P. 1
shibumi_-_Trevanian

shibumi_-_Trevanian

|Views: 112|Likes:
Yayınlayan: Erbil Sait Sezer

More info:

Published by: Erbil Sait Sezer on Sep 02, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/25/2014

pdf

text

original

ŞİBUMİ TREVANIAN Çeviren Belkts Çorakçı Kitabın Özgün Adı Shibumi 1979 Crovvn Publishers ine. New York baskısından çevrilmiştir Yayın Hakları © The Crovvn Publishing Group a division of Random House ine. 2003 Onk Ajans Ltd. Şti. aracılığıyla E Yayınları / 2003 Kapak Filmi ve Grafik Ebru Grafik Baskı Özener Matbaası Cilt Step Ajans 1.Basım 2003 2. Basım 2004 3. Basım 2004 ISBN: 975-390-079-1

TREVANIAN

ŞİBUMİ

YAYINLARI

Bu kitap içinde Kişikava

Otake De Lhandes Le Cagot olarak görünen kişilerin anılarına sunulmuştur. Yukarıda adı geçenler dışında kitapta sözü edilen bütün kişi ve kuruluşlar tümüyle uydurmadır, -ne var ki içlerinden bazıları bunun farkında değildir.

Şıbumi'nin oyun planı. Bölüm I Bölüm II Bölüm III Fuseki Sabaki Seki Oyunun açılış bölümüdür, üzerinde oynanılan tahtanın tümü gözönüne alınır. Güç bir durumdan çabuk ve esnek bir manevrayla kurtulma çabasıdır. Nötr bir durum olup taraflardan hiçbiririnin avantajı yoktur. Bölüm IV Bölüm V Bölüm VI Uttegae Shicho Bir özveri hamlesidir. Rizikoludur. Hızlı bir saldırıdır. «Taşların kendi yuvalarına çekilmesi» dir. Rakip taşların zarif bir manevrayla ele geçirilmesi demektir.

- Tsuru no Sugomori -

WASHİNGTON

Sinema perdesinin üzerinde sayılar sırasıyla yanıp sönüyordu. 9,8,7,6,5,4,3,... Derken perde karardı ve özel izleme

» Salondaki tek seyirci T. İçeri giren üç adam sıralar arasındaki yoldan hızla öne doğru ilerlediler. Sorduğunuz soruyu yanıtlamaya çalışıyordum. Başyardımcının kemerine asılı ses kayıt makinesi bu nedenle her zaman kalçasının üstünde sallanır dururdu.» diye yanıtladı. metalik sesi odalar arası konuşma aracından yükseldi. En yüksek rütbeli ajan olmak ona hiç değilse Havana puroları içebilme hakkını kazandırmıştı. Ve bir de tecrübe. Filtre olarak CC birleşimi kullandım... istediği zaman önüne gelen çocuğu tepeleyebileceğim bilmeyen yoktu.» «Senin o kıytırık sorunlarını dinlemek niyetinde değilim!» «Özür dilerim efendim. f-stopumu da ta aşağıya indirdim. Göstericiyi işleten adamın ince. «Ne koşullar altında çektiğimizi düşünürseniz fena sayılmaz. Başyardımcı'sı yürümekteydi. Doğal ışılda tepedeki floresanların karışımı. Starr saatine baktı. Darryl Starr. Bay Diamond filmin tam dörtte gösterilmesi için çağrıda bulunmuştu. saati derhal tamirciye götürmek gerekirdi. nice tekme ve yumruk geçmişti. öyle değil mi?» «Neden komik oluyor?» «Şey. arkadaş! Söylesene bana. sonra da ışıklar söndüğünde tepesine ittiği pilot tipi güneş gözlüklerini yeniden aşağıya indirdi. Darryl Starr homurdanarak yumruğunun tersini burnuna sürttü. Üstüne hokka gibi oturan kusursuz giysileri. Bay Starr.. önündeki panelde bulunan bağlantı düğmesine basıp konuştu. böyle ticarî bir başlangıç biraz komik geliyor.. Saniye kolu beş adım gerideydi. Yaşı kırkların ikinci yarısında.. O zaman da tabii netleştirme güçleşti.» T. Yeniden önündeki düğmeye bastı. Şaka. Renk kalitesine gelince. Öteki çocuk sinerdi bunun üzerine. vatanseverlik.» «Şaka mı?» «Evet efendim. Çünkü T. Yani. Hep Bay Diamond'un bir adım gerisinde yürür. yani. Tabii artık o günlerin üzerinden nice yıl. ağızdan çıkan tek heceyi kaçırmamak için kafasını ona doğru eğik tutmaya çalışırdı. zihninin de ne kadar düzenli çalıştığını ortaya koyar gibiydi. Kılı kırk yaran piçler! CIA'nm Ortadoğu faaliyetlerini ellerine geçirdiklerinden bu yana bütün zevk ve eğlence gereksinimlerini onun bunun yaptığı küçük hatalara parmak basarak karşılıyorlardı hergeleler.. «Siz hazır olunca ben de hazırım. gevşek eklemli.. Bir de... Bay Diamond birden olduğu yerde duruverirse başyardımcının burnunun ne olacağı konusuna . yanıbaşma oturur. Starr saatine baktı. Çocukluğunda Lone Star sinamasmda yaptığı gibi iyice aşağıya kayıp bacaklarını öndeki koltuğun üzerine attı. Zaten CIA'nm en yüksek rütbeli ajanı olmak için gerekli öğelerin en başında bu geliyordu. ısırdığı parçayı yerdeki halıya tükürdükten sonra puroyu çatlak dudakları arasında biraz çevirip yaktı.. En önde Bay Diamond vardı.. Darryl Starr'm bir tür zorba olduğunu. filmlerdeki şiddet olaylarından ne kadar çok kişinin yakındığını düşünürseniz. Ama Starr'ın huyunda pek bir değişiklik olduğu söylenemezdi. bir toplantıdan öbürüne giderken yolda emirler yağdırmak alışkanlığmdaydı. tabii. ince. «Film nasıl genellikle?» Gösterimci... Diamond zaman harcamaktan hoşlanmadığı için...» «Yanıtlama!» «Efendim?» 12 Salonun arkasındaki kapı şırak diye açıldı. Duyarlı alıcıyı da gözlüklerinin madenî çerçevesine monte ettirmişti. zımba gibi bir adamdı. Hemen arkasından. Bay Diamond'la durmadan ona sokulmaya çalışan başyardımcısı arasında homoseksüel ilişkiler bulunduğu yolunda dedikodular çıkması çok doğaldı. filmin konusunu düşünürseniz. Starr elindeki puronun ucunu ısırdı.. Starr ona bir tekmede kıçını köprücük kemiklerinin arasına geçireceğini söylerdi. filmin başındaki bu sayılar ne demek oluyor?» «Buna akademik başlangıç diyorlar efendim.. «Roma Uluslararası Havaalanı binasında ışık düzeni pek yanıltıcı. O zamanlar öndeki çocuk buna karşı çıkmaya yeltense. Bay Diamond bu salona girdiğinde Starr'ın saati tam dördü göstermiyorsa.! Tanı da sırasıydı! Bir fiyasko olmuşsa tutuşan kendi kuyruğu olacaktı. Bir tür şaka olsun diye önce onları verdim ekrana. Dörde iki vardı. Uzun boylu. Yani başka bir deyimle.odasının duvarlarına aralıklarla yerleştirilmiş ışıklar bir bir yandı.. Sonra da kurnazlık. CIA'nın katı atmosferi içinde gelişebilecek espri anlayışı göz önüne alındığında. Bay Dia11 mond'la adamlarının bunu derhal fark edecekleri ortadaydı.. Bu işte en küçük bir hata yapılmışsa. akademik havalı bir tip. Yapılan esprilerin büyük bölümü. «Hey.

anlaması işini kolaylaştırmıyordu. Kız teşekkür anlamında gülümsedi ama başını iki yana salladı.» Bu konuların ikisi de artık bitiş safhasında sayılırdı. «O fotoğraf. Starr. Bağlı olduğu örgütte Avrim diye bilinir. «Sanırım buradaki Arap dostumuz bu işi nasıl başardığımıza hayran olacaktır. Beyaz.yönelikti. Gözleri durmadan kızıl saçlı kızm iri göğüslerine doğru kaymaktaydı. Bu hareketi üzerine duvardaki ışıklar hemen kararmaya başladı. . Starr hiç gereği olmadığı halde. hiçbir eylemin CIA'nın hata çizgisinin altına inecek kadar basit olmadığını öğrenmiş bulunuyordu. Starr kelimeleri yuvarlaya yuvarlaya.» «İstemedim. Diamond henüz Starr'm eylem raporunu okumamıştı. Tel Aviv'den gelen 414 uçuş numaralı uçak alana yeni inmiş. Tam arkasında. Bu arada projeksiyonun ışığı da havadaki mavi dumanlar arasından ileriye doğru uzanıverdi. Ama Ana Şirket onu CIA'nm Ortadoğu faaliyetlerinin başına getirdiğinden beri geçen altı ay içinde Diamond. Arap çatlak ve tiz bir sesle. faal bir havaalanı binasının içi belirdi. iki . gülünç ve abartmalı bir hareketle arkalarında duran kızıl saçlı güzel kıza sırasını teklif etti. Tabii bu CIA salakları Roma havaalanı harekâtının içine etmemişlerse. yirmi yaşlarında iki delikanlı durmaktaydı. Bay Diamond mikrofonun sözlerini rahatça alabilmesi için başını hafif arkaya çevirerek zihnini meşgul eden düşüncelerin sonunu getirdi. üstlerinde haki şortlar ve yakası açık tişörtler vardı. Diamond. «Zaman ayarı. Gülümsemeyi sürdürebilen tek tük kimseler.Alaska boru hattının yarattığı çevre kirlenmesini inceleyen o profesör olacak herifin kaza süsü verilerek ortadtm kaldırılması. «Önümüzdeki üç saat içinde bana aşağıdaki konulan hatırlat: Bir . Aslında yapılan iş basit bir bozgun eylemiydi. Bay Diamond hafta sonunda biraz tenis oynayabilme umudundaydı. Diamond Ana Şirketin neden ortaya çıkmadığını. söndürmemi istediğinizi duymamıştım. derdini gümrük görevlisine üçüncü kere anlatıyordu. Sırtındaki batılı giysileri koyu renk. Filistinliye gelince. «Puroyu söndür. Arabın vücudu.Kuzey Denizindeki petrol kuyusu kazası ve olayın kitle ha13 berleşme sisteminde örtbas edilmesi. herif bu özenti sakalı bırakmadan önce çekilmiş. Birinci sayfaya göz atarken Diamond alçak sesle. 14 «Buyrun?» «O puroyu neden söndürmedin?» «Valla doğrusunu söylemek gerekirse. Starr. İtalyan gümrük görevlisi sıkkın bir ifadeyle ilk gencin pasaportunu eline alıp açtı. Elinde hazır tuttuğu sayfalan patronun parmaklan arasında tutuşturdu. Emrettim.» Geniş açılı görüntü: Gümrük ve vize kapısı. «İşte hedeflerimiz bunlar. sonunda arkalarda bir koltuk beğenip içine gömüldü. Bluzun altında başka bir giysi bulunmadığı öyle belliydi ki! Gümrükçü pasaporttaki resimden başını kaldırıp gencin yüzüne baktı. güven ve disiplin gerektiren giysilere göre yaratılmamıştı bir kere. sonra bakışlarını tekrar resme çevirdi.» dedi. Darryl Starr ortalık kararırken renkli gözlüklerini tekrar kafasının üstüne itti. Renkleri güneşten yanmıştı. Starr'm sırasının karşı tarafındaki kenar koltuğa oturdu. italyan gümrük göıevlileri pek hız rekortmeni sayılmaz. «Burası Roma Uluslararası Havaalanı. Bu işi de şimdi bitirebilmek için elini arkaya uzattı. «Doğru. Eylem başlayana kadar daha biraz zaman geçecek. sonra elini havaya kaldırdı. «Bir tanesini tanıyorum. Başyardımcı zaten bunu bekliyordu.» dedi. Çantalarım ayaklarıyla iterek ilerledikleri sırada kamera yaklaşıp ikisini kalabalıktan ayrı olarak gösterdi. Greenvvich saatine göre on üç otuz dört.» diye onayladı. sivri sakallı bir ihtiyar bankonun üstüne eğilmiş. o bir süre kimsenin kendisine nereye oturacağını göstermemesinden tedirgin gibi gözüktüyse de. İnsanlar uzunca bir kuyruk oluşturmuş. bunu da pek komik bulmamıştı zaten.» «Starr?» Diamond'un sesi bezgindi. Ana Şirketin yönetim kurulu başkanı onu bu göreve yollarken «CIA ajanlarını geri zekâlılara iş verme kanununa katkımız olarak düşün. pahalı. Tereyağdan kıl çeker gibi gitti her şey. Bir terslik çıkmasına neden yoktu. Başyardımcı hemen onun arkasındaki yere yerleşti.» Bir yabancının önünde küçük düşmekten utanan Starr bacağını öndeki kolkutan indirip yeni yaktığı puroyu ayağıyla halının üstünde ezdi. ama üstüne uymayan türdendi. Gururunun incindiğini belli etmemek için hiçbir şey olmamış gibi konuşmayı sürdürdü. ya pasaportlarında ya da bagajlarında bir terslik çıkacağından emin olanlardı.» diye açıkladı.» diye açıkladı. Arkadan gelen ve içine düştüğü hızlı eylem ve düşünce temposundan şaşkına dönmüş gözüken üçüncü adam bir Araptı.» dediğinde. kalabalık.» Öndeki genç. Ekranda kocaman. Aslında suç terzide değildi. neden CIA ve NSA'nın paravanı arkasında kalmayı seçtiğini çok iyi biliyordu ama. türlü sabırsızlık belirtileri göstererek bekleşiyorlar-dı.

Starr.» diye komut verdi. Yüzünde ıstırap dolu bir sırıtma görülüyordu. şaşkın öğrenciler toplanmıştı.. O sıra asansörden bir grup okul çocuğu çıkmaktaydı.. ayaklarını dümdüz karşıya uzatmıştı.. delikanlıların sanki çevrelerindeki hava değil de jelatinmiş gibi hareket etmeye başladıkları görüldü. Ben bile biraz . Yeni gelen kurşun avucunu delip omurgasına saplandı. Çantasının hâlâ omuzunda takılı olması şaşırtıcıydı. Dışardan gelen bulanık 16 ışıkta silueti belli oluyordu.. yattı kaldı. eylem raporu kucağında. anlaşılan emirleri birbirine karıştırmışlar. İkinci genç kalabalığı süzerken yüzündeki kayıtsız gülümseme donuverdi. Diamond'un gözü hâlâ boş ekrandaydı. Diamond'dan veya Araptan gelebilecek sorulan karşılamak üzere oturduğu yerde yarı yan döndü. stilize bir menüe'yi andıran hareketler görülmekteydi. Net değildi adamların görüntüsü. Görüntü netleştirilince adamların Uzakdoğulu olduğu anlaşıldı. Kamera binanın içini tarıyordu. gene açıldı. elleri havaya kalktı. İkinci kurşun Uzakdoğulu'yu iki kürek kemiğini arasından yakalayıp asansörün yanındaki duvara yavaşça yasladı. yavaşlatılmış adımlarla duvar dibinde dizili dolaplara doğru koşuyordu. 17/2 Kamera.» Filmin dönüş hızı dörtte bire iniverdi.. Parmaklarının çenesine doğru kaymasına izin verirken alçak sesle. Kapandı. sesi çıkmayan bir çığlık görüldü. Bir oğlancık ağzını açıp güçlü ama sessiz bir çığlık kopardı. Havaalanı görevlilerinden ikisi. Starr önündeki düğmeye basıp. Dehşetle açılan gözleri az önce kendisine sıras ın ı vermeye çalışan gençten ayrılamıyordu. Bu da pek bir yenilik sayılmaz. Kumlarla oynayan bir çocuk gibi. Önde giden başını çevirip kuyruktaki birine yavaşça gülümsedi. İsrailli gençlerden biri. Kamera binanın içini ağır ağır taramayı sürdürüyordu. kaybetti. dolaplara zarif bir hareketle çarpıp geri tepti. Omuzuna kurşun girdiğinde havada bir takla attı.. İşler tahmin ettiğimizden biraz daha fazla cıvıdı. Ak keçi sakallı ihtiyar kendi kanından oluşmuş. kızıl saçlı kızın memeleriyle fazlaca ilgilenen görevlinin ilk seferinde mührü stampaya basmayı unutmuş olmasıydı. Aradığı iki adamı buldu. yok olmuş yanağının üstüne yatmıştı.. sonunda dolapların yanma serilmiş yatan ve kafasının arkası olmayan gencin üzerinde kalakaldı... Birbirlerini titrek biçimde izlemeye başlayan film karelerinde. hepsi bu kadar baylar. Ağzı açıldı. bu arada bir genç topukları üzerinde dönüp duruyor. Kapının camı adamın başının az üzerinde bir yeıden kırılınca. hep. Cilâlı taş zeminin üstüne yanlamasına kayıp orada kaldığı sırada üçüncü bir kurşun kafasının arkasını uçurdu. Çekim yüksek bir yerden yapılmıştı. «Kaç kişi?» diye sordu. Birinin elinde otomatik bir silâh vardı. İki genç çantalarını yerden alıp omuzlarına taktılar. öğlece oturuyordu.. Bir tanesi hâlâ ateş etmekteydi. ellerinde minik İtalyan otomatik tabancalarıyla yerde yatan Doğulular'a doğru koşuyorlardı. Çantasını yere atmış. Daha o dizüstü düşme işlemini tamamlayamadan ikinci bir kurşun gelip yanağını boydan boya yırttı. Üç parmağının ucunu hafifçe dudaklarına yaslamış. «Hep. Sırtına giren kurşunu yolup çıkarmak istercesine elini arkasına götürmekteydi. Adamlardan ikincisi cam kapıya varmıştı. «Efendim» «Bu eylemde kaç kişi öldü?» «Ne demek istediğinizi anlıyorum efendim. Bunun nedeni. Gene kapandı. «Evet???» dedi.. Akrabalarını bekleyen İtalyanlar arasında da yavaşlatılmış. Projeksiyonun ışığı söndü. oracıkta bir akrabalarım karşılamaya çalışan kalabalık İtalyan ailenin arasından özürler mırıldanarak geçmeye savaştılar. duvar ampulleri gittikçe güçlenerek normal hallerini buldular. diz çöküyor. Haki gömleğinin önü yarılıp dışarıya kanlar fışkırmaya başladı. aradaki engelin basıncıyla gerisin geri açıldı. «Dananın kuyruğu neredeyse kopacak. Yere düşen çocuğun çevresine şoka kapılmış. olanlara inanamamanın ifadesi vardı. siper almak için öne doğru eğildi. Küçük bir kız yere doğru kaydı. Ağır ağır yere doğru kaydı. İkinci delikanlıya da aynı güvensiz ve beceriksiz muamele yapıldı. Kalçasında da kızıl bir mağara açılmıştı. yeri öpmeden önce bir süre de ayak parmaklan üzerinde kaymayı sürdürdü. Saçları sanki suyun içindeymişçesine yelpaze gibi açıldı. Tüm hareketler aydaki yerçekimi koşullarında canlandırılan bir baleyi düşündürüyordu. İtalyan polisine pek sokulmayın diye talimat vermiştik ama. gölcüğün ortasına oturmuş. Serseri bir kurşun karnına girivermişti. kafası asansörün içinde. Yüzünde. Birlikte camlı giriş kapılarına doğru koşmaktaydılar. Diğerleri ağlaşıyor.. Starr. Gümrük görevlisine her şeyi çok iyi anlattığından öyle emindi ki. Kızıl saçlı . yardım getirmek ya da canını kurtarmak için hangi tarafa koşması gerektiğini saptamaya çalışıyordu. Açıldı.. Elindeki silâh yere çarptığında salonda hiç ses duyulmadı.. Ama onun pasaportuna iki kere mühür basıldı. Kamera tembel tembel dönüp öteki genci buldu.15 Bu sırada gümrük görevlisinin omuz silkip pasaportu mühürle-diği görüldü..» dedi.. sonra yan dönüp kapısı açık bekleyen asansöre saldırdı. Birden sırtı arkaya doğru kıvrıldı. Asansörün kapısı tam kapanacakken.kız kazık kesilmiş gibiydi. İçlerinden üçü yerde yatıyordu. artık yavaşlat. «Tamam. yeniden buldu.

özentisiz bir dille sergilenen anlatımlar. Oysa Baretta'nm el silâhı olarak gücü. neden üstlerinize rapor vermeden önce bu filmi izlemek istediniz?» «Ah.» dedi. Doruğu aşıp inişe geçmiş tiplerden. Starr'ın yazdığı raporlarda ne dilbilgisi teklemesine. «Eylem başlarken o da bizim yanımız-daydı ama. Önce tabii o iki Yahudi hedef. sizin rütbenize sahip birinin bu işi bizzat üstlenmesi beni çok etkiledi..» adlı bir kitap daha yazmış. ateş hattıma giren o küçük kızcağızı da vurmazdım.» Starr hoşnut bir alçak gönüllülükle elini havada şöyle bir çevirip iltifatı yana iter gibi yaptı.» «Madem ki oradaydınız. Tersine.» «Raporunu kendi gözlemlerine dayanarak vermesi olanaksızdı efendim. «Gerçekten de o söylemişti. sonunda uydurmaları yüzünden rezil olunca sessizliğe gömülmüş. Bazı stajyerlerimizin 'Birincilik Akademisi' dediğiniz yerde çalışması da bu yüzden. insanı şaşırtacak kadar zeki olabiliyorlardı.» dedi. Eski CIA'cı-ların ortak niteliği olan «İzci/serseri» ruhu her ikisinde de vardı.» dedi Arap. taşa işeyen inek gibi sağa sola rastgele kurşun saçmaya başlayınca. yüzünde apansız. Tabii ilk aşamada bizim Japonlara işi biraz salçalı tutmaları söylenmişti.. Yazar olanı... «Doğru. herkes bu seferkini de bayat bir espri diye nitelendirirken. Bilgisayar dönemi öncesinden kalma ajan tipi. Bay Haman. kasırganın yanında osuruk bile sayılmaz. sorun-çözücü 19 anlamında zeki.» «Dokuz. İşinin doğru ya-' pılmasını istiyorsan. Bay. bilmez misiniz?» Diamond gözlerini rapordan ayırmaksızm. Kara Eylülcüler de biraz abartmacı tiplerdir. Tersine duru.» «Bence daha çok itoğlu itin tekiydi ama.. Starr'ın özlük raporunu okurken Diamond onun genç kuşak CIA ajanları gözünde adeta bir kahraman sayıldığını öğrenmişti. beklenmedik bir sırıtma ifadesi görüldü. Yasa çıkarılıp yasaklanmalı bence. Doğru. bu sefer arkadaşları onu göklere çıkaran yazılar yazıp büyük kârlarla bastırmaya başlamışlardı. Bunu söylerken dostumuz Bay Haman'ı incitmek istemem. CIA eylemlerinin daha çok Berlin Duvarının bir yanından öbür yanma kurşun patlatarak yapıldığı günlerden kalma meclis üyeleri hakkında malî ve cinsel kanıtlar toplayıp şantaj yaparak yasa oylamalarmdaki tutumlarını etkileme döneminin başlamadığı günlerden kalma bir ajan. «Sözünü etmeye değmez. Ama İtalyan polisleri gelip de. aslında bakarsanız. Ana Şirket'in kendisini CIA'nm kontrolüne atadığı petrol üreticilerini uzaktan yakından ilgilendiren her türlü eylemin kontrolünü ona verdiği günden bu yana Starr gibi adamların bütün beceriksizliklerine karşın hiç aptal olmadıklarını öğrenmişti. «Doğanın çağrılan zaman diye bir şey bilmedikleri gibi uygulatıcı da .. Budalalarla konuşurken hedefi saptırabilmek için arkasına saklandığı safteron kimliğini atıverdi üstünden. Oyalanmak tehlikeli şeydir. sonra kurşunu* 18 ınun yoluna çıkan o zavallı küçük kız. Haman? Birden hatırladı.» Diamond seri okuma yöntemiyle gözden geçirdiği rapordan başını kaldırdı. Şey. evet. Kara Eylül eylemlerine benzesin diye.» diye açıkladı Starr.. olayları insanın gözü önünde canlandırabilecek nitelikte olurdu hep. İş bittikten sonra döküntüleri toplasın diye geride bıraktığımız bir adam onu genel tuvaletlerin en dip bölümünden çıkarmış. on saniye sonra gölgesini bile görmez olduk. babamın deyimiyle.» Starr'm konuşmasına birden civa gibi bir canlılık geliverdi. Siz öyle deyince hatırladım. Kurşunlarım İtalyan polisinin sanılsın diye Baretta tabanca kullanmak zorunda kaldım.» Diamond soluğunu burnundan verip dikkatini tekrar rapora çevirdi. Bir süre önce benzer bir görevden ayrılıp siyasal suçlarla ilgili serüven romanları yazmaya başlayan öteki ajanla aynı yılın adamıydı Starr. «Ben alınmam. «Neydi benim sana sorduğum soru?» «Kaç kişinin öldüğünü sormuştunuz. Gözlemci ve stajyer olarak. On yedinci madde gereği mübadele bursu kazanmış gözüken bu öğrenciler aslında bu amaçla oradalar. serseri kurşunu havada yakalayan ihtiyar ve Yahudi genç aralarından geçerken oralarda oyalanıp duran İtalyan aileden üç kişi. Bay Starr. Doğrusunu söylemek gerekirse..» dedi. «Bir sayalım.. Ama mekanik. Diamond gözlerini rapordan kaldırarak.» «Tam bir halk düşünürüymüş.» «Starr?» Diamond'un sesi duyduğu yoğun tiksintiden belirgin bir ağırlık kazanmıştı. «Bunu da mı baban söylemişti?» diye sordu.. «Yalvarmayacaksın. Yumurtayı balyozla kırmayı severler. kelimeleri kullanmayı pek bilirdi. sonra tekrar babayani tavrına döndü. ha? İki kişiyi avlamak için dokuz kişi öldürdünüz.güçlük çektim. sonra onları vurdukları için yok etmek zorunda olduğum iki Japon ajanımız.» Arap kısa ve neşesiz bir gülüşle.. en meşgul adama yaptır derler. «Evet. Bir süre cezaevinde yattıktan sonra sessizliğine bir soyluluk katmak amacıyla. siz de eyleme gözlemci olarak katılmışsınız. Babam öyle derdi.. «Biz buraya öğrenmeye geldik. öyle mi?» «Aman efendim unutmayın ki bu işi Kara Eylül eylemlerine benzetin diye talimat vermişlerdi. Elimde bir Smith-Wes-son olsa o iki Japonu iki kurşunda sererdim. «Bu rapora göre. «Toplam dokuz kişi. ne de ifade yanlışına rastlanırdı.. Arkada oturan Araba CIA'nm hayal gücü geniş kadrosu Haman diye bir şifre adı takmıştı. dostu Starr bu sarsak budalaya büyük hayranlık besler olmuştu.

» Starr aslında o Arapların genetik yeteneksizlikleri nedeniyle öyle bir düzeye hiçbir zaman gelemeyeceklerinden emindi ama. soldan sağa okudu. Ama fazla atak ve biraz da yutulmaz gözüken öykümüz. Ayrıca cesetlerin üstünden çıkacak belgeler onları Kızıl Ordusu üyesi Japonlar olarak gösteriyor.» «Kendi adamlarınızdı. nasıl diyorsunuz ona? Bir. tatmin oldunuz mu. Bu örgütte bir kural vardır.. değil mi?Diamond her sayfanın ortalarında bir hizadan.. şey.oluyorlar. Bay Haman?» dedi. Böylelikle yeni dostlarına bağımlı kalmak zorunluluğundan kurtulacaklardı. öyle mi?» 22 Arap tipik bir halı tüccarı gibi boynunu içine çekti kafasını yana büktü. elbiseleri. Akedemideki stajyerler de henüz bu numaralara kalkışacak kıratta değil. «Anlıyorum.. «Tatmin olmak veya olmamak benim harcım değil. Bu belirtileri tanırdı. Sorunun iyi bir değerlendirmesini yapmadan Arap gözlemciye bir şey söylemek niyetinde değildi. bilmiyorlardı. bütün satırları yukardan aşağı inen bir çizgi halinde tarayarak hızla okumasını sürdürüyordu. onların ölümüyle gerçeğe daha yakın bir görünüm kazandı..» «Bertaraf edileceğini demek istiyorsun. Hawaii acentamızdan iki ajan.» 21 Arabm gözleri hayranlıkla panldıyordu. Kafasındaki alarm zilleri onu uyardığında son sayfaya gelmişti. «Aa. «Fazla meraklı görünmek istemem ama. kafası karışmış gibi kaşlarını çattı. «Ee. sonra sıçrar gibi oldu.» deyip gözlerini tekrar yetmiş beş sayfalık rapora çevirdi. bir süre hiç soluk almadı. anlayamadığım bir şey var. «Sevgili dostlarım. Geçmiş tecrübeleri kendisine Araplara gereğinden fazla bilgi vermenin doğru olmadığını göstermişti. ellerini havaya kaldırıp. Kafasında yaptığı değerlendirmeler. anladın işte... Bay Starr. Kapitalist bilmemesine karşı sonuna kadar sürdürülecek savaşımda Arap dostlarına yardım etmek isteyen kızıllar. Gözlerini kaldırdı. bu. şey olacağını bilmiyorlardı. Gözüne çarptığı halde kafasında yerine oturtamadığı bir şey olursa hemen durup geri dönüyor.. Amcam.. bunu söylemeyi uygun bulmadı. Durakladı. Çe-nesindeki kaslar kıpırdıyordu.» 20 Başyardımcı gözlerini kırpıştırıp kaşlarını çattı. Böylece bir yüklü taşımayı beceremezlerdi bunlar. Doğru mu o kelime?» . «Buna karşılık» diye sürdürdü sözünü. O kelimeyi bilmiyorum. bir komployu köstekleme isteğini belirtti. Kısa bir süre önce. Onları kaybetmemiz yazık oldu. bir önceki sayfayı çevirip dikkatle. haberalma örgütümüz Münih Olimpiyadı Misilleme Eylemi'ni gerçekleştirenlerden hayatta kalan son iki kahramanın öldürüleceğine dair bir komployu haber aldı. «Belki. yani başkan. Diamond raporu omuzunun üzerinden geriye uzatırken ıstırap içindeymiş gibi içini çekti. Ben yalnızca bir haberciyim. herhalde heveslerinin birazım olsun kaybederlerdi. «Kendini harap etme. gözünün gördüğünü pek az geriden izlemekteydi. gene de işin sonunun kendileri için böyle geleceğini bilselerdi. ahbap!» «Vuruşu yapmak için neden Japonları kullandınız?» «Ne? Ha! Unutma ki işi sizin adamlarınız yapmış gibi görünsün diye karara varmıştık. doğru dürüst okuyordu. kıkır kıkır güldü. Gerçi yetenekli çocuklardı ama. Başını biraz çevirip.. orayı bu sefer enine.» «Yani etkilendiniz ama tatmin olmadınız.» Diamond. böylece de İtalyan polisleri onları vurmanın onurunu kazanacak. Sessizlikten tedirgin olan Arap boşluğu doldurmak istercesine atıldı. Ama bizim örgütte Arap yok.. ha?!» Arabm sesi dehşet doluydu.» «Hemen sor. Kimlikleri. Aktif görevde olanlara..» dedi. Arap bir an kendi şifre adını tanıyamadı. «sizin Kara Eylülcülerin bazıları Japon Kızıl Ordusu üyesiydi. Başyardımcının gözleri donuklaşıverdi. «Yani bu iki Japon'un sizin örgütünüzün kendi adamları olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?» «Taman. Bir bit yeniği vardı bir yerde. «Ulak mı?» diye önerdi. Bu adamdan çıkabilecek en büyük ünlemlerden biriydi. Zaten olaydan birkaç saat önce Tokvo uçağından inmişlerdi. evet. Uygulatıcı? Acaba adam zorlayıcı mı demek istiyordu? Diamond. ancak işlerini görebilmeleri için yeterli olacak kadar bilgi verilir.. bir bağlantı elemanıyım. İyi çocuklardı hem. hatta otopside midelerinde bulunacak yiyecekler bile onların Japonya'dan geldiğini gösterecek. Hayır. Bizim elimizde de Japonlar vardı. Ne dediğimi anlıyorsun.» Arap. «Ama herhalde bu Japon ajanlar kendilerinin. Cesetlerinden çıkarılacak kurşunlar Baret-ta'lardan olacak. Filmin sergilediği kanıtlardan çok etkilendim demek daha doğru olur. Bunu biliyoruz. işte amcası olan başkan onu Amerika'ya böyle şeyleri öğrensin de benzerlerini düzenleyebilsin diye göndermişti.

Ne çekmecesi ne de rafları vardı. yürümeye başladı. «Hoş olurdu. Ayrıca Tel Aviv'den ayrılacakları yaklaşık tarihi de verdi. . CIA tarafından yetiştirilmiş kişilerin bize çok dostça davranan ve bizimle iyi iş birliği yapan bir Baş-kan'm düşmesine yol açan çuvallamalarından sonra. Duvarlar ve halılar mat beyazdı. komployu boşa çıkarmak için sizlerin 'bozgun eylemi' dediğiniz bir tür girişime karar verdi. Ötekiler yere sımsıkı çakılmış.«O da bir kelime. Hükümetin merakına karşı ek bir engel olmak üzere Diamond'un ofisini Ana Şirketin kompüterine bağlayan özel kablolar. petrol rezervleri konusunda Ana Şirket'le dostça ilişkilerin sürdürülmesi için gereken koşullardan biri sayıldı. Ama gene de ağzının çevresindeki hafif gerginlik.» dedi. soyut bir sanatsallıkla. gözden kaçıracak hiçbir yeri yoktu. Usanmıştı bu budaladan. artık bu örgüte olan güvenimiz pek sınırsız sayılmaz. Bu cam zaman zaman kompüterin televizyonu tarafından ekran olarak kullanılıyor. Bu konsol. Ana Şirket tüm bilgi ve deneyimini değerlendirerek bu işi CIA'ya verdi.» Arap başını tekrar yana büküp Starr'a özür dilercesine sırıttı. Asansörden geniş bir çalışma salonuna çıktılar. Duygularını belli etmemeye iyice eğitmişti kendini. İlgi çekecek kadar alçak gönüllü bir masa. gözlerindeki netlikten uzak bakışlar. < slında en alt bodrumdaki özel çalışma yerinin şifre adıydı. 16'ncı kat yazılı yerde düğme yerine açılmış yarığa soktu. Ayrıca içinde televizyon. karar çabucak verilir. asansör hızla aşağıya inmeye başladı. örgütü her zamanki cahil durumunda bırakmak amacıyla her yanına uyarı sistemleri takılmıştı. «Hatırlayacağınız gibi bu komplonun kösteklenmesi. Omzunun üstünden Arap'a. Asansöre bindiler. Başka bir şey söylemeden kalkıp sıraların arasındaki yoldan ensekökünde Başyardımcısıy-la birlikte. işlek tartışmalar için kurulmuş bir yerdi burası. 24 Ana Şirketin araştırma ve iletişimiyle her an temasta olan Dia-mond'a ikiden fazla yardımcı gerekmiyordu artık. Tatmin olup olmamak onların işi. «Bir daha seyredelim mi?» diye sordu. Işıklar kararmaya başlamıştı bile. İkinci gösteri. Diamond fiziksel kargaşalıktan da. «İşte başlıyor. Sesi artık canının sıkıldığını belli ediyordu. Ana Şirket adına CIA faaliyetlerini eline alır almaz Diamond'un ilk yaptığı iş. «Haberalma organımız CIA'ya bu cinayeti işlemekle görevlendirilen iki Yahudi gangsterin adlarını vermeyi başardı. patronun içinin öfkeyle kaynadığını açıkça anlatıyordu. Gözlüklerini fırça gibi kısa saçlarına doğru itti. Elliye altmış beş santimetre boyutlarındaki üst yüzü beyaz plastiktendi. çevresine dizili minderli beş koltuktan oluşuyordu. benim değil. Hem de hiç gecikmeden.» Starr panelin düğmesine bastı. Büro kurşun duvarlarla çevrelenmiş. Orta yerde bir «tartışma bölgesi» kurulmuştu. CIA kadrosundan tek kişinin 16'ncı kata girme yetkisi yoktu. Ana Şirketin kompüteriyle. Böylelikle Şişko'dan gerek yazılı gerek görüntülü bilgi istenebiliyor. İkincisi de sekreteri Bayan Svviven'di. üzerine görüntüler yansıtılıyordu. cebinden uzun bir puro çekti. Starr bacağını gene önündeki koltuğun arkasına taktı. telefoto ve teleks de vardı. Bunu üstlerime raporla bildireceğim. hattâ sevecenlikle işler dururdu. Tartışma bölgesinin karşısındaki duvarda bir konsol vardı. Başyardımcıya durumu belirtmeye yetiyor. Yani suçluları. Bay Starr bu verilere kuşkusuz kendi kaynaklarından öğrendiklerini de ekledikten sonra. duygusal kargaşalıktan da nefret eden biriydi. sosyal konuşmalara yer bırakmıyordu. yani ŞİŞKO'yla bağlantıyı sağlıyordu. Çok ekonomik ve âdil bir yöntem. gerek CIA' nm gerekse diğer meraklıların isteyerek veya kazayla kulak misafiri olmasını önleyecek aygıtlara sahipti. Burası bir masayla. Başyardımcı cebinden çıkardığı manyetik kartı. Kompüter kullanmada sanat düzeyine yükselmiş biri. «İyi öyleyse. Arap devam etti. Şimdi bana bazı görüntüler gösterdiniz ve eylemin başarılı olduğunu kanıtladınız. Tabii Bay Diamond'un yakın kişisel denetimi altında olmak üzere. Önemlilik sırasına göre her iş. Parmakları konsolun tuşları üzerinde kendine özgü. Sohbetlere. ancak karar için gerekli tüm veriler biriktirildikten sonra onun önüne gelir. Dinleme aygıtına karşı uyarı sistemleri tabii. Starr bu arada büyük bir dikkatle tırnak etlerini muayene ediyordu. Beş koltuktan yalnız bir tanesi döner koltuktu: Dia-mond'unki. Başka konuya bakmak bahanesiyle kâğıdı şöyle öteye itecek yeri bile yoktu. 16'ncı kat. Yan taraftaki belli belirsiz platformun üzerinde Diamond'un masası dururdu. suçu işlemeden önce saf dışı bırakmak.» 23 Arabın şarkı söyler gibi sıraladığı kelimeler sırasında aklı başka yerlerde olan Diamond. Yani bir evrakı kaybedecek. «Hey. ahbap? Bir daha oynat bize!» dedi. merkezin en kuytu köşesinde kendine hiç kimsenin giremeyeceği bir çalışma yeri ayırmak olmuştu. Doğrusu cesur dostum Bay Starr'm gücenmesini istemem ama. etnik bir espriydi herif. Başyardımcının yeri her zaman bu konsolun önündeki sandalyeydi. Sanki insan değil. en az ölçüde rahatlık sağlayacak biçimde hazırlanmıştı.» dedi Diamond.» Merkezin beyaz duvarlı koridorlarında hızlı hızlı yürürken Diamond'un öfkesi yalnızca ayakkabı köselelerinin yere çarparken çıkardığı sert sesten belli oluyordu. Yani çabuk. alman bilgiler kısa vadeli olarak burada korunabiliyor konferans süresince kullanılabiliyordu. Biri başyardımcı-sıydı. iş o masadan çıkardı. Masanın üstü camdandı.

işaret parmağını Başyardımcıya doğru uzatıp konuştu. Devlet sırrı sayılan askeri bilgilerden. yorgunluğu en 25 alt düzeye indirecek. Adı?» «Münih Beşlisi.Önce kendi masasının başındaki koltuğa yürüdü. tüm askerî veya cezaevi kayıtlarınız. Sırtını pencereye dönüp oturdu. Kompüteri konser veren bir piyanistin doyuruculuğuyla kullanır. Şişko size okuyama27 yacağımz kadar çok yazı vermeye başlardı. «Bu akşam yemeği burada yiyeceğim. Başparmakları hafifçe dudaklarına dokunuyordu. falan filan. Eğer istediğiniz konuyu çok yüzeysel tararsanız. CIA'nm şantaj malzemesinden Fransa'daki ehliyet sahiplerine kadar. Doğu blokundan uydu kanalıyla çalınmış bir miktar bilgiyi de hazinesinde bulundurmaktaydı. Onların gelişini duyan Bayan Swiven bitişikteki odasından geldi. çok da severdi. Şişko'daki bilgilerin çok fazla olmasıydı. En iyi yaptığın iş bu. seksin başka erkeklere verdiği zevk gibi bir şeydi. İsrail Hükümetiyle ilgileri yok. Mikserde çırp. kan grubunuz. Daha ayrıntılı söylemek gerekirse. fakat bunun yanı sıra insanı uyuşturan bir rahatlık vermeyecek şekilde yapılmıştı. En dikkati çeken yeri. Hem de yeni. Bu konsolun başında çalışmanın ona verdiği zevk. veresiye yaptığınız bütün alışverişler. veya diğer demokratik ülkelerde bunlara benzer kuruluşlardan biri size şu ya da bu nedenle önem vermişse. Başyardımcının en büyük yeteneği. . Tarihçe ve üyelerle başlayalım. yaptığınız telefon görüşmelerinden rast-gele derlenmiş birkaç bant. aradığınızı bulamayabilirsiniz. her gün tam aynı saatte geçen okul çocukları. bal rengi saçları ciddi biçimde topuz yapılmış bir kadındı. parmak iziniz. batı dünyasının tüm kompüterlerinde birikmiş bilgilere sahip olduktan başka. o işe karışmış Filistinli teröristleri öldürmek. ehliyetiniz.» «Hangi endekslerde olsun efendim?» 26 «Küçük bir örgüt bu. olağanüstü beyazlıktaki teniydi.. Sorunun kaynağı. Yani kendi düşüncesine göre başka erkeklerin seksten anlaması gereken zevk gibi bir şey. Elinde not almak için kâğıtları hazırdı.» «Fonksiyonu?» «Münih Olimpiyatlarında öldürülen atletlerin intikamını almak. bütün bunlar. Eski idrar testlerinin raporları. gür. Bir bardak maya içine sıvı vitaminler koy. Bir süre dua edermiş gibi. omuzunun üstünden konuştu. cinsel eğilimleriniz. sağlık siciliniz. Şişko'ya veri programlamak. Yaşı yirmilerin sonlarına yaklaşan. yok yoktu içinde. Ama eğer Ana Şirket. ömrünüzde göndermiş ya da almış olduğunuz her telgrafın bir kopyası. Anıtın dibindeki çimenlerin üzerinde. siyasal tarihçeniz. Hem en hassas veriler. abone olduğunuz dergilerin tüm listesi.» Diamond parmağım bu sefer Bayan Swiven'e uzattı. o zaman Şişko'nun sizin hakkınızdaki bilgisi bundan kat bekat derin olurdu. Resmi kuruluş değil.» Bayan Svviven başını salladı. ondan bilgiyi istediği derinlikte koparabilme-siydi. Çok derin taradığınızda ise. avuçlarını birbirine dayayıp öyle oturakaldı. CIA gibi.» «Anlıyorum. Eğitilmiş biri gerekliydi buna. Çabuk ve hafif bir şey.» «Hangi derinliğe kadar tarayayım?» «Onu sen bul. Diamond gözlerini kaldırmaksızm ellerini dudaklarından çekti. telefon faturalarına kadar. Geri dönmeden. efendim. Şişko. Şişko'ya gerekli emirleri vermeye koyuldu. Yüzünde hiç hareket yoktu ama. İsviçre bankalarındaki şifreli hesapların sahiplerinden Avustralya'daki reklâm şirketlerinin adres postalama listelerine kadar. bir yığm teknisyen ve mekanik uzmanının soluk almadan yaptığı bir işti. Şişko'ya tam en gerekli soruları sorabilmesi.» Başyardımcı sandalyesinde döndü. evet. Ama ondan bilgi almak ancak bir sanatçının harcıydı. sade bir vatandaşsanız vardı. Tuşesi ve ilhamı olan biri. Diamond'un platformunun altındaki kendi sandalyesine oturdu. emirleri bekledi. lise yıllığında kişinin hakkında yazılmış yazılar. «O iki israilli genç. hangi marka tuvalet kâğıdını tercih ettiği. yavrukurtken kazanılmış ödüller. dolgunca vücutlu. «Bana bu Münih Beşlisiy-le ilgili veri iste. tabur halinde yürüyorlardı. Bir örgüte bağlıydı onlar. ilkorta-lise ve üniversite notlarınız. Pencereden parkın bir kesimi ve az ilerde Washington anıtı görünüyordu. Altındaki damarların mavi bir harita çizdiği ilk bakışta görünüyordu. Diamond döner koltuğunu çevirip Washinton anıtına görmeyen gözlerle baktı. Bu koltuk bir ortopedi uzmanı tarafından hazırlanan çizime göre. tüm gelir vergisi kayıtlarınız. Kredi kartlarınızdaki tavan rakam. Şiş-ko'da siz de vardınız. Başyardımcı hiçbir şey söylemeden konsolun önündeki yerine geçti. yumurta sarılarıyla sekiz on çiğ ciğer kat. yuvarlak gözlüklerinin gerisindeki gözleri zevkle parıldıyordu.. Ana Şirketin özel ilgi duymayacağı. Sanayileşmiş batı dünyasında yaşayan biriyseniz. hem en dünyasal olanlar. önlerinde o uzun gecelerden biri daha vardı demek. Ama çok proteine ihtiyacım var. ya da NSA gibi Ana Şirketin yatırım yaptığı kuruluşlardan biri.

«İyi olur. ve Bay Diamond'un öfkesini kendisinden çıkarmasına izin vermek. soğuk suyu sonuna kadar açtı. Bu . koyu renk. Fazla mesailer.» Yedi dakika sonra Bayan Swiven döndüğünde elindeki büyük bardağın içinde koyu. Diamond ağırlıklarla çalışmaya koyuldu. dolgun bir emeklilik. güzel yılbaşı partileri. «Efendim?» Diamond duşu kapattı. vücudunu ve zihnini önündeki uzun çalışmaya hazırlayabilirdi. Ha. Araştırıp durumu bildireceğim.. Diamond jimnastiklerini yavaş yavaş yapıyor. Bayan Swiven patronuna Muavin'in henüz binadan çıkmadığını bildirdi. Ortaya doğru dürüst bir görünüm çıkması en azından yirmi dakika sürerdi. Şişko için sıra önceliği.Diamond omuzunun üstünden Bayan Swiven'le konuştu. «Bak dinle. Kadın not bloknotuna baktı. Duvara tutturulmuş çelik bir barda çalışıyordu. Söyle de hazır beklesin. Gürültüsünün içinden. Parmağını kıvırıp Bayan Swiven'e peşinden gelmesini işaret ederek bitişikteki jimnastik odasına geçti. morumsu renkte bir sıvı vardı.. Güneş lambalarının etkisinden elinden geldiği kadar korunmaya çalışıyor.» dedi. Muavin'e haber. «Cevap: Reis'den Diamond'a. Hangi iş kusursuzdu ki! «Notların hepsi yapıldı mı?» Diamond içtiği sıvıyı bitirdiğinde hafifçe ürpermişti. «Hazır olduğum zaman bu Starr denen adamla konuşmak isteyeceğim. dolaşımı hızlandıracak biçimde dokunmuş özel havlularla kurulanmaya başladı. Her biri kendine özgü bir hava içinde olurdu. Güneş lambalarına karşı gözlerini kırpıştırıp duruyordu. «O herif yeter. Şimdi hepsinin başına Reis için bir mesaj al. O donuna kadar soyunurken Bayan Svviven kendi gözlerine yuvarlak.. «Mesaj: Roma Havaalanı Bozgun Eyleminin kusursuz olmama olasılığı var.» dedi.» «İyi. başyardımcının o azımsanamayacak aklını okşuyordu işte.» «Tamam. Şimdi de bu seferki sorunun ayrıntıları. bu hafta sonu için olan tenis randevumu da iptal et. Uluslararası Bağlantı Müdür Muavini denilen kimse olup. İlk cevaplar akmaya başlamıştı bile. Çağrılınca gelecek biçimde hazır beklesinler. Parça parça hafıza bankasına işleniyordu. «Evet efendim. Şiş-ko'yla yapılan konuşmalar asla birbirinin aynı olmazdı. Bir de Bay Haman dedikleri o Arap'la. Diamond jimnastiklerinin sonuna yaklaşmıştı.. «Evet efendim. Yaşına göre formu çok iyiydi ama göbeği biraz dikkat isti28 yordu.» Kısa bir sessizlik oldu. Bu seferki durum gerçekten ciddi olmalıydı. hastalık ve ilâç yardımları. Durup yemeğini eline aldı. Bayan Svviven güneş lambalarından korunabilmek için sırtını duvara iyice yaslama çabasındaydı. Ama iki de büyük derdi vardı. bu kuruluşun en yüksek rütbeli kişisi. «Size Reis'in mesajını okumamı mı istiyorsunuz efendim?» Diamond hafifçe içini çekti. «Ayrıca Şişko'dan öğleden sonra her istediğim an bilgi almak için sıra önceliği istiyorum. bir benzerini de ona uzattı. Bayan Svviven.» Diamond yaptığı hareketlerin etkisiyle ağır solumaya başlamıştı.» CIA'nın başına yalnızca siyasal kimlikleri nedeniyle gelip. «Lütfen cevabının ne olduğunu bana söylemekten çekinmeyin. Ana Şirket hesabına çalışmanın pek çok avantajları vardı doğrusu. Haftada bir güneş yanığına uğramak. Doğrulup sol dirseğini sağ dizine değdirirken homurtuyu andıran bir sesle. Kanada Kayalık Dağla29 rı üzerindeki şirket sayfiye evlerinde geçirilen tatiller. Diamond bu süreyi ziyan etmemeye karar verdi. Diamond bir platformun üstüne sırtüstü yatmış.» dedi.» «Sıvı halde yüksek protein. Bay Starr'la Bay Haman'a haber. Dakikada yüz kelimenin üstünde yazanlar gurubundaki tek yüzüne bakılır kadın bu olmasa.» «Başüstüne efendim. Bayan Svviven. Diyalog başlamıştı artık. Gene de filozofça davranıyordu Bayan Swiven. Bu rengi ona içindeki çiğ ciğer veriyor olmalıydı.. adımını atıp dışarı çıktı. Bayan Swiven hemen tekrar duvara yapıştı. Belki akşama kadar. notlarını oku bakayım. küçük bir gözlük taktı. Biraz jimnastik yapıp güneşlenebilir. bir yandan da o hassas cildinin daha şimdiden oldukça yanıp tahriş olduğunu hissediyordu. «Reis mesajını aldı mı?» diye seslendi. bacaklarını kıpırdatmaksızm oturup yatma hareketlerine başlamıştı. kamuoyunun öfkesine kurban edilerek gidenler hariç. nedense ondan hep bu unvanıyla söz edilirdi. bu işe CIA'yı da sokmak zorundayım.. «Son gösteri tensikatından sonra yukarda kim kalmışsa ona da haber ver. en az hareketten en fazla yarar sağlamaya çalışıyordu. köpüklü.» Başyardımcının parmaklan üzerinde gezindikçe konsoldan sıcak mırıltılar geliyordu. Ayak bilekleri kadife bir iple birbirine bağlıydı..» Bayan Svriven'in kara gözlükleri üstündeki kaşları yukarıya kal-kıverdi. sonra duvarlardaki güneş lambalarım yaktı. Sonunda Diamond.» Diamond kadının orada bulunduğunun hiç farkında değilmiş gibi külotunu çıkarıp önü cam kapılı duşa girdi.

. EKİM 1972. Çalışma odasına döndüğünde zihni bıçak gibi keskinleşmiş.. PARANTEZ KANSER...» Diamond düşünceli bir tavırla apışarasını kurularken başını salladı. BABA ÖLMÜŞ. ÖLÜMÜ.. MÜNİH BEŞLİSİNE KATILIŞ. 1954. Üstelik yanığını da gösteren bir tonda. MUNIH BEŞLİSİ KURULUŞ GAYRİRESMI. TARİHÇİ.... «Dur!» dedi Diamond.» STERN. LİDER VE KİLİT ADAM EŞİT STERN. STERN.. sen ayrıntıları hafıza bankasına topla. 31 İNGİLİZ İŞGAL KUVVETLERİNCE HAPSEDİLMİŞ (Ayrıntılar mevcut). ZOEL.» Bundan hızlısını sindiremezdi çünkü... zevkten mest. CHAİM. İSRAİL.. 1945-1947 (ayrıntılar mevcut). ASA..... «bellek bankasından buraya ver" diye seslendi.. Ama ölmüş. Soluk sarı. Şimdi öteki üyelere bir göz atalım. Başyardımcı.001. YOEL DOĞUM ARALIK 25..) . Bu konuya sonradan döneriz... SAVAŞTA. (Bu yüzeysel bir tarama efendim. (Doğum ve ölüm tarihleri arasındaki benzerlik dikkat çekmiş fakat rastlantı olarak değerlendirilmiştir. PARANTEZ GIRTLAK. YARİV. OZAN.» LEVTTSON.. dedi. 1976. efendim... NEW YORK. insan anlamaya çalışırken yoruluyordu. Şişko. Başyardımcı pür dikkat. Oldukça bol ve rahat. GAZETECİ. Üstünde rahat bir çalışma giysisi vardı.. 1909. Anlaşılan taramayı gereğinden biraz derin yapmıştı.. 30 Diamond cam üstlü toplantı masasının başındaki döner koltuğa kuruldu. BROOKLYN... BAĞIMSIZLIK SAVAŞINA KATILIŞ.. Tam beklediği gibi bir cevaptı bu. Yok. Hiç kimse Asa Stern'in doğduğu apartman dairesinin numarasını bilmek istemezdi..konuda başarısızlık kabul edilemez.. Bana dökümlerini ver. Şişko'nun verileri bir düzenine uluslararası kaynaktan derleniyordu. Üstelik İngilizceye çevirisi de kovboy filmleri kadar ilkel olduğundan..... ÇİFTÇİ.... 1931. «Biraz de-rinleştireyim mi? Görünüşe göre kilit adam bu.» dedi..... STERN'İN FİLİSTİN'E HİCRETİ. ZARMİ. MESLEK VEYA PARAVAN MESLEK. 6-GÜN SAVAŞI. BUGÜN İÇİN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISI 0.» «Önümüzdeki ekrana geliyor. MÜNİH OLİMPİYAT OLAYIYLA TEKRAR FAAL YAŞAMA DÖNMÜŞ (Ayrıntılar mevcut). ABD...» «Besbelli.. 1956. YERİ 1352 CLINTON CADDESİ. DAİRE 3B. «Dakikada 500 kelime hızıyla gelsin veriler. «Şunlara birer birer bakalım. kararlar vermeye hazırdı.. askılı bahçıvan pantoltınu. konsolun başında çalışmasını sürdürüyordu. ÇİFTLİĞE ÇEKİLİŞ.. Başyardımcı dişlerini sıktı... VURUCU. YERİ NEGEV.. ARALIK 25. NEHEMİAH... ÜYE VE UYDULAR EŞİT LEVITSON... HANNAH..... Tarama düzeyini bir mikron yükseltti... 1967.. Münih Beşlisi'nin öyküsünü oldukça şekillendirmişti... Hiç değilse şimdilik. KATSAYI DÜŞÜKLÜĞÜNÜN NEDENİ EŞİT: BU ADAM ŞİMDİ ÖLÜ.. AMAÇ EŞİT MÜNİH OLİMPİYATLARINDA İSRAİLLİ ATLETLERİ ÖLDÜREN KARA EYLÜLCÜLERİN YOK EDİLMESİ. «Özür dilerim efendim...... TAHLİYESİNDE STERN KURULUŞUN VE DIŞ SEMPATİZANLARIN BAĞLANTI MERKEZİ DURUMUNA GELMİŞ (Ayrıntılar mevcut). ASA DOĞUM NİSAN 13.

» ÖLÜMÜ.1972. BUGÜN İÇİN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLMEK KATSAYISI 0. «Bu çocuğun ölümü üzerinde bana biraz ayrıntı ver... 1976.. İSRAİL. ÖKSÜZ / KİBUTZ'DA BÜYÜMÜŞ (Ayrıntılar mevcut). KİBUTZ / ÜNİVERSİTE / ORDU YETİŞTİRMESİ (Ayrıntıları mevcut). EYLÜL 7..1952. ARALIK 25.» «Başüstüne efendim. TEKRARLAMA! TEKRARLAMA! TEKRARLAMA! Diamond masanın üstünden gözlerini kaldırdı. KATSAYI YÜKSEKLİĞİNİN NEDENİ EŞİT: BU ADAM AMACA BAĞLI VE LİDER TİPİ: DİKKAT! DİKKAT! DİKKAT! DİKKAT! BU ADAM GÖRÜLDÜĞÜ YERDE ÖLDÜRÜLMESİ GEREKEN BİRİ.. «Hazır olur olmaz g?tir buraya. BOMBA ONUNLA BİRLİKTE ORADA BULUNAN ALTI ARABİ ÖLDÜRMÜŞ....» «Neymiş?» «İki dakikaya kalmaz öğreniriz efendim...1952. .. 33 STERN..» Diamond masanın üstüne yansıtılan bilgiyi okudu.. YERİ ASHDOD..... ILLINOIS.. OLAY YERİ KUDÜSTE BİR KAHVEHANE.96 + .. DAHA ÖNCE YARİV. MEHEMİAH DOĞUM HAZİRAN 11.1948. «Bir yanlışlık var efendim. yeter.» Başyardımcı dikkati kendi üzerine çekmek için elini havaya kaldırdı. CHAİM'İN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISINA İLİŞKİN VERİLEN RAKAMIN DÜZELTİLMESİ. BU ADAM ŞİMDİ ÖLÜ.. Şişko önce söylediğini düzeltecek....1972. BUGÜN İÇİN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISI 0.. NEHEMİAH'IN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISINA İLİŞKİN VERİLEN RAKAMIN DÜZELTİLMESİ DÜZELTİLMİŞ KATSAYI 0.. «Münih Beşlisi üyelerinin telefonlarını istedim efendim. Önemli değilmiş. 32 «Tamam..... PARANTEZ KEMİK KIRIKLARI PARANTEZ AKCİĞER YIRTILMASI YARİV. YERİ ELATH.. ZARMİ..001. MÜNİH BEŞLESİNE KATILMIŞ. KATSAYININ ORTA DÜZEYDE OLUŞU NEDENİ EŞİT: BU ADAM AMACA BAĞLI FAKAT LİDER TİPİ DEĞİL..001 BU KİŞİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR... «İşte geliyor...» dedi. Şişko veri alıyor. DAHA ÖNCE ZARMİ.. AKTİF GERİLLA VİRGÜL BAĞIMLI DEĞİL (Yapmış olduğu veya olabileceği eylem listesi mevcut). Starr'm Roma eylemiyle ilgili raporuna dayanarak düzeltiyor. YERİ SKOKIE. MÜNİH BEŞLİSİNE KATILIŞ. O rapordaki verileri daha yeni sindirmiş.001 KATSAYI DÜŞÜKLÜĞÜNÜN NEDENİ EŞİT.«Dur!» diye emretti Diamond. DÜZELTİLMİŞ KATSAYI EŞİT 0.» Bayan Swiven makina odasından salona girdi... Hafif taramaya geri dön. CHAİM DOĞUM EKİM 11.... EYLÜL 7.. «Ne oluyor?» diye sordu. HANNAH DOĞUM NİSAN 1. ABD.. ÜNİVERSİTE / SOSYOLOJİ VE ROMANS DİLLERİ / AKTİF OKUL EYLEMCİSİ (NSA VE CIA dosyalan mevcut)... Şişko hatasını düzeltiyor. İKİ ÇOCUK KÖR OLMUŞ. efendim.64+.. BİR TERÖRİST BOMBASININ KURBANI (BÜYÜK İHTİMALLE BAŞ HEDEFİ)...» BUGÜN İÇİN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISI 0.. İSRAİL.

iyi bir liberal olurdu 36 bu kız.» Hem verileri. Genç. Kendi deyimiyle bu yolculuğun asıl nedeni.» Başyardımcının sesinden. Bir kere daha berbat ettiler ortalığı. Kendi sağduyu noksanlığını saplantısızlık diye göstermeye çalışan biri.» dedi.. İlk fırsatta Şişko'ya sormak üzere bunu zihninin bir kenarına not etti. Diamond parmak eklemlerinden birini üst dudağına vurdu. bu CIA salakları! Başyardımcısı konsolun taburesinde dönüp gözlüklerini düzelterek ona baktı. başını salladı. Bulduğu surata baktı. Otuz ikinci sayfanın sonunda başlayıp otuz dördün ortasına kadar süren bölüm. Münih beşlisi üyeleri arasından. zeki. Kurbanların üstlerinden ve çantalarından çıkan eşyaların tanımı. orta-smıf bir Amerikalı. Sorulan sorulara Şişko'nun yardımı olmadan cevap vermeyi sevmezdi. Daha çok imlâ yanlışları açısından.» Başyardımcı Pau'nun nerede olduğunu bilmediğini belli etmek istemiyordu. «Harika bir şey!» diye söylendi. «Hatırladığıma göre Londra'ya gidiyorlardı. 35 «Tamam. Dünyadaki nüfus patlamasıyla bizim bilgi patlamasının doğal sonucu. şimdi artık BU KİŞİ demeye başladı. efendim?» «Hangi değişikliğe?» «Eskiden BU ADAM derken. Pekâlâ. Hannah Stern'i bulmaya çalıştı. Bu tipi iyi tanırdı Diamond. «Ne oldu. Anıtın tepesinde her gün bu saatte bir bulut dolaşır. «Starr'm eylem raporunu okudun mu?» diye sordu. beceriksizliğinden sebep olacak. «Şimdi kaldığı yerden devam etsin. «Şişko tam bu Hannah Stern'i anlatırken geri gidip düzeltmelere başladı. «CIA'nm bir kere daha Domuzlar Körfezi'nde ve VVatergate olayındaki gibi çuvalladığı anlamına geliyor. amcasını ziyaret için gitmişti.. «On sekiz saatlik bir gecikme. kaderci bir tavırla içini çekti. sivri beyaz sütun sanki bulutun ırzına geçmeye niyetleniyormuş gibi gözükürdü. karşısındaki duvar boyu pencereden gözüken Washington Anıtına bakıyordu.KATSAYI DÜŞÜKLÜĞÜNÜN NEDENİ EŞİT: BU KİŞİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR.. «Bir gün bu yüzden canımız yanacak.» «Şişko'nun suçu değil.. efendim.» «Sonra da.. «Bir göz attım.» «Sonra neden İngiltere'ye uçağın Filistinliler'ce kaçırılacağı tarihten altı gün önce gidiyorlar? Neden Londra'da göz önünde o kadar uzun süre beklemeye razı oluyorlar. ama üniversite bahçesinde elinde bol protein tüketen koskocaman köpeğiyle gezen.» dedi. kötülüğünden değil. Bayan Swiven elinde beş resimle makine odasından girip resimleri Diamond'un çalışma masası üstüne koydu. «Bunlar ne anlama geliyor. «Yahudiliğimin .. Diamond enerjisiz bir sesle.. Biraz da derinlik ver taramaya. duyduğu gurur belli oluyordu..» Tekrar masasına dönüp Hannah Stern'in resmini eline aldı. amaçlara bağlı.. Roma'da ne diye indiler? 414 uçuş numaralı uçak zaten Roma ve Paris'e uğrayıp Londra'ya gidiyor değil miydi?» «Efendim bunun birçok nedeni olabilir.» diye söylendi. neden üstlerinden Patı'ya uçak biletleri çıkıyor?» «Pau'ya mı efendim?» «Starr'm eylem raporunda var. Liberallik moda olsa. Tedirgindi. Ana şirketin kadın ve erkek elemanlara eşit hak tanıyan bir tüzel kişi olma yoluna girdiğini anlamış Şişko. Niyetleri Heathrovv Havaalanında Filistinli gerillaları uçak kaçırmadan önce avlamaktı. «Bu ülkenin kafasız seçmenleri CIA yozlaşıyor ya da ahlâksızlaşıyor diye boş yere üzülüyorlar. hayatta olarak bilinen tek kişiyi. İsrail'e ilk defa bir yaz tatilinde. Efendim?» diye sordu. Evlerinde bekleseler daha güvende olmazlar mıydı?» «Ama belki de. Bu kuruluş bu ülkenin mahvına. sonra platform'dan aşağıya inip elinde not bloknotu. Listeyi İtalyan polisi hazırlamış Pau'ya iki uçak bileti de var o listede. Ah.. hem elindeki fotoğrafın yarattığı etkiyi dikkate alan Diamond. Üçüncü dünyadaki açlığı merak eden. konuşma üslûbundaki değişikliğe dikkat ettiniz mi. «Bu arada. emir almak üzere hazır bekledi. Diamond resimleri karıştırdı. Diamond gözlerini kısmış. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar hakkında çok fazla şey biliyoruz!» Başyardımcı kendi düşüncesine kıkır kıkır güldü.» «O İsrailli gençlerin yolculuğu nereye doğruydu?» Bay Diamond'un böyle yüksek sesle düşünmesi Başyardımcıyı her zaman huzursuz etmişti. 34 Diamond arkasına yaslanıp kafasını salladı. Madem ki Münih Beşlisi ekibi Londra'ya gidiyordu.» Diamond'un çenesi kasıldı. bu yolla da tüm canlılara olan sevgisini kanıtlamaya kalkan tip. Bayan Stern'in terör hareketlerine katılan kalabalığın en uçlarında yer alan ve çok rastlanan türden biri olduğuna karar vermekteydi. Her yaptığı işte öz-saygı arayan biri olmalıydı. efendim?» diye sordu.

sevgi. İkincisi de. Starr'a kafasıyla kısa bir selâm verdi.» Sonra Başyardımcıya döndü. bu tür ilişkilere yönelt. İçgüdüsünü gıdıklayan bir satır vardı orada: Meslek veya paravan meslek. «Tüm insanlar ilginç yaratılmıştır. Aşk. belirli bir mantık olmadan girişilmiş eylemler. Arap'la birlikte derhal sinema salonuna gitmesi için emir geldiği anda. Birincisi.» Başyardımcı içine dolgun bir soluk çekerken gözleri parıldıyor-du. filan. Yani bay Haman'a on dakikaya kadar sinema salonunda bulunmalarını söyle. Ozan.» dedi.. onları İsrail'e yaptıkları yasal ve duygusal yardımlardan alıkoymak için ilk defa petrol boykotu uyguladıklarında. Yani en basit anlamıyla. efendim. bu kız Asa Stern'in yeğeni oluyordu.» oluyordu.. Demek adam tipik bir terörist değildi. «Sinema salonunda sizi bekliyorlar efendim. hatta Şişko bile böyle konularda direkt cevap veremezdi. Çiftçi.. Haklarında kısa veriler de gelecek. falan. hayır.. Tabii korkuya kapılıp güneyde Rodezya'ya. evleninceye kadar kendi varlığına iyi bir neden bulmaya çalışan tipik bir Amerikalı genç kız olarak nitelendiriyordu. sevgi. «Starr'la o Arab'a. Ayrıca ün kazanma meraklısı gibi de görünmüyordu. güven gibi nedenlere dayanan şeyler olabilirdi.. yani dostların dostlarına falan geçmemiz gerekecek Oradan önümüze otuz beş milyon isim gelmesi gerekiyor. Tanrı aşkına. Ne var.bilincine varmak. Romantik bir vatansever.» «Peki efendim. Çok da güçtü. işlerin ters gittiğini sezmişti. «Listeyi duygusal açıdan iste. petrol zengini Arap şeyhlerini sorumlu tutuyordu. Sorular non-frekans sayılarıyla. non-sekitör ilişkileriyle sorulmak zorundaydı.. kuzeyde İskandinavya'ya kadar kaçmış . dostluk.» «Daha neler!» Darryl Starr.. Son günlerde uğradığı dertlerin çoğundan. Münih Beşlisinin hayatta kalmış tek üyesi oydu. üç yüz yirmi yedi kişilik bir liste olacak. Ama bunların listesini çıkarırken de çok dikkatli davranmak şarttı.. Şişko'ya göre Bayan Stern'in katsayısı oldukça düşüktü. Bu sözler NSA'mn kız hakkındaki raporundan alınmaydı. Bayan Svviven?» 38 «Bir şeyim yok efendim. sanat gerektiren bir görevdi. Uluslararası Görev Bağlantı Muavini. o kadar. Petrolcü Araplar batıya şantaj yapmak..m. Asa Stern'le ilgili şimdiye kadar bildiklerini aklından geçirdi. Aile..» Başyardımcının hakkı vardı. En yakınlardan en uzağa doğru yapsın taramayı. Sırtım kaşınıyor. ölçülebilir bir neden olmaksızın yapılmış hareketler. şiddet eylemlerinde cinsel bir zevk bulacak tipde hiç değildi. Ona en yakın kişilerin listesini çıkar. üzerine olağanüstü dikkat çekecek hiçbir şey yoktu. Çünkü Şişko onu. Kızın kişiliğinde kent gerillalarına özgü psikolojik bozukluklardan eser olmadığı gibi..» «Muavin de oraya gelsin. güven. Arab'a homurdanmakla yetindi. «Aşk. efendim.» «Bir saniye. sonra bir açıklama maddesi ekledi. Önemli bir karardı bu. Bayan Swiven'e döndü. Plana göre CIA'nm desteklediği dindar İslam Maoist Falanj kuvvetleri Arap devletlerini hırstan ve açgözlülükten kurtarabilmek için tüm petrol tesislerinin yüzde seksenini bir dakika bile sürmeyen bir harekât sonucu işgal ediverecekti.» Başyardımcı önce kompütere iki soru verdi. Diamond. ortakları. Çünkü aynı hareket ve eylemlerin nedeni nefret... Tarihçi. leziz bir görevdi bu. Bu planın bir adı da «6 Saniye Savaşı» idi. Hannah Stern'in resminde ve verilerinde.. dost. Bu sorunlardan biri de Bay Diamond'un CIA'nm göbeğine yerleşmesi ve her yapılana burun kıvırmasıydı. en yakın37 larınm listesi dediğiniz aşağı yukarı. delilik veya şantaj da olabilirdi pekâlâ. belki sevgi. birlikte iş yaptıkları. Hiçbir kompüter.» «İyi. Parmak uçlarını birbirine sürttü. Şişko'dan liste istemenin bin türlü yolu vardı çünkü. Şişko'ya ilk sorulan yazdırırken Başyardımcının omuzları bir öne bir arkaya oynuyordu.» saplantısı. Galiba Bayan Stern'de de demokrasinin yarattığı o ünlü saplantı vardı. «Şey. dostluk. Bu merak nice modası geçmiş artistleri. Gazeteci. Diamond. Diamond bu cümleyi okurken içini çekmeden edemedi. Hele sevgiyi şantajdan ayırmak hemen hemen olanaksızdı. Yalnız iki noktanın dışında. Bu Asa Stern denilen lider'le ilgili derin tarama istiyorum. «Sen Şişko üzerinde çalışmaya devam et. Salona girip de kendi patronunun asık bir suratla orada oturmakta olduğunu görünce korkularının gerçek olduğunu anladı. O telefonları da getir. Dans eder gibi. o güne kadar gözden kaçmış sosyal suç tutkularına yönelten bir meraktı. tanıdıkları. Muavin'le birlikte CIA'mn diğer ileri gelenleri kafa kafaya vermişler ve NE385/8 Planını önermişlerdi. İşte bu seferki. Bayan Swiven çalışma odasına döndü. Daha beter bir şeydi.. aşkları. Zaten sevgi için motivasyon içgüdüsünü saptamak hiçbir zaman kolay değildi. Yoo. Enfes. Bunlara baktıktan sonra ikinci derece yakınlara. böyle kaypak kavramlar kazık gibi metodlarla öğrenilecek şeyler değildi. dostluk falan. Herhalde bir öncelik seçimi yapmamız şart efendim. Bilgi verecek tek kişi o..

Diamond ötekilerden uzak bir yere otururken. batı dünyasının enerji ve istihbaratını etkili biçimde kontrol eden büyük ve uluslararası petrol. Çünkü Amerikan tipi temsilî hükümette genel anlayış. diye düşündü kendi kendine.. Çünkü CIA. Ama Kuveyt hükümeti bu araştırma sürdürülürse derhal paralarını geri çekip bankaları iflâs ettireceğini belirtince tehlike ortadan kalktı. ya da rüzgâr.. Ömrü skandallarla dolu olan CIA gibi bir kuruluşun. peşinde Bayan Svviven'la birlikte girip hızlı adımlarla öne doğru yürürken Muavin onu selâmlamak üzere ayağa kalktı. çok kısa bir süre için tedirginlik geçirdi Ana Şirket. Ülkenin en baş yöneticilerini bile kontrol altında tutan bir gruptu çünkü bunlar.olabilecek Arap ve Mısır askerlerini derleyip toplamak sonradan belki üç ay kadar sürebilirdi ya. Starr. homurdanarak hemen tekrar yerine yerleşti. Amerika İsrail'e yardıma devam ettiği takdirde bunların ülke ekonomisine tehlikeli biçimde şantaj yapacak durumda olup olmadığını anlamaktı. Hele seçim yılında! Eylemin birinci aşaması gerçekleştirilmiş. CIA ajanlarının listesi Fransa. Senato komisyonu verdiği raporda ülkenin şantaja karşı güçlü olup olmadığını kesin şekilde bilemeyeceklerini. Hele bu sonuncusu bir felâketti. Oldukça dolgun. jeotermal enerji gibi konulardaki bilimsel araştırma bütçesini sıfıra yaklaştırmayı başaran.. Amerikan halkının «Gerçek» diye bildiği şeye yeni şekiller vermek yoluyla. kazanmaya lâyık değildi. CIA'nm yaptıklarına ait bazı bilgiler dışarı sızmış. Ana Şirket. bir grup saf ve genç senatörün bir Meclis araştırması istemesi olayında ortaya çıktı. Amerikan politikasında seçimi kazanabilen hiç kimse. neyse Altı Saniye Savaşı için gerekli kararlar konusunda ne ABD Baş-kanı'nı ne de kongreyi yormamak gerektiğinde herkes hem fikirdi. Starr. böylece kendilerine rakip yaratmaktan kurtulan bu örgüte kim karşı gelebilirdi? Amerikan Silâhlı Kuvvetlerindeki adamları kanalıyla bu ülke halkına atom artıklarını topraklarında barındırmayı bile kabul ettirmiş bir kuruluştu bu. gel-git. Balkonları da zengin. Yani kısaca ifade etmek gere40 kirşe. «Projeksiyoncunun bobini tersine sardığım hiç sanmıyorum. uzak bir ihtimal bile olsa. Cildi kar gibi. «Evet efendim. «Filmi tekrar görmek istediğinizi söylememiştiniz ki!» dedi. İşte bu Ana Şirket düşünmüş. Hem direkt yardım yoluyla.. O öldürücü artıkları! En ufak bir falsoda felâketten kurtuluş yoktu. Arap ise.» dedi. çünkü araştırmalarına devam etmeye olanak bulamadıklarını belirttiler. Hoş kadın. Yalnızca kısa bir süre için. Diamond'un gelişini fark ettiğini ancak belli edecek biçimde ağırlığını poposundan kaldırdı ama.» Muavin kendisinin sıradan bir ajanla aynı sınıfa sokulmasından hoşnut değildi. O da. seçimle gelmiş Amerikan yetkililerini hep haklarında topladığı bilgilerle kontrol etme âdetindeydi. Falso'nun olmamasına. 39 Ve derken günün birinde Bay Diamond'la az sayıdaki yardımcıları Merkeze gelip yazılı emir ve yetki belgelerini gösterdiler. Sekreterin elinde Şişko'nun verdiği fotoğraflar vardı? Münih Beşlisi'nin resimleri. Bu belgelere göre petrol üreten ülkelerle direkt veya teğet ilişkisi olan her konuda Ana Şirket tüm yetkilere sahipti. hiçbir zaman olmamasına da olanak var mıydı ki? Ana Şirket CIA'yı devralırken hükümetten hiçbir ciddi engelle karşılaşmadı. ülkeyi yönetecek zekâ. «Filmi tekrar mı izlemek istiyorsunuz?» «Siz salakların tekrar izlemesini istiyorum. ahlâk ve kültüre sahip bir insanın kendini oy dilenecek kadar alçaltmasına karşıydı. Kon-gre'nin çeşitli komisyonlarına ulaşmıştı. CIA'da hiç kimsenin aklından Bay Diamond'a veya Ana Şirkete karşı gelmek gibi bir fikir geçmedi. ve CIA'mn bu gibi işlere burnunu sokup bilir bilmez ortalığı karıştırmasına engel olmaya karar vermişti. tundralara bile boru hattı döşeyebilen böyle bir güce karşı ne şansı olabilirdi ki? Hükümetin güneş enerjisi. taşınmış.» . Arapların sahip olduğu milyonlara bir göz atıp. Siyah ve Müslüman Afrika liderlerinin birçoğu bir cinayet salgını sonucu hayata veda etmiş. Yüksek rütbelilerin ilk öğrenmesi gereken şey! 41 Starr. Araştırmanın konusu. uluslararası CIA iletişimi işlemez oldu. Muavin bu olaylar sonucu kuruluşun kontrolünü elinden nasıl kaçırdığını kara kara düşünürken salonun arka kapıları açıldı. bir kısmını kendi ailesinden kimseler öldürmüştü. haberleşme ve ulaşım şirketlerinin bir konsorsiyomuydu. hem de bazı adayları kamu önünde karalayacak ya da yüceltecek yöntemler uygulamak. Diamond. sonunda kendi kârlarını iki yıl içinde üç katma çıkartmaya yardımcı olan petrolcü dostlarına zarar verilmesini uygun bulmamış. ne de diğer CIA'cılar Ana Şirket'in adını bile duymuş değillerdi. Tam ikinci aşama için hazırlık dönemindelerken birden her şey donduruldu. Bayan Swiven'in gelişine tepki olarak yerinden fırladı. sırıttı. Onlara hemen durum anlatıldı. Hele bir Arapla! Ama artık ıstıraplarını sessizce çekmeyi öğrenmişti. İtalya ve Yakmdoğunun sol basını eline geçti. O güne kadar ne Muavin. Avrupa kurallarına uygun biçimde eğilerek selâm verdi. «Projeksiyoncu yerinde mi?» diye sordu. Zaten seçim yılı olduğu için böyle konularla kim uğraşırdı! Seçimden sonraki üç yıllık sakin dönemden de pek ürkmeye gerek yoktu. kompüterlerinin hafıza bankalarında birçok bandın silinmiş olduğu keşfedildi.

başını iki yana sallıyordu.. Kamera tekrar döndü. Sonunda etmemeye karar verdi. Bu gülüşe Arap da hemen katıldı. O dizüstü otururken göğsündeki kanlar göğsünün içine çekildi. «Eğer kuruluşun yapabileceği herhangi bir. duvarın yukarısına doğru kaydı. babamın dediği gibi etin lezzetlisi kemiğe yakın olanıdır. bu kesin. Starr. Başının bir tür derde girdiğinin farkındaydı.» Starr susup güldü...«O halde sondan başa doğru. «Dur! diye haykırdı Diamond. Derken adam canlandı. «Starr. Şu önümüzdeki birkaç saat boyunca olanca çabanı harcayıp böyle eşekleşmemeni istiyorum.Asansörün kapısı ölü Japonun kafasına doğru bir açılıp bir kapanıyordu. İkinci Japon yerden fırlayıp bir otomatik silâhı havada yakaladı.. «Anladım efendim. bir kere esaslı memeleri var. Genç yerden fırlayıp geri geri koştu. «Starr? İyice anladın mı?» Hafif bir iç çekişi. Yani Münih Beşlisi'nin kurucusu. gencin yok olmuş yanağı eski yerine oturmaktaydı. Görünmez bir vantuz delikanlının kafa parçalarını bir araya toplayarak yerine yerleştirdi. kontrol turnikesine vardılar. bize uçakta onlardan yalnızca iki kişi olacak dendiydi. Poposu biçimli...» «Tamam.» «Kim peki?» «Ekrandaki kız. Amcası Asa Stern. «Senden bir ricada bulunacağım.» Muavin öksürüp boğazını temizledi en yetkili sesiyle konuştu.. Avu-cundaki delik yok oldu.» Starr iletişim düğmesine basıp gerekli emirleri verdi.» . «Bizim istihbarat ajanlarımız. kızı tamdın mı?» diye sordu.» «Kim dedi bunu?» «Şu adamdan aldığım istihbarat raporunda yazıyordu. karnındaki kırmızı leke emilircesine yokoldu. haki renkli gömleğinin yırtıkları kendi kendine yamalandı.» «Onun hakkında ne biliyorsan anlat. ikinci İsrailliyi buldu. Bulduğu anda. Bayan Swiven elindeki dosyadan genç kızın resmini çıkarıp Starr'la Arabm oturduğu tarafa seğirtti. Geri geri koşup bir yığın okul çocuğunun arasına. sonra gülümseyerek teşekkür etti. tersinden göstersin. Işık biraz solduruldu ve film karesinin yanması böylece önlendi. duvardaki ışıklar karardı. yerlerdeki cam kırıkları toplanıp yerlerine yerleşerek sağlam bir cam oluşturdular. Tam CIA'nm ününe lâyık bir biçimde sen de çuvalladm. Starr loş ışıkta resmi daha iyi görebilmek için kıpırdadı.» Diamond gözlerini yummuş. yerdeki kırmızı göl toplandı. Her zamanki gibi saf delikanlı numarasından medet umdu.. Senden beni eğlendirmeni isteyen olmadı. Muavin itiraz edip etmemek arasında kararsızdı. Beli ve kolları benim zevkime göre fazla ince ama. 42 Ekrandaki kız olduğu gibi dondu.» diye atıldı. Bunu iyice anlıyor musun?» Bir sessizlik oldu. «Şu kızı görüyor musun. Cevaplarını cıvık şakalarla süslemene de gerek yok. Kamera onları bırakıp yerde yatan İsrailli genci buldu. Daha sonra geri geri. eli sırtındaki kurşunu söküp çıkarır gibi bir hareket yaptı. sonra alçak bir ses. daldı. Çocuklardan bir tanesi yüzer gibi bir hareketle yerden havaya yükseldi.» 43 «Üçüncü mü?» diye sordu Starr. İlerideki birini görebilmek için parmak uçlarına yükselmeye çalışan italyan ailenin arasına girdiler. İtalyan görevli elindeki âletle pasaportlanndaki damgayı sildi. Burada olup bitenler hiç komik değil. kalçasının içine doğru emildi.. Biri dönüp gülümsedi. «Starr?» Diamond'un sesi monoton ve gergindi. Japon. Starr?» «Elbette görüyorum. Bay Diamond. sonra ikisi birlikte geri geri koşmaya koyuldular. Önemi yok.» Diamond. çantasının yanından geçerken çanta yerden onun eline doğru uçuverdi.. camlı giriş kapılarına vardığında başını eğdi. . Daha önce onun bağırdığını hiç duymayan Bayan Svviven neye uğradığını şaşırmıştı. «Evet efendim. Adı Hannah Stern. İki genç geri geri yürüdüler.» Arap.. «Ştarr?» «Efendim?» «Puroyu söndür. «Ama. Komando ekibinin üçüncü üyesi oydu işte. Söylenenleri anladığını kanıtlama çaba-sındaydı. «Doğru. Kızıl saçlı bir kız önce başını iki yana salladı. «Şeyy.» Starr bu garip soru karşısında şaşaladı.

Duygusal bir şokun etkisindeydi ama ruhu şok alanından uzaklaşmıştı. Dalgın gözleri önündeki kahveye bakıyordu. Derken boğazına bir korku sarılmıştı. yalan söylüyor.«Starr? Bana bu eylemi Arapların istihbarat raporuna dayanarak hazırladığını mı söylemeye çalışıyorsun?» «Şey. Onlar hiçbir sorumluluğu almak zorunda değil. Meydan çevresindeki beyaz binalardan yansıyan güneş göz kamaştırıyordu.» Starr'm sesi iyiden iyiye sönüktü.» Arap temsilci gülümseyerek başını salladı. artık enerjisinin tümüyle tükendiğinin farkındaydı. alla Jainkoa. Polisler koşuşup durmaktaydı. Starr'a gözlerini dikip uzun uzun baktı. hele bu sonuncusu akla gelebilen her ton ve vurguda söylenmekteydi. sonra bir hayal dünyasına kaçış. terminal binasının ana kapısından.. ama yardımcı olamadığı birinin. Şimdi sinir yapısı parça parça olmak üzereydi. Arap'a kısaca göz attı. Petrol onların. «Yanılıyorsun. Önce gerçeğin kâbusu. «Siz üçünüz hazır bekleyin.. bir şey söylemeye hazırlandı. Çok koyu. önemsiz şeyler. Projeksiyoncu filmi sarmaya başladığında kahverengi bir amip gelip o yüzü yaladı yuttu. kısa kısa soluyordu. Durmadan duyulan sözle:'. durmadan ona çarpan insanların arasında yerinden kıpırdayamamıştı.» Peşinde Bayan Swiven'le yürüyüp salondan çıktı. passo.» diye karşılık verdi. Bir saate kalmadan sizi çağıracağım. ya da dört beş kilometrelik yolu kaldığı halde. Gerçek. Önce arkadaşlarını vurulmuş görmenin korku ve şoku. passo. İtalyan ailenin çığlıkları. Ama şu anda önünde sadece bir tek saatlik. oraya girecek kurşunu beklercesine kasıldığını fark etti. sağından solundan panik içinde koşuşan. «Bari hâlâ boğazımızdan lokma gidecek haldeyken bir şeyler yiyelim. Ağızdan. «Eee ahbap. Diamond. Damarlarında hiç adrena. boş meydanın sıcağı. güneşe çıkmaya niyetlenmişti. evet efendim. Ağaçların altındaki gölgelik ise hem kara. sonra susmanın daha bir güçlülük ifadesi olduğunu düşündü. kötü şanslarından ötürü Tanrı'ya yakmıyor ya da karşısına böyle budala bir oyun arkadaşı verdiği için Tanrı'ya sitem ediyorlardı besbelli.» «Pekâlâ» diye ayağa kalktı Diamond. Başka birinin başına geliyor olmalıydı bunlar. ETCHEBAR Hannah Stern. passo. Gözleri kamaşmış. Kurşun sesleri bitmek bilmiyordu. Yardım edilebilecek dönemi aşmış birinin. telveli bir kahveydi önündeki. Aşağıda istediğim bazı veriler birikiyor. şimdi. ağaçlığın serinliği. Han45 nah'ın çok acıdığı. dönüp çıktı. önemli şeyler. Galiba işler iyice sarpa saracak. Oyuncular bu sözle blöf yapıyor bu sözle birbirlerine sinyal veriyor. dokuz saat içinde tam bin beş yüz kilometrelik yol yapmıştı.» dedi. Orada öylece donmuş gibi kalakalmış. sonra. hepsi birbirine umutsuzcasma dolaşmış. Bir ara sırtındaki kasların. yürümeye devam.» deyiverdi. Kör gibi ileriye doğru yürümüş. Kendi kendine.. O da sık sık der ki. diye komut verdi. Muavin. Starr koltuktan kalkarken. Yaptığınız hatayı onarmam hâlâ mümkün olabilir. «Siz de tıpkı amcam başkan gibi düşünüyorsunuz. Birlikte yürüdüler. hayal. hem de soğuktu.» Arap kıkırdayıp başını salladı. Boş salona bir süre ekrandan gülümseyen Hannah Stern'in yüzü 44 hâkim oldu. lin kalmamış gibiydi. Üstelik son anda çay bahçesi sahibinin kaprisi yüzünden yenileceğe benziyordu. bir masaya oturmuştu. Turdets meydanını çevreleyen ağaçlar altındaki çay bahçelerinden birinde. Buna karşın kendini çok sakin hissediyordu. «Bence yapılan hata Arap dostlarımızın yanlış bilgilerinden doğuyorsa. «Ama sanırım yanılmaya alışmışsın sen. sorumluluğun büyük kısmını onlar paylaşmalı.. ağlaşmaları da öyle. Hattâ uykulu denilebilecek durumdaydı. düğüm olmuştu. zihni kekeler durumda. biz. Avrupa'nın en eski dilinde konuşan insanların sesi. Siyaseti Italyanlar'a yaptırmak ya da endüstri ilişkilerini Ingilizler'e bırakmak gibi bir şey. sonra da bir zihin karmaşıklığı ve baş dönmesi. Muavin boğazım temizledi. Roma havaalanındaki cinayet dizisinden sonra her nasılsa İtalya'dan çıkmış. kendini Bask diyarının bu çay bahçesinde bulmuştu. Son yedi saatten beri Hannah Stern çok çeşitli ruhsal durumlardan geçmişti. alla Jainkoa diye tekrarlamakta. Arkasında kalan gazinodan oyun oynayan dört Bask erkeğinin sesleri gelmekteydi. Gelmiyordu beklediği kurşun.. Böyle ifade edilince yaptığı iş gerçekten çok salakça görünüyordu. Kendi kanının içine oturup ayaklarını oyun oynayan bir bebek .. inanmazlığı söz konusuydu. Bai.

yörenin Bask tarafında. Ah.» Bir dakika sonra hostes geri dönerken ona kemerini de bağlamasını söylemek zorunda kaldı. İnsan genç ve güzel olursa. Adam gülümseyip hafifçe öksürdü. Kendini tutamadan.. Hostes ilgili. Yürürken adamla gözlerinin çakışıp kaldığının farkındaydı. Bütün bu kargaşalığın. gerçekten çok üzgünüm. Konuşacaktı onunla! Ahmak herif onunla ilişki kurmaya çalışacaktı şimdi! Ulu Tanrım! Birden midesi bulandı. Herkes ailenin yere düşen bireylerinden çok onunla ilgilenmekteydi. evet. Teybe alınmış olan bu ses. Ama yolu da bilmiyordu. Akrabalarını bekleyen İtalyanlar arasında bir kadın boğulur-casma ağlıyordu. Uçak Pau'ya yaklaşırken yana eğildi. Bu gözleri kendi üstünde hisseden Hannah bluzunun iki üst düğmesini ilikledi. Hannah'm yüzüne soru sorar gibi baktı. Hannah'nm haki şortunun altından görünen güneş yanığı bacaklarına kaymaktaydı. göğüsleri de dolgun olursa.. İlk bindiği araba onu Pau'ya kadar götürdü. hoparlörlerin altında 46 neler olup bittiğinin hiç farkında değildi. Air France'nin Toulouse. Hostes Hannah'ya koltuğunu dikleştirmesi gerektiğini hatırlattı.» diye mırıldandı.. Çıktığında solgun ve hemen kırılmaya hazır hissediyordu kendini. Adamın gözleri arasıra derginin üst kenarından dışarı. Bütün parayı Avrim taşıyordu. sakin bir sesin bir anons yaptığı duyuldu. gövdenin titreşimi vardı artık. Havaalanından çıkıp kendini Pirene'lerin dondurucu güneşi altında buluncaya kadar hiç hatırına gelmeyen şey. boğazını temizledi. Yüzünden acısı da belli olmuyordu.» Uçak ince bulutların üzerine doğru yükselip masmavi göğe daldı. dergi okuyordu. Özür dilerim. On bir numaralı. On bir numaralı çıkış kapısı. Eh. Bu kadar kısa bir yolculuğun bu kızı nasıl hasta ettiğine şaşar gibiydi.. Tarbes ve Pau'ya gidecek 470 sefer' sayılı uçağının yolcularına ilk çağrı yapılıyordu. çıkış kapısı.gibi karşısına uzatmış keçi sakallı ihtiyarın yanından geçti. bir ulaşabilseydi bay Hel'e.. Şoför gece kalacak bir yer bulmayı teklif etti.. koşuşmanın ve bağırışmanm ortasında. Yer karolarının deseni dizlerine çıkmıştı.. Çok güzel ve çok korkunç. Yanında ortayaşlı bir adam oturuyor.. Buralarda bir yerde. Adamın yarası görünmüyordu ama altındaki kan gölü gittikçe genişlemekteydi. «Peki özür dilerim. O sıkışık yerde zorlukla çömelip deliğe kustu. Hannah yalnızlık içinde titredi. Nicholai Hel oturuyordu. «Efendim? Ha. Otostopta güçlük çekmeyeceğinden emindi. Ana oydu ne de olsa. ama kibirliydi. Hannah onu kendisini kent dışına çıkarıp 47 . Tuvalete güç yetişti. Hannah duramadı. Hannah pencereden baktığında Pirene'lerin karlı doruklarını gördü. Duyuru Fransızca olarak tekrar edilirken cümlenin son parçası Hannah'yı gerçek dünyaya döndürdü. Şimdi otostopla gitmekten başka çaresi yoktu. şoförlere sorabilirdi hiç değilse. Yalnızca motorların sesi. «Çok üzgünüm. cebinde tek kuruş olmadığıydı.

Karısının bilebileceğini ona danışması gerektiğini söyledi. ne de Ortak Pazar içinde. Bask erkekleri bu bereyi ancak yatarken çıkarırlardı. acı. . Girerseniz. Kahveci gözlerini Hannah'm göğüslerinden yalnızca bacaklarına bakabilmek için ayırırken. kahvecinin yanma gelmişlerdi. konuşmalara Bask dili de karışıyor. Ağır bir demlik içinde gelmişti.. «Etchebar şatosunu arıyorum. arıyorsunuz?» diye sordu. Şaşırırsınız çünkü kendinizi Licq'de bulursunuz. şişman kadınlar. Sonunda da karara vardılar.» Kahveci kaşlarını çattı. Yürüyüp gazinonun arka tarafında gözden kayboldu. Ama asla soldaki yola girmemek gerekiyordu. Lichans'a tırmanılacak. Ama bu seferki Tardes'e gitmiyor. Meydandaki çay bahçesinden yolu öğrenmeye çalışırken ilk engelle karşılaştı. İkinci arabayı çok beklemeden buldu. söyleneni yeni anlamış olmanın sevinciyle pa-rıldıyordu. sonra Abense'de-Haut (beş hece) kasabasından geçilecek.» Adam omuz silkerken belinden yukarısı birlikte yükselip elleri semaya döndü. Hichans'dan sonra iki kilometre kadar. «H» sesini iyi çıkarabiliyordu. Ama aradan on beş dakika geçmişti.» «Ah. Hannah'mn bacağına damlayan kahvenin canım yakmadığını umduğunu ifade etti. Sanki genç kıza biraz daha açık konuşsa bütün bu gecikmelere gerek kalmayacağını anlatmaya çalışıyordu. kadere boyun eğdi.Tardest yolunu tarif etmek üzere kandırdı. «Une-petite cuillere» demek için sekiz hece çıkıyordu insanların ağzından. Franko-Alman ilişkilerinin bu garip gösterisini değerlendirecek durumda değildi. kamyon şoförünün çaresizliğine hiç aldırmaksızm konuşmayı sürdürdüler. bir Bask'dan basit bilgi almak dayanılacak işlerden değildi. Bu turistin yarattığı kargaşa ilgilendirmişti hepsini. Köylü sürücüleri onları ne pozda durdurabilmişlerse o pozda bırakmışlardı. «Öyle demiştim. Evet. «Siz Bay Hel'i mi arıyordunuz?» diye sordu. gözlerini kırpıştırarak tepedeki ağaçların yapraklarına baktı. küfürler savurarak koca canavarı biraz ilerletmeyi başardı ama bu sefer de engellerin en aşılmazıyla karşı karşıya geldi. İsterse orada geceleyecek bir yer bulabilirdi şoför Hannah'ya. derken Hannah Tardes'e vardı. uzak değil. Demek çok sıcak değildi. öyle mi? İyi. Hannah pırıl pırıl meydana bakarken gözleri yanıyordu. Sonunda Etchebar şatosunun yerini tarif etti. İspanya'nın bu yöresinde. Yolu şaşırmanıza olanak yok. Zaten o anda kahveci de çıkagelmişti. «Hayır. hayır.. Arabalar düzenli biçimde park etmiş değillerdi. yalnızca Oleron'a kadar gidiyordu.. Her birinin burnu başka yöne doğruydu. defalarca ısıtılmış bir sıvıydı. Bay Nicholai Hel'in evini. Yolun orta yerinde iki Bask kadını karşılıklı durmuş. suratsız. «Eh. şaşırırsınız tabii. Aralarında hızlı hızlı Bask'ça konuştular. ağızlarının birer ucundan konuşarak dedikodu ediyorlardı. Meğer ki sol 49 çatala girmeyesiniz. çünkü o yolun sonu Licq'e giderdi. çatala varınca sağdaki yola girilip Etchebar tepelerine varılacaktı. Kullanması güç bir araba olmalıydı bu araba. Adamın eli iki kere vitesin üstünden kaymış. «Ne. Ama siz zaten Licq'e gitmek istemiyorsunuz ki!» «Etchebar uzak mı demek istiyorum!» Zaten yorgun ve sinirleri gergin olan Hannah için.. Önce Tardes'in öbür ucuna gidilecek.» «Lichans ne kadar uzak peki?» Adam gene omuzlarını kaldırdı. Acaba Matmazel beklerken bir şey içmek ister miydi? Hannah kahve ısmarladı. Burada birkaç park etmiş arabadan başka hiçbir şey yoktu. Anlıyorsunuz. yöresel aksandı. «Hel mi dediniz?» diye sordu. bilseydim Bay Hel'i aradığınızı. Yo. Kahveci bu sızma işinden üzülmüş görün-düyse de. «Uzak mı?» «Pek uzak sayılmaz. Sürücüsü ter döküp. 48 Alman plakalı kocaman bir kamyon. Bu ilk engel.. Tek parmağıyla beresinin kenarından saçlarım kaşıyordu. o fıçı bacaklarının üzerinde dikilip. Abense-de Haut'dan sonra iki kilometre falan vardır. Orta yaşlı. Ama tüm ağırlığına karşın gene de sızdırıyordu kap. Herhalde Bay Hel'i sormaya gidiyordu. Hannah Stern ne bu görünümün esprisini. değil mi?» Oyun oynayanlar masadan kalkmış. kirli egsoz dumanları çıkararak ve köşeyi on santimle ıskalayarak meydana girdi. Hannah'mn bacağına değmişti. Yeni bir araba.. adam bu adı daha önce duyduğunu hiç hatırlamıyordu. yeni bir ilgi. iyi. kız eğer sol çatala girerse kendini Licq'de bulurdu. Bask dilinde de vardı aynı ses. Bask'lara özgü üçgen suratı. Kahve çok koyu.. telaffuzu değiştiriyordu.

Tam başının üstünde.. radyo. Yorgunluğu umut duygularıyla birleşmeye başlamıştı. Bunu hafife alarak. Ama adam gözünü kahve fincanından ayırmıyor. Bütün bu tiyatronun yalnızca iki frank için sahnelendiğine inanası gelmiyordu. dar vadiler. Burada modern çağ tarihine bile «Beşinci Cumhuriyetin Gerçeği» diye ulusal uyuşturucu niteliğinde bir ad takılmıştı. Pirene inek51 leri gözüküyordu. parasını vermemişti. Maldan da. . Bütün mesele Etchebar şatosuna varmaktı. sonra güneşin zeminini yumuşattığı dar yoldan Bask tepelerine doğru tırmanmaya başlamıştı. otlayan koyunlar. «Hayır. Yürümeliydi yalnızca. Ağır sıcağın etkisiyle topraktan garip bir koku yükselmekteydi.Ama Licq'deki köprünün nasıl yapıldığının öyküsü de. Bir karışım. Derin derin içini çekip yoluna devam etti. Çevresinde görüp kokladıklarından yorgun düşen Hannah. Paranın kendisine olan bir tutkuydu bu. Yolun kenarlarında eski taş duvarlar üzerinde kertenkeleler yürüyordu. yüz frank kazanmanın zevki. Sonunda kahveci varılan yargıyı bildirdi. Yalnızca boşluk. espri gibi söylemeye çalışıyordu. nemli gözlerinde acıklı bakışlarla Hannah'ya baktı. Bazı şeyler aşktan daha önemliydi ne de olsa. Pişirmek için kullandığı gaza da para vermişti. «Evet. açıklama. Fransızların bu para tutkusuyla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Üstelik kahve fiyatının aslında bir frank olduğunu da bilmiyordu. Bir hayli tartışma. Yaban çiçeklerinin. Sonunda kahveci yaptığı gösterilerin bu kızdan iki frank koparmaya yetmeyeceğini anlayınca izin isteyip oradan ayrıldı. Yani gerçekten bu kahve için verecek iki frank parası yok muydu? Haydi bahşişten vazgeçtik. giderken az sonra döneceğini belirtti. İzin veremezdi. Ayaklarının ucuna baka baka.» Elindeki küçük defterden bir kâğıt yırttı. Ama şimdi bu ayrıntılara girmeyi canı istemiyordu. Çünkü biraz uzağında. tekrarlama yeraldı. Kızın cömertliği üzerinde bahse girmeye de hazırdı. Yumuşak gözlü. Küçük esnaf zihniyetine sahip bu Bask köylülerine göre. Ne? Demek bu turist kahveyi içmiş. bacaklarına kaymıyordu. çimenlerin. arkasında sırt çantası taşıyan bu kızın kolay dostluk kurmakla ünlü o sporcu genç turistlerden biri olduğu ve bu nedenle de az bahşiş vereceği kararma varılmıştı. Yirmi dakika sonra döndüğünde. Kumarbazlar bu yeni durumu aralarında iştiyakla tartışmaya başladılar. Sağa giden yol Etchebar tepelerine doğru dik şekilde tırmanıyordu.. Ondan önce de. televizyon ve devlet eğitiminin sonucu olarak tümüyle Fransızlaşmış bir halktı. Zaten araba kullanmayı da bilmiyordu. Zihni son on saatin yükünden kaçmak için bir tek noktaya yönelmek zorundaydı. dedi Hannah. hatırlamaya cesaret edemiyordu. onu mahvedebilecek görüntüler hazır beklemekteydi. Nicholai Hel'i görmekti. Hannah bir saati aşkın bir süredir yürüyordu. Mavi göğe yükselen karlı doruklar.» > Şortla gezen. Düşünmeye. Borçlarına sadık biriydi o. «Siz Bay Hel'in dostu musunuz?» diye sordu. Bazı kimseler gibi değildi. ilerde de karlı doruklar vardı. aptal görünüşlü hayvanlardı bunlar. o halde siz ödemeseniz bile Bay Hel ödeyecek demektir. Yalandı tabii bu. Hannah'ya. Sonunda kahveci ciğeri parçalanırcasma içini çekti. altta parıldayan Gave de Saison'u seyretmiş. çok yükseklerde. Ama Hannah bütün bunları nereden bilebilirdi? Bura halkı Bask adları taşımakla birlikte. Taştan yapılmış küçük evlerin ilerisinde. Gözleri artık Hannah'mn göğüslerine. Bu durumda onu Etchebar şatosuna götürecek biri bulunamamıştı. bir santim kaybetmenin acısı yanında solda sıfır kalırdı. Ama onun da arabası yoktu. başını eğmiş. üstüne bir şeyler yazıp ikiye katladı. ha? Bu iş yasal kovuşturmaya kadar gidebilirdi. arka odada karısıyla yaptığı görüşmeyi bitirmiş bulunuyordu.... Abense köprüsünden geçmiş. 50 Hannah öfkeyle gülme duygusu arasında bocalıyordu. Bir şatoya varabilse. Kahve için iki frankçığı da mı yoktu? Doğrusu bu bir prensip mesele-siydi. Nicholai Hel'e ulaşabilse. ağaçların arasından geniş beyaz bir duvar görünmekteydi. Yalnızca kumarbazların en yaşlısı gönüllüydü bu işe.» diye yalvardı Hannah. Kahveci kahveyi parayla satın almıştı. Yuvarlak tepeler. şu an ve şu yerin hemen ilerisinde. Ulu çam ağaçlarının gerisinde. Şato orası olacaktı. kanatlarını yaymış av arayan bir şahin uçuyordu.. gülerek. Kahveci ona içtiği kahvenin parasını hatırlatınca Hannah hiç Fransız parası olmadığını belirtti.» «Dinleyin. Eh. Çayırlarda. «Anlıyorum. ağzını bıçak açmıyordu. «Beni Etchebar şatosuna kadar arabayla götürebilecek kimse var mı?» Kahveciyle kumarbazlar arasında acele bir konferans başladı. Hannah içini çekip sırt çantasını omuzladı. ayak parmaklarına bakarak durmadan yürüyordu. ondan sonra da hiçbir şey yoktu. İki yılda bir lehimciye de para verip demlikleri onartıyordu. Düşünmemeliydi. kenarını tırnaklarıyla inceltti. gururdan da daha önemli oluyordu bazı yerde bir madenî para.» derken sesi oldukça soğuktu. rahatlıktan da. koyun pisliklerinin karışımı. Yol çatalına gelince durdu. «Lütfen bunu Bay Hel'e verin. Gerçek zenginlikten bile önemliydi.

Gölgelik iyice serindi. İlerledikçe ses azaldı. Kimi mermer üstüne yazılmış. öteki karşılık verdi. Bayonne'lu bir orospu olduğu. Gerçeğe sarılan eli gevşemeye yüz tutuyordu yavaş yavaş. Kararsız kalan Hannah. o kadarı da fazla. Kocaları onlara. iyi kullanılan bir sesi vardı kadının. Doğulu kadınların tipik tiz konuşmasına hiç benzemiyordu. «Yürüyüş mü yapıyorsunuz?» diye sordu. Hannah. İki yandan teraslara çıkan mermer merdivenlerin dibine gelince hangi tarafa yürümesi gerektiğine karar veremeyerek durakladı. . Nereye gidiyordu bu bacakları açık kız? Şatoya mı? Başka nereye olabilirdi ki? Şatoyu o yabancı satın aldığından beri olmadık tipler gelip gitmeye başlamıştı zaten. Bir yandan saygıyla eğilirken neredeyse dengesini kaybediyordu. Ama gene de bu yörelerde yabancı sayılırdı. Ama soluğunu içine çekerek «Oui» dediği için kelimenin kazandığı anlam evetten başka her şeye benzedi. ambarda falan. yaşlı adam ona eliyle işaret etti. «Evet.» diye açıkladı. Ama hiçbir zaman da ayık olmazdı.» dedi. Olacağı bu! İki kadının yanına bir üçüncüsü yaklaştı. bayan.» «Çok iyi. Hannah demir kapının önünde durdu. Korkudan donmuş olan duyguları umutsuzlukla erimiş. yıllar boyu yağmurun rüzgârın hırpaladığı taşlara..Alçak bir duvarın üzerinden dedikodu yapmakta olan iki köylü kadın sözlerini kesip yabancı kıza merak ve güvensizlikle baktılar. Saatta bir içtiği kırmızı şarap iş gününü virgülle ayırır.» Biri öbürüne bir dirsek attı. Daha sonra adam ona biraz beklemesini söyleyip ağaçlı yoldan uzaklaştı. Bask bile değil! Acaba Protestan mı? Yok canım. Hannah Stern. kocaya bu yüz verir! Herhalde samanlıkta. Hannah gözlerini siperleyerek güneşli terasa baktı.» diye karşılık verdiler. «Günaydın. kıvrılan ağaçlı bir yolun uçundaydı. Hannah yürüdükçe onun makasının «klip-klip-klip» seslerini duyabiliyordu. Yumuşak. Tersini söylemek olanaksızdı.» Güneş tam arkasından geldiği için kadının yüz çizgileri görünmüyordu. Yanından geçerken Hannah onun yarı sarhoş olduğunu fark etti.» dedi. yol üstündeki küçük kapıları denemeyi düşünürken bir sesin arkasından şarkı söyler gibi seslendiğini duydu. Tek bildiğimiz. biraz da bulamklaştırırdı. «Günaydın.» Hepsi gülümsüyorlardı. «Evet. Şatoya taşmalı on dört yıldan fazla olmamıştı. kendi soyadını mezarlıkta en az bir düzine taşın üzerinde okuyabilecek durumdaydı. Kızkardeş durumu öğrenir. Ama giysileriyle davranışı Uzakdoğulu izlenimi yaratıyordu.. kimi uy52 durma taşlara. «Size yardımcı olabilir miyim?» diye seslendi. İçlerinden biri. Yalnızca kızkardeşinin kocasıyla yatan zavallı bir orospu. İşten de hiç kaçmmazdı. fakat onunla birlikte eve yürümedi.» «Yukarı gelin. Hep öyle olur zaten. «Ben Bay Hel'i arıyorum. Eniştesi de sarhoş oldukça onun başına belâ olur! Sonra günün birinde kızkardeş iş göremeyecek kadar gebeyken. Görünürlerde kimse yoktu. doğru. Hannah ürperdi. Sıcakta bu kadar uzun yürümekten başı dönüyordu. Bu kadar açık îrnada bulunmak cesaret işiydi. «Merhaba adım Hannah Stern. «Matmazel?» Hemen kapıya döndü. Kapıyı çalmak veya vurmak için bir kolaylık da yoktu. kıyılardaki gelgit gibi sesler çıkarıyordu. bunu evden atar! O zaman nereye gider peki? Bayonne'da orospuluk eder işte. Dönüp bazı bitkileri budama işine devam etti. Şu hale bakm. Kötü adam değildi aslında Bay Hel. Aslında Pierre hiçbir zaman sarhoş olmazdı. Bir tek sesi dışında. İnsan göğüsünü bağlamadan dolaşırsa sonunda olacağı budur zaten. Bahçıvan. Bayanlar. Bask özgürlük eylemine adanmış olanların onu çok beğendiklerini de söylüyorlardı. «Hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Hannah tam önlerinden geçerken başını kaldırıp üç kadını gördü. tekrar donup tekrar erimişti. Bacaklarını gösteren kızın kim olduğunu sordu. Haspa göğüslerini bile bağlamamış! Erkeklerin kendisine bakmasını istiyor besbelli! Dikkat etmezse yakında soyadsız bir çocuk bulacak kucağında! Kim alır onu ondan sonra? Olsa olsa kızkardeşinin evinde yerleri silerek yaşar gider. Çalışırken acele etmezdi. Bask'lara özgü bir gülümsemeyle. Yola sarkan dalların yaprakları arasından yürürken yukarlarda ısrarlı bir rüzgâr yüksek dallan sallıyor. Yukardan bir kadın sesi. Şato yüz metre kadar geride. Pierre yolu gösterdi. Doğru. Mavi iş tulumu giymiş yaşlı bir bahçıvan 53 kapının öbür yanından kendisine bakıyordu. Bir dakika kadar sonra Hannah ilerideki bir demir kapının menteşelerinin gıcırdadığım duydu. Gün boyu muntazam aralıklarla içtiği on iki bardak kırmızı şarap onu bu iki aşırı uçtan da korurdu. Vaktiniz olduğu için şanslısınız. Oysa köyün doksan üç kişilik nüfusuna dahil herkes.

Kadın onun karşısına otururken gülümsedi. Orta yerdeki masanın üzerinde çay takımları hazırlanmış bekliyordu. Ama ya bu akşam ya da yarın sabah dönmesini bekliyorum. Kapalı yakalı Çin modeli yeşil elbisesi. «Üzgünüm. Garip şey. Amcam arkadaşıydı. Sizde Hannah ne demek? Belki çoğu Batı adları gibi bunun da anlamı yoktur. rahatlıyormuş gibi bir duygu verdi. Servisi yapmak bu kadının iyiliğini. Çok da garip..» dedi.» diye mırıldandığından bu yana yalnızca birkaç saat mi geçmişti? Yüksek sesle. İyi olur.. Kendi kendine.» dedi. Yemekler öyle bir biçimde hazırlanıyordu ki servisi ev sahibesinin yapması en doğal şey oluyordu. ağaçlı yoldan şatoya doğru yürürken serin gölgeliğin etkisiyle titremesiydi. bindiği arabaların sürücülerinin çapkın konuşmaları. Tam çay zamanı gelmeniz ne hoş oldu. Her yanda ders kitapları. üzerindeki altın yaprak desenlerini.» Cam kapılardan güneşli bir salona girdiler. Biçimleri Uzakdoğulu gibi olmakla birlikte renkleri elâ üstüne altın benekli gibiydi. Afrikalılar'a özgü dik göğüslerini. Tardest'deki çayhane sahibinin tutumu. Ağzıyla burnu ise beyaz ırkın tipik örnekleriydi. Bir yaz günüydü. Bu durumda senin de bir banyo yapmana. «Çayına ne koyarsın?» diye sordu. Davranışı Hannah'ya korunuyormuş. zarif ve kontrollü. «Ben. çaydanlıktan çıkan buharlar da bir sıcaklık duygusu katıyordu. ayağında botlarıyla! Roma havaalanında kan gölünün içinde otura ı ihtiyarın yanından geçerken aptal gibi. Başka bir dünya. Bu oda havaalanlarında gençlerin vurulduğu dünyanın bir parçası olmazdı. Louis XV mobilyalarla doğu eşyalarını birleştiren bu odada duvar aynaları mesafeleri büyültüyor. O sevgili mağaralarına inip duruyor. Etchebar'a kadar o uzun yürüyüş.» «Demek buradan geçerken uğradınız. diye düşündü. bu zarif Doğulu kadının iki adım çekilip yerleştirdiği çiçeklere bakışını. Güzel kadın bir şey söylemiş. çiçek anlamına geliyor. Hannah bu şatoda kalacağı birkaç gün boyunca hizmetkâr diye bir şey görmeyecek.. Kadm gülerek. «Ben şu çiçekleri yerleştirirken çayları fincanlara koyar mıydm acaba?» Küçük kapılardan dolan güneş ışığını. Haki şortu. sonra yaklaşıp bir iki yerini düzeltisini izlerken Hannah zihnini karıştıran dalgalar arasında demirleyecek bir yer aramanın çaresizliğini duyuyor. Tam onlar içeriye girerken salonun öbür ucundaki kapıda tık diye bir ses duyuldu. Hannah kafası meşgul olduğu için ne dediğini anlayamamıştı. ben miyim? Bu düşünceleri düşünen gerçekten ben miyim? Ben mi? Ben mi?» Şimdi de. Limoge fincanlara çay koyan gerçekten kendisi miydi? Hem de bu uygunsuz kılıkta. biraz karışık bir durum. duvarların mavisini. ben miyim?» diye sormuştu.» dedi kadın. Siz Nicholai'nin arkadaşı mısınız?» «Pek sayılmaz. Gümüş çaydanlıktan Limoge fincanlara çayı doldururken Hannah gerçeğe dönmekten ötürü başının döndüğünü hissetti. biçimli kalçalarını belli ediyordu. . Bayılacağından korkmaya başladı. Hannah kadının sakin güzelliğine hayran olmadan edemedi. varlıklarını hep böyle kapanan kapılardan. peşten konuşması düzgündü. Gözleri iyilik ve neşe karışımı bir ifade taşıyordu. Japonca'da Hana.» dedi kadın. Hemen hemen sizinkiyle aynı. «Üzgünüm. «Biliyorum. Gözleri sakin ve içtendi. «Sırt çantanı şu köşeye bırak. deyiverdi. Hannah. Çevredeki eşyalara öyle uzun süre bakmıştı ki eşyalar büyüyüp küçülmeye başlamışlardı. «Sonra da çayımızı içeriz. O zaman da böyle nerede olduğunu kim olduğunu bilemez duruma düşmüştü. Sıkıntıdan bunalmıştı. Sesi kültürlü. «Birkaç gündür dağlarda. Son birkaç saatte inanılmaya55 cak kadar çok şey olmuştu. Her şey bir gün içinde olmuştu.. Hannah bu kadının hangi ırktan olduğunu kestiremiyordu. uyuyup dinlenmene vakit kalıyor.54 «Uğurlu dedikleri bir durumla karşı karşıyayız.» dedi. «Ben. İnsanı şaşkına çeviren bir merak. hepsinin içinde en çok iz bırakan anı. Çok düşüncelisiniz. Şu masaya oturmuş. değil mi?» Sıcak bir banyoyla serin çarşaflan düşünmek Hannah için öyle 56 büyük bir zevkti ki! Kadın gülümseyip sandalyesini masaya biraz daha yaklaştırdı. «Nicholai'nin burada olmaması yazık diyordum. Birlikte terasın taşları üzerinden eve açılan dört küçük kapıya doğru yürürken kadın az önce kesmiş olduğu çiçeklerden en güzel goncayı seçerek çok doğal bir hareketle Hannah'ya uzattı «Önce bunları suya koymam gerek. holden gelen sessiz ayak seslerinden hissedip duracaktı. defterler duruyordu. Havaalanındaki korkunç olaylar.» Fransızlar gibi el sıkıştılar. Pau'ya doğru o rüya gibi uçuş. «Benim adım da Hana. ilgililiğini ifade etmesini de kolaylaştıran bir fırsat oluyordu. yorgunluk onu durmadan denizin açıklarına sürüklüyormuş gibi hissediyordu. Hiç neden yokken aklına küçükken basma gelen benzer bir olay geldi. odayı olduğundan çok daha büyük gösteriyor. ama cildi sütlü kahve rengin-deydi. Hareketleri Doğulu.

» dedi. sana adres vermek için izin istemişti. Herhalde Fransızca'sında da biraz aksan olmalıydı ama Hannah'mn yabancı kulağı bunu fark edemezdi. Diamond bayan Swiven'in önü sıra On Altıncı Kat'm beyaz çalışma salonuna ilerledi. «Asa Stern'in birinci kuşak ilişkileriyle ilgili tarama hazır efendim. «Ben bazılarının 'Kozmopolitan' diye nazik bir deyimle ifade ettiği. Süt mü alırsın?» «Efendim?» «Çayına süt ister misin?» diye gülümsedi Hana. onları belleğinden uzaklara sürüklemeye başlamıştı. Yazdın mı?» «Evet efendim. O bana ne kadarını istiyorsa o kadarını söyler. Bay Hel'i görmem şart!» «Biliyorum canım. yanakları gözyaşlarmdan sırılsıklamdı. «Ben Nicho-lai'nin karısı değilim. «Sebebi yalnızca. Onu tanıma şansına erişemedim.» «Ah.» Hana hafifçe güldü. Gerekli hazırlıkları yapacaktı orada. daha şimdiden kötü anıları yumuşatmaya. sonra o tatlı. Çayın içine atılan ilâç her neyse. Üç buçuk frank karşılığında senin konuk gelmeni kazanmış olduk!» Gülerek faturayı kenara bıraktı. Çok iyi bir alışveriş yapmış sayılırız. uzanıp sıcak. «Bana karşı çok iyi davrandınız. bu son soruyu İngilizce olarak sormuştu. Muavini.» «Size anlatmam gerek.. Kızlardan biri onunla ilgilenir. Tardets'daki çayhane sahibi telefon edip. Bayan Hel?» «Lütfen bana Hana de.» dedi.» dedi. bir frank da içtiği kahve için. bir de Arabi. ben unutacağım diye korkuyordum. Evet.» dedi. kendini küçük bir çocuk gibi hissediyordu. «Küçük Hanım? Belki farkında değilsin ama ağlıyorsun sen. Diamond konferans masasının başındaki döner koltuğa otururken.» Haklı bir gurur duyduğu belliydi. bu sabah arkadaşlarım. Cariyesiyim. bu Fransızlar! Bir frank telefon için. alçak sesiyle güldü..» Ana Hana elini havaya kaldırıp onu susturdu. daha rahat ederim. «Bir fatura bu. İçtenlikle. «Zaten sürprizlerden hiç hoşlanmaz. Sonra ikinci bir telefon senin Abence-de-Haut'dan geçtiğini bildirdi. Üzerine de bir buçuk frank bahşiş eklemiş. 57 bir üçüncüsü Lichans'a vardığım haber verdi. .«Efendim?» Hannah düşüncelerinin böyle açıkça anlaşılmasından utanmıştı. Nicholai evde çok az İngilizce konuşur. Birden aklına geldi. «Konuk mu bekliyordunuz. Hannah da İngilizce cevap verdi. «Şimdi geliyor veriler. Çantanı burada bırak. İçine seni dinle-direcek bir şey attım. «İki fincan konmuştu. «Starr'ı. bayan Hel. Ah.. «.» dedi.» diye konuşuyordu bir yandan.» diye açıkladı.» Bunu tam Amerikan aksanıyla söylemişti. İngilizce konuşuruz.» dedi. Şişko'dan duygusal ilişkilere ait bir listeyi söküp alabilecek kişilerin sayısı onu asla geçmezdi. «İngilizce konuşsak daha mı rahat edersin?» Kadın Fransızca'dan vazgeçmiş. Aman Tanrım! Ne zamandan beri ağlıyordu acaba? «Özür dilerim. «Şu ekrana ver bakalım. İyi öyleyse. «Nicholai burada çok iyi korunur. var yoktu. «Efendim?» Hannah şaşkınlıkla elini yanağına götürdü.. «Zaten Amerikalı olduğunu tahmin etmiştim.» dedi.» Bayan Svviven hemen kendi hücresine çekildi.. Ama içine yeni yayılmaya başlayan huzurun da farkındaydı.» 58 • WASHİNGTON Asansörün kapılan açıldı. «Evet. ve hepsini ben haber verdikten on dakika sonra hazır istiyorum. «Her şeyi Nicholai geldiği zaman ona anlatırsın. İngilizler gibi abartmalı telâffuz ediyordu sözleri. diğerlerinin ise kısaca melez deyip geçtiği tiplerdenim. Annem Japon'du. biliyorum. kuru elini Hannah'nm koluna dayadı. Sonra sana odanı gösteririm. demek o kadar bırakacağını tahmin ediyormuş. Evet. Hana notu açıp göz gezdirdi. Babam herhalde çapkın bir Amerikan askeri olmalı. «Bana Hana da lütfen. Size verilecek bir notum var.. Hana hafifçe güldü. dinlenirsin. seni bekliyordum. «Çok da açık seçik yazılmış.» Hannah cebinden kahvecinin notunu çıkarıp uzattı. Şimdi çayını bitir.. Başyardımcı bu arada konsolun başındaki sandalyesinden ayağa kalktı.» Oysa aksanı ancak fark edilebilecek kadar.» dedi. iyi ki aklıma geldi..» Hannah güzel kadının peşi sıra holün mermer merdivenlerinden üst kata çıkarken hâlâ burnunu çekiyor. Orada banyo yapar. Nicholai'yi gördüğün zaman da kendini taptaze ve çok güzel hissedersin.

Kaba ayrıntı da istedim. Bir saniyede ayarlarım. aşkla nefreti.» 59 .» Bilgisayarların sistemik yetersizliklerinin en başında. dostukla parazitliği ayıramamak gelirdi. Başyardımcı Şişko'nun 180'lik hata yaptığını tahmin etme olanağını buluyordu. Liste yüzde yüz seksen ters durumda. İkisi de «H» ile başlayan kişilerdi bunlar.» «Sen bir dahîsin. Bu durumda duygular ölçeğine göre çıkarılan bir listenin karışık gelme olasılığı yüzde elliydi.«Geliyor. Başyardımcı bu tehlikeyi görmüş. Diamond. sevgiyle şantajı. Llewellyn. «Hayır efendim. Sonuçta Asa Stern'in Himm-ler'e hayran olduğu. ilk çıkan isim listesine Maurice Herzog'la Heinrich Himmler'in adlarını eklemişti. Herzog'dan ise nefret ettiği çıkınca. Kimlikleri bilelim diye. Her isimle ilgili birkaç söz. «Gelen çıplak isim listesi değildir inşallah. Ayy! Bir saniye efendim.» dedi.

onların emri altındaki Avrupalı ajanlara ise kırmızıyla sarı karışımı kart çıkması gerektiğinden. Ya Ana Şirket ya da onun kontrolünde olan hükümet ve kuruluşlar açısından tabii. CIA bir işi yüzüne gözüne bulaştırdığında bunu dört başı mamur yapıyordu doğrusu! «Nicholai Hel. Başyardımcı en yumuşak sesiyle. FİLOZOF. ÖLÜ 1956 PARANTEZ DOĞAL NEDENLER..» «Şey. Biliyorum.. BİLİMCİ.. KIRMIZI KART. Karşısında gece olduğu için ışıklandırılmış Washington anıtı duruyor. gözlerini kapatmıştı. STERN. İlk ilke.» Renk kodu sisteminde eflâtun kartlar Ana Şirket açısından başa çıkılması en güç. Yakınındaki bulvardan geçen otomobillerin farları seçiliyordu. Bunun bir tek . Ama daha ilk adımda Şişko'nun soyut konulardaki yeteneksizliği. STERN.... ÖĞRENCİ. Bu yüzden bazı can sıkıcı hatalar da yer almıştı. BEYAZ KART. Ulu Tanrım!» dedi.. S. kişinin yaşamını ve yaptıklarını bir bakışta belirtecek renkler seçilmesi düşünülmüştü. değil mi?» Adam özür dileme tonuyla konuşuyordu. KAUFMANN. Yanlışlıkların en belâlısı. Afrika milliyetçileriyle Amerikalı siyah eylemciler konusunda ortaya çıkıyordu... «Gelecek verileri şaşılacak kadar cılız bulacaksın.. Ama bir adım daha atılıp girift sorunlara gelindiğinde renk kod-lamasmın değeri de eleştirilere konu olmaya başlamıştı.. sağı tutan aşırı muhafazakârlara da toz mavisi kart veriliyordu... sonradan bu gibilerin zarar verme kat sayısı Şişko tarafından hesaplanmış. Sorunun kökeni. «Cılız mı efendim? Eflâtun kartlı biri ama!» «Bu eflâtun kartta öyle olacak. Hükümetlere baskı yaparak bunları kontrol altında tutma olanağı da yoktu. Şişko'ya kendi renk kodunu kendi ayarlama hakkının tammasıydı. derhal onlara da herkes gibi beyaz kart verilmeye başlanmıştı... Çünkü Şişko'nun görüşüne göre böylelerinin uyguladığı taktikler. AMATÖR ATLET. Diğer kişilerin hepsi Standard beyaz kartla belirleniyordu. Eski çağlarda kötü haber veren habercilerin başının kesildiğini hatırlamış gibi bir hali vardı.. güttükleri felsefe ve alabildikleri sonuçlar birbirinden pek farklı olmuyordu. HEL. sistemin değerini azaltıvermişti... PEMBE KART.. DAVİD İLİŞKİ EŞİT OĞLU.. Burada ırk mantığı güden bilgisayar. O zaman bu kişiler Kuzey İrlanda'yı tutanlarla karışıyordu. sağcı politikacı ve eylemcilere mavi kart. Sesi tekdüze çıkarıyordu.. «Aman. MOİSHE İLİŞKİ EŞİT ARKADAŞ.. en tehlikeli adamları gösterirdi..» diye mırıldandı. yalnızca Ana Şirket açısından potansiyel tehlike veya gerçek tehlike sayılan kişilere renk kodu uygulanmasıydı. Başlangıçta renk kodu Şişko'ya programlanırken. bu adamlara siyah kart çıkarmıştı. Herhalde Hel.. sonunda turuncu karta kalıyorlardı.. «DUR!» diye emretti Diamond... sola yatkınlara pembe kart. İLİŞKİ EŞİT ARKADAŞ. NİCHOLAİ ALEXANDROVİTCH İLİŞKİ EŞİT ARKADAŞ. Bu da en basit şekliyle yapılmaktaydı. ARAŞTIRMACI. ilk veriler IBM'den dökülmeye başlamıştı bile..L. parça başına iş kabul eden ajanlar. Örneğin komünist ajanları ayırırken Çinli olanlara sarı kart çıkıyor. kişinin eğilimleriyle kodunun rengi arasında bir ilişki bu-lunmasıydı. Tabii belirli ilkeler doğrultusunda. JUDİTH İLİŞKİ EŞİT KARISI.» diye mırıldandı Diamond.. Her iki taraf hesabına da adam öldürürlerdi. «Biliyorum.. Diamond koltuğunda arkasına yaslanmış. İkinci bir sorun da Şişkonun güttüğü akılsız mantığın sonucuydu... Solcu kışkırtıcı ve teröristlere kırmızı kart. Bunlar kendi milliyetçi ya da ideolojik kam ve yargılarına göre hareket etmeyen. tam aynı yerden geçen otomobiller. ÖLDÜRÜLMÜŞ 1972 PARANTEZ MÜNİH OLİMPİYATLARI.. 60 «Evet.Başyardımcı dalgın dalgın başını salladı. SİYASAL EYLEMCİ. Her akşam tam bu saatte.. Şişko'nun lan Paisley mutlaka Arnavuttur diye tutturup bunda direnmesi işte bu hataların sonuçlarından biriydi. ÖLÜ 1958 PARANTEZ DOĞAL NEDENLER. ROTHMANN..... «Bu Nicholai Hel eflâtun kartlı biri efendim. Örneğin IRA'61 yi aktif olarak destekleyenlere Ulster savunma örgütlerini destekleyenlere rastgele yeşil ve turuncu kart çıkmaya başlamıştı.... EMEKLİ.. «Dondur onu!» Başyardımcı bu sözü izleyecek verilere kendi ekranında bir göz attı. Nicholai Alexandrovitch üzerine komple bilgi isteyeceksiniz. ŞAİR. yani siyasal iktidarsızlık belirtisi. İkinci ilke. katiller grubuydu. dedi.» Diamond ayağa kalkıp büyük pencereye doğru yürüdü. BEYAZ KART. Bir ara adanmış liberallere de İngiltere'deki sembolize uyarak sarı kart verilmişti ama. Beyaz kart. Aylar boyunca bu eylemciler ne Ana Şirketin ne de onun kontrolündeki hükümet organlarının müdahalesiyle yüzyüze gelmeksizin eylemlerini rahatça sürdürebilmişlerdi.

efendim?» «Evet!» Kısa bir duraklamadan sonra ekledi. Meraklanmıştı. Bunu çocuğa bu gece açması gerekiyordu. Bu Nicholai Hel'in yaşı için kırk yedi'-den elli ikiye kadar rakam geliyor. Ama gene de ne varsa bilmek zorundayız. Fransız ve Kosta Ricali. Generalin dikkati aslında oyunda değildi.. Uzanıp taşlardan birini eline aldı.. Elinde Fransız ve Kosta Rica pasaportları var. doğum yeri ve kültürel yetiştirilişiyle ilgili. yemek için ateş yakmaya hazırlanıyorlardı. Diğer milliyetler ise genetik kökenleri.nedeni vardı. herhalde!» «Ne bakımdan. «Yani. Kentin sokak lambaları yakılıyordu. o da siyah kart üstüne basılı siyah yazıların okunmasmdaki güçlüktü. buradan Çin'in sıcak iç bölgelerine doğru ilerliyordu. iki yan hesabına da çalışanlara. Köşede oturan mektupçu.. Kişikava-san bu genç çocuğun kesinlikle Japonya'ya gönderilmesi gerektiği kanısındaydı. Oyunun tadı kaçardı şimdi söylerse. Alman. Japon.» demekle yetindi. Ne oluyor anlayamıyorum efendim. doğal olarak mor kart çıkmalıydı. efendim!!!» «Son ikisi taşıdığı pasaportlar yüzünden. Ama hemen şimdi değil. Solun ajanları hâlâ kırmızı ve pembe kartlarla. Şişko durmadan bir veri. efendim?» «Bilmiyorum! Sen taramayı sürdür. General Kişikava Takaşi önündeki Go ke oyunuyla meşguldü. efendim. Oyun şu anda 176'ncı hamleye gelmişti.» dedi. Sonunda. fırçasını mürekkebe dikkatsizce batırıyor. Kendisine bir aşk mektubu yazdıran şu okuma yazma bilmez kız elbette eserine kusur bulabilecek durumda değildi. masasının başındaki koltuğa kendini bıraktı. duyulan büyük üzüntülere karşın. her evde pişen binlerce yemeğin kokusuyla doluydu.» «Emin misiniz. «Ne bulursan çıkar ortaya. Birkaç dakika sessiz geçti. Hele mantık çizgisi üzerindeki direnişi. «Şeyy. «Aaa. önlenebilecek şey değildi. Ayrıca dikkat edilecek nokta.» Başyardımcı bir sonraki verilere gözattı. o güne kadar hangi düzeye getirilmişse..» «Peki asıl milliyeti ne?» Bay Diamond pencereden dışarı bakmayı sürdürüyordu. bir düzelme temposuna girdi. efendim doğum yeri olarak üç yer gözüküyor. Hele şuna bakın! Milliyeti konusunda elimizde altı tane seçenek var: Rus. onun hakkında bazı şeyler biliyorum. Şişko'nun eflâtun kartları yalnızca adam öldürme yolunu seçen eylemcilere vermesiydi. Çoğu birbirinin tersi olan bilgiler olacak. oldukça eminim! 63 000 ŞANGHAY: 193? Her yıl bu mevsimde olduğu gibi serin akşam rüzgârları denizden kente doğru esiyor. Kosta Rica diyor gerçekten. Sonucun ne olacağı da yavaş yavaş kendini belli ediyordu artık. gene de renk kodundan vazgeçme zorunluluğu doğmuştu. işini çabuk bitirmek için acele ediyordu. «Taramaya devam et.» Başyardımcının bu sözü soru sorar gibiydi ama ölçüyü kaçırmak istemiyor. Şişko'ya bildiği şeyi unutturmak. o düzeyde kaldı. Kentin Fransız kesiminde. Çinli. Bu durumda. Diamond birkaç saniye cevap vermedi. «Evet.» «Başüstüne efendim. Olduğu yerde dönüp yürüdü. Generalin gözleri karşısında oturan rakibindeydi. bunlara eflâtun kart vermeye başlamıştı. Amerikalı vergi mükelleflerinin milyonlarca doları bu işe harcanmış olduğu halde! Bu sefer yeni bir sorun çıkmıştı ortaya. «Hiçbir şey. Pantolonlarının paçalarını çekip iple bağlamış kadınlar taşları yeniden dizip ocaklarını düzeltiyor.» «Bizde bu şans varken. Şu anda Fransa'da oturuyor. Rakip soluk sarı oyun tahtasının üzerindeki siyah ve beyaz taşlara dikkatle bakıyordu. ona yeni bilgi vermekten çok daha zordu. kıvrık sokaklar. bir düzelme. Eksik olacak. VVhangpoo ve Soochow burunlarındaki yüzen evlerin hepsinde ışıklar yanmıştı. kripto-faşistler mavi kartla. Belleği ebedi idi Şişko'nun. Nehrin suyu çekildiğinden evlerin dibi sarı çamurlara değmekteydi artık. Ama şişko siyahların kartlarında ortaya çıkan sorunu unutamadığı için mor rengi kendiliğinden biraz açmış. Güneş Fransız kesiminin gerisinde. ortaparmağmm ucuyla işaret parmağının tırnağı arasında hafifçe tuttu. Ya da son zamana kadar öyleydi. Böylece renk kodu da. 62 Başyardımcı başını kaldırıp soru sorar gibi baktı. Evlerine geç kalmış birkaç kişi Hırsız Tavuk köprüsü üzerinden hızlı adımlarla geçmekteydiler. bir veri. Joffre Bulvarı üzerindeki büyük evin verandaya açılan kapılarından perdelerin dışarıya doğru uçtuğu görülüyordu. En temel bilgilerde bile ona kaydedilmiş veriler birbirini tutmuyor. Her iki taraf arasında fark gütmeksizin. Bu da büyük bir haksızlık olurdu.» «Bu adamla ilgili bir şeyler biliyorsunuz galiba. Gene de aşırı merak göstermeyecek kadar akıllıydı. Netlikten uzak olacak.» «Şanghay. çünkü ilk defa olarak delikanlı oyunu kazanıyordu. Daracık. Üstelik mektupçu ona «Şaşmak Bilmez On Altı Formül» ünden . Çin'in içlerine doğru çekilip batmıştı.» «Demek bu Nicholai Hel'in bu işe bulaştığı kamsındasınız. Amerikalı lejyonerler toz mavisi kartla belirleniyordu. tedbirli konuşuyordu.

