izler bulunulabileceği, ondan dolayı aranması gerektiği unutulmamalıdır. (Gazimihal)
11

1.4.2 KARMA OYUNLAR: Bergama Zeybeği: Bergama ve dolayında Aydın gibi irtibatlı merkezlerde geçen Zeybek oyunlarından, ayrıca da Köroğlu, Bıçak Oyunları gibi çeşitlerden başka bir de mahallin Bergama Zeybeği ve havası vardır. Bergama Bengisi oyun havası bundan ayrıdır. Harmandalı: Bu isimdeki türkü ve havalar, asılda bir olabilirlerse de, yayıldıkça yer yer katım ve değişimlere uğrayıp çeşitlendikleri, yayımlanmış bulunanların gösterdiği farklardan anlaşılıyor. Yahut da birden fazla sayıda olmak üzere aynı isimde türküler bağlamış olduğuna ve her biriyle oyuna çıkabildiğine inanılmak gerekecektir. "Nazîreler"de çıkarılmış olabilirdi. Bergama Bengisi: Bergama bölgesinde Bengi oyununa Alay Havası da derler. Buna bakılınca Bengi'nin Halaylardan bir batı enmuzeci (tipi, örneği) sayılması yanlış olmayacaktırBengi, en az on kişiyle oynanır, 50,100,1000 kişi oyun birliğinde yer alabilir. Oyunun ayrı bir havası da vardır. Bergama dolayının başlıca oyunudur.Bengi'nin kendine mahsus bir çıkış havası vardır. Asıl havadan ayrı olup gezinti mahiyetindedir. Güvende, İnegöl'de Güvende oyun havası davul ve klarnet eşliğiyle yürütülür. Fakat, davullu, darbukalı, darbuka gibi elle çalıyorlar. 1, 2, 3 veya 4 kişi bu Güvende'yi de Sekme'yi de ziller takınarak oynuyorlar. Güvende, Bursa ve Balıkesir oyunları arasında da vardır. Balıkesir'in Doğru Hava denilen havası ile yine oranın Güvende denilen oyunu arasında fazla bir fark yoktur.

Yalabık zeybegi: Yalabık, sadece Bergama'nın Kozak yöresinde çalınan bir ezgi ve onun oyunudur. Adının köylüler tarafından "Yalabik" şeklinde telâffuz edildiği de olur. Kimi de Yalbik derler. Yalabık Zeybeği, çifterli yürütülür. Sekme ve sürekli çökmeleriyle ilgi çekici bir oyundur. Altı figürü vardır. Diğer oyunlardaki gibi 3-5 üzerine değil, 3-3 esasına göre yazılmıştır. İkinci üçler, birinci üçlerden daha ağırdır. Bu yoldan dokuz sayılır. Oyun başlarken biraz aralıkla yüz yüze durulur ki bu bir özelliktir.

Dağlı Oyunu: Toplu oyunların en çevik olanıdır. Yiğitçe tavırlarıyla Zeybek oyunlarının en canlısı budur. Bengi oyunu için geniş bir alana ihtiyaç gösteren

12

oyuncular Dağlı'ya çıkabilmek üzere o meydanın üç misli kadar büyüğünü ararlar. Bergama taraflarında çok oynanır. Dağlı oyununa en az altı kişi kalkar. Oyundaki çekmeleri idare eden iki "baş"ın birisi başta, diğeri ortada yer alır. Oyun figürleri 3-5 esasına göre yazılıdır. Oyuncular bir daire çevirip dururlar Arpazlı: Arpazlı oyunu yerlisince çok eski olarak bilinir. İlk arpa mahsulünü iyi ve bol yetiştiren kimse köy halkına bir kır yemeği tertipler ve harman karşısında bu oyunu oynarmış. Tek ve çift yapıldığı gibi toplu da oynanılabilir. Diğer oyunlara nispetle hareketleri çevikçedir. Yedi figürü, sekme ve eşmeleri, ayak çaprazları vardır. Diz çökme ve vurmalarıyla şehir cemiyetlerinde rağbet kazanabilir mahiyettedir. 1. 4.3.Erkeklerin Oynadığı Oyunlar: Yund Dağı:İzmir'in Bergama ilçesinin tek kişilik oyunudur. Üç parmak: Bergama ve çevre köylerinde iki kişinin yürüttüğü bir halk oyunudur. Koca Arap zeybeği: Tanınmış zeybek oyunu çeşitlerindendir. 1.4.4.Kızların Oynadığı Oyunlar: Başlıcaları:Entarisi Mavili, Zahide Molla, Findik Sıdıkam, Al Basma,Ey Yüceler.(Gazimihal)(Şapelyo, 1988) 1.5.GELENEKSEL KIYAFETLER İZMİR YÖRESİ KIYAFETLERİ ERKEK 1- Fes 2- Oya 3- Gömlek (Hakim Yaka) 4- Çuka Camadan 5- Çuka Sallama 6- Çuka Potur 7- Mushaflık 8- Gümüş Köstek 9- Dolgu Kuşak 10- Horasani Şal Kuşak 11- Kayış – Kemer 12- Silahlık- Kütüklük 13- Gubur (Tabanca) 14- Kulaklı Kama 15- Çevre - Yağlık 16- Körüklü Çizme 17- Tozluk KADIN 1- Paralı Terlik - Takke – Fitoz – Hotoz 2- Keten Kulağı (Başörtüsü) 3- Çeki 4Gelin Örtüsü 5- Gümüş Tomoka 6- Zülüflük 7- Alınlık 8- Cepken 9- İç Gömleği - İçlik 10- Üçetek 11- Önlük 12- Arkalık 13- Çılkak, Soy Kemeri 14- Gümüş Kemer 15- Yün Çorap 16- Edik - Göğebakan (Çizme) 17- Gümüş Mahmuz 1- Terlik 2- Altın - Gümüş Paralık 3- Yağlık 4- Yedirenk - Krep - Grep 5- Perpere 6- İlmeçel7 - Şalvar - Könçek 8- Göynek - İçlik 9- Üçetek - Saya 10- Çepken - İIbede 11- Kalın Kuşak 12- Kuşak Alp Bağı 13- Önlük 14- Ayakkabı- Yemeni 15- Kolye (internet 40). 1.6.İLİN TÜRK HALK EDEBİYATI ÜRÜNLERİ 1.6.1 MANİLERİ
13

Bergama’nın dağına İniverdim bağına Altın yüzük yaptırdım Yarimin parmağına

** *** *** *** ** **

İzmir’de Karşıyaka Yüzümü verdim Hak’ka Sevdalı gönüllerle Edilmez böyle şaka

** ** *** **** ****

Banyo yaptım derede Sordum yarim nerede Dediler Tirededir Aklım kaldı Tirede(İNTERNET 41). 1.6.2 EFSANELERİ 1. Kleopatra Güzellik Ilıcası'na dair bir efsane… Bergama'da yaşanmış bir öykü…Kraliçeleri kıskandıran çoban kızının dillere destan güzelliğinin gizemi… Bu çoban kızı önceleri çirkin mi çirkin, sümüklü, pasaklı birisiymiş. Yüzü sivilceli, burnu çilli, yaralı bereli bir cildi varmış. Öyleyse bu kızı, Mısır kraliçesi ve kainat güzeli, bütün zamanların en dilber kadını Kleopatra neden kıskanmış? Çünkü bu çoban kızı koyun güderken çalıların arasında kaybolur, bir pınarın oluşturduğu gölcükte sıcacık sularda yıkanır, paklanır, çimermiş. Günler günleri kovalarken, çilleri yok olmuş, cildi ipek gibi, kaşı gözü yerine düşmüş. Ayın ondördü, ırmak saçlı, kara kaşlı, ela bakışlı, kirpikleri nakışlı güzeller güzeli bir kız olup çıkmış.

14

Çoban kızının güzelliği önce Bergama'da duyulmaya başlamış, Bergama Kralı'nın kızını güzellikte geçince derhal çoban kızını saraya çağırtmışlar. Kraliçe, gerçekten ay parçası gibi güzel bir kızla karşılaşınca güzelliğinin sırrını sormuş. Utangaç çoban kızı, daha da sıkılmış bu sorudan ve "hiç" demiş, ben kuzularımı çok seviyorum da ondan demiş ama bir türlü kraliçeyi ikna edememiş. Bunun üzerine kraliçe, çoban kızının ağzından öğrenemediğini onu izleterek çözmek üzere uğurlamış sarayından. Adamlar gizlice peşine düşmüşler, ne yer, ne içer, ne sürünür, nerede taranır, nerede yatar, nerede kalkar izlemeye başlamışlar. Şunu özellikle fark etmişler ki çoban kızı sabah, öğle, akşam kuzularını güttüğü yamacın eteğindeki çalıların içine giriyor, buhar çıkan sıcak su birikintisinde uzunca zaman kalıyor, iyice yıkanıp dökünüyor. Hemen koşup çoban kızının güzelliğinin gizemini açıklamışlar. Kraliçe bunu duyar duymaz buraya çıkıp gelmiş, adamları büyük bir çadır kurmuşlar ve kraliçe günde üç kez olmak üzere bir hafta bu sularda yıkanmış. İnanamamış, cildi pırıl pırıl, yüzü gözü ışıl ışıl olmuş. Üstelik sağlık esenlik kazanmış, yanakları al al olmuş. Saraya dönünce babası kral, kızını tanıyamamış, şaşkın şaşkın bakakalmış. Sonra buraya ılıca yapılmasını sağlayıp herkesin yararına açmışlar. Adına güzellik Ilıcası demişler. Bu olay Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın kulağına gitmiş. Güzeller güzeli olduğu halde hem daha da güzel olmak hem de güzelliğinin kalıcı olmasını sağlamak için Bergama'ya gelmiş, günlerce ılıcada kalmış. Eskiden de güzelmiş ama buraya gelip gittikten sonra o kadar güzelleşmiş ki Sezar ve Antonius onun için canlarına kıymışlar. Kleopatra'nın gelmesinden sonra da ılıcanın adı Kleopatra Güzellik Ilıcası adını almış.(İNTERNET 43). 2.Kral Tantalos Efsanesi Eski İzmir'in tarihini ve kültürünü araştıranlarca ilk ele alınan Frigya Kralı olduğu iddia edilen Tantalos ile ismi etrafındaki söylencelerdir. M.Ö. 600 yıllarında yaşadığı ileri sürülen Tantalos mitolojiye göre Baştanrı Zeus ile bir insan dilber Plutonun çocuğu idi. Söylencelere göre İzmirli olan Kral Tantalos, Symnrna'dan Magnesia' ya (Manisa) doğru uzanan Spilios dağında Frigya halkı ile birlikte yaşar ve Batı Anadolu' ya yayılmış devletini yönetirdi. Baştan başa bağlık-bahçelik olan Spilos dağı aynı zamanda zengin madenlerin bulunduğu efsanevi bir yerdi. Tantalosun daha sonra Yunanistan' a giderek Paleppones Yarımadasına ismini verecek ve Olimpiyat oyunlarını kuracak olan "Pelops" isimli bir oğlu ile Manisa'da ağlayan kaya haline gelecek olan "Niobe" isimli iki çocuğu vardı. Ve, Tanrıların sofrasına oturabilen tek insan idi TANTALOS.

15

Tantalos ne yazık ki Olimpos Tanrılarının hışmına uğradı. Anadolu Tanrıçası Kibele'ye inandığı için Hellen Tanrılarını küçük gören ve onların kudretlerini sınamaya kalkan Tantalosa verilen ceza, dünyanın her köşesinde TANTALOS İŞKENCESİ olarak anıldı. ZEUS onu yer altı ülkesinde ebedi açlık ve susuzluğa mahkum etti. Mitolojiye göre TANTALOS gönderildi. Spilos Dağının bir yarığından atılarak Hadese

Bu yarık daha sonra göl haline gelerek "TANTALOS GÖLÜ" diye isimlendirildi. Yamanlar dağındaki KARAGÖL bu göldür. Hellen efsaneleri ilk çağlardan bu yana kadar Tantalosun kötülüğünü yaymıştır. Onun tanrılara ait kutsal şarabı çaldığını, tanrısal sırları insanlara ilettiğini ve en kötüsü oğlu Pelopsu kesip şölen düzenlediğini söylemişlerdir. Anadolulu Homeros ise, "Odysseia" isimli destanında hemşehrisi Tantalos'un çektiği acıları çarpıcı bir üslupla anlatmıştır. (İNTERNET 31) 1.6.3HİKAYELERi Çakıcı Efe Ege Bölgesinde halkın dilinde dilden dile efsaneleşen bir kahramandır. Osmanlı’nın son zamanlarında devlet iradesinin iyiden iyiye kaybolduğu yıllarda (1800-1900) halk kendi kahramanlarını, kendi kurtarıcılarını çıkarmıştır. Kimileri bu boşluktan yararlanarak zalimlikler yapmışlar kimileri de adalet dağıtan güçlü yürekli halk kahramanı olmuşlar. Bu devirde Ege Bölgesinde’de Efelik çok meşhurmuş. Çakıcı Efe de İzmir, Denizli, Aydın civarında hüküm sürmüş bir Efe’dir. O zamanlarda yaşadığı bölgede o kadar güçlenmiş ki Osmanlı ile egemen olduğu bölge konusunda resmi anlaşma yolları bile aramıştır. Çakıcı çoğu zaman dağlarda, kimi zamanda halkın yanına inerek zalimi durdurmuş, adalet dağıtmış, zenginden alıp fakir vermiştir. Bu sebeple halkın gönlünde de taht kurmuştur. Cesur hareketleriyle halkın gözüne girmiştir. Kimi zamanda düşmanla işbirliği yaptığı söylentisi çıkmışsa da halk onu hep sevmiş ona yapılan bu türküyle ismi ölümsüzleşmiştir. (İNTERNET 41) 1.6.4 ŞİİRLER “Ben İzmir’im, Bir aydınlık kent olup Tanrıça bakışlarından. Bin İzmir’im, İyot kokusundan arınmış yüreğim. Ninnilerini dinlemiş çocukken Tanrıların, Mitoloji benim mayam. Üç güzellik buudu bende toplanır;
16

Gök, deniz ve toprak... Göğüsleri dağlı Amazonlar geçer gözlerimden dört nala Smyrna daha güzel, daha büyük caddelerimde şimdi...” Hüseyin Coşkunay(İNTERNET 32) İTHAF Sönmüş yanardağlar, kaleler eteğinde Yüzyıllardır uyuyan şu bizim İzmir O aşık kadınları, levent erkekleri nerede Sahilde yaşayıp göçtüler mi kim bilir? Sır şimdi gözyaşları, saadet dilekleri Biz gelen yüzyılların hikayesi sır Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır... Necati Cumalı(İNTERNET 32)

1.7.İLİN MÜZİK KÜLTÜRÜ 1.7.1 İLİN SÖZLÜ OYUN HAVALARI 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. Abacılar İnişi Alıverin Sandığımı Kürkümü (Cafer Zeybek Asma Mencere Bademli’ye Bir İncecik Kış Oldu (Zeybek) Bergama’nın Hanları (İzzet’in Türküsü) Bir Ateş Ver Cigaramı Yakayım) Cepkenimizden Renk Salmış Bu Dağlar (Gündoğdu Zeybeği) Duvar Üstünde Durdum (Kadın Karşılaması) Elinde Şişe Şaştım Bu İşe Entarisi Mavili (Narlıdere Zeybeği) Gerizler Başından Hoplayamadım (Gerizler Zeybeği) Gökçen Efem İner Gelir inişten İzmir’in Kavakları (Çakıcı Efe) Kalenin Bedenleri (Çakır Ayşe)
17

15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. 22.

Katırcıoğlu Isparta’ya Vaırsa (Katırcıoğlu Zeybeği) Mavi Kırep Başında Minareda Ezan Var (Kadın Zeybek Oyunu) Muhabbetler Kuruldu Sandık Üstünde Sandık Şu İzmir’den Çekirdeksiz Nar Gelir Üç Kemerin Dibeği (Üç Kemer) Yeşil Giy Yeşil Kuşan 1. 7.2 İLİN SÖZSÜZ OYUN VE SAZ HAVALARI

1. Abdal 2. Al BasmA 3. Arpazlı Zeybeği 4. Aydın Zeybeği 5. Baylan Cemile 6. Bergama Bengisi 7. Bergama Zeybeği 8. Bornova Dağlı 9. Çatal Çamın Dalları 10. Dağcılar 11. Ey Yüceler 12. Fıstık 13. Gökçen Efe 14. Hantuman 15. Harmandalı Zeybeği 16. Hazeli 17. İzmir Kordon Zeybeği 18. Kasnak 19. Kırmızı Buğday 20. Koyundere Zeybeği 21. Menemen Kazak Zeybeği (Kostak Ali 22. Merdivenim Kırk Ayak (Kadın Oyun Havası 23. Oynan Kızlar 24. Ödemiş İki Parmak Zeybeği 25. Sabahın Seher Vakti 26. Sebai 27. Sürmeli 28. Süslü Jandarma 29. Yağcılar Zeybeği 30. Yalabık
18

31. Yün Entari 32. Zaide (Zeybek Havası (Turhan, 2007) 1.7.3 TÜRKÜLER • • • •

• • • • • • • •

Ah bir ateş ver (Erdal güral) Alçak yüksek şu tire’nin dağları (sanem ersin) Asmalı mencere (koro) Bademliye efem (Erdal güral) Çekin kıratımı binek taşıma (melek koç) Gerizler başı (Erdal güral) Harman yeri düz olsa (latif öz) İzmir’in içinde (anonim) İzmir’in kavakları (latif öz) Mendilimin ucuna sakız bağladım (sanem ersin) Şu İzmir den çekirdeksiz nar gelir (latif öz) Yağcılar zeybeği (Gökhan ekim) Yaş pınar köklenir mi (melek koç)

Halk Türküsü - İzmirin Kavakları İzmirin kavakları Dökülür yaprakları Bize de derler çakıcı Yar fidan boylum Yıkarız konakları Selvim senden uzun yok Yaprağında üzüm yok Gamalıda zeybek vuruldu Yar fidan boylum Çakıcıya sözüm yok

1.7.4 ŞARKILAR         Ah Ege ah rakı roka (Hurşid yenigün) Canım İzmir (Dario moreno) İzmir (Haluk levent) İzmir (Ege) İzmir (Bendeniz) İzmir ağlıyor (İlkay akaya) İzmir bekler (Yeşim salkım) İzmir yanıyor (Ferhat göçer)
19

 İzmir’e gel (Zeki erdem)  Kalbim Ege de kaldı (Sezen aksu)  Kordon boyu faytonlar (Ali Kocatepe) İzmir Ağlıyor

O zamanlar gizlice yollara çıkardık El ele verirsek dünyayı yıkardık O yasaklı şehirde martılar kadardık Kapılar kapanırdı sarılıp ağlardık Kaç kere yandık kimse bilmiyor Gemiler gidiyor İzmir ağlıyor Ozamanlar zamansız mekansız çocuktuk Büyüdük belkide onları unuttuk O karanlık şehirde korkular kadardık Gecenin karasında sevdalı bahardık Kaç kere yandık kimse bilmiyor Sevdiğim gidiyor izmir ağlıyor Kaç kere yandık kimse bilmiyor Gemiler gidiyor İzmir ağlıyoR İlkay Akaya

1.7.5 MARŞLAR İzmir marşı İzmir'in dağlarında çiçekler açar Altın güneş orda sırmalar saçar Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa Adın yazılacak mücevher taşa
20

İzmir dağlarına bomba koydular Türk'ün sancağını öne koydular Şanlı zaferlerle düşmanı boğdular Kader böyle imiş ey garip ana Kanım feda olsun güzel vatana İzmir'in dağlarında oturdum kaldım Şehit olanları deftere yazdım Öksüz yavruları bağrıma bastım Kader böyle imiş ey garip ana Kanım feda olsun güzel vatana Peygamber kucağı şehitler yeri Çalındı borular haydi ileri Bozuldu çadırlar kalmayın geri Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa Adın yazılacak mücevher taşa Türk oğluyum ben ölmek isterim Toprak diken olsa yatağım yerim Allah'ından utansın dönenler geri Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa Adın yazılacak mücevher taşa 1.8.İLİN EVLİYALARI ÖNEMLİ ŞAHSİYETLERİ Ahmed Eğribozî Bekr Sıdkı Visâlî Bergamalı Hacı İbrâhim Efendi (Bergama) Birgivî (Birgi) Es'ad Efendi (Menemen) Es'ad İleri Hoca
21

İzmirli Osman Nûri Efendi(İNTERNET 33) 1.9.HALK BİLGİLERİ 1.Çocuğun Cinsiyetini Tahmin: 1.Gebe kadının karnındaki çocuk yan yatıyorsa yada kadının göğüslerinin ucu pembe olursa çocuğun kız olacağına,eğer çocuk dik duruyorsa veya kadının göğüs uçları kara olursa yada göbeğinden aşağıya doğru siyah bir çizgi bulunmakta ise erkek olacağına inanılır. 2.Gebe kadının sütü sağılıp suyun içine dökülür. Eğer süt suyun dibine çökerse çocuğun oğlan olacağına inanılır. 3.Gebe kadının haberi olmaksızın bir minderin altına bıçak bir minderin altına da makas konulur. Kadın altında makas bulunan mindere oturursa kız,bıçak bulunana oturursa erkek olacağına inanılır.(İNTERNET 41) 1.10. HALK HEKİMLİĞİ 1.Al Bastı: Loğusalık adetlerinden bir de Al Karısı,Al Anası,Al Kızı da denen ve genellikle kırklı loğusa ve çocuklara yeni gelin ve güveylere,gebelere,yolculara ve atlara musallat olan al basması ile,cin ve perilerin kötülük etmeleri ile meydana gelen hastalık kast olunmaktadır.Buna tutulanların yüzleri şişer Al basan kadın loğusalıktan sonra ürkek ve korkak olur. Tedavisi: Hastanın yüzüne tatlı sürülür ve Salavat getirerek al bir bez konur.Bu bez biraz kaldıktan sonra çıkarılarak yakılır.Külü hastanın yüzüne sürülür. Kül konunca hastanın yüzü oldukça yanar,ama hastalık da geçer. 2.Aydaşlık:Doğumdan itibaren geçen kırk gün zarfında herhangi bir çocuk tek başına bırakılırsa aydaş olur.Aydaş hastalığı,şeytanın asıl çocuğu alarak yerine bir çocuk koyması demektir. Bu hastalığa tutulup tutulmadığını anlamak için çocuk bir ahıra götürülür. Eğer çocuk ahırda ağlamazsa başkalarının göremediği şeytanları görmüş olduğu anlaşılır. Bu hastalığın diğer adı da Değiştirme dir. Tedavisi:Çocuk annesi dışında biri tarafından küllüğe bırakılır. Bir kadın 3 defa “Al çocuğunu,ver çocuğumu” der.(İNTERNET 41)

1.11.İLİN MUTFAĞI İzmir denince akla sağlıklı, insanı fazla yormayan, hafif yemeklerden oluşan bir mutfak gelir. Özellikle zeytinyağı İzmir mutfağı’nın baş tacıdır. Sabah kahvaltılarının vazgeçilmezidir zeytinyağı aynı zamanda. Zeytinyağının yanında çeşit çeşit yabani otları ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan bağları unutmamak gerek… Ve tabii balık…
22

İzmir mutfağı, Ayvalık gibi Ege mutfağının tipik özelliklerini taşır. İzmir denince akla ilk gelen Kumru sandviç, buzlu badem ve Kordonboyu’dur. İzmir mutfağına özelliğini veren yabani ot yemekleri, Ege’nin ot cenneti Tire yöresinde yoğunlaşır. Ot kavurması, Sarmaşık ve Kuşkonmaz Kavurması diğer ot yemeklerinin yanında göze çarpanlardan. Bir de ısırgan otundan yapılan Okma var. İzmir ve yöresinin yemekleri de çeşit açısından son derece zengindir. Başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz. Tarhana Çorbası: Yaz mevsiminin sonuna doğru un, yoğurt, bol domates, kırmızı biber, İzmir’e özgü yabani otlar önce kazanlarda pişirilir, daha sonra ekşimeye bırakılır, kurutulur, el ile ovularak, un haline getirilen tarhanalar, iyice kurutulup, kışa saklanır.Soğuk kış günlerinde et suyu ile pişirilip, kızarmış ekmekle sıcak sıcak servis yapılır.Tarhana çok lezzetli, besin değeri yüksek yöresel bir çorbadır. Keşkek: Özellikle düğün ve bayram yemeği olarak bilinir. Taş dibeklerde döğülerek kabuğu çıkarılmış yumuşak buğdayın, koyun etiyle büyük kazanlarda ve bol odun ateşinde iyice pişirilmesiyle oluşan keşkek, düğünlerde misafirlere ikram edilir.Kalaylı bakır sahanlarda ikram edilen keşkeğin üstüne salçalı ve kırmızı biberli tereyağı dökmekte adettir. Zerde: Keşkek gibi özel günlerin yemeğidir. Tatlı olarak sofraya en son getirilir. Nişasta, pirinç ve şekerden yapılıp, üzerine tarçın ilave edilir. Sura: Özellikle Kurban Bayramından sonra yapılan bir yemektir. Kurban etinin kaburga kemiklerinin bulunduğu bölüm kesilerek, büyük et parçası çıkarılır.Kaburga kemikleriyle et kısmının arası tuz ve baharatla oğulduktan sonra, iç pilavla doldurulur. Doldurulan kısmın etrafı pişerken pirinçler dağılıp dökülmesin diye yorgan iğnesiyle dikilir. Kuzu tenceresi denilen büyük bakır tencerede pişirilir. Daha sonra bir tepsiye alınarak, üzeri salçalı tereyağ ile yağlandıktan sonra, fırına sürülür. Pembeleşinceye kadar kızartılır.Sıcak olarak servis yapılır. İzmir Köftesi: Et iyice döğüldükten sonra soğan suyu, tuz , karabiber ve diğer baharatlar, ekmek içi ve yumurta ile yoğrulur.Köfte şekil verilerek, yağda kızartılır. Üzerine domates konularak pişirilir. Sıcak servis yapılır. Papaz Yahnisi: Dana eti doğranarak toprak bir tencereye konur. İçine soğan, sekizon tane bütün sarmısak, tuz, biber, kimyon ve sirke ilave edilir. Hiç su konulmadan tencerenin kapağı buhar çıkmayacak şekilde sıkıca kapatılarak, pişirilir. Mücmeri: Kıyma ve soğan yoğrulur.Haşlanmış pirinç ile karıştırılıp, ovulur. Macun haline gelince yumurta, maydonoz ve tuz ilave edilir. Üstü örtülüp bir süre dinlendirildikten sonra, yağda kızartılır.

23

Pirinçli Domates Dolması: Domates rendelenir, tereyağında biraz pişirilir. Birkaç domatese bir çorba kaşığı tereyağ yeterlidir. Et suyunu koyup, kaynattıktan sonra, içine biraz tuz atıp, pirinç salınır. Fındık büyüklüğündeki köfteler, tepsiye serpilen una bulanır, daha sonra kaynayan pirinç suyunun içine salınır ve pişirilir. Kol Böreği: Alt üst böreği hamuru ile olur. İstenildiği kadar beze tutulur. Açılır ikiye katlanır, peynirli veya kıymalı iç konur. İzmir’de genellikle ıspanaklı yapılır. Ispanak kavrulursa ağır olur. Temiz yıkanıp, doğranan ıspanaklara ince doğranan bir soğan, tuz, karabiber karıştırılıp, böreğin içine katılır, rulo şeklinde sarılır. Sonra tepsiye sıralanıp, kesilir. Üzerine bol zeytinyağı sürülüp, fırına verilir. Pişince üzerine tepsi kapatılır. Gerdan Tatlısı: Kurban Bayramlarında özellikle kurban etinden yapılan baharatlı bir et tatlısıdır. Kurbanın boyun kısmı önce çok az bir tuzla haşlanır. Sonra pişmiş et lifleri didiklenerek, kemiklerden ayrılır. Üzerine et suyu, şeker, tarçın, karanfil gibi baharatlar atılarak, ağdalı bir hal alıncaya kadar pişirilir. Pişmeden biraz önce içine kayısı ve kara erik kurusu ile kavrulmuş badem veya çam fıstığı ilave edilir, yemek üzerine sıcak olarak yenir. Radikal Salatası: Yabani bir ot olan radika, İzmir ve çevresinde şifalı bir yiyecek olarak kabul edilmektedir. Pek çok çeşitleri olan bu ot cinsinin, temizce yıkanmış, bol su ile haşlanmış, üzerine bol limon ve zeytinyağı ilave edilmiş salatası servis yapılır. Zeytinyağlı Taze Fasulye: İnce doğranmış bir adet kuru soğan yarım su bardağı kadar zeytinyağında biraz öldürülür, üzerine ayıklanmış doğranmış taze fasulyeler ilave edilir, biraz kavrulur, üzerine bolca rendelenmiş domates, tuz, biraz şeker ilave edilir. Daha sonra yeteri kadar sıcak su ilave edilip, kısık ateşte pişirilir. Tencerede soğutulup, servis yapılır. Telkadayıf: Türkiye’nin hemen her yöresinde çok lezzetli yapılan besin değeri çok yüksek olan telkadayıf İzmir’de de çok sevilen tatlıların başında gelir. Eritilmiş margarin ve tereyağı karışımı telkadayıflara iyice yedirilir. Yağlanmış tepsiye serilir, üzerine bolca dövülmüş ceviz dökülür, tekrar yağlanmış kadayıf serpilip, bastırılır. Orta hararetli fırında pembe renkli pişirilir.Biraz ılıyınca üzerine soğuk şurup dökülür.Arzu edilirse, üzerine bir parça kaymak koyup, servis yapılır. Kaymaklı Dondurma: Yazları çok sıcak olan İzmir’de güneş körfezde batarken, dondurma yemek bir alışkanlıktır. İzmir’ in kaymaklı dondurması nefis lezzetiyle hem serinlik hem de sıcak nedeniyle gün boyunca vücudun harcadığı enerjiyi geri verir. Süt, şeker, ve salep bir tencerede pişirilip, kavrularak, soğutulur. Buzdolabının buzluğunda ve ara sıra karıştırarak, iyice donması sağlanır, fıstıklarla süslenerek, servis yapılır(İNTERNET 38).

24

1.12.İLİN ADET,GELENEK VE GÖRENEKLERİ Bir toplumun yaşayış ve alışkanlıkları,dünya görüşleri,giderek;toplumun kökeni konusunda yapılacak inceleme ve araştırmalarda başvurulacak kaynakların başında, o toplumun gelenek ve görenekleri gelmektedir. Bunlar,o toplumun geçirdiği ekonomik ve buna bağlı olarak sosyal evrimi anlamamıza,değerlendirmemize araç olup,halk kültürünü geçmiş yıllardan günümüze değin iletmektedir. Büyük şehirlerin diğer il,ilçe,bucak ve köylerden nüfus akınına uğraması sonucunda,yerel özellikleri yansıtan gelenek ve görenekler yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Örneğin,bundan 20 yıl öncesinde İzmir’in eski mahallelerinde kandil geceleri ateş yakmak ve bu ateşten atlamak günahlardan arınmak anlamına gelirdi. Mahallenin çocukları evleri dolaşır(ya odun ya para ya kömür ya çıra,vermezseniz kapınızı sökeriz ha) diye bağırırlar ve akşamları topladıkları bu odun ve kömürleri yakarlardı. Diğer bir örnek;çocuğun ilk dişinin çıktığı gün yapılan törendir. Çocuğun önüne ayna,cüzdan,buğday,kalem,kitap gibi şeyler konulurdu. Çocuk bunlardan hangisini ilk kez alırsa aldığı şeyin niteliğine göre çocuğun geleceği yorumlanırdı.(İNTERNET 41) 1.12.1 DOĞUM 1.Doğuma hazırlık ve doğum Doğum yaklaştığı zaman çok süslü bir karyola yada yer yatağı hazırlanır. Duvara halılar çakılıp üzerleri süslü çevrelerle bezenir. Bir sopaya soğan,sarımsak dizilir;pembe bir tülle sarılarak loğusa yatağının baş ucuna Kur-an ile birlikte asırlı. Yatağın altına bıçak konulur. Çocuk doğar doğmaz evin yaşlıları,babasını yanına varıp “Uğurlu olsun,gözün aydın” derler. Baba bu müjdeciye bir hediye alır. Doğumunun ertesi günü loğusanın kocasının avucuna su koyarlar,loğusa kocasının avucundan bu suyu içer. Bu hakkını helal etme anlamına gelir. Geç doğuranlara Kabe’den gelme ve içinde bir takım dualar yazılı Şifa Taş’ından da su içiririler. Çocuğun göbeğini kestikleri makas 40 gün hiç açılmaz. Göbek bir tülbent içine konulur,arasına çörek otu da katılır,sonra bir dama atılır.(İNTERNET 41) 2.Ad Koyma Çocuk doğra doğmaz salavat getirerek çocuğun göbek adı konur. 3. gün ile 30. gün arasında,arzu edilen bir gün çocuğun anılacağı ad konur. Ad koyacak kimse iki rekat nazma kıldıktan sonra çocuğun kulağına ezan okuyup üç defa bağırır ve böylece adı konmuş olur 3.Loğusa Ziyareti Loğusaya doğumun ilk haftasında gözün aydın,ikinci haftasında hatır sorma ziyeretleri yapılır. Ziyaretçilere tarçın kabuğu,tarçın çiçeği,Havlucan gibi
25

baharatlardan yapılan loğusa şerbeti yada lokum sunulur. Bu ziyaretlerde herkes durumuna uygun bir hediye getirir. Hediyeler loğusa odasının dışına bırakılır. Eğer getirilen hediye altın ise,biraz oturulduktan sonra çocuğun yastığının üstüne takılır. 4.Çocuk hamamı ve beşik düğünü Loğusalığın iki devresi vardır. Birisi doğumunun yedinci güne dek,ikincisi kırklanıncaya kadardır. Birincisine yedi yemeği ikincisine kırk hamamı denir.7. gün ebe çocuğu yıkar,kundağa sarar. Yedi yemeği verilir. Aynı gün akşamı kına gecesi yapılır ve loğusa yataktan kalkar. 5.Kırklama Loğusanın ve çocuğun(kırk basması) tehlikesine karşı kalmamaları için kırklama yapılır. Beşiğin her iki yanına bulunan yerin ileri gelen kadınlarından kimseler oturur ve çocuk beşiğin altından karşılıklı olarak birbirlerine 3 kez verip alırlar.bu şekilde kırklama işlemi bitmiş olur ve çocuk loğusalık yasaklarına uymak zorunda değildir. 6.Kırk Hamamı Çocuk kız ise 39. gün,erkek ise 40. gün “Kırk Hamamı yapılır. Bir gün önce okuyucu kadın bir torba sabun ile loğusanın akraba ve ahbaplarını ziyaret ederek “Yarın kırk hamamı var buyurun” deyip bir kalıp sabun verir. Ertesi günü hamama gelenlerin önünde ebe loğusayı ve bebeği yıkar. Bir tasraki suyun içine bir altını 39 yada 40 kere batırıp çıkarır sonra loğusanın başından o suyu döker ve: “iç kızım,göğsünden akan suyu iç,sütlü olursun” der. 7.Diş Bulguru Töreni Çocuğun ilk dişini gören kimse çocuğa bir takım elbise alır. İlk dişi çıkan çocuk için diş bulguru kaynatılıp şekerlenir ve dostlar komşular çağrılır(İNTERNET 41).

1.12.2 SÜNNET Çocuğa elbise ve ayakkabı alınır,entari dikilir. Çocuğun başlığına ziynet altınları takılır. Sünnet düğününde gelin düğününde yapılan törenin aynı yapılır,yalnız çocuk atla gezdirildikten sonra babası,anası çocuğa bir şeyler adamadıkça çocuk attan indirilmez. Sünnetçinin yanına götürülürken davul zurna ile yanık bir hava çalınır. Çocuk sünnet edilirken,kimi yerlerde kadınlar avuçlarında oklava döndürürler. Çocuğun sünnet edildiğini birisi pencereden “selamet” diyerek haber verir,bu sözü bir tabanca sesi izler. Kesilen etin kabuğu bir tepsi üzerinde herkese gösterilir ve para toplanır sünnetçiye verilir. Sünnetin yapıldığı gün kimi yerlerde mevlit okutulur,kurban

26

kesilir. Kimi yerlerde yetinilir.(İNTERNET 41) 1.12.3 EVLENME 1.Kız isteme :

sünnet

gecesi

bir

selamet

kurbanı

kesilmekle

Kız tarafının olumlum bir cevap vermesiyle karsılaştırılan bir günde aksam yemeğini müteakip oğlan babası akrabalarını oluşan 5-6 kişilik bir grup yanına alarak kız istemeye giderler. Oğlan tarafını gelmesiyle kız isteme merasimi resmen başlamış oluyor. Her iki tarafta da anlamlı vakar bir sessizlik hakimdir. Bu atmosferde oğlan ve kız taraflarının konuşmaması adettendir. Konuşma hakki her iki tarafın yaşlılarınındır. Önce kız tarafının en yaşlısı ve ileri geleni misafirlere “hos geldiniz, bas göz üstüne geldiniz.” der. Oğlan tarafının mukabil karşılığından sonra kısa bir süre havadan sudan konuşulur. Oğlan tarafının yaşlısı laf arasında bir girizgah bulup kız tarafının en yaşlısına “gelisimizin sebebini açıklar. Allah’ın emri peygamberin kavli ile kızınız A yı oğlumuz B ye münasip gördük ne buyurursunuz?” der. Kız tarafının en yaşlısı “ kızımız bir candır yolunuza feda olsun.” der. Bu cevap evet anlamındadır. Bu sırada oğlan tarafından güveye yakın birisi kız tarafının en yaşlısının elini öper. (İNTERNET 41). 2.Söz Kesme: Söz kesimi dünürcülük yani kız isteme aşamasından sonra gelmektedir. Dünürcülük yoluyla anlaşan ailelerin, bu anlaşmalarına daha geniş bir çağrılı huzurunda yine sözle iyice pekiştirmelerine “söz kesimi” ya da “söz kesme”, “kız bitti” denmektedir. Söz kesiminde başlık ve hediyeler de konuşulur, söze bağlanır. Söz kesmeye bazı yörelerde küçük nişan adı da verilmektedir. Kızın verilmesi kesinleştikten sonra oğlan evinden getirilen bir baş örtü ile yüzük kıza takılır. Kızın başı bağlanmış, sözü kesilmiş, etrafa böylece duyurulmuş olur. Bugün oğlan evinin getirdiği lokum, bisküvi dağıtılır, şerbet içilir.

3.Nişan : Söz kesiminden sonra gelen aşama “nişan”dır. Buna büyük nişan adı da verilmektedir. Nişan töreni genellikle kız evi tarafından düzenlenir. Ancak masraflar oğlan evine aittir. Nişan öncesinde kız ve birkaç yakını nişan alış verişine götürülür. Burada kıza ve akrabalarına nişan için giyecek alınır. Kız evi de oğlana ve yakınlarına giyecek alır. Kıza alınanlar “nişan bohçası” içerisine konularak kız evine gönderilir. Damada da nişan bohçası hazırlandığı olur(Gökçe, 1978:7;22). Nişan töreninde oğlan ve kız tarafı davet etmek istedikleri tüm akrabalarını davet ederler. Geline bu günün anısına nisan elbisesi giydirilir, güvey tarafının beraberinde getirdiği ziynet eşyalar geline takılır. Nişan bir saatlik süre içinde tamamlanır.(İNTERNET 41) 4.Düğün :
27

Nişan ve düğün arasında kızın çeyiz hazırlıkları tamamlanır. Annesi, akrabaları veya kızın kendisi tarafından hazırlanan çeyizler sandıklara konur. Kız çeyizi düğünden birkaç gün önce kızın arkadaşları tarafından yıkanır, kız evinde sergilenir. Kimi yörelerde çeyiz kız evinde sergilenmeyip oğlan evine yerleştirilir. Kızın çeyizinin kız evinden alınıp, oğlan evine götürülmesi sırasında sandık parası verilmesi, çeyiz alacaklara yemek verilmesi, oğlan evine serildikten sonra çeyiz altında eğlenceler düzenlenmesi, nazara karşı yapılanlar yörelere göre değişiklik göstermektedir. Çeyizin alınmasına algı, ayar, çeyiz götürme, çeyiz alma gibi isimler de verilmektedir. Bazı yörelerde çeyiz gelinle birlikte götürülmektedir.

5.Kına Gecesi : Kına geceleri ayrı bir önem ve özellik göstermektedir. Evlenecek olan kızın; ailesi, yakınları ve arkadaşları ile kadın kadına geçireceği bu son gece asıl düğün günü olarak da bilinen gelin alma gününden bir gün önceye rastlamaktadır.(20) 6.ÇEYİZ ADETİ HAKKINDA GENEL BİLGİLER, YAPILIŞI VE TÜRLERİ izmir’in bir çok köylerinde kız çocukları çeyiz düzmeye, onunla ilgili bilgileri ve çeyizin nasıl yapıldığını öğrenmeye eğitim hayatlarını noktaladıkları andan itibaren (ilköğretim veya lise mezuniyeti) başlarlar. Çocukluklarında bunları öncelikle annelerinde, daha sonra halalarında, teyzelerinde, babaannelerinde veya komşuları gibi yakın çevresinde görüp öğrenirler. Evlenme çağına yaklaştıkça çeyizle ilgili bilgileri birbirlerinden öğrenmeye başlarlar. Çocuklukta öğrenilen bilgiler daha çok çeyizin olmazsa olmaz şekil ve türlerine ait bilgiler iken iş ciddiye binip evlilik vakti yaklaşınca farklı çeyiz motifleri aramak genç kızların bütün gününün faaliyeti hâline gelir. Küçük kızlar ablaları veya komşularından herhangi biri çeyizini hazırlarken onları dikkatle izler ve çeyizin ne olduğunu, nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışır. Köylerde yaşayan genç kızların şehirde yaşayanlardan farklı olarak tek eğlenceleri akşamları televizyon izlerken oyalarını yapmak, havlu kenarlarını örmek, yatak örtülerinin kıyısını işlemektir. Eğer yazın tarla sürülmeyecekse veya hayvan güdülmeyecekse evde oturup çeyizle uğraşmak genç kızlara tek seçenek olarak kalır. Akşamları bolca bulunan boş vakitlerinde birbirlerini ziyaret ederek birbirlerinden çeyiz motifleri öğrenirler. Ayrıca aralarında evlenme hazırlığı içinde olan biri varsa onun çeyizini tamamlamasına yardım ederler. Doğum günlerinde ve bayramlarda hediye olarak birbirlerine çeyizlerini tamamlayıcı şeyler alırlar. Anneler kız çocuklarına olduğu gibi erkek çocuklarına da sünnetlerinde veya daha sonra evlendikleri zaman gelinlerine vermek üzere çeyiz yaparlar. Sözgelimi sünnet çocuğu için hazırlanan odada oyalı çemberler, kenarları işlenmiş havlular sergilenir. Hele annenin kızı yoksa o zaman oğlunun çeyizini bir kızın çeyizi kadar gösterişli hazırlayabilir. Çeyize konulan kıyafetler için “Gömlek godum görelsin, don godum donansın” (Gömlek koydum görülesin, don koydum donanasın) sözü söylenir. Bundan sonra gelen en önemli çeyizlikler çemberler, peşkir oyaları, yer yastıkları, yolluklar, küçük yastıklar, danteller ve örtülerdir. Bunlar kızın yeteneğini ve çalışkanlığını gösteren sanatsal yaratmalardır. Kız gelin oluncaya kadar hemen hemen bütün eşyası alınır. Düğünden bir hafta önce kızın çeyizine ailesinin ve arkadaşlarının yardımıyla son şekli verilir. Yatak odası hazırlanır, sırça aletleri yani alet edevatları yıkanır, kırışıklıklar ütülenir, sandıklar düzenlenir. Hazır olan çeyiz,
28

köy kadınlarının görmesi için kız evinin bahçesinde uzunca bir urgan üzerinde sergilenir.Düğüne kadar kız evi kendisine düşen ev eşyalarını alır. (İNTERNET 37) ÇEYİZİN SERGİLENDİĞİ TÖRENLER 1. ÇEYİZİN İPE SERİLMESİ Düğünden bir hafta önce kız evinde çeyizlerin sergilenmesidir. Evin bahçesine uzunca bir urgan bağlanır. Bunun üzerine kızın işlediği çok özel peşkir oyaları, havlular, işlemeler, danteller serilir. Köyün kadınları da gelip bunları gezer ve gelinin maharetine bir not verirler.

2. ÇEYİZ GÜNÜ Eskiden çeyizler şenlikler eşliğinde götürülür ve oğlan evine yerleştirilirmiş. Böylece bir kervan yükü havası verilerek çeyizin kutsiyeti ve ağırlığı vurgulanırmış. Günümüzde ise çeyiz, at ve deve gibi binek hayvanlar yerine modern ulaşım araçlarıyla oğlan evine taşınmaktadır. Böylece çeyizin taşınması işi de anlamı yitirmiş ve sıradanlaşmıştır. Gelin oğlan evine girerken kaynana ona altın verir. Eğer oğlan evinin maddi durumu iyi değilse başka yörelerde “indirmelik” veya “toprak bastı” olarak da adlandırılan bu altını kaynana veremeyebilir. Bu bir eksiklik, ayıp veya kusur olarak addedilmez. Günümüzde maddi külfeti olan bu gösterişli törenleri eskiden yaşandığı gibi yerine getirmek pek mümkün olmamaktadır. 3.YANDAŞI ADETİ Düğünden önce kız evi ile oğlan evinin hediyeleşmesidir. Bu hediyeleşme bir sıra gözetilerek gerçekleşir. Öncelikle oğlan evi kız evinin fertlerine kıyafet, ayakkabı vb. genellikle giyecek türünden hediyeler alır. Çeyizdeki motifler evlenme hazırlığı içerisinde olan genç kızlar için çok şey ifade etmektedir. Kızın çeyizinde ne kadar çok motif kullanılırsa çeyizin estetik görüntüsü ve sanatsal değeri o kadar artar; yapan kişiye ün getirir. Çeyiz motiflerinin bu denli zengin ve doğadan alınmış motiflerden oluşması yörenin bitki örtüsü ve derelerinin zenginliğiyle yorumlanabilir(İNTERNET 37). 1.12.6 BAYRAMLAR-TÖRENLER-KUTLAMALAR 1.İZMİR’İN KURTULUŞ BAYRAMI Kurtuluş Savaşı'nın sonlarında Türk ordusunun Yunan işgali altındaki İzmir'e girmesini belirten tarih terimidir. 26 Ağustos 1922'de başlatılan Büyük Taarruz sonucunda Yunan ordusunu dağıtan Türk ordusu, peşine düştüğü Yunanlıları kovalayarak 9 Eylül 1922 sabahı kente girdi ve 3 yılı aşkın süredir işgal altında olan İzmir'i kurtardı. böylece türk
29

ordusu düşmanı yuttan atmş oldu.Sonradan 9 Eylül günü, "İzmir'in kurtuluş bayramı" ilan edildi.(İNTERNET 36) 1.13.SEYİRLİK OYUNLAR 1.13.1 TİYATRO TİYATRONUN KÖKENİ Serüven, av hayvanlarının taklit edilmesiyle başlıyor; bu davranış şimdi bize basit görünen bir amaç adına, daha çok av sahibi olmak için. Toprağa bağımlı hale gelince yağmur ve güneşin bereketi için bu çaba sürüyor, toprak yüzü güldürsün diye. Derken kahramanlar doğuyor. Ardından kahramanlar tanrısallaşmaya ve çeşitlenmeye başlıyor. Öğretiyi yaygınlaştırmak da Antik Yunan Tiyatrosu’nun doğuşuna neden oluyor. Doğadan beslenen, gelenekselleşen, insanoğlunun yaratılarıyla zenginleşen etkili bir anlatım biçimi oluveriyor. İşte bu yüzden tarihin ilk tiyatro etkinliklerini, doğanın tanrısı Dionysos’a onun sunduğu üzümün bereketine teşekkür için minnet için hazırlanan şenliklerdir diye tanımlıyoruz. Bu şenliklere, Diyonisak adı veriliyordu. Sahnede bir koro yer alıyor, dithyramboy şarkıları söylüyordu. Her şey M.Ö. 6.yy’da Thespis ‘in, koronun karşısında, farklı kişilikleri farklı maskelerle temsil eden bir oyuncu olarak yer almasıyla değişti. Ardından sahnede ikinci bir oyuncu yer aldı. Böylece tragedyalar doğdu ve Dionysos şenliklerinin bir parçası olarak gelenekselleşti. Bu şenlikler Roma döneminde de sürdü ve Bakhos ayinleri adını aldı. Tiyatronun etkileyiciliğinin nedeni dans, müzik ve vücut dili öğelerinin herkesçe ortak bir dil olması kuşkusuz. İlgiyi uzun zaman kendine sürüklüyor. Tümü söz ile birlikte yaşamımıza yön veriyor. Dithyramboy da dansı, müziği ve sözü ile Tanrı Dionysos’a övgüler anlamına geliyor. Bu etkili anlatım biçimi sahne sanatları olarak kurumsallaşıncaya dek değişerek ve gelişerek her yüzyılın amacına hizmet veriyor. Daha da etkili olması için harcanan çabalar, tiyatro mimarisinde de biçimsel arayışlara neden oluyor. Dünya sahneye taşınıyor ve seyirciler bu dünyanın şahitliğini yapıyor oturdukları yerde. Öğretilerin aşılanması için öyle etkili bir yol ki, yeni tekniklerin uygulanabilmesi, yeni mimari çözümlerin mekânı biçimlendirmesi, bu etkinin artmasına katkı sağlıyor. Bu yüzden, aynı anda on binin üzerinde izleyiciye sunulabilecek oyunlar için büyük boyutlu tiyatrolar inşa ediliyor. Erken örnekler M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Dionysos Tapınakları yakınında orkestralarında bir sunak bulunduğu halde yapılıyor ve Dionysos tasvirleriyle bezeniyor.
30

4.yy’a dek oyunlar, açık havada daire biçimli zemini sıkıştırılmış toprak olan orkestrada yapılıyor. Seyirciler ise orkestra etrafında bir yamaca dizilmiş olan ahşap sıralarda oturuyor. Aynı çekirdek düzen Helenistik ve Roma dönemlerinde farklı çözümlerle daha işlevsel hale geliyor, taştan inşa edilen tiyatrolarla anıtsal boyutlara ulaşılıyor. Her bir dönemin getirdiği yeniliği, bugün geriye kalan mimari kütlelerinde gözlemliyoruz. Bunlardan biri de İzmir'de çözümlenmeyi bekliyor. Kadifekale Akropolü’nün kuzey yamacında yeralan bir tiyatronun varlığını, pek çok seyyahın ve araştırmacının verdiği bilgilerden ve yüzey çalışmalarından biliyoruz. Bu gün gecekondular altında gizli. On altı bin izleyici kapasiteli olduğunu tahmin ettiğimiz antik tiyatro, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından gün yüzüne çıkartılıyor. Kentin tarihi kimliği ile çağdaş insanı buluşturmak evrensel bir sorumluluktur. Tarihi kimliğinin şahidi eserlerin son derece sınırlı olduğu İzmir kentinde, antik tiyatronun bilimsel kazı ile ortaya çıkarılması, antik tiyatro genel tipolojisi içerisindeki yerinin aydınlanması, kentin geçmişindeki sosyo-kültürel yapısına ait yeni bilgilere ulaşılması demektir. Çevresiyle birlikte arkeoloji ve tarih parkı haline getirilerek kentin hizmetine sunulacak tiyatro, modern İzmir kentinin İzmirliyi tarihi çevreyle buluşturan duyarlılığın da yeni bir temsilcisi olacaktır.(İNTERNET 35)

1.14.MİMARİ ÖZELLİKLERİ 1.Bergama Evleri Bergama’da Türk döneminde yapılmış evlerin hemen hemen çoğunda Helenistik dönem evlerinin izleri görülmektedir. Bu evler dikdörtgen planlı, sütunlu avlulu ve dört yönden galerilerle çevrilmiştir. Günümüze gelebilen en eski Bergama evleri XVIII. yüzyılın sonlarına tarihlendirilmektedir. Bergama evleri dış sofalı evler, iç sofalı evler olmak üzere iki ayrı grupta mütalaa edilmektedir. Dış sofalı evler XVIII. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmekte olup, bunlarda iki cepheli direkli olan hayat kısmı bulunmaktadır. Bergama’da geleneksel Türk evleri arasında Sakız Tipi denilen evler de bulunmaktadır 2.Bornova Evleri XIX. yüzyılın sonlarında ve Kurtuluş Savaşı öncesinde İzmir’de yaşayan yabancı koloniler ve tüccarlar çoğunlukla Buca ve Bornova’da yaşamayı tercih etmişlerdir. Bu nedenle de bu bölgelerde İngiliz, Fransız ve İtalyan mimarisinin özelliklerini yansıtan konutlar yapılmıştır. Bunlar İngiliz malikânelerinde olduğu gibi
31

büyük bahçeler içerisindedir. Bahçelerinde de yabancı bahçe mimarisinin özellikleri görülmektedir. Oldukça gösterişli dış cephe mimarisine sahip olan bu evin merdivenle çıkılan ikinci katının girişi dört sütunun taşıdığı üçgen bir alınlıkla bir Yunan mabedini anımsatmaktadır. Günümüzde Bornova Belediyesi’nce Atatürk Kitaplığı olarak kullanılmaktadır. 3.Çeşme Evleri Çeşme evleri deniz kıyısında, Çeşme Kalesi’nin arkasına doğru uzanan alanda ve denize karşı sıralanmışlardır. Bu evler XIX. yüzyılın başlarından günümüze kadar gelebilmiş örneklerdir. Evlerin en başta gelen özellikleri ön bahçeleri olmayan ve bitişik düzende yapılmış olmalarıdır. Bu evlerde kapılar doğrudan doğruya önlerinden geçen sokağa açılmaktadır. Zemin katta sokağa bakan kepenkli pencereleri bulunmaktadır. Bazı örneklerde de zemin katlara dükkânlar yerleştirilmiştir. Çeşme’nin sıcak bir iklime sahip olmasından ötürü evler dar sokaklar üzerinde sıralanmış ve böylece sıcağa karşı önlem olarak bu tip bir mimari uygulanmıştır. Evlerin pek azında yüksek duvarlı, gölgelikli küçük ön bahçeler veya avlular bulunmaktadır. Bununla beraber bu evlerin tümündeki ortak özellik arkalarındaki bahçelerdir. Evlerin girişleri ve avlu kapıları yuvarlak kemerlidir. Bazen de alt kat pencerelerinde yuvarlak kemerler kullanılmıştır. 3.Foça Evleri Foça’da günümüze gelebilen sivil mimari örnekleri XIX. yüzyılın ikinci yarısına aittir. Osmanlı döneminden günümüze gelebilen evler deniz kıyısı ile arkasındaki yamaçlara kadar yayılmıştır. Bunlar bitişik düzende veya tek ev olarak bahçe içerisinde yapılmış evlerdir. Ayrıca Kule Evler diye tabir edilen evlere de rastlanmaktadır. Yöredeki yerleşim toplu durumda veya dağınık olarak yapılmışlardır. Bazılarının yükseklikleri cephe genişliğinden daha fazla olmasından ötürü de Kule Ev olarak isimlendirilmişlerdir. Bitişik düzende yapılan evler sokağın iki yanında, karşılıklı olarak yapılmıştır. Bu tür evlerde ön bahçeler olmadığı gibi yapılar doğrudan doğruya sokağa açılmaktadırlar. Tek ev olarak isimlendirilen sivil mimari örnekleri ise geniş bir bahçe ortasında yer almıştır. 4.Şirince Evleri (Selçuk) Şirince’de günümüze gelebilen yapılar XIX. yüzyıla tarihlendirilmektedir. XX. yüzyılın ilk yarısında da bunlara yenileri eklenmiştir. Günümüzde yeni yapılanmalar yok denilecek kadar azdır. Yerleşim topografyaya uygun olarak yamaçlara yayılmıştır.
32

Köyün batısında İstiklâl, doğusunda da İstihlas mahalleleri bulunmaktadır. Oldukça geniş bir araziye, yamaca yayılan bu tarihi doku dar sokaklar, Arnavut kaldırımlar ve merdivenlerin çevresinde kurulmuştur. Evler çoğunlukla iki katlı olup, alt katları moloz taştan, üst katlar da hımış tekniğinde, kâgir olarak yapılmıştır. Dolgu malzemesi olarak kerpiç ve tuğlaya yer verilmiştir. Evler pencereler ve cumbalarla dışa yöneliktir. Balkonlar çekmeler üzerine oturtulmuştur. (İNTERNET 39)

1.15.DİL VE ANLATIM 1.15.1 İZMİR ŞİVESİ İzmir in Ege bölgesinde oluşu nedeniyle bölgenin geneline hakim olan Ege şivesi yaygın bir biçimde görülmektedir.bu şivenin diğer şehirlerden farklı olarak birtakım telaffuz ve ve ağız farklılıklarından öte belirli kelimelerin yöreye özgü adlarına rastlamaktayız.Bunlara örnek vermek gerekirse:

    

 

çekirdek sigorta incir çamaşır suyu misket,bilye mısır poğaça domates -

çiğdem asfalya bardacık klorak meşe darı boyoz domat (İNTERNET 39)

