P. 1
Kenize Murat -Saraydan Sürgüne

Kenize Murat -Saraydan Sürgüne

|Views: 941|Likes:

More info:

Published by: Cevher Mollaseyitoğlu on Jul 30, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

03/25/2013

pdf

text

original

Kenize Murat _ Saraydan Sürgüne Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır.

UYARI: xx Kitap sevenlerin yeni buluşma noktasından herkese merhabalar... Cehaletin yenildiği, sevginin, iyiliğin ve bilginin paylaşıldığı yer olarak gördüğümüz sitemizdeki tüm e-kitaplar, 5846 sayılı kanun'un ilgili maddesine istinaden, engellilerin faydalanabilmeleri amacıyla ekran okuyucu, ses sentezleyici program, konuşan "Braille Not Speak", kabartma ekran ve benzeri yardımcı araçlara, uyumlu olacak şekilde, "TXT", "DOC" ve "HTML" gibi formatlarda, tarayıcı ve OCR (optik karakter tanıma) yazılımı kullanılarak, sadece görme engelliler için, hazırlanmaktadır. Tümüyle ücretsiz olan sitemizdeki e-kitaplar, "engelli-engelsiz elele" düşüncesiyle, hiçbir ticari amaç gözetilmeksizin, tamamen gönüllülük esasına dayalı olarak, engelli-engelsiz yardımsever arkadaşlarımızın yoğun emeği sayesinde, görme engelli kitap sevenlerin istifadesine sunulmaktadır. Bu e-kitaplar hiçbir şekilde ticari amaçla veya kanuna aykırı olarak kullanılamaz, kullandırılamaz. Aksi kullanımdan doğabilecek tüm yasal sorumluluklar kullanana aittir. Sitemizin amacı asla eser sahiplerine zarar vermek değildir.

Ben de bir görme engelli olarak kitap okumayı seviyorum. Sevginin olduğu gibi, bilginin de paylaşıldıkça pekişeceğine inanıyorum. Tüm kitap dostlarına, görme engellilerin kitap okuyabilmeleri için gösterdikleri çabalardan ve yaptıkları katkılardan ötürü teşekkür ediyorum. Bilgi paylaşmakla çoğalır. Yaşar Mutlu İLGİLİ KANUN: 5846 sayılı kanun'un "Altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler" bölümünde yeralan "EK MADDE 11" : "ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill alfabesi ve benzeri formatlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur."

Bu e-kitap görme engelliler için düzenlenmiştir. Kitap taramak gerçekten incelik ve beceri isteyen, zahmet verici bir iştir. Ne mutlu ki, bir görme engellinin, düzgün taranmış ve hazırlanmış bir e-kitabı okuyabilmesinden duyduğu sevinci paylaşabilmek tüm zahmete değer. Bu kitaplar, size gelene kadar verilen emeğe ve kanunlara saygı göstererek, lütfen bu açıklamaları silmeyiniz. Siz de bir görme engelliye, okuyabileceği formatlarda, bir kitap armağan ediniz... Teşekkürler. Ne Mutlu Bilgi için, Bilgece yaşayanlara. xx

Tarayan: Yaşar Mutlu xx www.yasarmutlu.com bir sarayda doğan Selma sultan, İmparatorluk çökerken çocuk yaşta idi. Savaş ve işgal yıllarını istanbul'da geçirdikten sonra, Osmanlı hanedanı mensuplarının yurtdışına çıkarılışında, annesi Hatice Sultan'la beraber, Fransız mandası altındaki Lübnan'a giderek Beyrut'a yerleştiler. Damat baba kendilerine katılmamıştı. Geride bıraktıktan saray hayatından tamamen farklı, sıkıntılı bir yaşam içinde, bir Fransız okulunu bitirdi. İlk genç kızlık duyguları hüsranla sonuçlandı. Bir racayla evlenmeyi kabul edip, Hindistan'da milıracelerin ihtişamına, yanıbaşlarındaki yoksulluğa, İngiliz sömürge yönetiminin son yıllarına tanık oldu. Benimsemek istediği bu ülke insanları tarafından, toplumsal tabuları yıkmak için giriştiği mücadelede, anlaşılnıayıp dışlanışının acılarını çekti. Türkiye'den sonra, her yerde, hep "yabancı" idi. Daha sonra Paris, gerçek aşkla karşılaştığı şehir oldu. 29 yaşında, orada, İkinci Dünya Savaşı'nın başlarında, arkasında bir kız çocuğu bırakarak, yokluk içinde öldü. O kız çocuğu da, büyüdükten sona, annesinin hikâyesini kaleme aldı. "Sonraları, çok sonraları, annemi tanımak istedim. Onu tanımış olanlarla konuşarak, tarih kitaplarını okuyarak, o devrin gazetelerini karıştırarak, ailenin dağınık arşivlerini araştırarak, bulunduğu yerlerde dolaşarak, yaşamının çeşitli kesimlerini canlandırmağa, yeni baştan yaşamağa çalıştım. Sonunda, ona daha fazla yaklaşabilmek, onu bulabilmek için sezgime ve hayal gücüme güvendim. Selma Hanımsıdtan'ın hikâyesi budur işte" diyor Kenize Murat.

ISBN 975-428-021-5 SARAYDAN SÜRGÜNE ı ,-V !f KENİZE MURAT SARAYDAN SÜRGÜNE Fransızcadan çeviren Esin Çelikkan Çeviriyi gözden geçiren Saman Helvacıoğlu ISİS İsis Yayımcılık Ltd Şemsibey Sokak 10, Beylerbeyi - Istanbul Tel: 321 66 00 - 321 38 51 Fax: 321 86 66 ISBN 975-428-021-5 Birinci baskı Aralık 1990 İkinci baskı Ağustos 1991 Üçüncü baskı Ekim 1992 ©Ğditions Robert Laffont, S.A., Paris, 1987 Kezban Akçalı Ajansı De la part de la Princesse morte adlı bu kitabın Türkçe yayın hakkı îsis Yayımcılık Ltd Şirketine aittir. Dizgi: îsis Yayımcılık Ltd Baskı: Yazır Matbaacılık Öykümüz, Hristiyanlık âlemini yüzyıllardır titretmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da, Ocak 1918'de, başlamaktadır. Batılı devletler sonunda, uzun süredir "Avrupa'nın hasta adamı' denilen bu köklü imparatorluğun gücünü kırabilmişler ve enkazını paylaşma kavgasına girişmişlerdir. Kırkiki yıl içinde Osmanlı tahtına üç kardeş çıkmıştır: Sultan Murad, onu tahttan indirilip ve gözaltına aldıran ve kendisi de İttihat ve Terakki'çiler tarafından tahttan indirilen Sultan Abdülhamit ve onun yerine geçen Sultan Reşad. Sultan Reşad artık meşrutî bir hükümdardır. Gerçek iktidar, ülkeyi Almanya yanında savaşa sokan Talat-Cemal-Enver üçlüsünün elindedir. \ Bu kitabın yazılış serüveni sırasında, Türkiye'de, Lübnan'da, Hindistan'da ve Fransa'da pek çok dostun yardımını gördüm. Onların anıları ve tavsiyeleri sayesinde, Resmi Tarih'ten çok kez farklı olan otuz yıllık bir tarihi, yeniden yaşatmakla kalmayıp, günlük hayatın ufak tefek olaylarım da yeniden canlandırmış oldum. Tedirgin olabilirler diye adlarını yavnadıysam da kendilerine minnettar olduğumu bilmelerini isterim. eri ötür Bu kitapta bazı kişilerin adları, belirli nedenlerden ötürü, bilinçli olarak değiştirilmiştir. / BİRİNCİ BÖLÜM İSTANBUL — Hamit Amca öldü! Hamit Amca öldü! Ortaköy Sarayı'nın büyük kristal şamdanlarla aydınlatılmış beyaz mermer koridorlarında, küçük bir kız koşuyordu. Annesine haberi ilk veren kendisi olmalıydı. Telâşı yüzünden, iki yaşlı hanımı az daha düşürecekti, soyları, sopları, mevkileri ve dereceleri tuğlar ve değerli taşlarla süslü hotozlarından da anlaşılan iki yaşlı hanımefendiyi.

Birincisinin: — Ne şımarık şey! tepkisine, diğerinin cevabı daha da öfkeliydi: — Ne yaparsınız? Sultanın tek kızı. Pek şımartıyor. Güzel olmasına güzel kız da ileride kocasının başına çok dert açar... Artık nasıl davranması gerektiğini öğrenmesinin tam sırası! Yedi yaşına bastı, çocuk değil artık... üstelik de sultan kızı! Çocuk, henüz ortalarda olmayan bir kocanın başına, ileride açacağı dertlere aldırış etmeksizin koşmağa devam ediyordu. Sonunda, nefes nefese, kadınlara ayrılan kısma varabilmişti. Kapıda, başlarında kıpkırmızı fesleriyle iki haremağası duruyordu. O günü pek ziyaretçi gelmediği için, oturmuş sohbet ediyorlardı. "Küçük SultaıV'ın belirmesiyle, telâşla ayağa fırlayıp kendisini büyük bir saygıyla selâmladılar. Bu aşırı saygı gösterisinde, şikâyet edilme korkusu da yer alıyordu. Ama küçük kızın kafası başka şeylerle meşguldü, haremağalarına bakmadan içeriye girdi. Büyük, Venedik işi aynanın önünde bir saniye durdu. Kızıl buklelerinin dağınık olup olmadıklarına, mavi ipek elbisesinin kırışık olup olmadığına baktı, sonra kendinden emin bir tavırla kumaş kapı perdesini iterek, annesinin öğleden sonraları, genellikle hamamdan sonra dinlendiği küçük salona girdi. Rutubetli koridorların aksine, bu odada insana hoş gelen bir sıcaklık vardı, îki cariye, gümüş mangaldaki ateşi tazeliyordu. Sultan divana uzanmış, baş-kalfanın zümrüt taşlarla bezenmiş zarf içindeki fincana cezveden kalıve koyusunu izliyordu. Küçük kız, uzun kaftanı içinde kıpırdamadan duran annesine gururla baktı. Sultan, ondokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren istanbul'da hüküm süren Avrupa modasına sadece dışarıda uyuyor, evin içinde "alaturka" giysileri tercih ediyordu. Öyle, korseler, kabarık kollar, dar etekler yerine, içinde rahatça nefes alabildiği, sarayların büyük salonlarında bulunan sedirlere dilediğince uzanabileceği geleneksel giysilerle rahat ediyordu. — Yaklaşın Selma Hanımsultan! Osmanlı sarayında lâubaliliğe yer yoktu. Anne ve babalar çocuklarına daha küçük yaşlarından itibaren, toplum içindeki yerlerini ve görevlerini bilsinler diye, ünvanlarıyla lıilab ederlerdi. Cariyercr, küçük sultana temennah ederken, Selma da annesinin güzel kokan elini öpüp başına koydu ve kendini daha fazla tutamayacak: — Anneciğim, Hainil Anıca öldü dedi. Yeşil gözlerinde sanki bir şimşek çaktı ve küçük kız bu gözlerde bir zafer sevinci görür gibi oldu. Ama Sultan'ın sesi buz gibiydi: — Her halde Şcvketmcap Sultan Abdülhamit Han demek istediniz. Mekânı cennet olsun. Büyük bir padişahtı. Bu acı haberi kimden duydunuz? Acı mı? Küçük kız şaşkın, annesine baktı. Selma'nın dedesi olan öz kardeşini deli diye tahttan indirten bu büyükamcamn ölümü mü acı? Beşinci Murat'ın hikâyesini dadısından çok sık dinlemişti Selma. Bu sevilen, iyi yürekli şehzadenin tahta çıkışını, halkın, büyük reformlar beklediği için, nasıl sevinçle karşıladığını artık ezbere biliyordu. Yazık ki Beşinci Murat ancak üç ay saltanat

sürebilmiş hassas sinirleri, saray entrikalarına, tahta çıktıktan sonra süregelen cinayetlere dayanamamıştı. Dönemin büyük hekimi, avusturyalı Dr. Liedersdorf, hünkârın dinlenmekle birkaç haftada iyileşeceğini söylemişti ama, kimse bu sözlere aldırış etmemişti. Murat tahttan indirilmiş ve bütün ailesiyle birlikte Çırağan Sarayı'na kapatı İm iş lı. Sultan Murat, yirmisekiz yıl boyunca işte bu sarayda, esir hayatı sürmüştü. Bu sarayda, aslında kardeşinin tekrar tahta çıkarılmasından korkan Abdülhamit'in espiyoncularındah başka bir şey olmayan uşaklarla yaşamıştı. Saraya kapatıldığında otuzaltı yaşındaydı, buradan ancak ölüsü çıkmıştı. Selma, talihsiz dedesini her düşünüşünde, kendini mürebbiyesi Matmazel Roz'un anlattığı ve ihtilâlci Marat'yı öldüren Charlotte Corday ile bir tutardı. Ama işte... artık cellât ölmüştü... sükûnet içinde... eceli ile! Anneciğim nasıl üzülebilir ki? Ömrünün yirmibeş yılını Çırağan'da geçirdikten sonra, özgürlüğüne ancak, Sultan Abdülhamit'in zoru ile berbat bir adamla evlenerek kavuşabildiği halde? Neden yalan söylüyordu ki? Selma, annesini böyle suçlamaktan korktu. Onun yalan söyleyecek kadar küçülebileceğini nasıl düşünebilmişti ki? Yalana ancak, cezalandırılmaktan korkan köleler başvurabilirdi; ama ya bir sultan? Şaşkınlığından sıyrılarak, annesinin sorusuna nihayet cevap verebildi: — Bahçeden geçiyordum. Ağalar konuşurken duydum. Aynı anda, tıknazca bir haremağası, istanbulin denilen siyah giysileri ve beyaz eldivenleri içinde eşikte göründü. Yerlere kadar üç kez temennah ettikten sonra, el pençe divan durdu ve kadınsı sesiyle: — Muhterem Sultan'ım diye söze başladı. Sultan sözünü keserek: — Biliyorum dedi. Selma Sultan senden daha atik davrandı. Kardeşİerim Fehime Sultan ile Fatma Sultana, yeğenlerim Nihat Efendi ile Fuat Efendi'ye hemen haber yolla. Akşama kendilerini burada bekliyorum. Ağabeyi Şehzade Selâlıattin'in ölümünden sonra, Beşinci Murat'ın en büyük çocuğu Hatice Sultan idi. Zekâsı ve kişiliği sayesinde, ailenin tartışılmaz reisi o idi. Kırkiki yıl önceki o müthiş günde, Çırağan Sarayı'nın kapılan, bir daha açılmamacasına üzerine kapandığında, çelik gibi sert bir kişiliğe bürünmüştü. Kurbağalıdere'deki saraylarının muazzam bahçesinde koşmayı, Boğaz'da kayık sefası yapmayı seven ve içi içine sığmadığı için "Yıldırım" diye ad takılan bu ele avuca sığmaz çocuk, hapsedildiğinde altı yaşındaydı. Ağlasa da, bağırsa da, demir kapıları yumruklasa da, kapılar kapalı kalmıştı. Bunun üzerine hastalanmış ve hayatından endişe edilmişti. Acilen çağırılan doktor, Çırağan'a girebilmek için, üç gün boyunca Abdülhamit'ten izin çıkması için beklemek zorunda kalmıştı. Doktor, çocuğa sülük yapıştırmış ve acı otlar kaynattırıp içirmişti. Onu bu ilaçlar mı yoksa iki kalfanın doksandokuzluk tespihleriylc gece gündüz başucunda ettikleri dualar mı kurtarmıştı? Aradan bir hafta geçtikten sonra küçük mahpus gözlerini açmıştı. İlk gördüğü şey, babasının üzerine

eğilmiş güzel yüzü ve tatlı, sevecen bakışları idi. Ama bakışlarındaki bu hüzün niye? O zaman hatırlamıştı... bu bir kâbus değildi! Yatağının içinde büzülerek, tekrar hıçkırmağa başlamıştı. O zaman Sultan Murat yüzünü asarak sormuştu: — Hatice Sultan, en ufak zor karşısında ağlamış olsaydık, ailemiz, altıyüz yıl böyle bir imparatorluğu yönetebilir miydi? Gururlusunuz, onurlu da olunuz! Sonra, sözlerini yumuşatmak istercesine, gülümseyerek devam etmişti: — Küçük kızım artık gülmeyecek olursa, bu saray nasıl şenlenir? Yıldırım'ım, buradan çıkacağız. Hiç üzülme. O zaman seni büyük bir yolculuğa çıkaracağım. Çocuk: — Ah, baba! diye kendinden geçercesine haykırmıştı? Nasıl haykırmasın ki o güne kadar hiç bir sultan, Türkiye dışına, hatta İstanbul dışına çıkmış değildi. — Paris'e de gidecek miyiz? Sultan Murat gülmüştü: — Şimdiden kadınca isteklerin var demek? Peki, söz veriyorum çiçeğim, buradan çıkar çıkmaz, seni götüreceğim... Buna inanmış mıydı? Yaşayabilmesi için ümidetmesi gerekiyordu. Yaşayabilmek? Hatice Sultan'ın gözleri buğulandı... hatırlıyordu. Yirmisekiz yıllık esareti süresince, Sultan Murat her gün, ölümüne biraz daha yaklaşmıştı. Sarayın iç avlusuna, harem kapısının açıldığı avluya büyük bir gürültü ile iki fayton girdiğinde, akşamın alacakaranlığı basmıştı. Altın varak kakmalı faytonlardan birinden, mor çarşafı vücut hatlarını gizleyen, zarif bir gölge indi. Diğerinden basit bir siyah çarşaf giymiş, şişmanca bir kadın çıktı. Her ikisini de haremağaları izliyordu. İki kadın, içeriye girmeden önce, sarmaşdolaş oldular. Şehzadelere ve sultanlara tahsis edilen çoğu ikametgâh gibi bu saray da, yersarsıntılarına dayansın diye, ahşaptan yapılmıştı. Çeşmeler, güller, selvi ağaçları ile bezenmiş büyük bir bahçenin içindeki beyaz oymalı yapı, Boğaziçi'ne hakimdi. Günün bu saatinin alacası Boğaz'a yansımış gibiydi. Ev, oymalı, işlemeli merdivenleri, balkonları, verandaları ve taraçaları ile dantelden yapılmış gibiydi. Merdiven başında, başkalfa konuklan bekliyordu. Boğazına kadar ilikli ipekten elbisesi, ince bürümcükten başörtüsü, mevkiini belirleyen alün kabzalı bastonu ile bekliyordu. Sultanların önlerinde eğilmeye kalkıştı ama onlar izin vermedi. Bu emektar kalfalar aileden sayılırlardı. Asla saygısızlık etmezler, hadlerini bilirler, teşrifatın gereklerini titizlikle yerine getirirler, buna karşılık da hanımlarından gördükleri samimiyeti sadakatlarının ödülü sayarlardı. İki cariye, sultanların çarşaflarını aldı. Başkalfa sevinçle: — Hamdolsun! dedi. Canlanın gün geçtikçe güzelteşiyorlar. Fildişi rengi tafta elbisesinin içinde siyah gözleri daha da belirginleşen sevimli Fatma'cığını ve 1914 Ağustosunda Fransa'ya savaş açmak gibi saçma bir düşünce yüzünden artık Paris'ten harikalar getirtilemediği için Viyana'nın en iyi terzisi Alder

Muller'in ellerinden çıkmış olan uzun, üzeri kelebekli elbisesi içinde ince beli daha da incelmiş duran Fehime'ciğini süzdü. İki kardeş gülerek kolkola merdivenlerden çıkarken, küçük mavi bir fırtına yüzünden az daha düşüyorlardı. Küçük fırtına birden durmuş ve ellerine sarılmıştı: — Cicim! Beni az daha öldürüyordunuz vallahi! Fehime böyle diyerek Selma'yı kollarının arasına aldı. Kalfa ise söyleniyordu. Mavi fırtınanın hemen ardından, soluk yüzlü küçük bir oğlan belirdi. Bu, Selma'nm kardeşi Hayri idi. Aslında Hayri ondan iki yaş büyüktü, ama, onun sadık bir bendesi gibiydi. Ona hayır diyemez, her arzusuna boyun eğerdi. Hatice Sultan, merdivenlerin başında duruyordu. Kardeşlerinden daha uzun boyluydu. Yürüyüşü zarif, çekici ve azametli idi. En dik başlılara bile boyun eğdiren bir havası vardı ve aile içinde "Sultan" dendiği vakit, her üç kız kardeş sultan olduğu halde, ondan söz edildiği bilinirdi. Fatma, ablasına hayran hayran bakmaktan kendisini alamadı. Günün anlayışına göre kardeşinden daha güzel olan Fehime ise, bu hayranlığa son vermek istercesine atıldı: — Sevgili ablacığım, neler oluyor? Böyle alelacele niye çağırıldık? Avusturya-Macaristan elçisinin davetine gidemeyeceğimi bildirmek zorunda kaldım. Oysa bir hayli eğlenceli olacağa benziyordu... — Olan şu ki... amcamız Abdiilhamit vefat etti. Fehime güzlerini kırpıştırdı: — Peki ama, beni balodan alakoyan şey, bu zalimin ölümü mü? — Sağolun hala! Bundan iyi taiıımlayamazdınız. Herkes sesin geldiği yöne baktı. Otuzbeş yaşlarında, cüsseli bir erkek, Şehzade Nihat Efendi içeriye girmişti. Hayatta olmayan Şehzade Selâhattin Efendi'nin büyük oğlu. Yanında kardeşi Fuat Efendi vardı. Fuat Efendi, sırtından hiç çıkarmadığı askerî üniformasıyla gelmişti. Kendisine "Efendi-Paşa" ya da "ŞehzadePaşa" denmesine çok önem verirdi. Savaşta kazandığı paşalık unvanını, şehzadelere verilen Efendi unvanına tercih ediyordu. Ağır yaralandığı Doğu Cephesi'nden geleli çok olmamıştı. İstanbul'da tatlı bir nekahat dönemi geçiriyor ve hanımlar nezdinde kahramanlığının tadını dirhem dirhem çıkarmağa bakıyordu. İki erkek, sultanları selâmladıktan sonra, onlarla birlikte yeşil odaya geçtiler. Küçük halayıklar, kristal avizenin yüzotuzyedi kandilini yakmağa uğraşıyorlardı. Selma ile Hayri içeriye süzülüverdiler. Hatice, gülümseyerek; herkesin yerine oturmasını bekledi. İşinin kolay olmayacağını biliyordu. Zorluklardan kaçınmazdı zaten. — Sizleri buraya çağırtmamın sebebi şu... Yarın, Sultan Abdülhamit'in cenaze töreni yapılacak. Bu törene katılalım mı, katılmayalım mı, karar vermemiz gerek. Geleneğe göre, şehzadelerin cenazenin ardından yürümeleri, sultanların da kadmefendilcre başsağlığı dilemeleri gerekir. Hatice Sultan daha da ciddileşerek devam etti: — Kararınızı duygularınıza göre değil, halkta bırakacağınız izlenimi düşünerek vermelisiniz.

Sessizliği ilk bozan Fehime oldu: — Tam Corneille'lik bir durum. Herhalde ben, gidecek değilim. Sevgili amcamız yirmibeş yılımı heba etti. Bundan böyle, tek günümü mahvetmesine izin veremem. Fatma çekinerek sordu: — Şayet affedilecekse, gün bugün değil mi? O zavallı da tahttan indirilerek cezasını çekti, on yıl mahpus hayatı sürdü. Artık unutamaz mıyız? — Unutmak mı? Nihat Efendi, oturduğu yerde kıpkırmızı kesilmişti. Selma, bir an için boğulacağını sandı. Gözlerini halasına dikmişti: — Ya sadakat? Suçlanan, diri diri gömülen dedem Sultan Murat'a hiç mi sadık değiliz? Cenazeye gitmek, zalimi haklı kılmak olur. Biz katılmayalım ve ailemize yapılan haksızlığı bir kez daha gösterelim. Ölülerimizin bizden bekledikleri de bu zaten. — Ağabey, lütfen ölülerden söz etmeyiniz... Bütün gözler, purosunun keyfini çıkartmakta olan Fuat Efendi'ye döndü. — Bir küçüğünüz olarak nasihat verir gibi görünüyorsam, özür dilerim. Ama cephede geçirdiğim ve Anadolu'nun, İzmir'in, Karadeniz'in basit insanları ile birlikte olduğum bunca yıl boyunca, bir şey öğrendim. Kusurlarımız olsa da, halkın bize saygısı büyük. Murat'ın yerini Abdülhamit'in alması, onun yerine de kardeşi Reşat'ın geçmesi, bu insanlar için olağan işler. Esas olan, ailemizin her zaman hünkârın etrafında birlik olması. Özellikle bu karışık savaş günlerinde halkın beklediği bu. Sağlam bir yere dayanmak istiyor. Bu sağlam dayanak, altı-yüz yıl boyunca Osmanlı Hanedanı olmuş... öyle olmağa da devam etmeli. Yoksa çok pişman olabiliriz... Tam bu sırada içeriye giren bir harem ağası, hünkârın bir habercisinin geldiğini söyledi. İri yarı bir habeşînin girmesiyle, herkes ayağa kalktı. Gösterilen saygı elbette ona değildi, alt tarafı bir köle idi ajna haberi gönderene, böyle bir saygının gösterilmesi gerekiyordu. Sultan Abdülhamit Han'ın cenaze merasimine davet ediliyorlardı. Hiç kuşkusuz bu bir davet değil bir buyruk idi! Haberci odadan çıkar çıkmaz, Nihat omuzlarını silkerek söylendi; — Ne olursa olsun gitmeyeceğim. Hatice Sultan azarlarcasına sözünü kesti: — Nihat! Sanırım Fuat haklı, durum ciddi. Aile birliğini mutlaka korumalıyız — Aile birliği mi? Sevgili halacığım, altıyüz yıldır birbirinin başını kesen bir ailenin birliği mi kaldı? İran fatihi dedemiz Üçüncü Murat, kaç kardeşini öldürttü? Ondokuz muydu? Yanılıyor muyum? Babası daha insaflı çıkıp sadece beş kardeşini öldürtmüştü. Hatice Sultan sertçe sözünü kesti: — Devletin çıkarı bunu gerektiriyordu... Bütün hükümdar ailelerinde buna benzer facialar yaşanmıştır. Tek fark, Avrupa'da kardeş sayısının daha az oluşu... Ben bile.artık Abdülhamit'e kızmıyorum. İngilizin, fransızın, rusun ülkeyi paylaşmak istedikleri bir dönemde, onu parçalamak istiyenlere karşı,

imparatorluğu korumasını bildi. Çok fazla dürüst, çok fazla duygulu olan babam, bunu başaramazdı. Söyleyin bakalım, vatanımız herşeyin üzerinde değil mi? Fehime Sultan ile Şehzade Fuat birbirlerine göz kırptılar. Sultan her zaman göreve öncelik verirdi... ama artık böyle değerlere aldıran mı vardı. Fehime herşeyden önce eğlenceye önem verdiği için, Çırağan'daki esaret yıllarının acısını çıkarmağa bakıyordu. Neş'esi ve hoppalığı yüzünden "Kelebek Sultan" unvanını almıştı. Özdeşleştiği ve bütün giysilerini süsleyen kelebeklerin unvanını! Fehime bir san'atkârdı. Harikulade piyano çalmasının yanısıra, beste de yapıyordu. Ciddiyet ve sorumluluktan nefret ettiği kadar hiçbir şeyden nefret etmezdi. Yeğeni Şehzade Fuat'a gelince, o da keyfine düşkündü, yaşamayı severdi ama gerçeklerin biraz daha farkındaydı. Nerede çıkan olduğunu iyi bilenlerden olduğu için, kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyenlerdendi. Zor durumlardan sevimliliği sayesinde sıyrılmasını bilirdi. Ama şimdi, Hatice Sultan'a takılmadan da edemiyordu: — Anlıyorum efendimiz. Merasime katılmakla kalmayıp, üstelik birkaç damla gözyaşı dökmemiz de uygun olur herhalde! — Katılmanız yeterli. Yalnız şunu da unutmayın Fuat, ve siz de Nihat, şayet bir gün tahta çıkacak olursanız, dedeniz ve benim de babam Sultan Murat'ı değil, büyük amcanız Sultan Abdülhamit'i örnek alın. Hem kız kalacaksın hem çocuğun olacak! Görülmüş şey mi? Bu sözlerin arkasından Sultan, konuşmasındaki açıksaçıklığa hiçbir vakit alışamamış yakınlarının şaşkın yüz ifadelerine kahkahalarla gülerek, ayağa kalktı ve görüşme böylece bitmiş oldu. II Ertesi sabah, Hatice Sultan çarşıya inip kurdele almak isteği ile uyandı. Aslında bu gibi ıvırzıvırı rum ve ermeni satıcılar saraya getirirlerdi. Bir sultanın, halkın girip çıktığı bu yerlere gitmesi, hatta her yanı kapalı bile olsa, arabasının meraklı gözlerce izlenmesi hoş karşılanmazdı. Ama bugün içi içine sığmıyordu. En sevdiği ağası Zeynel'i çağırttı. Zeynel, kırk yaşlarında olmalıydı. Son zamanlarda biraz şişmanlamış, sultan da için için eğlenerek, onu göbekli paşalara benzetir olmuştu. Yirmibcş yıl önce, babası ve kardeşleriyle mahpus hayatı yaşadığı Çırağan Sarayı'na gelen bu ürkek delikanlıyı hatırlıyordu. Sultan Abdülhamit'in başagası tarafından gönderilmiş, böylelikle de ondan kurtulmanın bir yolu bulunmuştu. Çünkü delikanlı, zekâsı ve canlılığı ile Enderun'da dikkati çekmişse de, sonradan haremin kaskatı disiplinine ayak uyduramayan bir asi kesilmişti. Ama Çırağan'a çabuk alışmıştı. Acaba içinde yaşayanlar da mahpus oldukları için mi? Hatice onun hep peşinden geldiğini, en ufak hareketine dikkat kesildiğini, buna karşılık kızkardeşleri Fehime ile Fatma'ya hiç aldırış etmediğini hatırlıyordu. Sadakatinden o derece hoşnuttu ki, farkına varmadan ona iyice dayanır olmuştu. Üstelik, diğer haremağaları, çeneleri düşük halayıklar gibi dedikoducu iken, Zeynel ağırbaşlı ve ketum idi.

Şimdi de Sultan'ın gözü ve kulağı kesilmişti. Kahvehanelerde neler konuşulduğunu, kentte ne gibi haberler dolaştığını öğrenmesi için hep onu gönderirdi. Savaştan bıkmış, günlük sıkıntılar altında ezilmiş İstanbul halkının neler söylediğini, neler özlediğini öğrenmek de hep Zeynel'e düşerdi. Böylece, Hatice Sultan haremde kapalı da kalsa, ailenin diğer fertlerine oranla, olan bitenden haberdar olurdu. Onun için de hep onun görüşlerine başvurulur, tavsiyeleri dinlenirdi. Zeynel'in bu sarsılmaz sadakatini ödüllendirmek için onu bir süre önce "başağalığa" yükseltmişti. Bu unvan, bugüne kadar daha yaşlı ağalara verilirdi. Sultan, düşünceli düşünceli kölesini inceleyedursun, Zeynel gözleri yerde emirlerini bekliyordu. Fevkalâde bir hizmetkâr oluşunun dışında, onun hakkında ne biliyordu ki? Sarayın dışında yaşasaydı, acaba nasıl bir hayat sürerdi? Mutlu muydu? Hiçbir fikri yoktu... alt tarafı onu ilgilendirmezdi de. — Ağa, bana derhal bir kiralık fayton bulmanı istiyorum. Zeynel, hayretini belli etmedi, eğildi. Sarayın iki açık arabası, üç de faytonu vardı. Hiçbiri de bozuk değildi. Gerçi arabaların, saray arabaları olduğu belli idi. Acaba Sultan Hazretleri, tam da eşi Hayri Bey seyahatte iken, tebdil mi gezmek istiyordu? Zeynel, kadınların fantezilerine alışıktı, daha ondört yaşındayken, saray hareminde, bunların her türlüsünü görmemiş miydi? Ama kendi sultanı başkaydı. Ondan bir an bile şüphe etmiş olmaktan duyduğu öfke ve pişmanlıkla bir araba çevirip getirmek için saraydan fırladı. Hatice, kalfalardan birinin yardımı ile sırtına koyu renk bir çarşaf geçirdi. Tam çıkacağı sırada, kapının önünde bekleyen Selma: — Anneciğim diye yalvardı. Lütfen beni de götürün. — Nasıl? Ya piyano dersiniz? Çalışmanız gerekmiyor muydu? — Dönüşte yaparım. Sözüm söz. Çocuğun gözlerinde öyle bir yakarış vardı ki, annesi karşı koyamadı. Kendisi, kapalı kaldığı yıllar, o kadar azap çekmişti ki, kızını olabildiğince özgür yetiştirmek istiyordu. Tabii bu işin bir sınırı vardı. Yine de fitne fücurlar, bu sıraların aşıldığını söylemekten geri kalmazlardı... Pencereleri incecik kafes örtülü fayton avludan çıktı. Zeynel, arabacının yanma oturmuştu. Güzel bir kış günüydü. Güvercinler, camilerin ve Boğaz kıyılarındaki sarayların üzerlerinden uçuyordu. Sultan, gözleri aralık, uzun süre sevgilisinden uzak kalmış birinin özlem gidermesi gibi, "canım istanbul!" diye mırıldandı. Yanında oturan Selma, hayranlıktan ağzı açık, büyüdüğü zaman İstanbul'u en az haftada bir kere gezeceğine kendi kendine söz veriyordu... âlem ne derse desin, bunu yapacaktı! Galata Köprüsü'nden, başkentin iki yakası arasında ince bir şerit gibi uzanan Haliç'ten geçtiler. Çarşı, eski şehir tarafında, Topkapı Sarayı'nm yakınlarındaydı. Topkapı Sarayı, Sultan Abdülmecit Dolmabahçe Sarayı'nı yaptırdığından beri, kullanılmıyordu. Böylece, rutubetli duvarlar ardında ömür geçiren şehzadelerle sultanların, veremden göçüp gitmeleri önlenmişti.

Sokaklarda alışılmadık bir kalabalık vardı. Birkaç metre sonra, fayton durmak zorunda kaldı. Zeynel'in uzun yüzü içeriye sarktı. — Daha ileriye gidemiyoruz efendimiz. Cenaze alayı buradan geçecekmiş. Sultan hafifçe gülümsedi: — Yaa öyle mi? Unutmuştum. Öyleyse geçmesini bekleriz... Selma gözucuyla annesine baktı. Düşündüğü gibi, kurdele almak sadece bir bahane idi. Anneciği giyimine pek önem vermezdi. Demek ki cenaze törenini görmek istemiş ve, kadınların katılması adet olmadığından, böyle bir hileye başvurmuştu. Sultan, bu kadar büyük bir kalabalığı hiç beklemiyordu. "Bu savaş günlerinde, insanların oyalanacakları o kadar az şey var ki, en ufak olayda sokağa fırlıyorlar" diye düşündü. Birden sessizlik oldu. Cenaze, caddenin başına gelmişti. Önde, siyah istanbulinleri içinde askerî bando, onun ardında on askerin taşıdığı tabut ağır ağır ilerliyordu. Cenazenin ardındaki ilk sıralarda şehzadeler yürüyordu. En önde en yaşlılar sıralanmıştı. Her birinin göğsünde murassa nişanlar vardı. Hemen arkalarından sultanların ve hanım sultanların eşleri, damad-ı şehriyâriler geliyordu. Sonra büyük üniformalar içinde paşalar ve sırmalı redingotlarıyla vezirler yürüyordu. Bunların hemen arkasında, bu gibi resmi törenlerde bakanlarla aynı düzeyde tutulan Harem-i Hiimayun'un ve Enderun'un en büyük ağası olan kızlarağası geliyordu. Cenaze alayının her iki yanında, Ayasofya ile eski padişahın defnedileceği Türbe arasında, merasim kıt'ası selâm duruyordu. On yıl önce Abdülhamit'i tahttan indiren ve Sultan Reşat'ın kanatlan altında imparatorluğun kaderini elinde tutan İttihat ve Terakki hükümeti, kuşku yok ki törenin çok görkemli olmasına özen göstermişti. Ölülere karşı büyüklük göstermenin tehlikesi yoktu nasıl olsa! Büyüklük? Bugün bu saygının gösterildiği kişi hiç büyük olmamışa ki... Hatice'nin gözleri buğulandı; birden ondört yıl önceki o soğuk geceyi hatırladı. Abdülhamit'in husumet dolu emriyle, kimseye görünmeden gizlice, babasının gömüldüğü geceyi. Sadece birkaç hizmetçi vardı. Onu seven halkın son görevini yapmasına bile izin verilmemişti. Hatice ürperdi. Celladın cenazesindeki görkem kinini yeniden uyandırdı. Küçük düşürülmüş bir Abdülhamit'i, o da uzun yıllar mahpus kalmış olduğu için kendisine karşı yumuşamış olan duygularıyla, belki de affedebilirdi. Ama bu muhteşem tören bu adama, hak etmediği, kardeşinden çaldığı bir şeref kazandırıyordu. Ham i t ölümde bile Murat'ı eziyordu. On yıllık hapishane hayatından sonra cenaze töreni ile dirilmiş oluyordu. Hatice Sultan ağzında bir acılık duydu. Yoksa bir ölüyü niü kıskanmıştı? Geleneklere aldırmaksızın bu töreni neden izlemek istediğini daha iyi anlıyordu. Bunun basit bir merak olduğuna kendini inandırmak istemişti, oysa söz konusu olan intikam idi! Yirmisekiz yıl boyunca, babasını her gün yavaş yavaş öldürmüş olan bu adamın öldüğünü görmek, bundan zevk almak için gelmişti. Yüreğinin hâlâ bunca kin dolu olduğunu bilmezdi. Cenaze alayı araba hizasına geldiği vakit, Hatice gözleriyle yeğenlerini aradı. Nihat gelmemişti ama, Fuat gösterişli üniforması içinde aileyi, gerektiği gibi, temsil etmekteydi. Demek ki tavsiyesine uymuşu Ama Sultan her zaman doğru karar verdiği, ne

yapılması gerektiğini bildiği halde, bu kez haklı olup olmadığını bilemiyordu. İşte tam bu sırada kalabalıktan haykırmalar yükseldi. Sultan gülümsemesini zor tuttu. Demek ki bunun için bu kadar kalabalık vardı. Demek ki, ölüye saygı göstermek gerektiğine aldırış etmeksizin, zalime hak ettiğini vermek için buradaydılar. Dikkatle sesleri dinledi. Gürültünün arasından ağlama sesleri duydu. Olamazdı. Yanılmış olmalıydı! Oysa... Hatice taş kesildi, yüzü sarardı, hakaret, kin ve nefret sandığı bu sesler, yeis ve ümitsizlik ağlamaları idi. Ne? bir süre önce zalimi aşağılayan bu halk, bugün kalkmış da ardından mı ağlıyordu? Muhbirlerin, jurnalcilerin, zabıtanın egemenlik sürdüğü o karanlık yıllar ne çabuk unutulmuştu? Jön Türkler'in darbesiyle Abdülhamit'in tahttan indirilerek yerine kardeşi Reşat'ın geçirilmesine alkış tutulduğu ne çabuk unutuldu? Hatice, tiksinerek başını salladı, "hafızai beşer gerçekten nisyan ile malûlmüş". Bir kadın, evinin penceresinden sarkmış, haykırıyordu: — Babamız, bizi bırakıp nerelere gidiyorsun? Devri saltanatında ekmeğimiz vardı, şimdi açlıktan ölüyoruz. Başka sesler de yükseliyordu: — Bizi yalnız bırakıp nereye gidiyorsun? Yalnız mı? Sultan ürperdi. Bu adamlar ne demek istiyordu? Padişahları yok muydu? İyi kalpli Sultan Reşat hünkârları değil miydi? Artık ona 10 güvenmiyorlar mıydı? Yoksa sarayda herkesin bildiğini onlar da fark etmişler miydi? Padişahın, ülkenin gerçek hakimleri olan Enver, Cemal ve Talât'ın ellerinde kukla olduğunu? Dört yıl önce 1914'te, bu üçlünün Türkiye'yi Almanya'nın yanında savaşa sokarken, hünkâra danışmak gereğini bile duymadıkları biliniyordu. O tarihten beri hata üzerine hata yapmaktaydılar ve ne denli saklanmağa çalışılsa da, durmadan yenildiğimiz biliniyordu, llergün yüzlerce yaralı cepheden geliyor, fırınların önünde kuyruklar oluşuyordu. Dilenciler bütün sokakları işgal etmişti. Hatice Sultan iç çekti. Sultan Abdülhamit ile, güçlü ve itibarlı Türkiye'nin son simgesi de yok oluyordu. tşte halk bunun için ağlıyor olmalı, içini tarifsiz bir hüzün kapladı. Çarşıya gitme isteği de kalmadı. Zeynel'e: — Dönelim dedi. Haremağası üzüntüyle ona baktı. Sultanının duygularını sezmişti. Şu sıra kendisini avutacak bir söze ihtiyacı olduğunu biliyordu ama, konuşmak ona düşmezdi. Eğildi, sonra emri arabacıya tekrar etti. Araba yavaş yavaş Ortaköy Sarayı'nın yolunu tuttu. Boğaziçi'nde güneş batıyordu. Hatice, penceresinin demirleri arasından denizi seyrediyordu, oradan da karşı kıyıları, Anadolu yakasındaki Beylerbeyi Sarayı'nı. Talihin cilvesi diye düşündü. Onu yıllarca hapiste tutmuş olan adam, bu kez kendisi mahpus olarak, tam karşısındaki sarayda son yıllarını geçirmişti. Dedikoducular, Hatice Sultan'ın, düşük hünkârın tam karşısındaki sarayı mahsus seçtiğini söyleyip duruyorlardı ama, bu doğru değildi. Bu saraya çok daha önceleri gelmişti. Zaten, intikamını başka türlü almıştı...

Kayık hazırdı. Cennetınckân hünkârın ailesine taziyede bulunmak gerekiyordu Her iki ailenin, birbirlerini tanımazlıktan geldiği resmî törenler bir yana, uzun yıllardan beri ilk kez karşılaşacaklardı. Hatice, iki kızkardeşi ve kızı ile deniz kenarına indi. Dördü de matem rengi beyazlar içindeydi. Osmanlı sarayında, uğursuzluk getiriyor diye siyah giyilmezdi. Haremağalarının yardımı ile kayığa bindiler. Kanuni dönemindeki gibi, patiska gömlek ve al şalvar giymiş on kürekçi saygıyla eğildi. Şehzadeler ve sultanlar, on kürekçiye kadar kullanabilirlerdi. Vezirler ise, sadece sekiz kürekçi. Hünkâr kayığındaen az ondört kürekçi bulunurdu. Boğaz'da ilerlerken, sultanlar hava almak için peçelerini kaldırdılar. Çevrede onları görebilecek kimse yoktu. Kürekçilerin başları öne eğikti. Başka türlü, işlerinden olurlardı, Hele daha eskilerde, böyle bir suç yüzünden kelleleri uçardı. Selma kıç tarafa oturmuş, herzamanki gibi, suya sarkıtılmış mavi atlasa işli sazanlarla gümüş renkli alabalıkların gerçek olduğunu, kayığı izlediklerini hayal ediyordu... Beylerbeyi'ne vardıklarında, açık havadan sersemlemiş gibiydiler. Haremağalarının eşliğinde yeşil-kırmızı şekillerle bezenmiş yüksek tavanlı koridorlardan geçtiler. Duvarlarda, sedef şamişi aynalar asılı idi. Beylerbeyi Sarayı, geçen yüzyılda Sultan Aziz tarafından yaptırılmıştı. Hünkâr, Avrupa 11 modasına karşı çıkıp, Doğu'nun haşmetini egemen kılmak istemiş gibiydi. Anlatıldığına göre, aşık olduğu İmparatoriçe Ojeni dö Montijo, Süveyş Kanalı'nın açılışından önce, istanbul'da, bu sarayda kalmıştı. Yine derler ki, Sultan Aziz Öjeni'nin incecik cibinliğinin küçücük incilerle işlenmesine kadar ilgi ve özen göstermişti. Sultanlar, önlerinde teşrifat kalfası olduğu halde, duvarları kırmızı kadife kaplı bir odaya girdiler. Burası Valide Sultan'ın kabul odası idi. Abdülhamit'in annesi ölmüş olduğu için, altın yaldızlı koltukta, sonuncu eşi Müşfike Kadınefendi oturuyordu. Efendisinin son nefesine kadar yanından ayrılmamıştı. Bu yas günü, onun zafer günüydü; bunca fedakârlığının karşılığını görüyordu. İşlemeli yastıklar üzerinde oturan her yaştan bir sürü kadın, Kadınefendi'nin etrafını sarmış, cennetmekân sultanın iyiliklerini, meziyetlerini anlatıp, ağlaşıyorlardı. Yüksek sesle ağlayanlardan bazıları, yeni gelenleri görmek için ağlamalarına ara verdiler. Üç sultanın görünmesiyle, odada hayret sesleri duyuldu. Kadınefendi gülümsedi; bu ziyaretin siyasi mecburiyetlerle yapıldığını anlayacak kadar zekiydi. Ama yine de bu davranışın büyüklüğünü takdir etti. Yerinden fırladı, en büyük saygının kendisine gösterildiği böyle bir günde bile, padişah soyundan gelen sultanlara gösterilmesi gereken hürmeti ihmal edemezdi. Alt tarafı kendisi, tüm padişah eşleri gibi, onun tarafından seçilmiş bile olsa, haremdeki sıradan cariyelerden biriydi. Selma, Kadınefendi'nin etrafında oturan büyüklerin ellerini öpüp başına koyuyordu. Sağ tarafta oturan, çok çirkin bir kadının

kendisine hınçla baktığını farkederek durdu. Ne yapmıştı ki? Şaşırarak, annesine döndü. Annesi kendisini öne doğru itip: — Selma, dedi, cennetmekân Sultan Abdülhamit Efendi'mizin kızları, teyzeniz Naime Sultan'ın elini öpsenize! Odadakilerin ayıplamalarına aldırmaksızın, küçük kız, kızıla çalan buklelerini iki yana sallaya sallaya, Naime Sultan'nın yanına gitmeyi reddetti. Hatice Sultan, çocuğu sertçe ilerek: — Çocuğu mazur görünüz dedi. Büyükamcasının ölümü onu iyice şaşkına çevirdi. Naime Sultan, konuşanı görmeğe daha fazla katlanamazcasına başını çevirdi. Hatice bütün haşmetiyle doğrularak odada bulunanlara alaycı bir bakış fırlattı ve kendisini yanına çağıran Kadınefendi'nin soluna oturdu. Zafer onundu, amcakızının kabalığı bile kuşkusuz bir saygı belirtisiydi, demek, aradan ondört yıl geçmiş de olsa, yara hâlâ kapanmamıştı. Efendisinin ölümünü kaçıncı kez anlatan Kadınefendi'yi dinler gibi yapan Hatice geçmişe daldı... Naime'nin çapkın eşi Kemalettin Paşa, doğrusu çok yakışıklıydı. İki kuzin, aynı yıl evlendirilmişlerdi... tam onyedi yıl önce! Sultan Abdülhamit, tahta çıktığı gün doğan en sevgili kızı Naime'ye pırıl pırıl bir subay seçtiği halde, Hatice'yi çirkin olduğu kadar-da darkafalı bir küçük memurla evlenmeğe 12 zorlamıştı. Evlilik, Hatice'nin çocukluğundan beri kapalı kaldığı hapishanesi, Çırağan Sarayı'ndan kurtulmasının tek yolu idi. Otuzbir yaşında hayatından bıktığı bir sırada özgürlüğüne kavuşmak için herşeye razıydı ama, böylesine alçaltıcı bir seçimi de beklemiyordu. Haftalarca, yatak odasının kapısını kocasına açmamış o da gidip hünkâra şikâyette bulunmuştu. Hatice sonunda, bu savaştan bıktığı için boyun eğmişti. İlk geceyi düşündükçe ürperirdi... Duyduğu tiksintiyi içinden hâlâ atabilmiş değildi. Hünkârın, her evlenen sultana olduğu gibi ona da hediye ettiği saray, Naime Sultan'ınkiyle komşu idi. Hatice genç kadını sık sık görmeğe gider, nasilıatlerde bulunur, Zeynel'le ufak tefek hediyeler gönderirdi. Birbirleriyle çok çabuk arkadaş olmuşlardı. Naime, uçarı kocasına delice aşıktı. Hatice için, onu ayartmaktan dalıa iyi bir intikam olabilir miydi? Kendisine, taptığı babasına işkence eden adamı yaralamanın en iyi yolu kızını mutsuz kılmak değil miydi? Hatice, bir hakkın yerini bulması için bir görev üstlenircesine, soğukkanlılıkla, önceden hesaplayarak, Kemalettin'i baştan çıkarma işine girişmişti. Bu hiç de zor olmamıştı. İhtiyatsız Naime, hiç âdeti olmadığı halde, kocası ile en iyi arkadaşını tanıştırmıştı. Hatice güzeldi. Paşa onu görür görmez âşık olmuş, içindeki ateşi, kaleme aldığı ateşli mektuplarla dile getirmişti. Hatice bu mektupları, özenle saklamıştı. Bu ara, Kemalettin'in umursamazlığına gittikçe kahrolan Naime, yemeden içmeden kesilmiş, kızının hastalığını merak eden hünkâr yeise düşmüştü. Zavallı kız sadece Hatice'ye içini dökerdi. Sonunda, oyunun yeterince sürdüğüne, işin olgunlaştığına karar

veren Hatice, Kemalettin'in giderek ısrarcı olması, kocası Vasıf in da sitemlerini arttırması üzerine Kemalettin'in mektuplarını Zeynel'e verdi. Zeynel bunları, tesadüfen eline geçmiş gibi, hünkâra götürecekti. Böylece hem intikamını almış hem de özgürlüğüne kavuşmuş olacaktı. Öyle ya? Böyle bir rezalet, ister istemez boşanmakla sonuçlanırdı. Aradan ondört yıl geçtikten sonra bile, Hatice nasıl bu kadar saf olduğuna şaşmaktaydı. Abdülhamit'in oyuna getirileceğine nasıl inanabilmişti? Hünkârın kendisini saraya çağırtması sanki dün olmuş gibi... Elinde paşanın mektupları, küçük siyah gözlerinde öfke... ama kendisini asıl etkileyen şey, bu gözlerdeki alay... Bütün saray, ne karar çıkacağını merakla bekler olmuştu. Kemalettin Paşa Bursa'ya sürülmüştü. Ya kendisi? Ona ne olacaktı? Cezasını çekecek miydi? Böyle bir şey, Abdülhamit'i tanımamaktı. Hatice'ye hiç bir sitemde bulunmamış, gülüp geçmiş ve... kocasına geri göndermişti. Sultan, kocasından ancak 1908'de kurtulabilmişti. Sultan Hamit'i tahttan indirip iyi kalpli Sultan Reşat'ı tahta çıkaran darbe sayesinde! Yeğenini hiç kırmayan yeni padişah, boşanmasına da izin vermişti. Artık herkes "böylesi bir aşk hikâyesinin" nasıl sonuçlanacağını bekler olmuştu... Sultan ile Kemalettin Paşa herhalde evleneceklerdi. Nitekim, paşa serbest kalır kalmaz, sultana olan sevgisi dalıa da artmış olarak doğru ona koşmuş ama... soğuk karşılanmıştı. Hatice açık açık, onu asla sevmediğini söylemişti. Bir yıl sonra, Göksu'da bir kayık sefası sırasında, yakışıklı bir hariciyeciye rastlamış, görür görmez âşık olmuş ve evlenmeğe karar vermişti. Bu yakışıklı adam, Hayri Rauf, Bey'den başkası 13 değildi... Selma ile küçük Hayri'nin babası. «»tu I Ill Kesilmeyen, tatlı, ahenkli bir ses Selma'yı uyandırdı. Genç bir kız, yatağının ayak ucuna oturmuş ud çalıyordu. Bu, uykudan birden bire uyanılmasın diye âdetti. Gece, başka âlemlere uçmuş olan ruh, bedene böylece yavaş yavaş dönme imkânını buluyordu. Selma böyle uyandırılmağa bayılıyordu. Udtan dökülen nağmeler, günün iyi geçeceğini vaadediyordu sanki. Selma hergünkinden neş'eliydi bugün, herkesin bayramlıklarını giyip birbirine hediyeler verdiği Kurban Bayramı'ydı. Dolmabahçe Sarayı'nda bayram, daha bir başka, daha bir görkemli olurdu, hünkâr, üç gün boyunca tebrikleri kabul ederdi. Selma, teni güzelleşsin diye her sabah içirilen sütü istemedi, doğru hamama koştu. îki halayık tarafından yıkandıktan sonra sıra gül banyosuna geldi. Gül banyosunu sadece özel günlerde yapabiliyordu. Sultan, kızının vaktinden önce süs düşkünü olmasını istemiyordu. Gümüş ibrikten dökülen ılık suyla yıkandıktan, beyaz tülbentlerle kurulandıktan sonra, başından aşağıya dökülen gül yapraklarıyla

bütün vücudu, cariyeler tarafından uzun uzun ovuldu. Selma, mis gibi kokuyu içine çekip, kendini bir an için çiçek olmuş sandı. Yarım saat sonra, ingiliz işlemesi elbisesini giymiş, annesinin dairesine koşuyordu. Babası Hayri Bey çoktan gelmişti. Dolmabahçe'deki bayramlaşmada hazır olabilmek için, çiftliğinden bir gece önce dönmüştü: Kızını gülümseyerek karşılayıp, hafifçe başını okşadı. Sevgide, bundan öteye gidilmezdi. Selma, sevinçten kızarmış, gözlerini ondan ayıramıyordu. Gri redingotu, kırmızı fesi ile ne de heybetliydi! Bıyıklarını, öyle yukarıya kıvrılmış olarak nasıl tutabiliyor ki? Hayri Bey zayıf, orta boylu, kibar ailelere özgü o zarafet ile bezginliği bağdaştırmış, gevşek, tasasız, kadınların ilgisine alışık, kişisel ihtirastan bütünüyle uzak bir kişiliğe sahipti. Hiç de özel bir çaba sarfetmeden, hiç de hevesli olmadığı halde Sultan ile evliliğe adeta sürüklenmişti. "Damat" olduğu için yapılan dalkavuklukların farkında olacak kadar zekiydi ama, kendi başına bir mevkie gelemeyecek kadar uyuşuktu. Eskiden, geleceğe güvenen, hayalperest bir delikanlı idi ama artık, herşeyden bezmiş bir hali vardı. Çocuklarına bile ilgi duymuyordu. Kendisini biraz oyalayabiliyorlarsa ne âlâ... o da sadece sevimliliğini iyi kullanmasını bilen Selma! Eşine gelince... tam o sırada odaya girdi. Hayri Bey ayağa kalktı, elini öptü. Her zamanki iltifatlarını tekrarladıktan sonra, kadife kaplı bir kutuyu eşine uzattı. Bayramlarda ve sultanların yaş günlerinde, damatların hediye vermeleri âdet olmuş... bu âdete uyulmaması, 15 boşanma isteği anlamına geliyor. Damat, için için gülüyor. Allatılan ki vekilharcı her şeyi düşünür. Kadife kutuda koyu mavi, göz kamaştıran, safir bir kolye duruyordu. Sultan hafifçe: — Ne harikulade bir gerdanlık! dedi. Hayri bey eğildi: — Size az bile Sultanım! Doğrusu vekilharcı işleri iyi ayarlamış! Gel gör ki, bu savaş günlerinde, tahsisatların kısıldığı şu darlık günlerinde, bunun parası nereden bulunacak? Eh... aileye bunca yıldır borç veren ermeni sarraf düşünsün. Bu yaştan sonra tasarruf yapacak değil ya? Cebinden daha küçük bir kutu çıkardı ve Selma'ya verdi. Bu, kendisinin seçtiği bir iğne idi. Altın üzerine kıymetli taşlarla işlenmiş bir tavus kuşu... tüylerinde zümrütler! Zarif bir teşekkür beklerken, küçük kızının aşırı sevincine hayret etmekten kendini alamadı. Yoksa mücevher tutkusu daha şimdiden mi başlamıştı? Ya da sadece annesini mi taklit ediyordu? Aslında, bu soruların cevabını hiç merak etmediği için, kızının iğneden çok, heyecanla kendisine baktığını fark bile etmedi. Çocuğun heyecan nedeni açıktı: babası ilk kez ona, bir hanıma yakışır bir hediye almıştı! Sultan, biraz de telâşla: — Selâmlığa geç kalacaksınız dostum dedi. — Ziyanı yok. Bu törenler beni neredeyse hasta edecek. Henüz gidip gitmeyeceğimi bilmiyorum.

Ama gideceğini kendi de biliyordu, Sultan da! Yine de karısını iğnelemeden edemiyordu. Yıllar geçtikçe, "damad-ı şehriyari"liğe daha az katlanabiliyordu. Boşanmak ise söz konusu bile olamazdı. Bu hakka, o da hünkârın izin vermesi koşuluyla, sadece Sultan sahipti. Aslında, Hayri Bcy'in şikâyet edeceği hiçbir şey yoktu. Sultan mükemmel bir kadındı ama... fazla sultandı! Onu müthiş can sıkıcı bulurken, güçlü kişiliğinin altında ezildiğini ve bir gölgeye dönüştüğünü kendi kendine bile itiraf etmekten çekiniyordu Hayri Bey. Selma, babası ayrıldıktan çok sonra bile, yüzünün niçin bu kadar asık olduğunu anlamağa çalışıyordu. Bir yandan annesini beklerken, ayaklarını boşlukta sallayıp duruyor ve babasını teselli edememiş olmaktan üzüntü duyuyordu. Ama ona diyecekti ki? Kendisiyle alay ederdi. Sultan hazırdı, inci işlemeli bir elbise giymişti. Elbisesinin kuyruk kısmı çepeçevre samurdandı. Koyu kumral saçlarını ensesinde toplamış aralarına da değerli taşlar serpiştirmişti. Göğsünde, sadece bir kaç hanıma verilmiş olan, "Şefkat Nişanı", boynunda da sadece şehzadeler ile sultanların takabileceği saltanat armasını taşıyan mineli altın gerdanlık vardı. Selma'nın kızıl bukleleri mutluluktan kıpır kıpır: annesi herkesten güzel! Kupalarına kalfaların yardımı ile bindiler. Sırma işlemeli mavi ceketi içinde pek gösterişli duran arabacı, kırbacını şaklattı. Araba yavaş yavaş ilerlemeğe koyuldu. Hünkârın sarayına sadece iki kilometrelik bir yol vardı. 16 Selma, saraya girdiğinde durdu, altın ve kristal bolluğu karşısında hayran hayran bakakalmışü. Gerçi buraya ilk kez gelmiyordu ama, her gelişinde bunca ihtişam karşısında ağzı açık kalırdı. Avizelerden ve şamdanlardan binlerce ışık dökülüyordu. Şeref merdiveni bakara kristalindendi. Muazzam şömineler de öyle... bu şöminelerin elmas kesimi eteklikleri günün her saatinde hare hare ışık yansıtırdı. Küçük kız, bu debdebeden hoşlanıyordu. Tüm bu haşmet, imparatorluğun yenilmez bir gücü, bitmez bir zenginliği olduğuna, dünyanın güzellik ve mutluluk dolu, yaşanmağa değer olduğuna inanmasını sağlıyordu. Gerçi, babasının arkadaşlarının kaşlarını çatarak sözünü ettikleri savaş vardı; gerçi, saray bahçesinin parmaklıklarına bir lokma ekmek için asılan öfke dolu insanlar vardı ama, Selma için hepsi, sanki bir başka gezegene aitti. Savaş da, Selma'ya göre, büyüklerin ağızlarında geveledikleri bir sözcüktü, o kadar! Kendilerini iki sıra halinde karşılayan haremağalarının arasından geçtikten sonra, çarşaflarını, yeryüzüne inmiş huriler kadar güzel —zaten sarayda çirkine yer yoktu— kızlara verdiler. Çerkeş işi yeleği ve şalvarı ile ikramda bulunan genç bir kızın elinden yorgunluk kahvelerini içtiler. Sarayda ve özellikle haremde, eski gelenek ve görenekler sürdürülmekteydi. Gençler, kalfaların sıkı gözetiminde yetiştirilmekte, geleneksel giysiler kullanılmakta, ziyarete gelen sultanların "alafranga" giysilerine biraz merak

biraz da alayla bakılsa da, onları taklit etme isteği duyulmamaktaydı. Saray her türlü modanın üstünde değil miydi? Teşrifat başkalfası, mevkiine uygun işlemeli elbisesi içinde, bütün haşmetiyle göründü. Gelenleri Valide Sultan'a götürecekti. Saraydaki her ziyaret, oğlundan sonra hanedanın ikinci sırasında yer alan Valide Sultan'dan başlamak zorundaydı. Viktorya stili ağır koltukların bulunduğu, eflâtun ipek kaplı kabul odasında, Valide Sultan tahtında oturuyordu. Bir zamanlar çok güzel olduğu söylenirdi ama, yaşla ve hareketsizlik yüzünden korkunç şişmanlamıştı. Çerkeş olduğu, sadece gözlerinden anlaşılıyordu. Mavi, çekik gözlerinden... Selma ve annesi, bu eski cariyeye saygılarını sundular. Saraydaki bütün kadınlar gibi Valide Sultan da, saraya küçükken satılmıştı. Ailesi fakirdi ve kızlarına iyi bir gelecek sağlamak istemişti. Kölelerin, cariyelerin sarayda iyi bir eğitim gördükleri artık herkesin bildiği bir şeydi. Kimileri vezir olmuştu, kimileri de haseki... Onun için de, artık devletin kuruluş yıllarında olduğu gibi, çocukları ailelerin bağrından koparmağa hiç gerek kalmamış, çocukları saraya alınsın diye onlar yalvarır olmuşlardı. Valide Sultan, ailesini bir daha hiç görmemişti. Selma, onları özleyip özlemediğini hep merak ederdi. Aslında, böyle bir özlem duymağa hiç vakti olmamıştı. Saraya gelir gelmez, cariyeleri eğitmekle görevli başkalfa tarafından ele alınmıştı. Diğerleri gibi ona da, şiir okumasını, kanun çalmasını, şarkı söylemesini, raks etmesini ve görgü kurallarını öğretmişlerdi. îyice yetiştiğine kanaat getirildiğinde de, hünkârın hizmetine verilmişti. Yaşlı kadın, hünkârın kendisini farketdiği ve gözdesi yapüğı günü anlatmaktan hoşlanırdı. Yalnız kendisine ait olan bir odaya ve ipek giysilere 17 kavuşmuştu o gün. Sonra da talihi yaver gitmiş, Hünkar, kendisinden bıkmamış ve tekrar yanına çağırtmıştı. Böylece, herkesin olmak için can attığı "ikbal"liğe yükselmişti. Tabii bunun sonucu, daha da büyük bir odaya geçmiş, emrine de üç kalfa verilmişti. Şimdi iş bir erkek evlât doğurmaya kalıyordu. Selma, güzel çerkes kızının, oğlu Reşat doğduğu vakit Üçüncü Kadınlığa yükselmesiyle ilgili hikâyeleri, yaşlı saray kadınlarından dinlemişti. İkballer arasında kendine bir yer yapmak ve gözde bir konuma erişebilmek için, güzel olmak yeterli değildi, zeki ve sabırlı olmak da gerekiyordu. Çünkü haremde derece yükseldikçe, rekabet ve kıskançlık da o denli artar ve tehlikeli boyutlara varırdı. Bu kademelerde, savaş acımasız olurdu. Bütün kadınefendilerin oğullan şehzade idi... yani her biri güçlü birer hünkâr adayı... Kurala göre, tahta en büyük şehzade geçerdi ama, altıyüz yıllık osmanlı tarihi, nice veliahtın, ya kaza, ya bilinmeyen hastalık gibi nedenlerle yokoluş hikayeleriyle dolu idi. Sultan Reşat'ın annesi, oğlunun bakımını kimselere bırakmamıştı. Durumu kıskanan rakibelerden biri tarafından satın alınmış bir süüıine veya bir haremağası örneği çoktu. "Oğlum muhakkak tahta çıkmalı" diyordu. Böylece kendisi de Valide Sultan

olacaktı. Hayatı boyunca bu amaç için yaşamış, gerçekleşmesini görmek için yetmişsekiz yaşına gelmesi gerekmişti. Oysa şimdi, altmış yıl süresince duyduğu ihtiras yokolup gitmişti. Artık yaşlıydı ve yorgundu. Valide Sultan, fildişi beyazlığındaki eliyle Selma'nın yanağını okşadı. Bu, iltifatlara en büyüğü idi. Hatice'ye de güzelliğinden ötürü okşayıcı sözler söyîedi. Sonra altın kakmalı nargilesinden derin bir nefes çekerek, gözlerini yumdu? Görüşme bitmişti. Şimdi sıra, herbiri kendi dairesinde tebrikleri kabul eden kadınefendilerdeydi. Bunlara ayrılan dairelerden her biri, saray içinde birer saraydı. Haremağaları, vekilharçlar, kâtipler, kalfalar, çıraklar, bu dairelerin ayrılmaz birer parçasıydılar; her törenden önce bu dairelerde buluşmak âdet olmuştu. Selma "teşrifat" sınavından ilk kez bu yıl geçecekti. Selma, bu sınavdan geçerken en ufak bir hoşgörüyle karşılaşmayacağını biliyordu. Kişilerin önemine göre, temennahlarını uzatıp, kısaltıyordu. Kişilerin önemini saptamak ise çok karmaşık bir denklem işiydi. Doğuş, mevki ve yaş dikkate alınırdı ve çocuğun saray geleneklerini ve âdetlerini ayrıntıları ile bilmesi istenirdi. Çevresindekilerin gülümsediklerini gören Selma, rahat bir nefes aldı. Sınavı atlatmıştı. Birden bir kaynaşma oldu: Hünkâr bayram namazından dönmüştü. Tören başlamak üzereydi. Hanımlar konuşmayı, yiyip içmeyi keserek, Muayede Salonu'nun üst bölümüne geçtiler. Kafeslerin ardından, yılın en görkemli ve en eğlenceli gösterilerinden birini izleyeceklerdi. İki şişman hanımın arasında sıkışıp kalmış olan Selma, zor nefes alıyordu ama, yerinden de ayrılmak niyetinde değildi. Otuz metre kadar aşağıya baktığında, siyah veya gri redingotlar arasında yer yer parlayan askeri üniformaları ve gelincik tarlasını andıran kırmızı fesleri gördü. Söylendiğine, göre, bu Muayede Salonu; Avrupa'nın en büyük tören salonu idi. Burada birkaç aşina yüz görmek, hiç de kolay olmayacaktı. Ta dipte, hünkâr, som altından, kıymetli taşlarla bezenmiş tahtına oturmuştu. Hünkârın sağ tarafında, yaş sırasına göre, büyük üniformaları içinde şehzadeler duruyordu. Selma doğruldu, en çok sevdiği kuzeni Vasıfı görmeğe çalıştı. Ama bulunduğu yerden onu görmesi imkânsızdı. Sultan'ın sol tarafında, göğüsleri nişanlarla dolu vezirler ve damatlar yer alıyordu. Selma, 18 aralarında olması gereken babasını de göremiyordu. Karşı tarafta, büyük üniformaları içinde müşirler, ferikler ve yüksek rütbeli subaylar yer almıştı. Asma katta ise, pusuya yatmış kargalara benzeyen yabancı diplomatlar yer almıştı. Hazır bulunanlar sırasıyla, lalı ta yaklaşıp, üç kere temennan ettikten sonra, kimsenin dokunmasına müsaade edilmeyen hünkârın elini değil ama mabeyin müşirinin tuttuğu saçağı öperlerdi. Kırmızı kadifeden, üzeri altın işlemeli, iktidarın simgesi olan saçağı! Daha sonra sıra, yüksek devlet görevlilerine geldi. Bunların ardından, bunca görkem karşısında şaşkına dönmüş, kurallara aykırı bir şey yapmaktan korkan ve sadakalları ödüllendirilmek üzere bu törene çağırılmış olmaktan gurur duyan birkaç kişi göründü. Saçağı

öptükten sonra, orada bulunanların alaylı bakışları arasında, temennan ede ede geri çekildiler. Sonra sessizlik oldu. Şeyhülislam başında sırmalı sarığı, beyaz giysisi içinde, padişaha doğru ilerledi. Hünkâr, usulüne uygun biçimde, ayağa kalktı. Şeyhülislamın ardından, yeşil, mor, kahverengi giysileri içinde ulema geliyordu. Daha sonra, Osmanlı İmparatorluğu içinde yer alan çeşitli milletlerin temsilcileri, rum-ortodoks patriği, ermeni patriği ve Avrupa'dan kaçtıkları löıncı yüzyıldan bu yana ayrıcalıklı bir konuma sahip yahudilerin dini lideri hahambaşı geldi. Tören üç saatten fazla sürmüş ve bu süre boyunca saray bandosu marşlar ve Beethoven senfonileri çalmıştı. Kadınlar, kafes ardında oturmuş, gülüşüyorlardı. Birbirlerini dürterek, baston yutmuş gibi dik, tepeden bakan bir Prusya subayının karikatürünü andıran Liman von Sanders Paşa'yı gösteriyorlardı. Akşamları İstanbul sokaklarında atıyla dolaşan Avusturya-Macaristan büyükelçisi, sevimli Marki Pallavicini de oradaydı. Hcrşeyi bilir hiçbir şey bilmezmiş gibi görünür derlerdi onun için. Tam bir diplomat yani! Aslında kadınlar, ülkenin üç hakimini görmek istiyorlardı. Nasırlı ellerinden geçmişi hakkında bir fikir sahibi olunan, ve bir boğaya benzeyen Sadrazam Talât Paşa. Kısa boyu, sarı benizi ile Bahriye Nazırı Cemal Paşa. Onun için, kadife eldiven içinde demirden bir el derlerdi. 1915'te Suriye'ye gönderilip; isyanı acımasız biçimde bastırdığı için adı "Şam Kasabı"na çıkmamış mıydı? Ama kuşku yok ki günün yıldızı yakışıklı Enver Paşa idi. Harbiye Nazırı olan bu ince, zarif ve kibar insan, triumviranın asıl lideri olan bu asker, bütün hanımların gönüllerini fethetmişti. Cesaretinin haddi yoktu... kibirinin de! Kendisini askeri bir deha olarak görüyordu ama, 1918'in ilk aylarında, osmanlı ordusu bütün cephelerde gerilerken, kendisiyle "Napolyoncuk" diye alay edilen Enver Paşa'nın yıldızı sönmeğe yüz tutmuş gibiydi. Bir süre önce herkesin taptığı bu adamı yere batırmak için, söylenmedik söz bırakılmıyordu. Hanımlardan biri: — Bu zamanda böyle davetler vermek ayıp! diye söyleniyordu. — Basit bir memurun oğlu iken, sultanla evlendiği için, ne oldum delisi oldu! Jön Türk devriminin kahramanı, Sultan Reşat'ın yeğeni Naciye Sultan ile 19 evliydi. Enver Paşa, eşi ile gururlanır, bunu herkese göstermek ister ve savaş süredursun, görülmemiş davetler vermeğe devam ederdi. Padişah sarayında bile yiyecek kısıtlanmışken, Enver Paşa'nın sofrasında bir kuş sütü eksikti. Aslında hanedan bütün bunları hoş görürdü, yaşlı hünkârı, dolayısı ile de bütün aileyi küçük düşürerek, padişahlık taslamağa kalkışmasa! — Efendimizin haline bakın. Hasta gibi. Enver Paşa'nın hesapları onu bu hale soktu. Kadınların kastettikleri, Enver Paşa'nın bir kaç ay önce hünkârı, Kayzer İkinci Giyom'u istasyonda karşılaması için zorlamasıydı. İçerledikleri de hünkârın yorulması değil, küçük düşmesiydi.

Kuruluştan bu yana hiçbir osmanlı hakanı, ister kral olsun, ister imparator, kimseyi karşılamağa gitmemişti! Ayrıca, hünkârın en sevgili yeğeni Münirc Sultan'ın kocası, genç ve yakışıklı Salih Paşa'yı astırmış olması da affedilecek gibi değil! Enver Paşa, İttihat ve Terakki'ye karşı komplo kurduğu gerekçesiyle başını istemişti. Münire Sultan, Padişah'ın ayaklarına kapanmış, O da damadının aşılmaması için Enver'e ricacı olmuştu ama, nafile! Sultan Reşat, istemeye istemeye, ölüm fermanını imzalamıştı. Gözyaşlarına boğulduğu için bu fermanı üç kere, yeni baştan imzalamak zorunda kaldığı söylenirdi. Diller çözülmüş, alabildiğine eleştiriler ve yorumlar yapılıyordu. Selına bütün söylenenleri can kulağı ile dinlemekteydi, ama birden orkestra durdu. Hünkâr ayağa kalkmıştı. Tören son buluyordu. Padişah ve ardında şehzadeler Muayede Salonu'ndan çıktılar. Ulema malum teraneyi tekrarlıyorlardı: "Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var." Hanımlar telâşla Mavi Salon'a yöneldiler. Az sonra sıra onlara gelecekti. Teşrifatçı kalfa her birini yaşına ve derecesine göre oturtuyor, altmış kadar sazendeden oluşan harem orkestrası yerini alıyordu. Haznedar kalfadan hemen sonra hünkâr içeriye girdiğinde, orkestra bir hoş geldin havası çalmağa başladı. Selma, göz ucuyla, beyaz saçlı yaşlı hünkâra bakıyordu. Porselen mavisi gözleri ve kalın dudakları vardı. İyi kalpli birine benziyordu. Yanıbaşına annesini oturtmuş, gülümsüyordu. Önce sultanlar sonra da hanım sultanlar ilerledi. Her birinin uzun eteği ipek halılar üzerinde hışır hışırdı. Üç zarif temennahtan sonra hünkârın sağ tarafına geçtiler. Sonra, kadınefendilere ve ikballere sıra geldi. Onlar da sol tarafa dizildiler. En sona, saraydaki hizmetkârlar kalmıştı. En kıdemlisinden başlayarak, yerlere kadar eğilen kalfalar, odanın dip tarafına geçtiler. Tebrikler bitince iki cariye, o yılın tarihini taşıyan çil çil altın dolu iki kadife kese getirdi. Haznedar kalfa, elini daldırıp bir avuç altını orkestraya, bir avuç altını da çıraklara serpti. Padişahın cömertliğine hayırdualar eden bu insanlar, etrafa saçılım altınları kapmak için hücuma geçtiler. Sıra sohbetteydi. Hükümdar, eşlerine ye akrabalarına oturmalarını buyurdu. Hal hatır sordu. Her birine gönül alıcı bir söz söyledi. Ancak padişaha hitap edilemeyeceği ve sorulan sorulara cevap vermekle yetinileçeği için, sohbet o kadarla kaldı. Hanımlar, sandalyelerinin ucuna ilişmişler, dimdik otururken, hünkâr hafifçe öksürmeğe başladı. Padişaha bakmağa devam eden Selma, o zaman, hayretler içinde kaldı. Koskoca hünkâr, utanıyordu, mahcuptu. Her birine aradan yüz yıllar geçmiş gibi gelen bir sessizlikten sonra, hünkâr güvercinlerinden söz etmeğe başladı. Avrupa'dan getirttiği bu kuşlara çok büyük 20 ' zaafı vardı. Bu konunun hanımların ilgisini çekeceğini sanıyordu. Hepsi de çok ilgilenmiş tavırları takındılar. Ardından, Ihlamur Kasrı'nın bahçesindeki güllere sıra geldi. Hünkâr, bir ağaçtan sadece bir gül koparmak gerektiğini, daha fazlası

kopanlacak olursa ağacın hırpalanacağını anlatıyordu. Çok tatlı bir adamdı! Tek kızdığı şeyin, yabancı bir elçinin bacak bacak üstüne koyup karşısında oturmağa yeltenmesi olduğu söylenirdi. "Gâvurun oğlu, ayaklarını burnuma dayadı" dermiş. Öfkesini Kur'an'dan bir âyet okuyarak geçirmeğe çalışırmış. Sultan Reşat son derece dindardı, hatta bir tarikat mensubuydu ama, bundan hiç söz etmezdi. Sonunda, güvercinler ile güller konusu bitip de geriye konuşacak bir şey kalmadığını düşünen hünkâr ayağa kalktı. Hanımları selamladı ve dairesine çekildi. Tören bitmişti. Şimdi işin keyifli kısmı başlıyordu. Sultanlar, birbirleriyle buluşmanın mutluluğu içindeydiler. Konuşuyor, fısıldaşıyor, birbirlerine iltifalar yağdırıyor, sırlarını anlatıyor, kısacası eğleniyorlardı. Geçen bayramdan beri birbirlerini görmeyenler vardı. Anlatacak ne çok şey birikmişti! Bir köşede, sultanlardan biri piyanoya oturmuş, moda olan mazurkaları çalıyordu, bazıları da kahkalar atarak dans etmeğe çalışıyordu. Bir başka köşede tavla oynanıyordu. Başkadınefendi'nin dairesinde şiir yarışması yapılıyordu. Şiir, osmanh sarayında hep rağbet görmüş, hep el üstünde tutulmuş... padişahlar arasında da nice büyük şair çıkmıştı. En büyük kalabalık, masalcının öyküler anlattığı odadaydı. Kentin en iyi masalcısı bu, bütün şenliklere çağırılır. Selma, yere bağdaş kurmuş, yüzünü avuçlarının arasına almış, kadına bakıyordu: yüz yaşında olmalıydı! Ama yavaş yavaş yüzdeki buruşukluklar yok oluyor, omuzlar dikleşiyor, gözler parlıyor. O yaşlı bir kadın değil artık, O, Mecnun'un yanıp tutuştuğu Leylâ. Sesi büyüleyici, gözleri ahu, çekiciliği ile kuşaktan kuşağa bütün âşıkları ağlatan... Akşam oluyor. Hünkâr halk için donanma şenliği yapılmasını buyurmuş. Bunu kaçırmamak için, bahçeye inme vakti... Çimenlere seccadeler, yastıklar serilmiş... Cariyeler hiç gürültü çıkarmadan, altın kaplar içinde akşam yemeğini getiriyorlar. Orkestra pes perdeden Mozart çalıyor. Birden bir çığlık, herkesi yerinden fırlatıyor... Genç sultanlardan biri, beti benzi atmış, üzerlerine gelen ortancaları gösteriyor. Eğildikleri vakit, ellerindeki muazzam çiçekleri hanımlara sunmak isteyen saray cüceleri oldukları anlaşılıyor. Bu şakayı herkesin aynı derecede beğendiği söylenemez ama; saray aşçısının benzeri olmayan tatlılarını ve şerbetlerini övmede herkes birleşiyor. Gökyüzünde ışıklı demetler, gökyüzünde havai fişekler ebediyen yaşayacak olan Türkiye'nin simgesi ay-yıldızı oluşturuyor. Herkes aynı şeyi düşünüyor o an: hiç bir zaman ama hiç bir zaman bu kadar güzel bir bayram yaşanmadı! Boğaziçi mehtapta ışıl ışıl.... Selma, kendilerini Ortaköy Sarayı'na götüren faytonun içinde, günün çok güzel geçtiğini, hayatın da çok tatlı olduğunu düşünüyor. Zengin ve böylesine güçlü bir imparatorluğun yıkılacağını söyleyen şom ağızlılara, felaket tellallarına inanmak mümkün mü?

IV istanbul sıcaktan kavruluyordu. Temmuzun bu ilk günlerinde, serinlemek için Boğaz'ın esintisi de yetmiyordu. Gece, Dolmabahçe Saray'ndan bir haberci gelmişti. Ertesi günü Hatice Sultan Sclma'yı çağırtarak: — Yarın Hayri ile birlikte Sadiye Sultan'a gideceksiniz demişti. Efendimizin torunları Mukbilc Sultan ile Namık Efendi de orada olacaklar. Selma yüzünü buruşturmuştu. Sadiye'yi hiç sevmiyordu. Daha altı yaşındaydı ama, azametinden geçilmiyordu. Babası Abdülmecit Efendi, kızının güzeller güzeli olduğunu tekrar edip durur, her aile toplantısında bütün çocukları sıraya dizerek, en güzeli benimki diye övünürdü. Anneciği bütün bunları bildiği halde, ne diye ısrar ediyordu. Neyse ki, Çamlıca sırtlarındaki köşkün bahçesi, saklambaç oynanacak köşelerle doluydu. Bir de Mukbile orada olacaktı. Onunla insanın hiç canı sıkılmaz! Matmazel Roz ne yapıyor ki? Selma bir aşağı bir yukarı gidip geliyor ve ınürebbiyesinin odası önünde sabırsızlanıp duruyordu. Bu kadının, süslenmeğe neden bu kadar vakit ayırdığını bir türlü anlatılıyordu. Hele de sonucuna bakılırsa! Ufak tefek kusurlarına rağmen, Selma mürebbiyesini seviyordu. Tabii bu sevgide, kadının üzerinde hiçbir otorite kuramamış olmasının rolü büyüktü. Türk toplumunun, dolayısı ile Saray'ın örf ve adetlerini bilmemesi, Selma'nın çocukluklarına âlet olması için yeterliydi. Matmazel Roz, İstanbul'a, savaş başlamadan önce, Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerin nisbeten iyi olduğu bir dönemde gelmişti, l'icrre Loti ve Claude Farrere'in romanlarının etkisiyle, Türkiye'ye ve türklere hayrandı. Onları iyi tanıdığını sanıyordu. Kendisinin de yetiştiği Notre Dame de Sion'un bir ilanına cevap vermişti. İstanbul'daki okul için bir resim öğretmeni ;ınyorlardı. Tek aday olduğu için, hemen işe alınmıştı. Yirmisekiz yaşındaki bu taşralının yurt dışına çıkması bir cesaret işiydi. Böylesi bir serüvene büyük bir aşk hikâyesinin kurbanı olmasaydı, asla atılmazdı. Memleketi Beauvais'deki garnizonda görevli bir süvari yüzbaşısı, evlilik vaadiyle onunla flört etmişti. Yüzbaşının kendisini öpmesine —sadece bir kaç kez— izin vermişti... biraz da okşamasına! Taa ki imzasız bir mektup ve bir resim alana kadar. Kahramanımız, bu resimde nefis bir sarışına sarılmıştı ve iki yanında iki çocuk duruyordu. Karısı ile çocukları... Günlerce ağlamıştı Matmazel Roz... ağlamış ve annesinin erkeklere güvenmemek gerektiğine dair öğütlerini ömür boyu tutmaya yemin etmişti. Önüne çıkan ilk fırsatta da ailesini ve yurdunu terk etmişti. Manastıra kapanırcasına... Ne var ki Matmazel Roz, 22 iflah olmaz bir romantikti. Bu kez İstanbul'da, Galatasaray Lisesi'nde öğretmen olan bir fransıza aşık olmuştu. Gerçi adam evli değildi ama, uçarı idi. Kendisinden başka, iki hanım meslektaşına kur yaptığını öğrenince, hastalanıp yataklara düşmüştü.

Onu kurtaran "Kelebek Sultan" Fchime oldu. Fransız Sefareti'nden bir mürebbiye tavsiye etmelerini istemişti. Vaktinden önce ruhu kocamış olarv Matmazel Roz için, böyle bir seçkin çevreye girmek, bulunmaz bir fırsattı. Böylece küçük sultanın "fransız matmazeli" olmuştu. Saat üç olmuş bile... Sclnıa artık ümidini kestiği bir sırada, mürebbiyesi koskoca mor bir şapka üe göründü. Mor şapkasının kenarı, elbisesinin rengindeki sarı koncalar ve kanaryalarla süslenmişti. Zeynel, her zamanki gibi ifadesiz bir yüzle, onları rıhtımda bekliyordu. Yanında, bahriyeli giysisi içinde Hayri, iki dirhem bir çekirdekti. Siyah saçları ortadan ayrılmış, briyantinle yapıştırılmış gibiydi. Sclma "bütün şişeyi boca etmiş" diye düşündü. "Sadiye'yi bu yolla etkileyeceğini sanıyorsa!" Hayri ile kavga nedenlerinden biri de, kardeşinin kuzinine ilgi duymasıydı. Anadolu yakasına kayıkla geçtiler. Kendilerini üstü açık bir araba bekliyordu. Sultan'la çıkışlarında kapalı faytonlarla gezmek zorunda kalan Selma, kupayı görünce sevindi. Hıristiyan bir mürebbiye ile buluğa ermemiş bir kız çocuğunun açık arabaya binmelerinde sakınca görülmemiş olacaktı. Şehzade Mecit Efendi'nin yazlık köşküne giden çakıllı yolda, güneşi ve rüzgârı içlerinde hissettiler. Sadiye onları bekliyordu. Pembe dantelden bir elbise giyiniş, bukleli sarı saçları "anglez" modeli taranmıştı. Konuklarını karşılamak üzere ağır ağır merdivenlerden inerken, birden tostoparlak bir varlık, küçük bir kız, onu iterek Selma'ya koştu. Bu Selma'yı görünce çok sevinen, yaramazlıklarının suç ortağı Mukbile idi. Küçük kardeşi Namık da onu izliyordu. Bir süre tartıştıktan sonra ne oynayacaklarına karar verebildiler. Bizans'ın Fethi'ni oynayacaklardı. Tabii en küçükleri Namık olduğu için, esir o olacaktı. Ama herkes Fatih'i oynamak istiyordu. Kim Fatih olacaktı? Ad çekimine göre Fatih'i oynaı.nk Selma'ya düştü. Sadiye karşı çıktı: — Olama*.. Sen Fatih olamazsın! Sultan bile değilsin! — Ne demek istiyorsun? Ben de senin kadar sultanım. — Hayır efendim. Babanı, senin babanın şehzade olmadığını söyledi. Sen sadece hanım sultansın. Selma Sadiye'yi boğabilirdi. Ama eli kolu bağlı, donup kalmıştı. Kendini beğenmişin hakkı vardı. Babası sadece "damat" idi. Evde, Ortaköy'de herkes ona "küçük sultan" diyordu ama, Dolmabahçe Sarayı'nda teşrifatçıların kendisinden küçük bazı sultanlara ondan önce yer verdiklerini hatırlıyordu. Ne olduğunu tam anlamasa da, bir takım ufaktefek davranışlardan bir şeyler sezebiliyordu. Ama artık bunun tam olarak ne anlama geldiğini kavrayabilmesi için bu hakaret yetmişti. Gökyüzü gözlerine kapkaranlık göründü, sert bir rüzgâr ağaçları 23 titretiyordu sanki ve gelecek kapkara idi: o sadece bir hanım sultandı çünkü. Ne yaparsa yapsın hep ikinci sırada olacak. Sanki kanatları kesilmişti. Annesini tluşündü... "Cihangir" diye ad takılan, büyük, azametli, mağrur annesini... haksızlığa isyan

etti. Annesi, kendi öz annesi, ailede nice şehzadeden daha değerli, daha üstün değil mi? Kanındaki soyluluğu, sırf kadın olduğu için mi aktaramıyor. Bu hem çok saçma, hem çok haksız. Başını kaldırıp, becerebildi-Aiııcc tepeden Sadiyc'ye baktı. Ağır bir söz söylemek istedi, ama hiç birini yeterince ağır bulmadı. Ümitsizlikle Hayri'ye döndü. O çoktan ortadan kaybolmuştu. "Alçak!" diye düşündü. Sonra onu gül bahçesinin arkalarında gördü. Ne /.aman bir olay olsa ortadan kaybolur zaten! Selma'nın garibine giden, buna kızacağı yerde, ümitsizlik duymasıydı. Selma'nın yanıbaşında duran Mukbile, ne diyeceğini bilemiyordu. Hiçbir /uman bu kadar güç bir durumda kalmamıştı. Nihayet: — Saklambaç oynasak mı? diye sordu. Herkes rahat bir nefes aldı. Öğleden sonra hareketli geçiyordu. Selma ile Mukbile, en kuytu köşelere saklanıyor, elbisesini kirletmekten korkan Sadiye'nin kendilerini bulamayacağı yerleri seçiyorlardı. Sadiye kızgınlıkla "Ama buna hakkınız yok" diye bağrıyor. "Bir Sultan asla böyle davranmaz!" diye söyleniyordu. Çocuklar bu sözlere katıla katıla, gözlerinden yaş gelene kadar Buluyorlardı. Kahvaltı sofrasına geldiklerinde, çekişmeler son bulmuş hava yumuşamıştı. Verandada, sesleri cıvıl cıvıl çıkıyordu... kavga çoktan unutulmuştu. Geç saatlerde, Namık ile Mukbile'nin babaları Ömer Hilmi Efendi, büyük üniforması içinde, bahçenin arka tarafında belirli. Mukbile hayretle: — Babam niye böyle giyinmiş ? Bayram değil ki... diye söylendi. Sadiye, bilmiş tavırları ile sözünü kesti: — Yoksa bilmiyor musun? Deden Sultan Reşat öldü. Babam da veliaht oldu. Güleç Mukbile, gülle yemişçesine sarsıldı. Sadiye'ye bakakaldı. Gözlerinden akan yaşların farkında bile değildi. Selma öfkeyle Sadiye'ye dönüp alçak »esle: — Defol yılan! diye seslendi. "Yılan" alaylı bir tavırla omuzlarını silkip, arkasını döndü. Sultan Reşat, bütün halim selimliği ile, dedelerinin gömülü olduğu görkemli türbeler yerine Eyüp Camii'nc defnedilmeyi istemişti. Bu sade ve sakin yeri, kuşların ve çocukların cıvıltılarını duymak için seçmişti. Birkaç gün sonra. Sultan Vahdeltin'in cülus töreni olacaktı. Kırkiki yıldır hüküm süren dört kardeşten sonuncusu! İttihat ve Terakki Partisi'nin lideri olan Knver Paşa, törenin görkemli, askerî geçit töreninin de tantanalı olmasında ısrar etmişti. Halkı etkileyeblimek için! Ama halk daha çok, tam o günü başkente ynğdırılan ingiliz bombalarından etkilenmişti. Bu yeni hükümdara bir uyan mıydı? Yeni hükümdar, gerçek yetkileri konusunda hiç de hayale kapılmıyordu. 24 Tören boyunca yüzü asıktı. Ertesi günü aile bireyleri kendisini tebrike geldiğinde de acı konuşmuştu: — Ne için tebrik ediyorsunuz? Üzerinde oturduğum taht, dikenli bir taht!

