P. 1
AKADEMYA DERGISI - II. DONEM - SAYI 2

AKADEMYA DERGISI - II. DONEM - SAYI 2

|Views: 477|Likes:
Yayınlayan: AkademyaDergisi
uc aylik ilim-fikir-sanat dergisi

irtibat: 0542 261 05 29
uc aylik ilim-fikir-sanat dergisi

irtibat: 0542 261 05 29

More info:

Published by: AkademyaDergisi on Sep 24, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

11/16/2012

pdf

text

original

Sections

İÇİNDEKİLER

Akademya'dan......................................................................................................................1 Ölüm Odası / B-Yedi'den Seçmeler Salih Mirzabeyoğlu ...............................................................................................................3 Telegram Dosyamız Vesilesiyle Akademya.............................................................................................................................77 Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin KontrolüReha Suvari ..........................................................................................................................86 Zihin Kontrolü ve İnsan Ömer Emre Akcebe............................................................................................................109 Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri Sencer Ekin.........................................................................................................................127 Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler Rei Takahara - Tercüme: Reha Suvari.............................................................................155 Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram Sedat Bulut.........................................................................................................................172 Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi Derleyen: Gülçin Şenel......................................................................................................177 Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “Zihin Kontrolü Tıbbi İdamdır!” Furkan Dergisi’nden İktibas - Ümit Elönü’nün Röportajı.............................................195 Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor Akit Gazetesi’nden İktibas - Murat Alan'ın Röportajı...................................................203 Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir Furkan Dergisi’nden İktibas - Enes Mollaoğlu'nun Röportajı......................................209 Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru Selim Gürselgil....................................................................................................................221 Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II Hakan Yaman....................................................................................................................233 Jeni - II Dr. Hakkı Açıkalın.............................................................................................................243 Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik Herbert Breger - Tercüme: Mahmud E. Duru................................................................252 Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock Fatih Turplu........................................................................................................................268 Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II Hayreddin Soykan.............................................................................................................280

AKADEMYA Dört Aylık Fikir-İlim-Sanat Dergisi II. Dönem Yıl 1 - Sayı 2 Eylül-Aralık 2011 Yaygın Süreli Yayın Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Ümit Elönü Editör Hayreddin Soykan E-Posta Adresi akademyaeditor@gmail.com İnternet Sitesi www.yeniakademya.org Grafik Tasarım Altan Koman İdarî Kurul Ömer Emre Akcebe Oğuz Yıldırım Selim Gürselgil Genel Yayın Danışmanı Hakan Yaman Hukuk Danışmanı Av. Mehmed Emin İslamî İlimler Danışmanı Osman Akyıldız İdare Yeri Fevzi Paşa Cad. Testereci Sk. Güneş Pasajı. No: 1/B Fatih/Karagümrük İSTANBUL (0542) 261 05 29 Fiyatı 5 TL Abonelik Yıllık 40 TL Posta Çeki GÜLÇİN ŞENEL SOYKAN adına 6252412 Banka Havalesi GÜLÇİN ŞENEL SOYKAN adına Kuveyt Türk Ümraniye Şubesi 6716419-1

Abonelik bedelini yatırdıktan sonra, ilgili makbuzun fotokopisini, hangi sayıdan itibaren abone olmak istediğinizi belirten bir notla birlikte İdare Yeri adresimize mektubla veya akademyaeditor@gmail.com e-posta adresimize gönderiniz. Gerek gördüğünüzde veya derginiz elinize ulaşmadığında telefonla teyid ettiriniz. Baskı-Cilt Ada Ofset (0212) 567 12 42 Litrosyolu. 2. Matbaacılar Sitesi E Blok, No (ZE2) 1. Kat Topkapı-İSTANBUL

Akademya’dan

Uzunca bir aradan sonra, sizlerle yeniden beraberiz. Birtakım ilâve yayıncılık ve tercüme meşguliyetleriyle beraber, Akademya’yı daha geniş bir teşkilât şemsiyesi altında çıkartma arayışımızın sebeb olduğu bu gecikme dolayısıyla, okuyucularımızdan tüm kalbimizle özür diliyoruz. Kendimizi bir nebze affettirmek üzere, sizlerle artık daha sık buluşacak ve Akademya’yı önümüzdeki sayıdan itibaren üç aylık düzenli bir periyodla çıkartacağız. Muhtevâmıza gelince... Bu sayımızın dosya konusu, Telegram... Öncelikle, Telegram’ı bizim kifâyetsiz tasvir ve izah çabalarımızdan değil de, Telegram’ı alteden Fikir Kahramanı’ndan dinlemenizi arzu ettik. Sizinle bu amaçla paylaştığımız Ölüm Odası’ndan “seçmeler”, görünüşteki uzunluğuna rağmen, maalesef çok çok sınırlı “birkaç seçme” niteliğinde. Bu sebeble, meselenin aslî genişlik ve derinliğini takib edecekler için, bizzat eserin kendisini adres gösteriyoruz (şu ân Baran dergisinde haftalık olarak tefrika ediliyor). Telegram dosyamızdaki, Telegram hâdisesini ana hatlarıyla takdim eden “Telegram Dosyamız Vesilesiyle” başlıklı giriş yazısını; Telegram’ı “askerî silâh” yönüyle ele alıp kısa tarihçesini paylaşan ve Telegram’la cemiyet meydanında mücadele etmek üzere birtakım tekliflerde bulunan Reha Suvari’nin makalesini; Telegram’ı doğuran

1

Akademya’dan

“sosyal ve ferdî kontrol araştırma ve çalışmaları”nın Batıdaki kimi örnekleriyle “insan”ın buna karşı direniş veçhelerini araştıran Ömer Emre Akcebe’nin makalesini; Telegram’ın ve geniş çerçevede zihin kontrolünün bellibaşlı yönlerini, kimi ilmî temellerini ve bu konuda yapılan bazı araştırmaları gözler önüne seren Sencer Ekin’in aydınlatıcı makalesini; Müslüman Japon dostumuz Rei Takahara’nın, yazarımız Reha Suvari’yle birlikte Ölüm Odası’ndan yaptığı Japonca-Türkçe “seçmeler”i, ama özellikle Takahara’nın bu çalışmayı “takdim”ini; Ankaralı gönüldaşlarımızın Mütefekkir Mirzabeyoğlu’na revâ görülen işkenceye karşı resmî ve siyasî duyarsızlığı kırmak üzere parti merkezlerine yaptığı ziyaretleri hikâye eden Sedat Bulut’un tesbitlerini; Dr. Armen Victorian’ın, Türkçeye tercüme edilmiş, Telegram’a uzanan sürecin Amerika’daki tarihçesini ve resmî belgelerle destekli pratiğini ifşâ eden İstihbaratta Beyin Yıkama –Beyin Kontrolü- adlı eserinden seçmelerin ve bu eser vesilesiyle Mirzabeyoğlu’na uygulanan Telegram üzerine bazı değerlendirmelerin yeraldığı Gülçin Şenel’in çalışmasını; Furkan dergisinden Ümit Elönü’nün İsveç’te başlayıp Türkiye’de devam eden bir Telegram işkencesi mağduruyla röportajını; Akit gazetesinden Murat Alan’ın Mirzabeyoğlu’na uygulanan Telegram üzerine Av. Ali Rıza Yaman’la yaptığı röportajı; ve nihâyet, Furkan dergisinden Enes Mollaoğlu’nun Mirzabeyoğlu’nun maruz bırakıldığı hukukî vahşet ve Telegram vesilesiyle Av. Güven Yılmaz’la gerçekleştirdiği röportajı, evet hepsini ibretle okuyacağınıza ve tüm bu dosya yazılarımız vesilesiyle şimdiye kadar farkında olmadığınız pek çok şeyden haberdar olacağınıza inanıyoruz. Dergimizin bu sayısında, Büyük Doğu-İBDA dünya görüşü zâviyesinden “Anadolu kültür inkılâbı sürecinde teorik dil, teorik düşünce ve tenkid şuuru”nun ehemmiyetini ele alan Selim Gürselgil’in makalesini; yine Büyük Doğu-İBDA dünya görüşü penceresinden “örnek aydın modeli”ne dair Hakan Yaman’ın yapmakta olduğu soluklu çalışmanın geçen sayıdan devam eden bölümünü; Mirzabeyoğlu’nun Bolu Cezaevi’nde kendisine işkence eden Telegramcılara taktığı “Nympha” adına ilhâm kaynağı olan “Nymphalar”ın Yunan mitolojisindeki mâhiyetlerini sergileyen Dr. Hakkı Açıkalın’ın geçen sayıdan devam eden “Jeni” başlıklı yazısını; filozof Leibniz’in düşüncesinde “Yaratıcı ve matematik” meselesini işleyen Herbert Breger’den Mahmud E. Duru’nun yaptığı akademik tercümeyi; gerilim ve korku sinemasının ustası Alfred Hitchcock’u doğuran, geliştiren ve zirveye taşıyan “dehâ” ve “çevre” unsurlarını çarpıcı bir dille kaleme alan Fatih Turplu’nun makalesini; son olarak, “Yazarlara ve Yazacaklara Özel” başlığı altında, niçin yazmalı, kim yazmalı ve ne yazmalı sorularına cevab arayan Hayreddin Soykan’ın geçen sayıdan devam eden dizi yazısını da bulacaksınız. Yeni bir Akademya’da buluşmak üzere...

2

Ölüm Odası / B-Yedi
- 58. BÖLÜME KADAR SEÇMELER Salih Mirzabeyoğlu

… Böyle daldan dala tedâilerle –Ahenk helezonu daralan boynuz– Döllenir kelimeler kelimelerle Sura üflenmeden önce soyumuz

1. BÖLÜM’DEN Sene 1993… Henüz “Hırka-i Tecrid” bile ortada yok. Bugün, Bolu F-Tipi Cezaevi’nde, durumlarına göre NYMPHA veya Mousa adını verdiğim aynı işi görürlerin nezaretinde, onlarla didişirken bu esere başlıyorum ve “Ölüm Odası” isminin tevafukları bana, sonsuz imkânlar tedaî ediyor. Buradaki Telegramcılar’a NYMPHA ve Mousa isimlerini takmam, Kartal’a göre bir yenilik; ve fikir, sanat, teknoloji, siyaset derken, BERZAH hakikatine vurulacak topyekûn dünya hâlinde bir genişlikte, onlar da son derece zeki, ne kadar da salak, bu kadar hainlik ve vahşet olur mu, alaycı, alay edilen, beni ve bendekini dağıtan, sonra kendi zekiliği imiş gibi bana hatırlatan, aslolan niyeti, övünmek gibi olmasın ama, benim çoğu zaman onlardan bir adım ileri durumumdan dolayı değişen, neticede; Üstadım’ın “çözdük her müşkülü derlerse de ki, sonunda VAR OLMA müşkülü kaldı!” hakikatini en canhıraş şekilde gösteren tipler. Onlar, sanki sihirbazın önündeki sihirli küre de, ne derlerse ve yaparlarsa yapsınlar, ben onları bütün bir bünyenin ifşacısı sivilce olarak görüyorum, durumu onlarda seyrediyorum. [1]

2. BÖLÜM’DEN Telegram ve Bu Eser Mitolojiden, niçin bahsediyorum? Alt başlığı ZİHİN KONTROLÜ olan TELEGRAM isimli eserimizde, Telegram seanslarında yaşadıklarıma kök ve tedâî olarak
1 Baran Dergisi, sayı: 175

3

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

bir misâl teşkil etmesi bakımından mitolojiden bahsettim. Gayem MÜZLER, RİTLER, vesile olunan rüyâ ve zuhurat benzeri şeyler, hipnoz, istidraç nev’inden işler için, kestirmeden “bunalım geçirdi, kafayı yedi!” propagandasına mani olmak üzere, çevreme anlatmaya çalıştığım şeylerin, –ki o günün şartlarında, bu sadece benim çevremin değil, genel olarak aydın geçinen çevrenin fakirliğini gösteren feci şartlar içindeydi–, sözkonusu mevzularla alâkasının gösterilmesiydi. Sonrası malûm; 2009-2010’da, doğrudan mitolojiyi ele alan ve bu sefer Telegram’ı tedâî olarak kullanan, “ESATİR ve MİTOLOJİ” isimli eserim. (…)

Nymphalar Yunan mitolojisinde, herşeyin ona mahsus bir cini, perisi, bir ruhu, bir canı var; bir esprisi var. Bütün kavramlar, var olanın varlığıyla isbatladığı bir keyfiyet olarak, bakış açısına göre gerçek veya sembol bir varlık. Ruh ve düşüncenin gerçekleşmesi kabul edilen bir kâinat anlayışında, varlığın en mütekâmili olan insan şuurunda nizamını veren kâinat, düşünce-varlık-düşünce şeklinde aslına bakıcı bir süreçte gerçekleşirken, sözkonusu insan düşüncesi mevzuuna göre İDE yolunda sergilenmiş kavramlardır. Benim, onlarla müşterek(!) bir kararla NYMPHA adını verdiğim BOLU’daki Telegramcılar, aslında şaka ve alay karışımı ve söylenişindeki hoşlukla birlikte, argoda lûgat anlamı dışına çıkan ve gruba mahsus bir anlaşma dilinde yerini alan kelimeler gibi, onlardan bahiste yerini aldı. Meselâ hava basmak tâbirinin veya şofben basmak tâbirinin, övünme ve fiyaka yerine kullanılıyor olması gibi. Ama sadece bu kadar değil: NYMPHALAR, mitolojide, su kenarlarında yaşayan DİŞİ esprilerdir. Bu hâlleriyle, yukarıda izâhını yaptığım kavramlaşmaya benzer bir mânâları vardır; bana bunu hatırlatırlar. Telegramcı NYMPHALAR’a gelince, benim tabiatım-huyum etrafında, benimle birlikte TESİRLERİYLE yaşayan, buna mukabil görünmeyen varlıkları temsil ediyorlar. TESİRLERİ; zihin kontrolü, bu çerçevede konuşmaları, benim söylediklerim, sövüşmelerimiz, elektromanyetik dalgalarla yapılan bu işlerin içinde, doğrudan doğruya beyin ve duyu organı ilişkisi içinde, fizikî eziyetler. Telegram’ın başlangıcından beri, tam onbir sene geçti ve hâliyle onbir satıra sığmaz. Zaten bu kitab da, onun hâlen devam eden macerası içinde, doğrudan benim üzerimdeki tesirlerin fikrî verim hâlinde derlenmesi. “Sen bana zehir yedirdin, ben şifâya tahvil ettim!” hesabı. (…) Nymphalarla Konuşmamdan Bana, dişi olmadıklarını yazmamı hatırlatıyor NYMPHALAR; ve bu satırları yazarken onlarla uzlaşmacı olup olmadığımın yoklanmasını da yaparak. Nymphalar, cihaz başında bulunan Telegramcılar, dişi değil; ibne. Üçüncü cins dememi istiyorlar. İbne diye yazmamamı rica ediyorlar; ardından “yazmazsan…” diye küfür başlangıcı. Hani, gerisini sen getir hesabı. NYMPHALAR’ın dişilik vasfını, İLME nisbetle YAPABİLME işi üzerinde, benim fikrimle zeki bir oynama içinde oldukları

4

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

zaman, menfi mânâda anmak istemiyorum. Benim anlatma hünerimce NYMPHA’yı ne mânâda kullandığımı göreceksiniz. NYMPHALAR’ın klâsik pislikleri sırasında, klâsik bir lâfım ve ardından klâsikleşme yolunda bir lâfım: — “Ben size, daha işin başlarında, ortaya çıkın, zaman aleyhinize işliyor dedim. Benle uğraşırken, sağa sola bakmıyorsunuz, sizin komuta kademesinin dosyası ortaya çıkacak yakında…” Ben bunu söylemeden bir gün önce, haber çıkmış da benim haberim yokmuş; ama hafif bir tahmin şaşılığım ile. Yâni Deniz Baykal hakkındaki haber… Tam bu notu yazmıştım ki, Müslüm Gündüz-Fadime Şâhin hâdisesiyle karşılaştırmalı bir şekilde vereyim derken, NYMPHALAR, bir şey düşünürken bunu dağıtmak için hep yaptıkları gibi, ya başka birşey hatırlatarak, ya bir kelime söyleyip beni onda sabitleyen söz ve elektromanyetik dalgalarla –telkin verici diyeyim–, dikkatimi dağıtarak, mevzuyu piç ettiler. Buna devam etme hevesim dağıldığı gibi, gece boyu devam eden fikrî didişmeler ve mukabil sövüşmeler sonunda yoruldum. İşin içine biraz üşütme, biraz günlük Cezaevi işleri, biraz dinlenme ihtiyacı vesaire girince, yazım iki gün aksadı. Anlatımdaki dağınıklık dikkatinizi çekmiştir; sebebine de değinmiş oluyorum. Bunun yanında, sözkonusu dağınık anlatım, bu eser için benimsediğim, bana rahatlık vermesinin yanında, Telegram’ın havasını da verecek olması bakımından, şuurlu bir üslûbu gösteriyor. Kuru bilgi vermek değil de, sizde İRFAN KIVAMI hâlinde yaşatmak istediğim bir hamule; Mallarmé’nin, “şiir dili, nesneyi değil, sözkonusu nesneden kaynaklanan etkiyi dile getirmelidir; şiir, mânâ yüklü kelimelerden çok, anlatılmak istenenin ihsas gücüyle dolu olmalıdır” demesi gibi, ben Telegramdaki hâdiseleri, benim üzerimdeki ruhî tesirler hâlinde ve bunu verimlendirme şeklinde vereceğim. Bana Kartal Cezaevi’nde, “bu bir din ve ilim çatışmasıdır!” diyenlere, elbette din tarafında olarak ve bunun hikemiyâtı hâlinde onların ilmini tasarrufa alma şeklinde… Böylece, birgün şöyle veya böyle ortaya çıkacak olan cihazlarının ne ve nasıl olduğunu benim bilmemem ve bununla boş yere uğraşmam yerine, bâki kalacak bir ses bırakmış oluyorum. Üzerimdeki tesirin ne olduğunu anlatmak başka, nasıl bir şeyle yapıldığını bilmek başka birşey ya; cihazın niteliğine dair tahminden gerçeğine yol bulabilecek olanlara ipucu verirken, bundaki yanılmalarım da işin aslını zedelememiş oluyor. (…) NYMPHALAR’ın durumunu, daha en baştan –2005’den– beri, “şahsiyet bulma” mânâsında bir “var olma” niyetlerine bağladığım için, bu eserin ismini “makine ve insan” koymak istemiştim: Hem onların ruh tahlilleri, hem benim durumumu gösteren. Bunun içinde şu mânâ da var: Ben de sizi, bizzat cihazı kullananların şahsiyeti ve çevresi diye tanıyorum. Bu, bir meydan okuma idi… Geçen zaman içinde, onların durumu ve şahsiyetlerinde, daha önce bahsettiğim gibi, toplum ve devletin bünyesini okur oldum! [2]
2 Baran Dergisi, sayı: 176

5

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

3. BÖLÜM’DEN Daha ziyâde, insanın günlük hayat problemlerini aşmaya yönelik bir motivasyonkabiliyetlerini hedefe doğru kışkırtma işi olarak psikolojik bir teknik, usûl ve amaç bakımından da pek çok yol ve tavsiye çeşidi olan NLP, araç ve insanla başkasının dikkatini çekmeden nitelikleri çeşitli zor kullanma ve kişiyi kontol altına alma ve yönlendirme işi olan TELEGRAM’la, gaye-rıza ve mahiyetleri ayrı olmakla birlikte, “BEYNİ DÜZENLEME” ve “ISLAH DİLİ PROGRAMLAMA” şeklinde birbirini tedâi eden yönlerinden dolayı andığımız bir mevzu… Bir şeyi, bilinen veya daha kolay anlaşılabilecek bir şeye temasla anlatabilme ihtiyacı. Bu ihtiyaçla ilgili olarak ikaz edelim: Okuldan, bir meslek öğretmeden, reklâmdan, propagandadan, psikolojiden, tıbtan, doğrudan beyinle ve onun fonksiyonları ile ilgili nörolojiye, en genel anlamda eğitimden en özel branşlara kadar herşey, neticede o mevzu ile ilgili beyni düzenleme ve ona göre ıslah işidir; aklı kullanmak üzere mantık zarureti gibi. Neticede: TELEGRAM’ı anlatırken temas edilen veya misâl olarak kullanılan mevzularla, bizzat TELEGRAM’ı birbirine karıştırmamak lâzımdır. Bu, mevzuyu piç etmesinden TELEGRAMCILAR’ın işine yaramakta, TELEGRAM’a alınan kişiyi anlayanlardan(!) dolayı büsbütün zor duruma düşürmektedir; en sonu büsbütün sükût, teslimiyet veya delirmek gibi. Cihazın fizikî tesir olarak beyin-vücud üzerindeki haşmeti bir yana, o yoldan olanları çekmiş ve olabilecekleri de göze almış şekilde, söz konusu yara üstündeki sinek rahatsızlıklarını kabullenmiş olarak, tek başıma anlatmaya devam ediyorum: İmdad meselesi bazı dostların umurunda, ama yetmiyor. Bu izâhlar çerçevesinde, ayağına bir ağırlık bağlanarak suya atılmış adamın, –o şekilde yaşama müddeti içinde–, suyun altında gördüklerini ve hissettiklerini anlatmasına benzer, anlatıyorum; ayağımda ağırlık, suyun içindeyim, hâlimi bildiklerinize kıyas ederek, suyun altında olduğumu anlayın hesabı. Sakın, “suyun altındaki adam nasıl konuşabilir!” diye MİSÂL’e takılmayın! (…)
Telegram; telegraf demek, haber demek. Zihin kontrol ve yönlendirme işine, TELEGRAM denilip denilmediğini hâlen bilmiyorum. NYMPHALAR, alaylı bir şekilde, yaptıkları iş büsbütün esrarengiz bilinsin hevesi de içinde olarak, uluslararası literatürde böyle denmediğini söylüyorlar. Ben de, “ARAR benle alay etmek ve alay etsinler diye böyle bir şey söylediyse bile, bu, meseleyi anlatırken bana yardımı bakımından, benim koyduğum bir isim diye kabulümdür” diyorum. Alay edilmek bir yana, yaşananı anlatmak bakımından, yakışıklı bir adama “Cemâl” ismi gibi, tam uygun; ve alay için söyleyeni, kendime hizmet ettirmiş oluyorum. Yoksa da, bu işe bu isim, literatüre benimle girmiş olsun! (…) TELEGRAM isimli bir kitabım var; malûm. O isim altında, aynı şeyin veya benzer şeylerin, ayrı ayrı usûllerle gerçekleştirilebilir olduğunu gösteriyorum. O eser, bu eserin altyapısı hâlinde, “böyle şeyler oluyor” diye bildirmek, onlara kefil olduğumu, kendimin de bu “zihin kontrolü” denen şeye, en hainane muradları hâlinde muhatab edildiğimi duyurmak ihtiyacından doğmuştu. Kendi hâlimi anlatışımda, bana tatbik edileni özellikleriyle daha tafsilatlı malûmatla aktarmak üzere, gerçek ve tahminlerimi test etmek için malzeme toplarken, ismi topluma “Dost tarikatı”

6

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

diye duyurulan şaman türü müsvedde bir anlayışın başı İhsan Güven isimli kişi ve eşi, öldürüldü. Dolayısiyle, epey engellemelerle Cezaevi’nden çıkmış ve basıldıktan sonra bizzat yazarının, yâni benim elime BİLE ikibuçuk-üç ay sonra aynı engellemeleri aşarak geçmiş kitabın arkasından, anlaşılır sebeblerle bu eserin yazımına başlanılamadı. Bir sene sonra, tek kişilik hücreye getirildiğimde, ilk ele almaya niyetlendiğim ve kitablık olarak çalışmaya başladığım bu eser, 30-40 sayfalık bir çap içinde ve Telegram’ın şiddetlenmeye başladığı bir sırada öylece kaldı. Hastalığı realite olan bir adamın, bu hastalığını kendi teşhis edemiyor diye yok sayılması mümkün mü? TELEGRAM bahsinin bu türlü, TELEGRAMCILAR’a sağladığı bir örtülü ödenek - imtiyaz tarafı var. Sanki, seni hasta eden doktora hastalığını anlatırken o sırıtıyor ve yanındaki bilen ve bilmeyenler de, hatâ bir yana, gerçeklere de sırıtıyor. Resmiyet önünde bu işin durumu o. Öyleyse ve benim için aslolan olarak, bana biçilen ve içine girmemek için direndiğim deli gömleği ve bu soydan küçük düşürme amaçlı bu işi, ölsem de mühim değil, ama benim durumumun zannettirmek istedikleriyle alâkası yok niyetine, daha sağlama bağlamak üzere, akıllı-uslu başka eserlerin arkasına bıraktım. Pek de iyi oldu; yeni TELEGRAM sayesinde, onlar bende sağlama yaparken, ben de eskisi beraber sağlamayla, daha aydınlık anlatıma ve şartlarına kavuştum. Yâni, mevzuyu anlatmak, hem benzer film, kitab, televizyon yayını, basın ve elbette TELEGRAM’la bir altyapı sağlanmış olduğundan, hem de yeni tecrübelerim ışığında kolaylaştı… Bu arada, TELEGRAM ismini de açmam, kelimenin tarafımdan niçin tercih edildiğini bildirmem zarureti doğdu. (…)

Gözaltı - Yönlendirme - Kontrole Alma Vefat edeli kaç sene oldu bilmem, Psikiyatri Profesörü Ayhan Songar, bir televizyon programında, kendi deyimiyle “lâtif şaka” veya “lâtife”ye misâl olarak, bir gençlik hatırasını anlatmıştı. Sözkonusu hatırayı, TELEGRAM’da cihaz hüneri ile birlikte, mağdurun çevresinde bulunan insanların bilerek veya bilmeyerek kullanılması, onun yönlendirilmesi, şartlandırılması ve KARTAL’daki ismiyle GÖZALTINA ALMAYA da misâl, anlatalım; kıyasen, benim durumum gibi, GÖZALTI’nın sadece bir yere tıkılma değil, aynı zamanda dış yüzden normal şartlarda ve en yakınların arasında bile kontrole ve yönlendirilmeye dair mânâsı anlaşılsın. TELEGRAM’da gözaltı budur, her ne kadar BOLU’da bilinen tecride GÖZALTI ismi veriliyorsa da. İkisinde de, klâsik polis sorgulaması gibi sorgu sabit, fazlalıkları anlattığımız ve anlatacaklarımız gibi “farklı amaçlı”; bu satırları yazarken, “polis sorgulaması gibi” lâfım, NYMPHALAR’a hava veriyor gibi… Gelelim hâdiseye:
Ayhan Songar ve arkadaşları, henüz genç bir doktor iken, galiba Bakırköy Akıl Hastahânesi’nde, bir gece nöbetteler. Bir arkadaşları, deli gömleği giyiyor ve bir koridorun köşesinde saklanarak, gelmekte olan genç bir hanım doktorun âniden karşısına fırlıyor; onun zırdeli rolünde çıkardığı gürültü patırtı vesaire, hanım doktor şok geçirerek başlıyor çığlık atmaya. Gürültüye, hasta bakıcı ve hademeler yetişiyor, deli rolündeki doktoru kıskıvrak yakalıyorlar. Bu esnada, genç doktorlardan biri, şakacının rolünü gerçek deli zannedilmesine döndürmek üzere, adamlara onu

7

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

tanımamış gibi yapmalarını fısıldıyor. Düştüğü durumdan dolayı paniğe kapılıp, “ben doktorum!” diye bağırıp çağıran şakacıya, tutanlar, “tabiî tabiî!” diyorlar ve öbür doktorların direktifiyle onu bir hücreye atıyorlar. Sahte deli, oldu mu istenen şekilde, kendinin deli olduğu zannedilmesinden korkan biri! O, sabaha kadar panik içinde, “ben filâncayım, doktorum!” diye bağıradursun, ortada şaka olduğunu bilmeyenler için, bizzat söylediği deliliğin alâmeti; kendini doktor sanan bir deli, hücrede bağırıp duruyor! Kimbilir aklından korkuyla neler geçti? Herhangi bir püften sebeble onu orada unutsalar ve eşek şakasına doğru nöbet bitiminde Hastahâne’den ayrılsalar, yeni gelen ekip de onun sesini tanımasa veya orada tanımayanlar görev yapsa? Veya sakinleştirici verme vesaire derken, o gün yapacak olduğu çok mühim bir işi yapamayacak olmasından dolayı paniği katlansa? Bir gece mezarlıkta, bir mezara girip de ölü defnine mahsus şekilde gömülen ve sadece küçük bir hava deliğinden gelen havayla yatan adamın duyguları nasıldır? TELEGRAM’da, Metris hâdiselerinin hemen akabinde bir linç psikolojisine maruz olarak ve tecrübesizliğimle, hususen KARTAL ve Bakırköy’de, 2005-2007 arası – bu NYMPHALAR’ın hoşuna gidecek bir söz olacak!– o başarıyı yakalama çabası içinde BOLU’da, yaşadığım hava hissediliyor mu? İşe devam edilen bir süreçteyim. Bir insanı, hangi şartlarda ve ne zannettirerek, nasıl tecrid edersen et, çevreye karşı gerçekliği o olur; ve bu gerçeklik, onu oldurulmak istenendir. TELEGRAM’da, ya delirerek geberirsin, yahut robot olursun işi. Görünüşte herşey normaldir, farkında olmadan belki yakınların bile yardım zannında iken kullanılan; veya tehdit ve şantaj vesilesi. [3]

4. BÖLÜM’DEN Evet; zor günlerdi. Şu ânda elimde, Avukat Ahmed Arslan’ın getirdiği, 17 Temmuz 2007 tarihli bir gazete makalesi var: Yazı Güler Kazmacı’nın ve kendi internet sitesinde de yayınlanmış. Başlığı BEYİN KONTROL. Bizim mevzudaki pek çok uyduruk, yahud beyin kontrolü adı altında değişik amaç ve mevzulu pek çok şeyin, ona karıştırılması yüzünden, Güler Kazmacı’nın yazısını benimkine en yakın gördüm ve o günlerde bir ilâç gibi geldi. Eğer anlatılan ben olsaydım, sorulsaydım, daha gerçeğe yakın olurdu. Makalenin üstüne, BİR ADAM YARATMAK diye, Üstadım’ın piyesinin ismini yazmışım: Şimdi NYMPHALAR’ın elektronik dikizi altında bunları yazarken, hatırladım. 2004 yılında, bu piyesin mahkûmlar tarafından oynanacağı, bunun için adam seçileceği anons edilmiş, kapalı spor salonu bir seneye yakın düzenlenme faaliyetlerine mevzu olmuştu. Başkasını bilmem, bizim için haftalık spor programı askıya alınmıştı. Uzatmayayım: Cezaevi’ndeki gürültülü patırtılı işleri, o piyesin oynayıcılarına âit bir çalışmaya gidiş gelişler ve salondan gelen gü3 Baran Dergisi, sayı: 177

8

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

rültüleri bununla ilgili sanırken, tek kişilik hücreye alınmamdan sonra bunların, benim etrafımdaki kurguya âit, koridor çalışmaları olduğunu anladım. Sözkonusu piyesin oynanmamış olduğunu öğrendiğimde, böyle bir faaliyet yapıldı diye bir kaset çekimini, çalışma grafiklerini yüksek gösterici diye edindiklerini sandım: Meğer öyle değilmiş. Miş vezninde bildiğim böyle: Tam bildiğim, benim etrafımdaki kurguya âit, koridor çalışması yapıldığı. Piyes olmasa da, çalışmaya yakışan isim: BİR ADAM YARATMAK. Ve sözkonusu piyes çalışması kamuflajına bu ismin seçilmesi, benim için espri olurken, onlarda bir niyet ve alay belirtiyor. Bir insanın alay ediyorum zannederken, alay edilecek duruma düşmesi ne fena! (…) Bizim TELEGRAM diye nitelediğimiz zihin kontrolünün, elektronik terapi, yahud hipnoz, veya farmakoloji (zihni etkileyen ilâç tedavisi veya ard niyetli uygulama) ile bir alâkası yok; onlar, ister karşılıklı konuşma, isterse kendi kendine konuşmayı sağlayıcı olsun, netice suskun kişinin düşüncesini alabilici bir usul değildir. TELEGRAM’la aralarında kurulan benzerlikler, ayniyete yorumlan(ma)sın. (…) Uzaktan yapılan “beyin kontrolü”, gayet tabiî ki rıza dışı ve yapılan aleyhine korku ve şantaj unsuru sağlamak için, yine aynı amaçla temin edilmiş verileri hatırlatma, sağlamasını yapma, yahut bu yönde yönlendirme –ki, bu yönden elde edilebilcek verileri, tekrar onun aleyhine kullanma– şeklinde, nihaî amaçları çeşitli çıkar ve siyasî olan bir iştir. Bunun duyurulmasına yönelik her iş de, yapılanın anlatılabilememesi yahud anlatmaması için, maruz kalanın aleyhine olan durumlardır. Peki sen bunları nasıl anlatıyorsun diyecek olan varsa, onun macerası burada tek başına geçmesin, bütünün içinde asılla beraber görünsün; kalemimizin keyfiyeti ve “imkânlar” nisbette. (…) Şiddetli bunalım, –majör depresyon– tedavisinde, bunun en şiddetli biçimlerinde en son başvurulan tedavi, beyne elektrik akımı verilerek uygulandığından dolayı şok tedavi de denilen terapidir. Bu metod, genelde “Guguk Kuşu” filminde SADİST bir hemşire tarafından hastalara boyun eğdirmek veya onları cezalandırmak için kullanılan iğrenç bir tedavi olarak bilinir. Filmdeki olaylar geçmişte yaşananlara çok da uzak değildir… Bu anlatılanlarda bizim altını çizmek istediğimiz husus, uzaktan beyin kontrolünde de, kanundışı bir iş olması ve amaçları bakımından KURBAN diye nitelenen kişinin, kendisinden istenilen davranışın gerçekleşmesi için, sözkonusu şoklara uğraması-uğratılması içindir; amaç doğrultusunda yönlendirme ve ceza niyetiyle… Benim, KARTAL’dan Bakırköy Akıl Hastahanesi’ne, bu işi gerçekleştirenlerin alayları altında –ki yolda gördüğüm marifetleriyle– kaldırılmamdan sonra, erkek doktora durumu özetleyici “beyin kontrolü”nden bahsedince, “sen düşüncenin okunabileceğine inanıyor musun?” dedi; hâliyle benim anlatacağım bir şey kalmadı. KARTAL’dan daha şiddetli, uzaktan yapılan Telegram; düşünün Hastahanedeyim, yâni zaten bunalım geçirmiş(!) diye. Bana, anlatacaklarıma uçuk-kaçık demesinler diye susmam üzerine, ELEKTRO ŞOK yapmak için, eşimden istenen izin; ve benim bunu gayet tabiî ki tasvib etmeyeceğimi bildiği için, onun kabul etmemesi. Neticede, feci hâlde hırpalanmış bünyemin kuvvetlendirilmesini sağlayan bir tedaviden sonra, MAJÖR DEPRESYON teşhisiyle, işin aslı değil

9

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

de, aslın neticesi bir yerde değerlendirilebilecek bir teşhisle, oradan ayrıldım… Bunlar, 2000 senesinin işleri; devamıyla, o günden bugüne 11 sene geçti. (...) Akıl hastalıkları, beynin fizikî yapısıyla mı, yoksa hafıza ile mi ilgili? Hafıza, hafıza ve fizikî beyin, fizikî beyin diye, her üçününde mahiyetleri değişik, veriler bulabiliriz. Her üçü de tıbbın, mustakil veya içiçe geçmiş, ele aldığı mevzular… Her üçü de, hem bizzat kendi, hem de fizikî veya ruhî çevre şartları ile de ilgili. Bizim kendi durduğumuz ruhçu anlayışımızla, mütefekkir ve ilim adamının, verileri değerlendirmenin nihayetinde durulan noktaya göre olması ve ayrı usullerin aynı amaca hizmet edebilmesi gibi bir örtüşme içinde görünebilmesi sözkonusu olsun olmasın, netice insanın beyinde aradığının ve bulduğunun kendi olduğuna inananız: Bu mânâda, beyin hakkındaki düşünceyi de doğrudan beyin değil, bizzat beyni düşünce doğurmaktadır. Beyin ve düşünce, ilgileri içinde ele alındığında, bütün bir vücudu ele alma genişliğine kadar gider. KARTAL’da “yaşadığım” bakımından bir imân bahsi olarak gördüğüm, BOLU’da da NYMPHALAR’ın mıncıkladıkları bir mesele olması bakımından, FİZİKÎ tesirle gerçekleştirilen Telegram’da bunlara temas, benim için bir zaruret: “Sanki burnum, değdi burnuna yokun!”… LOGOTERAPİ’yi, Nazi kamplarında yaşadığı bir hiç olma içinde varlık hâlinden tecrübeleri ışığında ortaya koyan Doktor Frankl’ın, oradaki yaşadıklarını anlatışındaki sadelik, bana verdiği intibâ, benim dışyüzden anlaşılmaz hâlim ve bulunduğum alelâde yalnızlık içinde, hiç olmazsa anlaşılabilir bir çile diye, “daha aşkın bir yalnızlık ve çile içindeyim!” dedirtmiştir… Allah şahidimdir! O’nun, nasılsız ve niçinsiz bizimle beraber olması, nasılsız ve niçinsiz kurtuluşum hakkında sebeb diye gösterilengösterilebileceğim püftenleri kendine bağlar. Herhâlde Frankl anlar: Sadece inandığım ve inandıklarımın duası… Dönelim BEYİN ve DÜŞÜNCE meselesine: Akıl hastalıkları üzerinde dururken, ister istemez bu yönden o anlatılmaktadır. O zaman da şu misâl, onu gayet güzel gösterici: Eğer akıl hastalıkları, sadece beyin arazıyla ilgili olsa idi, “akord-düzeltme” oradan sağlanmaya çalışılır ve ayrıca Psikoloji diye bir ilmin doğmasına lüzum kalmazdı! KARTAL’da, kalb atışını hiç hissetmediğim demlerde, Avukat mahallinde ve ziyaretlerde, pek çok kere, “kalbimi uyku düzenine getiriyorlar, şu ânda öyleyim!” demişimdir; kalbim uyku düzeninde de, ben uyanıkım, böyle bir anormallik hissi. Bu arada, hem normal olduğumu göstermek, hem derdimi anlatmak derdim. TELEGRAM, en çok neye mi benziyor? HİPNOZ’a… Zihni okuma bir yana, telkin ve yönlendirme, “sünuhat-kalbe âni doğan mânâlar”, yakaza ve zuhuratı, serabı andıran görüntüler vesaire, hem uyku ile uyanıklık arası birşeyler. (…) Kısaca temas edeyim, şu CİN mevzuuna da bahaneyle girmiş olayım: Midem ağrıyor. Çektiğim sıkıntı ve stresten mi, yoksa sıkıntı ve stresin sebebi o ağrı mı? Bu iki sebeb birbirinden rahatça ayrılabileceği gibi, öyle ân ve durumlar olur ki birbirine karışır. Menfi bir tesir hâlinde cinlerin kullanılabildiği, ahmaklar için hariç, malûm bir dava; neticede cinlerle gerçekleştirilen bir zihin kontrolü de, bir kontrol nevi. Yaraya sinek mi konuyor, yoksa sinek mi yaraya sebeb oluyor? Bu misâlde, elektromanyetik dalgayla beyne tesir ve yorgunluk, neticede de cin tesirine müsait

10

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

hâle gelerek o görüntüler ve konuşmalar mı, yoksa doğrudan elektrik tesirini andıran cin tesiri mi? Hipnozu andıran durumlarda, bir takım olup bitenlere cihaz kullananların tam olarak nüfuz sahibi olamamaları, yahud hiç bilememeleri, böyle düşünmemi de haklı çıkarıyor. KARTAL’da başlıbaşına bir dert olan bu mesele BOLU’da 2006’da, “yalnız cihaz” diye neticeye bağlandı. İkisi de kurgu olarak, “o mu, yoksa bu mu?” diye uğraşmak, başlıbaşına çıldırtıcı bir dava. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin buyurduğu gibi, “marazın tedavisi için, illetin bilinmesi şart!”… BOLU mu? Cihaz işi. Cin, oyun ve alay malzemesi niyetine, zannettirilmek istenende kaldı. (…) Hipnoz, TELEGRAM’ın anlatılmasında en çok malzeme ve imkân veren bir mevzu olarak, başlıbaşına ele alınmalı; öyle yapacağız. [4]

5. BÖLÜM’DEN 1999 Sonrası Kronolojik tarih, ona bakan niyetin muhasebesi mevzu oldu mu, kendini empoze eden taraflarının öne çıkmasıyla, karakteristik özellikleriyle karakter özelliklerinin harmanı bir insan karikatürüne benzer. Gerek İBDA olarak bizim, gerekse bunu dünyaya şâmil bir mânâ olarak görmemiz bakımından, 1999 böyle bir tarihtir. Sözkonusu tarihten önce, o tarih içinde, o tarihten sonra hep bunu işaretlememiz, gerek yurt içi ve gerekse dünyada olup bitenler açısından, ne kadar doğru bir tahmin içinde olduğumuzu gösteriyor. Benim bugün yaşadıklarım, doğrudan doğruya o tarih ile ve o mânâya set çekme gayretiyle ilgili; bir yanda Batı ilminin mamulü cihaz ve ahlâksızlığıyla TELEGRAM, diğer tarafta BÂTIN yolundan gelen kuvvet, iki türlü ZİHİN KONTROLÜ altında, birincisiyle bana set çekme, ikincisiyle benim onu tasarrufa alma çabam, 1999’un mânâsını iki yönden de benim için delillendiriyor. Her şeye rağmen ÜMİTVAR olmam için sebebim var! (...) Vicdan TELEGRAMCILAR’da olmayan şey; insanda bulmak istedikleri şey iyi veya kötü, doğru veya yanlış, şu güyâ “ilim adına” herşey meşrudur mel’unluğu ile zulmü meşrulaştıran bir anlayışın içinde, akla hayâle gelebilecek her pisliği muhatabında bulabilmek için, zaferi(!) bu bir vicdansızlık. Devlet adına yapılan yerde bile, “kapalı çarşı yansa bile, benim oradan kapacağım bir altın için değer!” anlayışındaki fert karakteri için biçilmiş kaftan bir iş(!)… TELEGRAM bir yana, kendileri de bir bakıma bir netice olan bu tiplerde, bütün bir ruhî -sosyal - siyasî düzenin özünü-lübbünü gördüm; her türlü doğru - iyi - güzel’i kendine tâbi kılan, bozan bir asıl. Bizzat zaferi, neticede toplumu çürüten imâlinde bir muhafızlık. NYMPHALAR’ın, işin başında “bize toplum düşmanı de!” demeleri, acımasızlık ve gaddarlık yolundan
4 Baran Dergisi, Sayı: 178

11

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

da olsa bir şey olmak, “dünyada ben de varım - ben varım!” çığlığı gibi geldi; onlara acıdım, beni yemeye gelen aç sırtlanlara hak verirken, kendimi onlara yem edemeyeceğim haklılığımla. Bu sadece ekonomik durumla ilgili değil, varoluş gayesi ve yoluyla ilgili bir dava; ne olmak ve nasıl olmak, nasıl bir ruh ve heyete bürünmek, nasıl görünmek? Bu, yalnız onların değil, bütün insanlığın meselesi? Şimdiki dünyada mânâsı kalmamış olsa da, sahib çıkmama ve sahib çıkılmamaya, başıboşluğa dair malûm bir atasözü var: “Kızı boş bırakırsan, ya davulcuya varır, ya zurnacıya!”… Günümüz dünyasında muradına erenlerin hâli bu; ya eremeyen ezici çoğunluk? NYMPHALAR, onların içinden görünüyor ve “mali güçleri zayıf ” çoğunluğun dibe yakın olanlarından… Bu satırları yazarken, NYMPHALAR, “bize toplum düşmanı de!” sözlerini, alay için söylediklerini duyurdular; eğer yaptıkları ve şimdilerde bir hayli zayıflamış olarak yapmakta oldukları “iş”i birlikte düşünürseniz, alaylarının mânâsının onları daha da düşük kılacağını anlarsınız. Neyle alay, neyin alayı? (…)

Hedef İrade En geniş mânâda, zihnin teshirine girdiği bir şartlanma ve telkin, hipnozdur; TELEGRAM’ın içinde önemli bir yeri olan hipnoz, ilgili olduğu mevzularla da onun anlatımında büyük imkân sağlar. Her şartlandırma ve telkin, onu kabul eden için bir HİPNOZ iken, onun psikolojideki mânâsını ve çeşitlerini birbirinden ayırmak gerek: Meselâ “beyin dili programı” ile, bir tedavi metodu olarak şuuaraltına ulaşmada kullanılan usul ve gayeler farklıdır. Bizim TELEGRAM’daki özellikleri bir yana, bir tür uyku olan ve düşe benzer bir durumu yaşatan hipnoz, bu fasılda rüyâdan, hatıradan, tahayyüle kadar, ebced tevafukları ile birlikte verildi… Gelecek sayıda da devam edeceğiz. [5]

6. BÖLÜM’DEN Ben, TELEGRAM’daki “hipnoz-kendinden geçme-uyku-yeni bir uyanıklık” hâlini, MÜZ-RİT’ler sözkonusu olduğunda, ŞAMAN amacındaki gerçekleşmeler gibi görüyorum. Bu, ondaki “bilme”, “görme”, bunların gerçekleşmesi için gerekli “istigrak-kendinden geçiş” ile ilgili; yoksa onun tedavî vesair gayeleri bakımından değil. Çünkü TELEGRAM’ın gayesi, içinde manyaklaştırma gayesi de olan bir yönlendirmedir.
Burada TELEGRAM’la ilgili bir hususa dikkat çekiyorum: Bir adam, dış yüzden görülmeyen bir şekilde boğulurken hâlini anlatmaya çalışırken, diğer bir kişi bu görülmemeden istifade ile gûya boğulduğunu söylemekte, bu da gerçekten boğulan adamın anlatabildiklerini de onun aleyhine kullanılmak üzere bir malzemeye dönüştürmektedir. Bu bakımdan, “zihin kontolü” ve “yönlendirme”nin gayesinin belirtilmesi ge5 Baran Dergisi, Sayı: 179

12

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

rekir. Zihin kontrolü, bir yönüyle yapanın amacına yönelik bir veri edinme yolu, diğer yönüyle o amaç doğrultusunda irâdeyi kontrol etme işidir; yönlendirme de, buna nisbetle gerçekleştirilen… Ben, hep kızdırıcı ve kızılan olarak, METRİS’ten sonra büsbütün kızılan, bir adamı öldürüp diriltmek ve yeniden öldürüp yeniden diriltmek gibi bir resmî hınca maruz olarak beterden betere bir işkenceye tâbi tutulur ve dış yüz tesbitiyle benim için binbir ölümden en kötüsü hâlinde, “yalnız bir yerde tecrid edildiği ve idamla yargılandığı için bunalımına düştü!” şeklinde küçük ve komik düşürme propagandasına mevzu edilmek istenirken, şu oldu, bu oldu, TELEGRAMCILAR’ın “Telegram sineği”, benim TELEGRAM sızıntısı dediğim tezahürlerin devamını yaşamak üzere BOLU F-TİPİ’ne geldim. TELEGRAM isimli eserim 2003’de basılma safhasında iken, Milliyet gazetesinde ve ATV televizyonunda bir haber: — “Salih Mirzabeyoğlu, zihin kontrolüyle terörist yapıldığını iddia ederek, Adlî tıbba başvuru yaptı!” Bir bilirkişi(!) de, tatlı tatlı böyle bir şeyin mümkün olup olmadığının yorumunu yapıyor; bu işin sadece ilâçlarla gerçekleştirilebilir olduğundan dem vurarak. Başkası için bu, cezadan kurtulmak üzere tevessül edilen bir yol olabilir. Ama benim için, tam bir suikast ifâdesi: İşin fos çıkacağı ve TELEGRAM’ın gerçek dışı(!) olmasının tescili, böylece TELEGRAMCILAR’a bu safhada ve sonrasında rahat çalışma imkânı vermesi bir yana, asıl mesele, benim güttüğüm davanın “dış güçler”in yönlendirmesi diye karalanacak olması… Kartal’da, benim kaldığım koğuş, B-7 idi: Daha teferruatına girmediğim koğuş için, ARAR, “orasının adı ne biliyor musun? Boku yedi koğuşu” diyordu. O koğuşun koridorlarında, “burası gerçek hapishâne! DELİ! Seni tımarhâneye yollayacağız!” diye çıplak sesle naralar atan görevliler, sözkonusu haberi nasıl değerlendirmek gerektiği hususunda da bir kanaat verebilir. [6]

7. BÖLÜM’DEN “Zihni Silinmedi mi?” Sene 2006… Aradan geçen 6 aydan sonra, yanyana üç tek hücrenin tek havalandırmaya açıldığı, yâni üç teklilerden birindeyim. 5-6 görevlinin geldiği sayımda, beni yaklaşık 9 aydır görmeyen biri, bana duyurmak üzere yanındakine, “bunun daha zihnini silmediler mi?” diye soruyor.
Üç çeşit bilmeme var: Birincisi, hiç bilmeme. Gençliğimde Eskişehir’de iken, Köprübaşı denilen yerde, sıra sıra taksilerin dizildiği bir taksi durağı bulunuyordu. Orada, vaktiyle Kore’ye asker olarak gitmiş, yaralanmış ve nasıl yapıldıysa işkence görmüş bir şoför vardı: Yanında “Limon!” derdemez bağırıp çağırmaya, sonra o lâfı söyleyene köpürüp küfretmeye başlardı. Onun durumunu bilen arkadaşları veya tanıyanlar, onu bu şekilde kızdırırlar, şaka yaparlardı. Bunun yanında, iki yönlü şaka olarak, yoldan geçen birine, “şu adamın yanından geçerken, limon deyin, o kadar!”… Sözkonusu iki veya çok kişi, onun yanından geçerken, sadece
6 Baran Dergisi, Sayı: 180

13

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

“limon!” der, yahud içinde bu kelime olan bir söz ederler, adam köpürünce, ya tepkiye şaşarlar, yahud habersiz görünürlerdi. Bu hâdise, “şartlı refleks”e dair bir misâl. İyi veya kötü, her şeyde her vasıtayı kullanarak, “şartlı refleks” oluşturmak mümkün. Meselâ Cezaevi’nde: Bir kapı açıp kapamaya göre şartlı refleks oluşturulursa, benim durumumda olduğu gibi, vücuduma elektrik verilmesi ve vücudta bir infial, bir heyecan oluşması. Bu kapı sesinin, sadece sizin bulunduğunuz hücre kapısı ile ilgili olması gerekmiyor. Sözü getirmek istediğim yer, bana yapılana âlet olanların, bunu bilip bilmemesi: 2005’den itibaren sıkıntısını en çok çektiğim mesele bu oldu. O günden bugüne gelen süreçte, büyük nisbette bu handikapı atlattım; çünkü hiç bilmeyenin de anlayacağı bir duyurmam oldu. İkinci çeşit bilmeme: Birşey yapıldığını bilir, ama nasıl yapıldığını, yapılanın ne olduğunu bilmez. Üçüncü çeşit bilmeme: Yapılanın ne olduğunu bilir, ama nasıl yapıldığını görmemiştir. Meselâ, uzaktan elektronik cihazla birşey yapıldığını bilir, ama cihazı görmemiştir. Dördüncü çeşit bilmeme: TELEGRAMCILAR’a mahsus. Meselâ, uçağı kullanan pilotun onun mucidî veya mühendisi olmaması gibi. “Bunun daha zihnini silmediler mi?” diyen… Herhâlde, ikinci soydandı. Yahud benim çok üstünde durduğum “cin” mevzuu gibi, “alay” olsun diye öyle söyledi; birşey yapıldığını biliyor, ama “zihin silme” ona komik geliyordu. Her iki şıkkı da nazara alarak, ona kızgınlık duymama rağmen, işin sevindirici yanı da vardı: Demek konuşulan bir mevzu olarak biliniyordu ve bilinen şey bilmemezlikten de gelinse, bana reaksiyon gösterdiğim bir cihaz hünerini söylediğimde, komik ve manyağın ben olmadığımın bilinmesi rahatlığını sağlıyordu-sağlayacaktı. Yol uzun: Gittikçe bulmak, buldukça gitmek gibi. Hâlen devam eden. (…)

Şok Zihin silme deyince, “Kriminoloji-Suç İlmi” ile ilgili, vakti zamanında sanıyorum Fransa’da yaşanmış bir hâdise aklıma geliyor: Büyük bir tren kazasından sonra yardıma gelip ölü ve yaralıları tesbite çalışanlar, hâkimlik gibi itibarlı bir mesleğe sahib olan birine yakışmayacak hareketlerde bulunan birini görüyorlar. Adam, ölü ve yaralıların cüzdanlarını ve kollarındaki saatleri aşırmakla meşgul… Kazada ŞOK geçirmiş adamın şuurlu kimliği-şahsiyeti silinmiş ve ibtidaî duygusuyla hareket etmektedir. Burada altını çizmek istediğim mesele: ŞOK… Bunun çeşitli yolları ve sebebleri, şifâ veya maraz doğurma niyetli olanları var. Ben bunun binbir çeşidini yaşadım. 2000 ve 2001’de çekilen, morgtan kaçmışa dönmüş hâlimin isbatı resimlerim mevcut… Bu bölümde ŞOK’tan, HİPNOZ-TELKİN meselesiyle ilgisi kadar bahsediyorum. Alelâde hâdise nakledicisi olmadığıma dikkat.
KARTAL CEZAEVİ’nde… Devamlı olarak, kafam ve vücudum, elektronik âletin tesirine maruz, günler ve geceler böyle geçiyor. Günde birkaç saat, uyudum mu

14

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

yoksa bayıldım mı belli değil, kendimden geçmiş yatıyorum. Genellikle sabah namazı öncesi veya sonrası. Tarih veremiyorum, kalıcı olan neyse, onu anlatma usûlü üzerindeyim. Zaten, eğer mümkün olsaydı ve günü gününe yazmam mümkün olsaydı bile, bu, gece gündüz önündeki bir tas suya bakan adamın, suyu tasvir etmesi kadar imkânsız ve MÂNÂSIZ olurdu. MÂNÂSIZLIK, okuyucu yönünden sıkıcılık, benim yönümden ise, âdeta eşyalaşmış olmam gibi bir hâl almam kasdıyla. Hâni, “eşya hakkında ne kadar çok şey bilirsen, HAYAT o kadar mânâsız görünür; bu yüzden, başkasının bilmediğini bilmekten ibaret trajik bir asaletten başka birşey kalmıyor!” diyen fizikçinin meyusiyetini ifâde eder bir mânâsızlık hissi gibi. Eşyayı eşya olarak, kendi kendinden ibaret bir gaye olarak bilmenin tabiî neticesi; bu bana, cihaz marifetiyle hem yapılan işin fizikî ve ruhî tesiriyle, hem de mekânın başka bir şeyle meşguliyete imkân vermez şartlarıyla yaşatılan; etrafımda oynanan yönlendirme işleri filân diye uzatmayayım. Kazandığım ne mi oldu? Mutlaka ve mutlaka, “yaşanmaya değer hayat hangisi?” sorusunun cevabını hakikatin hakikati hâlinde vermedikçe, şu hayatın “niçin?” var olduğunun cevabını bulamadıkça, sözkonusu mânâsızlık bir bedahettir. Buna, “bilinen ve bulunan aranır!” hakikati çerçevesinde yakîn getirdim, tahkiken-yaşayarak erdim… Evet; bayıldım mı, uyudum mu bitkinliğinin ardından, yine elektronik cihazın hüneriyle uyandırıldım. Bana aniden, “küçük kızının ismi ne?” diyen ARAR’ın konuşması; birden kapıldığımkaptırıldığım PANİK hissi ve ona eşlik eden bir hafıza kaybı. Kızımın ismini HATIRLAMIYORUM! Aradan birkaç dakika geçince, hatırladım; ve aynı panikle, eşimin, çocuklarımın, annemin, babamın, kardeşlerimin isimlerini küçük not kâğıdına, böyle bir duruma tedbir diye yazdım. Sonraki günlerde, ezan ve kameti, hatta Kelime-i Tevhidi ve Kelime-i Şehadeti… Aramalarda, gelenlerin karıştırdığı kâğıtlar arasında bunlar da var; özellikle, askerler bana yapılanı bilmiyorlarsa, kafayı oynattığımın birebir şâhidleri de olmuş oluyorlar. Bu sıkıntı ayrı. BOLU F-TİPİ CEZAEVİ… Kapı çalmalarla ve Telefon’a gidişimde oynanan oyunlarla ilgili olarak, görevlilerle çıkan tartışma üzerine, Cezaevi Savcısı önündeyim. Oraya gidene kadar vücudum öyle bir infiale getirildi ki, her tarafım zangır zangır titriyor… İlk söylediğim şu oldu: — “Bu benim tabiî hâlim değil, bakın vücudum - ellerim - kollarım nasıl titriyor” O TELEGRAM’ı bilmiyormuş zarureti içinde olmasına nazaran, benim de bana yapılanı söylemem gerek, NYMPHALAR’ın bana söylediklerini ve yaptıklarını korku, vesaire, vesaire yüzünden konuşamıyormuşum gibi olmasın diye. Bunun anlatımı ayrı fasıl. İfâdem yazılırken, birden aklıma gelen yahud TELEGRAMCILAR’ın telkini ile, anne ve babamın ismini hatırlayamayabileceğim oldu; birkaç saniye süren bir panik hissi… Bunlar, küçük çaplı ŞOK misâlleri. Şiddetli ŞOKLAR’ın ardından HAFIZA-ZİHNİN SİLİNMESİ, bunun şuurlu olarak gerçekleştirilmesinin ardından, sözkonusu kişiye yeni bir şahsiyet vermek mümkün mü, yahud ne kadar mümkün, her vakanın kendine mahsus özellikleri olacağına nazaran, ayrı bir dava. Kişiyi kontrole alma, böyle bir iş olabileceği gibi, ödül ve ceza yollu bir denetime uygun hâle getirme şeklinde de olabilir. Elektronik cihaz marifetini, bunlar arasında bir yere

15

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

yerleştiriniz. Ben, benim yaşadıklarımı anlatırken, bu türlü genel çerçevelemeleri, hâlimi ilgili oldukları içinde izâh bakımından yapıyorum. (…) TELEGRAM’da, zihni boşaltma, unutturma, zihin silme; netice olarak kendi amacı doğrultusunda yönlendirme ve doldurmadan bahsederken, telkin, korkutma, şantaj, bunların paralelinde uyku, uyku uyanıklık arası ve uyanık, şuurlu veya şuurum zayıflamış durumlarda, zuhurat veya zuhurat benzeri şeyler, halüsinasyonlar, müzler gördüm. METRİS ertesi bir intikam ve linç ortamı ve hazır mahkemelerim de varken, “ya Atatürkçü olursun, veya…” cinsi bir ikna çabası içinde bütün olup bitenler, imânsız mel’unla, imân sahibi arasındaki çekişmeyi gösteriyordu. Yaşadığım hâdiselerin nakilleri ayrı dava… Duyu verileri yolundan AKIL ÇELİCİ ne olduysa ve tabiî düşünememem için ne yapıldıysa yapıldı, ama imân ve imân kutbu kahramanlarına imânım, imânımı kaybetme korkum aşılamadı. Mümkün olduğu kadar mütevazi bir ifâdeyle söylersem, şu eseri yazarken de KARTAL’da ana hatlarıyla kavranmış bir mesele olarak, bir nevi imân ile müşahedeyi birleştirme işi üzerindeyim: Herşeye değerini verip, yerli yerine koyarak. [7]

8. BÖLÜM’DEN Gog-Nympahalar-Nefs Gog, İBDA’yı takib edenlerin yakından tanıdığı, İtalyan yazar Giovanni Papini’nin eserinin, bu eserin kahramanının ismi. HİPNOZ ile TELEKİNEZİ (eşyayı, temas etmeksizin şuurla hareket ettirme) arasındaki ilgi, bana hemen GOG’u hatırlattı:
— “Orta Asya’da, bilinmez tarihlerden kalma bir şehir; Tibet’te olabilir… Her ne olmuşsa, insanları birden kaybolmuşlar; şehirde, savaş ve yıkıma, tabiî afete âit hiçbir iz olmadığı gibi, göç ettiklerine dair bir emare de yok. Sözkonusu medeniyette, insanlar, koca kayaları, eşyaları, hiçbir araç kullanmaksızın, sadece derin düşünce ile kaldırıyorlar, idare ediyorlardı. Günümüzde de bunun usûlü öğrenilebilir ve makine ile gerçekleştirilebilir işler, ona lüzum kalmaksızın yapılabilir!” En büyük güç, düşünce gücü; bizzat makine de onun eseri. Makineyi yapan, makinenin yaptığı işi niye yapamasın? Bu hususu, “ihtimaller âleminde mümkün”den, fantezi çerçevesinde hayâle, HAYÂL’in en büyük kuvvet ve bir idrak buudu oluşundan, kaskatı hakikate kadar her yönden ele alabilirsiniz. Bende en kaskatı vakıaları bile gıcıklarken HAYAL ve TELKİN alma kuvveme başvuran, benim için bir mikroelektrik dalga-frekans yolundan, beş duyu yolundan tesir eden TELEGRAMCILAR, bir RİT - bir İMAJ, bir HAYÂL-ET olmaktan başka ne ki? Onlar veya ben, bakılan yere nisbetle, bir nevi ŞAMAN hayatının ritlerini yaşıyor, yaşatıyor, görüyor, gördürmüyor muyuz?
7 Baran Dergisi, Sayı: 181

16

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

ZİHİN KONTROLÜ gibi binbir çeşit mânâsı olan bir genelleme dışında, TELEGRAM denilen işin mahiyetini, HEYULÂ’ya kadar incelterek ŞAMANİZM’le münasebeti içinde anlatan benim; TELEGRAM’ı yapanların bile benden öğrendikleri. Suret ve şekilin kendisinden yapıldığı, ama kendisi o suret ve şekil olmayan, eksilmeyen ve artmayan, içindeki varlıkların şeklini saran, ama o şekil ve suretin kendi olmayan SU’ya benzer kara cevher HEBA’yı da anlatan benim. TELEGRAM, doğrudan bedene ve bir yönüyle ona, diğer yönüyle ruhun mukabil kutbu hâlinde bedene ilişene, yâni NEFS’e hitab eden bir iş. Onun için, değer yargısı hâlinde iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru yanlış kaygısı yoktur. Bu hâliyle mitoloji-şamanizm vesairenin de, Allahçılık ve Allahçı ruhçulukla aykırılığı görülür. Allahçı ruhçuluk iddiasında olan ve onlarla ilgi içinde ele alınabilen ritleri mevcutlar, elbette İSLÂM’ın dışındadır. “Bu bir ilim mi, din mi çatışmasıdır!” diyen DURAN ARAR, kaba bir kâfirdi. Bense, yaptığım ve yapmakta olduğum işten de belli ki, her şeyin bir ilmi olduğunu, o ilmin hakikat ve değerinin ne olduğunu, eğrisini doğrusunu gösterenim. İLİM demek, tek başına kendini ifâde eder bir kavram ve değer değil. İstihbarat niyetli tarafı bir yana, meseleyi imân bahsi etrafında çöküntü ve kafayı üşütme işine döndüren ve pek eğlenen TELEGRAMCILAR’ın, İSTİDRAÇ dedikleri nefse bağlı sahte kerameti andıran görüntü ve konuşma yolu ile telkinlerini, her türlü ahlâkî yoksunluğu meşru görüşlerini, kendim için bir NEFS TEZKİYESİ vesilesi kıldığım, tesbit ve izâhlarımdan da belli değil mi? Yediği kurşunla ŞEHİD olan bir mücahid, İMÂN bakımından yenilmiş midir ki, ne olursa olur, ben yenilmiş olayım? Ben bu işin galibiyim! KARTAL’da, babasının kim olduğunu aramaya bile hevesi olmayan bir karakter tipi çizer ARAR, birkaç gün, “o koğuşta kafanı duvarlara vura vura, Allah’a söve söve gebereceksin!” diyordu; şimdi bir bana baksın, bir de o günden bugüne gübre üretmeden başka bir işe yaramamış hâline. (…) Bundan 20 sene kadar önce, televizyon dalgaları yüzünden Bursa’da, orman çapında kestane ağaçlarının, tepeden başlayarak aşağıya doğru kuruduğunu söylüyorlardı. Bana verilen elektriği ve benim beyin ve tabiî ki vücudumun hâlini, televizyon vericisi karşısında televizyon gibi, TELEGRAM cihazı karşısında ben diye bir kıyasla anlayın. TELEGRAMCILAR karşısında benim durumum, kıyıya çekilebilsin veya çekilemesin, oltaya yakalanmış bir balığın, misina salınmış olsa da, neticede oltaya takılı; ve onların keyiflerince bu boşluğu alabilmeleri gibi… Çeşitli tonlarda ve sözlerine uygun biçimde, devamlı –uykuda bile– bir elektrik tesiri içindeyim. Sözlerine eşlik eden veya etmeyen, sayısız ELEKTRİK ŞOKU’na uğradım. Bu kısa izâh, şu üç hâdiseyi nakletmek üzere, yukarıda geçen ELEKTRİK ŞOKU bahsinin tedaîsi diye: Namaz, şimdi de olduğu gibi, cihaz marifetlerinin sergilendiği ve genel olarak belden aşağı sözlerin “rahatça” tekrarlandığı bir işkence. Namazı kıldım, BOLU’da ölçtüğüm üzere, tanesi 5 milim gelen bir 99’luk tesbih elimde, tesbih çekeceğim.

17

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

ARAR, devamlı gevezelik ediyor. İki elim arasında tuttuğum tesbihin aralığı 10 santim civarında; demek ki iki taraftan sarkarak bitişen kısımlar 20 santim civarında. ARAR, tesbih ile ilgili, meselâ “dur şimdi, görürsün sen!” diyor, bana telaş verici klâsik lâflarını ederken, sanki bir el çarptı, nasıl olduysa, tesbih düğüm oldu. MÜTHİŞ! İki katlı kalın bir ipi alıp, düğüm atın; aynen öyle! Telâşa kapılmadım ama, bir harika olduğu ortada! Aklıma ilk gelen, “cin yaptı!” oldu. Şimdi siz, elinize dediğim şekilde tesbihi alın ve sayısız defa sallayarak vesaire, tesbihin alta sarkan tarafına düğüm atmaya çalışın; göreceksiniz ki, benim elimde hiçbir sallanmaya maruz kalmayan tesbihin düğümlenmesi hakkında, söyleyecek sözünüz olmayacak! KARTAL’da CİN meselesi, yoksa bile benim nefsimin HADİM teshiri hâlinde temin ettiği bir şey idi. BOLU’da da, gelişimden başlayarak ve hususen TELEGRAM’ın acabasız olarak açıkça tatbik edilmeye bağladığı 2005-2006 arasında, başlıca korkum. Yine KARTAL’da, yine tesbih ile ilgili… Havalandırmada, buraya gelişimden beri tek meşguliyetim olarak, tesbih çekip, ağır adımlarla yürüyorum. Şu satırları yazarken nedense, üstümde Metris Cezaevi’nde giydiğim gri cübbe vardı diye hatırlıyorum ama, mümkün değil. Hâdiseyi anlatayım: Galiba hava kararmak üzereydi ve ben cinlerin eşliğinde yürüyor gibiydim. Doğrudan kulağıma gelen, bana yapılan konuşma ki, artık sıradan bir iş. Aynı zamanda, havalandırmaya çıkışta sağ taraftaki duvarın dibinden, yeri belirlenemez şekilde, fısıltı bir konuşma: İki kişi, benim gidiş gelişlerim boyunca, hareketlerimi ölçüyor gibi ve kontrolleri altında olduğumu gösterici lâfları. Birkaç kere, tesbihin alt kısmına vurma benzeri bir tesirle yürüme ritmime ters bir sallantı oldu; ama kendime ayrıca bir vehim olmasın diye, dikkatimi yoğunlaştırmadım ve tesbihin vücuduma çarpmış olabileceğini… Bir seferinde yine darbe tesiri; ve bu sefer tesbih düğüm oldu. Yine KARTAL… Tesbihata eşlik eden, kesiksiz çay ve sigara faslı. Koğuşun içinde turlarken, çay koymak üzere, elimdeki sayıyla çektiğim tesbihi, kaldığım yeri dikkatlice ayırarak battaniyenin üzerine bırakıyorum. Aklım onda; sayı karışmasın diye. Arkam dönük birkaç adım attım atmadım, müthiş kulak hassasiyeti içinde ve müthiş yankılı koğuşta, “çat!” diye ses; döndüm ve baktım ki, tesbihin taneleri bitişmiş. Kim nasıl izâh eder bilmem; yukarıda anlattıklarımla birlikte düşünülmesi gereken, böyle birkaç hâdise oldu. [8]

9. BÖLÜM’DEN Çöp Sayımı TELEGRAM’da şuurun hem üstü, hem altıyla temel mesele, belden aşağı. Tükürük bezini harekete geçirdikten sonra, eş zamanlıya yakın bir şekilde, fare leşinden kuzu çevirmeye ve insan etine kadar her görüntüyü beyne yollar veya telkin edebilirsiniz. Hangisi tutar, hangisi tutmaz ayrı mesele, gûya gerçek sağlaması veya telkin bir arada; şuuru yokluyorlarmış veya şuur altını yokluyorlarmış!
8 Baran Dergisi, Sayı: 182

18

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Kartal’da yeteri kadar yoklandı, BOLU’da da NYMPHALAR, tesir değil de çeşit olarak, çeşitlenmiş olarak, denediler, deniyorlar. Şuuraltı hususunda uzun lâflamalarımız olduğu için, ŞUURALTIM’ın(!) ne kadar zengin olduğunu ve gerek form, gerekse üniform olarak ne zengin bir çeşidi devşirdiklerini, bana söylediklerinin kıyasını misillerce renkli olarak aldıklarını KONUŞABİLME CESARETLERİ olduğu zaman inşallah kendileri anlatırlar… Çöp sayımı dedikleri ve istismar için kullanmayı amaçladıkları bu işi yazmayı düşünürken, her günkü klâsik çalışma saatleri içinde, uykudan uyanışımdan itibaren, gecenin bu 0.1 saatine kadar çalışmış ve şu ânda da çalışıyor olan NYMPHALAR, “günahlarım” hakkında lâf atarken, elbette sadece kendileri için değil, baştan sona yardımcıları için de şu cevabı aldılar: — “Siz benim günahlarımla, günahım olmak için mi ilgileniyorsunuz?” Kartal’daki “cin” takıntımın, 2005-2006’da burada da “olabilir mi?” anlatımlarımı, tekrarlamak hevesi ve alay etme niyeti içinde, oyun enflasyonu denecek kadar çok sahneleyen ıslıkçılardan biri, ben yavru kuşa(!) şu efelenmeyi(!) yapıyordu: — “Biz bu işi BİTİRİM kahvelerinde, ağabeylerimizden öğrendik!” Bir saatlik havalandırma saatinden sonra kapım kapanır kapanmaz, yan havalandırmada mevzilenen ve zaman zaman sesi TELEGRAM yolundan da gelen o sümük, kabadayılık babında da, babasından bahisle (…) Her neyse: Bunlar genel olarak kayıb insanlar, parası olsun olmasın, ve ENSEST mağdurları içinde iken, bunu kendilerine üstünlük sağlayıcı bir kazanç yoluna döndürmek isteyen… Kartal’da ARAR, pisliğinin mukabilini benden aldığı bir seferde, gayet samimi ve tabiî bir sesle, ne dese beğenirsiniz? — “Bu, Türk kültürünün kendinde var!” İlgilenen, NYMPHALAR’ın o günkü ses kayıtlarından istifade etmeleri gibi, onları bulabilirler… Mevzuumuz, terörle(!) nasıl mücadele! (…) “Çöp sayımı” derken, insanı çöp hâline getirme, iyi veya ard niyetli NLP ve psikolojide olabildiği gibi, asıl niyet olarak TELEGRAM’da da var. Kadın-erkek, gençihtiyar, şu-bu demeksizin, cinsî sapıklık telkinine kadar… KARTAL’da, kurtulmam ve ölmem için en kısa yol tavsiyesi(!) ve yönlendirmelerinden biri: Tenasül uzvumu kesmem… Bunun yanında bana “Müz Gülü” ismini takma ve benimsetme çabaları ne ki! METRİSİ, yaşayanlar biliyor; ya ben KARTAL’da kaç METRİSİ yaşadım? Homoseksüel ARAR ve ekibi, İDAMLA yargılandığım süreçte, Metris’te verilen ve hemen orada iğfal edilen DEVLET SÖZÜ’nün ardından TELEGRAM’ı icra ederken, daha önce söylediğim METRİS’in tarihî mânâsı hakkında hiç de mübalağa etmediğimi de isbatlamış oluyorlar. Hâlâ devam eden bir süreç. O şartlar altında, DGM’de yaptığım savunma da, bugün de aynen imzamı atacağım şekilde sabit. TELEGRAM’da telkinden bahsederken, çeşitli “ikna” etme yollarının sadece söz ve buna eşlik eden oyun kurmalardan ibaret olduğunu sanmayın; asıl önemli olan,

19

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

söze eşlik eden veya sözsüz olarak, elektromanyetik dalgalarla beyinde-bedende, istenen duyguya uygun ayarın yapılması. Meselâ, korku veya heyecan durumunda bedende ne oluyorsa, onu sağlayarak sözkonusu duyguyu uyandırma gibi. Misâl değil, gerçek: Duran ARAR, bir lâf söylüyor, kendi kendime konuşur olma sarsaklığım, cevab verip vermeme arasında ve “sen kimsin ki, sana cevab vereyim!” hiddeti buna eşlik ederken, o telâş içinde utanma duygusunu desteklemek üzere ensemden yukarıya doğru “ateş bastı” dediğimiz fizikî etki. Belli ki(!) suçumun tesbitinden o durumdayım. Böyle, bir-üç-beş derken, müthiş yorgunluğum ve bıkkınlığım sırasında, hani ne kafam ne de beynim benim, lâfı söyledi ve bende hiçbir düşünce muhalefeti yokken, ensemden yukarıya doğru hararet yürüdü; foya ortaya çıktı. TELEGRAM’da asıl olan, sözlü lâflamaların beyin-beden etkilerini ölçme bir yana, kontrolde asıl beyin-bedenden istenen duyguları uyandırmadır. İşin püf noktası burada. (...)

Kafa Karıştırma Avukatım Ali Rıza Yaman’a, yazarken genellikle kapkaç türü hızlı kurgu ile yazdığımı, bunun benim için yeni bir usûl olduğunu, bu yüzden yoğunlaşma isteyen ŞİİR yazamadığımı söyledim. Şiir yazamama lâfım, şu “ne hoş, ne nonoş, ne yüce, ne asil” gibi bir yapmacık ve fantastik şiir medhine bağlı bir facia yaşadığımı kasdediyormuşum şeklinde anlaşılmasın diye, bu izaha gerek duyuyorum. Her kim olursa olsun, boğulma tehlikesi içindeki bir adamın ilk düşünce ve hedefi, kurtulabilmekle ilgilidir. Şiir misâlini vermem, benim yoğunlaştığım ânda, NYMPHALAR’ın bana o mahremiyeti tanımayan birliktelikleri ile beraber, yoğunlaşmama eş bir şekilde sanki beynimi bloke eden tesirlerini anlatmak için-di. Şimdi epeyce gevşemiş olan bloke etme işi, daha önceki eserlerimin yazılışı sırasında, yâni nesirde bile, son yazdığım kelimenin öncesindeki kelimeye uygunluğuna bakmama bile fırsat vermek istemezcesine işletiliyordu. Hatta, bu yüzden, normal bir insanın dikkati içinde okuyamıyordum bile. Okuyamayan, ama yazan bir adam; anormallik ifâde etmesi gereken bu iş, bende ânı ânına düşüncenin aktarılması, bunun için kelimenin tâyini, buna rağmen düzenli bir akış şeklinde tecelli etti. TELEGRAM’ın tekrara konmasına, hafızaya geçene konmasına dair bir tesbit. Kafa karıştırma çeşitlerinden bir çeşit. (...)
Kafa karıştırmanın her nevini içine alabilecek bir misâl: Belirli frekanslarda sinyallerini yayan verici ve ona nisbetle ayarlı TELEVİZYON cihazı, görüntü ve sesin bu iki unsurla meydana gelişinin nasıl isbatı ise, ruh ve beden ilgisi içinde görünen şuurlu benliğimiz de, bu iki yoldan gelen verilerle teşekkül ediyor. İhsaslarımız duyu verilerine bir şey yollamadan, duyu verileri yolundan gelecek bir şey de yoktur; ihsaslarımız da, ruh yönünden bakıldı mı ona âit bir keyfiyet. TELEGRAM’ın fizikî beyine tesirini, düşünce okuma ve ilkânın, beden üzerindeki tesirlerinin bu yoldan olduğunu söylemiştim. Beynin çalışmasında, heyecanlanınca, kuvantum seviyesinde şöyle, korkunca böyle olmasını, TELEGRAM gibi bir dış tesirle sağla-

20

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

mak, yahud bozmak ve karıştırmak, televizyon vericisi karşısında televizyon âletinin ayarının bozulması gibidir. TELEGRAM’ın bilinmediği yerde, ona maruz kalanın durumu, eğer muvaffakiyet sağlandı ise, akıl hastası olmamışsa bile, öyle imiş gibi anlaşılabilir. Böyle anlaşılmamak için gösterdiğim çaba, çabaların en büyüğü oldu. [9]

11. BÖLÜM’DEN “Normatif Şuur Hatası” Hani banyodan çıkmış, NYMPHALAR’la atışıyordum ya; lâfın gelişi içinde “normatif şuur hatası”na misâl vermem gerekti, Freud’un görüşünü seçtim. Yaptıkları iş, “demokratik açılım”, terörle mücadele filân derken, TELEGRAM’ın “anlam ve önemine” de uygun bir misâl, erkek çocuğun anaya meyli babında: İnsan ruhunu darmaduman eden bir mantıkla, onun ana rahminden çıkışından başlayarak, meme emmesine, babasıyla çekişmesinin ve halihazırdaki bütün davranışlarının geriye doğru takibinde şuuraltı olarak temelde buna dayandığına dair görüş, çeşitlenmişlikleri ile malûm. Seksin unsurları belli: Ten teması ve sıcaklığı, karşı cins özellikleri vesaire. Bu türlü bir akıl yürütme, tabiî olarak aynı cins ve sübyancılığa kadar, sistem ilkaı rolünü oynar, telkin yerine de geçer. Yılana karşı aşırı korku duyan ve kabus hâlinde rüyâlarındaki hâkim motif bu olan birinde, unutulmuş bir hatıra olarak bulunmak üzere, yılan veya ip veya başka bir sembolik varlık arayışı, neticede gerçek o olmasa bile, telkin yoluyla kişide sebeb yönünden tatmin duygusu sağlayabilir. Psikolojik telkin mevzuunda, gayet kaba tecrübî misâller sayısızdır: Başı ağrıyan bir hastaya, inanılan bir kişi veya muayenehâne dekorunun ve doktor hüviyetinin sağladığı işin erbabı güven verişiyle doktorun verdiği bir bardak su, aslında hiçbir tıbbî alâkası olmadığı hâlde, iyileşmeye sebeb olabilir… Psikolojik tahlilde asıl cevabı verilmesi gereken vakalardan biri şudur: Hiçbir sebeb ve bahane olmaksızın, tedarik etmek istesem de bulamadığım, ama çevrenin ilgisine nazaran bir sebeb uydurmak zorunda kaldığım sıkıntılar. İnsanın şöyle demek isteyip de, çevre anlayışsızlığına nazaran diyemediği: “Ne bileyim ben, neyim var!”… Bu, “oyalanacak birşey bul!” tavsiyesi çerçevesinde aşılabilecek bir ruhî durum değildir. Böyle bir durumda, psikoloji ilminin düpedüz felsefeye dönmeden söyleyebileceği birşey yoktur. Atın tedavisinin, insanın tedavisinden daha zor olmasının sebeblerinden biri de bu: At, derdinin ne olduğunu anlatmıyor, konuşamıyor. Anasından yeni doğmuş çocuğun davranışlarını sebeb tutma meselesine gelince, aynı yukarıdaki durum: Çocuk, hâlini anlatmıyor, konuşmuyor, sen bulunduğun yerden onu mânâlandırıyorsun, sonra da mantık silsilesi içinde bir mânâlandırmayla, sözkonusu “normatif şuur hatası”nı hakikat niyetiyle telkine geçiyorsun. Bu çerçevede, beden üzerindeki tıbbî inceleme ve buluşlar vesaire de, “sen ne söylersen söyle!”, neticede “hâdiseye yanaşan şuur”a nisbetle kurgulanandır; son tecrid’te iş, tezahürlerinden tanıdığımız –ruhîliğimiz de buna girer!–, “RUH NEDİR?” suâlinde ve bu
9 Baran Dergisi, Sayı: 183

21

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

yoldan MUTLAK FİKRİN GEREKLİLİĞİ davasında biter… NYMPHALAR’ın muziplikleri arasında, onlara söylediklerimin yazı diline geçirilmiş hâli, okuduğunuz gibi. Son bir not: Hâlini anlatamama bahsinde söylediklerim, anlaşıldığını tahmin ettiğim üzere, her ihtimâle karşı uyarayım, asıl olarak “psikolojik rahatsızlık” kasdıyla sınırlı değil. “Hiçbir derdi yokken pencereden atladı!” türünden haberlerde de, akla hemen “hiç kimseye belli etmedi!” türünden şablonlar gelmesin: O ânda teshirine girdiği bir yaşamanın mânâsızlığı hissiyle, bomboş bir ruhîlikle, başı sonu o ândaki sebeb, pencereden uçmuştur. (...) Dış yüzden, isterse hayatî çapta görünsün, günümüzün bütün meselelerini bahane kılan ve siyasetçilerle, siyaset etrafında organize bir menfaat güruhunu temsil eden meslek grublarının mantık oyunu oynarken yanaşmadıkları asıl mesele, yukarıda bahsi geçen “BEN, BANA NE OLDUĞUNU NEREDEN BİLEYİM?” meselesine yanaşmamalarıdır. Anlamamaları bir yana, anlayanın da işine gelmeyen. NYMPAHLAR’ın siyâsî yönden lâf atma ve yoklamalarına, hiçbir hileli kurguya ihtiyaçları olmaksızın, benim düpedüz söylediklerim bu asıl etrafında: Ne Ergenekon davası ve tarafları, ne Kürd meselesinin tarafları, küçük ve değersiz bir melodinin değişik enstrümanlar, tertibler, sayı kalabalıkları çerçevesi dışında, dişe dokunur birşey söylüyorlar. Nitekim iş, döne döne kendi çapına doğru toplanınca, –belki bana öyle geldi!–, konuşmacılara darlıklarının hissi ve mahzunluk çöktü. İşte tam bu zamanda, harika(!) meydana geldi ve tedhiş hareketleri başladı: Oh be(!), konuşacak ne çok şey var… Uzun uzun yazmak isterdim, ama içinde bulunduğum şartlarda bu kadar. “Gerekli olan bilinmiyorsa, bilinenlerin de hiçbir kıymeti kalmaz!”… (…) TELEGRAM etrafında, gerek teknik bilgi, gerekse fantastik olarak anlatılan pek çok şey, –buna dikkat!–, ortaya çıkmış bir vakıanın mübhemleştirilmesi, işin hayâle havale edilerek bir yandan kişilere bir üstünlük karşısında duyulan eziklik duygusu vermek, diğer yandan anlatanı zor duruma düşürmek içindir; yukarıda maddeler hâlinde geçen hususlara tamamlayıcı ek hâlinde vereceğim aşağıdaki bilgileri, bu gözle okuyunuz… Ya eski bilgilerin yeni imiş gibi sunulması, yahut da vakıanın henüz deneme safhasındaymış gibi anlatılmasına da misal:— “1995 yılında Amerikan Ordusu’nun eski bir mensubu olan Albay Edward Danes, Amerikan hükümetinin insan beynine istenen fikirleri aşılayabilen bir cihaza sahib olduğunu iddia etti. UYUYAN GÜZEL olarak adlandırılan bu projenin daha korkuncu ise, tecrübeye katılanlarda istenene tam ters olarak “psikolojisi bozuk-çok kişililik” gibi problemlere sebeb olan MONARCH-HÜKÜMDAR isimli proje… Zihin kontrol silahlarından birisi de, SUN’İ TELEPATİ olarak da bilinen MİKRODALGA DUYUMU’dur. Bu metodla beynin duyma merkezine darbeli mikrodalga sinyalleri yollanarak, kişinin GAİBDEN SESLER duyuyor gibi olması sağlanır. Bu yolla, düşük yoğunluktaki sinyallerle DUYU, SES VE SICAKLIK DEĞİŞİMİ HALÜSİNASYONLARINA SEBEB OLUYOR.” Burada, GAİBDEN SESLER duyma ifâdesi, bir nevi anlaşılması okuyucunun hayâline havale edilen bir “mistik duygu” gibi veya “kafayı üşütmüşler” kasdıyla söylenmiş sanılmasın; içinde bu da olabilir, ama asıl olan, sürekli tekrarlarla içi onların yönlendirmelerini tedaî edecek şekilde dol-

22

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

durulmuş kelimeler boyunca, sağdan soldan gelen, gerçek, lâkin KURBAN’dan başkasının duymadığı düzgün konuşmalar, yahud anahtar kelimelerin tedâîsi hâlinde kişinin kafasında şekillenen cümleler, hattâ insan sesi olmadığı hâlde gelen sesleri öyle anlama şeklinde, bir sürü çeşidi var. Benim, zihnimden doğrudan aldıkları veya basbayağı konuşmalarımın, sanki cep telefonu ile gerçekleşiyor gibi olduğunu bilmeyenler, kendi kendime konuşuyormuşum sanabilirler; gaibden(!) sesler duyuyor niyetine… Bütün bunları, tane tane, bütün çeşitleriyle anlatacağım.

Zihin Kontrolü ve… ZİHİN KONTROLÜ deyince, TELEGRAM’la, zihin kontrolü adı altında, bir hastahâne veya deneme mekânında geçen tıbbî ve tecrübî faaliyetleri birbirine karıştırmamak lâzım; bazen birbirini andırır yönleri olsa da. Bir hastahânede, kafaya yapıştırılan elektrodlarla, vücudun hastalık ve ihtiyaçlarını beyinden bilgisayara nakille tesbit etmek, bu mânâda “beyin dili” ve “beyin kontrolü”nden bahsetmekle, düşüncenin beyinle ilgisi bakımından beyin fonksiyonlarından malûm mânâda “düşünceyi okumak-beyin kontrolü-zihin kontrolü” farklı farklı şeylerdir. Birinci, niyet olarak da ikinciye benzemez; çünkü, bir insanın düşüncesini okuyarak onun hastalığını tedavi sözkonusu olsa, zaten adam o cihazlara lüzum kalmadan kendisi anlatır. Tıbbî denemelerde yine “zihin kontrolü” ile karıştırılan bir misâl: Diyelim, sağır ve dilsizler için, onlara yardımcı olmak üzere, bilgisayar ekranında düşüncelerinin yazılı olarak görülmesi, bu yolla onlarla karşılıklı konuşma imkânının aranması. Benim düşünceme göre, TELEGRAM’da, zaten yazılı görüntüye ihtiyaç yok, ceb telefonuyla konuşma rahatlığı içinde, karşılıklı olarak konuş konuşabildiğin kadar; bunun yerine ekrandan yazı okusalardı, “ya ben ne okuyorum?” sorusu yanında, onların da 24 saat takibi kabil olmazdı. Bir şeyi benzeriyle anlatmak bakımından, sözkonusu işlerden şöyle bir misâli verebilirim: TELEGRAM’ı andıran yönü, bir mıknatısa bitişik bir metal parçasının, mıknatıstan uzaklaşmasına rağmen onun çekim alanında ne uzaklığa kadar kalabildiğine bakarak, bu misâl üzere, elektrodların vücudtan uzaklaşmasına rağmen iş gördüğünü farzedin, bunu da “uzaktan kontrol” denebilecek kadar bir mesafeye kadar kabil düşünün. Böyle bir sistem imâjı. Mıknatıs misâli, arama cihazından geçerken, aranan şeyi bildiren ışık yanması yanında, onunla birlikte, TELEGRAM’da “düşünce okuma-kapma”ya da tatbik edilebilir… Bilmiyorum, ama yarım yamalak duymuşluğum var: Benim, vücuduma, duyu organları yolundan fizikî tesirle algılamaya benzer şekilde yapılan “işlemler” gibi, kapalı bir mekânda bir cihaz marifetiyle vücudu yorma veya dinlendirme yapılabiliyormuş; TANSİYONLA OYNAYARAK… Rahatça anlaşılacağı üzere, uzaktan zihin ve beden kontrolü ile, onunla ilgili olmayanlar arasındaki fark belli; farklı olanlar, TELEGRAM’ı anlatabilmek için sadece misâl vezninde işler anlatmaya devam edeceğim. [10]
10 Baran Dergisi, Sayı: 185

23

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

12. BÖLÜM’DEN Telegram - Sun’i Telepati “Zihin kontrol silahlarından birisi de, SUN’İ TELEPATİ olarak da bilinen MİKRODALGA ALGILANIŞI’dır. Bu yolla, düşük yoğunluktaki sinyallerle, duyu, ses ve sıcaklık değişimi HALÜSİNASYONLAR’ına sebeb olunur.” (...)
TELEPATİ, beş duyu-hasse dışı idrakin dışındaki vakıalar cümlesi içinde yerini alan bir ruhî idraktir. Bu vesileyle şunu belirtelim ki, TELEPATİNİN İSBATI şeklinde bir ifâdeyle ele alınan yapılmış tecrübeler, telepatinin isbatı değil de, bedahet hâlinde bilinen bir vakıanın sebebini araştırma ve onu pratik amaçla kullanma niyetini göstericidir. Yâni, “Telepati Mümkün mü?” cinsinden bir yaklaşımla ondan bahis, komiktir. Telepati etrafındaki araştırmalar, ne icâd, ne keşiftir; onun yeri tahlilci ilimdir. (...) TELEGRAM’ın “telepati”yi andırır yanı, başta “beş duyu dışı idrak” ifâdesine çok yakın bir yerde, “hiss-i müşterek” merkezine yakın hitabıdır. Hani, gözümüzün önünde duran bir sandalyeye bakıp da, kuvantum seviyesinde işlerin değişik olduğu kasdıyla, “bu bir sandalye değildir!” demek, şuur seviyesinin değişimi ile hakikatin de değişeceği hakikatini ifâde etmek gibi; giderek, fiziği kavram dünyasında izlemek gibi… Gözle gördüğümüzle, kuvantum seviyesinde olanı bir bütün olarak ifâde, mistik ve bâtın hayatı da sezmeye misâl hâlinde şu olabilir: — “Tabiatta SIÇRAMA olmaz diyenlere, sıçrama tabiatta değil, bizim bilgimizde olmaktadır demek lâzım!” Bu, benden başlayıp bana dönen bir süreç hâlinde, idrak ve iradeden duyulara birşey gitmeden, duyu verilerinin idrak edeceği birşey olmadığını da göstericidir. TABİAT’ın “benden”leşmesi yaşandığı kadar, HALKIN akılda olması anlaşılır; “Alice’in Harikalar Dünyası” teşbihi çerçevesindeki fantezilerden, RİTLER’den, halüsinasyona ve HAKK’IN GÖRÜNÜR OLMASI’na, “bir veli mevzuunu bulamaz ki ben desin!” ifâdesindeki Hak’ta fani olma meselesine kadar, pek çok “beş duyu dışı idrak” davası… Hakikati olan mahiyet ve hakikati olmayan mahiyet hâlinde, VAHDET SIRRI’nda hepsini böylece bütünlerken, bunların ayrı idrak seviyelerine âit oluşlarını, hak veya bâtıl nitelikte oluşlarını birbirine karıştırmamak da, gerçek VAHDET’i gösterici bir imân meselesidir. (...) TELEPATİ, iki ayrı şahıs arasında, uzaktan beş duyu dışı idrak hâlinde, birinin düşündüğünü diğeri de düşünmek; yahud birinin hâl ve durumunun diğeri tarafından eşzamanlı olarak, gayrı irâdi bilinmesidir. Telepati’nin, sözlü veya sözsüz karşı karşıya “anlaşma”yı andırır bir tarafı var; anlaşma’ya nazaran onda mesafe hükmü olmaması, tek başına onu farklılaştırmaz. Kaldı ki telefon, telgraf vesaire gibi âletler yanında, TELEGRAM da bunu aşmıştır. Öyleyse, “normal üstü hissî bağ” tâbiri, ânî içe doğuşla birlikte, onu farklılaştırır. TELEGRAM’ın TELEPATİ’yi andırır tarafı, zihnin tesirinin karşısındakine tecellisini görmek şeklinde, KURBAN’da bu hissin zihin ve beden tezahürü olarak uyandırılabilmesindedir. Bu, cihazı kullananın şahsı ile birlikte, sadece cihazın hüneri olarak da yapılabilir. Daha bol hâdise anlatacağımız bölümlerde, çeşitli tasvirler yapacağız. (…)

24

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Aynen yaşadım: Pencereye perçinli eşit büyüklükte yuvarlak küçük deliklerden sızan güneş ışığı, duvarda… Bakınca şaşırıyorum; yanyana-alt alta dizilmiş hapları andıran, üç buudlu şekiller. Göz aldanması ve halüsinasyon olabilir mi diye elimle de yokluyorum; evet, üç buudlu yuvarlak kabartılar dizisi ve sanki deliklerden geçen ışık hüzmeleri tam tamına onlara uymuş. Ne oluyor? Sakin bir şekilde oturup çayımı sigaramı içiyorum ve on-onbeş dakika sonra tekrar üst kata çıkıp aynı desene bakıyorum; güneş ışığının duvarda yuvarlak desenleri dışında, ne göze ne de ele gelen kabartılar! Bu hâdise, Kartal Cezaevi’nde meşhur “zihin yönlendirme” operasyonuna tâbi tutulduğum zaman yaşadıklarımdan biri! Benim Kartal’da yaşadıklarımın, yapılanların tesirini, onların sözlerini, benim sözlerimi ve hakkımdaki “dokümanlarının” sağlamasını yapan “amaçları belli” NYMPHALAR, her oluşumu kendi davasına göre izâh edebilen ve kullanan bana karşı, bu anlattığım hâdisede de alay niyetli “ciddi” sözler ettiler; en başta, sözkonusu hâdisenin anlattığım gibi olamayacağından dem vurarak, neticede ise böyle bir kaydın ellerinde bulunmadığını söyleyerek. Bu hâdise, ne cihaz tesiri telkin dalgasına, ne sözlü telkine, ne halüsinasyona, ne hipnozun dar ve geniş mânâsı içindeki oluşumlara, ne müz - ne rit açıklamalarına girmiyor. Bu hâdise münasebetiyle alâkalı birkaç açıklama: Şu gördüğünüz satırları yazarkenki kadar tabiî bir şuur hâlindeyim. Böyle bir şeyi yaşayıp da anlatmaya kalkan adamın karşılaştığı veya karşılaşacağı zorluk, TELEGRAM’ı anlatmaya çalışan adamın yaşadıklarını anlatmaya çalışması kadar zor olarak, tıpkı şuna benzer: Herkesin dört köşe gördüğü bir şekli, sen üçgen olarak görüyorsun ve herkesin dört köşe gördüğünü bilerek. “İşin aslı ne?” meselesi bir yana, “bu gördüğünüz bir sandalye değildir!” misâlinde olduğu gibi, üstelik üçgenin dört köşe görüldüğünü de bilerek. Eşyayı uzaktan hareket ettirme-TELEKİNEZİ bahsinde, Meksikalı meşhur bir sinema rejisörünün sözleri, muradıma tam uygun: — “Gençliğimde, telekineziyle uğraştım: Masayı yerden 25 santim kadar kaldırıyordum ama benden başka kimse farkına varmıyordu! (…) Avukat görüşünden döndükten sonra, yemek yiyince başlayan o elektriklenme ve “kiril” aklıma geldi. Ama halüsinasyon, hep yemek yemekle ilgili değil. Malûm, “cin mi, yoksa elektronik mi?” ikiliği meselesi. Son gördüğüm halüsinasyon da, kantinden aldığım ve epeydir açık zeytinleri yedikten sonra olmuştu. Deneme yapmaya karar verdim ve buzdolabını açıp, plastik ambalajı içindeki zeytinlere uzanıyordum ki, açık kısmının bir bölümünde matlaşmış olmalarına mukabil, diğer kısımda zeytinlerin yağ dökülmüş gibi ve pırıl pırıl olduklarını gördüm. Evet; yine ben yokken koğuşa girmişlerdi. Bir parça ekmekle 5-6 zeytin tanesini ağzıma attım; ve yutmamdan, 5-6 metre ötedeki bahçe kapısına gidene kadar, tesiri hissettim. Bahçeye çıkmaksızın bir sigara yaktım ve o ânda karşı duvarda, açık arabalara binmiş geçen silâhlı askerleri silüet hâlinde gördüm. Sonra, deforme insan suratları falan filân. Duvarda, başkasının alelâde olarak göreceği tabiî veya kasden atılmış çizgilere, hayâlim kolayından suret giydiriyordu; ama benim irade ve isteğimle değil. Şuurlu bir şekilde, etkilenmeden öyle seyrettim. Birkaç dakika sürdü. (...)

25

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

İşte onlar vasıtasıyla, İnsan Hakları Derneği’ne, hususen Eren Hanım’a bir takım şeyleri iletmeye çalışıyorum. Kezâ avukatlarımla. Sadece benimle ilgili değil, genelleşecek olan şeyleri de; kobay olarak kullanıldım ya. Emel Zor, profesörler ve gazetecilerin de içinde bulunduğu bir toplantıda, konuşma yapmış. Mevzu F-Tipi cezaevleri ve hücre tipi cezalandırmayla ilgili ihtimâller. Benim anlattıklarımın, onların anlayabilecekleri şekilde, dış yüzünden ifadesi şeyler: İsbatı kabil olmayan işlerin şartlarında bulunmak, elektrik ve su kesilmesi, yemek vermeme, kendisi istemiyormuş gibi avukat ve ziyaretçi görüşüne çıkarmama, ilâçlarla –en azından bunu anlarlar!– kabus ve halüsinasyon, falan filan… Emel Hanım, “hepsi alâkayla dinlediler; F-Tipi’ne karşılar, birşeyler seziyorlar ama, hiçbir şey bilmiyorlar!” diye anlattı. Benim meselenin, sisler içinde ilerleyen bir geminin görünmesi gibi, epeyce anlaşılır olduğu ve ilgili arkadaşların bizzat kitab ve internetten malzeme desteği yaptığı dönem. Gabi hep gabi ve suratının gölgelenmeye başladığı dönem. İşte o sıralar, İstanbul Barosu Başkanı mı idi bilmem, Yücel Sayman’ın televizyondaki bir programda konuşmasını dinledim… F-Tipi cezaevlerinin mahzurlarını anlatırken, insanların tecrid edildiği ve sosyal faaliyetlerin bütünüyle kalktığı –ilk proje böyleydi!– şartlarda, göz bozukluğu, stres falan filân ve kendi kendilerine “kelebek”, şu-bu görmeye başlayacaklarını söylüyordu. Çok iyi niyetli, iyi bir hukukçu, ama işin asıl benim yaşadığım esasından habersiz. Zaten “kelebek” benzetmesi de, o işleri “falan filân”a dair görmesinden; hani insan, aslı olmayan şeyleri vehmeder. Neden’i kof. Bizim elektromanyetik havuz ve daha neler, bir yerlerde hâlâ “kelebek” diye acılandım. (...) [11]

13. BÖLÜM’DEN Kartal ve Bolu’da Benim KARTAL’da kendimi kesme ve asma hikâyem malûm; yalnızlık(!) psikolojisi ve büyük depresyon(!) geçirmem de. Resmî teşhis bu. Hâlen, elektromanyetik dalgaları şöyle kulağından tutup yakalayamadığım ve dolayısıyle “elinde delilin var mı?” sorusuna cevab veremediğim için, o zamanki teşhisi değiştirmem de mümkün değil. Şu satırları NYMPHALAR’ın birebir almaları şartlarında yazarken, “majör depresyon” teşhisi hakkındaki ünlem işaretlerim için “görünüşte doğru” hafif yollu protestolarına da muhatab oluyorum. Açıklık getireyim: Bir şeyin neticesi olarak “büyük depresyon geçirmem başka şey, sebeb başka şey. Doğru. Benim üzerinde durduğum mesele ise, ortada depresyon yok; vücudumu güçlendirmek üzere verilen vitamin vesair hapların dışında, benim psikolojik tedavi görmemiş olmam. Uzatmayayım: Meselâ karaciğer-dalak bölgesinde elektronik cihazla verilen ağrı, “şuram ağrıyor!” diye anlatılsa, tabiî olarak tıbbî tedavi kafasıyla düşünülür. Oysa benim derdim, “kes cihazın çalışmasını, bir şeyim yok”u anlatabilmek. Benim Bakırköy’de bir taraftan “uzaktan beyin kontrolü” yapılırken gördüğüm yardım, güçlendirici cinstendir. Beni sıkmadan birkaç sözlü deneme ise, benim hiç
11 Baran Dergisi, Sayı: 186

26

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

konuşmamam ve onların belki “vicdan” olarak TELEGRAMCILAR’ı yemler gibi olmamak için “lüzumsuz” konuşmamaları ile geçti. Bu sözlerim onların duruşu ile ilgili, yoksa yanlarında geçen 5-10 dakika, TELEGRAMCILAR’ın Cehennem zebanisi rolünü oynadıkları en şiddetli zamandı. Tek kişilik hücreye alınmamdan sonra, benim TELEGRAM’a tâbi tutulacağım hakkındaki endişemi, sosyolog sıfatıyla hücreye gelen Akif ’e anlatıyorum; o da bilmez görünüyor. Bakırköy’de olanlardan bahsediyorum ve iş dönüp dolaşıp, böyle bir şikayet neticesinde Hastahâne taşınmalarının –bu lâfın bile– TELEGRAMCILAR’a büyük imkân verdiğine geliyor. Sonradan, ağzından kaçırmış olduğunu anladığım bir söz ediyor: — “Doğru, boşuna yorgunluk!” Tek kişilik hücreye alındığım ilk zamanlar, her gece saat başı, başta ben olmak üzere kapı üstündeki küçük pencereden, mahkûmların durumlarına bakılıyor. Hattâ bazen yemek benzeri ihtiyaçların giderildiği ve konuşulduğu mazgal açılıp, moralim iyi mi, bir rahatsızlığım var mı diye soruluyor: Bolu’ya gelişimden beri, ilk defa bu muamele… Ben de, özellikle “yalnızlık psikolojisi” kılıfına sığdırılabilecek operasyonlara fırsat vermeme güdüsüyle, iyi oluşumu mübalağa ile ifâde ediyorum: “Gayet iyiyim!”… Sayımlar gayet efendice. (NYMPHALAR bu durumu “ŞOK içindi!” diye açıklıyor.) Aradan birkaç hafta geçince, uzun boylu bir geyik’in lâfı dikkatimi çekiyor: — “Çok çalışkanmış, burada yazsın da görelim!” Neyse. Fakat sonra, “iyi akşamlar!” lâfının ardından, o beklenmedik efendiliklerinin ŞOK’u, yerini birden buna aykırı beklenmedik serkeşliğe bıraktı. Bu hareketlerin ŞOK etkisi, başkasından ziyâde bende ve TELEGRAM cihazının kullanılması yönünden: Meselâ sinir bozma, uyku ânında ânî sadmenin tesiriyle yüreğin ağıza gelmesi, uyutmama amaçlı olarak bu tür işler, başkası için stres-rahatsızlık verme ifâde ederken, bende, bunların yanında, sinirlenince veya âni kalb çarpması olunca, elektrikî tesirle kasılma-kramp benzeri veya doğrudan vücuda darbe vurulmuş neticelere sebeb oluyordu. Yâni, ben o davranışa sinirlenmem veya tabiî vücud refleksim-tepkim bile, cezalandırılmış oluyordu. Uyuyor-uyandır, uyanık-yatır, sakin-rahatsız et, rahatsız-sanki yüzümde ağlama hissinin izi, gevşet, bu şekilde bütün gün ve gece adamı BOZ faaliyetleri. Kendi tayin ettikleri 4 saat veya 2 saat uyuma zamanında da, kendini kaybedinceye kadar dalmadıkça, cihazdan beyne “türlü-çeşitli” konuşmalar ve uykunuzun en derin ânında, ŞOK edici bir elektrik tesirine eşlik eden haber ve cihaz hüneri hâlinde –hâni kötü bir haber duyunca içiniz boşalır gibi olur ya–, bunun müthiş azdırılmış şekli tatbik ediliyor-du. Ana maltadan, “bunları korkutalım, korkutalım!”, “buna dayak lâzım!” cinsinden, benim duyup da başkasının duyamadığı sözler, –bunlar asıl cihazın dışında, küçük hilelerle veya alıcı vericilerle gerçekleştirilir veya telegram cihazının dikkatinizi gizlice o tarafa yönlendirmesiyle olur–, sizi dikkat olarak hep onlarla meşgul edici. Tek tek tahlili gereken bu tertibleri bir yana bırakalım: Küçücük lâf ve davranışların

27

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

nasıl kullanılabildiğini, domino tesirini, herkesin bilerek veya bilmeyerek rol aldığını veya hedef kişi tarafından öyle zannedildiğini… Ve gelelim, hipnoz, rüyâ, yakaza, zuhurat, zombi görüntüler vesaire gibi ne sınıflama varsa, hepsine birden eşlik edebilecek –yanı olan– gerçek birkaç hâdiseye: “Bu korku yok mu bu korku, başıma gelecekten de fena!”; KARTAL’daki TELEGRAM’ın endişesini besleyen, elektrikî tesirin sızıntısı ve merdivenden yukarı her çıkışımda buna eşlik eden devriye düdüğü, aynı şekilde eş zamanlı Cezaevi tertibi gibi şeyler, benim “telegram kaçağı-telegram sızıntısı”, ARAR’ın ise Bakırköy’de bana “telegram sineği” dediği cinsten oluşlar… 2005’in Ağustos ayında bu soydan tezahürler, 2002’ye nazaran kat kat arttı; yoğunlaştırılıyorum… Sessiz duruşlu, SİNSİ tavırlı musallat biri, yeni gelmiş acemi görevliye, kapıyı usulca kapattı diye kızıyor: “Sana iyi çarp dedik!”. Sonradan öğrendiğime göre, o bendeki infiali sadece kapı çarpmasından bilerek övünüyormuş; yâni elektronik cihaz marifetinden haberi yok. Aslında İRRİTE için alt yapı olan bu tasvirleri uzun uzun anlatmalıyım ama, işin içyüzüne vakıf olmayanların kolayından takıldıkları ve “seninki de ne ki!”den başlayarak aşinalık taslamaya başlamaları yüzünden, bu tür “çelebilere işkence!” hâdiselerini –fırsat olursa sonraya bırakarak– nakletmeyi düşünüyorum. Buradaki yeri tadımlık. 2005’in Temmuz ayından, hemen hemen Ağustos’un sonuna kadar, uykuda elektriklendim-yakıldım: Bu, kabus, elini kolunu oynatamama, vücut hâkimiyeti olmama, kan deveranının durması benzeri yaşanan bir hâdiseyi andırsa da değil. Fakat kendi kendime menfi telkin olmasın düşüncesi de içinde, kabus’a yoruyorum. Peki CİN tesiri olabilir mi? Fakat RÜYÂ benzeri işler de dahil, TELEGRAM cihazı ile yapılanların, tabiîlikten ayrı olduğu hissediliyor. Basbayağı, uyanıkken de yakıyorlar yahu! Tek kişiyim ya: Avukatlarıma yanık alâmeti olup olmadığını öğrenmek için, sırtımı açıyorum. Yok! “Rüyâ gibi” diyorum; rüyâyı andıran yarım yamalak şeyler görüyorum. ZİHNE AŞILAMA-İLKA ETME aklıma geliyor ama, zaten bunu yapıyorlarsa, kasıtları da benim bunu takıntı yapmam diye, kendi kendimi tetikleyici olmamak için es geçiyorum. Müdürün maiyetiyle geldiği bir günün ertesi, müthiş panik yaşadım: Uykumda, aynı bir gün önceki gibi, Müdür geliyor, tek sıra hâlinde maiyetindekiler. Koğuş kapısından girip havalandırmaya açılan kapıyı sayımda yoklamaları gibi, oraya yöneliyor. Ben, yattığım yerde hücrede bu “yabancıların ne aradıklarını” düşünüp seyrediyorum: Gözüm açık mı, kapalı mı, uykudan uyanmış gibi olmadığım için bilmiyorum. Şuurum berrak. Birden, elektriğe kapılmış olarak, vücudum sarsılıyor. Kendimi, sanki yataktan dolayı imiş gibi, elektrikli alanın dışına çıkma niyetiyle yataktan atmak için debeleniyorum ama, kalkmak için elimle kavradığım yatak elektrikli, büsbütün çarpılıyorum. Boğulur gibi sesler çıkarıyorum, kendi sesimi şuurum yerinde duyuyorum, soluk yetiştiremiyorum. Bu tesir dinerken, ensemde, ensemin altında bir hayvanın yumuşaklığını hissediyorum, sanki bir fare; duyu algımla hissediyorum. (BOLU’daki Telegramcılar’ın en yakışıklı oyunlarından biri bu.) şuurlu hâlden, şuurlu hâle dönüş gibi kendime geldim: Müthiş bir kalb

28

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

çarpıntısı, körük gibi inip çıkan göğsüm, havasızlık ve çırpınmak çabasından sırılsıklam olmuş vücudum. O ânda fark ettim, Allah korumuş, fareyi eziyorum diye kafamı vurduğum yer, eğer yastığı yükseltmek için yarısını demirin üstüne gelecek şekilde koymasam veya yastık kaysa imiş, resmî olarak kaza veya “kendine zarar verdi” teşhisi çerçevesinde, TELEGRAMCILAR’ı çok yönlü mutlu etmiş olarak, kafamı kıracakmışım. TELEGRAM kitabında veya bu dizide anlattığım hâdiseler, TELEGRAM’ı bilmeyen veya hokkabaz tipler tarafından, psikolojiden tıbba kadar çeşitli yorum ve teşhislerde bulunabilirler. Elbette, zihin kontrolü ve yönlendirme sözkonusu olduğuna göre, beyin ve bütün vücud sözkonusu: Psikoloji ve tıbb… Ama bu, baş ağrısının tahlilini yapıp da, benim “GİYDİRME” tâbirini verdiğim cinsten olarak gerçekleştirileni. Tezahürleri-dalgasını tesbit et, sonra o frekansla o hâli hedef kişide temin et! Şu yatağın elektrikli olduğu hissi: Araştırma-soruşturmaya mevzu olmayacak mekân şartlarında, aktarıcı-güçlendirici küçük bir âlet olabilir mi diye düşünülebilir. Ama benim bulunduğum şartlarda, bu türlü bir zan, TELEGRAMCILAR’ın ekmeğine yağ sürme mânâsına da geliyor. Bunun kaba bir örneğini, KARTAL’da yaşadım: Sayımda, bana elektrik verildiğini söylediğim Serbaş gardiyan TURAN, gayet pişkin bir şekilde şöyle bir yatağı kaldırdı ve “ne elektriği, tel-mel yok!” dedi. Ben, ayaktaki hâlim bir yana, yatakta kafamı patlatacak ve sağ kulağımı ağrıtacaksağırlık duygusu verecek kadar şiddetlenen ve basbayağı oda cereyanının vücudta görünür bir hasar vermediğini farzedin, ona tutulmuşum GİBİ elektriğe maruz kalırken, yastık ve yataktan şübheleniyordum: Hiç olmazsa, görünür birşey de elde etmiş olacaktım. (…)

Telegram - Hipnoz - Telepati - Rüyâ “Benim gördüğüm kadarıyla” mı diyeyim, yoksa hakikaten gerçek mi öyle, “beyin kontrolü” ve “zihin kontrolü” arasındaki fark, yeterince anlatılmıyor; veya tıbta, dahiliye ve hariciye bölümlerinde, nasıl dahiliyenin hariciye ile veya hariciyenin dahiliye ile ilgisi gerektiği kadar ele alınıyorsa, beden ilgisi içinde şifa ve yarar düşüncesi ile “beyin kontrolü” sözkonusu edilirken, dolaylı olarak “zihin kontrolü”nden bahsediliyor. O da, “insan zihnini okumak kabil olacaktır!” cinsinden, “elbette insanlar birgün aya gidecektir!” gibi, “zihin kontrolü”nün çoktan yapıldığından habersiz bir ibtidaîlik içinde. ALFA, DELTA, GAMA, TETA dalgaları, saniyedeki titreşimler vesaire gibi yoğun ilmî tâbirler altında, bunları bildikleri kuşkusuz, lâkin meselenin aslını anlayan veya anlatabilen yok. Ben, yazılanlardan okuduğum kadarıyla, TELEGRAM’dan başka “zihin kontrolü” cihazı, bunu gerçekleştiren bilgi kadar etraflısı yok. Bir otomobili icâd edenle, sadece kullanan arasında, mucid ile şoför bilgisi farkı, galiba TELEGRAM’ın mucidi veya mucidleriyle, kullananları arasında da var. Sadece NYMPHALAR değil, benim anlattıklarım-tasvirlerim, belki “zihin kontrolü”nden bahseden genelde tıb çevreleri için de değişik ve yeni. Unsurları tanıyan bir malûmattarlık nasıl tek başına terkib fikrini

29

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

doğurmuyorsa, uzaktan yapılan “zihin kontrolü”nü anlamak da, “zihin kontrolü” adı altında çeşitli mevzu ve meseleleri sıralamakla olmuyor. Akla şu da gelmiyor değil: Tesadüfen gerçekleşen ve filân işe yarayan bir icâd, sıra izâha gelince, izâh edilemiyor. Tıpkı tesadüfî bir keşif gibi, yediğim elma filân derdime şifâ olsa da, benim onun tıbbî izâhını bilmemem, yapamamam gibi. İşin diğer yönü de şu: Akustik hesabı-ses yayılması ve düzeni gibi, mimaride, bütün unsurları hesaplar ve yerli yerince edersin, ya tutar ya tutmaz. Bu mübhemlik, belki TELEGRAM cihazının “zihin kontrolü”nü nasıl gerçekleştirdiğinde de var. İzâh edilemez birşey; ama yapabilen. Tıpkı, beş duyu idrakimle yaşarken, onlar hakkındaki tıbbî, fizikî, kimyevî yapıları hakkında bilgi sahibi olmamam gibi. (...) Telepati bahsi burada, rüyâ ile “haber” benzerliğinden dolayı, bunların HİPNOZ, tabiî ki TELEGRAM ilgisi içinde tekrardan ele alınıyor. TELEPATİ, bana göre eski bilgilerle, tıb ve bu gaye etrafındaki klinik cihaz yapımı ve tecrübeleri çerçevesinde anlatılan bir dava. Buna dair tecrübeler, belirlenmiş şartlar ve unsurlar ile, seçilmiş kişiler arasında yapılıyor. TELEPATİ’nin isbatı gerekmiyor, o bir bedahet; yapılan tecrübeler ise, BEYİN esasına dayanarak, bu işin nasıl gerçekleştiğini anlamak ve bunu yararlı olarak kullanmak için. Tecrübelerin, bir tertib ve ısmarlama işi olması, gerçekleşenin, TELEPATİ değil de, zihinden zihine bir haberleşme olduğunu gösterir. TELEPATİ’ye benzer yönü, uzaktan ve haber niteliğinde olmasıdır. Uzaktan haber alabilme, “onu kabul edebilen bir bünye ve zihin için bir teshir ifâde eden” geniş mânâdaki HİPNOZ’a girdiğinden, TELEGRAM’ın da mevzuu. TELEGRAM’a “sun’i telepati” yakıştırması, bu yüzden olsa gerek. Diğer taraftan; TELEPATİ’nin, yapmacıksız, zorlamasız, hedef kişi belirsiz, zamanı muayyen olmayan ve birdenbire doğan bir espri - ruhî hâli gösteren özellikleri, TELEGRAM’da bir andırıştan ibaret. Cihazın çok amaçlı fonksiyonlarından biri, kullananların hedef kişinin çokça kullandığı kelimeleri kapmaya dair ayarı veya kullananın zamanlama hüneri ile bunun gerçekleşmesi. Hedef kişi hakkında edindiği haberleri sağlamaya mahsus, NYMPHA’nın dalga giydirme, sessiz sözlü telkin veya doğrudan konuşmayla uyandırdığı duygu ve düşüncenin, cihazla otomatik olarak veya kullananın hüneriyle anîden kapılması. Bu çerçevede bolca kullanılan usûllerden biri, TEDAÎCİLİK’tir bilmem anlattıklarımdan, sanki cihazın karşımda bir canlı varmış gibi kullanıldığı hissedilebiliyor mu? Bu canlılığın da cin hayâlini besleyebileceği? Söz KAPMA’lardan açılmışken: Meselâ, öksürme ânında, buna ayarlı bir kullanma ile, karından göğüse doğru bir kasılma yapılabilir. Yahud, sizi sinirlendirici onlarla ilgisiz bir şey veya onlarla ilgili tabiî olarak sinirlenilmiş bir şey, yahud onların bir tertibi ve hareketi neticesi sinirlenmeniz ânında, vücudunuzun herhangi bir yerinde, ihtar - tehdit - tedib edici kramplar oluşturulabilir, elektrik çarpması gibi nokta darbeler vurabilirler. MANKURT gibi itaatkâr olacaksın; gayesi hukukî olmayan bir arzularının gerçekleşmesi. Kişiliksiz, telkin ettikleri saptırıcı haberlerle yalnız, bir şebek tipin Telegram’da yeri olmayan şekilde “beni görünce karşımda önünü ilikleyeceksin!” haysiyetsizliğine düşürülmüş. Nezaket ve saygı değil de, tahakküm keyifleri dilekleri. (...)