Çünkü Kontes. üstten bakan Almanlar fırsatçı Amerikalılar hep gitmişlerdi. General Kişikava. Rusya'dan Çin'e göçüp aç kalan. Benzerlikleri ve ayrılıkları açısından. Annenin gözlerinde mizah. canlı ve tam dozunda bir çapkınlık düzeyinde tutmayı başarırdı. Ama buna da kimseyi inandıramı-yorlardı.birine uygun mektup yazıyordu. İngilizlerin oyunu kaybettikleri zaman kendilerini kurtarmak için kullandıkları sportmenlik. Fiziksel güzelliğinden her zaman rahatsız olan Nicholai. Kontesin toplumunda başka kadınlara pek yer yoktu. çocuğunkinde zekâ vardı. Gerçi Generalin Doğululara özgü düşünceleri bu konunun pek üzerinde durmuyordu ama.. Kendi yeteneği ve sertliğiyle kazanabileceği oyunlardan zevk alıyordu daha çok. bu niteliklerden ikisinin aynı erkekte bulunmasına pek ender rastlanması. kızıl olmadıkları için. Annenin gözlerinde pırıldayan ışıklar. Ama annesinin ve çocuğun kişilikleri arasındaki farklılık gözlerin hareketinde. annesinin geniş alnı. Doymak bilmez Fransızlar. Üstelik duygusal sertliği öylesine güçlüydü ki. her zaman kazanıyordu. Annede «koket» görünen bakışlar. daha az Hun adına benzeyen yeni bir isim almışlardı. sıkıcı ve uçarı bulurdu. Petersburg'daki eski forsunu kullandı. Fazla yeşil gözlerindeki soğuklukla 65 ağzının ifadesindeki ciddilik. Çünkü ingiliz işadamları artık buralardan kaçmışlardı. Kontesin hayattaki en büyük dertlerinden biri de. Protestan olan bu aile İngiltere'ye göçmüştü. yüzündeki anlamı fazla yumuşamaktan. Annenin bakışı baştan çıkarıcı. Saygın ticarî kuruluşların ve büyük otelle64 rin bulunduğu The Bund Caddesi karanlık ve sessizdi. Aslında takım oyunlarını pek sevmiyordu. Go tahtasının öbür yanında oturan çocuğun.. Buna karşılık uluslararası toplumun bu itilen kadınları da asla Kontes'le birarada görülmek istemediklerini ilân edip. İstediği için değil ama hakkı olduğu için. nüktedan olmaktı. Şanghay. Belo-rosskiya'dan geldikleri için değil ama. Batı ölçülerine göre Nicholai hiç de on beş yaşında gibi göstermiyordu. zarif bir biçimde kaybetmenin rahatlığına tercih ederdi. çocuk herkesi kendinden uzaklaştırmak için kullanıyordu. mücevher irislerin kararmasında ve kristalleşmesinde kendini gösteriyordu. Slav ırkına özgü o geniş burun delikleri yoktu bu burunda. Önce klasik jiujitsü öğrenmiş. dudak bükmeler. dünya durumu hakkındaki yorumlarını sayıp dökmüyordu. kocalarının ve nişanlılarının da bu dürüst kararlarına katılmasını istediler. 1922 yılında insanı şaşırtacak kadar çok bavul ve eşyası olmasına karşın.. çocuğunkiler ise soğuktu. annesine ne kadar inanılmaz derecede benzediğini düşünmekteydi. Bu oyunu hırçın denecek kadar sert oynuyordu. Alexandra Ivanovna da hemen hemen her zaman kazanırdı. çıkık elmacık kemikleri. zarif burnu vardı. çocuk ise tedirgin ediyordu. çok lüks bir hayat sü-rebilemesiydi. hele üçünün birarada asla bulun-mamasıydı. bakışların türünde. ateşli. damarlarında tek damla Slav kanı taşımayan bir Rus soylusuydu. çocukta «küstah» görünüyordu. hilekâr İngilizler. erkeksilikten uzaklaşmaktan koruyordu. Bu kadınların gözünde. çevresine her zaman en nefis erkekleri toplayabil-mesiydi. geçinebilecek tek kuruşu yoktu. . Bu olaylardan birincisi. The Bund Caddesinin en şık binası olan ve afyon ticareti gelirleriyle yaptırılan Sosson House de artık İşgal Kuvvetlerinin merkez binası haline getirilmişti.. İri. Kuzey Çin Günlük Haber gazetesi artık onların dedikodularını basmıyor. Karşısındaki. Kazanmayı istediği için. zengin. kendini bir çiftenin namlusundan içeri bakıyormuş gibi hissetmiyordu. sonra uluslararası takıma girip. İngilizlere karşı «Rugby» oynamıştı. Bu durumda Şanghay'daki Beyaz Rus toplumu arasında liderliği sağlayabilmek için St. Anne gözlerini herkesi kendine hayran etmek için kullanırken. Kontes'in Şanghay'a meteliksiz gelmiş olmasına karşın. ellerindeki avuçlarındaki birkaç değerli şeyi satan. Nicholai de bencildi. Ama Kişikava'ya en ilginç gelen şey. Kendisi tek başına bir düzine erkeği bir salonda oyalayabilir. Sanki Alexandra Ivanovna bu çocuğu tek hücreliler gibi kendi başına dünyaya getirmişti. çocuğunkinde durgun ve içe saklıydı. İkincisi de. Alexandra Ivanovna bencildi. Bu ka66 dınlar türlü yöntemlerle. Kontes hemen çevresine toplumun en ilginç erkeklerini toplayarak bir hayranlar grubu yarattı. Alexandra Ivanovna'nm babasının adı Johann'dı. yaptıkları sosyal yardımları. ortada görülen iki olay arasında belli bir ilgi bulunduğuna dikkati çekmek istiyorlardı. Habsburg soyundan geliyordu. annelerinin kendilerine «güzellikten ve çekicilikten çok daha önemli» diye öğrettiği niteliklerden mahrum olan bu kadının. çukur ve Kontesin ailesine özgü cam yeşili renginde. kaş kaldırmalarla. Anne çekiyor. Beyaz Rus adını İngilizler takmıştı. Zaten kadının güçlü sosyal kişiliğini tanıyanlar. gecenin atmosferini nükteli. centilmenlik gibi kavramları iyi anlıyorsa da. Japonların kontrolü altındaydı. Fiziksel yönden gözler birbirinin eşiydi. çocuğun gözleriyle annesinin gözlerini karşılaştırmaktı. Delikanlıda da tıpkı annesinin çenesi. daha çok küçük yaşlardan hareketli ve sert sporlara yönelmişti. Bütün kadınları aptal. Alexandra Ivanovna'nın gözünde ilginç olmanın yolu. gene de kazanmanın sorumluluğunu. cezbediyor. bunu da pekâlâ yapabileceğinden emin olabilirlerdi. yakışıklı. sonra da geçinebilmek için vücutlarını satmaya başlayan zavallı Rus kadınlarıyla Kontes arasında pek bir fark yoktu. Çar sarayının olağanüstü bilmecelerinden biri olup. Soyadlarını da değiştirip. omuz silkmeler. Şanghay'a göçen Ruslara.

Çok iyi ata biner.Şanghay'daki hayatının üçüncü mevsiminde Alexandra Ivanov-na bütün dikkatini genç ve gururlu bir Prusyalıya vermiş gibi görünüyordu. eskrim yapardı. evin içinde iki çocuk bulundurmaya niyetim yok. geleneğe uyarak Kontes'e evlenme teklif etti. Tüm ırkdaşları gibi Kont Helmut von Keitel zum Hel. Kontes onu kendine uygun bir dekor diye nitelendirdi.» Kont 67 . kısa zamanda Kontesin gözbebeği ve oyuncağı oldu. Genç Kont von Keitel zum Hel. «Gerçi insanlar arasında yaygınlaşan eşitlik saçmalığını çürütebilmek için üstün bir çocuk yaratmayı her zaman istedim ama. Kontesten on yaş daha gençti. Bu gencin duygusallıkla gölgelenmemiş bir zekâya sahip olduğu belliydi. Bir seferinde Şanghay'a her zamankinden daha geç döndü ve o günden sonra da Şanghay'daki evin halkı arasına bir bebek karıştı. kontun iyi bir damızlık olduğuydu. Kontes hafifçe gülerek ona şu karşılığı verdi. Yazın yağışlı mevsimini iç kesimlerde. İlişkileri konusunda söylediği tek söz. dağlık bir yerdeki villasında geçirmek Kontes'in âdetiydi. Dikkati çekecek fiziksel güzelliği ve atletik nitelikleri vardı.

Koruma ve öldürme eylemleri dilencilerden politikacılara kadar herkesi kapsardı. Ama o andaki öğretmen kendisine bu tür matematiğin uygulama alanında veya ticarette kullanılabilecek bir bilim dalı olmadığını iyice anlattığı zaman. göbekli işbirlikçileri de tanıdı Nicholai.. Çocuğun soyut matematiği sevdiği ve bu konuda yetenekli olduğu ortaya çıkınca annesi hiç sevinmedi. İngilizce de katıldı. Bunlar Avrupalılar'ın kendi halklarını sömürmesine âlet olan kimselerdi. eğlenesiniz diye birbirleriyle doğa dışı gösteriler yapmayı öneren yarı aç çocuklara kadar hepsinin. akşamları sokaklarda başka şeyler öğreniyordu. sırtındaki ağır yükün altında yere yıkılırdı.. egzotik yemeklerle midelerini tıka basa doyurduktan sonra. Çinli çocuklar hep yüzlerine maske takarlar. sizin için dua eden veya size lanet okuyan ihtiyarlardan. Dilenciler Kralının örgütü bir tür sendika ile. Kızın öc almak için yapabileceği tek şey. İnsan aşktan ve benzeri önemsiz konulardan söz ederken Fransızca konuşur. Alexandra Ivanovna çocuğu ve onun dünyaya geliş öyküsünü saklamak bir yana. Batılıların kendilerine mal ettiği bu kentin öz şarkısını dinleyip öğrendi. Rusça ve Almanca'ya. Alexandra Ivanovna okulların ancak tüccar çocuklarına lâyık yerler olduğuna inanırdı. Şık giyinmiş İngiliz çocuklarının. sonra eve. . Kompradorları. Majestelerinin hazinesine mütevazi bir bağış karşılığında elde edilebilirdi. yağlı. çeşit çeşitti. Çince de beşik dilleri arasına katılmıştı. O zaman Gurka'lar ellerinde copları veya demir sopalanyla olay yerine gelirlerdi.. Majeste Hazretleri. Kısa zamanda Çince düşünme alışkanlığını kazandı.. onların ahlâk kurallarına uymaya çalışırlardı. Annesi Çince bilmiyordu. hepsi de anneye hayrandı. Gündüzleri öğretmenlerinden matematik. evden gizlice kaçıp sokak çocuklarıyla dar sokaklarda. bu kompradorların en büyük zevki Wongchow'dan ya da Soochow'dan getirilen ve Fransız genelevlerinde vesikalı olarak çalışmaya hazır bulunan on iki. Nicholai'nin çocukluk arkadaşları yalnızca evdeki hizmetkârların çocukları olduğu için. ve tabii tüm eğlencesi. Ticaret. Yasal gerekçelerle çocuğa bir isim koymaya zorlandığı zaman onu Nicholai Hel diye adlandırdı. bunların hepsini de cam yeşili gözlerinde uzaklara bakan bir ifadeyle. Bu nedenle çocuğun beşik dilleri olan Fransızca. on üç yaşındaki bakirelerle yatmaktı. gülü yaptı. Bu kızların bakireliğini yok etme yöntemleri. Sigarasını tutuşundan. gemilerin merdivenlerinden bir yukarı bir aşağı yük taşıyan işçileri seyretti Nicholai. insanı çileden çıkaracak şekilde dinler ya da çekerdi. Bunlar dünyanın en büyük gizli kuruluşlarıydı. sitemleri dinleyip cezaları çekmeye döner. klasik edebiyat ve felsefe öğrenen Nicholai. istenen herhangi bir hizmet. saklanan herhangi bir kişi. Sokaklarda dilenen. Gruba bağlılık yemini etmişti. Kontese göre çocuğun doğması baştan sona kendi eseri olduğu için çocuğun tüm adını da Nicholai Alexandrovitch Hel olarak seçti. On bir saatlik 69 bir çalışmadan sonra. Çang-Kay-Şek de Yeşillerdendi. Batı geleneklerini taklit eder.. kadavraya dönmüş. Nicholai'nin sosyal eğitiminin büyük bölümü. kısa kesil68 miş saçları üzerinde yuvarlak kepiyle. Bu diller arasında belirgin bir tercih söz konusu değildi. Nicholai sokaklarda. trajedi ve felâketleri Rusça anlatır.. iş dili olarak Almanca'yı kullanır. veremli kent çocukları tarafından köşelere çekilip hırpalanışını izledi. gizli avlularda gezip dolaşmaktı. Yeni yetme fahişeleri çalıştıranlardan polisin göz göre göre rüşvet alışını izledi Nicholai. Evde bir sürü İngiliz dadılar birbirini izledi. Nicholai bir Yeşille bir Kızılı birbirinden çok kolaylıkla ayırabiliyordu.. annesinin düşüncelerini okuyabileceğiydi. emperyalizm ve hümanizm. «Yeşiller»le «Kızıllar»ı birbirinden ayıran belirtileri öğrendi. Bolca kâr ettikten. yani dilenciler Kralı'nın kontrolü altında çalıştığını da öğrendi Nicholai. Kent içinde kaybolan her parça eşya. onu salonunun. Sırtında bol lacivert elbisesi... politika. Bir Çin proletarya diktatörlüğü kurmaya çalışan genç üniversite öğrencilerini işkencelerle öldürenler de Yeşillerdi. Yere tükürüşünden. Hel adını. turistleri korkutan bütün dilencilerin. Yıkılan tembel de ya yeniden güç kazanır. oğlunun bu dalda da eğitilmesinde bir sakınca olmayacağına karar verdi. hizmetçilere İngilizce emir verirdi. Keitel arazisinin yakınından geçen bir nehirden almıştı. ses çıkarmadan. Bu nedenle Nicholai'nin eğitimi eve gelen özel öğretmenlerle ilerledi. peşpeşe birçok kere bakireliğini feda etmek ve bu yoldan biraz para kazanmaktı. Bu öğretmenlerin hepsi yakışıklı gençler olup. üyeleri koruma çetesi arası bir şeydi. akşam üstleri işçilerden biri kuvvetten kesilir. Yalnızca kontes bazı dillerin bazı konulardaki düşünceleri daha iyi ifade edebildiği kanısındaydı. Çünkü çocukluğunda en büyük korkusu. dilenirken gelip geçenleri çürüyen bacağım üstlerine sürmekle tehdit eden. ya da sonsuz istirahate geçerdi. ya da' kucağındaki çocuğa daha çok ağlasın diye iğne batıran. o sıradaki arkadaş grubu arasında veya yalnız olarak gezer. tabii biraz rol yapma yeteneği varsa. Avrupalı efendilerin kendilerine garez bağlamasını önlemeye çalışırlardı..o zaman Prusyalıların gurur yerine kullandığı o kasıntı tavırla selâm verip kısa zamanda Almanya'ya dönmek üzere hazırlıklara başladı. dolaşır. Rıhtımlarda ter içinde çalışan.

böyle adlandırdığı nitelik aslında çocuğun tüccarlara ve tüccar zihniyetine karşı duyduğu nefretti. teyzeleri de yarım yüzyılı aştıkları zaman ancak otuz yaşlarında gösterirlerdi. Alexandra Ivanovna'nın dikkatle yapılmış. Bunun pek üzerinde durduğu yoktu. güzelliği başka bir olgunluk kazandı. Vücudunda daha bir rahatlama. hareketlerinde daha bir nazlanma belirdi. Soylu bir kadının aşk hayatında normal. onlarla sohbet ederken annesinin yanında. kurnazca yönetilmiş yatırımları meyve vermeye başladı. kilometre taşları olarak değerlendiriyordu bunları. Alexandra Ivanovna zaman zaman bayılma nöbetleri geçiriyordu. Eski âşıklar yavaş yavaş sürekli arkadaş ve dost kimliğine hüründüler ve Joffer Bulvarında hayat giderek yumuşamaya başladı. salonda otururdu. Bu erkeklerin çoğu Nicholai'yi çekingen buladursun. Annesi de. Ama canlılığı. içlerinden zeki olanlar onu gururlu ve içine kapanık diye nitelendirirlerdi. Fakat beri yandan kadının sosyal yaşam temposunda da bir yavaşlama görüldü.Gece olduğunda annesi kenti yöneten en akıllı erkekleri eğlendirir. Onların böyle gördüğü. Zaman geçti. 70 . Aileden gelme bir olgu vardı onda da.

ne de İngiliz uyruğunda olduğu için. Japonlar da ateşe karşılık verip tüm barikatları yerle bir ettiler. Bu bir sonuç vermeyince de. Bildiği kadarıyla Japonlar da öteki uluslardan daha aptal değildi..romantik bir kusur. Gemiler limandan ayrılırken bandolar milli marşları çalmaktaydı. birkaç bombalama «Hatası» yaratıp. 861 kişi yaralanmıştı. Generalissimo Çang-Kay-Şek'e derhal ordusunun başına geçip kuzeye yönelmesini. Çinli birlikler tarafından durduruldu. Hepsi Şanghay'ın savaş bölgesi dışında tutulmasını istiyorlardı. Bin Japon askeri. Ter içindeki liman işçileri bavullar ve denkler dolusu eşyayı. 14 Ağustos'ta Amerikan yapımı Northrop uçaklarına binmiş Çinli pilotlar Şanghay üstünde uçuşa geçti. İkinci Cafe Oteli'nin önündeki kaldırıma indi. Ama yabancı işadamları için kurtuluş her zaman vardı. Tabii ellerinden geldiği kadar. kentteki ölü sayısının daha yüksek görünmesine katkıda bulundular. eskiden lunapark olup sonradan kadınlar ve çocuklar için bir muhacir kampı durumuna getirilen yere bomba atıldı. ne Sovyet. Ertesi gün de Çinlilerin 88'inci Birliği gelip kuzeye giden tüm yollan tuttu. Cesetleri.bana kalbimin zayıf olduğunu söylüyorlar. kent dışında Japon pamuk tesislerini dolaşmakta olan Yarbay Isao Oyama ile şoförü.. Buna karşılık olarak Japon savaş gemileri VVhangpoo'ya doğruldu. Rahat yaşamaya alışkın İngiliz işadamlarının feryadı Avrupa'lı ve Amerikalı sefirlerin çığlıklarıyla desteklendi. Pekin yakınındaki Marco Polo köprüsü üzerinde Çinliler'le Japonlar arasında silâhlı çatışmaların yer aldığını yazıyordu. bu durum ciddi şekilde ele alınmazsa Doğulular arasındaki arbedenin çığrından çıkacağı konusunda görüş birliğine vardılar. Bomboş kalan Joffre Bulvarı üzerindeki büyük evin camları kırılmış. Kentteki uluslararası toplumun tehlikeyle karşı karşıya kalması. Kontesin bir milliyeti olmadığı için. Bu elbise. Ayrıca yollara barikatlar kurup onbinlerce sivili.000 seçkin Çinli asker karşıladı. Bundan otuz bir dakika sonra. hiç olur mu!» 9 Temmuz 1937 tarihli Kuzey Çin Günlük Haber gazetesi. Tuzağa sıkışmış Çinliler için Şanghay'dan kurtuluş yoktu. cehennemin dibinde bir yere taşınmaya hiç niyeti yoktu. Almanlar Olden-burg. Batılı güçleri kendisini desteklemeye itebilirdi.Çevresindeki doktorlardan biri zaten yıllardan beri onu muayene etmek istiyordu. 71 Ama 12 Ağustos günü Çinliler kentteki Japon konsolosluğunun ve Japon şirketlerinin telefon hatlarını kestiler. Birinci bomba Place Otelinin damında patladı. Gene-ralissimo'nun askerleri bütün yolları tutmuştu. kendi yurttaşlarını kaçmaya çalışırken biçtiler. Bir de kendinize iyi bir terzi bulacağınıza söz verin. . Onları barikatların arkasında bekleyen 10.. Bu olaylar sırasında Alexandra Ivanovna kenti terk etmeye hiç yanaşmıyordu. Hâlâ dış müdahale uman Çinliler. bin yedi yaralı. İngilizlerden daha kötü yönetici olmaları da olanaksızdı. ne Çinli. O gece kum torbalarından kurulmuş barikatların arkasına gizlenen Çinli askerler. başka bir deyimle. Chapei'deki Japon ticarî kolonisini korumak üzere kıyıya çıktı. The Bunda Caddesinin üç numaralı binasında İngiliz işadamları. başka bir şey yapmadı. erkekler bu doğuluların ne kadar güvenilmez ve nankör kişiler olduğunu tartışıp yakmıyorlardı. Fakat Generalissimo Japonları Şanghay'da beklemeyi yeğ tuttu. içeriye tüm rüzgârları ve tüm yağmacıları davet eder bir görünüm kazanmıştı. bu aslında. Sonunda yaptığı muayenede bu nöbetleri kalp yetersizliğine yorumlayınca. «. 72 Çinliler savunma savaşlarının en büyüğünü Şanghay'da verdiler. Hollandalılar Tasman gemisine bindiler. Amaçlan. Japonları orada oyalamasını ve kendi şirketlerini tehlikeden korumasını söylediler. 729 kişi ölmüş. Bundan çok sık yararlanmaya çalışmayacağınıza söz vermenizi istiyorum sizden. Japonlar bu isteği olumlu karşıladı. Amerikalılar President MacKinley. Tek şartları. Bin on iki ölü. Anıt Yolu'nun kenarında. bir yandan Japon birlikleriyle savaşırken bir yandan da uluslararası toplumu türlü şekillerde tedirgin etmeye girişti. resmi koruma sistemlerinin dışında kalıyordu. kendilerinden çok az sayıda olan Japonlarla aralarına mümkün olduğu kadar büyük bir sivil grup sokmaktı. Birbirleriyle veda ederken kadınlar minik mendilleriyle gözlerindeki yaşları siliyor. Çinlilerin de bu bölgeden çekilmesiydi. Kontes konuk kabul günlerini haftada bire indirdi. Bu korkunç aylar boyunca mütevekkil Çin halkı günlük yaşamını sürdürmeye çalışıyordu. Çin'den yağmalanmış malları merdivenlerden gemilere taşıdı. nehirdeki Japon gemilerine ateş açtı. her yanı kurşun delikleriyle dolu ve cinsel işkence yapılmış durumda bulundu. bunca itinayla bu hale getirdiği evini terk edip de. İngilizler Raj Putanca.. Bu yaştan sonra. Derken 9 Ağustos akşamı. Kalabalık Japon ordusunun onları bu kentten söküp atması tam üç ay sürdü.

yeşil gözlü çocuğu ne yapacağına karar veremedi. halkın çığlık ve iniltileri duyulmaya başladı. Nicholai kaçtı. sömürdüğü ve sonra da terk ettiği kente bakıp duruyordu. işini bilir askerler görüyordu. dağlarına. Bu Generali de kendi hayranları listesine kolaylıkla ekleyebileceğinden bir an bile kuşku duymamıştı zaten. İçeri gelen Japon subayı. kameralar çalışırken bunları sallamaları söylenmişti. Öğle vaktiydi. Geride yapı enkazlarıyla dolu bir kent bırakarak kaçtılar. bozuk bir Fransızcayla Kontes'e. Vatanını çok seven bir kimse olmasına. Vücudunun ön tarafındaki bütün etler yüzülüp kemikler ortaya çıktığı halde. Kadına karşı davranışı her zaman nazik ve dürüsttü ama. yabancı emperyalizmin o etkin anıtı sapasağlam ayakta kalmıştı. Şanghay'ın Batı modasına göre giyinmişti. Bir taş çarpmıştı göğsüne. askerlik mesleğini kişiliğinin doğal ihtiyaçlarım karşılayacak bir yaşam tarzı olarak görmüyordu. Kaderin garip bir cilvesi olarak The Bund Caddesi. Gene de. Nicholia ömründe ilk defa böyle kaba. Yaşı ellilerin sonlarına yaklaşıyordu. Çocuklara şeker dağıtılmış. Onunla dostça ilişkiler kurmakta yarar vardı. . ama korku içindeki kentte yaşam gene de sürdü. onu pek ilgilendirmiyordu. eski püskü resimler. ellerine doğan güneşi gösteren Japon bayrakları verilmiş. Enkazın arasında neler yoktu ki! Bir tarihin halka içine alındığı takvimler. bıyıklı. gerekse içine kapanık oğlu hakkında bir hayli şey öğrendi. haftalar önce atılmış bombaların yarattığı enkaz yağmları üzerinde oturuyor. Bir Japon Generali için oldukça genç sayılabilecek bir yaş. Bir Çin uçağı dalış yapıp Nanking Caddesine bir bomba atıverdi. nezaket gereği olarak haftada bir kere. Generalin burada olmasının kendisine bazı yararlar sağlayacağını hemen sezmekte gecikmedi. Bombaların ve yağan iri taşların sesi kesildiğinde. Temiz.. savaşın verdiği rahatsızlıktan dolayı özür diledi. intihar mektupları. Özellikle yaşam için gerekli temel maddelerin bu kadar kıtlığı çekilirken. göllerine. garip aksanlı fakat dilbilgisi açısından kusursuz Fransızcasıyla. Nicholai ile yanyana duran çocuk bir homurtuyla yere. Tam o sırada bombalama «hata»larından biri yer aldı. General kendisini her an meşgul eden işleri arasında vakit bulup Kontes'le konuştuğunda. ama bu evde bir fazlalık diye nitelendiriyordu. bunca işinin arasında flörtlere ayıracak hiç vakti yoktu. iş adamlarının yarattığı. Tek kızı Tokyo'da oturuyordu. kuru hıçkırıkları göğsünü yırtıyordu. buna karşılık bu evde kendisinin Kontes'in konuğu olmadığını. Oysa onlar Generalle ilgili pek bir şey öğrenemediler. kaldırımın üstüne oturdu. öyle değildi. Ama hayır. Şaşkın bir kadın. Nicholai ile diğer lacivert elbiseli arkadaşları sokaklarda kendilerine yeni tür oyunlar buldular. Batılı usulde.Önce ilâç. ama bozuk sıralar halinde ilerlemekteydiler. Şanghay'ın en kibirli kadınlarını bile etkileyen soyluluk. Alexandra Ivanovna önce şaşırdı. Ama yamlıyordu. sonra sıkıldı. bombardıman başladığında kendilerine acele siper bulmak. aileyle akşam yemeği yemeye başladı. Yüzündeki 73 solgun sarı renk belki de pirinç tarlaları arasında büyümüş olmaktan geliyordu. ne olduğunu anlamak için yukarıya bakmakta olan halkın suratına çöktü. arkadan bakıldığında hiçbir şey belli olmuyordu. patlamış ve kırılmış kanalizasyon künkleri-ne girip çıkmak gibi. o da Kontes'i ilginç buluyor. Generale gelince. Yıkılan binaların enkazı içinde oynamak. asansör bodruma düştü. Önlerinde ciddi yüzlü. tersine Kontes'in kendi konuğu olduğunu açıkça belirtti. Karısı ölmüştü.. On beş dakika sonra sessiz bir semtte. İngilizler gibi robot adımlarıyla yürümüyorlardı. komik sayılacak kadar uzun kılıçlı subayları vardı. sonra yiyecek. Ölmüştü. topallar ve çocuklar. piyango biletleri aynı zarf içinde bile bulunabiliyordu. Gerçi kentin kibar semtlerinde sağlam kalan evlerin sayısı par74 makla gösterilecek kadar azdı ama. yani vatanının doğal güzelliklerine. Bu yemekler sırasında gerek Kontes. Daha önce hiçbir heterosek-süel erkek kendisine böyle tepki göstermemişti. büyük mağazaların bulunduğu yerde oynuyorlardı. cam kırıkları arasında bir şeyler arıyordu.» Sonunda Çinli askerler kentten çıkarılınca binlerce sivil de bu kâbus kentini terk etti. önüne çıkan bu sarı saçlı. yakası dikti. sonra konut sıkıntısı başgösterdi. Amerikan bombardıman uçakları. Kontesin bencil içgüdüleri. Yüzünü kaplayan toz tabakası üzerinde hiçbir gözyaşı izi yoktu. Şanghay Valisi General Kişikava Takaşi'nin bu evde oturacağını bildirdi. İhtiyarlar. Kadın tam bomba atılırken eline alıp incelemekte olduğu porselen bibloyu. ve o sıra onu tutan kendi elini aramaktaydı. Asansördeki grup bir ağızdan çığlık atarken kayış koptu. Diğer sokak çocuklarıyla birlikte. Yemek tatili için sokağa dökülmüş olan kalabalık tümüyle yere yıkılırken karşı kaldırımdaki mağazanın bir duvarı yok oldu. sisli vadilerine derin bir sevgi beslemesine karşın. Ama bu askerler geçit törenleri için eğitilmiş tiplerden değildi. panik içinde kaçmaya çalışanların ayakları altında ezilerek can verdiler. Süslü tavanlar. Ağlamıyordu ama. bir gün kapısına flamalı resmi bir Japon arabasının dayandığını gören Kontes gene de epey şaşırdı. Sonunda onu kalabalığın en arkasına yolladı. Nicholai yalnızca bir kere ölümle burun buruna geldi. Kendi ailesinin binlerce yıllık samurai geçmişiyle kıyaslanınca Kontesin soyluluğu birkaç yüzyıllık Hun liderliğinden başka bir şey değildi. Kente ilk giren Japon birliğini izlemek için kaldırıma birikmiş mavi elbiseli Çinli çocuklar arasında Nicholai de vardı. «Northrop bombardıman uçakları. daha sonra bu adamın nazik ilgisizliği onu meraklandırmaya başladı. Elbisesi dizine kadar yırtmaçlı. Dudakları durmadan aynı kelimeleri tekrarlıyordu. Almanlar. Boş pencereleri. Pencereden bakmakta olan bir kadının son gördüğü şey camın patlaması oldu. Çok şık bir kadındı. güçlü. Bozuk Çincesiyle çocuklara talimat veren Japon subay.

İşine kalbini değil.. Sokaklara tekrar hayat ve onunla birlikte de çeşitli sesler döndü. Generali sabahın erken saatlerindan geceyarısına kadar Bund Caddesindeki çalışma yerinde tutan çabalar sonucu. Dilencilik mesleği yasaklanmıştı ama fahişelik tabii devam ediyordu. Nicholai kendisine soru sorulmadıkça pek konuşmayan bir çocuk olmasına karşın bu sefer ağzım açıp bu oyunu kendisinin de oynadığını belirtti. Kendi kişiliğine saygısı ve görevine bağlılığı onu çalışkan bir subay yapmışsa da. Bütün diller matematik olarak birbirine benziyor. Bir akşam.» 76 . Her birini öğrenmek de son öğrendiğinizden daha kolay oluyor. temel sağlık hizmetleri ve benzeri hizmetler vardı. Çinli köylüler birer ikişer şehre akmaya başladılar. heyecanlarını değil. General Kişikava'nın kendi seçimiyle üstlendiği yoğun işler sonucu sağlığı bozulmaya başlayınca çalışma temposunu biraz hafifletti.Gençliğinde 75 yazar olmayı hayal etmişti. yemekten sonra konuşulurken General lâf arasında Go oyununa çok meraklı olduğunu söyledi. Bu arada pek çok da vahşet ve şiddet olayları yer almaktaydı. fabrikalar onarıldı..» dedi. Hem aynı zamanda (çocuk omuzlarını hafifçe kaldırdı) benim dillere karşı yeteneğim var. «Altı ay içinde doğrusu çok iyi öğrenmişsin. bugün için Çinli köylülerin yaşamı Avrupalılar zamanmdakinden çok daha iyiydi. efendim. İş buluyorlardı. Kamu hizmetleri kendine geldi. kent yavaş yavaş kendini toplamaya başladı. Her gün akşam yemeği saatinde Joffre Bulvarındaki eve gelir oldu. Gerçi uygarlık ölçüleriyle karşılaştırılmasa bile. Askerler de erkeklerin en hayvanca davranan kesimiydi. aklını. «Bu benim altıncı dilim. Nicholai bu dili ders kitaplarından ve bir de Generalin emirlerinden öğrendiğini açıkladığında. Arasıra gülme sesi bile duyulabiliyordu artık. Ama aile geçmişinin kendisini eninde sonunda orduya iteceğini daha başından biliyordu. adam güldü. Ne de olsa işgal altında bir kentti Şanghay.Temiz su. vaktini veriyordu yalnızca. düşüncelerinde askerliği bir türlü meslek olarak kabul etmiyordu. Çocuğun bu sözü kusursuz bir Japoncayla söylemesi Generali hem eğlendirdi hem de epey etkiledi.

Japonlar «I» harfini çok güç telâffuz ettikleri için çocuğa bu adı takıvermişti. Irk kültürü yoktu onda. General bu oyunda iyi bir amatördü. Nikko. Eğer o yazdığı doğru olsa kadının daha 11 yaşındayken bir generalin metresi olması. «İstersen sana Japonca konusunda yardım ederim. Nikko'nun bu oyunu iyi oynatabilmek konusunda batılı kavramları sayması beklenirdi. sandığı kadar da kolay kazanamadı. Cesaret. kaç yaşındasın sen?» «On üç efendim.» Kişikava-san başını salladı ve gülümsedi. Sanki solak olduğunu ya da yeşil gözlü olduğunu söylüyordu çocuk. ingilizler gibi mahcubiyet belirtileri de göstermeksizin söylemesi Kişikava-san'm pek hoşuna gitti.Nicholai'nin bu sözü hiç övünmeksizin. Ama hepsinden önemli olan. «Söyle bana. General kendi kendine gülümsedi ama bir şey belli etmemeye çalıştı. Bir de dikkat toplama ve kendini kontrol. Kendini kontrol. «Şiir dediğim alanda . diye düşündü. Nicholai'nin bu yaşta kendini oldukça ciddiye almasının normal olduğunu.. matematik de bir sanatmış gibi. Ama bu çapkın hilenin üstünde durmamıştı. Ama ben çok zekiyim. Hem her an kırkabilecek kadar hassas. Kadının sağlık durumunu bildiği için de özellikle yüzlememişti. «Aşağı yukarı dört beş yıldır efendim. Bu ailenin tipik bir niteliğidir. Belki de onu kendine özgü bir ırk kültürünün tek üyesi diye düşünmek daha doğruydu. yani onun şiir diye adlandırdığı şey. deyim ve telâffuz hataları göstermekteydi. Peki bu saydığın nitelikler arasında senin en kuvvetli olduğun hangisi Nikko?» «Matematik efendim.» «Peki zayıf noktaların?» «Şiir dediğim kesimde.» dedi. Niyeti çocuğu az bildiği bir dili konuşma rahatsızlığından kurtarmaktı. Hiçbir zaman eğitilmedim. Go oyununda iyi bir rakip olabilecek misin. İnsan hem matematikçi olmalı hem de şair.» «Sahi mi? Duyulmamış şey!» «Belki de. «Aslında bu zayıflığı ikimiz de paylaşıyoruz efendim. dilbilgisi açısından doğru olmakla birlikte. Bunlar çok normal. kendini kontrol ve cesaret gibi.» Nicholai'ye dört taşlık avans verildi ve kısa.» dedi. Alexandra Iva-novna kendisinin yıldız olmadığı sosyal olaylardan hiç hoşlanmadığı için. Çünkü istihbarat servisi Kontes hakkındaki bilgileri çoktan 77 vermişti Generale. birinci söylediği cümleyi herhalde önceden düşünüp prova etmişti. belli zaman süresinde bitecek bir oyuna başladılar. Alexandra Ivanov-na'nın işgal kuvvetlerine verilmek üzere bir form doldurması istendiğinde yaş hanesine ne yazdığını hatırlamıştı.. dürüst. Oyunu General kazandı ama. Fransızca olarak. Ama algılamayla ilgili duygusal faktörler. Belki de ömürlerinde duymamışlardır.» «Tersine. gene çok iyi oynuyorsun Nikko. Nicholai'nin oyun üslûbuna hayranlık duyuyordu. Dikkat toplama. o gece kendini biraz halsiz hissettiğini söyledi. utanırsa acı duyacağını düşündü.. nasıl söylemeli bilemiyorum. «Beş yıl mı? Ama.» «Hayır efendim.. Demek istediğimi iyi anlatamıyorum efendim. Bunu bu yaşta fark edebilmesi şaşılacak şeydi. insanda bir. hem de küstah. İnsanın Go'yu birazcık iyi oynayabilmesi için proporsiyona sevgi duyması gerekli. ve bu çocuğu da daha on dokuzuna gelmeden doğurmuş olması gerekirdi. onu görelim. Olduğumdan genç gösterdiğimi biliyorum. Beri yandan. «On üç yaşında bir erkek için bile.» General bir an çocuğun ifadesiz yüzüne baktı. Anlatılamayacak bir şeyi anlatmaya çalışırken olağanüstü başarılısın bence. odasına çekildi.. Bu yaş çocuklarının böyle kendisi dışına çıkıp kişisel niteliklerini tarafsız ölçüler içinde ayrıştırması olacak şey değildi. Sonuna kadar onu hep bu isimle çağırmayı sürdürdü. pek açık vermezdi.» Ne garip bir çocuk. Profesyonelleri epey uğraştırır. Acaba onu Batılı saymak da doğru muydu? Doğulu da olmadığı kesindi..» Nicholai'nin yeşil gözleri espri doluydu. «Ne kadar zamandır Go oynuyorsun?» diye sordu.» General kaşlarını çattı.» «Anlıyorum.. «Peki okuduğun kitaplar sana bu oyunu iyi oynayabilmek için nelerin gerekli olduğunu öğretti mi?» Nicholai cevap vermeden önce bir saniye düşündü. Go oynamayı neden seçtin? Bu oyunu yalnız Japonlar oynara Herhalde senin arkadaşların da bilmiyorlardır. Çünkü Generalin ertesi gün çok işi vardı. Mücevher gözler içtenlikle karşılıyordu Generalin bakışlarını. Çünkü daha sonraki sözleri. «Şey. Batılı bir zihnin kapasitesi dışın-daydı. Kitap okuyarak öğrenirim. önce tabii dikkati toplama yeteneği gerekli.» «Ben de işte bu nedenle Go'yu seçtim efendim.» 78 General kaşlarını çatıp bakışlarını çocuktan ayırdı. Beri yandan çocuğun Avrupa'nın en soylu kanlarından gelmekle birlikte Çin atmosferinde yetiştirildiği düşünüldüğü zaman. Az sonra ikisi de oyuna iyice dalmışlardı. Sanki şiir bir bilimmiş. «Ama daha önce.. «Herhalde resmî bir eğitim görmedin. özür dilerim. efendim.

«Biraz. Ben de tam onu düşünüyordum. «Şeyy. Bence siz öyle bir insan değilsiniz. Fransız-cada saygı ifade eden kelimeler pek yok. Sizinkinde ise gereğinden fazla var. Oyun boyunca üç kere hamlenizi gerilettiniz. muhasebeciler ve tüccarlar için de satranç o bence.» General başını salladı. «Yaşından ve tecrübesizliğinden ötürü sana taviz vermediğimi nereden biliyorsun?» «Öyle olsa kendinizi üstün gördüğünüze ve bana acımasız davrandığınıza hükmederdim. «Herhalde Batılıların satranç oyununu da oynamışsındır.» 79 .» General şaşkınlıkla başını kaldırdı. Filozoflar ve savaşçılar için Go ne ise.ikimiz de zayıfız. zarif olanını seçtiniz. Benim oyunumda bu nitelik pek yok. «Ona pek ilgi duyamıyorum. Nicholai gene omuzlarını kaldırdı.» dedi.» Kişikava-san hafifçe güldü..» Nicholai'nin gözleri tekrar gülümsedi.» «Evet.» «Özür dilerim efendim. «Özür dilerim efendim.. Bu yüzden konuşmam belki size fazla katı ve itaatsiz gibi gelmiş olabilir. Vurucu ve bitirici oyunu seçmek yerine.» «Go ile karşılaştırdığın zaman o oyunu nasıl buluyorsun?» Nicholai bir an düşündü. «Ya!» «Evet efendim. biraz öyle.

Birinin hiçbir zaman babası olmamıştı. sakinliğiyle kazanmaya başladı ve Nicholai de ömründe ilk defa onu sevdiğini hissetti. General de kadının parlayan kişiliğinde. gelip adamın oda kapısını tıkırdattı. Uçarılığından kaybettiğini. Generalle Nicholai'nin arasında hiç acele etmeksizin.» General kapıya yaklaşırken Nicholai arkasından seslendi. ona yol göstermekten hoşlanacak türde bir insandı.» İşte tam o gece General Kişikava'nm daha önce tanıdığı erkeklere hiç benzemediğine karar veren Alexandra Ivanovna. Kişikava-san böyle zeki.«Ah. 80 . gösterişsiz olduğu kadar derin bir bağlantı oluştu. Ama beri yandan daha az gerçek olurdu. «Geç oldu. görelim. oyunun taşlarını toplamayı Nicholai'ye bıraktı. sonra sorunun seslendirilişinde-ki ciddi tonu düşündü. Alexandra Ivanovna daha yumuşak. daha insaflı olurdu Nikko. Alexandra Ivanovna Generalin güçlü ve yumuşak kişiliğinde duygusal bir sığmak buldu.» dedi. daha mutlu. öbürünün de oğlu.» General oturduğu yastığın üstünden kalktı. Eğer istersen yakında gene oynarız. «Dost olacak mıyız. gençlerin bu acımasızlığı! Go insanın içindeki filozofa hitab eder. satranç ise içindeki tüccara hitab eder desen. O genç zaman zaman fikirlerinde fazla atak ve kendi niteliklerine fazla güvenli olsa bile. efendim?» General önce soruyu düşündü. «Uykuya ihtiyacım var. çabuk düşünen bir genci eğitmekten. «Efendim?» «Evet?» Çocuk gözlerini yere indirmiş.» «Evet. «Olabilir Nikko. «Bekleyelim. eğer sözüne ret cevabı alırsa faz la incinmemeye çalışıyordu.» dedi. daha insaflı olurdu. Bunu izleyen bir buçuk yıl boyunca bir aile gibi yaşadılar. belki biraz da daha tombul bir kadın oldu.

Onu Şanghay'da da bırakmazdı elbette. Peki. rahatlık.» «Ha. beş dilde düşünen ve en küçük yararlı eğitimden bile yoksun yaşayan bu çocuk? Dünyada ona yer var mıydı acaba? «Efendim!» «Evet? Ha. Generalle çocuk arasında da güven. General taşını iki parmağının uçlarıyla havada.. Şu anda gökyüzünün doğu kısmı siyah. BaşıŞibumi 81/6 . Aynı hatlar çocukta daha küçük. Çin tarafı ise mordu. sevgi ve saygı gelişti.. Dağılan dikkatini toplayıp oyun tahtasını dikkatle gözden geçirdi.. sal evlerin teraslarına insanlar yataklarını seriyorlardı. arkadaşı yoktu. Vatandaş olmayışı nedeniyle en basit korunma haklarından bile yoksundu. Generalin de başka bir bölgeye tayin emri gelmişti. Çocuğun burada hiç dostu. cömertlik.. şey. Alexandra Ivanovna öleli iki ay olmuştu. Neyi oynadığını bana söyleyebilir misin?» Nicholai parmağını uzatıp oynadığı taşı gösterdi.geniş mizah yeteneğinde yeni bir lezzet tattı. Bu taşın buraya getirilmesinde bir tenuki havası vardı. Nicholai'yi yanma alıp götüremezdi. fiziksel zevkler gelişirken. Artık denizden rüzgâr esmiyordu. dengeli durumda tutarken verandanın perdeleri de dışarı uçmuyordu. ve orada öldü. Özür dilerim. Kentin sokaklarında turuncu ve sarı lambalar göz kırpıyor. Derken bir akşam Alexandra Ivanovna sofrada kendi bayılma nöbetleri üzerine birkaç espri yaptıktan sonra odasına dinlenmeye çekildi. Sen oynadm mı Nikko?» «Epey oluyor efendim. Kişikava-san kaşlarını çattı.. Hangi taşı oynarsa hangi sonucun doğabileceğini düşündü. Generalle kadının arasında nezaket. Nerede arkadaş edinebilirdi bu delikanlı? Kök salabileceği toprağı nerede bulabilirdi? Altı dil konuşan. Çin'in içlerindeki karanlık yaylalarda hava soğumuştu. dürüstlük. anlayış. daha köşeli görünüyordu. Çocuğun yüzüne bakıp annesinin zarif hatlarını seyretti. General sonunda çocuğu Japonya'ya göndermeye karar vermişti..

» «Doğru efendim. «Siz de dalgındınız. belki de kendini sattığım belirten işaretlerdi. serin havaya çıktılar. «Bir fincan. tüccarların Medici olmasından çok daha eskilere dayandığını bilmekten doğan gurur. küçük satıcıların Henry Ford olmasından. belki çalıştığını. sonra güldü. «Hayır efendim. Sanki hiç ilgisi yokmuş gibi Nicholai'ye: «Savaşı hiç düşünür müsün?» diye sordu. Kendinden memnundu.» Gençliğin bencilliği. «Sen bir şeytansın. çaya ne dersin. Aralarındaki yakın ama tutuk ilişkinin kurallarına göre. Neşeyle gülümsüyorlardı bu gözler.» General taşlarını toplayıp kutuya yerleştirmeye koyuldu.. Kendi kendine. Nikko. Kendine büyük güveni. «Korkarım ki bizim küçük savaşımız sonunda seni de etkileyecek. tefecilerin Roth Schild olmasından. Eski surlarla çevrili kentin şurasında burasında parlayan tek tuk ışıklar. Oyun daha birkaç saat sürebilirdi ama. Nikko?» Kişikava-san'm tek tiryakiliği. Sessizlik içinde Generalin gözleri kentin siluetini şöyle bir taradı.» «Sen de bundan yararlandın. Çok eski oluşundan.» Bu girişten sonra General kendisine gelen tayin emrini anlattı ve Nicholai'yi Japonya'ya gönderme planlarını ortaya serdi.» diye kabullendi Nicholai. diye söylendi elbette. öyle mi?» «Elbette. Benimle bir ilgisi yok. belki ölmekte olduğunu. 82 . Tekrar güldü. gecenin ve gündüzün her saatinde demli. Nicholai nasılsa kazanacaktı. evet.m kaldırdığında Nicholai'nin cam yeşili gözlerini kendi üzerinde buldu. Nicholai Japonya'da çok ünlü bir Go oyuncusu ve hocasının evinde kalacaktı. Nikko. Generalin emireri çayı hazırlarken ikisi yufcata'lannı giyip verandaya. dostça bir sohbet teklif etmek demekti. Aile kökenlerinin eskiliğinden. İlk defa olarak. bir fincan çay teklif etmek. birinin belki bir şey kutladığını. acı çaylar içmesiydi.. General Nicholai'yi takdir dolu bakışlarla birkaç saniye süzdü. sonuç değişmeyecek..

Ondan Yedinci Dan Otake diye söz edilir.. Ne zaman istersen ve ne zaman ihtiyaç duyarsan. Otake'nin yazdığı bir kitabı da okumuştu.» «Sana yazarım.» «Bunu anlıyorum efendim. Ama bir amatöre ders vermek.» «Sık sık mı?» «Hayır. Parası senin Japonya'daki eğitimine ve masraflarına gidecek. Nikko.. Anlaşılan bir Batılı için savaşın yarattığı büyük manevî bunalım. Ama sen bana çok daha sık yazabilirsin. «Annenin pek az parası olduğu anlaşıldı. Generalle Nicholai yastıklarının üzerine tekrar oturdular. emeklerini boşa harcamak onu sıkmayacak mı?» General içtenlikle güldü. Sahipleri anaparalarını ceplerine koyup İngiltere'ye döndüler. sık sık değil. Ortada bir bu ev var.» «Nasıl uygun görürseniz efendim. Söyle bana. Yatırımları hep küçük. «Hayır» «Japonya'da kendini yalnız hissedecek misin?» Nicholai gene bir an düşündü «Evet. Ah.» Nicholai bu adı gerçekten tanıyordu. Evi senin hesabına satmayı da ayarladım. Bu çok büyük bir onurdur. Otake-san'ın başka 83 . yerine alçak bir masa üzerine çay servisi getirmişti. onun dışında da pek az şey var. Otake-san'dan ders almak beni çok heyecanlandırıyor. Go oyununda orta bölüm hamleleri üzerinde bir yorum. Bu işletmelerin çoğu işgal sırasında çöküp yok oldular. Evinde başka öğrencileri de kalıyor. Şanghay'ı özleyecek misin?» Nicholai bir an düşündü. Nikko.«. işte çayımız hazır. ciddi bir tonda konuşmaya başladı. küçük ahlâk kurallarını ortadan tümüyle siliyor. İlk fincanı bitiren General arkasına yaslandı. mahallî işlere yapılmıştı.» «İyi. Belki de korktuğundan daha az yalnızlık çekeceksin..en eski ve en yakın dostum olan Otake-san'ı sen de duymuş-sundur. «Sıkılmak ve kızmak benim dostumun kullandığı duygulardan değildir.» Emireri Go oyunu masasını ortadan kaldırmış. «Senin Otake-san ve ailesiyle birlikte kalmam ayarladım. Ayda bir kere.

sahici olmasına gerek yok. fikirlerin. «Belki dostumun konuşma üslûbunu zaman zaman şaşırtıcı bulabilirsin. sıradan. «Bu kelimeyi hangi anlamda kullanıyorsunuz efendim?» «Herhalde belirsiz bir anlamda. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir. «Şibumi mi efendim?» Nicholai bu kelimeyi biliyordu ama.. Buna sabi denir.. Dostum Otake-san gibi. üstelik yanlış olarak kullanıyorum. bilgiden çok anlayış demek.. göreceksin. Bildiğin gibi şibumi. nasıl söylemeli. İfade dolu bir sessizlik demek. sorunların olduğu zaman Otake-san'la bunları tartışmak çok değerli olacak. Bunu yapabilen pek az sayıda üstün nitelikli insan vardır. fakat sırtına bir sürü öğütler yüklemekten kaçınacaktır.» Nicholai'nin hayâl dünyası bir anda şibumi kavramıyla doluvermişti. «İnsan şibumi'yi nasıl elde eder.. Şöyle düşün. Onun gözünde hayat. şibumi var.» General gülümsedi. Çok saygı duyduğum bir kimsedir. Anlatılmayacak bir niteliği tarif etme çabası. nasıl ifade edeyim. mimarîye ilişkin anlamıyla biliyordu. hep Go oyununun deyimleriyle konuşur. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir.» 84 . Hangi konudan konuşursa konuşsun. olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Seni büyük bir dikkatle dinleyecek.» «Galiba onu seveceğim efendim. Şibumi demek. keşfeder. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçak gönüllük demek..» «Yani insan şibumi düzeyine gelmek için çok şey mi öğrenmeli?» «Daha çok. Başka hiçbir ideal onu bu derece etkilememişti ömründe. Bir insanın kişiliğindeyse. Go'nun basitleştirilmiş bir şeklidir. Ya da bana öyle geliyor. O kadar doğru bir söz ki. cesaretle söylenmesine gerek yok. Sanatta şibumi zarif bir basitliği ifade eder. efendim?» «İnsan şibumi'yi elde etmez. yalnızca bahçelerin düzenlenmesine.. Onda öyle bir nitelik var ki. bilgilerden geçip basitliğe varmak gerek. Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey.öğrencileri de var... güzel olmasına gerek yok.. O kadar dokunaklı bir olay ki. Azımsanan alçak gönüllü güzellik anlamıyla. O kadar gerçek ki. bilmiyorum. Ancak onu. Kuşkuların.» «Bundan eminim.

Tutunca ele serin gelen taşlar. Şibumi'ye varmaya çalışırken hiç göze gözükmeden gelişecek. diğeri de hayatı boyunca kendine amaç edineceği şibumi kavramıydı. Kökenleri. Nicholai yaralı Japon askerlerini izin için ülkelerine götüren bir gemiyle yola çıktı. Hiç kimse onun şu anda Generalin kendisine verdiği çok değerli iki armağanı düşünmekte olduğunu bilemezdi. Kutu bir beze sarılıydı. Kutunun bir yanında siyah Nichi taşlan. 85 . Son derece sakin bir kişilik. Bunları bir bilen olsa bile. ya da ne demek olabileceği konusunda konuştular ama aslında temelde birbirlerini anlamıyorlardı. Bu alan ona açıktı. Kapakların içlerine göl kenarlarındaki çayhanelerin görünümü işlenmişti. Küçük bir şey. İncecik tahta kutunun içinde. bu açıktı. zorba kalabalığın dikkatini ve öfkesini çekmeyecekti. çizilmesin diye ince kâğıtlara sarılmış. Birlikte geçirdikleri bu son gecenin geç saatlerine kadar şibumi nin ne demek olduğu. siyah lake üstüne gümüş işlemeli bir Go-ke takımı vardı. Kişikava-san çay masasının altından küçük bir tahta kutu çıkardı. Suyun rengi haki'den maviye dönüşmeye başladığı zaman Nicholai elindeki paketi açıp Kişikava-san'm veda armağanına baktı. Bu armağanlardan biri go takımı. bu gencin günün birinde dünyanın en yüksek ücreti alan katili olacağını elbette düşünemezdi. Uzun kirpikli yeşil gözleriyle güvertenin kenarında durup köpüren sulara bakan genç hiç kimsenin dikkatini çekmiyordu. Şükranını yetersiz kelimelerle ifade etmeye kalkışmadı.O andan başlayarak Nicholai'nin hayattaki en büyük amacı.. Her ikisi de kendi kuşaklarının kölesiydiler. Yangtze Nehrinin sarı çamurları gemiyi uzun süre izledi. eğitimi ve ruhsal yapısı nedeniyle diğer birçok meslek ve alan ona kapalı olduğu halde. şi-butni düzeyinde bir insan olmaktı. diğer yanında Miyazaki sedefinden beyaz taşlar vardı. paketi avuçlarının içinde şefkatle tuttu.. «Bir veda armağanı.» Nicholai başını eğerek armağanı kabul etti. Bu onun şibumi yolunda ilk denemesiydi. Nicholai'nin gözünde ise bir tür kuvvetti. Generale göre şibumi bir tür teslim oluştu. Bunu Nicholai'nin eline verdi.

Burada okuduğum saçmalardan bir örnek vereyim size. Eğer Şanghay'dan bizim tahmin ettiğimiz zamanda ayrıldıysa arada 86 . Gözlüğünü alnına doğru itip. Japonca ve Baskça.» «Siz. Adam işgal kuvvetleri hesabına şifreci ve çevirmen olarak çalışır gözüküyor. Üç yıl hücre cezası çekmiş. Baskça olsun. Fransızca. «Şişko'dan inanılır bilgi almak kolay olmayacak efendim.» <Cezaevinde mi.» Başyardımcı bu Nicholai Hel'in neden böyle özel bir dikkate hak kazandığını sorup sormamayı düşündü.. Japonya'da yaşadığını gösteriyor. Almanca. «Veri kaydeden herkes değişik şeyler söylemiş. Tarih sıralamasına göre ilk bilgi. efendim. Peki şuna ne dersiniz? İlk ciddi bilgi savaştan hemen sonra geliyor. Baskça. burnundaki kırmızı izleri parmaklarıyla ovaladı. «Sandığınız kadar kolay değil. Bay Diamond'un sesinde duyduğu tedirginliğe karşı kendini savunma gereğini duydu. Konuştuğu diller başlığı altında bana gelen cevaplar şöyle: Rusça.» Başyardımcı. siz bu konuyu olağanüstü biçimde biliyor gibisiniz efendim. Cezaevindeyken öğrenmiş. öyle mi? İnsan ne diye Baskça öğrenir ki?» «Bilemiyorum. ha? Bu doğru olabilir mi efendim?» «Doğru o.» «Baskça.. İngilizce. Çince.» dedi. efendim?» «Biraz sonra okursun. sonunda sormamanın daha iyi olacağına karar verdi. Şanghay'da doğduğundan emin misiniz?» «Oldukça eminim!» «Bu konuda hiçbir bilgi yok. «Peki efendim.» «Pekâla sen de oradan başla öyleyse.WASHİNGTON Başyardımcı konsolun başındaki sandalyesinde içini çekip arkasına yaslandı.

Çocuklarını. hatta biraz dağınık evinde. Otake Yedinci Dan. kalabalık ailesinin arasında durum değişirdi. Aile. hem öğrenci hem de ailenin bir üyesi olarak Otake-san'ın evinde yaşadı. rakibinin kusurlarından. Para az olduğu zaman kıt kanaat geçiniyorlar. Otake-san burada babacan. öğrencilerini eğlendirmek. altı mı olduğunu bile kesin olarak bilmiyorlardı?) Budalaca bir oyunu öğrenerek geçirmesinde de mantığa uyan en ufak bir yan yoktu! oo JAPONYA Nicholai beş yıla yakın bir süre. Verilerin böyle mantıktan uzak biçimde gelmesi ne onu. çoğaldığı zaman da rahatça harcıyorlardı. 87 . Paralan hiçbir zaman çok değildi. düşüncesizliğinden yararlanmayı pek bilirdi. Buralarda eğlenceye fazla para harcanmadığı için.altı yıllık bir boşluk var demektir. Ama zaten bir dağ köyünde yaşıyorlardı. pek maddî sorunları olmuyordu. kendisi ve karısından başka. Go adlı bir masa oyunu. Eflâtun kart sahibi birinin. soğukkanlı biri olup.» «Sanırım doğru söylüyor.» «Nasıl olabilir? Koskoca İkinci Dünya Savaşı boyunca tüm vaktini bir oyun öğrenmekle mi geçirmiş?» Başyardımcı kafasını iki yana sallayıp duruyordu. ne de Şişko'yu memnun etmekdeydi. üç çocuğunu ve sayıları hiçbir zaman altıdan aşağıya inmeyen öğrencilerini kapsamaktaydı. Ama o rahat. Bu aptal makineye göre adam o altı yılı bir oyun öğrenerek geçirmiş. ömrünün beş altı yılını (Ulu Tanrım! Beş mi. cömert biriydi. İş rekabete geldi mi kurnaz. birbirine zıt iki kişiliğin birleşiminden oluşmuş bir adamdı. babasını. Şişko'nun bu konuda söylediği söz de hiçbir anlam taşımıyor. güldürmek için türlü maskaralıklar yapmaktan da kaçın-mazdı.

Gözlerini kaldırdığı zaman Otake-san'm bakışlarını Go tahtasında değil. hata da yapmadın. 1 endisine dinlenme ve tüm varlıklarla bir olma kapısının açık olduğunu hissetti. onları bambaşka bir düzenin yaratıkları olarak görüyordu.. «Hayır Nikko. hocam? Bir hata mı yaptım?» Otake-san Nicholai'nin yüzünü dikkatle inceledi. Nicholai'nin mistisizmi. Soyut. Go kitaplarında tarif edilen oyun modellerinden ancak bir kaç ince nüansla ayrılabi-liyordu. büyük bir oyuncu olabilme niteliklerine sahip tek kişi Nicholai idi. Son iki hamlende gerçi fazla bir deha eseri göstermedin ama. Nicholai hareketsiz ve tümüyle dinlenmiş durumda oturmaktaydı.Otake-san'm kendi çocuklarından hiçbirinin Go oyunundaki yeteneği ortanın üstünde değildi. Oyunun ortalarında bir yerde Nicholai kısa bir süre derin bir sükûnet içinde dinlenebiliyor.. «Ne oldu. Birçok mistikler gibi Nicholai de bu yeteneğinin farkında değildi. Fakat. şematik olasılıkları düşünebilen. sonra oyununa taptaze bir zihinle dönebiliyordu. sen hayale dalmışken nasıl oynayabiliyorsun?» 88 . sonsuz ihtimaller boşluğu içinde. Öğretmeninin pek belirgin bir hamleyi yapmakta neden bu kadar geciktiğini merak ediyordu. Üçüncü saatin içinde bir ara Nicholai. Ve hemen kendisini rahat bırakarak bu şanstan yararlandı. Öğrencileri arasında ise. Bunu yapamayan insanlara gerçi acımıyordu ama. Nicholai'nin aslında bir mistik olduğunu ilk anlayan Otake-san oldu. Nicholai'de oyununu güzelleştiren yeni bir nitelik daha keşfetti. kendi üzerinde bularak şaşaladı. Mistik dönemleri olmayan bir hayatı aklı almıyordu. bir gün öğleden sonra Otake-san'la Go oynarken ortaya çıktı. Bir süre sonra bu duygu eriyip gitti. karşısında oynayan rakibinin en gözükmeyen zayıflığına dayanılmaz bir güçle yüklenebilen tek öğrenci. kendine özgü matematiksel şiir yeteneğini kullanarak tüm dikkatini toplayıp o ihtimalleri geometrik şekiller halinde kristalize edebilen. Başlangıçta başka insanların da aynı deneyimlerden geçmediğine bir türlü inanamadı. Zamanla Otake-san. Oyunları çok klasikti o gün.

Adına mistisizm derler. şimdi geri döndüm. «Dinlenme dediğin zaman ne demek istiyorsun?» «Herhalde 'dinlenme' kelimesi doğru seçilmiş bir kelime değil. «Biliyorum. Çünkü o güne kadar mistik deneyimlerin herkesin başına geldiğine inanıyordu. hocam. Kimsenin de buna bir isim taktığını duymadım. Sanki öğretmeni kendisine soluk alıp vermeyi ya da çiçeklerin kokusunu sormuş gibi. Gözün bahçeye bakarken parmakların taşları oynattı durdu. Asıl kelimenin ne olduğunu bilmiyorum.. Bunları yıllardan beri emerdi.«Hayale dalmak mı? Ben hayal kurmuyordum. «Mistisizm mi? Ama hocam. Kendi başımdan geçtiği için değil ama.. Yani.» «Daha önce kimseye bundan söz ettin mi? Bu.» Nicholai utanmıştı. «Haa.» Nicholai.» dedi. Fazla konsantrasyondan doğan mide ağrılarını bastırmak için. Hattâ hamlelerini yaparken oyun tahtasına bakmıyordun bile. ben dinleniyordum.. Tabii o arada tahtaya bakmama gerek de yoktu. Anlamıştı.. Bu konu her zaman ilgimi çekmiştir.. Nikko.» dedi. bu konuda bir şeyler okuduğum için. Nicholai aslında Otake-san'm bu duyguyu pek iyi bildiğinden emindi.» Nicholai gülümseyerek başını salladı. Yerinizden kıpırdamaksızın uzaklara gitmek. Ama hangi duygudan bahsettiğimi biliyorsunuzdur. şey. «Dinleniyordum. Otake-san'm kendi söylediklerini hiç anlamadığını fark edince aklı karışmaya başlamıştı.» dedi.. herhalde. «Anlatmanın senin için güç olduğunu biliyorum.. O halde neden soruyordu bu kadar soruyu? Otake-san uzanıp Nicholai'nin kolunu tuttu. Neden tahtaya bakmana gerek yoktu?» «Ben. nasıl demiştin. uçup başka şeylerin içine girmek ve. yüz ifaden boştu. ağzına bir nane şekeri daha attı.» «Kurmuyor muydun? Bakışların bulanıktı. Geçirdiği deneyim. yerinden kıpırdamaksızın uzaklara gitmekten?» 89 . Otake-san arkasına yaslandı.. evet. «Şimdi söyle bana...» Nicholai güldü. hocam. Kendi dinlenme dönemlerini hatırlaması yeterdi. Ve neler hissettiğini de birazcık anlayabiliyorum. ve herşeyi anlamak... kelimelerle anlatılamayacak kadar basit bir şeydi..» «Lütfen bana anlat Nikko.

ama o tür bir hayatı hiç düşünemiyorum. Bu konu hiç açılmadı. Neden kimse bundan söz etmek istesin?» «Yakın dostumuz Kişikava-san'a da mı anlatmadın?» «Hayır hocam. kısmen buna benzer deney geçirenler hariç. gerekli. Böyle kimselere mistik derler. Ama her halde geçirdiğin deneyim zevkli bir şey olmalı. Bilge insanlar bunu elde edebilmek için disipline ve meditasyona yönelirler. bu sana olan şey. pek sık rastlanan bir şey değildir.. hayır utanma ve korkma.» Otake-san onun koluna dokundu.. Aslında bu deneyimi anlatan kelimelerin tümü biraz tiyatrom-su. hocam.. Nikko. «Özür dilerim.» dedi. O zaman yaşamakta ne amaç kalır?» Otake-san başını salladı. Yani bazılarına bu çok kolaylıkla ve doğal olarak geliyor. Aptallar ise aynı noktaya ilâçlar alarak varmaya çalışırlar. İçime bir utanma duygusu doluyor. Öyle değil mi?» «Zevkli mi? Bunu hiç düşünmemiştim. Çok genç yaşlarda. Çağlar boyunca çeşitli kültürlerde pek az şanslı kişi bir sükûnete ve doğayla birleşme düzeyine çabalamadan ulaşabilmiştir. 90 .» dedi. İçinde bir tedirginlik hissetti. Aklım karışıyor. bu dinlenme dediğin şey.«Yoo. pek az insanın başına gelir bu. hayır. Bana neden bu soruları sorduğunuzu anlamıyorum. «Bazılarımız bu tür dinlenmelerden mahrum olarak yaşayıp gitmek zorundayız. okuduğum kitaplarda bunların kullanılmış olmasından. «Bak Nikko. Öyle denmesi çok yazık. Bence.. Dünyanın en gerçek şeyine nasıl olur da mistisizm diyebilirlerdi? Dünyanın en sakin duygusunun adı nasıl ekstaz olabilirdi? «Bu kelimeye gülüyorsun. Kitaplarda mistiklerin diğer insanları bir türlü anlayamadıklarını okumuştu. Bu kelimeleri kullanışımın nedeni.. Senin dinlenme dediğin şeye başkaları 'Ekstaz' diyor. «Hayır. Çünkü bu kelime sanki dinle veya sihirle ilgiliymiş gibi bir izlenim yaratıyor.» «Gerekli mi dedin?» «İnsan arada hiç dinlenmeksizin günler boyunca nasıl sürekli yaşayabilir?» Otake-san gülümsedi.» Nicholai bu kelimeyi duyunca tedirgin tedirgin sırıttı..

Çoğu şiirsel paradokslar. Peki her biri ne kadar sürüyor?» «Önemi yok. «Nikko. ne kadar zamandır oluyor bu sana?» «Her zaman. aynı deneyime meditasyon yoluyla varmaya uğraşıyor. Bu yüzden. sonra ağzına bir nane şekeri daha attı. büyük bir paniğe kapılıyor.» «Ne kadar sürdüğünü çok iyi biliyorum efendim. Mistikler bu niteliklerini kaybettikleri zaman (ki çoğu er ya da geç kaybediyordu).» «Zamansız mı?» «Hayır. lütfen sana bu dinlenmelerinle ilgili birkaç soru sormama izin ver. «Senden de mi muğlak kelimeler ve şiirsel paradokslar gelecek?» dedi. Uzaklaştığım 91 .» «Bebekliğinden beri mi?» «Her zaman. Sanki kelimelerle ifade edilemeyecek kadar girift bir şeyi anlatmaya çalışıyorlarmış gibi?» «Ya da anlatılamayacak kadar basit. hocam.» «Anlıyorum. zamansızlık da. Okuduğuma göre başlarından geçenleri anlatan mistikler her zaman muğlak. belirginlikten uzak deyimler kullanıyorlar. Orada zaman yok. ben her zaman mistisizm konusuna ilgi duydum.» «Evet. çok basit bir şeyi karışık ve boş gösterdiğini anlamaya başlıyordu. kimi intihar ediyordu. düşündüğünü nasıl ifade edebileceğini de bilemiyordu. Zaman da yok. Nicholai ağzından çıkanların. «Söyle bana. Belki de ondan. Kimi kendini dine veriyor. Ama kelime denilen yetersiz âletlerle. «Demek bu deneyimlerin sırasında içinde bir zaman duygusu olmadığım söylemeye çalışıyorsun. depresyonlara uğruyorlardı. Otake-san onun yardımına geldi. Çünkü onlarca mistik deneylerden yoksun bir hayatın hiçbir anlamı yoktu.» Otake-san gülümseyip başını salladı. «Ne kadar sürdüğünü bilmiyorsun yani.» dedi. Fazla basit. Bu deyimler birbirinin tersi gibi bir şey.Okuduğu bir başka şeyi daha hatırlamıştı.» Otake-san göğsündeki baskıyı hafifletmek için yumruğunu böğrüne dayadı.

durdurmamak için dikkatli olmalıyım. Eğer ihtiyacım varsa. Dinlenme bazen bir iki dakika sürer. Ya da nefret ederek. ve. Ben her şeyle birleşmiyorum.» «Neye yönelik?» «Her şeye. nefretin tam tersidir. elli sekiz olsun. üç defa olur. Söyle başla: Oyun oynuyorduk..» Nicholai avuçlarını çaresizlikle açtı. Ve bana o sürede neler olup bittiğini anlat. tam değil.» «Peki. dinlenmeler?» «O değişir.» «Kendin istediğin zaman bu dinlenme anlarından birini getirebilir misin?» «Hayır. Bana ikisi de bir zaten. Lütfen az önce geçirdiğin dinlenme dönemini ele al. Ama bu insanlara yönelik değil. Bir daha olmayacak diye korkmaya başlarım.» «Nefret ettiğin zaman bu dönemler gelmiyor mu?» «Nasıl gelebilir? Dinlenme. bu. Oynarken olanı... En çok günde iki.. Sonra ne oldu?» 92 . Ne kadar ihtiyacım varsa o kadar sürer.» «Her şeyle birleşiyor musun?» «Evet. Böyle olduğu zaman dinlenmelerimi çok özlerim. vücudumun olduğu yerdeyim. Ama gelecek olanı durdurabilirim. Kendim. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?» «Anlamaya çalışıyorum. O anlarda yeniden o birliğe dönüyorum. Ama aynı zamanda da her yerdeyim. bazen saatler sürer. Dinlendiğim zamanlar her şey ve ben aynıyız. siz elli altıncı taşı oynadınız. Ama bazen bir ayı dinlenmeden geçiririm. Zaten birim.» «Sevgi mi yani?» «İnsanlara yönelik olsa sevgi veya aşk olurdu.zaman yerimden ayrılmıyorum.» «Elli sekizinci taştı hocam. Hayale dalmış değilim. Nasıl anlatacağımı bilemiyorum. «Nasıl anlatabilirim?» «Dene.. Yoo.. devam et.» «Sık sık oluyor mu.» «Nasıl durdurabilirsin?» «Öfkelenerek.

Şimdiki gibi za-manlarıda. Anlıyorum. başkalarının 'Kapı' ya da 'yol' dediği şey. Go taşlarının klasik ve düzenli akışı da aynı etkiyi yapabiliyor ve beni çayıra götürebiliyor. Hepimiz. Bir nehir ya da ırmak. Tekrar çimen olduğuma çok mutluyum. Benden ileriye doğru yükseliyor. Gökyüzü soluk. Rüzgârla kımıldayan yapraklar. Hiçbir şey önemli değil ve her şey harikulade.» «Üç köşe bir çimenlik.» «Bir zamanlar gerçekten gittiğin bir yer mi? Belleğinde mi var?» «Belleğimde değil. küçülmüş. Çiçekler var. Belki de rüzgârın bir pirinç tarlasında yarattığı dalgacıklar. otlar çok yüksek. Nikko...» «Küçülmüş halin mi?» «Anlıyorsunuz işte. Hayır.. Benim için. Kendi vücudumun içindeyken. Bir rüzgâr. evet.. oyunun akışı çok iyiydi ve bu durum beni çayıra doğru sürükledi. Elbette.» «Sen çimen misin?» «İkimiz biriz. Ya da yüzme duygusu.» «Yani normal hayatı küçülmüş durum mu sayıyorsun?» «Dinlenmede geçen zamanı normal sayıyorum... ılık. Onu görünce dinlendiğimi anlıyorum.. Dinlenmi-yorken.» «Çayıra mı?» «Evet. Bu senin çayırın... geçici. İçine süzüldüğüm..» «Bana çayırı anlat.. Küçülmüş halimde oraya hiç gitmedim. Aynı anda her yerdeyim. küçülme93 . Ve derken.. Senin de hiç böyle düşündüğün oluyor mu? «Hayır. akıp geçen bulutlar.» «Sahici bir çayır mı bu?» «Evet. Her sefer bir uçma duygusuyla başlar. Rüzgâr da öyle. sarı güneş ışığı da.» «Anlıyorum. birbirimize karışmış durumdayız. Dinlenme halindeyim. yayıldığım yer. ve. Bu otların üstünde hiçbir şey yürümemiş ve onları hiçbir şey yememiş. Hayvan yok.» «Peki sonra ne oluyor?» «Hiçbir şey. Senin anlatışın da diğer okuduklarıma benziyor.«Şeyy.

Nikko'nun koluna hafifçe bastırdı. Tekrar gelip kendi vücudumun içine sığıyorum. Bu konu açıklama istemeyecek kadar basitti. taşlarla da. Akıyorum. Go tahtasıyla ben birbirimizle iç içeyiz..» «Ya ben Nikko? Benim de parçam mısın?» Nicholai başını iki yana salladı. çimenlerden ayrılıyorum. Go tahtasıyla da. Dinlenme bitiyor. Hepsini paylaşıyor.. anlatılabilecek bir şey değil. Bu pek. Buradan uzaktayken nasıl Go oynayabiliyorsun? Yani çayırdayken?» «Ama ben orada olduğum gibi.» dedi. hepsiyle birlikte yüzüyorum. Hem bu odanın bir parçasıyım. Oyunu izleyemez olur muyum hiç?» «Yani tahtanın içinden mi görüyorsun?» «İçinden veya dışından. Bir şey daha söyle bana. «Ben her şeyin parçasıyım. Güneş ışığının.» Otake-san.. Çocukların ara sıra böyle şeyler geçirdiğini. İnsan her yerde olduğu zaman görmesi gerekmez. Uzaklaşıyorum ama gitmiyorum. çimenin. hocam. Güneş ışığından. senin anlattığın gibi şeyler hissetmiştim. «Sana daha fazla soru sormayacağım.ye başlıyorum. Ama görüyorum demek de en doğru kelime değil. İçimde hemen hemen tümüyle. hem o bahçenin. Çocukluğumda bir iki kere.. Asıl imrendiğim de buna bu kadar kolaylıkla.» «Hayır. «Yalnızca bulduğun mistik sükûna imrendiğimi itiraf edeyim. fakat büyüdükçe bundan uzaklaştığını da okudum. Peki tahtaya bakmadan bu taşları nasıl oynayabiliyorsun? Çizgilerin nereden geçtiğini nasıl biliyorsun? Benim son taşımı nereye koyduğumu nasıl bilebiliyorsun?» Nicholai omuzlarını kaldırdı. «Benim dinlenme yerimde hiçbir mahluk yok. uğraşmadan. yazdı galiba.» Nicholai kararsızlık içinde gülümsedi... «Anlatamıyorum. hepsi bir. Ama bir yandan imrenirken bir yandan da senin hesabına bir korku du94 .» «Anlıyorum. «Galiba iyi tarif edemiyorum hocam. buradayım da. yoo. Orada görebilen tek şey benim. sonra elini çekti.. Hepimizin adına ben görüyorum.» Nicholai gene başını salladı. çok iyi anlatıyorsun Nikko. unutmuş olduğum bir anımı uyandırdın. çabalamadan ulaşabilmen. O zaman unutuyorlar tabii.

«Ama Nikko. Bir yandan Nikko'nun böyle hassas ve kırıtabilecek durumda olmasına acıyor. Cezalandırırım. Otake-san bunu kızgınlık değil. Eğer mistik ekstaz senin hayatının doğal ve gerekli bir parçası haline gelmişse. yalnızca gerçeğin kendisi olduğunu hemen anladı. o zaman kaybedersin bu zenginliğini. Ama okuduklarıma göre bazen bu yetenekler ortadan kalkabiliyor. Nikko?» diye tekrarladı Otake-san.» «Biliyorum. Beklenmedik bir olay senin içini bitmeyen bir nefret ve öfkeyle doldurursa. Yaşlı adamı en çok rahatsız eden de bu sözün söylenişindeki sessiz güven duygusuydu. Kaybetme korkusu da belki kaybetmesine sebep olabilirdi. ki öyle görünüyor. hocam. bir olay. «Ne yapardın. Nicholai gözlerini kaldırıp ona baktığında yeşil gözler sakin ve ifadesizdi. Bu yeni ve inanılmaz şüphelere dayanmıyordu.» Bu söz öyle kaderci bir sükûnetle söylenmişti ki. Gözlerini Go tahtasına indirdi ve böyle bir kayıp karşısında nasıl tepki göstereceğini düşündü.» Hayatının en doğal ve en önemli pisişik eylemini kaybetme düşüncesi Nicholai'yj rahatsız etti. 95 . O şey her neyse mahvederim onu. bu dinlenmelerin mümkün olmadığı zaman ne yapacaksın?» «Böyle bir şeyin olabileceğini gözümün önüne getiremiyorum. ya bu niteliğini senden alan bir insan değilse? Bir durum. bu yeteneğin solmaya başladığı. «Eğer birisi dinlenme zamanlarımı benden alırsa onu öldürürüm. İçine bir anda dolan panik ona yepyeni bir şey düşündürdü. hayatın bir oyunuysa? O zaman ne yaparsın? «Onu yok etmeye çalışırım. Bu konuşmalardan uzaklaşmak istiyordu.yuyorum. bir yandan da ona bu değerli yeteneğini kaybettirecek olaya sebebiyet verecek adama acıyordu.» «Öyle yaparsan dinlenmelerine tekrar kavuşur musun?» «Bilemiyorum hocam.» Otake-san içini çekti. bulunan bu iç huzur artık bulunmaz olabiliyormuş. Ama bu kadar büyük bir kayba karşı çok küçük bir intikam olur aslında.

yıldız öğrencisinin günün birinde büyüklüğe ulaşabileceğini. yedi veya sekiz taşla siz kazanırdınız zaten. Mistik yeteneğinin ebedî olmadığını ilk olarak öğrendiği bu küçük odadan. Tabii oyunu izleyen.. Oyunun üçte biri bitmişti. «Bence ancak beş altı taş fark olurdu. İkimizin de ciddi bir hata yapacağımızı sanmıyorum. bu tenha dağ köyün96 . hocam. onu bu doyumlu huzurdan mahrum edebilirdi. Nikko'nun mistik yeteneği olması bu yüzden çok yararlıydı. Yapılacak işler. Otake-san tekrar tahtaya baktı. oyunla. Aralarında yerleşmiş bir şakaydı bu. bu küçük odadan kurtulacağına memnundu. mevsimler birbirini kovaladı ve Otake'nin evinde herkes geleneksel rolünü oynamayı sürdürdü. «yarım bıraksak üzülür müsün.» Sonra Nikko'ya gülümsedi. sonucun tohumları şimdiden atılmış sayılır. bir yandan çok zekice ve cesurken. «Ne olursa olsun. Aslında Otake-san en azından bir düzine taş farkıyla kazanabilirdi ve ikisi de bunun farkındaydılar. insanın kişiliği hiçbir davranışında. Ama diğer taraftan. Ama bu yetenek de zehirli bir yetenekti.. Sen ne dersin?» «Ben de sanmıyorum efendim. Demek bir şey olabilir. Hayatının en gerekli şeyinden. Go oynayışmdaki kadar belli olmazdı. ve belki de Japon olmadığı halde üst dcm'lara varabilecek ilk kişi olacağını çok iyi biliyordu. daha küçük bir oyun olan hayat oyununda bu gencin asla barış ve mutluluğu bulamayacağını da biliyordu.» dedi. hareketlerin anlamını anlayacak zekâ ve tecrübeye sahipse. «Mide ağrılarım gene arttı. Otake-san tekrar içini çekerek tahtanın üstündeki ta.Delikanlının dediğini yapacağından zerre kadar kuşkusu yoktu. beri yandan çok soğuk ve insanlık dışı bir amaç konsantrasyonu gösteriyordu. sevgiyle dengelenip uzadı gitti. zaten oyunun gelişmesi öyle klasik ki. Nicholai'nin oyunu ise. eğlenceyle. çalışmalar. Gencin oynadığı oyunu bu şekilde değerlendiren Otake-san.» Nicholai tahtanın başından kalkacağına.şları gözden geçirdi. Yıllar geçti. Günlük yaşam için gerekli işler yalnızca ürünün zamanına bağlı olarak ve karşılıklı sevgi içinde ilerlediği halde. «O kadar çok mu?» dedi. Nikko?» dedi.

Yaşlı ve bilgili kimseler savaşın artık bir yıldan fazla uzamayacağını söylüyorlardı. Günlerden bir gün Otake'nin ortanca oğlu okuldan eve bitkin ve utanç içinde döndü. Acılar ve daha ağırlaşan işler yaşamın bir parçası oldu. Nicholai zaman zaman kendisinden gaijin. o ellerine eldiven giymişti. Çünkü çocuklar okulun buz tutmuş avlusunda yarı çıplak jimnastik yapıp vücutlarının dayanıklığmı. Ünlü Go oyuncusunun kendi köylerini seçip orada yaşaması köy halkı için bir onur sayılıyordu. yani muhallebi çocuğu diye alay etmişlerdi. Bir kısmı hiç geri dönmemek üzere. Bununla birlikte çiftçilerden bazıları gizli gizli mırıldanıyor. 8 Aralık 1941 günü Pearl Harbour baskınının haberi gelince büyük bir heyecan fırtınası yayıldı. Ya da kızılkafa diyorlardı ona. Ordu. Nicholai'nin oyun tecrübesi artıp da. Avrupa emperyalizmini Pasifikten dışarı atarken radyoda heves ve heyecan dolu sesler peşpeşe zafer müjdeleri vermekteydi. Arkadaşları onunla yova-muşi. Bunlar ırkçı öğretmenlerin çocukları etkilemesi sonucu ortaya çıkmaya başlamıştı. O da köy halkının Otake-san'a gösterdiği saygıydı. kendilerine mümkün olmayan üretim kotaları empoze edildiğinden yakmıyorlardı. Bütün tren istasyonlarında savaşla ilgili yazılar asılıydı: Şibumi 97/7 . içlerinden herkesin tanıdığı delikanlılar ayrılıp savaşa gittiler.de bile savaşın sesi bir fon müziği gibi duyulmaktaydı. Bir yandan da tüketim mallarının darlığı hissedilir hale gelmeye başlamıştı. babasının da Alman (yani müttefik) olduğunu belirtmeye özellikle dikkat etmişti. Ama Nicholai yabancı oluşundan dolayı pek ıstırap çekmiyordu. Ayrıca Nicholai'yi koruyan bir faktör daha vardı. Otake-san'm yanında şampiyonluk yarışmalarına gitmeye başlayınca. Go turnuvaları vatanseverlik özverisi olarak azaltılınca Otake-san vaktinin çoğunu kendi dalında yorumlar yazmakla geçirmeye başladı. Ara sıra savaş Otake'lerin evine doğrudan etki de yapıyordu. yani yabancı diye söz edildiğini duyuyordu. General Kişikava onu çıkarttığı kimlik kâğıtlarında annesinin Rus (yani tarafsız). kişiliklerindeki samurai ruhunu göstermeye çalışırken. Japonya'nın hangi ruhla savaşa kalkıştığını daha iyi anladı.

Japon halkı da bu savaşa zorla girdiklerine. Bu yalvarmalar sonunda boşa çıkmış. hiçbir fabrikaya veya askerî tesise bomba isabet etmemiş olmasıydı. Tıpkı Japonya'ya karşı savaşan ülkelerin halkları gibi. ASKERLİKTE SİZE UZUN SÜRELİ ŞANSLAR DİLERİZ. gene de Nic-holai'nin gelişme çağının en etkili unsuru sayılmazdı. iki gün sonra da cesedi demiryolu üzerinde bulunmuştu. delikanlı ilk trenle evine gönderilmişti. dik yakalı elbisesiyle eğilip kendi elini arayan Çinli kızın hayali hiç gözünün önünden gitmiyordu. mecbur olduklarına inanmaktaydı. ancak duyulabilecek bir sesle. Tokyo'nun Doolittle tarafından bombalanması haberi köye ulaşınca büyük şaşkınlık ve öfke yaratmıştı.» diye mırıldanmış. tek serveti halkının cesareti ve kahraman ruhu olan bu ülkenin. Aklı eren her insan. ve dördüncü hariç bütün Avrupa ülkelerinin o koca sınaî gücüne karşı koyması. Gerçi savaş. Amerikan bombardıman uçaklarım duyan Nicholai. Öfkenin nedeni ise. Kendisini kutlamalar. Küçücük Japonya'nın. ayrıca Amerika. Ondan önem98 . hayatın her yönünü etkiliyordu ama. Ama başlangıçta ortada yalnızca zaferler gözüküyordu. alkışlar arasında askere yollayan akraba ve dostlarının karşısına çıkmaya cesaret edememişti çünkü. milyonlarca Çinli'ye. yani çürüğe çıkınca. halkın Japonya'nın yenilmez olduğuna inanmasıydı. haji desu. Yeşil. yetkililere yalvarmaya başladığını. Sovyetler Birliği'nin o ezici ağırlığıyla üstlerine çörekleneceğini de bilmekteydi. İngiltere. okullar zarar görürken. pek de fazla doğal kaynaklan olmayan. Komşu köyden bir delikanlının.BAYRAK ALTINA ÇAĞIRILDIĞINIZ İÇİN SIZI KUTLARIZ. Japonya biraz zayıflık belirtisi gösterdiği anda. sağlık muayenesinde haji sayılınca. Amerikan uçaklarının bombalarını rastgele atmış olmaları ve rastlantı eseri olarak evler. hemen Şanghay'daki mağazayı bombalayan Northrop uçaklarını hatırladı. bu halka umutsuz bir gurur veriyordu. Avusturya. Şaşkınlığın nedeni. «Haji desu. böyle bir ayıpla karşılaşmaktansa kendisini hangi göreve olursa olsun kabul etmeleri için ricada bulunduğunu duymuştu. Çocuk evinde uzun süre pencerenin önüne dikilip dışarılara bakmış.

çok az konuşup. üçüncüsü ise. Mariko bir yandan yutkunup. bu rahatsız pozisyonda uzun süre durmanın yorgunluğuyla titriyordu. ihtiyatlı. Büyük bir oyuncu olmak için gerekli olan sertlik onda yoktu. Bu kadar dar yerde. Ama gün boyu bir sevgi ve günah heyecanı damarlarında dolaştı durdu. Kızın avuçları. Ara sıra bir şey almak ya da bir şey götürmek için birlikte köye inerlerdi. Bazı akşamlar bahçede yanyana otururlar. Gene de kolunu çekemiyor. delikanlı cesaretini toplayıp Mariko'yu odasında ziyaret etti. Birincisi oyun üslûbunun Derlemesiydi. Alçak sesle fısıltılar. ne zaman kendini ruhsal bakımdan yorgun hissetse. Günlerden bir gün Nicholai yarım saat kadar kendi kendisiyle mücadele edip sonunda bir karara vararak Go tahtasının üzerinden uzandı ve kızın elini tuttu. Nicholai'nin hemen hemen on sekiz yaşında olduğu bir ilkbahar gecesi. O geceki aşkları acemice. özellikle başlangıç ve orta safhalar üzerinde çalışırlardı. elele tutuşup. çekingen. Nicholai ile Mariko egzersiz oyunları oynar. birinin kendilerini görebileceği korkusuyla sırılsıklamdı.. Öğle yemeğine çağrıldıklarında ikisinin de içi rahatladı. 9y . her duyulan veya hayal edilen seste birbirinin göğsüne vuran kalp atışları.li üç şey daha vardı. tutulmaya çalışılan soluklar. Mariko. Bütün sabah boyunca. kızın elini bırakamıyor. mistik yolculuklarından birine sığınıp yeniden güç kazanması. Yan yana yürürken kolları yanlışlıkla birbirine dokununca. Nikko'dan bir yaş büyük. onun elinin baskısına karşılık verdi. on yedi yaşında karşısına çıkan ilk aşkıydı. dağınık. ikincisi. bu kadar çok kişiyi barındıran bu evde gece buluşmak maceraydı. fakat büyük anlayış doluydu. kötü bir oyun oynadılar. yeniden uzun sessizlikler doğardı. bir yandan olanca dikkatiy-le oyun tahtasına bakmaya devam ederken. Otake-san'ın öğrencilerindendi. narin bir kızdı. Kızın çekingenliğiyle Nicholai'nin içine kapanıklığı birbirine çok iyi uyuyordu. uzun sessizlik sürelerini paylaşır giderlerdi. Gene de oyunu zekice ve kibardı. Nicholai'nin kolu ise. konuşmaları kesilir. Ertesi gün dudakları şöylece birbirine değdi. bunun ret anlamına geleceğinden korkuyordu..

geleneği sağduyusuyla biraz değiştirivermişti. Deniz subayı olan kocası. Bunları söylerken gene de gözlerinde parıldayan gurur ışıklarını engelleyemiyordu. Bu sonuncusu pek bir işe yaramayacaktı. General delikanlıya. Otake-san. bu dili okuyup yazmayı hiç bilmiyordu. sonra ertesi gün onları oradan alıp kendi ailesine yedirebilirdi ama. ancak ondan sonra Otake'lere uğrayıp onları ziyaret etmiş. Nicholai'nin çalışmalarını ve kaydettiği ilerlemeyi överken. Başka zaman olsa oraya meyveler ve yiyecekler de konurdu ama. çünkü Nicholai Şanghay sokaklarında dolaşıp dururken arkadaşlarından Çinceyi akıcı biçimde konuşmayı öğrenmişti ama. Her ikisi de savaştan söz etmeme çabasmdaydılar. Kitaplar Rusça. Mercan Denizi zaferinde gemisiyle birlikte batmış. Fransızca ve Çinceydi. General tipik Japon baba rolünü üstlendi ve Otake'ye böylesine tembel ve yeteneksiz bir öğrenciyi eğitme yükünü üstlendiği için teşekkürler etti. Kutulardan dört dilde Sefiller kitabı çıkmıştı. genç karısını ilk çocuğuna hamile olarak geride bırakmıştı. Kızı artık duldu. Otake böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçirmeyecek bir insandı. Yanısıra da bir öğütle birlikte. Bu armağan. yabancı dillere olan yeteneğini asla paslandırmaması gerektiğini söylüyordu. Nicholai'ye yaptığı birinci ziyaret yalnızca bir gün sürdü. ay ışığının düşeceği yere çiçekler ve sonbahar otları yerleştirilmekteydi.Gerçi Nicholai aydan aya General Kişikava ile mektuplaşıyordu ama. işgal edilen yerlerdeki kütüphanelerden seçilmiş iki kasa dolusu kitaptı. 100 . Generalin Fransızca bilmemesi de başka bir rastlantıya yol açmıştı. savaşın yarattığı kıtlık nedeniyle Otake-san. General önce kızmm acısını paylaşıp sonra onun geçimim sağlamış. beş yıllık öğrencilik döneminde General ancak iki kere kendini görevlerinden ayırıp Japonya'ya izne gelebildi. Çünkü General izninin çoğunu Tokyo'da kızmm yanında geçirdi. İngilizce. yani Sonbahar Ay Festivali'ne rastlamıştı. Almanca. Nicholai'ye de bir armağan getirmişti. Belki bir beşincisi de Çinceydi ama Nicholai bunu anlamıyordu tabii. Bazı komşuları gibi Ay Tanrısına o gün meyve ve yiyecek de sunabilir. O akşam General yemeğini Otake ile birlikte yedi. Generalin ziyareti jusanya'ya. Bahçeye.

Ama ben şibumi yolunda başarısızlığa uğramayı. «Bütün savaşlar sonunda kaybedilir. başka amaç yolunda zafere ulaşmaktan yeğ tutarım.» General kendi kendine gülümseyerek başını salladı.» «Sanki savaş kaybedilecekmiş gibi konuşuyorsunuz.» «Rehberliğinize teşekkür ederim. «Peki Nikko. Nikko.» Bir süre bahçesinin sessizliğini paylaştılar. evet. Söyle bakalım. Uzun süre ayrı kaldık. Aramaya devam et. Nikko. Özellikle İngilizceni. Al-mancasıyla Ingilizcesinin paslanmakta olduğunu fark ettiğini itiraf etti. Nicholai önüne baktı.» dedi. Senin de lisan yeteneğinden başka güvenecek tek daim yok. «Evet. Sanırım bu amaç peşinde ilerlerken bedenini ve gençliğini oldukça büyük engeller olarak göğüslemek zorundasın.Yemekten sonra Nicholai ile General bahçede oturup. bir zamanlar bana söylediğin gibi şibumi'ye eriştin mi sonunda?» Yaşlı adamın sesinde şakacı bir ton vardı. yükselen ayın ağaç dalları arasından sıyrılışını seyrettiler. Artık profesyonel askerler arasında yapılan meydan savaşlarının günü çoktan geçti. «Bunu asla yapmamalısın. Belki zamanla davranışında ve görünüşünde şibusa denilen zerafete ulaşabilirsin. elbette.» «Daha gençtin. Generalin getirdiği kitaplara bir göz attığı zaman. «Demek böyle. ülkenin nüfusları ara101 . Bir an için senin kişiliğini unutmuşum. efendim. İki taraf da kaybeder. Çoğumuz istediğimizden azıyla yetinmek zorundayız. Ama daha azını elde ettiğin zaman ona da şükretmeyi bil. bundan eminim. Şimdi savaşlar karşılıklı sanayi kapasiteleri arasında. Bu savaş bittiği zaman ben sana yardım edecek durumda olamayacağım. Ama şibumi denilen ruh basitliğine varabilmen kuşkulu. lisan bilgilerini canlı tutuyor musun bakalım?» Nicholai. «Fazla ataktım o zaman efendim. Nicholai onun yüzünde hüzün ve yorgunluk ifadesi okuyabiliyordu. «Fazla gençtim.» Kişikava-san uzun süre sessiz kaldı. efendim.

«Her şeye rağmen bir vatanseverim ben.smda yer alıyor. Bu savaşı kazanamayacağımızı bilmem hiçbir şeyi değiştirmez. Ruslar.» General içtenlikle güldü. Eğer Nicholai sizin dediğiniz kadar tembel ve yeteneksiz bir öğrenci ise. Sabah sen uyanmadan gideceğim. «Belki de kelimelerden daha derin bir anlamı yok aslında. Ben bir süre yalnız oturmak istiyorum. ay festivalleri için. başım sallamakla yetinmiş.» «Öyle olunca siz ne yapacaksınız. ideolojide. Generalin o ziyareti sırasında Otake'ye kendi bakım ve eğitimi için para teklif ettiğini öğrendi. denizler gibi akıp gelen insanlarıyla Almanları yeneceklerdir. Ama seninle.cBunun gibi bahçeler için. hinomaru'da değil ama. Eninde sonunda. Nikko?» «Yalnızca kelimelerini anlıyorum. birlikte vakit geçirebildiğimiz için memnunum. «Sonuna kadar görevimi yapacağım.. demişti. yapılan iyiliği kabul etmek zorunda kalmıştı. Küçük. Gene de görevimi sonuna kadar yapmakta devam edeceğim. O gittikten epey sonra General hâlâ kendi başına bahçede oturuyor. onun için para kabul etmem ahlâk kurallarına sığmaz. efendim? «General başını ağır ağır salladı. bahçenin ay ışığmdaki görünümünü sessizce seyrediyordu. Ja-ponlar'a özgü her şey için. pirinç eken kadınların şarkıları için. 102 .» Nicholai onu dikkatle süzdü.» dedi. Neden sonra Nicholai. kısa da olsa. Politikada. Amerikalılar da anonim fabrikalarıyla bizi yenecekler. Kişikava-san'm vatanseverlikten söz ettiğini daha önce hiç duymamıştı. efendim. gene de vatanseverim. erken açan kiraz çiçekleri için. Bir vatansever gibi davranmaya devam edeceğim. Nicholai başını eğerek selam verdi ve ayağa kalktı. önemsiz idarî sorunlar üzerinde günde on altı saat çalışmayı sürdüreceğim. «Onun önemi yok. askerî bandolarda.. Go oyununun incelikleri için. «Ya. General hafifçe gülümsedi. Bunu anlayabiliyor musun.» dedi. Fakat Otake-san teklifi reddetmiş.» dedi. öyle. Nikko. General o zaman yaşlı dostuna gülümsemiş. Şimdi artık yat Nikko.

turp ve havuçları öyle bir biçimde ekti ki. o da ufacık bahçesiydi. onları güldürürdü. maskaralıklar yaparak yer. kentin korkulu atmosferinden kurtulacak kadar zengin veya nüfuzlu olmalarına karşın. bunu bile kendi kişiliğine uygun biçimde yaptı. bitkiler büyüdüğü zaman yaprakları göze çiçek yatakları gibi güzel görünür oldu. ikide bir gözlerini yuvalarında çevirip eliyle midesini okşar. Günler geçtikçe resmi yayınlar bile arada sırada bazı yenilgileri kamuoyuna duyurmak zorunluluğunu hisseder oldular. Savaşın sonlarına doğru oradaki çiçekleri de söküp yiyecek ekmek zorunda kaldı ama. Otake-san'm hâlâ feda etmediği küçük bir lüksü vardı. Otake ailesi nice akşamlar. «Gerçi bu durumda bunların otlarını ayıklayıp bakımlarım yapmak çok güç oluyor ama. Böyle bir yenil103 . Başlangıçta kentlerden gelen muhacirlere acıyan köylüler onlara çok iyi davranıyorlardı. ve Otake'nin esprili tutumu olmasa. Artık Japon üretiminin tümü günlük ihtiyaçları karşılaşmaya. muhacirlerin geçmiş bombardımanları anlatışında. Zosui. Pancar. barbarlar daha şimdiden bizi yenmiş sayılır. Böyle yapmasalar. hükümetin empoze ettiği kotaları karşıladıktan sonra çiftçilerin ellerinde pek az yiyecek kalıyordu... doğranmış havuç ve pancarların pirinçle haşlanmasından oluşan bir yemekti. çocuklarına ağızlarındaki berbat tadı unutturur. Yaşadıkları köy bir tarım köyü olduğu halde. çok zevkleniyormuş gibi sesler çıkararak. yutulacak şey değildi. karınlarını zosui ile doyurmak zorunda kalmaktaydı. Bu kentli asalakların. Hükümet bildirilerinin fazla ateşli fanatizminde. Yenilginin belirtileri her yerde fark ediliyordu. en temel ihtiyaç maddelerinin kıtlığında. Otake sofrada yemeği.Savaşın akışı zamanla Japonların aleyhine döndü. Ama zaman geçtikçe bu konukları doyurmak da bir yük olmaya başladı. Otake. savaştan dönen yaralıların anlattıklarıyla fena halde çelişkiye düşecekler ve inanılırlıklannı kaybedeceklerdi. hayat mücadelesi uğruna güzelliği feda edersek. Muhacirlere sokaijin diye isim takıldı. kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bile çalışmayan kimseler olduğu inancı yerleşti. bir dereceye kadar huzur sağlamaya yönelikti.» diyordu.

Otake-san artık Go turnuvaları için seyahate pek az çıkıyordu. Kentler yerle bir olmuş.» İki büklüm.ginin her duyulusunda bunun bir taktik gereği olduğu ya da savunma hatlarında değişiklik yapılmakta olduğu söyleniyor ve yayma her seferinde herkesin çok sevdiği «Umi Yukaba» şarkısıyla son veriliyordu. gözlerinde yaşlarla bir sedyenin başından ötekine gidiyorlar. Hocasının yanı sıra bu yolculuklara çıkan Nicholai. kimi acısını belli etmemek için çenesini kasmış. zümrüt yeşili gözlerine baktı. «Teşekkür ederiz. Kiminin yüzü kül gibi. Stratejik bombardımanın. zorluklara birarada göğüs germe kararlarını daha da güçlendirmişti. onlara ortak bir amaç vermiş. Gene de bu önemli ulusal oyunun oynanması sürmekte. Gokuro sama.» diye mırıldanıyorlardı. Yüzünde nefret yoktu kadının. Üzgün üzgün başını sallayıp arkasını döndü. İngiltere'de de. stratejik bombardımanlar insanları daha çok birbirine yaklaştırmış. Bir keresinde demiryolunun hasara uğraması yüzünden tren bir istasyonda saatlerce beklerken Nicholai istasyon platformu üzerinde bir ileri bir geri yürümeye başlamıştı. insanlar evsiz kalmıştı. Japonya'da da. gazetelerde önemli karşılaşmaların haberleri hep verilmekteydi. Yalnızca şaşkınlık ve hayal kırıklığı vardı. Uğrunda savaştıkları sosyal ve geleneksel varlıklarından birinin de bu olduğunun farkındaydı Japonlar. Yaşlılar ve çocuklar. Ama bu bombardımanlar gene de halkın ruhunu öldürebilmiş değildi. Bu şarkının melodisi kısa zamanda halkın beyninde karanlığı ve yenilgiyi ifade eden bir anlam kazandı. tek yakınma işitilmiyordu. ihtiyar bir kadın Nicholai'ye yaklaşıp onun Batılılara özgü yüzüne. Platformun kenarlarında hastaneye götürülecek yaralı askerler sedyelere yatırılmış bekliyorlardı. Go-kura sama. her yaralı askerin önünde eğiliyor.. 104 . ama hiçbirinden tek çığlık kurtulmuyor. Almanya'da da. «Teşekkür ederiz. savaşın etkilerini görme olanağını da buluyordu. Ulaşım hizmetleri hemen hemen tümüyle milli savunmanın ve sanayinin ihtiyaçlarım karşılamaktaydı.. yani sivillere yönelik olmayan bombardımanın halkta savaş şevkini kırdığı inancı bir uydurmadan başka şey değildi.

Öyle ki. Bindikleri tren iç kesimlere doğru dönmeden önce kuzeye yöne-lip Yokohama ile Tokyo arasından geçti. güvenli bir yer bulabilmek amacıyla sağa sola koşuşan sivillerin çevresindeki halkayı gittikçe daraltmıştı. sonra Nicholai'yi Kajikava Nehri kıyısında Nigata yakınındaki kiraz çiçeklerini birlikte seyretmek üzere bir geziye davet etti. Hiçbir şeyin yüksekliği insanın göğüs hizasını geçmiyordu. Generalin ikinci ziyareti savaşın sonlarına doğru yeraldı. Sıcaklık 1800 fahrenhaytın üstüne çıkmış. Bir ilkbahar günü. daha sonra birden patlayıp yarılırcasına ateş almışlardı. öğleden sonra. Birçok kadın son ana kadar kollarının bütün gücüyle yukarıda tutmaya çalıştıkları bebeklerini boğulurken ellerinden kaçırmışlardı. Çevrelerinde kilometreler boyunca yalnızca yıkılmış evlerin. Arasıra yükselen dumanlar hariç. hastanelerin enkazını gördüler. kaldırımları eğip bükmüştü. sonra dumanlar çıkarmış. Her yerde 9 Mart bombardımanının izleri görülmekteydi. Parklar-daki ağaçlar önce tıslamaya başlamış. Dolaşan alev hortumu havayı yutuyor. Kalabalık gruplar bu cehennem sıcağından kurtulmak için kanallara atlamış. O anda artık çevresindeki acı sahnelere karşı da. birkaç dakika içinde de mistik yolculuğuna çıktı. dükkânların.Nicholai platformun sonunda tenha bir yer bulup oturarak üstlerinden yavaşça geçen buluta baktı. banliyö yerleşim alanlarının içinden geçti. bombalamanın sonuçlarını filme almak amacıyla 105 . önce Otake-san'la baş-başa görüştü. Gerek bombardımanlardan. Tren Tokyo'nun çevresinden dolaştı. Alevden duvarlar bir evden ötekine sıçramış. bombalanmamış bir karış yer bırakmamışlardı. Kentin on altı mil karelik alanı cehenneme dönmüştü. nehirleri ve kanalları aşmış. damlardaki kaplamaları eritmiş. Kendini serbest bıraktı. okulların. bir ateş fırtınası yaratıyordu. gerekse fazla kullanılmaktan aşınmış olan rayların üzerinde ilerliyorlardı. hiç habersiz çıkageldi. tapınakların. O gün üç yüzü aşkın B-29 uçağı Tokyo'nun sivil mahalleleri dahil. fabrikaların. fakat arkadan gelen kalabalığın itmesiyle arada boğulup gitmişlerdi. tiyatroların. kendi ırksal suçuna karşı da bağışık durumdaydı. bulutun akışına benliğini kaptırdı.

peşpeşe gelen düşman bombardımanlarına tümüyle açıktı. hâlâ ılık akan suyun içine batıp çıkan cesetlerle doluydu. ya geliyor. Alevler ciğerlerindeki havayı çekip aldığı için. Çocukların pişmiş vücutları okulların bahçelerinde yanyana yatıyordu. O gece ölenlerin bir çoğu. Kemiklerinin üstünde hiç et kalmamış bir genç kadının üzerinde. yanmış. giydiği sivil elbisenin altından göğsünün inip kalktığı fark edilememişti bile. Oraların halkı beyaz ırktan olduğu için. Du106 . Japon kentlerinin de sonbahar yaprakları gibi yanabileceğinin anlaşıldığını yazıyordu. çevrede patlayabilecek maddeler arayıp dolaşıyorlardı. Kanallar. Yolculuk boyunca General Kişikava kazık gibi. Tam yüz otuz bin ceset. soluk alamamaktan boğularak öldüler. Bunlar ısınmış. İtfaiyeciler işe yaramayan hortumlarını alev duvarlarına doğru tutarken umutsuzluk ve utançtan ağlıyorlardı. Tokyo'nun fecaati gerilerde kaldıktan. Her ceset yığınının en dibinde madenî paralar vardı. en dibe yığılmışlardı. öylesine hafif soluk alıp vermişti ki. Şafak söktüğü zaman her enkaz yığınının tepesinden küçük alev dilleri yükseliyor. Oysa 9 Mart bombardımanından sonra Time dergisi. sağlam görünüşlü bir kimono vardı. olayı «gerçekleşen bir rüya» diye tanımlıyor. Yetişkin çiftler birbirlerinin kollarında ölmüşler. Hayatta kalan sessiz insanlar bir ceset yığınından ötekine gidiyor. sessiz oturmuş. ya gelmiyordu. Üstelik Hiroşima'ya daha vakit vardı. Su borularının patlamış olması sonucu hortumlara zaten damla damla su. akrabalarını arıyorlardı. Artık ellerinde savunma uçakları da kalmayan Japonların kentleri. sonra cesetleri yakarak aşağıya kaymış.kent üzerinde uçan Amerikan uçakları binlerce metre yükselmek zorunda kalmışlardı. Her taraf cesetlerle doluydu. tren ölçülmez güzellikteki dağlara ve yaylalara tırmanmaya başladıktan sonra bile konuşmadı Kişikava-san. Ama kumaşın bir ucuna dokunulunca hepsi birden kül yığını haline geliverdi. Yıllar sonra Batıhlar'm vicdanı Hamburg ve Dresden'de olanlar için epey sızladı. son kucaklaşmalarında can vermişlerdi.

veya küçük cümleciklerden oluşuyordu sözleri. bu altmış altı yıl. Vakit. «Bunu nasıl yapabilirim efendim?» «Kiraz ağaçları arasında benimle yürüyerek. Rus donanmasına karşı zaferimizi kazanmamıza daha on yıl vardı. Arasıra yüksek yamaçlarda oturup akan suyu seyrediyor107 lardı. «Ama oturdukları mahalle.. ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor.. Ta ki su yerinde duruyor da. Elli yıl önce. yani geçmişe doğru bakıldığı zaman.» General üstüste birkaç kere yutkundu. Her adımda yenilerinin döküldüğü görülüyor.... Nikko. Henüz kusursuzluğa erişmemiş oldukları günde. Akşama kadar gezinip durdular. oysa başka bir yüzyıl. ama yaralı ve boş ifadeliydi. Nikko. Ama çok iyi anlaşıyorlardı.. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğmun ta içinde . sükûn değil. «Eee. Sen hemen hemen benim oğlumsun ve sen.» dedi. Çiçeklerin vaat gününde buradaydık. öyle çok benziyorlardı ki.. Dolaşırken pek az. Onlara veda etmeme yardım edecek misin.rumu sessizlikten kurtarmak için Nicholai ona Tokyo'da oturan kızıyla bebek torununu sordu. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakiyorum. General sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi alçak sesle Nicholai'ye anlatıyordu. torunumu da götürmeyi planlıyordum. Nikko?» Nikko hafifçe öksürerek bağızım temizledi.. «Onları aradım. bana günlük hayatını anlat bakalım. Son günü kiraz ağaçlan altında daha uzun süre kaldılar. gene bu yamaçta babamla birlikte yürüyordum.. Nicholai'ye baktı. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli göründüğünü hatırlıyorum. Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Senin hayat tecrübenin üç katından fazla. Uzaktan bakıldığında ağaçların üzerinde hafif pembeye çalan bir bulut varmış gibi görünüyordu. Oyunun gelişiyor mu? Şibumi hâlâ senin baş amacın mı? Otake'ler durumu nasıl idare edebiliyorlar?» Nicholai sessizliğin üzerine aklına gelebilecek her türlü ayrıntıyı kullanarak saldırdı ve Generali kalbindeki soğuk hareketsizlikten korumaya çalıştı. Gökyüzünün rengi kararmaya başlayıp yerden esrarengiz bir ışık yükseliyormuş gibi olunca. «Şansımız varmış. Zaman denen şeyin ne tür bir sihirbaz hilesi olduğunu bir kere daha anlıyorum. Kiraz çiçeklerinin en güzel olduğu üç günün tadını çıkardık. Kızımı küçükken bir kere oraya götürmüştüm.. rahatlık var. Yok. ve pek alçak sesle konuşuyorlardı. Senin bulunduğun noktadan ileriye bakıldığında altmış altı yıl çok uzun bir süredir. oysa daha dün gibi. Bir tür sükûn var bugünde. Üç günün en hüzünlüsü.. General kahverengi veya pas rengi kimonolar giyiyordu. tıpkı şu dökülen kiraz çiçeklerine benziyor. Artık altmış altı yaşındayım. Kişikava-san bu sembolizmde bir tür teselli buluyor gibiydi.. gelip geçenler çocuğun çarpıcı yeşil gözlerini gördüklerinde şaşalıyordu. Hayatım alelacele çizilmiş. kendileri nehrin yukarılarına kayıyormuş gibi görününceye kadar. Büyük savaşta müttefiklerden yana savaşmamıza ise yirmi yıldan çok zaman vardı. Fakat daha son kelimeler ağzından çıkarken olup biteni anlamıştı. Her sabah Kajikavva kıyılarındaki kiraz ağaçlarının arasında yürüyüş yapıyorlardı. Sessizliğe dayanamadığını anlarda seninle konuşmama izin vererek. Bunun üzerine onlara Kajikawa'nm goncaları arasında veda etmeye karar verdim. Yarım saat sonra General parmaklarını gözlerinin üzerinden geçirdi. burnunu çekti. Bak artık en güzel hallerinde değiller. Generale savaşın bu son günlerinde izin verilmesinin başka ne nedeni olabilirdi ki! Kişikava-san cevap verirken gözleri iyilik dolu. her gonca en güzel zamanında ölüyordu. Ama benim bulunduğum noktadan bakıldığı zaman. Doruğu aştılar bile demek ki bugün anılar günü. O zaman henüz kiraz ağaçları yoktu. Ve bir gün.. Ama en zengini. Kusursuzluk günleri sonra geldi çattı.. Daha çok kafalarında akan düşüncelerin birer kırık parçası olan tek kelimeler. Üç günlüğüne Niigata'da eski model bir otele yerleştiler. dökülen çiçekler alttan aydınlatılıyorlarm iş gibi bir görünüme hüründüler. Alttan geçen yolun üzeri dökülmüş pembe çiçeklerle kaplıydı. artık yok. Nicholai'nin üstünde ise bütün öğrencilerin giydiği mavi üniformayla başında kasket vardı!' Bu görünümleriyle gerçek bir baba oğula. gözlerini yere indirdi. Nikko. Daha dün gibi.

yere düşünceye kadar kaç metre koşabileceklerini seyrettiklerini bilirim. İlişkileri hep anlayışlı bir sessizlik halinde gelişmişti.. bizim insanlarımızı da .» 109 «Ama bak. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. savaşın en büyük bombardımanının etkilerini kendi gözleriyle görmüşlerdi. Şimdi gördüğüm bu ağaçlar o zaman yeni dikilmiş fidanlardı. Tutuklularına işkence ettiklerini.» Nicholai şaşkınlıkla başını kaldırıp baktı. onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı. Kişikava-san başını hafifçe salladı.. Elli yıl. O cılız.» Yerden yükselen ışık solmaya başlamıştı. Yere çakılı sırıklara beyaz paçavralarla bağlanarak tutturulmuşlardı. «Geçen ziyaretimde sana yabancı dillerini canlı tutmanı öğütle-miştim. Sana bunu hiç anlatmış mıydım?» «Hayır efendim. Kişikava-san'ın kendi öz kızı. babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. iyi ve kötü yanlarını görmeye olanak buldum. Bende ise bu nitelikler yoktu.» «Ama gene de onlardan nefret ediyorsun.. başarılı bir diplomat sayılmazdım. Kişikava-san daha önce hiç böyle açılmamıştı. Parasal başarılara büyük saygıları vardır. Sen Amerikalılara barbar diyorsun. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. Ama bu arada Amerikalılar'ı tanımaya. nefret ve korku. Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. teselliler sunacak duruma geleceği kimin aklına gelirdi? Acaba. acaba Amerikalılar bunları meyve vermiyor diye keserler mi? Herhalde.» dedi. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu.. «Amerikalıların dili olduğu için mi?» «Evet... sivillerin üzerine yönelmiş bir saldırının etkilerini. Gene burada yürüdük. Amerikalılar tek bir ırk değil ki. İnsanları uçan alevlerle tutuşturduklarını.» «Pek. cinsel baskı yaptıklarını bilirim. Şu anda ellerimdeki sinirler onun tombul parmaklarının benimkilere sarılışını hatırlıyor. Orada fırtına bulutlarının ortaları kurşunî idi.. «En az İngilizce konuşuyorum. Bu tutum sana fazla yüzeysel ve değersiz gibi görünebilir ama. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç. Arasıra kendi kendime çeşitli dillerde konuşuyorum... Nikko. General Amerikalıları savunuyor muydu yoksa? Daha üç gün önce Tokyo'dan geçmişler.. Yalnız batı kesimi hariç. Bu kadar açık ve dünyasal 108 kelimelerle konuşma âdetinde değildik. bizim kendi askerlerimiz de tıpkı buna benzeyen şeyleri yapıyorlar.hissettiğim bir başka anım da. Ama. Savaş. Kısa bir süre de VVashing-ton'da askerî ateşe olarak görev yaptım. anlatılmayacak kadar korkunç ve zalim şeyler gördüm. Nikko. Hattâ en temel kusurları da bu. «Ben Amerikalılarla tanıştım. Yaptın mı dediğimi?» «Evet efendim. Hakkın da var. Nikko. Çok başarılı tüccardır onlar. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Özellikle halkın yaşadığı mahallelere. Kızım küçükken. bebek torunu. Ama aslında kendime acıyordum. «Sonra bir başka dünü de hatırlıyorum. Evet. Melez bir nesil onlar.» Nicholai sulara baktı. «Özellikle İngilizce konuşuyorsundur umarım.» «Ömründe hiç Amerikalı gördün mü?» «Hayır efendim. Nikko. Gökyüzü mora dönüşüyordu. Gerçeğe karşı esnek bir tutum gerekli bu meslekte başarılı olmak için. Onlardan ırk olarak nefret etmek için içlerinden bazı kişileri tanımam gerekmez.» Nicholai biraz tedirginleşmişti. Gerçi Japonca'dan başka dil konuşmaya fırsatım yok ama getirdiğiniz kitapların tümünü okudum. Heri de iyi niyetle. öyle mi?» «Barbarlardan nefret etmek güç bir şey değil. Bu yönlerini ben senden daha iyi bilirim. İnsanın kendine kaypak bir vicdan edinmesi gerekiyor. endüstri dünyasına çok iyi uyar. yeni yetme tideciklerin bir gün böyle büyüyüp insana olgun öğütler.

O da. Ama onların hareketleri için bir açıklama sağlıyor. «Öğütler ancak öğüt verene yararlıdır. Amerikalıların barbarlığı onlara bir özür oluyor. Biz kendimiz. değilsin. derin felsefelerin arkasına saklanmaya çalışıyor. Yalnızca melezliklerine değindiğin zaman en büyük kusurlarına parmak basmış oluyorsun. Bir sırtlan kadar. onlar kazanma ve kaybetmeyi kullanıyorlar. Dolaysıyla da beyaz sayılmazsın. hassas. Her kültürün kendi güçlü ve zayıf yönleri vardır. Nicholai'ye söyleyeceği söze kendini hazırlamak için vücudunu çelikleştirmeye çalıştı. vicda-nındaki yükü hafiflettiği için.. «Yeter bu kadar!» dedi. Kusur kelimesi de en doğru kelime mi acaba? Geleceğin dünyasında.. General içine derin bir soluk çekerek çatlak dudakları arasından ağır ağır üfledi. Bizim onur ve onursuzluk dediğimiz şeyin karşılığında. omuzlarının. Evet. Birkaç kültür karıştığı zaman ortaya her seferinde. Avrupa ziyafetinden kalan artıkların yeniden ısıtılıp sofraya konmuş hali onlar.an çok alçak sesle. Seninle konuşmak istediğim bir başka şey var asıl. Ağaçlardan başlarına yağan pembe karlar yanaklarına değiyor. Yani sen Amerikalılar'ı barbarlıkla suçladığın zaman onları aslında duygusuzluk ve yüzeysellik sorumluluğuna karşı savunuyorsun. Sözü kültürlere. Sanki kendi kendine konuşuyordu. böylece savaşa katılmış . Başı önüne eğikti. onlarda uyulacak kurallar var. Amerikalılar'ı tiksintiyle bir kenara itmek hiç işine yaramayacaktır. yumuşacık konuşmaya başlamıştı. Bizde nitelik dikkate alınırken onlarda nicelik dikkate alınıyor. uygarlığın baskısıyla gelişen ve oluşan ince. yamalı kültürel geçmişi yüzyıllarla değil. ama günahkâr değil. Yalnızca bir teknoloji. kolay kınlabilen bir kılıftan ibarettir.. Bu sözler. hayır. Bir iki dakikalık sessizlikten sonra Kişikava-san hafifçe güldü. tehlikeli. Bir kültür bile değil. Köprünün en yüksek yerinde durup altlarında geçen fosforlu köpüklere baktılar. Bir kültürün veya bir insanın kötü yanlan. seven bir öğretmenin. Öğütlerimin senin hayatın üzerinde yaratacağı etki. Sen de eninde sonunda kaderinde yazılı olanları ve yetiştirilişinin seni sürüklediği hareketleri yapacaksın.» Gece üstlerine inerken hâlâ dolaşıyorlardı. yolunu çizeme111 yen öğrencisine verdiği ders havasındaydı. Solan ışıklar altında bir yandan ilerlemekteydiler. orada başarı sağlayamayanlardan oluşmuş bir halk. ellerini birbirine vurdu. yoo. gelecek de odur. tüccarlar ve teknisyenler dünyasında böyle melezlerin temel içgüdüleri üstünlük sağlayacaktır. «Bu seninle son sohbetimiz. binlerce yıllık saf kanımız. içinde gizli olan güçlü bir hayvandır. uygarlıklara. Oysa biz barbar değiliz. ancak on yıllarla sayılabilecek Amerikalılar'ı nasıl vahşetle suçlayabiliriz? Amerika halkı alt 110 tarafı Avrupa'nın istenmeyenlerinden. Ahlâk anlayışımız binlerce yıllık uygarlık ve kültürün etkisiyle daha bir sağlamlık kazanmış olmalıydı. suya düşen kiraz çiçeğinin nehrin akışı üzerinde yaptığı etkiden fazla olmayacak. bir çakal kadar masum. Aynı kültürün veya insanın iyi yanlan ise. Yapılabilecek bir tek mantıklı eleştiri var. Sen bu geleceği yaşamak zorundasın. Nikko. Çeşitli kültürler birbirleriyle karşılaştırılıp ölçülemezler. Kültürler birbiriyle karıştığı zaman elbette ki içteki güçlü varlıklar ortaya dökülür. asıl konuya gelmekten kaçmıyorum galiba. böyle şeylerin özrü olamaz aslında tabii. saçlarının üstünde kalıyordu. Aslında ırk diye düşünmemelisin. Bunu düşününce onları masum saymamız gerekir..» Kişikava-s.hayvanlaştırdı. Irk demek hiçbir şey demek değildir. bu kültürlerin en kötü niteliklerinin karışımı çıkar. Onları anlamaya çalışmalısın. geleneğimiz ve dikkatli yetiştirilişimize karşın böyle insaf ve insanlık dışı hareketler yaparken. Kültür ise her şeydir. geleceğe getirmekle. Biz o cephede yeterince zayıf düşer düşmez Rusların hemen saldıracağını.. Teknoloji gerçi otomasyondur ama. Nicholai büyük bir dikkatle dinlemişti hepsini.. Irk olarak sen bir beyazsın. Hiç değilse sana verebilecekleri zararlardan korunabilmek için. oğlum. evet hilekâr. Ama kültürel açıdan. Ben Mançurya'ya atandım. Yolun sonunda bir köprüye geldiler. Ahlâk yerine. Sen onlardan adı anılmayacak bir ırk olarak söz ediyorsun. Onlar ırk değil.

Kiraz ağaçları altında ikimiz yürüyüş yaparken. Her nedense Nicholai ile Mariko ilişkilerini sürdürdükleri sürece onlardan hiç kuşkulanmayan ev halkı. Nicholai ile Mariko. savaş kaybedilip sevgili hocaları da ölünce başlarına neler geleceğini tartışırlardı. Yedinci Dan Otake ölmek üzere olduğu için. dirsekleri köprünün korkuluğunda. hiç değilse bir gurur var. düşmanı son bir kere yaptığından utandırmaya mı teşvik edecekti? Böyle bir sonuç. Deneyini sahibi kişiler her zaman garip sürprizlerin kaderin en belirgin niteliği olduğunu söylerler. sulara bakarak hafifçe başını salladı. intiharda temizlenme umudu yoksa bile. Ülkeyi Amerikalı askerler işgal edecekti. Nikko.. Kalmakla sana yardımcı olamayacağıma göre de. Bir hafta önce kendimi şerefsizlikten kurtarma özgürlüğüne sahip değildim. bahçede birlikte oturmaya başlamışlardı. kimse anlamasın diye kalabalık içinde birbirlerine olan tutumları çok kontrollüydü. barbarların baskısı altında yaşamaktan daha iyi değil miydi? Onlar bu konuları konuşurken Otake'nin en küçük oğlu gelip Nicholai'yi çağırdı.. Çünkü bu hayvanca savaşa katılmış olmak beni seppuku'mm temizleyebileceğinden çok fazla kirletti. Otake'lerin evindeki son birkaç hafta çok hüzünlü geçti. Beni anlayabileceğini umuyorum. Otake bunları ikide bir nane şekerleri emerek gidermeye çalışıyordu ama sancılar giderek dayanılmaz hale gelmiş. Gene de seni geleceğe karşı nasıl koruyabileceğimi bilemiyo112 nını. Ben de o yolu seçmeye karar verdim. Ama gene de. «O anlamda beni hiç terk etmemiş olacaksınız. Sonunda. sana koruyucu bir kalkan görevi yapamaz. Ama şimdi artık utanılacak bir şeyleri kalmadığı için bir arada daha uzun zaman geçirmeye. Japon gençlerine özgü mantıksız utanç duygusu. Otake'nin öleceğini öğrenince romantik ilişkilerine son verdiler. Birçokları esaretin şe-refsizliğindense. Her yandan gelen yenilgi ve geri çekilme haberlerinden ötürü değil.. Bu kararı son üç gün içinde verdim.. Onurunu kaybetmiş yenik bir asker. Artık Otake'lerin evinde oturmayacaklardı. Aile arasında dedikodular alıp yürümüş. gitmeye karar verdim. Ne Japonsun.. seppuku uygulamaya kararlı. Tehlikeli ve heyecanlı aşklarının içinde yüzerken. Çünkü sen de bana evlât gibisin. Konuşup bir karar vererek değil. Yüksek düzeydeki profesyonel karşılaşmalar yıllardan beri büyük ustanın karın ağrılarını sıklaştırmış.» dedi. Hiç kimsenin seni koruyabileceğini sanmıyorum. Kurmay subayların komünistlere esir düşmekten kurtulabileceklerini hiç sanmıyorum. genç çifti kaşlarım kaldırarak süzmeye başlamışlardı Egzersiz oyunlardan sonra ikisi sık sık gelecekten konuşur. Her askeri öyle kirletti korkarım ki. Yi-ycek kıtlığıyla kötü havanın birleşerek açlığı günlük yaşamın parçası haline getirmesinden de değil. herkes birbirine işaretler yapar olmuş. olaylar beni özgürleştirdi.» General. ne de Avrupalı.. Hayatın bizi şaşırtan sürprizlerinden biri o zaman yer aldı. Çünkü kızımla torunum kaderin elinde rehindi. ho-Caları ve dostları ölürken onları böylesine hayat dolu bir faaliyette bulunmaktan alıkoymuştu. herkesin kbumı 113/8 gözü önünde yürüyüş yapmaya. Şerefsizlikten kurtulmak için değil.sayılıp barıştan da paylarını almak isteyeceklerini sanıyoruz. Nikko! Anlıyor musun? Gitmeme izin veriyor musun?» Nicholai içinden geleni nasıl ifade edebileceğini ararken bir süit köpüren sulara baktı. yalnızca doğal olarak. Ama şimdi. «Rehberliğiniz ve sevginiz her zaman benimle beraber olacak. Acaba duydukları dedikodular doğrumuydu? İmparator herkesi sahillerde intihar etmeye. sonunda kendisine mide kanseri teşhisi konmuştu. artık aralıksız duruma getirmişti. onlar ilişkiİlerini kesince kuşkulanmaya başladı.. . Seni kaderin fırtınalarına terk etmek beni üzüyor.

115 Hocasının sancıyla mücadelesini seyredip onu utandırmak istemi yordu. süslü biçimde ekilmiş. gözünde hayat.. Nicholai'nin bakışları hâlâ yerdeydi. Ayrıca hafif bir nane kokusu da vardı.» «Arıtıcı bir konuşma mı?» «Sana öyle gözükebilir. asla senin yaşında kimseler arasında değil. Oyun tarzın organik değil. Önce çok parlak Bir oyuncu olduğunu kabullenerek konuya girelim. Öğretmenine yan dönmüştü. Bunlara vakit yoktu şimdi. «Bazılarına göre sağlıksızmış da. Ama başarılı bir kimsenin parlak zekâdan başka şeylere de ihtiyacı vardır. Genellikle hiç de öyle değil. Önemli konulara değinmek istediği zaman Go oyunu terminolojisiyle konuşmak hocanın âdetiydi.. o ise hocasını bakışları mn baskısına almaksızın rahat bırakmış oluyordu. Sonunda sarsıldı. «Oyununun mekanik ve kalıpçı olduğunu söylemek istemiyo-ı um. Otake-san artık san cılara bir yararı olmadığını bile bile. nane şekerlerini emmekte de vam ediyordu.» Otake-san derin bir soluk çekip içinde tuttu. Nikko. bir goncanın güzelliği yok onda. «Ben oyunun geniş planı üzerinde konuşacağım Nikko. Ama duyduğu sev gi ve acıma hislerini başka türlü nasıl dengeleyebilirdi? Son üç gün boyunca Otake-san birer birer her çocuğuyla ve her öğrencisiyle gı i rüşüyordu. Terbiye kurallarına uygun şekilde.» Otake-san elini havaya kaldırıp başını hafifçe salladı'. «Yo. Fakat utancını ve öfkesini hiç açığa vurmadı. ayrımı lardan söz etmeyi uygun buldu. Ama yalnız seni eleştirmiyorum. Otake-san eliyle yanındaki yastığı işaret etti. Yaşayan bir şey değil. Gerçi senin kadar zekice oynayanlar gördüm ama. Odanın havası rutubetli ve serindi. En parlak öğrencisi Nicholai'yi en son çağırtmıştı. Birkaç dakika süren sessizlikten rahatsız olan Nicholai. Bir kristal kadar güzel ama.» dedi. «Bu bir ders mi. hocam?» «Pek sayılmaz. dağlardan inen sağlıksız sis yüzün den kararmış gibiydi. sebzelerin olduğu bahçeyi görüş alanı içine alıyordu. «Beni çağırdığını/ için teşekkür ederim. Nicholai oraya dil çöktü. Böyle resmî konuşmak istememişti. Konu sen ve senin geleceğin. . Tam doksan derecelik bir açıy la.. Aslında bir eleştiri. altı tane yastığın üstüne oturmuş beklemek teydi. Ve onu öyle olmaktan kurtaran şey de senin o inanılmaz..Hoca onunla konuşmak istiyordu. Üstelik onların hiçbiri de artık hayatta değil. Uçucu ve tehlikeli bir karışımın eleştirisi ve. düzeltmek bir hocanın göreviydi.» Otake-san tekrar elini havaya kaldırdı.» Nicholai başını salladı ve sessiz bekledi. anlayışla ilgisi olmayan bir katılık. Uzun saniyeler geçti. Çürümek te olan yapraklardan gelen tatlımsı koku. Eleştirmek. Otake-san kendi çalışma odasında. Ama bahçeye yeni bir güzellik katıyor ve. analizi. oyunlarla ve koşullarla da ilgili olacak. Bu gece bahçenin yeşil ve kahverengi tonları. hocam.» dedi.. yanan odun kokusuna ka rışıyordu. Go'nun basitleştirilmiş şeklinden ibaretti. Gözleri karşıdaki bahçeye görmeden bakıyordu. Otake-san soluğunu tutmayı sürdürdü.ı pişman oldu. Otake-san'ın. General Kişikava'nın bir zamanlar söylediği gibi. İyilikle.. Çünkü böyle olunca hocası onun yüz ifadesini rahatlıkla okuyabiliyor. nezaket kurallarına uyup itiraz etmeye kalkışma. Sözler ağzından çıktığı anda d. hocam. «Dağların sisi bu mevsimde pek ola 114 ğan değil. Senin oyununda insanı tedirgin eden bir şey var. Soyut bir şey.» Nicholai'nin kulakları yanmaya başlamıştı. uyarmak. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Nicholai. Bu yüzden seni gerçek dışı iltifatlara boğacak değilim. Yapacağım genellemeler arasıra özel durumlarla. Odanın yana kayarak açılan kapıları.