Ama bu sözler kimseyi etkilememişti. Vahdetün'in kötümserliği öteden beri bilinirdi. Çocuklar bile ona "Baykuş" diye ad takmışlardı. Şom ağızlı olduğu için. Bu sefer de herzamanki gibi abartıyordu: gerçi ordu sıkıntıdaydı ama, alt tarafı bu geçici bir durumdu. İmparatorluk neler görmemişti ki? Kaldı ki müttefikimiz almanlar son derece güçlü... Ordu, gerçekten de zor durumdaydı. Yüzbinlerce askerin kaçtığı bilmezlikten gelinse bile, binlerce yaralı hastaneleri doldurmaktaydı. Pek çok resmî bina hastaneye dönüştürülmüştü. Hatice Sultan her hafta, şehrin merkezindeki Haseki Hastanesi'ne gidiyordu. Yaralı askerlere yardımcı*oluyor, ufaktefek armağanlarla gönüllerini alıyordu. O güne kadar, Selma'yı götürmemişti. Ama artık kızı yedibuçuk yaşındaydı, bir takım şeyleri bilmesinin zamanı gelmişti. Kaldı ki Sultan acının her türlüsünü biliyor. Dalıa küçük yaşında en kötü olayları yaşadığı ve bunlardan alnının akı ile çıktığı için, insan karakterini, olayları yaşamak kadar hiç bir şeyin yoğurmadığına inanıyor. İstanbul'un iyi çevrelerindeki çocuksu kadınların aldıkları gevşek terbiyenin ne sonuç verdiğini yeterince gördüğü için, Selma'yı böyle yetiştirmek istemiyordu. Çocuğu hastaneye götürmek niyetini, eşine açtığı vakit, genellikle kayıtsız olan kocası öfkelendi: — Çocuğu perişan edeceksiniz. İleride, felaketler görebilir, kimbilir belki kendi başından da geçer. Bırakın şimdi rahatça oynasın! Ama Sultan, kızının terbiyesinden sadece kendisinin sorumlu olduğunu düşünüyordu. Evin idaresinden sorumlu olması gibi... İslam ülkelerinde oğullar, erkekler tarafından yetiştirildikleri için, Hayri'nin terbiyesini kocasına bırakmıştı. Ama sonucunun, pek parlak olmadığı kanaatindeydi. Oğlunun ödlekliği ağırına gidiyordu. Kaç kez onu uyuşukluğundan kurtarmaya, gururu ile oynamağa kalkışmıştı ama, sonunda vazgeçmek zorunda kalmıştı. Çocuğun üzerine vardıkça, oğlan dalıa da içine kapanıyordu. Acaba Hayrı kendisinden korkuyor nu-ydu? Sert olmaktan vazgeçerek, yumuşak davranmağa başlamış ve ödleklik sandığı şeyin aşırı hassaslık olduğunu farketmişti. Hayri, bir san'atkârdı. Çocuğun kendi dışında ilgi duyduğu tek şey kemandı. Hatice, kentin en iyi keman hocasını tutmuştu. Bir avusturyalı. Ama bir süre sonra, gerçeği kabullenmek zorunda kalmıştı. Gerçi Hayri'nin yeteneği vardı ama büyük san'atkârlarda görülen o tutkudan, o coşkudan yoksundu. İyi ki Selma vardı. Halice onda kendi gençliğini, gençliğindeki cesareti ve coşkuyu görüyordu. Hayri'ye gelince... babasına çekmişti. Hem baba hem oğlu yüzünden uğradığı düş kırıklığı birbirine karışır olmuştu. Oysa, Hayri Rauf Bey'i ne denli sevdiğine Tanrı tanıktı. Onsekiz yaşındaki bir genç kızın tutkusu ve ona rastladığındaki yaşı olan otuzsekizindeki bir kadının zor beğenisi ile ona tutulmuştu. Belki ondan çok şey beklemiş, çok 25

şey istemişti. Yetişmekte olan genç bir kızın tüm hayalleri, ilk kocasından nefret eden bir kadının tüm perişanlığı ile ona sarılmıştı. Bir süre sonra herşeyinden kuşkulanır olmuştu. Ona, yer yüzünün bütün ıııe/.tyctlcrini yakıştırdıktan sonra birdenbire hiç birini onda görmez olmuştu, liıı/tııı haksız olduğunu düşünür, kocasına yaklaşmağa çalışır, o ise bu çabasını hiiyrctle hazan da alayla karşılardı. Artık ondan hiçbirşey beklemiyordu. Selma'nın doğmasından bu yana, İH-tlenî ilişkileri de olmamıştı. Kendisini aldattığını sanmıyordu ama, buna Ncvincccği yerde, onu küçük görüyordu. Sadakati bile uyuşukluğunun bir sonucu İdi İlişkileri, bir bardak ılık suya benziyordu. Özlem, Hatice'nin unuttuğu bir kavramdı. Kocasına baktığında şaşmaktan kendini alamıyordu: bunca sevdiği itilam bu muydu? Bir sıcak temmuz sabahı, Sultanla kızı hastaneye gittiler. Selma, bir gün Öncesinden, yaralılar için küçük paketler hazırlamıştı. Kalfalardan biri, pembe tülbentlere biraz şeker, biraz tütün, biraz da para koymuş sonra bu ufak hohçacıkları mavi saten kurdelelerle bağlamıştı. Sepetin içinde böyle yüzlerce küçük bohça vardı. Selma, bu armağanların çok beğenileceğini düşündükçe, yerinde duramıyordu. tki ayrı araba gerekiyordu. Birincisine Sultan ile kızı, ikincisine armağan Nt'petlerini taşıyan hizmetçiler bindi. Hastaneye varmak için Galata Köprüsü'nden ve mahalle aralarından geçmek gerekiyordu. Köprü müthiş kalabalıktı. Galata, haşkcııtin en canlı ticaret merkeziydi. Bankalar, seyahat acenteleri, iş hanları, dükkânlar, sarraflar hep burada toplanmışlardı. Hıristiyanların yaşadığı frenk kesimi ile müslümanlarm yaşadığı eski İstanbul'un kesişme yeri, imparatorlumun bütün ırk ve mezheplerinin kaynaşma yeri burasıydi. Uzun siyah giysileri içindeki rum papazlanyla, uzun saçlı, işlemeli kaflanlarıyla yalıudi satıcılar yanyanaydı; şalvarlı, sarıklı, yaşlı türkler ile iki dirhem bir çekirdek cicibeyler de yanyanaydı. Selma, faytonun penceresinden hangi tarafa bakacağını şaşırmışa. Köprünün hemen başında, gök mavisi giysisi içinde oturan bir arnavut, beyaz ciltli ermeni kızlarına bıyık buruyordu. İri kıyım oluşlarından ve kürk takkelerinden bulgar oldukları anlaşılan bir kaç adam grup halinde gezinirken, renkli çarşafları içinde bir kaç müslüman kadın, alış- veriş yapmak için buraya kadar gelmeyi göze almıştı. Karmakarışık, birbiriyle hiç ilgisi olmayan bir kalabalık, koşuşup duruyordu. Köprüden geçmek bir olaydı! Arabacı bağıra çağıra, binbir aracın birbirine girdiği, arabacıların deh-çüş »esleriyle şenlenen bu curcunadan kurtulmağa çalışıyordu. Boşuna! Şık faytonlar, lüks arabalar, kiralık kupalar, el arabaları arasında sıkışıp kalmışlardı. Ağır yükleri altında iki büklüm olmuş hamallar, "destur" diye diye kendilerine yol uçmağa çalışıyorlardı. Sucular, bardaklarını şakırdata şakırdata ilerliyor, dondurmacılar ile şerbetçiler de, renk renk

külfdı ve kadehleri ile, bu sıkışıklığın yarattığı zoraki durağı fırsat bilerek, susamış olanlara yetişiyorlardı. Hiç bir 26 ayrıntıyı kaçırmak istemeyen Sclma'nın canı, kavunlu bir dondurma istedi. Uygun düşmeyeceği ve bir de teiniz olmayacağı için, annesi kaşlarını çatıverdi. Çocukların, dondurma külahları ellerinde, güle oynaya gidişlerine bakmakla yetinen Selma, soylu olmanın her zaman işe yaramadığını düşündü. Sonunda İstanbul tarafına varabilmişlerdi. Burası sanki bir başka ülkenin bir başka kentiydi. Galata'nın patırdı ve gürültüsünden sonra, kafesli evlerin bulunduğu dar sokakların sessizliği tam bir çelişkiydi. Her yanda taş kemerler, döner merdivenler, küçük gölgeli meydancıklara açılıyordu. Şuracıkta camiin yanıbaşında, iplerle tutturulmuş bir tente altında kurulmuş bir kahvehanede, erkekler kahvelerini yudumlarlarken bir yandan da tavla oynuyor, ya da hayallere dalmış... nargile içiyorlardı. Daha ötede pazar kurulmuş. Sebze ve meyve dağcıklannın arkasındaki göbekli satıcılar, peçelerinin ardına gizlenmiş kadınlara mal satmağa uğraşıyorlardı. Bir ağacın altında, önünde mürekkep hokkası ve kamış kalemi ile arzuhalci, oturmuş ciddi ciddi karşısındakini dinlerken, az ötesinde yere çömelmiş yaşlı kadınlar, önlerine serdikleri kilimlere kemik parçaları atarak geleceği okumağa çalışıyorlardı. Bir de dilenciler vardı. Kimseyi taciz etmiyorlardı. Verilen sadakaya razı idiler... Kitab'ın yazdığı gibi, Allah bazı kullarını zengin etmişse, fakirlerle paylaşsınlar diye etmiş... İki saat süren yolculuktan sonra, faytonlar hastane avlusunda durduğunda Selma Zeynel'in kapıyı açmasını beklemeden yere atladı. Dayısı Fuat'ın deyimi ile "şerefli muharipleri"' görmek için, meraktan ölüyordu. Hastane siyaha çalan büyük bir yapıydı. Onaltıncı yüzyılda Kanuni tarafından yaptırılmıştı. Sultan ve Selma, peşlerinden gelen hizmetkârları ile içeriye girdiler. Müdür kendilerini bekliyordu. Yerlere kadar eğilmiş bir çay ikramında bulunmak için ısrar ediyordu. Selma bir an, annesinin bu ikramı kabul etmesinden korktu ama korktuğu başına gelmedi. Annesi nezaketle reddetti. Müdür üzülmüş müydü yoksa öyle görünmek mi istemişti bilinmezdi ama, adamın esas amacının hanedanla tanışıklığını etrafa göstermek olduğu her halinden belliydi. Daha ilk koridora sapar sapmaz, Selma içini bulandıran ekşimtrak bir koku duydu. Dişlerini sıktı. Tiksindiğini belli edemezdi. İlerledikçe koku daha da artıyordu. "Ne biçim ilaç bu?" İkinci koridora saptıkları vakit, dehşet içinde kaldı. Her yerde, her köşede kan ve dışkı dolu taslar vadi. İlaç sandığının ne olduğunu anlamıştı. Şiltelerin ya da sadece örtülerin üzerine yatırılmış adamlar inleyip duruyorlardı. Kimi "anneciğim" diye bağırıyor, kimi gözleri kapalı zor nefes alıyordu. Bu havasız yerde en az yüz kişi vardı. Bazı talihli hastaların başuçlannda kadınlar vardı. Karıları mıydı? Yoksa kız kardeşleri mi? Hastaya su veriyor, kan pıhtılarına konmamaları için sinekleri kovuyorlardı. Müdür açıklama gereğini duydu:

— Gece gündüz nöbet tutuyor bu hanımlar. Biz de göz yumuyoruz. Bu zavallıların her birine bakacak kadar adamımız yok. Uzun beyaz bir gömleği, saçlarını bağladığı tertemiz beyaz tülbenti ile hemşire, tek başına koridordaki bütün hastalara yetişmeğe çalışıyordu. İğne yapıyor, derece alıyor, ilaçları dağıtıyor, koşuşturuyordu. Yine de gülümsüyor, herkese gönül alıcı bir söz bulabiliyordu. İçinden kaçmaktan başka bir arzu 27 duymayan Selma birden utandı. Kendini tutması gerektiğini anladı! Bitmezmiş gibi gelen bir kaç metreden sonra büyük bir koğuşa girdiler. Burası daha aydınlıktı. Duvarlar, nazar değmesin diye maviye boyanmıştı. Pencereler koskocamandı. Demir karyolalar sıra sıraydı. Sargı bezi yapmak için çarşafların kullanılmasından beri, yaralılar artık çarşafsız şiltelerde yatıyorlardı. (,'ogu gençti. Bazan iniltiler feryat halini alıyor ama kimse dönüp bakmıyordu. I k-rkes kendi derdindeydi. Herkes ölümü alt edebilmek için tüm gücünü toplama çabasında idi. Yaralıların çoğu ikişer ikişer yatırılmıştı. Yine de şanslıydılar. Durumları limitsiz olanlar, yatakların altına, yere yatırılmışlardı... değerli yerleri işgal etmesinler diye! Her sabah aynı facia tekrarlanıyordu: ölüler ailelerine teslim edilmek ya da toplu mezarlara gömülmek üzere alınıyordu. Yerlerine durumlarından ümit kesilenler konuyor, onların da yerini yeni gelenler alıyordu. Selma şaşkınlık içinde, büyük bir tiksinti duydu. Peki ya "şerefli ııuıharipler'e" ne olmuştu? Geçit törenlerindeki askerlerle bu inleyen yaratıklar arasında nasıl bir bağ olabileceğini düşünemiyordu. Ağlamak istiyordu ama, bunu acıma duygusundan mı yoksa düş kırıklığından mı istediğini bilemiyordu, "ölüm karşısnda cesaret" "Vatan için can feda" gibi Şehzade-Paşa'nın dilinden düşürmediği deyimler yoksa koskoca bir yalan mıydı? Annesi elini sıkmıştı: — Küçüğüm korkma. Yanındayım. Bu alışık olmadığı sevecenlik onu daha da altüst etti: — Anneciğim... ne olur... gidelim! Sultan başını salladı: — Selma, bu insanlar çok mutsuz. Onları biraz rahatlatmak istemez misiniz? Selma "hayır" demek, onları daha fazla görmek istemediğini, acı çekmelerinden nefret ettiğini söylemek istiyordu. Pis yaratıklar! Birden ne acıma, ne korku... bunlara karşı muazzam bir öfke duydu. Bu yaratıklara karşı, Şehzade-Paşa'ya karşı, daha bilemediği bir sürü şeye karşı. Sanki boğuluyordu. — Evet anneciğim, diyen sanki başkasıydı. Ama işte, pembeli, mavili paketleri dağıtmaya başlamıştı bile. Hatice Sultan, her yatağın önünde teselli edici birkaç söz söylüyordu. En güçsüzler sadece gülümseyebiliyordu. Bazıları Sultan'ı alakoymak istiyordu. Bu güzel kadının ölümü geciktireceğine adeta inanarak! Kimileri... başını çeviriyordu. Selma, içindeki pişmanlık duygusuyla, gözleri beyaz papuçlarına dikilmiş, ilerliyordu. Birden, havaya uçuyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Adamın biri onu yatağının kenarına çekmiş:

— Necla, canun kızım diye sarılmağa kalkışmıştı. Selma, korkudan avaz avaz bağırmağa başlamıştı. Annesi yanına koşmuş, ama kendisini adamdan uzaklaştıracağı yerde, elini omuzuna koyarak: — Bu zavallı asker sizi kızı sanıyor, bırakın da size baksın, belki de bu, son mutlu anı. Kızı mı? Selma dikleşiyor... Bu adamın haddine mi? Sonra, bitmez tükenmez bir dakika... bir anlık bir babanın sevgi dolu bakışları... ve kızgınlığının eriyip gittiğini hissediyor Selma ve adamla birlikte ağlamağa başlıyor. 28 İki ay sonra, 30 Ekim 1918'de, herkes yenilgiyi öğrenmişti. Osmanlı İmparatorluğu, mütareke istemişti. Savaş nihayet bitmişti. Bitmiş tükenmiş olan halk nihayet nefes alabilecekti. Selma sevinç içindeydi: artık ne hastane, ne yaralı, ne ölü olacaktı. Hastaneye gittiği günden beri peşini bırakmayan o uğursuz görüntüleri artık unutabilecekü. Hayat, tıpkı eskisi gibi olacak, şen şakrak sürecekti. Peki ama, annesi niçin bu kadar üzüntülüydü? Mütarekeyi barış diye karşılayanların mutluluğu onüç gün sürdü. Soğuk ve puslu bir kasım sabahı, galip devletlerin savaş gemileri, Çanakkale Itoga/ı'ndan geçerek Marmara'da demirlediler. Tam altmış savaş gemisi... lıı^ıli/i, fransızı, italyanı hatta yunanı... hele bu sonuncusunun mütareke un taşmalarında adı bile geçmiyordu ama, Türkiye bunu protesto edecek halde ılt'Cildi. önde destroyerler, ürkütücü bir sessizlikle ilerleyen savaş gemileri, tam I >t>lmabahçe Sarayı'nın karşısında demir attılar, toplar ise Saray'a ve Babıâli'ye donuktu. Sultan, hiç kıpırdamadan, sarayın penceresinden bakıyordu. "Bu kadar mı düşecektik?" diye söylendi. Yüzyıllar boyu Avrupa'ya boyun eğdirmiş olan İmparatorluk, şimdi ona başeğiyordu. İyi ki babası ölmüştü. Bir de bu acıya ve hakarete katlanması gerekecekti. Selma, Galata taraflarında bir yeri gösterince, düşüncelerinden sıyrıldı. — Ne oluyor anneciğim? bir çatışma mı... yoksa bir kutlama mı bu? Sultan dürbününü aldı. Gördükleri karşısında donup kaldı. Rıhtımda, kentin hıristiyan kesiminde, karışık bir kalabalık bayrak sallıyordu. Fransız, İngiliz, italyan bayraklarının yanı sıra bir de, beyaz çizgili mavi bayrağı... yunan bayrağını! lnanmazmışcasına, dürbününü ayarladı... sonra onu öfkeyle bir kenara bıraktı: hainler, düşmana hoşgeldin diyorlar. Birden korkunç bir halsizlik duydu. Kendi kendine "neden?, ama neden?" diye söylendi. Diğerleri gibi rumlarımız da osmanlı değil mi? Hıristiyan olmasına hıristiyan ama, diledikleri gibi yaşamıyorlar mı? Patrikleri, imparatorluğun en önemli kişilerinden biri. Anadolu'da, toprakla cebelleşip duran lllrkten çok daha rahat bir hayatları var. Doksan yıl önce, Yunanistan bağımsızlığını ilân ettiği vakit, isteselerdi gidebilirlerdi ama, gitmediler... /.engin oldukları, para kazandıkları, ekmek

yedikleri bu topraklarda kalmayı yeğlediler. Ticaret, ermeniler ve yahudilerle birlikte ellerinde. İstedikleri daha ne? Aslında, ne istediklerini çok iyi biliyor ama, hayalci bulduğu bu istekleri dikkate bile almak istemiyordu. Bunlar, altıyüz yıl geriye dönmek, türkleri Trakya'dan sürmek ve özellikle İstanbul'dan kovarak, Bizans împaratorluğu'nu diriltmek istiyorlardı. Bu düşlerini gerçekleştirebilmek için de, işgalcinin yardımına bel bağlamışlardı! 30 Bir kaç gün sonra İtilaf Devletleri Birleşik Komutanlığı kuruldu. Kentin yönetimi kâğıt üzerinde türklerc bırakılmıştı ama, limandan, tramvay idaresinden, jandarma ve polisten işgal kuvvetleri sorumluydu. Fransızlar İstanbul tarafını, ingilizler Pera'yı, italyanlar da Boğaz'ın Rumeli yakasını denetleyeceklerdi. Galala'nın ve Bcyoğlu'nun hıristiyan mahalleleri yeniden canlanmıştı. Barlar, meyhaneler, işgal kuvvetlerinin denizcileri ve askerleriyle doluydu. Bu yerleri işletenlerin çoktandır görmedikleri kadar bol para sarfediyorlardı. Subaylar daha lüks yerleri yeğliyorlardı. Bolşevik devriminden kaçan rus kadınlarının garsonluk yaptıkları yerleri... Kentin nâdir elektrikli otellerinden biri olan Pcra Palas'ın holünde, her türlü üniforma bolluğu vardı... hatta, pastel rengi türbanlarıyla hint ordusundaki sililer, parlak kırmızı pelerinleri ile sipahiler bile vardı. Müdüriyet, "danslı çay partileri"ne yeniden başlamak için fazla beklemek zorunda kalmamıştı. Halic'e bakan geniş salonlarda yakışıklı subaylar, Pera sosyetesinin genç kızlarını, ülkenin yenilmesi sayesinde ayaklarına böyle bir kısmetin gelmiş olmasından mestolmuş anaların gözetiminde, döndürüp duruyorlardı. Kentin karşı kesiminde, nıüslüman mahalleleri yas içindeydi. Sarhoş askerlerin saldırılarına uğramamak ya da sokakta geçsinler diye kenara çekilmek zorunda kalmamak için dışarıya pek çıkılmıyordu. Bugüne kadar başka ulusların egemenliği altına girmek kadar ağır, küçültücü, onursuz bir durum düşünülemezdi! Hele o güne kadar bir arada, içice, hiç bir olay olmaksızın beraber yaşadıkları hırisliyan azınlıkların taşkınlıklarına tanık olmamak için, Beyoğlu'na gitmek gibi bir zorunluluk varsa, rum mahallerine girmeden, çevrelerinde koskoca bir kavis çizerek gidiliyordu. Gelecek daha az karanlık değildi: İtilaf Kuvvetlcri'nin başına, küstahlığı ve hoyratlığı ile tanınan General Franchcl d'Espcrcy'in atanacağından söz ediliyordu. İstanbul'u bir fransız kenti haline getirmek ve türkleri köleleştirmek niyetinde olduğu, yaygın bir söylentiydi. Ortaköy Sarayı'nda değişen bir şey yoktu ama Selma, yine de kendi kendini yiyordu. Dışarıya çıkmasına, sadece birkaç tarihî yapıyı görmesi için izin vardı. Sultan, etrafındakilerin ayıplamasına karşın, kızının kültürünü arttırıcı geziler yapmasına izin vermişti. Sclma'nm dört başı mamur yetişmesini istiyordu. Bu davranışında, geleneklere bağlılık ile düşünce özgürlüğünün tuhaf bir karışımını bulmak mümkündü. Dedikodulara kulak asmaması gereken bir konumda olduğunun bilinci içindeydi. "Kurallar

konulacaksa, onları biz koyarız!" demeği alışkanlık haline getirmişti. Selma, her çarşamba olduğu gibi, 8 Şubat 1919'a rastlayan çarşamba günü de Matmazel Roz ile çıkacaktı. Yedinci yüzyılda, Patrik Kyrakos II tarafından yaptırılan Zeyrek Manastırı'nı görecekti. Ama bu çarşamba diğerlerine benzemiyordu. O gün fransız generali İstanbul'a gelecekti. Sultan, karışıklık çıkar diye geziye mani olmak istemiş ancak kızının ısrarlarına dayanamamıştı. Manastır İstanbul tarafındaydı. Şehzade Camii yakınlarında. Generalin korteji ise Galata'dan, Fransa Büyükclçiliği'nin bulunduğu Beyoğlu'na çıkacaktı. Nasıl olsa yollan ayrıydı. Faytonla yola koyulmuşlardı. Zeynel de yanlarındaydı. Manastırı 31 gezmek çok sürmemişti. Herzaman binbir soru sorarak bu gibi ziyaretleri uzatan Selma, nedense o gün bir an önce dönmek istemişti. Ancak tam Ortaköy yoluna tapacakları sırada arabacıya: — Beyoğlu'na diye seslendi. Şaşıran arabacı arabayı durdurdu. Zeynel oturduğu yerden atladı, kapıya yanaşıp, pencereden içeriye bakarak: — Bu imkânsız, dedi. Geçit töreni var. — İyi ya! Onu görmek istiyorum. — Sultan Efendi'nin buna asla izinleri olmaz. — Daha önceki kaçamaklarımıza da izinleri olmazdı. Küçük kız, müzeleri gördükten sonra, bir kaç kez geziyi uzatmak için ısrar etmişti. İstediği de olmuştu. Tehditkâr bir eda ile: — Onları anlatacak olursam dedi, neler olacağını görürsünüz... Ağa kaşlarını çattı. Matmazel Roz, oturduğu yerde bir ileri bir geri sallandı. Çocuğun ısrarlarına karşı koyamamış olmalarının, şimdi cezasını çekiyorlardı. Gerçi hem kendilerinin hem çocuğun hoşuna giden bu geziler masum gezilerdi ama, işte şimdi ceremesini nasıl ödeyeceklerini bilemiyorlardı. Karşılarında oturan şu küçük canavarın şantaj yapacağı kimin aklına gelirdi ki? Çocuk bu kaçamakları anlatacak olsa, kuşkusuz cezandırılırdı ama... Matmazel Roz Sultan'ın güvenini sarstığı için kovulmuş olurdu. Zeynel'e gelince, hanımını düş kırıklığına uğratmış olacağını, düşünmek bile istemiyordu. Zararsız birkaç kaçamak yüzünden, uzun yıllar uğrayıp gelebildiği bugünkü konumunu, doğrusu tehlikeye atmak niyetinde değildi. Hatice Sultan'ın bazı konularda ne derece duyarlı olduğunu iyi bilirdi. Çırağan'da malıpus olduğu yıllar sırasında öylesine ihanete uğramıştı ki, pek az kişiye güvenir olmuştu. Onlardan da tam bir dürüstlük ve sadakat beklerdi. Zeynel, bu küçük kıza karşı hep zayıf davranmıştı. Bugüne kadar sevdiği yegâne çocuktu. Çok kızdığı halde, bu yaşta bu kadar düzenci olmasına da hayranlık duydu. En iyisi, dediklerini yapmak olacaktı. Matmazel Roz'la bakıştıktan sonra: — Sadece birkaç dakika dedi. — Evet sadece beş dakika. Teşekkürler Ağa! Araba Beyoğlu'na güçlükle tırmandı. Her yanda neş'eli gruplar vardı. Güçlükle, kortejin geçeceği Cadde-i Kcbir'e gelebildiler. Dükkânlar kapalıydı. Beyoğlu'nun oymalı binaları bayraklarla süslenmişti. Kaldırımlarda —İstanbul1 un tek kaldırımlı sokağı

burasıydı— ellerindeki flamaları sallayan insanlar üstüsteydi. Rumların flamalarının yanı sıra, Doğu Anadolu'da bağımsız bir devlet kurmak istiyen ermenilcrin de flaması vardı. Ermeniler, yıllardan beri elaltından ingilizlerin, fransızların ve ruslann yardımını görüyorlardı. Bu yüzden de zaferle birlikte bir şeyler elde edecekleri ümidini besliyorlardı. Faytonun, saltanat armalarıyla ortalık yerde görünmesi tehlikeli olacağından, yan sokaklardan birinde durmuşlardı. Selma, Matmazel Roz ve tehlikenin tek bilincinde olan Zeynel, kalabalık arasında kendilerine bir yer açmağa çalışıyorlardı. Kızıl bukleli bu küçük kız ile, modası geçmiş istanbulin giyen bu adamın nıüslüman olduklarına kimse inanmazdı. Üstelik yanlarındaki 32 sarışın hanım tam bir fransızdı. Birden trampet ve borazan sesleri duyuldu: general geliyordu. Beklenildiğinden de heybetliydi. Kırmızı kasketi, geniş pelerini ile son derece güzel bir beyaz ala binmişti. Alkıştan geçilmiyordu. Beyaz atın manasını herkes anlamıştı. Falih Sulum Mehmet Bizans'a nasıl beyaz atın sırtında girmişse, inançlı bir Hıristiyan olan general de, kenti beyaz bir atın sırtında geri alıyordu! Tören zaten onlardan yana olan insanları bir kat dalıa etkilemek için görkemli tutulmuştu. Kortejin en önünde, büyük üniformaları içinde jandarma subayları, bir kaç metre arkalarında atının dizginleri iki yanında iki er tarafından tutulan, dimdik oturmuş general, ardında bayrak taşıyıcısı ve yaverleri geliyordu. Uzunca bir boşluktan sonra, uzun mızrakları ile "dragon" sınıfı süvariler, açık mavi üniformaları içinde atlılar, ve topçular gelmekteydi. Dalıa sonra, ingiliz generali Milne, ve iskoçyalı "highlandcrs"leri, italyan generali ve tüylü şapkalarıyla "bersaglieri" leri geliyordu. Gösterinin can alıcı noktasını yunana efzonlar oluşturuyordu. Beyaz fistanları, kırmızı pomponlu takkeleri içinde, ırkdaşlarının "yaşa!" naralarına karşılık veriyorlardı, "türkten kurtarmağa" geldikleri ırkdaşlarının naralarına... Kortej, Selma'nın, Zeynel'in ve Matmazel Roz'un bulundukları yerden geçer geçmez bir çığlık ardından da küfürler ve gülüşmeler duyuldu. "Söylesene be kadın! Dilin mi kopar?" Sesler dalıa tizlcşli. Gözü dönmüş bir sürü kadın, çarşaflı bir kadına hücum etmiş, tartaklıyorlardı. Çarşafını yırtınışlardı. Zavallıyı tekmeliyorlar, bir yandan da "Haydi! Bayrağımızı selamla! Haydi... Zito Venizelos de" deyip duruyorlardı. Yanlarındaki erkekler olayı gülerek seyrediyor, ne de olsa namuslu olduklarından (!) kadına dokunmuyor ama karılarının bir müslümana haddini bildirmek (!) için sarfelükleri çabayı da önlemiyorlardı. Selma bağırmak üzereydi. Matmazel Roz sert bir ifade ile: — Sesinizi çıkaracak olursanız, sizi öldürürler dedi. Küçük kız korkmuştu. Kımıldamadan durdu. İçinden "Tanrım! Ne olur, kurtar onu, kurtar onu" diye yalvardı. Tanrı, oradan geçmekte olan fransız denizcilerini göndererek kendini gösterdi. Fransızlar patırtıya koşmuşlar, kadıncağızı kurtarmışlardı. Buralara kadar gelmek tedbirsizliğini gösterdiği için, bir de azarlamışkırdı.

Selma, iki koruyucu arasında, titreye litreye arabaya bindi. Arabacı endişeyle kendilerini.bekliyordu. Arabaya biner binmez, kırbacını şaklattı. Neyse ki eve vaktinde varacaklardı... Tehlikeyi atlatmışlardı ama, Selma duyduğu utancı atlatamamıştı. Ömründe ilk kez alçakça davranmıştı. Kendi kendine ne kadar, Matmazel Roz'un sözünden çıkamadığı için, Zeynel'i tehlikeye atmamak için öyle davrandığını tekrarhyıp dursa da... ta içinden bir şeyler, korktuğunu söylüyordu. Olayları olduğu gibi değerlendirecek kadar dürüst olduğu için, sonuç ortadaydı: korkaktı! Kahraman olmayı, tıpkı ataları gibi büyük işler başarmayı hayal ederken... alçakça davranmıştı. Uzun süre, hemen her gece kâbus görmüş... mazeret uydurmak istemiş ama yapamamıştı. Sonunda, zamana ve yorgunluğa yenik düşmüştü Selma. İçindeki sıkıntı, huzursuzluk, yavaş yavaş kaybolup silinmişti. Eğlenceleri, güzel yönleri ile 33 hayat yeniden yaşanır lıale gelmişti. Ama Selma asla, halktan, basit bir kadının, bir sultan kızı olan, padişalı soyundan gelen kendisinden daha cesur ve daha onurlu davrandığını unutmayacaktı. 35 VI Savaşın son yıllarında, yenilgi gözle görülür hale geldiği zaman bile, istanbullular ne denli vurdumduymaz ve bakar kör olmuşlarsa, işgalden beri de o denli kötümser ve ümitsiz olmuşlardı. Konuşulan tek şey, yabancı askerlerin aldıkları rüşvet, topladıkları haraç idi. Bir de sokakta karşılaşıp da gereken saygı gösterilmedi diye kamçısını şaklatan ingilizin hoyratlığı, rastladıkları kadınlara eteklerini açıp açıp gülen iskoç askerinin hayasızlığı, fransızlarla italyanların sarhoşlukları ve senegallilerin edepsizlikleri dillerden düşmez olmuştu. Hele de senegalliler tüy dikmişti. Yüzyıllar boyu köle diye kullandıkları bu zencilerin şimdi başlarına efendi kesilip emir vermeğe kalkışmaları... Türklere yapılacak hakaretlerin en büyüğü idi. Her yerde rüşvet, yolsuzluk, haraç hikâyeleri anlatılıyor, ağızdan ağıza daha da katmerli hale geliyordu. Her zaman "medenî" diye kabullendikleri avrupalıların yaptıkları kötülükler karşısında dehşete düşüyorlardı. Hatice Sultan, herkesin duyduğu bu genel sıkıntıyı hafifletmek için bir hamam şenliği düzenlemeyi tasarladı. Sultan bir tek şart koşmuştu. Kimse siyaset konuşmayacak, kimse olan bitenden söz etmeyecekti. îşgal kuvvetleri, her daveti de basacak değillerdi ya? Bu uğursuz günlerde, hiçbirşey olmamış gibi eğlenmek, bir çeşit kafa tutmak, bir çeşit vatanseverlikti. Sultan, çekilen sıkıntılara rağmen, davetinde eski günler gibi dirlik, düzenlik ve bolluk olmasını istemişti. Davetlileri, büyük holde otuz kadar genç ve yaşlı kalfa karşıladı. Duvarlarda boy aynaları, önlerinde çiçekler vardı ve cariyeler bu bölümde davetlilerin başlarından gül yaprakları saçtılar. Halayıklar, konukların saçlarını, sırma şeritler ile örüp başlarına tutturdular. Ellerine altın işlemeli hamam takımlarını,

peştemallarını, gümüş hamam taslarını verdiler, ayaklarına da aedef kakmalı nalınları geçirdiler. Sultan kend'lerini orta bölmede bekliyordu. Burada, arapların içmekten hoşlandıkları ve enerji verdiği söylenen kakuleli kahvelerini içtiler. Her biri, yanlarında altın veya gümüş tuvalet takımlarını getirmişti. Birbirlerininkini inceliyor, kıyaslıyor, birbirlerine övgüde bulunuyorlardı. Bu daveüer, her gelinin çeyizinde bulunan mücevherli, ince işli lavanta şişelerini, tarakları, fırçaları, allıkları, saç tokalarını sergilemek için bulunmaz fırsattı. Dalıa sonra hamama geçildi. Davetlilerden her birine iki cariye ayrılmıştı. Keseleme, ağdalama, sabunlama, ovma işlerinin üstesinden bu cariyeler gelirdi. Birbirine geçen beyaz mermer bölmelerin en sıcak olanı, buhardan göz gözü görmeyen iç hamamdı. Oymalı beyaz mermer kurnaların üstünde, soğuk ve sıcak su akıtan altın ve gümüş musluklar sıram sıramdı. Hanımlar, iç kısımda, dayanabildikleri oranda kalırlar sonra da, soğukluk denilen yere çıkıp dinlenirlerdi. Burada, cariyelerin sundukları ahududu şerbetini ya da demirhindiyi içerlerken, arka tarafta, pes perdeden çalan musikiyi dinlerlerdi. Nedense, ne kadar gizli kapaklı iş varsa, burada ortaya dökülürdü. Kendisini ruhen ve bedenen hafiflemiş hissedenler, cariyeler kollarını, bacaklarını ovarken, düş alemine kayıvcrirlcrdi. Bu yumuşak; şehvetimsi havada, en çirkinler bile kendilerini çekici ve güzel sanırlardı. Selma sanki cennetteydi. İyi ailelerin kızlarına verilen sıkı Avrupa terbiyesi, hamamda uçup giderdi. Bu samimi ortamda, Doğu'nun cömert, önyargısız, muhabbetti ve keyif çıkarmasını bilen kimliği, yapay bir cilayı andıran yabancı görgü kurallarını yıkıp geçerdi. Bu, bedenlerine düşkün, bakımlı kadınlar arasında erotizm ile çocuksu bir sevinç karmasının oluşturduğu hoş bir suç ortaklığı vardı. Birbirlerini hayran seyrederler, birbirlerine usulca dokunurlar, birbirlerini hafifçe şakadan öperler, birbirlerinin sevgiyle bellerine sarılırlardı. Sümbülteber kokusundan içi geçmiş olan Selma, bu koca koca memeler ve gergin karınlar karşısında hayale dalmıştı... Onun da memeJeri olacak mıydı? Cîeceleri, yatmadan önce kendini okşar, büyüsünlcr diye meme uçlarıyla oynardı. Hanımlar gevşedikçe, konuşmalar da açılıp saçıldı. Selma, annesinin kendisini dışarıya atmaması için, bir kenara çekilip büzüldü. Genç bir davetli, Hariciye'de görevli olan eşinden söz ediyordu. Adam açık fikirli olduğu için kendisini de davetlere götürmekteydi. Tarafsız kalmış ender büyükelçiliklerden biri olan îsveç Scfareti'ndeki bir daveti anlatmağa başladı. "Avrupalı kadınlar doğrusu çok şıktılar ama öylesine dekolleydiler ki; onlar adına utandım. İşin tuhafı, oradaki erkeklerin hiç biri, bunlara bir dönüp bakmadılar bile. Neredeyse kendilerini sunan bu hanımların ortasında, tam bir umursamazlıkla dolaşıyorlardı". — Zaten malûm! Batılı erkekler pek şehvetli değillermiş. Onun için karıları yan çıplak dolaşabiliyorlar.

Gülmekten kırılıyorlardı: — Maşallah! Bizimkiler için aynı şey söylenemez. Bir açık kol, bir açık bilek görseler, akılları başlarından gider. — Zavallı kadınlar. Pek mutsuz olmalılar. Onların yerinde olsaydım, öfkemden kudururdum. — Farkında bile değiller... kendilerini özgür sanıyorlar, erkeklerini hoşgörülü sanıyorlar, oysa adamlar ilgisiz ayol! — Kimbilir? Belki de dinleri öyledir... Bunu, bilgiçlik taslayan, kara kuru bir kadın söylemişti. — İsa Peygamber, biliyorsunuz tabii, onu da tanrı sayıyorlar, zaten bunlar çok'tanrılı canım... üç tanrıları var bunların... baba, oğul ve ruhulkudüs! Her neyse, ne diyordum..? İsa Peygamber kadınlardan kaçarmış, hiç evlenmemiş zaten. Hıristiyan dininin en önemli mezhebi olan katoliklikte, tanrı için bakir kalma, tanrı adına bakir kalma, kemale ermenin en üst mertebesiymiş. Zaten papazları da bu yüzden bekâr... ralli beleri de! — Bekâr mı? Rahibeler de mi? Hanımlar bakıştılar. Onlar için evde kalmak, lanetlenmek gibi bir şeydi. Kadının başlıca görevi doğurmak değil miydi? Peygamber dahi dokuz kere 36 evlenmemiş miydi? Müslüman kadını için cinsellik, günah değildi, tam aksine! Onbirinci yüzyılda yaşamış ünlü ozan Gazali'nin söyledikleri bilmeyen mi vardı? "Koca, karısının elini tuttuğunda, günahları parmaklarının uçlarından akıp gider. Onunla birlikte olduğunda, melekler etraflarını sarar. Arzu ve haz, dağlar kadar güzel!" Hazreti îsa'nn aksine, pek çok karısı olan Hazreti Muhammet'in, ulaştığı yüce mertebeden dolayı, bu dünyanın zevklerinin, Allah'ın yanında olmasına mani olmadığını söyliyen de yine Gazali değil miydi? "Hazreti Ayşe'nin koynunda iken kendisine vahiy inmişti" diyen de oydu. Hıristiyanların tuhaf adetleri, bitmez tükenmez konuşma konularından biriydi. Bilgiçlik taslayan, ortaya yeniden bir laf attı: — Roma'dakiler yamyammış. — Yamyam mı? Herkes ürperdi. — Evet; Her sabah, rahipler, bir takım törenlerle, tanrılarını bir lokma ekmeğin içinde yer yüzüne indiriyor sonra da onu yiyorlar. Kadınlar, ağızları bir karış açık, dinliyorlardı. Aralarından biri: — Ama bu bir simge olsa gerek dedi. — Ben de öyle düşünmüştüm ama, tanrının, etiyle, kanı ile orada olduğunu söylüyorlar! — Bir de bizi bağnaz bulurlar. — Hep öyledir. Güçlü olanlar yalnız yasalarını değil, düşüncelerini de zorla kabul ettirmeğe kalkışırlar. Hüzünlü bir sessizlik oldu. Hay -Allah, nereden de bu lâflara gelinmişti? Oysa tatsız şeylerden, tatsız şeyleri hatırlatan şeylerden söz edilmeyecekti. Havayı dağıtmak için, sultanlardan biri ortaya yeni bir konu attı:

— Son haberi biliyor musunuz? ^ Herkes ona döndü: — Neymiş? Bizi meraktan öldürme. — Efendim, Sarı Gül... Hanımların gözleri parladı. San Gül'e ne olmuştu? — Sarı Gül, Sabiha Sultan'a talip olmuş. Bir uğultu yükseldi. — Nasıl? Padi.ş"alnn kızına mı talip olmuş? Olamaz! . Haberi veren sultan, inanılmamasına alındı: — Ama doğru. Haberi, Sabiha'nm annesinden, Kadınefendi'nin kendinden duydum. Heyecan doruk noktasındaydı. Sultan Vahdettin'in güzel kızı Sabiha ile Gelibolu kahramanı, İstanbul'u ingilizlerden, Çanakkale Boğazı'nı geçilmezleştirerek, kurtaran genç paşa mı evlenecekti? Sarı Gül, bu hanımların tümü için bir efsane, bir masal kahramanı idi. Koskoca bir Avrupa ordusuna, amirlerine de karşı çıkarak, kafa tutmuştu. Cesareti, kendine ve adamlarına olan güveni sayesinde, İstanbul'daki ve cephedeki tüm askerî uzmanların ümitsiz diye niteledikleri bir durumu zafere dönüştürmüştü. Askeri dehası ile elde ettiği bu 37 zafer onu üne kavuşturmuştu. Daha sonra, uğranılan bir sürü yenilgi arasında ka/anılan yegâne zaferi, Bitlis ve Muş'u rusların elinden alarak sağlamıştı. Siyaset adamlarının hatalarından, yaşlı paşaların başarısızlıklarından bıkmış olan genç nesil, onu göklere çıkartıyordu. Kadınlar ona bayılıyorlardı. Yalnız cesur değil aynı zamanda yakışıklı ve çapkındı. Açık tenli, şakakları çıkık, etrafa şimşekler yağdırmasını bildiği kadar tatlı olmasını da bilen gözleri mavi ve suçları altın sarısı idi. Sarı Gül., altın sarısı saçlarından ötürü ona takılan isimdi, selânik doğumluydu arnavut asıllı olduğu söylenirdi. Babası, küçük bir gümrük memuruydu ama o, bir prense benzerdi. Çok iyi dikilmiş üniforması içinde, dal gibiydi. Üstünlüğünün de farkındaydı. Benliğinden vahşi bir enerji ve güç fışkırırdı. Savaş bitince İstanbul'a dönmüştü. Onu sarayda görmüşlerdi. Padişahın, ordunun eğilimi hakkında ona danıştığı ve ilerici fikirlerini ve tavsiyelerini dinlediği söylenirdi. Daha 1917'de, veliaht iken Almanya'ya Kayzer'i ziyarete giderken kendisine yaverlik yaptığı günlerden beri onu takdir ettiği bilinirdi. Saraya geldiği günler, genç sultanlar pencerelere üşüşürler ve kafes ardından bu, başında bir zafer tacı taşıyan genç subayı izlerlerdi. Her birinin hayalinde ona varmak vardı. Genç bir sultan, cariyesi ile ona ateşli mektuplar göndermişti. Ama kalpsiz, cevap vermeğe tenezzül etmeyerek genç kadının yataklara düşmesine sebep olmuştu. Yoksa daha o zamandan hünkârın kızında gözü vardı da, bu yüzden mi ilgisiz davranmıştı? Mütevazi bir aileden geliyordu ama bunun ne önemi vardı? Türkiye'de, hanedan dışında, zaten soylular sınıfı yoktu. İnsanlar doruğa, yetenekleri sayesinde ulaşırlardı. Sultanlar genelde, hünkârın onurlandırmak istediği vezirler veya paşalarla evlendirilirlerdi. Beş yıl önce Naciye Sultan da, Harbiye Nazırı Enver Paşa ile evlendirilmemiş

miydi? Oysa o da, demiryollarında çalışan küçük bir memurun oğluydu. Sarı Gül'ün yanında... Enver'in adı mı olurdu? Hamam, çın çındı. Şen, şakrak sesler yansıyıp duruyordu. Kadınlar sedirlere serilmiş, bu haberi getiren sultanı dinliyorlardı. O da keyiflenerek, kelimelerini tarta tarta, ballandıra ballandıra anlatmağa devam ediyordu. Hayır, hünkâr henüz cevap vermemişti. Tabii ki cevap verecekti. Vermeden olur mu? Ama bilindiği gibi, kolay karar veremezdi. — Canım, paşaya tam olarak ne demiş? — Kızının küçük olduğunu, düşüneceğini söylemiş. — Galiba hünkârımız tereddüt ediyorlarmış. Gerçi paşa, ordumuzun en iyi generali ama, çok sertmiş. Çok da içiyonnuş. Sonra diyorlar ki... cumhuriyetçi fikirler beslermiş... Ortalığı bir dehşet havası kapladı: — Cumhuriyetçi mi? Sarı Gül mü? Olamaz! Selma daha fazla dayanamadı, yanında oturana eğilerek sordu: — Affedin, kim bu Sarı Gül? — Nasıl? Kim mi? Mustafa Kemal Paşa! VII "Yunan ordusu İzmir'e girdi. Kanlı çalışmalar oldu. Şimdi durum sakin." Hayrı Bey içini çekti. Gazetesi koltuğun kenarından kaydı. — Yabancı basın yazdığına göre doğrudur. Kendi kuşağındaki, kendi çevresindeki pek çok kişi gibi damat da Avrupa hayranıydı ve "alaturkalık" dediği herşeyi, özellikle ülkesinin basınını hor görürdü. Zaten o gazeteleri okumaz, hergün Fransa'dan ve İngiltere'den getirttiği yarım düzine gazeteyi gözden geçirirdi. Ona göre bu gazeteler, düşmanın görüşlerini yansıtsalar bile, yine de kendi ülkesindeki sansüre tabi basından daha tarafsızdılar. Sansürdeki memurların, hayran olduğu avrupalılardan emir almakta olduklarını nedense unuturdu Hayri Bey. Gerçi bu onun için önemsiz bir ayrıntıydı, çünkü Türkiye'de enformasyon, her devirde sansürlü olmuştu. İster otuzüç yıllık Abdülhamit yönetiminde, isterse de dokuz yıllık Enver Paşa diktatörlüğünde! "Özgür" ülkelerdeki basının da, bunun kadar sıkı ama daha akıllıca bir denetime tabii tutulduğuna, bir türlü inanmak istemezdi Hayri Bey. Demokrasilerin, işine geldiği gibi yönlendirme sanatı olduğunu söyliyenlere de yalancı gözüyle bakıyordu. Bu kötü niyetlilerin anlattıklarına göre, artık Avrupa'da, gazetelerin yazı işleri müdürleri hapse tıkılacağı yerde, yemeğe çağırılmakta ve bu ziyafetler esnasında ülke sorunları kendilerine içtenlikle anlatılmaktadır. Bu şekilde pohpohlanarak herhangi bir muzırlık yapmaları engellenmektedir. Bu sözler Hayri Bcy'i çileden çıkarıyordu. Bunlara inansa bile, ona göre Türkiye'nin tek çıkış yolu batılılaşmaktı. Sık sık "Avrupa'nın güllerini almak gerekir... dikenlerine de katlanmak" diye tekrar ederdi. Fransız Devrimi'nin ideallerini benimseyen, rasyonalist görüşlü bir insandı. Halka bazı haklar verilmesinden yanaydı ancak bu hakları halkın kendisinin elde etmeğe kalkışmasına karşıydı.

Diğer gazetelere göz gezdirirken, fransız gazetesi Le Journal'in 17 Mayıs 1919 tarihli nüshasının baş sayfasında, Landru cinayeti ile ilgili haberin yanı başında; Saint-Brice'in bir haber-yorumuna gözü ilişti: "Mütareke, müttefiklerin sadece asayişi sağlamasına izin vermektedir. Oysa gelen haberlere göre, asayişi bozucu ciddi hiç bir olay olmamıştır. Dolayısı ile, önceden tasarlanmış siyasi bir eylemle karşı karşıya bulunmaklayız. Bu siyasi eylemin anlamı çok büyüktür: İzmir'in işgali, Osmanlı İmparatorluğu'nun ölüm belgesidir." Kapıda bir hareket oldu. Küçük, kızıl bir kafa göründü. — Güzel kızım gelmiş. Bu gelişi acaba neye borçluyum efendim? İçeriye girsene... 39 Sultan'dan, hizmetçilerden uzak, ikisi başbaşa kaldıklarında senlibenli olurlardı. Hayri Bey kızını kucağına aldı, sonra alaycı bir bakış fırlatarak sordu: — Ne olduğunu söylemeyecek misin? Bu sefer ne istiyorsun bakalım? Sabahtan beri nasıl hücuma geçeceğini tasarlarken, niyetinin bu kadar çabuk keşfedilmesine bozulan Sclma: ' — Yok canım dedi. Vallaha... Babası bir kahkaha attı. Bir arada oldukları zaman nasıl da başkalaşıyordu... neş'eli, hiç de bezgin olmayan, tatlı bir adam oluyordu. Selma, babasının kendisini her gördüğünde sevincini göstermesinden hoşlanıyordu. Bütün cilvesiyle sordu: — Baba, geçen gün Avrupa'da çocukların daha özgürce yetiştirildiklerini, böylece hayata atılırken daha hazırlıklı olduklarını söylemiştiniz. Hayri Bey kaşlarını çattı... ardından bakalım neler gelecekti? — Şüphesiz. — Genç bir kızın da, içinde yaşadığı dünyayı tanıması gerekmez mi? Hayri Bey dudaklarını ısırdı. Acaba bu cümleyi hangi kuyunun dibinden çıkarmıştı? Her halde mürebbiyesinin odasında duran romanların birinden ezberlemiş olmalıydı. — Ama Selma, sen henüz genç bir kız değilsin ki... Selma küsmüşeesine baktı: —Matmazel Roz, yaş değil olgunluk önemlidir diyor. Tam düşündüğü gibiydi. Matmazel Roz! Bu aklı bir karış havada kız-kurusunun, ideal bir mürebbiye olduğundan pek emin değildi. — Sadede gelelim. Ne istiyorsunuz? Sesi birden sertleşti. Selma, gözlerini yalvarırcasına babasına dikti: — Şey istiyordum... şey... beni, Sultanahmet'teki mitinge götürmenizi istiyordum. — Nereye? Hayri Bey tıkanır gibi oldu. — Deli misiniz? Yüzbinlcrcc ne idüğü belirsiz insanın ortasında ne işiniz var? Ne siz gideceksiniz ne de ben! Bu aylak takımının arasına karışmağa hiç niyetim yok! Selma'nın gözleri doldu:

— Ama baba,... İzmir'deki katliam... Zeynel, bir şeyler yapmak gerek diyor. — Zeynel ha? Maşallah! Kendi babanızın değil de uşağın mı sözünü dinliyorsunuz? Ben de, anneniz Sultan Efcndi'nin ne dediğini bilmek istiyorum. — Anneciğim mi? O çıktı... — Tabii... benden bunu istemek için onun çıkmasını beklediniz. — Hayri Bey söyleyecek söz bulamıyordu— Bu... bu... bu saçma sapan istekte bulunmak için... — Neresi saçma enişte? Hatice'nin kardeşi Fatma Sultan eşikte duruyordu. Yanında bir haremağası vardı. Adamcağız, bir süreden beri damat beyin ilgisini çekmek, ziyaretçisi olduğunu bildirmek istiyordu. Genç sultan, habersiz olarak ablasına uğramış, 40 onu bulamayınca, yeğenini görmek istemişti. — Ben de bu gösteriye gitmeyi düşünüyordum. Tabii kapalı araba ile gidip, arabadan inmeden... Bu buhranlı günlerde, halkımızla bütünleşmek istiyorum. Üstelik, bu dinî bir gösteri. Hayri Bey telâşla ayağa kalkıp eğildi. Kızgınlığını belli ettiği için kendi kendine içerlemişti. O pek ünlü rtgisizliğine ne olduğunu bilemiyordu. Acaba çocuğuna otoritesini nü göstermek istemişti? Yoksa İzmir'in işgal edilişinin, çocuk üzerinde kendinden daha fazla etki yapmış olmasına içerlediği için mi? Ama iş şayet dua eunekse... bu kadınları ilgilendiren birşeydi. — Bunun dinî bir tören olduğundan, çığırından çıkan gösterilerden biri olmadığından emin misiniz Sultan'ım? — Pek tabii Damat Bey. Zaten her türlü önlem alınmış. — O halde çocuğu götürmenizde sakınca yok. Ama daha güvenilir olması için Zeynel'i yanınıza alın. Bu başıbozuk kalabalık ile ne olacağı belli olmaz. Sultanahmet Camii'ne, girmek için, iki tarafında aktar dükkânları, ticarethaneler ve her zaman dolu olan kahvehaneler bulunan gürültülü bir sokaktan geçmek gerekiyordu. Ama o cuma, ortada bir ölüm sessizliği vardı. Dükkânlar kepenklerini indirmişti. Her yanda osmanlı bayrağı dalgalanıyordu. Gönderler siyaha boyanmıştı. Sokaklardan grup halinde çıkan insanlar, ağır ağır önlerindeki insan seline katılıyordu. Her yaştan insan vardı. Güçlükle yürüyen ihtiyarlar, gözleri ağlamaktan kızarmış iri yarı adamlar. Askerler de vardı... göğüsleri madalyalı harp malûlleri. Hıçkırıklarını zor tutuyorlardı. Sonra okul çocukları... sınıflar sanki boşalmıştı. Kollarına siyah bir bant takmışlar, üzerine de yeşil harflerle İzmir yazmışlardı. Bir de kadınlar vardı... her zaman kafes ardında olan kadınlar... binlercesi sokağa fırlamıştı. Çoğu peçesini kaldırmıştı. Betleri benizleri atmış, yüzleri gergin, gözleri hınçlıydı.! Birden ingiliz uçakları belirdi. Halkı ürkütmek için alçaktan uçuyorlardı. Boşuna! Tek kişi kıpırdamamıştı... küçümseyen bakışlar, aşağılayan gülümsemeler: "öldürsünler istiyorlarsa... zaten memleket elden gidiyor!" Gözlerde hem nefret hem de bütün ülkelerce terkedilmişliğe karşı isyan var. Kime güvenmişlerse,

ihanete uğramışlardı. Ne diye saldırıyorlar ki? Savaş biteli yedi ay olmuş, Türkiye ateşkesi imzalamış, askerini terhis etmiş, silâhını bırakmış, Paris ve Londra'da galip devletlerin verecekleri karan bekliyor... Artık Osmanlı İmparatorluğu diye bir şeyin kalmadığı biliniyor. Avrupa'daki son kaleler düşmüş... Balkanlar gitmiş.. Trablusgarp gitmiş... Yakındoğu'daki bütün arap ülkeleri gitmiş, güvenilen müslüman din kardeşleri ihanet etmiş çünkü... Mekke'nin son şerifi Hüseyin hükümdarı olan osmanlı sultanının yanında yer alacağı yerde, isyan bayrağını açarak Babıâli'ye karşı, ona krallık vaad eden ingilizleri tutmuş... Tam bir çöküş: yediyüz yılda inşa edilen bir imparatorluğun son bulması için yedi yıl yetmişti. Feylesof olanlar şöyle diyordu: "Alt tarafı, hak yerini buldu. Fethettiğimiz 41 ülkeler, bağımsızlıklarını geri alıyor. En azından öyle sanıyorlar. Çünkü fransız, ingiliz, ve italyan mandaları, uzaklardaki İstanbul yönetiminden daha yumuşak olmayacak. Çabuk ayılacaklar." Türkler, çok fazla büyümüş bir imparatorluğun kaybını tevekkülle karşılıyorlardı. Onlara yabancı ulusların, dinlerin, örf ve âdetlerin oluşturduğu bir imparatorluk! Ama kabul edemedikleri, ölünceye kadar uğrunda savaşacakları vatanlarının düşman işgaline uğramasıydı. Onbirinci yüzyılda Asya'dan kopup gelerek Anadolu'ya yerleşmiş olan türklerin torunları, kanlarıyla yoğurdukları, ckip-biçtiklcri, üzerinde oturdukları kendi öz topraklarına yapılan saldırıyı affedcnıiyorlardı. Zafer kazanmış müttefikler, ümitsizlik içindeki bu ulusun direniş gücünü, belli ki küçümsüyorlar, herşeyi yapabileceklerini sanıyorlardı. Aslında, fransızlarla italyanların karşı çıkmalarına rağmen, yunan hükümetinin ısrarlarına dayanamayan ve ülkenin ikinci kcnli'lzmir'e çıkmalarına izin veren, İngiltere Başbakanı Lloyd George olmuştu... İngiltere Yunanistan'ı kendine bağlamak istiyordu. Muazzam petrol zenginliğine sahip ve tacının en değerli mücevheri Hindistan ile arasına girmiş olan bu az tanıdığı İslam dünyasında, yunanlılar aracılığı ile sadık bir üs kurmak sevdasındaydı. Araba bir türlü ilerlemediği için Fatma Sultan yaya gitmeğe karar verdi. Zeynel de beraber gelecekti. Selma sevinçle el çırptı. Bütün bu, durmamacasına yürüyen, İzmir'i geri almağa gidercesine yürüyen insanların arasında arabada olmaktan utanıyordu. Sonunda Sultanahmet Meydanı'na varabildiler. İğne atılsa yere düşmeyecekti ama, rüzgârda dalgalanan bayrakların çıkardıkları ses dışında tek bir ses duyulmuyordu. Birden, minarelerden ezan sesi yükseldi. "Allahu Ekber". İşte o zaman, kenti çevreleyen yedi tepeden, sesler birbirine çarparcasına, bir minareden diğerine yankılanıp durdu: "Allahu Ekber, Allahu Ekber". İstanbul'da yüzbinlcrin bağrından kopan bu sesleniş, yeri göğü inletiyordu. Selma'nın gözleri, göz yaşlarından görmez olmuştu. Acıdan mı yoksa mutluluktan mı ağlıyordu? Daha önce yüreğinin böyle çarptığını

hatırlamıyordu. Sanki artık Selma değil, kalabalığın içinde eriyen, binbir parça olan, ölen, dirilen bir varlıktı. Derme çatma bir kürsüye zayıf bir kadın çıkmıştı: Selma ona, bir sis perdesinin arkasından bakar gibi bakıyordu. Kadın peçeli değildi, sade siyah bir elbise giymişti. İzmir'den söz ediyordu; yüzyıllardır, aralarındaki farklılıklara rağmen iyi geçinmiş olan türklerle rumların, bir arada yaşadıkları o mavi, o güzel İzmir'den! Bu iki barışçıl halkı birbirine düşman eden bu savaştır, yabancı parmağıdır diyordu. "Kışkırtıcıların duygularla oynamaları kolay! Bir kilise yakıyorlar, bir miislümnm katlediyorlar, artık unutulmuş olan yüzyıllar öncesinin kinini, husumetini canlandırıyorlar. Oyunu anlayıp, faciayı önlemek isteyenler, sözlerini dinletemiyorlar. Kendilerine ya alçak ya da hain denecek diye sinip oturuyorlar. Dostlarım, biliniz ki, İzmir'in işgali, Türkiye'yi parçalamanın başlangıcıdır. Yunanlı Vcnizelos, tüm Ege sahillerini, tüm adaları, hatta başkentimiz İstanbul'u istiyor. Geriye ne kalacak? Orta Anadolu'da, bir avuç kurak toprak... her yanından denetlenen küçük bir arazi parçası, yani hiç! Buna 42 boyun eğecek miyiz? Kardeşlerim, ağabeylerim, cevap verin: bu idam hükmünü kabullenecek miyiz?" Heyecanla kollarım kalabalığa uzatıyor: muazzam bir homurdanma, sanki bir gökeürültüsü, sanki bir yer sarsıntısı, cevap veriyordu: "Asla! Kabul etmiyoruz. Kabul etmeyeceğiz. Güzel Türkiye, canımız Türkiye, canımıza can katan, bize hayat veren Türkiye, and içiyoruz, soz veriyoruz: Sen ölmeyeceksin!" Dönerlerken, Selma teyzesine sordu: — Kürsüdeki hanım kimdi? — Halide Edip Hanım. Ünlü yazar, kadın haklarının savunucusu. Halkı nasıl da coşturdu, değil mi? Yazık ki onun gibi erkek pek az. Küçük kız, köşesine büzülmüş düşünüyordu..Demek, bir kadın da yapabiliyordu. Yavaş yavaş yüzü aydınlandı: işte, büyüdüğü vakit böyle olacak, vatanı, ulusu, halkı için yaşayacaktı. Arlık tutkusunun ne olduğunu biliyordu. VIII Gösteri dönüşü, Sclma koridorda kardeşi Ilayıi'yc rastladı: — Artık tamam! Savaşmağa gidiyoruz. Kadınlar da, çocuklar da savaşacak. Hayri'nin gözleri fal lası gibi açıldı. Savaşmağa hiç de niyeti yoktu ama bunu da bir kıza belli edecek değildi ya.' Hiç önemsemiyormuş gibi sordu: — Ne zaman gidiyoruz? — Şişi! Kimse bilmemeli, şu anda hünkâr nazırlarıyla bunu konuşuyor. Selma yalan söylemeğe niyetli değildi ama kendini önemsetmek istiyordu. Sultanahmet'te gördüklerinden sonra, türklcrin İzmir'i geri alacaklarından emindi. Babasının odasına Ilayri'den önce girdi. Haberleri vermek için acele ediyordu.

Damat, ampir stili salonunda, hariciye ve maliye 'nezaretlerinden birkaç dostunu ağırlamaktaydı. Sclma'yı gülerek karşıladılar. Henüz çarşafa girecek yaşta olmadığından, hemen hepsi onu tanıyordu. Babası: — Gel bakalım, küçük patriyol diye takıldı. Gösteri nasıldı bakalım? Sclma, üzerindeki bakışların bilinci içinde, olan bileni en ufak ayrıntısına kadar anlaltı. Sıra Halide Edib'in konuşmasına geldiğinde, odadakiler gülmeğe başladı: — Bu süfrajete de ne oluyor? — Kadınların cepheye, peçeli mi gitmelerini istedi, yoksa peçesiz mi? Sclma sustu. Kırılmıştı. Ama artık ona aldırış eden yoktu. Beyler, Sclma'nın gelmesiyle yarıda kestikleri konuşmalarına devam ettiler; — Millet tükenmiş diyorum size. Bir daha savaşamaz. 1918 Temmuz'unda kaçakların sayısı hakkında bir fikriniz var mı? Bcşyüzbin! Haksız da değillerdi. Ayaklarında papuç, sırtlarında kaput, silahlarında mermi yoktu. Bugün de durum farksız. Ekinler çürüdü. Her yerde açlık var biliyor musunuz? Esas önemli olan, İzmir'i almak için Don Kişot'luk yapmak değil, tarlaları sürmektir. Aksi halde, yarın übürgün, Türkiye'den geriye hiçbirşey kalmayacak. O yıl moda olan "bonjur"u içinde çok şık görünen diplomatlardan biri iç çekti: — Aslında yanlış tarafa oynadık. Ama almanlar da yenilmez görünüyorlardı. Şimdi, barış anlaşması için masaya oturup, ne mümkünse onu koparmalıyız. Silâhlara sarılmak hayal! Esas cesareti gerçekçi olmakla göstereceğiz. Selma, dikkat kesilmişti. Ülkenin durumunu, babasından ve babasının arkadaşlarından dalıa iyi kim bilebilirdi ki? Oysa, Sultanahmet'te gördüğü halk, savaşmak istiyordu. Sclma birşey anlamaz olmuştu. Kendini birden yorgun hissetti; koltuğun içine kıvrıldı. Sesler uzaktan geliyordu ama "İzmir" "Allah-ı Ekber" diye 44 yankılanıyordu. Birden duyduğu sesle irkildi. — Son haberi biliyor musunuz? İçeriye kısa boylu biri girmişti. — Padişah Mustafa Kemal'i Anadolu'ya yolladı. Selma gözlerini açtı. Bütün yüzlerde şaşkınlık okunuyordu. — Anadolu'ya mı? Ama ne için? — Görünürde asayişi sağlamak için. Savaş bittiği halde, yer yer çatışmalar devam ediyormuş... bir de eşkıyalık! Müttefikler rumların silahlarını ellerinden almadıkları için, bunlar türk köylerini basıyor, dağa çıkan türk askerleri de rum köylerine saldırıyormuş. Genç bir subaya dönüp, yüzünü buruşturarak, konuşmasına devam etti: — Dostunuz Karabekir Paşa da iyice aklını kaçırmış! Mütarekeyi tanımıyor, birliklerini terhis etmiyor ve altı tümeniyle birlikte Erzurum'da karargâhını kurmuş bekliyornuış. Dağlılar, bir de Enver

ile Talât'ın adamları ona katılmışlar. Yani kısacası ingilizler öfkeden kudurmuş durumdalar Asayişi sağlamak için kendi birliklerini gönderecekleri tehdidini savuruyorlar. — Anadolu dağlarında, ingilizcikler gözünüzün önüne geliyor mu? Bizimkiler onları bir lokmada yer alimallah! Harbiye Nczareti'ndcn ohm kısa boylu adam konuşmasını sürdürdü: — Hünkâr yabancı birliklerin, içerilere bir kez girdiler mi bir daha çıkmamalarından endişe ediyor. Onun için ülkenin asayişi konusunda, sorumluluğu yüklenip teminat verdi. Artık hükümranlığı sadece kâğıt üzerinde kaldığından, ingilizlere halife sıfatı ile bu işin üstesinden geleceğine dair söz verdi. Dinleyenler kuşkuluydu. — İngilizler kabul ettiler mi? — Deneyecekler. Askerlerini Anadolu dağlarında harcamağa niyetleri yok. Hem, İngiltere'de hoş karşılanmaz. Alt tarafı savaş bitti. Hanım sultanların rüyalarına giren Sarı Gül'den... Mustafa Kemal'den bahsettiklerinden beri Sclma'nın gözleri iyice açılmıştı. Dikkat kesilmiş söylenenleri izlemeğe çalışıyordu. Hayri Bey: — Mustafa Kemal'in yetkileri ne? diye sordu. — Padişah onu, Ordu Miifcıtişliği'nc atadı. Yetkileri çok belirgin değil, bu yüzden de çok geniş olabilir. Bir kahraman olarak, başkentin emirlerini uygulatma olanağına sahip tek kişi de o! — Dostum, gerçekten de salmışsınız... Soluk benizli biriydi söze karışan. Sarayda önemli bir görevi vardı ve o ana kadar hiç konuşmamıştı. — Hünkârımız bundan daha kötü bir seçim yapamazdı. Anadolu'ya gidebilecek paşaların isimlerini kendisine sunduğumuzda, Kemal'in hırslı, becerikli biri olduğunu, emirlere uyacağı yerde isyana ön ayak olabileceğini söyledik. Hiç oralı olmadı, seçiminde ısrar etti. Harbiye Nezareti'ndc görevli bey, başını salladı: — İngilizler de bundan korkuyordu. Başkomutan Milne köpürdü. Mustafa Kemal'in atanma vizesini, yardımcısı kendisi yokken vermiş. Döndüğünde emri 45 iptal ettirmek istemiş ama, Mustafa Kemal çoktan yola çıkmış. Düşünsenize... nrkasından bir de torpido gönderdi. Ama, kuş çoktan uçmuştu. Hepsi, ingilizlere oynanan oyuna kahkalarla güldüler. Soluk yüzlü: — Lâf aramızda Mehmet Bey diye söze girdi, sizce hünkârımız, Mustafa Kemal'e, güvenliği sağlamak dışında bir görev verdi mi acaba? Pek tehlikeli bir iş olur! Unutmayın ki, Ateşkes Anlaşması'nın 6. maddesi, işgalcinin, isyan olması halinde, İstanbul'u tamamen alabilmesini ve saltanata son vermesini öngörüyor. Mehmet Bey içini çekti: —'¦ Hünkârın ne düşündüğü bilinmez! Öylesine içine kapalı ki... Size tek söyleyebileceğim, hünkârın Muştala Kemal'e ne

söylediğidir. Bana da baş- yaveri anlattı. "Paşa, demiş. Şimdiye kadar devlete büyük hizmetleriniz oldu. Ama onları unutun. Onlar geçmişte kaldı. Bundan böyle yapacaklarınız, hepsinden daha önemli. Paşa, ülkeyi kurtarabilirsiniz." Genç subay hayretle baktı: — Ülkeyi kurtarabilirsiniz de ne demek? Bu sözler iki yana da çekilebilir; "bölgede güvenliği sağlayın ve işgal kuvvetlerinin müdahalesini önleyin" anlamına da gelebilir, "Anadolu'daki kuvvetleri toplayın ve direnişin başına geçin" anlamına da. Mehmet Bey: — Gerçek, her zaman olduğu gibi, ne biri ne de diğeri, ikisinin ortası dedi. Efendim bendeniz, hünkârımız ile aynı dişçiye gitme şerefine erenlerdenim. "Tooth Paşa"1 bana ne dedi biliyor musunuz? Ona göre, padişahımız hem nalına, hem mıhına oynuyor. Bir yandan işgalciye karşı büyük esneklik gösterip, çok iyi bir barış andlaşması sağlamak istiyor, öte yandan da Anadolu ayaklanmasına karşı çıkmıyor. Bu yüzden de, onca yetenekli paşa arasından Mustafa Kemal Paşa'yı seçti. Hünkâr, işgalcilere, türk ulusuna her istediklerini kabul ettiremeyeceklerini kanıtlamak istiyor. Anadolu'da karışıklıkların artmasıyla, barış görüşmelerinde değerli bir koz elde etmiş olur. — Ya savaşın şahdamarı? Soruyu soran maliyeci idi. — En basit çete savaşını düzenlemek bile para ister. Hazinenin tamtakır olduğunu söyleyebilirim. Aylardır, memurlar yarı maaş alıyor, hatta bazan aylıklarının üçte birini. Mehmet Bey, bir sırrı açıklarcasına bir tavır takındı: — Mustafa Kemal önemli miktarda altın aldı dedi. Hatta General Milne, Türkiye'nin iflâsın eşiğinde olması nedeniyle bu işe çok şaştığım söyledi. Bu paranın nereden geldiğini mutlaka öğrenmek istiyor. Tabii elimde kanıt yok ama, sarayda, hünkârın el altından safkan atlarını sattığı ve Mustafa Kemal'e 50.000 altın verdiği söyleniyor. Konyak servisinin yanı sıra, mavi kaftanlı bir uşak da puro dolaştırıyordu. Herkes kendi düşüncesine dalmıştı. Gerçi bu tehlikeli bir maceraydı ama, her şeye değerdi... en azından General Milne'nin çekilmez suratının ne hale 'Tooth Paşa, Sultan Vahdettin'in dişçisine takdığı ad Toot ingilizce diş demek. Ç.N. 46 geleceğini görmeğe değerdi. Birden, gri bonjurlu bey doğruldu: — Peki... Mustafa Kemal Anadolu'ya geçtiğine göre, Sabiha Sultan ile evlenmesi ne olacak? Damat bıyık altından güldü: — Evliliği mi? Gerçi hünkâr hayır demedi ama, hiçbir zaman evet demeyecek. Aslında, içkiye ve kadınlara düşkün olduğu söylenen bir adama en sevgili kızını verip vermemeye aldırış etmez. Ama yakınlarına, politikasını kabul ettirmeğe kalkışacak bir ikinci Enver Paşa istemediğini söylemiş! Selma "zavallı Sarı Gül.." diye düşündü. "Hüsrana uğrayacak... oysa ben aileye girmesini öyle çok istiyordum ki..."

Selma parmak hesabı yapmağa başladı. Beş ya da altı yıl sonra evlenme çağına gelecekti. Birden, evlenmeği tasarladığı kuzeni Vasıf ona pek yavan geldi. Sarı Gül öylesine çekiciydi ki! Üstelik büyük bir asker, bir kahramandı! Ona işlerinde yardımcı olurdu, düşmanı memleketten birlikte kovarlardı. Kadınları örgütler, ikinci bir Halide Edip olurdu. Selma, o gece uykuya daldığında, yüzünde bir gülümseme vardı. IX Hatice Sultan'ın sarayındaki bütün cariyeler arasında ince, uzun boylu, dikgöğüslü göğüslü Gülfiliz, en güzeliydi. Bal rengi çekik gözleri, buğday başağı rengindeki saçlarıyla tam bir çerkes güzeliydi. Sekiz yaşında yetim kalmış, onu saraya pahalıya satmayı tasarlayan bir esir tüccarı tarafından satın alınmıştı. Adam ileriyi görmüş olacak ki, bir kaç yılda onun, sarayın mücevheri olacağını düşünmüştü. Ama 1908 Devrimi'ni hesaba katmamıştı. Sultan Abdülhamit tahttan indirilip, kardeşi Sultan Reşat tahta çıkınca, mutlakiyet rejimi meşrutiyet rejimine dönüşmüştü. Jön Türkler'in yaptıkları reformların başında, köleliğe son verilmesi geliyordu. Haremlerin kapılan açılmış, ailelerin kızlarını, kızkardcşlerini gelip alabilecekleri söylenmişti ama-, başvuranların sayısı çok az olmuştu. Yine de bir çok genç kadın, sarayların yaldızlarını terk edip basit köy evlerinde özgürlüğün tadını çıkarmak istemişti. Lükse, nazik işlere alışkın oldukları için, kendilerini bekleyen yorucu işlerin altından nasıl kalkacakları akıllarına gelmiş olsa bile, bu yolu seçmişlerdi. Aylarca, işler tekrar yoluna girmeden, hayat köle tüccarları için zor olmuştu. Gülfiliz'in sahibi Bülent Ağa da, saraya doğrudan başvurmayı göze alamayarak, el altından pazarlık etmeyi yeğlemişti. Böylece Gülfiliz Sultan Murat'ın ailesinin sarayına girmişti. Temizlik işleri yaptırılmayacak, gözlerini bozabilecek ince hesap işleriyle uğraştırılmayacak kadar güzeldi. Başkalfa, musiki öğrenmesini, bir de çiçeklerle uğraşmasını kararlaştırmıştı. Sarayın her köşesindeki, bir san'atkâr elinden çıkmışçasına güzel çiçek demetleri, onun eseriydi. Harem orkestrasında baş yeri almıştı. Çok iyi kanun çalıyordu. Onyedi yaşma geldiğinde, satıldığı günden çok daha güzeldi. Sultan'ın en sevdiği cariyesi de oydu. Sultan ona bakar, derin derin iç çekerdi: Hünkarın hizmetine verilecek olsa, kinıbilir, günün birinde gözdesi olurdu... ama hiç farkedilmeycbilir, gençliği geçip gidebilirdi de! Çünkü artık hünkâr yaşlanmıştı, hele bu zor günlerde, kadınlardan çok, siyasetle ilgileniyordu. Gülfiliz'in sırf kadınların arasında ömür tüketmesi de yazık, yazık bir yana, tabiata aykırı idi! Böylesi güzel bir yaratık, böylesi güzel bir varlık... aşk için yaratılmış olmalıydı. Ona bir koca gerekti! Bir sabah, Selma odasından çıkarken, Gülfiliz'e çarptı. Kız, iki gözü iki çeşme, ağlıyordu. Ağlamaktan konuşamıyordu. Selma, onu yanına oturttu, elini tuttu. Sakinleşen Gülfiliz, usulca: — Sultan beni evlendirmek isliyor dedi. Dadısının anlattığı masalları hatırlayan Selma: — Çirkin ve yaşlı mı? diye sordu.

— Yoo.. otuz yaşında ve yakışıklı. Kafesin arkasından gördüm. Küçük kız anlamıyordu: 48 — O halde çok fakir... — Hayır, hem zengin hem de Maliye Nezareti'nde iyi bir işi var. Zaten onu Sultan Efendi'ye tavsiye eden de damat bey t>ldu. Ama... ¦Yine ağlamağa başladı. — Ben evlenmek istemiyorum. Burası benim evim, ailem. Niye gideyim ki? Selma Gülfiliz'e sarıldı: — Üzülme Gülfıliz. Anneciğime söylerim. Seni üzmek istemeyeceğinden eminim. Sevgilisi için dövüşmeğe giden bir şövalye edası ile Sultan'ın dairesine yöneldi. Sultan yalnız değildi. Ermeni kuyumcu Memciyan Ağa, bir sürü küçükbüyük kadife kaph kutunun ortasında, yere çömelmişü. — Gelin Selma, bana yardımcı olun. Selma mücevherlere bayılıyordu. Gözleri parlayarak yaklaştı. Gülfıliz işi sonraya kalabilirdi. — Sabiha Sultan için bir hediye seçiyordum. Nikâh tarihi nihayet belli > oldu. Selma, Sabiha Sultan'ı çok sevdiğinden, haberi duyunca sevindi ama, Anadolu'ya savaşmağa giden Sarı Gül acaba bu işe ne diyecekti? Çünkü mutlu damat adayı Mustafa Kemal değil, geleneklere aykırı olarak bir osmanh şehzadesi, Sabiha'nın kuzenlerinden biriydi. Bu iş, bütün saray halkını ayağa kaldırmıştı. Çünkü ister harika densin ister rezalet, söz konusu olan bir aşk hikayesiydi. Hiç kuşkusuz, şehzade Ömer Faruk Efendi, imparatorluğun en yakışıklı erkeği idi. Çok uzun boylu, sansın, ince hatlı, çekik mavi gözlüydü. Halinde ve tavrında öyle bir zarafet vardı ki, İstanbul'un bütün kalburüstü gençleri, onu boş yere taklit etmeğe çalışırlardı. Türkiye'nin müttefiki olan Prusya İmparatoru'nun Muhafız Alayı'nda subay olarak, savaşı Almanya'da, Batı Cephesi'nde geçirmişti. İstanbul'a döndüğü vakit padişahın yaverliğine atanmış ve Sabiha'ya rastlamıştı. Yıldırım aşkıydı bu. Ömer Faruk, yarım iş gören bir adam değildi. Babası Şehzade Abdülmecit Efendi'ye açıkça, genç kızla evlenemezse intihar edeceğini söylemişti. Herkes sözünün eri olduğunu bilirdi. Ne var ki hünkâr bu evliliğe olumlu bakmıyordu. Yüzyıllar önce konulmuş, Avrupa hanedanlarındaki yozlaşma görülünce de yüzyıllar boyu sürdürülmüş bir kurala, osmanh hanedanı mensuplarının birbirleriyle evlenmelerini yasaklayan kurala aykırı idi. Üstelik, hanedanın bu iki kolu, birbirine düşman sayılırdı. Abdülaziz'in ölümünü, çocukları, Abdülmecit kolundan gelenlerin tertiplediklerini iddia ettikleri için, ilişkileri bozuktu.

Ömer'in Sabiha'ya aşkı, Avrupa'daki Montaigu-Capulet dramının bir benzeri gibi bir şeydi. Saray iki ay boyunca, nefesini tutarak, hünkârın vereceği kararı bekledi. Abdülmecit Efendi, gururunu ve kinini bir yana bırakarak, tek oğlunun hatırı 49 için, sarayı ziyaret edip duruyordu. Sonunda hünkâr yumuşadı, çünkü kızının mutluluğu söz konusuydu. Üstelik bu karışık günlerde ailenin birlik olmasında da isabet vardı. Ömer Faruk'la Sabiha'nın evlilikleri de kırk yıllık bir husumeti ortadan kaldıracak, bir kırgınlığa son verecekti. Selma, kaç kez annesinin üzerinde gördüğünde hayran hayran seyrettiği bu mücevherlerin ortasında, yere olurmuş, kararsızdı: Sabiha için en iyisini seçmek istiyordu ama, genç kızın da çok ağır takılardan hoşlanmadığını biliyordu. Sonunda yonca yaprağı biçiminde zümrüt bir kolyede karar kıldı. Yaprakların üzerindeki küçük pırlantalar, çığ damlacıklarını simgeliyordu. Bundan başka, aynı motifte bir bilezik, küpeler ve bir de taç vardı. — Mükemmel! Bunlar Sabiha'mıza çok yakışacak. Şimdi de en az sevdiğiniz iki parçayı seçin. Selma, bir kaç saniyelik teredülten sonra, iki kutu gösterdi: birinde incili yakut bir kolye, diğerinde uzun, firuze bir kolye ile iki bilezik ve bir yüzük vardı. — İşte Memciyan Ağa. Karar vermekte zorluk çekecektim ama neyse ki masumiyetin parmağı hükmünü gösterdi. Gerisini Zeynel ile görüşürsünüz. Kuyumcu, hayırdualar ederek iki kutuyu aldı ve siyah deri çantasının içine soktu. Sonra temennah üstüne temennanla bulunarak izin istedi. Selma gözlerine i nanamıyordu: — Anneciğim, neden mücevherlerinizi aldı? Bugün satın aldığınız şeyler ııcrcde? Memciyan Ağa'nııı her ziyaretinde büyük alışverişler olurdu ama son »imanlarda bu ziyaretler seyreklesin işti. Sultan kızını kendine doğru çekti: — Selma dedi. Hiçbirşey satın almadım... hatta gösterdiklerinizi sattım. Savaş ve şimdiki mütareke döneminde, herşey çok zorlaştı, çocuğum. Bu evde altmış kişiyi beslemek zorundayız. Gerçi yarısını yollayabilirim ama, nereye giderler? Çoğu, çocukluğundan beri yanımda, diğerleri babamın yanında yetişmiş. Bize hep bağlı olmuşlar. Onları terk etmeğe gönlüm razı değil. Mücevherleri de bu yüzden satıyorum. Zaten, gereğinden de çoktu! — Yani... yoksul muyuz anneciğim? Selma dehşet içindeydi. Sokakta, iğne iplik, çengelli iğne satan soluk benizli çocuklar görmüştü. Matmazel Roz bunların "yoksul çocuklar" olduklarını söylemişti. Onlara biraz para vermiş, güzel elbisesine, iyi taranmış saçlarına baktıklarında, utancından kaçmıştı. Kendisine söz vermişti, asla, asla yoksul olmayacaktı! Sonra, insanların nasıl beyaz ve kara renkli doğuyorlarsa, zengin ve fakir olarak da dünyaya geldiklerini düşünüp rahatlamıştı.

Aslında dünya ikiye bölünmüştü neyse ki kendisi iyi tarafta bulunuyordu! Oysa şimdi, annesinin söylediklerinden sonra, uçuruma yuvarlanmış gibiydi... geriye hiçbir mücevher kalmazsa, o da sokaklarda iğne iplik mi sutacaktı? Sultan başını okşadı: 50 — Hayır küçük budala. Yoksul değiliz. Ama çevremizdeki yoksullar giderek artıyor. Onun için de yarından itibaren "fukaralara yemek" dağıttıracağım. Selma fukara çorbasının ne olduğunu bilmiyordu; buna karşılık, ertesi günü Dolmabahçe Sarayı'nda şölen olduğunu biliyordu. Padişahın tahta çıkışının birinci yıldönümü kutlanacaktı. Ne giyeceğini kararlaştırması bir saat sürmüştü. — Anneciğim... bu çorba... şölenden önce mi yoksa sonra mı? — Şölen filân olmayacak. Padişahtınız, işgal altında, müflis bir ülkede eğlenceye yer olmadığını düşünüyor. Donanma, maytap, hatta yıldönümlerinde atılması adetten olan top atışları da olmayacak. Bunlardan tasarruf edilecek para, fakir fukaraya verilecek. Bundan sonra sadece dinî bayramlar kutlanacak. Selma başını eğdi. Düş kırıklığına uğramıştı. Vasıfı görmeyi ümit ediyordu. Onu üzmek istemiyordu ama, Sarı Gül'e varmak niyetinde olduğunu ona söylemeliydi. Evlilik konusunda annesine bir soracağı vardı... — Anneciğim, Gülfiliz çok mutsuz. Evlenmek istemiyor. Onu burada tutamaz mıyız? Yanımızda kalsa? Sultan bıkmıştı: — Gülfiliz konusunu açan dördüncü kişisiniz. Hem onu, hem de en güzellerinden iki üç cariyemizi evlendirmek niyetindeyim. Bunu anlamanız için biraz büyümeniz gerek. Sadece şu kadarını biliniz ki, bir kadının mutluluğu bir kocaya ve çocuklara sahip olmasına bağlıdır. Gülfiliz'e iyi bir çeyiz hazırlanacak, istediği zaman da gelip bizi görebilir. Birkaç yıl daha geçerse, korkarım iyi bir kısmeti de çıkmayabilir. Bir de, ona yardım etmek için burada olmayabilirim. Burada olmamak mı? Ama niçin? Niçin her şey eskisi gibi değil? Selma, annesinin söylediklerinden hiçbirşey anlamadığını, ama daha fazla ısrar etmemesinin doğru olacağını düşündü. Zaten Sultan da ayağa kalkmış peşindeki kalfayla hamama yönelmişti. Ertesi sabah, Karadeniz'den kopup gelen poyraza karşı, bir avuç hizmetkâr, sarayın önünde işe koyuldu. Büyük tahta levhaları birbirine çakarak kalasların üzerine oturtuyorlardı. Böylece iki büyük masa yapmışlardı. Arkalarından, tablakârlar, birbirlerini izleyerek sökün ettiler. Başlarında taşıdıkları tablaları masalara koydular. Koca çorba kazanları getirmişlerdi. Kazanların kenarlarında, büyük sepetler içinde dilimlenmiş ekmekler vardı. Sultan'ın iyilik severliği mahallede çabuk duyulmuştu. Altı aşçı yamağı dağıtıma başlamaya fırsat bulmadan, önlerinde uzun kuyruklar oluşmuştu. Karışıklık olmaması, olay çıkmaması için, Sultan masalardan birinin kadınlara diğerinin erkeklere ayrılmasını emretmişti. Oysa gerek Sultan'ın, gerek aşağıya inmesi

yasaklanan Selma'nın tahminlerini aksine, kimse sırasını bozmamış birbirini itip kakmamış, sadece sona kalanların geriye bir şey kalmaz korkusu ile homurdanmalarından başka bir ses de çıkmamıştı. Kazanlar, tencereler boşaldıkça yerlerine yenilerinin geldiği görülünce, bu homurtular da kesilmişti. İstanbul'un ezeli dilencileri doluşmuştu ama, yamalı üniformalarıyla gelmiş pek çok asker de vardı. Terhis edildiklerinden beri, çoğu işsiz güçsüz, sekiz yıl süren savaşlar sonucu iflas etmiş olan bu ülkede, aylak aylak 51 dolaşıyorlardı. Kalabalığın arasında, giysilerinden göçmen oldukları anlaşılan kişiler de vardı. Türklerle bir arada 'yaşamalarının olanaksız olduğunu müttefiklere kanıtlamak amacı ile rumlarla ennenilcrin yağma ettikleri köylerini terk edip gelmişlerdi. Sonra... yeni yoksullaşmış olanlar vardı. Son derece temiz giysilerinden ve çekingen hallerinden hemen belli oluyorlardı. Bunlar, savaş başlamadan önce, geçimlerini kıt kanaat sağlayan esnaf ve zanaatkar takımıydı. İmalâthanelerinin yıkılışı, peşpeşe iflâslar, ellerindeki avuçlarındakini de yok etmiş, onları yardıma mulıuıç hale getirmişti. Selma en çok, bunlara acıyordu. Kendilerini tanıyan çıkmasın diye sağa sola bakıyorlardı, son derece huzursuz oldukları belli oluyordu. Dağıtım bitmiş, masalar sökülmeye başlanmıştı. Selma, küçük bir kızı elinden tutan bir adamın geldiğini gördü. Adam çok uzun boyluydu. Rus mujikleri gibi giyinmişti. Çıraklardan birine yaklaşarak, bozuk bir türkçeyle ekmek kalıp kalmadığını sordu. Çırak yüzüne bile bakmadan: — Bugünlük bu kadar diye cevap verdi. Zamanında gelseydiniz. Artık yarına... Selma, adamın parmaklıklara yaslandığı gördü. Bayılmak üzereydi. Zorlukla cebinden bir deste ruble çıkarıp yalvardı: — Lütfen! Küçük kızım için. İki gündür hiçbirşey yemedi. Çırak rublelere alayla bakarak: — Ben bu kâğıt parçalarını ne yapayım? diye sordu. Bitti dedim ya... Hadi bakalım, ya gidin ya da muhafızları çağırırım. Adam sarardı. Hakarete alışık olmadığı belliydi. Bütün gücünü topladı, gitmeğe hazırlanırken, berrak bir ses onu alakûydu: — Bekleyiniz lütfen! Selma, bir çırpıda mcdivenlcrdcn inmişti. Hiddetinden kıpkırmızı kesilmiş, çırağa bağrıyordu: — Et getir, tatlı getir, peynir getir. Hem de hemen! Çırak korkuyla içeriye sıvıştı. Selma o zaman, himayesine aldığı bu insanlara döndü. Adamın ince bir yüzü, sarı bir sakalı vardı. Mavi gözlerinin içi gülüyordu: — Teşekkürler küçük hanım. İzin verirseniz, kendimi tanıtayım. Kont Walenkoff, çar ordusu süvari subaylarından. Bu da kızım Tanya. Selma şaşkın, kıza bakıyordu. Aşağı yukarı aynı yaşta olmalıydılar, ama rus kızının o-kadar çekingen, o kadar çelimsiz bir hali vardı ki, kendisinden bir kaç yaş küçük gibi duruyordu. — Ben de Selma Hanımsultan'ım. Lütfen geliniz.

Parmaklıkların az ötesinde, bahçenin bir köşesinde, beyaz mermerden küçük bir köşk vardı. Çevresi güllerle süslü bu küçük köşk, ziyaretçilerin saraya girmeden önce dinlenmeleri için yapılmıştı. Selma konuklarını oraya götürdü. ()ııları oturtur oturtmaz, aşçı yamağı da yanında bir tablakâr ile göründü. On kişilik yemek getirmişti. Çocuk kendini affettinne çabası içindeydi ama, küçük sultan hiç de o niyette değildi. Annesi ne derdi herzaman? Ha evet... zayıflar 52 ellerine bir yetki geçirmeye görsünler, canavar kesilirler.. Yabancı sanki düşündüklerini okumuştu: — Bu zavallıya aldırmayın dedi. Ona niçin kızdığınızı bile anlamaz. Üstelik, hizmetini saat 1 l'de bitirmekle verilen emirlere uydu. Selma bozuldu; aslında subayın bu hoşgörüsü horgörünün doruk noktasından başka bir şey değildi. Rus soyluların, kölelerine hayvan gözüyle baktıklarını duymuştu... damarına basılmış gibi: — Çok iyi anlar efendim dedi. Sonunda işi Fransızca konuşmaya dökmüştü. Subay, General Wrangel komutasındaki çar yanlısı son alayın, Kırım'da yenilmesi üzerine, karısıyla kızını bulmak üzere nasıl Saint Petcrsbourg'a gittiğini anlatmağa başladı. Oraya vardığında, yerle bir edilmiş bir evden başka bir şey bulamamıştı. Komşular, karısının "kızıllar" tarafından nasıl öldürüldüğünü anlatmışlardı. Kızı ise, eski bir hizmetkârının evinde, emniyetteydi. "Bu bana büyük bir darbe oldu. Genç karıma delicesine aşıktım. Ölmek istedim. Ama hizmetçim, çocuğu kollarıma tutuşturarak, beni gerçekle yüzyüze getirdi. Sonra bize köylü giysileri buldu. İşte o kılıkta, Türkiye'ye kadar uzun bir yolculuk yaptık." Kont, defalarca yakalanma tehlikesi geçirmişti. Bembeyaz elleri, soylu tavırları dikkati çekmişti. Ama ya çıkar nedeniyle —bu yolculuk sırasında rüşvet olarak binlerce ruble dağıtmıştı— ya da kan görmekten artık bıktıkları, veya çocuğa acıdıkları için, köylüler onu ele vermemişlerdi. Açlığı, sussuzluğu, korkuyu anlatıyordu. Selma yaşlı gözlerle onu dinliyordu. Bir süre sonra onu duymaz oldu. Kendisini, alevler . içindeki saraylarında, "yaşasın devrim!" diye bağıran insanların ortasında görür gibi oldu. Dehşet içinde annesiyle babasına sesleniyor, kimse cevap vermiyordu. O zaman, onların öldüğünü ve kendisinin yalnız kaldığını anlıyordu. Koşmağa başlıyor, durmadan, durmadan koşuyordu. Kurşunlar, kulaklarının dibinde vınlıyordu. Korkmasına rağmen, kendisini neden öldürmek istediklerini tekrar tekrar soruyodu. Hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı. Subay konuşmasını kesti. Selma'nın hali ona dokunmuştu: — İyi kalplisiniz yavrum. Tanrı sizden razı olsun. Bencilliğinden ve adamı yanıltmış olmaktan utanan Selma, göz yaşlarım sildi: — Ama bir şey yeriliyorsunuz.

— Bir aydır o kadar az yiyoruz ki, yemeği unutmuşuz. — Öyleyse ne varsa götürün. işareti üzerine, hizmetçi yiyecekleri sararak büyük bir sepete koydu. Ama Selma endişeliydi: — Şimdi ne yapacaksınız? — Tanrı yardan eder. Tanrı mı? Selma yüzünü buruşturdu. Tanrı yerine, Sultan'ı görmeğe gitse daha iyi olacaktı. — Beni bir kaç dakika bekler misiniz? Annesinin odasına geldiği vakit, çok kötü karşılandı: — Ne oluyor efendim? Bahçe köşkünde yabancıları ağırlıyormuşsunuz,.. 53 — İşte onu söylemeğe geldim anneciğim... Sonra bir nefeste bütün hikâyeyi anlatıvcrdi. — Anneciğim, onlara yardım edemez miyiz? Sultan yumuşadı: — Çok isterdim, ama İstanbul'da yüzbin rus göçmeni var. Anadolu'dan ve Ege sahillerinden de her gün binlerce vatandaşımız geliyor. Önce bunlarla meşgul olmalıyım. Çok üzgünüm yavrum, ama.bundan fazlasını yapamam. Selma kalakaldı. Annesi ilk kez yardımda bulunmayı reddediyordu. Demek ki her şey kötüye gidiyordu. Sessizce annesinin elini öpüp, odasına koştu. En güzel giysisini, siyah rugan ayakkabılarını ve Ukrayna'dan gelmiş olan bebeğini aldı, bahçedeki köşke döndü. Küçük rus kızı hediyeleri öylesine hüzünlü bir gülümsemeyle kabul etmişti ki, Selma'nın yüreği burkuldu. Parmaklıkların ardından, Tanya ile babasının elele vererek uzaklaşmalarını izledi. Birşcy yapamamış olmanın ezikliğini duydu. İstanbul halkı, 16 Mart 1920 sabahı uyandığında, gözlerine inanamadı: bir gece içinde koca şehir, askeri bir kampa dönmüştü. Zırhlı araçlar sokak başlarını tutmuş, her köşe başına mitralyözler yerleştirilmişti. Karakollar, Harbiye, Bahriye ve Dahiliye vekâletleri, kaymakamlıklar, subay maht'elleri işgal edilmişti. İngiliz askerleri, yanlarında hintli gurkalar olduğu halde, İstasyonda, gümrüklerde ve Galata Rıhlımı'nda kanıp kurmuşlardı. Parklar ve Darülbedai Tiyatrosu'nun bahçesi fransız askerleriyle dolmuştu. Sencgalli askerler, Eski Saray'ı kuşatmıştı. Askeri müfrezeler, önemli kişilerin konaklarının kapısında nöbet tutuyorlardı. Dört kişilik devriyeler bir ingiliz polisi, bir fransız jandarması, bir italyan karabiniyeri ve arkalarından ayağını sürüyerek zoraki giden bir osmanlı polisi sokaklarda kol geziyordu. En ufak grupları coplarla dağıtıyor, kentin sokaklarda, askeri polisler evleri basıyor ve Anadolu'daki isyancılarla ilişki kurduklarından kuşku duyulan türkler tutuklanıyorlardı. General "Tim", diye tanınan ingiliz birlikleri komutanı Sir Charles Harrington, o güne kadar tereddüt gösteren fransız ve italyan makamlarını, istanbulluların sessiz direnişlerine karşı harekete geçmenin zamanı geldiğine ikna edebilmişti. Nitekim her

gece, çok iyi korundukları halde, müttefik depolarından silah ve cephane yok oluyor, hergün türk subay ve askerleri, çeşitli giysiler içinde, Mustafa Kemal'in kuvvetlerine katılmak üzere başkentten kaçıyordu. Artık bu işe bir son vermenin zamanı gelmişti. İngiliz Yüksek Komutanlığı, kentteki bütün avrupalıları katletmeyi amaçlayan bir komployu haber aldığını iddia ediyordu. O güne kadar yumuşak bir askerî yönetim vardı ama artık işgalin sert yüzünü göstermenin sırası gelmişti. Niyetinin ne denli ciddi olduğunu kanıtlamak için de, General Tim her duvara bir ilân yapıştırtmıştı. Kara harflerle ÖLÜM kelimesinin ta uzaklardan okunabildiği bir ilân! Bir asiyi saklayana ÖLÜM! Silâh kaçırana ÖLÜM! Mustafa Kemal denilen kanun kaçağına yardım edecek olana ÖLÜM! Hatice Sultan'ın sarayında heyecan doruktaydı. Bütün uşaklar, haber toplasınlar diye kente gönderilmişti. Her biri korkunç haberlerle dönüyordu. Askerler, silâh bulacağız diye, mezarlıkları bile didik didik ediyorlardı; işgalciler, asker sanarak onaltı genç bandocuyu öldürmüşlerdi. Pek çok mebus, aralarında Bahriye Vekili Rauf Bey ve Mısırlı Sait Halim Paşa olduğu halde, tutuklanmıştı. Çoğu milliyetçi olarak biliniyordu. Malta'ya sürülecekleri söyleniyordu. Polis, yazar Halide Edib'i de arıyordu. Yazılan ve söylevleriyle halkı galeyana getirdiği için... Her şeyi merakla izleyen Selma, Sultanahmet Mitingi'nde kendisini ağlatmış olan o güzel kadını hatırlıyordu. İlk kez, kendi öz yurdunda, ülkenin gerçek sahipleri gibi davranan yabancılardan nefret etti. 55 Bir lıaremağası gazeteleri getirmişti. Hepsi de, ilk sayfada, ingiliz, fransız ve italyan yüksek komiserlerinin ortak bildirisine yer vermişlerdi: "Kuvayı Milliye denilen örgüte mensup olanlar, merkezî hükümetin iyi niyetini kötüye kullanmaktadırlar. hilaf ülkeleri, Konstantiniyye'yi geçici olarak işgal etme gereğini duymuşlardır." Selma, "beşyüz yıldır İstanbul adını taşıyan bu kente, hıristiyan bir isim takmadaki ısrar cinnet" diye düşündü. Bildiri şöyle devam ediyordu: "İtilâf devletleri, saltanatın otoritesini yıkmak değil, aksine, güçlendirmek islemektedir. Konstantiniyye'yi türklerin elinden almak niyetinde değillerdir. Ancak; karışıklık ve kıyam olması halinde, bu karar değiştirilebilecektir. Eski imparatorluğun enkazı üzerine yeni bir Türkiye inşa edebilmek için. herkes saltanata bağlı kalıp,.itaat etmelidir." Hatice Sultan öfkesinden çıldırmak üzereydi: — Saltanata itaat! Ne maskaralık! Padişahın, işgalcilerin tutsağı olduğunu, en ufak hareketinde tahtından uzaklaştırılacağını ve İstanbul'un yunanlılara verileceği tehdidinin savrulduğunu sanki kimse bilmiyor! Selma annesini hiç böyle görmemişti. Bu kadar öfkeli... bundan da durumun vahim olduğu sonucunu çıkarıyordu. Belki babası ona durumu dalıa açık anlatabilirdi. Babası, her zamanki gibi, bir kaç dostu ile yazı odasındaydı. Hepsi, yıldırım çarpmışa dönmüştü.

Bakanlıkları işgal edilmiş, meslekdaşlarınm pekçoğu tutuklanmıştı. Haremdeki gibi, uşaklar gidip geliyor, son haberleri getiriyorlardı. Her haber, yeni bir şaşkınlığa neden oluyordu. — Bak sen... filancanın da kemalist olduğunu bilmiyordum. — Belki de değildir ama, coniler silah soygunundan, karşıya geçenlerden öylesine bezmişler ki, herkesten kuşkulanıyorlar? — Haksız da değiller. Şehrin en büyük cephaneliğini bekleyen türk bekçileri, mennilerin neden kaybolduğunu soran ingiliz subayına ne demişler biliyor musunuz ? Kapılardaki mühürleri, gece çayırda otlayan kaçiler tos vurarak kırıyorlamuş. Üstüne üstlük Kur'an'a da el basmışlar. Eh, böyle olunca, ingiliz subayı "mermileri de mi keçiler yedi?" diye sormayı gereksiz görmüştür. Hepsi gülüştüler. — Son önlemler Mustafa Kemal Pnşa'nın daha çok tutulmasına yol açıyor. Bu sabahtan beri, o çılgın, gözüme dalıa sevimli görünmeğe başladı. — Çılgın mı? Hayri Bey düşünceli bir tavırla söze girdi. — Padişah efendimiz hiç de bu fikirde değil. Hatta ingilizler, kendisinin, vakit kazanmak için yüzlerine gülüp, Mustafa Kemal'i teşvik etmesinden şüpheleniyorlar. Dışişleri bakanları Lord Curzon, Mustafa Kemal ile hünkârın bu denli sıkı fıkı olduklarını yeni farkeltiğini söylemiş. Çok gerekli olmadıkça kimse sokağa çıkmıyordu. Selma'nın içi içine sığmıyordu. Hep böyle olurdu zaten! Ne zaman ilginç bir şeyler olsa, onu eve kapatırlardı. Artık arkeolojik geziler faslı kapanmıştı. Sarayın kapıları, sımsıkı kapalı idi. Hareme canlılık katan, günün haberlerini ve dedikodulannı getiren 56 ziyaretçiler de gelmez olmuşlardı. Sanki hayat durmuştu. Matmazel Roz, küçük kıza (Yansızca şarkılar öğreterek, oyalamağa çalışıyordu ama'bu yüzden başına gelmedik kalmamıştı. Selma, dobra dobra, fransızlardan da, ingilizlerden de, evden çıkamamasına sebep olan tüm yabancılardım da nefret ettiğini söylemişti. Bir gece, yatağında dönüp dururken koridorda bir takım ayak sesleri, ardından da birinin "şilt!" dediğini duydu. Bir sıçrayışta fırladı, kapıyı araladığında Zeynel'in, elinde lâmba, uzun paltolu bir adamı annesinin odasına götürdüğünü gördü. Başucu lâmbalına saatini —şehzade paşanın İsviçre'den getirdiği saatini— tuttu, vakit gece yarısını geçiyordu. Bu saatte Sultan'ı kim görmeğe gelebilirdi ki? Kalbi çarpa çarpa odasından çıktı, koridorda ilerlemeğe başladı. Bir yandan merak öte yandan korku içindeydi: en iyisi, yakalanırsa kendisini bekleyen cezayı düşünmemekti. Bir yandan da kendine içerliyordu: hem Halide Edip gibi bir kahraman olacak hem de annesinin azarından korkacaktı! Derin bir nefes alıp, korkusunu yenmeğe çalışarak ilerlemeğe devam ettiv Koridorun ucunda, kalın kumaş perdenin ardından ışık süzülüyordu. Yaklaştıkça içeriden gelen konuşma seslerini duydu. Perdenin geniş kıvrımları arasına saklanarak, gözünü analılar deliğine uydurdu. Gördüğü şey hayretini daha da

arttırdı. Genç sayılabilecek bir adam, Sullan'ın yanındaki koltuğa oturmuştu. Fısıldayarak konuşuyor ve Suİtan'a bazı kâğıtlar gösteriyordu. Sultan, kâğıtlara göz atarken adam, endişeyle etrafına bakmıyordu. Besbelli, aileden biri değildi. Traş olmamıştı ve elbisesi buruşuktu. Babasının arkadaşlarına da benzemiyordu. Bu gece ziyaretçisi de kimdi? Annesinin, kocasından başka hiç bir erkeği, hatta ¦ yakın akrabalarını bile kabul etmediği bu daireye.nasıl oluyor da girebiliyordu? Odanın bir köşesinde Zeynel, gözleri yerde, huzursuz bekliyordu. Sultan birden ayağa kalktı, Zeynel'i göstererek adama, onu izlemesini işaret etti. Selma, kendini kalın perdenin ardına zor altı, iki adam dışarıya çıkmıştı bile! Önünden geçip, üçüncü kata çıkan merdivenlere yöneldiler. Merdivenden çıkmağa başladılar. Selma, tavanarasına açılan kapının gıcırtısını duydu. Bir kaç dakika sonra Zeynel tekrar göründü, bu sefer yalnızdı. Selma hayretten dona kalmıştı: annesi haremde, yalnız kadınların girebildikleri bir yerde; bir yabancı erkeği gizliyordu! Sultanın odasındaki ışık söndü. Sultan yatmış olmalıydı. Küçük kız koşarak odasına döndü. Hem şaşkın, hem de mutluydu: nihayet, sıkıntıdan patladığı bu sarayda bir şeyler oluyordu! Aklından binbir soru geçiyor, hiçbirine doğru dürüst cevap bulamıyordu. Ya bu adam hırsızsa? O halde annesi ne diye saklasın? Babasına anlatacak mı? Yokluğunda böyle şeyler olmasından hiç hoşlanmayacak o da! Hayri Bey, Üsküdar'a, dostlarına birkaç gün kalmağa gitmişti. Her seferinde daha fazla kalıyordu. Selma, yaşlı kalfaların, Sultan'ı bu zor günlerde yapayalnız bırakmanın sırası mı diye söylendiklerini kaç kez duymuştu. Saatine baktı... gecenin ikisiydi. Vakit bir türlü geçmek bilmiyordu. Bir sabah olsa, bir 57 olan biteni öğrense... Tam uykuya dalacağı sırada, giriş kapısının yumruklandığını duydu. Pencereye koştu... ellerinde fenerler, üç türk polisi, iç avluya girmiş el kol hareketi yapıyor, haremağaları da onları önlemeğe çalışıyordu. Haremağalarından ikisi öne fırladı, Selma onların, evin beyinin evde olmadığını, kendilerinin harem kısmında bulunduklarını ve derhal gitmeleri gerektiğini söylediklerini tahmin edebiliyordu. Polisler özür diliyor ama tehlikeli bir haydutun saraya girdiği ihbarı yapıldığım, arama emri olduğunu söylüyorlardı. Harenıağalarmın, yüzleri sararmış belleri benizleri atmıştı ama haremi korumağa kararlıydılar. Saray muhafızları ise şaşkındı... evet, sarayı korumakla görevliydiler ama... devletin polisine de mi karşı? Birden güçlü bir ses duyuldu: — Ne oluyor? Bu, Sultan'dan başkası değildi. Kapının önüne çıkmış, yüzünü koyu renk bir peçeyle örtmüştü. — Burada ne işiniz var beyler? Ne zamandan beri müslümanlar harem kapısını zorlar oldu?