1.16.HALK SANATLARI VE ZANAATLARI Günümüzde tekstil sanayinin güçlü merkezlerinden biri olan İzmir de yakın döneme kadar dokumacılık başta olmak üzere, geleneksel el sanatlarının önemli bir yeri vardı. Bergama-Tire-Selçuk yöresindeki Türkmenler dokumacılık, keçecilik ve el örgüsü gibi el sanatlarını uzun süre yaşatmışlardır.Çit-çember-poşu gibi günlük giyimdeki örtülerin tahta kalıplarla süslenmesi işi, uzun süre kent yaşamında yer almıştır. Günümüzde sanayileşmenin etkisiyle ev tezgahları işlevini yitirmeye başlamıştır.Keçe, urgan üretimi, halı-kilim dokumacılığı çok büyük ölçüde makineleşmiştir. 1.16.1. CAMCILIK Anadolu'da camın ilk kez gözboncuğu olarak üretimi İzmir-Görece köyündeki ustalar tarafından gerçekleştirilmiştir. Anadolu'nun her tarafında temelinde nazar inancı olan cam boncukları görmek mümkündür.Nazarlık yoluyla canlı veya nesneye yönelen bakışların dikkatinin başka bir nesneye yöneleceğine inanılır.Bu nedenle
33

nazar boncuğundan yapılan nazarlıklar canlının veya nesnenin görünen bir yerine takılır. 1.16.2 DOKUMACILIK Selçuk Yöre dokumacılığının Türklerin bölgeye yerleşmesi ile birlikte başladığını söyleyebiliriz. Ham maddesi yün, deve kılı ve pamuktur. Kilim, halı, cicim ve sili, başlıca dokuma ürünleridir. Tüm dokumalarda kırmızı, kahverengi, mavi, lacivert siyah ve beyaz ve az da olsa yeşil renkler görülmektedir. Boyalar doğal yollardan sağlanmıştır.Bugüne gelebilen örneklere göre yörede Barutçu, Zeytin köy, Acarlar ve Havutçulu dokumalarıyla ünlüydü. Eski halı örneklerini ve nasıl dokunduğunu Selçuk içi ve çevresindeki halı dokuma merkezlerinde görebilirsiniz. 1.16.3 URGANCILIK Selçuk ilçesinin 42 km ötesindeki Tire'de eski el sanatlarından urgancılık görülmektedir. Kenevir liflerinden yapılan Tire urganları, sağlamlığı ve aklığıyla Anadoluda ve balkanlarda tanınmıştır. Urganın en incesine kınnap (sicim) en kalınlarına urgan veya halat denilmektedir. 1.16.4 NAZAR BONCUĞU YAPIMI İzmir’in Menderes yakınlarında ve Kemalpaşa ilçesine bağlı Görecede boncuk yapımı sanatı sürdürülmektedir. Çeşitli boy ve biçimlerde nazar boncukları, ülkenin her yerine bu yörelerden gitmektedir. 1.16.5 İĞNE OYACILIĞI İğne oyası, Selçukta çok eski yıllardan günümüze kadar gelen bir Türk el sanatıdır.Yörede oya yapımında kullanılan ipliği de oyacılar hazırlamaktadır.Kumaş kenarına yada zincir üzerine motif olarak yapıldığı gibi, motifler birleştirilerek örtülerde yapılmaktadır. İğne oyası işlemeleri Şirince Köyü'nde görebilir ve satın alabilirsiniz. 1.16.6 KEÇECİLİK Dokumacılıktan çok önceye dayanan geçmişiyle, en eski Türk el sanatlarındandır. Selçuk ilçesinin 42 km ötesindeki Tire ilçesinde yapılan ve dövme yöntemiyle yünden elde edilen bir kumaş türü olan keçecilik günümüzde giderek gerilemektedir. 1.16.7 ÇÖMLEKÇİLİK Menemende çömlekçilik, geçmişi çok eskiye dayanan ve günümüzde de yoğun bir şekilde sürdürülen geleneksel el sanatlarındandır. Selçuk'ta da modern seramik ve çini sanatını birebir inceleyebileceğiniz atölyeler mevcuttur. 1.16.8 HALICILIK Bergama ve çevresinde 15’inci yüzyıla uzanan dokumacılık kültürü, günümüzde de bir çok köyün geçim kaynağı olarak varlığını sürdürmektedir.
34

Zengin desen ve renk çeşitliliği ile dikkat çeken Bergama Halı ve kilimlerinin en bilinenleri Yağcıbedir, Kozak ve Kız Bergama Halılarıdır.(İNTERNET 34)

İKİNCİ BÖLÜM 2.MANİSA 2.1.GENEL BİLGİLER Yüzölçümü: 13.810 km² Nüfus: 1.154.418 (1990) İl Trafik No: 45 Batı Anadolu’da Spil Dağı ile Gediz Nehri arasında yer alan Manisa, Ege Bölgesinin ulaşım bakımından önemli bir noktasında bulunan zirai, ticari ve sanayi açıdan gelişmiş bir kentimizdir. Tarihi M.Ö. 3000 yıllarına inen ilde Hitit, Fri€g, Lidya, Makedon, Roma, Bizans, Beylikler ve Osmanlı uygarlıklarına ait izler bulunmaktadır. Tarih boyunca kültür ve sanatın yoğunlaştığı, ticaret yollarının geçtiği Manisa, kültürel ve doğal zenginlikleri ile ilgi çekici tatil olanakları sunmaktadır. (T.C.Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü Türkiye’nin Turizm Değerleri 1)Manisa ilinin merkezidir. "Şehzadeler Şehri" olarak da bilinir. Kentin nüfusu 281.890, ilin toplam nüfusu 1.319.920'dir. Şifalı Mesir Macunu ve Sultaniye Üzümü meşhurdur. 14. yüzyıl öncesinde "Magnesia", Roma İmparatorluğu döneminde tam ismiyle "Magnesia ad Sipylum" olarak anılmıştır. Dünya dillerindeki mıknatıs ve magnezyum kelimelerinin kökeni Manisa'nın ismidir. İzmir'e yakınlığının da sağladığı avantajlarla hızla gelişen bir merkezdir.(İNTERNET 10) 2.2.İLÇELER Manisa ilinin ilçeleri;
• •

Ahmetli, Akhisar,

Kırkağaç, Köprübaşı,
35

• • • • •

Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördeş, Selendi,

Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Soma ve Turgutlu’dur(İNTENET 11)

2.3.MANİSA'NIN TARİHÇESİ Manisa ve yöresinin tarih öncesi ile ilgili pek bilgi yoktur. Salihli Sindel Köyü'nde bulunan Paleolitik Çağ'a (Yontma Taş Devri) ait fosil ayak izleri yörede insan topluluklarının yaşadığını kanıtlayan ve yaklaşık 26.000 yıl öncesine tarihlenen buluntulardır. Kırkağaç Yortan Köyü'nde bulunan mezarlar ise, farklı bir mezar kültürü olan Tunç Devri'ne aittir. Hermessos ve Kaikos ya da bugünkü adıyla Gediz ve Bakırçay vadilerinde kurulmuş olan Tantalis (Manisa) ve Thyateira (Akhisar) bölgede bilinen ilk yerleşimlerdir. Manisa'nın, Yunanistan'ın Teselya Bölgesi'ndeki Pelion Dağı civarından göç eden Magnetler tarafından kurulduğu tahmin edilmektedir. Bölge M.Ö. 1450-1200 yıllarında Hititlerin etkisinde kalmıştır. Kybele bereket tanrıçası kabartması yöredeki Hitit varlığın göstermektedir. M.Ö. 1200'lerde ise Lidyalılar gelmiş ve Kızılırmak'a kadar bütün Batı Anadolu'ya egemen olmuşlardır. Tarihte, devlet güvencesinde ilk parayı basan Lidya Krallığı'nın başkenti bugünkü Sardes (Sart) şehriydi. Paktalos (Sart) Çayı'ndan çıkarılan altın madeni ile ünlüydü. Lidya Krallığı gücü ve zenginliğiyle ünlü son Kral Krezüs'ün adıyla özdeşleşmiştir. Ancak M.Ö. 546 yılında Persler tarafından yıkılmıştır. İrili ufaklı çok sayıda tümülüsün yer aldığı Bintepeler Mevkii bu devri simgeleyen eserleri barındırmaktadır. Bölge; M.Ö. 546 yılından M.Ö. 334 yılına kadar Pers egemenliğinde kalmıştır. Sardes bu dönemde de önemli bir ticaret merkezidir. M.Ö. 334'de Trakya üzerinden Anadolu'ya geçen Büyük İskender, Pers ordularını yenerek Suriye'ye doğru ilerlemiş ve Pers egemenliğine son vermiştir. Büyük İskender'in M.Ö. 323 yılında ölümünden sonra satraplıkların birbirleriyle mücadelesi M.Ö. 301 yılında İskender İmparatorluğu'nun sonunu getirmiştir.Bu döneme ait en önemli eser Sardes Örenyeri'ndeki Artemis Tapınağı'dır. Daha sonra Bölge Bergama Krallığı'nın egemenliğine girmiştir. Bölgenin önemli kentlerinden Philadelphia'ya (Alaşehir) ismini dönemin krallarından II. Attalos Philadelphos vermiştir. Bergama Krallığı III. Attalos'un ölümünden sonra (M.Ö. 133), vasiyeti üzerine Roma İmparatorluğu'nun yönetimine devredilmiştir. M.S. 17 yılında meydana gelen büyük depremde bölgedeki Magnesia, Thyateira, Philadelphia ve Sardes gibi bütün yerleşimler büyük ölçüde yıkılmışsa da İmparator Tiberius'un katkılarıyla yeniden inşa edilmiştir. Roma döneminde bölgede üretim ve ticaret canlanmış, Gediz ve Bakırçay vadilerinde mevcut tarımsal ürünlere yeni çeşitler eklenmiştir. M.S. 395 yılında Teodisius'un imparatorluğu iki oğlu arasında pay etmesiyle Manisa ve çevresi Doğu Roma yani Bizans İmparatorluğu'nun sınırları içinde kalmıştır. Hıristiyanlığın batıya doğru yayılmasında, Philadelphia, Sardes ve Thyateira kentlerinin önemli rolü
36

olmuştur. Magnesia da bu dini ilk benimseyen kentlerden olmuş sonra da önemli bir piskoposluk merkezi haline gelmiştir. İstanbul 1204 yılında Latinler tarafından işgal edilince imparatorluk merkezi İznik'e taşınmıştır. İmparator Iannes Ducas Vatatzes'in otuz yılı aşkın bir süre oturması sebebiyle Magnesia ekonomik, sosyal ve stratejik açıdan Batı Anadolu'nun en önemli şehirlerinden biri haline gelmiş ve imparatorluk merkezi görevini üstlenmiştir. İmparator 1255 yılında Manisa'da ölmüş ve buraya gömülmüşse de mezarının yeri belli değildir. Sardes, Philadelphia, Thyateira ve Magnesia Kalesi kalıntıları Bizans döneminden kalan kalıntılardır. 1261 yılında İstanbul Latinlerden geri alınınca Manisa önemini yitirmiştir. Manisa 1313 yılının 25-26 Ekim'ine tekabül eden Regaip Kandili gecesi Alpagı oğlu Saruhan Bey komutasındaki askerler tarafından fethedilmiş ve Saruhanoğulları Beyliği'nin merkezi haline getirilmiştir. 1346 yılında ölen Saruhan Bey'in türbesi şehrin merkezindedir. Yerine önce oğlu İlyas Bey, onun ölümüyle de İshak Çelebi bey olmuş ve beyliğin en ihtişamlı dönemlerini yaşatmıştır. Ulu Camii ve Medresesi, Mevlevihane ve Çukur Hamam gibi birçok eseri İshak Çelebi şehre kazandırmıştır. Tahminen 1390 yılına doğru vefat etmiş ve kendi yaptırdığı türbesine gömülmüştür. Manisa 1391 yılında Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı topraklarına katılmış, ancak Ankara Savaşı sonrası Timur bölgeyi yeniden eski sahiplerine iade etmiştir. 1412 yılında ise Çelebi Mehmed kesin olarak Manisa'yı Osmanlı egemenliği altına sokmuş ve Saruhan Sancağı adıyla idari bir birim haline getirmiştir. Manisa 14371595 yılları arasında Osmanlı şehzadelerinin saltanat tecrübesi kazandıkları önemli siyasi merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu dönemde II. Murad, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmet ve I. Mustafa gibi daha sonra Osmanlı tahtına da oturmuş padişahların da içerisinde olduğu 16 şehzade Manisa'da sancakbeyliği yapmışlardır. Bu dönem zarfında Manisa'da şehzadeler ve maiyyetlerindekiler cami, medrese, han, hamam, imaret, çeşme, hastane, köprü ve kütüphane gibi birçok vakıf eserleri yaptırmışlardır. Bunların bir kısmı günümüze kadar ulaşabilmiştir. II. Murad'ın yaptırmış olduğu başta Saray-ı Amire olmak üzere birçok eser ise zamana yenik düşmüştür. 16. yüzyıl sonlarına kadar genelde sakin olan Saruhan Sancağı'nda bu tarihten sonra bütün Anadolu'da olduğu gibi eşkıyalık hareketleri görülmeye başlar. Yaklaşık iki asır devam eden eşkıya, suhte (medrese öğrencisi) ve sipahilerin yağma ve talanlarından bölge büyük zarar görmüştür. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölgeye hakim olan Karaosmanoğulları bu tür hareketleri büyük ölçüde sona erdirmiştir. Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine dayanılarak 15 Mayıs 1919' da bölgede Yunan işgali başlar. İşgal sırasında Manisa Merkezde İstihlâs-ı Vatan, Cemiyet-i Müderrisîn, Demirci'de Müdafa'a-i Hukûk-u Osmânî, Gördes'de Hareket-i Milliye Teşkilatı, Kırkağaç'da İstihlâs-ı Vatan, Kula'da Redd-i İlhak, Soma'da Müdafa'a-i Hukuk ve Turgutlu'da Müdafa'a-i Hukûk-u Osmâni adlı Cemiyetler kurularak Yunan işgaline karşı mücadeleler verilmiştir. 30 Ağustos 1922'deki Dumlupınar Meydan Muharebesi'nin zaferle sonuçlanması üzerin Fahreddin Paşa komutasındaki kolordu
37

İzmir'e doğru ilerleyerek Yunan direnişini kırmıştır. İzmir'e doğru kaçan Yunanlılar ve yerli Rumlar kenti ateşe vermiş, günlerce süren yangında tarihin Manisa'ya kazandırdığı büyük kültürel mirasın önemli bir kısmı yok olmuştur. Yaklaşık üç yıl Yunan işgalinde kalan şehir 8 Eylül 1922 tarihinde kurtarılmıştır. 1923'de Saruhan adıyla vilayet olan şehrin adı, 1927 yılında Manisa olarak değiştirilmiştir(İNTERNET 12). 2.4.MANİSA ANONİM HALK EDEBİYATI 2.4.1. ANLATMALAR A) Halk hikayeleri HİKAYE ; Kaynağını gerçek yaşamdan alan,anlatıya sazın - ezginin eşlik ettiği,ses ve mimiklerin kullanıldığı uzun soluklu anlatım türüdür.Boyutları açısından ikiye ayrılırlar: 1)Efsaneden, masaldan ya da gerçek yaşamdan alınmış,bir tek olay çevresinde geçen yapısı basit, kısa hikâyelerdir.Türküleriyle birlikte en çok iki saatlik anlatma süresi vardır. 2)Daha çok kalabalık kişileri,birbiri ardından gelen beklenmedik durumları ve bunun sonucu olarak da az çok çapraşıklaşan olayları birbirine ekleyerek anlatıya uzun bir süre sağlayan hikâyeler.Bu hikâyeler 1-7 gece devam edebilir.

HİKAYE ÖRNEKLERİ Aslan, Kurt ve Tilki Vaktiyle,bir aslan,bir kurt ve bir tilki arkadaş olmuşlar.Karınları acıktığından ava çıkmışlar.Av sonunda bir öküz,bir koyun bir de tavşan yakalamışlar. Avlarını bir araya getirdikten sonra aslan kurda dönerek: -Şu taksimatı yapta paylarımızı alalım demiş. Kurt: -Öküz zaten sizin.Koyun benim,tavşan da tilkinin demiş.Aslan buna çok kızmış,kurda bir pençe vurduğu gibi onu uçuruma yuvarlamış.Bu sefer tilkiye dönerek: -Şu taksimatı bir de sen yapta görelim demiş.Kurnaz tilki hemen yanıtını yapıştırmış: -Öküz sizin akşam yemeğiniz, koyun öğle yemeğiniz,tavşan da sabah kahvaltınız.Aslan, kıs kıs gülmüş,tilkiye sen bu fikri nerde öğrendin? demiş. Tilki: - Uçuruma giden arkadaştan yanıtını vermiş... (İNTERNET 13). 2.4.2. ŞİİRLER
38

A).MANİ:Söyleyeni belli olmayan,genellikle 7'li hece ölçüsüne göre söylenen dörtlüklerdir.Doğu Anadolu'da mani yerine bayatı sözü de kullanılmaktadır.Uyak düzeni a -a -b -a şeklindedir. Mani Örnekleri: Yüzümde çifte benler, Hayran oldu görenler Bilmem nasıl vazgeçe., Sana gönül verenler. Maşrapanın kalayı, Kızlar çeker halayı, Allah için söyleyin, Var mı aşkın kolayı. Duvağı telli gelin, Gümüşten elli gelin, Buğulu gözlerinden Sevdiğin belli gelin. Yıldırım vurdu bizi, Dal gibi kırdı bizi, Araya girdi düşman, Dağlar ayırdı bizi. Kına Gecesinde Söylenen Maniler: Merdiven indirdiler Saltana bindirdiler Kızım seni kahır eline gönderdiler Ağlar silinir, silinir ağlar. Merdivenin altı kuyu Kulaçladım altı suyu Kız ananın eski huyu Ağlar silinir, silinir ağlar. Odlarda yeri kalan Menciliste yeri kalan Sofralarda eli kalan Ağlar silinir, silinir ağlar.

(İNTERNET 13)

B).NİNNİ:Çocuğun uyumasının sağlanması ya da ağlamasının durması için,sade bir dille ve hece ölçüsüne göre ezgili olarak söylenen ürünlerdir.Söyleyeni belli olmayan bu ürünler dörtlüklerden ve nakarat bölümlerinden oluşur. Ninni Örnekleri: Huu huu Dervişler Hak yoluna gitmişler
39

Hak yolunda bir pınar Ne soğulur ne diner Bunu içen dervişler Murada ermişler Bir gelini almışlar Kürklerine sarmışlar Öpüyüp kokuyum derken Devrik dingile kalmışlar (İNTERNET 13) 2.4.3.KALIPLAŞMIŞ SÖZLER A).ATASÖZÜ:Atalarımızdan günümüze kadar ulaşan,belirli bir yargı içeren,söyleyeni belli olmayan düz konuşma içinde kullanılan sözlerdir. Atasözü Örnekleri: -Acıkan yanağından,susayan dudağından belli olur. -Ah alan onmaz,ah yerde kalmaz. -Ak köpeğe koyun diye sarılma. -Akıl yiğide sermayedir. -Al malın iyisini çekme kaygısını. -Bal yiyen baldan bıkar. -Bebeler birbirinden huy kapar,ayranlarına su katar. -Besle kargayı oysun gözünü. -Dert saklayanda kalır. -Devden büyük dert var. -Dişi kuş yapar yuvayı, içini dışını sıvayı sıvayı. -Dost kazandost;düşman anadan da doğar. -Düşmanı karıncaysa,sen fil olur. -Mum dibine karanlık. -Sen işlersen mal işler,insan böyle genişler. -Tasa doyurur,acı acıktırır. -Üzerine laf düşmedikçe konuşma. -Vakitsiz açılan gül çabuk solar(İNTERNET 13).

B)BİLMECE:Doğa olayları ile insan, hayvan ve bitki gibi canlıları, eşyaları, dinî konu ve motifleri kapalı bir şekilde soran çağrışımlarla bulunmasını amaç edinen kalıplaşmış sözlerdir. Bu sözlerin karşılıkları tartışılmadan kabul edilmiştir. Bilmece Örnekleri: Ala bakar mora bakar Oturmuş bakla satar Baklanın okkası kaça dedim Çıldır çıldır yüzüme bakar (KURBAĞA)
40

Bir acaib nesne gördüm Alem bilir ismini Başını sürter kendini öldürür cismini (KİBRİT)(İNTERNET 13) C)DEYİŞ Halk arasında kullanılan deyişlerden bazıları da şunlardır: - Ekici ol bilici olma. - Sofrada elini, mecliste dilini sakla. - Taş taşı, söz taşıma. - Deli ile devletli bildiğini işler. - Gömleğinin deliğine bakmaz, poyraza karşı gider - Kısmeti kesilen köpek, kurban bayramında uykuya yatar. - Tarlanın taşlısı, kadının saçlısı, erkeğin yaşlısı vefalı olur. - Kocasından sonra kalkan karıdan, hazirandan sonra (İNTERNET 13) 2.5 GELENEK VE GÖRENEKLER 2.5.1Doğum Gelenekleri :Dünyaya gelen her çocuk sadece anne babanın değil aynı zamanda akrabaları, komşuları, soyu ve sopu da sevindirmektedir. Çünkü her doğum ailenin akrabaların soyun,sopun sayısını artırmaktadır. Sayının artması ise ; gücün dayanışmanın artması bakımından önem taşımaktadır.Özellikle küçük topluluklarda ve etnik gruplarda aileler nüfuslarının çokluğu oranında kendilerini güçlü ve dayanıklı hissetmektedirler.Yaygın olan “çocuk ailede ocağı tutturur” sözü de toplumun bu konudaki değer yargısını ve aileye bakış açısını ortaya koymaktadır. Diğer bir boyutuyla incelendiğinde ise; doğum kadına duyulan saygınlığı artırdığı gibi , onun aile,akraba ve grup içerisindeki yerini de sağlamlaştırmaktadır. Baba ise evlat sahibi olarak geleceğe güvenle bakmakta, aynı zamanda da akrabaları ve yakınları arasında saygınlık kazanmaktadır. Çünkü çocuğu olmayan kadın yakınları tarafından ne kadar küçümsenirse, erkek de aynı şekilde çevresinden gelen baskının erkek yerine konulmamanın toplumsal ve ruhsal ezikliğini duymaktadır. Anaya benlik ve bütünlük, babaya güven, akrabaya,soya, sopa da güç kazandıran ve yaşamın başlangıcı olan doğum olayı gerek söz konusu çiftin gerek yakınları tarafından büyük önem taşımaktadır.Doğum ve onun kendi evresi içerisindeki evrelerine de bir takım geçiş töreleri ve törenleri eşlik etmektedir. Yaşamın başlangıcı olan doğum en önemli geçiş dönemlerinden olup; gelenek, görenek.Adet ve inanmalar hamile kadını ve çevresindekileri daha doğum öncesinden hatta çocuk sahibi olma isteğinden başlayarak birtakım adetlere uymaya bu adetlerin gerektirdiği işlemleri yerine getirmeye zorlamıştır. Böylece doğum annenin hamile kalma isteğinden başlayarak, yüzlerce adetin, inanmanın, dinsel ve büyüsel özlü işlemin hücumuna uğrayarak adeta onlar tarafından yönetilmektedir. 2.5.1.1DOĞUM ÖNCESİ
41

Doğum öncesi gelenek görenek, adet ve inanmalara yönelik uygulamalar; kısırlığı giderme, hamile kalma, aşerme, hamilelik, çocuğun cinsiyetini anlama, hamilelik esnasında hamile kadının kaçındığı davranışlar etrafından yoğunlaşmaktadır. Kısırlığı giderme, Gebe Kalma Toplumumuzda geçmişte çocuk sahibi olunamadığı durumlarda kusur çoğunlukla kadında aranmakta, uygulama ve pratiklerin büyük çoğunluğu üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Bu uygulamaları geçmişte genel olarak; 1)Dinsel büyüsel nitelikli pratikler, 2)Halk hekimliği kapsamına giren pratikler, 3)Tıbbı sağaltma alanına giren yöntemler oluşturmaktadır. Günümüzde ise çocuk sahibi olunamadığı durumlarda kadın ve erkek aynı derecede sorumlu tutulmakta ve birlikte tedavi görmektedirler. Günümüzde de zaman zaman geleneksel tedavi yöntemlerine baş vurulmasına rağmen modern tıp yöntemleri hem kırsal kesimde hem de kent ortamında daha ön plana geçmiştir. A.Aşerme Hamile kadın halk deyimiyle “aş erme” aşamasına gelince bazı şeyleri yapmakta, özellikle belirli nesnelere bakmaktan,yiyecekleri yemekten kaçınmakta ya da tersine bazı şeyleri yemeye özen göstermektedir.Bu türden davranışlar fizyolojik olarak kadının bünyesindeki kimi maddelerin eksikliğini gidermek amacıyla yenilmesi gerekli görülmektedir. Aşeren kadın genellikle acı,ekşi ve baharatlı şeyleri yemekten kaçınmaya zorlanmaktadır.Bu tutum Anadolu’da çok olan “Ye ekşiyi, doğur Ayşe’yi” tekerlemesiyle de ifade edilmektedir.Buna karşılık olarak da aşerirken tatlı yiyeceklerden yemek oğlan çocuğunun ön belirtisi olarak yorumlanmakta,bu durum da halk arasında;“Ye tatlıyı,doğur atlıyı” tekerlemesiyle anlatılmaktadır. B.Hamilelik Kadın gerek hamileliği gerekse lohusalığı süresince çevresince bir çeşit hasta kabul edilmekte ve buna göre işlem görmektedir. Bir başka deyişle hamile kadının bağlı bulunduğu grup ya da cemaatin kültürel değerleri kadını hasta kategorisine sokarak ona hasta gözüyle bakmakta ve kadından bu değerlere uygun beklentilere göre hareket etmesini ve rolünü üstlenmesini istemektedir. Anadolu’da hamile kadına; yüklü, iki canlı, gebe, ağır ayak, koynu dolu, boğru dolu, guzlacı vb. adlarla tanımlanmaktadır. C.Çocuğun Cinsiyeti Hamilelik döneminin en önemli konularından birisini de doğacak çocuğun cinsiyetiyle ilgili yapılan yorumlar oluşturmaktadır. Anadolu’da konuyla ilgili olarak;
42

1)Kadının fiziksel görünümüne bakılarak, 2)Kadının yediklerine bakılarak, 3)Kadının davranışlarına bakılarak, 4)Çocuğun ana karnında oynama süresine bakarak, 5)Sancının geliş biçimi dikkate alınarak çeşitli yorumlar yapılmaktadır. Günümüzde ise; çocuğun cinsiyetiyle ilgili geleneksel yorumlardan daha yoğun olarak modern tıp yöntemlerine başvurulduğu gözlenmektedir. Hamile kadının kaçınmaları ve yapması uygun görülen bazı davranışlar; Kadının hamile kaldığı andan itibaren; çocuğu annenin tüm davranışlarından etkileneceği bilimsel olarak kanıtlanmış olup; bu konuyla ilgili olarak Anadolu’nun geleneksel kesiminde çok yaygın olan inanış sistemi günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Bu inanış sistemi; hamile kadını bir takım davranışları yapmaya ve yapmamaya zorlamaktadır. Yapmaması gereken davranışlara hamile kadın,hamileliği süresince; a)Ayıya,maymuna,deveye bakmaz b)Balık,tavşan,paça,kelle yemez,sakız çiğnemez c)Cenazeye gitmez,cesede bakmaz d)Gizli saklı bir şeyi alıp yemez. Gibi davranış biçimlerini örnek olarak verebiliriz.Yukarıdaki sayılanların dışında birtakım uygulamalar da vardır ki bunlar da aynı çıkış noktasından kaynaklanan olumlu istekle yüklü olan davranış biçimleridir.Hamile kadından yapması istenilen davranışlara ise; a)Aya gökyüzüne bakar b)Güzel kimselere bakar c)Gül koklar d)Ayva, elma, yeşil erik, üzüm yer gibi örnekler verilebilir. 2.5.1.2 DOĞUM SIRASI Anadolu’nun kırsal kesimlerinde geçmişte doğumlar köy ebelerinin yardımlarıyla köylerde evlerde yaptırılmakta doğum esnasında yapılan uygulamaların büyük çoğunluğu doğumun kolay olmasına yönelik uygulama ve pratikler oluşturmaktaydı. Bu uygulamalara örnek olarak; 1)Kadının saç bağlarının çözülmesi,
43

2)Kilitli kapıların, sandıkların, pencerelerin açılması, 3)Kuşlara yem serpilmesi, 4)Kolay doğum yapan kadının, doğum yapacak olan kadının sırtını sıvazlaması, 5) Silah atılması, 6)Kadının sırta alınıp silkelenmesi, 7)Kadının yüksek bir yerden atlatılması, 8)Kadının bir bezin içerisine konarak sallanması verile bilinir. Günümüzde ise doğumlar hastanelerde yaptırılmakta,hastanelerin uzak olduğu dağ köylerinde ise diplomalı ebelerin yardımlarıyla yaptırılmaktadır. 2.5.1.3 DOĞUM SONRASI Doğum sonrası uygulamalar; 1)Çocuğun göbeği ve eşi, 2)Loğusalık, 3)Al karası inanışı, 4)Kırk basması inanışı, 5)Kırklama işlemi etrafında kümelenmiş durumdadır. A.Çocuğun Göbeği ve Eşi Hamile kadının yediği içtiği şeylerin, baktığı kişi, hayvanların ve nesnelerin çocuğu etkileyeceği tasarımı ve inancı varsa, çocukla göbeği ve eşi arasında da aynı inanç söz konusudur.Bu nedenle çocuğun geleceğini, ilerdeki işini ve geleceğini etkileyeceği inancıyla göbek gelişigüzel atılmaz.Bu uygulamaya örnek olarak göbek; 1)Cami duvarına, cami avlusuna gömülür.(Dinci olsun diye) 2)Okulun duvarına, bahçesine atılır.(Okusun diye) 3)Ahıra gömülür.(Hayvan sever olsun diye) 4)Suya atılır.(Kısmetini dışarıda arasın diye) verile bilinir. Çocuğun sonu,arkadaşı,eşi,yoldaşı gibi adlarla tanımlanır.Çocuğun sonuna çocuktan bir parça hatta çocuğun kendisi gözüyle bakıldığı için doğumdan sonra genellikle temiz bir beze sarılarak,temiz bir yere gömülmektedir. Günümüzde doğumlar hastanelerde gerçekleştiği için eşle ilgili geleneksel uygulamalar tamamen yok olmuş durumdadır. Göbekle ilgili adet ve inanmalar günümüzde de yaygınlığını sürdürmektedir. B.Loğusalık
44

Anadolu’da yeni doğum yapmış ve henüz yataktan kalkmamış kadına;loğusa,lohsa,emzikli,loğsa,nevse,kırklı gibi adlar verilmektedir.Doğumdan sonra kadının yatakta kalma süresi; kadının fizyolojik durumuna, doğumun güç ya da kolay olmasına,iklime,çevre koşullarına,ailenin ekonomik durumuna ve gelinin sevilme durumuna bağlıdır. Loğusalık süresi içerisinde kadının çeşitli doğa üstü güçlerin etkisinde olduğu Anadolu’da yaygın bir inanıştır.Geleneksel kesimde sıkça kullanılan “kırklı kadının kırk gün mezarı açık olur söylencesi” bu inanışı desteklemektedir. C.Al Karısı İnanışı Loğusa ve kırklı çocuklara sataştığı ve kimi zaman da onları öldürdüğü tasarımlanan alkarısı; al, cazı, cadı, al anası, al kızı, al karası, koncoloz, goncoloz, kara koncoloz gibi adlarla tanımlanmaktadır. Anadolu’da ahır, samanlık, değirmen, terkedilmiş virane yerlerde, su kuyusu, su kaynakları ve loğusa kadın ve kırklı çocuğun yalnız olduğu yerlerde bulunduğuna inanılan al karısından korunmak için halk birtakım uygulamalara baş vurmaktadır. Bu uygulamalara örnek olarak; - Loğusa ve kırklı çocuğun bulunduğu yere süpürge, Kuran-ı Kerim, soğan, sarımsak, nazarlık asılması, - Loğusa veya kırklı çocuğun yastığının altına iğne veya çuvaldız sokulması, - Loğusa ve kırklı çocuğun yastığının altına kama, orak, bıçak vb. gibi kesici aletlerin konulması - Loğusa ve kırklı çocuğun bulunduğu yere ekmek ufağı ve su konulması verilebilir. Al karısına ilişkin uygulamalar geçmişteki uygulamalara göre daha az olmasına rağmen günümüzde de devam etmektedir. D.Kırk Basması İnanışı Anadolu halkı loğusayla kırklı çocuğun doğumdan sonraki kırk gün içerisindeki hastalıklarına ve ileriki aylardaki gelişim eksikliğine; kırk basması, kırk düşmesi, kırk karışması, loğusa basması, aydaş gibi adlar vermektedir. Kırk günlük dönem içerisinde loğusa ve kırklı çocuğa birtakım canlı ve nesnelerin zarar vereceği inancı yaygındır. Kırk baskınlığını önlemek için yapılan pratik ve uygulamalar oldukça yaygındır. Kırk baskınlığını önlemek için; - Anne ve çocuk kırk gün dışarı çıkarılmaz, - Loğusa kadın ve kırklı çocukların birbirleriyle karşılaştırılmamasına dikkat edilir, Anadolu’da çocuğa kırk basması çocuğun gelişmemesi ve zayıflamasıyla ilişkilendirilmekteydi.Kırk baskınlığını giderme yolunda da dinsel,büyüsel birtakım

45

pratik ve uygulamalara baş vurulmaktaydı.Günümüzde artık bu türden uygulamalar yok denecek kadar azdır. E.Kırklama Loğusa ve kırklı çocuğa kırk basmaması için loğusanın ve çocuğun serbeste çıkması için; kırk gün içerisinde genellikle kadın ve çocuğun yıkanması biçiminde yapılan uygulamaya “kırklama” adı verilmektedir.Yaygın olarak kullanılan “kırklama” tanımlanmasının dışında bu olaya halk arasında; “kır dökme”, “kırk çıkarma” vb. adlar da tanımlanmaktadır. Anadolu’da kırklama işlemi en yaygın olarak kırkıncı gün yapılmaktadır.Bu süre yörelere göre farklılık göstermekte; 7., 20., 30., 37., 39., 41. günlerde de kırklama yapılmaktadır.Bu işlem yörelere göre şekilde bazı farklılıklar gösteriyor olmasına karşın içerikte aynı amaca yönelik bir uygulamadır.Doğumla ilgili adet ve uygulamalar içerisinde kırklama işlemini geçmişte olduğu gibi günümüzde de değişmez bir kural olarak geçerliliğini sürdürmektedir(İNTERNET 13). 2.5.2 SÜNNET GELENEĞİ Çocukla ilgili geleneksel işlemlerden en önemlilerinden biriside sünnet geleneğidir. Dinsel ve töresel işlemler içerisinde en katısı ve en yaygın olanı sünnet geleneğidir. Hiçbir anne ve baba bu köklü geleneğin dışında kalmak istemez. Geleneğinin yaptırımı bu konuda bir karşı koyuşa meydan vermeyecek kadar güçlüdür. Sünnet sözcüğü Arapça kökenlidir ve ilk anlamıyla “işlek yol” demektir. Daha geniş anlamda ise;Tanrı’nın yolunu ya da insanın adet durumuna soktuğu iyi ya da kötü davranışı anlatmaktadır. İslam dininde peygamberin yaptığı uyguladığı ya da yapmayı uygulamayı öğrettiği şeylere uymaya “sünnet” denmektedir. Toplumun bu konudaki hoşgörüsü ve bağışlaması yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla belli nedenlerle sünnetleri gecikmiş delikanlılar bunun tedirginliğini yaşamaktadırlar.Yaşı gelip geçtiği halde sünnet olmayan kişilere aşağılayıcı ve kınayıcı tutum ve davranışlar oldukça yaygındır.Bu konuda köklü bir geleneğin yaptırım gücü yoğun bir biçimde geçmişte olduğu gibi günümüzde de işlemektedir.Sünnet geleneği genel olarak; 1)Sünnet çocuğunun yaşı ve sünnet zamanı 2)Tören ya da düğün hazırlığı 3)Çocuğun hazırlanması 4)Sünnet işlemi ve sünnetçi 5)Hediye-armağan gibi alt konu başlıkları içerisinde incelenmektedir. Sünnet Çocuğunun Yaşı Ve Sünnet Zamanı Sünnet çocuğunun yaşı ve töreninin mevsimi konusunda kesin bir kural yoktur.Çocuklar çoğunlukla okul çağına yakın veya ilkokul yıllarında ergenlik çağına girmeden sünnet edilmektedirler. Ancak son zamanlar da büyük kentlerde kimi anne babalar çocuklarını doğumdan hemen sonra hastanede sünnet ettirmektedirler. Bu çok erken sünnetten amaç çocuğa bilinçli olarak acı çekmesini ve korkmasını
46

önlemektir .Bu türden rastlanmamaktadır.

erken

sünnet

uygulamalarına

geleneksel

kesimde

Sünnet toplumsal yapı içerisinde bir çok işlevi üstlenmenin yanı sıra; görkemli bir sünnet töreniyle aile hem üyesi bulunduğu grup içerisindeki saygınlığını artırır hem de çocuğunun mürüvvetini görür. Anadolu’da çocuğun bakımı,sünneti,evlendirilmesi anne babanın boynuna borçtur. Yoksul ya da öksüz çocukların sünnetini varlıklı kimseler veya akrabalar kendi çocuklarıyla birlikte yaptırmaktadırlar . Bu görevi kimi grupların yardım derneklerinin de üstlendiği görülmektedir. Sünnet zamanı ve mevsimi olarak da en çok ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimi seçilmektedir: Günümüzde özellikle kentlerde sünnet düğünü ya da töreni için Cumartesi ve Pazar günleri seçilmektedir.Geçmişte Cuma günlerinin tatil olması ve Cuma gününün uğurlu sayılması nedeniyle sünnetler daha çok Perşembe günleri yapılmaktaydı. 2.5.2.1TÖREN YA DA DÜĞÜN HAZIRLIĞI Aile çocuklarının yaşı ve ekonomik durumuna göre çocuklarını sünnet ettireceği zamanı yaklaşık iki ay önceden belirleyerek hazırlıklara başlar. Aile düğün gününü belirledikten sonra bir hafta on gün öncesinden konuklara haber verir.Bu duyuru; 1)Okuyucu elçi göndererek 2)Davetiye bastırarak dağıtılmak üzere iki biçimde yapılmaktadır. Geleneksel kesimlerde düğüne fazla kişi çağrılmasına özen gösterilmektedir.

2.5.2.2 ÇOCUĞUN HAZIRLANMASI Çocuk törenden birkaç gün öncesinden hazırlanmaya başlanır. Aslında çocuk çok daha önceden psikolojik olarak hem sünnet olma sevincine hem de korkusuna girmektedir. Geleneksel eğitimle anne ve babalar çocuklarını bu önemli geçiş pratiğine aylar öncesinden hazırlamaya başlamaktadır. Sünnet giysisi tören hazırlıklarının en önemli bölümünü oluşturmaktadır.Şehirlerde varlıklı aileler,çocuklarını mücevherlerle süslemekte,kent merkezlerinde ön tarafında “Maşallah” işlemeli açık mavi bir başlık geleneğin en yaygın giyim öğesini oluşturmaktadır.Köylerde ise sünnet çocukları yeni elbiseler giymekte; boyun ve omuzlara çevre ve yağlık asılmakta,şapkanın arkasından ise gelin teli sarkıtılmaktadır. Sünnet çocukları sünnetten birkaç gün önce veya aynı gün ata,arabaya,otomobile bindirilerek dolaştırılmakta bu geziye mahallenin öteki çocukları da katılmaktadır böylece çocuğun sünnet edileceği bu gezintiyle de halka duyurulmaktadır. 2.5.2.3SÜNNET İŞLEMİ VE SÜNNETÇİ Sünnet işlemi cinsel organın uç kısmındaki derinin çepeçevre kesilmesinden ibarettir.Çocuk varsa kirvesinin kucağına yoksa bir yakınının kucağına oturtularak
47

bacaklarının iki yana açılması sağlanmakta,kucağına oturduğu kişi çocuğun kollarını sıkı sıkı tutmaktadır.Bu sırada çocuğa korkmaması için yüreklendirici, erkekliği vurgulayıcı sözler söylenmektedir. Kesilmeden önce ve kesilme sırasında; “Allahu ekber Allahu ekber” denilerek tekbir getirilmekte, ayrıca “oldu da bitti maşallah” diye çok bilinen ve yaygın olarak bilinen tekerleme de söylenmektedir. Sünnet yani kesme işlemini yerine getirenin genel adı sünnetçidir. Bununla beraber; Orta Anadolu ve Doğu Anadolu tarafında sünnetçiye “abdal” ya da “kızılbaş abdal” denmektedir. Günümüzde ise bu işi sağlık memurları yapmaktadır, bunların kent kesimindekileri kendilerini “fenni sünnetçi” olarak tanımlamaktadırlar. 2.5.2.4 HEDİYE - ARMAĞAN Tören karakteri taşıyan bu önemi geçiş dönemi pratiği çeşitli hediyelerle süslenmektedir. Bu hediyeler altın, para, giyecek ve ev eşyalarından oluşmaktadır. Günümüzde sünnet hediyesi uygulaması devam etmektedir. Kirvelik; yörelere göre "kirve","kivra","kivre" isimleriyle de tanımlanmaktadır.Kirvelik,kısaca birbirine ekonomik ve sosyal olarak eş konumda bulunan iki ailenin, ailelerden birinin sünnet töreni masraflarını karşılamasıyla oluşan bir sanal akrabalık kurumu olarak tanımlanabilir.Kirve, sanal akrabalık kurulacak olan ailenin erkek çocuğunu sünnet esnasında kucağına alarak çocuğun acı çekmemesi için destekte bulunacak ve aynı zamanda törenin ekonomik giderlerine kısmen de olsa katkıda bulunacak olan kişidir.Kirvelik kurumu aracılığıyla nasıl çocuklarını birbiriyle evlendiren kimseler bir hısımlık ilişkisi içerisinde iseler, birbiriyle kirvelik ilişkisi içerisine giren ailelerde kalıcı bir dostluk ilişkisi kurarlar.Daha çok Doğu, Güney, Güneydoğu Anadolu illerimizde yaygın olan Kirvelik kurumunun çıkış noktası hakkında elimizde yeterli bilgi bulunmamaktadır .Kirvelik kurumu genel olarak aşağıdaki işlevleri yerine getirmesi bakımından geçmişte daha yaygın olmasına karşın günümüzde de halen geçerliliğini sürdürmektedir. Kirvelik; - Var olan ilişkileri pekiştirmesi - Ailelerin sosyal ilişkiler ağını genişletmesi - Sosyal sigorta mekanizması görmesi - Farklı dil, din ve etnik gruplardaki aileleri birleştirmesi - Bir yöreye dışardan gelen kişilerin bu yöreye uyumunu kolaylaştırması - Dayanışma ve gücün artmasıyla önemli bir pazarlık gücü kazandırması gibi işlevleri üstleniyor olması bakımından önemli bir toplumsal kurumdur. Kirvelik yoluyla kurulan ilişki ölene kadar devam eder. Kirve çocukları arasında evlenme yasağı vardır. Bu yasak kirveler arasındaki ilişkinin daha serbest dolayısıyla da daha güçlü ve kalıcı olmasını sağlamaktadır.(İNTERNET 13) 2.5.3 EVLENME GELENEKLERİ Yaşamın temel dönüm noktalarından biri olan evlenme, hem kadın ve erkeğin yaşamını birleştirmesi açısından bireysel; hem de aile ve akrabalık bağlarının kurulması açısından toplumsal bir olgudur. Özellikle küçük köy topluluklarında düğün,
48

köyün tamamını içine alan bir faaliyet olması nedeniyle bir “bayram” anlamı kazanır. Evliliğin aşamaları sırasında yapılan törenlerin bazıları yeme-içme, eğlence havası içinde geçerken, bazıları “ağıt” görünümündedir. Evliliğin tümünü içine alan töre ve törenlerin sergilendiği aşamalar şöyle sıralanabilir: 2.5.3.1 Düğün öncesi 1)Görücülük, dünürcülük,kız isteme 2.a)Söz kesme b)Şerbet c)Nişan 4)Düğün okuntusu 5)Çeyizin gitmesi ve sergilenmesi 6)Gelin hamamı 2.5.3.2Düğün 1)Kına gecesi a)Kız kınası b)Oğlan kınası 2)Gelin alma 3)Nikah 4)Gerdek 5)Gerdek ertesi 2.5.3.3 Düğün sonrası uygulamaları Evlilik kararının verilmesinden sonra yapılacak ilk iş damat adayı için eş seçimidir. Özellikle geleneksel kesimde eş seçimi öncelikle erkeğin anne-babasının öncülüğünde yapılırdı.Son zamanlarda bu durumun yavaş yavaş değişmeye başladığı görülmektedir.Gençler ya doğrudan kendileri tanımak suretiyle evleneceği kişileri seçmekte ya da hep birlikte karar verilerek uygun eş seçilmektedir. Görücü usulü olarak literatüre geçmiş olan evlilik türünde önce erkeğin annesi ve aileye yakın kadınlar kız tarafına giderek kızı görürler. Kız beğenildikten sonra damada gösterilir ,o da beğenirse kızın istenmesine karar verilir. Kız evine gidilerek kızın babasından istenmesine dünürlük, dünürlüğe gitme, elçiliğe gitme gibi isimler verilir. Ailenin ileri gelen kadınları ve erkekleri daha önce belirlenmiş olan hayırlı bir günde (genellikle Perşembe ve Pazar günleri uğurlu gün sayılır) kızı Allah’ın emri peygamberin kavliyle ailesinden istemek üzere giderler. Ancak kız evi biraz da naz evi olması nedeniyle ilk istemede kız verilmez. Birkaç defa daha kız istendikten sonra, kız evi yeterince düşündükten sonra olumlu cevabı oğlan
49

tarafına bildirir.Böylece karar verildiği için söz kesilmiş olur. Tarafların isteğine göre bazen aynı gün gelin damada nişan yüzükleri de takılır,bazen de ayrıca düzenlenecek nişan töreninde bu işlem gerçekleştirilir.Söz kesildikten yaygın bir gelenek olarak arada tatlılığı sağlamak dileğiyle şerbet içilir.Şerbetin içilmesi artık kızın kesin verildiği ve evlilik kararının kesinleştiği anlamına gelir.Ayrıca söz kesme sırasında aileler nişan ve düğün tarihleri, alınacak eşyalar ya da başlık parası miktarı gibi konuşmalar da yaparlar. Her iki taraf da hazırlıklarını tamamladıktan sonra kız evinde daha çok kadınların katılımıyla nişan töreni yapılır. Erkek tarafı gelin için alınan takıları takar ve diğer hediyeleri verir;karşılığında kız tarafı da hediyeler verir.Nişan töreni isteğe bağlı olarak yemekli de olabilir. Eğlencelerle bu mutlu olay aynı zamanda kutlanmış olur. Nişan,hem evliliğe atılan bir adım,hem de her iki taraf için bir tanışma ve uyum,düğün için kararlaştırılan sürenin başlangıcı anlamlarına gelmektedir.Eğer taraflar arasında herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkarsa nişan bozulabilir.Ancak bu, hiçbir zaman tercih edilen bir durum değildir. Bundan sonra düğün aşaması gelmektedir.Öncelikle çevredeki insanların düğüne çağrılması gerekmektedir.Düğüne çağrı aşamasında son zamanlarda daha az uygulanan bir gelenek de köyde bulunan kişilere “okuntu” dağıtmaktır.Okuntu için bir anlamda düğün davetiyesidir demek mümkündür.Bunun için uygun bir kişi görevlendirilir ve bu kişi köyü dolaşarak okuntuyu dağıtır.Okuntu, daha önceden hazırlanmış bir parça kumaş,bir mendil,bir yazma gibi hediyeler olabileceği gibi, şeker, börek gibi yiyecek türünden şeyler de olabilir.Bunlar düğün okuntusu olarak dağıtılırken misafirler düğüne davet edilmiş olur. Masallarda her ne kadar kırk gün kırk gece süren düğünlerden söz edilse de, Anadolu’da düğünler genellikle üç gün sürmektedir .Son zamanlarda ise yalnız hafta sonları olan iki günlük düğünler hem ekonomik hem de sosyal açıdan tercih edilmektedir.Evlenme olayının temelini teşkil eden düğün de iki ana bölümden oluşmaktadır: a)Kına gecesi b)Gelin alma Düğünden bir gün önce kız evinde ve oğlan evinde yapılan törene kına gecesi denir. Kına gecesi her iki tarafta da yapılabilir, ama yoğun olarak ve daha detaylı bir biçimde kız evinde kadınlar arasında yapılır. Kına gecesinin yapılacağı gün erken bir saatte erkek evinin çatısına bayrak asılır. Bayrak, özel olarak seçilen bayraktar tarafından, kalabalık grubun da eşliğiyle eğlencelerle toplu olarak asılır . Bazı yerlerde bu eğlence sırasında “bayrak ekmeği” denilen yemek orada bulunanlara ikram edilir. Bayrağın asılması düğünün başladığının resmen ilan edilmesi demektir. Kına gecesinin olduğu gün ya da birkaç gün öncesinde gelinin çeyizleri kız evinden alınır, oğlan evine getirilerek gelinin odası hazırlanır. Gelinin çeyizleri bazen düğünden birkaç gün önce kız evinde, bazen de düğün ve sonrasında oğlan evinde sergilenerek misafirlere gösterilir. Çeyiz kız evinden alınırken bir kişinin sandığın üstüne oturarak bahşiş istemesi oldukça yaygın olarak rastlanan geleneklerdendir. Kına gecesinin olduğu gün aynı zamanda günün erken bir saatinde erkek tarafından bir grup kadın,o gece yakılacak kınayı, gelinin giysilerini ve misafirlere ikram edilecek yiyecekleri eğlencelerle kız evine götürürler.
50

Kına gecesinde kız evinde toplanan kadınlar bir süre eğlendikten sonra, açıklı türküler söyleyerek gelini ağlatmaya çalışırlar. Daha önceden suyla yoğrulan kına bir tepsi içerisinde etrafına mumlar dizili şekilde ortaya getirilir.Bazı yerlerde önce geline kına yakıldıktan sonra misafirlere de kına dağıtılır;bazı yerlerde de o sırada orada bulunanlara kına dağıtıldıktan sonra herkes gittikten sonra geline kına yakılır. İsteğe bağlı olarak gelinin ellerine,ayaklarına ve saçına da kına yakıldığı olur. Genellikle kınanın yoğrulması, dağıtımı ve geline kına yakılması işlerinde “başı bütün” olarak adlandırılan mutlu evlilik sürdüren bir kadının görevlendirilmesine dikkat edilir. Gelinin bir eline kadın,bir eline de genç kız kınayı koyar.Kına yakılmadan önce gelinin avuç içine bozuk para ya da altın konur. Kına gecesinin ertesi günü hem gelin alma günü hem de esas düğün günüdür.Her iki tarafta da konuklara yemek ikram edilir, genellikle davul-zurna eşliğinde eğlenceler yapılır.Gelin alma günü erken saatlerde oğlan evinde damat tıraşı, güvey giydirme gibi adlar alan törenler yapılır.Kız evinde de gelinin hazırlanması söz konusudur. Bunun için köylerde her zaman bütün düğünlerde görev alan, genellikle düğün yemeğini de hazırlayan aşçı kadınlar görevlendirilir. O gün oğlan tarafından konuklar toplanarak kız evine gelin almaya gelirler. Gelin evden çıkarken erkek kardeşi ya da amcası tarafından beline gayret kemeri de denen kırmızı kuşak bağlanır. Gelin ailesiyle vedalaştıktan sonra hayır dualarla,bazen ilahilerle bazen de davul-zurna eşliğinde eğlencelerle evden çıkarılır.Gelin evden ayrılırken geride kalan bekar arkadaşları da evlenebilsin diye birtakım şeyler yapar.Örneğin, henüz bitmemiş bir çorabı sökerek evden çıkar ki,diğer kızlar da çorap söküğü gibi evlenebilsinler...Gelin baba evinden çıkarken olsun oğlan evinin kapısından girerken olsun evliliğin yolunda gitmesi,çiftin mutlu olmasını sağlamak için birtakım dinsel-büyüsel işlemler yapılmaktadır.Örneğin, gelin evden çıkarken arkasından ayna tutularak aydınlık bir hayatının olması isteği ifade edilir.Aynı şekilde oğlan evinin kapısından girerken kapının eşiğine ve tavanına yağ, bal gibi şeyler sürdürülerek gelinin yeni evindeki kişilerle iyi geçinmesi sağlanmaya çalışılır.Gelinin başından şeker, bozuk para, kuruyemiş gibi şeyler atılarak bolluk-bereket getirmesi dileği ifade edilir. Düğün olduğu akşam, erkek tarafında kalmış az sayıda misafire yemek verilir ve gelinle damadın imam nikahı kıyılır. Önceleri resmi nikah düğünden sonra herhangi bir tarihte yapılabilirken, son zamanlarda düğün öncesinde resmi nikahın mutlaka yapılmış olmasına özen gösterilmektedir. Genellikle düğün alışverişi için taraflar bira araya geldiklerinde resmi nikah da yapılmaktadır. İmam nikahı kıyılıp dualar okunduktan sonra gelinle damat kendi odalarında bir araya gelirler. Bu sırada gelinle damadın uyumlu bir biçimde birlikte olabilmelerini sağlamak amacıyla da birtakım dinsel büyüsel işlemlere başvurulur.Örneğin, odanın kapısına bir bıçak saplamak,kapı önünde bir kilidi açmak vb.Bunun dışında orada bulunan kişilerin ellerini ve kollarını bağlamamaları istenir.Daha önceden kız tarafından o gece yenmek üzere özel olarak hazırlanmış ve gelinin sandığına konmuş olan yiyecekler ve başka şeylerin de bulunduğu yemek tepsisi odaya bırakılır.Bazı yerlerde tepsiye tek kaşık,tek çatal,tek bardak konarak gelinle damadın bunları ortaklaşa kullanmaları sağlanır.Böylece birbirlerine daha çabuk ısınacaklarına inanılır. Bu aşamada gelinin masum ve temiz olduğunun simgesi olan çarşafa bakma adeti gündeme gelir. Düğünde görevli olan yenge ya da aşçı kadın tarafından gelinin durumu öğrenilerek ailelere bildirilir. Bazen de gelinin bakire çıkmaması durumunda baba evine gönderilmesi söz konusudur.Düğünün ertesi günü duvak günü,yüz açımı,baş bağlama gibi adlar altında birtakım eğlenceler düzenlenir.Bu eğlence daha sade bir
51

biçimde yalnız kadınlar arasında yapılır.Önceleri duvak günü eğlenceleri sırasında gelin çeşmeye götürülerek su getirmesi sağlanırmış. Gelin hamur yoğurup börekler yaparmış.Böylece eve bolluk bereket gelir inancı varmış.Ancak bunlar artık unutulmuş geleneklerdir. Duvak günü eğlenceleri de pek çok yerde yapılmamaktadır.(İNTERNET 13) 2.5.4ASKERLİK-GURBETLİK Toplumumuzda gelenekselleşmiş köklü bir geçmişe sahip olan askerlik kutsal bir görev olarak değerlendirilir.Asker olmak onurlu ve erdemli bir insan olmayla özdeşleştirilir.Özellikle kırsal kesimde askerliğini yapmayan kişiler hoş karşılanmaz,sözleri dikkate alınmaz. Topluma bu denli önem verilen bu görevin başlangıcında ve bitişinde diğer geçiş dönemlerinde olduğu gibi çeşitli törenler yapılmaktadır. Uğurlama ve karşılama törenleri bölgesel farklılıklar göstermektedir. Yurdumuzun her yöresinde yaygın olarak yapılan uygulamalardan biri, pusulası (askere çağrı mektubu) gelen gençlerin akrabaları ve arkadaşları tarafından sırayla yemeğe davet edilmelidir.Bu yemek yalnızca asker adayına verildiği gibi, ailesiyle birlikte ağırlandığı da olmaktadır. Yemek sırası ve sonrasında eğlenceler yapılması da yaygın bir uygulamadır.Kars'ta askere gidecek kişi köy ve şehirdeki akrabalarını ziyaret edip,"Allahaısmarladık" demekle bu ziyaretler sırasında kendisine harçlık ve yolluk olarak hazırlanan çöreklerden verilmektedir. Silifkenin Kırtıl köyünde ise askere gidileceği günün akşamı, askere gidecek olanlar,kız ve erkek arkadaşlarını eve davet eder,geç saatlere kadar eğlenirler,mengi oynanır.Askerlerin ceplerine uğur parası denilen harçlıklar konulur.Ankara -Kızılcahamam -Verimli köyünde yaşlı erkekler ve kadınlar "Uğur parası" adı verilen parayı verirken "Benim için nöbet tut,buna karşılık" diyerek gencin gönlünü almaktadırlar. Seydişehir'de uğurlama töreninde kadınlar hazırladıkları çöreği üçe bölerler.Bir parçası kurda kuşa yem olsun diye suya atılır. Bir parçası delikanlının gömleğine sarılarak sandıkta saklanır. Bir parçası da yemesi için delikanlının yolluğuna konur.Her izine geldiğinde gömleğe sarılı parçadan bir bölümü koparılarak gence yedirilir.Asker uğurlamasından sonra kadınlar bir pınarın başında toplanarak yemek yerler.Yemek yerken tahta kaşık kullanılmaz,tahta kaşık kullanılırsa delikanlıların askerde çok dayak yiyeceğine inanılır. Eskişehir -Seyitgazi -Şükranlı köyünde askere gidecek genç nişanlı ise nişanlı evinin odununu gitmeden önce asker adayına kestirirler, zorluklara alışsın diye.Yaşamının bir bölümü ile ilgili bu denli zengin uğurlama törenlerinin yanında, karşılama törenleri de zengin uygulamalara sahne olmaktadır. Silifkenin -Kırtıl köyünde asker terhis olduktan sonra kına alıp getirir.Köye geldiği günün akşamı kendisine hoşgeldine gelenlere hazırlanan kınadan yakılır."Asker kınası" adı verilen bu kınanın yakılması uğurlu sayılır. Askerlikle ilgili konulardan birisini de askerde yoğun özlem ve hasret duygularıyla yazılan asker mektupları oluşturur. Asker mektupları genellikle selamla başlayıp, durum anlatıldıktan sonra bir mani ile biter. Mektuplarda bütün akraba ve tanıdıklara selam söylenir.İletişim araçların yaygın olmadığı dönemlerde tek iletişim
52

yolu olan mektuplarda,evli olan askerin baba evinde olan eşine duygularını açıkça ifade edememesi,mektubun başka kişilerce de okunacağı düşüncesi ile kimi zaman şifre içerikli maniler yazdığı da görülür. Yürü mektubum yürü Haberini al da gel Bir iken iki olduk Üç olduk mu sor da gel Diyerek, manide çocuğu olup olmadığı üstü kapalı bir biçimde sorduğu gibi.Durum bildiren bu tür mektuplar dışında bir de mizahi asker mektupları vardır ki bu tür mektuplar daha çok arkadaşlar arasında yazılmaktadır.Askerliğin bitip eve dönülmesinde de büyük bir coşku yaşanır, eğlenceler düzenlenir. Akrabaları ve arkadaşları 10-15 gün ziyaretine gider ve bu sürede evde misafir gibi ağırlanıp, iş yaptırılmaz. Bazı yörelerde bu ziyaretler sırasında gence hediyeler verildiği de olur. Ölüme yol açacağı düşünülen olaylar karşısında da kaçınma yoluna gidilir.Bunlar arasında vakitsiz öten horozun kesilmesi;kötüye yorulan rüya görüldüğünde hayır olsun diye evde hazırlanan ya da hazır alınan yiyeceklerden fakirlere verilmesi,rüyanın akan suya anlatılması;cenaze götürülürken hamile kadınların ve küçük çocukların uyuyorlarsa kaldırılması;cenaze olan evde su kaplarının boşaltılması,cenazenin götürülmesiyle birlikte evin süpürülmesi;yıkama suyunun kaynatıldığı kazanın ters çevrilmesi vb. uygulamalar yer alır. (İNTERNET 13) 2.5.5 ÖLÜMLE İLGİLİ ADET VE İNANIŞLAR Ölüm sırasında kişinin rahat can vermesi sağlanmaya çalışılır.Bunun için öleceği anlaşılan kişinin başının altındaki yastık alınır,ağzına su verilir,yanında yüksek sesle ağlanmaz,uzaktaki yakınları çağrılır.Gelememişlerse üzerine onlara ait eşyalardan ya da fotoğraflardan konur, din görevlisi çağrılır ya da bilenler Kuran-ı Kerim okur. Ölümün gerçekleşmesiyle birlikte cenaze / mevta genellikle öldüğü yerden, rahat döşeği adlandırılan ve yere hazırlanan yatağa alınır. Çenesi ve ayakları (iki başparmağından) bağlanır.Eğer gece ölmüşse ve uzaktan gelecek bir yakını varsa bekletilir. Bekletme süresi genellikle 14-15 saati (akşam ölmüşse ertesi gün öğleye kadar,sabah ölmüşse ikindiye kadardır) geçmez. Cenaze bekletilirken üzerine şişmemesi için bir demir parçası konur. Cenaze bekletilirken yalnız bırakılmaz.Ölüm haberi iletişim araçlarından yararlanarak camiden okunan sela vasıtasıyla çevreye duyurulur. Bundan sonraki süreçte cenazenin öbür dünyaya yolculuğunu kolaylaştıracağı düşünülen işlemlere girişilir.Bu uygulamalar aynı zamanda ölümün getirebileceği kötü etkilerden geride kalanları korumaya yöneliktir. Ölenin öte dünyaya gönderilişine ilişkin ilk hazırlıklar cenazenin belli kurallar dahilinde yıkanması ve kefenlenmesiyle başlar. Kadın cenazeyi kadınlar, erkek cenazeyi erkekler yıkar.Yıkayıcılar bu işin kurallarını bilen ve tecrübeli olan kişilerdir. Yıkama köylerde evlerin içinde ya da bahçesinde teneşir tahtasının üzerinde yapılır ve yıkamanın yapıldığı yere fazla kişi alınmaz. Yıkama işlemi bitince bazı yörelerde yakınları, cenazenin üzerine bir tas su dökerek helalleşirler.Yıkama büyük kentlerde mezarlık gusülhanelerinde yapılır.Kefen olarak kullanılan bezin rengi beyazdır.Kadın kefeni erkek kefenine göre daha fazla parçadan oluşur.Kadın cenaze kefenlenirken
53

genellikle kefenin içine kına (yıkama öncesinde bekletilirken de eline kına yakılabilir),çörekotu,gülsuyu,zemzem vb. dökülür.Cenaze bekletilirken ya da kefenlerken kötü koku olmasın gerekçesiyle tütsü yapılabilmektedir.Kefenlenen cenaze tabut ya da sal içine konarak cenaze namazının kılınacağı yere götürülür.Cenaze namazı mezarlıkta ya da camide kılınır.Cenaze namazına genellikle kadınlar katılamaz. Cenaze namazının ardından tabut, gömüleceği mezara götürülür.Mezar, tabut getirilmeden önce hazırlanır.Genellikle kadın mezarı erkek mezarına göre daha derin kazılır.Bir çok uygarlığa mekanlık eden Anadolu’da Arkeolojik kazılar sonucu değişik gömme şekillerine rastlanılmıştır. Küp içinde, sanduka içinde,lahit içinde üst üste katlardan oluşan bölmeler içine yatırılmış halde, höyük ve tümülüs içinde, mumyalanmış olarak vb.Günümüzde ise yaygın olanı;mezarın düz bir şekilde kazılması ya da içine ayrı bir oygu (leht, sapıtma vb.) açılarak cenazenin oraya yatırılması şeklindedir. Oygu, ağaç parçalarıyla, kerpiçle, tuğlayla ya da briketle örülür sonrasında üzerine toprak atılır. Cenaze mezara genellikle tabutsuz konur. Gömülme işleminin tamamlanmasıyla birlikte din görevlisi ya da bilen bir kişi tarafından cenazeye öbür dünyada yardımcı olacağı inancıyla telkin verilir. Mezarın üzerinin yapılması için toprağın çökmesi beklenir. Bu süre genellikle bir yıl sonrasıdır(İNTERNET 13). Ölü Arkasından Yapılanlar

Erene Gitmek:

Ölü çıkan eve komşuları,uzak yakın akrabaları,tarafından erene gidilir. Erene gitme yemekle olur. Yemek hazırlanarak akşam ölü evine gidilir. Gitme işi iki hafta içinde yapılır. Ölü evi bir haftanın sonunda ölünün ağzının açmasını yapar.