çekmek. değiştiresin diye değil. sevgili öğrencim. Yaşlı adam bir çaba harcayarak zihnini ebedî şeylerden geri çekti.» Otake-san hafifçe gülümsedi. beyinsiz insan kalabalığının ne tehlikeler hazırladığını görecek şekilde gözlerini ayarlayamıyorsun. Çünkü seçerse. sen kendinden yeteneksiz kişilerin. Sen oyunu yalnızca tahtadaki duruma karşı oynuyorsun. sabırlı. yani eleştirmenleri ortaya sürecektir. Go'dan.ciğerlerindeki havayı yavaş yavaş dışarıya bıraktı. fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder. aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar. hiç bıkmaz. hattâ varlığını bile reddediyorsun. Tecrübeli bir oyuncunun alışkanlık ve bellekle yapabileceği bir hamle için dikkat ve konsantrasyon harcıyorsun. Zalim-cesine bir üstünlük.» . «Sonra yaşlıların tecrübelerinden mutlaka yararlanmak isteyeceklerini de hatırından çıkarma. Ben sana bunları söylerken bile. renksiz. Kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır. senin en büyük kusurun tecrübesizliğin değil. güvenin.» 116 Bir süre Otake-san'm gözleri bahçeye dalgın baktı. Gözlerini bir an için sanata çevir. Oysa biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz.» Nicholai kaşlarını çattı. Kayıtsızlığın. Kabuki can çekişirken. sayıları ne kadar çok olursa olsun. utanacak. «Hayır. Onları değiştiremezsin. Mistik yolculuklarına çıkıp bulunduğun yerden uzaklaştığın zaman. Küstahça. Bunda şeytanca bir şey var. hocam?» «Go deyimleriyle konuşuyoruz.. Karşındaki rakibinin önemini... Seni yenenler. binlerce kollan vardır. Bunları seni yakalamak. Ne de olsa ellerinde ondan başka bir şey kalmamıştır artık. Oralarda kalabalıkların.. Bunu sana söyleyişim düzeltesin. Senden büyüklerin tecrübe avantajına da kızma. Mümkün olsa bile değiştirmeni ister miydim. Sen bu hataya düşme. kesinliğini kaybediyordu. aptal gibi görünür. Dikkat edersen hiçbir yazar romanına kahraman olarak gerçekten üstün bir insan tipi seçmeye cesaret edemiyor. dinlenir ve yeniden güç toplarken. Oysa aslında bir yıllık tecrübeyi yirmi kere geçirmişlerdir. sinsi. Bahçenin çizgileri sisin etkisiyle bulanıklaşıyor. Yenilgilerini senden daha zeki ve yetenekli olanların elinden tatmayacaksın.» «Hâlâ Go'dan mı söz ediyoruz. Ama bu önemli bir zaaf değil. çabuk kırılabilecek.. gözlerin öylesine kamaşıyor ki. Sen kendi parlaklığının orta yerinde dururken.. Unutma ki onlar bu tecrübeyi kazanmak için karşılığını hayat keselerinden ödemişlerdir.ı peşpeşe iki soluk aldı. Olayları boşa harcamazsan tecrübe kazanabilirsin. ve kendisini savunması için kendi yojimbo'-sunu. Beyinleri yoksa da.. Her an sancısını kontrol etmeye çalışıyordu. Bu nitelikler senin kemiklerinin içindeki nitelikler. onlardaki geniş. yenilenirler. Ama onda bile insanlık dışı bir taral var. Senin şibumi amacına biraz ters.. Nikko. odanın kuytu. Bir kere tecrübe eksikliğin var. orta düzeyde insanlar olacak. hocam?» «Evet. hassas tarafların var. Bazı el sanatçıları yirmi yıllık tecrübeleriyle övünürler. kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. «Bütün zekâna karşın.» Otake-san elini kimonosunun altına daldırıp göğsüne bastırdı. O ölümsüz tekdüzelikleriyle. kapsamlı kuvveti görmene engel oluyor. şükreder gibi gözlerini kırpıştırdı ve devanı etti.. rakibini düşünmeden oyun oynuyormuşsun. ağzına yeni bir nane attı. Bak. vermekte olduğu derse devam etti. Derken kriz geçti. Bana sen kendin söylemiştin. «Oyununu mekanik ve kalıpçı olmaktan kurtaran şey senin o inanılmaz ataklığın. No beri yanda sürünürken. Kajikavva kıyılarında gezinirken Kişika-va-san da kendisine buna benzer bir şey söylemişti.» «Biz yalnızca Go oyunundan mı söz ediyoruz. Orta düzeydeki insan sıkıcı. Kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama. şiddet romanları kalabalıkları nasıl peşinden sürüklüyor. Çünkü durmadan bölünür. kalabalığın içindeki orta düzeydeki insan öfkelenecek. Yeniden doldurulamayacak bir keseden. ondan da emin değilim. Amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. sevgili öğrencim. Ve onun gölgesi olan hayattan. bir yandan da o korkunç kuvvetini oluşturuyor. karanlık köşelerini göremiyorsun. Hoc. «Senin orta düzeydeki kimselere karşı duyduğun aşağılayıcı nefret. Çünkü bunlar bir yandan senin kusurların sayılırken. seni yenebileceklerine inanmakta güçlük çekiyorsun.

Nicholai başını salladı. Ve sonradan dönenlerin aşırı bağlılığı var sende. iki genç hiç yalnız kalamamışlardı.» Adamın sesi enikonu tedirgindi. Tokyo'da bir baltaya sap olur olmaz. Çünkü Mariko ona ailesinden. 118 1945 Ağustos'unun üçüncü günü Otake evinin bütün halkı.» «General Kişikava da bana hemen hemen aynı şeyi söylemişti. Ayrı yaşa ve şibu mi'yi incele. Hepsinden önemlisi de. «Seninle önemli bir sırrı paylaşabilir miyim. WASHİNGTON Başyardımcı konsolun başında sandalyesini biraz geriye itip başını salladı.. .» «Şibumi'ye mi uymuyor. Batılı buraya geldiği zaman sana kar. ne isterse yapsın. General Kişikava'nm kendisi için bırakmış olduğu para eline verildi.şı nasıl davranacağına ikimiz de karar veremedik. Nicholai her ne kadar on beş yaşından fazla göstermiyorsa da aslında yirmi yaşını geçtiği için. Saklan. Kendini bir terbiye örtüsünün altına sakla. efendim?» «Evet. Şişko'ya bilgisini ortaya serme olanağım bile tanımayan insanlara karşı tuhaf bir duygu kaplıyordu içini. nereye isterse gitsin diye serbest bırakıldı. Nic-holai'nin Mariko'ya duygularını açabileceği bir fırsat olmamış.. Otake'nin erkek kardeşinin yanma yerleşecekti. Şişko bu Hel'in Tokyo'ya gelmesinden önceki süreye ait hiçbir şey vermiyor. Sen sonradan bizim kültürümüze dönmüş birisin. arkadaşlarından. Aile hemen eşyalarını toplayıp. Bu yüzden ona da şükran duymamız gerek. «Evet. Hayatını çok olaysız ve sessiz yaşayan. Ama gene de bahçeye melankolik bir güzellik katıyor. Gerçekten de bu ziyareti yapmayı hevesle istiyordu Nicholai. İçlerine girme. Oysa aslında bunları sevdiğim için yiyorum. seni çeşitli yemler kullanarak öfkeye ve saldırıya itmelerine izin verme. Ve trajik kusurlar da eninde sonunda. Hocasının odadan çıkmasına izin vermesini bekledi.» Otake-san bir an hayale dalmış gibi göründü. ama koskoca bir insanın herkesin ortasında şeker emmesi yakışıldı bir hareket olmuyor. Burada kaldığı son gece senin konunu enine boyuna konuşmuştuk. belki de haklısın. Bu senin kişiliğinde bir kusur. gözlerini indirdi. Nikko?» dedi. Delikanlı amaçsız özgürlüğün verdiği sosyal baş dönmesi duygusunu ilk defa tadıyordu. efendim. Öğrenciler de evlerine döneceklerdi. Belki dağ sisi gerçekten sağlıksız. «Bunca yıldır herkese nane şekerlerini karnımın ağrısını geçirdiği için aldığımı söylüyordum. «Elde yeterince veri yok.» Cenazenin yakılma töreninden sonra Otake-san'm ailesi ve öğrencileriyle ilgili olarak yaptığı planlar yürürlüğe kondu.» Otake-san omuzlarını kaldırıp sustu. «Bundan kuşkum yok. Bir sessizlik süresinden sonra Otake-san ağzına bir nane şekeri daha attı. güzel kentinden öyle sevgiyle söz etmişti ki! Anlaşıldığına göre ülkenin en güzel kentlerinden biriydi Hiroşima. Ama delikanlı ayrılırken onu ilk fırsatta ziyaret edeceğini büyük bir içtenlik ve inançla söyledi. öyle.117 «O halde bana ne yapmamı öğütlersin?» «Onlarla temastan kaçın. Nikko. yanlarında eşyalarıyla tren istasyonunun platformu üzerindeydiler. Onlara aptal ve uzak görün.

«Üzülme. Fas'da bir yazlık villa. efendim. Başyardımcısının sesi duyuldu. buna da ne oluyor der gibilerden kapıya baktı. Hel'le kızın amcası arasındaki yakın dostluk. Gelir gelmez bu odaya getir. Londra'da bir tane daha.. en yakınından başlayarak yansımaya başladı. Birincisi.. Savaşın bitiminden az sonra Hel. Muavinle o iki salak da gelsinleı Hepsini toplayıp aşağıya sen kendin getirmelisin.» Diamond dalgın dalgın homurdamyordu. Diamond kaderci biçimde başım salladı. Diamond kâğıtlarından başını kaldırıp. Biraz fazla uçarı davranmadı119 ğımızdan emin olmak istiyorum. İkincisi. aklıma bir şey geldi.» «Bu Etchebar neredeymiş peki?» «Şeyy.» Bir yandan masanın yan tarafındaki zile bastı. Bay Alı le'la ilişki kur. Pirenelerde. «Buradan sonra veriler çoğalacak.» dedi Bayan Svviven. Onların On Altıncı Kat'a girme yetkisi yok.» Bayan Svviven dışarı çıkarken kapıyı ge reğinden biraz daha hızlı kapamıştı. ah! İşte geldi. İlk fırsatta buraya gelmesini sağla. Şişko. «Görünüşüe göre Nicholai Hel'in birçok evi var. sonra Etchebar'a yakın havaalanlarının listesi. sorulara cevap veriyordu.» «Başüstüne efendim.. Sen makinene dön. Hel hakkında ne bilgi bulabilirsen söküp almaya bak.» . Şansa bakın!» «Evet. New York'da biı daire. Hel şimdi ne rede oturuyormuş. Hemen hemen. efendim? Bu adam hakkında her şeyi daha şimdiden biliyor gibisiniz.«Hımmm. Şişko'ya sor bakalım. başımız dertte demektir.» dedi. Ekran önce beyazlaştı.. «İşte çıktı. Son ikamet yeri eşil Etchaber köyünde bir şato. Dünyada eflâtun kartlı120 lardan yalnızca üç kişi sağ kalmışken bu kız da kalkıp onlardan birini buluyor. burnunun yanlarındaki kırmızı izleri ovaladı. Bu Ete-hebar'a en yakın havalanı neresiymiş. Bask'bölgesinde efendim. Eğer Pau ise. Bu galiba esas evi. «Başüstüne. Diamond'un zili üzerine odaya girmekteydi. Son on beş yılda en çok orada vakit geçirmiş. Başyardımcı konsola doğru dönerken.» Soru bilgisayara verildi. Listenin en başında «Pau» kelimesi görünüyordu. Başyardımcı içini çekip işaret parmağını gözlüğünün altına soktu. Pau'ya. Kendi önüne çektiği kâğıtlara bazı notlar çiziktirmekteydi. öyle. OPEC temsilcisiyle yani. Ama hiç değilse şimdi Nicholai Hel'in bu işe bulaşmış olduğunu biliyoruz. Ondan sonra da her zaman görüş alanımızın içinde kaldı. İşgal kuvvetleri hesabına çalışmaya başladı.» «Gözden geçirmek işime yarar. Bak. yani bu köye en yakın havaalanına yöneldi. Bu Nicholai Hel'i Münih Beşlisi'ne bağlamak için elimizdeki tek ipucu. Roma'dan uçağa Mnip. Sor bakalım Şişko'ya. Paris'de bir daire. Bay Able gelince onu bu konuda aydınlatmamız gerekecek. bana Hel'in eldeki bütün resimlerini getiı. «Buyrun?» «İki şey. Llevveîlyn sana eflâtun kart kod numarasını versin. Dalmaçya kıyılarında bir ev.» «Demek ki Hannah Stern.» «Bu taramaya gerek duyduğunuzdan emin misiniz.» dedi. İşe Hel'in Tokyo'ya gelişinden başla. «Bu Hannah Stern'in şu anda eflâtun kartlı biriyle ilişkide olduğunu düşünmemiz için her türlü neden var artık.

bombalanmış arazileri temizleme gibi işler aradı. İşçiler fazla. kaybedilen bir hayattan daha önemliydi. imparator sarayına çok yakın. ikide bir midelerinin acı sıyla yerlerinden sıçrayarak sabahı ediyorlardı. Bu insanlar kendilerine ya kanepe üstlerinde. sonra çalabileceği bir şeyler aramaya başladı. Ayrılan tabanın durmadan lâp lâp diye ses çıkarması kabul edilebilecek şey değildi. Kadın çocuklarıyla konuşuyordu. işler azdı. birkaç parça değer verdikleri eşyalarını sardıkları çıkınları yanlarına yerleştirerek sessiz bir gurur içinde kendilerine birer küçük bölge ayırmaları Nicholai'-nin içini gururla doldurdu.ooo JAPONYA işgal en hızlı ve etkili dönemi yaşıyordu. ya kanepe alt larmda uyuyacak bir yer buluyor ya da ortaya yere yanyana uzanıp kâbus dolu bir uyuklama dönemine giriyor. çaresizlik içinde çocuklu kadınların. parklarda. Ama' ne çalışacak iş vardı ne de çalmaya değer bir şey. Geceyarı-sı bir ara bir adam genç bir kadından bir şey çalmaya kalkıştı. Nicholai binlerce kişi arasında yağmur altında sokakları dolaşıp önce iş aradı. köprü altlarında. ta onlar uyuyuncaya kadar konuştu. korku içinde. yağmur altında döndü. Çocukların bir tanesi henüz bebekti. Ayakkabılarına sular doluyordu. fazla beslenmiş askerlerin gözünde değeri olan tek hizmeti sunabilenler de ancak genç kadınlar oluyordu. Gündüzleri iş arıyor. Böyle olunca gece tuvalete kalkanların üstünden atlamasından kurtulmuş oluyordu. Her sabah polis gelip onları dışarıya çıkarıyor. gece uyumak üzere Şimbaşi istasyonuna dönüyordu. İşgalcilerden de ona yardım gelmesine olanak yoktu. Üstündeki kanepede iki çocuklu bir kadın vardı. Demokrasinin peygamberleri. Ve her sabah içlerinden sekizon tanesi polisin uyandırma çabalarına hiç karşılık veremiyordu. aç durumda sokakları arşınlayan. Bir tekinin tabanını yırtıp çıkarmıştı. Yumuşak bir sesle. Ama sonradan. Aç gezdiği ikinci günün akşamı Şimbaşi istasyonuna geç saatte. Japonya fiziksel ekonomik ve duygusal bir enkaz halindeydi. üşümüş durumda. Çocuklar so122 . Fakat ustabaşılar onun yabancı bir ırktan olduğunu görünce amaçlarından kuşku duyuyor ihtiyaçlarına inanmıyorlardı. Açlık. Sonunda o da evsiz. Ama işgalciler yenik halkın çıkarları açısından idealist savaşı dünyasal ihtiyaçlardan daha ön plana alıyorlardı. Roket gibi yükselen enflâsyon. çünkü bu ülkelerden hiçbirinin vatandaşı değildi. Nicholai Hel de diğer milyonlarca insan gibi savaş sonrasının yarattığı mücadelenin içinde hayatta kalmaya çabalıyordu. Yeni efendiler durumuna gelen kaba saba. Daha önce Japon ruhunu hiç bu kadar takdir etmemişti. Giydiği dik yakalı öğrenci üniforması çamur lekeleriyle dolu ve her zaman nemliydi. elindeki küçük serveti kısa zamanda değersiz bir kâğıt yığını haline getirmişti. O da bir sürü Japon işçisi gibi enkaz kaldırma. hastalık. gene de birbirlerine terbiye çerçevesi içinde davranıyorlardı. aç. istasyon trafiğinin akabilmesini sağlıyordu. işsiz. Tıkış tıkış. tren istasyonlarında uyuyanlar ordusuna katıldı. ama saraydan bakılınca anlamlı biçimde gizlenip gözükmemeyi başaran Dai İchi Binasından emirlerini yağdırmaktaydılar. yaşlılık gibi nedenler gece bir ara gelip onları hayatın yükünden kurtarmış oluyordu. Nicholai kendine bir kanepe altında yer bulabilmişti. keşke yırtmasaydım da. bir paçavrayla bağlasaydım diye düşünerek pişman oldu. Bekleme salonunun karanlık bir köşesinde sessiz sayılabilecek bir çatışma sonucu ona cezası çabucak ve ebedî olarak verildi. Kocaman madeni tavanın altında çelimsiz ihtiyarların. Yüzlerce aç insanin birlikte. 121 Parası bittiği zaman iki gün aç gezdi. Kazanılan bir beyin.

başını kuş gibi hafifleten bir acı. Nicholai gülümsedi ve iyi dileğe karşılık verdi. Yaşlı adam gözlerini yummadan önce yanında yatan genç yabancıya iyi geceler diledi. Bu kısır döngüden kurtulmalıydı. Çevredeki insanlar ve cisimler bir an anlamsız şekiller oluyor. bekliyordu. mistik yolculuklarını 123 bilinç düzeyine çok yaklaştırmıştı. bir fotoğraf. Sonra on-!. yatmadan önce değerli eşyalarını katlanmış bir bezin üstüne sıralayıp başının hemen yanma koymaya büyük itina gösterdi. Ama içinden bir ses onu bu durumun tehlikeli olduğuna karşı uyarmaktaydı. ya bir duvara. Tabii polis de yalnızca Japonca bilmekteydi. bu amaçsız dolaşma bir bakıma insana garip bir zevk veriyordu. Bazen kendisini yüzleri olmayan insanlar arasında. Hiç kimse şu adamın kulağını böylesine incelememişti. içi dopdolu. İyice uyuduklarından emin olunca. Bir kramp. Bacaklarma güçsüzlük veren. yakında onları almaya geleceğini söylüyordu. fotoğrafı ve mektubu kendi çıkını içine sardı. Değerli eşyalar. Şafak sökmeden önce polis onları kaldırmaya geldiğinde. onların enerjisini ve gittikleri doğrultuyu kendine mal ediyor. Şoförü ise avazı çıktığı kadar. Ama ertesi gün mutlaka iş veya para bulması gerektiğini biliyordu. kendi kendine ağlamaya başladı. Daha önce hiç kimse duvardaki bu tuğlaya bu kadar dikkatle bakmamıştı. Küçük çayırından geri döndüğünde. dedelerinin aslında ölmediğini. Kadın onlara hâlâ. Nicholai arkadan itilerek kendini Avustralyalılar'ın jipine dayanmış buldu.nunda annelerine. Trafik dört yöne doğru uzayan hareketsiz taşıtlar halinde birikmiş. giderek artan tartışmaların ortasına doğru itiliyordu. böylece tümünü anlamsız kılıyordu. Arka kanepedeki subay gözlerini karşıya dikmiş. hâlâ aç olmasına karşın. Ordu komutanlığından gelen ve komutanlığın üzüntüsünü belirten form mektuplardan bir tane. ve defalarca katlanmaktan kat yerleri tirfillenmiş bir mektuptu. Yoksa ölecekti. bir an şaşılacak değerler kazanıyorlardı. gene Amerikan jipine binmiş bir Avustralyalının arasını bulma çabasmdaydı. aç olduklarını son bir kere daha hatırlatıp uyudular. Kısa kaçamakları. bir akarsuya kapılmış akar gibi görüyor. bu işi Rus şoförle teke tek. atlı karınca-gibi döndürüp duruyor. Nicholai fincanı. bunun olağanüstü bir durum olduğunu düşünüyordu. meraklı kalabalığın baskısıyla. Bunun bir anlamı olmalıydı. fazla direnmeksizin. askerî taşıtlar. Trafik çok sıkıydı burada. Nicholai istemeden. Açlık artık tatmin edilmemiş bir iştah olmaktan çıkmıştı. Cadde. bir acıydı. lara deniz kıyısındaki köyünü tarif etmeye koyuldu. İhtiyarın bu kadar özenle sakladığı şeylerin sürülüp çöpe atılması korkunç bir şey gibi gözükmüştü ona. bir fincan. kendi düşüncelerini küçük bir çember içinde. Kapıdan çıktığında kendini iki geniş caddenin kesiştiği bir köşebaşmda buldu. erkek erkeğe halletmeye . Küçük bir kaza olmuştu herhalde. yanındaki yaşlı adam ölmüştü. Açlık. Nicholai'nin yanmasında yerde yatan yaşlı adam. apansız gerçekle burun buruna gelip sona eriyordu. Kâbuslu uyku bastırmadan önce Nicholai zihnini bir noktaya toplayıp mistik yolculuğuna kaçarak açlık duygusundan bir süre kurtuldu. hâlâ umutsuz ve çaresiz olmasına karşın ruhu sakindi. Kendini dimdik ayakta. Çok tedirgindi. Yoksa yakında ölüp gidecekti. siyah otomobiller. Avustralyalılar ise İngilizce'den başka dil konuşamıyorlardı. Rus yalnızca Rusça biliyor. Elleri beyaz eldivenli bir Japon trafik polisi. inanılmaz ağırlıkta yükleri taşıyan küçük arabaları iten bisikletlerle doluydu. ya karşısındaki bir insana bakar buluyor. Umutsuz insan seli arasında ilerlerken bu olanların gerçek dışı olduğunu hissetti. Amerikan jipine binmiş bir Rus'la. Değil mi? Başını hafifleten açlık. parça parça halde karşısına çıkan gerçek. Her üçü seslerini gittikçe yükselterek suçu ve sorumluluğu birbirine yükleyen sözler söylüyorlardı. tramvaylar. taş gibi oturuyordu. Ölmek? Ölmek? Bu sesin bir anlamı da var mıydı acaba? İnsan kalabalığı onu parktan dışarıya sürükledi. Öğlene doğru Nicholai bir iş bulmak ya da bir şey çalmak amacıyla Hibiya Parkı dolaylarında geziniyordu.

» dedi. . Subay. Ama subay çocuğun bu aksanını. bu partal kılıklı Japon gencin kendisine İngilizce söz söylemesine şaşmış gibiydi. öyle mi. giydiği parasız okul üniformasıyla bağdaştırmamıştı. diye haykırıyordu. Nicholai Amerikalılar'ın «r»leri yutarak konuşmasını ömründe ilk defa burada duydu.» «Yüz dolar mı? Deli misin sen?» «On dolar. «Pekâlâ. trafiğe sıkışmış taşıtların hepsi gerilerde kalmıştı.» «Hımm! Bak sana ne diyeceğim! Şu karşı kaldırımdaki binada çalışırım.» Binaya girdiklerinde subay. Kornalarını hiç durmadan çalan.» Bunu söyler söymemez de hemen arkasını dönüp asansörlere doğru uzaklaştı.hazır olduğunu duyurmaktaydı. «Subay çok rahatlamış gibi.» diye düzeltti Nicholai. «Bana biraz para verin. Kendisine bakan yüzde124 ki yeşil gözleri görüp çocuğun Doğulu olmadığını fark etmesi birkaç saniye sürdü. «Benimle içeri gel. söyle bakalım sana borcum ne kadar?» Nicholai'nin yabancı paraların şimdiki değeri hakkında zerre kadar fikri yoktu. hemen işini gördürürüm. şaşkın park halkı arasından yan sokağa çıkmayı başardı. sende var mı?» «Üzgünüm efendim.» Eliyle San Şin Binasını gösteriyordu.» diye karşılık verdi Nicholai. «Tahmin etmiştim. sonra da Ruslar'a neler söylediğini anlayamadılar ama. O sıralarda Ni-cholai'nin aksanı hâlâ küçükken kendisini eğiten İngiliz dadılarının etkilerini taşımaktaydı. İsterse subayı da ona yardım etsin. Rusça. Şoför. Sorun ortadan kalktıktan sonra subay şoföre arabayı kenara çekmesini söyledi. Koridorda insanlar İngilizce. Bende de yok. «Baksana. Burası İşgal Kuvvetlerinin Haberleşme Merkezi olarak kullanılmaktaydı. Beş dakika içinde birikmiş arabaların arasından bir yol açıldı ve Avustralyalılar'm jipi parkın çimenleri üzerine alındı. Ama gene de gitmeden önce Nicholai'yi şöyle bir süzüp. değil mi?» diyecek kadar vakit buldu. «Hay Allah! Hiç para kalmamış. size yardım edeyim. «On dakika önce başlayan toplantıya!» «Size yardım ederim. Birbirleriyle arkadaş gibi konuşurlarken içlerinden tutukluk ve güvensizlik hissettikleri de öylesine belliydi ki! Burada çalışanların yarısından çoğu sivil memurlardı. Nicholai yarım saat kadar servisin dışındaki tahta kanepede oturup sırasını bekledi. «Hayır. Bütün Allahm belâsı Kızıl Ordu gelse vız gelir? «Aceleniz mi var efendim?» «Ne?» Avustralyalı subay. «Yüz dolar.» diye alay etti. İmparatorlar imparatorunun adı sihirli bir etki yaptı. Nicholai'yi «Tediye ve Muhasebe» Servisine götürdü ve oradakilere on dolar ödemeleri için talimat 125 verip acele acele toplantısına yetişmek üzere ayrılmak istedi. «Eh. Oradan çakıllı yola geçip. Fransızca ve Çince konuşmaktaydılar. asker üniformalılar da sivil giysililerden fazlaydı..» Avustralyalılar Nicholai'nin önce Japon polise. Nicholai de bu arada şoförün yanma atlamış bulunuyordu. Orada dolaşan insanlar arasında nasıl Amerikalılar ötekilerin toplamından fazlaysa. «Yap bakalım.» «Anlamadım!» Adamın aksanı.» dedi Nicholai. Ama bir yandan cebinden cüzdanını çıkarıyordu. San Şin binası müttefik işgal kuvvetlerinin her ırktan temsilcisinin bir araya geldiği nadir yerlerden biriydi.. birkaç kere MacArthur kelimesinin geçtiğini duydular. Rastgele bir sayı söyledi. «Elbette acelem var! Toplantıya yetişeceğim. «Para karşılığı. pekâlâ.» Subay saatine bir daha baktı. sen İngiliz değilsin.» Haa! dedi. sömürge halkının İngilizler'den fazla İngiliz aksanı yapmaya meraklı oldukları zaman kullandıkları aksandandı.» Bileğini kıvırıp saatine baktı. «Ne koparabilirsem diyorsun.

o akşam birlikte çıkacağı binbaşıyı düşünmek üzere toplanmıştı.» Bayan Goodbody bir an için şaşaladı.» «Yazamıyor musunuz?» Kadının bunca yıllık memuriyet tecrübesi bir ürperti geçirdi. bütün satırlara cevap yazamıyorum. Birkaç dakika sonra da Nicholai iç odaya çağrıldı. Nicholai?» Karşısında duranın evden kaçmış yaramaz bir çocuk olduğu kanısına varmıştı..» «Şeyy. İç içe geçme iki odanın birincisine alındığında. «Nicholai. neler yapabiliriz!» Bayan Goodbody'de öksüz bir çocuğa benzeyen.» «Bağlı bulunduğu kuruluş demek.» «Benim bağlı bulunduğum kuruluş yok. O zaman durum değişiyor.> Nicholai bütün umudunun söndüğünü hissetti. Ama arasıra bu kirli kılıklı inanılmaz insana kaçamak bir bakış fırlatmaktan da kendini alamıyordu. «.» «Sen burada yalnız mısın?» Kadının sesi inanmaz gibiydi. hoş birisiydi.. Bürokrasi engel lerinin de her gün üzerinde yürüdüğü kaldırımlar kadar güç aşıldı ğım bilmiyordu. bağlı bulunduğu kuruluş. «Olur mu?» dedi. «Bana on dolarımı verseniz olmaz mı? Ya da beş dolar?» ' 127 «Bu işler öyle yürümüyor Nicholai. on dört on beşten fazla göstermiyorsunuz. Bunu anlıyorsunuz. o da yok. özür dilerim. Yani. tombulca. Sanmıştım ki. . «Üz günüm ama. karşı cinse olan ilgi birarada uyanmıştı.» Formun en başındaki satıra göz attı. «Ne demek istiyorsunuz. «Annen baban işgal kuvvetlerinde mi çalışıyor. değil mi?» «Açım ben. Bayan Goodbody omuzlarını hafifçe kaldırıp ayağa kalktı. Nicholai formu doldurup uzattığında sekreter kâğıda şöyle bir göz attı. sonra omuzlarım kaldırdı. babanızın çalıştığı yer demek. Kızlar binbaşının çok hoş biri olduğunu ve insana iyi vakit geçirttiğini söylüyorlardı.Nicholai?» «Size adres veremem.. Asıl dikkati. öne doğru eğildi.. benim yemek saatim geldi. Birkaç lokma bir şey yiyelim. sonra da bu işe bir çare düşünelim... oysa aslında tam bir erkek olan bu gence karşı analık duygularıyla.Amerikalı sekreter kapıyı açıp onu içeriye çağırdığı zaman kendini iyice hasta ve uykulu hissetmeye başlamıştı. «Evet. Fark eder mi?» «Ama formu doğru dürüst doldurmadan size bir şey ödeyemeyiz.... Şimdi bir bakalım. Gösterdiği ilgi yalnızca meraktan ibaretti.. Kimlik kart numaram da yok. «Hayır. çalıştığınız yer ya da annenizin.» «Ah.. «Öyleyse hiç para alamayacak mı yım?» diye sordu. Bayan Goodbody eliyle Nicholai'nin formunu göstererek. yani. Dinle bak.» Kaşlarını çattı.. kaç yaşındasın sen?» «Yirmi bir yaşındayım.. kaşlarını havaya kaldırıp burnunu çekti ve sonunda kâğıdı «Tediye ve Muhasebe»yi yöneten kadına götürdü. Kadın bu garip karışımı iyi bir Hıristiyamn yardımseverliği kılığına sokmayı da başarmıştı. neydi onun adı.. Kendisini Bayan GoodbodyC*) olarak tanıttı. Nicholai hiç gülümsemedi. Sen de benim le memurlar kafeteryasına gel. biliyor musunuz?» dedi. «Dolduramıyorum. çünkü adresim yok. önüne doldurması için bir form verdiler. elini onun omuzuna dayadı..» Nicholai'ye gülümsedi. «Bunu gerçekten doldurmanız gerekir.. Bu formu doldurmanın biı yolunu bulsak bile gerekli işlemlerin tamamlanması on gün sürer. Tonsuz bir sesle. Sekreter de daktilosunun başına döndü. 126 Servisin başı olan kadın kırklık. Sonra.

Bayan Goodbody için bu durum yararlı bile oluyordu tabii. aşk gibi yoğun duygular yaratacak tür bir insan değildi çünkü. yirmi yıllık bürokratik tecrübesine rağmen. Kendisine bağımlı olmasından da. Cinsel ilişkilerinde ise çok tatlı bir utanç duygusu vardı.Nicholai başını salladı. sonu gelmez toplantılarda sözcülerin kalabalık içinde söylemeye cesaret edebileceği çekingen çıkışları üç dört dile çevrilip duruyordu. Bir yandan sevgi. Nicholai o on dolarını hiçbir zaman alamadı. Nefret gibi. Nicholai'nin cinsel yeteneğini normal sanıyordu. O üç ay boyunca hissettiği girift duyguları hiç sözle ifade etmeye kalkışmadığı gibi. Kısa zamanda ana ilkeyi öğrendi. Bu kadını. Hemen hemen şibumi. Zaman zaman aptalca konuşmaları can sıkıyor. Rıhtımdan dönünce hükümetin kadına tahsis ettiği evden. onun büyük itirazlarına rağmen ödeyip. Sevmiyor demekle. kadının belleğinde ölünceye kadar en parlak ve heyecan verici anı olarak kaldı. ortak hayatlarının masrafını da paylaşmayı önerdi. Buna alışmcaya kadar Nicholai kendini fiziksel olarak rahat bırakmakta güçlük çekti ve ilişkilerinde doruk noktasına erişmesi çok uzun sürdü. Ama bunun yerine Nicholai'yi tercüme servisinin müdürüne tanıştırmayı başardı. Bayan Goodbody ile birlikte yaşarken bir tek önemli sorunla yüzyüze geldi. kendi kendine analizini bile yapmaya cesaret edemedi. Özellikle Japon standartlarına göre. İlk fırsatta kadının başlangıçta kendisine aldığı kıyafetlerin ve tuvalet malzemesinin parasını. bir yandan günah. Diplomaside temel fonksiyon. sevmediği bir insan değildi.. Sonradan yurduna döndüğünde birkaç kısa serüven yaşadı ama. Tokyo'nun kuzeye kesimindeki Asakusa Mahallesinde kendi kiraladığı bir eve taşındı. Evrak tercüme ediyor. hayatını kazanmaya ayırdığı haftada kırk saatle sınırlayabilirdi. Burası eski bir mahalleydi. Batılılar yedikleri fazla hayvansal yağ nedeniyle Japonların koku alma sistemine kötü bir etki yapmaktaydı. ona borçlu olacak kadar da sevmiyordu. Kimlik belgelerine. Çünkü Nicholai arlık bir insan için en gerekli şeye sahipti. Kimlik kartı numarası olmayan bir makbuz formunu muameleye sokmak. İnsanın beslediği hayvana karşı duyduğu sevgiye benzer bir şey. Nicholai geçmiş tecrübeleri arasında bir çocuğa en çok benzeyeni. Nicholai. hepsinde de hayal kırıklığına uğradı. Bayan Goodbody'yi yurduna giden gemiye bindirip yolcu ederken içinde hiç sevinç duygusu yoktu da denemezdi. Bayan Goodbody'nin bile. Bayan Goodbody'nin üç ay sonra Amerika'ya tayin emri çıkınca ya kadar geçen süre. Orada göze görünmeyen zariflikte bir hayat yaşayabilirdi.. 128 Bayan Goodbody ile ilişkileri dostça ve terbiyeliydi. yani. Bir hafta geçmeden Nicholai o serviste günde sekiz saat çalışmaya başlamıştı. Sonunda Kadın Hakları akımının büyüklerinden biri olarak hayatını noktaladı. Zaten sevilmeyecek bir yanı yoktu. Zaten gerçekten iyi yürekli bir insandı ve yardım etmekten de hoşlanırdı. Ama aslında mukayese olanağı pek yoktu. Nicholai. kolay cesaret edebileceği bir şey değildi. üstelik tek uzatmalı sevgilisiydi. Aynı anda hem anne. İyi kazanıyordu. hem de Amerikan vatandaşları için getirilen malların satıldığı yerlerden alışveriş etme hakkı vardı. Bu belceler Bayan Goodbody ile diğer memur arkadaşları arasında geçen 129/9 birkaç göz kırpma numarası sonucu ele geçmiş bulunuyordu. Birisinin kendisine ihtiyacı olmasından hoşlanmıştı elbette. İkinci kimliği ise Rus . zavallı iyi davranmaya o kadar çok uğraşıyordu ki! Sonra cinsel tecrübeleri için de öyle minnet duyuyordu ki! Nicho-lai de ona gerçek bir sempati duymaya başladı. Hem maaşı yüksekti. söylenen şeyin anlamını gizlemekti. hem sevgiliymiş gibi. Batıhlar'la ilişkilerini de. Nicho-lai'nin birinci kimliği onu Amerikalı bir memur olarak göstermekteydi. fazla üstüne düşmesi bir yük oluyordu ama.

Artık günlerini bir odada tek başına şifreler üzerinde çalışarak geçirebiliyor. hattâ paylaşmakta ısrar ediyorlardı. Ama bu insanların birey olarak. Namus demek. İşçilerle çiftçiler.kimliğiydi. Çoğu ona hâlâ çocuk gözüyle bakıyordu. Nicholai'ye o günden sonra «Harika Çocuk» denmeye başlandı. Evlilikleri duygusal bir iş antlaşmasıydı. insanı yorgunluktan bezdiren tiplerdi. zenginlerdi. onların indinde dürüst ticaret yapmak demekti. sürekli yüksek sesle konuşan. Çünkü aslı Rusça olan yazı. fakat tercümesi olanaksız bir biçimde gelmişti. siyasal ve askerî politikalarının gösterdiği kadar da ahlâksız olmadığını anlamaya başlamıştı. anıtsal büyü lükteki üretimleri için egzersiz sayılmaktaydı. Eğitimleri. Demokratik ideolojilerini durmadan satıyor. Ama içleri temiz. golf kulübü yerine bowling kulübü. Yanlışlığın nedeni. Taraflardan biri taahhüt ettiği hizmetleri yerine getirmeyince. Nicholai'nin eğitimi ve eğilimleri. Bundan sonraki yıl boyunca Nicholai'nin yaşamı ve işi gelişme gösterdi. Bundan sonra Nicholai. fazla atak. Bu anahtarı çevirdiği anda şifre birden yerine oturuvermişti işte. Ama buna karşılık. Seçkinler. koruyucu füze silâhlarıyla ilgili anlaşmaları ve ekonomik baskılan ile bu satışı destekliyorlardı. Günlerden bir gün şifresi açılmış bir mesaj Nicholai'nin önüne tercümeye gelmiş. Sphinx/FE'ye atandı. sakar. hiç ilgi duymadığı konulardaki şifreleri birer oyun gibi çözüyor. İşini ilgilendiren gelişme. Amerikalılar'la Ruslar arasındaki ilişkiler güvensizlikle ve birbirine karşı korkuyla doluydu. ideolojilerini de. aslında demek tek sınıftan oluşan bir kitleydiler. Ukalâ. paylaşmaktan hoşlanıyor. Bezirgan sınıfından. «yaptığın iş doğru. papazlara. bunlarınkinin daha küçük rakamlarla ifade edilmesiydi. Çocukluğunda soyut matematiğe duyduğu ilgiyi Go eğitiminden edindiği soyut kavramlara anlam kazandırma yeteneğiyle birleştirip. arasında çalıştığı Amerikalılar'la bir tür barı130 şa vardığını fark ederek kendi de şaşırdı. yürekleri iyiydi. Amerikalılar'ın tümü tüccardı. yapma bir . buna altı dildeki bilgisini ekleyince. Kendisine hem daha yüksek bir maaş verildi. küçük sanatlarla uğraşanlara. Bu da garip bir olayla başlamıştı. zeki çocuk!» demişti. Evet. güzel ve enfes. Nicholai bunun üzerine şifrenin aslını görmek istediğini söyledi. başarısızlar ve proletaryasmdaki değer ölçüleri de. Ama Şifre Servisi çok etkilenmişti bu başarıdan. inip çıkan. kendini oyalayıp gidiyordu. şifrenin açılmasındaki yanlışları saptaması pek kolay oldu. hem de pozisyonu yükseltildi. Servetlerini de. askerlere. tıpkı şirket yöneticilerinin ve sigorta prodüktörlerinin değer ölçülerinin aynıydı. bilimcilere. Nicholai Çinliler'in öğrenebildikleri Rusça'yı bu tür yanlışlarla dolu olarak konuştuğunu biliyordu. şifreyi çözenin cümle yapısını Çince gibi kurmuş olmasından doğuyordu. sanatçılara. Zamanla Nicholai. Uzak bir ihtimal bile olsa. tırmanmaya çalışan kusurlular grubunu. Bu ayarlamanın nedeni aslında çok basitti. Diğer bütün meraklı uluslara Amerikan kimliği yeterliydi. Sandıkları gibi sınıfsız bir kitle olmadıklarına göre. Amerikalı ruhunun. anlaşma kolayca yürürlükten kalkıyordu. orta sınıfın parasal merdiveninde. Monte Carlo yerine Atlantic City gibilerden. Ufak tefek olaylarda birbirinin vatandaşlarıyla fazla uğraşmıyordu. Yat yerine deniz motoru. Sosyal yönden. Tabii o örgüt tümüyle CIA'nın emrine girmeden önce. İngilizceye çevrilemeyecek kadar saçmaydı. Hükümetleri bir dizi sosyal anlaşmadan oluşuyordu. Tek farkı. Sürekli olarak. kilovatsaati şu kadardan satılır havasındaydı. maddeci ve tarih açısından miyoptular. İnsanlara iyi davranıyor. içinde gerçek sınıfların hepsine karşı saygı ve sevgi uyanmasına neden olacak biçimdeydi. alıp satmaktı. Tabii bu onlardan hoşlan-maya başladığı ya da onlara güvendiği anlamına gelmiyordu. Şifrecilerden biri ona resmen parmağını sallayarak. Savaşları. gerçi kültürel açıdan olgunluktan çok uzaktılar. Yani çiftçilere. günün birinde Amerikan askerî polisi onu sorguya çekmeye kalkarsa onlara Rus kimliğini gösterebilsin diye. Yankee dehâsının çekirdeğini oluşturan şey. Sphinx/FE'nin şifre bölümünde hizmet etmesinin istenmesiydi. En önemlisi de.

Ama herşeye karşın. başka bir gezegenden dünyaya düşen harika bir çocuk.. üstü armalı sigara kutularını bir dolar karşılığında satan küçük dükkânlar açılmış. atanabi'yle karşılaştı. Yetmiş iki yaşındaydı. Mayıs ayında bu mahallede gene Sanja Matstıri festivali kutlanmış. Emekliye ayrılmış bir matbaacıydı Bay VVatanabi.. Üstelik bu sınıf bütün gereksizliklerin de so-rumlusuydu. Kuzeydeki sel baskınlarından sonra ortaya çıkan açlıktan kaçmış.. sokaklarda mahallî kılıklarda gençler gene eskisi gibi waşoi. İnsan arasıra sokakta Amerikalı gangesterler gibi giyinmiş. hatta gerekli olduğu yargısına varmıştı. Akadama şarabının insanı mutlu ettiği yolunda İngilizce reklâm posterleri okuyabiliyordu. karşısındaki ona doğru cevabı vermek zorunda kalıyordu. kızlar İngilizce şarkılar tutturmuşlardı.sınıf olan tüccarlara karşı. böyl likle kendisine imrenmelerini önlemeye çalışıyordu. Çünkü tecrübeli kaldırım yosmalarının tek tük bildikleri İngilizce kelimeler hep vücut kısımlarının en bayağı . Nicholai kibrite şiddetle ihtiyacı olduğunu söyleyerek bütün tabaktakileri satın almak istediğini anlattı. Bu durumda. Nicholai aklına takılan bir deneyi yapabilmek için özellikle ıslak kibritler aradığını ısrarla söyledi ama bu da bir işe yaramadı. Dar bir sokakta. Ama onların gözünde kendileri doğru tarafta. Karşılarına ilk çıkan alıcı da Nicholai olmuştu. gencin içindeki acıma duygusu elinde olmadan gülme güdüsüyle karışmıştı. Bu da Nicholai'nin çok işine geliyordu. Nicholai öğle yemeği arasında Hibiya Parkında dolaşırken biri on sekiz. sonunda Tokyo sokaklarında gelip geçenlere kendilerini satmaya çalışacak kadar alçalmışlardı. kendi yaratmadığı şeyleri alıp satarak hayatını kazanan ve lâyık olmadığı bir güç ve servet kazanan bu yapa)' sınıfa karşı hiçbir 131 şey hissedemiyordu. Bir ay kadar sonra da Tanaka kardeşler ev halkı arasına katıldılar. burası temelde Japonya olarak kalmış bir mahalleydi. Kuşkusuz burada da Zippo çakmakları. işe yara-maksızın tüketilen maddelerin. kayıtsız bir çehre takınmakla ilgili öğütlerini tutan Nicholai. kentin kuzeybatı kesimindeki Asakusa Mahallesine pek hızlı sokulamıyordu. kendini çok şık ve modern sanan gençlere rastlayabiliyor. Ertesi sabah Nicholai uyandığında hâlâ akşam içtiklerinin etkisinde olduğunu gördü. Amerikalılaşma akımı. Nicholai festivali seyrettikten sonra sisli ve yağmurlu havada evine doğru yürürken Bay V. onun kendilerinden gerek genetik ve gerekse kültürel açıdan çok farklı olduğunu bilmekteydiler. onuru bu satışı yapmasına engel oldu. Yanma öylesine çekingen ve utanç içinde yaklaşmışlardı ki. Ailesin132 den hiç kimse sağ kalmamıştı. Arasıra basit bir şifre konusunda sağdan soldan öğüt istiyor. İlerleme olmaksızın yer alan değişikliklerin. Bir hafta geçtiğinde Bay VVatanabi kendisinin Asakusa Mahallesindeki ev için ve özellikle de Nicholai için çok yararlı. çorbalarına yağmur girmesin diye saçak altına doğru eğilmeye çalıştıklarını da ancak hayal meyal hatırlıyordu. Gururu dilenmesine engel olduğu için bir tabla içinde kibrit satıyordu. Göz çukurlarının gerisinde bir ağrı vardı. Bu satış onu bir gün daha tok tutmaya yetecekti. Çünkü gerçek hayatı evindeydi. Sorularını sorarken cümlelerini öyle bir biçimde düzenliyordu ki. Bay VVatanabi önce buna çok sevindi. Gece Bay VVatanabi ile karşılıklı yemek yediklerini. Bu dostsuz. arkadaşsız genci terk etmek iyiliğe sığmazdı. gerçek-tutumunu birlikte çalıştığı kimselerden gizlemeye özen göstermekteydi. küçük bir avlunun çevresine inşa edilmiş odalardan oluşan evinde. o ise herşeyin dışmdaydı. diğeri yirmi bir yaşında olan bu sağlam yapılı iki köylü kızıyla karşılaştı.. Fakat yağmurun kibritlerini ıslatıp kullanılmaz hale getirmiş olduğunu fark edince. onlar Nicholai'ye bir tür kaçık gözüyle bakmaktaydılar. Çevresindekilere gelince. Entelektüel bir bilmece. barlardan Japon orkestralarının çaldığı Amerikan müziklerinin sesleri taşmaya başlamış. waşoi diye bağırarak göğsü dövmeli liderlerinin ardı sıra yürüyüşler yapmışlardı. Ama çok geçmeden evinde daimî bir konuk bulunduğunun farkına vardı. Büyüklerinin şibumi'ye yakışan.

Ona verdiği zevk de. Onun ellerinde bir saç tarağı. üstünde pek seyrek silâh taşımasına karşın. aslında bu oyunlarda tecrübeli olanların kaşlarını çattıracak saçmalıklar ve nedensiz hamleler doluydu. Artık izi bile kalmamış olan o zenginliğin. Kitabın hoşluğu. Genç adamın cinsel tutumunun ifade133 sine olanak verirken aralarındaki ilişki karşılıklı sevgi ve anlayıştan başka bir şey değildi. Nicholai bu üstün kavga dalındaki matematiksel netliğe ve ince hesaplamaya büyük hayranlık duymaktaydı. yüzyıl başlarında oynadığı oyunlar üzerinde yorum yapan. Anlaşmazlık bu nedenle çıkıyordu tabii. ve her kötü hamleyi bir deha eseriymiş gibi göstermesi. bir madenî para. Bu spordan kimse pek söz etmezdi. Sonra da hep orada kaldı kadın. sanatın. bir kibrit kutusu. hattâ ikiye katlanmış bir kâğıt parçası bile öldürücü silâhtı. Ustanın oyunları gerçi orta düzeyde bir oyuncuya klasik. Kitap. hattâ daha da ileri gidip bunlarda hayatın. yiyeceklerin kalitesini Bayan Şimura'ya seçtirip fiyat pazarlığını Bay VVatanabi'ye yüklemek yoluyla. Oyunun tecrübeli ustaları ve meraklıları arasında çok da tutuldu. Çünkü onlar da kendilerini o gözle görmüyorlardı. Bir süre Bay VVatanabi ile Bayan Şimura arasında ev hakimiyeti konusunda kısa bir çatışma olduysa da sonunda tatlı ya bağlandı. Gelenek engelliyordu ona yüksek sesle deği-nilmesini. hatta zekice gibi görünüyordu ama. O yalnızca hepsini geçindirecek parayı getirmekten başka bir şey yapmıyordu. Bu özgürlük ve yeni deneyimler döneminde Nicholai'nin zihni ve duyguları birçok yönlere kaymaya başlamıştı. gene de hiçbir zaman silâhsız sayılmazdı. Bir kere Asakusa'daki eve yerleşince iki kızkardeş hemen gerçek kişiliklerine dönüp. Fakat sonunda alışverişe birlikte çıkmak. onun zihninde Otake-san'la geçirdiği hayatın bir parçasıydı. Aslında görünüşe göre evde hiçbir fonksiyonu olmayan tek kişi Nicholai idi. Bir akşam döndüğünde onu orada bulmuştu. Olayların doğal akışı içinde Tanaka kardeşler Nicholai'nin yatağını paylaşmaya başladılar. Artık oynamı-yordu bu oyunu. gazete bulmacalarını çözmenin zevkinden öteye gitmiyordu. Bu nedenle. Bay VVatanabi evin masraflarını görüyor. Çünkü Go. Bununla birlikte Go hakkındaki yorumları okuyor. bilimin sırlarını . en zor duruma malı satan satıcıyı düşürüp kendileri rahata erdiler. man geldiğini Nicholai hiçbir zaman kesinlikle bilemedi. fakat aslında esprilerle dolu bir kitaptı. hayal ürünü bir Go ustasının. şen. zihinsel enerjisini harcayabilmek için «Go'ya Giden Yoldaki Tomurcuklar ve Dikenler» adlı kitap yazmaya koyuldu.adlarından oluşurdu. durmadan homurdanan. ola ğanüstü iyi yürekli bir insan. kendi kendine tahta üzerinde bazı sorunları çözümlemeye çalışıyordu. Sonradan bu kitap bir takma yazar adıyla basıldı. Bayan Şimura da günlük yemekleri üstleniyordu. yani alışverişleri yapıyor. Yaşı altmış dolaylarında. rulo yapılmış bir dergi. Pişmanlık kapılarını peşin peşin kapatmak ise her zaman daha akıllıca bir işti. Hoda (çıplak) ve korosu (öldürme). Nicholai hiçbir zaman bu konuklarını evin hizmet kadrosu olarak düşünmedi. Go oyununun entelektüel yastığı 134 her zaman yaslanabileceği değerli varlığı sayılıyordu. Yalnızca iki sembolik kelimeden oluşuyordu adı. Vücud ınun sağlığını ve formunu korumak için kavga sanatının sihirbazlığa kaçan bir dalını seçmişti. Gelecekteki hayatı boyunca Nicholai. San Şin Binasındaki işi mekanik bir işti. asık suratlı. o yumuşaklığın bir parçasıydı. Aileye son üye olarak katılan Bayan Şimura'nın nasıl ve ne z. kıkır kıkır gülen köylü kızları oluverdiler. Zihinsel çalışmalarına gelince. Bu yatakta kızların taşralı canlılıkları zaman zaman oyun dolu ve balistik açıdan imkânsız görünen kombinasyonların yer almasına da yol açıyordu. Bu dalda basit ev eşyaları öldürücü silâh olarak kullanılıyordu. güzelliğin. Genç kızların davranışı konusunda çok tutucu olan Bay VVatanabi onları hem çok iyi kolluyor hem de çok seviyordu. ayrıca akıllara durgunluk verecek kadar iyi bir aşçıydı. olup bitenlerin budalanın biri ağzından anlatılması.

O zaman üçgen çayırına geçip güneşin ışığıyla. bu işi savaşın kendileri için hiçbir riziko taşımadığı bir zamanda yaptıklarını da okumuştu. burada Japon-Amerikalılar temerküz kamplarına gönderilmekteydi. eleştirmen denilen kişinin parazitliğine dikkat çekerken.bulduğunu anlatmaya çalışmasıydı. ikinci ve daha büyük platin bombasını ise yalnız ve yalnız bilimsel deney amacıyla atan insanlık-altı saplantıların. Yani temele inildiğinde kitap. Oysa Nisei askerleri Amerikan ordusuna sadakatlerini herkesten fazla kanıtlamış. Generalden hiçbir haber almamıştı. artık bu 135 kentte böyle bir adres bulunmadığına dair bir notla geri gelmişti. 136 Nicholai. sonuncusu. boşalmış buldu ve aralarında çalıştığı Amerikahlar'a karşı yepyeni bir nefret duygusu hissetti. Cinsel birleşmelerinin zevkini. Ya da yer altında bir mahzenden bir şeyler çıkarmaya inmiş olabilirdi. Ama Mariko kendisine Bayan Otakesan kanalıyla yazacağına söz vermişti.. ilk yazdıkları. Oysa kızdan hiç mektup gelmiyordu. Generalin Mançurya'ya atandığını biliyordu. belleğindeki onunla ilgili anıları sayfa sayfa çevirmeye çalıştı. hem hataların gösterilişi. Belki bomba oraya düştüğünde Mariko bir akrabasında kalıyor olabilirdi. Mariko'nun Hiroşima'da ölmüş olduğu da bu yolla teyid edilmişti. Japon Savaş Suçları Komisyonu da işte bu ırkçı ve insanlık-altı saplantıların kölesiydi. Bütün gün kendi mahallesinin sokaklarında görmeyen gözlerle. Japon kuvvetleriyle karşılaştıkları zaman bağlılık gösterip göstermeyeceklerinden kuşkulanıl-dığı için sürekli aşağılanıp hakarete uğramışlardı. Ama ciğerini yırtan o acı ve nefret artık yoktu. en fazla kayba uğrayan ve en çok madalya alan birlik oldukları halde. Mariko'nun da kurbanlar arasında bulunabileceğinden korkmuştu. General'in hiç olmazsa Japon Savaş Suçları Komisyonu önünde ifade vermek gibi bir küçüklüğe düşmediğini düşünerek teselli buluyordu. Kızın kendisine verdiği adrese birkaç mektup yazmış. Pembe karlar yağdıran kiraz ağaçlarının akında. böyle düzinelerce olasılık kurdu aklından. Sonunda Otakesan'ın dul eşinden beklenen kesin haber geldiğinde. Kajikava Nehri kıyısında yaptıkları o son uzun konuşmadan sonra Nicholai. Akşam olunca Mariko'ya veda edip onu sevgi dolu bir yumuşaklıkla bir tarafa kaldırdı. bombardımanın yarattığı keşmekeşin içinde kayıplara karışmış. Bu komisyonda adalet öylesine tersine dönmüştü ki. yüksek rütbeli birçok subayın seppuku yolunu seçtiklerini de öğrenmişti. Nicholai bir süre aklından gerçeği itme oyunlarına girişti. Savaşta yenildiğini bilen ve barış isteğinde bulunan bir ülkenin üstüne uranyum bombası atmayı uygun gören. onun bu depresyon ve hüzün anlarında tek sığmağı olan mistik yolculuklarının yolunu tıkıyordu. aralarındaki şakaları. Ya da. Nicholai her ayın birinci günü Otake-san'ın dul eşine mektup yazıyor. Oradan kurtulanların anlattıklarından. çoğunluğun böyle tepki göstereceğini bilmekti. Nicholai bunu karşılamaya iyice hazırlamış bulunuyordu. Olanca gücüyle kendini bu nefretten kurtarmaya çalıştı. Atom bombasını ilk duyduğunda Nicholai. dalgalanan otlarla bir olmayı başardı. Gene de bir süre kendini küçülmüş. Sıfır riziko karşılığında büyük siyasal kazançlar. Mariko'yu hatırlamaya. . ondan gelen cevaptan da ailenin ve eski öğrencilerin şimdiki yaşamları hakkında bilgi ediniyordu. korkusunu. Bütün sözleri boş kalıplardan ibaretti tabii. sıradan insanlar kitabı okurken bu akışa kanıp ciddi ciddi başlarını sallıyorlardı. Avrupa'da Alman ve İtalyan kökenli Amerikalılar kollarını sallayıp dolaşırlarken.. tek başına dolaştı durdu. Komünistler tarafından ele geçenlerden hiçbiri de «Yeniden Eğitme» kamplarına gönderilmekten kurtulamamışlardı. Çünkü böyle karanlık duygular. orada yeni bir kuvvet ve sükûn buldu. utancını düşündü. hem yorumcunun sanatsal saçmalığı öyle bir biçimde sunuluyordu ki. İşte işin en tatlı yanı. Dnu yaşatabilmek için. saçmalıkları hatırlayıp kendi kendine gülümsedi. General Kişikava'nın kaybını da artık kabullenmişti. Savaşın son günlerinde Rusların sınırı geçip oraya saldırdığını.

Öğle yemeklerini San Şin Motor Onarım Bölümü'nde çalışan Japon gençlerle birlikte yemeyi âdet edinmişti. motor bölümündeki gençlerin çoğu üniversite mezunuydu. 138 Nicholai yer altında geçirdiği ilk saattan sonra. Onlarla olmayı. ama her konuda yeteneksiz biri. Nicholai çoktan beri kentte yaşamaktaydı. Japon işçilere verilen yemeği yiyorlardı. durmadan espri yapmak zorunluluğunu hisseden madenî sesli Amerikalılarla bir arada olmaya yeğ tutuyordu. tekrar oralara dönecek paraları olmadığı için hayıflanıyorlardı. Gençleri mağaralar konusunda biraz daha konuşturup. dünyanın her yanındaki gençlerin ilgilendiği konularda çene çalıyorlardı. kazanan tarafın yaptığı propagandanın. Önerisi hemen kabul edildi. Gündüzleri mağaralara inip içerlerini keşfediyorlar. Bütün bu esprilerde kahraman rolündeki kişi stereotipik bir Amerikalıydı. Halkın . Dağcı olamazdı asla. Aslında gerekli şeyler öyle pek de fazla değildi. subaylara şoförlük edenlerin birkaçı makine mühendisiydi. bu iş için ne gibi malzeme gerektiğini öğrendi. Tehlikenin çekiciliği ise ona olağanüstü bir zevk vermekteydi. bu yabancıların değer yargılarını ve türlü yöntemlerini öğrenmeye hiç niyetli olmadığından. umutsuzluklarını ve enerjilerini boşaltacak bir alan arıyordu. az da olsa ingilizce bilmek şart olduğundan. otomobilleri yıkayan. Güdülecek yöntemlerle karşılaşılabilecek rizikoların çarçabuk hesaplanma gereği Go'dan kazandığı yeteneklere tıpatıp uyuyordu. Sohbetleri sanatın niteliğinden türlü esprilere.Nicholai'yi asıl sıkan şey de. İki hafta sonra dördü birlikte dağlarda bir hafta sonu geçirdiler. anılara. kaybeden tarafın tarihini oluşturduğunu fark edemiyordu. işgal kuvvetlerinin şemsiyesi altında hayatta kalmayı sürdürmeye çalışan Nicholai. Pirinç ve balık. Onu bu kalabalık. bu sporun kendisi için biçilmiş kaftan olduğunu anlatmakta gecikmedi. Nicholai kendisini de götürüp bu sporu öğretirlerse bütün gerekli malzemeyi toplayabileceğini önerdi. sessizliğe kadar her şeyi kapsıyordu. kimselerin bulunmadığı. Bunu da Tokyo'daki ikinci yılında buldu. topluluklarına kabul ettiler. yabancıların dediği gibi. Fazla atak. Daha doğrusu bu sporu savaşın son korkunç yılından ve arkadan gelen işgal faciasından önce yapıyorlardı. geceleri de ucuz dağ hanlarında konaklayıp bol bol saki içiyor. korkunç kentten kurtaracak. yeni model haikıı'dan politikaya. Çökmüş bir ekonominin yarattığı işsizlik koşullarında başka türlü karınlarını doyuramadıkları için burada çalışıyorlardı. ellerindeki teneke kutularından. Bu binadaki en basit el işçilikle* 137 rinde çalışmak için bile. Buranın gürültüsü ve kargaşalığı köy hayatı sırasında edindiği sezgi ve duygularım paslandırmaya başlamıştı. Japonların birçoğu. İnce ve lağlam vücudu dar geçitlerden kaymaya çok uygundu. Mağaracılık. Üstelik bunu kendi geleneklerine uyan nedenden ötürü. Japon halkın çoğunun kendi askerî liderlerinin cezalandırılmasını uygun bulmasıydı. hatta şoförlüğünü yaptıkları subayların cinsel serüvenlerinde başlarına gelen komiklikleri anlatıp onunla birlikte gülmeye bile başladılar. yabancıların ahlâk kurallarına göre birtakım hatalar yapmış olmalarından dolayı uygun bulmaktaydılar. Üniversitelilerden üçü mağaralara inmeye meraklıydı. Başlangıçta bu genç Japonlar. Nicholai'nin yanında donuk ve tedirgindiler. Mağaracılık konusu gene böyle bir öğle yemeği sırasında açıldı. Ama bu gençlere işgal kuvvetlerince verilen parayla alı-namıyorlardı gene de. yani bu liderlerin kendi nüfuz tutkularını ülkenin çıkarlarından önde tutmuşluklarından ötürü değil de. Hep birlikte ondüle metal bir yağmur saçağının altına yerleşmiş. Amerikalı'laşmamış dağlara götürebilecek bir spor. Genç ve duygusal bakımdan yapayalnız durumda. Ama çok geçmeden onu gençliğin verdiği rahatlık içinde «Yeşil Gözlü bir Japon» olarak aralarına aldılar. Dağlarda geçirdikleri günlerin eğlencelerini ve heyecanlarını anlatıp. gelecek için planlardan birbirine takılmalara. sekse.

Saatlerce yerin altında kalıp yukarı dönüldüğünde. Gözün gördüğü cisimler tekrar eski sıradan hallerine dönünceye kadar geçen süre içinde. Bununla birlikte o ilk günlerin eğlence ve serüven duygusunu bir daha aynı yoğunlukta tadamayacaktı. soğuğa. sohbetle. saki ile. Gökyüzü önemli bir mavilik kazanıyor. En bü139 yük düşmanı ise hayal gücü ve panik. Nicholai hem bu düşmanlarıyla başa çıkmaktan hoşlanıyordu. alttaki incecik geçidi yok edecekti. düşmanların çoğunun kendi içinde bulunduğunu bilmek ve kazandığı zaferlerin gizli olduğunu hissetmek apayrı bir zevkti. Geceler de aralarındaki dostluğu güçlendiriyor. dayanma güçlerinin. orada ebediyen kaybolma tehlikesine ve başının üstünde hazır bekleyen tonlarca kayanın bilincine karşı. ağzına çeşitli lezzetler doluyordu. hatta zaman zaman sırtının birkaç santim üstünde. mağaracıları özellikle korkuturdu. Bundan başka. Çünkü yalnız çalışırdı o. bu Nicholai için ideal bir spordu. Bu binlerce tonluk kaya elbette günün birinde yerçekimi kanununa boyun eğecek. Bunlar yetmiyormuş gibi. bir değer kazanıyordu. bir de yeryüzüne çıkma sevinci vardı. Mağaracı için korkak olmak kolay. hemen hemen mistik yolculuklarında duyduğu hislerin benzerini taşıyordu. Oysa mağaracılıkta risk ve cesaret anları kişinin kendine ÖZgü ve özeldi. suyla dolabilirdi ve de insanın her an başının üstünde. Dimdik kuyu gibi yerlerden inişlerde aşağıya düşme tehlikesi vardı. Bu durum gerçi her insanı korkuturdu ama. bazen hiç uyarısız. orada sıkışıp kalıvermesi korkusu. hem de onlarla karşı karşıya geldiği çevreden. Çünkü mağaracılıktaki kazaların ve ölümlerin çoğu hipoter-mia sonucuydu. düşen bir dağcıyı bekleyen renkli manzaralar değildi. Mağaracmın en büyük yardımcısı mantık ve zekice planlamaydı. becerilerinin bir deneyi oluyordu bu iş. onun şibumi duygusuna ters düşüyordu. Sessizdi. kimse eleştirmeden ve kimse alkışlamadan. Hele yer altında geçen süre içinde tehlikeler ve fiziksel başarılar yer almışsa insan tatlı havayı obur soluklarla içine çekiyor. Nicholai gelecekte dünya çapındaki yeraltı keşiflerine katılarak büyük ün kazanacaktı. Sonra bir de karanlığa karşı duyulan doğal korku vardı. Dört genç bundan sonra her hafta sonunu dağlarda geçirmeye başladılar. Mağaralarda her an soğuğun ve nemin hissedilir halde olması da korku vericiydi. Sesler duymak. Üstelik ilkel ve hayvancı 1 korkular işe büyük lezzet katıyordu. boğazından aşağı bir sıcaklık kayıyor. Her an var olan sonsuz siyahlık. Bir arkadaşın insanın sırtına vurması iyiydi. Nicholai için mağaradan yeryüzüne çıktıktan sonra geçen ilk saat. en sıradan şeyler bile bir renk. binlerce tonluk kayanın durmakta olduğunu bilmesi duygusu vardı. aynı şeylere gülmek güzel şeydi. boğulma korkusuna. duygulan ifade eden sesler çıkarmak. uluslararası mağaracılık standartlarına göre oldukça basit sayılacak yerlere inebilmelerine ancak yetiyordu ama. Bazen birkaç dakikalık bir uyarı sonunda. katılaşmış ellerini sürterek ısıtmaya çalışıyor. Bütün mahlukat için ortak bir korku. . İçinde yatan en ilkel ve hayvansal korkulara karşı zihinsel kontrolünü ve fiziksel yeteneğini kullanmak harika bir duyguydu. dibi bilinmeyen bir karanlığın içine düşüyor olmaktı. sarı güneş ışığıyla ve kıpırdayan otlarla bir oluyordu gene. cesur olmak güçtü. güzel kokulan içine çekiyor. ve bu nedenle insanın geçtiği delikten. fikirleri paylaşmak. Bu tür tehlikeleri çok seviyordu. üstelik bu korkuyu arttıran şey de. Kimse görmüyordu. en olağan. Düşme korkusuna. Aşağıda onları bekleyen şey. gene de sebatlarının. yalnızlığa. kötü esprilere gülmekle geçip gidiyordu. Evet.dağcılara tuttuğu alkış. çimenler önemli bir yeşilliğe bürünüyordu. vücut eklemlerinin yapısı nedeniyle geri çıkamayıp. Kimse görmeden. çevresine bakmıp gördüğü güzel renklerle zevkleniyor. Gerçi ellerindeki amatör takımlar. Bir insanın kendisine dokunması hoş bir duyguydu. Ayrıca dar mağaraları su basması tehlikesi de yabana atılamazdı.

kendi ideolojilerinin en iyisi olduğuna inanan. ataklığı cesaretle. eğlenceyi zevkle karıştırdıkları gibi. Tek alışamadığı kayıp General Kişikava'mn kaybıydı. çocukluk aşkını kaybetmiş. Nicholai'yi asıl sıkan onların bu eşitlik iddiası değildi. Bunun sonu cu olarak. Enerjik. kötü yetiştirilmiş çocuklardı bunlar. Ne yazık ki şartlar onu para kazanmaya zorlamaktaydı. En iyimser günlerinde Amerikalılar'a çocuk gözüyle bakardı. özgürlüğü serbestlikle. çok lâf etmeyi canlılıkla. Fırsat eşitliğini örgütleş miş beceriksizler ordusuyla. yaşamın kalitesiyle karıştırıyorlardı. Her ikisi de dışa dönük. Ama aradaki boşluğu doldurabilen bir şey vardı gene de. Evet. Bu açıdan bakıldığında Amerikalılar Ruslar arasında pek az fark vardı. okuma ve rahatlık yeterliydi Nicholai için. kavgacı ve çok tehlikeli insanlar. herkes arasında eşitlik sağlayabileceği hayaline kapılıyorlardı. güzellik karşısında şaşalayan. Zevk. değerleri ve amaçları her zaman baskındı. Başkaları tarafından beğenilmek gibi bir koltuk değneğine ihtiyacı yoktu. saf. fiziksel uluslardı. içinde kalmıyor. Onların iyi niyetli tenezzül olarak gördüğü bu hareketin. bir hata yapabilmelerinde yatıyordu. onu paslandırmıyordu. Kendi gücüne inanma zorunluluğu yoktu. Amerikalılar hayat standardını. Antrenman yaptığı zamanlar. olgunluktan uzak. sertliği erkeklikle. iyi yürekli. «Çıplak Elle Adam Öldürme» tekniğin-deki ilerlemeleriyle uçup gidiyor. Eğlence gibi bir uyuşturucu maddeye de gereksinim duymuyordu. bu yüzden kendini daha da iyi hissederdi. San Şin Binasının bodrum katındaki odasında geçirdiği haftada kırk saatti. tehlikeli! Çünkü ellerindeki oyuncaklar uygarlığı yok edebilecek kozmik silâhlardı.) Şifre servisinin esas dili İngilizce'ydi. Avustralyalı-lar'ı da kapsıyordu ama. meraklı. kötü niyetli olmalarından çok. Arasıra mistik yolculuklarına çıkıp ruhunu dinlendirmesi. Asıl tehlike. Hayatınının en tekdüze kısmı. Ama başka bir bölgeden gelen biri. Gençliğini ve ulusunu mahvedenlere karşı duyduğu nefret ise. Kayıplarının çoğu kişisel ve organikti. harekete önem veren. Amerikalılar'm nıa denî çatırtısını da tutmadığı için kendine değişik bir aksan buldu İngiliz ve Amerikan dillerinin arasında bir orta yol. Avustralyalıları da 'stajyer Amerikalılar' olarak görmeye başlamıştı. Otake-san'ın evini aramamak için kendi Asakusa Mahallesindeki evini aile üyeleri sayılabilecek kişilerle doldurmuştu. Amerikan yöntemleri. Dünyayı mahvedecek olanın Machiavelli değil de . Çocukluğunu. Arasıra iş arkadaşları Nicholai'yi partilerine ve gezilerine davel etmeye çalışıyorlardı. Bir zamanlar Go'nun karşıladığı zihinsel disiplin ve zevki şimdi mağaracılık karşılıyordu. Yetişme tarzı ona. Üstelik de Amerikalılar arasında çalışarak kazanmaya. Nicholai tarafından küstah bir eşitlik iddiası diye değer lendirileceği akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Onların yerine koyduğu şeyler ise mekanik ve dışta kalan şeylerdi. gözleri şaşkınlıkla açılan hasımlarını kendine hayran eder. Maddesel varlıklara ilgi duyan. Bütün bu karışıklıkların sonucu olarak da tabii adaletin yalnızca eşit olanlar arasında eşitlik sağlayacağı gerçeğini göremiyor.140 Yirmi üç yaşına geldiğinde Nicholai'nin ihtiyaçlarının çoğunu karşılayabilecek ve kayıplarının da çoğuna dayanabilecek bir hayatı olmuştu. Kültürel bir karmaşıklık içinde bulunmalarıydı. Bu yüzden kısa zamanda İngilizler'i 'beceriksiz Amerikalılar'. bunu da Tanaka kardeşlerin çeşitli oyunlarıyla telâfi yoluna gitmişti. (Nicholai'nin çalışma arkadaşları gerçi Amerikahlar'dan başka İngilizler'i. İngilizceyi ana dili olarak kullananlar onu da her za man ana dili İngilizce olan biri sandılar. pek sağlıklı bir yöntem olmamakla birlikte. Ama Nicholai'nin hassas kulağı yüksek sınıftan İngilizlerin kelimelerin yarısını yılta yutn ağzında bir şey geveler gibi konuşmasını da. bazı Batıhlar'da gördüğü gibi hayatlarım işteki başarılarıyla doldurma zorunluluğunu yüklemiyordu.

iyimser bir şarkıyla.Sancho Panza olabileceğini anlamak garip bir duyguydu doğrusu. masanın başına geçip Mançurya'daki Sovyet İşgal kuvvetlerinden gelen şifreli mesajları çözmeye koyuldu.. asansör yukarı çıkacağına. Katın sayısının yarattığı izlenimin tersine. buralara kadar gelebilmişti. Tedirginliğine alışıp onunla bir arada yaşamayı öğrendi. Bunlar sıradan mesajlar olup basit şifrelerle gönderilmişti. olanca hızıyla binanın bağırsağına doğru inmeye başlayınca. şifre adı Bay Haman olan Arap şiddet stajyeri birden dengesini kaybetti ve bayan Svviven'e çarptı. Kendi soyluluğunun yanında bu sonradan görme şaşkını fena halde küçümsüyordu.» OPEC temsilcisinin kaşlarını çatması bu saçma sözlere bir son verdi. odanın kapısına asılmış askerî ifadede bile bir espri bulabildi: SCAP/COMCENO SPHINX/FE (Kotlama-Dekotlama). zayıf tarımsal rekoltelerle noktalanan ilkbaharlar gerilerde kalmıştı. Savaşın enkazından yeni bir ulus yaratmak çabasında olan binlerce kişi. General Kişikava Takaşi. Allah bilir eskiden keçi çobanı olan bu salak. birinci derecede savaş suçlusu olarak yargılanmak üzere Ruslar tarafından uçakla Tokyo'ya getiriliyordu. Aklı başka yerlerde. Ama başka bir seçenek de yok142 tu. Aslında matematiksel açıdan öyle de olmalıydı ama. hazırlardı. Ailesi uzun yıllardan beri İngilizlerle bir olup kendi yurttaşlarını sömürmenin avantajlarını tatmıştı. günün birinde çadırının kazığını toprağa çakarken petrol bulmuş. Onun ve CIA . sel baskınlarıyla. kendisini konuk mu. «Çok özür dilerim. Birinci kattan on altıncı kata gidilirken yukarı çıkılır sanmıştım. Bay Haman bu sefer dikkatini Bayan Swiven'in ensesine çevirdi. az önce bir kenara ittiği mesajın önemi.. Madam. Havanın bütün kapalılığına rağmen Japon ruhunun ölmezliği hâlâ kendine bir ifade yolu buluyordu. Bu yüzden. Artık dünyanın onarılma dönemine girdiği duygusu yaygındı. «Ringo no Uta» adlı şarkı ülkenin bütün nüfusunun dudaklarından düşmüyordu. kendisi de Arap olduğu için. Üstelik bu akşam samimi bir sosyal serüvenden alıkonup buraya çağrılmasının nedeni de besbelli bu yurttaşının beceriksizliğiyle ilgili olmalıydı. Açlıkla dolu zalim kışlar geçmiş. yoksa yemek mi saydıklarını asla bilemeyeceğini de öğrendi. Hafif. ancak yenisi üzerinde çalışmaya başladığı zaman zihninde tomurcuklanabildi. Yaşamın kaynağının bu insanlar elinde olduğunu bilmesinden ötürü içi hiçbir zaman rahat değildi. 143 WASHİNGTON Bayan Svviven'in öncülüğünde dört adam asansöre bindiler. kendisi de Oxford mezunuydu. babası da. bazen de insanlar yalnızca melodisini mırıldanıyordu. Zaman zaman bu şarkının alçak sesle söylendiği duyuluyor. Mart ayının nemli rüzgârları altında bile ağaçlara yeşil bir gölge inmeye başlamıştı. Onlar arasında geçirdiği ikinci yılın Mart ayında da. ve kadm cebinden çıkardığı manyetik kartı «16. bu ırkdaşmın titrek sesinden ve şaşkın hallerinden utanç duyuyordu. Bereketin hayaleti. O sabah Nicholai işine geldiğinde keyfi öylesine yerindeydi ki. Mesajı kutudan geri çekip bir kere daha okudu. İyi bir stenografın notlarını okumadan daktilo edebilmesi gibi. Kat» yazılı yerdeki deliğe sokuncaya kadar hareketsiz beklediler. Ruslarla Amerikalıların askerî ve siyasal oyunlarına hiç ilgi duymadığı için mesajları genellikle anlamını fazla önemsemeden çözer. OPEC'in sorun çözücüsü Bay Able. Omuzlan birbirine değince kadının gırtlağından gıcırtıya benzer bir ses çıktı. kurtlarla sofraya oturanın. Bay Able'm büyükbabası da.

Arap çoban bu fırsattan yararlanıp onun kalçasını pat pat okşadı. Kadın irkilip uzaklaşmaya çalıştı. Hakları da yok değildi tabii.» Pantolonunun kılıç gibi ütü lenmiş kat yerinden hayalî bir tozu parmağının bir hareketiyle uçur du. Daha iyi. Roma'da sebep olduğun bokluğun büyüklüğünü görmeni istiyorum. Darryl Starr'a gelince.. lütfen not alın. İkisi de daha önce On Altıncı Kata hiç kabul edilmemişlerdi. Bayan Swiven kapının açılabilmesi için aynı deliğe ikinci bir manyetik kart soktu. Ahhh! diye düşündü Arap. Bay Able ise. konferans masasının başındaki beyaz plastik koltuklardan birine oturdu. soğukkanlılık gösterisini inandırıcı kılabilmek için bir yandan cebindeki bozuk paraları şıkırdatıyor. bir yandan dişlerinin arasından ıslık çalıyordu.» dedi. Diamond birden başını kaldırdı ve CIA Muavinine baktı. «Ne oluyor böyle? Buraya sebep gösterilmeden çağrılmak hiç hoşuma gitmedi. cevap verdi. OPEC'cinin soğuk kibirine karşın. OPEC temsilcisini masanın öbür başına yönelttikten sonra kendisi ek döner koltuğuna geçti. Diamond. Benim dalım ekonomik strateji.. Hele meşgul olduğum bir akşamda. Mukayeseden ödleri koptuğu için. Herhalde bakire. «Söyleyin bana.» . Diamond. Bu sabah Roma Uluslararası Havaalanında yeralan bozgun eylemiyle ilgili neler bili yorsunuz?» «Hemen hemen hiçbir şey. Darryl Starr açıkça. «Bay Haman?» dedi Diamond. dudakları sımsıkı.. «Böyle şeylerle uğraşmak ikimize de düşmemeliydi. Diamond onu duymamış gibi devam etti.. evet! Şu şifre adımı hep unutuyorum.» Diamond.». Diamond kısaca başını salladı. «Sen ne diye ayakta dikiliyorsun?» Muavin. Ortadaki durumu görebilesin diye. Bay Able. Araba farlarının Washington anıtı üzerinde kayan ışıklarını izlerken Arabın burnu neredeyse pencerenin camına değiyordu. burun delikleri apaçık.» dedi. «Efendim?» «Otur!» Şiburni 145/10 Arap aptal aptal sırıtarak Starr'ın yanına oturdu.» «. «Ne? Ha.. «Belki ötekilere yaptığın gibi bana da oturmamı emretmeni bekliyor olabilirim.» «Otur!» dedi Diomand kuru bir sesle. Alçak gönüllü bir kadın.» Starr omuzlarını kaldırıp aldırmıyormuş gibi bir havaya girdi. Arap çoban ekran pencereden görünen manzaraya hayran hayran bakıyordu. Bayan Svviven.» diye lâfa karıştı Muavin. Aynı saatta aynı noktayı aydınlatan araba farları. «Otur şuraya. Muavin ise kaçamak bakışlarla çevreyi inceliyorlardı. Ne kadar espriliyim. Diamond'la çarçabuk el sıkıştı ve hemen sordu. Çünkü bekâret Arapların gözünde çok önemliydi. Çağrı geldiği anda son derece yakışıklı ve iç gıcıklayıcı bir delikanlıyla sohbetteydi çünkü. Kendimi taktik ayrıntılarıyla yom mam.olayı bizim bizzat ele almamız gerekiyor. Sana biraz temel bilgi vereceğim.. Muavin asansörün ta dibine 144 dayanmış duruyor.salaklarının.. Bu gece onu Ana Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı bile çağırsa gitmezdi. sonra Starr'a döndü. Asansör birden zınk diye durdu. sanki aklında bu önemsiz sorundan çok daha acil şeyler varmış gibi görünmeye çalışıyordu. «Anlattığım zaman daha da az hoşuna gidecek.. «Bay Haman!» diye tekrarladı.» «Bir dakika. Babası Amerikalı bir senatördü delikanlının. «Ama senin adamlarının ahmaklığıyla benimkilerin yeteneksizliği sonucu.

her türlü tarih bilincinden yoksun bir toplum olup. Kömürün de. jeotermik enerjinin de. iki taraf da birbirine ortak 146 (çıkarların gerektirdiğinden fazla güvenmezdi. arkalarındaki kuvvetleri temsil etme görevi onlarındı. Bay Able'm temsil İttiği ülkeler dünya arenasında. Arapların sandığından çok daha fazlı kurnazlık istiyordu. İkincisi. hükümetlerin güneş veya rüzgâr enerjisi konularındaki araştırmalarının yolunu tıkayabiliyor.ı topraklan işgal etmelerini. Batı'nm siyasal temsilcileri üzerinde maddî kontrol sağlamaya çabalıyorlardı.in de. kendilerine daha kalıcı servetler edinmek peşine düşmüşlerdi. Bir kere çabuk iş görebiliyorlardı. Ana Şirket bu işleri yaparken bir yandan da ken dişinin Amerika'yı petrol bakımından dışa bağımlı olmaktan kurtaı maya çalıştığı izlenimini yaratmak için büyük propagandalara girişi yor. canı is- tediğinde fiyat kontrolünü ortadan kaldırmayı bile başarıyordu. şu an için teknolojik dünyanın göz bebeği olduklarını pek iyi bilen ilkel ülkeler de. Birbirlerine karşı bir tür saygıları vardı. güneş enerjisiı. kendi ömür süreçleri içinde rahat etmeyi ve refah sağlamayı düşünüyorlardı. Ana Şirketi oluşturan dev enerji kuruluşları.«Pekâlâ. Bunları yaparken bazı avantajlara da sahiptiler. Küçük petrol darlıklarını ortaya çıkardığı için. atom çağının da etkisiyle kıyametin eşiğinde yaşamakta oldukları duygusu içindeydiler. sahne. suni petrol darlıklarım âlet olarak kullanıp. kendi kayalarının ve kumlarının altında yatan hayat suyunun ve onun getirdiği politik gücün sona ermesinden önce. Muavin diplomatik bir zafer kazanmış havasında. Diamond'un aşağılayıcı ve hakaret dolu tavrı konferans süresi boyunca bir kere bile Bay Able'a yönelmedi. romantik ahlâk ilkelerine aldırmaksızın karar verebilme kabiliyetlerine bir saygı. Arap ülkelerinin şantajını her istedikleri anda kırıp yok edecek güce sahipti. Petrol üreten Arap ülkeleriyle Ana Şirket arasındaki tüm paralegal ve ekstradiplomatik ilişkilerde. OPEC aslında Ana Şirketin işine yarıyordu. Çünkü onlarda Demokrasi denilen siyasal sistemin her şeyi ağırlaştıran dolambaçlı labirenti yoktu. sonunda tüm enerji kaynaklarının kontrolünü kendi eline geçirmekti. Bu yardımlardan ilk göze çarpanı. Ana şirketle petrol üreten ulusların çıkarları birbirine sıkı sıkıya bağlı olmakla birlikte. insanlarının dar çaplı yeteneğiyle kıyaslanamayacak kadar güçlüydüler. Starr'ın yanındaki yere yerleşti. Ham petrolün. Mıı na karşılık olarak ana Şirket de OPEC ülkelerine birçok bakımlarda! yardımcı oluyordu. Bu yüzden yalnızca günlerini gün etmeye bakıyor. Batı'nm politikacıları yozlaşmış kimselerdi ve her türlü pazarlığa açıktı. petrolü kamu yararına açmalarını env. İkisi daha önce de birçok sorun üzerinde birlikte çalışmışlardı. Sanayileşmiş dünya büyük bir ihtiyatsızlıkla kendi bekasını Arap ülkesinin petrolüne bağlamış bulunuyordu. Batı halkı hırslı. Üçüncüsü de. Beri yandan. Onu işleyip o hale getirebilecek ve sonra dağıtımını sağlayacak olanaklar ise tümüyle Ana Şirketin elinde toplanmıştı. şirketleri ele geçiriyor. Otur!» Diamond'un bakışları ifadesiz ve yorgundu. kârlı bir çevre kirletme aracı haline getirilmeden önce hiçbir değeri yoktu. Rezervlerin ebedî olmadığını bildikleri halde. Arap pctra| ambargoları sırasında Batılılar'm normal yolu seçip petrolün yattıp. Böyle durumlardan yararlanan Ana Şirket tundralara boru hattı döşeme olanakları bulabiliyor. Bu yüzden durmadan dünyanın her tarafından araziler satın alıyor. Bu açıdan bakıldığında. sinema ve eğlence dünyasının en . banka sistemlerine nüfuz ediyor. Ama Ana Şirketin asıl amacı. Hattâ bayağı sınırlı olduğunu bildikleri halde. tembel. atom enerjisinin de. Ama ortak yönetim yeteneklerine. Bunu becerebilmek. Dostluk üzerine kurulu saygı değil elbette. sorun analiz kapasitelerine.< I lemekti.

Bay Able'a düşen bu ikinci görev özellikle zordu. Filistin Kurtuluş Örgütünün can sıkıcı olaylar yaratarak Arapların kazançlarından hisse kapmaya çalışması. Birisi elindeki petrol tekelini tüm enerji kaynaklan için geçerli kılmaya çalışır. onların olaya engel olacaklarını sanmıştı. Bu programlar arasında fosil yakıt aranması. Diamond'la Able arasında tarih sayılabilecek kadar uzun süreli bir işbirliği. Diamond.11 sosyalizmlerden oluşan garip karışımdı. önlerine çıkabilecek üç büyük engelle boğuşup onları saf dışı bırakma görev ve yetkisini vermek zorunda kalmışlardı. tek tek Arap ülkelerini hizaya sokmak da Bay Able'm görevi oluyordu. kendi programları için halkın desteğim sağlıyordu. Zaten Yahudüer'in korunması Almanların vicdanında hiçbir zaman ön sırayı alan bir amaç değildi. Ve o olay yıllardan beri Katıda ustaca yönetilen Yahudi aleyhtarı propagandanın bir çırpıda canına okumuş. herkes çok daha mutlu olacaktı. Oysa Alman Hükümeti yan gelip yatmayı. güçsüz kılmak için elinden geleni yapıyordu. sosyal rahatlığına gıpta ediyordu. herkesin vicdanında yeniden yer bulmalarını sağlamıştı. bununla da yetinmeyip Arabm kültürel avantajlarına. öldürücü ı M ı hastalık değildi. Bay Able'm cinsel eğilimlerinin karışıklığından tedirginlik duyuyor. Şu anda Ana Şirketle OPEC kuvvetleri çok duyarlı bir geçiş dev resinde bulunmaktaydılar. üçüncüsü ise İsrailin hayatta kalmak için bencil bir inatla direnmesiydi. karşılıklı saygı ve hayranlık vardı. olaydan önce Bay Diamond'u uyarmış. Bu engellerden birincisi.sevilen kişilerini kulla narak ve tabii onları petrol şirketlerine ortak edip sağladığı hizmc tin karşılığını da vererek. yarattığı tüm sorunlarla blı lıkte ortadan kalkıverse. Ama dostluk yoktu. Bay Able aslında bu konuda kendine düşeni yapmış. çok bulaşıcı olmakla birlikte. Ana Şirketin de gözünde. olayların rahat rahat gelişmesine izin vermeyi seçmişti işte. bu yolla petrol rezervleri tii kendiğinde kârının azalmamasını sağlamaya uğraşırken. Sonradan yükselen bütün «pleb»ler gibi o da iyi yetiştirilmiş olmayı kusur sayan züppeliğe saplanmış gitmişti. çünkü bu 148 Sınp ülkeleri genellikle ortaçağ diktatörlüklerinden ve kaos içinde I . diğeri de elindeki petrol kazancını Batı dünyasındaki gayrimenkul ve sanayi varlıklarına çevirmeye uğraşıyordu. Yahudileri tekrar zavallı kurbanlar durumuna sokmuş. insan nesli nin atom artıkları yüzünden tehlikeye atılması. Filistin teröristlerinin Münih Olimpiyat saçmalığım yaratmalarına engel olamamıştı. Aslında FKÖ. Yani özetlemek gerekirse. Çünkü Diamond New York sokaklarında. ^KÖ. Gene de en büyük sorunları FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) 'yü llııııt rol altında tutabilmekti. hem de Batı Yakası sokaklarında büyümüştü. önemiyle kıyaslanamayacak kadar rahatsızlık veren bir mik-lııpiıı. güçlerini ellerinden almayı başarmıştı. denizlerin su altı petrol sondajlarıyla kirletilmesi ve yakıt taşıyan tankerlerin en köttı biçimde kullanılarak büyük tehlike yaratması da yeralmaktaydı. saklama zahmetine katlanmadığı . Bay Able da Diamond'a karşı. Bununla birlikte. Fakat ne azık ki bunların hastalığı. Son zamanlarda Lübnan faciasını yaratmakla da onları epey çökertmeyi. ikincisi CIA ile onun yönettiği NSA örgütlerinin akılsız hareketleriyle işlere burunlarını sokup ortalığı karıştırmaları. OPEC'in de. Gene de Bay Able onları sindirmek. Ana Şirketin kuvvetini kullanarak CIA'yı ve Batılı ülkeleri kontrol altında tutmak bay Diamond'un görevi. Diamond da Batı Alman Hükümetine haber göndermiş. İşte bu nazik geçiş dönemini kolayca atlatabilmek için iki taraf Bay Diamond'la Bay Able'a. Ama her nasılsa tarihin akışı bu topluluğu ve onların küçük (ılı ayrıntı düzeyinden öteye gitmeyen amacını birçok Arap ülkesine i" nımsetmiş bulunuyordu. Evet.

Yüzü sakin.» «Biz de bu düşüncenize hak verdik. Münih Olimpiyatı fiyaskosundan sonra sen FKÖ'yü kontrol altında tutaca ğma ve gelecekte bu tür ters propagandaya çanak tutacak şeyleı yaptırmayacağına söz vermiştin. Bay Diamond arkasına yaslanmış oturuyor. Zaten Amerikalılar'ı dejenere bir halk diye düşünürdü. Otoyollarda yarışa kalkan şımarık çocukların boş vakit lerinde CB radyolarıyla oynadığı. Ama senin bu taahhütlerine karşın. yumuşak tuvalet kâğıdı kullanmakla ölçülüyordu. En çok tutulan şairin Rod McKtıen olduğu bir ülke den başka ne beklenebilirdi ki? Konferans masasının ucunda otururken Bay Able'm kafasından işte bu tür düşünceler geçmekteydi. Acaba neresinden başlarsa işi kendi hatası gibi göstermeyebiliı di? «Pekâlâ. Diamond devam etti. Çünkü kendi halkının Amerikalılarla işbirliğini sür dürmek zorunda olduğunu biliyordu. Eski bir politikacı. serveti ve kuvvet gösterilerini heı şeye tercih ediyordu. Able'in gözünde prototipik bir Ame rikalıydı. Yalnızca bu son ödünü neden verdiğimizi kısaca söyleyeyim. «Onlara bir ödün olmak üzere de. petrol bittiği zaman güçlü kılacak ortamlar yaratmaya uğraşıyordu. iyi cins. Şeref ve gurur kavramlarını kazanç şehvetine kurban eden biriydi. İkinci Dünya Savaşı pilotu olmaya özendiği bir ulus. «Şimdi biraz geriden başlayalım. Kendi halkım. Her yaptığımızı sana açıklamak zorunda değilim. O kadar.. Bun larm kibarlık anlayışı. adı ney di. «Niyetleri koşullara göre değiştirmek gerek. tiksintisini göstermemeye dikkat ederdi. önceden bir bozgun eylemiyle önlemeye karar verdik.» dedi sonunda. o herifin Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıkıp Yahudüer'e istediği gibi küfretmesine izin verilmişti. Amerikan baskısının İsrail'i kendini savunmakta güç duruma düşürmesini beklerken gösterdikleri sabrın karşılığıydı. Onun gözünde kendi görevi vatansever ve soylu bir görevdi. . so runu anlatmaya neresinden başlayacağına karar vermeye çalışıyoı du.» Muavin itiraz etmek üzere hafifçe öksürürerek boğazını temizledi ama Diamond elini havaya kaldırarak onu susturdu ve devam etti. çünkü CIA'mn geleneksel beceriksizliği bu konuda isteseler bile bir halt edemeyeceklerini göstermeye yeter sanıyorum.... Diamond'un yaptığı işe ise ancak orospuluk denebilirdi. para veren tarafın hesabına çalışıyor. İsrailli grubun lideri Asa Stern adında bir adamdı.149 bir aşağılama duyuyordu. «Sonra pasif yardımdan bir adım ileriye geçtik.» Bay Abl içini çekti. 150 Bay Able omuzlarını kaldırdı. gözleri tavanda. Pasif yardım olarak ben CIA'ya Kara Eylülcüler'e engel olmamaları için emir verdim. son zamanlarda Kara Eylülcülerden bir grubun İngiltere'de Heathrovv havaalanından uçak kaçırmak için senden izin aldıklarını öğrendik Bunların arasında Münih işine karışmış olanlardan da iki kişi vardı. Diamond. Oğlu Münih'te öldürülen atletler arasmdaymış. Neyse bari Diamond söze İsrailliler'in Kızıl Denizi yarıp nasıl geçtiğinden başlamamıştı. Çünkü o kendi halkının çıkarma karşı. Ta ki bu salakların tüm ülkesi ni ayaklarının altından satın alma işlemi bitinceye kadar. Bu arada küçük ve gayriresmî bir İsrail örgütünün Münih katliamının öcünü alma peşine düştüğünü öğrenmiş bulunuyorduk. Bunların Kara Eylülcülere bulaşmasını. Ona da şükür. Bu emir belki de zaten gereksizdi. dudaklarında terbi yeli. ama uzağa itici hafif bir gülümseme.

yeni alışmaya çalıştıkları demokratik sistem burayı büsbütün hareketsizliğe itmiş bulunuyordu. Sana onun geçmişi hakkında biraz bilgi vereceğim.. kişisel kayıtsızlıklara çarpıp duruyordu. gene de! Roma Havaalanında fazla salçalı bir gösteri sonucunda Stern grubunun iki üyesini saf dışı etmeyi başardılar.. ve dönüşte Fransa'daki bir öğle yemeği randevusuna yetişebilecek bir adam. ve bir de sorumluluğu azaltmak için sürekli olarak çok kişi arasında paylaştırma yöntemi yüzünden.. Ama Hel kenara itilebilecek biri değil. Orada sistemler çok durgundu. «sesinde sezdiğim o şey. kendi kendine işleyen gizlilik sistemlerine. hayranlık mı?» «Hayır! Hayranlık diyemeyeceğim.. yavaşlatılmış tempoda gidip geliyor. bütün enerjisini Generali bulmaya hasretmek istiyordu. bürokratik yeteneksizliklere. Kızın Fransa'ya gittiğinden kesinlikle eminiz.Biz Stern'in öldürücü kanserden yattığım bildiğimiz için. Bütün zamanını. kurduğu örgütün de bir avuç genç idealistten başka kimseyi kapsamadığının farkında olduğumuz için.. Diamond'u araştırıcı bakışlarla süzdü. ki gerçekten de iki hafta önce öldü. Bu kızın tek başına kalkıp Londra'ya gideceğini ve bunca eğitimden geçmiş. Bu karmaşık hükümetli ülkede hiçbir iş doğru dürüst yapılamıyor muydu yoksa? Dünyanın artık demokrasi çağının bir adım ötesine geçtiğini ne zaman anlayacaklardı 151 bunlar? «Yani bir genç kız bozgun eyleminden kurtuldu diyorsun.» Bay Able. Sonunda Nicholai Hel'in şifre sen/isinde çalışırken General Kişikava'nm Tok' o'ya getirileceğini ve Ruslar tarafından Savaş Suçluları Komisycnu önünde yargılanmaya sunulacağım öğrendiği noktaya kadar gelindi.. 152 Bir haftayı kâbus gibi geçirdi.. Ayrıca şu anda Nicholai Hel adlı eflâtun kart sahibi bir adamla ilişki kurmakta olduğundan da eminiz. gülünç ama. sizin haber alına sisteminizle bizim CIA'mn el ele vererek bunları kolayca sahneden silebileceği yargısına varmıştık. Japonlar'm organizasyonu aşırıya kaçırma eğilimi yüzünden. öyle mi? Bence bunun pek önemi olamaz. litrafta bulunan yedi kişinin de kanma girerek! Ama grubun bir üyesi. Bunun üzerine Nicholai askerî yönetimlere döndü.» Bay Able içini çekip gözlerini yumdu. Bu fiyaskoyu onarmak için neler yapmak zorunda kalabileceğimizi anla-yasın diye. Gereksiz kırtasiyecilik işlemleri arasında. Koparabildiği tek tük bilgi parçalarını . Bayan Stern Londra'ya gitmiyor. her bürokrasi engeline tos-luyor.» Şişko'nun cılız.. adamın bi-yografisindeki naksanhkları tamamlıyordu. tecrübeli altı Filistinli teröristi öldürebileceğim mi düşünüyorsun? Üstelik o teröristler hem senin hem de benim örgütlerim tarafından korunurken! Ve İngiliz MI-5 ve MI-6 sistemleri de bize yardım ederken! Gülünç bu!» «Evet.» «Yapamadılar mı?» «Yapamadılar. «Hel'le ilgili verileri masaya yansıt. Japon Hükümeti nezdinde yaptığı başvurular hiçbir sonuç vermedi. Şu masada gördüğün iki adam bu bozgun eyleminde sorumlu olan kişiler işte. aradan sıyrılıp kurtulmayı başardı. noksan verileri önlerindeki masanın cam sathına yansırken Diamond bir yandan hızlı hızlı konuşuyor. İngilizleri de atlatıp Kara Eylülcülerin canını okuyabilecek.» Diamond. ölen liderin yeğeni olan Hannah Stern adında bir kız. Bu adam senin adamlarım da. Arap olanı gerçi yalnızca stajyer durumunda ama. ooo JAPONYA Nicholai derhal mazeret izni istedi ve dileği kabul edildi. konsolun başında hiç dikkati çekmeden oturan Başyardımcıya döndü. benimkileri de.

Emrindeki personel az. İngilizsiniz. Sabahın erken saatlerinde yer alacak ve yarım saatten fazla sürmeyecek bir görüşme. Ama bunu elde ederken kendini tehlikeye attığının. O adamı uzun süre mektuplarla. Nicholai.» «Anlıyorum. «Neden?» «Dostumdur. Ben de enerjimi kurtarma olasılığı gördüğüm sanıklar üzerinde toplamaya karar verdim. onları işlemeyen statüko kuralları yüzünden habire tedirgin etmek çok tehlikeli bir şeydi. daha doğrusu vatan-daşsızlık durumundan uzaklaşmak en doğru yoldu. SCAP'da tercüman olarak çalışıyorum.» «Dost mu?» Yüzbaşı kuşkulu gibiydi.mozaik işler gibi bir araya getirerek Generalin tutuklanması olayını bir dereceye kadar açıklığa kavuştura-bildi. umutsuzluk ve kadercilik her kelimesine. sahte kimlik belgeleriyle yaşayan bir insan için bürokratların başına belâ olmak. Bu durumda davanın savcılığım Ruslar yapacaktı. öyle mi?» «Nasıl yardım edebilirsem etmek istiyorum.» Yüzbaşının kaşları hafifçe yukarıya kalktı. Anglosakson adaletine olan idealist inancıydı.» Yüzbaşı Thomas başını salladı. Sonunda çabuk öfkelenen ve 153 belli ki gereğinden fazla iş yüklenmiş bulunan bir sekreter göründü ve onu Yüzbaşı Thomas'm karmakarışık çalışma odasına soktu. değil mi?» «Hayır. Biraz ileride İchigaya Kışlası görünüyordu. «Burada işimiz çok. kalabalık bir tramvaya binip Yotsuya bölgesine gitti. telefonlarla hırpaladıktan sonra bir görüşme randevusu sağlayabildi. General şu anda Sugamo Cezaevinde tutuklu bulunuyordu. Her türlü vatandaşlık haklarından yoksun olarak. Bu pisliği bir an önce sona erdirip sivil hayatına geri dönmek. her hareketine sinmişti artık. Nicholai'nin öğrenebildiğine göre Kişikava-san.» «Yirmi üç yaşındayım efendim. Yüzbaşı başını önündeki kâğıtlardan kaldırmaksızm elini hrvada sallayarak ona oturmasını işaret etti. Şanghay'dayken yardım etmişti. Bana. soruşturma. Bir haftalık araştırma.» «İrlandalı mısınız?» Gene 'başka bir yerin aksanı' etkisi çıkmışı ı ortaya. 154 «Hayır Yüzbaşım. pek yardım edebileceğinizi sanmıyorum. Kişikava'yı o gruba sokamam. Kişikava bana yardım etti derken ne demek istiyorsunuz?» «Annem öldüğü zaman bana baktı.» dedi. Batı adaletinin insanlık dışı makinesi. Belki bu size biraz fazla soğukkanlı bir tutum gibi gözükebilir . verilen bilgi yetersizdi. Akebonobaşi Köprüsünden.. elemanımız az. Nicholai'nin genç görünüşü herkesi yanılttığı gibi onu da yanıltmıştı. «Özür dilerim. tahta bir kerevete oturup bekledi. Nicholai o sabah şafak sökmeden kalktı. Üç çeyrek saat. «Evet efendim. «Evet?» Sesinde gerginlikten çok yorgunluk vardı. Savaş suçlularından altı tanesinin savunması ona verilmişti. General Kişikava ile ilgili bilgi istediğini anlattı. Oysa savcılık bölümünün eli altında onunkine kıyasla çok geniş bir örgüt ve araştırma mekanizması hazır bulunmaktaydı. «Ama o sırada siz çocuktunuz herhalde. Vermont'daki yazıhanesinde eski günlerdeki gibi avukatlık yapabilmek. Savunma görevini Amerikalı bir subay üstlenmişti.. Adamın şanssızlığı. elleriyle masanın üstünü yokla-yarak bir sigara aradı. Ancak sayfayı okuyup bitirdikten ve dibine elle küçük bir not ekledikten sonra gözlerini kaldırıp konuğuna baktı. Sovyetler tarafından Savaş Suçluları Komisyonuna teslim edilmişti. yani Şafak Köprüsünden yürüyerek geçerken gökyüzünün doğu bölümüne soluk gri bir sabah ışığının yayılmaya başladığını gördü.» Konuyla ilgisi olmayan vatandaşlık durumundan.» Yüzbaşı Thomas birbirine benzeyen bir sürü dosyanın arasın dan Kişikava dosyasını çekip çıkardı. «Sizi çok daha genç sanmıştım. İşini gerektiği gibi görebilmek için kendisini öyle zor luyordu ki. Tek bir amacı kalmıştı. «Ve Generali tanıyan biri olarak karakteri hakkında tanıklık etmek istiyorsunuz. «Açık konuşmak gerekirse. can sıkma çabalarından ele geçen sonuçlar pek de ahım şahım değildi. fazla göze görünür hale getirdiğinin de farkındaydı. yorgunluk. avukatın bodrum katındaki çalışma odası dışında.» de di.

ama, bence dürüst konuşmakta yarar var.» «Ama... General Kişikava'nm hiçbir suç işlemiş olabileceğine inanamam. Neyle suçluyorlar onu?» «A sınıfı suçluları arasında. Yani insanlığa karşı işlenmiş büyük suçlar. Bu da her ne demekse...» «Ama ona karşı kimler ifade verecek? Ne yapmış diyorlar?» «Bilmiyorum. Savcılık Rusların görevi. Belgeleri ve kaynaklan dava gününden bir gün öncesine kadar bana göstermiyorlar. Sanırım suçlamalar, kendisi Şanghay'da askerî Vali iken yaptıkları üzerinde toplanacaktır. Propaganda görevlileri birkaç kere kendisinden 'Şanghay Kaplanı' diye söz etmişlerdi.» «Şanghay Kap... Ama bu çılgınlık! O bir yöneticiydi. Su sisteminin yeniden onarılıp çalışır hale gelmesini sağlamıştı, sonra... Hastaneleri... Ona nasıl...?» «Valiliği sırasında dört kişiyi ölüme mahkûm ettirmiş ve hükümleri infaz ettirmiş. Bunu biliyor muydunuz?» «Hayır, ama...» «Allah bilir o dört adam katil, hırsız ya da seks manyağı falandı. Bildiğim bir şey varsa, İngiliz işgal bölgelerinde on yıllık idam ortalaması yüzde on dört virgül altı tutuyor. Şimdi siz sanırsınız ki bu ortalama sizin Generalinizin işine yarayacak. Oysa öyle değil. Onun astırdığı dört kişi 'Halk kahramanları' diye nitelendiriliyor. Bir Vali 155 de elbette halk kahramanlarım idam ettirip de yakasını kurtaranın* Hele adı Şanghay Kaplanı'na çıkmışsa.» «Kimse ona öyle demezdi!» «Şimdi diyorlar.» Yüzbaşı Thomas arkasına yaslandı, işarel pal inaklarını göz çukurlarına bastırdı, sonra kendini uyandırabılni' < için olacak, ellerini kül rengi saçlarının arasından geçirdi. «Üstelll bu takma adın duruşma sırasında en azından yüz kere geçeceğim ,1, bahse girebilirsiniz. Davayı daha şimdiden kaybetmiş izlenimi yari tıyorsam özür dilerim. Ama bu seferkini kazanmanın Sovyetler içlfl çok önemli olduğunu iyi biliyorum. Bu konuda büyük propagamlı yapıyorlar. Biliyorsunuz, savaş esirlerini ülkelerine iade etmediklnı için Ruslar çok eleştiriliyordu. Ele geçirdikleri tüm esirleri Sibirya'ıl.ı «Yeniden Eğitim Kampları» dedikleri yerlerde tutuyor, ve kemli inançlarına tümüyle inandırmadan hiçbir yere salıvermiyorlar. Bu güne kadar da, Kişikava hariç, bir tek savaş suçlusunu bile komisyon önüne getirmediler. Bu davayı kazanmak onları dünya kamuoyunun gözünde görevlerini yapan, Japon emperyalistlerini doğru yola çevi rip dünyayı sosyalizme hazır duruma getirmeye çabalayan kişilcı olarak gösterecek. Belki siz Kişikava denilen bu adamın suçsuz oldu ğuna inanıyor olabilirsiniz. Belki de haklısınız. Ama sizi temin ederim ki adam savaş suçlusu sayılabilecek durumda. Çünkü bir kere bu şerefe ermenin birinci şartı, kaybeden taraftan olmaktır. O da kaybe den taraftaydı.» Yüzbaşı Thomas eski sigarasının izmaritinden bir yenisini yakıp, ötekini taşmaya hazır bir kül tablasının içine attı. Ağzından keyifsiz bir gülme kurtuldu. «Eğer savaşı kazanan öteki taraf olsaydı, Roosevelt'e ya da General Patton'a neler olabilirdi, bir düşünsenize,» dedi. «Tabii eğer karşı taraf da dürüstlük taslayıp Savaş Suçluları Komisyonu gibi bir şey kurma yolunu seçseydi. İnanın bana suçlu gözükmekten kurtulabilecek tek tük insanlar, bizi Milletler Cemiyetinin dışında tutmaya çalışan izolasyon taraftarları olurdu. Ve herhalde onları kukla yöneticiler durumuna getirirler, bizim şimdi onlara yaptığımız numarayı onlar bize yapmaya kalkarlardı. Bu işler böyledir, evlât. Şimdi benim tekrar işime gömülmem gerek. Elimde yarın yapılacak bir duruşma var. Suçlusu kanserden ölmek 156 üzere olan bir ihtiyar, imparatorumun emirlerine uymaktan başka hiçbir şey 'apmadım, deyip duruyor. Ama duruşmada ona da herhalde 'Luzon Leoparı' ya da 'Pago Pago Puması' falan diyeceklerdir. Hem biliyor musun, evlât? Belki adam sahiden Luzon Leoparı da olabilir. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum ki! Zaten olsa da olmasa da bir şey fark etmeyecek.» «Hiç değilse onu görebilir miyim? Ziyaret edebilir miyim?» Yüzbaşı Thomas'm başı önüne eğikti. Daha şimdiden ertesi günkü davanın ikinci sayfasını okumaya başlamıştı bile. «Efendim?» diye sordu. «General Kişikava'yı ziyaret etmek istiyorum. Edebilir miyim?»

«Ben o konuda bir şey yapamam. Adam Rusların tutuklusu. Onlardan izin alman gerekir.» «Siz nasıl görüşüyorsunuz onunla?» «Daha görüşmedim.» «Kendisiyle konuşmadınız bile, öyle mi?» Yüzbaşı Thomas yorgun gözlerini kaldırıp baktı. «Onun duruşmasına kadar daha altı hafta var. Luzon Leoparı ise yarın çıkarılıyor. Sen git Ruslarla görüş. Belki sana yardımcı olabilirler.» «Kimi göreyim?» «Ne bileyim, evlât! Hiçbir fikrim yok.» Nicholai ayağa kalktı. «Anlıyorum,» dedi. «Teşekkür ederim.» Tam kapıya vardığı sırada Yüzbaşı Thomas arkasından, «Üzgünüm, evlât,» diye seslendi. «Gerçekten üzgünüm.» Nicholai başını salladı, odadan çıktı. Aradan aylar geçtikten sonra Nicholai, Yüzbaşı Thomas'la, Rusların tarafında onun karşıtı olan Albay Gorbatov arasındaki farkları uzun uzun düşünmeye vakit bulacaktı. Süper güçlerin düşünüş biçimleri, insanlara ve sorunlara eğiliş biçimleri arasındaki genel farkların sembolleri gibiydi bu iki adam arasındaki ayrılıklar. Amerikalı konuya karşı içten ilgili, merhametli, telâş içinde, organizasyondan nasibi olmayan ve sonuç olarak tabii tümüyle yararsız biriydi. Rus ise güvensiz, kayıtsız, ama iyi hazırlanmış, bol bilgi toplamış biri olduğu için sonunda Nicholai'ye yarar sağlayabilmişti. 157 Nicholai o anda pufla minderli bir koltukta oturuyor, karşısındaki Albaya bakıyordu. Albay elindeki çay bardağını evirip çevirerek içindeki iki parça kesme şekeri eritmeye çalışıyor, şekerler bardağın dibinde dönüp dolaşıyor, ama asla tam anlamıyla erimiyorlardı. «Çay istemediğinizden emin misiniz?» diye sordu Albay. «Teşekkür ederim. Hayır.» Nicholai toplumsal nezaketle zaman kaybetmeye niyetli değildi. «Oysa ben çay tiryakisiyim. Öldüğüm zaman otopsimi yapacak adam içimi çizme derisi gibi kahverengine boyanmış bulacak.» Gorbatov kendi bayat esprisine gülümsedikten sonra bardağım madenî bardak zarfının içine koydu. Gözündeki yuvarlak maden çerçeveli gözlükleri çıkardı ve temizlemeye çalıştı. Daha doğrusu baş parmağıyla işaret parmağı arasına aldığı camları ovalayarak kirli camın her tarafına eşit biçimde dağıtmaya savaştı. Bunu yaparken uzun kirpikli gözlerini karşısında oturan genç adama dikmişti. Gorbatov hipermetrop olduğu için Nicholai'nin çocuksu yüzünü, şaşırtıcı yeşil gözlerini gözlüksüz de çok net olarak görebiliyordu. «Demek General Kişikava'nın dostusunuz,» dedi. «Onun iyiliğini isteyen bir dost. Öyle mi?» «Evet Albayım. Olanak bulursam ona yardım etmek istiyorum.» «Bu normal tabii. Dostluk böyle günler için değil midir?» «En azından, onu cezaevinde ziyaret edebilmek için izin istiyorum.» «Tabii, elbette istersiniz. Normal bir şey.» Albay gözlüklerini tekrar gözüne takıp çayından bir yudum aldı. «Rusçayı çok iyi konuşuyorsunuz, Bay Hel. Kibar bir aksanla. Çok iyi eğitilmişsiniz.» «Bu eğitilmiş olduğum için değil. Annem Rustu.» «Ha, elbette.» «Rusçayı hiçbir zaman ders alarak öğrenmedim. Rusça benim için bir beşik diliydi.» «Anlıyorum, anlıyorum.» Konuşmanın yükünü karşı tarafa taşıtmak, Gorbatov'un tipik yöntemiydi. Kendisi yalnızca küçük heceler ve kelimelerle katkıda bulunuyor, inanmadığını belli edecek kadar bir ses çıkarmakla yetiniyordu. Nicholai bu apaçık taktiğin işlemesi158 ne izin verdi. Çünkü artık mücadele etmekten, çıkmaz sokaklara sapıp ters yüzü geri dönmekten usanmıştı. Ayrıca bir an önce Kişika-va-san'la ilgili bir şeyler öğrenmeye can atıyordu. Bu nedenle konuşurken gereğinden fazla bilgi veriyordu ama, daha sözler ağzından çıkarken bile, bunların kolay inanılır şeyler olmadığını kendi de fark ediyordu. Bunu anlayınca daha dikkatli anlatmaya çalışıyor, bu dikkati yüzünden, yalan söyleyen birine daha çok benziyordu. «Benim büyüdüğüm evde Rusça, Fransızca, Almanca ve Çince hep beşik dilleriydi, Albayım.» «Bu kadar kalabalık bir beşikte yatmak oldukça rahatsız bir şey olmalı.» Nicholai gülmeye çalıştı ama ağzından çıkan ses zayıftı. İnandırıcılıktan da uzaktı. Gorbatov, «Ama herhalde İngilizce'yi de çok iyi konuşuyor olmalısınız,» diye devam etti. Bu sözü İngilizce olarak sormuştu. Belli belirsiz bir İngiliz aksanıyla.

Nicholai gene Rusça olarak, «Evet,» diye karşılık verdi. «Japon-cayı da. Ama bunlar sonradan öğrendiğim diller. «Yani beşik dili değil, öyle mi?» «Evet, öyle.» Nicholai kendi sesindeki sinirliliğe bir anda pişman oldu. «Anlıyorum.» Albay masasının başındaki koltukta arkasına yaslandı. Moğol tipi çekik gözlerinde eğlendiğini belirten ışıklar oynaşarak Nicholai'yi süzdü. «Çok iyi eğitilmişsiniz. İnsanı gafil avlayacak kadar da genç görünüyorsunuz. Ama beşik dillerinizle beşik sonrası dillerinizin tümüne rağmen, Bay Hel, siz bir Amerikalısınız, öyle değil mi?» «Amerikalıların yanında çalışıyorum. Tercüman olarak.» «Ama aşağıdaki görevlilere Amerikan kimliği göstermişsiniz.» «O kimliği bana işim nedeniyle verdiler.» «Ha, elbette. Anlıyorum. Ama hatırladığıma göre benim size sorduğum soru kimin hesabına çalıştığınız değil, hangi ülkenin vatandaşı olduğunuz yolundaydı. Amerikalısınız, değil mi?» «Hayır Albayım. Değilim.» 159

«Nesiniz öyleyse?» «Şeyy... Galiba en çok Japon sayılabilirim.» «Yaaa! Ama Japon'a pek benzemediğinizi söylersem beni mazur görür müsünüz acaba?» «Annem Rustu. Daha önce söylediğim gibi. Babam ise Alınandı.» «Ah, o zaman durum aydınlanıyor tabii. Tipik bir Japon soyu.» «Benim hangi ulustan olduğumun konuyla ilgisini göremiyorum.» «Sizin görüp görmemeniz önemli değil. Lütfen soruma cevap verin.» Konuşmanın birden soğuklaşması Nicholai'nin öfkesini ve umutsuzluğunu kontrol altına almasını sağladı. İçine derin bir soluk çekti. «Şanghay'da doğdum,» dedi. «Buraya savaş sırasında geldim. General Kişikava'nm yardımları sayesinde. Aile dostumuzdu.» «O halde siz hangi ülkenin vatandaşısınız?» «Hiç.» «Sizin için ne kadar güç bir durum olmalı.» «Evet, öyle, Kendimi geçindirebilecek bir iş bulmamı çok güçleştirmişti.» «Bundan eminim, Bay Hel. O umutsuzluk içinde bir iş bulabilmek, biraz para kazanabilmek için ne olsa yapmaya hazır olduğunuzu çok iyi anlıyorum.» «Albay Gorbatov, ben Amerikalılar'm ajanı değilim. Onların yanında çalışıyorum ama ajanları değilim.» «Yaptığınız bu ayırımlar, itiraf edeyim ki benim ayırdedemeye-ceğim kadar ince şeyler.» «Ama Amerikalılar neden General Kişikava ile görüşmek istesinler? Savaş boyunca genellikle idarî görevlerde bulunmuş olan bu subayla ilişki kurmak için neden bu kadar zahmete girsinler?» «İşte ben de sizden bunu açıklamanızı bekliyorum, Bay Hel,» diye gülümsedi Albay. Nicholai ayağa kalktı. «Belli ki bu konuşmamızda siz benden daha çok eğleniyorsunuz,» dedi. «Değerli zamanınızı boşa geçirtmek 160 istemem. Herhalde kanatlarının yolunması için sır bekleyen bir sürü sinek vardır.» Gorbatov yüksek sesle güldü. «Yıllardan beri bu tonda bir konuşma duymamıştım,» dedi. «Kültürlü saray Rusçasıyla aşağılayıcı kibir birarada! Harika doğrusu! Otur, delikanlı. Otur yerine. Şimdi anlat bana bakalım, General Kişikava'yı neden görmek istiyorsun?» Nicholai kendini tekrar puf minderli koltuğa bıraktı. Bezgindi. İçi boşalmış gibiydi. «Nedeni sizin inanmak istemeyeceğiniz kadar basit. Kişikava-san bir dosttur. Hemen hemen bir babadır benim için.Şimdi ise yalnız. Ailesi yok. Kendisi hapiste. Ona yardım etmem gerek. Yapabilirsem tabii. En azından onu görmem gerek... konuşmam gerek.» «Bir evlâda düşen en temel görev. Çok normal. Bir çay almak istemediğinizden emin misiniz?» «Eminim, teşekkür ederim.» Albay kendi bardağını tekrar doldururken masanın üstünden büyük, san bir zarf çekti. İçindeki kâğıtlara şöyle bir göz attı. Nicholai kendisini dışarda üç saat bekletmelerinin nedenini şimdi anlıyordu. Bu dosyayı hazırlayabilmek içindi besbelli. «Görüyorum ki sizi Sovyetler Birliği vatandaşı olarak gösteren ikinci bir kimliğiniz daha varmış. Herhalde bu durum açıklama gerektirecek kadar seyrek rastlanan bir durum.»

«SCAP örgütündeki haber alma kaynaklarınız çok iyi galiba.» Albay omuzlarını hafifçe kaldırdı. «Fena sayılmaz.» «Bir arkadaşım vardı. Bir bayan... Amerikalıların yanında iş bulmamı sağlamıştı. Bana Amerikan kimliğimi o çıkarttırdı ve...» «Özür dilerim Bay Hel, bugün istediklerimi hiç iyi ifade edemiyorum galiba. Ben size Amerikan kimliğinizi sormadım. Beni ilgilendiren Rus kimliğinizdi. Sorularıma gerekli açıklığı veremediğim için özür dilerim.» «Ben de onu anlatmaya çalışıyordum.» «Ah, o halde affedin beni.» «İşte bu bayan arkadaş, Amerikalıların benim gerçekte kendi

vatandaşları olmadığımı anlamaları halinde başımın derde girebileceğini düşündü. Böyle bir olasılığa çare olarak da, beni Rus olarak gösteren ikinci bir kimlik çıkarttırdı. Bunu gerektiğinde meraklı Amerikan zabıtalarına gösterecek ve sorgudan kurtulacaktım.» «Böyle bir durum başınıza kaç kere geldi?» «Hiç gelmedi.» «Belirttiğiniz bu sıklık, başta girişilen zahmeti gereksiz kılıyor. Hem neden Rus kimliği? Neden o kalabalık beşiğinizden seçilebilecek başka herhangi bir ülkenin kimliği değil?» «Sizin de belirttiğiniz gibi, Doğulu tipim yok. Amerikalılar'ın Alman vatandaşlarına karşı tutumları ise pek dostane sayılmaz.» «Oysa Ruslara karşı tutumları dostane ve sevgi dolu, öyle mi?» «Elbetteki ki hayır. Ama size güvenmiyor ve sizden korkuyorlar. Bu nedenle de Sovyet vatandaşlarına karşı sert davranmıyorlar.» «Bu bayan arkadaşınız çok zeki biriymiş. Söyler misiniz bana, neden sizin için bunca riske girdi?» Nicholai cevap vermedi. Bu da yeterli cevap sayılıyordu tabii. «Ha, anlıyorum,» dedi Albay Gorbatov. «Elbette. Hem zaten Bayan Goodbody de o sıra pek ilk gençlik yıllarında sayılmazdı.» Nicholai duydıyu öfkeden kızardığını hissetti. «Siz bütün bunları biliyordunuz!» dedi. Gorbatov tekrar gözlüklerini çıkarıp kiri camlara eşit biçimde yaydı. «Bazı şeyleri biliyorum. Örneğin Bayan Goodbody'yle ilgili şeyleri. Sonra Asakusa Mahallesindeki evinizi. Vay, Vay, vaay. Yatağınızı paylaşan iki genç bayan, öyle mi? Gençlik işte! Annenizin Kontes Alexandra Ivanova olduğunu da biliyorum. Evet, hakkınızda bazı şeyleri bildiğim doğru.» «Ve aslında anlattığım şeylerin hepsine de inanıyordunuz demek.» Gorbatov omuzlarm kaldırdı. «Daha doğrusu hikâyenizi süsleyen ayrıntılara inanıyordum demek gerek.» Dosyaya göz attı. «Bundan... bir hafta önce Salı sabahı Savaş Suçluları Komisyonundan Yüzbaşı Thomas'ı ziyaret ettiğinizi biliyorum. Herhalde size General Kişikava konusunda kendisinin yapabileceği hiçbir şey olmadığını 162 soylemiş olmalı. Çünkü adam insanlığa karşı günah işlemiş büyük hir savaş suçlusu olduktan başka, 'Yeniden Eğitim Kampı'nın baskısından sağ kurtulan tek yüksek rütbeli subay. Bu yüzden bizim için prestij ve propaganda değeri çok yüksek.» Albay gözlüğünün saplarını, iyice esneterek iki kulağının arkalarına yerleştirdi. «Korkarım General için yapabileceğiniz hiçbir şey yok, delikanlı. Ayrıca bu konuda direnirseniz Amerikan Haber Alma Örgütünün dikkatini de üstünüze çekebilirsiniz. Haber Alma kelimesi de onlara yetenek olarak değil, ancak isim olarak yakışıyor belli ki. Yani bu konuda müttefikim ve silâh arkadaşım Yüzbaşı Thomas size yardımcı olmadığına göre, benim de olamayacağım apaçık ortada. Ne de olsa o savunmayı temsil ediyor. Ben ise savcılığı. Bir çay istemediğinizden emin misiniz» Nicholai ne koparabilirse almak niyetindeydi. «Yüzbaşı Thomas bana Generali ziyaret edebilmek için sizin izin vermeniz gerektiğini söyledi,» dedi. «Bu doğru.» «O halde?» Albay oturduğu koltuğu çevirerek pencereden dışarıya baktı, işaret parmağını ön dişlerine

vurmaya başladı. «Generalin sizin ziyaretinizi isteyeceğinden emin misiniz. Bay Hel? Ben kendisiyle konuştum. Gururlu bir insan. Bugünkü durumuyla size gözükmek istemeyebilir. İki kere kendini öldürmeye kalkıştı. Şimdi ise çok dikkatli bir kontrol altında. Durumu hiç iyi gözükmüyor.» «Onu görmeye çalışmak zorundayım. Ona çok... çok şey borçluyum.» Albay gözlerini pencereden ayırmaksızm başını salladı. Kendi düşünceleri arasında .vcybolmuş gibi bir hali vardı. Bir süre sonra Nıcr olai, «Evet?» diye sordu. Gorbatov karşılık vermedi. «Generali görebilir miyim?» Bu sefer Albay uzaktan gelen, tonsuz bir sesle, «Evet, tabii görebilirsiniz, dedi. Sonra Nicholai'ye dönerek gülümsedi, «Derhal gerekli işlemleri yaptıracağım,» 163 Yamata hattının o tıklım tıklım dolu treninde kendisine değefl insanlara giysilerinin ıslaklığını hissedecek kadar yakın olmakla bil likte Nicholai zihinsel bilmeceler ve kuşkular içinde yapayalnız g| biydi. İnsanların arasından önünde akan kente bakıyor, soğuk, yn ğışlı havanın her tarafı nasıl kurşun rengine boyadığını gÖremiyoı du bile. Albay Gorbatov'un kendisine Kişikava-san'ı görme izni verirken kullandığı o tonsuz seste kurnaz bir tehdit gizli gibiydi. Nicholai s<ı bahtan beri kendisini uyaran önsezinin karşısında güçsüzlüğünün ve küçüklüğünün farkındaydı. Belki de Gorbatov, yapacağı ziyaretin pek iyi yüreklilik sayılamayacağını söylerken haklıydı. Ama Generali yaklaşan duruşma ve utanç döneminde nasıl yapayalnız bırakabil i e di? Kayıtsızlık olurdu bu. Nicholai bir daha kendini asla affedemez di. Acaba kendi huzurunu kazanabilmek için mi gidiyordu Sugamn Cezaevine. Aslında bencillik miydi güttüğü amaç? Sugamo Cezaevinden bir durak önceki Komagome durağına geldiklerinde, Nicholai apansız doğan bir içgüdüyle trenden inip eve geri dönmek istedi. Eve dönmese bile, hiç değilse bir süre sokaklarda dolaşabilir, ne yaptığını, ne yapmakta olduğunu bir kere daha gözden geçirebilirdi. Ama onu kurtarabilecek olan bu içgüdü pek geç uyanmıştı içinde. Kendine yol açıp kapıya varıncaya kadar kapılar çatırdayarak kapandı ve tren sarsıla sarsıla yeniden yola koyuldu. Nicholai bu durakta inmesi gerektiğinden öylesine emindi ki! Buna karşın, artık başladığı yolu sonuna kadar sürdüreceğinden de emindi. Albay Gorbatov cömert davranmış, Nicholai'nin Generalle bir saat bir arada kalabilmesini ayarlamıştı. Fakat şu anda Nicholai buz gibi soğuk bekleme odasında oturur, duvarların soyulmaya başlamış soluk yeşil boyalarını seyrederken koskoca bir saati dolduracak kadar söz bulup bulamayacağından kuşku duyuyordu. Kapıda bir Japon nöbetçisiyle bir Amerikalı askerî polis, birbirini hiç görmüyor-larmış gibi duruyorlar, Japon yere bakarken, Amerikalı da dikkatini burun deliğinden tüyler koparmaya hasrediyordu. Nicholai ziyaret 164 salonuna kabul edilmeden önce bitişik odada, insanı utandıracak bir dikkatle aranmıştı. Generale getirdiği pirinç kekleri Amerikalı asker tarafından alınmıştı. Kimliğini görünce Nicholai'yi de kendisi gibi Amerikalı sanan asker ona açıklama yapma gereğini de duymuştu. «Üzgünüm, ahbap.Ama yemek getirmek yasak. Bu... adı neydi... bu guuk (*)general kendini öbür dünyaya yollamaya çabalıyor. İçinde zehir falan olması riskine giremeyiz. Kaptırdın mı?» Nicholai kaptırdığını söyledi, askerlerle biraz da şakalaştı. Yetkililerle iyi geçinmesi, Kişikavasan'a yardımcı olabilmek açısından yararlı olacaktı herhalde. «Ne demek istediğini anlıyorum, çavuş. Bazen bu Japon subayların bu savaştan nasıl sağ çıkabildiklerine şaşıyorum. Kendilerini öldürmeye öyle meraklı oluyorlar ki!» «Doğru. Hele bu herife bir şey olursa ben kuyruğu kaptırdım demektir. Hey, bu da neyin nesi?» Çavuş küçük manyetik Go kutusunu eline aldı. Nicholai onu getirmeye son anda karar vermişti aslında. Söyleyecek bir şey bulamazlarsa... aralarındaki sessizlik utanılacak hale gelirse diye. Nicholai Omuz silkti. «O bir oyun. Bir tür Japon satrancı.» «Sahi mi?» Japon nöbetçi kenarda sessiz duruyor, burada kendini fazlalık gibi hissediyordu. Böyle bir

durum ortaya çıktığı ıda, Amerikalı dostuna elindeki cismin gerçekten bir oyun olduğunu o bozuk İngilizce-siyle onaylamaktan ve bu sayede bir işe yaramaktan hoşnut gibi göründü. «Valla bilemiyorum, ahbap. Bunu içeri sokabilir misin, sokamaz mısın, pek emin değilim.» Nicholai gene omuz silkti. «Senin bileceğin şey, çavuş. General konuşmak istemezse vakit geçirecek bir şey olsun diye getirmiştim.» «Ya! Sen bu guuk'ların dilini biliyor musun?» Nicholai Koreliler'in dilinde kendi halklarına verilen bir isim olan bu kelimenin Amerikalılarca nasıl olup da bütün Uzakdoğulular için kullanılan argo bir deyim haline geldiğini sık sık düşünmüştü. 'Uzakdoğulu (Argo) 165 «Evet, Japonca bilirim.» Duygusallığın taş gibi cahillikle kargı lastiği durumlarda biraz sahtekârlık gerektiğini anlıyordu Nichol.n «Herhalde kimlik kartımda görmüşsündür. Ben Sphinx'de çahşıyo rum.» Gözlerini çavuşun gözlerinden ayırmaksızm başının belli be lirsiz bir hareketiyle Japon askeri işar;t etti. Çevrede yabancılar vaı ken bu konuya pek derinlemesine girmek istemediğini anlatmay.ı çalışıyordu sanki. Çavuş düşünmeye harcadığı kuvvetten, elinde olmayarak kaşla nnı çatmıştı. Sonunda aralarında bir sır varmış gibi başını salladı «Şimdi anlıyorum,» dedi. «Ben de merak ediyordum, bir Amerikalı ne diye bu herifi ziyarete geliyor diye.» «İş iştir.» «Tamam, eh, herhalde sakıncası yoktur. Bir oyundan ne tehlike gelebilir ki?» Minyatür Go tahtasını N'.cholai'ye geri verip onu ziyaret odasına soktu. Beş dakika sonra kapı açıldı ve General Kişikava, peşinde yeni nöbetçilerle içeriye girdi. Bir Japonla, etli suratlı Rus köylülerinden kalın yapılı bir asker daha. Nicholai, Gene ali selâmlamak için ayağa kalktı, iki yeni nöbetçi de eskilerin yanın la, duvar dibinde sıralarına geçtiler. Kişikava-san yaklaşırken Nicholai ote matik bir hareketle başını hafifçe eğdi, itaatkâr bir evlâdın babasını .elâmlaması gerektiği gibi selâm verdi. Japon askerlerin gözünden kaçmamıştı bu durum. Birbirlerine krsaca baktrlar ama sessizliklerim korudular. General ilerleyip Nicholai'nin karşısındaki sandalyeye oturdu. Aralarında kaba yapılı bir tahta masa ırardı. Sonunda gözlerini kaldırıp baktığında, genç adam Generali r görünümüne şaşırmaktan kendini alamadı. Gerçi Kişikava-sar'm yüz çizgilerinde bazı değişiklikler olabileceğini tahmin etmişti ama bu kadarını düşünememişti. Karşısında oturan adam ihtiyar, dokununca kırılacak gibi görünen, küçülmüş biriydi. Saydamlaşmış cild ve ağır, kararsız hareketleri onu bir din adamına benzetmişti. Konuştuğunda sesi yumuşak çıktı. Tekdüze. Sanki konuşmak amaçsız bir yükmüş gibi. 166 »Neden geldin, Nikko?» Sizinle olmak için efendim.» -Anlıyorum.» Bil sessizlik oldu. Nicholai söyleyecek bir şey bulamıyordu. Generalin ise söyleyebileceği bir şey yoktu. Sonunda Kişikava-san uzun uzun içini çekti ve bu sohbetin sorumluluğunu yüklenmeye karar verdi. Nicholai'nin sessizlik yüzünden rahatsız olmasını istemiyordu. Iyi görünüyosun, Nikko. İyi misin?» «Evet efendim.» «Güzel. Güzel. Gün geçtikçe daha çok annene benziyorsun. 1 (özlerine baktığım zaman onun gözlerini görüyorum.» Hafifçe gülümsedi. «Bu renk yeşilin zümrütlere, ya da eski, antika camlara özlü olduğunu bilen biri sizin aileyi uyarmalıydı,» dedi. «Göz rengi olarak icat edilmemiştir bu renk. Şaşırtıcı oluyor.» Nicholai zorla gülümsedi. «Bir göz doktoruyla konuşup bu halamızın bir çaresi var mı diye sorarım efendim.» «Evet, öyle yap.» «Yaparım.» «Yap.» General uzaklara baktı ve bir an için Nicholai'nin orada olduğunu unutmuş göründü. Sonra, «Eee, neler yapıyorsun bakalım.» diye sordu. «Durumum fena sayılmaz. Amerikalılar'm yanında çalışıyorum. Tercüman olarak.»