Emniyet amiri, bir an tereddüt geçirdikten sonra eğildi ve — Sultan'ım dedi. Emin olunuz ki çok mahcubum. Ama içeriye bir suçlunun kaçtığı görülmüş. Sadrazam Damat Ferit Paşa Hazretleri arama emri verdiler. Sultan, aşağılayıcı bir tarzda gülümsedi: — O kukla bana emir vermeğe mi yelteniyor? Buna, hünkârdan başka kimse emir veremez. Padişahtan yazılı emir getirirseniz, başım üstüne... Emniyet amiri ne diyeceğini bilemiyordu: — Ama Sultan'ım... — Lütfen ısrar etmeyiniz, içeriye giremezsiniz. Şerefim söz konusu... Adamın tereddüt ettiğini görünce, muhafızlardan birine: — Tabancanı ver! diye buyurdu. Selma pencereden, polislerin silâhlarına davrandıklarını gördü ama, bağırmasına fırsat kalmadan, Sultan araya girdi. — Korkmayınız. Bir türk askerine silah çekecek değilim. Ama şu kadarını bilin ki... ben yaşadıkça bu haremden içeriye giremezsiniz. Tabancayla, oyuncakla oynar gibi oynuyordu. Sonra buz gibi bir sesle devam etti: — Sizin bileceğiniz iş beyler. Hangisini tercih edersiniz? Damat Ferit'in kızgınlığını mı yoksa beni bu hale soktuğunuzu öğrendiği zamanki hünkârın öfkesini mi? Emniyet amiri, nice erkekte görmediği bu yürekliliği bir kadının göstermesine duyduğu hayranlığı gizlemeyerek: — Affınızı dilerim Sultan'ım dedi. Aradığımız adamın içeride olduğunu biliyorum ama, azledilsem bile sizi daha fazla rahatsız etmeyeceğim. Sonra topuklarını birbirine vurdu ve gecenin karanlığında kayboldu. 58 Sabah olduğunda Selma annesinin yanına koştu. Onu, Paris'in ünlü moda dergisi "Chiffons" u karıştırırken buldu. Halayıklardan biri de, uzun saçlarını fırçalıyordu. — İyi uyuyabildiniz mi anneciğim. — Çok iyi yavrum. Ya siz? — Pek iyi değil... bir takım sesler duydum. Selma, hikâyenin nasıl sonuçlandığının merakı içindeydi ve annesinden bazı itiraflar dinleyeceğini sanmıştı. Boşuna! Annesinden kuru bir "yaa? öyle mi?" den başka bir ses çıkmadı, büyük bir ilgisizlikle dergisini karıştırmağa devam etti. Selma, daha bir süre odanın içinde dönüp durdu. Bir şeyler öğrenemeyeceğini anlayınca, canı sıkkın, odadan çıktı. Demek annesi kendisine güvenmiyordu. Dokuz yaşma bastığı halde, demek onu hâlâ çocuk sayıyordu! Pek âlâ! O da neler olup bittiğini tek başına öğrenecekti. Saat ll'e geliyordu. Her sabah Kur'an dersine gelen hocaefendi, mazeret beyan etmişti. İki saat boş vakti var demekti. Matmazel Roz'u, odasında Kur'an okuyacağını söyliyerek atlattı. Kadın odadan çıkar çıkmaz, koridora fırladı, tavanarasma çıkan merdivene yöneldi. Ayaklarının ucuna basıyordu, nefesini

tutmuştu, son derece sessiz olmağa çalışıyordu ama o böyle yaptıkça sanki tahta döşemeler daha çok gıcırdıyordu. Tavanarasma çıkan kapının önüne gelince durdu. Acaba kapıyı çalması gerekir miydi? Daha uygun olurdu. Ama bir suçluya terbiyeli davranmanın ne gereği vardı? Sonunda kuvvetlice öksürdü ve kapıyı yavaşça açtı. Tavanarası o kadar karanlıktı ki hiç bir şey göremedi. Yavaşça ilerlediği bir sırada boğuk bir ses onu olduğu yerde durdurdu: — Olduğun yerde kal, yoksa vururum! Gözleri karanlığa alışmıştı. Bir kaç metre ötesinde, yere çömelmiş bir adam, tabancasını üzerine doğrultmuştu. Adamın sesi titriyordu. Belli ki o, kendisinden çok korkuyordu. Selma bunu anlayınca ferahladı. Zaten tabancasını ateşliyeceğine hiç ihtimal vermemişti. Üst perdeden: — Korkmayın! dedi. Size bir kötülüğüm dokunmaz! Adam, şaşırarak ona bakakaldı. Sonra durumun gülünçlüğünü anlayıp gülmeğe başladı. Hiç dinmeyecek gibi gülüyordu. Selma polis tarafından aranan bir haydutun, böyle deli gibi gülmesini pek yakışıksız buldu. Adam nihayet nefes alınca sordu: — Sen de kimsin? Tabii., böyle bir adamda terbiye ne gezerdi? Kalkmış bir de kendisine "sen" diye hitap ediyordu. Dikleşti, öfkeli bir sesle: — Gece evine gizlice girdiğiniz Hatice Sultan'ın kızıyım. Adamın birden kendine gelip dizlerine kapanacağını beklerken, alaylı bir şekilde konuşmasına büsbütün içerledi. — Demek bizi gözetliyordun! Küçük sultanların bu kadar meraklı olduklarını bilmiyordum. Selma "hödük!" diye düşündü. Konuşma hiç de istediği gibi yürümüyordu. O soru soracakken, şimdi suçlu gibi sorguya çekiliyordu. Bu büyükler de çekilir şey değil: oysa çocuklarla herşey istediği gibi yürüyor! Duruma hâkim olması 59 gerekiyordu. En ciddi halini takınarak — Polis sizi arıyor. Neden? Siz kimsiniz? diye sordu. Adam gülümsedi, yüzü aydınlandı, gözleri parladı. — Ooo... tam bir sorgulama desene! Size memnuniyetle cevap vereceğim efendimiz... acaba... karşıma oturma lûtfunda bulunmaz mısınız? Adam son derece resmî biçimde, yanında duran kumaş parçalarını gösteriyordu. Selma, "benimle alay ediyor" diye düşündü. Ama-ne diyebilirdi ki? Adam kendisiyle çok terbiyeli biçimde konuştuğu için mi kızacaktı? Kaldı ki onu kızdırmak istemiyordu, hikâyenin içyüzünü öğrenemezse meraktan ölürdü. Dikkatle oturdu. Adam ona bakıp: — Pek şirin olmuşsunuz. Oysa bebekken ne de çirkindiniz, dedi. İşte bu kadarı fazlaydı. Sclma'nın yüzü kıpkırmızı oldu. Adama haddini bildirmeliydi. — Sizi gördüğümde, bir yaşında var yoktunuz. Dayınız Şehzade Salahattin Efendi'nin yaveriydim. O öldükten sonra, Kafkas

Cephesi'ne gittim... Üç yıl süren bir kâbustu... hem de bizimle ilgisi olmayan bir savaş için! Selma adamın bir an için kendisini unuttuğunu sandı. Çok kısık bir sesle konuşuyordu. Hatta onu duymakta güçlük çekiyordu. — Yenildik... düşmanlarımız imparatorluğu bölüştü. Şimdi de bizi haritadan silmek istiyorlar. Sanki Türkiye bir canavarmış gibi... bir daha başını kaldırmaması için kafasını ezmek gerekirmişeesine... yüzyıllar boyu, titreşip durdular. Şimdi intikam almak yarışındalar. Oysa yanılıyorlar, bu kez çok ileri gittiler, bizi ölüm-kalım savaşına itiyorlar. Kaybedecek neyimiz kaldı ki? Selma içinden, "neden, ama neden şu büyük insanlar daha sade bir dille konuşmazlar? Sorulan sorulan doğrudan cevaplandırsalar olmaz mı?" diye söylendi. Açık biçimde sorusunu yineledi: — Polis sizi arıyor. Ne yaptınız? Adam baktı. O kadar küçüktü ki... anlayabilir miydi? — Mustafa Kemal Paşa'dan söz edildiğini duydunuz mu hiç? — Gayet tabii! Onu aptal mı sanıyordu bu adam? — İşte ben de onun subaylarından biriyim. Anadolu'ya geçmek istiyen subaylarla ilişki kurup, İstanbul'dan çıkmalarında yardımcı oluyorum. Ama beni ihbar ettiler. Dün, gizlendiğim evi ingilizler kuşattı. Damdan kaçtım. Nereye gidebileceğimi düşünürken, Salahattin Efendi'nin anneniz için "her şeyden önce vatanı gelir" dediğini hatırladım. Belki beni kabul ederdi. Polisin, Sultan'ın sarayına girmeğe cesaret edemeyeceğini düşündüm. İşte burada yanılmışım. Sultan Efendi dün gece onları uzaklaştırabildi ama; yine geleceklerdir. Burada olduğumu biliyorlar. Bakın. Çatı penceresinin perdesini araladı ve haremin önünde bekleyen polisleri gösterdi. — Bir bu kadar da binanın giriş kısmında bekliyor. Sarayı kuşatma emri ulınışlar. Bir an önce gitmeliyim. Ama nasıl? 60 Bir kaç saat sonra, siyah çarşaflı bir kaç kadın haremden çıkıp pazara yöneldi. Kocaman sepetler taşıyor, hararetli hararetli sebzeyle meyvenin en iyilerinin hangi pazarda bulunduğunu tartışıyorlardı. Sarayın önünde nöbet bekleyen polislere bakmaksızın, konuşa konuşa, sağ taraftaki sokağa saptılar. — Allah kadınlara, şeytanın kuyruğu gibi bir dil vermiş... pirinç tanesi büyüklüğünde de bir beyin. Bunu polislerden biri söylüyordu. Diğerleri bu sözlere güldüler, aslında hiç de gülecek halleri yoktu. Sabah ayazından beri sarayı gözetliyorlardı. Daha ne kadar sürecekti? Her halde bir hayli. Sorun, hassas bir sorundu. Sultan'ın güçlü kişiliği nedeniyle, işi yüzlerine gözlerine bulaştırabilirlerdi. Itilâfçıların en son istedikleri şey de bir rezalet çıkmasıydı. Ama gülünç duruma düşmeden bu işin içinden nasıl sıyrılacaklardı ki? Polisler, soğuktan titreyerek kötü hayallere daldılar.

Çarşaflı kadınlar, bir sundurmanın önünde durdular. Aralarında en yaşlı olanın etrafını sarıp, onun, gelen geçene görünmeden çarşafını düzeltmesine yardımcı oldular. Sonra bu kara kumaşlar arasında bir şeyler kıpırdadı, adamın biri evden çıkıyor olmalıydı. Kadınlar ona bakmaksızın sepetlerini kollarına takarak yollarına devam etliler. Adam karşı kaldırıma geçerek, kalabalığın arasına karıştı. Sokak tekrar eski sessizliğini büründü. Ama sundurmanın önünde yerde, kara bir şey duruyordu: yaşlı kadının çarşafıydı bu! Üç hafta sonra Selma, esrarengiz bir pusula aldı: "Tavanarasındaki fare yuvasına ulaştı. Koruyucu meleklerine teşekkür ediyor". Sevinçle annesine koştu. Annesi hayretle yüzüne bakarak: — Bu garip pusula nereden gelebilir? diye sordu. Hiçbir fikrim yok. Tabii sizin de yoktur. Kızıyla, suç ortakları gibi bakıştılar. Selma mutluluktan uçuyordu. Artık ikisi arasında gerçek bir sır vardı. İşgalcilerin tehditlerine bakılırsa, ölümcül bir sır! Anadolu'da Kuvayı Milliyecilere katılmış olan Halide Edib'i düşündü. Sanki ona gülümsüyordu. XI Fayton, çarpık kaldırımlar üzerinde ilerliyordu. Her an devrilebilirdi. Arabacı ya dizginlere asılıyor ya da kırbacım şaklatıyordu. Selma, faytonun içinde teyzesi Fatma Sultan'ın üzerine devrildikçe gülüyordu. Bu iş, bayramlarda sarayın bahçesine kurulan salıncakta sallanmaktan çok daha eğlenceliydi. Bu kez gerçek bir macera yaşıyordu, istanbul'un, neredeyse in cinin top attığı mahallclcrindcydiler. Araba devrilecek olsa, herhalde geceyi burada geçirmek ve Sclma'nın her zaman içerisini merak ettiği minicik ev bozuntularından yardım istemek zorunda kalacaklardı. Kaç kez Matmazel Roz'u, bu mahallelere gelmek için kandırmak istemiş, her seferinde azarlannuştı. L — Neyi merak ediyorsunuz? Pisliği mi? Sefaleti mi? Merak edilecek hiçbir yönü yok. Bundan emin olun. Bu sert tepki karşısında, Selma susup otururdu. Neyi mi görmek istiyordu? O da tam bilmiyordu ama, o yetiştirildiği kozanın uzağında, onu bunca korkutan sefaletin içinde gerçek hayatın varolduğunu düşünüyordu. Kaç kez, faytonun penceresinden, yarıçıplak çocukların peşpeşe koşuştuklarını görmüştü. Onlara imrenmişti. Birbirlerini itip kakmalarına bayılıyordu. Bu çocuklar, kendi çevresindekilerden çok daha ilginçti... hem de çok daha sağlıklı... Bu görüşünü, arkadaşlığını ilerlettiği Gülfiliz'c açmıştı da, kızcağız düşünceli biçimde: — Tam tersi sultancığım demişti. Hayatı çekilmez kılan, zenginlik değil fakirliktir.

Selma bu sözlere pek inanmamıştı. Şayet öyle ise, ne diye fakir çocukların gözleri zcnginlcrinkindcn daha büyük, daha parlak... ne diye bakışları daha anlamlı? Fayton, selvi ağaçlarının gölgelediği bir yolda ilerliyordu şimdi. Selma gerçeği kabullenmek zorundaydı. Besbelli ki bugün kaza filan olacağı yoktu. Yolculuklarının hedefi olan dergâha yaklaştıkça, sabırsızlığı artmıştı. Teyzesi, yıllardan beri her hafta gittiği bu kutsal yere, ilk kez onu da götürüyordu. Üç kızkardeşin düşünürü Hatice, sanatkârı Fchimc ise... Fatma da sofusu idi. Daha genç kızlığından beri, günlerce, saatlerce kapanır, dua ederdi. Evlendikten sonra kendini daha da bu yola adamıştı. Eşi Refik Bey 13. yüzyılda Celalettin Rumî tarafından kurulan mevlevi tarikatına bağlı idi. Tarikat, kadınlara da açık olduğundan, Fatma da eşi gibi mevlevi olmuştu. Teyzesi Selma'ya, Türkiye'de bu tarikatların ötedenberi varolduklarını anlatmıştı. Müritlerine, safiyetin simgesi olarak, sof denen beyaz yünlü, dokumayı giydikleri için, sufi adı veriliyordu. Aslında, dünya işlerinden ellerini 62 çekmeleri, eylemde bulunmalarım engellemiyordu. Tam aksine! Teyzesi ona, Osmanlı ordusunun ünlü yeniçerilerinden, kuruluş yıllarının derviş-askerlerinden söz etmişti. Selma teyzesini dikkatle dinliyordu. Sofuluğun ne olduğunu pek anlamamıştı ama, Fatma Sultan'ın, bunları anlatacak kadar kendisini büyük görmesi hoşuna gitmişti. Bütün bunlar, günlük Kur'an derslerinden çok farklı, çok daha çekiciydi. Bir kere arapça bilmiyordu ve ihtiyar hocanın sesi, uykusunu getiriyordu. Ama bundan kurtulmamın yolu yoktu, geleneğe göre, sınırlı insan idrakini aşan kelamullah gönderildiği dilde okunmalıydı. Buna karşılık Sclma her zaman, sema eden mevlevileri merak etmişti. Dönerek ibadet eden mevlevileri! Oysa kendisine dans etmenin kötü olduğunu söylemişlerdi, hatta bir seferinde küçük bir cariye ile karşılıklı göbek atmağa kalkışmıştı da, annesi kıyametleri kopartmıştı. Üstelik bu suçundan ötürü odasında üç gün cezalı kalmıştı. Tabii, göbek atmanın pek saygın bir iş olduğu söylenemezdi, dervişler de göbek atıyor değillerdi... gülmemek için kendini zor tuttu. Sultanlar zaman zaman, kendi aralarında çok moda olan polkalar ve mazurkaları denerlerdi. Selma, dervişlerin polka adımları ile dönüp ibadet etmelerini düşledi... birden sofuluk, ona son derece çekici geldi. Araba, demir parmaklıkları geçtikten sonra gölgeli bir avluda durdu. Şeyhin mütevazi evi, sarmaşıkların ardında kaybolmuştu. Fatma Sultan yeğenine bahçedeki mezartaşlarını gösterdi, incecik işlenmiş oyulmuş bu taşlar daha önceki şeyhlere aitti. Bahçede bir süre durup fatiha okuduktan sonra, iki kenarında gül ağaçları bulunan bir yoldan ilerlediler. Yolun ucunda, üzeri yeşil kubbeli, taş bir bina vardı. Törenlerin yapıldığı tekke burasıydı. Çarşafa bürünmüş Fatma Sultan, Sclma'yı topuklarına kadar bir örtünün içine soktu, kadınlar kısmına yöneldiler. Dar bir merdivenden

yuvarlak bir odaya çıktılar. Odanın etrafı çepeçevre kafesli idi. Odada her yaştan kadınlar, seccadelere oturmuş dua ediyorlardı. Kapalı oda kokusuna karışan ter kokusu yüzünden burnunu tıkayan Selma, gözleriyle oturacak bir yer aradı. Şişmanca bir kadın, Fatma Sultan'ın elini öpmek üzere yerinden fırladı. Bu, Şeyhin karısı idi. Gelenleri, önemli kişilere ayrılmış özel bölmeye götürmek istiyor, özellikle böyle bir yerde mevkie önem verilmemesi gerekliğine inanan Fatma Sultan da itiraz ediyordu. Ama başarılı olamadı. Kadını kırmamak için razı oldu. Yüzünü kafese dayayan Selma, aşağıya, duvarları yarım tahta kaplamalı semahaneye bakıyordu. Çepeçevre, ince bir parmaklık arkasında Mevlâna muhipleri yer almışlardı. Ortada, mihrabın önünde boş bir alan vardı. Birden sessizlik arttı. Dervişler görünmüştü. Uzun beyaz elbiseler giymişler, siyah hırkalarını sırtlarına almışlardı. Başlarında uzun sikkeleri vardı. Son olarak şeyh girdi. Müritlerden birinin söylediği ilâhinin tekdüze sesi yükselirken birlikte mihrap önünde eğildiler. Sonra kudüm ve ney sesleri duyuldu. Şeyh ayağını yere vurmuştu. Dervişler teker teker ilerlediler, yavaşça, odayı üç kez dolaştılar. Tann'ya erişmenin üç evresini simgelediler. Bunlar irfan 63 evresi, sezgi evresi ve aşk evresi idi. Ölümü simgeleyen siyah hırkalarını sırtlarından atarak, bembeyaz giysileriyle ışıl ışıl ortaya çıktılar. Saf, lekesiz ruhlar gibi beyaz... yavaş yavaş dönmeğe başladılar. Sağ elleri gökyüzüne açılmış... sol elleri yeryüzüne dönük. Tann'dan alıp kula vermek üzere. İşte bu sırada şeyh de semaya katıldı, ahenk hızlandı. O, bilgisinin ışınlarıyla bir güneş, dervişler de kendi çevrelerinde ve onun çevresinde dönen birer yıldız... evrenin sırrına varmak, kemale ermek istiyen birer ruh. Ney sesleriyle mestolmuş gittikçe daha hızlı dönüyor, ilahi coşkuya kapılmış yüce gerçek ile birlcşiyorlardı. Selma'nın musikiden ve semadan başı dönmüştü. O da onlara katılmak, onlar gibi dönmek için yanıp tutuşuyordu ama, kafesin ardında gizlenip oturması gerekiyordu. Birden ağlamak istedi: orada, çok önemli birşeyler cereyan ediyor ve o, bunun dışında tutuluyordu. Ümitsizce çevresine baktı: Tanrı bu kasvetli yere uğramış olamazdı! Tanrı, onun oturduğu odada değil, batan güneşin ışınlarıyla aydınlanan o kutsal yerde, dönen dervişlerle birlikteydi, bundan emindi! Kafese alnını dayamış, gözlerinden ip gibi yaşlar süzülüyordu. Buna haklan yoktu! Nefes almasını engellemeğe, onu hayatın dışına itmeğe haklan yoktu! Bugüne kadar, kendisinden İstanbul'un bahçelerini, sokaklarını, kalabalığını esirgemişlerdi. Hepsine katlanmıştı. Ama şimdi ondan Tanrı'yı esirgiyorlardı. Hiddetten, mutsuzluktan, aczinden, isyan edecek raddeye geldi... Ney sesi yavaş yavaş dinmiş, beyaz girdaplar hızını kaybetmişti. Sema sona ermişti.

Şeyh, müritlerini kabul etmek üzere odasına çekilmişti. Selma hayretle, kadınları da kabul ettiğini gördü. Hem de yüzleri açıktı... Efendi Hazretleri, böyle bir yerde, kutsal semanın iç açıcı masumiyet havasında, herhangibir fesada, kem nazara yer olmayacağı düşüncesindeydi. Fatma Sultan, sıkılganlık gösteren yeğenini yaşlı adama doğru itti. Şeyh yere, minder üstüne oturmuştu, müritlerinden biri terleyen alnını siliyordu. Zayıf, ufaktefek, alelade bir adamdı. Tören sırasında çevresine saçtığı panltı sanki yok olmuştu. Küçük kıza, kendisini aldatmışlar gibi geldi. Zevksiz biçimde döşenmiş bir odada, alelade bir adamın karşısında, koyun bakışlı müritlerin ortasında idi. Teyzesi, şeyhin elini öpmesi için işaret etmişti. Selma bir an geriler gibi oldu, sonra kendisini topladı. Alt tarafı, az mı el öpmüştü? Sert, yumuşak, asabi, tirit, kuru, kokulu, nemli, nekes ya da cömert, şehvetli, huysuz, istençsiz veya enerjik, sevip saydığı ya da ısınnak istediği eller! Ama şeyhin önünde eğilmekle, çocukluğundan beri alıştırıldığı o ikiyüzlü görgü kullarından daha büyük bir sahtekârlık yapacağını sanıyordu. El, kadife bir yastık üstünde ince, beyaz ve saydam el, onu bekliyordu. Selma eğildiğinde el dönerek pembe bir avuç oldu. Küçük kız şaşınp teyzesine baktı. 64 — Avucun içini öp, bu bir lütuflur. Etendi Hazretleri size açılıyor, size yüreğinin içinde yer veriyor. Selma, dudaklarının ucunu dcğdirir gibi yaptı. Başını kaldırdığında, ihtiyarın gözlerinden çıkan parlak ışıkla sersemledi. Gözlerini ayıramayacağı kadar parlak bir ışıktı bu. Odanın geri kalan kısmı kararmıştı. Selma ani bir korkuya kapıldı. Bütün gücüyle ayağa kalkmağa çalıştı. Teyzesi sanki bir sis perdesinin arkasındaydı, var kuvvetiyle koluna asıldı. Fatma Sultan hiçbirşeyin farkında değildi. Zaten, birşey olmuş muydu? Şeyh şimdi, bir dedenin torununa baktığı gibi, sevecenlik ve hoşgörüyle bakıyordu. Yumuşak bir sesle Selma'yı yanmasına çağırdı. Fatma Sultan gülümsedi, bu ilgi onu sevindirmişti. Efendi Hazretleri sadece sevdiklerini yanına oturturdu, sadece değer bulduklarını! Konuklar yavaş yavaş odayı doldurmağa başladı. Herkes birbirini tanıyor gibiydi. Aralarında konuşuyor, buluşmuş olmaktan memnun görünüyorlardı. Birden kapı açıldı, üniformaları sırtlarında dürt türk subayı içeriye girdi. Kalabalık, onlara yer vermek için açıldı. Selma, yeni gelenlerin az önce sema yapan müritler olduğunu farketti. Şeyhin elini öptükten sonra, tam karşısındaki minderlerin üzerine oturdular. Şeyhin karısı, peşinde hizmetçileri ile, sütlü tatlılar getirmişti. Konuşmalar giderek hararetleniyordu. Dogmalardan ve imandan söz ediliyordu. Gençlerden biri, iyilik timsali Tanrı'nın yarattığı bir dünyada nasıl olup da kötünün bulunduğuna akıl sır erdiremiyordu. Herkesin

kendine göre bir açıklaması vardı. Subaylar, oturdukları yerde, kıpırdanıp duruyorlardı. Sonunda biri dayanamadı: — Kötü nasıl mı var olabiliyor? Acaba gerçek sorun bu mu? Kötü zaten var. Üstelik dinimizin başı şeyhülislam tarafından destekleniyor. Herkes sustu. Gözler, konuşmasını sürdüren subaya dikilmişti: — Ülkemiz kâfirlerin elinde, İslam dünyasının başı padişahımız onların elinde rehin. Bizim gibi iman sahiplerine onu ve Türkiye'yi kurtarmak, ülkemizi hıristiyanların ellerine bırakmamak düşmez mi? Şeyh, onaylarcasına başını salladı. — Haklısınız evlâdım. İlk görevimiz budur. — Öyleyse şeyhülislam niçin Anadolu'da Mustafa Kemal tarafından yönetilen Milli Mücadclc'yi alenen kınıyor? Niçin hepimizi inciten, bizleri hain ilân eden, halkı bize karşı silahlanmaya çağıran bir fetvayı yayınlıyor? Sessizlik boğucu bir hal almıştı. Herkes şeyhe bakıyordu. Sonunda, Efendi Hazretleri içini çekerek konuşmağa başladı: — Padişahımızın özgür olmadığını söylüyorsunuz, doğru. Herhalde şeyhülislam da değil. — Hiç değilse konuşmayı reddedebilirdi. — Tabii, cesur olabilirdi! Ama belki, pek çok yurttaşımız gibi o da, Milli Mücadele'nin bir sonuç vermeyeceğine içtenlikle inanıyor. Belki, bize kabul ettirmek isteyecekleri andlaşmanm daha kötü olmasına yol açacağına inanıyor. — Efendi Hazretleri! Bir mücadeleyi kazanacağız. Başka çaremiz yok. Subaylardan en yaşlı görüneni ayağa kalktı, orada bulunanların tanıklığına sığınarak: 65 — İstanbul'un işgalinden bu yana, ülkenin her köşesinden bize katılanlar çığ gibi büyüyor. Hatta yaralılarımıza bakmak üzere, kadınlar, genç kızlar baba ocağını bırakıp geliyorlar. Bazıları, haber ulaştıracağız diye hayatlarını tehlikeye atıyor. Mennileri bebeklerinin kundakları içinde kaçırıp bize ulaştırıyorlar. Bir de İstanbul'dan Anadolu'daki karargâhlarımıza kadar bize yol gösteren, bize eşlik eden, yedirip içiren, bizleri saklayanlar var. İşgalcilerin aramayı akıllarına bile getiremedikleri nice tekke ve dergâh var. Subay gülümsedi. Şeyhin önünde eğildi, sonra konuşmasını şöyle bitirdi: — Biliyorsunuz, efendimiz, bu bizler için büyük bir manevi destek. Selma kulaklarına inanamıyordu. İşte tam Milli Mücadele'nin içine girmişti. Bu dönen dervişler, bu uysal müritler, gözüne gittikçe sevimli görünen şu şeyh demek ki şeymişler... kelimeyi bir türlü hatırlayamıyordu... oysa babasının odasında konuşurlarken duymuştu... şeymişler... komplocu! Demek eniştesi Refik ve teyzesi Fatma da komplocuydu. Artık herşey birden bire müthiş heyecan verici olmuştu. Selma, bir uşağın içeriye girip kasaların hazır olduğunu, öküz arabalarına yüklendiğini ve subay efendilerin

değiştirecekleri kıyafetlerin hazırlandığını söylemesi üzerine daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Şeyh: — İyi, diyerek subaylara döndü. Gece yarısı hareket edeceksiniz. Nöbetçilerin uyuklamağa başladıkları zaman. Dervişlerden biri size en güvenli olan yolu gösterecek. Selma bir hayal âlemindeydi. Sandıklar mı? Hiç kuşkusuz silâhlar! Yanıbaşındaki gerçek kahramanlar, cepheye ulaşmağa çalışacaklardı. Selma burada bulunmaktan gurur duydu. Adamlara hayranlıkla baktı, hepsi, hepsi ne de yakışıklıydılar! Hiç kuşku yok, savaşı kazanacağız! Olağandışı hiçbirşey olmamış gibi konuşmaya devam edildi. Subaylar gülerek, ingilizlerin burunlarının dibinden Anadolu'ya nasıl silah kaçırıldığını anlatıyorlardı. — Halkımız yardımcı ama, belki de inanmayacaksınız, fransız ve italyan askerleri de bize yardım ediyorlar. Zaferden sadece kendilerini ve himayelerindeki yunanlıları yararlandırmak istiyen ingilizlere karşı köpürüyorlar. Örneğin İzmir, italyanlara vaad edilmişken yunanlıları verildi. Fransızlara gelince, ingilizlerin aslan payını, Irak ile petrolünü kendilerine ayırdıktan sonra şimdi de bütün Türkiye'yi denetimleri altına sokmak istediklerini ve sadece Kilikya'yı fransızlara bırakmak niyetinde olduklarını anlamağa başladılar. Hatta Clemenceau hükümeti öylesine kızmış ki, gizliden Mustafa Kemal'i desteklemenin çarelerini arıyormuş. İngiltere'nin bütün Ortadoğu'yu ele geçirmesini mutlaka önlemek istiyor. Bu nedenle de, fransız askerleri cephaneliklere girmemize göz yumuyorlar. Bir fransız görevlisi, adı Delacroix mı ne, nöbetçilerin hangi geceler gezmeğe gitmek niyetinde olduklarını bize haber veriyor. Herkes dikkat kesilmiş dinliyordu. Bazı gençler "yaşasın Fransa!" diye bağıracak oldu ama şeyhin buz gibi bakışları ile sustular. Birisi sordu: — Peki ama, silâhlar ve cephane Boğaz'dan nasıl geçirilip Anadolu yakasına ulaştırılıyor? 66 Bir subay cevap verdi: — Kayıkçılar loncasının verdiği kayıklarla geceleyin. Hemen hepsi ermeni olmasına rağmen bu kıymetli yardımı esirgemiyorlar. — Bunda şaşılacak ne var? İstanbul'da pek çok ermeni dostumuzdur. îki topluluk bu topraklarda yüzyıllar boyu bir arada yaşadı. 1915'te cereyan eden olayların, aynı topraklara sahip çıkmağa kalkışan kurt aşiretlerince düzenlendiğini ermenilerin kendileri de biliyor. Ama Osmanlı İmparatorluğu yıkılmak istendiği için, Avrupa basını olaylara, İstanbul'un emrettiği bir soykırım süsü verdi. Oysa verilen emir, yollarda ölen kadınlar ve çocuklar düşünüldüğünde yeterince insafsız bulunsa bile, sadece bir göç emriydi. — Ne diye onları göçe zorladılar ki? Soruyu soran delikanlı, böyle bir soru sormak cesareti gösterdiği için kıpkırmızı kesildi. — Tam savaşın ortasında, çok önemli gerekçesi olmasa, hükümet bir de göç işini başına çıkarır mı? Ermeniler, savaş halinde olduğumuz

rus sınırı boyunca, son derece stratejik bir yerde oturuyorlardı. Aşırılar, ya da ermeni milliyetçiler diyelim, bağımsızlık istiyorlardı ve ruslar da bunu onlara vaad etmişti. Çar ordularına rehberlik ederek türk siperlerinin yerlerini gösterip başarılı saldırılarına fırsat veriyorlardı. Doğu sınırımız, ruslar için yol geçen hanı olmuştu. Düşmanın daha fazla ilerlemesini önlemek için Talat Paşa, bu trajik göç emrini vermek zorunda kaldı. Herkes kendi düşüncesine daldı. Bir süre sonra, şeyhin sesi duyuldu: — Pek iyimsersin Cemal Bey. Bize yardım eden, ufak bir azınlık. Aslında ermenilerin çoğu işgalciye yardım ediyor, çünkü bağımsız bir ülkeye kavuşacaklarına inanıyorlar. Zavallılar, hayal kuruyorlar... Düşman onları kullanıyor, ihtiyacı kalmadığında bir kenara fırlatacak. Selma konuşulanların tek kelimesini kaçılmıyordu. Matmazel Roz'un sözünü ettiği ermeni dramı onu çok duygulandırmıştı, üstelik bir vezirin torunu olan en iyi arkadaşı bir ermeni idi. Annesinden daha fazla bilgi istemek üzere ağzını açtığında, Sullan'ın gözleri dolmuştu. Selma ilk kez annesinin ağladığını görüyordu. Altüst olmuştu: — Af edersiniz, af edersiniz, anneciğim! demiş, ellerini öpmüş, bu konuyu bir daha hiç açmamak üzere odadan kaçmıştı. Ancak şimdi, ülkesinde çok vahim bir şeyin cereyan ettiğini anlıyordu. Kimselerin sözünü etmedikleri bir şeyin... Küçüklüğünde kırdığı eşyaları gömer, sorunu böyle çözümlediğini sanırdı. Demek ki bazan büyükler de, çocuklar gibi davranabiliyorlandı. Hizmetçi tepsi içinde, bal rengi bir içecek getirdi. Bahçedeki otlardan yapılan bu içecek sadece bu dergâhta yapılırdı. Adına "huzur şerbeti" deniyordu. Şeyh'in endişesi geçmemişti: — Mustafa Kemal'in Bolşevik Hükümeti ile dost oldukları söyleniyor. Kendisi de komünistmiş, doğru mu bu? Subaylardan biri alaylı biçimde gülümsedi: — Ben ne kadar komüntstsem, Mustafa Kemal de o kadar komünist. Eşitlikçi düşünceler emin olun hiç tasası değil. Daha çok diktatör tipinde. Sovyetlerle iyi geçiniyorsa yardımlarına ihtiyacı olduğu için. Paramız da yok, cephanemiz de! Sovyet Hükümeti altmışbin tüfek, yüz kadar kamyon-ve iki milyon altın-lira vaad etti. İtiraf edin, halifeyi bu allahsızların altını ile kurtarmak hiç de fena fikir değil! Herkes kahkahayı bastı, ama şeyh tatmin olmamıştı: — Bolşevikler marifetlidir. Rusya'daki müslümanları, komünizm ile İslâm'ın aynı ülküyü paylaştıklalarına inandırmağa çalışıyorlar. Hatta, insanlar arasındaki eşitliği, yalnız Allah'a ait olan toprağın semeresinin onu işleyene ait olduğunu belirten Kur'an'dan örnekler vererek anlatmağa çalışıyorlar. İran'ın kuzeyini, bu fikirleri yaymağa çalışan mollalar ile doldurdular bile! Anadolu'da da Kemal Paşa'ya yakın bazı şeyhler bu yıkıcı düşünceleri yayıyorlarmış. Sesi daha da ciddileşti:

— Benim tarafımdan Paşa Hazrctleri'ne, Türkiye'yi kurtarmak pahasına olsa da komünist düşüncelerin ülkeye sızmasına izin verirse, kendisini hiçbir tarikatın desteklemeyeceğini söyleyiniz. — Hiç endişe buyurmayınız efendimiz. Komünistler önem kazanacak olurlarsa, onları ilk yok edecek Mustafa Kemal Paşa olacaktır. Şeyh tatmin olmuşcasına başını salladı. Şerbetini içmeğe başladı. Vakit bir hayli ilerlemişti ama hiç kimse aklından geçen soruyu henüz sormuş değildi. Sonunda, şeyhülislamın korkaklığına isyan eden genç subay dayanamayarak sordu: — Efendimiz, acaba rüyalarınızda ne görüyorsunuz? Savaşı kazanacak mıyız? Şeyh düşünceye dalmıştı. Selma, soruyu duyup duymadığını merak etti. Birkaç saniye sonra, cezbeye kapılmışcasına, uzaktan gelen bir sesle cevap verdi: — Mücadele uzun sürecek. Türkiye kâfirleri kovacak. Ama onlar tarafından yenilgiye uğratılacak. Topluluktan mırıldanmalar yükseldi: — Ama nasıl? Ne demek bu? — Daha fazlasını bilemeyeceğim. Türkiye, askeri açıdan galip gelecek ama bu zaferi kazandığı andan itibaren gerçek egemenlik Avrupa'nın olacak. Ruhlara, kafalara egemen olacak... Şeyh sustu. Yorulmuştu. Subaylardan biri dayanamadı: — Öyleyse... savaşmağa gidelim mi? Şeyh doğruldu. Başını sabırsızlıkla iki yana salladı: — Bunca soru neden? Bugün için görevimiz ülkeyi kurtarmak. Ama yarın, on yıl sonra, çocuklarımız ve torunlarımız yabancıya karşı bir başka savaş açmak zorunda kalacaklar. Çok daha önemli, çok daha esaslı bir savaş... Selma ve teyzesi saraya döndüklerinde vakit gece yarısını geçiyordu. Hatice Sultan ve kardeşi Fehime onları bekliyordu. Bu ara hararetli bir tartışmaya girişmişlerdi. Abla, kızkardeşinin Fransız Büyükelçiliği'nde verilen davetlere hiç aksatmadan gitmesini eleştiriyordu. — Hiç mi utanmanız yok? Ülkemizi işgal ettiler, yoksa unuttunuz mu? 68 Düşmanın evinde nasıl keyif sürersiniz? —¦ Bir kere sevgili ablacığım, ailenin bu şekilde davranan tek üyesi ben değilim. Şehzadelerden bir kısmı da fransızlara sık sık gidiyor. Üstelik bunda ne kötülük var? Yani manastıra kapanır gibi kapanacak olursak, ülkemiz daha çabuk mu kurtulacak? Fatma, tekkeleri dolaşmaktan hoşlanıyor, ben de baloları! Yani o Türkiye için benden fazla ne yapıyor ki? Bu soruyu küçük bir ses yanıtladı: — Biz komploculuk yapıyoruz! Üç çift göz Sclma'ya dikildi. Kendi cesaretine kendisi de şaşan Selma, o an yerin yüz kat dibine inmek istedi. Genelde dilini tutmasını bildiği halde, acaba hangi şeytan onu dürtmüştü? Fehime onlara alaycı bir bakış fırlattı: — Komploculuk mu yapıyorsunuz? Öyleyse şu kadarını söyleyeyim ki, ben de komploculuk yapıyorum. Üstelik daha da etkili biçimde. Ben,

yüksek diplomasi ile uğraşıyorum. Ilcrgün Paris'e rapor veren fransız görevlilerine türklerin uygar insanlar olduklarını, fransızlarla dost olduklarını, geçmişteki hatalarımızı, özellikle Almanya ile birlik oluşumuzdaki yanlışı anladığımızı ve yarın öbürgün iktidarın dizginleri bizim elimize geçtiğinde Fransa'nın en sadık dostları olacağımızı söylüyorum. Selma durakladı. Teyzesinin bu kısa söylevi onu ikna etmiş gibiydi. Ama Hatice Sultan omuzlarını silkli: — Fransızlar işlerine nasıl gelirse öyle davranırlar. Sizin gülücükleriniz yüzünden fikirlerini değiştirecek değiller. Buna karşılık türk ulusu, onu ezenlerin evlerine gidip dans etliğimizi gördükçe, bir gün sizden hesap sorabilir. Sizden ve bütün ailemizden! XII — Bravo doğrusu, nasıl olduysa, padişahımız iradeli davranabilmiş! Mustafa Kemal'i ölüme mahkûm etmiş. Ülkenin kahraman gözüyle bakmağa başladığı, işgalcilerin emirlerini dinlemeyi reddeden, yeniden bir ordu, üstelik savaşan bir ordu kurabilen tek adamı! İşte bu adamın ölüm fermanını çıkarmış. İnanılır şey değil... onu ödüllendirmesi beklenirdi... ama ne gezer efendim, sadece kayınbiraderi Damat Ferit'in sözüne kulak asıyor, şu ingiliz uşağının. Hükümetimiz acaba ingiliz ulusuna mı hizmet ediyor yoksa türk ulusuna mı? Hatice Sultan, bu hakaretler karşısında sarardı. Eşi Hayri Bey, birkaç haftadır, padişahın tutumundan kendisi sorumluymuş gibi, ona yüklenip duruyordu. Niyeti neydi acaba? Kendisinin de hünkârı kınamasını mı bekliyordu? Bunu asla yapmayacağını o da biliyordu. Ailesine körü körüne bağlı olduğu için değil ama zeki ve bccerekli olarak tanıdığı padişahın ikili oynadığından emin olduğu için! Yüzlerce kilometre uzaktaki, ulaşılması mümkün olmayan Mustafa Kemal'in mahkûmiyeti, sadece sembolik idi... Kemalistler ile dövüşsünler diye İstanbul'dan gönderilen kuvayi inzibatiye ise bir sürü başıbozuk gönüllüden ibaretti. Bunlar, birkaç yankı uyandıran zaferden sonra şimdi durmadan yenilgiye uğruyordu. Tüm bu önlemler, ingilizlerin sabrını taşırmamak için gözboyamadan ibaretti. Hatice sakin olmağa çalıştı. Eşinin saldırılarından sarsılmış görünmeyi onuruna yediremiyordu. — Dinleyin dedi. Sabiha Sultan'ın, evvelki gün bana anlattıklarını tekrarlayacağım. Damat Ferit hükümeti kurmakla görevlendirildiğinde, babasını görmeğe gitmiş. "Anlamıyorum" demiş. "Daha altı ay önce gitmesine çok sevinmiştiniz" Hünkâr da "Ah Sabiha" demiş "Buseydin... elimden artık hiçbirşey gelmiyor". Hayri Bey'in dudakları alaylı biçimde kıvrıldı: — Tamam, dedi, amcanızın hiç bir yetkisi yok, ama bu kukla hükümeti reddedemez miydi? Odanın köşesinde büzülüp kalmış olan Selma, şaşkınlığını yenemiyordu. Eskiden dostlarının söylevlerini alayla karşılayan babasının, politikaya bu denli merak sardığını bilmiyordu. İçinden bir ses, babasının hünkârı değil, eşini incitmek istediğini

söylüyordu. Annesine baktığında, onun gözlerini kocasına dikmiş olduğunu gördü: — Hayri, bir hükümdarın hesap vermesi gerektiğine gerçekten inanıyor musunuz? Bence padişahımız düşmanı oyalayıp, Mustafa Kemal'e ordusunu güçlendirmesi için vakit kazandırıyor. Bu ordu ne kadar güçlü olursa, banş görüşmelerindeki kozumuz o kadar büyük olur. Müttefiklerin yeniden silâha 70 sarılmağa hiç niyetleri yok. Anadolu'da güçlü bir direniş görürlerse, tutkularına gem vurmak zorunda kalacaklardır. Hayri Bey, alaylı bir tavırla, omuzlarını silkti: — Her zamanki gibi herşcye bir cevap buluyorsunuz. Aslında hünkârın tutumu affedilir gibi değil. Hatice Sultan, onu tepeden tırnağa süzdü: — Dostum, madem ki böyle düşünüyorsunuz ne diye paşanın yanına gidip Anadolu'da dövüşmüyorsunuz? Cesaretinizi ve vatanseverliğimiz göstermiş olurdunuz. Tok bir ses çıktı. Damadın beyaz elleri arasından, ince fildişi bastonun kırıkları döküldü. Tartışmanın heyecanı ile, kolluğunda büzülüp kalmış olan Selma'yı unutmuşlardı. Annesi ile babası arasındaki giderek sıklaşan bu tartışmalardan ne denli nefret ettiğini Tanrı biliyordu ya. Kavga etseler neyse, buz gibi alaycılıkları daha da kötüydü. Aralarında, her gün daha çok yükselen bir duvarın örüldüğünü sezinliyordu. Hangisinin haklı olduğu umurunda bile değildi. İstediği tek şey, susmaları, birbirlerini incitmekten, onu incitmekten vazgeçmeleriydi. Zeynel, yumruklarını sıkmış, Doğaz'ın batı yakasındaki bahçelerden ve yalılardan geçerek Halic'e doğru gidiyordu. Yağmur çiseliyordu. Belirsiz bir mehtap, camilerle sarayları buğulu biçimde aydınlatıyordu. Haremağası, kentin güzelliklerine bakmaksızın yürüyordu. Başka zamanlar, bu güzellikler onda çelişkili duygular uyandırırdı. Bir yandan, bu kentte yaşadığı için gururlanır öte yandan doğduğu ülkenin ülkesinin sarp dağlarını özlerdi, ilkbahar gecesinin serinliğine aldırdığı bile yoktu, sıkıntısına esir düşmüş, kararsız ve güçsüz biçimde ilerliyor, duruyor, tekrar yürüyordu. Saat 10 olmuştu. Mahmut onu bekliyor olmalıydı. Ama onunla buluşmak içinden gelmiyordu. Öfkeden, aczinden kudurmuş gibiydi. Her akşam olduğu gibi bu akşam da, başka bir isteği olup olmadığını sormak üzere Sultan'ın kapısına kadar gitmişti. Kapının önünde, Hayri Rauf Bey'in sert sesini duyunca içeriye girmemiş, merakla dinlemeğe başlamıştı. Damadın sesi biraz daha yükselecek ve sertleşecek olsaydı, müdahale edecekti. Belki işinden olurdu, alt tarafı bir hizmetkârdı. Hanımı ile kocası arasına hangi hakla girebilirdi ki?

Hanımı... Dudaklarında bir gülümseme belirdi. Sultanına böyle der, bu sözcükteki ikili anlamdan ayrı bir zevk alırdı. Gözlerini kaldırıp, ona bakmağa asla cesaret edemezdi... ama hayalleri? Hayal kurmaktan onu kim alakoyabilirdi ki? Kadife perdenin ardında, sabırla, heyecanla beklemişti. Ama damat, sadakatini kanıtlamasına fırsat yaratmamıştı. Sultan'ın alaycı bakışları onun kaçmasına yetmişti. Manolya ağacından bir yaprak koparan Zeynel "ödlek" diye söylendi. Sultan, nasıl olmuştu da böyle yavan bir adama âşık olmuştu? Varlığı kendisine bağlı olan bu adamın küstahlıklarına nasıl dayanabiliyordu? Uzaklarda, Bcyoğlu'ndaki kiliselerden birinin çanı çalmağa başladı. Zeynel 71 bilinçsiz, saymağa başladı. Saat 11 olmuştu. Mahmut'un endişeli yüzü gözlerinin önüne gelde. Her zaman buluştukları kahvehanenin mermer masasına parmaklarını vurup duruyor olmalıydı. Kahvehane, Süleymaniye Camii'nin yakınlarında, sakin bir semtteydi. Zeynel burayı, sadece semt sakinleri geldiği için seçmişti. Böylece tanınmak tehlikesi yoktu. Burada, haftada bir veya iki kez buluşurlardı. Ama bazan, Zeynel, ya Sultan kendisini azarladığı ya da hiç yüz vermediği için müthiş bir bunalıma düşer ve buluşmalarını iptal ederdi. Mahmut bir şey söylemezdi. Aşığına her zaman ayıracak vakti vardı. Acele etmesi gerekiyordu. Uzaktan kırmızı-mavi ışıkları görünen Galata'ya inmesi, akşamcılar yüzünden bu saate kadar kalabalık olan köprüden geçmesi gerekiyordu. Ancak o zaman, tüm bu basitlikleri geride bırakarak, İstanbul'un sakin sokaklarına ulaşmış olacaktı. Ama cesareti kalmamıştı... yoksa artık canı mı istemiyordu? O genç uysal bedeni, o saf bakışları, o okşayan elleri hatırladıkça kendini yorgun hissediyordu. Şu delikanlı kendisini niçin bu denli seviyordu? O da Mahmut'u seviyordu ama bu aşk ya da tutku değildi. İkisi arasında böyle şeyleri düşünmek bile gülünçtü! Duraksadı. Bu buluşmaya gitmeyecek olursa... çocuğa acı verecekti. Ama gidecek olursa... Sultan'ın hayali ile dopdolu olduğu şu sırada... ona ihanet etmiş olacaktı. Bunun öcünü de Mahmut' dan alacaktı, bunu biliyordu. En iyisi dönmekti. Kendine karşı, delikanlıya karşı, bütün dünyaya karşı, kızgın ve öfkeli, Ortaköy Sarayı'nın yolunu tuttu Zeynel. Ertesi günü hava "sünbüli" idi. Gökyüzünden etrafa süzüm süzüm inen hafif morumtrak renkli havaya verilen isimdi bu. Hatice Sultan, Selma ile birlikte Eyüp Sultan'a gitmeğe karar vermişti. Bu felâketli günlerde oraya ümit ve cesaret bulmağa giden türklcrin sayısı bir hayli çoktu. Selma, bu sakin, bu yeşillikler ardına gizlenmiş kutsal yeri seviyordu. Ama asıl etrafındaki mezarlığı, taa denizin üzerinde yükselen tepelere kadar uzanan mezarlığı seviyordu. Kentin en eski mezarlığı idi; mezartaşlarından her biri ayrı bir sanat eseriydi. Gökyüzüne doğru uzanmış bu taşların bazıları eskilikleri ve orada yatanın önemi ölçüsünde muhteşem kavuklarla yontulmuşlardı, daha yeni olanları fesliydiler. Kadınlarınki, oymalı, nakışlı,

işlemeliydi. Sonra, minicik fesli ya da gül işlemeli ince taşlar vardı. Bunlar çocuk mezarlarıydı. Selma bunların bir hayli çok olduğunu farketti. İki sultan ağaçlıklı yolda, bir saate yakındır, gidip geliyorlardı. Anne tespih elinde esmaû'l-hüsnayı zikrederken kızı hayallare dalmıştı. Arasıra ünlü bir kişinin ya da bir aile dostunun mczartaşı önünde duruyorlardı. Hatice Sultan bir fatiha okuyor, Selma ise dimdik ayakta, ölünün yattığı yerden söylemek istediklerini, bütün gücüyle sezinlemeğe çalışıyordu. Ama başaramıyor ve üzülüyordu. Kutsal bir görevi yerine getirememiş gibi bir duygu içindeydi. Ama bir gün, kendisini tam olarak bu işe verdiği taktirde, ölülerin dirilere söyleyeceklerini duyacağına inanıyordu. İki âlem arasında iletişim olduğuna inanıyordu. İriyarı bir sudanlı olan sütninesi, yeniden dirilmiş ölüler olduklarına 72 inandığı çiçekler ve ağaçlarla konuşuyordu. Mezarlıktan çıktıklarında Sel ma ile annesi Piycr Loti'nin esinlendiği, yasemin kokulu, Halic'in morunurak renginin izlenebileceği kahvehanenin önünden geçtiler. Hatice: — Hiç değilse o bize ihanet etmedi diye söylendi, iyi gün dostları bize sırtlarını çevirdiler, o ise bıkıp usanmadan Türkiye'nin davasını savunuyor. Bizi anlayıp seven ender kişilerden. Zavallı vatandaşlarımız o kadar şaşırmış, avrupalılarca sevilmemeğe o kadar alışmış ki, bu sevgiyi yüz misli iade ediyorlar. Gerçekten de Türkiye'de Piyer Loli kadar sevilen bir başka yabancı yoktur. Kente dönerlerken, arabacı kalabalığı yarmağa çalışıyordu. Bir telâş ve heyecan vardı. Millet, gazete satıcılarının başlarına.üşüşmüştü. — Gene ne oluyor? Sultan, meraklanarak Zeynel'i olup biteni öğrenmesi için gönderdi. Ağa bir iki dakika sonra, allakbullak bir yüzle geri döndü. Elindeki gazetenin ilk sayfası siyah bir çerçeve içine alınmıştı. Sultan, sabırsızlıkla gazeteyi çekip aldı. Birinci sayfa boydanboya, galip devletlerin barış koşullarına yer vermişti. Sultan bir nefeste bunları okudu, sonra başını arkaya devirerek: — Hepsi delirmiş! dedi. Ölüm fermanımızı imzalamamızı istiyorlar. Yolun geri kalan kısmında başını arkaya atmış, gözleri kapalı, hiç kımıldamadan durdu. Sclma korkuya kapılmış, en ufak bir harekette bulunmaktan çekinerek, annesine bakıyordu. Acı günler gelip çatmıştı. İstanbul halkı, sille yemiş gibiydi. En kötümserler bile, müttefiklerin böylesine acımasız koşullar ileriye sürebileceklerini düşünemezdi. Türkiye'nin parçalanmasını kararlaştırmışlardı. İşin özeti buydu. Trakya, güzel İzmir ve bütün çevresi Yunanistan'a veriliyor, Doğu Anadolu Ermenistan oluyor, Kürdistan özerklik elde ediyordu. Anadolu'nun güneyine gelince, fransız ve italyan nüfuz bölgesi olacaktı. Türkiye'ye sadece Anadolu yaylası ve Karadeniz'e açılan ufak bir pencere kalıyordu. Bir de, birkaç kilometre karelik çevresiyle İstanbul. Ama burası da bağımsız olmayacaktı. Boğazlar,

uluslararası denetime girecek, osmanlı başkenti de müttefiklerini askerî ve malî denetimi altında olacaktı. Kentte durum gergindi. Gösteriler artıyordu. Aylardır esneklik ve yumuşaklık politikasını destekleyenler, ağızlarım açamıyorlardı. Buna karşılık, Mustafa Kemal'in ve silâhlı mücadelenin yandaşları, çoğunluk olmuşlardı. Hergün yüzlerce vatansever cepheye katılıyordu. Sansür nedeniyle gazeteler, Anadolu'da olup bitenler hakkında hiçbir bilgi vermiyor ama herkes kemalistlerin başarıları ile sonuçlanan çatışmalardan söz ediyordu. İstanbul'da, çarşı yeniden haber kaynağı oluvermişti. Dükkânlarının önünde, bir bardak çayın etrafında toplanan esnaf, mal satmaya gelen köylülerden ya da işgal altındaki yöreler ile minicilerin kurtardıkları bölgeler arasında iletişimi sağlayan gönüllülerden aldıkları haberleri, üstü örtülü biçimde aktarıyorlardı. Alışverişe giden herkes, haberlerden payına düşeni alıyordu. Hatice Sultan'm sarayında dışarısı ile iletişimi ağalar sağlıyordu. Her türlü 73 haberi ve söylentiyi aktarıyorlardı. Haziran ortalarında bir gündü. Zeynel, gözlerinim içi gülerek önemli bir haber getirdi: — Kemalistler kuva'yi inzibatiyeyi ezmişler, hatta bir ingiliz mevzini ele geçirerek Tuzla'ya varmışlar. Buradan otuz kilometre uzaktalar. Bir hafta kadar sonra İstanbul'a gircceklcnniş. Şeker üayramı'nm son günü. Sultan ürperdiğini belli etmeyerek sordu: — Nereden biliyorsun? — Alemdar gazetesi yazıişlcri müdürünün arabacısından öğrendim. O da karısından duymuş. Karısı, sadrazamın yeğeninin en iyi arkadaşıymış. Sadrazam büyük telâş içindeymiş. Üstelik ingilizler, iki ay bile dayanamayan sözde "yenilemez" kuvayi inzibatiye ile kendilerini gülünç duruma soktuğu için çok öfkeliymişler. Hatice Sultan için için güldü. Ama sevinci süratle kaygıya dönüştü. Kemalistler daha fazla yaklaşacak olurlarsa, düşman hoş durmayacaktı! Bu da yeni baştan savaş demekti. Bu savaş, içsavaşa da dönüşerek eskisinden de feci, olurdu. Hem artık yalnız cephede değil, başkentin içinde de cereyan ederdi. Hatice, sokaklarda yapılacak çalışmaları', kente atılacak bombaları, kadını ve çocuğu ile onbinlerce ölüyü düşündü, titredi. Milli mücadelecilerin kazanmalarını isterken işin bu yanını hiç aklına getirmemişti. Birden, kemalistlerin İstanbul'a girmeden geri püskürtülmelerini diledi. Sonra kendisini toparladı. Tıpkı hainler gibi düşünmüştü. Oysa yabancı çizmesi altında yaşamaktansa ölmek daha onurluydu. Gözlerini kapadı. Sevgili İstanbul'unu yıkılmış gördü. Yirmibcş sultanın hüküm sürdüğü Topkapı Sarayı yıkılmış... mermer köşkler yağmalanmış... çeşmeler akmaz olmuş... Boğaziçi'nin beyaz rüyası Dolmabahçe harap edilmiş... halifeler kentinin gururu olan camiler yanmış, hanlar, hamamlar, eski medreseler, ortaya çıkmaları yüzyılları alan ¦ bütün bu şaheserler kül olmuş, gitmiş... bu uyum, bu sihir, bu güzellik yok olmuş! Hatice hayretle, bu olasılığın, kendisine insanların yaşamlarını yitirmelerinden çok daha fazla acı verdiğini gördü.

Selma için durum farklıydı, hem de herşey çok basitti: Mustafa Kemal gelecek ve düşmanı kovacaktı. Padişah tahtına yeniden oturacak ve Türkiye'nin zengin, insanlarının mutlu olmaları için yasalar çıkaracaktı. Mustafa Kemal'i de herhalde sadrazam yapacaktı, sadakati ödüllendirmeyi bilirdi. Ya Halide Edip? Sclma, İzmir işgal edildiğinde halkı coşturan siyah çarşaflı kadını unutamıyordu. Onun için Halide Edip, özgürlüğün simgesiydi. Kadınlarla o meşgul olacak, o çirkin çarşafları, o boğucu kafesleri kaldıracak, faytonların pencelelerini haremlerin kapılarını açacaktı. Selma da ona yardım edecekti. İkisi başbaşa yepyeni bir dünya kuracaklardı. Sıkıntısız, kadınların tıpkı İngiltere'deki gibi hükümdar olabilecekleri bir dünya. Daha sonra, İstanbul rüya ile kâbus arası günler yaşadı. İnsanlar, sinirden tüyleri diken diken, ya gülme ya da öfke krizine tutuluyorlardı. Sokaklarda, hanımlar gizlice ulusal renkte kokartlar satıyor, alanlar da zafer gününe kadar bunları yakalarının arka tarafına takıyorlardı. Bütün kent diken üstündeydi, ama haberler hep aynıydı: Tuzla'da kenıalistler hazırlık yapıyorlardı! 74 Şeker Bayramı gelmişti ama, birliklerden haber yoktu. Orlaköy Sarayı'nda hem üzüntü vardı, hem rahatlama! Selma, annesinin verdiği şekerden yapılmış koskoca bebeği, sinirinden, başından topuğuna kadar yemiş ve mide fesadına uğramıştı. — Sultancığun, Kemal Paşa gelmeyecek. Yunanlılar, üzerine altı tümen göndermiş. Onun ise askeri ve silâhı çok az. Bütün cephelerde geriliyorlar. Ne? Dünyanın altının üstüne gelmesi için dört gün yatması yeterli mi olmuştu? Hasta iken, hiçbirşeye dikkat etmemiş, hiçbir yakarıda bulunmamıştı, îşte Allah da şimdi onları bırakıyordu. Kemal Paşa'nın yenilmez ordusu geri çekiliyordu. Sclma ihanete uğramış gibiydi. Kimin tarafından? Allah tarafından mı? Yoksa Mustafa Kemal tarafından mı? Ya da yunanlılar tarafından mı? Orası pek açık değildi ama, işle hastalağını fırsat bilmişlerdi. Sütninesinin koca kara elini yakaladı: — Benimle birlikte diz çök dadı. Allah bizi duymak zorunda kalana kadar dua edeceğiz. O rahman ve rahimdir. Bu kadar adaletsiz olamaz. Bedeni ve ruhu arındırmak için alman aptest, yere serilen namaz seccadesi... koca kara varlık ile küçük kızıl kafa, yanyana duaya başladılar: "Lâilfdıe İllallah, Muhammcdcn Rcsulullah... Öyleyse? Allah iyi kaplı türk ulusuna, şu esnaf kılıklı geveze yunanlıları ve şu yavan, kibirli ingilizleri mi tercih ediyordu? Gökyüzüne açılmış elleriyle ve titrek sesiyle tekrarlayıp duruyordu: — Ey herşeye kadir yüce Allah'ım! Bize yardım et. Mustafa Kemal Paşa'yı muzaffer kıl. Gözlerinden akan gözyaşları o denli çoktu ki, dantel yakası sırılsıklam oldu. Bir konu vardı ki, küçük kızın kafasını

kurcalayıp duruyordu. Şeyh ona tek bir Allah olduğunu söylemişti. Müslümanlar ile hıristiyan-ların tanrısı birdi. Ya hıristiyan çocuklar da, müslüman.çocuklar kadar kuvvetle dua edecek olurlarsa? Tanrı böyle bir seçimi yaparken, zorlanacaktı. Onun için de terazinin kefesini mutlaka "iyilerden yana" ayarlamak gerekiyordu. Ertesi günü Sclma, yaşlan altı ile oniki arasında değişen on onbeş kadar çocuk topladı. Onlara dua edeceklerini bildirdi. Günde beş kez, bu küçük cemaat bahçenin bir köşesinde toplanıyordu. Buram buram mis kokan gül ağaçlarının bulundukları köşede. Çimenlere ipek seccadeleri ihtimamla serdikten sonra, kıbleye dönerek, imamlık eden küçük sultanlarının ardında dua ediyorlardı. Ama günler geçtikçe haberler daha da kötüleşiyordu. Kuvayi milliyecilerin bozguna uğradıkları açıklı. Yunanlılar ilerliyorlardı. Kentler peşpeşe düşüyordu. Akhisar, Balıkesir, Bandırma ve nihayet Bursa! Osmanlı İmparatorlusunun ilk başkenti, ilk sultanların ebedi istirahalgâhları Bursa, İslam sanatının en belirgin şaheseri, altıyüz yıl önce doğudan gelen atlıların cesaret ve hamasetini simgeleyen camiler ve saraylar kenti Bursa, şimdi kâfirin elindeydi! Türk halkı için bu, İzmir'in alınışı kadar müthiş bir darbe idi. Mustafa Kemal'e bunca ümit bağlamak, belki de yanlış olmuştu. Artık gözler yeniden, 75 Halife Sultan'a dönmüştü. Hünkâr lıiç kuşkusuz tepki gösterecek, evlatlarına harekete geçmeleri için cesaret, halta emir verecekti. Ama Dolmabahçe Sarayı'nın kapıları kapalı idi. Mermer saraydan çıt çıkmıyordu. Selma öfke içindeydi. Edirne ve bütün Trakya işgal edilmişti. Yunan birlikleri ilerlemeğe devam ediyor/ardı. Padişah ne yapıyordu? Ne diye savaş ilân etmiyordu? Annesi, üstüste sorduğu sorulara cevap vermiyordu. Küçük kız ümitsizlik içindeydi. Hiçbirşcy yemek istemiyor, hiçbir oyundan zevk almıyordu. Düzenlediği dua toplantılarından da yavaş yavaş vazgeçmeğe başladı. Hayale • dalıyor, kitap okuyor ya da yaş/ı kalfalardan büyük padişahların öykülerini, Fatih Sultan Mehmet'in onsekiz yaşında Bizans'ı alışını, müthiş bir savaşçı olan Yavuz Sultan Sclim'in "şîrler pençeyi kalırımda olurken lerzan, beni bir gözleri ahuya zebun etti felek" derken sevgilisinin yanında nasıl duygusallaşanını dinliyordu. Üçüncü Ahmet'in, dostu Nedim'in şiirlerinden hoşnut kaldığı için onu incilere boğduğunu ya da osnıanlı ordusunu Viyana kapılarına götüren Kanuni Sultan Süleyman'ın gördüğü büyük işleri, yenilikçi ve ilerici Sultan Mahmut'un Türkiye'yi nasıl çağdaşlaştırdığını dinlemekten zevk alıyordu. Bütün hepsi, savaşçı ruhları, ihtişamları veya yetenekleri ile hanedanlarını yüceltmişlerdi. Oysa bugün herşey ne kadar farklıydı. Padişah, içine kapanmış, oturuyordu. Sclma, mutfağın önünden gezerken, yamakların hükümdarın korktuğunu ima etliklerini duyunca büsbülün kahroldu.

Bir sabah, saraydaki çocukları yeniden topladı. Kâtiplerin, vekilharçların, kapıcıların, aşçıların çocuklarıydı bunlar. Bahçenin dip köşesindeki evlerde, mutfakların yanı başlarında otururlardı. Varlıklı türk evlerinde ve saraylarda tabii, mutfaklar olabildiğince uzakta bulunurdu. Kokudan rahatsız olunmasın diye! Bütün çocuklar ve özellikle öfkesinde de sevgisinde de aşıncı olan tatar kızı Gülnar, pembebeyaz, gamzeli Şekerpare, Hayri Bcy'in kâtibinin küçük oğlu Ahmet, hepsi küçük sultanın birer bendesiydi. Ahmet daha onbir yaşındaydı ama, kendini bildiğinden beri küçük sultana aşıktı. Onu görür görmez kızarıp bozarır, eli ayağı birbirine dolaşırdı. Bütün bunlar küçük kızın sinirine dokunurdu, onun için de onu şamar oğlanı gibi kullanırdı. Ona eziyet ettikçe direneceğini sanır, oysa oğlan daha hüzünlü bakışlarla bakar, aşkı da daha fazla büyürdü. O sabah, bütün çocuklar oradaydı. Selma, artık dua faslının bittiğini, bundan böyle savaşçılık oynayacaklarını söyledi. Bir yanda türkler ve başlarında sultanları —bu da ancak kendisi olabilirdi—, öte yanda da yunanlılar! Oyun hepsinin hoşuna gitti. Her biri bahçeden, silâh yerine geçecek ince dallar, değnekler bulmağa gitti. Ama iş, hangi taraftan olmağa gelince, Selma büyük bir sorunla karşılaştı. Kimse "yunanlı" olmak istemiyordu. Yalvarmalar, pohpohlamalar, vaatler, tehditler boşunaydı. Hiçbiri kabul etmiyordu. Selma hırsından ağlamak üzereydi. Yerde bir lakım işaretler çiziyor, hırsını adeta topraktan alıyordu. Derken yumuşak bir ses: — Ben yunanlı olmayı kabul ediyorum dedi. Bu, Selnıa'ya latlı bakış/arla bakan Ahmet'ten başkası değildi. Sadece hoşuna gitmek için düşmanı oynamayı kabul etmekle kalmamış, kırılan 76 otoritesini de yeniden kazandırmıştı. — îyi. Sen General Paraveskopulos olacaksın. Ordun nerede? Ordu mu? Küçük oğlanın son lasasıydı bu. Sultanın hoşuna gitmiş olmanın mutluluğu ile, gerekirse tek başına dövüşürdü. Üstelik yunanlılar türkleri yenecek değillerdi ya? IIclc kendisi, Ahmet, sevdiği kızı mı yenecekti? Ama SeUna işe o gözle bakmıyordu. Kolay bir zafer, zafer sayılmazdı. — Ahmet'le kim yunanlı olacak? İki çekingen kız çocuğu, bir de dolgun yanaklı oğlan yanaştı: — Ahmet yunanlı olursa, biz de oluruz. Selma şaşakaldı. Ne öfkesi, ne vaatleri onları yunanlı yapamazken, şimdi nasıl olur da Ahmet'in yanında, içtenlikle yer alabiliyorlardı? Bu güç ona nereden geliyordu? Sadeliğinden mi? İçtenliğinden mi? Omuzlarını silkti. Saçma! Ne sadelik, ne içtenlik liderlik için yeterli vasıllardı. Oysa şamar oğlanını gelip destekleyenler, çetenin en silik çocuklarıydı. Hırslanmıştı. Kendisine birşey söylemeden ders vermek ister gibi bir halleri vardı. Şimdi bütün çocuklar ona bakıyordu. Savaşın başladığı işaretini vermesini bekliyorlardı. Ama Selma, Türklerin sayıca üstün oldukları için yunanlıları yenmelerini istemediğinden,

ordusunu sadece dört kişiyle kurdu. Tabii en güçlü dört kişiyle! Herşey tamam olduğunda, doğruldu, kızıl saçları güneşte parlıyordu. Değneğini kaptı ve kükredi: — Allalıu Ekber, Allahu Ekber. Birlikleri peşinde, düşmana saldırdı. Daha ilk anda, yunan ordusunun aynı güçte olmadığı anlaşıldı. Kendisini cesaretle savunuyordu ama, iki küçük kız ve şişko yanaklı erkek, Sclma'nın scçüklcriyle baş cdemiyorlardı. Sonra... onlar yunanlı idi. Ezilmeleri gerekiyordu. İlke olarak biraz direndikten sonra, teslim oldular. Sadece Ahmet dövüşmeğe devam ediyordu. Sclma'nın askerleri çevresini sarıyor ama savunmasını yaramıyorlardı. Cıva gibi, değneği havada dönüyor, çok yaklaşan bir bacağa ya da bir yanağa acımasızca vuruyordu. Ahmet, General Paraveskopulos olduğunu tamamen unutmuştu. O, sevgilisinin gözüne girmek amacıyla kahramanca dövüşen bir şövalye idi. Ama Selma da Selma değildi. O, güçlü kudretli bir hükümdar, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi idi. Ordusunu hiç bu yunanlı generale paralatır mıydı? Esirlerini bir yana itmiş, hücuma geçmişti. Düşmanla karşı karşıya bulunuyordu. Deli gibiydi. Demek Paraveskopulos denilen şu adam Türkiye'yi ele geçirmek, türk halkını esir etmek istiyordu ha? Ordusu köyleri yakıyor, kadınlarla çocukları katlediyor, istanbul'u ele geçireceğini, saltanatı devireceğini sanıyordu, öyle mi? Görürdü o. O köpek, o köppeoğlu köpek, türk ordusunun ve padişahının nelere gücü olduğunu görürdü. Şimdiye kadar hünkâr sabırlı davranmıştı, kan dökecek yerde, görüşmeyi yeğlemişti. Ama artık fazla olmuşlardı. Şu yunanlılar, ölçüyü kaçırdıklarına göre, bedelini ödeyeceklerdi. Selma değneği ile vuruyor, vuruyor, bütün gücüyle vuruyordu. Aylardır biriken hınç, öfke, kızgınlık, bu değneğin ucundan çıkarak, türkleri kurtarıyordu. Acaba kolu mu yorulmuştu yoksa birden çok yoğun bir sessizliğin farkına mı varmıştı? Selma birdenbire hareketsiz kalıverdi. General Paraveskopulos ayaklarının dibinde, acı ile inliyordu. Küçük kanlı elleri ile 77 başını korumağa çalışıyor, yırtılan giysilerinin arasından vücudunda meydana gelen sıyrıklar ve yaralar görülüyordu. — Delirdiniz mi siz? Sultan, sapsarı bir yüzle Selma'nın karşısına dikildi. Kızgın görünmüyordu. Daha çok kızında canavar bir ruh keşfetmişliğin şaşkınlığı içindeydi. Selma aniden kendine geldi. O, hünkâr, ayaklarının dibinde inleyen de General Paraveskopulos değildi. Yerde yatan, arkadaşı Ahmet'ti ve onu öldürmüştü. Çocuğun yanıbaşma çökerken, gözyaşlarını tutamaz olmuştu. Çocuğun ateş gibi yanan yüzüne yanağını dayamış, saçlarını okşayıp, tatlı sözler söylüyordu. Ahmet, öldüğüne ve cennette olduğuna iyice inanmıştı. Diğer çocuklar şaşkınlıkla bu sahneyi izliyorlardı. Analarından, babalarından köteği yiyecekler, belki merdivcnaltına da kapatılacaklardır. Kibirli küçük sultanın da ceza göreceği, Ahmet'in cenazesinin görkemle kaldırılacağı düşüncesi bile onları teselli edemiyordu. Bu aptal Ahmet de ne diye kendini öldürtmüştü?

Önce aslanlar gibi savaşmiş sonra Selma üzerine atıldığında, kendini savunacağı yerde, ona bakıp kılıcını atmıştı. Selma ise, kendini kaptırmış olduğundan, bunu fark bile etmemişti. Silâhsız savaşçının üzerjnc atılmıştı. Sulum buz gibi bir sesle: — Bu kadar kendini bilmezlik yeter! dedi. Derhal odanıza çıkınız! Hıçkırıklar arasında Ahmet'i değil de General Paraveskopulos'u öldürmek istediğini anlatmağa çalışan Selma'yı dinlememişti bile! Bildiği tek bir şey vardı: kızı kendi hizmetlerinde olan ve kendisini savunamayan birini dövmüştü. Bu yüzkarası iş cezasız kalamazdı. Ailenin onuru söz konusuydu! Ağaların haber salmaları üzerine sarayın yaşlı doktoru hemen gelip "ceset"i muayene etmiş, onu kötü durumda bulmakla birlikle "canlı" olduğuna teminat vermişti. Mutlak dinlenme, Hindistan'dan getirtilmiş olan kaplan yağı merhemi ile çocuk çabuk ayağa kalkardı. Sonraki günler Selma odasında hapis kaldı. Bütün kitapları alınmış, sadece Kur'an bırakılmıştı. Yemeğini —normalde atlara yedirilen yulaftan yapılmış ekmekti bu— getiren hizmetçiden başkasını göremiyordu. Kadının konuşması yasaktı. Ama Sclma'nın Ahmet'i merak etmesine dayanamayarak, işaretle iyi olduğunu anlatmıştı. İki hafta böyle geçmişti. Sultan cezanın ibret olmasını istiyordu. Bir sabah, Selma alışılmamış bir ezgi ile uyandı. İyice dikkat edince, müezzinlerin sala verdiklerini anladı. Bir minareden diğerine,' ulusal yas ilan ediyorlardı. Pencereden baktığında, uzakla sokakları dolduran bir kalabalık gördü. Gene ne olmuştu? Acaba padişah mı ölmüştü? Ekmeğini getiren cariyenin gözleri yaşlıydı. Bu kez cevap vermek için hiç de nazlnnmamıştı. Hayır padişah ölmemişti. Daha da kötüsü, Fransa'ya gitmiş olan Osmanlı temsilcileri, müttefikleri razı edememişlerdi. Sevr'de, üç aydır sözü edilen ama gerçekleşeceğine inanılmayan andlaşmayı imzalamak zorunda kalmışlardı. Türkiye'yi bütünüyle parçalayan andlaşmayı... 78 kalan herşey boştu! XIII Selma'nın o güne kadar gördüklerinin en sevimsizi olan kış sona ermiş, ilkbahar gelmişti. 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Andlaşma'sını izleyen büyük gösterilerin ardından şehir üzüntüsüne ve utancına yeniden gömülmüştü. Türkiye'nin en nefret edilen adamı Damat Ferit'in iktidardan düşmesi bile kenti uyuşukluğundan kurtaramamışlı. Bu kısa boylu, şişman, gösteriş meraklısı sadrazam, ingiliz yanlısı olmanın cezasını çekiyordu. Halk, o kahrolası andlaşmayı imzalamasını, hele bir de onaylaması için hünkârı zorlamasını bir türlü affetmiyordu. Başkentte yaşam, hergün biraz daha zorlaşıyordu. İşgalin uzadığını gören fransız ve italyan askerleri, âdetlcrince, surctihaklan görünerek halkın arasına karıştıkları halde, ingilizler katılıklarını sürdürüyorlardı. Asayişi sağlama bahanesiyle akıl almaz kurallar koyuyorlardı. Kabak, bunlardan hiç bir şey anlamıyan halkın başına path)ordu. Büyük Britanya çocuklarının

hayvan sevgisini gösteren en son kural, bütün kent halkını afallalmıştı: şayet bir tavuk, ayaklarından tutulacak olursa —ki bu sadizm belirtisi sayılıyordu— 10 lirafceza verilecekti. Bir işçinin ayda 80 lira kazandığı düşünülecek olursa, bu çok büyük bir paraydı, itiraz edilirse ceza 20 liraya çıkacaktı. Bu iş, parayı ödeyenin, İngilizlerin zırdeli ve yeryüzünün en rezil alçakları olduklanna iyice inanmış olarak, çenesini kapatana veya kesesi boşalana kadar sürüp gidecekti. Aslında bu kepazeliklerin çoğuna levantenler neden oluyordu. Nesiller boyu İstanbul'da oturan bu lcvantcnJcrin bir kısmı, işgal üzerine, müttefiklere yardımcı olmak bahanesiyle ingiliz üniforması kuşanmıştı. Süratle de yüzbaşılığa ya da binbaşılığa yükseltilmişlerdi ve ingiliz bayrağının koruyuculuğu altında kişisel işlerini düzenlemek ve servet yapmak için bu yepyeni güçlerinden yararlanmağa çalışıyorlardı. Halk ümitsizlik içindeydi. Oysa ocak ayının başında herşeyin değişeceğini sanmıştı. Anadolu'da, İnönü bucağının yakınında, Mustafa Kemal'in silâh arkadaşı olan İsmet Paşa, yunanlıları geri püskürtmüştü. Bu, milliyetçi güçlerin ilk zaferiydi ve her ailede sevinçle karşılanmıştı. İstanbul halkı bu zaferi, karşı-saldırının başlangıcı olarak nitelemiş ve beklemeğe başlamıştı. Günlerce beklediği halde hiçbirşey olmamış ve kent eski uyuşukluğuna bürünmüştü. Kemalistlerin ordusu, bu fırsatı dcğcrlcndiremeyecek kadar zayıftı. Birkaç aydan beri, sadece Yunanlılara karşı değil, giderek bastıran eşkıya ile de savaşmak durumundaydı. Şeyhülislamın fetvası zilıinleri bulandırmıştı. Mustafa Kemal istediği kadar, padişah için savaştığını ileriye sürsün, ona kısmen inanılıyor hatta bazı köyler yardımda bulunmaktan kaçınıyordu. Halkın güvenini yeniden kazanmak için Kemal Paşa, milliyetçi eğilimi 80 ile tanınan veliahtı yanına gelinmeyi düşünmüştü ama, Abdülmecit bir hayalperest, bir sanatkâr idi... bir eylem adamı değil. Tereddüt etmiş, danışmış, ,fikir almış, sormuş, soruşturmuş... sonunda iş ingilizlerin kulağına kadar gitmiş ve onlar da köşkünün çevresine nöbetçiler dikmişlerdi. O zaman oğlu Ömer Faruk Efendi Anadolu'ya geçerek Mustafa Kemal'e katılmak istemişti. Enerjik, hırslı bir mizaca sahip olan Ömer Faruk, ülkenin savunmasında ün kazanmak için yanıp tutuşuyordu. Ama o tarihle hamile olan genç eşi Sabiha'ya çok tutkun olduğu için, bebeğin doğumunu beklemişti. Büyük bir gizlililik içinde yola çıktığında mevsim ilkbahardı. Selma, "Kasırga Dayı"ya bayılıyordu. Şehzade Faruk Efendi'ye çocukların taktıkları isim buydu, çünkü ölkcsi kadar çevikliği ile de ün yapmıştı. Onunla Anadolu'ya geçmek için erkek olmayı ne kadar da isterdi! Kardeşi Hayri'ye küçümseyerek baktı... şekerleri atıştırarak keman çalıp duruyordu. Canı sıkılıyordu... Sarayda günler bitmiyordu. Davetler azalmıştı. En iyi aileler bile sıkıntıdaydı. Topraktan gelen gelir, çınlaktan gelen akar gelmez

olmuştu. İşgalden bu yana, ortakçılar da, kiracılar da para ödemez olmuşlardı. Hatice Sultan bile, elmas salarak evin düzenini sürdürüyordu. Selma artık, Memciyan Ağa'yı sık sık görmeğe alışmıştı. Neyse ki ilkbaharla birlikte terziler de gelmişti. Selma'nm etek boyları, yaşlı kalfaların kaşlarını çaktıracak durumdaydı. Küçük kız onbir yaşma gelmişti ve ev halkı artık çarşafa girmesi gerektiğine inanıyordu. Ama Sultan direniyordu: — Selma daha çocuk! Buna gerçekten inanıyor muydu yoksa kızının özgürlüğünü olabildiğince uzatmağa mı çalışıyordu? İtirazları keserek, Selma oniki yaşına bastığı vakit çarşafa gireceğini kestirip attı. Dedikoducular ne söylerlerse söylesinler! Dikiş odasında yüksek duvar aynaları vardı. Bütün eşyalar beyaz kılıflarla kaplanmıştı. İçeride uğultu müthişti. Hcrzamanki gibi rum olan terziler, modacı La Ferriere'in modellerini ve birbirinden güzel kumaşlar getirmişlerdi. Selma'nın, ilk kez seçim yapmasına izin veriliyordu. Selma bir modelden diğerine bakıyor, her bir kumaşa dokunuyor, bir türlü karar veremiyordu. Ama bunun pek önemi yoktu. Tartışmak, kıyaslamak, seçmek, en ufak ayrıntıyı kararlaştırmak sonra yeniden fikir değiştirmek için bol vakit vardı. Hem nasıl olsa, o kadar az eğlence vardı ki! Kararsızlıklar uzadıkça, terziler seviniyordu. Çünkü basit birer uygulayıcı olmaktan çıkıp, birer danışman, birer hakem durumuna geliyorlardı. Sonra diğer müşterilerine: — Sultan ile kızının sadece bana güveni vardır. Son davette giydikleri elbiseler mi? Hem biçimlerini hem de renklerini ben seçtim, diyebileceklerdi. Selma, hangi modeli nasıl yakıştıracağını düşünürken, bir yandan da terzilere kaçamak bakışlar fırlatıyordu: dokuz kişiydiler. İki makastar, üç dikişçi, dört de nakışçı. Onları küçüklüğünden beri tanırdı. Adlarını, sağlık durumlarını, çocuklarının yaşlarını bilirdi. Savaş konusu dışında herşeyin sözünü ederlerdi. Selma, İstanbul ramlarının, bunca yıldır bir arada yaşadıkları türklere neden karşı çıktıklarını sormak için yanıp tutuşuyordu ama sormağa cesaret edemiyordu. Birinci makastar ölçü almağa başladığında neredeyse akşam olmuştu. Ölçü, uzaktan alınırdı. Çünkü hanedandan birine dokunmak yasaktı. Bu usul, 81 geleneksel geniş giysiler için bir sorun yaratmazdı da, beli oturmuş Avrupa giysileri için zorluklar yaratır, Sultan da çoğu kez toplu iğneleri kendisi değiştirmek zorunda kalırdı. Bu rahatsız işe için için söylense de, yararım kabul ederdi. Bu karışık günlerde protokol kurallarına uyulmasını istemek çok önemliydi. İşin görüntüsü değil, simgelediği saygı önemliydi. Gücünü yitirince tahtın elinde saygıdan başka ne kalıyordu ki? Selma bir süredir, hayal kurmak için, yalnız kalmayı âdet edinmişti. En sevdiği yer de, bahçenin dip tarafında, "bülbül yuvası" adı verilen, gül ağacından yapılmış, oymalı ve gerçekten bülbülün yuvasını yaptığı küçük köşk idi. Bu aşka susamış ruhun,

gülün acımasızlığı karşısında yeise düşerek, ömrünü şarkı söylemekle geçirdiğine dair öyküleri dinlemekten bıkmazdı. Hava yumuşaktı. Yerdeki kilimlere boylu boyuna uzanmış olan Selma, gözlerini kırparak güneşi esir almaktan hoşlanırdı. Gözbcbeğini yakacak diye, Matmazel Roz ile dadısının yasakladıkları bir oyundu bu. Birden ışıklar koyulaştı, bir karaltı geçti. Gözlerini açan Selma, saraya yönelen bir gölge farketti. Gözleri kamaşmış olduğundan tam seçemiyordu ama... gideni tanır gibiydi. Aman Tanrım, Kasırga Dayı'ydı bu! Yok canım, Kasırga Dayı Anadolu'daydı, Mustafa Kemal'in yanında! Eşi de burada kalıyordu, daha geçen gün ondan gelen en son mektubu okuyordu. Selma gözlerini oğuşturdu, gerçekten de Şehzade Ömer Faruk'tu bu! Bir sıçrayışta ayağa kalktı, parmaklarının ucuna basarak onu izlemeğe koyuldu. Mavi salonun önüne geldiğinde, içerden kırık bir ses duydu: — Beni istemedi, işte o kadar! Evet bu Ömer Faruk Efendi'ydi. Elleri arkasında odayı arşınlıyordu. Yüzü asıktı, eşinin ve halasının sordukları sorular, onu daha da öfkelendiriyordu. Birden patladı: — Kemal'in Türkiye'yi kurtarmak için yardımımızı kabul edeceğine inanmak ne saflık! Komünistlerin ve bilmem ne çetelerinin yardımlarına evet! Ama şehzadelerinkine hayır... özellikle hayır! halk, bu ülkeyi yüceltenin ailemiz olduğunu pekâlâ biliyor, Kemal savaşmamıza olanak verse, zaferinin gölgeleneceğinin farkında. Herşey bitti sandığında bize başvurdu ama İnönü zaferi ve bolşeviklerle yaptığı son anlaşma sayesinde doğruldu. Artık bize ihtiyacı kalmadığını düşünüyor. Hatta pek çok kişi, günün birinde bizi bir kenara itip iktidarı ele geçirmek için hain olduğumuzu ilân edeceği kanısında. Ama bu, bugünden yarına olacak değil! Şehzade öfkeli biçimde konuşmağa devam etti: — Türk halkı bizi seviyor. Karaya ayak bastığım vakit, ineboluluların beni nasıl karşıladıklarını görmeliydiniz! Zavallılar sevinçten ağlıyorlardı. Sanki onlarla birlikte savaşmağa hünkârın kendisi gelmiş gibi. Mustafa Kemal'in cevabını beklerken, orada geçirdiğim birkaç gün içinde, çevre köylerden akın akın beni görmeğe geliyorlardı. İstanbul'dan geldiğim vapurun ingilizler tarafından baştan aşağıya nasıl arandığını ve esir düşmektense kurşunu yemeğe razı olarak gr'Şeg1 82 elimde tabanca altı saat süreyle bir dolabın içinde nasıl saklandığımı defalarca anlattırdılar. — Öyleyse ne demeğe döndünüz? Soruyu soran, bir iki dakika önce içeriye giren Şehzade Osman Fuat idi. İçinde kendisinin olmadığı öyküleri sevmezdi. Ömer Faruk yavaşça döndü, kuzenini baştan aşağıya süzdükten sonra sordu: ¦> — Ya siz şehzadem, siz ne demeğe gitmediniz? Hava elektriklenmişti. Hatice Sultan araya girdi: — Lütfen

Sonra en tatlı tavrını takınarak Faruk Efendi'yc sordu: — Sonra ne oldu? — Birkaç gün sonra Ankara'dan haber geldi. Paşa, son derece nazik bir biçimde, geldiğime teşekkür ediyor, cesaretimi övüyor, ancak tehlikeye atılmamı istemiyordu. Kendimi, ulusun yüksek çıkarları için daha önemli görevlere saklamalıymışım. Anlayacağınız, evine dön demenin kibarcası! Şehzadenin genç eşi Sabiha Sultan iç çekti: — Korkuyorum. Paşa, hiç kuşku yok ki, askeri bir deha, ama aynı zamanda çok ihtiraslı. Anlattıklarınız, padişah efendimizin endişelerini doğruluyor. Kendileri, Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderdiğinde ona güveniyordu. Ama şimdi "ondan her şey beklenir" diyor. Mavi salona ağır bir sessizlik çöktü. Faruk Efendi'nin anlattıklarıyla altüst olan Hatice Sultan, Vahdcttin'in haklı olup olmadığını, herzaman savunduğu Mustafa Kemal'in kendilerine ihanet edip etmediğini düşündü. XIV "Küçük Sultan" son zamanlarda çok değişmişti. Büyüyordu. Çevresindeki halayıklar selvi boyundan, levent endamından söz ediyorlardı. Sultan, piyanodan başka, kolları güzcllcşsin diye, harp de çalmasına karar vermişti. Selma, övgülere bayılıyordu. Hoşluğunun bilincindeydi ve öldürmesine ramak kalışından bu yana en iyi arkadaşı olan Ahmet üzerinde nasıl bir etki yaptığını deneyip duruyordu. Odasında cezalı geçirdiği onbeş gün, kendisi için müthiş bir deneme olmuştu. Gözyaşlarının ve haksız bulduğu eczaya isyanının arkasından bir çeşit haz da duymuştu: herkese karşı tek başına kalmanın, anlaşılmamanın hazzı. Saatlerce, islam'ın kurbanlarını ve onları anlamayan bir toplum tarafından mahkûm edilen sofuları düşünüp durmuştu. Kendi durumu ile onlarınki arasında bulduğu benzerlikler cesaretini arttırmış, cezayı kahramanca göğüslemesine imkân vermişti. Bütün o kahramanları yanına çağırması gerekmişti. Çünkü şimdiye kadar en saygı duyduğu kişiyi, annesini, yitirmek üzereydi. Kusursuz, kendisini onun yanında bir hiç olarak gördüğü annesi, onu haksız yere cezalandırmıştı. Onu anlamağa bile çalışmamıştı. Selma sorunu her açıdan evirip çeviriyor, ikisinden birinin haksız olduğu sonucuna varıyordu. Ama o biri kendisi değildi. Vardığı bu sonuç kendisini memnun edecek yerde daha da üzüyordu. O güne dek böyle üzüntülü, hatta ümitsiz olmamıştı. Sonra, bir gece bir rüya gördü. Karanlık bir hücreye kapatılmıştı ve her hareket edişinde başı, demir parmaklıklara çarpıyordu. Birden bir ses duydu: "Gözlerinin üzerindeki perdeyi kaldır. Daha açık görecek, acı çekmeyeceksin." Bu perdeyi nasıl kaldıracaktı? Gözlerinin üzerindeki bu perde kendinden bir parçaydı. Çıkartırken, gözleri parçalanabilirdi. Karmakarışık duygular içindeydi: hiç hareket edemeden sürekli karanlıkta kalmak mı yoksa kör olma pahasına perdeyi açmak mı iyiydi? Sonra hayretle, bir dokunuşta açıldığın! gördü. Yeryüzü, eskiden olmadığı kadar aydınlık ve parlaktı.

Selma, bu rüyayı gördüğünün ertesi günü, kendini çok daha iyi hissetti. Hatta bunca gün öyle bir kâbus içinde nasıl yaşamış olduğuna şaştı. Yeryüzü, tıpkı rüyadaki gibi, aydınlıktı. Görmek için, anneciğinin gözlerine artık ihtiyacı yoktu. Annesi, o kadar güçlü olmasına karşın, yanılmıştı ve bu yüzden dünyanın sonu gelmemişti. Bunu keşfetmekle, binlerce özgürlüğün yolunu açıyordu... Kemalistler, İnönü'de, yunanlıları ikinci kez püskürtmüşlerdi. Şimdilik çatışmalar durmuştu. İstanbul, yeniden bayram etmek için bu zaferi fırsat 84 bilmişti. Nisanın ortalarıydı. Günışığı saydam, hava genç kız dudağı kadar yumuşaktı. Boğaziçi'ndcki sarayların duvarlarını sarmış mor leylâklardan baş döndürücü bir koku yayılıyor, sümbüller ile menekşeler sokakları şenlendiriyordu. Sandal salaları yeniden başlamıştı. Eskimiş yüzlü de olsalar, üzerleri sırmalı kadife döşcmcleriylc kayıklar, eski günlerde olduğu gibi Göksu Deresi'nde süzülüp duruyorlardı. İçinde yaşanan zor günlerin tek belirtisi, kürekçi sayısındaki azalmaydı. Çoğu Anadolu'ya savaşmağa gitmişti. Dere öylesine dardı ki, karşılaşan kayıklar birbirlerine değiyordu. Bu fırsatla sandaldan sandala selamlaşılıyor, hal hatır soruluyor, bazan da bir delikanlı genç bir hanımın bakışlarım yakalamağa çalışıyordu. Genç hanımın niyeti ciddiyse, şemsiyesinin ardına gizleniyor, ciddi değilse uzaklara dalıp umursamaz bir tavır takınıyordu. Delikanlı bu kez, yakasındaki çiçeği alıp dudaklarına götürüyordu. Kız gülümserse, ki bu pek serbest tavırlı olduğu anlamına gelirdi, delikanlı çiçeği kızın kucağına atıyordu. Ama iş bu son aşamaya gelinceye kadar, bir takım usullere uymak, bir takım işaretlerden yararlanmak, bir lakım şifreleri çözmek gerekiyordu. Delikanlı bir şeker parçası tutacak olursa bu, "gönlüm sizi çok arzuluyor" demekti. Bir erik tutacak olursa "kalırımdan ölüyorum" anlamına gelirdi. Mavi ipek bir mendil tutarsa "delicesine aşığım" demek isterdi. Sclma ilk kez bu imalı işaretlerden bir anlam çıkarabiliyordu. İçinde yumuşacık hisler duyuyor, annesinin yanıbaşında dimdik otururken, gelecek ilkbaharları düşlüyordu. Durgunluk kısa sürmüştü. 13 Haziran 1921'de Yunan Kralı Konstantin, seksenbin kişiyle İzmir'e gelmişti. Limanda gemiden inmek yerine, sembolik olarak, bir vakitler Haçlıların çıktığı yerden karaya ayak basmıştı. Amacı, direnişin merkezi Ankara'yı ezmek, istanbul'u ele geçirmekti. Tanrı ondan yana değil miydi? Papaz Yuhan'ın pek ünlü kehanetine göre lııristiyan bir hükümdar, Batı'da adı Konstanünopl olarak kalmış başkenti,, ekimden önce alacak ve barbarları oradan kovacaktı. Bu kehanetin verdiği güçle Konstantin, 13 Ağustos'ta Ankara'ya karşı saldırıya geçti. Kent panik içindeydi. Daha kalabalık ve daha iyi donatılmış olan yunanlılar sür'atle ilerliyor, türk ordusu geriliyordu. Daha şimdiden kemalistlerin başkentinden bir takım insanlar hatta bazı milletvekilleri göçe hazırlanıyorlardı. Bu alçaklık karşısında büyük bir öfkeye kapılan Mustafa Kemal daha büyük yetkiler

istemişti. O güne kadar sadece padişahlara ait olan başkumandanlık unvanı kendisine verildi. Anadolu köylüsünü seferber etmiş, milli orduya yardım için erkekleri ve kadınları silâh allına almıştı. Planı: son tabii savunma sının olan Ankara'dan en aşağı yüz kilometre uzaklıktaki Sakarya Nehri'nde yunanlıları durdurmaktı. istanbul halkı bütün umudunu yitirmişti. Diğer taraftan, rumların ve levantenlerin semti Pcra'da Mustafa Kemal'in esir alındığı söyleniyor, bunun şerefine şampanya kadehleri kaldırılıyordu. Lokantalar, kabareler doluydu. Özellikle, kentin en lüks yeri olan ünlü Siyah Gül kabaresinde her birinin soylu, prenses olduğu söylenen güzel mülteci rus kızları içki dağıtıyor ve sabaha 85 kadar müşterilerle dans ediyorlardı. Yirmiiki gün ve yirmiiki gece boyunca kemalist ordular direndi. Ümitsiz, korkunç bir savaştı bu. Herkes, ülkenin kaderinin buna bağlı olduğunu biliyordu. 11 Eylül günü yunan ordusu kaçıyordu. Türkiye kurtulmuştu. Bütün ülke bayram ediyordu. İstanbul'da camiler hıncahınçtı. Halk, işgalciye aldırmaksızın, lantana ile zaferi kutluyordu. Artık duvarlara sürünerek değil, yolun ortasından başlar dik, omuzlar yukarıda yürünüyordu. Bir ingiliz askerine rastlandığında. "Senin de günün yakındır" denircesinc alaylı bakılıyordu. Oysa savaş bitmiş değildi. Başkentten başka, ülkenin yarısı işgal altındaydı. Ama dışarıda, hükümetler rüzgârın yön değiştirdiğinin farkındaydılar. Paris, bir saniye bile vakit kaybetmeden, gönül almak üzere bir temsilci gönderiyordu. "Levantenler prensi" olarak tanınan Franklin Bouillon, Mustafa Kemal'le görüşecekti. Beraberinde kasalarla fransız konyağı getiriyordu. Elçilikler büyük adamın zaafını öğrenmeğe başlamışlardı. Ama Franklin Bouillon'un asıl getirdiği, fransız birliklerinin Kilikya'dan çekilecekleri müjdesiydi, bir de —Londra'nın kudurmasına aldırmaksızın— barış önerisi! Aylar geçiyordu. Kemal Paşa, acele etmeden, ordusunu güçlendiriyordu. Karşısındaki yunanlılar da hazırlanıyorlardı. Ama Atina'da kamuoyu savaşın sürdürülmesine giderek karşı çıkıyor, cephedekilerin morali giderek bozuluyordu. Tek bir kurşunun atılmadığı bir yılın arkasından 22 Ağustos 1922'de, türk ordusunun saldırıya geçtiği haberi alındı. "Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz'dir" komutası doğrultusunda İzmir'e doğru ilerliyorlardı. Yunan ordusu bozgun halinde kaçıyordu. İstanbul halkı inanmağa cesaret edemiyordu. Ama Aydın'ın, Manisa'nın, Uşak'ın kurtuldukları haberleri gelmeğe başlamıştı. O zaman coşku doruk noktasına ulaşmış, bir çeşit cezbe halini almıştı. Dolmabahçe Sarayı'nııı şatafatına itibar etmeyerek Yıldız Sarayı'nda oturan Sultan Validenin, günlerini dua etmekle geçiriyordu. Sadece, özel kâtibini haber toplamaya göndermek için dualarına ara veriyordu. Kuvayı milliyeciler nereye kadar ilerlemişlerdi? İzmir'e yaklaşıyorlar mıydı? Gerçekten savaşı kazanıyor muyduk?

Gazete idarehaneleri kalabalıktan geçilmez olmuştu. Yeni baskılan dışanya çıkarıp dağıtmak olanaksızlaşmıştı. Gazeteler balkondan sokağa atılıyor, orada kapışılıyordu. Bütün yaşam; dakika dakika, türk ordusunun ilerlemesine bağlanmıştı. Nihayet 9 Eylül günü, paşanın ordusunun izmir'e girdiği öğrenildi. Sonuncu yunan askeri de kaçmıştı. İler taraf ışıklandırılmış, bayraklar, flamalarla süslenmişti, sokaklarda insanlar, gözleri yaşlı kucaklaşıyorlardı. Oniki yıllık felaketten sonra türk ulusu nihayet başını kaldırabiliyordu. Artık zafer mutlaktı, savaş bitmişti. Müezzinler, minareden minareye Allah'ın büyüklüğünü haykırıyor, camilerde durmadan Tanrıya şükrediliyordu. En görkemli kutlama Ayasofya Camii'ndeydi. Selma ve annesi, İzmir'in kurtulduğu gün oraya gitmişler, kıpır 86 kıpır bir kalabalıkla kucak kucağa, sevinç gözyaşları dökmüşlerdi. Onbeş »ün sonra yunan filosu İstanbul'u tcrkcdiyor, 11 Ekim'de bu kez işgal orduları tarafından istenen mütareke imzalanıyordu. XV Selma somurtuyordu. Dün, oniki yaşına basmıştı. Ömrünün en mutsuz günü! Odasına getirilen bir sürü armağanın arasında, bir büyük kutu vardı. Annesine Paris'ten gelen giysilerin konulduğu kutuya benzer bir kutu! Gözlerini kapatmış, sonra heyecanla açtığında... camgöbeği renginde bir çarşaf ve bir ferace bulmuştu! Boğazı düğümleniyor, gözleri doluyordu. Kalfalar, kadınlığa ilk adımını attığı için onu kutlamışlardı ama o, bu "gezici hapishane"nin içine tıkılmayı reddetmişti. Geleneklere boyun eğdiği için annesine içerliyordu. Üstelik çarşaf kullanılması, küçük şehirlerde değilse bile, başkentte kalkıyordu. Şık hanımlar bol çarşaflarını, belde daralan bir döpiyese dönüştürmüşler, peçeyi de yandan bağlanan bir süs haline getirmişlerdi. Kalfalar köpürüyorlardı: — Onlar aşifte, kötü hayat süren kadınlar, ya da daha kötüsü şu Halide Edip ve benzerleri gibi okumuşlar, ihtilâlciler! kadını özgürleştirmek bahanesiyle, yüzleri açık, topuklarını, hatla baldırlarını örtmeyen elbiselerle dolaşıyorlar. Bir sultan böyle şeyler yapmaz, islam ahlâkını ve geleneklerini korumak zorundadır. Ahlâk mı? Bütün bunlarla ahlâkın ne ilgisi var? Yüzünü, saçını göstermek, erkek için değil de kadın için neden ahlâksızlık oluyordu? Selma'mn öfkesi yatışmıyordu. Kızgınlıkla Kur'an'ını kaplı. Artık yelerince arapça biliyordu, kadınlar ile ilgili bütün sureleri gözden geçirmişti. Hiçbir yerde, ama hiçbir yerde, kadının yüzünü hatta saçını örtmesi gerekliğine dair tek bir satır yoktu. Oysa şeyhler, hoca efendiler, bunun günah olduğunu söyleyip duruyorlardı. Kur'an-ı Kerim sadece, derlitoplu bir kıyafeti şart koşuyordu. Sclnıa ateş püskürüyordu. Peygamberimiz, eşi Ayşe'den bile yüzünü örtmesini istemiş değildi. Onu toplantılara beraberinde götürür, o da erkeklerle özgürce tartışırdı. Hazret-i Muhammed'in torununun (orunu, peçe takmayı ısrarla reddetmişti. "Allah'a karşı gelmek olur bu" demişti. "Allah beni, gizleyeyim diye güzel yaratmadı".