30

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

HİPNOZ yoluyla RÜYÂ… TELEGRAM açısından eklemeye değer tek mesele, serbest veya ısmarlanmış şekliyle, rüyâlarda hissedilen sun’ilik ve rüyâ vakıasının insana nisbet cansız manken gibi oluşudur; abartılı bir canlılık hissi. [12]

14. BÖLÜM’DEN Afazî kelimesinin mânâsı, ruh ve düşünce ile, beyne bağlı “konuşma sistemi-fizik ve keyfiyeti” arasında, ruh ve düşüncenin, bir işleme bozukluğu olmayan konuşma sistemi ile gerçekleştiğini, ama her sağlam konuşma sistemi ile bunun gerçekleşmediğini gösterir: Ruh ve düşünce ile, sözkonusu sistemin aynılığı ve farklılığı… Bu aynılık ve farklılığı, kendinden geçme müşterekliğinde, her kendinden geçmenin aynı olmadığına da tatbik edebiliriz: Zikirle kendinden geçme ile, kendinden geçme denilen herhangi bir hâl… Bu aynılık ve farklılığı, beyin ve ruh olarak, rüyahayâl bahsine de tatbik edebiliriz: Her rüyâyı beyinde titreşim görebiliriz ama, her rüya duyulardan beyne yüklenmişlikle değildir, TELEGRAM rüyâları gibi ki, bunun da sun’isi. (...) [13]

15. BÖLÜM’DEN Telegram – Yapma Beyin Betatron: Elektronları hızlandıran elektromanyetik bir cihaz… Zihin kontrolünde kaba bir yönlendirici uygulama diye duyduğum, hususen “elektrik veriliyor” dediğim durumlara yakıştırdığım bir âlet. Özellikle vücudu yakma işlerinde, bir sistem ifâdesi niyetine. 2 metre beton duvarı delip geçtiği, parçaladığı söylenen çeşitleri de olan. Röntgen ışınları gibi delip geçmeyle, parçalama ayrı şey; bu bakımdan BETATRON’u, bir sisteme nisbetle gerçekleştirilmiş, çeşitleri olan bir âlet diye biliyorum. Sanayide de kullanılan… BETA ve ELEKTRON kelimelerinin birleşmesiyle, BETA-TRON ismini aldığını zannediyorum. BETA: İlmi sınıflandırmalarda, ikinci bir şeyi ifâde için kullanılır. Bu ikincilikten kasıd, izâhı bütünüyle fizikî olarak yapılamayan kasdını da kapsar; sanki, şuur gibi, maddî olanla mânâ arasında bir kabuk olan. BETATRON: Elektronları hızlandırarak, enerji çoğalımı sağlayan, azdıran… BATE: Nefesini tutmak, kesmek, azaltmak, tenzil etmek. Bu hususta, TELEGRAM’da, vücuda verilen elektrikî tesirin marifetlerinden.
ELEKTROMANYETİK: “Makswell, ışık dalgalarıyla elektromanyetik dalgaları tek bir formül içinde toplamak istiyordu. Frekansları –dalga uzunluğu– saniyede 300.000 mil kadar yükseldiğinde, bu iki çeşit dalganın birbirinin aynı olduğunu keşfetmesi onu çok şaşırttı. Böylece ışığın, mekanik bir modelini göstermiş ve ışığın elektromanyetik bir form olduğunu ispatlamış sayılıyordu.”
12 Baran Dergisi, 187 13 Baran Dergisi, Sayı 188

31

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Çeşitli ışınların, gözle görülmeyen ve beynin gördüğü oluşu düşünülürse, “hani ışık nerde?” gibi bir kabalığa düşülmemesi gereği de anlaşılır. Betatron kelimesinin değişik bir kullanımını, Televizyon’da bir doktorun “kanser tedavisi” ile ilgili bir cihaz bulmuş olduğu haberinde gördüm… Mucidi şöyle anlatıyordu: — “Duvarın ötesinde olan bir nesneyi tesbit edebilen BETATRON cihazı gibi, bu cihaz, vücudtaki kanserli hücreleri tesbit ediyor ve müdahale ediyor!” (...) Bendeki duygu ve düşünce dalgalarını tesbit ederek, o kelime, duygu ve resim dalgalarını kompoze ederek bu hususları bana giydirmek: Bu mânâda anlaşılmak üzere TELEGRAM cihazı, beynimin karşısında sanki bir YAPMA BEYİN olarak, beni teshirine alan-almaya çalışan. NYMPHALAR, bu tesbitimi bana, insanın robotunun bizzat o insan olması, o insanın bu mânâda ölümü gibi, korkutucu olarak kullanıyorlar, bunu telkin ediyorlar. Ben de onlara, “beni korkutucu olmaya çalışmanız bile, bunun tam mânâsıyla gerçekleşemeyeceğini gösteriyor!” diyorum. Korkuttukları mesele, ben ne kadar yazar ve konuşursam, onların bunu cihazlarıyla tesbitlerinin o kadar teferruatlı olacağı bakımından. Oysa insan duygu ve düşüncesine gelen, beylik klişeler hâlindeki dalgalar bir yana, hep yeni: Ne hissedeceğim ve düşüneceğim, benim için bile bir GAİB. Kelimeler, dalga olarak tesbit edilebilir, ya kelime mânâlarına hapis olmayan bir ruhu gösterici ÜSLÛB; meselâ, içinde hiç masa kelimesi geçmeksizin onu anlatacak olma? Hani, “söylediğimin ne olduğunu bilmeden, düşündüğümün ne olduğunu ben nereden bileyim?” diyen ruhun hücceti! Beyin, düşünen bütün vücudun merkezi; ve beden, ruhun bineği! Kaldı ki, TELEGRAM, yüzde yüz, hedefi olan BEYİN’e de hükmedemiyor; o, TAM BİR BEYİN olamayacağını gösteren belirttiğim sebebler dışında, şu hâliyle, bebek esvabına zorla sığdırılmaya çalışan 100 okkalık insan misâli çerçevesinde iş görüyor… NYMPHALAR’a söylüyorum: — Eğer öyle olmasa, doğrudan cihaz hünerinizi cüz’ileştiren, tehditlere, şantajlara, ISLIKÇI yardımlarına ihtiyacınız olmaz: Meselâ şu ândaki lâflarınız; yazın verilmeyebilir, asker şöyle davranabilir, ziyarette şu olabilir, yan hücredekiler böyle yapabilir, mahkeme, vesaire, vesaire, vesaire…” NYMPHALAR’ın haklı oldukları taraf, bu cümleden olsa da şu: Bana dışarıdan, işin aslını anlayıcı hiçbir yardım gelmediği gibi, benim kendi imkân ve çabamla anlattıklarım da, bizzat cihazı kullanan NYMPHALAR da dahil, ya anlaşılmayan veya anlaşılır gibi olup da, işi yine bana bırakan soydan. Hedef olan benim: Bu hususta tesbit ve tahlil, bunun sıhhatini anlatmak bana kaldığı gibi, buna sebeb tesirin mahiyetini bulmak da bana kalıyor. Bu ifâdelerde elbette bir serzeniş var: Ama düşmanlarımı sevindirmemek ve bu kitabın gayesini belirtmek için söyleyeyim ki, teknik anlatımlarım etrafında ne söylenirse söylensin, neticede bunlar benim yaşarken zanlarım olarak bir mânâsı olanlardır. İşin temelinde ise, bir ruh-madde karşılaşması hâlinde, cihazın mahiyetini ikinci dereceye iten bir nefs murakabesi ve muhasebesi üzerindeyim. Bir zaman çokça üzerinde durduğum BETATRON

32

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

meselesini de, bu çerçevede sözkonusu etmiş oluyorum. TELEGRAM’ı “negativ beyin” olarak gördüğüm de anlaşılmalı. (…)

Beyin Dalgaları “Sinir hücrelerinin ürettikleri ELEKTRO-KİMYEVÎ sinyaller, çevreye değişik dalga boylarındaki dalgaların yayılmasına yol açar. Gözle görülmeyen ve elle tutulamayan bu dalgaların varlığı, bazı cihazlarla tesbit edilebilmektedir. Kafatasına bağlanan elektrodlar aracılığıyla, beynin yaydığı dalgalar, elektroensefal denen bir cihaza gönderilir. Bu cihaz, beynin en zayıf dalgalarını bile tesbit eder. Beyin, saniyedeki titreşim sayısına –frekansa– göre değişen ALFA, DELTA, GAMA, TETA ve BETA denilen farklı dalgalar yayar. Fizikî ve zihnî algılama durumunda yayılan ALFA dalgaları saniyede 7-13 kez salınır. Saniyede 13-60 kez salınan BETA dalgaları, kişinin kendisini gergin hissettiğinde, stresli olduğunda veya korktuğunda, yâni alarm durumunda yayılır. TETA dalgaları, saniyede 4-7 salınım yapar ve şuurun zayıfladığı durumlarda, uykuya geçerken veya uykunun ilk zamanlarında oluşur. Uykunun derin safhasında ortaya çıkan dalga ise, DELTA’dır. Saniyede 0.1-4 titreşim yapan bu dalgalar, çok yavaş iletilir ve şuur tam kaybolduğunda oluşur. GAMA dalgaları saniyede 30-50 kez titreşir. Bu dalganın, idrak - şuur - düşünce sırasında ortaya çıktığı düşünülmektedir.” (...)
TELEGRAM, malûm, uzaktan “beyin kontrolü” ve “zihin kontrolü”; yukarıda iktibas ettiğim yazıyı, insandan yayılan dalgaların altını çizmek için, sadece bunun için aldım. TELEGRAM’da, cihaz ve hedef kişi ilişkisine muhtelif defalar temas ettim; burada bir benzetmeyle, uçakların radarla, denizde balıkların “sonar cihazı” ile tesbitini ekleyeyim. Gönderilen dalgalarla cisimlerin tesbitinin aksetmesi hâdisesi; bunu beyin ve zihin dalgalarının tesbitine ve aksetmesinin de, kemmiyet ve keyfiyet olarak anlaşılmasına tatbik edin. Bu misâl, enerjinin yoğunlaşması ile maddenin teşekkülü, AURA-insanı çevreleyen ışık’ın, insan bedenine vücud vermesi şeklinde “dıştan içe” bir oluş anlayışını çeliyor değil; neticede, içten dışa bir dalga yayılımı anlayışını çelmez. Burada aklıma, BETATRON’un, enerji çoğalması-azdırması yaptığı da geliyor. Yaptığım bu izâhın en güzel tepkisini, kardeşimden aldım: SAÇMA DEĞİL… Galiba TELEGRAM anlatma hususunda en güzel tabir de bu: Tıpkı, bugün fizik ve tıb ilminin teorilerinin itibarının da, bu ifâdeye girebildiği kadar olması gibi. (...) TELEGRAM’ı anlatırken, bazı kişilerin hâdise anlatmamı istediklerini duydum. Kaba-saba hâdise anlatmalarının, kaba-saba anlayışlar önünde ne hâle geldiği, bizzat benim yaşadığım dramdan belli değil mi? Meselenin ne gülünç hâle düştüğü? Ben, “karnıma ağrı veriyorlar!” desem, karın ağrısına tavsiyeden tutun da, “benim de karnım ağrıyor”a varan, beni büsbütün boğucu olmaya ve TELEGRAMCILAR’ın ekmeğine yağ sürmeye kadar neler, neler! Onların gülünçlükleri de, bana çıkan ve anlaşılmayı zorlaştıran bir vakıa. Kaldı ki, sözkonusu teknikle gerçekleştirilen iş, dünyalar arası hesablaşmayı gerektiren bir mahiyette ki, bu eserde aslolan, bir nefs

33

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

murakabesi ve muhasebesidir; hâdiselerin nakli, buna bağlı ve hukukun hileleşmeden dikkatini uyarmak içindir. En azından, onun hâlinin ifşâcısı olmak. Hâdise mi? BETATRON’la ilgili küçük bir notu aktarayım: 2006 veya 2007’de, Metris hâdiseleriyle ilgili, usûl yönünden yeniden yapılan silâh davasına gidişim, arabadan inince, “bana BETATRON veriyorlar!” diye bağırmam, Mahkeme salonunda kafamın etrafında bir hâle varmış gibi rahatlatıcı ve melekî bir tesir, bu sırada dinleyiciler arasındaki yakınlarımla selâmlaşmam, Mahkeme heyetine nisbetle sağ tarafta oturan gazeteciler, o tarafa bakmamaya mübalâğalı duruşum, buna rağmen birden, “kızlara bakma!” diye tedib edici, cihazdan verilen ses… Bu, aynı zamanda benim, konuşabilip konuşamayacağımı da yoklama oluyor: Ben arkadaşlara dönüp, bana BETATRON verdiklerini söylüyorum. Aynı zamanda, hâkimlere de aktaracağımın sinirlenmiş hâli; mevzu TELEGRAM değilse bile. O ânda ara veriliyor ve askerler beni, hücreye götürüyorlar. Kısa bir süre sonra da, orada Mahkeme’nin bittiğini haber veriyorlar. Bu türlü TELEGRAM faaliyetlerinden ötürü, benim baştan söylediğim husus hep şudur: Duruşmadan vareste tutulmak istiyorum… BETATRON VERMEK? Nymphalar, bu ifâdenin yanlış olduğunu söylüyor ki, doğru. Ama bu doğru, onların alaylarını doğru kılmıyor. BETA-TRON hakkında söylediklerim göz önünde tutulursa, benim söylediğim doğru olur. Ama cihaz kastedilirse? “İğne yapıyorlar!” derken de, âlet ve araç kastediliyor anlaşılsa? Demek ki, yarı yarıya haklıyız; bu bir galat ifâde. Günlük hayatta kullandığımız nice ifâde gibi! (...)

Gerçek mi - Halüsinasyon mu? Kartal Cezaevi’nde bir ziyaret günü; sabahtan öğleye kadar ve öğle paydosu ve yemek arasından sonra, tekrar. Kapalı görüş. Genel olarak sabahleyin, diğer arkadaşların ziyaretçileri gelmiyor. Ben, henüz ziyaret saatlerinde cihazın tesirini ve konuşmalarını kendilerinin yavaşlattığını veya tutulan balığın misinasını bollaştırma gibi bir tutumla beni rahatlattıklarını bilmediğim için, tam ziyaret yerine girince beden ve beyin olarak rahatlamamı, ziyarette dağılmama bağlıyorum; onun için de hiç kaçırmıyorum. Sonradan, aynı şiddette ziyaret yerinde de TELEGRAM işkencesi. Hâlimi seyirci olarak, sebebini bilmeksizin, bütün ziyaretçiler biliyorlar; hepsi şâhid. Evet; bir sabah ziyareti ve benden başka kimse çıkmış mıydı, çıkmamış mıydı, hatırlamıyorum. Cihazla –veya cin tesiri diyorum– beni orada da sıkıyorlar. Ziyaretçiler bölümü ile, açık ziyaretin yapıldığı –salon gibi diyelim– yer arasında, kapalı görüş koridoru. Açık görüş tarafına açılan pencereler. O sıkıntıyla, üzeri ondüle kaplı- ışık geçiren malzemeyle kaplı tavanından dolayı, gayet ferah görünen sözkonusu mekâna bakmak üzere camı boyalı pencereyi açıyorum. Bir de ne göreyim? Ondüle dedikleri, alt ve üstü eşit yarım dairelerden müteşekkil kıvrımlı-dalgalı tavan malzemesi üzerinden, Banknot matbaasından çıkan kağıt paralar gibi, bütün zeminden akan Atatürk resimleri; hepsi aynı, yandan bir kafa ve çizgiyle yapılma. Klâsik, herkesin bildiği resim şeklinde. Gördüğüm gerçek ama, ziyaretçime söylesem mi, söylemesem mi? Onun tavanı görmesi mümkün olmadığı için, bunun sağlamasını yapamıyorum. Bana inanır mı? Gördüğüm halüsinasyon da olabilir. Beni 34

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

rahatlatmaya gelen ziyaretçimi üzmemek için, yarım yamalak ve alelâde bir şeymiş gibi söylüyorum… Bu tertib: Projeksiyon âletiyle, –çizgileri gölge renginde resimlerin– tavandan geçirilişi şeklinde olabilir. Şimdi: Benim hâlimi izâh sadedinde ilmî ve fikrî İZAHLARIM olmasaydı, kuru hâdise nakillerinden, kim ne anladı ki, kim ne anlayacaktı? Ben yine KLÂSİK PSİKOLOJİ yorumlarının ayrıca işkencesi altında, seyircilerin kimi beşuş çehreli, kendi nefs rahatı ve çıkarında, BOK yolunda olacaktım. Bu ifâdeyi, kızgınlığım olarak alın. “Allah’a malik olan neden mahrumdur?”; benim bürünmeye çalıştığım mânâ bunun hakikati iken, seyircilerin anlayacağı, sözkonusu ifâde. Bu benim, yaşama mücadelesi içinde bir nefs muhasebemdir de; fikri anlamaya ve sevmeye çalışın, kendinize yarar kılın bu çileyi. Eğlencelik olsun diye yazmıyorum. Dikkat ediyorsanız, sadece TELEGRAM’ı yazmıyorum, TELEGRAM’la yaşarken, vesile ve tedâî sarmaşıklarıyla hep TEVHİD’i yazıyorum; niçin yaşıyorsak, yaşamamız gerekiyorsa, onu. (...) [14]

16. BÖLÜM’DEN Şimdi ve Arkada Kalan TELEGRAM, “zihin kontrolü ve yönlendirme” diye birşey var. Böyle birşey mümkün mü, değil mi? Hani bir gazetecinin, benim bunu ilk duyurduğum 2000 yılında, “Tanrı’nın işi mi yapılıyor ki, zihin okuma mümkün olsun!” diye yazdığı, sonra birşeyler duymuş olmalı ki, benim ismimi anmadan, “vay canına, teknik ne kadar da ilerlemiş!” makamında ilkini çelici makale kaleme aldığı safha gibi. Nihayet, içinde bulunduğumuz, TELEGRAM kitabımdan bugüne süren, “bu iş nasıl gerçekleşiyor?” safhası. Hepsi içiçe girmiş bir süreç hâlinde, her safhada başrolde ben. TELEGRAM vakıasının fantezi veri ve anlatımlar, film vesair hayâli işlemeler dışında, YERLİ olarak ortaya konulmasının, kamuoyuna duyurulmasının son safhası olarak da bu yazı dizisi-eser… Böylece, niçin seçme ve hülâsa hâlinde, kronolojik tarih gözetmeden, serbest ve rahat bir anlatım tarzını uyguladığımı da izâh etmiş oluyorum: Tam da, içinde bulunduğum şartlarda ancak yapılabilecek şekilde. Ayrıca, sadece TELEGRAM’ı değil, TELEGRAM altında olmama rağmen devam eden fikir hayatımı da, içiçe anlatıyorum. (...)
Hep şimdide yaşıyoruz; geçmiş ve gelecek hep “şimdi” içinde ve hâlinde. Metris Cezaevi’nde, havalandırmada, hava soğuk ve yerler ıslak, bahçede turlayan üç kişi. Hatırladığım, sözümün muhatabı Hasan Kapar: — “Bak şimdi üç kişi, kanlı canlı, aranızda sohbet ederek geziyorsunuz. Aradan zaman geçecek dışarı çıkacaksınız ve belki şu ânı hiç hatırlamayacaksınız! Öyle ki, ben size şu ânınızı hatırlatsam bile! Hiç olmazsa şu sözümü hatırlayın ve size bir fotoğraf kalmış olsun, dondurun bu ânı; bana, ben demedim mi dedirtmeyin…”
14 Baran Dergisi, Sayı: 189

35

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Onlara lâtifeyle karışık olarak söylediğim bu sözde, gece-gündüz dışarı çıkma hayâliyle yaşayan mahkum psikolojisine âit, hayatın hakikati bir ironi de vardı. Çocukluğum diyorsun da, genel anlatım içinde kalan hiçbir fotoğrafı olmayan yıllar geçmiştir. Günü gününe tutulmuş günlüklerin, eğer fikir ve muhasebe yoksa, sahibi için bile leş kokan olması, hatırlasan ne olur, hatırlamasan ne olur intibâı vermesi, bu yoldan da bir nevi “olmasa da olurlarla beraber mi yaşıyoruz?” dedirtmiyor mu? Elbette, hiçbir ân boşuna yaşansın diye değil, ama bizde kalan hülâsa kıymeti ne ve hayatın kıymetini anlıyor muyuz, vaktin kıymetini? Hazret-i Eyüb misâli, “nereden ne aldığın değil, ne yaptığındır önemli olan!” hikmetiyle, hangi şartlar içinde neleri nelere vesile kıldığım, 11 senelik TELEGRAM maceram ve 8 senedir verdiğim eserler boyunca, nihayet; “Ölüm Odası”nda görünmüyor mu? Galiba, bu eserde niçin hâdiselerin hülâsa ve özünü verir, ruhunu işlerken, klâsik bir “işkence edebiyatı” içinde görünmediğim, öyle bilinmek de istemediğimi anlatmış oluyorum. Kuru bir vakıa tesbitinin, herhangi birinin aile albümü kadar sizi enterese etmez bir cansızlıkta kalacağı, tam öyle olmasa bile, benim Mahkeme’ye çıkışım dolayısıyla aktardıklarımdan belli değil mi? Meğer ki, kuru vakıa nakli, canın cana bakmasına muhatab olsun da, onunla ilim ve fikirleşsin. Bu iş ise, sadece nadidelere mahsus; bizim anlatımımız ise, niyet olarak da umuma.

Müşahedede… Bu gece, (22 Ağustos Pazar günü — 2010), NYMPHALAR’ın, vücuduma verdikleri düşük yoğunlukta elektrik ve niteliği çeşitli hafif yollu lâf atmaları altında, KARTAL’da müşahedeye konulduğumuzda ve geçen benim için 9 günde olup bitenleri hülâsa edeceğim; çok da hevesim olmamakla beraber. İlerleyen bölümlerde gerektikçe geri dönüşüm bâki. (...)
Arkadaşlar ikişer ikişer hücrelere yerleştirilirken, ben tek olarak bir hücreye konuyorum. İçerinin, tuvaletten dolayı leş kokusu. Hâlimin tarifine gerek yok. İlk gece hakkında fazla bir şey hatırlamıyorum; tam tersi olması gerekirken. Sadece, sağ tarafımdan sol tarafıma, sol yanımdan sağ yana dönerken, kalbim mi duruyor ne, ışınlanma hayâline uygun şekilde bir ânda bütün vücudum yanıyor ve ben kayboluyorum; dönünce yine şuurlu hâlim. (...) Gündüz, müşahede bölümüne geçilen geniş boşluk diye hatırladığım yerden, Cezaevi personeli veya başkaları da var, onların olağan sesleri. Bu sesler arasında, benim de ismim ve bahsim geçiyor. Müddetini kestiremediğim bir zaman içinde, oradan “Savcı geliyor!” diye ses de karışıyor ve onun bir Mafya lideriyle münakaşası; ve Savcı’nın benim aleyhimde bağırıp çağırması. Sesler hayâl için kurgu. Arkadaşlar, bu sesleri duyuyorlar mı? Sanıyorum karşı hücre boş. (...) Tuhaflıklar oluyor. Dışarıdan gelen seslerden, Savcı’nın Cezaevi personeline, konferans verir gibi konuşması yanında, doğrudan kafamın içinde silik tonda onunla karışan ses ve konuşmalar. Arkadaşların arada bir tekbir getirmeleri, birbirlerine hücreden hücreye seslenmeleri, ihtiyaçlar çerçevesinde konuşmaları, benim işit-

36

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

tiklerimden habersizler gibi geliyor. Zamanla, yattığım yerden duyduğum seslerin, onlar tarafından duyulmadığını kesin olarak anlıyorum. Duymaları da mümkün değil. Ranzanın üst kata uzanan içi boş demirinden geliyor gibi. Acaba ranza demirinin içinden mi? Benim yaklaşıp uzaklaşmamla ses değişmediği gibi, ben bir demire yaklaşırken, o radyodan gelir gibi olan çok düşük tondaki ses, öbür demir tarafından geliyor. Orası da değil. Şu ayak ucundaki demirler? Bazen üstümdeki ranzanın bana tavan olan demirlerinden. Galiba buldum; duvardaki belli belirsiz hafif çukurdan gibi! Görünürde bir şey yok; sesin frekansı, acaba duvara gömülmüş bir vericiden dolayı mı? Orada boşluk var mı diye, elimle vurup yokluyorum; herhâlde yok. Nihayet; sakın cin ve cinler olmasın? (...) Salondan gelen o toplantı seslerinden biri, bilmem kaç dakika sürüyor, tekrar tekrar kulağımda ve teybe alınmış bir ses, bilmem nasıl bana veriliyor. O zaman böyle bir düşünce içinde idim. O konuşmada, benim Askeri Mahkeme’de yargılanacağım söyleniyordu. Yaralı, hasta ve böyle biteviye başlayıp biten bir konuşmanın kesiksiz tekrarı. Ve benim, her seferinde, bir hevesle sesin geldiği yeri keşfetme ve sükûtu hayâle uğramalarım. Kaçıncı gündü bilmem, karşı hücreye Hasan Kapar geldi. Ona seslendim ve benim hakkımda sürekli konuşulduğunu, duyup duymadığını sordum. Tahmin ettiğim gibi, duymuyormuş! Benim kantin ihtiyaçlarımı sipariş ettiğini ve günlük gazeteleri yollarkenki tabiîliği, benim ne bakımdan düşünüldüğümü de gösteriyor; işittiklerimin nasıl gerçekleştiğini nasıl anlatabilirim ki? Bu şartlar altında, sayımlardaki olağan gıcık verme hareketleri, sözkonusu işler için bir katık. (...) Dokuzuncu gün, hani akla gelebilir, 15 gün dolmadan hücreden koğuşa çıkarılıyorum; iltimas yapılıyor gibi. Tek kişi, 6 kişilik, iki katlı koğuşa. Mahkeme’ye hazırlanayım diye. 15 günün sonunda, yanıma arkadaş da geleceğini umarak. Hâlbuki, o günden başlayarak, TELEGRAM’ın içli dışlı oyunlarının zenginleşmeye başlaması sözkonusu. [15]

17. BÖLÜM’DEN Ağlama Üzerine Bugün 27 Ağustos 2010. Akşam haberlerinde, Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’un veda konuşmasını dinledim. Sunucu’nun dediği gibi, konuşmasının bir yerinde, kendisine desteğini esirgemeyen eşini, oğlunu ve kızını anarken, bir duygu yoğunluğu içinde, ağlayacak gibi oldu, sesi boğuldu, kendini kontrol için sustu, kendini tuttu. DELTA Serdar, olağan işlerini icra ederek, Avukat dönüşü oradaki konuşmalarla ilgili olarak, her lâfı alaya döndürücü bir tekrar ve yorum yaparken, bu bana onların bir seneye yakın zamandır işledikleri - alay ettikleri(!) benimle ilgili bir hususu hatırlattı: Heyecan, üzüntü vesaire gibi sebeblerle ağlama hissinin de, insandaki tansiyon inmesi veya binmesi ile bağlantılı olarak meydana geldiği
15 Baran Dergisi, Sayı: 190

37

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

iddiaları… Ben, bunu hatırlatarak, “şimdi Genel Kurmay Başkanı’nın durumu, duygu yoğunlaşmasından mı tansiyona bağlanmalı, ağlama hissinden mi tansiyon ilgisine?” diyorum. NYMPHALAR “durumdan dolayı” diyor. DURUM, dış şartlar mı, içimin gördüğü mü oluyor. Tansiyonum düştüğü için mi o durumun verdiği his, o histen dolayı mı o durumda tansiyon düşüyor veya çıkıyor? Her neyse. (Bu her neyse, tansiyonun indiği mi, çıktığı mı meselesiyle ilgili.) Neticede: Herşeyi beden-beyin fonksiyonu ile açıklamaya çalışan TIB ve PSİKOLOJİ anlayışının tersine, RUH bedensiz de VAR; ve ruh-beden ilgisi içinde teşekkül eden ŞUURLU varlığımız, ruhu beden tezahürü olarak gördüğümüz yerde, bizzat şuuru izâh edemiyor ki, onu sadece beyne bağlı olarak bilebilelim. Herşeyi beyin organına bağlı gören PSİKOLOJİ anlayışının çöküşü. Beden ruhun delilidir.

Sinir Sistemine Giriş NYMPHALAR bana, sistemlerinin tabiî amacı olarak beni aşağılamak üzere, benim söylediklerimle benim hakkımda bir kanaatlerini söylüyorlar: “Sende hayâl yok!”… Sistemin amacı aşağılamak da, bu söyledikleri, ona benzer bir şaka. Ama genelde bu soydan şakalar, tutarsa benim için ciddi ve tehlikeli, onlar içinse başarı olur. Meselâ KARTAL’da, ziyaret günü ziyarete çıkmadan evvel, ARAR bana, “seninkiler taksiyle geldi, şoförün adı NECATİ tatlım; senin küçük kız arabadan inemeden, taksi vınn!”… Örneğini pek çok görebileceğiniz, söylenen bir isim etrafında malzemesi sizin hayâlinize tevdi edilen delillendirmelerle pek çok kurgularını yaşadım; sizin tabiî paniğinizin, frekans ayarıyla öldüresiye azdırılması şeklinde. ARAR’ın, “tek başına bir yere kapatılan adama ne verirsen, gerçeği o olur!” hesabı; çünkü, işin gerçeğini sokuşturabileceğin bir durumda değilsin. O günkü hâdisede, ziyaretçime hemen, “sizi getiren şoförün adı Necati mi?” dedim. Evet; bir gardiyan veya asker, şoföre o isimle seslenmiş, yâni tanışıyorlar. Hem korkumun boşluğunun çıkmış olması, hem “tek başına kalırken bunu nasıl bilebildi?” denilebilecek olmasının memnuniyeti yanında, sözkonusu hâdise TELEGRAMCILAR’ın taze tuttuğu bir olabilirlik olarak, hep canımı yakan bir SABİTLİK arzetti. “Yarım doktor candan eder!” hesabı, yakınlarımın güyâ beni oyalamak adına “üzücü” kurguları da böyle oldu; hani aynı şeyi –TELEGRAM sabitini– düşünme monotonluğunu kırmak üzere, “hafif gerginlik” olsun niyeti.
Halbuki anlamıyorlar ki, domino tesirine döndürmek üzere TELEGRAMCILAR’a malzeme oluyor. BOLU’da, kendi derdim olarak TELEGRAM’ın nasıl yapıldığı hakkında düşünür ve bu arada kurguları içinde yaşarken, olmayan şey, NYMPHALAR’ın dediği gibi, HAYÂL kurmamam; hiç kurmamak mümkün değil, ama şuuruna ermiş ve şuurlu olarak, makul haddi aşmıyorum. KARTAL’da, dış şartlarla beraber beni yakan husus bu oldu: HAYÂL… Bolu’da ise, en basit olabilir niyetine, “ses nereden, nasıl geliyor?” diye bile bakmadım: Bunun ne demek olduğunu göreceksiniz. NYMPHALAR’ın benim için “hayâl kurma” adına söyledikleri, HAYÂL hakikati ve melekesinin ne muazzam bir şey olduğu hakkında yazdıklarımla ilgili, hani bir çelişki olduğunu belirtme. Ben de onlara söylediklerimi, şimdi yazarken

38

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

de bildikleri ve lâflamaları arasına not edeyim: Doğru, burada bende hayâl yok, çünkü KARTAL’da beni yakan, hep sonu fos çıkmak üzere bir hayâlin peşinden koşarken yaptığım kurguların, yorgunluktan öte, bitkinliği, bitirmişliği oldu. BOLU’da, o öldürücü hayâlin yerine, KARTAL’daki hâlimi de içine alan HAYÂL’in ihya ediciliğini gösterdim, gösteriyorum - sanıyorum. Kıvamı bozmamak üzere: Meselâ bir oda içinde aranması gereken bir kayıbı, hayâlin sana açtığı ufukla bütün Cezaevi içinde arıyorsun. Eğer şuurlu ve sistemli bir arayış içinde isen, onu bulamasan bile, o genişlikten odana doğru arama alanını daraltırken, –bu teşbihin ne kadar isabetli olduğunu da göreceksiniz!–, arananın bulunması şansını arttırmanız yanında, onu bulamasanız bile, sistemli bir düşünmenin verimi hâlinde, bulunduğunuz yere nisbet bütün bir çevre verilerini tanıyıp işleyebiliyorsunuz. Hani, kuru bir dalı devamlı sularsanız, o dal yeşermese bile, bir zaman sonra çevresinin çimen ve çiçekle şenlendiğini görmeniz gibi… İBDA’ya mahsus bir hususiyeti de işaretleyeyim: Beşerî sistemler, sistemin bir noktasındaki ilmî verilerin hakikatinin değişmesiyle, SİSTEM-ASIL olarak çökerler. Bunun yanında her soylu sistem, “en azından söylenişindeki ihtiyaç doğru ya”dan başlayarak, gerilerinde doğru ve hakikat öbekleri bırakırlar; çökmüş olsalar da. Oysa, bir RUH, ANLAYIŞ ve SİSTEM ifâde eden BÜYÜK DOĞU-İBDA, Mutlak Fikir’e nisbetle bir VASITA SİSTEM olduğu için, mahiyetine giren veriler, zaten sistemin kendisine âit bir prensib olarak, TE’VİL ve TÂBİR’e mevzu olurlar, bu yüzden sistem kendini her ân ihyâ edebilir. Tıpkı, “İslâm’da idare biçimi yok, bir idare ruhu vardır” aslı gibi. Her sistemin melûl olduğu yerde, MUTLAK FİKRE NİSBETLE kurulu sistem, her sistemin arta kalanlarını bu esasla istismar edebilir. Bu mesele, “şuur seviyesinin her değişiminde hakikat seviyesi de değişir”e sistem çapında tek alternatifin İSLÂM olduğunu da gösteriyor. (…)

Ağlamak Üzerine Merkezinde varlığını bâki kılana, kendi varlığına dair aşk ve korku bulunan, şevk, heyecan, sevgi, endişe, gam, keder ve sevinç duygularının “bir yerinde”, bunların ifâdesi olan malûm gözyaşı; ağlamak. Gönlün ifâdesi. Bu genişliğe tercüman olmanın yanında, yapmacık sulanma, riyâ ve zırlamaya kadar, hattâ mesnedsiz görünüşüne şahid olduğumuz bir hâl. Nasıl olursa olsun, hep his ve madde cebhesi beraber. Hissin derinden bir mânâya doğru gittiği yerde, fizikî eşlik olsun olmasın, o, fikirleşen, fikir olmuş, erimiş fikir bir keyfiyettir. (...)
NYMPHALAR bana, hani yana yakıla hâlini anlatan adama alay etmek için “ağlıyor!” veya “ağla ağla!” dersiniz, hem bu bakımdan, hem de KARTAL’daki bir takım TELEGRAM kurgularını hatırlatmak üzere, “ağla, ağla!” diyorlar. Ben de onlara, fikirleşen bir hınç karışımı hâlinde, okuduğunuz ve TELEGRAM altında yaşarken doğrudan veya dolaylı bu hâdiseye temas edici, TELEGRAM’ın vesile olduğu 15 eserimi hatırlatarak, “ağladığım belli olmuyor mu?” diyorum. Doğrudan TELEGRAM’a temas edenler, bu bütün içinde bir vesile ve parça: Beni, dengesiz bir deli ve manyak durumuna düşürmek üzere, hainlikle elele yürütülen bir durum içinde,

39

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

“işte ben!” diyen. “Vesileye sarılınız!” buyuran Peygamber sözüne riayetle, zehiri bile şifâya tahvil eden. (...) KARTAL Cezaevi’nde, hastahânelik olduğum ilk 6 ay içinde, –son birkaç gün hariç yalnızım–, yürürken, otururken, namaz tabiî olarak, uyurken, velhasıl bütün günüm tesbihatla geçerken, şu sözü ağızlarına pelesenk ettiler: “Ağlıyor, ağlıyor!”… Cin mi, cihazdan mı derken, bitişik veya uzaktaki havalandırmadan ve koridordan çıplak sesle, tesbihat ve duanın ismi, aşağılama niyetiyle, AĞLAMAK. (...) İdamla yargılandığım mahkemelerden birine gidiyoruz. Ön bölgede üç kişiyiz, herhâlde dört asker de var. Diğer askerler, arka bölmede. Bizim bölmede, iki bölme arasındaki kapının dibine çökmüş, Çingene olduğunu zannettiğim bir gardiyan da var. İçerinin havasızlığı vesaire önemini kaybetmiş bir şekilde, “cin mi tasarruf ediyor, cihazla mı yapıyorlar?” kararsızlığı içinde, sanki bayılacakmışım gibi, suyumu çıkarıyorlar. Kararsızlığın başlı başına bir eziyet olması şu yüzden ki, Sadettin Ustaosmanoğlu’na bana Kur’ân okumasını söylüyorum; ama neye karşılık olarak? O, cin niyetine okuyor, ben de Ayet-el Kürsi, Felâk ve Nas sûrelerini, kesiksiz, devamlı. Bu arada, o Çingene gardiyanın, transa girer gibi, tasarruf eder gibi, gözleri yumulu bir şekilde kasılmaları. Bugün, onun o hâlinin, bana cihaz dalgası hâlinde verilen telkinle olduğunu anlıyorum. O gün ise, bir Şaman işi tasarrufa yoruyordum. Böyle, baygınlık kıvranmaları içinde Mahkeme’ye vardık. Mahkeme’nin ne önemi(!) var! Verilen arada, koridordayız. Bizden yaklaşık 15 metre uzakta olan şimdi ismini unuttuğum, –hatırlayınca yazarım–, Teğmen veya üsteğmen ile, Çingene gardiyanın seslerini-konuşmalarını duydum. Gardiyana, “tüh be, ağlatamadık! Gazetecilerin önünde ağlasa ne güzel olacaktı!” diyor. Onların konuşmalarını duyup duymadığını Sadettin’e soruyorum, o duymuyor. Bu türlü, benim işitip de başkasının işitmediği ses ve konuşmalar, Telegram cihazının başlıca hünerlerinden biri. (...) BOLU CEZAEVİ’nde, tek kişilik hücredeyim ve havalandırmada da yalnızım. Yâni, şimdiki gibi, aynı havalandırmaya açılan üç tek hücre değil. Oyalanmak için, havadan geçecek bir kuş veya uçak, beklenen kısa bir seyir beklentisi. Çok, çok, çok yükseklerde uçan, Kartal büyüklüğünde bir kuş; ötmesi, kaba bir karga sesine benziyor. NYMPHALAR’ın mantıklısı diye gördüğüm, o zaman ismini Orkid koyduğum, bilgisayarcı olmayı yakıştırdığım birinin lâflamaları arasında, bahsi geçen kuşun sesi, benle alay etmek üzere, safha safha yakınlaştırıldı ve havalandırma içinde bana 3-5 metre mesafeden duyuruldu. Tâa uzaklardaki bir adamın, size birkaç adım öteden gelen konuşması gibi. Bu, cihaz marifetiyle o sesin size yaklaştırılması mı, yoksa sizdeki sese dönük dikkatin, siz bir radyosunuz da, sesin kısılıp açılması gibi işitme algınızın ayarlanması mı? Birinci durum için söylenebilecek olan şudur: Kuşun ötmesi ile eşzamanlı olarak, kuşun sesi alınır ve cihazla size istenilen mesafede duyurulmak üzere gönderilir. Doğrudan beyne değil de, radyo veya televizyon sesi gibi dışınızdan duyacağınız bu türlü marifetlere, “ses indirme” diyorum. Tâbir aklınızda kalsın: SES İNDİRME. Bunun da, başkasının duyup duymadığı örnekleri var, ama şimdi mevzuumuz o değil. (...)

40

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

2005’in Temmuz ayında, iki kişilik teklilerin bulunduğu bir yerde tek kişi kalmak üzere alındığım zaman, telefona alındığımda ve ziyaretçilerle görüşmemde, itminana ermiş, temel görevini bitirmiş biri olarak, hepsiyle helâlleştim. NYMPHALAR’ın çalışma usûllerine uygun, o zamanki “yoklamacı tahlil gibleri”nde bir alay muamelesi olarak kalan, benim heyecandan ve hamaset duygularıyla dopdolu, ağlar gibi olmam… Bu husus da, bütün alay etme niyetleri gibi, onlar aleyhine bir alay malzemesi oldu. Olması gerektiği gibi. Allah’a şükrederim! (...) Kartal Cezaevi’nde, bütün gözyaşlarım içime aktı ve Telegramcılar’ı güldürecek hiçbir tezahür olmadı. Süngerin sıkılıp da suyunun kalmaması bir yana, süngerin kendi sünger olarak bile varlığını idrakten çıkmaya başladığı demlerde, ARAR’ın yakınlarımla ilgili “facia” kurguları bile elimden bir şey gelmiyor hissizlik hissinde erirken, onun “yuh, ağlamıyor bile!” kışkırtmaları karşısında, birden gözyaşımın kuruduğunu fark ettim; bir uzvun kaybı gibi. Yeminle: Musa Aleyhisselâm devrinde yaşamış bir adama, ceza olarak “senden dua ve gözyaşını kaldırdık!” denmesindeki hikmeti sezdim. Yaşadım. Şu farkla ki, bendeki gözyaşı olmaması, iç değil de, dış yüzüyle ilgiliydi, gözümden yaş akmıyordu. İşte komiklik: Gözümden yaş geliyor olsa, onu tutmayacaktım. Ama bedenim benden ayrı. (...) “Sefillerin en sefili bir âlemde”, en sefiller sınıfından insanların(!) meslekî hünerleriyle karşılaştım; ve meslek ümidi içinde yaptıklarıyla: TELEGRAM’dan bahsediyorum. Her ne olduysa oldu, her ne oluyorsa oluyor; fikri zikir olarak yaşamaya çalıştığımdan. Asıl nefret ona; gerisi bahane ve fasarya. Ama, öte âleme nisbetle, bir müminin bu dünyada olanların “fasarya” olduğu inancını kazanması gerektiğini biliyorum; iş, oluş zorluklarını sıçrama tahtası yapabilmekte. Bu yolda yaş olarak ihtiyarlamak, ama şevk olarak genç kalabilmek; bundan pay sahibi olduğumu gösterdiğimi biliyorum. Pay sahibi olunması gereken, Allah Sevgilisi’nin sözüdür: “Benim bildiğimi bilseydiniz, daha az gülerdiniz ve daha çok ağlardınız!”… Aşk ve korku; her şeyin hedefi ötelerde, öte âlemde. Gerçek kazanç ve kayıb. [16]

18. BÖLÜM’DEN Suyu elekten geçirircesine yaşadığımız günlük hayat talâşesinden, aradan seneler geçince kalan ne? En entipüften takılmış olanlarıyla beraber, içinde bulunduğumuz ânda hatırlayabildiklerimiz neyse o. Onlar da, geçmişimizi hülâsalandırmanın dama taşları.
Aradan 8 sene geçti. Metris Cezaevi’nde iken arkadaşlara teselli babında sık sık söylediğim ve gerçekten çocukluktan beri çok derinden duyduğum bir sözü, yağmur altında sırılsıklam tur atan üç kişiye hitaben söylüyorum: — “Bakın şimdi, şu şartlar altında yağmurda ve düşüncenizin kıyısında dışarıda olmak isteği, yürüyorsunuz. Dışarı çıkacaksınız ve çok büyük bir ihtimâlle şu ânı ve hâlinizi hatırlamayacaksınız bile. Bak uyarıyorum da; bu ânı unutmayın!”
16 Baran Dergisi, Sayı: 191

41

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Canlı adama mezardaki hâlini anlatmaya davranmak gibi, canlı şimdiye, geçmişini hatırlatmak ve hissettirmek, çoğu zaman zor oluyor. Nitekim üçü de, bütün hasseleriyle yaşadıkları o ânın canlılığı içinde, sözüme şübheyle bakarlarken, hiçbirinin sözümü hatırladıklarını sanmıyorum. Muhtelif kimselere, muhtelif defalar söylediğim ve hiçbir resim kalmayan sözümü, sözkonusu üç kişiye bir resim kalsın diye çok ısrarla telkin etmeye çalıştım; ama biri hariç, ikisinin ismini ve resmini ben bile unuttum. Mevsim kıştı ve akşamüstü idi, hepsi bu. Mevsim yine kış ve o günden bugüne 8 sene geçti; yeni yılın 5. günü Cuma gecesi ŞEHİR’deki farelerin verdiği rahatsızlık altında bu hikâye edişe başlamama vesile kelimeyi buldum: BELİNOGRAF… Yâni telefon hatlarıyla fotoğraf, şekil ve yazıyı, uzak mesafeye nakleden cihaz. (...) Konuşma sesleri, çıplak ses dediğim tabiî bir ses değil de, sanki mikrofondan geliyor gibi; mesafe, ana koridorun oralar. Bayan Doktor, onlara, “ilginç bir denemeyi berbad ettiniz!” diyor. Yâni ben, ilginç bir denemenin kobayı oluyorum. Kobay farelerin ortasına kobay diye bırakılan ben, onları kendime kobay kıldım. Hâlen devam eden bir süreç. KARTAL’ın sağlamasını da gerçekleştirdiğim ilginç bir deneme oldular benim için. (...) [17]

21. BÖLÜM’DEN Düş ve Gerçek Düş yolculuğunun, ŞUUR YERİNDE OLARAK YAŞANMASI… Dünya’nın ayrılmaz bir biçimde bağlandığı sonsuz bir düş; bu düşte, gerçeğin temelleri erimektedir. Bu ifâde, Batı dünyasının Avustralya yerlileri hakkında vaktiyle yapmış olduğu bir tesbittir. Bu dikkate alınırsa, hayata bakış tarzları olarak, onların gerçekliklerinin bu olduğu da anlaşılır. Sözkonusu gerçeklik, niteleme farkı bâki, bugün fizik ilmi ve felsefe bakımından, modern dediğimiz ve araç gereçle ölçtüğümüz dünyanın da gerçekliği olmuştur. Atom altı parçacıklar fiziği dünyası ile günlük hayat bakışı arasındaki farktan bahsediliyor ve sade insan şuuru olarak “gerçeklik” günlük hayat tarafında kalarak o yerlilerden ayrılınıyor sanılsa da, bir çeşit düş yolculuğu olan modern fizik, matematik, tıb ve genel olarak bitki, hayvan ve tabiat ilimlerindeki incelik, aynı yollardan edinilmiş çeşitli araçlar hâlinde, günlük hayatımızda kullanılıyor. Demek ki, gerçek ve düşten anlaşılan şeyler farklı.
Bir film kurgusunda, filmin çekiminde rol alanların, yönetmenden, sair elemanlara kadar bir kadro ile, film seyircisinin karşı karşıya oluşunu gözönünde tutarsanız, hangisi gerçeğe daha yakındır? İşte TELEGRAMCILAR ve ben… Demek ki, bu teshir farkını dikkate almaksızın ve cihazlarına katık gerçek kişilerle oyun kurmada benim aldanmalarımı alaya alarak meseleyi benim zekâ durumuma sirayet ettirmeye kalkanlar, dü17 Baran Dergisi, Sayı: 192

42

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

pedüz ahmaklardır. Basbayağı, fizikî güç olarak misâl vereyim: Karşısındaki şu kadar adamı hazırolda tutarken, bunun kendisinde bir devlet gücünü temsilden doğduğunu gözardı ederek ve kendini gittikçe bu duyguya inanmaya kaptırarak, pazusunu yoklayan adam gibi, onlar gittikçe akıllı ve gittikçe salaklaşan da ben… Ama öyle olmadı: Ben neysem oyum, insan olarak onlar da neyse o. Ve zavallı NYMPHALAR: Bu yazdıklarımı anlıyor olmaları gibi, “çevre felâketi”ni yaşayacak bir talihsizliğe düştüler. Niyet olarak adi kurguları karşısında, her seferinde ahmaklıklarını yüzlerine vururken, –meselâ, şu yazı ne ki?–, bunu anlıyorlar. Tuhaf olan şu: Adi olmak istiyorlar. Bu satırlar yazılırken düşüncemin alınışı bakımından, benim için zor bir durum. Onlar için de; tavlanıyor gibi olmamak. Rahatsız edici hafifliklerine bu yüzden: “Soytarılık yapmayın!” DÜŞ YOLCULUĞUNUN, ŞUUR YERİNDE OLARAK YAŞANMASI; Telegram’ın, düş ve gerçeği mezceden niteliği bu. Düş ve gerçek hakkında yukarıda yazdıklarım da, buna dairdir. (…) Şu kalb üzerine konan resim meselesi, KARTAL’da beni şu bakımdan çok heyecanlandıran kurgulardan biri. “Gaz verme”, şu, bu gibi lâfları tekrarlamadan: TELEGRAM’da, ses ve görüntülerin bende tezahüründen sonra, hatıra yoklaması ve sağlamasından başlayarak her tertibte, cihaz teshiri-frekans yolu ve sözlü telkin birbirini tamamlar bir düzen içinde, hep “kalbin okunması” ve “düşünce okunması” sözleri telkin ediliyordu. Bende CİN hayâlini besleyen sebeb, bu olmuştur. CİN değil de bilgisayar türü bir cihazla yaptıkları yolundaki telkinleri ise, bende bir şok etkisi meydana getirmemiştir. “Nasıl bir şey merakı?” ayrı mesele. Zamanla, onlar kalbi sadece kan pompalar kıymete düşürüp, sadece beyin üzerinde dursalar da, bu sefer kalbten beyine ilgi gürültüye gittiği için, meselem İMÂN olmuştur. “Cin” derken, “imân” davasının çilesi. Kalb mahfuzdur, ama his okunabilir; cin korkusu derken, doğrudan doğruya KALB HAKİKATİ’ni ve ruhu inkâr eden bir cihaz teshiri altına girmek? Bu yazı dizisinde, ruh ve beden (beyin), ruh ve madde, nefs, şuur, kalb ve yürek vesaire gibi meselelere giriş sebebim de, bu. Herhâlde şunu söylemeye hak kazanmış bulunuyorum: TELEGRAM’ı gerçekleştirenler ve cihazı tanıyanlar bir yana, bu saatten sonra TELEGRAM’ı inkâr edenler, ikna olmama ve inkâr etme şartlarına da malik olmayanlardır. Şu satırları yazdığım sırada NYMPHALAR, Telegram’ı bilen birisini kastederek, “delilin var mı derse ne diyeceksin?” diyor. Ben de, “o kişiyle karşı karşıya gelir, konuşuruz; ikimizin arasındaki zekâ farkı kimin lehine ise, o haklıdır!” diyorum. Resmiyet bir yana, hile yapmak için bile olsa, “isbatın var mı?” deme şartlarına sahib olunmaması durumunu kasteden bir efelenme. (...) [18]

23. BÖLÜM’DEN Telegram Cihazı ile Çalışma – Uzaktan kumandalı bir oyuncak gibi, –bu karikatürize etme olarak bir benzetmedir– , vücudun umumî olarak elektrikî tesirin tonları altında kalması yanında, organ ve hareketlere hükmetme şeklinde, bu da çeşitli tonlarda gerçekleştirilebilen, fizikî tesir.
18 Baran Dergisi, Sayı 195

43

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

– Fizikî tesire eşlik eden, konuşma ve TELKİNLER. – Konuşma ve telkin olmaksızın, sanki beyne doğuş gibi, konuşma ve telkinin daha önce sizde yuvalanmış veya yuvalanmamış mânâsının vücut aktivitesine uygun frekansla gönderilmesi. – Elektrikî tesirin azalması, –ki bu da sıcak veya soğuk sudan çıkan elin, ikisi ortası bir sıcaklıktaki suya sokulduğunda, farklı algılanması gibi izâfidir–, buna mukabil niyete bağlı olarak konuşma ve TELKİN’in asıl olması. (...) Telegram’da, cihazı kullananlar ve rol alanlarla, hedef kişi arasında, ruhî ve maddî etkileşimin çeşitli durumları görünüyor. Meselâ, hedef kişi ben: Şuurum, ruh ve beden kanatları arasında, telkin ve konuşma ile ruhî, cihaz marifetiyle fizikî yoldan, ikna, korkutma, heyecanlandırma vesaire gibi niyete bağlı olarak, taciz altındayım. NYMPHALAR da, niyetlerine bağlı kurguları bir yana, cihazın başına geçerken “hâdiseye yanaşan insan şuuru”nu gösteriyorlar. Benim durumumun, onların davranış ve kurgularını belirleyen bir yanı da var. Neticede: Kutublaştırarak ifâde edersem, ben, iradem ile bedenim arasında bir çatışma içinde yaşatılırken, onlar iradelerine bağlı cihaz ve cihaz hüneri arasında görünüyorlar. BABA isimli filimden, şık bir misâl: Öz oğul, “Babam onu çabuk ikna etti!” diyor… Ve “nasıl?” sorusuna cevab: “Kafasına silâhı dayayınca, hemen imzaladı!”… İşte, iki taraflı olarak, İRADE ve ÂLET’in rolü. (...)

Ruhî Enerji “Her nakışta o mânâ”, merkezî duruşları olarak, NYMPHALAR’ın, “çeşitli çap ve markalarda” tenasül uzvu ve işlerini ifâde ediyor. Genel olarak TELEGRAM’da. Hem cihaz, hem sözlü telkin olarak. Ergenekon sanığı iken tahliye edilen Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un, şübheli görülenlerin fişlenmesi ile ilgili olarak, “zaaflarının tesbit edilerek şantaj malzemesi yapılması” yolunda sözlü talimatının bulunduğunu, gazete ve televizyon haberlerinden öğrenmiştim. Kezâ, Emekli Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın, “benim emrimdeki adam, beni dinlemiş; kızımı ve arkadaşlarını…” beyanı. Sene 2005’in, herhâlde Ekim-Kasım ayları: Bizim NYMPHALAR, “yeni bir işyeri açmanın” coşkun heyecanı ile, çeşitli geceler içinde beni “sorgular gibi” konuşmalarına “siz kimsiniz?” demem karşısında muhtelif cevablar verirken, şımardılar: “Biz Genelkurmay Özel Birliğiyiz!” dediler. Sonra: “Dinlemeye takıldı” filân değil, dümdüz, Generaller’in bile “…. Dosyasını” çıkardıklarını. Birkaç kere de, kendilerinin Başbakan’ın “…. danışmanı” olduklarını. (...) [19]

24. BÖLÜM’DEN Sene 2006… Bolu Cezaevi… Düşler dünyasında şuurlu yolculuk gibi, bildiğimiz uyanıklık şuuru ile, son derece süratli araba kullanıyorum; vücudumu âniden kaplayan şiddetli bir elektrikî tesirden sonra. Direksiyon hâkimiyetini kaybettiğim gibi,
19 Baran Dergisi, Sayı: 197

44

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

yoldan çıkmamak ve takla atmamak için gaz kesemiyorum. Tabiî olarak fren de yapamıyorum. Araba takla attı atacak heyecanı, korkusu, telâşı içindeyim ama, uygunsuz bir hareket yapmadan makul sürate inene kadar gidiyorum. İnanır mısınız, eğer kaza olsaydı, ben gerçek kaza olmuş gibi ölebilirdim. Kalb krizi mi denirdi. Uyandım. Müthiş bir kalb çarpıntısı ve nefes nefeseyim. Hücremin havalandırmaya açılan kapı arkasından sandığım çıplak bir ses, “tüh kurtuldu!” diye hayıflanıyordu… Bu kurguyu, insan rüyâ görürken bazen rüyâda olduğunu bilir ve “o şuur içinde”, rüyâda iradî bir rol oynamaya kalkar, ona benzetiyorum. NYMPHALAR, başka bir kurguda, mekânların film sahneleri gibi olduğu ama gerçek, benim de o hâl içinde şuurlu olarak dolaştığım “çalışma” yapmışlardı. Tabiî hâlin içinde, hatıra gibi hatırlanan; öylesine tabiî. Sonradan. [20]

26. BÖLÜM’DEN İki Hâdise (Bugün, 4 Kasım Perşembe, 2010, saat 14.30 civarı… Rahat bir gece geçirdim; gerek elektrikî tesir ve gerekse sözlü sataşmalar olmadı. Ancak, sabah saat 8’den, öğle vaktine kadar, NYMPHALAR hafif bir “çalışma” içinde de olsa, beni uyutmadılar. Belki 1-2 saat uyumuştum ki, 14.30 civarında TBMM İnsan Hakları üyeleri bizim havalandırmaya gelmişler, bir gardiyan beni uyandırdı. Bu ziyaret, anladığım kadarıyla, Cezaevi’ndeki benimle veya beni de ilgilendiren veya benden de duyulmak istenen bir durumla alâkalı değildi. Sabaha kadar, yukarıda okuduğunuz, anlatsanız da anlatamadıklarınızla ilgili yalnızlığa bir ek oldu bu ziyaret: Cezaevi’ndeki durumu sordular, ben “Telegram, zihin kontrolü” vesaire dedim, böyle birşeyi hiç duymamışlar. Düşünün hiç duymamışlar “zihin kontrolü” diye birşeyi!!! Eh, sadece nezaket diye addedebileceğim bir ziyaret ve DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ etrafında söylediklerime ek bir hatıra. Kartal Cezaevi’ndeki TELEGRAM işkencesinde yaşadığım, beden ve ruhî olarak muazzam bir tesire sebeb iki hâdiseyi, bu gözle de okuyunuz. Ziyarete gelenler arasında tek kayda değer söz, “inandırma sorununuz var” diye alınan not. Bilmeme durumlarını da, “bilmez görünme” zorunluğu içinde olmalarına bağlıyorum, yoksa ayrı gezegenlerde yaşıyormuşuz gibi olmayı, onların Milletvekili olma haysiyetlerine yakıştıramam!) (...)
Yatarken, Kenân’ın lâflamaları ve tehditleri. Uykuya dalma yorgunluğu içinde, uyuma veya uyumama tercihi bana bırakılmış gibi klâsik bir numaraları var ki, onun tatbikine mevzuyum. Bu, tehlikeden kurtulmak için uykusuzluktan çıldırma gibi bir hâle düşmenin başlangıcı. Ben, uykuyu tercih ediyorum. Üzerinizde bir elektrik gerilim hattı bulunduğunu düşünün, size olan mesafe ayarı sizin kendinizi salıp salmamanıza bağlı, sizin iradenize nisbetle çekimine girip girmeme şeklinde bir karar azabındasınız, neticede gücünüz tükeniyor ve ona yapışık uyuyorsunuz veya neyse ne. Klâsik bir numara dedim; tecrübelerime binaen mani olunabilir bir şey olmadığını bildiğimden, kendimi meçhule salıyorum, ne olacaksa olacak.
20 Baran Dergisi, Sayı:198

45

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Âniden, vücudumu sarıcı bir elektrik ve mıknatısiyet tesiri, ama kapma şeklinde değil. Ranzanın altından olağanüstü bir hızla birden üzerime atlayan, mukavemetimi önlemek için de Kenan’ın sesiyle “şimdi kollarını kilitleyeyim de gör!” diyen, keçi gibi üçgen yüzlü ve uzun kulaklı, kuyruğu kanguru kuyruğu gibi, hayvanca pençeleri - o görünüş içinde son derece ürkütücü maymun elli, toplam olarak; şeytan tasvirlerinin, duyu organlarımla idrak ettiğim canlı hâli… Derisi ve ayı tüyünü andıran tüylerinin rengi, siyaha çalan kahverengi… İsmi de İsmail… Arka yandan, sağ tarafımdan bana sarılmış, boğuşma hâlindeyiz ama, muazzam kuvvetli ve benle alay ederek, “hadi kurtul da görelim!” diyor. Bileklerimi yakalayan elleri ve eklem yerlerinde göze batan kemikli ve uzun biçimsiz parmakları, dikkat çekici; sadece parmak uçları - tırnak kısmı, insanınkini andırıyor. Avuç kısmına doğru açılan rengiyle, sanki zenci elini andıran bir el intibaı alıyorum. Kurtulmak için bütün gücümü kullanmama rağmen mümkün olmayınca, hırsla sağ elini ısırıyorum; hem de nasıl. Canı yanıyor ve şimşek hızıyla üstümden ranzanın altına doğru kaçıyor. Uyanıklıktan uyanıklığa geçmişim gibi bir hâldeyim. Şimdi dikkat: Bu hâdise, rüyâda şunu gördüm, böyle oldu gibi bir şey değil, birebir fiziken yaşanan bir hâdisedir. Isırmamla ilgili olarak, çenemi ve dişlerimi kontrol ediyorum, hani dişlerimin birbirine teması sözkonusu mu; değil. Can havliyle ve bütün gücümle ısırmamın tadı ve kaçırmış olmakla rahatlamış olarak, zafer kazanma hissiyle, “nasıl anlatabilirim”i düşünüyorum. Aslı karartan ve durumu zorlaştırabilecek olan sahte “ben de”lerden korunmak için. Gece sessizlik devam ediyor. Ben en rahat ve sakin uykularımdan birine dalıyorum. (...) Kenan’ın tehditleri ve benim meydan okumalarımın ardından, onun “bu gece içine gireyim de gör!” kızgınlık ifâdesi. Sözün telkin tesiri ve o zaman bilmediğim için ifâdelendiremediğim “frekans-dalga” ayarıyla, bekleyiş ürpertisi içindeyim. Koridordan bir ses gelmediği gibi, içinde bulunulan yerin nereye nisbetle ne mesafede olduğunu da karıştıran aktarılmış sesler veya ses indirmeler de yok. Sessizlik neşrediliyoru andıran bir mekân sessizliği. Evet; büyük bir ihtimâlle içime girecek. “Ne olacak, nasıl olacak?”… Daldım, uyudum: Birdenbire, Kenan’ın köpürmüş konuşmasıyla içimde, içimi paramparça eden, sanki bir araba motorunun yatağından çıkmış - daha doğrusu yataksız, dört bir yana savrularak işleyen pistonların verdiği bir acı. Bu bir benzetme; içimi paramparça eden, cin gibi içime süzülmüş Kenan, suretsiz bir tesir. O şok edici acıdan sonra, iki katlı ranzanın enlemesine ortadan üstüme doğru bükülüşü ve aynı ânda benim ranzada, aşağı doğru. Düz bir kağıdı üstünden kalemle bastırarak bir boruya sokar gibi bir karmaşa şeklinde, muazzam bir enerjiyle emen boşluğa doğru, ranza, yatak, ben, daha ne varsa gidiyoruz; yok oluş! Bir ânda olup bitiveren bir hâdise. Aynı ânda ayıklık ve herşey yerli yerinde. Bu bir rüyâ değil, alelâde soydan gerçek de değil. Kim ne derse, bir altını sorarım. Böyle benzer izâhtan vareste hâdiseler, sonradan ilgimi Şaman ritleri ve kuvantum fiziğine döndürdü. 2003 yılında SEFİNE isimli eserimin vesilesi bu. Ondan sonra, umumi olarak yaşananlarla örtüşebilir usûlleri

46

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

de ihtiva eder, ÖLÜM ODASI - B. YEDİ’nin altyapısı niyetine, aynı sene içinde TELEGRAM isimli kitabım. [21]

28. BÖLÜM’DEN TELEGRAM kelimesi, bildiğim kadarıyla Batı’da “uzaktan kontrol ve yönlendirme” kasdıyla “zihin kontrolü ve yönlendirmesi cihazı” marifetine giren iş için kullanılmıyor. Onlarda kullanılışı, Televizyon ve radyoda “haber bülteni - dış haberler”, haber, uzaktan gelen-verilen haber mânâsında. Televizyon kelimesinden kıyas ediniz. TELEGRAM kelimesinin içini dolduran, onu kavramlaştıran, “uzaktan zihin kontrolü ve yönlendirilmesi” sisteminin ismi olarak koyan benim. KARTAL’da bir alayla başlayan, ama tarafımdan işin mahiyeti ve metafizik meselelerini halletme babında benim için son derece elverişli bir niteliğe bürünen bu isim, NYMPHALAR’ın da alay malzemelerinden biri iken, görün nelere vesile oldu, oluyor: “Gör takdirin işleri!” (...)
NYMPHALAR, cihazların beden üzerindeki ruhî tesirlerinden mütevellid, “karışık bir iş” olan yerde, hani ruhu akıl ve aklı da beden fonksiyonu bildirmek, böylece ruh ve imân meselesini derdest etmek üzere, beni bedenen ve zihnen çok yordukları bir zamanda, bu mânâyı tazelemek için cihaz hünerleri hakkında, “bu ne?” diyorlar. Ahmak görünmek istemeyecek kadar açıkgöz olarak, bir “mantık şakası” niyetiyle. Alayı da bulaşmış. “O mu? Fizikî tesir; tıpkı gözle farkedemediğim ışınların, beyin tarafından algılanması gibi!” diyorum. Şehadet âlemi-görünen âlemin bütün unsurları, hey’et-i umumiyesi, beyin zarındazihinde toplu; mahbus. Üstadım’ın bir beyti: — “Hayat bir zar içinde, hayatı örten bir zar, — Bana da hayat yeri, Bağlum köyünde mezar!” Tela: Beyin zarı. Zar… Üstadım’ın beytinde, hayatın şu görüneninin öte yakası da var; aklın, ruh mânâsı. Bu türlü ifâdelerde geçen mânâları, tıpkı “şuur ve şuuraltı” derken, evin birinci katı - ikinci katı kasdına benzer kemmiyet ölçüleriyle karıştırmamak ve ikisinin “sır birliğinde bir” içiçe keyfiyet olduğunu anlamak gereği gibi, hayat ve ölüm’ün birliğine, ölümün hâlihazırımızda bulunuşuna da dikkat. Anlattıklarım çerçevesinde seziliyor mu bilmem: Beyin zarında sülük NYMPHALAR, işin ötesinde de, mahbusluktan sıçrayan kıvılcımlar hâlinde “kalbin yolu” gidiş-gelişinden mânâlar. SÜLUK… İslâm Tasavvufu ile, TELEGRAM teknolojisi hâline dönmüş Batı ilim ve felsefesinin arasında, BEYİN ZARIM. Bu teknoloji, hesaba dahil edilen ama hâkim olunamayan “ihtimâl hesabı” keyfiyetinde, tezahürüyle iş görüldüğü isbatlanabilen bir yapma varlık; ihtimâlin bizzat kendi keyfiyetinde. (…)

21 Baran Dergisi, Sayı: 200

47

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Kuşatılan - Kuşatan İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar nöron (sinir hücresi) vardır, her sinir hücresi ise yaklaşık 1000 snaps’e (diğer sinir hücreleri ile bağlantılar) sahibtir. Bu, beyinde 100 trilyon bağlantı bulunduğu mânâsına gelir. Bunlardan elektrokimyevî impulslar (itici kuvvet, sevk, uyarı, tesir, ânî his, saik, çok kısa zamanda tesirini gösteren büyük kuvvet) geçer; fikir, resim, fantezi, kavram, ruh hâli, duygu, arzu, korku, vizyon-görüntü, içgüdü ve diğer bütün zihne ve akla âit tecrübelerimizin esasını teşkil eder. Bununla beraber bunlar, beynimizin sadece FİZİKÎ REALİTE’sidir. Bütünün realitesi nedir? Manevî içgüdülere nasıl sahib oluyoruz? SEZGİ NEDİR? Zihnî ve akla âit bir resim, bir tasvir, fizikî bir davranışa nasıl dönüşüyor? Telepatik (uzaktan haberdar olma) veya gaibten haber alacak şekilde bütün bu bağlantılar-münasebetler, birlikte (hiss-i müşterekte) nasıl çalışıyor. Öfke nedir? Sevgi nedir?
Beyin, bütün vücuda yaygın faaliyetlerin merkezidir; VÜCUDUN HER YERİNE AİD OLANIN MERKEZİDİR. Bütün canlı organizmaların vücutlarını saran bir “elektromanyetik bir zarf ”a sahib olduğu bilinmektedir. Çevreden gelen uyaranlara cevab veren bu zarf, zihne âit kavramların isimleriyle anılan bir alan olarak kabul edilmektedir. Bu alanlar, maddenin mânâya delil olması halitası-karışımı gibi bir intiba vermektedirler. (...) Zihne aid kavramların mânâlarını ihtiva eden alanlar, tek bir alandır. (...) Kısaca belirtmek gerekirse, atomaltı parçacıkların tamamı “kuantum” olarak değerlendirilebilir. Günümüzde bu gruba giren pek çok parçacık bulunmuş ve bulunmaya da devam edilmektedir. İçlerinde en çok bilinenleri ELEKTRONLAR’dır. Kuantum adı verilen parçacıklar, artık hepimizin bildiği gibi kâinatın her köşesinde bulunmakta, hareketsiz ve sabit olarak gördüğümüz bütün maddelerin varlığı, atomlara ve dolayısıyla bu parçacıklara dayanmaktadır. “Kuantum parçacıklarını nerelerde kullanırız?” sorusunun cevabı çok geniş bir sahayı kapsamaktadır. Bugün her evde kullanılan televizyonlar, bilgisayar ekranları, bilgisayar kasa tâbir edilen bölümünün içindeki parçaların hemen hepsi, telefonlar, radyolar, teybler, kısacası; elektronik malzeme ihtiva eden bütün cihazlar hep KUANTUMLAR’ın belli dış etkilere karşı gösterdiği tepkilerden yararlanılarak oluşturulmuştur. Televizyonların ELEKTROMANYETİK DALGA’yı algılayıp bunu görüntüye ve sese çevirmesi hâdisesi, aynen beyinde de mevcuttur. Beyin de dışarıdaki FREKANS okyanusundan sadece veri tabanına uygun frekansları algılar. Algıladığı frekansları gerekli dönüşümleri yaparak ses, görüntü, koku, tad ve dokunma ile algıladığımız oluşumlara çevirir. (...) Televizyon vericisi diye, seçilen şahsın beynine ayarlı TELEGRAM cihazını, beynimizi de bütün algılarımızı ve düşüncelerimizi radar cihazına muhatab bir verici gibi düşünürsek, kestirmeden bir misâlle cep telefonlarıyla karşılıklı haberleşme gibi bir durum: Bir yanda cihaz, öbür yanda onun bütün duyu organlarınca algılanabilir ve eziyet edilebilir tesirlerini yaşayan insan. Frekansı elle tutamayacağına

48

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

göre, İSBATI KABİL OLMAYAN bir iş; bundan dolayı da kolayından “psikolojik bunalım” numarasına havale edilebilir! (…) Hanefî Avcı’nın kitabında Simon, örgüt üyelerinin cezalandırılması işini üstüne almış, HÂKİM rolünde biri. Örgüt üyelerinin şikâyetleri üzerine, kendi kızkardeşi de mahkeme edilenlerden. Vicdanı ile kurallar arasında, ne kadar kendini kurtarmak için olduğu bilinmez, Lider’in arzusu galib gelir ve onu da idama mahkum eder. Yine Lider’in arzusu, kızkardeşi affedilir. Aradan şu kadar sene geçtikten sonra, Yurt içinde ve şehirde görevli iki kardeş, yakalanırlar. Hanefî Avcı, onlarla görüşür ve merak ettiği hususu sorar: Her ikisi de, örgüt ilişkilerinin akrabalık ilişkilerinin önünde olduğunu söylerken, SİMON, idam kararını şimdi olsa da verebileceğini belirtir… Hanefî Avcı’nın, aynı durumun kendi meslek arkadaşları arasında da bulunduğu ifâdesinden, benim edindiğim çelişkili intibâ şudur: Kendi meslek grubundakiler, tarafsız hareket etmektedirler. SİMON, iktidarı elinde tutanın muktedir adamı olarak, kızkardeşi yönünden ve tabiî kendi duyacağı acı bakımından, biraz rutin dışı bir iltimasa uğramıştır. Ateş etrafında âyini andıran “vahşî” görüntü, ceza alan karşısında toplu bir linç çılgınlığı psikolojisini andırmaktadır; kendi adamlarına karşı da. NYMPHALAR’a gelince: Kendilerine yardımcı olanlar, dış yüzden - gören gözler için “normal” davranırken, onlar TELEGRAM cihazıyla, hikâye etmekte olduğumuz işi gerçekleştirmekte. İktidar sahibleri, onların karartma çabaları içinde, şu veya bu resmî sınıftan; bu rutin dışı-kanun dışı işe göz yummakta. ATEŞ etrafında ayin mi? Onu KARTAL’da doya doya yaşadılar, BOLU’da ilk iki sene; sonrasında ise, haberli habersiz herkes, NYMPHALAR’ın beynimde ve ruhumda pislik yapmaya âlet bir hayâl ve söz malzemesi. [22]

29. BÖLÜM’DEN Nympha - Hürmüz Erol Bilbilik isimli bir Binbaşı’nın, “CIA-NATO-AB: İşgal Örgütleri” isimli bir kitabı, Suat Çakıroğlu tarafından üç sene kadar önce gönderilmişti; kitabını iade ettiğim bu cezaevi sakininden, unutmuş olduğum yazarın ismini bildirmesini istemiştim. Zihin ve davranışlarımın “sadık takibçisi” NYMPHALAR, o kitabtaki beylik bir ifâdeyi, sırf kendi dışımda birinden işaretlemek istediğimi biliyorlardı. Şu: “Beyin kontrolü yapanlar, buna muhatab olan insanı ailesinden, arkadaşlarından, sosyal çevresinden kopararak, onu tamamen kendi kontrollarına alırlar ve kullanırlar!”… Bu hâdise, sizin hatıra ve hayâllerinizin tersyüz edilmesi ve sadece sizde şantaj yapabileceklerinin kalması, birinciyi de ikinciyi besleme niyetiyle gerçekleştirilen bir avuca alma metodudur. Şuur süzgecinizin değişimi ve anahtar kelimelerle istikamet verme. (...) [23]
22 Baran Dergisi, Sayı: 202 23 Baran Dergisi, Sayı: 203

49

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

30. BÖLÜM’DEN Telegram - Nymphalar Telegram-zihin kontrolü ve yönlendirilmesi gayesine matuf olarak, “uzaktan ceb telefonuyla görüşme gibi, karşılıklı konuşma, hedef kişi konuşmasa da onun düşüncesini algılayabilme, hissini aynı şekilde ve arzu ettiğini yollama, tansiyonunu yükseltip düşürebilme, ısısını düşürme veya yakma, düşüncenin vücut verdiği sureti, düşünceden algılama ve düşünce yolundan muhatabın kendinde şekillendirme”; bütün bu hünerler, tek bir cihaz etrafında kümelenmiş veya ayrı ayrı bu hünerleri yerine getiren cihazlar, bahsi geçen gaye etrafında tertiblenmiş. Bilmiyorum; sadece TELEGRAM CİHAZI dememin, ikisini de kapsayıcı bir tarif olacağı açık.
TELEGRAM CİHAZI, tam da BÜYÜK GÖZ ve İDRAKI niteliğine uygun bir rolü yerine getiriyor. Onda, “makine bilmecesi”ni de heceleyelim. Bu cihaz, Büyük Göz diye niteledikleri Kâinat’tan mevzuuna âit hususiyetleri ile ayrı olsa da, o niteleme içinde yerini alabilir. Benim karşımda o, beni algılayan bir “yapma göz-idrak”, göz aletine nisbetle “mercek sistemine-görme idrakine” göre ayarlanmış bir sistem ve cihaz; onu kullanan insanın benden algıladıklarına nisbetle kendi ihsaslarını öz uzvuna yollar gibi cihaza yüklemesiyle de, cihazdan farklı, sanki bir insanda gören cam göz. “Her türlü cihaz, kullananın niyetine göredir!” diyebilirsiniz; ama bu hepsinden farklı ve idrak bahsinde sanki “yapma nefs” gibi bir şey. Kapsamlı. Karşımdaki insanın nefsini ondan hemen aynı şekilde alabilmem de, alelâde bir âletten farklı yanı. Bir şeyin maddi tezahürler meydana getirmesi, onun da madde olmasını gerektirmez. TELEGRAM CİHAZI, ruhî algıya değil, ruhî hayatın beden tezahürlerini idrak ediyor ve idrak sahibininkini de aynı şekilde yolluyor. Meselâ söz, duyu algısına ve neticede BİNTASYA-İdrak mahalline giderek, bende veya cihazı kulananda “telkin-ruhî tesir” oluyor ve neticede bunun maddî tesirlerinden, bahsi geçen münasebet doğuyor. Bende doğrudan meydana getirilen bu netice, TELEGRAM CİHAZI’nın algısı ve kullananın idraki yönünden, iki çeşittir… Birincisi: Benim belli düşünceme, hareketime, heyecan - neşe - korku gibi hislerime nisbetle, meselâ beni fiziken sıkma, bedenimin tesbit edilmiş yerlerine ağrı verme benzeri işler ve vücut ısım, otomatiğe bağlanmış olabilir… İkincisi: Cihazı kullananın, benden algıladığına nisbetle, tıpkı karşılıklı duruşta olduğu gibi, hislerini cihaza aktarmasıyla, sanki uzaktan bir insan veya cin tasarrufu, yahud tasarruf altında kalma zannedilebilir; öylesine canlı. Neticede CİHAZ ve onu kullanan insan, bir bütün teşkil ediyor; her insana göre değişen bir nitelikte verimlendirilen cihaz. Karşısında da, insan sayısı kadar çeşit. NYMPHALAR, Bolu’da CİHAZ’ı kullananlara taktığım bir isim. Onlar vesilesiyle, İDRAK bahsine dair evvelki sayıda geçen bir hususu aydınlatmak istiyorum: NYMPHALAR, belden aşağı edebsizlikleri de içinde olmak üzere, kendilerinde bir tutarlılık kaygısı olmaksızın, benim düşüncemi kuşatan bir AYKIRILIKLA, sanki bendeki dünyayı alt üst ederek, yerine kendi, anarşi telkinlerini inşâ ediyor çabasındalar. Kaim kılma işi. Bu, umumî mânâda aşağılama işlerinden olarak, dış destek de alınarak, “delirtme” veya “deli zannettirme” olabilir. Hafızadaki hatıralar ve kişi

50

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

karakterleri karmakarışık edilerek, suretler ve hatıralar unutturulabilir veya değiştirilebilir. Beş duyu algısında yanıltmalar, meselâ duyduğunuz herhangi bir sesin yönü hususunda şaşırtabilirler, vesaire. Beni tanımak hususunda, ne kadar eserlerime başvurdular bilmiyorum ama, benimle beraber oldukları son 5 sene içinde edindikleri intiba ile, özellikle yazarken bana tam zıd, bazen muvazene için doğru, harika veya saçmasapan sözler söylüyorlar ki, dağıtma niyetleri Cihazları’nın diğer fonksiyonları ile değil, doğrudan fikir çerçevesinde. Bu, gayet uygunsuz şartlar altında da olabilir: Uyumaya çalışırken, henüz uyanmışken, helâda, yemek yerken, yahud bir mevzuyu yazarken, başka bir mevzu hakkında ve o hissî uyandıracak şekilde sözsüz olarak. Artık alıştığım için, içime doğanla sun’i yoldan ilka edileni ayırt edebiliyorum. Taşı gediğine koyar gibi okkalı bir söz söylediklerinde, hoşlandıklarını ve keyif duyduklarını biliyorum. Takdir ettiğim oluyor. Ama karşımda bu hususta havalanmamaları için, sık sık ikâz da ediyorum: “Siz, neticede benim dilime girerek, oradan ve orada konuşuyorsunuz; o dili kuran benim, sizin söylediğiniz de, ondan türeme veya icâd olabilir, ama mustakil ve aynı çapta bir keyfiyet değil!”… Zıd ifâdeleri de, takdire şayan olarak, benim tıpkı TELEGRAM bahsi çerçevesinde fikir üretmem gibi, mutlaka hâlletmem gereken sırasına girebilir, girmiştir. Böyle zamanlarda alçak tabiatleri, bana muzurluk gibi görünüyor: Onları mat etmekten hoşlanıyorum, anladıkları için. Bu hoşlanma lâfı, TELEGRAM’dan değil ve birileri için sitem de ifâde ediyor. Farkındayım ki, düşünce üretimim, neredeyse TELEGRAM’a özenme uyandıracak nitelikte. Şikayetim ne demek oluyor? Bu, hayatın bir paradoksu-çelişkili görüntüleri cümlesinden. Bir yakınınız ölse veya bir trafik kazası geçirerek sakat kalsanız, hâdisenin vesilesi ile iyi bir yazar olsanız, “iyi ki o sevdiğim öldü!” veya “iyi ki trafik kazasında sakat kaldım!” diyebilir misiniz? Dava, oluş zorluklarını sıçrama tahtası bilmek cümlesinden bir marifet olarak, kişinin gereğini yerine getirebilmesinde. Herkesten fazla sayısız bahane ve mazeret içindeyim ama, ateşin içinde serinleyen adam gibi, neredeyse NYMPHALAR için bile olağan bir hâldeyim; o kadar tabiî. Nefretim, takdirim, acı ve sıkıntım, mazeret edinmemem ve rahat vaktim, hepsinde samimiyim. Gelelim, bir dile girme meselesine: Meselâ, bir “zamanüstü idrak” veya “zamandışı şuur”dan bahsediyoruz. Bir şeyi YAŞAMAK ve onu ifâde etmek ile, ifâde edileni aklî bir kabul içinde de olsa idrak, yahud kuru sıkı çöpten mantıklarla gevelemek arasında, sırasında hiç barışamaz cinsten olabilecek farklar var. Bir meselenin hazır diline girerek, görmediğini tasvire yelteniş ve pay aldığını gösterici dişe dokunur bir şey üretmeden gevelemek başka, (NYMPHALAR dilimde üretebiliyor), onda kendi hususiyetini idrak ile kendi olan bir görünme başka bir şey. Kendimi de dahil ettiğim bu ölçülendirme bile, başlıbaşına bir nefs muhasebesidir; bana nasıl bakılacağına ve nasıl değerlendirmem gerektiğine dair. Bahsettiğim farkları birbirinden ayırdedici incelikler, diğer eserlerimde ve yeri geldikçe işlenmiştir. [24]
24 Baran Dergisi, Sayı: 204

51

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

31. BÖLÜM’DEN Televizyon - Görme - Vurma - Siğil Atma (...) KARTAL… “Siğil atma” dedikleri bir dikkatli bakışla, o ânda gövdemin hedef aldıklarını sandığım noktasından vuruluyor, acı duyuyorum. Bunu, onların doğrudan nazar atmasına, bu güçte olduklarına yoruyordum. Kapının açılıp kapanır deliğindenmazgalından, yemek geldiği, mektub verildiği, soru sorulduğu zamanlarda, yahud ziyaret yerinin ziyartçileri ve beni gören pencerelerinden, o koridordan geçerken bana attıkları bakışta, o tesir. Âlelâde bir bakış değil de, meselâ düz giderken birden başını çevirip dikkatli bir bakışla yaptıkları iş. Bir ceylânın kurşunla vurulması gibi. Gayet soysuz şekilde yaptırılanları da oluyordu: Meselâ, yemek dağıtımında yanlarına yardımcı aldıkları mahkûm çocuklarla. Ya yemek verilirken o ânda gövdemin bir tarafından vuruluyorum, yahud “ağabey Mahkeme’ye gideceğim, param yok” veya “sigaram yok!” ihtiyaçlarına cevab vermek üzere onları almaya giderken arkamdan vuruluyorum. Tek noktadan darbe ve yanma hissi. Acımı belli etsem veya mukabil bir tavır göstersem, bozacı ve şıracı beraber olmanın yanında, akabinde isbatı kabil olmayan bir durumdayım; çünkü arkalarındakiler de, onların bozacı veya şıracı suç ortakları olarak, sadece sırıtacaklar. Malûm ya, bende denge yok(!)… Mazgalın kapanışından sonra klâsik: “Ağabey sırtından vurdum!” veya gardiyan yanındaki arkadaşına, “iyi vurdum!”… Ziyaret yerinde, beni o pencereden görüşe saklamak için, ziyaretçilerimin perde olması, canımın yandığını bilmeleri ve ürktüğümü görmelerine mukabil, “ne bakıyorsun?” gibi saçma bir lâf sayılacak tepkinin devamında, neyin iddiası ve isbatında bulunacaksın? Şimdi isbat gerekmez bir durumda olduğumu bilenler biliyor, anlayan anladı: Adamın bana baktığını gördüğüm ânda, bunu algılayan TELEGRAM cihazı işleticisi, ânında BETATRON vuruşunu yapıyor ve sen o hüneri bakan adam yaptı zannediyorsun. Böyle bir şeyin yapıldığı, en azından benim için, cihazın varlığını söyleyecek kişilerle isbata lüzum olmadan anlaşılabilir: Öyle ya, TELEGRAM’ı benden başka anlatan kim? Sanıyorum anlaşıldı: Cihaz, resmî olduğu kabul edildikten sonra birşey yapılıp yapılmadığı meselesi başka, mesuliyeti başka şey, bir de yapılan şeyin cihazına göz yumarak meseleyi burada körlemek başka şey… Şimdiki durumda, ne cihaz, ne de resmiyeti kabul edilmiyor, çünkü bu işkencenin resmîliği mânâsına geliyor. Ben bu satırları yazarken, NYMPHALAR komik bir lâf ediyor: “Resmî yola başvur!”… Ah! Elektromanyetik dalgaları bir yakalayabilsem ve şu söylediklerini olsun bir duyurabilsem. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar!” hesabı, kendilerinin ve cihazlarının kılıfı, resmiyetlerinin olmayışı ve resmiyetin bunu böylece kabul etmesinde. [25]

33. BÖLÜM’DEN “Telegram” Kitabımdan “Beyin Kontrolü” deyince, çoğu zaman, “beyinde ne var, ne yok” şeklinde bir hafıza çözümü yapıldığı sanılıyor; oysa işin daha da önemli tarafı, zihnin yönlendirilmesine dairdir. Bende uygulanan şekliyle bu operasyonun Amerikan istihbarat örgütleriyle alâkası nedir bilemem ve ucuz tarafından CIA’ya bağlayacak değilim;
25 Baran Dergisi, Sayı: 205

52

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

bununla beraber, davam ve mânâm da göz önünde tutulmak üzere söyleyebilirim ki, BENİ TÜKETMEK VEYA AMAÇLARI DOĞRULTUSUNDA KULLANMAK İSTEYENLERİN AMERİKAN MAHREÇLİ “YENİ DÜNYA DÜZENİ” MÜNADİLİĞİ İÇİNDE BULUNMALARI BU MEVZUDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN ÖNEMLİ BİR HUSUSTUR. (Büyük harflerle yazılı yerler, aynı zamanda Kartal Cezaevi’ndeki Telegram uygulaması sırasında işlenen bir mevzudur; yâni, “Yeni Dünya Düzeni” meselesi… Gerisi ise, BOLU’da da baş mesele.) (...) Beynin elektrikle uyarılması neticesi, nefesin ritmi ve kalb atışı etkilenebiliyor, ikisi arasındaki RİTM bozukluğundan dolayı boğulma - boğulabilme durumu doğuyor ve hattâ kalb atışı durabiliyordu; aynı şekilde sair iç organlarımızın etkilenmesi de sözkonusu… Sağlıklı bir insanda, kaşların çatılması, gözlerin açılıp kapanması - hususiyle gözkapaklarının kilitlenmişçesine açılamaması, çiğneme zorluğu, esneme, uyuma, baş dönmesi, sara benzeri hastalıklara ve daha neler ve nelere sebeb oluyordu; cinsî organların oynanması ve uyandırılmasından, yüz hatlarına ağlama, gülme, yahud çekik göz ve dudak ifâdeleriyle homoseksüel görüntü vermeye kadar. (...) Basit ses dalgaları doğrudan yer veya su vasıtasıyla geçirilebilir ve bir araçtan veya az bir yükselmeyle anlaşılabilir. Basitleştirilmiş dalga ve güvenli ses değişimlerini sağlamak için sinyal değiştirilerek kolaylıkla kodlanabilir. (...) (Beyin ve zihin kontrolüne âit değişik tekniklerin sözkonusu edildiği 2. Levha’daki ROBOT KİMLİK başlığı altında, son olarak bir not): Yukarıdan beri anlatılanlarda ufak tefek ikazlar hâlinde müdahil görünüyorsam da, daha ziyade hâlime şahidlik edici bir üslubdan nakil yapıldığı anlaşılıyor. ROBOT KİMLİK başlığını koymamın sebebi de, daha TELEGRAM’ın başlarında aldığım bir not olarak şudur: Makine cinsinden “robot insan” hayâllerinin yanında bu, doğrudan doğruya insanı robotlaştırmak işidir ve bu yüzden hâlimi kimse anlamıyor.

Parmak İzi Gibi… Netice vermeyen bir açılmış dava: John Akwei, 1996 senesinde Amerikan Milli Güvenlik Dairesi (NSA) aleyhine bir dava açtı. Akwei, NSA’nın kendisini sürekli olarak takib ettiğini ve davranışlarını kontrol ettiğini İDDİA etti. Akwei, mahkemeye bu iddialarını destekleyecek yüzlerce sayfalık deliller sundu. Kaynak olarak birçok ilmî ve akademik çalışmanın gösterildiği bu deliller, HÜRRİYET PROJESİ adlı internet sitesinde yayınlandı.
İddiaya göre NSA, çok gelişmiş sistemleri aracılığıyla ELEKTROMANYETİK alanları kullanarak istediği kişiyi dünyanın her yerinde takib edebiliyor, hattâ ELEKTRİK DALGALARI yollayarak kişinin düşünce ve davranışlarını kontrol edebiliyor. NSA’nın SİNYAL İSTİHBARATI adı verilen bu sistemi, dünyadaki elektrik taşıyan her şeyin çevresinde bir MANYETİK ALAN olduğu ve bu alanların elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine dayanıyor. Geliştirilen dijital sistemlerle elektrik taşıyan bütün varlıkları nerede olursa olsun kontrol edebiliyorlar.

53

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Dikkat: HERKESTE FARKLI OLAN VE 3-50 HERTZ ARASINDA DEĞİŞEN ELEKTROMANYETİK DALGA BUUDUNU TESBİT ETTİKTEN SONRA, O KİŞİNİN DENETİMİ TAMAMEN ELE GEÇİRİLEBİLİYOR. NSA’nın bilgisayarlarına hedefin dalga buudu girildiği ândan itibaren, bilgisayarlar bu kişiyi uydu aracılığıyla 24 saat takib ederler. Dikkat: Gizli merkezlerde yürütülen bu faaliyetlerin gizliliği ve güvenliği, yapılan uluslararası istihbarat anlaşmalarıyla koruma altına alınmış durumda. (Bu yakışıklı ifâdeler yerine, NYMPHALAR’ın veciz sözü ve hâliyle hâllerini söylemek daha yerinde olur: “Terörle mücadele için herşey meşrudur!”… TERÖR’ün tarifi, herkesin kendine göre ve yontması ile değişiyor: Bu yurtiçinde de, uluslararası plânda da böyle… Şu veya bu hususta HAK niyetli ve iddialı her davranış ve eylemi bir YURTİÇİ potansiyel ve “söylenişindeki ihtiyaç doğru ya!” hakikatine yaklaştıkça da bir bünyenin ağrı ve sızı gibi sıhhat hususunda alarm diye görmek, sırasında bir potansiyel göstericisi diye övünme sebebi bile olabilir. Bu hususta bizim ASİ denilmesi teklifimiz bâkidir. İşin bir raconu ve vicdanlara hitab eden yönü olmalıdır. Yapan ve yapılan adına, herşeyi meşru gören bir rezillik, İNSAN kaybı, neticede can kaybını da ahmakça bir “çakıl taşı” kazancı ve kaybı mânâsına döndürmüyor mu? Demek ki, kendi insanını aşağılamak, milleti güya onun adına insanlığını hadım etmeye götürüyor. Ben, kuşatıcı bir bakış içinde olmasam, maruz kaldığım ve duyduğum aşağılıklar içinde, önüne gelen her hastayı morga yollayan doktor psikolojisinde olurdum. Ölme ve öldürmenin haklılığından daha ziyâde, ahlâkî ve mânevî katliamlara dikkat edilse, sinsi ve öldürücü bir hastalığın, onları da doğuran bir şekilde İNSAN’ı sildiğinin üzerinde durulur… Önce, eşya ve hâdiseyi algılamaya dair sahici bir DÜNYA GÖRÜŞÜ’n olsun, tartışman da kavgan da onun üstüne olsun. Halbuki? Bu sözleri, TELEGRAM bahsi içinde söylüyorum, buna da dikkat!) Dikkat: (Sözkonusu edilecek bütün sözler, birebir YAŞADIĞIM ve YAŞAMAKTA OLDUĞUM bir iş olarak doğrudur. Şu veya bu sebeble muhatab olduğum Avukatlarım, ziyaretçilerim veya komşu mahkûmlara, “bana, başkasının duymasını istemediğiniz şeyler söylemeyin; ben aynı zamanda bir kamerayım!” demişimdir, diyorum. Bana tatbik edilen ZİHİN KONTROLÜ’nün, doğrudan veya dolaylı yabancıya nakli olup olmadığını bilmem. Ama bu işin, Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya vesaire gibi gelişmiş ülkeler tarafından kullanılışı ve tabii ki onların peyledikleri insanların Türkiye’de ve çeşitli makamlarda bulunuşunu nazara almayan veya bunu bilmeyen politikacıların hâlini, “Allahlık!” diye vasıflandırmaktan başka çare kalmıyor.) Şübheli kişideki elektrikî hareketleri analiz eden NSA, kişinin beyin haritasını çıkararak düşüncelerini de okuyabiliyor. Konuşma merkezindeki elektrik akımının analizi sayesinde hedef kişinin sözleri dahi analiz ediliyor. Görme merkezi analiziyle, kişinin gördüklerine ulaşılabiliyor. İki yönlü olarak kullanılabilen bu sistem aracılığıyla NSA hedef olarak belirlenen kişinin beynine yolladığı SİNYALLERLE kişinin davranışlarını da kontrol edebiliyor. Hedefin beynindeki çeşitli merkezlere yollanan elektromanyetik sinyallerle, kişinin görme, işitme, koklama, hareket etme gibi her türlü duygu ve davranışını etkileyebiliyor ve değiştirebiliyor.

54

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Dikkat: Beyindeki elektromanyetik dalga frekansı tıpkı PARMAK İZİ gibi her insanda farklı farklı olduğu için BELİRLİ BİR KİŞİYE GÖNDERİLEN GÖRÜNTÜ, SES VE BENZERİ ŞEYLER, DİĞER İNSANLAR TARAFINDAN İDRAK EDİLEMEZ. Gönderilen sinyallerin taşıdığı ses ve görüntüler ancak ona mahsus olduğundan, bu yolla hedef kişi pasif veya aktif bir şekilde kullanılır. Genel etkiler: Ateşlenme, bütün vücutta ağrı, uyuyamama veya âniden uykuya dalma, emirlere karşı gelememe, mikrodalga yanıklar, elektroşok.

Telegram Cihazı: Nöro-Elektromanyetik “Nöro-elektromanyetik; bu silâhla insanda herşey kontrol edilebiliyor. ELEKTROMANYETİK BEYİN isim ve vasfı, bizim daha önce BEYİN KARŞISINDAKİ DİŞİ BEYİN nitelememize pek gülen NYMPHALAR’a da küçük bir gülücüğümüz oldu… Bir radyo vericisine nisbetle radyo cihazının dalga alıcısının ayarlanmasına mukabil, burada insan beynine nisbetle TELEGRAM cihazının ayarlanması sözkonusu oluyor; her insanın beyin dalgası başka ya… Genel bilgi hâliyle ve tarafımızdan doğrulanan marifetleri şöyle:
– Düşünceleri okuyor ve aktarıyor. – Rüyâlar düşünce olarak algılanıyor ve rüyâ telkin ediliyor. – Hayâlî görüntüler oluşturuluyor. Bu “hayâlî” nitelemesinde, gerçek kişiler ve filmatik görüntüleri de var. – Mikrodalga işitme gerçekleştiriliyor. Ceb telefonuyla birebir konuşma gibi konuşulabiliyor. Hedef kişi sessiz konuşabilir. Hiç konuşmasa ve istemese de, zihninden geçenler algılanabiliyor. – Kulaklarda çınlama yapıyor. – Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar meydana getiriyor. Aynı şekilde, kol, bacak, gövdenin ön yüzünde, vesaire… Şiddetli kramplar. – Ayakta kramp, bükme, keza parmaklarda ve tabiî ki el ve parmaklarda; böyle durumlarda, hücre komşuma ve ziyaretçilerime de, marifetlerini göstermişimdir. – Hafıza kaybı ve davranış bozukluğu ve sakarlığına yol açma. – Duyulan sesin yönünü, şiddetini ve muhtevasını - anlamını değiştiriyor. Hem KARTAL, hem BOLU’da sıkça gerçekleştirilen bir vazife verimleri. Kartal’da ilk yapılışında, sanki anlattıkları karşısında bütün müdafaa hatları elinden alınmış ve “kafa kontaklığı” herkes tarafından kabul edilebilir olmak durumuna düşürülmüş gibi bir panik yaşadım. Gelen sesin yönünü ve mesafesini kestiremediğim gibi, zaten yalnız kalıyorum, kime sorabilirim; meselâ, kapı mazgalından sesleniliyor, ben havalandırmaya çıkıyorum gibi. Yahud, meselâ Avukat mahallinde 5-6 kişi, ben sesin sahibinin ne tarafta olduğunu bilmiyorum tutarsız davranışı… Bu düşüncelerin verdiği panik. Bereket, sadece koğuşta yapıldı.

55

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

– Solunum yollarını denetleyerek, konuşmayı bozuyor. – Kalpte çarpıntılara sebeb olma, kan deveranını hızlandırma, kalbi bloke etmesıkma; kalbi bloke etme dediğim hâl, kalb kapakçığına yapılan tesirle meydana geliyormuş. – Vücudun çeşitli yerlerinde kaşıntı meydana getirme ve doğrudan tenasül uzvu üzerinde “yakma, iğne batması hissi ve şişirme”nin, tehdit olarak kullanılması. Bu tür tezahürler normal bir hastalık tesiri ile karıştırılabilir olduğu için, işin yoksa hem arazla uğraş, hem de bunun diğeriyle ilgili bir şey olmadığıyla. Bende sadece tehdit olarak kaldı. Bâki. (...) Dünyadaki herkesin düşünce ve davranışlarının kontrol altına alınmasından kasıd, istenilen her hedef kişi mânâsında anlaşılmalıdır; topluluk mânâsında değil. [26]

34. BÖLÜM’DEN Hipnoz Davası Üç astsubay’ın hipnozla ifâdelerini almakla suçlanan Hava Kuvvetleri eski Askerî Savcısı Ahmed Zeki Üçok’a sivil bir mahkemede dava açıldı ve 36 yıla kadar hapsi istendi. “Üçok ve Ulugüler’in bilgisi, yetkisi ve isteği dahilinde” astsubayların sorgusuna girdiği söyleyen hipnoz uzmanı emekli Yarbay Gürol Doğan hakkında da işkence davası açıldı ve 29 Haziran 2010’da 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. (...)
Üçok’la görüşme yapıldıktan sonra gözaltında tutulan mağdur astsubaylarla gece geç saatlerde sırayla görüşmeler yaptığı kaydedilen Doğan’ın bu görüşmeler sırasında mağdurlara kendisinin hipnoz uzmanı olduğunu, Üçok tarafından Kayseri’ye çağırıldığını ifâde ederek, “Doküman Yönetim Sitesi”ne kimin müdahale ettiğini sorduğu aktarıldı. Mağdurların ilk başlarda Doğan’ın bu sorularına cevab vermedikleri, ancak sürekli uykusuz tutulan, aç bırakılan ve uygun olmayan şartlarda barındırılan astsubaylar’ın süreç içerisinde bedenen ve ruhen çökertildikleri vurgulandı. (...) Bedenen ve ruhen zayıf düşen astsubaylar’ın gece geç saatlerde yanlarına gelerek karşısına oturan Doğan’ın yaklaşık 30 cm mesafeden mağdurlarla göz teması kurarak onları yorduğu, bu şekilde yorgun düşen astsubayları istediklerini itiraf ettirmeye çalıştığı anlatıldı. Astsubaylar’a suçlarını itiraf etmeleri hâlinde silâhlı kuvvetler tarafından ödüllendirilecekleri yönünde telkinlerde bulunulduğu belirtildi.

Telegram - Manyetizma - Müz ve Ritler Telegram’da görüntü, bildik uyanık hâlimizde meselâ birinden bahsedilirken onun hakkında belirli veya intiba şeklinde bir suretin şuurumuzda teşekkülü yanında, telefonla konuşur gibi bir uzaktan haberleşme ile gerçekleştirilen telkin veya belirlenmiş görüntünün nakli de olabilir. Bu ikinci husus, şuurla düşler âleminde temaşa
26 Baran Dergisi, Sayı: 207

56

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

yanında, unutulmuşların hatırlatılması hususu veya şuuraltı yoklaması şeklinde, gayeleri ve gerçekleştirmenin ortamı değişik şartlarda olanları da kapsar. En geniş bir ifâdeyle HİPNOZ tâbirine giren ve alelâdenin dışına çıktığımız her hâli ifâde eden bu gerçekleştirmelerden biri de MANYETİZMA denilendir. Manyetizma, belirttiğimiz üzere, TELEGRAM’ın uzaktan gerçekleştirdiği bir yönü. (...) Uyku veya uyanıklık olarak, aleladelikten koptuğumuz ve teshirine girdiğimiz her şuur durumu, hipnozdur. Bu tarifi HADİM, manyetizma vesaire için de aynen yapıyoruz. Aradaki fark? Umumi insan tarifinden sonra, nasıl ayıran özellikleriyle insanları birbirinden ayırıyorsak da, o özellikler de üzerinde duruldukça yine umumileşmiyor mu? Demek ki, kendini diğerinden ayıran özellikler asıl olmak üzere, grinin, beyazdan siyaha doğru ve siyahın beyaza doğru gidişi içinde oluşumu gibi, bu fark, müşterekliğin –grinin– oluşumu anlatımında baştan görülebiliyor. (...) Hipnoz uzmanı Emekli Yarbay Gürol Doğan’ın, hipnozu hangi şartlarda ve nasıl yaptığı anlatıldı. Sorgu şartlarında, “heyecan, korku, açlık, uykusuzluk vesaire” psikolojisi içinde olanlara ve göz teması kurularak; psikoloji azdırılıyor, şuur zayıflıyor, irâde ve irade dışı olarak, kişiler sorulara cevab veriyor. Burada, manyetizma unsuru olarak altını çizebileceğimiz şey, göz teması. İrâde ile iradeyi, istenen cevabları vermek üzere teslim alma, yönlendirme. Ama, doğrusunu isterseniz, irâde sahibinin sadece irade gücüyle görünmeyişi, bana ne tam bir manyetizma, ne de bunun klâsik hipnoz tarifi içine girebileceğini söylüyor. Sorguyu yapan, sorgusu yapılanlar; üzerinde durduğum mesele bu değil. Ben, TELEGRAM’la, başlıkta belirttiğim çerçevede bir karşılaştırma yapmak istiyorum. (...) İradenin iradeyle teslim alınışı, ister mânevî bir güç, ister göz teması, ister başka bir şekilde vuku bulsun; bu, dayak, uykusuzluk, işkence vesair usullerle irâdenin kırılmasından ayrı bir şeydir. TELEGRAM’a gelince, ortalama olarak cihaz marifeti, yorma ve bu yormayı fizikî işkenceye döndürmekten, doğrudan doğruya şuura müdahale olarak beyne tesire, bunun iknadan zihni yormaya, telkinden tehdide –ki bu da telkin–, hipnozdan bütün çeşitlerine ve tabiî ki manyetizmaya kadar herşeyi kapsıyor. Cihaz dışındaki iradeyi kırma işi ise, KARTAL’da şiddetle ve BOLU’da yaşadıklarımdan. (...) Bir adamın karşısına geçiyorsun ve gözlerini ayırmadan gözlerine bakmasını istiyorsun. TELEGRAM diye birşey bilmeyen adam, şuur yorulmuş, beden keza, TELEGRAM’la kendisine yapılan sözlü ve his telkiniyle, bunu karşısındaki adamdan zannediyor. Böyle sandın mı: Sana sesli konuşmanı veya düşünmeni veya nasıl davranacağını söylüyor. Ve sen, saatlerce, onunla konuştuğunu zannede dur, o sadece bir figür; hele sessiz konuşuyorsan. Adamı, her söylediğine şöyle veya böyle cevab verir hâle cihazla soktuktan sonra, karşısındaki sorgucu veya doktor veya gösteri yapanın yaptığı iş, insan gücü hipnoz - hele manyetizma değilken, umumi olarak HİPNOZ ve gayelerine girebilir. Bunun, ahlâkî, kanunî olup olmaması yanında, sınırı nedir? Demem o ki, amaç, kendi kurdukları müesses nizâmın kanun ve kurallarına uygun ise, bunun açıklanmayışındaki “nedenin nedeni, nedendir?” (Tire içindeki alaycı kısım, Üstadım’ındır. Ruhu şadolsun.) (...)

57

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Hipnoz ve manyetizma üzerinde dururken, belirli durumlarda birbirini andırır tezahürlerin birbirine karıştırılmaması gereğinin örneğini de vermiş oluyorum. TELEGRAM, uzaktan elektromanyetik dalgalarla gerçekleştirilen, zihin kontrolü ve yönlendirilmesi işidir: Ona dair hipnozdan bahsedilirken hipnozla, manyetizmadan bahsedilirken manyetizma, ona dair zehirlenme tezahürlerinden bahsedilirken zehirlemeyle, müzlerden ve ritlerden bahsedilirken, halüsinasyondan bahsedilirken, şuurlu olarak düş yolculuğundan bahsedilirken, ilâçtan veya şuur iptaline sebeb uyuşturucu ve gazlara, radyasyon ortamına, yahud sözkonusu gayeli yakın cihaz tesirlerine kadar çeşitli sebeplerle gerçekleştirilenleri, onunla karıştırmamak lâzımdır. Mevzu kararmasın. Zihin kontrol ve yönlendirmesine dair, reklâmdan eğitime, film ve şarkıdan, televizyon ve radyoya, gazeteden resme, düşünme usullerinden tedhişe kadar herşey, üzerinde konuşuldukça nasıl bu bahise doğru müşterek çizgiler ihtiva ediyorsa, bunları birbirine karıştırmadığımız gibi, polis sorgusu ile de karıştırmıyorsak, TELEGRAM’ı da bahsini etmekte olduğumuz meşhur bilinenlerden birine yamamalıdır. Hastalıktan dolayı kâbuslar gören bir adam hâline çare ararken, “ben de korkulu rüyâ görüyorum!” pişkinliğinde bir benzerlikle güya onu teselli yüzsüzlüğü veya resmiyetine girilmemesi için. Bir ikâz daha: İç organ hastalıklarının tedavisinde bunu sadece dış yüzden bir teşhis ve tadaviyle yapabilir misiniz? “Evet” diyorsanız, haydi şimdi doğru kebab yemeye. Hakedilmiştir… TELEGRAM’ın teşhisinin hakkı, cihazın varlığının kabul edilmesiyledir. Biz, tezahürlerini YAŞAYAN ve YAŞANMIŞLIK olarak anlatıyoruz; meğer ki, onu söyletecek ve söyleyecek vicdanı bulsun. Sözlerim bir sızlanma değildir. (...) [27]

35. BÖLÜM’DEN “Ben Kimim?” Meselesi İmâm-ı Âzam Hazretleri, “söz, kalbten gelince kalbe tesir eder!” diye buyurur; bunun yanında, bir insan hiç konuşmasa ve katılmasa da, tartışmadaki konuşmaların onun üzerinde mutlaka tesiri olacağını söyler. Onun, kendi içinde hesabının denkleştirilmesi gereken bir keyfiyet olduğu açık; bu muhasebe yerine getirilmediği zaman, umumi şuur içinde menfi bir kayma meydana geleceği anlaşılıyor.
BEN ve NYMPHALAR… Onlar, asıl ve esasta şeytanî bir zıtlık içinde, beni kafamdan, kalbimden ve bedenimden yana rahatsız ederken, kısaca şuurumun zıt kısmını temsil yanında, rastgelelik asıl, dilimin içinden güzel şeyler de buluyorlar. Kendi buluş zevkleri veya beni şaşırtmak ve takdirimi de almak üzere. Onları genel hatları ile bugüne kadar anlatabildim sanıyorum: Tek kelime ile menfi ve üzerine serpiştirilmiş müsbet yönleri. Beni tahrik için ve bu tahrikle çoğu zaman belirli bir mevzu üzerinde olmaksızın daldan dala geçerlerken, benden çıkanların tadına vardıklarını hissediyorum; sadece frekans oyunları bakımından değil, gerçekte de böyle. Son derece güzel hatırlatma ve benim kompozisyonumun tertibinin uygun yerine yakıştırma bakımından, bazen fevkalâde. Onlarda benimle
27 Baran Dergisi, Sayı: 207

58

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

oynarken, bir zenginleşme ve değişme görüyorum; kendi zaruret veya niyetleri, illâ menfide kalmak olsa da, hiçbir zaman eskisi gibi - başlangıçtaki gibi olamayacaklar. Bu satırları, onların bire bir almaları çerçevesinde yazmamın tuhaflığını belki takdir edersiniz. Herhâlde aynı şey onlar için de geçerli. Ama takdirlerimi belirtmem, aynı zamanda bana söylediklerine karşı da bir meydan okuma ve alay niteliğinde: “Şimdi sana NYMPHLAR yazdırıyorlar derlerse!”… Yâni “marifetim” onlara hamledilirse? Cevabım net ve emin: “Olsun!”… Benim eserlerimi bilen, üslûbumu bilen, onlara düşenin –bu da benim söylememle–, “anlıyor” olmaları olduğunu takdir eder. Aramda onlarla bir “SIR” varmış gibi olmasın diye, onlara haklarını bildiriyor ve dışlıyorum. Birazdan yine rahatsız etme işleri başlar. Karşılıklı sövüşme. Çok hoş: Şuuruma takdim edilen, iradenin belli bir noktada teksif edilmesi ile ilgili, Profesör Jung’un, diğer eserlerimde geçen bir misâlinin, kendi durumları niyetine hatırlatılması. Bu yazının başlığı, “BEN KİMİM” MESELESİ olarak düşünüldükten sonra, “Zan ve Nisbet”, “Suret ve Mânâ” bahislerinin arkasına bırakıldı. Uzun etmeyeyim: Çok yorgunum. Mevzuya giremiyorum, aradığımı bulamıyorum. Birkaç kelime ve frekansla yollanan, sözkonusu hoşluk: Baştan itibaren elbette niyetleri değilken, benden de olsa olsa kuru yakınma ve aşağılanmama mahsus bahaneler bulacakları fizikî tezahürler bekleyen NYMPHALAR, neticede benim “kendi kendime ve kendi kendimi rezil edici” lâflamalarımın ardından, “perde ardında kalacaklardı” işleri istihaleye uğramış (değişmiş) olarak, benim NEFS MUHASEBEM’e mevzu bir duruma giren anlatışlarımı tahrik gibi bir role büründüler. Başlangıç böyle değildi; bu hâl 3-5 aylık. Yollanan, tam da bu… Afrika’da, bir kabilenin misafiri olarak çalışma yapan Jung’un arkadaşı, bir gün uzak mesafedeki beyazların bir bürosuna mektub yollamak ister ve durumu kabilenin şefine bildirir. Onun çağırdığı zenci, kendisine karşı anlamıyormuş gibi gayet lâkayd bir tavır içindedir. Jung’un arkadaşı bu durumu, onun isteksizliğine bağlar. Bu arada Şef, elinde içine mektub konulan kalın kamış, karşısındaki zenciye bağıra çağıra, “bu bir mektub!” diye bağırarak, gideceği yeri söylemekte, küfürler etmektedir. Bu işe, elinde kamçı, onun sağında solunda şaklatmalarla devam eder. Zenci birden aydınlanır, yüzü güler ve anladığını söyler: Garib görünecek bir davranışla, onu postacı kılan irâde oluşmuştur. Gariblik bize göre. Bizim dünyamızda da, iradeyi istenene nisbetle teksif edici, içimizden veya dışımızdan, böyle motivasyon teknikleri mevcuttur… Herhâlde anlaşıldı: NYMPHALAR’ın bana yapıp ettikleri, hani simyacıya altun yapsın diye çamur yetiştirmek gibi oluyor. Bunu defalarca belirttim; ama doğrusu, yukarıdaki hâdiseyi hatırlatarak kendilerine biçtikleri rolü çok hoş buldum. Ama boş bulunmuyorum, yâni tavlama niyetim olmadığı gibi, tavlanmıyorum da. Bu cümleden olarak ihtiyatlı karşılığım: — “Dediğiniz doğru, ama benim marifetim olarak. Yaptığınız iş herkese bu etkiyi yapmayacağı gibi, TELEGRAM’ın gayesi de bu değildi!” (…)

59

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Telegram ve Put “Suret olmadan, mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez”… Sadece iyi değil, kötü nefslerin de irâdelerini teksif ederek tasarrufa kadir olmaları gibi, tabiî iradenin teshir gücü yerine ikame edilmiş sun’i gücü frekans yoluyla ve sözlü telkinle karşı tarafa yönelten, beden ve akla tesir eden TELEGRAM cihazının eserini - nefsimi ruhuma hâkim kılma gayesini, “hani kafam dumanlı” derler, düşüncemde teşekkül ettirmeye çalıştığı suretini hesaba çekememek, benim için bir PUT’u kıramamak olurdu. Devam eden bir süreçte ve çeşitli suretlerde ihya edilmeye çalışılan bir PUT; aslı yıkıldı, ama savaş devamda. KARTAL’da bu iş, “din mi ilim mi?” çekişmesi diye başlatıldı. “Her marifet bir ilimdir” buyuruyor Abdülhakîm Arvasî Hazretleri; cihazın resim, sözlü ve frekans telkini, beden teshiri marifeti ile gerçekleştirilenleri benim karşımda MÜŞAHEDE ifâde ettiğine, böyle bir ilim ve idrak mevzuu olduğuna göre, onu İslâm idraki ile hesaba çekmem, imânımın bir gereğiydi, gereğidir. KARTAL’da bana söylenen: “Orada kafanı duvarlara vura vura, Allah’a söveceksin!”… İBDA-C Örgütü’nün Kumandanı olarak İDAMLA YARGILANIRKEN, düşürülmek istendiğim durum buydu. Aldığım ceza malûm. TELEGRAM da, üstüne üstlük! [28]

39. BÖLÜM’DEN Cin mi Cihaz mı? Üstadım’ın ilk ciddi HAFİYE romanı olarak takdim ettiği, İngiliz Conan Doyle’un Şerlok Holms isimli roman kahramanı, bir macerasında “her problem çözüldükten sonra kolay gelir!” der. KARTAL ve BOLU Cezaevleri’nde, benim TELEGRAM maceram sırasında sözünü ettiğim CİN tesiri meselesi de, “elektronik bir cihazla mı gerçekleştiriliyor, yoksa sadece cinler mi kullanılıyor?” ikiliği arasındaki bir kararsızlıkta, beni ayrıca deli etti. Sonradan iş, ihtimâl olarak, yaranın mikrop kapması mı, yoksa mikrobun mu yara açması” şeklinden, elektromanyetik tesirin zayıflattığı beyne cin tesiri olabilir şıkkına döndü. Asıl olan cihaz. Ya cin? Çok uzun zaman, onun müdahil olduğunu kesine yakın bir kanaatle, belki HADİM tesiri hâlinde kabullendim. En sonunda, o tesirin halli yolunda benim - yakınlarımın - arkadaşlarımın okumaları, duaları, hele Mahmud Efendi Hazretleri’nin “muhafaza edilmem” hususunda 1000 İhlâs sûresi ve 1000 “Arkalarına bakmadan dönüp gidecekler” meâlindeki âyeti okuyup benim niyetime bırakması - gece kalkıp benim için dua ettiğini duymam, başlıbaşına MÜJDE, CİN ihtimâlini veya bu ihtimâlin bendeki korkusunu kaldırdı. 2006 senesinin ortalarıydı sanıyorum. Ondan sonra, O’nun ve yakınlarımın duaları, çeşitli bakımlardan bereketini arttırarak, bugünlere geldim. NYMPHALAR, cihaz tesirini CİN tesiri zannıyla karıştırmam bakımından, KARTAL’daki gibi CİN hususunda kurdukları ve görevlileri bilerek bilmeyerek âlet ettikleri oyunları, bu husus benim için açıklığa kavuştuktan sonra, bu sefer “oynanmış oyun”u alay-şaka karışımına vesile ederek hatırlatır oldular. Divan Şairi Nefî’nin,
28 Baran Dergisi, Sayı: 210

60

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

bu lâkabından önce “Darrarî” lâkabını kullanması ve zehirli hicivleriyle “şok” edici kızgınlıklara sebeb olması gibi, NYMPHALAR “Darrarî”, yâni zarar verici söz ve frekans oyunları ile, daima zıd, ama bende irademi teksif etme hünerime âlet bir role düştüler. Bu lâfım onların hoşuna gitmiyor. Ama bu, onların başta farkında olmasalar da, isteyerek veya istemeyerek müsbet katkılarından hisselerine düşeni de eksiltir. Zorlukların insanı tüketmesi başka şey, zorluklara dayandıkça güçlenmek başka şey; ikincide, yolda kalmamaya çalışıyorum. NYMPHALAR, üç senedir beni yavaş yavaş rahatlatan toplumdaki ve dünyadaki şartların değişimi içinde, zaman zaman kuduruyorlar ve hem zihin, hem bedenim üzerinde cihazlarının alternatif uygulamalarını sergiliyorlar. Son bir haftada, hem zihni yorucu uygulama hem de şok beden kramplarını –iki defa– yaşattılar. Göğsümün yan arka taraflarına doğru. Matematik çözümü sırasında, kuşlara âit bir özellik meselesini kafanıza sokar gibi, birşey düşünürken, meselâ başka bir mevzuda geçen bir kavramı söz ve frekans telkiniyle beyninize mıhlamak, böylece sizi parçalamak nasıl olur? Sıcak bir sudan, âniden buz gibi bir suya daldırılsanız? Ya uyku rahatlığı içinde iken, uykuda iken, âniden bir telkin ve tesirle uyandırılsanız? Ahlâksızlıklarına sınır yok; mizaç ve taktik bir aradadan, taktike dönüşe başlayan bir seyir içindeler gibi olsa da, yıpratıcı. CİN hakkındaki alay-şaka karışımları, bu süreçte bir çeşni. Onlara, “asıl siz, cihaz tesirinin cin tesiri zannedilmesini normal karşılamalı değil misiniz?” diyorum. Okkalı(!) bir lâf; ama doğru. NYMPHALAR, benden lâyık oldukları karşılıkları alırken, kızgınlığımı alaya alıcı bir lâfımı hatırlatıyorlar: “Ama işine gelince, benim cinim olur musunuz?”… KARTAL’da edilmiş bir söz. (…)

Cinler - Cinlikler Sol göğsümün dört-beş parmak aşağısından başlayan ve termometre gibi yukarıya doğru yürüyen-inen, hafif hafif oynayan, bir tesir; sanki, vücudumun içinde minik bir karınca ve tesiri dış yüzden engellenemez. Sözkonusu tesir, o zaman bir CİN diye idrak ettiğim ve henüz frekans tesiri diye bilemediğim, aynı zamanda telkinle gerçekleştirilen, KALB OKUMA zannı uyandırılan bir oyuna dair. Herşeyin uryan bilinmesi gayesine matuf gösterilen bu oyun, –o zaman benim için gerçek!–, ödümü koparıyor. “Acaba ne olabilir?”… Merakınız gıcıklanıyor değil mi? Mukabil savunma sistemimle, geldikleri yoldan püskürttüğüm NYMPHALAR, bu işin zihne tesir şeklini işlediler. Gizli duyguların keşfine çalışmak, hırsızlık meselesine benzer; sadece hırsızlık yapmış olmak değil, öyle muamele görmek ve araştırılmak da yıpratır insanı. Hele asıl gaye bu ise. Bunun canhıraş karşılıklarını hem gerçek, hem kıyas olarak, kendi tarafındaki makam ve mansab sahibleri vesilesiyle gördü NYMPHALAR. Onların korkuları da onlar. KARTAL’dayız; KALB OKUMA, daha sonra göbek deliği hizasında sanki bir çizgi, aralıklarla konuşurken mütemadi sağdan sola giden bir tesirde, o çizginin altında veya üstünde mânâsı değişen bir konuşmaya eşlik eden oyuna dönüşüyor. Yarı uykulu bir durumda, otururken, bahsi geçen iş, size radyo dinliyormuş intibaı veriyor. Müthiş(!) bir keşif: “Sen filân işi yaptın…” derken, nefes alışınız sırasında birden sesin alta indiğini ve “yaptın”ın, “yapmadın” olduğunu farkediyorsunuz. Orhan Veli’nin, “Bu havalar mahvetti beni” 61

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

demesi gibi, bu keşifler mahvetti beni. Gerçi ardı sıra gitmesen ne yapacaksın; davul benim de, tokmak onun elinde. Hiç olmazsa ses değişsin hesabı, biteviye konuşmayı, üst menfi-alt müsbet çıkar, hafif göbek kıpırtısıyla lehine çeviriyor olma zevkiyle, akıntıya kapılmış git. Kafa turşu olmuş. Birkaç gece oynanan bu oyundan nasıl kurtulmalı? Madem ki mani olamıyorum, öyleyse bir cüret, ayrıca fevkalâde kârım da olabilir, hafif bir sesle cine soruyorum: “Sen benim cinim olur musun?”… Cin ya! Sözün mânâsıyla, frekansın azdırıcı tonda uyumu yanında, sözün mânâsının normal durumda üzerinizde bırakması gereken uyumu, frekansın baskın tesirinde tersine dönebilir. Mutlu olmayı gerektiren bir lâflarına mukabil, keder duygusuna kapılmanız gibi; yahud tersi. Benim o soruma cin(!), hem sözlü, hem de tesir olarak olumsuz, yalak bir alaycılıkla cevab verdi: “Hee, hee, işine mi geldi… ” Kopyada yakalanan talebe gibi, açıkgözlük edeyim derken yakalanmıştım. Üstadım’ın BAHRİYE MEKTEBİ’nde arkadaşları ile KÜRT hademeye oynadıkları CİN OYUNU’na mukabil, ben KARTAL’dan BOLU’ya CİN OYUNU’na düşmüş geldim. CİN bahsi mahfuz, ama TELEGRAMCILAR tarafından asıl olarak hedeflenmiş olmadığı gibi, bu iş inanç mevzuu değil bir VARLIK mevzuu olsa da, inançları da yok. Bu yokluk, NYMPHALAR için daha az; biraz inanıyorlar. Kendilerine NYMPHALAR. Cin meselesi, onların epey kurgularına-alaylarına mevzu oldu. Vesilesi düştükçe, gelecek sayılarda bahsederiz. Burada, onlara söylediğim şu sözü not edeyim: “Üzerimdeki tesir, rüyâ hâli vesaire, bir cihazla da gerçekleştirilse, bizzat sizi motive eden şeyin cinler olmadığını söyleyebilir misiniz?”… Zaman gibi; bildiğimiz, ama anlatamadığımız şeyleri düşünün. Zihnî bir operasyonla “ileri-geri” hâlinde eşyada gördüğümüz ve takib ettiğimiz zamanı, böylece eserlerinden biliyor değil miyiz? Nice mücerretlerin YAŞAYAN ve BİLENİ varken, yaşamayan ve bilmeyenin olduğunu, bunun yanında bize âit vücuda dair bilginin, bir doktor tarafından bilinebildiğini anlayamıyor muyuz? Cinler bahsinde hâlimiz. Özellikle KARTAL’da, TELEGRAMCILAR’ın katkısı olmasa da, onlardan –belki– habersiz, sadece CİNCİLİK yapıldığını da sanıyorum. Bir not: KARTAL Cezaevi tecrübesiyle BOLU’ya geldim. Cihaz mı Cin mi derken geçen aylardan sonra, yakınlarımı ve arkadaşlarımı kurtarıyor zannında, fiziken büsbütün tükenmiş hâldeyim, hayatı terke karar verdim. Bu bir şehadet eylemi idi. BOLU’da tecrübem, tezahürleri beklemem ve “komik” duruma düşmemek için bu şekilde istismar edilememek için, konuşacağım zamanı gözledim. Hep gözledim. Bu, KARTAL’dan farklı bir gelişme: Cinlerle değil, insanlarla konuşuyorum, bu kesin ya, bu kesinlik içinde olan biteni “kafayı yemiş”e fırsat vermeyecek bir bilgelikle tebliğ de ediyorum. NYMPHALAR’la karşılıklı konuşmalarımız, “kötü sözler” dışında, fikir karmaşasına da giriyor, apaçık konuşuyoruz, bildiğiniz gibi bunu tebliğ de ediyorum. Garib bir durum: Aslolan karşı karşıya duruş, her türlü kötü söz, bunun yanında benden insicamlı ve düzenli düşünce, onlardan ciddi veya muzurluk şeklinde mihraksız konuşma. Dövüşen iki insanın birbirlerine söyledikleri lâflar, tehditler, üstünlük taslamalarının ardından, hani yorulunca şöyle birer sigara tüttürerek nefeslenmeleri gibi bir rahatlık içinde sohbet üslubuna girmeleri. İşkence yapanla işkence görenin, birinin diğerinin hâlini anlaması - haksızlığını hissetmesi,

62

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

öbürünün onun “iş”inin bu oluşunu anlayışa doğru bir gariplik içinde, bahsettiğim sohbet üslubunun doğması. Durum benim için şudur: İsa Aleyhisselâm ve havarileri leş kokulu bir köpek cesedi yanından geçerlerken, Havariler’in leş kokusundan bahisle burunlarını tutmalarına mukabil, İsâ Aleyhisselâm’ın “ne güzel dişleri var!” demesine eş, ben NİSBET SAHİBİ, tersinden ve bu türlü düzünden herşeyi kendi davam yönünden VAHDET’e tahvil edebiliyorum. Şu hikmet etrafında dönmem bile, anlattıklarımın bir yeni isbatından başka ne ki? (…) İntihar: İdam-ı nefs: 660. Müsteykin: Yakînen ve kat’i olarak bilen: 660. Keramet: Bir velinin, İlâhî lütuf eseri gösterdiği marifet, harika hâdise. Bir velinin kendi iradesiyle böyle birşeye davranışı, yine onlar tarafından feci olarak nitelenmiştir. Yine, bazen bu soydan bir keramet, bir zayıflık sayılmıştır; Allah’ın iradesi dileği olmuş kişinin, herhangi bir sebeble gayrete gelmesi, bu mânâyı zedelemesi. Küçük çapta kerametler, menfi kutuplarda da tecelli eden ve “istidraç-sahte keramet” denilen hâdiselerle birbirine karıştırılabilir; bunlar, nefsi ile nefsi için mücahede (eden) sırasında meydana gelen olağan dışılıklardır. Bunun en küçüğü de, Şaman harikalarının andırışı içinde boy gösteren “sun’i telepati” ve “sun’i hipnoz” yoluyla gerçekleştirilen TELEGRAM zapt ve teshiri içinde olanlardır ki, bu mânâda TELEGRAM, ruhçuluğun aslı ve astarı hususunda İSLÂM’dan başkasının kalmadığını isbat eden bir teknolojidir: 661= 1660. [29]

40. BÖLÜM’DEN Telegram - Cin HEYULÂ: Zihinde tasarlanan korkunç hayâl. Maddenin aslı, esir maddesi… Hayalat: Hayâller. Hülyalar… Hayalet?
“Muhayyelâttan terekküb eden kıyas” bahsi içinde, birbirini andırır keyfiyetlerin hem ayrı, hem birbiriyle alâkalı oluşuna değindim. Yapılan adına bedenî tesirle beraber tam olarak hayâle ve hayâlin çevrede müşahhas olarak rol alan ve almayan insanlara biçtiği ihtimâllere dayanan bir yanıyla zannettirme işi TELEGRAM’da, ona “sun’i telepati” benzetmesi yapılır da, zihne telkin ve tesirle uyandırdığı ve kendinden mââda “tesirine girilecek olanı temin” şeklinde bir HADİM davetini sunî yoldan tahrik ve yuvası hazır cine sadece konması kalmış şartları oluştururken, bizzat kendisinin bir “sun’i cin” vasıflanmasına girmesi yakışmaz mı? (...) [30]

29 Baran Dergisi, Sayı: 213 30 Baran Dergisi, Sayı: 214

63

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

43. BÖLÜM’DEN Akşamcılar Tam bir sarhoş keyfi cıvıklığı içinde, 35-40 yaşlarındaki Kenan’ın artık iyice sivilleşmiş vıcık vıcık, dili dolaşık sesi:
— “İyi oldu bee! Bu akşam güzel güzel şarabımızı içelim!” — “Ağabey, sen içeride biraz demlendin galiba!” — “Biraz cilâladım kafayı ama, daha sarhoş değilim! Uzat bana şunu!” Gece, Cezaevi projektörünün benim havalandırmayı ölü sarıyla aydınlatması; loşluk. Ben tesbihata devamla, kim bilir arkadaşlar ne havada, havalandırmada çilemi turluyorum. Yan havalandırmadan, sanki orası deniz kenarı, kıyıyı hafif hafif döven dalga sesi geliyor. Sonra Kenan’ın, orada çöken birinin yanına gelmesi. Belli ki oyun. Zaten yanına geldiği de, deniz kenarı zannedecek hâlde olmadığımı biliyor ki, ona “sen içeride biraz demlendin galiba!” dedi. Şu gerçek, bu oyun, “siğil-uyarıcı işaret” de oyunu bildiren oyun. RİT. Belki dikkatinizi çekti: Hem deniz kenarı olmadığını biliyorum, yâni hipnozda değilim, hem de deniz kenarı zannettirmelerini salaklık olarak yormuyorum. Bana kala kala “Cin” olmalarının tahayyülü kalıyor. Aynı ânda, iki ayrı mekân, yâni yan havalandırma ve deniz kenarı bir arada, bende çelişki duygusunu uyandırmıyor. Bahsettiğim koğuş, –bileklerimi kestiğim, kendimi astığım, daha sonra Akıl Hastanesi’ne bu hastahanelik iş(!) diye postalanmam, dönüşte ikamet ettiğim koğuş–, yâni “sarhoşlar”ın koğuşunun, bana zannettirildiği gibi olmadığını görünce çok şaşırmıştım. Üst kat merdivenlerinin bitiminde veya arasında, bir tahta kapıyla birbirinden ayrılan iki oda. Giriş çıkışa nisbetle bu tahta kapının sesi. Benim banyo tuvalet ve lavabonun bulunduğu kısımda, bilhassa lavaboda abdest alırken, duvarın hep aynı yerinden bana sataşan ses; o sesi, bir ihtimâl, yan koğuşta bana mahsus bir yuvadan veriliyor, öyle değilse “cindir!” diye addetmem vesaire. O koğuşa dair anlatacaklarım bitmedi. Burada kısaca temas etmemin sebebi, gerçek veya zannettirme oyunlarına uygun olarak tertib edilmiş bir mekân intibâına sahib olmam idi. Bu deniz kenarı hikâyesinde de, tahta kapının açılıp sanki koğuş dışından geliniyormuş gibi tuhaflıklar, gayet normal göründü: Dediğim gibi, gerçek, hayâl, hayâl dediğim deniz kenarı da gerçek, bir kaos. Bir ayağım hep cinlerin, cinliklerin dünyasında. Kirli mavi dalgalar, Sarayburnu gibi bir yerde kayaları dövüyor, orada Kenan ve yeni gelen. NYMPHALAR, “hani gece idi?” diyor. Bu kadar çelişkinin olağanlaştığı bir zihinde, bir akşamüstü ile gece yarısı çelişkisinin lâfı mı olur? Hem bu gafiller dikkat etmiyorlar ki, ben işin aslını vermek üzere anlattığım hâdiselerde, sırf bu kasıtlı lâflara, yâni geçmişi anlatırken insanın isteyerek olmasa da onu değiştirdiği beylik teşhisine muhatab olmamak için, pek teferruata girmiyorum. Hani bulunduğum mekânın nazikliğinin de rolü yok değil ama, heves duymuyorum… Bir şeye daha dikkat çekeyim: Elektromanyetik dalgalar, betatron, frekans oyunları vesaire tâbirlerini de daha az kullanarak bir anlatma içindeyim.