Ağız açma:

Undan yağda katmer veya bişi yapılır. Erene gelenlere ve komşulara dağıtılır. Bir kaç sofralıkta eve erkek çağrılır. Evde bişi ve tatlı yedirilir. Kur’an Okutulur.

Hayır Yapma:

Ölen kişi için yemekli hayır yapılır. Yemekten komşulara dağıtılır. Eve misafir çağrılır. Misafirlere yemekten yedirilir.

52.Gece:

Ölünün ölümünün 52. gecesinde akşam camide mevlit okutturulur lokum dağıtılır.

Hayır Pilavı yapma:

Evde arzulanan bir işin olması için,yada kaza geçirmemek için horoz veya başka bir hayvan kesilerek pilava katılarak pişirilir. Nohutlu pilav şeklinde misafirlere dağıtılır.

Hacı Uğurlama Töreni

Hacıya gitmek isteyen müslümanlar bütün hazırlıklarını yaptıktan sonra gitmesine yakın hayır yemeği yapar bütün akraba ,dost ve hemşerilerini bu hayıra davet
54

eder.Hac yolculuğu sırasında başta ilçe müftüsü olmak üzere bütün ilçe halık hacıları törenle ve dualarla uğurlanır.Uğurlama sırasında herkes hacca gidenlerden kabeye vardıklarında yaptıkları dualar arasına kendilerine katmaları yönünde istekte bulunurlar(İNTERNET 5). 2.5.6 BATIL İNANÇLAR

Üzerlik tütetmek:

Güzel bir çocuk başkaları tarafından sevilince ağlamaya başlarsa bu çocuğa nazar değdiğine inanılır. Bir soba küreği üzerine üzerlik konur. Önceden kurutulan üzerlik otundan közün üzerine konur. Ayrıca çocuğu sevecek kişiden de bez parçası alınır. Bez ve üzerlik yanmaya başlayınca çıkan duman nazar değen kimseye,bebeğe,hayvanlara kokutulur. Hapşırtan bu kokunun nazara iyi geldiğine inanılır.

Aydeş aşı pişirmek:

Çok zayıf gelişmemiş çocukların şeytanın değiştirdiğine inanılır. Üç yolun birleştiği yerde bir tencere içine konulup pişirilir. Yani şeytanla değiştirilir. Yoldan geçen tencerenin altına çırpı koyarlar. Aşağıdakilerden pişince kadın çocuğu alır. Arkasına bakmadan çocuğu başka bir yoldan eve götürür.

Hançer Çevirmek:

Başı,beli,sırtı ağrıyan kişi hançerciye gider üzerine kırmızı bir bez örtülülür. Bezin üzerinden elinden bıçağı durmadan gezdirir. Hançerci içinden dualar okur. Bu iş için para ödenir.

Türbeye Bağlanma:

Çocuğu olmayan kadınlar,mezarlıktaki türbeye giderler. Orada namaz kılar ve dua ederler. Bir bezi yatıra,dedeye veya türbeye bağlarlar. Böylece çocuklarının olacağına inanırlar.

Köstek Kesme:

Yeni yürümeye başlayan bir çocuk,yürüyüşü beğenilen ve iyi yürüyen huyu güzel olan birisine benzemesi için bu kişiye,çocuğun iki ayağı renkli iple bağlanır. Bu bağ yürüyüşü ve davranışı beğenilen kişiye kestirilmesidir.

Parpılanmak:

Rüyasında kedi,köpek,ısıran bir kişi parpı yapan kişiye gider. Bu kişi okur. Bir parça odun kömürü inceltir.,tuz ile suya katılır. Biraz da ekmek üzerine ekilir. Ekmek yenir. Su da içilir. Bu arada parpıcı da okumaya devam eder. Bu iş için para da ödenir(İNTERNET 14). 2.6 GELENEKSEL GİYSİLER Manisa yöresi geleneksel giysileri çevre koşulları, sosyal ve ekonomik durum gibi etkenlerle farklılıklar göstermektedir. Son yıllarda ulaşım ve iletişimin hızla
55

gelişmesi nedeniyle yöresel özellik gösteren giysiler, yerini çağdaş giysilere bırakmış, geleneksel giysiler daha ziyade belirli gün veya törenlerde giyilir olmuştur. *Kadın Giysileri : Baş kuşamı olarak günlük giysilerde iki oyalı yazma kullanılır.Kenarları pul, boncuk ya da bitkisel öğelerle (karanfil, buğday sapı vb) oyalanmış birinci yazma üçgen yapılarak başa örtülür, uçları çene altından dolanıp, ensede ya da tepede bağlanır. Başka bir yazma ise rulo yapılarak üçgen kısmı öne gelecek şekilde alna bağlanır.Özel günlerde ise başa örtünün üzerine tepelik, alna mançın ya da gümüş alınlık, yanağın iki yanına da uçlarında tozaklar sallanan kemik ya da çitlenbik ağaçından yapılmış yanaklık takılır. Nişanlı kızlar ve yeni gelinler en üste birde al bez bağlar. Al bez kare formundadır ve üçgen şeklinde ikiye katlanarak oyalı yazma gibi ensede bağlanır. Üzeri tamamen pullarla işlenebileceği gibi, sadece üçgenin üste gelen kısmının işlendiği de olur. Kenarlarına püskül, pul veya boncuklardan oya yapılır. Beden giyiminde en alta pamuklu dokumadan yapılan iç gömlek giyilir. Genellikle kol ve yaka kenarları ile etek uçları oyalanır yada nakışlanır. Şalvar kullanım amacına göre pazen, saten ya da kadifeden yapılır. Paçaları lastikli olan şalvarın, ağ uzunluğu diz hizasındadır. Bazı yörelerde iç gömleğin üzerine “delme” denilen, boyu göğüs altında biten, kolsuz, önden açık yelek türünde bir giysi giyilir.İç kuşam tamamlandıktan sonra üzerine, boyu ayak bileğine kadar inen üçetek giyilir. Üçetek saten olabileceği gibi, çitare, beşyol, tren yolu gibi isimler verilen çizgili kumaşlardan da yapıldığı olur. İçi astarlanan üçeteğin, kol boyu cepken kolundan 10-15 cm uzun olur. Yöre farklılıklarına göre üçeteğin öndeki iki parçası belin arkasına dolanıp, değişik şekillerde bağlandığı gibi serbest bırakıldığı da olur. Bazı yerlerde üçetek yerine uzun entari giyildiği de görülür. Üçeteğin üstüne belin arka kısmına yörede dokunan kaba kumaşlardan yapılan, uçlarında püskülleri olan arkalık (bel kuşağı, dongurdaklı kuşak) bağlanır. Ön kısma ise “çekki”, “öncek” gibi isimlerle anılan önlük bağlanır. Önlük; yapağı yünden el dokuması kumaşlardan yapılabildiği gibi, beyaz ya da renkli hazır kumaşlardan yapıldığı da olur. Önlüğün üzeri renkli iplerle nakışlanır ve etek uçlarına püskül ya da fırfır dikilir. Ailenin ekonomik durumuna göre bele gümüş veya bafon kemer takılır. Kadın kıyafetinde en üste cepken giyilir. Eskiden mor kadifeden yapılan cepkenlerin; önü, arkası, kolları sim ya da sırma işlenip, içi astarlanırdı. Ancak günümüzde bu tür işlemeler yapılmadığı için “ilbade” denilen saten kumaştan yapılan işlemesiz cepkenler giyilmektedir. İlbadelerin kol, yaka ve etek uçları sutaşı veya pullarla süslenir. Ayağa elde örülmüş, kısa konçlu, nakışlı yada düz renkli çoraplar giyilir. Ayakkabı olarak manda gönünden yapılan, burun ucu yukarı kalkık olduğu için “göğe bakan” denilen konçu ayak bileğini örtecek yükseklikte olan çarık çizme giyilir. *Erkek Giysileri : Geleneksel erkek giysilerini yörede kullanılırken bulmak mümkün değildir. Bu giysiler yerini hızla çağdaş giysilere bırakmıştır. Ancak halk oyunları gösterilerinde orijinallerine uyularak yapılan giysiler giyilmektedir. Başta kırmızı renkli fes bulunur. Fesin üzerine rengarenk iğne oyaları ile süslenmiş yazma sarılır. Bedene ham bez ya da çitare denilen kumaştan yapılmış, yakasız, önden açık uzun kollu gömlek giyilir.
56

Gömleğin üzerine dar kesimli, boyu göğüs altında biten, uzun kollu, içi astarlı cepken giyilir. Cepken genellikle mavi veya gri gabardin ya da çuha kumaştan olup, önü, arkası ve kolları sırma veya siyah kaytanla işlenir. Camedan ya da kartal kanadı denilen parça, cepkenin üzerine giyilir. Önü, cepkenin işlemelerinin görülebilmesi için açık ve düğmesizdir. Kanat denilen parçalar bedene omuzdan dikilmiştir. Tüm beden ve kanatlar siyah kaytanla işlenir. Zeybeklerin kötü hava şartlarından korunmak için poturun altına giydikleri “karadon”genellikle siyah renkte olur. Dar kesimli pantolon biçimindeki karadonun beli lastiklidir. Potur mavi veya gri kumaştan yapılır. Bacağın ön tarafına gelen kısmı siyah kaytanla işlenir. Beli uçkurlu olan potur, belden aşağı bol iner, ağı yoktur. Boyu diz hizasındadır. Bele, cepkenle potur arasındaki boşluğa 20 cm eninde, pamuklu ya da yün dokuma “bel kuşağı” sarılır. Bunun üzerine de şal kuşak sarılır. Dokundukları yere göre isimler alan bu kuşaklara “trablus kuşak” ya da “acem şalı” da denir. Kuşak belin ön kısmında fazla görünmez çünkü üzerine silahlık, tütünlük, köstek, pistov, peşkir gibi aksesuarlar takılır. Ayağa yünün ham renginde, nakışsız çorap giyilir. Körüklü çizme; siyah renkte, kösele tabanlı, içi deri astarlı olup konçu diz kapağına kadar uzanır. 2.7 EL SANATLARI Sanayileşmeyle birlikte, geleneksel el sanatlarımızın bazıları azalmış, bazıları da yok olmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra Manisa’da başta halıcılık olmak üzere, halen sürdürülen el sanatları mevcuttur.Yörede halı, kilim, cicim, sili ve çarpana gibi dokumacılık türleri ile güveç yapımı, ahşap at arabası yapımı, keçecilik, semercilik, bakırcılık gibi el sanatları hala varlığını sürdürmektedir. 13.yüzyıldan itibaren yöreye yerleşmeye başlayan Türk boyları, yerleşik düzene geçilmesinden sonra da eski yaşamlarına ilişkin birçok alışkanlıklarını sürdürmüşlerdir. Başlıca geçim kaynakları hayvancılık olan bu boylar, kendi hayvanlarının yünlerini doğal boyalarla boyayarak, simgesel motiflerden oluşan geleneksel desenlerle, kendi ihtiyaçları için halı, kilim ve benzeri dokumalar yapmaktaydılar. Yerleşik düzene geçilmesinden sonra daha da yaygınlaşan halı dokumacılığı, 17. yüzyıldan başlayarak ün kazanmış, Manisa-Merkez Yunt Dağı Köyleri ile Gördes, Kula ve Demirci İlçeleri önemli halıcılık merkezleri haline gelmiştir. 19. yüzyılda batı ülkelerinde bu halılara talebin artması, halı ticareti ile uğraşan şirket ve tüccarların seri üretime yönelik ve Avrupai zevke uygun siparişler vermesi, Türklere özgü çift düğüm tekniğinin ve doğal boyaların terk edilmesine ve desenlerde dejenerasyona yol açmış, kısaca ticari kaygılarla kalite düşürülerek, yöre halıcılığında yozlaşma meydana gelmiştir. Bu durum, ilgili kurum ve kuruluşların üniversitelerle işbirliği yaparak yıllar süren çalışmaları sonucunda, yöre halıcılığında geleneksel özelliklere dönüş sağlanana kadar da devam etmiştir. Halılar, Gördes, Kula, Demirci ve Yunt Dağı Halıları şeklinde, dokundukları yörenin adıyla anılmaktadır. Ayrıca Yunt Dağı, Kula, Sarıgöl ve Selendi Köylerinde
57

kilim dokumacılığı, Akhisar’da keçecilik ve fonksiyonel ya da dekoratif amaçlı minyatür yaylı at arabası ve kağnı üretimi, Salihli Gökeyüp Kasabası’nda güveç yapımı, Kula’da bakırcılık yörede görülen diğer önemli el sanatlarıdır.
• • • • • • • • • • •

Gördes Halıları Kula Halıları Yunt Dağı Halıları Demirci Halıları Kilim Dokumacılığı Keçecilik At Arabacılığı Güveç Yapımı Semercilik Bakırcılık Boyacılık(İNTERNET 4) 2.8 HALK HEKİMLİĞİ

Halk hekimliği veya geleneksel tıp, ilk insanın tabiat olayları karşısında takındıkları tavırlar ve münasebet şekillerinden doğmuştur. Burada sihir veya büyünün önemli rolü olmuştur. Dini inançların ve büyünün önem kazandığı bu toplumlarda sağlık ve hastalık da, insan bedenine yabancı unsurların girmesi ve onların yaptıkları kötülüklerle izah edilirdi. Hastalıkların tedavisi için başvurulan bazı yöntemler şunlardır: Nazara inanılır, kurşun döktürülür. - Kabakulak hastalığının geçmesi için, ağzı kıbleye bakan bir fırından alınan is, şiş yerlerin etrafına çizgi halinde sürülür ve okunur. - Temrenin geçmesi için ocaklı denilen kişilere okutulur ve üzeri arpayla çizilir. - Sıtma hastalığının geçmesi için, pamuk ipliği okunarak bileğe bağlanır. 2.8.1HALK İLAÇLARI

Arı sokması

a)Arının soktuğu yere buz konulur, buz yoksa soğuk suda tutulur ya da çamur sürülür. b)Bir demet maydanoz dövülür, arının soktuğu yere sarılır. c)Arının soktuğu yere sarımsak sürülür.

Ateş Düşürme

58

a)Sirkeye batırılmış bez alına, boyuna, el ve ayaklara, bedene konur. Bu işlem ateş düşünceye kadar yinelenerek sürdürülür. b)Bir limon sıkılır, içine ,aspirin atılıp eritilir, eriyik hastanın alın gibi yerlerine sürülür. c)İspirto, aspirin, bir iki damla zeytinyağı damlasından oluşan karışım vücudun eklem yerlerine sürülür.

Astım

a)Kırk gün güvercin yumurtası çiğ olarak aç karnına içilir.

Ağrılar

a)Kara lahana yaprağı ateşle ısıtılır. Ağrıyan yere konur. Bu işlem sık sık tekrarlanır. b)Keten tohumu kaynatılarak lapa hale getirilir, bir miktar kına ve neft yağı ile karıştırılarak ağrıyan yere sürülür. Bu işlem günde bir kez olmak üzere birkaç gün yapılır. c)Kuru tütün ufalanarak bir miktar rakıya karıştırılıp krem haline getirilir. Ağrıyan yere merhem gibi sürülür. d)İnce kum ateşte kavrulur, içine çekirdeği ile birlikte dövülmüş zeytin karıştırılır, oluşan karışım sıcak olarak ağrıyan yere sarılıp bağlanır. Bu işlem üç dört gün tekrarlanır. 2.9 YÖRE MUTFAĞI Manisa yöresi, uygun iklim koşulları, ekilebilir alanların genişliği ve verimliliği nedeniyle, kimi yerlerde yılda birkaç ürün alınabilen, bağ ve bahçe tarımının yaygın olduğu bir ilimizdir. Sebze ve meyve çeşitliliğinin yanı sıra, malzemeleri çok taze kullanabilme imkanı da yöre mutfağının önemli bir özelliğini oluşturmaktadır. Bu unsurların yanı sıra, tarihi geçmişi ve aldığı göçlerin de Manisa mutfağına etkileri olmuş, farklı yemek kültürlerinin karışımı yöre mutfağına zenginlik katmıştır. Türk mutfağında yer alan belli başlı çeşitlerin hemen hepsi yöre mutfağında yer almakla birlikte, özellik arz etmesi bakımından aşağıda verilen tariflerin, yöreye özgü veya yaygın kullanılan tarifler olmasına özen gösterilmiştir.
• • • • • •

Manisa Kebabı Odun Köftesi Simit Ekmeği Ekmek Dolması Nohutlu Mantı Börülce Tarator
59

• • • • • • • • • •

Alaşehir Kapaması Şevket-i Bostan Yaprak Sarması Sinkonta Mantar Tatlısı Höşmerim Kula Güveci Kabaklı Pide Kula Şekerli Pidesi Su Böreği (ANONİM) 2.10İNANIŞLAR 2.10.1UĞUR-UĞURSUZLUK

Birlikte yaşayan insanlar arasında kimi zaman korkudan,kimi zaman çaresizlikten,kimi zaman da rastlantılardan doğan bir takım inanışlar vardır.Bunlara "batıl inanışlar" denir.Bu inanışlar,ilk insanın var oluşundan günümüze kadar sürüp gelmiştir.

Ruh, Mezarlık,Türbe ve Ziyaret Yerleri ile İlgili Halk İnançları:

- Ziyaret yerlerindeki ağaçları kesenler çarpılır. - Türbeden dışarıya bir şey, bir nesne götüren kişiler çarpılır. - Mezarlığı parmağı ile işaret etmek iyi değildir.Parmakları ile işaret eden kişilerin parmakları kurur. - Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür. - Bir çocuk sürekli ağlarsa o evde mutlaka ölüm meydana gelir.

Hayvanlarla İlgili Halk İnançları:

- Ev yılanı o evin bekçisidir. - Yılan öldürülüp, suya atılırsa ve yılan suda kaybolursa yağmur yağar ve durmaz,seller olur. - Kurt uluyunca ya ayaz olur ya kar yağar . - Bir evin başında baykuş öterse,o evde biri ölür yada bir yıkım olur. - Kurtlar uluyunca inekleri yemesinler diye gökten ağızlarına yiyecek düşer.

Ocak ve Ateşle İlgili Halk İnançları:

- Ateşe tükürmek, ateşe sövmek, ateşe tırnak atmak, su dökmek uğursuzluk getirir. - Sabah evinden başkasına ateş verenin ocağı söner. - Ateş yanan yere cinler girmez.
60

Tarım ve Bitkilerle İlgili Halk İnançları:

- Karaağaçtan düşen yaşamaz. - Karaağaçtan beşik,sandık yapılmaz. - İncir ağacının altında uyuyanları şeytan alır götürür. - Ceviz ağacının altında yaşayanları şeytan alır götürür.

İnsan Vücuduyla İlgili Halk İnançları:

- Diş düşürülünce o dişi kimsenin göremeyeceği bir yere saklanmalı yada gömmeli. - Elleri diz üzerinde kavuşturmak, parmakları birbirine geçirip el bağlamak iyi değildir,insanın kısmeti kapanır. - Parmakların çatırdaması iyidir, insanın sağlıklı olduğunu gösterir.

Özel Günlerle İlgili Halk İnançları:

- Hıdrellez günü dikiş dikilmez, ağaç, bitki kesilmez, canlı öldürülmez. Bunlar yapılırsa yeni doğacak ne varsa anasının karnında hıdırellez eğrisi olur. - Arife günü, yakını ölen kişi dikiş dikmez. - Arife günü iş yapılmaz. 2.10.2 ADAK Bazen dinle karışık olarak belirir.İlk bakışta şartlı bir vaat,şartlı bir söz verme olarak görülür.Örn. “Şu işim olursa bir kurban keseceğim.” gibi.Ayrıca bir kişi veya grubun hayrı için gerçekleştirilen mum dikme, yakma gibi adaklar mevcuttur. Adak bir hayvan,bir eşya olabileceği gibi,bir hareket,bir davranış da olabilir.Örn. Oruç tutmak gibi.Taş,toprak,ağaç,su,yatır,tekke ve türbeler adak yerleri olabilir. 2.10.3 YAĞMUR DUASI Yağmur yağdırmak amacıyla veya sele neden olan aşırı yağışlara karşı gerçekleştirilen,çoğunlukla dağ,tepe veya türbe yakınlarında topluca gerçekleştirilen, dini ve geleneksel uygulamaların birbirine karıştığı pratiklerdir.Ayrıca yağışların yeterli olduğu mevsimlerde de şükür duası adı altında yağmur duası da yapılmaktadır.Bu uygulama çerçevesinde,yağmur duası için seçilen yer,zaman,duadan sonra yenilen yemek,duaya götürülen hayvanlar,giyilen giyecekler,duadan dönüş gibi uygulamalar ele alınmaktadır(İNTERNET 13). 2.11 SEYİRLİK OYUNLAR Köy Seyirlik Oyunları; "Köylü Tiyatrosu" adı ile de bilinen köy seyirlik oyunları düğünlerde, bayramlarda ya da yılın belirli günlerinde köylülerimizin genellikle "oyun yapma","oyun çıkarma" adı altında bereket bolluk, sağlık ve yeni yılı karşılamak amacıyla oynadığı törensel içerikli oyunlardır.Bu oyunlar meydanlarda oynandığı gibi kışın oda içerisinde de oynanmaktadır.İlkel toplumlardan günümüze değişim göstererek ulaşan bu oyunlar önceleri yaşantının daha verimli olabilmesi için doğaüstü güçlere, tanrılara ya da tanrıya şükran belirten bilinçli olarak gerçekleştirilen törenlerdir. Çeşitli inanış ve mitlerin kaynaklık ettiği bu oyunlar, eski Anadolu uygarlıklarının,Anadolu toprakları üzerinde yaşayan halkımızın Orta Asya'dan
61

getirdiği kültürel öğeler ve islamiyeti kabulünden sonraki islami öğelerle birleşen bir kültürel sentezin izlerini taşır. Seyirlik oyunlar ilkel bir tiyatro örneğidir.Sanat kaygısından çok toplumsal ve dinsel açıdan işlevseldir.Seyirlik oyunları günlük yaşamı taklit eden (kalaycı, berber, çift sürme vb.),hayvanları taklit eden (deve, ayı, tilki, kartal vb.),mevsim değişiklikleri,yıl değişimleri amacıyla oynanan oyunlar (köse gelin) bolluk ve berekete dönük oynanan oyunlar (saya gezme, koç katımı törenleri, cemal oyunu vb.) yağmur yağdırmak için oynanan oyunlar (çömçe gelin vb.) oluşturur. Cemal Oyunu: Tohumun toprağa atıldığı ilk gün veya hasat sonunda oynanır. Koç Katımı: Hayvan yavrularının,kışın soğuğa ve açlığa dayanıksız oluşlarından dolayı yavrulama zamanlarının kontrol altına alınmasıdır.Bir tür mevsimlik bayram niteliğindedir. Deve yüzü, Koyun Yüzü: Hayvanın anne karnında tüylenmeye başladığı gün oynanır(İNTERNET 13). 2. 12 MÜZİK KÜLTÜRÜ Türkiye'nin kültürel yapısı, tarihinin derinliklerinden gelen çok zengin ve çeşitli kültürlerin birikiminden oluşmuştur. Türkiye, coğrafi konumu gereği Doğu, Batı, Ortadoğu, Akdeniz, İslam kültürü gibi farklı kültürlerin merkezindedir.Dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Anadolu, binlerce yıllık geçmişi ve tarihinde var olan bir çok farklı kültürün etkisiyle ender görülen kültürel zenginliğe sahiptir.Bu öylesine bir zenginliktir ki, birbirine çok yakın yerleşim bölgelerinde bile bu zenginliğin yarattığı kültürel farklılıkları görebiliriz.Genel kültürel yapıdaki bu zenginlik doğal olarak müzik kültürümüze de yansımaktadır. 2.12.1 HALK MÜZİĞİ VE HALK OYUNLARI Manisa zeybek bölgesinde yer alır. Türküler genellikle dokuz zamanlıdır. Zeybek havaları, ağır ve yürük türküler, barana havaları, semahlar, gelin ve kına havaları yörenin halk müziği ürünleridir. Genel karakter olarak Ege Bölgesi türküleri ile ortak özellikler göstermekle birlikte bazı ezgilerde Rumeli göçmenlerinin etkisi görülür. Manisa yöresi türkülerinden bazıları şunlardır: Bugün Ayın Ondördü, Gün Görünmez Melengecin Dalından, Gündüz Bey, İğdenin Dalı, Kaşık Havası, Kırmızı Buğday Ayrılmıyor Sezinden, Nalbandım, Sigaramın İncesi. *Kadın Oyunları: Kadın oyunları kadın çalgıcılar eşliğinde veya kendileri tarafından def, daire, dümbelek, kaşık, sini, güğüm, kazan gibi ritm veren araçlar çalınarak karşılıklı oynanır. Manisa kadın oyunlarında hareketli bir ritm bulunmasına rağmen vakar ve ağırbaşlılığın korunması önemli bir özelliktir. Kadın oyunlarından bazıları şunlardır: Konsol Üstünde Mumlar, Nalbandım, Ninnaların Ninnası, Yörük Yaylası, Mermere, Düz Ovanın Çamları, Ağır Hava, Donuna Bak Donuna, Bahçelerde Börülce, Kaşık Havası, Gımıldan, Hadi Yarim, El Havası. ağır *Erkek Oyunları: Manisa’daki erkek oyunları genellikle dokuz zamanlı sözsüz zeybek havaları ile oynanır.
62

Çalgıları meydanda davul, zurna, kapalı yerde ince saz, bağlama, keman, kaval, klarnet ve darbukadır. Zeybek oyunlarında görülen üçleme, beşleme, atik, eşme gibi ortak figürler Manisa zeybek oyunlarında da görülmektedir. Erkek oyunlarından bazıları şunlardır: Harmandalı Zeybeği, Yeni Harmandalı Zeybeği, Aydın Zeybeği, Soma Zeybeği, Baylan Cemile, Koca Ümmet, Çift Hava, Seymen Sekmesi, Cihan Yandı Zeybeği, Ayvalık Zeybeği, Dağlı Havası(İNTERNET 13). 2.13HALK MİMARİSİ Halk mimarisi; halkın kendisi için oluşturduğu nesnel yaşam çevresidir.Halk mimarisinin genel etkenler altında gelenekselleşen, anonim bir tasarım sürecinde oluşan bir mimarı olarak da tanımlayabiliriz. Halk mimarisi; söz konusu toplumun değer yargılarını, dünya görüşlerini,gelenek görenek ve inanç sistemlerini, aile ve akrabalık bağlarını komşuluk ilişkilerini anlamada ve anlatmada kaynaklık eden en önemli verilerden biridir. Resmi ve anıtsal niteliği olan yapılar halk mimarisi dışında değerlendirilirler. Fakat ülkemizde mevcut hamam, çeşme, kahve gibi yapılar da halk mimarisi içerisinde değerlendirilmektedir.Halk mimarisini incelemek öncelikle doğal ve toplumsal çevresini daha sonra da yapı malzemesi ve teknikleri incelemek demektir. 1)Ekonomik Yapı 2)Hayat Biçimi 3)Değer Yargıları 4)Aile Ve Akrabalık İlişkileri 5)Gelenek, Görenek, Töre, Adet Ve İnançların Mimari Unsurlara Etkinliği Halk Mimarisi İçerisinde Araştırılacak Konulardır. Halk mimarisinde yörenin tipik malzemesi kullanılır. Bu nedenle aynı yöresel koşulları taşıyan aynı jeolojik yapıya sahip yerlerde aynı tip yapılara rastlanır. Halk mimarisini oluşturan yapılar, özel mimarlar tarafından değil, yerel sahipleri veya yerel ustalarınca yapılır. Genel olarak halk mimarisi anonim bir yapıya sahiptir. Bundan dolayı halk mimarisine anonim mimari de denebilir. 1)Bir Halk Bilimci Konutu 2)Oluştuğu Doğal Çevre 3)Fonksiyonları 4)Konutta Kullanılan Araç, Gereç,Yapı Malzemesi
63

5)Yapı Tekniği 6)Konut Etrafında Oluşan Adet İnanma Çerçevesinde İncelenmesi Gerekmektedir. Halk mimarisi ekonomik ve toplumsal yapı değişmedikçe yıllar boyu aynı şekilde değişmeden devam eder . Bir proje dahilinde oluşturulmayan halk mimarisi ürünleri Anadolu’nun 7 bölgesinde de kendine has özellikler göstermektedir.Halk kültürlerinin bütün konularını araştıran Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü bu kapsamda da çalışmalarını sürdürmektedir. Halk mimarisi ürünleri slaytlarla belgelenmekte, yapım tekniği, fonksiyonel açıdan inceleme ve gelenek boyutu yerel ustalarla yapılan görüşmelerle tespit edilerek arşivlenmektedir. Değişen kültürel ve toplumsal yapı ile birlikte halk mimarisi ürünlerimizde de hızlı bir değişim gözlenmektedir.Halk mimarisini yaşatmak onu durdurarak korumak değil, esas yapılış dilek ve nedenlerine ters düşmeden ona yeni fonksiyonlar yükleyerek konuyu yeniden yorumlamak ve değerlendirmektir. Yeni yapılar geçmişten gelen geleneksel yaşama biçimine cevap vermenin yanı sıra değişen kültürel yapının gereksinimlerini karşılayacak şekilde oluşturulmalıdır. Halk mimarisi ürünlerinin güzelliği ve özelliği hakkında bilgisi olmayan halk bu yapıları süratle yok etmekte olanların yerine kendileri için son derece sağlıksız olan yapıları inşa etmektedirler.Bu konuda halk bilinçlendirilmelidir. İnsan çevresiyle bir bütündür. Gelişen teknoloji ve değişen kültürel yapı ile birlikte ülkemiz hızlı bir şehirleşme sürecine girmiştir.Bu süreçte oluşturulacak yapıların kabul görmesi yönündeki çalışmada; -Mimarların,Bilim Adamlarının Ve Araştırmacıların Yeterli Düzeyde Halkbilim Formasyonuna Sahip Olması -Böyle Bir Çalışmanın Plan Aşamasından Başlayarak Bitene Kadar Halk Bilimcilerin Koordinasyonu İle Yürütülmesi -Değişen Kültürel Yapının Doğru Yorumlanmasında,Halkbilimciler Ve Toplumbilimciler Birlikte Değerlendirmeler Yaparak Mimar Araştırmacı Ve Bilim adamlarına Önerilerde Bulunması Gerekmektedir. Doğa insanla bir bütündür. İnsanoğlu ilkçağda olduğu gibi günümüzde de barınmak yaşamını sürdürebilmek için kendisine bir mekan oluşturmuş, gelecekte de oluşturacaktır. O mekan kültürel yapıyı anlatmada kaynaklık eden en önemli yeridir(İNTERNET 13). 2.14 NELERİ İLE ÜNLÜ
• • • • •

Sard Antik Kenti, Mesir Macunu, Spil Dağı Milli Parkı, Üzüm ve Tütün Üretimi, Soma’nın Linyiti,
64

• •

Ağlayan Kaya ( Nyobe ) Muradiye ve Ulu Cami Külliyeleri, Vestel Fabrikaları(İNTERNET 15)

2.15 KURTULUŞ GÜNLERİ Manisa Manisa Belediyesi Ahmetli Ahmetli 6 Eylül Belediyesi Akhisar Akhisar 6 Eylül Belediyesi Alaşehir Alaşehir 5 Eylül Belediyesi 30 Demirci Demirci Ağustos Belediyesi Gölmarmara Gölmarmara 6 Eylül Belediyesi Gördes Gördes 5 Eylül Belediyesi Kırkağaç Kırkağaç 12 Eylül Belediyesi Kula 4 Eylül Kula Belediyesi Salihli 5 Eylül Salihli Belediyesi Sarıgöl 4 Eylül Sarıgöl Belediyesi Saruhanlı Saruhanlı 7 Eylül Belediyesi Selendi Selendi 3 Eylül Belediyesi Soma 13 Eylül Soma Belediyesi Turgutlu Turgutlu 7 Eylül Belediyesi (İNTERNET 13) 2.16MANİSA YÖRESİ BELİRLİ GÜNLER ve YEREL ETKİNLİKLERi: Adı Tarihi Düzenleyen Kuruluş Manisa İl Kültür Turizm Müdürlüğü, Manisa Belediyesi ve Manisa’yı Mesir’i Tanıtma ve Turizm Derneği Manisa İl Kültür Turizm Müdürlüğü Manisa İl Kültür Turizm Müdürlüğü
65

8 Eylül

Geleneksel Manisa Mesir 21 Mart Şenlikleri Nevruz Bahar Bayramı Turizm Haftası 21 Mart 15 Nisan

Şiir İkindileri Nisan Hıdırellez Şenlikleri 6 Mayıs Çam Mesire Panayırı Mayıs Çağlak Festivali Mayıs Kültür Şenlikleri 19 Mayıs Soma Kara Elmas Kültür Mayısve Sanat Etkinliği Haziran MayısHıdırellez Sehrası Haziran TemmuzKavun-Karpuz Festivali Ağustos 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Demirci Kurtuluş 30 Ağustos Şenlikleri 3 Eylül Kurtuluş Şenlikleri Eylül ve Cirit Festivali Bağbozumu Sanat ve Eylül Kültür Şenlikleri (İNTERNET 13)

Salihli Belediyesi Salihli-Sart Belediyesi Kırkağaç Belediyesi Akhisar Belediyesi Köprübaşı Belediyesi Soma Belediyesi Gölmarmara Belediyesi Gölmarmara Belediyesi Demirci Belediyesi Selendi Belediyesi Ahmetli Belediyesi

66

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

3.AYDIN İLİ’NE GENEL BAKIŞ

İl orta ve batı kesiminde verimli ovaları,kuzeyinde Aydın Dağları, güneyinde Menteşe Dağları ile çevrili Büyük Menderes Havzası üzerinde 8007 km2 lik bir alan üzerine kuruludur. Doğuda Denizli, batıda Ege Denizi, kuzeyde İzmir ve Manisa, güneyde ise Muğla illeriyle komşudur. Akdeniz ikliminin hakim olduğu ilde yazlar sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçer. Aydın sınırları içinde büyük, küçük birçok akarsu mevcuttur. Büyük Menderes Nehri Ege Bölgesi' nin en uzun akarsuyudur. Toplam uzunluğu 435 km. il içindeki uzunluğu ise 170 km dir. Çine çayı, Akçay ve Dandalaş çaylarının sularını toplayarak Ege Denizi’ne dökülür. İlin en büyük gölü Bafa olup, Büyük Menderes, deltasının güneydoğusundadır. Diğer gölleri Samson ve Azap gölüdür (İNTERNET 16). 3.1AYDIN İLİ’NİN TARİHÇESİ

Aydın (Juliapoli), Traklar tarafından kurulmuş ve önceleri Tralles adı ile anılmıştır. Depremle yıkıldıktan sonra yeniden imar edilmiş, Traklar’dan sonra Spartalılar, Hititler, Frigler, İyonlar, Lidyalılar, Persler ve Romalılar zaman zaman yörede hâkimiyetlerini kurarak kendi kültürlerini bölgeye taşımış ve yörenin gelişmesine öncü olmuşlardır.1186 yılında Selçukluların,
67

1300 yılında Aydınoğulları'nın eline geçen kentin adı Aydın Güzel hisar olmuştur. Bu ad Aydın şekline dönüşmüştür. 1426 da Osmanlıların eline geçen Aydın bu günkü yerine kurulmuştur. 1923 yılında il olmuştur (İNTERNET 16) .

3.2 AYDIN İLİ’NİN EL SANATLARI

İnsanların gereksinimleri doğrultusunda ortaya çıkmış, doğa şartları, yaşayış özellikleri ve iklim gibi etkenlerle çeşitlilik göstermiş olan el sanatları Aydın ve çevresinin önemli kültürel özelliklerindendir. El sanatlarından bazıları; İğne oyaları, kıl dokumacılık, toprak seramik yapımcılığı, semer ve eğer yapımcılığı ve hasır dokumacılığıdır.
İğne Oyası: Dünya literatüründe “Türk Danteli” olarak bilinen iğne oyalarının çok eskilere dayanan bir geçmiş bulunur. Bazı kaynaklar, iğne oyaları ile yapılan örgülerin XII. YY. da Anadolu’dan Balkanlar’a oradan İtalya yolu ile Avrupa ‘ya yayıldığı belirtmektedir. Oysa süslenmek ve süslemek ve ayrıca taşıdığı mesajlarla bir iletişim aracı olarak da kullanılan ve tekniği örgü olan bir “el sanatı” olarak da tanımlanır. Günümüzde geleneksel kullanım alanlarının yanı sıra kadın giyim aksesuarlarında da kullanılır. Küçük iğnelerle yapılan iğne oyalarının malzemesi genellikle ipektir.(Şimşek, 2000; 198)

Dokuma:

Giyim kuşamda kullanılan dokumalar, sanayileşme sonucu önemini yitirmişse de yörenin el dokuması halı, kilim ve heybeleri kendilerine özgü nakış ve renkleriyle ünlüdür. Sumak tekniği ile dokunan “Yörük çuvalları” da yöreye özgü özellikler taşır. Aydın’da sürdürülmekte olan geleneksel bir dokuma örneği de her türlü iklim koşullarına elverişli olan “kıl çadır örtüsü” yapımıdır. Aydın’da yaygın bir el sanatı da ağaç işçiliğidir. Ağızlıktan beşiği, biblodan çocuk oyuncağına kadar çok çeşitli ağaç işler yapılır. Türkmen ve Yörük beşikleri güzel motifleri ile dikkati çeker(Şimşek, 2000; 199). 3.3AYDIN İLİ’NİN YÖRESEL YEMEKLERİ
68

Türk Mutfağı, dünyanın en zengin, çeşidi bol ve lezzetli mutfakları arasındadır. Aydın ve çevresinin, yemekleri ile buna katkısı büyüktür. Halkın büyük bir kısmı zeytinyağı kullanır ve çoğu yemeklerini de zeytinyağı ile pişirir. Yörenin kendine özgü yemeklerinden bazıları şunlardır; Mantar ve Çıntar Kavurma, Paşa Böreği, Pilhor, Göceli Tarhana Çorbası, Kabak bastı, Topan Kavurma, Zeytinyağlı Etli Enginar, Etli Nohutlu Karnabahar Yemeği, Zeytinyağlı Taze Börülce,Sarıot Kavurma, Sarmaşık Kavurması,Şevketi Bostan Yemeği.

Örnek yemek tarifi Mantar ve Çıntar Kavurma Malzemesi: 1 kg. mantar. 1 tane orta boy soğan, bir çay bardağı salça, yeteri kadar zeytinyağı. Hazırlanışı: Mantarlar yıkanıp temizlendikten sonra kaynayan suyun içine atılarak haşlanır, haşlanan mantarlar ince ince kıyılarak hazırlanır. Tavanın içerisine zeytinyağı ve küçük küçük doğranan soğanlar konularak haifif kavrulur. Üzerine mantarlar, salça, biber ve tuz ilave edilir. 15-20 dakika kavrularak ocaktan alınır ve servis yapılır. Çıntar için de mantar için yapılan işlemler tekrarlanır (Aydın, 2000; 53).

3.4 AYDIN İLİ’NİN YÖRESEL KIYAFETLERİ Hızlı Kentleşme ve modern yaşantı eğilimleri nedeniyle Aydın yöresi geleneksel giysileri çoğunlukla kırsal yerleşim birimlerinde görülmektedir Fakat çeşitli kutlamalarda ve festivallerde ve özel günlerde geleneksel giysileri görmek mümkündür. Yörükler ve Türkmenler giysilerin çok süslü, renkli ve göz alıcı olmasına özen gösterirler. Başörtüsünden takkeye, börümcük gömleğe, çuhadan işlemeli cepken şalvara, üç eteğe dek pek çok giyim eşyasının el dokuması olması ayrı bir önem taşır. Giyimlerin vazgeçilmez parçaları olan nakışlar, oyalar, işlemeler, sim işlemeler değişik özellikler taşır. Efe giyimi Aydın yöresinin simgesidir. Efeler püsküllü fes, yemeni, zıbın, camadan, cepken ve şalvar giyerler. Beldeki örme kuşak şal ve deri silahlık ve baldırdaki tozluk giyimi tamamlar (Altuntaş-Şahin-Kahveci, 2000;65) .
69

3.4.1AYDIN ERKEK KOSTÜMÜ Başa Giyilenler 1. Fes: İki çeşittir, kalıplı ve kalıpsız. Günümüzde her ikisi de kullanılmaktadır. Kalıplı fesler belli sekli ve kalıbı olan feslerdir.Mutlaka püskül bulunur. Kalıpsızlarda sekil verilebilir belli kalıbı yoktur. 2. Kefiye: Fesin etrafına sarılır. Kefiyenin etrafı çok çeşitli oyalarla çevrilidir. Bunların bazılarının gül oya, yaprak oya, yıldız oya gibi adları vardır. Bu oyalar ibrişim ipliğinden yapılır. Bedene Giyilenler 1. Gömlek: Çitare denilen kumaştan yapılır. Renkleri mor-beyaz, beyaz-sari, sari-kırmızı ve mor-saridir. 2. Boyun Dolağı: Boyunun açıkta kalan kısmini soğuktan korumak için kullanılan parçadır. Renkleri genelde beyaz ve kırmızının tonlarıdır. Üzerinde bazen çeşitli islemeler bulunabilir. Boyun dolağının kuması genelde ipek ve kumaştır. 3. Yorgan Kuşak: Kullananların belini siki tutmak ve soğuktan korunmak için sarılan ve iki ucunda uçkurlar olan bir parçadır. Yapılış biçimi yorgan yapımına benzer. Üzeri baklava dilimlerini andıracak biçimde keten içine pamuk doldurarak yapılır. Beli sarar, dizlik uçkurunun beli zedelemesini önler. 4. Dizlik(Potur): Kara donun üzerine giyilir. Belde düşük olarak bağlanır. İslemelerinin Aydın isi, Bergama isi, Menemen isi, Muğla isi gibi çeşitleri vardır. İslemelerin en siki ve en güzel olanları ödemiş isli olanlarıdır. Dizlik çuha kumaştan yapılır. İslemelerde kaytan iplik kullanılır, uçkurun geçtigi bel kısmi ise al kumaştan olur. Dizliğin rengi petrol rengi veya gridir. İslemelerde ise siyah renk iplik kullanılır. 5. Camadan: Dizlikle ayni kumaştan yapılır. Gömleğin üzerine giyilir. Kolunda yapılan işemeler çiçek, yılan, dal motifi gibi isimler alır.Dizliğin içi astarlıdır. Astarın rengi genelde siyahtır. 6. Cepken(Kartal Kanat): Camadanın üzerine giyilir. Kumaş rengi ve tipi dizlik ve camadanda olduğu gibidir. İslemeleri siyahtır. En önemli özelliği omuzlardan kartal kanadını andıran sallantıların olmasıdır. Kumaş genelde çuha ve kaytandır. Cepken isleme ağırlıklı olup göze hös gelir. İçi astardır. 7. Karadın: Dizliğin altına giyilen kilot pantolon seklinde bir giysidir. Rengi siyah olduğu için karadın denmiştir. Bu bölge insanlarının dizlikleri kısa olduğu için bacaklarını koruma amacıyla giyilir. Üzerinde isleme yoktur. Kumaş cinsi çuhadır. Sıcak havalarda giyilmediği görülür. 8. Sal Kuşak: Beli siki tutmak ve soğuktan korumak için yorgan kuşağın üzerine sarılır. Zeybek kuşağının en büyük özelliği; diğer yörelerden farklı olarak çok enli şekilde sarılmasıdır. 9. Silahlık: Sal kuşağın üstüne takılır. İçine mermi, kama ve özel eşyalar konulabilir. 10. Mendil: Genelde üçgen şekillidir. Pembe, yeşil gibi renklerde olup üzerinde altın sarisi islemeler bulunabilir. 11. Kama: Bıçak ta denilebilir ama daha uzun ve uca gidildikçe eğrilen bir yüzeyi vardır. Çelikten yapılma ve çok keskindir. 12. Köstek: Efelerin omuzdan cepkenin altında içine taktıkları bir aksesuardır. Parlak görünüşlü, kabartmaları olan bir aksesuardır.
70

Ayağa Giyilenler: 1. Körüklü Çizme: Zeybeklerin tozluk dışında giydikleri bir ayakkabıdır. Diğer çizmelerden farkı körüklü olmasıdır. Siyah renktedir. Dizden 4 parmak aşağıda biter. 3.4.2AYDIN KADIN KOSTÜMÜ Başa Giyilenler 1. Sıkma Başlık: Fesin üzerine peneslerin dikili olduğu bir baslıktır. İki sıra olursa nisanlı tek olursa evli basıdır. 2. Grek: Basa fesin üzerine bağlanır. Her renk kullanılmakla beraber daha çok yeşil ve kırmızıya rastlanır. Düz renktir. Kenarları çeşitli oyalarla süslenmiştir. 3. Oyalı Yazma: Basa örtülür. Genellikle siyah, yeşil ve bordo zemin üzeri çiçekli olan yazmalardır. Kenarları büyük oyalıdır. Bu oyalar tığ ile yapılır. Bedene Giyilenler: 1. İç Gömlek (Bürümcük): İçe giyilir. El dokumasıdır. Düz dokuma rengidir. 2. Şalvar: Çitari denen kumaştan yapılır. Bugünkü ismi merdanedir. Her renkte çubuklu ve ye düz olabilir. Ağı yere çok yakındır, çok geniştir. 3. Üç Etek: Şalvar gibi sitare kumaştan yapılır. İçi astarlıdır. 4. Arkalan: El tezgahlarında dokunur. Kilim benzeri bir dokumadır. Cicim de denilir. Arkadan kalça üzerine gelecek şekilde üçgen katlanmış şekilde bele bağlanır. 5. Mendil: Keten kumaştan yapılma üzeri islemeli genelde beyaz renkli bir örtüdür. Bele bağlanır. 6. Aynalı Kemer: Mendilden sonra bele bağlanır. Gümüştür. 7. Cepken: En üste giyilir. Kadifen yapılmış olup genelde kırmızı veya ördekbaşı rengidir. Ayağa Giyilenler 1. Çorap: Yünden elde örülmüş renkli desenleri vardır. 2. Yemeni: Kaza veya il merkezlerinde yemeni, köylerde çarık giyilir. Yemeni giyilen bölgelerde siyah renk tercih edilir. 3.5 HALK OYUNLARI Halk arasında herkesin ağzında efe oyunları diye bir tabir vardır. Peki nedir bu oyunlar? Çelik çomak, körebe, birdirbir yoksa uzun essek? Çünkü oyun dediğimiz zaman çıkan sonuç bunlar olur. Ayni şekilde "folklor" kelimesice yanlış kullanılmakta. "Folklor" bütün Türkiye sınırları içinde geçmişten günümüze hiç bozulmadan, hala ayni anlamını taşıyan ve bir bakıma kültürleşmiş birseldir. Zeybek dansları bir folklordur tamam fakat körebe oyunu da bir folklordur. Yada kina geceleri de bir folklordur. Yada türkülerde bir folklordur. Konumuz danslar oldugu için folklor kelimesini yada oyun kelimesini kullanamayiz. Gelelim "efe oyunu" tabirine; En bastan söyleyelim efe herzaman oynamaz. Dansçilar genellikle zeybeklerdir. Bu yüzden zeybek danslari denmektedir.
71

Efeler ve zeybekler daglarda savasi beklerken bazen çok uzun zaman geçerdi. Kamp yaparlardi her yerde. Bu da onlarin "Yörük" olduklarını gösterir. Savaşları beklerken yada dağlarda zaman öldürürken bazi geceler ateşler yakılırdı. Ve bu ateşlerin çevrelerinde zeybekler dans etmeye baslardı. Sabit figürleri yoktu. Danslarda tek değişmeyen şey basların dikliği, kolların kartal misali açılması ve vücudun hep dik olmasaydı. Figürler her zaman doğal ve çalınan bağlamaya, davula, zurnaya uygundu. Bu sırada efe oturur nargilesini içer ve dansları seyrederdi. Zaman geçer, efe en coştuğu anda kalkar ve oynamaya baslardı. Akabinde onu gören zeybekler oturur ve efeyi yalnız bırakırlardı. Ve hepsi onu seyrederdi dört gözle. Halk efeleri ve zeybekleri severdi. Çünkü onlara göre onları düşünen onlara yardim eden ve hep onların yanında olan tek insanlardı efeler ve zeybekler. Efeler köylerdeki gençleri evlendirirlerdi. Düğün dernek kurulurdu, sofralar hazırlanırdı, ateşler yakılırdı. Ayni dağlardaki gibi zeybekler danslarını halk arasinda da sergilerlerdi. Davul zurnanin coskusu, zeybeklerin danslarıyla daha da büyürdü. O gün bugündür halen düğünlerde bu danslar oynanmaktadır. Ve bu danslar öyle bir boyut kazanmıştır ki; artık yarışmalar düzenleniyor ve bütün topluluklarda vazgeçilmez bir hal kazanıyordu. Tek dolaşılıp gezilen Yörük köylerinden toplanan değişik dans kalıpları ve müzikler artık modernleşecek ve bütün Türkiyede bilinen en ağır halk dansları olacaktı. Artık zeybek dansları bir kültür haline gelmiş ve memleketimizin ağzına kadar dolu bu kültür hazine sandığında bir altın para olagelmiştir(İNTERNET 17). Kapalı Yerlerde: Saz, Tef, Darbuka. Meydanlarda: Davul-Zurna. Aydın Zeybeği - Zeybek, Erkek, Tek, Toplu. Harmandalı, (Nazilli) - Zeybek, Erkek, Tek, Toplu. Ortaklar Zeybeği - Zeybek, Erkek, Tek, Toplu

Erkek: Aydın Zeybeği, Harmandalı Zeybeği, Eski Tavas Zeybeği, Ortaklar Zeybeği v.b. Kadın : Harmandalı Zeybeği, Muğla Zeybeği, Fatma Gelin, İnce Mehmet