Selma, bütün İstanbul'un özgürlüğü içine çektiğinin farkındaydı. İstanbullular ilk kez ralıat nefes alabiliyor, geleceğe korkmadan bakabiliyorlardı. Onları titreten bu ateşi, Selma da bütün benliğinde duyuyordu. Örf ve âdet mendireğine çarpan bir dalga gibi duyuyordu bunu. Sarayın ipek kaplı duvarlarına, kalfaların ince terbiyesine, annesinin hoşgörülü gülümsemesine çarpan taşkın bir sel gibi duyuyordu bunu. Boğulur gibiydi. Pembe salonun bir köşesinde oturmuş, somurtuyordu. Yazı masasının önüne oturmuş yazdığı mektubu bitirmeğe çalışan Sulian, onun bu halini görmezlikten geliyordu. Birden dışarıda ayak sesleri duyuldu. Hayri Bey içeriye haber bile göndermeden, giriverdi. Ondört yıllık evlilik hayatında ilk kez, eşini selamlamayı ihmal ediyordu. — İnanılır gibi değil! İnanılır gibi değil! Sultan endişeyle ona baktı. Hayri Bey kendini bir koltuğa bırakıvermişti. — Düşünebiliyor musunuz? Ankara'daki Büyük Millet Meclisi saltanatı ilga etti. ,..:'. Hatice Sultan sıçradı. .'¦-',. — Yani, Sultan Vahdettin tahttan indirildi nü demek istiyorsunuz? — Hayır efendim. Saltanatın kendisi kaldırıldı demek istiyorum.' ' Kelimelerin üzerine basa basa konuşuyordu: ' . — Bundan böyle Türkiye'de padişah olmayacak, sadece bir halife olacak. Her türlü siyasi yetkisi elinden alınmış dini bir lider. İşte buyrun'. Eşine bir sürü gazete uzattı. Haber büyük harflerle yayınlanmıştı. Hatice, göz gezdirip, omuzlarını silkli: — İmkânsız! Kimse böyle birşeyi kabul etmez. İslâm'da, siyasi güç ile dini güç birbirinden ayrılamaz. Hayri Bey kuru bir biçimde konuşmağa devam etti: — Çoğu milletvekili de buna karşı çıkmış. Eşinin sükûnetine içerliyordu. * — Tutucular, hatta ılımlılar bile Kemal'in görüşlerini paylaşmıyorlar. Milliyetçilerin gözetiminde meşruti bir monarşi istiyorlar. — Madem çoğunluktalar; niye kazanmadılar öyleyse? — Direnmelerini gören Kemal, kürsüye çıkmış, "Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi taktirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir" demiş. Muhalifler o saniye susmuş. Paşanın şakası olmadığını biliyorlar. îçsavaş sırasında az kafa kesilmedi. Hatta milletvekillerinden biri "özür dileriz, biz soruna bu açıdan bakmamıştık, şimdi ne olduğunu anladık" demeğe kadar gitmiş. Korkmuşlar ödlekler! Birkaç saat sonra da Millet Meclisi, oy birliği ile saltanatın ilgasına karar vermiş. Selma afallamıştı. Artık padişah olmayacak ...da ne demekti? Başsız bir ülke, herkesin istediğini yaptığı bir ülke olabilir miydi? Olamazdı! Mustafa Kemal tarafından yönetilen bir ülke? O

başka... Birden içinde yeni bir umut doğdu. Mustafa Kemal padişah olursa, belki o kalırolası çarşafı giymek zorunda kalmazdı. Eşi Latife Hanım da, arkadaşı Halide Edip de; etrafındaki diğer kadınlar da çarşaf giymiyorlardı. Onlar özgürdü. İstedikleri gibi giyinmekte, diledikleri gibi sokağa çıkmakta özgür... Birden, babasının getirdiği haberin doğru olması, Türkiye'de padişah olmaması, Kemal Paşa'nın ülkenin yeni hakimi olması için dua etti. Tabii işin kötüsü, ailede tahta çıkmayı bekleyen şehzadelerin ne yapacaklarını bilmemeleriydi. Zavallı Fuat Dayı, zavallı Kasırga Dayı. Bu işe bozulacaklardı. Ya Sadiyc? Sclma'nın gülmesi tuttu. Hele kuzini, çok bozulacaktı. Babası veliaht olduğundan beri kurum kurum kurumlanıyordu. Selma, teyzesi Kelebek Sultan'ın, davetlerde rastladığı gülünç kadınları tanımlarken kullandığı bu kurumlanmak deyimini pek seviyordu. Bu kadınların 89 "hava" yerine "kurum"larmdarı söz edilmesini pek anlayamıyordu ama, yine de kelimeyi pak yerinde buluyordu! O sırada odaya Kelebek Sultan girdi. Koyu renk bir elbise giymiş, bir matem havasına bürünmüştü. Ama Selma; gözlerinin parladığını fark etmişti. Yanakları pembe pembeydi. Yıldız Sarayı'ndan hünkârın ilk eşi, Birinci Kadınefendi'nin yanından geliyordu: — Kadınefendi çok endişeli. Yeni vali Refet Paşa, bugün öğleden sonra-saraya gitmiş, hünkârın çekilmesi hususunda imada bulunmuş. Padişah'dâ aSla feragat etmeyeceğini söylemiş. Herkes, ne olacağını merak ediyor. Mustafa Kemal, kendisine kafa tutulmasına izin verecek insan değil. Acaba ne yapacak? Hünkâr, herşeyi bekliyormuş... hatta hayatının tehlikede olabileceği ima edilmiş. Hayri Bey: — Onu da bizi de öldürebilirler diye söze karıştı. Kemal'in dostları bolşevikler, çar ailesini öldürmekte tereddüt etmediler. O vahşiler çocuklara bile acımadılar. Selma kulaklarına inanamıyordu. Ne yani? Sarı Gül, kazanması için kendisinin ve ailesinin bunca dua ettikleri paşa, onları öldürtecek miydi? Olamazdı. Annesinin de aynı düşüncede olduğunu görünce rahatladı: — Durum çok ciddi ama, abartmaya da gerek yok. Üstelik dostum, biz türkler o mujiklerden çok daha uygarız! Kelebek Sultan iç çekti: — Ya bizim tahsisatımız? Bundan böyle nasıl yaşarız? Hatice Sultan yüzünü buruşturdu: — Dalıa az dantel satın alırsınız. Zaten artık ihtiyacınız da kalmayacak. Başkaca yorumda bulunulmaması için, işine devam etti. Ertesi günü, Sadrazam Tcvfik Paşa Babıâli'den çıkarak mührünü padişaha iade etmeğe gidiyor, Refet Paşa da kentin yönetimine, Ankara temsilcisi olarak, el koyuyordu. Polis ve jandarma emirleri ondan alacaktı. Çeşitli bakanlıklara, her türlü işi bırakmaları talimatı gelmişti. Meşru hükümet artık Ankara'daydı. Ali Kemal birkaç gün sonra öldürülecekti. Ünlü gazeteci, kemalistlere karşı çıkmıştı. Berberinde yakalanarak, muhakeme edilmek üzere İzmit'e götürülmüş, ancak buna vakit kalmadan, linç edilmişti. Haber sarayda tepki yarattı. Çünkü Ali Kemal,

düşüncelerini savunan dürüst bir insan olarak tanınıyordu. Ama asıl önemlisi, bu linç olayı, polisin kendisini, eski rejimin insanlarını korumak için tehlikeye atmağa hiç de niyetli olmadığını gösteriyordu. Padişah bile artık kendini sarayında güvenli hissetmiyordu. Ankara'daki Büyük Millet Meclisi'ndc, bazı milletvekilleri "ingilizlerin dostu" için idam cezası istemişti. Hizmetkârların çoğu kaçmıştı. Hünkârın kurmay heyetinden bazıları da onu terk etmişti. Yıldız Sarayı gün geçtikçe biraz dalıa boşalıyordu. Padişah için en büyük darbe, kendisine bunca kötü tavsiyelerde bulunmuş 90 olan eski sadrazam Damat Ferit'in kaçışı oldu. Haber verdiklerinde acı acı tebessüm etmiş ve: — Bana veda etmek cesaretini bile gösteremedi demişti. Sonra da, omuzlan biraz daha çökmüştü. Ertesi cuma, Hatice Sultan llamidiye Camii'ndcki cuma selamlığına, gitmeğe karar verdi. Padişahların cuma namazlarına katıldıkları bu törene, hünkâr her zamanki gibi gideceğini bildirmişti. Hatice Sultan, bu kötü günlerde dayanışma içinde olduklarını göstermek istiyordu. Çarşafa sokulmuş Selma ile . birlikte, saltanat armasını taşıyan faytonuna bineceği, sırada, posbıyıklı bir karadağlı olan arabacı, bu karışık günlerde alelade bir arabaya binmenin belki daha iyi olacağını hatırlatmak istedi. Bakışlarında şimşekler çakan Sultan döndü ve: — Düne kadar saltanat arabası sürmekle övünüyordun dedi. Bugün korkuyor musun? Gil öyleyse. Seni tutacak değilim. Kfıhya paranı öder. Adam kendini savundu: — Özür dilerim efendim ama, çoluk çocuk sahibiyim. Onları yetim bırakmağa niyetim yok. Sultan yumuşadı: — Pekâlâ. Haydi evine git. Bu ara, öteki arabacıyı çağır. Adam kızanp bozardı: — Efendim dedi. Onun da ihtiyar bir anacığı var. Oğlundan başka kimsesi yok. Zaten dün gitti. Hatice'nin bakışları şimşek şimşekti. — Bana haber vermeden mi? — Cesaret edemedi. Utandı. Her zammı o kadar iyiydiniz ki... Demek iyiliğin ödülü buydu! İş bu noktaya gelince, gülünç oluyordu. — Demek ki arabacımız kalmadı. İyi ki Zeynel burada. Bizi ö götürür. Peçesini sert bir hareketle başının üstüne allı, her zamankinden haşmetli bir eda ile arabasına bindi. Hamidiye Camii iki kilometre uzaklıktaydı. Geleneğe göre hanımlar, cuma selamlığını arabalarının içinden izlerlerdi. Selma ile annesi geldiklerinde, Yıldız Sarayı'nın kapıları henüz açılmıştı. Hünkâr açık bir arabanın içindeydi. Arkasından üç yaveri, dört kâtibi, birkaç da zenci harcmağası yaya geliyordu. Ne bir vezir vardı ne de bir resmi görevli. Selma hayretle bakıyordu. Cuma selâmlığı

denen bu muydu? Geçmişteki şatafatlı törenleri hatırlıyordu. Sırmalar, nişanlar içinde şehzadelerin, damatların, paşaların sıra sıra hünkârın ardına sıralandıkları, marşlar çalınırken arabasının ardından yürüdükleri günleri. Bugün herşeyiıı rengi kurşuni idi. Cenaze alayındaki gibi! hani bunun şatafatı? Hani mavi giysileri içindeki mızraklı süvariler. Hani "çok yaşa padişahım" diye yeri göğü inletenler? Sadece, sessiz duran birkaç görevli asker. Sultan Validenin, askerî üniformasıyla, hiç bir nişan takmamış olarak, arabasından indi. Hareket 91 etmek için çok büyük çaba sarfetmesi gerekiyor gibiydi. Çok zayıflamış, çökmüştü. Selma, acaba hasta mı diye düşündü. Onu neredeyse tanımayacaktı. Birkaç ay içinde ihtiyar bir adam olup çıkmıştı. Dönerlerken, Sultan ve kızı gördükleri hazin manzara karşısında sarsılmış olarak, hiç konuşmadılar. Ne söylense, yersiz kaçacaktı. Saraya bir kaç yüz metre yaklaştıklarında, sokağın alt tarafından iki adam fırladı. Atlar ürktüğü için, Zeynel dizginlere asıldı. Araba gıcırdayarak durdu. Yırtık bir pantalon bir de asker çekeli giymiş olan adamlardan biri Zeynel'e tabancasını doğrulturken, diğeri başını arabadan içeriye soktu: — Hainler! Yakında sizi geberteceğiz. Yaşasın Mustafa Kemal! Gelip geçenler toplanmış, hayretle olan biteni seyrediyordu. Birden bir kükreyiş duyuldu: — Defolun serseriler! Altmış yaşlarında bir köylü ileriye alıldı. Alı al, moru mordu. — Pis domuzlar. Kadınlara, hem de herşeyi borçlu olduğunuz hanedan mensubu kadınlara saldırmağa utanmıyor musunuz? Hemen af dileyin, yoksa işkembenizi deşerim. Bu sözlerin etkisiyle kalabalık iki adamın etrafını sardı. Zeynel fırsattan yararlanarak kırbacını şaklattı, araba ileriye fırladı. Herşcy o kadar çabuk olmuştu ki, Selma korkmağa bile vakit bulamamıştı. Ama adam, onu içten yaralayan bir söz söylemişti: "Hainler!" Bu nefreti ye küçümsemeyi belirleyen deyimi biliyordu. İşgalcilerle işbirliği yapmış osmanlı uyruğundakiler için söylendiğini duymuştu. Ama Selma ve ailesi... neden hain olsunlar? Böyle bir hakareti yüzüne savurmuş olmaları onu altüst etmişti. Başını annesine çevirdiğinde, onun kaskatı, bakışları uzaklarda oturduğunu gördü. — Anneciğim, niçin bize... Ses tonuna kendisi de şaştı. Pürüzlü, titrek, tükenen bir soluk gibiydi. —... hain dedi? Sultan sıçradı. Kızına o kadar hüzünle baktı ki, çocuk soruyu sorduğuna pişman oldu. Gözlerini indirdi. Annesi yumuşak bir sesle: — Şunu iyi bilin Selma diye söze başladı. Düştüğünüz vakit daima bağırıp çağıracak ve size tekme alacak alçaklar olacaktır. Şunu da bilin ki, osmanlı hanedanının zaaf ve kusurları ne olursa olsun, hiçbir vakit ihanet etmemiştir. Düşünmesi bile saçma! Türkiye'nin yüceliği, bizim de yüceliğimiz-dir. Ona ihanet edersek, kendimize etmiş oluruz.

Saraya vardıklarında, Hayri Bey ve Şehzade, Osman Fuat Efendi kendilerini bekliyordu. Olanları endişeyle dinlediler. Hayri Bey: — Bunu bekliyordum. Bu sadece başlangıç diye söylendi. Osman Fuat Efendi kaşlarını çatlı: — Halacığım, lütfen daha ihtiyatlı olunuz. Bugünlerde şehirde herkes birbiriyle kavga ediyor. Ya, ingilizlerin derhal gitmeleri istiyen milliyetçilerin 92 yada sıkı yönetim ilan etmek için bahane arayan ingilizlerin tahriki ile çatışmalar sürüp gidiyor. İngilizler, kuvayı milliyccilerin yarattıkları karışıklıklardan endişe duyuyorlar, halta hünkârın tehlikede olduğunu düşünüyorlarmış. Padişah, General Harrington'dan muhafızlarının arttırılmasını istemiş. Hatice Sultan: — İngiliz muhafızları mı? diye bağırdı. İliç mi sadık türk kalmadı? — Halacığım, bildiğiniz gibi polis, ordu ve memurlar kemalistlerin emrinde. Bazıları inandıkları; diğerleri korktukları için... Sultan dinlemiyordu bile. Bu kez eşine dönerek, soruyu tekrarladı: — Hiç mi sadık türk kalmadı, Hayri? Damat, asık bir yüzle, tesbilüyle oynayıp duruyordu. Bastonunu kırdığı kavgalarından bu yana, Sultanla pek az karşılaşmıştı. Kendi dairesinden pek çıkmıyor, hanedan ile yakın ilişkide olduklarından yirmidört saat içinde görevlerinden alınan dostlarıyla bir arada uzun sohbetlere dalıyordu. Şu an, tartışmaya hiç niyeti yoktu ama eşinin doğrudan sorusuna cevap vermek zorundaydı. Gözlerini manikürlü tırnaklarından ayırmaksızm: — Sultan'ım, şu an yapılacak en doğru iş, kadere razı olmaktır dedi. Yoksa içsavaş çıkar. Ülke, oniki yıldır kandan başka birşey görmedi. Hatta Mustafa Kemal'den şüphe edenlerin bile, Türkiye'yi kurtardığı için minnettar olduklarını sanıyorum. Başka felaketlere yol açmak istemiyorlar. Sultan gülümseyerek eşine baktı. Selma, bu gülümsemede bir küçümseme görür gibi oldu. XVI Ertesi cuma bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Selma, annesiyle birlikte cuma selâmlığına gidemeyeceklerini düşündü. Parka gidip gezinmek de söz konusu değildi. Gün, belli ki sıkıntılı geçecekti. Uzun uzun esnedi, elini ağıznıa götürmeden, koridorda kimsecikler yoktu nasılsa, istediği gibi davranabilirdi. Birden Zeynel'i gördü. Sultan'ın dairesine koşar adım gidiyordu. Selma dona kaldı. Ağanın bu kadar laubalice hareket ettiğini hiç görmemişti. Ağır ağır, sessizce yürümesi gerekirken, bu hiç alışık olmadığı koşu, şiş yanaklarını hoplatıyor, gülünç birgörüntü yaratıyordu. Merakı, gülme isteğini bastıran Selma: — Ağa, neler oluyor? diye bağırdı. Ağanın kimseleri duyacak hali yoktu. Selma da Zeynel'in ardından koşmağa başladı. Annesinin odasına vardığında, ağa tcmcnnalılannın üçüncüsündeydi.

— Sultan'ım... Ağzını açması ile, gözlerinden yaşlar boşanması bir oldu. Sultan bir koltuk getirip ağayı oturtmalarını işaret etli. Yüzüne soğuk su serpmelerini ve nane ruhu koklatmalarını emretti. Ortalarda önemli birşeylerin olduğunu sezinleyen emektar kalfalar, yavaşça odaya süzülmüşlerdi. Selma, küçük bir tabureye oturmuş, sabırsızlıktan dudaklarını ısırıyordu. Birkaç dakika sonra, ağa kendine geldi. Ayağa kalktı, el pençe divan durdu. Sonra, çok kısık bir sesle: — Padişah efendimiz... kaçtı! dedi. Neye uğradığını şaşıran Hatice, doğruldu: — Yalancı! diye bağırdı. Ne haddine... Cümlesini bitiremedi, tıkandı. Kalfalar ile cariyeler, yardıma koşamayacak kadar şaşkındılar. O sırada berrak bir ses duyuldu: — Anlat ağa! Lütfen. Bayılmak üzere olan bu kadınlar arasında tüm cesaretini toplamış olan Selma, herşeyi öğrenmek isliyordu. — Bu sabah İstanbul'u terk eltiler. Yanlarında oğlu Ertuğrul ve maiyetlerinden dokuz kişi vardı. İngiliz zırhlısı Malaya ile gittiler. Zeynel başını eğdi. Siyah istanbulini gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Selma içinden isyan etti. "Ne ayıp! Bizlere bunu nasıl yapabilir? Aşçı yamakları, hünkâr korkuyor derken, haklıymışlar. Bu sözleri anneme naklettiğimde kızmış ve 'yamaklar ancak yamakların davranışlarını anlarlar, bir sultanınkini değil' demişti. Ama işte, onlar haklıymışlar. Padişah, bir aşçı yamağı gibi davrandı." 94 Odasında dört dönüyor, eşyaları tekmeleyip duruyordu. "Şimdi neye benzedik. Hakkımızda ne düşünecekler? Alçak olduğumuzu mu? Dışarıya tek adım atmayacağını." Onbcş dakika sonra, öfkesi yatışan Sclma, ayaklarının ucuna basarak odasından çıktı. Saray sessi/.di. Oysa kendisine, her köşeden, yaklaştığında kesilen fısıltılar duyuyormuş gibi geliyordu. Karşılaştığı kalfalar onu görmezlikten geldiler. "Bana bakmağa cesaret edemiyorlar, benim adıma utanıyorlar" diye düşündü. Bağırmak istiyordu: — Bana bakın, bana! Değişmedim ben! Ben olsam kaçmazdım! Ben neysem gene oyum. Benden ne diye utanıyorsunuz? Ama bağırmağa cesaret edemiyordu. Doğruldu. Başı yukarda, yavaş yavaş yürümeğe başladı. Bir sultanın davranması gerektiği gibi... kendisini, saraya gelen en yeni kölelerden biri gibi hissct.se bile! Bir de, her zaman alışık olduğu saygı gösterilmeseydi, kendini çırılçıplak soyunmuş sanacaktı! Ertesi günü İstanbul gazeteleri "kaçışı" ayrıntılarıyla yazıyordu. Hatice, sedire uzanmış, halayıklardan biri ensesini ovarken, Zeynel'den bütün yazıları baştan aşağıya okumasını istemişti. Haremağası, uygunsuz kelimeleri, hakaretleri atlamağa kalkışıyor, ama

Sultan'ı kandıramıyordu. Sultan en sonunda öylesine çıkışmıştı ki ağa, . istemeyerek de olsa, bütün yazılanları, en ufak ayrıntısına kadar okumak zorunda kalmıştı. Yazarların hepsi, padişahın Türkiye'nin düşmanlarıyla birlik olduğunun en belirgin kanıtı olarak ingiliz gemisi ile kaçışını kınıyorlardı. Hükümdarın hazine'ye ait bavullar dolusu mücevher götürdüğü de yazılanlar arasındaydı. İstanbul Valisi, nelerin götürüldüğünü tanı olarak belirleyebilmek için, Yıldız Sarayı'nın kapılarını miihiirleinıişli. Gazetecilerin bir kısmı da, hünkârın kutsal emanetleri beraberinde götürdüğünü yazıyordu. Bu emanetler olmadığı taktirde, Türkiye, halife tayin edemez diyorlardı. Böylece, İslâm dünyası üzerindeki beşyüz yıllık üstünlüğünü kaybetmiş olacaktı. Selma iyice afallamış biçimde annesine bakıyordu. Hünkâr bunları yapmış olamazdı, değil mi? Ama bütün gazeteler de yanılamaz... yalan söylemezdi ya? Kendini bitik hissetti. Kımıldayacak hali yoktu. Gözlerini kapattı, bugünün yaşanmamış olması, gözlerini açtığında herşeyin eskisi gibi olması için dua etti. Ama Zeynel'in tek düze, pürüzsüz sesi "kaçağın" suçlarını sıralamağa devam ediyordu. Anneciğim niçin, ama niçin bunları son noktasına kadar okutuyor? Birden bir sessizlik oklu. Selma gözlerini açtığında, Sultan Vahdettin'in en sevgili haremağası olan Nesim Ağa'yı gördü. Odaya yeni girmişti. Hatice Sultan, gözlerinde bir ümit ışığı, doğruldu: — Seni gönderen Tanrı'ya şükürler olsun ağa! Yıkılmakta olan bir dünyada, sadık bir hizmetkâra olan minnet duygusunu belirtmek için, oturmasını rica etti. Ama ağa otunnadı. Saltanat sallantıda iken, suçlamaların ve iftiraların yapıldığı bir sırada, gerekli saygıyı göstermek için 95 ısrarcıydı. Hatice Sultan üstelemedi. Ağanın gösterdiği inceliğe minnet duydu. Herşeye rağmen, geçmişteki gibi davranması uygundu. Nesim Ağa, yaşlı gözlerle anlatmağa başladı: — Efendimiz gidişlerinden bir gece önce bendenizi çağırttı. Büyük sırrını açıkladı ve birkaç bavul hazırlamamı emretti. Kendilerine bakmak cüretini gösterdim. Gözleri kıpkırmızıydı. Bana "idareli davran. Az şey al" buyurdular. Sadece yedi takım elbise, bir de arzulan üzerine, cülus töreninde giydikleri merasim üniformasını koydum. Ömer Yaver Paşa'dan kaç parası olduğunu hesaplamasını istedi, sonra gülme ile ağlama arası bir sesle bana: "Birkaç gün içinde bize katılırsın, ama sevgili Nesim'im, büyük sıkıntılara hazırlıklı ol, çünkü bütün ailemi besleyecek, yelerince param yok, ancak bunu kimseye söylemeyeceğine yemin et, çünkü halk, büyüklüğümüzü paramıza göre ölçer" dedi. Selma, "Ne tuhaf!" diye düşündü. "Oysa anneciğim hep, asaletin zenginlik ile ilgisi yok" der. Ya hünkâr dediğinde haklıysa? Rus subayı ile küçük kızının ekmek isterken, uşak tarafından kovuluşlarını hatırladı. Ürperdi. Onları da böyle birşey mi bekliyordu?

Nesim Ağa anlatmağa devam ediyordu: — Padişahımızın kullandıkları yakut taşlı altın sigara tabakasını hatırlıyor musunuz efendimiz? Gitmelerinden bir gün önce, Yaver Paşa'dan hazineye teslim etmesini, makbuzunu da getirmesini istediler. Orada bulunan Zeki Bey ve Albay Richard Maxwell hayret eltiler. Efendimize, dış ülkelerde yaşayabilmeleri için bir kaç değerli parça almalarını tavsiye ettiler. Hünkârımızın sarardığını gördüm. Albaya buz gibi bir sesle: "Gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim, ama üzerimde bulunanlar bana yeter. Saraydaki eşyalar devlete aittir!" dedi. Sonra hışımla Zeki Bey'e dönerek, "benimle böyle konuşmana kim izin verdi?" diye sordu, "hanedanı lekelemek mi istiyorsun? Bil ki, ailemizde asla hırsız olmamıştır, defol!" Gittiği gün üzerinde 35000 ingiliz lirası kâğıt para Vardı. — Gerçek bu, bir tanık da bcjıinı. . Herkes döndü. Şehzade Osman Fuat ile, yanındaki uzun boylu, subay üniformalı biri eşikte duruyorlardı. Böyle, teklifsizce konuşan da oydu. Kalfalar şaşkın, birbirlerine bakıyorlardı. Odadan çıkmaları gerekirdi ama, merakları, teşrifatı bastırdığı için, yüzlerini örtmüşler ama yerlerinden kıpırdamamışlardı. Sultan, gür saçlarını yabancıya göstermemek için, alışkanlıkla başörtüsünü andı. Bulamayınca omuzlarını silkti. Artık... ne önemi vardı! Olaylar, kuralları önemsetmeyecek kadar vahimdi. Gösterdiği cesaretten dolayı mahcup, odanın dibinde, gözleri yerde dikilip duran o adamı da tanıyor gibiydi. Onu uyaran Selma oldu: — Anneciğim, hatırlasanıza, tavan arasındaki fare! Sdma'nın adamı tanıması biraz vakit almıştı. Karşısında duran güçlü kuvvetli adamın, tavan arasına sakladıkları kaçakla hiçbir benzerliği yoktu. Onu, yeşil gözlerinden, uzun siyah kirpiklerinden tanımıştı. O tarihte, "ahu gözlü" diye düşünmüştü. Şehzade Fuat, özür üstüne özür diliyordu: 96 — Sultan'ım bu ani girişimizi lütfen mazur görünüz. Ama sarayda, geldiğimizi haber verdirecek lek kişi bulamadık. Arkadaşım Mirliva Kerim, padişahımız efendimizin gidişleriyle ilgili öylesine şaşırtıcı bilgilere sahip ki... onları size nakletmesini istedim, — Çok iyi düşünmüşsünüz yeğenim. Esasen kendileriyle ile eskiden kalma bir dostluğumuz var. Sultan, şehzadenin şaşırdığını görünce gülümsedi. Herkesi şaşırtmağa bayılırdı. Osmanlı toplumunun, uyulmasını kendisinin de zorunlu bulduğu kaskatı kurallarını arasıra çiğnemekten hoşlanırdı. Beylere yer gösterdi. Halayıklara şerbet getirmelerini söyledi. Solma, "anneciğim ölüm döşeğinde bile şerbet ikram edecek" diye düşündü. O ise, konukseverliğin, en kötü koşullarda bile, bu ikramcı yönünü saçma buluyordu. Ama annesi "usuller, yavaş ve ağır davranışlar, darbeyi yumuşatan kadife yastıklardır" derdi. Solma, bu görüşü hiç paylaşmıyordu. Onun istediği, hayattı, öyle yumuşak, ağır lop lop bir yaşam değil... köşeli, kenarlı, açıları olan, cıvıl cıvıl bir hayat! Subay çekiniyor gibiydi. Bir kaç kez öksürdükten sonra, söze başladı:

— Her ne kadar bir kuvayı milliyeciysem de, aramızda saltanatın ilgasına üzülen pek çok kişi bulunduğunu söylemek istiyorum. Kemal Paşa'nın niyetlerinden, çoktandır kuşkulanıyorduk. Ama memleket ile saltanat arasında bir seçimde bulunmamız gerekiyordu. Bu çok da zor oldu. Çünkü bir osmanlı subayı olarak, padişaha sadakat yemini etmiştik. Aramızdan istifa edenler oldu. Ben ise, ailenize olan bağlılığıma rağmen, kalmağa karar verdim. Türkiye'nin, askerlerinin tümüne ihtiyacı var. Mirliva Kerim'in söyliycceklerini dikkatle tasarladığı anlaşılıyordu. Ama yine de huzursuzdu. Kalfalar nefeslerini tutmuştu. Sultan parmağındaki yüzükle oynuyordu. Birden basını kaldırdı: — Sanırım Kerim Bey, ruh halinizi anlatmağa gelmediniz dedi. Solma sıçradı. Annesi bugüne kadar, kendinden aşağı derecedekilerle hiç böyle konuşmuş değildi. Ama acaba artık karşısındakini öyle değil de, yeni iktidarın bir temsilcisi olarak mı görüyordu? Belki de böyle bir çıkış yapması, bu yeni iktidara karşıydı. Mirliva kızardı. Solma kalkıp gideceğini sandı. Oysa, acı bir tebessümle eğildiğini gördü. — Aslında Sultan'ım, sadece geçmişte gördüğüm iyilikleriniz nedeniyle buradayım. Yanılmışını. Demek ki bazı şeyleri bağdaştırmak mümkün olmuyor. Hatice Sultan dudaklarını ısırdı. İçindeki yara, haksız davranmasına yol açmıştı. Ama artık olan olmuştu. Özür dileyecek değildi ya! Sadece: — Sizi dinliyorum dedi. Sözlerini tatlı ve yumuşak bir biçimde söylemek istemişti ama, sesi emir verir gibi çıkmıştı. Şehzade Fuat, diplomatça söze karıştı: — Haydi dostum, hepimiz meraktan ölüyoruz. Gitme isteğine karşı koyan mirliva, kararlı biçimde koltuğuna yerleşti. Anlatmağa başladı: 97 — Hünkârın deniz yaveri çocukluk arkadaşımdır. Bu sabah bana geldi. Altüst olmuştu. Bana anlattıklarından sonra, hünkârı kaçmağa itenin Ankara olduğunu söyleyebilirim. Odada mırıldanmalar duyuldu. Bu adam alay mı ediyordu? Albay aldırmadan konuşmasını sürdürdü: — Padişahın tahttan feragat etmeyi reddetmesi üzerine, Ankara bütün çabasıyla onu ürkütmek istedi. Halkın, onu linç edeceği söylentileri çıkarıldı. İstanbul valisi Refet Paşa'ya, saray civarında gösteriler düzenlemesi emri verildiği, onun da bu emri kabul etmediği söyleniyor. Dört yıl süren işgalden sonra, esasen çökmüş olan padişah, büsbütün çileden çıkarılmak istendi. Başarı da sağlandı. Hünkârın kaçışı, kemalistler için ne büyük nimet! İhanet suçu ile yargılanmasına da gerek kalmayacak. Böyle bir mahkeme, kamuoyunun büyük kısmını kendilerinden uzaklaştırmış olurdu. Hükümdar kaçmakla yalnız halkın gözündeki saygınlığını

kaybetmekle kalmadı, bütün ailesini de lekelemiş oldu. Bu da, kenıalistlerin ellerini kirletmelerine gerek kalmadan; saltanat işini çözümlemiş oldu.l Sultan: :— Ankara'nın çıkarı ortada! diye söze karıştı. Ama baskılar ne denli ağır olursa olsun, padişah kaçmamalıydı. Şehzade: — Şerefimize leke sürdü, diye ekledi. Tuhaf olanı, padişahı suçlayanın kendi ailesi, savunanın da kemalist bir subay olmasıydı. — Padişah kaçmakla hiç kuşkusuz bir içsavaşı önlemiş oldu. Rcfet Paşa kendisini uyarmıştı: "Feragat etmeyecek olursanız, kan dökülecek." Belki de padişah, müminlerin başı olarak, İslâm ülkeleriyle bir ittifak kurup, günün birinde geri dönmeyi tasarlıyordun Herhalde hanedandan hiçkimsenin, sadece halife unvanı taşıyarak, yerine padişah olmayı kabullenmeyeceği kanatiyle ayrılmıştır. — Öyle mi? Hatice Sultan, alaylı bir tebessümle devat etti: — Yakında görürüz. Padişahımız hayaller kurmuş olmalı! Şehazadelerimi-zin hepsi de kahraman değil! 'Atatürk adlı kitabımla, Mustafa Kemal'in ünlü biyografi olan Lord Kinross, hünkârı gözetmekle görevli deniz subayının. 17 Kasım 1922 günü sabah saat 6'da, padişahın gizli bir bahçe kapısından çıkarak bir ingiliz ambulansına bindiğini görmüş olduğunu yazmaktadır. Telâş içinde, ayağında terlikleriyle birbuçuk kilometre koşup, nihayet bulabildiği bir faytonla dört kilometre uzaklıktaki Babıâli'ye gitmiştir. (Bütün yol, yarım saaten fazla sürmemiştir) Vali, gidip uyumasını, kendisinin de, Mustafa Kemal'e telgraf çektikten sonra, tekrar yatağına döneceğini söyleyerek deniz smi iyim hayrette bırakır. Öte yandan, İngiltere Büyükelçiliği'nin Londra'ya gönderdiği telgraftan. Malaya zırhlısının saat 8.45'te hareket ettiği bilinmektedir. Lord Kinross'un anlattıklarına bakılacak olursa kenıalistlerin, ingilizlerle mutabakat halinde, hünkârın kaçışını kolaylaştırdıkları anlaşılmaktadır. Valinin haber aldığı saat ile Malaya'nın hareket saati arasında iki saat onbeş dakika vardır. Bu süre içinde hükümdarı aramak için hiçbir girişimde bulunulmamıştır. 98 Ertesi günü, Veliaht Şehzade Abdiilmecit Efendi, kemalist hükümetin önerisini kabul ederek, Vahdctlin'in yerine halife oldu. 24 Kasım 1922'de Topkapı Sarayı'nın Kutsal Emanetler bölümünde, Ankara'dan gelen bir heyetin önünde, halifeliği resmen tanındı. XVII

gümüş mangal içindeki ateş çoktan sönmüştü. Cariyeler ancak akşama doğru mangalı yakacaklardı. Kurtuluşun birinci yılı olan 1923 yılının ocak ayında, kömür sıkıntısı çekiliyordu. Bütün İstanbul, tek gözlü evlerde de, saraylarda da titreşiyordu. Sultan ayrıcalık islemediği halde llayri Bey, bakanlıklarda hfdâ çalışmakta olan birkaç arkadaşına konuyu açmıştı. Boşuna! Eskiden, hanedan mensuplarına hizmet etmekle övünenler, bugün kaçacak delik arıyorlardı. Selma-, içi samur kaplı kaftanının içine gömülmüş, hareketsiz duruyordu. Odasındaki ipek seccadeye üç çarşaf sermişti. Pembe, yeşil ve camgöbeği olanları! Onlara bakıp dalmıştı, artık bu çarşaflara kızmıyordu, onları kurban etmeğe karar verdiğinden beri, üstelik güzel de buluyordu. İşte... kendilerine göre güzel! Küçük, zayıf, sarışın bir çocuk hafif adımlarla odaya girdi. Bu Şekerpare idi. Güzel tatar kızı Gülnar, Yıldız Sarayı'na gittiğinden beri, en iyi arkadaşı oydu. Gülnar gideli birkaç ay olmuştu ama, Selma bu gidişi her düşünüşünde, kızgınlıktan köpürüyordu. Gülnar'ın gidişi birkaç saat içinde kararlaştırılmış... kendisi ancak ertesi günü haber alabilmişti. İki arkadaş birbirlerine veda bile edememişlerdi. Sclma'nın gücenmiş olarak sorduğu sorulara, Sultan'ın da, kalfaların da cevapları bir olmuştu: Gülnar'ın başına, kadıncfendi tarafından fark edilmek gibi bir devlet kuşu konmuştu. Kadıncfendi onu nedimeleri arasına katacak ve iyi de bir kısmet bulacaktı. Üstelik Gülnar, arlık ondört yaşına basmıştı, yani kadın olmuştu! Bundan iyisi can sağlığı idi! — Bizim için bundan iyisi... i.şte bu! Selma, merasimle eline makası aklı. Şekerpare korku içinde: — Bunu yapmamız şart mı? diye sordu. — Şart! Arkadaşının korkması onu büsbütün harekete geçirdi. Kararlılıkla üç çarşafa eğildi sonra makas darbeleriyle, çarşafları katletti: "Bu sana! Bu da sana! Bu sonuncusu da sana! Beni hapsetmeğe yeltenmek ne demekmiş anlarsınız!" Şekerpare de yüreklenerek yardımına geldi. Sessizce, zorunlu günaha girmenin bilinci içinde, ince kumaşın altını üstüne getiriyorlardı. Ne de uzun işti! Bu kadar süreceğini tahmin etmemişlerdi. Selma: — Acele edelim diye söylendi. Biri gelip işimizi engelleyebilir. Makası bırakmış, dört elle, cezbeye kapıl m ışcasına, kumaşı paralıyorlardı. Sonunda amaçlarına ulaştılar. Geriye dönüşü olmayan bir rişi başarmanın Süt msi

100 huzuruna ermişlerdi. Paraladıkları ipek kumaşların hışırtısı, kulağa ne de hoş geliyordu! Özgürlüğün bu tok ve dokunaklı sesi ne de heyecan vericiydi! Ayaklarının dibinde, şenliklerdcki kurdelelere benzeyen paçavralar serilmiş

duruyordu. Selma: — Sıra paketleri yapmağa geldi dedi. Biri Halide Edip diğeri Lâtife Hanım'a. Sanırım memnun kalırlar. Selma'nın İzmir'in işgali üzerine yaslı insanları büyülemiş olan Halide Edib'e ayrı bir hayranlığı vardı. Sultanahmet mitingi aklından çıkmış değildi. O tarihte dokuz yaşındaydı ama, sanki dünyaya o gün gelmişti. Ama son zamanlarda gözde olan, Mustafa Kemal'in şen şakrak eşi Lâtife Hanım'dı. Her girişimini ilgiyle izliyor, Matmazel Roz'un saraya gizlice getirdiği feminist dergilerde çıkan yazıları merakla okuyorlardı. Lâtife Hanım "kızkardeşlerini" özgürleştirmeğe ve öncü olmağa karar vermişti. Büyük Millet Meclisi toplantılarını izleyen ilk kadın olduktan başka, eşinin çalışma odasında milletvekillerini kabul etmekle herkesi şaşkına çevirmişti. Politikaya karışmakla mı suçlanıyordu? Kahkahalar atarak, kadınların bundan böyle ülkelerinin kaderinde söz sahibi olmağa hakları olduğunu hatta bunun bir görev olduğunu söylüyordu: Gazi'nin eşinin ukalâlıklarına kızan Hatice Sultan, söyleniyordu: — Zaten kadınlar ülke kaderinde herzaman söz sahibiydiler. Ama bunun çığırtkanlığını yapmıyorlardı. Yüzyıllar boyu, kadın sultanlar, kafes ardında Divan toplantılarını izlemişle, hükümdara tavsiyelerde bulunarak imparatorluk politikasına yön vermişlerdir. Doğu'da her akıllı kadın, kocasının kararlarını etkiler. Ancak bunu ilân etmemek basiretini de gösterir. Şu Lâtife Hanım, kendilerini göstermedikçe, seslerini duyumıadıkça yaşamadıklarını sanan Batı'lı kadınlar gibi davranıyor. Ancak çocuklar ve ilkel kavimler böyle davranır. Selma, ne diyeceğini bilmeden, başını sallayıp duruyordu. Nasıl oluyor da annesi anlamıyordu? Lâtife Hanım'ın kibirli ya da ukalâ olmasının ne önemi vardı? Önemi olan eski alışkanlıkları altüst etmesi, parmaklıkları kırması, kapalı haremleri biraz havalandırması idi. "Anneciğim, siz de benim kadar sıkılmıyor musunuz? Yoksa kaderinize baş mı eğiyorsunuz? Baş eğmek? Bu sözcük, imparatorluk azametine hiç de yakışmıyor. Acaba anneciğim zamanla feylesof mu oldu? Ama ben? Ben gencim, yaşamak istiyorum!" Selma derin bir nefes aldı, kendini öyle güçlü, büyük işler için öylesine biçilmiş kaftan hissediyordu ki... uçsuz bucaksız çayırlar karşısında tan vakti ürperen saf kan atlar gibi titriyordu. Şekerpare sordu: — Ne yapacağız? Selma, arkadaşının sesiyle kendine geldi. Ya evet... kahraman belledikleri o hanımlara ne yazacaklardı? Oniki yaşında olduklarını, çoktanberi onların gelmelerini beklediklerini, onlara yardıma hazır olduklarını, dışarıda hayat cıvıl cıvıl iken daha fazla hareme kapanıp kalmak istemediklerini, oradan kurtulmak istediklerini, savaşa katılmak istediklerini, aksi taktirde... öleceklerini! Şekerpare hayretle: — Ölmek mi? diye sordu.

— Tabii! 101 Selma, sert sert arkadaşına baktı. Saraya gelmeğe devam eden satıcı kadınların konuşmalarından öğrendiği, Matmazel Roz'dan aşırdığı gazetelerde okuduğu herşey onu kabına sığdırmaz olmuştu. Ülkesinde büyük değişimler oluyordu, İstanbul bir devrim yaşıyordu ve o, Selma, nakış işlemek üzere kapanıp oturmağa mahkûm ediliyordu! Birkaç gün önce, Halide Edib'in derneği tarafından kurulan yeni kız okullarından birine gitmek istediğinde, Sultan'ın gözlerinde şimşekler çakmıştı. Öğretim düzeyinin çok iyi olduğu söylendiği için, ısrar etme cesaretini göstermiş ama anneciği ona cevap bile vermemişti. Selma yine de cesaretini kaybetmiyordu. Ilerzaman amacına ulaşmasını bilmişti. Yakında Halide Edip ile Lâtife Hanım gelip annesiyle konuşurlardı. Bu ara kendisi hazırlık yapmalıydı. Şekerpare ile birlikte, İstiklâl Savaşı'nda yararlılık göstermiş kadınların öykülerini defalarca okumuşlardı. "Asker Sahne" adıyla tanınan ve gösterdiği olağanüstü cesaretten dolayı madalya almağa hak kazanan Münevver Saime'nin hayat hikâyesini ayrıntılarıyla biliyorlardı. Düğün gecesi kocasıyla birlikte dağa çıkıp çetelere katılan Makbule'nin maceralarını, 9. Tümen'in bir bölüğünün başında fransız karargâhını basıp şehit olan Rahmiye'nin kahramanlıklarını ezbere biliyorlardı. Haremde yetişen nadide çiçek kavramı, artık onlara saçma geliyordu. Mustafa Kemal'in de belirttiği gibi, bu kadın kahramanlar olmasaydı savaşı kazanmak mümkün olmayacaktı. Lâtife Hanım "Savaş bitti ama mücadele sürüyor" demişti. Gerçekten de her geçen gün, Selma ile Şckcrpare'nin heyecanla izledikleri bir yenilik daha oluyordu. Yunan işgalciye karşı sürdürülen savaştan çok, bu savaş kendi savaşlarıydı. Emniyet Müdürlüğü, iranıvaylardaki, trenlcrdeki, araba vapurlarındaki, kadınları erkeklerden ayıran bölmeleri kaldırtmıştı. Kadınlar bundan böyle, artık hiç bir ceza vermeden, kocalarının yanında oturabileceklerdi. Lokantalarda ve tiyatrolarda da durum aynıydı. Ama bu değişiklikleri, hakarete, hatta bütün bunların İslâm'a aykırı olduğunu söyleyen tutucu takımın saldırısına uğrama korkusu yüzünden pek az aile uygulayabiliyordu. Asıl kıyamet, İstanbul Ünivcrsitesi'nde bundan böyle karma eğitim yapılacağının ilân edilmesiyle koptu. O güne kadar sınıflar, üniversiteye gidebilen pek az genç kızı korumak üzere, kalın perdelerle ikiye ayrılmıştı. Ama artık şimdi müslümaıı aileler, dikenli bir sorunla karşı karşıya idiler. Ya kızlarının okumalarına ara verecekler ya da onları ilelebet kocasız kalmağa mahkûm edeceklerdi. Çünkü en ilerici gençler bile, kadının özgürlüğünü kazanmasını hararetle savunanlar bile, iş evlilik gibi ciddi bir konuya geldiğinde, annelerinin seçtiğine razı oluyorlardı. Anneler de özenle, dikkatle, hiç bir erkeğin yüzünü görmediğinden emin oldukları kızları seçiyorlardı. I

102 Güneş batmak üzereydi. Şekerpare kalktığında, saat 5 olmuştu. Annesinin yanına dönmeliydi. Yalnız kalan Selma, iki küme halindeki rengârenk kumaş parçalarına bakıyordu. Gölgeler odayı sarmağa başlamıştı. Öğleden sonra varılan güzel kararlara şimdi belirsizlikler üstün geliyordu. — Ne oluyor cicim? Pek üzüntülü görünüyorsunuz. — Oh! Babacığım! Her türlü protokolü unutan Solma, babasının kollarına alıldı. Onu en az bir haftadır görmemişti. Damat, son zamanlarda hareme pek gelmiyordu. Eskiden, onu görmek istediğinde Hayrı Bcy'in dairesine geçmek için türlü bahaneler yaratırdı. Ama şimdi, şu oniki yaşına bastığı günden beri, haremi selâmlıktan ayıran kapıdan geçemiyordu. Kıyametleri koparmış, babacığını görmek istediğini söylemiş ama kalfalarla haremağalanna söz geçirememişti. "Arlık çocuk değilsiniz sultanım". Artık çocuk olmamak" ne anlama geliyordu ki? Baba sevgisine ihtiyacı olmayacak kadar büyümek mi,demekti? Tabii ki babası kendisiyle fazla ilgilenmemişti ama, okuduğu ya da konuklarıyla sohbet ettiği zamanlar yanında olmak, yanıbaşında oturmak, Solma için değeri biçilmez bir mutluluktu. Ona hiç sesini çıkarmadan bakardı... öyle yakışıklıydı ki! Kendisini kızdıran ama aynı zamanda üstün bir zekânın belirlisi olan alaycılığını, azametinin bir belirtisi saydığı umursamazlığını, herşeyini severdi. Onun varlığına ihtiyacı vardı, ona bakınca mutlu oluyordu. İçtenlikle eline sarıklı: — Baba, lütfen anneciğime... Sarıldığı el katılaştı, gülen gözler gölgelendi, buz gibi bir sesle: — Küçük hanım, postacınız değilim! dedi. Göğsüne koca bir kaya parçası düşmüştü sanki. Nefesi daralmış, omuzlan çökmüştü. Başını eğdi. Niçin bu kadar sertti? Ne demişti ki? Birden anladı. Ne aptaldı! Haftalardan beri annesiyle babası Zeynel aracılığı ile konuşuyorlardı. Durumu birbirlerine anlatıp, dedikodusunu yapan halayıkları azarladığını da hatırlıyordu. İşte... şimdi de kendisi patavatsızlık etmişti. Oysa babası ne de keyifliydi! Sırf kendisini görmek için gelmişti. Şimdi her şeyi berbat etmişti. Bu kez tatlı bir ses: — Ama babanıza söyliyeceğiniz birşey varsa, sizi dinlemeğe hazmın dedi. Selma susuyordu. Ağzını açacak olsa, hıçkırarak ağlayacağını biliyordu. Babasının ağlamak kadar sinirlendiği başka bir şey olmadığını da biliyordu. Ama konuşmalıydı... Yoksa babası, küstüğünü ya da annesinin yanını tuttuğunu' sanırdı. Oysa bu doğru değildi. O kimseden yana değildi, ikisini de seviyordu, ama o kadar farklı bizimde seviyordu ki, içindi iki ayrı Sclma var sanıyordu. İşin bu yanını sık sık düşünmüştü. Annesi kendisine gülümsediğinde, bütün dünyayı fethedecekmiş gibi bir duyguya kapılıyordu. Babası kendisine gülümsediğinde, bütün dünyayı unutup, mutluluktan

uçacakmış gibi oluyordu. Bu iki gülümseme arasında bir seçim yapmak da istemiyordu. Güçlükle başını kaldırdı. Parlayan gözleriyle uzun solgun yüzü, ince dudakları, göz kenarlarında yıldızlar oluşturan 103 binlerce kırışığı inceledi. Ona, içine sokmak ve hep içinde tutmak istercesine bakıyordu. Babası purosunu çıkarıp, suç ortağıymış gibi göz kıptı: — Haydi cicim. Şu büyük derdinizi anlatın bakalım! — Baba, okula gitmek isliyorum. — Anlıyorum. Tabii size, sultanların gidebilecekleri bir yer olmadığı söylendi. — Ama herkes gidiyor. Selma Sultan'a atılan taşı görmezlikten gelerek, ısrar etti: — Süreyya Hanım Hukuk Fakültcsi'nc gidiyor. Bütün gazeteler resmini bastı, Kemal Paşa onu tebrik etti. "Türkiye'nin geleceği kadınların ilerlemesine bağlıdır, halkının yansı cahil olan bir ülke, yarı yarıya felçlidir" diyor. Hayri Bey, alışkanlıkla bıyıklarını kıvırıyordu: — Hım! Sanırını, o âsinin haksız olmadığı ender noktalardan biri bu! Selma kahramanı hakkında söyleneni duymazlıktan geldi., — Öyleyse, gidebilir miyim? — Nereye? — Okula tabii! Hayri Bey omuzlarını silkti. — Söyleyin bakalım... ne zamandan beri babalar, kızlarının yetiştirilmelerine karışıyor? Üstelik bir de anneleri sultan ise? Israr etmeyin. Sizin için elimden hiçbirşey gelmez. — Gelir... ama istemiş olsanız! Selma hırsından al al olmuştu. —: Baba, artık dayanamıyorum. Ülkemizde herşey değişiyor, herşey yaşıyor. Sadece biz, hiçbirşey olmamış gibi uyuklamağa devam ediyoruz. Bu saraydan çıkmak istiyorum. ÇIKMAK! Damadın yüzü hüzünlendi: — Sakin olun yavrum, dedi. Belki sandığınızdan da çabuk çıkacaksınız... ama korkarım üzüleceksiniz. Lâtife Hanım da, Halide Edip de, suç ortağı satıcı kadının sepetiyle dışarıya kaçırılıp gönderilen mesaja cevap vermemişlerdi. Selma ve Şekerpare'nin bütün ümitleri kırılmıştı. Çarşaflara gelince, Sultan nereye kaybolduklarını bile sormamış, terzilere yenilerini yaptırmıştı. Bu seferkiler siyah ti! Ortaköy Sarayı'nda hayal eskisi gibi sürüyordu. Ancak daha idareli gidiliyor, daha sade yaşanıyordu. Yeni vali sultanların tahsisatım kesmişti. Büyük Millet Meclisi gülünç bir maaş bağlamıştı. Buna çok da üzülünmüyordu. Tahsisatları kısılmış tüm dost ve akrabalar aynı sıkıntı içindeydi. Hatice Sultan'ın alaycı biçimde söylediği gibi "Yeni zengin olmaktansa, yeni fakir olmak yeğdir!" Bazı hizmetkârlara yol vermek gerekmişti. Ama öteden beri aileden sayılan evin adamları vardı. Sultanı asıl üzen artık fakirlere yemek dağıtılamamasıydı.

104 Bunu, tasarruf olsun diye kaldırmış değildi. Sofrasındaki tek tabağt bile paylaşırdı. Ama hükümet buna benzer davranışları iyi karşılamıyordu. Osmanlı hanedanından olanlar, ortalıkla pek göriinmemeliydiler. Onun için de Sultan, kapısını çalana gizlice yardım edilmesi talimatını vermişti. Öyle de çok gelen vardı ki! 1923 yılında, İstanbul'da ve bölün ülkede durum kötüydü. On yıllık savaş ve işgalden bitip tükenmiş olan halk, sefalet içindeydi. Savaştan önce 1 kuruş olan ekmeğin kilosu 9 kuruş olmuş, etin okkası 6 kuruştan 80 kuruşa çıkmıştı. Birkaç ayrıcalıklıdan başka kimse, etin yanııur yanaşanuyordu. Yüzlerce insan, açlıktan ve soğuktan ölüyordu. Ankara'daki karışıklıklar yüzünden durum daha da kötüleşmişti. Bütün yetkiler, Anadolu'nun bu önemsiz kasabasında, Mustafa Kemal'in başkent yapma niyetinde olduğu bu yerde toplanmıştı. Mustafa Kemal geçmişe sırt çevirerek modern, ileri Avrupa ülkelerine benziyen bir devlet yaratmak istiyordu. Türk aydınlarını yüz yıldır etkileyen cumhuriyetçi ve laik Fransa örnek alınacaktı. "Cumhuriyetçi ve laik!" İşin can alıcı noktası buydu! Hernekadar Büyük Millet Meclisi Başkanı, başındaki zafer tacı sayesinde bütün gücü elinde bulunduruyorsa da, mücadele arkadaşlarından çoğu "despotça" eğilimlerinden kuşkulanıyordu. Kamuoyunun, Mustafa Kemal'in başbakan olacağı meşruti bir monarşiyi beklediği sırada, saltanatın nasıl ilga edildiğini unutmamışlardı. Gerçekten bütün meclis ve onunla ilk yola çıkanlar Gazi'den sakınıyordu. Savaş sırasında onun etrafında birleşmişlerdi, askeri dehasına güvenleri tamdı. Ama şimdi, yasal bir hükümet 'kurmak söz konusu olduğunda, milletvekilleri sertliğine ve dikbaşlılığına tanık oldukları bir kişiyi başlarına geçirmekten endişe duyuyorlardı. 1923 ilkbaharında, Ali Şükrü Bcy'in öldürülmesi onları dehşete düşürmüştü. Parlamentodaki muhalefetin başlıca liderlerinden biri olan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü sık sık Kemal'e karşı çıkar, Halife Abdülmecit'in bazı yetkilerinin yeniden verilmesini savunurdu. Bir sabah ölüsü bulundu. Boğulmuştu. Katil çok çabuk bulunmuştu. Bu, Gazi'nin özel muhafızlarından "Topal Osman" idi. Ancak konuşmağa fırsat bulamadan, jandarmayla giriştiği çatışmada, ölmüştü. Olay büyük heyecan yaratmış, Mustafa Kemal siyasi bir muhalifini yok etmekle suçlanmıştı. Dehşete düşen milletvekilleri, bunun bir uyan olduğunu düşünüyorlardı. Kendi parlamento grubunda bile muhalefetin arttığını hisseden Mustafa Kemal, güçlü bir. halk desteği sağlamağa yöneldi. 1919'da, Milli Mücadele'yi yürütmek için kurulmuş olan ¦cemiyetler, komiteler başkomutan olduğu için doğrudan kendisine bağlıydı. Bu yarı askeri örgütten siyasi bir parti çıkaracaktı: "Halk Partisi". Bu partinin her kentte, her kasabada şubesi olacaktı. Bunun için ülke çapında bir geziye çıktı: komite temsilcilerine "Ülkemiz hainlerle doludur! Uyanık olun! Hükümet etme hakkı sizin, Halk Partisi'nindir" dedi. Bu sırada İstanbul'da bazı gazeteciler yeni "diktayı" eleştirirlerken, saltanatın geri getirileceği gibi bazı iddialar

da ortaya attılar. Mustafa Kemal, Ankara'ya dönüşünde, devam ettikleri taktirde asılacaklarını bildirdi. Halka hitaben yapılacak bu tür konuşmalar yasaklanacak hatta gerekirse parlamenter 105 dokunulmazlıklar kaldırılacaktı. Çünkü gerici ya da safdil diye nitelendirdiği milletvekillerinin muhalefetlerine zor katlanıyordu. Ancak bu son noktada başarı sağlayamayacaktı... "Safdiller", üzerine oturdukları dalı kesmeyeceklerdi. Bütün bu gelişmelerden bıkan eski arkadaşı Rauf Bey istifa etmişti. Eski arkadaşları ve Milli Mücadele'nin en değerli isimleri Rahmi, Adnan, Refet, Ali Fuat, Karabekir ondan uzaklaşmışlardı. Mustafa Kemal'in elindeki çoğunluk gözle görülür biçimde eriyordu. Sertliğine ve öğretmenlik taslamasına tahammül edilemiyordu. Ncysi ki ordu onunla birlikti. Halk Partisi de bütün ülkede dallanıp budaklanmağa başlamıştı. Asıl, asıl önemlisi... barış imzalanmıştı! 24 Temmuz 1923'te, sekiz ay süren çok uzun görüşmelerden sonra, Türkiye'yi temsil eden İsmet Paşa'nın başkanlığındaki Türk heyeti ile Batılı temsilcileri bir araya getiren Lozan Konferansı, parlak bir başarıyla sonuçlanmıştı: Türkiye bir imparatorluk kaybetmişti ama, artık özgür ve bağımsız bir ulustu! Bunu da her şeyden önce Mustafa Kemal'e borçlu olduğunu halk biliyordu! Selma son işgal kuvvetlerinin ayrılışlarını her zaman hatırlayacaktı. Askerî töreni görmek için, annesiyle birlikte Dolmabahçe Sarayı'na gitmişti. Teyzeleri ve kuzenleriyle birlikte, sarayın Boğaziçi'ne bakan pencereleri önünde kümelenmişlerdi. Ekim güneşi mermer çeşmeler üzerinde oynaşıyordu. Boğaz'ın her iki yakasında halk rıhtımları doldurmuştu. Saat 10.30'da, bahriye bandosu önde olmak üzere, türk piyade müfrezesi meydandaki yerini aldı. Beyaz ay yıldızlı kırmızı bayrak dalga dalgaydı. Birkaç dakika sonra fransız birliği geldi. Arkadan italyanlar ve ingilizler yerlerini aldılar. Türklerin karşısında sıra halinde dizilmişlerdi. Bir kenarda kordiplomatik, hazırola geçmişeesine, dimdik ayaktaydı. 11.30'da müttefik yüksek komiserleri göründü: General Pelle, General Harrington Marki de Garroni. Sırmalı üniformaları ve solgun yüzleriylc! İstanbul valisi heyecanını zor saklayan adımlarla ilerledi. Bando sırasıyla ingiliz, fransız ve italyan marşlarını çaldı. Sonra türk marşı, rüzgârda dalgalanan al bayrağın gölgesinde, ağır ağır gökyüzüne doğru yükseldi. Müttefik birlikler türk bayrağını selamladıktan sonra yerlerinden ayrıldılar ve kendilerini bekleyen teknelere bindiler. Savaş gemilerinden herbiri, kendi milli marşlarının eşliğinde, beş yıldır hüküm sürdükleri türk sularını terk etmeğe başladılar. Halk, sessiz, onları gözleriyle izliyordu... Marmara'nın mavi sularında ufak bir nokta oluncaya kadar... Dolmabahçe Sarayı'nııı penceresinde, yetişme çağında bir kızçocuğu, annesinin elini sıkıyordu, gözyaşları içinde birbirlerine gülümsüyorlardı.

Selma birkaç gün sonra, top sesleriyle yatağından fırladı! işte bundan korkuyordu. "Gider gibi yapmışlar, sonra bütün güçleriyle geri mi gelmişlerdi?". Çıplak ayaklarıyla pencereye koştu, dışarıya baktı. Tek bir savaş gemisi yoktu, Boğaz'da tek tük birkaç kayık ve birkaç balıkçı teknesi sabah güneşini selamlıyordu. Oysa top atışları devam ediyordu. Düzenli, belli aralıklarla. Selma, ¦kızgınlıktan yüzünün yandığını hissediyordu. Bir sıçrayışta kaftanını aldı, iki er? 106 dakika sonra Sultan'ın odasındaydı: — Hayır cicim. Ne ingilizler, ne fransızlar, en italyanlar, hamdolsun, ne de yunanlılar! Cumhuriyet ilân edildi! — Cumhuriyet mi? Fransa'deki gibi mi? Sclma bu soruyu sorarken. Matmazel Roz'un derslerini dinlemediğine hayıflanıyordu. Sultan yüzünü buruşturdu: — Pek çok lürk için cumhuriyet, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik demek... ama bunlardan hiçbirinin olmamasından korkarım! Rauf Bey'in çok kızdığını haber aldım. Bu işe birkaç saat içinde karar verilmiş. Ona da, muhalefetteki yüz kadar milletvekiline de haber verilmemiş. Rauf Bey, bu işin Mustafa Kemal'in bir darbesi olduğunu söylüyormuş. Aynı zamanda kendisini cumhurbaşkanı seçtirmiş. İstanbul basınının yazdıkları da bu yöndeydi. Çoğunun bir hükümet darbesi gözüyle baktığı bu işi hazırlayana karşı da pek hoşgörülü değillerdi. "Cumhuriyet, milletin şakağına bir tabanca dayanarak ilân edildi." "Birkaç gün içinde Mustafa Kemal taralından hazırlanan ve evet efendimcilerc onaylatılan bir anayasa ile kurulan yeni lürk devleti bu mu?" "Gazi'ye verilen yetkiler, hiçbir padişahın sahip olamadığı kadar büyük." Mustafa Kemal'i aynı anda baba, oğul ve kutsal ruh olan kutsal üçlüye benzetenler de çıkmıştı. Gerçekten de bütün yetkiler kendisinde toplanmıştı: cumhurbaşkanı idi, hükümet başkanı idi, meclis başkanı idi, başkomutandı ve Türkiye'nin tek siyasi partisinin başı idi. Meşruti monarşi ya da Batı tipi demokrasi özlemi duyanlar içini bu tam bir şoktu. Bundan sonra hiçbirşeyin, hiçbir kimsenin, Gazi'nin kararlarına karşı çıkamayacağını biliyorlardı. Oysa halk sokaklarda bayram ediyordu. Türküler söyleniyor, meşaleler yakılıyordu. "Cumhuriyet" neyin nesidir pek bilinmiyordu ama, her iyilik ondan bekleniyordu. Merkez hapishanedekiler bile "yaşasın cumhuriyet, yaşasın adalet" diye bağırıyorlardı. Selma için, Türkiye'nin cumhuriyet ya da monarşi olması fark etmiyordu, nasıl olsa Muştala Kemal baştaydı. Kalbinin ta derinliklerinde kendisi için hâlâ "Sarı Gül" olmasına karşılık, bazı kararlarına da kızmıyor değildi. Özellikle "kibar" İstanbul yerine Ankara'yı başkent ilân etmesine kızıyordu. Bundan çoktandır söz ediliyordu ama kimse gerçekleşeceğine inanmıyordu. Çorak Anadolu topraklarının ortasındaki bu köhne kasaba, o güzelim, imparatorluğun övüncü İstanbul'un yerini nasıl alabilirdi? İki kıla arasına bir yüzük taşı gibi oturmuş, Hicret'ten onüç yüzyıl önce Apollon'un bir kehanetinden doğmuş, bütün kültürlerin, bütün

uygarlıkların beşiği olan İstanbul, Doğu ile Batı arasında yegâne kavşak idi. Bu nasıl olabilirdi? Ama Muştala Kemal çapında biri için, soru sormak bir lükstü. O cevapları yeğliyordu. 13 Ekim 1923'te İstanbul, onu dünyanın merkezlerinden biri yapan bin yıllık statüsünü kaybediyordu. Alımet'in babası, damadın hizmetinden işte bu sırada ayrılmağa karar verdi. Kemalizmin doruk noktasında olduğu şu günler, damadın kâtibi olmak, pek hoş karşılanmıyordu. Ankara'da yeni bir iş bulmuştu. Sclma, aylardan beri Ahmet'i 107 görmemişti. Daha doğrusu, oniki yaşına bastığı yünden beri. Ama birbirlerine uzun uzun mektuplar yazmışlardı. Aracılığı da,- Küçük Sultan'ın bir dediğini iki etmeyen Zeynel yapıyordu. Ne var ki, Ahmet'le görüşmek istediğini söylediği vakit, kaşlarını çatmıştı. — Başımın tacısın ama biliyorsun ki, bunu yapamam! — Ağa bana tek yardım edecek kişi sensin. Gidiyor. Onu son bir kez, mutlaka görmeliyim. Öyle yalvarmıştı ki sonunda ağa daha fazla direnememişti. Onu o kadar seviyor, onun da kendisini aynı derecede sevmesini istiyordu ki Zeynel! Tek bir tebessümü herşeyi yaptırabilirdi... Sultan gibi gülümsüyordu! Vedalaşma "bülbül yuvası"nda olmuştu. Zeynel kapının önünde durmuş, onlara da onbeş dakika vermişti. Ahmet en güzel giysilerini giymişti. Yüzü sararmış, ayakkabılarına bakıyordu. "Onu görmek nereden de aklıma seldi? Hiç de memnun görünmüyor... bilseydim! Oysa ne güzel mektuplar yazıyordu. Niye konuşmuyor? îşte, şimdi de kızarıyor... zavallıcık, hiç tutarlı değildi zaten! Haksızlık ediyorum, mutsuz... ama ben de mutsuzum! Hem de çok mutsuzum! Üstelik ayrılan ben değilim, o. Tanrım, onbeş dakika ne kadar uzun sürermiş. Konuş benimle Ahmet, konuş, yoksa patlayacağım..." — Ahmet! Çocuk başını kaldırdı. Ağlıyordu. — Ahmet, lütfen, ağlama. Ağlamanı yasaklıyorum. Ağlayacak biri varsa, o da benim. — Sen mi? Neden sultanım? — Çünkü beni bırakıp gidiyorsun! "İşle bunu söylememeliydim. Ne de üzüntülü duruyor... Susuyor. Kendini savunmuyor bile. Nasıl savunsun ki? Babasını suçlamış olur. Hep böyledir zaten, büyükler hep ilkelerden söz ederler, ama işlerine geldiğinde onları unuturlar, fyi ki anneciğim böyle değil... Babam da., tabii!" — Üzülme Ahmet, Ankara'da çok arkadaşın olacak. Beni unutursun. — Ben mi sultanım?... unutur muyum? Ona öylesine bir bakış fırlattı ki, Selma utandı, verdiği acıdan, paylaşmayı beceremediği acıdan ötürü ulandı. Oysa gideceğini öğrendiği vakit, yüreği sıkışmış "işte... aşk bu!" diye düşünmüştü. Hatta kaçmalarını önermesini hayal etmişti. Belki de... kabul edeceğini söyleyecekti. Oysa o, tutmuş ağlıyordu. Elini bile tutmamıştı. Boğazı düğümlendi. Ahmet gideceği için değil, ama aniden onu sevmediğini anladığı için.

Ani bir hareketle saçlarını bağlayan kadife kurdeleyi çıkarıp Ahmet'e verdi. Alımet'in yüzü aydınlandı. O kadar mutluydu ki, Sclma utandı, yalan söylemiş gibiydi. Ama alt tarafı bu kurdelenin, sadece bir kurdele olduğunu söyleyebilir miydi? Üstelik kendisi de bu işlerden ne anlıyordu ki? Birkaç gün sonra Selma scVgili Gülfiliz'ini de kaybetti. Alımet'in gidişinden sonra, en son, en sevgili arkadaşı o idi. Bir sabah, bebeği kucağında, ağlayarak gelmişti. Maliye Nezareti'nde çalışan kocası, Ankara'ya atanmıştı. Gülfiliz gitmemekte dîrenmişti. Annesi bellediği Sultan'dan, kendisini ve t 108 bebeğini alakoymasını istemişti. Sultan saatlerce genç kadına, kocasını izlemek zorunda olduğunu anlatmağa çalışmıştı. Gülfiliz'in yanında duran Selma, annesinden, olanaksızdı ama, bir zaaf belirtisini göstermesini dilemişti. Gülfiliz'in dönme vakti olan, ufukla morlu altınlı karaltılar belirene kadar... Bu üzüntülerden kurtulmak amacıyla Sclma, güzel çerkez kızının onuruna, haremdeki bütün arkadaşlarının katılacakları bir gezi düzenlenmesini istedi. Haliç sırtlarında, öküz arabalarıyla yapılan Kâğıthane gezilerinin belki de sonuncusuydu... Sonbaharın son günleriydi. Bakır rengi yapraklar arasından süzülen ışık, taş yolları aydınlatıyordu. Alınları kınalı, boynuzlan nazar boncuklu öküzler, rengarenk, çiçekler ve yapraklarla bezenmiş arabaları çekiyorlardı. Sanki geçmiş günlerde, köy ağalarının kağnılarını çekercesine... İçerde, ipek perdeler ardında, yastıklara dayanmış kadınlar, eski güzel günlerdeki gibi, çene çalıp gülüşüyorlardı. Tüm bu neşenin ortasında, bir lek Gülfiliz sessizdi. Ona dayanmış olan Selma, elini tutuyordu. Genç kadının bakışları yüreğini parçalıyordu. Ahmet'in bakışları gibi acı doluydu. Dudaklar "pek yakında" derken, gözler "asla" diyordu. Çok eğlenceli geçeceğini sandığı bugün, mezarlıkları ziyaret, ölüleri anma gününe dönüşmüştü. Israr ettiği için pişman olmuştu. Gülfiliz'i hep hoppa, vurdumduymaz olarak hatırlamak isterdi. Sanki büyü bozulmuştu. Şakalaşmalara, verilen sözlere, Gülfiliz'in bir yıl sonra İstanbul'a gelip birkaç gün kalması, Selma'nın da büyüdüğünde Ankara'ya mutlaka gitmesi vaadlerine rağmen, birbirlerini hiç görmeyeceklerini biliyorlardı. Dolmabahçe Sarayı'nda yeni halife, rahat bir hayat sürüyordu. Ellibeş yaşındaki bu kibar insan, vaktini resim, müzik ve dinî konularla uğraşarak geçiriyordu. Siyasi bir rol oynamak iddiasında değildi. Çok dindar olduğu için, 350 milyon müsliimandan sorumlu olan cmirü'l-müminin olma görevini çok ciddiye alıyordu. Haftada bir kere cuma selâmlığına çıkıyordu. Bu törene eski görkemini kazandırmak için ısrar etmişti. Bu nedenle her cuma, ardında kalabalık bir maiyetle, Ayasofya Camii'ne veya civardaki diğer camilerden birine gidiyordu. Bir hafif süvari mangasının eşliğinde, bazan arabasından inerek şahane bir beyaz ata biniyordu. Yoldan geçerken, halk toplanıp alkışlıyordu. Bembeyaz sakalı ve menekşe rengi gözleriyle çok yakışıklı bir adamdı.

Halife bazan altın yaldızlı beyaz saltanat kayığı ile Boğazı geçip Üsküdar Meydanı'ndaki camie gidiyordu. Hatta bir iki kez, 1453'te 18 yaşındayken, Bizans'ı fethetmiş olan Fatih Sultan Mehmet'in, sarığı ve giysisi üzerinde sokağa çıkmıştı. Bu gösteriler ve halifenin halk tarafından benimsenmesi, Türkiye'nin yeni hakimi tarafından hoş karşılanmıyordu. Üstelik, Abdülmecit büyükelçileri ve bazı yabancı ziyaretçileri hatta türk siyaset adamlarını kabul ediyordu. Bunlar . 109 arasında İstiklâl Savaşı kalıramaıılan Rauf Bey ile. Refet Paşa da vardı ve kendisine hükümdarmış gibi lıitabetmeye devam ediyorlardı. Hatta Refet kendisine son derece güzel safkan bir at hediye etmiş, halifenin her hareketini adım adım izleyen istanbul basını, bunu da bütün aynntılanyla yazmaktan geri kalmamıştı. Abdülmecit istemediği halde, hoşnutsuzları mıknatıs gibi çekiyordu. Bunların sayısı pek çoktu: eski aileler, emekli paşalar, azledilen memurlar, eski saray mensupları ve özellikle din adamları. Zaferden sonra Mustafa Kemal dini geri plana itmişti. Ankara'da kadınların başları açık sokağa çıktıkları söyleniyordu. Yakında bütün ülkede aynı şey olacak deniyordu. Son rezalet... Gazi'nin bir heykeli dikilmişti. Hiçbir padişah, dinî nedenlerden, bunu göze alamamıştı. Yavaş yavaş, İslâm adına, gruplar oluşuyordu. Camilerde ve meydanlarda hocalar ve şeyhler "zındıklar hükümetine" ver yansın ediyorlardı. Eskiden, İstiklâl Savaşı'nda, Mustafa Kemal'e 'yardan etmiş olan tekkeler, ona cephe almışlardı. Özel hayatı eleştiriliyordu. Bu ara, Lâtife Hanım'ın kıskançlıklarından bıktığı için boşanmış ve bekâr hayatına dönmüştü. 1923 sonbaharında Fikriye'nin intihar etmesi de Mustafa Kemal'in saygınlığını arttırmayacaktı. Bir vakitler yakışıklı paşasına delice âşık olan bu genç akrabası, boşandığını duyar duymaz Ankara'ya koşmuştu. Sevdiği adam ne isterse yapmağa hazırdı. Kemal, onu istememişti. Ertesi günü bir hendekte Ölüsü bulundu. Tabanca ile intihar etmişti Artık sadece saltanat yanlıları ve din adamları değil, her türlü aşırılıktan bıkan pek çok demokrat da halifeye yönelmişti. Abdülmecit pek iyi bir meşruti hükümdar olabilirdi. Sağduyusu olan, dürüst bir insandı ve muhtemel bakanlarıyla anlaşmazlığa düşecek kadar kişilik sahibi değildi. Mustafa Kemal ufuktaki tehlikeyi sezinlemişti. Bugüne kadar yakın çevresinde "ortaçağ uru" olarak nitelediği hilafeti yok ederek, halkı doğrudan karşısına almağa çekinmişti. Ama sözünü geçirebilmek için de onu ortadan kaldırması gerektiğinin farkındaydı. Fırsatı yaratan yine Abdülmecit oldu. Hilafet makamının gereklerini "lâyıkiylc yerine getirebilmesi için" tahsisatının arttırılmasını istedi. Kemal'in cevabı alaycıydı: "Bir halifenin mütevazi yaşaması gerekir. Esasen hilafet, mevcudiyeti kanıtlanmamış tarihi bir kalıntıdır." Düşmanlıklar açığa vurulmuştu. Resmî basın, zincirinden boşanmış gibiydi: "Halifelik ne işe yarıyor? Devlete pahalıya mal olan, saltanatı

yeniden getirmeğe yarayan bir kurum." Ilımlı gazeteler ise "Hilafetin ülkemiz için paha biçilmez değeri vardır. Kaldıracak olursak, on milyon nüfusu ile Türkiye, İslam alemindeki önemini kaybedecek, Avrupa'nın gözünde de önemsiz küçük bir devlet olacaktır." diye yazıyorlardı. Bomba, 5 Aralık günü, Ağa Han'ın üç İstanbul gazetesinde yayımlanan mektubu ile patladı. İsmailiye mezhebinin başı, halifenin aşağılanmasını kınıyor, ve ona "İslâm âleminin saygı ve güvenini sürdürecek biçimde" davranılmasını istiyordu. Haber zararsızdı ama, mektup Londra'dan postalanmıştı. Bu fırsat kaçmazdı. Mustafa Kemal bunun bir komplo olduğunu söylüyor ye Ağa Han'ın türk ulusunu bölmek istiyçn dış güçlerin ajanı olduğunu ileriye sürüyordu. 110 Mektubu yayımlama cesaretini gösteren yazı işleri müdürleri tutuklanarak mahkemeye sevkedilmişlerdi. Bir "vatana ihanet yasası" çıkarılmıştı. Buna göre cumhuriyete karşı veya eski rejimden yana olanlar ölüm cezası ile cezalandırılacaklardı. Ülke çapında tutuklamalar yapılıyordu. Türkiye bir darbe eşiğinde yaşıyor gibiydi. Abdülmecit fırtınanın geçmesini bekleyerek, sarayında susuyordu. Ama Gazi bu işi bitirmeğe kararlıydı. İstanbul Valisi cuma selamlığını yasaklamıştı. Halife camiye gitmek istiyorsa, kiralık bir faytona binebilirdi. Süvariler artık eşlik etmeyecek, saltanat kayığına da el konacaktı. Şehzadenin tahsisatı, kâtip ya da danışman kullanamayacağı boyuta indirgenmişti. Herşeye rağmen kalmak isteyen sadık hizmetkârlara "kendi güvenlikleri için" sarayı derhal terk etmeleri tavsiye edilmişti. Aradan iki ay geçmişti. Mustafa Kemal, yıllık manevraları izlemek üzere îzmir yöresine gitmişti. Halifenin yakınları yeniden ümitlenmişlerdi, olan biten demek ki sadece bir uyarıymış! Aslında Gazi, askeri komutanlara danışmağa gitmişti. Birkaç günlük tartışmadan sonra, osmanlı ailesinin dini yetkisine son vermesi gerektiğine onları ikna edebilmişti. Ordu onunla birlikte, darbeyi indirebilirdi. Büyük Millet Meclisi'ne hâkimdi. Her zaman olduğu gibi pekçok milletvekili isyan edecek ama sonunda ona karşı gelemeyecekti. Esasen önlemlerini almıştı. En önemli muhaliflerinden biri olan Rauf Bey'i çağırtarak, Halk Partisi'nin yönetim kurulu önünde cumhuriyete ve başkanına sadakat yemini ettirmişti. Aksi halde meclisten ve ülkeden çıkarılacaktı... Nelerin hazırlandığını bilen ve bunları önlemeğe güçleri olmayan Rauf Bey ve Rcfet Paşa, Ankara'yı terk etmişlerdi. 24 Şubat 1924'te son bir çıkış yapıldı. Eski rejim yandaşlarının entrikalarını açıklayan kemalist grup, hilâfetin ilgasını istedi. Bir hafta süren kavgalı tartışmalardan sonra Büyük Millet Meclisi 3 Mart günü açık oylamayla, sadece Abdülmccit'in değil hanedan mensuplarının hepsinin ülkeden derhal çıkarılmasına karar verdi. — Üç gün içinde hepimizin gitmiş olması gerekiyor! Şehzade Osman Fuat Efendi öfke içindeydi. Bu sabah saat 9'da Hatice Sultan'ın dairesine gelmişti. Halifenin, iki karısının ve

çocuklarının Orient-Express'le İsviçre'ye gönderildiklerini öğrenmişti. — Mabeyincisinin anlattıklarına göre, vali ve emniyet müdürü gece yansı gelmişler. Halife kütüphanede kitap okuyormuş. Hatta kaçar korkusuyla, sarayın etrafını sardırmışlar. Halife çok vakurmuş. Sadece, hazırlanması için birkaç gün için istemiş. Herifler reddetmiş. Halkın tepkisinden çekiniyorlar. Gazetelerin, haberi yirmidört saatten önce yayımlamaları yasaklanmış. Veliahtın bir an önce gitmesi isteniyormuş. Bavullarını ancak toplayabilmiş. Sabahın 5'inde, çalışanlar büyük salonda toplanmış. Herkes ağlıyormuş. Halife çok heyecanlıymış. Herkesin elini sıkmış. Sonra "ülkeme hiç kötülük etmedim, etmeyeceğim de. Aksine, ölünceğe kadar hatta daha sonra, kalkınması için dua edeceğim" demiş. 111 Sonra emniyet müdürü onu bir arabaya bindirmiş. Ancak Sirkeci İstasyonuna değil de, her türlü gösteriyi önlemek için, kentten 25 kilometre -uzaklıktaki küçük bir istasyona götürmüşler." Selma ağzı bir karış açık dinliyordu. Hiçbirşcy anlamıyordu. Yıllar boyu işgal kuvvetlerinden korkmuşlardı. İngilizlerden, yunanlılardan herşey beklenirdi. Ama şimdi, savaşı kazandıktan sonra, halifeyi gönderen ve kendilerini kovmak istiyen türklcrdi... Dclirdiler mi ne? Her halde yanlış anlama var. Anneciğim, her zamanki gibi Fuat Dayı'yı yatıştıracak, ona anlatacak, herşeyi yerli yerine oturtacaktır. Annesine baktı, yüzünü iki avucunun arasına almış "Sürgün mü? Olacak şey değil!" diye söyleniyordu. Şchzadc-Paşa, odada dolaşıp duruyordu. — Uyrukluğumuzu kaybettik. Ülkeye bir dalıa ayak basmamız yasaklandı. Mallarımıza el kondu, sadece kişisel eşyalarımızı götürebileceğiz. Halı! Unutuyordum.. Hükümet büyüklük göstererek her birimize 1000 altın lira veriyor. Bizi ancak birkaç ay idare' eder. îşt-c sevgili halacığım. Durum bu. Suçlular gibi cezalandırılıyoruz. Hatta aramızda Türkiye için kanım dökenler bile... Elini, savaş alanlarında kazandığı nişanlarla dolu göğsüne götürdü. Dudakları titriyordu. Selma, ağlayacağını sandı. Başı dönüyordu. Yok, gerçekten anlamıyordu. Gitmek mi? Nereye? Ama niçin? Ne kadar süreyle? Fuat Dayı "İlelebet" demişti. — "İlelebet ne demek? İstemeden bağırmıştı. Annesi ona dönmüştü. Nckadar da solgundu. — Anneciğim! Selma annesinin ayaklarına kapandı. . * — Doğru olamaz bu, doğru olmadığını söyleyin bana. Bizden ne istiyorlar? Lütfen anneciğim, Fuat Dayı, cevap verin. Neler oluyor? — Olan şu ki Mustafa Kemal... Selma ferahlamış olarak ayağa kalktı: — Paşa mı? Öyleyse her şey yolunda demektir. Ona gidip, anlatıp, kendisini yanılttıklarını, ona karşı asla hareket etmediğimizi anlatırız. Hatırlasanıza anneciğim, Onun büyük bir vatansever olduğunu söylüyordunuz... savaş sırasında her gece kazanması için

dua ediyordunuz. Sonra, sakladığımız o subay... Ankara'ya gidip her şeyi anlatmalıyız. Anlayacağından eminim. Annesi neden başını çeviriyor? Fuat Dayı neden omuz silkiyor? Kimse onu dinlemiyor. Şehzade: — Sultan'ım diye tekrarladı. Unutmayın, sadece üç günümüz var. Eğildi ve sür'alle odadan çıktı. Sis... Selma, iç çekmeleri, telaşı, göz yaşlarım, küçüklükleri, beklenmeyen iyilikleri, ihanetleri, sadakati hep bu sis perdesi ardında hatırlayacaktı. Üç gün boyunca, odadan odaya, denk yapan, tekrar söken, katlayan, yerleştiren ve aralarında çekişip duran hizmetkârların ve haremağalarının ayaklan altında kalmıştı. Üç gün boyunca bu gürültüden, bu karışıklıktan, kalfaların I r 112 söylenmelerinden, özellikle onu tescili etmek için peşinde dolaşıp duran Matmazel Roz'dan kaçmak işlemişti. Du hayhuy içinde, sakin, dantel oymalı sarayını tanımaz olmuştu. Artık burası onun yuvası değildi: bu karışıklık ve gürültü onu dalıa sırası gelmeden kapıdışarı etmişti. Sonunda odasına kapanmış, unutmamak, hafızasına nakşetmek için sevdiği eşyalara teker teker bakmış, ama artık onları görmez olmuştu. Şimdiden belirsizleşmişlerdi. İki hizmetçi büyük bavulunu getirip ne götürmek istediğini sorduğunda, şiir kitabı ile defterini bavulun dibine atmış, gerisini hizmetkârlara bırakmıştı. Hayri, bavulunun çok küçük olduğundan yakınınca da, kendi bavulunun yarısını onun eşyalarına ayırmıştı. Onu çevreleyen bu sis perdesinden bazı renkli manzaralar görebiliyordu: annesinin elbiselerinin dikiş kıvrımlarına mücevher diken terzileri... Sultanın bunları götürmeğe hakkı olduğunu söylemelerini... ama gayretkeş bir gümrükçü ile karşılaşmak korkularını... Hatta bir zümrüdün, usulca birinin cebine girdiğini bile hatırlıyordu... sonra Zeynel, iyi kalpli Zeynel! Bir sandığın üstüne çıkmış, herkesi azarlar, bir orkestra şefi-gibi kollarını sallayıp dururken... Bütün bu karmaşa arasında, yeniden gülümseyebilen, teselli eden, yatıştıran Sultan'ı... — Korkmayın çocuklar... birkaç aylık bir iş... Halk bizi geri çağıracak. Halk, şimdilik susuyordu. Hükümet gerekli önlemleri almıştı. Bütün büyük şehirlerde istiklal mahkemeleri kurulmuştu. "Vatana ihanet yasası" halifenin ve hanedan mensuplarının kovuluşlarını tartışacak olanlara da uygulanacaktı. Üç gün boyunca Ortaköy Sarayı dostlarıyla dolmuştu. En azından gözetime aldırmayanlarla... Üç gün boyunca düşünülüp durulmuştu: Nereye gitmeli? Dalıa önce hanedanın hiçbir kadın mensubu ülkesinden çıkmış değildi ve yaşlılar arasında saraylarının dışına çıkmış olanlar bile nâdirdi. Önce Fransa'dan, iklimi İstanbul'unki kadar yumuşak ve göğü masmavi, boğazının adı da "Akdeniz"olan Nis'tcn söz edilmişti. Ama sonunda Sultan, Beyrut'u seçmişti. "Çünkü yanıbaşımızda, çabuk dönebiliriz." Selma, babasının ne düşündüğünü merak ediyordu. Sürgün kararından beri onu görmemişti. Zavallının, kitapları, tüm o kâğıtları ile,

işi başından aşkın olmalıydı. Birden onunla konuşmak istedi. Ağlayarak ellerini öpüp duran bu kadınlardan bıkmıştı. Haremin kapısında kimsecikler yoktu. Uzun koridorları koşarak geçmiş, onun dairesine varmıştı. Çalışma odasında kimse yoktu. Babası salonda da değildi. Odasındaki çekmeceler açık ve boştu... Ok gibi, koridoru tekrar geçerek annesinin yanına geldi: — Anneciğim. Babam? Babam nerede? Alışık olmadığı bir tatlılıkla Sultan saçlarını okşadı: — Cesur olun yavrum. Damatların seçme hakları vardı... Babanız gelmeyecek. Kelimeler boşlukta yankılandı... Giderek çukurlaşan, donan, bir boşluk... taa göğsünün, taa karnın içinde... parmaklarının ucuna kadar oluştu. "Gel..mi..ye.. cek." Anlamıyordu. Bütün vücudu ağırlaşmıştı. Oysa başı hafif hafif... uçuyordu. Anlamıyordu. Ona, veda bile etmeden gitmişti. 113 7 Mart 1924, sabahın saat 8'iydi ve her yer pırıl pırıldı. Onları istanbul'dan alıp götüren trende, sıranın üzerine büzülmüş olan Selma, onu terk eden vatanına bakıyordu. Gözlerinin önünden yüksek çam ormanları, pırıl pırıl dereler ve buğday tarlalarındaki beyaz başörtülü kadınlar akıp geçiyordu. Yağmur çiseliyordu. IKl'NCÎBÖLÜM BEYRUT , Beni dilediği kadar tokatlasın, gözlerimi indirmeyeceğim. Bir kere sızlanacak olsam, öcünü almış olacak, vurmasına gerek kalmayacak, af etmiş olacak. Ona bu zevki tattırmayacağım. Bu haklı olduğunu kabul etmek anlamına gelir... Avluda, siyah giysili kadının ve kızıl saçlı kızın etrafında, öğrenciler, sessiz, kümelenmişlerdi. Bir eğlence diye baktıkları şey —kızıl saçlı kendini beğenmişin ağladığını görmek— bir drama dönüşmek üzereydi. Mere Achilöe fazlaya kaçıyordu, kızın bir yerini kıracaktı, o kadar zayıftı ki... Ne diye bağırmıyordu ki bu aptal kız? Canı acımaya başlamadan bağırmak gerektiğini bilmiyor muydu? "Mere"lcrin yürekleri yufka olur, çığlıklara dayanamazlardı. Rahibe durmuştu. Yorulmuştu. Selma çenesini kaldırmış, yüzüne de bir küçümseme ifadesi vemıişti. Cellâdın karşısındaki inanç kurbanı gibiydi. — Bu dersi yüz kere yazacaksınız. —Hayır. Öğrenciler afallamıştı. Bu küçük türk kızı, amma da pekgözlüydü! Mere AchilĞe sarardı: — Şeytanın birisiniz! Başrahibc ne diyecek, göreceğiz. Etekleri ve kolları yelycpclck başralübenin odasına yöneldi. Esmer bir kız çocuğu Selma'ya usulca yaklaştı. Bu, büyük dürzi ailelerinden, yüzyıllar boyu Lübnan dağlarına egemen olmuş derebeyi ailelerinden birinin kızı Emel idi. — Kovulacaksınız. Anneniz ne der sonra? — Beni kutlar. __??? — Annem ailemize hakaret edilmesini asla kabul etmez. Şu sözüm ona tarih öğretmeni, yalancının biri!

Rahibeler yalancı demek! Öğrenciler kulaklarına inanamıyorlardı. Öğrencilerden bazıları, diğerlerine, bu inanılmaz hakareti fısıldamak için gruptan ayrılmıştı. Ne olacağını kestirmek olanaksızdı ama, herhalde çok eğleneceklerdi. Koyu renkli tahtayla kaplı odasında Mere Marc, Tanrı'nın kendisine ilham vermesi için, haçın önünde dua ediyordu. Bu tipik bir başkaldırı olayıydı ama şu küçüğü ailesi aleyhine konuşturmağa zorlayabilirler miydi? Geçen yıl buna benzer bir sorunla karşılaşmıştı: Haçlılar ile ilgili dersten sonra, sınıfta bulunan iki müslüman kızını, babaları gelip, tek bir kelime söylemeden, okuldan almışlardı. Mere Marc'ın Beyrut'ta yönettiğine benzer kuruluşlar —Besançon 118 Sörleri— her dinden çocuğa açıktı. Amaçları "yoldan çıkmış kuzuların" dinlerini değiştirmek değildi ama, günün birinde Tanrı kelâmının, rüzgârın taşıdığı tohum gibi, semeresini vereceği ümidini hiç yitirmezlerdi. Kapı üç kere vuruldu. Çekingen bir vuruştu bu. Lâcivert üniformasını aydınlatan beyaz yakasının üstünde pırıl pırıl kızıl saçları, dik başı, yere çakılı bakışları ile öyle duruyordu. Derin bir reverans! — Doğrulabilirsiniz küçük hanım! Mere Marc, fildişi rengi uzun parmaklarıyla masanın üzerine vuruyordu: — Beni kararsızlığa ittiniz çocuğum. Benim yerimde olsanız, ne yapardınız? Sitem dolu bakışlarını, cevabındaki nezaketin kırıcılığını öngörmemişti: — Yerinizde olmak şerefine sahip değilim sayın başrahibe. —...beM! — Efendim? — BaşrahibcM! — Evet, sayın rahibe. MercMarc, itaatsizliğini, yelerince fransızca bilmeyişine bağlayarak, tatlı bir sesle devam etti: — Merc Achil6c kovulmanızı istiyor. Sınıfta disiplini ancak böyle sağlayabilecekmiş. Selma susuyordu. Annesini düşünüyordu. Zavallı anneciği! Arkadaşları kendisine "altes" diyecekleri yerde "aptes" dedikleri için okula gitmeyi reddeden Hayri'den sonra, şimdi de kendisi onu üzmüş olacaktı. Sultan'ın üzüleceğini düşününce, yelkenleri suya indirdi: — Sayın rahibe, size büyükbabanızın deli, büyükamcanızın kanlı bir cani, diğer büyükamcanızın ahmak, sonuncusunun da bir "alçak" olduğunu1 ezberletmeğe kalkışsalardı, siz nı> yapardınız? Mere Marc yeniden haça baktı. Sonra, gözleri parlayarak Selma'ya döndü: — Efendimiz llazreli İsa, çağdaşları kendisini sahtekâr sandıkları için çarmıha gerildi. İnsanlar, çaplarına göre yargıda bulunurlar. Aslında tarih yoktur, sadece bakış açıları vardı.

Gerçeği bilebilecek tek varlık, bakış açısı olmayan varlıktır. Çünkü hiçbir yerde olmayıp her yerde olandır. Tann'dır. Hayatlarını gerçeği bulmağa adamış ve Haçlı Scfcrleri'ne katılmış ünlü bir aileden gelen More Marc, onlara ihanet cunişçcsine huzursuzluk duydu. Birden bu işe bir son vermek istedi. Kararını açıklarken sesi titriyordu: — Tarih derslerine girmez, programı kendi başınıza izlersiniz. Bu olayı Sultan'a bildirmeme herhalde gerek yok... — Oh! Teşekkür ederim başrahibem! Selma, başrahibenin eline öpüp türk usulü, başına koydu. Şaşıran rahibe: — Tanrı yardımcınız olsun çocuğum dedi. Selma hiç düşünmeden, müslüman adetlerine göre cevap verdi: — Allah sizden razı olsun! Mere Marc'a İsa, çarmıhta gülümsüyor gibi geldi. ^Sırasıyla son dört padişah: V.Mıırad. II.Abdülhamit, Reşat, Vahdettin. 119 Osmanlı başkenliylc kıyaslandığında Beyrut, yüzbin kişilik, sevimli bir taşra kentidir. Gölgeli bahçeler içinde, kırmızı kiremitli bembeyaz evleri olan güneşli bir kent. Batı'da, Sultan'ın oturduğu Ras Beyrut semtinde, evlerin balkonundan deniz görünür. Selma ilk gördüğünde, maviliğinin koyuluğu karşısında afallamış sonra yavaş yavaş, hülyalar ve özlemlerle dolu değişken saydamlıklara sahip olan ve insana ağlama isteği veren İstanbul'un ve Boğaziçi'nin aksine, Akdeniz'in güleç ve hayat fışkıran bu manzarasına alışmıştı. Yeni evlerinin sahibesi lübnanh hanım, kendi deyimi ile "bütün mahalle halkı gibi" Türkiye'ye ve türklere bayılıyordu. İncir ağaçlarının ve kalın yapraklı bitkilerin bahçesini süslediği evini beğeni ile gezdiriyor ama akan olukları, rüzgârın içeri girdiği doğramaları görmezlikten geliyordu. — En köklü sünni aileler Ras Beyrut'ta otururlar. Fransızlar gelene kadar, Osmanlılar döneminde, şehrin hâkimi onlardı. Tam dörtyüz yıl boyunca... Şurada, tütün rejisinin sahipleri Gandurlar ve limanın denetimini ellerinde tutan Baltacılar oturur... Öle yanda, Dauklar, Bcyhumlar, ve Solhlar. Hepsi de muazzam zengindirler. Türkçeyi arapça kadar iyi bilirler hatta ataları arasında bir çerkes ya da istanbullu bulunduğu için, (ürk kanı taşımakla övünürler... Anlatmağa devam ediyordu: — Bu yüksek sünni sosyetesi, burada güçlü bir azınlığı oluşturan rum Ortodoks aileleriyle çok iyi geçinir. Her gün, oyun oynamak için buluşurlar. Beyler poker oynarlar, hanımlar da kaııasla. Öğleden sonraları, civardaki tepelere çıkarlar, at gezintisi yaparlar. Özellikle ilkbaharda, bu tepeler nane ve kekik kokar. Sultan nezaketle başını sallıyordu. O başını salladıkça evsahibesi cesaret bulup, anlatmağa devam ediyordu. Ilerbiri banka sahibi olan ve en güzel davetleri düzenleyen Sursoklar, Tradlar ve Tueyniler hakkında bilgi veriyordu.