64

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Sakin bir gece idi, umulmadık bir şekilde bozuldu. Tehlike beklentisi içinde olunan ıssız sessiz bir ormanda, hele gece vakti, her çıtırtının korku ve endişeye sebeb olması neyse, sakinlik de olsa hakim duygu endişe ve korku iken, o gece ben bıkkında ne endişe ne korku vardı; beklenti bâki. Deniz kenarındaki sarhoşlar hafif hüznümü fazla dalgalandırmadılar. Hâlimde fazla bir değişiklik olmaksızın, bekleme sızısı da bitmiş turlarken, kafam ister istemez onlara yuvalanıyor; istedikleri zanna girdim. Ne tuhaf! Elbette havalandırmadayım ama, onların kayalara oturmuş ve yakın mesafede bana da lâf çarptıran muhabbetleri, sarhoşlukları, hayâlin gerçeğe doğru mayalanması diyesim, beni de o ortamın bir unsuru kıldı. Arada var olan duvara rağmen, sanki ben de onların az ilerisinde, deniz kıyısındayım ama, şuurum yerinde havalandırmadayım. Bu işi cinlerin yaptığını sanıyorum. O zamanlar, binbir işkencesini yaşamama rağmen, frekans oyunlarıyla duygu temini, düşünce ve suret ilka ve transferi diye birşey bilmiyorum; ve bu yüzden alabildiğine abartılı şokları, benden menkul bilerek yaşıyorum ki, asıl oyun bu. Evet; şuurum yerindeydi. Genel olarak bilebildiğim Telegram ve Telegramcılarla cinlerin korkuya kondukları düşüncesiyle, zaman zaman aradaki duvarı hissetme ihtiyacını duyuyorum… Ve klâsik: Duvar dibinden gelen görünmezlerin sesi; sarhoşlar… İşi oluruna bıraktığımı onlara da göstermem gerek: — “S…tir olun gidin, başka yerde için!” Bunu, kaya üstündekilere söylüyorum. Anlattıklarım size bir KAOS olarak görünüyor değil mi? Zaten öyle! Şu denizden gelen dalga sesi… Cin ve frekans oyunları meselesi bir yana, kaba bir telkinle gerçekleştirilmiş olamaz mı? Küçük alıcı-vericiler, cep telefonu vesaire gibi bir şeyle, deniz kenarından aktarılan sesler, yan havalandırmada bulunan oyun kurucu gerçek seslerle beslenerek, tam da “sakalan-insan ve cinler” tâbirinin karikatürü bir oluşum? Doğrusunu söylemek gerekirse, bu alıcı-verici âlet meselesi, o zaman muhtelif yerlerde ve muhtelif suretlerde, bazen başka şeyleri de bu zannettirerek kullanıldı; velâkin sözkonusu hâdisede hiç aklıma gelmedi. Sonradan da. Sonradan, sanki kaydedilmiş bir ses kullanılmış olabilir diye düşündüm. (…)

Mecaz “Mecaz hakikate köprüdür!” buyuruyor İmam-ı Rabbanî Hazretleri. Ruhun nefs-bedende tecellisi ile oluşan şuurumuz neyse, hakikat ile gerçek arasında köprü-berzah olan mecaz da o. Mecaz, lûgatta, “bir şeyi benzeriyle anlatma” sanatıdır; hakiki mânâsı ile değil de, ona benzer başka bir mânâ ile konuşmak, istenilene benzer bir mânâ ifâdesi… Ruhî kendinden geçme-sekr hâline, sevince, şarap ve afyon sarhoşluğunun teşbih edilmesi gibi. Burada şarab ruhtur, sarhoşluk da ruhîlik ve hâl. Varlık ve bilgi nesnesi ile, bunlar hangi mevzuya dair ise, bunlarla benzer addedilen gerçek ve bilgi nesnesi arasında bulunan mecaz, köprü-berzah rolüyle, bahsi edilen hakikate benzerlik keyfiyeti ölçüsünde, benzer addedilenin aslî hakikatini de kendinde göstericidir.

65

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

Mecaz, aklı aşanda veya akıl yürütme kuralı mantıkta oyalanmaksızın “espri-ruhî” olanı bulanda vücut bulur. Bu hiza içinde RİT bahsi de hatırlanmalı. Bizim bu hususa el atma sebebimize gelince: AKŞAMCILAR başlığımızın, “içki içenler” niyetine kullanıldığı belli - meşhur ve malûm bir mecaz. Anlattığım hâdiseye gelince; gerçek, hayâl, ikisinin birbirine girmişi, bir taraftan şuurluyum, bir taraftan aslı tam söylediğim gibi olmasına rağmen şuursuzmuşum zannedilebilecek anlattıklarım. BOLU’da, tasavvufta bahsi geçen “oturanı yürüyen, yürüyeni oturan görmek” tâbirindeki mecaz bir yana, basbayağı bir şekilde kendimi oturan (oturuyordum), içimi atılan gördüm; ikiliki ayrı ayrı, aynı ânda duyan. Atılan, hayâl değil, bir ânlık tuhaf bir kopuştu. Bunun benzeri, oturduğumuz yerde malûm hayâl kurmadır; ama o, bu değil. TELEGRAM cihazı altında, hayâlden daha diri, sözkonusu ikilik-çokluk yapılabiliyor; bir taraftan bedene tesir, bir taraftan bu hazırlanmışa dair telkin ve suret sevkiyle, oturduğunuz yerde aslî hâlinize aykırı bölünme. Meselâ şu ânda okuduğunuz yazıyı yazarken, bir taraftan da feci küfürler ettiren telkin ve hayâllerin beynime postalanması şartlarındayım. Artık yüzgöz olduk: Meselâ frekans oyunları ile zihin ve vücudumu korkuyormuşum hissini telkine hazırlarlarken, ben ruhen kayıtsız kalabiliyorum. Bahsettiğim tabiî ikilik, bu da değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, AKŞAMCILAR başlığı altında anlattığım ve benzeri hâdiseler, bir rüyâyı görmekle anlatmak arasında tamı tamına uygunluğun imkânsızlığını andıran bir nitelik belirtiyor; bu yüzden, bahsini ettiğim ikilik, sadece hissettirmeye dair. Hiç de sarsıcı ve olağanüstü olmayan bir tabiîlikte yaşadığım gebertici gerçeklerin söylenebilecek en net ifâdesi, herhâlde “yaşamayan anlamaz” demekten ibaret; ama ha gayret. Olağanüstüler, hiç olmazsa olağan dışıya bakış bakımından daha kolay ifâde edilebiliyor… Bu kadar lâfla muradımı ifâdeye geçişe hiç lüzum yoktu; ama doğrusu hikmet dolu. TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nde, gerçek veya gerçek niyetli hâdiseler “Düşvarî” başlığı altında veriliyor ya; hani dünyadaki suretler, rüyâ suretleri neviinden ve bu yüzden tâbir ve tevile muhtaç ya. Anlattığım hâdise ne ve nasıl olursa olsun, bu gözle tâbir ve tevil edildi. Hayra tebdil edildi. [31]

44. BÖLÜM’DEN Cinler Şatosu Bu, bir benzetme ile “gerçek” arasında salınan benim, KARTAL CEZAEVİ’ne yakıştırdığım-gerçek gördüğüm bir tesbitti. Sayısız git geller arasında oluşan. HAYAT İRADESİ’ni geriden bırakan ve beş duyu dünyası ötesinde öz benliğimizin suretlerini-sembollerini bir aynada idrak eden şuurun seviyesinde başlayan sanat, nasıl ki geniş bir alanda güzel sanatlar - örf ve adetler - mitler - ayinler - törenler vesair şekilde bir mânâda günlük hayatımıza sinen ve görünen RİTLER hâlinde beliriyorsa, “Cinler Şatosu” imajı bütün içiyle bana görünen bir RİTLER âlemiydi. Müz: Derin düşünce. Rit: Fikir. Ahenk… Surette görünen mânâ. Bana mahsus. Ama 2000 senesi itibariyle, benim için başkalarının farkedemediği gerçek hâlindeydi. (…) [32]
31 Baran Dergisi, Sayı: 217 32 Baran Dergisi, Sayı: 218

66

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

45. BÖLÜM’DEN Akan Bulutlar - Çehreler Kartal Cezaevi… Malûm B-7 Koridorunda, 5 koğuşta TELEGRAM sefasındayım(!)… NYMPHALAR, Telegram’ın faziletlerini(!) öyle anlatıyorlar ki, ruhî ve fizikî acının-yorgunluğun aralarında, sanki şikâyet bir çelişkim ve sahte bir yakınmam gibi olsun diye. Dayaktan sonra gelen tedavinin teşekkürünü beklercesine “TAS”ları hazır. TAS, aramızda, çeşitli durumlarda alay ve kızdırma, şaka ve hikmet yumurtlama vesilesi bir mecaz. Bazen gerçek anlamda, ne işe yarıyorsa öyle kullanıldığı da oluyor. Onların istemeden âlet oldukları buluşlardan biri de bu. Bilerek âlet oldukları da olmuyor değil. Kumarda hep kazanmak karşı tarafın çekilmesine sebeb olur ya; ara sıra kaybetmek lâzım ki, heves devam etsin. Aslına bakarsanız, bahsi geçen boşluklarda onlar için berbat şeyler söylemek istemiyorum ve doğru dürüst bir “benim olanı bana hatırlatma” işinden hoşlandıklarını da biliyorum; lâkin feci bir ahlâkî sukût belirten söz ve frekansla gerçekleştirdikleri, beni onları yakmak elimde olsa yakarım düşüncesinde odaklıyor. Ama tezad sadece bende değil, onlarda da var. Siyah-beyaz. Siyah kötü, beyaz iyi. “Memleketimden insan manzaraları”ndalar. Beni fikren ve ruhen tanıyıp, aynı ben, “istihbarat”ları doğrultusunda, eti şuraya kemiği buraya 7 TV. Kanalı ve 49 gazeteye satıp, “kafayı yemiş - dut yemiş sessiz bülbül”ün sırtından para ihtiyaçlarını da kıvıracaklardı. Hedefleri mi? En büyük olmak! Hevesleri damaklarında kaldı. Onlar adına iyi; kendileri yönünden yontulmak üzere. Ben, benim ne düşüneceğimi önceden kestirme tâlimlerinde cömertim. En baştan söyledim: “Beni tanıdıkça yerinizi kaybedersiniz!” diye. Şimdi kaybetmenin sun’i tavrında direnişteler… Akan Bulutlarda Çehreler; 2005’te tek kişilik koğuşa “majör depresyon” teşhisinin Kartal hatırası olarak değeri bitmiş niyetine bırakılması sonucu geçtim. Geçirildim. O zamana kadar BOLU’da örtülü TELEGRAM, sızıntı tâbir ettiğim durum, bu tarihten sonra aleniyete vuruldu. Tek kişilik koğuşa geçmeden önceki dinlemelerden mi öğrendiler, yoksa KARTAL notları mı bilmem, ara-sıra alay ve sağlama amacıyla yaptıkları hatırlatmalardan biri de AKAN BULUTLARDA ÇEHRELER; son bir haftadır “gündemimize” giren mevzu. Siz de gülün(!) diye anlatayım. Zaten pek kısa. (...)
Havalandırmadayım. Üzerimde elektrikî bir tesir yok. Böyle zamanlarda Yahya Kemâl’in, “Var mı âlemde nekahat gibi tatlı” mısraında belirtilen hâlet, hüzünlüyüm. Ama nüksetmesi kat’i bir ıstırab verici TELEGRAM oyunu beklentisi, hüzündeki rahatlığı acıyla tedirginliğe çeviriyor. (NYMPHALAR, “edebiyat yapma!” diyor.)… Gökyüzüne bakıyorum, süratle akan parçalı bulutlar. Rüzgâr hızla esiyor, bulutlar alçakta. Arka arkaya, bazen üçü dördü birbirine eklenmişcesine yakın suratlar, bulutlarda. Tipleri, eski Yunan heykellerinden abartılı çizgilerle resmedilmişe benziyor; mitolojik tiplere. Asık suratlı, sakallı, gözleri vesaire vesaire. Onlardan müjdeli bir haber tâbiri çıkarmaya çalışmıyorum. Rüzgârın tatlı serinliğinde, TELEGRAM dışı bir şeyi seyrediyorum. Bu satırları yazmadan önce, aklımdan “İlâhî bir mânâ çıkarmıyorum!” ifâdesi geçti. NYMPHALAR’ın takılması üzerine onlara söyledim: “Gerçi, âlemde İlâhî bir mânâ çıkarılmayacak olan

67

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

ne var?”… Yazdığımı hatırlatıyorlar: “Âlem, bir insanın takva sahibi olması şartlarında yaratıldı!”… [33]

46. BÖLÜM’DEN Bacağım Şişirildi Telegram’da, vücudumda elektrikî tesiri hissettiğim ve hep söylediğim gibi “cin mi, yoksa bilinmeyen bir teknoloji mi?” salınımında, bir o yan, bir yan gidip geldiğim zamanlar. Yattığımda kafamda daha çok elektriklenme hissettiğim için, taş gibi sert yastığın içinde, uzaktan idare edilebilen bir şey olabileceğini düşünüyorum. Gövdem ve bacaklarımda da artan elektriklenme. Türkçesi: Anladım ki, beni yatırmak istemiyorlar. Yattığım ânda, yoğun elektrikli bir alana girmiş oluyorum. İşin onlar için mantığı şu: Ben, ya yorgunluktan gebereceğim, yahut yatınca katlanan işkence. Kim ne ile ilgileniyor ki, kime ne söyleyeceksin? Temerküz kamp şartlarındasın; hem de dış yüzden herşey yerli yerinde iken. “Beni yatırmak istemiyorlar!”… “Manyak mı ne; kim ne yapıyor ki? Engelleyen mi var?” Böyle saniye saniye geçirilen zamanın ânı ânına tesbiti yapılsa, sayısız tekrarlara gireceğinden, genel anlatıma misâllerle yetiniyorum. TELEGRAM altında ömrün tek mutluluğu, zamanın geçmiş ve geçiyor olmasıydı; içinde bulunulan ân hep zehir. Çeşitli tedbirler düşünüyorum ve bulduğum tedbirlerin onların verdiği mi yoksa benim düşünmemle mi olduğunu o zaman farkedemiyordum. Ranzanın bulunduğu elektrikli alanın sebebi? Kafamdaki berenin üstüne naylon geçiriyorum, yatağa da gazete seriyorum; evet, umduğum gibi elektrik kesiliyor(!)… Yattıktan sonra 15 dakika mı olur, yarım saat mi olur, tekrar elektriklenme başlıyor. Benimle oynuyorlar. Böyle yat kalklarımdan birinde, sol bacak pazum malûm fil bacağı, hafif hafif kaşınıyor; doğrulup kaşıyorum, iki dakika geçmeden yine. Doğruluyorum; o ânda DURAN’ın “şişşş!” sesiyle muhallebiye dönmüş bacağım, şişmeye başladı. Hep Lâ havle çekiyorum ve olağandışı gelenlerin sıradanlaştığı bir alışkanlıkla diyeyim, paniklemeden yine başım yastığa. Bir-iki dakika geçince kontrol amaçlı oturur vaziyetteyim: Bacağım eski hâlinde. “Zan” filân diye anlatırken, bunun benden kaynaklanan birşey olmadığını, kurgu meselesini, bir de şu hâdiseden görün: Hep olduğu gibi, 20 kişiden az olmayan bir aramada, yatağı arayan bir asker, yatağın ayak tarafını baştan başa bıçakla kesti ve içini yoklamaya başladı; NYMPHALAR pamukların çıkarıldığını söyleyerek beni kızdırıyorlar, o önemli değil, “az bir şey”di. Sonra, avucundaki pamukların içinden yumru yumru kalın bir bakır tel çıkardı ve ismi bende mahfuz gardiyana “bu ne?” dercesine verdi. “Haa, elektrik teli!”… Bunun etrafındaki çerçöp yorumları size bırakıyorum. Benim için o bacak şişirmeden kalan şey, hırsızların cin yoluyla şişirilerek malı iade etmeden düzelmediklerine dair, cincilik hikâyelerini hatırlamamdır. O yönünü, bileni söylesin. Bugün, cihazları ile “pek gururlanan” NYMPHALAR’ın sağlamalarına, ben de kendi yönümden onları sağlıyor olma bakımından, cihaz hüneri olabilme kesinliğini de katıyorum. Reyim cihaz hünerinden
33 Baran Dergisi, Sayı: 219

68

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

yana… TELEGRAM içinde bu satırları yazarken, her türlü mukavemeti göstermiş ve göstermekte olarak, tevekküle bürülü, kendimi Allah’a ısmarlıyorum. Gururluyum. Ne kadar “pejmürde” olursam olayım… Allah’a hamd ile hayra yoralım. Dünya çapında olanlar, şükrü gerekli kılıyor! [34]

49. BÖLÜM’DEN Üç Tarih: 2000 - 2007 - 2008 Göz açıp kapanmaları arasında geçerken zaman, kuşun gagasıyla yem kapmaları gibi idraka takılanlardan… Kartal’da TELEGRAM… NYMPHALAR, susuzluktan, su içmememden olduğunu iddia etseler de, ben öyle düşünmüyorum. Sürekli çay ve sair sıvıların yetmesi bakımından, birkaç ayda bir canım su çekiyor. Kısaca, anlatacağım hâdisenin susuzlukla alâkası yok: Birkaç kere yaptılar. Uykudan uyandığım, uyku sersemi baygınlığında birkaç saniye, kendimi kör olmuş sanarak panikledim. Uykudan uyanıyorum, KAPKARANLIK. Hayır; GÖZKAPAKLARIM açılmıyor. Ne kadar gayret etsem. Paniklemem normal, çünkü bu tabiî bir hâl değil. Başparmak ve şehadet parmağımla, sizin de pek tabiî bildiğiniz şekilde, gözkapaklarını ayırıyorum. Gözlerim görüyor. Psikolojik tasvire lüzum yok, sevindim, kör değilim. KENAN’ın, beni kör etme tehditleri uzun zaman sürmüş olduğu için, bu hâdise olduğundan daha etkili görünmüştü. Bilmem ne kadar, belki birkaç hafta, gözkapaklarımın açılıp kapanışının sesini, elbette TELEGRAMCILAR’ın istediği sese dikkat çekme hünerleri olduğunu da bilmeksizin duyuyordum. Garib bir duygu: Sanki vücudum eski Avrupa şövalyelerinin paslı zırhı, gözkapaklarımı açıp kaparken çıkan bu şapırtı da, yağlanmamış olduğundan. Beni basbayağı yakma tehditleri zamanında, havalandırmada sırtımı duvara vererek çökmüşüm, tedirginim, çünkü bel ağrımın sebebi merkez noktaya istedikleri zaman vuruş yapmalarından dolayı dikkatim burada; o arada, üzerimde naylon kabanın hafif bir ateş çıtırtısı çıkardığını duydum. “İşte yanıyorsun!”… İyice bıkkınım, hiç kıpırdamadım. Yanma olduğuna inanmadım ama, nasıl becerdiklerine şaşmıyorum değil. Bir keresinde de, koğuşun içinde değişik yerlerden ve bana yakın yahud uzak mesafeden gelen kuş cıvıltısına iyice esrar katmak hevesi olsa gerek, omuzuma kuş sıçtı. Gördün mü, sıçtı işte, temizle!”… Görünmez kuşun, görünmez pisliği. Bunlar, “terörle mücadele” adına oluyor ha! Tek başına kaldığın koğuşta, İDAMLA YARGILANMA sürecinde. Neyse; gözkapaklarımın tabiî olarak açılmaması, açıp kapama sırasında çıkan ses, bana o yakma ve kuşun pislemesi ile aynı kefede gerçeklik hissi verdi… BOLU’da, uzanmış, gözlerimi kapamış, dinlenmeye çalışıyorum: Işığı, gözkapağı şeffaflığından geçen görür ve seyredersiniz ya, öyleyim ve bu hususta niyetliyim. NYMPHALAR, oynuyorlar; tabiî durumda da, yeşil, kırmızı, mavi gibi renk ve renk çizgileri gördüğümüzü herkes bilir. Bunlar, benim bir dikkatim olmaksızın “renk terapisi”nden aklımda kalan, (gûya beynimi gri olarak düşününce elektrikî tesirbetatron tesiri kesiliyordu), o hissi yaşatan bir numarayla, gözkapağımdaki aydınlığı
34 Baran Dergisi, Sayı: 220

69

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

karanlığa çeviriyorlar. Sanki beynimde ışık sönüyor. Bu sefer, benim bir niyet ve gayretim olmaksızın(!), tamamen pasif bir duygudayken. Sadece seyrediyorum. Ardından, yeşil ve kırmızı çizgiler, uçuşan renkler; sonra muntazam çizgili desenler. Eee, bunların kendilerinden olduğunu söylemeden olmaz; renk terapisi mevzuunda alaylarını-marifetlerini hatırlatarak, gördüklerimin de kendi marifetleri olduğunu ayan ediyorlar. Renk terapisi, malûm, vücuttaki “enerji merkezleri”nden vücudu güdümleme işi. İnsanın trans hâli içinde kendinde veya karşı tarafa aktardığı renk düşüncesiyle, fizikî ve ruhî tedavî amaçlı, değişik kültürlerde sözkonusu olan bu mevzu, TELEGRAM’da da, benim TELEGRAM’ı anlama başvurmalarım sırasında, alay niyetiyle bana yönelik kurgu olmuştu. Ben, “şakra” dedikleri enerji merkezlerine, bunların elektrikî tesirle hareket verdiklerini düşünüyordum. Yine öyle. Figüranlar ise, ne yaptıklarını bilmeden. (...) [35]

53. BÖLÜM’DEN Terörle Mücadele İmiş’den Bolu… Herhâlde 2006-2007… Pek çok buluş(!) yaparak, kendimi fizikî olarak tek parça tutmaya çalıştığım demlerde, o sıkıntı içinde tecelli eden ve bugün bile beni sevindiren, NYMPHALAR’ın bir sürü uyduruk tevil getirmelerine rağmen kendi marifetleri diye gösteremedikleri bir hâdise: Ramazan ayında, ben hem oruç, hem de aşırı BETATRON tesiri altında yorgun, uykusuzluğumu yarı ayık gidermeye çalışıyordum, nasılsa büsbütün daldığım bir vakitte, onların uyandırmaları ile gözümü açmaya davrandım, bu yarı uykulu hâlde göğsümde, kalb hizasında soldan sağa sağdan sola hafif gezen bir Kur’ân sesi; içimde gezen, okunan Kur’ân… Aradan 4 sene geçtikten sonra, (vakit vakit Metris’in ve kendi marifetlerinin hatırlatma ve bende kalanı tesbiti çerçevesinde, bir yandan da sağlama yapan) NYMPHALAR, her ne kadar benim bir “harika” gördüğüm bu hâdiseyi, “uykuda kendin okuyordun!” diye tevile çalışıyorlarsa da, beni şaşırtanın, benim bildiğim bir Sûre olmayışından dolayı meydana geldiğini dikkate almıyorlar. Bu hâdise, her edindiğim kanaati bozma ve Kenan’ın, her kurgunun ardından, “oyun bu oyun, oyun içinde oyun!” nakaratıyla beni hep kararsızlıkta bırakma usulünün de çöküşü idi; oyunların birbirini iptâli, bir takım kanaatlerin oluşmasında kalıcı tortu teşkil etti. Biri ve başlıcası şu: Sanki, kafama ilka edilen hususlar, kafam bir ses kaydedici, “terleme” dedikleri kendilerinin veya “şartlı refleks” hâlinde bir dış hâdise saikiyle, aynen tekrar ediyordu. En çok korktuğum hususlardan ve “kafayı yemiş”e pek uygun düşen. Güyâ, kaçarken kendi gölgesinin takibinden korktuğunu farkedemeyen ve onu kendi dışında bir varlık zanneden adamın hâlinde oluyordum. “Gûya diyorum, çünkü öyle değilim; peki bu tekrar eden sanki vicdanımın sesi? Hani, bir adamı öldürmüş biri, döner dolaşır vaka yerine gelir ve halk içinde buna “kanı tuttu!” derler. Ben, söylediklerine nisbetle öyle değilim, bu tekrarı da bana ilka edilenin hatırlanması diye anlıyordum. Dikkat ediliyorsa, şu anda da hatırladıklarımı yazıyorum,
35 Baran Dergisi, Sayı: 223

70

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

ama hiç kimsenin “kafayı yemiş” tâbirini kullanamayacağı şartlarda ve bana empoze edilmeye çalışılanları ifşâ niyetiyle… Ve bildiğiniz üzere, “ortaya çıkın da konuşun!” diye tepinerek. Sanki hasta karşısında doktor rahatlığıyla ve her türlü sapıklık serbest bir belden aşağı mevzu serbestliğiyle, benim ahlâkım üzerine ahlâksızlığını işletici ve “ne diyorlar derlerse, ne diyeceksin?” rahatlığıyla beni kendi kendime zora düşürücü niyetleri, benim “ortaya çıkın da, sapık ve hasta olmadığınızı isbat edin!” tavrımla ne hâlde, takdir “siz sayın okuyucularım”a kalmış durumda. Üstelik onlara, onların tarafına mahsus olmak üzere, “neler neler anlattım, söyledim!”, ortaya çıkıp söylesinler, ben de mahcub(!) olayım, kızgınlık adına kimin ne hüneri varsa muhatab olayım… Galiba söz dağıldı: Zaman içinde, o tekrarların benim beynimde bir kayıt tekrarı değil de, onların cihazlarıyla basbayağı tekrarı neticesi olduğu anlaşıldı. KUR’ÂN okunması meselesine gelince, belirttiğim gibi benim ezbere bildiğim bir Sûre olmadığı gibi, ses benim değildi, tecvide uygun ve makamla okunuyordu ve ben sanki kalbimde okunanı yabancı imişim gibi dinliyordum: 1015 saniye süren şaşkınlık. Mahmud Efendi Hazretleri’nin, gece kalkıp benim için dua ettiğini hatırladım ve Kur’ân okunmasını da böyle bir şeye yordum. Tersinden veya düzünden her ne denecek olsa, hepsinin önünde dize gelecek olduğu hakikat şudur ki, beni mesud eden-şâd eden hâdise, neticede kaderimdi. (...) Bolu… 2005 senesinin, herhâlde Ağustos-Eylül ayı… Telegramcılar için “ne oluyor ki?”, benim için sanki solucan üzerine tuz serperek onun içini dışına çıkarma işkencesi başlayalı birkaç ay geçmişti. Gece, Kur’ân okuyorum. Yasin Sûresi’ni. Havalandırmaya açılan kapı dibinde, sırtım duvara dönük, sandalyeye oturmuş durumdayım. Duvarın arkası, yan koğuşla benim koğuş arasında, havalandırmaya açılan ve görevlilerin girdiği bir boşluk ihtiva ediyor. Koridorun iki katı genişliğinde, koridor boyunca oluşan bir hücre genişliğindeki ceblerden. Şu BETATRON denen engel tanımaz elektronları hızlandırıcı cihazı öğrendim ve ona hedef olduğumu tahmin ediyordum ya, duvardan sırtıma gelen elektrikî tesiri, o boşlukta bulunabilir dediğim BETATRON’dan biliyorum. Tesir sırtımdan, yer değiştirince kalkıyor; ama bu bir hile de olabilir. Bunun da farkındayım… Önce Kur’ân okumayı anlatayım: Sırtımdan aldığım elektrikî sebeb, vücudumda infial meydana getiriyor. Zorlukla okurken, o da ne, sanki bir hece kaydırılarak üstüste yapılmış iki kayıttan, boşlukta bir hece sarkması gibi, kafamdaki hece benim dudak okumamdan hep önde gidiyor. Peki benim okumamı bire bir takib uygunluğu üstüne bu hüner, onların frekans oyunuyla olabilir mi, yoksa benim göz-beyin idrakimin konuşma sisteminden dudağa erişinceye kadar geçen saliselik gecikme ile mi, yâni beyin ve konuşma korteksi arasında meydana getirdikleri arıza ile mi oluyor? Üstünde düşünebilsem bile, ona musallat oluşları bir yana, bu, “düşünsem bir türlü, düşünmesem bir türlü” tehlikeli bir durum. NORMATİF ŞUUR HATASI denilen, kendi buluşların kendine tuzak, bir yeraltı mağarasında dön dolaş çıkışı bulama ve neticede panikle battıkça bat psikolojisi, KARTAL’dan en büyük tecrübem. Bundan dolayı, buluyorum zannı içinde ve abarttıkları bir heves ve keyifle, elimde olmadan düşündüklerim-aklıma gelenler bile, üzerinde İRADÎ olarak durduğum şeyler olmadı. Öyle ki, dikkatimi yönelttikleri ve bilmeyenin hevesle yöneleceği elektrik

71

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

kofrasından gelen ses bile, benim onu söküp bakmamı sağlayamaz. Koridordan gelen bir sesin havalandırmadaki yankısı, bu birbirine zıt yönlerden, insan tabiî hâlinde de yanılabilir ayrı mesele, onların beyniniz üzerindeki yönlendirmesi ile havalandırmaya dikkat olarak idrak ettirilebilir. Bu bilgiler bende, sanki uyuyan hücreler ve BOLU’da NYMPHALAR’ın açık zuhurlarından sonra birer birer uyanan oldular. Şu NORMATİF ŞUUR HATASI: Diğer eserlerimde kaç defa tekrar ettim bilmiyorum, ama hatırlatayım. Öz olarak, birşeyi izâhta ona mantıkî kılıf uydurmakla, o şeyin hakikati tesbit edilmiş olmaz. Kendi hayatınızdan da, sonu hatalı veya aslı mânâsız nice işe, mantık kıyafeti içinde isnat etmişsinizdir. Meselâ, su içmezsek ölürüz. “İşte deniz çapında su!”… Su lâfzındaki müştereklikten dolayı derde deva mı? Normatif Şuur Hatası için bizim çizdiğimiz misâl, bir denemede katılanlara rakamlardan bir şekil serisi verilerek çözümü istenmişti. Herkes ayrı bir çözüm buluyor ve doğruluğunu hararetle müdafaa ediyor. Aslında ise, tasarlanmış bir çözümü olmayan rastgele şekil serileriyle muhatab olmuşlardı… Bizim, “kuşlar uçar, sinek de uçtuğuna göre kuştur!” cinsinden, iki bilgiden kestirme olarak bir HÜKÜM çıkarıcı olmayışımızı görüyorsunuz, sebebini de benimseyiniz. Anlattığım herşey, yanıldığım yerlerde bile yanılma sebebleriyle bir arada, dikkat edilmesi gerekendir. Boş hiçbir şey yok. Dil ve üslûbumuz bu. TELEGRAM diye bir şeye muhatabım, kurbanın üzerindeki tesirlerini ve dolayısıyla cihazın hususî yönlerini, bunun yanında TATBİKÇİ sıfatıyla öz şahsiyetlerine yönelik görünüşlerini benden öğrenen NYMPHALAR baş tiryakilerimden. İnanmazsanız, bulun ve sorun. YALAN söylemek zorunda olmazlarsa!

Sorarlarsa Ne Derim? İradî olmayan hiçbir şey, suça müstehak değildir. Hazret-i Ömer zamanında, bir adam, belki de sahabî, yanında biriyle onun yanına gelir ve şikâyetçi olduğunu söyler: “Bu adam, rüyâsında annemle zina ettiğini söylüyor, cezasının verilmesini istiyorum!”… Sözkonusu kişi belli ki, bu dünyada Şer’i cezası verilmeyen suçun öbür dünyada karşılığını bulacağını bilen ve vicdan sahibi bir Allah’tan korkan… Hazret-i Ömer, sayı bildirerek, öyleyse gölgesine şu kadar sopa vurun!” diyor… Kasdî ve tasavvurî olmayan işin suç teşkil etmeyeceğini anlatmış oluyor… Bu meseleyi açmamın sebebi, basbayağı pislik ve bayağılık yanında, ilmî niyetli ve insanın iki yüzlü hâlini vurgulama şeklinde bir çeşniyi de hünerlerine katan NYMPHALAR’ın, belden aşağı muhabbetleri ve hususen uykudaki SEKS uygulamaları. Benim ruhumu, aslında şekil değil de gerçek anlamdaki her insanın ruhunu berhava etmek üzere tasarlanmış kurguları karşısında, benim ahlâkî kaçınmalarım, savunmalarım vesaire, neticede ben sümsük, onların kan sarhoşu sırtlan keyfi-üstünlükleri olarak, büsbütün edebsizlenmelerine yol açıyordu-açıyor. Zaman içinde, “hak için hakkı iptal caizdir!” hükmünün şartları bende vicdanen oluşunca, mesele ve marifet edebsizlikse, “yürüyen hiçbir canlının masum kalmayacağı” tasavvur(!) ve hatıralarımın(!), cesaretleri varsa kendileri söylerler, kimlere kadar uzanabileceğini gördüler. HATIRA; şu satırların yazılışı sırasında, kendiliğinden, hatıra bahsine dair çok bil-

72

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

mişlikleri de çökmüş oluyor. Benim KARTAL’a dair anlattıklarımda bir ara sıkça, “insanın geçmişi şuurlu olarak değişik anlatabileceği veya hatırlayabileceği” beylik hakikatini tekrarlıyorlardı. Doğru. Ama her hakikat gibi, yerli yerinde kullan ve hakkı iptalden kaçınıcı ol. Sözkonusu hakikatin nasıl kullanılacağını iyi tahlil et ve geçmişe iptal hususunda her kapıya uyar bir maymuncuk olmadığını da bil. Pek sevdikleri bir lâf: “Delilin var mı?”… TELEGRAM hususunda bile, onlar bunu söylüyor! Beni ne kadar yakından tanıdıklarına dair sıraladıkları hususlar karşısında, meselâ bir isimden bahsediyorlar. Ben de filân süslü ve meslek ayakkabılıyı kastederek, “feci” şenaatimi arzediyorum. Bunun üzerine atılması ve “suç itirafı” niyetine sevinmesi gerekirken, bana ne dese iyi? “Delilin var mı?”… Cevabım: “Delilim, falan filân şahidliğine dayanmadan, doğrudan benden işitmiş olmandan; kaydeden, doğrudan doğruya sensin ve telefon konuşmasından daha sağlam! Yazılı getir de, imzamı da atayım!”… Netice olarak tasavvur ve hatıralarım, senin benim hakkımda sıraladıklarından daha sağlam; HATIRA, sadece benim haklılığımı anlatırken hayâlleşiyorsa, o hâlde tasavvurlarım da hatıra değerindedir. Benim anlattıklarımı da gerçek olarak al! Başlangıçta, “iradî olmayan hiçbir şey suç değildir!” dedim. NYMPHALAR, “ya ihmâl” gibi ihtimâllerden bahsetti. İhmâl şıkkından. İhmâl, iradî müdahalenin gerektiği yerde irade ile ilgili şeyde, bunun lakaydisinden doğar, dolayısı ile yine İRADÎ bir mesuliyet nevine girer. Bunu geç… “Madem ki olabiliyor, iradî veya değil, ne farkeder?” şeklindeki bir mantıkla SAPIKLIKLAR’ı tabiîlik sırasında addeden NYMPHALAR’ın, zihin, görüntü veya bilhassa rüyâ şeklinde hüner sergilemeleri, benim bazen bizzat fiili “edimimle” karşılık olan bir iradî davranışa dönüştürülmüş, tahmin ediyorum ki unutmazlar, kayıd ve hatıralarına emanet edilmiştir. KARTAL’da da yoktu, BOLU’da da olmadı; benim imân ve ahlâkıma sarsıntı, hani Duran’ın, “orada kafanı duvarlara vura vura Allah’a söveceksin!” şeklinde bir “şuura alternatif ” tesirleri olmamıştır. Orada da söyledim, burada da: BEN SAĞLAMIM, tam da göründüğüm gibi… Ve cinsiyet bahsini, hakikatleriyle en derinden fikir hâlinde nakşetmiş biri… İradî olanla, olmayan arasındaki fark, en acı verici olması gereken husus, Kur’ân okuma bahsi vesilesiyle görünüşe çıktı. 20032004 senelerinde, benim “Telegram kaçağı” dediğim, hani elektrik kaçağı olur, bunun gibi bir takım KARTAL’vari hâdiseler oluyordu. Bu, figüranların rollerinde de, yahut onları figüran sanmamla birlikte paralel bir dava. İçim ısrarla Kartal’da olanları hatırlamama itilirken, bir seferinde gayet net, “TELEGRAM’da yaşadıklarını tekrarla!” dendi: Cihazla. Benzer başka hâdiseler de var. Evet; Kur’ân okurken, bir zaman sonra, bir şahıs telkiniyle bana şehvet veriliyordu. Hem de hiçbir ânımda hiçbir şekilde hatıra bile gelmeyen bir şahıs empoze edilerek, bana takıntı yapılmaya çalışılıyor ve gûya ona şehvet duyuyordum. Hem de sadece Kur’ân okurken. Abartılı anlaşılmasın; bir esinti hâlinde, ama ben okurken tam hevesle kendimi vermeye çalıştığım hani zevk ve huşu niyetindeyken, cinsî bakımdan akla getirilen… NYMPHALAR, “kadın!” diyor; yanlış anlaşılmasınmış… Sayenizde yanlış anlaşılması mı kaldı? İradî olarak, size yardım edenlerin cümlesi, bire karşı çok faal görünecektiniz ya, bire karşı çok mef ’ul oldu. Hatadan dönenlere selâmet ve “Allah doğru yoldan ayırmasın!” temennim bâki. Kur’ân okuma misâlini, işin ruhunu ver-

73

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

miş olarak bırakalım. Bir insana şehvet hissini fizikî olarak, mücerret uyar, ondan sonra istersen karşındaki sigara paketinden pabuca, resimden hayâle kadar istediğini koy, ondan sonra hırsızlık yapmadığı hâlde hırsızlıkla suçlanan adamın paniklemesini “hırsız olmasan telâşlanmazsın!” pişkinliğiyle yine onun aleyhine kullan. Doğru, paniklemenin yeri olmayan durum vardır. Ama senin yaptığın o değil; zaten karşısındakini gizli yoldan ve yaptıkların gizli kalmak üzere, ya maskara durumuna düşürmek, yahud onu kendi amaçlarına uygun kullanmak üzere bu işe soyunmuşsun… “Sana ne diyorlar derlerse ne dersin?”… Şimdi mi? “……..ker misin?” diyorlar. Bahsi geçen “sayın”, işlerine gelen değil. Sanıyorum geçen sayılarda sık sık temas ettiğim, “ruh” ve “nefs”, “şuur” ve “beden” fasılları içinde TELEGRAM’ı anlatma muradım da anlaşılmıştır. TELEGRAM’ın “şuurlu ben”e hükümranlığı, kurşunla ölsen de ruhunla kurtulmuşsun sırasında bir karşılaştırma çerçevesindedir. Gerçek nefs bilgisi, ölçüsü şeriat, tasavvuftadır. Telegram, bütün fizikî atraksiyonları ve telkinleri ile, en feci soydan veriler sunarak, bir nefsi sınama işidir. Hamdolsun, bende giderek, İslâm büyüklerinin nefs ağlarken ruh güler!” şuhûdunu, nazarîden amelîye doğru getirmeye vesile olmuştur. Bilmez misin ki, bir savaşta şehid, savaşın neticesinden de bağımsız, bir galibtir. Ruh ve saadeti bâki… NYMPHALAR’ı eşeklikle vasıflandırıyorum, büsbütün mahkûm etmemek için; zeki taraflarına inat, belki de zaruretten, bile bile kötülük yaptıkları, kötülük olsun diye kötülük yaptıkları için. Artık bilmem. Benim hâlim ne olacak mı? Üzerimde bir olumsuzluk hissi yok, çilesi olsa da. Her şeyde o mânâ: BEN KİMİM? İbadetim. [36]

54. BÖLÜM’DEN (...) Söz musikiden açılmışken, belâm NYMPHALAR’ın isimlerini aldıkları Yunan mitolojisindeki NYMPHALAR’dan bahsetmemek olmaz. İsmi veren benim… Mousa: Müz, sanat, düşünce… Müzler, topyekûn kâinatın geçerliliğinden kalan bir heyûlâ olarak, bütün canlı cansız varlıkların niteliği hakkında bizi bilgilendirirler - denir. Zeus, HAFIZA mânâsına gelen MNMOSYE ile birleşmiş ve MOUSALAR doğmuştur. Sayıları belirsiz, tanrıçalar. Ezgi şarkıcıları ve şiir perileri. Dokuzunun ismi belirtilmiştir. Yeryüzünün bütün şairlerine, Tanrı Apollon ve Mousalar ilhâm verir. Başlangıçta PERİ –Nympha– niteliğinde Mousalar kaynak ve derelerin uyumlu mırıltılarıyla akan suların NYMPHALAR’ıdırlar. Şiir ve müzik tanrıçalığına geçiş, MÜZİK ve MÜZE kelimeleri onların isimlerinden gelir… Sadece şiire ve müziğe ilhâm sonraları edebiyat ve sanat alanında her biri ayrı görevli... Birinci Müz: Yetkili olduğu dal, destan şiiri, güzel söz söyleme sanatı. İkinci: Yetkili olduğu dal, TARİH. Üçüncü: Yetkili olduğu dal, lirik şiir, işaretleri çift flüt. Dördüncü: Çoban şiiri ve komedya. Beşinci: Tragedya. Altıncı: Korolu şiir, raks, işareti lyra-çalgı âleti. Yedinci: CİNSÎ şiir. Sekizinci: Gökbilim. Dokuzuncu: Yetkili olduğu dal, dinî şiir… Yetkili oldukları dallara şahsiyet vererek canlanmış 9 müzün ismini vermeye gerek yoktu vermedim… Daha önce söyledim: Telegram cihazının başında, zihin kont36 Baran Dergisi, Sayı: 227

74

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

rolü belâsını, terörle mücadele ve şimdi bana yararmış - Cezaevi güvenliği adına icra eden NYMPHALAR, benim menfi kutbumda ve mevzularıma musallat bir roldeler. Belden aşağı mevzular ve asla affedilemezlikleri bir yana, iltifat veya hakaretim, onların benden cezbettiği… Mitolojideki müzlerin görevlerini, onların musallat oluşlarını hatırlatmak üzere yazdım. Müz - her varlığı ihata eden hayâlin cisimlenmeye yatmışı gibi bir mânâ olması bakımından, mitolojideki NYMPHALAR’ın İlâhî ikinci derecede varlık mahiyetleri, bana her mertebede boy gösterebilen ve o mertebede ikinci olan bir varlığı ilhâm ediyor. Alelâde ve kıymetlinin derecelerinde, BELÂ olmaları asıl, sanki benim not defterim, NYMPHALAR. Benim olanı bana unutturduktan sonra, bir bakarsın uykudan uyandırarak, bir bakarsın helâda, çoğu kez ilgin başka bir şeyde iken onu bozmak üzere hatırlatan. Bu hatırlatma içinde müthiş bir asab bozukluğuna sebeb olmaları kadar, alay-şaka karışımı, keşif zevkleri de var. Hani ufacık bir parçası yerinde olmayan bir motorun çalışamayacağı durumda, o parçayla bütünün işe yararlığı gibi. Misâlim onlar için fazla olabilir; ama bu, zevkimi eksiltmek için söylediğim bir işaret değil. Zaman zaman, bu hususta tartışma-kavga sebebi: Diyorum ki, “bin liraya mâlik olan, 999’a kadar bütün meblağın da sahibidir”… Bu sahiblik içinde takdirim, bir nevi onların emek hakkı. Dikkat ediliyorsa, hangi şart ve kişi karşısında olursam olayım, “iyiye iyi, kötüye kötü” diyebilen biriyim. Telegram bahsi etrafında anlattıklarımın, bir sıhhat şartına riayetle olduğu anlaşılmalı. Kıymetli gördüğüm yerde, ne kadar da rahat söyleyenim. “Ben köpek leşine döndüm ama dişlerimin güzelliğinin görünmesine vesile oldular, onu görmesini bilerek” dercesine. Katilime methiye gibi olsa da, bir garib histeyim. [37]

58. BÖLÜM’DEN Belkıs’ın Tahtı - Gözümün Kısmeti… Zamanda birlik - hâni hareketteki hızlılığın, bir göz açıp kapama müddeti kadar kısa zamanda mesafenin katedilmesi tahayyülü… Bir cismin, çok uzun mesafelerden nakli hususunda, televizyondan radyoya ve telefona kadar, pek çok misâl temin edilebilir. Cisimden kasıd, taş topraktan, mücerret bir suret ve tahayyüle, ne kadar geniş bir sirayet alanı varsa - meselâ konuşma… Kelime klişesi dediğimiz keyfiyete kondurulmuş mânâ iken, sesli olarak gerçekleşendir; ses haydi haydi cisim olduğuna göre, konuşma bir mamul madde… İşin şakası bir yana, TELEGRAM, bir araçla nakli kolay anlaşılan cisimlere mukabil, muhatab olunan kişide –bende– cihaz bulunmaması yönünden, yukarıda geçen bahse daha kolay intibak edici oluyor: Telefon konuşması gibi karşılıklı konuşma olurken, onların tarafında cihaz, benim tarafımda ise kendim araç-beynim… Beynimde olanı ânında alması ise, seri seyire daha da harika misâl… Birkaç gün önce, NYMPHALAR ile, onların edebsizlikleri ve benim küfretmelerim, çekişiyorduk. Hedef yok, hâlimi anlayın. Ben
37 Baran Dergisi, Sayı: 228

75

Ölüm Odası / B-Yedi’den Seçmeler

tam kitabları koymam gereken yere koyuyordum ki, birden böğürlerimin sırta dönük kısmından kramp gibi kavrandım ve kalçalarıma kadar sirayet eden bir acı; herhâlde(!) küfretmeme kızdılar. Bir-iki gün belim yüzünden epey tatsızdım. Kanal’dan bana seslenilmiş, çıktım: Arka koridora kalan arkadaşlar, “Zülkarneyn” isimli bir kitab yollamışlar, bakıp bakmadığımı soruyorlar. Kitab geçen hafta gelmişti. İSKENDER TÖRE’ye âit. Kitabın arkasına koyduğum zarfın sayfası, elime yeni alışta, gözüm Süleyman Aleyhisselâm’la Belkıs arasında cereyan eden üç-beş satıra çarptı. Tedâî; yâni fikirler şirketi, yâni bir kelime olsun, hemen alâkalı olduklarına sirayet, bende müthiştir… Öyle oldu ve ânında BELKIS’ın Tahtı’nın getirilişi mevzuu, bende ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU bahsinin içinde bulundu. Her ânın, o âna mahsus bir getirdiği var; ne önce olur ne sonra, o ânda verilecek olan. Bu yüzden denmiştir ki, “Derviş sözü naziktir, anîdir; o ânın hükmü hemen tesbit edilmezse, sonraya bırakılan yâ başka olur, yâ unutulur!”; ilhâmlar, bu soydan varidatlar, bu değerde kulak ve gözün değdikleri… Her ne kadar kitaba el atıp atmamamda NYMPHALAR’ın rolü yoksa da, bel ağrımın beni bitkin ve yorgun kılmadaki katkısından sonra BELKIS’ın TAHTI buluşum, kısmetimin verdiği keyif, bana onlara karşı bir zafer duygusu verdi; başka bir tuhaflık, rakibin güzel bir hareketi karşısında, onu takdir zevki gibi bir zevki onlar da duyuyorlar. Anladıkça… (...) [38]

DERLEYEN Gülçin Şenel

38 Baran Dergisi, Sayı: 232

76

Telegram Dosyamız Vesilesiyle
AKADEMYA

Telegram, kabaca tarif etmek gerekirse, varlığı “devlet sırrı” kapsamında değerlendirilmekle beraber, artık mızrak çuvala sığmadığı için saklanamayan; ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, Kanada, İsveç başta olmak üzere bellibaşlı bütün büyük devletler ve çoğu müttefiklerinde bulunan; İngilizce literatürde “öldürücü olmayan elektromanyetik silâhlar” (non-lethal electromagnetic weapons) arasında gösterilmekle beraber, yolaçtığı tesirler bakımından insan öldürebilme potansiyeli taşıyan; cihazı kullanan ve hedef kişi arasında ânı ânına haberleşmeyi mümkün kıldığı için “sunî telepati” olarak da adlandırılan; beyne ses ve görüntü transfer etmekle kalmayıp, beyinden de enformasyon devşirebilen ve hedef kişinin beş duyu yoluyla idrak ettiklerini, hissettiklerini, düşündüklerini cihazın başındakine taşıyan; yine, halüsinasyonlar ve sunî rüyalar oluşturabilen; vücudun tüm bölgelerini elektromanyetik dalgalar göndererek etkileyip manipüle edebilen; bu arada, vücuda en üst seviyede acı verebilen modern bir işkence türü, ileri bir silâh teknolojisi ve maddî-manevî altyapısına dayanarak, “insan”ı çökertip robotlaştırmaya davranan şeytanî bir tatbikat...

77

Telegram Dosyamız Vesilesiyle

Yalnızca ileri teknoloji eseri bir silâh değil Telegram, yalnızca psikolojik bir saldırı türü, yalnızca benzersiz bir haberleşme aracı veya yalnızca bedenî bir işkence tatbikatı da değil; aksine, bunların hepsi ve daha fazlası... Telegram, aslına bakılırsa, “rutin dışı” yâni hukuk dışı bir “devlet terörü” hâlinde, kesintisiz 11 yıl boyunca bir hücrede maruz bırakıldığı korkunç iradî, zihnî, hissî, bedenî saldırı ve işkenceye karşı verdiği efsanevî mücadele sürecinde, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun dünya “zihin kontrolü” literatürüne kazandırdığı bir kavram... Şöyle ki, geçmişte veya bugün uygulanan bildik maddî-manevî işkence türlerinden tamamen farklı ve ahlâksızlıkta hepsini katlayan Telegram, dünyada ve ülkemizde öncelikle “zihin kontrolü” olarak isimlendiriliyor. Ne var ki “zihin kontrolü” kavramı, içine propaganda, basın, hipnoz, şuuraltı mesajları, eğitim, siyaset, reklamlar, NLP, şartlandırma, ilaç ve uyuşturucu gibi birbirinden çok farklı “kontrol ve yönlendirme” araç ve metodlarının da sokulabileceği çok geniş bir alana da işaret edebiliyor. Hattâ, “insan şuuru”nun sözkonusu olduğu insanlar arası hemen her münasebet, bilgi paylaşımı veya belli bir sahadaki bilgi bütününün dahi “zihin kontrol ve yönlendirmesi”ne bakan bir yönü bulunuyor. Buysa, Telegram’la kastedilen ve “devlet sırrı” kapsamında olduğu için niteliği henüz tam olarak deşifre edilememiş, elbette akademik literatüre de aksettirilmemiş ileri bir teknolojinin eseri olan bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü” marifetiyle uygulanan bu “özel” zihin kontrol ve yönlendirmesini anlaşılmaz kılıyor, herşey birbirine karışıyor veya karıştırılıyor. Kaldı ki Telegram, sadece irade, zihin, hassasiyet ve duyuları hedeflemekten ibaret kalmayan, “bedenî işkence”ye paralel olarak tatbik edilen bir süreç. Nasıl doğdu peki Telegram kavramı?.. Türkiye’de “cihazlı” zihin kontrolünün hemen hiç bilinmediği; İngilizcedeki zengin askerî, istihbarî, ilmî, teknik, tecrübî kaynakların ve bu konuya temas eden çalışmaların ne haber ne film ne de yazılı tercüme olarak henüz Türkiye’ye yansımadığı, “zihin kontrolü” iddiasıyla çıkacak herhangi birinin ânında delilikle damgalanabileceği şartlarda, işte böylesine bilinmezlerle dolu kaotik bir demde Mirzabeyoğlu doğruluyor, işkencecilerin kendisine mütemadiyen söylediği “TELEGRAM” kelimesini alıyor ve onun “uzaktan yazma, uzaktan çizme, uzaktan

78

Telegram Dosyamız Vesilesiyle

kaydetme, telgraf ” gibi Yunancadan kök alıp bugüne uzanan lûgat ve ıstılah anlamlarının ötesinde, Telegram kelimesine gördüğü işkencenin ve maruz bırakıldığı “özel” zihin kontrol ve yönlendirmesinin ifadesi olan TERMİNOLOJİK (ISTILAHÎ) anlamını kazandırıyor. Telegram kelimesi, Mirzabeyoğlu’ndan sonra artık yepyeni bir vakıanın, yepyeni bir kavramın, yepyeni bir anlam çerçevesinin adı oluyor. Bu arada, kat kat perdeler ardına saklanan bu sinsi ve vahşi düşmanı “Telegram” kavramı çerçevesinde teşhis edip sımsıkı yakaladıktan ve hedef menziline soktuktan sonra, Mirzabeyoğlu’nun sayısız cebhede verdiği –O’nun zaferiyle biten!- efsanevî savaş başlıyor. Mirzabeyoğlu’nun verdiği mücadele o kadar inanılmazdır ki, bir yandan Telegram’a karşı İMAN ve FİKRİNİ üstte tutmak için hayatını bile ortaya koyarken, diğer yandan da (maalesef bizim de aralarında olduğumuz) kara cahil bir kamuoyu önünde “çıldırmış” olmadığını isbatlamak için, kendisini vuran şeffaf “kurşun”un askerî, fizikî, kimyevî, teknolojik izahını yapmak gibi çetinler çetini bir işi de üstleniyor. Oysa O, öncelikle bir “fikir adamı”dır, “bilim adamı” değil. Ancak O bunu da başarıyor ve neticede, bin kollu şeffaf bir ahtapot gibi Mirzabeyoğlu’nun üzerine çullanan canavar bir nevî ete kemiğe bürünüyor ve bellibaşlı tüm özellikleri Mirzabeyoğlu tarafından deşifre ediliyor. Bu çileli (dile ve bize kolay!) sürecin kamuoyundaki yankısına baktığımızda ise, Mirzabeyoğlu’na neler yapıldığına başlangıçta aldırmayan kimileri nezdinde hâdisenin, “hiç olur mu böyle bir şey?”den, artık “böyle bir işkenceye rağmen nasıl oldu da Mirzabeyoğlu o kadar direnebildi ve onca eser yazabildi?” noktasına geldiğini görüyoruz. Bu işkence ve tatbikat için Telegram kelimesinin seçilmesi de çok çarpıcıdır. Bunun için önce kelimenin köklerine bakmayı ve Mirzabeyoğlu’nda kazandığı anlamı göstermeyi deneyelim: Televizyon kelimesi, nasıl Yunanca “uzaktan” anlamına gelen “tele” ve Latince “görüntü, görüş” anlamına gelen “vizyon” kök kelimelerinden türetilmiş olmasına rağmen, artık “uzaktan görüş” anlamına gelmiyor ve “televizyon” dediğimiz belli bir cihaza işaret eden terminolojik (ıstılahî) bir anlamda kullanılıyorsa; bundan böyle Telegram kelimesi de, (Batıdaki “telgraf ” anlamı dışında) Mirzabeyoğlu’nun ona kazandırdığı terminolojik anlamda kullanılacaktır. Şöyle ki, Yunanca “uzaktan” anlamına gelen “tele” ve yine Yunanca “yazılmış, çi-

79

Telegram Dosyamız Vesilesiyle

zilmiş, kaydedilmiş” (“küçük ağırlık” anlamı da var) mânâsına gelen “gram” kök kelimelerinden türetilmiş bu kelimeyi, yâni Telegram’ı işiten Batılıların hatırına, onun “uzaktan yazılmış, çizilmiş, kaydedilmiş” birleşik anlamı değil de, belli bir haberleşme cihazı olan telgraf (Fransızca aslı, telegraf) ve fonksiyonu gelir. Bir deyişle, Telegram’ın yakın geçmişte kazandığı bu “terminolojik” anlam canlanır Batılının kafasında. Ancak şimdi aynı Telegram kelimesini işitince, bizim hatırımıza ne onun “uzaktan yazılmış, çizilmiş, kaydedilmiş” kök anlamı ne de yakın geçmişte Batıda kazandığı “bir haberleşme cihazı ve fonksiyonu” şeklindeki bildik terminolojik anlamı geliyor. Aksine, bizce kök anlamlarına da muvafık biçimde, “cihaz” marifetiyle yapılan belli bir işkence ve zihin kontrol ve yönlendirme tatbikatının ismi olarak, Mirzabeyoğlu tarafından ona kazandırılan YENİ “terminolojik” anlam geliyor. “Gram” ile “graf ” son ekleri, “yazmak, çizmek, kaydetmek” çerçevesinde aynı Yunanca kökten gelir ki, aynı cihazı kasdetmelerine rağmen, “uzaktan yazma, çizme, kaydetme” cihaz ve fonksiyonuna, İngilizler “telegram” derken, Fransızlar “telegraf ” der. Dilde “saflık” taraftarı kimi Batılı dilciler ise, “telegram” veya “telegraf ” kelimelerinin yerine, Yunancaya daha uygun “doğru bir kullanım” olarak “telegrapheme” kelimesini teklif eder. Tüm bu malûmattan sonra bizim asıl dikkati çekmek istediğimiz husus ise şudur: Bir cihazla “uzaktan” yapılan zihin kontrol ve yönlendirmesine; bir deyişle, hedef kişinin iradesi hilâfına zihne “uzaktan kayıt” teşebbüs ve tatbikatına Mirzabeyoğlu tarafından “Telegram” ismi verilmesindeki isabet veya tevafuk, bizce âşikardır. Diğer taraftan, “Telegram” bahsinde ülkemizde yaşanan kavram ve bilgi karmaşası, dünyada da hüküm sürüyor. Fakat Türkiye’den farklı olarak, “zihin kontrolü”nün bir “cihaz” marifetiyle yapıldığı dünyada daha çok biliniyor; akademik olanlarıyla beraber, bu konuda yapılmış sayısız araştırma veya değerlendirme, aynı şekilde, kaleme alınmış birçok eser veya tecrübî şâhidlik bulunuyor. Kullanılan Telegram cihazı için ise, deşifre olan resmî, askerî ve istihbarî bilgi ve belgelerden hareketle, Batıda electronic weapon, electromagnetic weapon, psychotronic weapon, directed-energy weapon, neurological weapon, non-lethal weapon gibi isimler kullanılıyor.

80

Telegram Dosyamız Vesilesiyle

Ancak Mütefekkir Mirzabeyoğlu, maruz bırakıldığı bu teknolojik tatbikat ve modern işkenceye yalnızca isim bulmakla kalacak ve dünyada mevcut kavram kargaşasına son vermekle yetinecek bir insan değildir; olmuyor da! O, aynı zamanda, Telegram’ı doğuran ve oluşturan olanca dinî, felsefî, ilmî, mitolojik, metodolojik, kültürel altyapı ve bünyeyi de ifşâ edip işliyor; Telegram’ı, bağlısı olduğu iman ve mimarı olduğu fikir mihrakının tahakkümü altına alıyor. Hem de, "sen bana çamur verdin, ben onu altun yaptım" misâli, Telegram’ı “aslı açıcı araz” kılarak yepyeni fikir ufuklarını fethediyor. Yine O, “kıstırıldığı” hücresinde –müebbed hapis cezasına çarptırılmasının da faillere verdiği rahatlıkla!- akıl almaz iradî, zihnî, hissî, bedenî saldırı ve işkenceler eşliğinde kendisine telkin edilen ve bu yolla iradesinin çökertileceği, şuurunun bulandırılacağı, inancının aşındırılacağı vehmedilen “sahte” dünyayı, “hakikatin hakikati” zirvesinden kanatlanan ve fikirdeki hasmını kartal pençeleriyle paramparça eden “dünya çapındaki fikir adamı” hüviyetiyle tesirsiz hâle getiriyor, hakikat kılıklı yalanların İslâm tasavvufu, hikemiyatı, kâinat ve dünya görüşü zâviyesinden tek tek peçesini düşürüp, hakikatlerinin de İslâm’daki aslını ve esasını gösteriyor. O’nun “oluş zorluklarını sıçrama tahtası bilici” vasfı Telegram sürecinde de kendini gösteriyor ve “dünya çapındaki” fikir adamına yapılan işkenceler, O’nun yine “dünya çapında” eserler ortaya koymasından başka bir netice vermiyor. Kısacası O, Batının “makine” üzerinden geliştirdiği –diğerlerine kıyasla- bu belki en korkunç, belki en tesirli ve “insan”ı hükümsüz bırakıp robotlaştırma amacına matuf “silâh”ı, aldığı “kurşun” yarasına ve verdiği dayanılmaz acıya rağmen tutup yere çalıyor; “makine” karşısında İNSAN’ı “bu vesileyle de” sultan tahtına iade edici ve diğerleri karşısında İSLÂM’ın ezelî ve ebedî hâkimiyetini bir kez daha ve olanca fikir haşmetiyle gösterici efsanevî bir zafer kazanıyor. “İstikbâl İslâm’ındır!” mutlak hakikatini, 11 yıllık Telegram işkencesi sürecinde ve “bu vesileyle de”, şahsında, imanında, iradesinde, fikrinde, ilminde, sanatında ve aksiyonunda bir kez daha ve misilsiz zenginleşmiş olarak misâllendiriyor. Mirzabeyoğlu’na uygulanan Telegram işkence ve tatbikatı, dünyadaki diğer kaynaklarda karşılaşılan tecrübî şâhidliklere nazaran net biçimde söyleyebiliriz ki, şimdiye kadar hiçbir “hedef kişi”ye yapılmayan, en vahşi, en aldatıcı, en ayartıcı,

81

Telegram Dosyamız Vesilesiyle

en gelişmiş tekniklerin kullanıldığı bir uygulamadır, kısacası “çok özel”dir. Bir misâlle anlatmak gerekirse, başka herkese yapılan Telegram’da “sessiz sinema” teknolojisi kullanılıyorsa, Mirzabeyoğlu’na uygulananda “üç buudlu sinema” teknolojisi kullanılmaktadır. Ezcümle, “dünya çapındaki” bu fikir adamına, Telegram’ın dünyada ulaştığı “en son teknoloji” ve “en güçlü teknikler” tatbik edilmiş, ancak O asla teslim alınamamıştır. Bu fikir “dev”ine karşı, ellerindeki maddîmanevî tüm silâhlarla saldırmışlar, “devâsâ” bir şiddet uygulamışlar, en gelişmiş taktik ve teknikleri denemişler, yine de O’nu çökertememiş, aksine, -bedenî eziyet ve can sıkıntısı vermek gibi “zafer”(!)lerini saymazsak- O’nun tarafından her cebhede mağlubiyete uğratılmışlardır. Tek kelimeyle, Mirzabeyoğlu’nun zaferi hiç de “ucuz” değildir, başkalarıyla karıştırılmamalı ve karşılaştırılmamalıdır. Geliştirdikleri en tesirli “MAKİNE”nin marifetiyle “İNSAN”ı kontrol etmeye, robotlaştırmaya ve teslim almaya davrananlara karşı 11 yıldır “tek başına” İNSANIN ve İNSANLIĞIN izzet, kudret, şeref ve hâkimiyetinin mücadelesini veren, kazanan ve onlara boynu bükük bir hâlde “nereden çattık!” dedirten böyle bir fikir devine muhatab insanlar olarak bizler, şimdi hernekadar size Telegram’ı anlatmaya davranmış olsak da, bizden duyacaklarınızın tamamının “bir buzdağının görünen kısmı” bile olamayacak kifâyetsizlikte olduğunu itiraf etmek zorundayız. Bu eksikliği telâfi edici yegâne adres olaraksa, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Telegram –Zihin Kontrolü- ve her hafta Baran dergisinde tefrika edilen Ölüm Odası –B-Yedi- adlı eserlerini gösteriyoruz. Aynı şekilde, Sefine’den itibaren “Telegram serîsi” olarak işaretlenmiş tüm eserlerini... İtiraf ettiğimiz husus, henüz gereğince yapamadığımız ama yapılması gereken olarak, kendi ilgilendiğimiz yahud seçtiğimiz sahadan Telegram’a ve onun deşifre edilmekle bırakılmayıp yeni fikir fetihlerine vesile kılındığı Telegram ve Ölüm Odası eserleri başta olmak üzere, bu eserleri halkalayan 2000 sonrası ve öncesi eserlere bakışımızı misâllendirme borcumuzu gündeme getiriyor. Diğer bir ifadeyle, İNSAN’ın bu destanlık mücadele ve zaferine, kendi çap ve hissemiz nisbetince destek verme ve katkı sunma mükellefiyetimizi ihtar ediyor. Zira, Telegram’ın, tarafımızdan araştırılması ve billurlaştırılması gereken sayısız dinî, ruhî, fikrî, ahlâkî, felsefî, metafizik, psikolojik, parapsikolojik, sosyolojik, tarihî, hukukî, askerî, siyasî, istihbarî, fizikî, fizyolojik, nörolojik, mitolojik, tıbbî, teknik, teknolojik, metodolojik, linguistik, haberleşme, eğitim, mühendislik, artık saya-

82

Telegram Dosyamız Vesilesiyle

mayacağımız kadar çok yönü, belki el değmemiş diyebileceğimiz bir nitelikte işlenmeyi bekliyor. Yine bu çerçevede, Telegram’a karşı içtimaî mücadele plânında yapılması gereken onca iş ve başvurulması gereken sayısız imkân, değerlendirilmek ve teşkilâtlandırılmak üzere ilgi ve ilgilisini bekliyor. Sadece bize düşmüyor düşmüyor bizce bu borç; insaf ve vicdan sahibi herkesi ilgilendiriyor. Bizim lâyıkıyla cevablamayı henüz başaramadığımız, ancak başarılması gereken olarak işaretleme borcundan da kaçınamadığımız soruyla bitirelim: Telegram’a nasıl yaklaşmalı?.. Bu soruya bizim vermeyi deneyebileceğimiz cevablar, çok sınırlı ve yetersiz kalmaya mahkûm görünüyor. Bu bakımdan yapabileceğimiz belki en doğru iş, ancak ve yine “cevab adresi”ni göstermeye çalışmak olabilir: İBDA külliyatının Sefine’den itibaren yayınlanan eserleri “TELEGRAM SERÎSİ” olarak işaretlendiğine göre, öncelikle bu muazzam fikir hazinesine yönelmek; birbiriyle ilgili bahislere sarkmak bakımından İBDA külliyatının diğer eserlerine başvurmak; böylelikle “Telegram’a bakış ve Telegram’ı işleyiş tarzı” bakımından binbir zâviyeden meseleye yaklaşıp, bu hazineden binbir ipucu devşirmek... Söylemeden edemeyeceğimiz ve belki daha kolay olduğu için bizim de kurtulmakta güçlük çektiğimiz yanlış yaklaşıma bir örnek ise, Telegram bahsinin yalnızca bir “işkence”yi ifşâ, tasvir, tahlil, izah ve mahkûm etme işinden ibaret olduğunu zannetmek olsa gerektir. Oysa, İBDA Mimarı’nın eserlerinin kılavuzluğunda sarkılacak fikir, ilim, sanat ve aksiyon ufukları boyunca Telegram, “dünya çapında” yeni buluş ve fetihlere kapı aralama imkân ve kıymeti arzetmektedir bizim için. Bu çerçevede, maalesef bir dönem kimimizin kapıldığı diğer bir yanlışa düşülmemeli, “normatif şuur hatası”na kapılarak her “sıkıntı” yahud “sıradışı”lığı Telegram’dan bilme, çevredeki herkesi “Telegramcı” görme ve Telegram’ın niteliği önünde peşinen mağlubiyet psikolojisi yaşama gibi bir paranoyaya da yol verilmemelidir. Mirzabeyoğlu’nun Telegram’a eğileceklere çok önemli bir uyarısı da budur. Mütefekkir’in sözkonusu uyarısı vesileyle, Telegram’a bakış ve işleyiş tarzlarından “birini”, yine O’nun verdiği ufuk açıcı bir misâl hâlinde ve ehemiyetine binâen paylaşalım. O’nun şifâhen söylediklerini, bizim kendi cümle ve yorumlarımızla takdim etmemiz tarzında nakletmeye çalışalım:

83

Telegram Dosyamız Vesilesiyle

Mirzabeyoğlu, meâlen, “gerçeği hayâlleştirmekle, hayâli gerçekleştirmek arasında fark vardır” der. Meselâ, İBDA külliyatından Yağmurcu adlı eserde, "Tanrının Arabaları" veya "Bermuda Şeytan Üçgeni" gibi bahisler görürüz. Bunlar, “olurlar ve olabilirler” dairesinde, usûlünce incelenecek mevzular niteliğindedir bizim için. Ve, bir medeniyetin kültür vasatını ele vericidirler. Amerika da dünyaya bu yolla hâkim olmuştur zaten. Her vesileyle “yıldız savaşları” fikrini işleyerek, bunlarla bir “hayâl”i gerçekleştirmiştir Amerikalı... Aslına bakılırsa, Amerikalı veya Batılı, onun “hayâl” mahsulü olduğunu, sadece bu yönüyle “olabilir” olduğunu bilir. Ne var ki, Batının bu tarzda telkin bombardımanı altında kalan “üçüncü dünya ülkeleri”, bu “olmaz”da bir “olur”luk vehmederek, “yıldız savaşları”nı olur zannetmiştir. İşte bu bahisleri işleye işleye, Batılı kendi dışındakileri “kafadan” kelepçelemektedir... Aynı bunun gibi, şayet Telegram bahsi de, “olur ve olabilirler” dairesinde İBDA’nın el atışı tarzında işlenmezse, üçüncü dünya ülkelerinin “yıldız savaşları”nın olabilme ihtimali üzerinden kelepçelenmesine benzer şekilde, Telegram vesilesiyle böyle bir peşin mağlubiyet ve mahkûmiyet vehmetme ve vehmettirme tehlikesi mevcuttur. Buysa, Telegram’ı, vehmettirdiği güç kendi öz gücünden kat kat aşkın yeni bir “İslâm dışı” hâkimiyet âleti kılmak olacaktır. Özetle, Batılının “bir hayâli gerçek kılması” karşısında, bizi de asıl kendi “hayâllerimizi gerçekleştirme” borcu beklemektedir. Telegram’ı Mütefekkir’in işleyiş tarz ve biçimleri dışında ele alıp, meselâ onu sadece dayanılmaz bir işkence aracı veya ezici Batı teknolojisinin yeni bir harikası darlığına sıkıştırdığımızda, hem mağlubiyeti peşin peşin kabullenmiş, hem İBDA Mimarı’nın destanlık zaferini perdeleyip “yenilmez” zannedilenin nasıl paçavraya çevrildiğini unutmuş, hem Mütefekkir’in yazdığı binlerce sayfayı unutturmuş, hem de Mirzabeyoğlu’nun çilesi ve zaferi örneğindeki gibi “yaşanan bir hâl”i hayâlleştirmiş oluruz. Tek kelimeyle, “hayâllerimizi gerçekleştirmek” yerine, “yaşanan hâli veya gerçeği hayâlleştirmek” gibi büyük bir yanlışa düşmüş oluruz. Şu hâlde, Telegram çerçevesinde Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun getirdiği yaklaşımlar ve açtığı fikir ufukları, bizim için “hayâli gerçekleştirmeye yönelik işler” dairesinde bir mânâ ve kıymet ifade etmektedir. Çünkü O, Telegram vesileyle, olan bitenin aslını, fasıllarını, olurları, olabilirleri, hayâli besleyen kısımları, bunun gibi daha birçok şeyi tek tek ortaya koymuştur.

84

Telegram Dosyamız Vesilesiyle

İşte “Telegram’a nasıl yaklaşmalı?” sorusuna aslî “bir cevab” hâlinde O’ndan gösterdiğimiz bu örnek, Telegram vesilesiyle O’nun ortaya koyduklarının, bizim için yeni fikir hamle ve zaferlerinin, yeni buluş ve aksiyonların “tohumlar”ı olduğunu; bize düşen vazifelerden belki en önemlisinin de, bu tohumları semerelendirip birer iş ve eser ağacına inkılâb ettirebilmek olduğunu göstermektedir. Biz henüz yapamamışsak da, yapılması gereken ve arzulanan budur. O hâlde, şu inceliğin altını her vesileyle çizme borcu düşüyor bize: “Telegram’a nasıl yaklaşmalı?” sorusunun cevabı bizde değil, O’ndadır.

85

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

Reha Suvari

BU YAZI NİÇİN? Okuduğunuz çalışma, -Batıda- hakkında belli bir şuur ve tepki oluşmuş TELEGRAM (Zihin Kontrolü) konusunda, -kendi çapında- okuyucusunu kaba hatlarıyla da olsa bilgilendirmek için hazırlanmıştır. Amacımız, insanlığı tehdid eden ve birçok bakımdan ele alınması gereken, bu yazımızda bizim işaretlemeye çalışacağımız üzere ve literatüre girdiği şekliyle “bir vasfı da” ASKERÎ SİLAH olan bu vahşice uygulamanın tehlikelerine işaret etmektir. Yanısıra, meselenin -maalesef- psikolojik problemler yaşayan insanların uydurmaları veya esrarlı romanlarda geçen hayal ve kurgulardan ibaret olmadığını göstermektir. Yine bu çalışma, bir yandan birçok ülkede bu alanda yapılan çalışmalara temas ederken, diğer yandan meselenin özüne vâkıf kişi ve kuruluşlar tarafından TELEGRAM’a gösterilen tepkileri paylaşma arzusuyla kaleme alınmıştır.
“TELEGRAM, askerî bir silahtır” dedik. Fakat bu silah türü, “konvansiyonel” dediğimiz, kabul edilmiş, genel mânâda bilinen silahlardan kimi farklılıklar arzeder: Bunlardan birincisi, başka hiçbir silahta olmayan bir özelliktir ki, “silahı kullanan” ve “hedef kişi” dışında bir üçüncü kişi, bu silahın etkisini göremiyor, duyamıyor ve hissedemiyor. Sadece “hedef kişi”nin tepkileri müşâhede edilebiliyor. Bir diğer farklılık da, “askerî silah” olmasına karşılık, kendine has özelliklerinden dolayı, ortada fiilî bir savaş hâli olsun veya olmasın kullanılabiliyor. Birçok ülkede, o ülkenin iç ve dış savunmasından sorumlu askerî, inzibatî ve istihbarî kurumların görevlileri tarafından, ülke içi veya dışında, hem siyasî ve ideolojik olarak kendile-

86

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

rine “yakın” sayılabilecek insanlara, hem de kendi siyasî ve ideolojik görüşlerine “aykırı” görülen şahıslara tatbik edilebiliyor. Bir diğer deyişle, yabancı veya vatandaş ayırımı yapma gereği duyulmaksızın, “kurban” kişi bazen “kobay” bazen de “hedef ” addedilerek uygulanabiliyor. Deneme, geliştirme ve uygulamaların “gizliliği” buna imkan sağlıyor. “Zihin kontrolü” teknolojisinin, sadece kelime anlamına bakılarak “nezih ve temiz bir iş”(!) olduğu zannedilmemelidir. İnsan fıtratına tamamen ters nitelikte olan bu silahın en önemli hedeflerinden biri de, “kurban”a beyin kontrolü ile paralel olarak -yine askerî literatüre yerleştiği şekilde- MAXIMUM PAIN (en üst seviyede acı) verebilmek çünkü. Bugün dünyanın birçok ülkesinde TELEGRAM mağdurları var. Mağdurların kurduğu dernekler; hâdise etrafında yayınlanan birçok ciddi kitab, dergi veya gazete makalesi; yine, internette sayısız makale, araştırma ve döküman mevcut. Batıdaki bazı organizasyonların bu mesele merkezinde düzenli olarak seminer ve konferanslar tertib ettiklerini de biliyoruz; insanları şuurlandırmak için ciddi bir mücadele veriliyor. Bu gelişmeler ülkemiz dışında tüm hızıyla sürer ve insanlar arasında günden güne yayılan genel bir şuurlanma süreci yaşanırken; üstelik ABD ve Rusya başta olmak üzere kimi ülkelerde protesto gösterileri bile yapılırken; TELEGRAM’a karşı dünyadaki en etkili mücadeleyi veren insanlardan Mind Justice Organizasyonu başkanı Cheryl Welsh’in ifadesiyle, “ATOM BOMBASINDAN DA TEHLİKELİ” bu silaha karşı maalesef ülkemizde çok büyük bir bilgi eksikliği, kirliliği ve umursamazlık yaşanıyor. Bu sonuca etki eden faktörler, ülkemizde bu mesele ile alâkalı başvuru kaynağının yok denecek kadar az olması; konuyla ilgili akademik araştırmaların yahud TELEGRAM mağdurlarının kaleme aldığı eserlerin, aynı şekilde binlerce askerî ve istihbarî belgenin çoğunlukla İNGİLİZCE olması; ülkemizde bu konuda yayınlanan çok az sayıdaki kitabın da bir kısmının “gerilim romanı” tarzında verilmesi; belki en mühimi, ülke insanını uyarmak gibi bir vazifeye mecbur entellektüeller, gazeteciler ve bilim adamlarının, meseleye ciddi bir bakış ve tepki sun(a)mamaları olarak sıralanabilir. Fakat herşeyin üstünde, bu silahın hedefi olan fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu’nun yaşadıklarından ve aktardıklarından ilhamla şunu söylemeye mecburuz: BU İNSANLIK DIŞI SİLAHIN UYGULAMA SAHASI BU ÜLKEDİR VE EN BÜYÜK MESULİYET DE BU ÜLKENİN İDARÎ MEKANİZMASINDA YER ALANLARIN PAYINA DÜŞMEKTEDİR. Diyoruz, fakat siyasî iktidar mevkiinde olmakla o iktidara mâlik olmanın farklı şeyler olduğunun ve bu çerçevede yaşanan siyasî acziyetin farkında olarak, şunu da ilave etme lüzumu hissediyoruz: Askerî terminoloji içerisinde “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” kategorisinde yapılan bu çalışmalar, ülke halkından tamamen gizli, siyasî yöneticilerinse bir bölümün “kısmî bil-

87

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

gisi” dahilinde yapılıyor. Bu husus, hem TELEGRAM teknolojisinin patentini ellerinde bulunduran bellibaşlı ülkeler, hem de Türkiye gibi bu silahların sadece “uygulama alanı” (DELTA) olan ülkeler için geçerli. Böylesi anormallikler, aslında bir bakıma “normal”. Çünkü yapılan çalışmaların herkesin önünde ve bilgisi dahilinde olması, -bu işkence ülkelerarası “insan hakları” kriterlerini ihlal etmeden devam ettirilemeyeceği için- mümkün değil. “TELEGRAM Çalışmaları”nın içinde bulunan bazı bilim adamları yahud uygulayıcıların yanısıra, dünyada bu meseleyi kurcalayan kimi araştırmacı-yazarların şübhe uyandıran ölümleri de bir başka muamma. Ölümü en fazla spekülasyon konusu olmuş isimlerin başında, 1999’da genç denecek yaşta hayatını kaybeden ve Mind Control World Control, Black Helicopters over America, The Octopus: Secret Government and the Death of Danny Casolaro (Kenn Thomas’la birlikte yazdı), Türkçeye de Nokta Yayınevi tarafından çevrilen Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, CIA’den Medyaya Kitlelerin Kontrolü gibi kitabların yazarı Jim Keith geliyor. Bu derece vahim ve çok gizli bir askerî silah sözkonusu iken; dünyada “elektromanyetik silah” yarışı tüm hızıyla devam ederken; Türkiye, Pakistan, Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan, Kosova, Çeçenistan gibi ülkeler bu silahların deneme, kullanım ve geliştirme sahaları olmuşken; hattâ Bhutan gibi ismi bile pek bilinmeyen ülkelere kadar kendine tatbikat alanı bulabilmişken; Türkiye’deki bilgisizlik ve aldırmazlık, belki de silahın kendisi kadar ürkütücü. Yaptığımız çalışma, ülkemizde yaşanan bu gidişata işaret etme kaygısını da taşıyor. Bazı bilim adamlarının “nadir” çıkışlarını övgüye değer bulsak da, maalesef yetmiyor. Ülkemizdeki bu atmosferi dağıtmaya ve insanımızı şuurlandırmaya yönelik her türlü ciddi açıklamayı, veri paylaşımını ve bu gaye çerçevesindeki her çeşit müsbet faaliyeti yahud böylesi faaliyetleri tetikleyecek “gayret”i çok kıymetli buluyoruz. Böylelikle, yazımızın genel çerçevesi de de ortaya çıktı sanıyoruz.

TELEGRAM VE ETKİLERİ Meşhur fizik profesörü Michio Kaku, CNN’deki mülâkatında en son teknoloji ürünü Toyota patentli tekerlekli sandalyeyi tanıtırken, ekrana gelen bu yeni icadın -sadece düşünce ile hareket ettirilen tekerlekli sandalye!- şaşırtıcı görüntüleri eşliğinde şunları söylüyor:
- «Elini-ayağını kullanamayan kişiler icin büyük kolaylık getiriyor. Kullanıcılar, artık beyin gücüyle, düşünceleriyle tekerlekli sandalyeyi idare edebilecekler.» Spikerin “bilgisayarın insan beynini okuyabildiğini söylemek kolay ve basit mi?” sorusu üzerine cevabı: - «Beyin, elektrik ve manyetik alanlar dahilinde faaliyetini sürdürürken, elektrotlar tarafından kolaylıkla alınabilen radyo dalgaları yayar. Bu, yüz yıla

88

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

yakın bir süredir biliniyor. Yeni olan, şimdi bir bakıma, NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜZÜ BİLEN, ANALİZ EDEBİLEN BİLGİSAYARLARA SAHİB OLMAMIZ. Bu henüz başlangıç. Saniyenin onda biri kadar bir sürede beyin ve bilgisayar ilişkisi ve istenen hareket yaşanıyor. Bu çok hızlı, şimdiye kadar alınamayan bir netice idi. Bu, çok büyük bir başarı. Böylece insanlar, gelecekte herşeyiyle telepatik olan eve sahib olacaklar.» “Zihin Kontrolü”nün tezahür alanı elbette ki sadece silah sektörü değil. Reklam, propaganda, hatta eğitim sahaları da “bir nevî” zihin kontrolü çerçevesi içinde mütalaa edilebilir. Yukarıdaki, tekerlekli sandalyenin sadece düşüncelerle idare edilmesi misâlinde olduğu gibi, tıb alanında da karşımıza çıkabilir. Bizim TELEGRAM olarak adlandırdığımız “Zihin Kontrolü” ise çok başka. HER YÖNE ÇEKİLEBİLİR bir kavram olarak “Zihin Kontrolü” ile askerî silah sektörünün alâkasını ve “her yöne çekilebilir” olmayan farkını kabaca şöyle formüle edebiliriz: Uluslararası ASKERÎ SİLAH literatüründe “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN” (Non-lethal) kategorisindeki “ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” (Electromagnetic Weapons) arasında çok özel bir yeri olan “ZİHİN KONTROLÜ” (Mind Control) yâni TELEGRAM, hem o silahı, hem de o silahın etki alanını ifade eder. TELEGRAM, herşeyden önce bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü”ne dayanır. Mesele, “şunu şöyle söylediler, duygu ve düşüncelerimizi manipüle ettiler” meselesi değildir burada. TELEGRAM’da, çok kaba bir ifadeyle, göz ve kulak gibi aslî duyular “by-pass” edilerek, yâni DOĞRUDAN BEYNE normal yahud anormal görüntü ve sesler nakledilerek, vücudun istenilen kısımlarına acı verme gibi metodlarla da desteklenerek, “hedef kişi”nin iradesi kırılmaya ve zihnen “kontrol” altına alınmaya çalışılır. Bu süreçte, “hedef kişi”den gelen beyin dalgaları çözümlenerek, o kişinin duygu ve düşünceleri de “okunur”.

TELEGRAM saldırısı neticesinde “hedef kişi”de meydana gelen etkilerin bazılarını –literatüre geçtiği hâliyle- şu şekilde sıralamak mümkündür: 1. Bir sebebi olmadığı hâlde, kulaklarda sürekli çınlama. 2. Fizikî ve ruhî bir sebeb yok iken, elektrik çarpmasına benzer bir duyguyla âniden uykudan uyanma. 3. Uyarıcı bir madde kullanılmadığı hâlde, gece yatarken uzun süre güçlü bir uyanıklık hâli hissetme. 4. Vücutta, özellikle kol ve bacaklarda iğne batmasına benzer acı ve yanmalar. 5. Vücutta, özellikle kol, bacak ve parmaklarda âni kramplar ve sık sık kas atmasına benzer titremelerin olması. 6. Vücutta, özellikle yüz ve kasıklarda şiddetli kaşıntılar.

89

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

7. Dinlenme hâlinde olunduğu hâlde, âni kalb çarpıntısı ve stres duygusu. 8. Bilinir bir sebeb yokken vücut sıcaklığında âni yükselme ve âni terleme hâli. 9. Yorgun olunmadığı hâlde, vücuda âni bir yorgunluk ve hâlsizliğin çökmesi. 10. Baş ve vücudun çeşitli bölgelerinde âniden başlayan ve âniden biten ağrılar. 11. Kafada tansiyon yüksekliğine benzeyen bir şişkinlik ve saç derisinde yanma hissi. 12. Aşırı unutkanlık; düşünülen bir şeyin zihinden âniden silindiği veya düşüncelerin aktığı hissi. 13. Cinsî organda titremeler ve sebebsiz ereksiyon veya orgazm. 14. Sebebsiz olarak, aşırı heyecanlanma, sinirlenme, üzüntü, ümitsizlik gibi duygular, sıradan olaylara aşırı tepkiler verme. 15. Gözler kapatıldığında, hattâ açıkken, gözün önünde üç buudlu resimler canlanması. 16. Şuursuz olarak sürekli zihinde birşeyleri tekrarlama. 17. Kafa içinde nereden geldiği belli olmayan ses veya gürültüler duyma. 18. Görülen ve duyulan herşeyin sanki birileri tarafından izlendiği ve zihnin okunduğu duygusuna kapılma. 19. Bulunulan herhangi bir yerde, sık sık, cisimlerin ısı değişimlerinde çıkardığı seslere benzeyen çıtlama sesleri duyma. 20. Kol saati ve benzeri şahsî cihazlarda bulunan pillerin, normal ömürlerinden daha kısa bir sürede bitmesi. 21. Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları. 22. Duyulan sesin yönü, şiddeti ve muhtevâsının değişmesi. 23. Göz kapaklarının denetlenerek, konuşmanın bozulması. 24. Zahmetli işler sırasında omuzlar ve kollar zorlanarak kazalara sebeb olma. Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma. Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme. 25. Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar. 26. Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar. 27. El hareketlerinin kontrol edilmesi. 28. Düşüncelerin okunması yahud dışarıdan düşünce nakledilmesi. 29. Rüyaların kontrol ve manipüle edilmesi.

90

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

30. Hareket eden hayalî görüntüler görülmesi. 31. Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması. 32. Sürekli kulak çınlaması. 33. Çene ve dişlerin sebeb yokken titremesi. 34. Sindirim sistemi ile alâkalı olarak, bağırsak hareketlerinin kontrol altına alınması. Bu silahı diğer konvansiyonel silahlardan ayıran, -yukarıda saydığımız özelliklerinin dışındaki bir diğer- hususiyeti de; “KİŞİYE ÖZEL” ve “AYARLANABİLİR” olması, yâni hedef kişinin fizik, ruh ve beyin yapısına göre saldırı imkanı sağlaması. Şöyle ki, hedef kişi dışında kimsenin duyamayacağı seslerle beraber kimsenin göremeyeceği görüntüleri nakledebilmenin sözkonusu olduğu ve bunun da “mevcut sahne”de görev alan “emir eri” veya “gönüllü” piyonların bulunduğu bir ortamda yapıldığı düşünülürse, hedef kişinin her yönden kuşatılmaya çalışıldığı, tamamen çökertilip kontrol altına alınmak istendiği anlaşılır. Hâdisenin sadece ses ve görüntü “alışveriş”inden ibaret kalmadığı ve yine bu elektromanyetik silahla MAXIMUM PAIN (En Üst Seviyede Acı) vermenin operasyona dahil edildiği gözönüne alınırsa, TELEGRAM’ın korkunçluğu daha da aydınlanır. Resmî belgelere geçmiş örnekler tarandığında, büyük kısmı “kobay” olarak hedeflenmiş olarak, TELEGRAM’ın hedefindeki kişilerin çoğunlukla hapishânedeki mahkumlar, hastahânedeki hastalar, ordudaki erler ve yalnız yaşayan kişiler olduğunu görüyoruz. Zannedildiği veya zannettirilmek istendiği gibi, bu uygulamanın kolayca ve “topluca” herkesi hedefine alabileceği düşüncesi, –şu ân için- silahın hâlihazır tatbikatıyla bağdaşmamaktadır. Potansiyel olarak herkes hedef alınabilir olsa dahi, şimdiki tatbikat, “seçilmiş” hedeflere operasyon tarzındadır. Bu noktanın şu yüzden altını çizmek istedik ki, yaygın bir bilgi kirliliği yaşanmakta ve bu insanlık suçu eylem “esrarengiz roman” havasına sokularak ucuzlaştırılmakta, realitenin dışına itilerek toplumların bu meseledeki uyanışları sürekli ertelenmektedir. Yine dünyada literatüre girmiş örneklere baktığımızda, şunu söylemek icab ediyor: Hedef kişinin kapalı veya açık alanda olup olmaması, hattâ normalde bulunduğu yerin yüzlerce kilometre ötesine gidip gitmemesi bile onun TELEGRAM’ın tesir alanı dışına çıkmasını sağlayabilecek faktörler değil. Buna rağmen, hedef kişinin mekanı daraltıldığı nisbette silahın tatbik gücü ve etkisinin arttığını, faillerine bu bakımdan bir kolaylık sağladığını söyleyebiliriz. TELEGRAM bahsinde en çok tartışılan konulardan biri de “duygu ve düşüncelerle oynanma” meselesi olsa gerektir. Merkezi Teksas’da bulunan Bioelectromagnetics Special Interest Group of American MENSA Ltd’in yayın organı Resonance’ın Nisan 1998’de yayınlanan 33. sayısında editör Judy Wall, “Military Use of Mind Control Weapons” (Zihin Kontrol Silahlarının Askerî Kullanımı) başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

91

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

- «”Zihin-Değiştirme” sistemi, bir şuuraltı taşıyıcı teknolojisine dayanmaktadır. “SSSS” - SESSİZ SES YAYAN YELPAZE, S-DÖRT olarak bilinen ve Dr. Oliver Lowery tarafından geliştirilen, 27 Ekim 1992 tarih ve US Patent #5,159,703 Patent numaralı, “SILENT SUBLIMINAL PRESENTATION SYSTEM”dir (SESSİZ ŞUURALTI SUNUŞ SİSTEMİ). Patent açıklaması da şöyle: Çok düşük veya çok yüksek frekans aralığında veya bitişik ultrasonik yelpaze genişliğinde ve frekanstaki işitilir olmayan taşıyıcılar yoluyla, yaptırılmak isteneni ikna için, işitilir ve sözlü bilginin beynin içine hoparlör, kulaklık veya piezo-elektrik dönüştürücüler kullanılarak verilmesine dayanan SESSİZ irtibat sistemidir» Sözkonusu yazıda, yapılanın CLONING THE EMOTIONS (DUYGULARIN KLONLANMASI) olduğuna vurguyla şöyle devam ediliyor: - «Bilimadamları, bu bilgisayar destekli EEG’leri kullanarak, beynin düşük genlikteki (low-amplitude) DUYGU İMZA KÜMELERİ’ni belirleyip tecrid edebiliyor, bunları bilâhare sentezleyip bir başka bilgisayara aktararak depolayabiliyor. Başka bir deyişle; bilim adamları, bir insanın belli bir duyguyu yaşadığı ânda ortaya çıkan hassas ve karakteristik beyin tabloları üzerinde çalışarak, bu yolla kişiye âit duygu deneyimlerinin tanımlanabilmesini ve o ândan itibaren onu çoğaltmayı başarabiliyor. Bu kümeler, daha sonra –patenti olan- SESSİZ SES TAŞIYICI FREKANSLAR’a yerleştirilerek, aynı temel duygunun bir diğer hedef kişide ortaya çıkmasını SESSİZCE tetikliyor.» [1] Ülkemizdeki kimi etkili-yetkili-bilgili zevat, dünyada olup bitenlere dair malûmatları sadece televizyondan damlayanlardan ibaret kalabalıklara “hiç böyle bir şey olabilir mi?” tarzında yalan söyleyedursunlar yahud dünyadan ne kadar habersiz olduklarını gururla ilân ededursunlar, adamlar apaçık “patent”ini bile almış!..

TÜRKİYE’DE TELEGRAM “Kobay” olarak kullanılanların dışında, dünyada TELEGRAM saldırısının hedefi olarak toplumda etkili mevkii olan yahud siyasî - ideolojik bakımdan “düşman” olarak tanımlanan kişilerin seçilmesi, göze çarpan bir diğer husus. Misâl olarak, bizden fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu, dışarıdan Bhutan’lı insan hakları savunu1 CLONING THE EMOTIONS By using these computer-enhanced EEGs, scientists can identify and isolate the brain's low-amplitude "emotion signature clusters", synthesise them and store them on another computer. In other words, by studying the subtle characteristic brainwave patterns that occur when a subject experiences a particular emotion, scientists have been able to identify the concomitant brainwave pattern and can now duplicate it. "These clusters are then placed on the Silent Sound® carrier frequencies and will silently trigger the occurrence of the same basic emotion in another human being!" http://uspolitics.tribe.net/thread/79710a72-4e6b-4bb5-8137-efe8351a7aad (25 Kasım 2010).

92

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

cusu Tek Nath Rizal ve Pakistan asıllı Amerikalı yazar Kai Bashir ilk akla gelen isimler. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler etkisindeki Macaristan’dan meşhur satranç ustası Paul C. Dozsa gibi, rızası dışında askerî araştırma objesi olan şahsiyetler de var. O da Rizal gibi yurdundan uzakta yaşıyor. 1958’de yaşadığı kötü günlerden sonra, bugün Avustralya’da hayatını sürdürüyor. Yeri gelmişken; temelde aynı tarz TELEGRAM silah ve uygulamasının hedefleri de olsalar, Salih Mirzabeyoğlu’na uygulananların, hepsinin fevkinde ve “çok özel” olduğunu teslim etmek durumundayız. Bilvesile, saydığımız isimlerden Tek Nath Rizal ve Kai Bashir’in yazdığı ve başlarına gelenleri çarpıcı bir dille hikâye ettikleri eserler, Tahkim Yayınevi tarafından Türkçeye çevrilip baskıya hazırlanıyor. ABD ve dünyadaki TELEGRAM tatbikatı hakkında belgelere dayanan bir araştırma da, CIA Belgeleriyle Zihin Kontrol Operasyonları adıyla Ömer Özkaya tarafından kaleme alınmış ve Pegasus Yayınları arasından çıkmış. Araştırmacı Ömer Özkaya’nın “sembol bir şahıs olduğu için hedef seçildi” dediği Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Yayınları arasından çıkan Telegram –Zihin Kontrolü- adlı eseriyle, hâlen haftalık Baran dergisinde tefrika edilen ve ileride yine İBDA Yayınları arasından çıkacak olan Ölüm Odası -B-Yedi - adlı eseriyse, bizzat bu korkunç silahın hedefi olan bir insan tarafından kaleme alınmış ve bu bahiste meselenin “derinliğine” işlendiği -dünya çapındaki- biricik kaynaklar kıymetinde. Bilvesile, İngilizce bilenlerin topluma nisbetinin sayıca az olduğunu düşünsek, Türkçe eserlerin de yine sayıca az ve herkesçe bilinmiyor olduğunu farzetsek bile, bu bakımdan hiç de mazur olmayan etkili-yetkili ve güya bilgili kesimlerin aldırmazlığını cidden ürkütücü buluyoruz. TELEGRAM teknolojisi ve operasyonlarıyla ilgili olarak Türkiye’de gerek askeriye, gerek emniyet, gerek istihbarat, gerek siyaset, gerek akademi, gerekse basın, kelimenin tam anlamıyla “üç maymun”u oynamaktadır. Bu tavrın sebebi, kısmen bilgisizlik, belli bir kısmı içinse bizzat “suç ortaklığı”dır. Buna şuurlu katkı yapan bilim adamları ve onların örgütleri dahi mevcuttur. Toplumu bilgilendirmek gibi aslî bir görevi olan - olması icab eden basınsa, bu konuda tam tersi bir amaç için kullanılmaktadır. Güya entellektüel ve bağımsız(!) bilim adamlarının insanı hayrete düşürücü cehaletleri, dünyadan habersizlikleri, duyarsızlıkları, korkaklıkları da cabası. Bildiklerini söyleyebilen çok az sayıda bilim adamından ikisinin adını zikretmeden geçemeyeceğiz. Birincisi, bu mevzuda yıllardır toplumu aydınlatmaya çalışan Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Şeker; ikincisi de, İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Cahit Karakuş. Prof. Dr. Selim Şeker, kendisine sorulan “elektromanyetik dalga ile bir insanın beynine müdahale edilebilir mi?” sorusuna şöyle cevab veriyor:

93

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

- «Elbette. Bu çok pahalı bir teknoloji. Bütün kalkınmış ülkeler, insanları kontrol etmek amacıyla bu alanda araştırma ve denemeler yapıyorlar. Özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi dünyada hâkimiyet sürmek isteyen ülkeler bu tür çalışmalar yapıyor. “Cep Tehlikesi” kitabının 9. bölümünü bu konuya ayırdım. Arzu edenler kitabta ayrıntılı bilgileri bulabilirler. ABD idare etmek ve istediğini yaptırtmak istediği ülkenin başbakanının beynine müdahale ederek, kendi ajanı olarak kullanabilir. Zaten bu tür denemeler uzun yıllardır yapılıyor. Amaç, insanları ve ekonomiyi kontrol altına almak. BUNDAN SONRAKİ SAVAŞLAR DA BÖYLE OLACAK!»
Yine TELEGRAM üzerinde çalışmalar yapan, yukarıda adını zikrettiğimiz bir diğer bilim adamı Cahit Karakuş’un verdiği bir konferansın haberini sunuyor bir üniversite internet sitesi:

- «İnönü Üniversitesi’nde elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerinin konu alındığı bir konferans düzenlendi. Hoca Ahmet Yesevi Salonunda gerçekleşen ve Rektörümüz Prof. Dr. Cemil Çelik, rektör yardımcıları, fakülte dekanları, öğretim üyeleri ve öğrencilerin katıldığı, “Uzaktan Beyin Kontrolü ve Elektromanyetik Silahlar” başlıklı konferansı İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Cahit Karakuş sundu. Aynı zamanda Malatyalı olan Dr. Cahit Karakuş, elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerini izah etti. Elektromanyetik dalgalarla beyin kontrolünün nasıl sağlandığını, nelerin amaçlandığını ve nerelerde nasıl kullanılabileceği ile ilgili bilgiler veren Dr. Karakuş, aynı zamanda elektromanyetik silahların nasıl yapıldığı ve nerelerde kullanıldığı ile ilgili detaylar üzerinde durdu. Dr. Cahit Karakuş, konuşmasında, “ELEKTROMANYETİK DALGALAR İLE ÖNÜMÜZDEKİ 20 YILDA DÜNYANIN GELECEĞİ BELİRLENEBİLECEKTİR. Elektromanyetik silahların enerjisi için Toryuma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enerji kaynağının büyük bölümü ülkemizde mevcuttur. Dünya rezervinin 2/5’i Türkiye’dedir. En önemlisi ise bunun da büyük bir kısmı Malatya’da bulunmaktadır. Bu çerçevede özellikle akademisyenlerimize önemli görevler düşmektedir. Bu teknoloji hakkında araştırma ve geliştirme projelerine önem verilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.” dedi. [2] Allah, kendi dar sahaları dışında tam bir kara cahil oldukları hâlde, “ilim adamı” etiketini hiç arlanmadan göze sokucu kalabalıktan ayrılan böylesi hakiki “ilim” adamlarının sayısını artırsın.
2 http://zihinkontrol.blogcu.com/beyni-kontrol-eden-vicdana-hukmeder-mi/7399563 (15 Kasım 2010). http://basin.inonu.edu.tr/haber.php?id=240 (15 Kasım 2010).

94

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

DÜNYADA TELEGRAM Muhtelif metod ve amaçlı zihin kontrolü faaliyetleri belki de insanlık tarihi kadar eski. Bizim bu mütevazı çalışmamızın konusu olan ve tatbikinde elektromanyetizma ve cihaz kullanılan TELEGRAM’ın oluşumunu hazırlayan çalışmalar ise 19. yüzyıl başlarına kadar uzanıyor. Nikola Tesla’nın alternatif akımı bulup geliştirmesi ve onun prensibleri istikametinde yapılan çalışmalar; Hitler Almanyası’nda yapılan bu yönde denemeler; savaşın gidişatıyla çalışmaların sekteye uğraması; Almanya’dan ABD’ye sığınan bilim adamlarının projeleri ve akabinde Jose Delgado’nun 60’larda zihin kontrolü üzerinde çalışmaları ile hız kazanan gelişmeler...
Prof. Dr. Jose Delgado, zihin kontrolü bahsinde en tanınmış isimlerin başında geliyor. Bugün 95 yaşında ve Yale Üniversitesi’nin sembol şahsiyetlerinden olan bu sinirbilimci, 1960’larda birçok hayvan, hattâ psikolojik problemleri olan hastalar üzerindeki deneyleri sebebiyle çokça tenkid edildi. O dönem Pentagon’un da kısmen desteğini almıştı. Delgado’nun 1969’da yayınladığı Beynin Fizikî Kontrolü - Psikomedenî Bir Topluma Doğru (Physical Control of the Mind – Toward a Psychocivilized Society) kitabının takdiminde; Rockefeller Üniversitesi, Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi ve Birleşmiş Milletler Hava Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuvarı, çalışmalarına katkılarından dolayı Delgado tarafından “şükranla” anılıyor. Yaptığı çalışmaların neticesinde, üzerinde çalıştığı hayvanların durumu için, “âdeta elektronik oyuncak gibi oldular” diyerek memnuniyetini ifade edecektir. Delgado’nun yaptığı en meşhur deneyse, arenada üzerine gelen boğayı elektrikî tesir kullanarak durdurması. Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, bizzat şahid olduğu bu olayı bakınız nasıl aktarıyor: - «1970’lerin başlarında Amerika’da çok çarpıcı bir başka “dıştan etkileme” deneyine şahid olmuştum. Tecrübî psikolog Dr. Delgado, bir stadyumun ortasında, dört nala saldıran bir boğanın gelişini, televizyon kumandasına benzer bir araçla, kıpırdamadan seyrediyordu. 5-10 adım kala elindeki bir düğmeye bastı. Azgın boğa durakladı, sonra da sakin sakin etrafta gezindi. Delgado bir başka düğmeye basınca hayvan yine kızgın hâline dönüştü, burnundan köpükler saçıyor, ön ayağıyla tepiniyor ve saldırıya hazırlanıyordu ki bir düğmeyle tekrar uslu öküz oldu! Bu farklı davranışlar, boğanın daha önce deri altına yerleştirilen çipler sâyesinde, beyninin öfke ve huzur bölgelerine elektrik vermekle oluyordu.» [3] 1975 yılında yayınlanan “Two-Way Transdermal Communication with the Brain” (Beyinle Cilt İçinden İki Yollu İrtibat) başlıklı bir yazıda ise, Delgado’nun beyin araştırmalarını bilgisayarlara uyarlamayı başardığı vurgulanarak, “Transdermal –

3 Eğitim Bilim Dergisi, Mayıs 2002.

95

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

cilt yollu- alıcıların en ilginç yönü, beyin fonksiyonlarının eşzamanlı kayıd altına alınması ve uyarılmasının temini ki, bu sayede, talebe dayalı bildirimler bilgisayara uyarlanabiliyor.“ denmekte idi. 1974 yılında Dr. Joseph C. Sharp tarafından Walter Reed Askerî Araştırma Enstitüsü’nde ilk defa olarak insan beynine ses nakletme çalışmaları yapılmaya başlandı ve başarı kaydedildi. Bu çalışmalar, kulakları hiç duymayan sağır kişiler üzerinde de hedefine ulaştı. Kulağın duymasına lüzum kalmadan, sesin doğrudan doğruya beyne nakledilmesi deneyleriydi yapılan. Dolayısıyla “hedef kişi”, bu tatbikata karşı koyamıyor, savunmasız kalıyordu. Çünkü ses ve görüntüler, -gaibten değil!- bilgisayardan geliyordu. Bugün artık resmî ağızlardan dahi bu çalışmaların teyidi yapılmaya başlanmıştır. Buna en bâriz misâl, NASA’nın astronotlarla “seslendirilen kelimeler” olmaksızın konuşma deneyleridir ki, kendi yayınlarında “yüzde 92 nisbetinde” başarılı olunduğu ifade edilmektedir. ABD veya CIA’nın “Zihin Kontrolü” çalışmalarına müdahil oluş tarihi olarak 1941 verilir. O dönemden itibaren ABD, serbest veya örgütlü olarak bu sahada çalışan hemen tüm bilim adamlarını kontrolü altına almaya çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. “Büyük ölçüde” diyoruz, çünkü meselâ 2001 yılında, çok yönlü çalışmalarıyla tanınan sinirbilimci ve psikanalist Dr. John C. Lilly, insanlar üzerindeki deneyleri ahlakî bulmayarak bu birlikteliğe kısa bir süre sonra son vermesiyle de meşhurdur. ABD’deki “Zihin Kontrolü” araştırma ve uygulamaları, geçmişten bugüne çeşitli kod isimler verilerek yürütülmüştür. Bunlardan öne çıkan bazıları, CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA’dır. ABD’deki zihin kontrolü deneyleri, bu süreçte tüm ülkeyi sarmış olmasına karşılık, yıllarca büyük bir gizlilikle yapılır. Olan bitenden habersiz insanların, küçük çocukların, bedenen hasta olanların yanısıra, akıl hastalarının, cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumların, hattâ ordudaki askerlerin bu deneylerde kullanıldığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Öyle ki, deneyler sırasında ölümlerin meydana geldiği; kalıcı fizikî rahatsızlıklar yaşayanlar yanında, birçok “kobay”ın psikolojik dengesini kaybettiği ve bazılarının intihara kalkıştığı bugün artık kesin olarak biliniyor. ABD’deki projelerin ilklerinden CHATTER (Gevezelik) Projesi, Sovyetler’in casus veya esirleri itiraf ettirmek için kullandıkları ilaçların “başarısına” karşılık olarak geliştirilmişti. Araştırma, casusların sorguları sırasında kullanılabilecek ilaçların belirlenmesi ve denenmesi üzerine odaklanmıştı. CHATTER Projesi, 1953 yılında resmen sonlandırıldı. Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek isteyen CIA, teşkilatın başı Allen Dulles’in onayıyla 1950 yılında BLUEBIRD (Mavi Kuş) Projesi’ne başladı. Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu: 1. Personelden izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir metod geliştirmek.

96

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

2. Özel sorgulama teknikleri yoluyla ferdin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması. 3. Hafıza geliştirme usullerinin araştırılması. 4. CIA personelinin düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek. BLUEBIRD Projesi’nin kod adı, 1951 Ağustos’unda ARTICHOKE (Enginar) Projesi olarak değiştirildi. Bu projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyevî maddelerin kullanımı yoluyla sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı. Bu program da 1956’da noktalandı. Ancak, ARTICHOKE Projesi’nin durdurulmasından üç yıl kadar önce, yâni 13 Nisan 1953’te, o dönem CIA Başkan Yardımcısı olan Richard Helms’in teklifleri doğrultusunda, MKULTRA Projesi başlatılır. MK harflerinin, “Mind Kontrolle” (Zihin Kontrolü; “kontrolle” kelimesi İngilizce “control”ün Almanca karşılığı) kelimelerinin kısaltması olduğu düşünülüyor. MKULTRA Projesi çerçevesinde insan davranışlarını kontrol etmek amacıyla başvurulan araç, metod ve ilmî disiplinler arasında radyasyon, elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyevî maddeler, askerî araç gereçler, işkence âletleri ile psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler vardı. MKULTRA’nın yurtdışı için geliştirilen versiyonuna da MKDELTA adı verilmişti. 1970’lerin başında UTAH EYALET HAPİSHÂNESİ Gunnion Tesisleri ve Devlet Hastahânesi’nde yaşanan elektromanyetik dalgalarla taciz, beyin kontrolü vak’aları mahkemelere taşınmışsa da, -tahmin edileceği üzere- bir netice alınamamıştır. Mesele, “millî güvenlik”tir(!) ne de olsa! Zihin Kontrolü yahud TELEGRAM’a giden yolun tarihi, elbette ABD’de yapılan çalışmalarla sınırlı değil. Devrin Komünist Bloğunun lideri SSCB, hem kendi ülke sınırları içerisinde, hem de müttefiki olan Doğu Avrupa ülkelerinde, bu istikametteki çalışmalarına azamî bir dikkat ve hassasiyetle devam ediyordu. Soğuk Savaş dönemi bloklaşmasının, bu silahın geliştirilmesi, kullanımı ve paylaşımı noktasında bugün hâlâ varlığını hissettiriyor olması, işin bir başka ilginç yönü. Meselâ, ABD, İngiltere ve Kanada’nın yukarıda adlarını saydığımız bu nevî projelerdeki geçmiş “ortaklığı”nın bugüne de uzandığı söylenebilir. Yeni keşfedilen hemen tüm silahlarda olduğu gibi, siyasî-ideolojik işbirliğinin etkisi, bu askerî silahın kullanımında da kendini gösteriyor. Bugün için, bir tarafta ABD, İngiltere ve İsrail, diğer yanda Rusya, bunlara mukabil Çin önemli. İlâveten; Almanya, Fransa, İsveç gibi bazı Avrupa ülkeleri ile Brezilya, Hindistan ve İran da bu silah üzerinde araştırmalar yapan ve bol sıfırlı fonlar ayıran ülkeler olarak konuyla ilgili kaynaklarda göze çarpıyor. Meselenin kökünde politik kaygı, ideolojik çatışma (ki bu vurgu ABD’nin “resmî” ağzıdır, kendi aralarında daha sert bir ifadeyle “İDEOLOJİK DÜŞMAN” tabirini

97

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

kullanırlar) ve dünya paylaşımı yatması hasebiyle, ABD’deki “Zihin Kontrolü” ile alâkalı yayınlarda, hükümetin en çok ilgi (ve kaygı!) ile izlediği ülkeler olarak Çin ve İran gösteriliyor. Tabiatiyle, ülke ülke zihin kontrolü konusunu kurcalarken, en çok malzeme bulma şansımız olan ülke, ABD. Diğer ülkelerle ilgili olarak (şimdilik) daha az sayıda yazı ve dökümana ulaşsak da, bunları ABD’nin başka ülkelerde zihin kontrolü silahlarının geliştirilmesi konusunda duyduğu endişe ve rahatsızlığı ifade eden resmî veya gayriresmî yayınlardan süzme şansı doğuyor. “Elektromanyetik Zihin Kontrolü” teknik ve teknolojisi üzerindeki ülkelerarası silahlanma yarışını ve “ideolojik çatışma” vurgusunu delillendirmek bâbında, 2 Ekim 2008 tarihinde Washington Times’da çıkan Kelly Hearn imzalı bir makaleyi örnek gösterebiliriz. Pentagon’un kaygıları olarak: Çin ve İran’ın nörolojik (beyin ve sinirle alâkalı) silah geliştirme sahasında işbirliği ve yardımlaşma hâlinde oldukları; ABD’nin ideolojik düşmanı olan bu ülkelerin yeni nöro-silahların üretimi ve geliştirilmesi için anlaşmaya vardıkları; beyin ve sinir sistemleri üzerinde etkili böylesi silahların geliştirilmesi üzerinde iki ideolojik düşman ülkenin işbirliği yapmasının ABD çıkarlarına ters gelişmeler olduğu ve önlem alınması lâzım geldiği çerçevesinde bir makaleydi Hearn’in yazdığı. Sözkonusu makalede, yetkililerin “Yabancı Teknolojik Sürprizler” ismi altında gizli bir panel düzenlediği, konunun uzmanı 16 bilim adamının iştirakiyle gerçekleşen toplantıda hükümetin mevzu ile ilgili bilgilendirildiği ve yapılması gerekenlerin masaya yatırıldığı ifade ediliyor. Katılımcı bilim adamları bahsinde ismi geçen kişiler arasında belki en dikkat çekici olanıysa, 16 kişilik heyetin de başkanı olan Christopher C. Green. Makalede elbette “zihin kontrolü” kelimesi zikredilmiyor; bunun yerine “noröloji, beyin, sinir” gibi kelimeler kullanılıyor. Ancak Green, “Millî Güvenlik”le ilgili olarak eskiden beri paranormal ve zihin kontrolü çalışmalarında ismi geçen, 1969’da CIA’nın Bilim ve Teknoloji bölümü için çalışmış, etkili bir isim. [4] Bugün, TELEGRAM Silahı konusundaki resmî tavrı ile sadece kendi ülkesini değil, neredeyse tüm dünyayı “laboratuvar”a çevirme gayretindeki ABD’de, Amerikan devletine ağır suçlamalar yönelten makale ve raporlar ardarda yayınlanıyor. Buna ciddi ve çarpıcı bir misâl olarak, Sonoma State Üniversitesi’nin desteklediği bir proje çerçevesinde Aralık 2006’da tamamlanan ve “ABD’de Elektromanyetik Silah Araştırmaları ve İnsan Hakları İhlalleri Tarihi Üzerine” (A Study of the History of US Intelligence Community Human Rights Violations & Continuing Research in Electromagnetic Weapons) başlığıyla Peter Phillips, Lew Brown ve Bridget Thornton tarafından kaleme alınan akademik bir çalışmayı gösterebiliriz. [5]

4 http://www.washingtontimes.com/news/2008/oct/2/neuroscience-wake-up-call/ (15 Kasım 2010). 5 http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=9524 (15 Kasım 2010). Bu araştırmanın İngilizceden Türkçeye tercümesine Akademya yazarı Ahmed Eymen tarafından başlanmış olup, Akademya’nın II. Dönem, 3. sayısında tam metin olarak yayınlanacaktır.