72

Batı Anadolu’nun “Efeler Diyarı” olarak bilinen Aydın şehri, Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden itibaren zeybeklik olgusunun teşekkül ettiği yerlerin önünde gelmektedir. XIII.-XX. Yüzyıllar arası çeşitli görünümler içinde varlığını koruyan zeybekler, kökleri Orta Asya’ya uzanan zeybeklik kurumu içinde belli bir hayat tarzı geliştirdiler. Bu hayat tarzının bir ifadesi olarak gelişen ve bütün bölgeye yayılan zeybek türküleri ve dansları bugün bu tarihi kurumun ve geleneğin temsil edildiği sosyal ve kültürel etkinlikler olarak karşımıza çıkar. Zeybeklik geleneğinin günümüzde yaşayan unsurları olan türkülerin ve dansların en belirgin özelliği bir zeybek tipine bağlı olarak ortaya çıkmasıdır. Türkülerde ve danslarda bu tipin temsilcileri ise, Ege bölgesinin dağlarında yaşamış belirli zeybeklerdir. “Zeybek” genel adı altında yaşayan ve zeybek hayat tarzının anlatımı olan türkülere ve danslara adları verilen zeybekler arasında en bilinenleri Çakırcalı Mehmet efe, Yörük Ali efe, İnce Mehmet efe, Kamalı Mustafa efe gibi Aydın civarında ün salmış efelerdir. Bu tarihi şahsiyetlerin hayat hikâyelerinin ve hayat tarzının anlatıldığı türküler, yöreye özgü kültür birikimi genç kuşaklara aktarılmasında bir vasıta olurken, aynı zamanda bir sosyal ortamda birleştiricilik ve sosyal kimlik kazandırma işlevi görmektedir. Zeybek danslarının başlıca özelliği, zeybek hayat tarzını yansıtan bir dans olarak zeybek hayat tarzını yansıtan bir dans olarak zeybek tipinin davranış ve tutumunu sergilemesidir. Bir kahraman tip olan zeybek tipinin yiğitliğinin gösterildiği bu dansların figürleri, genel olarak ifade etmek gerekirse, savaşçı bir topluluğun düşman karşısındaki tavrını anlatmaktadır. Bu tavır, bugün Aydın yöresi kültürünün en önemli unsuru olarak yaşatılan zeybek dansları zeybek dansları yoluyla sürdürülmektedir. Zeybek türküleri ve danslarının icraya ilişkin en dikkat çekici özelliği, türkü ve dansın birbirinden ayrılmazlığıdır. Türkü ve dansın icra ortamında birbirini tamamlayan iki unsur olarak karşımıza çıkması dansın yaygınlığının da bir göstergesidir. Zeybek dansını icra ermek, diğer dansların icrasından çok farklı bir anlam taşımaktadır. Yöre halkınca yiğitliğin bir göstergesi olarak algılanan bu dans, sosyal ortamlarda çok talep görmekte, oynayan adeta yiğitliğini ispatlamaktadır. Kahramanlığın sembolü olan zeybek dansı, yöre kültürünün ifade edildiği en belirgin dışa vurum formudur(Mizaoğlu, 2000; 204). 3.6 AYDIN HALK MÜZİĞİ Abalımın Cepkeni Akşam Oldu Yakamadım Gazımı Altı Kızlar Atçalı Kel Mehmet Efe Ayşem (Arabadan Atladım) Bir Zaman (Ey Şahin Bakışlı) Çaktım Çaktım Yanmadı Duman Da Vardır Dumanı Vardır(Bozdoğan Zeybeği) Eklemedir Koca Konak
73

Emirim Suya Gider Fesimin Kozasına Genç Osman Germencik’nen Baltacık’ın Arası Hergün Sarhoş İnce Memed Türküleri Isparta’dan Çıktım Başım Selamet Menderes (Ayağına Potini Giymiş) Nazifimin Evleri Şu Benim Karşımda Duran Top Yatağın Önü Kahve Üçgözler (Kalenin Başında) Yolumda Sen Falımda Sen Yörük Ali 3.7HALK EDEBİYATI 3.7.1Maniler Türk Milletinin ince duyuş, seziş ve zevklerini şüphesiz mânilerde buluruz. Mâniler, genellikle sevgi tema’sını ele alan 7 heceli, birimi dörtlük olan, Anonim Halk Edebiyatı nazım şekillerindendir. Bu son özelliğinden dolayı, Türk şiirinin nazım birimi mâniye bağlanır ve dörtlüktür denir. Prof. Fuat Köprülü, Türk şiirinin nazım birimi hakkında; "Eski Türk nazmının vahid-i kıyasisî -Arap ve Farslarda olduğu gibi iki mısradan mürekkep beyitte değil- dört mısradan terekküp eden Mani’de bulunur. Meselâ bizim nokta-i nazarımıza göre Türk nazmının en eski şekli, hâlâ bugün Mâni namını verdiğimiz dört mısradan mürekkep kıtalardır." (1) der. Bu görüş, bazı araştırmacılar tarafından tartışılmışsa da, bugün kabul edilmiştir.Mâni’nin sözlük anlamı üzerinde akla yatkın bilgiyi Hüseyin Kâzım Kadri verir: "Mâni (?) Halk edebiyatının bir tarz-ı mahsusu, ki ekseriyetle dört ve bazan altı mısradan teşekkül eder; ve hece vezninin (parmak hesabı) yedilisi ile söylenir." (2) Hüseyin Kâzım Kadri’nin "altı mısradan teşekkül eder" dediği mâni çeşidi "kesik mâni"dir ki, buna cinaslı mâni de denir.Mânilerin hece ölçüsünün yani yedi heceli oluşunun genellikle kabul edilmesine rağmen, aşağıdaki iki Aydın ili mânisinde görüleceği gibi, yedi heceli olma kuralına uymayanlar da var. Sacımız eskidi atalım -9Kapıya kurban dakalım -8Sen beni alcasın emme -8Paran var mı bakalım -7Uzun entarine peş olayım -10Yanına yoldaş olayım -8Senin o inci dudaklarına -10Yeşil başlı kuş olayım -874

İlk mânide görüldüğü gibi, burada birinci mısra (9), ikinci ve üçüncü mısralar (8) er, son mısra ise (7) hecelidir. Örnek olarak verdiğimiz ikinci mânide ise durum farklı özelliktedir: Anlamsız olmasına rağmen, birinci ve üçüncü mısraların (10) ar, ikinci ve dördüncü mısraların (8) er heceli olması dikkat çekicidir. Her iki mânideki bu düzensiz hece sayısının irticalen söylemeden veya ilimizde bahtıbar denilen karşılıklı atışmalarda cevap yetiştirme kaygusundan doğmuş olduğu düşünülse bile, ikinci örnekte gördüğümüz durum ayrı bir hece özelliği de olabilir. Fakat araştırmalarımız sonunda elde ettiğimiz mânilerde bu örnekte gördüğümüz hece özelliğini bulamadık. Ayrıca mânilerde anlam yükünü taşıyan üçüncü ve dördüncü mısralardaki anlamsızlık, yani aralarında bir münasebetin bulunmayışı, cevap yetiştirme kaygusundan doğmuştur diyebiliriz. Aydın iline ait benim toplayabildiğim mâniler; -aaxa- kafiyelenişinde (bir örnek hariç) cinassız, düz mânilerdir. Al ata beyaz kolan Bin de şehire dolan Benim gibi var mıdır Yârinden mahrum kalan Karşıdan fener gelir İçinden yanar gelir Yalnız yatan gençlerin Aklına neler gelir Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, düz mânilerin ilk iki mısraları giriş niteliğinde olan doldurma mısralardır. Asıl söylenmek istenen şey, son iki mısrada bulunur. Yani dörtlüğün anlam yükünü, üçüncü ve dördüncü mısralar taşır. Bu yüzden mânici, bütün hünerini son iki mısrada göstermek zorundadır. Asıl söylenmek istenileni iki mısra içinde söyleme ustalığı, Türk halk dehâsının üstün bir anlatış özelliğinden başka ne olabilir? Mânilerde ana tema; sevgidir. Toplumsal olaylara yer verilmez. Birbirini seven iki gönlün sitemlerini, kıskançlıklarını, sevdalarını, özleyişlerini dile getirir. Aşağıda görüleceği gibi bazı mâniler hiciv ve şaka özelliklerini bünyelerinde taşırlar: Meşe meşeye benzer Şişe şişeye benzer Şu köyün oğlanları Ölmüş eşeğe benzer Merdiven bassak bassak Çıkma yukarı yassak
75

Ankara’dan tel gelmiş Kızlara koca yassak Aydın mânilerinde yer yer, sitemlerin, kıskançlıkların, sevilen kişiyi yüceltme duygularının sık sık işlendiğini görüyoruz. Anadolu’nun kınalı parmaklı, nazlı kızları; “on bin asker‿ kavramını anlarlar, bilirler fakat, askerdeki sevgililerini onların hepsinden güzel bulurlar. Sevgiliden uzak oluşun verdiği ıstırabı gidermek için söyledikleri mânilerde, sevileni yüceltirler, onun bir kaşını bile, hiç bir şeyle değişmezler. Çeşmenin başı güzel Dibinin taşı güzel On bin asker içinde Yârimin kaşı güzel Oğul olsun, kız olsun; er olsun, kadın olsun; sevdiğini aramayan, yâr üstüne yâr seven, sevenim var diye çalım satan sevgililere sitem ederler. Birlikte şu örneklere bakalım: Sarı kurdelem ensiz Sarardım soldum sensiz Gidi dinsiz imansız Nasıl duruyon bensiz Keten gömleğim kat kat Birin al, birini sat Bir başka yâr seversen Kalkmaz döşeklerde yat Pencereden bakarsın Halka şeker atarsın Benim yârim yok gibi Bana çalım satarsın Ve bir yerde aşkın yakıcılığı gelir akla, o söylenir: Elbisesi penbeden Yakışıyor giymeden Yaktı beni kül etti On beşine girmeden Kuyu dibi köşeli İçi mermer döşeli
76

Gece gündüz yanarım Bu sevdaya düşeli Çeşitli Türk boylarında mâniye değişik adlar verildiğini, Irak Türkleri’nin "horyat", Azerbaycan Türkleri’nin "bayatı" dediklerini biliyoruz. Mânilerin, Anonim Türk Halk Edebiyatı’nın en güzel örnekleri olduğunu söyleyerek, sözüme -şimdilik- son verirken; bu güzel geleneğin daha asırlarca devam edeceğine olan inancımı da belirtmek isterim. (3)

Su akar kamış gibi Duralmış gümüş gibi Ben yarimi severim Turfanda yemiş gibi. Bir taş attım zeytine Zeytinin irisine Ben kendimi sakladım Yiğidin iyisine. Tabak içinde lüle Bayıldım güle güle Duydum ki yar evlenmiş Geçinsin güle güle. Tane tane üzümsün Yarim iki gözümsün Unuttuğumu sanma Sabah akşam sözümsün. Köprü altında arpa Su gelir çarpa çarpa Küçücükten yar sevdim Anamdan korka korka. (my.opera.com). 3.8 YÖRESEL KELİMELER İl ve çevresinde bazı kelimeler konuşma dilinde değişik söylenir. Bunlardan
77

bazıları: Bir: bii Geliyor: Geliyoo Merdiven: Medimen Bahçe: Batce (Batça) Buğday: Buudee Çocuğum: Çoççam Diyor ki: Deyokine Yiyeceksin: Yiceesin Pamuk: Pambık Tarla: Taala Arpa: Aapa Çerçeve : Çeeçive Büyüyor: Böyyo Yukarı: Yoka Zeytin: Zeetin Biyo: Bir defa Asker: Esgee Nöbet: Löbet Radyo: İrediyo Adda: Atmak Goley: Kolay Bu söyleyiş özelliklerinden başka yöreye özgü bazı kelimelerde bulunmaktadır; Sarılop: İncir türü Çalıkakıcı: Efelerin yanındaki yardımcılar Bısat: İç çamaşırı Yassı Taş: Kayrak Elbise: Pusat Artık: Gaari Sevimsiz: Sıtrasız Gömlek: işlik Tencere: Haranı Demek Öyle: Vaa! Avlu (Bahçe) : Harım
78

Gidip Durmak: Gidip battı Isırgan Otu: Dalgan Işte: Ihı Boğucu Sıcaklık: Sıklat Hayır: Yaah Kapı Sürgüsü: Tırkı Toprak testi: Dombak Yayık: Yanlık Ceket: Setre Yüklük: Mısandır Zefiroz: Rüzgar(Meltem) (İNTERNET 18). 3.9 ÖNEMLİ GÜNLER Atatürk’ün Aydın’ı ziyaretleri 3 Şubat Aydın’ın Düşman İşgalinden Kurtuluşu 7 Eylül Germencik Kurtuluşu 7 Eylül Söke’nin Kurtuluşu 6 Eylül Buharkent’in Kurtuluşu 3 Eylül Kuyucak’ın Kurtuluşu 5 Eylül Kuşadası’nın Kurtuluş 7 Eylül Köşk’ün Kurtuluşu 6 Eylül İncirli Ova’nın Kurtuluşu 7 Eylül Nazilli’nin Kurtuluşu 5 Eylül Sultanhisar’ın Kurtuluşu 5 Eylül Kültür Ve Sanat Festivali Mayıs Başı 5 gün Şarkı Yarışması Temmuz,1 Hafta Söke Tarım Ve Sanayi Eylül İlk Hafta Tanıtım Festivali Eylül 3 gün 3.10 AYDIN OYUN, EĞLENCE VE SPORLARI 3.10.1BOĞA GÜREŞLERİ
79

Genelde merkez ilçe, Germencik ve İncirliova köylerinde tertiplenmektedir. Güreşler tozkoparan, deste, küçük ayak, başaltı ve baş kategorilerinde eleme usulü ile yapılır. Beraberlik söz konusu değildir. Bir boğanın diğerini kaçırması ile güreş son bulur(AYDIN, 2001; 14) 3.10.2DEVE GÜREŞLERİ Zengin bir folklorik yapıya sahip olan deve güreşleri, pehlivan develerin üzerindeki giysi ve takılar, halkın geleneksel el emeği ve göz nuru ürünüdür.Deve güreşleri ilk defa bundan 200 yıl önce Aydın ilimizin Germencik ilçesine bağlı Hıdırbeyli Köyü’nde düzenlenmiştir. Deve güreşleri, tek hörgüçlü dişi yoz develer ile buha adı verilen çift hörgüçlü erkek develerin eşleşmesinden meydana gelen ve “TÜLÜ” adı verilen erkek develer arasında yapılır. Davul zurna eşliğinde yapılan deve güreşleri, ayak, orta, başaltı ve baş kategorilerinde düzenlenir. Havut adı verilen bir çeşit semer takılan develer, güreşteki itişmelerde havutlardan yararlanır. Güreş esnasında rakibini yıkan, kaçırtan veya bağırtan deve galip ilan edilir.Galip develer para ve özellikle halı ile ödüllendirilir(AYDIN, 2001;15).

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 4.DENİZLİ 4.1.DiL VE ANLATIM 4.1.1. DENİZLİ AĞZI Denizli’nin dili yüzde yüz “Türkçe”dir. Berrak ve samimi, Denizli lisanı “şivesi” mahalli sözlerini, tarihsel seyri boyunca devam ederek, aynı “Denizli ağzı”nı devam ettirmektedir. Yöremizde dil, kelimelerin sonundaki fiil takıları kısaltılarak, (gelyon, gelcen, netcen, galibba gibi) konuşulmakla eski benliğini muhafaza etmektedir. Galan, yılıg, amad, yaşıl, Hacca, yalım, onmag gibi ahenkli ve güzel örnekleriyle tatlı bir mahalli şive yaratılmıştır. Bununla beraber, Denizli dışına çıkan bir “Denizli’ li”yi yakın bölgesel farklarıyla Denizlililer anlayabilirler. Halen aynı canlı muhafazakârlığını koruyan dilimiz diğer iller halkınca kolayca seçilmektedir. Bu bakımdan az da olsa yerleşim birimleri arasında da bazı değişiklikler gösteren şive örneklerini iki grupta verebiliriz(Kaptan, 1988:119). a) BAZI HARFLERİ DEĞİŞTİREN KELİMELER: Bazı kelimelerin baş harfleri (G) harfine dönüştürülerek ki geneldir. (Galg, guruş, gadar, goma, ganta gibi) bazılarında orta harfler değiştirilerek, yumuşatılarak veya kaldırılarak, diğer harfler kullanılır. (fasille, fayiz, horuz, zerdeli,
80

yokarı, gavga gibi). Bazılarında da kelimelerin son harfleri tamamen kaldırılır, değiştirilir veya yumuşatılır. (Yürümeg, geceg, gırmag, hada, Amad gibi). Bu küçük açıklamadan sonra, denizli şivesinin canlı ağızlardan yerleşim birimleri itibariyle derlenen örneklerini görelim. Bu kelimeler il çapında bütünleştirilerek ve seçilerek verilmiştir(Kaptan, 1988:119). ALIVIDIM ABA : Alıverdim : Abla BANGA BA’MAG BÖ’YÜG ŞAVG TOMATA : Banka : Parmak : Büyük : Işık :Domates

ALLED’DİRİG : Elektrik SİNİ VELESBİD : Büyük tepsi : Bisiklet

b) HALK DİLİNDE ÖZELLİKLER: “Memleketimizin her bölgesinde halkın konuştuğu bazı kelimeler vardır ki bunlar bir ilde kullanıldığı halde diğerlerinde söylenmez. Hatta bir vilayetin merkezinde kullanılan kelimeler ilçelerinde ve köylerinde başka başka kullanılır ve söylenir. Bu şive farkıdır. Denizli ‘nin tüm kazaları halkı birbirlerinden söyleyişlerinden anlaşılabilirler. Bir Tavaslı ile Çallı ve Acıpayamlı’yı konuşurken birbirinden ayırabilirsiniz. Yukarıda şive farklılıklarını ve örneklerini sunduğumuz nedeniyle burada da Denizli merkezinde kullanılan bazı kelimeleri dolayısıyla örneklerini vereceğiz. İmla klavuzunda rastlanmayan bu kelimelerin başka illerde kullanılmaları varsa onlarla bu kelimelerde birlik içindeyiz demektir. Bu kelimeler Denizli halkının, bilhassa kadınların laf arasında söyledikleri teşbih kelime ve terkiplerden toplanmış olup, Denizli şivesinde özellik arz etmektedir. Örnekler aşağıda verilmiştir(Kaptan, 1988:129). ARAPSAÇI : İplik karışmış BENİLDEMEK :Hayretle duraklamak CAM DÜDÜK :Parlak özlü :Pantolon dar TURŞU ÜVEZ :Islanmış :Cılız çock

YAĞLI KARA:Çıkmaz ZURNA :Ses var

4.1.2. KiŞiLER-SÜLALELER, LAKAPLAR Lakap: Bir kimseye kendi adından ayrı olarak sonradan takılan ve o kimsenin bir özelliğini belirten adlardır. Lakap: öteki adlar gibi kişileri belirtmeye yarar ve Medeni Kanunun, adın korunmasına ilişkin hükümlerinden yararlanır. Lakapların halk kültüründe önemi büyüktür. Adı ve soyadlarından ziyade kişiler, sülaleler ve de aileler daha çok lakaplarıyla tanınırlar. Bu lakaplar kişiler ve ailelerinin durumlarına göre, başkaları tarafından uydurulmuş olan kelimeler olup, söyleyenleri genelde bilinmemektedir. Bu adlar takılırken, kişinin, geçmişinin tarihi, bir
81

geçmişine, gelmişliğine, tahsiline, mesleğine, sempatilerine, allerjilerine, tutkularına göre konulduğu gibi, halk arasında hoş karşılanmayan hareketlerine, kıyafetlerine, vücut yapılarına ve diğer faktörlere göre de lakaplandırılmaktadır. Bu gün az da olsa lakaplandırma veya lakaplarla anılma geleneği bilhassa kırsal kesimlerimizde devam ettirilmektedir. Yukarıda belirttiğimiz nedenlerle takılmış lakapları herhangi bir sınıflandırmaya tabi tutmadan canlı ağızlardan derlediğimiz örnekleriyle verelim. Burada herhangi bir kişi, kişiler, aileler, sülaleler, kastedilmeyerek, kültürümüze ışık tutmak bakımından örnekleme yapılmış olup belirli bir maksada matuf değildir(Kaptan, 1988:132;133). AYAZLI :Angaralı EŞMENLER :Efeler FIRFIRLAR :Fingirdek VIRVIRLAR :Veliler ZOBLAK :Zekiler

BADAGLAR :Berberler CAMIZLAR :Cırcırlar DAĞLILAR :Dervişler

4.1.3. DENiZLi AĞZINDA MEKTUP öRNEKLERi Mahalli lisanımız gereği günlük konuşmalarımızda, uzaktaki yakınlarımızla muhabereleşmelerimizde ve günlük yaşantılarımızda kullanmakta olduğumuz, yukarıda belirttiğimiz kelimelerden türetilmiş mektup örneğini aşağıya aldık. Bilindiği gibi mektupların yazarı, Acıpayam Kırca köyünden Mehmet Yılmaz’dır. Üstadımız 1965 yılında yayınladığı “Umman Ninenin Mektupları” kitabında 25 adet mektubunu bir araya getirmek suretiyle kültürümüze ışık tutmuş, halkın beğenisini ve takdirini kazanmıştır. Halkımızın candan benimsediği bu mektuplardan kısa bir örnek aşağıda verilmiştir. “UMMAN NİNENİN ASKERDEKİ TORUNUNA MEKTUBU” “Ey benim deruni dilden, canu gönülden, gözümün incisi, bağrımın zencisi, mercan gözlüm, dadlı dillim, yuva ağızlım, kirez benizlim, gara benizlim, aslanım, tosunum, gablanım, dilbanım, topan başlım, sümbül saçlım, keman kaşlım, inci dişlim, uzun boylum, yavız huylum, aslan soylum, elimin asası, gönlümün tasası, evlerimin yakışığı, gızların aşığı, eli bıçaklım, beli saçaglım, avlımın harımı, göyümün yarımı, kimsesizim, yitimim, gara gevreğim benim. Nassın, eyi misin, eyi olmanı bizleri yaradanımdan duva ve neyaz eylerin…….(Kaptan, 1988:136). 4.2. DENİZLİ ANONİM HALK EDEBİYATI 4.2.1.DENiZLi EFSANELERi Ege’nin doğusu, orta Anadolu’nun batısı, inişli çıkışlı geniş bir yayladır. Bu yaylalar da tüm yeşile boyanmış öyle bir şehir var ki “Denizli” derler. Eskiden “Ladik”

82

de derlerdi. Bu isim şehrin 6 kilometre kuzeyinde bugün yıkıntılarına rastlanan eski Roma şehri Laodikya’dan geliyordu. Denizli adının, Selçuklular devrinden, burada bir şehir kuran Tonguzlu Türken oymağından geldiğini, bu adın zamanla Tonuzlu, derken Denizli olduğunu tarihçilerimiz söyler. Büyük Türk coğrafyacısı Katip Çelebi, suların çokluğu ve gürlüğü sebebiyle, şehre Denizli adının verildiğini de ekler. Şehrin adı efsanelerin gür kaynağında bir başka anlamda dile gelir. Denizli’nin bulunduğu ovalar, yaylalar, Anadolu’nun bir iç deniziymiş bir zamanlar. Deniz kıyısındaki fakir bir balıkçı kulübesinde yaşlı bir anayla toy oğlu yaşarmış. Çocuk balığa çıkar, ana da kulübesinden onun yolunu gözler, dönüşüne kadar gönülcüğü rahatlamazmış. Bir kış ünü oğul yine ağını almış, atlamış kayığa, çıkmış balığa. Derken, bir çatırtı, bir patırdı. Dalgalar kudurmuş, gök yarılmış. Bir fırtına, bir fırtına ki, küçücük kayık balıkçıyla berber alabora oluvermiş. Oluş o oluş, gidiş o gidiş. Oğul acısıyla yüreği yanan yaşlı ana dizlerini dövmüş, içinden boşalan alevle ah etmiş. Üstün dağ taş Altın ataş Olasın Deniz… Ataşla taş arasında Kalasın deniz… Senin yüreğin benim gibi yansın Dumanın çıksın, suyun kaynasın!.. Ana ahı bu… Bir de ne görsünler, koca deniz yerin dibine çekilivermiş. Altı ateş, üstü taş!..Yer yer sıcak sular kaynamaya, buharlar çıkmaya başlamış. Buraya kurulan şehre de, bundan böyle “Denizli” demişler. Bugün Denizli’nin batısındaki “Kızıldere” sırtlarında 300 metre derinden fışkıran su buharları, bir ananın gönül iniltileri kadar yakıcıdır. Bölgenin kaplıcaları, sıcak suları da öyle. Bu suların en güzeli Pamukkale’dir. Kutsal şehir anlamına gelen ve eski adıyla Hierapolis olan Pamukkale, Denizli’nin 21 kilometre kuzeyinde Çökelez dağları eteklerindedir. Bu dağlardan sızan sıcak, gazlı sular içindeki kirecin travertenlerde çökmesiyle kayaları beyaza boyar. Ak pak bir gelin, bir pamuk prenses gibi Dertlilere şifa verir, güzellere güzellik katar bu sular. Bir de hikayesi vardır, anlatmadan edemezler(Önder, 1993:130;131). 4.2.2 DENİZLİ HİKAYELERİ ODUNCU KIZININ HİKAYESİ
83

Bir zamanlar, buralarda yasayan fakir bir oduncunun çirkin bir kızı varmış. Kızcağız, fakirliğine pek aldırış etmiyormuş ama çirkinliğinden çok utanıyormuş. Evlenme çağı geldiği halde hiçbir isteyeni de çıkmamış. Kızcağız: - Olmaz, demiş. Böyle yaşayacağıma, yaşamam daha iyi! Bir sabah erken, çıkmış Çökelez Dağı'na, atmış kendini uçuruma. O sabah, Denizli Beyinin oğlu ava çıkmış. Yolu buralara düşmüş. Tepeden aşağı bakınca, bir de ne görsün, kayalardan sızan sıcak suların biriktiği bir gölcüğün kıyısında ay parçası gibi güzel bir kızın cesedi durur. Koşmuş aşağı, kucaklamış kızı, kalbini dinlemiş. Baygın ama yaşıyor! Almış atının terkisine, sürmüş dörtnala sarayına. Hikâyenin bundan sonrası kırk gün, kırk gece süren mutlu bir düğünle sonuçlanır. Düğünün bahtlı gelini de çirkinliğine dayanamayıp, canına kıymak isteyen fakir oduncunu ki Pamukkale'nin şifalı suları, onun çirkinliğini silip götürmüş, güzellikte eşsiz bir pamuk prenses yaratmış.Bu olaydan sonra kadınlar güzelleşmek için bu ılıcaları ziyaret etmeye başlamışlar. ve O günden bu güne güzelleşmek isteyen tüm kadınlar bu suyun içine kendini atar.Tarihçiler, Pamukkale'deki Hiera şehri demek olan Hierapolis'in Milât'tan 190 yıl önce kurulduğunu, bu şehre Misya Kralı Telefos'un karisi güzel Hiera'nin adının verildiğini söylerler(Önder, 1993:131;132).

4.2.3. DENiZLi DESTANLARI DENİZLİ’NİN KIZ EVLİYASI Türklerin haçlı seferleri sırasında, yurt uğrunda gösterdikleri yiğitlikler savaş destanlarıyla süslüdür. Haçlılarla yapılan çatışmalarda, Selçuklu Sultanı Birinci Mesud’un öncü birliklerine, Denizli Türkmen oymaklarından Fatma Yıldız Hatun adlı kız da katılmıştır. En namlı yiğitlerden daha çevik ata binen, ok atan, kılıç sallayan bu kız, Haçlılar’ın Anadolu’ya üşüştükleri yıllar, bütün Türkmen oymaklarını ayaklandırarak çevresinde toplamış, onlarla birlikte Selçuklu ordusuna katılmış, yapılan savaşlarda büyük yararlıklar göstermiştir. Tarihçilerin Türk Jean D’Arc’i adını verdikleri Fatma Yıldız Hatun’un kahramanlıkları, bugün Denizli çevresinde dillere destandır. Ona Kız Evliya ‘da derler. Selçukluların son yıllarda İnançoğulları Beyliği’nin merkezi olan Denizli, daha sonra Germiyanogullari idaresine geçmiştir. O zaman Lâdik adıyla tanınan Denizli, Kütahya'da oturan Germiyanoglu Süleyman Sah'ın sayfiye şehri olmuş, Süleyman Sah, 1381'de, kızı Devlet Hatun'u Yıldırım Beyazıt'a nikâhladığı zaman, Denizli ve çevresini de düğün hediyesi olarak Osmanlılara vermiştir. Böylece Osmanlı egemenliği altına giren Denizli, bir sanat ve kültür şehri olarak gelişmiş, tarihî eserlerle süslenmiştir. Denizli'de gül, bir başka güldür. Kokusu ve rengiyle Denizli'ye has olan bu güle
84

"Bahtiyarı" derler. Tek bir daldan, yedi kere, irice açan bu gülü yetiştirenler mutlu sayılırlar. Söylentilere göre, bir zamanlar Denizli Beyi'nin sarayındaki hasbahçede bahçıvan olan Bahtiyar, beyin fidan boylu, gül endamlı güzeller güzeli kızına tutulmuş. Muradına eremeyince de, yüreğinin ateşini güllerinin rengine, aşkının alevini de kokularına asılamış. Bunlar solmasın diye, gece gündüz, özene bezene güllerini dört mevsim açtırmış. Her mevsim de taze tutmuştur. Bahtiyar murada erememiş ama ondan sonra Bahtiyar gibi yetiştirenler muratlanmış, evinde bu gülü bulunduranların oğlu varsa evlenmiş, kızı varsa koca bulmuş. Bu inanç Denizli'de geleneksel gül eğlenceleriyle sürmüş, gül demetlerinin çevresinde kızlar halay çekerken, erkekler zeybek oynamışlardır(önder, 1993:132;133). 4.2.4 DENiZLi FIKRALARI Fıkra: Siyasi ve aktüel konular üstüne yazılmış genellikle gazete ve dergilerde yayınlanan kısa yazı türü ve halk kültürünü ürünlerindendir. Kısa ve yoğun ifade taşıyan güldürücü fıkralar, bir düşünceye örnek göstermek, herhangi bir durumu açıklamak veya sadece eğlendirmek için halk arasında sık sık anlatılmaktadır. Sözlü gelenekte bu fıkralar çok zengin bir şekilde yaşamaktadır. Fıkralarda tarihi şahsiyetler ile tarihe mal olmuş fıkracılar ve padişahlar ele alınır. (İncili Çavuş, Fitnat Hanım, Bekri Mustafa, Nasreddin Hoca, Koca Ragıp Paşa gibi.) Belli şahıslara bağlanmayan fıkralar arasında, Karı-Koca, Uşak-Efendi, Zengin-Fakir, Padişah-Köylü, Erkek-Kadın, fıkraları ile açık-saçık fıkralar yer alır. Fıkralar Türk edebiyatında, Tanzimat devrinden sonra görülmeye başlamıştır. Fıkralar bir olayı, bir mevzuyu kısa olarak anlatmak için bugün basında, günlük yaşantılarımızda daha belirgin bir şekilde kullanılmaktadır ki, bunlardan Denizli ve yöresine ait bazı fıkralardan bir örnek aşağıda verilmiştir(Kaptan,1988:108). “MADEM ÖYLE” Belediye otobüsü sardalya kutusu misali tıklım tıklım dolmuştu. Şoför : -Yürüyelim beyler, yürüyelim, diye bağırdı. Yorgunluktan ayakta duracak hali kalmamış, Belediye Başkan Yardımcısı Kamuran Küçüka, espiriyi patlattı: -Madem yürüyecektik, niçin bindik ötübüse(Kaptan,1988:109). 4.2.5 DENİZLİ MANILERI Manilerimiz sözlü kültürümüzün en çok kullanılan ürünlerinden biridir. Birine takılmak istendiğinde maniye başvurmuş halkımız. Hoşuna giden bir olayda ve çok sevdiği vakitler maniyle bu sevincini belitmiş. Gün olmuş bu maniler aynı tema üstüne üç ve dört kıta olunca türküye dönüşmüş, sazın diline dönüşmüş, kendi yaktığı
85

Türkiye yakıp oynamış maninin asıl sahibi olan köylümüz, kentlimiz, çobanımız, çifçimiz. Gün gelmiş tütün işkemek, tütün çabası, tütün dizmek zor gelmiş, maniyi yakmış elleri kınalı ninelerimiz: Tütünü dizesim geldi Bitirip gezesim geldi Kör olsun acı tütün Seni ezesim geldi.(Oğuz) “Manilerimiz Türkün gönül eğlencesidir” diye yazıyor Fethiye Manileri isimli araştırma kitabında. Manilerimiz daha çok ayrılık, gurbet, acılar, yolculuklar, tasalar, sıkıntılar ve sevda üstüne söylenmiştir. Hani ünlü manimizde dediği gibi(Makal,2005:1): Şu dağlar olmasaydı Çiçeği solmasaydı Ölüm Allahın emri Ayrılık olmasaydı. Denizli manilerinden birkaç örnek: (1)Ak üzüm parmak gibi Kız yüzün kaymak gibi Beni senden ayıran Kurusun yaprak gibi. (2)Ayağında babuç yok Sofrasında havuç yok İftar verin yetime Bilin ki sevabı yok.(Ramazan manisi) (3)Sarı zıbın geyip gider Niyendesini sayıp gider Anası evini beğenmemiş Kocam evi deyip gider.
86

Git gelinim sağlıkla Sil gözünü sağlıkla.(Gelin okşaması) 4.2.5 DENİZLİ ATASÖZLERİ VE DEYİMLERİ Atasözü bir fikri, bir ögüdü mecaz yolu ile kısaca ve kesin olarak anlatan sözlerdir. Atasözleri ve deyimleri söyleyeni belli değildir. Atasözüne eski eserlerde, “Darb-ı Mesel” veya “Mesel” denir. Yaşlılarımız örnek vereceklerinde “Sana bir Mesel anlatayım” derlerdi. Burada mesel ders alınacak çok kısa hikayeciklerdir. Birbirinin ikiz kardeşi gibi algılanan atasözlerimiz ve deyimlerimizle ilgili belli başlı eski eserleri saymamızda fayda vardır. Bunlar; 1. Durub-i Emsal-i Osmaniye........Şinasi 2. Durub-i Emsal-i Osmaniye……..Ebbuziya 3. Müntehabat-ı Durub-i Emsal-i Türkiyye……..A. Vefik Paşa
4. Lehçe-i Osman-i……..A. Vefik Paşa

5. Atalar Sözü……..Velet İzbudak Atasözü ve deyimlerimizin genellikle mizahı ve ibret alınacak yönleri bulunur. Bir bölümü tarihsel olaylara dayanır. Ayrıca bir masala, bir efsaneye yakıştırma olan, insanları güldüren, güldürürken düşündüren, güzel sözlerdir atasözü ve deyimlerimiz(Makal,2003:3). Denizli atasözlerinden ve deyimlerinden birkaç örnek: • Avcı ne kadar tuzak bilse, tilki de o kadar yolak bilir. (Tilki çok kurnazdır, kolay kolay faka basmaz.)

Bir bildik, bin yaddan iyidir. (Bir yerde tanıdığımız olması ne kadar iyidir.)

Kulağını altına alıp yatmak. (Dışarıdan gelen sesleri duymak istemiyor.)

Kuş gördüğü yuvayı yapar. (Herkes anadan, atadan gördüğünü yapar.)

4.2.6 DENİZLİ TÜRKÜLERİ
87

Halkımız, sevisini, nefretini, özlemini, acısını türkülerle dile getirir. Türküler genelde Anadolu halkının duygu yüklü hikayeleridir. Onlarda sosyal hayatın bütün olaylarını buluruz. Düğünlerde, törenlerde, eğlencelerde, yolculuklarda, tarım tarlalarında otururken, çalışırken, keyifli ve üzüntülü günlerde söyleriz türkülerimizi. Denizlinin muhtelif bölgelerinden derlenen türküleri konularına göre, aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz. 1. Yakım türküleri, 2. Düğün, tören türküleri, 3. Ziyafet, oyun türküleri, 4. Güzellemeler, 5. Eşkıya türküleri,
6. Uygulamalı türküler,

7. Teke türküleri, 8. Diyaloglu türküler, 9. Gurbet türküleri, 10. Koşmalar, 11. Avşar beyleri, 12. Aşk türküleri. Denizli ve çevresinde türküler, hecenin her kalıbı ile söylenir. Yediliden başlayarak, on altıya kadar hecenin her kalıbında türkülere rastlanır. Bununla birlikte en fazla kullanılanlar yedili, on birli ve on ikili hece ölçüsündedir. Türküler kuruluşları itibariyle de beş gruba ayrılır. A. Mani kıtalarından kurulu türküler
B. Dörtlüklerle kurulu ve dördüncü mısraları “kavuştak” olan türküler

C. Bendleri dörtlük, kavuştağı iki mısralı olan türküler D. Beyitlerden kurulu türküler E. Bendleri de, kavuştakları da iki mısralı türküler(Kaptan, 1988:147). 4.2.7 DENIZLI AĞITLARI Bir ölünün ardından, onu yücelten ve belli bir makam ile okunan şiir ve mersiyelere “Ağıt” denilmektedir. Toplum üzerinde büyük etkisi olan kişilerin ardından veya büyük felaket ve kayıplardan sonra söylenen belirli makamlı sözlerden olan
88

ağıt(yas) söylenmektedir. Ağıt söylemenin Anadolu’da ve yöremizde belli kaideleri vardır. Bu kaideler çeşitli bölgelere göre değişikliklerde gösterir. Bazı bölgelerde ağıt töreni, ölenin başucunda yapılır. Kadınlar sırayla ve tek tek ağıtlarını söylerler. Sonra hep birlikte yanar, yakınır ve dövünürler. Ağıtı daha çok kadınlar söyler ve yakarlar. Örnek: Anam seni nasıl goyem topurağa, Çürütceymin, tezeciğde yapırağı, Gıyıtmeyyon seni ben ay anama, Aldırdım ak tıpanım elimden(Kaptan, 1988:94;95). 4.3. DENiZLi ADET VE GELENEKLERi 4.3.1 EVLENME ADET VE GELENEKLERi 4.3.1.1 EVLENME ÇAĞI VE KIZ İSTEME Evlenme çağı, Denizli’de kız için 15-18, erkeklerde 18-25 yaşları arasındadır. Evlenme çağına gelen gençlerden oğlan anneleri oğullarının “Yavuklusunu” kendileri seçerler. Çünkü erkek beğendiği kızı yakından göremez görüşemez, bu nedenle beğenme oğlan annelerine bağlıdır. Evlenme çağındaki oğulları için, anne ve baba evvela kendi çevrelerinde kız aramaya karar verirler. Bütün akrabaların da fikrini aldıktan sonra kızı olan eve oğlan tarafının ve aileye en yakın “Dünürcü”, “Görücü” ler kız görmeye herhangi bir bahane gösterilerek gidilir. Oğlanın anne ve babası, görülen kızlardan bir tanesi üzerinde karar kılarak, kızı ailesinden istemeye geçerler. Kız tarafına “Kız evi”, oğlana tarafına “Oğlan evi” denilir. Oğlan evinin sözcülüğü üzerine alan, aileden ve yakınlardan bir kimse, oğlanın anne ve babası ile akrabalarından oluşan bir toplulukla daha evvele “Akşam size hayırlı bir iş için geleceğiz.”, Akşam size bir kahve içmeye geleceğiz.” gibi gönderilen bir haber üzerine, “Buyrun gelin” kız tarafından cevabına karşılık kız evine gidilir. Kız istenir. Kız evince verilen karar olumlu ise, oğlan evinin tekrar gelmesi için, uyun şekilde haber gönderilir. Oğlan ve kız tarafının yakınları ile köyün veya kasabanın ileri gelenleri ile bir cami imamı, kız evinde bir araya gelirler. Öncekinden daha samimi bir hava içinde ikramlar yapılır, sohbetler edilir, sıra hayırlı iş gelir. Kız babası “Büyüklerimizin uygun gördüğünü, bizde uygun görürüz, Allah’ın emrine uymamız gerekir.” diyerek olumlu cevabını verir. Bu sözden sonra şerbet içilir veya tatlı yenir. Oğlan tarafı ve kız tarafı karşılıklı hediyelerini verir. Bunlara “inanmalık, tutu veya söz alma” denilir. İmam dua eder, “Amin” denilir. Bu işleme “Söz kesme” denilmektedir. Bundan sonra, nişan işlemlerinin ne zaman ve nasıl yapılacağı, düğün için tarafların ne gibi eşyalar alacağı veya yapacağı konuşulup karar alınır(Kaptan,1988:8;9).
89

4.3.1.2 NiŞANLANMA Hazırlıkların tamamlanmasından sonra kararlaştırılan günde çalgılı veya çalgısız, evlerde veya umumi bir mahalde, hısım ve akrabalar topluluğu ile kıza nişan yapmak üzere gidilir. Nişandan birkaç gün sonra, kız evi tarafından, oğlan evine “Nişan arkası”, “Sini kaldırma” adları ile hediye gönderme usulü icra edilir. Bu usul çalgılı veya çalgısız olur. Hediyeler kızın arkadaşları ve kadınlar tarafından siniler, bohçalar içinde götürülür, teslim ederken bahşişler alınır(Kaptan, 1988:9;10). 4.3.1.3 PUSAT-KETEN KESME Düğünden, 20-25 gün önce, giyim ve kuşam malzemeleri alınmak, düğüne hazırlık yapmak üzere gelin adayı ile birlikte çarşıya gidilir. Kız ve oğlan evinin ihtiyaçları taraflarca alınır. Ayrıca kız ve oğlan evi yakınlarına da belirli ölçüler içinde münasip hediyelerde karşılıklı olarak alınır. Çarşı ve pazarlarda düğünlük malzemelerin alınması ve evde kesilip dikilmeye başlanması işlemine “Pusat-keten kesme” denilmektedir(Kaptan, 1988: 10). 4.3.1.4 OKU DAĞITILMASI Düğünden bir hafta kadar önce düğüne davet edilecek akrabalara, yakınlarına, komşulara, arkadaşlara “Okuntu-Oku-Davetiye” kız ve oğlan evince ayrı ayrı dağıtılır(Kaptan, 1988: 10). 4.3.1.5 DüĞüN ODUNU HAZIRLANMASI Düğünde: Meşale (Kına) gecesinde ve yemek pişirilmesinde yakmak ve diğer işlerde kullanmak üzere gerekli odun ihtiyacı, Acıpayam, Çameli ve bazı yörelerimizde imece usulüyle temin edilir. Komşuları ve yakınları Cumartesi veya Çarşamba günü sabah erkenden at ve merkepleriyle düğün evine gelirler. Toplu olarak dağa gidilir, kesilen odunlar at ve merkeplere yüklenerek, davul-zurna ile köy çıkışında odun alayı karşılanır. Odunların bir kısmı kız evine, diğerine oğlan evine yıkılır. Odun alayına katılanlar kız evine ağırlanır. Bu usul düğünde yardımlaşmanın, imecenin süregelen bir geleneğidir(Kaptan, 1988: 10). 4.3.1.6 KEŞKEKLiK BUĞDAY DöĞüLMESi Düğünün başladığı günün akşamüzeri, damat adayının arkadaşları ve tanıdıkları çağırılır. Düğün yemeği olarak hazırlanacak keşkeklik buğdayın “dibek taşı” na götürülmesi, bir toplulukla yapılır. Buğdaylar heybelere doldurulur, heybeler omuzlara atılır, davul zurna ile döğme mahalline götürülür. Bir meydanda bulunan dibek taşının çukuruna buğdaylar dökülür. Karşılıklı iki kişi ellerindeki “soku” tabir edilen, ağaçtan yapılmış baltaya benzeyen sokularla döğülmeye başlar. Döğme işi bittikten sonra düğün evine birlikte ilahiler söylenerek elinir. Bir sofra kurulur, çerez meyve ikram edilir. Yenilir, içilir, eğlenilir(Kaptan, 1988: 10;11).
90

4.3.1.7 GELiN HAMAMI Bu usul daha ziyade, gelin helvası gibi sadece merkez ilçemize has bir gelenektir. Gelin hamamı, düğün haftası içinde, gelinin alayla hamama gitmesi demektir. 1940’lı yıllara kadar devam etmiştir(Kaptan, 1988: 11). 4.3.1.8 ÇEYiZ ALMA-GETiRME Düğünün başladığı gün veya düğünün son günü öğle vaktinden evvel, yani gelin getirilmezden önce çeyiz kız evinden, oğlanın evinden gönderilen çeyiz, gelinle güveyin evine dört tekerlekli 5-6 at arabaları veya yeterince atlara yüklenerek getirilir(Kaptan, 1988: 11;12). 4.3.1.9 KINA GECESi Kına gecesi kız evinde 3-4 gün devam eder. Fakat en kalabalık, en heyecanlı, eğlenceli olanı, gelinin alınmasından bir evvelki gece, oğlan tarafının ve halkın iştiraki ile yapılanıdır. Son yapılan kına gecesi genellikle çalgılıdır. Geline “Kına” yakılmasından isimlendirilen bu geceye akşam yemeğinin yenilmesinden sonra çalgıcılar, kına alayı ile birlikte kız evine gelirler. Bir süre eğlendikten sonra, elin ortaya oturtulur, duvağı örtülür, gelin kız, kadınlar ve kızlar tarafından gelin okşama manileri söylenir gelin kız üzüntüsü nispetinde ağlar. Evde kalacaklardan başkası dağıldıktan sonra, elinin el ve ayaklarına, oğlan evinden gönderilen kına yakılır(Kapan, 1988: 17;18;19). 4.3.1.10 DüĞüN VE GELiN ALMA Denizlide düğünler bilhassa sonbahar ve kış aylarında ve Pazar-Perşembe günleri yapılmaktadır. 2-3 gün devam eder. Cuma başlayıp, Pazar günü veya Salı başlayıp Perşembe akşamı sona erer(Kaptan, 1988: 20). 4.3.2 DiĞER ADET VE GELENEKLERi 4.3.2.1 BAĞA GöÇME Denizli ve çevresinde bilhassa bağlık bölgelerde yazın temmuz başlangıcından, eylül ayı sonuna kadar 2-3 aylık bir devre “Bağa göçme” âdetini bir eğlence kabul ederler. Bağı olanlar, sıcak yaz geceleri, pire ve tahta kurularından, sivrisineklerle, yakarca denilen tatarcıklardan, rahat uyku uyumak, daha temiz hava almak ve konu komşunun eğlencelerine katılmak üzere bağa göçerler(Kaptan, 1988: 23). 4.3.2.2 ÇEKİ ÇEKMEK

91

Kadınların muayyen zamanlarındaki ağrılarında, iştahsızlık hallerinde, çeşitli ağrılar yapabilir. Fiziki herhangi bir faydası olmamasına rağmen, inandırıcılık vasfı vardır. İlaç yokluğundan uygulanmıştır. İnce bir bez, mendil, grep, poşu ve yazma gibi şeyler başa sıkıca bağlanır. Buna çelme de denir. Karşıdan çelmeyi görenler, o kişinin hasta olduğunu anlar(Kaptan, 1988: 48). 4.3.2.3 KUPA (BARDAK) VURMAK Soğuk alınlığı, üşütme ve ağrılarda uygulanır. Şiddetli ağrılarda uygulanmaz. Kupa vurulacak yer, alkol, kolonya ve ispirto ile temizlenir. Üzeri hafifçe çizik halinde çentilir; kan çıkmayacak şekilde. Bardağın içine küçük bir ıslak yapılarak pamuklar buraya yapıştırılıp, kibritle ateşlenir, hemen temizlenen yere kupa bastırılır. En yaygın ağrı giderme usulü kupa vurmadır(Kaptan, 1988: 48). 4.4. DENİZLİ YEMEKLERİ 4.4.1 MAHALLi YEMEKLERi Denizli yöresi zengin yemek çeşitleriyle, Türk mutfağının özelliklerini yansıtır. Bilhassa sebze yemekleriyle, hamur işlerinde görülen özellik ve çeşitlikler göze çarpmaktadır. Aşağıda mahalli yemeklerinden örnekler verilmiştir. Bu örneklerde Denizli bölgesine has olanlarına yer verilmiştir. A)ETLi YEMEKLER : • • • • • • • • Denizli kebabı, Etli pilav, Fırın kebabı, Güveç, İşkembe haşlaması, Et yahni, Kuzu çevirme, Tavuk yahni. B)SEBZELi YEMEKLER : • • Börülce, Çaput aşı,

92

• • • • • •

Çağla dövmesi, Çerkez fasulyesi, Sebze haşlamaları, Kabak aşı, Kıymalı semizotu, Kabak çintmesi, Ekşili kuru biber(Kaptan, 1988: 49). 4.5.DENİZLİ OYUN, EĞLENCE VE SPORLARI 4.5.1 GÜREŞ

Güreş, çok eskilerden beri devam edegelen bir ata sporudur. Daha ziyade Acıpayam, Çameli ve bazı köylerde önemli bir düğün eğlencesi sayılır. Gücü yeten, kendine güvenen herkes güreşe çıkar. Güreş geniş bir harman yerinde veya çayırlık meydanlarında yapılır. Güreşte birinci, ikinci ve üçüncü gelenlere, düğün sahibinin maddi durumuna göre hediyeler verirler. Güreşte gaye hediye alam değil, bu ata sporunu teşvik etmek, gençleri özendirmektir( Kaptan, 1988: 14). 4.5.2 AT YARIŞLARI Düğün eğlencelerinin en dikkat çeken eğlencesi olan at yarışları, eski bir Türk sporudur. Atına güvenen herkes yarışa katılır. Geniş bir alanda yapılan at yarışlarına, halk büyük ilgi ve heyecan duyar. At yarışlarına, düğün sahibi “Oku” göndermek suretiyle çevrenin en iyi yarışçılarına davet eder. Bakımlı atlar daha çok tercih edilir. Yarışı kazanan at sahibine çevre, poçu (renkli damar damar olan ipekli dokumadır. Renkler yeşil, kırmızı, sarı, siyah, beyaz, mavi olup erkekler tarafından kullanılır.) kumaş gibi hediyeler, düğün sahibince verilir. Bu hediyeler atın boynuna bağlanır(Kaptan, 1988: 15). 4.5.3KAPMA GÜNÜ Düğünün ilk günü yapılmakta olan “Kapma günü” Çameli yöremizde yapılmaktadır. Gençler arasında tertip olunur. Evlerin yüksek bir yerinden veya yüksek bir ağacın dalından aşağıya urgan (Halat) sarkıtılır, urganın ucuna içi incir, lokum, çerez, şeker dolu bir torba bağlanır. Bu torba bir yönetici tarafından idare edilerek, aşağıda bekleyen gençlere aldatmacı usullerle bir aşağı bir yukarı sallanır, yukarıya çekilir. Gençler torbayı kapabilmek için gürültülü bir yarışa başlarlar. Sonunda torbayı birisi kapar, diğerleri tarafından tebrik edilerek eğlence sona erer(Kaptan, 1988: 16). 4.5.4KOŞULLAR
93

Denizli’nin bazı yörelerinde yine (Bilhassa Yeşilyuva kasabası’nda) düğün eğlencelerinden birisi de düğünün son günü sabah erken yapılan koşudur. Koşuya çevikliğine, koşmasına güvenen 10-15 kişi katılır. 1-2 km uzaklıktan, tabanca atışı veya düdük çalımı ile koşuya başlanır. Koşulara sporcu kıyafetleriyle (Atlet-kilot) katılınır, ayakkabılar çıkarılmış, yalın ayaktır. Koşunun bitiş yerinde düğün sahibince birinci gelene verilmek üzere, bir horoz veya benzeri armağanlar eller üzerinde bulundurulur(Kaptan, 1988: 16). 4.5.5 KIZ KAÇIRMA OYUNU Düğüne katılanlardan birisi efe elbisesi giyip, kızlar meydanda oynarken, kızı efe kaçırır. Bu arada koruyucu güvenlik yetişir, kızı efenin elinden kurtarıp, muhtara teslim eder, muhtar kızın babasını çağırıp ona teslim eder(Kaptan, 1988: 16). 4.5.6 MİT-MİT OYUNU Denizli’nin dağ köylerinde, özellikle Kurtluca, Uzunpınar, Pamukkale ve civarında gençler arasında eğlence gecelerinde oynanan bir oyundur. Gençler sıra halinde yere oturur. Her oyuncu ayak tabanına ellerindeki dayaklarını vurur. En uzun atan birincidir. En arkada kalan ebe olur. Ebe oyunculara paralel olarak dayağını yere koyar. Herkes dayağını ayak tabanına vurarak ebenin dayağını vurur. Vuran dayak nerede durursa, ebe dayağını onun başına kor. Ebenin dayağı vurulmazsa, oyun tekrar edilir(Kaptan, 1988: 16). 4.5.7 MEŞALE (MEYDAN ATEŞİ) Gelin alma gününden bir gün önce, oğlan evinin avlusunda veya bir meydanda, hazırlanan odunların meydan ateşi şeklinde yakılması ile yapılır. Çıralı odunların alevleri meydanı aydınlattığı ibi soğuk günlerde eğlenceye katılanları da ısıtır. Alevlerin çevresinde gençler serilen hasırlar, kilimler ile uzatılan sırıklar üstünde sıra sıra oturup, gençlerden başlamak üzere sıra ile çeşitli oyunlar, davul zurna veya tam çalgı ile oynarlar(Kaptan, 1988: 16; 17). 4.6DENİZLİ HALK MÜZİĞİ Denizli ve çevresi yerleşim birimlerinden derlenebilecek şiveler, ağıtlar, bilmeceler, fıkralar, maniler, ninniler, tekerlememler, sözler, halk inançları, atasözleri ve deyimler, eğlenceler, hastalıklar ve tedavi usulleri, yemekler, halk türküleri ve oyunları ve diğer adet ve gelenekleri Denizli folkloru için oldukça değerlidir. Bugün folklorun anlamı anlaşılmış olmakla bu sahadaki çalışmalarda kendini göstermeye başlamıştır. Bu bakımdan ve özellikle “Denizli’de halk türküleri ve oyunları” adı altında, bölgenin oyun havalarını açıklamaya ve örnek vermeye çalışacağım(Kaptan, 1988: 147). (Denizli halk türkülerine Denizli Anonim Halk Edebiyatı konu başlığı altında yer verilmiştir. )
94

4.6.1 OYUN HAVALARI Oyun, insanı coşturan, hoplatan ve oynatan, müzik eşliğinde, müziğin akıcılığı ve kıvraklığı oyunda belirlenir. Acıpayam, Çameli yöresi gibi köylü, kentli, kadın, erkek herkes oynar düğünde, bayramda, eğlencelerde. Kadın-erkek oyun havaları da hareketleri içinde aynı oyunları oynasalar bile ayrıcalıklar gösterirler. Böylece oyun havaları ve oyunlar: A) Kadın oyun havaları, B) Erkek oyun havaları olarak iki bölüme ayrılırlar(Kaptan, 1988: 149; 150). A)Kadın oyun havaları Çevremizde, ilçe ve köylerimizde en çok oynanan kadın oyun havaları olarak; Keten, Gömlek, Düz oyun, Teke zortlatması, Et aldım elim yağlı, Kerimoğlu, Yol üstünde on kuruş, Karadaşın bağları, Siyah makarada ipliğim, Naha Meryem, Çekirdeksiz bağlarım, Ovanın darısı gibi oyunları sayabiliriz. Kadın oyun havalarının çalınıp söylendiği, kadın çalgı, müzik aletleri ise; Tepsi, Tencere kapağı, Leğen, Kaşık, Tef, Desdümbek, Saz gibi ses çıkaran malzemelerdir. Halk oyunları genellikle bölgenin milli kıyafetleriyle oynanır. Bugün ancak düğün ve bayramlarda çıkarılan bu eski kıyafetler etnolojik bakımdan da ayrı bir değer taşımaktadır(Kaptan, 1988: 1950).

