P. 1
Erich Von Daniken - Tanrıların Arabaları

Erich Von Daniken - Tanrıların Arabaları

|Views: 165|Likes:
Yayınlayan: Ogan Bookman
uzaylılar ile aramızda bağ kurmaya çalışan ilginç bir çalışma
uzaylılar ile aramızda bağ kurmaya çalışan ilginç bir çalışma

More info:

Categories:Types, Research, History
Published by: Ogan Bookman on Sep 03, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/11/2014

pdf

text

original

T

T
A
A
N
N
R
R
I
I
L
L
A
A
R
R
I
I
N
N
A
A
R
R
A
A
B
B
A
A
L
L
A
A
R
R
I
I

E ER RI IC CH H V VO ON N D DÄ ÄN NI IK KE EN N
1 Orijinal adı: Chariots of the Gods
2 Türkçesi: Zeki OKAR
ÇNDEKLER
GR ..................................................................................................................................................... 3
BRNC BÖLÜM: EVRENDE AKILLI YARATIKLAR VAR MI? ................................................................. 4
KNC BÖLÜM: UZAY GEMMZ O DÜNYAYA NNCE .......................................................................... 7
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: AÇIKLANAMAYANIN MKÂN DII DÜNYASI.......................................................... 11
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: TANRI BR ASTRONOT MUYDU? .................................................................... 22
BENC BÖLÜM: GÖKLERDEN GELEN - ATE SAÇAN SAVA ARABALARI ................................... 28
ALTINCI BÖLÜM: ESK HAYAL VE MASALLAR MI, YOKSA ESK GERÇEKLER M? .......................... 33
YEDNC BÖLÜM: ESK HARKALAR MI YOKSA UZAY YOLCULUU MERKEZLER M?................... 43
SEKZNC BÖLÜM: PASKALYA ADASI - KU ADAMLARIN ÜLKES .................................................. 51
DOKUZUNCU BÖLÜM: GÜNEY AMERKA'NIN DERN SIRLARI VE BAKA GARPLKLER................ 55
ONUNCU BÖLÜM: DÜNYANIN UZAY DENEMELER........................................................................... 61
ON BRNC BÖLÜM: DORUDAN HABERLEME ÇN ARATIRMALAR.......................................... 72
ON KNC BÖLÜM: YARIN................................................................................................................... 80
GR

Bu kitabı yazmak cesaret isteyen bir iti; okumak da aynı ekilde cesaret isteyecektir.
Kapsadıı kuramlar ve kanıtlar, geleneksel arkeolojinin özenle kurulmu mozaik yapısına
uymadıı için, belki bilginlerimizce 'sözü edilmemesi gereken' kitaplar sınıfına sokulacaktır.
Geçmiimizi aratırmanın, geleceimizi aratırmaktan çok daha çekici ve serüvenli
olabilecei gerçei karısında halk, belki kabuuna çekilip orada kurduu dünyada
yaamayı seçecektir.
Ne olursa olsun, binlerce, milyonlarca yıl geriye uzanan geçmiimizin tutarsızlıklarla dolu
olduu gerçei, kesinlikle koruyacaktır. Geçmi, ilkel dünyamızı, içi adam dolu uzay
arabalarıyla ziyaret eden bilinmeyen tanrılarla doludur; akıl almaz teknik yeteneklerin var
olduu, günümüzde ise ancak bir bölümü yeniden bulunan bilgilerin gizlendii bir geçmi...
Arkeoloji derseniz, o da tutarsızlıklar içindedir. Çünkü binlerce yıllık elektrik pilleri, platin
kopçalı kusursuz uzay giyimleri içinde garip yaratıklar, küçük elektronik beyinlerin bile
çözemedii on be basamaklı sayılar yeni kazılarda ortaya çıkmaktadır. Bunları yapmı
olması gereken ilkel insanların, böylesine inanılmaz bilgileri nereden elde ettikleri sorusu
ister istemez kiinin aklına takılmıyor mu?
Tutarsızlıklar din alanında da sürüp gitmektedir. öyle ki, bütün dinler sözlemi gibi,
insanoluna yardım ve kurtulu vaat ederler. lkel tanrılar da aynı eyler için söz verirler.
Ama niçin verdikleri sözü tutmazlar; niçin son derece modern silâhlarını ilkel insanlara karı
kullanırlar; niçin onları yok etmeyi tasarlarlar?
Binlerce yıldır kurulmasına çalıılan inançlar dünyasının artık yıkılacaı düüncesine
alıalım. Birkaç yıllık dikkatli aratırma, hepimizi rahatlatan zihin kurumlarını yerle bir etmeye
yetiyor; gizli toplumların kitaplıklarında saklı duran bilgiler birer birer gün ııına çıkıyor;
uzay çaı gizlilikler çaı olma niteliini yitiriyor ve yıldızları hedef alan uzay yolculukları,
geçmile aramızda kalan uçurumları kapatmaya balıyor. Tanrılar, rahipler, krallar,
kahramanlar bu uçurumun karanlıklarından çıkıyorlar. Geçmiimizi gerçekten eksiksiz
örenmek istiyorsak, onları gizledikleri sırları açıklamaya zorlamalıyız. Bu nasıl yapılabilir?
Arkeolojik aratırmaları modern laboratuvarlar üstlerine almalıdır!
Arkeologlar tarihsel yerleme kalıntılarını, üstün duyarlıklı ölçü araçlarıyla yeniden
incelemelidirler!
Ve gerçei arayanlar, bütün kurumlara kukuyla bakmaya koyulmalıdırlar!
On bin yıl öncesinin insanı için uzay yolculuu bir sorun deil, bir gerçekti! Bunun ispatı,
karanlık geçmite tanrıların bıraktıkları ve bugün anlamını çözmeye çalıtıımız sayısız
izlerdir. Evet, pek uzak çalarda uzaylıların dünyamızı ziyaret ettiklerini ileri sürüyorum! Bu
dünya dıı akıllı yaratıkların kimler olduklarını ya da hangi gezegenden geldiklerini henüz
bilmiyorum. Ancak; o çada yaayan insansı yaratıkları kitle halinde yok ettiklerine ve yeni,
belki de ilk, 'homo sapiens'i ürettiklerine kesinlikle inanıyorum.
Bu iddia tümüyle devrimcidir; kusursuz gibi görünen zihin kurumlarını temelinden
sarsmaktadır. Amacım, bu iddianın delillerini gözler önüne sermektir.
Kitabım birçok kiinin cesaret vermesi ve ibirliiyle hazırlanabildi. Son birkaç yıldır
yüzümü göremeyen karıma anlayılılıı için, binlerce mil bana yol arkadalıı eden Hans
Neuner'e aksamasız ve deerli yardımları için, Dr. Stehlin ve Louis Emrich'e sürekli destek
oluları için teekkür etmek isterim. Ayrıca bana, Bilimsel ve Teknik Aratırma Merkezlerini
gezdiren Houston ve Huntsville NASA tüm personeline, Prof. Dr. Werner von Braun, Prof.
Dr. Willy Ley ve Bert Slattery'e ve dünyanın çeitli bölgelerinde benden yardım ve
desteklerini esirgemeyen insanlara teekkürü bir borç bilirim.
ERICH VON DÄNIKEN
BRNC BÖLÜM: EVRENDE AKILLI YARATIKLAR VAR MI?

YRMNC YÜZYIL NSANI, türünün evrendeki tek örnei midir? Baka yıldızlardan
gözümüzle görebileceimiz örnekler gelmedii sürece bu soruya verilen, «Evet,
dünyamız, üzerinde insan yaayan tek gezegendir!» karılıı geçerli ve inandırıcı
kalacaktır. Ancak son aratırma ve bulgulardan ortaya çıkan gerçekler dikkatle
incelendiinde, soru iaretleri ormanının büyüdükçe büyüdüü görülecektir.
Astronomlar bulutsuz bir gecede çıplak gözle 4500 yıldız görülebileceini söylüyorlar.
Küçük bir gözlem evi teleskopu bu sayıyı iki milyona çıkarabiliyor. Modern yansıtıcı
teleskoplarca, Samanyolu’nu oluturan milyarlarca yıldızın ııını gözlemciye getirmek
gücünde. Ancak, evrenin heybetli ölçüleri açısından Samanyolu, çok daha büyük bir
yıldızlar sisteminin ufacık bir parçasıdır. Bu sistem yirmiye yakın galaksiden oluur ve
yarıçapı bir buçuk milyon ıık yılıdır. (1 ıık yılı, ııın bir yılda aldıı yoldur ve 300.000 x
60 x 60 x 24 x 365 = 9.460.800.000.000 kilometreye eittir). Ancak böylesine korkunç bir
sayıyla anlatılan bu sistem bile, elektronik teleskopların gösterdii nebulaların büyüklüü
karısında küçücük kalır.
Astronom Harlow Shapley, teleskoplarımızın görü alanı içinde yaklaık olarak
(100.000.000.000.000.000.000) yıldız bulunduunu ve bunların binde birinde gezegenler
sistemi bulunduunu tahmin ediyor. Bu tahminin temelinden hareketle, söz konusu
yıldızların binde birinde hayat için gerekli koullar olduunu kabul edersek, geriye
(100.000.000.000.000) yıldız kalıyor. Peki, bunların kaçında hayata uygun atmosfer var?
Binde birinde mi? Öyleyse (100.000.000.000) yıldız hayat için gerekli atmosferi taıyor
demektir. Daha ileri giderek, bunların binde birinde hayatın ortaya çıktıını düünürsek,
u anda üstünde hayat olan 100 milyon gezegen bulunduu anlaılır. Bu hesaplar,
günümüzün tekniiyle yapılan teleskopların gösterdii yıldızlar temel alınarak yapılmıtır.
Bu arada tekniin her gün gelimeler gösterdii unutulmamalıdır.
Biyokimyacı Dr. S. Miller'in varsayımını izlediimizde hayatın ve hayat için gerekli
koulların, birtakım baka gezegenlerde daha çabuk gelimi olabileceini görürüz. Bu
varsayımı kabul edersek, 100.000 gezegende, bizimkinden daha gelimi uygarlıkların
bulunduunu da kabul etmemiz gerekir.
Tanınmı bilim adamı, yazar ve W. von Braun'un arkadaı Prof. Dr. Willy Ley, New
York'taki konumamızda görülerini öyle açıkladı:
«Yalnız Samanyolu'ndaki yıldızların sayısı 30 milyar kadardır. Günümüz astronomi
bilginleri, bunların 18 milyarında gezegenler sistemi bulunduunu kabul ederler.
Gezegen sistemleri arasındaki uzaklıın, gezegenlerin ancak yüzde birine bir yıldız
yörüngesine girme olanaı tanıdıını düünelim. Bu durumda, hayatı destekleyecek
güçte 180 milyon gezegenle karı karıya kalırız. Bunların yüzde birinde de hayatın
gerçekten ortaya çıktıını düünürsek, geriye 1.800.000 gezegen kalır. Üzerinde hayat
bulunan gezegenlerin yine yüzde birinde «Homo Sapiens'e eit akıl düzeyindeki
canlıların yaadıklarını kabul edersek, Samanyolu’nda 18.000 uygarlık olduu ortaya
çıkar.»
Samanyolu'ndaki yıldız sayısının son sayımlarda 100 milyara çıktıı göz önünde
tutulursa, Prof. Ley'in dikkatle yaptıı hesaptaki uygarlık sayısı büyük çapta artar.
Ütopik sayıları ya da bilinmeyen galaksileri katmaksızın yapılan yukarıdaki tahmini,
biraz daha ilerletebiliriz ve 18.000 gezegenin en az yüzde birinde gerçekten hayat
olduunu ileri sürebiliriz.
Dünyaya benzer gezegenleri var olduu, gerek hesaplar, gerekse bilimsel
aratırmalar sonucu, kuku tanımaz bir duruma gelmitir. Ancak hayatı destekleyen
koulların ille de dünyanınkilerle özde olması gerekmez.
Hayatın yalnız dünyadaki koullar altında gelitii düüncesi çoktan çürütülmütür.
Oksijen ve su olmayınca hayat da olmaz inancı tümüyle yanlıtır. Öyle ki dünyamızda
bile oksijene gerek duymayan canlılar vardır. Anaerobik bakteri adı verilen bu yaratıklara
oksijen, öldürücü etki yapmaktadır. Neden uzayda aynı ekilde yaayan gelimi türler
bulunmasın?
Çalımalarını pek yakın tarihlere kadar dünyamız üzerinde younlatıran
aratırmacılar, gezegenimizi hayat için 'ideal' olarak nitelendirmilerdi. Bol bol suyu,
tükenmeyen oksijeni, organik yollarla kendiliinden yenilenen doası ve ne çok sıcak, ne
çok souk iklimiyle dünyamız, bu nitelii hak eder görünüyordu.
yi ama hayatın douu ve gelimesi böylesine katı kurallarla sınırlandırıldıında,
ortaya çıkan aırtıcı durumlara ne demeli? Bilginler, dünyada iki milyona yakın deiik
canlı türünün bulunduunu tahmin ediyorlar; bunların bir milyon iki yüz bini bilimsel
olarak tanınıyor. Ancak, tanınanlar içinde birkaç bin türün, bugün geçerli kurallar
gereince, yaamaması gerekiyor! Bu durumda, hayat için gerekli koulları belirleyen
yasaların yeni batan ele alınıp incelenmelerinden baka çıkar yol yoktur.
Normal olarak yüksek radyoaktiviteli suların mikroptan arınmı olacaı düünülebilir.
Ne var ki birtakım bakteri türleri, nükleer reaktörleri çevreleyen Dr. Siegel'in yaptıı bir
deney ise korku vericidir:
Siegel, Jüpiter'in atmosferini laboratuvarında yaratarak, birtakım bakterileri burada
üretmeyi denemitir. Bilindii gibi Jüpiter'in atmosferi, bizim anladıımız biçimde hayat
için hiç bir uygunluk göstermemektedir. Bununla birlikte Siegel'in bakterileri, amonyak,
metan ve hidrojene ramen ölmemi ve üremelerini sürdürmülerdir. Bristol Üniversitesi
entomoIojistlerinden Hinton ve Blum'un deneyi de aynı oranda ürkütücüdür. Bu bilim
adamları, bir tatarcık türünü birkaç saat 100° santigrad ısıda kuruttuktan sonra, uzay
kadar souk olan sıvı helyuma atmılardır. Daha sonra yüksek ısı vererek doal hayata
döndürdükleri hayvancıklar hiç bir ey olmamı gibi yaamalarını sürdürmüler, hatta
'salıklı' yavrular bile dourmulardı! Bunların dıında yanardalarda yaayan, ta yiyen,
demir üreten bakteri türleri de tanınmaktadır. Soru iaretleri ormanı büyüdükçe
büyümüyor mu?
Birçok aratırma merkezinde deneyler sürdürülürken, hayatın hiç bir zaman
dünyamız koullarıyla sınırlandırılamayacaının delilleri de artmaktadır. Dünya yüzyıllar
boyu, yerküreyi yöneten koullar ve yasalar çevresinde dönüp duruyor. Bu inanı,
alıılmı ölçü ve düünce sistemlerini benimseyen aratırmacıların gözlerine her eyi
bulanık ve titrek gösteren bir gözlük gibi yerleti. Uzay incelenirken de çıkarılamayan bu
gözlük yüzünden, ça açan düünürlerden Teilhard de Chardin, uzayda ancak 'hayal'in
gerçek olabileceini ileri sürdü!
Eer baka gezegenlerde yaayan akıllı yaratıklar da bizim gibi düünüyorlarsa,
kendi hayatları için gerekli koulları, bütün evren için geçerli sayıyorlar demektir. Böylece
bizim anladıımız biçimde bir hayat için kesinlikle öldürücü olan -150, 200 derece ısıda
yaayan yaratıklar, evrende hayat izi ararken -150 dereceyi de birlikte arayacaklardır.
Tıpkı bizim geçmiimizi aydınlatmaya çabalarken kullandıımız mantık gibi...
u, ya da bu zamanda ortaya çıkan her atak düünceye ütopya gözüyle bakılır. Ama
günlük gerçekler arasına giren ütopyalar sayılamayacak kadar çoktur! Burada verilen
örnekler en uzak ihtimalli türden olmakla birlikte, bugün kavramakta güçlük çektiimiz
birtakım kavramlar açıklanınca, gerçek durumuna gireceklerdir. O zaman tüm engeller
yıkılacak ve insan, evrenin gizli tuttuu bilgilere bir adım daha yaklaacaktır. Gelecek
kuaklar evrende bugün hayal edemediimiz ölçüde deiik türden canlılar bulacaklar,
biz orada olmasak bile, evrendeki tek akıllı yaratık olmadıklarını, hele hiç de en eski
yaratık olmadıklarını kabul edeceklerdir.
Yaı sekiz ya da on iki milyar olarak bilinen evrenden kopup gelen göktaları,
mikroskoplarımızın altına organik bileimlerin, izlerim getirmektedirler. Milyonlarca yıllık
bakteriler yeniden hayat kazanırken, uzaydaki sayısız günelerden çıkan sporlar,
boluu aarak gezegenlerin çekim alanına kapılmaktadırlar. Milyonlarca yıldır
süregelen dönemlerde, yeni hayat türleri yaratılmakta ve gelimektedir. Bu arada
yerkürenin her yanından toplanan sayısız ta örneklerinin incelenmesi, dünyamızın dört
milyar yıl önce meydana geldiini ortaya çıkarmıtır. Ne var ki bilimin tek bildii ey, bir
milyon yıl kadar önce, 'insanı andırır bir ey'in dünyada yaadııdır! Ve dev zaman
nehrine, aır çalımalar, büyük serüvenler ve geni çapta merak karılıında kurduu
baraja ancak 7000 yıllık bir insanlık tarihi toplayabilmitir. Evrenin milyarlarca yılla
ölçülen geçmii karısında bu sayı gülünç kalmıyor mu?
nsanın bugünkü durumuna gelebilmesi için 400.000 yıl geçmesi gerekmiti. Neden
baka gezegenler bize benzeyen ya da benzemeyen varlıkların gelimesi için daha
elverili koullar salamamı olsun? Neden baka bir gezegende bize eit ya da bizden
üstün 'rakipler' bulunmasın? Birtakım kestirme karılıklarla bu sorular hasıraltı edilemez!
Geçmite yıkılmaz görünen yasalara bugün gülündüü unutulmamalıdır. Sözgelii,
yüzlerce kuak dünyanın düz olduu inancındaydı. Binlerce yıl günein dünyanın
çevresinde döndüü ileri sürüldü. Bugün bile, Samanyolu’nun merkezinden 30.000 ıık
yılı uzakta, sıradan, minicik bir gezegen olduu ispatlandıı halde, dünyanın, her eyin
merkezi olduuna inananlarımız var.
Uzay aratırmalarında elde ettiimiz bilgiler, evren karısındaki küçüklüümüzü ve
deersizliimizi çoktan ortaya koymutur. Ancak geleceimizin evrende gizli olduu
gerçei, deerinden bir ey yitirmemitir.
Gelecee öyle bir bakmadan, geçmii tarafsızlık ve içtenlikle aratırma gücünü
bulabileceimizi sanmıyorum...
KNC BÖLÜM: UZAY GEMMZ O DÜNYAYA NNCE

TÜM KURGU-BLM yazarlarının büyükbabası sayılan Jules Verne bugün dünyaca
ünlü bir yazardır. Fantezileri çoktan kurgu-bilim olmaktan çıkmı, seksen günde
yapılabileceini düündüü dünya çevresindeki yolculuk, astronotlarca seksen altı
dakikaya indirilmitir. Biz de, bu ileri görülü yazarın yöntemini izleyerek, uzay gemisiyle
ileride yapılacak bir yolculukta neler olabileceini düünmeye çalıalım. Elbette sözünü
ettiimiz yolculuun gerçeklemesi, Jules Verne'in dülerinin gerçeklemesinden çok
daha kısa bir süre alacaktır. Bununla birlikte, uzay gemimizin 150 yıl sonra bilinmeyen
bir yıldıza gitmek için dünyadan ayrıldıını düünelim:
Gemimiz, deniz aırı gemiler büyüklüünde ve 99.800'ü yakıt olmak üzere, 100.000
ton kalkı aırlıında olsun.
mkânsız mı?
Hiç sanmam! Daha bugünden parça parça yörüngeye sokulan uzay gemileri, dünya
çevresinde dolaırlarken birletirebiliyor. Hem bu birleme ilemi yirmi yıldan az bir süre
sonra gereksiz kalacak; çünkü aya inecek dev gemileri yerde hazırlamak bir sorun
olmaktan çıkacak. Üstelik yarının roket atma ilemi için sürdürülen temel aratırmalar,
tam yolla ilerliyor. Bu aratırmalardan anlaıldıına göre, gelecein roket motoru,
gücünü nükleer enerjiden alacak ve ıık hızına yakın bir hıza ulaacak. Aynı alandaki
yeni atılımlar arasında uygulama imkânı, basit parçalar üzerinde yapılan fiziksel
deneylerle ispatlanan 'Foton Roketi' de var. Gövdesinde taıdıı yakıt, roketi ıık hızına
öylesine yaklatırıyor ki, göreliliin her etkisi, özellikle fırlatıldıı yerle, kendisi arasındaki
zaman farkı açıkça görülebiliyor. Roket çalıınca yakıt elektromanyetik radyasyona
dönüüyor ve salkım biçimi bir itici güç olarak, ıık hızıyla gövdeden ayrılıyor. Teorik
olarak bu sistemle donatılmı bir uzay gemisinin ıık hızının %99'una ulaması gerekir
ve bu hız, güne sistemimizin sınır kapılarını ardına kadar açmak için yeterlidir.
Akıllara durgunluk veren bir düünce!... Ancak yeni bir çaın belkemii sayılabilecek
olan yirminci yüzyıl insanı, büyükbabasının tanık olduu ve akıl almaz bulduu tren,
elektrik telgraf, otomobil ve uçak gibi teknolojik gelime ürünlerinin, bugün olaanüstü bir
yanı kalmadıını aklından çıkarmamalıdır. Aynı ekilde kendisi de ilk radyo yayınlarına,
renkli televizyondan izlenen ilk uzay yolculuklarına ve dünya çevresinde dönüp duran
uydulara tanıklık etmi, her halde birçounu akıl almaz bulmutu. Kukusuz onun
çocuklarının çocukları gezegenler arası yolculuklara çıkacaklar ve üniversitelerin teknik
bölümlerinde kozmik aratırmalar yapacaklardır.
Gelelim hedefi uzak bir yıldız olan uzay gemimiz yolculuuna: Her eyden önce gemi
tayfasının, vakit öldürmek için ne gibi yollar tuttuunu düünmeye çalıalım. Çünkü
Einstein'ın zafiyet Teorisine göre ıık hızının hemen altında yol alan bir uzay gemisinde
zaman, dünyada kalanlara göre çok daha yava geçer. nanılmaz gibi görünüyor ama,
uzay gemimiz ıık hızının %99'una varan bir hızla gidiyorsa, dünyada geçen bir yüzyıla
karılık, geminin içinde ancak 14,1 yıl geçiyor demektir. Uzay yolcularımızla, dünyada
kalanlar arasındaki zaman farkını, Lorentz deitirgeçlerinin verdii aaıdaki formülle
hesaplayabiliriz:
2
1 |
.
|

\
|
− =
c
v
T
t

(t: uzay yolcularına göre zaman, T: dünyadaki zaman, v: uçu hızı, c: ıık hızı.)
Uzay gemisinin uçu hızı da, Prof. Ackeret'in kurduu temel roket denklemlerine göre
hesaplanabilir:
( )
( )
(
¸
(

¸

− −
− −
=
c
w
t
c
w
c
w
t
w
v
2
2
1 1
1 1

v: ivme, w: fırlatma hızı, c: ıık hızı, t: kalkıtaki yakıt aırlıı.)
Zaman böyle aır aır akıp giderken gemi adamları hem görevleri gerei hem de
vakit öldürmek için, yanından geçtikleri gezegenleri inceleyerek, onların yerlerini
belirleyecek, görüntü analizleri yapacak, yerçekimlerini hesaplayacak ve yörüngelerini
ölçeceklerdir. Son olarak da koulları dünyamıza en çok benzeyen bir gezegeni ini yeri
olarak seçeceklerdir. Bunda amaç, tükenmeye yüz tutan yakıtlarını yenilemektir.
nilecek gezegenin dünyamıza çok benzediini kabul edelim. Daha önde de
belirttiim gibi, bunun olmaması için hiç bir neden yoktur. Gezegen, dünyamızın 8000 yıl
önceki durumuna benzememekte ve üzerinde uygarlık da aynı aamayı yaamaktadır.
Elbette bütün bunlar initen önce, gemideki araçlarla belirlenmitir. nilecek alan,
'bölünebilir madde kaynaklarına' en yakın olan bölgedir. Gemideki araçlar, uranyum
madenlerinin hangi da sıralarında bulunabileceini de güvenilir ve çabuk bir biçimde
gösterirler.
ni tasarlanan biçimde gerçekletirilir.
Gemi adamlarının gözüne çarpan ilk ey, tatan araçlar yapan, mızraklarla vahî
hayvan avlayan, otlaklarda koyun ve keçi sürüleri güden, ilkel biçimde çanak çömlek ve
ev gereçleri yapan birtakım yaratıklar olur.
Acaba bu ilkel yaratıklar, gökten inen canavar ve içinden çıkan garip eyler hakkında
ne düünürler? Her halde ilk yapacakları ey yerlere kapanıp yüzlerini topraa gizlemek
olacaktır. O güne kadar aya ve günee tapmılardır. Ama imdi olan, korkunç bir eydir:
Tanrılar gökten inmilerdir!
Olayın ilk heyecanı geçince, ilkel yaratıklar bir kaya ardına geçip olanı biteni izlemeye
koyulurlar. Az ötelerinde kafalarında çubuklu apkalar taıyan, (antenli balıklar); geceyi
gündüze çevirebilen (ııldaklar) tanrılar harıl harıl çalımaktadırlar. Yabancılar hiç güç
harcamadan göe yükselirken (roketli kemerler) gezegen sakinleri neredeyse küçük
dillerini yutarlar. Bilinmeyen 'hayvanlar' homurdana vızıldaya gökte uçmaya balayınca
da (helikopterler ve her ie yarayan taıtlar) yüzlerini yine topraa gömerler. Son olarak
tüyler ürpertici bir 'bumm' sesi duyulur (deneme patlaması). Yaratıklar çil yavrusu gibi
daılarak maaralarına kaçıırlar. Artık astronotlarımız onların gözünde yüce birer
tanrıdır.
Günler geçer. Uzay adamları youn çalımalarını sürdürürler. Bir gün rahipler ve
büyücülerden oluan bir topluluk tanrılarla iliki kurmak için, ilkel içgüdüleriyle
kestirdikleri bakana yaklaırlar. Yanlarında konukseverliklerini gösterecek armaanlar
vardır. Uzay adamlarımız elektronik beyin aracılııyla onların dillerini hemen örenirler
ve nezaketlerine teekkür ederler. Uzun uzadıya kendilerinin tanrı olmadıını, tapmaya
deer bir üstünlük taımadıklarını anlatırlarsa da, sonuç alamazlar. lkel dostlarımız
baka türlü düünememektedir. Onlar yıldızlardan gelmi, büyük güçler göstererek
mucizeler yaratmılardır. Tanrılardan baka bir ey olamazlar! Uzay adamları direnerek
yardım teklif ederler. Yine sonuç yoktur. Olan bitenler çoktan, karılarındaki ilkel
yaratıkların anlayı sınırlarını amıtır.
ni gününden sonra olacakları tam olarak kestirmek güçtür, ancak aaıdaki
eylemlerin, önceden düünülmü bir tasarı gereince uygulanabilecei düünülebilir.
Nüfusun bir bölümü kazanılarak, dünyaya dönü için gerekli olan uranyum'un
aratırılması ve çıkarılması için eitilir.
Yaratıkların en akıllısı 'kral' seçilir. Gücünün apaçık belirtisi olarak, tanrılarla
dorudan doruya iliki kurulabilecei bir telsiz aracı verilir.
Uzay adamlarımız onlara basit uygarlık gereklerini ve birtakım ahlâk kavramlarını
öretirler. Özellikle seçilmi kadınlar gemi adamlarınca döllenir. Böylece doal evrimin
birkaç aamasını atlatan bir soy doar.
Bu soyun uzayda uzmanlaabilmesi için ne kadar zaman geçmesi gerektiini kendi
tecrübelerimizden biliyoruz. Neyse, uzay adamlarımız dönü yolculuuna balamadan
önce, arkalarında ancak çok çok sonra, yüksek teknik yetenekleri olan ve matematik
temellere kurulmu bir uygarlıın anlayabilecei birtakım izler ve iaretler bırakırlar.
Gezegen yaratıklarını, kendilerini ileride bekleyen tehlikelere karı uyarmanın ne
ölçüde yarar salayacaını da kestirmek pek güçtür. Onlara korkunç kıtalararası
savaları ve atomik patlamaları konu alan filmler gösterdik ve savaın irençliini
anlattık diyelim. leri uygarlık düzeyine ulaan ve tarih kitapları tiksindirici savalardan
geçilmeyen yirminci yüzyıl dünyası bile, durmadan 'sava ateiyle' oynadıına göre,
onların da her eye ramen, bir gün aynı çılgınlıa düeceklerini düünmek yerinde olur
sanırım!
Uzay gemisi evrenin karanlıklarında kaybolup gidince, geride kalan dostlarımız, bu
inanılmaz mucizeyi konumaya balayacaklardır: Tanrılar buradaydı! Balarından
geçenleri babadan oula, anneden kıza geçecek destanlar biçimine sokacaklar,
tanrıların geride bıraktıı armaanları, küçük araçları tapınaklarına kaldırarak, kutsal
emanetler olarak koruyacaklardır.
Eer yazıyı kefetmilerse, olanları korkunç, olaanüstü ve mucizevî diye niteleyerek
yazmaya koyulacaklardır. Kitapları ve resimleri, saır edici gürültülerle gökten inen bir
uçan gemiyi ve altın elbiseli tanrıları anlatacaktır. Denizlerin ve karaların üstünde uçan
sava arabalarından, korkunç silâhlardan söz edecek, tanrıların geri dönmeye söz
verdiklerini, altını çize çize belirteceklerdir.
Bir zamanlar gördüklerini kayalar üzerine çizmeye koyulacaklardır:
Kafalarında balıklar ve çubuklar bulunan ekilsiz devler; göüslerinde çantalar
taıyan yaratıklar; ne olduu bilinmeyen varlıkların binip gökyüzünde dolatıkları toplar;
üstünde ıınların fıkırdıı denekler, kocaman böceklere benzeyen ve taıt aracı
olduu kesin olan garip biçimler...
Uzay gemimizin ziyaretinin douracaı türlü etkiler saymakla bitmez. Kitabımızın ileri
sayfalarında, eski çalarda dünyamızı ziyarete gelen 'tanrıların' da ne gibi izler
bıraktıklarını göreceiz.
Gezegende bıraktıımız dostlarımızın bu olanlardan sonraki hayatlarını izlemek
kolaydır. Gizlice seyrettikleri tanrılardan, epey yeni ey örenmilerdir. Geminin indii
alan, kutsal bölge olarak açıklanır. Din merkezi sayılabilecek olan bu alanda, belirli
dönemlerde, 'hac' toplantıları yapılır ve tanrıların 'kahramanlıkları' anlatılır. Astronomik
kurallara uygun piramitler ve tapınaklar kurulur. Yüzyıllar geçer. nsanlar çoalır ve
savaa balar. Sonunda kutsal yerlerin çou toprak altında kalır. Daha sonra tanrıların
yerlerini bulan baka kuaklar gelir, kazılar yapılır ve bu kuakların karısına binlerce
anlaılmaz kalıntı çıkar.
te biz, bugün aynı aamadayız. Üstelik aya inmeyi ve uzayın birçok sırrını çözmeyi
de baardıımız için, düünce boyutlarımız oldukça geni. Dev bir geminin, güney
denizlerindeki ilkel yerlileri ne ölçüde etkilediini biliyoruz. Cortes'in Güney Amerika
insanlarını nasıl korkuttuunu kitaplarımız yazıyor. Bu bakımdan, silik de olsa, bir uzay
gemisinin tarih öncesi dönemlerde nasıl etkili olduunu düünebiliriz.
imdi soru iaretleri ormanını meydana getiren açıklanmamı kalıntılar dizisine yeni
bir açıdan bakmalıyız. Bir araya geldiklerinde, tarih öncesi uzay yolculuklarından arta
kaldıkları anlamını taıyorlar mı? Bizi geçmiin karanlıklarına götürürken, aynı zamanda
geleceimiz için yaptıımız tasarılara ıık tutuyorlar mı?
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: AÇIKLANAMAYANIN MKÂN DII DÜNYASI