98

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

Türkiye’de Timaş Yayınevi tarafından İstihbaratta Beyin Yıkama –Beyin Kontrolüadıyla yayınlanan Mind Controllers adlı eserin sahibi Dr. Armen Victorian’ın da belirttiği gibi, ABD ve Avrupa ülkelerinde zihin kontrolü konusunda herhangi bir tepki ortaya koyan kişi ve örgütlerin her zaman önleri kesilmeye çalışılmıştır. Tesbit, bugün de aynen geçerlidir. Fakat, artık mızrağın çuvala sığmadığı da görülüyor. Buna misâl bâbında aşağıda aktaracağımız metin, ABD’de NSA’ya (National Security Agency - Millî Güvenlik Teşkilatı) karşı açılmış –bilinen- tek davayı ve zihin kontrolü ile alâkalı teknikleri de ihtivâ etmesi bakımından önemlidir: - «MİLLÎ GÜVENLİK TEŞKİLATI’NIN ELEKTROMANYETİK BEYİN UYARIMINI KULLANMASI: Millî Güvenlik Teşkilatı, “Sinyal İstihbaratı”, “Uzaktan Nöral (Sinir) Denetimi ve Elektronik Beyin Bağlantısı” için, “Elektromanyetik Beyin Uyarımı”nı kullanmaktadır. (İonlaşamayan elektromanyetik alan) radyasyonu üzerine, nörolojik araştırmayı ve bioelektirik araştırma ve geliştirmeyi ihtivâ eden 1950’li yılların MKULTRA programından beri, “Beyin Uygulaması” gelişme hâlindedir. Elde edilen gizli teknoloji, Millî Güvenlik arşivlerinde, “radyoaktifliği ve nükleer patlamaları ihtivâ etmeyen ve çevrede bulunan bir kaynaktan istemeyerek (kasıtlı olmayan bir şekilde) yayılan elektromanyetik dalgalardan oluşan bilgi” olarak tanımlanır ve “Işınım İstihbaratı” olarak sınıflandırılır. Amerikan yönetiminin diğer elektronik mücadele programları gibi, bu Sinyal İstihbaratı teknolojisi de, gizli olarak yürütülmekte ve muhafaza edilmektedir. Millî Güvenlik Teşkilatı, bu teknoloji ile ilgili mevcut bilgileri denetlemekte ve ilmî araştırmaları halktan gizlemektedir. Aynı zamanda bu teknolojiyi gizli tutmak için uluslararası istihbarat anlaşmaları da vardır. NSA, insandaki elektrikî faaliyetleri uzak mesafeden analiz eden hususî elektronik teçhizata sahibtir. NSA bilgisayarında üretilen beyin plânlaması, beyindeki elektrikî faaliyetleri sürekli olarak denetlemektedir. Millî güvenlik gayesiyle NSA, binlerce insanın ferdî beyin haritalarını kaydetmekte ve şifrelemektedir. Elektromanyetik alanla “Beynin Uyarımı”, beyin-bilgisayar bağlantısını sağlamak için, meselâ, askerî savaş uçağında ordu tarafından gizlice kullanılmaktadır. Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, kurbanın sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Uzaktan Nöral Denetim (Remote Neural Monitoring - RNM), kulağı devre dışı bırakıp ses haberleşmesinin doğrudan beyne gitmesini sağlayarak, şifrelenmiş sinyalleri beynin işitme korteksine gönderebilir. NSA ajanları, bunu, paranoid şizofrenin karakteristiği olan işitilir halüsinasyonları taklid ederek, kurbanların takatini gizli biçimde kesmek için kullanabilirler. Uzaktan Nöral Denetim, kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, bir kurbanın beyninin görme korteksindeki elektrik faaliyetlerini plânlayabilir ve kurbanın beynindeki tasavvurları (görüntüleri) bir videonun monitöründe

99

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

gösterebilir. NSA ajanları, kurbanın gözlerinin gördüğü her şeyi görürler. Görmeyle ilgili hafıza da görülebilir. Uzaktan Nöral Denetim, gözleri ve optik sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görme korteksine görüntü gönderebilir. NSA ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu kullanabilirler. UZAKTAN NÖRAL DENETİM YAPAN NSA TEŞKİLATININ KABİLİYETLERİ: Birleşik Devletler’de, 1940’lı yıllardan beri Sinyal İstihbaratı ağı vardır. NSA’nın Fort Meade’deki merkezinde, kişileri izlemek ve bunların beyinlerindeki işitilir-görülür bilgileri -tecavüzkâr olmayan bir biçimde- denetlemek için kullanılan iki yönlü geniş bir Uzaktan Nöral Denetim sistemi vardır. Bu işlerin tümü, kişiyle fizikî bir temas olmadan yapılır. Uzaktan Nöral Denetim metodu, gözetim ve yurtiçi istihbarat için esas metodtur. Konuşma, üç buudlu ses ve şuuraltı ses, kişinin beyninin işitme korteksine (kulakları by-pass ederek) gönderilebilir ve görüntüler de görme korteksinin içine aktarılabilir. Uzaktan Nöral Denetim, kişinin algılarını, ruh durumunu ve motor kontrolünü değiştirebilir. Konuşma korteksi - işitme korteksi bağlantısı, istihbarat toplumu için esas haberleşme sistemi oldu. Uzaktan Nöral Denetim, beynin görme-işitme merkeziyle beyin arasında veya beyin ile bilgisayar arasında tam bir bağlantıya izin verir. İŞLEYİŞ TEKNİĞİ: Uzaktan Nöral Denetim, her belirli beyin bölgesinin rezonans frekansının şifresinin çözülmesini gerektirir. Bu frekans, beynin bu özel bölgesine bilgi yüklemek için daha sonra değiştirilir. Değişik beyin bölgelerinin tepki gösterdiği (cevab verdiği) frekans, 3 Hz ile 50 Hz arasında değişmektedir. Sinyal İstihbaratı, sinyalleri bu bant aralığında değiştirir. Bu değiştirilmiş bilgi, şuuraltı seviyesinden algılanabilir seviyeye kadar değişen yoğunluklarda, beyne yerleştirilebilir. Her insan tek bioelektirik rezonans - entrainment frekansları kümesine sahibtir. Bir insanın beynine diğer bir insanın işitme korteksinin frekansında işitilir bilgiler gönderme, bu işitilir bilginin kavranılmaması sonucunu verecektir. Davacı (eski NSA çalışanı John St. Clair Akwei), Uzaktan Nöral Denetim’den, NSA’nın Fort Meade’deki Kinnecome grubuyla iki yönde Uzaktan Nöral Denetim teması kurarak haberdar oldu. Onlar, Ekim 1990’dan Mayıs 1991’e kadar, davacıyı tedirgin etmek için üç buudlu Uzaktan Nöral Denetim sesini doğrudan doğruya beyinde kullandılar. Mayıs 1991’deki gibi davacı ile iki yönlü Uzaktan Nöral Denetim haberleşmeleri vardı ve davacının kabiliyetlerini yok etmek ve kendisine karşı son 12 yılda yaptıkları faaliyetler nedeniyle davacının yetkililere başvurmasını önlemek için Uzaktan Nöral Denetim’i kullandılar. Kinnecome grubunun Ft. Meade’de günde 24 saat çalışan, yaklaşık 100 çalışanı vardır. Davacıyı tecrid etmek için davacıyla temasta bulunan ve beyinleri gizlice dinlenen kişilere de sahibtiler. Bu, şimdiye kadar bir vatandaşın Uzaktan Nöral Denetim ile taciz edilmesine

100

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

ve bu istihbarat operasyonları metodunu kötüye kullanan NSA personeline karşı dava konusu hâline getirilen ilk olaydır.» [6] 16 Temmuz 1977 tarihli New York Times gazetesindeki bir haber-makalede, “ABD, insanlığı esir edebilecek görünmez silahlar geliştiriyor” (U.S. Develops Invisible Weapons to Enslave Mankind) deniliyordu. Bu haberden sadece bir yıl sonra yayınlanan Walter Bowart imzalı Beyin Kontrol Harekâtı kitabı ise, gelinen noktayı bir nebze olsun aydınlatıyordu. Aynen şunları yazıyordu Bowart: - «Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beynin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. ŞİMDİ BU KABİLİYETLERİYLE YENİ TİP BİR HARBE GİRİŞMESİ MÜMKÜNDÜR. Bu harb görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir.» [7] İrlandalı George Farquhar, sadece kendi ülkesinde değil, İngiltere ve Kanada başta olmak üzere birçok ülkede kendisinin elektromanyetik dalgalarla taciz edildiğini söyler ve Hürriyet Projesi (Project Freedom) adlı internet sitesinde şunları dile getirir: - «İstihbarat Ajanları bu gerçeği açıklamak isteyen kişilerin de itibarını yok etmek için çaba sarfetmektedirler. Yıllardır askerî ve polis istihbaratı, “Uzaktan Beyin Kontrolü” silahlarının varlığını inkâr etmek için halka yalan söyledi. ABD Ordusu’nun “Körfez Savaşı” sırasında toplu hâlde Irak taburlarına karşı, “Uzaktan Mikrodalga Beyin Kontrolü Silâhları”nı kullandığı, medya (Discovery Kanalı) tarafından açıklandı. Daha da önemlisi, son günlerde Channel 4 televizyonunda yayınlanan “Büyük Birader’in Sevgisi İçin” isimli belgeselde, İngiltere istihbarat ajanlarının toplumun bir bölümünü bu silahlarla hedef aldığı gerçeği gösterildi. İstihbarat ajanları, “öldürücü olmayan” bu silahların varlığını artık inkâr edememelerine rağmen, bu silâhların, -bir diğer ifadeyle- “Uzaktan Beyin Kontrolü Deneyi”nin toplum üzerinde sürekli olarak ve artarak “davranış manipülasyonu ve suikast” için kullanıldığını inkâr etmeye hâlâ devam edeceklerdir. Ancak toplumun büyük çoğunluğu en sonunda gerçeği gördüğü zaman, bu askerî ve polis istihbarat hiyerarşisinin otoriteci ve vahşi zihniyetinin gizli biçimde toplumumuzu idaresi altına almasını önleyebileceğiz (mi?). “Uzaktan
6 http://emhdf.com/akwei.html (16 Kasim 2010). 7 http://zihinkontrol.blogcu.com/elektro-manyetik-takip-beyin-kontrolu/883030 (1 Şubat 2011).

101

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

Beyin Kontrolü Silâhları”nın varlığı ile ilgili gerçek aydınlığa çıktığı zaman, bunların bizim masum toplumumuza karşı kullanılmasını ilgilendiren gerçek de ortaya çıkacaktır. Bu yalnızca bir zaman meselesidir. Schopenhauer şöyle der: “Tüm gerçek üç safhadan geçer: Birincisi, onunla alay edilir. Sonra, ona karşı şiddetle direnilir. Sonunda, o kendisini âşikar olarak belli eder.” [8]

İNTİHAR EDEN ALMAN TELEGRAM KURBANI ABD böyle; ya başka yerler? Cevabı tahmin hiç de zor değil. Yaşanan “trajedi”ler hep birbirine benziyor.
Çarpıcı bir örnek olarak, Almanya’da Alman Gizli Servisi BND’nin (Bundesnachrichtendienst) elektromanyetik yolla zihnî ve fizikî tacizi altında olduğunu söyleyen; 2003’ten intihar ettiği 11 Eylül 2007’ye kadar (48 yaşındaydı) medya, hukuk ve siyaset platformlarına defalarca konuyu taşıyan; ancak hiçbirinden herhangi bir netice alamayan Peter Helwig’in acı hikâyesine bakalım şimdi. Ne tuttuğu günlükler, ne vücudundaki elektromanyetik taciz izleri, ne hayatının son devresinde beyninde oluşan tümör, ne konuyu parlamentoya taşıması, ne açık protesto faaliyetleri, evet maalesef hiçbiri işe yaramadı. Helwig’in trajedisini, onunla ilgili olarak yayınlanan İngilizce bir yazıyı haftalık Baran dergisi için Türkçeye çeviren Akademya yazarı Oğuz Yıldırım’ın tercümesinden takib edelim: - «TELEGRAM mağdurlarından Peter Helwig’in, ölümünden evvel bir internet sitesine ulaştırdığı ve TELEGRAM işkencesinin nerelere varabildiğine misâl olması bakımından çarpıcı bulduğumuz hayat hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz. Metnin İngilizcesine:
httpuser.chol.comsmartybbsdownload.phpid=antidew&db=pds01&uid=12&fn=2 adresinden ulaşabilirsiniz.

“(…) Takib edildiğimi 2003 senesinin Haziran ayında farkettimse de, pek fazla önemsemedim. İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla altı aylığına çalışmak üzere, “BQW GmbH Berlin-Weissensee, Gehringstrasse 39, 13088 Berlin” adresine yönlendirildim. Burada da, işime ve evime gidip gelirken belirli insanlar tarafından takib edildiğimi farkettim. (…) İşyerinde aksilikler olmaya başlamış, toplu saldırılara maruz kalır olmuştum, birileri fizikî dengemi bozmaya çalışıyordu. Bir keresinde, iş arkadaşlarımdan birinin “Windbeutel” (Alm. Bir çeşit pasta) ikramını kabul ettikten hemen sonra rahatsızlanmış ve eve geldiğimde idrarımın oldukça koyulaştığına şahid olmuştum. Bir başka sefer, termosumdan kahve içtikten sonra kalbimde duyduğum şiddetli çarpıntıyla birlikte tekrar hastalanınca, birilerinin içtiğim şeye birtakım ilaçlar katmış olabileceğinden şübhelendim.
8 http://www.ozgurlukprojesi.0catch.com/ct_uk.html (1 Şubat 2011).

102

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

Böylece 2004 Şubat’ında işyerimi değiştirerek; F.U. R Wickeltechnologie GmbH, Langhansstrasse 127-128, 13086 Berlin adresinde çalışmaya başladım. 2004 senesinin Nisan ayında, iş yerimde çalışırken (CNC ustası olarak çalışmaktaydım) farkettiğim bir şey oldu; tüm vücudum bir ateş içindeymişçesine yanıyordu. Bu yanma hissini bazen kendi aracım haricindeki araçlarda iken de duyuyordum. Bu “sıcak dalga” parmak uçlarımdan başlayarak göğsüme kadar yayılıyordu. Birilerinin bana elektromanyetik dalgalar yoluyla ışınlar gönderdiğinden şübheleniyordum. Ağrı şeklinde duyduğum bu ışınları vücudumun her yanında hissediyordum. Mezkûr şikayetlerle bir doktora müracaat ettim ancak herhangi bir teşhis koyamadı. Pek çok kere dairemde tuhaf bir koku aldım. Aynı kokuyu teyzem ve bir komşum da almıştı. Komşularımdan şübhelenerek polise başvurdum. Oturduğum yeri değiştirmem tavsiye edildi. Mesele hakkında akrabalarıma haber verince, bana inanmamışlar ve kesintisiz süren ağrılarımın asabımı bozduğunu düşünerek beni 5 Haziran 2004’te bir psikiyatriste göndermişlerdi. Gönüllü olarak gittiğim ve GmbH, 04678 Zschadra adresinde bulunan “Clinic Hospital Diaconate Zschadra” hastahânesinde 22 Haziran 2004’e kadar kaldım. Hastahâne ilgililerine maruz kaldığım ışınlardan bahsettim ancak doktorlarca “akıl hastası” olarak ilân edildiğim için buradan ayrıldım. Bu süre zarfında maruz kaldığım radyasyon hâdisesi devam etti ve ellerimde muhtelif yara ve yanık izlerine sebeb oldu. Göğsümde, kalbimde, bacaklarımda ve vücudumun diğer bölgelerinde hissettiğim şiddetli sıcaklık dolayısıyla geceleri uyuyamaz hâle gelmiştim. Annem ve küçük kızım, vücudumun ışına tabî tutulan bölgesine dokunduklarında radyasyonun sebeb olduğu sıcaklığı hissedebiliyorlardı. O günlerde, bir günlük tutmaya ve olan biten herşeyi yazmaya başlamıştım. Yazmaya çalıştıkça parmaklarımda oldukça yoğun ağrı ve radyasyon hissediyor ve artık devam edemiyordum. Sırtım ve vücudumun diğer bölgeleri, şiddetli ışına maruz kalıyordu. Tekrar bir doktora müracaat ettim, röntgenimi çekti ancak o da herhangi bir teşhiste bulunamadı. 27 Aralık 2004’te; bu sefer gönüllü olarak değil zorla ve polis “yardımı” ile “Berlin Weissensee, Gartenstrasse1, 13088 Berlin” adresinde bulunan “JosephKrankenhaus” hastahânesine götürüldüm. 4 Ocak 2005 tarihine kadar burada tutuldum. Yaptığım açlık grevi eylemi neticesinde ve ziyaretime gelen komşularımın benim belirttiğim şikayetlerin aynısından müştekî olduklarını beyan etmeleri üzerine salıverildim. 24 Ocak 2005’te, benim ve ailemin rızası dışında; Weissensee, 13189 Berlin adresinde bulunan Pankow bölge mahkemesinin 51 XVII 2/05 nolu kararı ve “akıl hastası” olduğum gerekçesi ile tarafıma vasî tayin edildi. 25 Haziran 2005’te aynı mahkeme, verdiği kararı iptal etti. 2005 senesinin Ağustos ayında adresimi değiştirdim, ancak daha ziyade kulaklarımda duymaya başladığım ağrılarla birlikte radyasyona maruz kalma

103

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

hâdisem devam etti. Kulaklarımda şişlik ve kızarıklığın eşlik ettiği şiddetli ağrılar oluyordu. Çok geçmeden, dairemi birilerinin rızam dışında ziyaret etmekte olduğunu müşâhede ettim. Sürekli olarak kendime, “mevcut Alman bürokrasisi içerisinde, ceza almaksızın masum insanlara işkence edebilme gücünü kim elinde bulundurabilir?” diye soruyordum. Alman Gizli Servisi’nden başka bir cevab bulamadım. Alman Gizli Servisi BND’nin gerçekleştirdiği elektromanyetik deneylerin kurbanı olduğumu alenen söylemeye başladığımdan beri deneylerin şiddeti öylesine artmıştı ki, artık kendi kendime bu durumla başa çıkabileceğimden şübhe duyar hâle geldim. O denli radyasyona maruz kalıyordum ki, yüzüm sanki bir maske içerisinde imişçesine kaskatı kesiliyordu. Kısmî amnezi, hafıza kayıpları oluşuyordu. Okuyamıyor ve yazamıyordum. Kulaklarımda gürültüler ve farklı sesler duyuyordum. Bazen kendi hür irademle söylemek istemediğim sözler sarfediyor, gitmek istemediğim yönlere yönlendiriliyordum. Bu durum, özellikle caddelerde, oldukça tehlikeli bir hâl almıştı. Meselâ, gelmekte olan arabanın altına kendimi atmam gerektiğine dair şoka benzer histen son ânda uyanıyor ve âdeta uçurumun kenarından dönüyordum. Birileri hafızamı kasden bazen siliyor bazen yerine getiriyor, böylece iş yerinde veya metroda kısmî hafıza kayıplarına uğruyordum. Bana ne olduğunu, nerede bulunduğumu hatırlayamaz hâle geliyordum. 2006 yılının Ağustos ayında kendi el yazımla bir şikayet dilekçesi yazarak CDU’nun (Hıristiyan Demokrat Partisi) bir yetkilisine teslim ettim. Hemen akabinde kafam şiddetle radyasyona tâbi tutuldu. Işının tesiriyle öyle şiddetli başağrıları oluyordu ki, ağrının yoğunluğu ve dayanılmazlığı dolayısıyla çığlık atıyordum. Nefes alamıyor, ayaklarımı düzgün hareket ettiremiyor ve sırtımda dayanılmaz ağrılar duyuyordum. Doktor, ağrı kesici iğneler yaptı. Bacaklarımda ve ellerimde şişlikler oluştu ve beynimde bir tümör tesbit edildi. Kalbimde şiddetli ağrı ve ritim bozukluğu oluşmuştu. Bunun üzerine bir uzmana başvurduğumda; kardiyografim ve kan basıncım normal seviyede çıkmış, ancak eve dönüşümde aynı semptomlar tekrar belirmişti. Boğazımdaki ağrı yemek yememe manî oluyordu. Göz kapaklarımda ve kaşlarımda görmemi tamamen engelleyecek kadar şişlikler oluşmuştu. Yüzümde ve vücudumun diğer bölgelerinde kırmızı noktalara ve kızarıklıklara benzer lekeler oluşmuştu. Vücud ısım sürekli değişiyor, kâh üşüme kâh yanma nöbetleri geçiriyordum. 30 Mart 2006 tarihinde Vait isimli bir doktor (…) vücudumdaki şişlik ve tümörleri tesbit etmişti. Bu doktora, hastalığıma Alman Gizli Servisi’nin (BND) sebeb olduğunu söylediğimde, muhtelif sebebler ileri sürmüş ve artık tedavimle ilgilenmemişti. Şunu anladım ki, benim gibi Almanya’daki yüzlerce insan da aynı ıztırablardan müştekî olarak, sözkonusu gizli servisin elinde “kobay” olma

104

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

kaderini paylaşıyordu. Bu insanlar, adaleti korumakla mükellef olan parlamento ve hükümet yetkililerine müracaat edip herhangi bir netice elde edemediler. (…) Almanya (Grundgesetz) Anayasası’na göre, (II Bölüm, Madde 20, Paragraf 4) “Her Almanya vatandaşı, mecbur kaldığında, insan hakları ihlâline karşı koyma hakkına sahibtir.” Bu kanun maddesine göre benim protesto etme hakkım sözkonusudur. BND’nin elektromanyetik dalgalar yoluyla beni radyasyona tâbi tuttuğuna dair küçük bir posteri göğsümde taşımaya başlamam bu sebebleydi. (…) 4 Eylül 2007 tarihinde şikayetimi bütün gazete editörlerine gönderip bir internet sitesine de ekleyince gizli servisin psikolojik baskısı hayli artmıştı. Radyasyona maruz bırakılmam yanında, bu sefer, kafamın içinde beni tehdid eden sesler duyuyordum: “Seni öldüreceğiz, sen artık bir zombisin! Senin hafızanı sileceğiz, yakınlarını öldüreceğiz! 22 Eylül’de protesto gösterisine gidemeyeceksin! Yakınlarını düşün! Ellerini, ayaklarını ve vücudunun diğer organlarını mahvedeceğiz! Seni bir zombiye çevireceğiz!” Bu seslerle geceleri taciz edilerek uyumama mâni olundu. Bana cevablamamı istedikleri birtakım sorular sordular. İrademi kuşatıp beni kontrol ettiler. Şübhesiz, insanlık haysiyetim taciz edilmiş; böylece, Almanya Anayasası ile de garanti altına alınan insan haklarım, millî ve uluslararası hukuk anlamında da çiğnenmiştir.” Peter Helwig’in 10 Eylül 2007’de yâni ölümünden bir gün önce yazdığı mektub: “(…) Beni iki gecedir uyutmadılar. Bugün bana iki çıkar yol gösterdiler, bana işkence yapabilecek güce sahibler. Uzun zamandır, beni öldürmelerine müsaade etmekten başka çıkar yol olmadığını düşünüyorum. Kaderime razıyım, beni öldürmek istiyorlarsa öldürsünler. Bugün bir süre uzandıktan sonra beni yine tehdid edip, “kalbini söküp canını alacağız! Hafızanı sileceğiz! Sol kolunu ve bacağını koparacağız! (…)” dediler. Beni depresif bir hâle soktular. “Seni bir zombi hâline getireceğiz! Neden yatıyorsun, niçin konuşmuyorsun?” diye sordular. Çok yorgun olduğumu, bu hâldeyken konuşamayacağımı söylediysem de, istemeden ve otomatik olarak cevab vermemi sağladılar, beni kontrol edebiliyorlar. Bir not eklemek istiyorum: Beni kontrol ediyorlar ve şöyle tehdid ediyorlar: “Karar ver, seni mi, yakınlarını mı öldürelim!” Ruhum tamamen paramparça oldu ve uykusuzum. Sürekli tehdidvarî kelimelerle baskı yapıyorlar.”

105

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

“DimitriSchunin@gmx.de” mail adresinden gelen bir mesajda, “intihara kışkırtma”nın aslında Ceza Kanunu’na göre “cinayet” demek olduğu notu da eklenerek; Peter Helwig’in 11 Eylül 2007’de 48 yaşında iken öldüğü, daha doğrusu öldürüldüğü, komşularının ve polisin konu hakkında sessizliklerini koruduğu bildiriliyordu.» [9] Peter Helwig ve benzeri yüzlerce TELEGRAM mağdurunun trajedisi, internet kaynaklarından çok daha geniş olarak araştırılabilir. Bizzat mağdurların kaleme aldığı eserler de, İngilizce bilenler tarafından temin edilebilir. Bunlardan bellibaşlı birkaçı, daha önce ifade ettiğimiz gibi, önümüzdeki aylarda Tahkim Yayınevi tarafından Türkçe olarak da yayınlanacak.

NE YAPMALI? TELEGRAM yahud herkesçe bilinen adıyla Zihin Kontrolü, diğer tüm ruhî, psikolojik, parapsikolojik, nörolojik, fizyolojik, teknolojik, sosyolojik, fizikî, kimyevî, felsefî, metafizik vs. yönleriyle beraber, aynı zamanda ASKERÎ bir silahtır ve, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, hedef kim olursa olsun, kullanımı insan haklarının ihlalidir.
“Yapılması gereken ne?” sorusuyla birlikte, “kimler öncelikle ve âcilen harekete geçmeli?” sorusu daha bir elzem görünüyor: İlk olarak, başka herkesten önce bulunduğu cemiyete karşı sorumluluğu olan entellektüeller bu mesele üzerinde yoğunlaşmalı, şuurlanmakla kalmayıp diğerlerini de şuurlandırmalı, dikkat çekme ve çareler sunma noktasında omuzlarındaki yükün ağırlığının idrakiyle hareket etmelidirler. İkinci olarak, ister iktidarda, isterse muhalefette olsunlar; yâni hem idareci mevkiindeki, hem de o kademedekileri takib, ikaz ve yönlendirme borcunda olan muhalefetteki tüm siyasîler, bu mesele üzerinde kendilerine düşen mesuliyeti üstlenmeli ve gerekeni yapmalıdırlar. Yoksa mevcudiyetleri, mevkîleriyle bağdaşmayan, ülkenin siyasî ve askerî meselelerinden bîhaber, alay konusu bir hâl arzetmeye devam edecektir. Sözkonusu “silah” bu ülkenin malı olmamasına karşılık, uygulama sahası bu ülke ve bu ülkenin insanıdır; işlenen suçun “yerli” failleri de yine bu ülkede ve ortalıkta dolaşmaktadır. O hâlde bu ülkeyi yönetenler yahud yönetmeye talib olanlar, iddialarının gereğini yapmak zorundadır. Üçüncü olarak, TELEGRAM’ın teknoloji ve tesir alanına giren bahisleri araştırmakla mükellef olan ilgili sahalardaki bilim adamları, sorumluluklarının gereğini yapmalıdır. “Devede kulak” tabir edilebilecek sayıda birkaç kişi dışında haysiyetli
9 Oğuz Yıldırım, “Katledilen Bir Zihin Kontrolü Mağduru: Peter Helwig”, Haftalık Baran dergisinden naklen: http://zihinkontrol.blogcu.com/katletilen-bir-zihin-kontrol-magduru/7801758 (1 Şubat 2011).

106

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

duruş gösterebilen ilim ve bilim adamının nâmevcut oluşu, izahı kabil olmayan bir durumdur. Dördüncü olarak, basın için de bu mesele, üstü örtülen gerçeklerin ortaya çıkartılması ve halkın haber alma hakkının sağlanması bakımından, basının kendini isbat etmesi kıymetini haiz bir imtihandır. Gazeteciler, dünyayı günden güne sinsice kuşatan ve “atom bombasından bile daha tehlikeli askerî bir silah” olan TELEGRAM bahsinde, üzerlerindeki ölü toprağını silkelemek mecburiyetinde olduklarının farkına varmalıdır. Beşinci olarak, milliyetçi, solcu, devrimci, İslâmcı, ateist yâni kim ve neci olursa olsun herkes; her türlü dar ve siyasî hesablardan arınmış olarak, Mirzabeyoğlu başta olmak üzere bu silahın mağdurlarına yapılanların, şimdiye kadar tarihe geçmiş her tür işkence metoduyla kıyas bile kabul etmez barbarlıkta bir uygulama ve yeni keşfedilmiş askerî bir silah saldırısı olduğunun şuurunda olmalı, Türkiye’nin bu silahın kullanım alanı olmasının vehametini kavramalı, bir gün kendilerine ve sevdiklerine de yönelebilecek bu tehdidi bertaraf etmek için etki-yetki sahibi kişi ve müesseselere gereken eleştiri ve tazyiki yapmalıdır. Altıncı olarak, sadece bu mesele üzerinde yoğunlaşacak, yukarıda işaret ettiğimiz meslek grublarındaki kişilerden müteşekkil örgütler kurulmalı ve Batıda bu gaye için hareket eden diğer kuruluşlarla da yakın ilişki içinde faaliyette bulunulmalıdır. Yedinci olarak, öncelikle Mirzabeyoğlu’nu üç metrekare içine hapsedip bu silahın hedefi yapanlar tesbit edilmeli, kaldığı yer âcilen incelenmeli ve bu işkencenin sona erdirilmesi için yapılması gerekenler bizzat işkencenin hedefi olan fikir adamıyla istişare içinde kararlaştırılmalıdır.

NETİCE TELEGRAM, sıradan bir işkence metodu değil, dünya kamuoyundan gizlenen askerî bir silahtır. Çok değişik tarzları olan, hedef kişiyi toplumdan ve değerlerinden tecrid edip faillerin siyasî-ideolojik yapısına uygun hâle getirmeyi veya kendileri için zararsız hâle getirmeyi hedefleyen bir işkencedir.
Bu silaha sahib olan ülke sayısı az, tatbik sahası olan ülke sayısı ise çoktur. Silahı ellerinde bulunduran ülkeler, gerek gördüklerinde, sadece dışarıda değil, kendi ülkeleri içinde ve kendi insanına karşı da bunu kullanmaktadır. “Sembol şahıs” oldukları için hedeflenen göz önündeki kişiler dışında, “kobay” olarak hastahânede hastalar, ordudaki erler, hapishânede tutuklu ve mahkumlar ile yalnız yaşayan şahıslar, öncelikli hedeftir. Bunlar içinde “sıradan insanlar” deney ve proje geliştirme amacının kurbanı olurken, asıl hedef, failler nazarında “ideolojik düşman” olarak tanımlanan şahıslardır. Kaldı ki “ideolojik düşman” addedilen bu kişiler, aynı zamanda, daha üst seviyede geliştirilmekte olan projelerin kobayları da olabilmektedir.

107

Askerî Bir Silah Olarak Telegram -Zihin Kontrolü-

İnsanların göz göre göre açlıktan öldüğü, kaba işkencenin bile birçok ülkede hâlâ devam ettiği bir dünyada, bu zor ve karmaşık, aynı zamanda gizlice yapılan çalışmaların durdurulabilmesi, herşeyden önce mesele hakkında genel bir şuurlanmadan geçmektedir. Silahın “patent”ine sahib ülkeler, teknoloji olarak en gelişmiş, Birleşmiş Milletler’de en çok sözü geçen ve birkaçı dışında bizde BATI olarak ifadesini bulan, insan hakları konusunda da mangalda kül bırakmayan ülkelerdir. İşte bu ülkelerden birbirine siyasî-ideolojik bakımdan yakın olan ve bu yüzden her türlü işbirliği içinde bulunanların askerî istihbaratları arasındaki gizli protokoller, bu suçu işleyenler için “güvence” anlamını taşıyor. Birbirlerine siyasî-ideolojik bakımdan nisbeten uzak ama TELEGRAM teknolojisine sahib olanların durumu ise, “tencere dibin kara” tesbitini andırıyor. Kendi açıklarının fâş olma kaygısı yüzünden, kimse kimseye “bu bahiste” sataşamıyor. Buysa, bir bakıma, farklı siyasî ve ideolojik yapıdaki ülkeler arasında “gayriresmî-gizli” bir anlaşma hüviyetine bürünmüş görünüyor. Dünyadaki tatbikata baktığımızda, TELEGRAM çerçevesindeki projelere katkısı olan –sanayiden, üniversiteden, basından, siyasetten, inşaat sektöründen vs- her sahadaki kişilerin maddî olarak “örtülü ödenek”ten desteklendiğini; hedef kişilere silahı uygulayıcı pozisyonundaki faillerin de genel olarak asker, polis veya istihbaratçı “emir kulları” veya uygulamanın ancak bir yerine kadar mevzuun farkında muhtelif mesleklerden “gönüllü piyonlar” olduğunu görüyoruz. Garibtir ki, “maddî destek görenler” veya “emir kulları” diye işaretlediklerimiz arasında -belki de silahın insanlık dışı vasfı sebebiyle- bir zaman sonra artık gönülsüz olanlar, aynı şekilde meseleyi kurcalamaya kalkışan başka bazılarının hayatı, şübheli ölümlerle son bulmuştur. Daha da garibi, direkt hedefe yakın kimi uygulayıcıların sonu da öyle. Bunların içinde “intihar edenler” ayrı. Genelde “öldürücü olmayan elektromanyetik silahlar”, özelde TELEGRAM askerî silahı hakkındaki şuurlanma ve şuurlandırma çabalarının önü, silahın aslî sahibi yahud –Türkiye gibi- tatbikçisi ülkelerin bellibaşlı kurumları eliyle, hattâ çoğu zaman kanun marifetiyle kesilmektedir. Bunun aşılabilmesi için, birçok Batı ülkesinde hayranlık uyandırıcı mücadeleler veriliyor. Zor da olsa, Türkiye’de de bunu başarabilecek kişi ve örgütlere ihtiyaç var. Bu meselenin ülkemiz açısından hallinin, Mirzabeyoğlu’nun durumuna eğilmekten geçtiğini görmek mecburiyetindeyiz. Bu, Mirzabeyoğlu’nun şahsî meselesi değil, temelde insanlığın meselesidir ve gelecekte hâlâ “insan” kalabilmek için hayatî önemdedir. 15 Şubat 2011, Japonya rehasuvari1999@yahoo.co.jp

108

Zihin Kontrolü ve İnsan
Ömer Emre Akcebe

I. BÖLÜM
Uluslararası Sosyal Kontrolün Altyapısı

PSİKOLOJİNİN LABORATUVAR ORTAMINA TAŞINMASI Almanya, 1800’lü yılların sonlarına doğru Avrupa’daki en büyük askerî ve siyasî güce erişirken, Alman felsefî ve ilmî düşüncesinde de bir devrim yaşanmaktaydı. Öyle ki bu gelişim, paradoksal biçimde, bir yandan dünya çapında olumlu teknolojik ilerlemeler elde ederken, diğer yandan sayılamayacak kadar çok “zehirlenmiş” çocuğun doğumuna da sebeb olacak nitelikteydi. Bu dönüşümün bir diğer yönü olan “güce tapınma”, psikoloji çerçevesindeki ilimlerin hızla olumsuz istikamette yol almasına zemin hazırlıyordu.
Psikolojinin materyalist “tamir”ine, büyük ölçüde Alman psikolog Wilhelm Maximilian Wundt’un çalışması öncülük etti. Wundt, Leipzig Üniversitesinde felsefe profesörüydü ve 1875 senesinde buradaki ilk psikoloji laboratuvarını kurdu. Bu, sonuç olarak, öncesinde daha manevî meyilli olan psikolojiyi alt üst edecek bir teşebbüstü. İlginç bir şekilde, Wundt’un büyükbabasının gizli İlluminati topluluğunun bir mensubu olduğunun belgelenmesi, profesörün kendisinin de bu grubun bir üyesi olabileceği ihtimalini düşündürüyordu. Wundt’a göre insan, fizikî olandan daha derin bir varlık değildi. Aslında insan bir hayvandan fazlası da değildi. Wundt, bütün psikolojik çalışmaların tümüyle vücut reaksiyonlarına dayanması gerektiğinde ısrar ediyordu. Materyalist psikolojik doktrin, 1883 ve 1893 yılları arasında, eğitim gibi ilişkili alanlarda faaliyet gösteren Wundt’un öğrencileri tarafından kurulan yirmi dört laboratuvarla hızlı biçimde yayıldı. Wundt’un materyalist yaklaşımı, 20. yüzyılın en

109

Zihin Kontrolü ve İnsan

etkili psikologlarının, psikiyatristlerinin, eğitimcilerinin ve sosyal planlamacılarının düşüncelerini etkilemiştir. [1] Wundt’un izinden gidenlerden biri de, Rus Ivan Petrovich Pavlov’dur. Deneylerinde kobay olarak genellikle köpekleri kullanan Pavlov, “kontrol” metodları üzerine geniş çapta bir araştırma yürüttü. O çok meşhur deneyinde Pavlov, bir yandan köpekleri beslerken bir yandan da zil çalar. Bunu defalarca gerçekleştirdikten sonra, artık hiç yemek vermese ve sadece zil çalsa bile, bunu duyan köpeklerin -tıpkı yemek verildiğindeki gibi- salya salgıladığını müşahede eder. Pavlov, bu deneylerinin sonucunda “Şartlı Refleks” teorisini geliştirir. Pavlov’un deney sonuçları, günümüz sosyal planlamacıları tarafından bugün bile dikkatle incelenmekte ve insana uyarlanmaktadır. Wundt’un psikolojiyi laboratuvara sokmasının sonuçları, çok geçmeden dünyanın farklı yerlerindeki insanlara tesir etmeye başladı. 20. yüzyılın başlarında, John Hopkins Üniversitesi ve Carnegie Enstitüsü’nün ilk başkanı Daniel Coit Gilman’ın liderliğindeki ideolojik bir hareket, Amerikan eğitim sistemini altüst etti. Gilman, Wilhelm Wundt’un ders verdiği 1854-1855 yıllarında Berlin’de eğitim görmüştü. Gilman’dan sonra, Wundt’un zihin ve ruh -yahud onun eksikliği- hakkındaki görüşleri, dönemin önde gelen Amerikalı eğitimcilerinin düşüncelerine hâkim oldu. Wundt’un Amerikan eğitimine olan tesirinin sonucu ise, çocukların şahsiyetlerinin, eğitim zorbalarının istekleri istikametinde biçimlendirilmesi oldu.

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ Gilman’ın görüşlerini biçimlendiren Alman kökenli bir başka kanaat çevresi de, Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) cemiyetidir. Skull and Bones, Yale Üniversitesi’nde kurulmuş, “Amerika’daki en güçlü örgüt” diye bilinen, gizli ve dinî bir topluluktur ve yine gizli bir topluluk olan İlluminati’nin uzantısı gibi durmaktadır. Her ikisi de Alman kökenli olan bu örgütlerin ortak noktası ise, masonluktur. Skulls and Bones’un binasına gizlice girmeyi başaran iki Yale Üniversitesi öğrencisi, tamamıyla “ezoterik” bir yapıya sahib olduğunu söyledikleri binada, çeşitli mabedler ve ritüel malzemelerinin yer aldığını; üst katta bulunan büyükçe bir mezar resminde ise, yanyana duran üç kurukafanın yanında bir taç, bir asa ve bir kalem bulunduğunu öne sürmüşlerdir. Bunların altında bir de Almanca ibare bulunmaktadır: “Kim Kral, Kim Prens, Kim Dilenci? Ölüm Karşısında Hepsi Eşit”.
İlluminati ise, 1776 yılında Almanya’nın Münih kentinde, Adam Weishaubt isimli Kabbalacı bir hukuk profesörü tarafından kurulmuş gizli bir topluluktur. Daniel Coit Gilman, John Hopkins Üniversitesinin başkanı olduktan sonra, artık her nasılsa bir Bonesman olmayan, Wundt eğitimli başka bir uzmana iş verdi. Bu kişi, üniversitedeki psikoloji laboratuvarının sorumluluğunu üstlenen Stanley Hall’dü. Hall, aynı zamanda, Amerikan Psikoloji Derneğini ve Amerikan Psikoloji
1 Jim Keith, Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, Trc: Sibel San, 1. Baskı, İstanbul 2006, s. 17

110

Zihin Kontrolü ve İnsan

Dergisi’ni kurdu. Fabian Sosyalist ve Yeni Dünya Eğitimcisi John Dewey’e kariyerinde rehberlik etti. Bu başarıları sağlayan John Hopkins Üniversitesi, -bir bigi notu olarak- bugün Tuncay Özilhan’ın sahibi olduğu Anadolu Sağlık Şirketi’yle ortak, İzmit Gebze’de büyük bir hastahâne idare etmektedir. Geçtiğimiz yüzyılın en etkili eğitimcisi sayılan John Dewey, Gilman’la beraber aynı hocaların danışmanlığında Berlin Üniversitesi’nde doktora derecesi almış, Hegelci bir filozof olan George Sylvester Morris’le beraber çalışmıştır. Dewey, “okul”u, Sosyalist dünya düzeninin inşâsı için bir mekanizma ve kitlelerin uyum sağlamasını zorlayan bir forum olarak gören ilk kişilerdendi. 1899’da Dewey, “Kendi adlarına düşünmeyi bilen çocuklar, herkesin birbirine bağımlı olacağı gelecekteki kollektif toplumun âhengini bozar,” diyordu. Dewey’in “ilerici eğitim”inin başarı kazanmasının altında yatan en önemli sebeb ise, ROCKFELLER ve CARNEGIE paralarıyla desteklenmiş olmasıdır. Yüzyılın başında NAE (Evangelik Millî Birliği), Dewey’in tüm projelerini destekliyordu. Ülkemizi de ilgilendiren bir parantez açma ihtiyacı duyuyoruz. Dewey, 1924 senesinde Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Türk eğitim sistemi, bu ziyaretinin ardından Dewey’in hazırladığı rapora göre tanzim edilmiştir. Türkiye’de Amerikalı eğitimci John Dewey üzerine yapılan pek çok çalışma, temel kaynak olarak onun ön ve asıl raporlarını kullanarak, Türk eğitim sistemi üzerine etkisini konu edinmiştir. Prof. Dr. Mustafa Ergün’ün Atatürk Devri Türk Eğitimi adlı kitabında John Dewey’e dair verdiği bilgiler ve dönemin Türk basınında bu konuda çıkan haberler mânidardır. “Kendi adlarına düşünmeyi bilen çocuklar, herkesin birbirine bağımlı olacağı gelecekteki kollektif toplumun âhengini bozar” diyen Dewey’in Türk eğitim sistemine katkısı(!), bugün bakıldığında, inkâr edilemez şekilde müşahede edilebilmektedir. Yukarıda bahsi geçen gizli cemiyetlere dair yine ülkemizi ilgilendiren bir bilgiyi paylaşarak parantezimizi kapatalım. Şöyle ki, Skulls and Bones, İlluminati ve Evangelikler arasında “ortak” bir kulüb iken; “İlluminati” Yahudilerin, “Evangelik Cemiyeti” ise tamamen Hıristiyanların kulübü. Her ikisini birleştiren ise, dünya üzerindeki ortak çıkarları ve hedefleri. Türkiye’de ise, bu kulüblerin şubesi diyebileceğimiz “Büyük Kulüb” bulunmaktadır. Size muhtemelen son derece tabiî görüneceği üzere, Büyük Kulüb’ün disiplin kurulunda, Çevik Bir ikinci sıradadır. Bıraktığımız yerden tekrar ABD’ye dönelim. Dewey’in temellerini attığı projenin adı, “Hedef 2000” projesidir. Toplum mühendislerinin çalışmalarında birinci basamak, toplumu ahmaklaştırmak ve ahmak tutmaktır. Bill Clinton tarafından 1994 senesinde kanunlaştırılan “Hedef 2000” projesini destekleyen yüzlerce kitab, ROCKFELLER zenginlerince eğitim piyasasına sürülmüştür. Hedef 2000, “kontrol teorisi - gerçeklik terapisine dayalı bir akademik DAVRANIŞ UYUM PROJESİ” olarak tarif ediliyor. “Hedef 2000” projesi, öncelikle tüm öğrencilerin eğitim hayatına başlar başlamaz aile yapılarını incelemeye başlar. İncelemesini yaptığı ailelerde herhangi bir “olumsuz durum” gözlerse, çocuğu ailesinden ayırır ve ailesi ve öğretmenleriyle beraber çocuğu iyileştirme(!) programına alırlar. Çocukta tesbit edilmesi muhtemel “olumsuzluklar” ise, dikkat dağınıklığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite olarak belirtil-

111

Zihin Kontrolü ve İnsan

mektedir. Eğer bu belirtilere rastlanırsa, çocuğa ailesi ve öğretmeni tarafından “ilaç tedavisi” uygulanır. İlaç tedavisinin muhtevası ise Ritalin gibi “beyin” düzensizlikleri oluşturan UYUŞTURUCULARDIR. “Olumsuzluk” olarak sıralanan kimi belirtilere baktığımızda, biz şahsen karşımızda “zeki” bir çocuk gördük. Belli ki Amerika, kendi toplumu içinde “fazla” zeki çocuk görmek istemiyor. Toplum mühendisliği, çocuk eğitim hayatına başlar başlamaz onu şekillendirmeye başlıyor ve işi bittiğinde, ya tornadan çıkmış gibi güdümlü robotlar yahud işe yaramaz, beyni ve zihni uyuşturulmuş bir topluluk çıkıyor karşımıza. İlaçlarla zihinleri harab edilmiş zeki çocuklar ve diğer sıradanlar ise, video oyunları, sersemletici tuhaf müzikler ve cinsellik pompalanarak, düşürüldükleri çukura hapsediliyorlar. Sıradaki “toplum mühendisliği” marifetine gelince, doğrusu çok da şaşırtıcı değil: Amerikan öğretmen okullarında verilmekte olan dersler arasına “farmakoloji – ilaç bilimi” dersinin eklenmesi.

SOSYAL ZİHİN ŞARTLANDIRMA ÇALIŞMALARI a) ALTYAPI: Tavistock kurumu, dünyanın şekillendirilmesinde en önemli enstrüman olan ENFORMASYON sahasında karşımıza çıkıyor. Bu kurum; basın, ilmî kurumlar, muhtelif kuruluşlar, hükümetler ve askerler aracılığıyla etkisini yayan, önde gelen dünya “kontrol” merkezlerinden biri. Royal Institute of International Affairs (Uluslararası İlişkiler Kraliyet Kurumu) tarafından kurulmuş olan Tavistock; Rockefeller’ler, Carnegie’ler ve The British Home Office’ten gelen ödeneklerle faaliyetini sürdürüyor. İngiliz emperyalist ve farmason Cecil Rhodes tarafından kurulmuş olan İngiliz Rhodes Yuvarlak Masa grubunun da kolu. Bu kurum, farmason İngiliz istihbarat ajanlarından oluşmaktadır ve iki ana hedefi vardır:
1. Millî devletin ortadan kaldırıldığı ve tek bir totaliter “kontrol” merkezi bulunan bir dünya düzeni. 2. Dünyanın yahud onların tabiriyle “society”nin eş zamanlı psikolojik “kontrol”ü. Tavistock’un resmî literatürü dahi, dünyanın “zihnî kontrolü” arzusunu ifşa edecek kadar açık. [2] Tavistock’un temel doktrini, TRAVMA SONRASI, insan karakterinin istenildiği şekilde tekrar şekillendirilebileceği üzerine kuruludur. 1932’de, CIA’nın öncüsü olan Amerikan OSS istihbarat ağının kurucularından Alman psikolog Kurt Lewin, Tavistock’un idaresinin başına geçmiştir. Lewin, fert ve toplulukları yeniden programlamak için travma metodunun kullanılmasını ilk savunanlardandı. Onun “modus operandi”si (serî katillerin karakteristik izi), muhtemelen farmason “Ordo Ab Chao”dan (kaostan çıkan düzen) daha fazlasını ifade ediyordu. Evet, şahsiyeti “yeniden programlama”ya hazırlamak için, öncelikle işkence ve travma yoluyla onun yapısını bozmak... Lewin’in işte bu teorisi, 20. yüzyılın dünya

2 Jim Keith, Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, Trc: Sibel San, 1. Baskı, İstanbul 2006, s. 40

112

Zihin Kontrolü ve İnsan

“zihin kontrolü” ve kültürel programlamasının metod bilimidir. William Sargant, “zihin kontrolü” teknolojisinin bugün vardığı noktayı ifade eden -cihazlara dayalıTELEGRAM’a giden yolu hazırlayan ilk “zihin kontrolü” projelerinin içinde inceleyeceğimiz MKULTRA projesinde çalıştığı dönemde kaleme aldığı Battle for the Mind – A Psychology of Conversation and Brain Washing adlı ve 1957 tarihli kitabında, Lewin’in teorilerine katkıda bulunuyor: - «Korku, öfke veya heyecan gibi duyguların kasden yahud kasdî olmayan biçimde uyarılmasıyla beyin fonksiyonları yeterince zarar gördüğünde, kişilere çeşitli inançlar dayatılabilir. Bu türden olayların sebeb olduğu sonuçlardan en yaygın olanları, geçici muhakeme bozukluğu ve “tesire-telkine” yüksek derecede açık olma hâlidir. Bunun çeşitli tezahürleri, bazen “sürü dürtüsü” başlığı altında tasnif edilir; endişenin arttığı ve dolayısıyla fert ve kitlenin “tesire-telkine” açık hâle geldiği savaş zamanlarında, ciddi salgınlarda ve benzeri tehlike dönemlerinde, en muhteşem hâlleriyle görülür.» II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Psikolojik Savaş İdare Kurulu’nu yöneten Tavistock, askerî istikametini savaştan sonra da korudu. Tavistock ajanları, Amerikan istihbarat temsilcilikleri, psikiyatri kurumları, endüstri, basın ve politik kurumlara sızarak, Tavistock kontrolcülerinin amaçlarıyla ittifak hâlindeki bu yabancılara rehberlik etti. [3] Tavistock’un temel amaçlarından biri, Millî Eğitim Laboratuvarları tarafından gerçekleştirildi. Ferdin kişiliğine müdahale ederek onu gruba uydurmayı hedefleyen “grub hassasiyeti programları” başarıya ulaştı; başka bir deyişle, “Yeni Dünya Düzeni makrokozmosu” adına “mikrokozmik” müdahaleler yapıldı. Devlet dairelerinden donanmaya, Eğitim Bakanlığı’ndan Millî Eğitim Birliği’ne kadar bir çok önemli mevkîde çalışan Amerikalı üst seviye yönetici ve memurlar da dahil, milyonlarca kişinin bu türden bir süreçten geçtikleri tahmin ediliyor. “Grub hassasiyeti” programları, ferdî ve zümrevî serbestlik sağlamanın ötesinde, grub liderinin isteği doğrultusunda, kitlenin “kontrol”ünü sağlayacak etkili araçlar niyetine de kullanılabilirlerdi. Benzeri metodların kullanımının birer örneği, Charles Manson ve Jim Jones gibi tarikatvârî grublara hâkim kişilerde görülebilir. [4] b) EĞİTİM VE BASININ ROLÜ: Tavistock ve benzeri kuruluşlar, herkes her şeyden habersizken, büyük bir “toplum mühendisliği” çalışmasını başlatıyor. Eğitimöğretim kurumlarındaki çalışmalar ise, en önemli basamak olarak karşımıza çıkıyor. İleride toplumu oluşturacak olan her fert üzerinde, eğitim kurumları vasıtasıyla tek tek çalışma imkânı bulunuyor. Ardından, hâlen eğitim kurumlarında olanlarla eğitim kurumlarını zaten tamamlamış olanları ve diğer fertleri, kendi şartlandırdıkları çizgide muhafaza teknikleri ciddi önem arzediyor. Nasıl? Bugün in-

3 Jim Keith, Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, Trc: Sibel San, 1. Baskı, İstanbul 2006, s. 41 4 Jim Keith, Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, Trc: Sibel San, 1. Baskı, İstanbul 2006, s. 42

113

Zihin Kontrolü ve İnsan

sanları –belli bir istikamette- idare edebilmenin en önemli yolu, muhakkak ki “basın”dır. O hâlde, basın vasıtasıyla insanlar üzerinde nasıl tahakküm kurulabildiği meselesine kısaca göz atmakta fayda var. Bize, neyi bilmemiz istenirse, yalnızca o söyleniyor. Muhtemelen, şimdiye kadar kitleler üzerinde keşfedilmiş en etkili “kontrol” aracıdır “bugünkü” basın. Güya “olan neyse onu haber vermek” adına, ya çoğu yanlış haber ya kısmen yanlış haber ya süzgeçten geçirilmiş haber ya manipüle edilmiş haber ya düpedüz uydurulmuş haber gözlere sokuluyor ki, içinde bulunduğumuz gerçekliği ve hayatlarımızı yönlendiren veya biçimlendiren güçleri kavrayamayışımıza yol açıyor, böylece “uysal sürüler” hâlinde güdülüyoruz. Döneminin en çok saygı duyulan isimlerinden ve New York Times’ın 10 yıl boyunca başyazarlığını yürütmüş olan gazeteci John Swinton, New York Basın Kulübü’nde kadeh kaldırırken yaptığı ve literatüre geçmiş o meşhur konuşmasında, yeterince açık biçimde itiraf etmiştir bunu: - «Dünya tarihinin bu zamanında, Amerika’da, “bağımsız basın” diye bir şey yoktur. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. İçimizde dürüstçe düşündüklerini yazmaya cesaret edecek hiç kimse yok. Eğer varsa da bu kişi, yazısının yayınlanmayacağını baştan bilir. Ben düşüncemi çalıştığım gazetede haftalık olarak yazmak için ücret alıyorum. Aramızdan bazıları da benzer şeyler için ücret alıyor ve hiçbirimiz, gerçek düşüncelerimizi yazıp da sokakta iş arayacak kadar aptal değiliz. Gazete yazılarımdan birinde gerçek fikrimi yazmış olsaydım, bunun yayınlanmasından 24 saat önce işimi kaybederdim. Gazetecilerin görevi, gerçeği çarptırmak, külliyen yalan söylemek, kötüye kullanmak, kara çalmak ve ekmeğini çıkarabilmek için kendi ülkesini ve ırkını satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Öyleyse “bağımsız basın”a kadeh kaldırmak niye? İpleri çekildikçe dans eden kuklalarız biz. Kabiliyetlerimiz, imkânlarımız ve hayatlarımız, tamamiyle diğerlerinin mülküdür. Bizler entellektüel fahişeleriz.» Evet, Skulls and Bones, İlluminati ve Evangelikler... Hepsinin buluştuğu ortak amaç ise, kayıtsız şartsız “kontrol edilmiş” toplumlar, siyasetçiler, askerler, bürokratlar, fertler, grublar ve sınıflar. Başvurulan metod ve araçlar ise, eğitim ve basından başlıyor, insanların zaaflarını kullanmaktan TELEGRAM’a kadar gidiyor.

114

Zihin Kontrolü ve İnsan

II. BÖLÜM
Uluslararası Ferdî Zihin Kontrolü Çalışmaları

BİR ADAM YARATMAK İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı müttefikler, Sovyetler Birliği’ni ve Doğu Bloğu ülkelerini “yeni düşman” olarak belirlediler. O günden sonra tamamen yeni bir mücadele türü olan “Soğuk Savaş” da tarih sahnesindeki yerini almış oldu. Soğuk Savaş, basından takib edildiğinde her ne kadar siyasî salvolar ve karşılıklı güç gösterileri içinde geçiyor gözükse de, arka planda, “sıcak savaş”ı aratmayan bir kavga cereyan ediyordu.
Soğuk Savaş döneminin görünür savaş sahnesi “basın” gibi algılanırken, belki asıl mücadele geride ve istihbarat teşkilatları tarafından verilmekteydi. Bu mücadelede esas olan, en doğru bilginin en hızlı biçimde tedariki ve güvenilir elemanlar vasıtasıyla gelen bu bilgiler doğru yorumlanarak, hamlelerin planlanmasıydı. Buna paralel bir diğer hedef de, kilit mevkîlerdeki kişilere şantaj yapabilmek adına, film, ses kaydı, fotoğraf veya sâir belgelerle desteklenmiş “zaaf ”ların tesbit edilmesiydi. İstihbarat savaşları, sadece “olan”ı öğrenmekten ibaret değildi elbette. Neticede her iki blok da “kendi” dünya düzenlerini ve buna uygun “insan ve toplum” tipini oluşturmaya bakıyordu. Dolayısıyla, hem “olan”ı öğrenmek, hem “robot” gibi kullanmak, hem de kendileri için “olması gereken” bir insan tipini temin etmek için, rakib blokla kıyasıya bir yarış hâlinde “zihin kontrolü” çalışmalarına hız verdiler. Evet, amaç şuydu: Bir insan “nasıl” kayıtsız şartsız “kontrol” altına alınabilir ve ondan faydalanılabilir? “Hür irade”siyle “insan” olan bir varlığı dejenere etmeyi ve hissî-zihnî-iradî bakımdan hadım edip “emre âmâde” robotlara çevirmeyi hedef-

115

Zihin Kontrolü ve İnsan

leyen bu çizgideki araştırma, deney ve uygulamalar, “mankurtlaştırma” kavramı altında toplanabilecek birçok gizli projenin hayata geçirilmesiyle devam etti ve nihayet bugün, TELEGRAM dediğimiz o barbarca zirvesine ulaştı. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun Telegram adlı eserinde de bahsi geçen “Mankurtlaştırma” üzerinde duralım ve sözkonusu kavramın çıkış hikâyesine bakalım. Cengiz Aytmatov’un 1980 yılında yazmış olduğu Gün Uzar Yüzyıl Olur (veya: Gün Olur Asra Bedel) adlı romanında yer verdiği bir Kırgız efsanesinde, “mankurt” kelimesi ve “mankurtlaştırma” deyimi geçer. Bu Kırgız efsanesine göre; bizde Avarlar, Avrupa’da ise Juan-Juan olarak bilinen ve Kırgızların baş düşmanı olan acımasız bir topluluk vardır. Bu insanlar, fırsat buldukları zaman, çevrelerindeki büyük küçük topluluklara saldırırlar, onların yerleşim yerlerini yakıp yıkarlar, insanları öldürdükten sonra çevrede ne varsa yağmalarlar ve bazı kişileri de esir alırlarmış. Esir aldıkları kişileri kendi bölgelerine götürüp incelerler, bu inceleme sonunda güçlü ve dayanıklı bulduklarını da “mankurtlaştırmak” için ayırırlarmış. Geri kalan güçsüzleri ise, başka yerlerde satmaya çalışırlarmış. Satılanlar bir bakıma şanslı sayılırmış; çünkü onların götürüldükleri yerlerden kaçıp, belki bir gün yurtlarına dönebilme şansı varmış. Oysa geride kalanlar, “mankurtlaştırılarak” sonsuza dek köle olarak yaşarmış. “Mankurtlaştırılacak” kişiler belirlendikten sonra, önce diri diri kafa derilerini yüzer, daha sonra da tek kıl kalmayacak biçimde bütün saçlarını yolarlarmış. Kişinin kafasını tamamen temizledikten sonra, bir deve keser ve bu devenin boyun tarafından aldıkları bir deri parçasını sıcak sıcak genç esirin kafasına geçirirlermiş. Derisi yüzülürken kafası zaten kan içinde kalan esirin başına geçirilen deve derisi, hemen tutarmış kafatasını. Tıpkı bugün yüzücülerin saçları ıslanmasın diye taktıkları kauçuk başlıklara benzermiş bu. Kafatası deve derisiyle tamamen kaplandıktan sonra, hem kafası daha çabuk kurusun hem de çığlıkları duyulmasın diye, bir çöle götürürlermiş esiri. Kafasını yere sürtüp deriyi çıkartmaması için de, esirin boyun kısmına kütüğe benzer bir kalıb geçirir, ellerini ayaklarını bağlar ve onu yere eğilemeyecek biçimde bir ağaca sabitlerlermiş. Normalde, esirin yakınları onu kurtarmak için bazen yola koyulurmuş; fakat kaçırılan yakınlarının “mankurt” olacağını veya olduğunu duyduklarında, artık onu aramaktan vazgeçerlermiş. Çünkü mankurtlaştırılan birinin, artık anne babasına bile bir hayrının olmayacağını biliyorlarmış. Fakat, mankurtlaştıranlar, esirlerinin kaçırılması ihtimâline karşı, yine de onların yanına bazen bir iki gözcü dikermiş. Esir günlerce kızgın güneşin altında beklediği için, deri, kafasında kurumaya başlar, kurudukça büzülür, büzüldükçe de kafatasını aynen mengene ile sıkar gibi gerermiş. Bunun yanısıra, kökünden kazınan saçlar yeniden çıkmaya başlayınca, kıllar kafada kuruyan deriye çarpıp geri döner ve üste doğru çıkamadıklarından alta doğru inerek beyne saplanmaya başlarmış. Hem kafatasının gerilmesi hem de kılların beyne batması, tarifi çok güç bir acı yaşatırmış esire. Eğer esir çok güçlü ve dayanıklı değilse, acıya dayanamayarak ölürmüş. Hattâ mankurtlaştırmak için çöle bıraktıkları beş esirden en az biri ölmezse, bunları kaçıranlar kendilerini şanslı bile görürmüş.

116

Zihin Kontrolü ve İnsan

Esir hayatta kalmayı başarabilse dahi, hem çektiği acılar hem de kılların beyne batması sebebiyle, şuur ve hafızasını kaybedermiş. Juan-juan’lar da, nihayet “mankurtlaşan” esiri çölden alıp getirir, boynundaki kalıbı çıkarır ve ona yemek verirlermiş. Annesini, babasını, boyunu, doğduğu yeri, adını unutan esir, artık kendisini karnını doyurmaya çalışan bir varlık olarak görmeye başlarmış. Esirin bir “efendi” olarak gördüğü kişi, ona daha fazla yemek verir ve böylece esiri iyice kendine bağlarmış. Bir “mankurt” olan bu kişi, bundan böyle sahibinin sözünden çıkamayacak sadık bir “KÖPEK“ten veya emirleri eksiksiz yerine getirecek bir “ROBOT“tan farksız hâle gelirmiş. Sahibi, yapması için ona ne kadar zorlu ve sıkıntı verici işler de emretse, o yapmaktan çekinmezmiş. O dönemde “mankurtlar”, normal kölelerden daha değerliymiş. Bir “mankurt”, güçlü ve dayanıklı on esirle eş değerdeymiş. Hattâ bir olay sonucunda bir “mankurt” öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir kişinin ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş. Çünkü “Sarı-Özek“in kavurucu çöllerine, o çöl sıcağında günlerce deve gütmeye ancak bir “mankurt” dayanabilirmiş. Açlıktan ölmemesi için biraz yiyecek ve su; donmaması için de üzerine yırtık pırtık birkaç giysi verince, kavurucu çöllerde deve gütmek başta olmak üzere, bütün işleri hiç çekinmeden yaparlarmış. İşte bu “fayda”yı temin için yapılırmış böylesi bir barbarlık. Belki olmuş, belki olmamış; derin anlamı bir yana, bu bir “efsane”. “Efsane” olmayan gerçek ise, bazı kimselerin yüzyıllardır “ferdî” zihin kontrolüyle ilgili çalışmalar yaptıkları, yapamayanlarınsa “iktidar şehveti” ve “köle ihtiyacı” sebebiyle bu nevî hayaller kurdukları. Bu yüzden önemlidir “Mankurt Efsanesi”. Bugünse, kaskatı hakikat... Dünyanın hemen her köşesinde bellibaşlı ülkeler tarafından “zihin kontrolü” araştırma, deney ve uygulamaları yapılıyor olsa dahi, Türkiye’nin de üyesi olması hasebiyle bizi öncelikle NATO ülkelerindeki tatbikat ilgilendiriyor. Bugünkü tatbikatı anlamaksa, NATO’nun patronu ABD’de hayata geçirilen “zihin kontrolü” projelerini –kabaca da olsa- bilmekten geçiyor.

CIA VE ZİHİN KONTROLÜ 1940 yılında General William Donovan tarafından, bir “Amerikan Psikolojik Mücadele Bölümü” kurulması ihtiyacına dikkat çekilir. Bunun neticesinde, 1942 yılında Stratejik Servis Ofisi’ne (OSS) dönüşen Stratejik Servis Koordinatör Ofisi (COI) kurulur. Kuruluşundan itibaren Stratejik Servis Koordinatör Ofisi, Donovan tarafından yönetilen ve bağışların nasıl harcandığı devlet tarafından takib edilmeyen karanlık bir kurumdur. Stratejik Servis Ofisi’nin oluşumundan sonra, sorgu sırasında kullanılacak bir “gerçek ilacı” için araştırmalar başlar. Bu, sonraları hipnoz tekniğiyle programlanan ajan ve suikastçılarda kullanılacak bir ilaç olacaktır.
Donovan’ın idaresindeki Stratejik Servis Ofisi, 1945 yılında Amerikan istihbarat operasyonlarının Allen Dulles ve Merkezî İstihbarat Ajansı (CIA) tarafından ele geçirilmesiyle sonlanır. Ancak CIA’in İlmî İstihbarat Ofisi, uyuşturucu araştırma-

117

Zihin Kontrolü ve İnsan

larına öncelik vererek, “zihin manipülasyonu” araştırmalarına devam eder. İlk safhalar, gizli operasyonlarda uygulanabilecek sonuçları devşirebilmek için, ülke çapındaki sayısız hastahânede yürütülen uyuşturucu çalışmalarının yeniden gözden geçirilmesini ihtivâ eder. [5] CIA’in ilk yöneticisi olan Allen Dulles, Amerikan siyasetinde “iki numara” denilecek kadar çok güçlü bir isim olduğu gibi, Nazilerle de güçlü bağlara sahib bir kişidir. Dulles’lar, Avrupa’da asırlarca casusluk yapmıştır. Bir rivayete göre, Masonluğun İskoç Riti’nin ABD’ye sızmasında aracılık rolünü üstlenmiş olan ve İngiliz kraliyet ailesiyle işbirliği hâlinde bulunan İsviçre Prevost’ları ve Mallet’leriyle de evlilik ilişkisi kurmuştur. 1940’lı yılların başında Dulles, İsviçre-Bern’deki merkezin başındadır. Bu sırada, meskalin ve diğer uyuşturucularla yapılan “zihin kontrol çalışmaları”, 200 mil uzaklıkta bulunan Dachau Toplama Kampları’ndaki kişiler üzerinde denenir. Güvenlik operatörü Morse Allen’ın gözetimi altında, bir dizi uyuşturucunun test edildiği ve kişiliğin suistimal edilebilir biçimde değiştirilmesini hedefleyen CIA zihin kontrol deneyleri, 1947 senesinde BLUEBIRD Projesi adı altında hız kazanır. Aynı dönemde “hakikat ilacı”nı keşfetmeyi hedefleyen ABD Donanması, CHATTER Projesi adı altında kendi uyuşturucu denemelerini yürütür. 1950’de iki şübheli ajan ve BLUEBIRD nezaretindeki Kuzey Koreli savaş suçluları üzerinde LSD kullanılır ve Morse Allen, patronu Paul Gaynor’dan CIA’in Richmond-Virginia’daki bir hastahânede kurulmuş “elektronik uyku makinesi”ni elde etmesini taleb eder. CIA ve diğer ajanslar tarafından yürütülen “kontrol” operasyonlarının destek kanalları, tıpkı bir ahtapot gibi kollara ayrılmıştır ve hâlâ da öyledir. Rockefeller ve Allen Dulles, Standford’da, fonları bu tarz araştırmalara yönlendiren İnsan Ekolojisi Araştırma Derneği’ni kurar. CIA zihin operasyonları için para sağlayan diğer örgütler, Macy Vakfı ve MKULTRA’nın müteahhidi Charles Geshickter’in adını alan Geschihickter Fonu’dur. Bir başka kanal da, 1959 sonlarında zamanın en büyük özel bankalarından Brown Brothers Harriman’dan Prescott Bush’un yardımcısı Bonesman Eugene Stetson tarafından kurulan H. Smith Richardson Kurumu’dur. [6] ABD İnsan Hakları Komitesi Sağlık ve Bilim Araştırma Alt Komitesi tarafından 1977 senesinde hazırlanmış Kongre Raporu’ndan derlenen ilk önemli “CIA zihin

5 Jim Keith, Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, Trc: Sibel San, 1. Baskı, İstanbul 2006, s. 71 6 Colby, Gerard. Thy Will Be Done. Constantine'de aktarılıyor, Virtual Government, CIA Mind Control Operations in America. Venice, California: Feral House, 1997; Ross, M:D., Dr. Colin, "The CIA and Military Mind Control Research: Building the Manchurian Candidate, " Dukuzuncu, Yıllık, Batı Konferansı'nda sunulmuş bir bildiri metni, 18 Nisan 1996; Krawczyk, Glenn, "Mind Control Techniques and Tactics of the New World Order," Nexus, Aralık-Ocak 1993; Bowart; Constantine; George Bush: The Unauthorized Biography; Chaitkin, Anton. Treason in America. New York: Benjamin Franklin House, 1984; Pincher, Chapman. Too Secret, Too Long. New York: St. Martin's Press, 1984; Exclusive Intelligence Review'in editörleri. Washington, D.C.: EIR , 1992; Lee Shlain,. Acid Dreams. Grove Press: New York, 1985; Lyttle, Thomas, " Blot Art" Mark Westion'la bir röportaj. Paranoia, kış 1995/96; Stevens, Jay. Storming Heaven. New York: Harper & Row 1987. Marks; Chaitkin, Anton. Treason in America; Pincher; Chaitkin, Anton, "Population Control, Nazis, and The U.N.!"; Marks’dan aktaran: Jim Keith, Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları

118

Zihin Kontrolü ve İnsan

kontrol araştırmaları”nın listesini verirken, bu araştırma faaliyetlerinin muhtevâlarına ve uygulamalarına kısaca temas edelim.

KARA BÜTÇELİ KARA PROJELER a) BLUEBIRD: CIA’in insan davranışlarını “kontrol” programlarının başlıca ateşleyicisi, Sovyet, Çin ve Kuzey Kore’nin zihin kontrol teknikleriyle ilgili geliştirdikleri usûllerdi. CIA bu konudaki ilk programını 1950’de Roscoe Hillenkeether’in talimatıyla gerçekleştirerek, programa BLUEBIRD adını verdi. Daha sonra programa İngiltere ve Kanada’nın da katılımıyla, bu programın adı ARTICHOKE olarak değiştirildi.
b) ARTICHOKE: Yukarıda belirttiğimiz gibi; BLUEBIRD programına İngiltere ve Kanada’nın katılımıyla adının ARTICHOKE olarak değişmesidir. İngiltere ve Kanada’nın katılımı daha fazla kobay imkânı sağlıyordu. Yapılan deneyler, zihin kontrol metodlarını, savunma amacıyla kullanılması yanında, saldırı amacıyla da kullanılır hâle getirmekteydi. c) MKDELTA: Gizli operasyonlarda biyokimyevî maddelerin kullanımını araştıran, Ekim 1952’de CIA tarafından yürütülen ilk projedir. CIA’in yasadışı uygulamalarını araştıran 1975 tarihli Amerikan Senatosu “Kilise Komitesi” raporuna göre, MKDELTA projesi, bilâhare MKULTRA’nın yurtdışı operasyonlara tahsis edilen ismi olacaktır. MKDELTA, bir sonraki başlıkta değerlendireceğimiz MKULTRA’nın selefidir. MKDELTA ile ilgili bize ulaşan bilgiler, çeşitli kimyevî maddelerin insan zihni üzerindeki etkilerinin incelenmesiyle ilgilidir. MKDELTA’da yapılan çalışmaların hedefi, sorgulama esnasında, sorgulanan kişiden “kesinlikle doğru olan” bilgiler elde etmektir. Mesele sadece sorgulamaktan ibaret olmayıp, proje kapsamındaki taciz, aşağılama ve çökertme hedeflerine de ulaşılmasıdır. d) MKULTRA: MKDELTA’nın halefidir. ARTICHOKE projesinin alt kolu olarak yürütülmüştür. Bu projeye muhtemelen 1966 yılında son verilmiştir. Bu programda, sorgulama tekniklerinin ötesine geçilerek, insan davranışlarının kontrol edilmesi amaçlanmış ve bu istikamette çalışmalar yapılmıştır. İstihbaratta Beyin Yıkama adıyla Türkçeye çevrilen Mind Controllers kitabının yazarı Dr. Armen Victorian’a CIA’den gönderilen mektublardan birinde, aynen şöyle denmektedir: - «Teşkilatımızda, MKULTRA ve ilgili bazı diğer projeler altında, başta LSD olmak üzere hipnotizma ve uyuşturucu ilaç kullanımı gibi tekniklerle, davranış kontrolü alanında 1963’ten önce yapılan ve insanların kobay olarak kullanıldığı bir takım araştırmaların CIA tarafından desteklendiğini delilleriyle gösteren belgeler mevcuttur. Meselâ MKDELTA’nın görevi, MKULTRA materyallerinin ülke dışında kullanılmasıyla alâkalı hazırlanmış özel prosedürce belirlenmişti.» [7]
7 CIA tarafından Dr. Armen Victorian'a gönderilmiş olan ve İstihbaratta Beyin Yıkama adlı kitabında yayınlanmış olan 19 Kasım 1990 tarihli mektub.

119

Zihin Kontrolü ve İnsan

MKULTRA projesi; altında 149 alt proje bulunan ve bunların da altında 33 alt proje daha bulunan bir üst başlıktı. Uyuşturucu ilaçlar, duyumda azaltma oluşturulması, dinî cemaatlerin yönlendirilmesi, elektromanyetik dalga deneyleri, psikolojik şartlandırma, psiko-cerrahi, beyin nakli ve daha başka pek çok araştırma alanı da MKULTRA çatısı altında toplanmıştı. Yukarıda saydıklarımız, bugüne bugüne kadar ifşâ edilmiş birkaç önemli CIA projesinden birkaçı. Mesele, “zihin kontrolü” tekniklerinin son dönemdeki zirvesi TELEGRAM’a gelip dayandığında, işin içine elektromanyetik silahlar, cihazlar ve bilgisayarlar da girecektir.

120

Zihin Kontrolü ve İnsan

III. BÖLÜM
Zihin Kontrolü ve İnsan

MÜDAHALEYE AÇIK İDRAK KUVVETLERİ “Zihin kontrolü” denildiğinde ilk akla gelen vak’alardan biri de Pavlov’un çalışmalarıdır, malûm. Bir diğer ifadeyle, bir hayvanın iradesine nasıl hükmedildiği deneyi. Doğrudur, bitkiler ve hayvanlar, çok büyük ölçüde “kontrol” edilebilen canlılardır. İnsanlar için ise, başarısı tartışmalı bir sahadır “kontrol”, hele ki “zihin kontrolü”. Kuşkusuz, zihne basbayağı bir çomak sokup karıştırmak gibi basit bir “maddî” mesele değildir önümüzdeki. Hayvanın bedenî ve hissî davranışlarını belki büyük ölçüde kontrol edebilirsiniz ancak, insanın sadece hissî ve bedenî davranışlarını değil, hem duygularını, hem düşüncelerini, hem de iradesini hep birlikte kontrol etmelisiniz. Bu da insanı “insan” yapan “hür irade” prensibine nazaran çok da kolay olmadığına göre, belki insanı her yandan kuşatıp “zihnî yönlendirme” yapmaktan ve onu insan yapan özelliklerini az veya –genellikle- çok ama “kısmen” kontrol etmekten bahsedebilirsiniz. (Meyilli insanların meyl ettikleri hususları provoke ederek başarı sağlamaktan bahsetmiyoruz elbet.)bKi mevcut örnekler de çoğu bu çerçevede. Kısacası, insanın “mutlak” bir kontrolü bahis mevzuu değil.
İnsana has idrak edici kuvvetlerin beyne müteallik mahallerinin olması, insanın “zihin kontrolü”ne hedef olmasını izah etmektedir. Beyinde böylesi “cismanî” mahaller olmasaydı, muhtelif kimyevî maddeler yahud elektronik araçlar kullanılarak, beyne doğrudan elektromanyetik frekanslar gönderilerek veyahud sunî telepati olarak işaretleyebileceğimiz tekniklerle “kontrol” çabaları bulunduğundan da bahsedemezdik. “Zihin kontrolcüleri”nin başlıca hedefleri, işte beyindeki bu bölgelerdir. Peki, duyuları atlayarak doğrudan beyne müdahalenin nasıl bir açıklaması olabilir diye de sorulabilir. Yâni, TELEGRAM cihazı marifetiyle beyne doğrudan elektro-

121

Zihin Kontrolü ve İnsan

manyetik frekanslar gönderilerek, normalde duyular yoluyla gelen verilerin bildik duyu organlarının aracılığı olmaksızın beyinde oluşturulması mümkün müdür, diye düşünülebilir. Öyle ya, görmek için meselâ “göz organı” şart değil midir? Bu son derece makûl soruların cevabını, bir “belgesel” vesilesiyle öğrendiğimiz Eşref Armağan’ın hikâyesinden takib edelim: İngiliz bilim dergisi New Scientist’in “GÖRMEDEN GÖRMEK” başlığıyla üç sayfa ayırdığı “doğuştan” kör ressam Eşref Armağan’ın çizdiği resimler, zannedileceği üzere “mücerred-soyut” değil. Canlı, parlak, gerçek kelebekler, yüzler, göller, dağlar, evler falan çiziyor. Nasıl başarıyor peki bunu; hem de bugüne kadar onlardan bir tekini bile “bizim gibi” görmeden? Şayet Armağan, gören biri gibi çizebiliyorsa, soru şu olacaktır: Beyin, dış dünyadan veri olarak alınmamış o “görüntü”leri nasıl kuruyor? Görmeyen biri için “görüntü” de ne demek oluyor? Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dr. John M. Kennedy, Armağan’la ilgili ilk sonuçları, Türkiye’de yaşayan ABD’li İngilizce öğretmeni John Eröncel’le paylaşır. On yıl önce tesadüfen Armağan’la tanışan Eröncel, gelişmeleri Milliyet’e anlatır ki, haber şöyle: - «Amacının Armağan’ı dünyaya tanıtmak olduğunu belirten Eröncel, körler üzerinde araştırma yapan Kennedy ile irtibata geçti. Kennedy’nin davetlisi olarak geçen yıl ABD’ye giden Armağan’ın, Harvard Üniversitesi’nde MR’ı çekildi. Çeşitli nesneleri resmetmesi istendi. Sonuçlara inanamayan Kennedy, aynı cisimlerin başka açılardan da çizimlerini istedi. Sonuç yine başarılıydı. Kennedy ağlamaya başladı. Eröncel, yaşananları şöyle aktarıyor: - “Ağlayınca inanamadım. Bize, ‘Yıllarca dünyanın bir yerinde böyle biri yaşadığını söyledim, ama inanmadılar’ dedi. Sonuçları istedik, gizlilik gerekçesiyle paylaşmadılar. Geçenlerde, bir bilgiye ulaştıklarını; Armağan’ın, gören insanlar gibi beynin aynı noktasını kullandığını isbatladıklarını söyledi. Beyin fotoğraflarını da gönderdi.” Sonuçlara göre, Armağan’ın beyni, körlerin de görme hafızasına sahib olabileceğini isbatlayabilir. Çünkü diğer görme engellilerin aksine, Armağan’ın beyninin görme hafızası bölümü, gören birininki gibi çalışıyor.» [8] “Gözsüz” gören Eşref Armağan’ın şaşırtıcı hikâyesi bizi o derece şaşırtmamalıydı belki. Öyle ya, rüyada da “gözsüz” görüyoruz veya “kulaksız” duyuyoruz. Armağan’ın asıl şaşırtıcı tarafı, bunu “daha önce” hiç görmemiş bir insan olarak başarması. Demek ki, sadece gözümüzle değil, “beynimizle” de görüyoruz. Armağan gibi, sadece “beyniyle” görenler de var. Bu nokta, belki tam da TELEGRAM cihazının başındakilerin yaptığı işe karşılık geliyor. Hedefledikleri kişinin beyninin “görme”yle ilgili bölümüne doğrudan “görüntü”, duymayla ilgili bölümüne doğrudan “ses” naklediyorlar.
8 http://www.milliyet.com.tr/2005/01/28/guncel/agun.html (29 Mart 2011)

122

Zihin Kontrolü ve İnsan

Zaten beynimizdeki “hiss-i müşterek” mahalli, duyularımızdan sinirler vasıtasıyla ayrı ayrı gelen verileri birleştiriyor ve “bildiğimiz” hâle getiriyor. Şöyle ki, iki göz tarafından müşahede edilen görüntüler, iki kulak tarafından algılanan ses titreşimleri, binlerce koku ve tad alıcısı tarafından ayrı ayrı aktarılan kokular ve tadlar, derimizin tamamımdan ayrı ayrı aktarılan duyumlar, burada “son hâl”ini alıyor. İki göz ile bakar ve “tek” bir görüntü görürüz; iki kulak ile ama “tek” bir ses duyarız; kokular, dokunuşlar ve tadları ayrı ayrı ama yine “bütünleştirerek” idrak ederiz. Duyulur herşeyin idrakinin gerçekleştiği kuvvettir “hiss-i müşterek”. Zihin kontrolcüleri ise, beyne “hazır” hâlde naklediyorlar bunları ve doğrudan “hiss-i müşterek”i hedefliyorlar besbelli. Evet, “dıştakini” idrak eden “beş duyu”, verileri beyindeki “hiss-i müşterek” mahalline naklediyor. Bu safhadan itibaren, “içtekini” idrak eden başka idrak kuvvetleri karşımıza çıkıyor: HAYÂL, VEHİM, HAFIZA ve TAHAYYÜL. “İçteki” bu idrak kuvvetleri, “dıştaki” idrak kuvvetleri tarafından “hiss-i müşterek”e iletilen duyulur verilerin daha önce algılanan şeylerle kıyasını yapıyor, vehmediyor, hafızaya kaydediyor ve tahayyül ediyor. Bu saymış olduğumuz “iç” ve “dış” idrak kuvvetlerinin hepsinin beyinde aksettiği bir mahalli vardır ki, bu nokta “zihin kontrolü”nü anlamakta bizce “anahtar” kıymetindedir. Yaygın bir kanaat olarak, hayâl, vehim, hafıza ve tahayyül gibi “iç” idrak kuvvetlerinin doğrudan “ruh”a ircâ ediliyor olması, “zihin kontrolü” meselesinin kimileri için içinden çıkılmaz bir hâl almasının belki de başlıca sebebidir. Halbuki beyindeki bu mahaller, iç veya dış idrak verilerinin “okunması”nı, ölçülmesini ve bunlara müdahale edilebilmesini sağlayan bir “mecrâ” hüviyeti arzetmektedir.

MÜDAHALEYE KAPALI FAZİLETLER “İç” ve “dış” idrak kuvvetlerinin beden ve beyinle doğrudan alâkası sebebiyle; bugünün TELEGRAM teknolojisi sözkonusu mahallere “veri” ulaştırılabilmekte veya oralardan “veri” tedarik edilebilmektedir. Peki elektronik cihazlar vasıtasıyla hayvanlar üzerinde neredeyse yüzde yüz “kontrol” sağlanırken, niçin aynı başarı “insan” üzerinde gerçekleşmemektedir?
Bekletmeden cevabı verelim: İnsanı buna dirençli kılan haslet, insanda olan ama hayvanda olmayan “faziletler”dir; “hür irade”sini bu “faziletler”e dayandırabilmesidir. Asıl önemlisi, “iç” ve “dış” idrak kuvvetlerinden farklı olarak, bedene müteallik olmayan ve kaynağı “ruhî” olan bu “faziletler”e dışarıdan müdahale edilememesidir. Biraz daha yakından bakarsak: “İnsan”ın zirvesi, malûmdur ki Allah Resûlü’dür ve insanoğlu, o zirveden “belhüm adal” denilen hayvandan aşağı kuyuya kadar geniş bir yelpazeyi, yaradılmışlar bütünü olarak karşısında bulur. İmam-ı Gazalî Hazretlerine göre insanlığın zirvesinin kaynağı “faziletler” iken; “belhüm adal” denilen kuyuya inişin kaynağı da “rezillikler”dir. İnsanı “insan” yapan bu faziletler, dört ana başlık altında toplanmıştır. İnsan, “iç” ve “dış” kuvvetler yoluyla idrak ettiklerini, ruhî “faziletler”i nazarında muhasebe

123

Zihin Kontrolü ve İnsan

ederek hakikate ulaşmaya çalışır. İşte insanı hayvandan ayıran İFFET, HİKMET, ŞECAAT, ADÂLET gibi faziletler, insan olmanın dört temel unsurudur. “İç” ve “dış” idrak edici kuvvetler vasıtasıyla idrak edilenin “akıl” tarafından muhakeme edilmek üzere hazırlandığı yer için “zihin” dersek eğer; akıl tarafından yapılan muhakeme, bu dört fazilet kaynağının ışığında yapılmaktadır. Faziletler, bedenin sahib olduğu keyfiyetlerden değildir. Aksi hâlde, hayvan da insan gibi, bedene ve iradeye mâlik olduğundan, onda da bu faziletleri aramak gerekirdi ki, elbette bu sözkonusu değildir. Öyleyse faziletler, “insanî ruh”a ait keyfiyetlerdir ve dışarıdan gelecek tüm fiilî tesirlerden münezzehtir. İdrak kuvvetlerinden gelen duyum, hayâl ve vehimler ne olursa olsun, zihinde işte bu “faziletler” ışığında muhakeme edilmekte ve akıl da payına düşeni bu sâyede elde etmektedir. TELEGRAM’ın, sayıları bugün yok denecek kadar azalmış “insan gibi insan”larda işe yaramamasının ve belki yalnızca korkunç bir işkenceden ibaret kalmasının sebebi, tam da budur. Biz –tecrübeyle isbatlanmış- böylesi tek bir “İNSAN” tanıyoruz.

ZİHİN KONTROLÜ METODLARI “Zihin kontrolü”nde kullanılan metodları tecrid, hipnoz, kimyevî maddeler, psişik güçleri olan kimseler ve elektronik teknikler olarak işaretlersek, tüm bu metodların kendi içerisinde kullandıkları “ortak” teknik olarak TELKİN’i merkeze koyabiliriz. “Zihin kontrolü” failleri, başvurdukları tüm bu yolları, kişiyi öncelikle “telkin”e hazırlamak için kullanırlar.
TECRİD: Tecrid edilen kişi uyutulmaz ve uyku ile uyanıklık arasındaki fark kaybolmaya başladığında “telkin” yapılmaya başlanır. Tecrid sürecinin insan üzerindeki tesiri; vehim, hayâl ve tasavvurun birbirine karışması ve gerçeklik mefhumunun yitirilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Tek başına olması münasebetiyle, mânâlandırma safhasında başka birinden de referans almak bakımından faydalanamayan insan, “telkin”e açık hâle gelir. Bu ândan sonra kişi, gerçek ile hayâl arasındaki bir berzahta gidip gelir ve kendisine dikte edileni gayri iradî biçimde kabul edebilir veya sorulan sorulara gayri iradî biçimde cevab verebilir. HİPNOZ: Bu teknikte, “telkin” merkezdedir. Kişinin iradesi, ona “telkin” edilen sunî uyku vasıtasıyla –büyük ölçüde ama mutlak değil- kırılır. Normalde idrak edilenler dış idrak kuvvetlerinden gelip mânâlandırılırken, hipnoz hâlinde olan kimse algıladıklarının muhasebesini yapamaz. Kendisine mânâsıyla birlikte verilen duyumları sadece kabul eder. Hipnoz süreci aslında uzun süren bir süreçtir. Bugün bu metodu kullananlar, çeşitli kimyevî maddelerle destekleyerek, hipnozu daha kısa sürede etki gösteren ve daha başarılı sonuçlar alınan bir metod olarak kullanmaktadırlar. Hipnozun hayâl kuvvetine müdahale ettiğini düşünüyoruz. Öyle ki, ebced tevafuku da bunu destekliyor. KİMYEVÎ MADDELER: Halüsinojenler olarak adlandırılırlar. Kişiye verildiği takdirde, idrak altüst olur. Vehim gücü baskınlaşarak, olmayan şeyler tahayyül edilir. Genellikle, sorgulama sürecinde doğru cevabların zahmetsizce alınması

124

Zihin Kontrolü ve İnsan

için ve diğer zihin kontrol tekniklerinde yardımcı olarak kullanılmaktadır. Bu tip ilaçlar verilen kimse, tıpkı tecrid hâlinde olduğu gibi, bildik gerçeklik ile hayâli birbirine karıştırır. Şiddetli tedirginlik ve şübhe tüm bedene sirayet eder. Bu hâl üzere olan kimse, dışarıdan gelecek “telkin” ile kontrol altına alınır. ELEKTRONİK ZİHİN KONTROLÜ (TELEGRAM): İdrakin, arada duyu organları olmaksızın elektronik cihazlar ile gerçekleşebileceği hususu, ilk olarak Tesla tarafından ortaya atılmıştır. Sinir sisteminin belli frekanslardaki elektrik akımıyla çalıştığını bilen Tesla, idrake dışarıdan müdahale edilebileceği fikrini ortaya atmış, ancak üzerinde herhangi bir çalışma gerçekleştirmemiştir. Yıllar sonra, Dr. Delgado, hayvanların beyinlerinde “hiss-i müşterek” olarak ifade ettiğimiz alana yerleştirilen implantlar vasıtasıyla, neredeyse yüzde yüz başarılı “kontrol” çalışmaları gerçekleştirmiştir. Bunun üzerine, Dr. Delgado, Yale Üniversitesi’ne kabul edilmiş ve insan üzerinde yapacağı zihin kontrol çalışmalarının desteklenmesi sağlanmıştır. Bugün geçmişteki gibi “implant”lara gerek duyulmaksızın, insanın idrak kuvvetlerinin beyindeki mahallerine elektromanyetik dalgalar yoluyla doğrudan ve dışarıdan müdahale edilebildiği gibi, aynı zamanda insanın düşünceleri de çeşitli “yazılımlar” vasıtasıyla başkaları tarafından müşahede edilebiliyor. Yine bu cihaz marifetiyle, hedef kimsenin, çeşitli kas ve dokuları dışarıdan müdahale edilerek, kas ve dokuların çalışmalarına etki edilebilmektedir. Biz Telegram'ı Salih Mirzabeyoğlu vesilesiyle fark ettik. Bu cihazın tesirini ve ferdin makineye karşı vermekte olduğu destansı direnişi Baran Dergi'sinde, B-Yedi Ölüm Odası adlı yazı dizisinden takib edebilirsiniz. TELEGRAM’da kullanılan frekans aralıkları ve alıcı verici teknolojisi hakkında İngilizcede binlerce sayfalık malûmat var ki, inşallah bir gün Türkçeye de tercüme edilmelerini diliyoruz. Cinlerle ilgili olarak müstakil bir başlık açmadık. Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğiz. Cinlerin, “hüddam” vasıtasıyla kontrol edilerek çeşitli şekillerde kullanıldıklarını biliyoruz. Ancak farklı bir veçheden de meseleyi ele almak isteriz. Dünyada insanların ve cinlerin hayatları birbirine paralel devam eder. Ahlâk gibi değerler “insanlar” arasında yükseldiğinde, cinlerin âlemine de bu durum akseder. İslâm güçlendiğinde kezâ. Şimdi bu veçheden bakacak olursak, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun, “hüddam” tarafından yönlendirilmeksizin, tamamen cinlerin kendi iradeleriyle de hedef olması mümkündür. Çünkü bugün biz nasıl kâfirler karşısında zayıf durumdaysak, benzer bir durum o âlemde de Müslüman cinler için sözkonusudur. Bu sebeble, bu âlemde İslam’ın hâkimiyetini sadece kâfir “insanlar” değil, aynı zamanda kâfir “cinler” de istememekte ve bunun için mücadele etmektedirler. Mirzabeyoğlu’nun niçin –ayrıca- cinlerin hedefi olduğuna gelince... Bugün insanların TELEGRAM cihazıyla gerçekleştirdikleri operasyonun niçin hedefindeyse, tam da o sebeble cinlerin de hedefindedir. Tek başına, “İNSAN”ın destanlık direnişini misâllendirmektedir Salih Mirzabeyoğlu.

125

Zihin Kontrolü ve İnsan

SONUÇ Zihin kontrol tekniklerine baktığımızda, hepsinin idrak kuvvetlerine müdahale ederek kişiyi kontrol altına almaya çalıştığını görüyoruz. Hayvanlarda neredeyse yüzde yüz başarı sağlayan bu metod, insanda aynı başarıyı sergileyememekte. Çünkü insan, hissedilen ve vehmedilen üzerinde hayvan gibi hareket etmeyen, aksine, istidadı ve adâleti çerçevesinde hikmet, şecaat ve iffet süzgeçlerinden geçirerek hakikati arayan bir varlık. Bu yüzdendir ki, zihin kontrolüne karşı dirayet gösterebilmekte ve kontrolünü başkalarından sakınabilmektedir.
“İnsan”ın tarifini yaparken zirveye Allah Resûlü’nü koymuş ve Allah’ın “belhüm adal” diye vasıflandırdığı “hayvandan aşağı” insana kadar geniş bir perspektiften bahsetmiştik. Allah Resûlü’nün temsil ettiği zirve, hikmet, şecaat, iffet ve adâlet gibi faziletlerin her birinin “olması gereken” itidâl halinin –kul planında- mutlak ifadesidir. Şu hâlde, hayvanda ve hayvandan aşağı olan insanda başarısı kaçınılmaz olan zihin kontrol teknikleri, “faziletler” çerçevesinde insanın “insan” olma hassası Allah Resûlü’ne yaklaştıkça, “insana hâkimiyet” gücünü yitirmeye mahkûmdur. Bu husus, kitleleri hedefleyen “sosyal kontrol” için de aynı şekilde geçerlidir. Üstad Necib Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü isimli eserinde, “Genç adam, düşün! Evvelâ insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün.” dediği üzere, insana düşen borç, kendisine bahşedilen bu lütfu idrak etmesi ve yaşadığı hayatın baştan sona muhasebesini yaparak, kaybettiği yahud kendisine kaybettirilen hakikat ve faziletlerinin peşinde “insanca” yaşamaya bakmasıdır. Aksi hâlde, insanoğlunu ruhen, zihnen ve bedenen dünyadan kazımak için korkunç teknik ve teknolojiler geliştiren “ferdî” ve “sosyal” zihin kontrolcülerine direnemeyeceği ve yeni çağın “mankurt”u olmaktan öteye geçemeyeceği âşikardır. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun, Telegram cihazı başında olan, kendi ifadesiyle Nymphalara ve o aşağılık Nymphaların en az onlar kadar aşağılık SAHİBLERİNE karşı göstermekte olduğu destansı direniş, İNSAN ile MAKİNE arasında sürecek mücadelede insanlığın en kıymetli zaferini bizlere müjdelemektedir.

126

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

Sencer Ekin

Dekart’tan beri ruh ve maddeyi birbirinden koparan düalist bir anlayış geleneği var. “Schrödinger’in Kedisi” isimli düşünce deneyinde “dalga fonksiyonunu çökerterek” kedinin ölmesine veya yaşamasına sebeb olan “insan şuuru”, kuantum paradigmasının temel taşlarından “gözlemcinin gözleneni etkilemesi” başlığı altında, uzun zamandır fizikçilerin gündeminde... Tüm arayışını madde plânına kurup ruh mefhumunu kendinden olabildiğince uzaklaştıran Batı, bugün kuantum fiziğinin temelleri önünde, artık neredeyse “ruh ve şuuru” formüllere katacak seviyeye gelmiş ve bunun tabiî neticesi olarak da başta fizikçiler olmak üzere bilim adamları, gözlerini “düşüncenin organı” “beyin”e dikmiş durumdalar. Fizik, kimya, biyoloji, non-linear matematik, elektronik, sibernetik ve tecrübî psikolojiye kadar bir çok ilim dalının birleştiği disiplinler arası bir araştırma sahası olarak “life science-canlı bilimi” ve hususen “neuroscience-sinir bilimi”, Batıda çoktan klasik tıb formasyonunun dışına çıkmış ve her geçen gün de popülerliği artmakta... Öyle ki, yeni fizik ve onun paradigmaları üzerine kalem oynatan büyük fizikçiler, kitablarında “beyin ve şuur” mevzuuna az yer ayırdıklarında, meslektaşları tarafından ciddi eleştirilere maruz kalıyorlar. Tüm bu çalışmaların altında, açık açık dillendirilmese de, insanı ve zihnini kontrol etme niyeti yatıyor. Literatürdeki akademik çalışmalara yeri geldiğince temas edeceğiz. Burada şunu belirtelim ki, “zihin kontrolü teknikleri”, -bizce- sinirbilim veya diğer sahalardaki son ilmî gelişmelerin değil, daha çok pratik mühendislik zekâsının bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.

127

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

Mühendislikte her sistem, kapalı kutu olarak görülür ve önemli olan, sistemin belirli girdilere hangi çıktılarla tepki verdiği bilgisidir. Pratik gaye güdüldüğü için, sistemin iç dinamiği ile ilgilenilmez. Bir misâl: Meraklı bir mühendissiniz ve karşı komşunuzun evini dinlemek istiyorsunuz. İlk akla gelen, çok güçlü bir mikrofon tasarlamak olabilir, fakat teknik açıdan oldukça zor ve bir hayli masraflı. Pratik çözüm nedir? Komşunuzun camına lazer ışını göndermek ve geri yansıyan lazeri bir yükseltici devreye bağlamak. Konuşmalardan titreşen odanın camı, lazer ışınını da aynı ölçüde titreştirecek ve camdan yansıyan lazerle, hedef odada konuşulanlar kolaylıkla dinlenecek. Belgesellerde gördüğümüz kuşların sesleri de, yapraklara gönderilen lazer ışınları ile kaydediliyor. Bunların yanında, işin bir de “cin ve büyü” buudu var ki ileride temas edeceğiz. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Metris Cezaevi’nden alınarak Kartal F Tipi Cezaevi’ne nakledilmesinden intihar teşebbüsüne kadar geçen sürede “bir tür modern büyücülük” olarak nitelendirdiği zihin yönlendirme operasyonları sırasında yaşadıklarını, “TELEGRAM –Zihin Kontrolü-” isimli eserinde anlattı: - «Telegram: Zihin kontrolü... Bir bakıma Türkiye’de pratiği –teorisi de!- benimle meşhur olan bu iş, “ilim sınır tanımaz!” tesellisiyle Lût kavmine parmak ısırtır melânete ve yardımcı unsurlarla insanı robotlaştırmaya davranmışken, diğer yönüyle “dünyada” da kıstırılmış fertler üzerindeki tecrübelerin sınırını aşamamıştır. Bu ikazdan sonra bildirmeliyim ki, gerek yaşamış kobay ve gerekse mevzuu alâkadar eder buudları işaretlemek bakımından, galiba dünyada da ilk örneğim! Elinizdeki eser, bir yönüyle eskilerin “istişhad” dedikleri “delil getirme ve şahid kılma” usulüyle felsefeden müsbet ilme ve şamanizmden İslâm tasavvufuna kadar geniş bir sahaya kanat açarken, diğer yönüyle “hatırât” nevine dair olarak işlenmektedir.» (Mirzabeyoğlu, Telegram, arka kapak) İBDA Mimarı bu kitabında, “bilinenler vasıtasıyla bilinmeyenlere ışık tutmak” usulüyle ve “bizzat yaşayan” olarak mevzuyu hikemiyat, tasavvuf, felsefe, psikoloji ve edebiyat gibi çeşitli alanlardan işaretlemesi ile gerçekten de dünyada tek...

DR. DELGADO 19. yüzyılın başlarında, ölü kurbağaların kaslarının elektrik ile uyarılarak kımıldatılması şeklinde başlayan çalışmaları, “beynin fizikî kontrolü” fikrine zemin teşkil eden ilk deneyler olarak gösterebiliriz. Kâmil mânâda ilk ciddi araştırmaları yapan kişi ise, İspanyol doktor Jose Delgado’dur ve 1969’da yayınlanan Beynin Fizikî Kontrolü - Psikomedenî Bir Topluma Doğru- isimli kitabı ile, mevzunun mihrak şahsiyeti olarak gösterilebilir. Delgado, kitabının takdiminde, tüm çalışmalarına ilham kaynağı olarak Madrid Tıp Enstitüsü’nden hocası Cajal’ın 30 yıl önce kendisine söylemiş olduğu şu sözleri gösteriyor: 128

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

- «Hafızanın, duyguların ve fikirlerin psikokimyevî yapısı hakkındaki bulgular insanoğlunu yaratılmışların efendisi yapacak; ve onun en büyük başarısı kendi beynini fethetmesi olacaktır.» Delgado, çalışmalarına, Amerika’da bulunan (“global kraliyetçiler”e karşı çıkışlarıyla maruf Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun da bir kürsü sahibi olduğu ve “Kafatası ve Kemik” mason örgütünün karargahı) Yale Üniversitesi’nde devam ediyor. Rockefeller University, Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi, Birleşmiş Milletler Hava Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuarı, yine kitabın takdiminde “çalışmalara katkıda bulunanlar” olarak zikredilen, hepsi de “yeni dünya düzenci” masonik oluşumlar. Delgado’nun kitabının baskısı World Perspective’den. Bu yayınevinin logosu altlıüstlü iki kavisli ok arasında küçük bir dünya figürü, yâni gözbebeği dünya figürü ile karşılanan bir “göz” şekli. Hani şu Yeni Dünya Düzeni’nin ezoterik-dinî altyapısını oluşturan yahudi-mason sembollerinden “herşeyi gören göz”; Lucifer’in gözü... Burada şu kadarını söyleyelim ki, ilk günden itibaren mevzunun finansörleri Yeni Dünya Düzeni hayâli kuran “global kraliyetçi”lerdir.

RUH, BEDEN VE ŞUUR İnsan varoluşunun kökeni konusunda evrim teorisini benimseyen Delgado, kitabına insan, zihin, ruh vb. konulardaki fikirlerini açıklayarak başlıyor:
- «Düşünceler ve inançlar, beynin nöropsikolojik aktivitelerine bağlıdır. Eğer beyin fonksiyonlarımız çalışmıyorsa, tüm uyarılma kabiliyetleri anestezi ile bloke edilmişse veya düşünme fonksiyonları elektrikî uyarılma ile durdurulmuşsa, o ân için sonsuz bir hayata veya herhangi bir dinî mefhuma inanmamız mümkün olmaz. Bu şartlar altında inançlar ve arzular ortadan kalkar, fakat bu hakikatten “iman beynin muayyen bir bölgesinin fonksiyonudur” çıkarımı yapılamaz. Burada gayet tabiî bir şekilde şu soru akla geliyor: Tecrübî metodlarla ruha tesir etmek mümkün müdür? Çünkü düşünce, vicdan, sorumluluk, edeb, hayâ, hepsi de davranışlar ile açığa çıkan olgular; davranışlar ise beyin aktiviteleri ile kontrol ediliyor.» Delgado’nun, ruhu beyin fonksiyonlarının toplamı olarak açıklamaya çalışan ucuz marksist görüşe bağlılığı görülüyor. Halbuki kendi akıl yürütmelerinin neticesinde varması gereken nokta şu olmalıydı: “Ben”imize-ruhumuza ait verimler bedenden AYRI’dır, fakat bu verimler bedenden GAYRI da değildir. İBDA fikriyatındaki AYRILIK-GAYRILIK davası... Sırra açık bir mübhemlikte mevzunun hülâsası şu: - «Ceset, ruhtan hesabsız kemâller elde ettiği gibi, ruh da cesetten büyük faydalar devşirir. Ruh, bedenden devşirdiği faydalarla işitici, görücü olur ve

129

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

onunla dile gelir. Ruh, bedenle heykelleşir, alıcı olur ve madde âleminin fiillerine erer. İşitme ve görme hâsseleri bedendendir. Ruh cesede ilişince aynı evin konukları olurlar. Hayli zaman bir yerde kaldıkları için birbirlerinden kemâl alırlar. Bu kemâller de gitgide sabitleşir. Birbirlerinden ayrılınca, birleşmiş sıfatlar silinmez. Ruh işitir, görür, hisseder. Mizaçları, sıfatları ve bilgileri ayrı iki insan bir müddet beraber bulunsalar, birbirlerinin mizaç, tabiat ve bilgilerinden pay alırlar. Ayrıldıkları zaman da, her birinin öbüründen aldığı huy ve bilgi yerli yerinde kalır, kaybolmaz. “Şerh-i Makâsıd” sahibi diyor ki: “Felsefeciler, ruhun maddeyi idrâkinden zâhirî ve bâtınî his âletlerini şart bilmişlerdir. Bu yüzden, bu hislerin yuvası olan bedenden ruh ayrılınca, artık maddeyi idrâk etmez. Nitekim ölülerde his kalmaz!”... Hak ehlinin anlayışına göre ise, ruh için, bedenden ayrıldıktan sonra yeni bir madde idrâki vardır. Zira ruhun idrak fiilinde his (duyu) âletleri iştirak sahibi değildir... Yukarıdan beri yapılan açıklamaların gayesi, şu veya bu soydan işlerle duyu organları yolundan ruhun etkilenmesine bakıp da, ruhu beynin inikâsı-aksetmesi olarak gören düşüncelere varılmaması içindir; bugün psikolog geçinip de hâlâ bu modası geçmiş görüşü “ilmî” diye geveleyenler var!..» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 330) Ruhu, beyin fonksiyonlarının neticesi olarak gören bayat marksist görüş kadar, yine ruhu bir kenara itip beyni holografik modellerle izah etmeye çalışan, ister mistik olsun, ister kaba maddeci, her türlü Allahsız izahı da reddediyoruz. Zihin kontrolünün hikemî altyapısına dair bizim tezimiz şu: İslâm kaynaklarında “kalb” insan iradesi ile birlikte zikredilirken, “beyin” de düşüncenin organı olarak nitelendiriliyor. İslam’da ruh, bu organların çalışmalarına verilen bir isim değil, bilakis bizzat yaradılış olarak et ve maddeden üstün, et ve maddeye tesir edici bir keyfiyet olarak bildiriliyor. Meşhur nörofizyolog Pribram’ın yaptığı deneyler de tezimizi destekleyici mahiyette... Pribram, maymunların görme korteksinin %90’ının ve kedilerin optik sinirlerinin %98’inin ameliyatla alınması durumunda bile, kompleks görme işlemleri yapabilme kabiliyetlerinde ciddi bir zayıflama olmadığını görmüştür. “Hasar gören beyin hücrelerinin görevlerinin diğer sağlıklı nöronlara yüklenmesi” diye bilinen hâdise ve ruhun beyin üzerindeki tasarrufu meselesi... Ruh-beden probleminin geçmişi hakkında Nick Herbert şunları söylüyor: - «Geçmişteki beyin araştırmaları, yaygın teknolojilerden alınan metaforlarla yönlendiriliyordu. Dolayısıyla, beynin holistik, telegraf, telefon santralı ve holografik modellerine şâhid olduk. Son zamanlarda da beyin bilgisayarla karşılaştırılıyor.» Pratik fayda güden meslekî modellemeler mümkün olsa da, hikemiyat plânında meselenin nazikliği bakımından, kaba teşhis ve teşbihlerden kaçınmak durumundayız. Yukarıdaki iktibasta İslam velîsinin buyurduğu üzere, ruh ve bedenin

130

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

“aynı evin sâkinleri gibi” olmasından, her ikisinin birbirinden etkilendiklerini anlıyoruz. Dr. Delgado’ya geri dönersek, yaptığı deneylere zemin teşkil eden tezini şöyle açıklıyor: - «(1) Beyinde, idrak, his, mücerret (soyut) düşünme, sosyal ilişki ve nahif sanat istidadı gibi zihnî aktivitelerden sorumlu basit mekanizmalar vardır. (2) Bu mekanizmalar fizikî ve kimyevî metodlarla tesbit, tahlil ve tahkim edilebilir; bazen de değiştirilebilir. Bu yaklaşım sevginin ve düşüncelerin sadece nöropsikolojik fenomenler olduğunu öne sürmez; fakat merkezî sinir sisteminin davranış göstermedeki mutlak gerekliliğini kabul eder. Bu yaklaşım ile sözü geçen mekanizmalar üzerinde incelemeler yapılacaktır. (3) Beynin doğrudan yönlendirilmesi ile tahmin edilebilir davranışlar ve zihnî tepkiler meydana getirilebilir. (4) Sinir fonksiyonlarının haberleşmesi ve tabiî işleyişi, şuursuzluk ve otomatik tepkiler verme yönünde değiştirilebilir.» Ortalama bir insan beyninde yaklaşık olarak 10 trilyon nöron (sinir hücresi) bulunur. Nöronlar arası irtibat, temel olarak elektrik sinyalleri ve nöronlar arası boşluktaki (sinaps) kimyevî maddeler vasıtasıyla gerçekleşir. Bugünkü [ilânında sakınca görülmeyen] teknolojik vasat göz önüne alındığında, zihin kontrolü ve beyin üzerine yapılan araştırmalar önündeki en büyük engellerden birisi, beyinden alınan sinyallerin tam mânâsıyla analiz edilememesi olarak görünmektedir. EEG, MEG gibi tekniklerle beynin elektrikî aktivasyonlarını görüntülemek mümkün olmakla birlikte, trilyonlarca hücreden aynı ânda gelen sinyalleri analiz ederek, kişinin düşünceleri, o ân için gördükleri ve işittikleri hakkında kesin tesbitlerde bulunmak [bildik teknolojik vasatta] imkansız görünse de, bu konuda [kamuoyuna da açık] birtakım analiz metodları geliştirilmeye başlandı; ileride yeri gelecek. [Kamuoyundan gizli yürütülen projelerde ise, bu hedefe çoktan ulaşıldığı görülüyor!]

BEYNE SOKULAN TELLER 1930’larda Hess’in kullandığı, beynin içine çok ince teller sokulması tekniği, beyin üzerinde çalışmayı mümkün kılıyor ve beyne sokulan bu altın, platinum ve çelik teller teflon kaplı olduğu için, canlının nörolojik hayatına negatif bir etkide bulunmuyor. Bu elektrotlar, genellikle sıçanlar, kediler ve maymunlar üzerinde, nâdir olarak da iri böceklerde, horozlarda, yunuslarda ve boğalarda kullanılmış...
O tarihlerde, beynin içine sokulan tellerin dışarıda kalan kısımlarına “uyarıcı” (stimoceivers) denilen kibrit kutusu büyüklüğündeki cihazlar takılıyor ve beyin bu cihazlar yardımıyla uyarılıyordu. Bu cihazlar üzerlerindeki bobinler vasıtasıyla kendi elektriğini kendisi ürettiği için, herhangi bir pil veya enerji kaynağına ihtiyaç duyulmuyordu. Günümüz teknolojisinde ise, 1-2 santimetre boyunda küçük çipler bu işlemleri fazlasıyla yerine getirebiliyor.

131

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

Dr. Delgado, kitabında “Beynin Elektrikî Uyarımı” (BEU) başlığı altında şunları söylüyor: - «Uzaktan beyin uyarıcısının düğmesine basarak hayvanlarda ve insanlarda robotvâri bir kontrol mümkün müdür? Arzular ve düşünceler sunî elektronik emirler altına alınabilir mi? BEU tarafından meydana getirilen etkileri gösteren ciddi bilgiler, bilim literatürüne çoktan girdi. Meselâ kalb birkaç atışlık süre için durdurulabiliyor, yavaşlatılıp hızlandırılabiliyor. Yine beynin belirli kortikal ve altkortikal bölgelerinin uygun şekilde uyarılması ile kalb birkaç atışlık süre için durdurulabiliyor, yavaşlatılabiliyor veya hızlandırılabiliyor. Gastrit salgılanması, ânî hareket göstermeler veya göz bebeğinin çapının artıp azalması yine BEU tarafından yapılabilenler…» İBDA Mimarı’nın bizzat yaşadığı, kendi ağzından: - «Kalbimin durdurulması ve kalb ritmiyle nefes alma ritminin bozulması sıralarında boğulmalarım ve tam gidecekken o elektrikî tesirinden çıkmakla tekrar dönmelerim vesaire...» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 19) İBDA Mimarı’nın beynine tel sokmadıklarına göre, söz konusu etkiyi cezaevi hücresinde yoğun manyetik alan oluşturarak yaptıklarını tahmin ediyoruz. Manyetik alanın insan vücudu ve bunun tabiî neticesi olarak psikolojisi üzerindeki etkilerine dair birçok makale tıb literatüründe mevcut... Meselâ J. I. Jacobson, manyetik alan ile kişilerin beynindeki melatonin seviyesini değiştirmeyi başarmıştır ve 1994’de yayınladığı makalesinde bu konuyu anlatmıştır. Ayrıca elektromanyetik dalgaların “kan-beyin bariyeri”ni etkileyerek sinir sistemini ciddi şekilde etkilediği deneylerde gözlenmiştir. Devamı “Elektromanyetik Dalgaların Tıbbî Etkileri” başlığı altında...

BEYNİN ELEKTRİKÎ UYARIMI (BEU) Dr. Delgado’nun maymunlar üzerinde yaptığı deneyler bir hayli ilgi çekici...
Bir maymun, kafesinde oturmuş yiyecek toplarken beyninin talamus bölgesi uyarılıyor. Maymun oturduğu yerden yavaşça kalkıyor ve herhangi bir endişe, korku ve rahatsızlık ifadesi göstermeden, duvarlara veya diğer maymunlara çarpmadan kafesin içinde dolaşmaya başlıyor. 5-10 saniyelik uyarım bittikten sonra maymun tekrar eski hâline dönüyor ve oturup yiyecek toplamaya devam ediyor. Uyarım tekrarlandığında aynı hareketler maymunda tekrar gözleniyor. Başka bir maymun grubu ile yapılan deneyde ise şunlar müşâhede ediliyor: Beyni 5 saniye uyarılan maymun, önce (1) her ne işle uğraşıyorsa onu bırakıyor; (2) yüz ifadesi değişiyor; (3) başını sağa çeviriyor; (4) iki ayak üstünde dikiliyor; (5) sağa dönüyor; (6) kollarını kullanarak kusursuz bir denge ile iki ayak üzerinde yürüyor;

132

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

(7) direğe tırmanıyor; (8) yere iniyor; (9) hırlamaya başlıyor; (10) diğer maymunları korkutuyor, nadiren de onlara saldırıyor ve ısırıyor; (11) agresifliği bırakıp bu sefer de arkadaşça davranmaya başlıyor; (12) ve barışçı davranışlarını sürdürüyor. Bu kompleks dizi 10-15 saniye sürüyor ve her farklı uyarımda aynı sıra ile cereyan ediyor. BEU yardımıyla hayvanlarda korunma mekanizması da harekete geçirilebiliyor. Meselâ beynindeki gri madde uyarılan bir kedi, köpek görmüş gibi korkuyor ve pençelerini çıkarıp savurmaya başlıyor. Hayvan tükürük saçıyor, horulduyor, hırlıyor. Aynı zaman sırtındaki ve kuyruğundaki tüyler dikiliyor. Gözbebekleri maksimum büyüklüğe ulaşıyor ve kulakları geriye doğru yatıyor. Elektrikî uyarım ile acı meydana getirildiği gibi haz da meydana getirilebiliyor. Maymunlar kafeslerine konulan pedallara bastıklarında, 0,5-1 saniye beyinleri hazza yönelik uyarılıyor ve bu maymunlar tarafından yiyecekten daha büyük mükâfat olarak karşılanıyor. Sıçanlar üzerinde yapılan deneylerde, seçme şansı verildiğinde, yiyeceğe ulaşmak daha kolay olmasına rağmen haz veren uyarım pedalına doğru daha hızlı koştukları gözleniyor. Bunların yanında BEU’nun durdurucu ve yavaşlatıcı etkileri de bulunuyor. Buna örnek olarak, beyninin septal bölgesi 30 saniye boyunca uyarılmış bir maymunun uyutulmasını gösterebiliriz. Hayvan önce gözlerini kapatmaya başlıyor, kafası düşüyor, vücudu rahatlıyor, ve tabiî bir hâlde uykuya dalmış gibi görünüyor. Gürültüye veya dokunmaya karşı, hayvan gözlerini yavaşça açıyor, sersem bir şekilde etrafına bakıyor ve tekrar uykuya dalıyor. Konuyla ilgili olarak Delgado şunları söylüyor: - «Motor hareketlerin BEU ile kesilmesi, kobay hayvanda, yaptığı işin ortasında durmasına sebeb oluyor; uyarım sona erdiğinde ise, hayvan yaptığı işe kaldığı yerden devam ediyor. Bu, film gösteren projektörün durdurulmasına benziyor, durdurulduğu ân görüntüdeki tüm hareketlerin o ân için donması gibi… Bir kedi süt içerken, dili tam dışarıda iken beyni uyarılıyor ve dili dışarıda donuyor; veya kedi merdivenden çıkarken uyarım ile tam iki basamak arasında donduruluyor.» Efendi maymun tarafından yönetilen ve koloni hâlinde yaşayan maymunlar üzerinde de kayda değer deneyler yapılıyor. Otokratik sosyal yapıya sahib maymun kolonisinde efendi maymun, dişi eşlerin seçiminde, diğer maymunların yerlerinin değiştirilmesinde söz sahibidir. Kafesin büyük bir kısmını işgal ederken, diğer maymunlar ondan çekinir ve uzak bir köşede kalabalık hâlinde dururlar. Efendi maymun bu hiyerarşik yapıyı duruşuyla ve jestleriyle sağlar. Bu baskın yapı, efendi maymunun 5 saniyelik uyarılması ile, 1 saatliğine ortadan kalkar. Bu süre içerisinde hayvanın yüz ifadesi yumuşar ve diğer maymunların kendisine saygı gösterip göstermediklerini umursamadan kafes içinde rahatça dolaşmaya başlar. Onlar da efendilerini umursamamaya ve onun etrafında dolaşmaya

133

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

başlarlar. Bir saatlik süre içerisinde efendi maymunun efendiliği yok oluyor; artık kolonideki diğer maymunları korkutmuyor ve onlara karşı agresif davranmıyor. BEU’nun etkisi geçtiğinde ise, efendi maymun otoritesini tekrar kuruyor ve önceden olduğu gibi diğer maymunlar tekrar ondan korkmaya başlıyorlar. Delgado burada şunları söylüyor: “Eskiden beri düşlenen, bir diktatörün gücünün uzaktan kumanda ile yıkılmasını, maymunlar üzerinde nörocerrahi ve elektronik yardımıyla başardık.” Uzaktan kumandayla diktatörleri yıkan yeni diktatörler mi!? Delgado’nun yaptığı en meşhur deney, arenada üzerine gelen bir boğayı elektrikî uyarım kullanarak durdurmasıdır. Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan bizzat şâhid olduğu bu olayı şöyle aktarıyor: - «1970’lerin başlarında Amerika’da çok çarpıcı bir başka “dıştan etkileme” deneyine şâhid olmuştum. Tecrübî psikolog Dr. Delgado, bir stadyumun ortasında, televizyon kumandasına benzer bir araçla, dört nala saldıran bir boğanın gelişini kıpırdamadan seyrediyordu. 5-10 adım kala elindeki bir düğmeye bastı. Azgın boğa durakladı, sonra da sâkin sâkin etrafta gezindi. Delgado bir başka düğmeye basınca hayvan yine kızgın hâline dönüştü, burnundan köpükler saçıyor, ön ayağıyla tepiniyor ve saldırıya hazırlanıyordu ki bir düğmeyle tekrar uslu öküz oldu! Bu farklı davranışlar, boğaya daha önce deri-altına yerleştirilen çipler sayesinde, beyninin öfke ve huzur bölgelerine elektrik vermekle oluyor.» (Eğitim-Bilim Dergisi, Mayıs 2000)

BEU’NUN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ Delgado, insanlar üzerinde yaptığı deneylerde, kobay ile terapist arasında 1 saatlik konuşma esnâsında beyindeki değişiklikleri ve bu sırada yapılan uyarımların hasta üzerindeki etkilerini kaydediyor ve daha sonra bu kayıtları değerlendiriyor.
İnsanlar üzerinde yaptığı deneyler Delgado’yu heyecanlandırmış olsa gerek ki şunları söylüyor: - «Yakın gelecekte “uyarı”ların insan ve bilgisayar arasında geri beslemeli bir haberleşme bağı kurabileceğini tahmin etmek mantıklıdır. Sinir hücreleri ile bu enstrümanlar arasında kurulacak karşılıklı bağ, nöropsikolojik fonksiyonların kontrolü konusunda yeni bir program başlatacak. Meselâ, mahallî anormal elektrik uyarımı ile, epilepsi atağı uzaktan bilgisayarlar tarafından kontrol edilen elektrotlar vasıtasıyla engellenebilir. Elektrikî rahatsızlığın teşhisi ânında, radyo sinyalleri ile hastanın kafasındaki “uyarıcı” aktive olabilir ve problemli bölgeye elektrikî uyarım uygulanabilir; böylece nöbet bloke edilebilir.» Bir hasta üzerinde yapılan deneyde, beyne sokulan elektrotlarla sol parietal korteksin uyarılması, hastanın sağ elinin ilk iki parmağının kasılmasına sebeb oluyor ve bunu sırayla diğer parmakların kasılması izliyor. Eldeki bu etkinin hasta üze-

134

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

rinde rahatsız edici bir etkisi yok ve bu işlem hasta doktoruyla sohbet ederken veya başka bir işle uğraşırken yaptığı işi kesmesine sebeb olmuyor. Yapılan deneylerde, hasta, elinin kendi iradesi dışında hareket ettiğinin farkına varıyor ve bundan korkmuyor; sorulduğunda ise, kolunu “dermansız ve sersem” hissettiğini söylüyor. Hastaya beyninin uyarıldığı ve büzülen elindeki parmaklarını düzeltmesi söylendiğinde hasta parmaklarını düzeltemiyor ve şunları söylüyor: “Doktor, sanırım sizin elektriğiniz benim irademden daha güçlü.” Hasta, ellerini kullanırken –meselâ derginin sayfalarını çevirirken- uyarıldığında yaptığı işe ara vermiyor, fakat ellerin kasılıp büzülmesi, hareketi yapmasına engel oluyor, sayfaları istemeden buruşturmaya ve yırtmaya başlıyor. Delgado, kendi deneylerinde veya diğer meslektaşlarının raporlarında, motor korteksin elektrikî uyarımının düzgün ve becerikli hareketler meydana getiremediğini, ancak sakarca ve anormal hareketlere sebebiyet verdiğini söylüyor. Kitabta şunlar söyleniyor: - «Ana motor korteksin hemen yanında bulunan yardımcı motor bölgenin uyarılması, temel olarak üç etkiye sebep oluyor: (1) Yavaş başlayan bir hareketin son safhaya geldiğinde vücudun daha fazla veya daha az bir bölümünün işe karışması gibi hareketin gidişatında meydana gelen aksaklıklar… (2) Elin pençe atar gibi sallanması, ayağını adım atar gibi yapması, parmakların ve bileğin büzülüp genişlemesi gibi fazik (sürekli tekrar eden) hareketler… (3) Kol ve bacak gibi uzuvların geçici felç edilmesi ve tutarsız hareketler…» Bu etkilere zıt, BEU ile bazı düzenli tepkiler oluşturmak da mümkün… Yine bir hasta üzerinde yapılan deneyde, rastral bölgenin iç kapsülü uyarılıyor, buna tepki olarak hasta sanki o ân gördüğü bir şeye bakıyormuş gibi kafasını çevirip, vücudunu yavaşça o tarafa doğru hareket ettiriyor. Bu deney iki ayrı gün altı kere tekrarlanıyor ve birbiriyle karşılaştırılabilir sonuçlar elde ediliyor. İlginç olan şu ki, hasta, yaptığı hareketle ilgili her defasında mantıklı bir açıklama sunuyor: “Ne yapıyorsun?” diye sorulduğunda “terliklerimi arıyorum”, “bir ses duydum sanki”, “rahatsız oldum” ve “yatağın altına bakıyordum” gibi cevablar alınıyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin hemen hepsi insanlar üzerinde de tekrarlanıyor. Bir kadın hastanın beyninin thalamus bölgesi uyarılıyor; önce kadının yüzünde tipik bir korku ifadesi beliriyor; sağa sola dönmeye başlıyor ve arkasında kalan bölümü gözleyerek kontrol ediyor. Kendisine ne yaptığı sorulduğunda ise bir tehlike sezdiğini ve sanki kötü bir şeyler olacakmış gibi hissettiğini söylüyor. Bu korku hissi gerçekmiş ve sanki çok yakında kopacak fakat sebebini bilmediği felaket hakkında bir önseziye sahibmiş gibi hissediyor. Pallidum bölgeleri saniyede 8 devrin üzerinde bir frekansta uyarılan bazı hastalar, endişe ve rahatsızlık gösteriyorlar ve ayrıca göğüslerinde kasılma ve sıcaklık hissediyorlar. Bazı hastalar sol göğüslerinde huzursuzluk olduğunu bildiriyorlar ve uya-

135

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

rım tekrarlandığında endişeli bir şekilde çığlık atmaya başlıyorlar. Amygdaloid nükleusun uyarılması ile kobayda keskin hissî reaksiyonlar gözlemleniyor, fakat aynı hastada uyarım parametreleri aynı olsa bile reaksiyonlar bazen öfke bazen de korku şeklinde deneyden deneye farklılıklar gösterebiliyor. Bir hasta şöyle söylüyor: “Karşıdan üzerime neyin geldiğini kestiremiyorum; sanki bir hayvan…” Korku hissi herhangi bir acı olmaksızın temporal lobun BEU ile uyarılması ile de oluşturulabiliyor. Bu etki ancak “korku hayâli” olarak sınıflandırılabilir, çünkü yapılan deneylerde, bazı bedenî yapıların sunî elektrikî metodlarla aktive edilmesinin dışında, korkmak için hiçbir gerçek sebeb yok. Amygdaloid’in uyarılmasının şiddet hareketlerini doğurduğu, başka araştırmacılar tarafından da isbatlanmış. King isminde bir araştırmacı, depresyon ve itilmişlik duyguları içindeki neşesiz bir tonda konuşan, şaşkın ve sabit bir yüz ifadesine sahib bir kadının, beyninin amygdaloid bölgesini 9 miliamperlik akımla uyarıyor ve kadının sesinin değiştiğini ve yüzünün kızgın bir ifade aldığını müşâhede ediyor. Bu süre zarfında kadın şunları söylüyor: “Bu sandalyeden kalkmayı istediğimi hissediyorum! Lütfen bunu yapmama izin vermeyin! Bunu bana yapmayın! Rezil olmak istemiyorum!” Mülâkat yapan kişi, hastaya, o ân vurmak isteyip istemediğini soruyor. Kadın, “evet, bir şeylere vurmak istiyorum. Elime bir şeyler alıp onu parçalamak istiyorum sadece. İnanın yapmayacağım!” diyor. Daha sonra kadın, mülâkatçıya bir tomar kâğıt karşılığında eşarbını veriyor ve bir yandan “böyle hissetmek istemiyorum” diyor, bir yandan da aldığı kâğıtları yırtmaya başlıyor. Uyarımın şiddeti 4 miliampere düşürüldüğünde, bu sefer ağzını yaya yaya gülmeye başlıyor ve şunları söylüyor: “Bunun aptalca olduğunu biliyorum, ne yapıyorum ben! Şimdi bu sandalyeden kalkıp koşmak istiyorum. Bir şeylere vurmak istiyorum, bir şeyleri parçalamak, her ne olursa… Sizi değil, sadece bir şeyleri… Şimdi sadece kalkmak ve parçalamak istiyorum, kendimi kontrol edemiyorum.” Uyarımın şiddetinin tekrar 5 miliampere çıkarılması, yine aynı agresiflikleri tezahür ettiriyor ve kadın sanki vuracakmış gibi kolunu havaya kaldırıyor. İnsanlar üzerinde BEU’nun haz uyandırıcı etkilerine yönelik deneyler de en az diğerleri kadar ilgi çekici… Şizofreni ve parkinson hastaları üzerinde yapılan deneyde I. grub rahatladıklarını ve üzerlerine hafif uyku çöktüğünü rapor ediyorlar. II. grub da aynı şekilde rahatlamış görünürken, kendilerini iyi hissettiklerini söylüyorlar ve sık sık gülümsüyorlar. III. grubtakiler ise kahkaha atıyorlar, kendilerini çok iyi hissettiklerini söylüyorlar, hattâ daha fazla uyarım istiyorlar. BEU’nun haz etkisinin en iyi gözlendiği bir örnekte de, üzgün ve sıkkın görünen bir hastanın beyninin rastral bölgesi uyarıldığında hemen gülümsemeye başlaması, uyarım kesildiğinde ise eski üzgün hâline dönmesi ve uyarım tekrar uygulanır uygulanmaz yeniden gülümsemeye başlaması… Hayvanlarda olduğu gibi, BEU’nun uyku etkisi insanlarda da gözleniyor. Fornix ve thalamus uyarımlarında, uykulu bir yüz ifadesi, göz kapaklarının düşmesi ve âniden uykusuzluk şikayetleri gözleniyor. Tüm bunlar olurken hastada herhangi bir şuur

136

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

bozukluğu gözlenmiyor. Bazı durumlarda, hastada memnuniyet verici rüyalar meydana getirilebiliyor ve ara sıra da uyku ve uyanıklık, aynı bölgenin düşük veya yüksek frekansta uyarımı ile meydana getirilebiliyor. Limbik sistemin farklı noktalarının uyarılmasının, farkında olma, kavrama ve düşünme melekelerini zayıflattığı, birçok araştırmacı tarafından müşâhede ediliyor. Hasta nâdiren de soyunmaya başlıyor ve sakarlıklar yapıyor, fakat daha sonra hatırlamıyor. Bazı hastalar sanki bir sürü bira içmiş gibi zihinlerini bomboş hissettiklerini söylüyorlar. Beynin konuşma ile alâkalı bölgesinin uyarıldığı deneylerde, en tipik etki olarak, hastaların sayı saymada yaşadıkları güçlükler gösterilebir. Örnek olarak, bir hanım hastadan, birden başlayarak sayması isteniyor. On dörde geldiğinde BEU uygulanıyor ve kadın o ânda konuşmayı kesiyor: Bu esnâda kadının yüz ifadesinde herhangi bir değişiklik veya korku ve endişe hissi görünmüyor. Uyarım birkaç saniye sonra durdurulduğunda, hasta kaldığı yerden devam etmeye başlıyor. Niçin durduğunu bilmediğini söyleyen hasta, uyarım ânında, terapistin onu saymaya devam etmesine yönelik teşviklerine rağmen bunu gerçekleştiremiyor. Buraya kadar anlatılanlar, Dr. Jose Delgado’nun başta sözünü ettiğimiz Beynin Fizikî Kontrolü - Psikomedenî Bir Topluma Doğru- adlı kitabından... Küçük bir not olarak, kitabın basım tarihinin 1969 olduğunu, yâni BU DENEYLERIN BUNDAN YAKLAŞIK 35 YIL ÖNCE YAPILDIĞINI aktaralım. Kitabın İngilizce orijinali, Physical Control of the Mind: Toward a Psychocivilized Society, internette mevcut.