B)Erkek oyun havaları Denizli’de erkekler tarafından oynanan halk oyunları: Harmandalı, Çal Ferayisi, Köroğlu, Pamukçu Bengisi, Hora, Halay ile Zeybeklerden Tavas, Muğla, Aydın, Kadıoğlu, Sarıgül, Sabah Namazı, Yağar Yağmur, Barza, Avdan, Beşkaza, Kerimoğlu, Soğukkuyu, Arpalı, Güvende, Dağlar, Koca Arap, İnce Memed zeybekleri sayılabilir. Erkek oyun havalarının çalınıp söylendiği erkek müzik aletleri ise: Davul, Çanaklı davul, Bağlama, Saz, Üç telli cura, Sipsi, Kabak kemane, Çoban kavalı, Tef, Darbuka, Zilli maşa, Keman, Klarnet, Ud, Cümbüş, Akarddion, Zurna gibi aletlerdir. Folklor derlemelerinde, araştırmalarında ve yazılı kaynaklarda geçen ve Denizli yöresine ait oyun havalarının adları ise: Acıpayam Oğuz zeybeği, Acıpayam zeybeği, Ağır Tavas zeybeği, Alaattin zeybeği, Al Yazmamı Düreyim, Cemilem, Gırık Davaz zeybeği, Gireniz Sipsi havası, Sarayköy zeybeği, Tavas zeybeği, Kınık zeybeği, Kızılhisar zeybeği, Teke zortlatması, Tekparmak zeybeği, Yuvarlak zeybeği olarak kayıtlı bulunmaktadır.
95

Bu açıklamalardan sınıflandırabiliriz: 1. Zeybekler, a) Ağır zeybekler, b) Kıvrak zeybekler, 2. Teke yöresi oyunları, 3. Uygulamalı oyunlar, 4. Kırık oyunlar

sonra

Denizli

bölgesinin

oyunlarını

aşağıdaki

gibi

5. Güreş oyunları (Kaptan, 1988: 151). 1.Zeybekler :Meydanlarda, davul ve zurna ile erkekler tarafından oynanır. Apayrı bir oyun tarzı vardır. Kol hareketleri ile, ayak hareketlerine uydurularak oynanırlar. İki nevi zeybek oyunu vardır. a) Ağır zeybekler: Köylerimizde oynanan ağır zeybekler çok çeşitlidir. Erek bölgesel ve gerekse uygulamalı, yani komşu il ve bölgelere ait ağır zeybekler oynanır. Ağır al yazma, Acıpayam, Tavas zeybeği gibi. b) Kıvrak zeybekler: Kıvrak ve özel figürler ile süslenmiş hele yere bir çift diz vuruş ve oturuş vardır ki hiçbir yörenin zeybek oyunlarında rastlanılmaz. Seyredenleri ürpertir, gururlu ve zevkli bir heyecana sürükler. Hemen hemen her düğünde oynanır. Davul zurna ile çalınıp oynanır. (Al yazma zeybeği, Avşar zeybeği, Tavas zeybeği gibi.) 2. Teke Zortlaması: İnsanı coşturan, hoplatan ve çok oynatan bir müzik, müziğin akılcılığı ve kıvraklığı oyunda daha çok belirlidir. Köylü, şehirli, kadın-erkek herkes oynar. Bu oyun evlerin süsü, meydanların gülüdür. Elden ayağa, baştan topuğa bir çalım, bir eda içinde sağa sola zıplayarak, çökerek, dönerek oynanır. Sipsi ve cura oyunun kıvraklığının ve akılcılığının saf ve otantik katığıdır. 3. Uygulamalı oyunlar : Kırık havaların bazıları ile birlikte ağır ve kıvrak zeybeklerin varyantları oynanır. Kızılhisar, Kırık Tavas, Kazım Zeybeği, Çiftlik Zeybeği, Gaz Amad Zeybeği gibi. 4. Kırık oyunlar: Konya oyunları tipinde düz oyun havalarıdır. Komşu iller ve bölgemize ait olup Denizli’de de benimsenen uygulamalı zeybek havalarıdır. Kırık Tavas, Karaağaç, Kızılhisar, Muğla, Aydın zeybekleri gibi. 5. Güreş oyunları: Davul zurna ile çalınan peşrev havalarıdır. Kırsal kesimlerimizde ve orman köylerimizde, meydanlarda tutulan güreşlerde Dodurgalı ve Köroğlu güreş havaları ile güre tutulur(Kaptan, 1988: 151; 152).
96

4.6.2 ZEYBEK OYUNLARI Zeybek oyunlarının önemine binaen nasıl oynandığını bu kısımda nispeten açıklamaya çalışalım. Yalnız zeybek oyunları iki biçimde oynanmaktadır. Tek oyun, çift oyun. Yani tek kişi tarafından oynanan veya çift kişi tarafından oynanan zeybekler gibi.
a) Tek zeybek oyunu: Oyuncu meydana geldiği zaman, çalgıcıların yanından

doğru geçer ve geçerken hangi oyunu oynayacaksa ismini çalıcılara yavaşça söyler. Çalgıcılarda hemen oyuncunun istediği oyunu çalmaya başlar. Oyuncu bir müddet meydanda ağır ağır dolaşır. Kendini çalıcının nağmelerine hazırlar ve sonra oyuna başlar.
b) Çift zeybek oyunu: Çift oyun denilen ve iki kişi tarafından oynanan zeybek

oyunları, gayet ağır ağır oynanan zeybeklerdir. Bu çift oyuna kıvrak oynanan İzmir Zeybeği, Köşkdereli gibi oyunlar gelmez. Buna Denizli, Tavas zeybekleri ve Harmandalı oyunları gibi ağır oynanan oyunlar gelir(Kaptan, 1988: 152). 4.7DENİZLİ MİLLİ KIYAFETLERİ 4.7.1 ERKEKLERİN KIYAFETLERİ Denizli ve çevresinde erkek kıyafetlerinde genelde birlik hâkimdir. Cumhuriyet öncesi “Üç etek”, “Sıkma” ve “Şalvar”ın giyildiği, kaput bezinden olan bu kıyafetlerin yanında, başta püsküllü fesler, kalpaklar, ayakta yemeni biçiminde, ayakuçları sivri ve kıvrık pabuç ve benzerlerinin, çarıkların giyildiği gözlenir. Cumhuriyet yıllarında ise Denizli ve çevresinde “İmamı Azam Kisvesi” denilen ve genellikle köy ve kasabalarında “Üç etek” giymek adet ve geleneklerindendir(Kaptan, 1988:3). 4.7.2 KADIN KIYAFETLERİ Kadınlar üzerlerine, basma, ipekli ve yünlü kumaşlardan paçası büzmeli uzun don veya şalvar giyerler, entari peşlerinin kenarları türlü renklerde, şerit kaytanlarla işlenmiş ve dalgalanmak suretiyle süslü olurdu. Kadın giyimlerinde süslü ve işlemeli kıyafetler daha ziyade düğün, bayram ve özel günlerde giyilirdir. Günlük kıyafetler genelde adi basma ve alaca entariden ibarettir. Kadınlarımız düğün ve bayramlarda ve özel günlerde bu kıyafetlerin daha yenilerini, daha canlı renklerini, daha çeşitlerini giyerek, salınarak, gezmeyi, fazla ve gösterişli takı takmayı severler(Kaptan, 1988: 3;4).

97

BEŞİNCİ BÖLÜM 5.KÜTAHYA 5.1.GENEL BİLGİLER Yüzölçümü : Nüfus : (İNTERNET 23) 11.875 km² 600.000 Civarı

5.2. İLÇELERİ • Kütahya (merkez), Gediz, • • Altıntaş, Aslanapa, Emet, Hisarcık,
98

• •

Domaniç, Dumlupınar, Şaphane,

Simav, Pazarlar, Tavşanlı (İNTERNET 23)

5.3.KÜTAHYA’ NIN TARİHÇESİ Anadolu‘nun eski yerleşim yerlerinden birisi olan Kütahya’nın kuruluş tarihini kesin olarak belirlemek mümkün olmamıştır. Ancak tarihinin çok eskilere dayandığı anlaşılmaktadır. Sırasıyla Hitit, Frigya, Lidya, Pers, Makedonya, Bitinya ve Bergama krallıklarının hakimiyetinde bulunmuş daha sonra Roma İmparatorluğu ve onun ikiye ayrılmasından sonra Bizans İmparatorluğunun hakimiyetine girmiştir. Eski kaynaklara göre; Kütahya ’nın Antik Çağ’ daki adı Katiaenion’dur. Ünlü Antik Çağ coğrafyacısı Strabon ’a göre bu ad “Kotis’in Kenti” anlamına gelmektedir. Kotiaeion adı temel sözcük aynı kalmak şartı ile, farklı dönem ve yazılışlara göre “Kotiaion”, “Cotyaeum” ve “Cotyaium” olarak da kullanılmıştır(İNTERNET 24) Kütahya için kesin bir kuruluş tarihi verilememekle birlikte; Hitit metinlerinde geçen Assuva tarihiyle ilgili 4. Tuthaliya (M.Ö.1256-1220) yıllarına dayanarak M.Ö.2.binin ortalarında kurulduğu söylenebilir. Kütahya bugün de işletilen zengin maden yatakları dolayısıyla tarihin her devresinde ilgi görmüş, bu sayede geniş ticaret yollarına sahip olmuş, hızla gelişmiştir(İNTERNET 25). İl toprakları içinde yerleşen en eski halk Frigler’dir. MÖ 1200 yıllarında, Anadoluya gelen Frigler, Hitit İmparatorluğu’nun topraklarına girdiler. MÖ 676’da Kimmerler Frigya Kralı III. Midas’ı bozguna uğratarak, Kütahya ve çevresine egemen oldular. Alyattes’in Lidya kralı olduğu dönemde Kimmer egemenliği yerine Lidya egemenliği başladı. MÖ 546’da Persler Lidya ordusunu yenilgiye uğratarak Anadoluyu istila etti. MÖ 133’de Roma yönetimine giren Kütahya, Roma’nın Asya Eyaleti sınırları içine girdi ve “piskoposluk merkezi” haline getirildi. 1071’de Malazgirt Savaşında Alparslan’a yenilen Bizans İmparatoru Roman Diogenes’de tutsaklık dönüşü Kütahya’ya getirildi ve gözleri kör edildi. 1078’de Anadolu Selçuklu Devletini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Kütahya’yı da ele geçirdi. 1277’de III. Gıyaseddin Keyhusrev Kütahya yöresini Germiyanoğlu’na verdi. Germiyanoğulları ise Devlet Hatun’un çeyizi olarak Kütahya’yı Osmanlı’lara verdiler. 1402 Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt’ı ağır bir yenilgiye uğratan Timur, Kütahya’yı alarak Yakup Beye verdi. Kütahya daha sonra tekrar Osmanlı’lara geçti ve “sancak merkezi” oldu(İNTERNET 23). 1867'de Hüdavendigar Vilayetine bağlı bir sancak merkezi olan Kütahya, 8 Ekim 1923'te vilayet olmuştur. Kütahya'nın Milli Mücadele tarihimizde çok önemli bir yeri vardır. Cumhuriyetimizin kurulması için verilen bağımsızlık mücadelesinin en
99

önemli safhası ilimiz sınırları içerisinde yaşanmıştır. Kütahya'da Milli Mücadele 20 Eylül 1919 günü başlamıştır. Binbaşı İsmail Hakkı, Yüzbaşı İsmet, Yüzbaşı Süleyman ve Mülazım Tahsin Beyler Kütahya'ya gelerek Kuva-i Milliye Teşkilatını kurmuşlardır. Teşkilatın başına Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Nüzhet Bey seçilmiştir. İsmail Hakkı Bey Komutasında oluşturulan 350 kişilik bir müfrezenin İngilizleri Kütahya'dan çekilmek zorunda bırakması Kütahya'da Milli Mücadelenin ilk başarısıdır. Kütahya 30 Ağustos Zaferi ile düşman işgalinden kurtarılmış, bunu 1 Eylülde Gediz, 3 Ey-lül'de Emet ve Tavşanlı'nın kurtuluşları izlemiştir. 9 Eylülde İzmir'de Yunan ordusunu denize döken Türk ordusu Mustafa Kemal'in emrini büyük bir başarı ile yerine getirmiştir(İNTERNET 26). 5.4. KÜTAHYA ANONİM HALK EDEBİYATI 5.4.1.EFSANELER KÜTAHYA İLİNİN ADI Bir zamanlar yörede dul bir kadın yaşarmış.Geçimini sağlamak için çanak çömlek yaparak pazarda satarmış. Yaptığı çanak ve çömlekler o kadar sağlam ve güzel olurlarmış ki hemen beğenilip alınırmış. Bu nedenle diğer çanak ve çömlekçilerinki alıcı bulamazmış. Zorda kalan öbür çanak çömlekçiler bu duruma şaşarak sonunda bu kadının çanak çömleğinin sağlam ve güzel olmasındaki sırrın toprakta olduğuna kanaat getirirler ve derler ki :"bu kadını izleyip nereden toprak aldığını öğrenelim, bizde oradan toprak alalım." Derler. Dediklerini yaparak, gizlice kadını takip ederler. Kadını şimdiki ilimizin (Kütahya) bulunduğu yerdeki, küçücük bir tepeden toprak aldığını görürler. Bunun üzerine bütün çanak çömlekçiler oradan toprak almaya başlarlar.Bundan sonra çanak çömlekçilik gelişir ve burada bir kent kurulur. Adınada seramik kenti anlamına gelen Seramorum denir. Daha sonra kentin adı Kotiyom olarak değişir. (İNTERNET 28)

KALE EFSANESİ Efsaneye göre bir zamanlar Kütahya'da minareden boylu, olağan üstü, dev gibi iri ve güçlü adamlar yaşarmış. Ömürleri de boyları gibi uzunmuş. Bazıları susadığında eğilip kente üç kilometre uzaklıktaki Felent çayından su içerlermiş.Bir gün bu adamlara liderleri yan yana dizilmelerini emretmiş, dizinin bir ucu yoncalıya diğer ucu Nemrut kayasına ulaşmış. Liderleri Nemrut kayasından parçalar kestirerek oda büyüklüğünde kaya parçaları elden ele geçirilerek Gulam köyü diye bir köyün yanında işlenerek kentin yanındaki şimdiki Hisar tepeye taşınır.Bir söylentiye göre şimdiki Enne Köyünün adı bu olaydan kaynaklanır.Daha önceleri "Elele " olan köyün adı zamanla Enne'ye dönüşür. Kalenin yapımı uzun sürer.Bedenler, örülür, saralar kururlur, su mahzenleri kazılır ve yer altı yolları yapılarak, görkemli bir kale yükselir.Bu sırada bin yaşına yaklaşmış olan başkanın bir oğlu varmış. Henüz bıyıkları yeni terlemiş olan başkanın bu oğlu 300 yaşındaymış ve birden ölmüş. O
100

güne kadar ölümle ilk kez karşılaşan babanın beli bükülür ve yaptığı kaleye bakar bakar,Üç yüz yaşında oğlum öldü hamı traş (İNTERNET 27) 5.4.2 MANİLER Altın bilezik sırma Kız saçın sarı sırma Bir gecelik bize gel Yedirem hurma Altın idim paslandım Cahil idim uslandım Yari gördüğüm yerde Perçemine yaslandım Ayva ayvadan sarı Ayvaya kondu bir arı Oğlun beni seviyor Kirli gömlekli karı Al şalım yeşil şalım Dağları dolaşalım Aramızda gurbet var Biz nasıl buluşalım Ayna tuttum çimene Çimenin çiçeğine Bülbül olsam da konsam Yarimin perçemine Ak kapı kara kapı Düştü tabancamın sapı Beni yardan ayıranlar Sürünsün kapı kapı (İNTERNET 28)

5.4.3 TEKERLEMELER

101

O piti piti Karamela sepeti Terazi lastik Cim las tik Biz size geldik Bit len dik Hamam gittik Temiz len dik 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10 Git komşunun damına kon Sarı limon Avalama tavalama Koca kuşu kovalama Entüm mentüm Talip tilki toba Portakalı soydum Başucuma koydum Ben bir yalan uydurdum Duma duma dum Kırmızı mum Masa üstünde bıçak Sanki bana batacak Duydunuz mu çocuklar Dedem sünnet olacak Oooooooooooo Makara makara Kalk gidelim yukara Yukar bize dar geldi Yaptıralım bir oda Oturalım orada Oooooooooooooo Ovalama kovalama Ebe kızı tavalama Entüm men tüm Ben seni seçtim (İNTERNET 28)

5.4.4 NİNNİLER

102

Dandini dandini dastana Danalar girmiş bostana Kov bostancı danayı Yemesin lahanayı ninni Lahanayı yedi, kökünü de yer Benim oğlum lokum yer Uyusun da büyüsün ninni Tıpış tıpış yürüsün ninni Dandini dandini danalı bebek Beşiği yeşile boyalı bebek Uyusun uyusun büyüsün Parmakları kınalı bebek Beşiğini sallarım Düşmesin oğlum bağlarım Babası nerde yavrumun Gitti de gelmedi ağlarım Hoppala hoppala altın top Bizde var kimsede yok Bir elinde yay bir elinde ok Uyusun yavrum uyusun (İNTERNET 28) 5.4.5 ATASÖZLERİ -Aç aman bilmez. - Aça sekiz yorgan örtmüşler yine uyuyamamış. - Adam kıtlığında keçiye Abdurrahmançelebi derler. -Besle kargayı oysun gözünü. - Bir günlük beylik beyliktir. - Bir koyundan iki post çıkmaz. - Çok karıştırma altından çapanoğlu çıkar. - Evdeki Pazar çarşıya uymaz. -Suyun çağlamazından insanın söylemezinden kork. - Şahin sinek avlamaz. - Takdirle yazılan tekbirle bozulmaz. 5.4.6 DEYİMLER -Aba altından deynek gösterir. - Acısı içine çökmüş - Açlıktan nefesi kokar. - Adama döndü -Bıyık altından gülme - Bir kaşık suda boğma
103

- Bundan iyisi can sağlığı - Büyük söyleme - Canı cehenneme - Canıma değdi - Cehenneme kadar yolu var.cehennemin dibi -Şeytana külahı ters giydirmek - Şeytan dürttü (İNTERNET 6) 5.4.7 BİLMECELER • Akşam baktım çok idi Sabah baktım yok idi (Yıldız) Ak çıkının içinde sarı altın (Yumurta) Ağzı açık alamet İçi kızıl kıyamet (Fırın) A benim al yastığım İçine un bastığım (İğde) Alladım pulladım Şehere yolladım (Mektup) Avlıdan atlar Dibine yumurtlar (Kabak)

• •

Allah'ın işi Başındadır dişi (Haşhaş)

5.5HAYATIN DÖNÜM NOKTALARI 5.5.1.DOĞUM GELENEKLERİ
104

Doğumun ailede yarattığı sevincin eşe dosta duyurulması ve paylaşılması çevresine oturan köklü bir gelenektir. Etrafına kümelendirilen seremon ve törensel geçişler adete protokol gibi esnetilmeden uygulanır. Günlerce süren bir kutlamalar silsilesi içinde sürdürülür. Bebek ve anne için doğumdan iki üç hafta sonra evin misafir ağırlanan odasının baş köşesine normal boyundan daha yüksek bir yatak süslenir. Bu yatak ailenin bebeği için yapılır. Yatağın süsleme malzemeleri ailenin ve yakınlarının çeyizlerinden bir araya getirilen, birbiriyle uyumlu, sim sarma, renkli nakış ve tel kırma tekniklerinde işlenen baş tülbentleri, çevre, uçkur, peşkir, bohçalar, bürümcük çarşaflarıdır. Yatağın dört bir yanına çıta konur. Çıtaların çevresi bürümcük çarşaflar veya benzeri kumaşlarla boğum boğum süslenir. Yatağın arka ve baş yan duvarları ağır işlemeli şalvar kumaşları ile kaplanır. Bu kumaş üzerine ortalanarak sim sırma işli bir bohça hafif eğimler verilerek zemine iğneleyerek şekillendirilir. Bu şekillendirme malzemenin çokluğuna, yapan kişinin becerisine bağlıdır. Genellikle uçları açık S, göbek, kelebek, takke şekilleri ile kompozisyonlar meydana getirilir. Bunlar duyulan sevincin sembolü sayılır. Yatağı ön st ve yan üst kısımları bir baş tülbendinin işli yerleri görünecek şekilde kapatılır. Veya renkli ipek krepler, iğne oyalı danelerin çapraz bükülmesi ile baklava biçimli kafes oluşturulur. Kafeslerin ortasına külte inci ve altın tuğralar asılır. Yatağın bir köşesine gelin tacından- bulunan tac krebinin içine sarımsak, çörekotu ve tuz konularak sıçan denilen nazarlık yapılır ve asılır. Gelin misafirleri ipekli bir kıyafetle karşılar. Misafirlere kahve , çay pasta börek yanında özel yapılmış baharatlı tarçınlı karanfilli sıcak loğusa şerbeti ikram edilir. Doğu yatağı 40 gün ziyaret edilir. 5.5.2.SÜNNET GELENEĞİ Anadolu'da çocukla ilgili geleneksel işlemlerden en önemlilerinden biriside sünnet geleneğidir. Çocuklar çoğunlukla okul çağına yakın veya ilkokul yıllarında ergenlik çağına girmeden sünnet edilmektedirler. Sünnet tekli yaşlarda ve tören ise okulların kapanmasından sonra yaz mevsiminde yapılır. Sünnet giysisi tören hazırlıklarının en önemli bölümünü oluşturmaktadır. "Maşallah" işlemeli sünnet elbisesi alınır ve giydirilir. Sünnet evinin misafir ağırlanan odasının baş köşesine normal boyundan daha yüksek bir yatak hazırlanır. Sünnet yatağı da doğum yatağının aynı malzemelerle ve aynı şekilde yapılır. Tek farkı sünnet çocuğunun ilgisini çekecek renkli ve ışıklı süslerin ağırlıklı ilaveleridir. 5.5.3 EVLENME GELENEKLERİ Kütahya İlinde, kız-erkek ilişkileri genelde sınırlıdır. Dünür gezmeden başlayarak gerdeğe kadar düğün hazırlıkları sürerken de bu ilişkiler sınırlılığını korumaktadır. • Evlenme Yaşı ( Çağı ): Erkekler 18-20 yaş civarı, kızlar ise 15 yaş sonrasıyla bu çağa girmiş sayılırlar. Erkek evlat, ailesinden her hangi bir öneri gelmezse ya babasının ayakkabısını kapı eşiğine çivi ile çakmakta yada ayakkabının içerisine tuz doldurmaktadır. Yörede bu evlenme isteğinin bir göstergesi olarak yapılmaktadır. • Kız Görme - Görücülük : Oğlan anası eş, dost arcılığıyla kız aramaya başlar. Aynı zamanda oğlan babasına da bu tür, kız övücü öneriler gelmeye başlar.Yörede eskiden beğenilen kız Hıdrellez günü, düğünlerde oğlana gösterilir. Şimdilerde bu daha kolay olmaktadır. Oğlan annesi sabah erken saatlerinde kız görmeye gider. Ziyaretçilere kahve ikram edilir. Bir bahane edilerek kız konuşturulup kekeme olup olmadığı belirlenir. Kız evi her gelene güler yüzlü gözükür, sunuda
105

kusur ermez. • Dünür Gitme:

Görülüp belirlenen kızın evine dünürcü olarak gidilir. Kız elleri öper, sonra kahve getirir. Kahveler içilinceye kadar ayakta bekler. Daha sonra fincanları toplar ve çıkar. Dünürcülerin en yaşlı olanı "Allah'ın emri, peygamberin kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz" der.Oğlanı över. Kız tarafı zaman ister. Kız anası konuyu babaya açar ve oğlan ve ailesini soruşturulur. Dünür kadınlar tekrar geldiğinde kız anası "bizimkine açtım. Düşünelim" dedi. "Bence Allah kısmet etmişse olur. Amma söz babasında. Bir de erkekler babasından istesin" der.Erkekler kızı babasından isterler.. Onaylanırsa oğlan anasına sırma işlemeli iki tülbentle"ikrar tülbendi" verilir.Tülbentlerin alındığı gün "şerbetin" ne zaman içileceği, kaç kişi olunacağı gibi konularda belirlenir. Bu aynı zamanda "söz kesme"dir. • Şerbet : Yörede genelde Cuma günü yapılır. Daha önceden kız evine bir akraba ile 40-50 kilo şeker, bir sandık topak şekeri, bir torba şamsi şekeri,1-2 kilo kahve, 1 sepet kağıt şeker ve şeker boyası gönderilir. Çağırılan davetliler sabah erkenden kız ve oğlan evinde toplanmaya başlarlar. Kız evindeki erkek tarafının davetlileri tamam olunca oğlan evinin götürdüğü hoca kız evinin en yaşlısından kızı tekrara ister. Onay alındıktan sonra hoca dua okur. Sonra şerbetler dağıtılır. Şerbetler içilirken oğlan babası yüksüğü kız babasına verir. Kız evi yüksüğü aldıktan sonra "tülbent bohçası"nı getirip hocanın önüne koyar. Hayırlı olsun der. Erkekler için nişan-şerbet Cuma namazına kadar sürere. Erkekler gidince kadınlar eğlentiye başlarlar. Oğlan tarafının getirdiği nişan yemekleri yenir.İkindi namazında herkes dağılır. Kız evi, oğlan evinden gelen konuklar için gidince iki sürahi şerbet doldurup oğlan evine gönderir. • Görümlük : Görümlük yada "mübareke" nişandan bir veya iki ay sonra olur. Oğlan evi haber gönderip "biz gelin kızımızı göreceğiz" derler. Görümlük töreni pazartesi, Perşembe yada Cuma günüdür. Bu günlerden birinde oğlan evi 15 kişilik gruplar halinde kız evini ziyaret edip gelin kızlarını görürler. Kız giyinip herkesin elini öper. Eli öpülen herkes kıza bir şeyler takar. Kız odadan çıkar ve elbise değiştirip yeniden el öper. Ondan sonra tekrar elbise değiştirip su dağıtır. Akrabalarda oğlan evinden getirilen hediye bohçalarını açıp bakarlar ve dua ederler. Öğlende yemek yenir. Kız yeniden elbise değiştirir ve giden konukların ellerini öper Mübareki ise görümlük bittikten sonra kızın yakın akrabaları oğlan evini ziyarete giderler. Kız anası giderken oğlana hediyeler götürür. • Düğün Hazırlıkları - Yük : Görümlük ve mübarekiden sonra oğlan anası kız evine giderek ne istediklerini sorarlar. Kız evi için hazırlanan elbise takımları ve dürüler şerbette kız evinin verdiği ağır baş tülbendine sarılarak bohçalar içinde kız evine gönderilir. Yükün arkasından oğlan anası ve çağrılı akrabalar kız evine giderle. Yemekler yenir, çalgılar çalınır, oynanır. Kız evinin hazırladığı çehiz açılır, bakılır. Oğlan evinin yük ve çehizi serilir.Yük bir hafta açık kalır. Yük geldikten 15- 22 gün sonra düğün başlar. • Çehiz Altı : Sergi indikten sonra okuyucu kadınlar her iki tarafın akraba ve yakınlarına "Salı çehiz altı, Çarşamba kına, Perşembe düğüne buyurun" derler. Oğlan evinin okuyucusu, kız evine giderek, "Salı çehiz altı,, Çarşamba yengelik, Perşembe akşamı güveyi salmaya buyurun" der. Bunlar olurken de tüm mahalleli imece biçiminde kız evinde çeyiz altı yemeklerini hazırlarlar.
106

Her iki tarafta ayrı birer davet verirler. Yemek zamanı önce oğlan evi davetlileri yemeğe buyur edilir. Sonra kız evi davetlileri sofraya otururlar. Yemekten sonra eğlence yapılır. • Gelin - Dönme Hamam Geleneği : Şehirdeki bir hamam oğlan evince kiralanır. Düğüne çağrılan kız ve erkek tarafının akrabaları o gün hamamda yıkanırlar. Yıkanmadan sonra çalgılar eşliğinde önge gelin arkada yengeler olmak üzere hamamın şadırvanının etrafında dönerler. Oğlan anası ve yakınları kızın başının üzerinden para ve şeker saçarlar • Ahenk : Salı gece yarısından sonra kadınlar ahenge otururlar. Sabaha kadar çalınır oynanır. Gelin kız birkaç arkadaşı ile bir kenarda dinlenirler • Kına Gecesi : Ahenkten sonra kalıp gitmeyen kadınlar kına gecesine hazırlanırlar.Oğlan evi davetlileri de oğlan evinde toplanıp, gelirler. Maniler söylenir.Kız yengeleri gelin kıza abdest aldırır ve giydirirler. Kızın başına kırmızı duvağı, tek kocalı, analı babalı ve erkek çocuğu olan yenge takar. Önde çalgıcılar, arkada iki kız yengesinin arasında gelin kız ve ardından kına taşıyan okuyucu olmak üzere odaya girerler. Odada türküler söylenir. Kız kıbleye doğru oturtulur ve kız tarafı gelinin sol el ve sağ ayağına kınasını, oğlan tarafı sağ el ve sol ayak kınasını yakarlar. Kına sarılmadan önce kızın ayak kınalarından alınan parçalar bekar kızların saçlarına "bahtları açık olsun" inancıyla sürülmektedir.Kınadan sonra önce oğlan tarafı sonra kız tarafı pilav ve zerdeden oluşan kına yemeğini yerler ve giderler. Gece kızın elleri ve ayakları kına ile süslenir. Kız Düğünü : Perşembe sabahı kız evinde kız evinin davetlileri toplanırlar. Kıza abdest aldırıp, namaz kıldırırlar. Gelin kıza tefebaşı giydirilir. Kızın başı yapıldıktan sonra yüzü yazılır sonra al duvak örtülür. Paça günü oğlan evinde kesilecek olan saçları 30 -40 örgü halinde örülür • Kuşak Kuşatma : Kızın saçı yapılıp yüzü yazıldıktan sonra kız düğününün önemli parçası olan "Kuşak Kuşatma" geleneği uygulanır. Yengelerin oyun ve eğlenceleri sürerken kızın amca ve dayıları gelir. Gelin el öper. Babası veya erkeklerin en büyüğü kemeri gelin beline üç kez dolar çözer ve diğerlerine verir. Herkes bu işlemi tamamladıktan sonra ilk olarak kuşağı kuşatan kuşağı bağlar ve dua eder.

Erkek Düğünü- Yengelik :

Kız evi kız düğünü yaparken erkek tarafında kendi arasında eğlenir. Buna yengelik denir. Damat akşama hazırlanır.

Gelin Alma :

Oğlan evinin yakınları kız evine giderler. Kız tarafının erkekeleri bu alayı karşılar ve iki taraflı sıralanırlar. Bu arada oğlan anası, yengeler, görümceler arabalarla kız evine gelirler. Kız tarafı karşılar ve lokum ve şerbet sunulur. Gelin kız getirilerek kaynanasının önüne oturtulur. Kız yengeleri dualar ederek çıkarlar. Erkekler gelinin odasına girerler ve kaynana saçı saçar. Oğlan babası kızı kolundan tutup kaldırır ve arabaya binen oğlan yengelerinin yanına oturtur. Çeyiz arabaya yüklenir.Kız evinden ayrılınır Gelin arabadan oğlan yengeleri indirir. Gelin eve
107

girerken hazırlanmış bal ve kaymaktan birer parmak kapının üst ve alt eşiğine sürer. Eve alınır. Kaynana "hoş geldin kızım" der . Yengelerin öncülüğünde erkeke tarafından kadınlar oynar. Geline bakmaya gelinir. Güvey salmaya kalacaklar dışında düğün evinde kim • Nikah : Kızın vekaleti alınarak camide veya evde dini nikah kıyılır • • •

Güvey Salma : Kız evinden iki yenge birkaç genç kadın tepsilerle baklava ve damat için hazırlanmış çamaşırları getirirler. Yengeler kalır, diğerleri gider. Güvey salma töreni ikindi üzeri başlar. Damat ve sağdıçları eğlenirler, yemek yerler.Yatsı namazından sonra erkekler dışarıdan gelerek evin kapısında sıralanır. İmam ve yaşlı kişiler sıranın başında durur. Dua ve ilahiler okunur. Damat el öperek içeri girmeye hazırlanırken arkadaşları şakalar yaparlar. Gerdek sonrası damat sağdıçları hama gider. Gelini yengeler evde yıkar. • Paça : Kuşlukta iki üç sofralık misafir toplar ve yemek verir. Akşam "gelin almaya "giden yakınlar gelir, yemek yenir. Gelenler geline hediye takar. Paça denilen toplantıda gelin el öper ve hizmet eder. • Kız Ardısıra : Oğlan ve kız evlerinin düğünden sonra birbirlerini ziyaretlerine verilen yemektir. Önce kız sonra erkek evi birbirini yemeğe alır Mübareke : Düğünden sonra kırk gün boyunca akrabalar yeni geline kutlama ziyaretleri yapar buna mübareke denir. Kırk gün boyunca gelin kutlamaya gelenlerin hizmetini görürken her ikramda elbise değiştirir. (İNTERNET 28) 5.6HALK BİLGİSİ

108

5.6.1.GÜNLÜK YAŞAM Bizanslılar döneminin piskoposluk merkezi, Germiyanlılar döneminin başkenti, Osmanlılar döneminin Anadolu Beylerbeyliği merkezi Kütahya tarihin her döneminde önemini koruyan bir kent olmuştur. Kervansarayları, menzil haneleri, medrese, kütüphane, imaret, kilise, cami, külliyeleri ve mevlevihanesiyle döneminin ilim irfan ve medeniyet merkezlerinden biridir. Kütahya'da esnaf teşkilatı, dünden bugüne Ahilik geleneğine bağlı birer eğitim ve kültür merkezidir. Mevleviliğin de Anadolu'daki yayılma merkezlerinden biri olan Kütahya'da tekkeler halk yayışını önemli ölçüde etkilemiştir. Kütahya insanı kanaatkar, sabırlı ve geleneklerine bağlıdır. Çevresinde Kütahyalı için "Havası sert, insanı mert yerden" denir. Kütahya'da gelenek, görenekler ahlaki değerler ve dinsel yapı güçlü bir kurum olarak toplumsal yaşayış üzerindeki belirleyiciliğini korumaktadır. Bu bazen günlük yaşamda çeşitli kısıtlamalar şeklinde, bazen de güçlü bir yardımlaşma ve dayanışma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kütahya'da çelebilik; bir mevkidir. Yiğit, aklı duygularına egemen, sözüne güvenilir, önderlik yetisi gelişkin ama mütevazılığı bırakmayan insanlara "çelebidir" denir. Hatta Kütahyalı bunu çoğu kere şehrin unvanı olarak kullanır, "Kötayamız çelebidir" der. Günlük yaşamda "Allah kerim" yetinme anlayışıyla da "ele güne karşı" sarınma yaklaşımıyla da sıkça karşılaşılabilmektedir 5.7 HALK HEKİMLİĞİ Halk hekimliği veya geleneksel tıp, ilk insanın tabiat olayları karşısında takındıkları tavırlar ve münasebet şekillerinden doğmuştur. Burada sihir veya büyünün önemli rolü olmuştur. Dini inançların ve büyünün önem kazandığı bu toplumlarda sağlık ve hastalık da, insan bedenine yabancı unsurların girmesi ve onların yaptıkları kötülüklerle izah edilirdi. İşte insanların bunlardan korunmak için düşündükleri çareler, halk tıbbının temellerini atmıştır. Dolayısıyla geleneksel toplumlarda hastalık ve sağlık hakkındaki düşünceler, halk kültürünün bir parçası olarak doğmuştur. Bu nedenle konu ile ilgili uygulamalar, öncelikle Antropoloji, Etnoloji ve Halkbilim disiplinlerini ilgilendirmekte, konunun teknik analizleri ise tıp ve eczacılık disiplinleri ile açıklanmaya ve değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Halk ilaçlarının hazırlanmasında ise çoğunlukla çevrede yetişen bitkilerden yararlanılmaktadır. "Şifalı bitkiler" denen bu tür bitkilerin ülkemizde yoğun bir kullanımı vardır.İlimizde Kullanılan halk ilaçları: -Mesane yolarında meydana gelen arızalara:et kabartan otu (darı gibi taneleri vardır) nun taneleri kaynatıp içmek iyi gelir. -Vücutta ağrıyan yerlere : Hardalın tanelerini ufalayıp, yapılmış ununa ekip ağrıyan yere sarılır. Sarılan yer çok yanar. Fazla dayanılmaz ama ağrıda kesilir -Bel ağrılarına: Beline bir ip bağlayıp bıçakla üstünden hafifçe ip kesilir ve azıcık kan çıkar, böylece giderildiği zannedilir. Kesme ustura bıçağı ile yapılır -Dalak Kesmesi: Tepsinin içine su koyarlar. Ayaklarını tepsinin içindeki suya sokarlar. -Soğuk algınlığında dağlarda bulunan ve Bodur Mamut dedikleri otu kaynatılır ve içirilir. -Nefes darlığı için pinar yaprakları kaynatılıp içilir. -Kalp hastalığı için kedi kulağı dedikleri otu kaynatıp içilir. -Kesilen yaraya, sigara, kül veya tuz basıp iyi etmeye çalışılır. Gelincik çocuk hastalığına, gelincik hayvanı kesilir ve eti yedirilir.Ocak denilen kimseler okutulur ve çizdirilir.
109 -Siğil Okuma; ay yeni çıktığında ay karanlığında yerden torak alınarak yere bakmazsızın aya

5.9 HALK BAYTARLIĞI Geleneksel kesimde ekonomik yaşam büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Geçimini ahırdaki hayvanından sağlayan, karnını hayvan ürünleriyle doyuran kırsal kesimdeki Anadolu halkı; hayvanına evindeki insan kadar değer vermektedir. Anadolu halkının veteriner olmadığı zamanlarda yada veterinere ulaşamadığı durumlarda yada gitmek istemediklerinde hayvanlarını hastalıklardan korumak veya hayvanlarını tedavi etmek için başvurdukları uygulama ve pratiklerin tümüne halk baytarlığı denmektedir. Bu uygulama ve pratiklere aşağıdaki şu örnekleri verebiliriz. Kelebek Hastalığı : Demiri kızdırıp hayvanın boyun altını, şiş olan yeri yakarlar Tavuk Hastalığı : Tavuğa yoğurt, aspirin, oponu su ile eriterek içirirler. Gazyağı ile kepek karıştırılıp tavuk yemi olarak verilir Yemleme; hayvanın fazla yem yemesinden ileri gelir. Bacakları tutulur. Karnı şişer Hayvanı soğukta tutarak karbonatlı madenler vermek suretiyle tedavi edilir. Ayrıca soğuk su ile yıkanır ve hayvan zorla gezdirilir. Kan Akma; Hayvanın ilk baharda taze otlar yemesinden meydana gelir. Zehirlenen hayvanın çakı ile kulağı kesilir. Buna kan alma denir. Kanın daha hızlı çok akması için kulağa bir çubukla vurulur. Daha sonra hayvanın ağzından sarımsaklı yoğurt verilir. Yılan Sokması; Yılan sütlü hayvanları sokar, Yılanın soktuğu yer yumurta büyüklüğünde yumuşak bir şekil alır. Burası çuvaldız ile şişlenerek ovulur. Kuzu veya Buzağı Yakma; Yavrusu ölen koyun veya inek başı dönünceye kadar kendi etrafında dolandırılır. Başı dönen hayvan bileğinden bir iple direğe bağlanır.Memesinden süt sağılarak yeni yavrunun üstüne dökülür ve bunun üzerine tuz serpilir. Bu arada yeni yavru aç bırakılır. Yavru hayvanın altına atılır. Aç olan yavru hayvan emmeğe başlar. Bütün bu işler özel kabiliyet ister. Yani her insan kuzu veya buzağı yakamaz. Amel; Üşümüş hayvanlarda görülür. Verem başlangıcı teşkil eder. Hayvanın iç organlarını ısıtıcı nışadır, kaynak ve bu gibi maddeler ağızdan verilir. Verem; Hayvanın akciğerlerinde hastalık olur. Soğuk algınlığından olmasından dolayı ahırda soba yakılır. Hayvan sıcak tutulur. Şerit; Hayvanın yüreğinde kabarcıklar olur. Şerit hayvanın but ve kaburgasında bulunur. Canlı şeritler olur. Bu hastalık kesilip yüzülmeden bilinmez. Hayvan bahar mevsimine çıkarsa bu hastalıktan kurtulur. Uyuz; Hayvanın deri kısmında görülür. Devamlı kaşınır. Büyük noktalar halinde deride kemreler hasıl olur. Yanık yağ, gres yağı, asfinik karıştırılarak yaralara sürülür. Sarılık; Hayvanların gözü tamamen sarı bir renk alır. Hayvan sersemleşir ayakta duramayacak hal alır. Hayvan serin yerde tutularak soğuk suyla yıkanması faydalıdır. Bu
110

hastalığın sebebi hayvanın güneş ışığında çok kalmasıdır. Şap; Hayvanın ağzından salya akar, ağzının içi ve dudak araları tamamen yara olur. Hayvanın şaplı yerlerine ispirto, nışadır, şap gres yağı birbiriyle karıştırılarak fırça ile sürülür. Domuz Başı; Hayvanların boğaz ve başında bir şişkinlik olur bu şişkinliğin içi pislik dolu olur. Şişkin yerler bıçakla yarılır.İspirto ile temizlenir. Şişkinlik sert ise sıcak sıcak demirle dağlanır. Şarbon; Hayvanlar için şiddetli bir hastalıktır. Hayvanın gözleri içine çekilir. Yemeden içmeden kesilerek sersemleşir. Gözünün içinde kırmızı benekler meydana gelir. (İNTERNET 28) 5.10HALK TAKVİMİ ve METEOROLOJİSİ Haftanın Günleri duşamba (Pazartesi) dernek (Salı) bazar (Çarşamba ) cum~aşamı - peşembe (Perşembe) cumeyi (Cuma) cumey~ertesi (Cumartesi) girey (Pazar) Karakış 45 gün, zemheri 45 gün, Kasım 45 gün, Hamsin 45 gün olarak hesaplanır. Yazın gelmesi için 180 gün hesaplanır. Her yıl mayıs ayının 6sında HIDRELLEZ kutlanır Baharın geldiğine inanılır. Cemrelere inanılır.Birincisi Havaya İkincisi Suya üçüncüsü toprağa düşerek ısınılacağına inanılır . 5.11HALK EKONOMİSİ Halkın geçimini sağlamak için giriştiği çabaların tümüne halk ekonomisi denir. Tek başına gibi görünen halk ekonomisi halk mimarisinden, inançlara kadar tüm yaşamı etkisi altına alır, kültürel yapının doğrudan belirleyicisi olur. Aileler ferdi olarak yaşamaya başladılar.Geniş aileler halinde yaşayanlar çok azaldı. İlimizde ekonomik olarak çok iyi ve çok kötü olarak iki kesim vardır. Bu da her tür konuşmada ikilik yaratmaktadır. (İNTERNET 28)

5.12 KÜTAHYA MUTFAK KÜLTÜRÜ Kütahya'da beslenme büyük ölçüde ev ürünlerine da ya n maktadır. 1960'lı yıll arda "Aşçı dükkanı" denen lokanta kent yaşamına girmiştir. Kütahya'da bu ğday ürünleri, hamurlula r ve süt ürünleri beslenmenin temelini oluşturmaktadır. Ev makarnası dene n erişte, bulgur ve tarhana yörede en çok tüketilen yiyecekler arasındadır. Bağcılığın yaygın olduğu dönemlerde pekmez ve şıra çeşitli biçimlerde kullanılarak, kimi besin gereksinimlerini karşılamaktaydı. Yaygınlaşan kentleşme olgusu giderek bu beslenme biçiminde köklü değişimler yaratm ıştır.
111

Yakın zamana kadar çarşı ekmeği, ev ekmeği ayrımı yapılan Kütahya'da beslenme artık büyük ölçüde Pazar ürünlerine dayanmaktadır. Yazdan biber, fasulye, patlıcan gibi sebzelerin kurutulması geleneği hala sürmektedir. Yerli halk sebze kurutması yanında salça, erişte, bulgur, nişasta, tarhana, turşu gibi genel tüketim maddelerini evde kendileri hazırla maktadır. Haşhaşlı, şibit denen saç pidesi beslenmedeki değişime karşın hala yaygın olarak yapılmaktadır. Kütahya'da böreklerde oldukça çeşitlilik görülmektedir.Gökçümen hamursuzu Şibit, gözleme, ıspanaklı şibit gibi. Günlük yiyecekler arasında tarhana ve bulgur önemli bir yer tutar. Ayrıca kızılcık tahrası yapılma ktadır. Cimcik denilen hamur yemeği yöreye özgü yemeklerin başında gelmektedir. Çorbalar : Sıkıcık Çorbası, Tekke Çorbası, Tarhana Çorbası gibi yöresel çorbaları vardır; Hamur İşleri: Mantı, Tosunum, Höşmerim (bir hamur işidir) Kaygana, Kapama, Gözleme, Şibit, Dolamber böreği, Cimcik. Et Yemekleri: Sulu saç kavurma, küp kebabı, çevirme kebabı, kuyu kebabı, Gediz göveci, Tavşanlı göveci ve tas kebabı. Tatlılar: Kaymaklı güllaç, gül tatlısı, yufka tatlısı, peluze, Kütahya baklavası ve zerde 5.13KÜTAHYA' DA FOLKLOR: Kütahya çok zengin bir kültüre sahiptir. Bu zengin ve renkli kültür, her alanda olduğu gibi, folklor dede kendini gösterir. Türküler, maniler, halk hikayeleri, atasözleri, mahalli deyimler, efsane ve destanlar bu zenginliğin göstergesidir. Türküler genel olarak sevdaları, acıları, özlemleri, ölümlerin ardından yakılan ağıtları, kavuşamayan sevdalıları anlatır. Düğün, nişan, doğum gibi özel günlerde sergilenir ve oyunlarla süslenir . Maniler ise özellikle kına gecelerinde ve bayramlarda söylenir. Kütahya türkülerinin hemen hepsinin bir öyküsü vardır. 5.13.1 HALK OYUNLARI Kütahya halk oyunları Zeybek grubuna girmektedir. Kaşıkla oynanır. Ege Zeybeği'nden küçük farklarla ayrılır. Ege'de zeybek dairesel formda oynanırken, Kütahya'da hem dairesel hem çizgisel oynanır. Zeybeğin temelinde tek başına, mert, cesur, savaşçı bir erkek vardır. Üretken, koruyan, iyi ahlaklı, vakur ve adaletli zeybek başı, Anadolu insanının temsilcisidir. Kadın ve erkekler tarafından oynanışı farklıdır. Erkek zeybeği ağır, hızlı. kırık diye üçe ayrılır. Tek başına oynanabildiği gibi 2,4,6'lı grup olarak da oynanır. Kadın oyunları tek başına ve tek oyunla biten (Yasemen Dalı ), yengeler oyunu, gelin (Paça günü) oyunlarıdır ki kaşıksız oynanır. Paça günü gelin oyunda bereket simgesi arpa saçar. Arka arkaya 3 oyun oynanır : Ahmet Bey, Gar mı Yağdı, Tıpır tıpır veya Yoğurdum Var, A Hamamcı, Hop Şimidallı şeklinde gruplaşan oyunlar ağırdan hızlıya doğru oynanır. Cuma günleri toplanılan ve "Kızlar içi" denen eğlentilerde, kına eğlencelerinde zengin süs takıları ve
112

giyitleriyle tekrarlanan oyunlar bir yandan da genç kızlara öğretilir. Oynamayı bilmeyen, endamlı yürüyemeyen kızlara "Hiç mi Cuma debleği görmedin" denir. Erkeklerde ise yaren denilen gezeklerde tekrarlanan oyunlar gençlere hem öğretilir hem oynatılır. Kütahya'da gezekler tüm canlılığıyla devam etmektedir. 5.13.2 MAHALLİ KIYAFETLER: Görenleri hayrette bırakacak güzelliğe ve sanat değerine sahiptirler. En yeni yapılmış olanları bile antika değeri taşır. Canfes adı verilen saf ipekten kumaş, sırma ile elde işlenerek çok ince bir zevkle, değerli bir sanat eseri, tarihi bir eser haline getirilirler. Kıymetleri bilinir, son derece titizlikle korunur, kuşaktan kuşağa aktarılırlar. Ayrıca kadife, yünlü, daha değişik ipekli kumaşlardan yapılanları da vardır. Birkaçını tanıyalım: a)Kadın Kıyafetleri: "Tefebaşı" Kütahya kadın kıyafetleri içinde ilk sırayı alır. Kırmızı veya mavi renkteki ince ipek veya yünlü kumaştan üç parça olarak dikilir. Ancak uzun entari Çintiyan (Şalvar) ve Fermene adı verilen bu parçalar genellikle üçlü takım olarak giyilmez. Şalvar veya uzun entari üzerine fermene daha yaygındır. Uzun entari içine al gömlek giyilir, bele gümüş kemer takılır. "Şalvar" Genelde ''Pullu'' adı verilen ince ipekli kumaştan dikilir. ''Aynalı Pullu ve Süpürgeli Pullu olmak üzere iki çeşittir.Aynalı pullu gümüş sırma ile işlenir. "Çatkılı" Hareli kalın saten veya ipek kumaş üzerine simle bezeli olarak işlenir ve dikilir. Siyah, mavi ve mor renkli kumaşlar tercih edilir. Şalvarı entari ve fermeneden oluşur. Şalvar ve fermene, üzeri simli, keskin uçları sağa, sola, aşağı yukarı gelecek şekilde kareli ve bezenmiş, kaidelerin birleştiği noktalara fiyonklar yerleştirilmiştir. "Yolaklı" Kiremit kırmızısı, mavi, sarı, beyaz renkten 1-1.5 cm kalınlığında boyuna çizgili kumaştır. Bu kıyafetin tefebaşından daha kıymetli olduğu kabul edilir. Fermene, Şalvar, entari olmak üzere üç parçalıdır.

"Bindallı" Her renkte hareli, canfes, vb ipekli kumaştan yapılır. Daha çok kırmızı ve pembe kumaşlar tercih edilir. işlemelerde dallar son derece küçük sık ve çoktur. Şalvar ve entari olarak iki parçadır.

113

b)Erkek Kıyafetleri: Erkek kıyafetleri kadın kıyafetleri kadar zengin ve çeşitli değildir. Çuhadan yapılırlar ve zariftirler. Açık maviden Iaciverte kadar bütün mavi tonları tercih edilir . Cepken: Etekleri bel hizasında biten cep- kenlerin önü kapanmaz. Kolları koltuk altına kadar açıktır. Üzeri kaytan kullanılarak çeşitl motiflerle süslenir. Gazeke uzun kollu olup önü kapalıdır Bele kadar iner. Mavi-Iacivert çuhadan yapılır. Üzeri kaytan ile işlenir. Mor çuhadan yapılanı pek makbuldür. "Şalvar" Kütahya şalvarı, ege şalvarları içinde belden diz altına inmesi bakımından ayrılır. Mavi ile Iacivert arası tonlar- da çuha kumaştan yapılır. Yanlarda belden aşağıya kadar kıvrımlı bordür halinde kaytan işlemesi vardır. "Potur" Şalvara ben- zer. Dize kadar olan bölümü gayet bol, dizden aşağısı bacakları saracak kadar dardır. Kaytan ile işlenir(İNTERNET 24).

5.13.3MÜZİK KÜLTÜRÜ Kütahya, folklorik özellikleri bakımından tarihi ve kültürel mirasına paralel bir zenginliğe sahiptir. Antik çağda yaptıkları müzik yarışmalarıyla ünlü Frigler ile şairleri, edipleri, halk ozanlarını koruyan Germiyanoğulları ve bestekar padişahlarıyla ünlü Osmanlılar'ın şehzadeler şehri olan Kütahya, her alanda olduğu gibi musiki alanında da Türk sanat dünyasına önemli katkılarda bulunmuştur. Kütahyalı seyyah Evliya ÇELEBİ; seyahatnamesinin 9.cildinde Kütahya ile ilgili kısmında Germiyan beyi II.Yakup'un (1387/1429) çok iyi saz çaldığından ve Çöğür adı verilen sazın mucidi olduğundan bahseder. a- KLASİK TÜRK MUSİKİSİ : Kütahya Mevlevihanesinde yetişen bestekarlar Osmanlı Sarayında şehzadelere hocalık etmişler, Türk Musikisine değerli eserler kazandırmışlardır. Ali Nutki Dede Efendi (1762-1804) Şevk-ü Tarab makamında Mevlevi Ayini, Abdulbaki Nasır Dede Efendi (1765-1821) III. Selim'in yanında bulunmuş ve yedi makam bulmuş, iki Mevlevi Ayini bestelemiş, Abdurrahim Künhi Dede Efendi (1769-1831) Hicaz makamında ayin bestelemiş olup, Kütahya'nın Sekiören Köyü'nden Ebubekir Dede'nin çocuklarıdır. Kütahya Mevlevihanesi'nin Neyzenbaşı Saatçi Mustafa Efendi (1938) "İntizar-ı makdeminle nev bahar eyler Hulul" adlı Hisar buselik eserin bestekarıdır. "Gittin, bu gidiş ölümden de beter" adlı Uşşak eserin güftesi Kütahyalı Kemani Fazıl Güvey'e aittir. Yaşayan Kütahyalılar; Neyzen Ahmet Yakupoğlu, Şemsettin Güvey, Neyzen, Tamburi Erhan Akalın, Ercüment Akalın, Yavuz Akalın, Yusuf Kayya, Mustafa Özoruç, Ümit Takma, Çiğdem Kırankaya, Nilüfer Özkan, bestekar, saz ve ses sanatçılarımızdır.Bunlardan bazıları TRT , Kültür ve Turizm Bakanlığı korolarındaki temsilcilerimizdir. Günümüz Kütahya'sında Ahmet Yakupoğlu, Doğan Karaa, Emin Kavdır ve Tekin Uğurel yönetiminde Klasik Türk Müziği, Tasavvuf Müziği ve Türk Sanat Müziği dallarında dört topluluk çalışmalarını sürdürmektedir.

114

b-HALK MÜZİĞİ : Arifi -Hacı Pesendi, Aşık Ömer, Dülgerin Hüseyin Ağa, Nuri Çavuş, Arabacı İbrahim Ağa, Hisarlı Ahmet, Terzi Sadık Türk, Ömer Kocaoğlu, Berber Kazım Baltaoğlu, Şevket Şentürk gibi sanatçılar, halk müziğimizin yüzlerce yıllık birikimini günümüze aktaran emeğin sahiplerinden birkaçıdır. Mustafa SALÜN , Mesut TEZCAN ve Kudret KARAYİĞİT yönetiminde ki iki topluluklar Kütahya Türküleri ve Zeybek oyunları üzerindeki çalışmalarını sürdürmektedir. Eski Zeybek Oyuncuları Gemiş Rıza ve Fındık Hüseyin'in yanı sıra, Zeybek oyunlarını Mestan TURNA ve Selahattin Sezgin adlı ustalardan öğrenen Muammer TEZCAN, Ahmet ALPGİRAY ile Rıza TUNCAY ve Zafer BAYSAL'ın oyunlarının seyrine doyum olmaz. Kütahya Türküleri, klasik Türk musikisi karakteristiğinde bir düzeye sahiptir ve makamsal özellikleri vardır. Örneğin; Ahmet Bey - Gerdaniye, Kütahya'nın Pınarları- Kürdi, A HamamcıMuhayyer, Hisar'dan İnmem Diyor- Kürdili - Hicaz, Havada Durna Sesi Gelir- Evç makamındadır. Zeybek türündeki türkülerimiz, türkü dünyasında Ege Türküleri arasında yer almakta ve icrasının zorluğu nedeniyle Konservatuarlarda çoğunlukla sınav sorusu yapılmaktadır. Feracemin ucu sırma, Ben kendimi gül dibinde buldum, Yasemen dalını yar neden eymeli, havada durna sesi gelir bunlara örnektir. Türlerine göre türkülerimizi beş bölüme ayırmak mümkündür: 1- Kına Türküleri (Tıpır tıpır yürürsün, Altın tas içinde gınam ezdiler, Yasemen Dalı, Gül Ezerler ) 2- Ahenk Türküleri ( Meşeden Gel, Portakalım, Öte Yakaya Geçelim) 3- Zeybek Türküleri ( Gar mı yağdı Kütahya'nın dağına, Ahmet beyin bir küheylan atı var, Sinanoğlu, Mustafam Gaşların Gare, Çatal Çam Başına Goydum Keseri) 4- Gurbet Türküleri İstanbul'un Gonakları Köşeli, Aydın'ın Meşeleri, Duman Vardır Güzel İzmir Başında, A İstanbul Sen Bir Han mısın ) 5- Seymen Zeybek Geçiş Türküleri ( Mezar arasında, Hasıhlas başında).Deblek, cura, bağlama, zilli def, açık hava enstrümanları; davul, kaba zurna Kütahya ezgilerinin başlıca çalgılarıdır. En çok söylenen ve bilinen türkülerimizin başında Kütahya'nın Pınarları Akışır, Meşeden Gel, Hisardan İnmem Diyor, Mezar Arası, Hasılhas Başında, Gediz Pazarı, Elif Dedim, Feracemin Ucu Sırma, Karanfil Oylum Oylum, Ah Hamamcı gelmektedir. Yaşanmış olaylar, acı, keder ve sevinçlerden konusunu alan Kütahya Türkülerinin pek çoğu derlemeci ve icracı ünlü Hisarlı Ahmet (1908-1984) tarafından TRT Repertuarına kazandırılmıştır. Oğlu Mustafa Hisarlı, TRT İstanbul Radyosu saz sanatçısıdır. Halen Kütahya Türküleri ile Gelenekleri ,konusunda iki kitap hazırlayan derlemeci ve icracı Mustafa SALÜN'ün yanı sıra, Mesut TEZCAN, Metin KIYMIK, Süleyman ORUÇ, Zeynel SAĞ, Kütahya Türkülerini seslendiren yerel sanatçılarımızdır. c.KÜTAHYA TÜRKÜLERİ •
• • •


• • • • •

Garmı Yağdı Kütahyanın Dağına Mustafam Karların Gare Bedestene Vardım Ahmet Beyin Kütahyanın Pınarları Akışır Sinanoğlu Ah Hamamcı Altıntaş Şimdallı Şu Domaniç Yolları
115

• • • • • • • • • •

Elif Dedim Be Dedim A İstanbul Tıpır Tıpır Çömüdüm Çam Dalları Keklik Sesi Kostakların İğdesi Irmızan Nazifem Haralelli Haşhaş

5.14 İNANIŞLAR 5.14.1UĞUR-UĞURSUZLUK - Sağ avuç kaşınırsa para gelir, sol avuç kaşınırsa elden para çıkar. - Ayak kaşınınca yolculuk var demektir. - Sol kulağın çınlaması zenginliğe işarettir. - Sağ kulağın çınlaması sağlığa işarettir. - Gözün seğirmesi olumsuzluğa işarettir, çevrede ölüm meydana gelebilir. - Kulağın çınlaması birisi tarafından anılmaya işarettir. - Akşam tırnak kesilmez - Cuma akşamı tırnak kesilmez. - Akşam sakız çiğnenmez, akşam çiğnenen sakız ölü etidir. - Salı günü çamaşır yıkanmaz - Salı sallanır. - Güneş batarken uyuyanın ömrü kısalır - Elden ele sabun verilmez. Verilirse kavga edilir. Sabunu vermek gerektiğinde elin tersi kullanılır. - Kesilen saçları kuşlar alıp yuvalarına götürürlerse o kişinin başı ağrır. - Hamile kadın aş ererken neye bakarsa doğacak çocuk ona benzeyecektir. - Hamile kadınlara ayva yedirilirse olacak çocuk güzel yüzlü ve eyaz çehreli olur. - Kırklı kadın gece evinden dışarıya çıkmaz. - Kırklı kadının başucunda gece ışık yakılır. - Kırklı kadının yattığı odaya süpürge konulur. 5.14.2 YAĞMUR DUASI Yağmur yağdırmak amacıyla veya sele neden olan aşırı yağışlara karşı gerçekleştirilen, çoğunlukla dağ, tepe veya türbe yakınlarında topluca gerçekleştirilen, dini ve geleneksel uygulamaların birbirine karıştığı pratiklerdir. Yörede tespit edilen Yağmur Oyunu ; Yağmur yağması için çocuklar ev ev dolaşarak yağ, bulgur, tencere gibi pilav yapmak için malzemeler toplarlar. Biraz büyükçe olan kız çocukları odun parçalarıyla
116

yakılan ateşte pilavı pişirinceye kadar diğerleri el ele tutuşup mahalle aralarında ve çimenlikte "yağ, yağ yağmur, teknede hamur, bahçede çamur, ver Allah'ım ver sicim sicim yağmur" diyerek dolaşırlar. Pilav pişince hep beraber sofra kurup yenilir. Yemek ve yağmur yağması için dua edilir. 5.15SEYİRLİK OYUNLAR 5.15.1 ALAKADIN OYUNU Oyunda iki kız yöresel şalvar takım giyip gelin olur, iki kız erkek pantolonu ve gömleği giyip saçlarını toplayarak şapkaların altında saklar ve yüzlerini boya ile bıyık sakal yaparak oğlan olur. Ayrıca köyün yaşlı ve yetenekli iki kadını eski kadını eski pantolon ve şapka veya kepenek giyerek çoban olurlar. Çobanların sırtlarına çıngırak takılır.Düğünün başında bu kişiler oyundaki rollerine göre giyinirler. İr yerde toplaşırlar ve topluca gelin, oğlan ve çoban kıyafetiyle düğün yerine gelirler. Düğün alanının ortasına gelir ve gelinlerden biri yere çömelir. Oğlanın biri onun başına gelerek dikilir. Çoban ise gelini kendine almak için mani söyler Karım karım yağlarım var Gezilmedik köylerim var Sıra sıra altınım var Sürü sürü hayvanların var Gülüm kurutmam seni Suda çürütmem seni Senelerdir görmesem Yine unutmam seni Diyerek kendini beğendirmeye çalışır. Ayrıca maniler söyler. Manileri dinleyen oğlan gelini unutur. Ve çoban gelini kapar. Oğlan gelini geri almaya çalışır. Diğer gelin-oğlan ikilisi de çobanla aynı oyunu sürdürürler, bundan sonra yöresel türküler eşliğinde gelinler,oğlanlar ve çobanlar oynarlar. Oğlan olan kızlar düğündeki kadınları sırasıyla oyuna çıkarıp oynatır.