. «Bazen sabırları taşıyordu. bir daha bu konuya dönmeyiz. Bir ay burada niyetlerinin ne olduğunu bilmeden bekledim. Ve işte şimdi buradayım. Fiziksel olanları. Zatürree imiş.. diye ölçülüyor. Diğerlerini eğitmekte kullandıkları bu duygusal kırbaç benim için geçerli değildi. Benimle çok açık konuştu. Hastalandım. Bu da iyi tabii. Kendime geldiğim zaman «Yeniden Eğitme Kampı»ndaydım. Yüksek ateşle komaya girdiğim sırada Ruslar yattığım hastanenin 167 bulunduğu birliğe saldırmışlar. en kolay da-yanılabilenleriydi. Oysa onlar çok daha alçaltın bir başka yol bulmuşlar. «Elbette soruların olmalı. Beni kaybetmek istemiyorlar. Korkunç bir şeydi. biliyorsun. beni bir masanın üstüne yatırıp boğazıma lâstik bir boru soktular ve sıvı vererek beslediler. tekrar Japonya'ya dönerse.» «Daha bile iyi aslında?» Bir sessizlik daha oldu.» dedi. alçaltıcı. onlara geleceğe ait planlarında yardımcı olabileceğini düşünmüşler.» «Ama efendim. Kemerim bile yok. tahta bir çanaktan yiyorum.» Bu özeti anlatırken Generalin gözleri sürekli olarak önlerindeki tahta masanın üstünde . Sürekli göz altında olduğum için bir çok . On gün önce yemek yemekten vazgeçtim.. iyice eğitilmiş bir Japon Generalinin. Yani benden önce.. Üstümdeki elbiseler. Beni yeniden eğitebilmek için çok.ıı kadaşlarımm teslim olmaktan. Ben inatçı bir ihtiyarım.. «Sana her şeyi çabuk ve basit şekilde anlatayım. gördüğün gibi. pek çok yöntemler kullandılar. Aylar artık dakikalarla ölçülüyordu. O da gözlem altında. Bu hayata beş dakika daha dayanabilirim. Ben tabii artık öldürüleceğimi düşündüm.» Generalin yüzüne gri renkte bir gülümseme yayıldı.. «Mançurya'daydım. uykusuzluk gibi. Ama öyle olmadı. diyor insan. İşgalci ülkelerden her biri. Ama insan yaşamak istemediğine karar verdikten sonra karşısındakilerin korkutma gücünü de ellerinden almış oluyor. peşinden bir uçak yolculuğu daha. Sonra sarsıldı ve hikâyesine kaldığı yerden devam etti.» Nicholai başım eğerek kabullendi. Bizi yakalayanlar. Uzun zaman geçti sanıyorum bir buçuk yıl kadar. Beni korkutmaya çalıştılar. O zaman bana bilinçsiz geçirebileceğim uzun dinlenme süreleri vermek hatasına düşüyorlardı.» Kişikava-san tekrar elini kaldırıp onu susturdu. Kolay kolay yeniden eğitilemiyorum.. Onlara tekrar yemeye başlayacağıma söz verdim.. İnsan gün ışığını hiç görmeyince mevsimleri hesaplamak kolay olmuyor. «Görünüşe göre Sovyetler bana büyük önem veriyor. Japonya'da ailem de kalmadığı için bana karşı kullanabilecekleri rehine yok demekti. dayak gibi. Beni temizleyip bitlerimi ayıkladılar. Yemeklerimi tahta kaşıkla. Tam Nicholai yemden önemsiz sözler söylemeye hazırlanırken Kişakva-san elini kaldırdı.. Bir uçak yolculuğu. «Ben bu son ayıbı göğüslememeye karar verdim. Anlaşılan Ruslar..«Yaa! Seni kabul ediyorlar mı?» «Varlığıma aldırmıyorlar. Yalnızca elektrikli tıraş makinasıyla tıraş olmama izin veriyorlar. kanava kumaşından. yeniden eğitilmeye değer kişiler olmadığı düşüncesindeydiler. Onları bir yere götürdüler. On beş gün kadar önce Albay Gorbatov adında biri beni ziyaret etti. sonra bir tren yolculuğu.... beş dakika daha.. esir düşmekten kurtulmak için geçtikleri kapıya varamadım. bir daha da haberlerini alamadık. Dayanma gücü ise her zaman beş dakika daha. Yırtmaya gücüm yetmiyor. Derken birdenbire beni yeniden eğitme yolundaki çabalarına son verdiler. Benden başka ancak birkaç subay esir ol muştu. Sovyetler ise hiç kimseyi çıkarmamışlar. aynı anda hem yiyip hem kusmak! Onursuz bir şey.. Ama kendimi kurtarabilecek durumda da değilim. ve kendimi burada buldum. Uluslararası 168 adalet mekanizmasına hiçbir direkt ''atkıları olmamış. Sandığmdan daha kolay bir şey. Bir süre de böyle geçti.» General bir süre çeşitli işkencelerin anıları arasında kayboldu... Açlık gibi.. Böyle olunca. subayların. kendinden beklenen sayıda savaş suçlusunu yargı organlarına teslim etmiş. Ben kendi sonumun da böyle olacağını düşündüğüm için elimden geldiği kadar sakin şekilde bekliyordum.

O ziyan edilemeyecek bir şeydir. Evet. Kurnaz düşünmeyi.» «Eğer isterseniz. «Dostların var mı.» Kişikava-san başını salladı. ama bulanık bakışlarla bakıyormuş gibi. Kişikava-san içine derin bir soluk çekip başını kaldırdı. buna gerek yok Nikko. Hayal gücünü bu yolla uyuşturmayı iyice öğrenmişti. İşte bu birlikte ve acı duymadan yapabileceğimiz bir şey. Kırpmaya cesaret edemiyordu.» Uzanıp Nicholai'nin yanağını okşadığmda eli öylesine sert indi ki. soyut şeylere sevgi duymayı. Nikko?» «Benimle. ve Nicholai'nin şimdi usta bir oyuncu olduğunu unutmuş gibi. Derin konsantre olabilmeyi öğrendin. Kendini kısa kısa. Görmüyorum. efendim. cebinden çektiği torbanın içindeki taşlarla birlikte masanın üstüne koydu. efendim. Başını eğip masaya baktı.dolaşmıştı.» dedi.» «Fiziksel olarak kesmediler. sen de öyle. onlara bu tatmin duygusunu vermemelisin. «Evet.» «Hayır. «Orayı ziyaret etmeyi düşünüyor musun?» Nicholai yutkundu. Bunlar kayıp değil. bir oyun. Nicholai de tabii hemen kabul etti. Bir öğrenci. «Kötü oynadım ve oyunun bütün cy'i'sini kaçırdım.» «Ben de öyle.» «Kavga etmemişsindir umarım.» dedi. kavga etmedim. Nikko. öyle mi?» «Evet.» «Dostum Otake'nin ölmeden az önce yazdığı bir mektuba göre onların evinde bir kız varmış. Kişikava-san yepyeni bir enerjiyle. Dikkatle. yo. «Ne? Ha. Bir süre dalgın ve sıradan bir oyun oynadılar. Fakat az sonra. «Olmuyor. Sonunda General başını kaldırdı. Son iki yıllık tecrübelerinden sonra. Sphinx'de çalışan yurttaşını bu guuk generalin elinden kurtarmaya hazırlandı. yani dostunu utandıracaktı.» «Eh. özür dilerim ama adını hatırlayamadım. çünkü kırptığı anda yaşlar yanaklarından aşağıya süzülecek.» Farkında olmadan eski günlerine dönmüş gibi.. Senin için ilginç bir rakip olamayacağım. «Hayır efendim. evet.. senin yaşlarında sevgiler bir coşar. Demek işgal kuvvetleri o ağaçları kesmediler. bir diner. Yalnızca acı verebilecek anıları ve ihtimalleri kafalarından uzaklaştıracak kadar enerji harcadılar. Belki o zaman daha iyi oynayabiliriz. öğrenmek istediği bir şey de kalmamıştı. ha? İyi.» 170 «Otake-san'm ölümünden bu yana ben de oynamadım.» dedi. ayrı ayrı sessiz olduklarını fark etti.» «Hayır. Amerikalı nöbetçi hemen doğruldu. «Bize birlikte bir saat verdiler. Gelecek ziyaretimde.» Nicholai'yi oyalamak için konuşmak Generali yoruyor gibiydi. Gözlerini uzaklara dikmişti. Nicholai'nin gözleri ise dışarıya taşmak isteyen yaşlardan yanıyordu. sanki bir yöneticinin tokadıydı attığı. haydi oynayalım. «Yakında Kajikava'da tomurcukların mevsimi gelecek. günlük teferruattan uzakta yaşamayı öğrendin. «Evet. Kişikava-san büyük bir çabayla bilincini şimdiki zamana getirdi.. Onu hâlâ görüyor musun?» Nicholai cevap vermeden önce biraz düşündü.. Başlangıçta Nicholai de sessizlikte bir rahatlık buldu. Çok güzel. Korkarım eğitim yıllarımın ziyan olmasına sebep oldum. Galiba onun çekiciliğine karşı pek kayıtsız değilmişsin.» «Bu iyi işte. tane tane çocukluk anılarına terk etti. benimle oturan insanlar var. birlikte sessiz olmadıklarını.. babasını. Aslında söylemek istediği hiçbir şey yoktu. içini çekerek gülümsedi.. tekrar oynarız efendim. Yor169 gunmuş gibi gözyaşlarını da bu hareketinin arasına saklayıp yok etti. General Kişikava ona iki hamlelik bir avans verdi. Ama Nicholai yüzünü elleriyle ovuşturup duruyordu. General başını salladı. Ama ben uzun süredir oynamadım. «Yo.» . Daha büyüdüğün zaman bazı sevgilere tımutsuzcasma sarıldığını fark edeceksin. Nöbetçiler bakıyor. Minyatür Go takımını çıkarıp.» «Ya.

Daha sonrası için ona yeniden başvurmam gerekecek.» «Beni mi efendim?» «Gorbatov yeterince kurnaz ve zekidir. efendim?» «Benim sığmak taşımı oyun tahtasından kaldırmayı başardı. Bir daha bundan söz etmeyelim. yani. «Hayır ama tekrar buluşacağız. seni koruyacak bir konsolosluk yok. utanç. Kendisi Kişi-kava-san için bir teselli değildi. Nikko.» diye karşılık verdi. Bana karşı büyük sevgi ve saygı beslemeseydin. Bu sefer daha iyi oynayacağıma söz veriyorum. Nic-holai birden birçok duygunun karışımıyla sarsıldı. çavuşa baktı Nicholai. Mantık yoluyla benim de bu duygulara karşılık verdiğimi hesapladı.» dedi. O da dönüp öteki nöbetçilere bir baş hareketiyle izin verdi ve General Odadan çıkabildi. onların vereceği cezayı kabul edecektim. Eşi bulunmaz derecede hassas bir durumdasın tehlikelere karşı. Ona karşı kullanılan bir silâhtı.. bir sır paylaşıyor-muş gibi sordu. Nicholai Amerikalı çavuşa ba172 |tyla işaret verinceye kadar adamlar yerlerinden kıpırdamadılar. Korkarım demiri tavına getirdi.. Ve şimdi işte duygusal rehinesini kazanmış oldu. bu da . Bu bakışların altında rahatsız olan Amerikalı. Ellerindeki tek savaş suçlusunun propaganda değeri kaybolacaktı o zaman. seni elinde tuttuğunu bana göstermek için. Bana karşı kullanabilecekleri duygusal rehineler. Amerikalı çavuş yanma yaklaşıp alçak sesle. kendine acıma ve Kişikava-san için üzülme. üsteıik kimliklerin de sahte. sonunda Generali sessizlik kalkanından yoksun bırakmaktan başka bir yere varmamıştı. Öfke. Haksız da değil. Generalin gözleri keyifsiz bir gülümseme ile karıştı. Nikko. Ama ellerinden de bir şey gelmiyordu.. işgal kuvvetleri yanındaki hassas durumunu tehlikeye atıp beni görmeye kalkışmayacağım düşünmüş olmalı. ben de mahkemede hiç konuşmamaya karar vermiştim.» «Onu gene bu sersem guuk oyunuyla yumuşatmaya mı çalışacaksın? » Yeşil gözleri kuzey buzları kadar soğuk. orada durup kendisini götürecek olan Rus ve Japon askerleri bekledi. Tabii bu Albay Gorba-tov'un ve yurttaşlarının hoşuna gitmiyordu. Derken. Hiç ağzımı açmayacak. «Şeyy.. seni seven dostların yok. «Bu senin suçun değil. bürokrasiyle bütün o boğuşmalar. Sonra kendine gelir gibi oldu. Bazılarının yaptığı gibi arkadaşlarımı veya 171 üstlerimi suçlayacak sözler söylemeyecektim. Vatandaşlığın yok.» General kalkıp kapıya yürüdü. Kör talih. Cezaları da. tehditleri de aşmış durumdaydım artık.» Kişikava-san'm anlattıkları Nicholai'yi giderek daha çok etkiliyordu. sözünü açıklamaya çalıştı.» «Efendim?» «Senin buraya gelmene neden izin verdi. Yarın geldiğinde oyun oynarız. haksızlık. «Çok kurnaz bir adam bu Albay Gorbatov. Mümkün olduğu kadar onurlu bir sessizlik içinde geçirecektim duruşmayı. Senin buraya gelmene izin vermesi. «Hayır. derken kader onlara seni sundu. Ve gerçekten de elindesin. Nikko? Merhametinden mi? Şerefli bir ölüme ulaşabilme şansım tümüyle elimden alındıktan sonra. Çünkü onların bildiği kadarıyla bütün ailem Tokyo bombardımanında ölmüştü. «Eee? İstediğini öğrenebildin mi?» Nicholai dalgın bir sesle.» General başını iki yana salladı. Generalle ilişki kurabilmek için harcadığı bütün o çabalar. oğlum. Albay Gorbatov yarın da gelebileceğimi kendisi söyledi. Bir süre Nicholai sessizce oturup tırnaklarının ucuyla madenî taşları Go tahtasının üzerinden toplayarak torbasına yerleştirdi. sanıyorsun.«Öyle mi? Beni tekrar ziyaret etme iznin var mı?» «Evet. Benim de değil. yani ailem falan olmadığı için beni onlarla da korkutamıyorlardı. Bunların hepsini bana kendisi anlattı. «Ne bakımdan.

satranç gibi, dama gibi bir şey... öyle değil mi?» Nicholai Batılı olan her şeye karşı duyduğu nefreti saklamaya çalışmadan konuştu. «Go ile Batı satrancının farkı, felsefeyle muhasebe defteri tutmanın farkı gibidir.» Ama dobracılık bazen yakınlaşmayı önlemesin : karşın bazen de cezalanmayı önleyebilen bir şeydir. Çavuşun cevabı içten ve saf bir cevaptı: «Dalga geçmiyorsun ya?» Nicholai Şafak Köprüsünün üstünden İchigaya Kışlasını seyrederken iğne gibi ince bir yağm rr damlası yanağını çizip geçti. Kışla sisten biraz bulanık görünmekle birlikte, çizgileri yumuşamış değildi. Pencerelerinden dışarıya soluk sarı bir ışık taşıyordu. Japon Savaş Suçluları'nın duruşmaları devam ediyor demekti bu. Köprünün korkuluğuna yaslandı. Gözleri görmeden bakıyordu. Yağmur saçlarının arasından, yüzünden, boynundan akıp durmaktaydı. Sugamo cezaevinden çıktığı zaman ilk aklına gelen şey derhal Yüzbaşı Thomas'a başvurup, Albay Gorbatov'un düzenlediği duygusal şantaja karşı yardım istemek oldu. Fakat daha bu düşünce kafasında şekle girmeden önce, Amerikalılar'dan yardım istemenin saçmalığını kavradı. Onların da Japon liderleriyle ilgili tutum ve niyetleri Sovyetlerle aynıydı. 173 Tramvaydan inip bir süre yağmur altında amaçsız gezindikten sonra köprünün en yüksek noktasında durmuş, akan nehre bakıp aklını başına toplamaya çalışmıştı. Yarım saat kadar önce. Oysa hâlâ içinde kaynayan öfkeyle gücünü tüketen çaresizliğin etkisinde ve hâlâ hareketsiz, orada kalakalmıştı. Duyduğu öfkenin kökü bir dosta olan sevgiden, bir evlâda düşen borçtan kaynaklanıyordu ama, artık içinde o basit kendine acıma duygusundan eser yoktu. Gorbatov'un Kişikava-san'ı sessizlik gururundan mahrum etme silâhı olarak kendisini kullanması acı bir şeydi. Durumdaki haksızlık dayanılır gibi değildi. Köprünün üzerinde, yağmur altında dururken düşünceleri yavaş yavaş alçalıyor, tath-acı karışımı bir kendine acıma duygusuna dönüşüyordu. Bu durumda kendini öldürmeyi düşünmesi de en doğal şeydi. Gorbatov'u en önemli silâhından mahrum etme fikri rahatlatıcı oluyordu. Derken aklına bir şey geldi. Bundan hiçbir sonuç alınamazdı. Bir kez Kişikava-san'a elbette ki Nicholai'nin öldüğü söylenmeyecekti. Tersine, ona Nicholai'yi göz altına aldıklarını, ancak General kendileriyle işbirliği yaparsa serbest bırakacaklarım söyleyeceklerdi. Ve büyük bir olasılıkla, General kendini türlü itiraflarla alçaltıp dostlarını ve üstlerini suçladıktan sonra ona son cezayı da verecekler, Nicholai'nin ta başından beri ölmüş olduğunu, kendini ve masum dostlarım boşuna lekelediğini-bildireceklerdi. Rüzgâr tekrar esip yanağına iğne gibi bir yağmur damlası daha batırdı. Nicholai sendeledi, köprünün korkuluğuna sarılıp çaresizlik dalgalarına göğüs germeye savaştı. O sırada istemeyerek ürperdi ve Generalle konuşurken zihninin arka planlarında dolaşıp duran bir düşüncenin su yüzüne çıkmasına izin verdi. Kişikava kendini öldürmek istediğinden söz etmişti. Aç kalarak ölmeye bile çalışmıştı. Sonra boğazına tüp sokarak kendisini nasıl alçaltıcı bir şekilde sıvılarla beslediklerini anlatmıştı. O anda Nicholai, Generalin yanında olabilseydi, elini uzatması, adamın ölüm yoluna sapıp, kurtulmasına yeterdi. Nicholai'nin cebindeki plastik kimlik kartı, yeterli bir öldürücü 174 silahtı. Tabii Çıplak Elle Öldürmek yöntemlerir i kullandığı takdirde. iş: bir saniyede olup biterdi.(*). Kişikava-san'ı hayat tuzağından kurtarma fikri Nicholai'nin aklına geldiği anda, bunu fazla korkunç bularak bir yana itiverinişti. Ama şimdi yağmurun

altında, karşısında ırksal öc alma binasının silueti, öylece duruken fikir aklına geri döndü. Ve bu sefer orada kaldı. Kendisine yakın bildiği tek insanı öldürmesi gerektiğini düşünmek acı kaderin bir sillesiydi. Ama şerefli bir ölüm, o insana sunabileceği tek değerli şeydi. Aklına eski bir atasözü geldi: Sert işleri kimler yapmalı? Yapabilenler. Bu hareket herhalde Nicholai'nin hayatta yapacağı son hareket olacaktı. Çünkü işgal kuvvetlerinin bütün hayal kırıklığını, hırsını ve öfkesini kendi üzerine çekecekti. Onu en kötü şekilde cezalandıracaklardı. Nicholai'nin açısından elbette ki kendini öldürmek, Generali elleriyle öldürmekten daha kolaydı. Ama hem yararı yoktu, hem de... bencil bir hareket olurdu. Yağmurun altında metro istasyonuna yürürken Nicholai karnının içinde buz gibi bir kuyunun varlığını hissediyordu. Ama sakindi. Sonunda kendine bir yol bulmuştu. O gece hiç uyku tutmadı. Tanaka kardeşlerin yakınlığını da istemedi. Kızların köylü canlılığı başka bir dünyaya ait gibiydi. Bu gece ona çok rahatsız edici gelecekti. (*) Bu kitap boyunca Nicholai Hel birçok kez çıplak elle öldürme yöntemlerinden yararlanacak, fakat bu yöntemler hiçbir zaman ayrıntılı biçimde tarif edilmeyecektir. Yazar daha önceki bir kitabında tehlikeli bir dağa tırmanma yöntemini ayrıntılı olarak anlatmıştır. Bu kitabı filme alma sırasında yetenekli genç bir dağcı kaza sonucu düşerek ölmüştür. Daha sonraki bîr kitabında ise yazar, iyi korunan bir müzeden bazı tabloların nasıl çalındığının, ayrıntılarına girmiş, kitabın İtalyanca çevirisi piyasaya çıktıktan bir süre sonra Milano müzesinden üç tablo, anlatılan yöntemle çalınmış, ve bulunduklarında ikisinin onarımı yapılamayacak şekilde tahrip edilmiş olduğu görülmüştür. Şimdi de, basit sosyal sorumluluk duygusu yazara, bir avuç okuyucuyu çok ilgilendirse bile, işin acemisi olanlara, veya işin acemisi olanlar tarafından bazı zararlar verilmesine sebep olmamak için, ayrıntılara hiç girmeme yolunu seçtirmektedir. Aynı düşünceyle yazar bu kitabında bazı ileri cinsel teknikleri de kısmen gölgede tutmaya çalışacaktır. Çünkü bu teknikler de, komimin tecrübesine sahip olmayanlar için kesinlikle acı verici, ve büyük ihtimalle tehlikeli olabilecektir. 175

Yana kayan kapıları küçük bir bahçeye açılan karanlık odasında yapayalnızdı. Kapıyı açık bırakmıştı. Yağmurun çakıllara çarparken çıkardığı sesi duyabilmek için. Sırtında kimonosuyla çoktan sönmüş ateşin başına diz çöküp elleriyle ocağın ılık demirlerini tuttu. İki kez mistik yolculuklarına çıkmayı denediyse de, bilinci öfke ve nefretle fazla dolu olduğundan aradaki engeli aşamadı. Gerçi kendisi henüz bilmiyordu ama, Nicholai bir daha dağların doruklanndaki üçgen çayırına ulaşamayacak, otlarla ve güneş ışığıyla bir olarak kendini zenginleştiremeyecekti. Olaylar onu bir türlü gideremeyceği bir nefret engelinin ardında tutmayı sürdürecek, «ekstaz»a varan yolunu tıkalı tutacaktı. Sabahın erken saatlerinde Bay VVatanabi, Nicholai'yi bahçeye açılan odada dizüstü oturur buldu. Yağmurun durduğunun, onun yerini kuru bir ayazın aldığının farkından bile değildi genç adam. Bay VVatanabi kapıları hemen kapayıp ateşi yaktı. Bir yandan gençlerin böyle dikkatsizlikleri, sonunda kendilerini hasta ederek ödediğini söyleyip kendi kendine homurdanıyordu. «Sizinle ve Bayan Şimura ile konuşmak istiyorum.» Nicholai'nin bu sözü, Bay VVatanabi'nin kendi kendine sürdürdüğü homurtuları kesiverdi. Bir saat sonra kahvaltılarını bitirmiş olarak alçak bir masanın çevresine dizüstü oturan üç kişi, Nicholai'nin rastgele kâğıda döktüğü isteklerini gözden geçiriyorlardı. Genç adam bütün servetini ve eşyalarını ikisi arasında pay etmeyi uygun görmüştü. Öğleden sonra evden ayrılacağını, ve herhalde bir daha hiç dönmeyeceğini söyledi onlara. Ortaya zorluklar çıkabilecek, yabancılar gelip sorular sormak isteyeceklerdi. Bu yüzden evdeki hayat birkaç gün için güçleşecekti ama, sözkonusu bu yabancıların evi uzun süre rahatsız edeceğini sanmıyordu Nicholai. Fazla parası yoktu. Genellikle kazandığını hemen harcardı. Geriye kalan

ne kadarsa, şu anda beze sarılmış bir paket halinde masanın üstünde duruyordu. Eğer Bay VVatanabi ile Bayan Şimura evi geçindirecek kadar para kazanmayı başaramazlarsa, Nicholai onlara evi satıp parasını diledikleri gibi harcama hakkını da veriyordu. Böyle bir durumda paranın bir kısmını Tanaka kardeşlere çeyiz parası olarak ayırmayı Bayan Şimura önerdi. 176 Böylece her şeyi kararlaştırdıktan sonra birlikte çay içip günlük işlerden söz ettiler. Nicholai sessizliğin yükünden kurtulmak istiyordu ama, kısa bir süre sonra söylenecek bir şey de kalmamıştı. Japonların en büyük kültürel kusuru, duygularını ifade ederken duydukları rahatsızlıktı. Bir kısmı hislerini taş gibi bir sessizliğin arkasına saklarken, diğerleri ya aşırı terbiyenin, ya da aşırı minnet veya üzüntünün arkasına gizlenmeye çabalardı. Bu kez de, sessizliğe demir atan Bayan Şimura, hıçkıra hıçkıra ağlayan ise Bay VVatanabi oldu. Cezaevinin ziyaret odasında tıpkı bir gün önce olduğu gibi bugün de dört nöbetçi duvar dibine dizilmiş duruyorlardı. İki Japon gergin ve tedirgin görünüyorlar, Amerikalı çavuş sıkkınlığından esniyor, tıknaz Rus ise hayale dalmış görünüyordu. Oysa hayale dalmış olamazdı şüphesiz. Nicholai, Kişikavasan'la konuşmaya başladığında nöbetçileri şöyle bir denemişti. Önce Japonca konuşmuş, Amerikalının bu dili anlamadığından emin olmuştu. Ama Rus'un anlayıp anlamadığı pek belli değildi. Nicholai bunun üzerine saçma bir söz söylemiş, Rus askerin alnında belli belirsiz bir kaş çatılması hissetmişti. Fransızca'ya döndüğünde Japon nöbetçiler kendisini izleyemiyordu ama Rus gene izliyordu. Bu adamın ne kadar kaba görünürse görünsün rastgele bir asker olmadığı belliydi. Demek ki konuşabilmek için başka bir şifre bulmak zorundaydı. Nicholai kendine Go şifresini seçti. Küçük manyetik Go takımını ortaya çıkarırken Generale Otake-san'm önemli konular konuştuğunda hep bu oyunun deyimlerini kullandığını hatırlattı. «Oyuna devam etmek istiyor musunuz, efendim?» diye sordu. «Çünkü işler kesat gitmeye başladı: Aji gowarui.» Kişikava-san başım kaldırıp baktığı zaman aklı karışmış gibiydi-Henüz dört beş taş ancak oynamışlardı, böyle bir sözün pek yeri değildi. Üç hamle daha geçtikten sonra General, Nicholai'nin ne demek istemiş olabileceğini anlamaya başladı. Doğru anlayıp anlamadığını kontrol etmek için o da bir deney yaptı. «Bence oyun korigatachi oldu. Ben hiçbir şey yapamayacak durumda sıkıştım kaldım.» Şibumi 177/12

«Pek sayılmaz efendim. Ben bir sabaki şansı görüyorum ama, o zaman tabii hama'ya katılmanız gerekecek.» «Bu senin için tehlikeli olmaz mı? Sonradan ko durumuna düşmez misin?» «Daha çok uttegae olur efendim. Ama ne sizin, ne de benim onurum için başka bir çıkar yol göremiyorum.» «Olamaz, Nikko. Çok fazla iyisin. Böyle bir jesti kabul edemem. Böyle bir hamle senin açından çok tehlikeli bir saldırı sayılır. İntihar gibi bir şey.» «Sizden izin vermenizi istemiyorum. Sizi böyle güç bir duruma sokmak istemem. Nasıl oynayacağımı planladım bile. Yalnızca size durumu anlatmak istiyorum. Onlar kendi durumlarının tsuru no su-gomori olduğunu sanıyorlar. Oysa seki ile karşı karşıya bulunuyorlar. Sizi bir shicho ile yenmek istediler ama ben sizin shicho atari'niz olma şerefine sahibim.» Nicholai göz ucuyla bakınca Japon nöbetçilerden birinin kaşlarının çatıldığmı gördü. Herhalde oyunu biraz biliyor, bu sözlerin hiçbir anlamı olmadığım anlıyordu.

Nicholai tahta masanın üstünden uzanıp elini Generalin kolu üzerine koydu. «Üvey babam, oyun iki dakikaya kadar bitecek. İzin verin de size yol göstereyim.» Kişikava-san'm gözlerinde şükran yaşları parıldırıyordu. Dünkünden bile daha hassas, çıt diye kırılacakmış gibi bir hali vardı. Hem çok yaşlı, hem de çocuk gibiydi. «Ama asla izin ve...» «Ben izinsiz iş görüyorum, efendim. Sevgi dolu bir itaatsizliğe kararımı vermiş durumdayım. Affınızı bile istemiyorum.» Kişikava-san bir an düşündükten sonra başını salladı. Hafifçe gülümsediği zaman sıkılan gözlerinden birer damla yaş kurtulup burnundan aşağıya doğru kaydı. «Göster yolu öyleyse,» dedi. «Başınızı çevirip pencereden dışarıya bakın efendim. Her taraf puslu ve nemli. Ama kirazların mevsimi bizi bir anda kucaklayacak.» Kişikava-san başını çevirdi, sakin sakin gökyüzünün görülebilen gri dikdörtgen parçasına baktı. Nicholai cebinden bir kurşun kalem çıkarıp parmakları arasında sıkıca tuttu. Konuşurken gözleri Gene178 ralin şakağındaydı. Saydam cildin altında bir atar damarın nabız gibi attığı görülüyordu. «Kajikava çiçekleri altında yürüdüğümüz günleri hatırlıyor musuinuz efendim? Onu düşünün. Yıllar önce orada kızınızla yürüdüğünüzü düşünün. Küçücük eli sizin avucunuzda. Daha önce aynı kırlarda babanızla yürüdüğünüzü hatırlayın. Bu sefer sizin eliniz onun büyük eli içinde. Bu konulara yöneltin düşüneceklerinizi.» Kişikava başını eğip zihnini rahat bıraktı. Nicholai bir yandan alçak sesle konuşmayı sürdürüyordu. Sesinin tekdüze mırıltısı, söylediği şeylerin anlamından daha önemliydi. Birkaç saniye sonra General, Nicholai'ye baktı. Gözlerinin köşelerinde bir gülümsemenin gölgesi seziliyordu. Başını hafifçe salladı, sonra tekrar pencereden dışarıya doğru baktı. Nicholai yumuşak sesle konuşmayı sürdürürken Amerikalı çavuş dişlerinin arasına sıkısan bir şeyi parmaklarıyla çıkarmaya uğraşıyordu. Ama Japon nöbetçilerin daha akıllıca olamndaki gerginliği Nicholai hissetmekte gecikmedi. Adam konuşmanın tonundan rahatsız olmuş, şaşırmış gibiydi. Birden Rus nöbetçi bir çığlıkla ileriye doğru atıldı. Çok geç kalmıştı. Nicholai kendini, şaşkınlık içinde ve dolayısıyla şiddete eğilimli durumda olan nöbetçilere mücadelesiz ve açıklamasız teslim ettikten sonra, altı saat boyunca penceresi olmayan sorgu odasında bekletildi. Başlangıçta öfkesine hâkim olamayan Amerikalı çavuş, biri omzunun sivrisine, diğeri yüzüne olmak üzere iki kez copuyla vurmuştu. Yüzüne indirdiği cop Nicholai'nin kaşını da varmıştı. Acıyı pek duymuyordu ama kaşi tena halde kanıyor. Nicholai'ye küçük düşme hissiyle karışık bir ıstırap veriyordu. Tutuklunun gözleri önünde öldürülmüş olmasından kendilerinin sorumlu tutulacağım ve bu yüzden fena hırpalanacaklarını düşünen nöbetçiler, bir yandan cezaevi doktoruna haber gönderirken bir yandan da Nicholai'ye tehditler savuruyorlardı. İşinde titiz, hareketlerinde güvensiz Japon doktor olay yerine vardığında, General için yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Nicholai'nin vuruşundan birkaç saniye sonra sinir sistemi ölmüş, bir dakika dolmadan da vücudu öl 179 müştü. Doktor başını sallayıp dişlerinin arasından içine soluklar çekerek, yaramaz bir çocuğa bakar gibi Nicholai'nin kaşını onardı. Becerebileceği bir iş bulmaktan mutlu gibiydi. İki yeni Japon nöbetçi Nicholai'nin başında beklerken ötekiler üstlerine haber vermişler, her biri kendisini hiç suçsuz, diğer nöbetçileri yeteneksiz ve aptal gösterecek biçimde olayı anlatıp bitirmişlerdi. Amerikalı çavuş geri döndüğünde, yanında kendi ulusundan üç kişi daha vardı. Ne Ruslardan, ne Japonlardan kimse gelmemişti. Nicholai ile uğraşmak Amerikalılar'ın işi olacak gibi gözüküyordu. Nicholai'nin üstü bir ölüm sessizliği içinde arandı, kendisi soyuldu, az önce Generalin sırtında gördüğü «intihara elverişsiz» giysiden giydirildi, sonra şimdi bulunduğu bu penceresiz sorgu odasına getirilip, çıplak ayak, elleri arkasından kelepçeli şekilde, yere çakılı madenî sandalyenin üstüne oturtuldu. Hayal gücünün çığrından çıkmasına engel olmak için Nicholai iki ekolün Go ustaları arasındaki bir karşılaşmanın orta safhalarını düşünmeye başladı. Bu oyunu Otake-san'm yanında

öğrenciyken, eğitiminin bir parçası olarak ezberlemişti. Taşların dizilişini gözünün önünde canlandırdı, önce bir taraftan, sonra öbür taraftan bakar gibi düşünerek her hamlenin önemini iyice sindirmeye uğraştı. Belleğini ve konsantrasyonunu bu kadar zorlamak çevresindeki boş ve yabancı dünyayı bilincinden silmeye yetiyordu. Kapının dışında sesler duyuldu, sonra anahtar ve sürgü sesleri geldi, ve sonunda üç adam içeriye girdi. Bir tanesi, Kişikava-san ölürken bütün çabasıyla dişlerini karıştıran çavuştu. İkincisi, gözlerindeki parlak zekâyı maddesel duygusuzluğun gölgelediği türden, yani politikacılarda, film prodüktörlerinde ve otomobil satıcılarında çok rastlanan tipten, sivil giyinmiş, iriyarı biriydi. Üçüncüsünün omuzlarında binbaşı olduğunu gösteren apoletler vardı. Katı, dikkatli bir adamdı. Kalın dudakları kansız, alt göz kapakları sarkıktı. Nicholai'nin karşısındaki sandalyeye bu üçüncü adam geçti. İriyarı sivil, Nicholai'nin arkasında ayakta durmayı seçti. Çavuş ise, girdikleri kapının yanma dikilmişti. «Adım Binbaşı Diamond» diye gülümsedi subay. Ama konuşma 180 s ı n d a bir yassılık vardı. Metalik bir ton. Amerika radyo ve televizyonlarında haber okuyan kadın spikerlerin kullandığı ses tonuna benzer bir şey. Onların girişi esnasında Nicholai, zihninde oynadığı oyunun bir hamlesine takılıp kalmıştı. Bu hamlede bir tenuki havası sezilmekle birlikte, hamle aslında karşı oyuncunun bir önce oynadığı oyuna cevap olmaktan öteye gitmiyordu. Nicholai başını aldırmadan önce önündeki hayalî tahtaya son bir kere bakıp taşların yerini belleğine yerleştirmeye çalıştı. Tekrar bıraktığı yerden başlayabilmek için. Ancak ondan sonra ifadesiz cam yeşili gözlerini kaldırıp Binbaşının yüzüne baktı. «Ne dediniz?» «Adım Binbaşı Diamond. CID.» «Ya!» Nicholai'nin kayıtsızlığı numara değildi. Binbaşı evrak çantasını açıp birbirine zımbalanmış üç sayfa yazı çıkardı. «Bu itirafnameyi imzalarsanız işimize devam edebiliriz.» Nicholai kâğıtlara doğru baktı. «Herhangi bir şey imzalamak istediğimi sanmıyorum.» Diamond'un dudakları tedirginlikle gerildi. «General Kişikava'yı öldürdüğünü inkâr mı ediyorsun?» «Hiçbir şeyi inkâr etmiyorum. Dostuma kurtulması için yardım ettim ve...» Nicholai sustu. Bezirgan kültüründen gelen bu adama, arılamasına olanak bulunmayan bir şeyi anlatmaya çalışmanın anlamı neydi? «Binbaşı, bu konuşmaya devam etmenin yararını göremiyorum.» Binbaşı Diamond, Nicholai'nin arkasında duran iriyarı sivile baktı. İri adanı öne doğru eğilip, «Dinle,» dedi. «İtirafı baştan imzalasan iyi edersin. Kızıllar hesabına giriştiğin bütün faaliyetleri biliyoruz.» Nicholai dönüp adama bakmak zahmetine katlanmadı. Adam, «Herhalde Albay Gorbatov'la ilişkide olduğunu da yalanlayacak değilsin.» dedi. Nicholai derin bir soluk aldı, cevap vermedi. Durum anlatılamayacak kadar karışıktı. Zaten anlayıp anlamamalarının da bir önemi yoktu. 181 Arkadaki sivil Nicholai'nin omzunu kavradı. «Başın büyük dertte senin,» dedi. «Ya bu kâğıdı imzalarsın, y£ da...» Binbaşı Diamond kaşlarını çatıp başını iki yana salladı. Sivil hemen Nicholai'nin omzunu bıraktı. Binbaşı ellerini dizlerine dayadı, öne eğilip Nicholai'nin gözlerinin içine, kaygılı bir merhametle baktı. «Durumu sana ben anlatmaya çalışayım,» dedi. «Şimdi senin aklın karışık, bu da çok normal. General Kişikava cinayetinde Rusların parmağı olduğunu biliyoruz. Bunu neden yaptıklarını bilmediğimizi kabul etmek zorundayım. Bu konu senin yardımım istediğimiz konulardan biri. Seninle açık konuşmak istiyorum. Bir süreden beri Ruslar hesabına çalıştığını biliyoruz. Sphinx/FE'nin en gizli bölümüne sahte kimlikle sızmayı başardığını da biliyoruz. Üstünde hem Amerikan, hem Rus kimliği bulunmuş. Annenin komünist, babanın Nazi olduğunu biliyoruz. Savaş sırasında Japonya'daymışsm. İlişki kurduğun insanlar arasında Japon Hükümetinin askerî unsurları var. Bunlardan biri de General Kişikava.» Binbaşı Diamond başını sallayıp arkasına

yaslandı. «Görüyorsun ya... hakkında epey bilgimiz var. Ve korkarım bu bilgilerin toplamı oldukça suçlayıcı bir düzeye ulaşıyor. Arkadaşım sana başm büyük dertte derken bunu anlatmaya çalışıyordu. Belki ben sana yardımcı olabilirim... eğer bizimle işbirliğine razı olursan. Ne dersin?» Nicholai bu söylenenlerin ilgisizliğinden bunalıyordu. Kişikava-san ölmüştü. O kendisine düşeni, bir evlâda düşeni yapmıştı. Cezasını çekmeye hazırdı. Bundan ötesinin ne önemi vardı? Binbaşı, «Söylediklerimi inkâr mı edeceksin?» diye sordu. «Elinizde bir avuç gerçek bilgi var Binbaşı. Ve siz onlardan gülünç sonuçlar çıkarıyorsunuz.» Diamond'un dudakları gerildi. «Bilgiler bize bizzat Albay Gor-batov tarafından verildi,» dedi. «Anlıyorum.» Demek Gorbatov, Nicholai'yi, kendi propaganda malzemesini elinden aldığı için cezalandırmak üzere değişik bir yol seçmişti. Amerikalılara bazı yan doğru bilgiler verip, kendi yapması gereken kirli işi onlara yaptıracaktı. Tipik Slav iki yüzlülüğü ve kaypaklığı. 182

«Yani annenin komünist olduğunu kabul ediyorsun?» Nicholai. «General Ki-şikava'yı savaş sırasında tanıyor olduğunu inkâr mı edeceksin? «Hayır. Sesinin tonuyla bazı konulardan emin olmadığını. «Anlıyorum. «Ona yakın olduğunu inkâr mı ediyorsun. Bu yüzden sana hikâyeyi kendi açından anlatmak için bir şans tanıyoruz.» «Bu sahte kimlikleri almana kim yardım etti?» Nicholai cevap vermedi. Slav kanı yoktu. annemin politikaya gösterdiği ilgi -ki bunun çok az olduğunu belirtmek isterim. vurgusu ikinci hecede olarak bir daha tekrarladı. Nicholai'den gerçekten yardım istediğini belli edecek biçimde konuştu. Bunu çok iyi anlıyorum. değil mi Nicholai?» «Evet.» Binbaşı Diamond sorgunun bundan sonrasını kendi üslendi.onu olsa olsa Atilla taraftan olarak nitelendirmeyi gerektirir. Dostlarını güç duruma düşürmek istemiyorsun. Annen Rustu. «Kimliklerin sahteydi. aradaki fark bezirgan kafalı bu Amerikalılar için hiçbir şey ifade etmeyecekti. 183 .» Sonra Atilla kelimesini yanlış olarak. Binbaşı gülümseyerek başını salladı. «Elbette ki Rusla-ın bize söylediği her şeyi hemen doğru kabul edecek değiliz. Amerikalılar anlasın diye.» Sivil adam söze karıştı. Sivil adam. «Hayır.Diamond devam etti.» diye üsteledi. değil mi?» «Milliyeti Rustu.» Sivil adam tekrar Nicholai'niri omuzuna dokundu. «Binbaşı.» «Onun Japon askerî-smaî mekanizmasının bir parçası olduğunu inkâr mı edeceksin?» «O bir askerdi.» «Bir hikâye yok ki. Alexandra Ivanovna'yı komünist diye nitelendirmekte acı bir mizah duygusu buluyordu.» Aslında 'o bir savaşçıydı' demek daha doğruydu ama.

lütfen yapın.» Nicholai'nin yeşil gözleri Binbaşıya sakin sakin baktı. Her şeyin bir fiyatı vardı ve en başarılı insan. Fakat bize uluslararası komünizmle olan mücadelemizde yardımcı olabileceğin bazı yollar da var. askerî mahkeme soytarılığından geçirerek veya geçirmeyerek idam etmekse.» Sonra bakışlarını indirdi. «Ama gene de arkadaşımın söyledikleri doğru. Binbaşı. bu zihniyetin gerçekleri evirip çevirip ille belirli kalıplara uydurma çabasını hâlâ anlayamamıştı. İstediğiniz beni. Suçun adam öldürmek. Belli ki Nicholai kolay korkan biri değil... Bütün Amerikalılar gibi Binbaşı da bezirgandı aslında. belleğinde dondurduğu Go taşlarını hatırlayıp o tenuki gibi gözüken harekete karşı ne yapılabileceğini düşünmeye koyuldu.» «Rusları korumam ve onlara yardım etmem dedim. bana vız gelir. «Peki? İşbirliği yapacak mısın?» «Yani itirafnameyi imzalayacak mıyım. Anladığıma göre Nazi olabilecek kadar aptalmış. hangisinin sonra yer . Kapının yanında duran çavuş yaklaşıp giysisinin kolunu sıvarken Nicholai konsantrasyonunu hiç bozmadı. ve bu yolla büyük propaganda yapabilecekleri bir adamı öldürtmek istiyorlar. Beni Rusları korumaya yöneltecek hiçbir neden de yok.» diye kabullendi Diamond. öyle mi?» «Hem o. Hakkında yaptığımız suçlamalar genellikle doğru. Nicholai.» «O halde itirafnameyi imzalayacak mısın?» «Hayır. sivil adam Nicholai'nin omzunu bırakıp geri çekildi. «Sizi iyi anlıyorsam.. bunların da hangisinin önce.» Nicholai pazarlarda kullanılan dili. Amerikan askerî zihniyetiyle iki yıl içice çalışmıştı ama. Buradaki Rus istihbaratıyla ilgili bilgiler ve onların Japonlarla olan ilişkilerini bilmek istiyoruz. sivil adam cebinden siyah deri bir mahfaza çıkardı. Nicholai..» Diamond başını salladı. «Bu tonda konuşmanın bize bir yararı olacağım sanmıyorum.» diye düzeltti. Rusların benim yaptığımla hiçbir ilgisi yoktu. «Senin küstahlığını dinlemek niyetinde değiliz! Başın iyice belâda! Bu ülke askerî işgal altında. aynı şeyin biraz değişik iki örneği gibisiniz. bir yandan Sovyet ajanıyım. «Herhalde babanın Nazi olduğunu da inkâr edeceksin.» «Nicholai. Orta düzeydeki kişilerin zorbalığını temsil ediyorsunuz.» Binbaşı gene başını iki yana salladı. Sizin politikanız da öyle. Çok zaman sonra Nicholai o yetmiş iki saatlik süre içinde yer-alan olayları hatırlamaya çalıştığında ancak bölük pörçük parçalar hatırlayabildiğini. hiçbir sefaret de araja giremez. Ama sizin tarafa da yardım etmek niyetinde değilim. Size göre Ruslar savaş suçlusu olarak yargılayıp. istedikleri gibi aşağılayabilecekleri. İnanın ki onların politikası şu olmuş. Kendisini hiç tanımadım. «Ben artık bu konuşmada taraf değilim. havaya fıskiye gibi ince bir sıvı püskürterek boşalttı. 184 «Beni dinliyor musun?» diye sordu Diamond. Bunun cezası ölüm. çıkarına bir şeyler ayarlanabilir. hem paralı katiliyim. Sivil adam elindeki şırıngayı. en iyi pazarlık edebilen insandı.» «Binbaşı. Aman ne alçak gönüllülük!» Sivil adamın pençesi omzunu iyice sıkıştırdı. Bir yandan Japon milliyetçisiyim.» Yarı utanır gibi gülümsedi. hayır anlamına bir işaret yaptı. Senden biraz işbirliği gelirse. hem de başka şeyler. pazarlık dilini hemen tanıdı. Sizler ve Ruslar. «İşitiyorum. sonra konuştu. «Yani aslında senin söylemek istediğin şey şu. sana o itirafnameyi nasılsa imzalatacağız.» Nicholai içini çekti.» diye alay etti sivil. Ayrıca senin Sphinx/FE'ye sızmana yardımcı olanların adlarını istiyoruz.«Elbette.» «Olabilir. Lütfen inan bana. ve sen hiçbir yerin vatandaşı değilsin! Sana istediğimizi yaparız. Binbaşıyla sivil adam arasında baş işaretleri geçti. «Demek öyle. cinayette Rusların sorumluluğunu açığa kavuşturuyor.. hiçbir konsolosluk.» «Ama şimdi dedin ki. ki anlayıp anlamadığım da pek umrumda değil. ya da bu olmuş. Bu itirafname. Bu olasılıkların birara-ya gelmesi sizin mantık duygunuzu hiç sarsmıyor mu?» «İşin her girinti çıkıntısını anladığımızı iddia edecek değiliz. Üstelik size göre General Kişikava'nın hem yakın dostu. siz beni hem komünist hem Nazi olmakla suçluyorsunuz.

Nicholai o ara. O zaman seyirci Nicholai. sesler bu yüzden kalınlaşmıştı. Mantık yürütebildiği kısa dönemlerde. karanlık kareler geçip gidiyordu. Bu adamlar onun zihnine saldırıyor. oyuncu Nicholai'ye acıyor. içine düştüğü kâbuslara karşı koymayıp onlarla birlikte akmaya çabalıyor. onları kabul etmeye uğraşıyordu. Bu arada bazen kurbanını istemeyerek isteri nöbetlerine sürükledi. Olup bitenleri en iyi tanımlama yolu şöyleydi. Oysa Nicholai'nin genetik üstünlüğü duyularında olduğu kadar. sorulan sorulara istekle cevap verdiği halde. onunla mücadeleye girerse. ama ona yardım etmek elinden gelmiyordu. büyük bir paniğe kapılıyordu. Sürenin çoğunda kendinde değildi. kendisinin hem aktör hem seyirci olduğu bir film seyretmişti. deneme dönemindeydi. yaptıkları sorgularda ilâç kullanmaya yeni başlamış olup. o zaman da gerçekten öylesine uzaklaşıyordu ki. bir kısmı ağır döndürülen bir film. İriyarı sivil «doktor». 186 . bazen de koma gibi bir kayıtsızlık içine itti. birçok kimyasal maddeleri ve karışımları Nicholai üzerinde denedi. Arada hareketsiz kareler de vardı. bu gerçek dışı duruma karşı koymaya kalkışır.185 aldığını bilmediğini gördü. entelektüel yeteneğindeydi de. kafasının içinden bir şeyin kopabileceğini ona fısıldıyor. bir daha eski haline dönemeyeceğini söyleyerek uyarıyordu. İçinden gelen bir sezgi. başka sahneye kaydedilmişti. Bu yüzden bir çok yanlışlıklar yaptılar. Bir kısmı hızlı. Bazı karı-şımlardaki maddeler birbirinin etkisini sildiği için Nicholai'yi sakin bırakıyordu ama. Üç gün süresince Nicholai ne zaman kendine gelip kişiliğini bulsa. cevapların konuyla ilgisi yoktu. Ya da başka sahnenin sesi. Bunlardan bazıları da zihni zedeleyen yanlışlardı. Zihnini bozabilmeleri olasılığından çok korkuyor. yüzlerce yıllık se-lektif birleşmelerin ürünü. Bazı sahneler net ve renkli iken aralarda uzun süre bulanık. belki de zihnini mahvediyorlardı. O sıralarda Amerikan istihbaratı. Sıralama duyusu kendisine ikide bir verdikleri ilâçlardan ötürü yok olmuştu. bu adamların düzeyinde hümanoid bir keşmekeşe dönecek diye ödü kopuyordu. Ses kayıtları birbirinin üstüne alınmış gibiydi. zihnindeki delice duygularla işbirliği yapmaya. Buralarda konuşmalar da yavaşlatılmış.

'im ettirmesine izin verdiler. dokuz inç boyunda. Bu durumunda dayak tarif edilmez bir şeydi. Bir an önce bayılıp kendinden geçmeye can atıyordu ama. Ama işin korkunç yanı. Gerçi deriyi pek ender olarak yarıyordu ama. Binbaşıyla ko187 . Bütün bu olanları duyarken acısını hissetmemenin delilik olduğunu biliyor. İlâçlar sinirlerini kısa devreye sokmuştu. böyle bir şeyin yer aldığım fark etmeyecekti bile. Birincisini hemen hiç hatırlamıyordu. alttaki kemiklerle kasları kırabiliyordu. İlâçların geriye kalan etkisi o sırada öyle bir düzeydeydi ki. Cildine giysilerin değmesi bile acı veriyor. Bu üç işkence faslı Nicholai'nin gözlemine değişik etkiler yaptı. buna karşı sakin kalmanın ise deliliğin de ötesinde olduğunu düşünüyordu. Bir ara zihni gerçeğe doğru yüzmüş ve Nicholai. Hem de sanki kasları arasındaki hoparlörlerle yükseltilmişeesine. gevşeyen bir dişinden de kanlar sızmasa. derisinin açıldığını duyuyor. bütün duyulan büyük bir keskinlik kazanmıştı. içi demir parçalarıyla doldurulmuş. Bu tür vahşete dayanamayacak kadar uygar bir insan olan Binbaşı Diamond. kendisi sakin bir korku içindeydi. Hem aktör. Sağ gözü şişip kapanmış olmasa. hem seyirciydi. soluduğu hava burun deliklerini yakıyordu. Dokularının çıtırdayarak yarıldığım duyuyor. İkinci dayak. olağanüstü acılarla doluydu. O sıra Nicholai gene ikiye ayrılmış dönemlerinden birini yaşıyordu. kendi emrettiği işkenceye tanık olmuyordu. içlerinde en korkunç olanıydı. Bu silâhın etkisi korkunçtu. Üçüncü dayak hiç acı vermemesine karşın. Hiçbir şey hissetmiyordu. dayak fasıllarında odadan çıkıyor.Yetmiş iki saatlik sürenin içinde üç kez sorgucuların sabrı taştı ve çavuşun sorguyu daha alışılagelmiş. Bilincinin aynasında. Yalnızca ilâç verilmiş bir kişinin dayağa tepkilerini merak ettiği için. Kanın damarda dolaşırken çıkardığı ses bile kulaklarındaydı. üçüncü sınıf yöntemlerle de-v. Adam kendi yöntemini. kırılan kemik parçalarının birbirine sürtündüğünü duyuyordu. ince uzun jüt bir torbayla uyguladı. dayağın sesini işitebiliyordu. çavuş onu bayıltmayacak kadar yetenekliydi. Olup biteni sıradan bir ilgiyle izlemekteydi. «Doktor» ise kalıyordu.

İlâçlardan dili şişmiş dayaktan dudakları yarılmış olduğundan. Elindeki kaşıkla çay fincanının dibindeki erimemiş şeker parçalarını ezip fincandan büyük bir yudum aldı. «Eeee. güneş yanığı bir çift bilezik gibi yara izleri taşıdı. Ruslara bir tehdit savurma zamanının geldiğine inandılar. O yetmiş iki saatin sonunda Nicholai ne yaptığım bilmeden ve aldırmadan Rusları suçlayan itirafnameyi de imzaladı. Çünkü farkında olmadan bunları Fransızca söylemişti. Ama doğru da konuşsa bu adamlar onu nasılsa anlamayacaklardı. fincanı tabağının tam orta yerine bıraktı. Albay elindeki sayfalara kayıtsız bakışlarla baktı. onun titreyen elini sağ alt köşeye götürmeye boşuna uğraştılar. ve en tembel sesiyle.nuşmuştu. ne olmuş?» dedi.. istihbarat dünyasındaki beyhudeliği anlamak açısından dikkate değer. yuvarlanarak çıkmıştı. ama bunu zaten en başta da yapabilirlerdi. Gerçekten öylesine uzaklaşmıştı ki imzasını Japon harfleriyle ve sayfanın orta yerine attı. sonra yeniden takılıyordu. çünkü bir daha elinden kurtulamayacaklarım söyledi. bileklerine masaj yapılıyor. Ona kendisinin General Kişikava'nm oğlu olduğunu ve eğer kendisini hayatta bırakırlarsa büyük bir hata yapacaklarını. 188 . değişik. Doktor dolaşım yetersizliğinden Nicholai'nin parmaklarının beyaz ve soğuk olduğunu fark etmişti çünkü. gözlüklerinin saplarını iki kulağı arkasından çekerek baş ve işaret parmaklan arasında camlan cilaladı. Bu durumda itirafname işe yaramayacak duruma geldiği için Amerikalılar sonunda Nicholai'nin imzasını taklit edecek kadar alçaktılar.. Birkaç ay sonra Amerikan Sphinx örgütündekiler. Bu itirafnamenin sonucu. tekrar gözüne taktı. sözler ağzından ağır. Kelepçeler birkaç dakika için çıkarılıyor. Binbaşı Diamond itirafnameyi alıp Albay Gorbatov'a götürdü ve Albayın çalışma masasının karşısındaki koltuğa oturup. Nitekim Nicholai ömrünün sonuna kadar bileklerinde parlak. Üç günlük sorgu boyunca birkaç kez bileklerindeki kelepçeler çıkarılmıştı. adamın bu aktif casusluk kanıtına karşı ne tepki göstereceğini bekledi.

Başka da hiçbir şey olmadı. Derken Nicholai oyun taşlarından biri oldu. Duvarlar yeni boyanmış griydi. küçük oğlunun da. karşı taraf aldırış etmemiş.. o zaman kaçtı. Zihni de kendi kabuğuna çekilmiş gibiydi. Sorgunun kâbusundan yalnız başına yaşamaya geçiş. Tahtanın üstünde koşarak kaçarken siyah karelerin çizgileri yanından yıldırım gibi geçiyordu. Nicholai onu tekrar gördüğüne çok memnundu. Nicholai için işkencenin son saatleri karmakarışık. Nicholai ise kırmızılarla oynuyordu. Kız taş yerine siyah kirazları kullanıyor. ama pek de kötü sayılamayacak rüyalarla doluydu.. başaramadı. kendini Kajikawa Nehrinin yamaçlarında. Sinir sistemi çeşitli ilâçların etkisiyle öyle hırpalanmıştı ki artık pek az etkinlik gösteriyordu. Ve sonra o karanlık eriyip bir hücre oldu. Kız ona günün birinde nasıl evlenip bir erkek evlât sahibi olacağını anlatmaktaydı. Sonra aynı sohbet sesiyle. karşıdaki düşman taşa baktı. Tehdit savrulmuş. kar gibi yağan kiraz çiçeklerinin altında yürür buldu. ..Nicholai gözlerini o hücrede açtı. Tahtanın üstündeki küçücük yerinden. ama epey uzağında küçük bir kız yürüyordu. durmadan gözlerini kırpıştırmak zorunda kalıyordu. İkisi egzersiz olsun diye bir el Go oynadılar. bu durumun Japonya'yı işgal eden iki kuvvet arasındaki ilişkilere de hiç bir etkisi olmamıştı. Sonunda tahtanın kenarından boşluğa düştü. Cezaevi doktoru 189 . aralarında yürüyebilecekti. Düşman taş büyüyor. pek de çabuk gerçekleşmedi. Yanında. Gerçek dışının bir düzeyinden öbür düzeyine yüzerken. Eğer General Kişi-kava orada olabilse.. çevresinde adetâ bir duvar oluşturuyordu. hele sessizlik yükü altında. Nicholai o hücrede tek başına tam üç yıl yaşadı. Hiroşima'da ölen Mariko. Nicholai bu kızı daha önce hiç germemiş olmakla birlikte onun Generalin kızı olduğunu biliyordu. Tepedeki ışık göz kamaştıracak kadar parlak olduğundan. O kadar yer vardı. büyüyor. kendisinin de. Bu sözü söyler söylemez kızın değişip Mariko olması çok doğaldı. Pencere yoktu. Kopkoyu bir karanlığın içine. Nicholai bakışlarıyla bunu önlemeye çalıştı. Tokyo bombardımanında yanarak öleceklerini söyledi.

Her gelişinde. Nicholai ancak o zaman kendini rahat bırakabildi. kendi kendine mırıldanıyor. Japon nöbetçilere. birkaç hafta sonra Bay VVatanabi ile Bayan Şimura'nın San Şin binasına yaptığı ziyaret oldu. kişisel nefretlerini belirtmek için değil. Bu iki insan uzun geceler boyunca fısıldaşmış. Nicholai Alexandroviç (TA/737804)'un ortadan apansız yok olması konusunda kimse bir soru açmadı. Gene de ilk birkaç gün boyunca ona genel kurallar ve rutin yaşamla ilgili kısa talimat vermeleri gerekmişti. tedavi süresi boyunca doktor başını sallayıp duruyor. uykusundan zaman-mekân kavramı dışında uyanıp çılgınlığa doğru koşma olayları gerilerde kalmıştı. Üç yıl boyunca Nicholai kendi sesinden başka hiç insan sesi duymadı. Böyle durumlarda Nicholai ter içinde hücresinin bir köşesine siner. Hel.başlangıçta Nicholai'yi her gün görmeye geliyordu. Bu ton. kendilerine bunca iyiliği dokunmuş biri için bu umut190 . Nicho-lai'ye uyguladığı tedavi yalnızca yaralan dezenfekte etmekten ibaretti. O tutuklu. tutukluyla hiç konuşmamaları emredilmişti. bu izlerin kalıcı olması ihtimalinden korkardı. Konuşurken kısa cümleler. İlaçların son izlerinin zihninden ve sinir sisteminden tümüyle yok olması hemen hemen bir ay sürdü. dilini damağına şaklatıyor. Generalin ölümünü saptayan doktordu bu. Daha sonra ziyaretleri seyrekleşti. Nicholai Hel'in kaybıyla ilgili tek kıpırtı. Onun serbest bırakılması için. ya da duruşmasının bir an önce yapılması için hiçbir konsolosluk görevlisi gelmedi. onlar efendiydi. Kimse onun medenî haklarını korumak üzere ortaya atılmadı. Bu kişi tutuklu ve hükümlülerin sosyal ve psikolojik durumundan sorumluydu. bu vahşet olaylarına katıldığı için Nicholai'yi ayıplıyormuş gibi davranıyordu. Yarıkların kapanması veya kırık kemik parçalarının alınması yoluna gidilmedi. sonunda cesaretlerini toplayıp. Geceyarısı. Yalnızca altı ayda bir gelip yarım saatlik ziyaret yapan bir cezaevi görevlisi hariç. bütün enerjisi tükenir. Günlük yaşam bir kez yoluna girdikten sonra hiç konuşmamaya başladılar. aralarındaki uçuruma dikkati çekmek içindi. daha çok tek kelimeler kullanıyorlardı.

Bir süre sonra Amerikalı askerî inzibatlar Asakusa Mahallesindeki eve giderek bir arama yaptılar ve Nicholai hakkında suç delilleri bulmaya çalıştılar. Ama onunla ilgili hiçbir adlî muameleye girişilmedi. Oysa bu durum onların katı organizasyon kurallarına acı bir istisna oluşturuyordu. Boyalan çizgilerin dışına taşırmamaya öyle dikkat ediyordu ki. Bay Vvatanabi yalnızca başını eğmekle. Böyle Amerikalılar'ın burnunun dibine sokulmakla evlerini ve Nicholai'nin kendilerine bıraktığı küçük serveti tehlikeye attıklarının farkındaydılar. Küçük bir memura dertlerini alçak sesle anlattılar. hiç değilse bu değerli ulusal hazineleri barbarların elinden kurtarayım diye düşünmüştü. zaten sürekli aşağıya doğru inmekte olan eşitlikçi Amerikan sanatı üzerinde pek bir etkisi olamadı. Küçük oğlu kitaplardaki desenlerin boş kalan yerlerini boya kalemiyle boyadı. Ama onur duyguları onlara bu riske girmeyi emretmişti. annesi oğlunda gizli sanat yetenekleri bulunduğu yargısına vardı ve eğitimini sanata doğru yönlendirdi. Hüküm giymeyen tek kişi oydu. Nicholai'nin Kiyonobu ve Sharaku baskılarından oluşan küçük koleksiyonuna el koydu. Bu yetenekli genç sonradan tablolarında konserve kutularını çok canlı ve aslına uygun biçimde verebildiği için pop sanatının liderlerinden biri durumuna yükseldi. işgal kuvvetleri emrindeydi. böyle emir aldıkları içindi. Bütün konuşmayı Bayan Şimura yaptı. Bu baskı eserlerinin. El koyan görevli onları kendi evine yolladı. Üç yıllık hücre cezası süresince Nicholai teknik olarak casusluk ve cinayet suçlarından yargılanmayı bekler sayılıyordu. Arama sırasında gruba komuta eden adam. Sahipleri bunları ekonomik ve manevî anarşi ortamı içinde satmak zorunda kalınca. Nicholai bu baskıları parası varken satın almıştı. 191 . Cezaevinde Japon olmayan tek tutuklu oydu.suz jesti yapmayı kararlaştırmışlardı. işgal kuvvetlerinin büyük gücünden korktuğunu belirtmekle yetiniyordu. Sugamo Cezaevinin Japon yönetimi. Bu nedenle normal hükümlülerin tadabildiği tek tük avantajlardan bile mahrum kaldı. Bu ihtiyatlı ve korku dolu başvurunun bir tek sonucu oldu. yere bakmakla. Nicholai'yi yalnız başına hücrede tutmaları. Hiçbir zaman yargılanmadı ve hüküm giymedi.

Tepedeki ışık tavanın içine gömük.. bunu kapının bulunduğu duvara yerleştirmişler. Elektrik teknisyeninin gelip nöbetçinin yakın gözlemi altında ampulü değiştirmesi. Tuvaletin hemen üstünde çapı sekiz on santimetre olan bir havalandırma borusu. mahkûmun rahatlığım sağlamak amacıyla iki yorgan duruyordu. kırılmaz camla kaplıydı. Bu yukarıya doğru kaldırıla-biliyor. bazen de komik oluyordu. Kalın bir cam duruyordu orada. sebzeyle kaynatılmış balık. ve açık renk. Nöbetçilerin onunla konuşması yasak olduğundan bütün bunlar işaretlerle yapılıyor. ışık tekrar yanınca yatıp uyuyabilmişti. Ama yalnızca yirmi beş santim yüksekteydi. yani onu yok farz etmeselerdi. çevresini saran karanlığın ağırlığından ne kadar korktuğunu fark etti. besin değeri kaybolmamış olurdu. Kapının ortasında bir 192 gözleme penceresi vardı. sonra yenisini verirdi. sıkışan hava tutuklunun kulaklarında bir basınç meydana getiriyordu. Hücre yaşamı. tavana gömülü durmaktaydı. Sabahları yemekle birlikte bir kova suyla bir küçük kalıp sabun da veriliyordu. Buradan nöbetçiler muntazam aralıklarla tutuklunun hareketlerini kontrol edebiliyorlardı. cezaevi üniformasının üstüyle kurulanır. Bu kötü sabun deri üzerinde ince yağlı bir tabaka bırakmaktaydı. dar madenî bir tabla olup bir ucu duvara tutturulmuş. Hücrenin üçüncüsü eşyası.. Nicholai her sabah tepeden tırnağa yıkanır. fakat sağlıklıydı.. Sağlık nedenleriyle yatak yer düzeyinde değil. bir seksene bir seksen. Maden tablanın üzerinde. Yoo. Utanç verici bir yönetim anormalliği oluşturacaktı Nicholai neredeyse. ışığa ne kadar alıştığını. alt kapaktan yemeği geliyordu. Ama tutukluluğu süresince ampul üç kere yanıp da tüm karanlıkta. Nicholai'nin zamanını ölçen ve noktalayan birçok küçük olaylarla doluydu. nöbetçilerin durumu fark etmesini beklemesi gerektiği zaman. yemek tepsisi içeriye oradan uzatılıyordu. Bu yemek. sabah ve akşam. Günün yirmi dört saatinde yanıyordu bu ışık. tabii yöneticiler kurallara ters düşen durumlarda hep davrandıkları gibi davranmasalardı. Haşlanmış pirinç. bir değişiklik daha yer almıştı. tepsinin altına da Doğuluların yemek için çatal yerine kullandığı bir çift sopa tutturulmuş olurdu. Kapının alt kısmında da. Nicholai nöbetçinin peşinden koridorun .. Güvenlik ve bir de intiharları önleme nedenleriyle yatakta şilte. bir nöbetçi onu dışarıya çağırırdı. üzerine çömelerek kullanılabilen bir tuvaletti. ısınmak için. Hücresi penceresiz. ışıktan başka. Duvarları gri çimentodandı. Japonların kendine saygı duyguları çok güçlü olduğundan. odanın en ilginç parçası olan kapının tam karşısındaydı.Cezaevi kurallarına başkaldırmadığı halde hücrede kalan tek kişi gene oydu. ılık bir çay. Bu sopalar bir kez kullanıldıktan sonra atılacak türdendi. Bu yatak. suyu avuç avuç alıp üstüne çarparak sabunları akıtır. Günde iki kere. bölümleri olan bir tepsiyle verilir. Sebzeler mevsimden mevsime değişmekle birlikte her zaman az haşlanmış. İkinci yılın içinde genel bir elektrik kesilmesi olmuş. madenî yatağının kenarına oturup karanlığa bakarak beklemiş. iki ayağı da yerin betonuna raptedilmişti. biri üstüne. Kapandığı zaman pervazlara öyle iyi oturuyordu ki. Nicholai'nin içinde yaşadığı yeni boyanmış kübü karakterize eden. gene menteşeli çelik bir levha vardı. Yatak. Biri altına... Yatak. üç şey daha vardı. Nicholai'nin cezaevi yaşamı boyunca normal düzeni aksatan tek olay oluyordu. Arkası da tellerle pekiştirilmişti. Dışa doğru ve çok sessiz açılıyordu. İlacın yarattığı panik duygularının bir daha gelmeyeceğinden emin olduktan sonra Nicholai dikkatini yalnız yaşamının düzenine ve zaman hesaplarına yöneltti. böylelikle tutuklunun fiziksel ihtiyaçlarını görürken nöbetçilerin gözleminden kurtulmasını sağlamışlardı. kapı ve tuvalet. üzeri kalın. Yemekleri az. küp biçiminde bir yerdi. Menteşeleri çok iyi yağlanmıştı. yay veya tahta yoktu. Kapı ağır çeliktendi. Nicholai hemen uykusundan uyanmış. Haftada iki kez öğle vakti hücrenin kapısı açılır. Başlangıçta Nicholai kendisini karanlığın özgürlüğünden mahrum eden bu parlaklıktan nefret ediyordu. Yemek kapağı açıldığı zaman nöbetçi önce tutukla-nun kirli tepsisiyle eski yemek sopalarını dışarı uzatmasını bekler. suyun kalanını da tuvaleti yıkamak için kullanırdı. Batıhlarmki gibi biraz yüksekteydi.

kardeşlik duygusunu türlü yollarla ifade etmeye çalışıyordu. O hücrede tek başına altı ay geçirdikten sonra günün birinde tam meditasyonunun ortasında kapının açılmakta olduğunu duyarak irkildi.sonuna kadar yürür. Hava yağmurlu da. günün birinde burdan çıkacağına. İlacın kokusu üç. sürekli gözlem altında olduğunu da fark ediyordu ama. her günü oluşturan 194 programlardı. kaybettiği mistik yolculukların yerine. yaratılış urdaki inatçılığı. karlı da olsa çıktı. Ayda bir kez cezaevi berberi gelip onu tıraş ediyor. Birkaç hafta sonra. biraz da korkmuştu. Kendisine getirilen yemeğin her lokmasını mutlaka yiyor. yüksekte bulunan nöbetçi kulübesini biliyor. sükûna ulaşmak için bu yolu kullanıyordu. kendi zaman ölçme . bu yirmi dakikayı elinden geldiği kadar hızlı koşarak kaslarını gerip içinde biriken enerjinin mümkün olduğu kadar fazlasını yakarak geçirdi. Çünkü yokluğuna inanırsa yıkıcı bir umutsuzluk içine sürüklenecekti. Yalnız geçirdiği yaşam çok meşgul bir yaşamdı. diğer nedeni de. Ertesi günü Pazartesi olarak rastgele kararlaştırdı. Nicholai bu jimnastik saatlerini hiç reddetmedi. bu sayede kendini yalnız sayabiliyordu. kulübenin camları hep gökyüzünün ışığını yansıttığından içer-dekileri göremiyor. hücresinin duvarlarını böceklere karşı ilaçlanmış ve dezenfekte edilmiş buluyordu. Ona zamanı belirleyen iki işaret daha bulunuyordu. bazen dört gün çıkmıyordu hücreden. Aslında sekiz günlük bir yanlışlık yapmıştı ama. Bu kararının birinci nedeni. açılan gıcırtılı çelik kapıdan hava alma yerine çıkardı. beynine takılıp kalan öc alma duygularıydı. Fakat az sonra bu ziyaretin düzen bozukluğu değil. İki başı da tuğla duvarlarla kapatılmıştı. günde iki kez hücresinde jimnastik yapıyor. Burası binalar arasına sıkışmış dar bir avluydu. açık hava egzersizinden döndüğünde yatağını değişmiş. Her jimnastik seansından sonra lotus pozisyonunda oturuyor. İnce vücudundaki her kası gergin ve formunda tutan sistemli hareketlerdi yaptığı. tıraş makinesi kafasından geçtikten sonra geriye yarım santim boyunda fırça gibi kısacık saçlar kalıyordu. bir banyo. Zihnini sakin ve kuru tutmaya. Ayrıca gene ayda bir kez. bunu üç yıl hiç anlayamadı. Haftada iki kere de dar avlu boyunca açık havada koşma zevki vardı. durmadan göz kırpıyor. Ateşli hasta olduğu iki sefer hariç. Jimnastik seansları ve iki meditasyon. yürüyüş yapabilir. Ayrıca o günü Nisan'm da biri olarak kabul etti. bir yandan da bir geleceğin varlığına inanmayı istiyordu. bütün dikkatini şakaklarmdaki atar damarların hareketine veriyor. kendi hayatına döneceğine olan inancını gösterecekti. gülümsüyor. berberin gelişinden mutlaka iki gün sonra. Bu- 193 rada kendi kendine yirmi dakika kadar kalabilir. Bunu yapmak. İki yemek. böylelikle orta karar bir meditasyona varıyor. Güvenilir düzenine sekte vuruluyordu çünkü. gökyüzüne açık yerden temiz hava alabilirdi. Birinci ay bitip de ilâçların etkileri yok olduğunda Nicholai hayatta kalmaya karar verdi. onu umutsuzluk ve kendine acıma duygularıyla vıcık vıcık hale getirmemeye yetiyordu bu kadarı da. oldukça güç hareketlere girişiyordu. Kendini asla geleceği düşünmemeye alıştırırken. Avlunun ucunda. Birinci ay geçtikten sonra. Berber cezaevinin konuşmama kuralına uyuyordu ama. geçen günleri saymaya karar verdi. İlk tepki olarak canı sıkılmış. binalar arasındaki dikdörtgen biçiminde.

gücünden fazla işi olan bir memur kendisini ziyaret edecekti.. birbiriyle konuşmakta serbest olduklarını bildirdi. Tonsuz. fakat sonra 195 . Adam kendisini Bay Hirata olarak tanıttı. Fazla dolu evrak çantası yanıbaşındaydı. içinde bir süre arandı. Adamın görevi bu modern cezaevinin tutuklu ve hükümlülerinin sosyal ve psikolojik gereksinimleriyle ilgilenmekti.. Bütün soruların cevabını alıp almadığını kaleminin ucuyla sayarak kontrol ettikten sonra Bay Hirata nemli. Altı ayda bir. Nicholai cevap olarak başını yana veya aşağıya sallıyor. adam formdaki gerekli yere bir işaret koyuyordu. Nicholai'nin alçak yatağının kenarına oturmuştu. sıkkın bir sesle Nicholai'ye sağlığı ve durumuyla ilgili sorular soruyordu.mekanizmasına eklenecek son işaret olduğunu öğrendi. Kucağındaki sert levhanın üstüne tepesinden tutturarak yazmaya hazırladı. yorgun gözlerini kaldırıp baktı ve Bay Hel (Heru diye telâffuz ediyordu adam. Nicholai otomatik bir hareketle başını salladı. sonunda boş bir anket formu çıkardı. Japonlar l harfini söylemeyediği için)'in resmi bir talebi veya şikâyeti olup olmadığını sordu. yaşlı başlı. Adam onu açtı. ve Nicholai'ye.

Bay Heru . Bay Hirata iyice tedirgin olmuştu. Bu yük. Oysa şimdi çok ikna edici konuşması gerekiyordu.. İçinde küf kokan üç kitap. fıkraları vardı içinde. Kitaplar da Bask kitaplarıydı. 1898 yılında basılmış Fransızca/Baskça bir lügatti.. Ne diye durmadan böyle sorunlar çıkıyordu sanki? Bu tür olaylar için talimatnamede kesin emirler yoktu ki! «Dileğinizi ileteceğim. Oradan ancak gıcırtı gibi bir ses çıkabildi. Elinden geleni yapacağına söz verip. lügatin önsöz bölümün197 . yüreğinde bir memurun başına gelebilecek en büyük yükü taşıyarak hücreden çıktı. Birden. Gözleri hâlâ yerdeydi. Meslek hayatına bir de delirmelerin. bir de ucuz ama iyi yazan dolma Kalem vardı. Yazan Haute Soule'lu bir papaz olup. itiraf edeyim ki kendime bazı zararlar verdim. Bay Hirata bu kitapları Fransızca sanarak almıştı. sağdakiler Fransızca olarak basılmıştı. Kitap. Bask halk hikâyeleri. fırça ve mürekkep rica ediyorum. bunların hepsi misyoner bir papazın kitapları olup savaş sırasında el konulmuş mallardı. Umutsuzluğa düşüp başımı duvarlara çarptım. deyişleri. Kendisi Japonca'dan başka dil bilmediği. Ama boğazı kupkuruydu. bulabildiği en ucuz üç kitabı satın almıştı. «Evet efendim. umudu en alt düzeye indirmiş bulunuyordu. Bay Hirata elden düşme kitap satan bir dükkâna gitmiş.. efendim. Hafif öksürüp boğazını temizledi ve yeniden denedi. Gerçi bu kitap Fransızcaydı ama Nicholai için pek bir değeri yoktu. hayal kırıklığını davet etmek olduğunu o kadar iyi biliyordu ki! Şimdiki tekdüze hayatında isteği kısıtlamış. yavaş yavaş konuşma alışkanlığını yitirmekte olduğunu fark etti. emekliliğine birkaç yıl kala. İçine derin bir soluk çekerken gözlerini yana doğru devirdi. Sesi çatlak ve zayıftı. Ama gene de dileği dikkatle not etti.» sesinin zayıflayıp yok olmasına kendi izin verdi. Papaz Bask asıllıydı. «Tek şansım bu. Oysa bir şey ummanın. dileğin enerjisiz bir havada iletileceğini. kendi başına bir karar verme zorunluğuydu. Soldaki sayfalar Baskça. Çok budalaca ve ayıp bir şey ama zihnimi meşgul edecek bir şey olmayınca.» demeye çalıştı.. İki gün sonra Nicholai yirmi dakikalık açık hava jimnastiğinden döndüğünde. Nicholai kitaplara baktığında bütün umutlarını yitirir gibi oldu. Bir daha se-Miıi böyle kullanılmaya kullanılmaya paslanacak hale getirmemek üzere içinden söz verdi. Dert açabilirdi. bir şişe Batılıların kullandığı mürekkepten.» Sesi tekrar boğuklaşan Nicholai bir daha boğazını temizledi. formaliteden kurtulmak için kendi parasıyla.» «Çoğunu mu? Ya geri kalanlar?» 196 Nicholai yere bakarak tekrar hafifçe öksürdü. şişliklere kaydığını görüyordu. «Bu yaraların çoğunu Amerikalılar elindeki sorgum sırasında aldım. Fakat bu sefer hiç aldırmadan devam etti.. Bask yaşamını tanıtan bir kitap olup. Hepsi 1920 den önce basılmıştı. «Zihnimi meşgul edecek hiçbir şeyim yok. kıvrık kaşları havalandı. Ötekileri ise.» dedi.» «Ya!» Bay Hirata kaşlarını iyice çatıp içine bir soluk daha çekti. Hel'in formunda da Fransızca bildiğini okuduğu için. ve her zamanki gibi bürokrasi engeline takılacağını anlamıştı. kâğıt..fikrini değiştirdi. intiharların girmesinden korkuyordu. Anlaşılan bu istek fazla lükstü. Nicholai o sıra kitapla kâğıdı ne kadar çok istediğini fark ederek kendi de şaşaladı. Hiçbir şeyim yok. «Evet. Çok güç olacaktı. Hiçbir işe yaramazdı bu kitaplar. Bir tanesi çoculdar için yazılmış.» Bay Hirata'mn kalın. Hâlâ mor olmalıydı oraları.» «Nasıl? Tek şans mı?» «Evet efendim.. Hele şimdi. içinde acemice yapılmış resimler de vardı. «Evet. İkinci kitap ince bir kitaptı. Bay Hirata'mn bakışlarının zaman zaman kendi yüzünde dayak ve işkencenin bıraktığı yaralara. «Sizin gardiyanlarınız yapmadı efendim. Adam bakışlarını her seferinde rahatsız olmuş utanmış gibi aceleyle kaçırıyordu. çoğunu. Kitapları seçtiği rafta gerçi Fransızcalar da vardı ama.» Nicholai bu sesin tonundan. Nicholai parmağının ucunu yarılmış kaşına değdirdi. Üçüncüsü ise. çelik yatağının bir ucunda kâğıda sarılmış bir paket buldu.» «Öyle mi?» «Sık sık intiharı düşündüğümü fark ediyorum. elli sayfalık bir kâğıt bloknotu.. Sanırım yavaş yavaş deli oluyorum.

ne kadar çabuk yüze çıktığını görmek onu şaşırtıyordu. Ama bunların çoğu yalnızca kesik kesik imajlardı. bütün kendini eğitme çabalarına rağmen. Geçmişi ve geleceği hiç düşünmediği halde. Sonunda gözyaşları tükenince kendini bırakıp orta düzeyde bir meditasyona girdi. Soru: bu kitapları neden hayal kırıklığını göze alacak kadar çok istemişti? Yanıt: Kendine bile açıklamak istemediği halde bildiği bir gerçek vardı. Nicholai kitapları bir kenara fırlatıp hücresinin meditasyom: ayırdığı köşesine çömeldi. Bu umutsuzluğunu. ince bir halk felsefesi kitabı.. Ama kitap ve kâğıt elde etme fırsatına bu yüzden böylesine sarılmıştı. Kısa zamanda isteği dışında göğsünden hıçkırıklar kurtulmaya başladı. dünyanın hiçbir diline benzemediğini biliyordu. Ona hiçbir yük yüklenmezse giderek hızını arttıracak ve sonunda kendi kendini yakacaktı. Avrupa'nın en eski dili olup. Nicholai. Tıpkı Bask halkının apayrı bir ırk olup. Konuşabileceği hiç kimse yoktu.. bir de iyiliksever papaz tarafından yazılmış lügat! Üstelik de çoğu Bask dilindeydi.. Kitapların zihnini meşgul etmesine ihtiyaç duyduğunu biliyordu. işte karşılığını böyle hayal kırıklığıyla öderdi. hiçbir ırkla akrabalığı olmadığı gibi. Düşünmekten bile kaçmıyordu. Bir şey ummak hatasına düşen. Bu dilin adını bile bir iki kez duymuştu. Bir çocuk kitabı.. İşte gele gele de bu kitaplar gelmişti. Go eğitimiyle belli bir düzeye gelmiş olan zihinsel kapasitesinin kurulmuş seri motor gibi bir niteliği vardı. hiç kullanmadığım bilinçli olarak fark etmiş değildi. 198 . Sakinleşmişti. Bunları birbirine bağlayan mantıklı kelimelerden yoksundu. Ancak ondan sonra sorununu yeni baştan ele aldı. Bu kadar düzenli yaşadığı halde. Hemen kalkıp tuvalet tarafına geçti.de Baskça öğrenmenin önemini insanın ruhundaki iyilikseverlik ve alçakgönüllülük duygularına bağlamıştı. katı bir düzene sokmuş ve bu yüzden meditasyonun boşluğu içinde gereğinden çok zaman geçirir olmuştu. Elbette ki aklından gene de davetsiz bazı etkiler geçmiyor değildi. Kendini acı acı ağlar buldu. Gerçi aklını kontrolünden kaçırma korkusu içinde tembelliğe ittiğini. Gardiyanların kendisini böyle yıkılmış görmelerini istemiyordu. İşte bu yüzden hayatını küçülmüş.

Nicholai bunlar arasında en sonuncusunu seçti. Sözler. Artık hayatı çok doluydu. Daha başından itibaren. Hem de birkaç saat boyunca. Hemen yorganları katlayıp kenara itti. fısıltı tonunda. bunları bildiği sokak Çincesine de çevirebilirdi ama bu konuda daha ileri gidemezdi. Bask dostları buna güler dururlardı. Bazen bir işini. Ama kısa zamanda yüksek sesle düşünmek ona bir alışkanlık oldu. kâğıdını düzenledi. Özellikle ona kalleşlik etme ha 199 tasına düşenler için en korkulu kâbuslar. hemen hemen fısıltı sayılabilecek kadar yumuşak sesle konuşması. Belki hazinelerini geri almak isteyebilirlerdi. doğru sözlerdir» şeklinde verilmişti. Örneğin 'h' harfinin Fransızcadaki gibi sessiz söyleneceği kararına varmıştı. Kafası zaten Go'nun soyut. Öteki dillerini de canlı tutması şarttı. 'ş' olabilir. Ilerikı yıllarda bu yumuşak. Ne yapıp yapıp bu kitapları kullanmak zorundaydı. zihninde bu dili canlı ve hareketli tutabilmek için öğrenmekte olduğu dili telâffuz etmeye kendini alıştırma çabasmdaydı. Elindeki eski ve yetersiz lügat yalnızca zahar kelimesinin anlamını «eski» olarak veriyordu. çünkü o dilde okuyup yazmayı hiçbir zaman öğrenmemişti. dikkatli telaffuzlu ses. karanlık köşelerden o yumuşacık sesin kendilerine seslenmesi olacaktı. gardiyanların kendisini deli sanacaklarından çekiniyordu. ve bu konuşmanın ancak çok kusursuz telâffuzu sayesinde anlaşılabilmesi oldu. Not: «Konuşmak» fiili herhalde bu köke dayalıdır. Gün boyu kendi kendine mırıldanıp durmaya başladı. krıstalıze geometrisine alışkındı. Halk öyküleri kitabının birinci hikâyesi. Ama kitaplar hâla oradaydı.Nıcholai öylece çömelmiş durumda sorunuyla başa çıkmaya ça lışıyordu. Okunuşu 'z' olabilir. Bask dilinde çoğul eki: «ak» veya «zak» olmalı. Kafasından. Hücreye dönerken kendini kitaplarının alınmış olacağına hazırlamış. Güne . akıllı. Bir tek çare vardı. daha sıkılıp bırakmadan yarım bırakmak zorunda bile kalabiliyordu. Bunlarla kendi kendine Baskça öğrenebilirdi. Bask halk masallarını Rusçaya. Ingilizceye. Başlangıçta heyecanını gemlemeye çalışıyordu. Onu yeni baştan. Saint Exupery'nin sözünü ettiği «umut işkencesine itebilirlerdi. Kendi kendine bir Bask grameri kuracaktı. ya da dilini konuştuğu ülkenin tarihini. Çevrisi ise. Bunun yanına diz çokup kitaplarını. «Zahar hitzak. çelikleştirmişti. garip mesleğinin kendisini karşı karşıya getirdiği ınsanlar üzerinde dondurucu bir etki yapacaktı. Hatta gereğinden fazla doluydu. Cezaevi yıllarından Hel'e miras kalan bir huy da. 'X' harfinin telâffuzuna ise birçok seçenek arasında karar vermek zorundaydı. Japoncaya. zuhur hitzak» adını taşıyordu. kalemini. yatağın çelik tablasını kendine bir çalışma masası yaptı. Bundan sonra kendini zihinsel çalışmaların zevkine kapıp koyverüi. «Eski sözler. Not: Paralel yapılı cümlecikler herhalde «imek» fiilini gerektirmiyor. her gün kendi kendine yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. kelime kelime. İşte bu zayıf başlangıçtan başlayarak Nicholai adım adım. bir Baskça dilbilgisi kurdu. ya da atasözlerinin tekil kökeni ya «hit» veya «hitz» olmalı. ıkı kışı gibi konuşuyor. Bu durumda Nicholai' nin kendi kurduğu amatör dilbilgisi kurallarının ilk notları şöyleydi: Zuhur: Doğru. 'ç' olabilir veya Almanların o genizden gelen 'kh' sesi de olabilir. Almancaya çevirecekti. Elinde ye terli malzeme var sayılırdı. Hem yazıların sayfa sayfa tercumes hem de bir lügat. politikasını yüksek sesle anlatıyordu. Aklından sosyal durumlar icad ediyor. Sesini neredeyse kaybetmek üzere olduğunu fark ettiğinden. Bu konuda bir rehberi olmadığından bazı yanlışlıklar yaptı ve bu yanlışlıklar ömrünün sonuna kadar Baskça konuşmasını hep etkiledi. ve yanlış seçmiş oldu. Önceleri kendi kendine konuşmaktan utançduyuyor. Şifreciliğı de biliyordu. Bundan sonraki açık hava jimnastiğinde yirmi dakikayı azap içinde geçirdi.

Arada sırada. Nicholai Hel'in hücre günlerinin en önemli olayı. Hattâ gelişmiş toplumlarda bile insanlar zaman zaman bu sezginin kalıntılarından etkilenmekte. Larunbat ve Nitiyoo-bi. Vücudu iyice yorulup tükeninceye kadar. Sonra gene yarım saatlik meditasyon ve sonra da uyku. Fakat insanoğlu avlanmayla yaşama döneminden uzaklaştıkça bu duyu kullanılmamaktan dolayı körelmeye başlamıştı. ya da birinin kendilerinden söz ettiğini algılamaktadırlar. İnsanoğlunun gelişme süreci içinde. herkes gibi sorun/çözüm yolu yeri201 . «yakınlık algılaması»nm modern bir insanda tümüyle gelişmiş halde ortaya çıktığı da görülmektedir. sonunda mantık yöntemiyle tecrübeleri sıraya sokma yolu hakim olmuştu. sonra da akşam yemeğine kadar Baskça çalışıyordu. Elbette ki bazı ilkel kültürlerde «yakınlık algılamasının bazı hallerine hâlâ rastlanmaktaydı. Çünkü bunları rastgele bir mantık çizgisi içinde anlamaya olanak yoktur. durup dururken birisinin arkalarından kendilerine baktığını hissetmekte. İşte Nicholai Hel de. Bunları kabul etmek. bu duyguya sahip olarak yaşayan birkaç insandan biriydi. Artık yedi dili olduğu için haftanın her gününü bir 11 ile adamıştı. Kendisi bir mistik'di. BTOPHNK. Ayrıca altıncı duyunun bu ekstrafizik niteliği. 200 Haftada iki kez yaptığı açık hava egzersizlerinin zamanı Baskça Çalışma saatlerinden çıkıyordu. ancak kısmen anlaşılabilen nedenler sonucu.kahvaltıyla başlıyor. Akşam yemeğinden sonra tekrar jimnastik yapıyordu. kendi kendine bildiği dillerden birinde yüksek sesle konuşuyordu. Ve her gün yemek yerken de jimnas-ı ik yaparken de. Fakat bunlar arasıra olan şeylerdir ve genellikle insanlar bunlara omuz silkip geçerler. Ayrıca içlerine genel bir rahatlık duygusu. lai-bai-sam. normal mantık yürütme yöntemine zıt çaplı korteks enerjilerinden doğuyordu. Sezgileri ve bilinmeyen güçleri inceleyenlere göre «yakınlık duygusu» insanoğlunun ilk zamanlarında diğer beş duyu kadar güçlüydü. Bu nedenle mantık dışı oluşlara karşı tedirginlik duymuyordu. her bilinmeyenin mantıklı bir açıklaması bulunacağı yolundaki rahatlatıcı inancı kökünden sarsacaktır. jeudi. Bu iş aslında kendisi fark etmeden olan bir şeydi. Freitag. sonra soğuk suyla yıkanıyordu. «Yakınlık duygusunun tomurcuklanıp gelişmesi oldu. Go eğitimi onu oluşları değişik açıdan ele almaya alıştırmış. Fazla enerjisini jimnastikle yaktıktan sonra yarım saatlik orta düzey meditasyonuna geçiyor. Nicholai'nin haftalık takvimi şöyleydi Monday. ya da felâket önsezisi geldiği de doğrudur. Yaşamının tümü aşırı zihinsel ve içe dönüktü.

Zaman ancak. derslerini çalışırken birden başını kaldırıp kendi kendine yüksek sesle. Nicholai bir yıl boyunca olup bitenin hiç farkına varmadı. Yeni adam uzakta duruyor. Sonra şok etkisi yapan bir olay sonucu. çünkü o gün Cumaydı). istediğinin yerine getirileceğinden emin olmasını sağlıyordu. Çok şeyi kapsayan o sonuncu soruya gelindiğinde Nicholai yeniden kâğıt ve mürekkep istedi. Bay Hirata'nm bir ziyareti sırasında oldu. Birkaç dakika sonra Nicholai kitabından tekrar başını kaldırdı. Nicholai'ye güven veriyor. Böylelikle de bu tür bir isteğin karşılanmasındaki güçlüğü belirtmiş oldu. 202 . İşte bu koşullar. Algılamanın ilk sistemleri öylesine yavaş gelişti ki. Hiçbir zaman canı sıkılma-mıştı. çağımızda yaşayan milyonlarca insandan ancak birinde. Günlük yaşamı bir sürü küçük olaylarla noktalanıp ölçülüyor.ne sıvımsı sezgiler kullanmayı öğretmişti. Bay Hirata her zamanki işlemlerini yaparken ayakta-onu seyrediyordu. fazladan bir yetenek (veya yük) olan «yakınlık algılaması»nm gelişmesine çok uygun koşullar oluyordu. Bay Hirata boynunu içine çekip dişlerinin arasından içine bir soluk çekti. «Tuhaf şey!» diye söylendi. Yeni yeteneğinin farkına varması. Bay Hirata. Her birinin yaydığı frekansı tek tek biliyordu Nicholai. (Almanca olarak. Bay Hirata'nm yanındaki yabancı adamın kim olduğunu merak etmişti bu kez de. sırf kendini dinleyerek yaşamak zorunda kalmıştı. hayatının oldukça uzun bir döneminde kendi kendine. «Bay Hirata neden beni ziyarete geliyor?» Sonra kendi çizdiği takvime göz attı ve gerçekten Bay Hirata'nm geçen ziyaretinden bu yana altı ay geçmiş olduğunu gördü. cezaevi dışındaki yaşamla da hiçbir ilgisi kalmamış bulunuyordu. Nicholai kitaplarıyla uğraşır. Fizik kurallarına ters gibi görünen bir ilke vardı çünkü. Ama adamın davranışın-daki bir şey. içi boş olduğu zaman ağırdı. Çünkü yaklaşan adamın yaydığı titreşimler tanıdığı gardiyanlardan hiçbirininkine benzemiyordu. Az sonra hücrenin kapı kilidi açıldı. yanında sosyal hizmetler için eğitmekte olduğu genç adamla birlikte içeriye girdi.

Bunu çok kolay yapabiliyordu.» dedi Nicholai. ona ulaşıp ulaşamayacağını kontrol etti. Bunları yaparken belli ağırlıkta insan dikkatinin kendi üzerine yönelmiş olduğunu hissetti. «O zaman açıklanmış oluyor işte..» Bay Hirata omuz silkti oradan ayrıldı. «Bir şey yok. Yaşlı adam. Birkaç santimlik hata payıyla bunu da yapabiliyordu. Başını iki yana sallayarak.. Adamların konsantrasyonları arasındaki farkı ölçebiliyor. yönünü iyice kaybettikten sonra aynı belli noktaya dokunmaya çalıştı. «Hayır. Yirmi dakika için açık havaya çıkarıldığında.» Gene tedirgin bakışlar odayı dolaştı. diğerinin daha zayıf kişilikli olduğunu seziyordu. olduğu yerde dönüp dönüp. kendisinin intiharın eşiğinde gezindiğini anlatmıştı.» dedi. Ya daha zayıf kişilikli. ya da deli bir tutukluya karşı daha ilgisiz biri. yardımcısına bu tutuklunun ruhsal durumunun tehlikede olduğunu. 203 . birinin daha irade sahibi. efendim. yakınlık algılaması gibi soyut bir kavramdan söz etmenin hem güç hem de zalimce bir şey olduğuna karar verdi. yürürken gözlerini yumup duvardaki bir çatlağı veya belirli bir noktayı düşündü.» diye söze başlarken birden hatırladı. «Özür dilerim. orada iki kişi olduklarını. herhalde aralarında onun yaptığı bu saçma hareketleri konuşuyorlardı. Bu sefer gözleri kapalı. «Önemli değil. Neden sordunuz?» «Buradan geçmediniz. «Ne açıklanmış oluyor?» Nicholai ömrü memurlukla geçmiş bir insana.Bay Hirata gitmeye hazırlanırken Nicholai ona bir soru sordu. On dakika kadar önce benim hücremin yakınından geçtiniz mi?» «On dakika önce mi? Geçmedim. O günün geri kalan saatleri ve ertesi günün tümü boyunca Nicholai bu yeni yeteneğini düşünüp durdu. Gökyüzünü yansıtan camın arkasındaki nöbetçiler ona bakıyor.» «Yaa. Demek ki yakınlık duygusu hareketsiz cisimler için de geçerliydi. «Durun bir dakika! Evet! Tam binanın bu kanadına girerken bu gence sizden söz ediyordum. Hemen anladı. Tam o dakikalarda Bay Hirata. öyle mi? Peki beni düşündünüz mü o sıra?» İki adam bakıştılar.

Birden hatırladı. Ama bunları herkesin sezdiği şeyler sanırdı. Nicholai'nin yönünü bulmaktaki olağanüstü yeteneğine gelmişti. Mutlak karanlığın içinde ve o korku baskısının altında Nicholai'nin ilkel merkezî sistemi hemen duyusal sistemine sızmıştı. Ama bunu «Ruhsal durum». Yemeğini de hangi görevlinin getireceğini. Bir odaya adım attığında odanın havasından. ya da yeraltı hava akımları arasında 204 . omurgasının az üzerinde milyonlarca kilo kayanın varlığının bilinciyle şakaklarmdaki damarlar atarken. Nicholai'nin kendi soluğunun yansımalarını okuyabildiğini. Bilinmeyen bir labirentin derinliklerinde. Japon dostlarıyla mağaralara indiğinde çok yararlanmıştı bu yeteneğinden. Bir bakıma da haklıydı. hangi tarafın kayalarla dolu olduğunu bilebiliyordu. Bir süreden beri gardiyanların kendi hücresine yaklaşmakta olduğunu sezmekte. gözlerini kapadığı anda. Çocukların çoğu. Daha çocukluğunda bile bir eve girdiğinde içerde insan olup olmadığını anlardı. içerde az önce tartışma olduğunu sezerdi. «Tedirginlik» ya da «Önsezi» diye adlandırırlardı. Nicholai'nin yakınlık duyusunun tek farkı sürekli oluşuydu. Annesinin kendisi için yapacağı bir şeyi unutup unutmadığını daha sormadan bilirdi. Ne zamandan beri vardı bu onda? Nereden gelmişti? Bundan nasıl yararlanabilirdi? Bildiği kadarıyla bu durum cezaevindeki son yılında ortaya çıkmıştı. O duyudan gelen mesajlara karşı her zaman hassas olmuştu o. büyüklerin de bazıları böyle sezgilere sahipti. Peki. Gençlerden biri. O zamanlar ne olduğunu bilmediği halde. yoksa Pasifikli tipinde olanı mı olduğunu bile ayırdedebilmekteydi. daha uykudan uyanır uyanmaz bilmekteydi. Öyle yavaş gelmişti ki Nicholai hiç farkına varamamıştı. Evet. Ömrü boyunca yakınlık algılamasını az bir düzeyde de olsa hep hissetmişti.Hücresine döndüğünde bu yeteneğini daha derinlemesine inceledi. Önceleri arkadaşları onun bu sezgilerine gülmüşlerdi. gelenin kısa boylu boş bakışlısı mı. hangi tarafta açıklık ve yol bulunacağını. Bir gece oturup çene çalarlarken söz dönüp dolaşmış. cezaevinden önce de izleri var mıydı bu yeteneğin? Evet.

arzuluyor mu. ya da uyuyan bir adam için. Nicholai hücresinde bu yeni yeteneğini düşünerek geçirdiği bir buçuk gün boyunca daha başka şeyler de hatırladı ve yeteneğini daha iyi tanıdı. Yakınlık duyusunda da iki ana tepki vardı. Aktif ve pasif. pasif olarak sezme uzaklığının dört beş metreden fazla olmadığım öğrendi. kamp ateşinin başında birden bir sessizlik oluverdi. o da kendi kuvvet köprüsünü kuruyorsa. sözü söyleyen de yaptığı espriden pişmanlık duydu. O Nicholai'nin omzuna bir şaplak atıp hoş bir söz söylemişti. bütün sistem merkezî korteks tarafından yönetildiği için en güçlü gelen sezgiler. Gençler birer birer homurdanıp terslendiler. Bu. 206 . Niceliksel tepkiler doğrudan doğruya uzaklık ve yakınlıkla ilgiliydi. Nicholai de açıklamayı kabule hazırdı. İçlerinde daha iyi bir işe geçebilmek için İngilizce çalışan bir arkadaşları vardı. tehditkâr mı. dengeyi kontrol eden orta kulak sıvısına benzeyen bir duyuydu. nefret. Bunların hepsi dokunma duyusu başlığı altında toplanabilecek şeylerdi. Cezaevinde bulunduğu sürece bu yeteneklerin kendisine bir oyundan fazla yararlı olmayacağını biliyordu... Yakınlık duyusunun ikinci tepkisi nitelikseldi. Beş duyudan en çok dokunma duyusuna benziyordu. yani kitap.. sempatik sisteminin titreşimlerinden bu insanın tutumunu da saptayabiliyordu.. asansörün yükselip alçalırken verdiği duyguya. şaşırmış mı. Bu sözün tonu şaka havasındaydı ama. taş. şehvet. Bir kere bu işitme veya görme gibi basit bir duyu değildi. Nicholai yalnız titreşim yayan kişinin uzaklığını ve yönünü hissetmekle kalmı205 yor. en temel sezgilerdi: Korku. iç bulantısına. aralarında bir kuvvet köprüsü kurarsa. hem de uluslararası teröristlerin profesyonel avcısı mesleğinde en önemli silâh sayılacağını bilmesine şimdilik olanak yoktu tabii. Hareketli ve hareketsiz cisimlerin mesafesi ve yönüyle ilgili Nicholai kısa zamanda hareketsiz cisimler için. Aldırdığı yoktu zaten. onun zaten gün batımı yönünün adamı olduğunu söylemişti. seviyor mu. basınca. Cisim daha uzakta ise. Sıcağa. «Bu oksidantaller kendilerini oriante etmekte pek maharetli oluyorlar!» Bir diğeri ise Nicholai'nin karanlıkta görebilmesinde hiç şaşılacak bir şey olmadığını. titreşimler hissedilmeyecek kadar zayıf gelmeye başlıyordu. Düşünülen şey bir insansa ya da hayvansa. yani kendisi de titreşim yayan bir varlıksa. sezgi uzaklığı aşağı yukarı iki katma çıkıyordu. Dost mu. ve o da o anda Nicholai'yi düşünüyor. Kendi yeteneğine ait bu gerçekleri keşfeden Nicholai artık bu konudan uzaklaşıp tekrar çalışmalarına döndü ve bildiği dilleri canlı tutma çabasına gömüldü. Niteliksel ve niceliksel.koku farkları alabildiğini öne sürmüştü. mesafe tekrar iki katma çıkıyordu. İki de ana kontrol bölümü vardı. öfkeli mi. başağrısma. ancak insanlar söz konusu olduğu zaman beliriyordu. Fakat Nicholai o cismi düşünür. düşman mı. İle-riki yıllarda «yakınlık algılamasının hem kendisine dünya çapında bir mağara kâşifi olarak ün sağlayacağım.

.

«Tamam. Arada gerektikçe bazı açıklamaları kendi belleğinden ekliyordu. Bize cezaevinden çıktıktan bugüne kadar Hel'in teröristlerle çatışma eylemlerini şöyle bir tara. «Peki efendim. duygular. biraz ileriden tekrar al. çıkarıp yakmaya cesaret edememişti.» Şişko'nun yardımı ve Başyardımcının duyarlı yönetimi sayesinde Diamond konuklarına Nicholai Hel'in yaşamını tutukluluk döneminin ortalarına kadar oldukça kapsamlı şekilde vermeyi başarmıştı. ihtiraslar. Diamond'un bu NicŞibumi 209/14 . herhalde Roma'da işleri berbat edip kızı elimden kaçı-ı'işimin cezası olmalı. onun yapısına aykırı şeylerdi. Bu guuk âşığı herifin hayatını bana anlatmaları. Bu bilgileri onlarla paylaşması tam yirmi iki dakika sürmüştü.WASHİNGTON Bay Diamond masanın üstündeki ekrana yansıyan yazılardan başını kaldırıp Başyardımcıya seslendi. Yeniden kurmak bir dakika ancak sürer. Ama küçük bir öğrenci gibi cezalandırılmaktan öte canını sıkan bir şey daha vardı. Zevahiri kurtarmak için yüzüne sıkkın bir kayıtsızlık ifadesi yerleştirmeye çabalıyor. arasıra gurultulu biçimde içini çekiyordu. Bu yirmi iki dakika boyunca Darryl Starr beyaz plastik koltuğuna yayılıp oturmuş. Nedenler. burada kes. durmadan puro özlemi çektiği halde. çünkü Şişko'nun belleğinde yalnızca olaylar ve gerçekler vardı. idealler. diye düşünüyordu.

Bay Able'a gelince. Bir yandan parmağının eklemiyle dudağına tıp tıp vurup duruyordu. Bay Able yüksek sesle içini çekti. pantolonunun kat yerini sıvazlayıp düzeltti ve kolundaki saate baktı. Bitişikteki makine odasında kısa bir zil sesi duyuldu. CIA'nm bunu zaten bildiği izlenimini yaratmak istiyordu.» Senatörün oğlunun hayali gözünün önünden gitmek bilmiyordu. fakat kısa zamanda dikkati Bayan Svviven'in pembe baldırlarına dönmüş. ikide bir kendi kendine sırıtıp duruyordu. Zaten bu ilgileri. o az bir sıkıntıyla karışık terbiye kisvesini bozmuyordu. Muavin her yeni bilgi verildikçe hafifçe kafasını sallıyor. Bayan Swiven yerinden kalkıp Nicholai Hel'in hazırlanmış bulunan resimlerini getirmeye gitti. Ana Şirketin bilgisayar sistemi ise. 210 . Aslında Hel'in biyografisindeki bazı notlar onu gerçekten ilgilendirmişti. projektörlerle aydınlatılmış Washington anıtını seyretmeye koyuldu. «Bu akşam için planlarım var.holai Hel'e karşı duyduğu ilginin profesyonellik sınırlarını biraz aştığını hissediyordu Starr. eldeki işi kişisel duygularla karıştırmanın hiç de iyi bir şey olmadığını kulağına fısıldayıp duruyordu. Bu kibar adamın gizli güçlere. Konferans salonunda bir an Başyardımcının konsolundan çıkan çıtırtılar dışında hiçbir ses duyulmadı. sezgilere ilgi duyduğu ortadaydı. CIA'nm ve NSA'nın teyp bankalarında ne var ne yoksa çoktan yalayıp yutmuştu. büyülere. Bay Diamond bir sigara yaktı (kendine günde dört sigara içme izni veriyordu). Önemli bir adamın yeğeni ve CIA'nın şiddet stajyeri olan FKÖ'-nün keçi çobanı ise başlangıçta ekrana yansıyan bilgilere. en büyük dikkat pozuna girerek bakmış. «Umarım daha çok uzamaz. Sonra başını pencereden dışarı çevirip. Ve Starr'm CIA siperlerinde yıllar yılı edindiği tecrübe.» dedi. Oysa aslında CIA'nın Şişko'dan bilgi alma yetkisi yoktu. Bunda kişisel bir şey vardı. cinsel eğilimlerinin karmaşıklığında kendini gösteriyordu. Özellikle mistisizme ve yakınlık algılamasına ilişkin bölümler.

Muavin şöyle bir göz atıp zaten adamı tanıdığı izlenimini yarattıktan sonra resmi Darryl Starr'a verdi. Bunun aynı adam olduğuna inanmaya olanak yoktu. Sanki yapay gibi. Eski. Alt dudağı şiş ve yarıktı. Bay Able ikinci resme bakınca yüzü buruştu. yüz dinlenme halindeydi..» diye kaçamak bir cevap verdi Diamond.» dedi Diamond. o da alıp. «İlginç bir yüz. «Bunlar tarih sırasına göre dizilmiş. 211 . «Gururlu.» diye açıklama yaptı Diamond. fazla büyütülmekten netliği bulutlanmış olan surata dikkatle baktı.» Sonra resmi Muavin'e doğru itti. alnında çapraz uzanan ikinci bir yara izi görülüyor.Diamond.» diye açıkladı. Sol elmacık kemiğinin hemen altında da bir yumru görülüyordu. Onu tanımak için en belirgin işaret de bu. «Sen bu adamla şahsen karşılaştın mı?» «Ben. Çok değişik bir.» diyerek Bayan Swiven'ın uzattığı resimleri alıp şöyle bir taradı. «Gözlerinde ne var? Garip görünüyor. Adam resme ikinci kez baktı ve sordu. Şu anda Hel elliyle elli üç arasında bir yaşta olmalı ama. Sanki oraya yeterli ışık gelmemiş gibi. Diamond'a dönüp dikkatle baktı. «Ah. Güzel. Genç görünmek ailede irsi. Filistinli keçi çobanı resme uzandı ama resim tekrar Bay Able'a verilmişti. antik camlar gibi bir yeşil. «Çocuk gibi duruyor! On beş on altı var yok!» «Görünüşü aldatıcı.» dedi. söylediklerine göre otuzların ortasında gibi gösteriyormuş. işte geldi. «Evet. Ciddi.yeşil.. «Bu resim çekildiğinde yirmi üç yaşında falan olmalı. onunla yıllardan beri ilgileniyorum.» Bay Able. «Vay bee!» dedi Starr. Gözler kapalı. bu ikincisi kaşını da ikiye bölüyordu.» Fotoğrafı Bay Able'a uzattı.» Siyah beyaz fotoğrafla bile gözlerde doğa dışı bir saydamlık vardı. «Birincisi Sphinx/FE'de işe başladığı zaman çekilen kimlik fotoğrafının büyütülmüşü. Burnu kırılmış sol tarafa yatmıştı Sağ yanağında şiş bir yara izi. Ve sonra hemen ikinci resmi uzattı. «Gözleri garip.

» Resim önünden hızla geçerken Filistinli görebilmek için başını boynunun üstünde ters çevirmeye çabaladı.. Bütün pasaport resimleri gibi bunlar da fazla ışıkta çekilmiş.» «Demek ne renk göz isterse o renk göz kullanıyor. «Orada gördüğünüz.» Bay Able bu resimlere de hızla baktı. İşte bu da ameliyattan bir hafta sonraki hali. Bir de Arnavutluk pasaportu olduğunu sanıyoruz ama elimizde onun kopyası yok. Filistinli elini uzattıysa da resim oradan Starr'a verildi. Hasta. estetik ameliyat olmak üzere bayıltılmış durumdayken. Gözlerinin rengi hangi kılığa girerse girsin tanınmasına yol açacağı için elinde birkaç çift numa rasız göz merceği var. Kosta Rika pasaportundaki.» «İnanılmaz şey. «Herif marşandiz treniyle boks maçı yapmış gibi!» Diamond gene açıkladı. Bay Able sordu. «Bunun aynı adam olduğundan emin misin?» Diamond resmi alıp tekrar göz attı. Ama bir nokta Bay Able'in dikkatini çekti.» Yüz. Fransız pasaportundaki ise ondan bir yıl sonra. Hel'in kurnazlığı deha düzeyindedir.» dedi. yeni geçmiş ameliyatın etkisiyle hâlâ şişti ama. estetik ameliyatından az sonra çekilmiş. «Bunlar pasaport resimlerinin büyütülmüşleri.» «Ne demek istediğini anlıyorum.» «Evet. 212 .Bay Able resme dokunmaya dayanamıyormuş gibi aceleyle Muavine doğru itti.» «Ama gözleri. ordu istihbarat bölümünün yaptığı bir sorgunun sonuçları. «İkinci defadır ki sesinde hayranlık gölgesi seziyorum. kalitesiz resimlerdi.. «Vay canına!» dedi Starr. bu Hel. İlk resimden bile daha genç duruyor.» OPEC temsilcisi gülümsedi. Fotoğraf dayaktan üç yıl sonra çekilmiş. «O sıra kaç yaşındaydı?» «Yirmi dörtle yirmi yedi arasında. «Evet. irisleri renkli. bütün arızalar ortadan kaldırılmış. İlginç. Fransız pasaportunun resmine tekrar baktı. Ortaları renksiz. cildin hafif gerilmesi sonucu zaten pek az olan yaş belirtileri de büsbütün silinmişti.

«Anlayamıyorum.» Bay Able. Çeşitli yerlerde çekilmişti resimler.» diye karşılık verdi. «Bu benim anayış kapasitemin. Oysa CIA'nm kendisini izlemesinden. Sanki anlamamasında şaşılacak bir şey varmış gibi davranıyordu. uzaktan çekildiği belliydi. «Ne bu böyle?» Resimlerin hepsinde. faaliyetlerini kayda geçirmesinden pek rahatsız olmuyormuş gibi davranıyor. «Dolu resim var. dürbünlü tüfekle izlemek gibi bir his olmalı. anlayamadığı bir şey.. «Yanılıyorsun. olanak dışı. Herhalde bir fotoğraf makinesinin merceğiyle izlenmek.. Keçi çobanı. «Görünüşe göre Hel'in resmini çekmek. Sonra hepsini tomarıyla Starr'm önüne doğru itti.» Diamond açıkladı. «Öyle mi? Anlıyorum. sanki kendisini çarmıha geriyorlarmış gibi havalandı. Sokak kahvelerinde. havaalanlarında. kent caddelerinde. Bunlar. elini gümm diye fotoğraf destesinin üzerine şaplattı ve herkes onun bu kabalığına şaşkınlıkla bakarken dönüp sırıttı. Bay Able resimleri elden geçirirken kaşları şaşkınlıkla çatıl-mıştı.» dedi birden. «O halde neden her resmi böyle mahvediyor?» diye sordu.» Muavinin kaşları. Bu onun yakınlık algılama duygusuyla ilgili.» 213 . orta yerde bulunan ve resmi çekilen adamın silueti bulanıktı. deha sahibi. deniz kenarında. Çünkü adam tam deklanşöre basıldığı anda hareket etmişti. «Hepsi de CIA'-nın üstün yeteneğinin tipik örnekleri.Diamond ona soğuk soğuk bakarak. kendi İstemedikçe.» diye itiraf etti. «Bunu hiç anlayamadım. Tam deklanşöre basılacağı anda. ama hayranlık çekmeyen Bay Hel'in son resimleri mi?» Diamond elindeki geri kalan fotoğrafları konferans masasının üzerine iskambil gibi fırlattı. «Kazayla.» dedi. maçlarda. Filistinli o sıra yerinden fırladı. sanki tetik çekiliyormuş gibi hissediyor. hepsinin de telefoto mercekleriyle.. Resimleri önüne çekti dikkatle bakmaya başladı. Üzerine bir konsantrasyon yöneltildiğini fark ediyor. Ama resmi çekilen adamı tanımak hiçbirinde mümkün değildi..

Gerçekten şaşılacak şey. Ayrıntı istemem. önemsiz bir şeymiş gibi konuştu: «Adı geçen Binbaşı Diamond benim ağabeyimdi.» diye bir eklemede bulundu Bay Able. Gold'larla(***) dolu ama gene de buradaki isim benzerliği beni tedirgin ediyor. «Şaşılacak şey. Operasyon öylesine saman altı bir işti ki.» Gerçi Diamond yüzeysel bilgi istemişti ama. Amerikan istihbaratı. Ne de olsa rastlantı dediğiniz şey kaderin bir numaralı silâhıdır. Başyardımcının sesi duyuldu.» Diamond bir yandan resimleri desteleyip hizalamak için yanlarım masaya vururken. Gördüğünüz gibi ona verilen ilk iş.«Ve tabii resim çekilirken eğiliyor. Kişisel duygulara ilişkin kaygıları kesinleşmiş bulunuyordu. masaya ilk yansıyan madde o kadar fazla yüzeyseldi ki. Masaya yansıt. Sovyetlerle Çin'lilerin ya(*) İnci (**) Yakut (***) Altın 214 .» Diamond buz gibi bir sesle sordu. Bu baylara karşımıza çıkanın ne tür bir şey olduğu hakkında fikir vermek istiyorum. aradaki boşluğu kendi doldurmak gereğini duydu ve bir açıklama yaptı. Yalnızca yüzeysel bilgi. buna ait bantlar daha Ana Şirket Şişko için CIA'nm bilgilerini alamadan önce silinmiş gitmişti. «Bu sezdiğim şey hayranlık mı?» Bay Able gülümsedi. «Hel'in böyle vahşicesine sorguya çekilmesi olayında karşımıza çıkan binbaşının adı Diamond'du. Sizin ülkenizde insanların soyadı olarak değerli taşların ve madenlerin adlarına özel bir ilgi gösterdiğini biliyorum. «Efendim! Hel'in terörist avcılı-ğıyla ilgili veriler hazır. Darryl Starr. Pekin'e gelen Sovyet Ticaret Heyeti'nin Başkanını öldürmek. Diamond'a doğru tedirgin bir bakış fırlattı. tuşu kabul edercesine eliyle bir işaret yaptı. Ticaret dünyası Pearl’lerle(*).» «Pekâlâ. Komünistlerin Çin'in kontrolünü ele geçirmesinden pek az sonra. «Hel'in ilk eylemi aslında pek teröristlere karşı sayılmaz. «Bir sorum var» dedi.» «Anlıyorum. Aslında durum şu.» dedi Bay Able. Ruby'lerle(**).

Bunlara dayanarak alda bir plan geldi. Ruslar kendilerinin böyle bir şey yapmadıklarını bildiklerinden. Pekin'e bir ajan gönderip Sovyet Heyetinin Başkanını öldürmeyi ve sanki bunun için gerekli emirleri Moskova vermiş gibi bir görünüm yaratmayı akıl ettiler. Öyle biri gerekliydi ki. Yüzde bir bile kurtulma umudu bulunmayan bir işi kabul edecek kadar da çaresiz durumda olmalıydı. Hem çok zeki.» •215 . cinayeti aynı amaçla Çinliler'in işlediğine inanacaklardı. işin Moskova'da planladığını kanıtlayan. hem çok dil bilen. Fakat planın tek güç yanı. ayrıca başarılması için çok az bir umut olan böyle bir işi kabul edecek. Çinliler bu durumda. gerektiğinde kendini Rus diye yuttu-rabilecek. Birbirlerine sürekli güvensizlik ve düşmanlık duyuyorlar ve Batı dünyası da onların birini diğerine karşı kullanarak ürküntü verici bir ittifakı önlemeyi başarıyor. Bu planın çok başarılı olduğu.. Çin'den geçerken kuşku çekmeyecek kadar Çince bilecek. bizim ajanın bıraktığı belgeleri ortaya çıkarınca.. Bu temel anlaşmazlıkları kullanarak ülkelerin fazla yakınlaşmasına engel olabilirlerdi. ideoloji sorunları. ırksal güvensizlik gibi. eğitilmiş bir katil gerekliydi. Çinliler. endüstri gelişimindeki eşitsizlik. bunu yapabilecek ajanın bulunabil-mesiydi. yani kontrolü altında tuttuğu kişiler arasında yalnızca bir tek adamın bu niteliklere sahip olduğunu gördü.kmlaşmasından oldukça kaygılanıyordu. Rusların görüşmeleri kösteklemek için kendi adamlarından birini feda ettiklerini düşüneceklerdi. Gerçi bu iki ulus arasında pek çok anlaşmazlık da yok değildi. Sınır sorunları. CIA hemen geniş kapsamlı bir tarama yaptı ve sözünü geçirebileceği. Çinliler de bunu yapmamış oldukları için.. iki ülke arasındaki ilişkilerin hâlâ düzelememiş olmasından da belli.. bütün olayın bir Rus planı olduğuna iyice inanacaklardı. Ruslar onları kendilerini kurtarmak için sahte belge hazırlamakla suçlayacaklardı. İş bittikten sonra kurtulma umudunun hemen hemen sıfır olduğunu da bilerek.

Bask gramerinin girift bir sorunu üzerinde çalışıyordu ki ensesindeki saçların kökünde bir karıncalanma hissetti. «Bay Hel? Tanıştığımıza çok memnun oldum. kitabını kapadı ve ayağa kalktı. Apayrı iki insan. İnsanları ilk adıyla çağırmaya. «Lütfen benimle gelin. Adamın üstüne oturmuş elbisesi ve dar kravatı ile. Hel sandalyenin ucuna oturdu. Kendi yaptığı masa/yatak karmasının başına diz çökmüş. diziyle dürtmeye eğilimli Amerikalı satıcı tipini temsil ediyordu. Nicho-lai'nin daha önce hiç görmediği bir gardiyan içeriye girip ona gülümsedi. herkesten uzaktı. derken kapı açıldı. Yaklaşan insanın titreşimleri kendisine yabancıydı. CIA ajanı. Hel ise anlamlarını özellikle gizli anlamların insanıydı.» Ziyaret odasına girdiklerinde masanın başında oturan nazik adam Nicholai'nin elini sıkmak üzere ayağa kalkmıştı. Kapıda bir ses oldu. Üç yıldan beri madenî yatağından başka bir yere oturmadığı için arkasına yaslanıp rahatlama alışkanh216 . İçine kapanık.» Hel kaşlarını çattı.oo JAPONYA Sonbaharın başlarıydı. Başını kaldırıp. Alnında üçgen biçiminde bir yara izi olan. Gardiyanın önü sıra hücreden çıktı. Hel'in Sugamo cezaevinde geçireceği dördüncü sonbahar olacaktı bu. Hel'in bol cezaevi üniforması arasındaki fark ne kadar büyükse. Ajan başıyla gardiyana bir işaret yaptı ve onun çıkmasını sağladı. Düzenin böyle beklenmedik şekilde bozulmasında bir umut olabileceği gibi bir tehlike de olabilirdi. Sizli bizli konuşma! Bir gardiyandan bir tutukluya saygı? Notlarını dikkatle toplayıp sıraya koydu. Hel ise ince ve tel kadar dayanıklıydı. kelimelerin ve mantığın adamıydı. algıladığı bu şeyin ne olduğunu düşündü. Herkesle kolayca yakınlık kurabilmesiyle ünlü olan ajan. sağlam ve atletik yapılıydı. ikisinin fiziksel görünümü ve ruhsal yapısı arasındaki fark da öylesine büyüktü. Kendi kendini sakin ve dikkatli olmak üzere uyarıyordu.

» diyordu. evcil bir ayıymış gibi boşalttı. sizin durumunuzu inceledim. Bay Hel.ğını kaybetmişti. Bunca zamandır kendisine sosyal bir söz söylenmediği için de ajanın konuşmalarını. Ne denirdi?» Hel elindeki fincanı masanın üstüne bıraktı. Sanki zerafetten nasibi olmamak erkekliğin ka-nıtıymış gibi.» Gardiyan elindeki tepside ağır bir çaydanlık ve iki kulpsuz Japon fincamyla girdi. 217 . fazla yemiyorsunuz. Bakın. İnsan vücudu bizim ona verdiğimizden çok daha az yiyecekle rahat edebiliyor. Ana konuya I ıcmen girmekte yarar var. Tabiî sizin bir avantajınız var.» Kendi esprisine güldü. «Galiba haklısınız. Nicholai hiç konuşmadan ona bakıyordu. Her tarafımıza yiyecekler tıkıyoruz sanki. «Benden ne istiyorsunuz?» diye sordu. karşısındaki adamın açık ifadeli yüzünde duralamasına izin verdi.» Hel gözlerinin. «Çok formda görünüyorsunuz. «Bu Japonların da hakkını teslim etmek gerek doğrusu. işte çayımız da geldi. Hel'in ses tonunda bir soğukluk sezer gibi oldu ve hemen eğitiminin gösterdiği ikinci yola döndü. İlk yudumu aldı. «Demek kişisel fikriniz böyle!» dedi. Sizce de öyle değil mi? Ah. Ajan halkla ilişkilerde çok yararını gördüğü o içten gülümseme-siyle. sonradan kendini alıştırıp sanki etkilenmiyormuş gibi bakabilmeye başlamıştı. Bay Hel. «Biraz çay getirmelerini söyledim. başını iki yana sallayarak güldü. Çayı bardaklara sarsak hareketlerle. İyi çay yapıyorlar. Teke tek ikna ve küçük grup yönetimine özellikle eğitilmiş olan ajan. en azından yersiz buldu. «Şerefe. Yani kişisel dü-ijüncem öyle. «Galiba çay içerken şerefe denmezdi. Amerikalı'nm kendi yara dolu yüzünü görünce sarsılması onu eğlendirmişti. Adam önce elinde olmadan gözlerini kaçırmış.» dedi ajan. Hel uzatılan fincanı aldı ama içmedi. Fiziksel hareketsizlik belirtileri göstereceğinizi sanmıştım. tedirgin edici değilse bile. Bana sorarsanız size biraz haksızlık olmuş. Uzanıp bu surata bir yumruk atma güdüsünü frenleyerek bakışlarını yere indirdi. Bir çoğumuz çok fazla yiyoruz bence.

. Japonya'da başıboş dolaşmak. hayır. «Pekâlâ.» «Her neyse.» «Anlıyorum. Bakın. benim demek istediğim. Ben size özgürlüğünüzü vermeye yetkiliyim. Yapılacak bir işimiz var..... Sizin bana önerdiğiniz serbestlik.» «Bana neye mal olacak?» «Önemi var mı?» Hel bir an düşündü. ilgili bir tavırla öne doğru eğildi.Ajan artık yüzündeki gülümsemeyi katlayıp bir kenara kaldırdı. Karşılığını özgürlüğünüzle ödeyeceğiz. iyi kullanıldığında çok etkili bir silâhtır. Özgürlük. «Sanırım sizi buradan çıkarabilirim. Bay Hel.» «Şimdi anlıyorum.» 218 . Siz herhalde serbestlikle ödeyeceksiniz. Ama paradan veya vatandaşlıktan söz eden olmadı. para ve vatandaşlık konularının görüşülmemiş olduğu. Sözü daha fazla dolaştırmanın anlamı yoktu. Doğru mu?» Ajanın rahatsızlığı Hel'in hoşuna gidiyordu. «Şeyy. Ne isterseniz yapabilir.. Demek istediğim.. «O halde önerinizin ayrıntılarını saptadıktan sonra gelseniz daha iyi olur.» dedi. Bana bir vatandaşlık ve oldukça yüklü bir para öneriyorsunuz yani.» «Özgürlüğüm zaten var. Ama unutmayın ki silâhlar çok kullanılırlarsa yalama olurlar.» «Ne tür serbestlik öneriyorsunuz?» «Ne?» «Ne yapmakta serbest olacağım?» «Bu sözünüzü anlamadım. hiçbir ülkenin vatandaşı olmadan yaşamak ve para gerektirmeyen her yere gidebilmek ve her şeyi yapabilmek. İçten. İkna kurslarında kendisine ezberletilen bir ilke vardı: Doğruyu yabana atmayın. her an tutuklanma tehlikesiyle yüzyüze kalmak.» dedi Hel.» «Sizi doğru anladığımdan emin olmak istiyorum.» «Şeyy. Serbestlik işte. nereye isterseniz gidebilirsiniz. Siz bunu yapabilecek yetenektesiniz.. «Var. Doğruyu söyleyecekti.

biliyorsunuz. hücremin kapısına iki kere vursun. bilirsiniz.. Nikaragua'nın ya da. Fırsat insanın kapısını iki kere çalmaz. Paranın boşu boşuna ziyan olmasını içleri götürmediği için.» Dai İchi Binasının bodrumundaki CIA merkezinde Hel'in istekleri görüşüldü. Kosta Rika'nm vatandaşlığı verilebilirdi. Ziyan olacağı kesindi.» «Olur. Siz mi buldunuz?» «Yarın görüşürüz. Para verilmesi konusuna ise pek hevesli değildiler. Ama Hel'e de Panama'nın. Kim olduğunuz beni ilgilendirmiyor. Lütfen gardiyana söyleyin. Özür dilerim. Amerikan vatandaşlığı değil tabii.» Geçirdiği bütün ikna eğitimi yönetmeyi amaçladığı halde. Daha çok. Çok da tehlikeli.» «Derin bir gözlem.. vatanı için savaşırken bir düşmanı öldüren askerin yaptığı işe benziyor. ajanın içinde kendisinin yönetildiği duygusu belirmişti. bu şansı kaçırmayın. Vatandaşlık konusu kolaydı. Çünkü Hel'in bu işten sağ salim dönme olasılığı matematiksel hesaplara göre pek 219 .» «Olsun.» «Zahmet etmeyin. Ama öğüdümü dinlerseniz.» «Öyle olsun bakalım. «Pekâlâ Bay Hel. O kelimeyi kullanmak istemezdim. Öyle olmasa buraya gelmezdiniz. sizin için neler yapabileceğime bakarım.» «Ben de öyle dedim işte: Cinayet. Esnek bütçelerinde tasarrufa gerek olduğu için değil. Çok güç bir iş olduğunu biliyorum. Bu işte ben sizden yanayım. İyi günler. size kendimi tanıtmayı unuttum. Üstlerimle konuşur.» «Yo. CIA kontrolündeki yerlerden herhangi birinin. Doğal bir savunma olarak iyi adam rolüne döndü.» «Olabilir. ancak batıya kaçan Sovyet dans sanatçılarına ayrılmıştı. Hey.«Sizden istediğimiz işin ne olduğunu sormayacak mısınız?» «Hayır. Bu yüksek onur. yapılamayacak bir şey değildi. Bay Hel. O ülkeye biraz bahşiş vermeyi gerektirecekti tabii ama. Herhalde cinayetle de ilgili. Bay Hel. ben pek cinayet demezdim. Onu 'fırsat'la karıştırmak istemem.

«Böyle bir şeyi onaylatamayız. İspanyollar. «Böyle birini haklamak tabanca kurşunuyla tırnak kesmekten bile güç. Yo. Darryl Starr bir ara. garip garip silâhlar sayıyor Şişko. Çin'e sokulduktan dört ay kadar sonra. İşi kabul etmesi.. kapı anahtarı.. «Doğru.. «Merkezi arayıp onay alayım. «Bu onun Çıplak Elle Öldürme eğitiminin sonucu.» dedi ajan.» Nicholai Hel'in bin dokuz yüz ellilerin başından yetmişlerin ortalarına kadar ki iş hayatının özeti olarak masaya peşpeşe terörist öldürme eylemlerinin yüzeysel ayrıntıları yansımaya başladı.» dedi Bay Able. Geçmişe mazi derler. Görünüşe göre. Temiz yüzlü genç Amerikalı içini çekti. Benim ülkemde insan hayatı birkaç dolarla ölçülür. Hel'in yeni bir isteği daha olduğunu öğrendi. Ara sıra masa başmdakilerden biri ya da öteki bir olayın bir süre dondurulmasını istiyor. «Ama bir dakika..nızla bile boğar yahu!» «Evet. Mantıklı olun. Çin-Hindi'nin Fransız bölümünde görüldüğüne dair haberler duyduk. Cuntacı Yunanlılar.» diye onayladı. Amerikan parasına çevrilince iki dolar otuz beş sent yeter de artar bile. başını salladı ve «Peki. İrlanda'da hem kuzey hem güney hesabına adam öldürmüş. İkinci madde neydi?. elektrik ampulü. «Senin yurttaşlarından biri için de o para iyidir zaten. onu hükümetlere bağlı istihbarat örgütleri angaje ediyordu. çavuşun ve Binbaşı Diamond'un. Onları size öyle tabak içinde sunuyormuş gibi teslim etmez.» Bay Able bu benzetmenin yaratabileceği sahneyi gözümün önüne getirence yüzü soldu.. «Ayrıntıları bilmiyoruz ama. CIA kendi adamlarını korur. Silâh olarak kullandığı şeylere de dikkat ettiniz mi? Normal tüfek ve sinir gazları bir yana. Cep tarağı. Ama sonunda gene de karar verdiler. ancak CIA onu sorguya çeken üç kişinin şimdiki adreslerini verirse mümkün olacaktı. üzerinde konuşuyorlardı.» dedi Diamond. Pekâlâ. Araplar. Filistinli keçi çobanı başını sallayıp tısladı. sonra bir süre gözümüzden kay220 boldu ve derken ortaya parayla iş gören bir terörist avcısı olarak çıktı.. Başka çareleri yoktu.» Diamond ona yorgun yorgun baktı. «Bu eylemleri hızlı tempoda sırala. Genellikle hükümetler hesabına çalışıyor. bir de Arjantinliler. «Bu herif her iki taraf hesabına da çalışabiliyor... Bay Hel. Amerika'da hem VVeather-men'i hem üç K'ları haklamış. Kabul mü?» Hel yerinden kalktı ve gardiyana kendisini hücresine götürmesini söyledi.. Tamam mı?» WASHİNGTON «.. ve herhalde Bay Hel bu işte başarılı oldu. Durumu kötüydü.» Diamond. Hükümetlerin teröristleri öldürtmek için 221 . katlanmış bir kâğıt.» dedi. Adamın böyle hatırdan çıkmayacak bir suratla Pekin'e kadar varabilmesi düşünülecek şey değildi. Doktorun. «Yoksa burada onu konuşuyor olmazdık.zayıftı. Ama ertesi sabah ziyaret odasında buluştuklarında Amerikalı ajan. Tahminlere göre normal döşenmiş bir salonda Nicholai Hel için aşağı yukarı iki yüzü aşkın öldürücü silâh bulunuyormuş. Birkaç ay Saygon'daki hastanede yattı. limonata sazı. Terörist gruplara ve kişilere karşı girişilen öldürme eylemleriyle ilişkisine ait elimizde sonu gelmez bir liste var. Bilgisayar onlara bu işi yapabilecek bir tek kişi göstermişti. Durun bakayım.. Dikkat etmezseniz bu herif sizi kendi . «Ulu Tanrım!» diye homurdandı.. kalanlar var.» Starr başını sallayıp gürültülü bir soluk aldı. ona iş vermeyen hiç kimse kalmamış. Kosta Rika vatandaşlığı ve yüzbin verelim. «Hizmetlerine bu kadar yüksek para almasını aklım almıyor. ikinci bir masraf kapısı da Hel'in estetik ameliyat olmak için Amerika'ya götürülmesinden doğacaktı.» Başyardımcıya seslendi.