ÇİPLER Delgado’nun stimoceiver’lerinin (uyarıcı çip) üzerinden 35 yıl geçti. Bugün için mikro ölçekte olmasa da kullanım alanına göre birkaç milimetrelik çipler mevcut. Beyne yakın olması için kafa derisi altına yerleştirilecek bu çipler, cep telefonlarında olduğu gibi yerleşik istasyonlar ve uydu üzerinden “Büyük Birader” ile irtibat hâlinde olacak ve bu şekilde çip, beynin yaydığı dalgaları okuyup merkeze bildirebilecek veya uygun frekansta dalga yayarak beyni istediği şekilde etkileyebilecek. Aynı şekilde çiplenen insanın bulunduğu yer kolayca tesbit edilebilecek.
Çipin beyin dalgalarını okuması ve beyne sinyal göndermesi ne demektir? (1) Çip yardımıyla, beyinden yayılan dalgaların okunup merkeze gönderilmesi ve orada analiz edilerek kişinin o ân için neşeli mi, üzüntülü mü, uykulu mu, yoksa düşünceli mi olduğunun anlaşılması ve çipin beyne sinyal veya ses yollayarak kişiyi bu şuur hâllerinden birine sürmesi hâdisesi. (2) Kişinin düşüncelerinin, gözünün gördüğünün, kulağının işittiğinin bilgisine erişilmesi ve kişinin “beynine” istenilen düşünce, ses ve görüntünün gönderilmesi hâdisesi. [Gerçi artık “çiplemekle” uğraşmaya gerek bırakmayıcı bir teknoloji var: TELEGRAM.] Devamı “Bir Deney: Kedinin Gözünden Görülen Dünya” başlığı altında... Şimdilik bir misâl: - «Yalnızca beyin dalgalarıyla çeşitli cihazları kullanmak için yapılan çalışmalar, neredeyse başdöndürücü bir hızla ilerliyor. Artık beyin dalgalarını al-

137

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

gılamak için kafaya onlarca elektrot yerleştirmek gerekmeyecek. Geçtiğimiz yıl Brown Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, maymunların beynine yerleştirilen bir mikroçip sayesinde beyin dalgaları algılanarak bilgisayara gönderildi. Bunu yapmak için ilk önce, maymunlara bilgisayar ekranında renkli bir nokta gösterildi. Daha sonra ellerindeki kumandayı kullanarak bu noktayı hedefe götürmeleri öğretildi. Maymunlar bunu öğrendikten sonra, beyinlerine bir mikro alıcı yerleştirilerek sinyaller bilgisayara yönlendirildi. Ellerinde kumanda olmayan maymunlar, ekrana renkli nokta geldiğinde, bunu yalnızca düşünerek hedefe yönelttiler. Böylece ellerini hiç kullanmadan oyunlarına devam edebildiler.» (Bilim ve Teknik Dergisi Eki, Eylül 2003) Yeni Dünya Düzeni’nin öncelikli projelerinin arasında, her insana bir çip yerleştirilmesi düşüncesi de var. Derinin altına yerleştirilecek “hap” büyüklüğündeki bu çipe kişinin tüm kimlik ve sağlık bilgileri depolanabiliyor. Ayrıca çipe para yüklenebiliyor ve nakit para taşımaya gerek kalmıyor. Çok masum gibi görünen bu plânın altında, tüm dünya insanlığının koyun gibi damgalandığı ve gerektiğinde kimliğinin iptal edilerek kişinin tüm hürriyetlerinin sınırlanabileceği bir sistem hayâli yatıyor.

BEYNİN OKUNMASI VE YAZILMASI Medikal mühendislik, beyni, 1-50 Hertz (“Hertz”; saniyedeki vuruş sayısı) frekans aralığında ve 0-200 mikrovolt genliğinde çalışan ELEKTRONİK BIR CİHAZ olarak tanımlar. Belirli bir ritmi ve şekli olan beyin dalgaları, gün boyunca insanın aktivitelerine bağlı olarak alfa, beta, teta, delta gibi farklı frekans aralıklarında değişir.
Beynin çalışma frekansı dış uyarıcılar yardımıyla değiştirilebilir. Belirli bir frekansta çakan ışık ile (photic uyarım) veya iki kulağın her birine farklı frekansta müzik veya ses verilerek aradaki frekans farkı yardımıyla kişinin beyninin çalışma frekansı istenilen seviyeye getirilebilir. Meselâ bir kulağa 300 Hz, diğerine de 310 Hz frekanslı müzik verirseniz, aradaki 10 Hz’lik fark (phantom frekans), şuurlu bir şekilde algılanmasa da beyin üzerinde ritmik darbe etkisi yapar. Görmeye, işitmeye dair veya elektromanyetik dalgaların kullanımı vasıtasıyla daha başka “uyarım” teknikleri de mevcut... Bir meditasyon şirketi, yukarıda bahsedilen teknikle kaydedilen müzik kasetleri satıyor; tabiî önemli olan kasetteki müzikler değil, kasetin iki kulak için frekans farkı oluşturacak şekilde kaydedilmiş olması. Farklı istekler için farklı paketler mevcut: Aşkı Ateşle, Beyin Masajı, Derin Düşünce, Derin Uyku, Ekstazi, İman, Rahatlama, Başağrısı Tedavisi, Tansiyon Tedavisi, İbadet Hâli, Sigarayı Bırakma, Kilo Kaybetme vs... Beyin, kasetteki müziğin oluştuduğu “phantom frekans” etkisiyle çalışma frekansını değiştiriyor ve kişi tercih ettiği şuur durumuna giriyor. “Şuurun Şamanik Hâli” üzerine çalışan Melinda Maxfield, saniyede 4,5 kez (4,5 Hz) vuran ritmik davul sesinin bir şaman için şuurun şamanik hâline geçmenin anahtarı olduğunu iddia ediyor.

138

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

Yukarıda bahsedilen psikolojik durumların her biri, beynin alfa, beta, teta, delta olarak isimlendirilen farklı frekans aralıklarında çalışmasının bir neticesi... 8-13 Hz frekans aralığında çalışan beyin alfa durumundadır ve yaydığı elektromanyetik dalgalara alfa dalgaları denir. Gevşeme, rahatlama, hayâl kurma ve ibdâcılık, bu beyin durumunda kendini belli eder. Çocukların beyni genellikle bu frekans aralığında çalışır. EEG and Behavior (EEG ve Davranış) isimli kitabta, pasif ve sâkin mizaçlı kişilerde beynin alfa aktivitelerinin belirgin olduğu, öbür yandan agresif kişilerin beyinlerinin alfa aktivitelerinin minimum olduğu söyleniyor. Gerginlik, korku ve endişe, alfa aktivitesini düşürüyor. Yâni bir insanın beynini alfa durumuna sokarak o kişiyi sakinleştirmek mümkün... Meditasyon uzmanları, stres tedavisinde alfa-yoğunluklu programları tercih ediyorlar. Beta dalgaları, 13 Hz’den hızlı olan dalgaları kapsıyor. Dikkat ve konsantrasyon ânlarında, zihnî yoğunlaşmanın ve idrakin arttığı durumlarda, aynı zamanda endişe ve korku ânlarında da beynin çalışma frekansı... Beta-yoğunluklu programların tedavisiyle, kişinin imtihanlardaki başarısı arttırılıyor, bilgiyi terkib ve tahlil etme istidadı geliştiriliyor. Bu metod, aynı zamanda, “dikkat eksikliği hastalığı”nın tedavisinde de terapistler tarafından kullanılıyor. 4-7 Hz arası, teta dalgaları... Algının ve sezginin artması, unutulan hatıraların veya rüyaların hatırlanması ve ilhama açık oluş, genel psikolojik etkileri... Ayrıca süperöğrenme, zihni yeniden programlama ve oto-hipnoz için en uygun beyin durumu... Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı tedavisinde kullanılıyor. 0-4 Hz aralığı, en yavaş olan delta dalgalarına ait. Genellikle derin uyku sırasında görülür ve bu sırada büyüme hormonu salgılandığı için hastalıkların iyileşmesi ve vücudun gençleşmesi için çok uygundur. Delta dalgaları, aynı zamanda, şuuraltına tekabül eder ve şuuraltına yönelik araştırmalarda kullanılabilir. Farklı frekanslar ve genlikler için başka sınıflandırmalar da mevcut fakat beyin dalgaları kabaca bunlar... Yukarıda bahsettiğimiz kitabta, beyin dalgaları ile insan davranışları arasındaki münasebetler (korelasyonlar) inceleniyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, görüntülü veya işitilir malzeme ile veya elektromanyetik dalgalar ile beyin bu frekans aralıklarından birine sürülebilir. Beyin dalgaları hakkında buraya kadar bahsedilenler, beynin çalışma ritmi ile alâkalı olanlar. Ritmin dışında, bir de bu dalgaların taşıdıkları bilgiler var. Duyu organlarının çalışması (görme, işitme vs.) ve düşünme sırasında meydana gelen beyin aktivasyonlarının herbiri, bahsi geçen dalgalar üzerinde kendine özgü “iz”ler bırakıyorlar. Bütün mesele, işlemi tersine çevirip, beyin dalgalarını tahlil ederek insanın ne düşündüğünü, ne gördüğünü ve ne işittiğini öğrenmek. Eğer beynin kendi içinde nasıl bir dil kullandığı tam mânâsıyla keşfedilirse, Dr. Delgado’nun hayâlini kurduğu, zihinleri kontrol altındaki insanlardan oluşan “psiko-medenî toplum” projesinin hayata geçirilmesi işten bile sayılmayacak. Neticede, Matrix filminde olduğu gibi, bilgisayar tarafından hangi his, görüntü, ses veya tad hissi gönderilirse, kişi o gerçekliğin içinde yaşayacak.

139

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

1979 yılında The Journal of Physiology dergisinde yayınlanan DeValois’lerin makalesi, beyin dalgalarının tahlili hususunda oldukça önemli görünüyor. “Responses of Striate Cortex Cells to Grating and Checkerboard Patterns” (Striate Korteks Hücrelerinin Izgara ve Damatahtası Şekillerine Tepkisi) isimli makalelerinde DeValois’ler, kedilerin ve maymunların beyinlerinin, ızgara ve damatahtası gibi şekillerin kendilerine değil de, bu şekillerin Fourier dönüşümlerine tepki verdiğini görüyorlar. Fourier matematiği, her türlü dalga tahlilinde kullanılan yaygın bir metod. Beynin dili ile Fourier matematiğinin ciddi bir bağı olduğu açık.

BİR DENEY: KEDİNİN GÖZÜNDEN GÖRÜLEN DÜNYA The Journal of Neuroscience dergisinde 1999 yılında yayınlanmış “Reconstruction of Natural Scenes from Ensemble Responses in the Lateral Geniculate Nucleus” (Yanal Geniculate Çekirdekteki Toplu Tepkilerden Tabiî Manzara Görüntülerinin Tekrar Oluşturulması) isimli makaleye göre, yapılan deneyde kedinin beynindeki sinyaller çözülerek, kedinin o ân için gördükleri, bir bilgisayar ekranında –bulanık da olsatekrar oluşturulabiliyor. Bilim adamları, kedinin beyninin görme merkezine yerleştirdikleri çok ince elektrotlar vasıtasıyla, gözlerden beyne gelen elektrik sinyallerini bir bilgisayar vasıtasıyla tahlil ederek, kedinin gözlerinin gördüğü görüntüyü bilgisayar ekranında tekrar oluşturabiliyorlar.
“Duyu organlarından” beyne gelen elektrikî sinyallerin alınıp tahlil edilebilmesi bir yana, bilim adamları, fikirlerin ve duyguların beyin sinyallerinden çıkarılması üzerinde çalışıyorlar. Duygular için bu işlem oldukça basit; yukarıda bahsettiğimiz üzere, belirli duygu ve ruh durumları için beyin dalgalarının aldığı belirli frekans ve şablonlar şu ân için biliniyor. Duyu organlarına gelince, görme duyusunun beyinde oluşturduğu sinyallerin çözümü ile başlayan araştırma ve deneyler, ses, dokunma, koku ve tad duyularının çözümlenmesi ile sürmektedir. Bir sonraki safha ise, aynı sinyallerin dışarıdan beyne verilerek kişide “sunî” görme, ses, dokunma, tad ve koku algıları oluşturulmasıdır. [TELEGRAM mağdurlarının beyanları incelendiğinde, bu hedeflere büyük ölçüde ulaşıldığı görülmektedir.] Duygular ve beş duyu bir yana, fikirlerin de beyinden yayılan dalgalardan okunması üzerine çalışmalar çoktan başladı, kendi açılarından “başarılar” kazanarak da devam ediyor. Bu çalışmalardaki temel metod, direkt olarak “fikirlerin okunması” (?) şeklinde değil de, her kelimeye karşılık gelen beyin dalgasının önceden kaydedilmesi –“beyin dalgası lûgatı”- ve sonra beyin dalgalarına bakarak kişinin hangi kelimeleri düşündüğünün tesbit edilmesi şeklindeydi. [Araştırma ve uygulamalar gizli yürütüldüğü için meselenin şu ânki metod ve cihaz niteliği çok net olmasa da, sızan bilgilerden ve TELEGRAM mağdurlarının şâhidliklerinden hareketle, oldukça ileri bir noktaya varıldığı anlaşılıyor. Aynı şekilde, beyin dalgaları çok düşük genlikte (0-200 mikrovolt) olduklarından, uzak mesafelerden tesbit edilmesi bu-

140

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

günkü BİLİNEN yâni kamuoyuyla PAYLAŞILAN teknikler vasıtasıyla zor gözükse de, BİLİNMEYEN yâni kamuoyuyla PAYLAŞILMAYAN teknikler vasıtasıyla bunu “hedef ” kişiden rahatlıkla alabiliyorlar. İşlenen “barbarca” bir insanlık suçu olduğundan, TELEGRAM’ın ister istemez tüm dünyada gizli yapılacağını anlamak için dahi olmak gerekmese de, diğer yandan “devlet sırrı” ve “millî güvenlik meselesi” de addedildiği için, neyin ne şekilde yapıldığını anlamak için biraz daha beklemek zorunda kalacağımızı söyleyebiliriz.]

BEYİN DALGALARINI KULLANMAK Yukarıda “beyin dalgası lûgatı” diye bahsettiğimiz, “evet, hayır, aç, kapa, sağa, sola” gibi “basit” kelimelerinin düşünülmesiyle veya kolunu kaldırmak, yumruğunu sıkmak gibi iradî faliyetlerin gerçekleşmesiyle beyin dalgalarında meydana gelen modülasyonların kaydedilmesi ve kullanılması tekniği, dünyanın önde gelen bazı üniversitelerindeki birtakım deneylerde kullanılmaya başlandı. Bilim ve Teknik dergisi ekinden (Eylül 2003) birkaç örnek:
- «Beyin dalgalarını kullanarak cihazları çalıştırmak, artık hayâl olmaktan çıkıyor. Duke Üniversitesi’ndeki bilim adamları, maymunların beynine yerleştirdikleri elektrotlarla, beyin dalgalarını bir bilgisayara aktardı. Maymunlar, çeşitli hareketleri yaparken elde edilen dalgalar bir bilgisayarda toplandı. Bir nesneyi tutmak, el çırpmak gibi basit hareketler sırasında elde edilen beyin dalgaları bilgisayar tarafından analiz edilerek sinyallere, bu sinyaller de üç buudlu görüntülere çevrilerek, bilgisayara bağlı bir robot koluna aktarıldı ve böylece kolun hareketi sağlandı. Bu çalışmalar oldukça umut verici. İkinci safha, robot kolunun maymunlar tarafından algılanmasını ve idare edilmesini sağlamak. Bilim adamları bu çalışmaları daha da ileri götürdü. Berlin’deki bir grub araştırmacı, kafaya 128 adet elektrot yerleştirerek, EEG ile insanın beyin dalgalarını tesbit edip bunları bir bilgisayar programına veri olarak giriyor. Bu program, dalgaların ayırımını yapıyor ve hangi dalganın hangi harekete ait olduğunu kısmen de olsa söyleyebiliyor. Tabiî tüm dalgaların çözümlemesini yapmak oldukça zor; çünkü beyinde aynı ânda birçok bölgeden dalgalar yayılıyor. Ancak bazı basit hareketler, bilgisayar sayesinde önceden belirlenebiliyor. Örneğin, kişinin sağ yahud sol elini kullanacağı, yaydığı dalgalar sayesinde önceden anlaşılıyor. ABD’deki Rochester Üniversitesi bilgisayar bilimleri laboratuvarında geliştirilen bir bilgisayar sayesinde, televizyon beyin dalgalarıyla uzaktan kumanda edilebiliyor. Bilgisayarı açıp kapatmak isterken insan beyninden yayılan dalgalar bilgisayar tarafından algılanıyor. Bilgisayar hangi dalganın açma, hangi dalganın kapama olduğunu ayırd edebiliyor. Bu sinyaller televizyona gönderilerek kontrol sağlanıyor. Böylece kişi televizyonu açmak istediğinde, yayılan dalgalar “aç” olarak algılanarak televizyon açılıyor. Kapatmak istendiğindeyse, bilgisayar tarafından algılanan “kapa” dalgası televizyonu kapatıyor. Tabiî bu

141

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

buluş tembel televizyon bağımlıları için yapılmış değil. En önemli amacı, yerinden kalkamayan ve hareket edemeyen felçli hastaların kendi kendilerine yeterli olmalarını sağlamak. Beynimizden yayılan dalgalar oldukça karmaşık. Aynı ânda birçok nöron ateşleme yaparak elektrik yayıyor. Bunları tek tek algılayarak çözümlemek oldukça zor. Bir konser salonundaki alkışların tek başına değil de toplu olarak algılanması gibi, beyindeki olumlu veya olumsuz sinyaller bilgisayar tarafından kabaca algılanabiliyor.»

UZAKTAN SES GÖNDERME Ses konusunda en büyük problem, sesin havada çok fazla dağılması ve bir noktaya odaklanamamasıydı. Birkaç yıl önce Amerikalı ses mühendisi Joe Pompei, sesi tıpkı el fenerinde olduğu gibi tek bir noktaya göndermeyi başardı. Pompei’nin “Audio Spotlight” (İşitilir Spot Işığı) adını verdiği icadı, insanın duyum eşikleri arasında (16 Hz ilâ 16 kHz arası) ses üreten normal bir hoparlörden farklı olarak, bir çeşit ultrasonik (16 kHz üzeri) ses yayını yapan hoparlör.
Normalde duyulan ses dalgalarının aksine, ultrasonik dalgaların lazer ışını gibi dağılmadan tek bir noktaya odaklanabilmesi, bu tekniğin altında yatan temel prensib. Cihazın yaklaşık 20 metrelik etkili kullanım menzili var. Cihazdan yayılan ultrasonik ses dalgaları, hedefe varana kadar havada bozularak normal duyulabilir sese dönüşüyor ve kişi tarafından normal bir şekilde duyulabiliyor. BBC’de Yarının Dünyası isimli belgeselde yapılan tanıtımda, cihaz kameranın mikrofonuna çevrildiğinde müzik duyulmaya başlıyor; cihaz başka yöne çevrildiğinde ise müzik tamamen yok oluyor. Bu cihaz yardımıyla kalabalık içerisindeki bir kişiye sadece onun duyabileceği şekilde ses göndermek mümkün oluyor. Gönderilen müzik, konuşma veya başka türlü sesler, normal yollarla duyulan sesle kalite açısından aynı. Ürünü satın alanlardan bazıları; British Airways, Chrysler, Kodak, General Motors, Motorola, Toyota (İnternet adresi: www.holosonics.com) Bir başka teknik de, iç kulakta bulunan bezelye büyüklüğündeki sakkula organının ultrasonik ses dalgalarıyla uyarılması... İçinde kalsiyum karbonat kristalleri bulunan sakkula’nın asıl görevi, ayakta dikilirken veya yürürken vücudun dengesini sağlamak. İçinde küçük vericiler bulunan saç bandajına benzeyen cihaz, alına takılıyor. Çevredeki insanlar hiçbir şey işitmezken, cihazı takan kişi sesi kafasının içinde duyuyor. Cihazın direkt beynin içinde yerleştirilecek çip versiyonu da kolaylıkla yapılabilir. Diğer bir işitme yolu ise, işitme engellilerin kullandığı işitme cihazlarının temel çalışma prensibi olan, “derinin titreştirilmesi” yoluyla işitme... Deride (veya damarlarda ve kemiklerde) meydana getirilen saf titreşimler, kişi tarafından ses olarak duyulabiliyor. Infrasound (alt ses) denilen duyum eşiğinin altındaki (20 Hz altı) sesler ile, uzaktan kişinin derisi üzerinde saf titreşimler oluşturmak da ayrıca mümkün olabilir.

142

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

Eğer uzaktan gönderilen sesler insan kulağının duyum eşiklerine çok yakın frekanslarda ise, kişi, konuşulanları “şuurlu” bir şekilde duymayabilir, fakat beyin tarafından verilen mesaj alınır; “gizli telkin” mevzuu... Amerika’da bir alışveriş mağazası, mağaza içinde çalan müziğin arka plânına “Çalmayın... Daha çok alış veriş yapın...” mesajını gizleyerek haksız kazanç elde ettiği için mahkemeye verilmiş ve cezalandırılmıştı. “Beyaz ses” olarak da adlandırılan ve insan tarafından “şuurlu” bir şekilde duyulmasa da beyin tarafından algılanan bu sesler vasıtasıyla hipnoz ihtimali de zikredilebilir... “Şuurdışı algılanan”lar bahsinde, reklam filmlerinin arkasına özel tekniklerle kaydedilen “daha çok tüket, satın al” benzeri gizli mesajları da sayabiliriz. Birkaç ay önce Rusya’da bu teknikle (“25. kare” tekniği) kaydedilen reklam filmlerinin tesbit edilmesi sonucu hukukî bir süreç başlatılmıştı. John Carpenter’in They Live isimli filmini hatırlamamak elde değil... [Sıralanan “uzaktan ses gönderme” alternatifleri, BİLİNEN-PAYLAŞILAN bilim çerçevesinde dahi hâdisenin hangi noktalara ulaştığını göstermesi sebebiyle dikkat çekicidir. Bir de herkesçe BİLİNMEYEN ve herkesle PAYLAŞILMAYAN, üstelik bugünün belki onlarca yıl önündeki “gizli teknoloji” düşünülürse, uzaktan belli kişilere ses göndermenin artık “çocuk oyuncağı” olduğu takdir edilebilir.]

UZAKTAN GÖRÜNTÜ GÖNDERME İnsan beyninde istenilen görüntü algısının uzaktan bir etki ile oluşturulması, [“gizli teknoloji”nin bugün vardığı zirveyi muhtemelen onlarca yıl geriden takib eden ve HERKESÇE BİLİNEN-PAYLAŞILAN-BİLİNMESİNDE MAHZUR OLMAYANİZİNLİ bilginin servis edildiği “günümüz” akademisi ne derse desin!], mümkündür. Biz bu bahiste öncelikle HALÜSİNASYONLAR üzerinde durmak istiyoruz.
Halüsinasyonlar, özel ilaçların tesiriyle ortaya çıkabileceği gibi, beynin elektrikî uyarımı ile de ortaya çıkabilir. Dr. Delgado, elektrotlar vasıtasıyla yaptığı uyarımların halüsinasyon etkisini “Halüsinasyonlar, Hatırlamalar ve Hayâller” başlığı altında şu şekilde açıklıyor: - «Halüsinasyonlar, dışardan bir uyarıcının (nesnenin) olmaması durumunda meydana gelen hatalı algılar olarak tanımlanabilir ve çoğu zaman şu iki işleme bağlıdır: (1) Mevcut (önceden depolanmış) bilginin hatırlanması ve (2) duyu organları tarafından algılananların yanlış yorumlanması. Bu fenomenin bedenî mekanizması üzerinde çok az şey biliniyor, fakat galiba beynin frontotemporal bölgesi her nasılsa bu işle alâkalı, çünkü bu bölgenin elektrikî uyarımı kobayda halüsinasyon ortaya çıkarıyor… Bazı hastalarda temporal lobun uyarılması müzik duyuyormuş hissi doğuruyor. Bazen bu belirli müzik tonu, kişi tarafından tanınabiliyor ve kişi bunu mırıldanıyor, bazı durumlarda da bir odada çalan radyo veya teyp sesi gibi

143

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

geliyor. Duyulan sesler, hatırlamadan ziyade hakikaten çalan bir orkestranın enstrümanlarının veya bir şarkının sözlerinin duyulması şeklinde oluyor. Sunî olarak meydana getirilen bu halüsinasyonlar statik değiller, fakat elektrot harekete geçirildiğinde yavaş yavaş görünmeye başlıyorlar. Şarkı, hepsi bir defada olmamak üzere, baştan sona duyulabiliyor. Rüyada tanıdık yerlerde bulunuluyor ve iyi tanınan insanların konuşmaları ve hareketleri görünüyor.» Bir hastanın sol temporal bölgesi uyarılıyor ve şunları söylüyor: - «Bilirsin, komik hissediyorum, şu ânda… Tamam o zaman, âniden başka bir şeyler bana doğru geliyor –bu insanlar- bu adamın söylediği gibi… Bu evli çift –ikisi beraber beynimin içine doğru geliyorlar- sanki adam bir şeyler söylüyormuş gibi, ah, beynim tıkandı bir ân, aptalca bir şeyler… Sanki o adam bazı kelimeler söylüyormuş gibi geliyor, bazı aptalca kelimeler…» Yine Dr. Delgado’dan: - «Temporal lobun uyarılmasının kompleks halüsinasyonlara sebeb olduğu gerçeği ve bu tip araştırmalar, nöropsikoloji ve psikanaliz arasında önemli bir bağ olduğunu gösteriyor. Ne var ki, meydana gelen halüsinasyonların mekanizması henüz açık olarak bilinmiyor; ve hastanın yaşadıklarının hafızadaki geçmişe ait unsurların bir terkibi mi yoksa geçmişin aynen tekrar oynatılması mı olduğunu tesbit etmek oldukça zor. Her iki durumda da, uygulanan elektrik yeni bir fenomen “doğurmuyor”, fakat geçmişten gelen malzemenin şuur sayesinde muntazam bir görüntüsünü başlatıyor, bazen de şimdiki algılarla karıştırarak… Algılanan bilginin gidişatındaki sıra, belki de bu davranışın en ilginç hususiyetlerinden birisidir, çünkü bu, beyinde bilginin depolanmasına dair ipuçları vermektedir. Hatıra tek bir unsur olarak korunmuyor gibi gözüküyor, daha çok aralarında alâka olan hâdiselerin birleşmesi şeklinde… İpte dizili inciler gibi; bir inci tanesini çekerek kusursuz bir şekilde dizilmiş tüm seriye ulaşabiliyoruz. Eğer hafıza bu şekilde organize olmuşsa, muhtemelen bu protein moleküllerini şekillendiren ve genetik mesajları taşıyan bir sıra üzerinde dizili aminoasitlere benzer. Elektrikî uyarım genel nöronal uyanmayı artırabilir; düşük eşikli hatıra izleri algı seviyesine ulaşarak ve halüsinasyonun muhtevasının şekillenmesiyle diğer izler üzerinde durdurucu etkide bulunarak nihayetinde tekrar aktive olabilir. Uyarımdan önce, şahsî izlerin uyanması, çevreye dair faktörler ve özellikle da hastanın düşüncelerinin ideolojik muhtevası tarafından belirleniyor olabilir. Dolayısıyla, aynı noktanın elektrikî uyarılması, bizim hastalarımızda gözlediğimiz veçhile teferruatta hususî değişikliklere izin veren fakat genelde tema olarak birbiriyle alâkalı halüsinasyonlar serisi oluşturulabilir.»

144

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

Hastalarda şu üç fenomenle karşılaşılıyor: - «(1) Hayâl (görüntü, ses, iç kulak aktiviteleri, hatıra veya dejavu, uzaktan veya gerçekte varolmayanların duyulması), (2) Duygular (yalnızlık, korku, üzgünlük), (3) Zihnî halüsinasyonlar (canlı hatıralar veya gerçek hayat kadar kompleks rüyalar), ve (4) Zorla düşünme (beyne klişe düşüncelerin üşüşmesi).» İBDA Mimarı’nın yaşadıklarına bakıldığında, çoğunlukla belirli mekanların ve suratların –TELEGRAM’cıların suratları- gösterildiğinden bahsediliyor. Kişide istenilen görüntünün oluşturulması hususundaki [BİLİNEN-PAYLAŞILAN] akademik çalışmaların ne seviyede olduğunu Nick Herbert’in Temel Şuur isimli kitabından gösterelim: - «Culbertson’ın zihin bağlantısı kavramı, örneğin sesli harflerin görüntü bakımından farklı renklerde algılanması gibi, bir hissî biçimin başka bir anlamda tecrübe edildiği sinestezi vakıasıyla etkilenmiştir. Parmak uçlarına uygulanan dinamik Braille makineleriyle veya sırtlarında titreşen kancalarla bir tür görüntülü tecrübe verme teşebbüsünde bulunulmuş ve görme duyusu kör insanlarda dokunma uyarımıyla taklid edilmeye çalışılmıştır. Tesadüf olarak, optik sinirdeki giriş hatları sayısı (yaklaşık 1 milyon), belkemiğine giren dokunma sinirlerinin sayısına hemen hemen eşittir; yâni, prensib olarak dokunma duyumuz en az görme duyumuz kadar karmaşık deneyimler üretebilir.» “Kedinin gözünden görülen dünya” bahsini de akılda tutarak, yakın gelecekte bu konuda devrim niteliğinde gelişmelerin olacağı yahud zaten “olmuş” gelişmelerin ilân edilebileceği açık. Bugüne dönersek, İBDA Mimarı’na gösterilen ve TELEGRAM adlı eserinde “hologram” olarak bahsedilen görüntülerin “lazer şov” olması ihtimâli bir yana, sözkonusu “gizli” TELEGRAM teknolojisi çerçevesindeki henüz ilân edilmemiş bir teknikle kotarılabileceği de aynı şekilde muhtemeldir. Yeri gelmişken, lazer şov görüntüleri, filmlerden de hatırlanacağı üzere, havada oluşturulabiliyor. Bu görüntüler cezaevi hücresine, hücre duvarındaki veya kapısındaki küçük bir delikten gönderilmiş de olabilir. Kitabtaki “Işık Hüzmesi” başlıklı bölümde anlatılanlar da bu ihtimali güçlendiriyor. Tabiî, doğrudan TELEGRAM teknolojisinin eseri olabilecek hâdiseler de sözkonusu ki, bir tanesini TELEGRAM –Zihin Kontrolü- adlı eserdeki başka bir başlıktan iktibas edelim: - «Bir not: Kartal Cezaevi... Ayağında uzun konçlu postalı, pantolu, dizinden üstü görünmez asker... Dizinden üstü görülmez gardiyan... Tehditlere uygun şekilde, uyurken üstüme saldıran ve uyanık gözle gördüğüm dokunma duyusu olarak algıladığım, 15-20 gardiyan eli; dirseklere kadar çıplak ve gerisi görünmeyen adamlar... Uyanıklıkta bir buud farkı gibi yaşanan ve uyanıklıktan uya-

145

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

nıklığa geçişte – tabiî hâl dediğimiz durumda da, hâdisenin devamı olarak, gülerek kapıdan uzaklaşan bir sürü... Yaşadığım bu ve benzeri olaylarda, her türlü ihtimâli gözönüne almakta oluşumu göstermek üzere, hologram tedâisi içinde veriyorum. Şu veya bu surete bürünebilme istidadı olan cin bahsini ve “resim gönderme” büyü veya teknolojisini de hatırlatarak.» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 283-284)

ELEKTROMANYETİK DALGALARIN TIBBÎ ETKİLERİ Elektromanyetik dalgaların insanlar üzerine çevrilmesi, 1960 Sovyet Rusya’sına kadar uzanıyor. Beş sene boyunca Moskova’daki Amerikan Büyükelçiliği’ne yöneltilen ve “Moskova Sinyali” olarak bilinen bu dalgalar, personel arasında çeşitli fizikî ve zihnî hastalıklara yol açmış ve Amerikan elçisinin de ölümüne sebeb olmuştur.
İnsanlarda gerek hücre bazında gerekse hücrelerden oluşan organlar bazında çoğu bedenî faaliyetler, pozitif ve negatif yüklü iyon veya bileşiklerin taşınması ve depolanması yoluyla sürer. Elektromanyetik dalgaların vücuttaki iyonlar ve dipoller üzerinde hareket ettirici veya durdurucu etkileri vardır. Elektromanyetik dalgalar bu parçacıkların tabiî hareketine mâni olur ve netice olarak hücrelerde ve organlarda çeşitli rahatsızlıklara sebebiyet verir. Prof. Dr. Selim Şeker, Elektromanyetik Alanların Biyolojik Etkileri, Güvenlik Standartları ve Korunma Yöntemleri isimli kitabının önsözünde şunları aktarıyor: - «Elektromanyetik dalgalar, insan organizmasında büyük ölçüde karışıklığa sebeb olabilirler. Vücudun molekül ve atomları dengelerini kaybeder, biyokimyevî faaliyetler etkilenir ve vücudun elektrik sirkülasyonu zarar görür. Meselâ, bedenî fonksiyonların hepsi 1-250 mikrovolt arası çok küçük gerilimli elektrik süreçleriyle devam eder. İnsan sinir sistemi, 500.000 km uzunluğu ve 25 milyar sinir hücresi ile dev bir elektrikî donanıma sahib muazzam bir elektronik sistemdir. Elektrik alanların dışardan bu hassas sisteme tesir etmesi durumunda, tabiî dolaşım zarar görebilir. Kalb dolaşım sistemi ve sinir sisteminde buna bağlı bozukluklar ortaya çıkabilir. Vücudun bağışıklık sisteminin sürekli zayıflamasının “kanseri artıran bir etki” yapacağı sorusu da artık gündeme gelmiş konulardandır.» Vücudumuzdaki tüm dokular, hücrelerden ve hücreler arası sıvılardan oluşur. Dokular, yapıları gereği, yerine göre elektrik akımını geçiren direnç (iletken tel) gibi davranırken, yerine göre de elektrik potansiyeli depolayıp boşaltan kapasitör gibi davranır. Dokulara gelen elektromanyetik dalgaların değişen manyetik alanları, dokuların iletken tel gibi davranması sebebiyle doku içinde indüksiyon akımı oluşturur. Böylelikle vücutta biriken elektrik akımı, metal bir cisme yaklaşıldığında veya dokunulduğunda vücuttan metal cisme doğru ark edecek; yâni kısa bir süre elektrik çarpılması hissi yaşanacaktır.

146

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

Mirzabeyoğlu’nun avukatları, müvekkilinin ve [o tarihte] aynı hücrede kalan diğer tutukluların, ranza veya kapı kolu gibi metal eşyalara dokunduklarında, statik elektrik boşalması diye bilinen küçük elektrik arklarından çok daha şiddetli ve acı verici elektrik çarpılmalarından şikayet ettiklerini aktarmıştı. Şu hâlde diyebiliriz ki, Kartal F Tipi Cezaevinde tutukluların bulunduğu hücreye yakın bir odaya, aşırı düşük frekansta (ELF) elektromanyetik dalga üreten bir cihaz yerleştirilmiş, böyle bir işkence metodu tezgâhlanmıştır. Bu tip elektromanyetik tacizlerde, özellikle ELF (çok düşük frekans) dalgaları kullanılmaktadır. Düşük frekanslı radyasyon, enerjisi az olmasına rağmen, salınım periyodu daha uzun süreli olduğu için vücuda daha fazla nüfuz eder. Yüksek frekanslı radyasyonun etkisi ise daha çok deride ısınma olarak görülür. İBDA Mimarı, yaşadığını aktarıyor: - «Üzerinizde adeta elektrik tesirinin kristalize olması ve adeta bedeninize yapışık görünmez bir elbisenin hapsi içinde kalan hareketiniz; bütün bedeniniz ve beyniniz onun kontrolünde...» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 251) Canlı organizmaların ELF elektrik alanından etkilendiğini söyleyen Prof. Şeker, bu dalgalara maruz kalmanın neticelerinden şöyle bahsediyor: - «Çok düşük frekanslı alanlara belirli sürelerde maruz kalma sonucunda aşağıdaki olaylar ortaya çıkar. a) elektrik şokları, b) yük boşalması, c) doku sıcaklığı artışı, d) yanıklar, e) pacemaker girişi, f) ısı ve şok dışı çeşitli etkiler; Doğu Bloğu literatüründe bahsedilen neurosthenic (nevrastesi sinir yoğunluğu) sendromlarıdır. Bu son etki dışında diğer tüm etkiler çok iyi biçimde anlaşılmış olaylar olup, literatürde ayrıntılı biçimde incelenmektedir. Sovyetler Birliği’ne ait literatürde merkezî sinir sistemi, otonom sinir sistemi ve kardiovascular sistemin, düşük frekanslı alanlarda etkilendiğinden bahsedebilmektedir.» Biyolojik dokuda radyo frekans enerji (RFR) soğurulmasının en iyi bilinen etkisi, ısınmaya yol açmasıdır. En fazla ısı artışı vücudun dış sathı olan deri üzerinde ortaya çıkar ve lokal yanmalar oluşturabilir. İBDA Mimarı, bu ısınma etkisinden “Vücut Isısı” başlığı altında, başka bir kitabtan yaptığı tedaî yollu bir iktibasla bahsediyor. Belirli bir seviyeden sonra ise kan damarları ciddi mânâda zarar görür ve bu sebeble iç organlarda kanamalar oluşur. Bazı organların aşırı ısınmadan dolayı zarar görmeleri mümkündür. Ayrıca vücudun çeşitli bölgelerine ameliyatla yerleştirilmiş metaller RFR’nin yoğunlaşmasına sebeb olabilmektedir. Prof. Şeker, radyo frekans radyasyonunun üreme ile ilgili dokular üzerindeki etkisini şöyle özetliyor: - «Üreme ile ilgili dokular: Göz ve sinir sistemlerinden başka, genital organlar da RF alanlarına karşı çok duyarlıdır. Santimetrik dalga bölgesindeki yüksek alan yoğunluklarında, fark edilir değişmeler olur. Bu şiddetlerde başlıca etki,

147

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

üreme organları üzerinde oluşan ısı etkisidir. Bu organlarda (kadın ve erkek) sıcaklık artışı, morfolojik değişmelere neden olur ve muhtemel dejeneratif işlemler doğurur. Üreme organlarını besleyen kan damarlarını büzebilir yahud yumurtalık veya testislere direkt zarar verebilir. Histolojik araştırmalar, çeşitli işlem fazında, sperm oluşmasının kesildiğini (durakladığını) ortaya koymuştur. Bu morfolojik değişmeler üreme çevriminde, döl azalması, kısırlaşma ve dişi doğum sayısında artış olarak kendini gösterir. RF ışımasının hamile kadınlarda düşük oranında artmaya neden olduğu bilinmektedir. Literatür, hamilelik başlangıcında kısa dalga diathermy tedavisi gören bir annenin fetusunda embryopathy durumu oluştuğunu bildirmektedir. Çocuk doğduğunda, normalden çok daha az kemikleşme eksikliği gibi anormallikler görülür. Bu çerçevede, kan dolaşımında meydana gelen aksaklıklar ve nabız oranında değişmeler sözkonusu olabilir. RF alanlarında çalışan personelde (özellikle kadınlarda) tiroid bezi büyümesi gözlenmiştir. Ayrıca kalb bölgesinde ve kaslarda ağrı, saç dökülmesi ve nefes alma zorluğuna da rastlanmıştır.» Bu noktada, üreme organlarında meydana gelen aksaklıkların vücutta şişmanlama ve şişme gibi tesirleri de ihtimal olarak zikredilebilir.

MUHTEMEL KORUNMA METODLARI Prof. Şeker elektromanyetik silahlardan adı geçen kitabında bahsetmiyor [2010 yılında çıkan Cep Tehlikesi adlı kitabında ise bahsediyor] fakat yüksek gerilim hatlarında veya radyasyon yayan cihazların bulunduğu yerlerde çalışanlar için, radyasyon etkilerinden en iyi korunma metodunun “ekranlama” olduğunu ve bunun için de özel elbiseler bulunduğunu söylüyor.
Bu elbiseler, bir cismin dışının iletken bir kabukla tamamen kuşatılması durumunda, içine elektromanyetik dalgaların ve elektrik akımının giremeyeceği prensibinden faydalanılarak imal ediliyor. “Faraday Kafesi” denilen bu prensibçe, cismi çevreleyen kabuğun iletken olması ve içteki cisimle temas etmemesi gerekir; cisim ile kabuk arasına yalıtkan (elektriği iletmeyen) bir doku koyularak ikinci şart yerine getirilebilir. Eğer dış kabukta delik veya yarık yoksa radyasyonun içteki cisme etkisi sıfırdır. Fakat kabukta varolan küçücük bir delik bile radyasyonun içeriye sızmasına sebeb olabilir. Bahsi geçen teknik, basit bir deneyle isbatlanabilir. Bir cep telefonu çalışır vaziyette iken önce gazete kâğıdı ile (yalıtkan madde), sonra da alüminyum folyo (iletken kabuk) ile boşluk bırakılmadan sarılır. Bu hâlde başka bir telefondan “ekranlanan” telefonu arayarak ulaşılamadığını görebilirsiniz. Aynı deney alüminyum folyo yerine kapağı tam kapanan bir tencere ile de yapılabilir. Bir internet sitesinde yer alan, psikotronik silahlardan korunma metodu olarak insanların kafalarına alüminyum folyolar sarmaları tavsiyesi, sarılan folyoda boyun,

148

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

göz ve (nefes alabilmek için) burun bölgesinde zorunlu olarak bırakılan boşluklar sargının kabuk işlemini yerine getirebilmesine mâni olduğu için hatalıdır. Ayrıca folyo arada bir yalıtkan olmaksızın doğrudan doğruya kafaya sarıldığı için, yâni kabuk ile içerideki cisim temas hâlinde olduğu için, Faraday Kafesi oluşturamaz. Bunun hiçbir etkisinin olmayacağını iddia etmiyoruz, fakat çok yüksek dozdaki elektromanyetik dalgaya maruz kalma ânlarında, kayda değer bir faydası olmayacaktır. Bu arada, dünyanın kendi manyetik alanında meydana gelen âni değişimlerde veya manyetik alan bombardımanlarında, insan saçı, kafatasının üzerinde iletken bir satıh olarak beyni bir miktar koruyabilir. Yukarıda anlatıldığı tarzda elektromanyetik dalgaları engellemek mümkün olsa da, pratikte bunu başarmak oldukça zor. Özel olarak üretilen ekranlama elbiseleri, çevre sıcaklığı 25°C’nin üzerine çıktığında rahatsızlık verebilir. Elektromanyetik dalgalardan kurtulmanın en kolay yolunun, bulunulan ortamı –mümkünse tabiî!terketmek olduğu zannedilebilir. Maalesef, “tek başına” kaçış da işe yaramamaktadır. [Hattâ, bulundukları ülkenin dışına çıkanlara bile TELEGRAM’ın aynı şekilde tatbik edilmeye devam ettiği bilinmektedir. Ancak –hapishânede, hastahânede, kışlada vs. kıstırılmamış mağdurlar için- hiç olmazsa TELEGRAM’la mücadele etme, tesirleri zayıflatma ve failleri teşhis etme şansı vardır.] Zaten “TELEGRAM” ismi altında incelediğimiz bu teknikler, etkili olarak, özellikle “kıstırılmış” insanlar üzerinde uygulanıyor. Meseleyi kendisine açtığımız bir fizik profesörü bu silahların kimler üzerinde kullanıldığını bize sorduğunda, daha çok “kıstırılmış insanlar” üzerinde kullanıldığını söylemiştik. Kendisi de bunun üzerine, “Bu iş fareyi tut, ağzına zehiri koy işi o zaman” demişti ki, aynen öyle. Bakınız İBDA Mimarı, mahut işkencenin ortasında ve dünyaya kapalı hücresinde meseleyi nasıl çözmüş: - «Telegram’ın başlarında, “bu bir din ve ilim çatışmasıdır!” demeleri üzerine, “bu ipten biri düşecek, ama kim?” demiştim. En sonunda, “Allah belânı versin, o kadar çaba boşa gitti! Zaten yıkmaktan başka neden anlarsın?” diyen karısı berbat olmuş, bu sürünün “pire ilâcı mucidi”nin durumuna düşmesinin en canlı numunesidir: İş gide gide, “Uzaktan kumanda” yerine, “pireyi böyle tutar, ilâcı gözüne sıkarsın!” hesabına dönmüştür. Pireyi tuttuktan sonra ilâca ne hâcet? Üstelik, MİT’le, askerle, gardiyanla, mafya bozuntularıyla fizikî çullanmayı hiç görür bir işkence sürecinde, karşılarındakinin pireleşmediğini de gördüler!» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 14)

HÜCRE TİPİ CEZAEVLERİ Hücre tipi cezaevleri, “köşeye sıkışmış kurban” üzerinde istenen taciz ve işkenceyi yapabilme kolaylığını sağlaması sebebiyle, TELEGRAM için biçilmez kaftan. Kişiye uzaktan kolayca ses ve görüntü gönderebilmek yanında, yapılan tacizlerin etkilerini yakından görebilmek açısından da cezaevlerinin TELEGRAM’cılar için ayrı bir avantajı var. Ayrıca, bir kaynaktan çıkan elektromanyetik dalgaların şiddetinin mesafe arttıkça azaldığını göz önüne alırsak, yakın mesafe avantajı bakımından hücre

149

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

tipi cezaevlerinin bu iş için ne derece elverişli olduğu görülür. [Literatüre baktığımızda, hastahâne ve ordu kışlası gibi yerlerin de, TELEGRAM araştırma ve tatbikatı için “ideal” addedildiğini öğreniyoruz.] Hücre tipi cezaevleri, kurbana “kendi ipini kendi eliyle çektirme” yerleri olarak, modern dar ağaçları olarak görülebilir. Bugün tüm dünyada, hukukun, devletlerin gayrı meşruluğunu gizlemek için bir paravanadan başka bir fonksiyonu yoktur. Hücre tipi cezaevleri de işte bu gayrı meşruluğun, devletin elini GÜYA hiç bulaştırmadan, mahkuma “kendi ipini kendi eliyle çektirmek” suretiyle icrâ edildiği yerlerdir. Cezaevlerindeki TELEGRAM operasyonlarının, bu cihazların uzmanları, cezaevi inzibatı, cezaevi personeli ve bazı işbirlikçi mahkumların yardımıyla ve bir “ekib çalışması”yla kotarıldığı anlaşılıyor. Tacizler esnâsında genellikle yalnız olan kurban, sadece kendisinin duyabildiği ve nereden geldiği belli olmayan seslerle, görüntülerle, gürültülerle ve birbirinden şiddetli türlü elektrikî saldırılarla taciz edilir. Cezaevi idaresi, inzibatı ve personeli, bir “tiyatro” sahneler gibi, yeri ve zamanı geldikçe kendilerine düşen “rol”ü oynayıp, TELEGRAM’ı takviye ederler. [Salih Mirzabeyoğlu dışında, yine cezaevinde TELEGRAM’a maruz bırakılan Bhutanlı siyasî lider Tek Nath Rizal’in gördüğü, cezaevinden çıkmasına ve başka bir ülkeye ilticâ etmesine rağmen hâlen görmekte olduğu işkence de bu bakımdan son derece çarpıcı ve öğreticidir.]

BÜYÜ Büyü, bin yıllardan beri süregelen kadîm bir ilimdir. Kur’an-ı Kerîm’de, Babil’e insanları imtihan etmek için gönderilen Harut ve Marut isimli iki melekten sözedilmektedir. Bu iki melek insanlara, eğer isterlerse büyü ilmini onlara öğretebileceklerini söylemiş, fakat ileride bu ilimle sapkınlığa düşebilecekleri konusunda da onları uyarmıştır. İslâm dini, büyü yapmayı kesin emirle men etmiştir.
Hıristiyan, Yahudi, Şaman büyüleri ve başka birçok büyü tekniğinin bu elektromanyetik silahlara paralel olarak kullanılabilmesi imkânı bir yana, bizzat TELEGRAM, “çağdaş büyü” fonksiyonunu görmesi için yapılmaktadır. [Ergenekon sanığı ve farmakolojik “zihin kontrolü” uzmanı Ümit Sayın, 9 Ocak 1993’te Büyük Loca’ya yaptığı “Büyü, Bilim ve Masonluk” başlıklı konuşmasında, “büyünün yerini alan bilim aracılığıyla zihinlerin kontrol edilebileceği” ve “beyinlerin nöro-kimyevî maddelerle yönlendirilebileceği” konularını işliyor. Sayın, konuşmasının sonunda, “aslında gerçek büyü bilimdir ve bilimin belirlediği gerçeklerle çelişen gerçek, gerçek değildir. Bizler bilimin sunduğu imkânları kullanarak büyü felsefesinin ulaşamadığı amaçları da gerçekleştirebiliriz. Büyücülük araç ve metodlarının çağdaş versiyonlarını üretebilir; geliştireceğimiz formülleri ve metodları kullanarak fertleri ve toplumu yönlendirebiliriz” diyor.] Diğer taraftan, “Cinlerin insana aşırı keder, âni heyecan ve âni sevinç ânları gibi vücut dengesinin bozulduğu ve dıştan telkine açık olduğu ânlarda daha kolay tesir edebildiği” meâlindeki tesbit göz önünde bulundurulursa, elektromanyetik silahla-

150

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

rın, insanın hem ruhî hem de fizikî dengesini bozarak insanı büyü ve cinlerin tesirine açık hâle getirebilmesi gibi ayrı bir fonksiyonu da var. [Belki “cihaz”, belki “cin”, belki “büyü” tesiri;] işte İBDA Mimarı’nın yaşadıklarından: - «Kollarımı kilitlemek üzere yatarken saldırgan, keçi gibi üçgen yüzlü ve uzun kulaklı, kuyruğu kanguru kuyruğu gibi, hayvanca pençelerinin – o görünüş içinde son derece ürkütücü maymun elli, toplam olarak; şeytan tasvirlerinin canlı hâli... Derisi ve tüylü yerlerinin rengi, siyaha çalan kahverengi... İsmi de İsmail!..» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 43)

KİM VE NASIL KULLANIYOR? TELEGRAM’cıların İBDA Mimarı’na çatmaları ve silahlarının geri tepip, -bir kısmının- o sıralarda televizyon ekranlarında toplu seks merasimlerinden büyücülüklerine kadar ifşâ olmaları, onlar için ne büyük gam... [Sözkonusu olan, “devletin muhtelif birimleri”nin dahli, katkısı, bilgisi ve ilgisi çerçevesinde âmir, memur ve yatakçılardan oluşan ve “görevli” unsurları zaman içinde kısmen değişen bir “ekib” de olsa], bu “ekib”in geçmişte deşifre olan kısmında kimler vardı? TELEGRAM adlı eserde, kafa kâğıtları ve ruh fotoğrafları mevcut; kısaca:
“Atatürkçü tarikat” olarak basına yansıyan “Dost Tarikati”... “Dost” dedikleri, binbaşılıktan emekli, kendisini Atatürk’ün yarattığına inanan İ. G. [öldürüldü]... Onun ilham ve feyz(!) aldığı, okuma ve yazması olmayan, kulaktan Yunus Emre’nin şiirlerini ezberleyip onun gibi şiir söylemeye yeltenen, ilimsiz ve başıboş girdiği tasavvuf mecraında zamanla cin oyuncağı olan, Adanalı Nakşi Şeyhi(!) olarak bilinen İ. E.... Zamanında Batı Çalışma Grubu’na (BÇG) belge getirip götüren ve askerliği sırasında JİTEM’de eğitildiği söylenen popçu Ç.... Popçu Ç.’e âşık olup bestelerini ona kaptıran, sonra da aşkına karşılık göremeyince “bestelerimi geri versinler” diye televizyon ekranlarında bas bas bağıran, İ. G.’in eski eşi A. E. vs. vs. “Dost” faslı bir yana, -dünyadaki diğer örnekleri de göz önüne alarak- budizmden şamanizme, zerdüştlükten yahudi mistisizmine, hıristiyanlıktan masonluğa ve türlü “ezoterik” görüşlere kadar “yamalı bohça felsefeleri” ve cihaza paralel muhtemel cin-büyü tesiriyle birlikte TELEGRAM’cıların ilk hedefi, kurbanın ilk tepkilerini müşâhede ederek onun psikolojisini tanımaya çalışmak olarak görünüyor. Daha sonra sıra, “iradenin kırılması ve yönlendirilmesi”ne geliyor. Tabiî bunun için de, kişinin çevresinde olup biten hâdiseleri kişide “sistem zihniyeti” oluşturacak biçimde tertiblemek ve kişiye tamamen kuşatıldığının hissettirmek, temel strateji oluyor. İBDA Mimarı, bu stratejiyi şöyle açıklıyor: - «Korku, cesaret, tedirginlik, yahut emniyet duygularının hiçbirinde karar kıldırmamak ve hususen bunları hiçbir mukavemete sebeb vermemek adına yapmak, teslim almanın bellibaşlı bir usulü olmuştur Telegram’da. Hile yapılır, sonra hile olduğu da buldurulur; neticede her yaptığınız, düşündüğünüz şeyin onlar vasıtasıyla olduğu, sizin kumanda altında sadece bir robottan başka bir-

151

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

şey olmadığınız telkin edilir. Ses, konuşan kişinin suretiyle beraber tedricî olarak değişir; falanca iken, filânca olur. Şu, bu. Belli bir dönem seanslarında, her kurgu, bitmeyecekmiş gibi gelen bir işin yeni kurgusunu haber veren şu nakaratla son bulur: - “Oyun bunlar oyun! Oyun içinde oyun, oyun içinde oyun!”» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 25) Yine kitabta, “Huda” (Rabb. Sahib. Hâlık...) ve “Hud’a” (Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir) kelimeleri arasındaki iştikak alâkası işaretleniyor ve TELEGRAM’cıların “oyun bunlar oyun!” diye bağırmalarının arkasındaki ilâhlık ilânı teşhis ediliyor. Yaptıkları işkenceden zevklenip şöyle bağırıyorlar: - «Ben de Tanrı mıyım neyim? Her istediğimi yaptırıyorum sana! Ulan senin ölmen de yaşaman da benim elimde! Ben istemezsem, sen ölemezsin bile!» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 18) Acaba!? Ya İBDA Mimarı’nın “intihar teşebbüsü”nün “şehadet eylemi” olarak TELEGRAM’cıların başında patlamasına ne demeli? Bir de kitabta, “hâdiseyi körüklemek” olarak terimleştirilen, TELEGRAM sırasında cinsî muhtevâlı feci görüntülerin kullanılması hâdisesi var ki, yine temel hedef, kişinin kendisine olan saygısını yitirmesini sağlamak, kişinin iç dengesini yıkmak ve kişiyi işkenceciye kul-bende etmek olsa gerek. İBDA Mimarı, eski devirlerde saçları kesilip kafasına hayvan derisi geçirilen; uzayan saçları bu yüzden geri dönüp beynine saplanan ve neticede insanlıktan çıkan, köle olarak satılan “mankurt adam”ları hatırlatıyor ve TELEGRAM’ı şöyle açıklıyor: - «Makine cinsinden “robot insan” hayâllerinin yanında bu, doğrudan doğruya insanı robotlaştırmak işidir ve bu yüzden hâlimi kimse anlamıyor!» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 59)

KORKU VE NORMATİF ŞUUR HATASI Buraya kadar anlatılanlar hakikaten ürkütücü... Fakat bu noktada okuyucuyu bekleyen bir tehlike var ki; o da “acaba benim de beynim kontrol ediliyor mu?” sorusunun sorulması ve hemen ardından içine girilen korku ve paranoya psikolojisi...
İnsan şuuru “normatif-norm koyucu” bir karaktere sahib ve bu özellik yanlış işletildiğinde, kendisini “normatif şuur hatası” şeklinde gösteriyor. İBDA külliyatından aktaralım: - «İnsanlar tamamen gelişigüzel hâdiselerden bir nizam kurmaya karşı derin bir temayüle sahibtirler. Gelişigüzel hâdiseleri belli bir kanuna göre cereyan

152

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

ediyormuş görmek çok kolay olduğu gibi, bu idrak bir defa teşekkül ettikten sonra da, eğer tahkiki zorsa, kanun kendisini isbat edecek durumları bizzat sağlayabilir. Bâtıl itikat işte budur!.. Batılı bir sosyal psikolog bunun tecrübesini yapmış ve tecrübeye katılanlara rastgele rakam serileri vererek bunlar arasındaki ilgiyi bulmalarını istemiş; neticede, tecrübeye katılanlar, böyle birşey olmadığı söylendiği hâlde, buluşlarını hararetle müdafaaya kalkmışlar!» (Mirzabeyoğlu, Yağmurcu, s. 203-204) İşte bunun gibi, “acaba benim de beynim kontrol ediliyor mu?” sorusu akabinde, başının ağrısından canının sıkıntısına kadar tamamen gelişigüzel hâdiseleri “normatif şuur hatasıyla” zihin kontrolüne bağlayan kişinin içine düştüğü derin korku ve paranoya psikolojisi, bu teknolojinin hesabta olmayan etkileri olarak sayılabilir. Başlangıçta -irade dışı- içine düşülen bu paranoya hâli, “beyninin kontrol edildiği” düşüncesinin uyandırdığı imtiyazlı olma hissi ile, kişinin bir noktadan sonra zevk aldığı birşey hâline bile gelebilir. Aynı şekilde, buraya kadar anlatılanların insanlar üzerinde “tersinden reklam” etkisine sebeb olmaması için de, dünya patronluğuna soyunmuş kişilerin güçlerinin mutlak olmadığını ve karşılarına bir kahraman çıkmadığı için hepsinin cüceler panayırında dev geçinen korkaklar olduğunu belirtmemiz yerinde olur. “Nasıl olsa herşeyimizi biliyorlar, onlar her yerdeler!” gibi teslimiyetçi ifadeler, dünyanın patronluğuna soyunmuş kişilerin en büyük güçlerinden biri olan BASIN vasıtasıyla yaptıkları propagandaların iğdiş ettiği kafalara ait argümanlardır. İBDA Mimarı söylüyor: - «Bir not: Şunu gayet açık olarak bildirmeliyim ki, elektromanyetik dalgalar aracılığıyla dünyadaki herkesin düşünce va davranışlarını takib ve kontrol edebilmek iddiası, “hadiseyi körüklemek” cinsinden, verilen malzemeyi hayâl yoluyla abartma ve kendini mahkûm hissetmeyi sağlama cümlesinden bir telkin ve propaganda işi olarak, palavradır. Bu iş, genel olarak, sorgu veya benzeri hâdiselerin geçtiği, hususen fertlerin kıstırıldığı şartlarda gerçekleştirilen bir iştir. Bu dikkate alınmadığı takdirde, pek çok uyduruk –normatif şuur hatasıkomplo teorileri, bizzat telkincileri çıkarına işletilebilir. Bırakın dünyadaki herkesi kontrol edebilmeyi, bu kontrol kıstırılan tek kişilerde bile yüzde 100 randıman garantisine sahib değildir. Bu husus, kahramanların karalanmasından yüreklerine su serpilen dişi yürekli adamların, düşmanı yıpratanı, düşmanın yönlendirdiği şeklindeki görüşlerine (!) takılınmaması için mühim... “İkiz Kuleler” hikâyesi gibi... Anladınız!..» (Mirzabeyoğlu, Telegram, s. 67-68)

OYUN BOZULDU! Bugün “tek dil, tek din, tek devlet” idealiyle dünya insanlığını bir nevî “modern köleliğe” yaklaştırmak ve onları sistemli bir şekilde sömürmek isteyen Yeni Dünya

153

Telegram ve Zihin Kontrolünün Bazı Temelleri

Düzeni; Üsame bin Ladin veya emsallerini sadece askerî operasyonlarla halledilebilecek düşmanlar olarak görürken, Yeni Dünya Düzeni’ne “dünya çapında bir fikir sistemi - ideoloji” derinlik ve genişliğinde “hayır” diyen İBDA’yı aynı silahlarla yenemeyeceğini farketmiştir. İBDA’nın ipinin çekilmesinin, bizzat fikriyatın “mimarı–teorisyeni”nin fikrinden vazgeçmesinden geçtiğini düşünen “global efendiler”, yerli uşakları vasıtasıyla İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nu “Kemalist yapmak” ve O’nu “mânen katletmek” istemişlerdir. Fakat “oyun” bozuldu. Bahsi geçen barbarca silaha “fikri” ve “fikrinden dolayı şahsı” sebebiyle ve hem Anadolu hem de tüm müslümanlar adına maruz kalan Mirzabeyoğlu, gösterdiği destanlık direnişle, Üstad Necib Fazıl’ın yıllar önce “bu makine gide gide öyle bir yere gidecek ki, bir âleme, beşerî hiçbir cehde yer kalmayacak hiç...” diye işaretlediği, fizikî âlemde ipleri eline alan “MAKİNE”ye karşı RUH’un savaşını vermiş ve kazanmıştır.

AKADEMYA’NIN NOTU: Sencer Ekin tarafından 2004 yılında tamamlanan ve daha önce Akademya’ya Doğru internet sitesinde de yayınlanan yukarıdaki çalışma, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Eylül 2003’te çıkan TELEGRAM –Zihin Kontrolü- adlı eseri vesilesiyle kaleme alınmıştır. O günkü veriler ışığında hazırlanan ve birbirinden değerli bilgilerle yorumlar sunan bu çarpıcı araştırmada –yazıldığı tarih bakımındantabiî olarak bulunamayacak bazı tesbit ve yorumlar, tarafımızdan köşeli parantezler içinde verilmiş, metinde de birkaç küçük fakat önemli bulduğumuz redaksiyon yapılmıştır. Sencer Ekin’in, bu kıymetli araştırmasına yeni veri ve bilgiler ışığında bizzat kendisinin son şeklini vereceği, hattâ bu değerli çalışmasını kitablaştıracağı günleri dört gözle bekliyor, bilvesile kendisine çok teşekkür ediyoruz.

154

Salih Mirzabeyoğlu
Rei Takahara

Asılsız suçlamalarla Türkiye’deki yüksek güvenlikli bir hapishânede tutulan eşsiz bir fikir adamı... Bu ismi ilk kez kaç sene önce duydum, hatırlamıyorum. O, aralıksız 10 yılı aşkın bir süredir, gece-gündüz uygulanan özel bir işkencenin muhatabı... Yıllara dayanan bir dostluğumuz olan Reha’nın ağzından bunu ilk duyduğumda, aslında pek inanmadım, inanamadım. Açıkçası, “haydi canım, böyle bir şey gerçek olabilir mi?” tarzında bir hisse kapıldım. Fakat, Mirzabeyoğlu’nun hapishânede yaşadığı tecrübeleri, yâni B-YEDİ’yi okuduğumda, bu defa, O’nun ne denli bir yalnızlık ve ümitsizlik içine fırlatıldığını anlayacaktım. Kendisine yapılan tüm o şeyleri anlatsa da, derdini lâyıkıyla anlayan birisini bulamama duygusunu yaşadığını gördüm. Kendisine yardım etmek isteyen yakınlarının ve destekçilerinin dahi hakkıyla anlayamayacağı derin bir karanlığın içinde devam ede geldi hep O’nun savaşı. O’nun [internette yayınlanan] ÖLÜM ODASI / B-YEDİ’nin başına konulmuş fotoğrafındaki o delici bakış; hırpalandığı âşikar yüzünde bile ışığını kaybetmemiş o gözler; evet, tam anlamıyla bir savaşçının ifadesiydi. O gözleri görünce, “ne yapabilirim”in ıztırabını yaşadım. Neticede, Türkiye’deki yayıncının vesilesiyle, Mirzabeyoğlu’nun ÖLÜM ODASI / B-YEDİ’sinden yaptığımız “Seçmeler”i Japon okurla tanıştırabilme imkânı bulduk. Türkiye’de uzun aralıklarla yayınlanan bir derginin [Akademya] kolayca Japon okuruna ulaşabileceğini beklemek belki zor ama, meselâ bir kişi dahi okusa ve o bir

155

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

ve o bir kişi de başka birine aktarsa, şimdilik kâfi. Eserin yazımı hâlen devam ediyor; eser tamamlandığında ve kitabın inşallah Japonya’daki okurla tanışacağı gün geldiğinde, büyük etki yapacağına inanıyorum. Buna vesile olabilmek, bizler için büyük bir mutluluk kaynağı olacak. Yine bu vesileyle, çok uzaklarda, Japonya’da da, Mirzabeyoğlu’nun bir ân evvel hürriyetine kavuşması için dua eden birilerinin olduğunun, hem Türkiye’de, hem dış dünyada, hem de bilhassa Mirzabeyoğlu’nun kendisince bilinmesini isterim. Bu çalışmamızın, bilinen mânâda bir “tercüme” olmadığının da altını çizmek istiyorum. Yirmi yıldır Japonya’da yaşayan Türk dostum Reha’nın Japonca konuşma açısından hiçbir problemi olmasa da, Japonca yazma ve okuma konusunda yeterli olduğunu söyleyemem. Benim de Türkçem, ihtisas sahası İngilizce-Japonca olan profesyonel bir tercüman olmama rağmen, ancak başlangıç seviyesinde. Pek itimat veren bir ikili gibi görünmesek de, her kelime ve cümlenin tek tek üzerinde durarak, mânâların sağlamasını birlikte yaparak, tüm bu Japonca’ya tercüme çalışmasını sürdürdük. Reha, Mirzabeyoğlu’na uzun zamandır hürmet duyan, yazdıklarını takib eden, O’nun düşürüldüğü durumu birazcık olsun anlayabilmek için zihin kontrolünü [TELEGRAM’ı] araştıran biri. Mirzabeyoğlu ise, yazı dili ve üslûbunun orijinalliği yanında, yazdıklarının muhtevâsının da ayrıca zorluğu sebebiyle, kolayca sindirilemeyecek bir şahsiyet. Yine de Reha, orijinal metinleri defalarca okuyarak, Mirzabeyoğlu’nun verdiği mesajı-mânâyı mümkün mertebe yakalamak için çalıştı. Ben de Reha’nın açıklamalarını dinleyip, en uygun Japonca karşılığı bulmak için çalıştım. Bununla birlikte, kusursuz bir çalışma yaptık diyemeyiz. Metinler Türkçesi ile beraber verileceğinden, şayet okuyucudan bir tavsiye ve düzeltme gelirse, bu bizi ancak mutlu eder. İlâveten, Japonca okunuş kolaylığını temin için, orijinal metindeki bazı paragrafları bölme yoluna gittiğimizi de belirtmek isterim. Son sözüm, kendim de bir Müslüman olarak, Mirzabeyoğlu’nun kurtuluşu-huzuru için duacı olduğumdur. Tokyo, 28 Aralık 2010

156

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

157

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

158

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

B-7 Ölüm Odası - B-Yedi / Seçmeler

Türkçeden Japoncaya Tercüme: Rei Takahara Reha Suvari

vol.3

NLP(Neuro-Linguistic Programming ……

)

159

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

PROGRAMLAMA Bir insanın de erlendirme ve davranı ekli, de i tirilebilir, yerine

ba kası ikame edilebilir düzenlemelerden –programlardan– olu ur. Meselâ caddeyi güvenli geçmek için, yaya geçidinin uygun oldu u ö renildi; bu tatbik edilir. Ama çe itli sebeblerle kullanamadı ımız bir yaya geçidi ile kar ıla tı ımızda, ya basit bir faaliyetimizi birkaç yüz metre yürüdükten sonra gerçekle tirece iz, yahut o ö renilen do runun lüzumsuz yorgunlu una katlanmadan, pratik bir usûle ba vurup sözkonusu bombo caddeyi yürüyerek geçece iz… Bunun yanında u örnek: Sigara, alkol, kör cesaret, ba arısını son ânda kendi kendine mahvetme veya di er ekiller, her zaman aynı hatâları yapma ve

kendine sınırlar koyma programlarına ne demeli? Bunların yerine NLP ile yeni programlar koymalı…

NLP

Daha ziyâde, insanın günlük hayat problemlerini a maya yönelik bir motivasyon-kabiliyetlerini hedefe do ru kı kırtma i i olarak psikolojik bir teknik, usûl ve amaç bakımından da pek çok yol ve tavsiye çe idi olan NLP, araç ve insanla ba kasının dikkatini çekmeden nitelikleri çe itli zor kullanma ve ki iyi kontol altına alma ve yönlendirme i i olan

160

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

TELEGRAM’la, gaye-rıza ve mahiyetleri ayrı olmakla birlikte, “BEYN DÜZENLEME” ve “ISLAH D L PROGRAMLAMA” eklinde birbirini tedâi eden yönlerinden dolayı andı ımız bir mevzu… Bir eyi, bilinen veya daha kolay anla ılabilecek bir eye temasla anlatabilme ihtiyacı.

CM

Bu ihtiyaçla ilgili olarak ikaz edelim: Okuldan, bir meslek ö retmeden, reklâmdan, propagandadan, psikolojiden, tıbtan, do rudan beyinle ve onun fonksiyonları ile ilgili nörolojiye, en genel anlamda e itimden en özel bran lara kadar her ey, neticede o mevzu ile ilgili beyni düzenleme ve ona göre ıslah i idir; aklı kullanmak üzere mantık zarureti gibi. Neticede: TELEGRAM’ı anlatırken temas edilen veya misâl olarak kullanılan mevzularla, bizzat TELEGRAM’ı birbirine karı tırmamak lâzımdır. Bu, mevzuyu piç etmesinden TELEGRAMCILAR’ın i ine yaramakta, TELEGRAM’a alınan ki iyi anlayanlardan(!) dolayı büsbütün zor duruma dü ürmektedir; en sonu büsbütün sükût, teslimiyet veya delirmek gibi.

161

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

?!

Cihazın fizikî tesir olarak beyin-vücud üzerindeki ha meti bir yana, o yoldan olanları çekmi ve olabilecekleri de göze almı ekilde, söz olarak, tek

konusu yara üstündeki sinek rahatsızlıklarını kabullenmi

ba ıma anlatmaya devam ediyorum: mdad meselesi bazı dostların umurunda, ama yetmiyor. Bu izâhlar çerçevesinde, aya ına bir a ırlık ba lanarak suya atılmı adamın, –o ekilde ya ama müddeti içinde–, suyun altında gördüklerini ve hissettiklerini anlatmasına benzer, anlatıyorum; aya ımda a ırlık, suyun içindeyim, hâlimi bildiklerinize kıyas ederek, suyun altında oldu umu anlayın hesabı. Sakın, “suyun altındaki adam nasıl konu abilir!” diye M SÂL’e takılmayın!

……

162

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

“TELEGRAM” NE DEMEK? Telegram; telegraf demek, haber demek. Zihin kontrol ve yönlendirme i ine, TELEGRAM denilip denilmedi ini hâlen bilmiyorum. NYMPHALAR, alaylı bir ekilde, yaptıkları i büsbütün esrarengiz bilinsin hevesi de içinde olarak, uluslararası literatürde böyle denmedi ini söylüyorlar. Ben de, “ARAR benle alay etmek ve alay etsinler diye böyle bir ey

söylediyse bile, bu, meseleyi anlatırken bana yardımı bakımından, benim koydu um bir isim diye kabulümdür” diyorum. Alay edilmek bir yana, ya ananı anlatmak bakımından, yakı ıklı bir adama “Cemâl” ismi gibi, tam uygun; ve alay için söyleyeni, kendime hizmet ettirmi oluyorum. Yoksa da, bu i e bu isim, literatüre benimle girmi olsun!

2

163

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

( depression( )”

)

“major

2005 07

GÖZALTI - YÖNLEND RME - KONTROLE ALMA …… TELEGRAM’da, Metris hâdiselerinin hemen akabinde bir linç

psikolojisine maruz olarak ve tecrübesizli imle, hususen KARTAL ve Bakırköy’de, 2005-2007 arası –bu NYMPHALAR’ın ho una gidecek bir söz olacak!– o ba arıyı yakalama çabası içinde BOLU’da, ya adı ım hava hissediliyor mu? e devam edilen bir süreçteyim.

164

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

Bir insanı, hangi artlarda ve ne zannettirerek, nasıl tecrid edersen et, çevreye kar ı gerçekli i o olur; ve bu gerçeklik, onu oldurulmak istenendir. TELEGRAM’da, ya delirerek geberirsin, yahut robot olursun i i. Görünü te her ey normaldir, farkında olmadan belki yakınların bile yardım zannında iken kullanılan; veya tehdit ve antaj vesilesi.

vol.7

1999

1

……

OK … Evet; bayıldım mı, uyudum mu bitkinli inin ardından, yine elektronik cihazın hüneriyle uyandırıldım. Bana aniden, “küçük kızının ismi ne?”

165

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

diyen ARAR’ın konu ması; birden kapıldı ım-kaptırıldı ım PAN K hissi ve ona e lik eden bir hafıza kaybı. Kızımın ismini HATIRLAMIYORUM! Aradan birkaç dakika geçince, hatırladım; ve aynı panikle, e imin, çocuklarımın, annemin, babamın, karde lerimin isimlerini küçük not kâ ıdına, böyle bir duruma tedbir diye yazdım. Sonraki günlerde, ezan ve kameti, hatta Kelime-i Tevhidi ve Kelime-i ehadeti… Aramalarda,

gelenlerin karı tırdı ı kâ ıtlar arasında bunlar da var; özellikle, askerler bana yapılanı bilmiyorlarsa, kafayı oynattı ımın birebir olmu oluyorlar. Bu sıkıntı ayrı. âhidleri de

vol.14 ……

“ K.Y ”

” “

6

7

T(

) T

30

166

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

“M RZABEYO LU DUVARI DELEREK…” Bir not, (Kartal Cezaevi ile ilgili ve TELEGRAM isimli kitabımdan): “Cinsî saldırganlık” deyince, nedense, televizyonlardan tanıdı ımız emekli Orgeneral K.Y. geldi aklıma. Tasviri uzun sürer yorgun ve bitkin artlarda, sabaha kadar do rudan beyne yollanan “konu malar”dan sonra, saat 6.30-7’de kapı açıldı; söylendi i üzere, sorguda “kaybedilmek” için ko u tan çıkarılıyorum. Tek ba ıma, havalandırılmamı ve bu yüzden bo ucu ve havasızlıktan ölecekmi im gibi gelen ziyaret yerinde 1 saat kadar bekletiliyorum. Nihayet oradan alınıyorum ve ba larında Bulgar kırması T. isimli (soyadı malûmumuz) bir Ba gardiyan’ın bulundu u gardiyan grubu ile çıkı kapısına geliyorum. Onun “açılın açılın,

Kumandan geliyor!” alaycı edasıyla, askerin arama yaptı ı yerdeyim. Ardından, bu ha in görünmeye emirli çocukların beni arabaya bindirmesi. Araba, hareket etmeden yarım saat kadar sarsıntıyla çalı ıyor; ba larındakinin, “yeteri kadar yorulmu tur, gidelim!” demesinin akabinde yola çıkıyoruz.

“ ”

ATV

A.K.

(Salih Mirzabeyo lu)

20 25 “ ”

167

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

Telegram’da, sürekli olarak kur una dizilmeye götürüldü üm eklinde konu malar; öbür bölümde akur ukur silâh sesleri, silahlara arjör

takıp çıkarmalar. Unutmadan: Ak am, koridordan gelen televizyon sesi haberlerde, ATV’den A.K.’nın sesiyle, “bu ak am Kartal Cezaevi’nden ko u un duvarını delerek kaçmaya çalı an Salih Mirzabeyo lu, askerin açtı ı ate sonucu öldürüldü!” diye bir haber geçmi ti. Evet; bir yere geldik. Arabadaki askerler indiler ve kapıyı açık bıraktılar. Dı arıdan, “idam mangası yerine, mar hizaya geçti, verilen ikinci mar !” komutuyla, 20-25 silâhlı asker komutta silâhlara mermi sürüldü.

Telegram’daki ses, faili meçhul cinayetleri ve cesedlerin atıldı ı çukurları daha önce bana göstermi oldu unu hatırlatarak, o mekânda

bulundu umuzu hatırlatarak, o mekânda bulundu umuzu söylüyor.

……

……

Dı arıda, infaz için birinin beklendi ine ve gelip gelmediklerine dair konu malar. u, bu derken, arabaya bindiler, hareket ettik. Olanlara

kar ı –sahiden– son derece ilgisiz bir tavır içinde, tevekkülle “Lâ havle…” çekiyorum ve yerimden kalkıp “nereye geldik?” diye bile küçük pencereden bakmıyorum. Çar ı içi sesler gibi bir eyler; “aa! Gelin gelin,

168

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

bakın televizyonda Salih Mirzabeyo lu var!” … Gûya görüntümü millete seyrettiriyorlar; küçük çocuk sesleri, kınayan bir kadın, küfür eden bir erkek. Gerçek olamaz sanıyorum! gelen Evet; bu konu malar, niyetine ben de

ko u tayken dinletilmi ti.

koridordan

televizyon

haberleri

2

“ ”

Kapı açılıyor ve benim için herbir übheli kalabalı ın arasından, askerin olu turdu u koridor içinden geçirilerek bir binaya giriyorum. “Adliye” filân diye yazı gördüm ama, binaya girince koptum. Tertibat alanlar vesaire derken, büyükçe ve duvarları dosya dolu bir odaya alındım. Telegram’da, Askerî Mahkeme’ye getirildi im söyleniyor. O kadar biteviye bir konu ma ki, bir eyi dü ünmeye, iki eyi birbirine münasebetlendirmeye dair

gücünüz kalmıyor. Bu Askerî Mahkeme davası, daha Kartal Cezaevi’ne ilk geldi imiz geceki mü ahede odasında ba lamı tı

…… K.Y. “ ” K.Y.

……

169

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

K.Y. ” Dost tarikati

“ ……

dost

… Duvarları dosya dolu oda; iki daktilo hanımın bulundu u iki masa ve kö edeki koltukta bir maket; evet, ba ı hafif öne e ik ve “derin duru bakı ı” içinde tecessüsünü gizleyemeyen Emekli Orgeneral K.Y… Beni getiren askerlerden biri, beni uyarıcı olmak için ona yöneliyor ve “Komutanım, kahve ister misiniz?” diyor. lgili görünmeksizin Hanım’a dönüyorum ve buranın neresi oldu unu soruyorum. O, a ırmı , gıyabiyi vicahiye çevirmek için geldi imi anlatıyor; Pendik imi . (Neyin gıyabisi oldu unu o zaman bilmedi im gibi, buna benzer mahkemelerin ne

170

Ölüm Odası’ndan Türkçe-Japonca Seçmeler

oldu unu, ne olup bitti ini anlıyor da de ildim. Telegram’ın bo azıma kadar, söz, beden, beyin, ne hüneri varsa beni batırdı ı ve bo ulmamak için direndi im o artlarda, “kirpi imde toz var mı?” kabilinden fantezi kalan o “mahkeme mevzuları”, bugün de bilmedi im eyler. u satırları yazarken bile, NYMPHALAR, idam mahkememi, “dik duru umu” eksiltmeye yönelik bir karalama malzemesine çevirme ve bunu bizzat bana telkin gayretindeler. söyledi im gibi: Bunda, uurum yerli yerinde oldu u her zaman da RENMEDEN do an ilgisizli e dikkat edin! Ben,

hâdiselerin akı ıyla bir olmu um; ölümüne bir iddia, ya hep, ya hiçteyim!) Aradan üç-be dakika geçmeden dönüp baktım ki, K.Y. yok. Tabiî o zamanlar ben daha “Dost tarikati” benzeri olu umları bilmiyorum ve… Bu kadar yeter!

171

Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram

Sedat Bulut

Bilindiği gibi 28 Şubatçıların yürüttüğü operasyon dahilinde 29 Aralık 1998’te Ramazan ayında tutuklanarak cezaevine sevkedilen Salih Mirzabeyoğlu, dâvasında İddianame ve Gerekçeli Kararı’nda da geçtiği şekilde; “her ne kadar bir eylemi ve eylem tâlimatı olduğu tesbit edilememiş olsa da” idama mahkûm edilmiştir. O tarihten itibaren geçen 12 yılın 6 yılını 3 metrelik hücrede geçiren Mütefekkir, bu yetmiyormuş gibi tam 11 yıldır da “Telegram” işkencesine mâruz kalmaktadır. Bu süre içinde “Telegram” ve diğer işkencelerin muhakemesi, verilen hukuk mücadelesi gibi konuların yanısıra, 15 cildi cezaevinde yazılmak kaydıyda 56 ciltlik eser sahibi olan Salih Mirzabeyoğlu’nun çilesini, dâvasını, fikirlerini ve şahsiyetini bir bir izaha çalışmak, kitablık çapta bir eser gerektirdiğinden dolayı bu mevzuuları saded dışı tutarak meramımızı kestirmeden ifade etmek durumundayız. Salih Mirzabeyoğlu tam 11 yıldır “Telegram” işkencesine mâruz kalmasına ve bu konuda “Telegram” ve “Ölüm Odası” adlı iki eser yazmasına rağmen, hükûmet erkanı ve resmî kurumlar başta olmak kaydıyla, partiler, sivil örgütler, cemaatler, basın vesair kim varsa, bugüne kadar hepsi birden ağız birliği etmişcesine bu işkenceyi görmemezlikten, bu sesi duymamazlıktan gelmektedir. Her vicdan taşıyıcı insanı çıldırtması gereken bu sessizlik, İrfan Sultanı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerini okuyan ve O’na, dâvasına kendini yakın hisseden her “gönüldaş”ı yıllardır derinden yaralamakta, bir çığlık, bir haykırış ile dahi olsa, seslerinin cemiyet meydanında yankılanması için nasıl bir çaba sarfedilmesi gerektiğinin münazarası yapılmakta ve; “şöyle yapılmalı, böyle hareket edilmeli” şeklinde çeşitli fikir ve kanaatler beyan edilmektedir.

172

Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram

Nihayet bu sessizliği bozmak isteyen birkaç gönüldaş, 8 Kasım 2010 tarihinde Ak Parti Genel Merkezi’ne bir dilekçe vermek sûretiyle harekete geçmiştir. 22 Kasım 2010 tarihinde CHP Genel Merkezi’ne, 29 Kasım 2010 tarihinde MHP Genel Merkezi’ne, 6 Aralık 2010 tarihinde SP Genel Merkezi’ne, 15 Aralık 2010 tarihinde BBP Genel Merkezi’ne, 28 Aralık 2010 tarihinde TP Genel Merkezi’ne dilekçe verilmiştir. 13 Aralık 2010 tarihinde Has Parti ziyaret edilmiş herhangi bir yetkili ile görüşülemediğinden dolayı randevu talebinde bulunulmuş fakat o tarihten itibaren randevu talebine henüz bir cevab verilmemiştir. Bu görüşmeler, eksiğiyle fazlasıyla bazı dergi ve internet sitelerinde yayınlanmıştır. Burada çok kısa olarak bu görüşmelerin muhtevâsını paylaşmak istiyoruz.

PARTİLERE VERİLEN DİLEKÇE VE YETKİLİLERİN İFADELERİ Ak Parti’ye yedi, MHP, CHP, SP, BBP ve TP’ye de on maddelik dilekçeye ek olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatlarından Sayın Ali Rıza Yaman’ın Gazeteci Samed Doğan ile yaptığı ve www.habertaraf.com isimli sitede yayınlanan dört küsür sayfalık raportajı adı geçen Partilerin genel merkezlerindeki yetkililere takdim edilmiştir. Bu dilekçelerin hûlâsası şöyledir: Hayatı boyunca yerli-yabancı hiçbir kimsenin piyonu olmayan ve asla olmayacak olan ve tamamen bu toprakların, yani “öz” malımız olan; bize “kökler”imizi hatırlatan fikirlerden müteşekkil 56 ciltlik eserin altında imzası olan Salih Mirzabeyoğlu’nun tutuklanması ve onanan idam kararının hukuk dışı olması, şahsına yapılan “Telegram” işkencesinin durdurulması ve işkencecilerin tesbit edilerek adâlet önünde hesab vermeleri için yetkililerin harekete geçmesi; bu sessizliğin, vurdumduymazlığın son bulması...
Parti Genel Merkezlerindeki intıbâların hûlâsası: AK Parti Genel Merkezi’ne verilen dilekçeye dair yetkililer, Adeviye Yeşiloğlu ve Ayşe Tercan’a adı geçen dilekçenin “Adâlet Bakanlığı’na verileceğini” ifade etmişler, ayrıca, Genel Başkan Yardımcısı Sayın Abdulkadir Aksu’ya dilekçenin bir nüshası takdim edilmiş, Sayın Aksu “konuyla ilgileneceğini” beyan etmiştir. CHP Genel Merkezi’nde dilekçe, Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’e takdim edilmiştir. “Telegram” işkencesine benzer işkence türlerinin bir kısmından haberdar olduğunu beyan eden Sayın Gürsel, “bu tür işkencelerin Amerika tarafından organize edildiği”ne dikkat çektikten sonra bu meseleyi Genel Başkanı ile konuşacağını ifade etmiştir. Sayın Tekin ayrıca, Konya Milletvekili Sayın Atilla Kart’dan randevu taleb ederek arkadaşlarla bizzat görüşmesini ricâ etmiştir. 24 Kasım 2010 tarihinde de randevu gerçekleşmiş, Milletvekili Atilla Kart, Meclis Komisyonuna “Telegram” işkencesi hakkında “en kısa zamanda bir soru önergesi vereceğini ve meselenin takibçisi olacağını” ifade etmiştir. MHP Genel Merkezi’nde dilekçe, İnsan Hakları Komisyon Başkan Yardımcısı Yozgat Milletvekili Sayın Mehmed Ekici’ye takdim edilmiştir. Sayın Ekici de “bu tür işkence ve benzerlerinin İsrail tarafından uygulandığını fakat isbatının şu ân müm-

173

Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram

kün olmadığını” beyan etmiş, ayrıca, “Bolu Cezaevi ziyaretinde Salih Mirzabeyoğlu ile bizzat görüşeceğini ve elinden geleni yapacağını” samimiyetle ifade etmiştir. Sayın Ekici, meselenin İnsan Hakları Komisyonu’na taşınması gerektiğini, bunun usûlünün de Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları yahud yakınları tarafından Komisyon’a bir dilekçe sunulması şeklinde olacağını söylemekle birlikte, takdire şâyandır ki, “Mirzabeyoğlu’nun asla böyle bir dilekçe vermeyeceğini” ifade etmeyi ihmâl etmemiştir. SP Genel Merkezi’nde dilekçe, Teşkilat Başkanı Sayın Birol Aydın’a verilmiştir. Sayın Aydın, “Salih Mirzabeyoğlu’na yapılan işkencenin kabul edilemez” olduğunu belirtip, “Allah yardımcısı olsun!” temennisinde bulunmuştur. Ayrıca, Genel Başkan Yardımcısı Temel Karamollaoğlu ile görüşülmüştür. Sayın Karamollaoğlu “Telegram gibi işkencelerin masonlar ve yahudiler tarafından uygulandığını” belirtip Mirzabeyoğlu’na yapılan işkencenin kabul edilemez olduğunu, bu meselenin kendisi ile her zaman görüşülebileceğini ve bunun İnsan Hakları Komisyonu ve diğer platformlara taşınması gerektiğini beyan etmiştir. Genel Merkez’e yakın olan Millî Gazete bürosundaki muhabirler de Salih Mirzabeyoğlu’nun maruz kaldığı “Telegram” işkencesi ile yakından ilgilenmiş, kendilerinin bilgilendirilmesi neticesinde 9 Aralık 2010 tarihinde haber manşete taşınmıştır. BBP Genel Merkezi’nde dilekçe, Genel Başkan Yalçın Topçu’ya takdim edilmiştir. Sayın Topçu, “kendisinin ve arkadaşlarının da işkence gördüğünü ve bazı arkadaşlarının hâlen mahpushânede yattığını” belirttikten sonra Sayın Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehâdetiyle noktalanan helikopter kazasında “suikast ihtimali” üzerinde durduklarını ve bu meseleyle ilgili Sayın Başbakan’a rapor vereceğini, bu arada Salih Mirzabeyoğlu’nun maruz kaldığı “Telegram” işkencesi ve ilgili talebleri Sayın Başbakan’a bildireceğini beyan etmiştir. Ayrıca Sayın Topçu, Salih Mirzabeyoğlu ve O’na uygulanan “Telegram” işkencesinin siyasî partiler dahil olmak üzere hiçbir sivil inisiyatif kurumu tarafından -“siyasî rant” için dahi olsa- dile getirilmeye pek yanaşılmayacağını da özellikle vurgulamıştır. TP Genel Merkezi’nde dilekçe, Genel Başkan Abdullatif Şener’e takdim edilmiştir. Sayın Şener, “1974 Gölge ve 1979-80 yıllarındaki Akıncı Güç dergilerinden itibaren Salih Mirzabeyoğlu’ndan haberdar olduğunu ve fikirlerini biraz da olsa bildiğini fakat, fikirlerini bu zamana uyarlamanın mümkün olmadığını” ifade etmiştir; hattâ, Mirzabeyoğlu’nun “Moro Destanı” adlı şiir kitabından bir şiiri ezbere okuduktan sonra, uzun zamandır Mirzabeyoğlu’nun ne durumda olduğundan haberdar olmadığını söylemiştir. Sayın Şener ayrıca, Salih Mirzabeyoğlu’nun maruz kaldığı “Telegram” işkencesinin kabul edilemez olduğunu ve “56 cilt eser sahibi birisine bu kadar ağır ceza verilmemesi” lâzım geldiğini de beyan etmiştir. Sayın Şener, kendisini ziyaret eden arkadaşların herbirine bir gazeteci ile yaptığı raportajdan oluşan kendi kitabını hediye etme nezâketinde de bulunmuştur. Has Parti Genel Merkezi’nden randuvu talebimize henüz bir cevab gelmemiştir. Bundan sonra da uygun görülen parti ve sivil kuruluşlara ziyaret ve bir kısım faaliyetlerin ardı arkası kesilmeden ülke çapında sürdürülmesi temennimizdir.

174

Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram

ZİYARETLERİN GAYESİ Şimdiye kadar gerçekleştirdiğimiz ziyaretlerden biricik gayemiz, İrfan Sultanı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun mâruz kaldığı “Telegram” işkencesinin, tabandan tavana kadar her vicdan sahibi insan tarafından sesli, rahat ve korkusuz bir şekilde cemiyet meydanında konuşulabilmesini sağlayabilmektir.
Babasını kesen, anasını satırla doğruyan ne caniler, kadın-ihtiyar, çoluk-çocuk ayırdetmeden nice mazlum insanların üzerine mermi boşaltan nice katiller sözkonusu olduğu zaman bile bu fiil ve sahibleri cemiyet meydanında rahat bir şekilde konuşuyor, konuşuluyor, bir kısım medya tarafından “reyting” malzemesi olarak kullanılıyor; hattâ bir kısım zümre tarafından bunların yaptıkları fiiller tasvib edilmekle birlikte müdafâ da ediliyor. Fakat, 56 cilt eser sahibi olan Salih Mirzabeyoğlu sözkonusu olduğu zaman ekseriyet lâl da oluyor, kör de oluyor, sağır da… Bu sessizliği bozabilir, bu vurdumduymazlığa son verebilir, vicdan sahibi her insanda sesimizin yankısını duyabilir ve böylece her vicdan avcısının maskesini indirebilirsek, ne alâ.. Herkesin anladığı bildiği dünya, gördüğü, idrak ettiği dünyadır. Herkes fikir ve kanaatleri, söz ve hadiseleri ancak istidadı nisbetince idrak eder. Edâ ve tavırlarına da bu çerçevede çekidüzen verir. Bu düsturu mevzuumuzla, yani her türlü kurum ve kuruluşa ziyaretimizle alâkalandıracak olursak, önce bizi, bizim anlattığımız gibi anlamak ve tarif etmek gerektiği, şuurla hareket eden her ehl-i vicdan tarafından kabul edilir, dolayısıyla bu yolculuktaki murad da gayet rahat bir şekilde anlaşılır. Biz, şimdiye kadar gerçekleştirdiğimiz ziyaretlerde hiçbir yerden; kimseden aman aman bir ricada bulunmadık, asla minnet altında kalmayı istemedik ve hiçbir kimsenin umudumuz olmasını beklemedik; zira Salih Mirzabeyoğlu’nun kimseye bir ricâsı, bir minneti yok. Bir borcu yok!.. Biz, sadece sesimizi duyurmak ve cemiyet meydanında bu sesin yankılanmasını istedik. Vicdanı olan, yüreği yeten herkesi de bu sesi yankılandırmaya dâvet ettik. Daha sonra “şunu da yapacağız, bunu da yapacağız!” gibi şeylerin söylenmesini ise mahzur addettik, zira hem hiçbir şeyin garantisi yok, hem de sesimizin yankısı henüz muamma. Yürüyüp göreceğiz. Netice; Takdir-i İlâhi ne ise, o olur!.. Bu yolculuk sürecinde sesimizin az da olsa cemiyet meydanında yankılanması ve bazı şahsiyetlerin ifadeleri bizi memnun ettiği gibi, bizi inciten ve müteessir eden bazı şeyler de oldu. Bunlar bir yere kadar önemli. Bundan sonra önemli olan, bu sesin, Salih Mirzabeyoğlu’nun sesinin her yerde yankılanmasıdır. İrfan Sultanı Salih Mirzabeyoğlu: “Kalem kullanacak yerde kılıç, kılıç kullanacak yerde kalem kullanılmaz!” der. Bizim faaliyetlerimizi “kalem” faaliyetleri olarak değerlendirilebilir. Biz, mazlumuz fakat, korkak değiliz. Korkuyoruz fakat, insanlardan değil, üzerimizdeki vebâlden; Allah’tan. Başarmak istiyoruz fakat, başkalaşarak değil; kendimiz kalarak. Yoksa ölüm, dünyada herkesin nihaî kaderi… “Bir türlü kurtaramadınız gitti!” Ne diyelim: bir türlü kendimizi kurtaramadık gitti!..

175

Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram

NE YAPILMASI GEREKTİĞİNE DAİR HÂSIL OLAN KANAATLER Gerçekleştirdiğimiz ziyaretlerin neredeyse tamamında görüşme yaptığımız her şahsiyet bu teşebbüsün bir “dernek” çatısı altında olup olmadığını sordu. Bir derneğimizin olmaması ise, büyük bir eksiklik olarak ifade edildi. Ayrıca, görüştüğümüz her şahsiyet, “Telegram” hakkında mevzunun uzmanı olan resmî bir yetkili veya en azından meseleyle ilgilenen bir avukat ile görüşmek istediklerini beyan etti. Hattâ, İnsan Hakları Komisyonu’na “Telegram” işkencesi ile ilgili bir dilekçe verilmesinin akabinde meselenin Meclis gündemine taşınabileceğinden tutun da, Salih Mirzabeyoğlu’nun yeniden yargılanması için tekrar dâva açılması gerektiğinden bahsedenler dahi oldu.
Kısaca, Parti Genel Merkezlerine yapılan ziyaret ve yetkililerle görüşmeler, netice itibarıyla bundan sonra “neler yapılması gerektiği”ne dair bizde bazı kanaatler oluşturdu. Bu kanaatleri sizlerle paylaşmak istiyoruz. Akademya, İlmâ, Aylık, Furkan ve Baran dergileri öncülüğünde ve en az iki avukatın katılımıyla “Telegram İşkencesiyle Mücadele Derneği” kurulabilir. Her tarafta bu çatı altında “imza kampanyası” başlatılabilir. Panel düzenlenebilir, konferans verilebilir. Kısa broşürler dağıtılabilir. Ferdî diyaloglardan bereketli mahsûller devşirilebilir. Bunların toplamı ile tekrar partilere ve sivil örgütlere vb. Düzenlenecek ziyaretler, istenilen netice elde edilene kadar sürdürülebilir. Ayrıca, itidal sahibi büyüklerin öncülüğünde; şuurlu bir şekilde hareket edebilecek şahsiyeti hâiz olan herkesle istişare yapılarak, fikir ve kanaatler biraraya getirilebilir, hangi fikir ve kanaatin önce, hangisinin sonra yapılması veya yapılmaması gerektiğine dair karar alınarak uygulamaya geçilebilir. Bütün bunlar yapılırken “Salih Mirzabeyoğlu” imajına en ufak bir halel gelmemesine özen gösterilmesinin, yapılacak olanlardan daha mühim olduğu herkes tarafından bilinmelidir. Zira; açıkça ifade edilse de edilmese de “bu ülke”nin istikbâli için Salih Mirzabeyoğlu bir “umut”tur; O, beklenendir. Yani, “bu ülke”nin insanları bir “kurtarıcı” bekliyor. Kurtarıcının O olduğuna inananlar bir tarafa, inanmayan veya bilmeyenlere bu “kurtarıcı”nın Salih Mirzabeyoğlu’ndan -külliyatı da, duruşu da malûm- başkası olamayacağı nazikâne bir lisanla anlatılmalıdır. Ki, evveliyatından itibaren binlerce insan ile diyalog neticesinde, üç-beş kendini bilmez dışında hiçbir ferdin Salih Mirzabeyoğlu ismine en ufak bir saygısızlıkta bulunmadığının şâhidleriyiz. O’nun maruz kaldığı “Telegram” işkencesi ve tecrit hâli, “kökler”ine sadık her insanın vicdanını sızlattığı gibi, hiçbir şey yapamamanın ıztırabı ve utancı ifadelere yansıyor, simâlardan okunuyor. Hûlâsa; Bu hareketin uzun vadede nizam ve intizam içinde yürütülebilmesi ve olumlu bir şekilde neticelendirilebilmesi, ancak ehil olanlar nezaretinde yapılacak istişare neticesinde hâsıl olan proje ve bunun organizasyonunun bir “dernek-kuruluş” çatısı altında faaliyet göstermesi ile mümkündür. Bu öncülük vasıtasıyla içimizde kaynaştığımız gibi dışımızdakileri de toparlayabiliriz. Bu “çatı”yı kurana kadar da her fert, mes’ûliyeti kendinde bilici şuuruyla, karınca kaderince faaliyetlerde bulunabilir. Fayda devşirdiği herşeyi de sözkonusu “dernek-kuruluş” çatısı altında biriktirir.

176

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

Derleyen: Gülçin Şenel

TAKDİM
Dr. Armen Victorian, İngiltere’de yaşayan bir araştırmacı-yazar. Yıllardır zihin kontrolü, şuur yönlendirme, insan zekâsı ve benzeri konularda çalışıyor. Çeşitli insan hakları örgütlerinde, yeni geliştirilen zihin kontrolü silahlarına karşı protesto kampanyaları yürütüyor. Kitabta şöyle bir ithaf yazısı var: - «Bu kitabı, hangi bayrağın altında yaşıyor olurlarsa olsunlar, devletleri tarafından şuuru ve bedenleri suistimal edilerek, üzerlerinde işkence yapılan, psikolojik ve fizikî acılara maruz bırakılan masum kurbanlara ithaf ediyorum. Yaşadıklarını açıkça ifade eden cesur şahsiyetlere teşekkür ederim. Ve yine masumların yanında insan hakları -ki hâlâ bu hakların çoğu devletler tarafından millî güvenliğin korunması bahanesiyle ihlal ediliyor- adına yer alan kurumlara da saygılarımı sunarım. Şuurun öldürülmesi yahud iğfal edilmesini hiçbir şey telafi edemez.» Dr. Victorian, İstihbarat’ta Beyin Yıkama isimli kitabını, “Bilgi Edinme Hürriyeti Yasası”ndan faydalanarak, ilgili kurumlara yaptığı başvurulardan, taradığı kaynaklardan ve ilgili kişilerle yaptığı görüşmelerden yola çıkarak hazırlamış. Bu anlamda kitab, başvurduğu “kaynaklar” bakımından çok önemli. Bu kaynaklar, yazarın, konuyla ilgili kurum ve şahıslarla yaptığı yazışmalardan elde ettiği mektublar veya telefon görüşmeleriyle beraber, ulaşılan çeşitli arşivleri de kapsıyor. Kitab da, bir bakıma, bu kaynakların “gövde gösterisi” mahiyetinde. Tabiatiyle çoğu eski tarihli belgelere-bilgilere dayalı bu kaynak taraması, hâlihazırda gelinen safhanın (TELEGRAM’ın) da bir kısım temellerini ve ipuçlarını barındırıyor.

177

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odası / B-Yedi isimli –hâlen Baran dergisinde haftalık olarak tefrika edilen- eserinde, kendisine uygulanmakta olan TELEGRAM (Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi) işkencesini anlattığı ve izahını yaptığı meseleler, bu açıdan, Zihin Kontrolü teknikleri ve teknolojisinde gelinen noktayı da göstermektedir. Bu husus önemlidir, çünkü bu konuda yapılan araştırmalar sıklıkla “faraziyeler” üzerinden yürümektedir ki, Mütefekkir Mirzabeyoğlu Ölüm Odası / B-Yedi isimli eseri vasıtasıyla bu “faraziyeler”i ortadan kaldırmaktadır. İlgililerine ve uzmanlarına, başka hiçbir yerde bulamayacakları fikrî, ilmî ve tecrübî bir hazine sunmaktadır. Tekrar Dr. Victorian’a dönersek, Timaş Yayınları’ndan çıkan İstihbarat’ta Beyin Yıkama adlı eserden yaptığımız bu derlemede yer alan bilgiler, Amerikan istihbarat ve askerî servislerindeki zihin kontrolü deney ve uygulama örneklerinin, kaynaklara dayanarak sunulan bir sergisi mâhiyetinde. Türkiye’de “bilgi edinme hürriyeti yasası”nın varlığı bile tartışmalı olduğundan, böyle bir kaynak taraması yapmamız veya herhangi bir istihbarat birimine bu konuda başvuru yapmamız pek mümkün görünmüyor. Gerçi Amerika’da ifşâ olunanlar da “bugün sürmekte olanlar”ın değil, çoğunlukla geçmiş araştırma ve tecrübelerin belgeleri. Kitabta Türkiye’ye yapılan göndermelerse, ancak resmî makamların aydınlatabileceği şeyler. Türkiye şartlarında, Zihin Kontrolü’nün, Salih Mirzabeyoğlu’nun literatüre geçirdiği şekliyle TELEGRAM’ın varlığı hemen herkesin malûmu olduğu hâlde, bu konuda resmî bir mercîden herhangi bir bilgi veya belge istemek yahud soru sormak, koskoca bir sükût ile karşılanacaktır. Ölüm Odası / B – Yedi isimli eserinde şöyle diyor Salih Mirzabeyoğlu: - «Cihaz, resmî olduğu kabul edildikten sonra birşey yapılıp yapılmadığı meselesi başka, mesuliyeti başka şey, bir de yapılan şeyin cihazına göz yumarak meseleyi burada körlemek başka şey… Şimdiki durumda, ne cihaz, ne de resmiyeti kabul edilmiyor, çünkü bu işkencenin resmîliği mânâsına geliyor. Ben bu satırları yazarken, NYMPHALAR komik bir lâf ediyor: “Resmî yola başvur!”… Ah! Elektromanyetik dalgaları bir yakalayabilsem ve şu söylediklerini olsun bir duyurabilsem. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar!” hesabı, kendilerinin ve cihazlarının kılıfı, resmiyetlerinin olmayışı ve resmiyetin bunu böylece kabul etmesinde.» [1] Bu derlemeyi, Mirzabeyoğlu için “gereken” veya “mümkün olan” herşeyin bir ân önce yapılması şuur ve ihtiyacını uyarması amacıyla, değerlendirmenize sunuyoruz. Metin içindeki büyük veya koyu harfle vurgular bize aittir.

TELEPATİ, PSİŞİK ARAŞTIRMALAR - «Sovyetlerin kozmonot eğitiminde telepatik yöntemler kullanması daha başından CIA’nın dikkatini çekmişti. Bu yöndeki girişimler 1967 Mart’ında kodlanmış bir
1 Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B-Yedi- (31), Baran Dergisi, Sayı 205.

178

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

telepati mesajının Moskova’dan Leningrad’a gönderilmesiyle (ışınlanarak) başlamıştı.» [2] - «Sözü geçen çalışmalar arasında, Maimonides Tıb Merkezi Rüya Laboratuvarı’nın yaptığı uykuda telepati çalışması da vardı. Çalışmalar uyanık durumda bulunan bir kişiden rüya gören birisine telepati yoluyla iletilen kavram ve imajlarla rüyaların dışarıdan etkilenebileceğini ortaya koyuyordu. Sovyetler de benzer doğrultuda çalışıyordu.» [3] - «CIA bu konuda çift yönlü bir metod takib etti. Sürekli olarak bu konuda (Psişik Araştırmalar) yeterli bilgi olmadığını iddia ederek, psişik araştırmaları önemsiz göstermişler, fakat gizli olarak 16 yıllık bir zaman dilimi içerisinde psişik çalışmalar için 20 milyon doların üstünde para harcamışlardı.» [4] - «Stanford Araştırma Enstitüsü telepati çalışmalarını Uzaktan Görme (UG-remote viewing) diye adlandırdı. Bu terim, ilk defa 8 Aralık 1971’de bir toplantıda Newyork’lu homoseksüel artist Ingo Swann ve Dr. Janet Mitchell, Dr. Karlis Osis ve Newyork Psişik Araştırmalar Derneği’nden Dr. Gertrude Schmeidler tarafından kullanılmıştı.» [5]

BİR CİHAZ: ELİPTON - «DIA (Defence Intelligence Agency–Savunma İstihbarat Ajansı) Raporu:
“Sovyet ve Çeklerin psikotronik silahları mükemmelleştirmeleri, düşmanlarının askerî, elçilik ve güvenlik fonksiyonlarına şiddetli bir tehdit yöneltmekte. Çıkarılan enerji sessiz ve elektronik cihazlarla izlenmesi güç. Sovyetler tesirli biyolojik enerji algılayıcıları geliştirdiklerini ve gerekli enerji kaynağının sadece insan operatörden ibaret olduğunu iddia ediyor.” Kaynak: “Elektromanyetik Radyasyonun Biyolojik Etkileri (Radyo dalgaları ve kısa dalga) - Avrasya Komünist Ülkeleri”, Savunma İstihbarat Ajansı, Ekim 1976. Yakın zamanda bulunmuş böyle bir cihaz, Elipton olarak adlandırılmıştır. Bu cihaz hakkında Profesör Vlail Kaznacheyev şunları söylüyor: “Elipton’un alıcıları göz ve kulaklara tesir eder. Görüntüleri ve sesleri, uzaya, kozmik regülâtörlere doğru ileterek bio-akımlara dönüştürür. Bu sinyaller, hassas alıcı ve dekoderlere (çözücülere) odaklanarak, askerî, ilmî yahud politik istihbarat toplamada kullanılabilir. Hedef (bir insan), bir kere bir istihbarat
2 Dr. Armen Victorian, İstihbaratta Beyin Yıkama -Beyin Kontrolü-, Tercüme: Mustafa Mencütekin, 6. Basım, Timaş Yayınları, İstanbul 2007, s. 119. 3 A.g.e., s. 119. 4 A.g.e., s. 118. 5 A.g.e., s.121.

179

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

toplama sistemine veya silahın herhangi bir başka safhasına dahil edilince, onun kölesi olur. Bu onu, intihar dahil, her emri icraya hazır olma hâline sevk eder. Elipton’un işte böyle bir gücü vardır.”» [6] - «Yunuslar üzerinde çalışan ve duyuların bastırılması ve ilaçlar üstüne araştırma yapan Doktor John Lily, Millî Zihin Sağlığı Enstitüsü’nün yöneticisine mühim bir çelişkiyi şöyle dile getiriyordu: “Dr. Antoine Remond, bizim Paris’teki tekniğimizi kullanarak beyni uyarma metodunun insanlara nörolojik operasyon olmaksızın tatbik edilebildiğini göstermiştir; o, bunu nörocerrahi denetimi olmaksızın Paris’teki ofisinde kendi başına yapıyor. Bu demektir ki, uygun cihazı olan her kişi, bu işi gizlice bir insan üzerinde görünüşte hiçbir iz bırakmayan elektrodlarla yapabilir. Öyle hissediyorum ki, bu teknik, gizli servis ajanlarının ellerine geçecek olursa, bunlar insanoğlunu kontrol edecekler ve yaptıkları hakkında çok az bir iz bırakarak son derece hızlı bir şekilde insanların inançlarını değiştirebilecekler.”» [7]

HİPNOZ «Eski bir FBI ajanı olan Arthur J. Ford, büroyu terk edip Lincoln Lawrence adı altında gazetecilik yapmaya başladıktan sonra 1965 yılında yazdığı “Biz Kontrol Edilmiş miyiz?” adlı kitabında, RHIC (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) projesini gün ışığına çıkardı. Sistemin nasıl işlediğini şöyle açıklıyordu:
“Bu, radyo nakli ile ortak istekle tetiklenen bir hipnoz seansı sonrası telkinin hayata son derece uyarlanmış bir uygulamasıdır. Bu yenilenen hipnoz durumu aynı radyo kontrol sistemi aracılığıyla kendi kendine yeniden tekrarlanabilir. Kişi hipnoz etkisi altına girer. Bu birçok şekilde hayata geçirilebilir. Bu kişi sonra radyo sinyal üzerinde belirli davranış ve belli tavırlar sergilemesi için programlanır.”» [8] - «Gazeteci James Moore ve RHIC (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) hakkında kaleme alınmış el yazması 350 sayfalık bilgiyi yine bir CIA kaynağından aldığı 1963 tarihli başka bir projeyi sakladığını öne sürdü. Yazıya göre: “Tıbbî olarak bu sinyaller beynin belirli kısımlarına yönlendirilmişti. Beynin bir kısmı, görme, işitme gibi herhangi bir dış kaynaktan küçük bir elektrik akımı aldığında, ortaya bir duygu çıkıyordu. Mesela yaşlı kadını döven birtakım gençlerin görülüşündeki öfke ele alınacak olursa, bu öfkeye benzer bir duygu, dış kaynak tarafından beyninize gönderilen sunî radyo sinyali ile meydana getirilebiliyordu. Ve âniden ortada bir sebeb bulunmaksızın, aynı acı öfkeyi hissetmeniz mümkün oluyordu.”» [9]
6 A.g.e., s. 127. 7 A.g.e., s. 158. 8 A.g.e., s. 168-169. 9 A.g.e., s. 169.

180

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

«Stimoceiver’i (uyarıcı-alıcı çip) icad eden Dr. Jose Delgado’ya göre: “Hymgdala ve hippocampus’taki çeşitli noktaların radyo sinyali ile canlandırılması, dört değişik hasta arasında farklı etkileşimlere sebeb oldu. Hoş duygular, neşe, derin düşünceli odaklanma, tuhaf duygular, aşırı rahatlama, renkli görünümler ve başka etkileşim gözlendi.” Bütün bu etkiler, dışarıdan yapılan yönlendirmelerle ortaya çıkarıldı. Delgado’nun 1966’da dediği gibi, daha önceki araştırmalar ve deneylerle beraber bu çalışmalar; “nihayetinde hareket, duygu ve davranışları elektronik güçler ile yönlendirebilmenin hoş olmayan sonuçlarını ortaya seriyor; ve insanların robot gibi tuşlarla kontrol edilebilir olduğu görüşünü destekliyordu.”» [10]

HAFIZA SİLME - «Bunlar yetmezmiş gibi EDOM (Hafızanın Elektrikle Eritilmesi), RHIC’nin (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) yeni bir şekli olarak ortaya çıkmıştı. EDOM bir kişide “kayıp zaman” duygusu oluşturuyor veya hafızanın kısmî olarak silinmesine sebeb oluyordu. Bu sonuca, aşırı dozda acetochaline vasıtasıyla bir kısım beyin hücrelerinin bazılarının basit bir şekilde engellenmesiyle veya elektronik “kitleme” ile ulaşmak mümkün olabiliyordu. Yine bu metodla, metabolizmada gerçekleşen kimi kimyevî oluşumların meydana getirmesi gereken sinir sistemi hareketleri durdurulabiliyor. Bu kimyevî tekniğin yanısıra, elektromanyetizma ve mikrodalgalar da “kayıp zaman” etkisi doğurmak için kullanılabiliyor. Ve yine EDOM, uzaktan hipnotizma etkisi oluşturulmasında kullanılan araçlardan biri olarak göze çarpıyor.
Lincoln Lawrance’in CIA’deki kaynağı, EDOM hakkında bazı korkutucu bilgileri ifşâ etmişti: “Artık insan vücudu içinde kolayca gezinebilir küçük bir EDOM jeneratör-verici kullanılmaktadır. Bu bir insanla en küçük bir temas esnasında –sıradan bir el sıkışma ve hatta sadece bir dokunma- dokunan kişinin kısa bir süre için zaman algılamasını bozacak küçük bir elektronik yükü ve son derece hızlı bir sinyal tonu nakledilir.” Bu metodlar sayesinde –RHIC ve EDOM- bir insanın zihnine istenilen her türlü telkin iletilebilir veya kişinin hafızasında kayıtlı bulunan herhangi bir olay hakkındaki bilgiler silinebilir. Bu sonuçlar belli kelimelerle (veya basit davranış dizisiyle) hafızada yüklü “komut-emirler” ile elde edilebilmektedir. İlgili anahtar komutemirler ise, kişinin zekâ derecesine bakılmaksızın ve emrin uygunluğu veya mantıklı olup olmadığı hakkında herhangi bir sorgulama gerçekleştirilmeden belirlenmektedir. Sonuç itibariyle, dışarıdan böylesi bir etkiye maruz bırakılan
10 A.g.e., s. 170.