TARHSEL GEÇMMZLE ilgili bilgiler, dolaylı bilgilerden bir araya getirilmitir.
Kazılar, eski kitaplar, maara resimleri, destanlar v.b... Bütün bu malzeme, etkileyici ve
ilginç bir mozaik levhanın yapımında kullanılmıtı. Ancak parçaları, yalnızca önceden
tasarlanmı bir düünce biçimine uyabiliyordu. Çou zaman da çimento apaçık
görülüyordu. Bir olay öyle, öyle olmutur... Bu baka türlü açıklanamaz. Eer
bilginlerimiz öyle istiyorlarsa öyle olsun. Ama var olan düünce biçimlerinden ve geçerli
varsayımlardan kukuya düüp de, sorular sormaya balayınca tepki görüyorsak,
aratırmanın sonu gelmi demektir. Geçmiimiz ancak bir yere kadar dorudur. Yeni
görüler ortaya çıktıında, eski varsayım hemen atılmalı ve yerine, o görülerden bir
yenisi getirilmelidir. Yeni varsayımı, geçmii açıkladıı sanılan eski varsayımların yerine
koyma zamanı gelmitir.
Güne sistemi, evren, mikrokozm ve makrokozm hakkındaki bilgiler, teknoloji, tıp,
jeoloji ve biyolojideki ilerlemeler, uzay yolculuklarının balaması ve bu türden birçok ey,
dünyamızın görüünü elli yıl içinde olduu gibi, deitirmitir.
Bugün, aırı ısı deiimlerine dayanabilecek uzay elbiseleri yapılabileceini biliyoruz.
Bugün uzayda dolamanın ütopik bir düünce olmadıını biliyoruz. Renkli televizyon
mucizesini benimsemi durumdayız. Iıın hızını ölçebildiimiz gibi, Einstein'ın zafiyet
Teorisini de ispatlayabiliyoruz.
Dünyamızın görüntüsünü çevreleyen buz kalıbı erimeye balarken ortaya atılan yeni
varsayımlar, beraberlerinde yeni kriterler getiriyorlar. Sözgelii, gelecekte arkeolojinin
yalnızca kazılar yapmakla uraan bir bilim dalı olmayacaı imdiden anlaılıyor.
Bulunan kalıntıların toplanması ve sınıflandırılması yeterli görülmüyor. Geçmiimizin
güvenilebilir bir resmini çizmek için öteki bilim dallarının da ie karıması bekleniyor.
Öyleyse imkânsızlıklar dünyasına, bütün merakımız ve açık fikirliliimizle girelim.
'Tanrıların' bize bıraktıı mirasa sahip çıkalım:
On sekizinci yüzyılın balarında, Topkapı Sarayında, Amiral Pîrî Reis'e ait birçok eski
harita bulunmutu. Berlin Devlet Kitaplıında saklanan ve Akdeniz'le Lût gölü dolaylarını
tam olarak gösteren atlaslar da bu amiralindi.
Bir süre önce bütün bu haritalar incelenmek üzere Amerikalı haritacı Arlington H.
Mallery'e verildi. Mallery bütün corafî konuların haritalarda yer aldıını, ancak gerçek
yerlerinde bulunmadıklarını belirtti ve Amerikan donanması haritacılarından Walters'ın
yardımını istedi. Walters ve Mallery, uzun çalımalardan sonra haritaları modern bir
küreye uygulamayı baardılar. Çıkan sonuçla, bilim çevrelerinde yer yerinden oynadı:
Haritalar kesinlikle doru çizilmiti. Üstelik Akdeniz ve Lût gölü çevresini göstermekle
kalmıyor, Kuzey ve Güney Amerika kıyılarını, hatta Antarktika'nın ana hatlarını da
çiziyordu. Daha da aırtıcı olarak, Pîrî Reis'in haritalarında yalnız kıtaların dı hatları
deil, da sıraları, doruklar, adalar, nehirler ve ovalar tam bir dorulukla görünüyordu.
Jeofizik yılı olan 1957'de haritalar, hem Weston Gözlem evi yönetmeni, hem de
Birleik Devletler Donanması haritacısı olan Cizvit Rahibi Lineham'a verildiler. Lineham,
titiz aratırmalardan sonra haritaların akıl almaz ölçüde doru olduklarını, üstelik o
günlerde bile doru dürüst kefedilmemi bölgeleri açıkça gösterdiklerini bildirdi. in en
akıl almaz yanı, haritalarda ayrıntılarıyla görülen Antarktika dalarıydı. Çünkü bu dalar
1952 yılında, ses yansıtıcı araçlarla kefedilebilmiti. Daha önce varlıkları bilinmiyordu
ve Antarktika tarih boyunca hep buzlarla kaplı kalmıtı!
Prof. Charles H. Hapgood ve matematikçi W. Strachan'm son çalımaları bize daha
da tüyler ürpertici bilgiler getiriyorlar. Uydulardan çekilmi dünya fotorafları, Pîrî Reis'in
haritalarıyla karılatırılınca ortaya korkunç bir benzerlik çıkmı. Bilim adamları bu
haritaların asıllarının çok yükseklerden çekilmi fotoraflar oldukları sonucuna varmılar.
Bunu nasıl açıklayabiliriz?
Bir uzay gemisi Kahire'nin tam üstünde, fakat çok yükseklerde uçarken fotoraf
makinesini aaıya dorultuyor. Film banyo edilince ortaya öyle bir görüntü çıkıyor:
Kahire merkez olmak üzere, 5000 kilometrelik bir dairenin içinde kalan bölgeler doru
olarak görünmekte. Çünkü bu bölgeler mercein tam altına gelmitir. Ancak resmin
merkezinden uzaklatıkça ülkeler ve kıtalar büzülmeye, gerçek biçimlerini yitirmeye
balıyorlar.
Neden?
Dünyanın küre biçiminde olması yüzünden merkezden uzaklatıkça kıtalar 'Aaı
doru batmaktadır' da ondan! öyle ki, Güney Amerika, uzunlamasına bir büzülme
göstermektedir. Aynı büzülme, ne hikmetse, Pîrî Reis'in haritalarında ve A.B.D.
uydularından çekilen fotoraflarda da vardır.
Çabucak karılık bulunabilecek birkaç soru sorulabilir. Bu haritalar atalarımızın
elinden mi çıkmıtır? Hayır! Çünkü yapılmaları için çok ileri bir tekniin bulunması
gerekiyordu... Havadan resim çekebilecek düzeye ulamı bir teknik!
Haritaların çizildii dönemlerde böyle bir teknik bulunmadıına göre, ne yolla
çizildiklerini nasıl açıklayacaız? Düünce boyutlarımızı atıı ve mantık kurallarına
uymadıı için belki hiç aldırmayacaız. Ya da bütün cesaretimizi toplayarak haritaların,
bir uzay gemisinden çekilen fotoraflar aracılııyla çizildiini ileri süreceiz.
Pîrî Reis'in haritaları, kukusuz asıllarının kopyasının, kopyasının, kopyasıydı.
Bununla birlikte, asılları olduunu ve on sekizinci yüzyılda çizildiklerini kabul etsek bile,
nasıl çizildikleri yolunda en ufak bir açıklama yapamayız. Çünkü onları çizen kimse ya
da kimselerin, uçabilmeleri ve fotoraf çekmesini bilmeleri gerekmektedir! Pîrî Reis'in de
kalyonlarından baka bir aracı olmadıına göre...
And dalarının Peru eteklerinde, denize oldukça yakın bir düzlükte antik Nazca ehri
uzanır. ehrin kuzeyindeki Palpa vadisinde de elli dokuz kilometre uzunluunda, bin altı
yüz metre geniliinde düzgün bir erit vardır. eritte, paslanmı demiri andıran bir sürü
tatan baka bir ey görünmez. Bölge yerlileri buraya «pampa» adını verirler. Oysa
ortalıkta bir tek ot bile yoktur. Nazca düzlüünden uçakla geçerseniz, gözünüze dev
çizgiler çarpar. Bunların bir bölümü birbirine paraleldir, bir bölümüyse birbiriyle kesiir.
Ayrıca iç içe geçmi olan büyük dörtgenlerle çevrili olanlar da vardır.
Arkeologlar bunların nka yolları olduklarını ileri sürerler.
Mantıkdıı bir düünce! Birbirine paralel olan, birbiriyle kesien, düzlükte uzanıp
giderken ansızın bitiveren yollar nkaların ne iine yarayabilirdi!
Yolu andıran çizgilerin bulunduu bölgede, tipik Nazca ii çanak çömlekler ortaya
çıkarılmıtır. Ancak bu sebepten dolayı, geometrik biçimde düzenlenmi çizgileri Nazca
kültürüne balamak, gerçekleri geni çapta basitletirmekten baka bir ey deildir.
Bölgede ciddî kazılar 1952 yılından sonra balamıtır. Yine de, ortaya çıkarılan
eserler doru dürüst sıralanmamıtır. Yalnız geometrik biçimler ve çizgiler ölçülmütür.
Ortaya çıkan sayılar, çizgilerin astronomik tasarılar gereince çizildiini ileri süren
varsayımı dorulamaktadır. Peru eski eserleri uzmanı Prof. AIden Mason ise bu
çizgilerde, bambaka bir din türünün ve özel bir takvimin gizlendiini savunmaktadır.
60 km. uzunluundaki Nazca düzlüünün havadan görünüü, bana tek bir eyi
hatırlattı: Bir havaalanı!
O da nereden çıktı diyebilirsiniz.
Aratırma (=bilgi), ancak, incelenecek bir ey bulunduu zaman yapılabilir.
ncelenecek ey bulamayınca da, yorulmak bilmeden çalıılır düzeltilir ve ortaya, var
olan mozaik levhaya tam tamına uyan parlak ve düzgün bir ta parçası çıkarılır. Klasik
arkeoloji, nka öncesi insanlarının kusursuz bir yer ölçme tekniine sahip olabileceklerini
kabul etmez. O çalarda uçaın var olduunu ileri sürmek ise tam anlamıyla arlatanlık
olur.
Öyleyse Nazca'daki çizgiler hangi amaca hizmet ediyorlardı? Benim görüüme göre,
bir modelden dev ölçeklerle büyütülerek ve bir koordinatlar sistemi kullanılarak, ya da
uçan bir nesneden verilen talimatlara uyularak çizilmilerdi. Bununla birlikte Nazca
düzlüünün kesinlikle bir ini alanı olduunu ileri sürecek deilim. Yapımında demir vb.
madenler kullanılmı olsa bile, bunu ispatlayacak herhangi bir kalıntı bulunamaz. Çünkü,
taın on binlerce yıl dayanabilmesine karılık, birçok metal birkaç yıl içinde aınıp gider.
Bu durumda öyle bir varsayım ileri sürebiliriz:
Çizgiler, 'tanrılara,' «Buraya inin! Her ey sizin emrettiiniz biçimde hazırlandı»
demek için çizilmilerdi. Geometrik biçimlerin yaratıcıları 'tanrıların' yere inebilmesi için
nelerin gerekli olduunu, belki çok iyi biliyorlardı.
Peru'nun birçok bölgesinde da eteklerinde, uçak nesnelere yol göstermek için
yapıldıkları kukusuz, kocaman iaretler vardır.
Bunların en ilginci, Pisco körfezini çevreleyen killi tepelere kazılmı olandır. 245
metre uzunluundaki bir iaret kilometrelerce uzaktan açıkça görünür. lk bakıta bir
sürü eye benzetilebilir. Diyelim üç çatallı bir zıpkına ya da üç kollu bir amdana... Ama
bunların hiç biri deildir. aretin orta kolonunda upuzun bir halat bulunmutur. Nedir bu?
Çok eski bir sarkacın kalıntısı mı?
Bu sorulara, var olan dogmalar yardımıyla karılık bulmaya çalımak, karanlıkta
görmeye çalımaktan farksızdır. Ama bilginler, her zaman olduu gibi, bunlara da birer
kulp takabileceklerini ve arkeolojinin kocaman mozaik levhasına uydurabileceklerini
sanmaktadırlar.
Peki ama, nka öncesi insanlarını, o akıl almaz çizgileri, ini eritlerini çizmeye iten
güç neydi? Onları Lima'nın güneyindeki killi tepelere yüzlerce metre uzunlukta iaretler
yapmaya götüren nasıl bir çılgınlıktı?
Çok yükseklerden gelmesini bekledikleri varlıklar olmasaydı, çaın araçlarıyla yıllar
alabilecek çabalara giriirler miydi? Daha dorusu, uçan yaratıklardan haberleri
olmasaydı, böylesine anlamsız görünen aır ilere atılırlar mıydı?
Görüldüü gibi, ortaya çıkan kalıntıların ve eski eserlerin açıklanmasında, arkeoloji
tek baına yetersiz kalmaktadır. Deiik aratırma alanlarından gelecek bilim
adamlarının bir araya toplanması, bilmecelerin çözümünü hızlandıracaktır. Düünce
alıverileri ve tartımalar, karanlıkta kalmı noktalara ıık tutulmasını salayacaktır.
Ancak bütün bu bilim adamları, kalıplamı düüncelerden uzaklamaya karı koyup
bizim sorduumuz biçimde soruları alaya almaya balarlarsa, toplu aratırmanın hiç bir
kesin sonuca varamama tehlikesi doacaktır. Ne yazık ki akademik çevrenin bilim
adamları kendilerine öretilenin dıında gerçek tanımazlar ve geçmi çalardaki uzay
yolculuklarından söz edenlere bir ruh doktoruna görünmelerini tavsiye ederler.
Fakat deien bir ey yoktur. Sorular yine karılıksız kalmı, açıklanamayan
kalıntılar, arttıkça artmıtır. öyle ki, ekinoksları veren, astronomik mevsimleri açıklayan,
ayın her saatteki durumunu ve hareketlerini gösteren, bütün bunlarda dünya dönüünü
hesaba katan bir takvime ne buyurulur? Bu takvim Tiahuanaco'da, kuru çamurun içinde
bulunmutur ve içindeki her ey kesinlikle dorudur. Bu da onu tasarlayan, ortaya koyan
ve kullananların bizden üstün bir uygarlık düzeyine ulamı olduunu ispatlamaktadır.
(Kendimize olan sonsuz güvenimiz, bu ispatı nasıl kabul edecek bilmiyorum!)
Bir baka akıl almaz kalıntı da, Eski Tapınakta bulunan yedi buçuk metre boyundaki
Büyük Put'tur. Tek parça kırmızı kum taından yapılan put, yaklaık olarak yirmi ton
aırlıındadır. Ancak asıl büyük akınlık, putun üzerindeki yüzü akın sembolün
kazılmasındaki ustalık ve düzgünlükle, saklandıı tapınaın ilkellii arasındaki çelikiden
domaktadır. Aslında tapınaa 'eski' denmesinin nedeni, yapımında kullanılan ilkel
tekniktir.
H.S. Bellamy ve P. Allan, 'The Great Idol of Tiahuanaco' (Thiahuanaco'nun Büyük
Putu) adlı kitaplarında putun üzerindeki sembollerin anlamlarını deliller göstererek
açıklamılardır. Varılan sonuçlar, temeli küre biçimli bir dünya olan çok büyük bir
astronomi bilgisinin puta aktarıldıını göstermektedir.
Sembollerin belirttii olaylar, Hoerbiger'in 1927'de, yani putun bulunmasından be yıl
önce, yayınlandıı 'Gezegenler Teorisi'nde sözü edilen olayların aynısıdır. Gezegenler
Teorisi'nde, bir gezegenin dünyamızın çekim alanına girdii ve aradaki uzaklık
azaldıkça, dünyanın dönü hızının da azaldıı ileri sürülür. Teoriye göre, gezegen
sonunda parçalanmı ve ay olumutur.
Putun üzerindeki semboller, bir gezegenin 288 günlük bir yılda dünya çevresinde 425
tur yaptıını belirtir. Bu olaanüstü olay, Hoerbiger'in görüünü dorular görünmektedir.
Beilamy ve Allan putta, uzayın 27.000 yıl önceki durumunun anlatıldıını belirtmekte ve
«Puttaki yazılar ileriki kuaklara olanları anlatacak bir kayıt izlenimini veriyor.»
demektedirler.
Yüksek deeri olan bu antik esere 'eski bir tanrı heykeli' deyip geçemeyiz. Üzerindeki
sembollerin anlamları kesin olarak açıklandıı için karımıza öyle bir soru çıkar: «Bu
astronomi bilgisini, yapı sanatında bile pek geri olan ilkel insanlar mı bir araya getirmiti,
yoksa bu bilgi dünya-dıı bir kaynaktan mı gelmiti?»
Hangisini kabul edersek edelim, gerek putun, gerekse takvimin üzerinde böylesine
karmaık bir bilgi kütlesinin bulunması, tüyler ürperticidir.
Tiahuanaco'daki sırlar bunlarla da bitmiyor. ehir, yerleme bölgelerinden
kilometrelerce uzaa ve 4.000 metre yüksee kurulmu, ulamak için Cuzco'dan (Peru)
yola çıkmak, günlerce demiryolu ve kayıkla yol almak gerekiyor. ehrin bulunduu
yüksek plato, bilinmeyen bir gezegenin yüzeyini andırıyor. Atmosfer basıncının deniz
düzeyindekilerden yarı yarıya az oluu ve oksijenin de aynı oranda düük bulunması,
insan gücü gerektiren ileri bir ikence haline getiriyor. Ama yerlemenin kalıntıları bütün
bu engellerle alay eder gibi göe yükseliyor.
Elimizde Tiahuanaco ile ilgili gerçek olduu bilinen bir gelenek yoktur. Bu da
bilginlerin, kalıtım yoluyla günümüze gelen tam ve doru öretilerine dayanarak, ehrin
sakladıı sırları çözmesini engeller. Kalıntıların üzerine, geçmiin esrarengizlii,
karanlıı ve bizim bilgisizliimiz sis gibi çökmütür.
ehirde duvarlar 100 ton aırlıında kumtaı bloklar üzerine, 60 tonluk baka bloklar
konularak yapılmıtır. Bakır kenetlerle tutturulan kocaman kare biçimi talar, pürüzsüz
oluklarla birletirilmilerdir. Oradaki bütün ta ileri, üstün bir ustalık iidir. 10 ton
aırlıında ta bloklarda, ne ie yaradıı henüz açıklanamayan iki buçuk metre
uzunluunda delikler açılmıtır. Be metre uzunluunda aınmı kaldırım taları da
ehrin sırları arasındadır. 1.80 metre uzunluunda ve yarım metre geniliinde su
boruları, balarından korkunç bir felâket geçmi gibi saa sola saçılmılardır.
Saydıklarımızın hepsinde çok aırtıcı, usta bir içilik göze çarpmaktadır. Tiahuanacolu
atalarımızın, su borularını bugün bile ulaılamayan bir pürüzsüzlük ve düzgünlüe
getirmekten baka ileri, güçleri yok muydu? Hem de yeterli âletleri olmadıı halde!
Hayatlarının önemli bir bölümünü -o çaın araçlarıyla böyle olması gerekir- nasıl bu ie
vermilerdi?
Arkeologların onardıkları bir avluda, yıınlarla ta büst durmaktadır. Dikkatle
incelendiinde bu büstler deiik ırklara özgü yüz biçimleri göstermektedirler. Bazı
yüzler ince, uzun; bazıları kalın, i dudaklı; bazıları iri ya da gaga burunludur. Çok
deiik kulak biçimlerinin yanı sıra, yüz ifadeleri de bazısında sert, bazısında
yumuaktır. Birtakım büstlerin tepesinde de garip balıklar durmaktadır. Bize çok
yabancı gelen bu büstler, önyargılarımız ve inatçılıımız yüzünden anlayamadıımız bir
haber iletiyor olamazlar mı?
Güney Amerika'nın arkeolojik harikalarından biri de yine Tiahuanaco'daki Güne
Kapısıdır. Tek parça tatan yaratılan bu dev eser, yaklaık olarak üç metre yükseklikte
ve be metre geniliktedir. Aırlıı 10 ton kadar tahmin edilmektedir. Kapının üzerinde
üç sıra olarak dizilmi 48 kare biçimi ekil vardır. ekillerde, uçan tanrıyı temsil eden bir
varlık gösterilmektedir.
Esrarengiz Tiahuanaco ehrinden söz eden efsaneler, buraya yıldızlardan altın bir
geminin geldiini söylerler. Gemiden, dünyanın Büyük Anası olmak isteyen Oryana adlı
bir kadın inmitir. Oryana'nın yalnız dört perdeli parmaı vardır. Büyük Ana Oryana, 70
çocuk dourduktan sonra yıldızlara dönmütür.
Gerçekten de Tiahuanaco dolaylarında dört parmaklı varlıkları gösteren çok çok eski
resimler bulunmutur. Kesin yaı bilinemeyen bu resimlerin ne olduunu, ya da
efsanenin nereden doduunu bildirecek hiç bir kayıt yoktur.
Bu ehir ne gibi sırlar saklamaktadır? Bolivya platolarında çözülmeyi bekleyen baka
dünyalardan mesajlar nelerdir? Tiahuanaco kültürünün balangıcı ve sona ermesi
hakkında en ufak bir bilgi olmadıı halde, birtakım arkeologlar, buldukları birkaç gülünç
kil heykelcie dayanarak, ehrin 3000 yıl önce kurulduunu ileri sürerler. Oysa bu
parçacıkların, Güne Kapısıyla hiç bir ortak yanları yoktur. Bilginler, her eyi kolaylarına
gelen biçimde açıklamaya alımılardır. Kırık bir çömlei, uradan buradan buldukları
parçalarla birletirir, düzenlenmi bütüne bir etiket yapıtırarak akıl almaz kültürleri
açıkladıklarını sanırlar. Böylece her ey sevgili mozaiklerine uymutur! Bu yöntemi
uygulamak, geçmite yüksek teknik yeteneklerin var olabileceini ve uzaylıların gelerek,
tarih öncesi insanını etkilediklerini ileri süren düünceye bir ans tanımaktan çok daha
kolaydır. Zaten, unun urasında, geçinip gitmek varken, böyle garip düünceler ileri
sürmenin ne anlamı var?
Güney Amerika'dan söz ederken Sacsayhuaman'ı da unutmamalıyız! Ancak burada,
Cuzco ehrini çevreleyen görkemli savunma surlarının, 100 ton aırlıındaki tek parça
blokların, turistlerin önünde hatıra fotorafı çektii 450 metre uzunluk ve 15 metre
genilikteki asma bahçelerinin durumunu anlatacak deilim. Anlatmak istediim,
tanınmı nka kalelerinin bir kilometre kadar ötesinde bulunan, bilinmeyen
Sacsayhuaman'dır. Hayal gücümüz bile, atalarımızın 100 ton aırlıındaki bir kayayı ta
ocaından çıkarmak, oldukça uzak bir yere taımak ve ilemek için ne gibi teknik
yeteneklere sahip olması gerektiini kavrayamaz. Ancak 20.000 ton aırlıında baka
bir blokla karılaınca, yirminci yüzyıl tekniine alımı bir insan bile beyninden
vurulmua döner. Bu dört katlı bir ev büyüklüündeki ta blok, Sacsayhuaman
kalıntılarından az ötede ziyaretçilerin gözü önüne serilmi yatmaktadır. Üzerinde çok
ince ve usta ilemeler, basamaklar, rampalar, delikler ve helezonlar vardır. Her halde
nkalar, bu benzeri görülmemi dev eseri, bo vakitlerini deerlendirmek için oturup
yapmamılardı. Mutlaka bizce bilinmeyen bir amaca hizmet ediyordu. Ancak iin en
korkunç yanı, bu dev eser, bilmeceyi daha da karıtırmak istercesine tepetaklak
durmaktadır! Böylece merdivenler tavandan aaıya doru inmekte, delikler kumbara
çentii gibi baka baka yönlere bakmakta, iskemleyi andıran resimler havada yüzermi
gibi görünmektedirler. nsan eli ve insan çabasının bu taı kazdıını, taıdıını ve
ilediini düünebilir miyiz? Düünsek bile onu hangi akıl almaz gücün alıp tersine
çevirdiini bulabilir miyiz?
Hangi dev güçler, burada i baındaydı? Ve hangi amaçla?
Ziyaretçi bunları düüne düüne ilerlerken, 800 metre ötede, çok yüksek ısılarda
kayaların erimesi sonucu ortaya çıkabilecek kaya camlamalarıyla karılaır. akınlıı
bir kat daha artan ziyaretçiye, bu camlamayı buzulların yaptıı söylenir. Her sıvı gibi
buzullar da tek yöne doru akarlar. Camlamanın oluturduu dönemlerde, sıvının bu
özelliini deitirmi olabileceini düünemeyiz. Daha dorusu, buzulların 16.000
metrekarelik bir alanda, sekiz ayrı koldan, sekiz ayrı yöne doru aktıını mantıımız
kabul etmez!
Sacsayhuaman ve Tiahuanaco tarih öncesi yüzlerce sır saklar. Bunların bir bölümü,
üstünkörü ve inandırıcı olmaktan uzak açıklamalarla geçitirilmitir. Ancak Peru'daki
kaya camlamasının tıpkısı, Gobi çölündeki kumlarda ve Irak'taki kazı bölgelerinde de
görülmektedir. Bu türden kaya ve kum camlamalarının neden Nevada çölünde atom
bombası denemeleri yapıldıktan sonra ortaya çıkan camlamalara benzediini kim
açıklayabilir?
Tarih öncesi bilmeceleri çözüp inandırıcı açıklamalar yapmanın zamanı gelmitir.
Gerekli kuruluların bu konuda aratırmacıların balaması için emir vermeleri
gerekmektedir. öyle ki, Tiahuanaco'da sunî biçimde olumu birtakım tepeler vardır.
4.300 metrekarelik bir alana daılmı duran bu tepelerin 'tavan'ları hep aynı
yüksekliktedir. Bunların altında bina ya da tapınak gibi bir eyin bulunması gerekir. Ne
var ki, bugüne kadar tepeler zincirine bir tek kazı bile yapılmamı, bir tek kazma darbesi
bile vurulmamıtır. Bu ite çalıtırılacak kiilere ödenecek paranın bulunma zorluklarını
kabul ediyorum. Ancak, bu bölgelere giden turistler, adım baında hiç bir ii gücü
olmayan askerler ve subayları görmektedirler. Hiç olmazsa, bu kiiler, uzmanların
önderliinde çalıtırılamaz mı?
Dünyada bir dolu ey için para çabucak bulunabilmektedir. Özellikle geleceimizin
aratırılması bu eylerden biridir. Geçmiimiz karanlık kaldıı sürece, gelecee bakmak
hiç bir yarar salamayacaktır. Acaba geçmiimiz teknik çözümlere ulamamızı
salayamaz mı? Bugün üzerinde kafa patlattıımız ve bulmaya çalıtıımız yenilikler,
çok eski çalarda var olup sonradan toprak altına girmi olamaz mı?
Modern aratırmacılar, bütün ısrarlara ramen, geçmii incelememekte direnebilirler.
Ama hiç olmazsa, modern ölçü araçları geçmii aratıranların emrine verilemez mi?
Bugüne kadar hiç bir bilim adamı, elindeki modern araçlarla Tiahuanaco'da,
Sacsayhuaman'da, efsanevî Sodom'da ya da Gobi çölünde ne kadar radyasyon
bulunduunu ölçmemitir. Çivi yazısı tabletler ve insanlıın bütün eski kitapları, göklerde
gemileriyle dolaan 'tanrılardan, yıldızlardan gelen, ellerinde korkunç silâhlar bulunan ve
yine yıldızlara dönen 'tanrılar'dan söz etmektedirler. Neden bu eski 'tanrılar'ın kimler ve
neler olduklarını aratırmıyoruz? Radyo Astronomlarımız, uzaya hiç durmadan sinyaller
göndermekte ve bilinmeyen akıllı yaratıklarla iliki kurmaya çalımaktadırlar. Neden çok
daha yakınımızda bulunan, dünyaya izlerini bırakmı, akıllı yaratıkları aratırmakla ie
balamıyoruz? O izler hepimizin görebilecei biçimde, dünyanın dört bucaına daılmı
olarak incelenmeyi beklemektedirler.
Günümüzden iki bin yıl önce, Sümerliler, parlak geçmilerini yazıya dökmeye
balamılardı. Bu geçmite anlatılan insanların, nereden geldiklerini bilmiyoruz. Tek
bildiimiz, Sümerlilerin beraberlerinde çok ilerlemi bir kültür getirdikleridir. Sümerliler
tanrılarını hep da tepelerinde aramılardı. Öyle ki oturdukları bölgede da bulunmadıı
zaman, sunî bir 'da’ yapma yoluna giderlerdi. Astronomi bilgileri akıl almaz ölçüde
ileriydi. Gözlem evleri, ayın dönülerini, bugünkü hesaplardan ancak 0,4 saniye farkla
bulmulardı. lerde daha uzun söz edeceimiz Gılgamı Destanından baka, çok çarpıcı
bir ey daha bırakmılardı: Kuyuncik (eski Ninova) tepesi dolaylarında bulunan bir
hesabın sonucu! Modern sistemimizle bu sonuç on be basamaklı bir sayıdır:
195.955.200.000.000
Batı uygarlıının dedesi sayılan Yunanlılar, ise, uygarlıklarının en parlak
dönemlerinde bile 10.000'in üstüne çıkamamı ve 10.000'den ötesini kısaca 'sonsuz'
diye kestirip atmılardı.
Çivi yazıları Sümerlilerin çok çok eski bir geçmii olduunu ileri sürer. Tabletlerin
yazdıına bakılırsa, ilk 10 Sümer kralı 456.000 yıl hüküm sürmü, Tufandan sonra
Sümer ırkının yeniden kuruluuyla görevlendirilen 23 kral 24.510 yıl, 3 ay, 3,5 gün bata
kalmıtır.
Sözü edilen hükümdarların adları damga ve paralara kazılıdır. Ancak yaadıkları ileri
sürülen çok çok uzun yıllar, düünce boyutlarımızı amaktadır. Öyleyse, bugünkü
düünü biçimimizi, artlanmalarımızı bir yana bırakarak, çada bilgilerin ııında
geçmie dönelim:
Binlerce yıl önce, yabancı uzay adamlarının, Sümerlileri ziyarete geldiini düünelim.
Bu yaratıkların, Sümer kültürünü ve uygarlıının temelini attıktan, insanlıın gelimesine
böylece bir uyarımda bulunduktan sonra geldikleri gezegene döndüklerini kabul edelim.
Deneylerin ne gibi sonuçlar verdiini görmek için de her yüzyılda bir dünyaya
uradıklarını düünelim. Burada Einstein'ın zafiyet Teorisi yeniden iin içine giriyor.
Eer bu akıllı yaratıklar ıık hızının hemen altında yolculuk ettilerse. Sümerlilerin her be
yüz yılına karılık, aaı yukarı kırk yıl geçirmi olacaklardı. Elbette Sümerliler de bu
arada kuleler, piramitler, konforlu evler yapıyor, kendilerine bu bilgileri veren 'tanrılara'
adaklar adıyor ve dönmelerini bekliyorlardı. Yüzlerce dünya yılı sonra 'tanrılar' döndüler.
Bir Sümer tableti bu olayı öyle anlatıyor: «Ve sonra tufan ba gösterdi. Tufandan sonra
da krallık gökyüzünden geri döndü...»
Sümerliler 'tanrılarını' hangi biçimlerde düünür ve tanımlarlardı? Bu konuda en
güvenilir bilgi, Sümer mitolojisiyle Akad tablet ve resimlerinde bulunabilir. Bunlardan
anlaıldıına göre 'tanrılar' insan biçiminde deillerdi. Hepsi sembollerde gösterilir ve
resimlerde bir yıldıza ilitirilirlerdi. Üstelik yıldızlar Akad tabletlerinde, aynı bizim
çizdiimiz biçimde görünürdü. Bunda belki olaanüstü bir ey yoktur, ama Akadlar
yıldızların çevresine, türlü büyüklüklerde gezegenler de çizerlerdi. Ellerinde gökleri
inceleyecek hiç bir araç bulunmayan insanların gezegenlerin varlıından haberdar
olması aırtıcı deil mi? Bu 'tanrı' resimleri dıında kafasında yıldızlar taıyan, kanatlı
toplarla gökyüzünde uçan insan resimleri de vardır. Yine Sümerlerden kalma bir
resimde, bakar bakmaz bir atom modeline benzeyen bir biçim vardır. Birbirini düzgün
aralıklarla izleyen toplardan oluan bir daire...
te aynı bölgede birkaç tuhaf ey daha:
1 Geoy Tepe'de 6.000 yıllık helezon resimleri.
2 Gar Kobeh'te 40.000 yıllık çakmaktaı madeni.
3 Baradostian'da 30.000 yıllık benzer kalıntılar.
4 Tepe Asiab'da 13.000 yıllık mezarlar, heykeller, ta araçlar.
5 Aynı bölgede, insana ait olup olmadıı kesin olarak bilinmeyen, talamı dıkı.
6 Kerim ehir'de araçlar ve ta oymalar.
7 Barda Balka'daki kazılardan çıkan çakmaktaından silâhlar ve baka araçlar.
8 andiar maarasında bulunan ve C.14 metoduyla 45.000 yıllık oldukları kabul
edilen çocuk ve büyük iskeletleri.
Bu liste daha çok geniletilebilir. Ortaya konacak her kalıntı Sümerlilerin yaadıı
bölgede, 40.000 yıl boyunca ilkel insanların yaadıını ispatlar. Ancak Sümerliler bu
ilkelliin arasında, ansızın kültürleri, uygarlıkları ve astronomi bilgileriyle çıkıvermilerdir.
Bugüne kadar bunun nasıl olabildiini açıklayan hiç bir doru dürüst varsayım ileri
sürülmemitir.
Dünyamıza evrenden çıkıp gelmi, bilinmeyen yaratıkların geçmite bıraktıkları
izlerden çıkarılacak sonuçlar hâlâ tahminidir. 'Tanrıların' gelerek, Mezopotamyalıların bir
bölümünü topladıklarını ve bilgilerini onlara geçirdiklerini düünebiliriz. Müze
vitrinlerinden bize bakan heykelciklerin çou belirli bir ırk karıımı gösterirler. Pırtlak
gözler, kubbe biçimi alınlar, dar dudaklar ve genellikle düz, uzun burunlar. ematik
düünce sistemlerine ve onların ilkel insan kavramına hiç uymayan görüntü...
Pek eski çalarda, evrenden gelen ziyaretçiler mi?
Lübnan'da camı andıran ve tektit adı verilen kaya parçacıkları vardır. Amerikalı Dr.
Stair bunlarda radyoaktif alüminyum izotopları bulmutur.
Mısır ve Irak'ta kesilmi kristal mercekler bulunmutur. Bunları bugün yapabilmek
için, elektrokimyasal ilemler gerektiren caesium oksit kullanılır.
Helwan'da çok güzel dokunmu bir kuma parçası bulunmutur. Aynı dokumanın
bugün yapılabilmesi için, bütün bilgi ve tecrübesini seferber eden tam bir fabrikanın
çalıması gerekir.
Galvanik ilkelere göre çalıan kuru elektrik pilleri Badat Müzesinde
sergilenmektedir. Aynı müzede, bakır elektrot ve bilinmeyen elektrolitlerden oluan
elektrik unsurları vardır.
Kohistan'ın dalık Asya bölümündeki bir maarada takımyıldızların 10.000 yıl önceki
durumu kesin bir biçimde gösteren resimler vardır. Venüs ve Dünya çizgilerle
birletirilmitir.
Peru platosunda, platinden yapılma süs eyalarına rastlanmıtır.
Chu Chu'daki (Çin) bir mezardan, alüminyumdan yapılmı kemer parçaları
çıkarılmıtır.
Delhi'de, içinde sülfür ve fosfor bulunmadıı için yüzyıllarca paslanmadan duran bir
demir sütun vardır.
Bu 'imkânsızlıklar' listesi, aklı baında olan her insanı meraklandırmalı ve tedirgin
etmelidir. Özelikle bilginleri...
lkel maara adamları, hangi eitim, hangi öretim sonucu takımyıldızları tam
yerlerine çizmeyi baarmılardır? Kristal mercekler hangi yüksek tekniin dükkânından
çıkmadır? 1800 derece santigrattan sonra erimeye balayan platini kimler eritmi ve
ekil vererek süs eyası yapmıtır? Boksitten, büyük güçlüklerle elde edilebilen
alüminyumu Çinliler hangi bilgilerle çıkarmılardır?
Kukusuz, karılıı olmayan sorular. Ama bu onları soramayacaımız anlamına
gelmez. Bizden önce yüksek bir kültürün, ya da eit düzeyde bir teknolojinin varlıını
kabul edemeyeceimize göre, bir tek varsayım kalıyor: Uzaydan bir ziyaretçi! Ancak
arkeoloji, bugünkü yöntemlerle yönetilmeye devam ederse, geçmiimizin, gerçekten
sanıldıı kadar karanlık mı, yoksa fazlasıyla aydınlık mı olduu hiç bir zaman
anlaılmayacaktır.
Arkeologların, fizikçilerin, kimyagerlerin, jeologların, metallürjistlerin ve bunlara balı
dalların bilim adamlarının çabalarını bir tek soruda younlatırdıkları, ütopik bir arkeoloji
yılının gerçeklemesi yakındır. Bu soru, «Atalarımız geçmite uzaylılar tarafından ziyaret
edildiler mi?» sorusudur.
Bu biçimde bir ibirlii akıl almaz sonuçlar dourabilir. öyle ki, bir metallürjist bir
arkeologa maden bileimlerini, bunların nasıl yapıldıını, çarçabuk anlatabilir. Bir fizikçi,
kaya resimlerinde anlatılmak istenen bir formülü hemen tanıyabilir. Bir kimyager, elindeki
gelimi araçlar yardımıyla, dev ta bloklarının bilinmeyen asitler aracılııyla
koparıldıını ortaya çıkarabilir. Bir jeolog, belirli Buzul Çaı tortullarında dikkati çeken
noktaları açıklayabilir. Birtakım dalgıçlar, Sodom ve Gomora'da patlamı olabilecek atom
bombasının bıraktıı radyoaktif izleri aramak için Lût gölüne dalabilirler.
Neden dünyanın en eski kitapları gizli kitaplıklardır? nsanlar gerçekte neden
korkarlar? Binlerce yıldır saklanan ve korunan bilgilerin gün ııına çıkmasından mı?
Aratırma ve ilerlemeyi hiç bir güç durduramaz! Mısırlılar 4000 yıl boyunca tanrılarını
gerçek varlıklar olarak düünmülerdi. Bizlerse ortaçada ideolojik dürtülerle, cadı ve
büyücü avına çıkmıtık. Mısırlıların da, ortaçaın da üstünden yüzyıllar geçti. Ama
dünya hâlâ milliyetçiliin en önemli ey olduuna inananlar yüzünden kana bulanıyor.
Eski Yunanlılar da gelecei kaz baırsaklarında okuyabileceklerine inanırlardı. Siz de
inanıyor musunuz?
Geçmile ilgili bilgilerimizde, düzeltmeyi bekleyen binlerce yanlı vardır. Göstermelik
bir kendine güven, aslında inatçılıın akıllıca maskelenmi biçimidir. Ortodoks bilginlerin
bir araya geldii konferans masalarında bir eyin 'ciddî' kiiler tarafından ele alınabilmesi
için, önce o eyin ispatlanması gerektii savunulmaktadır.
Ortaçada, yepyeni düünceleri olan bir insan, bunları açıklayacaı zaman, kiliseden
ve kilise yardakçılarından gelecek tepki, baskı ve zulümleri göze almak zorundaydı. O
günlere bakınca, ilerin daha bir düzeldii ve kolaylatıı görülüyor. Öyle ya, artık aforoz
korkusu, atelere atılma tehdidi falan kalmazdı... nsanlar daha bir 'uygarlatı';
düünceler açıklanabilir duruma geldi. Ama bir de madalyonun öteki yüzü var. Evet,
gerçi bilim adamları, gerçekleri savunanlar artık engizisyona verilmiyor, ama düünceleri
susturularak yepyeni bir silâh i baında. Bu silâh, Amerikalıların deyimiyle, «Öldürücü
Cümleler...» te o öldürücü cümlelerden birkaçı:
«Bu kurallara aykırıdır!» (Her zaman geçerli olanlardan.)
«Yeterince klasik deil!» (Pek etkileyici.)
«Çok devrimci!» (Söyleni amacına hiç mi hiç uymuyor.)
«Üniversiteler bunu kabul etmez!» (nandırıcı.)
«Bakaları da bunu denemilerdi.» (Elbette, ama baarabilmiler miydi?)
«Bize çok anlamsız göründü!» (Buna diyecek bir ey yok!)
«Bu daha ispatlanmadı!» (Quod erat demonstrandum!)
Be yüzyıl önce bir bilim adamı, mahkeme salonunda söyle baırıyordu: «Saduyusu
olan bir insan, dünyanın top biçiminde olabileceini kabul edemez. Öyle olsaydı, alt
tarafta kalanlar bolua düerlerdi!» Ve yine bir bilim adamı, «ncilin hiç bir yerinde,
dünyanın güne çevresinde döndüü yazmıyor. O bakımdan böyle bir iddia, kesinlikle
eytan iidir!» diye yırtınıyordu.
Dar kafalılık, yeni düünceler ortaya çıktıında, insanların yakasına yapıan bir
hastalık olsa gerek. Ama yirmi birinci yüzyıla yaklaırken, aratırmacıların bu hastalıktan
kendilerini kurtarmaları ve karılaabilecekleri akıl almaz gerçekleri önyargıya
kapılmaksızın deerlendirmeleri tek çıkar yoldur. Bu arada, yüzyıllardır dokunulmaz
tanınan yasa ve bilgiler yeniden ele alınmalı, incelenmeli ve deerlendirilmelidir. Bu
atılımları durdurmaya çalıacak tepkiciler ordusu, nasıl olsa gerçekler adına savaanlar
tarafından yenilecektir. Çok deil, yirmi yıl önce, bilim çevresinde uydulardan söz
edenlere deli gözüyle bakılırdı. Bugün bir sürü yapma uydu dünyanın çevresinde
durmadan dönmekte. Birtakım uydular ayın ve Venüs'ün yüzüne yumuak iniler
yapmakta; birtakımı da Merih'in birinci sınıf fotoraflarını çekerek dünyaya
göndermekte... Bu fotorafların ilki, 1958 ilkbaharında 0.000.000.000.000.000.01 vat gibi
akıl almaz ölçüde küçük bir radyo dalgasıyla gönderilmiti.
Ancak bugün dünya üzerinde akıl almaz diye bir ey kalmamıtır. 'mkânsız' sözünün
bilim adamlarınca kullanılması ise, tam anlamıyla 'imkânsızdır.' Bu gerçei günümüzde
kabul etmek istemeyenler, yarın kendi kendilerinden utanacaklardır. Öyleyse biz,
binlerce yıl önce uzak gezegenlerden gelen astronotların, atalarımızı ziyaret ettiini
savunan varsayımımıza sıkı sıkıya sarılalım ve onu daha da gelitirmeye devam edelim:
Atalarımız astronotların üstün teknolojisi karısında ne yapacaklarını aırmılardı.
Onları 'tanrı' kabul etmi ve tapınmaya koyulmulardı. Astronotların bu tepki karısında
sabırla, tapınılmaya göz yummaktan baka çareleri yoktu. Bu konuda, yakın bir
gelecekte bilinmeyen gezegenlere gidecek olan dünyalı uzay adamlarının da, hazırlıklı
olması gerekir!
Dünyamızın bazı bölgelerinde hâlâ makineli tüfee eytanların silâhı olarak bakan
ilkel insanlar yaamaktadır. Öyleyse bir jet uçaı, bu insanlara, pekâlâ melekleri taıyan
bir araç olarak görünebilir. Aynı ekilde bir el radyosundan çıkan sesleri tanrıların sesi
sayabilirler. Bu ilkel ve saf insanlar, bizlerin günlük hayatta kullandıımız teknik araçların
öyküsünü, efsaneler biçimine sokarak, babadan oula aktarmaktadırlar. Gökten gelen
tanrıların resimlerini yaadıkları maaralara çizmektedirler. Tıpkı binlerce yıl önceki ilkel
insanların yaptıı gibi. Bir farkla ki, yirminci yüzyılın ilkel insanı, gördüü uçakların
resmini çizmektedir, oysa binlerce yıl önce yaayan ilkel insanlar çok baka uçan
nesneler görmülerdi...
Kohistan, Fransa, Kuzey Amerika, Sahra, Güney Rodezya, Peru ve ili'de bulunan
maara resimleri, varsayımımıza büyük katkıda bulunmaktadır. Bunlardan Tassili'de
(Sahra) olanları, Henri Lhote adlı bir Fransız bilgini ortaya çıkartmıtı. Yüze yakın
maara duvarında rastlanan resimlerin ortak özellii hepsinde hayvan ve insan ekilleri
yanında kısa, ık elbiseler giymi ekiller olmasaydı. Bu varlıkların ellerinde sopalar,
sopaların üstünde de ne olduu anlaılmayan çantalar vardı. Bir duvarda, hayvan
resimleri yanında -Lhote'un isim babalııyla- Büyük Merih tanrısı adını alan ve dalgıç
elbisesine benzeyen elbiseler giyen bir yaratıın resmi bulunmutu. Resmin be metre
boyunda olması, onu yapan 'vahî'nin, hiç de sandıımız kadar vahî olmadıını açıkça
gösterir. Çünkü yerden yükseklii de göz önünde tutulunca, bu resmin ancak bir yapı
iskelesi kurularak yapıldıı ortaya çıkar. Maara tabanının yüksekliinde, binlerce yıldır
herhangi bir deime olmamıtır. nsan, bu Büyük Merih tanrısına bakınca, hayal
gücünü hiç zorlamadan bir uzay -ya da dalgıç- elbisesi giydiini söyleyebilir. Kafasında
güçlü ve geni omuzlarından balayan bir balık vardır. Burun ve aız yerine birtakım
yarıklar göze çarpar. Eer bu resim tek olsaydı, ans eseri, ya da ressamının çok geni
hayal gücü sonucu çizildiini düünebilirdik. Ancak bu garip varlıı gösteren ekiller
Tassili'deki birçok maarada ve az deiikliklerle Kaliforniya'nın (A.B.D.) Tulare bölgesi
kaya resimlerinde de vardır.
lkel insanların, ellerinden bu kadar gelebildii için çarpık çurpuk eyler çizdii, ileri
sürülemez. Çünkü aynı maara adamı, hayvan ve normal insan resimlerini üstün bir
beceri ve ustalıkla duvara ilemitir. Bu da onun ne gördüyse onu çizdiini gösterir! Inyo
County'de (Kaliforniya) bir maara duvarında, ilk bakıta çift çerçeveli bir hesap cetveli
olduu anlaılan bir geometrik biçim vardır. Arkeologlar bunun tanrıları gösteren bir
resim olduunu ileri sürerler.
ran'da Siyalk bölgesinde bulunan bir çömlein üstünde kocaman dik boynuzları olan,
bilinmeyen türden bir hayvan resmi vardır. Olabilir, neden olmasın? Ne var ki bu
boynuzların her birinde, saa ve sola doru uzanan beer helezon vardır. Arkeologlar bu
resme de tanrı sembolü etiketini yapıtırmılardır. nsanlar onların bilinmezlii ve
olaanüstülüklerinden yararlanarak, açıklanamayan bir dolu eyi açıklayıverdiler.
Bulunan her biçim, bir araya getirilen her kırık çömlek, yeniden düzenlenen her kalıntı,
bir anda eski bir dine balanıverir. Eer bulunan nesne, var olan dinlerden hiç birine
uymuyorsa, silindir apkadan çıkan tavan gibi yepyeni, uyduruk bir din yaratılır. Her ey
istenen biçime sokulmutur; insanlar da bilginler de rahattır artık...
Ama, ya Tasilli, Amerika ve Fransa maara adamları, gerçekten gördükleri eylerin
resmini çizmilerse? Çubuklardaki, boynuzlardaki helezonlar, ilkel insanın gördüü
antenlerse? Var olmaması gereken eylerin var olduu bir gerçek deil mi? Daha önce
de belirttiim gibi, ilkel ressamlar gördükleri eyi kusursuz olarak resimlerine geçirebilme
yeteneine sahiptiler: Güney Afrika'daki «Brandbergli beyaz kadın» resmi, rahatlıkla
yirminci yüzyıl resimleriyle yarıabilir. Kadının üstünde kısa kollu bir kazak, bacaklarını
iyice saran bir pantolon vardır. Ayrıca eldiven ve terlik giymektedir. Arkasında, elinde
dikenli bir sopa tutan, çok karmaık, maskeli balık giymi zayıf bir adam durmaktadır.
Resim bir bütün olarak gerçekten çaımızda çizilmi havası verir. Ancak Güney
Afrika'da bir maara duvarında bulunmutur!
sveç ve Norveç maara resimlerinde görülen tanrılarının hepsinin tek tip, tuhaf
kafaları vardır. Arkeologlara göre bunlar hayvan kafalarıdır, ilkel insanların hayvanları
hem kesip yedii, hem onlara tapındıı gülünç ve saçma bir düüncedir. Üstelik bu
tanrıların yanında kanatlı gemiler ve sık sık çizilmi tipik antenler de görülmektedir.
Kafası boynuzlu, güzel elbiseli insan resimleri Val Camonica'da da (Brescia, talya)
maara duvarlarını süslemektedir. (Resim 13) Kafası antenli, uzay elbiseli resimler
dünyanın yalnız bir bölgesinde bulunsaydı, onlarla ilgili bir tek söz bile etmezdim. Oysa
bu resimler, dünyanın hemen her bölgesinde vardır. Bu durum insanın aklına, «Neden
apayrı yerlerde yaayan insanlar ortak özellikleri olan resimler çizmilerdir?» sorusunu
getirmiyor mu? Hele bu özellikler anten, elbise, balık v.b.'yse...
Geçmie yirminci yüzyıl gözüyle baktıımızda ve arada kalan bolukları teknoloji
çaının getirdii boyutlarla doldurduumuzda, tarihi örten kara perdenin aralandıını
görüyoruz. Bundan sonraki bölüm kutsal kitapların varsayımımız açısından
incelenmesiyle ilgilidir. Sanıyorum ortaya çıkacak gerçekler, tarih aratırmacılarının
devrimci soruları susturma isteini engelleyecektir.
tolgahan
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: TANRI BR ASTRONOT MUYDU?