— Müslüman ya da hıristiyan Beyrut'un bütün ileri gelenleri onların" malikânelerinde bir araya gelir. Hıristiyan derken, Ortodoksları kastediyorum. Nesiller boyu, başkente yerleşmiş bir kaç aile dışında, martiniler Beyrut'ta pek kalabalık değillerdir. Çoğu dağda yaşar. Toprağa ve kiliseye bağlı köylülerdir. Pek çok lübnanlının aksine, martiniler kendilerini arap saymazlar. Fenikelilerden indiklerini söylerler. Hani şu, Büyük İskender'in subayı Ptolemayos tarafından yok edilene kadar denizlere hakim olan kavim. İşte onlardan. Bunu kanıtlamak için de, onyedinci yüzyılın ortalarına kadar tek kelime arapça konuşmadıklarını sadece aranû konuştukların söylerler. Aslında, İstanbul'un bölgedeki nüfuzuna son veren fransız mandası, büyük Lübnan devletini kurmuş ve Beyrut'u, Fransa'nın 1860'dan beri koruduğu hıristiyan marunilere dayanan bir başkent yapmıştı. Bunların çoğu, Lübnan'da yerleşik misyonerler tarafından eğitildikleri için, mükemmel fransızca konuşurlardı. Fransız mandası, bunlara yönetim kademesinde pek çok iş sağlayarak, ticari kolaylıklar tanıyarak yavaş yavaş kente inmelerini teşvik etmişti. Maruniler kentte kendilerine en sadık uyrukları oluşturacaklardı. Bu yeni 120 kentliler Eşrefıye yöresinde toplanmışlardı çünkü burası hemen hemen ıssız olduğundan, Beyrut'un batısında, deniz kıyısındaki harikulade malikânelerin bulunduğu yerlerden daha ucuzdu. Üstelik Eşrefiye'de, çoğunun akrabalarının, bir küçük evlerinin ve tarlalarının bulunduğu dağdan da fazla uzaklaşmış . olmuyorlardı. îşte bunun gibi pratik ve duygusal nedenlerle Beyrut'ta ayrı birer kültür ve din adacığı olan semtler oluşmuştu. Ancak bu adacıklar kapalı değil, tam aksine, birbirlerine son derece açıktılar. Nitekim yıllar geçikçe, "zenginleşen" aileler Ras Beyrut'un merkezindeki şık mahallelere taşınıp yerleşiyorlardı. Öte yandan, sakin, ağaçlıklı Eşrefıyc Tepesi'ndc, kentin en kibar semti olan Sursok, yüz yıl önce kurulmuştu. Ondokuzuncu yüz yıldan kalma Floransa-Venedik stilindeki lüks malikânelerinde güzel Linda Sursok, uçarı Bustoslar, çapkın Tueni kardeşler, eskiden osmanlı yönetiminde olduğu gibi, şimdi de fransız mandasında şahane davetler düzenliyorlardı. Deniz ile dağ arasında yayılmış olan Beyrut, her şeyden önce eğlenmeyi seviyordu. Kabul etmek gerekirse fransızlar da buraya Paris'in canlılığını, parlaklığını, havasını getirmişlerdi! Topluluklar yanyana, hoşgörü içinde yaşadıkları halde, yine de toplumsal bir dışlama vardı. Eski aileler, manda tarafından korunan bu dağdan inmelerin birkaç yıl içinde gelenekleri, görenekleri olamayan "sonradan görme" zenginler oluşlarına katlanamıyorlardı. Eski beyrutlular ile yeniler arasındaki bu mesafe her geçen gün daha çoğalıyordu. Oysa fransız mandası sadece marunileri teşvik etmiyordu, müslüman topluluğu içinde de sağlam destekler arıyordu. Yüksek sünni tabakadan hiçbirşey beklenemeyeceğini biliyordu çünkü Lübnan devletini kurmakla, onları ingilizlerin vaadctliklcri ve

Suriye'yi, Lübnan'ı ve Filistin'i içerecek olan arap kralığmdan yoksun bırakmışlardı. Üstelik, fransız mandası, iyice yerleşmek amacıyla, zengin sünnilerin ekonomik ayrıcalıklarını da ellerinden almıştı. Yine de, herzaman iyi. diplomat olan lübnanlılar ilişkilerini koparmayıp, sürtüşmesiz sürdürmüşlerdi. Ama kendi aralarında, altın para yerine fransız frangına bağımlı kâğıt parayı getirdikleri için Fransa'yı, ülke ekonomisini bozmakla suçluyorlardı. Bir de, siyaset, adalet, ordu gibi kesimlerin kilit noktalarına hıristiyanlan getirmelerine kızıyorlardı. Buna karşılık, osmanlı döneminde de önemli mevkilere getirilmeyen bir orta sınıf sünni müslümanlar vardı ve fransızlar bunları desteklemekle, sadakatlarını sağlamış oluyorlardı. İşte Hatice Sultan, çocukları, Zeynel ve iki kalfasıyla, yeni efendilerinin ve "dostlarının" etkisi altındaki için için kaynayan bu Beyrut'a gelmişti. Bir hayli ilgi halta sevgi uyandırmışlardı. Bir kere V. Murat'ın kimseye zararı dokunmamıştı, şu nedenle ki, zavallıcık ancak üç ay saltanat sürmüştü... Ya zavallı kızı? Otuz yıl hapis hayatından, yirmi yıl kendisini herhalde döven bir koca ile kendisini herhalde aldatan bir diğer koca arasında geçirdiği çileden, savaştan, devrimden sonra şimdi de sürgündü. Bütün bu sosyete hanımlarının yürekleri burkulmuştu. Sultanı ilk ziyaret eden kişi olma yarışı başlamıştı. Ne var ki, buğulu bakışlarla duygusal açıklamalar, imparatorluk ailesine reva 121 görülen alçakça davranışlar konusunda ayrıntılı bilgiler, ya da iç çekmeler, Sultan'ın elini okşamalarına fırsat yaratacak yakınmalar beklerken, bir hayli düş kırıklığına uğrayacaklardı. Eski yüzlü sarı ipek kaplamalı salonda, yüzünde nazik bir gülümseme, hükümdarlara yaraşır vekar ile, saygı sunmaya gelen uyruklarını kabul eder gibiydi Sultan. Merak ve sabırsızlık yüzünden gittikçe münasebetsizleşen sorulan soğukkanlılıkla yanıtlıyordu. Hayır, gerçekten de kendilerine anlatacağı ilginç birşey yoktu; Kemal görev saydığı şeyi yaptı; karşıdevrim olanağı, saltanatın yeniden ihyası mı? Allah'ın bileceği şey; yeni halife kim mi olacak? İşte kendisi de bunu onlara sormak isliyordu... Abdülmccit'in gidişinin ertesi günü, gazeteler, bu makama, kendi oğulları tarafından, Hicaz Kralı Hüseyin'in getirildiğini yazmışlardı. Şimdi Mısır Kralı Fuat'tan söz ediliyordu. "Hiçbir ilişkim olmadığı için, ben de sizlerden fazla birşey bilmiyorum..." Ziyaretçiler düş kırıklığına uğrayarak ama aynı zamanda da Sultan'ın o üstün kibarlığına hayran olarak »eri dönüyorlardı. En yüksek mevkide olan hanımlardan bir kaçı uygun görecekleri bir öğleden sonra çaya buyurdukları taktirde birkaç dosl da takdim edeceklerini söylemiş, Sultan da üzülmüş bir tavır takınarak: — Çok naziksiniz ama arlık çıkmıyorum... ama beni görmeğe gelirseniz çok sevinirim diye davetleri tümüyle reddetmişti. Sarı ipek kaplama salon, birkaç hafta süresince boş kalmamıştı, sonra ziyaretler yavaş yavaş kesilmeğe başladı. Bu kadar akıllı olduğu söylenen, kişiliği bu kadar övülen Sultan'ın konuşacak pek birşeyi yoktu. Beyrut'un yüksek sosyetesi sonunda bıktı, merakını

başka yerlerde gidermeğe baktı. Sadece konumları daha mütevazi olan bir takım züppeler gelmeğe devam ediyor ve çevrelerini "Dostum Sultan'ın bugün biraz nezlesi vardı" ya da "dün, sultanlığını tam yansıtan, yeşil ipekten bir elbise giyinişti..." gibi sözlerle etkilemeğe çalışıyorlardı. Sonunda sükûnet gelebildi. Sultan sessiz sessiz gülüyordu: — Bir sultanla birarada görünüp, şişinmeğe kalkışan sersemlere iyi bir ders oldu! Beni davet etmeğe yeltenmek! Gerçekten de hiçbir şeyin farkında değiller! Hiç bir padişah kızı, hele de benim yaşımdaysa, ziyarete gider mi? Şunu asla unutmayın Sclına: artık paramız yok diye davranışlarımızı değiştirecek değiliz! Sultan kızı olduğunuzu hiçbir vakit unutmayın. Selma iç çekti... Meteliksiz bir sultan, ne anlama geliyordu ki? Bütün sınıfın alay konuşuyum. Bana "çorapları yamalı asaletıneap" diyorlar. — Hiç unutmuyorum anneciğim demekle yelindi. Hatice şaşırmış bakıyordu: — İyi gitmeyen bir şeyler mi var? Okulda? — Yo, yo. Anneciğim. Okul çok iyi. Ne olursa olsun, annesini üzmcmcliydi. Sultan başını dik tutuyordu ama, aylar geçtikçe, eskiden parlayan bakışları buğuİanmıştı. Bakışlarındaki ifade de buruklaşmıştı. Halkının sessizliğini anlamıyor, kabullenemiyordu. Sabah ve akşam radyonun başında, Türkiye ile ilgili haberleri yakalamağa çalışıyordu. I 122 Tekkeler ile medreselerin kapatılmasına kızmış, buna karşılık kadınların çarşaflarını çıkamıağa, erkeklerin de islâmiyctin simgesi sayılan feslerini atmağa mecbur tutulmalarına sevinmişti. îşte şimdi, halk isyan ederdi. Ama bu sefer de, diğerlerinde olduğu gibi, halk kabul etmişti. Günler geçtikçe, Hatice'nin yüzündeki çizgiler derinleşiyordu. Ülkesini terk ederken, Mustafa Kemal'in "haksızlıklarından" bıkan halkın kendilerini geri çağıracağını ümit etmişti. Sürgün edileli bir yılı geçmişti ama halk susuyordu. Gerçi istiklâl Mahkemeleri vardı, gerçi muhalefet, basın, sıkı denetim altındaydı ama, Sultan "Ya türk halkı?" diyordu. On milyon insanı denetim altına almak mümkün müydü? Eşinin kendisini terk etmesinden duyduğu acı, halkın ilgisizliğinin onu yiyip bitiren acısının yanında hafif kalıyordu. Selma, yiğit bir şövalye gibi, prensesini korumağa and içmişti. Annesine duyduğu hayranlık, çok duygulu olduğu için yeni bir felaketin onu büsbütün kıracağı korkusuyla, endişeli bir şefkate dönüşmüştü. Bu yüzden de, okul sonrası, hemen eve dönerdi. Annesinin dizleri dibinde, küçük bir yastığın üzerine oturur, onu oyalamak için saatlerce binbir hikâye uydurup dururdu. Hiçbir vakit yanında bu kadar zaman kalmış değildi. Ortaköy Sarayı'nda teşrifat kuralları ve kalfaların 'sürekli yanlarında olmaları yüzünden, annesine yakın olması olanaksızdı. Sürgün, en azından onları yakmlaştırmıştı. Ama Selma aslında bunun böyle olmadığını biliyordu. Sultan'ı hiçbir zaman bu kadar uzak görmüş değildi.

Selma, matematik öğretmeninin gelmemesi yüzünden okuldan bir saat erken çıkmıştı. Kapıda, içerden gelen kahkaha sesleri duydu. Usulca yaklaştı. Gülen... anneciği idi. istanbul'dan geleli hiç böyle gülmemişti! Ayak ucunda, herzaman kendisinin oturduğu yastıkta, Zeynel oturmuş, nutuk atıyordu. Sapsarı bir yüzle ilerledi. Haremağası ayağa kalktı. Sultan gülmeyi kesti: — Ne oldu Selma? Hasta mısınız? Meraklanmış görünüyor ama, Zeynel yanında olduktan sonra, ölsem de gam yemez! Hayri gülüyordu. Selma onu görmemişti. — Kıskanıyor. Hiçbirşeyi yok anneciğim. Küçük hanımın başkasına, hatta bana bile ilgi göstermenize tahammülü yok! Bana gülümsediğiniz zaman, olmuş bir ayva gibi sapsarı kesiliyor! Selma kardeşine yiyecekmiş gibi baktı. Şu şişkonun gözlem yeteneğini hiç dikkate almamıştı. — Kıskanıyor muyum? Ben mi? Saçma. Hiç de kıskanmıyorum... sadece... şaştım, aynı zamanda memnun oldum... sizi gülerken görünce anneciğim! Sesinin doğal olmadığını hissediyordu. Bu işkenceye son vermek için, kitaplarını düzeltmek bahanesi ile odasına gitti. Hatice Sultan endişelenerek onu izlemişti: — Neyiniz var Selma? Selmanın gözleri yaşardı: — Ah anneciğim, sizi o kadar seviyorum ki... sizin de beni sevmenize her şeyden çok ihtiyacım var. — Herşeyden çok mu? Ama Selma, sizi herşeyden çok seviyorum. Hayri'yi de tabii. 123 Birden sesi buz kesildi: — Ama sevgi istismarına da izin vermem. Başkası da yapsa, çocuklarım da! Tutkuya gelince, sanırım bundan söz ediyordunuz, bana hep yersiz birşey gibi gelmiştir. Vatan için duyulan tutku dışında. Selma başını eğdi... Herzaman o kadar iyi olan annesi, nasıl bu kadar katı olabiliyordu? Babam, "kızdığı vakit ne kadar acımasız olabileceğinin farkında değil" derdi. Babam... taptığım ve beni terkeden babam, şimdi de annem! Selma dudaklarını ısırdı. Üzüldüğünü, her ne pahasına olursa olsun, göstermemeliydi. Ah! Onu daha az sevebilseydim, belki hoşuna gitmek için bu kadar beceriksiz, bu kadar telâşlı olmazdım... ona karşı ilgisiz davranabilsey-dim... o zaman, eminim beni severdi. Oysa şimdi. Ona sanki yük oluyorum... kaç kez kendisini boğduğumu söylemedi mi? Selma derin bir nefes aldı. Yok, bu işin altında kalmamalıydı. — Anneciğim... babanızı tutkuyla sevmez miydiniz? — Babamı mı? Hatice'ninin yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Aniden bir genç kız havasına bürünmüştü. — Evet, onu tutkuyla severdim. Olağanüstü bir insandı, hiç azalmayacak bir aşkla sevilebilecek ender insanlardan biriydi. Selma sessiz, ona bakakaldı.

işte anneciğim, ben de sizin için aynı şeyleri duyuyorum. Bir gün, Tanrı olmak cehennem azabı olsa gerek demiştiniz. İnsanlığın bütün ümidi, bütün aşkı, eteklerinize yapışmış. Ne yük! biraz umursamazlık, lütfen biraz soluk alacak hava. Bu şakaya çok gülmüştüm. Ama şimdi, ne denli içten olduğunuzu anlıyorum. Hep kabahatli olmak! Ya yeterince sevmemek ya da gereğinden fazla sevmek yüzünden! II — Bizimkilerden yiizlcrccsini öldürüyorlar! Emel, Sclma'yı teneffüs avlusunun bir köşesine çekmişti. Yüzü her zamankinden solgundu. — Cebcl'de, fransızlar köyleri yakıyorlar. Kadınlara ve çocuklara acımasız davranıyorlar. Bunun hesabını elbel bir gün sorarlar! Dürzilerin intikamı müthiştir! Sonbaharın ilk günleriydi. Güneş, ipek gibiydi. Selma Emel'in elini tuttu. Besançön rahibelerinin okulunda, küçük dürzi kızı tek arkadaşıydı, kendisini itlikleri yalnızlığı delebilen tek kişi! Küçük kız, Selma'nın şaşkınlığını anlıyordu. Kendisi de o yoldan geçmişti. Rahibeler "Emel güzel, akıllı ama ne yazık ki müslüman!" dememişler miydi? İlk günler, bu okulda kalmak istememişti ama babası diretmişti; Lübnan'da en iyi okullar hıristiyan okullarıydı ve iyi aileler, müslüman da olsalar, kızlarını bu okullara yollamayı saygınlık sayarlardt. Selma usulca sordu: — Emel, diğer lübnanlılar fransız mandasını kabul ettikleri halde, dürziler ne diye dövüşüyor? — Bu bir şeref meselesi! Mavi gözler pırıl pırıldı. — Başlangıçta, fransızlara karşı değildik ama yüksek komiser General Sarrail reislerimize hakaret elti. 1925 yılının bu ilkbaharında, dürzi topluluğunun statüsünü tartışmak üzere Suriye'den bir heyet gelmişti. Topluluk, yüzyıllık geleneklerini altüst eden fransız vali Carbillet'in girişimlerini protesto ediyor ve 1921 tarihli anlaşmanın öngördüğü gibi, valinin diirzilerden atanmasını istiyordu. Yüksek komiser kendilerini soğuk karşılamış Carbillet'in girişimlerini onayladığını söylemiş ve 1921 anlaşmasının artık eskimiş bir belge olduğunu söylemişti. Daha sonra Beyrut'a başka heyetler de gelmiş ama Sarrail'ın yanına bile yaklaşamamıştı. Bu, rasyonalist ve kilise düşmanı "solcu general" için dürziler, tanıdığı Afrika zencilerinden farkı olmayan, vahşilerdi. Onlarla kaybedecek vakti yoktu. Bir gün, yüz kadar allının eşliğinde dürzilerden ileri gelen birkaç kişi, kendisini görmeğe gelmiş ancak Sarrail onları atlatmak amacıyla çıktığı gizli kapının önünde... onlarla burun buruna gelmişti. Dürziler için bu, kabul edilemeyecek bir hakaretti. Kefiyelerini başlarından çıkarıp yere atmışlardı. Bu, fransızlarla aralarında "savaş" demekti. Yüksek komiser, işleri düzenlemek için Şam'daki temsilcisine belli başlı dürzi liderlerini, isteklerini incelemek 125

bahanesiyle, çağırmasını ve hepsini tutuklamasını emretmişti. En ünlülerinden üçü bu tuzağa düşecekti. işte bu bardığı taşıran son damlaydı! 17 Temmuz'da, dürziler, başlarında Sultan el Atrah olmak üzere, ayaklandılar. Onları bastırmak üzere gönderilen fransız birliklerini perişan etliler. Emel: — Arkası gelecek dedi. Lübnanlı dürziler, Suriye'deki Cebel dürzileriyle birlik oldular. Bugün elli binin üsliindelcr. Selma: — Gördünüz mü? dedi, kazanacaklar. Ne diye endişe ediyorsunuz. Emel içini çekti: — Çünkü fransız hükümeti, tıpkı sizin gibi, kazanacağımızı düşünüyor. Onun için de General Gamelin ile birlikte bir çerkes süvari takımı, bir tunus alayı ve yedi piyade bölüğü gönderdi. Köylerimizi en modern toplarla, yerle bir ediyorlar. Bizimkiler aslanlar gibi dövüşüyor. Ama topa karşı tüfekle ne yapılabilir? Selma Emel'in omuzuna kolunu doladı. O da anımsıyordu... İşgal, hakaret, ayaklanma, acz ve... zafer! Arkadaşının kolunu sıktı: — Kazanacaksınız Emel, dedi. Bizler, Türkiye'de yabancı orduları nasıl yenmişsek, siz de... Dizler nü? Dizler kim? Aradan yıllar geçtiği halde Selma bir türlü, kendisine korkunç bir çelişki gibi gelen düşünceyi kabullenemiyordu: ülkesinin zafere kavuşması ile ailesinin kovulması! Tarih bir yerlerde yolunu şaşırmış olmalıydı. Emel konuşmasını sürdürdü: — Daha da kötüsü, fransızlar haklı bir dava güttüklerini sanıyorlar. Toprağımızı parçalıyorlar, halkımızı bölüyorlar, bir de kalkmış gerçekte... — Ne gerçeği ? diye kiikredi Selma. Sizi öldürmeleri gerektiği mi gerçek? Mustafa Kemal'in bizi kovması gerekliği mi gerçek? Ben de uzun süre ortada bir anlaşmazlık olduğunu, bunu anlatmak gerektiğini düşünmüş ve anneme kızmıştım, masum olduğumuzu haykıracak yerde, sustuğu için! Ne aptalmışım! Anlamak için çok gençtim... Gülmeyin! Gerçi ondört yaşındayım ama, yaşlar yıllarla hesaplanmıyor! İyi niyetin bir işe yaramadığını anlayınca, yaşlandım. Esas soru "gerçek nedir?" değil, "kim daha güçlü?" sorusu! İşte ancak o zaman sızlanmaktan vazgeçtim ve birgiin gelecek, en güçlü ben olacağım diye and içtim. — Ne o? Komplo mu kuruyorsunuz? İki öğrenci, alaylı bir tavırla yanlarına yaklaştı. Bunlar, fransız ordusunun yüksek rütbeli subaylarının kızları, iki ayrılmaz arkadaş olan Marie-Laure ile Marie-Agnes idi. Emel irkildi: — Ne zekâ! Gerçeklen de sizi Lübnan'dan nasıl koyabileceğimizi konuşuyorduk. Maric-Laurc küçümseyerek baktı: 126 — Sakin ol küçüğüm! Diz olmasaydık daha hala Osmanlıların elinde esirdiniz! Marie-Agnes araya girdi:

— Şu çekişmenize bir son verin bakalım. Bizi dinliyorlar, rahibeler siyaset konuştuğumuzu öğrenecek olurlarsa, hepimiz kovuluruz. Selma sert çıktı: — Buna kalleşlik derler. Bize hakaret ettikten sonra, bir bahane ile kaçıyorsunuz. — Bak sen! Prenses özür dilememizi istiyor diye Marie-Laure alaya aldı! — Pek âla! Anlaşmazlığımızı jimnastik alanında çözümleydim. Silâh seçimini size bırakıyorum. Koşma mı, allama mı? — Yüksekten atlama! Marie-Laure Sclnıa'dun en az 10 sanlım uzundu ve Selma, koşmada hiçbir şansı olmadığını biliyordu. Jimnastik alanı, öğrenciler rahat hareket etsinler diye, ana binaların biraz uzağındaydı. Sağ tarafta geniş bir kum havuzu ve madeni direklerin istenildiği kadar yükseltilcbildiği bir iskele vardı. Marie-Laure: — îki metreden başlayalım mı? diye sordu. — Olur. — Hakarete uğradınızı düşündüğünüze göre, önce siz başlayın. îkisi de meydan okurcasına bakışlılar. Kavgalarının asıl nedeni olan Emel'i unutmuşlardı bile! Asıl neden mi? Yoksa bahanesi mi? Boy ölçüşmek için çoktandır yanıp tutuşuyorlardı. Kibirli, tutkulu, hoşgörüsüz ve birbirlerinin benzeriydiler. Belki başka koşullarda arkadaş olabilirlerdi ama şimdi birbirlerinden nefret ediyorlardı. Öğrenciler etraflarını almıştı. Herbiri dikkat kesilmişti. Aralarından ikisi direği yükseltme işine gönüllü oldu. Her atlayıştan sonra yirmişer santim yükselteceklerdi. Teneffüsün bitmesine az kalmıştı. îki kişi gözetleme işini üstlenmişti. İlk atlayış kolay oldu. Çocuk oyuncağı! — İki yirmi! Selma ileriye atıldı, peşinden Marie-Laure atladı. Güçlü bacakları vardı. — İki kırk! İş ciddileşiyordu. Peşpcşc allıyor, çömelip doğruluyorlardı. Selma, yukan çıktığında bir mırıldanma duydu. Çocukların arasında Emel'in küçük yüzü kaybolmuş gibiydi. Onu yatıştırmak istercesine bir el işareti yaptı. Biraz sinirliydi. Hiç bu kadar yüksekten allamamıştı. Ama aşağıda bunca kum varken, sorun çıkmazdı. Dizlerini bir kere, iki kere yaylanır gibi büktü. Hop! Başarmıştı. Ayağa kalkmağa fırsat bulmadan Marie-Laure'u hemen arkasında hissetti. O da atlamıştı. Bakıştılar, bir an tereddüt ettiler sonra birbirlerine arkalarını döndüler. — îkiseksen! Selma basamaklardan ağır ağır çıktı. Göğsünde tuhaf bir sıkıntı vardı. Aşağıda tam bir sessizlik hüküm sürüyordu. Yirmi çift göz ona dikilmişti. Geri dönmek söz konusu olamazdı! ^127 Derince bir nefes aldı.: haydi bakalım!

Daha atlar atlamaz, başına geleceği farketmişti, çatırtıyı, kamçı vurulmuş gibi yanmayı, dayanılmaz acıyı; aynı zamanda bir rahatlama duydu: sona ermişti, artık korkmasına gerek yoktu. Etrafında çığlıklar, herşey dönüyor, hayır kusmayacak, o.. Neredeydi? Ne olmuştu? Niçin Mere Jeanne yüzüne buzlu su serpiyordu? Bu telâş nedendi? Sağ bacağındaki acı onu gerçeğe döndürdü. — Kımıldamayın küçüğüm. Cankurtaran geliyor. Bu ne ihtiyatsızlık! Ölebilirdiniz. O kadar yüksekten ne diye alladınız? Selma yüzünü buruşturdu: — Olimpiyat oyunlarına... hazırlanıyordum! Öğrencilerin yüzlerindeki korkulu ifadenin yerini bir rahatlama aldı. Hatta gülüşmeler oldu. Marie-Laure bu kadarına dayanamazdı: — Bu benim suçum efendim, onu ben... Selma telâşla araya girdi: — Beni siz spora ısındırdınız. Ama sizinle boy ölçüşemeyeceğimi bilmem gerekirdi. Rahibe Jeanne söylendi: — Zavallı çocuk! Şu işe bakın., kibir insanları ne hale sokar, görüyorsunuz. Cankurtaran sonunda göründü. Yaralıyı binbir özenle yerleştirdiler. Bütün sınıf veda etmek için Selnıa'nın başına üşüştü. Emel hıçkınyor, Marie-Laure bembeyaz bir yüzle bakıyordu. — Yakında görüşürüz Selma. Çabuk dönün. Birbirlerine baktılar. Yüzlerinde çekingen bir gülümseme belirdi. Selma, bacağı kırıldığı için mutlu oluşuna şaşıyordu. Kötü bir kırıktı. Doktor altı hafta kımıldamadan yatmasını tavsiye etmişti. Hergün, okul dönüşü, Emel hastayı ziyarete geliyordu. Selma'ya duyduğu sevgi tutkuya dönüşmüştü. — Benim için yaptıklarınızı asla unutmayacağım. Okulda herkes cesaretinizden söz ediyor. Hiçbirşcy söylemediğiniz için herkes size minnettar. Onlara iyi bir ders verdini^! Selma'yı kollan arasına alıyor, alnında terden ıslanmış bukleyi sevecenlikle düzeltiyor, ellerine öpücükler konduruyordu. Yatağına serpilmiş kitaplar ve defterler arasında —Selnıa'nın ders çalışması Emel'in de ona her günkü dersleri anlatması bekleniyordu— gevezelik etmekten bıkmıyorlardı. Emel iki yaşındayken hiç hatırlamadığı annesini kaybetmişti. Onu, dürzilerin emiresi Sit Nazire'nin bir kuzini olan teyzesi büyütmüştü. — Sit Nazire'yi bir kere gördüm. Şuf Dağı'nın tam ortasında, Muhtara Sarayı'nda. Alçak bir sedire oturmuş, basit siyah bir elbise giymiş, başını da bizim ora köylüleri gibi beyaz bir örtüyle örtmüştü. Kraliçe gibiydi! I 128 Emel, yirmi kadar aşiret reisinin, emirelcrinin görüşünü almağa geldiklerini hatırlıyordu. İçeriye girerken, ona duydukları saygıdan ötürü, tüfeklerini ve fişekliklerini dışarda bırakmışlardı. Onların sert, kırışık yüzleri gözünün önündeydi.

Böylesi yüzlere şehirde rastlamak olanaksızdı. Oysa o çelimsiz kadının önünde çocuklar gibi utangaç davranmışlardı. Sit Nazire onlarla uzun uzun konuşmuştu. Sonra açık renk gözlerini onlara dikerek, herbirine aynı soruyu sormuştu. Hcrbiri kabul edip gelmiş, eteğinin ucunu eğilerek öpmüşlerdi. Bu en büyük saygı ifadesiydi. Emel'in dikkatini çeken, emirenin bir kez olsun, sesini yükseltmemesiydi. Sehna dalgın: — Annemi andırıyor dedi. Daha doğrusu annemin bir zamanki halini. Zavallı anneciğim! Sürgünden bu yana bir hayli değişti! — Ya babanız? Selmanın gözleri koyulusu: — Artık babam yok. — Özür dilerim. Bilmiyordum... — Hiçkimsc bilmiyor, benden başka! Selma iki ay sonra, kolluk değneklerine dayanarak okula döndü. Sevinçle karşılandı, o güne kadar kendisiyle konuşmamış olanlar bile etrafını sardılar. Marie-Laure, avlunun karşı ucundan salma salma ilerledi: — Sizi yeniden gördüğüme sevindim. Basil bir kaç sözcük. Ama kimse yanılmamıştı. Fransız-maruni takımının elebaşısından gelen bu karşılama, barışma anlamına geliyordu. Selma için o gün adeta bayramdı. Rahibeler bile onu el üstünde tutuyorlardı. Akşam, Marie-Laure eve kadar eşlik etmeği önerdi. Onun da, diğer fransız öğrencilerinin çoğu gibi, okul çıkışı bekleyen şoförlü bir arabası vardı. Selma kabul edecek gibi oldu, gözleri Emel'in hüzünlü bakışlarıyla karşılaştı. — Çok naziksiniz. Teşekkür ederim. Biraz hava almak istiyorum. Emel'de kitaplarını taşımayı üstlendi. Marie-Laure kanmadı, omuzlarını silkmekle yetindi: — Yazık! Birbirimize anlatacağımız şeyler olabileceğini düşünmüştüm. Sonra, düş kırıklığını belli eden bir tonla devam etti: — Ama haklısınız. I lerşeyden önce sadakat! Selma uzatılan eli reddederek hala etliğini düşünüp üzüldü. MarieLaure'un uzaklaşmasını gözleriyle izledi. Kendi kendini haklı çıkarmak istiyordu. En kötü anlarında yanıbaşından ayrılmayan Emcl'i yapayalnız bırakmanın uygun olmayacağına kendini inandırmağa çalıştıysa da... o günkü mutluluğu uçup gitmişti! Güneş bile sıcak değildi. Yanındaki dürzi kızı alayla: — Bak şuna! Soğuk neva bizi kıskandı mı dersiniz? diye soracak olunca, patlayıvcrdi: — Rica ederim, yorumlarınızı kendinize saklayınız! Küçük yüzdeki kırgınlığı görünce, için için köpürdü: "Ona da acı 129 veriyorum. Bana ne oluyor böyle? Arkadaşlık niçin bu kadar bencil olabiliyor? Niçin her ne pahasına olursa olsun, hangi yandan olduğunu seçmek gerekiyor?" Birkaç gün sonra, edebiyat dersi sırasında. Mere TĞrösina, Racine'in, ihtiraslarının kurbanı kişilerinin töredışılığr karşısında Corncille'in ahlak anlayışının ne olduğunu anlatmağa

çalışırken, sınıfın kapısı açıldı ve başrahibe içeriye girdi. Yanında başında larbuşu,' elinde gümüş tokmaklı bastonu ile son derece kibar görünüşlü bir bey vardı. Mere TCre'sina'nın birinci el çırpışında bütün öğrenciler ayağa kalktı. İkinci el çırpışında, sıra aralıklarının elverdiği ölçüde, reverans denilebilecek bir diz bükmesinde bulundular. Başları önde, yarı aralık gözlerinin ucuyla yabancıyı inceliyorlardı. Merc Marc, ahenkli sesiyle: — Özür dileriz ma mere dedi, ama Ekselansları Suriye Valisi Damat Alımet Nami Bey müessesemizi ziyaret etmek şerefini verdiler. Zaten yeğeni de sizin sınıfınızda. Gelin Selma, eniştenizi selâmlayın. Yüzü kızaran Selma, koltuk değneklerine dayanarak ilerledi. Sırtını kamburlaştırarak, acemice bir selâm verdi. Valinin gülmesi duyuldu: — Küçükken daha az çekingendiniz! Tamam yeğenim, bu kadar teşrifata gerek yok... yoksa öbür bacağınızı da kıracaksınız. Babacan bir tavırla yanağını sıktı. — Anlatın bakalım, ne oklu? Selma yedi kat yerin dibine geçmek isledi. Tam herkes tarafından benimsenirken, dikkati üzerine çekmenin sırası mıydı? Geveledi: — Iliçbirşcy Ekselans. Biraz yukarıdan atladım. — Bir yarışma mıydı? — Bir bakıma... — Aferin! Sonra rahibelere (aş alarcasina devam etli: — Serde Osmanlılık var! Devam edin yeğenim. Selma kıpkırmızı kesildi. Valiyi her yerde izleyen iki foto muhabiri, damat oınuzuna eline koruyucu bir şekilde koyduğu esnada, üstüsle resim çektiler. Selma, hırsından ağlayacaktı. Bütün çabaları boşa gitmişti: yarın, ne yaparsa yapsın, arkadaşları ona yine "kendini beğenmiş" diyecekti. Ama ertesi günü, beklediğinin aksine, öğrenciler etki altında kalmış gibiydiler. Sabah gazetesi "Orient", sosyete sütununda Selma ile valinin resmini basmış, altına da "gözüpek küçük prenses" diye yazmıştı. Kendisine büyük ümitler bağlanan bir adamın yeğeni hakkında aileler kızlarını soru yağmuruna tutmuşlardı. Damat, yeni fransız yüksek komiseri Henri de Jouvcncl tarafından valiliğe getirilmişti. Yüksek Komiser, Ahmet Nami Bey'in, bir osmanlı olarak dürzilere yakınlığı kadar fransızların da güvenine sahip olarak, korkunç Cebel savaşma çözüm getirecek tek adam okluğunu düşünüyordu. Kahvaltı masasında yapılan konuşmalar herzanıankindcn canlı ve farklı olmuştu. Babalar "şu küçüğü niye davet etmiyorsunuz?" derken, anneler "kız müslüman ama ne de olsa prenses.." diyorlardı. Lübnan'da fese verilen tul. 130 Bir yıldır, kendisini çağırmayı akıl bile etmeyen arkadaşlarından, verdikleri ve çağırıldıkları davetlerin sözünü duyan Selma, son bir hafta içinde üstüste birçok davet aldı. Nezaketle teşekkür

etti. annesine sorması gerektiğini söyledi ama içinden onlara hakaret etmeyi geçirdi. Marie-Laure uzaktan, "fazla ciddiye almayın" demek ister gibi işaret etmişti. Hiç değilse o, böyle birşey yapmamıştı. Bu yüzden ona minnettardı. Ya ben? Ben yok muyum? Onların gözünde sadece bir Unvan mıyım? Oysa bir an için onların sevgilerini kazandığımı sanmıştım. Ne aptalmışım! Selma, koltuk değneklerinin ucuyla yerdeki çakıl taşlarından hırsını alıyordu. Arkadaşının gözlerinde ilk kez yaşların birikiğini gören Emel'in kolunu tuttuğunu bile farketmemişü. — Sakın üzülmeyin. Onları önemsemiş olursunuz. — Biliyorum, buna değmezler. Ama Emel, elimde değil. Sevilmeğe ihtiyacım var. — Ama ben sizi seviyorum Selma. Biliyorum bu çok birşey değil... — Elbette birşey Emel, hem de çok şey! Çok da hoşuma gidiyor. Selma gülümsemeye çalıştı sadece dudakları büzüldü. Arkadaşının elini tuttu. Doğru Emel. Beni seviyorsun. Ama niçin? Bu sınıfta senin gibi, kuğular arasında çirkin bir ördek olduğum için mi? Bizi küçük gören hıristıyanlar arasında iki müslüman olduğumuz için mi? Tutamadığı gözyaşları arasından, bembeyaz Ortaköy Sarayı'nı görüyordu. Afacan ve dediğim dedikçi "küçük bir sultanı" ve ona tapan diğer çocukların hayranlığını! Ne kadar da uzaktı bütün bunlar. Gülfiliz, ya sen Ahmet, Selma'nızı hatırlıyor musunuz? Beni seviyordunuz ve bu bana doğal geliyordu. Oysa şimdi kimsem yok. Hatta babam bile... Hayır. Onu düşünmek istemiyorum. Kafasını iki yana salladı. Elinin tersiyle gözlerini sildi. Kendi kendine ne söylenip duruyordu? Nasıl kimsem yok derim? En önem verdiğim yanımda ya... Anneciğim... Anneciğim, o beni seviyor! Tabii ya... Ben onun kızıyım. Olmasaydım, sever miydi? Beni, ben olduğum için sever miydi? Daha sonraki haftalar, davetiyelerin ardı arkası kesilmedi. Selma, annesinin hayret dolu bakışlarına rağmen, bunları açmayı bile reddediyordu. Her kızın en şık olma iddiasında bulunduğu ve başlıca konuşma konusunun orada olmayanları çekiştirmek olduğu bu toplantılardan sıkıldığını ileriye sürüyordu. Sultan ısrar etmemişti. Kızının dikkaiahhğında daha derin bir yaranın var olduğunu sezinliyor ama Sclma'nın sadece istediği zaman içini açacağını biliyordu. "Eskiden o kadar açık yürekliyken, şimdi nasıl da içine kapandı. Bazan benim yüzümden diye düşünüyorum. Ona ve Hayri'ye çok az ilgi gösteriyorum ama artık cesaretim yok... isteğim de. Zaten onlara ne diyebilirim ki? Kendi kendimi yokluyorum... Suskunluktan başka çıkar yol bulamıyorum" diye 131 düşünüyordu. Zeynel ile kalfaların arasında oturan Selma, halıların şekillerini inceliyordu. Raks eder gibiydi bu şekiller... Maric-Agnes'in, çay saatinde bir hocanın gelip çarliston öğrettiğinden söz ettiğini hatırladı. Gülmeleri, müziği duyar gibiydi. Bacakları

karıncalandı. Boş yere hayal kuruyordu. Gitmeyecekti. Kaldı ki doğru dürüst giyeceği bir elbisesi bile yoktu. Sonra, bütün bu davetlere bir karşılık vermek gerekirdi. Parayı nereden bulacaklardı? Aile zaten kıt kanaat yaşıyordu. Her iki üç ayda bir, Sultan, Memciyan Ağa'nın yeğeni, gençliğini İstanbul'da geçirmiş ve aileye çok bağlı bir ermeni kuyumcu aracılığı ile bir mücevherini satıyordu. Taşların güzelliğinden çok, dört asırdır egemenliğine tabi oldukları osmanlı ailesinin kalıntılarını sergilemek amacı ile yeni zenginleşen manini sosyetesinin hanımlarının kapışacakları mücevherlerinden birini... ama mücevher hazinesi de elbet bir gün tükenecekti. Sultan'ın ciddi ciddi tasarrufum söz etmesi, evdekilcri güldürüyordu. Sultan'in hiç para kavramı yoktu. Bir hesabı kontrol etmeği her zaman reddeder: "Beni bezirgan mı sandınız?" diye sorardı. Üstelik "o iğrenç kâğıtlara" dokunmaktan da nefret ederdi. Evin yönetimini Zeynel üstlenmişti. Ailenin tek erkeği o idi! Hayri, onalü yaşına geldiği halde, hâlâ asık suratlı bir çocuktu. Sultan, "Bu çekilmez işten" kurtulmanın sevinci ile, Zeynel'e istediği gibi hareket etme özgürlüğü vermişti. Sofrada yemeğin genellikle pek fakir olması, etin hiç bulunmaması gibi ayrıntılar üzerinde asla durmazdı. Bu işlerin çok üzerindeydi. Buna karşılık kapısını çalan fakirleri geri çevirmeyi bilmezdi. Cömertliği nam salmıştı. Kimse, zamanın değiştiğini, daha az lütufkâr olması gerektiğini söylemeğe cesaret edemiyordu. Hele Selma, hiç! Sultan'ın dostlarına, hizmetkârlarına, kölelerine, fakirlere hep verici olduğunu görmüştü. Vermek... doğaldı, eşyanın tabiatına uygundu! Bugün artık para yoksa, değişmek mi gerekirdi? Annesi gibi o da, yalvaran gözlere dayanamıyordu. İnsanları sevindirmekten o kadar mutlu oluyordu ki... Bir gün, her dilencinin yaklaşması ile para çantasını boşaltmasına kızan bir öğrenci: — Prenseslik etmekten vazgeçin! demişti. Selma donakalmiştı. Sonraları, artık varolmayan bir statüyü, bir üstünlüğü koruduğuna kendisini inandırmak için mi böyle yaptığını düşünüp durmuştu. Ama sadece içinden geldiği gibi hareket ettiği sonucuna varmıştı: askerin görevi nasıl savaşmak, doktorunki iyileştirmek ise, prenseslerin görevi de prenseslik etmekti! Mektubu bir berberi gelirdi. Esmer tenini daha da koyulaştıran kırmızı üniformasını kuşanmanın övüncü içinde, salon kapısının önünde dimdik duruyordu. Sultan, koca yaldızlı bir tacın süslediği zarfı açmakla meşguldü. "İngilizler sayesinde Hıdiv'in 'Mısır Kralı' unvanını aldığı bir gerçek!" diye düşündü. "Böyle uysal giderse, onu imparator da yaparlar!" Benzerlerine karşı gösterdiği alaylı hoşgörü, bugün belirgin bir 132 hoşnutsuzluğa dönüşmüştü. 1024 ilkbaharında ödlek hükümdarın, osnıanlı ailesinden olanları topraklanın kabul etmek istemediğini unutmamıştı. Mektuptaki koca koca harfler, kendini beğenmişliğin bir simgesiydi. Kral Fuat'ın yeğenlerinden Prenses Ziibcyde,

Beyrut'tan geçerken, Sultan'la görüşmekten "memnuniyet" duyacağını yazıyordu. Memnuniyet ha? Daha şurada dün, efendileri olduğumuz zaman, "kabul edilmek şerefini bahşetmemizi" islerlerdi. Kendisini gereği gibi kabul ederiz... ama "memnun" kalacağından o denli emin değiliz!" Sultan muzip bir gülümseme ile, saltanat armasını taşıyan son mektup kağıtlarından birini aldı ve prensesi ertesi günü çaya beklediğini yazdı. Tam ortasında yumurta büyüklüğünde bir elmas bulunan ağır zümrüt gerdanlık dört bir yana ışık saçıyordu. Prenses Zübeyde eşikle kalakalmiştı. Gözlerini Sultan'ın boynundan ayıramıyordu. — içeriye girmez miydiniz? Zübeyde derhal, nezaket ile azametin en doğal biçimde birbirine karıştığı haşmetli ses tonunu tanıdı. Çocukluğunda kendisini hayran bırakan ve aynı zamanda ürküten, daha sonraları tüm çabalarına rağmen taklit edemediği ses tonunu... Salonun dip tarafında, berjer kolluktaki gölge, dimdik bekliyordu. Prenses kendini toparladı, zarafetle eğildi, derin bir temennahta bulundu. Doğrulduğunda, buz gibi, soran bakışlarla karşılaştı... hiç kuşku yok... ev sahibesi, tıpkı osnıanlı sarayındaki gibi, üç lemennah bekliyordu. Beyrut'taki mütevazı evinin daracık salonunda, herzamankinden fazla "Sul(an"dı. Genç kadın zorlukla, aralan gittikçe kısalan iki temennahta bulundu ve daha işin başında yerli yerine oturtulmanın kızgınlığını yüzünde hissetti. Sultan nihayet gülümseyerek, yanı başındaki koltuğu işaret etli. Oturulunca fark ediliyordu... berjer koltuklan daha alçak, ev sahibesi ile konuşmak için boynun uzatılması gereken bir kolluktu. Taht ile soyluların taburesi arasındaki fark! Giderek huzursuzluk duyan prenses, hakarete uğradığını farzederek bunu belli etmek gerekir mi diye düşünürken. Sultan, son derece yumuşak ve tatlı bir sesle, değerli vaktini zavallı bir sürgünü ziyaret etmek için harcadığına teşekkür etti. Alay mı ediyordu? Ama bu menevişli gözler ve tatlı sözler karşısında nasıl hırçınlaşabilirdi? Daha sonraki bir saat, Ziibeyde'nin ömründeki en uzun saat oldu. Zenginliğine ve gücüne güvenerek her zaman kıskanmış olduğu bir ailenin felâketini görmek hatla, incelikle, çantasının dibindeki, sarıp sarmaladığı küçük bir meblağı sunmak üzere gelmişken, bu hanedanın saltanat sürdüğü devirlerden de büyük haşmet ve azametle kabul ediliyordu. Tüm şu dedikodulara nasıl da inanmıştı? Fakirlikten hatta sefaletten söz ediliyordu. Gerçi ev büyük değildi ama, Sultan'ın mücevherleri, ikramın bolluğu? Üç mükemmel hizmetkâr larafnıdan, altın kaplama takımlar içinde biri 133 gidip biri gelen pastalar, dondurmalar, tatlılar hiç de fakirliği yansıtmıyordu. Nasıl altından kalkabiliyordu? Son derece pervasız ve asla sorulamayacak bir soruydu bu. Sırası ve yeri geldiğinde prenses teşekkürlerini sunarak izin istedi. Bu kez Sultan'ın önünde geri geri giderek, üç kez

temennahta bulunmayı unutmadı. Sultan koltuğunda, sevecenlikle gülümsüyordu. Zavallı Zübcyde'nin duyamayacağı ve asla ihtimal veremeyeceği, o uzaklaştıktan sonra Hatice'nin attığı kahkaha idi. — Rüküş! Gözlerine inanamadı. Sanırım ona iyi bir ders oldu. Artık buna benzer ziyaretler, uzunca bir süre yapılmaz sanırım. Haydi çocuklar gelin, bu pastalar harika! Oynanan oyunun ve Sultan'ın neşesinin sevinciyle Selma, Hayri, Zeynel ve az önce hizmetçi kılığına girmiş iki kalfa masaya oturdular. Bir de kısa boylu bir adam vardı. Hatice onu sağına oturttu ve bizzat ikramda bulundu. Bu sadık ermeni kuyumcudan başkası değildi. Bir saat sonra, koca siyah çantasının içinde, bu olağandışı davet için getirdiği zümrüt gerdanlığı ve altın tabaklan götürüyordu. 135 III "Mektup bana mı?" Selma hayretle, Irak puluna bakıyordu. Ona kim mektup yazabilirdi? Oradan kimseyi tanımıyordu ki... Hcrzaman, anahtarı Zeynel'de olan posta kutusuna mektupları atan postacı, kapıdan okula gitmek için çıkan genç kızı durdurmuştu: — On kuruşluk bir fark ödemeniz gerekli, işte, burayı imzalayın. Teşekkürler matmazel. Bisikletine binip ıslık çalarak uzaklaşmıştı postacı. Mayısın altın renklere bürünmüş bir sabahı idi. Sclma merakla mektubu tarttı. Üzerindeki ince yazıyı tanıyor gibiydi... oysa... mektubu cebine soktu. Okula, geometri sınavına geç kalmıştı. Hızlandı. Kalfaların pencereden onu artık göremeyecekleri köşebaşına geldiğinde koşmağa başladı. Çabuk... zilin çalmasına on dakika vardı. Problem kolaydı. Sınav çıkışında öğrenciler, cevaplarını karşılaştırmağa çalışıyorlardı. Selma'nın ikizkenar üçgenler ve paralel dörtgenler ile kaybedecek zamanı yoktu. — Özür dilerim, beni bekliyorlar. Cevaplarını kontrol etmek isteyen Emel'i de hiç bir açıklama yapmadan, atlattı. "Beni bekliyorlar". Bunu ne diye söylemişti? Yalan söylemekten nefret ettiği halde? Onu, cebindeki kâğıt parçasından başka bekleyen mi vardı? Evine değil, deniz kıyısına, Konıiş'e doğru yöneldi. Yavaş yavaş yürüyor, güneşin tadını çıkarıyordu. Bu mevsimde para kıran küçük dondurma ve limonata satıcılarının önerilerini gülümseyerek geri çevirdi. Eski Basul Oteli'nin civarına gelmişti. Oradaki çıkıntılardan birinde, sakin bir köşe biliyordu. Tahta sıraya oturmuş, mektupla oynayıp duruyordu. Öncesi, daima daha keyifli olurdu. Sizi uzaktan görüp aşkını ilan eden hayalinizdeki prensi düşlemek mümkündü. Ama mektubu bir kere açtınız mı... sizi tatsız bir ziyaret için rahatsız edecek bir kuzininizin ya da habersiz bıraktığınız için sitem eden bir teyzenizin imzasıyla karşılaşırdınız. Kuzenlere gelince, onlar hiç yazmadı.

Selma mektubu açtı. Bağdat, 1 Mayıs 1926 Sevgili Küçük Kızun, Size bu mektubu, denize atılan :?işc misali gönderiyorum. İki yıldır size kaç kere, boş yere yazıp durdum. Mektuplarım ya kayboldu ya da bana cevap vermek istemediniz. Biliyor musunuz? Babanız güzel Selma'smı kaybettiği için çok mutsuz. Tabii bu benim kabahatim: ülkemi seçmiştim. Bana ihtiyacı olduğunu sandım: ne iddia! . O günden beri, bu kararı verdiğime pişman olmadığım tek bir'an geçmiyor. Anlayabilir... affedebilir misiniz? Kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki... sizi büyüyüp yetişirken görmeği o kadar isterdim ki? Çok güzel bir çocuklunuz, şimdi çok güzel bir genç kız olmalısınız. Düşündüm ki... belki, bunca zamandan sonra, yaşlı babanızı görmeği arzu edersiniz. Hâlen Bağdat'ta konsolosum. Çok güzel bir kent. Ziyaret etmek istemez miydiniz? İsterseniz bana haber verin, sizin için ve kalfanız için derhal yol paralarını gönderirim. Birkaç ay, hatta daha fazla kalabilirsiniz, isterseniz tabii! Beni hiçbirşey bundan daha mutlu edemez. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum. Sizi seven babanız Hamiş: Tabii Hayri'yi de görmek isterim. Ama önce okulunu bitirmeli. Sultan'a hürmetlerimi iletmenizi rica ederim. Allah onu korusun! Babam! Babam? Selma nefret ile mutluluk arasında uçuyordu... Bana neden bunu yapıyorsunuz? Size ne yaptım ben? Beni bırakıyor, sonra almak istiyorsunuz. Beni artık sevmiyor sonra yeniden seviyorsunuz— Sizin için neyim ben? Küçücük gölge, mektubu göğsüne bastırmış iki büklüm, hıçkırıyordu... acı ve tatlı gözyaşlarıyla! Sizi o kadar sevmiş, beni sevmediğiniz için sizden o kadar nefret etmiştim ki... Yüzü kasıldı, ağzından bastırılmış bir çığlık, çıktı. Oradan geçmekte olan bir adam, ümitsizliği böylesine şiddetle patlak veren küçük kıza hayretle baktı. Kız onu görmedi, varolan tekşey elinde buruşturduğu kâğıt parçasıydı... Beni özlediniz öyle mi? Ya ben? "Küçük sevgili kızınızın" ihanetinizi nasıl karşıladığını hiç düşündünüz mü? Çünkü bana ihanet ettiniz. Çoktandır ortadan kaybolmak istiyordunuz. Bunu hissediyordum. Daha sık yok oluyor, evde herşey size ağır geliyordu. Özgürlüğünüze kavuşmak istiyordunuz. Sürgün emri, aradığınız fırsatı yarattı. Babacığım... En çok beni öpmeden gittiğiniz için kızdım. Konuşmuş olsaydınız 136 137 herşey o kadar kolay olurdu ki... Anlamayacağımı mı sandınız? Beni bu kadar mı az tanıyorsunuz? İnsan onüç yasında arlık çocuk değil... hatta kendini koruyacağım diye körleşen yetişkinlerden

daha iyi anlıyor bazı şeyleri. Benim zırhım yoktu. Sinirlerimle hissetmek istiyordum... yalanlar arasından, kaçamaklar arasından erişmek... erişmek mi? Neye erişmek? Bilmem. Ama bildiğim yaşamak buydu işte. Başka yolu yok. Zor bu, güç ister... ama siz severken güçlü idim. Beni: hiçbir şey söylemeden terk elliğinizde, gücümü elimden aldınız..¦ O kadar mutsuzum ki baba... bilseydiniz... Sclma farkına varmadan bağırdı. Gözyaşları içindeydi, güneş etrafında dönüp duruyordu. Birden müthiş bir yorgunluk hissetti, yere batmak, gömülmek, daha derine gömülmek isledi... huzur içinde! Bu sıranın üstünde ne vakittir oturuyordu? Eve dönmeğe karar verdiğinde deniz kızarmağa başlamıştı. Heyecanlı seslerle karşılandı: "Neredeydiniz? Ne oldu? Yaralı değilsiniz ya?" İki kalfa, etrafında kaybolmuşken bulunan bir civcivin çevresinde döner gibi, dönüyordu. Salonda, bilmem kaçıncı kez karakola telefon etmeğe çalışan Zeynel, elinde ahize, ağzı açık kalakalmıştı. Hayri gülmekten kırılıyordu: — Size söylemiştim. Gezmeğe gitmiş! Ne diye bunca mesele çıkardınız! Kızının tuhaf bakışlarından, önemli bir şey olduğunu anlamıştı Sultan: — Ne oldu Sclma? Genç kız onu duymamıştı. Zeynel'e dönmüş, gözlerini dikmişti: — Babamın iki yıldır gönderdiği mektuplarını kim aldı? Herkes donakaldı. Sürgünden beri ilk kez, Sultan'ın önünde Hayri Rauf Bey'den bahsetme cüreti gösteriliyordu. Ama Selma'nın görgüydü, kuraldı, dinleyecek hali yoklu. Öfke içinde sorusunu yineledi: — Babamın mektuplarını kim aldı? Kim? Sultan, buz gibi bir ifadeyle sözünü kesti: — Kendinize gelin ve Zeynel'i suçlamaktan vazgeçin. Mektupları alan ve yokeden bendim. Büyük bir acıyla annesine döndü: — Siz mi anneciğim? Ama niçin? Oysa onun suskunluğu yüzünden ne kadar mutsuz olduğumu biliyordunuz... — Daha fazla ıstırap çekecektiniz... Sultan yumuşadı, Selma'nın ellerini elleri arasında aldı: — Küçük kızım, yaralanacaktınız. Kendi kendinize binbir soru soracaktınız. Sizin için, madem ki ayrılık olmuş, tam olması daha iyi diye düşündüm. Biliyorum, ilk başta kolay olmadı. Ama sonra yavaş yavaş kadere boyun eğdiniz, unutmağa başladınız. — Unutmak mı? Ah anneciğim, babamı unutabileceğime nasıl inanabildiniz? Sultan tereddüt etti: — İyiliğiniz için öyle davrandım... halâ da haklı olduğuma inanıyorum... baksanıza, sizi ne hale getirdi? Sizin yüzünüzden, sizin körlüğünüz yüzünden! Selma'nın gözleri çakmak çakmaktı. Dudaklarını ısırdı. Onarılmaz şeyler söylememeliydi... kaçmalı... kapı da çok uzakta... odasına gitmeli... anahtarı çevirip, kilitlemcli... kimseyi, hiçkimseyi görmemeli...

Yere yığıldı! "Babanı ve anneni öldüreceksin!"Mere Bemabi ne demişti?Bu, emirlerin kaçıncısıydı? Altıncısı mı yoksa yedincisi mi? — Kafanızın içi kevgire dönmüş! — Evet Mere Achillee. Dedem döndüğünde Sizi • ' . Ayağınızdan asacak O zaman her yerde Dedem deli diye Anlatacak Şeyiniz kalmayacak. Amma da üşüyorum Üşüyorum sabahları Cinler gibi Yanıyorum geceleri Şeytan gibi Amma da kalabalık! Şu ağlayan beyazlı kadınlar kim? Şu, giderek büyüyen delik?... şey mi? HAYIR! Beni gömmeyin, ölmedim, durun! — Zavallı, öldüğünün bile farkında değil! — Ama ölmedim ki! — Üstelik bir de deliriyor. O güzelim annesini de üzmüş, zaten hiçbir vakit aklı başında değildi... —Babası da kahrından öldü. Babasını o öldürdü. — Doğru değil! Babam beni sever. Ben onun "küçük sevgilisiyim. Bütün sınıf gülmekten kırılıyor... sen de mi Emel? Sen de mi onlarla birliksin? Şimdi de neyi söylüyorlar? "Tanrı kraliçeyi korusun " Eh! Bu daha iyi! Nasıl? Benim için değil mi? Ben kraliçe değil miyim? Zavallı annem küçücükken öldü. Onu öldüren ben değilim. — Lütfen doktor, bana doğruyu söyleyiniz. İyileşecek mi? Sultan sapsarıydı. Selma'nın başucundan ayrılmıyor, onu, kendi varlığı daha kötüye gitmesini önleyecekmiş gibi, bir saniye yalnız bırakmıyordu. 138 — Bilemiyeceğim prenses hazretleri. Hassas bir yönüne darbe yemiş gibi! Ailede benzeri olaylar var mı? — Tam değil! Babanı... melankoli buhranları geçirirdi. — Özür dilerim prenses. Ama gerçeği bilmem gerek. Babanızın hezeyan ettiği olur muydu? — Bilmiyorum doktor —Hatice Sultan bayılacak gibi oldu— o zaman çok gençtim. Babanı kötiilcştiğindc, bizi uzaklaştırırlardı. Dalla sonra, tamamiyle iyileşti. Doktor doğruldu. Baş parmağını yeleğinin arasına soktu: — Yani babanızın delilik geçirip geçirmediğini bilmiyorsunuz. Sizce, kızınız da bunu bilmiyor. Bu herşeyi açıklıyor. — Anlayamıyorum... ¦ Doktor, konuşmadan önce, kelebek gözlüklerini düzeltti: — Doktor Freud'tan bahsedildiğini duydunuz mu, bilmem, avusturyalı bir psikiyatrdır ve teorileri, ruh hastalığı alanında, devrimler yarattı. Bu teorileri okudum, kendi gözlemlerimle kıyasladım, bazı pratik sonuçlar elde ettim ve itiraf etmeliyim ki bu sonuçlardan bir hayli memnunum."

Heceler üzerinde leker teker durarak devam etli: — Doktor Frcud'a ve bana göre, çocuğunuz nasıl çözümleyeceğini bilmediği bir sorunla karşı karşıya kalmış. Bu sık rastlanan bir olaydır ve herkes kendine göre bir çare bulmuştur: kimi alkol, kimi iş, kimi zevküsefa, ne bileyim... ama daha hassas olanlar, deliliğe sığınmayı tercih ediyor. — Tercih mi ediyor? — Evet Prenses Hazretleri. Bilinçli olmasa da bir tercih söz konusu. Bilincin çeşitli kademeleri, Doktor Freud'un maharet alanına giriyor. Bir bilgi hazinesidir o, değil mi? — Ya kızım? Söylevi içinde kaybolup gitmiş olan doktor, Sultan'ı duymadı bile. — Ne diyordum? Niçin böyle bir tercih de, daha "mantıklı" olan bir diğeri değil? Çeşitli nedenleri olabilir, hazan hayran olunan ve kendisiyle özdeşleşilen birinin etkisi de rol oynayabilir. Onun için, kızınızın dedesinin hastalığını bilip bilmediğini sordum. Şayet biliyorsa—maalesef hizmetçiler yüzünden hiç bir şey gizli kalmıyor— bu özdeşleştirmenin uzun sürmeyeceğini ümit edebiliriz. Çünkü sağlam değil, "bclki"lerc dayanan bir özdeşleşme. Gerilimler azaldığında, ben doktor Ukhan, size bu kötü özdeşleşmenin yok olacağını söyleyebilirim. Sesi ciddileşmişti: — Ama sizin de oynayacağınız bir rol var efendim. — Herşeyi yaparım doktor... siz sadece... — Özellikle, hiçbirşey yapmayın! Gidin dinlenin. Bırakın, kızınızla başkaları meşgul olsun. Çünkü bu haldeyken bile, ve belki de özellikle bu haldeyken, merak etliğinizi sezinliyor ve size karşı suçluluk duygusu daha da artıyor. Babasına ihanet etmeden sizin nasıl hoşunuza gideceğini, size ihanet etmeden onun nasıl hoşuna gideceğini bilmiyor. Onun için de gerçekdışı olana sığınıyor. Benim tavsiyem: çocuğunuzu rahat bırakın! — Tahmininiz, benim varlığımın çocuğuma zarar verdiği şeklinde mi? 139 — Taliminim değil, teşhisim! Saygılarımla prenses hazretleri. — Bu doktor bir eşek, dahası, bir hödük! Anne sevgisinin kızına nasıl zararı dokunurmuş ki? Sultan çaresizlik içinde odada dolaşıp duruyordu. — Bir de, kentin en iyi psikiyatrı dediler. Şimdi ne yapacağız? Zeynel çekinerek ve Sultan'a bakmağa cesaret edemeden: — Müsaade ederseniz Sullan'ım. dedi, onun safsatalarına bir an olsun inanmadım ama, sizin dinlenmeğe ihtiyacınız var. Ben hanımsultana bakar, en ufak olayda size haber veririm. "Günahını ödiyeceksin !" Şekilsiz gölgeler beyaz duvarların arasından geçip Selma'nın etrafım alıyordu. — Ama ne yaptım ki? — Ha! Ha! Ne yaptığını soruyor ! Ne salakça bir gülüş! Onları kızdırmamak gerek ! — Vallaha, ne yaptığımı bilmiyorum. — Hiçbir zaman bilmeyeceksin. Cezan da bu ! Affedilmez bir günah işlediğini bilmek, ama bu günahın ne olduğunu bilmemek. — Anlamıyorum ...

— Anlamayacak ne var? Suçunu bilir, cezanı çekersen, kefaretini ödemiş olursun. Bakkal hesabı gibi, terazinin bir kefesine günahını diğerine cezanı koy, bir süre sonra borcundan kurtulmuş olursun. Bu işin kolayına kaçmak. Ceza çekersin ama, eza çekmezsin. Biz seni cezalandırmayacağız. Sen cehennemliksin ve azabın ceza görmemen! Selma dehşet içinde, yalvardı: — Hayır, lütfen, bunu yapmayın. Gölgelerden birini yakalamağa çalıştı ama tüm çabalarına karşın başaramadı. — Ölmek isliyorum diye sızlandı. — Sana ne anlatmağa çalışıyorduk? Sesler uzadı, uzadı ıslığa dönüştü. "Bizim dünyamızda, ufacık odanda, ufacık ülkende değil, gerçek olanda ölünmez. Ne ölüm vardır ne yaşam, ne gerçek vardır ne yalan, ne ilk vardır ne de son. Alt tarafı, senin yaptığının hiç önemi yok, çünkü bizim dünyamızda ne iyi vardır, ne kötü, ne haklı vardır ne de haksız. Sonsuz ve kuralsız bir dünyadır bu!" Selma söze karıştı: — O halde, yaptığımın hiçbir önemi yoksa, beni affedebilirsiniz — Bu bir sabit fikir sende, fstesek bile yapamayız. Tamamiyle özgür olma ayrıcalığına sahibiz ama, bu özgürlük en ufak bir karar vermemizi engelliyor. Biz, üzerinde hiçbirşey tartılmayan teraziler gibiyiz. Selma kızarak yastığına gömüldü: \ 140 — Bütün bunlar anlamsız dedi. — Belki. Ama sen İliç anlamı olan sözler duydun mu? Kıt zekâlıların yarattıkları o kahrolası sözcükleriniz gerçeği nasıl yakalayabilir ki? Hiç düşünmeyin, eğlenmeye devam edin ve üç boyutlu kutunuzdan dışarıya çıkmağa kalkışmayın. Buna kalkışanları, bizim müdahalemize gerek kalmadan, kendi öz kardeşleri, yakmadılar veya çarmıha germedilerse, deli diye ilân edip demir parmaklıklar ardına tıktılar. "tnan bana, köşende rahat durmak yeğdir. Sıkıcı ve dar mı dedin? Doğru. Ama sonsuzluk da tekdüze... bitmez tükenmez alanlar, dayanılacak tek bir duvarın olmayışı, kapanan kapıların yokluğu, dahası, soğuktan donulur, örtünecek tek Örtü bulunmaz, hiçi hiç sınırlar... yorucu mu yorucu! "Nihayet uyudu. Zavallı küçük kızım. Kızarmış ve terlemiş." Zeynel usulca çarşafı Sclma'nın üzerine çekti. Narin bedenini olmayacak bir serinlikten değil de, çevresinde dolaşdığı hissine kapıldığı kötülüklerden korumak istiyordu. Az önce, Sclma bağırıp çağıran hayaletlerle uğraşırken, haremağası sağ eliyle Kur'an'ı almış, ışıkları sonuna kadar açmış, bütün dolapların içine bakmıştı. Günümüzde istendiği kadar hortlaklar kocakarı uydurmasıdır densin, Zeynel, ülkesindeki köyünde, acıkan hayaletlerin içeriye girmemeleri için, geceleri yatmadan önce kapı önüne ekmek ve meyve konulduğunu hatırlıyordu. Erlcsi gün hepsi yenmiş olurdu.

Tombulca parmağı ile Sclma'nın yanağını okşadı, sonra da bu cesaretinden ürktü. Biri görecek olsa, bu saygısızlığını nasıl açıklardı? Boş bulunmak mı yoksa bir yaşlının taze bir cilde duyduğu arzu mu? Gerçek, işkence altında bile söylenmemeli! Onu için için kemiren ve mesteden, onu felâketlerin en büyüğünde bir kral gibi, bir ilâh gibi, bir insan gibi yücelten o müthiş, o mükemmel sır! — Baba! Selma, gözleri korku ile açılmış, haykırarak doğruldu: — Öldürme beni! Hançeri geri çek, ben senin küçük kızınım. Beni tanımadın mı? Bak bana! Bu deriyi çıkarıp atacağım! Deli gibi yüzünü tırmalıyor, onu tutmak isteyen Zeynel'i itiyordu. — Bak, benim. Küçük bebeğini tanımadın mı? Minicik bebeğini... Dizlerini kıvırarak çenesinin altına getirdi, kollarıyla omuzlarını sardı. — Beni hâlâ görebiliyor musun? Öylesine çabuk ufalıyorum ki, yakında cebine sokup götürebileceğin pembe bir deniz kabuğu olacağım. Seni hiç sıkmayacağıma, söz veriyorum. Ama arasıra... beni okşayacağını söyle? — Evet küçük kızım, seni okşanın, korkma... Zeynel, inleyen çocuğun alnında elini hafifçe gezdirdi. — Düşünmemi önlemek için, kafama çiviler sokuyorlar. Baba, beni bırakma! — Buradayım cicim. Sakinlcş, seni asla bırakmam. 141 Selma titreyerek kollan arasında büzüldü. ¦— Seni, yalnız seni o kadar seviyorum ki! Heyecandan gözleri doldu, Selma'yı göğsüne bastınp sevgiyle sallamağa başladı: — Ya benim seni ne kadar sevdiğimi bilsen, benden önce hiçbir baba, çocuğunu böyle sevmemiştir... Baba? Hizmetçilerin gizli gizli ardından gülüştükleri Zeynel ... onaltı yıl önceki o kutsal geceyi, hayal mi elti, gerçekten mi yaşadı ? Sultan, tül perdelerle çevrili büyük bir yatağın içinde uyuyordu. Sert bir rüzgâr çıkmış ve karşı konulmaz biçimde kendisini ona, hanımına, ecesine doğru çekmişti. O güne kadar olmadığı biçimde özgür ve benliğine hakim bir Zeynel, dudaklarını beyaz alnın üzerine değdinnişti. Büyülenmiş gibiydi. Sonra... sonrasını hatırlamıyordu. Dokuz ay sonra Selma doğmuştu. Herkes Hayri Bey'e çok benzediğini söylemişti, Zeynel susmuştu. Ama tüm bedeninde, bir parçası olan, tanıdığı o minicik varlığın kendisini çekişini hissetmişti. Uzun süre bu delice fikirleri itmiş ama özellikle son yıllarda, sürgünün kendilerini... bir aile gibi birleştirdiğinden beri, bu fikirler olanca gücüyle geri gelmişti. Bugün ona seslenen kendi küçük kızıydı. Altüst olmuş, çocuktan biraz uzaklaşarak onu seyretmeğe başlamıştı: — Selma'm! Benim mucizemsin, benim şafağımsın, tanrılann inanılmaz armağınısın, Allah'ın üzerime serpiştirdiği gözyaşısın ... Selma mest olmuş, onu dinliyordu.

— Anlat baba! Güzel şeyler söyle... — Zavallı küçük çiçeğim, tek bir günışığı seni mutlu kılmağa yetiyor. Başını babanın omuzuna daya. Şimdi, anlıyor musun? Gözleri yan aralıktı: — Evet diye mırıldandı. — Ne büyük acı, ama sana ne diyebilirdim? Bana asla inanmazdın. Sırrımızı kendi başına keşfetmen gerekiyordu... — Sırrımızı... Selma daha da sokuldu. — Bir şey söylemeyeceğine söz ver. Bizi deli sanırlar! Zındıklar! Kadir-i mutlak için olanaksızın varolduğuna mı inanıyorlar? Haremağası öfkeyle doğruldu. Bu inançsızlığın sözünü etmek bile onu köpürtüyordu. Selma hayretle gözlerini açtı... aniden nasıl da kızarmıştı? Ne diye bu denli yüksek sesle konuşuyordu? — Bize divane diyorlar. Aklınız sizin olsun yolunu kaybetmiş kör solucanlar! Selma'nın ellerini tuttu: — Çocuğum, benimle birlikte deliliği kutsa! Sonsuzluğa, herşeyin birbirine karıştığı ve herşeyin açık okluğu en son noktaya götüren eşsiz yoldur o! Tannya; ayağımızı sürçtürdüğü için şükredelim, kafamızın içinde dönüp duran I 142 o bir damla cıva için şükran duyalım. O damla artsın, binbir ışıltı saçsın. Kamaştır gözleri Nur, ey Bağışlayıcı. — Öyle tuhaf bir rüya gördüm ki Zeynel, bir bilsen... . Selma pembe pembe olmuş, geriniyor, esniyordu. — Saat kaç? Açlıktan ölüyorum. Hava güzel mi? Günaydın Leyla Hanım, çilek reçeli yiyebilir miyim? — Çilek reç... Kalfa, gözleri fa]taşı gibi açılmış, kekeliyordu. — Beni tanıdınız... — Sizi tanıdım da ne demek? Leyla ilanım, iyi misiniz? — Allah'ım, Allah'ım... Kalfa heyecan içinde odadan dışarıya fırladı: — Sultanım! Küçük sultanımız... küçük sultanımız iyileşti! — Ona ne oluyor böyle? O kadar hasta mıydım? Neyim vardı Zeynel? — Iıı... pek önemli bir şeyiniz yoktu... sadece küçük bir... küçük bir gripti, işte o kadar. — Zavallı Zcynel'ciğim. Yalanı hiç beceremiyorsun. Sarayda yetişen biri için, ayıp doğrusu! — Anneciğim bana niçin öyle bakıyorsunuz? Sultan odaya girmişti. — Söyleyin, ne oldu? Annesi niçin onu kollarına alınış, hiç alışık olmadığı bir sevecenlikle sıkıp duruyordu? — Bir çeşit ateşli hastalık Sclma'cığun... işte o kadar! Selma susuyordu. Sultan sakladığına göre durum ciddi olmalıydı. Bütün gücüyle hatırlamağa çalıştı... hiçbirşey anımsayamadı... sadece Zeynel'in dediklerini... sahi ne demişti? Selma ancak iki ay sonra babasına cevap vermeğe.karar verdi. Bağdat'a gidemeyecekti... dersleri... ama niçin o Beyrut'a gelmiyordu? "Memnun olurum" diye yazıyordu. Memnun olmak mı? Tüm o

heyecanları, o gözyaşlarını kapsıyor muydu bu sözcük? Ama kapsayanları da o yazmayacaktı. Şu davetiyelere basılan ve kişiliksiz, belirsiz "memnuniyet" sözcüğünü, varsın babası istediği gibi yorumlasındı! Birkaç hatla sonra mektubu geri geldi. Irak'taki büyükelçi birkaç satırla bilgi veriyordu: Hayri Bey istifa etmiş ve oradan ayrılmıştı, istanbul'a dönmemişti, yeni adresi bilinmiyordu. Selma şaşkın, fildişi renkli ipek kâğıda yazılmış kara yazılara bakıyordu. Çok geç... çok geç yazmıştı. Babası gitmişti. Onu görmek istemediğini sanarak gitmişti. Onu yeniden yitirmişti ve bu kez kabahat kendisindeydi. İçinden ağlamak gelmiyordu. Sadece üşüyordu. IV Minete'l Ilüsn kıyısında denize uzanan bir kayalıktan, Beyrut limanı rahatça görülebilir. Her perşembe İstanbul'dan gelen bembeyaz Pierre Loti gemisi, yolcularını boşaltır, birkaç saat sonra yenilerini ve yükünü alarak düşüncesinde hep öyle kalmış, başkente geri döner. Yetişme çağındaki bir kız, sırtını taş duvara dayamış, hayallerini alıp götüren bu büyük beyaz gemiyi, ufukta kaybolana dek, gözleriyle izler. Selma önceleri limana inerdi. Kalabalığın kendisini itip kakmasına aldırmadan, memleketinin sesini ve kokusunu duymak için, gözleri, kapalı dolaşırdı. Onları iyice içine sindirdiğine inandığı zaman, sadece o zaman, gözlerini açardı. Tüm bu yüzler aşina gibiydi. Onları tek tek inceler, bakışlarında kendi şehrinden bir şeyler, tebessümlerinde Halic'in özlediği o şahane gün batışını bulmaya bulmağa çalışırdı. İstanbul'da insanlar mutlu mu? diye sormaktan, ya da bir sepetlen görünen similin bir parçasını, İstanbul şivesinin sıcaklığını... solmuş bir gülü istemekten kendini zor alırdı. Hayallerini süsleyen bu yolculara acıklı bakışlar fırlatır, onlarsa şaşkın ve ayıplayıcı gözlerle yanından geçerlerdi. Daha sonraları, bu ıssız kıyıdaki kayalıklara sığınmayı tercih etmişti. Esrarını koruyan o kalabalıktan ve o sevimli ve sakin canavardan uzakta, hayallerine daha iyi gömülebilirdi. Aylarca, bir /ivıırctgftha gelir gibi gelirdi buraya, unutmak istemiyordu, nasıl unutabilirdi ki? • Hu, Pierre Loli'n'm çekiciliğini kaybedip diğerleri gibi alelade bir gemiye dönüştüğü, yolcularının Selma için, dünyanın herhangibir yerinden gelen yolculara benzediği güne kadar sürdü. Birkaç hafta boyunca onu geçmişin Selma'sına bağlayacak o heyecanı, o acıyı duymağa gayret etti. Boşuna. Artık acısını bile yitirdiğine göre, herşeyini gerçekten kaybettiğini anlıyordu. Çok daha sonra, limanın yolunu artık unuttuğunda, Selma, oraya, acısını körüklemek için mi, yoksa yavaş yavaş ondan kurtulmak için mi gittiğini kendi kendine soracaktı. Evinde hiçkimse, bu haftalık gezilerden şüphelenmemişti. Perşembeleri Selma'nın tatil günüydü ve bütün gününü Emcl'de geçirdiğini söylerdi. Sabahlan bir kalfanın eşliğinde gelir, akşamlan yine bir kalfanın eşliğinde dönerdi.

Emel, kendinden üç yaş büyük ağabeyi Marvan ile, dürzi mahallesinde görkemli bir evde otururdu. Anneleri kalp hastalığından öldüğünde, ikisi de küçük birer çocuktu. Birkaç yıl sonra babalan da attan düşerek ölmüştü. İki yetime bakmak için teyzelerinden biri Mar-llyas'daki büyük eve gelip yerleşmişti. Çocuklara çok sıkı "eski zaman" terbiyesi vermişti. Okulda Emel 144 gibi diz büküp selâm veren ya da bir büyükle konuştuğunda yüzü kızaran başka bir kız yoktu. Ama teyze yaşlı bir kadındı ve günün uzun saatlerini yatakta geçirmesi, çocuklara yine de belirli bir özgürlük sağlıyordu. Emel, kendisi de yalnız büyüdüğü için, Selma'nın yalnız kalma istediğini iyi anlıyordu. Esrarengiz gezintileri hakkında birşey sormaz, sadece arkadaşı kızarmış ve şişmiş gözlerle döndüğünde elini tutar, o da birşey söylemeden ona sarılırdı. Emel hiçbir şey sormadığı için, Selma yavaş yavaş ona açılacak, babasından söz edecektir. Öyle sanılmasını istediği gibi babasının ölmüş olmadığını, Irak'ı terk ettiğinden bu yanalıcr ay dünyanın bir ucundan bir kart yolladığını anlatacaktır. — İlki Brezilya'dan geldi, ikincisi Venezuela'dan. Dün Meksika'dan bir kart aldım. Ona cevap bile yazamıyorum, adresi yok bende. Yerleştiğinde vereceğini vaad etti. Şimdilik durmadan dolaşıyor... işleri için. Güney Amerika'nın, cesurların zengin olabildikleri, müthiş bir kıta olduğunu, beni yakında aldıracağını, yeniden bir sultan gibi yaşatmak istediğini yazıyor. Ama benim ne istediğimi hiç sormuyor. Ne istediğini kendi biliyor mu? Herşey öylesine gerçekdışı gibi ki... bu cevap beklemeyen mektuplar, bu ele avuca sığmayan baba, bu muazzam tasanlar, bu vaadler... — Bazan bana yazmasın istiyorum. Artık ümit ile ümitsizlik arasında bocalamamak için... ama yazmayacak olursa, bu sefer de... Ancak duyulabilen bir sesle ekliyor: '— Biliyor musunuz Emel? Onu seviyorum. Oysa, yarın yeni baştan beni terk edebileceğini biliyorum... o zaman da ondan nefret ediyor... ölmesini istiyorum. Başını hırsla iki avucunun içine alarak: — Beni sevmemesine dayanamıyorum. Artık ne düşüneceğimi bilemiyorum dedi Omuzlarını saran kollar, alnına konulan bir öpücük. Bütün öğleden sonra, geniş divanda, birbirlerine sarılarak oturmuşlardı. Emel hiçbirşey söylememişti, sözlerin yarayı deşeceğini ve bu acı karşısında her yüreklendirmenin uygunsuz düşüp, her öğütün yetersiz kalacağını içgüdüleriyle biliyordu. Arkadaşının ihtiyacı olan şey onun sevgisiydi. Akşam olduğunda, hanım sultanı almağa gelen kalfa, hiçbirşey farketmeyecekti. Selma rahatlamış, sükûnet bulmuştu. Emel'in şefkati ona gücünü yeniden kazandırmıştı. Küçük bahçe kapısında bir fayton bekliyordu. Sultan'ı görmeğe kim gelmiş olabilirdi? Beyrut'un sosyete hanımlarının züppeliğine set çektiğinden beri, pek az ziyaretçi oluyordu. Selma, annesinin bu

davranışından gurur duyuyor ama bedelini pahalıya ödediğini düşünüyordu. O kadar yalnız kalmıştı ki... Ortaköy Sarayı'nın boş kalmadığı, zamanın, hayır işleri, siyasi tartışmalar, aile toplantıları; arkadaş sohbetleri, ziyaretler arasında bölüştürüldü-ğü, köleler ve cariyeler ordusuna hükmedildiği ve bunların herbirinin sorunu ile 145 ayrı ayrı uğraşıldığı günlerden sonra, iki yıldan beri bu evde iki kalfa ve bir haremağası ile başbaşa kalınmıştı... Tabii Zeynel haremağasından öte bir şeydi. Vekilharçtı, kâtipti, günlük hayata ilişkin herşeyde görüşüne başvurulan danışmandı... ama bir dost, bir sırdaş mıydı? Selma annesini tanırdı, ümitsizliğe düşse bile, maiyetinde bulunan birinin önünde zaaf göstermeyeceğini bilirdi... bu bir kibirlilik değildi. Sultan, Zeynel'i ailesindeki pek çok kişiden daha çok takdir ederdi. Bu öylesine kök salmış değer yargılarıydı ki, yer yerinden oynasa değişmezdi. Geleneksel olarak, koruma durumunda olduklarından yardım istemek olmazdı. Onlarla neşeni paylaş, derdini paylaşma! Salonda siyah saçlı, görkemli biri oturuyordu. Bu, Sultan Abdülhamit'in kızı Naile Sultan'dı. İstanbul'da, iki aile pek görüşmezdi ama sürgün onları yaklaştırmıştı. Beyrut'ta sayıları o kadar azdı ki... Şehzadelerin ve sultanların çoğu halifenin peşinden Nis'e gitmişlerdi. Orada da küçük bir saray ve erkânı oluşmuştu. Fuat Dayı da oraya gitmişti. Üzüntüsünü göstermemek için "güzel kadınlar diyarına gidiyorum" diyerek işi şakaya dökmüştü. Cöte d'Azur'ü görmeyi hep hayal eden Kelebek Sultan da oraya gitmişti. Selma, şen, şakrak, şık, şıklığını faytonlarının rengini elbiselerinin rengine uydurmağa kadar götüren teyzesini sık sık düşünürdü. Acaba ne olmuştu? Fransa'da mutlu muydu? Genç kız teyzesinin oradaki hayatım gözlerinin önüne getiremiyordu. Fehime Sultan o kadar az yazardı ki... oysa Fatma Sultan devamlı yazıyordu. Eşi ve üç çocuğu ile Sofya'ya yerleşmiş, sakin bir hayat sürmekteydi. Haftada birkaç kere, eşi Refik Bey'le birlikte, tekkeye, pirini ziyarete gidiyor, huzur buluyorlardı. Fatma Sultan "Hak yolunda ilerliyoruz, bunun dışında ne varsa anlamsız olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyorum" diye yazıyordu. "Bunun dışı?" Sürgün, geri dönme olasılığı... Hatice Sultan ile Naile Sultan bunları konuşuyorlardı. İstanbul'dan gelen haberler, onlar için iyi değildi. Mustafa Kemal'e suikast girişimi, pek çok muhalifin tutuklanmasına yol açmıştı. Mahkeme yargıçlarından "Kel Ali", gazetecilere, sanıkların suçlu bulunduklarını, idam sehpalarının kurulduğunu, infazın o sabah 27 Ağostos 1926'da yerine getirildiğini açıklamıştı. Haberi veren Londra radyosuydu, ülkenin sakin olduğunu, her kente "İstiklâl Mahkemeleri" gönderildiğini de bildiriyordu. ' Hatice Sultan öfkelenmişti: — Türkiye'nin bağımsızlığı için savaşan bütün o insanlardan geriye birşey kalmadı mı? — Başbakan İsmet İnönü kaldı. Çizgiden ayrılanlara karşı o denli sertmiş ki, "Gazi'nin kırbacı" adını takmışlar. Diğerleri, Rauf Bey, Rahmi Bey, Doktor Adnan, Halide Edip, birkaç ay önce

yurtdışına kaçmışlar. Kemal siyasi partileri lağvettiği vakit, yapılacak bir şey kalmadığını, kendilerinin de tehlikede olduklarını anlamışlar. — Yazık! Halkımızdan uzun süre tepki bekledim, ama eli kolu bağlı... Acaba memlekete dönebilecek miyiz? Sultan ilk kez şüphelerini dile getiriyordu. Selma üzgün, şaşkın, ilerleyip teyzesinin elini öptükten sonra, annesinin yanına oturdu: — Anneciğim... elbette ki döneceğiz. İstanbul'da kimse memnun 146 değilmiş. Öğrenciler, aydınlar, din adamları ve özellikle tüccarlar! Memciyan Ağa'nın yeğenine yazdıklarını unuttunuz mu? Bütün çarşı yeni rejime karşıymış... Çarşı kıpırdanmağa başladı mı, yöneticiler tehlikededir! Yakında Türkiye'ye gideriz, görürsünüz anneciğim. Genç kız olanca inancı ile konuşuyordu. Annesinin ümitsizliğe düşmemesi gerekliydi. Sultan kızının başını okşadı: — Hakkınız var çocuğum, bazaıı hüzünleniyorum. Siz bana aldırmayın. Selma'nın içi burkuldu. Annesi, onu üzmemek için, sözlerini kabul etmiş görünüyordu. Her ikisi de birbirine rol yapmaktaydı. Ama aslında her ikisi de biliyordu. Biliyor muydu? Selma irkildi. Neyi biliyorlardı? Hiç! Sadece yenilgiyi kabul etmek üzereydiler. Oysa Sclma reddediyordu. "Savaşmak gerek. Eskiden anneciği böyle demez miydi? Hcrşey olabilir." Büyük bir heyecanla ayağa kalktı, birden müthiş bir savaş isteği ile doğruldu. İçi alev alevdi, bunu açığa vurmasa, patlayacaktı? Halide Edip ile Rauf Bey'e katılsa? Türkiye'ye başka bir ad altında sızmağa kalkışsalar? Binlerce hoşnutsuzla birlikte rejime baş kaldırsalar? Hcrşey olabilir! Selma gecenin geç saatlerine kadar savaş planları yaptı. Küçük yazı masanın başına oturmuş, hatıra defterinin sayfalarını doldurup duruyordu. Kendisine kaç kez, "yapmak için istemek gerekir" dememişler miydi. İstediği, İstanbul'a dönmekti, bunu herşeyden çok istiyordu, boyun eğmeyi reddediyordu! Açık pencereden içeriye yasemin kokusu geliyordu, meltemin okşayışlarını, cırcır böceklerini gevezeliklerini duyabiliyordu Selma. Gecenin nemli havasını içine çekti. Vücudu mavi karanlığın içinde kayboluyor, büyüyor, uzuyor, binlerce yıldıza ulaşıyor, onlarla oynuyor, oynaşıyor, parıltılarında mutluluktan eriyordu; artık bu güzelliğin dışında değildi, onunla bütünleşmişti. Ancak şafakta, rahatlamış, doyuma ulaşmış olarak uyuyabildi Selma. Daha sonraki günler Selma için rüyada gibi geçti. Madem ki artık "biliyordu" günlük tüm sorunlar saçma idi. Sınıfta, evde, bu kadar neşeli olmasına şaşıyorlardı; en ufak bir eleştiri karşısında dikleşen sanki kendisi değildi, hoşgörülü olup çıkmış, tüm kuralları altüst eden sabırsızlığı, sonsuza kadar zamanı varmışcasına bir durgunluğa dönüşmüştü. Alışılmadık tebessümünün neler sakladığını Emel bile anlayamıyordu. Sclma sanki orada değildi.

Sonra bir sabah, beklenmedik biçimde yorgun ve yılgın uyandı Selma. Basit biçimde döşenmiş odasına göz gezdirdi. "Gerçek işte bu!" diye düşündü. Bir anda tükenmişeesine ve umutsuzcasına yastığına kapanıp ağlamağa başladı. Şu Lübnan'dan ne kadar da nefret ediyordu. Hep şu mavi deniz, şu yakıcı güneş, şu neşe! Tüm bu insanlardan, onu "kendi evlerinde" "kendi memleketlerinde" ağırlayan, "bizimkiler, vatanımız" diyen bu insanlardan ne kadar da nefret ediyordu! İstanbul'a hiç kavuşamayacak, artık hiç oralı olamayacaktı. Geçen bütün bu günler zarfında kendisini aldatmıştı. İnsan ancak bir toprağa, üzerinde dövüşebileceği, üzerinde düşüp kalkacağı bir toprak parçasına sahip olursa savaşabilirdi! Sizi çevreleyen şeyler sizde hiçbir anı yaratmadığı, tuttuğunuz hiçbirşey sizin olmadığı, sözleriniz kuru gürültüden ibaret olduğu sürece... nasıl dövüşülür? Neye karşı? Kime karşı? Boş yere hayal kurup durmuştu: sürgündekiler için hayal, bir tasan değil 147 bir kaçıştır. Bir de kendini cesur sanırdı... "gerçek" ile uzlaşanları ayıplardı... Acaba, dedikleri gibi, gerçek cesaret, razı olmak mıdır? Biliyordu, üstelik cesaretin ne işe yaradığını, üstelik içinden ağlamak geldiği halde gülümsemek gerektiğini... Biliyordu, hayvanların bile barınakları, yurtları olduğunu, aksi halde öldüklerini... — Güzel kuzinimin gülümsemesini kim çaldı? Sultan Abdülhamit'in torunu şehzade Orhan, nefis bir beyaz Delahaye'den indi. Aslında "taksicilik" yapıyordu. Böylece hem herkesin hem hiç kimsenin hizmetindeydi. Kısa boylu, zayıf, müthiş güçlü ve heyecanlı bir delikanlıydı. Şehzade cenapları, kendini hakarete uğramış saymaya görsün, hoşuna gitmeyen müşteriyi, yakasından tuttuğu gibi yolun ortasına atıverirdi. Selma ona bayılıyordu. Kuzeni, Hayri'nin aksine, eğlenceli, resmiyetten uzaktı... oysa daha onsekizindeki Hayri, yazın bile koyu renk takım elbise giyer, sert kolalı yakalar takardı. Yirmi yaşındaki Orhan ise, hiçbir şeyi ciddiye almaz, Türkiye'den söz etmemeği yeğler ve halazadesinin içsıkıntılarını alaya alırdı: — Bu senin slav damarın! O güzelim rus kızları, çerkes kızları... atalarımızın haremlerini süsleyen ve bize kanlarından bir peyler aktaran kızlar! Haydi sultanım, özgürlüğünden yararlanmağa bak. İstanbul'da olsaydın, kafes ardında mahpustun. Haydi git süslen. Seni gezmeğe götürüyorum. Sultan arkalarından müşfik bakışlarla baktı. Küçük kızının eğlenmeğe ihtiyacı vardı ve Orhan'la olduğunda, içi rahattı. Mor salkımlar, boru çiçekleri ve kırmızı ardıç ağaçları arasından kıvrılarak yükselen Şam yoluna saptılar. Sclma, baştan çıkartacı bir sesle daha hızlı ve daha uzağa gitmek islediğini söyledi. Orhan'ın, Beyrut'un 20 kilometre kadar uzağındaki şık sayfiye yeri Aley'de durmak isteyeceğini biliyordu ama, uzun kirpiklerinin gölgelediği gözlerini süzerek ona gülümsediğinde hiçbir şeyi reddedemeyeceğini de biliyordu. Sclma gevşedi, camı açarak yüzünü rüzgâra verdi. Tırmandıkça hava serinliyor, gün ışığı durulaşıyor, selvi ağaçları ile bodur çamlar yerlerini, yeşil yapraklarını

insanın okşayacağı gelen yüksek çamlara ve keçiboynuzu ağaçlarına bırakıyordu. Bamdun'u geçtiler, Lübnan'ın hafif mavimsi, sisli sıradağları, bir ışık huzmesini yırtarcasına karşılarına çıkmıştı. Sanin'in karlı tepeleri görünüyordu. Selma arabadan fırladı, yüksek otlar ve katırtınıaklarıyla dolu patikada, başını yukarıya kaldırmış bütün bu güzellikleri kucaklanmak istercesine kolları açık koşmağa başladı, durmak bilmiyordu. Orhan'ın uzaktan seslendiğini duydu, ama dönmeyecekti, benliğini bulmasına yardımcı olan doğa ile başbaşa kalmak istiyordu, en sevgili dosttan daha yakın, terk edilme korkusu duymadan kendini kollarına terk ettiği, bütün gözeneklerinden içine dolduğunu hissettiği ve kendisine güç veren doğa ile. Kendini otlara bıraktı, doymazlıkla nemli kokuyu içine çekti, başı dönüyordu. Bacaklarında, karnında toprağın sıcak atışlarını duyuyordu, bu .uçaklığın içinde erir gibiydi. Sanki artık Sclma değildi, daha fazlası idi, sanki bu 148 ot parçasıydı, sanki bu yapraklar,'sanki bir bulutu yakalamak ister gibi uzanan şu dal kendisiydi, sanki doğumunun karanlık ve esrarlı inine kadar kök salmış şu ağaçtı, sanki pınarın sesiydi, akıp giden ve hep orada duran su idi, güneşin okşayışı oydu sanki, fırdolayı dönen rüzgâr da oydu. Artık Selma olmadığını sadece varolduğunu hissediyordu. Genç kız dönüş yolunda hiç konuşmadı. Hassas bir alev parçasına benzeyen sevincini korumak ister gibiydi. Hüzünlü olduğunu sanan Orhan, onu eğlendirmeye çalışıyor, binbir hikâye anlatıyordu ama; Selma onu dinlemiyordu. Susmasını tercih ederdi... suskunluğun, dostların en ateşlisi, en dikkatlisi, en cömerti olabileceğini ona nasıl söyleyebilirdi? "Yalnızlık" sözcüğünün kendisi için "yıldız" anlamına geldiğini nasıl anlatabilirdi? Daha sonraları, hayalının bu dönemini hatırlarken, Selma doğa ile olan bu yakın ilişkisinin kendisini ümitsizlikten koruduğunu ve kendine getirdiğini düşünecektir. Bu sihirli dünyaya kaçışları olmasıydı, tüm sevdiklerinden ayrılmanın acısına, Rüstem Paşa Sokağı'ndaki konağın özlemine dayanamazdı. Hüzün! Sultan lıergün biraz daha halsiz. Mustafa Kemal'in 1927 kasımında yeniden cumhurbaşkanlığına seçilişi, onun için altından kalkamayacağı bir darbe oldu. Artık türk halkının, osmanlı hanedanının geri dönmesi için savaşmayacağını kabul etmek zorunda... sağlığı daha da bozuldu. Doktor, kalbini hasta buldu. "Gerçekten de rahatsızlığım kalbimde" diye gülümsedi Sultan. Zeynel'in ve kalfaların gönüllerini hoş etmek için, başucunda sıralanmış ilaçlarını hergün almayı kabul ediyordu. Selma'yı hastalıktan çok, bu uysallık endişelendiriyor, iyileşmek ümidi yerine derin bir umursamazlığın, bir kendini bırakmışlığın varlığını hissedebiliyordu. Genç kız annesi için acı çekiyor, ve mücadele etmeyişine kızıyordu. "Cihangir" diye nam salacak kadar çelik bir iradeye sahip annesinin, kendisini koyuvermeğe, benliğini inkâra hakkı yok! Herhangi bir fani gibi zaaflarını

belli edemez. "Sultanlığını" sürdürmek zorunda. Put çatlamaya görsün, çevresindeki dünya çöker. Bugün, 30 Haziran 1928, okulun son günü! Besançon Enstitüsü'nden artık tamamen ayrılacak olan öğrenciler, küçük gruplar halinde, anneleriyle birlikte, avluda toplanmışlardı. Okulu bitirip "hayata atılmanın" sevinci ve heyecanı ile gözler pırıl pırıldı. Burada mutluydular. Yanlarında herzaman birileri olmuş, daima üzerlerine titrenmiş, arasını cczalandırılsalar bile, hep korunmuşlardı. Rahibeler iyi idi. Onlardan ayrılmak hüzün veriyordu. Cezalar, haksızlıklar, göz yaşları, herşey unutulmuştu. Okula sık sık gelecekleri yolunda vaatlerde bulunuyorlardı. Ayrılmaktan duydukları mutluluk yüzünden kendilerini nankör addediyorlardı. Ama sörler anlayışlıydılar, herkese sevecenlikle bakıyor, kızlarıyla iftihar ettiklerini, artık yetişkin birer genç kız olduklarını söylüyorlardı. Tüm o yıllar boyunca, hiç bu kadar yakın olmamışlardı. [i 149 Onyedi yaşında olmak ve yaşamağa başlamak! Bazı öğrenciler Lübnan'dan ayrılacaktı. Marie-Agues Fransa'ya dönüyordu. MarieLaure da gidiyordu. — Buenos-Aires mi? — Fevkalâde değil mi? Bembeyaz ve son derece eğlenceli bir kentmiş. — Evet öyleymiş... Selma'nın aldığı son mektup, bir yıl önce Buenos-Aires'ten postaya verilmişti. Bir rüya ülkesine geldiğini ve artık gezginciliğe son vereceğini yazıyordu. Güzel prensesi için güzel bir ev arıyordu. Yerleşir yerleşmez ona yazacaktı babası. Sonra ondan hiçbir haber alamamıştı. Hasta mıydı? Başına bir şey mi gelmişti? Selma soruların içinde kaybolmuş gibiydi, acaba... diye düşünmüştü. Ama hayır! Bu olanaksızdı! Öyleyse, onu nasıl bulacaktı? Annesinin yardımını isteyemezdi ama başka kime başvurabilirdi ki? îşte şimdi de Marie-Laure, Selma'nın aylardan beri aklından çıkmayan bu kente gidiyordu. Belki ona yardımcı olurdu. O meşhur yüksekten atlama olayından sonra arkadaş olmuşlardı. Gerçi Emel ile olduğu gibi samimi değillerdi ama, gerçek bir takdir hissi ile birbirlerine bağlanmışlardı. Sevgiden çok cesaret ve sadakate önem veren silah arkadaşları gibi. Selma, Marie-Laure Mere AchilĞe ile konuşmasını bitirdikten sonra onu avlunun bir köşesine çekecekti. Biraz geriden, uçuk renkli gözlere, sarışın başa, dümdüz alına, kibirli dudaklara baktı. Onu, okyanusları geçip kendisine babasını getirecek bir şövalyeye benzetti. Ona herşeyi anlatacaktı, herşeyi... Neyi anlatacaktı? Babasının onu bırakıp gittiğini mi? Buenos Aires'te olduğunu ama hiç adres bildirmediğini mi? Kelimeler beyninde uçuşuyordu. Marie-Laure'un dudaklarının anlayışsızlıkla büzüldüğünü —acıyarak değil, böyle bir hakareti ondan beklemezdi— görür gibi oldu. Marie-Laure'un saygı duyduğu, içine kapanık ve cesur Selma, kendisiyle özleştirdiği kaya gibi sert Selma... demek bir zavallı idi! Yok, Selma anlatmayacaktı. Yalnız gururundan

ötürü değil, birşeye yaramayacağını bildiği için! Marie-Laure, felaketi tatmamış olanların gücüne sahipti, zaafa tahammülü yoktu. Daha sonra Selma, susmakla iyi mi ettiğini düşünecekti. MarieLaure belki de son şansıydı. Babasından bir daha hiç haber almadı. însan onyedi yaşında, sultan, ve parasız ise, Beyrut'ta eğlence yok gibidir. Selma sabırsızlıkla okulun, zamana titizlikle bağlılığın, önlüklerin ve not karnelerinin son bulmasını beklemiş, özgürlük günü geldiğinde yapacağı şeyi, hayata, gerçek olanına başlamayı coşkuyla düşlemişti. Şimdi zaman, önünde uçsuz bucaksız dururken, onun hareketsiz akıp gidişine, her türlü olasılığı içeren zenginlikteki boşluğa dikkat kesilmişti. En sevdiği şeyin, hiçbir şey yapmamak olduğunu hayretle keşfetmişti. Daha çok yaşayabilmek için hiçbirşey yapmamak, hayatı bütün çıplaklığı ile yaşamak, hayatı değiştiren ve dolduran şeylerden arındırarak yaşamak, dünyanın bütün titreşimlerini hissetmek ve her saniye sonsuzluğu tatmak en sevdiği işti... Gününün büyük kısmını koltuğunda geçiren Sultan, Selma'yı gözlüyordu. Eskiden yerinde duramayan çocuğun bu uyuşukluğunu endişeyle izliyordu. 150 Yoksa o da babası gibi tembel mizaçlı mıydı? Her zamanki aldanmazhğı ile Hayri'nin hiçbir işe yaramadığını görüyordu, kızı da onu hüsrana uğratamazdı. Bütün ümitlerini ona bağlamıştı. Başarısız olmamalıydı! Bu yüzden de Selma'nın bir şeylerle meşgul olmasında ısrar ediyordu: — İngilizcenizi ve italyancanızı ilerletmelisiniz. Aksanınız berbat. Leylâ Hanım'dan size nakış işlemeği öğretmesini istedim. Arapça hat derslerinde çok yetenekliydiniz... onu da ihmal ediyorsunuz. Selma, güzelsiniz, akıllısınız, soylusunuz. Sizi parlak bir gelecek bekliyor. Bu geleceğe hazır olmalısınız. Miskin miskin oturmayın! Cesaret edebilse, kulaklarını tıkayacaktı Selma. Artık, "Böyle yapmalı, şöyle yapmamalı"lara tahammül edemiyordu. Sanki ömründen birşeyler çalıyor gibiydiler. Nasıl oluyordu da annesi onu bu kadar az anlayabiliyordu? O da genç olmamış mıydı? Neyse ki Emel ve ağabeyi Marvan sık sık geliyorlardı. Sultan ikisini de seviyordu: o kadar terbiyeliydiler ki! Bu yabancı kentte kızı için onlardan iyi arkadaş bulunamazdı. Yirmi yaşında, yetişkin bir adamın olgunluğuna sahip olan Marvan'a o kadar güveniyordu ki, öğleden sonraları kente dolaşmağa gittiklerinde, Zeynel'i yanlarına katmaya gerek görmüyordu. Selma'nın arada bir çıkmasını istiyordu. Aşırı hassas oluşu, içine kapanıklığı, hayal âlemine dalma eğilimi Sultan'ı endişelendiriyordu. Hatice Sultan uzun süre, bunu kendi kendine bile itiraf etmek istememişti. Selma Ilayri Bey'dcn çok, dedesi Sultan Murat'ı hatırlatıyordu. Saatler boyu piyanosunun başında oturduğuna, coşku içindeyken bir anda yeise kapıldığını, uygulama alanı bulamadığında dengesizliğe dönüşen güç ile zaaf karışımını, yüreği sızlayarak anımsıyordu Hatice Sultan! Onun için de Selma'nın sinemaya olan düşkünlüğüne karşı çıkmamıştı. Genç bir kızın hayallerinin, her şeyin geçmişi

anımsattığı bir evin yalnızlığından çok, romantik öykülerle daha sağlıklı biçimde gelişebileceği düşüncesindeydi. Yedinci sanat hamledeydi! Büyük bir Hollywood Şirketi olan Warner Bros, müthiş birşey yapmış, sesli film "Caz Şarkıcısı"nı çevirmişti. Filmde oyuncular konuşuyordu! Selma ile Emel, cumaları kadınlar matinesine gitmeğe başlamışlardı. Marvan, üstü açık. otomobili ile onları bırakıyor, sonra gelip alıyordu. Gösteri sırasında sık sık teknik arıza oluyordu. Karanlık bir odada beklemekten bıktıkları için, çıkıp güneşte gezmeyi yeğliyorlardı. Bütün sinemaların bulunduğu eski kentin bu mahallesi, başlıbaşına bir âlemdi. Eski adı ile Tophane Meydanı olarak bilinen ve osmanlı valisi Cemal Paşa'nın onbir milliyetçi direnişçiyi astırması üzerine, "Şehitler Meydanı" adını alan yerden giriliyordu bu semte. Beyrut'un en civcivli yeriydi. Bütün gün masalarının başında nargile içip, tavla oynayan adamlar vardı. Ras Beyrut'daki müslüman hanımların anlattıklarına göre, lokantalar ve kadınların çıplak dansettikleri gece kulüpleri de buradaydı. Selma, kalbi gümbürdeyerek Emel'in eline tutmuştu. Bu yerlerde bulunmak bile, yasak meyveyi tatmak demekti! Sanki herkes onlara bakıyordu. "Büyük Fransız Lokantasına doğru yürürken, rahat görünmeğe 151 çalışıyorlardı. Birkaç kez oraya gitmiş olan Orhan "çok eğlenceli bir yer" demişti. Beyrut'un tüm kozmopolit sosyetesinin uğrak yeriydi. Genellikle Paris'ten gelen oyuncuların gösterilerinden sonra, denize bakan terasta sabahın beş veya altısına kadar dans edilirdi. Selma, büyük kırmızı harfler taşıyan afişe imrenerek baktı: "Matmazel Nini Rocambole, akıl almaz rocambolesk dansını sergiliyor!" — Eğlenceli olmalı! diyerek iç geçirdi. Yazık! Böyle yerlere asla gidemeyecekti. Bir genç kız için, hele de müslüman bir genç kız için, uygun değildi. Böyle gezindikleri bir gün, toprak rengi, kapıları ve pencereleri kemerli, Küçük Saray'a geldiler. Burası Lübnan hükümetinin bulunduğu yerdi. Pinekliyen birkaç odacının dışında, in cin top oynuyordu. Yüksek komiser Henri Ponsot'un çalışma yeri olan Büyük Saray'da esas işler görülüp kararlaştırıldığına göre burada kim vakit kaybetmek isterdi ki? îki güzel kızın yalnız geldiklerine gören bir grup fransız askeri, onları izlemeğe başladı. Yüzleri al al, adımlarını sıklaştıran kızlar, bazılarının açık saçık laf atmalarını anlamaz göründüler. Onları ancak "Suk el-Franj"ın dar sokaklarında atlatabilmişlerdi. Burası sebzelerin, meyvelerin, çiçeklerin ama aynı zamanda Avrupa'dan gelen malların cennetiydi. Burası Lübnan'ın burjuva aile kadınlarının, sırtlarında küfeli çocukları peşlerinde dolaştırarak alışverişe geldikleri yerdi. Ama genç kızlar daha çok kuyumcular çarşısını seviyorlardı. Burada dükkânlarında oturan kuyumcular, incecik parmaklarıyla altın ve gümüş telleri

işliyorlardı. Bir de terzilerin, Paris'in son modellerini kopya etmekte üstlerine olmayan ermeni kunduracıların ve her türlü işe yaramaz "hakiki!" ıvır zıvır satıcılarının bulunduğu Suk Tavilc'yi seviyorlardı. Güneş batmak üzereydi. Kadınların alışverişe veya günün ilk serinliğini teneffüs etmeğe çıktıkları saatti. Sattıkları su portakal çiçeği kokan sucular ya da çengelli iğne satan küçük çocuklar çığırtkanlık ederler, kent bayram havasına bürünürdü. Günlük bayram havasına! Hava güzeldi.. Yanında Emel, kalabalığın içinde kaybolmuş olan Selma, özgürlüğün tadını çıkarıyordu: İstanbul'u unutmuştu. Emel ile Marvan'ın ailesi, Lübnan'ın en eski ailelerindendi. Onun için de Beyrut'un en parlak çevreleri, bu iki yetimi kucaklamıştı. Onsekiz yaşına basan Emel artık çıkıyordu ve Selına'yı da beraberinde götürmek istiyordu. Arkadaşı o kadar güzeldi ki... her yerden davet edilmesi için, bir görünmesi yeterdi! Ama Beyrut'ta, bir osmanlı prensesinin bazı çok eski ailelerle görüşmesinde sakınca olmadığına Sultan'ı ikna etmek kolay değildi. Linda Sursok'un Eşrefıye'deki sarayında verdiği danslı çay partisi buna fırsat oldu. İki genç kız, uzun uzun tartışmışlardı: danslı çay, başlangıç için, balodan dalla ikna ediciydi. Sonra Linda Sursok akraba sayılırdı. En azından Emel ile Marvan'ın kendisine teyze demeleri için ısrar edip durmuştu. Bu çaya, bir çeşit aile toplantısı da denelebilirdi. Davetiye geldiğinde, Emel arkadaşının evinde tesadüfen bulunuyor olacaktı. Sultan küçümser bir ifade ile sordu: 152 — Bu Sursoklar da kim? Yanılmıyorsam, tacir bunlar! Emel usulca: %— Hayır efendimiz dedi. Beyrut'un en köklü ailelerinden biri. Buraya yüzyıllar önce yerleşmişler. Bankaları, şirketleri... — Ben de onu söylüyordum, tacir işte, diye Sultan sertçe sözünü kesti. Neyse ki bayan Ghazavi o sırada oradaydı. İstanbul'da doğmuş, yüksek dereceli bir memurla evlenmişti. "Lübnan'da Sursoklar'dan daha iyisinin olamayacağını" sabırla anlatmağa çalışıyordu. — Gerçi ortodoksturlar ama en esaslı sünni burjuva ailesi kadar mükemmeldirler. Salonlarında Beyrut sosyetesinin kreması bulunur. Şayet Selma Sultan bir gün toplum içine çıkacaksa, onun için Sursok Sarayı'ndan daha iyisi düşünülemez. Ama şayet efendimiz onun evde oturması düşüncesindeyse... Selma, Bayan Ghazavi'yi öpebilirdi. Ama umursamaz bir tavır takındı, sanki konuşulanlar onu ilgilendirmiyordu... Hatice Sultan duraksadı. Bayan Ghazavi Lübnan sosyetesini iyi tanırdı. Herzaman değerli tavsiyeleri olurdu. Ama Sultan'ı tereddüte sevkeden, son sözleri olmuştu. Bir süredir uykularını kaçıran derdine parmak basmıştı. Selma ne olacaktı? Okulda bulunduğu, okuduğu sürece böyle bir soru aklına gelmemişti. Ya şimdi. Sürgün hayatı sürüp giderken ve Türkiye'ye dönmek artık bir hayal olmuş iken, kızı ne olacaktı? Ona bir koca bulmak gerekiyordu, tabii müslüman, zengin, soylu. En köklü sünni ailelerin bile osmanlı hanedanı ile hısımlık kurma

»iddiasında bulunamayacağı Beyrut'la; bu üç koşulu biraraya getirmek olanaksızdı. Olsa olsa Mısır kraliyet ailesinden, ya da Hindistan mihracelerinden biri...? Ama Bayan Ghazavi'nin hakkı vardı. Selma bu süre içinde kapalı kalmamalıydı. Toplum içinde nasıl davranılması gerektiğini şimdiden öğrenmeliydi. Sultan'ın bildiklerini öğretmesi yetmiyordu, kızının gerçekle yüzyüze gelmesi gerekliydi. Bir hükümdar sarayından farksız Ortaköy Sarayı'nda hiç kuşkusuz Selma beşeri ilişkileri çok iyi öğrenirdi. Ancak Ras Beyrut'daki bu kimsesiz evde, sadece Zeynel ile iki kalfa arasında, günün birinde içinde yaşayacağı alemi nasıl bilecek, nasıl anlayacaktı? Sultan nazikçe Emel'e döndü: — Yarın gelin çocuğum, cevabımı bildiririm, dedi. Aslında kararını vermişti. Selma Sursoklar'a gidecekti. Ama çözümlenmesi gereken bir sorun vardı: ne giyecekti? Ona uygun giysiyi alacak para yoktu. Paris'in büyük terzilerinden giyinen, mücevherlerle kaplı şu lübnanh kadınların yanında, kızının mevkiini koruması gerekiyordu! Fikir küpü olan Bayan Ghazavi imdada yetişti: — Eğer izin verirseniz efendimiz, bir önerim olacak. Marifetli parmaklara sahip olan Leylâ Hanım, sizin saray giysilerinden birini düzeltemez mi? Dolaplarınızda, çürüyüp giden son derece değerli kumaşlar... Bu girişimlere, durumdan haberdar edilen Suren Ağa da katıldı. Bu ermeni 153 kuyumcu, satılan mücevherlerden gelen parayı harcamak yerine, alınacak tahvillerin geliri ile geçinmenin daha iyi olacağını söylediği günden beri aile dostu olmuştu. Hatta bu girift işlemlerde Zeynel'i yönlendirme işini de üstlenmişti. Sadakati bütün ev halkının güvenini kazandırmıştı. O gün öğleden sonra, ipek elbise ile uğraşan kalfaların arasında bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Sanki söylemek isteyip de söyliyemediği birşey vardı. Sonunda kızanp bozararak cesareti ele aldı: — Cesaretimi mazur görün Sultan Hazretleri.' Selma Sultan güzeller güzeli olmalı. Acaba elimdeki mücevherler arasından birini seçip takmayı kabul eder mi? Neyim varsa onundur. İstediğini seçsin. Bu benim için büyük şereftir. Duygulanan Sultan, ufak tefek adama gülümseyip elini uzatü. Adamcağız adımlarını şaşırarak yaklaştı ve uzatılan eli heyecanla öptü. — Bayan Emel el-Daruzi! Bayan Selma Rauf! Bay Marvan el-Daruzi! Siyah giysisi içindeki uşak, Daruziler'in yanındaki genç kıza merakla baktı. Onu daha önce hiç görmemişti. Linda Sursok'un davetlerine gelenler çok kalabalık-olurdu. Sorun bu değildi. Uşak tecrübeli bakışları ile, debdebeli giysiler altındaki yeni zenginin kokusunu hemen aldığı halde, bu kez tereddüt ediyordu. Bu yeni gelen, yürümesini biliyordu, başını tutuşunda, havasında, soylu bir azamet görülüyordu ama Bab-ı İdris'teki küçük bir terzi elinden

çıkan saçaklı elbisesi ve öğleden sonraları hiç takılmaması gereken safir kolyesi ile... onu nereye oturtacağını kestiremiyordu. Ev sahibesi onları karşıladı: — Emel! Marvan! Sevgili çocuklarım. Sizleri gördüğüme sevindim. Arkadaşınızı da... Bayan Rauf mu dedinizdi? Hoş geldiniz. Yeğenlerimle geldiğinize göre, evinizde sayılırsınız. Anneleri en yakın arkadaşım, kardeşim... Linda Sursok içini çekti. Kırk yaşında, Beyrut'un en çekici kadınlarından biriydi. Güzelliğinden çok zekâsı, albenisi ve yirmidört yaşında dul kaldığından bu yana misliyle arttığı söylenen yaşama tutkusuyla ün salmıştı. — Özür dilerim, sizlerden ayrılmam gerekiyor. Eminanslan başpiskopos gelmiş. Marvan: — Sizden hoşlandı dedi, zaten, türklere bayılır. Selma, Emel'in Marvan'a kötü kötü bakmasına, Marvan'ın alaylı gülümsemesine bir anlam veremedi. Çok sonraları, kendisi de Beyrut sosyetesine girdiğinde, ateşli Linda'nın, savaş yıllarında, Cemal Paşa ile yakın dostluğunu öğrenecekti. îçiçe geçen, açık pembe çiçeklerle süslenmiş salonlar şık bir kalabalık ile doluydu. Dipte, Endülüs tarzı döşenmiş bir salon vardı. Fıskiyeli havuzunun etrafa saçtığı serinlikle, çöl ortasında bir vahayı andırıyordu. Uşaklar, portakal çiçeklerinin, Arabistan yaseminlerinin ve mimozaların bulunduğu geniş bahçeye bakan camlı kapıları açmışlardı. Marvan, genç kızları terasa götürdü. Burası, kimsenin rahatsız etmeyeceği, herkesin rahatça seyredilebileceği ideal bir yerdi. Marvan, Selma'ya önemli kimseleri tanıtıyordu: — Şu yakasında beyaz karanfilli bey, Nicolas Bustros'dur. Köklü bir Ortodoks aileden gelmektedir. Davetlerinin ihtişamı Sursok'lannkini geçer. Yanında duran, Markiz Jean de Freige'dir. Sonradan olma soylulardan! Daha ileride, şu yüzü lekeli adam, Edebiyat Kulübü başkanı Henri Pharaon'dur. Öyle bir şeye benzemediğine bakmayın, bütün Lübnan'ın ve kuşkusuz bütün 155 Suriye'nin en muhteşem sanat eserleri koleksiyonuna sahiptir. Şam ve Halep'te eski saraylar satın alıyor, oradaki şömineleri, duvar kaplamalarını söktürerek salonlarına taktırıyor. Büyük-Saray'ın yanıbaşındaki evi, Ali Baha'nın mağarası gibi. Oraya davet edilmek bir lütuf sayılır. Pek az kimseyi çağırır. Her perşembe at yarışlarına gider. İki yüz atlık bir harası vardır. Dostları ile kahvesini yudumladığı, yeşillikler kaplı kulesinden, atlarının antrenmanını seyreder. Lübnan politikasının bu kulede oluşturulduğu söylenir. Bak sen! Emire Şebab da burada... En eski dağlı soylulardandır. Şu da güzel Linda Trad. Yanındaki kibar yaşlı bey de Jean Tueyni. Osmanlı İmparatorluğu'nun çar nezdindeki büyükelçisi imiş. İngiliz Kralı Yedinci Edvard'ın da şalisi dostudur. Şurada solda, şu kızıl saçlı adamı görüyor musunuz? O da Nicolas Sursok! Ressam Van Dongen portresini yapmak için çok ısrar etmiş... kaba sabacadır, ama korkmanıza gerek yok, genç kızları sevmez!