181

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

insan, hareket ve davranışlarını körü körüne denilebilecek tarzda, herhangi bir tehlikeyi dikkate almaksızın sergileyebilmektedir. CIA kaynaklı başka bir belgeye göre, insanlar bu tarz sistemli yönlendirmelerle intihar (kendini imha etme) emirlerine dahi itaat edebilirler. Böylesi emirler ve onlara gösterilen itaat, genellikle insanın önceden programlanmış görevinin sona ermesi durumunda sözkonusu olabiliyordu. Ama herhangi bir sebebten dolayı kişi kontrolden çıkarsa, “kendi kendini yok etme” mekanizması, görevi sona erdirilmeden önce de tetiklenebilirdi. Bu metod profesyonelce planlanır ve hayata geçirilebilir ve uzman istihbaratçılara hiçbir ipucu bırakılmayabilirdi!» [11]

İNSAN DAVRANIŞININ DEĞİŞTİRİLMESİ - «1950’den beri tekrarlanan çalışmalar sonucunda, insan davranışlarının, işitme korteksinin uyarılması, tehlikesiz doku ısınması oluşturulması, beyin ritminin modifiye edilmesi ve mikrodalgaların başka birçok biyolojik uygulamalarıyla değiştirilebileceği ve istenen tarzda yönlendirilebileceği tesbit edilmişti. Bunun başarılabilmesi için gerekli olan enerji miktarı, 1 km’den daha fazla uzaklıkta ve 600 metre yükseklikte duran bir böceği bile algılayabilen radarlarda kullanılan enerji miktarına eşitti. İşte bunun için radar tipi enerjinin bir kişi veya kalabalık üzerine odaklanabilen bir silah olarak kullanılması mümkün olabilirdi.
Elektromanyetik (EM) enerjinin biyobilimlerde kullanılması oldukça yeni sayılabilecek bir gelişme sayılsa da, biyoelektirik araştırmalarının tarihi, Galvani ve Volta’nın kurbağanın ayaklarını elektrik akımıyla uyarmayı hedefleyen araştırmalar yaptıkları 1786 tarihine kadar uzanıyor. Direkt olarak elektrotları kullanan ilk bilim adamı olan Von Zeyneck tarafından yüksek frekans akımıyla vücudun ısıtılması anlamına gelen “diatermi” terimi ise 1908’de üretilmişti.» [12] - «1946 yılına gelindiğinde, J. E. Nyrop, ısıtma etkisi olmadığı hâlde kısa vuruşlu elektromanyetik (EM) radyasyon oluşturulmasıyla bakterilerin, virüslerin ve dokuların üzerinde özel bir etki oluştuğunu kaydetmişti. Elektromanyetik enerjisi kullanarak insan zihnini manipüle etme yönünde ilk adımı atan öncüler, kendilerinden sonra geleceklere daha ayrıntılı araştırmaların sürdürüleceği yeni bir dönemin kapısını açmışlardı. Daha henüz 1961’e gelinmemişti ki, Dr. Ellen H. Frey’in ortaya koyduğu bir araştırma, bilim çevrelerini radyo frekans (RF) enerjisinin doku kültürünün ısıtılmasından çok daha ileri maksatlar için kullanılabilir olduğuna ikna etti.» [13] - «Sinir cerrahı W. Penfield, Hess’in bulduklarını bir adım daha ileriye taşıdı. Elektrik akımını, beyin ameliyatları esnâsında beyin dışındaki bölgeyi uyarmak için
11 A.g.e., s. 171. 12 A.g.e., s. 174. 13 s. 175.

182

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

kullandı. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Bu metodun kullanıldığı epilepsi hastaları, geçmişte yaşadıklarının tamamını yeniden hissetmişlerdi.» [14] - «Radiestezi, insanların elektromanyetik enerji meydana çıkartabilme kabiliyetinin ifade edilmesinde kullanılan bir terimdir. Olağanüstü olaylar üzerinde çalışan NASA’nın uzay uçuşları merkezinden James Beal, hepimizin bedenimizde oluşan elektromanyetik enerji noktalarını ayarlayacağımıza inanmaktadır. Beal, dışarıdan bize gelen enerjinin şiddetli etkilere sahib olduğuna inanıyor; çünkü ona göre, bedenimizdeki hücre, sinir gibi mikro yapıların her biri, kendi çapında küçük ve karmaşık bir elektrik sistemidir.» [15] - «Ordu için çok geniş uygulama sahası olan yeni bir haberleşme şekli keşfedildi: Radyo dalgaları aracılığıyla beyinle doğrudan haberleşme. 1961 yılında gerçekleştirilen deneyler, radyo frekans (RF) enerjisine yönelik duyma tepkisinin etkisi ve ölçüsünün yüzlerce metreye kadar varabildiğini isbat etti. Taşıyıcı yayının uygun şekilde ayarlanmasıyla, RF enerjisi, “karıncalanma”, baş dönmesi, bulantı ve kusma dahil, hedef insan üzerinde çeşitli biyolojik etkiler doğurabiliyordu. RF enerjili elektrotlar kullanılarak, beynin elektrikle uyarılması (BEU) önündeki engeller ortadan kaldırılmış oldu. Şimdi radyo dalgaları kullanılarak BEU ile yapılanlara benzer sonuçları elde etmek mümkün olabilecekti. Bu keşif, Mançurya Adayı’nın oluşturulmasını daha inandırıcı ve gerçekçi kılıyordu. Nabız sayısına ayarlı sinyal gönderici cihazların, gönderilen sinyalle istenilen bilgiyi nakletmeleri artık hayâl olmayacaktı. Hatta beyine herhangi bir kelimeyi göndermek mümkün olabilecekti.» [16] - «1974 yılına gelindiğinde, California Melano Park’taki Stanford Araştırma Enstitüsü elektronik mühendisi ve sinir fizyoloğu Lawrance Pinneo, elektroensefalografta (EEG) özel komutlarla beyin dalgalarını orantılı ilişki içine koyarak bir kişinin AKLINI OKUYABİLECEK bir bilgisayar sistemi geliştirdi. Günümüzün daha da gelişmiş imkânlarıyla ilerlemiş BEU radyo tekniklerini kullanarak bu fonksiyonu tersine çevirmek de mümkündür. Aklı okuyan bilgisayarlar kavramı artık bir bilim kurgu malzemesi değil. Big Brother hükümetleri tarafından kullanımları da öyle. PsiTech’te görevli Binbaşı Edward Dames, Nisan 1995’te NBC’nin “Diğer Taraf ” programında şöyle diyordu: “ABD hükümeti insanlara dışarıdan telkinde bulunan bir sistem geliştirdi.” Dames daha fazla açıklama yapmaktan kaçınmıştı.» [17]

14 s. 176. 15 s. 177. 16 s. 178. 17 s. 180.

183

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN SİLAHLAR - «22 Nisan 1993’te, BBC Televizyonu’nun en önemli akşam haberi, öldürücü olmayan bir silah hakkındaydı. Savunma Bakanlığı muhabiri David Shukman, düşmanı belli bir fizikî zarara uğratmadan, dengesini kaybetmesini sağlama ve herhangi bir saldırıya karşı koyamaz hâle getirme anlayışının iki savunucusu (emekli) ABD Ordusu Albayı John B. Alexander ve Janet Morris ile röportaj yapmıştı.
(Janet Morris’in) tezine göre, öldürücü olmayan silahların faydalı olabileceği sahalar, “mahallî ve az şiddetli çatışmalar”dı. (Mahallî tehlikeler, isyanlar, etnik şiddet, terörizm, narkotik suçlar, mahallî olaylar.) Morris ayrıca “taktik ve stratejik planlamayı belirleyerek Amerikan menfaatlerinin dünya üzerinde yayıldığı çok kutublu bir dünyada” ABD’nin kendi askerî kabiliyetinin, “önceden tesbiti zor tehditleri karşılamak için” yeniden şekillendirilmesi gerektiğine inanıyordu.» [18] - «Texas’taki, Vaco Hâdisesi’ndeki kuşatma esnâsında şuuraltı mesajları gönderen “öldürücü olmayan” bir teknik, sapık tarikat lideri David Koresh’i etkilemek için kullanıldı. Başarısız olundu.» [19] - «1979 yılında Prague Üniversitesi’nde yapılan değişim programına katılan bir Amerikan biyofizikçi bana şöyle demişti: “Ben Batı Almanya’ya gitmeden hemen önce, bir üniversite öğrencisi süper-kondoktor dalga örnekleri üzerinde (büyük isabetle radyo dalgaları dizen ve hedefe yönelten kriyojenik olarak soğutulan bir cihaz) çalışırken öldürüldü. Şaşırtıcı olan, ardından meydana gelenlerdi. Sovyetler, fizik laboratuvarı duvarını kökten sökerek kriyo-teçhizatını, dalga örneklerini ve başka cihazları Çek-SSCB sınırına yakın bir kaleye yolladılar. Projeye yardım eden diğer profesörlerden, birkaç ay sonra Sovyet bilim adamlarının, bir kilometreden fazla uzaklıktaki keçilerin kafalarında görünüş açılarına bağlı olarak iki kilometre uzaklıktan denge kaybetme ve güçsüz bırakma etkilerini meydana getirebildiklerini öğrendim.”» [20]

ZİHİN KONTROL DENEYLERİ - «Gaibten sesler duyduklarını iddia eden zihin kontrolü programlarının bütün muhtemel kurbanları, psikiyatrik yardım almaları tavsiyesi ile oyalanmıştır. Fakat elde edilen deliller, “zihinde sesler” üretebilen teknolojinin var olduğunu söylüyor. Uzun zamandan bu yana geliştirilen teknolojiler vasıtasıyla insan zihnini değiştirme veya etkileme teknikleri, Batıda, özellikle ABD’de askerî ve istihbarat teşkilatlarının çeşitli proje ve programlarının konusu oldu. Şimdi bununla ilgili örneklere bir göz atalım.» [21]
18 s. 184. 19 s. 184. 20 s. 199. 21 s. 211-212.

184

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

- «Savunma Bakanlığı, artık, çeşitli projeler ve programlar sayesinde şuur değiştirme teknolojisini elde etmiş durumda. Bu tür programların birinin özetinde şöyle denilmektedir: “İnsan zihninin yapısını değiştirme sistemi, tercihen ses gibi farklı frekans ve dalga şekilleri olan çeşitli uyarıcıların eş zamanlı olarak kullanılmasını ihtivâ ediyor.” Başka bir programın değerlendirme yazısında ise; “araştırmalar, beynin özel dalga ritimlerini ortaya koyarak ferdin şuur durumunu değiştirmek için beyni uyaran farklı sistemler geliştirmişlerdir.” denilmekteydi. Şuuraltına gönderilen “sessiz mesajlar” da olumlu sonuç alınan faaliyetlerdendi. Dr. Oliver M. Lowry, ABD hükümetinin bazen SQUAD olarak da bilinen orduda ve istihbarat birimlerinde Alçak Ses Yayma Tayfı (SSSS) olarak isimlendirilen çeşitli gizli projelerinde görev almıştır. Alçak Ses Ortaklığı’nın Başkanı Edward Tilton, bana yazdığı mektubta; “Sistemin hayli başarılı bir şekilde Çöl Fırtınası Harekâtı’nda (Irak) kullanıldığını” ifâde ediyordu. Lowry, böyle bir teknolojinin kullanımına yönelik bir perspektif de sağlamış oluyordu: “Çok alçak veya çok yüksek radyo frekans derecelerinde veya çok yakındaki bir insan kulağının dahi duyamayacağı derecelerde frekans tayfının söz konusu olduğu sessiz haberleşme sistemlerinde, işitilir olmayan gereçlerle frekans yahud sesin, seçilmiş beyinlere ekstra bir uyarıcı oluşturma amacıyla, mesajların güçleri artırılır veya frekansları istenilen şekilde ayarlanır ve böylece ses dağılımı veya titreşim ile haberleşmenin yayılması sağlanır. Ayarlanmış bu nakil cihazlarıyla, istenen mesaj doğrudan gerçek zamanda yayınlanabilir veya dinleyiciye geciktirilmiş veya sonradan tekrarlı yayın yapabilmek için rahat bir şekilde mekanik, manyetik yahud optik haberleşme araçlarına kaydedilip saklanabilir.” İnsanların zihinlerine anlaşılabilir sesleri “enjekte etmek” için, âlet ve uygulama biçimlerinin pek çok yolu denenerek kullanılmıştır. 100 ile 10.000 Mhz dereceleri arasında özel bir dalga çeşidiyle ayarlanmış mikrodalgalar içeren radyo dalga yayıcıları ile, sesler herhangi birinin zihnine odaklanabilir. Bu dalga türü, frekans ayarlı patlamalardan oluşuyor. Her patlama on veya yirmi kez, sıkıca birbirine bağlı tek tarz vuruşlardan meydana geliyor. Patlama genişliği 500 nano-saniye ile 100 mikro-saniye arasında gerçekleşiyor. Vuruş genişliği ise 10 nano-saniye ile 1 mikro-saniye arasında meydana geliyor. Patlamalar, zihnine ışın gönderilen kişide duyma kabiliyetini harekete geçirmek için radyo girdisiyle sık sık ayarlanıyor. Sunî korku oluşturulması ve zihin kontrolü teknolojisinin son safhası, seçilmiş herhangi bir kurbanın veya gerçek bir grubun beyin dalgalarının veya insan EEG’sinin kopyalanmasıdır. Kuvvetli bilgisayarların kullanımıyla, öfke, acı, kaygı, küçümseme, umutsuzluk, şiddet, sıkıntı, kıskançlık, hayâl kırıklığı, üzüntü, suçluluk, nefret, pişmanlık, dargınlık, üzüntü, utanç, aldırışsızlık, kızgınlık, acıma, hiddet, hasret, kin ve şiddet gibi insan duyguları belirlenip EEG sinyalleri içinde “duygu ifade grubları” olarak ayrıldılar. İlgili frekans ve genişlikleri ölçüldü, uygun ve ayrı bir şekilde etiketlendikten sonra, frekans/genişlik grubları birleştirilip başka bir bilgisayarda saklandı.

185

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

Sonuç olarak, bu duygu kalıbları alçak ses taşıyıcı frekansların içine yerleştirilip, başka bir insanın zihninde aynı duyguların oluşturulması için kullanılabilecek safhaya gelindi.» [22]

MAHKÛM, TUTUKLU, HASTA, ASKER KOBAYLAR ÜZERİNDE YAPILAN DENEYLER - «86 numaralı diğer bir alt projede ise, Dr. Wallace Chan, yalan makineleri ve konuşulanların doğruluğunu test edebilen benzer sistemlerin kurulabilmesi için CIA fonlarından yararlanmıştı. Kayda alınan tarihsiz bir andıçta Dr. Chan, net kimlik oluşturulmasında gizli işaretleme olarak bilinen sunî yollar öneriyordu. Bu metodlar arasında insanlı radyasyon deneyleri de telaffuz ediliyordu! Daha net bir ifadeyle, yarı ömrüne kadar indirgenmiş radyoizotoplar, insan vücudundaki önceden belirlenmiş bölgelere ışınlanacak yahud enjekte edilecekti. Yine CIA fonlarıyla desteklenen ve sonraları MKSEARCH-3 olarak isimlendirilen MKULTRA 140 nolu alt projesinin CIA danışmanı Dr. James Hamilton, teorik olarak “uyuyanlar laboratuvarı” (sleeperlaboratory) denilen sistemi kurup çalıştırmaya başlayacaktı. Fakat Hamilton bunun yerine, inisiyatifine verilen fonları Vaceville Kaliforniya CEZAEVİ Tıbbî Yardım Enstitüsü’nde, MAHKÛMLAR üzerinde deneyler yapabileceği bir laboratuvarı açmakta kullandı. 30 Mart 1965 tarihli bir mektubta Hamilton, Geschichter Enstitüsü’ne parayı nasıl harcadıklarının ayrıntılı bir dökümünü sunarak şöyle diyordu: “100 MAHKÛM kobay üzerinde yeni bir deney serisini sürdürüyoruz. Kobaylarda radyoaktif iyodin troidi, T-4 ise kandaki kırmızı hücrelerin sayısını artırıyor. Ve daha geliştirmekte olduğumuz pek çok ölçümlerle önceki çalışmalardaki değişkenler arasındaki oran ve ilişkileri ortaya koymaya gayret ediyoruz.” Bugün bile Hamilton, MAHKÛMLAR üzerinde yapılan deneyler hakkında kendisine soru sorulduğunda, hiçbir hatırasından söz etmeyerek, olan biteni inkâr yolunu tercih ediyor.» [23]
- «1993 Kasım’ının ortalarında, 42 yaşındaki Eileen Welsome, altı yıllık bir araştırma sonucunda beş insanın hayatını ve ölümünü konu alan bir seri makale yayınladı. Bu beş kişiden biri demiryolu taşıyıcısı, biri inşaat boyacısı, biri marangoz, biri politikacı ve en sonuncusu ise bir inşaat ustasıydı. Hepsi de Amerikan Enerji Bakanlığı tarafından çeşitli ilmî deneylerde para karşılığı kobay olarak kullanılmışlardı. Makaleler, 35 bin tirajı olan ve New Mexico’da çıkartılan Albuquer-que Tribune gazetesinde yayınlanır yayınlanmaz, pek çok millî gazetenin de ilgi odağı hâline geldi. 7 Aralık 1993’de Enerji Bakanı Hazel O’Leary, ilgililere, savaştan bu yana ilmî deneylerde kobay olarak insanların kullanıldığı gizli proje dosyalarının ortaya çıkartılması talimatını verdi. Bakan, programların sayısının inanılmaz derecede
22 s. 213-214. 23 s. 29.

186

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

fazlalığından ve arkalarında bıraktıkları acılardan tamamen habersizdi. Konuyla ilgili tam OTUZ İKİ MİLYON GİZLİ BELGENİN gün ışığına çıkarılarak yeniden gözden geçirilmesi ve sözkonusu kurbanların kayıplarının telafi edilmesi talimatını verdi. O’Leary, çoğu zihnen hasta yahud ölümcül bir hastalığa yakalanmış 800 civarında kişinin başvuracağını tahmin ederken, daha birinci haftada bakanlığı arayanların sayısı ON BİNE ulaşmıştı.» [24] - «Bir başka deneme serisinde, ASKERÎ PERSONELİN yanısıra çok sayıda sivil de radyasyonun insan bedeni üzerindeki etkisini araştıran deneylerde kobay olarak kullanılmıştır. 1963 ve 1976 yılları arasında, Oregon and Pacific Northwest Foundation Üniversitesi’ne mensub Dr. Carl Heller, Oregon Eyalet TUTUKEVİ’nden 67 MAHKÛMUN hayaları üzerinde iyonlanmış radyasyon deneyi yapmıştı. Benzer denemeler, Washington Üniversitesi’nden C. Alvin Paulsen tarafından 1963-70 yılları arasında radyasyonun üreme üzerine etkisini müşâhede etmek için Washington Eyalet HAPİSHÂNESİ’nde tutulan 64 TUTUKLU üzerinde de gerçekleştirildi. Kaynaklara göre, Birleşik Devletler Hükümeti, Soğuk Savaş süresince gazi ve emeklilerin tedavi edildiği 33 farklı HASTAHÂNEDE sayısız radyasyon deneyi gerçekleştirdi. Gazi ve Malûller Dairesi, alaycı bir üslubla, “deneylerin amacı, radyasyonun ASKERÎ PERSONEL üzerindeki etkisini belirlemek ve bazı hastalıkların teşhis ve tedavilerine yardımcı olmak” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Aslında aynı kurumdan bazı yetkililer, 1993 Aralık ayında yaptıkları açıklamada, en az on dört kişinin bu tür deneylerde hayatını kaybettiğini açıklamışlardı.» [25] - «Millî Atom Enerjisi Gaziler Birliği Başkanı Oscar Rosen, nükleer denemelerde kullanılan ASKERÎ PERSONEL sayısının 450 BİN İLÂ 500 BİN arasında değiştiği tahmininde bulunmakta. Buna EK olarak, sayıları YÜZ BİNLERLE ifade edilen KOBAYLAR, Nevada’da Washington Hamford’da ve Idaho Millî Mühendislik Laboratuvarları’nda yürütülen şuurlu radyasyon sızdırma deneylerinin sadece elli mil uzağındaki bölgelere yerleştirilmişti. Ek 7’de iki belge göze çarpıyordu: 13 Mayıs 1966 tarihli Dr. Charles L. Dunham tarafından “Biyomedikal Çalışmalarda Gönüllü Kobay Kullanımı” başlığı altında hazırlanmış andıç ve Lloyd Bruton’dan AEC’ye yazılmış 26 Mart 1953 tarihini taşıyan bir mektub. Mektubta Llyod Bruton, kobay olarak denemelerde görev almaya gönüllü olduğunu ifade ediyordu. 8 nolu ek belgedeyse, “Bombardıman ve Radyolojik Karşı Ölçümler” koduyla, Stanford Araştırma Enstitüsü’nün insanlı deneyler yaptığına işaret ediliyordu. Enerji Bakanlığı’nın iddialarına rağmen sözkonusu deneyler, sadece 40’lı ve 50’li yıllarda gerçekleştirilmemişti. 1973 yılında bile Federal araştırmacılar, yüksek radyasyonlu çevre şartlarında oluşabilecek riskleri müşâhede etmek amacıyla Washington ve Oregon Eyalet HAPİSHÂNELERİ’nde tutulan MAHKÛMLARI yüksek dozlarda radyasyona maruz bırakan deneylere imza atmışlardı. Maryland Eyaleti sınırları içinde Takoma Park’da bulunan Enerji ve Çevre
24 s. 49-50. 25 s. 56.

187

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

Araştırmaları Enstitüsü personelinden Argus Makhijiani’nin açıklamasına göre, “Bu tür denemelerin Birleşik Devletler’in radyolojik saldırı gücünü geliştirmek için tasarlandığına dair sayısız delil ve belge mevcuttur.”» [26] - «İngiltere’nin yahud diğer ülkelerin denemelerdeki rolleriyle ilgili fazla bir şey bilinmiyor. Atomik Radyasyon Çalışmaları Merkez Başkanı Daniel Burnstein’e göre, “Birleşik Devletler Enerji Bakanlığı’nın bu araştırmalara olan ilgi ve katılımı, tatmin edici bir sonuca ulaşabilmek için olmazsa olmaz şartlardan.” Enerji Bakanlığı birimlerince ne maksatlarla kullanıldığı pek belli olmasa da, başka ülkelere pek çok kez radyoaktif izotoplar gönderildiği bilinmekte. AEC belgelerine göre, sözkonusu izotopların gönderildiği ülkeler arasında Arjantin, Avustralya, Belçika, Brezilya, Şili, Kolombiya, Küba, Danimarka, Mısır, Finlandiya, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Pakistan, Peru, İspanya, İsviçre, TÜRKİYE, Güney Afrika, İngiltere ve Uruguay yer almakta. Konuyla ilgili bilgi istediğimde, İngiliz Atom Silahları Kurumu, İngiltere’nin herhangi bir insanlı radyasyon deneyi yapmadığını ifade etti.» [27] - «1 Haziran 1951’de, Montreal’daki Ritz Carlton Hotel’de düzenlenen gizli bir toplantı esnâsında Kanada ve İngiltere, CIA ile güçlerini birleştirme kararı aldı. Birlikteliğin temelini psikolojik zorlama, fikir ve davranış değişikliği, itiraflar, insan zihnine müdahale, zihnin yok edilmesi, vb. kavramlarla ilişkili araştırmalar oluşturacaktı. Toplantıya katılanlar, askerî, haberalma ve ilmî kurumların oldukça yüksek dereceli temsilcileriydi: Dr. Haskins, Dr. Donald Hebb (Kanada’daki Savunma Araştırma Platformu Üniversite Danışmanı), Dr. Ormon Solandt (Başkan, Savunma Araştırma Platformu, Kanada), Dr. Dancy (MI6-İngiltere), Dr. N. W. Morton (Kanada Savunma Araştırma personelinden), Dr. Tyhurst, Komutan Williams ve Sir Henry Tizar (İlmî Politika ve Savunma Araştırma Politikası Komitesi Başkanı, İngiltere Savunma Bakanlığı). Bu toplantı BLUEBIRD, ARTICHOKE ve MKULTRA projeleri süresince devam ede gelen yakınlaşmanın başlangıcı olmuştu. Bir şekilde gözden kaçıp imha edilmemiş çeşitli MKULTRA ve diğer programlara ait belgelere göre, Kanada Hükümeti, kesinlikle bu programlara iştirak etmişti. Bununla birlikte, İngiltere’nin katılımı, İngiliz Hükümeti’nin gizlilik politikası sebebiyle hep belirsiz kaldı. Ritz Carlton toplantısının hemen başında ele alınan problemli konularla ilgili olarak katılımcıların hepsi görüşlerini belirtti ve sonuçta ortaya aşağıdaki ifadeler çıktı: Düşünce değişimi konusu esasıyla fertlere has olarak ele alınırken, topluma bakan yönü, sadece davranış değişikliklerine yol açabilecek bir propaganda yahud kamuoyu değişikliği sözkonusu olduğunda değerlendirilmeye alınacaktır. Metodları, uygulama vasıtaları; fizikî, nörofizikî, psikolojik yahud fertte fikir ve davranış değişikliği oluşturabilecek diğer tüm araçlardır. 1975 yılına ait bir CIA raporuna göre, bu çok gizli toplantıdan hemen sonraki üç ay içerisinde BLUEBIRD projesi yeniden
26 s. 58. 27 s. 59.

188

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

tasarlandı: Ağustos 1951’de BLUEBIRD projesine ARTICHOKE ismi verildi ve projenin yürütülmesi, OSI yetkililerinden alınıp, Güvenlik Ofisi organizasyon sorumlularına devredildi. Organizasyonun dış haber alma değerlendirilmesi sorumluluğu OSI’nin üzerine kalıyordu; OSI, 1953’te LSD denemelerinin gönüllü ajanlarla yürütülmesi teklifinde bulundu.» [28]

TECRİT - «Gönüllü öğrencilerin deney koşullarıyla, diğer SD (His İptali) deneyleri kurbanlarının içinde bulunduğu şartlar gözle görülür biçimde farklıydı. Gönüllülere klimalı bir oda, rahat yataklar ve deneyler süresince kaliteli beslenme imkânı veriliyordu; ayrıca deneyi sona erdirmeyi istemeleri durumunda basabilecekleri bir imdat düğmesi de vardı. Gözlerine loş ışıkta görmelerini sağlayan kar gözlükleri takıyorlardı: “Kobay, kaydedilen propaganda konuşmasını duyup duymadığının kendisine sorulması yahud birtakım önemsenmeyecek minik testler hariç, konuşma hakkına sahib değildi. Diğer bir deyişle, uzun süreli bir mutlak tecrit, kobayı kuşatıyordu.”» [29]
- «Gönüllülere politik yahud dinî inançlarını ters yönde etkileyebilecek hiçbir propaganda programı uygulanmadı: Bunun akılcı olmadığı düşünülmüştü ve ferdin korunması maksadıyla, kısmen zararsız hayâletler, his ötesi algılama yahud Lamark’ın tekâmül teorisi gibi konular, propaganda malzemesi olarak kullanılıyordu. Bu tavizlere rağmen, birkaç gönüllü, alışılmamış görülür ve işitilir halüsinasyonlar görmeye başladı. Ve yine çoğu, uyanma ve uyuma safhalarını artık ayırd edemez olduklarını ifade etmeye başladılar. Cambridge’deki Sağlık Araştırma Merkezi’ne bağlı Uygulamalı Psikoloji Birimi’nde çalışan Dr. Macworth’ün çalışmaları ciddiyetle ele alındı. Macworth, monotonluğun ve sıkıcılığın tecrid ortamında kalan fertlerdeki etkisi üzerine çeşitli veriler elde etmeyi başarmıştı. Daha başka benzer programların varlığı ve üç ülke arasındaki işbirliğinin ileri seviyede olduğu, Dr. Solandt tarafından teyid edilmişti. Böylesi bir doğrulamayı gerçekleştiren Kanadalılar, onlara Amerika ve İngiltere’den bilgi sağlamada yardımcı olmuş olabilirler. Solandt, bir mektubunda şöyle diyordu: “Hebb’in araştırmasının ortaya koyduğuna göre, tecrid edilmiş kişilere propaganda uygulanması, davranışlarda ciddi derecede değişikliklere yol açabilmektedir. Ek olarak, Hebb, bu tarz şartlar altında şahsî baş etme kabiliyetinde ciddi düşüşler gerçekleşirken, halüsinasyon ve şübheci algılama oranlarında kayda değer artışlar meydana geldiğini de ortaya koymuş.”» [30] - «Resmî belgeler, daha ileri seviyedeki SD (His İptali) araştırmalarının bellibaşlı üç hedefi olduğunu göstermekte. İlk olarak, uyku hâli ve his iptali etkileşiminin ileri seviyede araştırılabilmesi için daha fazla deneye gerek duyulmakta ve hemen
28 s. 62-64. 29 s. 64. 30 s. 65.

189

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

sonra, bu tekniklerin sorgulamada aktif kullanımı gelmektedir. Son olarak da, özel birliklerce yine özel savaş hâli tekniklerinde kullanıma uygun olup olmadıklarının belirlenmesi sözkonusu oluyor. İlgili bilginin toplanması askerî birimler sayesinde gerçekleşmiş ve bu birikim, daha sonraki modern psikolojik operasyonlara zemin hazırlamıştır. Meselâ, 9 Ağustos 1971’de İngiliz Hükümeti, epeydir sürdürülen kapsamlı araştırma denemelerinin önündeki tüm engelleri kaldırmıştır. Değişik aralıklarla bu tarz denemelerin terörizm karşıtı olarak politik amaçlarla gerçekleştirildiği hükümet tarafından yalanlansa da, ele geçirilen İrlandalı bağımsızlık yanlılarına, çeşitli deneylerde farklı işkencelerle birlikte “his iptali” testi de uygulanmıştır. Buna ek olarak, bazıları başları üzerinde durdurulurken, kulaklık ve ses kolonlarından yüksek seste gürültüye maruz bırakılıyorlardı. Çıplaktılar, kötü muamele görüyorlar ve yarı aç bırakılıyorlardı. Lord Parker, İrlandalı bağımsızlık yanlılarına uygulanan SD (His İptali) metodlarının, iç güvenliğin de dahil olduğu bir seri durumla baş edebilmek için savaştan bu yana geliştirilen teknikler olduğunu kabulleniyordu. Sözkonusu metodların çoğu, Filistin, Malezya, Kenya, Kıbrıs ve daha sonraları Britanya Kamerun’u (1960-1961), Brunei (1963), Britanya Guyana’sı (1964), Aden (1965-1966) ve İran Körfezi (1970-1971) bölgelerinde gerçekleştirilen iç isyan karşıtı operasyonlarda kullanılmışlardı.» [31] - «1963 yılında Amerikan Savunma Bakanlığı, İngiltere’nin de katılımcı olarak yer aldığı, psikolojik operasyonlar konulu ilk uluslararası konferansı düzenledi. Konferansta 28 ana başlık incelendi. Âniden patlak veren ve insan hakları örgütlerinin yayınladıkları makalelerle kamuoyunun dikkatini üzerine çektikleri Kuzey İrlanda operasyonları, Uluslararası Af Örgütü’nün, Kanunî Adalet Birliği’nin, Kuzey İrlanda Adalet Temsilciler Meclisi’nin ve Avrupa Topluluğu İnsan Hakları Mahkemesi’nin operasyona müdahale etmesini sağladı. Kurbanların şikâyetleri de dinlenecek ve zararlarının telafisi yoluna gidilecekti. İnsanlık dışı pek çok denemeye tâbi tutulduktan sonra terörizmle suçlanan çok sayıda bağımsızlık yanlısı, hiçbir cezaya çarptırılmadan serbest bırakıldılar. İlk safhada kobay olarak kullanılan kurbanların ondördüne, sorgulama esnasında kendilerine yapılan muameleyle ilgili hiçbir şikâyetleri olmadığına dair belgeler imzalattırılmıştı. Kurbanlar bunu çok korktukları yahud kâğıtlardaki muhtevâyı tam kavrayamadıkları için yaptıklarını imâ eden sözler söylediler. Bu kişilerin çoğu, yıllarca devam eden psikolojik rahatsızlıklar çektiler ve hâlâ da çekiyorlar. Bir kısmı denemelerden kısa süre sonra öldü, birkaçı da tutukluyken ve sorgulama sürerken intihara teşebbüs etti. Sonraları düzenlenen bir Uluslararası Af Örgütü raporu, konuya şöyle yaklaşıyordu: “Soruşturmanın sonucunda, komisyon tüm sorgulamalarda gerçekleştirilen kötü muamelenin derecesinin neredeyse barbarlık düzeyinde olduğuna hükmetmektedir. Ve resmî soruşturma birimi olan Kompton Komitesi’nin kötü muamele soruşturmalarında zalimâne tacizlere rastlanmadığı şeklindeki hükmüyle derin bir fikir ayrılığı içindeyiz.”» [32] - «1970’de, Japonya’nın Kyoto şehrinde gerçekleştirilen Dünya Din ve Barış Konferansı’nda, -her dinden temsilciler hazır bulunmuşlardı-, aşağıdaki deklarasyon tüm dünyaya ilan edilmişti:
31 s. 68. 32 s. 68-69.

190

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

“Mahkûmlara resmî yönetim organları eliyle gerçekleştirilen işkence ve kötü muameleler, sadece insanlığa karşı işlenmiş suçlardan sayılmayacak, failler aynı zamanda ahlakî kanunlara da karşı gelmiş kabul edileceklerdir.” İngiltere, kısa zamanda psikolojik operasyonlarda uzman ülke sayılarak, değişik yapıda sunumlar ve askerî nitelikli seminerler vermek üzere düzenli olarak başka ülkelere davet edilmeye başlandı. Programların gerçekleştirildiği dikkat çekici yerler arasında Carolina Eyaleti’ndeki Fort Bragg, Arizona’daki Fort Huachuca ve Almanya’daki Rad Tolz bulunuyordu. İngiliz yetkililer, kısa süre için de olsa, PIDE’ye (Portekiz Gizli Polisi) de farklı bilgilendirme programları sunmuşlardı. Bu arada ilginçtir, Latin Amerikan gerillalarına da iç isyan ve işkence tekniklerine yönelik eğitim verildiği ortaya çıktı. Portekiz ordusunun komünist üyeleri, bu grublar içersinde oldukça aktifti. Parlamento Soruşturması’na cevaben, İngiltere Savunma Bakanı Archie Hamilton, aralarında Portekiz’in ve insan hakları ihlalleriyle bilinen Çin, Şili, Irak, Uganda, Güney Kore, Mısır, TÜRKİYE gibi ülkelerin de bulunduğu yüz ülkeye İngiltere’nin değişik türde askerîi eğitim sağladığını ifade etmiştir. Bakan’ın Kamboçya’yı da listeye dahil etmesi gerekiyordu. Bkz. John Pilger’in Kamboçya: Sene 19 adlı kitabı.» [33] - «HİS İPTALİ DENEMELERİ Wakefield ve Wormwood Scrubs MAHKÛM KONTROL ÜNİTELERİ tarafından da kullanılmışlardı. İngiliz İçişleri yetkilileri, işin özünü ve varlığını çok gizli bir şekilde MAHKÛMLARDAN saklamışlardı. Ağustos 1974’te Wake Field’teki kontrol birimi, ilk görev alan ünite olmuştu. Belirlenen konsept, HAPİSHÂNE yönetimine sürekli sorun çıkaran mahkûmların his iptali DENEYLERİYLE dirençlerinin kırılmasıydı. Kasım 1974’te The Sunday Times iç haberler grubu, bu birimleri hedefleriyle birlikte ifşâ eden yayınlar yaptı. Kamuoyunun yoğun baskı ve eleştirisi nedeniyle İngiliz hükümeti, bu birimleri dağıtmak zorunda kaldı. Kişilerin hislerinin iptal edilmesine yönelik deneyler, genel olarak iki safhada gerçekleştiriliyordu. Odaktaki hedef, hissin tamamen iptal edilmesiydi. İlk 90 gün boyunca, kobaya neredeyse hiçbir haberleşme imkânının tanınmadığı bir tecrit rejimi uygulanıyordu. Mahkûm ve gardiyanlar arasında konuşmak yasaklanmıştı; sadece el ve yüz hareketleriyle anlaşabilmelerine izin vardı. Kurban bunda başarıya ulaşırsa, sınırlı ölçüde bir haberleşme imkânına kavuşuyordu. Başarısızlık hâlinde, ilk safha sürekli tekrar ediliyordu. Tutukevleri Sağlık Hizmetleri eski müdürlerinden Dr. Pcikering, onca kurbanın psikolojik olarak yaralanıp elle tutulur hiçbir neticeye ulaşılamaması sonucu, 20 Mayıs 1976’da BBC’de kendisiyle yapılan bir söyleşi programında kontrol birimlerinin bir hatâ olduğunu söyleyecekti. 1974’te ilk kurban olan John Manterson işkenceye maruz kalırken Dr. Pickering’in görevde olduğunu hatırlarsak, bu sözlerin ne kadar ironik olduğu ortaya çıkar. Hâlbuki o zamanlar içişleri sekreteri olan Roy Jenkins, bu birimleri ve gerçekleştirilen operasyonları açıkça destekliyordu. “Ben” diyordu, “ilgili
33 s. 70.

191

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

görevlilerin ve prosedürlerin kontrol birimlerindeki tutukluları en iyi şartlarda gözettiklerine dair hiçbir kuşku duymadım. Wakefield’in iyi eğitim görmüş kadrosu, bu işi kusursuz halletmiştir.” Bir yıl sonra bile inatla, “vali ve ilgililerin dikkatle yaptıkları incelemeler sonucunda his iptali, zulüm yahud şiddet uygulamasına dair kamuoyuna yansıdığı üzere herhangi bir müşahhas veriye rastlanmadığı hususunda huzur içindeyim, herkes üzerine düşeni profesyonelce yerine getirmiştir.” diyebiliyordu. 1951’de Ritz Carlton Oteli’nde atılan tohumlar 1971’deki Ulster Deneyi kobaylarıyla tam meyvesini vermişti. Robert Daly’nin vurguladığı şekliyle, “Kuzey İrlanda bölgesinde yürütülen his iptali uygulamaları bir paket programdı ve kendi içinde bir bütünlüğe sahibti. Gece yarısı âniden uyandırılarak dövülme, bulunulan yer ve zamanın meçhulleştirilmesi, yalan ve küfüre maruz bırakılma, ‘çözülme işlemi’nin parçalarıydı; dehşete düşürme ve küçük düşürme uygulamalarıyla tüm psikolojik savunma mekanizmalarının devreden çıkarılması öngörülüyordu. Şahsın çırılçıplak resimlerinin çekilmesi, kaçarken idrarını çıkarmaya zorlama, tuvalete gitmeye izin verilmemesi, değişik sadizm uygulamaları ve cinsî tacizin her çeşidi sözkonusu olabiliyordu.”» [34] - «İngiltere de, CIA gibi, ZİHİN KONTROL OPERASYONLARINDA, GÖNÜLLÜ OLMAYAN KOBAYLAR ÜZERİNDE LSD GİBİ HALÜSİNASYON OLUŞTURUCU MADDELER KULLANMIŞTI. Uluslararası Af Örgütü’nün görüştüğü, bir zamanlar TUTUKLU olan İrlandalı bağımsızlık yanlıları ile ilgili raporlarda şöyle ifadeler vardı: “Mr. Murphy kendisine ikram edilen çayı içtikten sonra duvarda kimi imajlar gördüğünü söyledi.”, “Mr. Bradley de bir fincan çay içtikten sonra çeşitli halüsinasyonlar gördüğünü ifade etmişti.» [35] - «NÜRNBERG MAHKEMELERİ, NAZİ ALMANYASI’NIN, YAHUDİ TOPLAMA KAMPLARINDA TUTULAN YAHUDİLER KADAR DİĞER ÜLKELERE AİT SAVAŞ ESİRLERİNİ DE ÇEŞİTLİ ZİHİN KONTROL DENEYLERİNDE KOBAY OLARAK KULLANDIĞINI ORTAYA ÇIKARMIŞTI. Mahkemelerin sonucunda, 23 Alman doktor suçlu bulundu ve bir daha asla bu tür deneylerde insanların kobay olarak kullanılmaması hükme bağlandı. Açıkça görüldüğü gibi, ne Moskova mahkemelerinde işlemedikleri suçları itiraf eden mahkûmların ne de Kore Savaşı’ndan sonra yargı önüne çıkarılan ve kendilerine POW adı verilen sanıkların durumu, yeterince uyarıcı olmuştu. Tam tersine, bu tür mahkeme ve davalar, Batılı istihbarat servislerinin insan zihnini kontrol edebilme ve değiştirebilme metodlarını araştırma ve geliştirme konusuna yönelik ilgisini daha da arttırmıştı.» [36] - «Amerikan Gizli Servisi’ne ait dosyalardan biri, [kobay] Verney’lerin düştüğü kötü durumla ilgili olarak (...) şu yorumları yapıyordu: “Kendisine, modül ayarları iyi yapılmış düşük güçte mikrodalgalar gönderilen kişilerin başlarının içinde veya tam ortasında vızıltı, tik-tak, yahud tıslama duygusu oluştuğu bildirilmektedir. Sözkonusu oluşumun gerçekleşmesi için 0.4-3.0 Ghz frekansında santimetreye göre ayar34 s. 72-73. 35 s. 73. 36 s. 75.

192

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

lanan ortalama güç yoğunluğunda dalgaların gönderilmesi yeterli olmaktadır. Hattâ vuruş ve ritim ayarları iyice netleştirildiğinde, anlamlı bir konuşma duygusu bile sağlanabilmektedir. Bu tekniklerin, uygulama sahasının genişletilerek askerî amaçlara hizmet edecek tarzda kullanılabilmesi için temel prensiblerin geliştirilmesi gerekli. Buna götüren en önemli sebebler arasında, metodun kamuflaj yahud hedef saptırma operasyonlarındaki kullanım imkanı sayılabileceği gibi, böylesi bir mikrodalga uygulamasına maruz kalındığında ne tür güvenlik tedbirlerinin alınabileceğinin de netleştirilmesi ihtiyacıdır.” (Oscar, Kenneth J. Amerikan Ordusu Manevra Teçhizat Araştırma ve Geliştirme Komutanlığı - Fort Belvoir, VA) Bay ve bayan Verney kendilerinin oldukça uzun bir süre, bir seri iyonlamasız zararlı radyasyon ışınlarına ve çok düşük frekansta mikrodalgalara (VLF) maruz bırakıldıklarına inandılar. Aynı zamanda 7-8 kez hedef olarak kullanıldıkları elektromanyetik dalga saldırıları gerçekleştirildi. (…) Verney’ler, 1984 Ocak’ında Dargle Kulübesi’nden ayrıldıktan sonra doğruca İskoçya’ya geçtiler. Kendilerini o kadar yoğun miktarda radyasyona maruz kalmış hissediyorlardı ki, âdeta artık radyoaktiviteye karşı bir tür özel duyarlılık geliştirmişlerdi. Öyle ki Bay Verney, vücudunun bir mil uzaklıktaki bir jeneratörü bile algılayabildiğini söylüyordu: “GARİP BİR ŞEY BU. BAZEN ÖYLE OLUYOR Kİ, BEDENİNİZİ CAYIR CAYIR YANIYOR SANIYORSUNUZ” şeklinde duygularını ifade ediyordu.» [37] - «ZIHİN, ruh, nefis gibi fizikî olmayan şeylerin varlığına inanmayanların, bunların varlığıyla ilgili sağlam deliller sunulana kadar duyu ötesi algılamaya (Extrasensory perception-ESP) da inanmamaları gerekir. Duyu ötesi algılama (DÖA) ile insanın gelecek, geçmiş veya şimdiki zaman hakkında, bilinen beş duyu kullanılmaksızın bilgi edinebilmesine işaret edilmektedir. (DÖA) terimi ilk defa, bir zamanlar dünyanın ilk parapsikoloji bölümü başkanı J. B. Rhine tarafından kullanılmıştı. Rhine, İnsan Tabiatını Araştırma Vakfı’nı (İTAV) ve buna bağlı olarak New Durham, NC’de, kampüs dışında bir parapsikoloji enstitüsü kurmuştu. Bu enstitü, Durham 1980’de öldükten sonra da faaliyetine devam etmiştir.» [38]

SONUÇ YERİNE Tüm bu anlatılan hâdiseler, teknik tabirler, “belgelendirilebilmiş” vak’alar, Zihin Kontrolü’nün farklı açılardan değerlendirilmesine imkân veriyor. Nitekim yazar anlattığı her şeyi “belge”ye dayandırmaya çalıştığı için, “belgelendirilemez, isbat edilemez” olana, yâni bu işkence uygulanan kişilerin “yaşadıklarına” kitabında yer veremiyor. Diğer taraftan, yukarda anlatılan pek çok tablonun benzerini, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun kendisine uygulanan TELEGRAM işkencesini anlat37 s. 103-104. 38 s. 113.

193

Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

tığı ve izah ettiği Ölüm Odası / B-Yedi isimli eserinde okuduk-okuyoruz. Ancak Mütefekkir’in eserinde, “böyle oldu, şöyle oldu”dan ziyâde, üzerinde teknolojik bir baskıyla hükümranlık kurma hevesindekilere karşı, O’nun tüm insanlık adına verdiği ruhî, fikrî ve fizikî savaşın destanını okuyoruz. Mütefekkir, bu savaşta, (biz elimiz kolumuz bağlı bir şekilde seyrederken), TELEGRAM’ın “kodlarını” çözüyor ve İNSAN denen “sırrın” -tâbiri caizse- şifrelerini kırıyor. Bu açıdan, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Telegram Cihazı” bahsinde söylediklerinin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Ortaya konulması gereken şey sadece “teknik” bir cihaz tarifi değil, bu cihazın oturduğu “fikrî altyapı”nın da tahlilidir ki, TELEGRAM Cihazı’nı “makine bilmecesinin” çıktığı en yüksek merhale olarak değerlendirirsek, O’nun yazdıkları, hem “makine bilmecesi”nin hem de makine karşısındaki “İNSAN”ın en yüksek merhalede tahlilidir. Bu sebeble, son söz Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun: - «TELEGRAM CİHAZI, tam da BÜYÜK GÖZ ve İDRAKI niteliğine uygun bir rolü yerine getiriyor. Onda, “makine bilmecesi”ni de heceleyelim. Bu cihaz, Büyük Göz diye niteledikleri Kâinat’tan mevzuuna âit hususiyetleri ile ayrı olsa da, o niteleme içinde yerini alabilir. Benim karşımda o, beni algılayan bir “yapma göz-idrak”, göz aletine nisbetle “mercek sistemine-görme idrakine” göre ayarlanmış bir sistem ve cihaz; onu kullanan insanın benden algıladıklarına nisbetle kendi ihsaslarını öz uzvuna yollar gibi cihaza yüklemesiyle de, cihazdan farklı, sanki bir insanda gören cam göz. “Her türlü cihaz, kullananın niyetine göredir!” diyebilirsiniz; ama bu hepsinden farklı ve idrak bahsinde sanki “yapma nefs” gibi bir şey. Kapsamlı. Karşımdaki insanın nefsini ondan hemen aynı şekilde alabilmem de, alelâde bir âletten farklı yanı. Bir şeyin maddi tezahürler meydana getirmesi, onun da madde olmasını gerektirmez. TELEGRAM CİHAZI, ruhî algıya değil, ruhî hayatın beden tezahürlerini idrak ediyor ve idrak sahibininkini de aynı şekilde yolluyor. Meselâ söz, duyu algısına ve neticede BİNTASYA-İdrak mahalline giderek, bende veya cihazı kullananda “telkin-ruhî tesir” oluyor ve neticede bunun maddî tesirlerinden, bahsi geçen münasebet doğuyor. Bende doğrudan meydana getirilen bu netice, TELEGRAM CİHAZI’nın algısı ve kullananın idraki yönünden, iki çeşittir… Birincisi: Benim belli düşünceme, hareketime, heyecan - neşe - korku gibi hislerime nisbetle, meselâ beni fiziken sıkma, bedenimin tesbit edilmiş yerlerine ağrı verme benzeri işler ve vücut ısım, otomatiğe bağlanmış olabilir… İkincisi: Cihazı kullananın, benden algıladığına nisbetle, tıpkı karşılıklı duruşta olduğu gibi, hislerini cihaza aktarmasıyla, sanki uzaktan bir insan veya cin tasarrufu, yahud tasarruf altında kalma zannedilebilir; öylesine canlı. Neticede CİHAZ ve onu kullanan insan, bir bütün teşkil ediyor; her insana göre değişen bir nitelikte verimlendirilen cihaz. Karşısında da, insan sayısı kadar çeşit.» [39]

39 Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B-Yedi- (30), Baran Dergisi, Sayı 204.

194

Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “ZİHİN KONTROLÜ TIBBÎ İDAMDIR!”
- Furkan Dergisi’nden İktibas ÜMİT ELÖNÜ’NÜN RÖPORTAJI

Zihin kontrolü var mı, mümkün mü? Hâlen tartışılan ve pek de gündeme getirilmeyen bir mevzu. Tartışmalar devam ededursun, biz, yaklaşık 20 sene önce İsveç’te TELEGRAM işkencesine maruz kalmış ve Türkiye’de olmasına rağmen kendisine TELEGRAM saldırısının hâlâ devam ettiğini söyleyen Ertuğrul Taşdemir ile konuştuk. Çocuğunun, yaşadıklarından haberdar olmaması için isminin ve resminin yayınlanmasını bugüne dek istemiyordu. Taşdemir, daha önce haftalık bir dergiye ve bu mevzuda kitab yazan bir yazara bu şartlarda verdiği röportajlar, ismi açıkça yazılarak ve resmi de basılarak yayınlanınca, bir daha basına konuşmama kararı almıştı. Geçmişe dayanan tanışıklığın verdiği güvenle, Ertuğrul Taşdemir, basına konuşmama kararını Furkan Dergisi için bozdu. İsmini yayınlamamıza izin verdiği için de açık kimliğini artık belirtiyoruz. Ü.E.

- İsveç’e gitme sebebinizle başlayalım. - 1978 senesinde İsveç’e okumaya gittim. Okuldan sonra lokanta işletmeye başladım. Lokantacılığın yanısıra, ırk ayırımı gözetmeden İsveç’teki göçmenlerin problemleriyle ilgileniyordum. Irkçılığa karşı... - İsveç’te ırkçılık yaygın mı? -İsveç’in temelinde ırkçılık ve İslâm düşmanlığı vardır. Biz de buna karşı, göçmenlerin örgütlenmesi yolunda öncülük etmeye çalıştık.

“BUZUN ALTINA GÖTÜRECEKLER” - Zihin kontrolüne tâbi tutulmanız bu süreçte mi başladı?
- Irkçılığa karşı faaliyetlerde önde olmam, İsveç devletini rahatsız etti. Bölgenin 80 bin tirajlı mahallî gazetesinden, “ırkçılığı kıran adam” diye benimle röportaj yap-

195

Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “Zihin Kontrolü Tıbbî İdamdır!”

maya geldiler. Gazetecilere “beni hedef göstermiş olursunuz” diyerek, röportaj isteklerini kabul etmedim. Lokanta müşterilerimden bir polis, İsveç devletinin faaliyetlerimden duyduğu rahatsızlığı dile getirdikten sonra, “seni buzun altına götürecekler” dedi. - Tehdit etmek için mi gelmiş? - Yok, bir dost olarak uyarmaya gelmiş. - Dostunuz olan polis “seni buzun altına götürecekler” dediğinde, sizin cevabınız ne oldu? - Bunun için bir sebeb olmadığını, vergimi verdiğimi, kanun dışı bir şey yapmadığımı söyledim. O da bana, “bak, göreceğiz!” dedi. - Dediği çıktı! - Evet. 29 Nisan 1991 tarihinde, Göteborg şehrinde üç arkadaşımla bir lokantada yemek yerken, İsveç gizli servisi tarafından gözaltına alındım. Beni Göteborg Polis Merkezi’ne götürdüler. İfadem alınmadan beni hücreye koydular. Tam yatağa uzanacağım, hücrenin bir tarafından “yavru yavru huma kuşu yükseklerden seslenir” türküsü, diğer tarafından da “analarıyla cinsî ilişki kurmuş Türkler’den ve Yahudîler’den bıktık; hepinizi kudurta kudurta geberteceğiz” şeklinde küfürler ihtivâ eden yayınlar başladı. Hemen “Allah, Allah” diyerek ayağa fırladım. İlk önce kendimle dalga geçtim; delirdim diye. Ama kendimi iyi tanıyorum, psikolojik bir problemim yok. Yapılan yayınları kulaktan duymuyorum! Bunları düşünürken yayınların yerleri değişti; nokta yayını yapıyorlar. Aklıma lazerin göz ameliyatlarında kullanılması geldi ve dünya için “eyvah!” dedim. - Niçin? - Çünkü lazer, istenilen noktalara, istenilen güç ve oranda hiç hata yapmadan gönderilebiliyor; yani kontrol edilebilir bir enerji parçası. İnsanların beynini lazerle... - Sizin zihin kontrolü hakkında daha önce bilginiz var mıydı? - Hiçbir bilgim yoktu. - O gece yayın sürekli devam etti mi? - Belli bir süre sonra uyudum. Sabah kalktığımda, gece gördüğüm rüya için “bu rüya bana ait değil” dedim. Ve bunların elinde rüyaları kontrol edebilen bir âlet olduğunu anladım. - Rüyanın size ait olmadığına nasıl kanaat getirdiniz? - Dünyada en iyi kimi tanırım; kendimi! Rüya bana ait değildi, bundan emindim. Serbest bırakıldıktan sonra, İsveç emniyetinde görevli olan bir doktor tanıdığıma bunu anlattığımda bana, “sen kimsin, bunu nasıl çözdün? Evet bizde bu tür âletler var” dedi. Hücrede, ellerinde rüyayı kontrol edebilen âlet olduğunu çözdüm ama, aklıma ellerinde zihni kontrol edebilen bir âlet olduğu gelmedi.

196

Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “Zihin Kontrolü Tıbbî İdamdır!”

- Niçin gözaltına alındığınızı söylediler mi? - Sabah kahvaltıyı getirenler, “bir sıkıntın var mı?” diye sordular. Onlara akşam yaşadıklarımı anlatmadım. Sabah 8’de üst kata çıkardılar. İfademi alacak olan polis müfettişi Ake Petterson’u, 1979-80’de okuldan tanıyordum. Ona niçin gözaltına alındığımı sorunca, yanımda çalışan bir işçiyi telefonla tehdit ettiğimi söyledi. Kimseyi tehdid etmediğimi söyleyince, bana telesekreter kaydını dinletti. Evet, ses benimdi ama konuşmada anlamını bilmediğim bir kelime kullanıyordum. Petterson’a, “anlamını bilmediğim bir kelimeyi nasıl kullanırım?” diye sordum. Konuşmayı tekrar dinledi ve “anlamını bilmediğin kelime, yalnızca yazı dilinde ve yazışmalarda kullanılır!” dedi ve “senin hiçbir suçun yok, savcılıkta serbest bırakırlar” diye de ekledi. O zaman anladım ki, bunlar insan sesini taklid etmede çok marifetliler. İfadeden sonra beni tekrar hücreye götürdüler.

24 SAAT KESİNTİSİZ ANA DİLDE YAYIN YAPTILAR - Savcılığa çıkartmadılar mı?
- Kendisini tutukevi asistanı olarak tanıtan birisi hücreme gelip, bir ihtiyacımın olup olmadığını sordu. Ben de kendisine, gayet iyi olduğumu, rahatımın yerinde olduğunu söyledim. Çıkarken hücrede bulunan gözaltı kâğıdımı alıp gitti. Böylece o gün savcılığa çıkmam engellenmiş oldu. Ertesi gün de 1 Mayıs; İsveç’de resmî tatil. 1 Mayıs’ta çıkartıldığım nöbetçi mahkeme, gözaltı süremi mahkemenin olacağı 15 Mayıs’a kadar uzattı. O gün beni başka bir hücreye naklettiler. - Yeni hücrede yayınlar arttı mı? - 24 saat kesintisiz ana dilimde yayın yapıyorlardı. - Hep hakaret muhtevâlı mı? - Genellikle. Fakat, en sevdiğim Türkçe müzikleri de çalıyorlardı. Ankara Polis Radyosu’nun yayınlarını dinletiyorlardı. Benimle sohbet etmek istiyorlardı. - En sevdiğiniz müzikleri biliyorlardı!.. - Evet. - Niçin en sevdiğiniz müzikleri dinletiyorlardı? - Sebebini söyleyeceğim ama, o bahse gelmeden önce anlatacağım başka şeyler var.

TELEVİZYONDA CANLI YAYINDA ÖLÜM HABERİMİ SEYRETTİM - Buyrun.
- 30 Nisan akşamı yapılan yayında, Götaland’da silâhla yakalandığımı, tatbikat için Götaland’a götürüleceğimi ve orada öldüreceklerini söylediler. 2 Mayıs ak-

197

Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “Zihin Kontrolü Tıbbî İdamdır!”

şamı televizyonda 19.20 Götaland haberlerini -İsveç’te akşam ana haber saatinden on dakika önce mahallî haberler yayınlanır- izlerken, bir muhabir bir parkın içerisindeki ağaçlık bir yeri gösteriyor ve yabancı bir erkeğe ait bir cesed bulunduğunu anlatıyordu ki, tarif ettiği cesed ve cesede ait giysiler ve giysilerin markaları tıpatıp bana uyuyordu! 3 Mayıs günü hücreme yaptıkları yayınlarda ırkçı hakaretler ve beni öldürme tehditleri artınca, ben de radyoyu sonuna kadar açıp işkencecilere sövmeye başladım. Bir ânda radyo yayını kesildi ve işkenceciler radyodan, onlara ettiğim küfürleri yayınladılar. Böylece 2 Mayıs’taki televizyon haberinin bunlar tarafından hazırlandığını anladım. - Küfürleri sizin sesinizle mi yayınladılar? - Evet. İşkenceciler, sesi çıkış noktasında bloke edip konuşan insanın ses tonunun aynısından, konuşmaların muhtevâsını kendi istedikleri gibi değiştirerek insanlara aktarabiliyorlardı. - İşkenceciler, yayın dışında, sizi rahatsız etmek için başka ne yapıyorlardı? - Vücudumun çeşitli yerlerine lazer ışını yolluyorlardı. Lazer saldırısına ve yayınlara karşı, içimden “Hasbünallahü ve ni’mel vekîl” diyerek nefes alıp veriyordum; bunun çok faydasını gördüm. - Sizi öldürmeye yönelik bir teşebbüsleri oldu mu? - Bilinen işkence metodları dışında, öldürmeye yönelik fiilî bir saldırı olmadı. Zaten zihin saldırısı yanında Filistin askısının, falakanın lafı bile olmaz. Beyne falaka çekiyorlar! Lazer saldırısıyla birlikte, ellerimin derisi dökülmeye başladı. - Vücudunuzda yanma oluyor muydu? - Yanma yok, ama belimi oynatamıyordum, kamburum çıkmıştı. Beni felç etmek için özellikle omuriliğime saldırıyorlardı; bunu da sonradan öğrendim. Öldüğüme yönelik televizyondan yaptıkları haberden sonra, yayınlarda, “ailene senin öldüğünü söyledik” dediler ve anne-babamın ağlama seslerini verdiler. - Anne-babanızın sesini mi taklid ediyorlardı? - Hayır. Anladığım kadarıyla, daha önceden annemle ve babamla yaptığım telefon görüşmelerini kaydetmişler.

“SENİN KİLİT KELİMENİ ÇÖZDÜK” - Verilen yemeklerde bir tuhaflık hissediyor muydunuz?
- Yok. Yalnız, 4 Mayıs akşamı verilen yemeği yedikten sonra rahatsızlandım ve sabaha kadar uyuyamadım. Tahminimce, yemeğin içine sinir bozucu ilâçlar koymuşlardı. Sabah olunca, uykusuz hâlde, hücrede içimden “Hasbünallahü ve ni’mel vekîl” diyerek volta attım. Bu esnâda bana, “senin kilit kelimeni çözdük!” dediler. Ben, acaba söylerken dudaklarım mı kımıldadı diye düşünürken, onlar, “yok yok, delirdin

198

Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “Zihin Kontrolü Tıbbî İdamdır!”

o… çocuğu!” dediler. Aklımdan geçen düşünceye cevab verdiler! Ben de düşünce yoluyla, “o… çocuğu sizsiniz! Düşüncelerimi konuşma hâline getiriyorsunuz!” dedim. Hücredeki cama doğru yürürken, aklıma bunların rüyalarımı da yönlendirdikleri geldi. Âni bir refleksle yatağı yaktım ve üzerine çıkıp tepinmeye başladım. Hastahâneye gitmek için deli numarası yapıyordum. - Hastahâneye götürdüler mi? - Hastahâneye götürmeden önce beni küçük bir odaya aldılar ve dışarıdan getirdikleri dazlaklara, beyzbol sopalarıyla dövdürdüler. Daha sonra da, ellerim arkadan kelepçeli ve yüzüstü vaziyette polis arabasına yatırılarak Lilhagen Hastahânesi’ne götürüldüm. Hastahâneye arka kapıdan soktular ve odada iki kişi vardı. - Sizi bekliyorlardı - Evet; bir erkek, bir bayan. Erkeğin elinde yarım bir eldiven vardı. Ensemi ovmaya başladı. Bu sırada polis arabasında olan istihbaratçı, “bunu arabada öldüremedik, burada öldüreceğiz ama, kovanları ne yapacağız?” dedi. Onlara, “hücreme yaptığınız yayınlar çok güzeldi!” dedim. Daha önce hiçbir şekilde onlara yayınlardan bahsetmemiştim. İstihbaratçı, “şimdi yayın var mı?” diye sordu. Ben, “evet, var!” deyince, yarım eldivenli olan adam sırıttı. Odadaki kadın, elindeki beyaz sıvıyı bana uzatarak, “iç!” dedi. “İçmem!” deyince, istihbaratçı silâhını ağzıma sokarak, “içeceksin!” dedi. İçmemekte ısrar ettim. Ölümden korkmadığımı söyledim. “O zaman iğne vururuz!” dediler. İğneden tiksindiğim için, verilen sıvıyı içtim. - Sıvıyı içince ne oldu? - Kendimden geçmişim. Gece uyandım. Uyandığımda bir sürü âletin bana bağlı olduğunu gördüm. Odanın içinde bulunan kişilere, “siz kimsiniz?” diye soracağım ama konuşamıyorum. Konuşma kabiliyetimi kaybetmişim. Umursamadım, tekrar uyudum. Sabah uyandığımda odada iki genç vardı. Konuşabiliyordum; “telefon etmek istiyorum” dedim. Kabul etmediler. Hastahânede ne doktor, ne hemşire görmeden beni çıkardılar. - Yayın devam ediyor muydu? - Aralıksız yayın devam ediyordu. - Hastahânede kaç gün kaldınız? - 2 gün.

ÇOCUK PROGRAMI SUNAN İŞKENCECİ KADIN - Gerek hücrede gerek hastahânede olsun, yapılan yayınları duyuyor muydunuz; yoksa…
- Duymak yok. Yayınlar, sanki ben düşünüyormuşum şeklindeydi. Yayınlar direkt beyne veriliyordu. Hastahânede en çok dikkati çeken şey, iki İranlıydı. Tipleri tam

199

Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “Zihin Kontrolü Tıbbî İdamdır!”

Farslı tipiydi. Bir tanesi bana ismimle hitab edip, “niçin yemek yemiyorsun?” dedi. Şimdiye kadar beni kimseyle görüştürmeyenler, niçin İranlılarla görüştürmüşlerdi diye hâlâ düşünüyorum. - Niçin olduğunu çözemediniz mi? - Çözemedim. İsveç istihbaratının elemanları beni hastahâneden çıkartıp cezaevine götürürken, daha enteresan bir şey oldu. Arabayla giderken kırmızı ışık yandı. O sırada bisiklete binmiş çarşaflı bir kadın arabaya yaklaştı. - Bisiklete binmiş çarşaflı bir kadın! - Evet. Yüzü seçilebiliyordu. İstihbarat elemanlarıyla bir şey konuşup gitti. Daha sonra bu kadını hapishânede gardiyan olarak gördüm! - Niye böyle bir mizansen hazırlama gereği hissetmiş olabilirler? - Hem beni hem de daha sonra yaşadıklarımı anlatacağım kişileri, halüsinasyon gördüğüme inandırmak için. Bakınız, bana işkence yapan kadınlardan birisi, İsveç televizyonunun 2. kanalında çocuk programı yapıyordu! - Kadınlar da mı giriyordu işkenceye? - Evet! Zihin kontrolü, ekib işi. Zihin kontrolü yapılacak 1 kişi için 20-25 kişilik ekib gerekiyor. Beni camdan aşağı sarkıttılar. Sonra da “öldün!” diyerek tabuta soktular ve bana seyrettirdiler. Camdan sarkıtmadan önce Kur’an-ı Kerîm ve Türk bayrağını getirdiler; üzerlerine işemem için. Kabul etmeyince camdan sarkıttılar. Tüm bunları korkutmak için yapıyorlar. Mevzu tamamen psikolojik. Korkmadınmı, yapılan hakaretlere karşılık verdinmi ve yayınları dinlememeye çalıştınmı, zihin kontrolcüler başarılı olamıyorlar. Allah’a inanacaksın ve O’na teslim oldunmu bunlar başarısız olur. Sevdiğim müzikleri yayınlamalarının sebebi de, yayınları dinlememi sağlamak. Mahkemenin 15 Mayıs’ta olması gerekiyordu. Fakat beni istedikleri şekle sokamayınca, gözaltı süresi uzattılar. 21 Mayıs’ta çıktım mahkemeye. - 29 Nisan’da gözaltına alınıyorsunuz ve 21 Mayıs’ta mahkemeye çıkartılıyorsunuz; neredeyse bir ay gibi uzun bir süre. Sizi hiç arayan soran olmadı mı veya olmamış mı? - Beni daha önce uyaran polis dostum, arkadaşlarıma, “… öldürecekler, mahkemeye dilekçe verin!” demiş. Arkadaşlarım da dilekçeyi vermişler. Dilekçe sebebiyle beni infaz edememişler. - Mahkemede neler yaşadınız? - Mahkemede de yayın devam etti. Bana kurulan tezgâh orada da sürdü; beraat etmem gerekirken şartlı tahliye edildim. Yaşadıklarımı anlattığım arkadaşım Hasan Hüseyin’in yaptığı araştırma sonucu, İsveç’te bu metodla, Türk, Kürt ve Arab, 15 kişiyi delirttiklerini öğrendim.

200

Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “Zihin Kontrolü Tıbbî İdamdır!”

HÂLÂ YAYINLAR DEVAM EDİYOR - Tahliye olduktan sonra da yayın devam etti mi?
- Etti ve hâlâ ediyor! - Türkiye’de de mi? - Türkiye’de de… Sizinle görüşmeden iki gün önce, Merter’de lazer saldırısına uğradım. Yanımda olan eşim, korkudan bir saat konuşamadı. Bana gelen bir MİT mensubu, “evine giren çıkan belli değil, çıkar çevrelerine dikkat et; kendini koru!” dedi. Eşim de, “bu adam tek başına, nasıl kendini koruyacak?”… - Siz ne güne duruyorsunuz… - Evet… - MİT ve Emniyet yardımcı olmadı mı? - Onlardan, “bıraksın bu işleri” diye haber geliyor. - Niçin bu kadar üzerinizde duruyorlar? İsveç’teki doktor gibi sorarsak, siz kimsiniz? - İsveç’te bu operasyonu kime yaptıysalar sonuca ulaşmışlar; ben hariç! Serbest kaldıktan sonra yaşadıklarımı İsveç kamuoyuna anlatmaya çalıştım ama olmadı. Beni, “seni buzun altına gönderecekler!” diye uyaran İsveç polisindeki dostum, ağlayarak evime geldi. Bana, “seni oğlum gibi severim. Buradan git, seni öldürecekler!” dedi. Ben de Türkiye’ye döndüm. - Türkiye’ye döndüğünüzde neler yaşadınız? - Türkiye’ye gelmeden önce, sağlık kontrolü için Bulgaristan’a gittim. Orada çekilen beyin EEG’sini gören doktor, “sen nasıl yaşıyorsun, nasıl kalb krizi geçirmedin?” diye hayretle sordu. Yaşadıklarımı anlattıktan sonra, doktor beni odadan çıkardı, bana yardımcı olan Bulgar arkadaşıma, “Kim bu adam? Anlattıklarının hepsi doğru. Başımıza ikinci Mehmet Ali Ağca olmasın!” demiş. Türkiye’ye geldiğimde, Bulgaristan’da çektirdiğim EEG ile, annemin tanıdığı bir beyin cerrahına gittik. Doktor, yanındaki asistanla EEG’ye bakıp, “ne kadar sağlıklısın!” dedi; aynı Kemal Sunal’ın filmi gibiydi. Annemin dediğine göre “Türkiye’nin en iyi beyin uzmanı” ama, hiçbir şeyden haberi yok. Bir de Türkiye’de EEG çektireyim dedim ve Amerikan hastahânesine gittim. EEG bölüm şefi Engin Mengü adında bir doktor. Benim EEG’yi çekti. Verdiği raporu onun yanında okuyorum; Bulgar doktorlardan öğrendiklerimle Dr. Mengü’ye, “hocam, raporda beyin hasar görmüş gözüküyor. Bu hasar içeriden mi, yoksa dışarıdan bir müdahaleyle mi olmuş?” diye sorunca, doktorun eli ayağı titremeye başladı. “Burada bir nörolog Nevzat bey var, sen onunla görüş!” dedi. Annemle Nevzat beyi beklerken, elinde siyah bir çantayla geldi. Anneme, “sen dışarıda kal!” dedi. Doktorla ufak bir odaya geçtik. Elindeki çantayı sert bir şekilde masaya vurarak, “kardeşim, bu işin peşini niye bırakmıyorsun, niye uğraşıyorsun?” dedi. Şaşkınlığım geçtikten sonra, “beyefendi, İsveç’te 1 milyon dolarımı kaybettim, onun

201

Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “Zihin Kontrolü Tıbbî İdamdır!”

peşindeyim!” dedim. “İki dakika sonra geliyorum, bekle!” dedi ve odadan çıktı. Odada beklerken annem geldi, “oğlum ne bekliyorsun, muayene bitmiş!” dedi. Anneme, vitamin hapı yazdığı bir reçete vermiş ve “oğlunuz işkence görmüş, onun etkisiyle böyle konuşuyor!” demiş. Zaten Bulgarlar, “Türkiye’ye gitme seni rezil ederler!” demişti. - Haklılar! - Hastahâne maceram daha bitmedi! Aynı hastahânede kan tahlili yaptırdım. Sonuçları beklerken, tahlil sonuçlarını değerlendirecek hanım doktora da yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi anlatıyordum ki, bana, “bunları bilmek için 5 üniversite bitirmek lâzım!” dedi. Tahlil sonuçlarında, kanımda olması gerekenden 10 kat fazla radyasyon çıktı. Doktor hanım, “anlattıklarınız doğru çıktı. Siz İnsan Hakları Vakfı’na başvurun” dedi. - Gittiniz mi? - Gittim ama benimle ilgilenmediler. - Bilmediklerinden… - Biliyorlar… Beni vakıfta psikolojik testten geçirdiler. Test sonuçlarına bakan profesör hanım, “sen buradaki herkesten daha zekisin. Sende süper zekâ var. Seni şartlandırmış olmasınlar?” dedi. Ben, “zeki insan şartlandırılmaz!” deyince, “lazerin haberleşmede kullanıldığını biz biliyoruz ama sen bunu Türkiye’de anlatma, yanlış anlarlar” dedi. Ben de, “yanlış anlayan anlasın!” dedim. Bana kimse sahib çıkmadı. - Son olarak, zihin kontrolünü nasıl tanımlarsınız? - Zihin kontrolü, “Tıbbî İdam”dır!

KAYNAK Furkan Dergisi, Aralık 2009

202

Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor

- Akit Gazetesi’nden İktibas MURAT ALAN’IN RÖPORTAJI

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatlarından Ali Rıza Yaman, Mirzabeyoğlu’na yapılan TELEGRAM işkencesiyle ilgili olarak Akit Gazetesi’nin sorularını cevabladı. İBDA-C lideri olduğu iddiasıyla gözaltına alınıp müebbet hapis cezasıyla cezalandırılan Salih Mirzabeyoğlu, 12 yıldır cezaevinde yatıyor. 11 yıldır TELEGRAM işkencesine maruz kaldığı söylenen Salih Mirzabeyoğlu, şu ânda Bolu F Tipi Cezaevi’nde ve 6 yıldır 3 metrekarelik tek kişilik hücrede tutuluyor. Kamuoyunun yakından tanıdığı Salih Mirzabeyoğlu’nun durumunu avukatı Ali Rıza Yaman ile konuştuk. Müvekkili Mirzabeyoğlu’na ileri teknolojik yöntemler kullanılarak işkence yapıldığını vurgulayan Ali Rıza Yaman, 56 eser sahibi bir ilim ve sanat adamının hukuksuz bir şekilde alıkonulduğunu, yapılan işkencelere rağmen Mirzabeyoğlu’nun insanlığa faydalı olacak eserler üretmeye devam ettiğini ifade etti. Mirzabeyoğlu yargılaması ve Ergenekon iddianamesine de giren TELEGRAM işkencesine kadar birçok konuyu Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman ile konuştuk. M.A.

Salih Mirzabeyoğlu’nun hayat şartlarından başlayalım isterseniz? Salih bey, biliyorsunuz 12 yıldır cezaevindedir. 11 yıldır TELEGRAM işkencesine maruzdur. Şu anda Bolu F Tipi Cezaevi’nde, 6 yıldır kaldığı 3 metrekarelik tek kişilik hücresindedir.

203

Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor

Kimlerle görüşebiliyor? Haftada bir gün, iki saat avukatlarıyla. İki haftada, o da bir saat ve kapalı olmak üzere ailesiyle... Sizin haricinizde? Bizim haricimizde, hiç kimseyle görüşemiyor. İdam cezası verildiği ve bu, ağırlaştırılmış müebbete çevrildiği için tam bir tecrit altında. Röportaj öncesi bahsettiğiniz TELEGRAM işkencesine geleceğiz... Ondan önce hukuk sürecini kısaca anlatmanızı rica ediyoruz. Hukuk sürecini; “fikri idam teşebbüsü” olarak özetleyebiliriz. Mirzabeyoğlu Davası’nda hukuk, fikri idam teşebbüsünün bir âleti, bir maşasıdır. Ve ortada sonucu başından belli bir tiyatro vardır. O dönemin İçişleri ve Adalet Bakanı’ndan polisine medyasına kadar herkesin rolü bu tiyatroda bellidir. Tiyatro, Salih Bey’in 29 Aralık 1998’de, saat 14 sularında o gün için ilkokula giden çocuğunu almak üzere gittiği okulun önünde başlıyor... Salih Bey’in yanında eşi ve diğer çocuğu olduğu hâlde, üzerine saldırılıyor. Okulun önünde, eşinin ve çocuklarının yanında ve hiçbir resmî belge gösterilmeksizin... Aynı hukuk tanımaz tavırla, evi ve arabası aranmış, daha sonra da eşiyle birlikte, emniyete götürülmüştür.

ÖRGÜT EVİNDE YAKALANMIŞ ALGISI OLUŞTURULDU Bakın bu hiç bilinmiyor. Sanki örgüt evinde çatışmada yakalanmış gibi bir algı var kamuoyunda.
Bilinmiyor, çünkü 28 Şubat medyası tam da belirttiğiniz gibi “Efsanevî örgüt lideri Salih Mirzabeyoğlu, saklandığı örgüt evinde yakalandı” tarzında haberler yapmıştır. Oysa ki, okulun önünde, ailesinin yanında... Salih Bey, o gün için 41 tane eserin altına imza atmış bir fikir adamıdır. Hakkında hiçbir arama, yakalama, tutuklama kararı yoktur. Ama buna rağmen, sanki aranıyormuş, sanki kaçıyormuş ve sanki kaçtığı yerde yakalanmış gibi bir havayla haber servis edilmiştir... Daha sonrasında; sorgulama safhası. Bu sorguda, hukuk adına sergilenen tiyatronun ruhunu veren çok ilginç diyaloglar yaşanıyor. Müsaadenizle aktarmak isterim. Buyurun... Sorguda Salih beye; “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” deniliyor. Çok ilginç...

MADEM BİR ÖRGÜT VAR, SEN DE LİDERİ OLMALISIN! Daha da ilgincini söyleyeyim... Salih Mirzabeyoğlu’na; “Biliyoruz. Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz; talimat da vermediğini kabul 204

Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor

ediyoruz... Gelelim şu liderlik mevzuuna...” deniliyor. Salih Bey de; “Hiç kimseyle görüşmemişim, talimat vermemişim, bunu siz de biliyor ve söylüyorsunuz. Ben bu durumda illegal bir örgütün nasıl başı olabilirim ki?” diye mukabelede bulunuyor. Aynı polis ısrarla devam ediyor: “Gel sen şunu güzellikle kabul et. Hem biz sana kötülük yapmak istemiyoruz. İsteseydik evinin bahçesine eroini gömer, ‘Eroin yakaladık’ derdik.” Salih Bey bu ‘cazib’ teklifi kabul etmeyip, fikir adamlığından bahsedince; sorgucular 28 Şubat Türkiye’sinde hukukun nasıl işlediğini gösteren fevkalâde bir lâf ediyor: “Aslanım, savcı senin kitablarını okuyacak değil ya... Buradan önüne ne giderse o.” O kadar ki iddianamede Salih Bey için; “Örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilmemiş olmakla beraber...” ifadesi mevcuttur. Tesbit edilemediyse, neye istinaden ceza veriliyor?.. Tesbit yok, münasib görme var... İBDA-C markasıyla faaliyet gösteren yapılar var. Bunlar hiç kimseden emir ve talimat almadan eylem yapıyor. Vakıa bu. Bu vakıa karşısında iddia makamı; “Lidersiz bir örgüt düşünülemediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer. İBDA-C adlı örgüt mensublarının gerçekleştirdiği tüm eylemlerden örgüt lideri de sorumludur. İBDA-C örgüt mensublarının Kumandan kod adlı sanık İzzet Erdiş’e bağlılığı...” diyor. Ortada hiyerarşik bir ilişki yok. Hiyerarşi olması bir tarafa, tanışıklık yok. Eylem yok. Talimat yok. Fikrî bir yakınlık, bağlılıktır söz konusu olan. O gün için 41 tane eser vermiş bir yazarın fikirlerinin etkisinin olmasından daha tabiî ne olabilir? Kaldı ki, tanışıklık da olabilir. Bu bir şey ifade etmez. Ortada hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok... Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar, idam olmuştur. Özdemir Sabancı’yı öldürdüğü söylenen Fehriye Erdal’ın yaptığı eylemden, yaşamış olsalardı, Engels ve Marks sorumlu tutulup, onlara idam cezası verilebilir mi? Bunu hangi hukuk mantığı kabul eder? Peki bu kadar alenî bir hukuksuzluk nasıl yapılabilir? Bu kadar alenî bir hukuksuzluk, ancak âmir-memur ilişkilerine göre belirlenen bir hukuk sisteminde yapılabilir. Hele bu ilişki tarzı, 28 Şubat gibi hukuk haysiyetinin yerlerde süründüğü bir dönemde daha belirgin hâle gelmişse durum daha vahimdir. 28 Şubat sürecinin ruhunu, mantığını en iyi bilenlerin başında gazeteniz ve okuyucuları gelir. Yeri gelmişken belirtelim; tesbih tanesi gibi dizilip, brifing alan ve aldıkları emre göre hareket eden sözde hukukçulara karşı gazetenizin verdiği mücadele; son derece takdire şâyandır.

TELEGRAM METODUYLA İŞKENCE TELEGRAM işkencesine gelelim isterseniz.
Belirttiğimiz gibi; Salih Mirzabeyoğlu, 12 yıla yakın bir zamandır cezaevindedir, Kartal F Tipi Cezaevi’ne alındığı günden bu yana, yâni 2000 yılından beridir de

205

Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor

TELEGRAM işkencesine maruzdur. TELEGRAM, yani zihin yönlendirme işkencesi; düşünce formunun, sistem zihniyetinin dışarıdan değiştirilmesi teşebbüsüne ve bu maksatla irâdenin, kimliğin, kişiliğin parçalanmasına yönelik olarak yapılan bir işkence türüdür. İşkencenin hedefi; insan iradesinin teshir ve zapt altına alınıp, istenildiği gibi yönlendirilmesidir. Hâl bu olunca içiçe bahisler hâlinde TELEGRAM’ın birçok yönü ortaya çıkmaktadır... Burada hedef; insan iradesidir. ‘İnsan iradesi’ni hedef alan bir işkenceyi anlamak, anlamlandırmak, mukavemet etmek, ciddi bir fikrî seviyeye sahib olmayı gerektirir. TELEGRAM’ın felsefî, fizikî, ruhî, ilmî, tıbbî, teknik, mühendislik, metafizik, psikolojik, parapsikolojik, nörofizyolojik, vs, vs... birçok yönü var... Salih Mirzabeyoğlu’nun şikâyeti nedir? Daha önceden de ifade edildiği gibi; hem Salih Bey’in ve hem de bizim en büyük şikayetimiz bu... Yani meseleye bir psikiyatr edasıyla yaklaşılıp, “Evet, şikayetiniz nedir?” denilmesi. İşkence; “Evet şikayetiniz nedir?” denildiği ânda başlıyor. Bu soru, işkencenin en önemli unsurlarından biri ve hatta bizatihi kendisidir. TELEGRAM’ı anlamak için belli bazı mevzulara dair malûmat sahibi olmamız gerekir. Bunlardan biri de mantık ilmidir, özellikle de “yeni mantık”... Zira işkence; hâkim isbat mantığı ve sorunu üzerine bina edilmiştir. Hadi isbatlayalım. Ne yapalım? Elektro-manyetik dalgaları elimizle yakalayıp, gösteremeyeceğimize göre... Mevzu zannediyorum anlaşılıyor. Binlerce kilometre öteden biri sizi cep telefonundan arıyor. Nasıl arıyor, nasıl sesini duyuruyor? Milyarlarca telefonun frekansı niçin ve nasıl karışmıyor? Elektro-manyetik dalgalarla. Peki bu dalgaları eliyle tutup, “işte bu dalgayla konuşuyorum” diyebilen var mı? O zaman? O zaman evvelâ şunu anlayacağız; bu işkenceyi bildik ve hâkim isbat mantığıyla isbatlamaya kalkmak işkencenin bizatihi kendisidir. Ergenekon sanığı Ümit Sayın’ın dediği gibi, kendi içinde boğmak... Aynen... TELEGRAM’cıların mantığı şu: İşkence nasıl olsa isbatlanamaz. İşkenceye muhatab kalan ısrarla meseleye dikkat çekerse kestirmeden ‘majör depresyon’ teşhisi konulur, alttan alta da ‘kafayı sıyırmış’ düşüncesi zerkedilir. Kendince majör depresyon teşhisinde bulunan doktor bile meseleyi izah etmeye kalkan hastasını daha ilk cümlesiyle boğar: ‘Siz böyle bir şeyin olabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?’ Bu söze muhatab kalan kişi eğer Salih Mirzabeyoğlu değilse, yaşadıklarını anlamlandıramaz, kendinden iyice şübheye düşer ve işkenceden maksat hasıl olur: İşkence katlanarak artar, insanın iradesi esir alınır, kişinin en başta kendisine, daha sonra ailesine ve tedricen çevresine yabancılaşması sağlanır.

DALGALARLA FİZİKÎ İŞKENCE Fizikî tezahürleri nedir?
İşkence aynı zamanda fizikîdir de. İnsandaki arazın, hastalığın ortaya çıkarılması suretiyle gerçekleşiyor bu saldırılar. Salih Bey’in kendi kendine tesbit ettiği bu hâ-

206

Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor

diseyi, Cerrahpaşa Tıb Fakültesi’nden bir profesöre anlattığımızda Salih Bey’i doğrulamış ve ‘Bir noktaya teksif edilen elektro-manyetik dalgalarla o bölgedeki rahatsızlık azdırılabilir, belli yerler bloke edilebilir’ demiştir. Akla hayale gelmedik ahlâksızca ifade ve görüntülerden, vurma, yakma, bloke etme, kaşıntı verme şeklinde gerçekleşen fizikî saldırılara kadar işkencenin her türlüsünü yaşayan Salih Mirzabeyoğlu’nun günlerce uyumadığı da oluyor. Uyuyabildiği dönemlerde de fizikî olarak tazyik sürüyor, uyku ile uyanıklık arasında bir hâlle karşılıklı cedelleşme devam ediyor. ‘Deliksiz ve rahat’ bir şekilde 2 saatlik uykunun ardından ‘tamam, bu kadar yeter!’ denilerek yine uyandırılıyor.

ESER ÜRETMEYE DEVAM EDİYOR Bir adliye muhabiri olarak bu mevzuların çokça konuşulduğuna şahid oluyoruz. O konuşmalarda şöyle bir şey de söyleniyor: “Salih Mirzabeyoğlu’na iddia ettiği işkence yapılsaydı, istediklerini yapar, kitab yazdırmazlardı.” Ne diyorsunuz?
Bunu biz de duyduk ve bunların konuşulmasını güzel bir gelişme olarak algıladık. Zira “böyle bir şey olur mu canım, nereden çıkartıyorsunuz, hapishâne şartlarının etkisiyle söylenen sözler” safhasından, “böyle bir şey yapılmamıştır, yapılsaydı netice alınırdı” safhasına gelinmiş demektir. Ki, bunu TELEGRAM’cıların mağlubiyetini kamufle çabası olarak görmek mümkün. Zira işkencede istenilen neticenin alınamadığının en büyük tezahürü; Salih Mirzabeyoğlu’nun bu süreçte yazdığı 1516 tane eserdir. Salih bey, bu eserleri için “TELEGRAM Serisi” der. “Yapılmak istenseydi, yapılırdı.” sözündeki yapılan aynı vahim mantık hatasına ayrıca dikkat çekmek isterim. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Mirzabeyoğlu’nun, cezaevine konulduğunda 41 eseri vardı. Çok kısaca ve kabaca anlattığım süreçte her şeye, en başta da TELEGRAM işkencesine rağmen 16-17 tane daha eser verdi... Konuşmaya buradan başlayalım: 56-57 tane eserin altında imzası olan bir fikir adamı niçin cezaevindedir? Kim, hangi mantıkla kendisini mahkûm etmiştir? Ve bu haksızlık niçin olması gerektiği şekil ve kadarıyla konuşulmamaktadır?

‘VERİRSİN DALGAYI İSA OLUR... ANLATMAYA KALKSA KİMSE İNANMAZ’ Ergenekon İddianamesi’nde buna benzer bir ifadeyi hatırlıyorum...
Evet. Zannediyorum Ümit Sayın’ın ifadesiydi. “Verirsin dalgayı, İsa olur, Musa olur... Anlatmaya kalksa, kimse inanmaz.” diyor. 2000’li yılların Türkiyesi’nde bu mevzu konuşulmaya başlandığı vakit, yarım ağız konuşuluyor ve bütün cehd, nasıl isbatlanacağına veriliyordu. Dayatılan ve sahte olan isbat mantığının dışına çıkan herkes hemen farkeder ki; işkenceden gaye de asıl olarak budur. Özetlersek... Elek-

207

Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor

tro-manyetik dalgalarla yapılan işkenceyi; bildik türden hâkim ve dayatılan isbat mantığıyla isbatlamak pek mümkün değildir. Zira diyalog şöyle gelişecektir: Şikayetin nedir? Derdini anlat... İşte şöyle oluyor, böyle oluyor... İsbatlayabilir misin? Psikolojik sıkıntılarından dolayı böyle söylüyor olabilir misin? Malûm hapishâne şartları insana sıkıntı verir, psikolojisini bozar... Kişinin dili döner ve meseleyi ifade ederse söylemesi gereken şudur: Bahsettiğim elektrikî dalgaları elimle tutup size gösteremem ya, nasıl bir isbat istiyorsunuz?

KAYNAK Akit Gazetesi, 20 Aralık 2010

208

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

- Furkan Dergisi’nden İktibas ENES MOLLAOĞLU’NUN RÖPORTAJI

İBDA Fikriyatı’nın kurucusu Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatı Güven Yılmaz’la yaptığımız röportajı, bir davanın ibretlik vesikası olarak takdim ediyoruz… E.M.

Bir cümle ile tarif etmek gerekirse, Salih Mirzabeyoğlu kimdir? Salih Mirzabeyoğlu’nu, tek cümle ile, “teklif ettiği yeni dünya düzeni ile mevcut rejimlerin muhalifi bir mütefekkir” olarak tarif etmek yanlış olmaz sanırım. Ancak bu muhalefet, niteliği itibariyle kuru bir eleştiriden ibaret değildir. Aksine, O’nun muhalefetinin nedenini ve niçinini; teklif ettiği dünya görüşünün bir yansıması olarak hukukî, siyasî, iktisadî, içtimaî, felsefî, tasavvufî, bediî… kısacası insana ve topluma dair her alanda gerçekleştirdiği fikrî çalışmalar sonucu ortaya koyduğu, şimdilik 60’a yakın telif eserinde aramak gerekir. Müvekkiliniz Salih Mirzabeyoğlu’nu bir fikir adamı olarak nitelendirdiniz. Peki şu ân niçin cezaevinde? Bilindiği üzere Sokrat, yoldan sapmış, doğrudan sapmış, kendilerini bu sebeble perişan etmiş, insanlıktan çıkmış Atinalılara hak ve hakikati gösterebilmek bakımından elinden geleni yaptı. Yaptığı şey neydi; yanlışlarını onlara söyleyerek, o yanlışlar yerine hangi doğruya sahib çıkmaları gerektiğini dile getirmek. Beğenmediler. “Sen” dediler, “bizim alışkanlıklarımıza, bizim çıkarlarımıza, bizim bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun. Sen kurulu düzeni yıkmak istiyorsun.” Mâlum, yargıladılar Sokrat’ı. “Suçlusun” dediler. O meşhur savunmasını yaptı. Büyük Jüri toplandı. Baldıran zehiri içerek ölüme mahkûm ettiler. Müvekkiliniz ile Sokrat arasında bir benzerlik olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sokrat ne yapmış? Döneminde mevcut yanlışları dile getirmiş ve bunların yerine doğru olanları teklif etmiş. Bir ordu kurarak veya bir suikastle, rejim yıkmaya çalışmamış. Sanırım burada asıl önemli olan husus, Atinalıların Sokrat’ı suçlarken O’na söyledik-

209

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

leridir. Ne diyordu Atinalılar, ”sen bizim alışkanlıklarımıza, çıkarlarımıza, bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun.” Bu cümleler tarihi süreç içinde her toplumda farklı kalıblarda olsa da aynı mahiyette söylenegelmiştir. Kaldı ki bu cümleler günümüz insanı için de pek yabancı değil herhalde. Nitekim Carlos da aynı şekilde gerek kendisinin gerekse Salih Mirzabeyoğlu’nun emperyalistler tarafından cezaevlerinde tutulmaya çalışılmasını buna benzer cümlelerle izah etmekte… İnsanlık tarihi boyunca insan ve topluma dair hastalıkların teşhis ve tedavisi için fikir geliştirenler; maalesef bu hastalıklardan nemalananlar tarafından haksız bir şekilde suçlanmışlardır. İktidar ve güce sahib olan bu parsacılar; değişik ikna metodlarıyla, bu insanların zararlı oldukları noktasında toplumu kandırmayı çoğu kez başarmışlardır. Ancak zaman içinde parsacıların maskesi düşmüş ve reçete sunanların haklılıkları anlaşılmıştır. Sağlığında kıymeti bilinmeyen bu insanların fikirlerine ölümlerinden sonra büyük değer verilmiş ve bu değerler insanlık fikir tarihinin gelişiminin temel taşları olarak kabul edilmiştir. Batı şimdi bir yandan düşünce tarihinde Sokrat gibi bir değere sahib olmakla övünürken, diğer yandan geçmişte olduğu gibi “alışkanlıklarımıza, çıkarlarımıza, bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun” edebiyatına bugün de devam etmektedir. 11 Eylül uçaklama hadisesinin ardından ABD başkanının “hayat tarzımıza saldırı” sözünü hatırlarsınız. Bu olayla ilgili, sosyolojik ve siyasî tesbit ve tahlilden, hukukî yansımaya geçecek olursak; daha öncesi de var olmakla birlikte, Sokrat döneminde mevcut olan Yargının Siyasîleşmesi, tâ Milattan öncesinden bugüne kadar pek çok olayda kendini göstermiştir. Ancak günümüzde buna en son ve en iyi örnek olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun yargılanmasını gösterebiliriz. Müvekkilinizin âdil yargılanmadığını mı düşünüyorsunuz? Öyle düşünüyorum. Bu apaçık bir gerçeklik olarak meydan yerinde. Bu dava ile hukukun genel prensiblerinin birçoğu alaşağı edilmiştir. “ÂDİL YARGILANMA HAKKI” VE “TABİÎ HÂKİM” kuralı Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle teminat altına alınan en temel insan haklarındandır. Her şeyden önce müvekkilimiz hakkında karar veren yer, Devlet Güvenlik Mahkemeleri... Devlet Güvenlik Mahkeme heyeti içinde askerî hâkim ve savcı... Temyiz dilekçelerimizde de belirttik. Bu davanın soruşturma safhası da dâhil olmak üzere yargılama safhasının bir bölümü DGM’lerde askerî hâkim ve savcıların görev aldığı dönem içinde yapılmıştır. Bu durumun “tabiî hâkim” kuralına açıkça aykırı olduğu yasama organı tarafından da kabul edildiğinden, askerî hâkim ve savcıların DGM’lerdeki görevlerine son verilmesine dair kanun çıkarılmıştır. Yine bilindiği üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Avrupa Birliği müktesebatı çerçevesinde askerî hâkim ve savcıların heyetlerden çıkarılmasından sonra kanunî düzenleme ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri de kaldırılmıştır. Şimdi söyleyeceğim husus son derece önemlidir: Başta Mirzabeyoğlu davası olmak üzere,

210

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

ister mahkeme heyeti içinde askerî hâkim veya savcı var olsun, isterse tüm heyet sivil hâkim ve savcılardan oluşsun, Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından verilen ve kesinleşerek hâlen infaz safhasında olan tüm kararlar kanunî dayanaktan yoksundur ve keenlemyekün -sanki hiç olmamış gibi- addedilmelidir. Bunu biraz açar mısınız? Elbette. Zaman bakımından kanunun uygulanması bahsi içinde konuyu ele alıyoruz. Hukukun temel prensiblerinden biri, “SUÇUN İŞLENDİĞİ ZAMAN YÜRÜRLÜKTE BULUNAN KANUN İLE SONRADAN YÜRÜRLÜĞE GİREN KANUNLARIN HÜKÜMLERİ FARKLI İSE, FAİLİN LEHİNE OLAN KANUN UYGULANIR.” Bu prensib, yeni TCK’nın 7. maddesinin 2. fıkrasına da aynen geçmiştir. Bu prensibi Mirzabeyoğlu davasında müşahhaslaştıracak olursak, daha önce söyledik, yargılamanın bir bölümü DGM’lerde askerî hâkim ve savcıların görev aldığı dönem içinde yapılmıştır. Kezâ idam kararı yine DGM tarafından verilmiştir. Bu karar infaz edilmemiş, fail lehine olduğu düşünülen (ki bunun ne derece doğru olduğuna daha sonra temas edeceğiz) idam cezası, ağırlaştırılmış müebbed hapse çevrilmiştir. Bu karar da tarafımızdan temyiz edilmiş ise de maalesef Yargıtay’ca onaylanmıştır. Konuyu dağıtmadan toparlayalım. DGM’ler kanunla kaldırıldı. DGM’lerin kanunla kaldırılmasından önce bu mahkemelerce karara çıkartılmış ve henüz infazı bitmemiş tüm davalarla ilgili olarak, sanık tarafından hiçbir başvuru yapılmaksızın re’sen yeniden yargılama yapılmalıdır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılması gerekçelerine de baktığımızda, bu bir yandan Âdil Yargılanma Prensibi gereğidir, bir yandan da failin lehine olan yasanın uygulanması prensibi gereğidir. Mirzabeyoğlu cezaevinde, niçin? DGM tarafından verilen bir karar gereği... Peki DGM’lere ne oldu? Bilinen sebeblerle kanunla kaldırıldı... YÂNİ KANUNLA KALDIRILAN VE YOK EDİLEN BİR MAHKEME TARAFINDAN VERİLMİŞ BİR KARARLA MİRZABEYOĞLU VE AYNI DURUMDA BULUNAN PEK ÇOK KİŞİ HÂLÂ CEZAEVİNDE. Bu durumda, kaldırılan her mahkemenin geriye dönük kararları yok mu sayılacak? Meselâ Aile Mahkemeleri kuruldu. Öyleyse Asliye Hukuk Mahkemeleri’nin Aile Mahkemeleri görevine giren davalar yeniden mi ele alınacak? Elbette hayır. Burada diğer mahkemelerle DGM’leri farklı tutmak gerekir. DGM’ler tıpkı İstiklâl Mahkemeleri, Yassıada Mahkemesi gibi olağanüstü şartlarda oluşturulmuştur. Bu mahkemeler, yargının siyasîleşmesine örnek gösterilecek nitelikte mahkemelerdir. Nitekim konjonktür değiştiğinde bu mahkemelerden çıkan kararlar sorgulanmış ve hattâ infaz edilenlerin itibarları yine devlet eliyle iade edilmiştir. 28 Şubat darbecilerinin yasama, yürütme ve yargı kuvvet ve organları üzerinde silâh zoruyla kurduğu kesif baskının izleri hem hafızalarda tazedir ve hem de etkisini bir ölçüde hâlen devam ettirmektedir. Aralarında yüksek yargı organı mensublarının da bulunduğu bir kısım savcı ve hâkimlerin darbeciler tarafından Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak brifing adı altında talimatlar verilmesiyle başlayan bu süreç, o zamanın Genelkurmay İkinci Başkanı tarafından mahallî savcılıklara kimler hakkında dava açmaları gerektiği konusunda yazılı ve sözlü talimatlar verilmesiyle sürmüştür. Bunlar basına yansıyan ve herkes tarafından bilinen hususlardır.

211

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

Burada DGM’lerin kaldırılış gerekçelerine bakmak gerekir. Bu mahkemelerin varlık veya yokluğu, teknik bir husus değildir. Aksine, hukuk devleti ilkesi doğrultusunda, var olmaması gerektiği için kaldırılmıştır. Geç de olsa, şeklen de olsa bir yanlıştan dönülmüştür. Hukuk Devleti içinde var olmaması gerektiği düşünülen BU MAHKEMELERİN VERDİĞİ TÜM KARARLAR YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLMELİ VE İNFAZ SAFHASINDAKİLER VE HATTÂ İLERİDE İTİBARLARI İADE EDİLMESİ MUHTEMEL OLDUĞUNDAN İNFAZI BİTENLER İÇİN DE YENİDEN YARGILAMA YAPILMALIDIR. Bu, hukukun üstünlüğünün tescil edilmesidir. Bu, hukuk devleti kavramının, sadece yazılı bir metin olarak kalmasının ötesinde, fiilî olarak ortaya konulması ile devletin kendi itibarını kurtarmasıdır. Bu tartışmalar, Abdullah Öcalan ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı sonrası da yapılmıştı. Evet. Ancak bu tartışmalar çok dar ve sığ bir planda gerçekleşti. Olaya daha ziyade sosyolojik ve psikolojik ve hattâ ideolojik bakan bir ikisini saymazsak, hukukçular yargılamanın yeniden yapılması gerektiğinde mutabıktılar. Hattâ hatırlayacaksınız, dönemin “bakan”ı da âdeta bu kervana katılmış ve “Yargılayalım canım, ne olacak, nasıl olsa aynı karar verilecek” diyerek keramet(!) bahşetmişlerdi. Bir yandan anayasanızda hukuk devleti olduğunuzu iddia edeceksiniz, diğer yandan hukuk devleti olmanın gerektirdiği hiçbir şeyi yapmayacaksınız; hattâ tersini yapacaksınız ve sonra da “hukukunuza uyun!” diyen Mirzabeyoğlu’nu cezaevine atacaksınız. Peki sizce Mirzabeyoğlu, DGM’de değil de başka bir mahkemede yargılansaydı, bu cezayı almayacak mıydı? Mesele ceza alıp almamaktan ziyade, yargılamanın hangi şartlar altında ve nasıl yapılmış olduğudur. Bunun için de, Mirzabeyoğlu’nun Emniyet’e alınmasından tutun da karar safhasına kadar, tüm yargılamayı en ince teferruatına kadar incelemek gerekir. Ve hattâ yargının siyasîleştirilmesi teşebbüslerine de örnek bir dava niteliğinde, hukuk fakültelerinde ders olarak okutturulması gerekir. Gerek gözaltına alınması gerekse gözaltındaki muameleler sırasında yaşanan hukuksuzluklar, yargılamanın âdil olmayacağının tâ başından delili idi. Zaten müvekkilimiz de mahkemeye gönderdiği dilekçe ile, yargılamanın âdil yapılacağına inanmadığı için duruşmalara katılmayacağını bildirmiştir. Mirzabeyoğlu’nu yargılamanın âdil olmayacağı fikrine ulaştıran saik nedir? Bu genel bir kanaatin sonucu mudur? Yoksa yaşanılan bir şey mi var? Elbette bu içi boş bir kanaat değil. Bunun için Mirzabeyoğlu’nun mahkemede yaptığı savunmada geçen şu cümleye bakmak yeter: - «Fikrimi peşinen söyleyeyim. T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, siyaset de, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır. Bu çerçevede emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir. DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması

212

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

sırasında “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen, sanıyorum Komiser Bahri’nin tavrı buna tipik bir örnektir.» Şimdi, poliste sorgu esnasında “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” tehdidine muhatab bir kişinin yargılamanın âdil yapılacağına inanmasını bekleyebilir misiniz? Nitekim hatırlayacağınız üzere mahkemece idam hükmü verildiğinde Mirzabeyoğlu “TİYATRO BİTTİ” diyerek yargılama safahatını tarih sayfalarına not etti… Mirzabeyoğlu’nun mahkemeye çıkartılması da olaylı oldu ve Metris Cezaevi’nden alınırken yaralananların yanı sıra tutuklulardan bir kişi de ölmüştü. Kan akıtılan ve bir kişinin ölümüne yol açan 25 Ocak 2000 Metris operasyonunun hikâyesi uzun ve ayrı bir inceleme konusu... Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Mirzabeyoğlu ve birlikte yargılandığı iki arkadaşı, bu tarihten 4 gün önce duruşmaya çıkacaklarını Cezaevi İdaresi ve Savcılığı’na bildirmişlerdi. Mirzabeyoğlu’nun yaklaşık 200 sahifelik savunması da bitmiş ve tam bir “kitablık çapta savunma” olmuştu... Bu savunma, Mirzabeyoğlu’nun 42. kitabı olarak da basılacaktı... Bu operasyon, buna rağmen yapıldı. Devlet, tâbir-i caizse 5 Aralık’ın rövanşını almak için bu operasyonu gerçekleştirdi. Hem de Müslümanlara karşı Hıristiyanların sembolü olan NOEL BABA ismi ile. HUKUK DEVLETİNDE İNTİKAM HİSSİ İLE HAREKET!.. 5 Aralık olayı dediğiniz, Metris’deki isyan sanırım. Evet bu da ayrı ve incelenmesi gereken bir başlık. Ancak konuya ilişkin davalar devam ettiği için şu aşamada daha fazla konuşmak yerinde değil. Mirzabeyoğlu’nun mahkemeye çıkartılması hadisesine dönecek olursak... Av. Harun Yüksel, hatıralarını kaleme aldığı bir yazısında o günleri şöyle özetliyor: - «Bu operasyonda hiçbir tutuklu isyan veya direniş göstermediği hâlde, özel olarak eğitilmiş ve daha önce de Ulucanlar Cezaevi olayını gerçekleştirmiş özel jandarma birliği, 25 Ocak 2000 günü saat 4’te Mirzabeyoğlu ve diğer İBDA-C davası sanıklarının bulunduğu koğuşa ihtarsız ve ihbarsız yaylım ateşi açmış ve daracık koğuşa yüzlerce gaz bombası ve kimyevî bomba atmıştı. Operasyon komutanının “devlet sözü, kılına zarar gelmeyecek” lafına karşılık, devletin sözüne güvenmediğini söyleyen Mirzabeyoğlu’na şahsen söz verilmiş ancak, komutanın göz kırpması ve göz yumması ile operasyonu düzenleyen jandarma birliği tarafından sağ salim teslim alındıktan ve elleri arkadan kelepçelendikten sonra tekme, yumruk ve dipçik darbeleriyle linç edilmek istenmiş, bu darbeler altında bayıldığında da, öldü sanılarak bırakılmıştı. Mirzabeyoğlu işte bu şartlar altında kan, barut, kimyevî madde ve is kokan Metris’ten alınıp Kartal Cezaevi’ne getirilerek müşahede bölümünde 5 metrekarelik rutubetli bir hücreye tek başına konuldu. Eli yüzü ve bütün vücudu yara bere içinde idi. Bir bacağı, bayıldığında kırmak için çok uğraştıklarından, diğerinin üç misli kalınlıktaydı, üzerine basamıyordu. Darbelerin tesiriyle sık sık baygınlık geçiriyordu... Söylemeye lüzum

213

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

var mı bilmiyorum; yanına ne doktor uğramıştı ne bir ilaç verilmişti, ne de yaralarına pansuman yapılmıştı... Mirzabeyoğlu, ertesi gün olağanüstü güvenlik tedbirleri altında, hurdahaş edilmiş vücudu, yara bere içindeki yüzü, kesilmiş saçı sakalı, kanlı ve çamurlu elbiseleriyle DGM huzurunda... Mahkeme, Mirzabeyoğlu’na “bu hâlin nedir” diye soracağına, ayakta bile duramaz hâldeki sanıktan savunma yapmasını istiyor... Bu hukuk skandalı karşısında, biz de savunma avukatları olarak davadan çekildik ve duruşma salonundan dışarı çıktık.» Burada dikkat edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir skandal var. O da şu: Mirzabeyoğlu, çıkan bir arbedede yaralanmış ve bu hâle gelmiş değil. Tek bir yarası ve hattâ çiziği olmadığı hâlde teslim olmuş ve kelepçelendikten sonra hurdahaş edilmiştir. Bunun devlet güvencesi ile bağdaşmaması bir yana, “delikanlılığa” da sığmayacağı ortada!.. Bir tarafta can emniyeti kendilerine emanet edilenler tarafından canına kasdedilmesi, diğer taraftan mahkemenin bu görüntü karşısındaki “bağımsız”(!) yargı tavrı!.. Kartel medyasının “traş” muhabbetini söylememe bile gerek yok sanırım... Mirzabeyoğlu’nun yargılanmasında pek çok hukukî prensibin alaşağı edildiğini söylediniz, bu minval üzere devam edecek olursak, neler söyleyeceksiniz? Evet. Aslında hep bu konu üzerindeyim. Ancak daha iyi izah etmek açısından ister istemez biraz ayrıntıya kaçıyorum. Müvekkilimizin savunmasından takib edelim: - «1975’den beri dergi, kitab faaliyetleri hâlinde fikir üreten ve 1984’den beri de bunu İBDA markası ile gerçekleştiren ben, “fikir suçu” kapsamında doğrudan şahsî faaliyetimle ilgili olarak suçlanabilmem durumu bir yana, ne dün için, ne bugün ve ne de yarın, benden yapılan iktibaslar veya bana yapılan atıflardan dolayı, legal veya illegal işlerin mesulü tutulamam...» Bu cümleler, anlaşıldığı üzere, SUÇUN ŞAHSÎLİĞİ PRENSİBİ’ne dairdir. Yine müvekkilimiz, savunmasında, «ben bir fikir adamıyım; bıçak yaparım, o bıçakla isteyen ekmek keser, isteyen adam keser» diyerek, tek cümleyle aslında suçun şahsîliği prensibini özetliyor. Aslında bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için; İBDA nedir, İBDA-C nedir, Cebhe ve Kendinden Zuhur kavramları neyi ihtiva etmektedir, tüm bunlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Yeri gelmişken belirtelim; müvekkilimizin İŞKENCE adlı eserinden hatırladığım bir bölüm var ki, konuyu özetliyor: - «Dikkatimi çeken hususlardan biri de, ne MİT’te ve ne de Siyasî Şube’de, sorgulamayı yapanlardan hiçbiri, fikir plânında hiçbir şeyden haberdar değillerdi... İBDAC örgütü diye bir davaya balıklama dalan adamlar, İBDA’nın kitabî yönünde tam bir cahil idiler... Adeta, mikrobu bilmeden doktorluk taslamak gibi bir şey... Bütün bilgileri, gazete haberleri çerçevesinde idi; ve gazete okuyucusu olarak devşirdikleri haberleri istihbarat yapmış gibi topluyor, bir zaman sonrada bunları İstihbarat Teşkilâtı’nın çalışması diye basına veriyordu...»

214

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

Nitekim bu tesbit ve endişenin tezahürünü iddianamede görüyoruz: “İBDA-C adlı örgütün lideri olan kod adı ile kurulacak Büyük Doğu İslâm Devletinin Komutanı seçilecek olan Kumandan Kod Salih İzzet Erdiş’in örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber.... Lidersiz bir örgüt düşünülmediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer.” Dikkatinizi çekerim, bu cümle hava tahmini yapan bir meteoroloji uzmanına değil, maalesef; “müddeî, iddiasını isbat ile mükelleftir” prensibi doğrultusunda iddiasını kesin ve inandırıcı bir delille isbat etmek zorunluluğunda olan İddia Makamı’na ait. Üstteki lehe delil cümlesiyle, alttaki aleyhe iddiayı bertaraf eden ve delili eşyanın tabiatına aykırılıkta arayan hukuk adamı!.. Bu cümlenin neresinden tutalım, neresinden bahsedelim. “Kumandan”ın Mirzabeyoğlu’na ait bir lakab olduğundan mı? Madem bir devlet kuracak, “devlet başkanı” olmak varken niçin “komutan”lıkla yetineceğinden mi? Yine iddianameden takib edelim: “Bizzat kendisi tarafından kaleme alınan ve İBDA/C adlı örgüte sempati ile bakanlara okutturulmak suretiyle siyasî ve ideolojik bir bilinç verilmesinde kullanıldığı ve Büyük Doğu İslâm Devletini’nin nasıl kurulacağı hususunda kitablarında yer vererek örgüt mensublarına yön vermektedir” diyor Sayın Savcımız. Sanığın hem lehine hem de aleyhine olan delilleri toplamakla mükellef olan Sayın Savcı, her ne hikmetse haklarında bir yasaklama kararı bulunmayan bu kitabları bir yandan örgüt rehberi gibi gösterirken, diğer yandan meselâ müvekkilimizin İBDA Diyalektiği isimli eserinde açıkladığı “Kanuni yoldan veya kanun dışı yoldan, kim ne yaptıysa şerefinin ve mesuliyetinin kendine ve zümresine ait olacağı CEBHELER dönemi…” cümlesini es geçiyor. Gayet açık; mesuliyeti de şerefi de yapana ait... Yâni bir cebhe tarafından yapılan işin şerefi veya mesuliyeti başka bir cebhede başkaca bir iş yapan kişiye ait olamaz. İki cebhe arasında bile birbirlerinin eylemi sebebiyle diğerinin suçlanabilmesi mümkün değil iken, tüm bunların dışında bulunan İBDA Fikriyatının ve temsilcisinin suçlanabilmesi sonsuz kere imkânsızdır. Ancak buna rağmen, yukarıda belirttiğimiz gibi, “Kumandan Kod Salih İzzet Erdiş’in örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber.... Lidersiz bir örgüt düşünülmediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer.” cümlesi ile “Suçun Şahsîliği Prensibi” alaşağı edilirken, hukuk tarihinde yeni bir prensib ihdas ediliyor. Müddeînin iddiasını isbat sadedinde yetersiz kaldığı ve isbat için delillerin yetmediği yerde kullanılmak ve devreye sokulmak üzere yepyeni bir prensib... MÜNASİB GÖRME PRENSİBİ!.. Madem örgüt var, lidersiz örgüt olamayacağına göre liderliğe en lâyık kişi budur. Müvekkilinizin cezalandırılmasına yetecek derecede dosyada delil mevcut değil miydi peki? Müvekkilimizin kitablarını örgüt rehberi olarak niteleyen Sayın Savcı, iddianamede bir takım eylemleri sayarak, “İBDA/C adlı silâhlı terör örgütünün 1994 yılından

215

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

30/12/1998 tarihine kadar gerçekleştirdiği bu eylemlerin Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderdiği yazılardan anlaşılmaktadır.” demektedir. İddianamenin tanzim tarihi 12.01.1999. Bu tarihi özellikle verdim. 1994 senesinde Konya’da yapılan bir operasyon sonucu yakalananların üzerinde bir bildiri çıkıyor. Daktilo ile yazılmış bu bildiriyi Salih Mirzabeyoğlu’nun Ankara’dan postaladığı düşünülerek hakkında gıyabî tutuklama kararı veriliyor. Sonra Konya DGM Adana’ya taşınıyor. Adana DGM de, diğer sanıklar hakkında karar verilerek, Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesi alınamadığından hakkındaki dosya tefrik edilerek, yetkisizlikle İstanbul DGM’ye gönderiyor. Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararında, “HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği” gerekçe olarak gösteriliyor. İstanbul DGM de dosyayı tekrar 25.05.1998 tarihinde Adana DGM’ye geri gönderiyor ve diyor ki: - «ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİBSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR. İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL’DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERİNDEKİ FAALİYETLERİN DE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.» İçişleri Bakanlığı’nın 3 Mart 1998 tarihli yazısı ve İstanbul DGM’nin 25.05.1998 tarihli yazısı ile Salih Mirzabeyoğlu’nun yasadışı örgütün üyesi ve yöneticisi olmadığı tescil ve tesbit edilmişken, 5 ay içinde ne değişti de böyle bir dava açılıyor? Bunun hukuk kavramları dâhilinde izah edilebilmesi mümkün mü? HUKUKUN SİYASÎLEŞMESİ prensibine(!) bundan daha güzel bir örnek var mıdır? Yine yargının bağımsızlığını zedeleyen bir başka husus da, örgüt davalarında sanıklar hakkında Emniyet Müdürlüğü’nden görüş alınması. “Görüş” kavramını özellikle söylüyorum. Asıl olan “bilgi alınması”dır. Ancak maalesef gerek savcılarımız gerekse mahkemeler, Emniyet Müdürlüğü’nden verilen cevabî yazılara bir bilgi olarak değil muteber bir görüş olarak bakmakta ve iddianamelerinde ve kararlarında delil başlığı altında yer vermektedirler. İddianamede aynen şöyle geçiyor: - «Emniyet Müdürlüğü’ne yazılan yazılarımızda sanık Salih İzzet Erdiş’in örgüt içerisinde konumu ve İBDA/C adlı örgütün Türkiye genelinde yaptığı eylemler sorulmuş, Emniyet Genel Müdürlüğü cevabî yazılarında; İBDA/C adlı örgütün liderinin Kumandan kod sanık Salih İzzet Erdiş olduğunu belirtmiştir.» Madem bu konuda Emniyet yazısına itibar edeceksiniz, niçin yargılama yapıyorsunuz? Hukuk devleti miyiz, polis devleti mi? Kanaatimce daha da ilerisi... Neden diyecek olursanız, hemen burada şu çelişkiye dikkat çekmek isterim: Bir yandan yukarıda belirttiğim İçişleri Bakanlığı’nın 3 Mart 1998 tarihli yazısında müvekkilimizin

216

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

örgüt üyesi veya yöneticisi olarak nitelendirilmemesi, ancak tıpkı iddianame örneğinde olduğu gibi birkaç ay sonra İBDA/C adlı örgütün lideri olarak belirtilmesi. Bu arada ne değişti de emniyet karar değiştirdi? Fazla söze hacet yok sanırım. Bir diğer önemli vakıa da, örgüt tarafından yapıldığı iddia edilen eylemlerden, fiilî olarak katılmasa bile örgüt lideri olarak müvekkilimizin sorumlu tutulması. Savunmalarımızda da belirttik: 1999 öncesi İBDA/C örgüt üyesi olduğu gerekçesi ile pek çok kişi hakkında davalar açıldı. Ancak bu davaların hiç birinde müvekkilimiz hakkında gerek azmettirmekten gerekse örgüt liderliğinden dava açılmadı. O zaman iki ihtimâl var. Birincisi, müvekkilimizin yargılandığı davaya konu iddianamede tek tek sayılan 100 civarında eylem ile ilgili diğer şahıslara karşı dava açıp da müvekkilimiz aleyhine dava açmayan savcılar vazifelerini savsaklamışlar; bu nedenle yargılanmaları gerekir. İkinci ihtimâl, önceki savcıların yaptıkları doğru, ama bu iddianameyi hazırlayan savcı da, yargının siyasîleşmesi sürecinde vazifesini yapmış! Dikkat ediyorsanız, şu kadar zamandır özet olarak anlatmaya çalışsak da hâlâ iddianame aşamasındayız. Âdil yargılanma mevzuu ile alâkalı olarak iddianame safhasından yargılama safhasına geçecek olursak, gerek müvekkilinizin gerekse avukatları olarak sizlerin endişeleriniz nelerdi? Zaman bu endişelerinizde sizi haklı çıkardı mı? Yargılamanın âdil olmayacağına ilişkin endişelerimiz, gerek müvekkilimizin gerekse bizlerin savunmalarımızdaki ana tema idi. Salih Mirzabeyoğlu savunmasının daha ilk cümlelerinde, “fikrimi peşinen söyleyeyim. T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, siyaset de, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır. Bu çerçevede emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir. DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, “Yukarıdan bastırıyorlar sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen sanıyorum Komiser Bahri’nin tavrı buna tipik bir örnektir.” derken, hukukun üstünlüğüne vurgu yapıyordu demiştik. Aslında müvekkilimiz bu cümlelerle aynı zamanda, hukukun üstünlüğü prensibinin yasama ve yürütme organının yanında en başta yargıyı bağladığını haykırırken, hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırılması ile ortada sadece kaba kuvvet kalacağını ve o zaman haklı olanın değil kuvvetli olanın dediğinin olacağını ihtar ve ikaz ediyordu. Bununla birlikte, “Acaba müvekkilimizin savunmasında belirttiği ve Komiser Yardımcısı Bahri’nin sorgulama sırasında “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diye özetlediği tavır, bahsi geçen ve Sokrat’a da aynı gerekçelerle karşı çıkan; hastalıklardan nemalanan parsacı takım “yukarıdakiler”in; gerçekleri toplumdan gizleme çabasının bir sonucu olabilir mi? Diğer bir endişe ki bunu tahayyül etmek bile bir hukukçuya işkence... Emniyet’e örgüt liderliğinin kabul ettirilmesi talimatını verenler, acaba cür’et edip bağımsız yargıya da el atarak mahkemenin sonucunu önceden bildirmiş olabilirler mi?.. Dedik ya, düşünmek değil, tahayyül etmek bile bir işkence…” şeklinde yazılı savunmalarımıza

217

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

yansıyan cümleler, yargının bağımsızlığı ilkesine vurulmak istenen darbe karşısındaki endişelerimizin birer tezahürüydü. Yine, “sanıyorum, geçen celsede ve bu celsede meseleleri fikir bazında etraflıca ve asıl gerçeklere temas ederek ele alışım, dobralığım ve üslubum da, niçin güç odaklarını kızdırdığımı gösteriyor... Tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten göz önünde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dava, benim davam olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dava olacaktır.” diyen Salih Mirzabeyoğlu’na “o konuda bize güvenebilirsiniz“ diyen mahkeme reisi Sedat Karagül, ilerleyen günlerde bu görevden alınacak ve zaman olarak müvekkilimiz hakkındaki davanın karara bağlanmasından sonra gazetelere yansıyan beyanlarındaki, “DGM’DE MAHKEME REİSLİĞİM DÖNEMİMDE TARAFIMA ETKİ EDİLMEK İSTENMEYEN HİÇBİR DAVA OLMADI” itirafıyla yargının ne derece bağımsız(!) olduğuna ışık tutacaktı. Hâkim değişikliğinden hemen sonra, müddeî iddiasını isbat ile mükellef iken, hem savunma hem de müvekkilimizin suçsuz olduğunu isbat sadedinde toplanmasını istediğimiz hiçbir delil toplanmadan apar topar bir karar... Ve sonuç, idam... O gün bu kararı veren mahkeme reisi, bugün avukat olarak mahkemelerde hukukun üstünlüğünden dem vuruyor ki, yaptıklarından sonra bu cümlesi ile ne kadar zavallı bir konumda olduğunun farkında bile değil. Velhasıl, siz istediğiniz kadar davanın fikir hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bilemediniz örgüt üyeliği ve yöneticiliği çerçevesinde yapılması gerektiğini, TCK 146. maddesinin bu olayda uygulama imkânı olmadığını delil ve gerekçelerle ortaya koyun. Sonuç itibariyle müvekkilimizin savunmalarında zikredilen Komiser Bahri’nin dediği oldu. Peki Yargıtay bu kararı onayladı mı? Evet maalesef... Yargının siyasîleştiğini ve özellikle Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararlarında bunun açıkça görüldüğünü söyleyerek tüm üye hâkimleri reddetmemize rağmen, bu talebimiz reddedildi. Ve tüm hukuka aykırılıklar dile getirilerek müvekkilimizin tabiriyle “hukuk namusu”nun kurtarılması taleb edilmiş ise de, DGM’nin kararı onaylandı. Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak yaptığınız açıklamada, hâlen Bolu F Tipi Cezaevinde bulunan müvekkiliniz hakkında kanunun geriye yürütüldüğünü iddia etmektesiniz. Bunu nasıl izah ediyorsunuz? DGM mahkemeleri örneğinde, “failin lehine olan hükümler uygulanmalıdır” diye belirtmiştim. Ancak her nedense, devletin her kademesinde ve işinde, vatandaşın aleyhine olan her şey hiç vakit kaybetmeden uygulanırken, lehe olanlar ise sanki uygulayıcıların cebinden çıkıyormuş gibi yavaş ve cimri davranılıyor. Bilindiği gibi müvekkilimiz, hâlen kendisine isnad edilen suçun işlendiği ve hüküm kurulduğu zamanda yürürlükte bulunan cezayı değil, bunun dışında bir başka cezayı çekmektedir ve 8.7.2005 tarihi itibariyle tek kişilik hücreye konulmuş ve kanun geriye yürütülmüştür.