TEVRAT sırlar ve çelikilerle doludur. Sözgelii, yaradılı bölümü dünyanın
olumasını tam bir ideolojik dorulukla anlatır. Peki ama bu bölümün yazarları
minerallerden bitkilerin, bitkilerden de hayvanların olutuunu nerden biliyorlardı?
Yaradılı Bölümü i, 26'da öyle der:
«Ve Tanrı, kendi benzerliimiz ve görüntümüzde insanı yaratalım, dedi.»
Tek ve esiz Tanrı neden çoul olarak konuuyor? Neden 'ben' deil 'biz', 'benim'
deil 'bizim' diyor? Tanrı'nın kendi yaptıı ilerden söz ederken tekil ahısta konuması
gerekmez mi?
«Ve insan yeryüzünde çoalmaya baladı ve kız çocukları dodu. Tanrı'nın oulları,
insanın kız çocuklarını beendiler ve aralarından seçtiklerini e olarak aldılar.» (Yaradılı
Bölümü i, 1-2).
nsanın kız çocuklarını kendilerine e olarak alan 'Tanrı'nın oulları' kimlerdi? Tanrı
bir tek olduuna göre 'Tanrı'nın çocukları' neyin nesiydiler?
«O günlerde dünyada devler yaıyordu. Daha sonra Tanrı'nın oulları, insanın
kızlarına çocuklar verdiler. Onlar eski ve anlı insanlardan olma güçlü insanlar oldular.»
(Yaradılı Bölümü vi, 4).
Karımıza yine insanlarla çiftleen Tanrı'nın oulları çıkıyor. lk kez devlerden söz
edilmesi de burada. «Devler» hemen bütün eski kitaplarda, dou ve batı mitolojisinde,
Tiahuanaco efsanelerinde, Eskimo destanlarında sayfalarca yer kaplayan bir konudur.
Bu bakımdan, bir zamanlar gerçekten var olduklarına inanmamız gerekir. Acaba 'devler'
nasıl yaratıklardı? Dev binaları kuran, kocaman tasları oradan oraya sürükleyen
atalarımız mı, yoksa teknik yetenekleri olan iri uzaylılar mı? Kesin olan bir tek ey var:
Tevrat 'devler'den söz ediyor ve onları 'Tanrı'nın oulları' olarak tanımlıyor. 'Tanrı'nın
oulları' ise insanlarla çiftleiyor ve çoalıyorlar!
Yaradılı Bölümü xix, 1-28'de Sodom ve Gomora felâketinin ayrıntılı ve heyecanlı
öyküsü anlatılır.
Bir akam Lût baba ehir kapısı yakınlarında otururken Sodom'a iki melek gelir.
Anlaılan Lût bu melekleri önceden tanımakta ve gelmelerini beklemektedir; çünkü görür
görmez geceyi evinde geçirmelerini teklif eder. Tevrat'ta, ehir halkının 'bu yabancıları
tanımak' istedikleri yazar. Ancak yabancılar, ehir zamparalarının cinsel isteklerini bir el
hareketiyle yok etme yeteneine sahiptirler. Ayrıca kötülük yapmak isteyenlerin gözlerini
kör edebilmektedirler.
Yaradılı Bölümü xix. 12-14'e göre melekler, Lût'a yanına karısı; oullarını, kızlarını,
damatlarını ve gelinlerini alarak, son hızla ehirden ayrılmasını, çünkü bir süre sonra
ehrin yok edileceini söylüyorlar. Aile üyeleri bu garip uyarıya inanmak istemiyor ve
Lût'un souk akalarından biri olduunu ileri sürüyorlar. Buradan sonrasını Yaradılı
Bölümünden izleyelim:
«Ve sabah oldu; melekler aceleyle Lût'a seslendiler: Kalk; karını, buradaki iki kızını
al; yoksa kadınlarla birlikte yanıp gideceksin. Ve o oyalanınca ellerini ellerinin üstüne
koydular, karısının ve kızlarının da ellerini tuttular; Tanrı ona merhamet ediyordu; ve onu
önlerine kattılar ve ehrin dıına çıkardılar. Daha da ilerilere gidince; Kaçın, yaamak
istiyorsanız kaçın, sakın arkanıza bakmayın, sakın düzlükte kalmayın, dalara kaçın,
yoksa mahvolursunuz... dediler. Çabuk ol, daha uzaklara, kaç; çünkü uzaklara
kaçmazsan seni kurtaramam.»
Görüldüü gibi 'melekler'in yerli halkça bilinmeyen bir gücü vardır. Telkin edilen acele
ve Lût ailesinin götürüldüü hız da ayrıca düündürücüdür. Lût ii aırdan alınca, eline
yapııp sürüklemeye balarlar. Çok geç olmadan kaçmalıdırlar! Lût ailesi dalara gitmeli
ve asla arkalarına dönüp bakmamalıdır. Ancak burada dikkati çeken bir nokta vardır: Lût
meleklere fazla bir saygı göstermemekte ve ikide birde durarak karı koymaktadır;
«Dalara kaçamam, varsın kötülük gelsin, öldürsün beni...» Bir süre sonra melekler,
kendileriyle gelmezse onu kurtaramayacaklarını yeniden söylerler.
Sodom'a gerçekte ne olmutu? Her eye kadir olan Tanrı bir tarifeye bir zaman
ölçüsüne mi balıydı? Deilse 'meleklerin' acelesi neydi? Yoksa ehir, saate balı bir
güç kaynaıyla mı yok edilecekti? Geriye sayma ilemi mi balamıtı? Öyleyse patlama
anı yaklatıkça melekler de can kaygısına düüyorlardı. Lût ailesini güvenlik altına almak
için daha kolay bir yöntem yok muydu? Neden her eye ramen dalara kaçılmasında
ısrar ediyorlardı? Ve neden hiç durmadan, asla arkalarına bakmamaları emrediliyordu?
Biliyorum bu sorular konunun ciddiyetine biçimsiz düer gibi görünüyor, ama
Japonya'ya iki atom bombası atıldı atılalı, bu tür bombaların ne ölçüde zararlar
dourduunu ve canlı varlıkları nasıl öldürdüünü -ya da ölüm ölçüsünde hasta ettiini-
çok iyi biliyoruz. Öyleyse sorularımıza karılık bulmak için, Sodom ve Gomora'nın bir
tasarı uyarınca, yani bilerek, nükleer bir patlamayla yok edildiini düünelim. Belki de
'melekler' ehirde bulunan tehlikeli 'bölünebilir maddeleri' yok etmek, bu arada bir tala
iki ku vurarak, davranıları holarına gitmeyen bir insan soyunu ortadan kaldırmak için
bu ie girimilerdi. Patlama zamanı kararlatırılmı ve geri sayma ilemi balamıtı. Lût
ailesi gibi kaçması ve kurtulması gerekenler, dalara götürülmütü, çünkü kayalar
tehlikeli ıınları büyük ölçüde emerek az zararlı duruma getirebilirlerdi. Ve -hepimiz
hikâyenin sonunu biliyoruz- Lût'un karısı döndü ve atom patlamasının oluturduu,
güneten defalarca parlak ııa baktı! O anda düüp ölmü olması, günümüz insanını,
özellikle atom bombasının ne olduunu bilenleri, hiç aırtmayacaktır!
«Sonra Tanrı Sodom ve Gomora üzerine kükürt ve ate yadırdı...» Felâketin öyküsü
Yaradılı Bölümü xix. 27-28'de öyle sona balanıyor:
«Ve brahim sabah erkenden kalkarak Tanrı'nın önünde durduu yere gitti: Ve
Sodom ve Gomora'ya, düzlükteki topraklara baktı. Ve gördü ki, ehrin dumanları, ocak
dumanları gibi göe yükselmektedir.»
Babalarımız kadar dindar olabiliriz ama, hiç olmazsa onlar kadar saf ve körü körüne
inanmı deiliz. En iyi niyetimizle bile, her yerde bulunan, her eye kadir olan mutlak bir
Tanrı'nın, yaptıı iin sonunun nereye varacaını bilmediimizi kabul edemeyiz: Tanrı
insanı yaratmı ve eyleminden memnun kalmıtı. Ama her halde bir süre sonra
pimanlık duymu olmalı ki, yarattıı insanları yok etmeye karar verdi. Çaımızın aydını
bu çelikiyle birlikte, bir efkatli Babanın nasıl olup da, sayısız olunu ölüme yollarken
Lût ailesi gibilerini kayırdıı konusunda kukuya dümelidir.
Tevrat'ta Tanrı'nın ve meleklerin gökten korkunç gürültülerle ve dumanlar saçarak
indii birçok bölümde, deiik kiilerin azından, pek etkileyici biçimde anlatılır. Bunların
en ilginçlerinden birini peygamber Hezekiel anlatıyor: (Tevrat, Hezekiel i-iv)
«Ve otuzuncu yılda, dördüncü ayda, ayın beinci gününde, ben Kebar ırmaı
yanında sürgünler arasında iken vaki oldu ki, gökler açıldı... Ve baktım, ve ite,
kuzeyden buran yeli, durmadan ate saçan büyük bir bulut geliyordu, çevresinde parıltı
ve ortasında sanki ate ortasında ııldayan maden. Ve onun ortasından dört canlı
yaratık benzeri çıktı. Ve onların görünüü öyle idi: Onlarda insan benzeyii vardı ve her
birinin dört yüzü vardı ve onlardan her birinin dört kanadı vardı. Ve ayakları doru
ayaklardı; ve ayaklarının tabanı buzaı ayaının tabanı gibiydi ve cilâlı tunç gibi
pırıldamakta idiler.»
Görüldüü gibi Hezekiel aracın yere nasıl indiini ayrıntılarıyla anlatıyor: Kuzeyden,
ııklar saçan, pırıldayan bir ey, çöl kumlarını havalandırarak yaklaıyor ve yere
konuyor. Tevrat ikide birde Tanrı'nın her yerde bulunduunu belirtir. Öyleyse Tanrı
burada neden belirli bir yönden geliyor? Hem her eye kadir olan Tanrı'nın istedii yere
gitmesi için bu kadar gürültü patırtı çıkarmasına gerek var mıdır?
Durumu biraz daha aydınlatmak için Hezekiel tanıklıını izleyelim:
«Ben canlı yaratıklara bakarken, ite canlı yaratıkların yanında, onların her yüzü için
yerde bir tekerlek vardı. Tekerleklerin ve yapılarının görünüü zümrüt gibi idi; ve
dördünün benzeyii ve görünüleri ve de yapıları sanki tekerlekler içinde tekerlek.
Yürüdükleri zaman dört yanlarına da giriyorlardı; dönmeyerek yürüyorlardı. Tekerlek
çemberleri ise yüksekti ve korkunçtu; ve dördünün çemberleri çepçevre gözlerle dolu idi.
Ve canlı yaratıklar yürüdükçe, tekerlekler onların yanında yürüyorlardı; ve canlı yaratıklar
yerden yükseldikçe, tekerlekler yükseliyorlardı.»
Anlatımın aırtıcı ölçüde güzel olduu göze çarpıyor. Hezekiel tekerlek içinde
tekerlek olduunu ve tekerleklerin yürürken dönmediklerini söylüyor. Tekerleklerin çok
hızlı dönmesi yüzünden oluan, çok belirgin bir göz yanılması! Anlaılan, Hezekiel,
Amerikalıların bugün çölde ve bataklık bölgelerinde kullandıkları araçların bir benzerini
görmütü. Bu durumda tekerleklerin kanatlı yaratıklarla birlikte havaya yükselmesi de
açıklıa kavuuyor. Çünkü çok amaçlı araçlar; sözgelii bir amfibik helikopter
havalandıı zaman, doal olarak, tekerleklerini de beraberinde götürür... Hezekiel'i
dinlemeye devam edelim: «Ve bana dedi: Âdemolu, ayak üzerine dikil de seninle
söyleelim... Ve arkamdan: Rabbin izzeti kendi yerinden mübarek olsun diye büyük bir
gürleme sesi iittim. Ve canlı yaratıkların kanatları birbirine dokundukça onların sesini ve
yanlarındaki tekerleklerin gürültüsünü; büyük gürleme sesini iittim.»
Hezekiel aracın kesin tarifini yaptıktan baka, nasıl havalandıını da anlatıyor.
Tekerlek ve kanatların 'büyük gürleme sesi' çıkardıını söylemesi, onun bu olaya
kesinlikle tanıklık ettiini gösteriyor. 'Tanrılar' Hezekiel'Ie konutuktan ve ülkenin
yasalarını düzeltmesini emrettikten sonra onu yanlarına alarak götürüyorlar ve
korkmamasını yurdunu henüz yüz üstü bırakmadıklarını söylüyorlar. Bu olay Hezekiel'i
öylesine etkilemi olmalı ki, aracı deiik bölümlerde bıkmadan usanmadan anlatmaya
devam ediyor. Üç yerde daha. 'Dört yöne gidebilen ve giderken dönmeyen
tekerleklerden' söz ediyor. Özellikle etkilendii nokta aracın 'çepçevre gözlerle dolu'
oluu. Tanrılar ona gözleri olduu halde görmeyen, kulakları olduu halde duymayan bir
«asi evinin» ortasında oturduunu söylüyorlar. Yurttaları hakkında iyice aydınlandıını
görünce, bu tür ziyaretlerde hep olduu gibi, yasalarla ilgili öütler, emirler ve düzgün bir
uygarlık için gereken ipuçları vererek gidiyorlar. Hezekiel görevini benimsiyor ve
'tanrıların' emirlerini yaymaya koyuluyor.
Bir kez daha deiik sorularla karı karıyayız.
Hezekiel'Ie kimler konumutu? Bunlar nasıl yaratıklardı?
Kelimenin geleneksel anlamıyla 'tanrı' olmaları imkânsızdı; çünkü bir yerden ötekine
gitmek için araç kullanılıyordu. Böylesine bir hareket ise, her eye kadir olan Tanrı ile
kesinlikle badamıyordu.
Bu olaya uygunluu bakımından, yine Tevrat'ta anlatılan bir teknik buluu ayrıca
inceleyelim:
Exodus (Çıkı) xxv, 10'da Musa, Kanun Sandıının yapımı konusunda Tanrı'nın
verdii kesin emirleri anlatır. Talimatlar çok açıktır -ölçüler, pervaz ve çemberlerin
nereye, nasıl takılacaı, hangi madenlerin kullanılacaı apaçık ve kesin olarak
belirtilmitir. Bunda amaç her eyin 'Tanrı'nın' istei gibi olmasını salamaktır. Öyle ki
Tanrı birkaç sefer Musa'yı yanlılık yapmaması konusunda uyarır:
«Bak ve dada sana gösterilen örneklere göre yap» (Exodus, xxv, 40).
Ayrıca 'Tanrı' Musa'ya kendisiyle, sandıın üzerindeki kefaret örtüsü aracılııyla
konuabileceini söyler. Hiç kimse, der, sandıın yanına yaklamamalıdır ve sandıın
taınması sırasında giyilmesi gereken eyleri ve özellikle ayakkabıları ayrıntılarıyla
anlatır. Bütün bu uyarmalara ramen bir aksilik olur. (2. Samuel vi, 2) Davud, sandıı
Uzza ile birlikte bir öküz arabasına bindirir. Ancak yolda giderlerken öküzlerden biri
tökezler ve sandık düecek gibi olur. Bunun üzerine Uzza atılarak sandıı tutar ve
yıldırım çarpmı gibi birdenbire ölür.
Sandık kukusuz elektrik yüklüydü! Eer Tevrat'taki talimatlar uyularak sandıı
yeniden yaparsak, yüzlerce volt gücünde bir elektrik akımı doacaktır. Biri pozitif, öteki
negatif yüklü olan iki altın tabaka, kondansatör görevi yapacaktır. Kefaret örtüsü üzerine
yerletirilen iki altın kerubinden birinin mıknatıs olması halinde de ortaya güzel bir
hoparlör çıkacaktır -belki de kerubinlerin içinde uzay gemisiyle Musa arasında balantı
salayacak bir telsiz aracı vardı-. Hatırladıım kadarıyla Exodus'un çeitli bölümlerinde
sandıktan kıvılcımlar çıktıı ve Musa'nın öüt ve yardıma ihtiyacı olduu zaman bu
'iletici'den yararlandıını yazar. Musa 'Tanrı'sının sesini duyabilmekte, ancak onu
görememektedir. Bir keresinde 'Tanrı'ya kendisini göstermesini söyler. Tanrı'nın karılıı
udur:
«Ve dedi: Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaayamaz. Ve Rab dedi:
te yanımda bir yer var ve kaya üzerinde duracaksın; ve vakit olacak ki, izzetim geçtii
zaman seni bir kayanın kovuuna koyacaım ve ben geçinceye kadar seni elimle
örteceim; ve elimi kaldıracaım ve arkamı göreceksin; ama yüzüm görülmeyecek.»
(Exodus xxxiii, 20-23).
Eski yazılarda bu olayın inanılmaz benzerleri vardır. Sözgelii Gılgamı Destanı'nın
beinci tabletinde -ki bu destan Sümer kaynaklıdır ve Tevrat'tan çok önce yazılmıtır-
hemen hemen aynı cümleye rastlıyoruz:
«Hiç bir ölümlü, tanrıların yaadıı kutsal daa gelemez. Tanrıların yüzünü gören
ölmelidir.»
nsanlık Tarihi'ni anlatan baka eski kitaplarda böyle cümleler vardır. Neden 'tanrılar'
kullarıyla yüz yüze gelmekten kaçınıyorlardı? Neden maskelerinin dümemesi için bu
kadar çaba harcıyorlardı? Neden ya da nelerden korkuyorlardı? nsanın aklına, ister
istemez Tevrat'taki bu olayın, dorudan doruya Gılgamı Destanından alınmı
olabilecei geliyor. Bu düünü fazlasıyla mantıklıdır. Çünkü Musa, Mısır saraylarında
büyümü ve Mısır kültürünün temel taı olan gizli kitaplardan bol bol yararlanma imkânı
bulmutu. Bu kitaplıklarda Gılgamı Destanı da elbette yer alıyordu.
Belki Tevrat'ın yaı hakkında da kukuya dümeliyiz. Çünkü çok daha sonra yaayan
Davud'un altıparmaklı ve altı tırnaklı bir devle savatıı, 2. Samuel xxi, 18-22'de uzun
uzun anlatılmaktadır. Hatta bütün eski tarih, destan ve hikâyelerin bir noktada
toplandıktan sonra deiik ülkelere, deiik biçimlerde yayıldıını bile düünebiliriz.
Lût gölü yakınlarında son yıllarda bulunan Kumran yazıları, Yaradılı Bölümünde
sözü edilen olaylara büyük benzerlik göstermektedirler Bugüne kadar bilinmeyen birçok
yeni buluntu da, göklerdeki sava arabalarından, tanrı oullarından, içinde canlı
yaratıklar çıkan bulut ve tekerleklerden söz etmektedirler. Musa Apokalips'inde (33.
bölüm) Havva'nın göe baktıı ve dört parlak kartalın çektii ııktan bir sava arabası
gördüü anlatılır. Araba hiç bir dünyalının anlatamayacaı ölçüde görkemlidir ve
Âdem'in yanına indii zaman tekerleklerin arasından dumanlar çıkar. Aslında bu öykü
bize yeni bir ey anlatmamaktadır. Çünkü bütün eski kitap ve yazılarda, Âdem ve
Havva'ya kadar uzanan bir süre içinde görünen tekerlekli, dumanlı, ateli sava
arabaları anlatılmaktadır.
Lamek yazıtlarında akıl almaz bir olay anlatılır. Gerçi tomarların bir bölümü, birtakım
cümle ve paragrafların okunmasını imkânsızlatıracak kadar bozulmutur ama, geride
kalanlar anlatmaya deer ölçüde meraklıdır:
Nuh'un babası Lamek, güzel bir günde evine dönünce, görünüü bakımından aileye
hiç uymayan bir olanla karılaır. Bunun üzerine karısı Bat-Eno'u çaırır ve çocuun
kendisine ait olmadıını söyler. Bat-Eno bildii bütün kutsal eyler üzerine yemin
ederek tohumun ondan, yani Lamek'ten geldiini, bu ite ne bir askerin ne bir
yabancının ne de 'tanrı oullarının' parmaı olduunu anlatır. (Bu tanrı oullarının kimler
olduunu sorabilir miyiz? Bu aile dramının, Tufan'dan önce olduunu da bu arada
belirtelim.) Bununla birlikte Lamek karısına inanmaz ve babası Methuselah'ın öütlerini
almak üzere yola çıkar. Babasının evine varınca olayı olduu gibi anlatır ve çok
üzüldüünü söyler. Methuselah dinler ve çocuun nereden geldiini anlamak için bilge
Enok'a bavuracaını, bunun için de çok uzun ve yorucu bir yolculuk gerektiini söyler.
Ama ailenin bu çocua tepkileri öyle büyümektedir ki, sonunda yolculua çıkmaya karar
verir.
Enok, Methuselah'ın ailede birdenbire ortaya çıkan ve ne saçı, ne gözü, ne de derisi
kendilerine benzeyen bu çocuu anlatmasını dinler ve yalı adamı çok üzücü bir haberle
birlikte evine yollar: Pek yakında dünya, insanlık ahlâksızlık ve alçaklık suçundan
yargılanacaktır. Ailedeki çocuk, büyük evrensel yargılamadan kurtulacak olanların
dedesidir. O bakımdan Lamek'e, çocua Nuh adını koymasını emretmelidir. Böylece
Methuselah evine döner ve olu Lamek'e kendilerini bekleyen felâketi anlatır. Lamek'in
çocuu kabul etmekten ve Nuh adını koymaktan baka çaresi yoktur!
Aile öyküsünün en ilginç yanı, Nuh'un ailesinin, hatta büyükbabası Methuselah'ın,
daha sonra ate saçan bir sava arabasına binerek ebediyen göklerde kaybolan Enok
tarafından pek yakın bir felâket konusunda uyarılmı olmalarıdır.
Bu olay da, insan soyunun, uzaydan gelen bilinmeyen yaratıklar eliyle çoaltıldıı
düüncesini dorulamıyor mu? Aksi halde, insanların hiç durmadan devler ve tanrı
oulları tarafından döllenmesinin ve baarısız olan türlerin sürekli yok edilmesinin hiç bir
anlamı kalmıyor.
Bu açıdan bakınca, Tufan'ın, bir iki üstün kii dıında kalan insanları ortadan
kaldırmak için bilerek yapıldıı anlaılıyor. Böyle olunca da ilâhî bir yargılama nitelii
ortadan kalkıyor.
Günümüzde daha zeki bir insan türünün sunî olarak yaatılması gerçeklemeye
doru giden kuramlar arasında. Tıpkı Tiahuanaco efsanelerinde anlatılan Büyük
Ana'nın, güne kapısına uzay gemisiyle gelmesi ve 70 çocuk dourması gibi. Tıpkı türlü
din kitaplarının, 'Tanrı insanı kendi görüntüsünde yarattı' demesi gibi. Birtakım eski din
kitapları daha da ileriye giderek, 'tanrı'nın istedii biçimde insanların' yaratılabilmesi için,
birçok deneyler yapıldıını yazıyor. Bilinmeyen uzaylıların dünyamızı ziyaret ettiini ileri
süren kuramımıza göre, bugün bile bizi biz yapanın bu üstün varlıklar olduu
anlaılmaktadır.
Bu deliller zincirinin bir halkasını da, tanrıların atalarımızdan istedikleri armaanlar
tamamlıyor. Bu istekler, hiç bir zaman güzel kokular ve kurbanlık hayvanlarla
sınırlandırılmamıtı. Armaanlar listesinde çou zaman çeitli karıımlardan yapılmı
sikkeler de yer alıyordu. Gerçekten de Dou'nun en büyük eritme kurulularından biri,
Ezeon Geber'de bulunuyordu. Kazılarda ortaya çıkarılan bu kurulu, son derece modern
bir ocak, türlü hava kanalları ve belirli amaçlar için açılmı deliklerden meydana
geliyordu. Günümüz eritme uzmanları bu kurulutan nasıl bakır elde edilmi olabileceini
açıklayamıyorlar. Ancak burasının bakır elde etmek için kullanıldıı kukusuzdur; çünkü
Ezeon Geber dolaylarındaki birçok maara ve galeride geni bakır sülfat stokları
bulunmutur. Söz konusu bütün buluntular 5000 yıllıktır!
Eer bir gün bizim uzay adamlarımız da indikleri gezegende ilkel insanlarla
karılaacak olurlarsa, zavallılar üzerinde 'tanrı' ya da 'tanrı olu' izlenimi
bırakacaklardır. Ama bir de indikleri gezegende korkunç ileri bir uygarlıın insanlarıyla
karılatıklarını düünün. Her halde o zaman, 'tanrı' olarak deil, zamanın çok gerisinde
yaayan zavallılar olarak karılanacaklardır!
BENC BÖLÜM: GÖKLERDEN GELEN - ATE SAÇAN SAVA
ARABALARI

YÜZYILIN BALARINDA, Asur kralı Asurbanipal'in kitaplıında, on iki kil tablet
üzerine yazılmı bir kahramanlık destanı bulundu. Destan Akatça yazılmıtı, ama daha
sonra bulunan baka bir kopyası Hammurabi'ye kadar uzanıyordu.
Son aratırmalar, Gılgamı Destanı'nın asıl metninin Sümerlilerce yazıldıını,
konularının Tevrat'taki Yaradılı Bölümüyle büyük benzerlikler gösterdiini ortaya
koymutur.
Destanın ilk tabletinde, galip gelen kahraman Gılgamı'ın Uruk ehri çevresine
yaptırdıı surlardan söz edilir. 'Göklerin Tanrısı', içinde tahıl ambarı bulunan çok büyük
bir evde oturmaktadır. Surları koruyan birçok asker vardır. Gılgamı bir 'tanrı', insan
karıımı yaratıktır -üçte iki 'tanrı', üçte bir insan.- Uruk ehrine gelen hacılar ona
ürpererek ve korkuyla bakarlar; çünkü o güne kadar böyle bir güzellik ve güç
görmemilerdir. te burada tanrılarla insanların çiftlemesi düüncesi yine karımıza
çıkıyor.
kinci tablette, gökler tanrıçası Aruru'nun, Gılgamı'a rakip olması için Enkidu'yu
yarattıını okuyoruz. Enkidu gövdesi kıllarla kaplı, posttan elbiseler giyen, çayırlarda
otlayan, sıırlarla aynı yalaktan su içen bir yaratıktır. En büyük elencesi çavlanlarda
yüzmektir.
Uruk kralı Gılgamı, bu sevimsiz yaratıın sıırlardan ayrılması için güzel bir kadın
gerekli olduunu anlar ve ehrin en güzel kadınlarından birini, Enkidu'yu kendine
çekmekle görevlendirir. Saf Enkidu bu oyuna gelir ve altı gün altı gece kadınla yaar.
Derken Enkidu'yla Gılgamı dost olurlar.
Üçüncü tablet, uzaklardan gelen bir duman bulutunu anlatır. Gökler gümbürder, yer
sarsılır, sonunda 'Güne Tanrısı' gelerek Enkidu'yu güçlü kanatları ve pençeleriyle
kavrar. Enkidu'nun gövdesine kurun gibi biner ve gösüne kaya gibi bir aırlık oturur.
Destan yazarlarının çok gelimi bir hayal gücü olduunu ve destanı çevirenler ve
çoaltanların deiiklikler yaptıını kabul etsek bile, asıl aırtıcı yan olduu gibi kalır:
Destan yazarları gövdenin belirli bir hızdan sonra kurun gibi aırlatıını nereden
biliyorlardı? Bugün yerçekimi ve hız yasalarını en ince ayrıntılarına kadar biliyoruz. Bir
astronotun kalkı sırasında nasıl bir güçle koltuuna yapıtırıldıını, gösüne binen
basıncın ne ölçüde büyük olduunu biliyoruz.
Peki Sümerliler bu bilgiyi nereden elde etmilerdi?
Beinci tablet, Enkidu'yla Gılgamı'ın 'tanrıların' oturduu yere gidilerini anlatır.
Kahramanlar tanrıça rninis'in yaadıı, ııklar saçan kuleyi çok uzaklardan görürler.
yice yaklaınca bir ses duyarlar:
«Geri dönün! Hiç bir ölümlü, tanrıların yaadıı kutsal daa gelemez. Tanrıların
yüzünü gören ölmelidir.»
Exodus'te de: «Sen benim yüzümü göremezsin, beni gören insan yaayamaz...»
diyordu!
Yedinci tablette, Enkidu'nun azından bir uzay yolculuu anlatılır. Enkidu bir kartalın
pirinçten pençelerine tutunarak saatler boyu uçmutur. zlenimleri öyledir:
«Bana dedi ki: «Karalara bak. Neye benziyorlar? Deniz'e bak. Nasıl görünüyor?» Ve
kara, bir daa; deniz de bir göle benziyordu. Dört saat daha uçtuk ve o yine konutu:
«Karalara bak. Neye benziyorlar? Deniz'e bak. Nasıl görünüyor?» Ve kara, bir bahçeye;
deniz de bahçıvanın su kanallarına benziyordu. Dört saat daha uçtuktan sonra o yine
sordu: «Karalara bak. Neye benziyorlar? Denizlere bak nasıl görünüyor?» Ve kara,
lapaya, deniz de su birikintilerine benziyordu.»
Bu anlatım, bir canlı yaratıın dünyayı çok yükseklerden gördüünü açıklamaktadır.
Olay tümüyle hayal ürünü olamayacak kadar dorudur. Eer yerkürenin çok
yükseklerden görünüü hakkında bir bilgi olmasaydı, kim çıkıp da karaların lapaya,
denizlerin de su birikintilerine benzediini söyleyebilirdi? Çünkü çok yükseklerden
çekilen resimlerinde dünya gerçekten orasında burasında su birikintileri olan bir tas
lapaya benzemektedir!
Aynı tablette bir kapının konutuu yazılmaktadır. Bu garip olayı, bugünkü bilgimizle
bir hoparlörün konuması olarak nitelendiriyoruz. Sekizinci tablette, dünyayı çok
yükseklerden gören Enkidu, anlaılamayan bir hastalıktan ölüyor. Hastalık öyle
esrarengiz ki, Gılgamı nedeninin göklerdeki canavarın zehirli soluu olup
olamayacaını soruyor. Gılgamı göklerdeki canavarın zehirli soluunun öldürücü
olabileceini nereden biliyordu?
Dokuzuncu tablet Gılgamı'ın, dostu Enkidu'nun ölümünden duyduu üzüntüyü ve
aynı hastalıktan ölecei korkusuyla tanrılara ulamak için çıktıı yolculuu anlatır.
Gılgamı uzun süre yol aldıktan sonra, göklere destek olan iki daın arasına gelir.
Daların tepesi bir kemerle birletirilmitir ve buraya 'güne kapısı' denir. Güne kapısını
bekleyen iki dev önce onu bırakmak istemezler. Aralarında uzun bir tartıma geçer.
Sonunda devler Gılgamı'ın üçte iki tanrı olduunu göz önünde tutarak geçmesine izin
verirler. Gılgamı giderek ardında sonsuz denizin uzandıı tanrıların bahçesine varır.
Ancak yolda iki defa tanrılar tarafından uyarılmıtır:
«Gılgamı, acelen nedir? Aradıın hayatı ve ölümsüzlüü bulamayacaksın. Tanrılar
insanı yaratırken ona ölümü de verdiler. Ölümsüzlük yine tanrılara kaldı.»
Gılgamı'ın bunları dinleyecek hali yoktur. Her tehlikeyi göze almıtır ve amacı
insanların babası Utnapitim'e ulamaktır. Ancak Utnapitim büyük denizin ötesinde
yaamaktadır ve oraya güne tanrısınınkinden baka hiç bir gemi uçamaz. Üstelik yolu
da yoktur. Ama Gılgamı bütün tehlikelere göüs gererek denizi aar. On birinci tablet,
onun Utnapitim'le yaptıı görümeyi anlatır.
Gılgamı insanların babasının ne kendinden büyük, ne de küçük olduunu görür ve
ona, birbirlerine baba-oul gibi benzediklerini söyler. Utnapitim, geçmiini anlatmaya
koyulur. Bu bölüm Utnapitim'in azından, yani birinci tekil ahıstan aktarılmıtır.
Daha da aırtıcı olarak, Tufan hakkında çok ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Tanrılar
Utnapitim'i uyarmılar, kadınları, çocukları, yakınlarını ve her iten ustaları, gelecek
olan büyük tufandan korumak için bir gemi yapmasını emretmilerdi. iddetli, fırtınanın,
karanlıının, yükselen suların, gemiye binemeyenlerin dütüü umutsuzluun anlatımı,
bugün bile hayranlık uyandıracak ölçüde güçlüdür. Üstelik aynı Nuh'ta olduu gibi,
yolculuun sonunda bir karga ve bir güvercin yollanmı, sular alçalmaya balayınca da
gemi bir daın tepesine oturmutur.
Gılgamı Destanı'yla Tevrat arasındaki paralellik ve benzerlik, hiç bir bilginin karı
koyamayacaı ölçüde açıktır. Bu paralelliin en ilginç yönü, destanla Tevrat'ın uratıı
tanrıların ve kehanetlerin ayrı ayrı olmasıdır.
Tevrat'ta anlatılan Tufan'ın destandakinin bir kopyası olduunu kabul edersek,
Utnapitim'in olayı kendi azından anlatması, Gılgamı Destanında Tufan'a tanıklık
etmi, onu gözleriyle görmü bir kiinin gerçekten var olduunu ortaya koyar.
Aslında binlerce yıl önce douda müthi bir tufan olduu kesin olarak anlaılmıtır.
Eski Babil'in çivi yazısı tabletleri, geminin nerede bulunması gerektiini kesin olarak
anlatırlar. Bu bilgiden yararlanan aratırmacılar Arı daının güney kesiminde, geminin
konduu yeri göstermesi muhtemel olan üç tahta parçası bulmulardır. Ancak 6000 yıl
önce tahtadan yapılmı ve tufana dayanmı bir geminin kalıntılarını bulmak hemen
hemen imkânsız gibidir.
Gılgamı Destanı'nda Tufan'dan baka, yazıldıı çada yapılamayacak türden
olaanüstü eyler de anlatılmaktadır. Bunları, destanı yüzyıllar boyu elden geçirenlerin
eklediini de düünemeyiz. Çünkü anlatımlarda gizlenen bilgiler, ancak günümüz bilgileri
aracılııyla anlaılabilmektedir.
Belki de, birtakım yeni sorular bu karanlıa ıık tutacaktır. Gılgamı Destanı,
Sümerlerden deil de Tiahuanaco bölgesinden çıkmı olamaz mı? Gılgamı soyu Güney
Amerika'dan gelmi ve beraberinde destanı da getirmi olamaz mı? Dorulayıcı bir
karılık, Güne Kapısından söz edilmesini, büyük bir denizin aılmasını, aynı zamanda
da Sümerlilerin nasıl birdenbire ortaya çıktıklarını açıklayabilir. Kukusuz, Firavunlar
Mısır'ının gelimi kültürü, yazılmı, öretilmi ve örenilmi eski sırları saklayan büyük
kitaplara dayanıyordu. Daha önce de belirtildii gibi Musa bu ülkede yetimi,
kitaplıklardan bol bol yararlanma imkânı bulmutu. Hangi dilde yazmı olduu kesin
olarak bilinmese bile, be kitabın yazarının aydın bir kii olduu kesindi.
Gılgamı Destanı'nın Asurlular ve Babilliler kanalıyla Mısır'a geldiini, genç Musa'nın
onu okuyarak kendi amaçlarına uyguladıını düünelim. Bu durumda gerçek Tufan
olayı, Tevrat'taki deil, Gılgamı Destanın'dakidir.
Böyle sorular sormamalı mıyız? Bana kalırsa, geçmii aratırmanın klasik yöntemi
çoktan yıkılmıtır. Bu türden aratırma hiç bir zaman, kesin ve dokunulmaz sonuçlara
ulaamaz. Kendi kurduu bir düünce biçimine öylesine sıkı sıkıya balıdır ki, yaratıcı bir
dürtü dourabilecek yeni görülere hiç bir açık kapı bırakmaz.
Eski Dou'ya yöneltilen aratırmaların çou, kutsal kitapların dokunulmazlıı ve
kutsallıı karısında eriyip gitmitir. nsanlar soru sormaya ve kukularını bu tabu'nun
yüzüne haykırmaya cesaret edememilerdir. Hatta büyük ölçüde aydınlanmı
sayılabilecek on dokuz ve yirminci yüzyıl bilginleri bile, sonunda Tevrat'ta anlatılanların
doru olmadıını ileri sürmenin kaçınılmaz olduunu gördüklerinden, binlerce yılın
yanlıından oluan düünce zincirlerinden kopmamayı seçmilerdir. Ancak, en koyu
Hıristiyan bile, Tevrat'ta anlatılan birtakım olayların, o büyük Tanrı'yla badamadıını
anlamı olmalıdır. Kutsal kitabın dinsel dogmalarını korumak isteyen kiiler, önce çok
eskilerde insanı kimin eittiini, toplum hayatı için yasaları kimin koyduunu, ilk salık
kurallarını kimin verdiini ve yoldan çıkmı olanları kimin yok ettiini açıa
çıkarmalıdırlar.
Bu türden sorular sormamız ve bu biçimde düünmemiz dinsiz olduumuz anlamına
gelmez. Beni ele alalım: Geçmile ilgili tüm sorulara kesin ve inandırıcı karılıklar
verildii gün bile, daha iyi bir ad koyma isteiyle TANRI dediim BR EYN var
olacaına inanıyorum.
Bununla birlikte, söz konusu düünülmez tanrının, bir yerden ötekine gitmek için,
tekerlekli ve kanatlı araçlar kullandıı, ilkel insanlarla çok yakın ilikiler kurduu ve
maskesinin dümemesi için hiç bir insanı yanına yaklatırmadıını ileri süren dinsel
varsayım, delillerle desteklenmedii sürece, saldırgan bir iddiadan öteye
geçemeyecektir. Din bilginlerinin, 'Tanrı çok yücedir; onun kendini nasıl gösterdiini ve
kullarıyla nasıl iliki kurduunu bizler düünemeyiz' eklindeki karılıkları, ancak
sorularımızdan bir kaçı olabilir ve bu bakımdan doyurucu olmaktan uzaktır. nsanlar
yeni gerçekleri görmek istemezler. Ama gelecek, geçmiimizi günden güne daha çok
kemirmektedir. On iki yıl kadar sonra insan Merih'e inecektir. Eer orada bir tek eski,
terk edilmi bina varsa, akıllı insanların bıraktıı bir tek nesneye rastlanırsa, maara
duvarlarında bir tek resim bulunursa, dinlerimiz temelinden sarsılacak ve geçmiimiz
hakkındaki bilgiler karmakarıık olacaktır. Bu türden bir tek buluntu bile insanlık tarihinde
devrim ve reformların en büyüüne yol açacaktır.
Uzay çaıyla birlikte Aydınların Mahkeme Günü de gelecektir. O zaman dinin
bulutları daılacak ve uzaya atılan kararlı bir adımla binlerce, milyonlarca deil, bir tane
din ve tanrı olduu anlaılacaktır.
Biz bunları bırakıp insanlıın geçmii üzerine kurduumuz varsayımı gelitirelim. u
ana kadar elde ettiimiz görüntüyü öyle özetleyebiliriz:
Çalar önce bilinmeyen bir uzay gemisi dünyamızı bulmutu. Gemi adamları kısa
sürede, gezegenimizin, akıllı yaratıkların geliebilmesi için çok elverili olduunu
anlamılardı. Ancak gelimesi beklenen «insan», «homo sapiens» deil, bir baka
türden yaratıktı. Uzay adamları bu türün diilerini sunî olarak döllemi, kadınları, eski
destanlarda belirtildiine göre, derin bir uykuya daldırarak dünyamızdan ayrılmılardı.
Binlerce yıl sonra geri döndüklerinde karılarına, yeryüzünün orasına burasına daılmı
«homo sapiens» örnekleri çıkmıtı.
leri uzaylılar döllenme deneylerini, toplum kurallarına uyabilecek yetenekte yaratıklar
yetiene kadar sürdürmülerdi.
Ancak ortaya çıkan insanlar hâlâ barbardılar. Uzaylılar geriye dönerek, onların yine
hayvanlarla yaayabileceklerini düünerek birçounu yok etmi, daha az ölçüde
baarısız kalanları da baka kıtalara belki de baka gezegenlere taımılardı. Geriye
kalan baarılı örnekler toplum hayatının ilk ürünlerini vermeye balamı, maara
duvarlarını süslemeye, çömlekçilii gelitirmeye, ilkel mimarlık örneklerini ortaya
koymaya yönelmilerdi.
Bu ilk insanların uzay adamlarına sonsuz saygısı vardı. Çünkü onlar, bilinmeyen bir
yıldızdan gelmi, yine oraya dönmü «tanrılardı.» Esrarengiz nedenlerden dolayı bu
«tanrılar» bilgilerini insanlara geçirmeye meraklıydılar Yarattıkları insanlara özen
gösteriyor, onları kötülük ve ahlâksızlıktan korumaya çalııyorlardı. Toplumların kurucu
bir biçimde gelimesini istiyorlar, bu yüzden uyumsuzluk gösterenleri ortadan kaldırıyor,
kalanların gelime yeteneinde bir toplum kurması için gerekli temel kavramlar
öretiyorlardı.
Delillerin eksiklii yüzünden bu varsayımda birtakım boluklar vardır: Gelecek, bu
boluklardan kaçının doldurulabileceini gösterecektir. Bu kitap birçok tahminden oluan
bir varsayımı ortaya koymaktadır ve bu varsayım doru olmayabilir. Bununla birlikte,
tabuların koruyuculuunda, saldırıya uramadan yaayan dinlerin kurulu ilkelerine
bakınca, varsayımımın en az onlar kadar geçerli olabileceini görmekteyim.
Gerçek hakkında birkaç kelime söylemek belki de yarar salayacaktır. Dinine inanan
ve kuku uyandıracak bir saldırıya uramayan her insan «gerçei» bulduuna da inanır.
Bu yalnız Hıristiyanlar için deil, küçük, büyük her dinin taraftan için geçerlidir.
Teosofistler din bilginleri ve filozoflar, öretilen üzerinde yıllarca kafa patlattıktan sonra
«gerçee» vardıklarına inanırlar. Doal olarak her dinin bir tarihi, Tanrı'sının verdii
sözler Tanrı'sının koyduu yasalar ve... diyen peygamber ve bilge kiileri vardır.
«Gerçein» ispatlanması, insanın inandıı dinin tam içinden balar ve dıına doru isler.
Bunun sonucu olarak, çocukluktan balayarak bizlere kabul ettirilen tek yönlü bir
düünce biçimi ortaya çıkar.
Böylece birçok kuak gerçei benliinde topladıına inanarak geçip gider.
Ben, daha alçak gönüllü davranarak, gerçee sahip olamayacaımızı, ona ancak
inanabileceimizi ileri sürüyorum. Gerçei bulmak isteyen insan, onu kendi dininin
siperleri ve sınırları içinde aramamalıdır. Hem hayatın amacı ve gerei nedir? Gerçee
inanmak mı, yoksa onu aramak mı?
Tevrat'ta yazılı olanların arkeolojik yollarla ispatlandıını düünecek olsak bile bu
durumda, söz konusu inanılardan oluan bir din de ispatlanmı sayılamaz. Eski
ehirler, köyler sanat eserleri ve yazılı kalıntılar belli bir bölgede toprak üstüne
çıkarılınca, o bölgede insanların yaadıı ve tarihin yazdıı bir uygarlıın gerçekten var
olduu ortaya çıkar. Ancak bu buluntular o bölge insanının inandıı tanrının (uzay
yolcusu deil de) tek ve ulaılmaz bir tanrı olduunu açıa çıkaramaz.
Bugün dünyanın dört bucaında yapılan kazılar, geleneklerin gerçeklere uygun
dütüünü göstermitir. Ama bir tek Hıristiyan çıkıp da, Peru'daki kazılar sonucu ortaya
çıkan nka öncesi tanrısını gerçek tanrı olarak kabul eder mi? Demek istediim, gerek
mitoloji, gerek gerçek deneyler, bir toplumun tarihini oluturur; bundan öteye geçemez.
Ama bence bu bile çok eydir.
Gerçei arayanlar, ispatlanmamı yeni ve cesur düüncelere, yalnızca düünce (ya
da inanı) biçimlerine uymadıı için karı çıkmamalıdırlar. Yüz yıl önce uzay yolculuu
diye bir ey söz konusu olmadıı için, babalarımız ve büyükbabalarımız, atalarına
uzaydan ziyaretçiler gelip gelmediini düünemezlerdi. Çok korkunç ama ne yazık ki her
an çıkabilecek bir Hidrojen bombası savaının günümüz uygarlıını toptan yerle bir
ettiini düünelim. Be bin yıl sonra arkeologlar New York'taki Hürriyet Heykeli'nin
parçalarını bulacaklar, günümüz düünce biçimiyle hareket ediyorlarsa, bilinmeyen bir
tanrı, belki ate tanrısı (heykelin elindeki meale yüzünden) belki güne tanrısının
(heykelin baındaki ıın biçimi uzantılar yüzünden) heykeliyle karı karıya olduklarını
sanacaklar ve heykelin aslında çok basit bir anlam taıdıını hele özgürlüü temsil
ettiini asla anlamayacaklardır.
Geçmiin yollarını dogmalarla tıkamaya artık imkân yoktur.
Eer gerçei aramaya koyulacaksak, önce bütün cesaretimizi toplayarak bugüne
kadar izlediimiz yollardan ayrılmalı, sonra da doru ve gerçek kabul ettiimiz her
eyden kuku duymaya balamalıyız. Yeni düünceler saçmadır diye gözlerimizi ve
kulaklarımızı kapayamayız.
unun urasında, elli yıl önce aya ini düüncesi de alay konusuydu; saçma ve
gülünç bulunuyordu...
ALTINCI BÖLÜM: ESK HAYAL VE MASALLAR MI, YOKSA ESK
GERÇEKLER M?