5.15.2KÖY SEYİRLİK OYUNLARI Köylü Tiyatrosu" adı ile de bilinen köy seyirlik oyunları düğünlerde, bayramlarda ya da yılın belirli günlerinde köylülerimizin genellikle "oyun yapma", "oyun çıkarma" adı altında yapılan oyunlardır.Köylerimizde genelde oynan oyun için seçilen yer düğün alanıdır. Köylerde oyunu iyi bilen kişi ve kişiler vardır. Bu oyunları çok bilen veya devamlı oynayan kişinin yönetiminde oyuncular belirlenir ve roller dağıtılır. Oyuncuların kostümleri hazırlanır. Oyunda seyirci oyuncu iç içedir. Oyunun sonunda oyuncular seyircileri oyuna kaldırılır.

117

ALTINCI BÖLÜM 6.AFYONKARAHİSAR 6.AFYON TARİHİ Afyonkarahisar ilinin bulunduğu toprakları ilkin Hitit İmparatorluğu'nun sınırları içinde görüyoruz. Sonra Frig ve Lidya'lılara geçen bölge, M.Ö.6. Yüzyılda tüm Anadolu ile birlikte Pers egemenliğine geçiyor. Büyük İskender ile Makedonya İmparatorluğuna katılan topraklar, onun ölümünden sonra parçalanıyor. İskender'in generalleri Anadolu'ya paylaşmak için savaşa girişiyorlar. Bundan sonra Afyonkarahisar topraklarında Selevkos ve Bergama Krallığı hüküm sürmekte. Roma İmparatoru I.Kanstantin zamanında, yöre Roma'ya bağlanıp halkı Hıristiyanlaştırılmaya çalışılıyor. Roma'nın ikiye ayrılmasından sonraki dönemde bölgeyi Bizans'ın egemenliğinde buluyoruz. M.S. 5. Yüzyılda Bizans İmparatoru Zenon, Afyonkarahisar yöresinde, Sasani'lerle savaşa tutuşuyor. 7. Yüzyılda Müslümanlığın birleştirdiği Arapların gözü Bizans'ın başkenti İstanbul'da. Bizans başkenti almak için yola çıkan Araplar, 739 yılında Afyonkarahisar kapılarına kadar geliyorlar. İslam inanışına göre; Battal Gazi, Bizans'la yapılan bu savaşlar sırasında şehit düşmüştür. 1071 zaferinden sonra Anadolu Türklere açılmış, Kutalmış oğlu Süleyman Şah emrindeki Türkler, tüm Batı Anadolu'yla birlikte Afyonkarahisar yöresini de fethetmişlerdir. Bizansı korumak ve kutsal toprakları geri almak isteyen Batı devletlerinin orduları, I. Haçlı seferiyle kısa bir süre yeniden Türklere katılması
118

Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat dönemine rastlar. Keykubat, Afyonkarahisar'a ayrı bir değer vermiş, kenti onarttırıp, kalesini yeniden düzenletmiştir. 13. yüzyılın sonlarına doğru Afyonkarahisar, Türk beylikleri arasında güçlü bir durumda bulunan Germiyanoğulları'nın buyruğuna girmiştir. Yıldırım Beyazıt'ın 1390 yılında Osmanlı topraklarına kattığı Afyonkarahisar, O'nun 1402'de Timur'a yenilmesinden sonra yeniden Germiyanoğullarına verildi. Osmanlıların kısa sürede kendilerini toparlayıp, güçlenmeleri Germiyanoğulları'nın barışçıl yollar aramasına neden oldu. Devrim Sultan, Osmanlı sarayına gelin verildi. Germiyanoğlu 2. Yakup'un ölümünden sonra da, bu beyliğin tüm topraklarıyla birlikte Afyonkarahisar da Osmanlılara katıldı. O yıllarda adı Karahisar-ı Sahip olan Afyonkarahisar ve yöresi, İmparatorluğun 14 sancağından biri durumuna girdi. Anadolu beylerbeyliğine bağlı olan sancağın merkezi Kütahya idi. Tanzimattan sonra Hüdavendigar Valiliği kurulunca beş sancakla birlikte Afyonkarahisar'da bu merkeze bağlandı. 1971'edeğin Bursa'ya bağlı mutasarrıflık olan Afyonkarahisar, bu tarihte, bağımsız mutasarrıflığa dönüştürüldü. XVII. yüzyılda Celali isyanları, 1833 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşa istilasıyla kara günler yaşayan Afyonkarahisar, en karanlık günleri 1921'deki I. Dünya Savaşı sonuyla, Kurtuluş Savaşı sonu arasında yaşadı. I. Dünya Savaşı sonrasında bütün Batı Anadolu kentleri gibi Afyonkarahisar da Yunanistan tarafından istila edildi. 28 Mart 1921'de kente giren Yunan birlikleri bilinemeyen bir nedenle 10 gün sonra çıkıp gittiler. 13 Temmuz 1921'de yeniden girdikleri kentte 1 yıl 1 ay 25 gün kaldılar. Afyonkarahisar, Büyük taarruzun ikinci günü 27 Agustos 1922'de düşman işgalinden kurtuldu. İşgal sırasında harabeye çevrilen kent, bozguna uğramış düşman ordular tarafından iyice yakılıp, yıkıldı. Büyük Taarruzun en büyük savaşları Afyonkarahisar ve Kütahya illerinin sınırlarında yapılmıştır. Mustafa Kemal'in yönettiği, Kocatepe Savaşı olarak bilinen ve Türk ordularına zaferi müjdeleyen, ünlü savaş da Afyonkarahisar ili sınırları içinde gerçekleştirildi. Türklerin 1. ordusuyla 2. ordusu arasında sıkıştırılan düşman birlikleri burada yok edildiler. Bu nedenle Afyonkarahisar, Kurtuluş Savaşımızın simgesi olmuş kentlerimizden biridir(İNTERNET 1). 6.1 AFYONKARAHİSAR ADI NEREDEN GELMİŞTİR Afyonkarahisar Kalesi , şehrin güneyinde, çok yüksek ve yalçın bir dağın tepesindedir. Adını dünyanın oluşumunun dördüncü zaman diliminde bir yanardağ ağzında meydana gelen sarp kayalar üzerine kurulan kaleden (Karahisar) ve ilk defa "Synnada" antik kenti sikkelerin de karşımıza çıkan haşhaş (OpıumAfyonkarahisar)'dan alan Afyonkarahisar M.Ö. 2.000 yıllarına kadar uzanan bir tarih şeridi yaşatır. İlk yerleşim izine, II. Murşil'in Arzava seferinde kullanıldığından bahsedilen ve Hapanova (Yüksek Tepe) olarak adlandırılan Kale'de rastlamaktayız. Günümüze kadar ulaşan Hitit sur parçalarından da burasının Hititlerce ilk defa kullanıldığını öğrenmiş oluyoruz. Hititlerden sonra Anadolu'da uygarlık kurmuş olan Frigler'in izlerine, sarp kayalık üzerinde tespit ettiğimiz Frig mihrabı, sunu çukurları, Frig basamaklı sunağı gibi kayalığın zirvesinde bulunan Frig kaya tapınağında rastlamaktayız. Sarp kayalık üzerinde günümüze kadar korunarak gelmiş dinî amaçlı yapılanmadan, burasının Frigler döneminde dinî bir merkez olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

119

Roma ve Bizans döneminde Asya ve Anadolu eyaletine bağlı bir yerleşim yeri olan ilimizin adı, Akronıum (Yüksek Tepe)'dir. Bu dönemde, kaplıcaları, Frigya Salutaris (Şifalı Frigya) adıyla ün yapmıştır. Afyonkarahisar, asıl önemine "Selçuklular" döneminde kavuşmuştur. Milâdî 1147-1157 yılları arasında Sultan I. Mesud'un emri ile "Karahisar" adı ile tanınan kalenin eteklerine, bir Türk boyu olan Karaşar' lar yerleştirildiler. Stratejik yolların kavşağında çok çetin bir kalesi bulunması dolayısıyla, kale ile Hıdırlık (kalenin güneyinde bulunan tepe) tepesi arasındaki yerleşim alanı çok kısa sürede genişlemiştir. Bu gelişmeyi hızlandıran diğer bir olay da, Sultan I. Alâaddin Keykubat'ın tahta çıkar çıkmaz başlattığı yurt kalelerinin onarımı sırasında Afyonkarahisar Kalesi'nin de onarılmasını buyurmasıdır. Sultan I.Alâaddin Keykubat, 1231 yılında lalası ve mimarı Bedrettin Gevhertaş'ı kale dizdarı olarak Afyonkarahisar'a gönderir. Gevhertaş, kalenin burç ve bedenlerini onardıktan sonra, yukarı Kale'de küçük minareli mozaik çini mihraplı bir mescit ve onun doğu yanına da bir saray yaptırır. Ayrıca Alâaddin Medresesi adlı Hisarardı Medresesi'ni yaptırır. Sarp kayalar üzerindeki kalesi sağlam ve güvenilir olan Afyonkarahisar'da Selçuklu Devleti'nin hazineleri saklanır olmuş ve adına da "Karahisar-ı Devle" denilmiştir.Anadolu Selçuklu Devleti'nin 1243 Kösedağ Savaşı sonrasında Moğolların hâkimiyetine girmesiyle Afyonkarahisar'da Sahipata Beyliği kurulmuş, daha sonra sırayla Eşrefoğulları, Germiyanoğulları ve Karamanoğulları Beylikleri egemenliğinde kalmıştır. Şehir, Osmanlı İmparatorluğu döneminde genişleyerek büyümüştür. Fatih Sultan Mehmet'in sadrazamlarından Gedik Ahmet Paşa, Karaman Seferi sırasında Afyonkarahisar'da konaklamış ve 1472-1477 yılları arasında yapımı tamamlanan Gedik Ahmet Paşa Külliyesi'ni(sübyan mektebi, medrese, hamam, imaret ve camii'den müteşekkil) yaptırmıştır. Bunun yanında çok sayıda mescit, cami, medrese yapılmıştır. Mevlevîlik tarikatının yayıldığı merkez olan Afyonkarahisar'daki Mevlevi Tekkesi'nin 19.yy.'da yanmasından sonra dönemin padişahı II. Abdülhamid Han tarafından yaptırılan Mevlevî Tekkesi (Bugün cami olarak kullanılmaktadır.) önemli mimarî eserlerdendir. İstiklâl Savaşı yıllarında Afyonkarahisar, Başkomutanlık Karargâhı olmuş, Millî Mücadeleyi zafere ulaştıran Başkomutanlık Meydan Savaşı, Afyonkarahisar'da da verilmiştir. Kurtuluş Savaşında, Büyük Taarruzdan bir gün sonra 27 Ağustos 1922 günü, saat:17.oo'de Türk orduları Afyonkarahisar'a girmiş bundan sonra Başkomutanlık ve Garp Cephesi Karargâhı Afyonkarahisar'a taşınmış ve karargâh olarak kullanılmıştır. Atatürk, 28 Ağustos1922 günü Afyonkarahisar'daki karargâhına gelmiş, büyük zafere kadar çalışmalarını buradan idare etmiştir.(İNTERNET 2) 6.2 AFYON ANONİM HALK EDEBİYATI Halk Şairleri : Harabi, Turabi, Hicazi, Salih Dehşetî, Aşık Zülali, Kalaycıklı Hakkı, Figri, Yoksul Derviş (Şemsettin Kubat), Aslı Bacı (Münevver Tolun), Fakı Eder gibi ozanlarıyla Afyonkarahisar Halk Edebiyatı çok zengin bir yapıya sahiptir. Destanlar : Destanların Afyon edebiyatında ayrı bir yeri vardır. Afyonkarahisar Kalesi, tarihe damgasını vurmuş çeşme, kervansaray, köprü gibi tarihi eserleri, tarihte geçirdiği deprem, yangın, kaza gibi doğal afetler, Afyon şehri, Afyon’un kurtuluşu, haşhaşı ve diğer bazı ürünlerin üzerine söylenmiş ve yazılmış bir çok destan vardır. Bunlardan en ünlüsü ise Çizmeci Zade’nin 1318 (1902) yılında Afyonkarahisar’da vuku bulan yangını anlatan yangın destanıdır. Efsaneler : Afyonkarahisar efsane ve menkıbelerinde işlenen konular ağırlıklı
120

olarak Anadolu, Ay ve Güneş, hayvan, taş kesilme, yalancılık, rüya, gaipten duyulan ses, tükenmeyen yiyecek, ağaç-kuru ağaç, su motiflerinin işlendiği görülür. Afyon efsaneler bakımından çok zengindir. Ancak bunlardan bir kısmı henüz derlenmemiştir. Kadınana efsanesi, Hüdai (Hüzai) efsanesi, Erenler pınarı efsanesi, Karakuyu efsanesi, Şahitler kayası efsanesi derlenen efsanelerin en ünlüleridir. Masallar : Genelde bütün yörelerimizde anlatılan masallar benzerlik arz etsede anlatıcının yaşadığı çevreden ilave ettiği unsurlar sebebiyle küçük farklılıklar gösterebilir. Bir kısmı derlenmiş ve üzerinde çalışma yapılmış olan Afyonkarahisar masalları, bölgesel özelliklerinin yanı sıra genelde Dede Korkut hikayelerindeki anlatışları ve temaları taşır. Şiirler : Afyonkarahisar’lı onlarca şairin yüzlerce şiirinde ağırlıklı olarak işlenen temalar, aşk, sevgi, tabiat, vatan, yurt, kahramanlık, zafer, kurtuluştur. Şiirlerde mahalli ifadelerin çok yer alışı da dikkat çeker. Türküler : Afyonkarahisar’da türküler bakımından çok zengin yörelerimizden biridir. Karahisar kalesi, Al Fadimem, Allı Gelin, Taş Başını Yol Eder, Dam Başına Asagoymuş Galbırı, Hatçem Çıkmış Gül Dalına, Çemberim Dalda Kaldı, Su Gelir Güldür Güldür gibi Afyonkarahisar Türküleri yurdun dört bir yanında söylenmektedir. Ninniler : Ninnilerin hoş geliyor Koyun ile koç geliyor Sen ağlama gülüm Baban seni çok seviyor ninni... Ninni deyip bellediğin Al bağında doladığın Seni Hak’tan dilediğim Uyusunda büyüsün ninni... Maniler : Kalden iniş m’olur? Ham demir gümüş m’olur? Yar dedim de bir öptüm Sonradan dönüş m’olur? Maniye maraz derler Güzele kiraz derler Senin gibi kaynanaya Küllükteki horoz derler Afyon’un çarşısına Gün doğar karşısına Hiç insan aşık mı olur Kapı bir komşusuna Tekerlemeler : Allı kiraz Ballı kiraz Bana gel biraz Kiraz vakti geçti
121

Gel beraber oynayalım Eşim seni seçti Kalem kaşlar Kalbur kulak Bitli çanak Ağıtlar : Anadolu’da çok yaygın olan ağıt geleneği zengin bir kültüre sahip olan Afyonkarahisar’da özellikle Emirdağ Türkmenleri arasında çok yaygındır. Bu ağıtlarda halkın çektiği çileyi, yaşadığı ızdırabı, akıttığı gözyaşını, gönlünün derinliklerindeki ateşi, bütün samimiyetiyle görmek mümkündür(İNTERNET 3).

6.2.1 KALIPLAŞMIŞ SÖZLER Deyim : Afakanı kalkmak, ahı tutmak, burnu kaf dağında olmak, fikir tası delik olmak, hatır yıkmak, hatır yapmak, Atasözü : İki çıplak bir hamama yakışır, yılanlar öldü kurbağalar bey oldu, zenginin delisi garibin ölüsü bilinmez, kilitleme hırsız olur söyleme arsız olur, ölüye gidince ağla düğüne gidince oynar. Bilmeceler : Gelir bir bir Gider bir bir Gelen gider Giden gelmez (Doğum-ölüm) 6.3 GİYİM KUŞAM 6.3.1HALK OYUNLARINDA KULLANILAN GİYSİLER Mahallî Giyim Kuşam:Yurdumuzda il ve yöresine göre halk oyunlarında günlük Türk giyisilerinin dışında kalan eski giysilerin yer alması bir gelenek olarak sürdürülmektedir. Mahalli giysilerimizde efe, zeybek, kabadayı, kızan, seymen, ağa gibi giysilerinde ki bazı parçaları oyun giysilerimizde de görülmektedir. Yapılan araştırmalara göre yöremizde giysi olarak en çok özellik taşıyanları, Emirdağ ve Dinar yörelerinde bulunmaktadır. Bu yörelerde yaşayan halkın çoğu Türkmen aşiretinden oluşmaktadır. A)Kadın Giysileri: Göynek; Özellikle sarı bürümcük veya şile bezi denilen kumaştan dikilen, bol, yakasız, önden düğmeli bir giysidir. Kalçaları örtecek uzunlukta, yanları ufak işlemelidir. Şalvarın dışında kalır. Halk arasında “kara boyalı göynek” de denir.
122

Şalvar:Kırmızı desenli kumaştan dikilir. Şalvarın içine bazı yörelerimizde kaput bezinden yapılmış ayrıca bir şalvarın giyildiği de görülür. Her yerde olmasa bile yanlarında işlemeleri vardır. Belden topuğa kadar uzanır. Zıbın: Bazı yörelerimizde “cepken” de denilmektedir. Bir adı da “kolçaklı zıbın”dır. Bazılarının kol ağızlarında hayvan figürü olduğu görülmektedir. Göğüs altında tek düğmelidir. Kolları ve önü hep işlemelidir. Birzak: Emzikli kadınlar kullanır. Zıbının üzerinden bele kadar takılır. Boyundan ve sırttan bağlanır. Göğüs üstü sıkı, aşağısı boldur. Kadının rahatça çocuğunu emzirmesini sağlar. İpek, basma veya parça kumaştan dikilir. Kuşak: Şalvarın üstünde bele arkadan bağlanır. Arkadan üçgen görünümü verir. Peştamal: Boyuna çizgili ipekli kumaştan yapılmış bel büzgülüdür. Arkadan öne sarılır. Belden 3-4cm. genişlikte kola geçecek kısmı vardır. Dizin altına kadar uzanır. Önde iki katlıdır, büzgüleri bele eşit aralıklı şekilde dağıtılır ve kolun arkasında bağlanır. Kuşak, şalvar ve peştamal, birlikte günlük giysi olarak kullanılmaktadır. Alaca: Peştemalin başka bir türüdür.Alakoyun yününden kadınlar kendileri dokurlar. Önce koyunun yünü incecik eğrilir, kök boyası ile boyanır ve yumak yapılır. Mısır koçanlarına sarılır ve dövende dokunur. Düz ve baklava şeklindedir. Çorap: Kadınlar çeşitli motiflerden ördükleri çorapları giyerler. Motifler kadının iç dünyasını yansıtır ve üzerine çarık giyilir. Baş: Çuhadan yapılmış kırmızı fesin üzerine “çeki” adı verilen işlemeli, oyalı, pullu örtü takılır. Fes üzerine iki sıra altın dizilir. Buna “penez” adı verilir. Fesin tepesinde (tam ortasında) tepelik denilen gümüşten bürgüyü tutacak aksesuarlar vardır. Üzerinde “neil” veya “bürgü” adı verilen örtü bulunur. Bazı yörelerde arkasına pullu çiçek takılır. Pullu Çiçek: Puldan veya kuru karanfilden yapılır. Karanfiller ıslatılarak ipliğe dizilir, arada ufak boncuklar da bulunur.Pullu çiçeğin dik durması, kadının mutluluğu; zülüfle birlikte sarkması, evlenmek istediği anlamına gelmektedir. Takı: Gök boncuktan altın veya gümüşten takılar takılır. Her genç kız, gümüş küpe takar, ayrıca kuru karanfil ve çiçeklerle bezenmiş kolyeler takılır.Bunların arasında paralar bulunur. Genç kız ve kadınlarda özenle takılan zülüfler vardır. Ancak yaşlı kadınlarda bırakılan zülüf, pek hoş karşılanmaz, ayıplanır. Üç etek: Genellikle kına gecelerinde giyilir. Özellikle dikine çizgili kumaştan yapılır. İkisi önde, biri arkada olmak üzere üç adet etekten yapıldığı için bu adı almıştır. Üç eteğe “enteri” de denilmektedir. Yırtmaçları ve öne gelen dilimleri bulunur. Simli ipekle veya kaytanla işlenir.
123

B)Erkek Giysilerİ: Dinar ve Emirdağ yörelerinde özellikle erkek giysilerinde efe, kızan ve zeybek giysileri görülmektedir. Eski giysilerde Afyonkarahisarlı erkekler, başlarında fes, fesin üzerinde ince koyu renkli sarık, üzerine de yine koyu renkli yazma bağlarlar ve yanda düğümleyerek omuz üzerine düşürürlerdi. Bazılarında yarım kilodan fazla ağırlıklı olan püskül de sallanırdı. Erkeğin tamamen saçları kesilir ve saç gözükmezdi. İçte, içlik(işlik) kullanılır, üzerine kolsuz bir yelek giyilir ve kuşak içine sokulur. Önden ilikli yapılır ve düğmeleri ipliktendir.Yeleğin ilikli kullanılması gerekir. Onun üstüne kolu ve kol uçları geniş bir cepken giyilir, parmakların ikinci boğumuna kadar kol uzar. Cepkenin üzerinde de kolsuz bir camedan bulunur. Alt ta bol kumaşlı, kenarları işli, geniş ve kısa bir şalvar giyilir. Bu şalvar, diz kapağı altına kadar uzanır. İçte bel kuşağı beli sıkı tutmak için kullanılır.Dışta şalvar ve yelek vardır. Cepken uçlarını içine alacak genişlikte dış kuşak kullanılır. Bunun içine gümüş tabaka (sigaralık), kehribardan sigara ağızlığı, sapları gümüşten işlenmiş kama ve yatağan veya “çift kulaklı” adı verilen kesici silahlar bulunur. Üzerine tek bağla (kayışla) bağlanan “efe silahlığı” takılır. Göbek altından göğüs boşluğuna kadar bir genişlikte olur. Vücudun yan kısımlarına kadar uzanır. Bu iki kısmı, ince arkadan tutturulmuş tek kayış birleştirir. Üzerine yağlık (büyük el mendili) veya dışa yarısı sarkacak biçimde, silâhlık üzerinden kuşağa sokulur.Ayakta “tozluk” ile “dizlik” kullanılır. Bunlar uzun yün üzerine giyilir. Dizlik, diz kapağı altına kadar gelir ve ön kesiminde dizin yere teması durumunda yerde bulunan çizici ve kırıcı şeylerden korunması için kalkan gibi çıkıntılı yapılır. Ayaklarda uzun konçlu, altı tabanlı kundura veya küçük boy mes gibi çizme kullanılmaktadır. Bazılarında içdonlar uzun olup, dizler tozluk içine sokularak örtülür. Diğerlerinde ise, dizleri açıkta bırakan ”topdon” giyilmektedir. Bir kısmı da uzun ağızlı çizme kullanarak koncu diz kapaklarına kadar çıkartır. Bu ayakkabı sebebiyle dizlik yada tozluk kullanılmamış olur. Erkek giysileri; mavi, lâcivert, dekani renkte çuha üstüne, kaytan işlenerek yapılmaktadır. 6.3.2 GİYİM-KUŞAM (GELENEKSEL KIYAFET) İlimizin mahalli özelliklerini taşıyan giyimler, daha çok geleneği sürdüren yerli halkı düğünlerde giyerler. Elbiseler genel olarak aynı olmakla beraber ilçe ve kasabalara göre bazı değişikliklere uğramıştır. Bu farklılık yöresel gelenekler, farklı zevkler, iklim şartları ve tarihi olaylardan dolayı ortaya çıkmıştır. Bazen şehirdeki hanımlar anne ve nine hatırası olarak eski elbiseleri kıymetli diğer eşyalarıyla birlikte sandıkta muhafaza etmektedirler. Başlar ve başlıklar: Başlıklar genel olarak ikiye ayrılır; bunlarda birincisi hazır olarak yapıldıktan sonra giyilir, ikincisi ayna karşısında doğrudan başa yapılır. Hazır başlıkların bazıları tas, tepelik, fes, arakçin (rakçinde denir) taç, tozak ve hotozdur. Başlıklar giyimin en önemli kısmını bölgenin geleneğini ve zevkini belirler. Sağa sola eğmek veya dik kullanılarak kişinin durumu anlatılmaya çalışılır, örneğin bazı yerlerin başlıklarında süs olarak
124

kullanılan altın miktarı evlilik yıllarını gösterir. Bazı yerlerde ise bu durum başa bağlanan yemenilerin sayısı ile belirtilir. Nişanlı gelin, kız, dul evlenmek isteyen veya istemeyen genç kızın başlıklarıyla evli kadın başlıkları farklıdır. Bazı bölgelerde ise genç kızlar evleninceye kadar tek baş örtüsü kullanılır. Bazı başörtülerinin kenarlarında çeşitli renkli oyalar dikilir, bazılarının iç kısımları işlemelerle süslüdür. Peşli entariler: Bunların bir kısmı ayakların görünmesine elverişli uzunluktadır. Bazılarının uzunluğu ise bir bucuk boya yakındır. Bu büyük özellikleri etek uçlarının veya münasip yerlerinin kaldırılarak bele sokulması ile kıvrıntılar yapılmasıdır. Genellikle kollar uzundur. Düz ve kadifeden yapılmış olanları el ile işlemelidir. Peşli entarilerin üstüne cepken giyilmek suretiyle takım tamamlanmış olur. Peşsiz entariler : Peşli entarilere göre daha sade olan bu entarilerde baştan aşağı kadar ön ve orta tarafların işlemelerle kaplı olmasına önem verilir, çoğu hazır olarak çarşıdan alınır. İlk zamanlarda bir gelin elbisesi olarak kullanılmış ve daha sonra düğünlerde özel günlerde giyilmiştir. Peşsiz entarilere Anadolu'nun bütün bölgelerinde rastlanır. Peşsiz entarilere Bindallı adı da verilir. Çoğunlukla koyu kadifeden yapılan bu entarilerin son zamana ait olanların yaka, kol ve etek kenarları dantellerle çevrilidir. Telli hare – Pullu hare: Takım halinde üçüncü tip elbisede eteklik ile bluzdan veya bluz ve şalvardan ibaret iki parçadır. Telli hare, pullu hare adı verilen bu elbiseler çoğunlukla ince kumaşlardan yapılır. Kumaşlar genellikle desenli olur. Düz olanların çoğunda el işlemeleri yapılmıştır. Bluzlarda çeşitlilik çok olmasına karşın etek ve şalvarlar genelde aynıdır. Şalvarlar: Afyonkarahisar giyiminde şalvarlar en önemli yeri alır. Şalvarların değişik çeşitlerini biçki bakımından dört tipte toplamak mümkündür. Paçalı, paçasız, yarı açık ve erkek pantolonları gibi tamamıyla açık olmak üzere paçasızlar muhtelif enlerde kumaşların birbirine dikilmesiyle bir torba şeklinde olur. Bunların içinde ayak bileklerinden bir insan omzuna kadar uzun ve iki insan eninde olanlarına rastlanır. Bir uçkurluğu vardır. Bele bağlandığı zaman meydana gelen döküntüler önden veya yanlardan kaldırılarak bele sokulur ve böylelikle meydana gelen şalvara ayrı bir hava verir. Aynı zamanda tam boya göre uydurulmuş olur. İkinci tip şalvarlar belden ayak bileklerine kadardır. Daha az kumaş kullanılır ve bazılarında ayaklar şalvar içinde kalır görünmez. Cepkenler: Fermana, fermene, salta, hırka, yelektir. Yelekler kolsuz olur ve çoğunlukla entarilerin içinden görünecek şekilde giyilir. Bazı yerler de geniş kollu gömlekler üstüne giyilir. Diğerleri kolludur. Entari veya şalvar üstüne giyilir. Çuha, atlas, mantin, kadife gibi düz ve kalın kumaşlardan dikilir ve üzerleri sırma işleri ile süslenir. Hırkalar bazı bölgelerde şalvarların yapıldığı kumaşlardan yapılarak ikisi bir takım gibi sayılır.
125

Gerdan - Göğüs ve bel süsleri: Afyonkarahisar kadınının çok önem verdiği ve düğünlerde, gezilerde, bayramlarda ve aile toplantılarında kendisini belirtecek, değer yargısı yaptığı konuların başında takı adını verdiğimiz ziynet eşyasıyla kendini gösterir diyebiliriz. Boyunlar, inci, altın zincir, top altın, kıymetli taş ve bronz kolyelerle süslenir. Göğüslere “beşibir yerde” ve her tür yüzük çeşidini görmek mümkündür. Oyma ağaç, takıların yanı sıra boncuklarında gençlerde süs eşyası olarak kullanıldığı görülür(İNTERNET 4). 6.4.YÖRESEL YEMEKLER Afyonkarahisar, halk kültürünün bütün unsurlarıyla kendine özgü bir çeşitlilik sunar. Zengin yemek kültürü ile anılan birkaç ilimizden bir tanesidir. Bu yüzdendir ki Bolu/ Mengen’den sonra en iyi aşçıların Afyonkarahisar’dan çıktığı söylenmektedir. Afyonkarahisar’ın zengin mutfağı ağırlıkla hamura ve ete dayalı olmakla birlikte kaymağı ve lokumu gibi kendi üretimine dayanan bir çok çeşitliliği de arz eder. Sadece patlıcandan yapılan 22 çeşit yemeğin tespit edildiği İlimizde, 100’ün üzerinde yemek çeşidi bulunmaktadır.Bu zenginlik özellikle düğün, doğum ve asker yemeklerinde kendini göstermektedir. 10-12 kişilik meydan sofralarında yenen bu yemekler, geleneksel sofra adabı içerisinde ve Afyonkarahisar’a özgü bir sıraya dayalıdır. Bu nedenle belli bir sırayı takip etmesinden dolayı “Sıra Yemeği” adını almaktadır. Sıra yemeğine çorba yemeği ile başlanır, daha sonra et yemeği (bütüm et, afyon kebabı, pilav üstü kavurma vb.) arkasından mevsime göre sebze yemekleri gelir. Börek bu yemeklerin vazgeçilmez yiyeceğidir. Böreğin yanında vişne hoşafı ikram edilir, arkasından tatlı (kaymaklı ekmek kadayıfı, baklava irmik helvası, hurma tatlısı vb.) yendikten sonra üzerine bamya yemeği gelir. Sıra yemeği, meyve yada sütlü tatlının yenilmesi ve yemek duası ile sona erer. Afyonkarahisar yemek kültüründe, yemekleri şöyle gruplandırabiliriz; A) Buğdaydan Yapılan Yiyecekler: 1) Bulgur yemekleri 2) Düğün yemekleri (Çullama köfte, sulu köfte, iliba'da dolması, sırt dolması) 3) Göce yemekleri (Göce köftesi, göce tarhanası, keşkek) 4) Hamur işleri ( Arabaşı, ağzıaçık, bükme, börek, bazlama, börek kenarı, haşhaşlı börek, ikiz börek, katmer, ocak bükmesi, şepit, cızdırma, cücü, çörek, nohut çöreği, dolama, ev hamuraşı ev makarnası, nuska hamuraşı, sakala çarpan, velense hamuraşı, miyane çorbası övme, peksimet, ak pide, haşhaşlı pide, katıklı pide, yalım pidesi, halka pişi, lokma pişi, düz pişi). B) Et Yemekleri: 1)Parça et, yoğurtlu et 2)İşkembe yemekleri (çorba, kıyma, kızartma, söğüş, tas eti. )
126

3)Özbek pilavı 4)Paçık C) Sebze Yemekleri: 1) Afyon salatası 2)Patlıcan yemekleri (Patlıcan böreği, bütün (parça) et patlıcan, yanı yarma,nohutlu patlıcan, kavurmalı patlıcan kebabı, patlıcan küllemesi, patlıcan dolması, yoğurtlu sarımsaklı patlıcan kızartması, imam bayıldı, patlıcan köftesi, patlıcan çöp kebabı, patlıcan ezmesi, patlıcan pilakisi, etli patlıcan sarması, etli patlıcan yahnisi, patlıcan doğraması, patlıcanlı pilav, patlıcan oturtma, hünkar beğendi, patlıcan gömmesi, patlıcan turşusu, patlıcan sırt dolması.) 3) İlibada dolması(İNTERNET 5).

6.5.GELENEK VE GÖRENEKLER 6.5.1DOĞUM GELENEKLERİ Geçiş dönemlerinin ilki olan doğum geleneklerine ilişki geleneksel uygulamaların çoğunlukla bırakılarak modern tıptaki uygulamaların benimsendiği söylemek mümkündür.Ancak doğum öncesinde,sırasında ve sonrasında bazı geleneklerin,inanış ve uygulamaların devam ettirildiği gözlenmektedir.Bunlar doğum öncesi çocuğun cinsiyetinin tahminine dönük bazı inanışlarla birlikte doğum hazırlıklarının yapılması şeklindeki uygulamalardır. Genelde çocuğun cinsiyetinin belirlenmesine dönük inanç Türkiye genelindeki gibi tatlı yenmesi ile oğlan, ekşi yenmesi ile kız olacağı inancı Afyonkarahisar’da da yaygındır.Doğumla ilgili yapılan hazırlıkların da aile içerisinde paylaşılması gelenekselleşmiştir. Babaanne (hastanede giyecek ve hediyeler), doğacak çocuğun doğum sırasındaki kıyafetlerin hazırlanmasını, anneanne de annenin doğum sonrasındaki ihtiyaçların hazırlanması(çocuğun odasının düzenlenmesi vb. gibi) anneanneye verilmiş gibidir. Doğum sırasındaki geleneksel uygulamalar modern tıbbın uygulamaları ile kaybolurken doğum sonrası uygulamalar yine geleneksel bir biçimde devam ettirilmektedir. Loğusaya yaklaşım çocuğun göbek kordonu, yıkanması, ad koyma, kırk basması ve al basmasına dönük adetler bilinen şekillerde Afyonkarahisar’da da görülmektedir. Bunlar; - Çocuk eve geldikten sonra yıkanması adeti sırasında koltuk altları kokmasın diye tuz sürülür. Bazen de cildin güzel olması için gül suyu sürülür. - Çocuğun göbek kordonunun düşmesinden sonra, göbek kordonu inanca göre okul bahçesine, ev içinde bir yere, cami avlusuna veya ilerde olması düşünülen bir mekana gömülerek saklanır. - Doğumun ilk haftasından sonra loğusa ziyaretine gelenler, mutlaka hediye getirirler (havlu, çorap, çocuk çamaşırı, meyve suyu, çiçek, vb. gibi). - Loğusa ziyaretine gelenlere “loğusa şerbeti ikram edilir”.

127

- Loğusa kadın ve çocuk asla yalnız bırakılmazlar. - Loğusa kadını al basmasından korumak için kırmızı bir kurdele veya taç başına takar. - Loğusa kadınlar ve çocuklar kırkları çıkmadan bir araya getirilmezler ve karşılaştırılmazlar. - Loğusa ziyaretine gelen yakın akrabalar, yemek takımları getirirler. Yemek takımının içinde; tavuk sulu pirinç çorba, tavuk, muhallebi, mayalı hamurdan yapılan çörek, kaymak ve meyve bulunur. - Doğumdan sonraki ikinci hafta, ad koyma adeti ve töreni yapılır. Ad koyma töreninde babaanne tarafından yemek verilir, bu yemek takımı içerisinde çorba, parça et veya kebap, dolma, börek, fasulye, bamya, meyve ve eskiden hoşaf bulunurdu. Bu yemekten sonra aile büyüklerinden birisi veya hoca çocuğun kulağına ezan okuyarak istenilen ismi söyler ve “adını ben koydum yaşını Allah versin” diyerek tören bitirilir. - Annenin ve çocuğun kırklanması töreni de babaanne tarafından gerçekleştirilir, anne ve çocuk kırklandıktan sonra anneanneye “Kırk kovalama”ya yatıya giderler. Birkaç gün sonra da baba anne ve çocuğu almaya gider. - Çocuk görme ziyaretleri de bundan sonra da devam eder, gelen misafirlere kaymak sürülmüş mayalı çörek ikram edilir. - Bebeğin ilk dişi çıktıktan sonra da düzenlenen törene ”diş göllesi” adı verilir. Gölle; buğday, nohut, fasulye haşlanıp içine fındık, ceviz, kuru üzüm gibi çerezlerin de konularak yapılan, tuz veya şekerle ikram edilen bir çeşit yiyecektir(İNTERNET 6). 6.5.2 SÜNNET GELENEKLERİ Sünnet yaşı kırsal kesimde daha küçükken, kent kesiminde okul çağını bulmaktadır. Geleneksel sünnet törenleri kısmen yerini modern eğlencelere de bırakmıştır. Sünnet yaşına gelen çocuk, büyük çoğunlukla sünnetçi olarak bilinen sıhhiye veya teknisyenlere kısmen de hastane ve kliniklere götürülerek sünnet ettirilir. Sünnet töreninin bir yanı dini motiflerle ilgilidir. Burada sünnet sırasında veya sonrasında dualar ve mevlüt okutulması, sonrasında da düğün ve eğlence yapılması sözkonusudur. Bu törenlerden önce de çoğunlukla sünnet gezmesi araçlarla dolaştırma şeklinde olur. Eskiden at ve fayton üzerinde gezdirmek daha yaygındı. Geleneksel uygulamada gözlenen yemek verme adeti tüm diğer davetlerde olduğu gibi sünnette de yer alır. Sünnetteki “sıra yemeği”nde pilav üstünde et veya özbek pilavı, hoşaf, börek, tatlı, mevsimine göre meyve ve son olarak da bamya ikram edilir. Sünnette sünnet olan çocuğa yakın akrabaları ve konu komşunun hediye verme adeti bilindiği şekilde gerçekleşir(İNTERNET 6). 6.5.3EVLENME GELENEKLERİ Düğün törenleri şehir ve kasabalara göre değişik özellikler taşır. Hatta bu özellikler köylerde dahi farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar söylenen çeşitli türkülerle
128

belli olur. Afyonkarahisar çevresinin "Kına Türküsü" gerek güftesinin gerekse bestesinin özelliği bakımından farklı olup, düğünde kız ve oğlan evinin durumunu açıkça anlattığını ilimiz düğünlerinde göreceksiniz. Afyonkarahisar'daki evlenme törenleri sırasıyla şöyle oluşmaktadır. Dünür gezme (Görücülük), söz kesilip kahve içme, nişan (yavuklu olma), şerbetinin içilmesi karşılıklı sini (Tepsiyle baş üstünde nişan hediyesi olan şeker, çerez, iç çamaşırı, mendil, çorap vb. hafif eşya) gönderilmesi, sini ardı (nişan tepsilerinin karşılıklı gönderilmesinden sonra kız evince yapılan yemek) ziyafeti, kandillikler (kandil günlerinde gönderilen kına ve kandil helvası,buna karşılık kız evinden oğlan evine bir tepsi ağzı açık, (bir çeşit börek veya lokma) gönderilmesi, Hıdırellez daveti (nişanlılık zamanı hıdırelleze rastlarsa oğlan tarafından "Hıdırellezlik" gönderilir, kuzu kesilen yemekli kır daveti) yapılır. Bayramlık (kız evinden oğlan evine, oğlan evinden kız evine karşılıklı çamaşır), Kurban bayramında ise süslenmiş koç (oğlan evinden kız evine) gönderilir. Nişandan düğün haftasına kadar bu töre ve gelenekler eksiksiz ailelerin maddi durumuna göre yapılır. Düğün haftasından önce iki aile, düğün, nikah ve esvap kesimi gününü tespit eder, hazırlıklara başlanır. Gelini oğlan evi tarafı tanınmış bir mağazaya davet eder. Mağazada gelin için alınacak giysi ve gelinlik vb. eşyaya bakılır. Buna "Esvap Kesme" adı verilir. Esvap kesmeyle beraber, her iki taraf düğün için yakın1arı (eş, dost ve akraba) davet etmek üzere “Okuyucu” adı verilen birer davetçi tutarlar veya davetiye kartı gönderirler. Bu kadın okuyucular düğün sahibinin yakınlarını ev ev dolaşarak düğüne davet ederler. Böylece düğün başlamış olur. Düğün 3 gün devam eder. Çarşamba günü devam eden düğünde gündüz oğlan evinde yemek davetleri öğleden itibaren başlar. Akşam yemeğine daha çok gençler (damadın arkadaşları) davet edilir. Aynı gün öğleden sonra "Saç kesme" yapılır. Oğlan evinden kaynananın başkanlığında kalabalık bir kadın grubu kız evine gider. Kız evinde en az iki defçi kadın oğlan evinden gelen kadın grubu ayakta def çalarak ve türkü söyleyerek düğün evinin merdiveni başında veya taşlığında karşılar. Misafirler kız evinden çağrılmış olup, davetlilerle birlikte toplanırlar. Çengiler durmadan türkü söylemeye devam eder. Gelin kız, kaynananın bulunduğu yere gelir, kaynananın ve misafirlerin ellerini öptükten sonra, kaynananın önüne diz çöker. Önce kaynana görümce, teyze, yenge (amca. dayı hanımları) birer ikişer saç telini kesmek suretiyle "Saç Kesme" töresi yerine getirilir. Bu törende kaynana geline ziynet olarak ne takacaksa (Altın, inci, gerdanlık, küpe, bilezik, vb.) sırasıyla takar. Tören bittikten sonra gelişlerinde olduğu gibi giderlerken de çengiler ayakta çalarak uğurlarlar. Saç kesme töreninin akşamı "Kına Gecesi" yapılır. Oğlan evinde kına gecesi: Oğlan evinde bir miktar kına ile gerekli mumlar hazırlanarak kız evine gönderilir. Bu gecede damadın arkadaşları çoğunluktadır. Kına gecesinde sağdıcın görevi çoktur. Misafirleri sağdıç karşılar, ağırlar. Kız evinden bir grup oğlan evine hayırlı olsun diye gelir. Bir odada içkili sofra ve saz heyeti kurulur. Vakit yatsıyı geçince kına yakma törenine başlanır. Bir tas içinde karılmış kına önce damadın, sonra sağdıcın sağ elinin üç parmağına (yarım el) yakılır. Kına yakılmaya başlarken baz heyeti ve düğünde bulunan gençler Kına Türküsü söylerler. Kına yakıldıktan sonra damat ile sağdıç babanın ve aile büyüklerinin ellerini öperler. Kız evinde kına gecesi: Saç kesme töreni gecesi oğlan evinden yine başlarında kaynana kalabalık bir grup kız evine gelir. Karşılama gündüz ki gibidir. Gelin kız ve sağdıç el öperler. Gelin kızın avucuna bir parça kına konularak, bunun üzerine bahşişler verilir. Kız evinde eğlence oğlan evi gittikten sonra daha çok olur. Kızın arkadaşları etrafını sararlar ve binbir özentiyle ellerine ve ayaklarına kına yakarlar. Kızlar defçinin eşliğinde kına türküsü söyleyerek geç saatlere kadar
129

eğlenirler. Kız tarafı kına yakanlara haşhaşlı pide, öğme, reçel, peynir, zeytin gibi yiyecekler ikram eder. Oğlan ve kız evinin ileri gelenlerinden birer grup birbirlerini ziyaret ederek hayırlı olmasını dilerler. Kına gecesinde söylenen kına türküsü şöyledir: Kınası karılır tasta Oğlan evi pek havasta Kız anası kara yasda Yarenim kınan kutlu olsun Orda dirliğin tatlı olsun Tuz kabını tuzsuz koyan Koca evi ıssız koyan Anasını kızsız koyan Yarenim kınan kutlu olsun Orda dirliğin tatlı olsun Ana hamama vardın mı? Yunduğum yeri gördün mü? Şimdi kıymetimi bildin mi? Yarenim kınan kutlu olsun Orda dirliğin tatlı olsun Kaya dibi karıncalı Yanı çifte görümceli Hem dayılı hem amcalı Yarenim kınan kutlu olsun Orda dirliğin tatlı olsun Kaynanam hamama varsa İki ayağı birden kaysa Hamam taşı bana kalsa Yarenim kınan kutlu olsun Orda dirliğin tatlı olsun Atlayıp geçer eşiği Sofrada kalır kaşığı Gelin evlerin ışığı Yarenim kınan kutlu olsun Orda dirliğin tatlı olsun Kızımız gidiyor Nazımız gidiyor Bugün akşamlık akşamlık Yarın öğlenlik öğlenlik Misafir kaldı Söylemez oldu Yarenim kınan kutlu olsun Orda dirliğin tatlı olsun Gelin Alma: Perşembe sabahı her iki tarafta da hareketlidir. Oğlan evinden kız evine bir kamyon gönderilir. Bu kamyona çeyizler yüklenir. Kızın çeyizi sandık, yatak odası takımı, halı, koltuk takımı, battaniye, yatak takımı ve mutfak takımından (tencere, tabak, çatal bıçak takımı, çay takımı, fincan takımı, su takımı, su ve ocak
130

düğümleri, tepsi, vb.) oluşur. Çeyizle beraber kız evinden giden kadınlar çeyizleri asar ve gelin odasını hazırlar. Gelin hazırlanır, gelin almak üzere oğlan evinin akrabaları ve kaynana kız evine giderler. Gelin kızın babası yakın akrabaları duvak örterler, görümlük para verirler. Bu tören çok hazindir. Duvak örtülünce kaynana gelini arabaya bindirir. Hareket etmeden önce dua okunur. Akrabalar oğlan evine giderler. Oğlan akrabaları ve kayınpeder gelini beklemektedir. Gelin evin önüne gelince arabadan inmeden bir kurban kesilir. Gelini arabadan kayınpederi indirir. Gelin orada bulunanların elini öper. Duvağı örtülüdür. Oğlan evinin akrabaları el öpme sırasında geline görümlük hediyeler verirler. Ziynet eşyası takanlar da olur. Cuma: Cuma günü öğleden sonra kadın misafirler gelin görmeye gelirler. Kız evi üzüntülü, oğlan evi neşelidir, gülünür, eğlenilir. Böylece düğünün bir kısmı bitmiş olur. El öpme Daveti: Pazar günü kız evi, oğlan evine bir tepsi baklava (Pazar Baklavası) gönderir. Baklavayı götüren kadın kadınları öğle yemeğine, erkekleri akşam yemeğine davet eder. El öpme daveti pazartesi günü yapılır. Bu yemek çok çeşitlidir. Yemekten sonra kahve içilir, kız evinin yeniden aldığı dürüler dağıtılır. Çeyiz indirme daveti: El öpme davetinden bir kaç gün sonra oğlan evi kız evinin kadınlarını öğle, erkeklerini akşam yemeğine davet eder. Bu davetin amacı asılı duran çeyizlerin indirilmesi düğünün bittiğini gösterir(İNTERNET 6). 6.5.4 ASKERLİK –GURBETLİK Askere gidecek olan gence, kimi yerlerde kına yakma adeti görülmektedir. Bununla birlikte asker yemeği veya asker eğlencesi adı altında “sıra yemeği” ile birlikte bazen içki de sunulur. Bu yemekte genelde pirinç çorbası, bütün et, patlıcan musakka, yalancı dolma ve kaymaklı ekmek kadayıfı, baklava ve en sonunda bamya sunulur. Askere gidecek olan gencin evinde yapılan bu eğlenceye daha çok gençler ve yakın arkadaşları davet edilir. Bir başka davet usulü de askere giden gencin yakın akrabalarından başlamak üzere yemeğe davet edilmesi şeklinde gerçekleşir. Son yıllarda adet olduğu üzere tüm eş ve akrabalarının katılımı ile bazen davul -zurna eşliğinde otogarlardan uğurlanarak askere gönderilir(İNTERNET 6). 6.5.5 ÖLÜMLE İLGİLİ ADET VE İNANIŞLAR Yaşamın son geçiş dönemlerinden olan ölüm adet ve inanışları, çoğunlukla dinsel motifler içerisinde yapılmaktadır. Cenaze işleminin duyurulması, cenazenin yıkanması ve gömülmesi usul ve adetlerinde dinsel geleneklere uygun olarak yapılır. Mezara gömülmesinden sonraki gelenekler; diğer bölgelerdeki geleneklerden farklı değildir. -Ölü evinde aş kaynamaz. -“Ölüyü böreksiz, düğünü beleksiz(hediyesiz) yapma” diye bir söz vardır. Dolayısıyla ölü evine yemek getiremeyen eş-dost şeker, pirinç, yağ gibi ihtiyaçları getirir. -Ölünün gömüldüğü günün ertesi günü cenaze yakınlarından birisi “sabah ziyareti falanca camiden” diyerek seslenir ve ertesi günü belirlenen camiden sabah namazı sonrasında mezarlığa gidilerek yasin okunur. Bu ziyarete gelenlere de dört başı mamur kahvaltı yaptırılır. Defnedildikten sonraki Perşembe günü “son günü”ne buyrun denilerek yemek verilir. Yemekten sonra kuran, mevlüt okunur.
131

-Ölünün kırkında ve elli ikisinde yine aynı dualar okunarak pide, bükme veya pişi ikram edilir. -Ölen kişi genç ise cenaze sahibi düğüne çalgılı çengili yerlere gitmez. -Genç yaşta ölen bir kadının kocası yeniden evlenmek isterse yakın akrabasından bir erkek evleneceği gün mezarın hece tahtasına boduçu(pişmiş toprak testi) çarparak kırar ve “kulağın duymasın kocan bugün evleniyor” diyerek mezara seslenir. Burada amaç muradını almadan ölen kadının gözünün arkada kalmaması ve yeni aileyi huzursuz bırakmamasıdır. -“Gelinle cenaze beklemez, vakti gelince uçurulur” düşüncesi ile yaşamın devamını sağlayan her iki olayda adet ve gelenekler çerçevesinde gerçekleştirilir. Ancak düğünde eğlence yapılmaz. İlimizde ayrıca, “imece, aşure, sıra geceleri (gezekler)” gibi gelenekler de vardır(İNTERNET 6). 6.6HALK OYUNLARI OYUNLARIMIZ:Afyonkarahisar’da eskiden mahallî halk oyunlarını oynayanlar, kılıç-kalkan ve zeybek oyunlarını sergileyenler, özel giysilerini giyerler ve görünüm itibariyle heybetli, alımlı bir efeler grubunu temsil ederlerdi.Beldemizde oynanan kırık havalar, aşağı yukarı aynı ritimde seyreder. Örnek olarak 9/8’lik aksak usûlünde olan “Hezin Hezin Gir Kapıdan” adlı türkümüzde sazlar çalarken; karşılıklı iki oyuncu, çoğu kez ellerinde şimşir ağacından yapılmış kaşıklarla, sazın melodisine uyarak, kaşık vuruşlarıyla aynı anda ritm tutarak oynarlar.Kırık Oyun Havaları oynarken kesinlikle ayaklar, dizden arkaya bükülerek veya hoplayıp zıplayarak oynanmaz. Ayrıca göbek de hareket ettirilmez. Gerdan kırma, omuz silkme(oynatma) gibi hareketler kesinlikle yapılmaz. Oyun oynarken, dizler hafif öne doğru bükülür. Gövde de arkaya doğru dik olarak eğilir. Sol ayak yana açılırken, sağ ayak da onun yanına getirilir. Aynı hareket, sağ ayak açılırken sol ayak da yanına getirilmek suretiyle oyun devam eder.Bu hareketlerle her iki oyuncu da aynı anda, sazın ritmine uyarak tatlı ve yumuşak hareketlerle yapılır. Gövde; dizlerin hafif bükülmesi ile sağa ve sola sallanarak oynanır. Kollar ise, dirsekten yukarı ve aşağı hafif hareketlerle bükülür. Oyun aynı figürlerle seyrini devam ettirir. Kırık oyun havalarını erkekler oynadığı gibi, kadınlar da erkek elbisesi giyerek sergilerler(İNTERNET 7). HAYDİ GÜZELİM (Kırık Zeybek) Haydi güzelim kundurana tek tek bas Ben seninim ister öldür ister as Haydi güzelim kundurama kum doldu Bu şişeler senin için dün doldu.

132

6.7 MÜZİK KÜLTÜRÜ TÜRKÜ:“Karakoyun, Yaşar, Serenler, Karahisar Kalesi” meşhur Afyonkarahisar türküleridir. Hemen hemen bütün türkülerimizin bir hikâyesi vardır. Karakoyun Türküsü :Bir yörük çobanı, Sandıklı’nın Kumalar Dağı’nda sürüsünü güderken beş hırsız gelerek Çobanın elini, kolunu bağlarlar ve sürüyü toplayıp kaçırmak isterler. Fakat sürüyü bir türlü yürütemezler. Buna sinirlenen hırsızlar Çobanı sıkıştırmaya ve işkenceye başlarlar. Çoban da “Benim sürüm kavalsız kalkmaz. Ellerimizi ve kollarımı çözün, sürüyü yürüteyim.” der. Hırsızlar çobanın bu teklifini kabul ederek elini kolunu çözerler. Çoban, kavalını çalar çalmaz sürü hemen yürümeye başlar. Ta uzaklardaki çadırda kaval sesini duyan yörük beyinin kızı, sürüye hırsız geldi diye telâşla bağırmaya başlar. Yörükler hayret ve telâşla toplanarak kaval sesi gelen yere koşuşurlar. Karşıdan yörüklerin üstlerine doğru geldiğini gören hırsızlar sürüyü bırakarak kaçarlar. Bu olay oba içinde hayret uyandırır. Kızın kaval sesinden çıkardığı anlam, birçok dedikodulara da yol açar. Kızla çobanın seviştikleri sonucuna varılır. Obanın dedikoduları ve kızının adının çekiştirilmesine üzülen Yörük Beyi, birgün çoban, kaval çalarken “Kavalın sesi keskin, kızı bununla mı ayarttın.” der. Çoban da “Ben koyunlarımı bile bununla idare ederim. Susamış sürülerimi suyun başında bekletirim.” deyince; ihtiyar Yörük de, “Ben koyunlara üç gün tuz yedireyim de sen sürüyü suyun başında tut bakalım.” der. Çoban buna razı olur. Fakat bütün sürünün itaatından emin olan çoban, bir tek karakoyundan korkmakta ve şüphelenmektedir. Sürüye üç gün hiç su vermeden tuz yalattıktan sonra, dereden akan suya salıverir. Çoban da kavalını çalmaya başlar. Tam koyunlar suyun başına vardıklarında kavalın ahengi değişir. Bütün sürü olduğu gibi yerinde başları yukarıya doğru beklerler. Yalnız karakoyun aşağıya, suya varır. Suyun sahibi ihtiyar Yörük ve bütün oba halkı onu görünce şaşarlar ve birbirlerinin yüzüne bakarlar. O sırada Yörük Bey’i çobana “Aşk olsun, fakat karakoyun neden haşarıdır?” diye sorar. Çoban, “Birgün ablama süt sağarken sağdırmak istemedi de elimle onun başına vurmuştum!” deyince, Yörük Beyi “Kızı hakettin ve güveyim oldun.” der.” Fakat bu olaylar sırasında karokuyunun kuzusu ölmüştür. Çoban, kuzusunun sesini, anasına verilen tuzdan bilir. Bu ölüme sebep olduğu için içine dert, acı çöker. Acısını ve üzüntüsünü ifade etmek için de bu türküyü yakar. (İNTERNET 8)

6.8 GELENEKSEL EL SANATLARI Keçecilik: Eskiden insan gücü ile hamamda pişirilerek yapılan keçe, bugün makinalarda pişirilerek yapılmaktadır. Yapılan keçeye, yapan ve yaptıran kişilerin adları yazılmakta, keçelerin üzerine mavi, kırmızı, yeşil renklerden oluşan motif ve şekiller işlenmektedir. Demiryolu, göbek, yıldız, tavan, ay yıldız Afyon keçelerinin üzerine işlenen motiflerden bazılarıdır. Keçe çeşitlerinin bazıları şunlardır: Kepenek, nakışlı keçe, bebe keçesi, belleme, fes, mevlevi zikkesi, yelek, at keçesi, seccade. Geçim kaynağı keçecilik olan keçelerini eski usül ile yapan keçeci esnafı bu mesleğini “Keçeciler Çarşısı’nda sürdürmektedir.