218

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

Anayasa’nın 38. maddesinde “kimseye suç işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez” denir ve hukukun temel prensiblerinden sayılan bu husus, TCK’nın 7. madde 2. fıkrasında “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur“ şeklinde belirtilmiştir. Daha ağır şartlar taşıyan hükümlerin uygulanması bu durumda mümkün olmadığına göre, 1999 ve öncesi fiilleri nedeniyle yargılanıp idam cezasına çarptırılan Salih Mirzabeyoğlu ve O’nun konumunda olan diğer siyasî mahkûmlara, lehe olan yasanın hükümlerinin uygulanacağı tabiîdir. Daha iyi anlaşılması bakımından olayı teoriden pratiğe dökecek olursak, Salih Mirzabeyoğlu hakkında 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümlerini ve özelikle ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasına yönelik infaz rejimini uygulayamazsınız. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümleri daha ağır şartlar mı içeriyor? Evet. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 25. maddesine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Bu cezanın infazı, ağırlaştırılmış şartları gereği her gün devam eden ve bir ömür boyu da devam edegelecek olan bir işkencedir. Burada infazın, 3 metrekarelik bir hücrede, diğer insanlardan tecrid edilerek, tek başına, günde 1 saatlik bir havalandırma, 15 günde bir tüm ziyaretçiler toplamı için 1 saatlik süre sınırlaması ile kesintisiz bir ömür boyu devam edeceği dikkate alındığında insanı diri diri mezara gömmekten bir farkı yoktur. Aslında infaz rejiminden önce ve buna bağlı olarak, ölüm cezası ile ağırlaştırılmış müebbed hapsin hangisinin failin lehine olduğunu tartışmaya açmak gerekiyor. Yâni bir kere idam kararı mı failin lehine, yoksa diri diri bir hücrede işkence çekerek bir ömür boyu her gün ölmekten beter olmak mı? Bununla birlikte idam cezası devam etse idi TBMM’nin onayı gerekecekti. Son dönemlerde meclisten böyle bir onay çıkmaması âdeta teamül olmuş ve cezalar müebbede çevrilmekte idi. Müebbed rejiminde 30 yıl gibi bir süre sonunda tahliye imkânı var iken, ağırlaştırılmış müebbed rejiminde tahliye ancak ölümle mümkün. Yine infaz şartları açısından da müebbed hapsin şartları ağırlaştırılmış müebbed hapsine göre daha iyi. Bir de açıklamalarınızda müvekkilinizin özel bir durumu sebebi ile dahi tek başına bir hücrede kalmamasından bahsetmektesiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız? Elbette. Kısaca izah etmeye çalışayım. Salih Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevi’ne naklinden sonra burada 5 ay süreyle maruz kaldığı TELEGRAM-Zihin Kontrolü ile, kendisinden mahkemelerde Kemalist olduğunu açıklaması istenmiş, bunun üzerine müvekkilimiz de Kemalist olduğunu açıklamaktansa ideolojik bir tavırla hayatına son vermek istemiştir. Bunun üzerine paniğe kapılan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün yazılı emri ile tek başına kalmaması için yanına birisinin verilmesi kararlaştırılmıştır. Müvekkiliniz üzerinde Kartal ve sonrasında Bolu’da tatbik edilen ve hâlen devam eden TELEGRAM işkencesi hakkında kanunî bir müracaatınız oldu mu?

219

Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasîleşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir

Elbette bu konu ile ilgili gerekli yerlere yazılı ve şifahî bilgiler verildi. Ancak cevab, klasik “DOKTORA SEVKEDELİM” ölçüsünden öteye geçmedi. İsbatı kabil olmayan şartlardaki bu hâdise karşısında doktorların tavrının ne olacağı da mâlum. Yetkililerin bu mevzuyu ne kadar bildikleri bir yana, zaman içinde müvekkilimiz tarafından yayınlanan kitab ve yazılar sonucu dahi, bilseler de görmezden gelmeleri ve yok farzetmeleri dikkate şâyan. Olayın ilk patladığı günlerde yaptığımız açıklamalar sebebiyle Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak hakkımızda açılan dava sessiz sedasız kapatılırken, yakın zamandaki tüm açıklamalara rağmen bir karartma politikası uygulanmaktadır ki, en tepeden en aşağıya kadar tüm yetkililer bu işin sorumlusudur. Ve sorumlular, zamanı geldiğinde bu hukuk dışı uygulamaları nedeniyle hukuk önünde hesab vereceklerini de unutmamalıdırlar. Aşağı yukarı her cümlenizde yargının siyasîleşmesine vurgu yaptınız. Bununla ilgili günümüzdeki tartışmalara nasıl bakıyorsunuz? İster resmî ister gayr-ı resmî kurum-kuruluş ve şahıs, kim üstüne alınırsa alınsın, yargının siyasîleşmesini hâkim-savcı atamalarına indirgeyerek, parsadan kendisine veya yandaşlarına düşen payı beğenmediği için yaygara yapan zihniyet, bu bahse en güzel örneğin, mahkemeye “tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten göz önünde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dava, benim davam olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dava olacaktır” ikazında bulunan Salih Mirzabeyoğlu ve onun durumunda olan diğer siyasî mahkumların yargılanma ve infaz süreci olduğunu görsünler. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Salih Mirzabeyoğlu, telif eserleriyle alternatif bir sistem teklif eden ve kendisini “rejim muhalifi” olarak tanımlayan bir kişidir. Aslında alternatif demek de pek doğru değil sanırım. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu’nun teklif ettiği Yeni Dünya Düzeni’ni TEZ olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Bu sebeble, sözü yine, TELEGRAM işkencesi altında olmasına ve içinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen, adı ne olursa olsun tüm çetelerle mücadelesine fasılasız devam eden Salih Mirzabeyoğlu’nun savunmasındaki bir cümle ile bağlayayım: - «Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.» Yeni Dünya Düzeni’nin tesisi için her nevi çete ile mücadeleye devam.

KAYNAK Furkan Dergisi, Şubat 2011

220

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

Selim Gürselgil

Anadolu Kültür İnkılâbı Süreci, Fikir Çağı-İbda Çağı’na bir hazırlıktır; bu hazırlığa dair bir tarih muhasebesinin, hâl şuurunun, dâvâ idrakının adıdır. İBDA Mimarı, “İslâmcı tefekkür sentezi, dünya çapında bir hesablaşma sürecinde doğmaktadır” buyuruyorlar ki, bu tefekkür ve tenevvür hareketine Anadolu Gençliği’nin vereceği “akis”, muhakkak dünya çapında hesablaşmanın bir resmi, belki de ilk temsil sahası ve laboratuvarı olacaktır. Öyleyse burada ilk olarak “hesablaşma” kavramının Türkçe lûgattaki yansımalarına bir göz atmak gerekir: - Birindeki alacak ve vereceğin hesabını yapmak, (Bizdeki, bize aid olmayan değerleri sahiblerine iade etmek, başkalarındaki bize aid değerleri geri almak) - Karşılıklı olarak kozlarını paylaşmak, (Batı tefekkürünün karşısına ona denk bir fikir kuvvetiyle çıkmak ve hakikat kavgasında onunla kozlarımızı paylaşmak) - Bir şeyin iyi ve kötü yönlerini düşünerek, tartarak, bir hüküm ve kanaate varmak, (Yeryüzünde iş ve eser adına ne varsa hepsini Büyük Doğu-İBDA ideolojik vahidlerine göre lif lif ayıklamak, tek tek hükümlendirmek) Her ne kadar, kavram, TDK lûgatinde olanca kuvvetiyle ifade edilememiş olsa da –bu da garib ve Türkiye’ye mahsus bir hâl olsa gerektir-, onun dilimizde pek canlı ve bir o kadar da can alıcı bir yere sahib olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu dar ve kısır hâliyle bile, bize, hem kendi hurafe ve kaybedilmiş hikmetlerimizin dâvâsını, hem hasımlarımızın bugünedek fikir hayatımız üzerinde işledikleri cinayetlerin

221

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

hesabını sorma dâvâsını, hem de dünyalar arası muhasebe dâvâsını tedai edebiliyor. “Hesablaşma” kavramını tefekkür sahasında bir anahtar olarak görüyor, bu anahtarla açacağımız kapının ardında bir “tenevvür-aydınlanma” hazinesi buluyoruz. Ve anlıyoruz ki, dünya çapında bir fikir hesablaşması yaşanmadan, “Anadolu Kültür İnkılâbı” doğmayacak, “Fikir Çağı-İBDA Çağı”nı milletçe ıskalamış olacağız! Büyük Doğu Mimarı tarafından ele alınıncaya kadar “hesablaşma” kavramı, tefekkür tarihimizde hiç yer etmedi; onu yalnız sokak kavgacıları ve güdük polemikçiler kullandı. Üstad’ın, bilindiği gibi, bu isimde bir konferansı ve eseri mevcuddur. Tefekkür hayatımızda kendini hissettiren “hesablaşma”nın ne olabileceği üzerinde başkaca hiç durulmamıştır. Aslında Cumhuriyet tarihi boyunca bir tefekkür hayatımız olup olmadığı da “hesablaşılması” gereken meselelerden biridir. Bize tefekkür nâmına sadece, Batı’da bir tefekkür hayatı bulunduğu, Doğu’da hiç bulunmadığı, Batı’nın “kül hâlinde bir nur cebhesi olduğu”, Doğu’nun külliyen karanlıkta kaldığı, onun için Doğululuktan kurtulup, Batı’nın kuyruğuna yapışmamız gerektiği öğretildi. Batı’nın tefekkürü değil, sadece bu klişe öğretildi ve bütün karanlıklarımızı aydınlatmağa bu klişenin yetişeceği belletildi. Böylece Anadolu Kültür İnkılâbı’nın yolu en başından tıkanmış oldu. Gerekenin Batı’ya “teslimiyet” olmadığı, Batı’yla “hesablaşma” olduğu, Büyük Doğu mücadelesi sayesinde anlaşılıncaya kadar, insanımıza beşerî kuyrukçuluğun, ideolojik paryalığın, felsefî köleliğin alfabesi dayatıldı.

ANADOLU KÜLTÜR İNKILÂBI SÜRECİ “Tenevvür-aydınlanma” kelimesi ve ondan türeme “münevver-aydın”, NUR kökünden gelir. Nur, lûgatte “zulm”ün, ıstılahta ise “küfr”ün zıddıdır. Küfr, lûgatte “hakikati örtmek” demektir ve bu mânâsiyle “iman”ın zıddıdır. Zulm ise “karanlık”tan gelip, “aydınlığı örtmek”, “adaleti örtmek”, “hürriyeti örtmek” anlamını taşır. Öyleyse zulm, hürriyetin ve adaletin zıddı olduğu gibi, “küfr”ün ve “cehl”in de kardeşidir. Nur ise küfrün, zulmün ve cehlin karşısında durup, “iman”a taalluk eder.
Anadolu Kültür İnkılâbı Süreci, her şeyden önce büyük bir “aydınlanma” hareketi olacaktır. Ama bu büyük inkılâb, bugünden yarına bir iş değildir; büyük çaba ve emek ister ve bir çok zahmete katlanmayı gerektirir. Çünkü onun “küfür”, “zulüm” ve “cehalet” adında üç büyük düşmanı vardır; bu üç büyük düşmanın, milletimiz üstünde yüzlerce yıllık saltanatı vardır. Bu üç büyük düşman karşısında Anadolu Kültür İnkılâbı Süreci’nin tek dayanağı ise, oldum olası zayıf, dayanaksız, hattâ itibarsız bir sınıf olan “aydınlar”dır. Onların da evvelâ kendilerinin yetişmeleri, sonra büyük aydınlanma hareketini omuzlamak gibi destanlık bir yükü omuzlamayı göze almaları gerekir. İşte: I. «Bugünkü tefekkür zeminimiz, bir türlü tam akordunu bulamayan bir curcuna ifadesi içindedir… Devamlı bir “kakafoni” çığlığı yükselmekte ve hiçbir

222

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

fert bağlı olduğu esası petekleştirememektedir. Bunlar sadece fikir nağmelerinin cahili olmakla kalmazlar; mücerret seslerin öz mânâlarına da kıyarlar.» [1] Sözkonusu curcuna içinde, belli başlı fikir çizgileri, sanat renkleri olan muayyen bir “aydın” tipi dahi yetiştirilememiştir. Türk aydını mücerred fikir istidadı taşımayan, Türk aydını hakikî sanat heyecanına yabancı olan, Türk aydını zamanın getirdiği meseleleri anlayıp değerlendiremeyen, kısaca Türk aydını mevcud olmayan bir tiptir. Onun kaç asırlık baş özelliği, destanlık dalkavukluğudur; “yalaka aydın”… İşe dalkavuklukla başlar ve öyle sonlandırır veya öyle başlamaz ve dalkavuklukla sonlandırır. Cumhuriyetin ilk döneminde Çankaya çevresinde oluşan “aydın” tipine bakınız, yahut Büyük Doğu Mimarı’nın bilhassa Bâbıâli eserini gözden geçiriniz; gördüğünüz karanlıklar, sözümona “aydın”dır… İşbu sözümona aydınlar, insanımıza kendi hakikatini anlatmak için, yıllar yılı Fransız İhtilâli’nden ve Fransız Aydınlanması’ndan başka bir masal dahi bulamadılar. Fransız Aydınlanması’nı, İngiliz filozoflarından tecüme edilen eserlerin tahrik ettiği ve bu aydınlanmanın da Büyük Fransız İhtilâli’ni doğurduğu, Batı’da kokuşmaya başlamış bir tesbitti. Onlar bu tesbite mal bulmuş mağribî gibi saldırıp, Fransız Aydınlanması’nın şâheserlerini harıl harıl Türkçe’ye tercüme etmeye koyuldular. Dikkat etmedikleri küçük bir ayrıntı vardı: Fransız İhtilâli’ne yol açan Rousseau, Montesquieu, Voltaire gibi Fransız aydınları, hem Türkiye’de bir ihtilâle kalkışacak kadar genç olmayan kimselerdi, hem de Türkiye’de istedikleri ihtilâl zaten başarılmış, öncü bir aydın kahramanlığına hacet kalmamıştı! Fakat “yalaka aydın”, aradaki farka dikkat etmeyip, bu kahramanlığı(!) göze aldı. Fransız İhtilâli’ni başaranların İngiliz filozofları (Lock, Berkeley, Hume) değil, bizzat Fransız münevverleri olduğuna bile dikkat etmeden, Fransız münevverlerine Türkiye’de bir “aydınlanma inkılâbı” başlatacağını ve bu inkılâb sayesinde de geride kalan şekavet ve ihanet davranışını aklayacağını sandı. Zavallı Rousseau, bunak Montesquieu ve düşkün Voltaire, Türkiye’de bırakın bir aydınlanmaya yol açmayı, kendilerini bile tanıyamadılar. “Yalaka aydın”, aslında sadece onların din düşmanlığından yararlanmaya çalışıyor, bundan ötesini kendisi de pek anlamıyor ve umursamıyordu. Gerçek Türk aydını yetişmeden, hiçbir tercüme faaliyetinin Türkiye’de hiçbir büyük fikir hareketine yol açmayabileceği hususunda, o gâfil kaldı. Zaten aksi olsaydı, iflâh olmaz Batıcı değil, azad kabul etmez Büyük Doğu’cu olurdu! Türk aydını, bırakın Batılı aydınlanmacılar gibi nereden gelinip nereye gidildiğinin soylu muhasebesine (hesablaşma) girişmeyi, misli-menendi görülmemiş bir ucuzlukla, Cumhuriyet öncesi Türk tarihini bir ân önce yok edilmesi gereken vahim bir hatâ sanmakta ve üzerinde hiç durmamayı, konuşmamayı yeğlemekteydi. Cumhuriyet öncesinde ne varsa onun için “kötü”, Cumhuriyet sonrasında her şey “iyi”ydi. O, Allah’a inanmaksızın, hasbelkader başına gelenin “İlâhi”liğine inanmış, kendini vecd içinde ona dalkavukluğa adamış, körkütük sarhoş bir yalpalayış içinde büyük bir inkılâb gerçekleştirdiğini sanmış, sarhoşluğu geçer gibi olunca da Batı’dan fikir
1 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış –Teorik Dil Alanı-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1987, s. 86.

223

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

tercümesiyle, sanki o fikrin sahibiymişçesine gerinerek vaziyeti idare etmeye çalışmıştı. Bu arada, bütün olamayış ve bulamayışının kabahatini –İslâm dininden sonra- Türk diline yüklediğini de belirtelim. Geçmişten gelen, Arabça ve Farsça kökenli mücerred kelimelerle alabildiğine münbit bir tefekkür zemini teşkil etmeye başlayan Türk dilini, “sadece fikir nağmelerinin cahili olmakla kalmazlar, mücerred seslerin öz mânâlarına da kıyarlar” hükmü dairesinde ve ilk iş olarak, baltalamış, doğramış, parçalamış ve sonunda bir ucûbeye döndürmüştü. Bu, sözümona “dil devrimi” dediği bombardıman neticesinde, Türk dili evvelâ hemen bütün mücerred kavramlarını ve ardından belki onlardan da mücerred “alfabe”sini kaybetti. 100 senede bir tek filozof yetişmemesi, filozof bir yana felsefe mütercimi bile çıkmaz hâle gelinmesi ve fikir diline yabancı, kakavan bir lisanla ortalıkta dolaşılması özellikle bundandır. Meselâ Kant’ın “Sırf saf olan mutlaktır!” vecizesinin, bunların ucûbe lûgatindeki karşılığı şöyle bir deli saçmasına tekabül eder: “Salt salt olan salttır!” Dil mevzuunda biraz daha duralım… Bizim “yalaka aydın” tipi zanneder ki, Montaigne’in Fransızca’da, Dante’nin İtalyanca’da, Wolff ve Goethe’nin Almanca’da “dil kurucu” sayılmaları, bizdeki gibi bir dil devrimini(!) gerektirir… Bu isimler, Lâtince’nin baskısından kurtularak kendi “halk dili”ne dönmüşler ve ona dayanarak, yeni bir fikir-sanat dili meydana getirmişlerdir. Bizimkilerse güya Arabça’nın baskısından sıyrılmak isterken halk dilini de terkedip masabaşında yeni bir dil uydurmaya kalkmışlar, hattâ halkı da sırtından atıp “yeni ulus-yeni sosyete yaratma” dâvâsına soyunmuşlardır. Bunlar, hâlen Fransızca’nın, Almanca’nın, İngilizce’nin, İtalyanca’nın hemen bütün mücerred mefhumlarını Latince ve Yunanca’dan, dahası günlük dillerinde yüzlerce kavramını bizzat Arabça’dan almakta olduğunu bile görmemişler, dünyanın hiçbir yerinde görülmedik bir vahşete kalkışmışlardır. Rusya’da Bolşevikler bile böyle bir şeye yeltenmemiş, Stalin “Sovyet devriminin dili Puşkin’in dilidir!” diyerek bu husustaki sağduyusunu göstermiştir. Oysa bizdeki dil devrimi, tam bir Şark kurnazlığı hâlinde, vurup yere yıkmak, tutup dağa kaldırmak, bayıltıp ırzına geçmek derekesindeydi. Türkiye’de bir “dil kurucu” varsa o, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl’dır. Türk dili, “yalaka aydın” sürüleri tarafından yok edilmek istenirken, Üstad Necib Fazıl, onu bir tefekkür ve tenevvür dili hâlinde tutup ayağa kaldırmıştır. Ve tabiî ki, Anadolu Kültür İnkılâbı’nı omuzlayacak “aydınlar sınıfı”, bir sevk-i tabiî ile Büyük Doğu Mimarı’nın dilini benimseyecektir! II. «Bugün çeşitli mevzularda boy gösteren ilim adamlarımız var… Ancak, kendi kabuklarında ne kadar “allâme” olurlarsa olsunlar, kıymetleri ölçüye vurarak bize maledecek bir keyfiyet belirtmiyorlar. Bunlar, temas ettiği her şeyi kendi iman mihrakına döndürme yerine, bütün iyi niyetlerine rağmen temas ettiklerine dönüyorlar; ve netice olarak, inandığıyla anlattığı ayrı fert kalabalığını meydana getiriyorlar… İslâmî ilimlerle uğraşanların da, mücadeleden çok parsayla ilgili ve kariyer mücadelesi şeklinde, kuru kabuk bilgisiyle

224

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

ferdî din bağlılığını içtimaî mânâya çevirme diye bir dertleri olmayışını gözönünde tutarsak, ortaya kimsenin neyi niçin bildiğini bilmediği hakikati çıkıyor…» [2] “Kendi kabuklarında ne kadar allâme olurlarsa olsunlar”… Cezâ kanunlarını çok iyi bilen hukukçu, karaciğeri en iyi şekilde tanıyan hekim, son beş asırlık hadiseleri madde madde ezberlemiş tarihçi ve ekonomi doktrinlerini yalayıp yutmuş iktisadçı, sırf bu bilgilere mâlik olduklarından ötürü “aydın” sayılmazlar. Belli bir mevzuda serdedilmiş disiplin ve doktrin bilgilerini öğrenmiş olmak, kişiyi belki “kendi kabuğunun allâmesi” yapar ama, “münevver-aydın” kılmaz. Aydın, “zamanına şahidliğin hakkını veren, kendi kabuğunu kırmış olan, mevzuuyla “toplum ideali” arasında mekik dokurken, toplumun sözcüsü ve gözcüsü olan kimsedir. İçinde yaşadığı çağın geliş ve gidiş yönlerine dair fikri olmayan, çağına müdahale ve çağını biçimlendirme iradesi taşımayan, tek kelimeyle “ideal”in ne olduğunu dair göstereceği bir yönü olmayan kimseye “aydın” demezler. Nerede “dalkavuk mizacı” ve kuru iyimserlik tutumu… Aydın, yer ve gök arasında gidiş–geliş yollarından haberi olan, yerde saklanıp kalan değil, belki daha ziyade gökte yaşayandır. Onun için, onun zamanında, ondan daha haşmetli bir sultan, ondan daha güçlü bir ordu, ondan daha asil bir baş, onun kafasında olandan daha kalabalık bir toplum ve onun fikirlerinden daha geçerli bir kanun bulunmaması gerekir: - «Biz, “cemiyetçi mütefekkirin işi olmayan” derinliğine yönü bir tarafa bırakarak, AYDIN OLMAYI “hadiseleri sadece seyretmek” olarak değil, hadiselere karşı alâkasız olmaya davet eden fildişi kulesine (!) çekilmiş yarım aydın olarak hiç değil, HAYATA YAPICI VE ÖRGÜTLEYİCİ OLARAK KATILMA şeklinde anlıyoruz. Bizim için “AKSİYONCU” vasfı olmayan, hele düzen değiştirme iddiasındaki aydın, tırnakları sökülmüş bir arslandan farksızdır; bir fareyi bile yakalamaktan aciz!..» [3] İslâmcı camiada sözkonusu mahrumluk, daha acı verici bir manzara arzediyor. Bir Müslümanın kemalist gibi putları yoktur ve olmaması gerekir. Ama pratikte bu böyle olmamaktadır. “İSLÂMA MUHATAB ANLAYIŞ”ın uçması yüzünden, Müslüman aydın namzedinin kafasını dolduran putlar, kemalist aydının kafasındakileri aratmaz hâle gelmiştir. Uzunluk için metrenin, ağırlık için kilonun “vahid” oluşunu kabul etmiş bulunan Müslüman aydın taslağı, yitik malı tanımanın birtakım ideolojik “vahidler”e dayanacağını anlamamaktadır; ya metrenin kendisiyle oynayıp, onunla arazi ölçmeye çıkmamakta veya araziyi seyre dalıp metreyi unutmaktadır. “Kıymetleri ölçüye vurarak bize maledecek bir keyfiyet belirtmiyorlar”; ve hattâ bunun bir keyfiyet işi olduğunu bile anlamıyorlar…
2 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış, s. 87-88. 3 Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa –İntıbâ ve İlhâm-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1989, s. 72-73, vurgular bize âit.

225

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

Bugün İslâmcı camiada Batı’nın edebiyat klâsikleri ve Beyaz Saray danışmanlarının şirket idaresi hakkında yazıp çizdikleri rağbet görüyor. İyi ama, niçin? Müslüman olma şuuru bakımından bunların bize niçin gerektiğinin izahına yanaşanını göremezsiniz. Zaten bu “niçin?” kelimesinden pek hoşlandıkları yoktur. Sanırlar ki, Batı’nın 300 sahifelik edebiyat klâsiğinden altı çizilecek üç cümlecik, bu husustaki İslâmî mesuliyetin yerine getirilişidir… Eserin keyfiyetine dair konuşanını bulamazsınız. Zaten büyük fikirlerden uzak durup, Batı’nın gerçek fikir ve sanat devlerine hiç yanaşmayıp, hoşça vakit geçirtmeye mahsus birkaç kuru lâkırdıyla geçiştirmeleri bundandır. Bunlar, dünün “Müslümanlar olarak araziyle uğraşmamalıyız, metreyle uğraşmalıyız!” diye konuşan ve bugünün “Arazi de ne güzelmiş, zaten ölçen ölçmüş, metreye ne gerek var!” diye sırıtan takımıdır; ki dünüyle de, bugünüyle de tutarsız, inançsız, meselesiz… Böyle bir zeminde “İslâmcı aydın” tipi yetişmez. Her şeyden önce “düşmanın ideolojik tahakküm alanı” idrakı oluşmaz ki, o alandan kurtulma idrakı oluşsun… Daha garibi, düşmanın ideolojik tahakküm alanı içinde kök saldığını farketmeden, “Ben ideolojilere karşıyım!” gibi anlamsız cümleler kurarlar. Senin karşı olman, böyle bir şey olmadığını mı gösterir? “Ben de geceye karşıyım, hiç gece olmasın istiyorum ama, her gün, dünya güneşe sırtını döner dönmez gece oluyor!..” Lâf mıdır bu, tesbit midir, idrak midir?.. İdeolojilere karşı olmak da bir ideoloji gerektirmez mi?.. İdeolojilere sözde karşı olurken, yaşayışta düşmanın ideolojik tahakküm alanı içinde “yükselmeye”, “titr ve kariyer sahibi olmaya”, “servet ve refah peşinde koşmaya” bakmak neyin nesidir?.. Aynen şöyle bir de kuyruklu yalan eşliğinde: - Efendim, o makamlara “kâfir” biri geleceğine, Müslüman biri gelmesi daha iyi olmaz mı? Belki olur ama, mücadelenin bütün anlamı bu olmamak şartıyla… Nitekim İBDA Mimarı sorar: - Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? - Hizmet! - Kime? İşte bütün mesele!.. Kime hizmet, neye hizmet?.. O makamda durmakla sen hangi gayeye hizmet ediyorsun?.. Eğer şu belediyeci takımının diline doladığı gibi, “Halka hizmet Hakk’a hizmettir!” doğrusunu diline dolayarak, bir küfür nizamına hizmette bulunma yanlışına giriyorsan, “halkına” hizmetin kadar Hakk’a karşı alçalmış olursun? Daha “sağlıklı” kerhane hizmeti sunar, daha “kârlı” faiz çarkları döndürür, daha “kanunî” kumar oynatırsın!.. “Kanalizasyon işlerine kâfir bakacağına Müslüman baksın, futbol takımını kâfir yöneteceğine Müslüman yönetsin, otel işletmesini kâfir yapacağına Müslüman yapsın” mantığı, “Cehennem’de kâfir yanacağına Müslüman yansın!” sonucunu doğurur!..

226

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

Dikkat edilirse, bu sosyal ve siyasî meseleler, fikrî ve ilmî sahada biriken meselelerin doğrudan yansımalarıdır ve bu hâlin birinci derecede sorumlusu Müslüman aydın namzedleridir… Eğer fikir sahasında meseleler, dâvâ aşkı ve vecdi potasında eriyici bir seviyede ele alınabilseydi, bugün siyasî sahada bu açmazlar da görülmezdi. Halbuki aydın pazarında iş, bir kâr ve kariyer mücadelesine dönüşünce, kendine daha kârlı ve daha kariyerli olan siyasî mecrâları bulmakta gecikmedi. Eğer Müslüman aydın namzedi, “Mutlak Fikir bağlısı” olmanın ne demek olduğunu anlasaydı, düşmanın ideolojik tahakküm alanı içinde kendi mânamızı bulabileceği zannına kapılmayıp, şu hikmeti takib ederdi: - «Düşmanın alışkın olduğu kalıblar içinden kendi mânâmızı fışkırtmak marifeti, düşünülsün ki, ne büyük iş!» Bir başka ölçülendirme ile, aradaki farkı gösterelim: - «İradenin zaptına muhatabken hükmü altına girilenle –ki put budur!-, iradenin bağlandığı hüküm –ki teslimiyet budur!- arasındaki fark…» [4] Aklın ve ilmin zaptına muhatabken hükmü altına girilmekle –ki put budur!-, aklın ve ilmin bağlanacağı hüküm –ki teslimiyet budur!- arasındaki fark… Siyasî düzenin zaptına muhatabken hükmü altına girilmekle –ki put budur!-, siyasî düzenin bağlanacağı hüküm –ki teslimiyet budur!- arasındaki fark… Düşmanın ideolojik tahakküm alanının zaptı ve fethine muhatabken hükmü altına girilmekle –ki put budur!- düşmanın ideolojik tahakküm alanının bağlanacağı İslâmî hüküm –ki teslimiyet budur!- arasındaki fark… Tek kelimeyle “dalkavuk aydın” tipinin izdüşümü hâlinde “marka Müslümanı” ile, “gerçek ve derin Mü’min” arasındaki fark!..

TEORİK DİL, TEORİK DÜŞÜNCE VE TENKİD ŞUURU İslâma Muhatab Anlayış’ın, “Teorik Dil ve Gaye” ile “Teorik Düşünce” bahislerinden iktibas edeceğimiz dört terkibî hüküm ve altına dört tahlilî yorum ile, “aydın meselesi” ve “kültür inkılâbı” soruşturmamıza devam edelim…
I. «Akıl ve dil, karşılıklı olarak birbirlerine bağlıdırlar; bir yandan zekâ geliştikçe dil de gelişir, öbür yandan zengin, akıcı, herkesçe anlaşılır bir dil de zekânın gelişmesini sağlar… Toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’nun yerleştirilmesi ve bunun pekişmesinin bir yönü, teorik dil alanı bahsi içinde budur.» [5] Bizim “dil devrimcileri” tarafından güyâ örnek alınan Fransız mütefekkiri Montaigne, Fransız dilini kendi gününde (16. yüzyıl) şöyle seyreder:
4 Salih Mirzabeyoğlu, İstikbâl İslâmındır –Denenmemiş Tek Nizâm-, 3. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1995, s. 36. 5 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış, s. 71.

227

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

- «Dilimizde geniş imkânlar görüyorum; ama bugüne kadar pek az işlenmiş olduğundan, bu imkânlar verime dönüştürülememiş…» Bizim dil devrimcileri meseleyi hiçbir zaman bu şekilde görmediler. Dilimizin nelere imkânı olduğunu ve nelere takat getiremediğini hiçbir zaman kurcalamadılar. Onlar için varsa yoksa, dilimizdeki kelimeleri kökenine göre ayıklamak ve onların yerine yenilerini uydurmaktı. Dilimizde 1000 senedir işlerliği olan bir kelime, Arabça veya Farsça kökenli olduğu için atılıp yerine yeni bir şey uydurulduğunda, hem yeni kelimenin eskisinin canlılığına kavuşabilmesi için gelecek 1000 yılın, hem de eskisinin bütün canlılığı elinden alındığı için geçmiş 1000 yılın tehlikeye atılmış olacağını düşünemediler. Bütün bir 20’nci yüzyıl böyle bir kelime avcılığı ve uyduruculuğu ile geçti ve Türkçe bir fikir ve sanat marifetine henüz sıra gelmedi. Böyle hırpalanan bir dilde bırakın herhangi bir mücerred fikre imkân kalmasını, baba ile oğulun nasıl anlaşabildiği bile şaşırtıcı bir mesele hâline geldi. Büyük Doğu Mimarı’nın verdiği bir misâle göz atalım: - Pazara git, pırasa ve maydonoz al! Eğer dil devrimcilerinin kelime avcılığı mantığı ile gidecek olursanız, bu cümlede “git” ve “al” kelimeleri haricinde Türkçe kelime bulamazsınız. Türkçe olması için “pırasa”, maydonoz”, “pazar” ve hattâ “ve” kelimelerinin atılması, yerlerine UygurÇağatay dillerinden karşılık bulunması, olmadı masabaşında yenilerinin uydurulması gerekir. Oysa hepimiz biliyoruz ki, bu cümle öz-be-öz Türkçe’dir ve Anadolu’nun her yerinde evlâd tanımak gibi bir tabiîlikle bilinir. Bundan başka Türkçe yoktur. Bir Arab ve Fars içinse bunu anlamak, hemen hemen imkânsızdır… Şimdi soralım o Montaigne budalalarına: Delinin kakasıyla oynadığı gibi, Montaigne Fransızca’ya bunu mu yapmıştır? Ama siz diyeceksiniz ki, bizim dil devrimcileri, fikirlerini sonuna kadar götüremezler, hiçbir zaman pazara, pırasa ve maydonoz tezgâhına kadar sokulamazlar, sadece mücerred mefhumlarla ve münevver diliyle oynar ve bunun adına da “devrim” derler… Halkın “akıl” dediğine aydının “us” demesini, halkın “mantık” dediğine “logic” demesini, “mekân” dediğine “uzam” demesini isterler. Hâsılı Servet-i Fünunculuk’tan farksız bir “altı kaval, üstü şişhane, gerisi memişhane” durumu doğar... Evet ama, pazara, pırasa ve maydonoz tezgâhlarına kadar sokulamamış bir “devrim”in kime ne yararı olur? Halkın konuşmayacağı bir dile, hangi deli “Türkçe” diyebilir? Halkın kullandığı kelimelerin tek tek köken ayrımına tâbi tutulamayacağı, her birinin bin senelik soyu araştırılamayacağı, olmayanların yerine yenilerinin konulamayacağı bir vasatta, kim, hangi cüretle lisana bunu yapabilir? Yukarıdaki terkibî hükmün olabilecek yegâne tahlili bu değilse de, başa bu mevzuu –tekrar- almakta fayda umuyoruz.

228

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

II. «İnsan, dil âletine bağlı bir sezişle çevresini tanımaya başlar ve tanıdıklarını kavramlaştırarak hafızasına yerleştirir; insanın kelimeleri kullanması ve onları birbirine bağlaması, kavramların birbirlerine bağlanarak kafada bir kavram bütünlüğü kurulmasıyla sonuçlanır ki, bu, “teorik düşünce”dir.» [6] Öyle anlaşılıyor ki, böyle bir kavram bütünlüğünün oluşmadığı toplumlarda, eğrisi ve doğrusuyla fikir hareketleri de tutunamayacak ve bugünkü perişanlık manzarası ortaya çıkacaktır. Türkçe içinde sözkonusu kavram bütünlüğünü sağlayacak ve dünya irfan yemişlerini toplamaya yarayacak biricik imkân ise, Büyük Doğu-İBDA dilidir. Büyük Doğu-İBDA diline bağlı bir sezişle çevresini tanıyan, tanıdıklarını kavramlaştıran ve kavramları birbirine bağlayarak kafasında bir kavram bütünlüğü kuran kimse, fikre ve irfana uzanmak isterken gelişmiş yabancı dillerin etkisi altında kalanlardan olmayacak, bilâkis onlara da kendilerini anlatıcı bir yükseklikten giriş yapacaktır. İBDA Mimarı’nın Montaigne’den altını çizdiği şu hikmete bakalım: - «Ben, öbür dilleri kendi dilimi unutmak için öğrenmem; eğitimimden edindiğim töreleri değiştirmek için yabancı milletler arasında dolaşmam; ben, vatanımın yurttaşlık hakkını yitirmek için başka uyruğa geçen bir yabancı olurum o zaman; kazanmaktan çok yitiririm. Tam tersine, yabancı bahçelerden, kendi dilime, DÜŞÜNCE BİÇİMİNİN BİR NİŞANLISI GİBİ, çiçekler dermek için geçerim.» [7] Meselâ Hegel’in Türkçe’de doğru dürüst bir tercümesi yoktur. Bu işe el atanlar, ya Türkçe’yi katleden bir “Hegel tercümesi” uydurmaya çalışmışlar veya Hegel okumak için Almanca bilmek gerektiğini öne sürerek bu işten vazgeçmişlerdir. Almanca bilen herkesin Hegel’i anlamış olduğu söylenemeyeceğine göre, bu iddia pek doğru değildir. “Dil devrimi”nin Türk dilini bütün mücerred seslere duyarsız hâle getirmesi sayesinde, adamakıllı bir tercüme de mümkün olmadığına göre?.. Geriye bir tek çare kalıyor: Büyük Doğu-İBDA teorik dilini kuşanmak ve ondan sonra, “yabancı bahçeler”den kendi dilimize, düşünce biçimimizin bir nişanlısı gibi çiçekler dermek… Büyük Doğu-İBDA teorik dili – teorik düşünce biçimi, en saf mücerrredleri kucaklayabilme imkânını Türkçe’ye kazandırmış ve bunun “dünya çapında” diyalektiğini örgüleştirmiştir. Böyle bir mesele çocuk oyuncağı zannedilmemelidir. Bu mesele, İBDA Mimarı’nın “fikirde bir metod ve bizim açımızdan bütün insanî verim şubelerini dinî hikmetlere aplike etme ve asıllarına bağlama işi ile ilgili” olarak işaretlediği “DÜŞÜNCEYE TENKİDÎ ŞUURLA YAKLAŞMA” [8] meselesidir ve me6 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış, s. 90 . 7 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış, s. 90, vurgu bize âit. 8 Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği –Kurtuluş Yolu-, 3. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1995, s. 201, vurgu bize âit.

229

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

selelerimizin en azizidir. Bu metod Büyük Doğu-İBDA’dan tahsil edilmeden, değil Hegel, en basit bir karga ötüşü bile anlaşılmaz ve aslına bağlanamaz. Bugüne kadar Batı felsefesine “düşünce aktarma” dediğimiz kuyrukçu bir bakış açısıyla yaklaşabilen, onu anlasa bile ne içine girip konuşabilen, ne karşısına geçip direnebilen düşünce hayatımız, birdenbire, en alttan en üste çıkmaya yol bulmuştur. “Düşünce aktarma metodu”, Batılı fikir devleri didişirken, meselelere uzaktan bakıp, “o onu dedi, bu bunu dedi” seviyesinde kalmaktadır. Onun da yeri vardır ama, kendi kendine değil, onun tam zıddı olan “DÜŞÜNCEYE TENKİDÎ ŞUURLA YAKLAŞMA METODU” içinde… Ama fikir fikirle, mânâ mânâ ile kavranabilir. Sizde en başta haysiyet belirtici bir “tenkid şuuru” yoksa, “düşünceye tenkidî şuurla yaklaşma” meselesinden nasibiniz, yalnız maskaralık olur. Tenkid şuurunu edinebileceğiniz yegâne merci ise, Büyük Doğu-İBDA’dır. Bu metod, sanılabileceği gibi, fikir ve eser tercümesine engel değildir. Tam aksine, fikir ve eser tercümesi, ancak bu suretle yerine oturur, muayyen bir anlayış kapasitesine hizmet eder ve müşterek bir faydaya dönüşür. Bugüne kadar akademik çevrelerimizde takib edilen usûl bu olmadığı için, “meseleleri asıllarına bağlama işi”nin ne olduğu da bilinmemiş, meselelerin çözümü hep Batı’dan beklendiği gibi, fikir ve sanat istidadlılarımız da kendilerini Batı’da ifade etmeye mecbur hissetmiş, Batı’ya kaçmışlardır. İşte bu “zihin göçü”nden önce, “zihin emperyalizmi”dir, “zihnî sömürgeleşme”dir. Nasıl ki bir sömürgenin bütün haysiyeti “hammadde yatağı” ve “mâmul madde pazarı” olmaktır. Fikirde de bu böyle olmuştur. III. «Dil, yerinde hâl ifadesi, yerinde sembol, yerinde mevzu, yerinde tefekkür, yerinde DÜŞÜNCE SİSTEMİ, yerinde araç, yerinde mahiyet, yerinde hareket vs. mânâlarda kullanıldığı gibi, DİYALEKTİK mânâsında da kullanılır; ancak bunların keyfiyeti doldurulduktan, bilindikten, sistemleştirildikten sonradır ki, özel mânâda çeşitli mevzular dili kurulur ve atmasyoncu onbaşı tarzında, “ben şu mevzuu bir dil olarak görüyorum!” gibi orada başlayıp orada biten garibanlıklar yapılmaz… Bitişiklikteki uzaklığı görmek şeklinde, nasıl ve niçiniyle, incelikleriyle, bir tahlil ve terkib doğruluğuyla mesele örgüleştirilir.» [9] Hangi lisan içinde olursa olsun, “günlük dil”, mânâları kavramlaştırıp, kavramları bütünleştirmeye ve kafada bir kavram bütünlüğü oluşturmaya direnir; çünkü “günlük dil”, insanların üzerinde düşünmeye pek hacet duymadıkları, tabiîlikle konuştukları dildir. “Teorik dil” ise, “teorik düşünce” zahmetini şart koşar; ve “teorik dil”in olmadığı yerde”, “teorik düşünce” oluşmaz. Nitekim günlük Türkçe’ye âşinâ olanlar, Büyük Doğu-İBDA dilini anlamaksızın, ne İSLÂMA MUHATAB ANLAYIŞ dâvâsını anlayabiliyorlar, ne de Batılı felsefe verimlerine “tenkidî şuurla yaklaşma” meselesini çözebiliyorlar. Ne edebiyat dili oluşuyor, ne fikir dili, ne psikoloji dili, ne ekonomi dili; her şey dışarıdan alınıyor veya her kafadan ayrı bir ses çıkıyor.
9 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış, s. 71-72.

230

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

Büyük Doğu-İBDA diline âşinâ olanlar ise, diğerlerinin anlayamadığı pek çok inceliği kendiliğinden kavramlaştırıyorlar. Bu, Büyük Doğu-İBDA dilinin, “teorik dil” olmanın yanında, aynı zamanda “düşünce sistemi” ve “diyalektik” mânâlarını da kapsamasıdır. Bu dili öğrenmeye başlayanlar, belli bir düşünce sistemine ve fikir düzenine kavuşur ve diğer herkesten daha büyük bir hakikat anlayışına yol bulurlar. İster Batıcı olsun, Batı kuyrukçusu, ister Doğucu olsun, Doğu’nun döküntüsü, bugünedek hiç kimsenin yanına yaklaşamadığı fikir ve sanat meselelerini, İBDA bağlılarının cesaretle göğüslediğini ve çözüm yoluna soktuklarını görürsünüz. Tekrar edelim, ister Batı kuyrukçusu olsun, ister Doğu’nun döküntüsü; ve hattâ gerçek Batılı ve gerçek Doğulu… Türkiye’de “dünya çapında” olan tek fikir budur: - «“Fert-toplum” meselesi gibi girift bir mevzuda işin alfabesinden habersiz fikir tüysüzü, “toplumcu” şiirler yazar. Veya “fikirden süzülen şiir” edasında, şiirin tabiî yapısında olan müphemlik, gizlilik, gölge unsurları, keleşliğin avantajı gibi kullanır. Anlayan ve “tenkid şuuru” olan için hemen anlaşılan bu husus, içinde bulunduğumuz kültür ikliminde ve özellikle iyi niyeti safdillik sanan çoğunlukça anlaşılmaz… Bu bakımdan, özellikle bizim toplum açısından şunu bir ilke hâlinde söyleyebiliriz: - “Fikirden süzülme şiirinden önce, mücerret mânâda sanat kumaşını gösterecek fikrini görelim!”» [10] Buradan anlaşılması gereken, bize sorarsanız, “teorik dil”i bilmeyen ve bildiğini “teorik düşünce” hâlinde ortaya koymayan kimselerden, bu dile bağlı verimler beklenemeyeceğidir. “Bir şey söylemekten ziyade bir şey söyleme taklidi yapan” Türkçe pop budalaları, bu hâle çarpıcı bir örnektir. Birtakım kelimeleri altalta koyar, üstüste dizer, hiçbir mânâsı olmayan kırık-dökük lâfları şarkı sözü sayar ve buna da “Türkçe pop” derler. Sözleri olduğu gibi, melodileri, armonileri, aranjmanları da aynı şekilde oradan buradan aparma bir yamalı bohçadır. Bir de çıkıp utanmadan “Biz sentez yapıyoruz!” diyenleri vardır. Hani biraz Doğu’dan, biraz Batı’dan alıp, çalkalıyorlar ya… Ne “sentez”i diye soran da olmaz. Ayran yapar gibi “sentez” mi yapılır? “Sentez” yapmadan önce, bir “tez”iniz var mıdır, bir fikriniz var mıdır, bir sanat görüşünüz var mıdır? Demek ki, “teorik dil” olmadan “teorik düşünce” olmayacağı gibi, “teorik düşünce faaliyeti” de olmaz; ve kırık-dökük, yamalı bohça bir dil, “teorik dil” sayılmaz. Zirâ dil aynı zamanda “düşünce sistemi” ve “diyalektik” demektir. IV. «“Günah, Allah’a giden dosdoğru yolun engelleri ve saptırıcı kollarıdır. Onun içindir ki, günahı, Allah’a ermenin mânileri bilmek ve onlarla mücadele nefse ne kadar ağır gelirse gelsin, mukavemetten en derin disiplin zevkini almak lâzımdır. Günah bu gözle görülecek olursa, mukavemeti nefse acı gelen
10 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış, s. 175.

231

Anadolu Kültür İnkılâbı Sürecinde Teorik Dil, Teorik Düşünce ve Tenkid Şuuru

bir şey olmaktan çıkar ve onları tek tek bilmek düşman ordusunu unsur unsur tanımak gibi zevkli bir anlayışa döner… Günahı, nefsçe sevilen bir şeyden mahrumluk acısına tahammül cephesiyle değil de, Allah’ın emirlerine uyma tadına bağlayabilene ve bu tadın üstünde tad tanımayana ne mutlu!..”» [11] Bu terkibî hüküm “Teorik Dil ve Gaye” bahsinde yer aldığından, biz onu okurken, “günah”tan bahsedilen yerde, İslâmî tefekkürün antitezi hükmünde “Batı felsefesi” kavramını kullanmayı yeğliyoruz. Böylece “teorik dil”, “teorik düşünce” ve “tenkid şuuru” idrakının ehemmiyetinin ne çapta olduğu, İSLÂMA MUHATAB ANLAYIŞ alâkası içinde görülür umuyoruz. Şuna da dikkat çekelim ki, “Batı felsefesi” derken, “iman” şartını yerine getirmemiş, başıboş aklın savruluşu ve bu savruluştan aldığı hazzı kasdediyoruz: - Felsefe, Allah’a giden dosdoğru yolun engelleri ve saptırıcı kollarıdır. Onun içindir ki, felsefeyi, Allah’a ermenin mânileri bilmek ve onunla mücadele akla ne kadar ağır gelirse gelsin, mukavemetten en derin diyalektik zevkini almak lâzımdır. Felsefe bu gözle görülecek olursa, mukavemeti akla acı gelen bir şey olmaktan çıkar ve onları tek tek bilmek, düşman ordusunu unsur unsur tanımak gibi zevkli bir anlayışa döner… Felsefeyi, akılca sevilen bir şeyden mahrumluk acısına tahammül cephesiyle değil de, İslama Muhatab Anlayış’ın ölçülerine uyma tadına bağlayabilene ve bu tadın üstünde tad tanımayana ne mutlu!.. Bu hususta hatırlatmak istediğimiz son bir nükte kaldı ki, aydınlanma ve kültür inkılâbı hedefimizin canevi niteliğinde: - «Evvelâ Doğuyu ve Batıyı keşfetmek… Kendi kendimizi keşfetmek… Ruhumuzu ve maddemizi keşfetmek… Maden damarlarımızdan evvel duygu ve düşünce damarlarımızı keşfetmek… İmân ve inkâr hedeflerimizi keşfetmek… Muaşeret edebimizi, kılığımızı, tavrımızı keşfetmek… Dinimizi, dilimizi, tarihimizi, siyasetimizi keşfetmek…» [12]

11 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış, s. 72. 12 Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış, s. 77.

232

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi II

Hakan Yaman

BABADAN KALMA KÜLTÜRE MÂLİK OLMAK Cumhuriyet devrinin en büyük küstah ve mübalağacı tiplerinden, kuduz İslâm düşmanı Nurullah Ataç’ın 17 Kasım 1953 tarihinde kendi uyduruk diliyle Günce’sine düştüğü şu notu bizce bir ibret levhası olarak seyredilmeli:
- «Biz şimdi kapatmalıyız divanları, cönkleri de kapatmalıyız, Fuzuli’yi, Baki’yi, Emrah’ı, Dertli’yi adlarına kadar unutmalıyız. Bizi söylermiş onlar, onlarda bizim sesimiz varmış. Doğru, dünkü benliğimiz var onlarda, bir türlü silkinemediğimiz, kurtulamadığımız eski benliğimiz, yüzyılların kurduğu benliğimiz var. Unutmayalım ki biz o benliği yaşatır, sürdürürsek, Divan şiiri ile, ince-saz musikisi ile beslersek, güçlendirirsek yeni istediğimiz benliği, Avrupa uygarlığı içindeki benliği kuramayız. İyi bilelim, biz şurada burada Divan şiirlerini okuyup çocuklarımıza okuttukça, karcığarı, nihavendi, rastı dinledikçe devrimi baltalıyoruz, eskiye dönüyoruz, koşuyoruz eskiye doğru. Hani şurada burada çocuklara Arap yazısını öğreten hocalar görülüyormuş, yakalanınca ceza görüyorlar, bugün alaturka müziği yayanların, Divan edebiyatını yayanların yaptığı da onlarınki gibi, onlarınki kadar devrime karşıdır. Devrimci miyiz? Gerçekten devrimci imiyiz? Kapatacağız geçmişi. Yeni benliği edininceye kadar olsun, eski divanları okumayacak, eski musikiyi çalıp dinlemeyeceğiz.» [1]

1 Ahmet Necdet, Bugünün Diliyle Dîvân Şiiri Antolojisi, 1. Basım, Adam Yayınları, İstanbul 1995, s. 53, koyu harfle vurgular bize âit.

233

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

Bu ahmaklık abidesi satırlar niçin ibret levhasıdır? Çünkü “Kemalizmin” asıl buğzedilmesi gereken yönü olan “idrakleri iğdiş etme” psikoloji ve politikasını, bu piç üslûb kadar, kör göze parmak batırır gibi alenen ifade edebilen pek az örnek vardır. Meselenin diğer yönü; klâsik musikî ve Dîvan edebiyatı düşmanlığının kökeninde İslâm nefretinin yattığı hakikatidir. Dîvân şiirine küfreden Cumhuriyet aydını, edebî bir mesele konuşmaktan çok, İslâmî tahassüs edasını boğmak ve gömmek kaygısındadır. Dolayısıyla “İslâmcı bakış” noktasında Dîvân şiiri, mücerret bir güzele sahip çıkmak kadar, mevcut “çirkin”le hesablaşma sürecinde bir cebhedir. Ucuz zevkler, derin düşünceleri besleyemez. Bir insanın dinlediği müziğe, beğendiği şiire bakarak kalitesini tayin edebilirsiniz. Meselâ muhatabımız, “Bu arabesk şarkıcısını çok seviyorum” veya “en beğendiğim sanatçı şu pop sanatçısıdır” diye söze başlarsa, onunla, hiçbir ideolojik tartışmaya girişmenize, hiçbir dünya görüşünü analiz etmenize gerek yoktur. Cumhuriyet dönemi, ortalama okur-yazar takımına kolayca aydın etiketi yapıştırılan bir süreçtir. Oysa çilesiz ve emeksiz bu yaftayı kuyruğuna yapıştıranların ekseriyeti ne öz musikîmizi tanır, ne DÎVÂN ŞİİRİNDEN haberdardır, ne de Batıya dair okul planında öğrendikleri dışında söyleyecek sözü vardır. Açıkçası, bunlara sadece DÎVÂN EDEBİYATI hakkında ne düşündüklerini sormak bile kalite tayininde bir mîyar olabilir. Çünkü büyük düşünceler, olgun zevklerde zemin bulur. Her zevk sahibinden fikirde “kalite” bekleyemeyiz; ama fikirde bir “kalite” olan herkesin zevkte de bir erginlik olacağı muhakkak… Bu hususta “Kültürlenme Davasına” dair temel ölçüyü koyan kişi Necib Fazıl’dır: - «Babadan kalma kültüre tâbi olmak değil, fakat mâlik olmak şart! Tarih, o kültüre mâlik olmaksızın onun fethettiği topraklar üzerinde mülkiyet iddia eden millete güler.» [2] Peki nedir bu “babadan kalma kültür” dediğimiz şey? İlk aklımıza gelen nedir? Cevabını aynı yazının ilk cümlelerinde Üstad veriyor zaten: “Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan Tanzimat’a kadar gelen devre içindeki yüksek kültür mahsülleri” Üstteki satırları yazan adam, “babadan kalma kültüre mâlik olan”, yani “Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan Tanzimat’a kadar gelen devre içindeki yüksek kültür mahsüllerini” kafasında taşıyan Necib Fazıl’ın tâ kendisidir!.. İşte bu “yüksek kültür mahsüllerini” üreten büyük şahsiyetlere dair en ÖZLÜ hüküm çekirdekleri: - «Bu cemiyetin: Dinî mizacı Süleyman Çelebi’de... Derinlik ve olgunluğu Mevlânâ’da...

2 Necib Fazıl, Çerçeve-1, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1985, s. 117.

234

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

Mâverâ humması Yunus Emre’de... Kahramanlık hayali Battal Gazi’de... Aksülamel ve isyan psikolocyası Köroğlu’nda... Nükte ve hiciv Nasreddin Hoca’da... Halk duygusu kumaşı Karacaoğlan’da... Hassasiyet cevheri Fuzulî’de... Edâ ve (estetik) ruhu Bakî’de... Kuru mantık ve akıl Nabî’de... Belâgat ve hırçınlığı Nefî’de... Şive ve zarafeti Nedim’de... İrfan ve inceliği Şeyh Galip’te... Usûl ve sistemi Kâtip Çelebi’de... Tarih ölçüsü Naimâ’da... Nas ve kalıp bilgisi Ebussuud Efendi’de... Görgü ve merakı Evliya Çelebi’de... Mâverâ görüşü İbrahim Hakkı’da... Dekor zevki Yesarî’de... (Plastik) fikri Sinan’da... (Fonetik) fikri Dede Efendi’de... Ve bütün bunların hepsi, başka başka mikyas ve kıratlarda hepsindedir.» [3] Bu memlekette birileri “Türk aydınıyım” diye meydan yerine çıkacaksa, işte mâlik olmaya memur ve mecbur bulunduğu “babadan kalma miras…”. Şöyle bir mantık düşünülebilir mi? “Türk aydınıyım ama ufak bir kusurum var: Türk kültürünün köklerine yabancıyım.” Âmiyane karşılığı: “Erkek ama doğuştan iktidarsız…” Bu büyük isimlerin yanında, (Tanzimat sonrasına âit olmakla birlikte) öz kültürümüze sadakati su götürmeyen, Üstad’ın bazı eserlerinde kaynak olarak faydalandığı Tarih-i Vekayi-i Devlet-i Âliye ve Kısas-ı Enbiya muharriri Ahmed Cevdet Paşa’nın da adı pekâla zikredilebilir kanaatindeyiz. Şahsî görüşümüzdür. Üstad’ın özellikle mevzuunu İSLÂM-TÜRK tarihinden alan eserlerinde temel başucu kaynaklarındandır.
3 Necib Fazıl, Allah Kulundan Dinlediklerim, 4. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1993, s. 166, koyu harfle vurgular bize âit.

235

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

1939 yılında “(Osmanlıca’dan Türkçe’ye) ismiyle geniş bir tercüme faaliyetine” başlanmasını teklif eden Üstad, bunu başkalarından beklemekle kalmamış, birkaç dinî ve tasavvufî eseri bizzat kendi kalemiyle Osmanlıca’dan günümüz Türkçesine kazandırmış, inanç ve kültür hayatımıza hediye etmiştir. Büyük Doğu Mimarı’na göre kültürümüzün ikinci temeli “ŞARK KAYNAKLARI”dır: “Doğuyu başta Arab olmak üzere bütün şaheserleriyle dilimize geçirmeğe mecburuz. Garbla Şark arasındaki büyük nefs muhasebesini kavramak ve kendi kaynağımızı tanımak için tek yol bu.” [4] Buna “babadan kalma miras” yerine, dileyen “babamız kadar üzerimizde emeği olan amca mirası” da diyebilir. Kültürümüzün ikinci temeli olarak “Şark Kaynaklarını” işaretleyen adam, mecmuasında “doğu edebiyatına” dair bir köşe açan ve orayı çoğu zaman kendi kalemiyle tanzim eden; Arab edebiyatının meşhur Yedi Askı şairlerinden, Fars edebiyatının zirvesi Şehnâme sahibi Firdevsî’ye ve Nizamî, El-Maarî, Hayyam, İbn-i Fâriz, Sadî gibi Doğu’nun diğer şöhretlerine kadar özlü bilgiler veren, bunların eserlerinden iktibaslar yapıp okuyucusuna tanıtan yine Necib Fazıl’ın tâ kendisidir. İlgilenenler Edebiyat Mahkemeleri adıyla yayınlanan kitabının “Doğu Edebiyatı” bölümünü tetkik edebilir. Doğuyu asıl temsil mevkiinde olan İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî ve İmam-ı Gazalî gibi din, iman ve tasavvuf cebhesinin büyük isimlerine ise Üstadın ilgisi zaten malûm. O, sadece tavsiye etmekle kalmamış, itidal seviyesinde bile olsa bu Şark kaynaklarını (Doğu edebiyatını) mecmuasında okuyucusuna tanıtmıştır. Ayrıca Reşahat, el-Mevahib-ül Ledünniyye ve Mektubat-ı Rabbanî gibi eserlerden yaptığı sadeleştirmeleri kitablaştırarak, tefekkür hayatımıza armağan etmiştir. Babadan ve amcadan kalma miras etrafında biraz daha dolaşmakta fayda var. Çünkü Cumhuriyet döneminde Şark medeniyetini bir oryantalist kadar olsun görmeyen, anlamayan, bilmeyen bütün öksüz ve köksüzler aydın diye piyasaya sürüldü. Örnek aydına dair her şey söylenebilir ama en başta ifadeye gelecek ölçülerden birisi, asla ve asla bunlar gibi olunmaması gerekliliğidir. Zaten öyle olursa aydın olmaz. Yine “mirasa mâlik olma” davasının peşindeyiz. Üstad “bizde romanın kökleri” mevzuunda yazıyor: - «Fuzulî’den Şeyh Galib’e kadar uzanmış bir çizgi olarak manzum bir roman zemini mevcuttu. İşte “Leylâ ile Mecnun” ve işte “Hüsn-ü aşk”... İşte “Şehnâme” ve işte “Gülistan” ve niceleri.» [5] Fuzulî’nin “Leylâ ile Mecnun”u ve Şeyh Galib’in “Hüsn-ü Aşk”ı Osmanlı devri Türk edebiyatının mesnevî türündeki en güçlü iki eseri... Firdevsî’nin “Şehnâme”si ve
4 Necib Fazıl, Çerçeve-1, s. 118. 5 Necib Fazıl, Kafa Kâğıdı, 3. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1989, s. 11, koyu harfle vurgular bize âit.

236

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

Şirazlı Sadî’nin “Gülistan”ı da aynı şekilde Farsça’nın ve Doğu edebiyatının en zengin manzum eserlerinden... Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl, değişik yazı ve konuşmalarında “Leyla ile Mecnun” mesnevîsi ile “Su Kasidesi” dışında, Fuzulî’nin birçok gazelinden de mısra ve beyite yer verir. Hatıralarından öğrendiğimize göre Fuzulî dîvânıyla tanışması, daha dört-beş yaşındayken büyükbabasının dizinin dibinde başlamıştır. Büyükbabası küçük Necib’i yanına oturtur, arûzun ahengini vurgulayarak, yüksek sesle Fuzulî’yi okurmuş: “Gözüm canım efendim sevdiğim devletlü sultanım” (Bu mısrâ Fuzulî’nin bir “murabba”sındandır ve padişah kasidesi filan değildir). Aynı şiiri İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu ise gençlik yıllarında “Allah Resûlünü anma deminde” rahmetli Cevad Ülger Karamehmedler’in “dua gibi içli ve muazzam güzel davudî ses tonuyla ahenk hakikatini vererek” okuyuşundan dinlemiştir. İBDA Mimarı diyor ki; “onun heyecanı size de sirayet eder ve tüyleriniz diken diken, gözünüze yaş hücum ederdi. Hiçbir teatral tavır ve ses tonu takınmadan, onun okuyuşundan, şiirin mânâsını anlamadığınız yerleri olsa bile, inanılmaz güzel ahengini duyardınız.” [6] Ufuk ile Hafiye’nin hayatlarının belli bir döneminde örtüşen ve birbirini tamamlayan ortak “ruhî” hatıralarından birisi de Fuzulî’nin bahsi geçen murabbası olsa gerek. Diyebiliriz ki Necib Fazıl, Divân edebiyatının dört-beş ustasını çok sever ve saygıyla anar; ama bunlar arasında belki en fazla alâkadar olduğu Fuzulî’dir. Üstad’ın en az Fuzulî kadar sevip kendisine yakın hissettiği diğer şairimiz, tekke ve halk edebiyatının en büyük ismi Yunus Emre’dir. Aşk bağının bülbülü bu “bağrı taşlı gözü yaşlı” derviş için iki şiir, bir piyes yazmış, bir hitâbe vermiş ve birçok yazı ve konuşmasında gerek mânâsına, gerek şiirlerine göndermelerde bulunmuştur. Burhan Toprak, tıpkı Oscar Wilde’ı olduğu gibi Yunus Emre’yi de Necib Fazıl’dan öğrenmiş, daha sonra bu mevzuda yazdığı kitabla devrin aydınlarının dikkatini Yunus’un üzerine çekmiştir. Yani, son altmış yıldır bu ülkede fikir ve sanat adına nerde soylu bir tesbit ve fışkırış varsa, onun arkasında doğrudan veya dolaylı Necib Fazıl’ın mührünü gören bizler, ezbere tarafından bile olsa bugünkü Yunus sevgisinin sırrını da Necib Fazıl’a bağlıyoruz. Üstad konuşsun: - «Şiirde varılmaz derece Yunus’tadır. Hiç kimse ölümü onun kadar duymamıştır... Ve ölüme sığınmanın cehdini onun kadar varılmaz bir derinlikte ölçememiştir.» [7] Yine Üstad’dan dinleyelim: - «Yunus Emre, Türk cemiyet hayatında yetişen bildiğimiz edebî ve dinî tahassüs ve tefekkürün en büyük örneğidir. Umumiyetle metafizik ürpertisi zayıf olan ırkımızın bu bahisteki zaafını telafi edecek kudrette bir şahsiyettir.» [8]

6 Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler –Düşünce Tarihine Bakış-, Cild 4, İBDA Yayınları, İstanbul 2006, s. 266. 7 Necib Fazıl, Konuşmalar, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1990, s. 239, koyu harfle vurgular bize âit. 8 Necib Fazıl, Konuşmalar, s. 95, koyu harfle vurgular bize âit.

237

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

Üstad’ın “bu cemiyetin büyükleri” arasında saydığı Mevlana’yı ve eserlerini hem beşerî planda, hem de bütün bir İslâm medeniyeti dairesinde ayrı ayrı kıymetlendirir: - «Mevlana beşerî planda çok büyüktür. Bu bakımdan Avrupalılar tarafından anlaşılması da çok kolaydır. Fakat eseri bakımından şöhreti ve kolay anlayışı davet eder. Bu yolun büyüklerinden öyleleri vardır ki, şöhretten kaçmışlardır. Mevlana’nın bu kolaylığı onu bugünkü rejim tarafından bir turist terliği gibi kullanmasına bile müncer olmuştur. Tabiî bu kıyaslamalar tasavvufî gerçeklere ve büyüklere nisbetledir. Yoksa o, beşerî planın ve kelimelerin götürebileceği en son noktaya kadar varmış bir büyüktür. Amma tasavvufî marifet bütün bu kelime haşmetinin ötesindedir. Bu bakımdan Mevlana’yı anlayan Avrupa, İmam-ı Rabbanî ve Şahı Nakşibendî’nin keyfiyetini anlamaktan uzaktır.» [9] “Babadan kalma miras” deyince HALK EDEBİYATIMIZI atlamak olmaz. Necib Fazıl, özellikle şiire ilk başladığı yıllarda, başta Köroğlu ve Karacaoğlan olmak üzere halk edebiyatıyla da meşgul olmuştur. İlk şiirlerinde “koşma” tarzının derin izleri hissedilir. Sanırız, Rıza Tevfik’in halk edebiyatından mülhem yazdığı manzumelerin de bunda payı vardır. Üstad’ın çocuk denecek yaştaki şiirlerinde bile Mehmet Emin hececiliğinden uzak durduğunu görüyoruz. Tahminimizce, O, millî veznimizi ilk olarak halk âşıklarının eserlerinden benimsemiş ve sevmiştir. Ziya Osman Saba, 1933 yılında, Varlık dergisinin 10. sayısında “Sayıklama” şiirine gönderme yaparak, Üstad hakkında şunları yazmaktadır: - «Necib Fazıl’dan başka hiçbir şairimiz HALK ŞAİRLERİMİZİ TETKİK EDİP, meselâ bir Karacaoğlan’ın ancak düşünebildiği lakin muvaffakiyetle kullanamadığı bir şekli bu kadar yerinde, bu kadar mevzua uygun kullanamamıştır...» [10] Anlaşılıyor ki, Üstad’ın kültürümüzün temeli olarak işaretlediği kaynaklar, aslında “bir kütübhane” taşıyan kafasındaki muhteşem fikir mimarîsinin sütunlarından başka bir şey değil. BİZ BU KAYNAKLARA TÜRK AYDINININ YOL HARİTASI OLARAK BAKIYORUZ. Türk aydını kendi tarihini bilecek, Osmanlı’yı başkalarının gözüyle değil, ana kaynaklarından tanıyacak, Şark’ın temel eserlerinden haberdar olacak, halkı bilecek ve halk edebiyatının verimlerini modern formlarla sentezleyecek. Bugüne kadar, nasıl ki tarihimize kuru poh poh veya körü körüne düşmanlık dışında, tutarlı bir fikir disiplini içinde yaklaşamadıysak; aynını, Dîvân şiiri mevzuu olunca edebiyat plânında da yaşadık. Zaten kendi hâl izahını yapamayan Cumhuriyet devri aydınından Dîvân şiirini anlamasını beklemek hayalcilik olurdu.
9 Necib Fazıl, Konuşmalar, s. 94-95, koyu harfle vurgular bize âit. 10 Osman Selim Kocahanoğlu, Türk Edebiyatında Necib Fazıl Kısakürek, Ağrı Yayınları, İstanbul 1983, s. 35, koyu harfle vurgular bize âit.

238

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

Ataç’ın başını çektiği “devrimciliğin” yıkımı çok büyük olmuş, fikir ve sanat adına meydan yeri, Cemil Meriç’in “müstağribler” adını verdiği köksüz bir zümreye kalmıştır. Bu harabelerin arasından çok az kişi sıyrılıp, baba evine sığınabilmiş, bazıları da, o evin kapısından içeri giremese de, gölgesinde serinlemiş ve sathî planda bile olsa Ataç’ın yıkmak istediği manevî temelleri takdir etme olgunluğunu göstermiştir. Attila İlhan bunlardan birisidir. HANGİ BATI adlı kitabında şunları yazar: - «Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk musikîsine sövmeyi, Dîvân şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan, Leonardo’dan önemsiz, Mevlâna Dante’den küçüktü, Itrî ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, millî terkib arama yerine hazır terkibleri aktarmak hastalığımız tepmişti ... (...) Oysa bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü batının ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.» [11] Attila İlhan “babadan kalma mirasın” şahsiyet adına ne kadar mühim olduğunu bizzat Paris’te müşahede etmiştir. Orada Fransız şairlere Türk edebiyatını tanıtmak için çağdaş Türk şiirinden örnekler okur. Hangisini okusa Fransız dostları beğenir gibi yapar ve dudak büker. “Güzel ama bizden filancayı andırıyor” gibi değerlendirmelerle karşılaşır. En sonunda dayanamaz ve kendi ifadesiyle “Dîvân edebiyatının ağır toplarından” birkaç beyit çevirir. Fransızlar neye uğradığını şaşırır. Gerisini aynen aktaralım: - «Alaycı suratlarını allak bullak edebilmek için yine de edebiyatımızın ağır toplarına, Yunus’a, Nedim’e, Baki’ye, Şeyh Galib’e başvurmam gerekmiştir. Öbür sesi tanıyor, babasına öykünen çocuğu seyreder gibi hafiften gırgıra alıyorlardı, ama bu ses, başka, değişik ve ulu bir sesti: Türk’tü.» [12] Attila İlhan Hangi Batı başta olmak üzere birçok yazı ve konuşmasında bu hususla ilgili hatıralarını nakleder, İBDA Mimarı da Büyük Muztaribler’in son cildinde onun bu anlattıklarına dair yorum getirir. [13] Oysa fikir ve sanat tarihine damga vurmuş ve ekol olmuş bütün sahici aydın kalemlerin ardında kocaman bir “baba mirası” saklıdır. Rönesans sırtını bin yıl öncesinin Yunan felsefesine dayamıştır. Shakespeare’in ardında ciltler dolusu İskandinav masalı vardır. Don Kişot’un sayfaları arasına bütün bir Ortaçağ Avrupası sığdırılmıştır. Misâller saymakla bitmez; babadan kalma mirasa mâlik olmadan, zamana meydan okuyan tek bir eser vücuda getirilmiş değildir.

11 Attila İlhan, Hangi Batı, 3. Basım, Bilgi Yayınları, Ankara 1982, s. 16, koyu harfle vurgular bize âit. 12 Attila İlhan, Hangi Batı, s. 90, koyu harfle vurgular bize âit. 13 Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, Cild 4, s. 82.

239

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

Bize gelince… “Türk edebiyatı münekkitsizdir.” Bilindiği gibi, bu hüküm Büyük Doğu Mimarı’na ait… Bir gazelinde aşağıdaki beyiti söyleyen Nâbî de 350 yıl evvelinden benzer bir hakikati fısıldıyordu: Kadrin anlar yok bilir yok her dür-i sencîdenin Çarsû-yi kabiliyette terâzu kalmamış (Her değerli incinin kadrini ve kıymetini bilen ve anlayan yok. Kabiliyet çarşısında terazi kalmamış.) Cumhuriyet nesilleri öz mirasımız karşısında şaşkın bir mirasyediden farksızdır. Öz değerlerimizi müzelik bir eşya gibi seyrediyor ve bir türlü hayatın içinde dinamik bir rol yükleyemiyoruz onlara. Bildiğimiz kadarıyla sistematik bir “İslâm Edebiyatı Tarihi” hazırlanmamıştır. Doğru dürüst, kuru bilgiden ileriye doğru giden Dîvân edebiyatı tarihimiz bile yok. Ötede Stefan Zweig gibiler biyografileriyle, Balzac, Dickens, Dostoyevski, Tolstoy, Hölderlin ve daha başkalarını roman dinamikliği içinde ele alıp şahsiyetinin mahrem bölgelerinde dolaşırken, 200 yıl öncesindeki Şeyh Galib’in hayatı bile karanlık bizim için. Şahsiyetinin mahrem bölgeleri bir tarafa, dışyüz bilgisi olarak bile karanlıkta kalmış. Bir zamanların Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları arasında çıkan Dîvân şairlerimizle ilgili biyografiler incelenirse fark edilir… Meselâ güya Bâkî’yi tanıtmışlar… O’nunla ilgili kitabın başlangıç kısmına takvim yaprağı cinsinden birkaç sayfa kronolojik bilgi yerleştirip, üç-beş kaside, 15-20 gazel ve biraz mersiye, rubai filan ekledikten sonra olmuş(!) Bâkî’nin biyografisi… DÎVÂN ŞİİRİ başta olmak üzere bütün bir kültür tarihimiz değişik formlarda yeniden işlenmeyi, tenkid süzgecinden geçirilerek hayatın içinde dinamik bir rol almayı bekliyor. İşte bu noktada Salih Mirzabeyoğlu, envai çeşit pisliklerin ortasında, BOLU CEZAEVİNDEKİ tek kişilik hücresinden TÜRK EDEBİYATINA belki en büyük hediyelerinden birisini sundu: BÜYÜK MUZTARİBLER- Düşünce Tarihine Bakış’ın 4. cildi… Bugüne kadar Dîvân edebiyatı mevzuunda lehte ve aleyhte çok şeyler yazıldı, söylendi. Bunların arasında yer yer dikkate değer tesbit ve teşhislere de rastladık. Ama hiç kimse ruhunu eski medeniyetimizden alan Dîvân şiirini düşünce tarihinin bir parçası olarak, fikir değeri bakımından değerlendirmemişti. Rüyalardan bile fikir damıtan ve fikir için yaşayan İBDA Mimarı, elbette Dîvân edebiyatını düşüncenin dışında tutamazdı. “Fikirden süzülme şiir” davasını heykelleştiren adam, bu defa, şiirimizin subaşını tutan dev şahsiyetlerin mısralarından damıttıklarını tablolaştırırken, hem Türk düşüncesine yeni bir buud kazandırıyor, hem Türk edebiyatına ayrı bir derinlik ve çalışma alanı… Ve olması gereken şair soyuna dair kocaman bir işaret levhası… Bizim tarihe dair sık sık altını çizdiğimiz bir bakışımız vardır: Tarih, ne böbürlenme, ne de küfür ve aşağılama arenasıdır. Bugün bize ne atalarımızın kahramanlıkları fayda verir, ne de onların yanlışlarına söverek paryalıktan kurtulabiliriz. Tarih, önümüze yığılan meselelerin KÖKLERİNE inebilmek için “hâlihazırdaki insan şuuruyla” muhasebe edilmesi gereken bir ibretler levhasıdır.

240

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

Soru sormadan, meselelerin “çözüm çekirdeklerini” aramadan sürü psikolojisiyle tarihe yanaşılmaz. Bugün “sağ” ve “sol” zihniyetlerin, birinde “övgü” diğerinde “sövgü” tavrıyla tecellî eden tarih alâkası, meselelerin çözüm çekirdeklerini “buldurucu” olmaktan ziyâde öldürücüdür. Aydın, kafasında “düğüm” olan fikrî, edebî, siyasî ve sosyal çelişkilerin kaynağını tarihî akış içerisinde takib edebilecek asgarî donanıma, usûl bilgisine sahib olmalıdır. İBDA’nın bize “aşıladığı” tarih şuurudur ki, bunları sık sık tekrar etmemizi zorunlu kılıyor. Biz kimseyi eski form ve kalıblar içinde ezber soyundan bir teslimiyete davet etmiyoruz. “Babadan kalma kültür ve sanat mirasına” bakışımız, genel olarak tarihe bakışımızdan farklı değildir. Şu farkla ki, “güzellik hep yeni” hikmetinden hareketle, gerçek bir sanat eserinin daima taze ve “yeni” kaldığının şuuruyla… Bir eser edebî değerini muhafaza ettiği müddetçe, “tarihî değer” müzesine hapsedilemez. Tarihî kıymeti de haiz edebî bir cevher olarak kalır. Fakat herhangi bir fikrî ve edebî değer ifade etmeksizin geçmişe ait olmak bakımından muhafaza edilen bir eser, tarihî belgeden ibaret müzelik bir eşyadır. Aslında İBDA Mimarı, HİKEMİYAT binasını inşa etmeye başladığı ilk günden itibaren çeşitli vesilelerle “baba mirasına nasıl mâlik olunacağının” misallerini göstermekle meşguldür. Şu satırlarda ifade ettiği incelik, “İslâm kültürüne ait eserlere bakışını da kapsayıcıdır”: - «Müzede sergilenen eşyaya döndürülen, tekerleme gibi öğrenilip – tekerleme olarak aktarılan İslâmî verimleri, asıllarını asla tahrip etmeden hayata sokmaktan büyük bir İBDA hamlesi mi olur? Yaptığım budur.» [14] Büyük Muztaribler’in son cildinde yapılan da, yukarıdaki ibda hamlesinin mevzuya uyarlanmasından başka bir şey değildir. Hikemiyat sahibinin hoşgörüsüne sığınarak, aynı ifadelerle bahsi geçen eserle “yapılmak isteneni” kavramaya çalıştık: - «Müzede sergilenen eşyaya döndürülen, tekerleme gibi öğrenilip – tekerleme olarak aktarılan Dîvân edebiyatını, asıllarını asla tahrip etmeden hayata sokmak… Salih Mirzabeyoğlu’nun yaptığı budur.» Bu çerçevede devam edecek olursak, BÜYÜK MUZTARİBLER’in son cildi, sadece “babadan kalma mirası sahiblenme” açısından değil, -ki bunu, adına muhafazakâr denilen zümrenin okur yazar takımı içinde yapmaya yeltenen çok kişi oldu- fakat BABADAN KALMA MİRAS NASIL SAHİBLENİLİR ve üzerine yepyeni bir anlayış temellendirir zâviyesinden de benzersiz bir eserdir. İşte aydınlanmanın yolu böyle açılır, zemini böyle kurulur. “Babadan kalma kültüre mâlik olmak” dedik. Hükmü veren Büyük Doğu Mimarı, hükmün delilini getiren
14 Salih Mirzabeyoğlu, Hikemiyat –Tefekkür ve Hikmet-, İBDA Yayınları, İstanbul 1988, s. 79-80.

241

Örnek Aydın Modeline Dair Bir Pencere Açma Denemesi - II

ise şahsı ve eseriyle her zaman olduğu şekilde Salih Mirzabeyoğlu’dur. Yüksek sesle altını çizelim: Nurullah Ataç’ın başta çizdiği yol haritasını takib edenler, değil Türk münevveri, maymunlar dünyasında bile aydın olmanın şartlarına eremez. “Kapayalım, unutalım, bilmeyelim, yasaklayalım, okumayalım” diyen “devrim düşünürü”(!) Nurullah Ataç’ın yolu ile “babadan kalma mirasa tâbi olmak değil ama mâlik olmak şart” diyen Büyük Doğu-İBDA’nın çizdiği istikamet farkı, Türk irfanının hangi anlayış ve dünya görüşüne muhtaç olduğunu göstermeye yeter. Burada Ataç bir isim değil, Kemalist aydınlanma sloganının uç noktada duran tezatsız ifadesi olarak bir semboldür. Ne ibret verici bir durum ki, adına Türk aydını dedikleri devrim imali maymunlar sürüsü, bu muharriri “çağdaş ve ileri” diye azizleştiriken, diğer yol haritasının sahiblerini “gerici-yobaz” diye yaftalayacak kadar alçalmakla kalmamış, onların zindanlarda sürünmesine en iyimser ifadeyle seyirci kalmıştır.

242

Jeni II
Dr. Hakkı Açıkalın

Ben bu ilmi tahsil ederken, hocam Gaia hâlindeydi. Beni, onun kızı Romana Florenzia’ya emânet etmişlerdi – ki, ben ona princesse des Carpates derken, herkes princesse à quatre pattes diyerek degrade ederlerdi; en son tahlîlde ben nevrotik, sen ise psikotik bir kişilik yapısına sahibsin demişti ve dünyâda geri kalan ne kadar insan varsa onların payına da sınırda kişiliği –état limite– düşürdük. Hefaistos’un Athina’nın eteklerine düşürdüğü –kendini bir türlü alamadığı– bir damla tohum gibi. Jeni’nin bir rakîbesi daha kirlenip gitmişti işte. Ne yazarsam yazayım imâm bildiğini okuyacaksa Jeni’yi tâ baştan başlatmak var ve Jeni’nin başladığı yerde –22 bâb– ilk kapı Virgini(a) ki, bütün imâmlar kapının önündeler, açmak için kapıyı; sizi gidi fallokrasi’nin ayak takımı diye bağırıyor içeriden V ve imâm taslakları ‘şeyh ile orospu’ sloganı atıp uzaklaşıyorlar. İçeride kimler var tam olarak bilmiyoruz amma ruyâya gelen ilk varlık Şekinah’tır ve patriarach’ın çöktüğüne işâret ediyor. Patriarchia önce enterne’dir ve sonra mâteme bürünüp başlarını kazıtırlar. Arzusuz adamlık ne zordur, biliyorlar ve kalp para basanların asla hutbe okutamayacakları da çok âşikâr; hey sen, bak işte les faux-monnayeurs! Bir Jeni 1925’te counterfeiters’ı okurken ben The Blue Lotus hayranı bir kadındım, dahası Nymphaea Caerulea’nın tâ kendisi. Evet, Nymphaea bendim ve içeride tek bir pedofil’in bile kalmadığından artık emîndim ve bildiğim bir ben, bir Jeni, bir Virgini(a) ve bir de benim aksim olan Nymphaea Caerulea vardı ve 18 daha. O vakte yaptığım tek şey durmak dinlenmek bilmeden ego’mla sevişmekti, hiç kimselerin kapılarını çalmadan bin yıllık bir cezâyı aksimle terleyerek çekmek.

243

Jeni - II

Sevişmenin bin bir hâlinden Itrî’siz bir rûh durumu. Emmâre yol üzre taraklanmış bir parankima sevdâlısı bile biz ile oynaşamazdı derdik, akşam fahişe erkeklerin geçtiği yollarda ragione keserken; bir tek lavta çalanlara dokunmazdık. Annelerimizden biri onlar için ilk defâ Jeni ifâdesini kullandığında kısmen ürktük ve Jeni’yi nerede bulacağımızı bilemedik. Bir ana, başlayan için yol var Hadis’in yeraltına dört zifir atlı şarların üstünde. Nereden geldiği belirsiz ama nereye gittiği belli bir seri Yukarı Kuzey Bâkiresi aklımızı almak için gözlerimizi oydu ve dediler ki, eğitmediğimiz tek eğitimli erkek Jeni’dir; Nymphaea’nın hedefindeki saklı rûh.

NYMPHALAR – DETAY Etimoloji; Yunan lisânında νύμφη – nîmfi kelimesi gelin, duvak, peçe, evlenilebilir genç kadın anlamlarına gelir ve edebî mânâda esrarlı güzellik ve esrârlı bâkirelik olarak değerlendirilir. Periler insanlara hem ilhâm verirler hem de bin bir sırrı bünyelerinde barındırarak kendilerini çok çekici kılarlar. Latince’deki yaklaşık karşılığı Nubere, Almanca’da ise Knospe’dir. Hesychius’a göre νύμφη kelimesinin mânâsı gonca gül’dür.
Yunan Mithologyası’nda yeryüzünü ve denizleri dolduran sayısız çokluktaki dişi, ilâhî varlıklar; peri kızları. Bunlar küçük (çaplı) tabiat ilâheleridirler - minor nature goddess. Birçoğu bâkire genç kız formundadırlar. Psikiyatri tarihinin büyük pedofilleri bu des divinités subalternes diye adlandırdıkları varlıkların isimlerini Pazar âyinlerinde çokça geçirip papazların huzurlarını kaçırmışlardır. Freud’ün kimi öğrencilerini Erati veya Elektra diye seslediği bilinir. Neden acaba diye sormaya cesâreti olanlara rastgele. İlâh ve ilâhelerin mâiyetlerini oluştururlar. Çevrelerinde çok sayıda nimfi olan ilâhlar arasında Dionysos, Hermes ve Pan, ilâheler arasında ise Artemis en belirginleridir. Ölümsüz değillerdir ama ilâhlar ve ilâheler gibi ambrosia – ölümsüzlük taamı / ilâh yiyeceği ile beslendiklerinden çok uzun yıllar – pratik olarak sonsuz- yaşarlar ve hep genç ve güzel kalırlar. Doğurganlık ve zariflik sembolüdürler. Mithlerde genellikle güzellikleri yüzünden başlarından geçenler anlatılır, genel olarak perilerin güzelliğine vurgu yapılır. Çok sayıda nymph – nimfi türü vardır ve bunlar yaşadıkları yerlere göre ayrı adlar alırlar; Oreadlar dağlarda, Naiadlar akarsularda, Dryadlar meşe ağaçlarında yaşarlar. Oreadlar ve Dryadlar yeryüzü tabiatının bir parçası oldukları için Satirler – Pan’lar bu nemfler’in hayranıdır.

YERYÜZÜ NİMFALARI Alsiides (Ἀλσηΐδες - Dar vâdilerde ve korularda yaşarlar; Alsiidler’den ve âlsea ἄλσεα olarak bahseden tek şâir Homeros’tur).
Avloniades (Αὐλωνιάedς - Çayırlarda ve otlaklarda yaşarlar. Eurydice – Evridiki ki, Orfeos onun için Hades’in derin karanlıklarında bir yolculuk yapmıştır, aslında bir

244

Jeni - II

Avloniad’dır ve Thessalia’daki Pineios nehri kenarında yaşardı. İlâh Apollon ile nimfa Kirene’nin –Cyrene- oğlu Aristaeos, Euridiki’yi zorla kaldırmak istemiştir. İlâh’ın oğlundan tiksinen peri nerede yürüdüğüne dikkat etmeksizin ondan kaçmaya başlar. Evridiki çok zehirli bir yılana denk gelir ve onun sokmasıyla ölür. Bu gelişme sıkıntılara yol açacaktır); Evridiki (Ευρυδίκη), Orfeos’un kara sevdâya düştüğü peri kızı’nın adıdır. Orfeos’un aşkı Evridiki’nin hikâyesi; Evridiki bir gün Aristaeos’tan kaçarken ayaklarına bir yılan dolanır. Sevgilisi bu yüzden ölüp yeraltına (uhrâ) gidince, sevgilisini kaybeden Orfeos de ona kavuşmak için büyük çabalar gösterir; ilâhlardan yardım görme umuduyla, hasret içinde muhteşem bir musiki yaratır. Orfeos’un sevgilisine kavuşma çabalarına sonunda bir cevab gelir. Sevgilisine kavuşacaktır, fakat bir şart vardır: Bu da, sevgilisi yeraltı âleminin karanlıklarından ışığa çıkana kadar onun yüzüne bakmaması şartıdır. Böylece ilâhî yardımla, sevgilisi, ethîr (esîr) katlarından çıkıp yükselmeye başlar, fakat tam ışığa çıktı çıkacakken Orfeos dayanamaz, ardından gelen sevgilisini görmek için dönüp geriye bakar. Bu büyük hatasından ötürü de sevgilisine kavuşamaz, Evridiki karanlıklara geri döndürülür. Bir ânda bütün çabalar boşa gitmiştir. Evridiki, geri gömüldüğü yeraltı âlemi bataklıklarından ona şöyle haykırır: Bu ne Orfeos, bu ne? Bu ne gaflet böyle, seni de yok eden, zavallı beni de? İşte yine geri çağırır beni zâlim kader, Uyku kapatır kararan gözlerimi, Dört yanımı saran gece götürür beni, elveda! Hikâyenin devamında mağara, ağaç, kaplan, yavrulu bülbül sembolleriyle ilişkilendirilen Orfeos yedi ay, havada asılı bir kayanın altında ağlar, gözleri sevgilisine kavuşmaktan başka bir şeyi görmediğinden diğer kadınlarla ilgilenmez, hattâ onları hor görür. Bu yüzden kadınlarca öldürülür, vücûdu paramparça edilir ve organları ırmağa atılır. Esoterik kaynaklara göre, kökeni Orfeos inisiyasyonu olan bu hikâyede inisiyatik aydınlanma ve kurtuluş themasının işlendiği bir sembolizm vardır. Bu öyküde kullanılan sembollerin şunlar olduğu ileri sürülür: Bacağa dolanan yılan, ahenkli müzikler, kayıp sevgili, karanlıktan ışığa yükselme, geriye dönüp bakma, sevgiliye kavuşamama, uyku ve gece, kaderin çağırması, ağaç, yedi ay ağlama, havada asılı kaya, diğer kadınlarla hiç ilgilenmeme, ölüm ve organlara ayrılma, ırmağa atılma. (H)Êsperides (Ἑσπερίδες - Atlas’ın kızlarıdırlar ve Uzak Batı’nın perileri diye bilinirler. Batı’nın en batı ucunda, bugünkü Fas’ın Tanger şehrinde gözleri kamaştıran bir bahçede yaşarlar. Bu bahçe okyanuslarla çevrilmiştir. Güneşin battığı yerin perileri olan Esperidler Gece’nin yani Nyks’in kızlarıdır. Sicilyalı Yunan şâir Stesihoros

245

Jeni - II

ve Strabo’ya göre Hesperidler İber Yarımadası’nın güneyinde Tartessos’da bulunurlardı. Hesperidler’in üç periden oluştuğu söylenmektedir ama çok eski bir rivâyete göre Hesperidler dört periden oluşuyordu. Hesperidler’in Gece yani Niks ile Karanlık’ın –Derîn Zulmet- yani Kara Erebius’un çocukları olduğu rivâyet edilirdi. Bununla birlikte Atlas veya Zeus gibi farklı karakterlerin çocukları olarak da belirtilmişlerdir. Hesperidler’in bahçesi altundan elma veren ağaç ile bilinmekteydi. Hera bu ağacı Gaia’nın kendisine düğün hediyesi olarak verdiği meyve ağacı dallarından yetiştirmiş, Hesperidler’e de bu ağaçlara bakma görevini vermiştir. Hesperidler’in bu ağaçlara yeterince sahib çıkamayacağını düşünen Hera ayrıca yüz başlı ejderha Ladon’u da bahçeye bekçilik yapması için buraya getirmiştir. Ladon’un bir diğer özelliği ise pençelerinin zehirli olmasıdır. Herkül’ün onbirinci görevi Hesperidler’in bahçesindeki elmalara el koymaktır. Herakles - Herkül bu bahçenin yerini bilmediği için, ilk önce şekil değiştirme konusunda usta olan deniz ilâhlarından Nereos’u yakalamış ve bahçenin yerini öğrenmiştir. Bahçe yolunun üzerinde yenilmez savaşçı Antaios ile karşılaşan Herakles, Antaios’un yoluna gelen herkes ile güreşmesi geleneği neticesinde, onunla güreşe tutuşmuştur. Annesi Gaia’ya yani toprağa ayağı değdiği takdirde hiçbir zaman yenilgiye uğratılamayan Antaios’u bir ağaç dalına asarak öldürmeyi başarmıştır. Hesperidler’in bahçesine geldiğinde, cennetleri sırtında taşıyan ve Hesperidler’in babası sayılan Atlas ile karşılaşan Herakles, Atlas’ı elmaları bahçeden çalmak konusunda iknâ eder. Kendi ağır yükünü Herakles’e devir etme karşılığında elmaları çalan Atlas, geri döndüğünde, bu yükü tekrar sırtlamak konusunda çok istekli değildir. Tam bu sırada Herakles, taşıdığı cennetlerin sırtına tam olarak yerleşmediğini ve biraz kaydığı şeklinde Atlas’ı kandırır ve fırsattan istifâde ederek, elmaları alıp, Atlas’a ağır yükünü tekrar iâde eder. Daha sonrada elmaları Athina’ya götürmek amacı ile yola koyulur). Aîgli (Αἴγλη - Göz kamaştırıcı ışık anlamında. Panopeos’un kızı, Theseos’u aşka düşüren peri. Bu nimfa yüzünden Theseos, sevgilisi Ariadni’yi terketmiştir). Arethusa (Ἀρέθουσα - Nereos’un kızı. Artemis’in gözdelerindendir. Kendisine âşık olan Alfeos isimli bir göl ilâhından kaçarken, yolu Ortygia adasına düşmüştür. Burada Artemis’ten yardım istemiş, o da Arethusa’yı bir kaynağa çevirmiştir. Ancak direnişçi göl ilâhı Alfeos, ırmağının yönünü yeraltına çevirerek kendi gölünün suları ile Arethusa’nınkileri karıştırmayı başarmıştır). Erytheia (aieqarE - Günbatımı ilâheleri veya perileri). Hesperia (aierepsE - Akşam perileri). Leimakides (VedainomieL - Çayır perileri). Minthe (Μίνθη - Cocytus nehrinin perisi. Derîn yer altı ilâhı Hades’e âşık olmuş fakat Hades’in eşi Demeter’in kızı Persefoni’nin gadabına uğramış ve nâne’ye dön-

246

Jeni - II

üştürülmüştür; hedyosmus. Eski Yunan’da nâne, biberiye ve mersin ile birlikte cenâze âyinlerinde kullanılıyordu. Burada amaç sâdece koku vermesini sağlamak değildi zira nâne aynı zamanda mayalanmış arpadan yapılan ve kykeon ismi verilen içkiye de katılıyordu. Bu içki, Elefsis Sırları’na katılanların gizli âyinler esnâsında içtiği temel içecektir. İnanca göre bu içki –nâne katkısı nedeniyle– ölümden sonra insanların ruhlarına ferahlatıcı ve azâbları dindirici bir etki yapıyordu). Napaeae (Nαπαῖαι - Korulu vadiler, dağ vadileri. Statios Thebaid isimli eserinde, peri İsmenis ölümlü oğlu Keranaios’a başvurduğunda onlara yakarmaktadır). Oreades (Ὀρεάδες / Όρεστιάδες - Dağ perileri. İlâhe Artemis’in emrindedirler). Pleiades (Πλειάδες - Deniz perisi Pleion ile titan Atlas’ın yedi kızı. Calypso, Hyas, Hyade’ler ve Hesperidler’in kızkardeşleridirler. Hyades ile beraber Atlantides adını alırlar. Artemis’in emrindedirler. Bunlar Dionysios’un çocukluğunda ona eğitim vermişlerdir. İsimleri Yunanca πλεῖν – pleîn; denize yelken açmak fiilinden gelir. Antik Çağ’da Pleiades yıldız topluluğu Mayıs’ın ortasıyla Kasım ayının başı arasında Akdeniz’de geceleri gözlenebilmekte ve böylelikle gece yolculuğuna izin vermekteydi. Yedi kızkardeş şunlardır; 1. Maia; yedi Pleiade’ın en büyüğüdür; Zeus’la olan birleşmesinden Hermes doğmuştur. 2. Electra; Zeus’la olan ilişkisinden Dardanos ve Iasion doğmuştur. 3. Taygete; Zeus’la olan ilişkisinden Lacedaemon doğmuştur. 4. Alkyoni; Poseidonas’la olan ilişkisinden Hyrieos doğmuştur. 5. Celaeno; Poseidonas’la olan ilişkisinden Lycus ve Eurypylus doğmuştur. 6. Sterope (Asteropi); Aris’le olan ilişkisinden Oenomaos. 7. Merope; Pleiade’ların en genci Orion tarafından alınmıştır. Bir başka theoriye göre Sisyphos ile evlenmiş, ölümlü hâle gelmiş ve gözden kaybolmuştur. Sisyphos ile olan evliliğinden oğulları olmuştur.

ORMAN NİMFALARI Dryades (Δρυάδες - Ağaç perileri. Hind-Avrupa dil grubunda derew(o) kök kelimesi ağaç veya koru anlamına gelir. Dryadlar, diğer ağaç perileri olan hamadryad’lardan farklıdırlar. Dryadlar, insanlarla ilişki kurup evlenebilirler ve çocuk sahibi olabilirler. Hamadryadlar’ın ömrü ise yaşadıkları ağaçların ömrü kadardır ve ağaçlarından ayrılamazlar. Kısacası ağaçla doğup ağaçla ölürler ama aralarında ölümsüz olanlar da vardır; Orfeos’un eşi Evridiki bir dryad’dır. Eski Yunan’da halk ağaç kesmek için dîn yetkililerine ve kâhinlere başvurup, dryadlar’ın bırakıp gittikleri ağaçları seçerlerdi. Dryadlar, Hamadryadlar’la kardeşlerdir, tek farkları hamadrayadlar gibi ölümlülere cezâ vermemeleridir). 247

Jeni - II

Hamadryades (Ἁμαδρυάδες - Dryad’ın (Rûh’un) ismi – Esmâ-i Rûh olarak bilinirler. Mânâ varlıklarıdır. Ömürleri kısıtlıdır. Athenaeos’a göre sekiz Hamadryades vardır: Bunlar Oxylos (O Xylos; Ahşab) ile Hamadryas’ın kızlarıdır; Karya (Ceviz ve Fındık); B(V)alanos (Meşe); Kraneia (Çalı ve çalı dikeni); Morea (Dut); Aigeiros (Kara kavak); Ptelea (Karaağaç); Ampelos (Asma ve kara üzüm); Syke (İncir). Epimeliades (VedailemipE - Elma ağacının koruyucu perileri. Elma (Mηλον) kelimesi Eski Yunanca metinlerde koyun anlamına da gelmekteydi. Bu nedenle aynı kelime koyunların ve keçilerin koruyucusu olan manevî varlıklar anlamına gelmektedir. Saçları elma çiçeği veya koyun yünü gibi beyazdı). Leuce - Lefke (ekueL - Okeanos’un – Okyanus’un kızı, Hades tarafından kaldırılmıştır. Hades onu Akkavak ağacına çevirmiştir. Bir başka versiyona göre Persefoni tarafından Akkavak ağacına çevrilmiştir. Akkavak perisi. Akkavak Persefoni’nin rejenerasyon ilâhesi olduğuna işâret sayılmıştır). Meliades (Μελιάδες - Dişbudak ağacı perileri. Hesiodos’a göre, Gök-İlâh Uranos’un Kronos tarafından öldürülmesinden sonra kanından çıkan varlıklar arasında Meliades de bulunmaktadır. Bunlar ‘Ilımlı Kaderler’ olarak da anılırlar. Meliades soyu kimi zaman tekil olarak da anılır -Melia– zira Melia bir grup kızkardeşten birisinin ismi olarak değerlendirilmektedir. Okeanos’un kızlarından biri sayılmaktadır. Kardeşi olan nehir ilâhı İnakhos ile birlikteliğinden Foroneos, Aegialeo, Nilodiki ve İo doğmuştur. Bir başka mithos’ta Poseidonas ile birlikteliğinden Amykos doğmuştur. Dişbudak ağaçları’nın -Fraxinus– çoğu şekerli bir sıvı salgılarlar. Bu nedenle Eski Yunan’da Meli kelimesi Bal anlamında kullanılmıştır ve Bal kelimesi de Meli kelimesinden mülhemdir. Meliades soyu Girit’teki Dikhti mağarasında Zeus’un dadılığını yapmışlardır. İnanca göre Meliades, Zeus’u sihirli ve ölümsüzlük iksiri olan ballarla besliyorlardı).

SU NİMFALARI (EFYDRİADES) Heleades (Bataklık perileri).
Naiades (Ναϊάδες - Akan suların perileri. Çeşmeleri, kaynakları, kuyuları, dereleri ve kudret sularını onlar koruyorlardı. Bunları spesifik olarak ele alırsak; Krinaeae – Çeşme perileri, Limnades – Göl perileri, Pigoi – Kaynak perileri, Potamiedes – Nehir perileri, Eleionomae – Bataklık perileri). Korsia Perileri - Corycian Nymphs (Fosis’te bulunan Parnassos Tepesi’ndeki Kutsal Korisia mağarasını koruyan üç su perisidir. İsimleri sırasıyla; Korycia, Kliodora, Melaina’dır. Babalarının ismi Kefisos veya Pleistos’tur. Mağara Korycia’nın ismiyle anılmaktadır. Apollo ile olan ilişkisinden Lykoreos doğmuştur. Kliodora ise Poseidonas’ın sevgilisidir; Parnassos isimli bir çocukları olmuştur. O da meşhur Parnassos şehrini kurmuştur. Melaina da Apollo’nun sevgilisidir ve Delfos’un annesidir.

248

Jeni - II

Siyah mânâsına gelen Melaina için yeraltlarını koruyan perilerin de başındaki varlıktır denir). Nereides (VediereN [Nereides] - Akdeniz’in bizzât kendisi olan Nereos’un kızları. Bunlar 90 kadardır; Actaea, Agave -Ἀγαύη- Meşhur anlamında, Amathia, Amphinome, Amphithoe, Amphitrite -Ἀμφιτρίτη- Poseidonas’ın karısı, Apseudes, Arethusa, Asia, Autonoe, Beroe, Callianassa, Callianira, Calypso -Καλυψώ- Titan Atlas’ın kızı, Ogygia adasının bânîsi, Odysseas’ı bu adada yıllarca tutsak aldı, Ceto, Clio, Clymene, Cranto, Creneis, Cydippe - Κυδίππη, Cymo, Cymatolege, Cymodoce, Cymothoe, Deiopea, Dero, Dexamene, Dione –Διώνη- Gaia’nın peri kılığındaki imajı, Doris –ΔωρίςOkeanos’un kızı, 50 Nereid’in annesi, Doto, Drymo, Dynamene, Eione, Ephyra, Erato, Eucrante, Eudore, Eulimene, Eumolpe, Eunice, Eupompe, Eurydice, Evagore, Evarne, Galene, Galatea, Glauce, Glauconome, Halie, Halimede, Hipponoe, Hippothoe, Iaera, Ianassa, Ianira, Ione, Laomedia, Leiagore, Leucothoe, Ligea, Limnoria, Lycorias, Lysianassa, Maera, Melite, Menippe, Nausithoe, Nemertes, Neomeris, Nesaea, Neso, Opis, Orithyia, Panopaea, Panope, Pasithea, Pherusa, Phyllodoce, Plexaure, Ploto, Pontomedusa, Pontoporia, Poulunoe, Pronoe, Proto, Protomeda, Psamathe, Sao, Spia, Thaleia, Themisto, Thetis, Thoe, Thoosa). Okeanides (Okeanos ve Tethys’in kızları; tuzlu su perileri).

DİĞER NİMFALAR Lampades (Λαμπάδες - Yer altı perileri).
Musalar (VesuM - Güzel Sanat perileri). Nephelae (Bulut perileri).

MÂTEM’DEN DEVAM İLE… Deuil originaire diyorlar ya, yani aslî mâtem veya mâtemlerin atası. Ben buna Ezelî mâtem dedim. Bu eser boyunca sık kullanılan kavramlar var; bakır teller diyelim. Böyle dememi tetikleyen şey onların âdetâ iletken olmaları, akımı iletmede güçlü bir rol oynamaları.
Aklıma –parantez içinde– hemen péché originel geliyor. Bu terim Saint-Augustin tarafından ortaya konmuştur. Herhâlde 397 senesi olacak. Bu kavramdan muradı şuydu, değerli azîz’in: Bir günâh hâli ki, bütün insanlar –aslında erkekleri kasd etmektedir– günâhkâr bir soy –race pécheresse– kökenleri yüzünden bu durumun içinde bulunurlar. Ve, günâh insanoğlu’nun atası Âdem peygamber’in işlediği günâhtır. Yahudî felsefesiyle ve inancıyla başlayan Hristiyanlık’la devam eden bu doktrin sayısız spekülasyonu da beraberinde getirmiştir. Bu karmaşanın nedeni kötülüğün kökeni’ne dönük çok sayıda farklı yaklaşımdır. Kimi düşünce sistemle-

249

Jeni - II

rinde kötülük’ün tarihi insanlıktan daha eskidir. Bunun da altında çok kısaca iyi ilâh - kötü ilâh esprisi yatar. Yine işin içine bir de insanoğluna medeniyet gölgesiyle sapık sanatlar –les arts pervers de la civilisation– eğitimi veren ‘günâhkâr melekler’ -anges pécheurs– ve dahi rûhların düşüşü diğer bir deyişle ahsen-i takvîm’den esfeli sâfilîn noktasına doğru hızlı bir düşüş -la chute des âmes– konusu girer ve biz mâtem’den sapabiliriz. Yine de; «Sâdece ağlamak Rûh’uma refâkat etti ve beni hayatta tuttu» diyor St. Augustin. Bu kadar fazla günâhtan çok ürktüğü besbellidir. Aşil’i büyüten yeğeni Patroklis’in ölümüdür derler ya, insanlığı büyüten de Jeni’dir. Döner mâteme geliriz, yitip giden Kelâm’a ve onu sırtında taşımakta ısrâr eden Jeni’ye. Sinir sistemi ve gerekçe her ikisi birden mâtem chiasma’sından geçip imago’yu zihnimize yansıtır; zevken idrâk karargâhı orasıdır ve yazarın hastalığı bile bulunur à personnalité émotionnellement labile, type Borderline. Melekle arkadaşlık etmek ve eğer gerekirse onunla birlikte düşmek anlamında. Mâtemin bin yüzünden biri de bu. Açıktır ki, ağlamak, kutlamak, itiraf etmek ve yazmak arasinda bir bağ ve benzerlik vardır. Buradan okuyunca, mâtem; ağlamak, kutlamak, itiraf etmek ve yazmak oluyor. İnsan bu dört varlık atıyla dolaşır mısır tarlalarında ve her bir püskül labirenthdir. Augustinien yazıda mâtem iki kere görünür. Augustin herşeyden önce geçmişte kaybettiği çok değerli bir dostunun ardından hissettiği umudsuzluğu zorlanarak da olsa itiraf eder. Sonra kendisini iyice kucağına attığı ıztırab onu Allah’tan, gerçek mânâda ilâhî olandan iyice uzaklaştırmaya ve bu değerlerin yerine o dostunu yerleştirmeye başlar. O raddeye gelir ki, bu hayatta ulaşmak istediği tek şey arkadaşını yeniden görmektir. Bu egoist mâtem onu Hakikî dost olan Allah’a yakınlıktan koparıp dar ve kaba bir dîndâra dönüştürür; Allah’a yakınlıktan değil ve fakat telafi ihtiyacından ve suçluluk duygusundan kaynaklı bir sunî ibâdetçiliğe sarılır. Bu çerçeveden bakıldığında mâtem bu dünyânın bir enstrümanı olup yeryüzü yüceliği cümlesindendir. Kimileri –ve husûsen de psikiyatri ve psikanaliz bilimleri– bunu iyice ileri götürüp onu âdetâ bir mistik tapınma âletine dönüştürürler ki, ben buna ‘objet pourri‘ – çürümüş, kokuşmuş nesne adını çoktan vermiş bulunuyorum. Aynı Augustin haklı olarak daha sonra şu cümleyi kuracaktır; En Dieu, l’amitié ne manque pas, car Dieu ne manque de rien – Allah’ta dostluk eksik değildir zira Allah’ta olmayan hiçbir şey yoktur. Mâtemin büyüğünü arayan varsa muhtemelen onu –veya onun kapısını– insanın tâ kendisinde bulacaktır. Insanın büyüğü de Jeni. Modern zaman psiko-analistleri mâtemin hem yeni (ve / veya modern) hem de ananevî (ve / veya kadîm) olduğuna inanırlar. Ben ezelî ve ebedî diyerek boşlukları kapatmak istiyorum.

250

Jeni - II

Yeni diyorlar; ismine yüklenen mânâları itibârıyla katılıyorum. Perspektifler itibârıyla? Pek emîn değilim. Açılımları bakımından? Zor… Çok ıztırab çektiğinden neredeyse emîn olduğum bir kadın tımarhânede sükût-u hayâl tonuyla bana şöyle demişti: Je n’ai jamais prononcé le mot merde, même quand je nageais dedans. O gece Jeni ruyâsında Voici l’agneau de Dieu qui ôte le péché du monde - İşte, dünyânın günâhını ortadan kaldıran ALLAH Kuzusu nidâsını işitti. Jeni’nin mâteminin başladığı gün o oldu. Rûhullah ismi verilen Hz. İyşâ Allah’a dostluk mevzuunda en önde gidenlerden biri olmakla bu ismin içindedir. Allah’ın imtiyâzlı dostlarından olmakla ona ithâfen Rûhlar’ın dostluk birliği - l’union d’amitié des esprits, kavramını yüksek insanlara teklif ettim, kabûl gördü. Asıl mesele bu birliğe halel geldiğinde başlar ki, yeryüzünün en kudretli yeşil anasonlu absinthe’iyle ölünse bile bu mâtem devam eder.

251

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

Herbert Breger Tercüme: Mahmud E. Duru

[Bu makale, Mathematics and Divine: A Historical Study, Ed. T. Koetsier, L. Bergmans, Elsevier, 2005 kitabından tercüme edilmiştir.]

1. GİRİŞ
Leibniz, birçok filozoftan farklı olarak, kendi felsefî sistemini açıkladığı büyük bir eser yayınlamamıştır. Düşüncesi, birkaç kitab ve yayınlamış birkaç makale ve miras bıraktığı çok büyük sayıda mektub ve taslaklara dağılmış sözlerden yeniden inşâ edilmesi gerekmiştir. Bununla birlikte böyle bir yeniden inşânın neticesi oldukça tutarlıdır. Leibniz Hıristiyan Tanrısına inanıyor ve çok aşırı bir şekilde akla ve onun kapasitesine değer veriyordu. Onun düşüncesi, bu iki varsayımından çıkarılmış bir tema üzerine kurulabilir. Bundan çıkan netice, ilk olarak, Tanrı’nın sadece belirsiz bir hayâli değil, bir kavramı vardır. Bu kavram, apaçık olarak, “en mükemmel varlık”la ilgili olmalıdır. [16, dizi VI, cilt 4B, s. 1531] En mükemmel varlık zorunlu olarak en akıllı varlıktır. Yeterli sebeb ilkesi, bize, Tanrı’nın bütün karar ve hareketlerinden dolayı rasyonel bir sebebin var olduğunu tekeffül eder. Bilgi bir mükemmellik [1] olduğundan dolayı en mükemmel varlık en bilge olmalıdır. Aktif olma, pasif olmaktan daha mükemmel olduğu için Tanrı Kadir-i Mutlak olmalıdır. Daha kesin konuşmak gerekirse, mantıkî olarak ne kadar her şeye gücü yeterlik mümkünse mükemmel varlık o kadar güçlü olmalıdır. Başka bir ifâdeyle, “her şeye gücü yeterlik” tanımı tezatlı olmamalıdır. Tanrı kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi gibi
1 En üst sınırı olmayan –hız veya sayı gibi- nitelikler mükemmellikler olarak kabul edilemez.

252

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

soruları tartışan entelektüel muammalar, Leibniz’in düşünce tarzına uymaz. Ahlâkî buudlar için olduğu gibi, Leibniz kesin olarak makuliyet ve iyilik arasında sıkı bir bağlantının olduğuna inanmaktadır: En mükemmel varlık kendi vasfı olan en yüksek iyiliğe göre hareket edecektir. Bu zorunlu olarak Tanrı’nın bütün dünya ihtimâllerinden en iyisini yaratacağını imâ eder. [16, ser VI, cilt 4B, s.1533-1534] Zira aksi hâlde ya “her şeye gücü yeter” olmayan veya mutlâk iyi olmayan veyahut en bilge olmayan olacaktır. Leibniz yaşadığımız dünyada mükemmel olmayan şeylerin de olduğunun farkındadır fakat en iyi dünya ihtimâli ilkesi, onun makuliyete dair beslediği yüksek saygının doğrudan bir neticesidir. Yeri gelmişken, Leibniz bir matematikçinin nasıl itiraz edebileceği de tahmin eder: Gittikçe çoğalan sonsuz bir diziyle karşılaşan bir matematikçi, bir maksimumun olmaması gerektiğini bilir. Bundan dolayı Leibniz şunu belirtir: Eğer her muhtemel iyi bir dünya için ondan daha iyi bir dünya ihtimâli sözkonusu olsaydı, Tanrı hiçbir dünya yaratmamış olacaktı zira bu durumda varolan bu hususî dünyayı seçmenin ve yaratmanın yeterli bir sebebi olmayacaktı. [15, VI, s.107, 304] Mutlâk akıl sahibi varlık asla rastgele hareket etmez. Bu Tanrı fikriyle devam etmeden önce iki ikaz faydalı olabilir. İlk olarak Leibniz’in characteristica universalis – alemşümûl vasıf projesi kısaca ele alınmalıdır. Leibniz felsefî muhakemenin, matematikî muhakemenin gösterdiği ikna ediciliğe sahib olmadığı gerçeğinin çok iyi farkındaydı. (krş. [15, VI, s. 468]) Matematikte, felsefedeki Aristocular ve Eflâtuncular gibi, Öklidçiler ve Arşimetçiler yoktu. [16, dizi VI, cilt 4A, s. 695] Matematikçilerin muhtemel hatâların keşfi için kendi vasıtaları var iken, felsefecilerin hizmetinde böyle vasıtaları yoktur ve gittikçe artan bir şekilde daha titiz ve dakik muhakemeleri benimsemeleri gerekmektedirler. [16, dizi VI, cilt 4A, s. 705; dizi II, cilt 1, s. 475, 478; 15, IV, s. 469] Makuliyet, düşüncemizin matematikleşmesine izin veren bir şey olmalıdır; nasıl matematikçi matematikî nesneleri ifâde etmek için harf veya başka semboller ve onlarla işlem görmek için kurallar veriyorsa, Leibniz, düşüncelerimizin önemli bir kısmını formüle ermek için sembol ve kuralların bulunmasını teklif etmiştir. [20, 10] Bu durumda felsefî bir mevzuda farklı kanaatlere sahib iki felsefecinin münakaşa etmesine gerek kalmayacak ve birbirlerine “calculemus” (hadi hesablayalım) diyeceklerdir. [16, dizi VI, cilt 4A, s. 493] Bu yüzden, Leibniz’in bir hesab makinesi icadının güçlü felsefî bir karşılığı vardır. Ayrıca, Leibniz, bize, bu characteristica universalis’in puta tapanların ihtidasına çok yarayacağını, çünkü hak dinin en makul din olduğunu ve makul delillere karşı koymanın mümkün olmadığını söyler. Buna ilâveten, dinden dönüşün artık hiç olmayacağını, matematikî bir doğruluk olarak bir kez anlaşıldı mı, artık asla reddedilmeyeceğini de belirtir. [2]
2 [16, dizi VI, cilt 4A, s. 269; dizi II, cilt 1, s. 491]. Leibniz, yaklaşık yirmi yıl sonra daha şübhecidir; inkâr edilemez delilleri reddeden insanlar da vardır. [16, ser I, cilt. 13, s. 553-554]

253

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

Leibniz, düşünmemizin temsili için uygun semboller bulmak için bazı girişimlerde bulunmuştur. Bunlardan basit olmakla birlikte çok ilginç birisi, temel veya indirgenemez nosyonlar ile birleşik nosyonların olduğuna dair fikridir. Eğer bu doğru ise, temel nosyonları temel sayılarla ve nosyonlar arasındaki “gerekir” ilişkisini, sayılar arasındaki “ile bölünür” ilişkisiyle eşleştiren, nosyonlardan tabiî sayılara bir eşleşme yapılabilir. Bunu göstermek için, Leibniz klasik insanın akıllı canlı varlık oluşu örneğini verir. Eğer “akıllı” nosyonu 2 sayısı ile ve “canlı olmak” nosyonu 3 sayısı ile eşleşirse, insan olma nosyonunun 6 ile eşlemesi gerekir. [16, dizi VI, cilt 4A, s. 182, 201-202] Sonsuz sayıda asal sayı olduğu gibi, model ilk bakışta göründüğünden daha fazla güçlüdür. Leibniz, diğer taslaklarda, her nosyonu bir pozitif ve bir de negatif tamsayı çiftinden oluşmuş sıralı bir sayı çifti ile eşleştirir. [16, dizi VI, cilt 4A, s. 224–256] Leibniz de farkındadır ki böyle bir characteristica universalis ile olsa bile, “Sezar 15 Martta öldürüldü” gibi münferit bir ifâdenin çıkarımı imkânsızdır, zira böyle bir ifâde sonsuz sayıda sebebler ihtiva eder ve Sezar gibi bir nosyon sonsuz sayıda unsurdan oluşmuştur. Sayıların bir characteristica universalis için kullanımının da metafizik bir temeli vardır. Leibniz, çok iyi bilinen Tanrı’nın her şeyi ölçü, sayı ve ağırlığa göre yarattığı [Eflâtun, Philebos 55e; Sapientia Salomonis 12, 21] sözünü aktarır. [16, dizi VI, cilt 4A, s. 263; krş. Dizi I, cilt 12, s.72 ve 15, VI, s. 604] Leibniz, kendisinin de itiraf ettiği gibi, bazı varlıkların ağırlığının bazılarının da kısımlarının olmadığını ve bundan dolayı ölçüden mahrum oldukları şeklinde devam eder. Fakat bir sayıyı hesaba katmayan bir şey yoktur. Öyleyse sayı “quasi figura quaedam metaphysica” (sanki bir tür metafizik figür-çev) [16, dizi VI, cilt 4A, s. 264] ve bu yüzden aritmetik, eşyanın güçlerini araştırmanın bir doktrinidir ve bundan ötürü de İlâhî yaratmanın mükemmelliğidir. İkinci uyarı insan ve ilâhî akıl arasındaki farkla ilgilidir. Dekart’a göre, eğer Tanrı istemiş olsaydı, bir dairenin yarıçaplarının farklı uzunluklara sahib olmasına, 1 ve 2’nin toplamının 3’ten farklı olmasına veya bir üçgenin açıları toplamının iki dik açıdan farklı olmasına karar verebilirdi. [3] Leibniz matematikî hakikatlerin kurgu olmadığını iddia eder; aksine onlar fikir alanında var olmazlar ki[15, VII, s. 305] Tanrı’nın aklından başka bir şey değildir [15, VI, s. 614; II, s. 304-305; 16, dizi VI, cilt 6, s. 447] O’nun iradesine bağlı değildirler; [16, dizi VI, cilt 4A, s. 1532-1533; 15, VI, s. 226, s. 614] Tanrı kendi kendini nakzetmeden zorunlu hakikatleri değiştiremeyecektir. [4, s. 310] Birisi bunu matematiğin otonom olduğu şeklinde yorumlayabilir. İnsanoğlu, matematikî hakikatleri bulmakta Tanrı aklının esas kısmını keşfeder. Bu sadece matematik ve mantık için geçerli değildir; ayrıca içinde iyilik, adalet ve mükemmellik üzerine olan bazı ifâdeler olmak üzere metafizikteki birçok
3 R. Descartes, Œuvres, ed. Adam/Tannéry, cilt. 1, Paris 1969, s. 145, 152; cilt. 2, Paris 1972, s. 118.

254

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

hakikat için de geçerlidir. Leibniz bu hakikatlere, mümkün hakikatlere zıt olarak zorunlu veya ebedi hakikatler der. Zorunlu hakikatler her muhtemel dünyada geçerli iken mümkün hakikatler bu dünyanın Tanrı’nın yarattığı ve başka türlü de yaratabileceği hususî bir yapısına bağlıdır. Bundan dolayı Kepler’in kanunları, Galilei’nin boşlukta düşen cisimlerle ilgili kanunu ve “Sezar öldürüldü” kaziyyesinin hepsi mümkün hakikatlerdir. İnsanların sahib olduğu akıl, bütün akılla uyumludur; o, bütünden, sadece bir damla okyanustan ne kadar farklı ise veya daha bariz olarak sonlu sayılar sonsuzdan ne kadar farklı ise, o kadar farklıdır. [15, VI, s. 84] Öyleyse akıl, Tanrı ve insanın ortak mülküdür. Sadece bütün insan toplumunu birbirine bağlayan ve dostluğun temeli olan şey değildir, ayrıca Tanrı ve insan arasındaki bağlantıdır. [17, s. 10-11] “Kutsal metinlerde, Kilise babalarının yazılarında ve akılda bulunabilecek gerçek huzur, Tanrı’nın sesini dinlemek için duyuların harici zevklerinden kurtulmayla elde edilebilir, yani ebedi hakikatlerin iç ışığıyla.” [4] Buna göre, matematik yapmak, şübhesiz başkalarının refahı için bilfiil gayret göstermek bir Hıristiyan için zorunlu olmasına rağmen, Tanrı’nın sesini dinlemenin bir yolu gibi gözükmektedir ve hattâ kutsal hizmetle kıyaslanabilecek bir şeydir. [9, s. 194-195, 202-203]

2. BÜTÜN MUHTEMEL DÜNYALARIN EN İYİSİ İmdi Tanrı’nın hangisinin yaratılması gerektiğine karar vermek için bütün muhtemel dünyaları mütalâa ettiğini tasavvur ediniz (bu formülasyon zamanî bir sıralamayı imâ etmeyi kasdetmez, zira Tanrı zamanda değildir.) Tanrı’nın kararı için makul bir dayanak olmak zorundadır. Bu çerçevede, Leibniz’e göre düşüncenin temel bir matematikî temeli vardır, Tanrının muhtemel dünyalara dair muhakemesi kesin olmalı ve prensib olarak, yeteri kadar yüksek kapasiteli bir zihin tarafından anlaşılabilir olmalıdır. Tanrı, bütün muhtemel dünyaları hesablayıp en iyisini seçtiğinden dolayı mükemmel bir matematikçi olmalıdır. [16, dizi VI, cilt 4B, s. 1616; 15, II, s. 105; 15, III, s. 52; 15, IV, s. 571] Tanrı’nın bir matematikçi olduğu şeklindeki eski fikre [19] Leibniz tarafından vurgulu bir şekilde yeni bir anlam verilmektedir. “Tanrı düşünceyi hesablayıp işlerken dünya da meydana çıkmaktadır.” [5] Yaratma fiili, “İlâhî matematik” vasıtasıyla yapılmaktadır” [6] ve bir uç değer probleminin çözümünden farklı bir şey değildir. Tanrı, bütün ihtimâller arasında, birbiriyle uyumlu azami sayıda öz, cevher seçer. Bu seçim, göründüğünden çok daha fazla
4 [16, dizi I, cilt 5, s. 600]: “La veritable Quietude qu’on trouve dans la Sainte Écriture, dans les Peres, et dans la raison est de se detourner des plaisirs exterieurs des sens, afin de mieux écouter la voix de Dieu, c’est à dire la Lumiere interieure des Verités eternelles”. 5 “Cum Deus calculat et cogitationem exercet, fit mundus” [16, dizi VI, cilt 4A, s. 22]. 6 “Mathesis quaedam Divina” [13, VII, s. 304].