GEÇMTE VAR OLAN birtakım eylerin bugün geçerli düünü ve inanılara göre
var olmaması gerektiini daha önce belirtmitim. Ancak geçmiten günümüze kadar
gelebilen akıl almaz eyler bunlarla da bitmiyor.
Neden mi? Çünkü Eskimoların mitolojisi de, ilk kabilelerin kuzeye pirinç kanatlarla
getirildiini söylüyor!
En eski Kızılderili efsanelerinde ate ve meyve getiren bir ate kuundan söz ediliyor.
Son olarak da Maya Efsanesi Popol Vuh; tanrıların; her eyi, evreni, pusuladaki dört
yönü ve dünyanın küre biçiminde olduunu bildiklerini anlatıyor.
Eskimoların sözünü ettikleri metal kular nelerdir?
Kızılderililer ate kuunu nerede görmülerdi? Mayaların ataları dünyanın yuvarlak
olduunu nasıl örenmilerdi?
Aslında mayalar çok zeki insanlardı ve çok gelimi bir kültürleri vardı. Bize yalnız o
akıl almaz takvimi bırakmakla kalmamı, çok karmaık hesaplar da ulatırmılardır.
öyle ki, Mayalar bir Venüs yılının 584 gün olduunu biliyorlar ve dünya yılının 365,2420
gün olduunu tahmin ediyorlardı. (Günümüzde en ileri araçlarla yapılan hesabın sonucu
365,2422 gün!) Bıraktıkları hesaplar 64 milyon yıl öteye uzanabiliyordu. Hatta birtakım
yazılarda 490 milyon yıla yaklaan sayılarla uraılıyordu. Bir elektronik beyin yardımıyla
bulunduunu akla getiren ünlü Venüs formülünün, bir grup orman insanından çıkmı
olması çok aırtıcıdır. Formül bir «Tzolkin» yılını 260, bir dünya yılını 365 ve bir Venüs
yılını 584 gün olarak almaktadır.
365'in 73'e bölümünün 5 ve 584'ün 73'e bölümünün de 8 vermesinden hareketle u
sonuç çıkmaktadır:
(Ay) 20 x 13 x 2 x 73 = 260 x 2 x 73 = 37.960
(Güne) 8 x 13 x 5 x 73 = 104 x 5 x 73 = 37.960
(Venüs) 5 x 13 x 8 x 73 = 65 x 8 x 73 = 37.960
Yani bu üç devir 37.960 gün sonra birleecektir. Maya mitolojisi o zaman tanrıların
büyük dinlenme yerine geleceini ileri sürer.
nka öncesi halklarının dinî efsanelerinde, yıldızlarda insanların yaadıından ve
«tanrıların» Pleiadas takımyıldızından geldiinden söz edilir. Ne gariptir ki Sümer, Asur,
Babil ve Mısır'da bulunan yazılı tabletlerde de aynı ey anlatılmaktadır: «Tanrılar»
yıldızlardan gelmi ve yine oralara dönmülerdir. Göklerde dolamak için ate arabaları
ya da gemileri vardır. Ellerinde her zaman korkunç silâhlar bulunmaktadır. Birtakım
kiilere ölümsüzlük için söz vermilerdir.
lkel insanların, tanrılarını göklerde aramaları ve onları tanımlayıp sanat eserlerine,
geçirmeleri sırasında bütün hayal güçlerini kullanmaları doaldır. Bu bakımdan sözünü
ettiimiz efsane ve yazıtların, gerçei yansıtmaktan çok, abarttıı düünülebilir. Ama
anormallikler bunlarla da kalmıyor ki.
Bir örnek daha verelim: Mahabharata'nın yazarı, bir ülkeyi on iki yıllık kuraklıkla
cezalandırabilecek bir silâhın varlıını nereden biliyordu? Hem de domamı bebekleri
annelerinin karnındayken öldürecek güçte bir silâhın varlıını...
En kötümser tahminle 5000 yıl önce yazılan bu Hint Efsanesini, günümüz bilgileri
ııında okumak gerçekten çok ilginç olacaktır.
Ramayana'da Vimanalar'ın, yani uçan makinelerin, cıva ve püsküren rüzgâr
yardımıyla çok yükseklerde uçtuunu yazar. Vimanalar ileriye, yukarıya ve aaıya
hareket edebilmektedirler. Geni çapta manevra yetenei olan uzay araçları! Aaıdaki
bölüm N. Dutt'un 1891'de yaptıı çeviriden alınmadır:
«Rama'nın emriyle görkemli sava arabası korkunç gürültüyle bir bulut daına
yükseldi...»
Yine uçan bir nesneden söz ediliyor ve üstelik nesnenin havalanırken korkunç gürültü
yaptıı belirtiliyor. te Mahabharata'dan bir bölüm daha:
«Bhima, Vimanasıyla güne kadar parlak bir ıının üzerinde uçuyordu ve fırtınaların
gök gürültüsü gibi bir ses çıkarıyordu.» (C. Royf 1889).
Mahabharata'nın yazarı, roketler hakkında bir ey bilmese ve bu araçların bir ıın
üzerinde, büyük gürültüler çıkararak gittiini görmese bu satırları yazabilir miydi?
Samsaptakabadha'da, uçan ve uçmayan sava arabaları diye iki ayırım
yapılmaktadır. Mahabharata'nın ilk kitabında da, Kunti adlı evlenmemi bir kadının,
Güne Tanrısıyla çiftletii ve güne kadar parlak bir oul dourduu anlatılmaktadır.
Kunti -o günlerde bile- utanç duygusundan kurtulmak için çocuu bir sepete koyar,
nehire salar. uta Kastından, deerli bir kii olan Adhirata çocuu bulur ve büyütür.
Musa'nın öyküsüyle akıl almaz bir benzerlii olmasa, anlatmaya demeyecek bir
öykü! Ayrıca, insanların tanrılar tarafından döllendiine deinen bir baka örnek olması
da, dikkati çekiyor. Gılgamı Destanında olduu gibi Aryuna (Mahabharata'nın
kahramanı), tanrıları aramaya ve onlardan silâh istemeye gidiyor. Büyük tehlikelere
göüs gerdikten sonra gök tanrısı ndra'yı karısı Sachi'nin yanında buluyor. Ancak
buluma herhangi bir yerde deil, göklerde uçan bir sava arabasında oluyor! Üstelik
tanrılar, gökyüzünü gezdirmeyi teklif ediyorlar.
Mahabharata'da anlatılan olaylar yazarının görgü ve tanıklıı ettii izlenimi verecek
kadar açık ve anlaılabilir biçimdedir. Bir bölümde, üzerlerinde metal taıyan bütün
savaçıları öldüren bir silâh anlatılır. Savaçılar, silâhın etkilerini zamanında
örenebilirlerse, üzerlerindeki bütün metalleri çıkarmakta ve ırmaa girip gövdelerini ve
silâhın dedii her eyi yıkamaktadırlar. Yazarın açıklamasına göre, bu bouna deildir,
çünkü tedbir alınmazsa saçlar ve tırnaklar dökülür ve yaayan her ey rengi solarak
zayıflar...
Sekizinci kitapta ndra, tanrısal jetiyle yeniden karımıza çıkar. Bütün insanlar
arasında yalnızca Yudhisthira'ya, ölümlü olduu halde, göklere gelme izni verilmitir.
Enok ve Eliyah'ın öyküsünü hatırlamadan edebilir miyiz?
Aynı kitapta, belki de dünyaya atılan ilk Hidrojen bombasının patlaması
anlatılmaktadır. Gurkha, yüce Vimanasıyla uçarken, üç katlı ehrin üstüne bir tek gülle
düürür. Buradan sonrasının anlatımında öyle kelimeler kullanılmaktadır ki, insan
Bikini'de patlayan ilk Hidrojen bombasını hatırlamadan edemez: «Güneten bin kere
daha parlak, beyaz, sıcak bir bulut, sonsuz ııklar saçarak, yükseldi ve ehri bir kül
yıını yaptı...»
Gurkha yere indiinde Vimana'sı, son derece parlak bir antimon bloku andırmaktadır.
Ayrıca filozofları ilgilendiren bir bölümü de, bu arada aktarayım: Mahabharata, «Zaman,
evrenin tohumudur!» der...
Tibet kitapları Tantyua ve Kantyua da, gökteki inciler adı verilen, tarih öncesi uçan
makinelerden söz ederler. ki kitap da, bu bilginin gizli olduunu ve kitleler için
olmadıını özellikle belirtirler. Samarangana, Sutradharafda, kuyruklarından ate ve cıva
püskürten hava gemilerine ayrılmı birçok sayfa vardır.
Eski kitaplardaki ate sözünün yanan ate olması gerekmez; çünkü elektrik ve
manyetik türler de dâhil olmak üzere, kırk deiik anlamda ate sayılmıtır. Eski
insanların aır metallerden enerji elde edebileceini bildiklerine inanmak güçtür. Bununla
birlikte eski Sanskrit kitapları basit birer mit olarak reddetmek de imkânsızdır. Eski
kitaplardan alınan bölümler, eski insanların uçan tanrılar gördüklerini kukuya yer
vermeyecek ölçüde ispatlamaktadırlar. Arkeologların hâlâ kullandıkları, «Böyle bir eyin
var olduu kabul edilemez... bunlar çeviri yanlılarıdır... yazarlar ya da kopya edenlerin
abartmasıdır...» cümleleriyle hiç bir sonuca ulaamayız. Teknoloji çaının verilerinden
yararlanan yeni bir varsayım, geçmiimizin karanlıına ıık tutmak için uygulama alanına
konmalıdır. Nasıl geçmiteki uçan gemiler açıklanabiliyorsa, kullanılan korkunç silâhlar
da açıklanabilmelidir. te Mahabharata'dan bir bölüm daha:
«Elemanlar çözülmü gibiydi. Güne durmadan dönüyordu. Silâhın ate gibi ısısıyla
kavrulan dünya, hummaya tutulmu gibi çemberler çiziyordu. Filler, korkunç sıcaklıktan
korunmak için oradan oraya kouuyorlardı. Sular kaynıyor, hayvanlar ölüyor, dümanlar
biçilmi gibi yere yıılıyordu. Aaçlar korkunç ııa hedef olarak, orman yangınlarındaki
gibi yanarak devriliyorlardı. Filler kulakları saır eden gürültülerle kouyor ve geni bir
alanda birer birer düerek ölüyorlardı. Atlar, sava arabaları yanmılardı ve sava alanı
yangın yerine dönmütü. Bir süre sonra denizin üzerine sessizlik çöktü. Rüzgârlar
esmeye, dünya parlamaya baladı. Ortaya çıkan görüntü tüyler ürperticiydi. Düenlerin
gövdeleri korkunç ısıyla yanmı, insanlıktan çıkmıtı. Bundan önce böyle bir silâhı ne
görmü, ne de duymutuk.» (C. Roy, Drona Parva 1889.)
Öykü bundan sonra, kaçıp kurtulabilenlerin, vücutlarını, araçlarını ve silâhlarını
yıkadıklarını, çünkü her eyin, tanrıların öldürücü soluuyla kirlendiini anlatıyor.
Gılgamı Destanında ne diyordu? «Enkidu, yoksa seni tanrısal canavarın zehirli
soluu mu öldürdü?»
Vatikan Müzesi Mısır Bölümünün eski yöneticisi Alberto Tulli, M.Ö. 1500'lerde
yaamı olan III. Tutmosis'ten kalan bir yazı parçası bulmutu. Yazıda, gökten bir ate
topunun dütüü ve çok kötü bir koku yayıldıı anlatılıyor.
Tutmosis ve askerleri olayı izliyorlar ve ate topu güneye doru kayarak kayboluyor.
Sözünü ettiimiz bütün kitaplar ve yazılar, çaımızdan binlerce yıl önce yazılmılardı.
Yazarları deiik ülkelerde yaayan, deiik kültür ve dinleri olan kiilerdi. O günlerde
önemli olayları dünyaya bildirecek özel ulaklar yoktu ve kıtalararası yolculuklar günlük
olaylardan deildi. Bütün bunlara ramen, aırtıcı ölçüde birbirine benzeyen garip
olaylar, sayısız kaynaklardan ve dünyanın dört bucaında birbirinden habersiz yasayan
insanlar tarafından bize ulatırılmıtır.
Bütün bu yazarların akıllarından zorları mı vardı? Hepsi de aynı hayali mi görmütü?
Mahabharata'nın, Tevrat'ın, Gılgamı Destanı'nın, Eskimo destanlarının, Kızılderililerin,
skandinavyalıların, Tibetlilerin ve birçok baka kaynaın uçan tanrılar, garip tanrısal
araçları ve bunlarla ilintili felâketleri, bir ans eseri olarak ve herhangi bir temele
dayanmaksızın anlattıını düünemeyiz.
Hemen hemen birbirinin ei olan bu yazılar, belirli bir gerçekten domu olmalıdırlar;
yani tarihöncesi olaylardan. Onlarda, o çalarda görülen olayların ve eylerin bir
yansıması vardır. Geçmiteki yazarların hepsi de gerçekleri abartmı olabilirler, ama ana
gerçek olduu gibi kalmıtır. Hepsinin de, birbirlerinden haberleri olmadan, tek türden bir
yalan uydurmalarına imkân var mıdır?
Bir örnek düünelim:
Afrika'da bir bölgeye, ilk defa bir helikopter iniyor. Yerlilerin hiç biri, o güne kadar
böyle bir araç görmemitir. Helikopter korkunç gürültülerle çalıların arasına bir bolua
iniyor ve içinden kafalarında koruyucu balıklar, üstlerinde sava elbiseleri ve ellerinde
makineli tüfeklerle askerler çıkıyorlar. Oralardan geçen bir vahî, olaya görgü tanıklıı
ediyor; büyük bir akınlık ve korkuyla, gökten gelen eyden çıkan bilinmeyen 'tanrılara'
bakıyor. Bir süre sonra helikopter havalanıyor ve gökyüzünde kayboluyor.
Vahî yalnız baına kalınca olayı düünmeye ve yorumlamaya koyuluyor. Köyüne
koarak gökten gelen tanrısal kuu, çıkardıı korkunç gürültüyü ve içinden ate kusan
silâhlarla çıkan beyaz derili adamları anlatıyor. Mucizevî ziyaret artık yerlilerin
destanlarına girmi, gelecek kuaklara anlatılmak üzere beyinlerine kazılmıtır. Doal
olarak, babadan oula geçerken tanrısal ku daha da büyüyecek, içinden çıkan
yaratıklar daha da korkunçlaacaktır. Öyküye yeni yeni ekler katılacak, olaylar daha da
abartılarak anlatılacaktır.
Ancak gerçek olay yine vardır ve deimemitir. Yani düzlüe bir helikopter inmi,
içinden birtakım beyaz adamlar gerçekten çıkmılardır. Yalnızca gerçek olan biraz
süslenmi ve bilgisizlikten ötürü abartılmıtır.
Belirli eyler uydurulamaz. Eer bu tür olaylar yalnız bir, iki eski kitapta yazılı olsaydı,
tarihte uzaylılar ve uzay gemileri aramazdım. Ama neredeyse bütün eski kitaplar aynı
hikâyeyi anlatınca, sayfalarına gizlenen gerçekleri gün ııına çıkarma gereini duydum.
«Adem olu, kulakları olduu halde duymayan, gözleri olduu halde görmeyen bir asi
evinin içinde yaıyorsun...» (Hezekiel xii, 2.)
Sümer tanrılarının, belirli yıldızlarla simgelendiini biliyoruz. Herodot'un anlattıklarına
bakılırsa, bu tanrılardan en büyüü olan Marduk, yani Merih (Mars) için dikilen 800 talent
aırlıında, saf altından bir heykel vardı. (Bu aırlık ortalama 24.000 kiloya eittir.)
Ninurta, yani Sirius, evrenin yargıcıydı ve ölümlüleri cezalandırırdı. Sümerliler Merih'e,
Sirius'a, Pleiades'e hitap eden tabletler yazarlardı. Sümer arkıları ve aıtlarında zaman
zaman o günlerin insanına çok anlamsız görünmesi gereken silâhlardan, o silâhların
etkilerinden söz edilirdi. Merih için yazılan bir övgüde, onun ate yadırdıı ve
dümanlarını imek gibi bir parlaklıkla öldürdüü anlatılmaktaydı.
Birkaç yıl önce, Badat'ın 160 km. güneyindeki Nippur kasabası yakınlarında, 60.000
kil tabletten oluan bir Sümer kitaplıı bulundu. Böylece Tufanı anlatan en eski belge de
ele geçmi oldu. Tablette, tufan öncesi be ehirden söz ediliyordu. Eridu, Badtibira,
Larak, Sitpar ve uruppak. Bunların ikisi daha ortaya çıkarılmamıtı. Tufanı anlatan
tabletlere göre, Sümerli Nuh'un adı Ziusudra idi. Ziusudra, uruppak'ta yaamı ve
gemisini orada yapmıtı. u anda elimizde Gılgamı Destanı'ndan da eski bir tufan
hikâyesi var, ama kim bilir, belki yeni buluntular daha da eski kayıtları ortaya
çıkaracaktır.
Ölümsüzlük ve yeniden doma, eski kültürlerin insanlarının kafalarını kurcalayan bir
konuydu. Köleler ve hizmetçiler, efendilerinin mezarına gönüllü olarak girerler, canlı canlı
gömülürlerdi. ub-At mezarında yetmie yakın iskelet, son derece düzgün bir biçimde,
yan yana yatar bulunmutu. Demek ki bu insanlar, hiç bir direnme göstermeden, parlak
renkli elbiselerine sarınıp belki de zehir içerek, ölümün gelmesini beklerlerdi. Sarsılmaz
bir inançla, mezarın ötesindeki yeni hayatı gözlerlerdi. Peki ama bu ilkel insanların aklına
yeniden doma düüncesini kim sokmutu?
Eski Mısır yazılan da, gökleri gemilerle aan yüce yaratıklardan söz eder. Güne
Tanrısı Ra için yazılan bir yazıdan bir parça:
«Sen yıldızların ve ayın altında dolaansın, sen, Aten gemisini, yorulmak bilmeden
dönen yıldızlar ve Kuzey Kutbundaki batmayan yıldızlarla, yeryüzü arasında sürensin.»
Bu da bir piramitten alman bir parça:
«Sen, güne gemisini milyonlarca yıl yönetensin.»
Mısırlı matematikçilerin çok çok ilerlemi olduklarını kabul etsek bile, milyonlardan
söz etmelerini kolay kolay açıklayamayız. Hele bu sayı yıldızlar ve tanrısal gemilerle
baıntılıysa. Mahabharata ne diyordu? «Zaman, evrenin tohumudur!»
Memfisfte Tanrı Ptah, firavuna egemenliinin yıldönümünü kutlaması için iki kalıp
vermi ve kendisinin altı çarpı yüz bin yıllık yıl dönümünü de kutlamasını emretmiti.
Bilmem eklememe gerek var mı? Ptah, kalıpları parıldayan bir gök arabasıyla getirmiti.
Edfu'daki kapı ve tapınakların üzerinde kanatlı güne ve sonsuzluk iareti taıyan ahin
resimleri hâlâ durmaktadır. Dünya üzerinde Mısır'daki kadar çok kanatlı tanrı resminin
bulunduu bir yer daha yoktur.
Bütün turistler Asuan yakınlarındaki Fil adasını bilirler. Adanın en eski kitaplarda bile
adı Fil adasıdır, çünkü Eski Mısırlılar adanın file benzediini kabul ederlerdi. Haklıydılar
da. Ada gerçekten bir file benzemektedir. Ancak eski Mısırlılar bunu nereden
biliyorlardı?
Adanın file benzetilmesi için çok yükseklerden görülmesi gerekiyordu. O dolaylarda,
benzerliin ortaya çıkmasını salayacak herhangi bir yükselti de yoktu. Mısırlılara
adanın file benzediini kim söylemiti?
Edfu'daki bir bina üzerinde yeni bulunan bir yazıda, binanın doaüstü bir kaynaa ait
olduu okunmutur. Binanın yer planını, tanrısal varlık Im-Hotep'in yaptıını söyler aynı
yazı... Kimdi bu Im-Hotep?
Yine Mısır yazılarından anlaıldıına göre, çaının Einstein'ıydı. Hem doktor, hem
yazar, hem rahip, hem mimar, hem de filozoftu. Yaadıı günlerde yalnız tahta araçlar
ve bakır kullanılırdı ki, bunların hiç biri kocaman granit blokları kesmeye elverili deildi.
Bununla birlikte, üstün insan Im-Hotep, firavunu Coser için, basamaklı Sakkara
piramidini yapmıtı. 65 metre yüksekliindeki bu anıtta görülen ustalık, baka hiç bir
Mısır sanatçısında ne görülmü, ne duyulmutu. Çevresi 10 metre yüksekliinde ve 585
metre uzunluunda bir duvarla çevrilen piramide, Im-Hotep «Sonsuzluk Evi» adını
vermi, tanrılar dönünce kendisini uyandırsınlar diye oraya gömülmütü.
Bütün piramitlerin, belirli yıldızların durumuna göre yapıldıklarını biliyoruz. Ancak bu
bilgi, erken Mısır astronomisi hakkında çok az delil bulunması karısında biraz sıkıntı
verici olmuyor mu?
Sirius, Mısırlıların merak sardıkları birkaç yıldızdan biriydi. Ama Sirius'un Memfis'ten
bile ancak sabaha karı, ufkun hemen üstünde ve Nil tamalarının baladıı dönemde
gözlenebilmesi, bu merakı biraz garipletiriyor. Dahası da var; Mısırlılar bu yıldızı,
günümüzden 4221 yıl önce yaptıkları takvime temel almılar ve yıldızın, 32.000 yıl
sürecek yıllık devirlerini hesaplamılardı.
Mısır astronomlarının, bütün eski astronomlar gibi, birtakım yıldızların aaı yukarı
365 gün sonra, gökteki aynı yere geldiklerini anlayacak kadar gözlem yapacak
zamanları vardı. Ama gerek kolaylıı, gerek daha doru sonuçlar verme imkânı olan ay
ve günei kullanmak dururken, neden Sirius'u takvimlerine temel almılardı? Sirius
takviminin kurulmu bir sistem ya da ihtimaller kuramı olduunu düünebiliriz; çünkü
yıldızın görünü tarihini önceden bildirmesine imkân yoktu. Sirius'un Nil'in tamaya
baladıı zaman, ufukta görünmesi rastlantıdan öteye gidemezdi. Bilindii gibi, Nil her yıl
tamaz; tama günleri de her zaman aynı günde olmazdı. Yoksa Mısır'da da eski bir
gelenek mi vardı? Rahiplerce gizlenen, korunan bir vaat, bir yazı mı söz konusuydu?
Firavun Udimu'ya ait olduu sanılan mezarda, altın bir gerdanlıkla, kesinlikle
tanınmayan bir hayvanın iskeleti bulunmutu. Bu hayvan neydi ve nereden gelmiti?
Mısırlıların daha birinci sülâle balarında ondalıklar sistemini kullanmalarını nasıl
açıklayabiliriz? Böylesi gelimi bir uygarlık, o çalarda nasıl ortaya çıkmıtı? Mısır
kültürünün yeni baladıı çalardan kalma bakır ve bronz nesnelerin kaynaı neresiydi?
Onlara akıl almaz matematik bilgisini ve hazırlanmı bir yazıyı kimler vermiti?
Sayısız sorular douran anıtsal binaları incelemeye geçmeden, birkaç eski kitaba
daha göz atalım.
Bin bir gece masallarının yazarları, inanılmaz konu zenginliini neye borçluydular?
Sahibi istedii zaman lambadan çıkan bir dev hayal etmek, hangi bilgilere dayanıyordu?
Hangi cüretkâr beyin, Ali Baba ve Kırk Haramiler'deki «Açıl susam açıl!» olayını
düünmütü?
Elbette böyle düüncelerin, günümüzde aırtıcı bir yanı kalmamıtır; çünkü
televizyonun dümesine basar basmaz konuan resimler çıkmakta, birçok büyük binanın
giri kapısı foto hücreler aracılııyla kendi kendine açılmaktadır. Ancak çok eski
hikâyecilerde öyle bir hayal gücü vardı ki, günümüzün kurgu-bilim yazarları onların
yanında bombo kimseler gibi kalırlardı. Demek ki bu insanların hayal gücünü
ateleyecek ve yaanmı birtakım bilgilerden oluan bir kıvılcım vardı.
Doal olarak eski Norveç ve zlanda geleneklerinde de göklerde yolculuk yapan
'tanrılardan' söz edilir. Tanrıça Frigg'in Gna adlı bir kadın hizmetçisi vardır. Tanrıça bunu
karaların denizlerin üstünde uçabilen cins bir atla deiik dünyalara gönderir. Atın adı
'Nal atıcı'dır ve bir keresinde Gna onunla dolaırken çok yükseklerde acayip yaratıklara
rastlar. «AIwislied» de dünyaya, günee ve aya insanların, 'tanrıların', devlerin ve
cücelerin görü açısından olmak üzere birçok deiik ad verilmiti. Ufukları çok sınırlı
olan bu insanlar, böyle bir boyutu nereden kazanmılardı?
Bütün skandinav ve eski Alman destanları binlerce yıl önce yazılmılardır ama,
dünyanın simgesi olarak disk ya da top kullanırlar. Tanrıların önderi Thor, elinde çekiçle
gösterilir. Prof. Kühn, 'çekiç' sözcüünün 'ta' anlamına geldiini ve Ta devrine kadar
uzandıını; daha sonra da, gelimeye uyarak, bronz ve demir çekiçlere dönütüünü
ileri süren bir görüü destekler. Bu da, Thor'un ve çekiç simgesinin çok eski olduunu,
belki de Ta Devri'ne kadar indiini gösterir. Üstelik «Thor» sözcüünün Sanskrit
destanlarındaki karılıı 'gökgürültüsü çıkaran' anlamına gelen «Tanayitnu»dur.
Kuzeylilerin, tanrılar tanrısı kabul ettikleri Thor, Almanların Wanen'inin en büyük tanrısı
olup gökleri tekinsiz kılar.
Geçmiin incelenmesine ıık tutmak için ortaya attıım yeni görüler tartıılırken, eski
kitap ve yazılarda rastlanan uzayla ilgili bölümlerin bir araya getirilip tarih öncesinde
uzaylıların dünyamıza geldiinin ispatlanacaı söylenebilir. Benim amacım kesinlikle bu
deildir. Yapmak istediim, u anda geçerli varsayımda hiç bir yer almayan eski kitap ve
yazılardaki çok önemli bölümleri, tarih aratırmacılarının gözü önüne sermektir. Bu
bölümlerde en belirgin özellik, yazarlarının, çevirmenlerinin, kopya edenlerinin bilimler ve
sonuçlar hakkında hiç bir ey bilmemeleri gerekirken, bilimsel bilgilerin ürünü olan
olayları anlatmalarıdır.
Eer bu olaylar günümüz bilginleri tarafından belirli bir dine balanarak
geçitirilmemi olsalardı ben de çevirilerin yanlı olduunu ve kopyalarının abartmalarla
dolu olduunu kabul ederdim.
Ancak varsayımına ters düen bir eyi ret ve destekleyen bir eyi kabul etmek,
bilimsel aratırmacıya yakımayan bir eydir. Söz konusu bölümlerin, 'uzay boyutu'
kullanılarak yapılmı çevirilerin var olduunu ve o zaman teorimin kazanacaı gücü ve
alacaı biçimi bir düünün!
Tezimizi biraz daha ilerletmek için Lût gölü yakınlarında bulunan vahiy ve dua
kitaplarından birkaç baka örnek verelim. Bunlar içinde tekerlekli, ate saçan tanrısal
arabalardan en çok söz eden yine Musa ve brahim'in vahiy kitapları oluyor.
«Varlıın ardında, ateten tekerlekleri olan, çepeçevre gözlerle dolu bir araba
gördüm. Tekerleklerinin üstünde ate saçarak parıldayan bir taht oturuyordu.» (brahim,
Vahiy Kitabı xviii, 11/12)
Profesör Sholem'in açıklamasına göre, Musevî mistiklerinde görülen taht ve araba
simgelemesi, Hellenistik ve erken Hıristiyan mistiklerinde görülen «pleroma» (Iık
bolluu) anlatımıyla uygunluk göstermektedir. Saygıdeer bir açıklama ama, bilimsel
olarak ispatlanmı kabul edilebilir mi? Gerçekten birtakım insanların, sürekli olarak
anlatılan, korkutucu ate saçan arabayı gördüklerini kabul etsek, durum ne olacaktır?
Kumran yazıtlarında gizli bir parça sık sık kullanılırdı; dördüncü maara belgeleri
içinde, aynı astrolojik konu üzerinde birleen ve aynı biçimi alan deiik unsurlar vardır.
Yıldızlara ait bir gözlemin üzerinde u balık vardır:
«En akıllı olanın, afaın bütün çocuklarına yolladıı sözler.»
Eski kitaplarda gerçek ate saçan arabaların anlatıldıını ileri süren varsayımıma
karı çıkacak ezici ve inandırıcı bir varsayım var mıdır? Elbette, geçmite ate saçan
arabaların var olmayacaını söyleyen budalaca iddiadan baka! Sorularımla yeni
alternatiflerle yüz yüze getirmek istediim insanlar, zaten bu karılıı vermeyeceklerdir.
Yine de belirtmek isterim: Pek yakın bir geçmite, deerli bilginler, gökten ta (yani
meteor) düemeyeceini, çünkü gökte ta bulunmadıını ileri sürüyorlardı. Hatta on
dokuzuncu yüzyıl matematikçileri bir trenin saatte 36 km'den hızlı gidemeyecei, çünkü
o hızın üstüne çıktıı anda içindeki havanın dıarı çekilecei ve yolcuların boulacaı
sonucuna varmılardı. Yüzyıldan az bir süre önce havadan aır nesnelerin asla
uçamayacaı ispatlanmıtı.
Geçenlerde, tanınmı bir gazetenin eletirmeni, Walter SuIIivan'ın «Signals from the
Universe» (Evrenden sinyaller) adlı kitabını kurgubilim olarak nitelendirmi; zaman
deiimi ve dondurma ilemleri gerçeklese bile, uzaydaki engellerin aılıp Epsilon-
Eridani ya da Tau-Ceti'ye varılamayacaını ileri sürmütü.
Geçmite, çada eletiriye kulak asmamı hayalperestlerin yaamı olması çok
mutluluk verici bir eydir. Onlar olmasaydı, bugün 220 kilometre hızla giden trenler de
olmayacaktı. (Dikkat: Yolcular, 36 kilometrenin üstüne çıkılınca ölürler!) Onlar
olmasaydı, bugün jet uçakları da olmayacaktı. (Dikkat: Havadan aır nesneler
uçamazlar!) Ve yine onlar olmasaydı ay roketleri de olmayacaktı. (Çünkü insan kendi
gezegeninden ayrılamaz!) Bugün de yalnız hayalperestler için var olan o kadar çok ey
var ki!
Birtakım bilginler gerçek adı verdikleri eylere balı kalmaktan çok holanırlar. Böyle
yapmakla, bugünün gerçeklerinin, dünün hayalperestlerin kurduu Ütopik düler
olduunu unuttuklarının farkına varmazlar. Çaımızın gerçek olarak tanıdıı ça-açan
bulguların çounu büyük anslara borçluyuz; sistemli aratırmalara deil. Bunların
önemli bir çounluu da, cesur spekülasyonlarla sınırlayıcı önyargıların üstesinden
gelmi «ciddî hayalperestler» yardımıyla ortaya çıkmıtır. öyle ki, Heinrich Schliemann,
Homer'in Odise'sinin yalnızca bir hikâye, bir masal olmadıını kabul etmi ve sonuç
olarak Truva'yı kefetmiti.
Geçmiimiz hakkında kesin hükme varabilmek için henüz çok az ey biliyoruz. Yeni
buluntular, birçok açıklanamamı sırrı çözebilir. Eski hikâyelerin inceden inceye
okunması, kocaman bir gerçekler dünyasını tepetaklak etmeye yetebilir. Ne yazık ki,
korunabilenlerden kat kat çok kitap yok edilmitir. Güney Amerika'da, bir zamanların
bütün bilgeliini anlatan bir kitabın olduundan söz edilir. Kitap, 63'üncü nka Kralı
Pachacuti tarafından yok edilmitir. skenderiye kitaplıında büyük bilgin kurtarıcı
Ptolemaios'a ait olan ve insanlıın bütün geleneklerini yazan 500.000 cilt, önce kısmen
Romalılar tarafından yüzyıllar sonra da Halife Ömer tarafından yakılmıtır. Hiç bir zaman
yerine yenisi konulamayacak deerdeki eserlerin, skenderiye'deki halk hamamlarını
ısıtmak için kullanıldıını düünmek insanın tüylerini ürpertiyor!
Kudüs'teki Tapınak kitaplıının baına neler gelmiti? 200.000 kitabı koruduu
söylenen Bergama kitaplıına ne olmutu? Çin mparatoru Chi-Huang M.Ö. 214'te politik
nedenlerle binlerce tarih, astronomi ve felsefe kitabının yok edilmesi emrini verince,
hangi sırlar ve hazineler kül olup gitmiti? Yeni kaideler kabul eden Paul, Efes'te kaç
kitabı yok etmiti? Bunlardan baka kaç kitap dinsel fanatizm yüzünden kaybolup
gitmiti? Rahipler ve misyonerler, gözlerini kör eden bir dinsel gayretkelik içinde, kaç
yüz bin geri gelmesi imkânsız bilgiyi yok etmilerdi?
Bütün bu saydıklarım yüzlerce, binlerce yıl önce olan eyler. Acaba o günlerden beri,
insanlar bir ey örenebildi mi? Ne gezer... Daha yirmi, otuz yıl önce Hitler, ehir
meydanlarında yüz binlerce kitabı atee veriyordu. 1966'da aynı ey Mao'nun Çin'inde
oldu. Neyse ki günümüzde kitaplar artık tek tek deil, binlerce kopya olarak basılıyor.
Bunlara ramen elde kalabilen kitap ve yazılar ise çok uzak geçmiten geni çapta
bilgiler getirebiliyorlar. Her çaın akıllı ve tedbirli adamları, gelecein sava, kan, ate ve
devrim getireceini biliyorlardı. Bu bilgi onları, sırlarını ve geleneklerini kocaman binalara
ve yok edilmekten korunabilecekleri emin yerlere gizlemeye götüremez miydi? Olayları
piramitlere, tapınaklara, belgelere ve anıtlara «gizlemi» olamazlar mıydı? Bence bu
düünceyi biraz yoklamamız gerekiyor; çünkü günümüzün ileriyi gören insanları u anda
aynı eyi gelecek için düünüyor ve uyguluyorlar.
1965 yılında New York topraına, bu dünyada olabilecek en korkunç felâkete bile
karı koyacak salamlıkta yapılmı, iki zaman kapsülü gömüldü. Kapsüllerde gelecee
iletmek istediimiz ve binlerce yıl sonrası insanının ataları hakkında bilgi edinmesini
salayacak günlük bilgiler bulunuyordu. Kapsüller çelikten de dayanıklı bir metalden
yapılmılardı ve atom patlamalarında bile yok olmayacaklardı.
«Günlük haberler» dıında ehirlerin, gemilerin, otomobillerin, uçakların, roketlerin,
resimleri; metal ve plastik eya örnekleri; kumalar ve elbiseler; günlük yaamda
kullanılan ev araçları, madenî paralar, tuvalet malzemeleri; matematik, fizik, tıp biyoloji
ve astronomi ile ilgili kitapların mikrofilmleri de vardı. Gelecein bilinmeyen kuaı için
yapılan bu hizmeti tamamlamak için de, ilerinin dillerine çeviri yapılabilmesi için, yazılı
örnekleri açıklayan bir anahtar kitap konmutu.
Gelecek kuaklara zaman kapsülleri içinde aydınlatıcı bilgi sunma düüncesi,
Westing-house Electric firmasında çalıan bir grup mühendis tarafından ortaya atılmıtı.
Anahtar kitaptaki ifreleri bulan ise John Harrington'du. Bu adamlar deli mi? Hayalperest
mi?
Bence bu tasarının gerçekletirilmi olması çok yararlıdır. Günümüzde 5.000 yıl
ötesini düünen kimselerin bulunduunu bilmek çok güzel bir ey! O günlerin arkeologu
için ortaya çıkacak sorunlar, bugününkilerden pek de deiik olmayacaktır. Çünkü bir
atom savaı sonunda dünya kitapları hiç bir ise yaramaz duruma gelecekler, böylece
övündüümüz bütün ilerlemeler, yok oldukları, yok edildikleri ve havaya uçuruldukları
için be kuru bile etmez olacaklardır.
Aslında New York'lu mühendislerin ne ölçüde haklı olduklarını göstermek için bir
atom savaının patlamasına gerek yoktur. Dünyanın ekseninde meydana gelecek bir iki
derecelik bir deime, yazılı her kelimeyi ve dikili her binayı yok edecek güçte bir
felâkete yol açabilir.
Bu durumda, geçmiin bilge kiilerinin de ileri görülü New Yorklular gibi bir atılım
yapmadıklarını kim iddia edebilir?
Bir atom ya da hidrojen bombası savaının yöneticileri silâhlarını her halde Zulu
köylerine ve zararsız Eskimolara yöneltmeyeceklerdir. lk ve asıl hedef uygarlık
merkezleri olacaktır. Baka bir deyile radyoaktif kargaalık, en gelimi, en ilerlemi
halkların üstüne çökecektir.
Uygarlık merkezlerinden uzakta yaayan vahîler ve ilkel insanlar yok olmaktan
kurtulacaklardır. Ancak hiç bir zaman, parçası olamadıkları kültürümüzü gelecee
aktaramayacaklardır.
leri görülü ve hayalperest kiilerin bir yeraltı kitaplıı yaratma çabası da bir ie
yaramayacaktır; çünkü yeryüzünün bütün normal kitaplıkları ortadan kalkacak ve sa
kalan vahîler; yeraltına saklanmı gizli kitaplar hakkında hiç bir ey bilmedikleri için,
gelecek kuaklara o konuda bilgi iletemeyeceklerdir. Dünyanın birçok bölgesi çöl
durumuna girecek, yüzyıllarca etkili olabilen radyasyon yüzünden hiç bir bitki
yetimeyecektir. Kendi baına kalan doa, yıkıntılar arasında ilerleyecek; demir ve çelik
pas tutacak, eriyecek, toz olacaktır. Böylece iki bin yıl sonra yirminci yüzyıl uygarlıının o
kocaman ehirlerinden eser kalmayacaktır.
Ve her ey yeniden balayacaktır! nsan ikinci, belki de üçüncü defa serüvenine
atılacaktır. Uygar bir yaratık olması için yine binlerce yıl geçecektir. Felâketten 5000 yıl
sonra kazı yapan arkeologlar, yirminci yüzyıl insanının demir kullanmayı bilmediini ileri
süreceklerdir; çünkü ne kadar derine inerlerse insinler en ufak bir demir parçası bile
bulamayacaklardır.
Rusya cephesinde kilometrelerce uzanan beton tank tuzaklarına rastlayacak ve o
buluntuların kukusuz astronomi ile ilintili çizgiler olduunu açıklayacaklardır.
Karılarına birçok bilmeceyi çözebilecek teyp kasetleri çıktıında aırıp kalacaklar,
belki de çalınmı ve çalınmamı kasetler arasında bir ayırım yapamayacaklardır.
Yüzlerce metre yükseklikte binaları olan dev ehirlerden söz eden yazılar, böyle
ehirler var olamayacaı için bir yana atılacaklardır. Londra metrosunun tünelleri, çaın
bilginleri tarafından geometrik bir merak sonucu olarak nitelendirilecek, ya da hayret
verecek kadar iyi düünülmü bir lâım ebekesi oldukları ileri sürülecektir. Hiç
durmadan kıtadan kıtaya dev kularla uçan insanlardan, arkasından tuhaf ateler
saçarak gökyüzünde kaybolan gemilerden söz eden kayıtlar bir yana bırakılacak ya da
mitoloji olarak kabul edilecektir. Çünkü dev kular, ate püsküren gemiler var olamaz.
7000 yılının çevirmenleri de türlü zorluklarla karılaacaklardır. Yazı parçalarında
anlatılan yirminci yüzyıl dünya savaını nasıl açıklayacaklarını aıracaklardır.
Ancak Marx ve Lenin'in nutuklarını ellerine geçirince, bu anlaılmaz çaın dinlerinden
birinin iki yüksek papazını bulduklarını sanarak sevineceklerdir. Ne büyük ans!
Yine de insanlar, yeterli ipuçları bulunduu sürece, birçok eyi açıklayabileceklerdir.
Be bin yıl uzun bir süredir. Doa, süslenmi ta blokların bu süreyi aınmadan
geçirmelerine izin vermektedir. Oysa aynı özeni demire ve demirden yapılmı eyalara
göstermemektedir.
Daha önce de belirttiim gibi, Delhi'deki bir tapınak avlusunda, 4000 yıldır hava
artlarına göüs geren, ancak içinde sülfür ve fosfor bulunmadıı için paslanmayan bir
demir sütun durmaktadır. Bu bilinmeyen karıım geçmi çalardan bir haber iletmek
istercesine turistlere bakmaktadır.
Belki de gerçekten, ellerinde büyük bina kurma olanaı olmayan, ancak gelecek
kuaklara kültürlerinin bir delilini bırakmak isteyen ileri görülü mühendisler tarafından
dikilmiti.
Bugün dünyanın birçok yerinde en ileri teknikle bile benzeri yapılamayacak eski
binalar ve tapınaklar vardır.
«Var olmaması gereken var olamaz» kuralına göre bunların; akılcı birer
açıklamasının yapılmasına çalımaktadır. Öyleyse bizler de gözlüklerimizi çıkartıp bu
aratırma ve çalımalara katılalım...
YEDNC BÖLÜM: ESK HARKALAR MI YOKSA UZAY YOLCULUU
MERKEZLER M?