Birkaç dakikadır, terasın öbür ucunda, kendilerini izleyen iki delikanlıyı farketmeden gülüşüyorlardı. — Bence fransız! Şu ince bele, şu beyaz tene bak! Bir şaheser! — Octave, bu işlerden hiç anlamıyorsun. Bu baygın bakışlar, şu etli dudaklar, şu hem masum hem şehvetli eda, tam bir doğulu! — Öyleyse bahse girelim Alexis! Ancak güzelin kökeninden çok, hangimize nasip olacağı konusunda bahse girelim. — Bir fransız subayından da ancak bu beklenirdi. Avın üzerine her an atılmağa hazırsınız! Ama dikkat! Eline baktım, evli değil, seni şimdiden uyarırım ki, bizde bütün genç kızlar... ama belki bizim takımın en ünlü iki temsilcisine karşı koyamaz... haklısın Octave, gidip şansımız deneyelim. Doğal bir tavırla yaklaştılar: — Merhaba dostum Marvan! Delikanlının samimiyetle sırtına vurdular. Kız kardeşinin önünde eğildiler. Selma'nın önüne geldiklerinde, tereddüt eder gibi yaptılar. Emel atıldı: — Selma Rauf! Selma, sana ev sahibesinin kuzeni Alexis'i ve Yüzbaşı Octave de Verpes'i tanıştırayım. Hararetli bir konuşmaya başladı. Yeni gelenler zeki ve yakışıklıydılar. Hayran hayran bakmaları Selma'yı mest ediyordu. Bir de gelmek istememiş, sıkılacağını sanmıştı! Havadan sudan konuşuyorlardı. Alexis, kibarca sorular soruyordu: — Demek Beyrut'a taşındınız. Babanız diplomat olsa gerek! Değil mi? Öldü mü? Üzülmüş gibi yaptı: — Özür dilerim. Anneniz hanımefendi kendisini çok yalnız hissediyordur. Eminim annem kendisini tanımaktan, çaya davet etmekten mutluluk duyacaktır. Hasta mı? Ne yazık! Demek yalnızlık çeken güzel bir çiçeksiniz... Selma kızardı. Bugüne kadar hiç bir erkek onunla böyle konuşmamıştı. Tabii kendisine kardeş gözüyle bakan arkadaşlarının ağabeyleri dışında... kalbi hızlı hızlı çarpmağa, başladı. Flört, dedikleri, yoksa bu muydu? Olan bitenden habersiz olan Marvan, tam bu sırada, Emilie Teyze'nin hatırını sormadıklarını hatırladı. 156 — Selına, salonun şu köşesinde oturan yaşlı hanımefendiyi görüyor musunuz? Sursok'ların en yaşlı üyesidir. Genç kızlığında Üçüncü Napolyon'la nasıl dans ettiğini anlatmağa bayılır. Emel ile hatırını sormayacak olursak, bizi topa tutar. Sizi emin ellere bırakıyorum. Sadece birkaç dakika için izninizi istiyeceğim. Alexis gülümseyerek: — Şu Marvan gerçek bir beyefendi dedi. Selma neyin kastedildiğini anlamayarak: — Evet gerçekten öyle diye cevap verdi. Cevabı Octave'ı eğlendirmişti. Alexis atıldı: — Burayı çok sıkıcı bulmuyor musunuz? Doğru dürüst bir müzik bile çalmıyor. Dans etmeği sever misiniz? Sadece sınıftaki kızlarla dans ettiğini itiraf etmektense ölmeyi tercih eden

Selma: — Hem de çok! dedi. — Öyleyse çok daha eğlenceli bir önerim olacak. Bir kaç arkadaş ve bir kaç sevimli hanımla evimde küçük bir parti yaparız. Paris'ten getirttiğim son plaklar var. Sizi temin ederim, bir saniye bile sıkılmazsınız. Selma kızardı, içinden azametine lanetler yağdırıyordu. Dans bildiğini söylemenin ne âlemi vardı? Ya annesi duyarsa? Giunesi söz konusu olamazdı! — Ama diye geveledi. Marvan ile Emel... Octave göz kırptı: — Onlar eski kafalı! onlara söylemenize gerek yok. Size eşlik etmeyi önermiş oluruz. Zaten eviniz de yolumuzun üzerinde, onlara iyi bir şaka olur! Alexis biraz hızlı davrandıklarının farkındaydı, ama fazla zaman yoktu. Az sonra Marvan dönmüş olacaktı. Son bir çıkış yaptı: — Bize güvenmediğinizi söylemeyin sakın! Gücenmiş gibiydi. Aslında gücenmiş değildi tabii! Kızın direnmesi hoşuna gitmişti. Öyle kolay avları sevmezdi! Ama kırıtıp nazlanması da gereksizdi. Kadınlar konusunda tecrübeliydi. Şu karşısındaki âfet, şu gözler ve şu dudaklarlar, bakire bile olsa masum olamazdı! İşin en iyi yanı da anasının yatalak oluşu* hesap verilecek bir babanın olmayışı idi. Zahmetsiz iş! Octave Vepres genç kıza yaklaşmış, kolunu beline dolamıştı: — Haydi güzelim. Bizden hoşlanmadın mı? Selma, hiddetten titreyek, kendini kurtardı: — Bırakın beni! İğrenç yaratık! Demek nezaketleri, iltifatları bu yüzdenmiş! Daha önce nasıl anlamamıştı? Ama... onu bir... bir fahişe yerine koyacaklarına nasıl ihtimal verebilirdi? Kendisini, kirletilmiş, aşağılanmış hissetti. Ağlamak istiyordu. — Şu işe bakın! Burada ne yapıyorsunuz prenses? Uzun bir gölge yaklaştı, Selma hayretle, gelenin Naile Sultan olduğunu gördü. O kadar az çıkan sultanı hangi mucize Sursoklar'a getirmişti? Genç kız, 157 sultanın Emilie Teyze ile İstanbul'da tanıştıklarını, bu toplantıya katılarak onu onurlandırmak isteyeceğini bilemezdi tabii. Acaba sultan bir şey fark etmiş miydi? derin bir reverans yapıp uzatılan eli öptü. Ağızları hayretten açık iki delikanlı eğildi: — Aseletmeapları... Sultan kuşkuyla onlara baktı sonra kuru bir ifadeyle: — Beyler, yeğenimi götürüyorum. Onu çoktandır görmemiştim dedi. Selma'yı kolundan tutup sürükledikten sonra: — Delirdiniz mi? diye sordu. Yarı karınlık bir terasta, ünleri hiç de iyi olmayan iki adamla ne yapıyordunuz? Kendi şerefinize aldırmıyorsanız, ben aile şerefimize aldırıyorum. İleride daha makul davranacağınaza söz vereceksiniz. Yoksa zavallı annenize haber vermek ve size koca bulunana dek odanıza hapsetmesi tavsiyesinde bulunmak zorunda kalacağım!

— Ama Selma, bizi bu zor duruma neden düşürdünüz? Emel, kendilerini eve götüren arabanın içinde söyleniyordu: — Niçin sizi Selma Rauf diye takdim etmemiz için ısrar ettiniz? Linda Teyze müthiş kızdı. Alexis'e gelince, onu gülünç mevkie düşürdüğüm için bana söylemediğini bırakmadı. Neden gerçek kimliğinizi saklamak istediniz? Selma, oturduğu yerde büzülmüş, kupkuru gözlerle önüne bakıyordu. Sessizliği arzuluyordu ama Emel, peşini bırakmıyordu. Sonunda cevap vermeğe razı oldu: — Emel, yedinci yüzyılda yaşamış Bağdat halifelerinden Harun Reşit'i bilir misiniz? Geceleri tebdil gezmekten hoşlanırmış. Halkın, yönetimi konusunda ne düşündüğünü öğrenirmiş. Ben, daha çok kimliğini aramağa çıktığını sanıyorum. Dalkavukluğun, çıkarcılığın, korkunun etkisinden, uzak insanlarla ilişki kurarmış. Niteliklerine değer verenleri dost, küçük kusurlarını yüzüne vuranları düşman bilir, dikkat çekici bulmadığı kayıtsızlara ilgisiz kalırmış. Onu tanımayan bu insanların gözlerinde kendisini görür, eline vermeyi reddettikleri aynayı bulurmuş. Emel, bu akşam ben, çok şey öğrendim. Bu acı deneyimden sonra Selma eve kapandı. Dünyaya, kendisini sevmediği için küsmüştü. Oysa yanıhyordu. Belki kendisini sevmiyorlardı ama... şimdiden ona tapıyorlardı. Kibirli olduğu kadar valisi olan bu zümrüt gözlü prensesin ünü çabuk yayılmıştı. Hergün, görkemli davetiyeler yağıyordu. Herkesin birbirini tanıdığı bu ufak kentte, yeni bir sima bulunmaz bir nimetti! Genç kız çıkmamağa kararlıydı. Ama bir süre sonra fikrini değiştirmeğe başladı. Onsekiz yaşına basmıştı ve eğlenmek istiyordu. Eve kapandığı birkaç hafta boyunca, iyice bilenmişti. Hatıra defterine, biraz da kendisini inandırmak istediği için, çocukluk döneminin artık bittiğini yazmıştı. Artık yetişkinler arasına karıştığını iyice belirtmek için de, kuaförden gizlice randevu almıştı. Orada pişman olmaktan korktuğu ölçüde sert bir tavırla, güzelim uzun saçlarının, son Paris modasına göre "â la garçonne" kesilmesini 158 emretmişti. Romantik genç kız, bir kaç makas darbesiyle, kızıl miğferli bir savaşçıya dönüşmüştü. Eve döndüğünde, dehşetengiz seslerle karşılandı. Ama ne annesinin sitemlerine, ne cesaretini kıskanacak olan arkadaşlarının eleştirilerine ne de hayranlarının düş kırıklığına aldıracaktı. Hiç pişmanlık duymuyordu. Çoğu kez ressamlara ilham veren ve güçlü bir erkeğin uzun saçlarından tutup sürüklediği güzel esireye benzeyen efsanevi görüntüsüne kafa tutuyordu. İşte şimdi dünyaya meydan okuyabilirdi! Selma birkaç ay içinde Beyrut sosyetesinde imrenilecek bir konuma sahip olmuştu. Bütün kadınlar içinde en güzeli olduğu için değil, —kıskananlar burnunun uzun, çenesinin üçgen biçiminde olduğunu söylerlerdi ama erkekler bu gibi ayrıntılar üzerinde durmaz— hem çocuksu hem tahrik edici bir tebessüme, toyca bir nezakete, mesafeli yaklaşımına, utangaçlıkla küstahlık karışımı bir edaya sahip olduğu için hayranlık topluyordu.

Unvanından yararlanmağa karar vermişti. Kimseyi çağırıp ağırlayamadığı için, onun da davetlere karşılık verme biçimi buydu. Masalarında bir prensesin bulunması, insanların koltuklarını kabartıyordu. Bazan, bu şekilde davranmakla küçüldüğünü düşünüyor ama bu rahatsız edici düşünceleri kafasından uzaklaştırı-yordu. Alt tarafı, başka bir seçeneği var mıydı? Emel düşünceli düşünceli: — Ne kadar değiştiniz Selma! Mutlu musunuz? dediğinde de tersleniyordu. Elbette ki mutluydu! Her geçen gün kendini daha güçlü hissediyordu. Beğenilmekten hoşlanıyor hatta buna bayılıyordu. Beğenilmenin hiç bu kadar başdöndürücü olacağını talimin etmezdi! Önceleri, çıkması için ısrar eden Sultan endişelenmeğe başlamıştı. Beyrut'un yaldızlı gençliği arasından kızına uygun birini göremiyordu. Kızı bir hıristiyana ya da alelade bir sünniye aşık olursa... ne rezalet! Selma baloları anlattığında, kızını usulca yoklardı: — Bu gençler arasında sizi gerçekten ilgilendiren biri yok mu? Selma onu yatıştınrdı: — Korkmayın anneciğim! Kalbim kaya gibi. Acı çekmemek için asla sevmemek kararını verdiğini annesine açıklayamazdı ki... Kızının umursamaz maskesi ardında, hayatının erkeği tarafından terkedilmiş ve ağlayan önüç yaşındaki kız çocuğu saklıydr. Konu komşu, Sultan'ın kızına tanıdığı özgürlüğü çekiştiriyordu. Bu küçük burjuva Sünni ailelerine göre, fransızların neden oldukları âdet ve geleneklerdeki değişiklik, kızların ahlâkını bozuyordu. Kadınları hâlâ peçe takan bu ailelere göre bu etkiler, geleneksel ilişkiler dengesini, dahası toplumun tüm dengesini bozuyordu. Bazıları işi daha da ileriye götürüyor, avrupalıların, hakimiyet kurdukları toplumları zaafa uğratmak ve böylece onlara daha kolaylıkla egemen olabilmek 159 için, bunları kokuşmaya ilk kez itmediklerini söylüyorlardı. Onlara, fransızlar kendi usullerince yaşıyor ve kimseyi zorlamıyor denildiğinde, gençlere kötü örnek olduklarını ileriye sürüyorlardı. İşte bu kadınlar Sultan'a kızıyorlardı. Gelenekleri korumak işi önce ona düşmeliydi. Hanımlardan biri birgün Zeynel'e "Kalbinden rahatsız oluşu kızını gözetmeyi engelliyorsa, bu işi neden size yaptırmıyor?" diye sormuştu. Şu sözleri eklememek için kendisini zor tuttuğu anlaşılıyordu: — Alt tarafı boş yere hadım edilmediniz ya? Zeynel soğuk bir şekilde; — Sultan ne yaptığını bilir! demiş ve arkasını dönmüştü. Ama kendisi de Selma'nın fazlasıyla başına buyruk olduğunu düşünüyordu. Gerçi, Hayri'nin ya da kardeşi sayılan Marvan'ın ve Emel'in eşliğinde çıkıyordu, başına herhangi birşey gelemezdi. Hatta önceleri onu bu balolara kendisi götürmüştü. Dar istanbulini içinde, kapının önünde, ayak işlerine bakan uşakların yanında dikilip durmuştu. Ama durumu onur kırıcı olmaktan öte —çünkü

kendisi bir uşak değildi?— anlamsızdı da. Zaten genç kızlar, dans pistinin çepeçevre etrafında oturan ve kızlarından gözlerini ayırmadan dedikodularını sürdüren anneleri tarafından gözleniyorlardu. Aslında Zeynel'in onaykunadığı, bu toplantılarda olan bitendi. Erkek ile kadının herkesin önünde vücutlarını birbirine değdirdiği batı usulü dansları kabullenemiyordu. Erkek elinin, kendi küçük sultanının koluna, beline değdiğini düşündükçe bütün kanı beynine sıçrıyordu. O kadar temiz ve saf ki! Terbiyeli davranışların altında bu erkeklerin neler tasarladıklarını bilemezdi. Oysa kendisi biliyordu! Elbette Selma'nın en güzel, en beğenilen, en hoşlanılan olmasını istiyordu. Ama aynı zamanda en sayılan, en takdir edilen olmasını da istiyordu. Bu züppelerin onun çevresinde dolaştıklarını gördükçe hem memnun oluyor hem kinleniyordu. Ona hayran olmalarını istiyor ama yaklaşmalarına öfkeleniyordu. Selma, düşüncesinde Meryem Ana'nın küçük heykelcikleri gibiydi... hıristiyanların cam fanus içinde saklayıp taptıkları heykelcikler gibi... küçük kızıydı o! Onu, ona rağmen korumak zorundaydı! Kendisiyle konuşacaktı... Daha ilk sözler ağzından çıkar çıkmaz, Selma dehşetle ona baktı. Sonra şaşkınlığının yerini müthiş bir öfke aldı. Hangi hak ve yetkiyle böyle konuşabiliyordu? Sadece annesinden ve bazen de —çok eskidendi bu— babasından azar işitmeyi kabul edebilirdi. Ama Zeynel'den? Yeni sorumlulukları ve Sultan'ın gösterdiği güven yüzünden... aklı başından gitmiş olmalı! Kendisinin, hele hele karşısındakinin kim olduğunu unutuyor! Ona cevap bile vermeyecekti. Serbest davranışlarının aşırı hassaslığını örtmede bir çeşit savunma silahı olduğunu söylemeyecekti. Savunmada bulunacak kadar küçülmeyecekti! Kendisini yargılama hakkını bulmasına zaten deli olmuştu. Bunu bir hakaret daha da acısı kendisine saygı ve sevgi borçlu olan emektar bir hizmetkârın sadakatsizliği sayıyordu. Kafa tutarcasına paltosunu sırtına, şapkasını başına geçirmiş, kapıyı suratına vurup çıkmıştı. 160 — Ne oldu Ağa? Öğleden sonralarını geçirdiği odadan, nefes alışın bile duyulacağı kadar sessiz olan bu evde, alışık olmadığı sesler duyan Sultan, Zeynel'in yüzünü görünce birşeyler olduğunu anlamıştı. Haremağasının tereddüdü üzerine, konuşmasını emretmesi gerekmişti. O zaman Zeynel, komşuların söylediklerini, yapılan dedikoduları, uygunsuz yakıştırmaları ve kendi kuşkularını bir solukta anlattı. Bir osmanlı sultanı, alelade bir lübnanlı kız gibi davranabilir miydi? Mesafeli durması ve kendi dünyası olmayan bu âleme karışmaması gerekmez miydi? Selma'nın, eğer herşey yolunda gitseydi, kendisini görmek şerefine bile sahip olamayacak delikanlılarla görüşüp eğlenmesi doğru muydu? Sultan'ın kendisini onaylamasını, en azından anlamasını bekliyordu. Fakirleşince geriye bir tek onur kalırdı. Ama kızgın bakışları, kinci sözleri hiç beklemiyordu:

— Sen ne anlarsın! Konuşulanlara gelince, dedikoduları vız gelir! Onlara bu denli kulak vereceğini talimin etmezdim doğrusu! Zeynel sarardı. Sultan daha yumuşak bir biçimde devam etti: — Zavallı Zeynel'ciğim... oysa beni Çırağan Sarayı'nda hapis gören sen değil miydin? Ne kadar mutsuzdum! Benim gibi gençliğini mahpus geçirenler, özgürlüğün değerini daha iyi anlar. Hatta özgür olduğum Ortaköy'de de pek çıkmıyordum. Selma'nın kendisini özgür hissetmesini istiyorum. Beyrut'taki özgürlük ile İstanbuı'dakinin bir olmadığını anlamalısın! Bazı sınırları aşmaması koşuluyla, ki bu konuda ona güveniyorum, kızım eğleniyorsa, bu beni sadece memnun eder. Hatice Sultan, hoşgörüsünün diğer nedenini açıklamadı. Doğrudan kendi hastalığına bağlı olanı. Daha yirmi yıl yaşayabileceği gibi bugünden yarına, bir kriz sonucu ölebileceğim de biliyordu. Çok korunup gözetilen tüm o genç kızlar gibi kendi kızı da şaşkın bir ördek gibi yalnız kaldığında ne olacaktı? Çocukluğundan beri geçirdikleri, iki kez boşanması, imparatorluğun çökmesi, yoksullaşması, sürgün edilişi, Sultan'ın bir takım önyargılardan kurtulmasına yol açmışü. Selma bir gün yalnız kalacak olursa, başa çıkmasını bilmesi gerekiyordu! VI — Velâdetini tebrik ederim! Doğum günün kutlu olsun! Yüzünde güller açsın, cennetin kokulan burnuna gelsin, ömrün ballı kaymaklı geçsin! Kalfaların çiçeklerle doldurduktan sarı salonda ailece toplanmış, Selma'nın yirminci yaş gününü kutluyorlardı. Tahtası yaldızlı masanın üzerine hediye paketleri konmuştu. Her biri parlak kâğıtlara özenle sarılmıştı. Nervin Hanım ile Leylâ Hanım ince mendiller almışlar, kenarlarına Selma'nın başharfıni işlemişler üzerine de taç kondunnuşlardı. Zeynel Millot'un "Crepe de Chine" lavantasını almıştı. Sevgili Zeynel! En sevdiği kokuydu bu! Bunu alabilmek için, haftalarca sigara içmemiş olmalıydı. Herzaman için pratiğine kaçan Hayri, herkesin yararlanabileceği şekerlemelerden almıştı. Sultan'a gelince... bir koltuğun üzerinde uzun samur mantosu duruyordu. Selma, Dolınabahçe Sarayı'na giderken annesinin bu kürkü giydiğini anımsıyordu: — Ama anneciğim... niçin? — Sevgili çocuğum, artık ben kullanmıyorum. Siz giyerseniz çok sevinirim. Teşekkür faslını kısa kesmek için de gülerek devam etti: — Her zaman, güzel bir kürke, buruşmuş bir yüzün yakışmayacağını düşünmüşümdür, oysa taze bir ten, onu canlandınr. Nervin Hanım, çikolatalı pastanın üzerindeki yinni mumu yaktı. Pastayı yapmak için sabah ezanında kalkmıştı. Prensesin boğazına ne denli düşkün olduğunu bilirdi. Doğum günü için bir gün önceden kalma bir pasta sunacak değildi ya! Selma hayale dalmış, oynaşan alevlere bakıyordu. Değişiyor, büyüyor, çoğalıyorlardı. Şu anda... Ortaköy Sarayı'tjda yüzlerce kristal lamba yanıyordu. Çocukluğundaki doğum günlerinde, şerefine, hepsini yaktıkları gibi... O görkemli davetlerin her ayrıntısını hatırlıyordu, kadınlar saz heyetini, halayıkların

kendisini giydirip süslemelerini, annesiyle babasının ve bütün harem halkını beklediği Aynalı Salon'a gidinceye kadar, Sultan'ın aldığı yeni elbiseleri içinde ona eşlik eden oniki küçük cariyeyi. Salona girdiğinde, doğum günü parçası —her yıl yenisi bestelenirdi— çalınır, kalfalar da başından aşağıya, kokusu bütün odayı kaplayan yasemin çiçekleri dökerlerdi. Sonra sıra, Selma'nın Sultan ile birlikte cariyelerin ve harem mensuplarının her biri için aldığı hediyelerin dağıtılmasına gelirdi. Almak kadar vermek de mutluluktur ve bir doğum günü, çevredekilerin de mutluluğu olabilmelidir. Hediyelerin dağıtımı bittiğinde, iki cariye, rengârenk paketlerin oluşturduğu dağın üzerindeki ipek örtüyü çekerdi. Selma'nın bütün paketleri açıp içlerine bakması, iki-üç saatini alırdı. 162 Kalfaların, halayıkların, cariyelerin verdikleri küçük hediyeler vardı, Hayri'nin hazırladığı "aldatmaca paketler" vardı, Sultan'ın ve Rauf Bey'in verdikleri harikulade hediyeler vardı. Selma özellikle onüçüncü yaş gününü hatırlıyordu... Babası, Paris'ten, ünlü kuyumcu Cartier'den öylesine olağanüstü küçük sarkaçlı bir saat getirtmişti ki... Selma önceleri ne olduğunu anlayamamıştı. Kristal kadranını çepeçevre inciler ve pırlantalar çevreliyordu. İbreler elmastandı. İki pembe kuars sütuncuk arasından sarkan sarkacı altındı. Selma İstanbul'dan ayrılırken, içi sıkkın, saati Gülfiliz'e vermişti. Onu artık sevmeyen babasıyla ilgili hiçbir şeyi yanında istemiyordu. Bugün, asla unutamayacağı insanın ince zevkini gösteren o parçayı vermiş olduğuna pişmandı. Acaba yirminci yaş günü için ne alırdı? Oynaşan alevlerin arasında Selma, kendisini uzun bir elbise giymiş başına bir taç takmış olarak gördü. Oymalı, dantel gibi sarayının bahçesi kıpkızıl çiçeklerle doluydu, çalılıkların ardına gizlenmiş orkestralar romantik valsler çalıyordu. Boğaz'ın tatlı esintisine karşı yürüyordu, etrafında kadınlar vardı... altın sırmalı kaftanlar giymişlerdi, mutluluğunu paylaşıyorlardı. Mumlar pastanın üzerine akmak üzereydi. Selma kararlı biçimde bütün mumları bir nefeste söndürdü. Kalfalar candan alkışladılar. Bu, sultanlarının bu yıl içinde evleneceğine işaretli. Evlenmek mi? Kiminle? Selma annesinin bazı soylu aileler ile mektuplaştığını biliyordu. Bir zamanlar imparatorluğun buyruğu altındaki ailelerle. Mektuplaşma konusunun kendisi olduğunu da biliyordu ama bilmezlikten geliyordu. Zaten evlenmek için çok gençti, eğlenmeye dalıa yeni başlamıştı ve bu kadar çabuk son vermek niyetinde değildi! Oysa birkaç ay önce İtalya Prensi Umberto, Belçika Prensesi MarieJosĞ ile evlendiğinde, on hükümdar ve altmış prenses onlara

kilisede eşlik etmiş ve Selma bu görüntüye imrenmişti: böylesi görkemli bir düğün kendisine hiç nasip olmayacaktı. Oysa şu MarieJose kadar soylu ve ondan çok dalıa güzeldi! Ama çeyiz sandığında... kendisinden başka birşey yoktu... 1931 ilkbaharında grevler ve gösteriler Beyrut'u felce uğramıştı. Öğrencilerin, dalıa ucuz sinema bileti istemeleri gibi bazı sudan bahaneler yüzünden, sokak ile polis karşı karşıya gelmişti. Tüccarlar, öğrenciler ve eşraf bir komite oluşturmuştu. Bu komite tramvay ve elektriği boykot etme karan vermişti ve boykot eylemi haziran sonuna kadar sürecekti. Parlamento, dayanışma göstermiş olmak için, mum ışığında toplanacaktı. Fransız Yüksek Komiserliği'nce atanan ve denetlenen hükümet, boyun eğmemek ve şirketten fiyatlarını indirmesini istemek zorunda kalmıştı. Mandadan beri Lübnan'ın ekonomik hayatını denetleyen pekçok şirket gibi bu şirket de, yabancı bir fransız-belçika şirketiydi. Aslında lübnanlıların karşı çıktıkları, bu yabancı tekellerdi. Fransa'yı, son derece ağır vergi toplamak ve bunu da "işe yaramaz memurlar ordusunu" beslemek için yapmak, Lübnan lirasını fransız frangına ayarladığı ölçüde enflasyonunu ihraç etmek ve ülkeye 1926'da kendisinin bahşettiği anayasaya saygı göstermemek ile suçluyorlardı. Henri de Jouvenel'in 163 yerine gelen fransız yüksek komiseri Henri Ponsot, senatoyu feshetmiş, hükümeti parlamento karşısında dalıa güçlü kılmış ve kendi adamı olan Charles Debbas'ın, başkanlığa yeniden seçilmesi için baskı yapmıştı. Amerikan Üniversitesi'nde hukuk tahsil eden Marvan, eve hergün büyük heyecanla dönüyordu. Manini olan arkadaşları bile, ülkenin vesayet altına konulmasına karşı çıkmağa başlamışlardı. Kızkardeşine ve Selma'ya Antun Saddeh'den söz etmişti. Brezilya ile Almanya'da yetişmiş, otuz yaşlarında lübnanlı bir hıristiyandı. Üniversitede, her dinden gençlerin katıldığı, gizli bir örgüt kurmuştu. Fransızları def eünek ve Lübnan ile Filistin'i içine alan Büyük Suriye'yi kurmak istiyorlardı. Arap dünyasını her türlü yabancı müdahaleciliğe karşı ayaklandıracak olan birleşik bir Suriye! Bağımsızlık isteklerini, diplomatik dilde manda adı verilen yabancı işgali rezaletini Türkiye'de yaşamış ve yeterince acısını çekmiş olan Selma, arkadaşla-nnın öfkesini çok iyi anlıyordu. Şu anda herkes politika ile ilgiliydi, gelecek yıl, seçimler yapılınca herşey altüst olabilirdi. Başkanlık için adı geçenlerin çoğu maruni idi. En ünlüleri arasında, kırkyedi yaşında, dürüstlüğü ve fransızlara yakınlığı ile tanınan Emile Edd£ ve parlak bir avukat olan, arap dünyasına dalıa yakın ve mandayı ciddi biçimde eleştiren Beşir el-Huri vardı. Onların karşısına ilk kez bir müslüman çıkıyordu. Meclis Başkanı Şeyh Muhammed el-Jisr! Beyaz sakallı, yakışıklı, müslüman hırîstiyan tüm meslektaşlarınca sayılan bir adamdı. Eski osmanlı mebusu, Beyrut'un eski vali yardımcısı idi ve savaş sırasında marunilere çok yardım etmiş, patriklerini sürgüne gitmekten kurtarmıştı. Onun için de yalntz şiiler, Sünniler, dürziler

tarafından değil ama aynı zamanda pek çok ordotoks ve maruni tarafından da destekleniyordu. Bölünmüş hıristiyan cephesine karşı kazanma şansı yüksekti. Lübnan'ın başında bir müslüman! Pek çok hıristiyan lübnanlı ve Ortadoğu'da güvenilir bir müttefike sahip olmak için ısmarlama bir ülke yaratmış olan Fransa için bu, düşünülecek bir şey değildi! Suriye ve arap yörüngesine sokardı Lübnan'ı bu. O kadar düşünülemeyecek bir şeydi ki, 1932 mayısında yüksek komiser Henri Ponsot, meclisin Şeyh el-Jisr'i seçmek yanlısı olduğunu görünce — hatta siyasi nedenlerden ötürü Emile EddĞ de onu desteklemeğe karar vermişti— seçimlerden üç gün önce, anayasayı askıya aldı. Yirmi ay süresince Charles Debbas başkanlık edecek ve önceden Büyük Saray'da belirlenen kanun gücünde kararnameler ile ülkeyi yönetecekti. Ama 1931 yazında böyle bir darbe öngörülmüyordu. Tam tersine, grevlerin başarısının verdiği coşkunlukla mandanın aşırı yetkilerine karşı çıkılıyordu. Selma, Marvan ve Emel ile saatlerce tartışıyordu. Fransızların davranışlarına kızıyor, Şeyh el-Jisr'i destekliyordu. Zaten Şeyh, Sultan'a sürgünde yardım etmeğe çalışan yakın dostlardan biriydi. Sultan Abdülhamit tarafından davet edilen babasının yanında, dört yaşında iken gittikleri Dolmabahçe Sarayı'nı hiç unutmamıştı. Selma, Şeyhin en ateşli yandaşların-dandı. Ta ki, Hayri ile birlikte Mar-İlyas sokağına gelen Orhan, haddini bildirine 164 165 I kadar — Bütün bunlar seni ilgilendirmez hanım sultan! Sen karışma! Sonra, eve dönerlerken, uzun uzun konuşmuştu: — Selma, delirdin mi? Hepimizi bir kez daha kovdurmak mı istiyorsun? Nereye gideriz? Lütfen, aklını başına topla. Artık kendi ülkemizde olmadığımızı hatırlamağa çalış! Unutabilirmiş gibi! Ama Orhan da haklıydı. Osmanlı ailesine daha hâlâ eski efendileri gözüyle bakılıyordu, taraf tutmaları doğru olmazdı. Orhan devam etti: "Arkadaşlar arasında bile rengini belli etmemelisin, çünkü hiçbirşey gizli kalmıyor." Selma bunun en doğru hareket olduğunu biliyor ama birtürlü kabullenemiyordu. Siyasete ilgi duymak, büyük bir dâva uğruna savaşmayı istemek ona anne tarafından geçmiş olmalıydı. Daha dokuz yaşında, Sultanahmet Meydanı'nda, yaşlı gözlerle Türkiye'yi kurtarmağa and içmişken, artık, vatansız olduğu, sadece bir konuk olduğu şu sıralarda ne yapacağını bilemiyordu. Geriye davetler, balolar, çaylar kalıyordu... oralarda parlayacaktı! Gündüzleri de sinema! Kâğıt oynanan ya da bol bol dedikodu yapılan gündüz çaylarından nefret ediyordu. Terzilerde, kuaförlerde oyalanacak kadar parası yoktu. "Rialto" ya da "Majcstic"tcki matineler olmasa... günler bitip tükenmezdi. On yıldan beri Hollywood, "yedinci sanat"ın başkenti idi. Lübnan'ın büyük dergilerinden biri olan "Reveil"dc, politikadan şimdilik bıkmış görünen Winston Churchill, Birleşik Amerika gezisi

hakkında yazdığı yazıda, bu kenti "periler ülkesinde karnaval" diye niteliyordu. "Stüdyolar binlerce dönüm arazi üzerinde, iyi para alan binlerce oyuncu ve uzman çalıştırıyor. Bir işçi ordusu, sür'atle Çin mahalleleri, Londra ya da Hindistan sokakları kuruyor. Aynı anda yirmi film birden çekiliyor. Gençlik ve güzellik baş tacı edilmiş!" Her halde oyuncular birer hükümdar... bütün dünyaya modayı yayan onlar... beyaz perdede bir görünmeleri, halkı coşturmağa yeterli. Bugüne kadar hiç bir kraliçe, ne denli sevilirse sevilsin, "Mavi Melek" veya "La Divine"in ününe sahip olamadı... Selma, filmlerden herbirini, bir kaç kez görmeğe gidiyordu. Marlene'e hayrandı! "Lola" rolünde, kısık sesiyle "baştan aşağıya aşkım ben" diye şarkı söylerken, ne de şevhet doluydu! Genç kız içinde yepyeni bir keşifti bu: erkekleri bu denli çıldırtmak mümkün müydü? Ama Morroco'da smokini ve silindir şapkası ile lejyoner Gary Cooper'i baştan çıkarırken, ya da sırasıyla üniformalı bir pilot ya da fettan bir kadın kılığındaki "MataHari" olarak, kendisini öldürmeğe gelen subayın kılıcı ile dudak rujunu düzeltirken, onu çok daha güzel ve alımlı buluyordu. Ama en çok beğendiği Garbo idi. Ona benzemek için nelerini vermezdi! Kaşlarını almış, saçını onun gibi taramağa başlamıştı. Saatlerce, aynanın karşısında, onun hareketlerini taklit etmeğe, onun gibi yürümeğe, umursamaz ifadesini takınmağa çalışırdı. Garbo'nun Anna Karenina'yı canlandırdığı "Love'"ı, ya da "Courtisane" veya "Mata-Hari'yi görmesinin arkasından, Zeynel'in afallamış bakışlarına, ve değişen ruh haletlerinden bir şey anlamayan kalfaların şaşkınlığına aldırmayarak, ya hassas ve romantik, ya da şehvetli ve gözüpek bir kişiliğe büriinüyordu. Bir gece, Tradlar'daki bir davette, Selma, yemek boyunca kendisine gözlerini dikmiş olan, elli yaşlarında bir adamla karşılaştı. Kahve içmek üzere yan salona geçecekleri bir sırada, adam yanına yaklaştı: — Bizi tanıştırmayı unuttular... Ben Metro-Goldwin-Mayer'in sanat yönetmeni Richard Murphy'yim ve birkaç haftadan beri güzel ülkenizde bulunuyorum. Beni mazur görünüz, bir süredir size bakıyorum, aktris misiniz? İltifattan hoşlanan Selma hafifçe güldü: — Öyle bir halim mi var? — Kuşkusız çok güzelsiniz ama asıl önemli olan bu değil. Öyle bir "havanız" var ki... çok az rastlanır... Hiç film çevirmeği düşündünüz mü? — Beceremem ki... — Haydi canım, alçakgönüllü olmayınız! Bir kamera karşısında hareket etmek, bir meslektir, öğrenilir. Ama Hollywood'ta eksik olan, sizin gibi kadınlar. Canlı, zarif ve özellikle seviyesi olan kadınlar! Pek az söylediğim birşey söyleyeceğim: sizde cevher var? Adınız neydi? — Selma... — Harika! Bir yılı geçmez, bu isim bütün dünyada şöhret olur. Çünkü sizi zafere ulaştıracağun. Buna izin verir misiniz?

Tabii, Richard Murphy bilgi topladığını, Selma'nın kim olduğunu bildiğini, aslında unvanına ilgi duyduğunu söylememişti. Genç kız güzel olmasına güzeldi ama, herhalde kötü bir oyuncu olurdu. Önemli olan, bir prenses olmasıydı! Hollywood'da bir prenses! Gazetelerin başlıklarını görür gibiydi. Amerikalılar, aristokrasi dendi miydi, deli oluyorlardı. Bir hükümdarın torunu ile, filimleri kötü bile olsa, MGM şirketi, Columbia'yı, Warner Bros'u ve Fox'u aşmış olacaktı. Av kolay değildi. Sert tabiatını anlattıkları Sultan'ın, bir kibar fahişenin işi diye baktığı bir mesleğe kızının girmesine izin vermeyeceği açıktı. Üstelik dünyanın öbür ucuna, Hollywood denilen o gayya kuyusuna! Richard Murphy için için planlıyordu: "Ya, kızına göz kulak olsun diye, annesini de götürsek? Hollywood'ta peçeli bir yaşlı sultan! Harika olurdu! Ama hayale kapılmayalım. Esas kandırılması gereken kızın kendisi!. Üne kavuşmak ümidiyle başı döndüğü için, annesinden izin almağa gerek görmez belki! Rüştünü ispat etmiş nasıl olsa! Böyle bir fırsatı kaçırmak ister mi? Bütün hayatı söz konusu!" Richard Murphy Selma'yı kandırmağa çalışıyordu. Tradlar'da kalıyor ve onu hergün çaya davet ettiriyordu. Fazla düşünmesine fırsat vermemeliydi. Hırslı ve saf genç kızlarla nasıl konuşulacağını bilirdi. Bugüne kadar hiç başarısız olmamıştı. — Selma, aklınızı tamamiyle kaçırmış olmalısınız! Sultan, koltuğunda dimdik oturmuş, kaşları çatık, kızına bakıyordu. Onunla konuşan, sanki bir yabancıydı. Selma, üçüncü kez anlatmağa koyuldu: 166 — Anneciğim, lütfen anlamağa çalışın! MGM dünyanın en büyük sinema şirketi. Beni mutlaka almak istiyorlar. Teklif ettikleri kontrat, altın değerinde! Yılda beş film çevireceğim, her birinde baş rolü oynayacağım! Bana ne vereceklerini biliyor musunuz? Yılda 100.000 dolar! Düşünsenize anneciğim, yeniden bir saray satın alabiliriz, ömrünüzün sonunaJcadar rahat yaşarsınız! — ÇocuksunuziBu işin ahlâksız yönünü, artistlerin kokuşmuş çevrelerini hiç düşünmüyorsunuz... — Ama ben kendimi saydırabilirim! Zaten açık sahneler çevirmeyeceğimi söyledim, onlar da kabul ettiler. — Açık sahneler mi? Kabul mu ettiler? Ne de iyilikseverler! Sanırım delirme sırası bende! Bu anlamsız işi bir saniye bile dinlemek istemiyorum. Selma'nın gözleri yaşla doldu. Kendini tutma, gözyaşlarını saklama gereğini bile duymuyordu. Ayağa kalkmış, odanın içinde gidip geliyordu. — Yaşadığım hayattan bıktım! Danslı çay partileri, yemek davetleri, balolar, balolar ve yine balolar... okulu bitireli dört yıl oluyor, yirmibir yaşına bastım, zaman geçiyor ve ben hayatıma bir yön veremedim. Bu gençlik isyanının ardındaki acılığı, ümitsizliği anlayan Sultan, kızının uzun süre bu hayata katlanamayacağını talimin etmişti. Sesini yumuşatarak konuşmağa başladı:

— Selma'cığım, her işi kötüye yormayın... Gerçekten de böyle yaşamağa devam edemeyecek kadar kişilik sahibisiniz... evlenmeniz gerek! S elma durdu: — Hayallerimin erkeği prens nerede acaba? diye sordu. Sultan istifini bozmadan devam etti: — Düşündüm de... size gerekli olan... bir kral! Selma dona kaldı. Şaka etmek, annesinin hiç adeti değildi. — Kral mı? Ama... Kızının şaşkınlığını görmezlikten gelen Sultan, sakin biçimde konuşmasını sürdürdü: — Tanrıya şükür, hâlâ yeryüzünde bir kaç kral var. Sizin için düşündüğüm Arnavutluk Kralı Zogo! Bir süredir, tabii son derece ihtiyatlı bazı ilişkiler kurdum. Kralın kız kardeşinin, Sultan Abdülhamit'in en küçük oğlu Abit ile evlendiğini biliyorsunuz. Bu da işimizi kolaylaştırdı. Kral Zogo'nun büyük bir kral olduğu söylenemez, sadece bir milyon insana hükmediyor. Ama genç, yakışıklı, son derece terbiyeli imiş... üstelik de hiç bir kötü alışkanlığı yokmuş. Ayrıca çok iyi türkçe biliyor, tahsilini İstanbul'da yapmış, ailemize de büyük saygısı var. Bazıları, gerçek adı Ahmet Zoğlu olan Kral Zogo'nun sonradan görme olduğunu söylüyor. Soyluluğu çok köklü değil, hatta bir çeşit darbe ile taç giydiği söyleniyor. Ama hiç değilse, 1913'te elde ettiği bağımsızlığından beri çeşitli gruplara bölünmüş olan bu küçük ülkede düzeni sağladı. Pek parlak zekâsı yok deniyor ama bence daha iyi... onu daha çok etkinizin altına alırsınız. Ne dersiniz? Kraliçe olmak hoşunuza gider mi?" 167 "Ne rol ama!" Selma bütün gece yatağının içinde dönüp durdu. Bir türlü uyuyamıyordu. Hollywood ışıkları birden sönmüş ve anlamsızlaşmıştı. Kraliçe olacaktı! Film kraliçesi değil! Yarın ilk işi Metro Goldwin Mayer'in yönetmenine kontrat imzalamak istemediğini, yapacak daha iyi işi olduğunu söyleyecekti! Ne denli şaşıracağım görür gibiydi: MGM aslanı gibi ağzı açık kalacak ve binlerce soru soracaktı. Tabii hiçbirşey söyleyemiyecekti. Ertesi haftalar Selma, Arnavutluk'tan söz eden tüm kitap ve dergilerin içine daldı. Sırrını bilen tek kişi olan Emel ile birlikte kentin bütün kitapçılarını ve kütüphanelerini dolaşmışlardı. Tüm öğleden sonralarını, iç çamaşırlanyla Emel'in büyük yatağına uzanarak, okuyacak, tartışacak, yorumda bulunacaklardı. Keşfettikleri pembe bir dünya değildi. Küçük dağ ülkesi, bir güzellikler ülkesiydi; dürüst ve sert tabiatlı köylüleri, geleneklerini sürdürüyorlardı. Besalarına çok sadıktılar. Söz namustu onlar için! Büyük derebeyi aileleri arasındaki rekabetler arasında ezilen bu ülkenin sakin oluşu, Kral Zogo'nun kendisini rahatsız edenleri ortadan kaldırması sayesindeydi. Hükümdarın cömertliğine hayran kalanlar, aynı zamanda dostlarıyla ailesine hediyeler vermek için kendi kesesi ile devletin kasasına birbirine karıştırdığını söylüyorlardı. Selma tek kelimesine inanmıyordu. Güçlüler hakkında en berbat şeyler anlatılmaz mı? Kendi ailesi hakkında son yıllarda

Türkiye'de söylenenlerden, ne kötü yalanların uydurulabileceğini biliyordu. Hünkârın hazineyi ve kutsal emanetleri beraberinde götürdüğü söylenip yazılmamış mıydı? Buna karşılık ülkenin fakirliğini ve geriliğini belirten rakamları dikkatle kaydediyordu. Şimdiden, yardım elini uzattığı kadınlarla çocukların gülümseyişlerini görür gibiydi. Görevinin kolay olmayacağını biliyordu, âdetleri, alışkanlıkları sarsıp değiştirmek gerekecekti. Ama savaşacaktı. Bütün bir halkın sevgisini şimdiden hissediyor, kendini güçlü sayıyordu. İçten bir sevgiyle arkadaşına sarılmıştı: — Beni unutmayacak, görmeğe geleceksiniz değil mi? Emel sevgiyle onu öpmüştü: — Geleceğim, söz! Selma'nın mutluluğunu paylaşıyordu ama, oradan buradan edinmeğe çalıştıkları bilgilere rağmen, geleceğin bu bilinmezliği onu korkutuyordu. Emel, dürzi dağlarının bir kızı olarak, dağlıları tanır, pek kolay insanlar olmadıklarını bilirdi. Selma ise bir şehir kızıydı, deniz kenarındaki kentlerin tatlılığına, Doğu'nun ağır ve uygarlaştırılmış davranışlarına alışıktı. Ona tamamiyle yabancı olan sertliğe tepkisi ne olurdu? Düşünceli düşünceli, kızıl bukleleri, yumuşak omuzları okşuyordu. Sultan'ın iyi bir seçim yapıp yapmadığını, bunun bir kardeşten çok sevdiği Selma'sını mutlu edip etmeyeceğini düşünüyordu. Ama birşey söylemeyecekti. Sehna'nn kaderinde kraliçe olmak varsa, varsın olsundu! Aradan iki ay geçmişti. Arnavutluk'tan bir türlü haber gelmiyordu. İşi ilke olarak kabul ettiğini bildiren Sultan, daha ileriye gitmek istemiyordu. Tüm bu anlaşmalar hassas işlerdi. Zaman isterdi, acele eder görünmek hiç de iyi sonuç vermeyebilirdi. 168 Nihayet bir gün, o denli beklenen mektup geldi. Kırmızı balmumu ile kapatılmıştı kraliyet armasını taşıyordu. Kralın özel kalem müdürü tarafından gönderiliyordu. Sultan kendisini İstanbul'da tanımıştı. Belli nezaket sözlerinden, hal hatır sormadan sonra, sadede geliyordu: "Majesteleri Kral'ın kızkardeşinin asaletmeap şehzade Abit Efendi ile evlenmesinden sonra, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in Arnavutluk'la ilişkilere kesmeğe karar verdiğini herhalde biliyorsunuz. Kralımız, anlayışla karşılayacığı-nız pek çok nedenden ötürü, Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek istiyor. Bir osmanlı prensesi ile evlenmesi, iki ülke arasındaki ilişkileri büsbütün tehlikeye sokacaktır. Majesteleri, bu nedenle gönülden arzuladıkları bu tasarıdan büyük bir üzüntüyle vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Bir hükümdarın kişisel arzularının devletin çıkarlarından sonra gelmesi gerektiğini takdir buyurursunuz. Enderin..." Sultan bembeyaz bir yüzle mektubu Selma'ya uzattı. Selma okudu, bir kahkata attı sonra mektubu usulca yırttı. VII

Külrengi ışıklı bulutlar, küme küme sıralanmış, batıya doğru kayıyordu. Tan vaktiydi. Yollarını şaşırmış kuşlar, güneşin peşinde daireler çevirip duruyorlardı. Kendini insan ayağının altından kurtarmış olan toprak, nefes alıyor ve derinliklerden çıkan suları etrafa hoş bir koku yayıyordu. Odasının balkonuna yaslanmış olan Selma müezzini dinliyordu. Caminin yanıbaşmdaki Saint-Louis des Français Kilisesi'nin çanları ezan sesine karışmaktaydı. Giyinmesi gerekiyordu. Bu gece, Lübnan'ın en zengin manini ailelerinden Tabetler yeni gelen yüksek komiser Kont Damien de Martel onuruna bir yemek veriyorlardı. Yüksek komiserin keskin bir zekâya sahip deneyimli bir diplomat, aynı zamanda çok da cana yakın bir insan olduğu, selefi tarafından askıya alınmış olan anayasayı tekrar uygulamağa koyacağı ve pek yakında başkanlık seçimlerinin yapılacağı söyleniyordu. Yemekte, Beyrut sosyetesinin siyaset ve iş çevrelerinin —ki ikisi de aynı kapıya çıkmaktaydı— kreması bulunacaktı. Emile Eddö'yle rakibi ve dostu Beşir el-Huri, ikisi de manda düşmanı ve başkan adayının kız kardeşi Yumma el-Huri'ye delicesine âşık dürzi milletvekili Emir Fuat Aslan ile sünni mUletvekili Riyad El-Sol gibi, çekici genç politika kurdu Kâmil Şamun da orada olacaktı. Bütün Yakındoğu'da onun kadar yakışıklı bir adam bulunmadığı söylenirdi ve Nicolas Tabet'in kızıyla evlenince nice kadınları hüsrana uğratmıştı. Geceye renk katmak amacıyla, kentin en güzel kadınları da davetliydi: Yvonne Bustros, Maud Farjallah, dürzi aslından, kömür gözlü Necla Hamdam, şimdi Robert Sabbalı'ın eşi olan, İspanya Kralı Onüçüncü Alfonso'nun eski dostu, kabına sığmaz İsabclita. Beyrut hoşa gitmek istemeye görsün, cömertlikte üzerine yoktur. Bol bol en güzel mücevherlerini sunar, neşesiyle, parlak ve çoğu kez keskin zekâsıyla etrafında, âni olduğu kadar sürekli —veya, aynı şey demek olan geçici, zira gerçek doğulular olarak lübnanlılar sonsuzluğun ânın içinde olduğunu bilirler— bir dostluk ağı örerek gözdenin aklını başından alır. Bu gece Beyrut'un pırıltılı ağını etrafında öreceği gözde, yeni efendisiydi ve Selma, bu ağın bir ilmiği olarak davet edilmişti. İki yıl önce olsa, yararlanılmak için davet edilişine kızar, sadece kendisi için davet edilmeyi, sevilmeyi isterdi. Oysa şimdi eğleniyordu. "Sadece kendisi..." Artık bunun bugün ne anlama geldiğini bilmiyordu, kırılan o kadar çok ayna vardı ki... içinde Hollywood kraliçesini gördüğü pırıltıları rengârenk olan ayna, tatlı ve ağırbaşlı genç Arnavutluk kraliçesini gösteren tahta çerçevesinin yaldızları dökülmüş olan ayna, dünyayı fethetmeğe kalkışmadan önce buklelerini düzelten küçük bir sultanı yansıtan Ortaköy Sarayı'ndaki aynalar... 170 Selma sert bir hareketle saçlarını geriye itti. Yirmiiki yaşındaydı. Kendi gerçeğini bulmak için iç çeken osmanlı sultanı ardındaki Selma'yı bulup ortaya çıkardığını sandığında, bu Selma'nın ardında nelerin olduğunu kendi kendine soran genç kız değildi artık! Rus bebekleri gibi bir şeydi bu: açıp kaldırdıkça, içinden bir başkası, sonra yine bir başkasının çıktığ» bebekler.

Sadece dış kalıplar vardı, asıl bebeğe hiç bir vakit ulaşılmazdı. Ama acaba asıl bebek var mıydı? Seçip seçip kendine yakıştırdığı rollerin dışında, bir başka gerçek Selma olduğunu kim söyleyebilirdi? Herhalde bunun cevabını kendisi verecek değildi. Bu anlamsız arayışı sürdürmeyi de artık istemiyordu., Gençti, Beyrut'un en aranan kişilerinden biriydi, artık daha fazla düşünmek istemiyordu. Zaten Nervin Hanım fazla düşünmek kırışık yapar dememiş miydi? Eğlenmek istiyordu, işte o kadar! — Aman Allah'ım! Daha hazır değil misiniz? Emel, Paris'in büyük terzilerinden Lucicn Lelong'un yarattığı, bedene oturan son moda elbisesi içinde çok güzeldi. • — Kapıya vurdum, cevap alamayınca girdim. Ne oluyor? Hasta mısınız? Dokuzbuçukta Talbctler'dc olmamız gerekiyor, yüksek komiser gelmeden önce... — Herhalde "hazır ol"a geçeceğiz! Hayır Emel hasta değilim. Sadece, bu gece geç kalmak istiyorum. Genç kızın ayıplayan bakışlarını görünce büsbütün parladı: — Bu benim için fedakârlık! Bütün o insanlar birbirlerine anlatacak lâf bulamazken, onlara dedikodu konusu olacağım. Fena mı? Yoksa beni bir daha davet etmezler mi? Bakışlarında öyle bir kibir, sesinde öyle bir meydan okuma vardı ki, Emel cevap vermemeyi tercih etti. Bu küstah kisve altında, arkadaşını tanıyabilmesi zordu. O hassas, ince Selma, Arnavutluk işi ve Hollywood fırsatı suya düşünce kaskatı kesilmişti. Bu olağanüstü fırsatlardan, üzüntüsünü saklamak için, alayla söz ediyordu. Hayal kurmuş olmanın ve kurduğu hayallere Emel'i ortak etmenin hıncını çıkarmak istermiş gibi! Artık kimse onu aptal yerine koyamayacaktı! Herşeyin; aşkın, paranın, başarının kolay olması yüzünden bıkkınlığın ve bezginliğin hâkim olduğu bu çevrede ayrı bir ünü vardı. Etrafını saran erkeklerin merakla kolladıkları şey, Selma'nın kalbini kimin çalacağı idi! Soğukluğu ile nam şahnişti: kimse onu öpmek hatta elini tutmakla böbürlenemezdi! Aslında bundan hoşlanıyorlardı. İlgisizliğin, daha fazla beğendirme taktiği olduğunu biliyorlardı. Bunun sonucu elde edilecek zafer de o denli büyük olacaktı! Emel arkadaşına baktıkça içinden "Hepsi de yanılıyor" diye düşünüyordu. "Gerçekten ilgisiz! Eğlendiği zaman bile, sanki bir görev yapıyor..." Kapıya vuran Hayrı ile Marvan'dı. Selma için için gülerek Hayri'nin iki dirhem bir çekirdek oluşuna baktı. Krem rengi şantung smokin ceketinin yakasına kırmızı bir karanfil takmıştı. Emel'i etkilemek istiyordu. Birkaç gün önce kızkardeşine "Âşık oldum. Ne dersiniz, sultan olmak hoşuna gider mi?" diye sormuştu. Selma'nın "umurunda bile değil!" demesini de, kızkardeşinin kötülüğüne yormuştu. Onun için de Emel'e kur yapmağa kararlıydı. Bir haftadan beri Mar-İlyas Sokağı'na kırmızı güller gönderip duruyordu. Bu gece bir teşekkür gülücüğü beklemekteydi, bundan yararlanarak genç kızın bütün dansları 171 kendisiyle etmesini isteyecekti.

Ama Emel gülümsemedi. Hayri bunu utangaçlığına verdi. Üstelik daha sonra Marvan koluna girip kızkardeşinin güllerden nefret ettiğini kokusunun baş ağnsı verdiğini söyleyince bunu aşırı bir nezaket olarak yorumlayacak ve daha da içlenecekti. "İlgi çekmek için geç kalan" Selma'ya içerliyordu. — Siz önden gidin. Zeynel beni arabayla götürür. Marvan tereddüt etti. Selma'nın gözlerindeki pırıltı, hele de yeni edindiği kısık gülüş hiç hoşuna gitmiyordu. Bu gece onunla konuşmak istiyordu. Ama belki önceden bir "elçi" göndermesi daha iyi olacaktı. Cebinden küçük bir paket çıkardı: — Size Feridüddin Attar'ın bir kitabını getirdim. Dürzilerin en büyük mistik ozanıdır. Şayet gelmeyecek olursanız, size arkadaşlık eder. "Yeryüzünün tüm kuşları çoktandır kayıp olan kralları Zümrüdüanka'yı aramaya koyulmuşlardı. Çok yaşlı bir kuşun dışında kimse nerede olduğunu bilmiyordu. O da onu tek başına bulamıyordu, çünkü yollar tuzak doluydu. Onun için hep birlikte gitmeleri gerekiyordu. Zümrüdüanka Kafdağı'nın ardındaydı. Oraya varmak için ateş çemberlerinden geçmek, azgın suları aşmak, vahşi canavarlarla boğuşmak gerekiyordu. Binlercesi yola çıkmış ama yıllarca süren yolculuk boyunca çoğu ölmüştü. Sadece en akıllılardan otuzu, nice zorluklardan sonra Kafdağı'nda Zümrüdüanka'nın sarayına ulaşmıştı. Orada kamaşan gözleriyle, binlerce güneş, binlerce ay ve yıldız keşfetmişlerdi. Her bir yıldızın ışığında kendilerini ve Zümrüdüanka'yı görmüşlerdi. Kendileri mi yoksa Zümrüdüanka mı olduklarını kestiremiyorlardı. Ta ki kendilerinin Zümrüdüanka, Zümrüdüanka'nın da kendileri olduğunu anlayana kadar... ve ta uzaklara aramağa gittikleri kralın, ilâhın kendileri olduğunu..." Selma kitabı düşürdü. İstanbul'da bir tekkede küçük bir kız, yaşlı bir şeyhin avucunu öpüyordu, birden gözleri ışıkla kör olmuştu. Gözlerini açacak olsa ışıkta kaybolacağını biliyor, bunu istemiyordu. Korkuyordu... gözlerini kapamış ve herşey yerli yerine oturmuştu. Selma herzaman bu parıltının özlemini çeker ve korkmuş olduğu için utanç duyardı. Bu utancı onun içinde besleyip büyüttüğü bir gurur kaynağı idi aynı zamanda. Çünkü utanç duymak, ruh üstünlüğünün, kendi kendini aşmanın bir kanıtıydı. Nicedir birliğin arayışı içindeydi. Ama hep eşikte kalakalmıştı. Elini verip kolunu kaptırmaktan korkuyordu, mutlağı arayışta sınır olmadığını, tıpkı Zümrüdüanka kuşlarının ışığa varamadan ölmeleri gibi, içinde kaybolma tehlikesi bulunduğunu biliyordu. Ama salt din kurallarını uygulamak, o arayışı unutmak demek değil miydi? Marvan bir akkal, dürzi tasavvufuna göre bir müptedi idi! Birgün kendisine, din ile ahlâkın, Allah'ı hiçbir zaman bulamayışın en emin yolları 172 olduğunu söylemişti. "Emirler ve yasaklar, gökyüzüne ermek için yükseltilen duvarlardır, ama yükseklikleri arttıkça gökyüzü darlaşır ve gün gelir, ona hiç de benzemeyen mavi bir nokta kalır. Bizlere mermer

merdivenlerden, altın tahttan söz ediyorlar, kendi ahlâkları kadar cansız şeylerden! Gökyüzünün sonsuz çokluğuyla hayat olduğunu anlamıyorlar, sonsuzluğa giden yol nasıl duvarlarla çevrilebilir ?" Selma başının döndüğünü hissediyordu. Marvan bu kitabı niçin vermişti? Rahattı, etrafını almalarından hoşnuttu.... Marvan niçin herşeyi bozuyordu? Niçin herkes gibi mutlu olmasına izin vermiyordu? Mutlu? Sözcük dudaklarında tüm basitliği, tüm bayağılığı ile donup kalmıştı. Bu işe herzaman şaşacaktı! Ne derse desin, böylesi bir mutlulukla yetinecek kadar düşmemişti! İstanbul saraylarında, boş bakışlı nice kadın görmüştü; Beyrut salonlarını dolduran şık kadınlar da öyleydi. Kendisi de onlara mı benzemeğe başlıyordu? Titredi. Büyük düşünür Celûicddin-i Rumî'nin sözlerini hatırladı: "Sudan da, vicdan sızışındım da daha değerli olan ıstırap! Sensiz, cansız bir tahtadan ibaret olacağıma göre, seni hiç yitirmeyeyim!" Selma küçük 'bahçeye indi. Gece dost, yıldızlar aşina idi. Uzun, çok uzun bir aradan sonra kendine geldiğini hissediyordu. Araba caddeden aşağıya iniyordu. Arabacı dilini şaklatıp, kırbacıyla hayvanı harekete geçiriyordu. İki güzel hanımı taşımanın gururu içindeydi. Herkes onlara bakıyordu! Öneri Emel'den gelmişti. Birkaç hafta önce, müthiş marifetleri olan kâhin kadından söz etmişlerdi. Onu yeryüzüne Tanrı gönderdi diyorlardı... belki de şeytan! Onu gidip görmeğe karar vermişlerdi. Marvan'a bir şey demeden... yoksa kızardı. Pancurları kapalı evden içeriye onları genç bir çocuk almış ve hiçbir şey söylemeden loş bir odaya sokmuştu. Buhurdanlıklardan sızan tütsü kokusu, nefeslere ve ter kokularına karışıyordu. Yaşlı, lopur lopur bir kadın yüksek bir sedire yayılmıştı. Müritleri etrafını sarmıştı. Sunduğu aşk şerbeti, günahları bağışlayan, nefsi öldüren sözleri ağzından dirhem dirhem çıkıyor, baldan sonra zehir olan bir kaç sözcük dudaklarından dökülürken, yakıcı bakışları göğüsleri delerek yüreklere ulaşıyordu. İki genç kız, kapının yanında, loşlukta durmuşlardı. Ama ihtiyar onları görmüş, emsalsiz birer av olduklarını hissetmişti. Yağlı eliyle yaklaşmaları için işaret etmiş, yatağın etrafındaki kalabalığa karışmalarını istemişti. Ama reddetmişlerdi, âsiler! İhtiyar gülümsedi. Onları işte böyle severdi. Kibirli, isyankâr, ışığa tutulan çıplak bebeler gibi. İştahını kabartan işte böyleleriydi! Allah'ın sevdiği kullar olduklarını sanan bu bilinçsiz çocuklar, işte onlar, canına can katıyorlardı. Etrafını saran bu sürüye bakacak değildi, onları ta içlerine kadar biliyordu. Onun binlerce hücresini oluşturan, sözlerini kentte tekrarlayan, beklediği haberleri getiren müritleriydi onlar. 173 Sedirin kenarında kuşku duyanlar da vardı: tahtına kurulmuş bu korkunç ve muhteşem ihtiyar, ne gibi güçlere sahipti? Tanrısal olanlara mı, şeytanca olanlara mı? Ama anlaşılıyordu ki bu güçler aynıdır. Anlaşılıyordu ki, çürüyerek şeytanı ortaya çıkarmış olan bütün cüruftan arınmış ışık, Tanrı'dır. En cesur olanlarla en

bilinçsiz olanlar, dönüşü olmayan sefere çıkacaklar ve sonsuzda eriyecekler... ya cehennem ateşi ya da tanrısal aşkla yanarak! Hâlâ ayak sürtüp kararsızlık gösterenler ise, sonsuza erişememenin ılık ve iç bulandırıcı huzursuzluğunu duyacaklar. Ama korkunun eşiğine gelmiş olanlara ihtiyar cadının sunacağı armağan aynı olacaktır: ilelebet sürecek endişe! Kapının eşiğindeki kızılsaçlı genç kız gözlerini çevirdi. "Gidelim" diye fısıldadı, "Herşey kapkara." / İhtiyar onu işitti mi? Sedirinde doğruldu, karanlık ağzından şu sözler döküldü: — Başını eğeceksin, sen kibirli yaratık! İki geceye kalmayacak, unutma, iki gece içinde sende olacağım! Selma uzun süredir böyle eğlenmemişti. Jean Tu6ni, Rameau'nun operasından esinlenerek "les Indes galantes" konulu bir kostümlü balo düzenlemişti. Selma, Nervin Hanım'ın toz almakta kullandığı tüylerden yaptığı sorgucu ve beyaz atlas şalvarı ile mihrace olmuştu. Suren Ağa'nın o gecelik verdiği altı dizi inciyi de boynuna takmıştı. Gözünü kapayan maskesinin altında kimse onu tanıyamamış, herkesi bir kez daha şaşırtmıştı. Oysa son dakikada bu eğlenceden vazgeçmeğe kalkışmıştı. Büyücünün savurduğu tehditlerden etkilenmiş, nekadar zorlanırsa zorlansın, onları aklından çıkaramamıştı. Emel bütün gün, ihtiyar cadının hayranlarından güç aldığını, Selma'yı etkileyemeyeceğini anlayınca ağzına geleni söylediğini boş yere anlatmağa çalışmıştı: — Düşünsenize! Etrafındaki koyun sürüsünün dağılmasına razı olabilir miydi? Size nasıl gelecek ki? Yerinden kıpırdayamayacak kadar şişman bir kere... Selma, Türkiye'de de büyüler yapan kadınlar olduğunu söyleyip kararsızlık gösterdikçe, Emel daha fazla dayanamayarak bağırmıştı: — Beni gerçekten şaşırtıyorsunuz! Bizim saf köylü kadınlara döndünüz! Sonunda, serüvenden haberdar edilen Marvan, Selma'yı evde bulunmamanın daha isabetli olacağına ikna edebilmişti. Özellikle Zeynel'e ve kalfalara, ne olursa olsun kapıyı açmamalarını tembih etmeyi unutmamalıydı! Orkestra bir tango daha çalmağa başlamıştı. Saat sabahın dördüydü. Davetlilerden çoğu gitmişti. Gümüş şamdanlardaki mumlar tükenmek üzereydi. Selma, yakışıklı İbrahim Surkok'un kollarında dans ediyordu. Gecenin en keyifli saatleriydi bunlar... Sadece birkaç dost kalmıştı... daha samimi bir hava vardı. Musa de Freige, Henri Pharaon'a eşlik etmek üzere kemanını çıkardı. Pharaon iyi bir baritondu ve son moda şarkılar söylerdi. Gabriel Tabet komik 174 hikâyeler anlatır ve İsabelita da kastanyetleri ve fırfırlı kırmızı elbisesiyle flamenco yapardı. Gün ışımağa başladığında, uşaklar sıcak kahve getirir, herkes ayrılma saatinin geldiğini anlardı. Selma hiç bu kadar geç kalmazdı. Genellikle gecenin ikisine doğru Hayrı gitme işaretini verirdi. Ama o gece,

kararlaştırdıkları gibi, Emel ile birkaç dans etme uğruna, prensiplerini unutmuştu. Bahçe kapısında siyah bir araba duruyordu. Evin kapısı ardına kadar açıktı. Selma bir sıçrayışta holü geçti. Bütün ışıklar yanıyordu, ortalıkta kimseler yoktu. Merdivenleri dörder dörder çıktı, annesinin kapısı önünde kalakaldı: bir felâket olmuş olmalıydı... biliyordu... büyücü kadın... Titreyerek kapıyı itti. Oda loştu. Selma önce gri redingotlu geniş omuzlar gördü, sonra sırasıyla Zeynel'i ve iki kalfayı farketti. Parmaklarını dudaklarına götürmüş susmasını işaret ediyorlardı. Yavaşça ilerledi, gözleriyle annesini aradı, gri redingotlu başını çevirip, monoklünün arkasından, sarıklı bu garip yabancıyı eleştiren bir gözle süzdü. Selma ona bakmadı, yaklaştı ve birden yere yatırılmış, kaskatı bir vücut gördü... ölmüş! Avaz avaz "Anneciğim" diye bağırıp ileriye atılacak oldu. Ama sert bir el onu durdurdu. — Yavaş! Böyle davranmanın sırası değil! Onu Zeynel'in kollarına sertçe iten doktor, diz çöküp muayeneye devam etti. Selma'nın birkaç saat mi birkaç dakika mı sürdüğünü anlamadığı bir süreden sonra kalktı ve battaniye getirilmesini istedi. — Şimdilik kımıldatmamahyız. Ama sıcak tutulmalı... Sıcak tutulmak mı? O halde? Hayri ağır ağır yaklaştı. Selma ilk kez onu hayranlıkla izledi. Sakin bir biçimde: — Ben oğluyum doktor dedi. Bana gerçeği söyleyebilirsiniz. Doktor ona bakıp başını salladı: — Anneniz çok ciddi bir kriz allattı delikanlı. Allah tan kalbi dayandı... yaşayacak, ancak... — Ancak? — Felçli kalmasından endişe ediyorum. Selma piyanonun önünde hareketsiz oturuyordu. Biraz önce Schubert'in impromptulenni, anneciğinin en çok sevdiği ikincisini ve beşincisini; Liszt'in, Haydn'dan esinlenerek bestelediği varyasyonları çalmıştı. Hiç kımıldamadığı tekerlekli sandalyası üzerinde oturan Sultan, gözleri aralık onu dinlemişti. Kendinden geçmişeesine... Bacaklarına inme ineli altı ay olmuştu ve Selma tek bir gün şikâyet ettiğini duymamıştı. Aksine, sürgün edildiğinden beri — onbir yıl olmuştu— ilk kez, neredeyse neşeli ve huzurluydu. Oysa... bu yaşlanmış ve yardıma muhtaç kadına baktıkça, Selma acı içinde "Sultan"! hatırlıyordu. Samur kürklü elbisesi, saltanat nişanı ile başı 175 yukarıda, harikulade kadını... polislere sarayının kapısından girmeyi yasaklayan ve tanımadığı biri için hayatını tehlikeye atan kadını... şereften başka bir şey tanımayan, ama insani zaafları da bağışlayabildi tanrıçayı! Gerçi hiçbir zaman yumuşak olmamıştı ama ne harikulade kadındı! Selma altı aydır çıkmıyordu, içinden gelmiyordu. Başlangıçta, annesinin yanından ayrılmak istemediği için öyle olduğu sandı,

sonra kendisini cezalandırmak istediğine inandırdı. Kalp hastalığının krizlere yol açtığını biliyordu ama aslında büyücünün öç aldığını düşünüyordu. Bir de, endişeliydi. Doktor ikinci bir krizin öldürücü olabileceğini söylemişti. Kabul edemediği, inanamadığı, onu çileden çıkaran düşünceyi yavaş yavaş kabul etmek zorunda kalmıştı; annesi ölümlüydü! Onu taşımış olan kaya parçası, hayatının daima var olacak değişmez varlığı, yenilip uçurumun dibine düşebilirdi. Bunu önceden hiç düşünmemişti. Bugüne kadar ölüm... daima başkalarının ölümü idi. Ama ananesinin ölümü? Kendinin en iyi parçasının ölmesi gibiydi... İlk zamanlar, Sultan'ın hastalığı duyulduğunda arkadaşları ona yazmış, bazıları da onu görmeğe gelmişti. Bir ay sonra, kendini toparlayabilmesi için bekledikleri süreden sonra, onu yeniden davet etmeğe başlamışlardı. Ama cevap alamayınca, bıkmışlardı. Sadece Marvan ile Emel,'Rüsteın Paşa Sokağı'ndaki eve gidip geliyordu. Selma'nın içine kapanmasına ve bütün gününü sonatlar ve hüzünlü balladlar çalarak geçirmesine üzülüyorlardı. Bir gün Sultan, Marvan'ı usulca bir kenara çekmişti: — Mutlaka çıkması gerek! Lütfen onu çıkarmanın yolunu bulunuz yoksa hasta olacak; bir evde iki hasta çekilmez, demiş, sonra gülerek eklemişti: ayrıcalığım sürsün istiyorum! Açık hava baloları başlamak üzereydi. Mevsim ilkbahardı. Sursoklar'ın malikânelerinden, bahçıvanlar Avrupa'dan getirtilen ortancalara bakıyor, gül ağaçlarını buduyorlardı. Baloların en eğlencelisi, hiç kuşkusuz her yıl Anıirnllik'in, Jeanne d'Arc okul gemisinde verdiği baloydu. Davetliler titizlikle seçilirdi. Emel ve Marvan, seçilenler arasındaydı. Fransız-dürzi savaşı gerilerde kalmıştı. 193>O'ûan beri Cebel muhtariyet elde etmişti ve fransızlar gerek Lübnan'da gerek Suriye'de dağlı derebeyleri kızdıracak birşey yapmamağa özen gösteriyorlardı. Marvan, okul gemisindeki davete Selma'yı çağırmak için gelmişti. Reddedeceğini kestirip, öfkelenmiş gibi yapıyordu: —Bana bunu yapamazsınız! Bu bir yemek daveti. Bütün yerler bir ay öncesinden belirlendi. Emel de ısrar etmişti: — Gemideki balo değişik oluyor. Sonra kuzenim Vahit ile tanışmanızı istiyorum. Nasıl olduysa, dağdan inmeği kabul etti. Sit Nazira ile uzaktan akraba olurlar. Göreceksiniz, kendine özgü, hoş bir insandır. Selma sonunda razı oldu. VIII Sadece bir kaç lambanın aydınlattığı limanda Jeanne d'Arc bütün ışıklan yakılmış bir Noel.ağacı gibi duruyordu. Güvertede duran amiralin etrafını, tören üniformalarını giymiş subaylar almıştı. Biraz geride duran donanma orkestrası, Offenbach'ın la vie parisiennenim çalıyordu. Yüksek topuklu, uzun elbiseli hanımlar, dar köprüden gemiye geçerken, korkulu ve neşeli çığlıklar atıyorlardı. Çok kibar bir adam olan amiral, her gelene ayrı iltifat ediyordu. Memnundu, çünkü gecenin başarılı olacağı belliydi: 300 metrekarelik yere

bütün Beyrut sığınıştı! Genç öğrenciler davetlilere yol gösteriyorlardı. Daruziler'in masası orkestradan bir hayli uzaktaydı. Geç kalmışlardı. Herkes, güller, gümüş takımları ve Limoges porselenleri ile donatılmış masalara çoktan oturmuştu. Bağırışmalarla karşılanmışlardı: — Artık ümidi kesmiştik! — Sevgili Emel. Sadece bir saatlik bir gecikme. Görmeyeli ilerleme kaydetmişsiniz, diye bir genç takıldı. — Vahit, kiminle geldiğimi gördüğünüzde, beni affedeceğinizden eminim. Selma, size kuzenimi tanıtayım. Korkmayın, göründüğü kadar sevimsiz değildir. Uzun gölge, ağırdan almışcasına eğildi, sonra yan masadakilerin dikkatini çeken bir çalımla: — Ooo! Prenses! dedi. Atalarım, sizi rüyalarında görmüş olsalardı, ailelerimiz arasında yüzlerce yıl süren savaşlar önlenmiş olurdu. O vahşi savaşçılar hemen teslim olurlardı. Yarı alaylı, yarı büyülü mavi gözler Selma'yı sanki esir almıştı. Genç kızı sağma oturtmak için bir çırpıda masanın oturuş biçimini değiştirtti. Diğer konuklan ihmal etmiş, sade ona bakıyor, yaşamıyla ilgili sorular soruyor, ne yaptığını, nelerden hoşlandığını anlamak istiyordu. Tamamiyle büyülenmiş gibiydi ve böylesine açık bir ilgiyi nasıl örtbas edeceğini düşünen Selma'nın huzursuzluğunu farketmemiş görünüyordu. Selma'nın çektiği işkence onbeş dakika sürdü. Sonra, merakını gidermiş, ilgisi azalmış gibi Vahit birdenbire sırtını ona döndü ve arkadaşlanyla hararetli bir siyasi tartışmaya girdi. Selma'nın sağında ince, kibar biri oturuyordu. Fırsattan yararlanmak istedi, gerçi onun adını duymamıştı ama... olsun, daha sonra öğrenirdi. — Kendimi takdim edeyim: Gıarles Corm, şair. Şiirden hoşlanır mısınız, Matmazel ? • Selma, fırtına gibi dürzi delikanlısından sonra, Beyrut'un sükûnetini yansıtan şairi bulmanın rahatlaması içinde gülümsedi: — Çok hoşlanırım. 177 — Bana "Fenike'nin ozanı" derler. Son kitabımı, "Esinli Dağ"ı okudunuz mu? Edgar Allan Poe ödülünü kazandı. — Sözü edildiğini duydum, diye cevap verdi Selma, incelikle. — Birkaç parça okursam, hoşunuza gider miydi? — Elbette! dedi, Selma, yazarların kendilerini beğenmişliklerinin ölçüsüzlüğüne için için gülerek. Şair hafifçe öksürüp sesini ayarladı, sonra gözlerini ufukta bir noktaya dikerek okumağa başladı: Ah! Söyleyin bana Nasıl oldu da Bizimkiler ikibin yıldır Akdeniz'den Çin'e kadar Sadece Lübnan'da Bunca sarık arasında Haçlarını korudular? Müslüman kardeşim Açık dersem kızma sakın Ama ibadeti ve inancı ile Gerçek Lübnan benim, ben. İnancım...

Selma sıçradı. Bu kibar adam yoksa bir kışkırtıcı mıydı? Ama saf ve miyop bakışlarını görünce, gülmesi tuttu. Kim olduğunu anlamamış olmalıydı! Şair kendi âlemine dalmış devam ediyordu: Fenikelilerin dili Lübnanlıların dili Alün çağlar dili Senden türemiştir \ Diğer alfabeler Ülkemin dili Bizlere inan ver Kendimize, atalarımıza Güvenmemizi sağla Bırak da bizler hâlâ İlahların masasına Oturabilelim! Selma sınıfta bazı marunilerin araplar arasına girmekten kaçmdıklannı anımsadı. Akdeniz'e hükmetmiş ve parlak medeniyetleri ikibin yıl Önce sönmüş olan fenikelilerden geldiklerini söylerlerdi. Birden canı eğlenmek ve "sarıklılann öcünü almak" istedi. I I 178 — Ama bildiğim kadarıyla fenikelilcr ne müslümandı ne de hıristiyan! dedi. Şair kızararak bu genç cahile "hıristiyanlann kökenlerine sadık kaldıklarını, Lübnan, ne yazık ki, araplaştırılmış bile olsa, gerçek Lübnanlıların ..." diye anlatmağa çalışırken Selma başını çevirdi ve Vahit ile gözgöze geldi. Alaycı bakışları, gözkırpışı kendilerini dinlediğini ele vermişti. Demek ki umursamazlığı sadece bir, dış görünüşmüş! Genç kız kalbinin hızlı hızlı çarptığını hissetti. Bu adam bir serseri gibi davrandığı halde, herşeyini kabul etmeğe, her kusurunu affetmeğe hazırdı! Bu, burnu havada hayalperestin beğenilecek nesi var ki? Ele avuca sığmaz yönü mü? Ilerşeyi. alaya alan tavırları mı? Yemek bitmişti. Uşaklar kahve ve likör servisine başlamışlardı. O ana kadar usul usul çalmakla olan donanma orkestrası, hareketli bir tangoya girişmişti. Çiftler dans pistine çıkmışlardı. Sclma merakla onlara bakıyordu. Can atıyordu ama, annesine "vahşiler gibi bel kırmamağa" söz vermişti. Sultan sadece valslere izin veriyor, bu da arkadaşları arasında alay konusu oluyordu. Genç kızın arkadaşları, sadece "baş döndüren" danslara izni olduğunu söyleyip gülüşüyorlardı. Orkestra Strauss'un bir valsini çalıyordu. Selma ayağı ile tempo tutuyor, yan gözle komşusuna bakıyordu. Onu dansa kaldıracak mıydı? Oysa o, kendisine bile bakmıyor, arkadaşlarıyla konuşuyordu. — Bana bu dansı lütfeder misiniz Prenses? Bir fransız subayı önünde eğilmişti. Beyaz üniforması içinde ince, uzun, yanık tenli bir adamdı. Baştan çıkarıcı bir gülümsemesi vardı. — Beni tanımıyorsunuz ama Bustros'Iarda tanıştınlmıştık. Georges Buis, süvari yüzbaşısı! Gruba yabancı birinin davetini kabul etmek usulden değildi. Olsun! Canı dans etmek istiyordu... üstelik şu Vahit'e haddini bildirmiş olacaktı!