«Tabii bu ortalama biraz düşük gözüküyor. evinde. Kendilerine Simbiyotik Maoist Falanj diyen bir grup kent serserisinden kurulu bir çeteydi. «Zeki adam. değil mi?» diye sordu. «Buna şaştım. Başyardımcı bu basit soruyu Şişko'ya iletti. «Güç işti o. Ama Hel'in şansı yaver gitmediği için polisler kararlaştırılan saattan yarım saat önce bastırdı.» Başyadımcı devam etti. gaz bombalarıyla yangın bombaları da kullanılıyordu. çevresi yanarken orada beklemek zorunda kaldı.» Diamond Başyardımcıya döndü. hükümete karşı olacak propagandayı ve duruşma rezaletini de önlemek oldukça iyi bir pazarlık. Ona dikkatinizi çekerim. «Ve garip olan taraf da. Hel bu arada evin tabanını söküp yer altında bir deliğe saklanmak. «Pek öyle değil. üstelik rahat bir nayat sürme isteği de buna eklenince. Yani içerdeki adamlar ölmüş olacak.» dedi. Teröristlerin kaçırdığı bir insanı aramak bile milyonlarca dolara maloluyor. Llewellyn. «Bunu hatırlayacaksınız.» Bay Able kıkır kıkır güldü.» Masanın çevresinde oturanlar Hel'in bir Alman kent gerilla örgütüne nasıl sızdığını. Plana göre Polise ve FBI'ye haber verilecek. paranın erozyona uğramasına yeter. onlar olay yerine iş bittikten sonra geleceklerdi.» Diamond.» «O hangisi efendim?» «Los Angeles. O olayı göstersene. sokakta. hükümete kaça patlardı bir düşünsenize. FBI ajanı ve CIA danışmanı tarafından kuşatıldı ve bir saat boyunca eve kurşun yağdırıldıydı.» Bay Able'in yüzünde incecik bir gülümseme belirdi. Dolara çevrilmiş değer olarak böyle. Diamond devam etti. «Çeyrek milyon doların biraz üstünde. Buna karşılık onlar da Hel'i ve dağlardaki şatosunu koruyorlar. «1967'den bu yana bazı Yahudi militan grupların işlerini parasız üstlenmiş. «Hel'in bir cinayet için aldığı ortalama buydu. «Önceden bir özel kişi onu gerillaları bulmak ve ortadan kaldırmak üzere angaje etmişti. Starr.» «Yaaa!» dedi Bay Able. Amerika oldu. Anlaşıldığına göre o da görevlilerin kılığındaymış. Mayıs 1974. «Başka örnekler de var. «Görünüşe göre bazen parasız işler de kabul ediyormuş. terörün en ucuz savaş türü olmasından.» «Hel'in bununla ilgisi ne?» deyiverdi Starr. efendim. polisler de hem alkışı toplayacak. yani Bask Ulusal Örgütü için de bazı parasız işler yapmış. İşgal kuvvetlerinin elinde çektiklerinden sonra. Onu da göster. eve giren görevlilerin arasına karışmayı da başardı. «İnsan doları eline alır almaz bankaya koşup gerçek bir parayla değiştirse bile. bir avuç insanın çok kalabalık gruplara karşı koyma savaşma duyduğu sapık hayranlığa dayanıyor.» diye kabullendi. ve bunun sonucunda nasıl örgüte adını veren adamın tutuklanmasına ve bir kadının ölmesine yol açtığını incelediler. en yüksek parayı verenin hesabına çalışacağını sanırdım. Bunun nedeni. Llewellyn. Bazı terörist grupların eylemlerine karşı duyduğu tiksinti sonucu. Sonunda söyleyecek bir kelime bulmuş olmaktan memnundu. Hel'in yaptıklarının öcünü almak üzere o dağlara giden üç ayrı kişiden hiçbiri bir daha geri 222 dönmedi. Son dakikanın kargaşalığı içinde. Onlar evi kuşatıp ateş açtığında Hel de içerdeydi. Bu ülkenin her vatandaşını.» Muavin. Bu koruma da çok etkili bir koruma. Yalnız kurşun değil.» dedi. Galiba 1963'den bu yana Amerikan doları kabul etmiyormuş. hem sorumluluğu üstleneceklerdi. «Gene de bir tek iş için en yüksek fiyatı ödeyen. «Dalga da geçmiyorum. Evde iki makineli tüfek ve bir yığın tabancayla çifte bulunduğu halde. Bay Able ürküntü dolu bir sesle. Normal fiyatlara bakılsa daha iyi fikir edinilir.» dedi.» diye düzeltti. aradan geçen birkaç saniye. Komple üniformayla. faturayı ödeyenin özel bir kişi olması. Allahtan kimsenin aklına soru sormak gelmedi. «O olaya da mı karışmış?» diye sordu.» 223 Bay Able. Böyle tehlikeli tipleri birkaç yüz bin dolar karşılığında ortadan kaldırtmak beri yandan. Hel ayrıca arada bir kendiliğinden birtakım görevler de yükleniyor. «Öyle yayınladık. İçlerinden beş kişi bir eve kıstırılıp üç yüz elli polis. «O neden» diye sordu. Bir süre önce böyle bir şeyi Batı Alman Hükümeti hesabına yaptı.Hel'e bu kadar para vermelerinin nedeni. ETA-6 için. arabasında yapılacak saldırılardan korumak.» Diamond. bir saatlik mücadelenin sonunda nasıl olup da 350 polisten bir tekinin bile .» Yazılar ekrana geldiğinde Diamond anlatmaya başladı. «Ama hatırladığıma göre o olayda evden dışarıya ateş edildiği de yazılmıştı.

Hel'in bundan sonraki eylemlerini de şöyle bir geç. «İki yıl önce iş bırakıp emekli oldu.» Herkes sessizce ona baktı. parayı veren bilinmiyor .» «Elbette.burnunun kanamadığı kimsenin dikkatini çekmedi.» dedi. parayı veren IRA . San.. Tutuklananlar da duruşmada konuşabilirdi. vb. «Yani polisle FBI kendi kendilerine mi ateş edip durdular?» Diamond omuz silkti.» Diamond. «Kaldığımız yerden al. kurşunların bazıları da bir camdan girip öteki duvardan çıkacaktır. işi Hel'e yaptırmak için neden masrafa giriyor? Polis bu kadar istekli ve hevesli olduğu halde?» «Polis adamları tutuklayabilirdi. parayı veren İngiliz Hükümeti . parayı veren Alman Hükümeti ..» dedi Diamond. Bay Able güldü..Kahire. Başyardımcıya döndü. 224 . Bir evi üç yüz elli serdengeçtiyle kuşatıp bir saat boyunca ateşe tutarsan. anlıyorum. «Peki bu özel kişi.» «Ama hatırladığıma göre duvarlarda içerden atılmış kurşunların açtığı delikler vardı. Derken raporun sonu geldi. Sebastian. «CIA'nm bu olayda yalnızca danışman olarak bulunduğunu sizlere hatırlatmak isterim. «Yasalar yurtiçinde silâhlı işlere karışmamızı yasaklıyor bir kere.Belfast.. parayı veren ETA-6 Berlin.vb. Resimleri yayınlanmıştı. Sonunda Bay Able sessizliği bozdu.Belfast. parayı veren UDA . Seyirciler de az değildi. «Yılda yirmi bin dolar maaşla kimi çalıştıracaktık? Dahîleri mi?» Muavin artık kendi örgütünü savunma zamanının geldiğine karar verdi.» «Haa.Belfast. Dönüp Diamond'a bir soru sordu.» Eylemler masanın üstünde büyük bir hızla birbirini izlemeye başladı.

Ve Asa Stern de bir dosttu. en olgun ve güzel yaşlarında emekliye ayrılıyorlar ve bankada da epey bir servet biriktirmiş oluyorlar. fiyat o oranda yüksek oluyor. başarısızlığa uğrarsa karşılaşacağı tehlikenin büyüklüğü oluyor. kardeşinin Komünist Çin'den kurtarılmasını istiyordu. Böyle hesaplıyor işte. Tüm Uzakdoğu'dan kız çocukları bebek yaşında satın alıyor. Ya karşısındaki örgütün yeteneksizliğinden ya da başka bir sebepten. Ama çalışırlarsa yıllık kazancın yüzde ellisini kendileri aldığı için gitmiyorlar. Geri kalanlarını. Fiyat iki temel ölçüye göre saptanıyor. ona karşılık para almadı. Hong Kong'da bir adam.. «Ne yazık ki Hel'in dostlarına karşı görev bildiği şeylere aşırı duyarlığı var. Bir de tersine durumu düşünelim. Bu para da yüz veya iki yüz bin dolar tutabiliyor. Üstlendiği görevlere 'iş' diyor ve fiyatını filmlerde rol kabul eden aktörler gibi hesaplıyor. CIA'ya ve IRA'ya karşı giriştiği eylemlerin fiyatları bu yüzden hep düşük. Kızlar bu yüzden şöyle bir on yıl falan çalışıp. Fiyatın da ona göre düşük olacağını sanırsınız tabii. Niye 'iş' oluyor?» «Hel'in hizmetlerine aldığı parayı ölçme sistemiyle ilgili. Örneğin işin yapılması. Hel'in emekli olmadan önceki son işi. Bu kızlardan ancak ellide biri adamın kaliteli ticaretine yarayacak kadar güzel ve yetenekli çıkıyor sonunda. normal dallarda eğitip on sekiz yaşında serbest bırakıyor. Onu angaje eden adam bir tür akademi açmış. Bu adamın olağanüstü yetenekte bir öğrencisi Şibıt ni 225/15 . Zaten kızların hepsi aslında istedikleri zaman ayrılmakta özgürler. O zaman fiyat ona göre düşüyor..» «Söylesene bana. cezası ölümdü. ya da bir örgüte sokulmanın zorluğundan etkileniyorsa. Ne diye bu kadar kaygılandıklarını sorar hali vardı. dünyanın en pahalı modern aşk perilerini yetiştiriyor. Bu yüzden fiyatını yükseltti. Ama eğer bir yakalanırsa. mademki emekli olmuş. Örnek olarak. o yere sızmanın güçlüğünden. Hel gibi biri için bu güç bir iş sayılmazdı. bu raporlarda birkaç kez 'iş' kelimesi geçti.» «Peki o iş için kaç para aldı?» «Garip ama.» Bay Able iki avucunu yukarı doğru açmıştı. onları sosyal açıdan eğitiyor.«Eh. Ama işi yapmazsa kurtulma şansı büyük olabilir. Birincisi iş güçlüğü ve ikincisi de.

Bilgiler ucuza gelmiyor. «Senin ölçülerine göre yüz yirmi beş bine gelir. İşin komik yanı. Ve aradan geçen süre içinde ilk haline uygun biçimde restore etmek için iki milyon dolardan fazla para harcadı. yer kaplamacılarını falan getirtiyor. «Yani bu senin Hel'in çok şatafatlı bir hayat sürüyor. Dünyanın en ünlü taş ustalarını. Oraya yaklaşan yabancıları kendisine haber verebilsinler diye. Ama pahalı bir hobi. Bu onun hobisi. Bunu yapmak için izini bir türlü bulamadığımız bir bilgi tüccarından parayla bilgi satın alıyor. modern hiçbir kolaylığı yok. Güve'nin işi hükümetler ve siyasal kişiler hakkında yıkıcı bilgiler toplamak. Sonra bir de şatosunun durumu var. Eğitmenler de rahibe kılığında geziyorlar. Kızlar lacivert üniforma giyiyorlar. Starr hafif bir ıslık öttürdü. Adamın kardeşini Çin'den kurtarma hizmetinin karşılığı olarak Hel bu kadını iki yıllığına kendi yanma aldı. Hel bu bilgileri satın alıp.» 226 .» dedi. On beş yıl önce satın aldı orayı. Adı Hana. «Yani Hel'in bu hatunu yılda çeyrek milyon alıyor. öyle mi? Acaba bir tek seferi kaça patlıyordur?» Diamond ona. Alp'lerde ve kendi dağlarında giriştiği mağara keşifleri. Bir kere üstlendiği işler için harcadığı kurgu masrafı pek yüksek. bu akademi Hong Kong'da bir Hıristiyan öksüzler yurdu olarak tanınıyor. «Bu Nicholai Hel'in dünya kadar parası olmalı öyleyse.vardı. Şimdi kadın Pirene'lerdeki şatoda onunla birlikte kalıyor. Sonra Hel'in bir masraf kapısı da Belçika'da. zenci ve beyaz melezi. Okulun adı İhtiras Yetimhanesi». gideceği ülkenin hükümetine şantaj yapıyor. Şatonun eşyası da ayrıca iki milyon kadar eder. tahta oymacılarını. Japon. Özellikle iş göreceği ülkenin hükümetini nötralize etmesi gerektiğinde. Şato artık tümüyle restore edilmiş durumda olmakla birlikte elektriği yok. Filistinli başını salladı.» diye söylendi. «Şatafatlı ama ilkel. Adamın takma adı 'Güve'. Bir tek yeraltı telefon kablosu hariç. Bu da büyük paralara patlıyor. Fiyatı yılda çeyrek milyon dolar falan tutuyor. Otuz yaşlarında bir kadın. «Sandığın kadar çok değil. İşini önlerlerse bilgileri yayınlayacağını söylüyor. kaloriferi yok...» dedi.» Bay Able.

Pirene'lerde o şatosu var. Şatoya ve mağaracılığa da hâlâ para harcıyor.. ömrünün sonuna kadar bir şibumi hayatı sürebilecek.» diye lâfa karıştı. demek yeni 'iş'ler yapmasa bile bu senin. Diamond. yani. Olup bitenleri pek iyi izleyemeyen FKÖ çobanı yerinden kalkmış pencereye doğru yürümüştü..» Starr. VVyoming' de birkaç yüz hektarlık arazi satın almış. Yazık ki bu adam düşman kanadında. «Bu seni rahatsız mı etti?» «Beni her aptallık rahatsız eder... Bay Able. Aklında Japonya'nın hayali hep eskiden olduğu gibi yumuşak ve soylu olarak kalacak. dünyanın büyük kentlerinde yarım düzine kadar dairesi var. Diamond'un canını sıktığım bildiği için kendi kendine hafif hafif gülümsüyordu... Dağların tepesinde ve tek başına.Bay Able kendi kendine başını salladı. Aşağıya bakıyor. Bir daha da dönmemiş. Galiba hoşlanacaktım bu senin Bay Hel'inden.» «Anladığıma göre cezaevinden çıktıktan sonra Japon geleneklerinin ne kadar bozulduğunu. Ama şaştığım şey. Hatta belki paraya ihtiyacı bile var. «O kadar emin değilim. Tepesindeki ışığı 227 .» «Şey hayatı. ama İsviçre'deki hesabında yarım milyondan bile az parası var.» «Şu içine kapalı. bizim Bay Hel.» «Sen susar mısın Starr!» dedi. şatodaki hayatı onun standartlarına göre mütevazi bir hayat olarak kalmak zorunda. neden Japonya'ya dönüp alıştığı biçimde yaşamadığı. Ama şimdi kendi sorunumuza dönelim. Bu da bize ona karşı bir kuvvet sağlıyor. «Ne demek istediğini anlamıyorum... Yok. Ne kadar ilginç. «Demek on sekizinci yüzyıla göre yetiştirilmiş olan bu adam kendine bir on sekizinci yüzyıl dünyası kurmuş. evet. Hel sandığınız kadar zengin değil. ülkeyi Amerikalıların ne kadar mahvettiğini görmüş ve orayı terk etmiş.» «Çok akıllıca bir hareket. neydi o kelime?» dedi.» «Neden benim Bay Hel'im oluyor?» Bay Able gülümsedi. Daireleri ve VVyoming'deki araziyi satsa bile. «Bir seferi yüz bine gelen bir hatunla. gösterişsiz güzellikler için kullanılan Japonca kelime neydi?» «Şîbumi!» «Ha.

.» «Bayan Svviven. tanrı aşkına. «Yerin dibine tıkılı kalma duygusundan kurtulmak için. Ama Starr'm renkli konuşması çobanın dikkatini çekmişti.» der gibi. Diamond.» «Evet ama. Çoban bir çığlık atıp kendini yüzükoyun yere attı. Bay Able ise tırnak diplerindeki etleri muayene etmekteydi... «Asansörle aşağıya indin. patlamayı bekleyerek ellerini kafasının üstüne siper yaptı.» dedi. Muavin yüzünü bir kâğıtla kapatmıştı. Cebinden İngilizce/Arapça lügatim çıkardı.. 228 .. «Bu mekanizmayı.. Şişko ile teknolojik ilişki halinde bulunan Başyardımcı. onarılması için de not alın. «Bir şey yok.» diyordu.» «Evet ama.» «Kendini gerçekten on altıncı kattan aşağıya bakıyor mu sandın?» «Hayır ama..» dedi. Film koptu. kafasını sallayarak çevresindeki bu ahmaklara şaşırıp duruyordu. Diamond gözlerini yummuş. o kadar.» Diamond bundan sonra Bay Able'a döndü. içinde bir kelime aramaya hazırlandığı sırada. amma iyi ha! Bu şaka da kabak benim başıma patladı. birden Washington anıtı ve otomobillerle dolu koca cadde gözden kayboldu. Starr yerinden fırlayıp tabancasını çekmişti.. unuttun mu? Bodrum katında olduğunu bilmen gerekirdi.» «Kendini kandırabiliyor muydun peki?» Starr tabancasını tekrar kılıfına sokup ekran pencereye öfkeyle baktı. pencere gözleri kör edecek beyazlıkta bir ışıkla doldu. Sanki «Bu seferlik şansın varmış. daha iyi çalışma koşullan yaratabilmek için koydurmuştum. Bayan Svviven arkasındaki sandalyeye oturuvermiş. Odada bulunan herkes karakterine uygun tepki göstermişti. «Kalk yerden. projeksiyonu kapatın.döndürerek ilerleyen cankurtaran arabasını izliyordu. Çoban yerinden kalkarken aptal aptal sırıtıyordu. olup bitenin hiç farkında değildi. Aynı cankurtaran her akşam aynı saatte aynı noktadan geçerdi. «Hay Allah.» diye kekeledi çoban.

«Doğru.» Diamond omuzlarını kaldırdı. Önce OSS'de sonra CIA'da çalışırken bile bir yandan.» «Bir dakika. «Şimdi başa çıkmamız gerekecek adam hakkında bir miktar bilginiz oldu.. Bu iş için de sizin ikinizin buradan çıkmanız iyi olacak. «Binbası Diamond benim ağabeyimdi. Artık biraz strateji konuşmak istiyorum. Gerçekten de bir bakıma adam orada yok sayılırdı. Bay Diamond. Benim görevim de bu tipleri ilgiyle. değil mi?» 229 ...» Starr kovalandığına aldırmıyormuş havasında.. Kapı onların arkasından kapanınca Diamond konferans masası başında kalan iki kişiye döndü.» «Lütfen ailevî ayrıntılara girme..Makine odasında Bayan Swiven bir düğmeyi çevirdi. ekrandaki ışık küçük bir dikdörtgen haline büzülüp yok oldu ve oda kendi asıl boyuna inip küçüldü.» Eliyle Starr'ı ve FKÖ çobanını gösteriyordu..» «Tekrar sözünü kestiğim için özür dilerim ama lâfı dolaştırman beni ilgilendirmiyor. Onlara jimnastik ve güneş odasına geçmelerini işaret etti. Peşinde Arap onu izlerken hâlâ bu şakada kabağın kendi başına patladığını tekrarlamaktaydı. Başyardımcı odada değilmiş gibi konuştu. «Şimdi bana göre ne yapmamız gerektiğini anlatayım. güneş odasına doğru yürüdü.» dedi. Nicholai Hel'i sorguya çeken subayın ağabeyin olduğunu kendin söylemiştin. Sizin Nicholai Hel ile ilişkiniz nedir?» «Nasıl Yani?» «Hadi hadi! Belli ki bu adama özel bir ilgi gösteriyorsunuz. Önce.» Diamond bir an OPEC temsilcisine baktı. Onunla yakındınız desem yanlış olmaz. «Pekâlâ.» dedi Diamond.» dedi Able «Beni ilgilendiren bir konu var. «Ne de olsa adam eflâtun kart taşıyor. Bir yandan üniversiteye giderken bir yandan çalışmak zorunda kaldı.» «Onunla yakın mıydınız?» «Annemle babam ölünce bana ağabeyim baktı. «Ben sizi çağırana kadar orada bekleyin. Bilgisayarın vermediği bir sürü ayrıntıyı da ezbere biliyorsunuz.

Muavin'e doğru baktı.' sorgu esnasında ilâç kullanılmasını yöneten 'doktor' Nevv York'ta kürtaj yaptığı muayenehanesinde ölü bulundu. işaret parmaklarını dudaklarına vurdu. Herhalde ağabeyinin hayatını ücret diye ödeyen bir kuruluşu kontrolün altında bulundurmak senin için özel bir tatmin oluyordur.. Herhalde bu adresleri yılbaşı tebriki göndermek için istemiş olamaz. Sonra parmaklarının gerisinden konuştu.. «Sevgili dostum. kaza eseri düştüğü ve elinde taşıdığı test tübünün kırılarak boğazına battığı yazılıydı. kendisi bir görevle Bavyera'daydı.» Diamond avuçlarını birbirine dayayıp başparmaklarını kanca gibi çenesinin altına taktı.Diamond'un sesi gergin çıktı.» Diamond. Ski batonu göğsüne saplanmış durumda bulundu. «Bir garip kaza daha herhalde. Bir kayak kazası oldu. Anlayabildikleri kadarıyla atlama sırasında hata yapmış. «Hımmmm.» diye atıldı Bay Able. «Aslında ben bu kuruluşa gireli henüz. Pekin işine giderken ücretin bir kısmı olarak kendisini sorguya çeken üç kişinin adreslerini istedi dedin.» «Peki. Sesi mekanik ve tonsuzdu. Görünüşe göre direksiyon başında uyuyakalmış ve arabasını uçuruma yuvarlamıştı.. değil mi?» Diamond'un çene kasları titredi. o sıra artık Yarbay Diamond olmuştu ya. «Hel'in Çin-Hindi'nde ortaya çıkmasından aşağı yukarı bir yıl kadar sonra. konuyla ilgili her şeyi bilmem gerek demektir.» Bir sessizlikten sonra Bay Able. «Çok yakındık. İki ay sonra sorgunun fiziksel yönlerini uygulamış olan askerî inzibat bir otomobil kazasında öldü. Bay Able. Bu olaydan tam üç ay sonra ise Binbaşı Diamond.. özel bir tatmin oluyoı Muavin boğazını temizledi. eğer bu iş senin inandığın kadar ciddiyse ve temizlenmesi için de benim yardımımı istiyorsan. «Evet.» dedi.» dedi. Nicholai Hel'in biyografisini anlatırken kısa kestiğin bir bölüm vardı. Adlî tıp raporunda. «Evet. «Neden daha önce Hel'den oc almaya kalkışmadın?» 230 . «Demek CIA kendi adamlarını böyle koruyormuş.» Diamond durak adı.» «Söylesene.

Sen yıllarca onu ve eylemlerini incelemiş olsan bile. Ama biz şimdi kişiliklere inmeyelim. Hiç değilse benimki.» «Bir kere kalkıştın.Herhalde daha çok infaz diye düşünmüş olmalı.» «O dağlardan kurtulmanın. Eğer tahminim doğruysa.. Gene kalkışacağım. değil mi?» Diamond başım eğerken sanki alkışlara karşılık veriyor havasına girdi. «Demek ki bugünkü durumda da senin için bir öc alma fırsatı işin içine karışıyor. bu işten benim ayrı bir zevk alacağım ortada. Bu konuda başarısızlık kabul edilemez diyor.«Bir kere kalkıştım.» «Ben Ana Şirketin çıkarlarını gözeterek hareket ediyorum. oraya girmekten daha zor olabilecegini de düşündün mü?» 231 .. aynı kast'ın insanlarıyız. Sen yetiştiriliş engelinin ilerisini görebilmek için gözlerini ne kadar kırpıştırırsan kırpıştır. Tabii bu senin anlayabileceğin bir şey değil. Bir dayağa karşı üç cinayet değil!» «Onun bunları cinayet olarak nitelendirdiğini sanmıyorum. evet. sonra kısa bir soluk çekip konuştu..» «Neydi öyleyse?» «Dayağın verdiği küçük düşme duygusu.» Diamond'un ağzından kısa bir kahkaha kurtuldu. Çünkü o ve ben.. evet. Herhalde o iki 'pleb'i adadan çıkarman toplantımızın kalitesini yükseltmek için değildi. öcünü almaya çalıştığı şey dayağın acısı değildi. Eğer Kara Eylül'cüjerin uçağı kaçırabilmesi için Hel'in öldürülmesi gerekiyorsa. Hel'i asla net göremeyeceksin. Hel'i Bask ülkesindeki şatosunda ziyaret etmeye karar verdim. Başkan'dan bir mesaj geldi. öyle mi? Peki ne zaman ha! Anladım. Vaktim var. «Sen Hel'in lıcııden daha iyi tanıdığına gerçekten inanıyor musun?» «Bazı bakımlardan. kültürel farklarımız bir yana. Sen ayarlamıştın. Los Angeles'de polisler evi yarım saat erken kuşatıp ateş açtıkları zaman herhalde.» «Onunla ilk defa mı yüzyüze geleceksin?» -Evet. bir hayata karşı bir hayat olacak.» Diamond bir an sessiz kaldı.

» «Bir kısmı. hem de senin temsil ettiğin ülkelerin başına. FKÖ'ye karşı bir 'iş' yapmak ise pahalıya oturacaktır. Bayan Stern'e yardım etmenin çok budalaca bir hareket olduğuna inandırabilecek durumdayım. Ama Hel'in bunca zamandır Ana Şir-ket'in başına belâ olmasının karşılığı da denilebilir. Hel'in Bayan Stern konusundaki kararı ne olursa olsun yapmak!» «Ağabeyinin anısına hürmeten mi?» «Sen öyle düşünebilirsin. Hem Ana Şirketin. acemi. «Beklenmedik bir ikramiye olarak o araziden biraz da kömür çıktı. Hayatını sonuna kadar istediği düzeyde sürdürebilecek parayı biriktirir biriktirmez kendini emekli ettiğini biliyoruz. Başkan'ın İsviçre'ye çekeceği iki telgrafla. Herhalde Hel ilerde rahat edebilmek için VVyoming'deki arazisini satmayı planlıyor olmalı. yolunu kaybetmiş bir kız için böyle bir işe girişmekte hiçbir mantık yok.» «Doğru. İsviçreliler çok açıkgöz millettir.» «Ve herhalde o para Ana Şirket bilançosunun kâr maddesinde gözükecek. Hel'in bankadaki parası da kayıplara karışacak.«Evet. Hel'in gözünde bir karın ağrısından farkı olmayacaktır. Orayı satın almış olduğuna dair bütün kayıtlar yok olacak ve arazi Ana Şirketin inalı olarak gözükecek. Calvin'in ilkelerine göre cennete bile giriş paraylaymış. Olur olmaz kimseler gireme-sin diye. Belki Bayan Steril kendisini bu dünyayı düzeltmeye çalışan ordunun şerefli bir askeri gibi görebilir ama. Ama bir de ona karşı kullanabileceğimiz maddî baskılar var.» «Ya parasal baskı onu ikna etmeye yetmezse?» 232 . «Bay Hel Bayan Stern'i bir karın ağrısı gibi görse bile. Nakil giderlerini karşılasınlar diye. inan bana. Bir kere ömründe görmediği. Kâr bile getirebilir. Ama iki saate kalmadan bu arazi onun olmaktan çıkacak. fakat sanırım Bay Hel'i. gene de Asa Stern'in arkadaşı olduğunu unutma. Dostlarına çok sadık olduğunu sen kendin söyledin.» Bay Able başını kuşkuyla yana eğdi. Hel'in her türlü amatörlere karşı büyük bir tiksinti duygusu vardır. Şiddet eylemlerinin amatörleri de buna dahildir. Yapacağınız maddi baskıyı tamamlamak için. orta sınıf. Geri kalanı bankalara bırakılacak. Benim niyetim bu iki cezalandırma eylemini.» Diamond gülümsedi.

Sonra işin bir yönü daha var. Daha önce söylemiştim. Güve diye birinden. Batı'yla olan ilişkilerinden bile daha yakın. «Haydi. Eğer ona Hel ulaşmadan önce ulaşabi-lirsek. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki anılarını yazıp bastırmaya harcanıyor. «Aslında MI-5 ve MI-6 elemanlarının Bay Hel için etkili bir engel oluşturabileceğini sanmıyorum. Hiç değilse Hel'in canını sıkabilirler. Motreal uçağının doğru dürüst kaçırılabilmesini sağlamak hükümetin görevi olacak.» Bay Able gülümsedi.. İngiliz polisine sunacağı şantaj malzemesini de elinden almış oluruz.» dedi. «Sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?» Muavin şaşalayarak. «Onların bütün enerjisi. Bayonne kenti dolaylarında bir yerde oturduğunu biliyoruz ve yakında üstüne çullanacağız.» dedi. «İşlek bir kafanız var. çünkü şimdi Kuzey Denizi petrol kuyuları işletmeye açıldığından beri İngilizlerin OPEC'le ilişkisi. ama Ana Şirket. devam edelim. bunu önce İngiliz polisini nötralize etmeden yapamaz. Kara Eylül'cüleri önlemek için İngiltere'ye gidecekse.«Elbette ki o konuda ikinci bir tedbirim daha var. Hel. özellikle Münih işine karışmış olanları korumak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalarını sağlayacak. olmadı..» «Doğru. «Efendim? Ne dediniz?» deyiverdi. Ama gene de biraz etkileri olur. Sanırım kurduğun düzende bir aksaklık olursa benden 233 . Bu iş için sandığın kadar fazla baskı da gerekli değil. haberleşme şirketlerinin yardımıyla yavaş yavaş bu adamın etrafındaki çemberi daraltabildi. Herhalde beni buraya kendi taktiklerini sergilemek için çağırmadın. Beri yandan Fransız polisinden de Hel'in o ülkeden çıkmamasını sağlamalanm isteyeceğiz. Yıllardan beri Güve'yi bulup bu işten çekilmesini sağlamak istedik.» Bay Able gene gülümsedi. «Hele işe intikam karışırsa. Ana Şirket İngiliz hükümetine baskı yaparak uçak kaçıracak olan Kara Ey-lül'cüleri.» Sonra birden Muavin'e döndü. Bay Diamond. «Fark etmez.» Bay Able tekrar saatine baktı. Şantaj malzemesi satın alıp hükümetlere şantaj yapıyor ve kendisini engellememelerini sağlıyor.

Acaba sırf bunu sağlayabilmek için. «Hiç oldu mu ki? Ama gerektiği zaman buralarda olmanı istiyorum. asansörden geri dönmekte olan Bayan Swiven'e. bitirilsin.» dedi. sanıyorum Nicholai Hel'i ve ona ait her şeyi yok ettiğimiz zaman yeterince tatmin olacaklardır. «Bir: Hel'in VVyoming arazisi. «Artık bana ihtiyacınız yoksa yarım kalan sosyal işime dönebilirim demektir.. O yüzden Ana Şirket de. Bu konu biraz duyarlı olduğu için de o iki sersemin odadan çıkmasını istedim.» Kendi kendine gülümsedi. Başyar234 dımcıya doğru baktı. Yani Hel her engeli aşar da Kara Eylül'cüleri ortadan kaldırırsa.» Starr. Diamond.» Diamond. Başyardımcıya bütün bilgileri en başından alıp Starr'-la FKÖ çobanına. disiplinsiz..» dedi. O sırada ikisi de güneş odasından 'tekrar çalışma salonuna dönmekteydiler. Muavin de kalkıp hafifçe öksürerek boğazını temizledi.» Bir süre Bay Able sessiz kaldı. Gözleri yerde. «Bana da ihtiyacınız olduğunu sanmıyorum. «Duvarlardaki ışıklar öyle parlak ki!» «Şimdi ikinizin buraya oturup Nicholai Hel hakkında kafanıza girebilecek her şeyi öğrenmenizi istiyorum.. Diamond'un bağlılığını söylemesi de iyi olacaktı. o odada okumak ne kadar da zor!» dedi. Bu adamların ne kadar barbar yara-tılışlı olduğunu gözönüne alırsak. «Toprağa tuz ekmek. «Şunları not et. Ona en son darbeyi vurabilmek için. Üç: Güve daha hızla aransın.» diye güldü. Filistin sorunu.» dedi. Bunlar hepsi küstah.» «Evet. Gidebilirsin. aldığın bütün tedbirlerin etkisiz kalmasını.» diye mırıldandı. Senin temsil ettiğin ulusların FKÖ'yü tuttuğunu biliyorum. Buraya kadar tamam mı?» Bay Able herkesin bildiği bu basit gerçeği eliyle yana iter gibi bir kareket yaptı. Bay Dimaond. onların anlayabileceği kadar yavaş tempoda tekrar göstermesini söyledi. «Çok düşüncelisiniz. «Böyle bir durumun senin de bir taşla iki kuş vurmana yarayacağını gözden kaçırdım sanma. Filistinliler'i onlar hesabına elimizden geleni yaptımıza inandırmaktır bence. Şimdi eğer bütün tedbirlere rağmen Hel. CIA da. «Aman. Siz ikiniz de dua edin ki Nicholai Hel daha şimdiden bu iş için yeraltına girmiş olmasın. Artık ne olursa olsun. onları tatmin edecek ve bizim kendilerine ne kadar bağlı olduğumuzu göstermeye yetecektir.. FKÖ'yü tutmak zorunda kalıyor. Nicholai Hel'in her engeli aşıp Kara Eylül'cüleri haklamasını ister miydin diye düşünüyorum. sonuna kadar izlemenizi istiyorum. öyle.. şimdi bu şaşkınlara aynı bantları yayınlamaya başla.. Bu adamı ziyarete gittiğimde sizi de yanımda götürmeye karar verdim.» 235 ooo GOUFFRE PORTE-DE-LARRAU . işin böyle batağa girmesinden sorumlu olduğunuz için.» Bay Able. öyle. Bütün gece sürse. İki: İsviçre'deki para bitirilsin. hem de ağabeyinin öcünü almış olacaksın. «Çok iyi. eğer yeterince vahşi ise. Tamam Llevvellyn. içleri kötülük dolu bir alay serseri. Herhalde bu adam Ana Şirket Başkanına ayrıca raporlar veriyordu. Ama aramızda açık konuşalım. Hem eldeki taktik sorununu çözmüş. Bay Able konferans masasından kalkarken. Tarihin cilvesi sonucu Arap Birliğinin sembolü haline gelivermişler nasılsa. «Evet. Ana Şirket için en iyisi bu olur ve Ana Şirketin çıkarları da her türlü kişisel duygulardan önce gelir. kan oturmuş gözlerini ovuşturuyor. Bir işe yarayacağınız için değil ama. böyle bir öc alma gösterisi. sanırım FKÖ'yü tanıdığım kadarıyla. Böyle bir durumda yapmamız gereken tek şey. Dört: MI-5 ve MI-6 uyarılsm ve gerekli talimat verilsin.» «Başlangıçta amacına ulaşamaması için elimden gelen her şeyi yapacağım. Kara Eylül'cüleri öldürürse ne olur diye düşünelim. İngilizce/Arapça lügatini cebine sokmaya çalışıyordu.. «Evet. «Tamam öyleyse.» Diamond bir zile basıp Bayan Swiven'i çağırdı ve Bay Able'ı yukarıya götürmesini söyledi. parmağıyla üst dudağını gıdıklıyordu.yardım isteyeceksin.. vız gelir bana. bütün Filistinliler'le birlikte ortadan kalkıverse hepimiz çok daha mutlu olurduk. Arap.» Diamond.

Sonunda aşağıda bir noktacık gibi beliren ışığı görebildi. Telin dolandığı eski bobini bir yenisiyle değiştirirken tel kaymasın diye çifte mengenelerle tutturmuşlardı. İnişin en sinir bozucu bölümü de şu sıraydı. kollarını. Çevredeki taş duvarlar. inişte mutlaka yer yer dönmüş olurdu. Ağzından solumak zorundaydı. ilk mağarayı hemen yarısına kadar doldurmuş olan kalıntıların tepesinde parçalanmayacağını bilecek kadar güveniyordu mekanik sisteme. Bunu midesini yerinden oynatan birkaç santimetrelik hızlı düşüş izledi. Çizimini kendi hazırlamış. Duvarlar miğferin ışığının gösteremeyeceği kadar uzaklaşmışlardı. onun aynı noktaya on birinci inişini bitirmesini bekliyordu. Bu dönüşler sırasında yan tarafta dökülmekte olan suyu görebilse hemen başı dönecekti. üstüne suyun ve kayaların ya da (Allah korusun) Hel'in düşemeye-ceği bir yerde. İniş tekrar başladı. Çağlayanın önünden döne döne inerken. sözüm ona bunlara tutunma ve kendini kurtarma olasılığı vardı. sonra doksan beş metrelik iniş boyunca Hel'in vücudunu. mağaranın siyah kadifeyi andıran karanlığının içinde geniş bir yığıntı kulesinin tepesi vardı. Başındaki miğferin ışığında sağlam duvarların taşları görünüyor. teli hemen durduruyordu. Açıktı ağzı. sonra durup ters yönde dönmeye başlardı. kimi hırpalayıcı. Çünkü şu sıra bir yeraltı suyunun yarattığı küçük çağlayanın hizasmdaydı. Pedalların dönüş hızı ayarlı olduğu için iniş çok yavaştı. hepsinde ortak bir yön bulunuyordu. Şimdi ise kablonun dolaşması. Hel'in mengene ve vinç sistemine sonsuz güveni vardı. Oysa şu anda artık dar baca bölümü bitmişti. Bu koninin dibinde de birlikte mağara keşfine indikleri arkadaşı. Yukarıda. Miğfer ışığı da suya karşı yararsızdı. mağaranın aşağı yukarı dört yüz metre yüksekteki ağzının kenarında tel mekanizmasını kontrol eden iki Bask genci vardı. dönüşün hızından kollarını ve bacaklarını açmamaya çabalıyordu. sonra hızlı hızlı döner.Tam o dakikada Nicholai Hel yerin tam 393 metre altındaydı ve yarım santimetre kalınlığında bir telde döne döne aşağıya doğru inmekteydi. Yukarıdaki güçlü kuvvetli Bask gençleri mekanizmayı pedal çevirerek yönetiyorlardı. kimi can sıkıcı dönemler olmakla birlikte. Mağara arkadaşı onu bekliyordu. Vücudunun ağırlığı dört yüz metrelik kablonunkiyle birleşiyor. Ama bir yandan da durmadan telefonla yukardaki gençlere biraz daha çabuk olmalarını tembih etmekten geri kalmıyordu. Bu yüzden ilk mağaranın tavanından aşağıya inerken Hel olduğu yerde önce yavaş. Artık ağırlığı yeni bobine binmişti. sıçrayan damlalarıyla buz gibi ıslatıyordu. İlk büyük açıklığın tavanı sayılabilecek yerdeydi Hel. Hel emniyet mengenelerinin açılması için kendisinin biraz yukarıya doğru çekildiğini hissetti. Çünkü elindeki tel o sıra gevşekti ve ona hareket özgürlüğü tanıyordu. içini rahatlatıyordu. Ve kendisi orada başsız ve son suz bir karanlığın ortasında sallanır durumdaydı. Onun yetmiş beş metre aşağısında. beklemeye devam etti. düğüm olması ya da yanmasında sarkan telefon hattına dolanması olasılığı vardı. Hel kendisinin karanlığın içinde gümbür gümbür düşüp. Kolay bir makineydi zaten. Ta kenarda. Çevreyi görememesinin de bir yararı vardı. Oysa karanlıkta yalnızca kendini balon gibi hissetmekle kalıyor. Onu söndürüp uğuldayan suyun önünde. Yerçekimine hiç boyun eğmemişti. Bu hız herhangi bir nedenle artarsa. O dar yerleri çevik hareketlerle geçmişti Hel. Sinir bozucu oluşu. Çağlayan mağaranın 370'inci metresinde başlıyor. Belinden sarkan teçhizatın çıkardığı sürtünme sesi Hel'e koni237 . Hem de en zor bölümü. hepsini kendi atölyesinde eliyle yapmıştı. buna taşıdığı su geçirmez yiyecek kutusu da eklenerek hepsi dört yüz metre yukarıdaki 236 mengenelerin gücüne bağlı ve bağımlı bulunuyordu. kolları ve bacakları ağrıyarak asılı durumda. Eğer tele ya da yukarıdaki vince bir şey olursa. Tel. kaydırmah emniyet mengeneleri harekete geçiyor. Ama bacadan inişin bütün dönemlerinde. Binlerce yıldır bu bacadan aşağı dökülen şeylerin doğal bir yığıntısı. birden sular çevreyi sis gibi sardı. doksan dakika boyunca bacanın dar boğazlarını sağa sola basarak geçmeye çalışmış olan Hel'in şu anda tümüyle o tele bağımlı olduğunu bilmesindendi.

«Bu da ne?» diye uludu. İnsanın ayak uçlarıy-la yere basmış durumdayken koltuklarındaki ve kasıklarındaki bağlardan kurtulmaya çalışması çok gülünç ve çok zor oluyordu. geçilemeyecek kadar dar. Sen . kaim sesi mağarada gümbürtülü yankılar çıkararak. Yerle ilk temasını oturarak yapabilmek amacıyla bacaklarını yukarı çekmişti. Hel kan dolaşımını yeniden sağlayabilmek için ellerini açıp kapayarak arkadaşının bastığı yerlere basa basa onu izledi. çayı hazırladım. «Bir şişe Izarra getireceğine söz vermiştin! Yoksa inerken kendin mi içtin? Eğer bunu bana yaptmsa Nikko. belindeki teçhizatın kayışını açtı. «Sonunda beni ziyarete gelmeye karar verdin! Nerede kaldın böyle? İsa'nın Çifte Gavgavı adına yemin ederim ki artık vazgeçip eve döndün sanmıştım. bu koninin dibinde kamp kurmuştu. Le Cagot yukarıya tırmanıp Hel'in kayışlardan kurtulmasına yardım etti. Sağlam ve yaşlı Bask şairi iki günden beri burada. Haydi gel.» Le Cagot yiyecek kutusunu omuzuna vurup birikinti konisinin tepesinden aşağıya inmeye başladı. Soğuğun ve nemin içinde vücuttaki dolaşım epey zorlaşıyordu. bir türlü kayışları istediği gibi tutamıyordu. Le Cagot.» diye gürledi. çoğunluğu blok kayalarda. «Demek böyle. Ayağını bastığı taş ve topraklar sağlam değildi ama o alışkanlıkla yolunu kolayca bulabiliyor. Hel'in bacakları ve kolları iyice uyuşmuş durumdaydı. çatlak gibi şeylerdi. Ne de olsa Le Cagot bu hilekâr ve dengesiz koniyi ondan daha iyi tanıyordu. Le Cagot hemen Hel'in getirdiği kutuya el attı. Nikko. Bir ikisinden çıkış yolu vardı ama. Parmaklarını şiş hissediyor. Bu süre içinde ulaşabildiği yakın geçitleri Theseus hileleriyle incelemişti. Çünkü yukardaki çocuklar ağırlık azaldığı anda kabloyu sıkıştıracaklardı. heyelan yaratabilecek oynak ve iri kayalara hiç basmıyordu. duvarlarda son buluyordu. Yokladığı yol ve galerilerin hepsi mağaranın ana boşluğundan başlıyor.238 nin tepesine geldiğini anlattı.

İnsanoğlunun içinde uyuyan ilkel hayvanın bazı mantık dışı. Olsa olsa vücudu yorulur ve gücü tükenir. Genellikle gereken şeyleri aşağıya indirmek iki üç seferde biterdi. Hel ise daha çevik ve taktik açısından daha becerikli olduğu için bütün malzeme taşıma seferleri onun göreviydi. mağaracı acaba dağcıdan daha mı çılgındır? Evet. Le Cagot elli yaşma rağmen boğa gibi kuvvetli ve fil gibi dayanıklı olduğundan. Şimdi artık bu görev bittiğine göre. Yalnız. Yalnız olmaktan korkar. «Biliyor musun. Dağcının tek derdi kendi vücudundan ve gücünden doğar. çünkü orayı her zaman kötü güçlerin yuvası olarak bellemiştir. tabii Bask mağaracıları hariç. Le Cagot ana kampı kurup ilk keşifleri yaparken Hel mağaranın bacasından tam on bir kez inip çıkmış. ne zaman isterse yapabilirdi. Nicholai Hel ile Benat Le Cagot on altı yıldan beri birlikte bir mağara ekibi oluşturmuşlardı. bu mağarada olduğu gibi. Ve mağaracı dediğin adam. Sudan bile korkar. dehlizlerde yolunu bulamadan dolaşıp durmaktır.» Le Cagot madenî bardağına bol İmi Izarra doldurmaktaydı. Yeraltında olmaktan korkar. Yorgunluğunu tümüyle hissediyor. hep önce iner. Bunu da. Yıllar boyu birlikte olunca da her birinin keşif sırasındaki görev ve rolleri otomatik olarak belirlenmişti artık. «Düşündüğüm şey nedir. Sen de aynı kanıda mısın?» Hel. Nikko. İşte bu yüzden. ara sıra yeni keşifler yapmış. 239 Hel. aşağıya yiyecek. bu konuda pek az bilgisi olan speleolog'lara derinlik ve mesafe konularında yepyeni rakamlar sunmuşlardı. bir insanı rahat öldürebilirdi. Bu da bana azap verir çünkü aslında iyi insansın. teçhizat. Çünkü başkasında çılgınlık olan şey. Dışarda şafak sökmek üzere olsa bile. altındaki taşları bile daha yumuşak hissetmesine sebep olan bir uyku/koma karışımına doğru kayarken 'hımmm' diye onayladı. sudan çıkarak insanlaştığı halde. o dağcıdan daha delidir. çılgının. iniş bacası dümdüz olmayıp kıvrımlı olduğundan. inişini çok ağır yapar. akıl dışı korkuları vardır. iki. içini çekti. Ama bu seferki değişikti. Şimdi en büyük ihtiyacı birkaç saatlik uykuydu. karanlığın içine düşmek. kaçığın biri olduğu için bütün bu kâbuslarla yüzyüze gelmeyi kendi serbest seçimiyle istemektedir. Ben bütün mağaracılarm kaçık olduğuna karar verdim. beklerdi.» dedi ve arka üstü yatıp kaslarını serbestçe gevşeterek rahatladı. Mağaranın dibinde iki gün yalnız kaldıktan 240 sonra Le Cagot'nun dışa dönük varlığının bir sohbet özlemi içinde olması çok doğaldı. Burayı incelemek çok malzeme gerektirecekti. Çünkü . öyledir. mağaranın karanlığı içinde. onlarda cesaret ve serüvene susamış-lıktır. İçerde boşluklar. naylon ip falan taşımıştı. vücudunun tehlikeye karşı kullandığı o sinir kaynaklı enerjiye de ihtiyacı yoktu. Oysa ma-ğaracmm karşısına sinir erozyonları ve ilkel korkular da çıkmaktadır. malzeme doğrudan aşağıya sarkıtıla-mıyor. bir tür dip kampı kurar. dizi dizi mağaralar olduğu kesindi. Neden mi? Çünkü mağaracı daha tehlikeli titreşimler içindedir. İşte Hel'in bu güç yolculuğu on bir kez yapmasının nedeni buydu. Avrupa'nın belli başlı mağara sistemlerini birlikte incelemişler. Burada girift bir mağara sisteminin bütün belirtilerini bulmuşlardı. dü ğümlenmiş kasları acıyla açıyor. bir. Çünkü bazen. Karanlıktan korkar. Nikko? Büyük bir soruna o derin ve aydınlatıcı aklımı vermiş bulunuyorum. Tuzağa sıkışmaktan korkar. üstüne bir uyku bastırıyordu. Dünyaya oradan geldiği.» Le Cagot'un inancına göre Bask olarak doğmamak çok acı bir genetik hataydı. Yalnız doğarken bir hata yapmışsın işte. iyi bir dinleyici bulup kendisinin hiç susmadan konuşması demekti.Paul'un kilise Kurmuş Gavgavları üzerine yemin ederim ki fena canını yakarım. Çünkü oynak taşlar kablonun çarpmasıyla yerinden kopar da düşerse. bir yandan dar yerleri biraz temizleyerek yol açardı. sana söyleyeyim. galeriler. sohbet demek. «Ama şimdi diyeceksin ki. İlk inişinde mutlaka telefonu da birlikte getirir. «Oralarda bir yerde olacak. Kâbusu andıran en büyük korkuları ise. Son kırk saat boyunca. Onun indinde. Birinin onları indirmesi şart oluyordu.

mağaranın tavanına varmış ve bir ucu bacanın içine girmiş olabilirdi. üzerindeki konik Gouffre'un bir bölümünün İspanya sınırları içinde olmasıydı. Bu sınır düzenbazlığı gençlere çok masum geliyordu alt tarafı burası zaten Bask toprağı değil miydi? İki işgalcinin sınırlarını ne biçim saptadıklarının ne önemi vardı ki? Sınırı oynatmanın ikinci bir nedeni daha vardı. Nikko? Nikko? Ben sana lâf anlatırken uyuyorsun. İşte bunu düşündüm. tehlikeye koyduğu şey. onlar iş başındayken İspanyol polislerinin gelmesi halinde. O da. Sonbaharla birlikte dağların kötü hava etkisine girmesi bir avantajdı. İçlerinden bir ta nesi bir taş alıp mağaranın içine atınca. Bunu yaparken bir seferde yirmiden fazla taş oynatmıyor. 'Kuru' demek. Kargaların ancak çok derin bacalar içine yıı va yaptıkları bilinirdi. Zamanla isim yapmış mağaracılar arasında buraya inmek için zahmet etmeğe değmeyeceği dedikoduları yayılmaya başladı. Bacayı temizleyerek aşağıya inmek ve> çevreye şöyle bir bakmak için. Bacanın dibinde büyük bir mağara sistemi bulma olasılığının zayıf olduğunu ikisi de biliyorlardı. Hele Ste. Biliyorsun bunu değil mi. mağarayı tümüyle Fransa sınırları içinde göstermeyi başarmışlardı. Le Cagot ikisine de buluşlarından kimseye söz etmeyeceklerine dair yemin ettirdi ve gidip durumu Nicholai Hel'e haber verdi. oradan iki karganın havalan dığım görerek şaşaladı. Bu durumda da mağarayı ebediyen tıkamış olurdu tabii. İspanya'da durum karışıp da Le Cagot'nun orada kalması tehlikeli olmaya başlayınca. fakat sır olarak saklanmıştı. Şimdi ceza olarak Izarra'dan senin payını da içeceğim işte. O kadar. ha? Tembel sersem seni! Ju-da'nm Kalleş Gavgaları adına yemin ederim ki ben konuşurken uyuyan bin kişide bir kişi zor çıkar! İçimdeki şaire hakaret ediyorsun sen? Gurubu seyretmek yerine gözlerini kapamaya. burayı 'kuru' bulup hayal kırıklığı içinde geriye dönerlerdi. öyle olsun. Buna karşılık kötü havanın getirdiği zorluklar da vardı. gene de buraya zaman zaman meraklı mağara ekipleri gelir. böylelikle bölgeyi sık sık kontrole gelen İspanyol görevlilerini kandırıyorlardı. yahu? Evet ya da hayır diye cevap ver. Engrace'daki yaylada o kadar çok ve zevkli mağaralar varken! Ama bir yıl kadar önce iki çoban yüksek yerlerde koyunlarını otlatırlarken öğle yemeği için Gouffre Port-de-Larrau'nun kenarına oturup peynir ekmeklerini yemeğe. Bask şarkısı dinlerken kulaklarını tıkamaya benziyor yaptığın şey.kaybedebileceği şey. Nikko? Nikko? Öldün mü. bir yıl kadar önce bir rastlantı sonucu bulunmuş. Örneğin vinci. bacadaki kaya ve molozların bir kısmını dökmüş. ömürlerinin geri kalanım bir İspanyol zindanında geçirmeleri olasılığı da vardı. İki ay sonra mevsim dönüp çobanlar kasabaya indiklerinde buluşlarını Benat Le Cagot'ya anlattılar. Pic d'Anie denilen ve Fransa'nın mağaralar bölgesi diye bilinen yöreden epey uzaktaydı ama.. Taşlarm çıkardığı birbirini izleyen yankı sesleri derinliğin ne kadar olduğunu tam olarak anlamalarını önlüyordu ama kesin olan bir şey varsa. giriş bacasının birkaç metreden sonra taş. Kış süresince genç Bask'lardan kurulu bir ekip hiç belli etmeden sınır taşlarını biraz oynatmış.» Şibumi 241/16 Keşfetmek istedikleri mağaranın şaftı. Hiç değilse enerjik İspanyol ekiplerinin sınır kontrollerini sey-rekleştirecekti biraz (Fransızların canı zaten hiçbir zaman böyle bir işe kalkışmak istemezdi). aklıdır. yolu açmış olmalıydı. Hel de. kaya ve toprakla kapalı olması demekti.. Belki de yüzyıllardan beri mağaranın ağzından içeri yuvarlanan taş ve molozlardan oluşan koni çok yükselmiş. gelir Hel'in evinde güven içinde otururdu zaman zaman. Herhalde 1962'de yer alan ve Arrete Kasabasını yerle bir eden deprem. Le Cagot ve yukarda vinç sistemini yöneten iki genç. Bask özgürlüğünü temsil eden ünlü şairin aynı zamanda isim yapmış bir mağara kâşifi olduğunu biliyorlardı. Meraklanan çobanlar mağaranın ağzına yaklaşıp içeriye taş atmaya başladılar. tel . 1952 yılında Marcel Loubens'in feci şekilde düşüp ölmesinden sonra Gouffre Pierre-San-Martin'e yaptıkları gibi. Nikko. Bunun nedeni. Bu yüzden bunların Gouffre Larrau gibi gam 242 ze derinliğinde bir yerde yuvalanması şaşılacak şeydi. o da buranın artık gamze derinliğinde bir yer olmaktan çıktığıydı. ve bu yemeği xoritzo adı verilen bir tür sucukla çeşnilendirmeye karar vermişlerdi. İspanyol yetkililerinin bu mağaranın ağzını da kapatma olasılığı vardı. ETA'nın tanınmış aktif üyeleri olduklarından. Bütün bu kuşkularla birlikte derhal harekete geçip bir ön keşif yapmaya karar verdiler. tabii eğer bacanın dibine inmeyi başarırlarsa. Gerçi Gouffre Port-de-Larrau. Peki. Le Cagot da bu buluştan ötürü fazla heyecanlanmamaya dikkat ettiler.

243 . Le Cagot burnunu yukarı kaldırıp bu zorlukları küçümsedi. Bask-ların en birinci işi olan sınır kaçakçılığının asıl böyle havalarda hareketlendiğini hatırlattı. akülü telefonları ve bütün teçhizatla yiyeceği dağlara taşıyabilmek gibi.bobinlerini.

Bu yüzden sana piyanoyu nasıl getirdiğimizi anlatacağım. Bak. kırılamayacak kadar sert olabilirdi. kurup denemek için de bir gün harcandıktan sonra keşif başlamıştı.» Hel kaderci biçimde başını salladı. her engeli aşıp düz inebilecekleri bir mesafe bulduklarında. sen fahrî Bask gibi bir şeysin. Hâlâ öyle. tuşu delmiş. teli kesme olasılığı bulunan sivri çıkıntıları torpillemişler. Şimdi o piyanoda iki tane 'la bemol' yanyana. «Öyle bir şey duymuştum. özellikle dar yerlerdeki molozları. Tıkanıklıkları açmanın. Bacayı ellerinden geldiği kadar düzlemek. Nasıl yaptınız?» «Ha-ha! Yassı kasketler bunu öğrenmeye amma da can atarlardı! Aslında çok da kolay oldu. Burulan tel düzelinceye kadar. şaftı tıkayan üçgen kayaları kırmışlardı. «Nikko. Artık hikâyeyi dinlemekten başka kurtuluş yoktu. yoldaki. O durumda keşifleri başlamadan bitmiş sayılacaktı. Hel ile Le Cagot sırayla bacadan aşağı inmişler. Söz mü?» «Efendim?» Hel'in dikkati başka bir yerdeydi.«Bir keresinde ispanya'dan buraya bir piyano getirdiğimizi biliyor muydun?» diye sordu. Öylesine girintili çıkıntılıydı ki. Ya da bir tanesi aşağıdaki birikim konisinin tepe noktası olabilirdi. telin ikide bir sa244 . vücut ağırlıklarını tele verip fırıl fırıl döne döne inmek zorunda kalıyorlardı. molozları süpürmenin yanı sıra zaman zaman dar boğazlarda ana kayaları da kırıp yol açmaları gerekiyordu. tuş tuş taşıdık. Ne diye yalan söyleyeyim?» Malzemeyi yukarı taşımak için iki buçuk gün. Ama bu sırrı ölene kadar saklayacağına yemin edeceksin. Piyanoyu buraya nota nota. Şaftın dümdüz bir boru biçiminde olmadığını kısa zamanda anladılar. Le Cagot'nun sohbetinin ana teması Bask üstünlüğüydü her zaman. Seksen sekiz seferde bitti. Orta oktavdaki sol'ü taşıyan arkadaş düşmüş. Bu kırdıkları kayalardan herhangi biri. O fecî aksanına rağmen. taşları temizlemişler. «Sözünü kabul ediyorum. Bask dehası karşısında eriyip giden bir aşılmaz engelin örneği işte. Vallahi öyle! San Juda'nın Umutsuz Gavgavları üstüne yemin ederim ki doğru söylüyorum. nasıl yaptık.

Bir süre sessizlik oldu. dışarda rüzgâr ıslıkları öttürerek eserken onlar çene çalarlardı. Hem Hel hem de Le Cagot vücutça tükendikleri zaman.. Herhalde bacanın o noktadan aşağısını bu sular açmış tıkanıklık falan bırakmamış olmalıydı. zayıflamasına neden olurdu. Hel ağır kayalarla üç saat cebelleştikten sonra yukarıya çıktığında yüzü solgundu. Derken birden sessizlik oldu. Vinçte çalışan gençler bu işte henüz tecrübesizdi. «Tamam.. Arasıra güvenlik kıskaçlarını takmayı unutuyorlardı. Dudakları mosmor kesilmiş. yolu daha da tıkamış oluyordu. «Dur biraz. Bir an için kendini ölmüş gibi hissetti.» diye haykırdı. yağmurun anasına avradına küfrediyor.» demişti. birinin çıkıp ötekinin inmesi için harcanacak zamanı kazanmaya çabalıyordu. Biraz aşağıdan bacaya giren yeraltı nehrinin hışırtısını duyabiliyor. Bu kulübe çobanlar tarafm245 dan ancak yaz mevsiminde. «Orhy kuşları ancak Orfry'de mutlu olur. Düşer de bu kusursuz vücudumun bir yerini sakatlarsam yukarıya çıktığımda tekmeyle gebertirim topunuzu!» Hel telefona. Bütün vücudu. bacanın 365'inci metresine vardıklarında karşılarına çıkmıştı. Le Cagot'nun Kolay çalı-şabilmesini sağlamak için teli biraz gevşetmiş bulunuyorlardı. yurtlarına dönmek için son_ mek bilmez romantik bir ateş yanıp duruyordu.» Ama aşağıya indikten pek az sonra soluk soluğa bir ses kulaklıkları titretti. Le Cagot'nun seksen iki kiloluk cüssesiyle ona eklenen yemek kabını taşırken güvenli olması yeterliydi onlara. Başının üstündeki tel de gevşek duruyordu. sonra aşağıdan metalik bir ses duyuldu. kısa saplı keskiyle dört taşlık bir piramide benzeyen tıkanıklığı temizlemeye uğraşırken taşlar birden ayağının altından kayıp dökülüver-di. Ama bazen de güçlükle kı-rılabilen bir kaya. Ara sır-a kırılan bir kayanın ardından on metrelik düz iniş gözükünce yaşanan heyecanlı dakikalar vardı. mağaracılık merakının ne altını bırakıyordu ne üstünü. giydiriyordu hepsine.» İşin en güç ve en umutsuz dönemi.ğa sola sürtünmesini önlemek için. dört yüz metre aşağıya sallandığı zaman. Bacanın içi her zaman karanlık olduğu için vaktin nasıl geçtiğini anlamadan çalıştılar ve bazı kereler yukarıya çıkıp da gece olmuş görünce şaşaladılar. İnsan telin ucunda üç yüz. içlerinde her an yuvalarına. kıskaçların nasıl kullanılacağını anlattı. sevgili . Sessizliğin içinde durup damarlarından yükselen adrenalinin midesini yerinden oynatışını dinledi. telin kendi ağırlığıydı. Hel. Sonra kulaklıkları kafasına geçirdi ve o yumuşak cezaevi sesiyle yukarıya açık seçik talimat verdi. Bu insanlar dünyanın neresinde gezerlerse gezsinler. Her biri vücudunun gücü elverdiği kadar çalışıyor. eninde sonunda kabloyu zedeler. bu sesten nehrin bacaya girdikten sonra bir çağlayan oluşturup aşağıya döküldüğünü anlıyorlardı. Fazla yorgunluktum uyku tutmadığı için. Le Cagot onun bu halini görünce kahkahalarla gülmüş. Ama ancak otuz santimetre kadar düşüp yeni bir engelin üstüne kondu. bir çoban kulübesine girip uyuyorlardı. bir ya da iki metre aşağıdaki başka bir engelin üzerine düşüp orada kalakalıyor. Böyle sürtünmeler. yüzünün. kemiklerine kadar titriyordu. pedallı vincin çizimini hazırlarken en hafif kabloyu kullanmayı iki nedenle istemişti. «Dur bekle. telin ağırlığı yukardaki adamın harcayacağı çabayı üç katma çıkarabilirdi. Az sonra Le Cagot gene soluk soluğa fısıldadı. Kıskaçları iyi takın. Bir ara Hel aşağıda çalışır. sonra da tekrar işine koyuldu. Le Cagot aşağıda kayalara sövüp sayıyor. Kalınlığı zaten pek fazla değildi. Yukardaki bobinlerin ağırlığı değildi onu düşündüren. «Bak gerçek Bask kuvvetini görünce o kayalar nasıl patır patır düşecek. bütün eklemleri ağrıyıp parmaklan keskinin sapını tutamaz hale gelince. «Kayacak bunlar. Kutsal Ruhun Göze Görünmez Gavgavlan adına. Orhiko choria Orhin laket: Yani. Dar yerlerde kolaylık sağlamak ve bir de ağırlık sorunu. Bask dağlarının en yüksek yaylaları otlak görevi yapmaya başladığında kullanılırdı. O zaman telin iki ucunda da moraller yükseliyordu. Oradaki tıkanıklığı açarken hiç kesilmeyen buz gibi bir yeraltı yağmurunun altında çalışmak zorunda kalmışlardı. Hel düştü. bu sersem bacanın. Aşağıdan kayalara inen son darbenin sesi geldi ve telin birden 246 gerildiği görüldü. bu kara dağların. ellerinin derisi saatlerce su altında kalmaktan buruşmuştu. Basklılar'm tipik bir niteliğini Hel ilk defa olarak böyle gecelerde öğrendi.

parmak ucuyla basabileceği o küçük çıkıntıyı düşünüyor. Az sonra kendi moralini yükseltmek ve yukarıdakilere gösteri yapmak için patlatılan esprilerin. Başını geriye atıp yukarıya. Kırmızı işaretlerin gelişine bakan Hel. Sempatik kinesodiks ve duyu diliyle Le Cagot'ya elinden geldiği kadar yardım etmek için bazı budalaca fakat kaçınılmaz şeyler yapmak zorunda kalıyordu zaman zaman. Evet. Pedal çeviren birinci genç tükenince teli çifte kıskaçla tutturup yer değiştiler. sessizliği dolduruyordu. Artık pedal çevirmek de biraz kolaylaşmıştı. Bencil bir şair olarak sesin yeraltındaki yankı ve titreşiminden hoşlandığını ileri sürerdi hep. «Ha. yukarı almak zorunda kalacaktı. Başlangıçta Le Cagot'nun sesi kulaklıktan muntazam duyuluyordu. Bu kesim seksen metre kadar sürecekti. Duvarlara oydukları tel yuvaları ancak birkaç santim ge-nişliğindeydi. İlk yirmi metre boyunca hiçbir güçlükle karşılaşmadılar. Teli her on metrede bir kırmızıya boyamışlardı. küfürlerin yerini ağır bir soluma aldı. iki buçuk metre yukarı. Hem de tek kolla. Oranın tam altında çok dar bir geçit bulunuyordu. Altı santimlik bir kayaya basarak dinlenmek. kendi üstün yeteneklerini sayıp döküyordu. üç metre bolluk. Hel. Le Cagot tırmandıkça arasıra durup teli dar bir yuvadan kurtarmak. Ne de olsa telin yarıdan fazlası bol. Le Cagot bitmişti. «Vida gibi olan yere kadar tek kolla tutunabilir misin?» Hiç cevap gelmedi. Hel tele bir daha göz attı. telin kesinlikle takılacağı o küçük ucu hatırlıyor. Benat' nm çevresindeki taşların durumunu gözünün önüne getiriyor. Le Cagot'nun kendisine lâf söylenerek moralinin yükseltilmesine ihtiyacı olduğu duygusuna kapılmasını istemiyordu. İki kolunu kullanan biri bile güçlük çekerdi oradan geçerken. Dinlenmek mi? Hel şaşırmıştı. Göster248 .dostlarım ve değerli hayranlarım! İş bitti artık. Le Cagot'ya mikrofonda hiçbir şey söylemiyordu. Arasıra diş gıcırtıları da duyuluyordu. Yeraltındayken sürekli konuşup şarkılar söylemek huyuydu onun zaten.» «İyi olur. Dönemeçlerden yukarıya bu yolla çekilmesine olanak yoktu. kayalara bakıyor olmalıydı şu anda. eski yere kadar sarma.inlere sarılmış durumdaydı.» dedi.» Gene kısa bir sessizlik. Eski dosttular.» Hel içine derin bir soluk çekip bacanın şemasını gözünün önüne getirmeye çalıştı. kulaklıktan Le Cagot'nun ağır solumasını dinliyordu. Bu sesler karanlığı ve yalnızlığı geri itiyor. Önce birkaç metre yukarı. bu arada kolum kırıldı. iki metre bolluk. Hel aslında Le Cagot'nun çıkardığı gürültülerin ikinci bir amacı olduğunun farkındaydı. bir metre yukarı.» Delikanlılardan biri Hel'in direktifi altında pedalları çevirmeye başladı. Espriler yapıyor. Bu yüzden de kendini pek gereksiz hissetmekteydi. Tel bir yukarı bir aşağı inip çıkıyordu.. Sistem öylesine yavaş vitesteydi ki. oldukça kolaylıkla çıkabilirdi. ha? Herhalde son gücünü harcıyordu artık. 247 iki elini de kullanabilse teli başının üstünde tutarken çalışır. galiba denesem fena olmaz. mırıldanıyor. oraya varmış olmalıydı. Ama Le Ca-got'nun yaptığı aşama hâlâ yavaş ve düzensiz olmaktaydı. Derken Le Cagot bacanın vida gibi kıvrılan kesimine girdi. Sonra sakin sesiyle mikrofona eğilip konuştu. sonra bir ekleme. Yolumuz açık ve ben şu anda bir çağlayanın içinde sallanır durumdayım. şarkıların.. teli çok ağır sarmak dert olmuyordu. «Benat? Tırmanabilir misin diyorum?» «İkinci seçeneği düşününce. Sinirleri gergindi. 44'üncü metredeki çifte kayalarda. Bobinlerin yanında duruyor. Le Cagot şu anda çık'şm en güç noktasında olmalıydı. İki metre yukarı. «Durun!» diye bir ses geldi. Ama Hel bunu hiçbir zaman Le Cagot'ya açık açık söylemedi. O sıra kulaklıklara. Le Cagot' nun o sıra bacanın neresinde olduğunu hesaplayabiliyordu. sonra Le Cagot teli bir sıkışıklıktan kurtarabilsin diye biraz bolluk.» «Yavaş ve sakin hareket edelim. az üstteki dar boğazdan geçerken kırık kolunun nasıl acıyacağını gözü önünde canlandırıyordu. Le Cagot'nun solukları artık yutkunma ve iç çekmeye dönüşmüştü. Hareketler kırık kolunu acıttıkça. Üstelik teli de idare etmek güç olacaktı Le Cagot için. «Galiba burada biraz dinlensem iyi olacak.

» «Şu teli biraz bollaştırm. Artık Le Cagot'yu kendileri yukarıya çekebilirlerdi! . Pedal çeviren genç Hel'e doğru baktı. Biliyoruz ki dünyanın üstün insanları aslında Cro Magnon'ların soyundan gelir. Ki benim hem iki kolum da sağlam..» «Basklardan söz etmen iyi ama. Ama kuvvetlerini devam ettirmek gerekince. onu dolu bir çuval gibi yukarıya çekebilirlerdi.. Koluna bir taş değdikçe genizden gelen bir homurtu işitiyordu.» Le Cagot cevap vermedi. İkinci genç telin fazla ucunu eliyle tutuyordu. «Burayı çok beğendim. Böylelikle duygularını uyutuyordu. Gereksiz bir yardım duygusu Hel kulaklıkları başından çıkardı. kendini orta düzey meditasyona getirmeye çalıştı. O çifte kayalardan ben bile olsam zorluk çekerdim. Teldeki işaret 40 metreyi gösteriyordu. devrimci ruhuyla dünya gençlerinden alkışlar toplamış biri. Gerçi gösterişli parlak bir kuvvete ve cesarete sahipler. «Bas ki ardan..» «Bak.» 249 «Nikko? Vaftizci Yahya'nın Islak Gavgavları adına yemin ederim ki sonunda beni kızdırmayı başaracaksın!» «Baskların öteki insanlardan aptal olduğunu söylemiyorum ki? Ne de olsa İspanyol efendilerinin ayakları dibinde epey şey öğrendiler ve. Doğanın bir oyunu. Neden sağlamış? Açık konuşmaktan kaçmayalım.. Daha önce yaşamış başka bir tür insanların soyundan geliyorlar.. Gözlerini indirdi.» «Ağğhh!» «. Kulaklıktan gene soluması duyulmaya başlamıştı. Nicholai ne yapması gerektiğini pek bilemeden. Tam bana göre bir yer.. Sonra.. Ama çifte kayaları kendi kendine aşmak zorundaydı. Vinçte çalışan gencin çığlığını duyuncaya kadar meditasyondan çıkmadı.. Artık yapabileceği hiçbir şey yoktu.. Geçen zamanın içinde yer almış bir buruşukluk..ayrıca bir de kafatası biçimi meselesi var. asıl fark fiziksel bence. İngiltere ve Amerika'da verdiği konferanslarla Bask şiirine saygınlık kazandırmış. «Neandertal bunlar.» «Neden söz ediyorsun?» diye sordu Le Cagot.diği çaba ve duyduğu acı gücünü tüketmişti. «Bir süre burada kalmak istiyorum. Tipik Bask gözleri korkuyla doluydu..» diye ekledi. İnsan neyse odur. kulakları aşağıdan gelen acı dolu soluklardaydı. mağaranın ağzına gidip otur du. seni uyarıyorum. Benat.. Bu konuşmalar hiç hoşlanmadığım bir maceraya doğru gidiyor!» «. Bu yerde oturmayı başka hangi ulus ister ki?» «Yukarıya geliyorum. Basklann dili. sonra otuz santim yukarı çekti. Baba Cagot bu gençlerin gözünde büyük bir halk kahramanıydı. «Evet. Benat'ya bir şey olursa bunu kulaklarıyla duymayı da istemiyordu. Hem de işin en güç yerine varmadan. Irk olarak da Avrupa uluslarının hiçbirine benzemediklerini biliyoruz. Nikko! Güneşin son defa tadını çıkarmaya bak! Ömrünün en son gününü yaşıyorsun!» «Palavra sıkma. Basklann yuvarlak kafası daha sonra gelen CroMagnon insanlardan çok daha önce yaşamış olan Neandertal adama benziyor.» «Aslında onları suçlamıyorum. vur-kaç cinsinden işlerde yararlı olacak türden kuvvet ve cesarete. Sıfır grubu kan Avrupahlar'ın ancak yüzde kırkında bulunurken Basklarda yüzde altmışa çıkıyor. Hel denilen bu yabancıyla İspanya'ya girip on üç arkadaşını cezaevinden kurtarmış biri! Le Cagot'nun sesi tekrar duyuldu. herhalde dünyada bu insan neslinden daha önce yaşamış olan neandertal adamın soyundan geliyorlar. Çifte kayaları bir geçerse artık adamın ağırlığını tele bindirebilir. Gözleri telde. işler tahammül noktasına dayanınca. Buradan da belli ki bunlar apayrı bir ırk.. Aryen dillerden önce kullanılanlar arasında hayatta kalan tek dil.. Ama sesinde sakin bir kadercilik hissediliyordu. Gerçekleri sen de benim kadar biliyorsun. Hem de Neandertal olmak gibi bir kusurum yok.. Eskualdunlar arasında ise B grubu kan gören olmamış. o yumuşak sesiyle konuşmaya başladı..» diye söylendi. Pedaldaki genç teli önce yirmi. Nikko. Neandertallere ne olmuş?» «Basklann nereden ortaya çıktığını epeydir inceliyordum.» Artık soluk soluğa değildi. bu düşük yetenekli insanların dağlık ülkelerinde hayatta kalmalarını sağlamış nasılsa.yoo.

Bütün yol temizdi artık. çökük gözlerine. Le Cagot artık kayalara asılı durumda.» diye sırıttı Le Cagot. dostum.» Aslında Nicholai Le Cagot'dan daha büyüktü. «Seni vadiye sabahleyin indiririz. mağaramız nasıl bir yer?» «Daha inmedim. «Sana söyleyemem Nikko. Bir katedralin içinden bile genişti. Alçak sesle. Benat. Çok genişti mağara. kızıl sakalının altında hâlâ gri görünen yüzüne bakmaktaydı. Demek keşfe geldiklerinde o yöne doğru yürümeleri gerekiyordu. göze görünmesiyle tutulacak yüksekliğe varması arasında yalnızca birkaç saniye geçti. Magnezyum lambasını yaktı ve kolunu kaldırıp başının arkasında tuttu. Kar üstüne çişiyle adını yazmaya çalışan çocuk gibi oynatma!» Ertesi sabah Hel telden aşağıya indi. «Dünyanın en kötü hasta bakıcısı sensin Nikko. Kayışları kayıp düşmesin diye oradaki bir kayaya doladı.» «Sen Pier hariç. Tek kollu bir insanın yapamayacağı iki şey vardır. Le Cagot'dan gelen sesleri duyabiliyordu. Ama aşağıdaki sualtı nehrinin akış yönü Fransa'ya doğruydu. «Ama kaşınmıştm buna. Bunu çoğu kişi bilmez. «Tek kollu insanın yapamayacağı öteki şey nedir?» diye sordu.» dedi. Bu nedenle. iyileşirim herhalde. «Biraz şarap ister misin?» dedi Hel. Ama en azından bir on beş yaş daha küçük gösteriyordu. Zaten Sen Pier de aslında Basktı. Çağlayanın içinden geçip bacanın mağaraya açıldığı yere geldi.» dedi. Yukarıda delikanlılar kıskaçları takmışlardı. Keçi derisinden yapılmış tulumdan şarap içmek. Gençler çalı çırpıyla kulübede ateş yakarken Hel yatağın kenarına oturmuş. Bu çocuksu planı anlamayacak mıyım sandın? Beni kızdırınca öfkenin verdiği güçle yukarı tırmanacağımı mı sandın? Olmadı işte. Böyle şeyler için henüz çok gençsin. Hem bu sefer elini sıkı tut. elle ağzın kusursuz biçimde koordine edilmesini gerektirdiğinden Nicholai bir başkasına şarap içirmekte güçlük çekiyordu. Mağara öylesine genişti ki. Le Cagot öksürdü. Taban.Işık gözlerini kamaştırmasın diye. «Çok safsın. «Gece oldu. Güneş ışığı bacanın ancak iki metre derinliğine kadar girebiliyordu. Bunlardan biri de tulumdan şarap içmektir. Vücudunun baca duvarlarına sürtünmesini. O herkese göre fazla kurnaz. Doktorlar yalnızca Homo Sapien'leri tedavi eder. Kendine geldiğinde çoban kulübesindeki kerevetin üstünde yatmaktaydı. boğulur gibi oldu. Hel gülümsedi. Kısa zamanda ayaklan dipteki yığının üstüne bastı. Şimdi söyle bana bakalım. Ne derler bilirsin Nola neurtcen baiuçu.250 Hel mağaranın ağzındaki dar oyukta durdu.. Şimdi bana biraz daha şarap ver. Hel'in içi mağaracılafl özgü doğal merakla dolup taşıyordu ama. «Papa bakire mi?» Le Cagot'nun sesi zayıf ve titrekti.. kül rengi yüzüyle açıkta sallanıp duruyordu.» «İnmedin mi? Alla Jainkoa! Ama ben de dibe inmemiştim! Henüz mağara bizim sayılmaz. arkadaşının hırpalanmış yüzüne.» dedi. gene de yanında Le Cagol olmadığı için daha kapsamlı bir keşfe girişmeye gönlü elvermedi Haksızlık olurdu. koninin tepesinden iki yüz metre aşağıdaydı. Hala neurtoco çare çıt.» «İyi. Kolunu yerine oturtmak için bir veteriner bulurum sana. Ya bu arada eşek İspanyol'un biri deliğin ağzından içeri düşer de mağarayı sahiplenirse?» «Peki.» 251 «Bana attığın dayakla öleceğimi sanmıyorum. 252 . «Umarım yeryüzüne çıktığımda fazla canını yakmamışımdır. «Tulumdan sen sık ağzıma Nikko. İki genç onu canı acımasın diye santim santim çekerek yukarıya kadar getirdiler. Hel dönen telin uçunda havada sallanırken müthiş bir buluş yapmış olduklarını ilk defa anlıyordu. Kolunu bir bez parçasıyla askıya almışlardı. Ayağının altındaki oynak taşlara dikkat ederek yavaşça mağaranın tabanına indi. şafak sökünce inerim.» «İyi. kendinden geçmiş. Bask'lar bana göre fazla kurnaz. Le Cagot birden hatırladı. Tekrar yığıntı koniye tırmanıp teli çözdü. miğferindeki ışık duvarlara ulaşa-mıyordu bile. Her yöne giden dehlizler göze çarpıyordu. Nitekim birazını da Benat' mn sakalına döktü. değil mi» «Olmadı.

Çoban kulübesine döndüklerinde Hel.Kırk dakika sonra mağaranın ağzından sisli sabah ışığına çıktı. «Çok iyi. Le Cagot bu süre içinde kendi kendine konuşup yeni gelen Izarra'dan yudumlar alıp durdu. Bütün bunları dikkate alarak sonunda mağaramız için en uygun adı buldum. Vinç çerçevesinin ve kablo sürtünmelerinin izleri üstüne çakıllar attılar. Mağaramıza bir isim bulmak zorundayız. bir yudum da Nikko'nun yerine.» dedi. Sonunda Hel.» dedi. obur herif!» 253 . değil mi? Bu ismi verirken de adil davranmak istiyorum. ne de olsa oraya ilk inen sen oldun.» «Neymiş?» «Le Cagot mağarası! Nasıl?» Hel gülümsedi. Dinle. üstüne yattığı sert kayanın acıtmasını hissedebilecek kadar dinlendi ve kıpırdanmaya başladı. Mağaranın ağzına doğru birkaç kaya yuvarlayıp girişi buraya rastlantı eseri olarak gelebileceklerin gözünden sakladılar. Gerçi yolu açma sırasında benim gösterdiğim cesaret ve yeteneği yabana atmamak gerek ama. Bir yudum kendi hesabına. Bu saklama işinin kış gelince kendiliğinden en iyi şekilde yapılacağını aslında onlar da biliyorlardı. Dağlardaki kar eriyip yok olunca hemen işe koyulup ilk inişlere ve mağaranın bir haritasını çıkarmaya giriştiler. «Gelecek yaz geri geliriz. Le Cagot zonklayan kolunun verdiği ıstıraba rağmen bu işe çok heveslenmişti. «Allah da biliyor ya. Sen mağaradayken burada biraz düşündüm. Aynı zamanda yanlışlıkla içeriye düşebilecek koyunları da korumuş oluyorlardı böylelikle. Le Cagot'ya raporunu verdi. adil bir isim doğrusu. Le Cagot hemen kendi k e n d i n e konuşmasını kesti. Bir süre dinlendikten sonra gençlere yardım edip vinçlerin alüminyum tüplerini söktüler. Nikko. yattığı kayanın üstünde. Bütün bunlar bir yıl önce olmuştu. Hel bir saat kadar. bütün giysileri ve çizmeleriyle uyumayı sürdürdü. arkadaşını çizmesinin burnuyla dürttü << Nikko? Bütün ömrünü uykuyla mı geçireceksin? Uyan da şu yaptıgın işe bak! Yarım şişe Izarra içmişsin. Şimdi artık yeraltı nehri boyunca ilk yürüyüşe geçmeye hazırdılar.

sonunda Holçarte Irmağına açılacağını hesaplamışlardı. Şimdi ben uyku tulumuna girip uyuyabilirim. Ve her seferinde de nehrin mecrasını izleme isteğimizi büyük çabalarla gelmedik.» «Nasıl uyuyabilirsin! Hele böyle büyük bir günde! Bu deliğe tam dört kere indik. Le Cagot'nun her zaman çay yerine haşladığı tisan'm tadından hafifçe ürperdi. Gerekirse artık çifte kayaları ve darboğazı genişlettiklerine göre. «Saat kaç?» diye sordu. Le Cagot mağarasının tabanında ve belki dünyanın başka bazı yerlerinde şu anda saat altı otuz yedidir. Dört kazağın üstüne giyilmesi. «Söyleyemem. «Neden?» «Çünkü bileğimi çevirirsem çayın yere dökülür. Basklı iki genç iki saat sonra nehrin o yöresine irmak kuracaklar. Le Cagot elinde bir fincan açık çayla yaklaşıyordu. Nikko? Nikko? İnanamıyorum. Dolu bir akü ampulün dört gün dört gece sönmeden yanmasına yetiyordu. çevredeki karanlığın insanın asabını bozmasını önlemeye yetiyordu. En içte gevşek dokulu jarse bir gömlek vardı. iç çayını.» dedi. «Ama sana bir çay yapabilirim. Hel çizmelerini ayağından çekerken. Boyanın dökülmesinden ırmakta gorulmesine kadar geçen süreyi böylelikle ölçtükten sonra. Tam o sırada Le Cagot'nun o koca sesiyle horladığını duydu. Flüorışıma 255 miş yakınlık algılaması onu derhal uyardı. Hareketsiz yatması. nöbetleşe suyun rengini izleyeceklerdi.Hel doğrulup ağrıyan eklemlerini gerdi. Ama bu sulardan yalnızca birinin hızı ve büyüklüğü bu mağaranın suyuna benziyordu. mağaranın soğuğunun iliklerine işlemesine neden olmuştu. Henüz bir kasını oynatmış olmadığı gibi gözlerini de açmış değildi. İyi Bask yününden yapılan bu kazaklar ıslakken bile ısıtabiliyordu insanı. soğuğa karşı etkili oluyordu. Hemen Iza-rra şişesine uzandı ama şişeyi boş buldu. içeriye su girmesin diye özel olarak sıkı lastikle kapanmıştı bu giysinin. harita çıkardık. Çünkü en büyük serüveni en sona saklamak istiyorduk. Yani bu insan ya hayal kuruyor. Yukarda gençler telefon aküsünü dolu tutmak için hazır bulundurdukları pedallı manyetodan bunu da doldururlardı nasılsa. Beş saatlik derin bir uykudan sonra Hel gene her zamanki gibi birden ve tümüyle dinlenmiş olarak uyandı ve hemen ayıldı. Onun da titreşimleri bulanık. aptal! Al işte. Çevrede yalnızca bir kişi vardı. «Bu Doğuluları anlamak mümkün değil. Kışm Le Cagot İspanya'da vatanseverlik serüvenlerine atılırken Hel oralara keşifler yapmış. «Bu durumda geziye başlamadan önce dinlenmek ve yemek yemek için beş altrsaatimiz var demektir. ya düşünüyor ya da uyuyordu. Süre kısaysa. «Öteki yarıyı ben içtim. On vatlık bir ampulü. Hel bütün bunları kendi icad ettiği bir lambanın ışığında yapıyordu. Her şey hazır mı?» «Şeytan melekten nefret eder mi?» 254 «Brunton pusulasını denedin mi?» «Bebeklerin kakası sarı mıdır?» «Kayalarda demir karışımı olmadığından emin misin?» «Musa orman yangını çıkardı mı?» «Floresan(") da ambalajlı mı?» «Franko eşeğin biri mi?» «İyi öyleyse. Oralarda bir sürü yeraltı suyu ırmağa boşalıyordu.» Benat çaydanlıkla cebelleşirken Hel üstündeki paraşütçü tulumuna benzer giysiyi çıkardı. dalgıç giysileriyle kendilerini suya bırakıp bir deney yapmak mümkün olabilirdi. Yaka ve kol ağızları. işaret koyduk. Şimdi ise vakit geldi! Nasıl uyuyabilirsin. Basit bir âletti ama. ırmağın kayalara doğru iki yüz metrelik girinti yaptığı yerleri gezmişti.» Le Cagot parmakları yandığı için ellerini havada sallıyordu.» diye itirafta bulundu.» dedi Hel. Bu suyun. «Şimdi bakabilirim saatime. doldurulmak üzere yukarı da gönderebilirlerdi. Geliş*Bazi cisimlerin ışık ve röntgen ışınlarına arz edilince kendiliklerinden çeşitli renkli ille ışıklar saçma niteliği. Hel ile Le Cagot bir karara varacaklardı. her yanı balmumuyla sıvanmış basit bir oto aküsüne bağlanmıştı. . Ölçü aldık. inceydi. bir ucundan girip ötekinden çıkmış Olacaklar demekti. Suda florasanini ilk izini gördükleri anda zamanı not edeceklerdi. Le Cagot. Belki birkaç dakika şaşma payı tanışan iyi olur. sonra üste giydiği dört ince kazağı birer birer sıyırdı. Yol kapanır ya da su yeraltına dalarsa yani nehrin suyunu izleyemeyecekleri noktaya gelince bunu suya boşaltacaklardı.» «İyi. Tabii saatleri Hel ve Le Cagot'nunkiyle ayarlıydı.» diye söylendi. Onu da çıkarıp üç nemli kazağı tekrar giydi. O zaman magarayi avuçlarının içine almış. Yanlarında on kilo kadar floresan boya taşımak zorundaydılar.» Le Cagot omuz silkip içini çekti.

oturuyordu. Çayı o kadar uzun süre demlerdi ki.» dedi. karışık saçlarıyla pas rengi ve kır karışımı sakalı görünüyordu. bu nasıl çay böyle!» «Dağ çayı. tabakalar halinde bir kayaydı. Su kaynaymca çantalarda çayı aradı. kendine bir yatak oymuştu. Le Cagot'nun gururunu ve kendine saygısını koruyacak bir yöntem tutturmuş gidiyorlardı. Hel ayağa kalkıp küçük ocağın mavi alevini yaktı. Yüzünde zafer ifadesi taşıyan adam benim. Durmadan küfreden.» Hel çayını bitirdi. Le Cagot ise o boğa kuvveti ve dayanaklılığı sayesinde en iyi ikinci adam oluyordu. Le Cagot. Jozef ve o eşeğin aşkına. uyudu mu da derin uyurdu. Le Cagot yan dönüp dizlerini karnına çekti. çan 256 tanın yan cebini yokladı ve en son iş olarak da miğferindeki ışığın pilini yeniledi. Yukarılar lületaşıydı ama suyun içinden aktığı yatak çok eskiden kalma. Dönüşte sana mağaranın na sil olduğunu anlatırım. Uyanmıştı Le Cagot. sonra iki çantayı eliyle bir tartıp hafif olanını seçti. Çayını elinden almış söyleniyordu. Hiç kıpırdamadan konuştu. ip kangalını omuzuna taktı. Ben senin gibi her şeyi tat mış değilim. Daha başlangıçtan beri.» «Herkes ölür. Hel'in en büyük meraklarından biri. Bunların patentini almak ya da satışına girişmek aklının ucundan bile geçmezdi ama.» «Hadi.» Sonra dönüp nehrin kanalı boyunca uzanan koridorda yürümeye başladı. Cevap olarak yalnızca bir homurtuyla nınltılı bir küfür geldi. Gerard/Simon pilinin biraz geliştirilmişi. aralarındaki ilişkinin yerleşmiş esprileriydi. zaman zaman mağa-racı dostlarına bunlardan armağan ettiği olurdu. Bu piller de kendi icadıydı. Kendisine eziyet eden bu adamın duman olup uçacağını umar hali vardı. İçindeki ozan ruhu onu Falstafımsı bir soytarı kılığına sokuyordu ama bir farkla. Dönüp Le Cagot'ya baktı.» «Dur bir dakika! Kafamı toplamama izin ver. Benat'nm uyku tulumuna yan taraftan hafif bir tekme attı. «Eski bir Bask atasözü vardır. sonunda içinde kahveden fazla kafein varmış gibi olurdu. Hel bir daha tekmeledi. «Senin damarlarında Falanj kanı olduğuna bahse girebilirim. Hel onun kolunu uyku tulumundan çekip saatine baktığında ruhu bile duymadı. Yanları da durmadan oymakta. Bu adamın o yılmak bilmez cesareti onu nice atak serüvenlere sürüklemiş. Hel. akan suyun hareketleri sayesinde iyice temizlenmişti. «Sen Pier'in Koca Gavgavları adına sen köle güdenlerden farksızsın.» «Dediğini kabul etmek zorundayım.» «Pekâlâ öyleyse!» Le Cagot öfkeyle uyku tulumunu tekmeleyip içinden çıktı. İrili ufaklı çengelleri sırtladı. «İsa. «Tanımak kolay olur. Meryem. Hel. yakınlık duygusunun avantajları ve ince vücudunun çevikliğiyle ikili ekibin lideriydi. Bastıkları yerler ve çevresindeki duvarlar. «Beni mağaranın sonunda bulabilirsin. Üstteki lületaşı tabakasını su aşındırmış. Hel aslında kişiliğinin gücü. kalk artık. Tanrı aşkına!» «Ben bu çayı bitirip yola çıkıyorum. Hel'e yetişince birlikte koridor boyunca yokuş aşağı yürümeye başladılar. kendine yatağından kurtulmak için yol aramıştı. Hel'in yanma. O hâlâ çayı elinde. Bütün bu takılmalar. zorbalıklar yapan.» «Gördün mü işte? Halk felsefemizin derinliğine yeni bir kanıt. Bir yandan hızla yüklerini omuz-luyordu. taşm üstüne oturdu. Akünün ışığında yalnızca uzun. kapadığı taşları sürüklemekteydi.» Hel koridora girdikten hemen sonra durup Le Cagot'yu bekledi.» «At sidiğine benziyor. Anlaşılan biraz asitli olan su zamanla lületaşmı tümüyle yemiş. yakman hep Le Cagot idi. Vücudunu fiziksel faaliyetlere adamış bir kişi olan Le Cagot. Sürüklenen taşlar yanlara çarpŞibıımi 257/17 . Kayaların bileşimi de iyice belli oluyordu. biliyor musun?» diye bağırdı Le Cagot. İspanya halkına eziyet eden faşistlere karşı nice gerilla hareketine gülerek öncülük etmesine yol açmıştı. Uyuyan birini tekmeleyen insan sonunda mutlaka ölür. Artık yola çıkmaları gerekiyordu. mağaracılık gereçlerini çizmesi ve atölyesinde kendisinin yapmasıydı. Küçük olmakla birlikte güçlü bir pil. Bu sefer aldığı titreşimler değişikti.Le Cagot giyinik olarak uyku tulumunun içine girmişti. Kaynayan su balonlar çıkarmaya başlayınca Hel arkadaşına üçüncü ve daha güçlü bir tekme savurdu.

Derken sudan uzanan koca bir kaya. Tünel hafifçe sola kıvrılmaya başladı. döne döne inen suya kapılıp sonunda dipteki dev girdabın içinde parçala nıyorlardı.» Bu sıkışık durumda Hel'in çantasını indirmek kolay değildi. Aylar sonra çevredeki akarsularda giysi ve teçhizatların m parçalan bulunuyordu. Burada su çok daralmış olduğu için Hel kollarını kaldırıp vücudunu devirince karşı taraftaki taşlara tutunabildi.tıkça daha büyük parçaların kopmasına neden oluyordu. Allahtan su genişlemedi. Bu yeral. Ne var ki kayalar çürümüş gibi kopup duruyordu. Hel'in miğfer ışığının vurduğu yerden daha yukarıya doğru kalktı. heyelanlar altında kalmaktan ya da depreme yakalan maktan daha büyük bir korku haline gelmişti. ilerde bir çukur bulunması olasılığı onu durdurmaya yeterdi zaten. ayaklarını bastığı çıkıntının yok olduğunu. Yol sola dönmekte devam ediyordu. Bunlar kamp ateşi başında anlatılan öyküleı di kuşkusuz.ı rm çoğu için böyle suyun içinde yutulup gitmek.ı sularının içinde yürürken derin çukurlara basıp yok olan mağaracıların öyküleri dil den dile anlatılıp durmaktaydı. Yan yan ilerleyerek. Olmasa bile. İşte bu mağara böyle böyle meydana gelmişti. Sular kalçalarından bir karış aşağıda akıp duruyordu. Sesi tünelin içinde yankılanıyordu. Dile getirmek istemedikleri düşünce: Bu yol böyle darala darala son bulursa. Sonra sırtüstü döndü. Bir saati aşkın bir süre. Hel hâlâ ilerliyordu. Söylendiğine göre adamlar belki yüz. Le Cagot'nun kahkahası birden her yanı doldurdu. Yol daralmaya devam ederken ikisinin de kafasında aynı düşünce vardı. Büyük kayma ve çökmeler kırk yılda bir yeralan şeylerdi aslında. o sürtünmeler ve eritmelerdi. Az sonra çömelerek ilerlemekteydiler. Üstelik sırtların-daki çantalar da tavana sürtünüyordu. oraya kayalar biriktiğini ve suyun da aşağılara batıp gittiğini görünce içi burkulur gibi oldu. Ağırlığını dengeleyip omuzunu karşı duvara yasladı. belki iki yüz metre derinliğindeki çukurun içine çekiliyor. Belki gerçekten az sonra çevrelerindeki kayalar tokuşacak. koridor boyunca yürüdüler. Oraya varıp çevresine bakınabildiği zaman kendini bir boşluk içinde hissetti. Nikko? İstersen sen oraya sıkı tutun da ben köprü gibi üstüne basayım. yalnızca tavan biraz yükseldi. Vibram çizmeleriyle de alttaki dar çıkıntıya sağlamca bastı. Le Cagot titreyen bacaklarının ağrısına küfretti. Orada öyle durup duracak mısın? Burada kırk yıl böyle çömelik durumda oturamam ki!» «Yardım et de sırtımdakini indireyim. su da aradan yeraltına doğru kaybolup gidecekti. Böylelikle geometrik dizi halindeki gelişme yüzlerce ve binlerce yıldan beri sürüp gidiyordu. Kayayı geçtikten sonra daha da daraldı. Duvarlar ve tavan yavaş yavaş onlara doğru yaklaştı. «Hey! Ya yol birden genişlerse. omuzlarını. Bastığı yer gerçi iki üç metreden geniş değildi ama. Bütün işi yapan. avuçlarım ve tabanlarını kullanarak üstüne doğru uzanan kayanın altından süzüldü. bunca hazırlıkla buraya gelmeleri boşuna olacaktı. Tutacak ve basacak yerler bol ve iriydi.» «İşte bu çok güven verici. Bir an durup soluk aldıktan sonra yan duvarla kaya birikiminin köşesinden tırmanmaya başladı. Çok güç bir işi yaptığı avuçlarının derisi biraz yüzüldü ama o ağır ağır ilerlemeyi sürdürdü. Çoğuna da bu bölgede epey sık rastlanan depremler neden olurdu. Ama çantadan kurtulunca hiç değilse biraz doğrulabildi. ışığın varamayacağı kadar yüksekti. Hel bu kayanın ilerisini göremiyordu. Mağaracıl. Yolları hafif aşağıya doğru yokuştu. Suyun içinde yutulup 258 gitmeyi korkunçlaştıran şey boğulma korkusu da değildi. kayalardan aşağıya düşmekten. Biraz ilerde lambanın ışığının vurduğu yerde. Kaynayan girdabın içinde parçalanmaktı asıl sinirlerini bozan. Burası çok derindi. tavan. Ama tüm halk lıı kâyeleri gibi bunlar da gerçek korkulan ifade ediyordu. Çömelmiş durumda uzun süre yürümek bacaklar için pek kolay sayılmazdı. Sonunda eni ancak iki metre fakat derinliği en az 10 metre olan suyun yanından eğilerek ilerlemek zorunda kaldılar Tavan daha da alçaldı. «Eee?» diye sordu Le Cagot arkadan. Çoğu yalan veya abartma olmalıydı. üzerinde yürümekte oldukları dar şeridi tıkayıverdi. «Ne görüyorsun?» «Hiçbir şey. Suda yürüyerek geçme olanağı da yoktu. O zaman hiç değilse birimiz başarıya ulaşırız!» Tekrar güldü. Her adımından önce bastığı yeri dikkat- .

Gözlerini alıştırıp miğfer ışıklarıyla görebilmeleri için aradan uzun bir süre geçmesi gerekti. gidelim.» «Hım-m. Hel tırmanacakları yerdeki ipi de yerinde bıraktığı. O da hemen kalkıp kayaya yaklaştı. arkadaşının vaftizi pek kuru kuruya yapmadığını anlıyordu. Bunu yaparken durmadan acı acı küfür edi-yor.» dedi. yani belki yirmi bin. Bu nasıl?» «Daha fazlasını isteyemezdim. Hâlâ tırmanmaya. «Eee?» dedi. «Aman Tanrım!» dedi. Suyun kenarındaki kayanın yanma dönmek uzun sürmedi. «Ne demek istiyorsun?» «Birinci mağaranın adı da öyle. Artık yassı bir taş zemin üzerinde duruyordu. oradaki kayaya. Le Cagot bu arada biraz geriye gitmiş.» O sıra duyulan şırıltı sesinden Hel. Sonradan bu deliğe «Anahtar Deliği» diye isim takacaklardı. her mağara gibi normal bir mağara haline gelecekti. poposuyla tabanlarının üzerine oturup biraz rahatlayabileceği bir yere yerleşmişti. eliyle tutunduğu parçanın kopmayacağmdan emin olmaktaydı.259 le kontrol etmekte. tabanından en az yüz metre yüksekte. Le Cagot dehşet dolu bir fısıltıyla. Tavandaki taze oyuklar belki üç yıllık. tabanını da. Ellerini çırpıp ses dinledi. Geçmek için oraya takılı bıraktığı çift kat ipe tutunup Le Cagot'ya kayanın berisinden seslendi. «Karışıklık olmaz mı?» diye sordu. Jeolojik zaman perspektifi içinde düşünülmeliydi. Ama tırmanan 260 mağaralar denilen türde onlar. «Tırma nan mağara!» Gerçi çirkin bir görünümdü ama çok heybetliydi. Sonra elin-dekileri su geçirmez torbaya yerleştirip. Yakında.» «Ama senin de bu buluşuna katkım unutmuş değilim. Ayrıca peşpeşe birçok yankılanmalar yeralmıştı. ne ilerde ne de yanlarda hiçbir şey göremiyordu. Burada her şey. belki elli bin yıl sonra burası da durulup oturacak. Buranın adı Le Cagot mağarası olacak. Tavanda kopup düşen kayaların oyuk yerleri belli oluyordu.» «Harika!» Çantaları kayanın çevresini dolaşan ipin yardımıyla geçirdiler. Tabanda ev boyu kayalar vardı. İki iri kayanın altından geçip yassı taşın üstünde1 yanyana durdular. Ya da tırmanmaya devam edip yeryüzüne açılacak. Tabii şu haliyle gösterdiği gençlik öznel bir kavramdı. Bak bu doğru. «Bu mağarayı vaftiz ettim ve ona isim koydum. tavanını da yükseltmeye devam ediyordu. belki yüz yıllık olabilirdi. Joshua'nm Borazanlar Çalan Gavgavları adına sövüp sayıyordu. Garip. yeni yetme gibi bir mağaraydı burası. ayrıca kopan kayaların birçoğunu temizlemiş olduğu için. Araları yığıntı parçalarıyla doluydu. Yankı çok geç geldi. Demek Hel şu anda büyük bir mağaranın ağzında bulunuyordu. Güvenilir bir yer değildi. tavanından da bir yüz metre aşağıdaki taş çıkıntının üstünde durmakta olan İni minicik böceksi insanları küçümsüyordu sanki. Yola çıktıklarından beri her yüz metrede bir bu işi yapıyordu. Nikko. Sabırla otuz metre kadar tırmandıktan sonra birbirine dayanmış duran iki dev kayanın arasından geçti. iç uzantısı bulunmayan yerlerden biri olacaktı. sanki yeni getirilip konmuş gibi canlı ve sivriydi. Sesi boğuktu. Eh. Gözlerinin önünde kar benekleri dans ederken Hel yanıbaşmdan Le Cagot'nun sesini duydu. Devam edelim mi?» «Şunları bitirir bitirmez. Doğanın bu müthiş mağarası. 261 . «Gidebiliyor muyuz?» «Büyük bir mağara var.» Hel defterinin üzerine eğilip elindeki pusulanın yardımıyla mesafe ve yükseklik tahminlerini not etti. Bu nasıl?» «İyi.» «Doğru. o halde buranın adını Le Cagot Boşluğu koydum. Duruyordu ama. sonra Le Cagot.. Işık söndü. az önce Hel'in yaptığı gibi karşı tarafa tutunarak kayanın çevresini dolaştı. o organik boşluklarıyla gerçekten ürkütücü oluyordu. Mağaralar genellikle ebediymiş gibi bir duygu veren asude yerler olurdu. Le Cagot magnezyum lambasını yaktı ve koca mağara binlerce yıldan beri ilk defa olarak kendini insanlara gösterdi. «Tamam. «kuru mağara» tabir edilen. otuz metrelik yükseliş pek güç olmadı. Demin öyle zorlukla aşmak zorunda kaldığımız o yere Hel Kayası diye isim takacağım.

Boyayı dökmek için suyun yanma bile varamıyoruz. Bu duvar amma da sinir bozucu şey! Daha da beteri. Le Cagot hemen xahako'yu uzattı. İnsan dengesini gözüyle değil. düşünmemişlerdi. Yumruğu hemen yanma düşüp orada kalakaldı. bilinçaltlarma baskı yapıyor. 263 «Bir şey yemek istemediğinden emin misin?» diye sordu Le Cagot. «Sanmıyorum. Son yarım saat boyunca çevrelerinde bir ses hissettirmeye başlamıştı kendini. Ama artık duvarın dibinde geçit bulunmadığı ke-sinleşince tek şansları yukarıları aramaya kalmıştı. «Şu duvarın arkasındaki. Başını arkaya eğip miğfer ışığını sese doğru çevirmeye çalıştı. Kopup düşmelerin taze oluşu ve burada hava sürtünmesi bulunmayışı yüzünden satıhlar yerçekimi kurallarına meydan okuyan çılgın çıkıntılar yapıyordu. Mağaranın bu tarafında pek kaya sayılabilecek boyda taş yoktu. Miğfer ışığının camı da bir düşme sonucu çatlamıştı. İki saat sonra beş yüz metre kadar yol almışlardı. Hel. Aşağıda akması gereken su. Yarım saat sonra Le Cagot tepesinden doğru bir ses duydu. Holçarte ırmağına olan mesafenin yarısına ancak vardık. ancak duygularıyla sağlayabiliyordu. elini çantasına daldırarak peynir. gözleri kapalı. Hani suyun aşağıdan yukarıya doğru aktığı izlenimini veren. Bu öyle uzun sürdü ki sonunda Le Cagot şarap konusunda kaygı duymaya başladı. Aşağıda. Defterine notlar işliyor. Belleği fazla yükleyip işlemez hale getiren şey. sakın açılış olmasın?» diye sordu. ancak onlar dinlenmek üzere durdukları zaman işitilir hale gelmişti. Yönlerini de bu kargaşalığın içinde iyice kaybettiklerinden ancak pusulanın yardımıyla ilerlemekteydiler. göğsü inip kalkarak. Tulumu durmadan sıkıyor. zorluyordu. ama öte tarafa geçebilecek bir yol bulamadılar. Le Cagot gürültüyü bastıracak bir sesle. Yere basınca hemen oturdu. boğazı iyice dolduğu zaman yutuyordu. Çok yorulmuştu. çatlaklar ve yarıklar arasından süzülerek. Le Cagot. tavandan kopacak on binde bir boyunda bir parçanın onları karınca gibi ezebileceğinin bilincini içlerinde boşluk duygusu yaratıyordu. Hel kana kana içti. Elindeki Brunton pusulası bu mağarada pek bir işe yaramış sayılmazdı. tavanın alçalıp bir yığın kayaya doğru iniş yaptığı yeri fark edebiliyorlardı. birleşiyor. Ne yapıyorsun öyle?» Hel çantasını sırtından atmış. sonra yönünü saptayıp tulumu giderek uzaklaştırmış. göze düzmüş gibi görünen yerin dik bir yokuş olduğu anlaşılan o eğlence yapıları gibi. Önce tulumu dişlerine değdirmiş. «Eee? Bir yol buldun mu?» diye sordu. Bir çağlayan vardı. şarabı doğrudan boğazına nişanlamıştı. Ote taraftan gelen suyun sesi de onları bir yol bulmak için zorluyor. Bir saati aşkın süre. Tavanla kayaların birleşir gibi göründüğü yerin ötesinde.» «Biraz sola doğru kay. İlerde. ambarlar boyundaki koca kayaların sırtı üzerinden dolaşarak Boşluk dedikleri yerin karşı tarafına geçmeye çabaladılar. Kimi dik. bir taşın üstüne oturdu. yığıntının oluşturduğu duvarın önünde ileri geri yürüdüler. Derken anladılar. tanıdık görünümlerin bolluğuydu. Gürleyerek inen suyun içinden yol bulmak ise mümkün olmayabilirdi. kimi garip bir açı meydana getirecek pozda. duvara gelişigüzel tırmanmaya koyulmuştu. Boğazmdaki kuruluk batıcı olmaya başlamıştı. Buradakiler surlar boyunda yekpare parçalardı. Lunaparklardaki garip yerlere benzer bir yerdi burası.Bir kayadan bir kayaya dikkatle geçerek. yüzünden terler boşalarak dostunun kara mizahına cevap verdi: Kolunu uzatıp ona uluslararası bir işaret yaptı. Artık mağaranın karşı tarafını görebiliyor. Büyün bir çağlayan. Karanlığın içinde Hel aşağıya doğru geliyordu. Gocunuk bir sesle. «Biraz dinlenip kendimize gelelim. «Aç değil misin?» Hel başını iki yana salladı. kimi yatık. Hel sırıtarak başıyla evet işareti yaptı. Önce tabandan yükselir gibi olan belirsiz gürültü ve fısıltıların arasına karışmış gibi gelen bu ses.. Yukardaki koyu karanlık. ayın o çarpık çurpuk yüzeyi üstünde gezinmeye çalışan astronotlarmkinden pek farklı değildi. ses yükseldikçe yükseliyordu..» diye seslendi.» «Neden? Orada bir şey mi görünüyor?» «Hayır ama şimdiki durumda ben tam altında oturuyorum ve rahatımı bozup buradan kıpırdamak da istemiyorum. Solumak için bile çaba harcıyordu. tabanın altında kollara ayrılmış akan sular giderek birbirine yaklaşıyor. yön konusunda âfâkî tahminler. peynirimiz bitti. . düşen kayaların altında gözden kaybolmuştu. Yol bulma çabalan. Üstelik en az iki yüz metre de yüksekteyiz. Çünkü oradan geçebilseler bile herhalde kendilerini çağlayanın tepesinde bulacaklardı. «Yığıntının tepesine bir göz atmak istiyorum. Yutkunmaya çalışmak bile acı veriyordu. yarıklara girip kayaların aralarına sokuldular. bisküvi ve xoritzo aradı. kimi ta yukarıda bir yerde çıkıntı oluşturmuş du 262 rumdaydı. eğim konusunda belki daha gerçekten uzak sayılar yazıp duruyordu.» Duvarın yukarılarında yol aramayı pek. sonra çantasının üzerine uzandı ve kolunu yüzüne kapadı.

Le Cagot'ya bulduğu sağlam basamağı gösterdi. kaynar gibi dumanlar çıkarıyor. tam orta noktaya. bu dumanlar onların çevresini sarıyordu. Le Cagol 264 .» «Bok!» «Yoo. Hel. Büyük bir gürültüyle dökülen suların sisi. Nikko. ama bir kayanın çevresinden dolaşıp devam ediyordu. Beni yukarıdan koruman gerek. Eskimiş uçları yuvarlanmış bir kayaydı. rüzgârsız havanın içinde yükselip.» Çılgın kayaların arasındaki çılgın yarıklardan geçip kendini Hel'in yanında. galiba suların arasından inilecek bir yol var. Basacak yer sağlam. Hel sağa doğru seğirtti.» «Deneyip de canını tehlikeye atmayacaktın.» «Denedin mi?» Hel omuzlarını kaldırıp kırık miğfer fenerini gösterdi. Aşağıdaki gürültü nedeniyle ancak işaretle anlaşabileceklerdi bura da.«Nereye çıktın?» «Çağlayanın üstüne. ve iki yana uzanan ıslak kayalardı. Günün birinde düşüp öldüğün zaman çok pişman olursun. «Denedim ama yalnız başaramadım. Orada bastıkları çıkıntı birkaç santim daralıyor. Sisin içinden tek görebildiği biraz altlarında çağlayanın başladığı yer. çağlayanın tam üzerindeki kayada bulan Le Cagot şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleniyordu.

diye düşündü. Yirmi metre kadar inip sekiz çengeli duvara taktığı zaman artık ıslak ipin sürtünmelere karşı dayanıklılığı kuşku getirmeye başlıyordu. Daha sonra da.. boğuld u k t a n kurtulurdu. sonra suyun içine girmesi gerekiyordu. Ayak parmaklarının ucuyla basacak. En büyük sorun başının üstündeki ipteydi. Hel ipe asılırken ayak parmakları bastığı yerden ayrılıp yükseliyor. Le Cagot bastığı sözüm ona sağlam basamağa bir küfür savurup çömeldi ve elindeki ipi yandaki bir kaya çıkıntısına doladı. Bu inada dökülen suların ağırlığının da Hel'in başına. el parmaklarıyla tutunacak çok yer vardı. görünen suların miğfer ışığından bir karış uzakta bulunduğunu gördü.. koluna sardığı ip ne kadar uzun olursa. inşallah. Normal olarak önce sisin içine. Buna karşılık. eğer kayarsa onu taşıyabilmekte güçlük çekecek bir durumda bulunuyordu. Sisin içinde biraz daha indi. Ama sağduyu ona daha fazlasının tehlikeli olduğunu söylüyordu. Hel inerken duvarda ne zaman bir yarık bulsa duruyor.. Sonunda bir üç metrelik payı kendi kontrolünde tutmaya karar verdi.. Keşke daha uzun tutabilseydim. Le Cagot belki bilmeyerek ipe asılır. Çünkü su altındayken soluk alamayabilirdi. arada suyun buraları düzlemesine pek fırsat kalmamış olacaktı. Hel kaygan kayalardan aşağıya doğru inmeye başladı. Biraz duraklayıp kendini inişin en güç kısmına hazırladı.güçlükle oraya basıp ipi Hel'in beline doladı. tam o anda Le Cagot da ipe bolluk vermek gereğini duyduğundan. suyun öte tarafına geçebilecekti. Suyu aşincaya kadar yeterli ipi kolunda hazır etmeliydi. sonunda siyahla gümüş rengi karışımı gibi. düşme halinde o kadar aşağıya sarkacak demekti. omuzlarına bineceği ortadaydı. 265 . ipine bir çengel geçirip oraya takıyordu. Çağlayanın yönü yeni değişmiş. Düşerken kafasını vurup kendinden geçerse ancak o düzeydeyken suyun dışına sallanabilir. Önce ipi koluna sarması Le Cagot'ya bağımlı olmaksızın hareket etmeyi sağlaması gerekiyordu. Allahtan bu kayalar çok girintili çıkıntılıydı. Bu ip suyun altındayken bitebilirdi. Hel'in su altında göremediği duvarda gedik aramasını engellerdi.

yukarıda fazlaydı adetâ. İçinden geçmek de kolaylaşmıştı suların. hatta hayal kırıklığı sayılabilecek bir durumdu. Hel suyun arkasında duvarı yoklayarak bulabileceği en derin oyuğu aradı. üzerindeki bütün pisliği süpürmüştü. Hel sonunda mutlu durumu ona anlatabildi.Hel yavaşça sulara doğru yaklaştı. İnsanı soluksuz bırakan şeyin. Le Cagot'ya sesini duyurabilmek için kafasını ona yaklaştırıyor. Sonra üçte birini saldı. Göğsündeki diyaframın elverdiği kadar. Sular. Kısa zamanda. Arka taraf bayağı sessizdi. En komik olanı da. Birkaç derin soluk aldı. Suyun ağırlığı onun aşağıya iteceği için. Parmaklan keskin bir yarığa girdi. Sular bir anda bileğinin çevresini bilezik gibi sardı. Suyun ağırlığı aşağıda az. Yerler pırıl pırıl kayaydı. karbondioksit çokluğu olduğunu çok iyi biliyordu. İşin kolaylığı ortadaydı. arasıra tolgaları tokuşuyordu. Elini suya uzattı. Giderek daha çoğu sis halinde yükselir gibiydi. Suyun içine girmesiyle arkasına geçmesi bir olmuş. Hel hemen suyun içinden geri çıktı. ciğerlerdeki oksijen azlığından çok. Bu yarık biraz fazla aşağıdaydı. akan suyun arkasına geçtikleri anda normal sesleriyle konuşabilmesiydi. Ama bulabildiği tek yarık buydu. tırmanıp Le Cagot'nun tünediği rafa geldi. Onlar sisin içinden karanlık havaya çıkarken suyun sesi de yavaş yavaş arkalarında kalma266 . sanki sular yerinde duruyormuş da. suların arasına daldı. orada hemen kendine basacak bir çıkıntı bulmuştu. Üstelik omuzu da suyun ağırlığı altında ağrımaya başlamıştı. Kısa zamanda pürüzlü duvarın dibine varmışlardı. Dikkatle yollarına devam ettiler. Deney yapmaya falan gerek yoktu. Son soluğu çok büyük çekti. kendisi sislerle birlikte yükseliyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Arkadaki duvar öyle pürüzlüydü ki. yüksekte bir yer bulsa daha iyi olacaktı. her birini sonuna kadar verdi. Geri dönerken kolaylık olsun diye ipi yerinde takılı bırakmaya karar verdiler ve peşpeşe inmeye başladılar. Sanki çağlayandan değil de sağnak yağmurdan geçiriyormuş gibi. Aşağıya yaklaştıkça sular da azaldı. Su perdesi sanki dışarının gürültüsünü kesiyordu. Durum komik. sağlıklı bir çocuk bile inebilirdi buradan aşağı. Sular artık yüzünden birkaç santim uzaktaydı. Dökülen suların kalınlığı yirmi santim var yoktu.

inişini gene de durduramıyordu. Kristal mağarası denen türden. Yazık olurdu o zaman. mağaranın durumuna göre otomatikman değişiyordu işte. Melodide yalnız ses taklitleri değil. Bu ırkın acıya dayanıklılığını belli etmeye yetiyordu böyle bir şarkı. Gerçekten sırıtılacak. solgun miğfer ışıkları tekrar önem kazandı. Savurganlık sayılacağını bile bile. «Çıkış artık pek uzakta olmasa gerek. çevrelerinde ve üstlerinde duvarlara gömülü. Bir yandan küfrediyor. Le Cagot adımını attı. «Hemen hemen Holcarte Irmağı düzeyine indik sayılır. Zazpiak Bat Mağarasında ilerlerken Le Cagot öne geçti. yamaçlarda güç yerlerde Hel başa geçiyor. Kristal mağarasının sonuna yaklaşırlarken Le Cagot şarkıyı kesti. parıldayan aragonit kristalleri. Şimdi iki olasılık vardı. Le Cagot ışığı gezdirdikçe kristaller canlı gibi parıldayıp sönüyordu. Pek gerçekleşebilecek bir hayal değildi bu tabii. Çok güzeldi burası. Çağlayandan sonra her-hıılde yerdeki yarıklardan aşağıya geçmiş.» dedi. magnezyum lambasını bir kere daha yakmak istiyor. Hel çömelip klinometresiyle çağlayanın tepesine olan meyili ka-baca ölçtü. Zazpiak Bat. Telâşlı (tarrapatakan) bir adamın işlerini nasıl sa-karcasma (kirri-marra) yaptığı anlatılıyordu. Tabii hiçbir turistin ulaşamayacağı turistik bir yer. Le Cagot ışığını yarıktan içeriye uzattı. dramatik yerlere girdikleri zaman ise Le Cagot öne düşüyor. Kuzey duvarında donmuş bir çağlayan görülmekteydi. Soluk kesecek kadar güzel. bir bulvardı burası! Belki de bu mağara sisteminin son bö lümüydü.» «Evet. Sonunda duvarlardaki ışıklar.ya başladı. O inleyen. Çünkü yüzerek tekrar güneş ışığına çıkma zevkini gerçekleştiremeyecekler demekti. O korkunç Le Cagot Boşluğu gibi değil. sonra biraz zihinsel aritmetik yaptı. gittikçe gerileyerek yükseliyordu. Nicholai'nin daha iyi bir kaya taktik-çisi olduğunu ikisi de biliyorlardı. Arkalarından inen sulardan yükselen sis bulutları. insan boyutlarına daha uygun bir yer. Bunu ne Le Cagot'nun kabullenmesine ne de Nichola'nin vurgulamasına gerek vardı. bu asla ulaşılamayacak mağarayla birleştirmek çok normal görünüyordu insana. gene de 15 derecelik bir eğimi geçmiyordu.logandı.» Hel başını salladı. Enine doğru geniş. Pirene yöresindeki yedi Bask eyaletini birleştirmeye çabalayanların sloganı. bir yandan pençelerini sağa sola savurup tutunacak İm yer arıyordu. Üstelik tavan da dik durulabilecek kadar yüksekti. Yağ gibi bir şey. duygu taklitleri bile vardı. Geçidin tabanı kaygan kille doluydu. Ayrıca nehrin başında nöbet bekleyen gençlerin emekleri de boşa gidecekti. güvenli sıkıntıya tercih eden zaman zaman zalim ve budala olabilen.» diye karşılık verdi Le Cagot. Önce pal hızlı kaymıyordu ama. Bir yandan ilerlerken bir yandan da mağaranın yankısı içinde sesini denemekteydi Le Cagot. Tabaka tabaka. Doğudaki duvar kalsitti. vurgusuz Bask şarkılarından birini tutturmuştu. bir kaya da yoktu. Le CagOl sırtüstü yatmış durumda aşağıya doğru kayıp gidiyordu. Basklarm bu çılgın hayalini. Yani «Yediden bir doğsun». ve takım taklavatım şakırdatarak aşağıya doğru düştü. dinmek bilmez bir merak duyuyorlardı. mağaralara. Ne var ki her taraf aynı kaygan tabakayla kaplıydı. Liderlik. Le Cagot'nun sesi kişiliğine uymayacak kadar yavaş çıktı. Yeraltı nehri kaybolmuştu. Bacalarda. Durup çevrelerine baktılar. gizli bir şaka var gibiydi bu işte. Sanki turistik bir yerdi burası. Işık turuncuya dönüşüp sönünceye kadar hiç konuşmadılar. Bu arada sarkıt ve dikitler yer yer birleşmiş.. Gerçi yokuş burada aşağıya doğru biraz daha dikleşiyordu ama. istenecek bir şey de değildi belki. altlarda bir yerde akıyor Olmalıydı. «Ama akarsu nerede? Nasıl kaybettin onu?» Doğruydu.. Ya mağaranın bir yerinde tekrar 267 karşılarına çıkacak ya da su görünmeden kayalar yolu tıkayıp işi bitirecekti. dişsiz bir ağzın sırıtması gibi görünen karanlık yarığın önünde durdu. Tu tunacak bir çıkıntı. gözlerinde uçuşan beneklere dönüşünce. ama asla korkak ve küçük olmayan insanları harekete getirebilmek için işe yarayan bir :. dolayısıyla oraları o keşfedip isimlendiriyordu. koca sütunlar oluşturmuştu. «Buraya Zazpiak Bat Mağarası diyelim. Bu çabalaması onu tersyüzü 268 . Yol kolayken genellikle böyle yapardı. Bir cadde. Ama romantik tehlikeleri.

«Buraya. Hayır. Kelimeleri pek anlaşılmıyordu ama arada sırada bir ikisinin anlam taşıdığı da oluyordu. o korkunç boğa kuvvetine rağmen... almaya. Ne acemilik ama! Aşağıdan Le Cagot'nun sesi duyuldu. çaresiz.. Şimdi dönüp Zazpiak Bat'ı geçmesi. Demek nehir orada tekrar ortaya çıkıyordu. Artık arka arka kayıyordu. Bunu yanında taşımanın anlamı yoktu. eğer son kangal ipleri Le Cagot ile birlikte aşağıya gitmemiş olsaydı.. Derken ışık da uzaklardaki bir deniz fenerinden geliyormuş gibi görünmeye başladı. çağlayana tırmanması. seni. ya yokuşun dibinde bir kaya falan varsa. yokuşun başında duran Hel. ipi altmış metre yukarıya fırlatamazdı. Yukarıda. öfkeli bir Le Cagot. Hel. yoktu. Geçitten aşağı tane tane kelimelerle seslendi. «Ben. aşağı yukarı altmış metre aşağıda hareketsiz kaldı.. Düşünmesi bile yorucuydu. Hel o güne kadar bu kadar derin bir yerde böyle kaygan bir kil tabakasına rastlamamıştı. Hiç ses yoktu.... «Evet.. Le Cagot'nun sesi öfke ve hırstan kuduruyordu. ipi. Yarı oturur durumda... Hel'in yapabileceği hiçbir şey yoktu. Le Cagot'nun miğfer ışığının giderek uzaklaşıp küçülüşünü seyrediyordu. Hel'in kahkahası hem geçidi hem de mağarayı doldurdu. Derken geçitten yukarı bir ses yükseldi. Evet.. suyun içinden geçmesi ve ipi bıraktıkları yerden alması gerekiyordu. Bunu öfkeli kükremeler. İmdat sesi bile.. Işık epey uzakta... Le Cagot'nun bir yere çarpıp kendinden geçmesinden korktu. öldürebilirim!» 269 . Derken ışık bir an görünmez oldu.... Derken inişi hız kazanmaya başladı. Ama. gidiyorum!» Aşağıdaki ışık kıpırdadı. su şapırtıları ve küfürleri izledi. Le Cagot herhalde nehre düşmüş olmalıydı. La Cagot ayağa kalkıyordu.. O bile. şşrappp diye büyük bir su sesi duyuldu..» Demek Le Cagot'ya bir şey olmamıştı..Saint Sebastian'm Delik Deşik Gavgavları adına. Durum aslında komikti ama.döndürmekten başka işe yaramadı. Hel çantasını sırtından sıyırdı.. git.. al!» diye cevap geldi. durum gerçekten komik sayılabilirdi ama.. Sonra ışık tekrar göründü. Hel derin bir soluk aldı. geldiğinde. takırtılar. «.

Evet. Acaba neden Le Cagot buraya inip mağarayı bitiren ilk insan olmak istemedi. mağaracılığın şatafatlı engellerine. fakat bir tek centilmen yetiştirmemiş bir ulustu. burası mağara sisteminin sonuydu. Hayır. Bir basınç hissetti. Bisküvisini yiyor..Bir dakika! O su sesi. Daha doğrusu Etchebar şatosunun kabul salonlarından biri kadar. Hel kenara diz çöküp suya hayranlıkla baktı. taban da çakılsız ve tertemizdi. Aşağıdaki güçlü akıntı yüzeyindeki kırışıkları bir anda emip yok ediyordu herhalde. Hattâ yağışlar fazla olduğu zaman Zazpiak Bat'm tabanında bile sığ bir göl meydana gelebilirdi. Le Cagot suya düşmüştü. Ne de olsa Fransızlar sonu gelmeyen kuşaklar halinde soylu yetiştirmiş. Orada adalet yerine. yolculukları Zazpiak Bat'ta son bulacaktı demek. ta aşağıda üç köşe bir delik gördü. Neredeydi peki su? Hel durduğu yerde çizmesini uzatıp Şarap Mahzenine doğru sarkıttı. çağlayanlara hiç benzemeyen gülünç bir engeldi ama. diye düşündü. Uzak köşede ise dikdörtgen biçiminde. apış arasında kil birikintisi gittikçe yükselmekteydi. Yan duvarlar dümdüzdü ama gene de köşeden inmesi kolay olacaktı. xoritzo içiyordu. Çünkü duvarlar dümdüz. Yüzey öylesine düzgündü ki havadan farkı yoktu. köpüksüz sular. Birkaç santimetre aşağıda çizme suyun yüzeyine değip kırışıklıklar yarattı. Le Cagot onun aklından geçeni bilmiş gibi.Hel tekrar gülüp çağlayana doğru yürümeye başladı. bir ev kadar vardı. Daha önce de böyle tuzak havuzlar görmüştü Hel mağaralarda. İpi sağlam bir yere bağlamakla uğraşıyordu. Bir an içinde kendini kıçüstü oturur buldu. Hel aşağıya baktı. ve yenmesinden onur kazanılmayan bir engel. hem de kaygan geçit zaman zaman suyla dolup bir sarnıç görevi yapıyor olmalıydı. Bunların su altında olduğu dünyada kimsenin aklına gelmezdi. Budalaca. Dikkatle. sonra güldü. ayak basacak en iyi yerleri aradı. Oysa yeraltı nehrinin debisi mevsimden mevsime değişiklik göstermekteydi. Hel önce ipe tutunup ayaküstü kaymayı denediyse de olmadı. kayalara. «Seni piçoğlu piç!» diye fısıldadı. Sapina kadar Bask olmakla birlikte Ie Cagot Fransa'da eğitilmiş biriydi. Kaygan killer bütün mağaracılarm nefret ettiği şeydi. Hel herhalde kaygan geçidi su altında kolay kolay bulamayacaktı. Bulundukları oda. Hel şarap mahzeninin kenarına gidip ışığını aşağıya doğru tuttu. Alttaki akıntı burayı böyle geriyordu yalnızca. kuşku yok. Kuşku verici bir leke.» Bu işte bir bit yeniği vardı. su çizgisini bulmaya çalıştı. Üç çeyrek saat sonra tekrar kaygan yokuşun başındaydı. «Bu suyun içine indin. 270 Gene de uzun süre bekleyip Şarap Mahzenini bakir bırakmakta anlam yoktu. «Adalet olsun diye mi?» «Evet. Hem bu odanın tümü. Herhalde burası zaman zaman su doluyordu.. rahatsız edici. Nitekim Hel parmağını batırdığı zaman parmağı hafifçe eğildi. suya düşüşünden sırılsıklamdı. Akıntıyı belli etmeyen. Adalet duygusu ise Fransız düşüncesine tümüyle aykırı düşen bir kavramdı. Buraya yağış mevsiminde inmiş olsalar.» dedi. Oradaki dikitlerin durumu da böylelikle açıklanmış oluyordu işte. suyun yüzü hareketsiz değildi. muntazam bir çukur vardı. öyle mi?» Hel çizmesini yukarıya çektiği anda suyun yüzündeki kırışıklıklar da kayboldu. Sivrisinek sorunu gibi. yasalar vardı. Pantolonunun önünde. hızla iniyordu. ondan. İçindeki tüm mineral ve mikroorganizmalardan arınmış olduğu için normal su renginden bile mahrum olan sular. Tam bir şarap mahzeni gibi. Dipteki kayaların biçimi de çok netti. Le Cagot'nun üstüne oturup yemek yediği çıkıntı. «Bu onuru sana sakladım. İşte bu. Dikkatle baktığında Hel mahzenin dip tarafında. eğer Zazpiak dolu olsa. aşması aynı derecede güç bir engeldi. Herhalde dipteki üçgen delikten su dışarıya çok düzenli şekilde akıyordu. Hel. Nehir buradan dışarıya akıyor olmalıydı. Hel çevresine bakındı. Suyu izleyemedikleri yerde dalgıç takımı kullanmaya niyet etmişlerdi ama. Parmağın bir yanında izler meydana geldi. bacalara. Hel'in gelişini görmemezlikten geldi. . Hel duvarları inceledi. tabanın üçte ikisini kaplıyordu. Hel sonunda yanüstü devrildiği zaman Le Cagot'yu düzgün bir raf şeklini almış taşın üstüne oturur buldu. Gösterişsiz inişinden hâlâ öfkeli. Bulsa 271 . Ayaklan önde.

Bu üçgen delikten içeriye ayakları önde girecekti. «On beş çok. O küçük delik seni mahvedebilir ve ben de bir hayranımdan mahrum kalırım.» dedi. bu odaya varmak. Yalnız arasıra gözün göremediği dalgalar onu sarsıyordu.» dedi Hel. «Dönüşte konuşur. On dakika.bile oradan aşağıya yüzmek. öteki ikisi dipte yatıyor. Hele bu hızla. Akıntıya değer değmez.» Ama Hel çoktan ilk kararlarını vermeye başlamıştı. üçgen delikten geçip güçlü akıntıya kendini bırakmak ve açık havaya çıkmak imkânsız olacaktı. «Yalnızca iki mi?» «Şu suyun ne hızla hareket ettiğini ve bir de üçgen delikten sonraki yolun tıkanık olup olmadığını. Ayrıca yolun tıkalı olması halinde gerisin geri çekilirken de başı yukarda çıkmayı tercih ederdi. Torbalar duru. Başı önde girmek tehlikeli olurdu. ama yavaşlatılmış düşüş yapıyormuş gibi. değmez mi. Derken birdenbire. çarpma çok kötü olabilirdi. Hesaplaması kolay olur. İnişlerini kurak mevsimde yapmakla akıllılık etmişlerdi. «Hoşlanmıyorum Nikko. Hel «Torbada ekmek var mı?» diye sordu. «Bana biraz kötü görünüyor bu durum. «Nikko? Bu küçük havuzu Le Cagot Ruhu diye adlandırmaya karar verdim.» Le Cagot'nun hakkı vardı tabii. Gerçek dışı. Parça önce dibe doğru indi. sanki bir büyüye kapılmış gibi yok oluverdi bisküvi parçası. kristal suyun içinde aşağıya iniyor kesiklerden yeşil bir duman çıkar gibi oluyordu. Gelecek gelişimizde bu delikten dışarı yüzmeye çalışır mıydm?» «Elbette. Bence olmaz. Bu düzgünlüğün altında büyük bir gücün suları bir yere sürüklediğine inanmak güçtü.» «Ya!» «Çünkü temiz. berrak ve saydam. karar veririz.» Floresam iki kiloluk torbalarda getirmişlerdi. deliklerinden yeşil boyalar kusup bunları yatay bir çizgi halinde deliğe doğru yollamakla yetiniyorlardı. İnsan günahkâr olarak ölürse soluğu İspanya'da alır. Yolda başın derde girerse seni geri çekmem uzun sürer. Saat kaç? » «Yedi sayılır. Şimdi boya deneyi bize yolun boyunu bildirecek.» Hel görünmeyen akıntıya tekrar baktı. 272 Le Cagot soluğunun içinden bir ıslık öttürdü. Le Cagot köşelerini açıp boyaları Şarap Mahzeninin kenarına dizdi.» «Boyayı atalım öyleyse. «Bilemiyorum.» «Diyelim ki boyalı suyun nehirde belirmesi kısa sürdü. gözün izleyebileceğinden daha büyük bir hızla deliğin içine doğru emilmişti. örneğin. Nikko. Hel parçayı dikkatle suyun üzerine koyup hareketini izlemeye başladı. Hiç değilse le Cagot çekerken o da ayaklarıyla yardımcı olabilirdi. esrarengiz bir görünümdü bu. Le Cagot saatine bakarak. On beş dakika bile olsa çalışırdım.» Le Cagot kendi peksimetinin bir parçasını fırlattı. Hel hemen çantadan çıkardı.» «Daha bir iki hafta düşünme süremiz var. Hem unutma ki ölmek ciddi bir iştir. Daha fazlaysa bu işten vazgeçmeliyiz. Değmezse dalgıç takımlarını buraya kadar taşımayız. Doğanın bazı esrarlarını bakir bırakmak o kadar da fena bir şey değü. «Boyayı boşaltalım mı?» «Saat kaç?» «Yediye az var. «Keşke iki şeyi bilebilseydim. «Ne yapacaksın?» «Suya serpeceğim. İki torba bir an içinde delikten geçip görünmez olurken.» .» Le Cagot başını iki yana salladı.» diye söylendi. Yelkovan on ikinin üstüne gelirken hepsini suya atıverdiler. Üç saniye sonra su tekrar dupduru kesildi. En fazlası on dakika. dalmaya değer mi. Sanki havada düşüyormuş. İki adam hayranlıkla izlediler. Yol üstünde bir kaya varsa.» «Bekleyelim de tam yedi olsun. Nik-ko. «Eeee?» dedi. İp fazla uzun olur. Boşalmaya yüz tutukları zaman akıntıya kapıldılar ve koyboldular.» «Ve hilekâr ve tehlikeli.

Şibumi 273/18 .