AM'ın BRAZ KUZEYNDE Baalbek Terası uzanır. Teras, 20 metre uzunluunda ve
2.000 ton aırlıında ta blokların yan yana getirilmesiyle yapılmıtır. Arkeologlar neden,
nasıl ve kimin tarafından yapıldıı konusunda inandırıcı bir açıklamada
bulunamamılardır. Yalnızca Sovyet Profesörü Agrest, terasın, dev bir havaalanının
kalıntısı olabilecei üstünde durmaktadır.
Eski Mısır kültürüyle ilgili kiilerin verdii bilgilere bakılırsa, Eski Mısır herhangi bir
deiim dönemi geçirmeden, birdenbire, hazırlanıp bırakılmı duygusu veren bir
uygarlıkla ortaya çıkıvermitir. Büyük ehirler, görkemli tapınaklar, çok üstün yetenek
gösteren dev yapıtlar, büyük içiliin göze çarptıı çok güçlü sokaklar, kusursuz lâım
ebekeleri, kayalara oyulmu mezarlar, akıl almaz boyutlarda yapılmı piramitler ve
daha birçok aheser topraktan fıkırmı gibidir. Tarihöncesi pek bilinmeyen bir ülke için
bu apansız ilerleme ve gelime tam anlamıyla mucize olabilir.
Mısır'da tarıma elverili alanlar yalnız Nil deltasında nehrin sa ve sol yakasındaki
küçük bölümlerdedir. Bununla birlikte, uzmanlar, Büyük Piramit'in yapıldıı günlerde 50
milyon kiinin yaadıını ileri sürüyorlar. (Bu sayı M.Ö. 3000'de bütün dünya nüfusunun
20 milyon olduunu ileri süren görüle büyük bir çelikiye düüyor!)
Böylesine büyük tahminlerde birkaç milyon az olmu, ya da fazla olmu fark etmez,
ancak bütün bu insanların doyurulması gerektii unutulmamalıdır. Çünkü eski Mısır'da
yalnız yapı içileri, ta içileri, mühendisler, denizciler deil; yüz binlerce köle, iyi
örgütlenmi bir ordu, el üstünde tutulan bir rahipler sınıfı, sayısız tüccar, çiftçi ve memur
da vardı. Üstelik, ülkenin gelirleriyle bolluk içinde yaayan bir de Firavun sarayı
bulunuyordu. Bütün bu saydıımız insanlar, Nil deltasının kısıtlı tarım ürünleriyle
yaayabilirler miydi?
Piramitlerin yapılmasını açıklayan bilgilerde, ta blokların kütükler üstünde
yuvarlanarak taındıı söylenir.
Ancak Mısırlıların o çalarda (tıpkı bugün olduu gibi) güçlükle yetien birkaç aacı,
özellikle palmiyeleri, kesip kütük yaptıklarına inanmak çok zordur. Çünkü hurmaların
salayacaı besinden ve aaç gövdelerinin salayacaı gölgeden vazgeçemezlerdi.
Bununla birlikte piramitlerin yapılabilmesi için kütük gerekiyordu; baka hiç bir teknik
açıklama olamazdı! Yoksa Mısırlılar kütük mü ithal ediyorlardı? Kütük ithal edebilmek
için çok geni bir filoları olmalıydı; üstelik kütüklerin skenderiye'ye indirildikten sonra
Kahire'ye kadar Nil üstünde taınması gerekiyordu. Büyük Piramit'in yapılması sırasında
at ve araba bulunmadıına göre, yine kütüklere dönüyoruz! At ve araba on yedinci sülâle
zamanında, yani M.Ö. 1600'lerde kullanılmaya balamıtı. Açıkçası, bu iin içinde bir i
vardır? Bilginler ise, taların kütükler üzerinde taındıını söylerler...
Piramit'i kuranların teknolojisi ile ilgili birçok soruna karılık bir tek ciddî çözüm yoktur.
Mısırlılar kaya mezarlarını nasıl oymulardı? Galerileri ve odaları kazmak için ne gibi
araçları vardı? Mezar duvarları pürüzsüzdü ve çok güzel kabartmalarla süslenmiti.
Kayalık toprakta, mezar odasına kadar, büyük bir ustalıkla kazılmı sütunlar ve çok
ilerlemi bir ta içilii gerektiren merdivenler vardı. Bugün de aynen korunan bu akıl
almaz mezarların karısında turist grupları büyük bir hayranlık duyarlar; ama hiç biri
mezarların esrarengiz yapılı teknii hakkında doru dürüst bir açıklama alamaz. Kesin
olan bir ey vardır:
Mısırlılar, en eski çalarda bile tünel kazma sanatında ustadırlar; çünkü en eski
mezarların kazılı biçimi, en yenilerin aynısıdır. Altıncı sülâleden Tety'nin kaya
mezarıyla, Birinci Krallıktan l. Ramses'inki arasında hiç bir fark yoktur. Oysa ikisinin
yapılı tarihleri arasında en azından 1000 yıllık bir ara vardır. Bundan da anlaılacaı
gibi Mısırlılar eski tekniklerine katkıda bulunacak herhangi yeni bir ey örenmemilerdi.
Hatta yeni kaya mezarlarının çou, eskilerinin zayıf bir kopyası olmaktan ileri
gidemiyordu.
Yolu, Kahire'nin batısındaki Keops Piramit'ine düen bir turist, midesinin tam orta
yerinde, esrarengiz geçmiin kalıntıları karısında ortaya çıkan kasılmayı duyar.
Rehberi, Firavunun burada gömülü olduunu söyler. Turist bu büyük bilgelii (!)
sindirdikten ve birkaç çarpıcı fotoraf çektikten sonra evine döner. te bu Keops
Piramit'i yüzlerce çılgın ve tutarsız düünceye esin kaynaı olmutur.
Charles Piazzi Smith 1864'te yayınladıı 600 sayfalık «Our Inheritance in the Great
Pyramid» (Büyük Piramit'teki Mirasımız) adlı kitabında, piramitle dünyamız arasında
tüyler ürperten birçok baıntıyı açıklamıtır.
Kitapta çok eletirici bir incelemeden sonra bile, bizleri düünmeye itecek birtakım
gerçekler bulunmaktadır.
Eski Mısırlıların günele ilgili bir dine balı oldukları çok iyi bilinen bir gerçektir.
Güne Tanrıları Ra, göklerde gemisiyle yolculuk yapardı. Eski Krallıa ait Piramit yazıları
firavunun, tanrılar ve gemileri aracılııyla, göklerde tanrısal gezintilere çıktıından söz
eder. Yani, Mısırlıların da firavun ve tanrıları uçabilirlerdi...
Keops Piramiti'nin yüksekliinin bir milyarla çarpımının günele dünyamız arasındaki
uzaklıı vermesi bir rastlantı mıdır? (93 milyon mil) Piramit'in üstünden geçen
meridyenin karaları ve denizleri tam eit iki parçaya bölmesi bir rastlantı mıdır? Taban
alanının, yüksekliinin iki katına bölünmesinin Pi = 3,14159 sayısını vermesi bir rastlantı
mıdır? Piramitte dünya aırlıını gösteren hesapların bulunması bir rastlantı mıdır?
Piramit'in kurulduu kayalık alanın büyük bir özen ve dorulukla düzeltilmi olması bir
rastlantı mıdır?
Keops Piramiti'nin kurucusu Firavun Kufu’nun, anıtı yaptırmak için neden özellikle o
kayalık taraçayı seçtiini açıklamaya yarayacak bir tek ipucu bile yoktur. Kayada doal
bir yarık olduu ve firavunun bundan yararlandıı düünülebilir mi? Bir açıklama da
firavunun piramit'in gelimesini yazlık sarayından izlemek için orayı seçtiini ileri sürer.
Bunların ikisi de saduyuya aykırıdır: Bir kere, Firavun'un taıma zorluklarını ortadan
kaldırmak için, doudaki ta ocaklarına yakın bir yeri seçmesi gerekirdi. Sonra yıldan
yıla artan gürültü patırtı ya bile bile katlanması imkânsızdı. Kitaplardaki açıklamalara
karı söylenebilecek birçok ey olduuna göre, tanrıların burada da ie burunlarını
sokup sokmadıklarını sormak daha akıllıca olmaz mı? Ancak rahipler aracılııyla,
tanrıların piramit'in kurulu yerini seçtirdiklerini kabul edersek, insanlıın geçmiiyle ilgili
kuramıma bir delil daha kazandırmı oluruz. Çünkü piramit yalnız karaları ve denizleri iki
ei parçaya ayırmakla kalmaz, aynı zamanda dünyanın aırlık merkezinin de tam
ortasında bulunur. imdiye kadar sözünü ettiim olgular birer rastlantı deilse ki böyle
olduuna inanmak pek güçtür; piramit'in kurulacaı alanın, dünyanın küre biçimini ve
kıtalarla denizlerin daılımını çok iyi bilen varlıklarca seçildii ortaya çıkar. Bu arada Pîrî
Reis'in haritalarını da unutmayalım! Bütün bunların rastlantı olduunu, peri masalları gibi
açıklanabileceini sananlar yanılmaktadırlar.
Kayalık taraça hangi güçle, hangi makinelerle, hangi teknik kaynaklarla düzeltilmiti?
Kaya mezarları hangi imkânlarla ve nasıl kazılmıtı? Nasıl aydınlatılmıtı? Piramitlerde
ve Firavunlar vadisindeki kaya mezarlarında meale ya da benzeri bir aydınlatıcı
kullanılmamıtı. Duvarlarda ve tavanlarda ne bir kararma, ne de kararmanın silinip yok
edildiini gösterecek bir iz bulunmutu. Ta bloklar ocaklardan nasıl ve neyle
çıkarılmıtı? Keskin kenarlar ve pürüzsüz yüzeyler nasıl salanmıtı? Tonlarca
aırlıktaki bu kayalar nasıl taınmı ve santimetrenin binde biri gibi bir yakınlıkla nasıl
birletirilmilerdi? Elbette burada da karımıza bir sürü açıklama çıkmaktadır: eimli
düzlükler, üstünde taların itildii yollar, rampalar v.b. bir de doal olarak yüz binlerce
Mısırlı kölenin emei; fellahlar, mimarlar ve ta içileri.
Bu açıklamalardan hiç biri, eletirici bir yoklamaya dayanacak güçte deildir. Büyük
Piramit, hiç bir zaman anlaılamamı olan bir tekniin gözle görülür tanıklıını
yapmaktadır.
Günümüzde, yani yirminci yüzyılda, hiç bir mühendis, bütün kıtaların teknik
kaynakları emrine verilse bile Keops Piramiti'nin bir benzerini yapamaz.
2.600.000 dev blok ta ocaklarından çıkarılmı, biçimlendirilmi, taınmı ve yapı
alanında santimetrenin binde biri gibi bir yakınlıkla birletirilmiti. Ve ta içerlerde,
duvarlar rengârenk boyanmı, resimler çizilmi ve süslenmiti.
Piramit'in kurulduu alan, firavunun kaprisleri sonucu seçilmiti.
Piramit'in boyutlarını mimarı ans eseri bulmutu.
Birkaç yüz «biri içi on iki ton aırlıındaki ta blokları, (var olmayan) kütükler
üzerinde, (var olmayan) iplerle çekip taımılardı.
Bütün bu içiler (var olmayan) yiyeceklerle beslenmilerdi.
Firavun'un yazlık sarayı dıına kurdurduu (var olmayan) kulübelerde uyumulardı.
(Var olmayan) ses yükselticilerinden duyulan tempolara uyarak, on iki ton
aırlıındaki ta blokları göe doru yükseltivermilerdi.
Çalıkan içilerin olaanüstü bir çabayla günde on parçayı üst üste koyduklarını
kabul edersek, piramitteki iki buçuk milyon taın 250.000 gün, yani 664 yılda yerine
yerletirildii ortaya çıkar. Oysa piramit'in 20-30 yılda tamamlandıı ileri sürülmektedir.
Elbette büyük bir ciddiyetle gelitirilen bu düünceye gülünç deyip geçemeyiz. Ancak
piramidin yalnızca bir firavun mezarı olduuna inanacak kadar saf mıyız? Bundan sonra
piramitteki matematik ve astronomi iaretlerini batan sona ans eseri olarak
niteleyebilecek biri çıkabilir mi?
Bugün Büyük Piramit'in yaptırıcısı olarak tartımasız Firavun Kufu bilinir. Neden?
Çünkü bütün yazılar ve tabletler Kufu'ya aittir. Bence piramidin bir insan ömrü süresinde
bitirilmi olması imkânsızdır. Bu bakımdan Kufu, ününü sürdürmek için o yazı ve
tabletleri hazırlatıp oraya koydurmu olamaz mı? Bu yolla ün salamak geçmite pek
tutulurdu. Sözgelii, bir diktatör kendisine ün salamak istediinde aynı ie giriirdi. Eer
burada da durum gerçekten böyleyse, Kufu kartvizitini bırakmadan çok önce piramidin
yapılmı olması gerekirdi. Oxford'daki Bodleian Kitaplıında bulunan bir belgede, Kopt
yazarı, Mas-Udi, Büyük Piramiti Mısır Kralı Surid'in yaptırdıını ileri sürer. Ne var ki bu
Surid, Mısır'ı Tufandan önce yönetmitir. Bu bilge Surid, rahiplerine, bütün bilgeliklerini
yazmalarını ve Büyük Piramit'e gizlemelerini emretmitir. Demek ki Kopt geleneine
göre piramit Tufandan önce yapılmıtı.
Herodot, ikinci tarih kitabında bu görüsü dorulamaktadır.
Teb rahipleri ona 341 dev heykel göstermi, bunların her birinin 11.340 yıllık Mısır
tarihi içinde dikildiini söylemilerdi. imdi her yüksek rahibin yaadıı süre içinde bir
heykel diktirdiini biliyoruz. Herodot bunu kendi gözleriyle görmütü, çünkü Mısır'da
kaldıı süre içinde tanıtıı bütün rahipler, oulun babayı izlediini ispatlamak için, kendi
diktirdikleri heykelleri göstermilerdi.
Ayrıca rahipler açıklamalarının çok kesin ve doru temellere dayandıını, çünkü
kuaklar boyu olanların türlü biçimlerde yazılarak ileriye aktarıldıını belirtmiler; 341
heykelin 341 ayrı kuaı temsil ettiini ve bu 341 kuaktan önce tanrıların insanlar
arasında yaadıını söylemilerdi. Yine rahiplerin bildirdiine göre o günlerden sonra hiç
bir tanrı Mısırlılara insan biçiminde gözükmemiti.
Mısır'ın tarihsel dönemi genellikle 6.500 yıl olarak bilinir. Öyleyse rahipler gezgin
tarihçi Herodot'a geçmilerin 11.340 yıl olduu eklinde bir yalanı söylemeye neden
gerek duymulardı. Hem neden 341 kuak boyunca tanrıların insanlar arasında
yaamadıını belirtmilerdi? Bu iki noktada göze çarpan kesin ayrıntılar, çok eski
çalarda 'tanrılar' gerçekten insanların arasında yaamamı olsalardı, çok anlamsız
olmazlar mıydı? Daha dorusu rahipler Herodot'a yalan söylememilerdi!
Büyük Piramitin nasıl, neden ve ne zaman yapıldıı hakkında hiç bir ey
bilmemekteyiz 164 metre yüksekliinde ve 31.200.000 ton aırlıında sunî bir da, akıl
almaz bir uygarlıın delili olarak karımıza dikiliyor ve insanlar onun müsrif bir firavunun
mezarından baka bir ey olmadıımı ileri sürüyorlar! Bu açıklamaya inanabilecek varsa
bir ey denemez... Aynı ölçüde anlaılmaz olan ve henüz inandırıcı biçimde
açıklanmamı bulunan mumyalar da, geçmiin karanlıklarından büyülü bir sır
saklarmıçasına bize bakmaktalar. Arkeolojik buluntular, bazı ulusların gövdeyi
mumyalama tekniini bildiklerini ve tarihöncesi insanının ölüm sonrası ikinci bir hayata,
yani gövdesel dönüe inandıımı ileri süren görüü dorulamaktadırlar. Söz konusu
görüün ispatlanması için, geçmiin dinsel felsefelerinde gövdesel dönüle ilgili bir tek
delil bulunması yeterlidir. Çünkü ilkel atalarımız, yalnızca ruhsal dönüe inansalardı,
gövde üzerinde olaanüstü mumyalama ilemleriyle uramazlardı. Oysa Mısır
mezarlarından çıkan mumyaların hepsi de gövdesel dönü için hazırlanmıtı.
Belgelerin, gözle görülür delillerin söyledikleri eyler saçma ya da gülünç olamazlar!
Mısır'daki resimler ve destanlar, 'tanrıların' yıldızlardan geri gelerek, iyi korunmu
gövdeleri yeni bir hayata uyandıracaklarını söylerler. Mezar odalarından, çıkan
mumyalanmı gövdelerin kusursuz biçimde olması ve mezarın ötesindeki bir hayata
ulama inancı da buradan gelir. Yoksa bir ölünün para, mücevher ve sevdii eyalarla
ne alıverii olabilirdi? Üstelik ölen kiinin yanına, canlı canlı gömüldükleri kukusuz olan
hizmetçiler verilmesi, bütün hazırlıkların eski hayatın yeni bir hayatta devam etmesi için
yapıldıını gösterir. Mezarların hepsi de inanılmayacak kadar dayanıklı yapılmıtır; hatta
birçou bir atom patlamasına bile karı koyabilecek salamlıktadır. çlerine konan
deerli talar, özellikle altın, kolay kolay yok edilemeyecek türdendir. Ne var ki beni
burada ilgilendiren, mumyalama ileminin daha sonraki istismarı deildir. Beni yalnızca
bir tek soru ilgilendirir:
Gövdesel yeniden-douu bu insanların kafasına kim koymutu? Cesedin binlerce yıl
sonra diriltilebilmesi için gövde hücrelerinin çok emin bir yerde çok iyi bir biçimde
korunması gerektii düüncesi nasıl ortaya çıkmıtı?
Bugüne kadar bu esrarengiz durum, yalnızca dinsel açıdan deerlendirilebilmiti.
Ancak 'tanrıların' törelerini ve yaayı biçimlerini bütün Mısırlılardan iyi bilen Firavun, o
ça için çılgınca sayılabilecek bu düünceyi çok iyi biliyordu: «Kendime binlerce yıl
korunabilecek ve çok uzaklardan görünebilecek bir mezar yaptırmalıyım. Tanrılar geri
dönüp beni uyandıracaklarına söz verdiler. (Belki de çok ileride yaayacak doktorlar
beni, yeniden yaatacak bir yol bulurlar.)»
Bu konuda uzay çaı insanı olarak neler söyleyebiliriz? Fizikçi ve astronom Robert C.
W. Ettinger, 1965'te yayınladıı «The Prospect of Immortality» (Ölümsüzlük Umudu) adlı
kitabında, insan gövdesi hücrelerinin tıp ve biyoloji açısından birkaç milyar kere
yavalatılarak yaayabilecei bir dondurma yolu gösteriyor. Bu düünce günümüz için
ütopik görünebilir, ancak dünya yüzündeki her büyük klinikte insan kemiklerini donmu
olarak yıllarca saklayabilen ve gerektiinde yeniden kullanılmasını salayan bir 'kemik
bankası' vardır. Yine dünyanın birçok yerinde, taze kan, eksi 196 derece santigratta
sonsuz bir süre saklanabilmektedir. Canlı hücreler de sıvı nitrojen ısısında sonsuza
kadar korunabilmektedirler. Acaba Firavunun pek yakında uygulama alanına konacak
olan bu görüler hakkında bilgisi mi vardı?
Biraz sonra anlatacaım bilimsel aratırma sonuçlarını daha iyi kavrayabilmek için bu
cümleleri iki kere okumalısınız: 1963'ün mart ayında Oklahoma Üniversitesi biyoloji
uzmanları, Mısır Prensesi Mene'nin deri hücrelerinin yaamakta olduunu açıkladılar.
Oysa Prenses Mene öleli birkaç bin yıl oluyordu!
Birçok yerde bulunan mumyalar öylesine kusursuz ve düzgün korunmulardı ki,
görünüleri bakımından canlı bir insandan ayırmak güçtü. nkalardan kalan buzul
mumyaları ise gömülmelerinden çalar geçmi olmasına ramen, teorik olarak
yaıyorlardı. Ütopya mı? 1965 yazında Rus televizyonu bir hafta süreyle dondurulmu iki
köpek gösterdi. Hayvanlar yedinci gün eritilmi ve eskisinden daha neeli olarak
yaamaya devam etmilerdi!
Amerikalılar -bu bir sır deildir- uzay tasarıları gereince, astronotları uzak yıldızlara
yapılacak yolculuklarda dondurma iiyle, gayet ciddî olarak uramaktadırlar.
Bugün düünceleriyle alay edilen Profesör Ettinger, insanın fırınlarda yakılmaktan ve
mezarlarda kurtlara yem olmaktan kurtulacaı uzak bir gelecein kehanetini
yapmaktadır. O gelecekte, dondurma mezarlıklarında ya da hücrelerinde tıp biliminin
ölüm nedenlerine çare bulması için bekleyen donmu insanlar yeniden hayata
döndürülecektir. Ancak bu ütopik düüncenin gerçekletiini düünürsek, gözümüzün
önüne dondurulmu askerlerden oluan ve bir sava sırasında eritilerek cepheye
sürülecek bir ordu geliyor. Gerçekten korkunç bir düünce.
Peki ama, mumyaların geçmi çalardaki uzay yolcularından söz eden kuramımızla
ne ilgisi var? Bu kanıtları bou bouna mı sıralıyorum? Hayır:
Sorarım: Eski insanlar gövde hücrelerinin belirli bir ilemden sonra milyarlarca kere
yavalayarak yaamaya devam ettiini nereden biliyorlardı?
Sorarım: Akıllarına ölümsüzlük düüncesi nereden gelip yerlemiti ve gövdesel
uyanı kavramını kimlerden örenmilerdi?
Eski insanların büyük çounluu mumyalama tekniini biliyorlardı ve zengin kiiler bu
ilemi uygulayabiliyorlardı.
Ancak beni ilgilendiren, bu ispatlanması mümkün gerçek deil, yeniden uyanı ve
hayata dönü düüncesinin kökenidir. Bu düünce bir kralın ya da prensin kafasında
ansızın mı belirlenmiti, yoksa baarılı bir Mısırlı, 'tanrıların' cesetleri üzerinde özenle
çalııp onları bombalara karı dayanıklı ta lahitlere yerletirmesini mi izlemiti? Ya da
'tanrılar' (uzaylılar), cesetlerin belirli bir ilem geçirdikten sonra yeniden diriltilebilecei
konusundaki bilgilerini akıllı bir prense mi aktarmılardı?
Bu tahminler, çada kaynaklardan dorulama beklemektedirler. Birkaç yüz yıl sonra
insanlık, uzay yolculukları konusunda bugün düünemeyecei kadar büyük bir ustalık
kazanmı olacaktır. Seyahat acenteleri, gidi ve dönü tarihleri kesin, gezegenler arası
gezilerle uraacaklardır.
Elbette bu ustalıın salanması için, bütün bilim dallarının, uzay yolculuundaki
gelimelerle atbaı gitmesi gerekmektedir.
Ancak elektronik ve sibernetik tek balarına bir yarar salayamayacaklardır; tıp ve
biyoloji de, insan ömrünün uzatılması için yollar aramakla, bu gelimeye katkıda
bulunacaktır. Günümüz uzay aratırmalarında da bu konunun üzerinde çok
durulmaktadır.
Burada kendi kendimize sorabiliriz: Geçmiteki uzay yolcuları, bizlerin bugün
bulmaya çabaladıımız eyleri biliyorlar mıydı? Bilinmeyen akıllı yaratıklar, gövdenin u
kadar bin yıl sonra diriltilebilmesi için neler gerektiini bulmular mıydı? Belki de 'tanrılar'
açıkgözlük ederek, çaının bütün bilgilerini kendinde toplamı birtakım önemli kiilerin,
öretecekleri yöntemlere göre mumyalanmasını ve korunmasını istemitir, öylelikle de
bir gün binlerce yıl öncesinin tarihini gözleriyle görmü insanları sorguya
çekebileceklerini ve ayaklı bir tarih kitaplıı elde edebileceklerini düünmülerdi. Kim
bilir? Böyle bir sorgu, geri dönen 'tanrılar' tarafından gerçekten yapılmı olamaz mı?
Aslında çok ciddî bir i olan mumyalama sanatı, ortaya çıkmasından bir süre sonra
günün modası durumuna gelmiti. Birdenbire herkes yeniden dirilme sevdasına
kapılmı; birdenbire herkes büyükbabasının yaptıklarını yaparsa yeni bir hayata
dönebileceine inanmaya balamıtı. Bu tür yeniden doular hakkında gerçekten biraz
bilgisi olan yüksek rahipler ise, bu merakın sınıflarına büyük kazanç salayacaını
görünce, geni çapta bir istek uyandırmaya girimilerdi.
Daha önce de, Sümer krallarının fizik açıdan imkânsız yalarına ve kutsal kitapta
rastlanan inanılmaz yalara deinmitim. Bu insanların, ıık hızına yaklaan uzay
gemilerindeki zaman deiimi sonunda hayat süreleri uzamı uzaylı yaratıklar olup
olamayacaklarını sormutum.
Kitaplardaki bu kiilerin mumyalanmı, ya da dondurulmu olduklarını düünürsek,
akıl almaz yaları hakkında bir ipucu elde etmi olmuyor muyuz? Bu varsayımdan
hareket edince de aynı yaratıkların, geçmiteki önder kiileri dondurup (ya da
efsanelerde dendii gibi derin bir sunî uykuya daldırıp) geri döndüklerinde canlandırarak
sorguya çektiklerini düünemez miyiz? Doal olarak bu önderin yeniden mumyalanma
ve 'tanrılar' dönene kadar dev tapınaklarda korunma görevi rahipler sınıfına düüyordu.
mkânsız mı? Gülünç mü? En budalaca itirazları yapanlar, genellikle kendilerini doa
yasalarına kesinlikle balı gören kimselerdir. Oysa 'doa'nın kendisi 'kılama' ve yeniden
uyanıın örneklerini vermektedir.
Tamamen donduktan sonra ılık bir ortamda eriyen ve hiç bir ey olmamı gibi
yüzmeye devam eden balık türleri vardır. Çiçekler, larvalar, kurtlar yalnız kılamakla
kalmaz, baharda pek sevimli bir kılıkta yeniden ortaya çıkarlar.
Bir kere de eytana uyalım: Mısırlılar mumyalamayı doadan örenmi olamazlar
mıydı? Böyle bir durum söz konusu olsaydı, kelebeklere ya da mayıs böceklerine
tapmaları gerekirdi. Oysa böyle bir tapınmanın izine bile rastlanmamıtır. Gerçi dev
lahitler içinde mumyalanmı hayvanlar bulunmutur, ama ne bu hayvanların özellikleri,
ne de Mısır iklimi, 'kılama' olayını, dolayısıyla mumyalamayı öretebilecek türden
deildir.
Helwan'ın 9 kilometre kadar ötesinde, hepsi birinci ve ikinci sülâleye ait olan 5000
kadar irili ufaklı mezar vardır. Bu mezarlar mumyalama sanatının 6000 yıl önce
bilindiini ve uygulandıını gösterirler.
Profesör Emery, 1953 yılında Kuzey Sakkara'daki eski mezarlıkta birinci sülâle
firavunlarından birine (Vadyis olduu kuvvetle, sanılmaktadır) ait olan geni bir mezar
bulmutu. Ana mezardan ayrı olarak üç sıra halinde dizilmi 72 mezar daha vardı.
Bunlarda, krallarına yeni hayatında hizmet etmek isteyen hizmetçiler gömülüydü. 64
genç adam ve 8 genç kadının gövdeleri üzerinde en ufak bir iddet izi yoktu. Yani bu
insanlar çevrelerine duvar örülmesine hiç bir ekilde karı çıkmamılardı. Neden?
Bu durumun en tanınmı ve basit açıklaması, mezarın ötesindeki ikinci bir hayata
inandıklarıdır. Firavun'un yanına altın ve mücevherlerden baka, ikinci bir hayata hazırlık
olarak yemek, ya ve baharat konulması bu inancın gücünü göstermektedir. Eski
Mısır'da mezarlar, soyguncuların dıında daha sonraki firavunlar tarafından da açılırdı.
Böyle durumlarda, ikinci hayat için konulan yiyeceklerin dokunulmamı olduu
görülürdü. Baka bir deyile, ölü, onları ne yemi, ne de baka bir dünyaya götürmü
olurdu. Bunun üzerine firavunlar mezarı yine kapattırır ve eskileri alarak yeni yiyecekler
koyarlardı. Daha sonra da hırsızlara karı türlü tuzaklar kurulurdu. Bütün bunlar eski
Mısırlıların ölülerin hemen deil uzak bir gelecekte dirileceklerine inandıklarını
göstermektedir.
1954 Haziranında, yine Sakkara'da hiç dokunulmamı bir mezar bulunmutu. Mezar
odasında, bir kutu içinde altın ve mücevherler kondukları gibi duruyorlardı. 9 Haziran
günü Dr. Goneim lahiti törenle açtı. Lahit'te hiç bir ey yoktu! Kesinlikle hiç bir ey...
Mumya ve bütün mücevherleri dururken çürüyüp gitmi miydi?
Moolistan sınırının doksan kilometre kadar ötesinde Sovyet bilim adamı Rodenko,
Kurgan V adıyla bilinen mezarı bulmutu.
Mezar içi tahta kaplı, kayalık bir tepe biçimindeydi. çerisi tamamen buzla doluydu;
böylece mezar odalarındaki her ey donmu bir halde korunmutu. Odalardan birinde
mumyalanmı bir kadın ve erkek cesedi vardı. kisinin de yanına gelecekteki
hayatlarında ihtiyaç duyabilecekleri eyler konulmutu. Kaplar içinde yiyecekler,
elbiseler, mücevherler ve müzik aletleri. Buzlar çıplak mumyalar dâhil her eyi kusursuz
biçimde korumulardı. Bilginler bir baka odada geni bir dikdörtgene rastladılar.
Dikdörtgenin içinde her birinin ortası resimlerle süslü altıar karelik dört sıra vardı.
Dikdörtgen bir bütün olarak, Ninova'daki Asur sarayında bulunan ta oymanın kopyası
gibiydi! Karelerin ortasına çizilmi resimler, kafaları, karmakarıık boynuzlu, sırtları
kanatlı yaratıkların göe doru yükselilerini gösteriyordu...
Moolistan'daki kalıntıları ruhsal dönüle badatırmak imkânsızdır. Mezarlardaki
dondurma odaları -duvarların tahtayla kaplanmı olması ve içerdeki buz yıınları bu
nitelemeyi gerektiriyor- ruhun ve dünyanın ötesindedir; baka amaçlar için
hazırlanmıtır. Eski insanların, bu biçimde hazırlanmı cesetlerin, ileride dirilmesini
mümkün kılacak duruma geleceklerini nereden örendikleri sorusu akla takılmıyor mu?
Çin'de Wu Çuan köyünde içinde 17 erkek ve 24 kadın iskeleti bulunan, 15 metreye
13 metre boyutlarında dikdörtgen bir mezar vardır. Buradaki iskeletler üzerinde de
herhangi bir iddet izi görülmemektedir. And dalarında buzul mezarları, Sibirya'da buz
mezarları, Çin'de, Mezopotamya'da ve Mısır'da topluluklar ve bireyler için mezarlar
vardır. Kuzey Avrupa'dan Güney Afrika'ya kadar olan bölgelerde mumyalar bulunmutur.
Bütün ölülerin yanına ilerideki hayatlarında gerekecek eyler konmu ve mezarlar
binlerce yıl dayanabilecek biçimde yapılmılardır.
Bütün bunlar yalnızca bir rastlantı mıdır? Bütün bu kiisel meraklar ve kaprisler
sonucu mu ortaya çıkmıtır? Yoksa gövdesel dönü üzerinde, bizce bilinmeyen çok eski
bir vaat mi vardır? Öyleyse bu vaat kimlerden gelmitir?
Jericho'daki kazılarda 10.000 yıllık mezarlar ve alçıdan yapılmı 8.000 yıllık büstler
bulunmutur. Bu da aılacak bir durumdur, çünkü bölge halkı görünüte çömlekçilik
tekniini bilmemektedirler. Jericho'nun bir baka bölgesinde ise tavanları kubbe biçimli
silindirik evler ortaya çıkarılmıtır.
Karbon izotopu C.14 yöntemi, bu kalıntıların 10.400 yıl öncesine ait olduklarını
göstermitir. Bu bilimsel tarih, Mısır rahiplerinin Herodot'a aktardıkları tarihle apaçık bir
uyum göstermektedir. Rahipler atalarının 11.000 yıl boyunca görev yaptıklarını
söylemilerdi. Bu da yalnızca bir rastlantı mıdır?
Lussac'taki (Poitou, Fransa) tarihöncesi talar da özellikle dikkat çeken kalıntılar
arasındadır. Üstlerinde, apkaları, ceketleri ve kısa pantolonlarıyla gösterilmi modern
insan resimleri çizilidir. Abbe Breuil bu resimlerin gerçek olduklarını söylemi, böylece
bütün tarih öncesini karmakarıık etmitir. Taları kimler kazmıtı? Postlara bürünmü
bir maara adamının duvarlara yirminci yüzyıl insanının resmini çizdii düünülebilir mi?
1940'ta Güney Fransa'daki Lascaux Maaralarında gerçekten çok güzel Ta Çaı
resimleri bulunmutu. Resimlerin bugün yapılmı gibi canlı ve kusursuz olmaları akla
hemen iki soru getiriyor. Maara, neden emek ve özen isteyen bu resimler için
aydınlatılmıtı ve duvarlar neden bu hayret verici resimlerle süslüydü?
Bu soruları budalaca bulanlar, apaçık ortada olan çelikileri açıklayabiliyorlarsa
açıklasınlar! Eer Ta Çaı maara adamlarını ilkel ve vahî kabul edersek, maara
duvarlarındaki kusursuz resimleri bunlar yapmı olamazlardı. Çünkü ilkel kiiler böyle
resim yapma yeteneine sahip olsalardı, barınmak için kulübeler kurmazlar mıydı?
Bilginler, hayvanların milyonlarca yıl öncesinden beri yuva ve barınak kurma
yeteneinde olduklarını açıklamaktadırlar. Ne var ki «Homo sapiens»in aynı yeteneini o
kadar eskilere uzatmak, geçerlikte olan görüler açısından imkânsızdır.
Gobi çölündeki Kara Kota harabelerinin çok altında, (bu harabeler, ancak çok yüksek
ısı etkisiyle oluabilen o garip kum camlamalarının görüldüü bölge dolaylarındadır)
Profesör Koslov M.Ö. 12.000 yılına ait bir mezar buldu. Mezardaki lahitlerde iki zengin
adamın cesetleri vardı ve lahit kapaklarına dikey bir çizgiyle ikiye ayrılmı daire resimleri
çizilmiti.
Borneo'nun batı kıyılarındaki Subis dalarında, Katedral benzeri oyulmu maaralar
bulunmutu. Ortaya çıkarılan kalıntılar arasında öyle güzel ve kusursuz dokumalar vardı
ki, en iyimser insan bile bunların ilkel maara adamlarının elinden çıktıını kabul
edemezdi. Sorular, sorular...
Arkeolojinin kalıplamı görüleri hakkındaki kukular artmaktadır. Ancak son iki bin
yıllık tarihimiz hakkında herhangi bir kukum olmadıını öncelikle belirteyim; kitabımda
yeni sorular sorarak aydınlatmaya çalıtıım tarih, en uzak geçmiteki kapkaranlık
zaman bölümleridir.
Aynı ekilde, evrenden gelen, bilinmeyen akıllı yaratıkların ziyaretlerinin bizim genç
zekâları ne zaman etkilemeye baladıını gösterecek bir tarih de veremem. Bununla
birlikte bu ziyaretlerin Erken Paleolitik Çada, yani M.Ö. 10.000 ile 40.000 yılları
arasında yer almı olabileceini savunuyorum. Günümüzde var olan ve herkesi pek
mutlu eden tanınmı C.14 yöntemi, 45.600 yıldan sonrasını kesin olarak
tarihleyememektedir. ncelenen nesne ne kadar eskiyse, yöntem de o kadar güvenilmez
olmaktadır. En tanınmı bilginler bile C.14 yönteminin, 30.000 ile 50.000 yıllık organik
nesnelerin kesin yaını ölçemediini, ancak bu iki tarih arasında tahminî bir ya
gösterdiini, bu bakımdan güvenilir olmadıını söylemilerdir.
Bu eletirici sözler belirli sınırlar içinde kabul edilmelidir; ancak C.14 yöntemine
paralel olan ve en yeni ölçü aygıtlarıyla donatılmı bir tarihleme yöntemine gerek
duyulduu kesindir.
SEKZNC BÖLÜM: PASKALYA ADASI - KU ADAMLARIN ÜLKES