Selma, müziğin ağır temposuna kendini bırakıverdi. Orkestra üstüste üç vals çaldı. Dedikodu yapılacağını biliyordu ama yakışıklı subayla sonuna kadar dans etti. Başı hafifçe dönerek yc"rine henüz oturmuştu ki Vahit, yay gibi gerilmiş biçimde, bir çıkış yaptı: — Müslüman bir genç kızın, üstelik osmanlı hanedanından bir hanımsultanm bir fransız subayı ile dans ettiğini görmek şaşırtıcı! Bu açık fikirliliğe ve bu unutma soyluluğuna hayran olmamak mümkün değil! Selma kızardı. Diğer davetliler şaşkın, Vahit'e bakıyorlardı. Canı sıkılmış olan Marvan durumu düzeltmeğe çalıştı: ¦ — Töreci Vahit Bey! Son sıfatınız bu mu? Alaycı olduğunuzu biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Vahit buz gibi bir sesle: — Alay etmiyordum dedi. Marvan dişlerini sıktı. Arkadaşına hakaret edecek değildi. Zaten aşiret 179 dayanışması bunu yapmasına mani idi. Ama davetlisinin hafife alınmasını da kabul edemezdi. — Selma, canım, bu dansı bana bahşetmek lütfunda bulunur musunuz? Selma robot gibi ayağa kalktı. Vahit arkalarından kötü bir bakış fırlattı. Masadakiler tekrar konuşmağa başlamışlardı. Huzursuzluğu giderici bir sürü lâf... Vahit içiyordu. Belki dördüncü ya da beşinci konyağındaydı ki kadehini masaya vurdu. Bardak paramparça oldu. — Garson! Bu konyak berbat! Bir başkasını getirin. Hizmetkâr şaşkın geveledi: — Ama Bey'im! Bu çok eski bir konyaktır. Elimizde bir tek bu var. — Bize lâyık gördükleri tek bu! Belki de efendilerimiz biz lübnanlıları, aradaki farkı anlayabilecek derecede uygar bulmuyor! Sesini yükseltmişti. Bütün gözler ona dönmüştü. — Kötü bir konyak, kukla bir hükümet, göstermelik bir anayasa... ilkel olanlara yeter de artar bile! Kendi kendilerini yönetmek iddiasında bulunacak değiller ya! Ama ben diyorum ki beyler, arlık yeniniz! Defolun gidin! Hem de derhal! Çünkü herzaman bu kadar nazik olmayız! Salonda çıt çıkmıyordu. Orkestra, mahsus yapmış gibi, susmuştu. Kimse kıpırdamıyordu. Genç dürzi lideri, arkasına yaslanıp bir kahkaha attı, sonra kadehini kaldırdı: — Lübnan'nın özgürlüğüne ve bağımsızlığına! Selma, kendisini masaya getiren Marvan'a usulca: — Tann'm, sarhoş bu! diye fısıldadı. — Yo hayır. Asla sarhoş olmaz. Vahit kadar alkole dayanıklı bir başkasını görmedim. Onun şimdi söylediklerini, toplumdaki yerlerini manda yönetimine borçlu birkaç aile dışında, hepimiz, söylemesek de düşünüyoruz. Fransa savaştan önce bize bağımsızlık vaadetmişti. Peki şimdi ne yapıyor? Lübnan ile Suriye arasına yapay sınırlar koyuyor, oysa bu iki bölge, yüzyıllardır siyasî, ekonomik ve malî bir birlik içinde yaşamış. Başka ne yapıyor? Bizi, barışçı olduğumuz ve dövüşerek değil de konuşarak sonuç

almayı sevdiğimiz için, vesayet altına alıyor. Ama artık bıktık. Onbeş yıldır konuşup tartışıyor, hiçbir şey elde edemiyoruz. Maruniler bile bıktı. — Ne de olsa... bir fransız gemisinde böyle sözler etmek! — İşte bu da Vahit'in ta kendisi! Kışkırtmağa bayılır. Onu kapı dışarı etmemek için sarhoşluğuna verir gibi yapacaklarını bildiğinden, için için eğleniyor. Saldırı sözlü olmaktan ibaret kaldıkça, fransızlar bir dürzi liderine dokunmayı göze alamazlar. Cebel'deki kanlı savaşı henüz unutmadılar. Ben Vahit'in bu gece uslu duracağını sanıyordum. Marvan gülümseyip göz kırptı: — Sanırım bu gösteriye biraz da siz neden oldunuz. — Şaka mı ediyorsunuz? — Son derece ciddiyim. Fransız subayı ile dans etmekle, Vahit'i çileden çıkardınız. Çağdaş görüşüne bakmayın... geleneklerine ve törelerine sanıldığından da çok bağlı bir derebeyidir o! Yüzyıllık bir namus kavramı vardır. Tahsili, eğitimi, okudukları onu hiç değiştirmedi! I 180 Ertesi sabah, Ras Bçyrut'daki evin kapısı çalındı. Tüfeği omuzunda sakallı bir adam, kucağındaki muazzam kırmızı glayöl buketi ardında yarıyarıya kaybolmuş olarak: — Şef bu çiçekleri prensese getirmemi emretti dedi Zeynel şaşırmıştı: — Şef mi? Ne şefi? — Şef işte...! Vahit Bey! Adam kucağındaki yükü haremağasına aktardı, fişekliğini düzeltti, topuklarını birbirine vurdu ve vakarla oradan uzaklaştı. Paris'in vitrini sayılan büyük Beranger mağazasında alışveriş eden Emel ile Selma, Beyrut'ta kadınların gidebilecekleri tek çay salonu olan Patisserie Suisse de dondurma yiyorlardı. Buluştukları andan beri sözü dönüp dolaşıp Vahit'e getirmek isteyen Selma: — Kuzeniniz amma da tuhaf! dedi. Emel gülümsedi: — Biliyor musunuz, bizim ailede her çeşidi vardır. Belki bazıları size "Vahit delidir"' diyecektir. Bana kalırsa ailenin en akıllısı odur. İşine geldiği için öyle görünür. Aşiretlerimizde sık görülen entrikalar ve suikastler sonucu yaran yüzyıl önce ayağı kaydırılan bir soydan gelir. Hâlâ, az da olsa, taraftarları vardır ve ona çok sadıktırlar. Asıl, Vahit daha on yaşındayken öldürülmüş olan babası, arap dâvasının önderlerinden, İlanıza Bey'e büyük saygı gösterirlerdi. Sit Nazira'nın kocası Fuat Bey de öldürülünce yerini Valıit'in alması beklenmişti. Ama Sit Nazıra ile o tarihte daha bebek olan oğlu Kemal, aşiretin çoğunluğuna nükmediyor, üstelik, halen de olduğu gibi Fransa onları destekliyordu. Ama kimbilir? Durumlar bazen çabuk değişir. Kemal'e bir şey olursa, zaimlik yani şeflik Vahit'e geçer. Onun için herkes, özellikle fransızlar, onu idare etmeğe çalışırlar... Daha sonraki haftalar Selma çok çıkacaK ve kendi kendine bile itiraftan çekindiği bir şeyi, —Vahit'i tekrar görmeyi—, çok arzulayacaktı. Aslında, karşılaşmadıkları tek bir davet yoktu. Her

seferinde nazik bir selâm veriyor ama ilk karşılaşmalarındaki gibi görüşüp konuşmaya yanaşmıyordu Vahit. Zaten, umursamazlığının çekiciliğine dayanamayan kadınlar tarafından paylaşılmaz olmuştu. Geniş alnı, kartal burnu, sabit mavi bakışları ile çirkin bulanlar dahil, hepsi onu müthiş çekici ve baştan çıkarıcı buluyordu. Çekingen gülümseyişine, şaşkın bakışlarına, ona dostluk gösterilemeyeceğini sanırcasına en ufak iltifattan etkilenmesine bayılıyorlardı. Ama aralarından biri biraz senli benli olsa, bakış alaycı, sözler kırıcı oluveriyordu. Selma bakışlarının altında bazen ezilir gibi oluyordu. Beğenilmek isteyen her kadın gibi, etrafını alan gençlere hafif bir ilgi gösteriyor, onlar da bunun nedenini bilmeksizin mutluluktan uçuyorlardı. Nihayet bir gece Vahit yaklaştı ve üzüntülü göstermeğe çalıştığı bir sesle sordu: 181 — Prenses, neden benden kaçıyorsunuz? Bana hâlâ kızgın mısınız? Amirallik'in davetindeki kabalığımın sırf kıskançlıktan kaynaklandığını anlamadınız mı? Sözlerin ciddiyetini yalanlayan alaycı gülümseyiş... ama kaygılı bakışlar! Selma hayretle bu koca adamın utangaç olduğunu farketti. Yine de küçük bir öç almak istedi: — Kızgın mı? Niçin kızgın olacakmışım? Amirallik'in daveti mi? O kadar çok oldu ki... tamamiyle unutmuşum! — Öyleyse bu valsi reddetmezsiniz değil mi? Alay mı ediyordu? Bakışları karşılaştı, aynı anda, ikisi de kahkaha ile güldüler. Vahit Selma'yı dans pistine sürükledi. Tanrı'nı! Ne kadarda kötü dans ediyordu! IX Yaz gelmiş, boğucu sıcaklar şehirden büyük ölçüde göçe yol açmıştı. Varlıklı olanlar, dört ay için dağa, çıkıyorlar, Sofar'ın Alley'in ve Bikfaya'nın büyük otellerinde ya da kat kat bahçelerle çevrili lüks villalarda kalıyorlardı. Hükümet bile taşınıyordu. Emel Selma'yı Ras el-Mctn'dcki, vadiye hâkim, aileden kalma konutlarına davet etmişti. Genç kızın, ailenin ilk okumuş kişisi olan dedesi, Beyrut'a yerleşmeğe karar verince, geçen asırda terkedilmiş, içinde dürzi halkının bir kısım kaderinin belirlendiği bu konak, şimdi yazlık olarak kullanılıyordu. Buradaki sosyal yaşam, başkenttekinden de canlıydı, çünkü eğlence düzenlemekten başka yapacak birşey yoktu. İnsanlar birbirlerine teklifsiz gidip geliyor, gündüzleri daracık patikalarda at arabalarıyla gezintiler yapılıyor, billur gibi pınarların başında piknikler düzenlenerek tıka basa yenip içiliyordu. Bazan da, başkaları tarafından rahatsız edilmemek için, tamamı kapatılan dağ hanlarında yemeğe gidiliyor, sporcu olanlar ya da macera sevenler, bütün gün at sırtında dolaşıyorlardı. Her akşam buluşmak âdet olmuştu. Heryerde bir eğlence vardı. Birinden diğerine gitmek için, kilometrelerce yol almaktan kimse çekinmiyordu. Şafak vaktine kadar dans ediliyor, gün ışıdığı vakit de hizmetçiler odalarda yer yataklarını hazırlıyorlardı. Köyde kimse kusura bakacak değildi... Bütün davetlilere yetecek yer

vardı. Güneş iyice yükseldiğinde, sabah kahvaltısına oturuluyordu. Hemen her sofrada/;// ve humus bulunurdu. Vahit'in sarayı Ras el-Metn'e yakında ama pek az Lübnanlı içini görebilmişti. Bütün bir yıl boyu bu sarayda oturan annesi, çok sade bir hayat sürerdi. Binaya sadece civardaki birkaç dürzi köylüsünün ve aileye sadık birkaç şeyhin girebildiği söylenirdi. Bütün gününü Emel ve Marvan ile geçiren genç Bey'in, onları hiç davet etmeyişini hayretle karşılamıştı Selma. Emel işin alayındaydı: — Çarşaf giymediğimiz için olacak! Müritlerine mahcup düşmek istemiyor! Alay da olsa, Selma bu sözlerde bir gerçek payı olduğunu biliyordu. Ancak Vahit'in Ras el-Metn'de bu kadar uzun kaldığı da görülmüş şey değildi. Marvan'ın dediği gibi, Selma için mi geliyordu? Öyleyse bu ne biçim kur yapmaktı? Neredeyse genç kızla hiç konuşmuyordu! Daha çok okçuluk yarışmalanyla ya da bitmez tükenmez siyasi tartışmalarla ilgileniyor, sadece erkeklerle konuşmayı tercih eder görünüyordu. Ne var ki, Selma'nın yanına bir erkek gelip, nezaketin gerektirdiğinden fazla kalacak olsa, herkesin hayret dolu bakışlarına aldırmaksızm, yanlarına gelip konuşmaya başlıyordu. Bazan daha da 183 ileriye giderek "Özür dilerim dostum" diye konuşanın sözünü kesiyor ve Selma'ya dönerek "Size söyleyeceklerim var, biraz gelir misiniz?" diye kolundan yakalayıp sürüklüyordu. İlk seferinde, Selma karşıkoyacak olmuştu: — Vahit, size ne oluyor böyle? Size fıitmişim gibi davranıyorsunuz. — Öyle olmak hoşunuza gitmez mi? Sonra da elini alıp avucunun içini öpmüş, Selma'nın içi titremişti. Daha önce böyle bir duyguyu hiç tatmamıştı. Gözlerini kapatmış ve "Evet senin olacağım" diye düşünmüştü. — Selma, benim için nekadar değerli olduğunuzu bilmelisiniz. Bu ahmaklarla flört etmeğe kalkışmayın! Sonra, âni bir hareketle arkadaşlarının yanına dönmüştü Vahit. Arkadaşının gün geçtikçe daha düşünceli ve dalgın olduğunu gören Emel, onu uyarmak zorunluluğunu duydu: — Dikkat edin Selma, Vahit hiçbir zaman ne istediğini bilmemiştir. Acı çekmenizi istemem. Ama aşk insanın gözünü kör eder ve Selma da âşıktı. Son yıllarda büründüğü zırhın içinden, âşık olanlara küçümseyerek ve acıyarak bakmıştı ama şimdi bu zırh, bir anda delinivermişti. Sanki çıplaktı ve işin tuhafı, buna seviniyordu. Öte yandan, Vahit de ehlileşir gibiydi. Ona baktığında, artık alaycı gülüşünü takınmıyor, sevgiyle bakıyordu. Dedikodulara aldırış etmeksizin uzun yürüyüşler yapıyorlardı. Vahit çocukluğunu anlatıyordu, babasını... öldükten sonra bile yaşamını gölgeleyen babasını. — Hiç kimsenin, bir kahramanın oğlu olmasını dilemem. Tek bir gün geçmezdi ki, biri çıkıp —iyi niyetle de olsa— "Ah! babanız... ne müthiş adamdı!" demesin. Sonra, bakışlarından "Bu, onun tırnağı

bile olamaz" hükmünü verdiğini anlardınız. Bu hayaletten kurtulmam uzun sürdü. Ama yine de, "gerçekten kurtuldum mu?" dediğim oluyor. Bu anlarında o kadar korumasız görünürdü ki Selma elini tutar, gözlerinin içine bakardı: — Vahit, büyük işler başaracağınızı biliyorum. Önemli olan, kendinize güvenmeniz! Vahit minnetle gülümserdi. — Diğer kadınlardan o kadar farklısınız ki, hem kırılacak gibisiniz hem de güçlü... Selma itiraz edecek olur ama o bırakmazdı: — Güçlü olduğunuzu biliyor, sizi bu halinizle seviyorum. Onu; korkuları, kuşkuları olmayan bir kaya parçası gibi görmek istiyordu. Oysa Selma, kendinden emin küstah prenses kimliğinden arınıp, olduğu gibi görünmek arzusundaydı. Ama içindeki en yumuşak, en içten, en kırılgan olanı anlatmak istediği her seferinde Vahit kızıyordu, kaya parçasında çatlağa tahammül edemezmişeesine... böyle bir kayanın varlığına inanmak ve belki bir gün kendisinin de öyle olacağına güvenmek istermişçesine... 184 Böyle zamanlarda susar, onu dinlerdi. Kadınların ne denli sabırlı olabileceklerini keşfetmenin şaşkınlğı ile... bu güç müydü yoksa zaaf mı? — Peki, evlenmekten söz eimedi mi? Tanrım! Bu sorularıyla amma da sinir bozucuydu Emel! — Mutlaka öğrenmek istiyorsanız... tek söz etmedi, ama tüm konuşmaları, davranışları o yönde... — Birkaç istisna dışında, dürzilcrin hep kendi aralarında evlendiklerini bilirsiniz. Vahit'in annesi çok tutucudur, bir yabancıyı asla kabul etmez. Üstelik, oğlunu aşiretin muhtemel iktidarına hazırlıklı bulundurmak istiyor. — Vahit bugüne kadar gördüğüm en bağımsız insan. Annesinin kendi adına kararlar vermesini kabul eder mi sanıyorsunuz? Emel çaresiz kalmışcasına başını salladı: — Ya aşk gözlerinizi kör etmiş ya da bizim erkeklerimizi hiç anlamamışsınız! Tartışma Selma'yı üzmüştü. En iyî arkadaşı mutluluğunu paylaşacağı yerde, onu uyarıyordu. Neden? Vahit'in sevgisinden niçin kuşku duyuyordu? Yoksa kıskanıyor muydu? Emel, genç beyzadeyi çocukluğundan beri tanıyordu. Vahit ondan sadece dört yaş büyüktü. Marvan ile oyun arkadaşıydılar. Belki Emel'inki, bilinçsiz bir sahip çıkma duygusuyd.ii! Olanları Vahit'e anlatmaktan kendini alamadı. Konuştuklarını naklederken, şakayla karışık şüphelerinden söz etli. — Kıskanıyor mu? Elbette ki kıskanıyor. Ama kıskançlığının konusu hakkında yanılıyorsunuz. Sevgili Selma, o beni değil sizi kıskanıyor. Selma yüzüne bir şamar yemiş olsaydı, bu kadar sarsılmazdı. Bakakalmıştı. Kızarmıştı. Böylesi rezil şeyleri nasıl ima edebilirdi? Emel'i severdi, Emel de kendisini. Bu saf sevgiyi kirletmesine izin veremezdi. Kızgın ve küskün, doğruldu: — Sanırım herşeyi yıkmak hoşunuza gidiyor! Vahit öfkeyle:

— Yo! diye karşılık verdi. Şimdi de açık sözlülüğüme mi kusur bulacaksınız? Oysa sizde asıl sevdiğim, gerçekleri göğüsleme gücüne sahip olmanız... __Güç mü? Evet biliyorum. Ama güçlü olmaktan bıktım! Benim de gözetilmeğe, korunmaya hakkım var. Oysa dobra dobra olmak bahanesiyle sevdiğim şeyleri çiğniyorsunuz. Arkasını döndü. Bu adamla bir saniye daha kalmak niyetinde değildi. Ama nereye gidecekti? Ne Emel'i, ne başkasını görmek istemiyordu. Tek istediği yalnız kalmaktı. Selma ertesi sabah, Vahit'i görmeden Ras el-Metn'den ayrıldı. Dürzi delikanlısının söylediklerini unutmak arzusundaydı. Onun bencil olduğunu 185 biliyor ama böylesi bayağı karalamalarda bulunabileceğini sanmıyordu. Bütün gece hırsından, üzüntüsünden ağlamıştı. Kararı karardı: artık onu görmeyecekti. Ayrılırken, Emel'i öptüğünde, garip bir huzursuzluk duymuştu. Onu kucaklarken, yalan söylüyormuş hissine kapılmış, Emel endişeyle gözlerine baktığında "Artık beni sevmeyin" diye bağırmamak için kendisini zor tutmuştu. Acaba, söylenmemiş olması gereken bir söz yüzünden, ikisini de yitiriyor muydu? Selma Beyrut'a döneli henüz üç gün olmamıştı ki, tüfekli, fişekli adam bir mektupla çıkageldi. "Sizden ayrı kalmağa dayanamıyorum. Ağzıma geleni söyledim. Beni affedebilecek misiniz? Bugün öğleden sonra, saat 4'ten itibaren Saint-Georges Oteli'nin çay salonunda bekleyeceğim. Yalvarıyorum, geliniz. Vahit'iniz" Ne sanıyor kendini? Ağzına geleni söyleyecek, sonra da bir "affet beni" demesi, Sehna'nın ona koşması için yeterli olacak öyle mi? Ne kolay iş! Tabii ki gitmeyecek! Aralarındaki hikâye çoktan bitti! B-i-t-t-i ! Zaten ona ilgi duymuyor. Onu nasıl çekici bulabilmişti ki? Selma bütün gün evde oyalanıp, şarkılar mınldanmıştı. Uzun zamandır bu denli neşeli olmamıştı. Gülümseyerek, Vahit'in kendisini nasıl bekleyeceğini düşünüyordu. Üzülecekti, kahrolacaktı! Mektup üzerine mektup yazacak, çiçek üstüne çiçek gönderecekti. Hiçbirine cevap vermeyecekti, hiçbirine! Artık onu tanıyordu. Kendisini daha fazla isüsmar etmesine izin vermeyecekti! Saat dördü beş geçe, cildinin güzelliğini daha da ortaya koyan yeşil şantung tayyörü içinde Saint-Gcorgcs Oteli'nin kapısını itiyordu Selma. Birbirlerini kaybettiklerini sanmasalardı bu kadar yakın olmayacaklardı. Vahit artık, sözü karşısındakine vermeksizin, uzun uzun konuşmuyor, ilk kez Selma'yı dinliyordu. Selma mutluluktan uçuyordu. Hergün görüşüyorlardı. Annesine Emel'e gittiğini söylüyordu. Saatlerce deniz kıyısında; kızgın kumlar üzerinde yürüyor sonra da, mezeleri ve biber kızartmaları ile ünlü deniz üstündeki küçük meyhanelerden birine giriyorlardı. Ya da bütün Beyrut'a bakan

Büyük Saray'ın bulunduğu tepeye çıkıyor, arabadan inerek, korkunç gürültülerle yokuş aşağıya inen tramvaya biniyorlardı. Kentin dar sokaklarında, tanıdık birine rastlama korkusu duymadan, dolaşıyor; konuşuyor, birbirlerine içlerini döküyor ve binlerce proje yapıyorlardı. Weygand Caddesi'ndcn geldikleri bir gün, dörtnala yaklaşan bir kara bornuz bulutu yüzünden bir köşeye sinmek zorunda kalmışlardı. Gelenler yüksek komiserin sipahileriydi ve küçük arap atları üzerinde, her zamanki gibi resmî arabaya eşlik ediyorlardı. Vahit bir küfür savurmuş sonra alçak sesle: 186 — Geri zekâlılar! demişti. Yakında onlardan kurtulacağımızın farkında bile değiller. Üst perdeden, kendinden emin konuşuyordu. Selına soran bakışlarını Vahit'e çevirmiş o da gözlerini kısarak uzun uzun ona bakmıştı: — Kimseye birşey söylemeyeceğinize söz verirseniz, sizi yarın akşam bir yere götüreceğim. O zaman ne demek istediğimi anlarsınız. Kentin ne kadar gizli kapaklı iş göreni varsa, Acroclub'iin barında —deri koltuklar, koyu renk lambriler— buluşurdu. Başkentin en becerikli barmeni Pierre'in, Ortadoğu'nun bütün gizli habcralma örgütlerinin adamı olduğu söylentisi çıkalı, Saint-Gcorgcs'da buluşmaktan vazgeçilmişti. Vahit'in Selma ile gelmesi herkesi şaşırtmıştı. Çünkü bu gece, olağanüstü bir toplantı yapılacaktı. Manda karşıtı çeşitli grupların temsilcileri, bir ortak eylem projesi tartışmak üzere toplanmışlardı. Herkes birbirine bakıyor, ne diyeceğini bilemiyordu. Bir yabancının aralarında bulunması doğru birşey miydi? Ama bu kadar güzel bir insan nasıl kapı dışarı edilebilirdi?... Madem ki Vahit Bey onu gelinnekde sakınca görmemişti... aksine davranmak Bey'e hakaret sayılırdı. Bu yüzden de genç kızı ağırlamışlar ve tartışmalarına devam etmişlerdi... konyak şişelerinin etrafında! Vahit alçak sesle orada bulunanları tanıtıyordu: — Şu dalgalı saçlı adam bir.masondur. Onun locası mandaya açıkça cephe aldı. Onun yanında oturan sadece bir gözlemci. Lübnan'ın ilk manda aleyhtarı gazetesi El Nalıar'm yazı işleri müdürü Gebran Tucyni. Fransız siyaset âlemini iyi tanır, görüşleri bize çok yararlı oluyor. Onun karşısında oturan sert bakışlı adam, meşhur Antun Saddeh'tir. Lübnan ile Filistin'i içerecek olan Büyük Suriye yanlısı Suriye Halk Partisi'nin kurucusudur. Taa Kenan devrinden kalma doğal bir Suriye tezi, işe bakın ki, bir bclçikalı cizviı papazı olan rahip Lammens'in yazılarından kaynaklanıyor. Antun Saddch'in sağında oturan arap birliği taraftarı iki kişi, Büyük Suriye tezini, bütün arap dünyasının birleşmesinin ilk aşaması olarak görüyor... Selma, "ülkelerini yabancıların çizmesinden kurtarmak için" belki de yarın hayatlarını verecek olan bu kahramanları dikkatle inceliyordu. Bunların böylesi kibar çevrelerden olabileceklerini hiç sanmazdı. Paris'in meşhur Sulka'sından gelen gömlekleri, kravatları ve şık giysileri onu gerçekten şaşırtmıştı. Daha bir

"devrimci kılıklı" olmalarını bekliyordu. Gerçi bu çocukça bir düşünceydi. Komplocuların, özellikle komploculara benzememeleri gerekirdi. Ama ne de olsa, bulundukları yerin kibarlığı, sükûneti, yakılmış olan koca koca purolar, alınmakta olan köklü kararlara ters düşüyor gibiydi. Aralarında sadece Antun Saddeh'in idealist bir görünümü vardı. İşte ona güvenebilirdi... bir de... Vahit'e! Konuşma sırası ondaydı, dürziler adına konuşuyordu: — Suriye'deki kardeşlerimizle temastayız. Silâhımız var. Ama köylülerin çoğu tereddüt ediyor. Büyük Suriye doğacak olursa, bu sünni müslüman dünyasında seslerini duyuramayacaklarından, haklarını alamayacaklarından 187 korkuyorlar. Dürzileri fransızların resmen tanıdığını unutmuyorlar. Sit Nazira da her fırsattı bunu onlara hatırhtıyor! Ama yine de bağımsızlıktan yanalar. Onun için de asıl önemli olan, bütün güçlerimizi fransızlara karşı birleştirmektir. Halk için için kaynıyor... harekete geçmenin tam sırası! Gerçekten de 1935 baharındaki sert grevlere başvuruldu. Avrupa'dan ithal edilen enflasyon ve ekonomik sıkıntı, keselerin boşalmasına, politikacılara veryansın edilmesine yol açmıştı. Ele yapılan zam yüzünden kasapların greve gittikleri Zahle'de ayaklanmalar olmuş, göstericilerin hükümet binalarını işgali üzerine, polis müdahcle edip ateş açmıştı. Beyrut'ta taksicilerin grevi, söylendiğine göre komünistlerin kışkırtmaları yüzünden haftalarca sürmüştü. Bunu, Lübnan Barosu'nun fransız avukatlara açılmasını protesto eden avukatlar grevi izlemişti. Ama ister müslüman ister hıristiyan olsun, burjuva takımını en çok tedirgin eden olay, tütün tekeli işiydi. 1920'de Fransa tarafından el konulan tekelin, bu yıl anlaşma süresi dolmuş ve lübnanlı iş çevreleri imtiyazın kendilerine devredilmesini istemişlerdi. Bir tütün boykotu da düzenlenmişti. Yüksek komiser ise, çekinmeksizin, imtiyazı tekrar bir fransız işadamları grubuna vermişti. Üstelik yinnibeş yıl için! Yarı aydınlık barda komplocular ellerini ovuşturuyorlardı. Mandaya karşı hoşnutsuzluk öfkeye dönüşmek üzereydi, iş bir destek vermeğe kalıyordu. Tartışmanın bundan sonraki kısmını —kimi çağırmah, nerede toplanmalı, hangi eylemleri hazırlamalı gibi konulan— Selma yarım kulakla dinlemişti. Sadece, Antun Sadden ile birlikte dizginleri ele almış bulunan Vahit'e hayranlıkla bakıyordu. İşte şimdi onu niçin bu kadar sevdiğini anlıyordu! Kendisini arabasıyla eve götürürken "Mücadele çetin olacak, benimle birlikte dövüşmeye hazır mısınız?" diye sorduğunda, elini aşk ile şevk ile tutup sıktı Selma! Selma ayaklarının ucuna basarak eve girdiğinde, vakit gece yarısına geliyordu. Annesi salonda onu bekliyordu. Buz gibi bir sesle Emel'in nasıl olduğunu sorduktan sonra, cevap beklemeksizin konuşmasını sürdürdü: — Yalan söylcmekğc kalkışmayınız. Sizi ikinci kez, şu dürzi ile görmüşler. Aranızda ne var?

Selma, kaçamak cevaplar verecek halde değildi. Aslında ferahlamıştı. Gizlilikten bıkmıştı. — Anneciğim, şu var ki, birbirimizi seviyoruz. Sultan sabırsızlıkla kaşlarını çattı: — Sorumun cevabı bu değil. Sizinle evlenmek istiyor mu? — Tabii... Bir an tereddüt etli. Vahit hiç bir vakit niyetini açıklamış değildi. Ama onunla evlenmek istediği her halinden belliydi. — Öyleyse niçin annesi benimle görüşmeğe gelmiyor? — Çok uzakta, Ayn Zalta'da oturuyor. Bir dağ köyü. Üstelik sağlığı 188 yolculuk etmesine mani... — İyi. Öyleyse yarın bu delikanlıyı çaya getireceksiniz. — Ama anneciğim... — Aması yok. Ya söz dinlersiniz ya da bundan böyle sokağa ancak Zeynel veya bir kalfa eşliğinde çıkarsınız. Bu delikanlıyı kabul etmem bile büyük şey... buna memnun olun. Dunu da, onunla görünüp adınızı çıkardığınız için yapıyorum. Tek kızım için başka türlü bir evlilik düşlediğime Allah şahittir! Düşünüyorum da... bir dürzi! Müslüman bile değil! — Ama anneciğim, dürziler müslümnndır. — Kendilerinden menkul! İslam'ın beş şartını yerine getirmezler, hintliler gibi ruh göçüne inanırlar! Haydi, dalıa fazla canımı sıkmadan ortadan kaybolun. Görüşme tam bir felâketti. Vahit, Selma ile evlenme isteğinde samimiydi ama onu köşeye sıkıştırmalarına dayanamıyordu. Sultan'ın; hayatı, tasarıları, geleceği konusunda sorduğu sorulara kaçamak, kaba sayılacak kadar, tek heceli sözcüklerle cevap veriyordu. Sclma'nın adı ortaya hiç atılmamıştı. Ayaklarına sürtünüp duran acem kedisini okşuyordu Vahit. Sultan'a gelince, dudaklarını ısırıyor, öfkesini zor bastırıyordu. Dalıa ilk bakışta ne mal olduğunu anlamışa: bir sorumsuz bir hayalperest! Vahit ise, böyle otoriter tipli kadınlardan nefret ederdi. Yoksa bugün, Selma'da kişilik diye nitelendirdiği kimlik, otoriterliğin ilk belirtisi miydi? Sonra, bu ev de rahatsız ediyordu Vahit'i... gerçi lüks beklediği yoktu —her şeylerini kaybettiklerini biliyordu— ama en azından, bir çeşit kartvizit yerine geçecek, birkaç parça değerli eşya, görkemli geçmişlerini yansıtacak eski tablolar, gümüş takımlar bulunmalıydı... Böylesi ortanın altında bir burjuva evi düşünmemişti hiç... prensesini böyle bir dekor içinde düşlememişti. Evin zavallılığının suçunu içinde oturanlara yükleyerek... aldatılmışlık duygusuna kapıldı. Nezaket kuralları elverir vermez, izin isteyip kalktı. Onu kapıya kadar geçiren Sclma'ya ertesi günü dağa gideceğini söyledi. Önemli kararlar verilmesi gerekiyordu, orada olmalıydı. Sclma şaşırdı. Neden daha önce söylememişti! — Yeni haberim oldu. Bu sabah bir mektup göndermişler... üzülmeyin canım, Şufdağı dünyanın öbür ucu değil! — Ne zaman döneceksiniz?

— Bilmiyorum. Her halde üç dört hafta sonra. Döner dönmez sizi ararım. Selma'ya yalan söylüyormuş gibi geldi: — Vahit, lütfen bana doğruyu söyleyin. Beni artık sevmiyor musunuz? Bütün sevimliliğiyle, biraz alaycı güldü: — Sevgilim, çok kuruntulusunuz. Benim için ne kadar değerli olduğunuzu bilmiyor musunuz? Elini tuttu ve her zaman yaptığı gibi avucuna bir öpücük kondurdu: — Yakında görüşmek üzere sultancık! Eşikte durarak, köşe başına varıp kaybolana kadar, onu gözleriyle izledi. Vahit dönüp bakmadı. 189 Aradan geçen bir ay boyunca Selma hiçbir haber alamadı. Vahit'in mektup yazmaktan nefret ettiğini biliyor ama yine de endişe ediyordu. Yoksa hastalanmış ya da yaralanmış mıydı? Dağlarda adam vurmuk işten değildi ve Vahit pekçok kişiyi rahatsız ediyordu. Yoksa... yoksa annesi dizginleri ele alıp, kendisini önce aşiretine adaması ve bir dürzi kızıyla evlenmesi gerektiğini mi söylemişti? Bir akşam üstü, çoktandır ihmal ettiği Marvan ve Emel ile buluştuğu bir toplanüda son dedikoduları dinliyordu Selma. Birden Vahit'in adını duyarak sıçradı. Hiç tanımadığı bir sansın, yüksek sesle konuşuyordu: — Son haberi biliyor musunuz? Evleniyor. Kadın, yarattığı etkinin tadını çıkarmak istercesine bir an sustu, sonra ağır ağır devam etti: — Hem de kiminle bir bilseniz? Bir amcrikalı milyarderle. Büyük hava şirketi Air Am'ın başkanının kızıyla! Politikaya atılmak için paraya çok ihtiyacı olan dostumuzun bu işi iyi becerdiğini itiraf edin. Vahit mi? Bir amerikali mı? Selma kalbinin yerinden fırladığını sandı. Marvan ona bakıyordu. Yalvarırcasına, buyururcasına... Korkma Marvan, herkesin bana baktığını biliyorum, ama onlara temaşa keyfîni tattırmayacağım. Zaten bütün bunlar imkânsız, kadın yanılıyor olmalı, bu yine Vahit'in şakalarından biri olmalı. Dedikodu yapılsın diye uydurma haber yaratmağa bayılır. Ama, onu gördüğünü söylüyor. Demek ki Beyrut'ta ve beni aramadı. Vahit, benim Vahit'im! Selma gözlerini yumdu, başı dönüyordu. Kafasını toparlayamıyordu. Birden, kadının anlattıklarının doğruluğuna inandı. Marvan ve Emel, dönüş yolunda hiç konuşmadılar. Ne söyleyebilirlerdi ki? Söylenecek birşey yoktu! Ertesi gün Selma, bütün günü telefon başında beklemekle geçirdi. Arayacaktı, aramaması olanaksızdı, en azından bir açıklama yapmak için... Telefon sadece bir kere çaldı, arayan Emcl'di. Yıldırımla vurulmuş gibi, haberi doğruluyordu. Selma sadece "teşekkür ederim" diyebildi. Arkadaşına neden teşekkür ettiğini bilmeksizin... sonra uyurgezer gibi koridoru geçti, odasına kapandı. Gözleri ardına kadar açık, yatağına uzanmış, dalgalar üzerinde sallanıyor gibiydi. Hiç bir yeri ağrımıyordu. Sadece kendi kendine, bunu neden yapağını açıklamağa çalışıyordu. Siyasi nedenlerden ötürü bir dürzi kızını almasını anhyabilirdi de... bir

amerikalıyı? İşte buna akıl erdiremiyordu. Para peşinde koşan bir aşağılık mıydı yoksa? O halde, kendinden ne ummuştu? Söylediği kelimelerden herbirini, herbir sükûtunu, birlikte geçirdikleri günleri en ufak aynnüsına kadar haürlıyordu. O zaman samimiydi, bunu biliyordu-. Ama ondan ayrılır ayrılmaz, onu unutması mümkün müydü? Yoksa mücadelesine para gerektiğinden, aşkından feragat mi etmişti? Bunu gelip açıklasaydı, ona inanır, kabul ederdi... ama bu sessizliği, bu korkaklığı, bu hiçbir şey söylemeden 190 kendisini terk etmesini... asla! Ona hiç de yabancı gelmeyen, eski bir yaranın kanaması gibi bir acı duymaya başlamıştı. Vahit'in yüzü silinmiş... yerini... Hayri Bey'in yüzü almıştı. Umursamaz bir tavırla kendisine sesleniyordu: — Niçin hep başkalarını suçluyorsun? Seni terk ediyorlarsa... kaballat sende olmalı! Herhalde... ama istediği kadar zorlansın, nasıl bir kaballat işlediğini ve daha önce babası gibi Vahit'in onu niçin bırakıp gittiğini anlayamıyordu. Suçu neydi? Hangi yasayı çiğnemişti? Alnını yumrukluyor, bir neden arıyordu. Bir nedeni olmalı... ya da bütün dünya çığandan çıkmış olmalı. Yine de, karışık bile olsa kendisini rahatlatan izahı kabul etmeyi yeğliyordu: haksız olan kendisiydi! Sultan oturduğu yerden kızını endişeyle izliyordu. Birkaç günden beri ağzına bir şey koymuyordu Selma. Odasına kapanıyor ya da boş gözlerle koridorda geziniyordu. Gerçekten hastalanmadan önce işe el koymak gerekiyordu. — Selma, o delikanlının size yalan söylediğine inanıyor musunuz? Hiç kuşkusuz size âşıktı. Bu yüzden de bu işi bitirme cesaretini takdirle karşılıyorum. Selma annesine sitemle baktı: — Anneciğim, canım hiç şaka etmek istemiyor. — Sizi sevdi diyorum. Ama sizin yapınızda bir kadınla başedeceğinden emin değildi. Gizli bir göreve ya da arkadaşlarıyla avlanmağa veya metresine gittiği için sekiz gün ortalarda görünmediğinde kendisine sorgu sual etmeyecek ve dönüşünde onu güler yüzle karşılayacak bir kadın gerek ona. Böyle bir eş rolüne bir ay bile katlanamazdınız. Ailemizdeki kadınlar herzaman başlarına buyruk, hırçın kısraklar gibi olmuşlardır. Hatice Sultan bir yandan da kızını süzüyordu. Selma inatla yere bakıyordu. Kısmen yalan söylemek pahasına kızına kendine olan güvenini kazandırmalıydı. Sultan devam etti: — O delikanlı korktu. Sizin deyiminize uyarak söyleyeyim, şayet sizi "terk ettiyse", sizi sevmediği için değil aksine fazlasıyla sevdiği için terketti. 1936 ilkbaharında Fransa'da Halk Cephesi seçimleri kazanmış ve Leon Blum başkanlığında bir hükümet kurmuştu. Olayların ilgiyle izlendiği Beyrut'ta bu yeni "sosyalist" ekibin, bunca beklenen bağımsızlığı verip vermiyeceği merak konusuydu.

İlk adım atılmıştı: 20 Ocaktan beri ülkenin yeni bir başkanı vardı. Emile Edd6, on yıldan bu yana, başkanlığa ilk kez seçimle geliyordu. 1934 yılında, devlet başkanını kendisi atayarak parlamentoyu kalem odasına dönüştüren ve anayasayı kendine göre yürürlüğe sokan yüksek komiser Damien de Martel, genel hoşnutsuzluk üzerine seçimlerin yapılmasına izin vermek zorunda kalmıştı. Ama bu, lübnanlılara yetmemişti. Artık kendilerini yönetmeğe hazır olduklarını hissediyor ve mandanın getirdiği kısıtlamaları kabul etmiyorlardı. 1936 Şubatında martinilerin patriği Monscnyör Arıda, bir rahipler kongresi topladı. Kongre, yüksek komisere sunulmak üzere bir manifesto hazırladı. Lübnan'ın tam bağımsızlığı isteniyordu. Geçiş dönemi sırasında, basın, toplanma ve siyasi parti kurma özgürlüklerini teminat altına alan yeni bir anayasa yapılacaktı. Mandaya olumlu bakan Başkan Emile Edd6 bile —lübnanlı milliyetçilerle Suriye ile birleşmeyi istiyen anıp milliyetçiler arasında bölünmüş olan ülkenin, fransız himayesinden çıkmaya henüz hazır olmadığını düşünüyordu— Kont Martel'in keyfi yönetimine karşı çıkmıştı. — Aslında birbirlerinden nefret etmeleri Raiska yüzünden! diye Emel omuz silkti. Belçika Konsolosu'nun karısı olan Raiska de Kerchov, kontun delicesine aşık olduğu güzeller güzeli bir beyaz rustu. Bu aşkın farkında olan Beyrut'un siyaset-sosyete çevresi, her aşamayı merakla izliyordu. Zira Raiska'nın günü gününe uymazdı. Kapısını çoğu kez konta kapalı tutar, ona azap çektirirdi. Sadece "sevimli Robertito" diye tanınan koca ile, çok onurlu ve o denli çirkin Kontes Martel olaydan habersiz görünürlerdi. Emile Edd6 Raiska'ya pek saygısızca davranmıştı. Onun adaylığını desteklemek için, bilhassa kont nezdinde, büyük fedakarlıklara katlandığı söylenirdi. Edd6 nankörü ise, seçildiğinin ertesi günü verdiği ve tüm Beyrut'un çağrılı olduğu öğle yemeğine onu davet etmemişti. Bu affedilir şey değildi. Yüksek komiserin, sevgilisi kadar kendisini de hakarete uğramış farzettiği fısıldanıyordu. Selma Raiska'yı tanıyordu. Hatta onun davetlerinden birinde ilk kez Vahit ile yeniden karşılaşmıştı. Çektiği acı yüzünden hiç de eve kapanmamış aksine 192 bütün balolara giderek kendince bir umursamazlığa bürünmüştü. Kendisini teselli etmeğe hazırlanan arkadaşları kalakalmışlardı: genç kızı hiç bu kadar neşeli görmemişlerdi. Herzamanki gibi geç kalan Selma, o akşam Kerchovlar'ın salonuna girdiğinde, şömineye yaslanmış, tamdık silueti farketmişti. Kalbi duracak gibi oldu. Vahit ile konuşmakta olan Raiska, onu karşılayarak belki de dalgınlıkla: — Sanırım birbirinizi tanıyorsunuz dedi. O an herkes sustu. Selma, muazzam bir çabayla gülümsedi, elini Vahit'e uzattı, sesinin titrememesine çalışarak: — Tebrikler dedi. Evlendiğini duydum.

Vahit sarardı, birşeyler geveledi, ama ona bakmağa cesaret edemedi. Birden Selma'nın gözüne kişiliksiz, çapsız bir ödlek olarak göründü. O zaman gülerek, yemek odasına gitmek için kolunu uzatmış olan kavalyesine döndü ve ağır bir yükten kurtulmuşcasına, tüy gibi hafif, hayatın güzel olduğunu düşündü. Emel o gün öğleden sonra önemli bir haber getirmişti: Suriye'nin en güçlü dürzi ailelerinden cl-Atralı'lardan bir akrabasıyla nişanlanıyordu. Yıllar önce, birbirleriyle iki kere karşılaşmışlardı. Uzun boylu, geniş omuzlu, güleç yüzlü birini hatırlıyordu. Emcl'den onsekiz yaş büyüktü. "Ölmeden önce mürüvvet görmek istediği için" bu evliliği ayarlayan teyzesi "Bir aslan kadar cesur, altın kadar saf' demişti onun için! Ortadoğu'nun incisi, arap dünyasının kalbi, emevi halifelerinin ihtişamının canlı tanığı Şam'da oturacaklardı. Emel gülümseyerek: — Eninde sonunda evlenmek gerekiyor dedi. Sonra kaşlarını çatarak arkadaşına baktı: — Ya siz Selma? — Ben mi? Bütün kapılar bana açık! Bazan otomobil yarışçısı olabileceğimi ya da cüzzamlılara bakabileceğimi düşünüyorum... ama işin kötüsü ne hızdan hoşlanıyorum ne de hastalıktan! Kraliçe olmak? Denedim... yürümedi! Yıldız olmak? O da öyle! Âşık olmak? Dalıa da kötü! Bir başka öneriniz varsa... denemeğe hazırım. Ümitsizliğini gizlemek için ağzına geleni söylüyordu. Emel'e, kendisini bırakıp gideceği için kızıyordu. Aslında bu evlilik, ona hep kaçıp durduğu bir başka gerçeği hatırlatmıştı: yirmibeş yaşındaydı ve akranları arasında tek bekâr kendisiydi! Evlenmek istediği yoktu! Yeterince ağzı yanmıştı! Gurur ya da acı çekme korkusu... üçüncü bir başarısızlığa dayanamazdı. Özgürlüğünü, Emel'in dediği gibi "ergeç bu iş evlilik ile noktalanmalı" düşüncesine feda etmeyi de henüz göze alamıyordu. Oysa bu şekilde yaşamağa devam edemezdi. Şu son yıllara baktığında, sanki bir noktanın etrafında dönüp durmuştu. Yapacak dalıa iyi bir işi olmadığından, kabullerle, işe yaramaz bin türlü ıvır zıvırla oyalanıp durmuştu. Beyrut'dan ayrılma isteği, hergün dalıa fazla artıyordu. Başkent obuasına başkentti ama, yine de beklentileri karşılayamayan bir kasabaydı... Bir parası olsaydı... yolculuğa çıkabilir, Paris'e, New-York'a, Hollywood'a gidebilirdi! Tabii yalnız değil... Zeynel'i de alırdı. Ama mali durumları bozuk 193 olmaktan öte, dramatikti. Hayat gün geçtikçe pahalılanıyor ve Suren Ağa'nın itinalı yatırımlarına rağmen, gelirleri aydan aya azalıyordu. Selma bazan... çalışmayı düşünüyordu! Bazı burjuva kadınlarının çalıştığı söyleniyordu. Pek tanıdığı yoktu ama duymuştu. Sultana söylese... tepkisini bile göze alamıyordu. Sonra, zaten ne yapabilirdi ki? Alaycı bir ifadeyle: — Beni oda hizmetçisi olarak işe alırlar mı? diye sordu. Nakış biliyorum, çiçek düzenlemesinde ustayım... Emel kalkıp Selma'ya sarıldı:

— Canım, hayata küsmeyin. Burada en az on erkek sizinle evlenmeğe can atıyor. Aralarından hiç beğendiğiniz yok mu? — Hiç! Selma, cevabında bir kibir sezinlememesi için devam etti: — Aslında Beyrut'ta patlıyorum. Dünyanın öbür ucuna gitmek istiyorum. Örneğin Amerika'ya... madem ki İstanbul'a dönemiyorum. Pırıl pırıl gözlerle arkadaşına baktı: — Değişmek istiyorum Emel. Burada hayat gevşek, fazlasıyla keyifli. Ne denli idealist ve ihtiraslı olduğumu unuttunuz mu? Şimdi sadece bir eğlenceden diğerine koşan bir salon hanımı oldum. Emel, Selma'ya bakmamak için, ayakkabısını düzeltir gibi yaparak: — Sorduğum için gücenmeyin dedi. Ama acaba... Vahit'in yüzünden mi? Selma bir kahkaha attı: — Yok canım, nereden aklınıza geldi? Vahit, eski bir giysi gibi, sırtımdan düştü. Hatta bazan, acaba sevdiğim o muydu yoksa onun yanında girişeceğim mücadele miydi diye düşünüyorum. Yoksa, siz de görüyorsunuz ya, duygusal değilim... ama, bir erkek, kendisiyle büyük bir dâvayı paylaşmamı önerecek olursa, dünyanın öbür ucuna kadar peşinden giderim... erkeğin değil, dâvanın! Emel gülümsedi: — Size bayılıyorum. Tanıdığım en romantik insansınız. Selma'nın kızmasına fırsat vermeden yanağından öptü ve kaçtı. Marvan Selma'yı alışverişe götürmek üzere, kırmızı arabasıyla gelmişti. Birkaç haftadan beri artık soylu şoförü yoktu... Orhan gitmişti... Arnavutluğa! Mustafa Kemal'in kızgınlığı geçmiş, Türkiye ile ilişkiler düzelmişti. Bunun üzerine kralın eniştesi Şehzade Abit Efendi, yeğenini düşünerek, Beyrut'ta "taksicilik" yapmak yerine Majesteleri I. Zogo'nun yaverliğini yapmasının dalıa uygun olacağını düşünmüştü. Araba köşeyi döner dönmez Selma şapkasını çıkarmış, başını arabanın deri döşemesine dayamıştı. Saçlarının rüzgârda uçuşmasından pek zevk alıyordu! Marvan ile iyi anlaşıyorlardı. Yerinde Hayri olsa, şapkasını çıkardığını Sultan'a yetiştirirdi. İçini çekti: — Hep sizin gibi bir kardeşim olsun istedim. Benimki, kızkardeşi için 194 parmağını bile oynatmaz. Marvan itiraz elti: — Haksızsınız. Onu ne denli itip kakıştırdığınızın farkında değil misiniz? — Ben mi itip kakıştırıyorum! Bir salyangozdan da yavaş ise, kaballat bende mi? Marvan gülümsedi. Tartışmak niyetinde değildi, salyangoz türü bir yumuşakçanın da iyi yönleri olabileceğini kabul ettirmesi zordu. Kendisinin de Hayri'ye pek sempatisi yoktu ama, geçen akşam, Emel'in nişanı açıklandığında, ne hale girdiğini görünce, ona acımıştı. Bab îdris'te alışveriş yaptıktan sonra Marvan, Beyrut'un en güzel dondurmasını yapan Ajann'ye gitmeyi önerdi. Top Meydanı'ndan geçerken bir gösteriyle karşılaştılar. Lacivert şortları ve gömlcklcriyle elli kadar genç, geçit resmi yapıyordu. S elma:

— Gidip bakalım diye atıldı. Arabalarından inip, lâf alan, homurdanıp yorumlar yapan kalabalığın içine karıştılar. — Oğul Gemayel'in milisleri! Berlin'deki olimpiyat oyunlarına gittiğinden bu yana yerinde duramıyor. — Bunlara ne ad vermiş biliyor musunuz? Falanjlar! Führer'i örnek alıyor. Derneğinin sadece bir spor demeği olduğunu söylüyor ama, genç lübnanlıları Hitler gençliği gibi yetiştirmek istiyor. Saf, sert ve aşırı milliyetçi bir gençlik! — O da ne demek? Hepimiz milliyetçiyiz. — Yanılıyorsunuz. Bu gençlere göre, Suriye ile birleşmek istiyenler, yani halkın yarısı, kötü lübnanlıymış! Onun için de militanlarını hep maruniler arasından seçiyor... bir kaç da müslüman katılmış bunlara. — Gülünç! Babasına eczanede yardun etse daha hayrı dokunur. — Eczanede mi? — Tam karşıda umumhanelerin bulunduğu sokağın girişindeki... böylesi bir ayrıcalığından ötürü de Baba Gcmayel'e "kaput kralı!" adını takmışlar! Herkes gülmeğe başladı. Sclma: — Ne diyorlar? diye sordu. — Hiç. Haydi gelin. Endişeyle kolundan çekip oradan uzaklaştırdı. Rüstem Paşa Sokağı'ndaki evde Sultan kendilerini sabırsızlıkla bekliyordu. Annesinin konukseverliğini herzaman çok aşın bulan Selma, bu kez Marvan'ı çaya alakoymayışına şaştı. Marvan, nezaket gereği bir kaç kelime söyledikten sonra izin isteyip ayrıldı. Kapı kapanır kapanmaz Sultan kızını çağırdı ve onunla ciddi şeyler konuşmak istediğini söyledi. Böylesi bir söze giriş, genç kızın herzaman irkilmesine neden olurdu. Ama bugün anneciği çok keyifli görünüyordu. — Güzel kızım, annenizin geleceğinizi hiç dikkate almadığını mı düşündünüz... hayır, hayır, sözümü kesmeyin! Bütün arkadaşlarınız evli. Emel 195 de yakında yuvadan uçuyor. Aslında son yıllar çok talibiniz çıktı ama, size hiç sözünü etmedim. Çünkü alelade bir soyluyla yetinecek değildim. Şanınıza, soyunuza, güzelliğinize uygun bir koca istiyordum. Çok aradım, belki biraz da uzun sürdü... Etkisini tartmak istiyen oyuncu gibi bir an durdu, Selma'nın bir şey söylememesi üzerine devam etti: —-Sonunda onu buldum! Bir soru, en azından meraklı bakışlar bekliyordu. Ama Selma susuyordu. Kuşku yok... kızı herzaman onu şaşırtacaktı... bir gün bir ateş parçası... ertesi günü buzdan bir heykel oluşu ile... Biraz bozulmuş olarak sordu: — Evet, ne diyorsunuz? Selma iç çekti: — Anneciğim, mutlaka evlenmem mi gerekiyor? — Bu ne biçim soru? Tabii ki gerekiyor, ama evde kalmış bir kızkurusu olmak istiyorsanız,., o başka! O dürzi gencini unutamadığınızı söylemeyin sakın! Haydi Selma... biraz ciddi olun.

Hercailik yaşını çoktan geçtiniz, hayatınızı düzene sokmanız gerekiyor. Bir kadın için bunun yolu evlilikten geçer. Bunu pek ala biliyorsunuz. Cebinden uzun mavi bir zarf çıkardı: — İşte mektup! Sanırım ilginizi çeker. Hindistan Hilafet Hareketi'nin kurucusu Ali Şevket Molla'dan geliyor. Teyzezadeleriniz Nilüfer Sultan ile Dürrüşehvar Sultan'ın Haydarabat Nizamı'nın oğulları ile evlenmelerini ayarlayan da odur. Bildiğiniz gibi Haydarabat, Hindistan'ın en büyük eyaleti. Molla son derce ketum bir insandır ve ailemize çok bağlıdır. Onunla bir yıl önce ilişki kurdum. Hatta sizin bir resminizi gönderdim. Hiç haber alamayınca, bu işi neredeyse unutuyordum. Bu sabah cevap geldi. Ne yazdığını öğrenmek ister misiniz? — Tabii anneciğim. Selma o denli umursamaz bir hal almıştı ki, annesi öfkeli bir bakış fırlattı. Ama Sultan, işi bozabilecek herhangi bir davranıştan kaçınıyordu. Önemli olan Selma'nın dinlcmcsiydi. Daha sonra genç adamla karşılaşırdı. İçinde bulunduğu ruhsal durumda bu pek de kolay bir iş olamayacaktı. — Molla Cenapları otuz yaşlarında bir racadan söz ediyor. Yakışıklı, tabii zengin ama aynı zamanda kültürlü ve modern! Ömrünün yarısını İngiltere'de geçirmiş, önce Eton'da sonra Cambridge Üniversitesi'nde okumuş. Adı Emir ve Badalpur Eyaleti'ne hükmediyor. Nepal sınırına yakın bir yer. Ama vaktinin büyük bir kısmım, Hindistan'ın en önemli kentlerinden biri olan Lucknow'da geçiriyor. Molla Cenapları köklü bir aileden geldiğini yazıyor. Peygamber efendimizin torunu Hazreti-i Hüseyin'den inen bir aile. Ataları onbirinci yüzyılda Hindistan'ı fethetmiş olan ilk arap fatihlerinden. Daha ne diyeyim? Resminizi görmüş, sizi beğenmiş. Usulüne uygun bir evlenme.talebinde bulundu. Tabii, görüşmeniz gerektiğini belirttim. Şu anda seçim kampanyası ile meşgul. Hindistan ingiliz müstemlekesi olalı beri, burada ilk kez seçimlere izin veriliyor. Seçimler yıl sonunda yapılacakmış, Biter bitmez Beyrut'a gelecekmiş. Selma 196 kesin bir ifade ile: — Hiç zahmet etmesin dedi. — Lütfen biraz mantıklı olun! Hiç değilse onu görmeyi kabul edin. Kimseye söylemeyiz. Böylelikle, hoşunuza gitmezse kolaylıkla reddedebilirsiniz. Ama belki de hoşunuza gider? Bir insanda bu kadar çok niteliğin bir arada olmasına ender rastlanır. Bu hintli prenslerin çoğu geri kafalıdır, oysa bu Avrupa'da yetişmiş... — Anneciğim, beni yanlış anladınız. Zahmet edip'gelmesin dedim. Onunla evlenmeğe hazırım. lliebirşcy Sclma'yı kararından döndürmedi. Ne, bu ani karardan endişelenen Sııllan'ın uyarıları, ne Zeynel'in yalvarmaları, ne kalfaların gözyaşları. Kimseyi dinlemiyor ayrıca neden endişelendiklerini arılamıyordu. Ailedeki İniltin kadınlar görücü usulü ile evlenmişti. İstisnaları da pek başarılı olmamıştı, değil mi?

Sultan bu küstahça imaya cevap vermemişti. Kızının patlamak üzere olduğunun farkındaydı. Tutumunu değiştirmesi için, onu zorlamamak gerekiyordu. Ömründe hiçbirşeyi iki kere tekrar etmemiş olan Sultan, onu ikna etmek için günlerce Hazrct-i Eyüp sabrı göstermişti. — Selma iyi düşünün. Size racadan söz ettimse, ümitsizlikten sizi kurtarmak, ilgi gösterilecek insanların var olduğunu kanıtlamak için ettim. Yoksa, gözleri kapalı; bu evliliğe evet deyip dünyanın öbür ucuna, hiç bilmediğiniz bir ülkeye «idesiniz diye değil... — Düşündüm anneciğim. Beyrut'ta kalacak olursam, delireceğim. Yaşadığım hayatı değiştirmek isliyorum. Vahit konusunda söylediğiniz gibi, aşk ile evliliği birbirine karıştırmamak gerek. Bu raca hakkında bütün söyledikleriniz beni ikna etti. Şimdi niçin kem küm ediyorsunuz? Hatice Sultan şaşkına, dönmüş, kızını dinliyordu. Onun coşkulu huyunu, aşırı duyarlılığını, sonuçların ne olacağına bakmadan uçtan uca geçişlerini iyi bilirdi. Bir kızgınlık anında verilmiş bir karar ile bütün hayatını mahvetmesinden korkuyordu. Ama sözlerinin üzerine basa basa mantık yürütmesine ne diyebilirdi ki? — Pek âlâ. Madem ki öyle isliyorsunuz... yirmibeş yaşında ne yaptığınızı bilecek çağdasınız. Hiç olmazsa racanın Hindistan'da kalmak zorunda olduğu bu birkaç ay içinde, birbirinize yazıp, birbirinizi tanıyın. Bu işten kimseye söz etmeyiz. Birşeyi aklınızdan çıkarmayın Sclma, bir kere evlendikten sonra, geriye dönüş yoktur. Kararınızı özgürce verdikten sonra, bu karara uymasını bilmek gerekir. Yanılmış bile olsanız... Raca onbeş günde bir mektup yolluyordu. Selma'nın yapay, Sultan'ın doğru bulduğu bir düzenlilikle... Sanki bir seyir defteriydi bu mektuplar... Hindistan'ı sarsan siyasi olaylara ağırlık veriliyordu. Genç kıza, ülkesinin karşılaştığı muazzam sorunları, devleti yönetirken karşılaştığı zorlukları, duyduğu kıvançları ve kendisi gibi yurtdışında okumuş birkaç arkadaşı ile yobazlığı, önyargıları yok ederek çağdaş bir toplum yaratma azmini anlatıyordu. 197 Neleri sevip neleri sevmediğini, özel yaşamında neler yaptığını hiç yazmıyordu. Ülkesinin içinde bulunduğu durumun yanında bunlar ikinci planda şeylermiş gibi... ilk önceleri mektupları pek ilgilenmeden okuyan Selma, böylesine tutkuyla anlatılan bu yabancı diyara yavaş yavaş ilgi duymağa başlamıştı. Artık, onun yanıbaşında oynayabileceği rolü düşlüyordu. Duygulu mektuplar yazmayışına memnundu. Evvelden tasarlanıp düzenlenmiş bir evlilikte duyguya yer yoktu. Resmini görünce "yıldırım aşkı" hissettiğine de pek inanmıyordu! Onu asıl ilgilendiren, bir osmanlı sultanı ile evlenmesi olmalıydı. Hindistan'daki müslümanlar için imparatorluk hanedanı, tahttan indirilmiş bile olsa, Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi olan halifenin ailesi idi. Politikaya atılmak isteyen biri için böyle bir aile ile bağ kurmak, bulunmaz bir kozdu. Kendi mevkii ve parasının genç kızı etkilediğini biliyor olmalıydı.

Selma, biraz da öfkeyle, ailesi ile Bcsançon sörlcrinin, kendisini yetiştirirken tekrarlayıp durdukları ilkeleri hatırladı: "Servetini, mevkiini kaybetmek, onurunu kaybetmedikçe, önemli değildir" Şu son aylara kadar bu ilkeye inanmak istiyordu. Vahit'dcn, en azından birşey öğrenmişti: Acı da olsa gerçek ile karşıkarşıya gelmeyi! Kış sakin geçmişti. Selma gitme hazırlığındaydı. Annesinin öğütlerine rağmen, dilini tutamayıp arkadaşlarına sırrını açıklamıştı. Bütün kent, racanın nişanlısı olduğunu biliyordu. Hindistan, mihraceleri ve efsanevi servetleri ile... bir hayal âlemiydi. Artık ona acımıyor, ona imreniyorlardı. Vahit'den bile tebrik mektubu almıştı. Mektup şöyle bitiyordu: "Beni affettiğiniz umarım. Zorunlu olarak verdiğim kararın bana nekadar acı verdiğini talimin edemezsiniz. Sevdiğim yegâne kadın sizsiniz. Sizi kaybetmenin mutsuzluğuna katlanamıyorum." Hiç değişmemişti. Yine, bir kez daha, kendinden söz ediyordu. Mektubu usulca yaktı... biraz hüzün, bir hayli küçümseme ile! Racanın mevkinden dolayı, düğün Hindistan'da yapılacaktı. Sultan, yine de Beyrut'a gelip nişanlısını götüreceğini sanmıştı. Ama uzun uzun yazdığı mektuplarında, siyasi durumu anlatmış, durumun özellikle hassas olması nedeniyle ülkesinden daha birkaç ay ayrılamayacağını belirtmişti. Düğün nisan ayı için öngörülmüştü. Acaba... ertelemek gerekir miydi? Selma, hayatını birleştireceği erkeği görmeden maceraya atılmamasını istiyen annesinin tüm ısrarlarına karşın direnmişti. Mademki raca gelemiyordu, o halde kendisi giderdi. Zeynel ve Bayan Gazavi ile birlikte! Sultan, kızının korktuğunu ancak hiçbirşeyin kararını değiştirmeyeceğini görüyor, hissediyordu. Son günler hazırlık telâşı ile geçti. Ayrılık saatinde, Selma annesine veda etmeğe geldiğinde, Sultan gözyaşlarını tutamadı. Yaşlıydı, hastaydı, evlâdını tekrar görebilecek miydi? Selma'yı bütün gücüyle kollarının arasında sikti: — Sevgili çocuğum, tamamiyle emin misiniz? Selma başını annesinin omuzuna yasladı, çocukluğundan tanıdığı kokuyu içine çekti: — Anneciğim, biliyorsunuz ki gerekiyor... Başka çarem yok! 198 Doğruldu. İki kadın uzun süre bakıştılar. Aradaki yıllar kaybolmuş, ta ilk zamanlardaki gibi birbirleriyle kaynaşmışlardı sanki... — Canım kızım.Selma gözlerini yumdu. Kendini bırakmamalıydı. Yavaşça kendisini saran kolları açtı, annesinin güzel ellerini tutkuyla öptü: — Döneceğim anneciğim, hiç endişe etmeyin. Beni bekleyin. Sonra hızla çıktı, kaçarcasına. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM BADALPUR — Mihracenin treni nerede kaldı! Selma, bu kızgın çöplükte, bu renk ve ses hayhuyunda, kamçıyla, sopayla kendisine yol açmağa çalışım on kadar iri kıyım ve koca bıyıklı muhafızı olmasa kendisini kaçıracakları izlenimini aldığı bu ipe sapa gelmez kalabalıkta saatlerce yürüyormuş gibiydi. Mart

ayında olunmasına karşın, hava sıcaktı ve Bombay Garı, anlı şanlı Britanya İmparatorluğu'nun büyük tren istasyonu değil de, sanki çılgın bir panayırdı. Yüksek gotik kemerlerin altında, Viktorya stili çiçek oymalı sütunlar arasında, gürültücü bir kalabalık, leblebi satıcılarının çığırtkanlıklarını umursamadan, ter ve sidik kokularına karışmış yasemin çiçeklerinin iç bulandırıcı kokusuna aldırmadan koşuşuyordu. Selma boğulur gibiydi ama, başka bir yerde olmayı da istemezdi: demek ki yeni vatanı buydu! Vapurdan indiğinde, dinlenmesi için gittikleri Tac-Mahal Oteli'nin beyaz mermerden ve havuzlu salonları çok uzaklarda kalmıştı. Artık gerçekten Hindistan toprağına ayak basıyordu. Selma, güneş ışınları altında korkunç bir renk uyumsuzluğu gösteren görüntüleri zihnine kaydetmek istercesine, gözlerini açmıştı. Hamalların, bavul yığınları ardında kaybolan kıpkırmızı türbanları, hintli "çilekeşlerin" safran şansı kılıkları, yeni gelinlerin sarı "sırma-al kırmızı sarileri, birinci sınıf yolcularının kar beyazı uzun gömleklerinden oluşan beyaz lekeler etrafında dönüp duran kurşuni renkte dilenciler. Fazla güzellikten, fazla çirkinlikten patlayacak gibiydi... Artık ne bu şahane sefaleti, ne de bu aynı zamanda saf ve acımasız kalabalığı seçebiliyordu; az önce bir ihtiyarın yere düştüğünü ve hiçbir şey olmamışçasına, yoluna devam eden kalabalığı görmemiş miydi? Bu koyu kafaların, onu süzen derin bakışların ardında ne var? Karışık duygular içinde, kendisini Beyrut'tan gelişinde karşılayan, racanın güvenilir adamı Raşit Han'a döndü. Sessiz sorusunu —zaten böyle mutlak bir soruyu hangi sözcüklerle sorabilirdi— yüzünde güven verici bir tebessümle karşıladı Raşit Han: — Telaşlanmayın efendim. Hindistan, her yeni geleni şaşırtır. Alışacaksınız. Sonra kendi kendine söylenircesine devam etti: — Anlaşılmaza ne denli alışılabüirse... En dipte, çivit renkli üniformalarında Badalpur Eyaleti'nin arması bulunan silâhlı adamların, asılmaya çalışan insanların saldırışlarından koruduğu özel bir ¦ vagon kendilerini bekliyordu. Selma şaşkınlığını güç bastırdı. Haydarabad Nizamı'nın gelinleri Nilüfer ve Dürrüşehvar sultanlar gibi kendisine de özel bir tren tahsis edilmesini 202 203 bekliyordu. Raşit Han'ın, Bombay'ı Lucknow'dan ayıran üçbin kilometreyi geçmek için üç gün iki gece yolculuk yapacaklarını söylemesi bundan olsa gerekti: pek iddialı biçimde "ekspres" adını verdikleri bu kaplumbağa, belli ki her köyde duracaktı! İçin için hafıfsendiği duygusuna kapıldı. Raca karşılamağa gelmeyince de aynı duyguya kapılmıştı. İçindeki fırtınayı sezinlemekten çok uzak olan yol arkadaşı saf saf gülümsüyordu. Hiç kuşkusuz racanın adamı için, herşey normaldi.

Yoksa yanlış mı anlamıştı? Bir kraliçe gibi karşılanacağını sanıyordu. Nişanlısı, Lübnan kadar geniş bir devletin başkanı değil miydi? Molla Şevket Ali'nin Beyrut'a gönderdiği özel temsilcisi, hintli prenslerin efsanevi zenginliklerini, boy boy saraylarını, değerli taşlarla dolup taşan hazinelerini uzun uzun anlatmıştı. Bu anlatılanlar çocukluk günlerini anımsatmış ve kararını pekiştirmişti. Oysa şimdi herşey, istasyonun tozu toprağı arasında onu ihtişama kavuşturacak bu sözde saray kupasının yerine geçen tıknefes vagonun eşiğinde, buhar olup uçuyordu. Vagonun içinde telaşlı bir hareket vardı. Türbanlı uşaklar, yeni ranilerini1 karşılamanın heyecanı içinde, basamakta bekliyor, onların arkasında kalın çarşaflarının içinde sesleri boğulan kadınlar kıpırdanıp duruyorlardı. — Bunlar nedimeleriniz Asalctmeap. Raca, size refakat eünelerini istedi. Ama dışarıya çıkmaları yasak. Lütfen, biner misiniz? Birazdan hareket edeceğiz. Tren kalktığında, Selma rahat bir nefes aldı. Kompartımanı rahattı. Maun lambrileri, parıldayan bakırlar ve kristal lâmbalar aydınlatmaktaydı. Gerçi kadife döşemelikler ve ağır perdeler, İngiltere'nin sisli havasına göre yapılmıştı ama, herşey, modası geçtiğine inandığı malları sömürgelerine yığan Londra'dan geliyordu. Genç kızın karşısında yarım düzine kadar kadın oturuyordu. Ona bakıp aralarında konuşuyorlardı. Dilleri kabaydı. Onları kargalara benzeten kara burkanlarını çıkarmışlardı. Elbiseleri rengârenkti. Boğazları, kulakları, kolları pırıl pırıl altın içindeydi. Şaşkınlıkla, biraz da ayıplayarak, hanımlarının boş parmaklarına, çıplak kollarına bakıyorlardı. Selma'nın boynunda sadece bir sıra inci vardı. Rahatsız olmuştu. Yine de gülümsedi. Bu saygısızlara, kendi memleketinde, böyle üstüste takıp takıştırmanın... nasıl anlatmalıydı? Ama buna fırsat bulamadı. Bir hamlede, kimi bileziğini, kimi küpesini, kimi yüzüğünü çıkarıp, bir tanrıçayı donatır gibi Sclma'yı donatmışlardı. Sevinçle el çırpıyorlardı: — Rapsıtrat, baot rapsuratl Güzel, çok güzel! Selma'nın anladığı tek unluca2 sözcük buydu, çünkü geldiğinden beri her geçtiği yerde bunu duymuştu. Yine de bu iltifat, kendisiyle bir bebekle oynar gibi oynamalarından duyduğu öfkeyi yatıştıramamıştı. Ama o kadar saf ve iyi niyetliydiler ki... sonunda o da, onlarla gülmeğe başladı. Annesi Sultan Efendi bir görseydi! Kalfaları da! Osmanlı sarayındaki, sizi çocukluğunuzdan beri Rani: Racanın eşi ^Urduca: Kuzey Hindistan'ın yarısında konuşlan, farsça, türkçe, arapça karışımı dil. tanıyor olsalar bile, asla senli benli olmayan nedimelerin ağırbaşlılıkları ile ne büyük çelişkiydi bunların sırnaşıklığı! Selma'nın son Paris modeli son derece şık beyaz tayyörüde onları memnun etmiyordu: beyaz uğursuzluktu, dulların rengi. Aralarından en genç olanı kalkmış, bir köşede duran sandığı açarak kenarları gümüş simli tirşe rengi bir giysi çıkarmıştı. Gelin adayına ancak böylesi yakışırdı! Herkes onaylamıştı. Selma'nın karşı koymalarına aldırmaksızın, onu soymağa kalkışırlarken, kapı vuruldu. Rengârenk

çiçek demeti bir çırpıda burkahlanna bürünüp yeniden kargaya dönüştü. Kompartmanın eşiğinde duran Raşit Han'ın gözleri hayranlıkla parladı, ama çabuk kendine geldi: — Bir isteğiniz var mı Asaletmeap? Bayan Gazavi ve Zeynel Ağa yandaki kompartımanlarda dinleniyorlar. Kendilerini isteyip istemediğinizi soruyorlar. \ —Teşekkürler Han Sahip! Racanın kâtibinin soylu bir aileden geldiği belli oluyordu. Çocukluğundan beri saray âdetlerini bilen Selma, ona alelade bir hizmetkâr gibi davranılmayaca-ğını anlamıştı. — Mümkünse biraz dinlenmek istiyorum. Nedimelerin şamataları onu yormuştu. Yalnız kalmağa can atıyordu. Ama onları kırmadan bunu nasıl söyleyecekti? Raşit Han gülümsedi: — Uyumak istediğinizi söylerim. , Kadınların karşı koymalarına rağmen —çünkü raninin yalnız kalması söz konusu olamazdı, uyuyacaksa onlar da uykusuna nezaret ederlerdi— Raşit Han hepsini nezaketle dışarıya çıkardı. Selma gerindi; ağır küpeleri ve boynunu acıtan gerdanlığı çıkartıp, kızıl buklelerini karıştırdı. Nemli alnım vantilatöre tuttu. Pencereden, güneşten kavrulmuş tarlalarda tarih öncesinden kalma karasabanları çekmeğe uğraşan öküzlerinin başlarındaki köylüleri görebiliyordu. Kulübelerinin önlerine çömelmiş kara kuru kadınlar hamur yoğuruyor, bunları kurutmak için evlerinin duvarına yapıştırıyor sonra da başlarının üzerinde taşıdıkları büyük sepetlere koyuyorlardı. Parlak renkli sarileri içinde, başları dik, edalı edalı yürüyorlardı. Selma "kimbilir kaç kraliçe böyle yürümek için can atar?" diye düşündü. Daha uzakta, beyaz boynuzları kınalı ineklerin yanı sıra, koca koca sığırlar çamura bulanmış yürüyorlardı. Sanki Dolmabahçe'nin karaağalan, haremdeki ak çiçeklerin etrafında nöbetteydi... "İstanbul, güzelim! Seni bir daha görebilecek miyim? Beyrut'ta sana yakındım, sana dönmeyi düşlüyordum, bugün senden uzaklaşıyorum. Yabancı bir dünyaya yaşamağa gidiyorum, seni görmek ümidini yitirerek..." Camın ardında, buğday ve çeltik tarlaları birbirini izliyordu. Şimdi başka görüntüler, başka köyler geçiyordu gözlerinin önünden... kızıl kafalı küçük bir kızın, bir başka trenin köşesine büzülüp seyrettiği görüntüler... onüç yıl önce, Türkiye'yi boydan boya geçerken gördükleri... Selma aniden doğruldu. Teyzeleri yaşlı sultanlar gibi, ömür boyu hayıflanacak değildi. Gençti, alımlıydı, vakitlerini içmek ya da olmayacak bir ihtilâl için çene yormakla geçiren bütün kuzenlerinin topuna taş çıkartacak gücü 204 vardı. Kazanacaktı. Neyi? Orası pek belli değildi. Sadece, yerini bulması gerekliydi. Kimse onu, Lübnan'ın gevşekliğini terk etmesi için zorlamamıştı. Yeniden kök salması, kendine bir yurt edinmesi, ecesi olacağı ve sevileceği bir vatana sahip olması gerektiğine kendisi karar vermişti. Artık, erkeklerin aşkına inanmıyordu.

Babasının ihanetini asla affelmemişti. Vahit'in kendisini bırakması, sadece eski bir yarayı kanatmıştı. Artık halkı tarafından sevilmek istiyordu. Kraliçe olmak demek buydu, bir takım ahmakların sandıkları gibi para içinde, şatafat içinde boğulmak değil, sevgi içinde yüzmek demekti. Sultan her zaman derdi ki, şatafat, yoksullara sunduğu güzellikler ve hayaller yüzünden yararlıdır. Kendileri muhtacı himmet kişiliksiz memurların ya da nemrut suratlı hayırsever hanımların merhameti yerine, bir iyilik perisinin yardımları gibi birşeydir. Yoksullar, hükümdarlara ne büyük bir armağan sunduklarının farkında değillerdir. Bize ihtiyaçları olmaları... bizim gerekli olduğumuzu hissettirmeleri! Sıcağa rağmen Selma ürperdi. Badalpur halkı onu nasıl karşılayacaktı? Tren, Hindistan'ı batıdan doğuya boylu boyunca kesen Gat sıradağlarına yaklaşıyordu. Otlar daha bir yeşermişti. Lal rengi türbanı ile bir çoban, koyunları ve keçileri otlatıyordu. Uzakta, tarlaların tam ortasında, rüzgârda dalgalanan flamaların arasında, beyaz taşlı küçük bir tapınak, sanki bir seraptı... Gün batınımdan az önceydi, sükûnet ve rehavet! Kendinden geçiş! Selma, camı koruyan demir parmaklıklara yaklaştı. Akşamın ilk serinliğini kana kana içine çekti. Her saniyenin, her yeni izleniminin tadını çıkartmak istiyor, bu yolculuğun sonunda kendisini nelerin bekleyebileceğini düşünmek istemiyordu. Gelişinde, Emir'i görmeyince uğradığı düş kırıklığı geçmiş değildi. Yoksa kendisini görmek için acele etmiyor muydu? Bir sultan oluşu yeterli miydi? Bu evlilik, sadece bir alışverişe mi dayanıyordu? "Onu nasıl suçlayabilirim ki? Den de parası için evleniyorum." Hırsla saçlarını çekiştirdi. Ağlamak isliyordu. "Saçma, hiç karşılaşmadık. Birbirimize aşık numarası yapacak değiliz ya?" Ne denli mantık yürütmeğe çalışırsa çalışsın, göz yaşlarını önleyemiyordu. Kendisini o kadar yalnız hissediyordu ki... kendini kandırmanın, umursamaz tavırlar takınmanın kime hayrı dokunacaktı? Aslıda, iflah olmaz bir romantikti... Parlak ve cesur racanın hayalini kurmuş, mektuplarında reform tasarılarını ve ülkesi için yapmak istediklerini yazdığında, içi titremişti. Sonra, bunu da saklamanın âlemi yoktu, yakışıklılığına da kapılmıştı. Kadife bir kutudan bir madalyon çıkarıp, içindeki resmi süzdü. Koyu renk gözler, şakaklara doğru uzar gibiydi. înce ve kemerli bir burun... çenenin üzerindeki sevimli gamzeyi gölgeleyen kalın, yumuşak görünüşlü dudaklar... İki ay önce Badalpur'dan gelen elçi ona bu resmi getirdiğinde, içinde garip bir hoşluk duymuştu. Soğuk ve içten pazarlıklı olmayı tasarlarken, bu doğulu ilah onu baştan çıkarmıştı. Ama niçin kâtibini yollamakla yetinmişti? Zavallı Raşit Han! Öyle nazik, öyle de tuhaf ki! Elinde koskoca bir buket, ezbere öğrendiği belli olan türkçesi ile onu karşılamıştı. Ancak "saygı sunacağı" yerde "yanan yüreğini serince," Selma'nın afallaması karşısında arkadaşlarının

muzipliğine kurban gittiğini anlamıştı. Öylesine kızarmıştı ki, genç kız 205 gülmeğe başlamıştı. Buzlar erimişti. O andan itibaren dost olmuşlardı. Bunları hatırlamak, Selma'yı neşesine kavuşturdu. Bu evlilik başarılı olacaktı: mutlu olmak için herşeye sahip değiller miydi? Altmış saat süren yolculuk... gündüzler kavurucu, geceler dondurucu!... üstüste kalabalık, çay ve çörek satıcıları ve özellikle parmaklıklara tırmanıp Selma'yı bakışlarıyla yiyen dilcncileriyle hepsi birbirine benzeyen düzinelerce istasyon... Selma, boğazı kurumuş, bilmediği, tanımadığı bir dünyanın insanlarına ait bu sabit bakışları sorguluyordu. Deliye mi yoksa bilgeye mi aitti bu bakışlar? Etrafını saran sihirden kurtulmak istercesine, uzanan ellere para koymuştu. Ama onlar, nirvanadan çıkmış bu beyaz ilaheyi seyretmeğe devam ediyorlar ve oracıkta, hareketsiz, ufukta kaybolup gidişinden çok sonra bile dikilip duruyorlardı. — İki saat sonra Lucknow'da olacağız. Raşit Han'ın uzun gölgesi Selma'yı yerinden sıçrattı. Yolculuk o kadar uzun sürmüştü ki, zaman kavramını yitirmişti. "Lucknow? Bu kadar erken mi? Kalbi heyecanla atmağa başladı. Bakışlarıyla racanın kâtibine sanki yalvanyordu. Bu küçücük telaşlı yüz karşısında heyecana kapılan Raşit Han, onu yatıştırmağa çalışıyordu: — Herşey çok iyi geçecek, göreceksiniz. Ne de düşünceli! Teşekkür etmek, ama asıl, gözlerindeki parıltıdan çok güzel olduğunu ve çok beğenildiğini anladığı icm onu on lanayakııı ^(iKlıusi'inc siyle ödüllendirmek istedi. — Lütfen, Bayan (îa/avi'ye gelmesini söyler misini/.? Sabahın ilk ışınları buğday başaklarım ayılınlalıynıdıı Dil1} kumumu sırası değildi, hazırlanması için sadece iki saati vardı. Sevimli |m-ııstnın gözlerini kamaştırmak istiyordu. Selma, giyinmeye ve makyajını yapmağa hiç bu kadar zaman ayırmazdı, ama yine de kendisini aynada beğenmedi. Elbiseleri karşısında da hiç bu kadar tereddüt etmezdi. Sonra birden bir sevinç çığlığı attı: — Tabii ya! En doğrusu sari giymek! Sari mi? Elbette... yeni vatanına ulusal giysisi ile ayak basmak kadar uygun ne olabilir ki? Onu istasyonda karşılayacak olan nişanlısını ve arkasındaki maiyetini, yollara yığılmış bulunan kalabalığı onurlandırmak, hintli olduğunu göstermek için bundan uygun kıyafet olur muydu? Tren istasyona girmişti. Dışarıda, her zamanki gibi kalabalığın bağrışmaları vardı. Selma sabırsızlıkla kulak kabarttı. Raşit Han'ın, bütün perdelerini indirttiği bu kompartmanda beklemek zoruna gidiyordu. Birden vagonda bir kaynaşma duydu. Yoksa Emir mi? Kalbi duracak gibi oldu. Gelen, sadece Raşit idi. — Biraz daha bekleteceğim, Asaleüneapları. Purdah}? hazırlıyorlar. — Neyi? ¦^Purdah veya Purda: Hindistan'da gerek evlerde gerek arabalarda kadınları erkeklerin görmesini engelleyen perde.

206 Sıkıntılı, cevap vermemişti. Sclma'nın yanında bulunan Bayan Gazavi, bütün bunların normal- olmadığını söyleyip duruyordu. Selma, canı sıkkın, onu susturdu. Hindistan'a ayak bastıklarından beri, kendisine yeterince ilgi gösterilmediği için olacak, lübnanlı sızıldanıp duruyordu. O sırada nedimeler yeniden içeriye daldılar. Yolculuk boyunca ellerinden gitmiş olan haklarını geri almış gibiydiler. Yüzlerinde, bir yeniye kucak açan rahibelerin ürkütücü iyi yüreklilik izleri belirmiş, genç kıza, tepeden tırnağa kendisini örteceğe benzer bir giysi uzatmışlardı. Genç kız bakışlarıyla ne olduğunu sorunca, kararlı bir biçimde, etrafını aldılar. — Hayır! Çığlık fışkırır gibi yükseldi. Vagonun ta öbür ucunda bulunan Raşit Han koşarak geldi. Selma, kara çarşafı parçalamak üzereydi. Kadınlar afallamış, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Racanın kâtibi soğukanlılığını yitirmek üzereydi: yolculuk olaysız geçmişti, şimdi bu aptallar herşeyi berbat etmek üzereydiler. Ağlayarak saraya giren bir nişanlı için ne derlerdi? Her zaman son derece nazik olduğu halde sert bir sesle çıkışmak ve dışarı çıkmalarını istemek gereğini duydu. Kadınlar önce başkaldırmak istediler, sonunda ona itaat ettiler. Dışarı çıkarken görevlerini engellediğini söylemekten çekinmediler. Raşit Han, herkes gittikten sonra, Selma'yı yatıştırmağa çalıştı: — Önemli değil efendim. Lütfen sakin olun. Burkahı4 giymek zorunda değilsiniz. Trenden inebilecek misiniz? Kendinizi iyi hissediyor musunuz? Her şey hazır. Vagonun kapısıyla, karşı tarafta bekleyen bir otomobil arasına, iki taraflı uzun renkli örtüler gerilmişti. Prenses böylece, kimseye görünmeden istasyondan çıkabilecekti. • Şaşırmasına fırsat kalmadan, Raşit Han önünde eğildi: — Elveda, Asaletmeapları! Tanrı sizi korusun! Dönüp baktığında, Raşit Han çoktan gitmişti. Onun yerinde, tombulca bir kadın —Begüm Nusrct— duruyordu. Ellerini yakalamış, öpücükler konduruyordu: — Huzur, Asaletmeapları, ömrümün en güzel günü, diyen, ingilizcesi zor anlaşılır bu can sıkıcı kadının Badalpur Valisi'nin karısı olduğunu güçlükle anlayabildi. Sormaması gerektiğini bildiği halde, dayanamadı, içini kemiren soruyu sordu: — Raca nerede? — Ne dediniz? Huzur! Kısa boylu tombul kadın hayretler içindeydi. — Onu düğünden önce göremezsiniz Genç kızın düş kırıklığı karşısında sırıtarak devam etti: — Ama merak etmeyin, törenler çok yakında, en geç bir hafta içinde yapılacak. Bu zaman zarfında sarayda, efendimizin ablası Rani Azize'nin yanında oturacaksınız. ¦^Burkan: Baştan-ayaklara kadar inen ve sadece göz kısmı açık olan siyah giysi. Hindistan'daki müslüman kadınların sokak kılığıdır, bugün de giyilmektedir.

207 Muazzam İsota Fraschini'nin bir köşesine büzülen Selma, ılds. kıtıklısını saklayamıyordu. Bembeyaz, farları ve silecekleri allın olan otomobilin pencerelerini örten perdeleri fark etmişti, tıpkı çocukluğundaki faytonlarda olduğu gibi... İstanbul'da! Öfke giderek bütün benliğini sarıyordu: oniki yaşında reddettiği şeyi şimdi, bütün o özgürlük yıllarından sonra mı kabul edecekti? Si)/. konusu olamazdı! Bütün bunlara herhalde boş yere üzülmekteydi: kuzinleri Nilüfer ile Dürrüşehvar'ın, sergi açarlarken, bir yemeğe başkanlık ederlerken, resimlerini görmüştü gazetelerde. Rüya değildi ya? İçindeki paniği bastırarak kendi kendini teselli etmeğe çalışıyordu. Ama zorlukla nefes alıyordu. Raşit Han'ın acıyan bakışlarını, sorularını cevapsız bırakışını hatırlayıp, bir anlam çıkarmağa çalışıyordu. Hindistan'a geldiğinden beri ilk kez, korkunç bir yanılgı ve pişmanlık duygusuna kapıldı.. Araba yavaşladı. Yanındakinin itirazlarına aldırmaksızın araladığı perdeden Kayzerbağ'ı, "hükümdar bahçesi"ni gördü. Etrafında prense ait sarayların yükseldiği —birarada Louvre ve Tuileries saraylarından daha büyük olduğu söylenen— çimenler ve çiçek öbekleriylc kaplı bir dörtgen bir alan. Kayzerbağ... 1856'da ingilizlerin kendisince sebepsiz yere tahttan indirdikleri Vecit Ali Şalı'ın bir rüyasıydı. Musikişinas, şair, siyasetten çok san'ata meraklı bu hükümdar, başkentinin dünyanın sekizinci harikası olmasını istemiş, Kayzerbağ'da ise kendi Vcrsay'ını düşlcmişti. Bu muazzam, toprak rengi sarayı kendisi ve dörtyüz karısı için yaptırmıştı. Oymalı balkonları, beyaz mermer süslemeli cephesi ile saray, rokoko zevkinin seçkin bir örneği idi. Selma, zevksizliğin şaheseri bu olmalı diye düşündü, ama aksine, çok da güzeldi. Mücadele etmek yerine, batıdan gelen kırmızı ceketli barbarlara boyun eğmeyi yeğleyen bir toplumun hassaslığına tıpatıp uyuyordu. Badalpur sarayında ise barok üslubu egemendi. — Racanın kentteki malikâncsidir, diye açıkladı Begüm Nusret. Lucknow'daki ikametgâhına, bugün elli eyaletin bağlı olduğu, İngiliz Yönetim Merkezi yerleşti. Bizim yanıbaşımızda, kentin en güzel harasına sahip Navap Dalior oturur. Biraz ötede, bıldırcın yarışları düzenlemekle ünlü Dilvani Racası'nın evi vardır. Karşımızda ise, klasik şiir meraklısı olan Mahdabad Mihracesi oturuyor. Begüm Nusret bu ünlü isimleri büyük bir zevkle sıralıyordu. Onlarla aynı havayı teneffüs etmek ve alışkanlıklarını bilmekle kendisini aynı sülâleden hisseder gibiydi. Çok şükür araba durmuştu. Selma'nın, durup dinlenmeden konuşan gevezeye tahammülü kalmamıştı. Yeni hayatının eşiğinde kendini dinlemek istiyordu. Önüne yine renkli örtüler gerilmişti. Yolun ucunda görülebilen bir kapının önünde, iki harcmağası sarıkları yerleri süpürürcesine eğilmişlerdi. Çocukluğunun haremağaları! Selma birden onbeş yıl geriye gitmiş gibi oldu. Geniş şalvarlar ve çivit rengi kurtahlar yerine, istanbulinler olsaydı, kendini Dolmabahçe Sarayı'nda sanacaktı.

Ama daha merdivenlerin son basamağında bu aşinalık yok oluverdi. Dantel oymalı balkonları, havuzların şakıdığı iç avlulara açılan verandaları ve yeni raninin elini öpmek ya da sarisinin bir ucundan tutmak için birbirlerini iten bu kadın kalabalığı, koca kara gözlerini 208 kendisine dikmiş yarı çıplak çocukları ile yeniden Hindistan'daydı. Begüm Nusret hepsini iteleyip yol açtı. "Acele etmeliyiz, Rani Azize bizi bekliyor." Rani Azize? Selma görümcesi hakkında daha fazla bilgi istedi. Begüm Nusret'in canına minnetti. Bildiklerini anlatmağa bayılırdı: — Rani racanın üvey kardeşidir. Anneleri ayrı. Kardeşinden onbeş yaş büyüktür. Esrarengiz bir kazada racanın annesi ve babası ölünce, ona analık etmiştir. Müstesna bir hanımefendidir, erkekler kadar akıllıdır! Raca onbeş yaşındayken, muhtemelen kendisine naiplik yapan amcası tarafından zehirlenince, Rani Azize onu İngiltereye göndennege karar verdi ve saray işlerini kendisi üstlendi. Yakışık almayacağını düşündüğü için hiç hesap sormayan yaşlı racadan çok, kâhyalar ondan korkarlar. Begüm Nusret sesini alçalttı: — Bütün ümitleri, yeni efendimizin rani kadar ince eleyip sık dokumayacağı. Oniki yıl dışarıda kaldıktan sonra döneli az oldu ve aşağılıklar onu sömürmeye başladılar bile. Neyse ki rani var. "Ya ben? Beni dikkate alan olmayacak mı?" Selma, daha yüzünü görmeden Rani Azize'yi sevmeyeceğini sezinledi. Yüksek tavanlı bir odaya girene kadar, onbeş dakika yürümeleri gerekti. Bir düzine kadar kadın yere çömelmiş, gümüş havanlarda tembul5 cevizi kırıyorlardı. Selma'nın gelişi sevinç çığlıklarının atılmasına neden oldu. Etrafını alıyor, sarılıyor, güzelliğine övgüler yağdırıyorlardı. Karşılamanın sıcak içtenliği karşısında bir yandan şaşkınlığa düşen öte yandan hoşnut olan Selma bu şen şakrak grubun kendisini sürüklemesine ses çıkarmadı, ipek perdelerden sonuncusunu aralayıp genç kızı, sedef kakmalar ve kuş ve çiçek motifleriyle süslü aynalarla bezenmiş geniş bir salona aldılar. Gümüş ayaklı sedirlerinde, bir yandan, tembul cevizi ve çeşitli acı yapraklar karışımı pân şekerlemelerini çiğneyen öte yandan hukkahlaımı6 tüttüren kadınlar, aralarında sohbet ediyorlardı. Ta dipte, altın ayakları gölgede bile ışıldayan daha yüksek bir sedir üzerinde, yastıklara dayanmış bir kadın dinleniyordu, tki köle, tavuskuşu tüyünden yapılmış geniş yelpazeleri sallayıp duruyorlardı. Selma, buyurucu ifadesinden raniyi hemen tanıdı. Hâlâ güzeldi. Sert çizgiler, derin bakışlar, kibirli bir ağız! — Gelip yanıma olurun çocuğum. Ses ahenkli ama sıcak değildi. Şiveli bir ingilizceyle, yolculuğunun nasıl geçtiğini sorarken, genç kızı baştan aşağıya süzüyordu! — Pek güzelmişsiniz. Sonra sesini herkesin duyabileceği şekilde yükseltti:

— Gararayı1 giymeyi öğrenmelisiniz. Sari hinduların giysisidir. Burada bizler müslümanız. Selma, kıpkırmızı oldu. Ona, halifenin torununa, müslüman olduğunu ^Tembul: Hindistan'da yetişen bir tür tırmanıcı biber ağacı. ^Hukkah veya Hokka: Hint nargilesi ^Garara: Hindistan'da müslüman kadınların giysisi 209 hatırlatmak! Yüzüne bir şamar yese bundan kötü olmazdı. İki kadın bakıştı, o andan itibaren düşman kesildiler. Ballı-bademli çörekler ve şurubumsu bir çay getirdiler. Selma çayı yudumlarken "karşılaşmamızdaki ekşiliği gidermek için olacak" diye düşünmekten kendini alamadı. Annesi Sultan Efendi'nin sağlığı ile Beyrut'taki yaşamı hakkında sorulan nazik sorulara dalgın cevaplar verdi. Konuşma uzayınca, kendini tutamayıp sordu: — Özür dilerim, yol yorgunuyum, odama çekilebilir miyim? Kaşlar hayretle yukarı kalktı: — Ama... odanız burası çocuğum. Bir hafta süresince benimle oturacaksınız. Neyiniz var? Yeterince büyük değil mi? Hizmetkârlar zümrüt yeşili bir garara getirmişlerdi. — Gidip değişin. Bu renk size çok yakışacak. Üstelik, İslam'ın rengi... Selma sertçe sözümü kesti. İncinmişti: — Biliyorum. — Öyleyse ailemizin doğrudan Peygamberin torunu Hazreti Hüseyin'den indiğini de bilirsiniz. Bizler şiiyiz. Siz tabii sünnisiniz —yapmacık olduğu belli biçimde iç çekti— ama alt tarafı hepimiz müslümanız. "Yılan... neyi ispatlamak istiyor ki? Yabana olduğumu ve burada onun sözünün geçtiğini mi?" Selma'nın kızgınlığı, banyonun keyfi ile geçiverdi. Herşey çocukluğundaki gibiydi... gümüş ibrikler, renkli köpükler, billur şişeler içinde çeşitli kokular! Beyrut'taki evlerinin basit banyosundan sonra... ne zevk! Gözleri kapalı, nerede olduğunu unutarak, kendini kölelerin usta ellerine bıraktı. Tüyleri alınmış, ovulmuş, taranmış, makyajı yapılmıştı... aynadaki görüntüsünden hoşnuttu... bir de şu bukleleri olmasa... Bayan Gazavi de nerede kaldı? — Merak etmeyin dedi rani, dinlenmesi için odasına götürdüler. Holün karşı tarafında... ikinci avludan sonra... — Nasıl? Ama o benim refakatçim. Benim yanımda olması gerek. — Yeterince hizmetkârınız yok mu? İsterseniz on, yirmi... dilediğiniz kadar hizmetkârınız olabilir. I loşunuza gitmezlerse, gönderir başkalarını veririz. Selma ağlamak üzereydi. Bayan Gazavi ve Zeynel geçmişi ile arasındaki yegâne bağ idi. Onlarsız kaybolmuş gibiydi. Ancak zaafını belli etmektense ölmeyi tercih erderdi. Raninin ince dudaklarında bir gülümseme belirdi: — Bizim aramızda yoksa kendinizi iyi hissetmiyor musunuz? Bundan böyle sizin aileniz biziz, gerisini unutmak gerek... Selma sustu. Karşı taraf bir sayı kazanmıştı. Daha sekiz gün, bu kadının sürekli denetimi ve gözetimi altında olmaya katlanabilecek miydi? Sekiz gün! Daha sonra Emir yanında olacaktı... ona derdini

anlatacak, o da anlayışla karşılayacaktı. Bu ara belki Raşit Han... tabii ya! Çözümü bulmuştu! Daha önce nasıl olmuş da düşünememişti? Doğruldu, kendinden emin bir tavırla: — Raşit Han ile görüşmek istediğimi bildirilebilir mi? diye sordu. 210 — Kiminle? Şunu iyi bilin... kardeşimin kâtibi sizi almak üzere Bombaya gıtüyse... gidenin bir erkek olması gerektiği için gitti. Ama artık onu görmeniz söz konusu bile değil! Erkekler zenanaysfi giremez. Kadınlar da oradan asla çıkmazlar. Selma, rahatsızlığını bahane ederek bahçeye indi. Boynundaki eşarbı çıkardı. Boğulur gibiydi. Tutsak... o artık bir tutsaktı! Körler gibi kapana kısılmıştı. Ama kurtulması için daha vakit vardı. Sözünü geri alacaktı Onu zorla tuuıcak değillerdi ya! Otların üzerine oturdu, nefesini tuttu, birden elinin üzerine bir elin kapandığını hissetti: — Korkmayın Huzur. Rani o kadar kötü değildir. Sadece geleneklere uyulmasını istiyor, aksi taktirde bütün toplum çökmüş olur. Valinin karısı yanına gelmişti. Bakışları candandı. — Sadece bir hafta sabredin. Müstakbel eşiniz çağdaş bir insandır neredeyse bir ingiliz! Onunla özgür bir yaşamınız olur, Rani Azize karışamaz O da bunu biliyor, onun için de hırçınlaşıyor. Sadece bir haftacık Huzur. Herhalde bu gayreti gösterebilirsiniz değil mi? Hakkı vardı. O kadının kendisini ezmesine izin vermeyecekti Selma gülümsemeye çalıştı, ama günün gerginliği ağır gelmişti, dudakları titredi bir sultan olduğunu unutarak ağlamağa başladı. 8Zenana: Harem II Düğünden önceki hafta, Selma belki de yüz kez vazgeçme noktasına geldi. Onu durduran —Emir'i düşünmesinden belki daha çok— raniye yenik düşmeme isteği idi. Kadının kendisiyle oynadığı, sabrını taşırmak istediği ve gitmesini sağlamağa çalıştığı izlenimini almıştı. Kuşkusuz kendisinden nefret ediyordu. Begüm Nusret'e açılmağa karar verdi. Rani'nin dışında burada ingilizce bilen tek kişi oydu ve kasıntılı ve boş görünümü altında, Selma esaslı bir basiretin ve sağduyunun varlığını hissetmişti. Valinin karısı kararsızdı. Konuşacak olursa, kampını seçmiş olacaktı. Genç kızı ilk karşılayan kendisi olduğu için, onu himayesinde farzediyordu ama rani güçlüydü ve kindardı. Begüm Nusrct'in şu an vereceği karar, kocasının gelecekteki durumunu sarsabilirdi. Prenses, raniyle başedebilecek kadar becerikli çıkacak mıydı? Bir eş, bir kardeşten daha etkili değil midir? Begüm Nusret riske girmekten korkardı. Ama Selma'nın ısrarı karşısında bir karar vermesi gerektiğini anlamıştı. — Her halde Pervin'in yüzünden, dedi, iç çekerek. — Pervin mi? — Rani Azize'nin yeğeni. Kızkardeşinin kızı. Onu sarayda kendi kızı gibi büyüttü. Çoğu kez bunu analık duygusuyla mı —çünkü erkek kardeşini yetiştirmek için evlenmedi— yoksa Pervin bir gün

yararlanabileceği bir araç olur diye düşündüğü için mi yaptığını kendi kendime sormuşumdur. Selma'nın kuşkulu bakışları karşısında daha da ileriye giti: — Tabii ya! Burada herkes, Pervin'in raca ile evlendirileceğim biliyordu ve herkes bunun isabetli bir karar olduğunu düşünüyordu. Genç kız güzel, kültürlü ve prens soyundan. Bu sarayda yetiştiği için usulleri iyi bilir. Bir başka soydan, daha da kötüsü, bir başka kentten gelecek bir gelinin yaratacağı sorunlar da olmayacaktı. En önemlisi de, kendisine minnet borcu olan bu yeğen aracılığı ile rani iktidarı elinde tutacaktı. Ama... Begüm Nusret tereddüt etti, Selma'yı incitmek istemiyordu, ama, mademki ısrar ediyordu... — Ama Molla Şevket Ali ortaya çıktı, diye konuşmasını sürdürdü. Halifelik hareketinin kurucusu dikkat çekici bir adamdır demiyorum, ama işe karışması bütün planları bozdu. Hint müslümanlarının osmanlı halifeleri ile olan bağlarını güçlendirme hayali ve hevesiyle, geleceğin siyasi liderlerinden biri olarak gördüğü racamızı sizinle evlendirmeyi aklına koydu. Badalpur ailesi için bu kuşkusuz büyük bir onurdu ama Rani Azize için büyük bir felâketti. Yalnız yeğeni bir kenara itilmekte kalmıyor, denetleyemeyecegi, hükmedemeyeceği bir 212 yabancı, saraya gelin geliyordu. Racamızın bir ingiliz kızına âşık olup evlenmesi gibi bir şeydi bu! unvanınız, soyunuz ve nezaketinizle örtmeğe çalıştığınız sözünü geçirir mizacınız ile, kendi yerini alacağınızı biliyor. Selma boğulur gibi oldu. Kendisinin beklendiğini, sevinçle karşılanacağını umuyordu, oysa birden işleri ne denli bozduğunu anlıyordu. Yalnız rani değil-, yüzyıllar boyu değişmeyen kurallara göre yaşayan bu küçük topluluk da huzursuzdu. Yeniden o dışlanmak duygusu! Her yerde her zaman yabancı mı olacaktı? Hiç değilse Zeynel ve Bayan Gazavi yanındaydı. Varışlarının ertesi günü, yanına gelebilmişlerdi. Herhalde Raşit Han'ın müdahelesi sayesinde... Selma'nın onları istediğini nasıl duymuştu ki? Nasıl oluyordu da bu muazzam sarayda herşey duyulup biliniyordu? Artık üçü, büyük salonun bir köşesinde, türkçe konuşuyor, gülüşüyorlardı. Rani, önemsenmediği duygusuyla, ifrit oluyordu. Raşit Han, Zeynel'in aracılığı ile genç kızı makul olmağa davet etmişti: — Hindistan'da herşey hoşgörü ve sabırla yürütülür. İsyan etmek bir işe yaramaz. Rakibinizden daha becerikli olmağa çalışınız. — Neden gizleyeyim? Açıkça mücadele ederim ben... türklerin herzaman yaptıkları gibi. Zeynel sıçradı: — Güçlü olanlar gibi, en kuvvetli kendileri oldukları için buyurabilecek-ler gibi demek istiyorsunuz herhalde. Pek parlak sayılmasa da, yaşamlarını sürdürmek için açıkgöz, esnek ve bazen düzenci davranmaktan başka seçenekleri olmayan güçsüzler gibi değil. Sizin de, sultanım, henüz bir seçeneğiniz olduğundan emin değilim.