255

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

karmaşıktır. O, basit olarak maksimum sayıdaki maddî nesneden ziyade aynı hayatın bütün seyir ihtimâllerine sahib yaşayan canlıları kasdeder. Bundan başka ahlâkî iyilik, adalet gibi bütün mükemmellik türleri, ontolojik çeşitler ve bu gibilerin de hesaba katılmaları gerekir. Meselâ Tanrı, insanlar için tehlikeli olmalarına rağmen, aslanları yaratmaya karar verdi, fakat eğer hiç aslan olmasaydı dünya daha az mükemmel olacaktı. [15, VI, s. 169] Dahası, zamanî bir buud da sözkonusudur. Belki şimdiki zamana kadar olandan daha iyi bir dünya olabilirdi fakat bu dünya istikbal için daha az imkâna sahib olduğundan seçilmemiştir. [15, VI, s. 237] Tanrı’nın bunu nasıl hesabladığını anlayamayacağımız açıktır. Fakat Leibniz, bütün şeylerde, azami tesiri asgari harcamayla sağlayan bir belirleme ilkesinin olduğunu iddia eder. [15, VII, s. 303] Zaman ve mekân veya genel olarak dünyanın kapasitesi, harcama olarak veya dünya binasının dikileceği yer olarak görülmelidir ki çeşit çeşit formları, odalarının sayısı ve zarafeti neticeyi oluşturur. Belirleme ilkesini izah etmek için Leibniz bir üçgen örneğini verir. Eğer hiçbir sınırlayıcı durum sözkonusu değilse, bilge insanın tercihi eşkenar bir üçgendir. [16, dizi VI, cilt 4B, s. 1617] Eğer iki nokta birleştirilecek ise, en kısa çizgi en iyi çözüm olacaktır. Heterojen maddedeki sıvılar küre şeklini almaya eğilimlidir ki küre en fazla hacme sahib olan şekildir. Bunlar, sadece belirleme ilkesinin bazı örmekleridir. [15, VII, s. 304] Azami sayıda öz/cevher yaratmak, bunlar arasındaki karşılıklı tesir için çok basit kanunların kullanımına ihtiyaç duyar. Aksi hâlde Tanrı kaba tuğlalar kullanan bir mimar gibi olacaktır ki bu tuğlaları kullanmak gerek duyulandan daha fazla mekâna mâl olacaktır. [16, dizi II, cilt I, s. 478] Tanrı bu dünyayı bu inşâ prensibine göre yaratmış olduğu gibi, Leibniz kendi felsefesinin temel kuralı veya başka bir ifâdeyle bu dünyaya dair bilgimizin temel kuralını şöyle söyleyebilir: Eşyanın sebebi her yerde aynıdır fakat mükemmellik form ve dereceleri sonsuzca değişiklik arzeder. [16, dizi VI, cilt 6, s. 71, 72, 472, 490] Filozof, bilinmeyen veya sadece belirsizce bilinen nesneleri aynı kalıba göre açıkça bilinen nesneler gibi düşünebilmelidir; bundan dolayı eşyanın sebebleri açısından felsefe kolaylaşacak ve değişik işleme şekillerine göre de çok zenginleşecektir. Tabiat, ne kadar çok düzen ve dekorasyon hayâl edilirse o kadar çok bu işleyişleri sonsuzca çeşitlendirecektir. Üçyüz yıl sonra şuna benzer sorulara sahib olmaya meylettik: Gerçekten matematik, hattâ İlâhî matematik büyük bütün muhtemel dünyaları hesablama meselesini çözebilir mi? Her fert sonsuz ahval belirtirken [26, dizi VI, cilt 6, s. 289-290], tek bir kişinin hayatını hesablamak dahi çok zordur. Biliyoruz ki formel olarak çözülemeyecek diferansiyel denklem sistemleri vardır ve isbat edilmiş matematikî neticelerle bağlı olduğundan Tanrı da onları çözemeyecektir. Doğrusu, Leibniz’in kendisi, bir tarafta reel sayılar ile öbür tarafta bütün hakikatler arasında

256

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

bir benzetme göstererek Tanrı’nın hesablama kapasitesine bir çeşit sınırlama getirir. [16, dizi VI, cilt 4B, s. 1616, 1657–1658] Zorunlu hakikatler, rasyonel sayılara tekabül eder; zorunlu hakikatler, tıpkı rasyonel sayıların sonlu veya devirli ondalık bir temsil üreten sonlu sayıdaki adımda hesablanabilmesi gibi sonlu sayıda adımlarla sağlanabilir. Mümkün hakikatler, irrasyonel sayılara tekabül eder; mümkün hakikatler, tıpkı irrasyonel sayıların, sonsuz devirli olmayan ondalık bir temsil neticesi veren sonsuz adımda hesablanabilmesi gibi ancak sonsuz adımda isbat edilebilir. Leibniz’e göre matematikte sadece potansiyel sonsuzluk vardır; [16, s. 320-323] bu yüzden Tanrı dahi sonsuz bir hesablamayı bitiremez: bitirilmiş olma imkânsızlığı, sonsuzluğun mutlâk özüdür. Böylece Leibniz, şübhe götürmez bir şekilde Tanrı’nın her muhtemel dünyaya dair mümkün hakikatler sonsuzluğunu hesablayamacağını kesin bir anlamda açıklığa kavuşturur. Şübhe yok ki bazı durumlarda sonlu bir hesablama yeterli olacaktır. Geometrik dizilerin toplamını bulmak için sonsuz sayıda toplama işlemi yapamayacağımıza rağmen yine de toplamı hesablayabiliriz. Fakat bu olguya işaret etmemektedir; açıkça genel olarak mümkün hakikatlerin hesablanmasının imkânsız olduğunu kabul etmektedir. (yeri gelmişken, bu imkânsızlık Leibniz’in hürriyet teorisi için bazı avantajları sahibtir.) Bu demek değildir ki Tanrı ne yaptığını bilmemektedir, zira O görme kabiliyetine sahibtir: Tanrı, birbiri ardınca bütün adımları bitiremezse de sonsuz bir hesablamanın neticesini derhal görür. Öyleyse sorularımız gerçekte cevablanmamıştır fakat en azından bu bakış açısına göre daha fazla soru sormak zordur. Yukarıdaki küme teorisi paradokslarına dair tartışma ek itirazlar telkin etmektedir. Bütün muhtemel dünyalar toplamının iyi tarif edilmediği görülmektedir; muhtemel dünyalar için Russell paradoksu ve Richard antinomisi benzerliklerini vermek mümkün gözükmektedir. Eğer bu doğruysa, Leibniz’in Tanrısı bu zorlukların üstesinden gelemez ve Leibniz’in muhtemel dünyalar teorisini, Cantor’un ve Zermelo-Fraenkel küme teorilerini kullanmadan yeniden formüle etmesi gerekir. [11, s. 103-105]

3. İKİLİ SİSTEM VE YARATMA Matematik ile yaratma fiili arasında başka bir ilişki daha vardır. 1697 yılında Wolfenbüttel’li Dük Rudolf August’a gönderilen bir mektubta Leibniz, yokluktan dünyayı yaratma ile ikili sayı sistemi arasındaki benzerliği göstermek için bir madalya basmayı teklif etti. [16, dizi I, cilt 13, s. 116–125; ayrıca krş. dizi I, cilt 12, s. 66–72]. Madalyanın üzerinde “yaratma tasavvuru”, “her şeyi yokluktan çıkarmak için vahid yeterlidir” ve “Bir zorunludur” sözleri vardı. [7] Bundan başka ikili gösterimle bazı sayılar toplama ve çarpmanın bir örneği olarak da gösterilebilirdi. 17 nci yüzyılda, Latince “nullum” kelimesi “sıfır” an7 “Imago creationis”, “Omnibus ex nihilo ducendis sufficit unum”, “Unum est necessarium”.

257

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

lamına geldiği gibi “hiç” anlamına da geliyordu. “Bir zorunludur” kelimeleri Hz. İsa’nın Martha’ya söylediği sözlere [Luke 10, 42] bir imâ olarak görülebilir [16, dizi I, cilt 13, s. 119, satır 24–25; s. 120, satır 6–7; 22, 1973, s. 49] fakat bu sözler ayrıca Leibniz’in zorunlu varlık olarak Tanrı nosyonuna da işaret etmektedir. Bu sonuncusunu Leibniz’in Tanrı’nın varoluşunun isbatlarına dair tartışmada tekrar ele alacağız.

Şekil 1. Leibniz tarafından ikili sistem için tasarlanan madalya. Leibniz, Rudolf August’a gönderdiği mektubunda boşluk ve karanlığın (Genesis 1, 1) sıfır ve yokluğa tekabül ettiğini, oysa suların üstünde uçan Tanrı ruhunun Kadiri Mutlak Bir ile ilgili olduğunu açıklar. [8] Benzerlik ilk bakışta umulandan daha ileriye gider. Leibniz defalarca bütün yaratıkların mükemmelliklerini Tanrı’dan, kusurluluklarını da kendilerinden olduğunu belirtmiştir. ([15, VI, s. 603, 613; IV, s. 476]; ayrıca krş. [13, VII, s. 239; 16, dizi I, cilt 15, s. 560]) Mistik İlâhiyat üzerine bir risalede, Leibniz, hafif bir terminoloji farkıyla, bütün yaratıkların Tanrı ve yokluktan türediğini iddia eder; “özleri” Tanrı’danken “hiçlikleri” veya “kötü durumları” kendilerindendir. [9] Leibniz devamında, bu durumun sayılar tarafından harika bir şekilde gösterildiğini ve bütün şeylerin özünün sayılara eşit olduğunu belirtir. [10] Her yaratıkta biraz yokluk bulunur, aksi hâlde Tanrı olurdu.
8 17 nci yüzyılda Tanrı'yı 1 sayısı ile karşılaştıran tek kişi Leibniz değildi. [K. Radbruch, Mathematische Spuren in der Literatur, Darmstadt, 1997, s. 30–31]. 9 “Selbstwesen” veya “Unwesen” [21, s. 130]; ikinci kelimenin anlamı varoluşun nefyi ve şeytanî öz'dür. Leibniz Plotin tarafından ortaya atılan ve bu teoriye göre şeytanın, herhangi müsbet bir şey yerine mükemmellikten bir yoksunluk ve mahrumiyet olduğunu iddia eden ananevi teorinin taraftarıdır. 10 Leibniz, diğer bölümlerde, Pisagorcu gelenekten bu ünlü deyişe, yani bütün şeylerin özü sanki sayılardır, sözüne daha zayıf bir anlamda işaret eder. ([16, dizi I, cilt 12, s. 66, 71]; ayrıca krş. [22, s. 43–48])

258

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

Yaratıklardaki mükemmellikten yoksunluk, bilgideki karanlık, iradedeki tereddüt, ihtiras ve özlerinin sınırlı oluşudur. Diğer taraftan özümüzde, sonsuzluk, bir iz, hattâ Tanrı’nın bilgeliğine ve Kadir-i Mutlaklığına dair bir tasavvur vardır. [21, s. 128, 130] Leibniz bazen insanları küçük tanrılarla bile kıyaslar. [16, dizi VI, cilt 6, s. 389; 15, II, s. 125; IV, s. 479] Başka bir deyişle, mahlûklar mecazen belli bir 1 ve 0 karışımı olarak da görülebilir. İkili sistem benzetmesi sadece yokluktan yaratılmayı misâllendirmekle kalmaz ayrıca dünyanın güzelliğini ve mükemmelliklerini de gösterir. [16, dizi I, cilt 13, s. 117; cilt 12, s. 69–70] Onluk sayı sisteminde muvazeneler öyle kolay bir şekilde görülmemektedir; ikili sistemde, eğer sayılar birbiri altına yazılırsa, her sütun kendi periyodikliğine sahibtir. Benzer şekilde, Tanrı’nın yaratmasında var gibi görünen düzensizlik, eğer doğru bakış açısı bulunursa kaybolur ve güzellik ile âhenk gâlib gelir. (Bunun bir başka örneği Kopernik sistemi olabilirdi. [15, VII, s. 120] Aynı şekilde, meselâ kare sayılar veya küp sayılar veya herhangi bir sayının katları alt alta yazılsa periyodiklikler bulunabilir. [22, s. 245, 255-256]) Leibniz, başka bir mektubta sözkonusu benzetmeyi daha da ileri götürür: 0 (sıfır) yaratmadan önceki boşluğu ifâde eder. İlk yaratma gününün başlangıcında 1 yani Tanrı vardı. İkinci günün başlangıcında, daha önce yaratılmış olan iki, yani gök ve yer vardı. Nihayet yedinci günün başlangıcında her şey yaratılmıştı ve bundan dolayıdır ki bu gün en mükemmel gün veya sebt günüdür; yedi ikili sistemde 111 şeklinde gösterilir ve hemen yedinci günün mükemmelliğini gösterir ki mübarek bir gündür. Bundan başka 111 işareti teslise de işaret eder. [22, s. 285] Açıkçası Leibniz, eğer daha önce değilse burada ananevî sayı mistisizmi alanına girmektedir. Başka bazı ananevî mistisizm ile ilişki örneklerinden bahsedilebilir. Bazı bölümlerde, Leibniz, Tanrı’yı merkezi her yer ve çevresi hiçbir yer olan bir daireye benzeten ananevî mistik bir deyişle mutabıkmış gibi gözükmektedir. [16, dizi VI, cilt 1, s. 531; 12, s. 31, 49; 15, VI, s. 604, ayrıca krş. IV, s. 562; 3, s. 24–25] Leibniz bu sözü Pascal’ın Daha Fazla ve diğer eserlerinden okumuş olabilir. [17, s. 19-34] Leibniz’in “tanrı tek sayıları sever” sözü [11] (yayınlarında Lebniz pi’nin dörde bölünmesi dizisi denilmekte) başka bir sayı mistisizmi örneği gibi gözükmektedir. Fakat bu söz Virgil’den bir alıntıdır [Eclogae 8, 75] [22, s. 4] ve eğitimli bir 17 nci yüzyıl bilginin böyle bir durumda bu klâsik ifâdelere başvurması çok tabiî gözükmektedir. İtalyan matematikçi Grandi de dünyanın yoktan yaratılışını matematikî vasıtalarla göstermeye çalışmıştır. 1 − 1 + 1 − 1 + 1 ••• ıraksak sonsuz dizisini, 1 + (−1 + 1) +
11 [13, V, s. 118–122, ekteki 23 no’lu çizim: “Numero Deus impare gaudet”; ayrıca krş. 16, dizi I, cilt 12, s. 66].

259

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

(−1 + 1) ••• = 1 ve (1 − 1) + (1 − 1) + ••• = 0 olduğunu belirterek ele almıştır. Tanrı, benzer bir yolla, yoktan bir şey yaratmış olabilirdi. Leibniz bunun kaba bir misâl olmadığını düşünmüş fakat sırf sonsuz sıfır tekrarının, gerçekten bize yeni bir hakikat getiren Tanrı’nın yaratması ile kıyaslanabilir olmadığı şeklinde tenkid etmiştir. [13, V, s. 382] Leibniz, açıkça, bu alandaki her muhtemel benzetmeyi kabul etmemiştir. Mahnke [18, s. 21] Pisagorculuğun, Leibniz’in temel hususiyetlerinden biri olduğunu iddia etmiştir. Leibniz’in bir characteristica universalis araştırmasının nihâî kaynağının Gülhaçlılar’ın veya diğer dinî mistiklerin fikirlerinde bulunduğu doğrudur. [17, s. 19; 9, s. 191] Diğer taraftan, Leibniz, umumiyetle, felsefî ifâdeler için matematikî benzetmeler vermekten hoşlanırdı. [15, II, s. 112, 258; III, s. 635; VI, s. 261–262, 508] Bu benzetmelerin illâ (Yeni-) Pisagorculukla ilgili olması gerekmiyordu. Ayrıca Leibniz, mümkün olduğu kadar diğer insanların görüşlerini kendininkinde bir araya getirmeyi istiyordu. O, defalarca, “Hor gördüğün şey az olsun ki her yerdeki iyilikten faydalan, umumî şiara sahibim” anlamında sözler söylemiştir. [12] Bağlılarından birisi matematikî metodlar kullanarak teoloji/İlâhiyat üzerine bir risale telif etmek mümkün müdür sorusu üzerine, Leibniz, daha önceden en azından felsefenin ilgili bölümünün matematikî metodla formüle edilmiş olması şartıyla bunu tasdik etmiştir. [16, dizi I, cilt 13, s. 551] Leibniz’e göre, matematik, fizik, felsefe ve ilâhiyat Tanrı’ya ulaştıran bir merdivenin basamaklarıdır. Şimdi insan bilgisinin bu birbiriyle içten bağlı basamaklarına bir bakalım.

4. TANRI’YA ULAŞTIRAN BİR MERDİVEN Tanrı bilgisi bütün bilgi ve hikmetin temeli veya kaynağıdır. [15, III, s. 54; 21, s. 128] Bulunan her yeni hakikat, her tecrübe veya teorem Tanrı güzelliğinin yeni bir aynasıdır. [16, dizi IV, cilt 1, s. 535] Zihin mükemmelliği ki bilgimizin ilerlemesi neticesidir, insanı Tanrı ile birleştirir. [16, dizi II, cilt 1, s. 270] Matematik, özellikle fikirler dünyasına girmek için uygundur [15, IV, s. 571] ve bize İlâhî düşüncelerin âni bir pırıltısını vererek bizi hoşnut eder. [15, VI, s. 262] Matematik, ilâhî bir ilim, düşüncelerimiz için bir testtir ve Leibniz onun çılgın bir âşığı olduğunu itiraf eder. [16, dizi II, cilt 1, s. 475, 433]. Önemli bir matematikî başarı, sağlam bir zihin en güvenilir işaretidir. [16, dizi II, cilt 1, s. 492] Leibniz, matematikî başarılarının, kendi felsefî ve teolojik ifâdelerinin dikkat celbetmesine yardımcı olmasını ümit etmiştir. [16, dizi I, cilt 13, s. 556–557; dizi II, cilt 1, s. 433–434, 491–493; ayrıca krş. dizi I, cilt 13, s. 516, satır 24–25] Burada açıkça Pascal ile bir paralellik vardır ve Dekart’ın niyeti ne olursa olsun, onun matematikî başarılarının bir filozof olarak ona yardımı dokunduğuna dair küçük bir şübhe vardır. Diğer taraftan, Leibniz,
12 15, III, 384: “J’ay cette Maxime generale de mepriser bien peu de choses et de profiter de ce qu’il y a de bon par tout.” Ayrıca krş. III, s. 620; II, s. 539; VI, s. 19; 13, VI, s. 236.]

260

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

matematikçi L’Hôpital’e yazdığı bir mektubta kendi zamanındaki felsefî ve teolojik tartışmalardan şikâyet etmiştir. [13, II, p. 219] Muhakkak ki matematik ve ilme, meselâ Çin’deki Cizvit misyonerlerine gösterdiği tavırda gösterdiği gibi, aslî bir ilgisi vardı. Bu misyonerler, Çinlileri etkilemek ve onları Hıristiyan dininin yüceliğine inandırmak için, Avrupa matematiği ve astronomisinin üstünlüğünü kullanmaya çalışmışlardı. Leibniz, bunu reddetmemiş –onun deyişine göre Çinlilerin fikirleri zaten epeyce akla uygun Hıristiyanlığa yakınmış-, fakat o, Cizvitlerin bundan dolayı Çinlilerden başka türlü yapsalar öğrenebilecekleri kadar çok öğrenememelerinden kaygı duymuş. [16, dizi I, cilt 13, s. 516; dizi III, cilt 4, s. 409–416; 14, cilt IV, bölüm 1, s. 82] Kartezyen matematik ancak cebir problemlerle uğraşır; fakat ilmî problemlerin ekserisi transandantaldır ve bundan dolayı sonsuz küçükler -infinitezimal hesabına ihtiyaç duyar. Leibniz bu olgunun felsefî bir izahını vermiştir: Tabiattaki her şey sonsuz bir tabiata sahib bir Yaratıcının imzasını taşır; bu yüzden sonsuzluğun bir ilmi olan infinitezimal hesabı, tabiî bilimdeki her matematik uygulaması için gereklidir. [13, V, s. 308] Tabiat ile sanat (yani mühendislik) arasındaki fark kantitatif-kemmî değil, kalitatif-keyfîdir: hâlbuki insan tarafından yapılan her makine sonlu sayıdaki organlara sahib iken bir canlı sonsuz sayıya sahibtir ve bu şekilde Yaratıcısının sonsuz gücünü ve hikmetini görünür kılmaktadır. [15, IV, s. 396, 482, 505] Bundan başka, Leibniz’in açıkladığına göre, süreklilik ilkesi sonsuzluktan türemektedir. Bu ilke, İnfinitezimal hesabın temeli olarak [7], matematikte kesinlikle olmalıdır ve ayrıca başarılı bir şekilde fizikte de uygulanmaktadır zira bütün şeylerin Yaratıcısı mükemmel bir matematikçi gibi hareket etmektedir. Özellikle sözkonusu ilke, Dekart’ın çarpma kanunlarının yanlış olması gerektiğini imâ eder, [15, II, s. 105; III, s.52] çünkü bu kanunlardan birine dair olan ön şartlar bir başka kanunun ön şartlarına dönüştürülebilir fakat neticeler bu değişiklikle birbirine dönüştürülmüş olmayacaktır. Laplace demon-cininin Leibniz’in yazılarında bir habercisi var: Tabiattaki her şey, Leibniz’in açıkladığı gibi, matematikî bir şekilde kaçınılmaz olarak vuku bulur. Hesablamak için yeterli bir anlayış, hafıza ve akla sahib birisi, bir kâhin olabilecek ve geleceği şimdiden görebilecektir. [15, VII, s. 118; IV, s. 557] Dünya bir bütün olarak sadece bir uç değer probleminin çözümü değildir, aynı şey onun bazı kısımları için de doğrudur. Bunun için bir matematik örneği verilebilir: Eğer iki nokta arasındaki en çabuk iniş (brachystochrone) belirlenmişse, aynı çizgi, aynı kavis üzerinde bulunan herhangi başka iki nokta arasındaki en çabuk iniş çizgisidir. Dünya aslında, yalnızca bütün kısımlarında en mükemmel olduğu için bir bütün olarak en mükemmeldir. [15, VII, s. 272–273] Leibniz daha sonraları bu fikrini değiştirmiş gibi gözükmektedir; başka bir yerde belli kısımlarda bir düzensizlik

261

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

miktarının mümkün olduğunu [15, III, s. 636] ve güzel bir şeyin kısımlarının güzel olmak zorunda olmadığını belirtir. [15, VI, s. 245–246] Sadece, sebeb ve netice arasında bir ilişki olduğunu belirten tabiî kanunlar yoktur, ayrıca finalite-gayelilik ilkeleri de vardır. Mekanik bir sistem, eğer yerçekimi merkezi mümkün olabildiğince düşük olursa, istikrarlı bir durumdadır. [15, VII, s. 304] Optik, katoptrik ve diyoptrikte en kolay yol ilkesi vardır: Işık her zaman en az dirençli yolu izler. [15, VII, s. 273–278; IV, s. 506] Leibniz’in bu mevzudaki görüşleri, daha sonra gelen bir matematikçi olan Maupertuis’ten üstündür. Leibniz, sadece en çok belirli bir durumun (bir maksimum veya bir minimumun) varoluşunu iddia etmiş fakat Maupertuis, tabiata âit bütün işlemlerin, hareketin daima bir asgariyi gerektirdiğini (ki yanlıştır) imâ eden Tanrı’nın iktisadı ilkesini varsaymıştır. Günümüzün bilim felsefesi bakış açsısına göre burada itirazlar olabilir. Tabiatın sebeblilik kanunları ne olursa olsun, bununla veya bir uç değere dönüşen fizikî ifâde[11, s. 106-109] ile muhtemelen onları finalite-gayelilik ilkeleri olarak ifâde etmek her zaman mümkündür. Öyleyse fizikteki gayelilik ilkelerinin varoluşu, muhtemelen, Tanrı’nın bilgece yaratmasından dolayı değil, daha çok fizikçilerin çabalarından dolayıdır. Felsefe, matematik ve fizikten sonra, Tanrı’ya ulaştıran merdivenin bir sonraki basamağıdır. Matematikçiler filozof olmalı, tıpkı filozofların matematikçi olmaları gerektiği gibi; [15, I, s. 356] bu iktibastaki “matematikçi” (geometriciye zıt olarak) muhtemelen fizikçileri de kapsamaktadır. Leibniz, münferit ruhların birlikler ve maddî bedenlerin sonsuzluklar olduğunu belirterek, “Benim temel mülahazalarım birlik ve sonsuzluk etrafında döner” [13] olduğunu ilân eder ki bunların araştırılması için infinitezimal hesabı gerekir. L’Hôpital’e yazdığı bir mektub taslağında, Leibniz, “Benim metafiziğim, tâbiri câizse, tamamen matematikîdir veya ona dönüştürülebilir.” ileri sürer. [14] Bu sözü söylerken, aklında bir characteristica universalis projesi olduğu açıktır. Leibniz, bir hazine bulmaktansa isbat edilmiş bir metafizik bulmayı tercih ettiğini itiraf eder. [16, dizi II, cilt 1, s. 475] Başka bir mektubta, Leibniz, biraz farklı tâbirlerle: Matematik, gerçek mantık olan yeni icatlar bulma sanatı ile yakından ilişkilidir ve metafiziğin bu sanattan neredeyse hiçbir farkı yoktur, der. Metafizik tabiî İlâhiyattır ve Tanrı bütün bilgilerimizin kaynağıdır. [16, dizi II, cilt 1, s. 434; ayrıca krş. dizi I, cilt 13, s. 554] Bir sonraki basamak, felsefeden İlâhiyata olan basamaktır. “Bir felsefeci olarak başladım, bir İlâhiyatçı olarak bitirdim.” [15] Felsefenin matematikte sağlam bir temeli varsa, Tanrı bilgisi elde edilebilir. Bu epistemolojik iddia, sonlu varlıkların sonsuz olan hakkında
13 [16, dizi I, cilt 13, s. 90]: “Mes Meditations fondamentales roulent sur deux choses, sçavoir sur l’un it é et sur l’infini”. 14 [16, dizi III, cilt 6, s. 253]: “Ma metaphysique est toute Mathematique pour dire ainsi, ou la pourroit devenir”. 15 [5, s. 58]: “Je commence en philosophe, mais je finis en theologien”.

262

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

hiçbir şey bilemeyeceğini savunan Dekart’a karşı savunulmuştur. [Descartes: Œuvres, ed. Adam/Tannéry, cilt 8, Paris 1905, s. 14–15] Gerçi matematik aksini isbat eder. Sadece sonsuz dizilerin asimptot ve toplamlarını bilmekle kalmıyor, ayrıca sonlu bir hacme sahib (Toricelli’nin sonsuz üç buudlu cismi gibi) sonsuz geometrik şekilleri de biliyoruz. [15, IV, s. 360, 570] Filozof F.M. van Helmont Mesih’in Tanrı ile insan arasında bir varlık olduğunu iddia etmiştir. Leibniz, onun eğer matematik hakkındaki bilgisi daha çok olsaydı böyle bir şey söylememiş olacağını söylemiştir: Sonlu ve sonsuz arasında olan herhangi bir şeyin kendisi ya sonlu veya sonsuz olmak zorundadır. Hiç kuşku yok ki sonsuzluğun (ikinci seviyeden diferansiyeller, vs. tarafından gösterildiği gibi) farklı dereceleri vardır, fakat bu dereceler sonsuzdur ve bundan dolayı sonsuz sayıda Mesih olmalıdır ki saçmadır. [16, dizi I, cilt 11, s. 18–19].

5. TANRI’NIN VAROLUŞU Leibniz’in Tanrı’nın varoluşunu isbatlayabileceğine inanıyor olması bir sürpriz gibi görülmeyecektir. Bu isbatlardan , mevzuumla ilgili olan ikisinden, zor olan teferruatlarına girmeden bahsedeceğim. Birincisine, ontolojik (varlık bilime âit) isbat denilir ve Canterbury’li Anselm tarafından ortaya atılmış ve Dekart tarafından da kabul edilmiştir. Bu isbatın temel fikri kabaca şöyledir: Tanrı, en mükemmel varlıktır; varoluştan yoksunluk mükemmellikten yoksunluğa işaret eder, bu yüzden en mükemmel varlık var olmak zorundadır. Leibniz’in bu muhakemeye dair tenkidi (ve onu daha da geliştirme çabası) 20 nci yüzyılın başlarındaki matematikçilerin küme teorisi ile ilgili paradoksları tartışmalarını hatırlatabilir. Leibniz’e göre ontolojik isbat doğrudur; fakat ek olarak, en mükemmel varlık nosyonunun tutarlı olduğunun isbatının verilmesi gerekir. [15, VI, s. 614; VII, s. 310, IV, s. 405–406; 16, dizi VI, cilt 4B, s. 1531] İkinci isbat, (her muhtemel dünyada geçerli olmak anlamında) ebedi veya zorunlu doğrular vardır ve bunların ekserisi matematik ve mantık doğrulardır, ifâdesiyle başlar. Bu doğruların hakikati bilfiil varolan bir şeyin üzerine kurulmalıdır. Yani öyle zorunlu bir varlığın üzerine kurulmalı ki onun özü varoluş anlamına gelsin; başka bir deyişle onun için varoluş mümkün olmanın neticesi olsun. [15, VI, s. 614; VII, s. 305]
Teolojinin belli bir problemi, şübhesiz Teslis meselesidir. Leibniz, ne Newton gibi Teslisi inkâr etmiş ne de Teslis doktrinin bir tezat ihtiva ettiğini kabul etmiştir. Atanasyus İman akidesi (Athanasian creed) üç ferdin fakat yalnız bir Tanrı’nın olduğunu belirtir. Bu akideye atıf yaparak, Leibniz düşüncesini şöyle açıklar: Eğer B, A ise ve C, A ise; B, C değil ve C de, B değilse, o hâlde bu durumda iki A vardır. Bu ifâdenin, hepsi A olup fakat birbirinden farklı olan B, C, D gibi üç varlık için benzeri de geçerlidir. Leibniz devam ederek “Ve bu sayıların kaynağıdır.” [16] der. Leibniz’in
16 “Atque haec origo est Numerorum” [2, s. 2, 10 (dipnot 7)]; ayrıca krş. [16, dizi VI, cilt 4A, s. 552, 2291–2292 ve 15, VI, s. 63–64].

263

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

çözümü şudur: “A” nosyonu (yani “Tanrı”) iki farklı anlamda kullanılmıştır: Tanrı, aslî bir anlamda, tek olan ve üç ferdin paylaştığı İlâhî özü ifâde etmesine rağmen münferiden Teslisi oluşturanlardan herhangi birini ifâde eder. Başka yerlerde bu meseleyi kendi üzerine düşünen bir zihinle karşılaştırır. Düşünen varlık ve onun üzerine düşündüğü varlık, sırasıyla aktif veya pasiftir ve bundan dolayı farklıdır fakat yine de aynıdır. Benzer şekilde Teslis’deki farklılık, bütün rasyonel/makul hareketlerin üç temel kökünden yani güç, bilgi ve iradeden türetilebilir ki bunların hepsi aynı öze âittir. [4, s. 313; ayrıca krş. 16, dizi VI, cilt 4B, s. 1461; cilt 4C, s. 2292] Öyleyse Leibniz’e göre Teslis akidesi aklın üstünde olmasına ve onu tam anlamıyla anlamamamıza rağmen akla ters değildir. Leibniz, -monoteizmi isbat etmiş olduğunu iddia ettiği gibi- Teslisi isbat etmeye çalışmamış, fakat Teslise karşı yapılan aslî tezat ihtiva ediyor ithamını çürütmeye çalışmıştır. Dindeki her şey akılla araştırılamasa da din akıl üzerine kurulmuş olmalıdır ki başka türlüsü bâtıl inanç olur. [4, s. 309; ayrıca krş 16, dizi VI, cilt 6, s. 494] Leibniz, Ortodoks İlâhiyatçıların tenkidini çekmemek için dikkatli olsa da genel intibâ onun Katoliklik ile Protestanlık arasında uyuşma temeli için zorladığı ve ayrıca Musevîlik, İslâm ve Çin dini olarak düşündüğü şey ile bir mutabakat temeli aradığıdır.

Şekil 2. Leibniz hatırasına çıkarılmış Alman pulu.

6. SON SÖZLER Bu makalenin mevzuu bizi Leibniz’in akılcığı üzerine teksif olmaya götürdü. Fakat peşin hükümlü olmamak için onun düşüncesinde, en azından bahsedilmesi gereken bazı eğilimlerin olduğunun bilinmesi gerekir. Özellikle düşüncesindeki ferdiyetçilik, en az akılcılık kadar önemlidir. Dünyada tek biçimlilik yoktur; sadece canlı şeyler birbirinden farklı değildir, iki yaprak, iki yumurta ve genel olarak herhangi 264

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

iki cisim birbirinden farklıdır. [15, IV, s. 554] Öyleyse aklî tecridin gücü ve her yerdeki benzerlik, sonsuz münferit varlık çeşitleri ile desteklenmiş, tamamlanmıştır. Onun felsefî düşüncesindeki “küçük idrak”in önemi bir başka örnek olabilir. Nihayet Leibniz’in maddenin her zerresindeki sonsuz canlı fikri bugünün akılcılarını şok bile edebilir. Ve tipik bir akılcı, şöyle diyerek oyunların matematikî incelemesi lehine konuşmasını beklemez: “İnsan zihni kendini, ciddi meselelerden ziyade oyunlarda daha aşikâr olarak gösterir.” [17]

17 [16, dizi VI, cilt 6, s. 466]: “l’esprit humain paroissant mieux dans les jeux que dans les matieres les plus serieuses”. Ayrıca krş. [15, IV, s. 570; VI, s. 639].

265

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

KAYNAKLAR [1] E.J. Aiton, Leibniz. A Biography (Bir Biyografi), Bristol, Boston, 1985. [Matematik ve bilime özel bir ilgiyle hazırlanmış çok iyi bir biyografi.] [2] M.R. Antognazza, Leibniz de Deo Trino: Leibniz’s conception of the Trinity (Leibniz de Deo Trino: Leibniz’in Teslis anlayışının felsefî yönleri), Religious Studies (Dinî çalışmalar) 37 (2001), 1–13. [3] P. Beeley, Points, extension, and the mind-body problem. Remarks on the development of Leibniz’s thought from the Hypothesis physica nova to the Système nouveau, Leibniz’s ‘New System’, (Noktalar, teşmiller ve zihin-beden problemi. Hypothesis physica nova to the Système nouveau ve Leibniz’ın ‘New System’ (Yeni Sistem) eserlerinden Leibniz’in düşünce gelişimi üzerine notlar. ) R.S. Woolhouse, ed., Firenze, 1996, s. 15–35. [4] E. Bodemann, Ein Glaubensbekenntnis Leibnizens, Zeitschrift des Historischen Vereins für Niedersachsen, 1899, 308–315. [5] E. Bodemann, Die Leibniz-Handschriften der Königlichen öffentlichen Bibliothek zu Hannover, Hannover, Leipzig, 1895. [6] H. Breger, Leibniz, Weyl und das Kontinuum, Beiträge zur Wirkungs- und Rezeptionsgeschichte von Got- tfried Wilhelm Leibniz, A. Heinekamp, ed., Stuttgart, 1986, s. 316–330. [7] H. Breger, Analysis und Beweis, Internationale Zeitschrift für Philosophie, Heft 1 (1999), 95–106. [8] H. Holzhey and W. Schmidt-Biggemann (eds.), Grundriss der Geschichte der Philosophie. Die Philosophie des 17. Jahrhunderts, cilt 4, Basel, 2001, Leibniz üzerine olan bölüm, s. 995–1159. [Leibniz aktivitelerinin her yönüyle ilgili kısa bilgileri. Bir bibliyografi de ihtiva eder.] [9] A. Heinekamp, Leibniz und die Mystik, Gnosis und Mystik in der Geschichte der Philosophie, P. Koslowski, ed., Darmstadt, 1988, s. 183–206. [10] P. Jaenecke, Wissensdarstellung bei Leibniz, Leibniz und die Gegenwart, F. Hermanni and H. Breger, eds., München, 2002, s. 89–118. [11] Leibniz: Le meilleur des mondes, ed. A. Heinekamp ve A. Robinet (Studia Leibnitiana, Sonderheft 21), Stuttgart, 1992. [Muhtemel dünyaların en iyisi meselesi üzerinde değişik yazarların makaleleri.] [12] Leibniz: Discours sur la theologie naturelle des Chinois, ed. by W. Li and H. Poser, Frankfurt/Main, 2002.

266

Leibniz Düşüncesinde Yaratıcı ve Matematik

[13] Leibniz: Mathematische Schriften, ed. by C.I. Gerhardt, 7 volumes, Berlin, Halle 1849–1863; Tekrar basım:Hildesheim, 1971. [14] Leibniz: Opera omnia, ed. L. Dutens, 6 cilt, Genève, 1768. [15] Leibniz: Philosophische Schriften, ed. C.I. Gerhardt, 7. cilt, Berlin 1875–1890; Tekrar basım: Hildesheim, 1965, 1978 . [16] Leibniz: Sämtliche Schriften und Briefe, ed. the Academies of Göttingen and Berlin, 8 dizi, Darmstadt 1923 seqq. [39 cildi basıldı fakat yayını daha tamamlanmadı]. [17] D. Mahnke, Unendliche Sphäre und Allmittelpunkt. Beiträge zur Genealogie der mathematischen Mystik, Deutsche Vierteljahresschrift für Literaturwissenschaft und Geistesgeschichte, cilt 23, Halle, 1937. [18] D. Mahnke, Die Rationalisierung der Mystik bei Leibniz und Kant, Blätter für deutsche Philosophie, cilt 13,1939/40, s. 1–73. [19] F. Ohly, Deus Geometra, Tradition als historische Kraft, N. Kamp and J. Wollasch etc., eds., Berlin, New York, 1982, s. 1–42. [Mevzu üzerine genel bilgiler, Leibniz üzerine sadece bir paragraf var.] [20] E. Scheibe, Calculemus! Das Problem der Anwendung von Logik und Mathematik, Leibniz. Tradition und Aktualität. Vorträge des V. Internationalen Leibniz-Kongresses, cilt 2, Hannover, 1989, s. 341–349. [21] F. Vonessen, Reim und Zahl bei Leibniz. Zwei kleine philosophische Schriften von Leibniz, Antaios 8 (1967), s. 99–133 [s. 128–133 Leibniz’in “Von der wahren Theologia mystica“ broşürü basılmıştır.] [22] H.J. Zacher, Leibniz’ Hauptschriften zur Dyadik, Frankfurt/Main, 1973.

267

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

Fatih Turplu

“Hayattan bir kesiti senaryolaştırmam; çünkü insanlar evde, sokakta, sinemanın kapısında zaten karşılaşabilirler bununla. Ayrıca tamamen fantezi, hayâl ürünü olan şeylerden de kaçınırım; çünkü seyircinin karakterlerle özdeşleşebilmesi gerekir. Hikâye gerçekdışı gözükebilir ancak asla sıradan olmamalıdır.” Alfred Hitchcock

YAMYAM KABİLESİNDEN DEHÂ ÇIKMAZ Avrupa’daki aydınlanmayı başlatan filozof İngiliz John Locke’tur; fakat onu meşhur Robert Boyle ile tanışmasını ele almadan tanımamız, onun hakkında eksik bilgilenmemize sebeb olur. Locke’u daha iyi bilmek için, onun fikirlerini geliştiren Diderot’yu da bilmek gerekiyor; zincirleme bir şekilde gelişen, tıpkı “birbirinin yanlışını çıkarır” gibi kimi yerde doğrulayan ve kimi yerde tamamen aksi yönde haraket eden bu zenginlik, insanoğlunun bir nevî geldiği nokta itibari ile bulunduğu yeri tesbitine imkân vermektedir...
(Van Gog) kulağını kestiğinde yanında Gauguin vardı... İskender ve Fatih’in akıl hocaları... Abdülhâmid gibi bir dehânın zamanına baktığımızda Ahmet Cevdet Paşa nasıl da parıldar... Mimar Sinan, Sadettin Ökten’in söylediği üzere, irfan bakımından zengin bir toplumun baskısı neticesi olarak “Sinan” olmuştur; “eğer o olmasaydı, aynı görevi bir başkası üstlenirdi” diyor Sadettin Ökten... (Van Gog)un en çok şikâyet ettiği şey, havanın çabucak karararak akşam olması idi. Resim yapamadığı için üzülüyor, ama bunun yanında edebiyat dünyasının en mühim isimlerinden beslenerek sabaha kadar kitab okuyordu; çevresi bunlar ile örülü olduğu yahud çevresini bunlar ile ördüğü için (Van Gog) oldu! (Puşkin) ve ardı sıra (Gogol), (Tolstoy) ve tabiî ki (Dostoyevski)... “Necib Fazıl” dendiğinde hatırımıza ilk gelen ismin Salih Mirzabeyoğlu olması, mevzuu zannederiz özetliyor.

268

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

Yavan bir misâl olacağını bile bile söylemeliyiz ki, günümüzde bile, komedyen Ceyhun Yılmaz’ın Okan Bayülgen ile olan arkadaşlıkları ve kezâ aynı kadronun içinde komedyen Şafak Sezer’in bulunması, “tesadüf ” diye adlandırılmasa gerek! Bizim tam da burada kasdettiğimiz mevzu, “çevre faktörü” ile alâkalı; Üstad Necib Fazıl’ın “bir yamyam kabilesinden dehâ çıkmaz!” dediği hâl. Bu girizgâh, sinemada gerilim ve korku türünün en büyük ustası sayılan meşhur film yönetmeni Alfred Hitchcock’tan bahsetmek içindi. (Hiçkok), bir yandan “çevre faktörü”ne müsbet bir misâl olarak zengin bir hüviyette sanatını örgüleştirirken, diğer yandan da korku ve gerilim türünün kendinden sonraki sinema dili ve tekniklerinde çığır açmıştır. Filmlerini ileriki çalışmalarımızda tek tek ele almaya çalışacağız; bu yazıda ise, daha çok (Hiçkok)un hayatı ve ruh dünyası, sinemaya getirdiği teknikler, bakış açıları ve hem çevresine hem de haleflerine etkileri üzerinde duracağız.

NİÇİN HITCHCOCK? Bizce, üzerinde önemle durulması gereken film yönetmenlerindendir o. Bunun, belli başlı birkaç ana sebebi var. Öncelikle, şimdi seyrettiğimiz birçok filmde gerek mevzu ve gerekse teknik açıdan (Hiçkok) izlerini bulmak, onu tanıyanlarca pek zor olmaz sanırız. Bu mevzuyu, ilerideki yazılarımızda filmlerini ele alırken bahsetmeyi uygun gördük. “Velûd-doğurgan” bir yönetmen yine o; her filminde saçmalamış olduğunu bile farzetsek, insanın bu yoğunlukta saçmalaması için dahi bir ömür sarfetmesi gerekiyor ki, (Hiçkok) çalışkanlığı noktasından bile ele alınmış olsa başlı başına bir mevzu olur herhâlde.
Sonrasında ise, sinemaya yeni teknikler getirmesi ve en mühim tarafı ile bir başkasına benzemeyen, yeni bir üslubun sahibi olması, ilk söyeyeceklerimiz... Hayatını anlatmaya geçmeden önce şu notu ekleyelim: Kültür, “hangisi ve neye göre” sualleri ile ele alındığında, zamanımızın “ileri mi geri mi?” olduğu tartışması netlik kazanır. Şöyle ki, meselâ teknolojik bakımdan düşünüldüğünde günümüzün “ileri” olduğu imajı bizde hâkimse, yanlış bir muhakeme yürütüyoruz demektir. Biz cep telefonları ile konuşurken, bundan çok daha önceleri Aborjinlerin telepati ile birbirleri ile irtibata geçtikleri göz önüne alınırsa, kasdımız anlaşılır. Bu misâli vermemizin sebebi, (Hiçkok)un siyah beyaz filmlerinin bile, şimdi gözümüzü aldatan üç buudlu görüntülerden milyon dolarlık bütçelere kadar uzanan filmlerden daha iyi olduğu iddiası ile bu yazıyı kaleme almamızdır; tıpkı, (Bergman)ın “yönetmenlerin en büyüğü (Tarkovski)dir!” demesi gibi. Oysa, günümüz seyirci algısı veya temâşa zevki, (Tarkovski)nin her hangi bir filmininin on dakikasına dahi tahammül edemeyecek bir seviyededir; tabiî ki bu hâl, istisnâları her zaman ayrı bir yerde tutmakla birlikte, hepimiz için geçerli. Bunu

269

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

da, okurun, (Hiçkok)u şahsen çok beğendiğimiz için güzelleme yaptığımızı düşünmemesine dâir bir doğrulama olarak görmesini umuyoruz. (Hiçkok) üzerine araştırmalar yaparken, (Tarkovski) gibi kendi mekân tasarımlarını yapması aynılığını; daha doğrusu, haberi olup olmadığı mevzuunda herhangi bir kaynağa rastlamamakla birlikte, (Tarkovski)nin mekân mevzuunda tıpkı (Hiçkok) gibi davrandığını ekleyelim. (Alfred Hiçkok), 13 Ağustos 1889’da Doğu Londra, Leytonstone’da (İngiltere) doğdu. Gerilim ve korku türünün bu en büyük ustası, 19 Nisan 1980’de ABD’de hayata veda etti. Amerika’da ölmesi ve orada şöhretinin zirvesine ulaşmış olması sebebi ile “Amerikalı” zannediliyor; böyle olmadığının ve bir İngiliz olduğunun altını çizelim. Onda varolan bu kültür, zihnî alt yapısının temeli olmak bakımından mühim.

ÇOCUK HITCHCOCK’TA ŞAHSİYET İPUÇLARI (Hiçkok), çocukluk yıllarını ailesinin bakkal dükkânında geçirdi. Koyu bir Katolik olarak yetiştirilen (Hiçkok), Londra’daki Ignatius College adlı Cizvit okulunda öğrenim gördü. Peki (Hiçkok) filmlerine âid “korku” ve “gerilim” onun şuuraltına nasıl yerleşti? Yahud niçin başka bir ruh hâline değil de bu tarafa daha çok eğildi? Cevabı, okuduğu okul vesilesiyle, herhâlde çocukluğuna âid şu sözlerinde:
- «Ailem koyu Katolik’ti. Sadece bu özellik bile, İngiltere gibi Protestan bir ülkede sıradışı olmak için yeterlidir. Muhtemelen Cizvitlerin yanında kaldığım bu dönemde bende bir tür korku kökleşti. Günah olan bir şeyi yapma endişesi şeklinde ortaya çıkan ahlâkî kökenli bir korku. Cizvitler çok sert lastikten yapılmış bir sopa kullanırlardı. Ceza, öyle olur olmaz uygulanmazdı. Dersten sonra başrahibi görmeye gitmemiz söylenir, o da ciddi bir yüz ifadesiyle isminizi, çarptırıldığnız cezanın niteliğini deftere yazardı. Ondan sonra koca bir gün, çarptırıldığınız cezanın infaz edilmesini beklemekle geçerdi.» Akşam, dersten sonra başrahibin yanına gidene kadar geçen “gerilim”li saatler; bir diğer ifadeyle, küçük Alfred’in ruhuna nüfûz eden korkudan doğan ve bu korkudan da beter, cezanın gerçekleşeceği âna kadar geçen gerilimli ve bitmek tükenmek bilmeyen saatler... Bazı tenkidçilerin (Dostoyevski)nin eserleri hakkında değerlendirmede bulunurken, onun, çıkış noktası olarak kilisedeki itiraf müessesesini kendisine dayanak kabul ettiği görüşleri gibi –ki bizce de mühim bir etkisi vardır-, (Hiçkok)un Cizvit okulundaki o günler ve aldığı eğitimin de onun üzerinde etkili olduğu görülüyor. “Çevre faktörü”ne dâir ve onun hayatına âid şu anekdotu yeri gelmişken nakledelim; (Hiçkok) aile yapısını ve kendi çocukluğunun ruh dünyasını şöyle çerçeveler:

270

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

- «Ailem tiyatroyu pek severdi. Son derece farklı bir aile olduğumuzu düşünüyorum. ‘Uslu’ çocuklar vardır ya, işte ben onlardan biriydim. Aile toplantılarında bir köşeye çekilir, saatlerce uslu uslu otururdum. Olup bitenleri izlerdim. Bu sayede iyi bir gözlemci oldum. Hayâl gücü geniş ama yalnız bir çocuktum. Oyun oynamak için tek bir arkadaş bile bulamadığımı hatırlıyorum. Ben de kendi oyunlarımı keşfederek tek başıma oynardım.» Ona okul arkadaşlarınca takılan ismi “cocky”, yâni “burnu havada” idi. Okul arkadaşlarınca “zorba” olarak görülmesi ile alâkalı bir hikâye var ki şöyle: Kendinden küçük bir çocuğu bağlayarak rehin alır ve pantolonunun içine çatapat atar!.. Her çocuğun yaramazlıkları olacaktır kuşkusuz. Dolayısıyla, onun arkadaşlarınca “cocky” yâni “burnu havada” diye isimlendirilmesi çocukluğuna âid sıradan bir lakab da olabilir. Ancak böyle bir lakab, meşhur film yönetmeni (Hiçkok)un “ego”suna dâir bir nüve-çekirdek de barındırıyor bizce. Kendi kendinden ibaret bir ego tavrıyla, işte şu kadar filme imza atmış, falanca ve filânca kamera tekniklerini ilk defa denemiş ve sadece çektiği bir sahne ile (bir filmindeki cinayet sahnesi) bütün dünya çapında alâka odağı olmuş bir adamın “ego” tavrı hiç de aynı olmasa gerek. Her şeyin yerli yerinde “güzel” olması açısından bakıldığında, çocukluğuna dâir bu basit lakab yahud bu alelâde görünüşlü hikâye malzemesi, işte bu söylenmesi insanda gülüşmelere yolaçıp unutulacak “cocky” kelimesi, sonraki (Hiçkok)a kıyasla ne kadar dikkat çekici... (Dostoyevski)nin Ecinniler eserinde, yol kesen, en umulmadık ânlarda insanların karşısına çıkan, karanlık sokaklarda âniden bir heyûlâ gibi ensenizde bitip “bana on kopek” diye para isteyen ve yakanıza yapışan bir karakter vardır: “Fedka”. (Dostoyevski)ye çocukluğunda yaramazlıklarından ötürü arkadaşları tarafından “Ateş Fedya” lakabının takılması gibi; tüm bir çocukluk hayatıyla beraber çocuk ruhunda yer eden izler, işaretler ve bir kokudan tutalım bir saatin “tık tık” seslerine kadar yer eden hâdiseler, günün birinde kâh bir roman karakteri, kâh bir gerçeklik olarak belirir. Belirmiştir de... (Hiçkok)un babasının, kümes hayvanları ticaretiyle de uzun bir süre uğraştığını ekleyelim.

HITCHCOCK: SİNEMACI ARTHUR CONAN DOYLE Londra’daki St. Ignatius College adlı Cizvit okulundan sonra Londra Üniversitesi’nde mühendislik öğrenimi gören (Alfred Hiçkok)un, teferruatçı ve düzenli olmaya önem veren aşırı titiz bir şahsiyeti vardı. Sözkonusu hasleti filmlerine de birebir yansımıştır ki, filmlerine baktığımızda şahsiyetinin bu izlerini hemen görürüz: Neredeyse bütün erkek karakterleri iyi giyinir, iyi konuşur. Hepsi meraklı ve teferruatçıdır; filmlerindeki “esas adam”dan tutalım, katil ve polislere kadar bu böyledir. Onun dünyası yahud hayâl dünyasındaki karakterler, kitab ve gazete oku-

271

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

yan, piyano çalmayı bilen, kendine âid bir tarzı olan, belli bir kültür birikimine sahib kimselerdir. Ve çoğu, tipik burjuva karakterleridir. “(Hiçkok)un bu şahsiyet hususiyetleri o devirde kimde ve hangi eserde var?” diye bir suâlin cevabı elbette Sir Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’üdür; (Hiçkok)un hayâl dünyası ve yapmak istediklerinin iskeletini Doyle’un eserleri oluşturur. Teferruata olan düşkünlük, kara mizah misâlleri (meselâ bir filmindeki katilin ceketinin düğmesinin düşmesi), birçok şeyi kategorilere ayırma, aşırı merak, aynı giysileri giyme (kendisi ve film kahramanları da böyledir) gibi hususiyetler... Esasında, şizofrenler ile dehâların birbirlerine dış yüzden benzemeleri gibidir bu hâller; etrafımızda gördüğümüzde çoğu zaman “saplantı” olarak adlandıracağımız hususiyetler... Birisinde kaba hastalık, diğerinde ise “olmak” için kıvranan bir adamın çırpınış tezahürleri... Birçok filminde, kahramanlarına Doyle’dan nakiller söyleterek selâmlamıştır onu... Onun şahsiyetinin ve filmlerinin iskeleti, Doyle’un tâ kendisidir; fakat kuru taklit ve benzeme hastalığına düşmeden, kendini yenilemiş ve mevzuunda Doyle gibi bir isim olabilmeyi başarmıştır. Doyle’un romanlarında fethettiği kimseleri beyaz perde üzerinde yakalayarak, kendi olabilmeyi başarmıştır. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde sıkça bahsettiği “üslub” meselesine iyi bir misâldir filmleri.

KEŞFEDİLMEYİ BEKLEMEK DEĞİL, DAVRANMAK! (Hiçkok), gençlik yıllarından itibaren sinemaya alâka duymaya başlamıştır; yeni keşfedilmiş ve henüz “sessiz sinema” devresindedir sinema. O senelerde Charlie Chaplin, D.W. Griffith, Buster Katon, Douglas Fairbanks, Mary Pickford ve Marnau’nun filmlerini takib eder. Fakat onu etkileyen sadece bir isim vardır: “Griffith”. Griffith’in özellikle Hoşgörüsüzlük, The Birth of a Nation filmleri en sevdiği filmler arasındadır.
O, bu filmleri seyreder ama Cizvit okulunun bahçesinde hayâl ettiği tarzı tam mânâsı ile bulamaz onlarda; ne yapmak istediğini ve nasıl olacağını çok iyi bilmekle beraber, bir kapının zorlanması gerekir. Yapacaklarına imkân bulabileceği bu dünyaya bir adım, bir fırsat, bir “vesile”... Tıpkı, ileride ele alacağımız bir başka büyük yönetmen (Orson Vels)gibi... Yeri gelmişken, (Orson Vels)in kendi kendine ortaya çıkardığı yahud tutunduğu –bahsettiğimiz- “fırsat”a veya “vesile”ye dâir şu notu buraya düşelim: Hiçbir referansı olmamakla birlikte zamanın en büyük radyosuna gider ve sanki (falanca) meşhurun kendisine “hâmili kart yakînimdir” desteği varmış gibi bir tiyatro sergiler ve o radyoda işe başlar. Ve sonrasında, oradaki işi ile birden Amerika’nın gündemine oturur... (Hiçkok), Paramount Famous Players Lasky’nin Londra’da bir şube açacağını ve bir stüdyo inşâ edeceğini gazetede okuduğunda, aradığı fırsatı bulmuştur. Sessiz Sinema’da yazılar resimlendirilerek verilirdi. Hitchcock onlara bazı çizimlerini gösterir.

272

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

Ardından onunla tekrar görüşmek isterler. Bir süre sonra başlıklar bölümünün başkanı olur ve ardından da stüdyonun yazarlar bölümünde çalışmaya başlar. (Hiçkok), 1920 senesinde sinemanın temel bilgilerine artık vâkıftır. Ressam, sanat yönetmeni, senarist, yönetmen yardımcısı olarak çalışır. Aynı zamanda Londra Üniversitesi’ndeki eğitimini sürdürür. Branşı resimdir. Husûsî hayatında arkadaşı olmayan yalnız bir insan olarak, 23 yaşında olmasına mukâbil (Amerika’da) ağzına içki dahi koymayacak kadar disiplinli bir hayatı vardır. Bu hâli, bize, resim sanatına alâka duyan ve gençlik döneminde Avusturya’da tek başına ancak cemiyetin hiçbir kirine bulaşmadan disiplinli bir hayatını süren bir başkasını hatırlatıyor. (Hiçkok) ile arasındaki fark şu ki, bu genç, resme olan alâkasını sonraları haritalar üzerinde hesablara dökecek, yahudi işgâli altında gördüğü vatanını kurtarmak adına, bıraktığı sanatını kendi milletinin ordusunu baştan başa çizmeye adayacak, halkına ideal bir vatan resminin hayâlini sunacak, bunu kabul ettirecek, ardından Avrupayı baştan başa sallayacak ve çizmeleri altında inletecektir. (Hiçkok)un devrinde yaşamış olan bu genç (Adolf Hitler)den başkası değildir. (Hiçkok)’un “tek”lerin adamı olduğunu söylersek herhâlde yanlış olmaz. “Kız arkadaş” kavramını benimsememiş ve hayatını ileride karısı olacak (1926’da evlenmiştir) Alma Reville ile geçirmiştir; filmlerinde hep aynı karakter oyuncusunu kullanmaya itina göstermiştir. Ya (Geri Grand) yahud da (Ceymis Stivırd)ı tercih etmiştir. Başrolde oynayan kadın kahramanlarını en güzel yüzlerden seçerken bile hep bazı isimler üzerinde sabit kalmaya çalışmıştır: (Kim Novak), (Greys Keli) (İngrid Bergman) gibi. Bu isimler arasında en çok (Greys Keli)yi tercih etmiş ve çoğu filminde bu aktrist ile çalışmıştır. Tuhaf olan şudur ki, bu aktristlerin hepsi de yüz bakımından birbirlerine benzer. Bilenlerce mâlumdur, (Geri Grand) ve (Ceymis Stivırd), karıştırılacak kadar benzer birbirine. Film tarzı bakımından da “tek”çiliği bırakmamış ve ömrünün sonuna kadar hep aynı tarzı bıkmadan ve kendini yenileyerek sürdürmüştür. Babası onbeş yaşında iken ölmüş, gayet otoriter bir kadın olan annesi ise ömrünün sonuna kadar onun yanında kalıp (Hiçkok)tan hiç ayrılmamıştır. Öyle ki, hanımı ile gittikleri yaz tatillerinde bile hep onlara karışacaktır. Ara-yazı süsleyicisi olarak 1920’li yıllarda sinemaya giren (Hiçkok), senaryocu ve dekorcu olarak bir süre (1921-1922) Donald Crisp ve George Fitzgerald’ın filmlerine katkıda bulunduktan sonra, Graham Cutts’a yönetmen yardımcılığı yaparak mesleği iyice öğrenir. 1922-1925 yılları arasında beş filmde yardımcı yönetmenlik yapan (Hiçkok), 1925 yılındaki Gururun Düşüşü filminin ardından yapımcı Michael Balcon’dan yönetmenlik teklifi alır. İlk yönetmenlik yaptığı filmi, Zevk Bahçesi’dir. Bu beş filmin “sessiz sinema” devrina âid olduğunu ekleyelim. Yönetmen yardımcılığı yaptığı beşinci filminden sonra bir anlaşmazlığa düşerek ayrılır ve o esnâda bahsettiğimiz yönetmenlik teklifini alır. Ama burada (Hiçkok)’a bir haksızlık yapıldığını zannetmiyoruz; “bir anlaşmazlık” olmasaydı da (Hiçkok) yine ayrılır

273

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

ve yine film çekmeye, kendi başına bir film çekmeye çalışırdı. Yazının ilerleyen satırlarında görülebileceği gibi, bağımsız bir şekilde film yapmak istiyordu çünkü o.

MEVZUUNUN FÂTİHİ BİR SİNEMACI (Balzak)ın nasıl çalışma-yazma üzerine derin bir ihtirası varsa, öyle bir ihtiras ile film çekmek isteyen bir adamdan bahsediyoruz. O, bir nevî “fâtih”tir, “o dünya”nın hâkimi ve kanunlarının koyucusu yalnız kendisi, diğerleri ise -aynen film setinde olduğu gibi- birer figürandır. Bu hâl, kaba bir ego, büyük bir kibrin filizleri değil, (Pikasso)nun kendi resmi için bütün mobilyalarını ve gerekirse karısını fedâ edebileceği, (Napolyon)un hedefine varmak için yakınları da dâhil bütün dünyayı gerekirse çizmeleri altına alabileceği, (Van Gog)un aşkı Kee Vos için elini ateşe sokup öylece durabileceği bir ruh hâlidir.
Belki (Hiçkok) dahi hiç farkında olmadı bu durumun. Çünkü o bile, “yönetmenin kendisi ile artık çalışmak istemediği için” ayrıldığını söylemiştir. Ama heyhat! Uzunca bir çizginin sonundan başına doğru ve zaman üzerinde geriye doğru gittiğimizde, bu çizginin desenlerinin bazan örgüleştiricileri tarafından bile görülemeyecek “kilit” noktalarının bulunduğunu görüyoruz. Tıpkı Fransız ihtilâlinin baş güdücüleri’nden olmalarına rağmen, “habis ruh (Robespiyer)”in (Danton)un katili olabileceği gibi. Yahud da, bir başka “habis ruh”un, “Türk’ü madde planında kurtardıktan sonra, ruh planında helak edeceği” gibi. İster “kelebek etkisi” diyelim buna, isterse (Balzak)ın benzetişi ile o “dokuma tezgahı”nın, yâni kaderin bir cilvesi... Doyle’un sadık âşığı (Hiçkok)’un bile bu teferruatı o günden gördüğünü zannetmiyoruz; belki ölmeden önce o meşhur fotograflarından birindeki gibi purosunu tüttürürken, bir akşam vakti elinde Doyle’un bir eseri bulunduğu hâlde düşünmüşse orası başka... Yönetmen olarak (Hiçkok)’un 1925-1929 yılları arasındaki “sessiz dönem”de çevirdiği dokuz film vardır. Zevk Bahçesi, Dağ Kartalı, Kolay Fazilet ve özellikle Kiracı, bu dönemdem hatırda kalan eserlerdir. Zaten Kiracı filmi ile kendini bulmuş ve üslubu neredeyse belirmiştir. Bu filmdeki hikâye örgüsü ve gerilim atmosferi, bütün (Hiçkok) filmlerinin sanki bir özetidir. Kaldı ki, filmleri arasında Kiracı’yı ayrı bir yere koyar ve kendisi için onun mühim bir basamak olduğunu gizlemez: - «“Kiracı”, ilk gerçek (Hiçkok) filmi idi. Teknik bilgimin kökü, ‘Kiracı’daki çalışmama kadar uzanır. İşin doğrusu, o zamanlarda ögrendiğim teknikler ve kamera kuralları, daha sonra da bana hizmet etmeye devam ettiler.» Biraz önce söylediklerimizi hatırlarsanız, (Hiçkok), bu filmi kendisinin gerçek filmi olduğunu söyleyerek diğerlerini bir nevî çöpe atar; çünkü o, söylediğimiz gibi üslubunun ve fâtihliğin peşindedir. Kiracı filmi için bir anekdotu eklemek, (Hiçkok)u tanımak açısından faydalı olacaktır sanıyoruz. Bu filmde “kelepçelenmiş bir adam parmaklıklarda asılı bırakılır.

274

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

İnsanlar adamı ayağa kaldırmaya çalışırlar. Bu hâliyle çarmıha gerilmiş İsa’yı çağrıştırmak (Hiçkok)’un esas amacıdır.” François Truffuat böyle bir gayesinin olup olmadığı hususunda tereddüt etse de (Hiçkok), “gerçekten de amacım bu çağrışımı yapmak” demiştir. Bu film, aynı zamanda, gelecekteki bir “hâdise”ye, bir fenomene, alâka odağı olacak bir hâle gebelik yapması bakımından da ehemmiyetlidir. O da şudur: Seyircide “keşif heyecanı”nı kışkırtmak!

SEYİRCİDE KEŞİF HEYECÂNINI KIŞKIRTMAK (Hiçkok)’un bilinen ve en merak uyandıran hususiyetlerinden birisi de, filmlerinin herhangi bir yerinde bir lâhzacık –ama kesinlikle daha fazla değil- gözükmesi ve rol almasıdır. İlk defa olarak Kiracı’da bir küçük rolde oynar. Aslında sadece ekranı doldurmak için başlanan bu hâl, ileride, sadece filminin neresinde oynadığını yahud gözüktüğünü bulmak ve görmek isteyen kalabalıkları sinema salonlarına çeker. Doyle’un teferruatçılığının modern sanatkârı bunu öyle bir kullanır ki, sırf işin bu yönüne dâir bir çok yazı, dedikodu, kritik ve tecessüsler oluşur.
Bu, seyirci ve tenkidçi için gerçekten iyi bir malzemedir. Bu bakımdan, sıradan halk ile entellektüel çevreyi aynı potada eriterek bu mevzuda bir tahassüs oluşturmayı başarır. “(Hiçkok) Geleneği” olmuştur bu roller... Bir parti kalabalığında “şampanya içen adam”, “gazete büfesinde sıra bekleyen adam” gibi basit roller ile bunu gerçekleştirmesi alâka çekicidir. Sevdiğimiz ve takib ettiğimiz bir yazarın, bize, “takibçilerim tarafından anlaşıldığını umuyorum” deyişinde hissettiğimiz âidiyetin, bizde uyandırdığı “bilen, anlayan, anlamış olan, anlayabilen, irtibatı olan ve BEN” hissini vermesi gibi; basit veya sıradan gözükürken, yazarın okurunu, takibçilerini, sevenlerini bir nevî onore etmesi ile beraber karşılıklı bir köprü kuran ve sürekliliği sağlayan bir güzelliktir bu. Kaldı ki, bir film seyrederken yahud da bir kitab okurken görüp tesadüf ettiklerimiz veya anlamaya çalıştıklarımız, hep merak ve heyecan hissinin tesiri altında cereyan eder. Bir benzeşme yahud da yeni bir fikir gördüğümüz ân bizde reaksiyon doğuran his, belki daima merak ve heyecandır. Bu merak ve heyecanın niteliği, kıymeti, büyüklüğü veya küçüklüğü ise, kapasitemiz ve kültürümüze göre değişir. (Hiçkok), bu merak ve heyecan hisini gıcıklamayı Doyle’vârî bir şekilde başarmıştır. Galiba (Hiçkok)un tesadüfen bulduğu ve sonrasında kendi teferruatçılığının malzemesi olarak kullandığı bir zekâ parıltısı ifadesi de diyebiliriz bu roller için. Bu rollere dâir iki misâl vermek istiyoruz: Kendi fikir sistemini kuran bir fikir adamı gibi kendi sinema tarzını oluşturan bu adam, meselâ Kuşlar filminden sonra çektiği bir başka filmdeki herhangi basit bir sahnede, iki karakterin konuşması esnâsında kadrajda görünecek şekilde, duvar-

275

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

daki tabloyu da gösterir. Duvardaki tabloda kuş resimleri vardır. Filmin mevzuu ve karakterleri ile görünüşte alâkası olmayan bu hoş sahne, seyirci için, onu bulmak, atıf yapılanı bilmek ve bunu kendi başına yapmak tarzında bir heyecan ve neş’e kaynağı olmaktadır. Bu çerçevede, bizim de çok beğendiğimiz bir sahneyi paylaşalım. Cinayet Var adlı filminde, bir karakter diğerine bir fotoğraf gösterir. Fotoğrafta, bir okulun mezuniyet gecesinde çekilmiş bir kare bulunmaktadır. Bu kareye bakan seyirci, gördüğü üç kişiden ikisini hemen tanır. Fotoğraftaki birinci kişi, herhangi bir adam; ikinci kişi, seyircinin hem hikâye örgüsünde hem de o ân ekranda-perdede gördüğü adam; üçüncüsü de –belki tahmin edebileceğiniz gibi- (Hiçkok)tur ve film boyunca bu sahnenin filmdeki yeri ancak bir lahzâ kadardır.

ZİRVEDE BİLE ESER ÜSTÜNE ESER “Sesli dönem”de İngiltere’de çevirdiği filmlerden Şantaj (1929), Çok Şey Bilen Adam (1934), 39. Basamak (1935) ve Gizli Ajan (1936), bahsedilmeye değer eserleridir (Hiçkok)un. Artık İngiltere çapında meşhur olmuş ve (Holivud)ta konuşulup tartışılan bir isim olmaya başlamıştır yavaş yavaş.
(Hiçkok) Amerika’ya geldiğinde, ilk olarak Titanik isimli bir film yapmak ister. Bundan vazgeçerek Rebecca (1940) isimli filmini çeker ve yaptığı ilk filmle de Oskar ödülünü kazanır. Kıymet çıkarmaktan çok kıymetleri keşfeden ve kendine mâleden Amerikan ruhu, onu da gelişen bünyesine katıverir hemen. Peşinden, Şübhenin Gölgesi (1943), Öldüren Hatıralar (1946) ve Celse Açılıyor’u (1947) çekti (Hiçkok). İkinci Dünya Savaşı’na kayıtsız kalmadı ve ilk defa kendi tarzının dışına çıkarak, savaşla ilgili tek filmi olan Yaşamak İstiyoruz’u çekti (1944). Bu filmin mevzuu, “işleri yapmanın demokratik ve totaliter yolları arasındaki çatışmanın alegorisi olmayı hedeflemiştir” Bunun ardından birkaç meşhur filmine daha imza attı ve artık şöhretinin zirvesine doğru ilerlediği bu demde, bütün kapılar kendisine açılmaya başladı. O durmadı; ne para, ne kadın, ne de filânca eğlenceye dalmadan, çalışmaya ve üretmeye hep devam etti. 1950’lere gelindiğinde, Trendeki Yabancılar, Cinayet Var, Arka Pencere, Çok Bilen Adam (yeniden çevirdiği tek filmi), Ölüm Korkusu, Gizli Teşkilat gibi filmlere imza atarak, sinema sektörüne tam anlamıyla damgasını vurdu. Bu arada, televizyonda kısa korku hikâyeleri serisini başlattı. Bir dönem ülkemizde de gösterilen ve alâka ile takib edilen “Alacakaranlık Kuşağı”, işte onun eseridir. Televizyon ile birlikte, şöhreti dünya çapına ulaşmış oldu. Arzuladığı şartların artık hazır hâle geldiğini görünce, hemen bağımsız filmler yapmaya davrandı ve Kuşlar, Hırsız Kız, Topaz gibi büyük ses getiren filmlerini çekti. Bir ara ülkesi İngiltere’ye dönerek, Cinnet isimli filmine imza attı. Son filminden önceki bu film, (Hiçkok)un ilk eserlerine benzer bir hava taşıyor ve sanki yapmak

276

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

istediklerinin hepsini yapabilmiş bir adamın o ilk gençlik heyecanını aramasına benzer bir hâleti ruhiye barındırıyordu. Vertigo ve Psiko gibi sinema tarihine damgasını vurmuş filmlerini de notlarımız arasına ekleyelim.

ÇIĞIR AÇICI SİNEMA TEKNİKLERİ Kamera tekniği açısından birçok yeniliğe imza attığını söylemiştik (Hiçkok)un. İşte biri:
- «Notorious’ta (1946; Aşktan da Üstün), kalabalık bir salonun yüksek tavanına yerleştirdiği kamera, bütün salonu gösterdikten sonra muhteşem bir inişe geçiyor, bu kamera hareketi ev sahibesinin avucunda tuttuğu ve hikâyedeki gerilimin en önemli unsurlarından biri olan anahtarın yakın plâna girmesine değin sürüyordu.» Fakat bundan daha vurucu ve seyircinin temâşâ zevkini katlayıcı bir filmi vardır ki, getirdiği teknik bakımından bir ilktir. Bu teknik, aynı zamanda, binlerce taklitçi çıkartacak kadar da büyüleyicidir. Rope (1948; Ölüm Kararı) adlı ilk renkli filminde, bir apartman dairesinde geçen ve bazılarının süresi 10 dakikaya varan toplam 11 çekimden oluşan film, çekimler arasındaki ustaca geçişlerle, kesintisiz tek bir çekimden oluşuyor hissini verir. Gerçekten de, seyrederken bu hiç farkedilmez ve sanki bir tiyatro eseri sahneleniyormuşcasına kesintisiz devam eder film. Mevzu olarak da dikkat çekici ve takdire değer bir filmdir bu. Mekân, dekor, tasarım çerçevesindeki unsurlar, (Tarkovski)de gördüğümüz gibi, (Hiçkok)un ustaca kullandığı ve filmin mevzuu ve karakterleri ile örtüşen bir şekilde seçilir. Birçok mekânını kendi tasarlamış ve gerilim hissini vermeyi sözkonusu mekân ile de başarmıştır. Seyirci, hâdise örgüsüne takılmışken, mekânın üzerindeki etkisini çoğunlukla farketmez; fakat (Hiçkok), bunu hesab ederek yapar ve gerçekten nâdir tasarımlar koyar ortaya. Filmleri, (Tarkovski) filmleri gibi sâkin bir ortamda başlar ve sonra -çevre ve mimarîyi kullanarak- mekân tasarımları hikâye örgüsündeki gerilime âlet olur. Gerçi (Tarkovski)nin mekân anlayışı ondan farklı olsa da, burada dikkat çekmek istediğimiz husus, iki büyük yönetmenin de mekân ve tasarım mevzuuna ehemmiyetle eğilmesidir. Bir apartman dairesi, bir ânda içinden çıkılmaz bir labirente dönüşür. Başka bir filminde ise geniş ve ferah bir daire, hem seyirci hem de karakterler için içinden çıkılmaz bir zindan kuyusu hâlini alabilir. Kuşlar filmindeki hepimizin orada olmak istediği mekân, bir ânda cehennemvârî bir atmosfere bürünür. Gerilim, korku, pişmanlık ve merak benzeri hisler, gözümüzdeki mekânı deforme edip o hâle sokar onu. Tabiî, (Hiçkok)un “farkında olarak” bunu gerçekleştirmiş olması ve bizim bu hâli sonradan görmemiz, onun sanatkârlığına dâirdir.

277

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

Psiko gibi seyredildiğinde insana alelâde gelen bir film, neden bu kadar çok konuşulur? Sadece meşhur sahnesi için değil elbette. Aslında bizim orada farketmediğimiz; doğrusu, hissettiğimiz ama farketmediğimiz nokta, mekân tasarımının kuvveti olsa gerektir. (Hiçkok), Psiko filminde geçen Bates Evi’ni, Edward Hopper’ın resmettiği perili evden, “House by the Railway”inden ilhâmla inşâ etmiştir. Aynı şekilde (Hiçkok), Salvador Dali’yle de birlikte çalışmış ve Dali ona Spellbound için bir rüya sahnesi seti tasarlamıştır. Fransız sanatçılar, (Marsel Prust)u bir İngilizin keşfetmesinden ötürü hissettikleri utançtan olsa gerek, (Hiçkok)u iyi anlamış, analiz etmiş ve birçok göndermeler yaparak filmlerinde onu selâmlamıştır. Yine, birçok önemli film yönetmeninin adının önünde onun ismini anmışlar ve “Fransız (Hiçkok)” Henri-Georges Clouzot, “İtalyan (Hiçkok)” Dario Argento, “Amerikalı (Hiçkok)” Brian de Palma demişlerdir. Bunun yanında, Fransız Yeni Dalga’sının mimarlarından Claude Chabrol da, ona duyduğu hayranlığı gizlememiştir. François Truffaut ve Eric Rohmer gibi yönetmenler, filmlerinde yer yer onun başvurduğu unsurları tercih etmişlerdir. Ayrıca, meşhur Fransız sinemacı François Truffaut, (Hiçkok)la yaptığı bir dizi sohbeti Le Cinema Selon Hitchcock (1966; Hitchcock, 1987) başlığı altında toplamıştır. (Fransua Truffo), onun hakkında şöyle der: - «(Hiçkok), yaptığı elli filmde, kendine has seçkin bir dünyayı sunmaktadır bize. Kafasının içindeki düşleri, saplantıları, zihnini kurcalayan konuları, büyük bir başarı ve ustalıkla gerçekleştirdiği sineması ile bize aktarır. (Hiçkok), sinemasında izleyici üstünde fizikî bir tesir oluşturmuştur. Bu başarı, tüm yönetmenlerin ulaşmak istediği noktadır. Sanatçı, toplumdan farklı bir yerde olan kişidir. Başarılı olabilmek için kendini toplumdan tecrid etmesi gerekmez. Bu durumda ise orijinalliğini zorlaması gerekir. Kendini toplumdan tecrid etmeden sanat telâkkilerini gerçekleştirebilen kişidir o. (Hiçkok), ibdâcı kişinin toplumla olan irtibat meselesini en iyi biçimde çözebilen sinema ustalarından biridir.» Yine, hakkındaki birçok kitab, onun hayat ve eserlerini mevzu eder. Çok sayıda olan bu kitabların en mühimlerinden biri, John Russell Taylor’ın Hitch: The Life and Times of Hitchcock (1978; Hitch: Hitchcock’un Hayatı ve Dönemi) adlı çalışmasıdır. Buna mukabil, tenkidçilerin bir çoğunun onu görmezden geldiği de şaşırtıcı bir gerçektir. O, “(Hiçkok)vârî”, “(Hiçkok) Tarzı” olarak ifade edilen bir referans biçimi olmayı başarmış nâdir yönetmenlerdendir ki, Pedro Almodovar onun hakkında şöyle der: - «Şahsen benim en büyük ilham kaynağım, hiç kuşkusuz (Hiçkok)’tur.»

278

Gerilim ve Korkunun Ustası Hitchcock

BİTİRİRKEN (Hiçkok)un filmlerini sıralayarak sözlerimizi artık bağlayalım:
“The Pleasure Gardon” (1925), “The Lodger” (1926), “The Ring” (1927), “Blackmail - Şantaj” (1929), “Murder - Cinayet” (1930), “Number Seventeen - 17 Numara” (1932), “The Man who Knew Too Much - Çok Bilen Adam” (1934), “The ThirtyNine Steps - Otuzdokuz Basamak” (1935), “The Lady Vanishes - Bir Kadın Kayboldu” (1938), “Rebecca” (1940), “Suspicion - Şübhe” (1941), “Saboteur - Sabotör” (1942), “Shadow of A Doubt - Şübhenin Gölgesinde” (1934), “Spellbound - Öldüren Hatıralar” (1945), “Notorious - Aşktan da Üstün” (1946), “Rope - Ölüm Kararı” (1948), “Stage Fright - Sahne Korkusu” (1950), “Strangers on A Train - Trendeki Yabancılar” (1951), “Dial M for Murder - Cinayet Var” (1954), “Rear Window Arka Pencere” (1954), “The Man who Knew Too Much” (1956), “Vertigo - Ölüm Korkusu” (1958), “North by Northwest - Gizli Teşkilat” (1959), “Psycho - Sapık” (1960), “The Birds - Kuşlar” (1963), “Topaz” (1969), “Frenzy - Cinnet” (1972). 1976’da son filmi olan “Aile Oyunu” isimli filmini çeker. Büyük sporcu yahud yönetmenlerin son faaliyet veya eserleri çoğunlukla pek iç açıcı olmasa da, (Hiçkok) bu filmiyle de gayet başarılı bir esere imza atar ve 1979’da Amerikan Sinema Enstitüsü tarafından “Hayat Boyu Başarı Ödülü”, 1980’de ise İngiliz Kraliçesi tarafından “Sör” ünvanını alır. “Nasıl çığır açıcı olunur?” sorusunu hayat ve eseriyle çarpıcı biçimde cevablamış bir sinema dehâsı olarak, aynı sene içerisinde (1980) dünyaya gözlerini yumar.

279

Yazarlara ve Yazacaklara Özel II
Hayreddin Soykan

Ne muslukçunun borular hakkında yazması, ne de avukatın olaylar hakkında (kısa anlatımlar hariç) yazması gerekir. Fakat ilmî araştırmanın, belki de meslekler arasında tek olarak; ne yapıldığını, nasıl yapıldığını ve ondan neler öğrenildiğini gösteren YAZILI BELGE temin etmesi gereklidir. Robert A. Day

D. ANLAŞILIR, TESİRLİ VE GÜZEL YAZMAK
1. Yazmasak Olmaz mı? Başlığımızdaki sorudan da anlaşılabileceği üzere, yazmanın gerekli olup olmadığı şeklinde belki ilk bakışta tuhaf gelebilecek fakat tamamen gerçek bir mesele vardır. Şöyle ki, “gerekli bir şey” olduğu dile getirilse dahi, fiiliyata baktığımızda, yazmanın birçoğumuz için aslında “o kadar da âcil olmayan” bir iş niteliği arzettiği görülür. İçten içe kaçındığımız, gerekli bulsak da başkalarına havâle ettiğimiz, yapmamak için kendimize daha öncelikli işler icad ettiğimiz, mazeretler bularak hep geciktirdiğimiz bir eylemdir sanki yazmak. Çalışmamızın son kısmında, yazmaya karşı bu genel soğukluğun muhtemel sebeblerini ve kimi çözüm yollarını, uzmanların kaleminden daha etraflıca göstermeye çalışacağız. Burada bu vesileyle dile getirmek istediğimiz husus şudur: Şayet ilgili olduğumuz saha “ilim” veya “edebiyat” ise, üstelik bu ilgi bir “heves” olmanın ötesine geçmiş ve artık bir “ideal” veya “meslek” icâbı ilim ve edebiyatla ilgilenme vasfı kazanmışsa, diyebiliriz ki, mutlaka ve daima yazacaklar sınıfından olacağız artık biz. Bir diğer ifadeyle, şu veya bu tarzda yahud miktarda, ancak “bir ömür” yazacaklar sınıfından.

280

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

Tabiî bir de, “müebbed yazarlığa mahkûm” ilim ve edebiyat sınıfından ayrı olarak, yalnızca “sınırlı bir dönem” yazacak veya yazabilecek olanlarımız sözkonusudur ki, asıl çoğunluğu da bunlar oluşturur. “Yazmasa da olur” denilebilecek, yâni daimî yazarlık borcundan azâde olması mümkün olabilecek bu çoğunluğa biraz daha yakından bakmaya çalışalım. Öncelikle, “muhtevâ” olarak yazıdan yazıya fark olduğu gibi, “yazma sebebleri” de kendi arasında nitelik, şiddet, müddet ve kıymet farkı belirtir. “Belli bir müddet” yazacak veya yazabilecek olanlar da bu bakımdan değişik özellikler arzederler. Çok zengin bir çeşitliliğin sözkonusu olduğu mezkûr topluluğu “vasat” ve “seçkin” örnekler tarzında kabaca iki kısımda misâllendirebiliriz: “Vasat” örnekler... Her öğrenci, istese de istemese de yazmak zorundadır meselâ. Öğrencilik hayatı bittiğinde, isterse yazmayabileceği anlamına da gelebilir elbette bu... Mesleği sekreterlik olan kişinin basit notlar almak tarzında bile olsa mutlaka yazmakla mükellef olması gibi, kimileri de meslek icabı ve o meslekte olduğu sürece yazacaktır. Şu hâlde, mesleği yazmayı gerektirmeyen başka sayısız kişinin muhtemelen eline kalem bile almayabileceğini tahmin etmek zor değildir... Ayrıca, nefsî bir sevk dolayısıyla içinden yazma isteği gelen ve yazan kişiler de olacaktır. Bu kişiler, o psikolojik durum içinde bulundukları müddetçe yazacak, sözkonusu durumdan çıktıklarında ise, “mezun” öğrencilere benzer şekilde, belki ellerine kalem bile almayabileceklerdir. “Seçkin” örneklere gelince... Aynen “vasat” örneklerdeki gibi yine “belli bir dönem”le sınırlı olarak yazabilecek, fakat yazması çok daha ulvî sebeblere dayananlarımız da olacaktır. Bizim nazarımızda bunlar, bir “ideal” için yaşayanlar, dinî veya ideolojik bir “dava” sahibi olanlar veya yaygınlaştırılması gereken yahud arzulanan “içtimaî bir hedef ”i olanlardır. Bu kişiler, kendilerine emredildiği için, para kazanmaları buna bağlı olduğu için yahud nefslerini tatmin etmek istedikleri için değil, savundukları “şahıslar üstü” idealler, davalar veya hedefler gereği, lüzumlu gördükleri zaman ve zeminlerde yazmak isteyecekler ve o ân geldiğinde zaten bir şekilde yazacaklardır. Ne var ki, böyle bir yazma arzu ve gerekliliği, bilhassa “kabiliyet” noktasından, her ideal, dava veya içtimaî hedef sahibi kişiyi kuşatmayabilir. Ne de olsa bir davaya başka yollardan “hizmet” de mümkündür. Ancak, “kabiliyetli” olanları bunun dışında tutmak gerekir. Çünkü idealist zümre arasında olup da eli kalem tutan böylelerinin, hernekadar bir ömür yazmasalar da, ahlâkî ve ideolojik bakımdan, üstelik ertelenemez bir vazife hâlinde, kısacası “gerekeni gerektiği yerde yapma” dairesinde, hayatlarının belli dönemlerinde mutlaka yazmakla mükellef olacakları izahtan vârestedir. Bu çerçevede yazmak, insanlık için duyulan bir “merhamet” ifadesi; yazılan her yazı da, insanlığın hayrı ve sıhhati için bir “merhem” misâlidir. Eli kalem tuttuğu hâlde yazmazlıkla bir çeşit gaddarlık, bu mânâda ve kimi zaman içiçedir. Toparlarsak, “vasat” ve “seçkin” örnekler hâlinde sözünü ettiğimiz bu insanlar, hayatlarının bir döneminde yazacak veya yazabilecek, başka dönemlerinde ise belki hiç yazmayabilecek kişilerdir.

281

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

Lâkin, daha önce belirttiğimiz gibi, bir diğer sınıf daha mevcuddur ki, bunlar “mutlaka” yazacak, “daima” yazacaktır. “Yazmasak olmaz mı?” sorusunu hiçbir zaman soramayacak, ola ki sorduklarında her zaman “hayır” cevabı alabilecek olanlardır bunlar. Hattâ, bir annenin çocuğu için yaşaması gibi, bu insanların varlık sebebi de, kaleme alacakları –doğuracakları- eserler olacaktır. İşte mutlaka ve daima yazmakla mükellef olduklarını vurguladığımız bu sınıf, başta sözünü ettiğimiz “ilim” ve “edebiyat” erbâbından başkası değildir. Robert A. Day, yazmaya “müebbed” mahkûm ve mecbur bu sınıfı, “ilim” erbâbı merkezinde şöyle çerçeveliyor (“edebiyatçı”ların niçin daima ve mutlaka yazacağını ele almayı ise, ehline yâni konunun uzmanlarına ve bizzat edebiyatçılara bırakıyoruz): - «İlmî araştırmanın gayesi, YAYINDIR. (...) İlim adamları, esas olarak, ne laboratuvar işlerindeki akıl ve çabukluklarıyla ne de genel veya özel ilmî konulardaki kabiliyetleriyle ölçülürler. Sempatiklikleri veya zekâlarıyla hiç değil. Onlar, YAYINLARIYLA değerlendirilir ve bilinirler; veya bilinmeden kalırlar. İlmî bir tecrübe-deney, sonuçları ne kadar göz kamaştırıcı olursa olsun, bu sonuçlar yayınlanıncaya kadar tamamlanmış değildir. Aslında, bilim felsefesinin anahtar taşı, orijinal araştırmanın yayınlanması gerektiği temel kabûlüdür. Yeni bilgiler, sadece bu şekilde gerçeklik kazanır ve mevcud veri tabanına eklenerek ilmî bilgi adını alır.» (Day, 2000: XV, vurgular bize âid) İlim, temelden tavana inşâ edilen “kalıcı” bir bina olarak düşünülürse, ister zaman zaman o binanın muhtelif köşelerinde “yıkıp yeniden yapma” şeklinde tadilatlar yapılsın, ister belli bir bölüm “ucu açık” bırakılsın, isterse inşâsı sonraya bırakılsın, neticede bu binaya kendi tuğlasını ekleyecek her ilim erbâbının, en başta karşısında “bütün” bir bina (ilmî literatür) görmesi, yâni Amerika’yı yeniden keşfetmesine gerek bırakmayacak şekilde, daha önce kimin ne yaptığını bilmesi ve araştırabilmesi, demek ki kendi ekleyeceği tuğlanın da başkalarınca bilinmesini temin etmesi –yazması- gerekir. İlim binası veya ilim dünyası, her arının kendi peteğini diğer arıların çalışmalarıyla koordinasyon hâlinde ve âhenkli biçimde balla doldurduğu bir “arı kovanı”na benzetilebilir. Bir “arı kovanı”nda nasıl vazifeler, hiyerarşi, peteklerin geometrisi, balın mahiyeti gibi unsurlar belliyse, “ilim kovanı” da çoğunlukla böyledir, bunu andırır. Açıkçası, edebiyatçının nisbî bağımsızlığından farklı olarak, ilim dünyasında keyfîliğe, kendi kurallarını kendisinin tâyinine, vazifelerin savsaklanmasına genel çerçevede müsaade edilmez. Araştırmalarının vardığı neticeleri “yazıya geçirmek” de, işte böylesi sâbit kabul veya kuralların başta gelenlerindendir. “Yazı” sâyesinde ilim adamı, hem başkalarının eserini kendisine “hazır” temel veya malzeme kılabilecek, hem de başkalarının yaptıklarındaki doğruları tahkik edebileceği gibi, varsa onların eksik veya yanlışlarını da görebilecektir. Ama aynı zamanda, o nasıl başkalarını kontrol edebiliyorsa, başkaları da onu görüp kontrol edebilecektir. Böylelikle, tüm insanlık için “keyfîliğe müsaade etmeyen” bir ilim bi-

282

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

nası, bir yandan muhafaza edilebilecek, bir yandan da sürekli kat ilâvesiyle zenginleşebilecektir. Kuşkusuz tam da bunun için, hem başkalarının hem kendisinin “sürekli yazması” gerekecektir. Üstelik, belli bir “ortak” literatür ve disiplin dahilinde ilmî çalışmaların yazılıp eserleştirilmesi, sadece “dayanışma” ifadesi olmakla kalmayacaktır. Binyılların birikimi üzerinde yükselen ve artık “mikro alanlar”da yoğunlaşan bugünkü uçsuz bucaksız uzmanlaşmanın labirentlerinde kaybolmayı da önleyecektir bu. Yanısıra, dünyanın her köşesinde her gün yeni çalışmalara imza atan ilim adamlarının aynı konuyu aynı şekilde araştırması tarzında bir emek ve vakit kaybına da mâni olacaktır. Özetle, bu “ortak havuz”dan herkes kendine lâzım olanı alacak, nâfile tekrarlara düşmeksizin, başkasının eksik bıraktığını tamamlamaya yahud yanlış yaptığını düzeltmeye çalışacaktır. İlimdeki bu usûl prensibini, “yeniden üretilebilirlik” kavramını kullanarak vurguluyor Day: - «Ne muslukçunun borular hakkında yazması, ne de avukatın olaylar hakkında (kısa anlatımlar hariç) yazması gerekir. Fakat ilmî araştırmanın, belki de meslekler arasında tek olarak; ne yapıldığını, nasıl yapıldığını ve ondan neler öğrenildiğini gösteren YAZILI BELGE temin etmesi gereklidir. Anahtar kelime, YENİDEN ÜRETİLEBİLİRLİKTİR. Böylece, ilmî araştırmacı sadece ilim yapmakla kalmamalı, aynı zamanda ilmi yazmalıdır.» (Day, 2000: XV, vurgular bize âid) Şu âna kadar ifade etmeye ve misâllendirmeye çalıştığımız hususlar, -“edebiyat”ın da yazmayı gerektiren ancak “ayrıca” ele alınması gereken bir diğer saha olduğunu unutmayarak-, “ilim”le iştigal etmekle “yazı”yla iştigal etmenin birbirine paralel bir süreç olduğunu açıkça gösteriyor. Peki ama “ilim” dairesinde yazmaktan kasıd nedir: Makale mi yazılmalıdır, kitab mı, yoksa her ikisi de mi?

2. Makale mi, Kitab mı? “İlim erbâbı”na işaret etmek üzere, ilgili oldukları sahaların belli nüanslarla birbirinden ayrılan farklılığını da hatırlatır tarzda, kimi farklı tâbirler kullanırız: Fikir adamı, ilim adamı, bilim adamı veya araştırmacı... Biz çalışmamız boyunca bazen birini bazen diğerini tercih etsek dahi, tümünü “ilim erbâbı” şemsiyesi altında birleştirici bir kavramlandırmayı kasdetmiş olacağız. İktibas ettiğimiz metinlerde de aynı şekilde bazen o bazen öbürü kullanılsa dahi, yine tümünün “ilim erbâbı” kavramlandırması altında değerlendirilmesini arzu edeceğiz. Bu lüzumlu gördüğümüz izahattan sonra devam edersek, geçmişte “ilim erbâbı” için “kitab” yazmak ve bastırmak, tartışmasız biçimde esastı diyebiliriz. Ne var ki

283

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

bugün, “hakemli” ilmî dergilerde “araştırma makalesi” yayınlatmanın belli ilim çevrelerinde kitabın bir adım önüne geçtiğini görüyoruz. Meselâ, bu görüşü savunanlardan Nobel ödüllü ilim adamı P. B. Medawar, Genç Bilimadamına Öğütler adlı eserinde, “ilmî araştırma, sonuçları açıklanmadan önce bitmiş sayılmaz. Bilimciler için yayın, araştırmalarını KİTAB hâlinde yayınlayan hümanistlerin tersine, iyi bir İLMÎ DERGİYE ‘TEBLİĞ’ VERMEK demektir.” diyor. (Medawar, 2005: 70, vurgular bize âid) Belli bazı ilim sahaları yahud ilim işbölümündeki kimi mevkîler, bilhassa “teknik” sahadakiler için geçerli bir tesbit olabilir bu. Lâkin, kendi sahasında değerli bir ilim adamı olan Medawar gibi düşünmüyor herkes. Çünkü “kitab yoksa”, Barbara W. Tuchman’ın ifadesiyle, “tarih sessiz, edebiyat boş, ilim felce uğramış, düşünce ve fikir üretimi durmuştur.” Bu yüzdendir ki, bizim de “dünya görüşümüz” zâviyesinden taraftarı olduğumuz “kitab şartı”nın altını çiziyor Robert A. Day ve kendisi de “hakemli” bir ilmî derginin uzun yıllar editörlüğünü yapmasına rağmen, makalenin kifâyetsizliği ve kitabın kuşatıcılığı bâbında şunları söylüyor: - «Kitablar bütün mesleklerde önemlidir. Fakat ilimde özellikle önemlidir. Çünkü ilmî haberleşmenin ana birimi olan olan temel araştırma makalesi, kısa (birçok alanda tipik olarak beş veya sekiz basılı sayfa) ve dar bir konudadır. Bu sebeble; ilmin önemli bir dalına GENEL BİR BAKIŞ vermek için, ilmî kitabların yazarları, bir alanda açıklanan bilgileri SENTEZLE yeniden düzenleyerek daha anlamlı ve daha geniş bir paket hâline getirirler. Diğer bir deyimle, yeni ilmî bilgiler, daha geniş bir kapsam vermek için, ayıklanıp parçaları elenerek anlamlı bir hâle getirilir.» (Day, 2000: 105) Elbette “kitab şartı”, makale yazmamak demek değildir. Zaten kitaba giden yolun geçtiği “zorunlu duraklar” kıymet ve niteliğindedir her bir makale. Şöyle ki, yeni veya genç bir araştırmacı, başlangıçta hemen kitab yazamayacak, sadece “parça mevzu”lar üzerinde yoğunlaşmanın ifadesi makaleler verebilecektir. Fakat incelediği mevzu üzerindeki araştırmaları ilerlediğinde, artık yalnızca “parça mevzu”lar üzerinde değil, “mevzu bütünü” üzerinde de görüş hâkimiyeti sağlayacaktır. İşte bu safhadan sonra araştırmacı, zihninde iyice billurlaşan “mevzu bütünü”nü makalelerdeki gibi yalnızca “parça mevzu”lar ve sınırlı perspektifler vesilesiyle ele almakla kalmayacak, mevzuunu “birçok yönden” değerlendirebilme, teferruata hükmedebilme, gereken her yerde fikrini delillendirebilme, mevzuuna kuşatıcı bir yükseklikten bakabilme ve diğer sahalarla münasebetlerini gösterebilme gücünün ifadesi KİTABA yönelecektir. Böylesi hâkim bir mevkîden bakabilen bir araştırmacı, elbette bundan sonra da gerektiğinde makaleler yahud yeni eserler verecektir. Öyleyse mesele “makale mi, kitab mı” zıdlığı çerçevesinde değil, MAKALEDEN KİTABA UZANAN BİR TEKÂMÜL seyrinde ele alınmak durumundadır. Burada kasdedilen “kitab”, farklı malzemelerin bir derlemesi veya farklı makalelerin bir demeti değil, başı, sonu ve gövdesiyle sımsıkı “bütünleşmiş” bir KOMPOZİS-

284

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

YONDUR. Bu bakımdan kitabın, sağlam bir makale “terkib”inin hacimce büyütülmüş ve mevzuunu tam anlamıyla kuşatmış hâli olduğu bile söylenebilir. O hâlde dikkat edilmesi ve karıştırılmaması gereken incelik, bizce şudur: Derlemelerin veya seçme makalelerin basılmasıyla ortaya çıkan yayınların yalnızca “adı” veya “kalıbı” kitabtır; keyfiyeti itibariyle “hakiki” birer kitab sayılmaz çünkü bunlar. Bir diğer incelik olarak da şu ilâve edilebilir: Makaleden bir nebze “geçicilik” havası tüterken, hakiki bir kitabta “kalıcılık” esastır. Biraz yakından bakıldığında farkedilecektir ki, kitab makaleden yalnız hacimce büyüklüğü itibariyle ayrılmaz, asıl iki kapak arasında hıfzettiği keyfiyet yükünü, fikrin böylesi bir derinlik ve genişliğini “kalıcılaştırması” hasebiyle temâyüz eder. Bu şekilde bilinmek ve kıymetlendirilmek üzere, işte bizim “dünya görüşümüz” nezdindeki ve -bu satırların yazarı başta olmak üzere- hepimizin hikmetinden pay alması gereken yükseklikteki “hakiki” kitab; Üstad Necib Fazıl’ın kaleminden takdim ediyoruz: - «Yeni bir görüş ve duyuş mimarîsinin toprak üstünde sarayını kuracak tek vasıta, kitap… İnsanlık, kitabın mukaddes vasıta olmak haysiyetini dinlerden öğrendi. Bugüne kadar da hiç unutulmadı. Kitap mefhumunun bir ucunda Allah, öbür ucunda da sonsuzluk var. İnsan oğlunun ebedlerce fethede ede bitiremiyeceği sonsuzluk… Bu yüzden yarına gebe kahramanlar, kitaplık cehde, kitaplık çapa, kitaplık yapıya, hakikî oluşun temel şartı göziyle bakarlar. Onlarca kitap, yarını nişanlıyacak ses güllesinin biricik mancınığı… *** Kitap dışında, gündelik yazı, çerden çöpten konuşma gibi, bazı kolay ve ucuz âletler de vardır ki, mancınığa nisbetle, köy çocuklarının serçelere taş attığı çatal sapanları andırır. Bir günün sabahında avladıkları sesi, ancak akşamına ulaştırabilirler. Bu âletlerin vazifesi, cıgara paketlerinin arkasındaki kısa adresler halinde, dinamizmalı çıkış başları kurmak ve kitaplık hamlelere muhit hazırlamaktır. Yoksa, içinde dört mevsimin kaynaştığı hiç bir sistem örgüsü, bu günübirlik âletlere vergi olamaz. *** Her “ulvî”nin zıddı, aynı boyda bir “süflî” değil mi?.. Kitaplık dâvaları günübirlik karalamalar ve hafif sohbetler içinde can çekiştirmek de, cücelerin kârı… Göksu sefası için yapılmış sandalla açık denize geçilmez. Onun içindir ki, böyle bir sandalda, büyük vapur süvarilerinin kılık ve edasına bürünmüş bir kayıkçı, bizi katıla katıla güldürür. ***

285

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

Kitap yazamıyoruz!.. Kitabın ana şartı olan keyfiyet yükünden vazgeçtik; kemmiyet ağırlığını yüklenebilsek, yarı yolu aşmış oluruz. Ciğerlerimizde, kitap kadrosunu üfliyecek havaya yer yok. Bütün fikir pazarımız, kolayca şişen ve kendi kendisine öten düdüklü balon yaygaralariyle dolu… *** Filânı mütefekkir, falanı şair, fişmekânı da münekkit tanırız. Mütefekkirin faraza 10 cilt eseri vardır. Hepsi de bir zamanların (Paris)inde oturan efendisi filozoftan tercüme… Geriye bir kaç makalesiyle bir kaç sohbeti kalır. Ellisine merdiven dayayan şair, yalnız 50 mısra yazmışsa, (Greta Garbo)varî esrar peçesini yüzünden düşürmemek ve zamana hedef kurmamak içindir. Sınıfta yoklama yaparcasına (mevcut – namevcut..) diye sanatkâr yoklaması yapan münekkit, bütün selâhiyetini, beş buçuk lâübalî satırla, üç buçuk aşağılık nükteye borçludur. Buna rağmen mütefekkir, kendini yeni bir dünya görüşüne; şair, yeni bir ses cevherine; münekkit de, bir tenkit ölçüsüne sahip kabul eder. Bir günlük beylik beyliktir derler. Saydığım zavallılar da, günlük kadronun fanî, fakat müteselli küçük beyleri… *** Tanzimat’tan beri soruyoruz; - Olmuyor, olmuyor; acaba niçin? Meseleyi daima keyfiyet cephesinden ele alıyor, daima terkibi bizce meçhul bir keyfiyet eksikliği vehmediyoruz. Haklıyız; bir şey yalnız keyfiyetiyle var veya yoktur. Fakat bence ve bize nisbetle bu, doğru bir usul değil… Henüz kemmiyet yokuşunu sökememiş bir hamlenin, keyfiyet ufku üzerinde olması düşünülemez bile… Keyfiyet tecellisini iki merhalede tamamlıyan bir sır: Evvelâ kemmiyet ihtiyacını meydana getirir, her cismin fezadaki mekân ihtiyacı gibi, boşlukta yer işgal etme hassasına erer, ondan sonra kendisini ifadeye geçer. (Radyom) madeninin bile, hiç değilse binde bir miligramlık bir külçesi olmalı ki, bir ifadesi ve tesiri bulunsun. Tahayyüz hassası olmıyan, mekân işgal etmiyen maddenin ne kendisi vardır, ne de herhangi bir vasfı…

286

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

Madenleri teneke olduğu halde (radyom) taklidi yapan bu namevcutlara bildirmelidir ki, (radyom)un (radyom) olarak varlığı derecesinde var olmıya karar veren insan, cilt cilt fikir ve şiir mayalaştırmaya mecburdur. (Radyom)u ve kesafet sırrını yaratan Allah bile kitaplık söz kadrosu içinde konuştu; kitaplık söz kadrosunu yarattı. Sahtekârlığa metelik vermeyiniz! Kitaplık hacmi olmayan mütefekkir, şair ve münekkit; riyazî bir kat’iyetle namevcuttur. Binalaştıramadığı (sentez)in mütefekkirinden, örgüleştiremediği şiirin şairinden, ölçüleştiremediği tenkidin münekkidinden iğreniyorum! Âlet ve iş diye iki şey tanıyoruz. Âletin hakkı verilmezse iş öksüz kalır. Ne diye mevhum bir takım iş nazariyeleri kuruyoruz? İşte mevhum olmayan hakikat: Âleti kullanmaktan, âleti işletmekten âciziz! Âleti işletmeğe savaşmayışımızın ve nefsimize boyuna mühlet verişimizin de hilesi açık: Böyle bir işe kalkıştığımız ânda, bütün kifayetsizlik ve ayıbımız, suyu çekilmiş yosunlu havuz dibi gibi meydana çıkacaktır. Bir miskal davul tozu ve bir miskal minare gölgesi peşinde gezercesine aradığımız ve bulamadığımız keyfiyet tılsımı, ona karşı istidatsızlığımız kadar, âletine gösterdiğimiz saygısızlık yüzünden ele geçmiyor. *** Her birinin kitabı halinde arıdan bal, inekten süt, koyundan yün istiyoruz da; mütefekkir, şair, münekkit makamlarına kurulmuş sahtekârlardan kitap istemiyoruz. *** Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan? Aynı sualin daha çetini var! İnsan mı kitaptan doğdu; kitap mı insandan? Kitap yazın, kitap!» (Necib Fazıl, 1989: 31-34) Yüzüne tutulan aynada ayıbını farketmişlerin duyduğu bir mahcubiyetle bu satırları okuduktan sonra soralım: “Kitab gibi bir kitab” nasıl yazılır?

287

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

Bu soruya verilebilecek muhtemel cevablardan biri, daha önce de kısaca çerçevelemeye çalıştığımız üzere, “kitab”ın ne olduğunu daha en başından iyice billurlaştırmaktır bizce. Ehemmiyetine binâen tekrarlayalım: KİTAB, farklı malzemelerin bir derlemesi veya farklı makalelerin bir demeti değil, başı, sonu ve gövdesiyle sımsıkı “bütünleşmiş” bir kompozisyondur. Bu bakımdan kitabın, sağlam bir makale “terkib”inin hacimce büyütülmüş ve mevzuunu tam anlamıyla kuşatmış hâli olduğu bile söylenebilir. Peki “sağlam bir makale” nedir? Bir MAKALE, her ne kadar çoğunlukla “parça mevzu”lara eğiliyor ve mevzuunu bir kitabta olduğu gibi “çok yönlü, çok geniş ve çok derinlikli” biçimde işlemiyorsa dahi, neticede kitabın küçük bir nüshası gibidir. Yâni bir makale de, başı, sonu ve gövdesiyle sımsıkı “bütünleşmiş” bir KOMPOZİSYONDUR. Öyleyse, hatırda daha kolay kalması gâyesiyle, kabaca şu formülü öne sürebiliriz: Kitab, büyük bir makale; makale, küçük bir kitab meâlincedir. Sonuç olarak, “kitab gibi bir kitab” yazabilmek için, öncelikle “makale gibi bir makale” yazma becerisi gerekir. Okumakta olduğunuz çalışmamızın birinci bölümünde şöyle demiştik: - «Yaptığımız çalışma, bir yazarın, ister dergimiz Akademya’ya isterse bir başka dergiye yazsın, herhangi bir yazı kaleme alırken nelere dikkat etmesi gerektiğini göstermeye çalışacağı kadar, kaleme alınacak bu yazıların bir dergide yayınlanmasının nelere bağlı olduğunu, yâni editörlerin nelere dikkat ettiğini de -elden geldiğince teferruatlı olarak- sergilemeye çalışacak.» Evet, bu çalışma, temel mevzuu itibariyle “bir dergi makalesi nasıl yazılır?” sorusuna elden geldiğince kapsamlı bir cevab arayışının neticesidir. Ancak yine bu çalışma, -madem kitab yazmak öncelikle “sağlam” bir makale yazmaktan geçiyor-, diyebiliriz ki, “bir kitab nasıl yazılır?” sorusuna da kendi çapında mütevazı bir cevab verici ve hepsini olmasa bile kitab yazmanın bir kısım ipuçlarını takdim edici olacaktır. Bu vesileyle paylaşma ihtiyacı duyduğumuz canlı bir örnek, bu çalışmanın yazılması macerasıdır. “Bir makale nasıl yazılır?” konulu belki 15-20 sayfalık bir “dergi makalesi” kaleme almak üzere başladığımız bu çalışma, ilgili mevzulara temas etme mecburiyeti sebebiyle gittikçe genişlemiş, hâlâ genişlemekte ve muhtemelen daha da genişleyecektir. Yazarı için de sürpriz olucu tarzda, kitablık bir hacim kazanmaya doğru gitmektedir. Oysa bu çalışmayı kaleme alırken temas ettiğimiz her husus, genel olarak, ilk başta tesbit ettiğimiz bir “makale plânı” ve bu plânda mevcud “bölüm başlıkları”, aynı şekilde, yine her bölümde mevcud “ara başlıklar” çizgisinde seyretmektedir.

288

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

Toparlarsak ve önemi sebebiyle tekrarlarsak, kitab yazabilmek için öncelikle makale yazabilmek şarttır. Buna ilâve edilmesi gereken ve peşisıra gelen husus ise şudur: Bir makale yazabilmek için de, öncelikle “yazmak” üzerine yeterli bir malûmat ve sadece malûmatta kalmayıcı “pratik” bir beceri gerekir. Dilerseniz biraz daha yakından bakalım. Bir yazar namzedi eline kalemi alıp bu istikamette ilk denemelerini yazmaya davrandığında hemen farkedecektir ki, “yazmak”, eşin dostun yanında konuşmak tarzında tabiî ve nisbeten kolay bir iş olmadığı gibi, “konuştuğu gibi yazmak” da –tâbiri câizse- belki yalnızca bir “şehir efsânesi”dir. Bu noktada, J. Barzun ve H. F. Graff’a kulak verelim: - «Konuştuğumuz gibi basit yazmayı tercih ediyoruz yahud buna inanmak istiyoruz. Ancak görünmek istediğimiz kadar basit ve sâde değiliz ve istesek bile “konuştuğumuz gibi yazma” öğüdünü tutamayacağımız da gerçek. Yazılı biçimde, konuşmayı aynen kullanmamızı engelleyen faktör, konuşmada ses, vurgu, yüz ifadesi ve tavırların, konuşma üslûbundaki yetersizlikleri tamamlayarak, anlama katkıda bulunmasıdır. (...) Bu, konuşurken kelimelerimizi önem açısından her zaman doğru yerleştirdiğimiz anlamına gelmez; fakat DOĞRU SESLENDİRİRİZ ve böylece ritm tabiî olur. “Hepsi iyi – zannımca” denebilir. Aynı anlamı yazılı olarak vermek istediğimizde “zannımca hepsi iyi” deriz.» (Barzun ve Graff, 2004: 224-225, 232, vurgu bize âid) Çalışmamızın “Dört Dil Kabiliyeti ve Biçim” başlıklı kısmında dile getirmeye çalıştığımız husus da zaten bu çerçevedeydi. Hatırlarsak: - «Her insanda “ortak” olan bellibaşlı dil potansiyelleri, diğer bir deyişle, biraz gayretle geliştirilip melekeleştirilebilecek ve nihayet “kabiliyet” vasfını kazanacak birtakım “ortak” istidatlar vardır. Umumiyetle dört sınıfta mütalâa edilirler: KONUŞMAK, DİNLEMEK, YAZMAK ve OKUMAK. Bu dört “kabiliyet”, yâni “işlenmiş ve geliştirilmiş istidat”, meşhur İtalyan estetikçi Benedetto Croce’nin tasnifiyle, şuurun “deha” ve “takdir” ritimlerine delâlet etmektedir diyebiliriz. “DEHA” dairesinde olanları, gerçekte İFADE dairesinde olanlar olarak, “konuşmak” ve “yazmak” şeklinde tesbit edebiliriz. Konuşmak “sesle ifade” iken, yazmak “yazıyla ifade”dir. Birincisi, “şifahî-dudakla” ifade, ikincisi “kitabî-yazarak” ifadedir. Neticede her ikisi de “ifade” etmedir ve ikincisi (yâni, yazmak), birincisinin (yâni, konuşmak) doğrudan bedene âit bir organla iktifâ etmeksizin sunî bir âlet [kalem, daktilo, klavye vs.] kullanılarak geliştirilmiş şeklidir. Bir diğer deyişle, konuşmak doğrudan ve tabiî bir faaliyetken, yazmak bir “enstrüman-âlet” kullanmak gibidir ve sunî her âletin kullanımında olduğu gibi “usûlünce” öğrenilmesi gerekir.

289

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

“TAKDİR” dairesinde olanlarıysa, gerçekte ANLAMA dairesinde olanlar olarak, “dinlemek” ve “okumak” şeklinde tesbit edebiliriz. Dinlemek, “sesten anlama” iken, ikincisi “yazıdan anlama”dır. Birincisi “kulakla” anlama, ikincisi “gözle” anlamadır. Neticede her ikisi de “anlama”dır ve ikincisi (yâni, okumak), birincisinin (yâni, dinlemek) sunî harf veya şekiller kullanılarak geliştirilmiş şeklidir. Ne var ki, dinlemek doğrudan ve tabiî bir faaliyetken, okumak bir “enstrüman-âlet” kullanmak gibidir ve sunî her âletin kullanımında olduğu gibi “usûlünce” öğrenilmesi gerekir.» Bundan çıkan bir ders de şu olmaktadır ki, “konuştuğumuz gibi” yazamasak da, yüzyüze konuşmadaki “ses tonu, jest ve mimikler” gibi avantajlardan mahrum olduğumuz “yazma” işinde, bu “eksik”leri başka yollarla telâfi edebiliriz, yâni “usûlünce” yazabiliriz. İşte bunun için de, yüzyüze konuşarak anlaşmada sözlerimize eşlik eden ve anlaşmamızda bize yardımcı olan “ses tonu, jest ve mimikler” gibi unsurların yerini alacak tarzda, bu kez yazı plânı, noktalama işaretleri, kelimelerin en anlaşılır biçimde sıralanması, okuyucunun konuyu tam anlamıyla tasavvurunu kolaylaştıracak ifadelerin seçimi gibi “ek” düzenlemeler yaparız. Mütefekkir Mirzabeyoğlu, Marifetname adlı başucu eserinde şöyle der: - «Konferans, bir insanı hazır bir insan hâline getirir. Yazma da bir insanı tam bir adam yapar.» (Mirzabeyoğlu, 2007: 43) Bu tesbitten bir pay hâlinde ifade etmek gerekirse, belli bir konuya hâkim bir insanın o konuyu “konferans” hâlinde ve “ses tonu, jest ve mimikler”iyle destekleyerek nisbeten tabiî biçimde sunmasıyla, aynı konuyu “usûlünce” öğrenilmesi ve tatbik edilmesi gereken “yazı”yla sunması arasında büyük bir fark vardır. İkincisi (yazmak), birincisinin “doğrudan bedene âit bir organla iktifâ etmeksizin sunî bir âlet [kalem, daktilo, klavye vs.] kullanılarak geliştirilmiş şeklidir”. Üstelik, kendine has esas, usûl ve kuralları vardır ki, çalışmamız baştanbaşa buna dâir. Yukarıda Üstad’dan iktibas ettiğimiz “kitab şartı”nı çerçeveleyici metinde geçen çok önemli bir “usûl bahsi”nin altını çizerek bu kısmı nihâyetlendirmek istiyoruz. Şöyle: İster başlangıçta veya gerektiğinde “makale”, isterse ve asıl önemlisi “kitab” yazmak isteyelim, bize düşen belki ilk işin, “kitab şartı”na tüm kalbimizle inanmak ve bu yolda canımızı dişimize takarak “gayret” göstermek olduğu ortaya çıkıyor. “Gayret”in olmadığı yerde, değil kitab veya makale, iki satırlık bir notu yazmaktan bile âciz kalacağımız âşikâr. Üstad’ın bu bâbta söylediklerini hatırlayalım: - «Tanzimat’tan beri soruyoruz; - Olmuyor, olmuyor; acaba niçin? Meseleyi daima keyfiyet cephesinden ele alıyor, daima terkibi bizce meçhul bir keyfiyet eksikliği vehmediyoruz. Haklıyız; bir şey yalnız keyfiyetiyle var veya yoktur.

290

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

Fakat bence ve bize nisbetle bu, doğru bir usul değil… Henüz kemmiyet yokuşunu sökememiş bir hamlenin, keyfiyet ufku üzerinde olması düşünülemez bile… (...) Âlet ve iş diye iki şey tanıyoruz. Âletin hakkı verilmezse iş öksüz kalır. Ne diye mevhum bir takım iş nazariyeleri kuruyoruz? İşte mevhum olmayan hakikat: Âleti kullanmaktan, âleti işletmekten âciziz! Âleti işletmeğe savaşmayışımızın ve nefsimize boyuna mühlet verişimizin de hilesi açık: Böyle bir işe kalkıştığımız ânda, bütün kifayetsizlik ve ayıbımız, suyu çekilmiş yosunlu havuz dibi gibi meydana çıkacaktır. Bir miskal davul tozu ve bir miskal minare gölgesi peşinde gezercesine aradığımız ve bulamadığımız keyfiyet tılsımı, ona karşı istidatsızlığımız kadar, âletine gösterdiğimiz saygısızlık yüzünden ele geçmiyor.» O hâlde, öncelikle “kitab şartı”na inanalım, “ilim ve edebiyat” dairesinde gördüğümüz herkesten en başta bunu isteyelim, haklı-haksız mazeretleri hoşgörmek yerine “gayret” taleb edelim ve hepimiz hep birlikte “kitab”a saygı duyalım. Herkes “ilim ve edebiyat” dairesinde çabalarını yoğunlaştırmakla mükellef değil şübhesiz. Ancak, şayet kişi “ilim ve edebiyat” dairesinde bulunduğunu ifade ediyorsa, girdiği yolun sonunda ardarda “kitab” yazmakla, yine kitaba giden yolda ardarda “makale” yazmakla mükellef olacaktır.

NOT: Çalışmamızın “ANLAŞILIR, TESİRLİ VE GÜZEL YAZMAK” başlıklı bu bölümünün devamında şu konuları ele alacağız: Yazının Konu ve Amacını Belirlemek, Yazının Türünü Belirlemek, Yazının Muhatabını Belirlemek, Yazının Ön Hazırlığı, Yazının Plânını Belirlemek, Malzemeyi Fişlere Geçirmek, Nasıl Bir Başlık, Nasıl Bir Giriş, Nasıl Bir Gelişme, Nasıl Bir Sonuç, İktibaslar Dipnotlar ve Kaynaklar, Anlaşılır-Tesirli-Güzel Kelimeler, Anlaşılır-Tesirli-Güzel Cümleler, Anlaşılır-Tesirli-Güzel Paragraflar, Bölümler ve Arabaşlıklar, Güzel Yazmak Düzeltmek ve Yeniden Yazmaktır, Sâde ve Sevimli Ton, Yazmak: Elle mi Bilgisayarla mı?

291

Yazarlara ve Yazacaklara Özel - II

KAYNAKLAR BARZUN, Jacques – GRAFF, Henry F. (2004), Modern Araştırmacı, Trc: Fatoş Dilber, 14. Basım, TÜBİTAK, Ankara. DAY, Robert A. (2000), Bilimsel Bir Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır?, Trc: Gülay Aşkar Altay, 4. Basım, TÜBİTAK, Ankara (www.tubitak.gov.tr’den PDF nüshası). MEDAWAR, P. B. (2005), Genç Bilimadamına Öğütler, Trc: Nermin Arık, 24. Basım, TÜBİTAK, Ankara. MİRZABEYOĞLU, Salih (2007), Marifetname –Süzgeç ve Şekil-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul. NECİB FAZIL (1989), Allah Kulundan Dinlediklerim, 3. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul.

292

GEÇEN SAYIMIZDA DÜZELTME
Geçen sayımızda (Akademya II. Dönem, Sayı 1) Kenan Duru tercümesiyle yayınlanan Maksim Gorki’nin “Okuyucu” adlı hikâyesindeki bazı yerler, bir baskı hatası olarak üstü çizili çıkmıştır. Sayfa 52’deki çizili yer şu şekildedir: Mümkün mü olabilmek rehber Hiç bilmezken yol nereye gider Sayfa 59’daki çizili yer ise şöyledir:

HİKÂYE KAYNAĞI: Hikâye, ilk önce Kosmopoliya; Mejdunarodniy Jurnal’in Kasım 1898 tarihli 11. sayısında “Beseda” (Sohbet) adıyla yayınlanmıştır. Tercümeye esas teşkil eden metnin kaynağı, Maksim Gorki’nin Bütün Eserleri’nin (Pravda Yayınları, Moskova 1979) ikinci cildidir: Povest i Rasskazı, s. 294-309. Hikâyenin orijinal Rusça metnine internet üzerinden ulaşmak için link: http://www.gramotey.com/books/1269084632.htm (7 Eylül 2010)
Düzeltir; hem gönüldaşımız Kenan Duru’dan, hem de okuyucularımızdan özür dileriz. AKADEMYA

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->