ON SEKZNC YÜZYILIN balarında Paskalya Adasına ayak basan Avrupalı
denizciler, âdeta gözlerine inanamamılardı... ili kıyılarının 3050 kilometre açıındaki
bu küçücük kara parçasının her yanına yüzlerce dev heykel saçılmı duruyordu. Çelik
kadar dayanıklı volkanik kayalar, tereyaı keser gibi kesilmi; 10.000 tonluk kayalar
dalardan koparılmıtı. Yükseklikleri 10 ile 20 metre arasında deien 50 tonluk
heykeller, hareket ettirilmeyi bekleyen robotlar gibi durmaktaydı.
Aratırmalar, heykellerin ilk yapıldıklarında apkalı olduklarını göstermitir; ama
apkalar bile heykellerin kökenini bulmaya yetmemektedir. apkaların yapımında
kullanılan on tonluk talar, gövdelerinden ayrı bir yerde bulunuyordu; üstelik gövdelere
oturtulabilmeleri için metrelerce yukarıya kaldırılmaları gerekiyordu.
O günlerde her heykelde, üzerinde garip bir hiyeroglif yazı olan tahta tabletler
bulunuyordu. Ancak günümüzde bu tabletlerin yalnızca on tanesi dünya müzelerindedir
ve üzerlerindeki yazıyı henüz kimse çözememitir.
Thor Heyerdahl'ın bu esrarengiz devler üzerindeki incelemeleri, ortaya, en eskisi en
kusursuzu olan üç kültür dönemi çıkartmıtır. Heyerdahl, bulduu kömür kalıntılarının
M.S. 400'e ait olduunu ispatlamı, bununla birlikte, bulunan ocakların ve kemiklerin,
heykellerle herhangi bir balantısı olup olmadıı anlaılamamıtır. Heyerdahl ayrıca,
kaya yüzleri yakınında ve kraterler dolaylarında yüzlerce bitirilmemi heykel bulmutur.
Saa sola daılmı duran binlerce ta araç ve balta, heykel yapma iinin ansızın
bırakıldıı izlenimini vermektedir.
Paskalya adası, herhangi bir kıta, ya da uygarlıktan çok uzaktadır. Adalılar güne ve
yıldızlarla, baka ülkelerde olduundan daha ilgilidirler. Volkanik bir ülke olduu için
adada aaç yetimez. Ta dev heykellerin kütükler üzerinde taındıını ileri süren
alıılmı açıklama yolu, o bakımdan burada hepten geçersizdir. Üstelik ada, ancak 2000
kiiyi besleyebilecek güçtedir. (Paskalya adasında bugün birkaç yüz yerli yaar.) Bir
geminin ta içilerine yiyecek ve giyim eyası getirmesi o çalarda imkânsızdır. Öyleyse
taları dalardan söken, heykelleri yapan ve bugün durdukları yerlere taıyanlar
kimlerdi? Heykeller nasıl ilenmi, cilalanmı ve dikilmilerdi? Taı baka ocaklardan
çıkarılan apkalar, nasıl yerletirilmilerdi?
Çok canlı hayal gücü olan insanlar, Mısır piramitlerinin büyük bir içi ordusu
tarafından yapıldıını ileri sürseler bile, hiç kimse aynı yöntemin burada uygulandıını
düünemez; çünkü yeterli insan gücü yoktur. Adada yaayabilecek 2000 insanın, ilkel
araçlarıyla gece gündüz çalımı olsalar bile, çelik sertliindeki volkanik kayaları
yerlerinden söküp ilemeleri imkânsızdır. Hem nüfusun bir bölümü çorak toprakları
sürmek, bir bölümü de balık avlamak ve ip örmek zorundadır.
Hayır! 2000 kiinin, yardım görmeden, bu dev heykelleri yapmı olmaları kesinlikle
mantık dııdır. Paskalya adasında daha fazla insanın yaaması da imkânsızdır. Öyleyse
heykeller neden adanın içlerinde, ta ocaklarına yakın deil de, kıyı eridinde
duruyorlardı? Hangi tapınmanın hizmetindeydiler?
Ne yazık ki, bu küçük kara parçasına gelen ilk misyonerler, adanın karanlık
geçmiinin karanlık kalmasına sebep olmulardı. Ellerine geçen hiyeroglifli tabletleri
yakmılar, eski tapınma biçimlerini yasaklamılar, her türlü gelenei yok etmilerdi.
Ancak bütün çabalarına ramen adalıların, tıpkı bugün olduu gibi, adalarına «Ku
adamlar ülkesi» demelerini önleyememilerdi. Sözlü olarak aktarılan bir efsane, çok eski
zamanlarda, uçan adamların geldiini ve ateler yaktıını belirtmektedir. Kocaman gözlü
uçan yaratıkların resimleri efsaneyi dorulamaktadır.
Paskalya adasıyla, Tiahuanaco arasındaki benzerlikler ilk bakıta göze çarpar. Orada
da, burada olduu gibi, aynı biçimde yapılmı tatan devler vardır. Oradaki heykellerin
de yüzlerinde gururlu, kaygısız bir anlam vardır. Francisso Pizarro, 1532'de, nkaları
Tiahuanaco hakkında sorguya çektiinde hiç kimsenin selin harabe olmazdan önce
görmedii, çünkü Tiahuanaco'nun insanlıın gecesi arasında kurulduu karılıını
almıtı. Gelenekler Paskalya adasına «dünyanın merkezi» adını verirler. Tiahuanaco ile
Paskalya adası arasındaki uzaklık 5600 kilometreden fazladır. Kültürlerden biri ötekini
nasıl etkilemi olabilir?
Belki nka öncesi mitolojisi burada bize bir ipucu verebilir. Mitolojinin yaratıcı tanrısı,
eski ve ilkel bir ilâh olan Viracocha'dır. Gelenee göre Viracocha dünyayı, henüz
karanlıktayken ve güne yokken yaratmıtı. Tatan bir devler soyu yaratmı ve devler
houna gitmeyince hepsini birden derin bir sele gömmütü. Sonra Titikaka gölü
üzerindeki günei ve ayı dourmu, böylece dünya ııa kavumutu. Evet, -burayı
dikkatle okuyunuz- sonra da Tiahuanaco'da kilden insan ve hayvanlar yaratarak onlara
hayat üflemiti. Daha sonra yarattıı bu insanlara dilleri, gelenek ve görenekleri ve
sanatları öretmi, bir bölümünü baka kıtalara uçurarak orada yaamalarını salamıtı.
Bu iin ardından Viracocha ve iki yardımcısı, ülkeden ülkeye dolaarak emirlerinin yerine
getirilip getirilmediini ve yaptıkları iin ne gibi sonuçlar verdiini denetlemilerdi.
Viracocha genellikle yalı bir adam kılıına girer, And dalarıyla, kıyı eridinde
dolaırdı. Ancak çok kez insanlar tarafından iyi karılanmazdı. Bir keresinde Cacha'da
gezinirken insanların kendisine karı takındıkları tavırlara çok kızmı ve bir tepeyi atee
vererek bütün ülkeyi alevlere bomutu. Bunun üzerine nankör insanlar baılanmalarını
dilemiler, Viracocha da bir el iaretiyle atei söndürüvermiti.
Ardından yine yollara dümü, önüne çıkan insanlara öüt ve emirler vererek onları
eitmiti. nsanlar artık onun için tapınaklar yapmaktaydılar. Sonunda Viracocha, Manta
kıyılarında bütün insanlara elveda demi, geri gelmek istediini söyleyerek okyanusun
dalgaları üstünde kaybolup gitmiti.
Güney ve Orta Amerika'yı ele geçiren spanyol fatihleri, buralarda Viracocha
efsaneleriyle karılamılardı. Bundan önce hiç biri, göklerden gelen dev bir beyaz
adamdan söz edildiini iitmemilerdi. Hayretler içinde kalarak, günein oullarının
insanları nasıl eittiklerini ve her türlü sanatı örettikten sonra nasıl kaybolup gittiklerini
örenmilerdi. spanyolların dinledikleri bütün efsaneler, günein oullarının bir gün geri
döneceklerini söylemekteydi.
Amerika kıtası, eski kültürlerin beii olmasına ramen, Amerika'nın geçmii
hakkında bildiklerimiz 1000 yıldan öteye gitmez. nkaların M.Ö. 3000'de Peru'da, iplik
tezgâhları olmadıı halde neden pamuk yetitirdikleri bizler için kesin bir sırdır. Mayalar
yollar yapar, ancak tanıdıkları halde tekerlek kullanmazlardı. Guatemala'daki Tikal
piramidinde yeim taından, be kenarlı bir gerdanlık bulunması bir mucizedir.
Mucizedir, çünkü yeim taı Çin'de çıkarılır. Olmeklerin ta ileri akıl almaz eylerdir:
Dev kafaların üzerine yerletirilmi nefis balıklarıyla ancak bulundukları yerde görülüp
hayranlık duyulabilirler. Çünkü ülkedeki hiç bir köprü, söz konusu ta heykel ve blokların
aırlıını çekebilecek kadar salam deildir. Yakın tarihlere kadar, kaldırma araçlarıyla
50 ton aırlıındaki tek parça taları taıyabiliyorduk. Bugün çok gelitirilmi vinçler
yüzlerce tonlukları kaldırabilmektedir. Ne var ki atalarımız binlerce yıl önce bu taları
taımı, kaldırmı ve yerletirmilerdi! Nasıl?
Görünüe bakılırsa eski insanlar dev taları tepelere çıkarıp indirerek çok uzaklara
taımaktan özel bir zevk almaktaydılar? Mısırlılar piramit yapımında kullandıkları taları
Asuan'dan getirirlerdi. Stonehenge mimarları kocaman ta blokları güneybatı Galler'den
ve Marlborough'tan taırlardı. Paskalya adasının ta içileri, ısmarlama dev
heykellerinde kullandıkları taları, ilendikleri yerin çok uzaındaki ta ocaklarından
çıkarır ve taırlardı. Tiahuanaco'daki bazı tek parça kayaların nereden geldiklerini ise
bilmemekteyiz. Her halde uzak atalarımız pek tuhaf insanlar olmalıydılar; çünkü ilerini
bile bile güçletirirler ve heykellerini, tapınaklarını, mezarlarını en olmadık yerlere
kurmaktan holanırlardı. Bütün bunlar yalnızca zorlu bir hayatı sevdikleri için miydi?
Çok uzun geçmiimizin sanatçılarının bu kadar budala olduklarını kabul edemem.
Eer eski bir gelenek heykellerin kesinlikle nereye dikileceklerini, piramitlerin nereye
yapılacaklarını belirtmemi olsaydı, bütün bu sanat eserleri, ta ocaklarının hemen
yakınında yapılmı olurdu. Sacsayhuaman'daki nka kalesinin, Çuzco'nun tepesine ans
eseri deil; bir gelenein orayı kutsal nokta olarak belirledii için yapıldıına inanıyorum.
Aynı ekilde insanlıın en eski anıtlarının kurulduu yerlerde, en ilginç ve önemli
kalıntıların dokunulmamı biçimde durduklarına ve bu kalıntıların günümüz uzay
yolculuklarının gelimesine çok büyük katkıda bulunabileceklerine inanıyorum.
Binlerce yıl önce gezegenimizi ziyaret eden bilinmeyen uzay yolcularının, en az bizler
kadar ileriyi görebilmeleri gerekirdi. Bir gün dünyalının da kendi yetenekleriyle uzaya
açılacaını her halde düünmülerdi.
Dünyalıların da uzayda hemcinslerinin bulunabilecei ve onlarla iliki kurulabilecei
konusunda inançları olduu bilinen bir tarih gerçeidir.
Günümüzde antenler ve vericiler ilk radyo dalgalarını, bilinmeyen akıllı yaratıklara
ulaması için uzaya yollamılardır. Ne zaman karılık alacaımızı ise bilmiyoruz. Belki
on, belki on be, belki de yüz yıl sonra. Hatta mesajlarımızı hangi yıldızlara
yönelteceimiz konusunda da bir fikrimiz yok, çünkü hangi yıldızın bizi daha çok
ilgilendireceini bilmiyoruz. nsana benzeyen akıllı yaratıklar mesajlarımızı alabilecekler
mi? Bilmiyoruz. Bununla birlikte, bizleri amacımıza ulatıracak bilgilerin, dünyamızda
bulunduu inancını destekleyecek o kadar çok ey var ki. Bugün yerçekimini etkisiz
kılmaya çalııyor, ilkel parçacıklar ve anti-madde üzerinde deneyler yapıyoruz. Peki
dünyamızda gizli duran gerçekleri bulmak, böylece hiç olmazsa anavatanımızı
örenmek için yeterli çalımalar yapıyor muyuz?
Tarihle ilgili eyleri tam olarak deerlendirebilirsek, bir zamanlar geçmiimizin mozaik
levhasına çok güç uyan eylerin, akla yakın duruma geldiini görürüz; bunlar yalnız eski
kitaplardaki ipuçları deil, yerkürenin her yanında eletirici aratırmalarımızı bekleyen
«güç gerçekler»dir de.
nsanın yapacaı son aama, bugüne kadar süregelen varlıını haklı göstermek ve
gelimek için gösterdii çabaların, gerçekte, uzaydaki varolula iliki kurmak için
geçmiinden ders almak olduunu, anlamak olacaktır. Bu aamaya varılınca da, en
kurnaz, en katı düünceli kiiler bile, insanın görevinin, evreni kolonize etmek ve ruhsal
ödevinin, bütün güç ve deneylerden edinilmi bilgilerini bu yola yöneltmek olduunu
kabul edecektir.
Var olan bütün güçler ve zekâlar, uzay aratırmalarının emrine verilir verilmez, dünya
üzerindeki savaların saçmalıı apaçık ortaya çıkacaktır. Her ırktan insanlar, halklar,
uluslar, uluslarüstü bir birlemeyle, uzak gezegenlere yolculuk iiyle uramaya
balayınca, dünya bütün küçük sorunlarıyla birlikte evrenin doal akıı karısında hak
ettii yeri alacaktır.
Okültistler artık lambalarını söndürebilir, simyacılar potalarını yok edebilir, gizli
kardelik örgütleri kukuletalarını çıkarabilirler. nsanlıa binlerce yıldır büyük bir
kurnazlıkla yutturulan saçmalıklara artık bu dünyada yer yoktur. Evren kapılarını açar
açmaz daha iyi bir gelecee ulaılacaktır.
Uzak geçmiimizin anlaılmasındaki büyük kukuculuumu, bugün elimizde olan
bilgilere dayandırıyorum. Kukuculuu yalnız Thomas Mann'ın 1920'Ierdeki bir
konumasında belirttii biçimde anlıyorum:
«Kuku duyanın olumlu yönü, her eyi mümkün kabul etmesidir!»
DOKUZUNCU BÖLÜM: GÜNEY AMERKA'NIN DERN SIRLARI VE
BAKA GARPLKLER

NSANLIK TARHNN son iki bin yıllık döneminden kukuyla söz etmeye niyetim
olmadıını belirtmitim, ancak Yunan ve Roma tanrıları ile birçok efsane ve destan
üzerinde, çok uzak geçmiin etki ve izleri olduuna inanıyorum. nsanlık ortaya
çıktıından beri türlü gelenekler var olagelmiti. Daha yeni kültürlerde de bu eski
geleneklerin, dolayısıyla çok uzak geçmiin izleri görülür.
Guatemala ve Yucatan ormanlarındaki kalıntılar, Mısır'ın dev binalarıyla
karılatırılabilir. Meksika bakentinin 60 mil güneyindeki Cholula Piramiti'nin taban
alanı, Keops Piramiti'ninkinden daha genitir. Mexico City'nin 30 mil kuzeyindeki
Teotihuacan Piramiti ise ek binalarıyla birlikte 12 kilometre karelik bir alanı kaplar. Bütün
binalar yıldızlara göre sıralanmıtır. Teotihuacan'dan söz eden en eski kitaplar, tanrıların
burada toplandıklarını ve insanlık hakkında, daha «homo sapiens» ortaya çıkmadan
karar aldıklarını anlatır.
Dünyanın en doru takvimi olan Maya takviminden ve Mayaların Venüs formülünden
daha önce söz etmitim. Bugün, Chichen Itza, Tikal, Copan ve Palenque'deki bütün
binaların bu akıl almaz takvime balı olarak yapıldıkları ispatlanmıtır. Mayalar,
piramitleri ihtiyaçları olduu için yapmamılardı. Tapınakları ihtiyaçları olduu için
kurmamılardı. Bütün bu görkemli binalar, takvim her elli iki yılda, belirli sayıda
basamaklar yapılmasını emrettii için yapılmılardı. Yani her ta, takvimle balantılıydı
ve bitirilen her bina belirli astronomik gereklere kesinlikle uyuyordu.
Ancak M.S. 600 yıllarında tam anlamıyla akıl almaz bir ey oldu! Ansızın ve gözle
görülür bir nedene dayanmaksızın bu insanlar büyük güç ve sabırla yaptıkları ehirleri,
zengin tapınakları, birer sanat eseri olan piramitleri, heykellerle çevrili alanları ve çok
geni stadyumları terk ederek gittiler. Binalar, caddeler ve bütün ta ileri ormana
karıarak yıkıntı haline geldiler. Hiç bir yerli bir daha o bölgeye dönmedi.
Bu çok büyük ulusal göçün eski Mısır'da da olduunu düünelim. Kuaklar boyu
tapınaklar, piramitler, ehirler, su kanalları ve yollar yapan, bu yüksek binaları süslemek
için ilkel araçlarıyla taları kazıyan halk, binlerce yıl süren bu görevleri bitince, her
eylerini bırakıp çorak kuzeye göç etmi olsunlar. Böyle bir tutum, yakından tanıdıımız
tarihsel olaylar incelenince hemen anlamsızlaır, çünkü gülünçtür. Zaten bir tutum ne
kadar anlaılmaz durumdaysa, onu açıklamaya çalıan düünceler de o kadar çok
sayıda olur. Bunun en güzel örneini Maya göçünün açıklanmaya çalıılmasında
görüyoruz: Öne sürülen ilk düünce, Mayaların yabancılar tarafından ehirlerden
atıldııdır. Ancak kültür ve uygarlıklarının doruunda bulunan Mayaları kim yenebilirdi?
Üstelik bölgede hiç bir askerî çatıma izine rastlanmamıtı. Göçü douran nedenin
iklimdeki büyük bir deiiklik olduu düüncesi göz önüne alınabilir. Ancak bu görüü de
destekleyecek herhangi bir iz yoktur. Olamaz da, çünkü Mayaların eski ülkelerinin
sınırıyla, yeni krallıklarının arasındaki uzaklık topu topu 352 kilometredir ve bu uzaklık,
iklimdeki felâket derecesinde bir deiimden kaçmak için kesinlikle yeterli deildir.
Mayaların bir salgın hastalık yüzünden göç ettiklerini ileri süren düünce de aratırmalar
yapılınca çürüyüp gitmektedir. Bu görülerin ardından karımıza su sorular çıkar:
Kuaklar arasında bir sava mı olmutu? Gençler yalılara karı mı ayaklanmılardı?
Sivil bir sava mı kopmutu? Yoksa bir ihtilâl mi? Bütün bu sorulara bir çırpıda karılık
verilebilir: Eer durum böyle olsaydı, nüfusun belli bir bölümü, özellikle yenikler, ülkeyi
terk ederler, galip gelenlerse oldukları yerde kalırlardı. Oysa arkeolojik aratırmalar bir
tek Maya'nın bile bu bölgede kalmadıını göstermitir. Bütün halk, kutsal yerlerini
ormanda savunmasız bırakarak göç etmiti.
Bu konuda benim de birtakım varsayımlarım var; ancak bunlar da ötekiler gibi,
ispatlanmı deil. Saydıım açıklamaların ihtimal hesaplarını düünmeden, kendi
görülerimi cesaretle ortaya koyacaım.
Çok eski dönemlerde Mayaların atalarını uzaylı yaratıklar olduunu sandıım, tanrılar
ziyaret etmilerdi. Birtakım delillerin eski Amerikan kültürünü kuranların, eski Dou'dan
göç ettiklerini ileri süren teoriyi destekler görünmesine ramen, Maya dünyasında
dounun hiç bilmedii ve özenle korunan bazı kutsal astronomi, matematik ve takvim
bilgileri ve gelenekleri bulunmaktaydı!
Rahipler bu geleneksel bilgiyi bütün güçleriyle korumaktaydılar, çünkü «tanrılar» bir
gün dönmeye söz vermilerdi. Böylece çok büyük bir din olan Kukulkan, ya da «Tüylü
Yılan» dini kurulmutu.
Rahipler geleneine göre «tanrılar», takvim uyarınca yapılan büyük binalar bitirilince
göklerden geri döneceklerdi. Bu bakımdan insanlar kutsal ritme uyarak tapınakları ve
piramitleri bir an önce bitirmeye uraıyorlardı. Çünkü her eyin tamamlandıı yıl,
birleme yılı olacaktı. O zaman tanrı Kukulkan yıldızlardan gelecek, binaların ve
ehirlerin yönetimini eline alarak insanlıın arasında yaayacaktı.
Sonunda bütün iler tamamlandı ve tanrıların dönü yılı geldi. Ancak hiç bir ey
olmuyordu. nsanlar bütün bir yıl boyunca arkılar söyleyerek, dualar okuyarak
beklediler. Köleler, mücevherler, yiyecekler ve ya sunuldu. Ama göklerde hiç bir
hareket yoktu. Ne bir tanrısal araba göründü, ne de tanrıların gök-gürültüleri duyuldu.
Hiç bir ey, kesinlikle hiç bir ey olmadı.
Rahipler ve insanlar korkunç bir hayal kırıklıına uradılar. Yüzyılların çabası boa
gitmiti. Kukular domaya baladı. Takvim hesaplarında bir yanlılık mı vardı?
«Tanrılar» bir baka yere mi inmilerdi? Hepsi birden korkunç bir yanlılık mı
yapmılardı?
Sırası gelmiken Maya takviminin balangıç yılı olan M.Ö. 3111 yılından da söz
edeyim. Bu tarihi ispatlanmı kabul edersek, Mısır kültürünün balangıcıyla arasında
yalnızca birkaç yüzyıllık bir ara olduunu görürüz.
Aslında birçok Maya yazısında bu destansal yıldan söz edilir ve üstün doruluktaki
Maya Takvimi sürekli olarak bu yılı tekrarlar. Bu durumda beni kukuculua iten konular
ikiye çıkıyor. Ama kukulara yol açacak konular bunlarla da bitmiyor.
1935 yılında Planque'de (Eski Krallık), büyük bir ihtimalle tanrı Kukumatz'ı
(Yucatan'da Kukulkan) gösteren bir ta kabartma bulundu. Kabartmadaki resme
önyargılardan uzak bir bakı, en kukulu kiiyi bile durup düündürecek güçteydi.
Resmin ortasında, gövdesinin üst bölümü motosiklet yarıçısı gibi eilmi bir insan
vardı. Kullandıı aracı çocuklar bile roket olarak tanımlayabilirlerdi. Ön bölümü ince bir
uzantı meydana getiriyor, biraz aaıya inince kenarları çentikleiyor ve en altına doru
daha da genileyerek, alevler püskürten roket biçimi alıyordu. Büzülmü adam, elleriyle
ne olduu anlaılamayan birtakım kontrol kollarını yönetiyor, sol ayaıyla da pedalımsı
bir eye basıyordu. Giyimi çok düzgündü: geni kemerin tuttuu bir kısa pantolonu,
yakası Japon stili açılan bir ceketi ve kollarıyla bileklere sıkı sıkıya yapıan bantları
vardı. Buna benzer modern astronot resimleri hakkındaki bilgimiz yüzünden, adamın
kafasında balık eksik olsaydı çok aırırdık dorusu. Ama o da vardı; bilinen çentikleri,
tüpleri ve tepesinde antenimsi bir çıkıntıyla birlikte... Uzay yolcumuz (adam açıkça bu
ekilde tasvir edilmitir) öne doru eilmekle kalmıyor, aynı zamanda gözlerini
tepesinden sarkan bir alete dikmi dikkatle bakıyordu. Astronot koltuu, üstünde simetrik
biçimde düzenlenmi kutular, daireler, noktalar ve helezonlar bulunan kıç bölümünden
desteklere ayrılmıtı.
Bu kabartma bize ne anlatmak istiyor? Hiç bir ey mi? Herkesin kolaylıkla uzay
gemisiyle badatırabilecei bir resim, budalaca bir hayal gücünün ürünü olabilir mi?
Planque'deki ta kabartma da deliller zincirinden çıkarılacak olursa, bilginlerin göze
çarpan buluntular üzerinde yürüttükleri incelemelerin içtenlik dıı olduu ortaya
çıkacaktır. unun urasında gerçek nesneleri inceliyoruz; hayalet görmü gibi korkmaya
ne gerek var?
Karılıksız kalan sorularımızı sormaya devam edelim.
Mayalar neden en eski ehirlerini deniz ya da nehir kenarlarına deil de, ormanın
ortasında kurmulardı?
Tikal, Honduras körfezinden ku uçuu 153,5 Km. Campeche koyundan ku uçuu
243 Km. ve Büyük okyanustan ku uçuu 354 Km. uzaktadır. Midye, istiridye ve deniz
minarelerinden yapılma eyaların bolluu, Mayaların denizle ilikileri olduunu gösterir.
Öyleyse ormanlara yapılan bu «uçuun» sebebi neydi? Su kıyılarına yerlemek
dururken su depoları yapmanın ne anlamı vardı? Yalnız Tikal'de 193.150 metre küp
kapasiteli 13 su deposu bulunmutu. Neden bu insanlar daha «mantıklı» yerler varken,
özellikle buraları seçmilerdi?
Uzun çalımalardan sonra hayal kırıklıına urayan Mayalar, daha kuzeye göç
ederek yeni bir krallık kurmulardı. Takvimin öngördüü tarihlere uygun piramitler,
tapınaklar ve ehirler bir kere daha yapılmaya balamıtı.
Maya takviminin doruluu hakkında bir fikir vermek için kullandıı zaman
dönemlerini sıralayalım:
20 kin = 1 uinal, ya da 20 gün
18 uinal = 1 tun, ya da 360 gün
20 tun = 1 katun, ya da 7.200 gün
20 katun = 1 baktun, ya da 144.000 gün
20 baktun = 1 piktun, ya da 21.880.000 gün
20 piktun = 1 kalabtun, ya da 571.600.000 gün
20 kalabtun = 1 kinçiltun, ya da 121.521.000.000 gün
20 kinçiltun = 1 atautun, ya da 232.0401.000.000 gün
Ormanın yeil tavanını delerek göe yükselenler yalnız takvim uyarınca yapılmı ta
basamaklar deildi; çünkü Mayalar gözlem evleri de kurmulardı.
Chichen'deki gözlemevi, Mayaların ilk yuvarlak binasıdır. Restore edilmi bina bugün
bile bir gözlemevine benzemektedir. Üç taraça üzerinde kurulmu daire biçimi yapının
içinde, en üstteki gözlem direine kadar çıkan helezon bir merdiven vardır. Kubbenin
üstünde yıldızlara yöneltilmi delikler ve yamur tanrısının maskeleriyle, kanatlı bir insan
resmi görülmektedir.
Mayaların astronomiye olan ilgileri, baka gezegenlerdeki akıllı yaratıklarla ilgili
varsayımımıza yeterli olmayabilir. Ancak bu astronomi merakının dourduu birtakım
karılıksız kalmı sorular oldukça hayret vericidir:
Mayalar, Uranüs ve Neptün'ün varlıını nereden biliyorlardı? Neden Chichen'deki
gözlemevinin delikleri en parlak yıldızlara yöneltilmiti? Palengue'deki roket kullanan
tanrı kabartmasının anlamı neydi? 400 milyon yıllık hesapları olan Maya takvimi hangi
amaçla hazırlanmıtı? Güne ve Venüs yıllarını en küçük basamaklarına kadar
hesaplamak için gereken bilgi nereden elde edilmiti? Bu akıl almaz astronomi bilgisini
kimler aktarmıtı? Bütün bu olaylar Maya zekâsının ans ürünleri miydi? Yoksa her
gerçek, ya da birletirilmi bütün gerçekler, çok uzak bir gelecee yöneltilmi, devrim
yaratacak bir mesaj mı gizliyorlardı?
Olayları bir araya toplayıp elekten geçirecek olursak, aratırmacıları, hiç olmazsa bir
bölümünü çözmek için, geni çapta uraılara sokacak sürüyle tutarsızlık ve saçmalık
kalacaktır. Çünkü çaımız aratırmacılarının, imkânsızlık denilen eylerle
karılatıklarında yılmamaları gerekir.
Anlatacak bir hikâyem daha var; Chichen Itza'daki Kutsal Kuyu'nun hikâyesi. Edward
Herbert Thompson bu kuyunun çamurları içinden mücevherler ve sanat eserleri yanında,
genç erkek ve genç kız iskeletleri de çıkartmıtı. Diego de Landa, eski kaynaklara
dayanarak, Maya rahiplerinin kuraklık zamanlarında bu kuyu baında ciddî törenler
düzenlediklerini ve yamur tanrısına öfkesini yatıtırmak için erkek ve kız çocukları
kuyuya atarak kurban ettiklerini ileri sürmütü.
Thompson'un bulguları, de Landa'nın iddialarını ispatladı. Ancak bu korkunç hikâye
kuyunun dibinden yeni soruların çıkmasına yol açtı. Kuyu nasıl meydana gelmiti?
Neden kutsal olarak tanınmıtı? Tıpkı buna benzeyen birçok baka kuyu olduu halde,
neden özellikle bu seçilmiti?
Chichen Itza kutsal kuyusunun tam bir benzeri, Maya gözlemevinin yetmi metre
kadar ötesinde, ormanın içinde saklı durmaktadır. Yılanların, zehirli kırkayakların ve
korkunç böceklerin savunması altındaki deliin boyutlarıyla tamamen aynıdır; dikey
duvarları ormanın türlü etkileriyle çürümü, bozulmu ve bataklamıtır. Kısacası iki
kuyu arasında inanılmaz bir benzerlik vardır. kisindeki suyun derinlii de aynıdır; rengi
yeilden, kahverengiye, kimi zaman da kan kırmızısına çalar. Kukusuz iki kuyu da aynı
çadan kalmadır; belki de oluumlarını göktalarına borçludurlar. Ne var ki çada
bilginler, yalnızca Chichén Itza'nın kutsal kuyusundan söz eder, büyük benzerlik
gösteren ikinci kuyudan, ileri sürdükleri düüncelere uymadıı için hiç söz etmezler.
Ayrıca iki kuyunun da Castillo piramidinden uzaklıkları 815 metredir. Bu piramit, tanrı
Kukulkan «Tüylü Yılan» için yapılmıtı ve dolayların en büyük piramidiydi.
Yılan, hemen hemen bütün Maya yapılarının simgesidir. Çevresi çok zengin bir bitki
örtüsüyle kaplı olan Mayaların, çiçek kabartmaları yerine, adım baında yılan resimleri
yapmı olması pek aırtıcıdır. Hele ilk çalardan beri kötülüü temsil eden ve
yaratıldıından beri toz toprak içinde sürünen yılanın, tanrı sembolü biçiminde
düünülmesi daha da aırtıcıdır. Ama, Mayalar arasında durum böyledir.
Tanrı Kukulkan'ın (Kukumatz) daha sonraki tanrı Ouetzlcoatl ile bir ilgisi olabilir. Maya
efsanesi bu Ouetzlcoatl'ı öyle anlatıyor:
Ouetzlcoatl, doan günein bilinmeyen ülkesinden gelmiti; beyaz bir elbisesi vardı
ve sakallıydı. nsanlara bilimleri, sanatları ve töreleri öretmi, çok bilge yasalar
koymutu. Onun denetiminde mısır koçanları bir adam boyunda olur, pamuk renkli
yetiirdi. Görevini tamamlayınca denize dönmü, yolculuu sırasında insanları eitmeye
devam etmi ve deniz kıyısında kendisini sabahyıldızına götürecek gemiye binerek
dünyadan ayrılmıtı.
Oueztlcoatl'ın da dönmeye söz verdiini belirtmek, bilmem gerekiyor mu?
Doal olarak, bu yalı bilgenin ortaya çıkııyla ilgili bir dolu açıklama vardır. Sakallı
bir kiiye o dolaylarda pek az rastlandıından onun bir Mesih olduu ileri sürülmütür.
Hatta bir görü daha ileriye giderek, Ouetzlcoatl'ın çok eski bir sa olduunu
savunmaktadır! Bu iddialara inanmıyorum. Eski dünyadan gelip Mayaların arasına giren
bir kiinin, insan ve eya taımak için tekerlei bilmesi gerekirdi. Ouetzlcoatl gibi bir
misyoner, kanun koyucu, doktor ve birçok uygulama alanında öüt verici bir tanrının ilk
yapacaı eylerden biri zavallı Mayalara tekerlek ve araba kullanmasını öretmek
olurdu. Oysa Mayalar hiç bir zaman tekerlek kullanmamılardı.
Tarihteki karııklıklar zincirini, bulanık geçmiteki baka garipliklerin bir özetiyle
tamamlayalım.
1900 yılında Yunan sünger avcıları, Antrikitera'dan yüklenmi mermer ve bronz
heykellerle dolu batık bir gemi buldular. Gemideki bütün sanat eserleri kurtarıldı ve
yapılan aratırmalar, geminin sa döneminde battıını ortaya koydu. Ele geçen eserler
incelenince, bütün heykellerin toplamından daha deerli, ekilsiz bir parça bulundu.
Bilginler parçayı inceleyince bunun, üstünde daireler, yazılar ve çarklar bulunan bir
bronz plaka olduunu gördüler ve çok geçmeden yazıların astronomiyle ilgili olduunu
anladılar. Ayrı parçalar temizlenince ortaya hareket edebilen göstergeleri, karmaık
ölçüleri ve üzerleri yazılı metal plakaları olan garip bir alet çıktı. Makinenin her parçası
birletirilince, yirmiden çok küçük çarkı, bir tür deitirme donatımı ve büyük bir ana
çarkı olduu görüldü. Bir yüzünde, çevrilince bütün çarkları deiik hızlarda döndüren bir
mil vardı. Göstergeler, üstleri uzun yazılarla dolu bronz kaplarla korunuyordu. Bilmem
«Antrikitera makinesi,» eski çalarda birinci sınıf bir mekanik ustalıın varlıı hakkında
en küçük bir kuku bile bırakıyor mu? Üstelik makinenin çok karıık olması, türünün ilk
örnei olmadıını göstermiyor mu? Amerikalı Profesör Solla Price, aracın ay, güne ve
belki öteki gezegenlerin hareketlerini belirtmeye yarayacak bir hesap makinesi olduu
görüünde.
Makinenin yapılı tarihi olarak M.Ö. 82 yılını vermesi o kadar önemli deildir. Bu
küçük çaptaki planetaryumun [gökevi] ilk örneini kimlerin yaptıını bulmak çok daha
önemli olacaktır!
Hohenstaufen mparatoru II. Frederik, 1229'da Beinci Haçlı Seferinden olaanüstü
bir çadırla dönmütü. Çadırın ortasında saat gibi çalıan bir motor vardı ve halk kubbe
biçimi tavandan, takımyıldızları, hareket halinde izleyebiliyordu. Açıkçası, çadır doudan
gelme bir planetaryumdu. 1200'lerde, gerekli mekanik yetenekler bulunduu için varlıını
yadırgamıyoruz; ancak Yunan planetaryumu, sa döneminde, dünyanın dönüünü göz
önünde tutan bir uzay kavramı olmadıı için biraz düündürücü oluyor. Eski çaların
bilgili Arap ve Çin astronomları bile bu kavramdan yoksundular; Galileo ise Yunan
planetaryumunun yapılmasından 1500 yıl sonra domutu. Atina'ya gidecek olursanız
«Antikitera makinesini» mutlaka gidip görünüz; Husal Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.
II. Frederik'in çadır planetaryumu ise yalnızca yazılı belgelerden tanınıyor.
te geçmiten miras kalan garipliklerden birkaçı daha:
Denizden 3200 metre yükseklikte Marcahuasi çöl platosundaki kayalarda, 10.000 yıl
önce Güney Amerika'da kesinlikle yaamamı olan aslan ve deve gibi hayvanların kaba
çizgilerle verilmi resimleri bulunmutu.
Türkistan'da, mühendisler bir tür camdan yapılma yarım daire biçiminde nesneler
bulmulardı. Arkeologlar bunların kökeni ve özellikleri hakkında hiç bir açıklama
yapamamılardı.
Nevada çölündeki Ölüm Vadisinde, büyük bir felâket sonucu yıkılmı olması gereken
eski bir ehir yıkıntısı vardır. Bugün bile erimi kaya ve kumların izleri görülebilir. Bir
yanarda püskürmesinin douracaı ısı, kayaları eritmeye yeterli olamazdı, üstelik önce
binaları kavrulurdu. Bugün ancak lazer ıınları bu yeterli ısıyı çıkarabilmektedir. in
garip yanı, bu bölgede bir tek ot bile yetimemektedir.
Lübnan'daki Hacer el Kıble (Güneyin Taı) bir milyon kilo aırlıındadır. Gerçi ta
ilenmitir, ama insan gücüyle hareket ettirilmi olması imkânsızdır.
Avustralya, Peru ve Yukarı talya'da, eriilmesi çok güç olan kaya yüzlerinde, henüz
açıklanamayan çok ustaca yapılmı iaretler vardır.
Ur'da bulunan altın plakalar, göklerden gelen ve insana benzeyen «tanrıların»
plakaları rahiplere sunduundan söz ederler.
Avustralya, Fransa, Hindistan, Lübnan, Güney Afrika ve ili'de, içlerinde bol miktarda
alüminyum ve berilyum bulunan garip kara «talar» vardır. En son incelemeler bu
taların çok uzak bir geçmite aır bir radyoaktif bombardıman ve yüksek ısıya hedef
olduklarım göstermitir.
Sümer çivi yazısı tabletleri, çevresinde gezegenleri olan yıldızlan gösterirler.
Rusya'da arkeologlar, iki yandan kalın kolonlarla desteklenen dik açılı bir çerçeve
üzerine yan yana dizilmi on toptan oluan bir hava gemisi kabartmasına rastladılar.
Toplar kolonlara yaslanıyordu. Baka Rus buluntuları arasında, elbisesi yakada bir
balıkla sımsıkı kapalı olan, insanımsı bir yaratıın küçük bronz heykeli vardı.
Ayakkabılar ve eldivenler de aynı ekilde sımsıkı elbiseye tutturulmutu.
British Museum'daki bir Babil tableti üzerinde geçmi ve gelecek ay tutulmaları
verilmektedir.
Çin vilâyetlerinden Yunnan'ın bakenti Kumming'de göe doru tırmanan silindir
biçimi, roket benzeri makinelerin oyma resimleri bulunmutu. Oymaların bulunduu
piramit, bir deprem sırasında Kumming gölünün tabanından ansızın ortaya çıkmıtı.
Bunları ve daha birçok bilmeceyi kim çözecek? nsanlar eski geleneklerin yanlı,
hatalarla dolu, anlamsız ve konu dıı olduklarını ileri sürerken, yalnızca davadan kaçıp
kurtulmaya çalıtıklarını fark etmiyorlar. Aynı ekilde bütün çevirilerin yanlı olduunu
söyleyerek birtakım görüleri çürüttükleri halde, ilerine gelince onlardan yararlanmakta
bir sakınca görmüyorlar. Gözleri ve kulakları gerçeklere, hatta varsayımlara kapatmanın
korkakça bir davranı olduuna inanıyorum. Çünkü yeni sonuçlar, insanları alıılagelmi
düünme biçimlerinden uzaklatırabilme gücündedir.
Dünya yüzünde her gün, hatta her saat bazı deiiklikler olmaktadır. Bugünkü
modern ulaım ve haberleme araçları yeni buluları bir anda dünyaya yaymaktadırlar.
Bu arada bilginlere düsen görev, geçmiin kayıtlarını, çada aratırmalarda
kullandıkları yaratıcı cokuyla incelemek olmalıdır. Geçmiin keyfi serüveni, ilk
aamasını tamamlamıtır. imdi de insanlık tarihinin ikinci hayranlık uyandıran serüveni,
insanolunun uzaya açılmasıyla balamaktadır.
ONUNCU BÖLÜM: DÜNYANIN UZAY DENEMELER