Kayışlara asılı kalma işkencesini kısaltabilmek için yukardaki gençler kahramanca pedal çeviriyorlardı. Hel ve dağcı arkadaşları birkaç günden beri sis örtüsünü bekliyoı lardı zaten. «Çıkın da kendi gözlerinizle görün. Onlar aşağıdayken beklenmedik bir hava değişimi olmuş. Kanlarına biraz oksijen girsin diye. Çifte kayaları geçtikten sonraki çıkış zaten dümdüzdü. Ta ki aşağıdakiler bacanın ilk kısmına ayak basıp biraz dinleninceye kadar. kuyularla cebelleşmek gerekmemişti. Yeni keşfettikleri mağara sistemi herşeye karşın temiz ve kolay bir yerdi.» «Kendin için konuş. galiba sen nesir adamsın diye kuşkulanmaya başlıyorum. «Bir sürprizimiz var. «Neymiş o?» diye sordu Le Cagot. Kusur sayılır bu.» «Hiç kimse kusursuz değildir. İsa'nın çarmıhta ölümü bile böyle bir diyafram kasılması sonucuydu. gözleri kör eden bir beyazlığa dalmış buldu.» Yığıntı koninin tepesinden bacanın ilk bölümüne çıkış her ikisi için de çok yorucu oldu. Yeraltı nehrinin üzerinden aktığı tabaka böyle sert ve temiz olduğu için. Delikanlılardan biri onlara.» İlk yığıntı konisinin dibine dönmek oldukça kısa sürdü. Bundan boğulanlar bile olmuştu. Hel kısa süre içinde kendini gözleri kör eden bir karanlıktan çıkmış. uzaklardaki dağları sisle kap 274 . Paraşüt kayışlarıyla asılı kalmak göğse ve diyaframa büyük baskı yapıyordu. uçurumlardan inmek. Daracık geçitlerden sürünmek.» dedi. Gereçlerinin bir kısmını gelecek keşif için aşağıda bırakmışlardı. Houte Soule yöresinin bütün Bask'ları gibi onlar da buralarda gökyüzünün havayı önceden belli ettiği kanısındaydılar. Kıı rala göre önce Ipharra adlı kuzey rüzgârı gökyüzünü bulutlardan arındırır. koşulların en tehlikelisini karşılarına çıkarıvermişti: Sis örtüsü. Hel arkadan çıktı. mavimsi yeşil bir renk yaratır. Vinçlerin başında uyuklayan Bask gençler. sandıklarından saatler önce kulaklıklarında onların sesini duyunca şaşaladılar. Le Cagot bunun böyle olduğunu söylemekte gecikmedi.«Biliyor musun Nikko.

çatıları sökmesi. Ve tabii herşey yeniden başlardı. kara rüzgâra bırakırdı. Hava hem nemli hem berrak olurdu o sıra. Sonra hemen bütün gümbürtüsüyle geri döner. gökleri yoğun bulut kü-mcleriyle doldururdu. yüzeydeki rüzgâr kalakalır. Yer örtüsünün silueti çok netleşirdi. Ve sonunda bir gece gökyüzünün rengi birden açılır. 275 . güney rüzgârının bir kanadı suyun içinde uçar. Vadileri süpürüp evleri sarstığı anda bile gökyüzü pırıl pırıl yıldızlı olurdu. serin esen Iduzkihaizea'ya dönüşürdü. Esinti her sabah güneşin doğumuyla başlar. insan yapısı her şeyi darmadağın eder. Güneş batarken 1 kumulüsler de güneye doğru koşar. Yani. Sonbaharda bu rüzgâr haftalarca sürebilir. Ama onu izleyen dönem Haize-hegoa dönemiydi. yamaçlarda uğuldaması. yerini Haizebelza'ya.lardı. Bu konuda bir Bask sözü de vardı: Hegoak hegala urean du. silâh sesinden sonraki sessizliği hatırlatırdı. güzel ve acımasız olduğu için Bask vecizelerinde Kadin'a benzetilirdi. akşamlan ortalığı sıcak basardı. Kaprisli bir rüzgârdı bu. Bask'ların her şeyi ters olduğu gibi. Güneybatı rüzgârının yağmuru yere dik düşerdi. İşte Haize-hegoa rüzgârı böyle kaprisli. Arası-ra sessizliğe gömülür. Tanrı yapısı olanları ağır deneylerden geçirirdi. Ertesi gün gene Ipharra`nin yeşil ışığı çıkardı ortaya. ince ağaç fidanlarını koparıp sürüklemesi. şemsiyeleri anlamsız olurdu. uzaktaki dağların mavi rengi kaybolurdu. Derken bir sabah insan pencereden baktığında havanın kristalleştiğini görür. hava çok güzel olurdu. alçak bulutlar kayıplara karışırken üst düzeylerde aydınlık bulutlar tepeye birikmeyi sürdürürdü. Bundan sonra rüzgâr doğuya kayar. Sonunda güney rüzgârı yorulur. Öfkeli güney rüzgârının egemenliği. O zaman Hego-churia dönemi başlamış demekti. Ama o da hemen geçer. yağış getirir. bu öfkeli rüzgâr da insana sıcak değen bir rüzgârdı. Ama bu güzellik bir tek gece içindi yalnızca. O zaman yağmurlar sanki enine yağar. orada kızıl bir renk alırlardı. Ipharra süresi kısa olurdu. Vadiye yaklaşmış gibi ayrıntıları belli olurdu hepsinin. Bu sözün anlamı «güneşle rüzgâr» demekti. tehlikeli. Bu yüzden toprak icin iyiydi. batıya döner. Dolayısıyla öğleden sonraları serin olur. gözlere toz kaçırması dönemi. Güneydoğu rüzgârı. Kuzey rüzgârı geri dönerdi. akşam güneş batarken kesilirdi.

İki rüzgâr arasındaki geçiş döneminde genellikle rüzgârlardan hiçbiri diğeri üzerinde hakimiyet sağlayamaz. Ve işte Hel bacanın karanlığından gözleri kör eden böyle bir sisin içine çıkmıştı. her yönden birden geliyormuş gibi olurdu. çukurlara hiç yanaşmıyordu. Hem karanlık hiçbir zaman mutlak olamaz di. gözler güneşten kamaşıyor. Ucu ucuna yetiştik. Ama güneşe doğru yükseldikçe daha göz kamaştırıcı oluyordu. Paraşüt kayışlarını açarken Le Cagot'nun sesi magara ağzının ilerisinde bir yerden duyuldu. Yanaklarına değen rüzgâr onlara karşıdaki engelin türü hakkında fikir verebilirdi. Göz sinirleri uykuya yatıyor. Belindeki ip. Üç çeyrek saat kadar sonra Hel birden güneş ışığına ve mavi gökyüzüne kavuşuverdi. Her yanı kar gibi örten beyaz örtünün üstünde Bask Pirenelerinin dorukları sipsivri yükselmekteydi. Sis öyle yoğun olurdu ki. Bu koşullaı geçici körlükten daha ciddi sorunlar da doğurabilirdi.Gerçi rüzgârlar durmadan pusulanın çevresinde döner dururdu ama. Hel öne düştü. dediler» «Çok mu gri?» «Çok. deliklere.» derlerdi. Adam henüz görünmüyordu tabii. Onlara. Hel damarlarındaki kanın . Ne de olsa insan dağdan yukarı doğru biraz zor düşerdi. Daha sokulunca. Bask havalarını önceden kestirmek gene de güçtü. üstten güneş aldığı için pırıl pırıl parlar. «Daha gri. «Bu sisin içinde mi tırmandınız?» diye sordu. Hel'in ne demek istediğini anlıyorlardı. arada bir dönemi atlayabilirdi bile. Yapılacak tek iş yukarıya tırmanmak ve dağ bitmeden sisin bitmesini ummaktı. ama isiğı fark ettikleri için merkezi sinir sistemine «görüyoruz» diye haber salıyorlardı. Bu haber. mağaralar diyarında. Uzun ve güvenli yolları seçiyordu Hel. işitme ve dokunma duyularının gevşemesine yol açıyordu. o zaman Bask'lar «Bugün hava yok. «Biz gelirken yeni yeni oluşuyordu.bun 276 lardan ikisinin nehirde nöbet bekleyenler olduğunu anladı. bazı yıllar bir tek devir yapardı. dağlarda rüzgâr kıpırtısı olmadığı zamanlarda ise bazen böyle bembeyaz bir sis örtüsü çıkıverirdi ortaya. Bu durumlarda her zaman için en akıllıca iş buydu. Ama Le Cagot ve dört Bask genci için sorumluluk alamazdı elbette. Hel tek başına olsa.» Sis aşağıda daha griyse oradan geçmek tehlikeli demekti. Ayrıca her rüzgârın şiddeti ve süresi de değişime uğrayabilirdi. durumun sinir sistemine yapacağı tüm etkilere rağmen dağdan inmeyi başarabilirdi. «Bize söz ettikleri sürpriz buymuş!» «Ne kadar güzel!» Hel biraz ilerleyince. Hava olmadığı. Ama aynı zamanda korkunçtu. Bazen. Yuvarlanan bir çakıl yerin eğimini anlatabilirdi. vinçlerin başında calismakta olan beş gölgeyi hayal meyal fark etti. Yakınlık duygusuyla dağlan bu kadar iyi tanıma avantajını birleştirerek temkinli adımlarla inebilirdi. Sis tabakaları kalın battaniyeler gibi toplanır. Sis örtüsü kalmlaşmıyordu. Yukarda da Bask diyarına özgü masmavi gök. Baş dönmesi ve duyusal içe dönüş gibi.» «Aşağılar nasıl?» Hepsi dağcıydı. Bir metreden ilerisi doğru dürüst görünmediği üç metre ötesi ise hiç görünmediği için bellerine bir ipi doladılar. İnsan gözü kesinlikle gökyüzünün bir yerinden biraz ışık almayı başarırdı nasılsa. Mesafe konusunda fikir verecek bir rüzgâr da yoklu Rüzgârla yoğun sis asla bir arada bulunmazdı. Bask dağlarına alışkın kişiler kapkara gecelerde bile dolaşabilirlerdi. göz kamaştırırdı. Sessizlik öylesine yoğundu ki. Sis tabakasının mutlak sakinliği içinden yükselen vücudu. Sesler büsbütün tehlikeliydi. yavaş yavaş yukarılara doğru ilerlediler. arkasında küçük bulut parçacıklarının dağılıp oynaşmasına neden olmuştu. Bazı yıllar hava bu plan içinde üç dört devir yaparken. on metre gerideki ikinci adama doğru uzanıyordu. Ama böyle yoğun siste bu duygusal tepkiler tümüyle sıfıra iniyordu. Nemli havada su zerreciklerine çarpıp yansıyan ses. insan uzattığı kolunun ucundaki elini bile güç görürdü. Kayaların çevresinden dolaşıyor. Hele bu uçurumlar. Onu karşılayan görünüm harikuladeydi.

«Burada böyle sonsuza kadar duracak mıyız? Jeramih'm Durmadan Yakman Gavgavları adına. bir dostun verdiği şarabın. Orada karısına bir buzdolabı alacak. «Hori phensatu zuenak. «Bir tek bu söz hariç. Bütün turistlere. «Çünkü Bask kültürüne göre. Ömründe ilk öğrendiği Baskça kelimelerdi bun lar. anlıyorum!» dedi. Bütün mesele elimdekileri yeteri kadar çoğaltmak. Çabuk adımlarla yamacın çevresini dolaşıp. özellikle kayakçılara. «Zahar hitzak. sonra karşılıklı şarap ikram edildi. dünyayı avucumun içinde çevirdim ve bir şeyi iyice anladım.» dedi Le Cagot. iyi bir hayat. gerçek hayatın bu olduğunu söyledi.» dedi. çabalamak gibi. kahkahanın.» Arkadaşı da. Bakın bana! Ben elimdekilerle mutlu olmayı çok iyi bilen biriyim.» diye ekledi.» Hel gülümsedi. «Ama herhalde chori bakhoitzari eder bere ohantzea. zuhur hitzak. avcılara. bir tür sohbet başladı.» diye onu destekledi. Sonra da geceleri eğlenelim diye çirkin çirkin barakalar kurarlardı buralara. Dağların. Sosyal açıdan kabul edilebilen uğraşlarda hiçbir tad yoktu ki? Önce selâmlaşıldı. Hel kendi kendine gülümsedi. İnsan bunu belki varlıklarını yükseltip ihtiyaçlarının düzeyine çıkararak yapabilir. İnsanı en mutlu eden şey. «Bize uyurken düşünebileceğimiz bir hikâye anlatsana. 277 Derken ikinci bir ses duydu. «Bask diyarının güzelliğini tek başına seyretmek istedin. Nikko!» Güneş batmak üzereydi. arada bir sürü doğa dışı şeyler yapmayı gerektirir. bu dengenin nasıl sağlanacağı. Fransız Ekonomik Mucize'sinin yarattığı iyi hayat. şölenin tadını çıkaran her zaman dinleyen olurdu. Hel ekledi.. Ama bu budalalık olur.» Le Cagot tipik . Yıllar önce. karanlık basmadan en yüksek sığmağa ulaşmaya çalıştılar. «Silâhlar da yaratayım!» deyivermişti.» dedi kaçakçılardan biri. «Evet.. bedava olan şeylerin değerini bilmektir. Gençler radyo ve televizyondan bu denli etkilendiklerine göre! Herhalde nice Bask genci gibi o da sonunda büyük kentlerden birindeki bir fabrikada iş bulacaktı. Bunu yapmak.» «Le Cagot. normal ticaret yapmaktan daha bir huzur duyarlardı. Ona göre bu gencin hayatı hiç de böyle olmayacaktı.» Yeni tanışanların sohbetinde söylenmesi âdet olan bir sözü de. Bunu yapmanın da en iyi yolu. Pazarlık etmek gibi. Bütün sorun. «Atzerri. «Ben çok seyahat ettim. güneş alçalırken sakin sakin yiyip içiyorlardı. plastik masalı bir kahvede Coca-Cola içebilecekti. Le Cagot tembel bir sesle. «Doğru. Çünkü kayakçılar dağlara olmadık makineler getiriyorlardı. otzerri. Yürümeye üşendikleri için. Öyleyse? Öyleyse akıllı bir adam dengeyi. şiirin. Genç mağaracılardan biri ayaklarını uzattı. «Eskilere ait bir şey olsun. Le Cagot aşağıdan sesleniyordu. Pis herifler! İşte bu tipler yüzünden Tanrı.dolaşımını bile dinleyebiliyordu neredeyse. haftanın sekizinci gününde. iki çobanın kendilerinden önce yerleşmiş olduğunu gördüler. onun sayesinde yemek yer. Biz aşağıda oltaya takılı yem gibi sallanırken! amma bencil adamsın.» 278 Artık sessiz oturuyor. çişin varsa yola çıkmadan yapsaydın ya!» Ve bir anda o da sisi yarıp yukarı yükseliverdi. İkisi de yaşlıydı. Yaşlı kaçakçılar bir an bu cevabı düşündüler. Ama Bask'lar kaçakçılık yaparken. ongi afaldı zuen!» (Bir İngiliz'in anlatacak güzel bir hikâyesi oldu mu. ihtiyaçlarıyla varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır. göğsünden çıkan hafif bir homurtuyla. Yanlarındaki koca paketler bunların küçük kaçakçılar olduğunu gösteriyordu. «Evet. Oraya vardıklarında. Çobanlardan biri bilgiç bilgiç başını salladı ve yabancıların kesinlikle kötü olduklarını kabullendi. yani onları varlıklarının düzeyine indirerek sağlar. Güneşin peşi sıra ufukta altın rengiyle kızıl karışımı bulutlar görüldü. Sugamo cezaevindeyken. yaşlı ve şişman kadınların. «Ha. sonra birlikte gülüp ellerini dizlerine şaklattılar. çalışmak gibi. ihtiyaçlarını azaltarak. Le Cagot dağların sükûnunu bozanların hepsine esip yağıyordu. Sisi görünce arka yamaçtan çıkmışlardı buraya.

» dedi.. Tüm vücudunu kaplayan altın rengi saçları da garip şekilde çekiciydi. sonra sırtüstü yatıp dizlerini kaldırır. Le Cagot ile dostluğu uzun . Ayrılmadan önce Hel gençlere paralarini verdi. O her zaman ormanda. ya uyukluyorlardı. Çunku 280 boyalar nehirde tam sekiz dakika sonra görülmüştü. Burada bir kahveye uğrayıp peynir. Ama işin zevki anlatıştaki sanattı. yarı kayarak doruktan indiler ve sonunda Hel'in Volvo'sunu park ettiği patikaya vardılar. Bir hikâye daha vardı. Hel ile Le Cagot yarı yürüyerek. kahkahası çın çin öten. müziğim asla beceremezlerdi. Ama gene de nice erkek isteyerek ölmüşlerdi. Daha şimdiden mağaraya ikinci inişlerini planlamaktaydılar. Evinin iki odasını kahve lokanta ve tütüncü olarak açmiş işletiyordu. sende de o kadar palavra var. Anlatılan hikâyeleri hepsi biliyordu.halk ozanı olduğu için hikâyesini anlatmayı. Çünkü eğer karşılaşmil olsaydık. Bir şarkıydı Bask dili. Onun verdiği zevkin çok yoğun olduğunu. sonra bindiler ve Larrau kasabasına doğru yola çıktılar. aradaki uzaklık bir hayli olabilirdi. Hikâyeyi dinleyen gençlerden biri. evlât. «İnşallah altın taraklı Basa andere'ye rastlarsam Tanrı bana dayanma gücü verir. bunu kendi tecrübemle bilemeyeceğim. nehrin kenarında diz çökmüş. «Hem de ne kadar doğru.» Şafak söktüğünde sis örtüsü kaybolmuştu. Tabii üstlerine biriken kurumuş çamurları temizleyip ellerini yuzlerini iyice yıkadıktan sonra. Başları görünür mü o zaman?» Le Cagot burnunu çekip yere uzandı.. erkeklerin doruğa ulaştıkları sırada bu zevkten öldüklerini bilmeyen yoktu. «Doğrusunu istersen. ekmek ve kahveyle kahvaltı ettiler. Sırtları hayale bile sığmayan zevkin acısından kıvrılmış durumda. «Bu gözler Basa-andr re'yi hiç görmedi. Göz rengi ya da kan grubu gibi. «Her yanı altın saçlarla mı kaplı dedin. Eğer üçgen delikten sonraki kanal kayalarla tıkalı değilse. o zaman mağarayı giriş bacasından açılışına kadar keşfetmenin zevkine eriseçekler. Bu nitelik bir insanda doğuştan ya vardı ya da yoktu. zavallı kadın şu anda çoktan zevkten ölmüş gitmiş olurdu İhtiyarlardan biri güldü. Hiç kimse Bask dilini güzel konuşmayı öğrenemezdi.» dedi. vinçlerle ayaklari söküp Larrau'da bir ambara kilitlemelerini söyledi. kendini ona sunardı. Kullanılan dil kurnazlıklarla dolu. yerden bir tutam ot yolup Le Cagot'yi fırlattı. Le Cagot onlara Basa-andere'yi anlatıyordu erkekleri çok güzel biçimde öldüren vahşi kadının öyküsünü.» dedi. Bunu âdet edinmişti. Bu sefer yanlarında dalgıç takımlarıyla inecekler. Gerçi sekiz dakika uzun bir süre sayılmazdı ama. Basa-andere hemen dönüp ona gülümser. yazmaya tercih ederdi. elindeki altın tarakla karnındaki saçları tararken görülürdü. bu sırrı mağaracılara ancak ondan sonra açıklayacaklardı. Zaten Bask dili de haberleşmeden çok hikâye anlatmaya uygun bir dildi. hayat dolu bir duldu. Ötekiler ya dinliyor. O sıra onu gören bir erkek çıkarsa. «Doğru» diye kabullendi Le Cagot. şarap mahzeninin dibindeki üçgen delikten suyun nasıl bir hızla aktığı gözönüne alınırsa. Le Cagot. Eğilip tekmenin kaportayı nasıl çökertmiş olduğunu muayene etti. delikanlılara da Holçarte Irmağına çıkış yerinde kamp kurduracaklardı. 279 gevşek kurallı bir dildi. Gecenin rüzgârla silip süpürmüştü hepsini. Kahvede servisi yapan. ya da bir insanın geçemeyceği kadar dar değilse. Yabancılar belki kelimelerini öğrenebilirlerdi ama. Basa-andere'nin çok güzel ve aşka çok uygun bir kadin olduğunu bilmeyen yoktu. iri vücutlu. Onu benden hiç dinlemiş miydiniz. Le Cagot? Saç kaplı meme de hiç düşünemiyorum. O tok sesiyle konuşmaya başladı. Buna da şükretmek gerek. Hel önce arabanin kapısına çizmesiyle sert bir tekme savurdu. «Tanrıda ne kadar merhamet varsa.

kahvaltı ısmarlamaktaydı. Mağarada durum nasildi? Deliğin altı geniş miydi? Le Cagot o sıra elini kahveci kadının kalçasına atmış. 281 . İspanya'da işler kızışınca Le Cagot genellikle Irraty ormanindan geçerek Fransa'ya kaçardı. yani eski Bask âdetine döndü. Cevaplari pek yalan sayılmazdı ama. Yeni mağaranın sırrını saklamak gerektiğini ayrıca düsunmeye bile gerek bile yoktu. Geleneğe gore insan bu ormanda rastladığı kişiyi tanımamazlıktan gelirdi. Irraty ormanı herhalde dünya kuruldu kurulalı İspanya'daki Bask eyaletinden Fransa'dakilere gidip gelen kaçakçıların ve haydutların doğal yolu ve saklanma yeri olagelmişti. Le Cagot hemen direkt sorulara dolambacli karşılıklar verme âdetine. yeterince karmaşıktı.yıllardan beri sürüp gitmekteydi. Larrau kasabası da bu ormanın kenarındaydı. İçerde sabah şaraplarını içmekte olan beş altı kişi hemen meraklanıp sorular sormaya başladılar. Tanımak büyük terbiyesizlik sayılıyordu. Arka tulumbada yıkanıp kahveye öyle girdikleri için üstleri başlari sirilsıklamdı.

orada çığlık çığlığa miyavlanmaya 282 başlamışlardı. Anlıyor musun?» «Korkarım ki hiç. Çünkü Bask'lar küçük düşene gülen bir ulustu. «Hayır. Kendine özgü cezaevi fısıltısıyla. bir iki ay sonra da Ste Engrace'daki bir kahvenin arka odasında papazla karşılaştı. Bundan daha çabuk yiyebilirsin bence!» . hep sınır kasabalarını dolaşır. arkadan vururlardı. Ağzını hak etmediğin yiyeceklerle doldur. Çiğnemeye koyuldu. Peder» Bu soru. bir yandan da kasabanın gençleriyle birlikte kırmızı şarap içen Hel'e ateş saçan bakışlar atıyordu. Ömründe bir kere bile kilisedeki ayine gelmeyen. Hel'den ise yanarcasma nefret ederdi. Ne zaman bir kasabada karşı karşıya gelsek sen hemen o kasabadan ayrılacaksın. bu Tanrısıza gösterilmesindendi Ama Le Cagot hiç değilse aslen bu toprağın çocuğuydu.«Her deliğin altında mağara olmaz. bundan sonra imzasız mektup istemiyorum. Gençler çıkıp işlerine gidince Hel kalkıp papazın masasına geldi. Bu gençler önce'eri papazın masasında oturan. Sonra. Hel gerçi bu üçüncü dünya papazlarının sosyal reformu kullanıp kiliseyi eski uyuşukluğundan kurtarmak amacıyla küçük çocukları bile feda edebilecek tutumundan her zaman nefret ederdi ama. Hele şu anda cennete zannettiğinden daha yakınsın. Bu nedenle bu saldırılara bir son vermek zorundaydı. Yemeğini ye ve beni iyi dinle. Bir kere sayıları daha fazlaydı. Vurdukları zaman da kötü vururlardı. cehennemi daha çok sayıda Faşistlerle doldurmak zorunda kalmadım. imzasız tehdit mektupları. geceleri de evimin önünde tatsızlık istemiyorum. işi bambaşka biı maceraya sürükleyebilirlerdi. bu gece saldırılarına gene de hiç aldırmayabilirdi. Dünya artık cehennem korkusunu ve ruh kurtarma numaralarını satmak için iyi bir pazar olmadığına göre. Tanrı tüccarları da sosyal ve siyasal konulara yönelmişlerdi. dallara bağlanıs kediler duvardan bahçeye atılmış. neler yapman gerektiğini söyleyeyim. Bir ihtiyar. Ne var ki Bask ülkesine temelli yerleşmek niyetindeydi. yemeğini elinden geldiği kadar hızla yiyordu.. Le Cagot'ya duyduğu kendince çok haklı nefret. devrimi öğütleyen vaazlar verir.» «Ye» «Ne?» «Ye!» Peder Xavier çatalına takılı lokmayı ağzına götürdü. «İspanyol sınır nöbetçilerine rastladınız mı?» diye sordu. Tanrına da hemen kavuşmaya niyetin yoksa. Hele Bask yöresinde. Hoşuna gitti mi. Peder Xavier yerinden kalkmaya çalıştı. isimsiz saldırılar korkakların harcıydı. Yolda yüzyüze gelirsek hemen yana çekilecek ve ben geçinceye kadar arkanı döneceksin. İşte bu tipler devrimin yönünü saptırabilir. Kahveci kadının gözleri parıldadı. Hel. nefret dolu yazılar almaya başlamıştı. Şairin elini kalçasından iterken nazlandığı belliydi. Bask bağımsızlığını kilisenin çıkarlarıyla birlik gibi göstermeyi bilirdi. Yüksek rütbeli papazlara hayranlık duyması gereken Bask genclerinin bu iki serseriyle ilgilenmeleri.. «Eğer dünyanın bu yöresinde yaşamaya devam etmek istiyorsan. Peder. onun akıllı öğütlerini dinleyen kimselerdi. ama Hel kolunu tutup onu tekrar yerine oturtu. Etchebar'daki evini satın aldıktan az sonra. Korkaklar her zaman için cesur insanlardan daha tehlikeli olurlardı.» dedi. karanlık bir köşede oturmakta olan devrimci papaza yönelikti. «Sen iyi bir adamsın. İmzasız mektuplar.» dedi. normal olarak devrimin bilinen liderlerine yönelmesi gereken övgü ve hayranlık duygularının. tecrübelerinden ötürü. Hel ise. Le Cagot'dan sürekli olarak. Ama lokmaları 283 peşpeşe ağzına tıkıyor. Le Cagot'nun tanıdıkları vasıtasıyla Hel nihayet bu imzasız mektupların yazarını öğrendi. «Ermiş birisin. Papaz oturmuş yemeğini yiyor. bu yörede bir Bask Teokrasisi kurulabilecekken. Papaz onların içeriye girdiğini görür görmez başını başka tarafa çevirmişti. korkaklardan haklı olarak çekinirdi. Katolik kilisesi cennetin anahtarını kullanarak halkı doğru yola itebilecekken. Artık Japon kültürü Batı'nm etkisiyle yozlaştığma göre gidebileceği başka bir yer yoktu. Bir iki kere grcr karanlığında şatonun dışında gürültüler kopmuş. Bugüne kadar ciddi bir tehlikeyle yüzyüze gelmiş değilse de. dostlarım.» Papazın gözleri öfke ve korkuyla nemlenmişti. peder. Bu sözde çifte anlam sezmişti. Çünkü sağ kalırsanız öc alacağınızdan korkarlardı. Hel denilen şu adam ise daha başkaydı. «Daha hızlı ye. üstelik Uzakdoğulu bir kadınla yaşayan bir yabancıydı o. onların nasıl İspanya'ya girip ETA tutuklularını kaçırdıklarının öykülerini anlatmaları papazın c a n ı n ı sıkıyordu. ömrünün yarıdan fazlasını Bask ülkesi dışında geçir miş bulunan bu kendini bilmez.

Le Cagot kahveci kadının kalçasını okşayıp onu yemek getirmeye yolladı. 284 . Üstelik bu adam korkulacak adamdır. Bu korkağm halk önünde küçük düşmesi gerektiğine iyice inanıyordu Hel. Üstelik işgalde direnişçilerin en aktiflerinden biriydi. Akşam olunca olup bitenleri Le Cagot'ya anlattı ve herkese yaymasını da eklemeyi unutmadı. Hel onu o halde bıraktı. kahvenin kapısına yöneldi. Alman larm emirlerinden hiç çıkmadıkları halde birbirlerini neşe içinde «Bonjur!» diye selâmlayan herkes hürriyet kahramanı oluyor!» ('') Esteka: Bask dilinde cinsel iktidarsızlık anlamına gelmektedir. bana neden cevap vermiyorsun. «Hey! Yemeğini bitirmeden mi gidiyorsun?» Kahvedeki halk katolik olduğu için gülemedi. «Burada kendimize bir dost edindiğimizi sanmıyorum. işgal kuvvetlerinin orada o kadar süre. Fransada hiç «Direniş Meydanı» diye bir meydanı olmayan kent veya kasaba gördün mü? İnsan direniş kelimesinin Gal anlamını bilmek zorunda galiba.Papaz neredeyse boğulmak üzereydi. «Hiç öyle olmayan Fransız gördün mü ki?» diye sordu.» Hel gülümsedi. Nikko. Le Cagot. «Doğru. Bir Alman askerine hastalık buluşturan her fahişe özgürlük mücahidi olup. «Hey. Le Cagot arkasından sesleniyordu. Peder Esteka?» diye seslendi. «Babası Fran-sızdı bir kere. Almanların sadakasıyla geçinmeyen herkesin direnişçi sayıldığını düşünürsen.» diye güldü. Ama Bask oldukları için sırıttılar. Papaz yerinden kalktı. nasıl kalabildiğine şaşmak gerekir. Alman müşteriden fazla para alan her otelci direnişçi sayılıyor. çıkıyor.

«Ne dersin? Gideyim mi?» «Senin ne yaptığından bana ne. Dul kahveci de masalarına gelmiş.» Hel bu haberin daha şimdiden Larrau'ya ulaşmış olmasına hiç şaşmadı. «Ben biraz daha kalsam iyi olacak. kahveciye olan hesabını da ödemiş. Yoksa şu «Beşinci Cumhuriyetin gerçeği» dedikleri ve okullarda okuttukları şey değil. Amerikalılar'ın nörotik.» dedi. «Şu anda fransızlar için söyleyecek başka bir şey düşünemiyorum. Hoşuma giderse. İngilizlerin sakar. kızkardeşinin kocasıyla yattığı için evden atıldığını söylüyorlar. Volvo'sunun yanina yürüdü. Tepelerden birkaç kere görmüşler onu. Kadın omuzlarını kaldırıp dudaklarının köşelerini aşağıya doğru cekti. evine doğru yola çıktı.» Kadın onun bacağına bir çimdik attı. Dizini şairin dizine yaslayıp duruyordu. Araplarìn kötü. «Akşama gelir. «Hey. İki üç kuruş kurtarmak için şaraplarına su katan bu adamlar Büyük Okyanusu atom artıklarıyla zehirleyecek projelere milyonlarca frangı göz kırpmadan harcamaya hazırlar. Kendilerini Golyat'm karşısındaki Davut gibi görüyorlar. Yani gerçek tarih. Bu hareketi pek az şey bildiğini anlatıyordu. İtalyanlar'ın yeteneksiz. göğsü de iriymiş. Hel ayağa kalkıp. «Fransızlar'a biraz haşin davranıyorsun. Hel'e döndü. kızın Bayonne'lu bir fahişe olduğunu.» dedi.» dedi. Anlayış gibi. Göğsü iriymiş. öyle mi?» diye sordu. Ne yazık ki dünya onları o gözle görmüyor. Almanlar'ın romantik düzeyde vahşi. Her halde beni aramaya gelmiştir. şan şerefe olan hayalî özlemlerini ele al. Örneğin Fransızlar'm paraya olan miyop tutkularıyla. Üstelik tırmanırken de ineğe durmadan korkmamasını. «Tarih haşin davranmış onlara. «Hakkında ne biliyorsun?» diye sordu Hel. Oysa arada üç koca dağ ve on beş kilometre de yol vardı. mizah yeteneği gibi. Niçin? Bu arada teknolojik açıdan Amerikalılar'a denk duruma nasıl gelebilecekleri öğretilsin diye. biliyor musunuz. Nihaî tecrübeyi. Kızın İngiliz aksanı varmış. Sizin köyün dedikoducuları. Aslına bakarsan ben Fransızlar'ı bütün öteki yabancılardan daha çok beğenirim. «Bir kız. biraz da uyumak istiyorum. Le Cagot'nun yanına oturmuş-tu. Dün akşam geldi. «Geliyor musun?» Le Cagot yan gözle kadına baktı.» Le Cagot. Yabancı. «Ben eve gidip banyo yapmak. gördüğün gibi hakkında pek az şey biliyoruz. Ruslar'm barbar olduğunu ve Hollandahlar'm da peynir yaptığını kabullendiğim gibi. Nikko. İşte. Onu senin kadının karşılamış. Herhalde çevredeki köyler konuğun gelişini dört saat içinde öğrenmiş olmalıydılar. ona yumuşak davranacağını söyleyen bir karınca gibi. Tardest'den Etchebar'a yürüyerek gitmiş. Le Cagot. çekilmez derecede genç değilmiş. sana beni uzun süre ağırlama zevkini de veririm. Ama gene de Fransızlar'm gülünç insanlar olduklarını kabullenmek zorundayım. Yüzyıllar boyunca Bask'ların yanıbaşında yasaya yasaya bazı şeyler öğrenmişlerdir.» dedi. . iri göğüslü kıza bir göz atarım. Bacaklarını gösteren kısa pantolon giyiyormuş. «Gelirken Jaure285 guiberry'de kahve içmiş. ihtiyar!» Ama Le Cagot tam ayağa kalkarken kadın onu çekip tekrar oturttu. şatoda bir konuğunuz var.» dedi. çıplak bacaklı. Gençmiş ama. «Gençmiş. Parası olmadığı için hesabı ödeyememiş.» Le Cagot düşünceli gözlerle önündeki masaya baktı.Hel güldü. felsefî görüş gibi. İneğin bacağına tırmanan karınca gibi görüyor. Böylelikle de yabancıların en iyileri haline gelmişlerdir. Ayyy!» Hel hesabı ödeyip çıktı. Arka tampona sıkı bir tekme patlattıktan sonra bindi.

sonra kendi özel yolundan şatosuna doğru yürümeye koyuldu.oooo ETCHEBAR ŞATOSU Hel kendi arazisinde araba istemezdi. inip arabanın tepesine parçalayıcı bir yumruk patlattı. Şatoya her dönüşünde. Bu yüzden Volvo'yıı Etchebar Meydanı'na park etti. uğrunda uzun yıllarını ve 286 .

Hana da karşısında uyukluyordu. Dün güneş batarken dağlara yakın olan küçük bulut lann çevresi kızıl ve altın rengindeydi. «Bak. la lune se trompe!»(~) Hel içine derin bir soluk çekip başını iki yana salladı. 'Goiz gorriak dakarke uri' oluyor. «Ah M'syö. de Temps en temps. Pierre'nin her zaman pek doğru çıkmayan tahminleri. sonunda.» diye söylendi.» 287 «Ya!» Pierre gözlerini yumup başını salladı. Kesin bir tahmine zorlanmak hoşuna gitmemişti. Yabancıların cahilliğine şaşar hali vardı. bilgiç bilgiç başını salladı. Ay yükselirken o atasözü doğru çıkar. Bay Hel gibi iyi yabancıların bile. Yirminci yüzyıla karşı fiziksel ve duygusal sığınağıydı burası onun.» dedi Pierre. Dünyada en sevdiği şey bu evdi.» Pierre'nin gözleri kurnaz kurnaz parlıyordu. Ama gene de. Hel her tarafım ovalayıp yıkandıktan ve buz gibi suyla duşunu da yaptıktan sonra Japon banyosunu hazır bulmuştu böylelikle. dağınık bir titreşim aldı. «Konuk hakkında bir şeyler bilmek istiyor musun. M'syö. «İyi günler. Japon banyosunun içinde oturuyordu.» «Anlıyorum. Boynuna kadar gelen sular öyle sıcaktı ki. Suyun boğazından yukarı çıkmaması için. bugün mutlaka yağmur yağacak. Kasabanın sarhoşu iken terfi edip bu yabancinin bahçıvanı ve dedikodulara karşı savunucusu olarak atandığı günden beri. Bay Hel'in Larrau'ya yaklaşmakta olduğunun haberi gelir gelmez hizmetçiler su kazanının altındaki odunları tutuşturmuşlardı.» dedi Pierre. «Çilekleri sulamama gerek kalmadı. M'syö. ırkının kendisine havayı bilme yeteneği sağladığına o da inanıyordu. tabanları birbirine değiyordu. M'syö. Öyle mi?» Pierre kaşlarını çattı.» Pierre bahçedeki bitkileri gözden geçirerek yavaş yavaş uzaklaştı. Ne zaman açık havada karşılaşsalar böyle yapardı. Niyeti çevrede kendilerini dinleyebilecek ruhlardan kurtulmaktı. Sesi gene öyle şarkı söyler gibiydi. Hana'ya özel bir oturma yeri konmuştu.» Pierre başını kaldırıp gökyüzüne baktı. öyle.» diye karşılık verdi. bak. «Konuğumuz varmış diye duydum..milyonlarca isviçre Frangını harcadığı bu on yedinci yüzyıl evine karşı içinde babaca bir sevgi uyanırdı. M'syö. Gelişinizi yirmi dakika önce haber aldı..» «Ya! Ama atasözü tersini söylemiyor mu? Arrats Gorriak egural-■ lı demezler mi?» «O söz gerçekten öyledir. Houte Soule yöresindeki bütün Bask'lar gibi. Hel adamın gene hava tahmimine girişeceğini anlamıştı. «Vous voyez. Nicholai?» ("') Görüyorsunuz bey'fendi zaman zaman ay da yanılır. Bu en kesin belirtidir. Koma benzeri durumundan çıkıp kendini yormaya .» «Biliyorum.» «Öyle mi Pierre?» Aynı konuşma kimbilir kaç yüz kere geçmişti aralarinda. Hel gözlerini kapamış. on beş yıldır Bay Hel ile olan sohbetinin belkemiğini oluşturmaktaydı. Ruhlar tabii yalnızca Bask'ça anlıyorlardı. «Gene de her şey ayın durumuna baglidirr. Kadınların dediğine bakılırsa Ba-yonne'dan gelen bir. «Öyle.» dedi. Gene her zamanki gibi birlikte banyo yapıyorlar. Ama ay alçalırken işler değişir. Bir kız. «Bonjur. Hâlâ uyuyor. Pierre..» «Ne olduğunu bana da söyleyecek misin?» Pierre çevresine tedirgin tedirgin bakınıp sözü Fransızcaya çevirdi. bak. Pierre. Bahçe kapılarına varmadan duraklayıp yeni dikilmiş bir fidanın çevresindeki toprakları okşadı.» dedi. Bunu yaparken kendisine yaklaşmakta olan muğlâk. bir sorun daha çıkabilir. Bu ancak bahçıvanı Pierre olabilirdi. Cevap vermeden önce biraz durakladı. «Gününe göre değişir.. içine girmek acıyla zevki ayıran sınırda bir deney olmuştu. «İyi günler. Madam uyandı mı?» «Elbette. zihni uyuşmuş durumda.. «Evet.» «Hem. «Eminim. 288 Hel başını yavaşça iki yana salladı. Banyo odasının içi de kaynar suyun buharlarıyla doluydu. Hel başını salladı. Demek ay alçalırken. M'syö..

«Bir gün geliyor. Şimdi su çok alçak olduğu için değiştiriyordu taşın yerini. sonra yirmi dakikalık meditasyon. ıslak vücuduna bir kimono geçirdi. Yürüyerek girilebilenlerden.» diye mırıldandı. Artık emekli olup terk ettiği isiyle ilgili âletleri. insanın canı yanmadan elini kolunu hareket ettirmesi kolaylaşmıştı. Bu taşlar. orada meditasyon yapardı. Japon bahçesinin dördüncü kenarı şatonun arka duvarıyla kapanıyordu. Ikumi 289/19 .» Sudan çıkıp banyonun yanındaki basamakları tırmandı. Odanın bir yanında da silâhları dururdu. üstlerinden akan su en iyi sesleri verebilsin diye yerleştirilmişti. dostum.niyeti yoktu. Nicholai gözlerini açıp Hana'ya gülümsedi. Japon binalar şato duvarlarına değmeksizin. böyle sıcak bir banyo. Birlikte bahçeye çıkarak yavaşça yürüdüler. sonra bir saatlik sevişme ve sonra da hızlı bir duş olduğunu biliyordu artık. Kendisini en iyi dinlendiren şeyin. burayı Japon bahçesinden ayıran kapıyı yana doğru çekip açtı. Mağaralardan ya da isten döndüğünde böyle dinlemeyi âdet edinmişti. Onun tam karşısında da Nicholai'nin Japon odasının iki yana kayarak açılan kahverengi kapıları görülüyordu. «Mağara güzel miydi? dedi. «İnsan gün geçtikçe farkında olmadan yaşlanıyor. Nicholai'nin de kimonosunu giymesine yardım etti. yüzme yok. Orada çalışır. sonra onun ayağını kendi ayakları arasında sıktı. Ama gene de vücudum bundan fazlasına dayanamazdı. Kalin karton duvarlı banyo odası. Bir ara Nicholai eğilip ses taşlarından binilin yerini değiştirdi. Bir çeyrek saat kadar sonra su epey soğumuş. Dışarının serinliği cildinde hoş bir duygu yaratıyordu. bahçeyi üç yandan çevreleyen bambu sınırlara dayalıydı.» Hana da ona gülümsedi. Bu küçük Japon bahçesiyle tam on beş yıldır uğraşıyordu Nicholai. dağlardan dönünce banyo yapmak zevkten çok ihtiyaç haline geliyor. Sürünme yok. Herhalde bir on beş yıl daha geçerse bahçe bir şeye benzemeye başlayacaktı. Hana da banyodan çıktı. «Daha sonra. Odanin buharları Nicholai'nin yanından bahçeye doğru uçmaya başladı. «Kolay bir mağaraydı aslında. bir gecelik uyku yerine.» dedi.

sade pirinç haşlaması ve soğuk Irouhleguy'dan oluşuyordu.» Hana ve Nicholai aşk yapmaya hem fiziksel hem de zihinsel olarak başlarlardı. Nicholai de gençken edindiği zihin kontrolünün. yakınlık duygusunun yardımıyla 290 . «Pekâlâ. dur bakayım. mermer duvarın bütünlük etkisini bozmuyorlardı. Küçük kurnazlıklarla.tek başlarına duruyor. Yemekleri soğutulmamış kavun.» Hana gülümsedi.. hesaplı ayrıntılarla dolu bu bahçe onun gözünde «şibumi»nin somutlaşmış ifadesiydi. Yemek bitince Hana masadan kalktı. İkisi de sevişme konusunda dördüncü dereceye ulasmis kimselerdi. Ve herhalde Nicholai buranın mükemmelleştiğini görecek kadar yaşayamayacaktı.. Bu bahiste hiç şansın yok. Kazanan. İyi mi?» «İyi. Kazanana yarım saat jilet masajı yapılacak. Vücudun aşk yaratmaya devam etti ama harcayacak olanağın yoktu. Nicholai güldü. Hana çok iyi eğitilip yetiştirildiği için. sonunda bu iki küçük yapıyı meydana getirebilmişti. inatçı çocuğunu çok seven bir baba gibi. saatlerce o bahçede çalışır. Getirdiği ustalar tahta ve karton döneminde nasıl çalışıldığını hatırlayabilecek kadar yaşlı kişilerdi. Alçak lake masanın başına diz çöktüler. Çok hoşuma gideceğinden eminim. üç gündür dağlardaydın.» «Görüşürüz. «Birini açık bırak da bahçeyi görebilelim. «Bahse tutuşacak mıyız?» diye sordu... Hana kimonosunun üstünden kayıp düşmesine izin verdi.» «Kendinden o kadar emin misin?» «Aziz dostum. Japon bahçesini seyrederek hafif bir yemek yediler... buz gibi ekşi erik. «Kapıları kapatayım mı?» diye sordu. Nicholai'nin sevgili bahçesi. Kyushu'dan getirdiği iki ustayla birlikte bütün bir yaz uğraşmış. evdekiler onun döndüğünü neden sonra fark ederlerdi. Nicholai. hemen kıyafetini değiştirir. Zaman zaman bir yolculuktan habersiz döner. Bu bahçe Nicholai'nin en sevdiği varlığıydı.

zevk dalgalarını ortaya doğru toplamasını. Üçüncü derece. iş sonunda batılı cinsel yeni yetmelerin evlilikleri kadar yozlaşıyordu. Otuz yaşina geldiğinde Hel'in sekse ilgisi ve bu konudaki yeteneği onu doğal olarak dördüncü dereceye sürekledi. duygulu ve kararsız sevgilerinin fiziksel bir dipnotundan başka bir şey değildi. film ve edebiyat dünyasının sinir uçlarını ve muhayyileleri tahrik yerine kullandıklari yapay tahriklere saplanma tehlikesi yoktu. Hel'in cinsel hayatı Sugamo Cezaevinden çıkıp batıda yaşamaya başladıktan sonra şekillenmiş ve hareketlenmişti. Bir yandan iç gıcıklayan duygu. Bir tek şeyden yakmıyordu yalnızca. Bu yüzden olup bitenlere olmayacak umutlar karıştırılıyor. tahrik yörelerine doğru yavaş yavaş kaymasının. bacaklarına. Bir batılının erişebildiği en üst düzey de buydu. bir bütünlüğü vardı. karşıdakini daha önce doruğa getirme oyunuydu. Hel bu dönemden de rahatça ve büyük bir iştahla geçti. Aksi halde dayanılmaz bir gerilim ve aşırı zevk içine sürüklenmekten kaçınılmazdı. baskılardan kurtulmak için bir deşarj aracı olduğunu gören Hel yavaş yavaş dördüncü derecenin varlığım da hissetmeye başladı. kendi icad ettiği ve . onun doruğa ne kadar uzaklıkta bulunduğunu iyice anlatabiliyordu. Duyarlı yörelere yaklaşıldıkça uygulanan bazı teknik yöntemler de vardı ama ayrıntılı tarifi tehlikeli olabilecek şeylerdi bunlar. Beceriksiz cinsel tecrübeleri. Bu duygu ona sevgilisinin durumu hakkında bilgi veriyor. Cinsel bir merakı içeriyordu. Hel'in en sevdiği oyun.■ mayı bildi. soylarım sürdürme güdüsünün itmesiyle birbirlerinin vücudu üzerinde girdikleri deneyimlerdi. Hel insanoğlunun romantik edebiyattan etkilenmiş olmasına acıyordu. Gençlik aşkıydı o. Üçüncü derece günlerini yaşarken bile Hel artık doruğu gecikttirme ve zihinsel seks gibi üstün taktiklerin deneylerine girişimisti.la. Kazanana jilet masajı yapılıyordu. Mariko ile ilişkisi aslında fiziksel sayılmazdı bile. ya da kendini ifade gibi birtakım perdelerin arkasında kabul edebiliyor. Çok dinlendirici bir masajdı bu. cinsel oburluğun düzeyiydi. kendini hazırlamaya girişti. Artık birbirlerini çok iyi tanıdıkları için çok kısa zamanda karşıdakini doruğun eşine getirmesini ikisi de biliyorlardı. korku gölgesi altında daha başka oluşundaydı. Bu oyun hem Go'nun zihinsel enerjisini ve kontrolünü. zevk ve kontrol dengesi gerektiriyordu. Madagaskar'ın seçkin genelevlerinde aylarca yaşayıp her ırk ve kültürden gelen kadınlardan bazı şeyler öğrendi. Çünkü gençti güçlüydü. Ondan önce ortada yalnızca amatör oyunlar vardı. hem Seylan'lı orospunun öğrettiklerini hem de bir dağcının gücünü. bir sosyal uyuşturucu. göğsüne. Oyun asıl o zaman başlıyor. Oyunu oynayışlarının da özel bir biçimi vardı. Seylan'da profesyonel taktik dersleri aldı. Tanaka kardeşler ortaya çıkınca Hel birinci derece aşka adımını atmış oldu. Hayal gücü de zengindi. Oynadıkları oyun. Masajın tipik yönü. karnına ve kasıklarına iyice bilenmiş bir jiletle masaj yapılıyordu. Yani kollarına. Jilet masajı her seferinde hızlı ağız seksiyle son bulurdu. bir dürüstlüğü. Cinsel teknikleri Go düzeniyle karşılaştırmak hoşuna giderdi. hareketliliğini ve dayanıklılığını gerektirmekteydi. Hattâ doğuluların da çoğunun. Jet sosyetenin. O da çoğu insanın 291 edindikleri kültür yüzünden tepkilerinin çarpılmış olmasıydı. ve amatörlükten de her konu da nefret ettiği için. büyük bir oyunun içindeki ayrıntılar olarak kalıyordu. Hel o dönemdeki günlerinin tadını çıkar. Burada heyecan ve doruk önemini kaybediyor. Duygularım birbirine karıştırdıkları için ihtiras kumu üstüne ilişki şatoları kurma çabasına düşüyorlardı. Sağlıklı ve basit bir dereceydi bu. Cinsel yaşamın kendi hayatının önemli biı bölümünü oluşturacağıni anladığı için. Her türlü hareket ve teknik serbestti. Birinci derece sevişmeler gerçi sıradan ve tekdüzedir ama. vücudun dış uçlarından başlayıp. Şimdi hangisi diğerinin daha çabuk doruğa ulaşmasını sağlayıp yarışmayı kazanırsa jilet masajı ona yapılacaktı. sırtına. Bu kişiler birinci derece sevişmenin kuvvet ve ter dolu varlığım ancak aşk gibi. tek başına bir türlü kabul edemiyorlardı. bir yandan jiletin kayma tehlikesinin verdiği korku birleşerek kişinin kendini tümüyle rahat bırakmasını gerekli kılıyordu. Bu en son seydi. sevgi gibi. İkinci derece aşk dönemini yaşarken bu dönemin bir tür psikolojik asprin. Genç ve güçlü hayvanların.

Çok fazla efor gerektiriyordu. Hem de yalnız ve bencil bir deney olduğundan.. Zamanla Hel kikaşi sevişmesini bir yana bıraktı. «Bunu yapamazsın diye konuşmuştuk. Hel hemen kontrolünü toplayıp kendi doruğunu geciktirmeye çalıştı ama geç kalmıştı. Altı tatami kadar küçük bir odada oynanıyordu. En iyi de yağışlı havalarda oynanabiliyordu. Hana birkaç saniye sonra ona yetişirken bir yandan gülüyordu. her zaman değil. Ve tam o anda yakınlık duygusu alarm çanlarını çalmaya başladı. Hel'in kendisini sımsıkı tuttuğu pozisyondan kurtulmaya çabalıyor.. Yalnızca konsantrasyona ve tek elle yapılan hareketlere izin vardı. Bu ancak dördüncü dereceden bir kadınla oynanabilirdi. Hana'mn gözleri gösterdiği çabadan sımsıkı yumulu. Derhal pozunu değiştirip Hana'mn peşi sıra o da doruğa ulaştı. O da. Hana. Jilet kalçaları üzerinden kayarken uykulu uykulu mırıldanmaktaydı. «Ben kabul etmemiştim. dudakları dişlerinin üzerinde gerili durumdaydı..Kikasi se 292 vişmesi» adını verdiği oyundu. yalnızca konsantrasyon yoluyla. diz çökerek oturuyorlardı. «Seni şeytan!» diye bağırdı. Kontrol düzeyini aşmıştı artık. en iyi sevişmelerin bitiminden sonraki okşamaları ve sevgi ifadelerini ortadan siliyordu. Birbirine dokunmak yasaktı. Dayanamayacağım! Allah kahretsin!» Sırtını kavislendirdi.» «Ah. doruğun eşiğine gelip orda beklemek zorundaydı. Siyah ırkın yararlı biçimini Japon 293 .» diye yalvardı. Nikko. Hana numara yapmıştı! Yaydığı titreşimle gerçek dorukta olduğu gibi dans etmiyordu şu anda. ben. Ama Hel onu bırakmıyordu. Onu saran duygu hemen Hel'e de bulaştı. kendi doruğa varmadan karşındakini doruğa ulaştırmaktı. doruğuna engel olmak için son bir çabayla ağzından bir çığlık kurtuldu. Her iki taraf da kimono giyiyor karşılıklı duvarların dibinde.. Oyunun amacı. Her biri. Yüzükoyun yatıyordu Hana. Her iki taraf da kendini çok güçlü hissettiği zamanlarda. yüzleri birbirine doğru.

Onu seyretmek. Nikko. onu okşamak büyük zevkti. bekleme dönemine girdi. Hana. Yaşı otuzların ortalarmdaydı. «Benimle kalman yolundaki teklifimi düşündün mü?» «Hmmm-hmmmm.» «Hmmm-hmmmm. dostumuz Le Cagot`nun 294 .» «İtiraf etmem gerekir ki iyi eğitilmiş bir erkek bulmak. Bana Bask diyarının bu köşesini gösterdiğin için sa her zaman minnet duyacağım. Başını onun göğsü w yaslamıştı. Dış dünyayla ugraşırken o kadar sessiz ve sert olan. senin ilgin* ve tatlı diline rağmen.» dedi Hana. istediğim zaman Bayonne'a. beni konuşturma demekti.» «Teşekkür ederim. ayrıca burada kendine kurduğun lüks şibumi yaşamı da çok çekici. Jilet masajı vücudun orta bölümlerine yaklaştıkça Hana hare-ketsizleşti. Doğrusu. Biliyorum. Yani bilgili ve tecrübeli bir kadının olabileceği en genç yaştaydı. «Kalmak istemem için birçok neden var.» Konuşup da bu zevki dağıtmak istemiyordu. En üstün yanı da zevki tümüyle ve şükranla kabul edebilme yeteneğiydi. Hel süreci her zamanki klasik yöntemle bitirdi. Ama. Paris'e gidebili rum. «İki aya kadar benimle olan süren doluyor. Ama günlük hayatı du. iyi yetistirilmis bir kadın bulmaktan daha zordur.kanının inceliğiyle birleştiren çok güzel kalçaları vardı. Burası dünyan en güzel yeri. sevişirken o kadar çocuksu o sen. oldukça çekici bir insansın. Gittiğim zamun da iyi eğleniyorum.ş dükçe. Hel güldü. Sonra sen de varsın. onu sırtüstü döndürdü.. Bir süre birbirlerine sarılıp yattılar. «Kalmayı düşündüm.. burası çok yalniz bir yer.» Bu kesik seslerin anlamı. Vücuduna çok iyi baktığı için ve siyah-sarı-be-yaz ırkların üçünün niteliklerini de üzerinde topladığı için daha en azından on beş yıl böyle formunda kalacaktı.. sonra masaja devam etti. masajına bütün teknikleri kullanarak devam etti.» «Eee?» «Ih-hh-hh-hh-hh. Hel eğilip onu öptü. Hana çok güzel bir çağı yaşamaktaydı.

benim gibi kişilikler. Üstelik.» dedi. akılsız dişileriyle geçirmeye razı olacaksın demektir. Ona ihtiyacın yok. ben de ederim. 295 .» dedi. bir sorun daha var.» Giyinip duş yapmaya gittiler. Sen yaratılıştan münzevîsin.. Dış dünyadan nefret ediyorsun.» «Senin için durum farklı. Galiba en çok istediğim. «Yani henüz kararımı vermedim.Doğal bir merakım var. İkimizin böyle bir yerde başbaşa kalmamız. Yapabilir misin dersin?» «Sen iri pazulu. biraz yoğunluk katmalıyız.» «Nedir?» «Nasıl ifade edeyim. sonra gene konuştu. Ar-flstler. Her ikimiz için de bil süre sırf ordövr'le yaşamak gibi bir şey. şölenin bütün yemekleri yavanken bir tanesine gereğinden fazla baharat doldurmaya benziyor. Fena fikir değil. Bir süre sessiz kaldı. güneş yanığı tenli. En az üç yüz yıl önce bu şatoyu ilk yaptiran aydın adamın koydurduğu delikli bakırdan akan suyla yapıyapiyorlardı duşlarını. Her birimiz geniş toplumlarda yeteneklerimizi uygulamalıyız.. dinlenmek. dürüst ama boş bakışlı Gencler le nasıl idare edebilirsen.» Dirseğinin üzerinde doğrulup onun yarı kapalı. modeller falan. özgürlük de hoş şey.» «Bu da bir karar sayılır.» «Bunu anlıyorum.» Hana güldü. uzun bncaklı. gülen gözlerine baktı. Kalabalığa biraz lezzet. sonra öbür yarısında dünyaya çıkıp seyircilerimi şaşırtmak. Nikko. senden öğrenmek.» «Bir düşüneyim. istekleri benim gibi yoğunlaştırmış bir kadın için çok yalnız bir yer burası.. Senin.. Yılın yarısını burada geçirmek. her iki dünyanın da en iyi yönlerini birleştirmek. bilmem ki. «O zaman altı ayını Bask yöresinin tunç tenli.tükenmez neşe ve enerjisine rağmen. Ne demek istediğimi alıyor musun?» «Yani süre dolduğu zaman gidecek misin?» Hana soluğuyla onun göğsündeki tüyleri üfledi. Gerçi bence de dış dünyadaki insanların çoğu ya sıkıcı ya da rahatsız edici ama ben yaratılıştan münzevî değilim. «Ayrıca. «Ben bunda bir sakınca görmem ki. Nikko. «Belki de hiç karar vermem. tahakküm etmek için yaratılmıştır.

Bej ve altın rengi karışımı döşenmiş doğu salonunda karşılıklı kahve içerlerken Hel ilk defa konuk hakkında soru sordu. burnundan derin bir soluk verdi. Amcası senin arkadaşınmış. Kız uyanınca lütfen söyle. Yalnızca uçak bileti var. Çay içerken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. «Hâlâ. Ha. Larau'daki işini bitirebilirse. Roma'dan Pau'ya uçakla geldikten sonra Tardets'e otostop yapmış. Roma Havaalanındaki olay dün öğleden sonra mı olmuş dedin?» «Ya da sabah.» Hel bahçede bir buçuk saat kadar çalıştı. gözlerini yumdu. Uyuyuncaya kadar. Nezaket göstermeye.» «Adını söyledi mi sana?» «Evet. yatağın kenarına oturdum. Ona sakinleştirici bir şey verip yatırdım. İki arkadaşı vurularak ölmüşler. Roma havaalanında kötü bir olay olmuş. oradan buraya da yürümüş. «Dün akşamüstü geldi. Çok umutsuzdu.. ölebilirdim.» «Bu borç bu kıza da uzanıyor mu?» «Göreceğiz. Bir olayda onun yardımı olmasaydı. Bahçede olacağım.» dedi.» «Derdi neymiş?» «Ben saçlarını okşarken biraz söz etti.» «Bizim evimize neden geldiğini söyledi mi?» «Anladığıma göre buraya üçü birlikte geliyorlarmış. Yaşların farkında bile değildi. kontrol ediyor. Cebinde para da yok. Ona borçlu sa yılınm. Bitkileri buduym. Hangisi olduğundan emin değilim. uyuyor.» «Neden vurmuşlar?» «Hiçbir fikrim yok. sanırım Le Cagol akşam yemeğine gelecek. saçlarını okşayarak onunla konuştum.» «O halde öğlen haberlerinde söylerler. çok feci durumda olduğunu daha baştan anladım.» Hel fincanını masaya koydu. gelip beni görsün. «Asa Stern bir dosttu.» dedi Hana. Belki de bilmiyordur. mütevazi görünüşlü fakat insanı etkileyen kurna/ . Adı Hannah Stern.» «Kim vurmuş?» «Söylemedi.. «Öldü. sohbet etmeye çalıştı ama. Geceyarısı kâbus görerek uyandı.

Üstlerinden çıkan kâğılardan Kara Eylül adına çalışan Kızıl Ordu mensupları oldukları anlaşılan iki Japon. Sanki kendi yaşmdaymışsınız gibi. Emekliyken bu yüzden geri dönmek. bu arada çevredeki birkaç kişi de hayatını kaybetmişti... sonra o gerilimi tatmin ediyor. temiz kızıl saçlar. Başının üstündeki şeylerin silâh olduğunu fark edemeden gülümsedi. Bu son söz üzerine Hel'in göz kapakları indi.» 298 . duyguluydu.296 güzellikler yaratmaya savaşıyordu. sizi çok daha yaşlı biri olarak düşünmüştüm. Önce düşen hükümetlerden. «Tabii biliyorsunuz ki amcam Asa. Bundan sonra yeni bir konuya geçildi. Öğleden hemen önce bir hizmetçi elinde transistorlu bir radyoyla geldi. İlk duyduğumda amcanın bu hareketini budalalik olarak nitelemiştim. tecrübe çizgilerinden yoksundu.» «Dedikodusunu duymuştum. Tatlı bir melankoli vardı burada. Hoş bunun önemi de yok ya. ikinci kişisi olacak yaşta. Elinin bir hareketiyle ona devam etmesini işaret etti. doların değerinden. İtalyan polislerinin ve özel güvenlik görevlilerinin açtığı ateş sonucu ölmüş. siyasal ve sosyal konulara merakı olduğunu. ellerindeki otomatik silâhlarla ateş açmış. Kadının kendine özgü sesi yıllardan beri İngilizce konuşan dünyanın eğlence kaynağı olmayı sürdürüyordu. Ordövr olarak düşünüldüğünde umut verici bir tipe benziyordu. Mektuplarımızda böyle ş e yle rden söz etmezdik. Kendi köklerini bulmak.» Kıza doğru bakıp onu şöyle bir değerlendirdi.. Yüzündeki ifade yumuşak. batı sanatındaki denge ve dengesizlik fonksiyonu gibi görev yapıyordu. tanıdı birlikte iş gördüğü insanlar sahneden silindikten veya politikaya gomüldükten sonra hâlâ bir şeyler yapmaya çalışmak garipti. Skokie'de ğup büyüdüğünü. kendisini anlatarak başladı.» Hel bir hareketle onun sözünü kesti.» Rafa dizili mekanik âletlerin önündeki sandalyeye oturdu. Uzun. 297 «içeri girin ve oturun. «Sizi buraya neden gönderdiğini anlatın. İsrail'i ki amcasını ziyarete gitmeye karar verdiğini söyledi. «Eşiniz. Sonra plânlarınızın ne oklu ğunu ve benden ne istediğinizi belirtin. Yahudiliğinin bilincine varmak için.» dedi. Bayan Stern. Cam yeşili gözlerin ifadesiz bakışından rahatsız olan Hannah konuşmak gereğini duydu. Gençlerin kimlikleri şimdilik gizli tutuluyordu. Bir öykünün kahramanı olmaktan çok. ince bel. Haberleri bir kadın spiker okuyordu. Sonradan bu iki Kızıl Ordu katili de. Çevreyi saran titreşimlere göre kızın duygusu istekti. bana çok iyi dav randı. yani biraz fazla gençti.» «Aynı çağın insanlarıydık. Bir sanatçı değildi ama. Kızın üstünde yeni yıkanıp ütülenmiş haki şort ve kısa kollu haki tişört vardı. Tişörtün üç üst düğmesi açıktı. Bunu olmek üzere olduğunu bilen bir insanın son ve umutsuz çabası olarak değerlendirmiştim. düşüncelerini toparlamaya çalıştı ve hikâyesine. saldırgan göğüsler. Japon düşüncesinde güzelliği karakterize eden o hazin bağışlama ifadesi vardı. Yani Hana. boğuluyormuş gibi konuşma tarzını eklemesi yüzünden. Belfast bomba olaylarından dem vurduktan sonra sıra Roma Uluslararası Havala-nmdaki korkunç olaya geldi. Münih cinayetlerini işlevi leri cezalandırmaya adanmış bir kişiydi. «Bana önce amcanızdan söz edin.» dedi. Hel silâh odasına geçip BBC'nin on ikide verdiği dünya haberlerini dinledi. Yaratma güdüsünün en güçlü ifadesi olan bahçesi de gerçi sabi sayılmasa da.. iki İsrailli genci öldürmüşlerdi.. tam dan beklenebileceği gibi. mezun olduktan sonra da.. ağzından kısa soluk çıktı. «Bay Hel?» diye sordu. Kararsız bir sesle tekrar. Kuzeybatı Üniversitesine gittiğini. «Bay Hel?» Hel radyoyu kapatıp silâh odasının kapısında duran genç kıza içeriye girmesi için işaret etti. «Neden bilmem ama. Bilerek yaratılmış kusurlar ve organik basitlik önce estetik bir gerilim yaratıyor. Daha son ra Roma'da olanların ayrıntılarını verin. «Amcam Asa Stern sizden dost diye söz etmişti. BBC'nin tipik aksanına kendi kesik. kuvvetli bacaklar. Dün gece benimle oturup. Aynı çağı yaşadık. Japon sanatını Batının mekanik enerjisinden ve Çinliler'in çiçekle dolu iddialılığmdan ayıran şibumi atmosferine sahipti.» İş konuşmalarına özgü bu ses tonundan şaşalayan kız derin soluk çekti.

Bana yardım etmek için kendi güvenliğini. Duyabilmek için oturduğu yerde öne doğru eğildiğini fark etti. On altı yıl kadar önce Kahire'de bir olay olmuştu. Anlatışının nedeni. üstelik atak olan kişiler bazı şeyler yapmak zorundaydı. Otele inmeye cesaretim yoktu. ona saygım gerçekten çok büyük. Şibumi'ye varmış biriydi. Yo. Üstelik çok deger verdiği bir projenin gerçekleşme şansını da birlikte tehlikeye atmişti. cömert bir ruha sahipti. hatta belki de hayatını tehlikeye atmıştı.» Hannah Stern kaşlarını çatıp uzaklara baktı. Doktora görünecek durumda da değildim. Amcanız terör işinin adamı değildi. Hem yalnız kendi ulusu açısından da değil. amcan birkaç yıldan beri hastaydı. Keskin bir zekâya.» «Neye varmış?» «Boşverin. düşüncelerinin saçmalığına özür sayılabilir. Ama adalet duygusu fazla güçlüydü. Yirmi beş yıl önceyi düşünürseniz. Üstelik ona borçluyum. «O Kahire olaylarından sonra amcanla bir daha hiç karşılasmadık. «Tersine. Onunla karşılaştığım zaman iki günden beri yaramın ustunde aynı kan lekeli bezle arka sokaklarda dolaşıp duruyordum. İki de önemli kriz atlattı. Hel'in fısıltı tonundaki cezaevi sesine alışkın değildi. Bu tabii insan olarak onu daha değerli yapmaya yeter. Kendimde değildim. Bu mek299 . Hücrenizi kurdu dediğin sıralarda acısını ilâçlarla bastırma çabasindaydı. kendisini çok severdim. İçtenlik belirtisi olan inis çıkış tonlarını hiç kullanmadı.» Hannah. Ateşim vardı. Bu durum. Duygusal açıdan bu işe hazır değildi.«Ama bizim hücremizi bir buçuk yıl önce kurdu. tekdüze sesiyle söyledi. «Amcana saygı duymadığımı söylerken yanıldin. «Amcama fazla saygınız varmış gibi konuşmuyorsunuz.» Hel butun bunları o yumuşak. Bir yanımdan yara almıştım. Oysa hastalığı birkaç ay önce ortaya çıktı.» «Bu doğru değil. Dostluğumuz yıllar boyu mektuplarla güçlendi.» dedi. bugün İsrail olan topraklarda böyle cömert ve adil olan. bu kızın da amcaya olan borcun çapını bilmeye hakkı olduğunu düşünmesiydi. Daha iyi bir çağda olsaydık iyi bir öğretmen ya da bilimci olabilirdi.

«Pekâlâ.tuplarda çeşitli fikirlerimizi birbirimiz üzerinde deniyor. «Eminim.» Hannah'm aklı karışmış. Roma'da ölen iki kişi. hayattan yakınıyorduk. Asa ölmeden önce işi nereye kadar vardırdığınızı anlat. Bir yabancıyla konuşmanın rahatlığını..» Kızın gözlerinde yaşlar panldamaya başlamıştı.. Bu üniversite liberalini böyle bir eylem hücresine soktuğuna göre. biz ikimiz. demek oğlu Münih'de öldürüldükten sonra amcan bir hücre kurdu ve suçluları cezalandırmayı amaç edindi. «Yaz aşkının bir türü olmalı... çekingenlikten uzak rahatlığını tattık bu yolla. amcası onu dürüst bir profesyonel... öyle mi? Amcan.. ya da kaderden.. aynı zamanda da kültürlü bir insan olarak tarif etmişti.» «Boşver. Bu adam amcasının anlattığı kişiye hiç de benzemiyordu. Bir de ek kazancı var. O ve ben. Niye? Sizce ben.» Hel bu genç kızın böyle bir ilişkiyi anlayıp anlamayacağını düşündü... sen. şey.» «Sen de mi hücredeydin?» «Evet. beşincisi kimdi? David Selznik mi?» «Ne demek istediğinizi anlamıyorum. Pekâlâ. Adanmış genç devrimciler durumundasınız ve tüm insanlık size ait bir sürü gibi gözüküyor gözünüze.» dedi Hel.. Kendimize Münih Beşlisi diyorduk.» Hel'in göz kapakları gene indi. Çok yakın iki yabancıydık. sonunda anlamayacağına karar verdi ve eldeki konuya döndü. «İşi telgrafla görme yöntemlerine benzemiyor. biraz da kalbi kırılmıştı. gözü kamaşmış durumda hareket ettiğinden emindi. okuduğumuz kitaplara karşı tepkilerimizi paylaşıyor. Borçlarını ödeyen. Hücre kaç kişiydi ve bu insanlar şimdi nerede? «Bir tek ben kaldım.» Hel artık Asa Stern'in umutsuzluk içinde. amcası insanlığı bu kadar az seven birine nasıl hayranlık du-yabilmişti? Bu kadar anlayışsız birini nasıl böyle göklere çıkarabilmişti? 300 . «Hücre kaç kişilikti?» «Beş kişiydik. «Ne kadar da tiyatrovarî» dedi. çirkin ulusal ve ticarî güçler için çalışmayı reddeden biri olarak. Peki. Beşinci kişi Kudüs'te bir kahveye bomba atıldığında öldü.» «Efendim?» «Demek beş kişilik hücre..

Londra'ya gittiğimizde bize kalacak yer sağlayacaklardı.» «Hangilerinin Münih işine karışmış olduğunu saptamış mıydınız?» «Hayır.-Filistin Kurtuluş Örgütü adına çalışıyorlarmış.. «Asa amcam İngiltere'den haber almıştı. Kara Eylülcüleri gözden kaçırmıyorlardı. Taktiklerimiz farklı olabilir ama amaçlarımız aynıdır.. Ya İngiltere'deki temaslarınız? Ne biçim insanlar ve size nasıl yardım ediyorlar?» «Onlar şehir gerillaları. Kuzey İrlanda'nın İngiltere boyunduruğundan kurtulması için savaşıyorlar.Aslında Hel durumu elbette çok iyi anlıyordu. «Münih katillerinden hayatta kalan son iki kişinin bir Kara Eylül grubuna katıldıklarını ve Heathrovv Havaalanından bir uçak kaçırmaya hazırlandığını öğrenmişti.» diye onun sözünü kesti Hel. göze görünen her şeye ateş etmek. Hel'in gerçekleri ve önemli bilgileri istemesi nedeniyle engelleniyordu. gene korku sonucu olarak.» «Yani beşini de mi öldürecektiniz?» Kız başını salladı. bilirsiniz. Emin değildik. Hepimizin beklediği gün aslında.. Bu doğru mu?» 301 . «Şimdi. Yaşlar. «Anlıyorum. Hayatı boyunca kaç kez amatörlerin sebep olduğu pisliği temizlemek zorunda kalmıştı. sen ve Roma'da vurulan iki kişi. Fırtına patladığı anda bunların ancak iki türlü tepki gösterdiğini bilirdi. Silâh da vereceklerdi.. bu IRA'cılar size nasıl yardım ediyordu.» «Ulu Tanrım!» «Özgürlük uğruna çarpışanlar arasında bir tür kardeşlik bağı vardır.» «Kaç kişilik grup?» «Beş ya da altı. Hannah artık gözlerinden yaş gelmediğini görünce şaşaladı. BBC radyosu saldırganları Kızıl Ordu üyesi Japonlar diye tanımlıyor. şimdi Roma'da olanları anlat.. öyle mi? «Evet.» diye konuştu.» «Anlıyorum! Peki. ya da.» «Şey. onu söyle..» «Lütfen.» «Biz dediğin. Ya kaçmak.

«Ama o kargaşalıkta.. Bu adamın bilerek kendisine eziyet ettiğine.» dedi. Orada sosyal fikirlerini savunmak ve yaymak için parklara çöp atılmaması konusundaki kampanyalara katılırsın. yaşlar bir kez daha gözlerini doldurdu.. Şaşırmıştım. «Çok korkmuştum. Bu arada da kendisini IRA şapşallarıyla bağlayıvermiş. Ama sana herhangi bir yardımda bulunabilmek için taşların nasıl dizili olduğunu iyice bilmem gerek. Gene de amcana olan duygularım beni anlattığın şeyleri sonuna kadar dinlemeye mecbur ediyor. Alt yarısını biraz çevirseydin şimdiye kadar ölmüş olurdun. Sizin küçük amatör örgütünüz akla gelebilecek her türlü hatayı yapmış. «Üzgünüm. Adamın ilk kez sesini yükseltmesi onu çok şaşırtmıştı. Bahçeye açılan kapıya doğru yürüyüp kanada yaslandı."Bilmiyorum. Her şeyi hatırlayamıyorum. Ama itiraf edeyim ki bu mümkün olmayabilir. «Eline aldığın şey bir sinir gazı tübüydü. her tarafta silâhlar patlıyordu.. kendini toplamaya çalıştı.» Çaresizlik ve öfke içinde ayağa kalkıp arkasını döndü. evinin burjuva yaşamına tekrar kavuşturabilirim. Kendi kendine. «Onlar senin canım yakabilir. Şu anda bu302 . silâh raflarından geri çekildi. Ellerini nereye koyacağını bilemediğinden önünde duran rafa uzandı ve orada duran madenî tübü eline aldı. Bu nedenle de gözyaşlarını ve duygularını ilerde yazacağın anılara saklayıp. «Oyuncaklarınıza bir şey yapacak değilim.» Kız yüzünü buruşturup.. sorduklarıma elinden geldiği kadar doğru ve açık cevaplar vermeni istiyorum. kendisini denediğine inanmaya başlamıştı. «Dokunma ona!» Hannah hemen elini çekti. «Küçük hanım. ben de ölmüş olurdum.. Daha önemlisi. eğer elimden gelirse sana yardım etmek niyetindeyim. ağlamamalıyım.» "Sen orada değil miydin?» «Oradaydım!» Kendini kontrol etmeye çalışıyordu. insanlar ölüyordu. Belki seni koruyabilir. İçinden haldi bir öfke kabardı.. deyip duruyordu ama.» dedi.» Aşırı derecede sinirliydi.» Sesi gene alçak çıkıyordu.

.. daha sonra konuşuruz. ve. Asma kattan. bir de çocuk. Yalnızca gerçekler ve sende bıraktığı etkiler.. Şimdi bana Roma'daki olayı anlat.. Yüzünden isabet almıştı. tümüyle..» dedi. göğüslerime bakıp duruyordu.... düştü. bir dakika. kan içinde kalmıştı. Bacakları bir tuhaf kıvrılmış. «Peki. şişman kadın... ben yalnızca yürüdüm.. Avrim'in koştuğunu gördüm.. Sanıyorum Roma'daki de bir bozgun eylemiydi.» Burnunu çekti. Chaim'i dolapların önünde yatar gördüm. nereye gittiğimi bilmiyordum.nu yapabilecek durumda değilsen. Benim geçmem uzun sürdü.. yani Roma'daki bozgun eylemi gibi şeylerin sonunda zaman hep ötekilerden yanadır. Bahçeden gelen ışık profilini aydınlatıyordu. başının bir yanı. Bir ara kulağıma hopai lörden Pau uçağının anonsu çarptı. çarpılmıştı. Derken dizlerini karnına çekti. herkes koşuyor. Ben de.» «Peki. O sıra tabanca sesleri duyuldu. Sonunda pasaportuma damgayı bastı ve ben de terminale girdim... «Avrim'le Chaim benden önce pasaport kontrolünden geçtiler. hepsi bu kadar. Şimdi mi konuşalım. yoksa önce yemek mi yiyelim?» Hannah aşağıya doğru kayıp yere oturdu. beyaz sakallı bir ihtiyar vurulmuştu. elleriyle kucaklayıp göğsüne dayadı. Ama belki çabuk harekete geçmen gerekebilir.» dedi. bağırıyordu. Yalnızca çığlıklar kaldı. Duygu istemem. O sıra terminalin karşı tarafından kurşun sesleri gelmeye başladı. Herhalde gömleğimi yakama kadar düğmelesem daha iyi olurmuş. «Çok sarsıcı olaylar geçirdim. peşpeşe uzun soluklar çekip sakinleşmeye çalıştı. Bu iyi.. Çevredeki insanlar yaralanmış. bir de yaşlı. «Özür dilerim. Yürümeye devam edip uçajjn biniş kapısına geldim.. Uzakdoğulu iki kişi vuruldu.. Oradan uzaklaştım Ne yaptığımı. Bu tür olaylarda. Şimdi bana şunu söyle..» «Kuşkum yok. Kısa bir süre sonra.. Ve birden silâh sesleri kesildi. Sen de hedef miydin?» «Ne?» «Kimse özellikle sana ateş etti mi?» «Bilmiyorum! Nasıl bilebilirim?» 10 ı . Sırtı hâlâ kapıya dayalıydı. «Ben de koşmaya başladım. İtalyan görevli flört etmeye çalışıyor.» Başını eğip tırnağıyla yanık oyluğu üstüne daireler çizmeye başlamıştı.

Dudaklarını dizlerine sıkıca dayadı. sonra bakışlarını netlikten kurtarıp düşüncelere daldı.» dedi sonunda. Hannah kapının yambaşinda yere oturmuş.» «Rat-a-tat mı. pat pat mı?» «Makineli tüfekti. Sınıfının ve kültürünün tipik bir örneği olan Hannah'da. Asma kattan ateş edenleri hiç görmedim.» Hel'in gözlerine baktı. «Otomatik silâhın ne olduğunu biliyorum. «Neden bahçenizde hiç çiçek. Hel gülümsedi.» dedi.» dedi.» Hel başını sallayıp yere baktı. Onlar hakkında ne söyleyebilirsin?» Hannah başını iki yana sallıyordu. «Hiçbir şey. daha sulu duygulardan iyidir. Kısa zamanda bu sessizlikten sıkıldı. «İşte böyle anlat. Özellikle de pasaporttan geç çıktığın için. Bana onlarla ilgili bir şeyler söyleyebilir misin?» «Hayır.» «Sana çok yakın olanlardan vurulan oldu mu?» Kız dikkatle düşündü. «Bir dakika şu olup bitenleri düşüneyim. O silâhlar otomatik değildi.» diye ekledi. şimdi de asma kattan gelen silâh seslerini düşün. Biraz önce radyo. «Pat pat diye ses çıkarıyorlardı. sessizliğin tadını çıkarmasına yetecek veriler yoktu. «Hayır. Peki. «Onlarla dağda eğitim yaptık biz. Avuçları birbirine dayalı. Akan küçük suyun yansıttığı ışıklar bambu yaprakları üzerinde oynaşmaktaydı.«Japonların silâhları otomatik miydi?» «Ne?» «Sesi rat-a tat diye mi çıkıyordu pat! pat! pat! diye mi?» Kız başını kaldırıp keskin gözlerle ona baktı. parmak uçları dudaklarına değer durumdaydı. «Bana yakin duranlardan ölen olmadı. demek sen hedef değildin. Japonları öldüren atışları.» «Profesyonel biri otomatik silâhla ateş ediyorsa. Japon bahçesine bakıyordu. Eldeki bilgileri değerlendirmeye çalışıyordu. Gözlerini yerin tatami döşemesindeki çizgilere dikti.. İtalyan polisine bağlı özel ajanlardan söz etti. «Şu dakikalarda mizah duygusuyla öfke bile.» dedi. Herhalde o iki arkadaşınla beraber olduğunu bilememişler.. ve senin çevrende kimse yere düşmüyorsa. Hiç hatırlamıyorum.» 304 .

Herhalde İngiltere'deki IRA dostlarınızdan öğrenmişlerdir. Evet.» «Çiçekler hakkında bir şey demiştin. Onlar bahşiş yüksekse kendi analarını Türk saraylarına bile satmaya hazırdırlar. Saldırganlar birkaç saniye içinde ortadan kaldırılıyorlar.Hel. Bahçenizde neden çiçek yok diye merak etmiştim. daha çok Kara Eylülcüler'i akla getiriyor. Üstelik de asma katta hazır bekleyen kişiler tarafından. şimdi bir bakalım. küçük petrol kıtlıkları yaratmak için ve dolayısıyla kendi Şlbumi 305/20 . CIA da.» «Üç çeşit mi?» «Hayır. Sizin plânınızı da biliyorlarmış. Onlar pis işleri başkalarına yaptırmaktan hoşlanırlar ve kendilerini tehlikeye atmayı sevmezler. ya Filistin Kurtuluş Örgütü ya da Kara Eylülcüler tarafından plânlanmış. «Ne dedin?» «Özür dilerim.» «Amerikalılar'ın çoğu duymamıştır. Herhalde asma kattakiler İtalyan polisi olamaz çünkü işi çok iyi başarmışlar.» «Ana Şirket nedir? Ömrümde duymadım. Böyle bir durumda akla ilk gelen CIA olur tabii. O neden? lielki aslında Kızıl Ordu mensubu falan değillerdi de ondan. neler biliyoruz veya neleri varsayabilecek durumdayız. Çünkü CIA onun emrinde. Bu durumda ikinci saldırı da duyuldu demektir. Neden? İlk akla gelen sebep.» «Önemli değil. Japon saldırganların canlı yakalanmasını kimsenin istemediği oluyor.» «Üç çiçek var. Daha başlangıçtan beri Araplar'la bir yatağa girip çıkarlar. Açıkça belli ki Roma'daki baskın. Ana Şirket uluslararası petrol ve enerji şirketlerinin oluşturduğu bir kontrol örgütüdür. Her biri ayrı mevsimde açar. İşe Japon Kızıl Ordu üyelerinin karışması. Üç tane çiçek. Ya da Ana Şirket. Amerikan Hükümetinin tümü de. Zavallı aptal Arapları. Şu anda mevsimler arasmdayız. Dört dakika sonra gözlerini de kaldırıp sordu. Ama bu noktada işler biraz karışıyor. gözleri hâlâ yerde. elini havaya kaldırıp ona susmasını belirtti. Tabii kendine saygısı olan bir Türk. analarını almak isterse.

kârlarını arttırmak için piyon olarak kullanırlar. Ana Şirket zeki ve çevik bir hasımdır. Onları ulusal hükümetlere yapılacak baskılarla sindirmeye olanak yoktur. Gerçi ülkelerine bağlı Amerikan ya da İngiliz, Alman, Hollanda şirketleriymiş gibi görünmeye çalışırlar ama, aslında bağlı oldukları tek amaç kârdır. Uluslararası bir hükümet gibidirler. Herhalde babanın bile o şirketlerinde hissesi vardır. Senin ülkendeki kır saçlı, tonton ihtiyar kadınların yarısının da hissesi olduğu gibi.» Hannah başını sallayarak, «CIA'nm Kara Eylülcülerle iş yapmasını gözümün önüne getiremiyorum,» dedi. «Amerika her zaman İsrail'i tutar. Müttefik onlar.» «Sen kendi ülkenin vicdan esnekliğini yabana atma. Petrol ambargosundan bu yana oldukça belirgin bir dönüş yaptılar. Amerika' nin onur kavramı, kalorifere duyduğun ihtiyacın yoğunluğuna göre değişir. Bir Amerikalı'nin en tipik yanı, cesaretinin ve fedakârlığının kısacık süreler için geçerli olmasıdır. Bu yüzden savaşta iyidirler de, barış sorumluluğunu taşımakta yetersizdirler. Tehlikeye dayanıklı olmakla birlikte, rahatsızlığa dayanıklı değildirler. Sivrisinekleri öldürmek için kendi havalarını zehirler, elektrikli ekmek dilimleme aletleriyle de enerji kaynaklarını tüketirler. Unutma ki Vietnam'da askerler hiçbir zaman Coca Cola'sız birakılmadı.» Hannah'nin vatanseverlik damarları kabarmıştı. «Bir ulus için böyle genellemeler yapmak doğru mu sizce?» «Evet. Genelleme ancak bireylere, kişilere uygulandığı zaman yanlış sonuçlar verir. Kalabalıkları tanımlarken her zaman gerçekci bir yöntemdir. Senin ülken de demokrasiyle yönetiliyor. Yani kalabaligin diktatörlüğüyle.» «O havaalanında dökülen kanlardan Amerikalıların soruml olduğuna inanmayı reddediyorum. Masum çocuklar, ihtiyarlar...» «Altı Ağustos tarihi sana bir şey ifade ediyor mu?» «Altı Ağustos mu? Hayır. Neden?» Dizlerini göğsüne daha siki dayadı. «Boşver.» Hel ayağa kalktı. «Bunu biraz daha düşünmem gerek. Öğleden sonra gene konuşuruz.» 306

«Bana yardım etmeyi istiyor musunuz?» «Herhalde, ama sanırım senin düşündüğün biçimde değil. Ha bu arada... biraz öğüt dinlemeye dayanabilir misin?» «Nasıl öğüt?» «Senin kadar genç ve kasıklanndaki tüyler seninki kadar gür "bir hanımın bu kadar kısa şort giymesi ve böylesine açık veren bir pozda oturması şaşırtıcı bir ihmal gibi görünüyor. Amacın kızıl saçlarının boya olmadığını kanıtlamaksa o başka. Yemeğe gidelim Öğle yemeği, batı salonundaki küçük, yuvarlak bir masaya ku-rulmuştu. Salonun camlı dış kapıları, bahçenin ana girişine giden yola bakıyordu. Hepsi açıktı. Uzun perdeler hafif rüzgârla salonun ortasına doğru dalgalanmaktaydı. Hana kılığını değiştirmiş, erik rengi ipek bir elbise giymişti. Etekleri yere kadar uzundu. Hel ile Hannah salona girdilderinde gülümsedi, sofranın ortasındaki çiceklere son kez parmaklarının ucuyla dokundu. «Ne kadar dakik,» ı "Sofra şu anda kuruldu.» Aslında on dakikadan beri onları bekliyordu ama, Hana'nin en üstün yeteneklerinden biri, karşısindakileri sosyal açıdan rahatlatmaktı. Genç kızın yüzüne ilk baktığında Hel'le yaptığı konuşmanın pek iyi gitmediğini anlamıştı. Bu yüzden sofra sohbetini yönetmeyi kendisi üstlendi. Hannah kolalı peçetesini kucağına sererken, kendisine Hel ile Hana`nin yediği yemeklerin servis yapılmadığını gördü. Küçük bir parca kuzu eti, soğutulmuş mayonezli kuşkonmaz ve pilav veriliyor, Hel ile Hana ise kahverengi bir pilav içinde hafif sote yapilmis sebzeler yemekteydiler. Hana gülümseyerek açıkladı. «Gerek yaşımız, gerekse geçmişteki tedbirsizliklerimiz bizim artık az ve ihtiyatlı yemek yememizi gerektiriyor canım,» dedi. «Ama bu gaddar rejimi konuklarımıza uygulamiyoruz. Zaten ben de seyahat için Paris'e gittiğimde kendimi koyverir, bütün zararlı şeyleri yerim. Yemek benim için bir tiryakilik gibidir. Kontrolü de özellikle Fransa'da yaşayanlar için pek zordur. Cunku Fran s iz mutfağı dünyanın ikinci en kötü mutfağı sayılır. »Ne demek yani?» diye sordu Hannah. 307

«Bilimsel açıdan Fransız mutfağı, Çin mutfağının peşinden gelmektedir. Ama yemeklerin yapılışı, soslanışı, doğranışı, baharlanışı açısından, besin yönünden bir faciadır. Bu yüzden batıda yaşayanlar Fransız yemeklerine bayılır ve ömürleri boyunca karaciğerleriyle boğuşur dururlar.» «Peki Amerikan mutfağı hakkında ne düşünüyorsunuz?» Bunu sorarken Hannah'm yüzüne ekşi bir gülümseme yayılmıştı. Seyahate çıktıkları zaman Amerika'nın her şeyini aşağılayıp kendi kibarlığını kanıtlamaya çalışan tipik Amerikalılardandı o da. «Pek bilmem,» dedi Hana. «Amerika'da hiç bulunmadım. Ama Nicholai bir süre orada oturdu. Söylediğine bakılırsa Amerikan yemekleri de bazı dallarda çok güzel olabiliyormuş.» «Yaa!» Hannah'm gözleri Hel'e dönmüştü. «Bay Hel'in Amerika veya Amerikalılar hakkında iyi bir şey söyleyebilmesi beni oldukça şaşırttı.» «Beni sıkan Amerikalılar değil, Amerikanizm,» dedi Hel. «Sanayi ötesi dünyanın kötü bir hastalığı bu. Sırasıyla bütün merkantilist ülkelere de bulaşacağı ortada. Buna Amerika'cılık denilmesinin tek nedeni, hastalığın en ileri halinin senin ülkende görülmesinden. Tıpkı İspanyol nezlesi falan gibi. Belirtileri ise önce iş ahlâkının yok olması, sonra iç değerlerin azalması, sürekli dışardan eğlence bekler duruma gelinmesi, bunun peşinden de ruhsal çürüme ve manevî uyuşma. Hastalığa yakalananı tanımak için en iyi işaret, o insanın durmadan kendisiyle ilişki kurabilmeye gösterdiği çabadır. Kendi ruhsal zayıflığının ilginç psikolojik bir durum olduğuna inanır. Sorumluluktan kaçmasını, yeni deneylere hazır oluşuna yorumlar. Hastalık ilerledikçe kişi, insan uğraşları içinde en önemsiz olanını aramaya, onun peşinden koşmaya başlar: Eğlencenin. Ama iş yemeğe gelince, Amerikalıların hiç değilse bir konuda herkesi geride bıraktığına kuşku yoktur. O da 'çimlenme' dediğimiz türden yiyeceklerdir. Hafif şeyler. Bu da biraz sembolik galiba.» Hana, Hel'in ses tonundaki katılığı hiç beğenmemişti. Konuğun tabağını tekrar doldurmak üzere servis masası üzerine alırken ko nuşmalara da tekrar kendisi hakim oldu. «Benim İngilizcem iyi değil,» dedi. «Şurada birden fazla kuş308

konmaz var, ama 'asparaguslar' kelimesi de kulağa pek çirkin geliyor. Yoksa bu da Lâtince çoğullardan biri mi, Nicholai? Asparagae falan mı denmesi gerek? «Fazla bilgili ama kıt eğitimli kişiler söyleyebilir onu ancak. Konserti'ye gidip celli dinledikten sonra kendilerine cappucino ısmarlayanlar. Ama bu insanlar Amerikalı'ysa belki çilekli jelVi ısmarlıyor da olabilirler. «Arretes un peu et sois sage.» Hana, Nicholai'ye hafifçe kafasını salladıktan sonra Hannah'a gülümsedi. «Söz Amerikalılar'a geldi mi Nicholai çok can sıkıcı oluyor, değil mi?» dedi. «Kişiliğinde bir kusur bu. Dediğine bakılırsa tek kusuru buymuş. Sana epeydir sormak istiyordum, Hannah. Üniversitede ne okumuştun?» «Ne mi okudum?» Hel açıkladı. «Yani hangi konuda diploma aldın?» «Ha! Sosyoloji'ydi konum.» Bilmeliydim, diye düşündü Hel. Psikolojiyle antropoloji arasında bocalayan, ve kararsızlıklarım bir yığın istatistiğin arkasına saklamaya çalışan o bilim. Amerikalılar yeni yetmelik çağlarını dört yıl daha uzatabilmek için seçerlerdi bu dalı genellikle. Hannah bu sırada ev sahibesine düşüncesiz bir soru yöneltmekleydi. «Siz hangi konuları okudunuz?» Hana kendi kendine gülümsedi. «Şey... gayriresmî psikoloji, anatomi, estetik... böyle şeyler.» Hannah bir yandan kuşkonmazlara gömülürken, «Siz ikiniz evli değilsiniz, değil mi?» dedi. «Yani... dün gece bir espri yapmış, Bay Hel'in cariyesi olduğunuzu söylemiştiniz.» Hana'nın gözleri ender gösterdiği bir şaşkınlıkla açıldı. Anglosaksonların içtenlik saydığı soyla merak kusuruna pek alışkın değildi. Hel açık avucunu Hana'ya doğru uzatıp soruya onun cevap vermesini istedi. Gözlerinde şakacı bir masumiyet parıldıyordu. Hana, «Şeyy...» dedi. «Aslında Bay Hel'le ben evli değiliz. Ve gerçekten de ben onun cariyesiyim. Şimdi biraz meyve alır mısın? Nissou'dan kirazlar daha yeni yeni geliyor. Basklar bu kirazlardan ı ş ı k l ı bir gurur duyarlar.» * Dur ve biraz ve uslu ol. 309

Hel, Hana'nm bu işten böyle kurtulamayacağını biliyordu. Bayan Stern yeni bir soru sorarken, Hana'ya bakıp sırıttı. «Herhalde söylemek istediğiniz kelime aslında cariye değil. İngilizcede cariye demek, parayla alınmış olan ve... ve cinsel hizmetler için kullanılan insan demektir. Galiba sizin aradığınız kelime metres. Metres bile çok eski model bir kelime. Şimdi insanlar yalnızca 'beraber oturuyoruz' deyip işin içinden çıkıyorlar.» Hana'nm yardım isteyen bakışları Hel'e döndü. Hel gülüp söze karıştı. «Hana'nm İngilizcesi aslında bayağı iyidir,» dedi. «Kuşkonmaz konusunda söyledikleri şakaydı. Metresin cariyeden, zevceden farkını da iyi bilir. Metres, kendisine verilecek ücreti bilmeyen kişidir. Karısına ise kimse hiçbir şey vermez. Aslında her ikisi de amatördür. Şimdi kirazlarını ye.» Hel bahçenin ortasındaki taş kanepeye oturmuş, gözlerini kapayıp yüzünü gökyüzüne çevirmişti. Dağ rüzgârı serindi ama, güneş ışığı giydiği yukata'nm içine işliyor, onu ısıtıp uykusunu getiriyordu. Tam uykuya geçeceği o tatlı anlar içindeyken yaklaşmakta olan sinirli ve gergin birinin titreşimlerini aldı. Başını çevirmeden ve gözlerini açmadan, «Oturun Bayan Stern,» dedi. «Yemek süresince kendinizi yönetiş biçiminizden ötürü tebriklerimi sunmak isterim. Bir kez bile kendi sorunlarınızdan sö açmadınız. Bu evde dünya sorunlarını masamıza getirmediğimi/i hissettiniz. Doğrusu sizden bu kadar sağduyu beklemiyordum. Sizin yaşınızda ve sınıfınızda olanlar genellikle kendi içlerine öyle hu çoğunlukla dönük olurlar ki, dünyada en önemli şeyin stil ve şekil olduğunu, maddenin geçici olduğunu fark edemezler.» Gözlenin açıp gülümseyerek Amerikan aksanını taklit etmeye çalıştı. «Ne yap tığın değil, nasü yaptığın önemlidir.» Hannah onun önündeki mermer merdiven parmaklığın üstüne tünedi. Vücudunun ağırlığı oyluklarını yassıltıyordu. Ayakları çıp laktı. Kılığını değiştirmesi konusunda Hel'in verdiği öğüde de uyma mıştı. «Biraz daha konuşacağız demiştiniz,» dedi. «Hımmm. Evet. Ama daha önce gerek sabahki konuşmamız, gerekse öğle yemeğimiz sırasındaki uygarlık dışı davranışlarımdan 310 ötürü özür dilerim. Kızgın ve sıkkındım. Ben emekli olalı hemen hemen iki yıl oluyor Bayan Stern. Artık terörist avcılığı mesleğinin bir üyesi değilim. Vaktimi bahçeme, mağaracılığa ayırıyor, çimenlerin büyürken çıkardığı sesi dinliyor, uzun yıllar önce kaybettiğim derin huzuru arıyorum. Onu kaybedişimin nedeni, şartların beni nefret ve öfkeyle doldurmasıydı. Derken siz ortaya çıktınız. Amcanıza olan borcumdan dolayı hakkınız olan yardımı istemeye geldiniz. Ve beni tekrar mesleğimin şiddet ve korkuları içine itme tehdidini getirdiniz. Canımın sıkılmasının en büyük nedeni korku. Mesleğimde antişans denilen unsur çok önemli yer tutar. İnsan ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun, ne kadar dikkatli, serinkanlı olursa olsun, yıllar boyunca tehlike belirtileri birikir ve günün birinde şansınızdan daha ağır basar. Antişans, daha fazla ağırlık kazanmış olur. Gerçi ben işimde pek şanslı olmuş sayılmam. Şansa hiç güvenmem. Ama kötü şanstan yolumun tıkandığını da pek bilmem. Yani ilerlerde bir yerde, birikmiş bir miktar kötü şans beni bekliyor demektir. Ne zaman paramı havaya atsam yazı düştü. Demek önümde yirmi yıllık turalar dönemi var. Durum bu! Size terbiyesizce davranmış olmamın nedenini anlatmaya çalışıyorum. En büyük neden korku. Biraz da sıkkınlık. Şimdi düşünme fırsatı buldum. Ne yapmam gerektiğini galiba biliyorum. AUahtan yapılması gereken şey aynı zamanda en tehlikesiz şey oluyor.» «Yani bana yardım etmeyecek misiniz?» «Tersine. Sizi evinize göndermekle yardım etmiş olacağım. Sizi bana amcanız gönderdiğine göre, ona olan borcum size miras kalmış oluyor. Ama bu borç soyut intikam kavramlarını ya da ittifak kurduğunuz saçma sapan örgütleri kapsamıyor.» Hannah kaşlarını çatıp uzaklara baktı. Dağlara doğru. «Amcama olan borcunuzu kendi çıkarınıza göre değerlendiriyorsunuz,» dedi. «Sonuç benim de yaranma oluyor, evet.» «Ama... amcam ömrünün son yıllarını bu katilleri yakalayıp öldürmeye adamıştı. Şimdi ben hiçbir şey yapmazsam onun bütün çabaları boşa gitmiş olacak.» 311 «Yapabileceğiniz bir şey yok. Ne eğitiminiz var, ne pratiğiniz, ne de örgütünüz. Hatta sözünü etmeye değer bir plânınız bile yok.» «Var bal gibi.» Hel gülümsedi. «Peki, o plânınıza bir göz atalım,» dedi. «Kara Eylülcüler Heathrow Havaalanından bir uçak kaçıracak demiştiniz. Herhalde sizin grubunuz onlara o sıra saldıracaktı, onları uçakta mı ele geçirecektiniz yoksa, binmeden önce mi?» «Bilmiyorum.» «Bilmiyor musun?»

«Asa amcam öldükten sonra liderimiz Avim'di. Bize bilmemiz gerekenden fazlasını söylemezdi. Yakalanırsak diye. Ama onları uçakta ele geçireceğimizi sanmıyorum. Herhalde terminalde infaz edecektik cezalarını.» «Ne zaman olacaktı bu?» «Ayın on yedisi sabahı.» «Daha altı gün var. Neden Londra'ya bu kadar erken gidiyorsunuz? Neden altı gün boyunca açık hedef veriyordunuz?» «Londra'ya gitmiyorduk. Buraya geliyorduk. Asa amcam kendisi olmayınca başarı şansımızın azalacağını biliyordu. Başlangıçta gücünü koruyup bizimle gelebileceğini düşünmüştü. Ama erken öldü.» «Ve bu yüzden sizi de buraya gönderdi, öyle mi? İnanamıyorum.» «Bizi buraya o gönderdi sayılmaz. Birkaç kez sizden söz etmişti. Başımız derde girerse size gelmemizi, sizin yardın edeceğinizi söylemişti.» «Herhalde başınızı dertten kurtarmak konusunda yardım edeceğimi kasdetmiştir.» Hannah omuzlarım kaldırdı. Hel içini çekti. «Demek siz üç genç, IRA'lı dostlarınızdan silâhlarınızı alıp altı gün Londra'da dolaşacak, zamanı gelince bir taksiye binip Heathrow'a gidecek, kolunuzu sallayıp terminale girecek, hedeflerinizi bekleme salonunda görecek ve vuracaktınız. Plânınız bu muydu?» Kızın çenesi gerildi. Gene uzaklara bakmaya başladı. Böyle ifade edilince gerçekten biraz aptalca görünüyordu. 312

» «Buna inanmam! Bize söylemeden asla bizi ölüme sürüklemezdi. Amcan bunu bilir-dl. Buna ücretim de dahil değil.. görüyoruz ki siz de buna benzer bir olayın sorumlusu olmayı plânlıyormuş-sunuz. Unutmamız da iyi olur bence zaten. Fazla paraya ihtiyacımız yoktu.«Şimdi. IRA'lı dostlarınızı bir an için unutalım.» dedi. «Üzgünüm. tehlikeli kızım. akılsız. sonra sıyrılmak daha da pahalıdır. herkesten kopan et parçaları sağa sola uçuşacak ve gözlerinden alev çıkan. Yol parası ve biraz da fazlası olsa yeterdi.» «Ya para?» «Para mı? Şey. Çoluk.» «Herhalde niyeti sizi ön plana çıkarmak değildi. Bunun dışında neye güveniyordunuz? Roma'da öldürülen iki çocuk eğitilmiş miydi?» «Avrim eğitilmişti. Bu muydu istediğiniz?» «Eğer söylemek istediğiniz bizim de ötekiler kadar kötü olduğu-muzsa. Sonra uçakla Londra' yn gidip eylemden bir gün önce orada olacaktık... bu bana yüzle yüz elli bin dolar arasında bir paraya patlardı.» Hel gözlerini yumdu. «Eğer ben sizin istediğiniz işi yapmaya kalksaydım. Bir iki gün burada kalabileceğimizi hesaplıyorduk. çocuk.» «Aradaki farklar ortada! Onlar iyi örgütlenmiş ve profesyonel kimseler!» Hemen sustu..» Dağın siluetine doğru bakarak devam etti. «Amcanın bir intihar lemi plânladığına inanmaya başlıyorum. Roma Havaalanındaki olaya karşı duyduğunuz tiksinti ve korkuyu bir an için bir kenara bırakırsak. Chaim'in daha önce bu tür şeylere karıştığını sanmıyorum.. ihtiyar. Sonra 313 . «Bana şunu söyleyin. Sizinle konuşup öğüt ve talimat alacaktık. Üçünüzü yedek I' nvvet olarak kullanıp işi baştan sona kendi görmek istiyordu. ipek saçlı genç devrimciler tetiklerini çeke çeke tarih sayfalarına adımlarını atacaklar. Bir işe girişmek para ister. biraz sizden almayı umuyorduk. «Benim sevimli. Sizin kaynaklarınız neydi?» «Kaynak mı?» «Evet.. bizim de Münih'te atletleri öldürenler gibi.» dedi. Bayan Stern. Kalabalık bir salonda ayaküstü ateş etmek. Yalnızca kurgu gideri bu kadar olurdu. ya da Roma'da arkadaşlarımızı öldürenler gibi.

» Kız bir süre dizini emdi.» dedi Hel.» dedi. sonunda. onların etkisinde olduğunu da unutmamak gerek. önemli şeylerle dolu bir yaşamdan vazgeçip küçük plânlar yapmakla.» «Bay Hel. «Evine dönmek zorundasın. Sonra bir de.. Aklı karışmıştı.» «Bunu yapamam.. mal mülk edinmekle dolu yavan bir hayata adım atmaya hazır değildi. Henüz tehlikelerle. uzun süre acısını dindirmek için ilâçlar aldığını. Dudaklarını dizine dayayıp bahçeye doğru bakarak. Yol paranı vermek benim için bir zevk olacak. Hel yarı kapalı gözlerle ona bakıyordu. «Ne yapacağımı bilemiyorum. «Pek seçme şansın yok. «Bay Hel. Mesele asıl şurada.» «Ya reddedersem? Ya kendi başıma işe devam edersem?» «Başaramazsın.» «Bunu biliyorum. Bu burjuva bebeği belki de kendisini gerçi l ten bu işe sürükleyecek kadar aptaldı sahiden. Kimbilir ne düşünüyordu: Kimbilir son zamanlarda düşünme yeteneği ne kadardı!» Hannah tek dizini yukarı çekip kucakladı ve böylece gene Hel'in istemediği poza girmiş oldu. Ya da onur ve sadl kat kavramını nerelere vardığına karar vermeye zorlayacak kadni 314 .» «Bir de ne?» «Yani. Zavallı şaşkın çocuk. demek bana yardım etmeyeceğinizi söylüyorsunuz. Korkmuştu kız. Oysa yetiştiği kültür onu tüccarlarla yatmaya ve reklâmcılık uzmanı çocuklar doğurmaya itiyordu. ölürsün. İşi tek başıma yapmama müsaade eder misiniz? Amcama olan borcunuz yüzünden?» «Blöf yapıyorsun..» «Başka bir şey de yapamazsın. bir heyecan arıyordu bu kız. Hayatta bir amaç. «Size Nicho-lai diyebilir miyim?» «Elbette ki hayır.» dedi. öyle mi?» «Eve dön demekle yardım etmiş oluyorum sana.kargaşalıkta üçünüzün oradan uzaklaşabileceğinizi hesaplıyordu.» «Ya değilse?» Hel uzaklara baktı. Ve yüzde doksan dokuz..

» «Ne yapacaksınız?» Hel omuzlarını kaldırdı. Evet.» dedi. binlerce işin onu beklediğini söyleyip kapı yanındaki kulübesine doğru uzaklaştı. Roma'da ölen arkadaşlarının üstünde uçak bileti var mıydı?» «Herhalde. Ama buraya değil. 315 . Bayan Stern. «İyi günler. yeterince yakın. «Onları akşam yemeğine davet edeceğim. «Bu adamlar kim sizce?» diye sordu. sonra kendisinin fazla kalamayacağını. Kasaba halkı bu iki aksanı ayırd-edemez. Hannah. Herkes kendi biletini taşıyordu. m'zel. Pau Havaalanına. Yanlarında Fransız özel polisi de vamış ve onlara çok yardımcı oluyormuş.» Mavi tulumunun cebinden katlanmış bir kâğıt çıkarıp ciddiyetle Hel'e uzattı. vardı. «Tar-dest'e üç yabancı adam gelmiş ve çevreye benimle ilgili. Hel notu okudu. M'syö. veya Amerlos imiş. Profesyoneller biletlerini hep inecekleri yerden daha ilerisi için alırlardı.» dedi.Tam o da kızı denemeye çalışacağı sırada değişik bir titreşimin yaklaştığını algıladı. günü yeni bir bardak şarapla yumuşatmaya gitti. Ben pek tanınmayan biri sayılmam. daha da önemlisi. Sanıldığına göre bunlar İngiliz. dolayısıyla Ana Şirket kompüterinden saklamayı başarırlardı.» «Eh. Yeni gelenin Pierre olduğunu anladı.» Hel amatörlüğün bu yeni belirtisine başını salladı. Katlayıp kenarını dudaklarına vurdu. «Bilmiyorum. Başını çevirdiğinde gerçekten bahçıvanın şatodan bulundukları yere doğru yürümekte olduğunu gördü. Bu yolla da nereye gittiklerini havayollarının bilgisayarlarından. Güneşte oturacak vakit bulmak güzel olmalı. seninle ilgili sorular sormaya başlamışlar.» «Ama benim burada olduğumu nasıl bilebilirler?» «Binlerce yoldan öğrenebilirler. «Görünüşe göre sandığımız kadar da seçme şansınız kalmamış.

Hel içeriye girerken gözlüklerinin üstünden ona bakıyordu.» Hana ona yan yan baktı. otel Amerlo'ları akşam yemeği için şatoya gönderecekti. bu yemekleri Dabadie kadrosunun yemesi. «Daha sonra istersen giyin.. adamların son dakikada Bay Hel tarafından yemeğe davet edilmesi. Hel avucuyla onun yanağını okşayarak. üç Amerikalı. Hana. İş işti. Ne de olsa.. «Daha bu sabah beni her yılın yarısında y.» «Hannah ile ve onun sorunlarıyla mı ilgili?» Hel başını salladı. otel yönetimine. Amerikalılar orada kalıyorlardı. 316 «Yakında gene huzurlu olacak. olacak. Hana'nm gürültüyle arandığı işitildi. Henüz kimseye göstermeye fırsat bulamadım. Birincisi.» diye ekledi. Therese'in zevki adına yemin ederim. Hannah ile Le Cagot da burada olduğuna göre tam bir ziyafet olacak. ve bütün ev. açık. Otel Dabadie'nin suçu olmazdı. «Bu haber kötü mü. İtiraf etmek gerek. Evet. gidip mutfakta biraz şarap içeyim. Daha ilk baştan sevmişti Le Cagot. derken içten bir kucaklama ve şapırtüı bir öpücük yeraldı. Nikko?» «Evet. Yemeğe o şortuyla oturamaz. Pekâlâ.» «İnsan hiç emekli olabilir mi? Senin mesleğin gibi bir meslekten kurtulabilir mi? Eh.» Sonra kapılan çarparak. birini alışverişe yol-layayım. «Evet.Beğenisini göstermek için de hep böyle gürültülü lâflar eder dururdu.» dedi. Bir yandan oyunun taşlarının nasıl dizili olduğunu düşünmekteydi.» Hana güldü. Konuklar için yemek hazırlamış bulunuyorlardı. Ama küçük bir sorun vardı. Senin de geleceğini düşünmen ve çevrene bakınıp kendine Yaşsız bir erkek bulman gerek. Gözünde okurken taktığı dikdörtgen camlı küçük gözlükler vardı. «Yemeğe misafirler geliyor. emekliyim..ı pattı. O Portekizli kız hâlâ burada çalışıyor mu?» «Birkaç Portekizli kız var. Hannah'ya da yeni giysiler gerek. Otelle bir hayli konuda anlaşmak zorunda kaldı. ve papazın da yemeğe davet edilmesi çok uygun olurdu. «Yemeğe misafir mi var?» dedi. Hana onun arkasından gülümsüyordu. otelciliğin kârı. Ne de olsa. Hana. biraz kaba tavırlarından hoşlanırdı.» Ağaçlı yoldan bir selâm haykırışı duyuldu. kendisine bir an önce şarap verilmesi için seslenerek evin içinde yürümeye koyuldu. Sen bekle de beni giyindiğim zaman gör! Bir ay kadar önce çok şık şeyler satın almıştım. Yemin ede. salonun camlı kapısı çarpılarak kapatıldı. önerilen şaraba haykırarak teşekkür edildi. Hana da onun dürüst. Le Cagot'nun Larrau'dan dönmüş olduğunu öğrendi. ona banyonun yarım saate kadar hazır olacağını söyledi. «Ne kadar iyi. «Şimdi bütün vadide sözü edilen şu iri göğüslü genç kız nerelerde bakalım? Getirsenize buraya! Gelsin de kaderiyle tanışsın bir kere!» Hana ona genç kızın uyumakta olduğunu söyledi. Ne de olsa. Hana hafifçe güldü. yemek parasından gelirdi.Hannah'dan ayrıldıktan sonra Hel bir süre kendi bahçesinde oturup iri göbekli fırtına bulutlarının toplanışını seyretti. Hana'yi. akşama kesinlikle yağmur yağacağı.» «Dinleyiciler. yenmemiş yemeğin parasını müşterinin hesabına işlemenin en doğru yol ve aynı zamanda dürüst bir hareket olacağım söyledi. Sana benim mağaramı anlattı mı? Seninkini hemen hemen bütün yol sürükleyip taşımak zorunda kaldım.ı nmda kalmaya davet ediyor. ben gidip biraz örnek toplayayım.» «Evet. «Onu görmek isteyen kim? Üç gündür onunlayım zaten. ikincisi de en iyi savunmanın düşmana doğrudan saldırmak olduğuydu. Le Cagot lâfı hemen cilalamasını iyi biliyordu. Oturup çok garip ve romantik bir .» Hana elindeki kitap ayracını sayfanın arasına koyup kitabı k.» «Peki. Pekâlâ. Tanrının verdiği rızkı çöpe dökmek de günah olduğuna göre. «Ste. ha? İyi.. Nicholai'nin böyle sadık bir dostu olmasından ve bu dostun ayrıca Bask mitolojisi konusunda bu kadar hoşsohbet olmasından memnundu. buranın huzurlu ve sakin bir yer olduğunu savunuyordun. Hana'yı kütüphanede kitap okur buldu. Silâh odasından Dabadie Oteline telefon etti. ben mutfağa 317 gidiyorum.» diye karşılık verdi. Hele pozları konusundaki şövalyece tutumunu düşünürsek!» «Öyle mi? Dikkat etmemiştim. Le Cagot'nun kendisini de bir mitoloji kahramanı gibi görürdü. oda parasından değil. Aynı anda iki sonuca birden vardı. Hel. madem ki konuklar gelecek. Belki sağlam bir Bask şairi falan. Onları giydiğimde bana bir baksan erirsin. artık yaşlanıyor. Ama Nicho-lai'nin Japon bahçesinde çalıştığını da ekledi.

O günden sonra genç şair çok içen bir adam olmuştu. Duygusallığı çeşitli kötü olaylar nedeniyle kısırlaşan genç şairin kendisine Le Cagot adını seçip alması. Kendine seçtiği isim. Kiliseye alçakta kalan yan kapıdan girip çıkabilirlerdi. Cagot'ların ayrı bir ırk olduğu her zaman söylenmiş. Tekrar tutuklandı. kızlarının kulak memesi olduğunu belirtmek istemektedirler böylelikle. bir de bebekleri olmuştu. Hoş Le Cagot ona bir sır verdiğinin farkında değildi ya! Aralarındaki konuşma. Genç ve güzel İspanyol Bask bir kızla evlenmiş. Kendi soylarının dışında evlenmeleri veya cinsel ilişkide bulunmaları yasaktı. bugün Bask halk sanatı ve folkloru denilen şeyin çoğu. kısıtlamanın sağladığı bir ayrıcalık sonucu. beş altı yaşındaki çocukların bile kulağı delinip küpe takılır. Bu yüzden. Adları da ancak iki büklüm kadınlar için bir sıfat olarak kullanılmaktan öte. kendisi cezaevindeyken öldüğünü öğrendi. Gerçeğinden büyük yansıyan kişiliği sayesinde heryere konferanslar vermeye davet edilen adam. haç'ı öpemezlerdi. Kalabalığın girdiği yerlere girmeleri bile yasaktı. İkinci kez kaçtığında artık genç şairin yerinde yeller esiyordu. Saat altıya doğru Pierre Etchebar Meydanında yürümekteydi. dostunun sırlarına sadakatsizlik etmiş olurdu. Karısı da yanındaydı. sonra ömrü boyunca o tipe benzemeye çalışarak yaşayan bir şair. silinmiş gitmiştir. Kaçtığı zaman. pek de sarhoş olduğu bir sırada geçmişti çünkü. ama ürünlerini satamazlardı. onlara yapılan eziyet çok çeşitliydi. Hana. küçük sanatlardı. içli ve duygulu bir Bask literatürü öğrencisiydi. Anneler belki kendileri de farkında olmadan. bu şairin kendisini böyle opera-bouffe bir paravanla korumasının nedenlerini sordu. gerçekte eziyetler on dokuzuncu yüzyıla kadar sürmüş. Bir gece genç edebiyatçı. şairin pek yalnız. kendisinin de pek emin olmadığı nedenlerden ötürü bir öğrenci gösterisine katılmış. Basklarm ayrılıgını savunan biri. Bir kez giysilerinin üstüne. Günboyu muntazam aralıklarla içtiği şaraplar onu yerçekimi kuralının zorbalığından kurtarmış olduğu için. Ayin sırasında diğer kimselerin yanma oturmaz. Le Cagot tutuklanmış üç yılını cezaevinde geçirmişti. Bugün artık Cagot'lar yoktur. ülkenin keresteciliği. Cagot'lar Baskların paryaları Yani herkesin en aşağı gördüğü grubuydu. bu beğenilmeyen Cagot' lar tarafından yaratılmıştır. Amaçsız ve son derece şiddetli gösterilere katılıyor. Bu alçak kapı birçok kasaba kilisesinde hâlâ görülebilmektedir. . Bilbao'da üniversiteye gitmişti. pek dertli. Bask köylerinde bugün. Şekilsiz vücutları gülünç bulunduğundan. Daha sonra duvarcılığa da başladılar. Ya dağılmışlar ya da nesilleri tükenmiştir. 1514 yılında Papa Onuncu Leo'ya yazıp kendilerini korumasını isteyen Cagot'lar gerçi Papadan lâfta kalan bir koruma koparmışlardı ama. telefonla ısmarlamıştı elbiseleri. Verse. bu sonuncu ihtimali bir Bask kahvesinde yüksek sesle söylemek akılcı olmayabilir. bu arada şairin karısı ölmüştü. Sonradan Le Cagot takma adını alan şair. Onun yerine Le Cagot geçmişti. Onlara bazı kısıtlamalar uygulanmasının nedeni de bu yolla bir dereceye kadar açıklanmış olmaktadır. marangozluğu onların tekelinde kaldı. Bu durumda Cagot'ların yapabileceği tek iş. Belki de Bask halkı arasına yavaşça karışmayı başarmış319 lardır ama. Bir tür Hıristiyanlık uygu 318 ladıkları için diğer Basklar onları tutmamışlardı. yıllar önce. park ettiği Volvo'ya doğru yolunu dalgalı denizde gidermişçesine buluyordu. Arazi kiralayıp kendi yiyeceklerini yetiştirebilir. Hiçbir siyasal inancı olmadığı hakle Federal polis gelip gösteriyi ateşle dağıtmış. başlangıçta profilaktik nedenlerle bir kenara atıldıklarını. sonra birbirleriyle evlenmeleri ve hastalıklar nedeniyle kavruk kaldıklarını ortaya koymaktadır. bebeğin de. Buraya iki elbiseyi teslim almak üzere gönderilmişti. Yüzyıllar boyunca. Vatan şiiri yüzünden bir halk destanı haline gelen karikatür.tip çizen. Bir keresinde Hel'e. Cagot'lardan ödünç alınmıştı. Halk arasında yaygın inanca göre Cagot'ların ve onların soyundan gelenlerin kulak memesi olmazdı. kaz ayağı şeklindeki Cagot amblemini takmak zorundaydılar. Hel ona pek ayrıntı verememişti. Bask edebiyatının da bu eski ırk gibi yavaş yavaş silinip yok olma tehlikesiyle yüzyüze bulunduğuna dikkati çekmek için olmuştu. sokaklarda müzik çalıp para da toplarlardı. modern kanıtlar bunların da Bask olup. Yalınayak gezemez. sonra da soyları tükenmişti. Bask kültürü üzerindeki baskıyı proteslo etmişti. silâh taşıyamazlardı. hükümet aleyhtarı gruplara giriyordu. Onları teslim aldıktan sonra Pierre. onları Doğu Avrupa'dan buraya Vizigot'ların kovaladığı savunulmuşsa da. Acaba hangi olaylar itmişti onu bu yola. Dabadie Oteline uğrayacak ve üç konuğu alacaktı. Kapının kulpunu iki kez ıskalayan bahçıvan. konuk Hannah Stern'e kaç numara elbise giydiğini sorup bunu Avrupa ölçüsüne çevirdikten sonra.

Durduğu zaman kontağı kapatma/. Pierre de tıpkı onun yaptığını yapıyoı du. Bütün Basklar gibi o da mekanik şeylere güvenmediği için vîts si yalnız geride ve birde kullanırdı. tekrar sürücü koltuğuna oturdu. Yürüyüp arka tampona tıpkı efendisi gibi kuvvetli biı tekme attı. tıngırdayan Volvo'nun sesinin önceden duyulması ve onlara Pierre oraya varmadan yarım kilometre öncj kaçma şansı tammasıydı.beresini kaşının üstüne çekip olanca dikkatini ellerinde topladı. Fren kullanmayı hiç sevmez. Sonradan yolun ortasını tekrar içgüdüyle bulut du.dı Tardets halkının tek şansı. Bu sefer de unuttuğu şey yüzünden elini alnına şaklatıp tekrar indi. kullanılacak bir âlet sayardı. el frenini de yalnızca park ederken. Bay Hel'in âdetiydi ara baya her seferinde vurmak. Bel yandan Pierre de otomobil kullanışından haklı bir gurur duyuyordu 320 . ilerlerken yolun ortasından. sa ğmdan. kazara önüne çıkan koyun. solundan ve banketlerinden yararlanır. Böylelikle ağaçların arkasına sığınmayı ya da taş duvarların berisine sıçramaya vakit bulabiliyorlardı. sığır ve insanlara çarpmamayı direksiyonu birden fazla kıvırmakla sağlardı. Sonunda kapıyı açıp arabaya binebildi.

Bu kadar pahalı olduğu halde. eliyle. İmalât-ı İse satıcıyı suçluyordu.. cam silecekleri cama hiç değmeden gidip gelmeyi kolayca başardı ve bagajı kapamak için iki tel kullanmak gerektiği de anlaşıldı. kendisine ikide bir kaba biçimde bağırıp çağırmaları oluyordu. Bu gizli marifetin de. Her .örmüştü.Bir kere bile kaza yapmamıştı. bu sürücülerin çılgınlıkları değil. Volvo dövmek uluslararası bir alışkanlık olacağa benziyor. Satıcıya göre bu kusurlar imalatçının hatasıydı. rahatsız. Volvodövmek artık Fransa'nın güneybatı yö-resinde yerleşmiş bir uygulamaydı. sağa sola tutunup kendini dışarıya çekti. hatta bütün koluyla olmayacak işaretler yaptığını y. Pierre sonunda Volvo'yu Tardets Meydanının ortasında aksırtıp oksürterek durdurmayı başardı. dayanıklılık ve iyi hizmet olduğu belirtiliyordu. herhalde başka gizli marifetleri vardır diye düşünmüştü . Gidip gelen turistler aynı uygulamayı dünyanın büyük kentlerine taşıdıkça. dağlara malzeme çıkarmak gibi ağır işlere koştu. Aslında Pierre'i asıl sıkan. Pierre'in arabaya binip inerken tekmeler atrnası kimsenin pek garibine gitmiyordu. Önce dostlarıyla bir bardak şalap içerek başlayacaktı tabii. kötü monte edilmiş tekerleklerin lastikleri çabucak hırpalandı. Arabayla ilk sorunu. bu hiç de azımsan-mayacak bir başarıydı. bir dostunun öğüdünü tutmuş. aldığının üçüncü gününde. pas meselesiyle başladı. Paris'te bile bunu yapanlara rastlanabiliyordu. Çevredeki dikkatsiz sürücüler durmadan hendeklere yuvarlanır. birbirine çarparken. Dikiz aynasından kaç kez arkasmdakinin kendisine parmağıyla. Birkaç ay süren nazik yazışmalardan sonra Hel yediği kazığı sineye çekmeye karar verdi ve arabayı koyun taşımak . Dizayn ve yapıda küçük kusurlar kısa zamanda başgösterrdi. Bu durumda arabayı sık sık 150 kilometre ilerdeki servise götürmek gerekiyordu. Volvo satın almıştı. Bu durum da Bay Hel'i çok mutlu ediyordu. Birkaç yıl önce şatosu için bir araba gerektiğini düşünen Hel. Böylelikle kı321/21 . böylesine çirkin.<vi başlatan oydu çünkü. Kapıya tekme atarken de ayağının başparmağını çürüttükten sonra işlerini kafasında programladı. yavaş ve çok benzin harcayan bir arabanın.

sa zamanda parçalanacağını kendisinin de yeni bir araba almaya hak kazanacağını umuyordu. Ne yazık ki böyle olmadı. sık sık ona şoförlük yaptırmaya başladı. Böylelikle konukları basit iş giysisiyle de gelseler. Bu giysi de kendisininki kadar muğlaktı. Her mantık dışı moda gibi. Başka bir durum olsa. Volvo-dövmek de yaygınlaşıverdi. ötekinde gençliğin deşarj ihtiyacı. 322 . harap halde çıkarıp ne kadar güncel kişiler olduklarını ortaya seriyorlardı. Ama bu seferkinde öyle hissedemiyor. Bazıları kendi Volvolarım gizlice tekmeliyor. Volvo'sunu kaderin kendisine yüklediği komik yüklerden biri olarak kabul etti ve çaresizlik duygusunu deşarj edebilmek için her binip inişinde arabayı tekmelemeye. kendilerini rahatsız hissetmeyeceklerdi. onların da dünyadan haberdar olduğunu kanıtlıyordu bir bakı ma. Volvo fabrikasınm da bu nedenle önceden tekmelenip hırpalanmış yeni İm model piyasaya çıkaracağı söylentileri dolaşmaktaydı. doğrusu arabanın dayanıklılığına diyecek yoktu. Her zaman kötü yürüyordu ama. Volvo sahipleri bile yayılan modayı kabullendiler. Pierre'in ne tür bir sürücü olduğunu görünce. bir diğerinde yeni dünyaya ayak uydurma kılığına girdi ve sürdü gitti. Ana merdivenin başında Hana ile karşılaştığında onu da uzun bir Çinli elbisesi ile buldu. berikinde maddeciliği protesto. olacaklardı. Böylelikle Hel. Onlar da böylelikle müşterilerinin rahatı için neleri göze alabildiklerini sergilemiş. İyi servis reklâmı doğru çıkmamışsa da. dertlerinin ebediyen süreceğini düşünüp hayıflanıyordu. Kısa zamanda mağaracı arkadaşları da. Hel bir makinenin dayanıklılığını iyi nitelik sayardı tabii. Ama bu plânı da sonuç vermedi. yumruklamaya koyuldu. Hel duşunu yaptıktan sonra giyinme odasına geçtiğinde Edward devri modası takımını serili hazır buldu. Çektiği eziyetin süresini kısaltabilmek için Pierre'i her yere arabayla yolluyordu. Kahpe felek Pierre'i her türlü çarpışma ve kazadan korumaktaydı. Hel'in Volvo'sunu nerede görseler tekmelemeye başladılar. Bir bölgede kurulu düzene baş kaldırma. gece için smokin de giyseler. Kabullen mek. yürüyordu hep.

İki kez onunla şiburni kav ramını bile tartıştım.ı uymak için Kir içerler. iş adamları da. Bankacılar da. garsonlar tarafından horlanmaya bayılırlar. Parmaklan birbirine değiyordu. Yemekleri bilmek istiyor musun?» «Hayır. Güzel bir yer mi?» «Düşündürücü diyelim. Kendilerine güvenlerini sağlayan her zamanki nezaket ve cazibenle. Nefret etmedikleri insanlarla döğüşür. diğer konularda olduğu gibi biraz aşırıya kaçıyordu.» «Harika sayılmaz ama.Sen ve ben bir barbecue pikniğinde nasıl rahatsız olursak.» «Ulu Tanrım!» Le Cagot'nun elbise konusundaki zevki de.» «O New York'ta değildi. Belediye kütüphanesi de iyi. yankesiciler de. Amerika'da kentlerde yaşamak zorun daysan. İlle moday. Hepsi Amerikalı. en kalitelilleri bile sahtedir biraz. Tüm dünya kültürlerinden bir yığın şey ödünç almışlardır. Güzelliğin niteliklerinden den söz etmek bezirgan kafasına daha kolay gelir de. Herhalde düşman. gene en iyisi New York'u seçmektir. Korku ve öfke. ne gördüm ne de sesini duydum. yeterli. Küçülmüş insanlardır onlar. Garson ne kadar küstahsa.» Haşhaş popi'sinin ne olduğunu sormaya cesaretim kalmadı. onlar Perrier'nin taklidini içerler. Japonya'dan çıktıktan hemen sonra. hoşlanmadıkları kadınlarla sevişirler. «Ya Bayan Stern?» «Öğleden sonrayı tümüyle odasında geçirdi diyebilirim. kaldırım yosmaları da. bitmiş bir yağlıboya tablonun yanında. karakalem 324 . Ama beri yandan. Şibumi'yi değil tabii. Kâğıttan tabaklar uçuşan böcekler.» «Hayal kırıklığına uğrarsın. 323 «Amerika'da ne kadar kaldın.» diye güldü Hana. Fırtına da giderek yaklaşmaktaydı. kararsızlığa düşmelerini sağlamak istiyorum. Herkes durmadan para kovalar. bunlar da doğru dürüst yemek sofrasında baş dönmelerine uğrarlar. Herhalde onunla konuşurken epeyce canını sıktın. bizde otuz sente yiyebileceğin yemekler verir. «Le Cagot nerede?» diye sordu. Güneş artık dağların gerisine inmiş. Onlara dengelerini kaybettirmek. Çok güzel olduğundan eminim. gökte gümüş rengi ışıklar kalmıştı. haşhaş popileri ve bira. Hâlâ New York'da bir dairem var.» «Onlara nasıl davranayım?» «Evimize gelen her konuk gibi. güzellik kav ramından söz etmek zor gelir. Tek marifeti de yemek listesini okuyabilmektir. Bu konuklar sayesinde Bay Ibar'ın getirdiği o çulluklardan da kurtuluyoruz. üstelik garson da müşteriye dayanılmayacak bir küstahlık içinde davranır. Harlem çok ilginç bir yerdir.» «Va-yo-ming! Kulağa romantik geliyor. yemek o kadar iyi demektir.» «New York'u görmeyi her zaman istemişimdir. «Ama bir kez bana Amerika'daki evini sevdiğini söylemiştin. Sokakta yürürken gözlerine baksan iki duygu görürsün.» «Pierre elbiseleri getirince o da iner. En iyi Fransız lokantaları. kızarmaktan kabuk tutmuş etler. Gelenler hakkında bilmem gereken özel bir şey var mı?» «Bana yabancı.» Loşlaşmakta olan salonda yanyana oturuyorlardı.» Barbecue dedin de nedir?» İlkel aşiret günlerinden kalma bir yiyiş biçimi. Hem bir iki iyi yanı da var. Jimmy Fox diye bir adam tanıdım Kuzey Amerika'nın en iyi barmeniydi.Konuklan beklemek üzere küçük salona girerlerken Hel.» «Hımmm. VVyoming'de. Güzel olmak için fazlaca katı. Başka türlü anlaya mazlar. «Söylediğine göre yeni elbisesi öyle şıkmış ki. Garson genellikle yeteneksiz köylünün biridir. görür görmez kendimi onun kollarına atacakmışım.» «Herhalde giyinme odasındadır. Üç kilitle kapattıkları kapıların ardında yaşarlar. Ötekiler onun sahte sidir çünkü. dağların üstünde birkaç bin hektar arazim var. Dünyanın en güzel kaynak sularından biri Saratoga yakınlarında çıktığı halde.» Hana uzun bir kibrit çakıp masada duran lâmbayı yaktı. Ama Ame rikalılar. Pirenelerle kıyaslarsan. Korkunç bir kenttir. Nikko?» «Üç yıl kadar.» ■Sorma. «Bugün birkaç kere onun varlığını hissettim ama.

. Le Cagot'nun titreşimlerinde çocukça bir yaramazlık ve sinsi bir zevk oynaşıyordu.» Hana hiç ayak sesi duymamıştı. Bunu genellikle güzel kadınlarla evlenerek yapıyordu. Yakasına iğnelediği sarı gül. Hana. Kişiliği biraz silik gibiydi. 325 maküa'lar bir zamanlar bir Bask erkeğinin en büyük can güvencesiy-di. Lider kendine gelmeyi başarmıştı. ayrıntıları anlatmak şövalyeliğe sığmaz.» Sözünü bitirince elini uzattı.. Nikko. sırf duyduğu. Salona girer girmez gülümseyerek yaklaşan Hana'yı gördüler. İki kolunu pervazın iki yanma dayamış. Hâlâ ıslak olan saçlarını ortadan ayırmış olan Le Cagot'nun kıvırcık sakalı da fularının yarısını kaplıyordu. Ucundaki tokmağın vidası açılıyor. Bir tanesi belli ki liderdi. Kırlangıç kuyruklu frak ceketi epey uzun. elindeki uzun makila'yı baston gibi sallayıp duruyordu. Her üçü de farları olmayan bir arabayla dağ yollarını aşmaktan doğan duygusal bir bezginlik gösteriyorlardı. bu elbiseyi nereden buldun?» diye sordu. Yunanistan'da bulundum. Amerika'da kırsal arazinin çoğu güzeldir. Kapıya vardığında gövdesi boşluğun yarısından fazlasını kapladı. yakaların klapaları ise gri ipekti. Çünkü Le Cagot merdivenlerden ayak uçlarına basarak iniyor. gör de hasetinden çatla!» Bu giysilerin tiyatro kostümleri satan bir yerden geldiği pek belliydi. Ama Le Cagot artık Hel'in yakınlık algılamasına alıştığı için oralarda birilerinin bulunduğundan hiç kuşku duymadı. kravat yerine geçmekteydi.» II! gök gürültüsü hemen yetişip onun bu sözünü noktaladı. «Bu kadar kısa süre önce yaptığımız daveti kabul etmeniz büyük nezaket. Bunu bana bir kadın. Çok zengin ve çok bayağı bir adamdı.» «Sözünü edecek bir şey değildi.» dedi. Gerçi şimdi artık süs diye kullanılıyorlardı ama. Pierre onlara sürücülük mesleğinde ne kadar usta olduğunu iyice kanıtlamış olmalıydı. Bir kez kilisevarî bir havası vardı. Hah.» diye karşılık verdi. «Harika bir kıyafet bu. «Lütfen buyrun. Özellikle geceleri yalnız dolaşırken veya dağlara çıkarken. Üçüncüsü ise bir Arap'tı. Haman. «Bu. «İyi akşamlar. Yaka beyaz bir fularla kapanmıştı. Bu Bay. Ama Yunanistan'da da İrlanda'da da öyledir. regard(*). Benden başka bir şey istemedi. Üzerinde oyuklar. . Bu haliyle Mississippi'de işleyen gemilerdeki kumarbazların kılığına girmiş orta yaşlı bir Tolstoy'u andırıyordu. «Regard. giysileriyle onları şaşırtmayı düşlüyordu. Dedeler ve büyükdedeler tarafından silâh olarak kullanıldığı belliydi. Bir armatörün yanında. Bu makila kimbilir kaç kuşaktan beri bu ailenin malıydı. ortaya sivri bir bıçak çıkıyordu.» dedi. Bu Bay Nicholai Hel.» Hel ayağa kalkmış orta hole doğru yürüyordu. yeleğin önünde iki sıra düğmeler görülüyordu. İçinde bol işlemeli bir yelek. İkincisi eli tabancalı CIA tiplerinden biriydi. Bu Bay Starr. Yanında kaldığım süre içinde ona sessiz bir rahatlık sağladım. Tam Pierre tokmağı vurmak üzere kapıya uzanacağı sırada Hel kapıyı açtı.. saçının sakalının rengine uygun düştüğü için enikonu hoştu.» «Anlıyorum. «Benim adım Hana. «Bana hediye edildi.» «Seni iyi anlıyorum. Herhalde 53 mezunu. Le Cagot sağa sola yürüyor. Holün avizeleri tam arkasında bulunduğundan üç konuğun yüzlerini iyice okuyabiliyordu. Ne zaman oturuyoruz sofraya? Bu konuklar da nerede kaldı?» «Şimdi ağaçlı yoldan yaklaşıyorlar. Hana aşırı bir içtenlikle. Bıı da dostumuz Mösyö Le Cagot. Parasıyla toplumda yer edinme peşindeydi. Orada bir yıl çalıştım. bu (*) Bana bak. Kapalı halinde de iyi bir vurma silâhıydı. Geçen yüzyılın sonunda giyilen modalara benziyordu.» «Öyle mi? Hiç söz etmemiştin. Ben de Bay Diamond'um. işte Le Cagot geliyor..resme benzer. elbisesini tam göstermeye çabalıyordu. «Öyle değil mi? Değil mi?» Hel. Bu fular. çizikler vardı. Hel kendi kendine gülümsedi... Zaten isteyeceği bir şey kalmamıştı artık. ah.» diyen Hel kapıdan çekilip onların girmesi için yol verdi. Le Cagot balkon kapılarına ilerleyip baktıysa da hiçbir şey görmedi.» «Bir bahsi kaybettiğin için mi?» «Hiç de değil. Yaklaşan fırtına ortalığı iyice karartmıştı.