133

Koşumculuk: Afyon’un kökü çok eskilere dayanan el sanatlarından biridir. Atların arabaya koşulması için gerekli olan amut, paldım, dizgin, şeker, ok kayışı, sırım gibi deri ürünlerinin yapımı ile uğraşan bir el sanatı dalıdır. Afyon’daki koşumcular, kasaplardan aldıkları manda(camız) derilerini şapladıktan sonra, kayış haline getirmekte ve daha sonra koşum eşyalarını yapmaktadır. Koşumların üzerine dökümden yapılmış saçak ve püsküller süs için konulmaktadır. Koşumculuğa olan ilgi bugün yok denecek kadar azdır. At Arabacılığı: Koşumculuğa paralel olarak gelişmiş el sanatıdır. Şehirdeki çeşitli atölyelerden son derece sağlam ve özenle boyanarak, manzara resimleriyle süslü arabaları yapılmaktadır. Çevre illerde satışı yapılan at arabaları, yaylı tatar arabası, fayton olmak üzere çeşitli biçimlerde üretilmektedir. Yaylı arabalar genellikle tek atlı olarak yapılmakta ve tekerleklerine lastik kaplanmaktadır. Arabanın önünde ve arkasında sarsıntıyı önlemek amacıyla yaylar bulunmaktadır. Yaylı arabanın üzerine yapan kişinin adının yazılması gelenektir. Tatar arabası çift atlı olarak yapılır. Kasa dingil üzerine oturur ve tekerlekleri demirle kaplıdır. Bu yüzden çok sarsıcıdırlar. Faytonlar ise geçmiş zamanların lüks taşıt araçları olduğundan, alabildiğine süslü, ince, zarif ve hafiftirler. Çift atlıdır. Üzerine körüklü bir kaplama ile dilendiğinde açılabilecek bir şekilde yapılır. Boyadan başka pirinç çakma düğmelerle de süsleme zenginleştirilir. Demircilik ve Bakırcılık: Eskiden çok önemli olmalarına rağmen bugün özelliklerini yitirmiş olan el sanatıdır. Endüstrileşme bu iki el sanatını büyük ölçüde etkilemiştir. Afyon’daki demirciler başlıca gecenez kapı zinciri, toka, fırdöndü, kaşağı, kullap, frank ve törpüsü, gem, hıltar, düğme gibi pek çok eşya yaparlar. Bakırcılarında üzerinde en çok çalıştığı eşyalar güğüm, kazan, tabak, tencere gibi çeşitlidir. Yemencilik: Afyon yemenilerinin en büyük özelliği, kısa ve uzun yüzlü olarak dikilmesi, dikilip içinin dışına çevrilmesi ve kıyısından çevrilmesidir. (Dikilmesidir) İyi yapılmış yemen normal koşullarda yaz kış iki yıl giyilebilmektedir. Kilimcilik: Emirdağ köylerinde kilim ve zilinin yanı sıra çuval, gelin harharı, seccade, terki heybesi, yastık, cicim gibi eşyalar dokunmaktadır. Bu dokumalarda kullanılan motiflere verilen benzetme adlar ve belirli anlatıma dayalı kompozisyonlar adeta kilimlerin dilidir. Gelin parmağı, kız farı, kız yanağı, turna katrı, seher kuşlu, kirli yanışlı, koç boynuzu, aman kız, eli belinde, yıldız, zülüf, yaryare küstü, çapraz Emirdağ kilimlerinde kullanılan bazı motiflerin adlarıdır. Dokunan kilim ve benzeri eşyaların yünleri yine Türkmen kadınlarınca eğrilir ve kök boya ile boyanır. Basit tezgahlarda dokunan Türkmen Kilimleri benzersiz el sanatı ürünleri arasındadır. Son yıllarda kök boya ile üretime başlayan Afyon-Bayat-Dinar-Sincanlı-Hocalar İlçeleri Sosyal Yardımlaşma Kurumları ve Afyon Kocatepe Üniversitesi Emirdağ Meslek Yüksek Okulu Halı-Kilim Bölümü talebi karşılamada zorluk çekmektedir. Bilhassa Bayat ilçesinde dokunan kilimlerin ünü yurt dışına uzanmıştır.Hasır ve Boyra Örücülüğü:İlçemiz Yakasinek kasabası ve Taşköprü’de bazı yaşlı kişilerce hasır ve boyra örücülüğü yapılmaktadır.Hasır, daha çok Akşehir ve Eber göllerinde yetişen Kındıra adı verilen bir çeşit su bitkisinin işlenerek basit tezgahlarda dokunması ile halı
134

ve kilim altlarına serilerek kullanılır. Boyra(kamış hasırı) Akşehir ve Eber göllerinde yetişen kamışın işlenmesinden sonra tezgahında örülerek, ahşap evlerin tavan kısımlarında üzerine atılacak talaş ve toprakların içlerine sızmasını önlemek için kullanıldığı gibi çeşitli yerlerde dekorasyon ve kamufle malzemesi olarak da kullanılmaktadır. Ancak, gelişen teknolojik yenilikler yukarıda anlattığımız hasır ve boyraya karşı olan ilginin azalmasına sebep olmuştur. Mermercilik:Mermerler klasik billurlardan oluşmuş taşlardır. Bunlar kalkerlerin ve bazende dalomitik sıcaklı ve basınç etkisiyle değişikliğe(metamorfizm) uğraması sonunda meydana gelmişlerdir. Mermerlerin bileşimi kalsiyum karbonat ve pek azda kalsiyum ve magnezyum karbonattır. Tarihi çok eskilere M.Ö.313 yılına rastlayan mermer ocakları Afyon’a 25 km. uzaklıkta bulunan İscehisar ilçesinde yoğunluk kazanmıştır. Miladi tarihlerde kullanılan bu mermer ocakları hala işletilmektedir.Eskiden ilkel metotlarla parçalanan taşlar, bugün modern araçlarla (elmas tellerle) kesilerek bloklar halinde çıkarılarak zaiyat önlenmiştir.Antik çağlarda da çıkartılan mermerlerin; karayolu ile Efes antik kentine, oradan da gemiler ile Roma’ya taşındığı; Vatikan ve Roma’da bir çok yapıda kullanıldığı ve bu mermerlerin İscehisar’dan gittiği belgelenmiştir. Mermercilik son yıllarda farkına varılmaya çalışılan, gelişen ülkemizde kullanım alışkanlığı ve yaygınlığı artan konumdadır. Türk mermerinin içte ve dışta tanınmasıyla mimaride estetik ve tabi malzeme olarak kıymeti kavranmıştır. Turistik tesislerde çevre tanzimi, şehirlerde peyzaj mimari, anıt ve süslemecilikte kullanımıyla estetik kazandırmaktadır. Mermer yekpare kullanıldığı gibi bakır, alüminyum, metal, ahşap, çini, mozaik ve çelikle kullanımı sonucunda değişik şekilde de kullanıldığı yere otantik görünüş sağlamaktadır. Turizm sanayini etkilemekte ve aynı paralelde gelişmektedir. Hediyelik eşya ve el sanatlarında ocak, lavabo, mutfak tezgahı, masa ve masa üstü sehpa(yuvarlak, oval, elips, dikdörtgen, kare asimetrik) , süs ve büro malzemesi, satranç takımı, abajur, aplik, avize, saksı, vazo, metalli ve metalsiz sigara küllüğü, şekerlik, fincan, likör takımı, çerçeveler, kurnalar ve daha çok çeşitli eşyalar üstün kabiliyetli ustalar eliyle şaheserler yapılmaktadır. Afyon mermerinin tane çapları, damarları ve görünüşleri de yer yer değişiktir. Bu farklara göre taşlara beyaz, pamuk beyaz, beyaz sarı, pembe sarı, gri, menekşe, kaplanpostu, güvercin göğsü ve gök mermer gibi adlar verilmiştir. Bunlar arsında en çok işlenen cinsler Afyon kremi, Afyon sarısı, Afyon sumakisi, Afyon dumankiri, Afyon bulgurlusu ve kaplan postu çeşitleridir. Bacasız sanayi olarak adlandırılan mermer işlemeciliği her geçen gün gelişmekte, mermer sanayii dallarına bilinçli bir şekilde yatırım yapılmakta ve artık beyaz altının değeri daha iyi anlaşılmaktadır. Halıcılık:Seccade, yastık, heybe, torba, Kur’anlık gibi eşyalar dokunmaktadır. Son yıllarda kooperatifçiler ve Sümerbank aracılığı ile Isparta tipi halı dokumacılığı gelişmiştir. Halkın dokuduğu halılarda kilim motifleri hakimdir. Ticari amaçlı halılar ise halıcıların verdikleri desenle işlenmektedir. Dazkırı, Dinar, Sandıklı ve Şuhut ilçelerinde halıcılık bir aile ekonomisi haline gelmiş, gelir kaynağı olmuştur. Dazkırı bölgesinde özel sektöre ait yapağıdan başlayarak, halı dokunması dahil tüm evleri otantik ortam içinde gösteren halı satış reyonları turistlerin büyük ilgisini çekmektedir.
135

Örgücülük: İnsanların koyun yününü en ilkel biçimde kullandıkları çalışma alanı olan örgücülük de Afyon’da yaygın el sanatlarından biridir. Koyun yününü kirman, tarak, şiş, iğ gibi basit araçlar kullanılarak çorap, eldiven, kazak, içlik gibi eşyalar haline getirilir. Örülecek erkek çorabı olduğu zaman çoğunlukla düz örgü yada kendinden motifli örgü çeşitleri kullanılır. Çoraplar diz yüksekliğinde örülür. Kadın çorapları ise nakışlı olur. Renk renk motifler ve nakışlar zengin ve güzeldir. Çoraplar beş şişle örülür.

Dantel ve Oyalar: Kadınların boş zamanlarını değerlendirmek amacıyla yaptıkları, süslemeye yönelik el sanatı ürünleridir. Danteller beyaz veya krem ip kullanılarak örülür. Motifler halinde tek tek örülüp birleştirilen veya bir bütün olarak örülen danteller, çarşaf, yastık, sandık örtüsü gibi eşyaların kenarlarına geçirildiği gibi, su takımı, oda takımı, sehpa örtüsü, karyola takımı, masa örtüsü olarak da yapılmaktadır. Bamyalar, yelpaze, örümcek, laleler, demiryolu, kaz bacağı, elti eltiye küstü, kaynana yumruğu, dantellerde kullanılan sayısız örneklerden bazılarıdır. Oyalar; tığ, iğne, mekik, firkete gibi araçlarla örülür. Çok gösterişlidir. Renkli ipliklerle bazıları boncuklar ve pullar kullanılarak yapılan oyalar, tülbent ve yazma kenarlarına geçirilir. Oyalarda kullanılan örneklerden bazılarının adları şöyledir. Sarhoş bacağı, bülüç gözleri, karanfil, bademler, ortancalı, günlük oya, pul oya gibi.Danteller ve oyalar kızların vazgeçilmez çeyiz eşyalarındandır. Afyon’da kız çocuklarının çeyizleri beşikteyken hazırlanmaya başlanır(İNTERNET 9).

YEDİCİ BÖLÜM 7.UŞAK 7.1DİL Aba : Abla Acıg : Birazcık Alaf : Ateş Angıt : Ahmak,sersem Ayan : Muhtar Ayran gevmek : Boş konuşmak Beranarı : Şöyle Böyle
136

Boyalak : Başıboş Böcü : Böcek Cice : Abla Cıbıl : Fakir Çilte : Minder Dam : Hapishane,Ahır Deperotu : Havuç Deze : Teyze Efen : Kolay Enseli : Çivi Enteri : Gömlek Evcümek : Evine bağlı Gali : Artık Germe : Yüksek Gınık : Beleş Gıyık : Yorgan İğnesi Gön : Deri Hadendi : Tez çabuk Hangırda : Nerede Haranı : Toprak tencere Hoz : Yabancı Imızgamak : Uyuklamak Ingasdan : Yalancıktan İspirte : Kibrit Kabırcak : Tabut Kaykı : Aksi Keri : Sonra Kıtmek : Kandırmak Kırkışmak : Yarışmak Lapbada : Aniden Lom Sözlü : Lafını bilmeyen Müzmal : Perişan Nacap : Nasıl Nenecen : Boşver Oku : Davetiye Öfen : Önceki gün Össen : Herhalde Peşkir : Havlu Pontür : Pantolon Sağdıç : Arkadaş Sinlenmek : Saklanmak Sındı : Makas Şarpo : Başörtüsü Ten aşı : Bulgur Pilavı Teper Otu : Havuç Tırkaz : Kapı Kilidi Üleşmek : Paylaşmak Velesbit : Bisiklet Yağlık : Mendil Yalım : Herhalde
137

Yen getmek : Oynatmak Yılık : Eğik,yamuk Yozuk : Haylaz Zağar : Av Köpeği Zarplı : Kuvvetli 7.2 UŞAK ANONİM HALK EDEBİYATI 7.2 1 AHMEDİ (1334–1413) Asıl adı Tacettin İbrahim Bin Hızır’dır. Doğum yeri Uşak’ın Sivaslı İlçesidir. XIV. asır Anadolu Türkçesi Edebiyatının en büyük şairidir. Aynı zamanda hekim, hattat, ressam ve âlim bir kişidir. Ahmedi çok sayıda kaside, gazel söyleyerek; büyük aşk ve macera hikâyeleri yazarak manzum tarih ve tıp kitapları meydana getirerek, divan şiirinde nesne vadisinde ve ilim yolunda kurucu şair sıfatıyla çalışmıştır. Eserleri: Divan sanat bakımından en kıymetli eseridir. 8000 beyiti aşan bir manzumedir. Kaside ve gazellerden oluşur. Çoğu Yıldırım’ın oğlu -Emir Süleyman adına yazılmıştır. 7.2.2 ÖMER BEDRETTİN UŞAKLIGİL : (1904–1946) 1904 yılında doğan Ömer Bedrettin Cumhuriyet döneminin saygın şairlerindendir. Ününü kaynağı halk şiirinde olan lirik dizelerinden alır. Ömer Bedrettin ilköğrenimini Uşak’ta orta öğrenimini Sivas’ta ve İstanbul’da yapmıştır.1943 yılında Büyük Millet Meclisine Millet Vekili olarak girmiş 24 Şubat 1946 yılında hayata gözlerini yummuştur. Ömer Bedrettin memleket renklerini ve manzaralarını yansıtan duygulu, zevk, şekil, kalıp ve vezin yönlerinden sağlam şiirleriyle hecenin beş şairinden biri olarak geçmiştir. Deniz Sarhoşları, Yayla Dumanı, Sarı Kız mermerleri isimli üç şiir kitabı vardır.

7.2 3 ANLATMALAR 7.2.3.1 EFSANELER ALİ İLE KEZBAN EFSANESİ Bir zamanlar Uşak civarında yaşayan varlıklı bir ailenin Kezban adında bir kızı vardır. Çobanlık yapan Ali dağ eteklerinde sürü güderken bir gün Kezbanı görür. Çoban Ali ondan sonra Kezbana vurulur. Ali yıllarca sevdasını saklar durur. Artık dayanamaz hale gelir. Var git ana Kezbanı babasından iste der annesi oğlunun kıramaz varır beyin evine muradını söyler. Bey kızar oğluna söyle… Yüksek dağların başı dumanlı olur baş döndürür. Başını yükseklerde gezdireceğine dağın eteklerinde sürüsünü gütsün dengini bulsun der.

138

Bu hal üzerine Ali’de Kezban da derinden yaralanmışlardır. Neticede kaçmaya karar verirler gece yarısı bir pınar başında buluşurlar. Bu adara beyin adamları pusu kurmuşlardır. Orada ikisini de vururlar. DİKİLİTAŞ EFSANESİ Vaktiyle Uşak İlinin Banaz İlçesi yakınındaki Ayrancı Köyünde çocuklu bir kadın yaşarmış, Bu kadının evi köy dışındaki bir tarlanın ortasındaymış, tarlanın civarında tek tek evler varmış. Bir gün bu kadın yufka açıyormuş, tam o vakit kadının çocuğu ağlamaya başlamış bunu gören kadın çocuğuna doğru uzanarak neden ağladığına bakmış ve çocuğun altına pislediğini görmüş. Yerinden kalkıp bez almayı üşendiği için çocuğunun altını açtığı yufkalardan biriyle temizlemiş. Tam bu sırada annesi de çocukta oracıkta taş oluvermişler. Şimdi bu olayın geçtiği yer Dikili taş mevkii olarak bilinmektedir. 7.2.3.2 FIKRALAR ALLAHIN İŞİ BAKKALIN TAŞI Köylünün biri Uşak’a gitmiş. Burma Camiinin karşısındaki bakkaldan bir şeyler alacakmış. Bakkal köylünün aldıklarını kilo yerine teraziye taş koyup taşla tartıyormuş. Köylü sormuş : -Senin dirhemin yok mu? Neden taşla tartıyorsun. Demiş. -Sus… Sus… Çarpılırsın. Allahın işine cami karşısındaki bakkalın taşına karışılmaz. Demiş. DAĞIN TAŞIN KURDUN KUŞUN KIYMETİNİ BİLELİM Çok eski zamanlarda Yörük Uşak’a inmiş. İndiğinde Uşak’taki lokantaların çoğu kapalıymış. Nedenini sormuş. -Ramazan geldi… Demişler Yörüğün ramazanla, kurbanla ilgisi yokmuş. Aç acına yaylasına geri dönmüş. -Amanın dostlar… Yaylamızın kıymetini bilelim Uşak’a Ramazan deye biri gelmiş ortalığı kırmış geçirmiş. Açık tek bir aşçı dükkânı bulamadım. Açlıktan öldüm. Sis siz olun Ramazan gelince Uşak’a gitmeyin. Şu yaylamızdaki kurdun, kuşun, dağın, taşın kıymetini bilelim. Demiş. VALİ BEY BENDEN SONRA GELİR Vilayette çalışan memuru herkes tanır. Sürekli takılırlarmış. Memurda hergün bir fıkra uydururmuş. Günlerden bir gün -Bu vilayette Vali bey benden sonra gelir. Demeye başlamış. Bu sözü sabahları günaydın yerine kullanmaya başlamış. Söz sonunda Vali beyin kulağına gitmiş. Vali bey sormuş. -Söyle bakalım bu vilayette Validen önce kim gelir. Demiş Memur -Ben efendim diye yanıtlamış. Vali -Ne demek o. Diye sinirlenirken yanıtını da almış -Efendim siz saat onda, on otuzda teşrif buyurursunuz. Ben ise sizden önce saat dokuzda vilayete gelirim. Demiş. 7.2.4 ŞİİRLER
139

7.2.4.1DESTANLAR KURTULUŞ DESTANI Bugün Bir Eylül Güneş pırıl pırıl Işık saçıyor Kocatepe de Türkün aslanları Destan yazıyor Kahpe düşman Vurgun yemiş kaçıyor Kutluyoruz, Kutlu olsun Bir Eylül Süvariler Düşmanların peşlerine takıldı Nice! Kol, gövde, baş, bacak Dumlupınar ovasına saçıldı. Atanın oğulları Akdenize açıldı. Kutluyoruz Kutlu olsun Bir Eylül Uşak’a Askerimiz girdi giriyor Düşman mevzileri Birer birer eriyor Göğem Köyünden Düşmanların ordusu Trikopis’i esir veriyor İkindi vaktinde Minareler, selalarla çınlıyor Süngü yemiş düşman iti Köpek gibi inliyor. Milleti ile vatanım Atası ile diriliyor Kutluyoruz Kutlu olsun Bir Eylül Serçe sürüsünden, Alay mı olur? Bu topraklar benim. Düşmanlara Vatan mı olur? Her destan yazanlar Kemal mi olur? Şubat ’96 Kemal AKTAY Kutluyoruz, Uşak Bl.Siv.Sav.Müdürü Kutlu olsun Bir Eylül
140

7.2.4.2 TÜRKÜLERİMİZ ON YEDİ BENLİ ŞADİYE: Banaz’ın Yazı tepe (İmrez) Köyünden on yedi benli Şadiye’nin hikâyesidir. Şadiye adındaki genç kız biriyle evlendirilir. Daha sonra ilk eşinden bir çocuğu olur. Şadiye çocuğu henüz altı aylıkken onu bırakıp komşusunun oğlu ile kaçar. Şadiyenin kaynı bunu öğrenince onun kaçtığı adamı vurup öldürür. Adamın ölüsünü de yakarak ortadan kaldırır. Bunun üzerine köyde Şadiye’ye şöyle bir türkü yakılır. Ay bulutta bulutta Evleri Camiye yakın Ay butla giriyor Mendilim kaldı dutta Ak gülleri sen takın Gözüm yâri seziyor Geleceksen gel gayrı Zengin kocaya vardın Geleceksen gel gayri On yedi benli Şadiye’m On yedi benli Şadiye’m On yedi benli Şadiye’m NERİMAN’IN TÜRKÜSÜ :Yıllar önce Sivaslı İlçesinde yemyeşil gözlü, altın sarısı upuzun saçlı güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Havacı bir üsteğmen bu kızı görmüş sevmiş ve talip olmuş. Haberler salınmış dünürler gönderilmiş. Neriman’da teğmeni beğenmiş ve nişanlanmışlar. Birbirlerini çok sevmişler. Hasretle düğün mevsimini beklerken; teğmen bir uçak kazası geçirir ve ölür. Kara haber Neriman’a tez ulaşır. Neriman’ın dünyası kararmıştır. Hayalleri ümitleri sevdiceği hepsi gitmiştir.”Gayrı bana yaşamak haram” deyip evinden çıkar gider. Sivaslı halkı Neriman’ı günlerce arar. Tam on gün sonra kullanılmayan bir kuyuda ölüsünü bulurlar. Ailesi yanıp kavrulmuştur. Tüm yöre halkı üzülmüştür. EKİNLER EKİLİRKEN Ekinler ekilirken Çiziye dökülürken Senide benden ayırdılar Sunada boylu Neriman Şafaklar sökülürken Vardım pınar akmıyor Yar yüzüme bakmıyor Dokuz da daldan gül kopardım Suna da boylu Neriman Senin gibi kokmuyor Uşak duman sis oldu Açan güller hep soldu Aç gözünü göreyim Suna da boylu Neriman Kalbim hasretle doldu. Kaynak: Bu türkünün öyküsü ve sözleri Ali KIRHAN’ DAN alınmıştır. KİREMİTTE BUZMUSUN Kiremitte buz musun Şu binanın üst yanı Gelin misin kız mısın Altıda berber dükkânı Yârim size varacağım Teskereli geliyor
141

Evde de yalnız mısın (Yan Osman’ım yan) Hacıların Osmanı (Yan Osman’ım yan) Deniz üstünde biber Kayıklar gelir gider Ne mektup var ne haber Yüreğim yanar gider (Yan Osman’ım yan) 7.2.4.3 MANİLER Ağacın dibinde yatarım Altın dişim kanamaz Arabamız dört teker Tabancamı atarım Sevda bana yaramaz Düz ovada su çeker Beni beğenmeyen kızları Ver ana sevdiğime Konuşturmazlar yarim Yarım soğana satarım Kendi düşen ağlamaz Merhaba desek yeter Banazın kavakları Ben bir kuzu gördüm Bir taş attım gediğe Dökülür yaprakları Tüyünü kırmızı gördüm Saat geldi yediye Kokulu güle benzer Aşağı mahalleye indim Analar kız büyütmüş Şu Uşağın kızları Sevdiğim kızı gördüm Oğlanlara hediye Pencereden at beni Tabağa koydum darı Zeytin kara ben kara İn aşağı tut beni Ağlarım zarı zarı Zeytine vermem para Dizlerinin üstünde Beni Uşak’tan ayırdı Gel yarim buluşalım Ninni çek uyut beni Keleter başlı karı On bire çeyrek kala Kara örgü örmezler Kara kara kazanlar Kara koyun etli olur Bana sana vermezler Kara yazı yazanlar Kavurması tatlı olur Gel yârim kaçıverem Cennet yüzü görmesin Buralarda yar seven Karanlıkta görmezler Aramızı bozanlar Ölmez ama dertli olur 7.2.4.4 TEKERLEMELER 1-Hep deli hop deli bizimkilerin soyu sopu deli 2-Yumurta tık tık elinden bıktık. 3-Gulağım sağır demenim ağır ür benim koca cavır 4-Sarı öküz saza gider, boynuzu düze gider ben gızı almaya geldim. Verirseniz gıza geldim. Vermezseniz tuza geldim. Gızınıza güllü derler oğlumuza ünlü derler. 5-Çıt pıt nerden geldin oradan çık gelin saçları kıvırcık. 6-Düşün koca Musa düşün eşek alınır mı gışın onunda parası peşin 7.2.4.5 NİNNİLER 1-Uyusund a büyüsün ninni Kuzularla büyüsün ninni Nenni yavrum neni Yeşil billur testin olsun Yavrum bir Allahta senin dostun olsun Nenni yavrum nenni uyu yavrum hu hu hu

142

Al telinden kurusun yelden Baban gelecek gurbet elden Neni yavrum neni uyu yavrum hu hu hu Nennilerle büyüteyim Yavrum seni nasıl uyutayım Nennilerle uyusun nenni. Kuzularla yürüsün nenni 2-Şu dağların eteği Dibindedir aslan yatağı Iramış gitmiş annesinin yolları Nenni oğluma nenni Merdiven indiremedim Yönünü yöntemini döndüremedim Ben gurbetin içinde Yavrumu bilemedim Nenni de oğluma nenni 7.2.4.6 UŞAK AĞZINDAN İLENMELER Allah hekim bilmedik dertler versin Atılıp gidesice kuduz Canından ciğerinden yanasıca Cehennem kazanına düşesiceler Ekmek Hıdır’ın su Bedir’in Yin yin gudurun gırannık Naha ayıbını gara topraklar örtsün Naha inşalah cigerin bağına pelit közü yapışsın Naha inşallah bi gızın köçek bi olun çiçek olsun Naha inşallah kafana hırsız daşı inşin Olmalara gomalara erme gara cavur Oduna ocağına bayguşlar dünesin Olmalara ermelere gamla emi Zank ölümünden geberesice Zıkkımın gır kökünü ye inşallah 7.2.5 KALIPLAŞMIŞ SÖZLER 7.2.5.1 ATASÖZLERİ -Adam sel kadın göldür. -Akılsız kafanın taban çeken zorunu -Ak köpeğin pamuk pazarına zararı olur. -Ar yiğidi kambur eder.
143

-Babanın akçası ananın bohçası. -Borç yiğidin kamçısıdır. -Elle gelen düğün bayram. -Gün geçer kin geçer. -Leyleğin boklusu yuvada kalır. -Ne umarsın bacından bacın ölüyor acından. -Yalamayınca doyulmaz, yıkamayınca giyilmez 7.2.5.2 DEYİMLER -Adı batmak -Ağmaz yanından asılmak -Aşı dünden kaynamak -Başı kazan olmak -Ciğerini sökmek -Çökertip gidivermek -Dibine darı ekmek -Dipsiz kile boş ambar -Eli hamur karnı aç -Hortlamak -Gabak çiçeği gibi açmak -Leb demeden leblebiyi anlamak -Namerde muhtaç omluk -Saçları öne dökülmek -Sakalı değirmende ağartmak 7.2.5.3 UŞAK AĞZINDAN BİLMECELER • Ak çıkının içinde sarı altın (YUMURTA) • Altı göl üstü gül (LAMBA) • Harımdan atla gaz yumurtla (KABAK) • Sarı öküz sarkık durur düşerim diye korkup durur (İĞNE) • Kat kattır katmer değil kırmızı elma değil (SOĞAN) • Et dedim met dedim git kapı arkasına yat dedim (SÜPÜRGE) 7.2.5.4 YEMİNLER • Şartlar şart olsun • Yeminim yemin olsun • Dininden dönen kâfir olsun 7.3HAYATIN DÖNÜM NOKTALARI 7.3.1 DOĞUM Hamile kadınların doğumlarına kadar yediklerine ve içtiklerine dikkat etmesi gerektiğine inanılır. Eğer kadın günden güne güzelleşiyorsa doğacak çocuğun erkek, günden güne çirkinleşiyorsa kız olduğuna inanılır. İlk doğumlar oğlan ve kız evleri için en önemli olaylardan biri sayılır. Kız evi tarafından çocuğa beşik, yatak, yorgan ve iç çamaşırı gibi hediyeler alınır ve törenle oğlan evine götürülür 7.3.2 EVLENME
144

Eskiden Uşak’ta evlilik görücü usulü ile olurdu. Beğenilen gelin adayı kızın evine oğlan tarafı münasip kişilerle birlikte “Dünür gider” Allah’ın emri, peygamberin kavli ile kız istemeye geldiklerini belirtirler. Kız tarafı düşünmek, araştırmak ve danışmak için süre ister. Oğlan tarafının daha sonraki ziyaretinde uygun bulunursa söz kesilir.Nişan konur,nişan töreni yapılır.Bu törende misafirlere nişanlanan çiftlerin ömür boyu işleri beyaz, günleri aydınlık olsun diye süt içirilir Düğün sırasında kız kendini kardeşlik oğlanda sağdıç tutar.Düğünler genelde Perşembe veya Pazar gecesi esas alınarak başlar .Üç,beş gün önceden eşe dosta akrabalara oku denilen davetiyeler gönderilir.Düğün gününden bir iki gün önce davul zurna getirilir,yemek hazırlıklarına başlanılır,etlik hayvanlar kesilir,keşkekler dövülür,büyük kazanlarla yemekler pişer,misafirlere ikram edilir.Gerdekten bir gün önceki gece kına gecesidir.Oğlan evi tarafından hazırlanan “kına heybesi” kız evine götürülür.O gece kız evinde şenlikler yapılır.Kına gecesi günü oğlan tarafının aldığı “çeyiz” davul zurna eşliğinde kız evine götürülür Kız tarafının çeyizi ile birlikte sergilenir.Düğün günü bütün çeyizler toplanır.Tekrar oğlan evine yeni çiftlerin eşyaları olarak gider.Gelin alma günü Perşembe veya Pazar günüdür.Bugünlerde eğlence yapılmaz gelin hazırlanır,süslenir,giydirilir.Herkesin görebileceği bir odada bekletilir.Oğlan evinde güvey hazırlanır ve öğleden sonra davul zurna eşliğinde arabalı düğün halayı konvoy halinde gelin almaya gider.Kız evinde fazla beklenilmez gelin çıkarılır.Daha sonra oğlan evine dönülür. Gelin inince damadın babası tarafından avluya kadar götürülür. Burada gelin oturur. Oyunlar oynanır. Aynı gün kız evinden sinilerle baklava, börek, tavuk eti vb. yiyecekler gelir eğlenceler akşama kadar devam eder. Gelin gerdek odasına girmeden önce kapıya bir parmak yağ çalar, çivi çakar, gelinin eline ekmek verilir. Gelin ekmekleri omzundan geri atar. Orada bulunanlar ekmekleri toplarlar. Gerdek gecesi akşamı hoca çağrılır. Daha önce kıyılmış resmi nikâha ilaveten dini nikâh kıyılır. Damat sağdıcı tarafından yumruklanarak gelin odasına konulur. Damat gelini konuşturmak için çeşitli hediyeler verir. Kız evinden gelen tavuk eti ve baklavalar yenir. Damat önde gelin arkada iki rekât namaz kılarlar. Ertesi gün evdekilerin eli öpülür. Kızın annesine haber gönderilerek bahşiş alınır. Aynı gün kız ve oğlan evinin birlikte katıldığı “yan günü” eğlencesi yapılır. Yemekler yenilir.

145

7.3.3 ÖLÜM ADETLERİ Ölüm olayının hemen ardından ölen kişinin çenesi bağlanır. Ve gözleri yumulur. Daha sonra ölü soyularak ince bir örtü ile örtülür. Çeşitli dualar okunur. Duadan sonra ölüye şişmemesi için karnının üzerine demirden yapılmış bir eşya konulur. Ve elleri iki yanlarına uzatılır. Ölü yıkanıncaya kadar yanında Kuran okumak mekruhtur. Ölünün gömülme hazırlıkları vakit geçirmeden yapılır. Ölü temiz bir koku ile kokulandırılmış ve tütsülenmiş bir teneşir üzerine konulur. Sonra avret yerleri örtülür ve abdest aldırılır. Üzerine sabunlu su dökülerek başı ve yüzü yıkandıktan sonra sol yanına çevrilir. İlk önce sağ yanı yıkanır daha sonrada sağ tarafına çevrilerek sol tarafı aynı şekilde yıkanır. Bütün bunların ardından bir havlu veya bezle kurulanarak ölü kefene sarılır. Cenaze götürülürken tabutu dört kişinin omuzlaması sünnettir. Tabutu ne kadar çok kişi taşırsa ölen kişiye o kadar çok sevap yazılacağına inanılır. Mezara varıldığında kabir yarım adam boyu veya göğse varılacak derinlikte kazılır. Kıble yönüne lahit yapılarak ölü kıble yönünde içine konulur. Sonra kefenin düğümü çözülür. Kerpiç ile lahdin üstü kapatılır ve kamışlarla örtülür. Sonra da kabrin üzerine toprak atılarak deve hörgücü gibi tümsek yapılır. Kimileri ölünün çok değer verdiği eşyasını (eşarp, şapka vb.)mezarının başına koyar. 7.4 GELENEKLER Kız Arama: Askerliğini bitirmiş olan oğlanların anneleri tanıdıkları yoluyla kız aramaya başlar, Kız bulunduktan sonra ailesine haber gönderilir. Yavuklu Olmak: Oğlan evinden kız evine birkaç ihtiyar kadın görücülüğe gider kız beğenilirse aynı eve birkaç gün dünürcülüğe gidilir. Oğlanın annesi kız evinin pis ya da temiz olduğunu anlamak için divanın altına beyaz bir ip atar. Ağzı kokuyor mu diye kızı öperler. İyi duyuyor mu diye kısık sesle bir şey sorarlar. Kız isteme: Dünürcüler, Allah’ın Emri Peygamber’in Kavli ile kızı isterler. Kız evinden olumlu cevap alınırsa, kız evi oğlan evine yemek davetinde bulunur. Böylece kız evinden söz alınmış olur. Dünürcülere kız verilmek istenmezse oğlanın kahvesine tuz atılır Ayakkabısına tuz veya su konur. Küçük ve Büyük Nişan: Nişan çalgılı ya da çalgısız olarak kız evinde yapılır. Oğlan evi gelin kızın büyük nişanda giyeceği ve takacağı altınları hazırlayarak, akrabalarına ve komşularına nişan davetinde bulunur. Kız evi de kendi çevresini davet eder. Nişan günü aile büyüklerinin elleri öpülerek karşılama yapılır. Ardından yenilir, içilir ve eğlenilir. İsteyen gelin kıza nişan günü hediye getirir. Gelin Kız Hamamı: Oğlan evi tarafından kız evi hamama davet edilir. Evlilik hayatında mutlu olan bir kadın tarafından gelin kızın başı sabunlanır. Bütün akrabaları kızın başına su dökerek hamam havlusu ile onu kurular. Yıkanma ve kurulanma bittikten sonra türküler söylenir ve kahve içilir. Hamam sefası bittikten sonra kız evinden oğlan evine börek, pide ve dürüm gider.
146

Kına Gecesi: Düğün hazırlıklarına başlayan taraflar akraba ve komşularını haberci aracılığıyla kına gecesi ve düğüne davet eder. Bu arada oğlan evi resmi Nikâh hazırlıklarını tamamlamıştır. Kız evinde çalgılı olarak yapılan kına gecesinde türküler söylenir. Gelin kızın ellerine ve ayaklarına kınalar yakılır. Oturtma: Kına gecesi günü oğlan evinde, damat ve arkadaşları toplanarak İçki içilir.

Düğün: Düğün sabahı gelin kız hazırlanırken, oğlan evinde de geleneksel güvey giydirme içkili ve çalgılı eğlenti sırasında damadın hazırlanması yapılır. Hazırlıklar bitince fayton, at ya da arabayla gelin almaya gidilir. Gelin Alma: Düğün günü kız evinden oğlan evine türlü hediyeler götürülür. Düğün eğlencesi ailelerin durumuna göre salonda ya da avlu da yapılır. Genellikle akşama doğru son bulan düğün eğlencesinden sonra herkes yemeğe oturur. Yemekten sonra damat ve arkadaşları yatsı namazına giderler. Damat namazdan geldikten sonra yumruklanarak gelin odasına girer. Damat gelinle biraz konuşup görüştükten sonra kendilerine getirilen baklavayı yerler. Daha sonra ikişer rekât namaz kılarlar zifaf gecesinin ardından ertesi gün büyüklerin elleri öpülür.

7.5 HALK HEKİMLİĞİ: 1- Sinirleri yatıştırmak için kavun 2- Kansızlığa karşı üzüm 3- Ateş düşürmek için erik 4- Soğuk algınlığı ve öksürük için pişmiş elma 5- İshal için muşmula 6- Sancıyı kesmek için kekik 7- Karın ağrısı için nane 8- Sıtmaya sarıdiken suyu 9- Uykusuzluğun giderilmesi için haşhaş kabuğu 10- Diş sızısı için karanfil suyu

147

7.5.1 HALK VETERİNERLİĞİ : Halkın temel geçim kaynaklarından biri olan hayvancılıkta meydana gelen hastalıklar halkın uyguladığı çeşitli yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılır. İshal: Buna yörede “ötürük” denir. Hayvan ishal olunca dağ eriğinin kurutulmuşu kaynatılır. Hayvana içirilir. Meşe mazılarını kurutulmuşu toz haline getirilir. Sulandırılarak hayvana içirilir. Şap Hastalığı: Hayvan topallar yürümekte güçlük çeker tırnaklarının arasına katran çalınır. Keçi kılından yapılan bir örgü ile katran iyice sürülür. Uyuz: Katran yağ ile karıştırılır. Ateşin üzerinde kaynatılır. Bez veya keçe ile hayvanın ağız kısımlarına, koltuk altlarına, bacak aralarına sürülür. 7.6 İNANIŞLAR • İki bayram arasında nikâh kıyılmaz • Salı günü yola çıkılmaz • Köpek uluması ve baykuş ötmesi kötü olay habercisidir. • Çocuk emeklerse eve misafir gelir. • Yeni doğan çocuğa nazar değmesin diye atleti giydirilir. • Akşam sakız çiğnenmez.(Ölü eti çiğnendiği farz edilir) • Hamile iken saç kesilmez ve boyatılmaz (Çocuğun ömrü kısalır) • Yolculuğa çıkanın arkasından hemen ev süpürülmez (Giden geri dönmez diye) • Salı ve Cuma günleri çamaşır yıkanmaz, saç ve tırnak kesilmez.(uğursuz sayılır) • Boş beşik sallanmaz (bebeğin başı ağrır.) • Uyuyan çocuk öpülmez (Nazar değer) • Cam ya da bardağın kırılması kazıyı defeder. • Çocuğun gamzesi olsun diye hamile kadınlar bol bol ayva yer. • Eldeki sabun bir başkasına verilmez.(Sabun yere bırakılır diğeri öyle alır.) 7.7OYUNLAR 7. 7.1OYUN-SPOR (Cirit ) Yörede gelişmiş olan cirit Orta Asya’dan beri oynanan bir ata sporudur. İle her yıl Nisan ayında Türkiye genelinde müsabakalar düzenlenmektedir. Cirit atlarının en büyük özellikleri ani manevra kabiliyetinin yüksekliği ile atın insanla aynı anda özdeşleşmesidir. Cirit atıldıktan sonra, at manevra yaparak sahibine cirit çubuğunu vurdurmamak için geriye ani dönüş yapar. İlimizde ciritle ilgili çeşitli spor kulüpleri vardır. 7.8 UŞAK YÖRESİ HALK OYUNLARI Uşak’ın konumu iç batı Anadolu eşiğinde olduğundan zeybek oyunlarından ve teke yöresinden etkilenmiştir. Teke ve zeybek yöresinin beşiğindedir. Geçiş yöresi olduğu için oyunları bol ve zengindir.
148

Zeybek oyunlarından daha çok Yörük zeybeğinden etkilenerek oynanmıştır. Kadınların oynadıkları zeybek oyunlarına da “efeleme” adı verilmiştir. Zeybek havalarının usulü dokuz zamanlıdır. Uşak yöresinde de en çok 9/8 zamanla oynanır. Oyunlar önce yavaştan gezinleme ile başlar, müzikli bir sergileme yaptıktan sonra nara atarak (haydi efeler, haydi efem, hayda vb.) oyuna başlanır. Oyun nakarat süresince döndürülür. Sonra yeniden gezinmeye geçilir. Kadın oyunlarında gezinme yoktur. Kadınların oynadıkları oyunlar efelemeden sonra kadın oyunları ve düz oyunlar diye adlandırılır. 7.8.1ZEYBEKLER • İslam oğlu Zeybeği • İslice Zeybeği • Takmak Zeybeği • Gediz Zeybeği Bu oyunlar davul zurna eşliğinde kadın ve erkeklerin oynadığı kaşıkla oynanan oyunlardır. 7.8.2 DİĞER OYUNLAR • Karataş • Karanfil • Ormandan Gel • Elmanın İrisi • Üzüm Sereriz. • Ho tin tin (Banaz yöresinde kadınların tefle oynadığı bir oyundur.) OYNANIŞ AMACI: Oyunların geneli düğünlerde, kına gecelerinde, oturmada (Oturma erkek tarafından bir önce gece yaptığı eğlence) yan gününde (düğün gününün ertesi günü sabahtan yapılan eğlence)gençlerin toplantılarında ve özel günlerde oynanır.

149

7.9 GELENEKSEL HALK GİYSİLERİ Uşaklı kadınların önceleri yuvarlak yakalı, uzun etekli, gömlek, bunların altına giydikleri ayaklarına kadar uzanan kalçadan lastikli dizlik ve iç zıbın denilen önden bele kadar arkadan da kalçayı örtecek şekilde bir iç giyimleri vardı. Erkeklerinde iç giyimi kadınlarınkine benzerdi fakat yalnızca gömlek eteği kısa olurdu. Kadınlar dışarıya çıkacakları vakit önleri ve yanları yırtmaçlı, kolları uzun ve bol elbiseler giyerlerdi. Bunların üzerine de işlemeli bir kemer takılırdı. Ayrıca yine uzun, bel kısmından büzgülü koyu renkli olan bir başka sokak giysileri de vardı. Yeni gelinlerin bu elbiselerinin büzgülü olan kısımları süslü ( pul ve boncuk işlemeli) olurdu. Erkekler ise kemerli, dizlerine kadar bolca uzanan sonra ayak bileklerine kadar daralan, düğmeli külot pantolon veya şalvar giyerdi. İşlemeli, uzun kollu cepken, bele bağlanan bir poçu ve yün çoraplar giysilerini tamamlayan diğer unsurlardı. Kadınlar başlık olarak, altın ile süslenmiş yazmayla tutturulmuş başa geçirilen bir başlık kullanırdı. Bu başlıkla saç bir bütün oluştururdu. Erkekler ise başlarına pamuklu veya ipekli bir poçu bağlardı. Kadınlar aksesuar olarak, altın bilezik, yüzük, bele kadar sarkan kolye, altın inci karışımlı küpe, siyah eldiven ve içi aynalı sedefli çanta taşırdı. Kadınlar evde nalın dışarıda keçmeli (kilitli) ponponlu sivri burunlu bir ayakkabı, bunların içine de yün ve kıl çorap giyerdi. Bunlardan başka evde mest de kullanılırdı. Erkekler daha çok kabaralı ve demirden yapılmış ayakkabı giyerdi. Ancak belirtilen bütün bu özellikler 1940 yıllara kadar devam edebilmiştir. 7.10 EL SANATLARI Uşak Halısı: 16.yy.da uşak ve çevresinde yapılan halılarla Türk halı sanatının ikinci ve son parlak devri başlamıştır. Uşak halılarının madalyonlu ve yıldızlı olarak iki türlü halı tipi görülmektedir. Uşak halılarından en önemlilerinden biri olan madalyonlu halının boyu 10 metreye ulaşmaktadır. Bol sayıda kalmamış olan bu halılar 18.yy. ortalarına kadar devam etmiştir. Madalyonların yıldız şeklini almasından sonra yıldızlı Uşak halıları meydana gelmiştir. Avrupa’daki müzelerde bu tip halılar çok sayıda saklanmaktadır. 16yy.sonlarında Uşak halılarının şöhreti bütün Avrupa’ya yayıldı. Asil aileler üzerlerinde kendi armaları işlenmiş Uşak halıları sipariş etmeye başlamışlardı. Kilimcilik: Yörede tanınmış olan el sanatı Eşme Kilimleridir. Ancak diğer bölgelerimizde olduğu gibi Eşme Kilimleri de büyük bir değişikliğe uğramıştır. Geçmişte Eşme halkının kendi ihtiyaçları için yaptığı, bugün örnekleri camii ve mescitlerde bulunan eski kilimler, günümüzde evlerinde kullandıkları ve tüccar siparişleri ile ticari amaçla dokudukları kilimler karşılaştırıldığında, boya ve iplik kalitesi bakımından oldukça değişiklikler görülür. Eşme Kilimleri genel olarak, “ Altınbaş, Toplu-hürriyet-Albaş-Selvili Namazlağ olarak gruplandırılır. Ayrıca “ Gıcıklı dedikleri bir kilim türü de yapılmıştır. Her yıl mayıs sonunda Uluslar arası Eşme Kilim Kültür ve Sanat Festivali düzenlenmektedir.

150

Pamuk İpliği: Pamuk ipliği ( Kısa Elyaf) alanında başta Kaynak ve Erteks olmak üzere 16 işletme vardır Pamuk ve benzeri işletmeler ağırlıklı olarak open-end teknolojisiyle çalışmakta olup, kurulu OE, iğ sayısı 10.000’e kadar yaklaşmıştır. Yıllık üretim kapasitesi 18000 civarındadır. Genellikle 10/1–30/1 arası inceliklerde pamuk ipliği üretilmektedir. Tekstil Terbiyesi: Pamuklu tekstil terbiyesi (kasar-boya-baskı apre) alanında dört kuruluş faaliyet göstermektedir. Yıllık işleme kapasitesi 50.000 metre civarındadır. Yün ve Akrilik İplik Üretimi: Uşak’ta çok eski senelerden beri üretilen halının Hammaddesi yün ipliği, önceleri kirman, çıkrık ve elemle gibi basit el aletleri ve insan gücü ile imal edilmekteydi. Zamanla Avrupa’da sanayileşme hareketlerinin etkisiyle 1890–1895 yıllarında Yılancızade Kumpanyası, Hacıgedik ve Bacaloğlu Yün iplik ve mensucat fabrikaları kurulunca bu fabrikalar Uşak ve civarının uzun süre halı ipliği ihtiyacını karşılamıştır. 1950 yılından sonra Yılancıoğlu fabrikasının tasfiyesi ile burada bulunan makineler diğer iş sahipleri tarafından yeni iş yerlerine monte edilmiş, İstanbul’dan ve yurt dışından makineler getirilmiş, yurt dışında çalışan işçilerin girişimlerinin de eklenmesiyle bu sanayi kolu hızlı bir gelişme göstermiştir. Yün ipliği ağırlıklı olarak ştrayhgarn tipi olup az miktarda kammgarn tipi üretim de yapılmaktadır. Uşak, ştrayhgarn yün iplikçiliği alanın da hayli gelişmiştir. Faaliyette bulunan 275 tarakla Avrupa’nın en büyük ştrayhgarn tarak makine parkına sahiptir. Bugün Uşak’ta yün ipliği imal eden 80 civarında iplik fabrikası mevcut olup, yıllık üretim kapasitesi 40.000 ton/yıl’dır. Yıllık kapasite kullanım oranı % 50’dir. Yarı kammgarn iplik üretimi ise 7 işletmede yapılmakta, bu iplikler akrilik, trikotaj ve halı ipliği olarak tüketilmektedir. Yıllık üretim 2.500 tondur. Elyaf ve İplik Boya: Uşak’ta 41 adet işletmede elyaf ve iplik boya yapılmaktadır. Temel olarak yün ve akrilik boyaması uygulanmaktadır. Bu işletmelerden 16 adedi yalnız boya tesisi olup diğerleri bütünleşmiş tesisleridir. Boyama çoğunlukla elyaf halindedir ve yılda 15.000 ton boyama yapılmaktadır. Elyaf Açma: Elyaf açma işlemi genellikle penye telefi değerlendirme şeklindedir. Eskiden İtalya’ya ihraç edilen penye telefleri ( Konfeksiyon, kumaş artıkları ) son yıllarda yapılan yatırımlarla Uşak’ta değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu yöntemle hem elyaflar tekrar değerlendirilerek ekolojik açıdan yarar sağlanmakta, hem de dahilde işlenerek katma değer elde edilmektedir. Uşak’ta elyaf açma için kullanılan 100 adet garnet makinesi vardır. Bu makinelerle yılda 15.000a Adet elyaf açılarak ekonomiye geri kazandırılmaktadır. Açma elyaflar ştrayhgarn ve OE. İplik işletmelerinde kullanılmaktadır. Diğer Tekstil Ürünleri: İlimizde son yıllarda özellikle çorap üretimi alanında önemli yatırımlar yapılmaktadır. Bunun yanında ev tekstil üretimi(nevresim, çarşaf) hazır giyim üretimi triko kazak üretimi, yuvarlak ve çözgülü örme kumaş üretimi sayılabilir.

151

7.11MÜZİK KÜLTÜRÜ Yöreye ait 40-50 civarında türkü söylenir bunlardan bazıları a)Kiremitte Buz musun b)On yedi benli Şadiye c)İndim nane biçmeye d)Ormandan gel a cavırın kızı da ormandan e)Ayşem Nerden Geliyon f)Ekinler Ekilirken EKİNLER EKİLİRKEN Ekinler ekilirken Çiziye dökülürken Seni benden ayırdılar Suna da boylu KEZİBAN Şafaklar sökülürken Vardım Pınar akmıyor Yar yüzüme bakmıyor Dokuz daldan gül aldım. Suna da boylu Keziban Yarım gibi kokmuyor Uşak duman sis oldu Açılan güller soldu Aç yüzünü göreyim Suna da boylu Keziban Kalbim hasretle doldu. 7.11.1 HALK MÜZİĞİ ARAÇLARI Tezeneli sazlardan 4 telliden 12 telliye dek bağlamalar, Cura, bozuk, şeşber, uşak ilinde çalınırdı. Günümüzde ise halen bağlama, tambura, divan ve cura çalınmaktadır. Yaylı sazlardan 3 telli kemane, üflemelilerden zurna, dilli, dilsiz kaval ve düdüklerle, vurmalılardan davul, toprak Darbuka, tel, zil ve kaşık yaygın olarak kullanılır. 7.12 MİMARİ Günümüzde Osmanlı yapı izlerini taşıyan Uşak Evleri’nden çok az kalmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış olan ve Osmanlı mimari özelliklerini taşıyan bu evlere Aybey, Işık, Karaağaç ve Kurtuluş mahallelerinde rastlamak mümkündür. Uşak Evleri’nin genellikle birinci katları taştan, ikinci katı ahşap, cumbalı, beşik çatılı ve bağdadi sıvayla yapılmış kiremitlidir. Bu evler

152

Kültür Bakanlığı’nca koruma altına alınmıştır.İlimizde tescilli 86 adet eski Uşak evi bulunmaktadır.

7.13 UŞAK YEMEKLERİ Tarhana Çorbası: Malzeme olarak un, yoğurt, süt, kırmızı ve yeşilbiber, nane, soğan, domates ve tercihe göre haşlanmış yoğurt veya fasulye belli oranlarla hazırlanır. Bir gün öncesinden hamur için maya hazırlanır. Hazırlanan maya un ile yoğrulurken, yukarıda sayılan malzemeler de ilave edilmek suretiyle, karışım hazırlanır. Belli bir kıvama gelen karışım, geniş kap,(Toprak çömlek veya leğen) içine konulur.15–20 gün bu kapta bekletilir. Bu arada 2 günde bir, hafif ıslatılmış elle karıştırılarak mayalanması sağlanır. Çömlek Eti: Parça etlerden yapılan bir yemektir. Özel olarak yapılmış bir çömleğin içine etler iyice yıkandıktan sonra yerleştirilir. İçine iki tane domates, yeşil bir tane soğan, acı tatlı karışık istenildiği kadar biber konur. Biraz salça, bir bardak su ilave edilir. Yeteri kadar tuz konup, çömleğin ağzı kalın bir kâğıtla bağlanır. Üstüne bir kapak kapatılır. Mangala ateş yakılır, ateşin ortasına çömlek gömülür dibini tutmaması için arada bir sallayarak pişirilir. Keşkek: Dövülmüş buğdaydan yapılan bir yemektir. Yıkanıp ayıklandıktan sonra ağır bir ateşte pişirilir. Pişmiş buğdaylar kabın içinde kepçeyle ezilir, kızartılmış tereyağı ilave edilir. Kıvamına gelince et suyu dökülerek servis yapılır. Cendere Tatlısı: Baklavalık undan yapılır, içine bir yumurta, biraz tuz, aldığı kadar su ile hamur yoğrulur. Nişasta ile un karıştırılır. Beze açılır. Küçük küçük açmak gereklidir. Üç dört beze bir araya getirilerek arasına ceviz dökülür, rulo yapılır. Kıvırcık olması için iki taraftan büzülür ve istenildiği ölçüde kesilir. Fırında kızartılarak üzerine ılık şerbet dökülür. Ayrıca, ilde yukarıda sayılan yemeklerden başka, alacatene, çingene böreği, bamya, arapaşı, cepleme, şehriye, makarna, tirit, katmer, bükme, peksimet, gibi yemekler belli başlı yemeklerimizdendir. Tatlı olarak cendere tatlısı, baklava, çekme helva, güllaç, sütlaç, köpük helva, kozlu helva, kırmızı helva, haşhaş sürtmesi, susam sürtmesi ve höşmerim yapılır. Tahin Helva: Günümüzde fabrikalaştırılmıştır. Küçük imalathanelerde yapılanları günlük yapım olduğundan tazelikten öte sıcak sıcak yenmesidir. Her kentte bulunandan farkı, çok tazeliği ve özel yapılanında glikoz bulunmasıdır. Höşmerim: Peynir tatlısıdır. Taze keçi peynirinden yapılır. İçerisine irmik katılmaz. Uşaın höşmerimine kaşığı dokundurunca höşmerim sakız gibi uzar.
153

Katmer: Saç üzerinde tahinli ve haşhaşlı olmak üzere iki çeşit yapılır. Hamurun içerisine sonradan konan tahin hamuru tel tel yapar. Bugün için pastanelerde yapılan katmere hiç benzemez. Çünkü Uşak’lı katmeri en az 400–500 gr. hamurdan yapar. 20x20 cm.lik bir kare şekline getirerek saç üzerinde pişirir(İNTERNET 22).

SEKİZİNCİ BÖLÜM 8.MUĞLA
8.1MUĞLA İLİNİN ADININ KAYNAĞI

Muğla adının kaynağına ilişkin bilgiler azdır.Kentin en eski adının Alinda olduğu ve Selçuklular Dönemi’ne değin kullanıldığı bilinmektedir. Bugünkü Muğla adının Selçuklu Sultanı Kılıç Aralan’ın komutanlarından Muğlu Bey’in adından geldiği ileri sürülmektedir.Kentin,tepe üstündeki görkemli kalesini Muğlu Bey fethettiği için,önceleri kente Muğlu adı verilmiştir.Bu adın zamanla Muğla’ya dönüşmüş olduğu kabul kabul edilmektedir. Doğruluğu kesinlikle saptanamayan bu bilgilerin yanı sıra,kentin adı,1889 Aydın Vilayet Salnamesi’nde Mobellla,kimi yabancı kaynaklarda Mobolia olarak geçmektedir.Helenistik Dönem’e tarihlenen bir yazıtta ise Moğala adına rastlanmıştır. Yörenin en eski adı,İÖ. II binde Ahhiyava’dır.Ahhiyava ülkesinin yeri kesinlikle belirlenmemiş olmakla birlikte,Muğla ili’nin bu Ahhiyava sınırları içinde kaldığı bilinmektedir.