UZAY YOLCULUUNUN herhangi bir anlamı olup olmadıı konusundaki tartıma
henüz susturulmamıtır. Dünyada çözüme balanmamı bir sürü sorun dururken,
insanolunun evrene burnunu sokmaması gerektiini ileri süren basit bir iddia, uzay
aratırmalarının, kısmen ya da bütünüyle anlamsız olduunu ispatladıı kanısındadır.
Halkın houna gitmeyecek bilimsel tartımalara girmek istemediim için, uzay
aratırmalarının mutlak gerekliliini gösterecek birkaç kesin ve geçerli nedene
deineceim.
Merak ve bilgiye susamılık, çok eski çalardan beri insanı aratırmaya yönelten itici
bir güç olmutur. Bir eyin NÇN ve NASIL olduu soruları, gelime, ilerleme için birer
mahmuz görevi yapmılardır. Günümüz yaama koullarını, onların yarattıkları sürekli
hareket ortamına borçluyuz. Konforlu ulaım araçları, büyük babalarımızın katlanmak
zorunda olduu ulaım güçlüklerini ortadan kaldırmıtır; el gücünün dourduu zorluklar,
makineler tarafından gözle görülür ölçüde azaltılmıtır; yeni enerji kaynakları, kimyasal
karıımlar, soutucular ve türlü araçları, eskiden insan elinin yapmak zorunda olduu
isleri üstlerine almılardır. Bilimin yarattıı eyler insanlıın laneti deil, mutluluu
olmutur. Hatta yarattıı en korkunç ey olan atom bombası bile, bir gün insanlık
yararına kullanılacaktır.
Bugün bilim, hedeflerine koar adımlarla yaklamaktadır. lk fotorafın temiz bir resim
olarak gelimesi için 112 yıl gerekmiti. Telefonun kullanılma alanına konması 56 yılda
gerçeklemi, iyi bir alıcı radyo 35 yıllık bilimsel aratırma sonucu yapılmıtı. Ancak
radarın kusursuz hale gelmesine 15 yıl yetmiti. Ça açan bulu ve gelimeler, gitgide
daha kısa bir süre içinde ortaya çıkıyordu. 12 yıllık aratırma siyah-beyaz televizyonu
gerçekletirmi, ilk atom bombasının yapılması topu topu altı yıl almıtı. Bunlar 50 yıllık
teknik ilerlemeden seçilmi yüce, biraz da ürkütücü örneklerdir. Gelimeler hedeflerine
her geçen gün daha da hızlı varmaya balayacaklardır. Önümüzdeki yüzyıl, insanlıın
sonsuz dülerinin büyük çounluunun gerçekletii bir yüzyıl olacaktır.
nsan ruhu karı çıkmalar ve uyarmalar arasında kendine bir yol açmasını bilmiti.
Karısına dikilen duvardaki, havanın kulara, suların da balıklara özgü olduunu
söyleyen yazılara aldırmadan, kendisi için uygun görülmeyen alanları fethetmeyi
baarmıtı. Bugün insan, doa yasaları denilen eylere karı çıkarak uçabilmekte,
nükleer güçlü denizatlılarla aylarca suyun altında kalabilmektedir. Zekâsını kullanarak,
yaratıcısının kendine uygun görmedii kanat ve yüzgeçleri yapmayı baarmıtır.
Charles Lindberg destansı uçuuna balarken hedefi Paris'ti; ancak kafasını Paris'e
ulamaktan çok, insanın tek baına ve zarar görmeden Atlantii geçebileceini
göstermek için kurcalıyordu. Uzay yolculuunun da ilk hedefi aydır. Ancak bu yeni
bilimsel ve teknik tasarının da gerçek amacı, insanolunun uzayda söz sahibi
olabileceini göstermektedir.
Öyleyse, neden uzay yolculuu mu?
Dünyamız birkaç yüzyıl sonra korkunç bir nüfusa sahip olacaktır. statistikler 2050
yılında dünya nüfusunun 8,7 milyar olacaını göstermektedir. 200 yıl kadar sonra da bu
sayı 50 milyara yükselecek, böylece kilometre kareye düen insan sayısı 335 olacaktır.
Düünmek bile güç! Denizden yiyecek elde edileceini ve deniz tabanına ehirler
kurulacaını ileri süren sakinletirici teoriler, nüfus patlaması karısında iyimser
savunucuların düündüünden çok önce, yetersiz çareler durumuna düeceklerdir. 1966
yılının ilk altı ayı içinde, Endonezya'nın Lombok adasında salyangoz ve ot yiyerek sa
kalmaya çalıan 10.000'den çok insan açlıktan ölmütü. Birlemi Milletler eski genel
Sekreteri U Thant, Hindistan'da açlıktan ölüm tehlikesiyle karı karıya olan 20 milyon
çocuk bulunduunu açıklamıtı. Bu sayı, Zürichli Profesör Mohler'in açlıın dünyayı
egemenlii altına alacaı iddialarını, desteklemektedir.
Dünya yiyecek üretiminin, bütün teknik yardımlara ve kimyasal gübrelemeye ramen,
nüfus artııyla atbaı gidemedii açıklanmıtır. Sa olsun, kimya doum kontrol
haplarını insanlık emrine vermitir. Ama az gelimi ülkelerdeki kadınlar hapları
kullanmayı reddederlerse kimya ne yapsın? Oysa yiyecek üretiminin, nüfus artııyla aynı
düzeye gelebilmesi için doum oranının on yıl içinde yarı yarıya azaltılması
gerekmektedir. Bu akılcı çözüm yolunun gerçekleebileceine ne yazık ki
inanamıyorum. Çünkü ahlâk dürtülerinin ve dinsel yasaların yarattıı önyargının «ses
duvarı», nüfus artıına uygun bir hızla aılamayacaktır. Her yıl milyonlarca insanı ölüme
göndermek mi, yoksa onları hiç dourmamak mı daha insanca, hatta tanrısaldır?
Aslında doum kontrolü verdii savaı kazansa; tarım yapılabilir alanlar geniletilse;
henüz bilinmeyen yollarla üretim iki katına çıkarılsa; balıkçılık daha fazla yiyecek
salasa; okyanus yataklarındaki alglardan yararlanılsa ve daha bir dolu ey yapılsa bile,
bütün çabalar korkunç sonu geciktirmekten, yüz yıl ileriye atmaktan baka bir ie
yaramayacaktır.
nsanın bir gün Merih'e yerleeceine ve tıpkı Mısır'a taınacak Eskimoların sıcak
iklime uyum göstermesi gibi, Merih'teki koullara uyacaına inanıyorum. Dev uzay
gemileriyle gidecek gezegenler torunlarımız tarafından tıpkı yakın çalarda Amerika ve
Avustralya'da olduu gibi, kolonize edilerek oturulur hale getirileceklerdir. Bunun için
uzay aratırmalarına aırlık vermeliyiz.
Torunlarımıza yaama ansı tanımak zorundayız. Bu görevini yerine getirmeyen her
kuak, insanlıı gelecekte açlıktan ölümle karı karıya bırakmaktadır.
Bu yalnız bilim adamını ilgilendiren soyut bir sorun deildir. Kendini gelecek için
sorumlu tutmayanlara, uzay aratırmalarının insanlıı üçüncü dünya savaından
koruduunu belirtmek isterim. Toptan yok olma tehdidi, büyük güçleri, büyük bir savaın
eiinden döndürmemi midir? Bugün bütün A.B.D.'ni çöl haline getirmek için hiç bir Rus
askerinin Amerika'ya ayak basmasına gerek olmadıı gibi, hiç bir Amerikan askerinin de
Rus topraklarında ölmesine gerek yoktur; çünkü tek bir atom bombası, radyoaktif etkileri
koskocaman ülkeleri yaanmaz duruma sokmaya yetmektedir. Saçma görünebilir ama
ilk kıtalararası füzeler, barıı bir yere kadar garanti altına almılardır.
Uzay aratırmalarına harcanan milyarların, ülkelerin gelimesine harcanmasının
daha doru olacaı görüsü ikide birde öne sürülmektedir. Bu görü hatalıdır; çünkü
endüstriyel uluslar az gelimi ülkelere yalnız politik amaçlarla deil, kendi endüstrilerine
yeni pazarlar açmak için de yardım yapmaktadırlar. Bu bakımdan az gelimi ülkelere
yapılacak daha geni yardımlar daha uzun süreli görü açısından söz konusu olamazlar.
1966 yılında Hindistan'da, her biri yılda 5 kilo yiyecek tüketen 1,6 milyar fare
yaıyordu. Devlet, sofu Hintliler fareleri koruduu için bu felâketi önleyecek hiç bir
harekette bulunamıyordu. Yine Hindistan'da ne süt veren, ne koum hayvanı olarak
kullanılabilen, ne de kesilip yenebilen 80 milyon inek yaamaktadır. Kalkınmanın
birtakım dinsel tabularla engellendii böyle geri kalmı ülkelerde, gelecekteki hayatı
tehlikeye sokan örf, âdet ve inanıları silmek için birçok kuaın gelip geçmesi
gerekecektir.
Burada da uzay çaının gazete, radyo ve televizyon gibi haberleme araçlarına
insanları aydınlatma ve ilerletme görevi dümektedir. Dünya küçülmütür. Herkes birbiri
hakkında daha çok ey bilmekte ve örenmektedir. Ulusal sınırlamaların geçmite kalan
bir kavram olduklarını anlamak için uzay yolculuklarına ihtiyaç vardır. Bunların sonucu
olarak meydana gelen teknolojik ilerlemeler ise, insanların ve kıtaların, evrenin boyutları
karısındaki önemsizliinin, uzay aratırmalarında halkların birlemesi için yerinde bir
dürtü ve tevik olduu anlayıı yaymakla yükümlüdürler. Her çada insanlıı
canlandıracak ve bilinen sorunları aarak eriilmez görünen gerçeklere varmasını
salayacak bir parolaya gerek duyulmutur.
Uzak aratırmalarının endüstri çaında yerini salamlatıracak bir baka etken de,
bu aratırmaların yarattıı endüstri kollarının çeitli nedenlerle ilerini kaybetmi yüz
binlerce insanın hayatlarını kazanabilecekleri yeni bir i alanı açmı olmasıdır. «Uzay
endüstrisi», otomobil ve çelik endüstrilerini çoktan geride bırakmıtır. 4000'den fazla yeni
bulu, varlıını uzay aratırmalarına borçludur. Bunların hepsi de yüksek bir hedef için
yapılan aratırmaların yan ürünleridir ve kimse kökenlerini düünmedii halde, günlük
hayata girmilerdir. Elektronik hesap makineleri, mini alıcılar, mini vericiler, radyo ve
televizyon transistorları, yemein ya olmadıı zaman bile yapımadıı tavalar hep uzay
aratırmaları sonucunda ortaya çıkmıtır. Uçaklardaki güvenlik araçları, tamamen
otomatik yer-kontrol sistemleri, otomatik pilotlar ve çok gelimi elektronik beyinler de
bilmeden, kiilerin özel hayatlarını etkileyen bir gelime tasarısının ürünleridir. Bunların
dıında, halkın hiç bilmedii, mutlak boluk içinde çalıan kaynak ve yalama sistemleri,
foto-elektrik hücreler ve sonsuz uzaklıkları fetheden ufak enerji kaynakları da uzay
aratırmalarının getirdii bululardandır.
Uzay aratırmalarına akan vergi selleri, vergi ödeyenlere inceleme sonuçlarını
taıyan bir ırmak halinde geri dönmektedirler. Herhangi bir biçimde uzay aratırmalarına
katılmayan uluslar bu teknik devrim karısında ezileceklerdir. Telstar, Echo, Relay,
Trios, Mariner, Ranger ve Syncom gibi ad ve kavramlar, karı durulmaz aratırmalara
giden yoldaki iaretlerdir.
Dünyanın enerji kaynakları kısıtlı olduu için, yakın bir gelecekte uzay yolculuu çok
büyük bir önem kazanacaktır. Çünkü insan, ehirlerini aydınlatmak, evlerini ısıtmak ve
araçlarını çalıtırmak için Merih ya da baka gezegenlerden bölünebilir madde elde
etmek zorunda kalacaktır. Atom gücü istasyonları, daha bugünden en ucuz enerjiyi
ürettiklerine göre, endüstriyel kütle üretimi yakın bir gelecekte bu istasyonlara baımlı
olacaktır. Dünya bu istasyonlara gerekli bölünebilir maddeleri salayamadıı gün de,
baka gezegenlere bavurmaktan baka çare kalmayacaktır. Aratırmaların taze
sonuçları bizleri her gün sıkıtırmaktadır. Gerekli bilgilerin yava yava babadan oula
geçirilmesi, çoktan tarihe karımıtır. Yalnızca bir dümeye basarak çalıtırılan radyoyu
onaran teknisyen, genellikle plastik bir tabaka üzerine yerletirilen karmaık devreler ve
transistor teknolojisi hakkında her eyi bilmek zorundadır. Kısa bir süre sonra bu
bilgisine, mikro-elektroniin ufacık parçaları konusunu da katmak durumunda kalacaktır.
Gündelikçi içiler bile çıraklarına örettikleri bilgilere yenilerini katmaktadırlar.
Büyükbabalarımız zamanında belirli bir dalda usta olan kiiye, elde ettii bilgiler bir ömür
boyu yeterdi. Ancak bugünün ve yarının ustaları eski bilgilerine hiç durmadan yenilerini
eklemek zorundadırlar. Dün geçerli olan ey, yarın geçersiz olacaktır.
Milyonlarca yıl sonra da olsa, güne bir gün ölüp gidecektir. Ancak bir devlet adamı,
kafası kızıp da atomik yok etme aracını harekete geçirecek olursa, beklenen felâket çok
önceden dünya üzerine çökecektir. Ayrıca bilinmeyen ve önceden kestirilmeyen bir uzay
olayı da dünyanın sonunu getirebilir. nsan bu düünceye hiç bir zaman inanmak
istememitir; birçok dinde, ruhun ölümden sonra yaayacaı umudunun gerçek nedeni
de bu olabilir.
Açıkçası uzay aratırmaları insanın özgür iradesinin ürünü deil, bir iç zorlama
sonucu, geleceinin umudunu uzayda arama isteidir. Nasıl geçmite uzaylıların
dünyamızı ziyaret ettiklerine inanıyorsam, bugün de uzayda birçok akıllı yaratıın
yaadıına inanıyorum. Hatta bunların bir bölümünün, bizden daha eski ve gelimi
olduunu sanıyorum. Ancak bunların kendi çaplarında uzay aratırmaları yaptıını ileri
sürdüüm anda, kurgu bilim dünyasına girmi olurum; bu da benim için kafamı arı
kovanına sokmaktan farksızdır!
En azından yirmi yıldır dünyanın birçok bölgesinde «uçan daireler» görülmektedir. Bu
konudaki edebiyat onlara U.F.O. adını takmıtır. (ngilizce’de Unidentified Flying Objects
«kimlii bilinmeyen uçan nesneler» sözlerinin kısaltılmıı.) Ancak U.F.O.'ların heyecanlı
hikâyesine deinmeden, uzay aratırmalarının yararlılıı konusunda birkaç örnek daha
vermek isterim.
Uzay yolculukları için aratırma yapmanın kazançsız bir i olduu, ne kadar zengin
olursa olsun, hiç bir ülkenin bu aratırmaya gerekecek parayı salayamayacaı söylenir.
Dorudur, tek baına aratırma hiç bir zaman kazançlı olmamıtır; kazanç getiren,
aratırmanın ürünleridir. Aslında uzay yolculuu aratırmalarından bu günkü
aamasında kazanç ya da kendi kendini ödeme beklemek yanlı olur. Üstelik uzay
aratırmalarının 4000 yan ürününün yatırımlara ne ölçüde karılık verdiini gösterecek
herhangi bir terazileme yapılmı deildir. Bence, baka aratırma dallarında çok az
görülen bir karılık verdii kukusuzdur. Gerçek hedefine varınca da yalnız kazanç
getirmekle kalmayacak, aynı zamanda insanlıı korkunç sondan kurtaracaktır. Bu arada,
bütün COMSAT uydu dizisinin, imdiden ticarî nitelik kazandıını belirtmek isterim.
1967 Kasımında Der Stern öyle diyordu:
«Tıpta kullanılan hayat kurtarıcı makinelerin büyük çounluu Amerika'dan
gelmektedir. Bunlar atom aratırmaları, uzay yolculukları ve askerî teknoloji
sonuçlarının, sistemli bir deerlendirmesiyle ortaya çıkan ürünlerdir. Hemen hepsi,
endüstri devleriyle, tıbbı her gün yeni zaferlere sürükleyen Amerikan hastaneleri
arasındaki soylu ibirliinden domutur.
öyle ki, Starfighter'Iarı yapan Lockheed Company, tanınmı Mayo Clinic'le ibirliine
girerek, elektronik beyinleri temel alan yeni bir hastabakıcılık tekniini gelitirme
yolundadır. North Amerikan Aviation yetkilileri, tıp alanından gelen önerileri göz önüne
alarak, cierinden rahatsız olanlara kolaylıkla soluk aldırabilecek bir «Amfizem kuaı»
üzerinde çalımaktadırlar. NASA'nın önerisiyle, uzay gemilerinde mikro-göktalarının
etkisini ölçmek için kullanılan bir makine, belirli sinir hastalıklarında çok küçük kas
kasılmalarını gösteren bir alete dönütürülmütür.
Amerikan elektronik beyin teknolojisinin bir baka hayat kurtaran yan ürünü de «kalp
makinesidir.» Bugün 2000'den fazla Alman göüslerinde bu aletle yaamaktadırlar.
Bu alet, pille çalıan bir mini jeneratörden olumakta ve deri altına yerletirilmektedir.
Doktorlar bundan çıkan bir kabloyu, vena cavadan geçirmekte ve sa kulakçıkla
birletirmektedirler. Böylece sürekli gelen akımla kalp ritmik hareketlerle çarpmaktadır.
Hayat makinesinin pilleri üç yıl sonunda tükenince basit bir ilemle yenilenebilmektedir.
Amerikan firması General Electric, tıp teknolojisinin bu küçük mucizesini geçen yıl
çıkarttıı çift hızlı bir modelle daha da gelitirmitir. Makineyi taıyan kii tenis oynamak
ya da trene yetimek için komak istediinde küçük bir mıknatısı, makinenin
yerletirildii nokta üzerinde bir an dolatırmakta, böylece kalbi daha hızlı
çalımaktadır.»
Der Stern'in raporundaki uzay aratırmalarının yan ürünlerini görenler artık bu
aratırmaların yararsız olduunu ileri sürebilirler mi?
Die Zeit'in 47 numaralı Kasım 1967 sayısında, «Ay Roketlerinden Uyarma» balıı
altında unlar söyleniyordu:
«Aya yumuak ini yapacak araçlar için gelitirilen donatımlar, araba fabrikatörleri
tarafından büyük bir ilgiyle karılanmıtır. Her ne kadar yolcuları bütün çarpımalardan
koruyacak türden deillerse de, kazalarda ölüm ve yaralanma oranını büyük ölçüde
azaltmaktadırlar. Uçak yapımında gitgide daha çok kullanılan «bal petei» yastıkları,
ufak bir aırlıkla, büyük gerilim gücü yaratmaktadırlar. Bunlar otomobil endüstrisinde de
denenmektedirler: Gaz türbiniyle çalıan Rover deneme arabasının tabanı «bal
petekleri»nden yapılmıtır.
Aratırmanın bugünkü durumunu ve hızlı geliimini bilen bir kimse, «Bir yıldızdan
ötekine gitmek hiç bir zaman mümkün olamayacaktır» biçimindeki sözleri hogörüyle
karılayamaz. Günümüzün genç kuaı, «bu imkânsızlıın» gerçekletiini görecektir.
Rusların 1967'de insansız iki uzay aracını stratosferde birletirerek ispatladıkları gibi,
çok güçlü motorları olan dev uzay gemileri yapılacaktır. Uzay aratırmalarının bir kesimi
daha imdiden, uzay gemilerinin önüne yerletirilerek ufak gök cisimlerini etkisiz kılacak
elektrik kemeri gibi bir koruyucu perde üzerinde çalımaktadır. Bir grup seçkin fizikçi ise,
tachyon adıyla bilinen eyleri bulup çıkarma çabasındadırlar.
Bu teorik parçacıklar, ııktan hızlı uçabilmektedirler ve en düük hız sınırlan ıık
hızıdır. Bilim adamları tachyonların var olduunu bilmektedirler; geriye yalnız
varlıklarının fiziksel delilini bulmak kalıyor. Bu türden deliller neutrinolar ve anti-maddeler
için bulunmutur bile! Uzay yolculuuna karı olanlara soralım: Binlerce insan, belki de
çaımızın en akıllı adamlarının deerli zamanlarını ve güçlerini basit ütopya ya da hedef
için harcadıklarına inanıyorlar mı?
imdi de ciddîye alınmama tehlikesine aldırmadan UFO'lardan söz edeyim.
UFO'lar Amerika'da, Filipinler'de, Batı Almanya'da ve Meksika'da görülmülerdi. UFO
gördüünü ileri sürenlerin %98'inin meteoroloji balonu, imek, garip bulut oluumları,
yeni tür uçaklar, hatta afakta görülen garip ıık ve gölge oyunları gördüklerini kabul
edelim. Kukusuz bunların bir bölümü de toplu heyecanın kurbanlarıydı. Ortada olmayan
bir eyi gördüklerini ileri sürüyorlardı. Bu arada kendinden söz ettirmeye meraklı olanlar
da bo durmayarak, basında türlü türlü haberler çıkarttırıyorlardı. Bütün bu kafadan
çatlakları, yalancıları, isterikleri, ün dükünlerini dikkate almazsak, geriye, içlerinde
görevleri gerei gök olaylarına alıık kiiler bulunan geni bir gözlemciler grubu kalıyor.
Basit bir ev kadını, bir çiftçinin dütüü yanılmaya düebilir ama tecrübeli bir uçak pilotu
UFO görürse, iin içinde bir i olduu ortaya çıkar. Çünkü bir uçak pilotu seraplara,
imeklere, meteoroloji balonlarına v.b. alııktır. Bütün duyularının tepkileri; özellikle
kusursuz gözleri her an denetlenir; uçutan birkaç saat öncesinden, uçu sonuna kadar
alkol almasına izin verilmez. Üstelik bir pilot hiç bir zaman saçma sapan eyler
söylemeye yanamaz, çünkü çok iyi ücret aldıı iini çok kolaylıkla kaybedebilir. Bu
durumda birçok pilot (hava kuvvetlerinde görevliler dâhil) aynı hikâyeyi anlatırsa,
dinleme zorunluluu doar.
Ben, UFO'ların ne olduklarını bilmiyorum. Bunların bilinmeyen akıllı yaratıklara ait
uçan nesneler olduklarını da söylemiyorum. Ancak bu görüe karı çıkılabileceini
sanmıyorum. Dünyanın dört bir tarafına yaptıım geziler sırasında, ne yazık ki hiç bir
UFO'ya rastlamadım. Bununla birlikte, belgeleri olan, dorulanmı olayları aktarabilirim:
5 ubat 1965 günü Amerika Savunma Bakanlıı, iki radar görevlisinin raporunu
incelemek üzere bir Özel UFO Bölümü kurulduunu açıkladı. 29 Ocak 1965 günü bu iki
görevli, Maryland Askerî Havaalanının radarında kimlii bilinmeyen iki uçan nesne
görmülerdi. Bu nesneler havaalanına saatte 4350 mil gibi korkunç bir hızla güney
yönünden yaklamılar, alanın 30 mil yukarısında keskin bir dönü yaparak radar
menzilinden çıkmı ve kaybolmulardı.
3 Mayıs 1964'te içlerinde üç de meteoroloji uzmanı bulunan birçok Canberrali
(Avustralya) sabahın erken bir saatinde, gökyüzünü kuzeydou yönünde aan büyük ve
parlak bir uçan nesne gözlemilerdi. Görgü tanıkları daha sonra, NASA yetkililerine
«ey»in nasıl taklalar attıını ve küçük bir nesnenin nasıl ona yaklatıını anlatmılardı.
Küçük nesne parlak kırmızı bir ıık çıkararak gözden kaybolmu, büyük «ey» ise
kuzeydou yönünde uzaklamıtı. Meteoroloji uzmanlarından biri, «Bugüne kadar bu
UFO hikâyeleriyle hep alay etmitim. Ne söyleyeceim imdi?» demiti.
23 Kasım 1953'te Michigan'daki Kinross Hava Üssü'nün radarında kimlii
belirlenemeyen bir uçan nesne görülmü; ve o sırada F-86 uçaıyla talim uçuu yapan
Uçu Temeni R. Wilson'a nesneyi izleme izni verilmiti. Radar merkezindeki bütün
görevliler Wilson'un kimlii belirlenemeyen nesneyi 160 mil kadar kovalamasını
gözlemilerdi. Birden iki uçan gövde, ekranda içice gelmi ve Temen Wilson'a yapılan
bütün radyo çarıları karılıksız kalmıtı.
Olayı izleyen günlerde, olayın geçtii her yer arama birliklerince karı karı taranmı.
Superior gölünde ya izleri bulmak umuduyla aralıksız aratırmalar yapılmıtı. Ancak hiç
bir ey bulunamamıtı. Uçu Temeni R. Wilson ve uçaından kesinlikle hiç bir iz yoktu!
13 Eylül 1965 gecesi saat bir dolaylarında Polis Çavuu Eugene Bertrand, Exeter
(New-Hampshire, A.B.D.) yakınlarındaki bir geçitte, arabasının direksiyonu baında
çıldırmı gibi oturan bir kadına rastladı. Kadın daha ileriye gitmeyeceini, çünkü kırmızı
ııklar saçan dev gibi bir eyin kendisini 101 numaralı yola kadar kovaladıını, sonra da
ormana dalıp kaybolduunu söylüyordu.
Orta yalı polis memuru, kadının biraz deli olduunu düündü ve üstünde durmadı.
Az sonra arabasının telsizinden derhal merkeze gelmesi bildirildi. Merkezde meslektaı
Gene Tolland, genç bir adamın parlak kırmızı ııklar saçan bir nesneden kaçtıını
söylediini anlattı.
ki arkada, birkaç polis memuru daha alarak arabalarıyla devriye gezisine çıktılar.
Bu aptalca hikâyenin mantıklı bir açıklamasını buluruz umuduyla iki saat kadar çevreyi
aratırdılar; herhangi bir olaanüstülüe rastlamayınca dönmeye karar verdiler. Altı atın
durduu bir çayırlıktan geçerlerken, birden atlar çıldırmıçasına kaçmaya baladılar.
Hemen ardından ortalıı kıpkırmızı bir ıık kapladı. Genç bir polis memuru kendini
tutamayarak; «Orada! Oraya bakın!» diye baırdı. Gerçekten de ate saçan kırmızı bir
nesne, aır aır ve gürültü çıkarmadan arabanın üstüne doru geliyordu. Hem de
aaçların üstünden, yani uçarak! Bertrand hemen telsize sarılarak merkezi aradı ve
Tolland'a nesneyi kendi gözleriyle gördüünü söyledi. O arada yol kenarındaki çiftlik ve
komu tepeler de kırmızı bir ııkla kaplanmıti. Yanlarında ikinci bir polis arabası dürdü.
çinden çıkan memur;
«Allah kahretsin!» diye baırdı, «Tolland'a baırmanı iittim telsizde. Delirdiinizi
sandım, fakat una bak!»
Esrarengiz olayın soruturması sırasında elli sekiz kiinin ifadesi alındı. Aralarında
meteoroloji uzmanları ve Kıyı Koruma görevlileri, baka bir deyile bir meteoroloji
balonunu helikopterden ya da bir uyduyu bir uçaın ııklarından ayırabilecek güvenilir
gözlemciler de vardı. Ortaya çıkan raporda birtakım beyanlar vardı, ama kimlii
belirlenemeyen uçan nesne hakkında hiç bir açıklama yoktu.
5 Mayıs 1967'de Marliens (Cote d'Or) Belediye Bakanı Ban Malliotte, yoldan 650
metre içerdeki bir yonca tarlasında, garip bir delie rastladı. Delik be metre çapında, 30
santim derinliinde bir daireydi. Dairenin her yanından 10 santim derinliinde ince yollar
çıkıyordu. Yolların bittii yerlerde ise 35 santim derinliinde delikler göze çarpıyordu.
Topraa aır bir metal parmaklık bastırılmı gibiydi. Bunlardan da aırtıcı olarak, gerek
deliklerde, gerekse yollarda morumsu beyaz bir toz vardı. Marliens dolaylarındaki bu
tarlayı kendi gözlerimle gördüm. O izleri hayaletler bırakmı olamazdı!
Bu olaydan ne gibi sonuçlar çıkarmalıyız? Birçok insanın -bazen büyük gizli
toplumların- apaçık gördükleri olaylar karısında, gerçekçilie sımayan tutumlara
girmeleri üzücüdür. Bu insanların birtakım önyargıları yüzünden, ciddî bilginler, gülünç
olma korkusuyla gerçekleri incelemekten kaçınmaktadırlar.
6 Kasım 1967 günü Alman Televizyonu 2. programında yer alan «Uzaydan saldırılar
mı?» konulu konumada, bir Lufthansa uçaının kaptan pilotu, kendisinin ve dört
arkadaının görgü tanıı oldukları bir olayı anlattı. 15 ubat 1967 günü, San
Francisco'ya initen on, on be dakika önce, uçaklarının çok yakınında 10 metre
çapında, çok parlak ııklar saçan bir nesne görülmü ve bir süre birlikte uçmulardı.
Gözlemlerini Colorado Üniversitesine göndermiler, ancak Üniversite yetkilileri bakaca
bir açıklama bulamadıklarından, pilotların gördüü uçan nesnenin, atılan bir uydudan
kopan bir parça olduklarını açıklamılardı. Kaptan pilot, bir milyon millik uçu
tecrübesinden sonra ne kendisinin, ne de meslektalarının, dümekte olan metal'in
çeyrek saat havada asılı kalabileceine ve uçaın hızına uyarak uçabileceine
inanamadıklarını belirtti. Üstelik yanlarında uçmu olan UFO yerden de üç çeyrek saat
gözlenebilmiti. Kaptan pilot hiç de hayalperest bir adam izlenimi vermiyordu...
21 ve 23 Kasım 1967 tarihli Die Suddeutsche Zeitung'lardan iki haber:
«Belgrat (Özel muhabirimizden)
Son birkaç gün içinde güneydou Avrupa'nın deiik bölgelerinde, kimlii bilinmeyen
uçan nesneler (UFO'lar) görülmütür. Hafta sonunda Agramlı bir amatör astronom bu
parlak gök nesnelerinden üçünün resmini çekmeyi baarmıtır. Ancak uzmanlar,
Yugoslav gazetelerinin ba sayfalarını kaplayan bu fotoraflar hakkındaki görülerini
açıklaya dursunlar, Montenegro'nun dalık bölgelerinden yeni UFO'ların görüldüü
bildirilmitir. O dolaylarda çıkan orman yangınlarına UFO'ların yol açtıı ileri
sürülmektedir. Özelikle vangrad köyü sakinleri, son birkaç gündür her akam ııklar
saçan çok garip uçan nesneler görüldüünü söylemektedirler. Yetkililer o dolaylarda
gerçekten birkaç orman yangınının ba gösterdiini, ancak bunlardan hiç birine neyin yol
açtıının anlaılmadıını açıklamılardır.»
«Sofya (UPI)
Bulgaristan'ın bakenti Sofya üzerinde bir UFO görülmütür. Bulgar Haber Ajansı
BTA'nın bildirdiine göre, UFO çıplak gözle de görülmütür. BTA, uçan gövdenin önce
güne yuvarlaından büyük olduunu, sonra trapez biçimi aldıını belirtmektedir.
Sofya'da teleskoplarla da gözlenen nesnenin güçlü ıınlar yaydıı bildirilmektedir. Bulgar
Hidroloji ve Meteoroloji Enstitüsü, uçan gövdenin kendi gücü ile hareket ettiini ve
yerden 29 kilometre yukarıda uçtuunu açıklamıtır.»
1967 sonbaharında yapılan 7. Uluslararası UFO Aratırmacıları Dünya Kongresinde,
«Uzay yolculuunun babası» olarak bilinen Wernher von Braun'ın öretmeni, Profesör
Hermann Oberth, UFO'ların hâlâ bilim dıı bir sorun olduklarını, ancak bunların
«bilinmeyen dünyaların uzay gemileri» olabileceklerini söyledi «Kuskusuz bu gemileri
kullanan ve yapanlar bizden kültürel açıdan çok ileri kimselerdir. Olayları yeterince
deerlendirecek olursak onlardan çok ey örenebiliriz.»
Dünya'daki roket gelimelerinde büyük katkısı olan Oberth, güne sisteminde bile,
bizim anladıımız biçimde hayat için, gerekli koulların var olduu gezegenler
bulunabileceini söylemektedir. Kendisi de bilim aratırmacısı olan Oberth, ciddî bilim
adamlarının da, balangıçta hayalî gibi görünen sorunlarla uramalarını istemektedir.
«Bilginler doymu kaz gibidirler; yeni düünceleri hemen budalaca diye niteleyerek
kafalarını sokmazlar.»
17 Aralık 1967'de 'kinci Düünceler' balıı altında Die Zeit öyle diyordu:
«Ruslar yıllardır batıdaki uçan daire heyecanıyla alay edip durmulardı. Bu
yakınlarda Pravda'da böyle garip gök araçlarının var olamayacaını belirten resmî bir
yalanlama çıkmıtı. imdiyse Hava Kuvvetleri Generallerinden Anatolyi Stolyakov, bütün
UFO raporlarını inceleyecek bir komiteye bakan atanmıtır. Bu durumla ilgili olarak
Times gazetesi unları yazmaktadır: 'UFO'lar ister toplu hayallerin ürünü olsun, ister
Venüslü ziyaretçiler oldukları ileri sürülsün, isterse tanrısal bir uyarma olarak kabul
edilsinler; haklarında mutlaka bir açıklama olmalıdır; yoksa Ruslar hiç bir zaman bir
Soruturma Komisyonu kurmazlardı.»
30 Haziran 1908 sabahı saat 07:17'de Sibirya'da görülen olay, 'uzaydan gelen
nesneler' konusunda en ilginç olanıdır. Trans-Siberian Demiryolu'nun yolcuları güneyden
kuzeye doru kayan bir ate topu görmülerdi. Bu parlak kütlenin stepte
kaybolmasından az sonra gök gürültüsünü andıran korkunç bir ses treni sarsmı,
ardından kesintisiz patlamalar duyulmaya balamıtı. Dünya üzerindeki Sismograf
istasyonları hatırı sayılır bir yer sarsıntısı kaydetmiler, olayın merkezinden 885
kilometre uzaktaki Irkuts'taki sismografın inesi bir saat boyunca durmadan titremiti.
Gürültü ise yarıçapı 1000 kilometreyi akın bir alanda duyulmutu. Sürülerle ren geyii
ölmü, göçebeler çadırlarıyla birlikte göe uçmulardı.
Görgü tanıklarının ifadelerinin toplanmasına ancak 1921'de o da Profesör Kulik'in ön
ayak olmasıyla balandı. Kulik ayrıca Taiga'nın bu seyrek nüfuslu bölgesine yapılacak
bir aratırma gezisi için de para toplamayı baardı. 1927'de Tunguska'ya varan bilim
adamları dev bir göktaının yarattıı bir kraterle karılaacaklarına inanıyorlardı. Ancak
olayın geçtii bölgeye varınca yanıldıklarını anladılar. Patlamanın merkezinden 60
kilometre kadar uzaktan balamak üzere hiç bir aacın tepesi yoktu. Merkeze
yaklatıkça çevre daha da çoraklaıyordu. Merkezde ise bütün aaçlar, telgraf direkleri
gibi yontulmu, en iri aaçlar dıa doru parçalanmılardı. Daha kuzeye ilerleyen bilim
adamları, her yanda geni çapta bir yangının izlerine rastlayınca, bölgede korkunç bir
patlama olduu kanısına vardılar. Bataklık toprakta, türlü boylarda deliklerle
karılaınca, göktalarından kukulanarak topraı kazdılar. Ancak hiç bir kalıntı yoktu;
ne bir demir, ne bir nikel ne de bir ta parçası... Aratırmaya iki yıl sonra daha büyük
delme araçları ve gelitirilmi teknik araçlarla devam edildi. Ancak 35 metre derinlie
kadar kazıldıysa da, hiç bir göktaı kalıntısı bulunamadı.
1961 ve 1963 yıllarında Sovyet Bilimler Akademisi Tunguska'ya iki aratırma ekibi
daha gönderdi. 1963'teki ekibe jeofizikçi Solotov önderlik ediyordu. Bu sefer en modern
teknik araçlarla donatılmı bilim adamları, Sibirya patlamasının nükleer bir patlama
olduu sonucuna vardılar.
Bir patlamaya yol açan belirli fiziksel büyüklük oranları bilinirse, o patlamanın türü de
ortaya çıkar. Tunguska patlamasında çok büyük ıın enerjisi saçıldıı biliniyordu. Bilim
adamları patlama merkezinden 17,5 kilometre ötede bile radyasyon etkisiyle kavrulmu
aaçlar bulmulardı. Ancak ya bir aacın ate alabilmesi için santimetre karesine 70 ile
100 kalori arasında ıın enerjisi dümesi gerekiyordu. Zaten patlamanın imei
öylesine parlaktı ki, uzun süre, 199,5 kilometre uzakta bile ikinci gölgeler yaratmaya
devam etmiti.
Bu ölçümlerden yararlanılarak patlamada ortaya çıkan ıın enerjisinin 2,8 x 10
23
erg
dolaylarında olduu hesaplandı. (Açıklayayım: Bilimlerde erg, 'iin ölçüsüdür.' 1 gram
kütlesi olan bir böcek, 1 santimetre yüksekliinde bir duvara tırmanırken 981 erg
deerinde güç ortaya koyar.)
Aratırmacılar 17,5 kilometrelik alan içindeki aaçların küçüklü büyüklü dallarının
karbonize olduunu görmülerdi. Bu da anî bir ısınmanın söz konusu olduunu
gösteriyordu. Yani dallardaki karbonlama, bir orman yangını deil, bir patlama sonucu
ortaya çıkmıtı! Üstelik karbonlamanın görüldüü aaçlar, ııın süzülmesine engel
olacak gölgelerin bulunmadıı yerlerdeydi. Böylece aaçların radyasyona hedef
oldukları kesinlik kazandı. Bütün bu etkilerin bir araya toplanması, 10
23
erglik bir enerji
oluturuyordu. Bu enerji 10 megatonluk bir atom bombasının yok edici gücüne eitti.
Yani:
100.000.000.000.000.000.000.000 erg!
Bütün incelemeler bir nükleer patlamanın söz konusu olduunu gösteriyor, kuyruklu
yıldız çarpması, ya da göktaı dümesi gibi iddiaları temelden çürütüyordu.
1908 nükleer patlaması için ne gibi açıklamalar yapılmıtı?
1964 Martında Leningrad gazetelerinden Svesda'da, Cygnus takımyıldızındaki
gezegenlerden birinde yaayan akıllı yaratıkların, dünyayla iliki kurmak istedikleri ileri
sürüldü. ddiayı savunan Genrich Altov ve Valentina uraleva, Sibirya'daki patlamanın,
1853 yılında Hint okyanusundaki Krakatoa Yanardaının indifası sırasında uzaya
daılan, çok güçlü ve youn radyo dalgalarına bir karılık olduunu belirtiyorlardı. Uzak
yıldızlardaki varlıklar, bu radyo dalgalarını uzaydan gelen sinyaller olarak
deerlendirmiler ve gerektiinden çok güçlü bir Laser ıınını dünyaya yöneltmilerdi.
Iın, Sibirya üstlerinde atmosfere çarpınca maddeye dönümütü. Bu açıklamayı, biraz
zorlanarak hazırlanmı izlenimi verdii için kabul edemiyorum.
Olayı anti-maddenin topraa çarpmasıyla açıklamak isteyen teoriyi de kabul
edemiyorum. Uzayın derinliklerinde anti-madde bulunduuna kesinlikle inanıyorsam da,
Tunguska'da izine rastlanabileceini sanmıyorum; çünkü maddeyle anti-maddenin
çarpıması, ikisinin de yok olmasıyla sonuçlanır. Üstelik bir anti-madde parçasının
dünyaya kadar maddeyle çarpımadan gelebilmesi çok uzak bir ihtimaldir.
Ben, nükleer patlamanın, bilinmeyen bir uzay gemisinin enerji pilinin patlaması
sonucu ortaya çıktıını ileri sürenlerin görüüne katılıyorum. Garip bir görü mü? Belki,
ama hiç olmazsa imkânsız deil.
Tunguska göktaı hakkında raflar dolusu kitap vardır. Ancak en önemli bilgilerden
biri, patlama merkezindeki radyoaktivitenin, bugün bile, baka yerlerde olduundan iki
kere fazla olduudur. Aaçların ve ya çemberlerinin dikkatlice incelenmesi,
radyoaktivitenin 1908'den sonra gözle görülür biçimde arttıını dorulamaktadır.
Bu olay -ve bakaları- hakkında tek ve kesin bir bilimsel delil ortaya konuncaya kadar
hiç kimsenin, hem de neden göstermeksizin birtakım açıklamaları reddetmeye hakkı
yoktur. Güne sistemimizdeki gezegenler hakkında bildiklerimiz çok kolay anlaılır
türdendir. Bizim anladıımız biçimde hayat, o da kısıtlı miktarlarda; yalnızca Merih'te
geliebilir. nsan, hayatı kendi aklının yarattıı teorik bir sınıra hapsetmitir. Bu sınırın
adı ekosferdir. Güne sistemimizde yalnız Dünya, Venüs ve Merih ekosferin sınırına
girerler. Bununla birlikte hayatın, yalnız bizim anladıımız biçimde olmayacaını,
bilinmeyen hayat türlerinin gelimek için bambaka koullar arayabileceini
unutmayalım. 1962 yılına kadar Venüs'te hayat olduuna inanılıyordu. Mariner ll'nin
Venüs'e 33.789 kilometre yaklaarak yolladıı bilgiler bu gezegeni de kural dıı bıraktı.
Mariner ll'den gelen raporlar, Venüs'ün aydınlık ve karanlık yanlarındaki yüzey
ısısının 420 derece santigrat olduunu bildiriyordu. Böyle bir ısıda su bulunması
imkânsızdı; ancak erimi metallerden oluan gölcükler bulunabilirdi. Böylece Venüs'ü
Dünya'nın ikiz kardei olarak niteleyen düünce de, kökten yıkılmı oldu. Bununla
birlikte, yüzeyde bulunan karbonla karıık hidrojenin her türlü bakteri için yetime ortamı
olabilecei inancı yerleti. Yakın zamanlara kadar bilginler Merih'te hayat olmasının
düünülemeyeceini ileri sürüyorlardı. Ne var ki bir süredir bu iddia 'zorlukla
düünülebilir' biçimini almıtır, çünkü Mariner IV'ün baarılı Merih seferi, istesek de
istemesek de Merih'te hayat olabileceini ortaya koymutu. Hatta komumuz Merih'in
sayısız bin yıl önce bir uygarlık barındırmı olması bile mümkündür. Her durumda da
Merih'in ayı olan Phobos özel bir dikkat ve inceleme gerektirir.
Merih'in iki ayı vardır: Phobos ve Deimos (Yunanca anlamları Korku ve Dehettir).
Bunlar, Amerikan astronomi uzmanı Asaph Hail tarafından 1877'de kefedilmeden önce
de biliniyorlardı. 1610 yıllarında Johannes Kepler, Merih'in yanında iki uydu
bulunduundan kuku duyuyordu. Capucine rahibi Schyrl, Merih aylarını bir iki yıl daha
önce gördüünü ileri sürmütü, ancak yanılmı olmalıydı, çünkü çaının optik araçlarıyla
Merih'in çok ufak uydularını görmesine imkân yoktu. Jonathan Swift, «Gülliver'in
Seyahatlerinin üçüncü bölümünü oluturan «Laputa ve Japonya'ya bir Seyahat» adlı
kitabında, Merih aylarını akıl almaz biçimde anlatır, üstelik büyüklüklerini ve
yörüngelerini de verir. Bu parça üçüncü bölümden alınmadır:
«(Laputa astronomları) zamanlarının büyük kısmını bizimkinden kat kat üstün
teleskoplar yardımıyla gök cisimlerini incelemekle geçiriyorlar. En büyük teleskoplarının
boyu bir metreyi amıyorsa da, bizim metrelerce uzunluktaki teleskoplarımızdan daha
çok büyütüyor ve yıldızları daha temiz gösteriyor. Bu avantaj onlara Avrupalı
astronomlardan daha çok ey kefetmelerini salıyor. 10.000 yıldızlık bir katalog
yapmılar, oysa bizim en büyük katalogumuzda en çok bu sayının üçte biri kadar yıldız
kayıtlı. Aynı ekilde Merih'in çevresinde dönen iki uydu kefetmiler. Bunlardan içeride
olanı, asıl gezegenin merkezinden üç çap, dıarıda olanı ise be çap uzaklıkta. Birincisi
Merih çevresindeki turunu on, ikincisi yirmi bir buçuk saatte tamamlıyor; öyle ki dönme
sürelerinin karesi, Merih'in merkezinden olan uzaklıkların küpüyle orantılı oluyor. Bu da
onların, öteki gök cisimlerinde görülen yerçekimi yasalarının tıpkısına sahip olduklarını
gösteriyor.»
Swift, kendisinden tam 150 yıl sonra kefedilmi olan Merih uydularını nasıl
anlatabilir? Birtakım astronomlar, Swift'ten de önce Merih'in uyduları olabileceini tahmin
ediyorlardı. Ancak tahmin bu ölçüde kesin bilgiler vermek için yeterli olamaz. Swift'in bu
bilgiyi nereden elde ettiini bilmiyoruz.
Gerçekten de bu uydular, güne sistemimizdeki uyduların en küçük ve en garibidirler.
kisi de Ekvator'un üstünde, hemen hemen daire biçimi bir yörünge izlerler. Eer bizim
ay'ımız kadar ıık yansıtıyorlarsa, Phobos'un 16 kilometre, Deimos'un da yalnızca 8
kilometrelik bir çapı olmalıdır. Ama eer yapmaysalar ve daha çok ıık yansıtıyorlarsa,
bu ölçülerden de küçük olmalıdırlar. Güne sistemimizde, ana gezegenden daha hızlı
dönen tek uydular bunlardır. Merih'in dönüüne göre, Phobos bir Merih gününde iki tur
yaparken, Deimos gezegenden biraz daha hızlı döner.
Birçok astronom Merih aylarının, Merih'in çekim alanına kapılan baıbo uzay
parçaları olabileceini düündüü için, planetoidler teorisi dodu. Ancak iki uydunun da
ekvator üzerinde ve aynı yörüngede uçmaları, bu teoriyi savunulamaz duruma düürür.
Uzaydan gelen bir parça, bir rastlantı sonucu bu durumu alabilir, ama ikisi birden almı
olamaz. Son ölçümler modern uydu teorisini ortaya koydu:
Ünlü Amerikan astronomi bilgini Carl Sagan ve Rus bilim adamı lovski, 1966'da
yayımladıkları «Uzaydaki Akıllı Hayat» adlı kitapta, uydu Phobos'un yapma bir uydu
olduunu kabul ederler. Sagan bir dizi ölçüm yaparak Phobos'un içi oyuk bir uydu
olduu sonucuna varmıtır ve içi oyuk bir uydu doal olamaz.
Gerçekten de Phobos'un yörüngesindeki gariplik, görünüteki kütlesiyle hiç bir
benzerlik göstermemekte; tersine, içi oyuk gövdelerin yörüngesine benzemektedir.
Moskova Stenberg Enstitüsü Radyo-Astronomi Bölümü yöneticisi lovski, Phobosltaki
normal olmayan, garip bir hızlanma gözledikten sonra aynı sonuca varmıtır. Bu
hızlanma, bizim yapma uydularımızda görülen hızlanmaya çok benzemektedir.
Günümüzde Sagan ve lovski'nin kuramları, birçok insan tarafından ciddîye
alınmaktadır. Amerikalılar, Merih uydularını dünyaya taıyacak yeni roketler
tasarlamaktadırlar. Ruslar da önümüzdeki yıllarda Merih uydularını birçok
gözlemevinden inceleyeceklerdir.
Dou ve batıdaki birçok bilim adamının destekledii, bir zamanlar Merih'te gelimi
bir uygarlık olduu görüü doruysa, aynı uygarlıın bugün neden var olmadıı sorusu
ortaya çıkar. Merih'teki akıllı yaratıklar yeni bir ortam aramak zorunda mı kalmılardı?
Gün geçtikçe daha çok oksijen kaybeden gezegenleri onlara yerleecek yenidünyalar
aramaya mı zorlamıtı? Uygarlıkların yıkılmasına bir uzay felâketi mi neden olmutu?
Son olarak da, Merihlilerin bir bölümü komu gezegenlerden birine kaçmayı baarmılar
mıydı? Dr. Emanuel Velikovski, 1950'de yayınlanan ve bilim çevrelerinde hâlâ tartıılan
«Çarpıan Dünyalar» adlı kitabında, dev bir kuyruklu yıldızın Merih'e çarptıını ve bu
çarpıma sonunda Venüs'ün ortaya çıktıını öne sürmütü. Venüs'te yüksek bir yüzey
ısısı, karbonla karıık hidrojenden olumu bulutlar ve düzensiz bir dönü bulunduu
takdirde, teorisi ispatlanacaktı. Az önce sözünü ettiim Mariner ll'den gelen bilgiler,
Velikovski'nin teorisini dorulamaktaydı. Venüs, «tersine» dönen tek gezegendi; yani
Merkür, Dünya, Merih, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ün uyduu güne sistemi
kurallarına uymuyordu.
Eer Merih gezegenindeki uygarlıın yok olmasına, uzayla ilgili bir felâket yol açtıysa,
dünyamızın geçmite uzaydan birtakım ziyaretçileri aırladıını ileri süren teorime
deerli malzemeler salanır. O durumda Merihli devlerin dünyaya kaçıp, orada
rastladıkları yarı-akıllı yaratıklarla çiftleerek 'homo sapiens'i ortaya çıkartmaları imkân
dâhiline girer. Merih'teki yerçekimi dünyadaki kadar güçlü olmadıı için Merihlilerin
bizlerden daha aır ve iri yaratıklar olmaları gerekir. Böyle olunca da, destanlarda, kutsal
kitaplarda sözü edilen gökten gelen devlerin, kocaman taları oradan oraya taıyanların,
dünyada henüz bilinmeyen sanatları öretenlerin gerçek yüzü ortaya çıkmı olur.
Bir dolu ey hakkında çok az ey biliyoruz. Çözümlenebilecek bütün bilmecelere bir
karılık bulunana kadar, «nsan ve Bilinmeyen akıllılar» konusu, aratırmacıların
defterinde kalacaktır.
ON BRNC BÖLÜM: DORUDAN HABERLEME ÇN
ARATIRMALAR