Hel yüksek sesle güldü.» 326 . «Bu insanı utandırabilir işte. «Bu gece doğa da pek melodramatik davranıyor.» dedi.

.

benim için zahmet etmeyin. Rviniz çok güzel. Oysa anlaşılan öyle olmayacaktı. yanında duran Le Cagot'ya Baskça bir şeyler söyledi. Starr II .» 11' I.» diye onun sözünü kesti Hel.ı zamanda ona «Hanımefendi» diye hitap etmekte olduğunu fark ıiı Kadının Teksas ve Teksaslılar hakkındaki sözlerinin kendisine mı ilan üstü örtülü iltifatlar olduğunu hissetmekteydi.. Konuklarını. Hana kadehleri tekrar doldurdu.. •ev.. Hana yemeğe gelecek olan bayan konuğa i n h i n a olmak için izin isteyince salondaki beş erkek birden ayağa ı m ular.ivmek ister misiniz?» diye sordu Hel. sağlığı ve rahatlığı soruldukça mutlu Uluyordu. hafifçe eğildi ve bir anda bu jestini fazla tiyatrovarî bulup pişman oldu. İçine bir rahatlık gelmiş. kanape'leri ikram etti ve soh-beti yönetmeyi sürdüdü. Diamond bile kendini çabucak Bask diyarının güzelliklerini tartışır buldu. ı) çıktığında salonda bir süre sessizlik oldu. Diamond. Allah kah-retsin o gök gürültüsünü. gizli değerleri görür gibi duygulara sahip olmuştu..oo»oo ETCHEBAR ŞATOSU Hurdahaş Volvo' nun içinde Pierre'le yaptıkları sarsıcı yolculuktan sonra üç konuk bir daha ayaklarını yere sağlam basmayı başaramadılar. sonra gülümsedi. Diamond belli belirsiz katılaştı. Hana konukların önüne düşüp yemekten önce birer kadeh Lillet içmek üzere onları mavi ve altın rengi karışımı salona sokarken Diamond bir ara geride kalıp Helle konuşmaya çalıştı.. kafasını sallıyor. gözlerinde eğlenen bir ifadeydi iyordu. Hel'le karşılaştığı anda hemen konuya girmeyi tasarlamıştı. diye düşünüyordu. Sonunda sessizliği doldurabilecek sözü Darryl Starr buldu. «Herhalde merak ediyorsunuzdur acaba neden. Filistinli stajıı itiyor. yooo.» «Yemekten sonra.» 1 . Le Ca329 . Bu işi öyle bir biçimde yapıyordu ki. Hel de bu tedirginli-|lıı uzamasına izin verdi.

got kalkıp hoyrat bir dostluk hareketiyle Starr'ı çekerek ayağa kaldırdı. ona bahçeyi ve silâh odasını gezdirmeyi teklif etti. Şu anda gerek kendisinin.» dedi.» O anda Hana ile Bayan Stern salona girip erkeklere katıldılaı Genç kız yazlık bir çay saati elbisesi giymişti. hattâ canını acıtan pençesi de söz konusuydu. Ama adam arabayı park ettikten sonra ön kapıya korkunç bir de tekme savurdu. başkaları tarafından yönetildiğini hissediyor. kader dermiş gibi bir işaret yaptı.» Hel'in Diamond'a tatlı sohbet zeminleri hazırlamaya niyeti yoktu.» dedi. Bu elbiseyi Hana'mn kendisi için yeni aldıkları arasından seçmişti. Bay Hel. Bu çocuksu istek.» Hel kaşlarını çatıp.» «Kendi arazime araba girmesine izin vermiyorum. Starr omuzlarını becerebildiği kadar kaldırıp. Diamond tedirgindi. Starr'm koluna sımsıkı yapışmış bulunan. Çok kibar ve çekici gö rünüyordu. «Ya!» «Evet. Yolun geri kalanın yürümek zorunda kaldık. sevgili dostum. Duruma hâkim olmakla. Hannah konuklara tanıtılırken Hel onu hayranlıkla izliyi>ı . gerekse Starr olayının. «Görüyorum siz yemekten önce içki almıyorsunuz. «Doğru. O yalnızca her hareketi izlemek ve konu açma işini Diamond'a bırakmak istiyordu.» dedi Le Cagot. Starr şimdiki yerinin pek rahat olduğunu. kendi sosyal nezaket bilgisinin de Hel'inkinden geri kalmadığını kanıtlamaktı. Bir şey söylemiş olmak için. «Şoförünüz de garip birisi. «Ne kadar garip. Diamond gülerek. içinden gelen çocuksu isteği gemlemek arasında bocalıyordu. «Bu konuda beni reddetme. Çünkü Le Cagot'nun yüzündeki tatlı sırıtmanın yanı sıra. Yağmurun biz buraya varamadan başlayacağından korktum. yola koyuldu.» dedi. Kapının çöktüğünden hemen hemen eminim.» «Evet. «Onunla bu konuda bir konuşayım. Arabayı kasabanın meydanına park etti. bundan gocunuyordu. gezme önerisini teşekkürlerle reddetmek istediğini belirtiyse de kendini kurtarması mümkün olamadı.

Roma'da iki arkadaşının ölümünü plânlayan bu kişilere karşı kendini ne kadar iyi kontrol ettiğine şaşıyordu. güzelliğine çevirmeyi başardı. değişik şaraplar da servis yapılıyordu.» dedi. Hel ile Hana'nm önceleri yalnız pirinç ve sebze yediğini.» Yemek salonunda masadaki kollu şamdanlar ve duvardaki lâm-I lalardan başka ışık olmadığı için fazla aydınlık bir atmosfer yoktu ama. Yemekle-n'ıı arasını sohbet dolduruyordu. «Sizi bilmem ama ben açlıktan ölüyorum. dostlarım. ışık tam karardı.. Üstelik içki sorunu da vardı. an-rnk salata gelince ötekilere katıldığını görünce gene rahatsız oldu. Dondurulmuş yiyeceklerden de . Ama Le Cagot'nun görevi bitmiş. Teksaslı biraz sarsılmış görünüyordu. arkadan çulluklar. karşı çıktığı da söylenemezdi. ve onun peşinden de meyve ve peynirler geldi. Bu kızda gerçekten bazı nitelikler vardı demek. kimbilir? Holden çınlayan bir kahkaya duyuldu.. Diamond. Av etinin meyveli sosuyla şarabın uydurulması gerçi karışık bir sorundu ama bunu tin pembe bir şarap kullanarak halletmişlerdi. Yani yemeğin sonunda bütün içtiği. Gerçi ev sahipleri de herkesle birlikte irap içiyorlardı ama. Her antre'ye. Le Cagot. Japon usulü pişirilmiş bahçe sebzeleri birbirini izledi. Saçları da dağılmıştı. Fransız aksanlı İngilizce'siyle. bir liflt'dak zor ederdi.italara serpiştirilmişti. Le Cagot kolunu Starr'm omzuna atmış durumda içeriye girdi. 331 . her yemeğe uygun. Yakındaki gölden gelen balık. En sonunda yeşil bitkilerden yapılmış salata. Genç kızı öyle iyi idare ediyordu ki. şair yapacağını başarıyla yapmıştı. Hana genç kıza yanma oturması için işaret etti ve topluluğun dikkatini derhal onun gençliğine. Hel'in bardağına her seferinde ancak bardağı I I nacak kadar konuluyordu. Bir an gözgöze geldiklerinde Hel hafifçe başını sallayıp onu başarılı davranışından ötürü kutladı. Starr'ın sol koltuğundaki tabanca kılıfı artık boştu. Hel bu durumdan kızın da başının dönmeye başladığını fark etti. Belki beş yıl kadar Hana gibi bir kadının yanında kalsa. «Dört kişilik yemek yemeye hazırım. Şarabın tadı gerçi av etini pek desteklemiyordu ama.

Bay Hel?» diye sordu. misiniz.«içki içmez. çocukluğundan bahsetmeye. Bu arada sen yemeğim ye. Han-nah'nm yanında oturuyordu. Eh demek sizler Amerika'dan ge liyorsunuz. kadehteki pembe renge baktı. Le Cagot'nun elinde gördüğü hoyrat muameleden sonra bir süre epey aksi görünen Starr bile..» Şarapların tadını kelimelerle tarif etmek Amerikalılar'm pek başaramadığı şeydi. her zamanki kapasitesinin üstüne çıktığından emin oluyordu. bundan sonra ne yapacağımı bilmek için. Gözleri Diamond'un üzerinden pek az ayrılıyordu. Diamond kendini bu konuda biraz yetkili bulurdu. Tavel var. Yalnızca. öyle hayranlık ifade ediyordu ki. Kore'de guuklarla nasıl savaştığını anlatmaya başlamıştı. sonra konuştu. Şaraptan bir yudum aldı. Baylar. ağzında çevirdi.» dedi. hikâyeler anlattırıyordu. «Ya. Oysa sanki konuğun arkasında bir yere bakıyormuş izlenimi yaratmaktaydı. «Ama bu Tavel. Biraz sonra kravat yerine kullandığı fuların iki ucunun aşağıya sarkmakta olduğu görüldü. herhalde doğrudur. «Ama görüyorsunuz ki içiyorum. «Bana açıkça söyle bakalım.» dedi. her konuk kendi anlattı-ğıyla. Ne kadar farklı!» Hel hafifçe kaşlarını çattı. Hana uzman bir ev sahibesi olarak her konuğa espriler yaptırıyor. İngiliz 332 . Kendini bulup sofra sohbetine hakim olmaya hazırlandığı zaman üstünde yalnızca o rengarenk yeleği vardı. «Ah. Diamond'un ense kökündeki saçlar utancından havaya dikilmişti. Şarabın Tavel olduğundan öyle emindi ki! Yemek süresince Hel sanki çok uzaklardaymış gibi sessizliğini korudu. Derken kırlangıç kuyruklu frak ceketi çıkıp bir köşeye atıldı. Birden uzanıp kocaman sıcak elini kızın bacağına yasladı ve dostça sıktı. «Benim çekiciliğime karşı mücadele etmeye mi çalışı yorsun? Yoksa mücadeleden vaz mı geçtin? Bunu soruşumun nede ni. iki yudum şarabı bir yudumdan daha lezzetli bulmadığımı söyleyebilirim. Bunları dinlerke ı öyle neşelenmiş görünüyor. öyle mi? Ben Amerika'ya üç kez gitttim. Le Cagot önce midesini yiyecekle doldurma işine gömüldü. Tavel var.. Öyle değil mi?» Hel omuz silkip konuyu diplomatça değiştirdi. güzel kız. İyi ye! Kuvvete ihtiyacın olacak.

» dedi. Bunlar kendilerinin Avrupa'ya gelmesiyle dünyanın daha iyi olacağına herkesi inandırmaya çalışıp dururlar. Gerçek budur aslında.» dedi. «Bask-larla Faşistlerin. düşüncelerimin müziğini duydukları anda.. yüzündeki nazik gülümseme ifadesini olduğu gibi dondurup. üniformalı subaylar. Le Cagot'nun hiç değilse birkaç dakika durumu böyle sürdüreceğinden emin olan Hel. Amerika'da yirmi beş yaşını geçmiş herkesin doktora sahibi olduğu doğru mu gerçekten?» Le Cagot artık temposuna kavuşmuştu. kendilerini arayıp duran gençler ve en kötüsü de akademik tipler. Aslında bizim hatamızdan. Sonunda bunu itiraf ediyorum. Diamond. aklından yemek sonrasında yer alabilecek olayları bir düzene sokmaya çalıştı.. ve böylelikle de Falanjların en önemli besin maddesini ellerinden almış oldular.» dedi. çiklet çiğneyen değişik bir kadın güruhu. «Amerikalılar'a karşı biraz haşinsiniz. hemen kendi serüvenlerinden birini anlatmaya geçti. Diamond da. Tatile çıkan tüccarlar.» diye kabullendi Le Cagot. «Belki haksızlık ediyorum. Amerikalı diye bile yuttururum. şimdi bir an için tarih bilginize ışık tutmak istiyorum. «Belki de. «Ama insanlar gözlerimde parıldayan gerçeği gördükleri anda. anlatırken aklına gelen türlü türlü dekorasyonlarla da süsleniyordu. ne dersiniz? Yani aksan açısından demek istiyorum. Le Cagot bu arada Diamond'a döndü. Düşman karşısında bile.cem bu yüzden bu kadar iyi. Ama bu düşmanlığın kaynağını pek az insan bilir. aynı oyunu pekâlâ oynayabileceğini kanıtlamak niyetindeydi.» 333 . daha tarih başladığı günden bu yana birbirine düşman olduklarını herkes bilir. Le Cagot gibi insanlar için stil ve etiketin ne kadar önemli oduğunu yavaş yavaş sezmeye başlıyordu. oyun biter tabii! Amerikalı olmadığımı o anda anlarlar. Bu noktadan. Öykü gene her zamanki gibi gerçek bir olaya dayanıyordu ama.» Hel yüzündeki hafif gülümsemeyi tek parmağının arkasına sakladı. Hel gibi. Uzun yıllar önce Bask halkı yol kenarlarına pislemek alışkanlığından vazgeçti. «Kuşku yok. yanlarında süslü karıları. Bana öyle geliyor ki Amerika'nın en belli başlı ihraç ürünü tura çıkmış profesörler oluyor. Metusalem'in Bumburuşuk. Le Cagot devam etti.» Diamond. «Dostumun Amerikalı konuğu. Buraya Amerikalılar'm yalnız döküntüleri geliyor.

işte burada. «D. Yani Fransız polisi avucunuzun içinde demektir. Kutular içindeki alışılmadık silâhlara bakıp duruyordu. karanlıkta gördüğünüzü de hiç işitmemiştim.ı için işaret etti. Kartoteks sistemim biraz karışıktır. «Bay Diamond'la benim biraz işimiz olacak.» «Öyle mi? Gerçi yakınlık sezginizi biliyorum ama. Yapısına bakılırsa.» diye karşılık verdi. Bazılarını tanıyordu gerçi. «Karanlıkta göremem.» dedi Hel. «İzin verin de size yol göstereyim. «Takma isim kullanmak istemedim. «Burası Armagnac bölgesine çok yakın. öyle mi? O halde kompüterinizden benimle ilgili epey bilgi edinmiş olduğunuzu varsayabilirim demektir. onların devamını bulabileceği kartları aramaya koyuldu. Diamond. evet. «Ha.» Hel'in bu ilkel kart sistemini üstün hancı ma sistemiyle. sıralaması da fonetik sisteme göre yapılmıştı.» Ana holden Japon bahçesine geçtiklerinde Hel.» Hel ilk kartta bulduğu işaretleri zihninde not edip. «Ben de içeriye girdiğimiz zaman gördüm. Diamond'a alçak masanın başındaki iki koltuktan birine oturma:.» Hel elindeki kartı bir kenara bırakıp ikinci bir çekmece açtı.«Benat?» Hana hemen atılıp başıyla genç kızı işaret ederek Le Cagot'yu susturdu. Hel'in kartları altı dilde olduğundan. «Ben de az sonra geliyorum. Tabancasız daha rahat edeceğini düşündüm de. «İçki den buyurun.» Diamond bardağını eline alıp silâh rafına doğru yürüdü.» dedi. Üstelik emekliliğimden beri de kullanmak zorunda kalmadım. bir metal halkaya takılı iki ip gibi gözüken şey. Fransız polisi vermiş bunu ona. Sana ne oluyor?» diye Hana'ya döndü.» diye devam etti. «]9 benimle ağabeyim arasında bir ilişki kurarsınız diye düşündüm «Ağabeyiniz mi?» «Ağabeyimi hatırlamıyor musunuz?» «Birden hatırlayamadım. Bunu hatırla manızda yarar var sanıyorum.» dedi. Diamond'un kolunu tuttu. hah.» dedi. Burası bir kartoteks çekmecesiydi. kuru buz tabancalarını. «Lâmba almayı akıl etmedim.» . Masanın üzerinde bir şişeyle bardaklar vardı. «O tabanca aslında pek çok şey ifade ediyor. Lütfen bir içki buyurun. O benim değil. Gözleri gücenikliğini yansıtıyordu.» Hel'in ağabeyini hatırlamayadığını duyunca Diamond biraz şa-şalamıştı. Jack O. Sinir gazı tüpünü. Diamond. «Herhalde sınır aramaları nedeniyle silâhsız yolculuk yapmayı daha akıllıca buldunuz. Bu şaşkınlığı örtbas etmek için önündeki şişeyi eline alıp etiketini okudu. «Bütün bu egzotik şeylerin arasında bu oldukça sıradan bir parça.» 335 . Armagnac'm durduğu masanın üstünde de Fransız yapısı küçük bir otomatik tabanca duruyor du. hava güdümlü cam uçları falan.D-A.» diye mırıldandı Hel. Parmaklan lı 334 kartları taramaktaydı. Adetâ yaşlar vardı bu gözlerde.» «Teşekkür ederim. Bay Diamond. «Diamond'un asıl adınız "I duğunu kabul edebilir miyim'» diye sordu. Sizin arkadaşınızın silâhı.» Silâh odasına vardıklarında Hel iki ispirto lâmbası yakiı. Adamınıza buraya vardıktan sonra silâh verildi.» «Nazik ev sahibi. «O şişeyi hem oldukça eski hem de iyi bulacaksınız. «Metusalem'in bumburuşuk alnı adına yemin ederim. İçindi iki yüz kadar kart olduğu gözüküyordu. «Jak O.» dedi. Şişko'yla karşılaştırınca yüzünde hafif bir gülümsn belirdi.. yeni bir kart aradı. Basit metal diskler. Şu iri yapılı Teksaslı'nm. «Nezaketimi unutacağımı mı sandın?» Hel sandalyesini geriye itip ayağa kalktı. «Armagnac?» «Hımmm. Hel okumakta olduğu karttan başmr kaldırarak. Ama arada tanımadıkları da çoktu. çekmecelerden birini çekti.» Hel. Yağmur başlamadan önce ancak vaktiniz olacak. Bana bir dakika izin verin de durumumu sizinkiyle denkleştirmeye çalışayım..D-Aİ-M. «Sizlere konyaklarınızı terasta içmenizi öneririm.» Lâmbalardan birini eline alıp köşedeki kütüphaneye yürüdü.» dedi. Ama burası benim evim. Demek Ana Şirketin hizmetinde çalışıyorsunuz. parmağa ta-kılabilecek boyda madenî koni. Diamond'a ait bilgilere göz atmak üzere kartları tararkcfl «İlk adlarınızın harfleri?» dedi. Diamond. «Asıl adımdır.D-Aİ.

Bu bölüm. «Pekâlâ. «Aslında onu hemen hemen unutmuştum. içinizdeki sadi/. gerekse büyük bir kuruluş hesabımı çalışmakla bağdaştırmayı bilmişsiniz. sömüren kuruluşlar hesabına çalışan insanlara katil derler. Siz bir kişi değil örgüt adamısınız. Bilsem de size söylemezdim elbette.» dedi Diamond.Diamond omuz silkti. mais on a des idees. ince üst dudak. «Şimdi kim olduğunu da. «Evet. ne olduğunu da biliyorum. «Her sanayileşmiş ülke gibi Fransa'nın da petrole ihtiyacı var tabii. siz de petrol firmaları topluluğu hesabına. Genellikle tatildeyken. bütün eğitim ve yetiştiriliş üstünlüğünüze karşın.» (*) «Yani?» «Pek önemli değil. İnce yüz. Şişko hemen bir «Erken Emeklilik Bölümü» kurulmasını önermişti. Hesabımız görülmüş. Hiç değilse biraz ilginç. ikinizi de katil olmaktan kurtarmaz.» «Hiç değilse ikimiz de kiralık katil olmadık. sonradan yerleştirilmek üzere ötekilerin arasına fırlattı. Hayatta ilerlemek isteyen gençleri topladmız mı..» dedi. soyan. Bu ilginç. Her ikisi de Amerikan rüyasının birer parçası. Bu durum ağabeyinizin kariyerine de uyuyor. kanca burun.» «Herhalde bu bilgiler sana Güve'den geliyor. «Tarih boyunca tüccarlar ve bezirganlar hep kent surlarının gerisine saklanmış. veya bilmek isteyebileceğimi biliyorum. Şirketin tasarruf ettiği para birden çok arttı. kuruluşsal ve vatansal nedenlerle öldürmüş olmanız. İci on n'a pas d'huile.. iş akışmdaki bir kusurun farkına varmıştı. Korkaklığından korkan bir korkak. aşağıladığınız. Buna karşılık da tüccarlar hep eğilmiş. Dia mond hemen bölümün başına getirildi. «Her zaman öyle olmuştur. Şirketlerde çalışan müdürler elli yaşından sonra daha az verimli olmaya başlıyorlardı. onları koruyacak savaşı başkaları yapmıştır. Aslında onları suçlamak da doğru değil. Cesur olmak üzere yaratılmamışlardır. Ama aslında benim de en küçük bir fikrim yok. cesaret bankaya yatırılabilecek bir şey değildir.» dedi. bükülmüş.» «Ama gene de. Hem daha önemlisi. Tiksinti daha doğru bir deyim olur. Ağabeyinizin ve sizin kişisel değil. Demek Ana Şirketin hizmetine.» «Herhalde. Diamond. oldu bitti. Bu sorun Şişko'ya sunulduğunda. oltaya sorun çıkaran bu tür müdürlerin birer kaza sonucu bertaıal edilmesini sağlayacaktı. erken emeklilik programında çalışarak başladınız.» «Bir korkağın böyle elini kolunu sallayıp evinize gelebileceğine inanıyor musunuz?» «Belli bir tür korkak bunu da yapabilir. Oysa elliden sonraki yıllarda daha çok para almaktaydılar.» dedi.» Hel omuz silkti. Sizden kişi olarak nefret edilemez. bitmişti nasılsa.» «Pek çoğu sizin Güve dediğiniz kişiden geldi.nıi gerek birtakım yan çıkarlarla.» Şimdi durumu öğrendikten sonra Hel iki kardeş arasında bazı benzerlikler de bulmaya başlamıştı.» Diamond ince sesle güldü. «. «Adımı duyar duymaz bunu anlayacağınızı sanmıştım.Görülüyor ki hem siz hem de ağabeyiniz. kansız alt dudak. selamlamış taviz vermiştir. Fransız iç propagandasından bir slogan. Bu karttan öğrendiğime göre Tokyo'daki Binbaşı Diamond sizin ağabe-yinizmiş. davranışta belirgin bir kararlılık. «Benden gerçekten nefret ediyorsunuz.» «Bu adamın bildiklerini nereden öğrendiğini anlamak için neler vermezdik. Topluluktan nefret etmek gerekir. Yalnızca korkak olduğunuzu ortaya koyar. Ya kalp krizi ya da bir inme sonucu.» •'Bizde petrol yok ama. kalın.» Ana Şirket birkaç yıl önce. bezirgan sınıfı dediğiniz benim gibi insanlar sizi kiralıyor ve pis işlerini gördürüyorlar. değil mi?» «Hiç de değil.» Şibumi 337/22 . Zaten siz nefret gibi yoğun duygular uyandırabilecek bir kimse değilsiniz. O CIA hesabına. Kısa süre sonra da CIA ve NSA'ın kontrolüyle görevlendirildi. Havayı ve suyu kirleten. fikir var! 336 «Saçma. Daha doğrusu hakkında bilmem gerekeni. birbirine yakın kara gözler.» Hel son bilgi kartını da okuyup.

Aslında bu kadarını başardıklarına bile şükretmeniz gerek.» «Peki. «Bir tür kısa namlulu tüfek.» «Korunma pahalıya malolur. aynı anda özel mermilerin üzerine iniyor. Ama bunları gizlemek için ömründe bir kere bile para almamıştır. CIA hemen Roma Uluslararası HavaalH nmda bir bozgun eylemi plânlıyor.» «Aşağı yukarı. Molucca teröristleri elinde rehin tutulan oğlunu kurtarmak için giriştiğim tehlikeli bir eylemin ödülü olarak.«Ama Güve'nin kimliğini ve yerini biliyor olmalısınız. Artık ben tümüyle emekliyim Şimdi kendi işimize dönsek olur mu?» «Başlamadan önce size sormak istediğim bir soru var. Yüzü gölgede kalıyor.» «Tüfek mi?» «Evet. üstelik de yetersiz bir iş yapıyorlar. Bilgisayarınız Asa Stern'in benimle ilişkisini ortaya sermekte gecikmedi.» 338 «Evet. Gördüğünüz gibi her silâhın iki çekici. Ama eğer içinizi rahatlatacaksa söyeyeyim. Namluların ucu da hafifçe genişliyor gibiydi. Tamam mı?» «Aşağı yukarı. Bunları Hollandalı bir sanayici dostum benim için yaptı. Bu noktaya vardığımıza göre. yaptıkları pisliği kendilerine temizletiyorsunuz. İyi bir insandı.» «O bir şantajcıdan başka bir şey değil. «Elbette biliyorum. dokuz inç boyunda çifte namlulu silâhlardı. yumuşak cezaevi sesi tekdüze çıkıyordu. Ana Şirket bu işi size vr riyor ve CIA zorbalarını kullanarak durumu temizlemenizi bekliydi. küçük bl| amatörler topluluğu kuruyor. Bu arada içerdeld salonda buluımiy o iki salağın da bu eyleme katıldığını sanıyorum. Şimdi isterseniz ben size duru mu özetleyeyim. vaktinizi ziyan etmeyelim. Ceplerinden Pau'ya uçak bileti çıkmıştı.» Hel duvara yaslan di. mermiler . Asa Stern bunun üzfl rine öc almaya ahdediyor. Ana Şirket ten bu başağrısım ortadan silmesini istiyorlar. hücre üyelerinin Londra'ya gitmekte olmadığını fark ettiniz.. belki de VVashington'da eylemin sonuçlarını gözden geçirirken. Yılın sonuna kadar yaşayabileceği bile kuşkulu.» «Elbette. herhalde OPEC temsilcisi aracılığıyla.» Hel güldü. Yanılgıya düşersem düzeltirsiniz. Ayrıca hücre üyelerinden. Ama korunmanın ortadan kalkması benim için önemli değil. Bay Diamond. Ama bunu yaptığı sırada çok hasta ve büyük ölçüde de ilâç etkisi altındaydı.» «Onu insan olarak. Bu hareketinden ötürü onu gene de küçük görmeyin. Tüm dünyadan topladığı bilgiler vadır.» «Benim de bir sorum var ama bunları sonraya bırakalım da konu dağılmasın.» «Riske giriyorsunuz. az önce birlikte yemek yediğiniz Bayan Stern'in de. O haberleşme mesleğinde bir sanatçıdır. Bu amaçla acınacak kadar acemi. Araplar.. Pau'nun buraya yakın olması da durumu perçinledi. zeki ve ilginç bir insan olarak çok özleyeceğim.» «Demek yakında korunmasız kalacaksınız. yanlış havaalanına gitmeyişleri bile başarı sayılır. Peki. Güve dediğiniz adam çok hasta.» «Saçma. Arap istihbaratıyla CIA yeteneği biraraya gelirse.» Diamond kafasmdakileri nasıl ifade edeceğine henüz karar verememişti. «Bunlar nedir?» diye sordu. son Münih katillerini öldürmek üzere Londra'ya gitmekte olduklarını haber alıyorsunuz. bu sizin bileceğiniz şey. Aptal bir dost. Bunlar eski düello tabancaları gibi kıvrık saplı. Ama demin söylediğiniz gibi. Ama biz kendisiyle eski dostuz. Siz bu intikam grubunun. Şişko'nun size söylediğinden eminim. Derken Arap istihbaratı işin kokusunu alıyor. «Önce Kara Eylülcüler'in Münih'de İsrailli atletleri öldürmesiyle başlıyoruz Öldürülenlerin arasında Asa Stern'in oğlu da var. top artık sizde. ki sanıyorum kendilerine Münih beşlisi dl« yorlardı. demek sizin adamlarınız Roma'da vıcık vıcık. akıllı bir düşmandan daha tehlikelidir.» «O benim bileceğim şey.» «Ve siz de onlara ceza olarak. Bu arada her nasılsa. Değeri büyüktür. Acaba tehditle vaadin hangi ölçüdeki karışımı Nicholai Hel'i işin dışında tutmaya yarardı? Zaman kazanmak için orada gördüğü garip bir çift silâha doğru parmağını uzattı.» «Öyle ama sizin gibilere bilgi vermekle sizleri hükümetlerin cezasından koruyor ve bu yolla dünyanın parasını kazanıyor. katillerinizin gözünden kaçtığım öğrendiniz.

339 .

l>u sana benim üzerimde nasıl bir kontrol sağlıyor?» «Dediğim gibi.» «Ah. Bu odadaki silâhların hepsi özel durumlar için hazırlanmuştır. Diamond. KL443 grup ve 45-389-fh kod numaralı hesapta aşağı yukarı bir buçuk milyon dolar değerinde altın karşılığı paran vardı. . Filistin Kurtuluş Örgütü de her nasılsa Araplar için bir bayrak haline getirildi.» iedi.» Hel'in cam yeşili gözleri Diamond'un üzerindeydi. Amerika'nın yabancı boyunduruğundan l ıııtulabilmek için her zerre enerji kaynağına gerçekten ihtiyacı ıı » Bu sözünü beğenip kendi kendine gülümsedi. bir kısmı uygulanmaya hazır. yüzüm hâlâ bazı hareket ye-teneklerinden mahrum.» «Değil tabii. halkla ilişkiler konusunda gerekli olduğu için. Emekliliğiniz için ayırdığınız varlığın büyük bir dilimini temsil eden o yer. Ana Şirketin işlerine karışmaya kalkmanızın cezası olarak elinizden alınmış bulunuyor.» «Ölümü hak etmişti. «İsviçreliler'e de petrol gerek. Bu nedenle de Ana Şirket onları korumak zorunda kalıyor. «Niyetiniz geceyi tabancalardan söz ederek geçirmek mi?» «Hayır. «Yoo.» «Ne yapmak niyetindesiniz?» «Önerinizi dinlemek niyetindeyim. Elini havada çevirip Diamond'a devam etmesini anlattı. Gene geçmiş zamanda konuştuğuma dikkatini çekerim. Ağabeyin için mi?» «Öyle. Yani sizin Londra'da uçak kaçırmak isteyenlere engel olmanıza izin verilmeyecek. ceza. «Bu benim için zevk oldu. Bana üç gün boyunca işkence edildi. Kişisel bir ceza. Amcasının dostu olduğunuz için. Ya da bir anda bir oda dolusu insanı ortadan kaldırmakta kullanılabilir. İki metrelik bir menzilde kurşunlaru birbirine uzaklığı ancak bir metredir. anlıyorum. Bunlar karanlıkta ve yakın menzil içinde görülecek işler içindir.dağılıp çevreye bir sürü yarım santimetre boyunda kurşunlar yağdırıyor.» «Ne derdiniz?» «Durdurucu bir gösteri derdim. istenildiği şekilde hareket etmez-sen uygulanacak ceza ve sonuçlara geçelim.» «Bu cezayı sizin şahsen düşünmüş olduğunuzu varsayabilir miyim?» Diamond başını hafifçe yana eğdi. Ne var ki bugünler Arap toplumu için kritik günler. Yani bu işten vazgeçersem arazi bana jeri mi verilecek diyorsun?» Diamond alt dudağını ileri doğru uzattı.» -O benim ağabeyimdi! Şimdi. «Size itiraf etmem gerekir ki durum biraz değişik olabilseydi. İsteyerek değilse bile.» «Beni nasıl durduracaksınız?» 340 «VVyoming'de eskiden birkaç yüz hektarlık yeriniz olduğunu hatırlıyor musunuz?» «Herhalde eskiden sözü bir dilbilgisi yanlışı olmasa gerek. arazinin alınması uyarıcı bir şamar niteliğinde • i ı ı v o r . Sanırım Bayan Stern sizden Kara Eylülcüleri Londra'da öldürmek konusunda yardım istemiştir. dudakları bunJan etkilenmedi.» dedi sonra.» Hel'in gözleri bir gülümsemeyle karıştı ama. Bir kısmı uygulanmış.» Hel başını salladı. «Hem zaten ■ u/elliği de bankaya yatıramazsımz.» Hel bir an sessiz kaldı. Bunca ameliyattan sonra bile.» «Benim önerimi mi?» «Tüccarlar öyle yapmaz mı? Teklif getirmez mi?» «Ben olsam buna pek teklif demezdim. «Çok sinsi bir yılanmışsın. Ve de tabii. biliyorsun. Zürih Federal Bankasında. Ben hangi kolu seçersem seçeyim. araziyi nasılsa alıp berbat edeceğine göre. «Ve yardım edeceğinize de önceden inanmıştır. korkarım öyle bir şey yapamam.» «O yargıya vardığı doğru. Emekliliğin için ayırdığın servetin geri kalanı da bu. bu silâh manyağı Filistinliler'in başına gelenler ne Ana Şirketi ne de Arap çıkarlarını ilgilendirirdi. Senden.» Diamond pek zevkleniyordu «Ne yapmak istediğini anlayamıyorum. Tabii bu işe bulaşacak kadar budalalık ederseniz.

341 .

Şimdi söylemem gerekcfl bir şey var. Sağda solda acil durumlar için birkaç yüz bin do lann olması gerektiğini biliyoruz.. Hollyvvood'un tozlu arka sokaklarında dolaşırken. Onlara yardımcı ol mak üzere Fransız Güvenlik Kuvvetleri de bu bölgeden çıkmama m sağlayacak. kesin ve hayal gücü zengin bir şeyler yapmak zorunda kalacağız demektir.. İntikam duygularını tatmin edebil 342 mek için son derecede katı. «Zahmet edip benim için karakterini değiştirme. Bütün bunlarla birlikte Helin girişilecek her çatışmada büyük bir avantajı olduğu da ortadaydı. Kendi sınıfının diğer üyeleri gibi o da. Sana karşı harekete geçirdiğimiz bu kuvvetlerin. kendini yaratıcı bir bireyci gibi görmekteydi. Eğer bu başarılı olmazsa. anlarsın ya! Biz böyle bl budalalık yapman ihtimaline karşı da hazırlandık. Sessizlik sırasında Diamond'm tırnakları avuçlarında iz bırakmıştı. Batı dünyasının tüm sanayileşmiş ülke hükümetleri çantada keklikti. Amerikan kültüründe prototipik kahramanın bir kovboy olması çok anlamlıydı. onların plânını bozmak bir yana. Yağmur başlamıştı artık.» diye onu yankıladı. sana engel olmaktan çok. «Sana konuşmamızın başında bir sorum olduğunu söylemiştim. askerî/sınaî toplulukları. Eşkâlin polise dağıtıldı. İnsanların arkasına saklandığı ve güç aldığı. şu yukarıda yemekte gördüğün orta sınıf çaylağından başka kimsenin takdirini kazanmayacak bir jest uğruna gelecek yıllarım tehlikeye atacağına inanamıyorum. tırnaklarıyla ağlara tutturmaya çalışan bir böcekten farklı kılmadığının farkındaydı. sistem gibi paravanları geride bırakmış. Hel yüzünü yana çevirdi ve başını hafifçe salladı. Buraya neden geldin?» «Bu açıkça belli değil mi?» «Belki sorumu yeterince açık sormadım. Tabii eğer Ana Şirketin sözünden çıkarsan. ve bu paraları bu işe harcaman mümkün. gözyaşına benzer bir pırıltıyla kaplanmıştı. Çakılların üzerinde ses çıkarıyor.Diamond. hışırdatıyordu. Diamond atom enerjisini. Kayıtsız güzelliğin solgun bir imajını. Buna karşılık Hel'in elinde birkaç tane karttan başka ne vardı? Diamond için. uçağı kaçırabilmeleri için her türlü yardımı yapmak senin kendi yararına oluyor» «Ve herhelde bu para aynı zamanda seni de tehlikeden koruyor. tüccar. yapıyor görünüyoruz. «Sana dürüst bir cevap vereceğim. Kendi kasaban dışında herhand bir yerde görülürsen. Hel'e uzun uzun baktı. Hel'in ise birkaç Bask arkadaşı vardı. kanun gibi. Diamond aslında anonim kişiliğin kendisini kâr örgütü içinde saklanan. ki korkarım bu tedbirlerin başarılı olmamalarını hemen hemen umuyorum şahsen. Diamond meydan okur gibi oturuyordu. ya da elini kompüterinin bir karış üstüne uzatırken.» «Tamam. Onların ne tür insanlar olduğunu bilirsin. Buraya neden sen geldin? Neden bir haberci göndermedin? Neden yüzünü gözümün önüne sererek seni tanımam gibi büyük bir tehlikeyi göze aldın?» Diamond. «Hepsi bu ka dar mı?» diye sordu. Plânladığım cezanın kapsamını kendim anlatmak istedim. o zaman çok büyük ve korkunc bir cezayla Arap dostlarımızı tatmin etmek zorundayız. Hafif öksürerek boğazım temizledi. yalnızca can sıkma düzeyinde işe yarayabileceklerinin de farkındayız.» Hel'in gözleri Japon bahçesine açılan kapılara dikilmişti. Nicholai Aleksandroviç Hel'e yüzünü göstermeye cesaret etmişti. Böylece görüyorsun ki. Elinde dünyanın en gelişmiş bilgisayar sistemi vardı.» Hel'in duygudan uzak bakışları Diamond'un üzerindeydi. Hel Şibumi'yi temsil ediyordu. Gözleri. Şişko'nun verdiği psikolojik kim liginden anladığımıza göre. ölmüş bir dosta sadakati kendi çıkarın dan öne alman. Eğitimsiz.» Hel bir an sessiz kaldı.» dedi. çürümüş ve çürüyen hükümetleri temsil ederken. siyah ve gümüş rengi görünen yaprakları sallıyor. «Sorum şu.» dedi. Bir göçmen. Kara Eylülcülerin uçağı sağ salim kaçırmasından yedi gün sonra tekrar senin hesabına gözükebilecek. Bir hesap ha tasının kurbanı olarak. içindeki korkuyu yansıtan. Konuğun olduğumuz süre içinde bana veya ar-kadaşlarıma bir şey olursa o para ortadan yok olacak. petrol rezervleri343 ni. Çok tehlikeli bir işe girişmişti bu bezirgan. Japon onur kavramıyla yetişmiş olmandan ötürü. Ana Şirket. Kara Eylülcü leri korumak için elinden geleni yaptığını göstermek zorunda. kaba bir tarım işçisi. Tehlikeli durumlarda ne kadar başarılı olabildiğini geç miş deneylerden biliyoruz. «Pek sayılmaz.» dedi. «Benim için ne düşünürsen düşün. Ama gene de gerekeni yapı yoruz. o anda vurulacaksın. Ağabeyime bu kadarını borçluyum. «O para. Daha doğrusu.» «VVyoming'deki arazinin haberini sana kendim vermek istedim. «isviçrelilere de petrol gerek. «Ne .» dedi. Bir kere İngiltefl deki MI-5 ve MI-6 örgütleri sana karşı uyarıldı ve topraklarına ayali bastığın anda seni tutuklamak üzere emir aldı. öyle. Diamond'un rolü temelde Tom Miks'in oynadığı rollere benziyordu. «Bu senin için utandırıcı olmalı.

Bay Hel.» 344 . O onur duyguna ağır gelebilir. Bu çok küçük düşürücü bir şey olur senin için. bu güzel hayata değmeyeceğine karar vereceksin. Ve sonunda da geri çekileceksin. Görüyorsunuz ya. Bunun sonucunda İsrail. Ama şansım varmış ki Ana Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı. Şimdilik Camp David Barış Görüşmeleri diye bir şey hazırlıyoruz. Ama sonunda gene de yapacağın bu. tüfek veyi diğer zekice silâhlarla ya da sevimli küçük bahçelerle bertaraf edile cek türden değil.. Krra Eylülcüler'in işlerini temizce görmelerini istiyor. Aynı görüşmelerin sonucunda Filistin Kurtuluş Örgütü de Ortadoğu oyu nundan çıkarılacak. Bana şu anda vazgeçtiğini bildirmeni beklemiyorum. ve sonunda da bir grup ne idüğü belirsiz Ar abın bu güzel eve. Önce işi enine boyuna düşünecek. Senin için düşündüğüm cezaların uygulanmadan kalması yazık olacak. Artık can sıkıcı fonksiyonlarını yeterince yerine getirdiler. şu anda pek derin sularda yüzmektesiniz.yapacağını bildiğimi sanıyorum. hem de doğu sınırlarını çıplak bırakmaya zorlanacak. Bay Hel. Karşınızdaki kuvvetler tabanca. Çekilişinin nedenlerinden biri benim gibi hor gördüğün birini etkilemek için cesaret gösterilerine kalkışmak istemeyeceğinden-dir. bu iş de bitene kadar Filistinlileri rahat bl rakmak niyetinde. Doğrusunu söylemek gerekirse bir bakıma bu işte direnmeni istemiyor değilim.. Hasta ve uyuşturucu etkisinde bazı adımlar atmış bir ihtiyarın saçmalarına karşı şeref bağlılığı duymak gerekmediğini anlayacaksın. Ama Başkan. hem gü ney.

«On saate kadar büroma dönmüş olacağım. 345 .Hel. Herhalde Pierre de kendini şu aralarda şarapla iyice takviye etmiştir ve size unutamayacağınız bir yolculuk yaptırmaya hazırdır. bitkiler defalarca yer değiştirmiş çakıllar durmadan yerleştirilmiş. değiştirmiş. Diamond'a sessizce baktı.» «Biliyordum!» «Pek sayılmaz. Emin değildin..» dedi. Diamond. Ama daha önce. Dikkatle dinleyen kişi isterse gerilerden bir t*si ayırdediyor. sonunda yapraklardaki damlaların bas se-Nİyle çakıllardan çıkan soprano ses arasında bir uyum sağlanabilmişti. «Anlıyorum.» «Pekâlâ. bahçeye ton vermiş.» dedi. «Bu konuşma bitmiştir.» dedi. Çamur-lıır ve akıntı yolları temizlenmiş. Hepsinin yüksekliği öyle ayarlanmıştı ki. bozulup tekrar yerleştirilmiş. Hana sizi kasabaya geri göndermeden önce sana ve adamlarına kahve ikram edecek. «Ne? Ha.. di-<'i lerini bastıramıyordu. Alçak sesle. «Benimle şu numaradan ilişki kurabilirsiniz. evet.. yalınayak.» Bahçenin Japon odasına uzanan kolu. isterse onu tekrar orkestranın içinde eritebiliyordu. yağmurun sesini dinleye-lıilme amacıyla yapılmıştı. Bu işe karışmamaya karar verdiğinizi bana bildirdiğiniz anda. bacağında bir şort.. «Artık konuşacak bir şeyimiz kalmadığına göre. İsviçre'deki paranızın iadesi için işlemlere başlayacağım. Herhalde çıkış yolunu bulabilirsin.» «Evet?» «Yemekte içtiğimiz roze şarap. sana bir sorum vardı. suların içinde taşları yerleştirmiş. Hel her yağmur mevsiminde haftalarca çalışmış. Buna bambulardan gelen titrek resonansla akarsuyun kendi ii'si de katılıyordu. akar-sııya ses taşları döşenmiş. sonra gözlerini bahçesine çevirdi.» Hel artık Diamond'un orada bulunduğunun farkında değilmiş gibiydi. tabanı Ultami döşeli odanın tam ortasına oturulduğu zaman hiçbir ses. yeni tonlar vermişti. neydi?» «Tavel'di tabii. Bu yüzden Diamond kartı masanın üzerine bırakmak zorunda kaldı.» Diamond cebinden bir kartı çıkardı. ben gidiyorum.

«Eee?» diye sordu. sonra. Tıpkı hak yememenin. Eti.. yardımdan da. ki/ 346 . şu anda kızın ruh:. Bu işte kötü bir aji vardı. Hel'in aldığı titreşimler. yaratmaya yönelikti. günlük yorgunluklardan kurtulmaya. tehlikeli kişisel duygular karışmıştı. Ama özür dilemeye de yanaşmıyordu. Gerçi Hel bunu ona söyleyebilirdi ama. ama ruhsal sükûnete ulaşmış olmadığı için dinleyemiyordu. sebep ve sonuç çizgilerine hep insan duyguları bulaşacaktı.. Onun amacı bahçeyi kullanmaktan çok.Dikkatinin yönünü nereye çevirdiğine bağlıydı bu iş. Hel silâh odasında otururken yağmurun sesini işitiyor. Koşullar ne olursa olsun. Kusursuzluğa erişemeyecek bir vaı lığı boşuna süslemeye de heves etmiyordu. Büyük sayılan değerler. sadakatten de. Tıpkı uyku tutmayan bir insanın saat sesini bazen duyması. Kapı dinlerken yakalanmak utandırmıştı onu. baskı altına girdiklerinde türlü mantık oyunlarıyla çözülüverirlerdi. Elbisesi vücuduna ve bacaklarına yapışıyordu. bir yandan da kıpırdamaya korktuğunu belirtiyordu. çevredeki kişinin bir yandan kaçmak istediğini. Bu işte hamleler hep mantıksız nedenlerle yapılacak. Hel ciğerlerinden derin bir soluk verdi. adaletten önemli olması gibi. karşıdakine eşit şans tanı manın. terbiyeydi. Kalkıp yana kayan kapıyı biraz daha itti ve parmağıyla dışardaki insana içeri girmesini işaret etti. kemiği olan canlı hasımlara karşı değil. Bu çaba. Zaten söylese bile. Ona göre işin önemi. Terbiye her zaman için merhametten de. Ama bu bahçeyi düzenleyen kişinin tek amacı bu değildi. Saçları yağmurdan sırılsıklamdı.al eğitimine pek ilgi duymuyordu. Hel ona aslında önemli olanın bu «küçük-hareketler olduğunu belki söyleyebilirdi. Ama terbiye. Bir bütünlük yoktu. böyle nezaket kurallarına önemsiz kılacak kadar fazlaydı. Baştan sona ihtiras ve ter kokuyordu bu iş. «Ne demek oluyor bütün bunlar?» Hiç cevap gelmedi. içtenlikten de daha güvenilir bir şeydi. onları bir kenara itmeye yeterliydi. hiçbir zaman değişme/ di. Hannah Stern kapının dışında duruyordu. bazen duymaması gibi. Hel hayatta hep dizili taşlara karşı oyun oynamaya alışkındı.

İşim hep sosyal örgütlerle olduğuna göre. Burnunu çekip duran trajedi kahramanlarının günü geçti artık. Bir şans borcum olduğunu çoktan beri biliyordum. «Bu kadar da soğukkanlı. «Sen ne anlam verdin bunlara. iyi örgütlenmiş oldukları aklıma bile gelmezdi. Erkekler onu cinsel bir gereç olarak gördüklerinde de şaşırmış gibi yapar.» «Şimdiye kadar olanlardan seni sorumlu tutmuyorum.» Kısacık şort giymek. çekingenliği ve kompleksi olmadığı için sevinirdi. «Şu çekmecede kalın kimonolar var. karşımda bir miktar kötü şansın birikmiş olduğu belliydi. Hannah önce elbisesini çıkardı. anlamına inebilse bile.» dedi.. Başınıza iyice dert açtım galiba.» dedi Hel. Fırtına artık geçiyordu. kendini gösterme eğilimini. nasılsa ömrünü bir tür Scarsdale rejimiyle geçireceği için bundan asla yararlanamayacaktı. Vücudunun güzel oluşundan sosyal bir .» Hannah başını iki yana salladı.. «Asıl mesele senin ne yapacağında. bluzunun göğsünü yarıdan yukarı açık bırakmak gibi huylarına uygun olarak.» «Ne diyorsam onu yap. Aslında eğer bu konuyu düşünecek kadar vakit ayırmış olsa. sonra kuru kimonoyu aradı. Ama seni bunun sebebi saymıyorum. daha doğrusu gerçekten şaşırdığım sanırdı.» «İyiyim ben. İşe devam etmeye hâlâ niyetli misin? Benim de peşinden atlayacağımı umarak kendini iskele-'li'iı sulara bırakacak mısın?» 347 . «Ne yapacaksınız?» diye sordu. Sıcak kimonoya sarınırken tekrar. «Bu kadar. «Üstündekileri çıkar. Bu yüzden bekliyordum onu. Nedenini anlıyor musun?» Kız omuz silkti. «Eee?» diye sordu tekrar. 'vücudunu sağlıklı şekilde kabullenme' diye adlandırır. Şimdiye kadar onunla yüzyüze gelmemiştim.herhalde yalnızca kelimeleri anlayacak.ıvantaj sağladığını kendi kendine bile hiçbir zaman kabullenmemiş-li. «Ne yapacaksınız?» dedi. Arkadan bahçeye dolan rüzgârlar Han-nah'm ıslak elbisesi içinde titremesine yol açmaktaydı.

. rahatlamasını. bilmiyorum. Zaten boşuna ölümlerdi onlar.. eğer eve dönersem.«Yapar mıydınız? Atlar mıydınız arkamdan? «Bilmiyorum. Onlar yaklaşırken Hana kalkıp Hannah'nıl elini tuttu.» Hana ile Le Cagot'yu serin ve ıslak terasta oturur buldular. Hana. değil mi? «Evet.» «Ya Münih'te bizim atletlerimizi öldüren Kara Eylülcüler ne olacak?» «Onlar da ölecek. Hel. Le Cagot taş kanepeye yayılmıştı. Ki zm ifadesinde karışıklık ve kuşku okunuyordu. «Ne yapacağına çabuk karar vermelisin. «Hana. o zaman Avrim'le Chaim'in ölümleri de boşuna olur.» Hannah karanlık bahçeye doğru bakıp kimonosuna daha sıkı sarındı. «Bayan Stern bu geceden sonra buradl. «Bilmiyorum. «Eve dönüp bütün bunları unutmamı isterdiniz. Bilinçsizce yapılan bir iyilik.» «Ya şimdi?» Kız omuzlarını kaldırıp başını iki yana salladı. her ş *yin düzeleceğini soyla meşini istiyordu.» «Doğru. mayacak. yeni yıkan mış gibi bir koku vardı. Hel. I. Sen ne yaparsan yap bu durum değişmez.. avutmasını. Havada taze. «Dün her şey öyle açık seçikti ki? Ne yapmam gerektiğini biliyordum.» dedi. Herkes ölür sonunda.» Hannah.» «Ama. Üstelik bu da senin sandığın kadar kolay olmayabilir.» dedi... «Şimdi eve dönelim. Seni sağ salim evine ulaştırmak epey marifet isteyecektir. «Tam anlattığı hikâyenin orta yerinde uyuyakaldı. Gözleri kapalı. konyak banı ğı elindeydi. Eşyalarını yarın sabah hazırlatabilir misin? Onu dajjd I 348 . > di] açıkladı. Neyin doğru olduğundan emindim.» diye söylendi. Soluğunun arasında horlamalar da duyuluyordu. Hel'e yaklaşıp başını kaldırarak onun yüzüne baktı.n tınanın peşinden gelen rüzgâr da dinmişti. Gece boyunca her şeyi düşünürsün. Birinin kendisine si rılmasım.

«Hayır. «Eh. Bayanlar var diye. vücudum diye adlandırdığım bu harika makinenin önce su akıtması.. dostlarım ■ Homurdanarak ayağa kalktı. «Nerede kalmıştım?» dedi. Le Cagot'nun çizmesine bir tekme vurdu. Ben de bu arada seni nasıl ananın babanın yanına ulaştırabileceğimi düşünürüm. Benat.» «Kendini bu kadar iyi kontrol edebilişine hayranım.» «Sana bütün samimiyetimle bir şey söyleyeceğim. «Dağda bir yerim var. birkaç kere dudaklarını yaladı. Sana bir zarar gelmez. Fazla ihtiras kötü şeydir. harikulade. «Ha... İyi geceler. Nikko. belki böylesi daha iyi. «Bu da ne? Elbiselerine ne Ah. Her neyse.. Nikko.» dedi. Yoksa yatağım fazla kalabalık olacakı. Gözlerinde korkaklık var. Bayonne'daki o rahibeleri anlatıyordum. Bana geldiğin zaman bunu kendi isteğinle yapmanı tercih ederim. sonra da uyuması gerekiyor.» «Öyle mi? Peki öyleyse! Görüyorsun ya. anlatmayışı-mın nedeni sırf senin ihtiraslarını hareketlendirmek için. Nikko. ya da benden mahrum kalma tehlikesini göze al. Bunları tehlikeli kişiler durumuna getiriyor. Hana. tam uzaklaşacağı sırada gözü Hannah'ın üstündeki kimonoya takıldı. iyi geceler.» dedi Hana. bu gece benimle yatmak istiyor musun?» Hana gülümsedi. küçük kız..» «Gitmek istediğime karar vermemiştim ki!» Hel ona cevap vereceği yerde. Herhalde Amerika'ya dönmüşlerdir. Konuklarımıza ne oldu?» «Gittiler.. 349 . Gözü kararmış bir şehvetle değil. «Orada kalabilirsin. Ya buraya daha kaliteli konuklar davet etmeye başla. onu anlatmaktan vazgeçmiştin. o tombul Portekizli hizmetçi de olduğuna göre! Hadi öyleyse! Gerçi sizi kişiliğimin cazibesinden ve renkliliğinden mahrum bırakmak hoş değil ama.. Ya sen küçük kız?» «O çok yorgun..» Hannah'ya döndü. Onlarla karşılaştığım zaman.kulübeye götüreceğim.» «Yo. İriyarı Bask irkildi. eşsiz kadın. Bu adamlardan hiç hoşlanmadım. teşekkür ederim.

» «Bu sabah çok acı konuşuyorsun.» «Hannah'dan hoşlanmadığını biliyorum ama. Ne zaman dönecekler?» «Öğle yemeğine gelirler sanırım. Bu gece bencil davranacağım. rahatlatıyor. «Zamanla burası bayağı iyi bir bahçe olabilecek.» «Gidiyor mu yani?» «Hemen değil. Le Cagot nerelerde. değil mi? Bu vadi lerde sır diye bir şey yoktur.» «Öyle. «Ne yapacaksın?» «Bilmiyorum. Hana. Beni izliyorlar. Herhalde.Hana yumuşak bir masajla Hel'in sırtındaki gerilimi geçiştirmişti.» 350 «Konuyu biraz düşündüm Nikko.» ooo LARUN Hel şafakta uyanmış..» «Dağda onu bulamayacaklarından eminsin.» «İşim bu.» «Sana zevk vermemi ister misin?» «Hayır. Sen bir hazinesin.» «Yerini yalnızca dağ halkı bilecek.» «Geceyi onunla geçirmek niyetinde misin?» «Hımmm. Chicago olsun. «Umarım sen de yanımda olursun.» «Bir saat kadar önce Bayan Stern'le çıktı. Ona metruk kasabaları gezdirecekmiş. Belki onu öldüı mekle beni amcaya olan borçtan kurtarabileceklerini düşünürler.» diye gülümsedi Hel. Ne zaman çıkacaksınız?» «Ortalık kararırken. Bu fikrin çekici yanlan pek çok. yüzükoyun yatan Hel'in kalçalarını kucağına almıştı. Ben çok gerginim. Kızın keyfi yerindeydi doğrusu. Benat'ya rosto yedireceğime söz verdim. Biraz da kendime acıma duygusu içindeyim. Polisle de hiç konuşmazlar. onun kol ve bacaklarının üzerindeydi.» «Sonra ne olacak?» «Bilmiyorum. Hel evet anlamında mırıldandı.» «O sözü söylemek istememiştim ama doğru. Biraz şaşırtırız onları. Düşüneceğim.» diyordu Hel.» «Doğru. Kolları ve bacakları. O bir avantaj tabii. «Ha. Dün gece müthiştin. her zaman böyle baskılar olsun isterdim. Hana ile kahvaltı etmeden önce bahçede iki saat kadar çalışmıştı.» «Kendimi bazı baskılardan kurtarmaya çalışıyordum. Budala insanları bilgiyle silâhlandırıyor. Nihaî düşman. Benimle birlikte zevkini çikarırsın. Sen Hannah'yı dağ evine götüreceğini söylemiştin. Kendi vücudunu onun üzerine yerleştirmiş. Paris. New York. Ama rezervasyon yaparsak bilgisayara girer ve hemen Şişko'ya da ulaşır. Ben sana zevk vereyim. Hana. Sıcaklığıyla onu koruyor.» Hel güldü. Şimdi uyuyuncaya kadar saçlarını hafifçe çekiştirmekteydi. Bir yastığa ne kadar yumruk atarsan çürütemezsin. «İşler kötü. Önce kızı buradan götüreceğim. Karanlıklarda o yolları inmek istemem.» «Bencil biri olsam.» .. «Sathi insanların yaralan kolay sağalır. değil mi?» diye fısıldadı. «Dünyada hiç kimse beni böyle eleştirmeye cesaret edemezdi. dinlenmeye zorluyordu. kasabaya telefon edip Amerika'ya kalkan uçakta Bayan Stern için yer ayırtır mısın? Pau.» «Biliyorum. Onlar benim adamlarım.» «Şişko da kim?» «Bir bilgisayar. Kahvaltıyı bahçeye bakan tatami kaplı odada ediyorlardı. Adetleri ve gelenekleri engel buna. Senin gibi birine de hiç yakışmıyor. Tanrı aşkına? Gümbürtüsünü duyamıyorum. Onu gözönünde istemiyorum.

Saldırgan sürücülük konusunda epey ders almıştı. Fransızların sollama tutkusu efsaneleşmiş bir şeydi. Kornasını çalıp farlarını yaktı ve kör bir virajda burnunu sola kıvırıverdi. başka ne yapılabilirdi? Bu arada Bask katolikliğinin ruhunu yansıtan bir ibare de kiliselerin kulesine yazılmıştı.351 la akrebinin köylülerce çıkarılıp alındığını fark etmişti. «Her saat yaralar. Hiçbir profesyonel böyle bir hareketi önceden anons etmezdi. Yolun ayrıntılarını hatırlamaya çalışırken elleri direksiyona iyice sarıldı. Diamond'un veya Fransız polisinin kızı güvenli bir yere götürmek isteyeceğinden kuşkulanmış olabileceği geldi hemen aklına. Şu anda kullandığı Volvo gibi ağır arabaları seçmesi hep bu gibi ihtimaller içindi.» Şimdi artık susmuştu Hannah. Tam ona Kara Eylülcüler hakkında ne düşündüğünü sormaya hazırlandığı sırada. S i bu m i 353/23 . İkisinde de onu yüzünde sakin bir gülümsemeyle. sonuncusu öldürür. alttaki nehre paralel gidiyordu. Yolun hiçbir yeri düz değildi. Kızın yaydığı alfa sınıfı titreşimler etkiliyordu Hel'i. Yol buyunca Hel iki kere kaşlarını çatıp ona bakmak zorunda kalmış. Dar Vadiden böyle birdenbire yükselen dağların hazin güzelliği etkilemişti onu. gene o çocuksu Fransız sürücülerinden biriydi. yumuşak bakışlarla çevreyi izler bulmuştu. arabanın geçmesine izin verdi. Korna ve farlar ona bunun bir öldürme eylemi olmadığını anlatmaya yetmişti. Demek bu gelen. Arkadaki araba giderek yaklaşmayı sürdürdü. Hel rahatlayıp yavaşladı. Çünkü kilisede artık saati kuracak kimse olmayacağına göre ve Tanrının zamanını yanlış bildirmek de günah olduğuna göre. Güvenli geçiş yapabilecek yeri yoktu. Ama bu durum tabii bir Fransız sürücüyü asla etkileyemezdi. Saatin kollarını çıkarmak şarttı. sonunda Hel'in arka tamponuyla arasındaki uzaklık bir metreye indi. Tam geçerken onu soldaki dik yamaca çarptırmak güç olmayacaktı. Küçük bir şapşal diye nitelendirdiği kızdan beklenmeyecek bir şeydi bu. İçindeki huzur ve barış titreşimlerinden belliydi kızın. Durmadan kıvrılıp duruyor. Bu arabayı yolun neresinde kendisini geçmeye zorlayabileceğini düşünüyodu. arkadan gelmekte olan ve yalnızca yan ışıklarını yakmış bulunan bir arabayı dikiz aynasında gördü. Le Cagot bunun nedenini açıklamıştı ona.

Hannah genç ve güçlüydü.Zavallı Peugeot. Geri dönüp arabayı tekmelemektense.» «Bu gece siz de kalacak mısınız?» «Evet.» «Ulu Tanrım! Sizin bu kulübe bayağı sapa yerdeymiş. Kulübeye çıkan yokuştan önceki son çayırı geçerken Hannah birden durdu. Hel'in tecrübelerine göre ancak düzgün yollarda uzun yolcu luklar yapmaya alışkın olan Kuzey Amerika sürücüleri otomobili' oyuncak muamelesi ederlerdi. Hel arabayı bir granit kayanın dibinde durdurup el frenini çekti «Burada ineceğiz. «Evet. bir de şu iler-dekinde çıkar. alırken de Volvonun bagaj kapağıyla her zamanki gibi güreşmek zorunda kaldı. Bu seferki yolları çok kötüydü. «Daha iki buçuk kilometre yolumuz var. Vadi yolundan ayrıldıktan bir yarım saat kadar. lâstil k kenarlardaki çakılları aşağıya yuvarlıyordu. «Yalnızca bir jest. Batmakta olan güneş kocaman. doğuda yıldızlar görünüyordu. bir yandan da dağların renk değiştirmesini gözden kaçırmamaya çalışıyordu. İngilizler ise arabayı penislerinin yerine kullanryormuş gibi davri mrlardı. kısa zamaM da gecenin içinden çıkıp tekrar akşam ışıklarına girdiklerini fark clttü ler. Yol bazen Volvo eninden değilse bile. Hel başını salladı. Ama ortalık karardığı halde hâlâ açıklar.» dedi. Az sonra bu ilkel yol bile ikiye ayrıldı. sonrasiyahlaşıp görünmez oldu.» «Çok güzel. Hel az önce arabada olduğu gibi gene onun titreşimlerinde şaşırtıcı bir alfa tonu sezdi.» Eğilmiş. «Yukarı doğru mu?» diye sordu Hannah.» «Özelliği bu.» «Hazin. mora dönüştü. Birinci vitesten yııluiıı hiç çıkmamışlardı. kıpkızıl görünüyordu buradan.» dedi. sonra Larun di ğma saptılar. Genç sürücünün direksiyonu tutan parmak ek lemleri bembeyaz kesilmiş.» Hel omuzlarını kaldırdı. «Bu ne?» dedi. Hannah. «Bu da ne demek oluyor?» diye sordu. Ortalık hızla karardığı için Hel çabuk yürüyordu. Altlaı in da can çekişen bir yılan gibi kıvrılıp duruyordu. Daha önce ömrümde görmedim. bunlar yalnız bu çayırda. motoruna yüklenip geçme savaşı verirken Hel babacan gülümsedi. «Burada yükselti bin iki yüzü az geçiyor. Yakınımdan yürü.» dedi. Sisteme karşı insan.» Bir iki saniye yürüdükten sonra Hannah. Batıya döndükleri zaman ön camda ışık gözü kamaştıracak t*t-çimde parladı ve hemen ilerdeki kayaların gölgesiyle yok oldu. Fransız sürücünün tedbirsiz hailen gerçi Hel'in canını sıkardı ama. «Bu iyi.» İnip kızın çantasını aldılar. Ben yolu sezgilerimle biliyorum. Gökyüzünün batı kesiminde mavi ı büsbütün bitmemişti ama. Karlar önce pembeleşti. sonra eflatuna. dönüş alanından daha fazla daralıyor. Meditasyonla ve ruhsal huzurla ilgili ton. Yükseklerdeki doruklarda kar vardı. Çoğu kişi de bunları hiç görmemiştir çünkü yılda yalnızca üç dört gün açarlar. Ona ayak uydurması zor olmuyor. Gidelim hadi. sessizce onu izliyor. Üstelik içine Batılı gençlere özgü nitelikler de karışmamıştı. yerden bir taş alıp fırlattı. Geleneğe göre ömürleri çok kısa olduğu için arada gözlerini kapamaya cesaret edemiyorlarmış. 355 . İtalyanlar'mki bundan da beterdi İtalyan sürücüler otomobili kendi penislerinin uzantısı gibi g ö ı u ı . tozlu sarı renkteki minicik çan biçimi çiçeklere bakıyordu. iki metre yürüdükten sonra Hel doyurucu düzenini bozduğunu hatır 354 ladı. yolu tutturabilme çabası içinde gözleri yuvalarından fırlar gibi olmuştu. Bu çiçekler. Şansı yaver gitmişti. Tırmandıkları yamaç da öyle dikti ki. Taş arka cama çarpıp orada örümcek ağı biçiminde bir çatlak meydana getirdi. Onlar daha yüksek çayırlara doğru tırmanmaya koyuldular. «Genellikle yukarı. «Hangisi?» «Bakın. Yapılmamıştı. Çiçeklerin bu bölgede adı Sonbahar Gözü.» «Orada ne kadar yalnız kalacağım?» «Seni nasıl göndereceğime karar verinceye kadar.» «Hiç kapanmaz onlar.

bölgeye özgü taşlardan. Silâhın sesi dağlarda yankılanacak.. Hannah'ya burayı iyice anlatmış. içinde bir insana otuz gün yetecek yiyecek vardı. «Tanrım. basit biçimde yapılmıştı. Bir tek oda ve bir de yatak olarak kullanılan yükseltilmiş kerevet bölümü. «Şey. Gerek tiğinde orası kırılıp. Duvaı lar iyice düzeltilmiş. önemli olan bir tek şey var.. neydi?» 356 . üstüne madenî ikinci bir kapı da kapanabiliyordu.» «Anlıyorum. yaklaşan birine evden ateş edilebilirdi. kaya parçalan temizlenip alt kapaktan aşağı ya yuvarlanmıştı. Evin tek kapısını kapadıktan sonra. herhalde. özelliklerini belirtmişti. ilk geldiklerinde Hel. Yukarıdaki karlı yaylalardan gelen akarsu kulübenin tam altından geçiyordu. Kulübe.. Ama gene de yaklaşması güç bir yer. Bak. Yerdeki bir kapağı kaldırınca. Zaten kulübeye o yolun dışında ulaşacak başka bir yol da yoktu. evin bir duvarını oluşturan granit kayaya oyulmuş olup.Küçük bir masanın başına karşılıklı oturmuş yemeklerini bitirmeye çalışıyor. Elinde xahako taşımaksızm bu eve yaklaşan kimi görürsen ateş edeceksin. insan evden çıkmadan su alabilecek demekti.» «Orduyu tutamaz. Özellikle içerde lâmba yanarken ve dışarısı da karanlıkken. Kiler. Ocak ve soba için kullanılacak yakıtın konulduğu dört yüz litrelik depo. evin yapıldığı taşlardan yapılmıştı.» Rafların birinden yarı otomatik. Ama buradaki çift kat camın kurşun geçirmez olduğunu biliyordu.» dedi kız. Vurup vurmaman önemli değil. «Bu silâhı kullanabilir misin?» dedi. Hel normal olarak cam duvarın önünde oturmaktan tedirginlik duyardı.» «O dediğin. Yarım saat içinde de sana yardım gelecektir.. «Burada insan bir orduyu bile ebediyen kendinden uzak tutabilir. geliş yolunu görebilen büyük pencereden dışarıya bakıyorlardı. Kurşun geçirmez cam duvarda küçük bir bölüm normal camdandı. Hem ebediyen de değil. dürbünlü bir tüfek alıp kıza verdi. Dışardan ateş edilirse delinmezdi.

gördüğü ılara dokunuyor. Ama karşımızda bezirgan kafalar var. Sonunda camın önündeki küçük masanın başına oturabilmişlerlı Mum ışığı. Ayrıca galiba. Bu dağdaki çobanlarla kaçakçıların hepsi senin burada olduğunu biliyor. Belki iki. Şimdi an357 .. İçinde mineral yok. alt kapaktan su çektirdi. bu yüzde mı/ karakter ve tecrübe çizgileri bulunmadığı için onu daha da un gösteriyordu.«Xahako. Gözleri dalgın ve nemliydi. «Ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Süre uzarsa vücu-hlndaki mineralleri tüketirsin.» «Gerçekten o kadar tehlikede miyim?» «Bilmiyorum. Yabancı biri ise taşımaz. Hepsi de xahako taşır. kızın yumuşak ve genç yüzünü aydınlatıyor.» «Tanrım! Burada ne kadar kalacağım ben?» «Emin değilim. Onlar benim dostlarım. ve çirkin■rl unutmak.1 kararı. Benim işim değil bunlar.» dedi.» «Ama beni neden öldürmek istesinler?» «Öldürmek istediklerini de bilmiyoruz. Ama belki sen ölürsen benim bu işle olan ilgimin biteceğini düşünürler. beni merak etmeyin. Şimdi. Iı inmeye kesinlikle karar verdim. içinde şarap taşımaya yarayan deriden bir tulumdur. Bir hafta.. bir gözden geçirelim.ıınankinden fazla da şarap içmişti. «Bu arada şu mineral haplarından günde bir tane allmayı da unutma.. Tabii budalaca bir düşünce olur bu. Yemek boyunca sessiz kalmıştı Hannah: Ayrıca I» ı •-. her şeyi idare edebilecek misin. işte şunun gibi.. Amcana olan borcumu ödeyebilmek için başka yapacak bir şeyim kalmadığını hesap-larlar. Kara Eylülcüler uçağı kaçır-dıktan sonra senin üstündeki baskı da hafifleyecektir. «Alttan akan derenin suyu erimiş kar suyundan başka bir şey değil. misillemeye girişmek zorunda kalacağım demektir.» Hel yemeği hazırlarken Hannah evin içinde dolaşıyor.» dedi.» Kıza sobayı ve ocağı yaktırdı. Budalalık bunların entelektüel sığmağıdır. kendi kendine düşünüyordu. tüfeğe mermi doldurttu. Çünkü eğer ben seni korurken seni öldürmeye kalkarlarsa. Bu sabah erken saatlerde verliMi .. En iyisi geri dönüp bütün bu öfkeleri ve..

Artık aklım karmakarışık değildi. Sanki olduğum yerden alınıp başka bir yere taşınıyordum. ona imrenmesini de önleyeme359 . «Aptallık bu yapiı ğım. Yani geceyi burada birlikte geçirdiğimiz için.» «O cümlenin sence anlamı ne?» «Ne? Şey. ona baktı. birlikte yatacağız.» diye devam etti. Ne demek istediğimi anladınız mı?» «Hayır. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?» «Sanırım. «Doğru. Onlara bakıp duyor... hiçbir şey düşünmüyordum. bilemiyorum.» «Durun. Aslında ona da benzemiyoı l 358 esrarla hiçbir zaman o düzeye ulaşılmaz. Orada bir süre kendimle ilişki kurmaya çalışacağım. Aynı şeyin parç rıydmız. «Bu deneyi başkalarının da yaşamışlığı vardır. Kız da gülüyordu.» «Eh. «Hani karmağrısı denilen türden.. Daha önce de olmuştu bana sanki. parmağını alevin içinden geçiriyordu. O küçük akarsuyun yanma oturdum Sudaki ışıkların oynaşmasını izliyordum. Sanki sen güneş ışığı da. Sanki esrar falan çekmişim de her şey harikulade olmuş gibi. Düşüncelerim netleşmiş gibi oldu.. Bir anda her şeyi anlıyor gibi oldum.. İşin önemli yanı.» «Keşke bunu telâfi etmek için elimden bir şey gelseydi. Hiç gerek duymadım. her ne kadar dengeli bir ruhun ruhsal barışın simgesi olmayıp fazla gerilim ve umutsuzluğun getirdiği tek bir tecrübe bile olsa. Sözünüzü kesmek İsı dim.. Ama o yere gittiğim zaman sanki bu yeni şey değilmiş. söyleyeyim. Onlarla uğraşırım.. Ama neye benzediğini anlatayım. Hava serindi ama hiç rüzgâr yoktu. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. elini Hel'in kolu üstüne koydu.» «Hiç esrar falan kullanmaz mısınız?» «Hayır. Galiba söylemek istediğin şeyi biliyorum.» Hel hemen gün boyu aldığı alfa titreşimleri düşündü. Şimdi tek istediğim. Ama bu durum. Çocukken böyle şeyler mi olurdu demiştin?» «Pek iyi hatırlamıyorum.» Hannah parmağı hâlâ dudaklarında.» Bardağına biraz daha şarap aldı. Bütün korkular yok ol du. Çok hafiflemiştim.. Eldeki konunun çözümüyle ilgisi yoktur. Geçirmiş olduğu mistik tecrübe.. kızı onun gözünde yüceltmişti. Parmağın nasıl?» «Bir şeyi yok. Kara Eylülcüler'i cezalandırmaktan bir şey çıkmayacağını anladım. Sanki ben. Belki de sende olan şey atavistik. Derken birdenbire. Ama harika bir şey.» Bir yandan mumun aleviyle oynuyor. Eriyip gittiler. bahçenizde otururken kendimi dinlenmiş buldum. Dikip bitirdi. Hel gülerek başım salladı.» Hel ona konuşmadan baktı. «Kalkıp karanlıkta evinizde biraz dolaştım. garip değilmiş geldi. Hannah bu arada gene şarap alıyordu. Kendimi çocukluğumdaki gibi hisset tim... evime dönmek. Güneşli ve sessizdi. «Bunu nere bildiniz?» dedi.» dedi. öyle bir şeydi işte.» diyordu Hannah. Her yanını da çimenler doluydu. Bütün gün hep o duygunun etkisinde kaldım.. bilemiyorum. Ulaşılacağı sanılır. o duygu geçtikten sonra. çimenler de hep aynı varlıktınız. Özür dilerim. demek istedim.lıyorum ki biraz da önemsiz şeyler. «Gece uyuyamadım. hiç hatırlamıyorum.» dedi. Şiddet insanı hiçbir yere vardırmaz. Sonra belki. Çevremde olup bitenlerle ilgilenirim.» Hel kızın bu saydam imâsına gülümsedi.. İç değerlerim bozulmamış durumda. Yoo. «Dün gece bana garip bir şey oldu.. Sanki ben kendim. «Çok acayip. «Acaba Hana burada kaldığınıza üzülüyor mudur?» dedi «Neden üzülsün?» «Şey.. ayyy!» Birden elini mumun alevinden geri çekip yanan parmağını emmeye koyuldu. Daha önce hiç gitmediğim bir yerq Ama orası çok iyi bildiğim bir yerdi... sonra da bahçeye çıktım.» «Anlıyorum. «Herhalde size çok dert oldum.» «Birlikte yatmak?» «Aynı yerde yani. Bir anda bütün baskılar ve karışıklıklar. Ama aslında hatırlaml rum.

gözleri nemlenmişti Hannah'm. söyleyeyim. Özür dilerini Ama bence sana ne oluyor. belki bir daha da bulamayacağı bir veriyi bu budala küçük kızın bulmuş olmasından ötürü. İlle seks isterler Nakit gibi. Amcamın hakkınızda anlattıklarını. sarılmaya karşılık seks vermeyi kabul ediyorsun. Birinin sana sarılıp seni avutmasını istiyorsun. Duygularımı tahlil edersem herhalde bir baba özlemi çıkacak. Belki de uygarlık dışı davranıyorum.» dedi. Onların da sosyal ilişki kavramları kısırdır. kemiğiyle karşımda görüyorum.» dedi. Çünkü karşısında yalnızca Batılı erkeklcıl bulabilir. Şu anda koskoca bir efsaneyi etiyle. «İstiyorum. Tanımadan önce bile. Olamazmı? Yoksa böyle olması psikolojik açıdan yeterince kaliteli değil mi?fl| Hannah ona baktı ve başını salladı. Tabii istediğin buysa. Bayan Stern. «Üstüne örtecek bir örtü bırakmıyorsıı nuz. 360 . Be^ni korudunuz. Küçüklüktü bu. Batılı kadınlar hep yapar bunu.» Gerek şükran duygusundan gerekse fazla şaraptan.» «Zahmet etme. Böylesine genç olmanıza çok şaştım. istiyorum. Korkmuştum.» dedi. Çünkü ilişkinin yalnız o kısmında rahat ederler. «Şart mı?» «Size dürüst davranmak istiyorum. Baba koruması. «İnsanı yerine oturtmayı iyi biliyorsunuz doğrusu. hep düşünürdüm sizi. Siz de görmüyor musunuz?» «İkinci bir ihtimali hiç düşündün mü? Sağlıklı bir genç kadınsın ve cinsel birleşme sonucu zevkin doruğuna ulaşmak istiyorsun. Ama bunu anlamak.misti. Batı kültüründen geldiğin için bunu nasıl isteyeceğini bilemiyorsun. bu gece benimle yatabilirsin.» «Yoo. kendi duygularını anlamaya çabalıyordu. Kendisinin yıllar önce kaybettiği. «Size bir şey söylemem gerek. duyguyu içinden silmeye yetmiyordu.» «Bu doğru. Yalnızsın ve zihnin karmakarışık. Düşününce bu imrenme duygusunu çocukça buldu. Hannah kaşlarını çatarak mumun alevine bakıyor. Beni size çeken psikolojik güdülerin hepsini görebiliyorum. Bu yüzden pazarlığa girişiyor. evet. Aklım karışmıştı. Hayal kurar gibi.

Sonunda Han-nah yastık yığınının üstünde hareketsiz.. Ta ki kızın tırnakları halının tüylerini yolmaya başlayıncaya kadar.. onu doruk noktasında tutmak hiç de güç değildi. kolunu ona sardı. Kendisinin doruğa ulaşmak gibi bir isteği de yoktu. •Sabah olsaydı. Onu yavaşça sakinleştirdi. kendini dördüncü orgazmı içinde soluk soluğa buldu. bir daha yapamam! Ölürüm bir kez daha olursa!» Ama istemeyerek başlayan kontraksiyonları giderek sıklaştı. uyumaya çıktı. Ama söylemem gerek. «Nicholai?» diye mırıldandı. Hannah orada uykuya doğru kayarken. Gözleri yukarıya doğru kayarken mırıldandı. son derece duyarlıydı. 361 . lütfen. rüyadaymış gibi bir sesle.. bu mekanik sıkıntıdan sonra.Sonbahar Gözleri'nden.» dedi.» «Ne istiyorum..» «Budalalık etme. oyluklarının titremekte olan kaslarını okşadı. Hel kalkıp buz gibi bir dere suyuyla yıkandı. balkona. Yana çekilip kollarıyla vücudu arasında ona bir yer açtı. Hel kızın ilgisini sezdikten ve alfa-teta senko-pasyonunu. Bir süre sonra kızın yavaşça yaklaştığını hissetti. Hel bu durumu uzatıyordu. «Yo. Şu anda ben sizi seviyorum. yarı kendinden geçmiş yatarken kendi etleri eriyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Olgun bir meyve gibiydi. gidip bir demet çiçek toplasaydım. «İyi geceler Bayan Stern. karnının. yani cinsel isteğini hissettikten sonra. «Lütfen beni ilk adımla çağırma. Genç kızın geleceğim mukayeselerle mahvetmemek konusundaki uyarısını. Genç olduğu için onu hazır duruma getirmek biraz zaman alıyordu ama.Ama insanın içinde uyuyan hayvan. gösterdiği tepki yalnızca kızı reddedilmekten korumak olmadı. Hana'nın uyarısını hatırladı..» I Icl güldü. Kız bir süre sessiz kaldı. «Bay Hel? Bundan korkmayın çünkü geçici bir şey. Kalçalarının. O gördüğümüz.. biliyor musunuz?» Hel cevap vermedi.» diye karşılık verdi Hel. yalnızca iyi niyetle kontrol altında tutulamıyordu. Bir kez Hannah'm tüm sinir uçları cildinin yüzeyine yakın.

Herhalde Diamond. «Şunu sonunda kusursuz hale getirebilecek miyim Hana?» Hana başını iki yana sallarken. Nichl lai Hel'i korkutmuş olmaktan özel bir gurur ve zevk duyacaktı am| Diamond gibi birinden gelen iltifat onu nasıl sevindirmezse.. o iri göğüslü kız var ya? Konuğun?. Gözlerini gökyüzüne çevirip bir tahmin yürüttü. Le Cagot peşinden geliyor. Fırtına kesin. O gene her zamanki memnun halindeydi.» «Ya sen? Senin için nasıldı?» «Benim için mi?» Hel gözlerini açtı.» dedi. Kulübeye nasıl çıkmışlar?» . Le Cagot'yu selamladı. hiç kuşku yok. Az sonra alçak sesle. «Hannah sağ salim dağ evinde mi?» «Evet. onunla birlikte gelecek öfkeyi uzağa itmeye çabaladı. m'syö. Bir yandan da kalmayı çok istediğini. Ne var? Ne oldu Benat!» Le Cagot iki elini Hel'in omuzlarına koydu. «Seni bir süredir görmedim. Yağmur yağsa işimize daha çok yarardı.. ond ı| gelen tahkir de elbette üzemezdi. Öğleden az sonra.» dedi. m'syö. bir süre bırakmadı. ama binlerce işin onu beklediğini anlatıp duruyordu. Benat. her şey gözüne iyi görünüyordu. «Günün birinde o dul seni kapana kıstıracak Benat.» dedi. Artık Hannah Stern'in evine dönmeye karar verdiğini ve Kara Eylülcüler'den intikam almaktan vazgeçtiği! Ana Şirket'e haber vermek niyetindeydi. Bunlar çok açık belirtiler. «Öldü mü?» diye sordu. bahçeye baktı. Sözler ağzından makine gibi dökülüyor. yakında fırtına çıkacak.. Şu anda sizi bek leyen bir işiniz var mı acaba?» «Program defterime bir bakmam gerek ama sanırım size vaki bulabilirim.. şatodan çıkıp yürüdü ve Hel'i bahçesindeki ses taşlarını yerleştirir buldu.» dedi. İlk ursoa da vadide bu sabah uçtu. Sabahki küçük bulutlar ahune-mendi'ye katıldı. Ne kadar da iyi giyiniyor!» Le Cagot çimenlerin üzerinden yaklaşmaktaydı. «Madam. dostum. Le Cagot da yanma çömelmişti. Zihnini boş tutmaya çalışarak gerisin geriye şatoya yürüdü. Hana uykulu bir sesle. Karnındaki ateşi söndürmesine yardım ediyordum» Le Cagot pek tedirgindi.» Hel gözlerini kapayıp başını yana çevirdi. Ah bakın! M'syö Le Cagot geliyor. Üstünde hâlâ iki gece önceki o tiyatro kılığı vardı. Vücutlarının sanki hiç ağırlığı yoktu. Hel on dakika kadar tatami tabanlı odanın eşiğinde oturdu.» «Öyle mi?» «Evet. Hel bu süreyi. Kaçakçılardan biri silâh seslerini duymuş. «Sana çok kötü bir haber vereceğim. «Korkarım öyle. bahçeyi dolaşarak I 362 çirmek istemişti. Hel.» 363 Hel içine uzun bir soluk çekti. çok kez peşpeşe ateş etmişler.. Sagarra' nın yapraklan rüzgârda tersine döndü. bütün belirtiler onu gösteriyor. Gözleri kapalıydı. sonra ciğerlerini tümüyle boşaltıp şoku kabullenmeye. Herhalde kızlar banyo suyunu ısırmıştır. Kendini çok hafif hissediyor. «Korkuç bir şey oldu. Laçka olmuş Fransız telefon sisteminde istenen numaranın hdj lanması bir saatten fazla sürdü. Ona. kişisel ihtiras kokan bu işe bulaşmayı bir türlü istememişti. telefon hatlarının bu saatlerde iyi çalışmll gerektiğini düşünen Hel uluslararası santralı çevirip Diamond'ın verdiği numarayı yazdırdı. «Umarım ona iyi davranmışsmdır. Bir de bakacaksın ki. «Nerelerdeydin?» «Pöf! Larrau'da o dulun yanındaydım. Benimle banyo yapmak ister misin?» «Elbette. dostunun sessizlik zırhına saygı gösteriyordu. O yaklaşırken Pierre yavaşça oradan ayrıldı.» «Çok yazık. «İyi davrandım. «Sen bileceksin ilk önce. Tehlikeden kurtulduktan hemen sonraki genel sarhoşluk içinde gibiydi. Bir sürü göze görünmeyen fakat duyularla sezilen nedenden ötürü. Doğu tarafındaki çayırlarda dolaşırken Pierre'le karşılaştı.» «Doğru. «Pekâlâ. «Ah.ooo ETCHEBAR Sabahleyin bir ara Hana dereye atılan küçük taşın sesini duydu. Hel sonunda gözlerindeki bakışı netleştirip sordu. Oraya vardığında kız ölmüşmüş.. Pantolonunun paçalarını sıvamıştı. sesi yamyassı çıkıyordu.» Her zamaki gibi tabanları birbirine değerek karşılıklı oturdular. Kollarından sular akıyordu.

Oradan karşıya St. O zaman Biaritta'den gelen rapor da diğerlerinin arasında bir noktacık gibi kalacaktır. değil mi?» «Korkarım öyle. Ama bu seferki cesaret işi değil.. şimdi buna uygun bir kutsal kitap cümlesi bulamadım. bu arada bir ekleminin de derisini yüzdü. Bilbao'da. Ste. «Ben sağa sola sordum. Yakında kim olduğunu öğreniriz.» «Bizimkilerden biri mi?» Le Cagot dişlerinin arasından. ayarlanabilir. Bu bilgilerden şaşkına dönmelerini istiyorum.«Çıkmak zorunda kalmışlar. Hazreti Yusuf un Rüya Tabir Eden Gavgavlaı ı adına yemin ederim ki maktla'mın bıçağıyla o kara yüreğini delr rim!» Le Cagot kendi adamlarından birinin.» dedi. «Onların da günü gelir» Le Cagot yumruklarını birbirine vurdu. «Biliyorum. Maurice de Lhandes'i hatırlıyor musun?» «Güve dedikleri adamı mı? Elbette. Hepsi aynı saatler içinde olsun. Bunu ayarlayabilir misin?» «Lut'un karısı tuz olunca onu keçi görse yalar mıydı?» «Öbürsü gün Biarritz'den Londra'ya uçacağını. Bu ayarlanabilir mi?» «Ayarlanabilir mi. İngiltere'ye güvenlik içinde girebilmek için onun yardımına ihtiyacım olacak. Mauleon'da. Elinde koca bir demet varmış. «Ama neden. Yaban çiçekleri topluyormuş.» dedi Hel yüksek sesle. Nikko! Neden öyle bir çocuğu öldüı sünler? Onlara ne zarar verebilirdi zavallı yavrucak?» «Benim bir şey yapmamı engellemek istiyorlardı.» «Budala küçük. Eğer bu iş bir cezaevini basmak ya da nöbetçi kulesini uçurmak olsaydı.m borcumu silmek için yeğeni öldürmek iyi olur diye düşündüler. Bölgeden çıkarsam beni vurmak üzere emir almış durumda.» «Bir tek açıklaması olabilir.» Zihni değişik bir tempoda çalışmaya başlarken Hel doğrulup dik oturdu. ha? Bu. yanıma alacak senden iyi birini bulamazdım.» «Pöf! Güvenlik kuvvetlerinin tek çekici yanı kendilerine özgü beceriksizlikleridir. San Sebastian'a geçeriz. Senin türünde iş değil. Evet. Bu gövdenin içinde bir delikanlı yaşıyor! Hem de çok gaddar bir delikanlı!» 365 «Sorun orada değil.» «Ama gene de can sıkıcı olabilir. Her biri beni değişik yerde gördüğünü bildirsin. dağ Bask'larından biıi nin ırkını böyle küçük düşürmesinden ötürü fena halde utanıyordu «Ne diyorsun.» diye tısladı. Amcaya ol. biliyorum. Bordeaux'da..» «Beni de yanma alıyorsun tabii. Sevgi vardı bu seste.» «Hayır. Onları saf dışı bırakmak zorundayız. O gün öğleden başlayarak emniyet müdürlüğüne birbirini izleyen telefonlar yağmasını istiyorum. Kız yamacın dibindeki çayırday-mış. Ama herbirinde az kişi olacaktır. Biri haber verdi. «Bana yardım eder misin Benat?» «Yardım eder miyim..» Açık havadayken her zaman yaptığı gibi yan dönüveren Le Ca-got pantolon düğmelerini açıp vücudunu .» «Ama yanıldılar elbette. Jean de Luz kıyısına varmak için bir balıkçı teknesine ihtiyacım var. Nikko? Onları haklayalım mı? Amerlo'yla Arabi?» «Hel başını hayır anlamında salladı. Şansları da yaver gidebilir. Bu gece dağlardan geçip İspanya'ya girer. Tecrübeyle. Oloron'da. Eski günlere dönmüş gibiyiz.» «Ama kızm yerini nereden bilebilirler? Bunu yalnızca bizimkiler biliyordu. Engrace' da ve Dax'da. Bu sabah erkenden Lescun kasabasında İki yabancı görülmüş. Şimdi uçağa binmiş Ama | ka'ya doğru uçuyorlardır. Avantajımız burada. Bayonne'da.» «Onunla temas edeceğim. Öğ rendiğim zaman da. St Jean de Pied de Port'da.» «Deme! Sakalımdaki kırlar seni yanıltmasın. Havaalanlarını gözleyeceklerdir. kurnazlıkla yapılması gerek.. Pau'da. ha? Kuşkonmaz çişi kokutur mu?» «Fransız iç polisi avuçlarının içinde. «Onu kimin vurduğunu biliyor muyuz?» «Evet. Tariflere bakılırsa o Teksaslı Amerlo ile Arap yardakçısı olmalı.» 364 «Elbette.

Akşam yemeğini tatami tabanlı odada yemişlerdi. elindeki maküa'su az önce işerken penisini nasıl tuttuysa öyle tutuyor ve hiç dikkat çekmediğini. göze bile görünmediğini söylüyordu.» Şatodan gelen hizmetçi kız Hel'e kendisinin içeriye çağrıldı haber verdi. Benat. Ağızlığı avım la tıkıyordu. «Bende tecrübe yok sanıyorsun. benimle gelmeni istemiyorum. Şimdi bahçede gölgelerin oynaşmasını izliyorlardı. öyle mi? Ben kurnazlığın ta kendisiyim! Bukalemun gibi zemine karışır görünmez olu rum. Kendi kendini yaratmış bu mito loji kahramanı şu anda karşısında bu tiyatro kılığıyla. Bir yandan da konuşuyordu. «Bana büyük yardımın. işlemeli yeleğiyle duruyor.» deyiverdi.. Ne dersin?» «Hiç yoktan iyidir ama.» dedi. «Onu yakında arayacağımı söyle. elinde telefonla uşakların bölümündeydi. Ben dönünce mağarayı bir baştan başa geçmeye çalışırız. gene de pek ilginç sayılmaz. hava tüplerini falan. buruşuk ti a I çeke tiyle. senden istediğim ayarlamaları başarmak olacakta «Ya sonra? Sen eğlenceye başladığın zaman ne yapacağım? 1 >ı edip başparmaklarımı birbirinin etrafında mı çevireceğim?» «Ne yap. Hana'ya bir hafta kal ıp şatodan ayrılacağını söylemişti. Hana. biliyor musun? Ben yokken sen mağaranın keşif ha/ İrklarım tamamla.rahatlattı. sonra gözleri yere dikildi. Dalgıç biselerini.ılı Hel telefona baktı.» Hel gülümsemesini tutamadı. «Amerika telefonuna Bay Diamond cevap veriyor. Gerekecek öteki eşyaları aşağıya indir. «Hayır. beresini güneş gözlüklerini üstüne eğip kızıllı kırlı sakalıyla orada dikiliyor. 366 .

Zaten istediğime de tam inanmıyorum.«Bunun Hannah ile ilgisi var mı?» «Evet.» «Bir daha bu konuyu açmayabilirim.» dedi.» «Biliyorum. Elbette ki ekonomik geleceğin konusunda bir şeyler yapmamız gere-I ıı. Kısa bir sessizlikten sonra Hana.» «Anlıyorum. O zaman beraberliğimizi devam ettirmek isteyip islemediğine de karar vermiş olacaksın.» Hana yere baktı. Aklımdan gelip geçen saçma bir düşünceydi. Hana. saçma değil. Sonunda. Hel ömründe ilk defa onu yanaklarının utançtan pembeleştiğini gördü. « Havil . «Biliyorum.» 367 .» Kızın öldüğünü Hana'ya söylemeye gerek görmemişti. «Döndüğün zaman seninle olan süremin sonuna çok yaklaşmış olacağız. «Eğer hayatını bana vermeye karar verirsen.» dedi. Hel birkaç dakika derin düşüncelere gömüldü. ama ben açabilirim. sonra onun reddinden ya da ilk tepkisinden korkup kaçmıştı. «Nikko? Evlenmemizi düşünmek budalaca mı olur sence?» «Evlenmek mi?» «Boş ver.» Aslında bu fikre içtenlikle sarılmış. Bunu dönüşümde konuşalım.

.

Balıkçı teknelerinin denize uzanmış iskelelere ya-|ip bağlandığı. Akşam yemeği için telgraftı iği siparişi onaylatacaktı orada.. Ayağında espadriller kumlara batıp ■il iyordu. Suluboya bir resme benziyordu "iıınüm. ağır ağır sallandığı yer. Elini salladı. Hel yandan atlayıp diz boyu suya indi. JEAN DE LUZ/BIARRITZ Üstü açık balıkçı teknesi. İspanya sahillerinin mat karalığı içinde uzaklaşmaya başdı I lel ilerlerde kahvelerin ışıklarını görebiliyordu.ooo S T. Orası St. iri dokunmuş keten pantoı. Jean ı uz limanıydı. MıiMia. Emekli olunca kendi kasabasına dönmüştü. yemek konusundaki yeteneklerini ortaya kien zevk duyardı. Gerilerde motor tekrar öksüi'dü. Tekne çakıllı kıyıya otururken dibinden sür-11n ı me sesi geldi. Yemek371 . fırsat buldukça. Hel jKlıüyerek ıssız kıyıya çıktı. batmakta olan ay ışığına gümüş rengi bil iz bırakarak kıyıya yaklaşıyordu. Kanava gibi.nüm paçaları sırılsıklamdı. Hele Bay Hel kendisine hem yemek seçili lirin de fiyat konusunda açık kart sunduğu zamanlarda. Kahvenin sahibi eskiden bir lokantasında şefti.. Dizel motoru susturulunca bronşitli gibi öksürüp. boğu-lürcasına sesini kesti. Hel omzunda çantayı biraz ıınlip Balina Kahvesine doğru yollandı. Çantasını ' n / u n a asmıştı.. eski ritmik temposunu Utturdu. motordan iniltili bir cevap geldi.

Matmazel Pinard. Otuz yıldan. Çünkü görünümü herkesin dikkatini çekebilir. ıslanmışsınız! Mösyö de Lhandc:. Boyu bir metreyi pek az geçiyordu. sinirli kuru elleri olan. Bu akşamı sizinle GEçireceğine çok seviniyorum ama dikkatli olmalısınız. Sinirlendiği zamanl «Zut!» ya da «Ma foi!» diye bağıran tip kadınlardandı. Yüzü-nün en büyük bölümünü alnı ve çenesi kaplıyordu. Üstelik nice yıllar olmuştu. işte geldik. «Bay de Lhandes pek iyi değil. girin! Ah. Mösyö Hel! Hoşgeldiniz. çok uzun yüzlü. yüzü hemen neşeli bir gülüşle aydınlandı.ler hazırlanıp Bay de Lhandes'in evinde servis yapılacaktı. Oysa yaşı altmışın epey üstündeydi. Tanrısına ıyice yaklaşmış durumda. hafta meselesi en iyi ihtimalle ay meselesiymiş. Şimdi denmiyordu. Bay de Lhades cüceydi. kapıyı ardına kadar açtı. kupkuru yıl rüyen. Matmazel Pinard ellisini aşmıştı. «Bay Hel! Hiç boy le konuşulur mu? Ah bu erkekler!» Aralarında her zaman sürüp giden bu tür masum flörtlerde hep olduğu gibi. Sizi görme yeli çok oldu! Girin içeri. Sahil şeridinde oturan o kibar küçük adamın evinde. bir yandan neşeleniyordu. Hiç St. «Ah. Mösyö!» 372 .» «Dikkat ederim. Hah. Hel'i her gelişinde kaldığı odaya götürürken. Yalnızca silikti. biliyorsunuz. ince dudaklı bir kadındı. birlikte yiyeceğiniz yemeği hevesle bekliyor. yardımcısı ve metresi olması da bu namuslu ve dürüst niteliğini hiç bozmuyordu. Bakirelerin yaratıldığı hamurdan olduğu belliydi. Biraz daha kişi lik sahibi olsa.» «Yerleri ıslatmak istemem. ufacık gözlü. çirkin denilebilirdi ona. sevgilim. Pantalonumu çıkara bilir miyim?» Kadın kızardı. onun omzuna pat pat vurdu. alçak sesle fısıldadı. Ben üstümü değfl rirken içeriye gelmek ister misin?» «Ah. beri Bay de Lhandes'in bakıcısı. Hel evin arka kapısını tıkırdatınca Matmazel Pinard perdenin arasından dışarıya baktı. Jean de Luz'ım sokaklarına çıkıp dolaşmazdı Bay de Lhandes. Doktorun bana söylediğine göre. Özellik le terbiyesiz çocukları. belki insanları güldürürdü bile. Uzun boylu. bir yandan kızarıyoı.

çene çalıyorlardı. Evin bütün mobilyaları gibi masayla sandalyeler de biraz küçültülmüştü. Hel sağında. De Lhandes bir keresinde Hel'e. şimdi de fena sayılmazdı. Çaresiz tutsakla-ı iz. Neva havyarı ve St. En sevdiği iki işten birinin önemini öteki azaltmasın diye. Şu anda masanın bir başında oturumuşlardı. Bu durum gerçi hiç kimseyi tatmin etmiyordu ama.» «Canavar! Üstelik de Bay de Lhandes'in çok iyi arkadaşısınız! Ah bu erkekler!» «Hepimiz iştahlarımızın tutsağıyız. diğerinin de aynı derecede rahatsız olduğunu biliyordu.» «Ah. Yemekler hazır mı?» «Şefle yardımcıları bütün gün mutfakta çalışıp durdular. Duvarlar düzensiz dizilmiş kitapların durduğu raflarla kaplıydı. Matmazel. Matmazel Pinard da so-luııdaydı.lı. Yemek artık bitmek üzereydi.. De Lhandes yemeği biraz fazla naneli bulmuştu. «Ama günün birinde bu kale duvarları nasılsa yerle bir olacak.» «Öyleyse yemekte görüşürüz ve iştahlarımızı birlikte tatmin ederiz. Bu yüzden kütüphaneyle yemek odasını birleştirmek fikri hoşuna gitmişti. ne yapalım.. Bay de Lhandes başta.. «Eh. ah. Bir yandan yiyip bir yandan okumayı hiç istemezdi Bay de Lhandes.Hel omuzlarını kaldırdı. Bu kitaplar Bay de Lhandes'in doymak bilmez öğrenme hevesinin tanıkları oluyordu.» dedi. böylelikle bir koalisyona vardıklarını söyle-fiıl'. eve pek nadir gelen tek tük sevdiği konuklar için de biraz küçüktüler. Ortadaki kocaman masa her iki iş için de uygundu.. Germain Royal yemişlerdi. Bunu izleyen Yedinci mi usulü kuzunun da yeterince soğuk olmamak gibi bir kusuru 373 . hiç değilse herkes. Mösyö!» Yemeği evin en büyük odasında yediler. Bay de Lhandes'a göre iılılıı çınlar ceviz kütükleriyle yakılmış ateşte pişse kokusu daha bir • I olacaktı ama. Servis aralarında dinleniyor. Sonra Şato Yquem ı halik ve külde pişmiş bıldırcın gelmişti. Bu durumda Bay de Lhandes için biraz büyük. Ve o zaman. Matmazel Pinard. Her şey hazır. o zaman.

vardı. Bununla birlikte Bay de Lhandes'a göre, Hel'in bu siparişi son anda vermiş olduğunu da düşünmek gerekirdi. Yunan pilâvında kırmızı biber fazlacaydı. Bay de Lhandes bunu şefin artık yaşlanmasına yorumladı. Morel'deki fazla limonu şefin kişiliğine veren de Lhandes, gratine enginarda gravyer peyniriyle parmesan peyniri arasında denge kurulamamasma özür olarak da şefin inatçılığını buldu. Başka çare yoktu, çünkü bu kusur şefe daha önce de bir kere söylenmişti. Danicheff salatası geldiğinde de Lhandes bu seferkinin kusursuz oduğunu kabullenmek zorunda kaldı, ama nedense buna biraz cam sıkılmış gibi göründü. Ev sahibi her gelen yemekten ağzına yalnızca bir lokma alıyor, böylelikle ağzında bütün tadları bulundurmaya çalışıyordu. Kalbi, karaciğeri ve sindirim sistemi öyle berbat durumdaydı ki, doktoru ona inanılamayacak kadar zalimce bir perhiz vermek zorunda kalmıştı. Hel de alışkanlık sonucu az yiyordu. Matmazel Pinard'm iştahı iyiydi. Ne var ki onun da sofra adabına bağlılığı ağzına pek küçük lokmalar atıp bunu ön dişleriyle, çenesine daireler çizdirerek yemesini zorunlu kılıyordu. Peçetesi ikide bir yükseliyor, zarif bir hareketle dudaklarına değiyordu. De Lhandes şaşılacak kadar tok bir sesle, «Bu kadar az yemem» korkunç bir şey, Nicholai,» dedi. «Sen yiyeceğe karşı münzevi rahip ler gibi davranıyorsun, ben de enkaz olmuş durumdayım. Bu güzelim tabaklara böyle çatalımızın ucuyla dokundukça, kendimi on yaşında bir çocukmuşum da, lüks ve zengin bir geneleve gitmişini hissediyorum.» Matmazel Pinard bir an için peçetesinin arkasında kaybold De Lhandes, «Hele bu şarap testileri,» diye devam etti. bu duruma nasıl düştüm ben! Bilgim ve param sayesinde o burluğu bir sanat haline getiren ben! Kader ya çok kalleş ya da adaletli. Hangisi olduğunu bilemiyorum. Şu halime bak! Yemek yiyişim, genç bir papaza âşık olan rahibenin pişmanlık perhizine benziyor.» Peçete bir kere daha Matmazel Pinard'm yüzündeki pembeliği gizledi. 374 Hel, «Hastalığın ne durumda, aziz dostum?» diye sordu. Dürüstlük ikisinin arasında tek geçer akçeydi. «Çok hastayım. Kalbim artık pompa olmaktan çıktı, süngere döndü. Emekli olalı... dur bakayım ... beş yıl oluyor. Bunun son dördünde Matmazel Pinard'a, onu seyretmekten öte hiçbir faydam da olmadı.» Gene peçete. Yemek, sonunda bir sürprizle noktalandı. Çeşitli meyve ve dondurma. Konyaksız ve peynirsiz. Bundan sonra Matmazel Pinard kalkıp masadan ayrıldı ve iki erkeği yalnız başlarına sohbet etmek üzere bıraktı. De Lhandes sandalyesinden aşağıya kayıp ayaklarının üstüne bastı. Şöminenin yanma giderken yolda iki kere soluk almak üzere durdu. Oraya varınca alçacık bir koltuğa oturdu. Gene de ayakları havada kaldı. «Benim için bütün koltuklar şezlong sayılır,» diye güldü. «Ee, söyle bakalım, dostum, sana nasıl bir yardımda bulunabilirim?» «Yardıma çok ihtiyacım var.» «Elbette. Ne kadar iyi dost olursak olalım, bir akşam yemeğinin namusunu berbat etmek amacıyla buraya gecenin bu saatinde deniz yoluyla gelmeni bekleyemezdim. Biliyorsun ki birkaç yıldır haber alma mesleğinden uzaktayım. Ama gene de elimde eski günlerden kalma parça parça bilgiler var. Elimden geleni yapmaya çalışırım.» «En baştan söylemem gereken bir şey var. Paramı elimden aldılar. Sana hemen ödeme yapamam.» De Lhandes elini havada şöyle bir çevirerek bunun önemli olmadığını belirtti. «Sana cehennemden bir fatura yollarım.» dedi. «Uçları yanık bir fatura gelirse, benden olduğunu anlarsın. Karşındaki kişi mi yoksa hükümet mi?» «Hükümet. İngiltere'ye girmeliyim. Beni bekliyor olacaklar. İş çok önemli. Bu yüzden elimdeki şantaj da ağır olmalı.» De Lhandes içini çekti. «Aaah ah!» dedi. «Keşke Amerika olsaydı. Amerika'ya karşı elimde öyle bir bilgi var ki, Hürriyet heykeli sırtüstü yatıp bacaklarını açar. Ama İngiltere? Onlara ait hiçbir şey yok. Ufak tefekler var yalnızca. Gerçi bazıları oldukça utandırıcı ama, gene de bir tek büyük şey yok.» 375

«Ne tip bilgiler var?» «Bildiğin tip. Homoseksüellik falan. Özellikle Dışişleri Bakanlığında.» «Bu yeni bir şey değil.» «Bu kadar büyük skandal olabilecek türler her zaman ilginçtir. Üstelik fotoğraflar da var. İnsanların aşk yaparken girdiği pozlar bazen gerçekten gülünç olabiliyor. Hele yaşları da ilerlemişse. Dur bakayım, başka neyim var? Ha... kraliyet ailesiyle ilgili bazı şeyler. Sıradan siyasal dedikodular. Hani hatırlarsın... o herifin kazada ölümüne ait soruşturmanın neden durdurulduğu var.» De Lhandes dosyalarını zihninden geçirmeye çalışırken gözlerini tavana dikmişti. «Ha, bu arada İngiltere ile Arap petrolü arasındaki ilişkilerin sanıl dığmdan daha ileri olduğuna dair kanıtlar var. Hükümet üyeleriyll ilgili kişisel şeyler var... çoğu mali ve cinsel anormallikler. Amerika'yla ilgili bir şey

istemediğinden emin misin? Oradaki silâhım gerçekten büyük. Satılamayacak kadar büyük. İşe yaramayacak kadar büyük. Yumurtayı balyozla kırmaya benzeyecektir.» «Olmaz. Bana İngiltere lâzım. VVashington'un Londra'ya baskı yapmasını isteyecek vaktim yok.» «Hımmm. Bak sana ne diyeceğim. Elimdekilerin topunu birden al. Ne dersin? Gerekirse bunların peşpeşe gazetelerde yayınlanabilecek durumda olmasını ayarla. Bir rezaletin peşinden bir yenisi. Anlıyorsundur. Bir tek ok hiçbir zaman kuvvetli olmız. Ama böyle birlik halinde gelirse... Kim bilir? Verebileceğimin en iyisi bu.» «Eh, o halde öyle yapmak gerek. Her zamanki gibi hazırlayalım Ben yanımda fotokopileri götüreyim, değil mi? Mekanizma bir düğme yönetimiyle harekete geçmeye hazır olsun. En önce Alman dergilerinde gözüksün haberler.» «Evet. O yol daha hiç başarısızlığa uğramadı. Hürriyet heykelinin bekâretini istemediğinden emin misin?» «Ne işime yarayacağını bilemiyorum.» «Tatsız bir imaj zaten. Eh... geceyi bizimle geçirir misin ' «^Rahatsız etmezsem. Yarın öğlende Biarritz'den uçakla hareket edeceğim. Fazla göze görünmemem gerek. İç polis peşimde. 376

«Yazık, Oysa seni apayrı bir familyanın son örneği olarak korumaları gerekirdi. Biliyor.musun son günlerde seni epey düşündüm, Nicholai Aleksandroviç. Sık sık demeyeceğim tabii. İnsan hayatının son anına yaklaşınca kendi kişisel farsı içindeki önemsiz karakterleri düşünmeye fazla vakit ayırmıyor. İşin en acı yanı da, insanın kendi biyografisi dışındaki her biyografide, önemsiz bir karakter olduğunu fark etmesi. Senin hayatında ben, çok küçük role sahip biriyim. Sen de benimkinde öylesin. Birbirimizi yirmi yılı aşkın süredir tanıyoruz ,mıa, iş ilişkilerini çıkarırsan... ki her zaman çıkarmak gereklidir... n.ımızdaki yakın ve içten sohbetlerin toplamı belki on iki saat an-ı ak tutar. Birbirimizin zihnini ve kalbini yokladığımız saatler demek ı.ıiyorum. Yani seni tanıyışım yarım günden ibaret, Nicholai. Bu da İm, fena sayılmaz. Nice yakın dostlar ve evli çiftler (biliyorsun ikisi ■I'' her zaman aynı anlama gelmez.) bu kadar da tanımamışlardır '■M birini. Bir ömür boyu sürmüş tatsızlıklar, kavgalar ve tartışmala-| ı lağmen. Durum bu... seni yarım günden beri tanıyorum ve çok sevdim. Bu işi başarmış olmamdan ayrıca büyük gurur duyuyorum Çünkü sen kolay sevilebilecek bir insan değilsin. Beğenilmek elbette. Sayygı? Eğer korku da saygının bir parçası sayılıyorsa, ona da evet. ama sevgi? O başka bir mesele işte. Sevginin içinde bir affetme ni-yet i vardır çünkü. Seni affetmek ise epey zor. Bir yanın azizler kadar estetik, öbür yanın Vandallar kadar vahşi. Bu karışımla kendini pek affa elverişli kılmıyorsun. Bir kişiliğin affın çok üzerinde, öteki kişiliğin ise çok altında. Üstelik affı istemiyorsun da. Herhalde seni affetmeye kalkan biri çıksa, sen onu asla affetmezsin. Bunu yapmaya cesaret ettiği için. Belki bu sözün pek anlamı yok ama, kulağa güzel geliyor işte. Şarkı dediğinin anlamı olduğu kadar müziği de olmalı işte böyle. Seni on iki saat süresince tanıdıktan sonra, bir özetlemem gerekirse, yani seni tanımlamak gerekirse, bir Ortaçağ anti kahram a n ı derdim.» HeI gülümsedi. «Ortaçağ anti-kahramam mı? O da ne demek Konuşma sırası kimde? Sende mi yoksa bende mi? Ölenlere sessiz bir saygı gösterelim lütfen, durum senin kısmen Japon olmandan çıkıyor. Kültürel açıdan Japon olmandan. Yalnızca Japonya'da 377

klasik çağla Ortaçağ birbirine rastlar. Batıda felsefede olsun, sanatta, politikada, sosyal ideallerde olsun, ileri dönemler Ortaçağdan ya önce, ya da sonradır. Tek istisna, Tanrıya giden' o koca köprüler, yani katedrallerdir. Oysa Japonya'da feodal dönem, aynı zamanda felsefi dönemdir. Biz Batılılar savaşçı bir papaza, savaşçı bir bilimciye hatta savaşçı bir sanayiciye bile alışkın sayılırız. Ama savaşçı bir filozof? Yoo... bu düşünce bizi tedirgin eder. Biz şiddeti ve ölümü sanki aynı güdünün iki görünümüymüş gibi düşünürüz. Oysa ölüm, şiddetin tam ter.sidir. Çünkü şiddet her zaman, yaşamak için verilen bir mücadeledir. Bizim felsefemiz hayatı yönetmeye dönüktür. Seninki ise ölümü yönetmeye dönük. Biz anlaşılmak isteriz, sen gurur istersin. Biz yakalamayı öğreniriz, sen bırakmayı öğrenirsin... Aslında filozof deyimi bile uymuyor sana. Çünkü bizim filozoflarımız her zaman kendi inanç ve kanılarını başkalarıyla paylaşmakta direnirler. Sen ise kendine özgü sakin bir dünya kurmak peşindesin. Batılı'nın bakış açısına göre senin bu tutumundan, bu erkekliğinde, pek kadın sı bir hava vardır. Umarım bu söz kulağına ters gelmez. En tehlikeli savaşından döner dönmez sırtına yumuşacık giysiler geçirip bahçen de dolaşır düşen kiraz yapraklarını seyredersin. Yumuşaklığı da, cı I sareti de erkeklik diye değerlendiriyorsun. Bu bize, ikiyüzlülük di ğilse bile, en azından biraz kaprisli bir tutum gibi geliyor. Ha, yeri gelmişken, bahçen nasıl gidiyor?» «Olmakta.» «Her yıl biraz daha basitleşiyor.» «İşte gördün mü bak? Gene aynı Japon paradoksları. Kendine bir bak! Savaşçı bir bahçıvan! Gerçekten bir Ortaçağ Japonusun sen. Daha önce söylediğim gibi. Hem de anti-kahramansın. Dikkati çekmek isteyen eleştirmenlerin ve bilimcilerin kullandığı anlamda ila ğil. Onların anti-kahraman dedikleri, kendilerinden beklenmedik kahramanlıklar yapanlar, bir de çekici, cazip kötü adamlardır. Ücuncu Richard gibileri. Oysa asıl antikahraman, kahramanın bir türüdür. Belli bir rolü olan bir soytarı değildir. Aklına geleni oynaması için kendisine izin verilen bir seyirci de değildir. Tıpkı klasik kahraman gibi o da toplumu huzura, selâmete götürür. İnsanlığın gelişi 378

mi dediğimiz komedinin bir aşamasında, huzur ve selâmetin düzen ve teşkilât tarafından bulunduğu varsayılmış, öyle sanılmıştı. Tabii bütün Batılı kahramanlar da, çevrelerine adamlarını toplayıp düşmana, yani boşluğa, düzensizliğe saldırdılar. Şimdi yeni öğreniyoruz ki asıl düşman boşluk değil, düzenlilik ve teşkilâtmış. Ayrılık değil benzerlikmiş. Durmak değil ilerlemekmiş. Şimdi yeni çıkan kahraman, yani anti-kahraman, saldırısını bu düşmana doğru yapmaktadır. Teşkilâta saldırmakta, sistemleri yok etmeğe uğraşmaktadır. İnsan ırkının selâmetinin o nihilist yönde yattığını artık biliyoruz. Ama ne kadar uzakta yattığını bilmiyoruz.» De Lhandes duraklayıp soluk aldı, kendini tekrar devam etmeye hazırladı. O sırada bakışı lîel'inkiyle karşılaşınca güldü. «Eh, bu kadarı yeter belki de,» dedi. «Zaten sana anlatmıyordum.» «Bir süreden beri fark etmiştim bana anlatmadığını.» «Batı trajedilerinin geleneğine göre insana ölmeden önce bir uzun konuşma yapma hakkı tanınır. Bir kere ayağını o eşikten öteye bastıktan sonra zaten yapabileceği hiçbir şey kaderini değiştirmeyecektir. Ama hiç değilse davasını dile getirmesine izin verilir. tanrılarâ istediği kadar sövüp sayması sağlanır. Örtülü bir dille bile olsa. «Böyle yapmak asıl hikâyenin yarı yerde kesilmesine sebep olsa Bile mi?» «Boşver onu! Gerçeğe karşı kazanılacak iki saatlik narkoz için, ini eylem ve ölüm dünyasında kısa bir güven süresi kazanmak için, İnsan bir iki dakikalık gerçekçi gözleme dayanabilmeli. Söylenenler doğru olsa da, olmasa da. Ama hadi senin dediğin olsun. Söyle ballım, hükümetler hâlâ Güve'yi hatırlıyorlar mı? Hâlâ onun bu bilgileri nereden topladığını bulabilmek için tırnaklarıyla her yeri ideşyor, çaresizlik içinde dişlerini gıcırdatıyorlar mı?» «Evet, Maurice. Daha geçen gün evime Amerlo bir ajan geldi ve seni sordu. Bilgileri nereden öğrendiğini bilmek için erkeklik organını feda etmeye hazırdı.» Sahi mi? Ama Amerlo olduğuna göre, feda etse de kaybı fazla olmaz. Ne söyledin ona?» Bildiğim her şeyi söyledim.» 379

«Yani hiçbir şey. iyi. Sır tutmak en iyi niteliktir. Biliyor musun, aslında öyle fazla kurnaz haber alma kaynaklarım falan yoktur. Ana Şirketle ben bilgilerimizi aynı kaynaktan alıyoruz. Şişko'dan geliyor bilgilerim. Satın aldığım yüksek rütbeli bir kişi eliyle. Adı Llewellyn. Benim onlardan üstün yanım, iki kere ikiyi daha iyi toplayabilmem. Yo, öyle değil. Ben bir buçukla üç virgül altmış altıyı topluyor, istersem on bulabiliyorum demek daha doğru. Bana gelen bilgi onlara gelenden fazla değil. Yalnızca ben daha zeki birisiyim.» Hel güldü. «Seni bulup susturmak için feda etmeyecekleri yok.» dedi. «Çoktan beri.tırnaklarına sıkışmış bir kıymık gibisin.» «Hah! İşte bunu bilmek, günlerimi daha mutlu kılıyor. Nicholai, hükümet adamlarının canını sıkabilmek, hayatımı yaşanır hale getirmeye, yetti. Pek de güvensiz, tehlikeli bir hayat oldu ya! Eğer ticaretini yaptığın şey bilgi ve sırlarsa, çabuk bozulan mal olup satıyorsun demektir. Bilgiler şarap gibi, konyak gibi değildir. Zaman geçince değerleri azalır. Hiçbir şeyin fiyatı, dünkü günahlarmki kadar ucuz olmaz. Bazen elime çok pahalı bilgiler geçmiş, fakat bu bilgiler daha ben kullanamadan önce başka kaynaklardan da sızdığı için ziyan olmuş gitmiştir. Bir zamanlar Amerika'dan pek pahalı bir sır satın almıştım. VVatergate'di adı. Ben malı rafımda tutup beklerken, senin ya da başka bir alıcının çıkageleceğini umarken iki meraklı gazeteci işin kokusunu aldı ve bundan servet kazanabileceklerini hesap layıverdiler. Ne oldu? O malzemenin değeri bir gece içinde sıfıra indi. Zaman geçtikçe işe bulaşan her suçlu oturup bir kitap yazdı, ya da bir televizyon röportajına çıktı, kendi rolünü anlattı. Amerikan halkının medenî haklarını nasıl ihlâl ettiğini itiraf etti. Ve budala Amerikan halkı da bunların herbirine dünyanın parasını ödedi, O halk nedense burunlarının kendi pisliklerine sürtülmesine bayılıyor. Benim bu arada raflarımdan yüzbinlerce dolarlık malı kaybetmiş olmam sana haksızlık gibi gelmiyor mu? Hele baş suçlu kendisini televizyon programlarıyla servet toplarken! Röportajı yapan da üc kuruş için herkesin tabanını yalamaya hazır olan o İngiliz. İdi Amin'in bile. Garip meslek bu benim mesleğim.» «Her zaman bu işi mi yaptın Maurice?» 380

Ama 0 bittikten sonra işler biraz karışacak. »-Maurice!» 381 .» «İşim bu. ya da kabullenmem. tehlikeli bir kadercilik. Yapacağım işin değil.6 kadrosu o kadar sinsi iş görür ki. Zihinsel kondisyonun hâlâ iyi mi?» «Oldukça. Söylediğine göre hükümetler hâlâ beni önemli buluyor. ölümümü bekliyorlarmış.. Bu işte gerçekten bir terslik... Küçük düşürücü olaylar birbirine eklenirse belki de hayata o kadar sıkı sarılmak için neden görmeyebilirim. «Sana öneride bulunmama izin ver dostum. yaptıkları ne dikkati çeker. O tip tehlikeler daha önce de başımdan geçti. Gerçi sana öğüt vermek benim haddim değil ama. Kabullenirsem tekrar arenaya çıkmam gerekecek. Nicholai Aleksandroviç..» «Çok delisin!» «Dinle. Yoksa kaybedeceğine baştan karar mı verdin?» Hel bir süre sessiz kaldı.» dedi. Kuşku değil ama. ama gene de. Bu cezayı kabullenirim. birkaç yıldan beri emekli olduğunu da düşünmüşsündür umarım..5 ve MI. o bir avantaj. Bu yaptığın işi güç bir iş olarak tarif etmiştin. Beni cezalandırmaya kalkacaklar. Eğer başın derde girerse.» «Biliyorum. Maurice.» «Evet. Bir an ciddi olalım.» Hel Omuzlarını kaldırdı. emekliliğimden geri dönmekle antişans oranını zorladığımın farkındayım. MI. Sonunda bu olayın beni saf dışı bırakacağını sanıyorum. Kadercilik falan degıl. evet. Bu yüzden korku. Hissettiğim şey bir tür. Ayrıca bir avantajım da Ingilizler'e karşı oynamak. Sesinin tonunda beni tedirgin eden bir şey var. Her halde o Kara Eylülcüler'i rahatlıkla öldürebilirim. bu işin garip bir yanı var. Alışkınım. tehlikeli bir kayıtsızlık.» De Lhandes başını salladı. Yerimi bilmek için çok şey vermeye hazırlar diyorlar. «Çok derin bir gözlemcisin. düşünceleri mi engellemiyor. Mağaralara sık sık iniyorum.«Profesyonel basketçi olduğum kısa sürenin dışında. «Bir tür duygusal bezginlik. bir düzensizlik var. O da buna benzer bir şey sezmişti zaten. ne de sonuç verir. Anlıyorum. bu bilgiyi pazara çıkarmana izin veriyorum..

» «Allahaısmarladık değil.«Yo.» dedi. yo! Don Kişotluk gösterisine kalkmış falan değilim böyle çocukça bir hastalığa yakalanmayacak kadar yaşlandım artık. «Artık biraz uyumam gerek. Biarritz'i hiç sevmezdi. kendim için yapamam. Senin için değil. İlk adının Estellc d duğunu biliyor muydun?» «Bilmiyorum. «Ha.» dedi.» de di. Nicholai. Maurice. Kafamı kullanmak zorunda kalacağım. «Elveda. Şafak sökmeden yola çıkmak zorundayım. açıkta uzun süre beklemeyecek biçimde ayarlamıştı.» «O kadar yakın mı?» De Lhandes başını evet anlamında salladı. Burası yalnızca coğrafya 382 . Hel eğilip dostunu iki yanağından öptü.» «İyi. dostunun sesi onu durdurdu..» «Peki. Ben birkaç saat daha oturup şeytanlıklarla dolu hayatımın zevkli olaylarını gözden geçirmek istiyorum.» Hel başını salladı. Hel. Sonradan ona bunun benden bir armağan olduğu nu söylersin. Onlar buraya vardığında ben çoktan yok olmuş olacağım. Fiziksel bir tehlikeyle karşılaşmayacağım için deşarj da olamayacağım. Ama verdiğin bilgi aslında içi boş bir torba gibi olacak. «Onun için de zevk o|ur umarım. Geçerken lüfen odasına uğrar mısın? Merdiven başından sonra ikinci kapı.» «Onun için bir şey isteyeceğim senden.» «Teşekkür ederim ama yapamam.» De Lhandes şöminedeki ateşe bakarak. Nicholai. Maurice.» Hel kapıya vardığında. Bana veda armağnfl olarak. Biarritz havalanma varışım. Nicholai. «Elveda.» Hel ayağa kalkı. Allahaısmarladık dostum. «Önümdeki yirmi dört saat çok önemli. «Benim için bir zevktir. bana bir iyilik yapar mısın?» «Ne istersen? «Bu son yıllarda Estelle bana çok iyi baktı.

açısından Bask sayılabiliyordu. Giriyor değil.» Yaşı yirmilerin sonlarında görünen güzel bir kadın belirmişti çocuğun arkasında. «Ben daha yeni geldim. Laurdes uçağına nasıl gidebileceğimi bilemiyorum da. Herhalde bu olayı gene de rapor edecekti. konsantrasyonun karasızlıkla dolu olduğunu da algılıyordu. Le Cagot ayarlıyordu onu. özür dilerim efendim. Yaklaştıkça delikanlının içindeki gerilimi ve duygusal karmaşıklığı hissediyordu. Kız İngilizler'e özgü kötü bir Fransızcayla konuşmaya başladı. bir kere gözleri koyu kahverengiydi (HeI numarasız renkli lens takmıştı o gün. Çocuğun yeğeni ol383 . Hel bekleme salonuna girerken sarı saçlı bir oğlan çocuğu koşarken onun bacaklarına çarptı. «Özür dilerim. Hel çocuğu düşmesin diye yakaladı. Terminale gireli beş dakika ancak olmuştu ki. Evet. beklediği şeyi algıladı. Almanlar. ingilizler ve öteki yabancılar burayı çoktan Brigton'a ya da Biscay'a benzetmişlerdi. Rodney! Ah.Merkez büroya da şu anda buna benzer bir sürü bilgi yağıyor olacaktı. Zaten bütün çıkış kapılarında gözcü bulunacağını biliyordu. Kendisine yöneltilmiş direkt ve dikkatli bir bakış. Delikanlı birkaç kelimeyle Hel'i danışmaya yollamayı başardı. Hel bardan ayrılıp dosdoğru adama yürüdü. Bara yaslanıp içkisini içmeye devam etti. Fakat emin bir tonda değil. Bir yandan Hel'den özür diliyor. Fransız özel dedektifini hemen gördü.Ülkenin hemen bütün hava alanlarından. bu adam verilen genel tanıma uyuyordu ama. bir yandan çocuğa sahip olmaya çalışıyordu. Hel Alman aksanlı bir Fransızca'yla. di. Yardım eder misin?» Genç polis Hel'i kararsız bakışlarla süzdü. Gözündeki güneş gözlükleri ve giydiği garip sivil elbise adamın derhal dikkati çekmesine yetiyordu. Bir yandan kalabalığı bakışlarıyla şöyle bir taradı. Yabancıların söylemeye değer bir sözü varsa bunu asıl dilde söylemesinin gereğine inanırdı bu İngiliz milleti dilleri öğrenmeye önem vermezlerdi.» dedi. Hel uzaklaşırken ajanın bakışlarını hâlâ üzerinde hissediyordu »ma. Giydiği yazlık elbise vücudunun güneş yanığı olan ve olmayan yerlerini göstermekteydi. Ayrıca aranan kişi ülkeden çıkıyor oİmalıydı.) Üstelik tarifte adamın Alman olduğu da yazılı değildi.

Bayan Browne'uıı v< Rodney'in yol arkadaşlığından mahrum kaldığını gördü. Hel hızla uçağa doğru yürürken arkasından Bayan Browne'un itiraz eden sesi geliyordu. Sonra bunu içine koyacak bir kutu. adının da Alison Brovvne olduğunu bir çırpıda sıralayıverdi. bir makas. Hel. «Ona Biarrtz'i hatırlatacak küçük bir şey. 384 . Bu da Fransız ajanı kollayan İngiliz ajan olmalıydı. Genellikle yabancılardan gelen böyle teklifleri reddettiğini. kız da ona tatlı tatlı gülümsedi. «Benim adım da Nicholai Helm. Akşam yemeği için falan belki? Bir yandan son turnikeye yaklaşıyorlardı. Çünkü duymamaya hazırdı. Bayan Browne'un elin de sızlanıp duruyordu. Uçak kalktığında Hel. az sonra kalkacak uçakla İngiltere'ye gideceklerini.» «Tanıştığımıza memnun oldum Bay Hel. Bunları toplayıp erkekler tu valetine yürüdü. Konuşmayı Londrada tekrar buluşma olanağına çevirdi.» «Aslında kabul etmemem gerek. Çocuk artık iyice sıkılmış. Elindeki hafif çanta x-ray kontrolünden temiz çıktı. Hızla çalışarak hediyeyi paketledi. Ama çocuğa veriyorsun 11/ Uçağımızı iki kere anons ettiler. Görevliler de ona öfkeli sorular sormaktaydılar. biraz da alüminyum kâğıt istedi. fakat bu seferkinin bir istisna olduğunu belirtmeyi de ihmal etmedi. «Umanın izin verirsiniz. birlikte kısa bir tatilden dönmekte olduklarını. Hel uçakta yanyana düşmeyi umduğunu belirtti. biraz paket kâ gıdı. geri döndüğün de Rodney'e verdi.» Tamam işte.duğunu. Hel sırada Bayım Brovvne'la küçük Rodney'in önüne geçti. Hel ona ve çocuğa meyve suyu ısmarlamayı önerince kabul etti. İlerdeki dükkâna girip ucuz bir Biarritz hatıra armağanı satın aldı. Binelim mi?» Hel Fransızlar'm uçakları hep erken anons etmek âdetinde oklul larını anlattı.» dedi. O eğilip çocuğun yakasındaki meyve suyunu" siler. Henüz acele etmeye gerek yoktu. Yer gösterene ricada bulunabileceğini anlattı. kendisinin bekâr olduğunu. *M* harfini hiç duymamıştı. bir yandan da sutyen giymediğini belirtmek için omuzlarını birbirine yaklaştırmaya çalışırken Hel birkaç dakika için izin istedi.

» ve «Diğerleri» Hel bu yolculuğu Kosta-Rika pasaportu ile yaptığına göre belli ki «Diğerleri» nden sayılıyordu.» derken ikincisi de çantayı Hel'in elinden aldı..» I IH alçak kahve sehpasının başına oturdu ve ikram edilmek üzeI h. Fred. Ha? Eh. Çantayı oraya bırak Hah iyi. saç-larını keser. Odanın iç tarafından da tanıdık bir ses yükseldi. «Seni sonunda işten emekli oldun sanıyordum. Penceresiz koridorun ta en sonuna kadar konuşmadan yürüdüler. ne olur. İki yanma sokulup yürüyerek onu tok-maksız bir kapıya götürdüler. İçeri girdiler.» «Komonvelt vatandaşları. yüzleri koca bıyıkların gerisinde ifadesiz. Bir içki istemediğinden emin misin? Hayır. Bu sefer kapıyı " . Nicholai. Hemen yanma iki genç adam gülümseyerek yaklaştı. «Bizimle geleceksiniz Bay Hel.ıvaya kaldırılıp gösterilen konyak şişesini elinin bir hareketiyle redetti. «Ama işte geçmiş zamana ait iki kahraman gene eski günlerdeki gibi karşı karşıya oturuyoruz.. şerefe!» 385/25 . «Gir içeri. Bu "icfer de öyle yaptı.» «Ortak pazar ülkeleri vatandaşları.» diye karşılık verdi.» dedi. Siir VVilfred Pyles kendi konyağına soda koyuyordu. ■■ bir bardak bir şey içmeye ancak vaktin var. O halde. Dipteki kapıya tekrar vurdular. gözleri güneş gözlükleriyle saklıydı. Fransa'ya kalkan uçağa binmeden . Siz üçünüz dışarda bekleyebilirsiniz..m Hel'in yanındaki nöbetçilerin hamurundan yapılmış üçüncü bir gençti. Hel modern gençlerle karşılaştığı zaman onları zihninden tıraş eder. sanırım şu anda dünyanın herhangi bir yerinde güneş batıyordur ve içki saati gelmiştir M m . Gençlerden biri. Vücutları kalın.oo HEATHROW Gümrükten çıkan yolcular durumlarına göre ayrı ayrı kuyruklara giriyorlardı: «İngiltere vatandaşları. karşısında kimin bulunduğunu anlamaya çalışırdı. Ama o kuyruğa girmek kısmet olmadı. İki kere vurulunca kapıyı öteki tarafta bekleyen üniformalı bir polis açtı.. «Ben de seni öyle sanıyordum.