154

Yörenin Antik Çağ’daki adı Karia’dır(Karya).Kuzeyde İonia,güneyde Lykia bölgeleriyle sınırlanan Karia,Muğla İli’nin tümünü ve Denizli’nin batısını kapsamaktadır. 8.2YEREL AĞIZ ÖZELLİKLERİ Muğlanın bir de özgün ağız sözlüğü vardır.Şimdiye değin bu konuda,Türk Dil Kurumunun derlemeleri dışında bir çalışma yapılmamıştır.Bu derlemenin de yeterli olduğu söylenemez.Yörede çok kullanılan kimi sözcükler,derlemede yer almamıştır.Örneğin;nahanaha (nasıl),ayrannamak (badanalamak),udur biryan (çıplak) hısımsıramak (akraba olmak) bunlardan birkaçıdır. Anadolu ağızları üzerinde etkili olmuş özellikleri yansıtması bakımından Muğla yerel ağzının üzerinde durulması gerekir.Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması,eğitim düzeyinin yükselmesi gibi nedenlerle gittikçe özelliklerini yitiren ağız,derinlemesine bir araştırmayı ve derlemeyi gerektirmektedir 8.3 ANONİM HALK EDEBİYATI Muğla Mani Söyleme Geleneğinde Mizah Mani söyleme, yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş, belirli kuralları olan, kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulamış bir gelenektir. 8.3.1 MANİLER Muğla manilerindeki mizah daha çok yakınma biçimindedir. Maniler çoğunlukla kişisel taşlama niteliklidir. Manicinin iç dünyasını yansıtır. Maniciler gerek canlıları gerekse cansızları sahip bulundukları özellikleri ve karşıtıyla niteleyerek hem gülümsetir hem de şaşırtırlar. Taşlama, manicinin dünyaya bakış biçimidir.

Muğla mizahı manilerini üç grupta toplayabiliriz: 1. Kişisel Taşlama Manileri 2. Toplumsal Taşlama Manileri 3. Şaka- Takılma Manileri

1.Kişisel Taşlama Manileri: Muğla taşlama manileri hiciv özelliği gösterir. Ancak kırıcı değildir. Bu tür maniler kızgınlık, kırgınlık, eleştiri vb. amacıyla söylenir. Bireysel taşlama manilerinde mani söylenen kişinin aksayan yönü söylenir. Birkaç örnek verdim.

155

Dağlarda olur keklik Kızlar giyer eteklik Hani beni alacaktın Nerde kaldı erkeklik

Sarı pabuç tokalı Benim yarim molalı Alacaksan tezce al Şimdiki kızlar pahalı

2.Toplumsal Taşlama Manileri: Muğla toplumsal taşlama manilerinde toplumsal ve kişisel taşlama iç içedir. Toplumda değerlerin değişmesi, yapılan haksızlıklar, toplumun aksayan noktalarının ancak bir yönü hicvedilir. Birkaç örnek verelim:

Akburçak sarı Burçak Babam dükkan açacak Evlenmeyin oğlanlar Naylon kızlar çıkacak

Güneş vurdu tepeye Kalkın kızlar çapaya Salıncak mı kuralım Karnındaki sıpaya

3.Şaka-takılma Manileri: Muğla manilerinde şaka-takılmaların ayrı bir yeri vardır. Bu tür maniler eğlence amaçlıdır. Bazen karşılıklı atışma şeklinde söylenir. Takılmalar kırıcı olmadan yapılan şakalaşmalardır. Topluluğu neşelendirmesi yönüyle işlevseldir. Birkaç örnek verelim:

Mendilin ipeklisi Tarlanın tezeklisi İyi olur oğlanlar Kadının göbeklisi

Arabam iki teker Tepelere kum çeker Ortacı’nın kızları Tek lokuma diz çöker

8.3.2MUĞLA TÜRKÜLERİ VE BUNLARIN ÖYKÜLERİ Günümüzde TRT repertuarlarına girmiş yaklaşık 68 sözlü ve 34 sözsüz olmak üzere 102 Muğla türküsü vardır. Halk arasında halen bilinip de derlenemeyenleri göz önüne alırsak toplam türkü sayısını 200 ü geçeceği bir gerçektir. Buda bize Muğla ilinin zengin bir halk müziği repertuarına sahip olduğunu ve bu konuda özellikli olan iller arasında yer aldığını göstermektedir.

156

Muğla türkülerinin konuları şöyledir: 1. Aşk (sevgi) üzerine yakılanlar, 2. Tören türküler (kına ve gelin ağlatma havaları), 3. Ölüm ve acı üzerine yakılanlar (ağıt türküler), 4. Hayvan konulu türküler, 5. Oyun havaları zeybekler (sözlü, sözsüz), 6. Günlük yaşam ve doğa konulu türküler, 7. Yiyecek konulu türküler, 8. Diyaloklu türküler, 9. Eşkiya ve hapis konulu türküler, 10. Askerlik ve iş konulu türküler, Muğla’nın belli başlı bilinen türküleri şunlardır: • • • • • • • • • • • • Bağlamam var üç telli Çökertme deniz üstü köpürür Kerimoğlu zeybeği Muğla zeybeği Ormancı Satıoğlu zeybeği Sırrı efe türküsü Şu Köyceyiz yolları Yörük kızı Alişar’ın ortasında Bodrum hakimi Ortaca’da evimiz

Muğla’da söylenen pek çok türkünün öyküsü vardır. Bu türkülerden “Bodrum Hakimi” adlı türkünün öyküsü şöyledir: Türküye konu olan Kütahya dan bodruma atanarak 1951-1954 yılları arasında burada hakimlik görevinde bulunan mefharet Tüzün’dür. Hakime hanım daha hukuk fakültesinde okurken bir gençle tanışmış ve onunla nişanlanmıştır. Ancak nişanlısı geçirdiği bir ameliyat sonucu ölmüştür. Kendi eliyle çok sevdiği nişanlısı hakime hanım olayın etkisinden kurtulamamıştır. O yılarda bodrum küçük bir sahil kasabasıdır ve Mefharet hanımda üst düzeyde görev yapmakta olan bir memurdur. Konumu gereği günleri ilçenin ileri gelenleri ve mesai arkadaşları ile birlikte dostluk çerçevesinde geçmektedir. Dar çevre olmanın getirdiği anlayışsızlık hakime hanımın bu dostlarla ilişkisini farklı anlamlara çekmektedir. Bir diğer sorun ise; hakime hanımın hizmetinden sorumlu olan ve birlikte kaldıkları genç kızın sorumsuzca davranışlarıdır. Hakime hanımın bu tür sorunları yaşadığı o günlerde Bodrum’ a savcı olarak Muğlalı Ahmet Türdü atanır. Hakime hanım Savcı Ahmet Bey’i tanıdıkça onda ölen nişanlısının tüm özelliklerini
157

bulmaya başlar. Ancak engel savcının evli ve iki çocuk babası olmasıdır. Bir gün ilçe kadınları tarafından düzenlenen toplantıda, savcının hanımının kendisine bu konuda laf atması artık kendi eliyle hayatına son vermesi karanını kesinleştirmiş olur. Hakime hanım evinde kendisini asarak öldürür. Ertesi günü sabah duruşmaya gelmez. Beklerler, gelmeyince duruşması olan Bekir adındaki şahıs evine gider ve hakime hanımı asılı bir vaziyette ölü bulur. Bu olay üzerine, Milaslı Mutafa Bacaksız, söz ve müziği ile “Bodrum Hakimi” türküsünü yakar. Bodrumlular erken biçer ekini, Feleğe kurban mı gittin Bodrum Hakimi, Nasıl astın Mefharet Hanım ipe de kendini, Altın makas, gümüş bıçak ile doğradılar mı tenini. Hakim hanımın memleketi Kütahya Tavşan, Hakim hanım sen eyledin bizleri perişan, Nasıl astın Mefharet hanım kendi kendini, Çifte doktorlar doğradı o beyaz tenini

8.3.3.MUĞLA’NIN DESTANLARI “KERİMOĞLU ZEYBEĞİ...” Türkiye’de Muğla türkülerine ilgi “Feraye” ile başladı; “Ormancı” ile doruğa çıktı. Nereye gitseniz, kime sorsanız Ege türkülerini bilir söyler. Ege türkülerine genel olarak “zeybekler” diyoruz. Zeybeklerin kendine özgü müziği vardır. Zeybek oyunları Türkiye’nin başka yöre oyunlara benzemez. Zeybek bir kartal gibi kollarını açarak oyun alanına gelir. Kartal gibi döne döne dolanır ortada ve diz çöke çöke oynar. İzlediğiniz zaman kanınız çekilir. Tüyleriniz diken diken olur. Gözleriniz dolar. Kasılır kalırsınız. Develer, keçiler, çadırlar ve at üstünde Yörük göçleri gelir aklınıza. Mevsim yazsa ve siz sıcaklarda kalmışsanız, soğuk yaylaları düşlersiniz. Mis gibi kokan çamlar, efil efil esen yeller gelir aklınıza... Gedire’den yukarı ağasınız gelir. “Kırkmuar Yaylası”nı özlersiniz... Zeybek modası sürüyor. Son günlerde “Kerimoğlu” zeybeği de her yerde çalınıp söylenir oldu. Nerede duysam onun güzel ezgisini oynamak için ortada
158

buluyorum kendimi. Dayanamıyorum. Zeybekler çalındığı zaman arkadaşlar gözümün içine bakıyorlar... Zeybek çalındı mı ürperiyorum. Beni kim tutabilir? TBMM’de sekreterimiz telefonuna “Kerimoğlu” zeybeği yükletmiş her aranıldığında kısa da olsa dinliyoruz. O da Egeli. Milletvekilimiz Mustafa Gazalcı Denizlili, Ben Muğlalı, sekreterimiz Uşaklı. Tam bir Ege platformu kurduk TBMM’de... Zeybekleri Türkiye’ye ilk tanıtan Ruhi Su’dur. “Zeybekler” adlı kasetinde zeybeklerin öyküsüne de yer verir. Kalın davudi sesiyle aydınlara türküleri ve zeybekleri sevdirir Ruhi Su.. Hemen arkasından hemşehrimiz Milaslı Tolga Çandar “Türküleri Egenin” kasetiyle bir anda dikkatleri Ege Türkülerine çekti. Tolga Çandar’ın İlimizin türkülerini tanıtmada çabaları ve çalışmaları unutulmayacaktır. Son olarak Muğla Valiliğinin hazırladığı “Muğla Türküleri” adlı CD dinleyenler tarafından çok beğenilmiştir. Yalnız, Muğla Türküleri de değil, bütün Ege türkülerini söyler Tolga Çandar. Konserlerinde zeybekleri öyküleriyle tanıtır... Bu kahramanlık türkülerini dinleyenler unutmazlar... İnanması zor ama, Urfalı Kazancı Bedih ilk kasetinde “Ormancı”yı okumuştu. İbrahim Tatlıses’in hocası da olan Kazancı Bedih’ten sonra Tatlıses’in “Ormancı”yı okuması türkünün ününe ün kattı. “Ormancı” türküsünün acı öyküsünü bütün Türkiye’ye duymuş oldu. Çocukluğumda anımsıyorum, bir olay oldu mu hemencecik türkü yakan kişiler ya da kadınlar vardı. Bir de acı olaylardan yola çıkarak destanlar yazılırdı. Destancı pazarlarda koltuğunu altında bu destanları ağıtlar söyleyerek satardı. Destanların okuyucusu bugünkü kitap okuyucusundan daha fazlaydı. Çocukluğumda bu destanlardan alıp köyde ağlaya ağlaya okuduğumu hep gülümseyerek anımsarım. Keşke o destanları saklasaydım. Şimdi hiçbiri elimde yok diye üzülürüm. İşte bu türküler; yani Muğla türküleri hep bu acı olaylardan yola çıkarak yakılmıştır. Her birinin öyküsü acı ve o dönemde insanları yaralayan olaylardır. Çoğu zeybek kurulu düzene karşı çıkmış ve halkın gözünde kahraman olmuştur... Zeybekler, efeler dağlarda gezerler. Fakir fukaraya değildir onların efeliği, tefeciye, zalime, zulmedenedir. Halk onun için bu yiğitlere hayranlık duyar. Onları yüceltir. Öldürülenlerin ardından türkü yakarak yaşatır ve bugünlere taşır. Bugünden geleceğe yine türküler taşıyacaktır bu kahramanları... Zeybeklerin en çok sözleri ilgimi çeker benim. Son alarak bir televizyon kanalında “Kerimoğlu” zeybeğini dinlerken yine sözlerine takıldım kaldım...

159

“Of amanda of aman Karadağların sandalı da sandalı Al kanlara boyanmış Kerimoğlu’nun her yanı da her yanı

Of amanda of aman Karadağlarda sandal da kalmadı Oyna da Kör Arabım sen oyna senden başka yiğit kalmadı...

Of amanda of aman Yerkesiğinen şu Pisi’nin arası, Nerelerde bozulmuş Kerimoğlunan Kör Arabın arası.” (1)

Mehmet Ali Eren’in Muğla Türküleri kitabında adına türkü yakılan Eyyüp hakkında şu bilgiler var. “Kerimoğlu Eyyüp (1882- 1901) yılları arasında yaşamış bir efe. Muğla’nın Yerkesik beldesinden... Babasını çok küçük yaşta yitirmiş Ağabeysi Hüseyin tarafından büyütülmüş. Hüseyin tütün kaçakçısı. Sık sık hapise düşüyor ve Eyyüp yerine bakıyor. Pisi Muhtarı İzzet Ağa Muğlalı zenginlerden birinin kahyalığını yapıyor. Bu yüzden de köyde bir ağırlığı var. İzzet ağa aynı zamanda Kerimoğlu’nun hasmı... 1901 yılında Pisi’de bir düğün kurulur. Düğünde Kerimoğlu da vardır. İzzet Ağa da... Kerimoğlu Eyyüp düğünde oyuna kalkar. Oynarken ağabeyinin dostu Koca Mehmet düğüne gelir ve Eyyüp’ün üstüne oyuna kalkar. Bu Muğla yöresinde hakarettir. Oyun oynarken biri bir başkası oyun oynayamaz... Ağabeyinin arkadaşı olduğu için Kerimoğlu oyundan çekilir, ağabeysinin arkadaşına saygı gösterir. Oyunu bitiren Koca Mehmet oyunu bitince Kerimoğlu’nun hasmının masasına giderek ikinci saygısızlığı yapar. Bunun üzerine Kerimoğlu, İzzet Ağanın masasına gider ve Koca Mehmet’ten elbiselerini çıkarmasını ister. İzzet Ağa bu hareketi kendine yaptığını söyleyerek Kerimoğlu’na saldırır. Kerimoğlu belindeki dolma tabancasını çekerek İzzet Ağa’yı yaralar.” Olaylar bundan sonra hızla gelişecek ve Kerimoğlu tuzağa düşürülecek, Kör Arap ve müfrezesi tarafından uykuda öldürülecektir. Bu haince tuzak halk tarafından hiç kabullenilmeyecek ve “Kerimoğlu” adına türküler yakılacaktır. Şimdi bu kadar acıklı bir öyküyü taşıyor bu türkünün dizeleri. Dinleyince benim tüylerim diken diken oluyor... İşte böyle bir halka sahibiz. Acılarını türküyle söyleyen... Acılarını ağıta dönüştürmeyi becerebilen...
160

Kerimoğlu da böyle bir zeybek... Muğla’da daha nice zeybekler yaşamış... Muğla dağlarında gezmiş dolaşmış, halkın yanında olmuş. Halkı korumuş... Böyle bir gelenekten gelmek, böyle bir kültürü yaşamak ve yaşatmak adına ne yapılıyorsa sevinç duyuyorum. Böyle bir kültüre katkı sağlayanları yürekten kutluyorum.. Ey Gençler.. Geleceğimiz, umudumuz, beklentilerimiz sizden yana... Bu türküleri öğrenin, bilin! Zeybekleri oynayın... Fırsat bulduğunuzda o tarihi mekanları dolaşın. Kendi özünüzden ve kültürünüzden kopmayın hiçbir zaman.... Ne Arap kültürü ne de Emperyalistlerin kültürü... Kendi kültürümüzü öğrenelim, bilelim..

MUĞLA’NIN SON EŞKİYASI... “İlk eşini öldürdükten sonra aşık olduğu kadın ile sevgilisini öldüren ve iki aftan yararlanıp, dedikodu yapıyor diye Neşet adında bir şahsın ağzını dikmesi ile ünlenerek dağlara çıkan “Muğla eşkıyası Eşref “ 6 ay önce geçirdiği felç sonucu 66 yaşında vefat etti. Eşref Atan, kimseye duyurulmadan sessiz sedasız Kafaca Köyü mezarlığında defnedildi.” (26 TEMMUZ 2006 GÜNEY EGE GAZETESİ)

Ölüm böyledir işte, bir hançer gibi aniden can evinize saplanıverir. Nereden ve nasıl geldiğini anlayamazsınız. Belki bir gün batımında, belki öğle karanlığında, akşamüstü hava biraz serinlediğinde, belki de süt gibi aydınlık bir Ağustos gecesinde. Belki zengin sofralarında, belki hırsızlık yaparken, ya da savaşırken. Ne bileyim işte bir yerlerde, birden burun buruna geliverirsiniz. Dünyaya merdiven dayadığınızı sandığınız bir anda ışıltılı uçlu Fethiye bıçağı olup kalbinize saplanmaya başlamıştır ölüm. Otuz kırk saniye içinde koca bir ömür gözlerinizin önünden kayıp gidecektir. Saniye saniye tükenecektir, ömür. Padişah olsanız ne yazar, Karun gibi zengin olsanız, Sultan Süleyman olsanız ne yazar! Kralın baldırı çıplaktır ölüm karşısında. Taht bir yana devrilir tac bir yana. Bir anda dünyayı değiştirecek gücünüz olsa ne yazar, paranızın hesabını bilmeseniz
161

ne yazar. Hepsi bir anda paldır küldür yıkılır gider. Yıkılır ölüm karşısında sırçadan köşkler... Ölüm işte öyle keskin bir bıçaktır. Öyle bir ateş, öyle bir gözyaşı. Bir akşamüstü kapınızı çalar, hesapsız kitapsız bırakır. O burnu havalarda gezenler, o zenginlikler içinde yüzenler, ölüm karşısında hazırola geçerler. Zavallılaşırlar... Doğanın insana sundukları sınırsız değildir. Bütün yolların sonu, bütün dağların doruğu, bütün nehirlerin ulaştığı denizler vardır. Ölüm de öyle bütün doğumlarla başlayan uzun ve zor sürecin son noktasıdır. Sivas’ta yakılan aydınlık yüzlü şair Behçet Aysan şöyle diyor bir şiirinde;

“sen bu şiiri okurken ben belki başka bir şehirde ölürüm”

İşte son Muğla Eşkiyası Eşref Atan’ın ölümü yaşamın sonunu anlatan en güzel destandır. Bir koca ömür uzun, inişli çıkışlı uzun bir yolculuktan sonra birden bitiverdi. Ben lisede okuduğum yıllarda Eşref Atan’ın ünü Muğla’nın sınırlarını çoktan aşmıştı. Başta Yeni Asır olmak üzere yerel gazeteler Eşref’in öyküsünü çarşaf çarşaf yayınlıyordu. Eşref’in yaptığı olayları kısaca Güney Ege’deki haberden anımsatalım;

“Son eşkıya Eşref ilk cinayetini kaza sonucu 1963 yılında tüfeğini temizlerken ilk eşini vurarak işledi. Eşref bu cinayet nedeniyle 24 yıla mahkum oldu. 1974 affında cezaevinden çıkan Eşref, evlenip yuva kurarak temiz bir yaşam sürdürmek istedi. Ancak kiminle evlenmek istediyse, karşısına engel olarak ilk eşini öldürmüş olması çıktı. Eşref bu arada 1978 yılında bir kadına aşık oldu. Haklarında dedikodu yapılmaya başlandı ve aynı yıl aşık olduğu kadını sevgilisi ile birlikte yakalayıp öldürdü. Ardından dedikodunun kaynağı olarak öğrendiği Neşet adındaki şahsı dağa kaldırıp ağzını diktikten sonra salıverdi ve bir anda Türkiye’nin tanıdığı son eşkıya oldu.” Destanlar vardı o yıllarda olayları, en korkunç cinayetleri anlatan. Destancı anlatacağı olayı şiir haline getirir ve acıklı bir sesle bağıra bağıra pazarlarda satardı. Olayı kulaktan duyan halk ayrıntılarını merak ettiğinden hemen destancılardan bir destan alır, eve koşar okuma bilen çocuğuna yüksek sesle okuturdu. Bütün ev halkı korkunç bir üzüntüyle destanı dinlerdi.
162

Destanlar bugünün birçok gazetesinden daha fazla satardı. Sanırım, 1971 yılıydı. Kızılyurtlu Salih Zeki’nin minibüsüyle Burdur’a İnsuyu Mağarası’na: İçme Suyu’na gitmiştik. Ninem Akkızca beni de alıp götürmüştü yanında. El kadar çocuk bana yoldaş olur diye düşündü herhalde. Burdur’a doğru şafakla çıktık koca bir gün yolculuk yaptıktan sonra akşamüstü ulaştık. Burdur şiddetli bir deprem yaşamıştı. Büyük bir yıkıntı yerine dönmüştü koca şehir. İçimiz yanarak baktık, yıkılan binalara. Yüzlerce ölü, binlerce yaralı sakat insan. Kiminin kolu yok, kiminin bacağı. Minibüsün içindeki herkes şakına dönmüştü. Bir destancı anımsıyorum, Akkızca ninem gitti aldı geldi birkaç tane. Elime tutuşturup “Erdal Efe İnsuyuna varınca yüksek sesle bize okuyacaksın bunları” dedi. İlkokulun ilk sınıflarında olmalıyım, beş yaşında başladığımı düşünürsek, işte o sınıflar. Yüksek sesle o insanın içini parçalayan destanı okumuştum. Yörük bilgesi Akkızca hüngür hüngür ağlayarak dinlemişti. Toplanan kadınlarla birlik olup bir güzel yas ettilerdi. İlk okuduğum destan Burdur Depremi ile ilgili olandır. *** Eşref’in olayı da hemen destan oluverdi. Elden ele dolaştı o destanlar. Kulaktan kulağa fısıldandı. “Eşref dağlarda geziyor. Her an ovaya inebilir. Evleri basıyormuş, adamların ağızlarını dikiyormuş”, daha neler neler. O yıllarda çok merak etmiştim bu canavarı... Muğla Canavarı diye de ünlenmişti Eşref Atan Kamyonculuk yapıyorduk Eşref’in dağlarda kaçtığı yıllarda. Her seferde Kafaca Köyü’nden geçerken Eşref’i anımsardım. Arabaların önüne geçiyormuş diye de bir söylenti çıkarılmıştı. Çine dağlarında uzun uzun Eşref’i arardı gözlerim. Gerçekten bu eşkıya bu canavar nasıl bir şeydi. Sonrasını Güney Ege’deki haberden izleyelim; Bu olayların ardından uzun süre dağlarda gezen Eşref, bir taksici bayan ile Adana’ya kaçtı. Adana’da polis karakolu dibinde berber dükkanı açan Eşref, kaçırdığı kadının Muğla’ya gönderdiği mektubun üzerindeki damgadan yola çıkan polisin takibi sonucu yakalandı ve yeniden hapse girdi.” İşte bu olaydan sonra Eşref’in karizması bir anda sıfıra düşüverdi benim gözümde. İnsanüstü biri olarak düşündüğümden olsa gerek yakalanmasıyla hayal kırıklığına uğramıştım. Kahramanlar yakalanmamalıydı. Ne bileyim gerekirse çatışarak ölmeliydi. Efsane olarak ağızdan ağıza yayılmalıydı öykü. Bire bin ekleyerek bir halk kahramanı olarak sürmeliydi efsane. Ama hiç öyle olmamış, Eşref ağır cezaya çarptırılmıştı. O olaydan sonra bir daha Eşref’le ilgili haber okumadım. İlgilenmedim daha doğrusu. Kimseye de sormadım. Eşref diye bir eşkıya vardı sonu ne oldu demedim. O artık bir adi suçluya dönmüştü gözümde. Oysa ben ondan Yaşar Kemal’in yazdığı “İnce Memet” olmasını beklemiştim. Yıllar geçti aradan, geçen hafta haberi görünce bütün bir yaşam gelip gözlerime duruverdi. Eşref Pala Bıyıklı biri olarak kalmış beynimde. Uzun boylu, yiğit, güçlü kuvvetli... Haberin sonu gerçekten hüzün vericiydi; “Eşkıya Eşref, emekli olduktan sonra damar tıkanıklığı hastalığına yakalandı ve bunun sonunda 6 ay önce de felç geçirdi. Üç gün önce de 66 yaşında yaşama veda ederek, kimseler duymadan Kafaca Mezarlığı’nda toprağa verildi.” Koskoca Eşref damar tıkanıklığı hastalığına yakalanıyor ve felç oluyor. Sonrası ölüm “hoş gelir sefa gelir” diye bekliyor ölümü...
163

Asıl hüzün veren, içimi acıtan cenaze töreni bile yapılmadan, kimseye duyurulmadan, Kafaca Mezarlığı’nda toprağa verilmesiydi. Sade ve törensiz. Kimselere duyurulmadan. Yunus Emre’nin dediği gibi “Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Söyle garip bencileyin.” Üç gün sonra duyduk ilk gençlik yıllarımın eşkıyasının ölümünü. Perde kapandı ve Eşref öldü... Bir eşkıya daha sonsuzluğa uçtu gitti... Eşref bir canavar olarak öldü, bir eşkıya olarak... O hiçbir zaman İnce Memet olamadı. Kerimoğlu olamadı. Eğer olabilseydi, adına türkü yakılırdı. Halkımız türkülerle uğurlardı son yolculuğuna onu... 8.3.4 MUĞLA İLE İLGİLİ EFSANELER (YER ADINA BAĞLI EFSANELER) BODRUM: Antik dönemde Hilikarnasson adı ile anılan Halikarnassos deniz kıyısının kutlu pınar havuzunun kenti anlamına gelir. Bodrum kalesi Hz. İsa’nın dinini yaşayan on iki havariden Saint Petros adına 1415-1513 yılları arasında yaptırılmıştır. Petrum, Latince Petros/Peter diye anılır. Petrum isminden Bodrum ismi oluşur.

DALAMAN: Kargın Ağa’nın camızları suya koşar. Ağa çobana camız ve inekleri çevirmesi için, dal inekleri kurtar der. Çaban önce ‘dalamam’ der. O da ‘dal’ der. “dalamam”, “dal!” “dalamam” derken, çaban dalar ve boğulur. Bu yerin adı da dalamam olarak kalır.

MARMARİS: Kanuni Sultan Süleyman demiş ki, biz Rodos’tan gelinceye kadar, kaleyi yapacaksın. Yoksa seni idam edeceğim. Dönüşte gelir, görür ki yapılmamış. “Mimarı as” emir vermiş. Bu sözü Marmaris adına dönüşmüş.

KIZKUMU: Marmaris Orhaniye köyünde deniz içine doğru giden bir kum yol vardır. Eskiden anlatılırdı. Bir çoban kız çobanlık yaparken düşmanlar saldırmış, Çoban kız koşmuş. Koşarken düşman birde bu taraftan gelmiş oda eteğine biraz kum doldurmuş. Önüne kum ata ata kaçmaya başlamış. Kum bitmiş oda orda boğulup ölmüş.

TÜRKBÜKÜ: Yaka köyü’nün güneyine doğru olan sırtlarda Gücer adıyla bir köy vardı. Yalnız iki çocuk kalır. Bu köye hastalık kalır. Biri yeni yürümesini öğrenmiş, biride ağabeyi durumundadır. Kimsesiz kalan bu iki çocuk bilmeden bir yöne giderler. Kuzeye dağa doğru giderler, aç susuz, kuzeydeki dağın bir yerinde bir çoban görür.
164

Kimsesiz olduklarını anlar. Onları kendi evine götürür, onları büyütür. Yaşadığı yerde sadece kendi evi vardır. Kendi çocuklarıyla onları evlendirir. Orada iki ev daha oluşur. Türkbükü onların çoğalmalarından oluşur. Türkbükü ifadesi çobanın Türk olmasına bağlanabilir. 8.3.5 ATASÖZLERİ İlde,atasözlerinden özgün olanları saptamak oldukça zordur.Göçler,yeni yerleşmeler sonucu pek çok kültürün etkileşim alanı olan kentte,ortak ürünlerin çoğunun özgünlüklerini yitirdikleri görülmektedir. Yöre atasözlerine,Fethiye’den derlenmiş örnekler: “Bir develi ile bir oğlanlının yüreğinde yağ olmaz”yöre yaşantısı ve degerlerine göre bir devenin,bir erkek çocuğun yeterli olamayacağını vurgular. “Eden kurtulmuş,diyen kurtulamamış,”kişinin söylediklerinin sorumluluğundan kurtulamayacağını dile getirir “İki ayaklı güdülemez,”insanların bir düşünce ve görüş sahibi olduğunu,güdülemeyeceğini anlatır. “Nisan yağmuru,ambara yağar,”doğa deneyimlerinden yola çıkarak nisan yağmurlarının yararı dile getirilir. “Saç düzene girer hamur tükenir,iş düzene girer ömür tükenir,”insanların yaşamları boyunca sorunlarının tükenmeyeceğini anlatır.

8.3.6 DEYİMLER Anlatıma güç ve zenginlik katan deyimlere,Fethiye yöresinden derlenmiş örnekler: “Arı sırı silinmiş”utanmaz değer yargılarından yoksun anlamındadır. “Aykırı söbü konuşmak”yakışıksız ve ters konuşanlara söylenir. “Bir gözü aya,bir gözü çaya bakar”şaşı anlamındadır. “Gel git dünyası”yaşamın geçiciligini dile getirir. “Yedi yunmuş beze çevirmek”hırpalamak anlamında söylenir. 8.3.7 BİLMECELER Muğla ve yöresinde söylenen bilmeceler,kısa ve özlü oluşlarıyla dikkati çeker.Bilmecelerin çoğu doğayı ve doğa olaylarını konu alır. Yöreden derlenmiş bilmecelere birkaç örnek
165

Elsiz ayaksız,duvarda gezer (Asma) Göğ öküz ğöğe bakar Altından ayran akar(Çam ağacI) Ağaçlar içinde gülsüz (Çiğdem) Başı topuz,saçı otuz (Süpürge)

8.3.8 ALKIŞ VE KARGIŞLAR Yörede yaygın değer yargılarından izler taşıyan alkış ve kargışlara,Fethiye’den derlenmiş örnekler: Allah nasibini arttırtsın Allah selamete kavuştursun Allah hasretine kavuştursun Allah oğul uşak sahibi etsin Allah döner taş sahibini etsin Verenlerin bol olsun Başınıza gün doğsun Gelen-giden evleri olsun Var evleri olsun Bir tuttuğun altın,bir tuttuğun gümüş olsun 8.3.9 NİNNİLER Muğla’dan,yerel ağız özellikleri belirgin birkaç ninni örneği: Nenile desen ne halolu Gülle açılı yaz olu Ben gülümü gül demem Gülün ömürü az olu

Neni neni neni
166

Mini mini yavrum neni

Salıcanın altı meşin Goven ipine bubasını selam versin Annesini peşgir tutsun Babasını kak kak gülsün

Nenni neni neni Mini mini yavrum neni

Dandin dandin danalı bebek Elleri ayakları kınalı bebek Heç ayannan gezmeyo Arabalı paytonnu bebek

Nenni nenni neni Neni yavruma neni 8.4 GELENEK, GÖRENEK VE İNANÇLAR 8.4 1. GENEL OLARAK Her il ve yörede olduğu gibi, Muğla’da da geçmişten bugüne süregelen bazı inançların gereğini yerine getirmek gelenek ve görenek haline gelmiştir. Bunları kısaca ele alacak olursak: Dini Bayramlarda, Kandil ve Arife gibi kutsal sayılan günlerde ölüler ziyaret edilerek mezarlarına “Mersin” adı verilen yeşil bir bitkinin dalları bırakılır. Halk inancına göre Mersin, ölünün kabir azabını azaltır, ona ortak olur ve ölünün üzerinde salavat getirir. Ölüler gömüldükten sonra, mezarın çevresine uzun ince kazıklar sokulur ve bu kazıklara boydan boya kefen bezinden yırtılarak elde edilen beyaz şeritler sarılır. Bunun yapılmasının sebebi ise, mezarın vahşi hayvanlarca deşilmesini engellemektir. Kandil günlerinde ve ölülerin gömülmesinden hemen sonra mevlit okutulur. Gene Kandil günlerinde, ölenlerin yedinci ve elli ikinci günlerinde Lokma ve Katmer adı verilen hamur işleri yapılarak hayır için dağıtılır. Muğla’da ayrıca ölüler için de
167

kurban kesme geleneği vardır. Ölü kurbanları, Kurban Bayramı’ndan bir gün önce yani Arife günü kesilir ve eti de aynı gün dağıtılır. Muharrem ayında Aşure yapılır. Lokma ve Aşure yapma geleneği, Regaip, Miraç ve Berat Kandili günleri için de geçerlidir. Yapılan bu lokma ve aşureler konu komşuya dağıtılır. Ayrıca namazdan sonra cemaate de yedirilir. Muğla’da ezana karşı ayrı bir saygı vardır. Halk düğünde, çalgılı toplantıda ve benzeri özellikteki eğlencelerde iken ezanın okunması halinde, ezan bitinceye kadar eğlenceye ara verir. Fal bakma, büyü yapma, rüya yorumu, uğurlu uğursuz günler, hayvan, eşya ve çeşitli davranışların anlamlandırılması gibi bazı inançları da Muğla’da görmemiz mümkündür. Halen bazı köylerde fal bakan, büyü yapan özel kişiler mevcuttur. Salı günleri uğursuz kabul edilir ve hayırlı bir iş tutulmaz. Cuma günleri ise uğurludur. Hayvanlardan tavşan uğursuz, tilki ise uğurludur. Aksesuar olarak hemen hemen her çocukta nazarlık vardır. Eskiden köy evlerinin kapılarına içi pamuk doldurulmuş, zeybek giysili, bezden bebekler asılırdı. Bu da kudret ve dürüstlüğü simgelerdi. Salı ve Cuma günleri çamaşır yıkanmaz, çamaşır ve bulaşık suları her yere dökülmez. Saçaklardan su damlalarının düştüğü yere çocuk bırakılmaz ve Zemheride çocuk çamaşırları dışarı asılmaz. Geceleri, ömür kısalır gerekçesiyle tırnak kesilmez. Yeni doğan çocuklar, kırkı çıkıncaya kadar yalnız bırakılmazlar. Şeytanın değiştireceğine inanılır. Ayrıca, yeni doğan çocuklar günden güne zayıflıyorsa, şeytanın değiştirdiği düşünülerek Allan Kavağı’na götürülür ve çocuğun elbiseleri buraya bırakılır. Mevlitlerin okunması esnasında Günlük Ağacı’nın kurutulmuş meyvesi yakılarak “Buhur” denen tütsü verilir. Muğla’da ayrıca göze çarpan bir özellik de evlat edinme geleneğidir. Ekonomik durumu iyi olan aileler, bakıma muhtaç olan çocukları, kendi çocukları olsa bile, evlatlık olarak yanlarına alırlar ve onları büyütürler. Daha sonra da okutarak evlendirirler. 1-Doğum: Doğan çocuk ebesi tarafından tuzlanır. 4-5 saat sonra yıkanır. Anne ve bebek 40.gün yıkanır. Yalnız yıkanırken suyuna 41 tane taş konur. 2-Sünnet: Sünnet merasimi ya çalgılarla yada mevlit ile yapılır. Köylerde zengin olanlar haber salar “filan gün oğlumun sünnet düğünü var, çocuğunu sünnet ettirmek isteyen varsa buyursun. O gün sünnetçi gelir, mevlit okunur, şerbetler içilir. Sonra hediyeler verilir. 3-Batıl inançlar

İmtihan Duası: Öğrenciye evde okutulan pirinç tanelerinden biri yutulur, bir kısmı sabah namazından sonra kalkılıp hamamın külhanına atılır ki, o gün imtihanı iyi geçirsin. Yağmur Duası: Muğlalı bu duaya yağışsız geçen yaz günlerinde çıkar, köylüler köyün kıblesinde toplanırlar. Orada yemek pişirirler ve yerler, kurban keserler. Çakıl taşları toplarlar ve bunları en yakındaki akarsuya atarlar.
168

8.4.2EVLENME GELENEKLERİ VE DÜĞÜNLER İL MERKEZİNDE Muğla il merkezindeki evlenmelerde, kız anne ve babadan istenir, uygun görülürse hemen söz kesilip nişan takılır. Nişan, yüzük ve çeşitli süs eşyaları takılmak suretiyle olur. Nişan: Nişan ve düğün arasının uzaması erkek ve kız tarafı için çok masrafa yol açar. Hele Kurban Bayramı’na rastlarsa, bu bayramda erkek tarafı gösterişli bir koç alır. Koçun her tarafı kurdele ve tellerle süslenir. Üzerine veya boynuzlarına kız evine gidecek altın türünden değişik hediyeler bağlanır ve bu şekilde gönderilir. Kız tarafı da damat adayına, iç çamaşırı ve börek gibi hediyeler gönderir. Nikah: Tamamen medeni kanunlar çerçevesinde yapılır. Bu nikaha ek olarak imam nikahı kıyılır. Erkek tarafı değişik değerli altın ve benzeri takıları büyük nişan olarak ayrıca gelin adayına nikahta takar. Buna karşılık kız evi de çeyizin tamamını yapar. Düğün: Düğünler Cuma günü başlar ve Pazar günü “Gelin Alması” ile biter. Erkek düğünlerinin baş çalgıları davul ve zurnadır. Kız düğünleri ise sadece defle ritim tutularak kadınların okumasıyla yapılır. Günümüzde genellikle her iki düğün de, yörede “İnce Saz” tabir edilen klasik çalgılarla icra edilmektedir. Gelin Alma Töreni: Eskiden davul ve zurna eşliğinde yapılan gelin alma törenleri, bir dönemde yerini şehir bandosuna bırakmıştır. Otomobil ile evlerinden alınan gelinin yanına, erkek tarafından kadınlar biner. Oğlan evine gelen gelini kapıda damat karşılar. Koluna girerek evine çıkarır. Daha sonra damat dışarıda bekleyen arkadaşlarıyla buluşup, akşam ezanına kadar onlarla birlikte olur. Akşam namazı kılındıktan sonra davetlilerle eve gelinir. Dua okunur, tebrikler kabul edildikten sonra gerdeğe girilir. Gerdekten birkaç gün sonra damat ve gelin, kız evi tarafından yemeğe çağrılır. Buna “Artça” denir. Bu arada damadın arkadaşlarından biri de sağdıçlık görevini üstlenir. Böylece evlilik başlar. KIRSAL KESİMLERDE Kırsal kesimlerde ise evlenme törenleri biraz daha farklı ve zengin bir görünümdedir. Bu adetler ise şöyledir: Kız İsteme: Önce görücüler gider. Kız beğenilirse, birkaç gün sonra istenir. Kız evi cevap için süre ister, karardan sonra kız verilecekse iki ailenin büyükleri toplanarak nişan gününü tespit ederler. Ertesi günü kız evi, oğlan evine baklava gönderir. Nişan: Hısım-akraba ile kararlaştırıldığı şekilde oğlan evi, kız evine nişana gider. Kıza yüzük, bilezik ve diğer ziynet eşyaları takılır. Bir hafta sonra kız evi de oğlan evine nişan ardına gider.
169

Pusat (Giysi): Düğünden onbeş-yirmi gün önce pusat (giyim-kuşam eşyaları) almak üzere gelin adayı ile birlikte çarşıya gidilir. Kız ve oğlan evinin ihtiyaçları alınır. Bunların parası oğlan evi tarafından ödenir. Bu arada kızın ve oğlanın akrabalarına da hediyeler alınır. Buna “Dürü” denir. Okuntu Dağıtılması: Düğünden bir hafta önce okuntu dağıtılır. Okuntu bir nevi davetiyedir. Düğün sahipleri bu davetle birlikte kumaş, mendil, havlu, sabun, şeker ve fincan gibi küçük hediyeler gönderir. Buğday Dövmesi:Düğünden birkaç gün önce düğün yemeği için yapılan bir hazırlıktır. Tanıdıklar çağrılır. Hep birlikte evde veya çevrede bulunan taş dibekte “Keşkek” için buğday dövülür. Sofralar kurulur. Misafirlere çerez ve meyve ikram edilir. Bu arada gelini bağlarlar. Damada haber salarlar. Damat gelini kurtarmak için hediyeler yollar. Kız kurtulunca “Buğday Dövmesi” sona erer. Düğün: Salı günü başlayıp, Cuma günü biten düğüne “ön düğün” Cuma günü başlayıp, Pazartesi günü bitene “ters düğün” denir. Birinci Gün: Düğün Salı veya Cuma günü başlar. Oğlan evine bayrak dikilir. Çalgılar çalınır. Gece “Çörek Kapma” gibi eğlenceler düzenlenir. İkinci Gün: Gündüz veya bazı yörelerde gece Yağlı Pehlivan Güreşleri düzenlenir. Güreşenlere düğün sahibince ödüller verilir. Oğlan evi kız evine çalgılar eşliğinde kına götürür. Buna “Kına Verme” veya “Yük Verme” denir. Bu kına kız evinde yakılır. Gece, çengiler tarafından çalınan def veya dümbelek ile kadınlar kız evinde eğlenirler. Bu arada gelin getirilir ve ortaya oturtulur. Başının üstüne sini tutulur. Ayrıca sini üstünde şeker paralanır. Misafir ve akrabalar bu sininin üstüne paralar atarlar. Atılan bu paralar, kız anasının olur. Davet edilip de gelmeyenler ise sonradan para gönderirler. Buna “Şeker Paralama” denir. Kına yakılırken, gelinin avucuna metal para konur. Sonra “Kına Havası” okunur. Üçüncü Gün: Gelin alma günüdür. Davul ve zurnalarla gelin almaya gidilir. Kız hazırlanıncaya kadar çeyiz oğlan evine götürülür. Sonra gelin ata bindirilir. Kıbleye dönülerek dua edilir. Oğlan evine gelince çalgılar susar. Oğlanın anası ve babası çağrılır. Geline civcivli tavuk, köklü ağaç gibi indirmelikler verilir. Gelin ata binerken ve inerken başına şeker ve paralar atılır. Gelin kapıdan girerken eşiğe yağ sürülür ve sonra dini nikah kıyılır. Gerdek: Damat akşam namazını kıldıktan sonra sağdıçlarıyla eve gelir. Geline bir hediye vererek duvağını açar. Dördüncü Gün: Gerdeğin ertesi gününe “Duvak” denir. Gelin süslenerek yanında kız arkadaşı ile gelenleri karşılar ve ellerini öper. Gelenler bu arada gelinin çeyizlerine bakarlar. Buna ayrıca gelinlik giyme denir. Gelinlik Gezmesi: Gelin yakınlarınca alınıp, eşe dosta ziyarete götürülür. Buna “Gelin Gezmesi” denir.
170

Bu arada sağdıca ve akrabalara, içinde hediyeler bulunan bohçalar verilir. Düğün de böylece sona erer(İNTERNET 19). 8.5 HALK DANSLARI, GİYSİLERİ, ÇALGILAR 8.5.1HALK OYUNLARI Muğla ili halk oyunları, tür yönüyle incelendiğinde “Zeybek” türü içerisinde yer almaktadır. Zeybek oyunları dokuzlu aksak tartım üzerine kurulmuş yiğitlik, mertlik, dürüstlük ve kendine güvenin anlatımını belirten oyunlardır. Bu oyunlar tartım yönüyle incelendiğinde; 1-Ağır Zeybekler (çok ağır-ağır-yarı ağır) 2-Yürük (kırık, kıvrak) Zeybekler (kıvrak-çok kıvrak) olmak üzere sınıflandırılabilir. Muğla’da ise yerleşim alanlarının özelliklerinden dolayı hem ağır, hem de yürük zeybekleri bulmamız mümkündür. İlk çıkışında bireysel olarak oynanan bu oyunlar, oyunun kurgu ve anlatımından dolayı ikili, dörtlü ve daha çok sayıda gruplarca da günümüzde oynanmaktadır. Doğal ortamında kadın ve erkek bir arada oynamaz. Muğla Zeybek Oyunları gelenekselliği içerisinde ele alındığında iki bölümden oluşmaktadır. 1-Gezinleme: Uzun hava tabir edilen gurbet veya açış aşağı eşliğinde ya da oyun ezgisi ile oyuncunun efevari bir şekilde meydanı dolaşmasıdır. Bu bölüm oyuna ısınma bölümüdür. 2-Oyun: Bu bölümde oyuncu başlangıçta ellerini yere sürer. Bunu yapmaktaki amacı; ellerinin terini kurutarak, parmaklarının oyun anında iyi çıtlamasını sağlamaktır. (Bazı kaynaklarda ise; Türklerin eski inanç sistemi gereği, yerden alıp göğe verme şeklinde anlatılmaktadır.) Ezgi ile birlikte oyuna girilir. Bu esnada; kolsuz, kollu ve sekmeli düz, dönme, çapraz, diz çökme, bacak çelme, eşme, atik, sıçrama, seksek, ileri ve geri gibi figür ve salımlar kullanılarak oyun sürdürülür. Oyun süresince kollar yukarı kaldırılır ve parmak çıtlatılır. Zeybek oyunları geleneksel oynansa da oyuncu, figür ve adımları sergilerken bir çember çizmek zorundadır. Bir kişi oynarken, onun izni olmaksızın üstüne oyuna kalkmak yöre kurallarına göre, oynayan kişiye yapılabilecek en büyük saygısızlık olarak kabul edilmektedir Yöre geçmişinde bu davranış sonucu ölümle sonuçlanan olayları görmemiz mümkündür. Bu gelenek ise halen sürmektedir. Bu nedenle ildeki düğün ve eğlencelerde zeybek oynamak isteyenleri, bir sıra ve disiplin içerisinde oyuna davet etme işi, adına “Meydancı” veya “Yasakçı” denilen kişilerce yapılır.

171

Oyun anında erkeklerce; “haydi efeler, efeler, este, hayda, hoppa” kadınlarca da; “este, haden kızlar” gibi coşturucu komutlar kullanılır. Muğla’da kadınların oynadıkları zeybek oyunları, erkeklerinki gibi ağır değil, biraz daha hareketlidir. Figürlere gelince; kollar erkeklerdeki gibi omuz hizasından yukarı kalkmaz. Sadece parmak uçları, en fazla kulak memeleri hizasına gelecek kadar yukarı kaldırılır. Kadın oyunlarında figürler karmaşık ve zengin değil, daha basit ve kısırdır. Figür ve adım tekrarı çoktur. Erkeklerdeki gibi gezinleme yapılmaz. Dönmeler daha basit ve seridir. Tavır daha yumuşaktır. Oyunlarda neşe ve coşku vardır. Oyunlara eşlik eden çalgılar farklıdır(İNTERNET 19). Eskiden Muğla'da çok çeşitli oyunlar oynanmakta ise de, bazıları unutulmuştur. Yörede oyunlar çalgılı ve çalgısız olarak 2 şekilde görülmekte olup, çalgılı olanlar daha çok tutulmuştur. Zeybek oyunları, her şahsın mizaç ve tabiatına, oyun havasının çalınışına göre çabuk ya da yavaş oynanılabilir. Kol, bacak, gövde hareketlerinden ibaret olan bu oyunun ilerleme, devir, hücum, diz çökme ve ayak üzerinde devir esas hareketlerini teşkil eder. Bunları yöremizde bir düğünde veya İl genelinde bazı otellerde düzenlenen "Türk Geceleri"nde izlemeniz mümkündür(İNTERNET 20). MUĞLA YÖRESİ HALK OYUNLARINA ÖRNEKLER OYUNLARIN ÇALGILARI Meydanlarda: Davul-Zurna. Meydanlarda ve Kapalı Yerlerde: Bağlama, Darbuka, Kaval, Kabak Kemane Abdal havası - (Fethiye) Aleyler Buleyler Alıda verin - Zeybek, Erkek, Tek - Toplu - Türkülü Aptal oyunu - (Milas) Ayva dibi - Zeybek, Erkek, Kadın, Tek - Toplu. Beş kaza zeybeği - (Fetiye, Marmaris) - Zeybek, Erkek Tek - Toplu. Bilalım - Zeybek. Erkek. Tek - Toplu. Türkülü. Bodrum Zeybeği - Zeybek. Erkek. Tek - Toplu. Çıktım tepe Daşoğlan Dolaman - (Fethiye) Eyüp Zeybek - Zeybek. Erkek. Tek - Toplu. Gınık oyunu - (Fethiye) Gıvrak oyun - (Fethiye) Gün görünmez melengecin dalinden - (Bodrum) - Zeybek Erkek. Kadın. Tek - Toplu. Kadıoğlu - (Fethiye) - Zeybek - Erkek. Tek - Toplu.
172

Kalkan kılıç oyunu - (Bak. Kılıç kalkan oyunu). Kamil bey Karapınarın irimi Kerimoğlu Zeybeği - Zeybek. Erkek. Tek - Toplu. Kılıç kalkan oyunu - Erkek. Çift - Toplu. Kınık oyunu - (Fethiye) Kıvrak oyun havası - (Fethiye) Kocaarap Zeybeği - (Fethiye). Zeybek. Erkek. Tek - Toplu. KuroğlanLaz oyunu Muğla oyun havası Sabah namazı oyunu Satı Zeybeği - Zeybek. Erkek. Tek - Toplu. Soğukkuyu Zeybeği - Zeybek. Erkek. Tek - Toplu. Şah boylum - Zeybek. Erkek. Kadın. Tek - Toplu. Türkülü. Tosun Mehmedim - Zeybek. Erkek. Tek - Toplu. Zapbak Çökertme Oyunu Çekirge Oyunu Karabiber Oyunu Kıvrak Kerimoğlu Oyunu Yansın Bodrum Oyunu İstanbul Oyunu 8.6YÖREDE GİYİLEN KIYAFETLER:

8.6.1KADIN KIYAFETLERİ
173

Başa Giyilenler: • • Penezli başlık (eğribaş) Tel kırma örtü

Üste Giyilenler • • • • • • İçlik- işlik (gömlek) Cepken Tokalı kemer Arkalaç Yağlık Şalvar

Alta Giyilenler • • Çorap Yemeni

8.6.2 ERKEK KIYAFETLERİ Başa Giyilenler • • Oyalı fes Boyun dolağı

Üste Giyilenler • • • • • • • Göynek- mintan Camadan Sallama Şal kuşak Dolgu kuşak Kolon Pazubent

174

• • • • • •

Silahlık Muskalık Köstek Tütün kesesi Silahlık Yağlık

Alta Giyilenler • • Potur Tozluk(dolama)

Ayağa Giyilenler

Çizme veya yemeni(İNTERNET 21)

8.7 YÖRESEL YEMEKLER Muğla Mutfağı'nda en sık rastlanılan yemekler, baklagiller ve sebze çeşitleri ile yapılanlardır. Sebze, yabanıl bitkiler, deniz ürünleri ve zeytinyağlılar mutfakta önemli bir yeri vardır.Kızartma, salata ve tatlılarda patlıcanı sık kullandıkları görülür. Muğla'nın yöresel yemekleri şöyle sıralanabilir: Çorbalar :Tarhana, Ara, Dutmeç Et ve Balıklar: Çopur, Et Terbiyelisi, Döş Dolması, Büryan, Balıklen, Karın kumbar dolması Sebzeler: Çıntar Kavurması, Ot Ekşilemesi, Galli Patlıcan, Ebegümeci Kavurması, Börülce Kavurması, Teltorlu Börülce Hamur İşleri-Tatlılar: Keşkek, Saç Böreği, Yalankı, Zerde, Katmer, Badem ve cevizli sucuk, Üzüm köftesi, Ballı Kabak Reçel ve Şuruplar: Bestel, Üzüm, Patlıcan, Dülek Reçeli, Gül Suyu(İNTERNET 20).

175

KAYNAKÇA ALTUNTAŞ,Yener/ŞAHİN, Yüksel/KAHVECİ,Mücella 2000 Aydın İli Halk Oyunları Kıyafetleri,Kültür Bakanlığı Yay ANKARA

ANONİM T.C.Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü Türkiye’nin Turizm Değerleri Gezi Ege Tatil Rehberi AYDIN,Turgay
2000 Aydın Sofrası ,Kültür Bakanlığı Yayınları

ANKARA

GÂZİMİHÂL, Mahmut Ragıp
176

2001

"TÜRK HALK OYUNLARI KATALOĞU" , Kültür Bakanlığı, Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü yay ANKARA

GÖKÇE, Dr. Birsen 1978 Evlilik Kurumuna Sosyolojik Bir Yaklaşım,Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Sayı: 1 Aralık s: 7-22

KAPTAN, Şükrü Tekin 1988 Denizli’nin Halk Kültürü Ürünleri,1.Cilt 1. Basım, Yedigün Ofset Matbaacılık MAKAL, Mithat 2001 Denizli Atasözleri ve Deyimleri, Oğuz Ofset Matbaacılık MAKAL, Mithat 2004 Denizli Manileri, Oğuz Ofset Matbaacılık DENİZLİ DENİZLİ DENİZLİ

MİZAOĞLU, Fatma Gülay 2000 Zeybek Türküleri ve Dansları,Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi ANKARA

ÖNDER, Mehmet 1993 Efsaneleri ve Hikayeleriyle Denizli, Türk Ocağı Denizli Yay DENİZLİ

ŞAPELYO,Enver Behnan 1988 Halk Ninnileri, Muallim Ahmet Kitabevi İSTANBUL

ŞİMŞEK, Silvana 2000 Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Aydın Yöresi Kirkitki Düz Dokumaları ve Çağdaş Tasarımlarda Uygulanışı Yüksek Lisans Tezi ANKARA TURHAN,Salih

177

2007 Halk Müziğimizde Oyun ve Saz havaları, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürlüğü ANKARA

İNTERNET
1. http://www.afyon-bld.gov.tr/tr/Tab.aspx?TabID=36 2. http://www.afyon-bld.gov.tr/tr/Tab abID=34 3. http://www.afyonkulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF64

C9C7E66308B19B7AA0FE099CA14481
4. http://www.afyonkulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF64

C9C7E66308B19B13A7BCEBE7AACE8E
5. http://www.afyonkulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF64

C9C7E66308B19B12FDA3BC6C07BFB6
6. http://www.afyonkulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF64

C9C7E66308B19B12460496EB6D6255
7. http://www.afyonkulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF64

C9C7E66308B19B80427305DE490274
8. http://www.afyonkulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF64

C9C7E66308B19BE847D7E258FE1EFB
9. http://www.afyonkulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF64

C9C7E66308B19B64C4AADAD7425476
10. http://www.canim.net/turkiye/bolumler.php?op=devami&id=156

11. http://sohbet.kitlen.com/gezi-tatil-rehberi/manisa-ili-genel-bilgiler-ilceler-

resimler

12. http://www.cehago.com/frm/showthread.php?t=5563&goto=nextnewest

13. http://manisa.turizm.gov.tr

14. http://www.selendi.com/inanclari/batil-inanclari.html 178

15. http://forumsitem.com/showthread.php?t=8603

16. http://tr.wikipedia.org

17. http://aydin.turizm.gov.tr

18. http://my.opera.com

19. http://www.muğla.gov.tr. 21.04.08

20. http://www.mugla-turizm.gov.tr; 21.04.08 21. http://folklor55.blogcu.com; 21.04.08 22. http://www.usakkulturturizm.gov.tr/

23. http://www.angelfire.com/nd/kagan/kutahya.htm
24. http://kutahya_net.tripod.com/Tarihce 25. http://www.kutuphanem.net/goruntule. 26. http://www.kutahya.gov.tr/tarih.asp

27. http://okuyan_2.tripod.com/efsaneler/efsaneler1.htm
28. http://www.kutahyakulturturizm.gov.tr/web/kultur.aspx 29. (www.izmirkulturturizm.gov.tr)

30. (tr.wikipedia.org/wiki/izmir)
31. (www.izto.org.tr/IZTO/TC/IZTO+Bilgi/izmir/kultur)/)

32. (www.bizimizmir.net/tarihce.htm) 33. (forum.islamiyet.gen.tr/islami-bilgi-ve-kaynaklar)
34. (www.izmir.bel.tr/smyrana.asp) 35. (tr.wikipedia.org/wiki/izmirin kurtulusu) 36. (www.edebiyatakademi.net) 179

37. (www.gurmeguide.com) 38. (www.izmirdeyasam.com/izmire_dair/46/4/amazonlar.htm) 39. (www.tufak.org.tr/illeregoregelenekselyorekiyafet.htm) 40. (www.weblopedi.com/i/izmirin_kavaklari_halk_turkusu) 41. ( www.alince.net/forum/) 42. (www.radikalegitim.com)

43. (http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/halkbilim_ana.php)

180

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->