NSAN 1960’ta West Virginia'nın sakin U\J vadilerinden birinde, bir deney balatıldı.
Green Bank'taki büyük radyo teleskop, 11,8 ıık yılı uzaklıktaki Tau-Ceti yıldızına
yöneltilmiti. Genç ve ünlü Amerikan astronomi bilgini Dr. Frank Drake, uzaydaki
bilinmeyen akıllılarla iliki kurabilmek için radyo sinyallerinden yararlanmayı amaçlayan
bu tasarının önderliini yapıyordu. lk deneyler dizisi 150 saat sürdü ve baarısızlıkla
sonuçlanmasına ramen, tarihe OZMA tasarısı olarak geçti. Deneylerin kesilme nedeni,
deneyde görev alan bilim adamlarından bir bölümünün, uzayda radyo iletimi olmadıını
ileri sürmesinden çok, o günlerde istenen hedefe ulaacak güçte aletlerin
bulunmamasıydı. OZMA, türünün tek denemesi olarak kalmayacaktır. Pek yakında ayın
yüzeyine, yıldızlar arasında büyük uzaklıkları tarayarak radyo sinyalleri yakalamaya
çalıacak radyo teleskoplar dikilecektir.
Uzayda radyo sinyalleri aramaktansa, uzaya radyo sinyali göndermek daha yararlı
olmaz mı? Bununla birlikte bilinmeyen akıllı yaratıkların Rusça, spanyolca, ya da
ngilizce anlamalarını bekleyemeyiz.
Bu durumda varlıımızı bildirebilmek için üç yol kalıyor: Matematik semboller, Lazer
ıınları ve resimler. Bunlardan birincisi en çok baarılı olma eiliminde. Ancak uzaya bu
çeit semboller göndermek için galaksiler arası dalga uzunlukları bulmamız gerekiyor.
Hidrojen atomlarının çarpımasından doan 1420 megahertzlik frekans bu i için en
uygun olanıdır. Çünkü hidrojen bir elemandır ve uzayda tanınma ansı çok yüksektir.
Üstelik 1420 megahertz, dünya atmosferindeki kalabalık radyo dalgalarının dıında kalır;
böylece yanlılık ve karıma ihtimalleri ortadan kalkmı olur. Bu yolla da, uzaylı
yaratıklara kadar rahatlıkla ulaabilecek ve onlarca tanınabilecek bir sinyal elde edilir.
Bu konuyla ilgili olarak, 22.12.1967 tarihli Die Zeit'da «Ay, ıınlarla bombardıman
edilecek!» balıı altında çıkan haber çok ilginçtir:
«Ayın dünyaya olan uzaklıı hemen hemen kesin olarak bilinmekteyse de, astronomi
uzmanları tatmin olmamaktadırlar. Bundan dolayı aya inecek ilk astronotlar yanlarında
aynalar götürecek ve bunları ayın yüzeyine yerletireceklerdir. Bu aynalar birbirine dik
açılı olan üç yansıtıcıdan oluacaklar ve kendilerine yöneltilen her ııı, kaynaına
yansıtabileceklerdir.
Bu ayna sistemi saniyenin yüz milyonda biri kadarlık sürelerle çıkan bir Lazer
imeiyle bombardıman edeceklerdir. Lazer ıını 1,50 metrelik bir açıklıı olan bir
teleskopla birlikte kullanılacak, aydan geri dönen ıınlar bu teleskop tarafından alınarak
bir fotokopi aracına iletileceklerdir.
Böylece ıınların gidip gelme süresinden yararlanılarak ayın uzaklıı çok yakın bir
biçimde bulunacaktır.»
Aynı türden bir ey tersine düünülebilir. Yani birtakım uzaylı yaratıklar varlıklarını
bakalarına bildirme çabalarına girimi olabilirler. öyle ki, CTA 102'nin radyasyon
enerjisi, 1964 sonbaharında ansızın artmıtı. Bunun üzerine Rus astronomi bilginleri,
dünyanın belki de çok gelimi bir uygarlıktan sinyaller aldıını açıklamılardı. CTA 102
yıldızı, California Institute of Technology'nin radyo astronomları tarafından 102
numarayla kayıtlandıı için bu adı almıtı.
Astronomi bilgini olomitski, 13 Nisan 1965 günü Moskova Stenberg Enstitüsünde
yaptıı konumada unları söylemiti:
«1964 Eylülünün sonunda ve ekiminin basında, CTA 102'den gelen radyasyon
enerjisi çok fazlalamı, ancak bir süre sonra yeniden normale dönmütü. Yılsonuna
doru kaynaın gücü yine ansızın yükseldi, ilk kaydı düürmemizden tam 100 gün sonra
ikinci bir dorua vardı.»
olomitski'nin efi Profesör Slovski de radyasyonda bu tür dalgalanmaların normal
olmadıını eklemiti.
Bu sırada Hollandalı astrofizikçi Maarten Schmidt, kesin ölçülere dayanarak, CTA
102'nin dünyadan 10 milyar ıık yılı uzakta olduunu ortaya koymutu. Bu durumda akıllı
yaratıkların yolladıı radyo ıınları 10 milyar yıl önce yola çıkmı oluyordu. Ancak
günümüzün son hesapları, dünyanın o zamanlarda var olmadıını gösteriyordu. Bu
anlayı uzaydaki baka hayatların aratırılması ilemi için bir bakıma bitirme vuruuydu.
Bununla birlikte uzayda hayat arama, hiç bir baarı ansına sahip olmasaydı,
Amerika Rusya, Jodrell Bank ve Almanya'daki Stockert astrofizikçileri, aratırmalarını
kocaman yöneltme antenleriyle radyo yıldızlar ve kazarlar üzerinde
younlatıramazlardı. Epsilon-Eridiani ve Tau-Ceti yıldızları bizden 10,2 ve 11,8 ıık yılı
uzaktadırlar. Yani bu 'komularımıza' yollanacak radyo dalgaları 11 yılda hedefe varabilir
ve 22 yıl içinde bir karılık almamız salanabilir. Daha uzaktaki yıldızlarla radyo dalgaları
aracılııyla haberleme, aynı oranda daha uzun süreler gerektirir. Milyonlarca ıık yılı
uzaklıkta kurulmu uygarlıklarla haberleme ise bu yolla imkânsızdır. Peki, bu çeit bir
atılım için elimizdeki tek teknik kaynak, radyo dalgaları mıdır?
Sözgelii, varlıımızı gözle görünür biçimde belli edebiliriz. Jüpiter ya da Merih'e
yöneltilecek güçlü bir Lazer ıınının, oralarda akıllı yaratıklar yaadıı sürece, dikkati
çekmemesi imkânsızdır. Bir baka düünce de, geni alanlarda büyük renk farklılıkları
gösterecek, aynı zamanda da evrensel bir geçerlilii olan matematik ya da geometrik bir
sembolü temsil edecek türden bitkiler ekmektir. Atılgan ve mantıklı bir öneri u
biçimdedir: Kenarları 600 mil uzunluunda olacak bir ekenar üçgenin kenarlarına
patates ve ortasındaki bir daireye buday ekilebilir. Böylece her yaz kenarları yeil,
ortası sarı bir ekenar üçgen oluur. Bu durumda eer onları aradıımız gibi, bizi arayan
akıllı yaratıklar varsa, söz konusu ekil hemen dikkati çeker. Çünkü neresinden bakılırsa
bakılsın, hiç bir ekilde bir tabiat harikasına benzemeyecektir. Bir baka düünce de,
ııkları dikine yollayacak bir fenerler zinciri kurmayı önermitir. Bu fenerlerin yaratacaı
ıık denizi uzaklardan bakınca bir atom modeline benzeyecektir. Bu türden daha birçok
öneri vardır.
Bütün bu öneriler, birilerinin bizi gözlemesi halinde geçerli olabilecektir. Yoksa bu
sorunu yanlı yerinden mi tutuyoruz?
Gizli olan her eye antipati duymamıza ramen, daha keskin açıklanamamı bazı
fiziksel olaylara bakmamazlık edemeyiz: Sözgelii, geni bir bilimsel temel üzerinde
kanıtlandıı halde henüz açıklanamamı olan zekî beyinler arasındaki düünce alıverii
konusunda.
Birçok üniversitenin parapsikoloji bölümünde, manyetizma, hayal, düünce nakil v.b.
gibi daha önce açıklanmamı olaylar, çok kesin bilimsel yöntemlerle aratırılmaktadırlar.
Bu incelemeler sırasında birtakım hayalet hikâyeleri ve dinsel çılgınlıkların ürünü olan
olaylar aradan çıkarılmaktadır. Pek yakın zamanlara kadar tabu sayılan bu aratırma
alanında, büyük gelimeler kaydedilmitir.
1959 austosunda Nautilus denemesi sonuçlandı. Deneme, düünce naklinin yanı
sıra, insan beyinleri arasındaki aklî haberlemenin radyo dalgalarından güçlü
olabileceini de gösterdi. Deneme u biçimdeydi:
Nautilus, «Düünce vericisi»nden binlerce kilometre ötede, suyun birkaç yüz metre
altına dalmıtı. Bütün radyo haberlemeleri kesilmiti, çünkü bugün bile radyo dalgaları
belirli bir derinlii aamazlar. Öte yandan Bay X ile Bay Y arasındaki aklî haberleme
devam ediyordu.
Böyle bilimsel testlerden sonra insanın aklına, beynin baka neler yapabilecek güçte
olduu sorusu geliyor. Beyin ııktan hızlı haberlemeyi salayabilir mi? Bilim tarihine
geçen Cayce olayı belki bu soruya karılık verebilir.
Kentuckyli basit bir çiftçinin olu olan Edgar Cayce, beyninde gizli duran akıl almaz
yeteneklerin farkında deildi. 5 Ocak 1945'te öldüü halde, doktorlar ve psikologlar hâlâ
onun hareketlerini deerlendirmeye uraıyorlar.
Edgar Cayce, daha pek gençken hastalanmıtı. Her yanına kramplar giriyor, yüksek
ateten komada yatıyordu. Doktorlar kendisine gelmesi için çabalarlarken, Edgar Cayce
ansızın yüksek sesle ve açık seçik konumaya balamıtı. Neden hasta olduunu, hangi
ilâçlara gerek duyduunu açıklamı belirli otlardan yapacakları bir merhem
hazırlamalarını ve belkemiine sürmelerini söylemiti. Doktorlar ve çocuun yakınları
akınlık içinde kalmılardı, çünkü çocuun bu bilgiyi nereden elde ettiini ve birtakım
sözcükleri nereden örenebileceini hiç biri bilmiyordu. Edgar, kendi tavsiye ettii
ilâçlarla kısa sürede iyileti ve ayaa kalktı.
Bu olay bütün yörede günün konusu olmutu. Birçok kimse Edgar'ın komada
konutuunu göz önüne alarak, ipnotize olduunu ileri, sürmütü. Ancak çocuu ipnotize
edebilecek hiç bir etken yoktu. Edgar bir arkadaı hastalanınca, daha önce ne gördüü
ne de duyduu Latince adlarla bir reçete yazdırtmaya baladı. Arkadaı bir süre sonra
iyilemiti.
lk olay bilimsel çevrelerde ciddî karılanmamıtı, ancak ikinci olay sonunda
Amerikan Tıp Birlii, böyle olayları gözlemek ve her ayrıntıyı kaydetmek üzere bir
komisyon kurdu. Cayce uyku durumundayken, ancak uzun görümelerin sonucu
olabilecek bilgi ve yetenekler kazanıyordu.
Bir keresinde çok zengin bir adam için hiç bir yerde bulunmayan bir ilâcın «reçetesini
yazmıtı.» Adam büyük gazetelere ilânlar vererek ilâcı aramaya koyulmutu. Paris'ten
mektup yazan genç bir doktor, babasının bu ilâcı yıllar önce hazırladıını, ama hiç bir
yerde kullanmadıını bildiriyordu. Söz konusu ilâcın yapımında kullanılan maddeler,
Cayce'ın belirttii maddelere çok benzemekteydi.
Edgar daha sonra bir baka ilâcın «reçetesini» yazmı, ayrıca bulunabilecei çok
uzak bir laboratuvarın adresini de vermiti. Laboratuvara edilen bir telefon, ilâcın henüz
gelitirilmekte olduunu ortaya çıkarttı. Formülü hazırlanmı, ancak bir ad
konmadıından daha satıa çıkarılmamıtı.
Edgar, dünyanın dört bir yanından koup gelen hastalar için günde iki kez, ikisinde
de doktorların yanında ve ücret almadan, görüme yapıyordu. Tehisleri ve reçeteleri
her zaman doru oluyordu; ancak trans durumundan çıkınca ne söylediini
hatırlamıyordu. Doktorlar nasıl tehis koyduunu sorduklarında Edgar istedii beyinle
iliki kurabileceini ve istedii bilgileri toplayabileceini söyledi. Dediine göre hastanın
beyni, gövdede neyin eksik olduunu bilirdi. Elbette bu durumda yapılacak ilem çok
basitti! Hastanın beynine rahatsızlıın nerede olduunu soruyor, sonra da dünya
üzerinde, ne yapılması gerektiini bildirecek beyni arıyordu. Ben, diyordu Edgar, bütün
beyinlerin bir parçasıyım.
Bu aırtıcı düünce teknoloji gerçeklerine uygulanınca öyle bir görüntü ortaya
çıkar. New York'taki dev bir elektronik beyin, bütün fizik bilgileriyle doldurulabilir.
Nereden ve ne zaman sorguya çekilirse çekilsin, karılıı saniyeden de küçük zaman
birimleri içinde verilebilir. Bir baka elektronik beyinde Zürich’te bütün tıp bilgilerini
toplayabilir. Moskova'daki bir bakası bütün biyoloji bilgilerini, Kahire'deki bir benzeri de
bütün astronomi bilgilerini kapsayabilir. Radyo balantısıyla Kahire'deki elektronik beyin,
saniyenin yüzde birinde Zürich’tekine karılık verebilir. Edgar Cayce'ın beyni de, bugün
ufak çapta uygulanmakta olan elektronik beyin birletirmesine benzer biçimde çalııyor
olmalıydı.
imdi cesur bir tahminde bulunacaım: Ya bütün beyinlerde, her türlü canlı yaratıkla
iliki kurmayı salayacak bilinmeyen enerji biçimleri varsa? Bugün insan beyninin ancak
onda birinin gücü ve çalıma biçimini biliyoruz. Peki, geriye kalan onda dokuz ne
yapıyor?
Birçok hastalıın irade yoluyla iyiletirildii bir gerçektir, ancak bu konuda kesin bir
bilimsel açıklama, hatta kesin bir bilgi bile yoktur. Beyinde en güçlü enerji biçimlerinin var
olduunu kabul edersek, beyinden yayılacak güçlü bir tepki, her yana anında
yayılacaktır. Eer bilim bu «vahî» düünceyi gözle görülebilir biçime getirirse, uzaydaki
bütün zekâların aynı yapıda oldukları anlaılır.
Bu olaanüstü düüncenin gerçekten var olabileceini göstermek için 29-30 Mayıs
1955 tarihleri arasında yapılmı olan bir deneyin raporunu vereyim. Söz konusu iki gün
içinde 1008 insan, aynı saniyede birtakım resimler, cümleler ve sembol grupları üzerinde
konsantre olmulardı. Bu youn düünceler uzaya yayılmılardı. Sonuçlar aırtıcıydı.
Deneyde görev alan kiilerden hiç biri ötekini tanımıyordu ve oturdukları yerler arasında
yüzlerce kilometrelik farklar vardı. Bununla birlikte bu kiilerin yüzde 2,7'si bir resim,
daha dorusu bir atom modelinin resmini gördüklerini belirtmilerdi. Aralarında herhangi
bir anlama söz konusu olamayacaı için yüzde 2,7'si aynı «aklî resmi» görmü olmaları
aırtıcıdır. Telepati? Hokus pokus? ans? Kesin olan bir ey varsa, o da her eyi daha
iyi bilmediimizdir. imdilik açıklanamayan bu alanlardan yeniden konumuza dönelim.
Kasım 1961'de West Virginia, Greenbank'taki Ulusal Radyo Astronomi Gözleme
Evinde on bir yetkilinin gizli bir toplantı yaptıı artık bir sır deildir. Bu toplantının da
konusu, dünya dıı akıllı yaratıklardır. Aralarında Dr. Giuseppe Cacconi, Dr. Su u
Huang, Dr. Philip Morrison, Dr. Frank Drake, Dr. Otto Struve, Dr. Carl Sagan ve Nobel
ödülü almı Melvin Calvin de bulunan bilim adamları, Green Bank Formülü olarak bilinen
sonuca varmılardı. Bu formüle göre galaksimizde bizimle iliki kurmaya çalıan ya da
kendileriyle iliki kurulmasını bekleyen 50 milyon deiik uygarlık bulunduunu
göstermektedir.
N=R
+
f
p
n
e
f
|
f
j
f
C
L
Bu formülde:
R
+
: Güneimize benzeyen yıldızların ortalama sayısı,
f
p
: Üstünde canlı bulunması mümkün yıldızlar,
n
e
: nsan standartlarına uygun hayatın gelimesi için gerekli koulları
salayabilecek gezegenlerin ortalama sayısı,
f
l
: Bu tür gezegenlerden üstünde gerçekten hayat gelienler,
f
i
: Günelerinin ömrü boyunca kendi güçleriyle hareket edebilen akıllı canlıların
bulunduu gezegenler,
f
c
: Teknik uygarlıklarını gelitirmi akıllı yaratıkların yaadıı gezegenler,
L : Ancak uzun süre ayakta kalan uygarlıkların birbirleriyle karılaabilmeleri
bakımından, uygarlıkların hayat süresi,
Formüldeki her bölüm için en ufak sayıları aldıımızda,
N = 40
En büyük sayıları aldıımızda,
N = 50.000.000 çıkar.
Baka bir deyile, en kötümser tahminle Samanyolu’nda 40 grup akıllı yaratık vardır
ve bunlar baka uygarlıklarla iliki kurmaya çalımaktadırlar.
En atılgan tahmin ise uzaydan bir iaret bekleyen 50 milyon bilinmeyen uygarlık
bulunduunu gösterir. Green Bank hesapları, bugünkü yıldız sayısını deil, Samanyolu
var olduundan beri gelip geçmi bütün yıldızları temel alır.
Bilim adamlarının güvendikleri bu formül yüz binlerce yıl önce, çok gelimi
teknolojileri olan uygarlıkların var olmu olabileceini ortaya koyar. Bu da çok eski
çalarda dünyamızı ziyarete gelen 'tanrılar' üzerine kurduum teorimi destekler.
Amerikan astro biyologu Dr. Sagan da, dünyanın douundan bu yana en az bir kez
uzaylılar tarafından ziyaret edildiine inanmaktadır.
Exobiyoloji, henüz kurulu döneminde bulunan bir bilim dalıdır. Yeni bilim dalları
tutunabilmekte büyük güçlük çekerler. Ancak tam bir tarafsızlıkla dünya dıı hayatı
incelemeyi amaçlayan exobiyoloji, birçok tanınmı bilim adamı tarafından desteklendii
için aynı güçlüü duymayacaktır. Bu yeni dalın ciddiyetini anlatmaktansa, bünyesinde
topladıı bilim adamlarını sıralamak daha yerinde olur sanırım:
Dr. Freeman Ouimby (NASA exobiyoloji program efi), Dr. Ira Blei (NASA), Dr.
Joshua Lederberg (NASA), Dr. L. P. Smith (NASA), Dr. R. E. Kaj (NASA), Dr. Richard
Young (NASA), Dr. H. S. Brown (Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü), Dr. Edward Purcell
(Harvard Üniversitesi Fizik Profesörü), Dr. R. N. Bracewells (Stanford Radyo Astronomi
Enstitüsü), Dr. Townes (1964 Nobel Fizik Ödülü), Dr. l. S. lovski (Moskova Stenberg
Enstitüsü), Sir Bernard Lowvell (Jodrel Bank), Dr. Wernher von Braun (A.B.D. Satürn
Roket Programı Bakanı), Profesör Dr. Oberth, (von Braun'un öretmeni), Profesör Dr.
Stuhlinger, Profesör Dr. E. Sanger ve daha birçokları...
Bu kiiler, dünyanın dört bir yanındaki exobiyolojistlerin temsilcileridir. Hepsinin de
amacı, kitabımda teker teker ele almaya çalıtıım aratırma alanlarını çevreleyen
uyuukluk duvarını yıkmaktır. Türlü karı çıkmalara ramen exobiyoloji yaamaktadır ve
bir gün en ilginç ve en önemli aratırma dallarından biri olacaktır.
Uzayın derinliklerine birini yollamadan, orada hayat olup olmadıını nasıl kesinlikle
anlayabiliriz? statistikler ve hesaplar, dünya dıında hayat var olduunu göstermektedir.
Uzayda bakteri ve sporların izine rastlanmıtır. Bilinmeyen akıllı yaratıkların aranmasına
balanmı, ancak inandırıcı, gözle görülür ve ölçülebilir bir sonuca ulaılamamıtır.
NASA da bunları göz önüne alarak sekiz deiik aracı gelitirmektedir. Bunların görevi
güne sistemimizdeki ufak gezegenlerde hayat olup olmadıını göstermektir.
te söz konusu araçlar:
Ekseni çevresinde dönen Optik Daıtma,
Profili,
Mültivatör,
Vidikon Mikroskopu,
J-Band Hayat Arayıcısı,
Radyo-zotop Biyokimyasal alet,
Kütle Spektrometresi,
Kurt Kapanı,
Ultraviyole Spektrofotometresi.
Halka çok yabancı kalan bu teknik terimlerin ardında gizlenenleri gösterebilmek için
birkaç ipucu vereyim:
«Ekseni çevresinde dönen Optik Daıtma Profili», üstünde durmadan dönen bir
ııldak bulunan bir laboratuvar aracıdır. Hedefine indii andan itibaren ıınlar saçmaya
ve molekül aramaya balar. Moleküller her türlü hayat için gerekli olan eylerdir.
Bunlardan biri, üç kimyasal bileimin yan yana gelmesinden oluan geni, helezon
biçimli DNS molekülüdür. çindeki bileimler nitrojenli organik alkali, eker ve fosforik
asittir. Kutuplanmı ıınlar bir eker molekülüne çarpınca, kesintiye urarlar; çünkü
nitrojenli alkali adenin'in ekerle kimyasal birleiminin «ıınlara karı aktif» etkisi vardır.
DNS molekülündeki eker bileiminin de «ıınlara karı aktif» etkisi bulunduundan,
araçtaki ııldaın bir eker-adenin bileimine rastlaması ve bu bileimin yarattıı
kesintiyi sinyal olarak dünyaya göndermesi, o gezegende hayat olduunu göstermek için
yeterlidir.
«Mültivatör,» bir roket tarafından küçük bir bavul gibi taınan ve gezegen
yakınlarından geçerken yüzeye fırlatılan yarım kilo aırlıında bir alettir. çindeki minik
laboratuvar, on be deiik deney yapma ve bunların sonuçlarını dünyaya gönderme
yeteneindedir.
«Radyo-zotop Biyokimyasal araç,» Gülliver takma adıyla gelitirilen bir aracın resmî
adıdır. Amacı baka bir gezegene yumuak ini yapmak ve 15'er metre uzunluundaki
üç yapıkan ipi deiik yönlere fırlatmaktır. Bu ipler birkaç dakika sonra geri çekilecek ve
üstlerine yapıan toz, mikrop ve her türlü biyokimyasal nesne, bir sıvı kültür ortamına
daldırılacaktır. Bu ortamın bir bölümü radyoaktif karbon izotopu C.14'le zenginletirilmi
olacaktır; bu durumda içine giren mikro-organizmalar, metabolizmalarından karbon
dioksit, CO
2
, çıkaracaklardır. Karbon dioksit gazı sıvı kültürden kolaylıkla ayrıtırılacak
ve C.14 çekirdei bulundurulan gazın radyoaktivitesini ölçen bir araca yollanarak sonuç
dünyaya bildirilecektir.
NASA'nın dünya dıı hayatı bulmak için gelitirdii bir araçtan daha söz etmek
istiyorum. Kurt kapanı olarak bilinen bu araç da bir baka gezegene yumuak ini
yapacak ve çok çok kolay kırılabilen bir ucu bulunan emici tüpünü yüzeye uzatacaktır.
Tüp yere deer demez ucu kırılacak ve her türden toprak örnekleri içine dolacaktır. Bu
aracın içinde de her türden bakterinin hızla büyümesini salayacak kültür ortamları
olacaktır. Bakterilerin hızla çoalması sıvı ortamları bulandıracak ve pH deerlerini
artıracaktır. (pH deeri bir asitin asitlik derecesidir.) Bu iki deiim de kolaylık ve
dorulukla anlaılabilecektir: Sıvıda oluacak bulanmayı bir ıın ve foto-hücre, asit
bölümündeki deimeyi de bir elektronik pH ölçme aracı gösterecektir. Ortaya konacak
sonuçlar gezegende hayat olup olmadıı konusunda kesin sonuçlara varmamızı
salayacaktır.
NASA programı ve onunla ilintili olan dı dünyalarda hayat arama çalımalarına
milyonlarca dolar harcanacaktır. Yukarıda sözü edilen ilk araçlar Merih'e yollanacaktır.
Kukusuz, insan bu minik laboratuvarları izleyecektir. Dr. von Braun ilk insanın Merih'e
1982 yılında ayak basacaını söylemektedir. NASA'nın bu yolculuu gerçekletirmek
için gerekli teknik kaynakları vardır, yalnızca Amerikan Senatosunun yeterli ve kesintisiz
yatırımlarını beklemektedir. A.B.D.'nin bugünkü sorumluluklarına ek olarak Vietnam
savaı ve uzay programı gibi iki büyük para yutucusu vardır ve bunlar dünyanın en
zengin devletine bile aır bir yük olmaktadır.
Merih yolculuu için tasarılar tamamlanmı, gidecek uzay gemisinin maketi
yapılmıtır. Maket HuntsviIIe'deki olaanüstü bir insanın, Dr. Ernst Sthliger'in masası
üzerinde durmaktadır. Stuhlinger, Huntville, Alabamadaki George Marshall Uzay Uçuu
Merkezinin bir bölümü olan Aratırma Proje Laboratuvarının yöneticisidir.
Laboratuvarlarında yüzlerce bilim adamı çalımakta ve plasma, nükleer ve termofizik
alanlarında deneyler yapmaktadırlar. Gelecein elektronik roket motoru ve insanı
Merih'e götürecek uzay gemisinin desinatörü Stuhlinger'dir.
Stuhlinger'i Amerika'ya, arkadaı Dr. Wernher von Braun, kinci Dünya Savaının
hemen ardında getirmiti. Birlikte Amerikan Hava Kuvvetleri için roketler yapmılar, Kore
Savaının patlak verdii sıralarda Fort Bliss'teki merkezden Huntsville'e taınmılar ve
dev atılımlara alıkın Amerika'nın bile görmedii bir tasarı üzerinde çalımalara
balamılardı.
O günlerde Huntsville, Appala dalarının eteklerinde küçük, sakin bir kasabaydı.
Roketçilerin geliiyle bu ufak pamuk kasabası sirke döndü. Fabrikalar, roket deneme
platformları, laboratuvarlar, dev hangarlar ve daha bir sürü çelik kurulu, göz açıp
kapayana kadar her yanı kapladı. Bugün Huntsville'de 150.000 kii yaamaktadır ve
kasaba halkı heyecanlı uzay hayranları olmulardır. lk Redstone roketlerinin
atelenmesi sırasında korku içinde bodrumlarına kaçıan Huntsvilleliler, bugün Satürn
roketlerinin her yanı kaplayan korkunç gürültüsüne aldırmamaktadırlar. Her
Huntsvillelinin yanında, Londralıların emsiyeleri gibi, birer kulaklıkları bulunmaktadır.
Kasabalarına «Roket Kenti» adını vermilerdir ve Senatonun her yatırım kısıtlama
kararında takınlıklar yapmaktadırlar. «Almanları» ve NASA'Iarı ile övünmektedirler,
çünkü Huntsville bugün NASA merkezlerinin en büyüü olmutur. Bütün dünyanın
yakından tanıdıı Redstone roketlerinden, dev Satürn V'e kadar her roket burada
tasarlanmı ve uygulama alanına konmutur. A.B.D.'nin ay programı için bugüne kadar
harcadıı para milyarları amaktadır. Huntsville'de von Braun'un emri altında 7.000
teknisyen, mühendis ve bilim adamı çalımaktadır. 1967'de A.B.D.'nin uzay programı
için her alandan 300.000 bilim adamı görev almıtı. 20.000'i akın endüstri firması da
tarihin en büyük aratırması için çalııyorlardı.
Dr. Pschera, HuntsviIIe'i ziyaretim sırasında, aratırma gruplarının hiç durmadan yeni
'parçalar' gelitirmek zorunda olduklarını söylemiti. Dünyada kullanılan birçok teknik
araç yapıtırma ve kaynak ilemleri, uzaydaki bolua çıkınca çalımaz hale geliyorlardı;
bu bakımdan mutlak bolukta i görebilecek araçların gelitirilmesi gerekiyordu.
Uzay gemileri endüstrisi, otomobil endüstrisini çoktan geride bırakmıtır. 1 Haziran
1967'de Cape Kennedy Uzay Merkezinde 22.828 kii çalııyordu. Bu istasyonun yıllık
harcaması ise 475.784.000 dolardı!
Bütün bunlar birkaç delinin aya gitmek istemesinden midir? Sanırım günlük
araçlardan dünyanın her yanında hayat kurtaran araçlara kadar (ki bunlar yalnızca yan
ürünlerdir) uzay yolculuuna neler borçlu olduumuzu gösterecek yeterli örnekler
verdim. Gelimekte olar süper teknoloji insanlıa felâket getirmeyecektir; tersine,
insanlıı dev adımlarla ileriye götürecektir.
Wernher von Braun'ın bu kitabın konusu hakkındaki düüncelerini örenmek fırsatını
buldum:
«Dr. von Braun, güne sistemimizdeki öteki gezegenlerde hayat bulacaımıza
inanıyor musunuz?»
«Yakın bir gelecekte Merih'e gideceimize ve orada ilkel hayat biçimlerine
rastlayacaımıza inanıyorum.»
«Uzayda bizden baka akıllı yaratıklar olması sizce mümkün müdür?»
«Evet, uzayda yalnız bitki ve hayvanlar deil, akıllı yaratıklar da olduuna inanıyorum
Bu türden bir hayatın bulunması çok ilginç olacaktır, ancak güne sistemimizle baka
güne sistemleri arasındaki uzaklık ve galaksimizle baka galaksiler arasındaki daha da
büyük uzaklıı göz önüne alırsak, bu türden hayatı bulmanın, ya da dorudan
haberleme salamanın çok güç olduu görülecektir.»
«Galaksimizde teknik açıdan daha ileri varlıkların yaadıı, ya da yaamı olabilecei
düünülebilir mi?»
«Bugüne kadar galaksimizde ileri teknie sahip varlıkların yaadıını gösterecek bir
delil ya da iaret ele geçirmi deiliz. Bununla birlikte, istatistik ve felsefî temellerden
bakınca, bu tür gelimi canlıların varlıına inanıyorum. Ancak yine belirteyim, bu inanıı
ispatlayacak herhangi bir bilimsel temel, kurulmu deildir.»
«Bizden eski akıllı yaratıklar çok uzak bir geçmite dünyamızı ziyaret etmi olabilirler
mi?»
«Bu ihtimali reddetmeyeceim. Ancak bildiim kadarıyla bunu gösterecek herhangi
bir arkeolojik çalıma yapılmı deildir.»
«Satürn roketinin babası» ile yaptıım görüme burada sona erdi. Ne yazık ki
kendisine uzay gözüyle bakıldıında sayısız sorulara yol açan arkeolojik buluntulardan,
eski kitaplardaki garipliklerden ve açıklanamamı bir dolu bilmecelerden ayrıntılarıyla
söz edemedim. Ama Dr. von Braun kitabımın basılmasını bekliyor.
ON KNC BÖLÜM: YARIN

BUGÜNKÜ YERMZ neresidir?
nsan bir gün uzaya egemen olacak mıdır?
Uzayın eriilmez uzaklıklarında yaayan akıllı yaratıklar, çok uzak bir geçmite
dünyamızı ziyaret ettiler mi?
Uzayın bir yerindeki bilinmeyen varlıklar bizimle iliki kurmaya çalııyorlar mı?
Aratırmaların tüyler ürpertici sonuçları gizli mi tutulmalıdır?
Tıp ve biyoloji dondurulmu insanları hayata döndürecek bir yol bulabilecek mi?
Dünya insanı yeni gezegenleri kolonize edecek mi?
Oralarda buldukları canlılarla iliki kuracaklar mı?
nsan ikinci, üçüncü ve dördüncü bir dünya yaratacak mı?
Özel robotlar bir gün doktorların yerini alacak mı?
2100 yılının hastaneleri, hastalar için birer yedek parça dükkânı olacaklar mı?
nsan ömrünü sunî kalp, cier ve böbreklerle sonsuza kadar uzatmak bir gün
mümkün olacak mı?
Bu türden sorular kocaman bir ehrin telefon rehberini dolduracak kadar çoaltılabilir.
Her geçen gün yepyeni bir ey bulunmakta ve imkânsızlıklar listesinden bir soru daha,
cevaplandırılmı olarak atılmaktadır.
Yeni bilimin adı, gelecek bilimdir! Amacı ve hedefi, eldeki bütün teknik ve aklî
imkânlardan yararlanarak, gelecein tasarlanması, ayrıntılı incelemesi ve anlaılmasıdır.
Düünce tankları dünyanın her yanına daılmı durumdadırlar. Yalnız Amerika'da
bunlardan 164 tane vardır. Hükümetten ve aır endüstriden sipariler kabul
etmektedirler. En tanınmı düünce tankı Santa Monica, Kaliforniya'daki Rand
Corporation'ınkidir. Yüksek rütbeli hava kuvvetleri subayları, kıtalararası sava durumu
üzerinde kendi aratırmalarını yapmak istedikleri için 1945 yılında kurulmutu. Bugün
843 seçilmi bilim adamının çalıtıı bu merkezde, insanlıın en olmaz görünen
serüvenlerinin tasarıları yapılmaktadır. Daha 1946'da Rand bilim adamları, uzay
gemilerinin askerî yararları üzerinde duruyorlardı. Rand, 1951'de türlü uydular için bir
program gelitirdiinde, ütopyacı olarak nitelendirilmiti. Rand çalımaya balayalı beri,
kendisinden önce gözlenmemi olaylar hakkında 3000 açıklama yapmıtır. Rand bilim
adamları da kültür ve uygarlıımızı büyük ölçüde ilerleten 110 kitap yayınlamılardır.
Bu aratırmaların sonu yoktur ve olmayacaktır.
Aaıdaki enstitüler de gelecek için aynı türden aratırmalar yapmaktadırlar.
Harmonon Hudson, New York'taki Hudson Enstitüsü, Santa Barbara, Kaliforniya'daki
General Electric'e ait leri Çalımalar çin Tempo Merkezi, Massachusettes'deki Arthur
Little Enstitüsü ve Columbus, Ohio'daki Batelle Enstitüsü.
Hükümetler ve büyük kurulular, bu gelecek düünürleri olmadan yapamazlar.
Hükümetler, askerî tasarılarını yıllar sonrasını göz önüne alarak yapmak zorundadırlar;
büyük kurulular ise hesaplarını yirmi, otuz yıl sonrasını düünerek yapmak
zorundadırlar.
Günümüzdeki bilgilerle, sözgelii, Meksika'nın, önümüzdeki elli yıl içindeki
gelimesinin nasıl olacaı hesaplanabilir. Bu tahmini yaparken, var olan teknoloji,
ulatırma ve haberleme durumu, siyasal akımlar gibi her türlü gerçek göz önüne alınır.
Bugün bu tahmini yapmak nasıl mümkün oluyorsa, bilinmeyen yaratıklar da 10.000 yıl
önce, dünyamızın gelimesi için aynı tahmini yapmı olabilirler.
nsanlık elindeki bütün güçlerle geleceini incelemek zorundadır. Bu çalımalar
yapılmadıı takdirde, geçmiimizi aydınlatmak belki de mümkün olmayacaktır.
Geçmiimizi çözmek için gerekebilecek ipuçlarının arkeolojik alanlarda yatmadıını,
onlardan ne çıkaracaımızı bilmediimiz için üstlerine basıp geçmediimizi kim ileriye
sürebilir?
Bir «Ütopik arkeoloji yılı»nı istemem bunun içindi. Eski düünme biçimlerine
«inanmadıım» için, bakalarının da varsayımıma «inanmalarını» istemiyorum. Bununla
birlikte, geçmiin dourduu bilmecelerin, pek yakın bir tarihte bütün teknolojik güçlerle
çözümleneceini bekliyor ve umut ediyorum.
Uzayda milyonlarca baka gezegen bulunması bizim suçumuz deildir.
Tokomai'deki Japon heykelinin gözlük takmı olması bizim suçumuz deildir.
Planque 'deki ta kabartmanın bulunması bizim suçumuz deildir.
nsanlık tarihinin bütün eski kitaplarının, sürüyle saçmalık sergilemesi bizim suçumuz
deildir.
Ama bütün bunları görüp de ciddîye almamak bizim suçumuzdur.
nsanın önünde, görkemli geçmiini unutturacak görkemli bir gelecek uzanmaktadır.
Bu bakımdan uzay aratırmaları, gelecek aratırmaları ve bugün imkânsız görünen
tasarıların gerçekleebilmesi için, cesaret gerekmektedir. öyle ki, geçmi üzerinde
yapılacak kararlı bir aratırma, gelecekle ilgili birtakım çarıımları uyandırabilir. Bu
çarıımların ispatlanması da gelecek kuakların mutluluu için, geçmiimizi
aydınlatmaya yetebilir.
BTT

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->