Her parça bittikçe gür kaşları tedirginlik ifade edercesine yukarı kaldırıyordu. Zavallı aptal.«Karın nasıl?» «Her zamandan enfes. Petrol patronlarımızdan bir haber gelip de senin yola çıkabileceğin öğrenilince. Şimdi konsolosluk bir de yeni elbise parasından çıkacakmış. «Yani ışından geçerlerken tabanca gözüktü.» «Bunu duyduğuma üzüldüm. Okumaya devam ederken bir ara «Sen Bayan Brovvne'u nasıl ektin?» diye I du.» «İyi bildin. ' 386 Gelen habere göre şu anda Fransız havaalanında. zarfa soktu.» «Elbette. adamlar arayınca hiçbir şey bulamadılar. «Bak.» «Umarım çabuk görmem.» «Sen ne bekliyorsun. Sosyal sohbet için bu kadarı yeter mi dersin?» «Herhalde. beni naftalinden çıkarıp buraya kadar sürüklediler. Fred?» «Ben pek o kadar kolay olacağını sanmıyorum. «Hadi. «Her işi kitaba göre görür. Herhalde Güve dostundan epey ağır bilgiler toplayıp gelmişsindir. Bunları artık eski günlerdeki gibi yetiştirmiyorsunuz. Bana verilen görev seni burada alıkoymak. seninle en iyi benim başa çıkabileceğimi düşünüyorlar galiba.» Hel gülmesini tutamadı. Hiç şaşmam.i kopilerini getirmişsindir..» Basılı düğme demek. Geçen yıl öldü. Çantada da foto. Herhalde bunların basma verilmesini basılı düğme yöntemine göre hazırlamışsındır. Ama toplu olunca? Alman basınında her gün bir tanesi çıkmaya başlayınca?» «Hımmm. alanda bir hediye kabul etti. İstersen bir bak. hiç çaktırmadan. Eski düşmanlar arasında gizli saklı olmaz.. uçlarını düzledi.» Sir VVilfred çantanın fi ı muarını açtı ve sarı büyük bir zarfı çekip çıkardı. Ne yaptın ona?» «Üstüme uzaydaki bir osuruk gibi. Ben de tabii hemen onu nötralize ettim. Görevliler bavulunu tekrar tekrar arayıp duruyor-larmış.» «Ben de bundan korkuyordum.» «Ne tür hediye?» «Biarritz hatıralarından basit bir şey. Terslik çıkmasını beklemezler. bilgilerin belli bir zamanda belli bir mesaj gitmediği takdirde otomatikman basılması demekti.» «Bu kadar kolay olacağına gerçekten inanıyorlar mı?» Sir VVil fred kadehini havada salladı. Gene deneyince gene aynı şey oldu! Nefis doğrusu! Bunun şerefine içmem gerek!» Kadehin geri kalanını da bitirip önündekileri okumaya devam etti. İkimiz buna benzer oyunları daha önce defalarca oynamış olduğumuz için. bu biraz pis kokuyor!» «Bunu nasıl öğrendin yahu?» Malzemeyi okuyup bitirdikten sonra Sir VVilfred sayfaları dikkatle desteledi. «Öyle miymiş?» «Allah allah!» gibi lâflar ediyordu. Doğru. güvenlik bölümünde tutulmaktaymış. «Bayan Brovvne mu? Hiç tanıdığımı sanmıyorum. Hükümete olan güveni büyük ölçüde sarsar. Arasıra okuduğu şey hakkında bir ünlem kaçırıyor.» «İyi.» Zarfı açıp ıçindeki bilgileri sayfa sayfa okumaya başladı. Aramızda kalacak. Durum şu. «Bu gençler nasıldır bilirsin.» dedi.» «İzninle ben de öyle yapacağım. «Herhalde bu çantada bilmem gereken başka bir şey yoktur değil mi? Esrar? Kışkırtıcı ya da açık saçık neşriyat?» Hel gülümsedi.» «Numarayı bırak. seçimler ufukta belirmişken. «Bunun farkındayım Fred. «Yok mu? Olmayacağından korkuyorum zaten. Yanındaki küçük çocuk hemen üstüne etmiş. Ama yalnız kâğıdım tabanca biçiminde kesip yumuşak kâğıt tabakalarının arasına kaydırmıştım. Yumuşak kâğıda sarılıp kutuya konmuştu. bunu çoktandır biliyorduk!» Vay canına. Hele şu sıra. hiç sezdirmeden geldi. bunu ondan beklemezdim!» «Ohoo. «Buradakilerin hiçbiri tek başına bizi etkileyecek kadar güçlü değil. Sisli adamızda ne yapmak istediğini elimden geldiği kadar öğrenmek ve sonra da uçağa koyup geldiğin yere geri yollamak.» «Üzülme.» dedi. Her gün öğle .» Sir VVilfred kıkır kıkır gülmeye başladı.» «Gördüğün zaman sevgilerimi söyle.

Biz de Ana Şirketi başımıza belâ etmeye meraklı değiliz. sonra birlikte gideriz. hükümettekiler düşünmeye başlasınlar. olur mu?» 388 . Bu arada her halde seni bir yere saklamam gerekir. başındaki adam parmağını düğmeye basılı tuttuğu sürece patlanıı yordu. ertesi günkü haber de basılacak ti. Her sabah bunlardan birine telgraf çekecek olabilirdi. Bak sana ne söyleyeceğim. Bomba öyle bir mekanizmaya sahipti ki. Hiçbir sanayil< miş ülke meraklı değil. Bakalım ne diyecekler. Böyle kollarımıza doğru yürümek! Seni emekliliğinden çekip çıkarmak herhalde birilerine epey paraya patlamıştır. «Ama bunil sen de pek iyi bilirsin. «Ama Ana Şirketin kesin emirleri. o zaman da olanlar olacaktı. Birkaç gününü kırsal bir yerde geçirmek ister miydin? Ben bir iki telefon edeyim. o da De Lhandes'i arayacaktı. İkinci tahminim de o olacaktı tabii. Ne var ki aslında bu adreslerden on ikisi gösteriş için sıralanmıştı. Barro'nun unutulmuş bir şiirine dayanıyordu. Ama onunla boğuşmaya ya da onu vurmaya kalkan olursa. «Bu oynadığın çok açık bir oyun Nicholai. Basılı düğme deyimi aslında bil tür bombadan geliyordu. mesajını patron larıma ulaştırayım. Hel'in yanında on üç ayrı adres vardı. Yani iki belâdan birini seçmek zorundayız «Öyle görünüyor.» dedi. Sir VVilfred bir an durumu düşündü. bu iş için para almıyorum. Ajanların ve şifrecilerin o harfi bulup çıkarmaları yirmi dört saai ten fazla vakitlerini alırdı nasılsa. o Kara Eylül mikroplarını korumamızı gerektiriyor.387 saatinde beklenen mesaj gelmezse.» «İşin garip yanı.. «Duygusallık öldürücüdür Nicholai. eli elbette düğmeden çekilecek.» «Hımmm.» Sir VVilfred alt dudağını dışarı uzatıp gözlerini kısarak Hel'i siı/ dü. «Bu getirdiğin bilgilerin ol dukça yıkıcı olabileceği bir gerçek. Ama o mesajın içindeki kelimelerin yalnızca birinin bir tek harfi anlam ifade ediyor du. İçlerinden bir tanesi Maurice de Lhaıv des'in arkadaşıydı.» dedi. Mesajı alınca bir başka aracıya telefon edecek.. Hel ile De Lhandes arasındaki şifre çok basitti.» İçine derin bir soluk çekti.

Zaman zaman bazı eklemeler yapılmış gibi. Sir VVilfred. Bu nitelikleriyle yavaş yavaş ün kazanmaya da başladılar. «İşte size telefonda sözünü ettiğim konuğum Nicholai Hel.» diye açıkladı annesi. Eski bir köşkün önünde durdu. «Bu kızım Broderick..» diye devam etti. Broderick o kopkoyu makyajının altında utanmış gibi kızarmayı) çalışırken.... «Ev sahibi bey eşeğin tekidir ama buralarda olmayacak. Şey.» «Ah. Leydi Jessica. «Sanırım burayı eğlenceli bulacaksın.» dedi. Karısı biraz çatlaktır. Onları karşılamak üzere çayırı geçip yaklaşan kadının yaşı pek belli değildi. yani bir oğlan babası olmak istiyordu demek istiyorum.» 389 . «Biliyorum. onu biraz yanlış tanıtıyorum galiba.» Hel çok uzun boylu. Uluslararası dergilerde falan. çok iri gözlü kızla el sıkıştı. Yüzündeki o boş ifade. Leydi Jessica!» diye haykırdı Sir VVilfred. Nicholai. Ay.oo MIDDLE BUMLEY Sir Wilfred'in 1931 modeli kusursuz Rolls Royce'u uzun ve çakıllı yolda ilerliyordu. Yanındaki iki kız henüz yirmilerinde görünüyorlardı. Kızları ise çok tatlı ve hizmetsever kimselerdir. «Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. yani ben doğurdum. «Ama kocam oğlan olması konusunda öyle kararlıydı ki.» Kadının üstünde uçuşan. ince bir yazlık elbise vardı.» Hel elini kızın elinden kurtarmaya çabalarken.idımz oldu. Evi nasıl buldun?» «Değişik biraz. «Arasıra iş buluyorum. «Pek de parlak manken sayılmam.» dedi. Zaten belliydi. bir kız için çok garip bir isim..» diye açıkladı. Sonunda Borderick'i doğurdu.» dedi. «Yani bir kız ev-l. omurgasının alt kısmını günün modasına göre öne çıkık tutması... Nemli elini Nicholai'ye uzattı. Evin çekiciliği daha çok mimarisinin çeşitli üslûpların bir karışımından oluş-masıydı.. «Broderick mankendir. duruşundaki o hesaplılık.

hiç dert değil.Anne-bu arada kızının kolunu tıpışladı. Yanakları pembe. Ama tabii bazı şartlan var. Fransa'nın o bölgesini istilâ etmiş olan vergi kaçakçılarının sosyal lideri gibi bir şeydi. oralı kadınların elinden antika mobilya ve otomobilleri ucuz fiyata kapıp hayatını yoluna koyuyordu. «Herkes öyle der. «Arasıra iş buluyorum deme.» «Bunu zaten bekliyordum.u da iriydi. sizin çocuklar bu Kara Eylülcüler'i göz altında tutuyorlar mı?» «Senin hedeflerini mi? Elbette. ülkedeki parasına da el koyma hakkım kazanmıştı. «Ah. İhtiyarı nasıl buldun?» «Kafası bir noktaya takılı gibi. İrlandalı soyundandılar. Bilirsin ki Güve bir işi bağladı mı. Benim hayatımı hangi meslekten kazandığımı bile bilmezler..Böylelikle gelişim bilgisayara geçmedi ve Ana Şirketin bilgisayarınada girmedi. Ama sen de yirmi beş yıl boyunca o salak herife bağlanıp kakaydın sen de biraz sperm delisi olurdun.1 .» 390 «Doğru. Patronlar da sorumuza cevap bulurlar. Anlaşıldığına göre Lord Biffen. Senin bu işi becerebileceğine yavaş yavaş inanıyorum galiba. Burada ne iş yapmakta olduğumuzdan hiç haberleri yok. Biffen'ler belirli bir grup için tipik örnek sayılabilirdi. Dordogne'da otururdu. Niyetin de bu herhalde. Sanırım bir gün sahneye çıkabilecek Melpomene çok iri yarı bir kızdı. «Bana Pom deyin» dedi. Onların yanma inelim mi?» Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Sir Wilfred bayanları gezintiye yolladı ve son kahvesini eline alıp arkasına yaslandı. Bu yüzden o da hükümetin emirlerine boyun eğiyor.» diye söylemli «Aaa. elinizdeki temel planı bana da göstermenizi isteyeceğim.» dedi. orijinalleri hemen imha eder. Sabaha bir karara varacaklarını söylüyorlar. El sıkışı da sağlam ve mertçe/ di. Bahama-larda fazla hırsa kapılıp bir iki kirli işe karıştıktan sonra İngiliz hükümeti onu baskı altına alabilmiş. tabii! Kızlar size her şeyi gösterirler. değil mi? «Pek öyle sayılmaz. «Bay Hel neler düşünür?» İkinci kızdan gelen hafif öksürük Bayan Jessica'ya konuyu değiştirdi.» «Allahtan beni pasaport kontrolünden geçmeden içeri aldın . Son derece cahildirler. Ora köylüleri de bu durumdan epey rahatsız oluyorlardı.» «Hımm. burayı nasıl buldun I ye sordu.» Sir VVilfred. «Eee. Aklınıza neler de gelebilirdi!» Hel çantasından çıkardığı eşyaları yerleştirirken Sir VVılllİ onun kapısını tıkırdatıp içeriye girdi.. Tabii eğer o yolda karar verirlerse.. koll. Arasıra. Meslek onuru buna dayalıdır.» «Söylesene Fred.» «Bir kere bu getirdiğin şantaj bilgilerinin bir daha asla kendileri aleyhine kullanılmayacağından emin olmak istiyorlar. evet. Göğsü de.. onlar istedikçe Fransa'da kalıyor.» «İnşallah ufak şeylerdir. tabii ona adam dersen. Adam da. hiçbir şey kanıtlayamaz»! «İkinci en iyi seçenek de bu olur tabii. Bu evin güvenli olduğundan yüzde yüz emin misin?» «Evet! Bu üç bayan pek kurnaz sayılmaz ama başka iyi nitelikleri vardır.» Sir Wilfred bundan sonra bu sözünün nedenlerini açıklamaya koyuldu.. «Ha. bakışları netti. «O tipi bilirsin. bir yıkanıp dirilebilseydim.» «Ben olsam buna pek güvenmezdim.» «Eğer hükümetin önerimi kabul ederse.. bilekleri de.» diyordu Sir VVilfred. Mali işlere merak sarmıştı adam.» 39. «Burada bir iki gün rahat ederiz. «Bu sabah telefonda gene patronlarla konuştum. Elinde at kırbacı olmadıjl için biraz eksikmiş gibi görünüyordu. Ne demek istediğini anlıyorum. Sokak pabucunun ve çorabın üstüne şort giyip sokağa çıkarlar hani. «Aptalın biri aslında. odalarınızı falan.» dedi. ha? Daha şimdi telefonla konuştum. «Seni desteklemeye karar vermişler.» «Sen onlara bu konuda kendiliğinden teminat verebilirdin. Onu ülkeye pek sık sokmayız zaten. tabii. Yani bizi sorumluluk altına sokmadan. Ama karısıyla kızları ve bu ev epey işimize yarıyor. Ana Şirketin binlerce kulağı vardır. bize suç yüklemeden başarabileceğine inandırıyorum. yani. Ama öyle bir yol bulurum ki Ana şirket sizden ne kadar kuşkulanırsa kuşkulansın. bu da Mepomene..

iş rahatça görülür. Biliyor musun. Planının niteliğini düşünüyorum da. konusu uçağın gayri ekonomik ve hava kirletici bir canavar olması benim suçum mu?» «Haklısın. Hadi gidip öğle yemeği yiyelim raporlar gelmeden önce biraz kestirmeye de vakit buluruz. Bu durumda korka nm bana her şeyi anlatman gerekiyor.» «İşte böyle Fred.pekâlâ.«Evet.» dedi. Ama planın desteklenmeye değer olduğunu bildireceğlz «İyi. Yazık olacaktı. Olabildiği kadar sağlam. «Ustelik bu Concorde ejderini dünyaya yutturmak için de ne kadar uğraşmıştık» diyordu.... «Eh. Eğer seninkiler kendi üstlerine düşeni dog dürüst yaparlarsa. sonra birlikte birer kahkaha patlattılar. öyle. İkinci şartları da şu. pek güvenilmez. Ana Şirket de sizi suçlayac hiçbir ipucu bulamaz.» «Bazı ayrıntıları senin Kara Eylülcüler hakkındaki raporların görmeden veremem.» «Anladık. Onlara bunu iyice anlatmayı ben üstleniyorum.» Hel on saniye boyunca Sir VVilfred'e dikkâtle baktı.» 392 . aslında senin elini bile sürmen gerekmez. planın kusursuz olduğuna. hükümete hiçbir suç bulaştırmayacağına emin olduğumu bildirmem gerekiyor. Onlara telefon edip senin planını incelediğimi. aklıma şey geldi Nicholai. diyelim. Sir VVilfred'in kuşkuları tek tük noktalarda toplanıyordu Bir tanesi uçağın kaybıydı. Ama ana hatları hemen verebilirim. Onlar politikacı. Sir VVilfred elini havada sallayarak. Bunu iki günde düşündüm ben. Ne dersin ' «Patronlara ayrıntı vermek istemiyorum. «Söz. Kara Eylülcüler üzerindeki gözlem raporlarını ne zaman alıyorum?» «Öğleden sonra bir kurye getirecek. değilse denemedim diyemezsin.» «Bu işte hiçbir zaman sızıntı olmaz diyemezsin. Arapları biz kendimiz haklayabiliriz ve sen hemen Fransa'ya dönebilirsin. Yani işin korkunç ayrıntıların bilmek zorundayım.» Bir saat kadar sonra Hel'in planı üzerinde görüş birliğine vaı mışlardı. Concorde'du uçak.

Ben de orada olacağım. Elindekinin kıymetini bil. Ne olacak peki?» Cetecilerin silâhlarını almak için uçağın neresine gideceklerini anlamıs oldum. Terasın karşısında batmakta olan güneşin ışıkları üstüne dökülmekteydi.» Ya sen peki? Bu işe karıştığını belli etmek istemediğine göre sen silahlarını uçağa nasıl sokacaksın. öyle ya. Sonunda. Bu silâhları uçağa hangi yoldan sokacaklarını merak ediyordum.» «Ya! Dün gece de mi geldiler ziyaretine?» «Evet. Beyaz metal masanın öbür tarafından Hel oturmuş Flistin Kurtuluş Örgütü aktivist-leri hakkındaki raporları inceliyordu. Beni bu işe son anda ^Ulaştırdılar.» X ışından geçerek geleceğim. «Ne? Hımm? Ne burada?» «Kara Eylülcülerin buraya geldiklerinden beri temas ettikleri I [silerin listesine bakıyordum.» Sir VVilfred koltuğunda uyukluyordu. «İşte burada. Yıllar boyu amma canımız sıkılmıştı yüzden!» 393 . Çok denenmiş bir yola başvurmuşlar.«Odama gitmeye pek cesaretim yok. Bu idam hava yollarının yiyecek hazırlama servisinde çalışıyor.» «Öyle mi? O dosyayı pek iyi okumadım. Bir an için unutmuştum onu. Yemek arabaları o kadar dikkatli aranmaz. Yani sen bulaşınca. Silahlar uçağa hazırlanmış yemeklerin içinde girecek.» dedi. Hükümetinizin onlara pasif destek sunacağından haberleri yok. diye gösterdiğiniz adamla iki kere konuşmuşlar. sonra pişman olma. Hemen kovaladım. Çıplak öldürme falan • İnsanı limonata sazıyla öldürmek.» ■Demek silâhların nerede olacağını öğrendin.» İla.» «Eee?» «Pilgrim Y.» «Her zaman söylerim. Bu yemek hazırlama dümeni ne demek oluyor?» «Herhalde Kara Eylülcüler silâhlarını kontrol ışınlarından geçir-mek niyetinde olamazlar.

Elinde bir dergi tutuyordu. Soruyu yanlış anlamış gibi. Bu ses duyulur duyulmaz uçağın Filistinliler dışındaki 136 yolcusu hemen başlarını önlerine indirip karşılarındaki koltuğun arkasına bakmaya başladılar. Görevlinin bir eli perdenin arkasmdaydı. Niyeti.» diye seslenmeye çalıştı ama.» dedi. onları da dostça selâmladı.Hel raporları kapadı. Bu sırıtkan sersem. Dikkati çekecek kadar meşgul olanlar ise burunlarını önrindeki raporlara gömmüşler. O da kadına gülümsedi. Tam kapılar kapanaı ■'■< beşinci bir Arap daha çıka geldi. «Tuvalet bu tarafta mı?» diye sorarken gülümsüyordu. Seni dinleyip öv. «Özür dilerim efendim.» dedi. Uçağı yükleme yerinden piste doğru yürüttüler. Arkaya doğru yürüyüp kadınla adamın karşı tarafındaki koltuğa yerleşti. Gülümserken de parmağıyla arkadaki bir düğmeye bastı. Yemeklerle içkiler o perdenin gerisindeydi. Gözleriyle herhangi bir durum da gerekirse diye imdat kapısının yerini bulmaya çabalıyoi'lanh İri adeleli genç bir Arapla yanındaki şık Arap kadın en || yanyana oturmaktaydılar.» diye mırıldandı. Yolcuların bulunduğu bölümde peşpeşe iki gong sesi duyuldu. diğer bütün yolcuların gözleri önlerine dikili. İş adamları birbirlerine ne alıp sattıklarını sormakta. Hepsi yetişkin kişilei Hepsi de Concorde'la uçmak gibi bir lüksü kaldırabilecek tiple benziyorlardı. İçeri girince perdeyi hemen kapattı. «Hayhay efendim. İkisiyle birden başa çıkm. kızı görmemiş miydi acaba? Yoksa o gelirken kız gerçekten tuvalete mi atmıştı kapağı? Neredeydi hâlâ? Bir bütün dakika geçti. yeşil gözlü görevliye utangaç bir sesle. Karşılayan hostese işlerini 394 dişini son ana kadar oyaladığını uçağa ucu ucuna yetiştiğini anlattı. aklı karışmış gibi görünüyordu. kıpırdamadan oturduklarını hiç fark etmediler bile. O sırada kızm kavalyesi olan Arap.» OO HEATHROW Yolcular uçağı doldurmuş bulunuyordu. Herhalde ömıiimün sonuna kadar topallar kalırım. Ya da ellerindeki cep kompütcı lel ı hesaplar yapmaya koyulmuşlardı. Kısa süre sonra havalanmışlardı. l'e tam yanında duran uçak müstahdemi gülümseyerek Araplaı Cam yeşili gözlerinde pek bir ifade yoktu. kız silâhları alırken görevliyi oyalamaktan başka bir şey değildi. «Durun bir dakika. «Sersem budala. derhal getireyim. Geri dönüp perdenin arkasına dalarken cebinden bir tarak çıkarmaktaydı. Hel hemen. Kapalı perdeye doğru bakıyor. «Paris Match kalmamış.» «Akşam yemeği için giyinecek misin?» «Yok. «Aradaki vakti nasıl dolduracağız?» «Burada oyalanırız herhalde.ıl zorunda kaldım. Onları servis bölümünden bir tel ayırıyordu. Hostesler koltuklu üstüne eğilip onlara sorular soruyor.» dedi. «Şu iki kapıdan herhangi biri Bayan.» dedi. her birini dadılar gibi nazlıyor lardı. durumu öyle merak ediyorlardı ki. arkaya doğru . Hel çoktan görünmez olmuştu. Üç saniye sonra geri döndü. Yenı nişan çiftler Montreal'de tekrar buluşmanın planlarını yapmaktay dılar. Çiftler aralarında konuşuyor. Uçaktan korkanlar durmadan uc mayı ne kadar sevdiklerini anlatıyor. sanırım bu akşam yemek istemiyor canım. Onun yerine bunu okumak ister miydiniz?» İş adamı. Motorlar inanılmaz bir gürültüyle çalıştı. leden sonrayı yoralmadan geçirmeliymişim. Arap iş adamı. Ağzında yuvarlayarak. kadının geçmesi için perdeyi açık tutarken. Kemerleri bağlama ışığı söndüğü zaman güzel Arap kadın hemen ayağa kalktı. Hel. İş adamı kılığmdaydı. Dört Arap kızm hâlâ elinde otomatik silâhla perdenin önünde belirmemiş olmasına öyle şaşıyor. 395 Ortalarda oturan öğrenci kılıklı iki Arap daha fazla kendilerini tutamayıp ayağa kalktılar. Gözden uzak dururuz. «Uçağın kalkış gününe daha iki koca gün var. Hel'e başka bir soru sormaktaydı. Zengin öğrencilere benzeyen iki genç Arap daha uçağa bl talarda bir yere yanyana oturdular. Menli soluk soluğa tırmanıp uçağa girdi.

Bu sersem görevli de burnunun dibinde d i k i l i p moda bir şarkı mırıldanmakta. İş adamı hemen kalkıp ara yola adımını attı. Yanından geçtiler.» «Kaza mı?» «Üzülmeyin.» diye takıldı uzun boylu olanına. «Bayım.» diye mırıldanırken öteki. «Bir bardak su. «Başı dönmüş biraz. Yaşlıca iş adamı kılıklısına bir sır veriyormuş gibi. Hel elindeki dergiyi sımsıkı bir rulo yaparken. İçerdeki bayın başına küçük bir kaza geldi de. perdenin içerisine geçmeleri için işaret etti. Tuvaleti değil tabii. Bir yanını iyice katlamıştı. Hel ona. «Şimdi getiririm efendim. kaygılanacak bir şey değil. Sonra bir dakika daha. İki saniye sonra gene eski yerinde duruyordu. Dört saniye sonra çıktığında yüzünde kaygılı bir ifade okunuyordu. Sonun da gözleri iri adaleli Arabm kaygılı bakışlarıyla karşılaşınca ona göl kırptı. Gençlerden biri «Tuvalet. Neden?» «Yo. Herhalde ilk kel süpersonik uçağa biniyor. Ben Arapçj bilmiyorum ne yazık ki!» Bir dakika geçti.» dedi. Onu ezmiş. 396 . «Ben biri ni getirinceye kadar yanında kalır mısınız acaba?» diyerek onun pe sinden perdenin arkasına geçti. «Doktor musunuz acaba?» «Doktor mu? Değilim. «Size yardımcı olabilir miyim?» diye sordu. Yolcuları bulun uçak görevlilerinin kullandığı o boş bakışlarla süzmekteydi. Hayal kuruyormuş gibi gülümseyen yeşil gözlü görevliye doğru yaklaşırken.» dedi. Hel de peşlerinden perdenin arkasına girdi. «Bir şey değilmiş.» dedi. Ciddi bir şey değildir herhalde. Öteki bay ona yardım ediyor.» Hel'in elinde plastik bir bardak vaı di.yürümeye başladılar. İş adamı ikisine. göğsüne iğneleyeceği plastik kartını elinde evirip çevirmekteydi. iş adamı ve öbür Arapla aralarında kaygılı bakışmalar yeraldı. Adeleli gencin gerilimi giderek artıyordu. Uçak görevlilerinden birini çağırır yardım isterim.

On beş dakika sonra inmiş olacağız. «Kararlaştırılan mesajı verin. Uçak durup motorları susunca ikinci giriş kapısı açıldı. Sir VVilfred kontrol bürosundaki hırpalanmış tahta masanın bavında oturuyor. pist üzerindeki uçağı izlemekle olan 1931 modeli Rolls Royce'a bindi.» Enterkomu yerine koyup pilot kabinini aradı. Tam binalardan birine doğru sapacakları sırada Hel dönüp arkaya baktı. İskoç-ya'nın geçici olarak boşaltılmış askerî bir havaalanına iniş yapıyordu.» dedi. «Arkaya bakmayın. O sırada beş askerî otobüs onları almak üzere pistin üzerinde ilerlemekteydi.Bir dakika daha geçti. Bütün yolcular kazık gibi oturup karşılarına bakıyorlardı.» «Açık hattan konuşuyordu. uçağın kaçırılmakta olduğunu bildirdi. görevli kılığıdaki birinin emri altında sıraya dizilmekte olduklarını gördü. öylece duruyorlardı. Pilot alana. «Rahatlayın. Hel enterkomu eline aldı. Vücudu yere değmeden sinirleri ölmüş bulunuyordu.. değil mi?» Yani raporu başka duyanlar da olabilir. Dört arkadaşı yerde yanyana. sürüp gitti. Bir tıslama başladı. ölülere özgü kıvrık pozisyonlarda yatıyorlardı. «Çok dramatikti. Mesajın tam ortasında da sesini kesti.» 397 . Kartın ucunun kendine değdiğini hissedemedi. Hel uzatılan merdivenden indi.» dedi. Araba derhal oradan uzaklaştı. Çok da etkiliyeci. Uçaktan inen yolcuların.» Concorde'un kıvrık burnu bir kere daha aşağıya döndü.» «Kuzey Atlantik yöresinde en az yarım düzine telsizci dinlemiştir onu. «Sonra size verilen zarfı açıp oradaki iniş talimatına göre hareket edin. Sonunda genç Arap kendini tutamadı. Uçakta motorların tıslayan gürültüsünden başka çıt çıkmıyordu. Yumuşak sesi anons sisteminde metalik geliyordu. «Mesaj inandırıcı geldi mi?» diye sordu Hel. Ayağa fırladığı gibi perdeyi tutup yana çekti. viskisini yudumluyordu. Hel üzerinden uçak üniformasını çıkarıp kendi elbiselerini giymekteydi. Görevli kadro ve hostesler de hepsi yüzlerini uçağın ön tarafına çevirmiş.

Fred? Sigorta şirketleri meraklı olur. bilirsin.» «Kolay olmadı.» «Enkaz bulununca BBC dünya haberlerinde bir patlamadan kuş-kulanıldığım duyuracak. «Amma yaman bir fosilsin Fred.» «Şimdi sen anlat. ha?» dedi.» Hel başını sallayıp duruyordu.. «Bütün Avrupa'dan o kadar ajan top layıp onları yolcu kılığına sokmak kolay olmamıştır herhalde. «Yüz elii kişi birden. Pilotla görevliler de hava kuvvetlerindendi Concorde'a pek alışkın değillerdi. Belki imparatorluğumuzdan geriye pek bir şey kalmadı ama. Arapların taşıdığı patlayıcılardan birinin kaza eseri olarak alev aldığı ve uçağın bu nedenle yok olduğu sanılacak. «Zamanla insanın ruhu bile kabuk tutuyor. hilekârlık konusunda dünya çapında ün yapanların di bizler olduğumuzu unutma.» Hel güldü. Bir veda içkisi istemediğinden emin misin?» 398 .» «Uçak için ne düşünüyorsun. ahbap.» «Sırrı yüz elli kişiye yaymış olmak gibi bir sorunun olduğuna üzülüyorum. Ama bu da uzun süre güven duymaya yetmez. değil mi?» «Tamam. Hiç değilse bu ajanlar sizin kendi adamlannız. Şimdi yarın arama uçaklarınız çıkacak. Ama hükümetinizi Ana Şirketin intikamından korumak için başka çareniz de yoktu.» dedi. ve Okyanusta Con-corde'un enkazından parçalar bulduklarım bildirecekler.» «Senin canını sıkmak istemem. Bugünlerde gizli serviste pek çok parlak gencin yükselme şansı açılacak demektir.ı «Öyle. «Pekâlâ. Ama her şeyin iyi bir yönü var. Ayrıca iki güne kadar onları vuranları da halletmemiz gerekecek. dostum.» dedi.» «Öyle mi? Nasıl?» «O otobüsler nereye gidiyor sanıyorsun?» Hel kravatını düzeltip çantasının fermuarını çekti. Bu denle o sorunu çözümledik.» «Onu bize bırak.«iyi.» «Öyle. «Sırrı başka türlü saklayamazdık. Şu sıra bu ülkede işsizlik pek artmıştı.

.

«İşin acaba. değişik amaç. Başarılı mıydı?» Hel başını evet anlamında salladı. tanıştığımız zaman Çin'de yaptığın gibi bir şey miydi?» «Aynı tarz.» «Doğru. Hel'in işlerine pek burnunu sokmazdı.» «Bize ziyarete gelen o tatsız adamlar da bu işe karışmış mıydı?» «Ortalıkta yoklardı ama düşman onlardı. «Bu bir eleştiri mi?» diye sordu. Hel dudaklarını kıpırdatmadan. Banyodan yükselen buharlar odanm içini tümüyle dolduyordu. «Dün gece geldiğinde çok yorgundun. «Tam tersine. Kadın hafifçe güldü. Tabanları Hana'nın-kilere değmiş durumda uyukluyordu.» dedi. Hana.. Yorgunluk bizim oyunlarımızda bir avantajdır. Uzun süren uyku sessizliğinden sonra Hana. Hava bugün mevsime göre biraz serin gibiydi.» «Yolculuğun..» Birden Hel'in ses to- .ooo» ETCHEBAR ŞATOSU Kaynama derecesine yaklaşmış suyun içinde kaslarının eridiğini hisseden Hel'in sanki vücut ağırlığı hiç yoktu... Eğitimi engeldi buna. Ama aynı eğitim erkeğin isterse işinden söz etmesine zemin hazırlamayı da öngörüyordu.

Hana.» «İyi.» Gülümsedi. Senin ve benim gibi kimseler için fazla gülünç.» «St. Peki gidiyorum. Birkaç hafta için Paris'e ya da Akdeniz'e git. Hem. «Dinle. Le Cagot mağarasının öbür başındaki ışığı ne zaman göreceğiz? Her şey hazır. Nikko?» «Bugün.» Kapıyı arkasından çarparak çıktı. Birisi haber ver miş. Su artık yavaş hareketlere izin verecek kadar soğumuştu. Dağlara gidiyorum Benat ile keşfettiğimiz mağaraya ineceğiz.» «Bugün yola çıkmaya hazırım. Hana. Sence iyi mi bu?» Hel gülümseyip ayaklarını onunkilerin arasına soktu. Güle güle kullan. Ulu Tanrım. odanın içinde kalan az buçuk buharlar gelen rüzgârla hafifçe döndüler. Hepsi.Sibumi 401/26 nu değişti. Bir süre bensiz kalmaya razı olmanız gerekecek. «. Şimdi onu yapıyorum. Demek bu arada Portekizli hizmetçiyi ziyaret etmeme vakit kalıyor.» «Buradan gitmek mi istiyorsun?» «Hayır. hava belirtileri bugün çok karışık. «Ah. dalgıç elbiseleri indi. senin bir tatile çıkmanı. Seviştikten ve kahvaltı ettikten sonra Hana bavullarını hazırlamaya başladı. «Hana? Evlenme konusunu bir daha açamayacağını soylemistin.» Tahta banyo küvetine yaslanıp çenesini banyonun kenarına dayadı.» «Daha geleli on saat oldu. Çıplaklıktan rahatsız olduğu için yapmıyordu bunu. Etkilenmemiş gibi yaparsa.» dedi. «Beni yeniden gördüğüne çok seviniyor da onun için bağırıyor.» «Öyle mi?» 403 . istiyorum. amma da güzel meme başların var! Şu karmaşık kökenlerin arasında biraz da Bask kam olmadığından emin misin? Hey Nikko.. «Birkaç gündür onu düşündüm Nikko. Doğrusunu söyleyeyim mi? Çok çekici bir kadınsın. Yok. Belki ebediyen Ama hep birer ay için.» Hana gülümseyerek başını iki yana salladı.bir iki güçlü kuvveti gençle hayatını renklendirmek hoşuna gidecektir. senin tümünü ilk defa görüyorum. Hava tüpleri indi...» «Ne zaman gitmemi istiyorsun. Bayan Stern'e bir şey oldu.» Hana onun ayağını kendi iki ayağı arasında sikti «Dikkatli ol Nikko. evlilik olmaz. öyle mi?» «O tatsız adamlardan bazı kötülükler gelebilir. Yokluğunda bahçe biraz kendi haline kalmış. Birer ay birlikte kalalım. Ne kadar çabuk gidersen o kadar iyi. Nikko! Bensiz çok yalnızlık çekmiş olmalısın. «Burada kendi kendinize özel sis örtüsü mü yaratıyorsunuz? Seni tekrar gördüğüme sevindim. hemen benden kurtulmaya çalışıyorsun. Pierre onu orada buldu. Şimdi defol. Le Cagot'-nun şakaları boşa gidecek diye yapıyordu. hel parmaklarını kıpırdatarak karnının üstüne daha sıcak sular gelmesini sağladı.» 402 «Sana karşı büyük sevgim var. bozulmuştu. Eski bir numara bu.» «Öyleyse?» «Plan yapmayalım. «Seni gördüğüme de sevindim. Orada beni pek bulamazlar.» «Defol buradan!» diye homurdandı Hel. Ben kendim açabilirim ve açacağım demiştim. Hel bir süre bahçesinde oyalandı. Bu sana dünyanın en çekici erkeğinden bir iltifat. Hana. m'syö.» «Anlıyorum. Ağustosun sonlarında burjuva Parisliler'in çoğu tatilde olduğu için kent biraz tenha olacaktı.» «Ya sen?» «Ben düşmanın gözü önünde olmayacağım. Paris'e gitmeye karar vermişti. Hana! Biliyor musun.» «Dağlardaki dostlarımız beni korurken burada güvende defl miyim?» «O zincir kırıldı. sana karşı büyük sevgim var.» «Bugün kaçta?» «İki saate kadar. Senin buralarda olmamanı istiyorum. Thomas'ın Kuşkucu Gavgavları aşkına! Neler oluyor burada?» Le Cagot banyo odasının kapısını açıp peşinden hoşa gitmeyen serin havayı da birlikte sürükleyerek içeri daldı. Nicholai..

Hel'e ateş saçan gözlerle bakıyordu.» Papaz. Benat?» Le Cagot'nun kıl baston karışımı Bask silâhını koltuğunun altında taşımakta oklu nu daha yeni fark ediyordu. Bay Hel'in yeraltı suyu içinden açık havaya kadar yi şansını tartışıyorlardı. iki gündür yağmur yağıyor. değilse dağda bir de sisle boğuşmak zorunda kalmayacakları belli olmuştu. «Tanrının gazabından kurtulunmaz!» Le Cagot ona.LARRAU Hel dip kampı kurdukları yerde. Hel'e bir hizmet olmak üzere elindeki sopayı arabanın tepesine indirdi. Arabayı dul kadının barının yakınma park ettiler. «Biz gidelim de bu sersemi kendi nefretinin içinde turşulaşmak üzere bırakalım.» diye karşılık verdi. «Eğer cesaretin o kadar fazlaysa bizimle dağa gelsene. «Maküa'mı piskoposun hoşuna gidecek yere koymamı mı istiyorsun yoksa?» Hel kolunu Le Cagot'nun omzuna atıp onu sakinleştirmeye çalıştı. «Bu sabahki komünyonda Tanrının kanından fazlaca içmişsin. üçüncü seferinde elin kalçasında kalmana izin verdi. Kilisenin duvarı dibinde oynayan çocuklaul biri hemen koştu. GOUFFRE PORTE .» diye karşılık verdi Le Cagot. Dul kadın Le Cagot'nun elini iki kere itti. yani gün I dan gün ışığına geçildikten sonra keşif resmen bitmiş olacak.» «Dağlar tehlikeli olur m'syö.DE.» dedi.» diye homurdandı. Le Cagot.«Bana söyleyeceğinden eminim. onların yalanlarını dinliyorsunuz. küfür 405 .» Peder Xavier dilinin altından bir şeyler mırıldanarak yürüdü. üstelik herkesin yanında dan söz edebileceklerdi. Bu mevsim sis mevsimi. Le Cagot durmadan yukardaki gençlere takılıyor. Pierre'nin bu sözlerinden biraz teselli bulmuştu. Öyle mi? Onların şarabını içiyor. peder Esteka. Hel. Le Cagot sözü bitirmek niyetinde değildi. Piller bitmesin diye miğfer ışığını da söndürmüş. «Rahat bırak şunu. yığıntı kulesinin yanındaki yassı taşın üzerine oturmuştu. Gel. «Tanrının her yerde gözü vadır.» dedi. onlara en uzak masanın başındaki sandalyeye oturdu. dünyada bazı şeyleri yalnız Bask'lrın bildiği ve bu konunun da onlardan biri olduğuydu. Mağara bir baştan bir başa. «Makila'nı neden yanma aldm. Elimi kalçasına dayayıp onu biraz zevklendireyim ■ Sabahtan beri onları bekleyen Bask gençleri de gelip içi I tıldılar. Arkadaki tuvalet kapısı açıldı.» «Emin misin?» Pierre kıpkırmızı sarhoş burnunun ucuna parmağıyla vurdu. Gözleri içtiği şaraptan ve fanatizminin zevkinden parıldıyor-du. Sana cehennemin tadını verir. Masanın yanında ayakta duruyor Le Cagot'nun barda 404 ğının boş kalmamasını sağlıyordu.» diye seslendi. manastır kızı. Genç Bask'lara. Şimdi ise ne doğu rüzgâıı hâkim. Vinçleri çalışa racak iki Bask gencini oradan alacaklardı. «Öğrenince de.Hiç. «O zavallı kızın yerini hangi kalleş ırkdaşımm haber verdigini ogreninceye kadar bunu yanımdan ayırmamaya ahdetmiştim. «Kapa çeneni. ne de kuzey rüzgârı. Bu adamın böyle şeyler yaptığını öyle çok görmüştü ki! Hel ona teşekkür etti ve Le Cagot'nun peşinden bara girdi. Şaraplarını bitirip çıktılar. böylelikle namusunu iyice kanıtladıktan sonra. «Demek artık bu yabancıyla ve onun hilekâr arkadaşıyla oturuyorsunuz. gençler de aşağıya inmeye hak kazanacaklar. şu dulla ll| kadeh içelim. Peder Xavier alçak tavanlı bara girdi. telsizden Le Cagot'nun aşağıya inerken yaptığı konuşmaları dinliyordu. Bunun ne anlama geldiğini bilirsiniz. «Bir lokma da cesaret yutmuşsun.» diye mırıldandı. ha? Çıkışı olmayan dipsiz bir kuyuya ineceğiz. Hu hareketiyle anlatmak istediği. Volvo'yla Larrau kasabasına yaklaşmaktaydılar.«Öyle. göğsünü bununla deleceğime Herod'un Çocuk Boğan Gavgavları adına yemin ettim. «Bana bak. Biraz alışırsın!» Hel.

«Sana bu işe bulaşmamanı söylemiştim. Hel önce bir şeyin koptuğunu düşündü. kayışların ve iplerin göğsüne yaptığı basım 406 .» diye emretti Le Cagot.» «Sen buna yüzyüze mi diyorsun?» «Yeterince yakın sayılır. Kurşun sesleri! Sonra sessizlik. Telin üzerinde döne döne beklemekteydi arkadaşı.ediyor. geliyorum artık.» dedi. Aslında gerek yoktu bu soruya. Bask gençlerin sesi bobini değiştirmeye hazır olduklarını bildirdi. Telsizde Le Cagot'nun sesi duyuldu. yani suların arasına dalmaya kendini hazırladığı duyuldu. Bezirganın ta kendisi. «Hadi. Açılışın bir kaç metre aşağısında ışık durdu. ince bir ses geldi. işi uzatırlarsa yukarı çıkıp canlarına okuyacağını da ekledi. «Bu soğuk duş erkekliğimi etkiliyor!» Hel bu arada koskoca hava tüplerini Şarap Mahzeni'ne kadar nasıl taşıyacaklarını düşünmekteydi. Hel Le Cagot'nun miğfer ışığını görebiliyordu. bu arada gençler bobinleri değiştirecekti. Onun boğalara taş çıkaran kuvveti olmasa. Bir tel mi? Yoksa bobin mi kırılmıştı? Le Ca got'nun durumunu düşününce vücudu tedirginlikle kasıldı. Hel.» «Diamond?» diye sordu Hel.» Le Cagot'nun sesi. Peşpeşe iki kısa ses daha duyuldu. pedalları doğru çevirmelerini söylüyordu. Bir ara içine derin bir soluk çekip dar yerden mağaranın boşluğuna geçmeye. Le Cagot'nun miğfer ışığını tepelerde suyun arasından hayal meyal fark ediyordu..» diye aşağıya da bir mesaj yolladı. Onlara çabuk olmalarını. tam o sırada telsizde boğuk bir gürültü duyuldu. Allahtan yanında Le Cagot vardı. Bay Hel.» Derken uzaktan. başlayın. «Yer çekimi hep aşağıya doğru çalışır zaten.. peşinden de kısa ve yüksek bir ses daha. «Ne oluyor be?» «Bilmiyorum. Başını yukarı kaldırmış bakıyor. «Doğru. Seninle yüzyüze gelmeye cesaıei edemeyecek olan adam. kendisini ağaca asılı bir İsa gibi bekletmemelerini tembih ederken. Oraya vardığında bir süre asılı beldeyecek. sonra «Tamam Nikko.

» «Anlıyorum. Cezana daha gösterişli birşey daha ekledim .» Bunun peşinden çocuk gibi kıkır kıkır bir gülme sesi geldi.» «Diamond. Hani o şaton var ya? Bir buçuk saat önce yok oldu.tan boğuk çıktı. Hel sohbet tonunda konuşmaya devam ederek. Diamond.. Bağlılıklarını kontrol edebilmek için.» Dinle.» «Buradan bir çıkarsam. onlar da bundan hoşlanacaklardır..diye devam etti. Onu nasıl indireceğini sana anlatabilirim. Bu da Haman dedikleri Filistin Kurtuş Örgütü çaylağı olmalıydı. «Bir işe kalkışırın Arap dostlarımızı tatmin edecek bir karşı saldırı yapmak zorun-iı Kalacağız demiştim.. Oranın çıkışı olmayan dipsiz blı kuyu olduğunu nasılsa biliyorum. Herhalde Bayan Biffen'le tanışmışsmdır. Bırakın asılı kalsın. Hel. «Ne oluyor?» Hel sakin kalmaya çalışarak. O genç mankenle. Tek amacı ıınond'u hattın öbür ucunda oyalamaktı.» Hel içine ağır bir soluk çekti. Dinle. Fırıldak gibi dönüp dursun bakalım. Zaman kazanmak.» HeFin söyleyebileceği bir şey yoktu. yerdeyim. Bu durumda ölümün uzun sürecek. Arkadaşım. az sonra o gençlerin nöbetini devralmak üze407 . «Le Cagot senin için lı mil değil. Ben ise mağaranın dibinde. Senin istediğin benim. düşünebilmek için herşeyi yapmaya hazırdı.. Telde asılı bekleyen ben değilim.» «Soluğunu tasarruflu kullan. «Benim silâhı alan iloğlu it işte o. «Diamond?» dedi.» «Böyle bir şeyi ne diye yapayım?» Hel arka planda Darryl Starr'm sesini duydu. Onu neden orada asılı tutuyorsun?» ■O da Arap dostlarımızı eğlendirecek küçük bir ayrıntı. «Vinçdeki çocuklara ne oldu?» «Öldüler. Diamond.. Diamond. «Senin işine bulaştığımı nereden çıkarıyorsun?» diye sordu. Bunlar Le Cagot'nun o gün öğle-ticn sonra barda söylediği sözlerin ta kendisiydi. «Ana Şirket İngiltere'deki dostlarımıza yakın çevrelerde kaynaklar bulundurur. «Seni uyarmıştım.

. Ama telefon hattındaki tıkırtılardan. Yerlerinden çıkarılıp bir kenaı. Hel onu elinden geldiği kadar sarsmadan kaldırıp daha rahat biçimde yatırdı. Ama yığıntı kulesinden yuvarlanırken başından çıkmıştı. Bunu Benat'ya telefonda önerdi. dolaşmış. «Tanrım!» diye bağırdı. ya da iniş kablosuyla düğümlenmiş olabilirdi. suyun ağır. Hel bunu düşünerek miğfer ışığını yaktı. Miğfer ışığı hızla Hel'e doğru indi. Ama herhangi birinin rastlantı eseri buraya gelip sizi bulmasını önlemek için Bask dostlarınızı gömmek üzere birilerini yollarım. İmkânsız. Bunları sa na iyilik olsun diye anlatıyorum. Üstelik de insanı hayal kırıklığına uğratacak kadar yassı bir yalan. Ama belki bir yerlere takılmış. zıpladı. Le Cagot kendinden geçmeden önceki son gücünü kullanarak telefon hattına tutunma çabasmdaydı. ayaklan yüksekte yattığı için kendi kanından boğulacak gibiydi. Ağırlığı teli fena halde sarstı. Sonra iki. hatırlıyor musun. boğulmuş olurdu çoktan. Hel?» «Hayal meyal. Le Cagot'nun ağır soluk sesleriydi. ağırlık. değil mi?» Hel umutsuz bir an içinde. duvarlara tırmanıp Le Cagot'nun Üstüne çıkmayı. Küçük bir ihtimal bile olsa. ve yerinden çıkardı. İlk çarpmayı miğfer karşılamış. Bir an için telefonun teli kıvrılıp Hel'in ayakları dibinde yılan biçimini aldı.. Le Cagot'nun sesi zayıf bir rüzgâr gibiydi. Onu aklından çıkarma. Hel'den bir on metre ilerde durdu. kaburga. Le Cagot ondan çok önce ölürdü. «Olmaz.. kesin hareketlerle sanki dans ediyordu.. sonra mağaranın girişini görünmez hale getirmek için oraya da kayalar yuvarlarlar. Islak telefon teline olanca gücüyle sarılıp son kalan kayışı da kesti.. «Benat!» Hel ona doğru koştu.. Bizi bulup buradan çıkaracaklardır. terk edilmiş gibi görmezdi. Bir dakika geçti.» «İyi. Bu âletleri de sökerler.» «Benat!» 408 «Ne var Tanrı aşkına?» Hel'in aklına bir zayıf ihtimal daha gelmişti. Le Cagot aşağıda bir ışık görürse kendini daha az yalnız hissi der. ağzında kanlı köpükler oynaşıyordu. Kıpırdatırken bir zarar vermesi olanağı zayıftı. Sislerin arasından görünen miğfer ışığı kısa.. mağaranın dar boğazına ayağım basabilir miydi? Be|ki oradan öteye kendi kendine tırmanabilir. Adam nasılsa ölüyordu. O dümdüz duvarda basacak yer açmak.» Kulaklıkların çıtırtısı duyuldu. Ölmemişti. matkap falan im gerektireceği için saatier sürerdi. Burnuyla kulakları da kanıyordu. Le Cagot'nun soluklan hızlı ve azar azardı. Daha şimdiden soluğunu kesen kayışların arasında. «Ağabeyim nasıl biriydi.ı atıldıkları belliydi... oradan teli yavaş yavaş aşağıya salmayı düşündü. Dostunun hemen ölmeyip azap çekeceğini gören Hel onun o güçlü Bask yapısından ötürü üzüntü duymaktaydı. taş ve topraklarla birlikte yuvarlanıp baş aşağı kayarak düştü. Gerçi yukarıya sağlam bağlanmamıştı.. Bir insanın ağırlığını da herhalde taşıyamazdı..re yenileri gelecek. mağaranın ağzına ulaşabilirdi. Kulağına tek gelen ses. Le Cagot'nun yarı yarıya boğulmuş sesi kulaklıklardan duyuldu. talimata uymaya çalıştığı anlaşılıyordu. Kendini boş umutlara kaptırıp ha yal kurma diye. «Ne dersin bu işe. ahbap? Kendime yarattığım bu renkli kişilik yakışan bir son değil. Le Cagot'nun vücudu ıslak tokat gibi bir sesle yığıntı kulesine çarptı. «Benat? Telefon hattına geçebilir misin? Kayışları kesip çıkarabilir misin?» Le Cagot'nun cevap verecek kadar soluğu kalmamıştı. Başı aşağıda.. Acaba Le Cagot kendi kendine askı kayışlarından kurtulup tele tırmanabilir. Açık gözleri sulan409 ..» Hel cevap vermedi. Hızlı hızlı inip kalkıyor. Telefon teli. «Diamond? Diamond? Hel telefon hattını parmakları arasında sıkıyordu.. Göğsü ezilmişti.» «Bu doğru değil.

» Diamond.» «Yüzüme bir şey yapamadılar ya?» «Bir tanrı kadar yakışıklısın.. Günah çıkarma kulübesini kendi özel «Şişko» su olarak kullanıyordu bu herif. bakışları bulanıklaşmaya başlamıştı. Benat.. Alt dişler zaten düşme sırasında kırılmıştı. «Biliyorum.. Bunu işitmiş olabilecek tek kişi.» Le Cagot'nun dişleri kenetlenip gelen yeni ağrıyı karşılamaya çalıştı. Benat. Başka ne diyeceğini bi lemiyordu. Le Cagot'nun çıkışı olmayan dipsiz kuyu sözlerini aynen kullanmıştı. «Tanrım!» «Ağrı mı?» Hel aptalca soruyordu bunu. Bırak gelip seni alsın. Uyu.. bende yeterince var. Hannah'mn saklandığı yeri bildiren de papaz olmalıydı.» «Nasıl görünüyorum?» «Harika.» «Dinlen.» Le Cagot'nun vücudu birden kazık kesildi. Kandan yapış yapıştı bu yanak. gırtlağının arkaların dan ince bir inilti kurtuldu. «Ne diyorsun?» «Ağrı mı?» diye tekrarladı Hel. «Dinlen. vücut tekrar rahatlamış göründü. Kulaklarından akan kanlar da koyulmaya bay-lamıştı. «Papaz.. Le Cagot kanlan yutup konuştu.maya. teşekkür ederim.. Sancının baskısı bir an kesildi... «Nasıl. Üç dakika boyunca Le Cagot'nun acı dolu yırtık soluklarından başka ses duyulmadı.» «İyi. Konuşma.» Ağzın köşelerindeki kanlı köpükler daha şimdiden ya-pışkanlaşmaya başlamıştı. «Nikko?» «Dinlen.» Le Cagot boğulurcasma sustu.» «Nasıl görünüyorum?» «İyi görünüyorsun. Oksürmesiyle birlikte vücudunu yeni bir ağrı sardı.» 410 . «Hayır.» «Papaz. Hel uzanıp sakallı yanağı okşadı. dostum! Mücadele etme. o fanatik Peder Xavier'di.

iki lamba.» Hel gözlerini sımsıkı yumdu. kat: kat kazakların üzerine giymişti ama. Le Cagot'nun soluğu kesildi ve durdu. «Arghh! İsa. xahako.. istemeyerek öksürüyordu. Gırtlağın gerisinde tıkırda-yan kesik titreşimler halinde. dalgıç maskesi ve aynı lâstik torbanın içinde bir su geçirmez fener. Oysa mağaranın içi rutubetli ve soğuktu. fena sayılmaz. Kırık dökük vücudu son bir ağrıyla sarsıldı.«Budala. Miğferlerini çıkarma zahmetine bile katlanmamıştı. gene de yüzülmüş-tü omuzları. Üstünde mümkün olduğu kadar az yük taşıyordu. Elinden geldiği kadar az yük almıştı ama. gene de vücut ağırlığına göre pek lazlaydı. Tüp. yaşlan sıkarak dışarıya çıkardı. sonra oturduğu kayaya boylu boyunca uzandı. ağırlıkları Le 411 . Kollarını göğsünde çaprazlayıp omzunda kayışların derisini yüzdüğü yerleri ovaladı. Hızlı enerji için. Ölmüştü. Tırmanan Mağarada. gümm diye yere oturdu. çok az kanca ve teçhizat. tüp sallandığı için dengenin bozulması tehlikesi beliriyordu Soluması düzelince xahako'sundaki sulu şaraptan bir yudum aldı.» «Yo. Hel mağaralarda hafif yükle hareket etmeye. Çenesi göğsüne sarkıyordu.» «Eminim sen ölürken böylesini bulamazsın. oldukça uzun ip.» dedi Hel yumuşak bir sesle. Üstündeki paraşütçü tulumunu etine giymemiş. Titreyerek peşpeşe kısa soluklar çekti. Ağırlım vererek. Hel. Bu soluklan verirken ciğerleri tahriş oluyor. Bacakları spazmlarla titremeye başladı. Meryem ve Jozefın Dört Gavgavı adına. Saçlarından terler akmaktaydı. ağzından gene sesler kurtuldu. bir avuç dolusu glikoz hapı. Soluk tekrar geri geldi. Eliyle arkadaşının yanağını okşuyordu.. Dar geçitlerde ve güç tırmanma yerlerinde hava tüpü taşımak kolay değildi. «Ama fena bir veda cümlesi sayılmaz. bol bırakılırsa deri zedeleniyor. yere düşmüş iki kayanın arasında duraklayıp sırtındaki hava tüpünün kayışlarını omuzundan kaydırırken rahatlamış gibi inildedi.» Ağzından pembe köpükler boşaldı. Kayışlar sıkı çekilirse hareket yeteneği azalıyor.

Başka bütün seçenekler k. Le Cagot'nun yardımı olmaksızın Ti nan Mağara'yı ve Kristal Mağara'daki çağlayanı geçmesi. Oysa ipi yeterince çabuk çekemedi. Uyku ölümdü. Ağzını da kayarlarla kapattıkları^ göre! Le Cagot ebediyete kadar Bask dağlarının bağrında yatacaktı Sonunda kanamalar durunca Hel yavaşça onun yüzünü sili]) ı mizlemiş. yorgunluktan bitkin durumda köşeye oturdu.. Suyun öylesine bir hızla aktığı o borunun içinden geçmeyi. Ama artık yalnızdı. İşe yaramaz olurdu sonra. Suyun iki yanma ayaklarını basarak denge sağlamaya çalıştı. ama gözlerini kapatmadan. Kuvveti de sonuna kadar harcanmıştı. Duvara dayanmış. Maske her nasılsa tüpe çarpıp kırılmaktan kurtulmuştu. Çenesini kasıp yumruklarını ipin çevresinde sıktı. Bu sefer taşıdığı yük daha ağır olduğu için bacakları titriyordu. uyumadan. 412 Hel Kayası'nı geçerken bir an bütün sorunlarının bitivereceğin-den korktu. İki kere ayağı karşı duvardan kaydı. Tutunacak yeri yoktu. İpin kuvveti onu çekince. Üçgen ı ten geçip yüzme faslını hiç düşünmüyordu. basacak pek çok .. Vücudunun her kirişi atmaya. Orada basacak yer yoktu pek. Tüp durmuştu. sonra dibe vurmadan. Kasıklarındaki kirişler dışarıya uğramıştı. Gerçi tek başına.. Elleri kazık kesilir. İp hızla elinden gidiyordu. Parmakları gürleyerek akan suyun üzerindeydi. Uyuma. Olasılık az da olsa. yum. kazık kesilmişti. Sonunda eli tüpün ağ gibi askısına değince hemen asıldı. Yapılacak tek iş tüpü suya doğru çekmek. Gözleri kapamak yok! Yukarı kayan gözlerinin üzerindeki kapakları açık tutabilmek için kaşlarını yükseltiyordu durmadan. Göğsünde bu ağırlık sallanmaya başladığı anda denge sağlayıp ilerlemenin kolay olmayacağını da fark etti. kaygjj nin üzerinde Şarap Mahzenine inmesi kolay değidi. merru. Avuçları sızlıyordu. İpi ona yavaş yavaş verecek bir Le Cagot yoktu yanında. Tırmanan Mağara'nın yolunu tıkayan kayaya kolayca vardı. Bir tabanı dar çıkıntının üzerinde. Elleri yüzülmüş. Çıkardığı ses mağaranın içinde yankılandı. tek umut buydu. Bırakamazdı ama.. Islak ip derisine gömülüyordu.. Bu arada maskenin camını da kontrol etti.. Bastığı yere ayaklarının yalnızca topukları sığmataydı. iki kere de sırtüstü düşer gibi oldu. kısa huzur parçaları elde edebilirdi. Yalnızca. çok ta olsa. Hava tüpüne bir ip bağlamış. orayı aşması. Tüp kendi hizasını geçip. Gövdeyi böylelikle sakladıktan sonra Hel yanmasına çömelı orta düzeyde meditasyona girmiş. Dinlenmeliydi. Bundan ancak gelip ı cici. Hatta hm sarma şansı oldukça zayıftı. Acıya dayanabilmek için kükredi. ölüm kokuyordu. Kapasa da. Onun esprilerini.. Bir dakika dinlen yalnızca. Ya he. Uyursa soğuğun iliklerine işleyeceğini. Burada tutunacak. Sonunda iki ayağını aynı tarafa almayı başardı. çabucak ipe asılıp yukarı almaktı. Ellerinin içinden kan. onu omuzuna aldı. Tüpü sırtlayıp âletlerim gözden geçirdi. Akıntıya karşı. Sonra kendisi gene tabanları ve omuzlan üzerinde köprü kurarak kayanın çevresini dolaşmaya çalışmıştı. o kadar yükü taşıyarak şaft boyunca Hel sı'na varması. Başka da hiçbir yere ulaşmadı. cesedin üstünü uyku tulumuyla örtmüştü.. Engeli aştıktan sonra tüpü almaya savaştığında güçlüğü daha iyi anladı. durduğu dar kaya üstünde sendeledi. onu büsbütün uyuşturacağını biliyordu. Ama tehlikeliydi. İpi avuçlarında erimiş demir gibi hissediyordu. şarkılarını da arıyordu. İpe asılıp onu geri çekmeye başladı. zonklamaya başlamıştı. Bacaklarının bütün gücüyle dayanıyordu. soluyup duruyordu.. Bir an gözle rini yum.. Arkadaşının kuvvetini arıyordu şimdi. moral veren sesini. Her şeyi sırası düşünmek daha iyi olurdu. Fakat zihnini tekrar şiıı ki zamana getirdiğinde durumu düşünebilecek kadar toparlam olduğunu fark etti. Uyuma.\\ di.Cagot'nun o inanılmaz kuvvetine bırakmaya alışmıştı. dışından sular akmaya başlamıştı. Uykuyu düşünmek insanı rahatlatıyordu. öteki karşı duvardaydı. Le Cagot'yu olduğu yerde. Üçüncü deneyinde. suyun akmtısıyla ilerilere doğru sürüklendi. Eğer ona bir şey olduysa hapı yutmuş demekti. Tüpü kaybetmek. Artık bu mağara ona koskoca bil anıt kabir görevini üslenecekti. onu suyun kenarındaki dar çıkıntının üstüne koymuştu. Ama tek olasılık buydu. Karar ortadaydı. zihnini boşaltıp temizleme duygularını kontrol altına almaya çalışmıştı. Uyumamalıydı. Avuçları sürtünmeyle yırtılır gibi oldu. Onu gömme olanağı yoktu. 413 Orada uzun süre kalamazdı. Hayır. Her şeyi kaybetmek demekti. Artık suyun kaybolduğu yerdeki duvara tırmanmaya başlayabilirdi. yığıntı kulesinin yanmasında bıraİ mıştı.

Çoğunun parçaları da yaralı derisine batıyordu. Bir an dinlenecekti yalnızca. Buna kalkışmadan önce dinlenmek zorundaydı. Sonunda yönünü bulmasına yardım edecek sesi duydu. Ona yol gösterecek nehir d yoktu. Uyumak ölümdü. sonunda Tırmanan Mağara'ya girilecek geçidi oluşturan ve Anahtar Deliği adını verdikleri iki kaya arası delikten geçip. Le Cagot'nun öcünü alma isteğiyle birleşince.. Bir ara. Ancak soluğunu düzenleyecek. yumuşak kaya olduğu için kopup elinde kalıyorlardı. Uyumayacaktı. Titriyor. ha? Ne yapmışlardı bunlar? Hana kaçabilmiş miydi? Hana için duyduğu merak. orada fazla uzun kaldığı için kendi kendine küfretti. İstakoz kancasına dönmüştü herbiri. avuçlarını açıp kapa maya başladı. Göğsünde kalbi deliler gibi çarpıyor. Vücudunda biriken yorgunluklar giderek yoğunlaşmaktaydı. Ayağa kalkıp durdu. Hem de en tehlikeli. Vücudu bu dinlenmeyi çok arzuluyordu. Geri kalan glikoz tabletlerini torbasından çıkardı. Bu hafif uyku onu hiç dinlendirmemişti. Elleri uyuşmaya başlamıştı bile. oraları yumuşa tıyordu. terliyordu. Acısına da dayanmak zorundaydı. Yeni kabukları kırması şarttı. Mağaranı! şist tabanı üzerinde yol bulmak meseleydi. Tırmanan Mağara'da ne kadar zaman ilerlediğini bilmiyordu. öte yandaki rafın üzerine uzandı. bilincine ulaştı. Gücü yeter hale gelince tüpü sırtlayıp o zorlu tırmanma işine girişti. yanağını kayaya dayadı. Şekerin kana geçmesi birkaç dakika sürecekti. Çağlayanın tepesindeki ince raf gibi çıkıntıya vardığında lambasını aşağıya doğru tutup baktı. Orada öylece kıvrılmış oturuyor. demişti arkadaşı. Ama uyumamalıydı. O çılgın çatlakların.. Tu m nan Mağara'nın sonuna yaklaşırken Kristal Mağarada dökülen çıı layanın sesi de belirginleşmeye başlamıştı. sonra öbür yanda çağlayanın içinden geçip tcl-ı aşağıya inmek. . Omuzları da düğümlenmiş gibiydi.. bu yol 414 culuğun en güç yanını oluşturacaktı. Her seferinde kendini olağanüstü çabalai la sakinleştirip yakınlık algılama duyusunu harekete geçirdi. Yorgunluğun da etkisi le üç kere yönünü şaşırdı. tüp patlayabilir. boşuna dolaşarak enerjisini tükettiği içi büyük korkulara kapıldı. miğferini bile çıkarma zahmetine katlanmamıştı. Özellikle göğsünde sallanan maskeyi koruması gerektiği için.. ağzının kenarından salyasının akmasına izin verdi. Tüpü iki kere çıkarmak zorunda kaldı. özellikle Le Cagot'nun yardımı olmadığı için. yalnızca kapa. Şatosu artık yoktu. Çok aşağılarda bir yerde görünmez olmuştu o da. Onu cüce gibi gösteren ev boyu kayalar arasında ilerliyor. genellik le tavandan yeni kopmuş gözüken yerlerden geçmeye çabalıyordu miğfer ışığında onu da iyi seçemiyordu. Çünkü tam düşüş çizgisinin altında oturmaktaydı ve canı kıpırdamak istemiyordu. Fena halde sızlıyordu. İşte Hel tüpün kayışlarını omuzundan o zaman çıkarmış.oyuk vardı ama.. Gerçekten de değildi. saçlarından terler gözlerinin içine akarken soluğuna düzen vermeye savaşmıştı.. Her iki seferinde de tüpü sağlamca bağlayıp bir yere oturmak ya da asmak zorunda kalmıştı. Şakaklarına her seferinde gereğinden fazla kan pompalıyordu. açı lığın hangi tarafta bulunduğunu ancak o zaman anlayabüdi. Rüzgârsız havanın içinde yükselen sis gibi su damlacıklarını seyretti. Bir an gözlerini kapa. «Ahgh!» Onu hafif uykusundan uyandıran şey Le Cagot'nun miğfer ışığının tavandan kendi üzerine düşüşünü zihninde tekrar görmesi olmuştu! Doğrulup oturdu. bacaların arasında duvara tırmanmak. Onu beklerken tekrar ellerini açıp kapamaya koyuldu. çiğnemeye başladı. Karşısında iki mağarayı ayıran duvar duruyordu. Sulu şarabın sonunu ağzına dikip hepsini yuttu. yemek ve dinlenmenin yapacağı etkiyi yaptı vücuduna. Tırmanırken Le Cagot'nun kendisine söylediği sözü hatırladı. bu hareketler. O sırada. Elleri bir çift kürekten farksızdı. Sertleşmiş kabukları acıyla koparıyor. ilk kez olarak Diamond'un telsizde söylediği şeyin kapsamı. yüzme sırasında havasız kalır bütün bu çektikleri boşa giderdi. Arasından geçmekte ol415 duğu yarıklar o büyük hacim için yeterli değildi. Sürekli adrenalin şokunun verdiği bulantı boğazında düğümleniyordu. gözlerini. Düşerse ağzı kırılabilir. kayanın üstüne oturup çenesini sarkıtmış. yola devam edip etmemek umurunda değilmiş gibi görünüyordu. Biraz soldan tırman. Xahako'sundan koca bir yudum çekip sırtüstü yatmış.

Yavaş yavaş inerken. Arkadaki oyuk sağlamdı. Rafın üzerinde ilerleyip Le Cagot'nun kendisine ip sarkıttığı ucu buldu. Sağırlaşmadığını biliyordu. Bir şey yok gibiydi. Kolları da iyiydi. bir öncekinden de güç olmaktaydı. Magnezyum lambalardan biri düşüş sırasında kırıhnıştı. maskenin ön camı çatlaktı. Suyun sırtına ve tüpe çarpışı. Belki bir süre kendini kaybetmiş olabilirdi ama hatırlayamı-yordu. Ağzını açmaya çalışınca büyük bir acıyla kendinden geçmesine ramak kaldı. omuzlarına do 416 külüyor. Hayal gücünün kararını yumuşatmasına da izin veremezdi. Olaylar zihninde birbirini muntazam izlemekteydi. Son yağışlardan ötürü çağlayanın suyu eskisinin iki katı kadfl kalınlaşmış bir o kadar da ağırlaşmıştı. Kristal Mağara boyunca ilerlemeye başladı. Artık ipi boşvermesi. Kalçalarına kadar gelen suyun içinde oturuyordu. Sular başına. Bu sefer suyun içinden geçmek daha güç olacakı ı Sırtındaki tüpe sular yağmaya devam edecekti çünkü. Piller zayıflamıştı. düşüş mesafesini kısaltıyordu. bu tür inişe devam edemeyeceğini fark etti. Bu işten mucizevî şekilde ucuz kurtulduğuna karar vereceği sırada yeni bir şeyi fark etti. ve eskiden ıslak bir kayanın durduğu yerde şimdi su bulunması. Suyun arkasına geçmesi gereken yere vardığında. Yerdeki su giderek derinleşiyor-du. İkincisi de suyun durumu. geçen inişinde taktığı halkaların ilkine rastladı. Kırk derecelik suyun gümbürtüsü zaten zihninde başka düşüncelere pek yer bırakmıyordu. Ancak yapması gerekeni'düşünebilirdi böyle bir durumda. şok. Suyun ve ipin ellerine yaptığı şey gerçek bir işkenceydi. İlk fark ettiği şey. yukarda bunca hal kaya düğümlenmiş olması. kendi yorgunluğuyla birleşince bu işi im kansız kılıyordu. Bundan böyle uzun dinlenmelere yer yoktu. Hemen ipi oraya bağladı ve iki ucunu aşağıya sarkıttı. Kolunu kaldırabiliyordu ama omzunda sancı oluyordu. Suyun içinden bir seferdi geçmek. Eğer düşerse. Ama yerdeki bu su neydi? Yoksa son yağmurlar burayı doldurmuş. çevrenin deminkine oranla çok sessiz olduğuydu. Hel şu anda çağlayanın arkasında. Üç derin soluk aldı ve çağlayanın içine daldı. Kırılmıştı çenesi. Islak ipin ağırlığı. suları Kristal Mağara'nın tabanına kadar yükseltmiş miydi? Yaralı mıydı kendisi? Bacaklarını kıpırdattı. düşmenin gürültüsü. Ayağa kalktığında suyun baldırlarında olduğunu gördü. Parmakları di yaralı ve uyuşuktu. Suyun sesinin arka tarafta daha az olduğunu geçen sefer de fark etmişti. dipte oturmaktaydı. Ondan dökülen yağlar da ötekinin üstüne sıvanmıştı. tüpü sırtından sökecek gibi oluyordu. sanki fazla acıyla ellerini uyuşturmaya çalışı yordu. Sancı pek dayanılmayacak kadar değildi. Dişlerinin sırası eskisi gibi değildi. Sağ omuzu acıyordu. Vücudunun ve ellerinin daha fazla katılaşmasına izin veremezdi. Halka lara daha sıkı sarılıyor. Bir önceki sefer olduğu gibi gümüşle siyah karışımı gözü ken su tabakasının içine elini uzatıp duvardaki çatlağı aradı. Her düğümü atmak. Miğferinin ışığı da sararmaya başlamıştı artık. kendi kendine aşağıya inmeij gerekliydi. Evet. Oradan iniş de çocuk işiydi hatlı ladığma göre. Bir tek kusursuz hamle.kalp atışlarını yavaşlatacak kadar durdu orada. Saç kılı kadar ince bir çatlak. Peki Şarap Mahzeninin yüksek akıntılı suyunda bir yere çarpmama olasılığı ne kadardı? Pek fazla değil. Belki bir kemik zedelenmesi. Her halkaya geldikçe ipi tekrar düğümlüyor. eli yarıktan kurtulurken parmaklarında duyduğu acı. Yakmadan önce iyice . buluncu parmaklarını taktı. can acısı. Yükseklikler tam karşı karşıya geliyordu ağzında. Lâstik çerçeveye bir şey çarpmadığı sürüce cam yerinde kalabilirdi. Bu sefer tutunabileceği öyle bir ip yoktu. Ya maske? Dayanmış mıydı düşüşe? Torbadan çıkarıp inceledi. Sessizlik sorun değildi. sonra bu sessizlik. Yaralı parmakları yarıktan kurtuldu ve Hel aşağıya düştü.

Avuçlarının derisinden eser kalmamıştı.. tura da gelse. Kumar bile sayılmazdı bu. Kolu yuvasında gıcırdıyordu. Bu sefer ise şansının iki katına çıktığını hesaplamıştı.. ince sarkıtlar bütün görkemiyle ortaya çıktı. Her şey çok güç görünüyordu gözüne. Soluğunu da. Yerdeki yeni oluşmuş göl. Hel'in ilk düşüncesi her şeyden vazgeçmek oldu. Omuzu kazık kesilmişti. Şansı ne kadarcıktı ki? Çenesinin en ufak bir hareketi içini ıstırapla dolduruyordu. Kristal Mağara suyla doluydu. bu son yüzme aşamasında umutsuzluğun verdiği gücü kullanacaktı. Başarı olasılığı çok azdı. Mağaranın yan tarafına yürüdü. yazı da gelse. Yoksa alev yanlardan aşağı akabilir. Yağışlar. Le Cagot olsa dayanma gücünü sonuna kadar kullanmayacaktı. Oturup ölümü gururla beklemek daha iyi değil miydi? Paniğe kapılmış bir hayvan gibi kadere karşı savaşmaya çalışmaktansa.kadar geçmiş olacağına göre. mağaranın son bölümlerini doldurmuştu. Bir kenara yürüyüp kuru bir taş bularak oturmak ve meditasyona dalıp kendini kaybetmek.. İlk yola koyulduğunda Şarap Mahzeninden dışarı yüzmenin. Suyun o gücüne karşı geri dönmek nasılsa olanaksızdı çünkü. Başka seçenek kalmamış olacağma ve mağarayı da o noktaya . Aslında öyle bir durumda başarı olanağı belki yanında Le Cagot'nun bulunup kendisini iple geri çekeceğini bilmekten de fazlaydı. Kadere karşı yazı tura atmak. 418 . Umutsuzluğun avantajı da yok olmuştu. Orada oturup ölümü bekleyecekti. alçak olanları tümüyle örtmüştü. ilk korkulan doğru çıkıyordu. parlayan kristaller. Yüzme mesafesi çok artıyordu. Ancak para yanlamasına dik durursa Hel kazanabilecekti. psikolojik açıdan en kolay aşama olacağını düşünmüştü. Ama şimdi. Sonunda lambayı yakabildi.Şibumi 417/27 temizlemek şarttı. Yarısını. Ama ilerde dikitlerin göründüğü yoktu. Maskenin camı bile. Evet.. geri çekilirken kullanmak üzere saklamak zorunda kalacaktı. Ortalık birden aydınlandı. Kaygan killi yokuş tümüyle su altındaydı artık. o güçlü akıntıya dayanabilecek gibi değildi. elini yakardı. Uzak duvarlar. kaderin kazanmasına razı olmak demekti.

dayanabilecekti buna. Mağaranın canlı organizmalardan yoksun. Gözlerini oynattıkça duvarlardaki kristallerin parlaklığını hayal meyal görüyordu. Derken o hayal de kayboldu ve her taraf simsiyah kesildi. Hel kaygan killi yokuşa ininceye kadar akıntının gücünü hissetmedi. incinmiş omzuna dikkatle geçirdikten sonra valfı açtı. ne de onu kavrayan büyük gücü belirtecek herhangi bir işaret vardı. Dönmeye. Gerçi maskenin kırık çeneye yaptığı basınç da azap veriyordu ama. onu ancak son boruya ayakları önde girmekle kazanabilirdi ■II" . biraz tükürükle maskenin cammdaki buharları temizledi. ölümü gururla. onun ışığında maskeyi hava tüpüne bağladı. O bütün gücünü. Buradan sonra yüzme diye bir şey yoktu. berrak suyunda fener ayrıntıları sanki hava içindeymiş gibi net gösteriyordu. Yüzmek. Akıntı taşıyacaktı onu. Hemen kendi ni düzeltmeye çalıştı. Derisi yüzülmüş elleriyle vidaları sıkıştırırken acıdan homurdanıyordu. yön kontrol etmeye ve hız azaltmaya vermeliydi. karşılamak kadar kolay değildi. Bütün vücudu bir anda Şarap Mahzeni'nin dibindeki çukura doğru çekildi. Suyun basıncı kulaklarını tıkadı. Mutlak karanlık zihninin üstüne büyük bir ağırlıkla kapandı. Tutunduğu yer hemen elinden sıyrıldı vücudu sırtüstü döndü ve aşağıya doğru çekildi. Kayışları. Suda ne bir hava kabarcığı. ne bir toz zerresi. Dünyada hiçbir şey. Akıntının çekişi görünmez bir kuvvet gibiydi. peki. Dışarıya kadar sürükleyecekti. Ya Hana? Ya Le Cagot'nun ve Hannah Stern'in ölümüne çanak tutan o çılgın Üçüncü Dünya papazı? Ya Diamond? Peki. Kendi soluğunun gürültüsünü hoparlörden dinlercesine duymaya başladı. yürümekten daha kolaydı. aşağıya doğru çekiyordu. Feneri de sağlam eline alıp yalnız bacaklarıyla yüzecekti.Derken elindeki lamba söndü. En ufak bir şansı olacaksa. Su yeterince derinleştiği zaman kendini bırakıp yüzmeye başladı. Yokuşun dibine yaklaşırken akıntı daha arttı. şibumu'yle beklemek. Akıntı sanki arkadan itmiyor. kıvrılmaya uğraştı. Bacakları hâlâ sağlamdı. Allah kahretsin! Lastikli feneri iki aragonit çıkıntının arasına kıstırdı. Çukura inmeden önce kenara tutunup bir an duralamak istediğinde fark etti akıntının gücünü.

Üstten testere gibi sürterek kesmek zorundaydı. Başaşağı girmişse işi bitik demekti. Vücudu ağır ağır suyun altına inmeye devam ediyordu. Zihnindeki son net imaj da bu oldu. Şarap Mahzeni'nin çukur kısmında akıntının hafiflediğini hissetti. Tüpün kayışlarını kesmesi şarttı! Ama su tüpü ittikçe kayışlar da göğsüne basılıyordu. Bıçağını kavrayıp olanca gücüyle kayışları kesmeye çabalarken. Akıntı onu bir anda kavrayıp delikten içeriye savurdu. burun deliklerine doluyordu.di. Geçerken neredeyse ayağını da götürüyordu. Daha hızlı kes! Kes. Su kayanın yanından geçip gidiyor. su da bıçağı elinden alıp savurmak için direniyordu. Birden cam da fırlayıp gitti. Hava emmek için. dizi göğsüne vurdu. vücudunu sanki parçalıyordu. Derken kendi vücudu da harekete geçti. Olduğu yerde dönüyordu. Kalbinin atışı çekiç vuruşları gibi inlerken kendisi döne döne köpük ve baloncuklar arasında ilerliyordu. Köpük! Demek görebiliyor! Yukarı yüzmeliydi! Yukarı! 420 . Önce bıçak kayboldu. Derin bir soluk çekip sinirlerini güçlendirmeye çalıştı. Boya torbalarının nasıl gözle izlenemeyecek kadar büyük bir hızla görünmez olduğunu hatırlamıştı.. sonra kalçasına. peşpeşe birer darbe yedi. Birden kendini bir kayanın berisinde buldu. Önce omurgasına. bacağı büküldü. Birkaç saniyeden beri de korkudan soluğunu tutmuş bulunuyordu. Fener elinden gitmişti. Sorun şu lanet olası tüpteydi. Balonlar. Vücudu yavaşça dibe batıyordu. Soluma isteği şakaklarında zonklamaktaydı. Maske yüzünde dönmüştü. Ayağı bir yere çarptı. Su yüzüne saldırıyor. Bembeyaz bir acı. Korkunç bir sürtünme sesiyle birlikte birşeyin başına çarptığını hissetti. Allah kahretsin! Tüp fılayıp gitti. Arka tarafına. Bıçağı araya sokmaya olanak yoktu. Nabzının atışını beyninde dinliyordu. Kırık cam parçaları geçerken bacaklarını çiziyordu. Buraya kısılmasının nedeni sırtında tüple birlikte kayanın yanındaki aralıktan geçemeyişiydi. Hemen bundan yararlanıp ayaklarını üçgen deliğe doğru uzattı. Göğsündeki diyafram birden yükseldi. Derken açıklanamayacak bir şey oldu. Soluma isteğinden gırtlağı kabarmıştı..

.

O korkunç.. Öldüğüne dair söylentiler dolaşmıştı çevrede.. ama Tanrı'nın cezalandırdıklarıyla daha sıkı fıkı ilişkiler kurmak akıllıca bir şey değildi. çocuklarına o gitmeden meydanda oynamamalarım söylüyorlardı. Bahtsızlarla ilişki kurmanın kötü olduğunu herkes bilirdi. Bay Hel yanında Le Cagot ile dağlara çıkalı sekiz gün olmuştu. Merhametli olmak iyiydi ama. arabayı tekmelemeyi de. Yarı kapalı panjurların ardından kasaba kadınları onu izliyor.oo ETCHEBAR Hel. sonra kıvrılarak yükselen yoldan şatosuna doğru ilerlemeye başladı. İçine derin bir soluk çekip yavaşça bıraktı.. gerçi acırdı insan böylesine. Bu yükseklerdeki dağ kasabasında hâlâ ilkel içgüdüler geçerliydi. Volvo'yu bomboş Etchebar Meydanına park edip ağır ağır indi. Ağaçlı yoldan ilerlemekte olan Hel evine ne yapılmış olduğunu 423 . Ondan beri Bay Hel'i gören olmamıştı. kendini tehlikeye atacak kadarı da fazlaydı. üniformalı adamlar o sıra kasabaya inmiş. Kapıyı kapamayı da unuttu. Bay Hel'in şatosuna feci şeyler yapmışlardı.. Bu korkunç şeylerin olması da zaten Tanrı'nın isteği değil miydi? Bu yabancı. Bahtsızlık bulaşmasın diye. Doğulu bir kadınla üstelik herhalde evlilik dışı yaşadığı için cezalandırılmamış mıydı? Tanrı'nın onu daha başka neler için cezalandırdığını da kim bilebilirdi? Ha. kimsenin onu selamlamaya cesareti yoktu. acımanın iyi olduğunu kilise de söylüyordu çünkü. İşte şimdi harap evine dönüyordu ama.

Ama terasın dibine vardığında hasarın büyüklüğünü gördü. Üç yerde granite oyulmuş delikler buldu. Buralara yerleştirdikleri dinamitler patlamadığı için bu kanatta yangınla yetinmek zorunda kalmıştı adamlar. Herhalde saldırganlara bu bahçeyi özellikle mahvetmeleri için talimat verilmişti. Alev bombaları kullanmışlardı burada. Hel bahçede yürürken ayakkabılarının burnu incecik siyah külleri uçuruyordu. En büyük acıyı Japon bahçesine baktığı zaman duydu. terasa açılan kapılar tümüyle yanıktı. Alçak lake masada çay takımının hazır beklemesi hazin bir görüntü yaratıyordu. Duvarlar yıkılmış. Batı kanadının çoğu hâlâ ayaktaydı. Alçak bir duvarın berisinde mahzen görünüyordu. yerler çökmüştü. Ses yapan akarsu. Ayakları eşiğin dışına sallanmaktaydı. Yeraltı kaynaklarından da nemlen-mişti. Yaşlı adamın sesi. bükülmüş ama yıkılmamıştı. loştu. «Ah 424 . Kopan kirişler sallanıyordu.henüz göremiyordu. çoğu yanmış. Tatami'li odanın kapı eşiğine çökercesine oturdu. Çamlar tıkıyordu görüşünü. pişmanlıktan adetâ ıslak denebilirdi. Yalnızca karton duvarlar patlamadan yırtılmıştı. Ama kararmış toprakların içinden birkaç bambu fidanı başvermeye başlamıştı bile. enkaz yığınlarının arasından akıyordu. çimenlerin içine yarı gömülmüş durmaktaydı. Granit blokla-rıyla mermer parçalan elli metre uzaklara kadar uçmuş. Hel batı kanadının ayakta kalan duvarlarını incelemek ü^ere ilerlerken ortalıkta rüzgârın çamlarda çıkardığı sesten başka çıt çıkmıyordu. Tatami döşemeli odayla yanındaki silâh odası sağlamdı. Başı yorgunluktan sarkmış durumda otururken Pierre'in yaklaştığını algıladı. Banyo odası ve onu çevreleyen bambu duvarlar gitmişti. uçuşan kumaş parçalarını oradan oraya taşıyordu. enkaz her tarafa dağılmıştı. Gölgeli. Orta blokla sağ kanat gitmişti. Bütün pencerelerin camları kırık. Dirençli bitkiydi ne de olsa bambu. Odaların arasındaki duvarlar gitmiş. Bu odanın esnek duvaları ne fırtınalar önünde dayanmış. aradan bir hafta geçtiği halde üzerinde hâlâ yağlar yüzüyordu. Rüzgâr hafif hafif estikçe yanık meşe kokusunu getiriyor.

Hel. Sargılar başının üzerinden dolaşıyordu.» Pierre'in giriş kapısı yanındaki evine yürürlerken ihtiyar bahçıvan.» «İsterseniz kapının yanındaki odama gidelim mi? Size bir bardak şarap ikram ederim. Hel yayları kırılmış büyük koltuğa oturdu. Yüzündeki çürükler hâlâ erik rengindeydi.» «Olur. Pierre. m'syö. «Sen kendin de pek iyi görünmüyorsun. hareketi önlenmeye çalışılmıştı. Bir tanesi başıma dipçikle vurdu. 425 . Herhalde şarabı iyi tutamadığı için elinden kaydırmış olacaktı. Bir kaşının da üstü çürümüştü. duyduğunu merhametle yarı kapandı. Ama bakın. Bay Hel'e kendi evinde kalmasını önerdi. Her iki eli bilekten parmağın ikinci eklemine kadar sargılar içindeydi. Haydutlar onun evine bir şey yapmamışlardı. pek boğuk bir sesle. belki bir tane de kendim içerim. Pierre üstündeki hırdavatı kaldırıp konuğuna yer açmıştı.» «Ne olduğunu anlat bana. «Benimki bir şey değil.» dedi. O zaman anlatabilirim belki.» «Ah. Hel çenesini oynatmaksızın konuştuğundan. Gömleğinin içinde kolunun üst kısmı bedenine sıkı sıkı bağlanmış. Onları durdurmaya çalışırken. ancak doktorlar gerek gördüğü zaman yatağın yanından ayrılmıştı. Dönüp pencereden vadiye doğru baktı. Sakin ol ve anlat. Şişeyi tutmak daha kolaydı. Pierre'in düğmelenmemiş gömleğinin göğsünde koyu renk bir leke fark etti. Pierre omuzlarını kaldırdı. İçkisini de şişeden içiyordu. «Başın nasıl bu hale geldi? diye sordu ona. «Haydutlar yaptı. «Ama şu halinize bakın.M'syö! Ah M'syö! Bakın neler yaptılar bize! Zavallı Madam. ellerimiz aynı!» Yanıkların üstüne sürülmüş melhemi saklamak için bağlanan sargıları gösterdi. m'syö!» Hel'in çenesi bandajlıydı. M'syö! Çok korkunçtu!» «Sen anlat. Efendisinin fiziksel durumunu fark eden Pierre'in nemli gözleri. Onu gördünüz mü? İyi mi?» Hel dört gündenberi Oloron'daki hastanede. Hana'nm yanında kalmış.

Ayağa kalkabildiğim zaman şatoya koştum. Tardets'e telefon etmiş. m'syö. «Binlerce işle meşguldüm.» diye anlatmaya başladı. Ah.» «Neler geldi?» «Haydutlar! Otojiro'lara binmişlerdi!» «Helikopterlere mi?» «Evet. Mutfaktaki kadınlar bağırarak kasabaya doğru kaçtılar. Onları elimle çekmek zorunda kaldım.» «Evet. Ah. Kırk yıldan beri açık havaya beresiz çıkmamıştı. Ben haydutların peşinden koşup derhal gitmezlerse Bay Hel'e söyleyeceğimi haykırdım. Birisi bana tüfeğiyle vurdu. Başından beresini çekip yüzünü onunla kapattı. İçeriye daldım. «Madamı tutup dışarıya çıkardım. Gözlerini bereyle kurulayıp yüksek sesle homurdandı. İstiyordum döğüşmeyi!» «Biliyorum. Tepeme ateşler yağıyordu.. camlar!» Pierre gözyaşlarını tutmaya çabalıyordu.. İki helikopter. Alnındaki eğri çizgi güneş yanığı yüzünü bembeyaz tepesinden belirgin biçimde ayırıyordu. Bir yandan o taksinin gelmesini bekliyordum..» Pierre daha faz426 .. Çevresini alevler sarmıştı. Ses gittikçe yükseldi. Ve kırılan camlar. dağların tepesinden gelen uğultuları duydum. Ah. Yanmakta olan taraftaki pencerede. Dağların tepesinden buraya indiler. tepelerindeki kanatları döndürerek bekliyorlardı.. Ama o sıra onlar makinelerine doğru koşuyorlardı. onlara buradan gitmelerini söyledim. 0 sırada uzaktan. M'syö! Her şey yok olmuştu! Her taraf ateş ve duman içindeydi! Her taraf! O sırada... «Yolumuz ateş içindeki yığıntılardan tıkanmıştı. ulu Tanrım! Madamı gördüm. Çıkmak için yolunu bulamıyordu! Pencerelerin camı üstüne patlamıştı. Büyük gürültü oldu! Patlamalar! O süre içinde otojiro'lar parkta duruyor. Beni tekrar yere yıktılar! Şatoya vardığım zaman.. Onlarla dövüşmek istiyordum M'syö.. uçağa gitmek için taksi çağırmıştı. Kocaman uçan böcekler gibi geldiler.» diye devam etti. Madam. Peşlerinden bağırdım. M'syö. Ama onu çıkardım! Çıkardım! Ne var ki o camlar!. M'syö. yere düştüm.. Adamların hepsinde tüfekler vardı. Yanma vardığımda öylece duruyordu. Büyük bir gürültüyle parka kondular ve içlerindeki adamları kustular.«Çalışıyordum. bereyi tekrar başına geçirdi. Şatoya doğru koşarken birbirlerine sesleniyorlardı.

» dedi. Sonra öksürüp boğazını temizleyerek. Tam sakladığım yerde. «Cesur adamsın.» Mektup da. Bir mektup. . 427 .» «Ya Madam? İyileşecek mi!» «Yaşayacak. Pierre. Maurice'in mektubunu okudu. paket de Maurice de Lhandes'dan geliyordu.» diye devam etti Hel. Pierre. «Peki.la dayanamadı. boş kutulara bakıyor.» Bahçıvan bu sözü düşündü. Bahar geldiğinde yeniden inşaata başlarız. Burun deliklerinden aşağıya akan gözyaşlarını yutuyordu.» «Ya gözleri?» Hel bakışlarını Pierre'den kaçırdı.» dedi. derin bir soluk alıp ağır ağır bıraktı. «Hah. Bir süre hiç konuşmadı. Pierre. Hel kalkıp ihtiyarı kucakladı. Buralarda bir yerlerde olmalı. Kışı geçirebilmemiz için ne gerekirse yaptır. odalara rüzgâr girmeyecek biçimde onart. «Adamları senin bulmanı istiyorum. «Peki. her tarafa yığılmış eşyaların arasında aranıp duruyordu.» dedi. Gerekli adamları tutmak ve onlara ne yapılacağım göstermek için sana ihtiyacım var. «Enkazı temizlettir.» Pierre başını iki yana sallayıp duruyordu. bir mektubunuz var M'syö. «Ama. yanında da bir paket. Bu şatoyu yeniden yapmak sonsuza kadar sürer!» «Bitirebiliriz dememiştim. Batı kanadım. M'syö. Artık kendisine güvenilemezdi. «Ama siz yokken burada patron benim! Ve onları durdurmayı başaramadım!» «Bir insanın yapabileceği her şeyi yaptın!» «Onlarla dövüşmeye çalıştım!» «Biliyorum.» «Ama. Pierre kendini yeni bir bardak şarapla güçlendirmeye çalışırken Hel. Ne iş var? Şato yok oldu!» «Orayı temizleyeceğiz ve geriye kalanı onaracağız. Ha. «Yapılacak işlerimiz var. M'syö.» Koltukların üstüne. Şatoyu korumayı başaramamıştı. işte burada.

Ölü olduğumu da bilemez. Bu yüzden ben de o sözü kullanmak zorundayım işte. balığın limonunun az olduğunu söylemiş miydim? Doğrusu söylemem gerekirdi. (Bunu şimdiki zamanda yazmak ne kadar garip!) Orijinallerin benim elimde. Ama düşman tabii imha ettiğimi bilemez. obur domuz seni!» Bu armağan. Lütfen Estelle'i arada sırada ziyaret et. Demek ki sen biraz inandırma gücü kullanarak onlara her istediğini yaptırabilirsin. fotoğraflar. Üçüncüsü de: Benim fiziksel görünümümü hiçbir zaman önemsemediğin gibi. Zekâm beni ölümden sonraki hayata inanmaktan kurtarmış bulunuyor. ama ölümden sonra hâlâ can sıkabilmek mümkün. Sen bu mektubu okurken ben ölmüş olacağım Nicholai. Not: Geçen akşam yemekte. Mektubuma beni güldürecek ve seni utandıracak kadar melodra-matik bir sözle başlarken artık havarilik iddiamdan tümüyle vazgeç tim.Sevgili dostum. Makbuzlar. Hel paketin ipini koparıp açtı. Birincisi: Sen de benim gibi hükümetlere ve şirketlere epey dert olmuş. Kennedy cinayetine karışmış kişilerle ve hükümet kuruluşlarıyla ilgiliydi.. Harika Doğulu'na da sevgilerimi söyle. Sana bir armağan gönderiyorum (Hehalde açmışsmdır bile. plâklar.) Sana olan yakın duygularımın birçok nedeni var. Kendisini çekici hissetmesini sağla. Dostça duygularla. Amerika hakkında elimde bir şey olduğunu söylemiştim. Ama üç tanesini söylesem yeter. Orijinalini imha ettim. hatırlıyor musun? Hani Hüriyet Heykelinin sırtüstü yatıp neresini istersen orasını sana sunacağı şey? İşte aşağıda! Sana yalnızca fotokopisini yolluyorum. Fakat söylemek istediklerimi başka türlü söylememe de olanak yok.. içindekileri gözden geçirdi. hepsi John F. basılı düğme durumunda olmadığını bilmelerine olanak yok. O konuda erkek erkeğe konuşmaya kalkarak duygularımı incitmedin. Bir de . hayatımda tek konuştuğum insansın. günün birinde sana yararı olabilecek bir şey. ikincisi: Estelle'den sonra. görmezlikten gelmeye de çalışmadın. (Burada hayaletimin atacağı kahkahayı dinleyerek dur ve kendi utancını geçiştirmeye çalış. kısa notlar. İşte bu düşünce zevk veriyor bana. korku salmış birisin.

. «Biliyor musunuz. Biri Şemsiye Adam dedikleri gibi. Ben de zamanla yaşlanacağım. «Yarın hava nasıl olacak. aslında bir yetenek bu. Doğrusunu isterseniz ben aslında havayı okuyamam. Tecrübe de edinebilirim. Ama Bask kanı. Hel kendisinin birkaç gün için gitmesi gerektiğini. Ayın bu sırada inmekte olduğunu da unutmamak gerekir. Bundan kesinlikle anlayabiliriz ki yarın hava. Gerçekten güçlü bir silâhtı bu paket. ikincisi Yangın Merdivenindeki Adam. Bakın . Hel yavaşça başını salladı. «Bilmiyorum. üçüncüsü de Knoll Komandosu diye adlandırılandı. omuz silkti. Şatodan özellikle uzak durmaya çalışıyorlardı. döner dönmez onarıma başlayabileceklerini anlattı. Her zaman o tahminlere güvenirim ve çok da yaralandım. Yalnızca öyle görünmeye çalışırım. yaşla gelen tecrübenin ve Bask kanının bir karışımından geliyor.» «Öyle mi?» «Bu herhalde akim. «Doğuştan bir yetenek bu herhalde. Galiba haklısınız M'syö. Benim ırkıma özgü bir şey.cinayeti örtbas etme faaliyetleriyle. m'syö. ekmek ve soğandan oluşan.» 429 .. Pierre bir süre bu sözleri düşünerek sesiz kaldı. «Bu iş için bana güvenebilir misiniz M'syö? Sizi koruyamadığımı bile bile?» Kendine acıyordu Pierre.» Hel önünden geçmekte oldukları ağaç kütüğüne bakıp içini çekti. Kuşlar da sabahleyin alçaktan uçuyorlardı. Ben kendim de gökteki belirtileri okuduğumu sanıyorum ama. Pierre?» Yaşlı adam gökyüzüne ilgisiz gözlerle baktı.» Pierre hatırlamaya çalışır gibi kaşlarını çattı. O gün ayık olsa Madam'ı çok daha iyi koruyabileceğine inanmaktaydı. Akşam olmak üzereydi. Sonunda. Özellikle üç kişinin ifadeleri ilginçti.» «Ama senin tahminlerin hiç yanılmaz Pierre. Önemli olayım diye. «Öyle mi M'syö?» «Senden öğüt almadan dağlara çıkmaya dünyada cesaret edemem. şarabın yardımıyla boğazdan geçen hafif yemek yedikten sonra birlikte araziyi gezdiler. Koyu renk bulutlar dağların doruklarında toplanıyor gibiydi.» dedi. Hel konuyu değiştirdi.. Pierre'in odasında sosis.şimdi beyaz bulutların kenarları kızıl görünüyor.

yüzüne bakmaz. kilise adına eline geçen her silâhı kullanması gerekliydi. parmakları şakaklarına dayalıydı. Yaşlılar. O sabah vaazda bir batıl inançtan yararlanmış. hem de bu arada kendi düşüncelerine vakit ayırırdı. Karnı gurulduyordu papazın açlıktan. Köy evlerinde gece yatısına kalması da istenmişti. İçeriye girmeden önce. Genellikle kadınlar tabii ama bir hayli de erkek. halkın dikkatini kazanmaya. olayın ne anlama geldiğini açıklamıştı. Papaz buradan hareketle. Üstelik akşamüstü günah çıkarmaya gelenler de pek çoktu bugün.ALOS'TAKI KİLİSE Peder Xavier'i başı eğik. Kadın her sustukça papazın ağzından soru tonunda bir ünlem yükseliyordu yalnızca. Ama Tanrı'nm bir askeri olduğuna göre. Bunu bilerek böyle yapardı. kocasının içki içmesini önleyemediği. Halk üzerinde yarattığı etkiden mutluydu papaz. Ölecek olan. Kendisi dağlı Bask'ların bâtıl inançlarını paylaşmayacak kadar aydındı. Bu kadının günahları da hiç bitmeyecek miydi yoksa? Akşam oluyordu. çalışını tam Sagarra sırasına ayarlamıştı. bekleyen kuyruğa bir göz at430 . Kürsünün yanma bir saat koymuş. Bir de tabii devrim hareketinin içine sızan Tanrısız etkenler. Günah çıkarmak için bitişik kulübede oturan kadının yüzünü göremi-yordu elleri engel olduğu için. Ama olsun. Sagarra (göğe uçuş) sırasında çan çalmasının apansız gelecek ölüme işaret ettiğini o da duymuştu. Karşıdaki. Kilisenin içi pek loşlaşmıştı. bunu uzunca bir sessizlik izlemişti. ufak tefek günahlarının ayrıntılarına girip Tanrıyı inandırabilmek amacıyla o uzun ve can sıkıcı konuşmayı yaparken. oğlunun kiliseye geleceği yerde ava çıkmasına izin verdiği için af dilerken sıkılmıyordu böylelikle. Zihni çok daha önemli konularla doluydu. Cemaat saatin vurduğunu duyunca birden soluğunu tutmuş. Madam Ibar'ın dedikodularını dinlediği. Hem karşısındakine anlayış gösteriyormuş gibi görünür. Bask halkına yapılan eziyetlerdi. Daha o sabah bir sürü akşam yemeği daveti almıştı. oradan da inanç ve devrim konusuna dönmeye çalışmıştı.

mış. «Kimsin sen? Ne. kendi kendine Alos'a kadar uçarak onu gammazlayan hilekâr papazı cezalandırmıştı. Bir hortlak! Peder Xavier batıla inanmayacak kadar iyi eğitilmişti. Le Cagot'nun makila'sı onun öcünü almaya karar vermiş. «Iabi!» Yumuşak ses. «Defol!» dedi. Ona İsa'nın her şeyi anladığını ve affettiğini söyleyip pişmanlık duaları okumasını öğütledi.. haçı önünde tutarak. onun kiliseden de çıkmasını bekledi. Peder. Papaz gözlerini kısıp kafesin arasından karşı taraftakini görmeye çalıştı. Kadın kulübeden çıktıktan sonra papaz arkasına yaslandı.. 431 . Artık köy halkının Sagarra inancını sarsmaya kimsenin gücü yetmeyecekti. Kafesten geri çekildi. Le Cagot dağlarda kaybolmuştu.» dedi. Kendini önemli saysın diye. Birkaç ay içinde Le Cagot efsanesine yeni ve renkli parçalar eklendi. kalbini deldi. «Dua etmek için yalnızca birkaç saniyen var. Tam kalkmaya hazırlandığı sırada perdenin hışırtısı duyuldu. «Benat Le Cagot'yu hatırlıyor musun?» diye sordu. Peder sabırsızlıkla içini çekti. Ölülerin çenesi düşmesin diye nasıl sarılırsa öyle. içini çekip kadının sözünü kesti. bitişik kulübeye bir kişi daha girdi.» Aradaki kafes çatır çutur kırılıp devrildi. Kanıtlanmıştı çünkü. kadının en sonuncu kişi olduğunu fark etmişti. birden soluğu boğazında kaldı. Davet edildiği beleş ziyafete fazla erken gitmek yakışık almazdı. Çok yumuşak bir ses. Le Cagot'nun makila'sı papazm kaburgaları arasına daldı. onu kulübenin arka duvarına mıhladı. Karşısındaki insanın suratının etrafı bandajla sarılmıştı. Ama Bask özgürlük mücahitleri nerede ona ihtiyaç duysa hemen orada beliriyordu.

Bu tür konularda OPECi temsil ederim. Dokusu. Masanın başında oturan sekreter ayağa kalkıp onu boş bir tebessümle karşıladı. Başkan neredeyse gelir. bayanı yanımızdan birkaç dakika için uzaklaştırdı.» El sıkarkenki aşın baskısı cinsel eğilimlerini belli ediyordu.» Hel odadaki zevksiz koltuklardan en iyisini seçti. cam kapaklı etajerde biblolar. Elleri hâlâ hassas olmakla birlikte bandajlar artık çıkmıştı. «Bay Hel? Sizinle tanışmayı çok istiyordum. «Bayan mı?» Bay Able müzikli bir kahkaha attı. Onun yanına girmek ister misiniz?» Sekreter genç ve yakışıklı bir erkekti. «Başkanın kadın olduğunu bilmiyor muydunuz?» diye sordu. «Bay Hel! Başkan birazdan gelecek. alçak bir çay masası. İpek gömleğinin göğsünü iliklememişti. Diğer Bay içerde bekliyor. Hel'i içerdeki resepsiyon odasına götürdü. Pantolonu dapdardı. Dünyanın en güçlü insanlarından biri olduğu için kendisini kanıtlamak 432 . Pufla koltukların kumaşı çiçekliydi.o— NEW YORK Lüks özel asansörde yukarıya çıkarken Hel çenesini iki yana oynatıp duruyordu. Bay Hel. Adım Bay Able. penisinin biçimini belli edecek türdendi.. «Lütfen oturun.. iki sallanan koltuk. aksanı Oxford'du. Bu toplantıyı ayarlamaya çalıştığı sekiz gün içinde vücudu kendini iyi onarmıştı doğrusu. Sonra dantel perdeler. Asansör durunca kapı bir dış ofise açıldı. Başkan geleneğe pek aldırmaz. «Bilmiyordum. Gerçi çenesinde biraz katılık vardı ama artık o sargılara ihtiyacı kalmamıştı. piyanonun üstünde bir ailenin üç kuşak fotoğrafları. Son dadikada bir şey çıktı.» «Siz de göreceksiniz ya. Burası kırsal yerlerdeki evlerin salonu gibi döşenmişti. Kendisine neden Bayan Başkan dedirtmiyor o halde? Amerikalılar kelimeyi çirkinleştirmek pahasına bile olsa böyle durumlara bir çare bulmaya pek meraklı olurlar. Kanepeden ayağa kalkan adamın çizgileri Sami ırkından geldiğini belirtiyordu ama. Alnındaki çürüklerin son sarı lekeleri de bitmişti bugünlerde.

«Şuraya bırak. «Bilemezsiniz sizinle tanışmak için nasıl sabırsızlanıyordum.» dedi.» dedi. Eşitlik iddiası onun durumunda aşağıya inmek sayılır. Bay Able ona.» Dış ofisin kapısı açıldı.» Bay Able gülümseyip başını yana eğdi. O sırada iç ofisin kapısı açıldı.zorunda değildir. «Biliyor musunuz. Bay Able. Bay Hel. Bence bu affedilmez bir barbarlık. size Nicholai Hel'i takdim ederim.. sonra Hel'e döndü. çay takımını masaya yerleştirdikten sonra çıktı. Anne gibi açık ifadeli gözleri vardı. enfes güneş yanığı cildiyle kapıda belirdi. kat kat çenesinin arkasına saklanmıştı. Kır saçları topuz yapılmış. çerçeve içindeki resimlere baktı. Renkli geçmişinizi de biliyorum. Plaj cankurtaranına benzeyen genç. Boynu. «Ne düşündüğünüzü biliyorum. Elli beş yaş dolaylarında.» diye tahmin yürüttü. anlıyorsunuz ya?» «Anlıyorum. Bay Hel. Tabii sizinle tanışabileceğimi hiç umamıyordum Özellikle Bay Diamond rapor verip öldüğünüzü bildirdikten sonra. «Bayan Perkins. «Herhalde Ana çayı bana servis yaptıracaktır. Kadın Hel'in elini tutup kendi kısa. Bir aile şakası gibi. Başkan içeriye girdi. Ana beni bu toplantıya çağırmadan önce sizin hakkınızda epey şey öğrendim. adaleli bir genç. evet. Bukle bukle altın sarısı saçları vardı. tombul bir kadındı. İnanın ki Ana Şirket özel polisinin evinize yaptıklarını duyunca çok üzüldüm. Vaktini bu Arap'la çene çalarak geçirmeye niyeti yoktu.» «Öyle mi?» Hel bu gecikmeden sabırsızlanmaya başlamıştı. Bir süre önce size ait bir brifing toplantısına katılmıştım.» dedi. adı da Ana. çevrede bir kısmı tel tel dökülŞibumi 433/28 . Hel'in fincanlara bakmakta olduğunu gözden kaçır-madı.» dedi.» dedi. «Ana?» «Başkana yakın olan herkes onu Ana diye çağırır. Elinde bir tepsi tutuyordu. Desenleri mavi. Ana Şirketin başı. Takım kaba porselendendi.. Bay Hel. tombul parmakları arasında sıktı. Bay Able hemen ayağa kalktı. Ayağa kalkıp piyanoya doğru yürüdü. «Ana ev eşyasına benzeyen şeyler kullanmayı sever.

» «Tabii. «Görüyorum ki aileme bakıyorsunuz. Harikulade bir insan. Bu da Bay Perkins. değil mi?» «Evet. Çok yaramaz bir şeydir. «Size yolladığım bilgilere baktınız mı Bayan Perkins?» Bir yandan Bay Able'a bakıp elini havaya kaldırmış. Fiyatınız ne kadar?» 434 . Gracker'in Enerji Kanununu görüşürken. Durumu doğru anlamışsam. «Eh. Öyle. Kordonblö düzeyinde aşçı ve çiçek yetiştirmeye de eli çok yatkın. Mor ipekli bir elbise giymişti. «Herkes öyle der. Hatırlıyor musunuz?» «O ön şartı kabul etmiştim. Ana. Bilgiler şu anda Şiş-ko'nun Güve diye adlandırdığı kimsenin elinde. «Onlar benim en büyük gurur ve zevk kaynağım. bilemiyorum!» diye ekledi. «Baktım.müştü. Şu taraftaki torunum. Bayan Perkins?» Kadının yüzündeki sıcak tebessüm yok oldu.» «Demek her şey fiyat sorununda düğümleniyor.» Kadm çabucak Bay Able'a baktı.» Resimleri süzüp başını sevgi dolu bir ifadeyle salladı.» dedi. Bay Hel?» Kendini koltuğa bırakırken pofladı. «Bay Hel'le olan muhaberatımızı yalnızca ben okuyabilirim. Sesi metalik bir tona büründü. size karşı bir harekette bulunduğumuz takdirde elinizdeki bilgileri Avrupa basınına vereceksiniz.» dedi. belki işimize dönsek iyi olur. Bay Hel.» «Bilgilere baktınız mı. Birçok nedenden ötürü şu sıra ortalığı karıştırmak istemiyoruz Hele Kongre. poşet çay içmek istemediğini belirtmişti. Bay Hel. «Bana Ana deseniz olmaz mı?» diye sordu. «Çay olmasa ben ne yapardım.» dedi. «Çay sever misiniz. «Bu konuda herkesin bana uyması gerekli. Başkan öne eğilip elini Hel'in koluna dayadı. dirsekleri gamzeli bir kadın. Adetâ bir sihirbaz.» «O halde?» diye sordu Hel. Güvercin göğüslü etli kollu. «Bizi köşeye kıstırmış olduğunuzu inkâr edecek değilim.» «Bu konuşmanın ön şartı olarak sizden Bay Diamond'a yaşadığımı bildirmeyeceğinize dair söz istemiştim.

hem de siz onun öldüğünden emin olmalısınız. Ama ben gene de bir denemek istiyorum.«Birkaç madde. öfkesini kontrol altına almaya çalıştığını belli edecek biçimde oynuyordu. Adamlarınız evimi mahvettiler. Onu geri istiyorum. Şişko'nun dediğine bakılırsa Güve denen bu adamın sağlık durumu kötüymüş.» dedi. Bu nedenle bilgileri belirsiz bir süre boyunca hazır bekleteceğim. Bir kere VVyoming'de bana ait olan bir araziyi aldınız. Hepsi bu kadar mı?» «Hayır. Tabii. Bayan Perkins.» Başkan tombul elini havada sallayıp bu kadar küçük bir ayrıntının önemi olmadığını belirtti. İsviçre Bankasındaki hesabımdan aldığınız para.» «Anlıyorum.» «Herhalde farkmdasmızdır. Bizden başka bir dileğiniz var mı?» «Evet var. Korunmanın kalkması için hem o ölmeli.» 435 .» Bayan Perkins'in çenesi. Gözlerini iki kere kırptıktan sonra. O öldüğü anda korunmanız ortadan kalkıyor. Güve'yi arama çabalarına hız vereceğinizi tahmin ediyorum ama. «Peki. Oysa ben sizin onu asla bulamadığınızı ve ne biçim biri oduğu hakkında da zerre kadar fikriniz olmadığım biliyorum.» «Tabii. Herhangi bir şekilde bana zararınız dokunursa mekanizma harekete geçecektir.» «O dedikoduyu ben de duydum.» «Beş milyon oldu. «Size bağlı şirketlerin arazime üç yüz mil yarıçap uzaklığındaki alan içinde bütün maden aramalarına son vermesini istiyorum. Buz gibi gözleri Hel'e dikilmişti. Onarmak kabil olmayabilir. Bana verdiğiniz bu tavizleri istediğiniz zaman kolaylıkla geri alabileceğinizi biliyorum.» «Göreceğiz. Artık o şatoyu yapanların kalitesinde sanatçı bulunmuyor.» «Kaç para?» «Dört milyon. onun asla bulamayacağınız bir yerde gizli olduğunu bildiğim için bir kumar oynuyorum.» «Pek sayılmaz. «İkincisi.» «Hiçbir ev dört milyon etmez.

bu Bay Haman. Size bir hizmet yapmış oluyorum böylelikle.» dedi.» «Ölümünü nasıl karşılayacaklar?» Bay Able bir süre düşündü. Son isteğim onunla ilgili. Ehliyetsizliği. ben hayata atıldığımda elimde bu söylediğinin dörtte biri kadar para vardı ve eğer sanıyorsan ki.» «Ve bu da son isteğiniz. «Ama umarım bu artık isteklerinizin sonuncusudur.» «Fiyatınız piyasa tavanına vardı.» Başkan.. kişisel duygularının.. İkisi çay masasının üzerinden birbirlerine bakıp duruyorlardı. Eğer Bay Diamond adlı adamınız işini başarılı biçimde yapmış olsaydı. Tam bir sessizlik oldu.» dedi. beceriksizliği cezalandırıyorum. «Kara Eylülcülerin o uçak kazasında ölmesini senin ülkeler nasıl karşıladı?» diye sordu. «Gene bazı tavizler vermemiz gerekecek ama. Peki.» «Altı milyon. «Pekâlâ.» Bayan Perkins'in ağzı bir anda kapandı. Diamond'u istiyorum. Filistin liderine akraba oluyordu galiba. 436 .. bana olan düşmanlıklarının mantığını etkilemesine izin vermeseydi.» «Anlıyorum. bugün bu konuşmayı yapmak zorunda kalmayacaktınız. öteki inik göz kaplarının altında gülen yeşil gözlerle. idare ederiz sanıyorum. bu son isteğim. Bayan Perkins. Bay Able bakışlarım onlardan ayırdı. Biri buz gibi sabit bakışlarla. öyle mi?» «Evet. Onlara işin bir dizi cinayet olduğunu söylemedik. Bunu ek bir ödeme olarak görmeyin..«Sevgili çocuğum. Amerika çıkarlarıyla Ana Şirket çıkarları arasındaki paralelliğin de bir sınırı var. Ana. Bayan Perkins kendini sakinleştirmek için derin bir soluk çekti.. Starr adlı CIA bıçkınını istiyorum ve bir de Bay Haman dedikleri o Filistin Kurtuluş Örgütü acemisini istiyorum..» «Korkarım ki değil. öyle. Sizden talimat bekliyorduk. Bay Able'a döndü. Ana. «Şu ana kadar yalnızca kaza olarak biliyorlardı.» «Sanırın son isteğim sizi memnun edecek.» «Evet.

Diamond'u İspanya'nın Bask bölgesinde bulunan Onate köyüne göndereceksiniz. Yüzüne birkaç saniye baktıktan sonra. İyi bir iş adamının nitelikleri var sende. «Şöyle ayarlanacak. Dağa çıkarken her üçünün de silâhlı olmasını özellikle istiyorum. «Dia-mond'a Kennedy Cinayeti ile ilgili elinizdeki bilgileri göstereceksiniz. «Dinledin mi?» diye sordu.» dedi.Bayan Perkins tekrar Hel'e döndü. Bir grup genç. «Kadınların işi bitmek bilmiyor. Orada bir rehber onu bulup dağlara çıkaracak. «Seninle oturup sohbet etmeyi çok isterdim. Parmağını Hel'e doğru sallayarak. «Tam pazarlıkçısın. Güve'yi bulmak için bir ipucu ele geçirdiğinizi anlatacaksınız. ben gene de seviyorum yaramazları. Ticaret dünyasında çok yükselebilirdin.» Koltuktan kalktı. boynundaki boncuklar sakırdadı. evlât.» diye söylendi.» Kadın başını salladı. «Dedikleri doğru aslında. atom enerjisi tesislerimizden birine karşı gösteriye girişmişler. çünkü başkasına güvenemeyeceğinizi söyleyeceksiniz. Ana.» Bayan Perkins güldü. Hel başını salladı.» Başkan gözlerini Hel'den ayırmaksızm.» dedi. delikanlı. gülümsemeye dönüştü. Bay Able'a. «Kabul. «Yaman adamsın.» «Bu hakareti duymamış olacağım. Güve'nin yanma götürecek. Gençler artık eski günlerdeki gibi değil ama.» dedi. Kendisinden başkalarının bu bilgileri görmesini o da tehlikeli bulacaktır. «Ama beni bekleyenler var. «Evet. Yüzündeki katı ifade bir anda yumuşadı.» diye anlattı. Ondan sonrasını ben idare ederim. O adamı öldürüp orijinalleri alma işini kendisinden başka hiç kimseye veremeyeceğinizi.» 437 .

On adım kadar ilerisinde yürüyen rehberi ancak arasıra. Genizden söylenen Bask şarkısı Diamond'un sinirlerini bozuyordu. Dinlenmek için her oturuşlarında yakınıyordu Haman. Romantik bir kılıktı üstündeki doğrusu. İpin ucu kendi belinden arkaya doğru uzanıyor. Kollarını iki yana uzatıp gözlerini ve ağzını açarak düşen bir adam taklidi yapmıştı. Diamond bu sisin içinde. Hele o derin çukur ve uçurumların yanından geçerken. ayrıca gülünç de olduğu kanısındaydı. Böyle bir yerde kaybolup tekbaşma kalmayı asla göze alamazdı. Bir ay önce o dağ yaylasında ne kadar keyiflendiğini de hatırlıyordu. belinden Magnumu çabuk çekme egzersizleri bile yapmıştı. yeni aldığı dağ kılığı içindeki imajı hoşuna gitmiş ama hiç de böyle durumlara düşeceği aklına gelmemişti. Diamond bir ara rehbere daha ne kadar bu beyaz çorbanın içinde yürüyeceklerini sormuştu. ondan sonra da Filistin stajyeri Haman'ın beline dolanıyordu. önlerindeki tığ gibi rehberin durmadan kendi kendine mırıldanması. Böyle saatler süren sıkı jimnastiklere alışkın değildi Arap. hayal meyal seçebiliyordu. Onate'deki otelde iki gün önce giyinip aynaya baktığında. Diamond'u bu fiziksel koşullar kadar rahatsız eden ikinci bir şey de. o da. Sis zerrelerinde yankılandığı için. İpi tutmaktan kol kasları ağrıyordu. Bırakamazdı ama ipi. Starr o Yahudi kızını öldürdükten sonra kendisi de tabancasını kızın vücuduna boşaltırken. Sonra da avuçlarını birbirine dayayıp gözlerini yukarı devirmiş. her yerden gelir gibiydi. şarkılar söylemesiydi. PİERRE ST. Su altındaymış gibi. MARTİN Bıkkın ve aynı zamanda fiziksel açıdan çok yorgun olması bir yana. sisin içine dalıp görünmez olduktan biraz sonra Starr'ı kavrıyor. Güve'nin saklandığı yer ne kadar 438 .•••o MAĞARA BÖLGESİ/COL. Hem ses sanki bir yerden değil de. Hele belindeki ağır Magnum da hesaba katılırsa! Aynadaki katı bakışlar profesyonele hayran kalınmış. Hiç konuşmamasına karşın bu tehlikelere onların dikkatini çekmeyi bilmişti rehber. dua eder poza girmişti. beline bağlamış ipe tutunarak ilerlerken. Yeni aldığı dağ botları bileklerini vuruyor.

bayat ekmeğin yanında insanın ağzını yakan yanık sosislerle Diamond'un bir türlü kullanmayı beceremediği deri tulumdan içilen o sert şarap da vardı tabii. bekleyeceğiz?» diye sordu. «Ne. sisin içinde tırmanıp duruyorlar. çukurlarla doluydu. 439 .» Rehber bunu söyleyip kalın bir bulutun içinde görünmez oldu. dostlarım. Bir an sonra rehberin sesi her yönden birden geldi.. Köydeki Bask. Diamond bunun üzerine rehbere adının ne olduğunu sordu ve onu da öğrendi.» diye karşılık vermişti. adam da «Biiirazcık.» dedi. bayağı sevindirmişti bu durum Dia-mond'u. Çevrelerini saran sessizlikten pek tedirgindi. Akşam yemeği olarak bayat ekmeklerini bir taşın üzerine oturup yedikten sonra. Kendisi. Yo. Başkanın bu işe neden özellikle kendisini yolladığını anlıyordu. Hele Kara Eylülcüler'in ölümü üzerine Diamond'un ofisine yolladığı o sert notlardan sonra. biraz ileriye gidip gelecekti. kendilerini bu dağ rehberine teslim ederken Diamond ona bu adamın İngilizce bilip bilmediğini sormuş. Daha ne kadar yol kalmıştı acaba Güve'nin yerine? Şu sersem köylü bari şarkıyı kesseydi! O anda kesti.» Garip bir cevaptı bu. Böyle hassas bir durumda kadının kendisine güvenmesi iyiydi. «Rahatınıza bakın. Her yanları tehlikeli mağaralarla. her ne içinse. Starr'la Haman yanlarına geldiğinde rehber işaretle bir şeyler anlatmaya çalıştı. Bir süre sonra Diamond rehbere ne kadar yolları kaldığını sorunca da aynı cevabı aldı.. Ama iki gündür böyle bellerinden iple bağlı durumda. onlara işkence ediyordu. «Biiirazcık.» Starr.» «Tamam» İşte bu harikaydı! Diamond. rahatsız bir gece geçirmişlerdi. Diamond her kelimeyi tane tane çıkarmaya çalışarak. Diamond neredeyse sırıtıp duran rehbere toslayacaktı. «Ne oluyoruz?» Diamond başını iki yana sallıyordu. «Biiirazcık. buz gibi. bu anormal ışık gözlerini yakıyor. «Bu sersem Amerikanca biliyormuş meğer. Onlar burada bekleyecek.. kadar. «Biiirazcık.uzaktaydı! Ama rehber ona cevap olarak yalnızca sırıtmış ve başını sallamıştı.. Kayalarla dolu yaylanın orta yerinde duruvermişti adam.

Hel. Diamond?» Göz kamaştıran ışığın içinde ileriyi görmeye savaştılar. Hel. Hel. Hollandalı sanayicinin kendisine yıllar önce verdiği iki pis-tolun horozlarım kaldırdı. hem yakından gelen sesi o tipik yumuşak tonu taşıyordu. Göğsü ve yüzü delik deşikti. Kollarını iki yana açmış. Diamond ise kendini kontrol etmeye çabalıyordu. Hel kabzayı elinden geldiği kadar sıkı kavradı. pırıl pırıl parlayan sis örtüsünün içinde. Kulakları patlamanın etkisinden sağırlaşmış olan Arap titremeye başladı. Starr sisin içine kör kurşunlar yağdırmak üzereydi. Haman titremeye başlamıştı. Göremediği derin mağarayı elleriyle yoklayarak bulma çabasmdaydı. Saçılan kurşunların çıkardığı ses kulakları sağır edecek türdendi. Vücudunun her hücresi oradan kaçmaya can atıyordu.. Yakınlık algılaması her üç titreşimde de panik duygusu seziyordu ama dereceleri farklıydı. Silâhın geri tepmesi dirseğini fena halde zonglatmıştı. ayakları yerden kesilmişti. Fırlayan on sekiz mermi bir an sisin içinde bir delik açar gibi oldu.Dakikalar geçti. Arap dizlerinin ve ellerinin üzerinde sağ tarafa gidiyordu. Starr tabancasını çıkarıp horozu kaldırdı. Starr'm titreşimleri soldan yaklaşıyordu. Starr. Hel. gözükmeden dikilip duruyordu. İçlerinde tek profesyonel oydu. pistolu uyuşan elinden yere attı. Starr'm geriye doğru uçtuğunu gördü. Nicholai Hel'in hem uzaktan. Hel onlardan on metre kadar ilerde. Arabm şikâyetlerini bile dindirmişti. Arap neredeyse parçalanıp yere dökülecekti. «Büyük İsa!» diye mırıldandı. «Durumu kaptırdın mı artık. Starr'm sola doğru ilerlediğini hissetti. Kaybolmanın ve bu tehlikeli yerin verdiği duygu. «Yayılın. ama hangi yöne doğru? Dizleri ve elleri üzerinde dururken haki 440 . Her birinin yaydığı titreşimleri okumaya çalışırken başını yana eğmişti.» diye fısıldadı Starr. Tel sas'lının titreşimlerinin tam ortasına nişanlayıp tetiği çekti.. Sis hemen tekrar kapanıp. açılan gediği onardı. Hiçbir şey yoktu. Diamond olduğu yere çakılmıştı.

biraz ileride. «Sana yardım edeyim.renkli pantolonunun ağında giderek büyüyen koyu kahverengi bir leke belirmişti. dipteki çamur bataklığın içine düşmüştü. sonunda Hel'in cezaevi fısıltısı geldi. ses çıkarmamaya çalışıyor. Dökülen taşların yankıları bittiği zaman Hel sırtını kayaya yasladı ve içine yavaş. Olmuyordu! Her yön doğru gibiydi. Mümkün olduğu kadar yere yakın kalmaya çalışarak santim santim ilerledi. Araları bir adım olunca kayanın şekli de meydana çıktı. İkinci pistol elinde sallanıyordu. Kör sisin içinde görme savaşı veriyordu. Önünde bir kaya belirdi. sonra sağa. canının yanacağını beklercesine ürpermekteydi. gözleri sağa sola dönüp sisin içinde görebileceği bir şey arıyordu. «Eeee? İstediğin bu muydu. Derin bir mağaranın ağzından içeri uçmuş. Şu anda benden bir sekiz metre kadar uzaktasın. Ağzından kısa kısa soluyor. derin bir soluk çekti. sola doğru.» Konuşmamalıyım! Sesime ateş edecek! Diamond ağır Magnum'unu iki pençesiyle kavrayıp sisin içine ateş etti. «Seni itoğlu it!» 441 . ve çok yakından geldi. Diamond hâlâ eski yerinde. çoban?» Arap irkilerek iki adım yana fırladı. Belki şansın tutar. Sisin içinde. çömelir pozisyonda duruyordu. Arabın son çığlığından sonra sessizlik sarmıştı Diamond'un çevresini. Sonsuz bir on saniye geçti. Diamond? Örgüt adamının en büyük hayalini yaşamaktasın. Kovboylayojimbo karşı karşıya! Hoşlandın mı?» Diamond başını çılgınlar gibi sağa sola döndürüp sesin hangi yönden geldiğini anlamaya çalıştı. Önce sola. Hâlâ ateş ederken. Konsantrasyonunu Diamond'a yöneltti.» Hangi yön? Hangi yön? «Bari ateş et. «İtoğlu it!» diye haykırıyordu. «Kaç. Diamond. Diamond. Derisi. sonra daha açık sola. Hel'in sesi yumuşacık. Arap güven duyabilmek için kayayı kucakladı ve sessizce hıçkırdı. Son çığlığı epey uzun sürdü.

Boşa zahmet! Bu sis örtüsü. Örgüt adamı. Ama bu durumda? Sisin içinde duygusal enkaz haline gelmiş bezirganın karşısında? Cezalandırılmayacak kadar iğrençti bu adam. Sonra durakladı. Hel'e delik deşik vücudun havada dönüp yeni bir bulut tabakasının içine düştüğünü gösterdi. Yanıyordu da. Tek silâhı. Yani iki atış hakkı tanımıştı kendine. tek başına. Diamond'u oracıkta titreyerek. tabancayı indirdi. Diamond'un Ana Şirket'in hizmetinde olduğunu hatırladı. Hel sessizce o kayadan uzaklaşmaya başladı. Hel parmağının ucuyla kulak memesine dokundu. korku içinde bırakmaktı niyeti. Üçünün de silâhlı geleceğini bilen Hel yanına yalnızca iki pistol almıştı. gırtlağına sarılan tiksintiye hiç aldırmadan döndü. Her an kendini parça parça edecek patlamanın sesini bekleyerek. Yapış yapıştı orası. Tatmin duygusu yoktu bu işte. oo ETCHEBAR ŞATOSU Hana'nm bu seferki durumu çok zayıftı.Derken tetik iki kere boş düştü. Denizleri kirleten sualtı sondajlarını. tundralara döşenen boru hatlarını. Güç işleri kimler yapmalı? Yapabilenler. burunlarının dibine kurulan atom enejisi tesislerini düşündü. silâhın sesiyle yankısı arasında sandviç oldu. Hel'de ise dalgınlığın avan442 . Ne cesaret ölçülebili-yordu... Yırtınıştı. ciğerleri zehirlenecek kişilerin çığlıklarına karşın. Pis-tolunu kaldırıp panik titreşimlerinin geldiği yere nişanladı. doğal araziyi didikleyen maden aramalarını. Diamond'un manyak çığlığı. kolunu uzattı. Derken Hel durdu. ustası olduğu o sesler ve vajinal kontraksiyonlardı. Kayadan uçan bir parça çarpmış. Böylelikle ortaya bir denge koyabileceğini ummuştu. Siste açılan yeni bir gedik. ne de ehliyet. plânladığı intikamı mekanik bir vahşi hayvan avına çevirmişti. Derinden derine içini. O eski atasözünü hatırladı.

Mücadele edebilir. En küçük bir yanlış hareket canlarının acımasına sebep olabilirdi. Onlar peşi443 . O da kendini öne doğru itip Hel'in doruğuna katıldı.» dedi. Böyle bir olayda gurur payı neredeydi? Şibumi neredeydi? Sonunda zihnindeki düşünceleri yerine oturmuştu. ensesine saç diplerine ürperme dalgaları yayıyordu. «Öyle görünüyor. oyun taşlarının nasıl dizili olduğuna düşünmüştü. Gözleri dalgındı Hel'in. Kesin kararını bir gece önce vermişti artık. Bütün avantjlarma karşın. Belki de bomba falan gibi kişisel olmayan bir yöntemle. Hel onun arkasına diz çökmüştü. Zevkini yüksek sesle ve büyük hevesle ifade ediyordu. Hana tatami döşenmiş odanın eşiğinde oturuyordu. sonunda kendisini nasılsa ele geçireceklerdi. Ana Şirketin er ya da geç onu koruyan zırhı kaldıracağını biliyordu. Hana şeytan gibi gülerek. Yüz kasları tümüyle dinlenme halindeydi. O zaman gene peşine düşecekleri ortadaydı. Hel gülümseyip başım salladı. Birkaç saniye şükranla kucaklaştılar. Ve ödülünü de hemen almıştı. Karşısında Japon bahçesinin enkazı vardı. «Galiba gene kaybettim. Zihninin sonbahar huzuru içinde melankolik bir zevke kaymasına izin verdi. «Seni. Kimonosunu kalçalarına sarmış. Pozisyonları çok giriftti zaten.şeytan!» diye mırıldanan gene Hel oldu. örgüt canavarının çeşitli kollarını ve başlarını kesebilirdi ama. Hana onun artık çözüldüğünden kesinlikle emindi. Parmak uçlarını Hana'mn omurgası üzerinden yukarıya doğru kaydırıyor. Ya dinmek bilmeyen araştırmalar De Lhandes'in öldüğünü ortaya çıkaracak ya da Kennedy Cinayeti günün birinde açıklığa kavuşacaktı. Hareketlerini kontrol altında tutabiliyordu. Bu seferki ödül okşanmak ve yoğurulmaktı. belden yukarısını çıplak bırakmıştı. Gece saatlerce silâh odasında yere diz çökmüş durumda oturmuş.tajı vardı. Oyunun ödülünü kabul etmek üzere.» diye karşılık verdi.

. İçinde organik hiçbir şey kalmıyordu. mahvettikleri bahçeyi değil. Hel'in çıplak göğsüne doğru yaslandı. bunca yıllık başıboş gezmeden sonra. bir de Şimbaşi İstasyonunda ölen ihtiyardan aldığı resmi başsağlığı mektubu. Kişi-kava-san'm verdiği Go taşları. Hayatının hesabını vermek gibi bir istek duydu. Üvey babasına olan sevgisini simgeleyen bu Go taşlarını. Hel'in kafasındaki bahçeyi. Masanın üstünde yalnızca iki şey vardı. gururunu nasıl elden bırakmayacağına karar verdikten hemen sonra.. o bozdukları. Hel içinde yılların biriktirdiği tiksinti ve nefretin eriyip yok olduğunu hissetmişti.» 444 . Geçmiş denilen şey. Hel onu kucaklayıp saçlarını öptü.. Sonra da oyundan çekilecekti. Batı dünyasında başı boş dolaştığı uzun yıllar boyunca üç tane ruhsal çıpa taşımıştı yanında. Ve çok da iyisin. gelecek sefere büyük cezayı uygulayalım. «Nikko?» «Hımmm?» Hana arkaya. Huzura yeni kavuşan zihni bir fikirden bir anıya doğru uçarken. Sarı güneş ışığı ve uzun çimenleriyle. Gecenin geç saatinde lake masanın başına diz çöktü. böyle bir şeyi?» «Garip bir insansın da ondan. Kendi isteğiyle. Kendi eliyle. Üzerinde çalıştığı bu küçük arazi parçası.» «Seni bilerek kazandırmadım. çok doğal olarak kendini o çok sevdiği üçgen biçimindeki çayırında buldu. Bu üç şey yanında olduğu sürece kendini çok şanslı ve zengin hissediyordu. kafasmdakinin zavallı bir ifadesinden başka bir şey değildi.ne düşünceye kadar burada Hana ile huzur içinde yaşayacaktı.. İçinde taşıdığı her parçayı gözden geçirmek istedi. acı veren hiçbir şey. Güçlü olan. gelecekten arındırıldığı anda bir yığın önemsiz ayrıntı haline geliyordu. Bunu kanıtlamak için de. Yuvaya dönüş. Japon ruhunu simgeleyen o hırpalanmış mektubu. Oyunun durumunu böylece anlayıp. bir de bahçesini. «Nikko beni bilhassa kazandırmadığından emin misin?» «Ne diye yapayım.

Hana hafifçe güldü. bu korkunç bir söz. o kadar emek verdikten sonra.» Ona bahçenin mahvolduğunu söylemenin bir anlamı yoktu. Ona bir şey yapmadıklarına çok sevindim. bir zarar verselerdi kalbim parça parça olurdu. o da senin bahçen.» dedi. «ingilizce bir cevap. Onca sene burayı o kadar sevdikten. diyecektim. 445 . «Bu işin bir tek iyi yanı varsa.» «Öyle mi?» «Neredeyse OKEY. «Bir cevap geldi aklıma. Nikko. Artık Hel'in hazırladığı çayı içmenin saati de gelmişti.» «Öff.» Onu tekrar kucaklayıp avuçlarını memeleri üzerine kapattı.» «Biliyorum.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->