Selma, emektar Zeynel'in sesinde bir sitem mi sezdi? Ama hayır! Neler düşünüyordu? Zavallı Zeynel bile, Rani'nin yarattığı düşmanca ortamdan rahatsız olmalıydı! Oysa Rani, işleri şanına uygun bir azametle yürütüyordu. Selma, kentin en büyük kuyumcularının getirdikleri mücevherleri seçme zorluğu ile kızgınlığını unutuveriyordu. Lübnan'da annesinin saltanat günlerinde taktığı harikulade mücevherlerin teker teker elden çıkarılmasına tanık olmuş ve bir daha böyle güzel şeyler görüp takabilecek miyim diye düşünmüştü. İşte, peri masalı yeniden başlıyordu ve pırlanta, inci, zümrüt gerdanlıklar önüne seriliyordu. Herbirine dokunuyor, herbirini deniyor, seçim yapamıyordu. İyi ki Bayan Gazavi vardı. Tavsiyede bulunuyor, pratik görüşlü olduğu için en zengin gerdanlıkları; en değerli taşları seçiyor, Selma'nın beğendiği ve tokgözlülüğün-den tercih edebileceği daha sade olanları bir kenara itiyordu. — Çocuk olmayın diye fısıldıyordu. Mücevher, kadının yegâne teminatıdır. Bunu bilmeniz gerekirdi. Selma, ince işlenmiş birbirinden harika parçalar yerine, boynunda ve kollarında hayat sigortası taşımak düşüncesinin verdiği huzursuzlukla seçim yapıyordu. Rani tıslayarak araya girdi: — Gerçekten başka istediğiniz birşey yok mu? Dilerseniz hepsini r 213 alabilirsiniz. Alaycı ifadeden hiç rencide olmayan Bayan Gazavi durakladı. Genç kız diklendi: — Hiçbirine ihtiyacım yok. Hepsini götürebilirsiniz? — Sakin olun çocuğum. İhtiyacınız olsa da olmasa da bunları takacaksınız. Kardeşimin karısının yoksullar gibi ortalıkta görünmesini istemem. Selma çileden çıktı: — Öyleyse kardeşinize bir başka eş bulmasını söyleyin. İmalı sözlerinize daha fazla dayanamayacağım. Zeynel'e döndü: — Hemen Raşit Han'a haber gönder dedi. Beyrut'a giden ilk vapurda bana yer ayırttırsın. Bu arada da otelde bir yer buldursun! Raninin gözlerinden, kendisini bundan daha memnun edecek birşey yapamayacağını anladı. Sonunda, bu sinir harbi patlamasına yol açmıştı. Aldırdığı yoktu, tek bir isteği vardı, kaçmak. Beyrut'a, annesinin sade, vakur ve huzur dolu evine kavuşmak! Böylesi para ve iktidar çekişmeleri, onun harcı değildi. Ertesi günü Rani Azize'nin rahatsız olduğu, zenananın bir başka bölümüne taşındığı ve hiçkimseyle görüşmediği haberi geldi. Selma nelerin olup bittiğini hiçbir vakit öğrenemiyecekti, sadece, racanın çok kızdığı ve ablasının, ilk kez, boyun eğmek zorunda kaldığı söylenmişti. Bu isyanı Selma'ya, o güne kadar dağıttığı gülücüklerden çok daha fazla itibar kazandırmıştı. Rani Azize'den başkasını dinlemeyen ve onun sevgisi ile nefretine körükörüne katılan kadınlar, yeni gelinlerin, geleneklere göre, pek

itibarları olmadığı halde, yeni sahibeleri olarak Selma'yı kabullenmeğe başlamışlardı. Kuyumculardan sonra sıra, ipek, diba ve dantela tüccarlarına gelmişti. Salonda, kesip biçen, diken, nakış işleyen bir kalabalığın telâşı izleniyordu. Gelinin çeyizi, aslında yıllar öncesinden hazırlandığı halde, bu kez önlerinde sadece... beş gün vardı. Kuyruklu garara'ların1 bir yüzüğün içinden geçecek kadar ince Sikan Kurtah'laim,2 altın ve inci işlemeli rupurtah' lann3 hazır olmaları gerekiyordu. Aslında, çok uyuşuk olan bu kadınların böyle çalıştıkları hiç görülmemişti. Akrabalarını ve komşularını yanlarında getirmişler, bütün zenana'yı bir dikiş atölyesine çevirmişlerdi. Bir çeyizde en azından yüz kadar giysi bulunması gerekirdi, ama güzelliğini anlata anlata bitiremedikleri bu peri masallarındaki kız için, acaba üç yüz giysi yeterli olacak mıydı? Daha yaşlılar, biraz da küçümseyerek, bugünkü racanın büyükannesinin, aynı elbiseyi hiçbir vakit iki kez giymemiş olduğunu, yirmi yıllık evliliğinden sonra öldüğünde daha açılmamış sandıkların durduğunu anlatıyorlardı. Onlara göre üçyüz garara... bir sefaletti! Garara: Hindistan'da Müslüman kadınların giysisi. Sikan Kurtah: İnce tülden tunik. 3Rupurtah: Şal. 214 Tartışmalar sürüp gidiyordu: geleceğin ranisine gereği gibi bir çeyiz hazırlayabilmek için, yoksa düğünü ertelemek yerinde olur muydu? Bir sultan, halifenin torunu, ailemize girme sererini bahşediyor ve ona... bir yoksulun çeyizi sunuluyor! Ne yapmalı? Raca bir gün daha beklemek istemiyordu. Üstelik bir "inglezi"4 kadar sabırsız olmuştu. Şikâyet edilmesine ediliyordu ama.... koltuklar da kabarıyordu: bu evlilik sayesinde Badalpur soyu, ülkenin en zengin ve en güçlü hükümdarı Haydarabat Nizamı5 ile eş düzeye geliyordu. Nilüfer Sultan ile Dürrüşehvar Sultan'ın yaşamlarını, en ufak ayrıntısına kadar ülkede bilmeyen yoktu. Yakında, Sclma Sultan'ınki de bilinecekti. Moğol hanedanının ingiliz ordusu tarafından ülkeden kovulduğu ikiyüz yıldan bu yana, Hindistan müslümanları, Osmanlı hanedanını kendi hükümdar ailesi olarak benimsemişlerdi. Kendi öz vatanlarında ezilmiş olan bu insanlar, moğollar gibi türk olan Osmanlı İmparatorluğu'nun haşmetinden teselli bulmuşlardı. 1921'de Türkiye'de hilafet tehlikeye düştüğü vakit, hintli müsliimanlar, daha önce görülmemiş bir şiddetle işgalci ingilizlere karşı ayaklanmışlardı. Gandi ve hindular tarafından da desteklenen bu hareket, bağımsızlık için yapılan büyük gösterilerin ilk adımını teşkil etmişti. Bütün bu hayhuyun dışında kalan sadece biri vardı: balık etinde, beyaz tenli, iyice yağlanmış siyah saçları beline kadar inen genç bir kız! Biraz büyükçe burnuna ve katmerli gerdanına rağmen, bura anlayışına göre güzel bir kız! Selma, burada başlıca güzellik ölçüsünün cildin beyazlığı olduğunu, son derece ince ve muntazam hatlara sahip bir kadının, esmer olduğu taktirde, güzel sayılamayacağını öğrenmişti. Cilt renginin, asaleti veya avamhğı, herhangi bir soy ağacından çok daha fazla ortaya çıkardığını

söylemişlerdi. Çünkü Hindistan'ı fethedenler —ari, arap ve moğollar— beyaz tenliydi ve esmer olanlar bunlara köle olmuş yerlilerdi. Bu renk denklemi, zihinlerde iyice yer etmişti! Beyaz efendilerin, siyah kölelerin rengi idi! Selma bakınca, genç kız başını çevirdi. "Acaba ? Tabii, bu Pervin olmak. Şu son günlerde, diğerlerinin aksine, benimle tek bir kelime konuşmamasına şaşmıştım. Zavallı ! Yakışıklı raca ile evlendirilmek ümidiyle büyütülmüş, belki de ona âşık... Gel gör ki, yeni biri gelip, rüyalarını bozuyor! Şimdi kendisi ne olacak ? Bir erkeğe adanmış, sonra da kendisinden yüz çevrilmiş, onu kim ne yapsın ? Buradaki anlayışa göre, bir başkasını düşünüp arzulayarak 'lekelenmiş' bir kızla evlenmeyi kim göze alabilir ? Bu darkafalıların dünyasında, tam bakire sayılmıyor '." Selma'nın genç kıza yaklaşma, gülümseme, konuşmaya çalışma çabaları bir işe yaramadı. Karşılığında ne bir bakış ne de bir gülümseme aldı. Acınmak, Pervin'in hoşuna gidecek birşey değildi. Sonunda Selma vazgeçti. Şımartılmış insanların, gösterdikleri yakınlığı takdir etmesini bilmeyenlere karşı duydukları, tnglezi: İngiliz. Nizam: Hükümdar. Hindistan'daki tek bağımsız hükümdar Haydarabat Nizamı idi. 215 vicdan rahatlığı içindeydi. Başka tasaları vardı. Koridorlarda gezinirken, zifaf odasının, raninin odasının yanıbaşmda hazırlandığı görmüştü. Dehşet içindeydi. Böylece rani, yeni evlilerin her hareketini izleyebilecekti. Bir sabah, valinin karısına pallayıverdi: — Raniyle mi evleniyorum yoksa raca ile mi? Bu ülkede hiç mahremiyet yok mudur? Türkiye'de bir sultan evlendiği vakit, ona ayrı bir saray, ayrı hizmetkârlar verilir. O artık bağımsızdır! — Lütfen Huzur! Bunlar ayrıntı, herşey düzelecek. Şükredin ki sadece bir görümceniz var... ya, en âşık kocaların bile karşı çıkamayacakları bir kaynananız olsaydı? Niçin yalnız kalmak istiyorsunuz ki? Hayatta yalnız kalmaktan kötü bir şey var mı? Burada bir derdiniz olduğunda size yardıma koşan bir aileniz var... Selma bozulmuştu : — Yo hayır ! diye çıkıştı. En azından benim sorunlarımı bana bırakın! Begüm, usulca çekilmeyi tercih etti. Masaj, bedene olduğu kadar zihine de iyi geliyordu. Selma bir kez daha bunun doğru olduğuna inandı. Yumuşak ve becerikli ellerin altında dertleri uçup, yok oluyordu. Vücuduna sürülen kokulu yağın altında zevkten erimek üzereydi. Sütte ezilmiş hardal taneciklerinden, zencefilden ve daha altı çeşit baharattan yapılan sarı renkli bir hamurdan çıkartılmıştı bu yağ! Teninin her milimetresi daha yumuşak olsun ve bütün gözeneklerinden güzel kokular yayılsın diye, ayak parmaklarından saç diplerine kadar ovup duruyorlardı. Beş gün süreyle yıkanması yasaktı. Boş yere karşı koyup durmuştu. Gelinler için hazırlanan bu mucizevi yağın,

derisinin derinliklerine girip kanını temizlemesi gerektiğini söylemişlerdi. Düğün sabahı, nihayet yıkanabildiğindc kendisini, uzun bir bekleyişten sonra kozasından fırlayan bir kelebek gibi hissetmişti. ' Altın ayaklı karyolanın üzerinde, Rani Azize'nin yanına oturmuştu. Rani o sabah gülümsiyerek gelmişti: "Güzel prensesimle buluşmak... ne büyük mutluluk!" Selma ise hayallere dalmıştı. Başka türlü düğün öncesi sıkıcı saatlere, meraklı bakışlara, etraftaki kadınların yorumlarına nasıl katlanabilirdi ? Lucknow'un bütün önemli kişileri genç sultanı görmek için sıraya dizilmiş, önünden geçiyor, ona bakıyor, onu inceliyorlardı. O ise, saatler boyu, gözleri yerde, kımıldamadan oturmak zorundaydı. Önceleri delireceğini sanmıştı. Sonra Dolmabahçe Sarayı'ndaki uzun törenlerde olduğu gibi, kendi kendine masallar anlatmağa başlamıştı. En çok da kendi masalını ... şu anda yaşamakta olduğu masalın yanında tüm ötekilerin yavan göründüğü masalı! Emir ile ilk karşılaşmalarında neler olacağını düşünmekten kendini alamıyordu. Kendisini kollarının arasına alacak ve o kadar uzun öpecekti ki... eriyecekti. Gözleri, karanlık ununanlar kadar derin, onu sevdiğini söylerken sesi boğuk olacaktı. "Rani Bitia6 geldi!" Sevinçli çığlıklar atılıyordu. Gene ne oluyordu? Hayalinde, Emir'in omuzuna dayanmış olan Selma, gözleri kapalı, bu hayali yitirmek niyetinde ^Bitia: Evin kızı. 216 217 değildi. Koluna hafifçe dokunulduğunu ve çok temiz bir ingilizceyle kendisine seslenildiğini ancak duyabildi: — Bana bakın Apa7. Ben Zehra'yım, kızkardeşiniz. İncecik, körpecik bir kız, önüne diz çökmüş, gülümsüyordu. Selma ürperdi: öyle ya, racanın, on yaş küçüğü, şimdilik, rahatsız olan büyükannesinin yanında, Badalpur'da kalan, kızkardeşinden söz etmişlerdi. Soylu yüzüne, düşünceli gözlerine baktı. Ne de güzeldi! Emir'in resmine nasıl da benziyordu! Zehra da hayranlığını gizlemiyordu : — Ne kadar güzelsiniz! Selma'nm ellerini içtenlikle öptü. Genç kadın afallamıştı, sonra yavaş yavaş, ne zamandır sürüp giden gerginliğini alıp götüren bu sıcaklığı ta içinde duydu. Bu yabancı çevrede nihayet bir dost bulabilmişti. Ertesi günler Zehra, sevimliliği, neşesi, duyarlılığı ile Selma'nın güçlükleri aşmasına yardımcı olacaktı. Bir ingiliz mürebbiye tarafından yetiştirildiği için, Batı edebiyatını çok iyi biliyordu. Keats'i, Byron'u, Stendhal'i, Balzac'ı okumuştu. Bir zenana'dan diğerine kapalı arabayla yaptığı yolculuk sayılmazsa, dış dünya ile hiçbir teması olmadığı halde, hayatı tanıyordu. Selma'nın bu kadın kalabalığı ortasında sıkıldığını hemen anlamış ve büyük bir mücadele vererek, yalnız ikisinin, peşlerinde durmadan konuşan nedimeleri olmaksızın bahçede dolaşmalarını sağlamıştı. Sadece, belirli bir mesafede arkalarından gelen bir

harcmağası vardı. Bu ıssız yerde bile saçlarını örtmesi için başına konulmuş örtüden kurtulan Sclma, hayata yeniden dönmüş gibiydi. Sıkıntısını, bu şaşılacak derecede olgun genç kıza açmak, Emir'den söz etmek, korkularını, ümitlerini anlatmak istedi, ama Zehra'nın sadece kitaplara dayalı bilgilerindeki salt saflığı çabuk farkelti. Genç kız ağabeyine tapıyordu ve Selma'nın, onunla evlendiği için, dünyanın en şanslı kadını olduğuna inanıyordu. En ufak çekinceği anlayamayacak hatta bundan incinecekti. Selma çocuğun huzurunu bozacak kadar bencil değildi, endişelerini kendisine saklayacaktı. Selma o sabah, genç kızların berrak gülüşmeleriyle uyandı. Sabahın serinliği henüz devam ediyor ve verandadan yasemin kokuları geliyordu. Niçin üzüntülüydü? Oysa hava ne güzeldi! — Apa, uyanın... ellerinizi, ayaklarınızı uzatın, kına sürelim. Kına uğur, mutluluk getirir. Gözlerinizi açın... bugün ömrünüzün en güzel günü! Neşeyle yatağın etrafını almışlar, türküler mırıldanıyorlardı. Ellerine özenle kına sürerlerken, Selma sanki kendisini ilgilendirmeyen bir manzara izlermişcesine bakıyordu. Baş rolünü oynayacağı şenliğe ilgi duymağa çalıştıkça, gerçek dışı bir dünyaya sürükleniyordu. Rani Azize'nin şakalaştığını, ince bileğine bezden bir bilezik geçirdiğini ve yüzyıllardır tekrarlanan sözleri söylediğini rüyadaymış gibi izliyordu, —Sana bu bileziği takıyorum. İçinde, bereketin simgesi pirinç, doğurganlığın simgesi yeşil ot, sadakatin simgesi demir yüzük var. 7 Apa: Abla. Kadınlar duygulanmış susuyorlardı... belki de hatırlıyorlardı. Birden zenanayı erkeklerin kısmından ayıran ağır kapıya şiddetle vuruldu. Ellerine birer gül almış olan genç kızlar, gülüşerek kapıya gittiler. Damat, güzel nişanlısını kaçırmağa geliyordu. Kızlar da ellerindeki çiçeklerle ona vuruyor, sözde engellemeğe çalışıyorlardı. Bir iki başarısız girişimden sonra, dini törenin yapılacağı mermer ve mozaik kaplı aile tapınağına, iııımambaraya. kaçtı. Selma'yı kadınlar salonunun üzerindeki odada yalnız bırakmışlardı. Burası, nişanlı kızın en yakın arkadaşlarıyla eski günlerini anımsadığı ve veda ettiği genç kızlık günlerine birkaç damla gözyaşı döktüğü bir odaydı. Ama Selma'nın arkadaşları uzaktaydı ve o... ağlamasını sevmiyordu. Aşağıda, davetliler vardı. Selma, beş ayrı salonda sergilenen düğün hediyeleri karşısında çıkardıkları hayranlık dolu sesleri işitebiliyordu. Geleneğe göre, herkes damat ailesinin geline ne denli cömert davrandığını görmeliydi. Mücevherler, gümüş takımlar, kristaller, ipekliler bir övünç yumağı gibi birbirine karışmıştı. Kadınlar gözlüyor, değerlendiriyor, bakışlarıyla tartıyor, ölçüp biçiyorlardı. Düğünler, nesillerden nesillere anlatılan olaylardı. Düğünlerle üne kavuşulur, yada., rezil olunurdu! Selma daha ne kadar bekleyecekti? Hiçbir fikri yoktu. Yanında oturan Bayan Gazavi, aşağıdaki çatal bıçak seslerini duydukça büsbütün sabırsızlanıyordu :

— Ne ayıp! Herkes eğleniyor, keyif çatıyor, sizi yalnız bırakıyorlar. Bunlar uygarlıktan uzak! Lütfen Sultanım, bu anlamsız evlilikten vazgeçin, henüz vakit varken... — Susunuz ! Selma nedimesinin sızlanmalarını, buradaki gelenekler kendisine garip gelse de, çekecek durumda değildi. "Niçin hazırlanmak için kimse yardıma gelmiyor ? Nikâh neredeyse kıyılacak. Beni nezaman yıkayıp, giydirip, süsleyecekler ? Bütün bu kadın kalabalığı, çene çalarken, gelini unuttu !" — Uyanın Apa, molvi8 geliyor. Kadınlar gelip, imamın kendisini görmemesi için Selma'nın önüne çarşaf çerdiler. Peki ama, nişanlı neredeydi ? Genç kızın endişeli halleri karşısında Zehra gülmeğe başladı: — Apaçığım, onu ancak yarın görebilirsiniz. Yarın mı ? Selma anlayamıyordu. Ama soru sormanın sırası değildi. Çarşafın öte yanında kıpırdanmalar, mırıldanmalar, öksürükler duyuldu. Sonunda bir sessizlik oldu ve Selma kendisinin çağrıldığını duydu. Kelimelerin, hecelerin üzerinde teker teker duruluyordu : — Selma, Ilayri Rauf ve Hatice Murat kızı, badalpurlu Emir Ali ve selimabatlı Ayşe oğlu Emir'i kocalığa kabul ediyor musun ? "Hayır! etmiyorum !" Selma bağırdığını sandı, ama yanındaki kadınlarda en ufak bir kıpırdanma bile olmamıştı. Gözleri korkuyla Zehra'yı aradı, sadece Rani Azize'nin ciddi yüzüyle karşılaştı. Cevap vermesi gerekiyordu. Birden, şimdiye kadar oyun ^Molvi: Hindistan'da imama verilen ad. I ( 218 oynadığını anladı. Nişanlılık oyunu oynamıştı... ama içinden, asıl kararını molvinin, önünde, Emir'i görüp, gözlerinin içini okuduğunda vereceğini düşünmüştü. Onu aldatmışlardı ! Yoksa kendisi mi kendi kendini aldatmıştı ? Hafızasını yokluyordu... doğru ... gerçek İslam geleneğinde nişanlılar ancak nikâhtan sonra bir araya gelip birbirlerini görebilirlerdi. Hcrbiri, hayatını birleştireceği insanı görmeden önce imama "evet" derdi. Ama osmanlı sarayında durum farklıydı, onun için zannetmişti ki... — Selma... kocalığa... Ses tekrarlıyordu, düşünmesine, bir saniye bile izin vermeyecekler miydi ? Etrafındaki kadınların bütün dişlerini göstererek güldüklerini, binlerce alaylı bakışın kendisine döndüğünü sanıyordu. "Belki de korktuğumu düşünüyorlar" — Evet, kabul ediyorum. Konuşan kendisi... Sclma mıydı ? İmam üç kez soruyu tekrarlamış, üç kez "evet" diyen sesini duymuştu. Öylesine kararlı çıkmıştı ki, kadınlar birbirlerine hayretle bakmışlardı! Genç bir gelin için amma da tuhaf bir davranış biçimi ! Bütün tören ancak beş dakika sürmüştü. Şimdi imam, imambarayn9 gidiyordu. Damat, ailesi ve arkadaşlarıyla orada bekliyordu. Tören için "şirvani" giymişti. Kadınlar merakla şeyhi

izlemişlerdi. Gizli merdivenler sayesinde tapınaktaki töreni izleyebileceklerdi. Selma'nın yanında sadece Zehra kalmıştı. Sessizce, anlayışla elini tutmuştu. Çok sonra, oda kararmağa başladığında, bir kandil yakıp Celalettin-i Rumi'nin şiirini okumağa başlayacaktı. İstanbul'dan ayrılışından bu yana bu büyük ozanın şiirlerini duymamıştı Sclma... ama her mısraı tanır gibiydi. Aşkınla filemin erganunu oldum. Senin mızrabınla gizli hallerim faşoldu. Vücudumun harabolan şekliyle bir çenge benzedim ; Hangi perdeye dokunursan oradan inliyorum. Kervanımız aşk yükü ile adem diyarından kalktı. Vuslat şarabı daima bizim gecelerimizi aydınlatır. O şarap aşk mezhebinde haram değildir Dudaklarımız onunla adem safcilunu kadar kurumayacakür. Hakikatte senin ruhunla benim ruhum birdir. Sen bende ve ben sende peydah olur ve saklanırız. İşte benimle senin münasebetimizin manası: İkimizin arasında ben ile sen yokuz.10 Kandilin ışığı titreşip duruyordu. Ortalık çok sakindi, hava tatlıydı. Selma yatışmış, uyuyakalmıştı. "Nihayet su", Selma, vücudünden akıp giden serinliğe doyamıyordu. 9lmambara: Bazan sarayların içimle ile l-uılıınan şu mescidi. 10Çeviri: Asaf Hatet Çelebi. 219 Günlerdir bunu beklemişti. Hayata yeniden dönmüş gibi, zevkten titredi. Onu böyle heyecanlandıran... suya kavuşması mı... yoksa Emir'i beklemesi miydi ? Vücudüne yeni baştan kokular sürmüşler, gelinlerin al kırmızı, altın simli gararasını giydirmişlerdi. Boynuna ve kulaklarına sayısız pırlantalar takmışlardı. İnce kollarına geçirdikleri düzinelerle altın bilezik, dirseğine kadar çıkıyordu. Ayak bileklerine bile altın zincirler takmışlar, başparmağına değerli bir yüzük geçirmişlerdi. Eksik olan sadece, bir gelinin onsuz güzel sayılmadığı, burnundaki pırlantaydı. Birkaç gün önce, kadınlar burnunu delmek istediklerinde Selma o denli sert tepki göstermişti ki, ısrar edememişlerdi. Güneş yükselmişti. Makyajı yapılmış, bir ilahe gibi donatılmış, nakışlı gararası giydirilmişti. Selma hazırdı. Yakışıklı racası gelmeyecek miydi? Hazır ? Tam değil ! üzeri güller, yaseminler ve yaldızlı taçlarla bezenmiş kırmızı bir tülü özenle tutan bir kadın yaklaştı. Bu, gelinin tören boyunca yüzünü saklayacak olan duvaktı. Üç kat tül altında zor nefes alan Selma, bu bekâret simgesini taşımazlık edemeyeceğini biliyordu. Genç kızlar şarkı söylemeğe koyulmuşlardı. Güçlü kollar; altından ve yakuttan bir paketmişçesine onu kaldırıp zenananın orta avlusuna getirmiş, binbir özenle oturtmuştu. Artık bu andan itibaren hiç kımıldamaması, hatta soluğunu tutması gerekiyordu. Bundan böyle sadece tatlılık, nezaket, tevekkül, bekleyiş olmalıydı. Etrafını kadınlar ve çocuklar almıştı. Ran i Azize, arasıra duvağı aralayıp, güzelliğini seyretmelerine izin veriyordu. Kadınlar, birbirlerini itip kakarak, birbirlerinin üzerine abanarak

hayranlık çığlıkları atıyorlardı. Selma utancından kıpkırmızı kesilmişti. Kendisini, değerini biçen at cambazlarının arasında bir panayırda hisseder gibiydi. Üstelik kendisini gören kadınlar, ayak ucuna altın atıyorladı. Atılan altın sayısı tek olursa uğursuzluğu def ederdi. Selma, daha fazla sersemlememek için, gülümser gibi birşeyler yaptı. — Yere bakın ! Utangaç bir gelin asla gülümsemez. Rani Azize öfkelenmişti. "Bu küçük aptal şerefimizi lekeleyecek. Genç kızlıktan kadınlığa adım atarken mutlu görünmenin uygunsuz, mutsuz görünmenin de yeni ailesine hakaret olduğunu anlamıyor mu? Yine de basit bu! Sıcak artmıştı. Sclma güçlükle nefes alabiliyordu. Bu haykırışlar, itiş kalkışlar, ter kokularına karışmış ağır kokular... bunlara daha fazla dayanamayacaktı... içi geçiyordu... Ne kadar zaman baygın kaldı ? Kendine geldiğinde başı uğulduyor, gözleri kararıyordu. Mide bulantısını zorlukla bastırarak gözlerini açtı : bir kaç metre ötede, tepesinde parlayan bir yıldız ile koskocaman gri renkte bir kitle, zenananın kapısını tıkamıştı. Bu koca kitle sessizce sallandı, usulca eğildî. Kimsenini bakmadığı bir sırada Selma duvağını araladı: karşısında, binbir renkte dibalarla kaplı, ayaklarında altın zincirler bulunan bir fil duruyordu. Racanın fili! Ağır ağır diz büküp eğildiğinde, üzerindeki tahtırevana oturmuş yüzü örtülü uzun bir gölge ona yaklaştı... Emir ! Kadınlar, genç racanın bastığı yere nişanlısının yıkandığı sudan serpmişler 1 220 sonra saygıyla geri çekilmişlerdi. Hafif adımlarla gelip Selma'nın beklediği şatafatlı sedire, ona dokunmamağa çalışarak oturdu. Selma onu görmüyor ama soluduğunu duyuyordu. Yoksa o da kendisi kadar heyecanlı mıydı ? Üzerlerine, başkaları görmesin diye, kımızı bir şal örtülmüştü. Bir kadın tepelerinde bir Kur'an tutuyordu. Ayak uçlarına ayna konmuştu. Birbirlerini ilk kez bu aynadan göreceklerdi. "Yüzündeki örtüyü açsa ya, kendisininkini açmak için de bekliyor. Sonunda onu görebileceğim. Niye korkuyorum ?" Selma'nın, gözleri önünde korkunç yüzler beliriyordu. Kocasının yüzündeki örtünün ardında... çiçek bozuğu biri olmalıydı, üstelik sivilceli... bir canavar ! İşte bu nedenle nikâhtan önce görünmek istemedi ! Ya resmi ? Sahte... kendisini kandırmak için gönderilmiş... Bütün gücünü toplayarak, örtüsüne uzanırken, eli, ömründe, kendisine hiç bu kadar ağır gelmemişti... Bu işareti bcklermiş gibi Emir yüzündeki örtüyü kaldırdı. Aynaya güzel yağız bir yüz, yaşlarla buğulu zümrüt yeşili bir çift göz yansımıştı... Selma duaların sonunu işitmedi. Törenin bittiğini ancak farkettiği bir sırada iki kadın onu alıp tahtırevana, kocasının yanma, oturttu.

Perdelerin arasından, davetlilerin geçişini izliyordu. Süslü takımlarla donatılmış filler üzerinde mücevherleri ışıldayan navablar,11 ve racalar, peşlerinden bayraktarları, mızraklı süvarileri ve tören giysileriyle hizmetkârları; arkadan, safkan arap atlarını kurumla süren, taşranın her köşesinden gelmiş küçük soylular. En sonda, sürek avı için giyinmiş gibi —kırmızı ceketler ve beyaz pantalonlaıs- bir hint orkestrası. Orkestra şefinin — pudralı peruk takmıştı— işareti üzerine; davullar, ziller, flütler, gümüş renkli trompetler ve gaydalar, Iskoçya'lardan gelmiş seslerle yerli müziğin karışımı saçma sapan bir senfoni çalmaya başlamışlardı. Manzarayı kaçırmamak için koşuşan kalabalığın alkışları arasında alay, ağır ağır ilerliyordu. Bu genellikle en dokunaklı, gelinin bir dalıa dönmemek üzere baba evini terk edip, kocasının evine gittiği andı. Selma'nın baba ocağı olmadığı için, düğün alayı sembolik olarak, beş kere saray bahçesinin etrafını dolaşmış ve başlangıç noktasına dönmüştü. Selma filin üzerinde, eleştirilerden ve meraklı bakışlardan uzak olduğunu hisseder hissetmez, duvağını açtı. Şaşkın, mutlu, kocasına bakıyordu. O da yüzündeki örtüden kurtulmak için fırsattan yararlanmıştı. Suç ortağı gibi gülümsemişti. Selma'nın yüreği sevinçle doldu, demek ki kendisini anlıyor, bütün bunların Selma için ne zor olduğunu biliyordu ! Fil durdu. Sonra yavaşça diz çöktü. Üzerine altın bir merdiven dayadılar. Aşağıda bir grup nedime Selma'yı bekliyordu. Onu kucaklayıp dairesine götüreceklerdi. Selma kurtulmağa çalıştı, yürümek istiyordu. Ama tam arkasında Emir'in sesini duydu: — Geleneklere saygı göstermelisiniz ! İlk sözü bu olmuştu. Selma unutmayacaktı. Gelin odası çiçek yığınlarından görünmez olmuştu, gümüş tepsilere lİNavab: Hindistan'daki müslüman hükümdarlara genelde Navab denir. Ama Ud Eyaleti'ndeki hükümdarlara hindıılarda olduğu gibi, Raca denilir. 221 meyveler ve şekerlemeler konmuştu. Odanın dört köşesine yerleştirilen buhurdanlıklardan miski amber kokulan yayılıyordu. Odanın tam ortasında, beyaz satenler ve dantellerle donatılmış muazzam bir gelin yatağı hazırlanmıştı. Hollywood filmlerini hatırlayan Solma "tam bir aşk yatağı!" diye düşündü. Kadınlar etrafını sarmış, telâşlı (clâşli gidip geliyorlardı. Sırtına ipek bir kaftan geçirmişlerdi. Kızıl saçlarını, gizleyemedikleri bir hayranlıkla fırçalıyorlardı. "Batmakta olan güneş, ay parçasını sarmış" deyip duruyorlardı. Bununla yalnız kızıl saçlarını değil, "gece parlayan yıldız kadar beyaz" tenini de kastediyorlardı. Gelin çoktan hazırdı. Yastıklarına yaslanmış bekliyordu. Emir nerelerde kalmıştı ? Kadınlar çepeçevre yatağın etrafında oturmuş gevezelik ediyorlardı. Pan çiğneyip, oraya buraya konulmuş hokkalara tükürüyorlardı. Her seferinde sıçrıyordu Selma ; buna hiç ahşamayacakiı ! Kadınlar gülüşüyorlardı. "Yoksa alay mı ediyorlardı ?"

Vakit geçiyordu. Bu koca yalakta neye benziyordu acaba ? Aşağılanmıştı. Dudaklarını ısırdı: üzgün olduğunu belli etmemeliydi! Bir saat sonra nihayet... Emir göründü. Ablası Rani Azize'nin çözümlenecek acil bir sorunu olduğu için... ona gitmiş, gecikmişti. Selma kahroldu. Acil bir sorun mu? Kardeşinin üzerinde, yeni gelinden daha çok etkisi olduğunu herkese göstermek için uydurulmuş bir bahane olmalıydı... Zifaf gecesi konusunda, şen şakrak şakalar yapan kadınlar dışarıya çıktıktan sonra, Selma ağlamağa başladı. — Ne oldu canım ? Emir yatağın kenarında durmuş, genç karısına endişeyle bakıyordu: — Hasta mısınız? Kafasını yastıklara gömmüş olan"Selma hıçkınyordu : — Bir doktor çağıracağım. — Hayır ! Kıpkırmızı kesilmiş, doğruldu. Demek hiçbirşey arılamıyordu ! Emir duraksadı. Ne yapmalıydı ? Selma çok öfkeli görünüyordu. Onu kıracak birşey mi söylemişti ? Ne olmuştu ki ? Onu kollarına alıp teselli eünek istiyor ama cesaret edemiyordu : onu incitebilirdi! "... Öyle durmuş neye bakıyor ? Üşüyorum. Beni kollarına alıp kucaklasa, ısıtsa." Emir "Ne aptalım !" diye düşünüyordu. Zavallı kız, dehşete düşmüş! Herhalde üzerine atılıp, haklarımı kullanacağımı sanıyor... ona saygı duyduğumu anlamıyor. Bana alışmasını bekleyeceğim. Önümde vakit var." Yatağın kenarına oturmuştu : — Gün yorucu geçti, dedi, uykuya ihtiyacınız olmalı. Sizi rahatsız etmeyeceğim. Selma, şaşkınlıktan donakalmış ona baktı: "Alay mı ediyordu ? Hiç mi çekici değildi ? Bu anı o kadar düşlemişti oysa... ne aptallık! Bunun bir aşk evliliği olmadığını biliyordu, eh işte, kendisini beğenmediğini açıkça, belli etmişti." Cesaretle doğruldu. Umursamaz bir tavır takındı: I 222 — Gerçekten de... bitkinim. İyi geceler ! Yatağın öbür köşesine kayıp, büzüldü. Emir iç çekti. En azından bir gülümseme, sevgi dolu bir iki söz, inceliğinin takdir edildiğini gösteren bir işaret bekliyordu. Onu rahatsız etmemek için o da doğruldu. Aylardır resmine bakıp, yanında olacağı anı beklemişti. Zifaf gecesinin böyle geçeceğini hiç aklına getirmemişti! 1 III Odanın perdeleri arasından güneş ışınları süzülüyor, yatağın etrafında birkaç gölge sessizce kımıldıyor. — Anneciğim, Leyla Hanım siz misiniz? diye, Selma, yarı uykulu, mırıldanıyor. Fısıldaşmalar, gülüşmeler kulağına geliyor ve yavaş yavaş hatırlıyor ki Beyrut'ta pembe odasında değil, Hindistan'dadır ve

dünden beri... evli bir kadındır! Ama bu hizmetçiler bu odada ne arıyorlar? Niçin kendisini Emir ile yalnız bırakmıyorlar? Bitkin kollarını uzatıyor, eliyle çarşaflan yokluyor: "Emir?" Tamamıyle uyanmış, yatakta doğruldu: — Emir nerede? Kadınlar gülüşerek ve birbirlerine işmar ederek yaklaştılar. Selma kızardığını hissetti. Nasıl olup da böyle boş bulunmuştu? Dalıa İstanbul'da iken, düşünmeden hareket ettiği için kalfalar onu azarlamaz mıydı ? "Sevincini, acını dışarıya vurma, sakin ol" derler ve örnek olarak da Hatice Sultan'ı gösterirlerdi. Annesine olan hayranlığına rağmen kızı soylu bir ruhun, belki de, ruhtan çok soyluluğa sahip olduğunu düşünmekten kendini alamazdı. Emir'in yokluğu onu endişelendiriyordu : yoksa darılmış mıydı? Oysa dün gece, ışıklar söndükten, sonra, ona yaklaşıp saçlarını okşamamış mıydı? Bu hareketi Selma'nın gerginliğini yok edivermişti. Derin bir iç çekmesi ile başını kocasının omuzuna dayamıştı. Uzun süre böyle kalmışlardı, sessizlikte vantilatörün çıkardığı gıcırtıyı dinlemişlerdi. Sonra... uyuyakalmış olmalıydı. Ya Emir? Okşamasını sürdürmüş müydü? Acaba ...? birden nefessiz kaldı... Uyurken... bu mümkün müydü? Elini gizlice çarşafın altına soktu, karnını, ordan da aşağısını yokladı, endişeyle vücudüne baktı. Olağanüstü herhangibir şey görmedi, oysa... "Tanrım, etrafımda dönüp duran bu kadınlar tam birer baş belâsı! Birşey olup olmadığına bile bakamıyorum..." Hizmetçilerin utanmaları yoktu. Teklifsizce Selma'yı itip orasından burasından çekiştirerek zifaf çarşafını ellerine geçirdiler: lekesizdi: Hayret sesleri, eseflenmeler, yan bakmalar ! Selma kıpkırmızı olmuştu. Tuvalet masasına oturmuş, olanları görmezlikten geliyordu. Hizmetçiler gaklayıp guklayarak uzaklaşıyor, kanıtı Rani Azize'nin dairesine götürüyorlardı. Utanç ile öfke karışımı bir duyguyla; fırçayı, tarağı, parfüm şişesini, pudra kutusunu bir yerden alıp başka bir yere koyuyordu genç kadın. Ne düşüneceklerdi? Kocasının hoşuna gitmediğini mi? Dalıa da kötüsü, bakire olmadığını mı? Kızgınlıkla tuvalet masasındaki örtüyü alıp ince şeritler halinde yırtmağa başladı: 224 — Apa, ne yapıyorsunuz? Zehra eşikte durmuş Selma'ya bakıyordu: — Ne oldu? Zümrüt gözleri merakla süzdü, hüzünlüydüler. Neden ki? — Emir nerede? Zehra gülümsediğini belli etmedi ama rahatlamıştı. "Demek buymuş ! Şimdiden, bu ne aşk!" — Her zamanki gibi, saat 6 ile 8 arasında, sıcak bastırmadan, ata binmeğe gitti. — Her sabahki gibi! •Selma irkildi: — Sanmıştım ki düğün ertesi ...

Gözleri alev saçıyordu, Zehra aptallaşmış gibiydi. — Bir erkek istediğini yapabilir. Zehra şaşkınlıktan çok hayranlıkla bakıyordu Selma'ya: "Sanki hakarete uğramış bir imparatoriçe ve bu haliyle de güzel". — Niçin benimle zenanayı gezmiyorsunuz? Ancak yarısını gördünüz, diye sözü değiştirmeyi denedi. Selma tereddüt ediyordu. Dolaşmayı istiyor ama cesaret edemiyordu. Herkesin lanet olası çarşaftan söz ettiğini sanıyordu. Hayır, alaycı, acıyan, suçlayan bakışları karşılayabilecek güçte değildi... — Konuklarımız sizi görürlerse o kadar sevineceklerdir ki... diye ısrar etti Zehra. Rani Azize'nin dairesinin karşı kanadında oturuyorlar. Haydi gelin. Selma'yı elinden tutarak, sarayın o güne kadar görmediği koridorlarından geçirdi. Helezoni basamaklarla çıkılan teraslar ve iç avlular tıpkı bir labirente benziyordu. En sonunda odalara bakan, sivri kemerli yuvarlak bir alana çıktılar. Odaların her birinde bir aile kalıyordu. Ne zamandır buradaydılar? Bu kına saçlı ihtiyarlar ve şu çok çocuklu genç kadınlar kimdi ? Selma'nın gelişi onlar için beklenmedik bir mutluluktu. Etrafını alıyor, onu paylaşamıyorlardı. Çocuklar, büyük bir iş yapmanın gururu ile Selma'nın geldiğini dört bir yana haber veriyorlardı. Yan odalardan fırlayan kadınlar sevinçle koşuyor, raniyi odalarında ağırlayabilmek için aralarında çekişiyorlardı. Bereket ki Zehra vardı. Tam bir diplomat gibi davranmasaydı, Selma belki de yüz kadar daveti kabul etmek zorunda kalacaktı. Ama genç kız onu sürüklemiş, her odanın önünde, içindekilerin önemine göre, kısa ya da uzunca kalmışlardı. Şayet içerdeki aileden biriyse veya soylu bir kimseyse, o zaman içeriye giriyorlardı. Bu konuklardan bazıları, birkaç gün önce düğün için gelmişlerdi; ama çoğu, aylardır, hatta yıllardır buradaydı. Bir bayram dolayısı ile gelmiş sonra da burada rahat ettikler için kalmışlardı. Ziyaret, şeref vermek demektir. Bütün Doğu böyle düşünmez mi? Ziyaret ne denli uzun sürerse, gösterilen saygı o denli büyük demektir. Konuklardan bazıları, genellikle yaşlı hanımlar ya da dul kadınlar, ömür boyu kalmağa gelmişlerdi. İlk zamanları, evin hanımı ile konuşurken, yakında gideceklerini söylerler, Rani bu sözlere üzülür ya da kızardı: yoksa rahat değiller miydi? Kendileriyle yeterince ilgilenilmemiş miydi? Bunun 225 üzerine, sırf onun hatırı için biraz daha kalırlardı. Birkaç ay sonra da hane halkından olurlardı: giderlerse yersizlik etmiş hatta hakarette bulunmuş sayılırlardı. Bir de fakir akrabalar ve onların çocukları vardı. Burada kalmak hakları olduğu içn kalırlardı. Bu hükümdar ailelerinde mallar bölünmeyip sadece büyük oğula kaldığı ve devleti yönetmek de miras hakkı ile ona geçtiği için, akrabalar bütünüyle yoksul ve yoksun kalırlardı. Racanın görevi bunlara bakmak, oğullarını okutmak,

kızlarına çeyiz düzmek ve onları, Allah öyle takdir etseydi, kendilerinin olabilecek bu sarayda oturtmaktı. Bütün bu kadınlar için Selma, sadeliği ve nezaketi ile bir raniden çok bir evlat yerine geçmişti. Onu kucaklıyor, başını okşuyor, oturtmak için ısrar ediyorlardı. Ama Zehra yumuşamıyordu. Düzeni altüst etmenin âlemi yoktu! Çayı sadece, oğlu Birleşik Eyaletler'in en büyüğünün hükümdarı olan yaşlı Karimpur Ranisi'nin ve bir de Emir'in süininesinin odasında içmeyi kabul etmişlerdi. İriyarı sülninc, güler yüzü ile Selma'nın bir anda gönlünü kazanmıştı. Gezinti dört saate yakın sürmüştü. Selma, nasıl hareket edeceğini fısıldayan Zehra sayesinde, bu işin içinden iyi sıyrılmıştı. Gerçekten de bu isimler, unvanlar, akrabalık dereceleri, eski dostluklar karmaşası karşısında kime daha çok saygı gösterileceğini, kime sadece nazik bir gülümsemeyle bakılacağı kime sadece başla selam vermekle yetinilcceğini nereden bilecekti? Dairesine döndüğünde yorgunluktan bitmişti. Bunca sevgi gösterisi, bunca içtenlik içini ısıtmıştı. Sevilmeyi ne de çok seviyordu! Bunu... sürgünden beri tatmamıştı. Emir henüz dönmemişti. Zehra açıklama gereğini duydu : — Devlet işleriyle meşgul. Şu anda bazı zorluklar var. Bir yandan Selma'yı yatıştırmak, öte yandan meraklandırmamak istiyordu. Tüm Kuzey Hindistan'da Kongre Parüsi'nin kışkırtmasıyla köylülerin, çoğu Gandi'yi komünist olarak gören büyük toprak sahiplerine karşı isyan ettiklerini anlatmanın sırası değildi! Zaten bugün Selma devlet işlerini umursayacak durumda değildi. Neşesi kaçmıştı. Düğünün ertesi günü kocası onu terketmişti. Bütün öğleden sonrayı onu bekleyerek geçirmişti. Öğle uykusuna geleceğinden emin olduğu için, yıkanmış, kokular sürünmüştü; oysa Emir çay saatinde bile görünmemişti. Onuru kırılmıştı. Okur gibi yapıyor, geldiğinde bir şey sormamağa hazırlanıyordu. Hafif bir rüzgâr çıkmıştı. — Çıkalım Zehra. Camileri ve imambaraları görmek istiyorum. Yengesinin dindar olmadığını sanan genç kız sevinmişti. Verdiği emir üzerine Selma'nın kendisine niçin kötü kötü baktığını anlamadan haremağasına: — Selim! Rani Azize'ye hangi arabayı kullanabileceğimizi sor demişti. Arabanın hazırlanması bir saat sürmüştü. Rani, prensesin isteğini "garip" bulmuş ama herkesin duyabileceği biçimde, genç gelinden hiçbirşey esirgemek istemediğini söylemişti. Ne var ki, saraydaki oniki atlı arabadan —otomobiller sadece racanın izniyle kullanılabilirdi— boş olanını bulmayı olanaksızlaştırmayı da ihmal etmemişti. 226 Nihayet sokağa çıkabildiklerinde gün batıyordu. Saraylar ve camiler alün bir renge bürünmüştü, bir bahçıvan ordusu tarafından yeni sulanmış çimenler hoş bir koku yayıyordu. Çiçek öbekleri ortasında, efsanevî hayvanlar biçiminde budanmış, ağaçlardan oluşan koruluklar içinde, beyaz mermerden çeşmeler ve

sıra sıra ince sütunlar arasından birbirine geçilen köşkler, gelemeyecek ziyaretçileri bekler gibiydi. Araba yavaş ilerliyordu. Nayab Tikka Han'ın ve eşi Lal Daraderi'nin güzel türbelerini, Ud krallarının elçileri ve soyluları kabul ettikleri kırmızı taşlı sarayı, narin kubbeli küçük imambarayı ve sessiz bahçelerin ortasında romantik bir sonatın notaları gibi dizilmiş kasırları geçmişlerdi. Bir tepenin üzerine kurulmuş olan Cuma Camii, bütün kente hakimdi. Güzelliğin ve sessizliğin verdiği ilhamla Selma durup dua etmek istedi. — İmkânsız Apa, buna hakkımız yok. — Dua etmeğe hakkımız yok mu? — Girmeğe hakkımız yok. Camiye sadece erkekler girer. Kadınlar evde dua ederler. Bu saçmalıklar da neyin nesiydi ? Sclma, arabadan atladı, peçesini düzeltti, hurafelere karşı dinini korumak isteyen bir mümin edası ile onu durdurmağa kalkışan nedimeleri itti. Halifenin torununu camiye girmekten alakoymak kimin haddineydi? Büyük avluda kimseler yoktu. Güneş batmış, mavimtrak bir saydamlık bütün tatlılığı ile etrafa yayılmıştı. Kuşlar, serinliği cıvıldaşarak karşılıyorlardı. Bir yıldız parlıyordu. — Lâ îlâlıe İllallah, Senden başka ilâh yoktur Allah'ım, çünkü sen Sonsuzluk'sun, ezelden ebede Varolan'sın. Sen'in dışında hiçbirşey yok. Selma diz çöktü. Bu güzellikte, bu sessizlikte, bunca kez tekrarlanmış olan sözcükler onu ışığa boğuyor, yatışmış, bir dilekte bulunmaksızın içini döküyordu. Yanı başındaki telaşlı gölgeyi farketmemişti. Birden, kolunu çektiklerini hissetti. Yanıbaşında koskoca bir karasinek el kol hareketleri yapıyordu. Gözlerini kapattı. Sükûnetini tekrar bulmak istiyordu. Ama öfkeli molvi bağırmağa başlamıştı. Selma doğruldu: bu eşek onu bu içe dönüşünden hangi hakla alakoyabiliyordu? — Susacak mısın iblis! Bütün İslam ülkelerinde camiler kadınlara açıktır. Peygamberimizin kızı Hazret-i Fatma'nın Kabe'de erkeklerle yanyana dua ettiğini bilmiyor musun, cahil? Yüceler yücesi Hazreti-i Muhammet'in izin verdiğini sen nasıl yasaklarsın, sefil? Molvi şaşkın, bu beyaz şeytana, varlığı kutsal yeri kirleten bu kâfire bakıyordu. Ne söyleniyor, ne diyordu? — Tercüme et Zehra, her kelimesini ! Selma, hırsından köpürmüş, genç kızın kolunu çekiştirip duruyordu. — Söyle ona: Dar kafalılıkları, riyakârlıkları, budalalıkları ile o ve tüm onun gibiler, dinimizi bilmiyorlar. Hangi hakla görev yapmağa kalkışıyorlar ? I 227 İslam'da, Allah ile kulu arasında aracı yoktur, ruhban sınıfı yoktur. Tek rehber, Kur'an ve Peygambcr'imizin sözleridir. Molvilcr, mollalar, imamlar, halkın cehaletinden yararlanarak kendilerini kabul ettirmeye kalkışan sahtekârlardır!

Bir haftadan beri gem vurduğu öfkesi, sonunda haklı bir nedenle patlamıştı. Hiddetinin keyifini çıkarırken yüzü kül rengine dönen molla yelkenleri indirdi. Saraya döndüklerinde Selma, raniye saygılarını sunma gereği duymaksızın dairesine yöneldi. Yanındakiler, rezaleti haber vermek üzere raniye koşmuşlardı. Odasında Emir'i, bir aşağı bir yukarı gezinirken buldu. Kendisini tuttuğu, her halinden anlaşılıyordu: — Neredeydiniz? Sizi bekliyordum. — Bense sizi bütün gürr bekledim. Sadece bir saatliğine çıkmıştım. Emir, yeni bir gelinin yapması gerektiği gibi, Selma'nın kendisini sonuna kadar sabırla beklememiş olmasından ele güne karşı mahcup, sustu. Çok ağır sorunlarla uğraştığını söylemedi; bunlar bir kadınla konuşulacak şeyler değildi. Vaktini nasıl geçirdiğinin hesabını da verecek değildi! Selma'nın sabırsızlığını bir güvensizlik olarak yorumlamış, kırılmıştı. "Ona ne diye bunları söyledim? Azarlanmış bir çocuğa benziyor... Bütün gün sade onu düşündüm, şimdi karşımda... ona hakaret ediyorum. Ondan bir af dileyebilsem! Kendisini ne kadar özlediğimi söyleyebilsem!" Selma gözlerini yere dikmişti. "Ona nasıl anlatsam? Sabi fsizliğim, aşkımın kanıtı değil mi?" "Geçen gece uyurken ne de güzeldi" diye aklından geçirdi Emir. "Buradaki kadınların koyu esmer güzelliklerinden farklı, çocuksu bir güzellik!" Bu berraklığı, bu tatlılığı bütün gece seyrelmişti. Oysa şimdi... öfkeliydi. Nedenini anlayamiyordu. Hintli kadınların uysallıklarının aksine türklerin alıngan olduklarını söylemişlerdi... gene ne vardı? Besbelli sinirliydi, herşey onun için o kadar yeniydi ki... alışması için zaman tanınmalıydı. Birbirleriyle sarmaşdolaş olacakları uzun bir gecenin hayali ile işlerini yarıda kesip, genç karısıyla buluşmak için gelmişti. İstemeyerek ayağa kalktı: — Yorgunsunuz. Dinlenmeniz için sizi yalnız bırakıyorum. Yemeğinizi burada mı yemek istersiniz yoksa sizi davet etmiş olan ablamın dairesinde mi? Selma şaşkın, bağırmak üzereydi: "Yine nereye gidiyorsunuz?" Kendini, tuttu, dudaklarını ısırdı: — Burada yerim, teşekkür ederim. "Gitti". Hareketsiz, onu Emir'den ayıran karşısındaki bembeyaz kalın duvara bakakaldı. Her işi berbat etmenin huzursuzluğu içindeydi! Kavuşmaları bu denli zor muydu? 228 — Zavallı prensesim, sevgili bülbülüm, sizi nasıl da ihmal ediyor şu yabaniler! Bayan Gazavi, abartılı biçimde içini çekti. Bu evliliğin yürümeyeceğini söylemişti! Daha ilk gününden anlamıştı! Bir katar tutacak kadar parası olmayan insanların arasında bir padişah torununun ne işi vardı? Selma, Bayan Gazavi'nin işi büyüttüğünü, Hindistan'dan ve özellikle bir Beyaz olduğu için hak ettiği saygıyı göstermeyen hintlilerden nefret ettiğini biliyordu. Genelde onu sustururdu, ama bu gece acınmaya ihtiyacı vardı.

Odanın bir köşesinde, ellerini önüne kavuşturmuş olan Zeynel onlara bakıyordu: "Bu deliyi getirmek ne aptallık! Neye dokunsa zehirliyor, ortalığı velveleye veriyor. Sultanı uyarmıştım... ama Selma çok ısrar etti. Bu entrikacıya bağlandı, çünkü kızın zayıf noktasını biliyor. Bizim kızuııız, daha hâlâ osmanlı sarayındaymış gibi, pohpohlanmaktan zevk alıyor, kendisine tapılsın istiyor. Kadın da bunu keşfetmiş. Durdurulmayacak olursa şu Gazavi denen yaratık muradına erişecek: evliliği bozup, Sclma'yı Beyrut'a geri götürecek. Buna izin vermeyeceğim. Sultan'ım çok üzülür." — Üçümüz burada yemek yiyelim. Selma, Emir'i unutup eğlenmeğe karar verdi. İlk kez, gözetlenmekten ve fiskoslardan uzakta, yalnız kalıyorlardı, ... ilk kez, Hindistan'a ayak bastığından bu yana, kendini özgür hissediyordu. — Bu gece eğleneceğiz. Mahzun olmak da, ciddi olmak da yasak ! Bayan Gazavi el çırptı: — Yaşasın ! İşte şimdi cesur sultanım geri geldi! Sonra, Rani Azize'yi taklit ederek devam etti: — Yazık ki... zavallıcık siinni, oysa biz şiiyiz. Üçü de kahkaha attı. Lübnanlının taklit yeteneği müthişti ! Yemekte çok eğlenmişlerdi. Eski günler anılmış, seyahatler tasarlanmıştı: önce Sultan'ı görmeğe Beyrut'a gideceklerdi, sonra da Paris'e! Artık para sıkıntısı olmadığına göre, Selma'nın önüne bir zevküsefa filemi açılıyordu. Ya Emir? Onu ikna ederdi. Fethetmek istediğinde kim Selma'ya karşı koyabilirdi ? Yeniden genç, fütursuz, gamsız olmuştu. Az önce neden mutsuz olduğunu bile hatırlamıyordu... şarkı söylemek, dans etmek istiyordu. — Buraya bir piyano koydurtacağım. Müzik geceleri düzenleriz. Zeynel, çabuk gitarımı getir! Bu, Beyrut'un şık gece kulüplerinden biri olan Kristalde bir ispanyol gitarcının hediye ettiğit, ince ve zarif bir aletli. Selma hayale dalmış, erkeklerin güzelliğini övdükleri günlere dönmüştü. Ne kadar da uzaktı o günler! — Şarkı söyleyelim, hüzünün canı cehenneme! Ayakta, bir ayağırtı kolluğa dayamış olarak, birkaç nota tınlattı. Sonra, sıcak, ahenkli sesiyle söylemeğe başladı: "İki aşkım var... vatanım ve Paris...!" Sadece filmlerde gördüğü ama, bütün şarkılarını ezbere bildiği Josephine Baker, Tino Rossi: "Alı! Katarinetta bclla... çi, çi". Sesi yumuşamış, dalga dalga idi, "dinle, aşk seni çağırıyor, çi çi", neden hayır diyorsun, aaalı... aaahh, ey güzel Katarinetta'm!". İki dinleyicisi mest olmuş, el çırpıyordu. — Sısss! 229 Perdenin arkasından iki şaşkın yüz, raninin iki nedimesi göründü. Prensesi şarkı söylerken görünce, gözleri hayretten fal taşı gibi açılmıştı, dehşet içinde susmasını işaret ediyorlardı. Selma alaycı, devam etti: "O zaman bilseydim aaah aaah, ey güzel Katarinetta'm".

Nedimeler yok oluverdi. Sonra, Sclma'yı susturmak için bir kez daha gölündüler. Selma işi inada bindinnişti. Daha kuvvetli söylemeğe başladı. Bu gece bir yanardağ gibi patlamak, yeri göğü inletmek istiyordu. ;— Ne oluyor? Kükreyen bir sesti bu. Selma sustu. Rani içeriye girmiş, ona bakıyordu. — Eğleniyorum ablacığım! Gitar çalar, şarkı söylerim ben. Sakınca görmezsiniz her halde? — Ben... görmem! ama etrafımızdaki cahilleri dikkate almanız gerekir. Onlar için müzik ve şarkı... sefahat demektir. İşleri, bu olanların yapması uygun görülür, çünkü. Lucknow güzel sanallara açık bir kenttir, ama bir raninin bunu yapması... utanç verici sayılır. — Sayılsın., kötü bir şey yapmadım ki! — Kötülük göreceli bir kavramdır. Yerine göre değişir. Tekrar ediyorum, burada çalgı çalmak ayıptır. İnsanları utanca boğuyorsunuz. Sonra size hiçbir saygıları kalmaz ve bu horlanış Emir'e de yansır... işte buna izin vermem! Uyan çok açıktı: "Seçimini yap, ya gitarın ya evliliğin" diyordu. Rani Azize sesini yumuşattı: — Haydi, makul olunuz. Yaşam tarzınız değişiyor. Büyük olan kazançlarından yararlanmağa çalışın, bazı sakıncalarını da sineye çekin. Cevap vermesine fırsat bırakmadan çekip gitti. Zaten, ne diyebilirdi? Raniden nefret etmesine rağmen, bu noktada belki de haklıydı. Ama "bu evliliğin büyük olan kazançlarından" derken, neyi kastediyordu? Parayı mı? Ona karşı durmadan, durmadan kullanacakları silâh bu muydu? Gecenin keyfi kaçmıştı. Selma dostlarını gönderdi. Tek isteği uyumaktı. Rüya görüyordu... yakışıklı kocası, usulca yanına girmiş, alnına kaçamak bir öpücük konduruyordu. Kendisi de kollarını açıyor, ona sokuluyordu. Vücudu ne kadar kaygandı, ne güzel kokuyordu! Şimdi de Selma'yı okşuyor, yanaklarını, boynunu, omuzlarını öpüyor, onu sevdiğini söylüyordu. Bir köpek yavrusu kadar yumuşak ve sevimli diye düşünüyordu Selma. Gülmek istiyordu. Uyurken gülünür mü? O halde? Gözlerin açtı. Emir orada, üzerine eğiliyordu. Gergin yüzünü iki çelik parıltılı çizgi aydınlatıyordu. — Emir! Ellerini uzattı. Kendisini görüyor muydu? Gözleri bir tuhaftı. Sadece kendi kendilerini yansıtan aynalar gibi bulanıktı. Niçin onu öpmüyordu? Niçin hareketsizdi? Sızlanırcasına: — Emir, sev beni, diye fısıldadı. Bunu söylerken neyi kastettiğini pck-bilnıiyordu ama, tatlı sözler duymak istediğini, yatıştırılmağa ihtiyacı olduğunu biliyordu. İnce uzun eller ensesini tutmuştu, parmakları boynunda geziniyordu. 230 231

Sonra bu parmaklar yavaşça indi, dantelleri araladı, göğüzleri sıktı, okşadı ve.. — Hayır! Selma bir sıçrayışta doğruldu. Göğsünde beş kırmızı çizik vardı. Kocasına baktı... bir deli ile evlenmişti! Emir gözlerini kapattı, lekrar açtığında madeni parıltı yok olmuş, sıcak, sevecen bir ifade kalmıştı. — Beni affedin sevgilim, güzelliğiniz aklımı başından aldı. Ne zamandır hayallerimi süslüyorsunuz! Selma'yı kollarına alıp, sallamağa başladı, sonra usulca, çekinerek çizikleri öptü. — Bana kızmayın. Bu çizikler bende uyandırdığınız ihtiras ateşinin birer kanıtı. Pek az kadın öyle bir ateşi yakabilir. Hem utanıyorum, hem de mutluluktan uçuyorum. Bugüne kadar böyle bir duyguyu hiç tatmamıştım. Selma uzun kirpikleri arasından onu süzdü. Gerçekten de üzülmüş görünüyordu. Yavaş yavaş, okşana okşana, gevşedi. Kendisine öyle büyük bir sevgiyle bakıyordu ki, kuşkulanmış olmasından utandı. — Seni seviyorum diye gülümsedi. Emir ona kuvvetle sarıldı, onu kaybetmekten korkarcasına... Selma sevgiye, şefkate açtı. Çocukken, kalfalar onu, üzerlerine atılıp öpücükler kondurduğu izin azarlarlardı. Böyle davranışlara osmanlı sarayında yer yoktu. Babasının en büyük sevgi ifadesi yanağını okşamaktan ibaretti. Annesine gelince, çocuklarını alınlarından öpmesi bile, fazlasıyla duygusallık göstermek demekti. Selma usulca kendini ırmağın akıntısına, çevrintisine bıraktı. Ilık bir rüzgâr çıkmış, buklelerini, geceliğini, karnını okşuyordu. Gece olmuştu. Yıldızlar tepesinde dans ediyordu. Keskin bir acıyla daldığı hayalden çıktı. Emir kapalı gözler ve gergin bir yüzle, üzerindeydi. Yoksa o da acı mı çekiyordu? Kurtulmağa çalıştı. Ne yapıyor? Niye devam ediyor ? Sclma'nın canı yanıyordu. — Durun! diye bağırdı. Onu duymuyordu. Selma panik içindeydi. Yumruklar, tırmıklarla kendini saran kolları açmağa çalışıyordu. Emir onu görmüyor gibiydi. Selma yorgun düşmüş kendini yastıklara bırakmış, gözyaşlarını tutamaz olmuştu. Acıdan çok şaşkınlıktan ağlıyordu. Ömründe ilk kez kaba kuvvete baş eğiyordu. Derin bir soluktan sonra Emir yığıldı. Deliye dönmüş olan Selma, bu ağırlığın .altından çıkmağa çalışıyordu. Kafasına tek bir düşünce takılmıştı: kaçmak, yıkanmak, kanı, teri, lekeyi çıkarmak! Emir'i itip banyoya koştu, muslukları ardına kadar açtı, hırsla yıkanmağa başladı. Derisini yüzüp bu ayıbı sökmek istiyordu. Acaba arınabilecek miydi? Aşk denilen bu muydu? Yo hayır, olamazdı. Bir kadını seven erkek ona bakar, onunla tatlı tatlı konuşur, ne hissetliğini anlamaya, her an ona yakın olmaya çalışır. Selma, yasaklandığı halde, Fransızca romanları okumuştu, evli kadınların anlattıklarına kulak misafiri olmuştu, biliyordu.

İçi bulanıyordu ama ağlamak isteği duymuyordu. Bir de dinmeyen şu kan! Birden, tiksindiği, delicesine cezalandırmak ve sakatlamak istediği, ona tüm bu dehşeti hissettiren vücudunu yıkamaktan hiç bıkmayacağını sandı. Ya ölecek olursa? Ya geçirdiği bir kanama ise? Ya Emir onu öldürmeğe kalkışmışsa ? Belki de en iyisi bu olurdu! Ne intikam ama! Ne şahane olurdu! bembeyaz tabutunun başucunda annesi ağlıyor... Selma onu ağlar görünce üzülüyor... "Beni affedin anneciğim, mahsus yapmadım..." Ne de acı çekeceklerdi zavallılar... Perdenin arkasından endişeli bir ses duyuldu: — Bir şeyiniz yok ya canım? — Hayır, hayır, geliyorum. Temiz bir geceliği aceleyle üstüne geçirdi. Yarasını saklamalıydı. Emir, enine yatağa uzanmıştı. Gülümsemesi şehvetliydi. Yarattığı dramın farkında değildi. —Mutlu musunuz? Selma başını çevirdi. Bu davranışını utangaçlığına veren Emir: — Yaklaşın, diye fısıldadı. Onu yavaşça kendine çekti. Selma, bütün sinirlerini yitirmişeesine uysal, hareketsiz, kendini bıraktı. Emir elini kamının üzerinde gezindirirken ürpedi. Onu isteklendirdiğini sanan Emir memnunlukla güldü : — Biraz dinlenmeme izin verin! Selma kızardı, geveledi: "Ama ben..." Emir daha çok güldü. Kendine duyduğu bu güvene fena içerlemişti Selma. — Bu güzel karın bize oğullar verecek değil mi? Sonsuz bir yorgunluk duydu. Can acısını hissetmeğe bile gücü yoktu. Sadece şu an kendisinin ne olduğunun bilincindeydi: Badalpur eyaleti için veliahtlar üretecek bir karın! İsyan bile etmiyordu, sadece kendisinin, Selma'nın bu noktaya nasıl geldiğini anlayamıyordu. Bir sis perdesinin ardında o eski "ben"liğinin cevap verdiğini duyar gibi oldu: — Yakışıklı oğullar ya da güzel kızlar. Yanında yatan erkek yeniden gülüyor: — Kızlar... şayet istiyorsanız... ama daha sonra! Bunun bir şaka değil bir emir olduğundan kesinlikle emin! Büyülenmişcesinc yeşil gözlere bakıyor. Çekiliyor, uzuyor, bir çizgi halini alıyor o gözler. O ince yüz daha da incelip bir üçgene dönüşüyor. Birden bir çığlık atıyor Selma: karşısında tehditkâr duran... Tanrı Kobra! Hiç kıpırdayamıyor, sadece onu cezbeden o bakışlar.... dirense... ya da benliğinin en ücra köşesine saklansa! Bütün gücünü toplayıp yumruklarını sıkıyor ve karşısındakinin göz kapaklarını kapaltırabiliyor. Kurtuldu! Çok uzaklardan alaycı bir ses duyar gibi oluyor: — Bitkin görünüyorsunuz, izin verin de çekileyim. Zarif bir baş selâmı. Raca gözden kayboluyor. Ya Kobra? Rüya mı gördü? Dcliriyor mu? IV

' Sonsuzluk eşiğindeymiş gibi... cehennem eşiğindeymiş gibi... . Selma iki hafta süresince, altın ayaklı sedire oturmuş, akraba, dost, komşu, ve kendi gözleriyle mutluluğunu görmeğe gelmiş sayısız meraklı kadının ziyaretlerini kabul etti. Evlenmeden önce onunla karşılaşmış olanlar ne denli güzelleştiğini söylemeden cdcmiyorlardı: "Ne kadar solgundu. Şimdi ise şu pembe yanaklara, pırıl pırıl gözlere, dolgun dudaklara bakın! Vücudu da gelişmiş, balık etinde! Tevekkeli aşk mucizeler yaratır dememişler. Bizim yakışıklı racamız da bu alanda hiç kuşkusuz bir sihirbaz!" Gülünüyor, şakalaşılıyor ve ,Sclma'ya imreniliyordu. Bir yandan gümüş varaklarından çıkardıkları pânı çiğnerlerken öte yandan takıları üzerinde tek tek durup yorumlar yapıyorlardı. Yeni gelin; çeyizindeki en güzel, en nadide parçalan sergilemekle yükümlüydü. Selma, günde birkaç kez, açgözlü kadınların doymayan meraklarını giderebilmek için elbise değiştiriyordu. Kendi zaferini kutlarcasına kurumlanan Rani Azize, sağa sola emirler yağdırıyordu. Altın, gümüş kaplama tepsilerin üzerine sanatkârca dizilmiş üzerleri kremalı ve kakuleli ceviz tatlısı balaiki gilorianlaihelvalar, oğlak etinin yanında yenilen ve bir çeşit reçel olan mutanjanlai ikram ediliyordu. Düğünlerin geleneksel yiyecekleriydi bunlar... Hanımlar, yedi kez ısrardan sonra —Lucknow, Hindistan'da törelere en sıkı uyulan kent olmakla övünürdü— yiyeceklere iltifat ediyorlardı. Yüzlerindeki ifadeden, saray aşçılarının haklı bir üne sahip olduklarını anlamak mümkündü. Selma önünden geçirilen bu nefis yemeklere sadece imrenerek bakıyordu. Yeni gelinlerin, mutluluk ile doymuş olup iştahlarının kalmadığı farzedilirdi. Bereket versin ki, tüm bu eğlenceleri kısa kesmek gerekti. Çünkü, yas günlerinin başbyacağı Muharrem ayına giriliyordu. Bu günler boyunca; eğlenceye, takılara, renkli giysilere yer yoktu. Sadece cenaze alayları düzenlenecek, toplantılarda ıstırap tellalları, herkesi gözyaşlarına boğarak, Kerbela faciasını ve şehitlerin faziletlerini hatırlatacaklardı. Lucknow bütün Hindistan'da, törenlerinin görkemi ve dokunaklılığı ile ünlüydü. "Birleşik eyaletler" valisi Sir Harry Waig, bu yıl endişeliydi. Muharrem içinde yasların en koyulaştığı günlerden ikisi olan ayın 9'u ve 10'u, hinduların ilkbahar şenliği Holi'yc rastlıyor, vali, iki topluluk arasında çatışma çıkmasından endişe ediyordu. Oysa Lucknow'lular hoşgörülü insanlardı. Her ciddi şeyi efendice karşılamasını bilirlerdi. Özellikle de politikayı! Birkaç yıldan beri, Hindistan'ı 233 karıştıran ayaklanmalar henüz yayılmış değildi. Aslında müslümanlann çoğu, her yıldan farklı olarak, hindu şenliğine katılamamalarına yol açan bu rastlantıya esef ediyordu. Aynı şekilde hindular da, kendileri için hem bir gösteri olan hem de bir büyük iman kurbanına saygıda bulunmak fırsatını veren Muharrem törenlerinden uzak kaldıklan için üzüntü duyuyorlardı. İmanın, kendi imanları olmayışının bir önemi yoktu, çeşitli dinlerin "aynı Gcrçek'c götüren farklı yollar" olduklarına inanırlardı.

Özerk eyaletlerde bütün ülkeyi karıştıran ilk seçimlerin yapıldığı ve Jahawarlal Nehru'nun Kongre Partisi ile, Muhammed Ali Cinnah'ın Müslümanlar Birliği'nin karşı karşıya geldiği 1937 yılının bu ilkbaharında, en ufak olay büyük patlamalara yol açabilirdi. Bu yüzden Sir Harry Waig, 144 numaralı kararnameyi —silâh ve sopa taşıma yasağı, toplantı ve gösteri yasağı ve polisin güçlendirilmesi— yürürlüğe sokmaya karar vennişti. Dinî törenleri de yasaklamak söz konusu olamayacağına göre, onları denetim altında tutmak maksadıyla, aklına, ordu için, tonlarca dikenli tel satın almak gelmişti. Bu sayede iki topluluğun gösterilerini sınırlandırmış olacaktı. Maiyetindeki, düşüncelerine başvurduğu, İlimliler, bunu dahiyane bir fikir bulmuşlardı. Sir Harry, yirmi yıldır görev yaptığı Hindistan'ı iyi tanırdı. Sıcağın, rutubetin ve özellikle yoğun bakışlı, kadidi çıkmış, kalabalığın hasta ettiği vatandaşlarının aksine, o, şairliğinin tuttuğu bir gece "imparatorluğun siyah incisi" diye ad taktığı bu ülkeyi seviyordu. Lucknow'a atanması bir şeref, kendisine duyulan güvenin bir belirtisi ise —çünkü, Birleşik eyaletler, Nehrular'ın kenti Allahabat ve büyük İslam üniversitesi Alighar ile birlikte hint siyasi hayatının merkezindeydi— sosyal hayattan, tersine, tam bir uzaklaşmaydı. Sir Harry ve özellikle eşi Lady Violet, Bombay'ı, Delhi'yi hatta Kalkütta'yı tercih ederlerdi. Bu anakentlerde, ingilizler yerel özellikler taşısa da, bir vatan köşesi oluştunnayı başarmışlardı. Hatta ahbablık kurulan ve çoğu ingiliz üniversitelerinde yetişmiş olan İlimliler bile... daha az... nasıl söylemeli... daha az hindiydi! Lucknow'a gelince, son derece "yerli" kalmıştı ve bundan gururlanır gibi bir hali vardı. Sir Harry, ingilizlerin tahttan indirdiği "Büyük Moğol"un hükümdarı olduğu Delhi'nin yerini alan bu kentin, eskiden Kuzey Hindistan'ın kültür merkezi olduğunu düşündükçe, dalıa da üzülüyordu. En ünlü sanatkârların katıldıklan görkemli şenlikleriyle ünlü, kendisini boydan boya kateden ve biri altın diğeri gümüş anlamına gelen Ganj ve Yamna nehirlerinin adlarından esinlenerek "Ganj-Yamna" uygarlığının incisi diye tanınan Lucknow, hâkim şü sınıfın destek olduğu, hindu ve müslüman geleneklerinin kaynaşmasını simgeliyordu. Oysa bugün, racaları, navabları, şiir geceleri, konserleri olsa da bir taşra şehri olmaktan öteye gitmemekteydi. Vali Cenaplan, müziğin uzadığı, doğaçtan şiirlerin tekdüze bir makamla okunduğu ve salt erkeklerin katıldıklan bu toplantılara iltifat etmiyordu. Hindistan'a ilk geldiği günler, hem merak ettiği hem de vatandaşlarının alaylarına aldırmadan iyi niyet gösterisinde bulunmak istediği için, ilgi göstermişti. Urducayı iyi anladığı halde, bu şiirler ona hiçbirşey ifade etmemişti. 234 235 Müziğe gelince, dayanılmaz bir biçimde uykusunu getiriyordu... Ama asıl önemlisi, İlimlilerin dostluğunu ve saygısını, onların dilini, geleneklerini, yaşam biçimlerini anlamağa çalışmakla

kazanamayacağını görmüştü. Yüzelli yıldan beri sömürge oluşlarının etkisiyle, ara sıra isyan etseler bile, Batı usullerini ve değer yargılarını takdir ediyorlardı. Yabancılar, bin yıllık geleneklerle ve farklı düşünüş biçimlcriyle beslenmiş olan ruhlarının derinliklerinde ne fırtınalar estiğini anlayamazlardı. Herkes yerli yerine! Hint topluluğunda herzaman için geçerli olacak ilke, işte buydu! Bunun en belirgin göstergesi, hiç bir hintlinin, ne yaparsa yapsın, kurtulamayacağı kast sistemiydi. Sir Harry, bu "kaderciliği" anlamaktan çoktan vazgeçmişti. Rahip veya savaşçı, soylu bir kasttan olmak veya parya olmak, kutsal veda yazılarına göre, bir başka hayatta yapılmış olanların bir sonucuydu, dolayısı ile âdildi. Buna isyan etmek günahtı ve dünyaya öbür gelişte bir solucan ya da hamamböceği olmak gibi bir tehlikesi vardı. Buna karşılık paryalığın gerektirdiği gibi davranmak, ayıbı ve yoksulluğu kabullenmek, öbür gelişte daha iyi bir kasta geçmenin garantisi sayılıyordu. Genç Harry Waig'in idealizmi ve demokratik düşünceleri Hindistan için geçerli değildi ve Vali Sir Harry Waig, bunun böyle olmasının çok daha isabetli olduğu sonucuna varmıştı. Bu hiç değilse, patlaması için her türlü nedeni olan bir toplumun istikrarını sağlıyordu. Herkes yerli yerine: Majestelerinin bir memurunun bir hintliyi anlamaya çalışması boştu, efendinin kölesini anlamağa çalışması nasıl boşsa! Boş ve tehlikeli! Ama bu yine de herkesin, kurallarını ve sınırlarını bildiği "dostlukların" kurulmasına mani değildi. Tanrıya şükür bu "görgü kurallarını" benimsemiş yüksek sosyetedeki hintlilcrin sayısı az değildi. Sir Harry; iş ve resmi davetler dışında yerlilerle ahbaplık kurmaktan kaçınan meslektaşlarının aksine, Lucknow'da önemli ilişkiler kurmuş olmakla övünürdü. Açık fikirli biri olarak ırkçılık güdülmesine kızardı, kaldı ki, tenlerinin rengi olmasa, bazılarının hinlli olduklarını anlamak bile zordu! Büyük toprak sahiplerini bir araya getiren Ulusal Tarım Partisi başkanı ve görkemli kaplan avlan düzenleyen mükemmel bir insan olan Cehrabat Racası; yemeklerde sadece fransız şampanyası ikram eden Sarpur Racası; parlak bir zekâya sahip, hem yasama meclisine seçilmek, hem de bir osmanlı prensesiyle evlenmek suretiyle çifte başarı elde eımiş olan genç Badalpur Racası gibi çoğu İngiltere'de yetişmiş soylulardı. Vali Cenapları piposundan uzun bir nefes çekti; "Şu Emir ne adam ama...!" diye düşündü. "Onu davet etmeliyim, karısını merak ediyorum..." Karanlık sokaklarda ilerleyen tahtırevan, taşıyıcıların adımlarına uymuş, sallanıp duruyordu. Sclma, sim işlemeli kara perdenin ardından bakıyordu. Bu gece Muharrem ayının dokuzuncu gecesiydi. Hüseyin'in ölümünün ve Kerbela olayının yıldönümü! Şehrin yarısı ağlamak, yakınmak, dua etmek üzere akın akın büyük imambaraya yollanıyordu. Civardaki köy ve kasabalardan da binlerce insan gelmişti. Muharrem, Hindistan'ın başka hiçbir

yerinde, İran asıllı Ud hükümdarlarının 1724'te başkent yaptıkları şii müslümanların merkezi Lucknow'daki kadar debdebe ve coşkuyla kullanmazdı. Büyük imambaraya bir kaç yüz metre kala, kalabalık öylesine yoğunlaşmıştı ki, tahtırevan durdu. Bağırış çağırışlar, tekmeler, yumruklar sayesinde taşıyıcılar bir yol açmağa uğraşmış ama başaramamışlardı. Öncelikler bu gece para etmiyordu. îster raca ol isler saka, sen de müminler arasında sadece bir müminsin. Ranileri ve yanında bulunan soylu Begüm yaya devam etmek zorundaydılar. Selma için bu bir fırsattı... tam yere ayak basacağı sırada, bir ses onu durdurdu: — Burkah'ınız prensesim! Begüm Yasemin tam zamanında yetişmişti. Ne rezalet! Tüm bu erkeklere yüzünü göstermiş olacaktı. Hem sıkılmış hem de içerlemiş olarak geveledi: — Unutmuşum, alışık değilim de... Arkadaşı gülümsedi: — Çabuk alışırsınız. Hele bir de burkalım bir özgürlük aracı olduğunu keşfedince... Sadece göz kısmı kafes biçiminde açık bu kara ipekten hapishane mi özgürlük aracıydı? Bu kadın ne söylüyordu? Begüm, Selma'nın elini tuttu: — Bana güvenin. Bu yeni yaşam tarzının size nekadar zor geldiğini biliyorum. Ama size yardım etmek için yanınızdayım. Arkadaş olabilecek miyiz? Israrla Selma'ya bakıyordu. Çakır gözleri esmer yüzünü aydınlatıyordu. Güzel miydi? Her halde etkileyiciydi. Yaklaşık otuzbeş yaşlarında, evlenir evlenmez dubalaşan buradaki kadınların aksine, uzun ince bir kadındı. Öyle bir etkisi vardı ki, Selma büyüleyici mi yoksa ürkütücü mü olduğuna karar veremiyordu. Emir'in ona büyük saygısı olduğu belliydi, en iyi arkadaşının karısıydı. Taşıyıcıların bedenleriyle yaptıkları siperin arkasında muazzam bir avlunun eşiğine kadar gelmişlerdi. Bu kutsal yerde, kara dalgalar ikiye ayrılıyor, kadınlar ve erkekler ayrı dua yerlerine gidiyorlardı. Avlunun en ucunda, imambara bütün haşmetiyle yükseliyordu. Yüzlerce kemerle bölünmüş cephesi, altın avizeler ve kristal şamdanların ışıklarıyla parlıyordu. Yılda bir kere, bu muazzam anıt, uyuşukluğundan çıkıyor, tozu alınıyor, parlatıyor, kralların taç giydikleri günkü gibi süsleniyordu. Şehitlerin ve ölümün zaferini kutlamak üzere! "İmam Hüseyin! İmam Hüseyin!" Yasa bürünmüş, kalabalıktan bir hıçkırık gibi boğuk, bir harp çığlığı gibi ateşli sözler yükseliyor. Yavaş yavaş hızlanan, coşan, serbestleyen ağır bir ahenkle, sıkılmış yumruklar, göğüsleri dövüyor: soluk soluğa vücudler, vecd içinde yüzler, aniden boşanan bir tutku. "İmam Hüseyin! İmam Hüseyin!" 236

Kesik kesik haykırış, çabucak yükseliyor, minare şerefelerine ulaşıyor, oradan yıldızlara vararak gönüllerde taht kuruyor. İpek İlahlara basarcasına kor ateşler üzerinde yürüyen tövbekarlar, imanın mucizesini sergiliyor. Kalabalık nefesini tutmuş, büyülenmiş seyrediyor. Mimberin üzerinden, şimdi, susulmasım isteyen molla, orada bulunanları avucunun içine alıyor. Kalın sesiyle, Peygamberin torununun son anlarını anlatıyor, sonuncu çarpışmasını, kahramanlığını, bin yaradan fışkıran kanını, mızrakla vurulmasını, işkenceyi, dehşeti... Ağzına bakan kalabalık iç çekiyor, inliyor, hıçkırıyor, tıkanıyor. Molla onları yatıştırıyor, sakinleştiriyor sonra yeni baştan coşturuyor, heyecanlandırıyor, öfkelendiriyor, acının son aşamasına ulaştırıyor. Karalara bürünmüş develer çıkageliyor... ne büyük felâket! Şehitler kervanının develeri bunlar, bütün erkekler öldürülmüş, alü aylık bir bebeğe bile kıyılmış, ve kadınlar, Peygamber ailesinin kadınları esir alınmış... "Ya Hüseyin!" Sesler yeniden duyuluyor... boğuk, yabansı... yumruklar göğüsleri yara bere içinde bırakıyor, tırnaklar etlere geçiyor, facia doruk noktasında, hiçbir acı bu acı gibi olamaz... Selma var gücüyle direndi. Önce küçümsedi: "İşte Şiilerin cezbe hali... saçma... isterik... ne iyi ki, biz sünnilerde böyle şeyler yok." Sonra alay etti: "Fransız dostlarım beni burada görmüş olsalardı!" Önleyemediği titremesini, Beyrut'taki neş'eli günlerin anısı ile durdurmak istiyor, alaycılığını saygısızlığa dönüştürmeğe çalışıyordu ama... boşuna! Akan gözyaşlarını tutamıyordu. Neden, ama neden? Hüseyin'den ona neydi? Ona hiçbir zaman özel bir saygı duymamıştı ki.... ahalinin bu denli coşku ile yücelttiği kişi İsa ya da Buda olsaydı da... böyle ağlayacaktı. Kendini tutmağa kalkışmadı bile... düşünmekten vazgeçmişti, her yanı heyecandı, mantığını silip süpüren bir heyecan. Artık yabancılık duymuyordu, o da bu kalabalığın bir parçasıydı, bu çırpınan kitlenin içinde erimiş, ta uzaklara sürüklenmişti... huzur içinde! . Gün ağarıyordu... sararmış, bitkin yüzleri aydınlatarak. Tören sona ermişti. Gidip dinlenmek gerekiyordu, sadece birkaç saatliğine, yeniden başlamadan önce... — Dışarı çıkmanız söz konusu bile değil canım. Geçen gece başkaydı. Karanlıkta kimse sizi tanıyamazdı. Üstelik yanınızda Begüm Yasemin vardı. Aklı başında bir kadındır, onunla birlikte olunca başınıza kötü bir şey gelmez. Ama bugün ne o ne de herhangi bir hanımefendi, sokağa çıkmağa cesaret edemez. — Ama geçit resmi çok görkemliymiş... — Öyle! Eyalet hükümdarlarınınki şahanedir. Özellikle bizimkisi. Ama bu şahane gösteri, arkadan ortaya çıkan vahşiler güruhu, ilkel yaratıklar tarafından bozulur hep! Ama gerçekten niyetiniz varsa ana verandaya geçiniz. Muşarabiyenin ardından her şeyi rahatça görebilirsiniz. Ablam da herhalde orada olacaktır. Kadınların kan görmekten niçin zevk aldıklarını bir türlü anlayamadım gitti... 237

Selma'nın cevap vermesine fırsat kalmadan raca gözden kayboldu. Selma omuz silkti, geçen gece ağladığını görmüş olsaydı, herhalde delirdiğini sanırdı! Ne şaşırtıcı yaratık! Halkını coşturan şeylere karşı bu denli ilgisiz mi? Görünmek istediği kadar duygusuz mu? Veranda, Rani Azize'nin nedimelcriyle doluydu. Sabahın ilk saatlerinden itibaren, herşeyi rahatça seyredebilmek için gelip yerlerine oturmuşlardı. Gözleri pırıltılı, ağızlan iştahlı... bekliyorlardı. Selma, istemese de, Rani Azize'nin yanındaki koltuğa oturmak zorundaydı... siyah giysileri içinde geldiği vakit, bakışlarıyla yaptığı davete itaat etmekten başka çare yoktu. Davulun çaldığı matem havası uzaktan duyuluyordu. Siyah takımlarlarla donatılmış filler, tozu dumana katarak ilerliyorlardı. Sırtlarındaki bayraktarlar, eyalet bayraklarını ve savaş alanlarından kazanılıp nesilden nesile geçmiş sancakları yarıya indirmişlerdi. Arkadan, ağır aksak yürüyen develerin üzerinde sallanarak, Kur'an'dan ayetlerin işlendiği kutsal sancakları taşıyan süvariler geliyordu. Bu sancakların üzerinde tunçtan yapılmış açık duran bir el vardı. Hüseyin'in üvey kardeşi Abbas'ın susuzluktan yanan askerlerine su aramağa gittiği için kesilen eli miydi bu? Yoksa, beş şii büyüğünü, Hazret-i Muhammed'i, kızı Fatma'yı, damadı Ali'yi, iki oğulları Hasan ve Hüseyin'i simgeleyen beş parmak mıydı? Kim söyleyebilirdi ve yığılan halkın coşkusunda bunun ne kadar bir önemi vardı? Renklerden bir nota... ceketleri kırmızı, muslin sarıkları siyah bandocular. Ölüm ezgilerini —tek sesli, tek düze, ısrarlı— yayarak, Hüseyin'in, tek başına ve muhteşem; tüyleri kan içinde, başı eğik, yorgun, ümitsiz ilerleyen atı Zulzinah'a, yolu açıyorlardı. Heyecanlanan topluluk, imamın son kader arkadaşına dokunabilmek için harekete geçti. Hüseyin'in Kerbelâ'daki mezarının renkli mumdan ya da yaldızlı kâğıttan yapılmış benzerini, tazzialan görmek, onlara dokunmak için birbirini iteledi. Katledilen bebeğin kanlı beşiğini ve şehitlerin kanlı sandukalarını tutmak için birbirinin üstüne çıktı. Onların can çekişmelerini duymak, fedakârlıklarının bilincine varmak iştiyakı içindeydi bu topluluk... müminler, şehitlerin şahadetini temsil edip anlatırken dövünüp, vurunup, ağlaşıyorlardı. Sıra tövbekarlardaydı... yetişkin adamlar, delikanlılar, çocuklar! Yarı bellerine kadar çıplak, ellerinde uçlarına yeni bilenmiş sivri kamalar takılmış beş dizi zincirden oluşmuş kamçılar tutuyorlardı. Verandanın önünde durdular. Halk: — İmam Hüseyin, diye bağırdı. — Ya Hüseyin! diye cevap verdiler. Zincirler bir anda çıplak bedenlere vurdu, sivri kamalar etleri yardı, kan fışkırdı. — Ya Hüseyin!

Ses daha yüksek, daha hızlı çıkıyordu. Bıçak yaraları açılmış, kan bellerinden aşağıya, bacaklarına doğru iniyor, kaldırımların üzerinde kara birikintiler oluşturuyordu. — Ya Hüseyin! Önce bir adam devrildi, yarı baygın... sonra bir başkası, neredeyse çocuk!

238 Hemen oracıkta hazırlanan sedyelere konup götüriilüyorlardı. Darbeler daha da hızlanmıştı. Tövbekarlar hırsla, nefes nefese, kendilerini dövüyor, acılarına kör ve sağır, bedenlerini yok etme deliliği içinde BİR' ile bir olacakları en son evreye ulaşmağa çalışıyorlardı. Hiç durmayacaklar mıydı? Sclma iki büklüm olmuş, gözlerini ayıramıyordu. Ağzında kan tadı, içinde bulantı, yoksa bayılmak üzüre miydi? Yanıbaşında rani, hiçbirşey olmamışçasına, bir fincan çayı yudumluyor, gösteriyi seyreden nedimeleri ise şeker atıştırıp meyve ezmesi tıkmıyorlardı. Selma ayağa kalktı, gitmek istiyordu. Rani, başını bile çevirmeden, kolunu tutup onu oturttu : — Henüz bitmedi. Herşeyi sonuna kadar görmek gerekir. Bunu, gözleri yarı kapalı, dudaklarında garip bir gülümseme, emir verir gibi söylemişti. Dışarıda halk susmuştu. Tövbekarlar sendeleyerek geri çekilmeğe başlamışlardı. Soluk alıp yaralarını silecek kadar... sonra başka verandaların önünde, tatlı yerken onları merakla seyredecek başka kadınların karşısında, gösteri yeniden başlayacaktı. — İmam Hüseyin! Artık, bir zafer ya da bir savaş çığlığı değil, bir mırıldanış, saygılı ve ürkek bir iç geçirişti, söz konusu olan. Kılıçları havada bir grup adam çıkmıştı ortaya. Dua ederlerken, kalabalık suskundu. "Sezar ölmek istiyenlcr..." Selma öfkeyle başını salladı. Bu cümle de nereden aklına gelmişti ? Kılıçlar bir hamlede kafalara indi, saçlı deriyi kesti. Kan gözlerden, burundan fışkırdı. Kollar sessizce havaya kalkıp yeniden indi, kan gölü büyüdü. Görünmez olan yüzlerde dışarıya fırlamış gözler farkedilebiliyordu. Kılıçlardan biri yana kaydı, bir kulağı kopartı, kara bir delikten koyu kırmızı bir kızıllık fışkırdı. Halk, dehşet içinde, soluğunu tutuyordu. Üçüncü kılıç darbesinde adamlardan biri yüzü toprağa dönük, kafası parçalanmış, hareketsiz yığıldı. Keskin düdük sesleri ortalığı kapladı. Haki üniformalılar, kalabalığı yararak atıldılar, sersemlemiş uysallaşmış adamlara kelepçe takarak, halkın tepki göstermesine fırsat bırakmadan, askerî araçlara tıktılar. Rani:

— Olacağı buydu dedi. Hükümet bu işi yasaklamıştı. Her yıl çok insan ölüyor. Ama ölmek istiyenler yasak dinler mi? Bu, telkari bir tükürük hokkasına kusmakta olan Selma'nın hiç anlayamayacağı bir felsefeydi! — Bizi bu gece davet etmek de nereden çıktı? Sir Harry matemde olunduğunu bilmiyor mu? Selma, tuvalet masasına oturmuş pudralanıyordu. Gözlerini boyamış, koku sürünmüştü. Kendisini hafiflemiş hissediyordu. Evliliğinden bu yana ilk kez çıkacaktı. Kaçıncı kez kıravaünı bağlamağa çalışan Emir: 239 — Belki de ingiliz mizah çınlayışının bir gereğidir dedi. Bu gece batılılar gibi giyinmeğe karar vermişti. Resmî bir davet değil, dostlar arasında yenecek bir akşam yemeği idi ve bu kılıkta daha rahat ediyordu. Buna karşılık Selma, kalın Benares ipeğinden mavi bir sari giymişti. Ne denli şatafatlı olursa olsun, garara fazla geleneksel bulunuyor, modası geçmiş sayılıyordu. Büyük kentlerde, çağdaş müslüman kadınları bu giysiyi artık terketmiş, hinduların kıyafetlerini benimsemişlerdi. Bu yolla, çağdaş, laik bir insan olarak Emir'in de takdir ettiği bir açık fikirliliği sergiliyorlardı. Valinin, büyük bir parkın içindeki ikametgâhı pırıl pırıldı. Yüzlerinde tek bir hat oynamayan sarıklı muhafızlar, yol boyunca dizilmişlerdi. Bunlar, Hindistan ordusundaki sipayelcrdl' Sipayeler, 1857'de hem de burada, Lucknow'da, isyan ederek ingiliz garnizonlarını kılıçtan geçiren ve böylelikle ülkenin kuzeyini yakıp yıkan savaşları başlatmış olanların soyundandırlar. Selma, boş bakışlarını görünce, kendi kendine "Acaba ne düşünüyorlar?" diye sormaktan alamadı. — Kime sadıktırlar? içinde bulunduğumuz, ve tüm Hindistan'da bağımsızlık çığlıklarının atıldığı şu 1937 yılında, ingiliz komutasına nasıl bağlı kalabiliyorlar? Bu konuda Sir Harry Waig'in hiçbir kuşkusu yoktu. — Bu adamlar bize bağlıdırlar. Zaten İlimliler barışsever insanlardır. Sonra sinsice sırıtarak devanı etti: — Savaştıkları zaman da, kendi aralarında savaşırlar. Selma, orada bulunanlardan hiç birinin karşı çıkmayişına hayret etii. Gülmekle yetinmişlerdi. Onların adına utanç duydu. Oysa gece iyi başlamıştı: kaz ciğeri, beyaz şarap, burgonya şarabıyla pişmiş sülün... Vali Cenapları ikramı biliyor? Çok da mültefit! Sclma, erkeklerle bir arada olmanın, özellikle gözlerinde hayranlık pırıltıları görmenin ne derece keyifli olduğunu neredeyse unutmuştu! Kadınlığına yeniden kavuşmuş gibiydi. Konuşmaya ne diye politikadan başlandı ki? Bir kaç saniye önce zeki ve çekici bulduğu Sir Harry, şimdi gözlerine kibirli ve ukalâ görünüyordu. İşte şu anda da Muharrem üzerine çene çalıyor ve orada bulunan müslüman racaların huzurunda, yalnız şiileri değil tüm İslam'ı bağnazlıkla suçlayabiliyordu. Viskinin menşeini bir iskoçyalıdan daha iyi bilmekle övünen Chrabad Racası herhalde ona karşı çıkacak değildi, ama ya Dilvani

Racası? Ya Sahrapur Navabı? İngiliz âdetlerini en ufak ayrıntısına kadar içlerine sindirmiş ama yine de karılarını purdah altında tutan bu kusursuz efendiler? Huzursuzdular ama susuyorlardı. — Ya siz Emir? Siz ki akılcı bir kafaya sahipsiniz, ne düşünüyorsunuz? — Halkımız cahil Sir Harry, dinine bu yüzden bu kadar bağlı. Başka tutanağı yok... yani... şu son yıllara kadar yoktu. Emir sustu. Daha ileriye gitmeğe ne gerek vardı? Birbirlerine baktılar. Vali tereddüt etti... sonra işi şakaya dökmeyi tercih etti: — Dostum, bağımsızlık isliycnlcrin tümü sizin gibi olsaydı... gitmekte Sipayeler: Hindistan'daki ingiliz ordusunun yerli askerleri. 240 241 hiç tereddüt etmezdik. Ülkelerimizin dost kalacağından, aynı çıkarlara, aynı ideallere sahip olacağımızdan emin olurduk. Ama milliyetçi denilen hareketin başını çeken aşinalara karşı halkınızı kendisine karşı, korumak görevimiz. Emir başım hafifçe eğdi: — Sayın Vali! Ne büyük bir âlicenaplık! Masanın öbür ucunda, şirvani giyen tek erkek oluşu ile Selma'nın gözüne çarpmış olan genç bir adanı söze karıştı: — Hintlilerle müslümanların çatışmalarını önlemek için aldığınız tedbirlere hayran kaldık. İki gün sonra hıristiyanların paskalyası başlıyor. Onlar da törenlerini dikenli teller arasında mı yapacaklar? Son derece kibar ve masum bir edayla konuşmuştu. Vali kıpkırmızı oldu. — Bunun ilgisi yok diye geveledi. Selma dudaklarını ısırıyordu. Masanın ucundaki adama bakıp gülümsedi, sonra tatlı bir sesle kendini savaşın içine attı: — Ekselans, İspanya'da her yıl tövbekarların sokağa çıkıp, burada Hüseyin'in ölümünü andıkları gibi, İsa'nın ölümünü anmak için, kanayıncaya kadar kendilerini kırbaçladıkları doğru mu? Sir Harry öfkeyle kekeledi: — Herşey küçük farklarda Prenses! Korkarım ki bu nokta gözünüzden kaçmış. Tartışmaya son vermenin harika bir yolu! İngiliz soğukkanlılığı da buradan geliyor... üstünlüğünden o denli emin ki, tartışmaya bile mahal yok! Bir fransız olsaydı —Selma Beyrut'da tanıdıklarını hatırladı— kükrerdi. Kendine daha az güvendiği için, ikna etmek, inandırmak için dövüşürdü. Belki gülünç ama... çok daha sevimli olurdu. — Ya son polo maçına ne diyorsunuz? Polo mu? Öyle ya... yavan şeylerden bahsedip duruyorlardı. Polo daha önemliydi ve herkes canlanmıştı. Vali kızgınlığını unutmuştu. Yemek bitmişti, erkekler, her zamanki gibi, purolarını içmek üzere ayrı salona geçmişler, hanımlar da Lady Violet'in ikram ettiği papatya çayını içmek üzere küçük salonda toplanmışlardı.

Ev sahibesinin dışında hiç biri, fransız aksanı ile konuşan ve valinin özel bir saygı gösterdiği bu çok güzel kadının kim olduğunu bilmiyordu. Ona "prenses" denmiş olması, ilginç bulunması için yeterli idi. Mutlaka davet edilmeliydi, burada oyalanacak o kadar az şey vardı ki! Diğerlerinden daha girişken ve daha meraklı bir sansın, cesareti ele aldı: — Prenses! —bu kelimeyi söylemek amma da hoştu!— Fransa'dan aynlalı çok oldu mu? Selma şaşırdı: — Fransa'da hiç bulunmadım. Onların şaşırdığını görünce anladı: — Herhalde aksanım yüzünden olacak. Beyrut'ta okudum. Hanımlardan biri iç çekti: — Ah! Beyrut! Doğu'nun Paris'i! Fransızlar bu kenti uygarlaştırmayı gerçekten başarmışlar. Babanız beyefendi yüksek bir memur ya da bir diplomat veya bir subaydı herhalde? Selma, konuşmanın nereye varacağının pek farkında olmadan: — Sanırım babam, atlarıyla meşgul olmanın dışında, ömründe pek bir şeyle uğraşmadı dedi. Hanımlar onayladılar... öyle ya... bir prens... — O sadece damat, sultan olan annem. Damat, sultan? Yolunda olmayan birşey var, bizimle alay ediyor! — Öyleyse fransız değilsiniz? — Ne şüphe, türküm. Türk! Ağızlar küçümseyerek kıvrıldı: bir türk! Nasıl da aklanmışlardı. Ama şu beyaz, porselen gibi şeffaf tenini kime borçluydu? Türkler karayağız olur... bu bilinen birşey! Herhalde annesi... bizim İstanbul'u işgal ettiğimiz dönemde... askerlerimizden biriyle kaçamakta bulunmuş olmalı... Diğerlerinden daha iyi yürekli bir hanım, zavallı kızcağızı bu sıkıntılı durumdan kurtarmak istedi: — Yani rum kökenli türküm demek istediniz... aslında hıristiyansınız... Selma öfkelenmişti. Sesini yükseltti: — Hiç de değil! Yüzde yüz türk ve müslümanım. Dedem Sultan Murat idi. Bu sözler topluluğu hiç mi hiç etkilemedi. Bu ingiliz burjuvaları için, sultan bile olsa, bir müslüman türk, bir ingilizin ayak bileğine ulaşamazdı ! İyi kalpli kadın son bir hamle yapü: — Peki burada yalnız ne yapıyorsunuz? — Yalnız değilim, evliyim. İyi... belki de görüşülmeğe değer biridir. Kocası fransız olmalı... — Badalpur Racası ile evliyim. Bir yerli ile evli! Tabii ya... bir türk... üstelik de müslüman... kiminle evli olacaktı? Kadınlar arkalarını döndüler. Birden, birbirlerine anlatacakları binlerce özel sorunları olduğunu hatırladılar. İyi kalpli kadın, arkadaşlanndan azar işitme korkusuyla, konuşmasını sürdüremedi, önündeki elişine daldı. Beyrut'ta, fransız okulunda bile, Selma böylesine çiğ bir ırkçılıkla karşılaşmamıştı. Önce şaşırmış sonra bu memur karıları

İstanbul'da, yanıma yaklaşmayı hayal bile edemezlerdi diye düşünüp gülümsemişti. Tüm bunlar gerçekten tuhaf... Tuhaf mı? Birden bundan da pek emin olamadı. Kendi mevkiinin ve kendi soyunun gururu ile yetiştirilmiş olmak gibi bir talihi vardı. Ama ya, nesiller boyu alt tabakada oldukları kendilerine öğretilenler ne yapacaklardı? Tenlerinin rengi, dinleri, yaşam biçimleri değişik olduğu için az gelişmiş insanlar olduklanna inandırılmışlar ne olacaktı? Artık gülmek istemiyordu. Bugüne kadar onun için avrupalı demek, eşit ya da hemen hemen eşit silahlarla mücadele edilen rakip demekti. Yenilmiş olmak, somut olaylara yol açardı: iflas etmiş bir ekonomi gibi, kalitesiz mallar gibi, siyasi ve stratejik hatalar gibi. Yani kabul edilebilir şeyler! Oysa bu gece, utancı, kabul edilemeyecek rezilliği keşfediyordu: aksini 242 söylese de, içinden, daha aşağıda olduğunu kabullendiği için boyun eğen, bağımsızlık istediğinde de, ruhunu yitirdiği için kendilerinden kurtulmak iddiasında olduğu efendilerine benzemeğe çalışan bir halk! Hepsinden tiksiniyordu: Emir'dcn, ingilizleri taklit eden dostlarından, dostluğu ile kendilerine şeref bahşetmiş sayılan Sir Harry'den ve kendisiyle konuşma lûtfunda bulunan Lady Violct'dcn! Böylesi bir kini hiç duymamıştı. Saraya dönerlerken Emir: — Dikkatli olmalısınız canım dedi. O genç hintliye gülümsediniz. Biliyorum, kötü bir niyetiniz yoktu, ama bu insanlar, başka türlü yorumlarlar... "Bu insanlar"... Holi şenliği sırasında Lucknow'da olay çıkmadı. Buna karşılık civar kent ve kasabalarda ayaklanmalar birbirini izledi. Palna'da, Barcilly'de, Ratnagari'de, hemen her yerde iki topluluk karşı karşıya geldi. Bir yerde, hinduların bir caminin önünde "mahsus" davul zurna çaldıkları gerekçesiyle, bir başka yerde, ilkbahar şenliğine kendilerini kaptırmış gençlerin tazzialara boya sürdükleri bahanesiyle... En büyük olay Avrangabal'ta çıkmıştı. Muharrem'in bitişi dolayısı ile bir ineği kurban etmeğe kalkışan bir müslüman köyünü, sekizyüz sopalı, yabalı hindu kuşatmış, köy, polisin müdahalesi ile ucuucuna kurtarılmış ama yirmi ölü ve yaralı verilmişti. Müslüman kamuoyu, "bir mezbahanın önünden geçmeğe tahammül edemediğini, bunun yapamayan insanları da anlayıp desteklediğini" söyleyen Nehru'yu ve ingilizlere karşı şiddet kullanılmaması vaazında bulanan ama bu olaylarda sesini çıkarmayan Gandi'yi suçluyordu. Her iki tarafta kin birikiyor, hoşgörüsüzlük artıyordu. Batan güneş çeşmelerin suyunu tunçlaştırırken, beyaz mermerlere uzanmış Selma, başlayan serinliğin tadını çıkartmaktaydı. Kadınlar avlusunu geçtikten sonra girilen bu iç bahçede, kimse onu rahatsız edemiyordu. Burası kendi tapınağı olmuştu. Burada hayal kuruyor, ağlıyor, ve annesine, mutluluğundan söz ettiği, mektuplar yazıyordu.

Bugün evliliğin ikinci ayı idi. İki ay... içinde bir sıkıntı, doğruldu, birden burada ne aradığını, hayatına ne gibi bir şekil verdiğini kendi kendine sordu... Çaylar, yine çaylar, bir sürü kadın... belki sevimli, eleştirilecek bir yanları da yok; Zehra'nın tebessümü, rani ile çekişmeler ve... Emir! Gündüzki Emir, geceki Emir, çekici raca, mükemmel beyefendi, siyasetle ve devletin yönetimi ile uğraşan insan ve o karanlık, sessiz, aç, ilgisiz beden! İlk geceki şoktan sonra, alışmıştı artık! Korkunç söz... ama kocası sağır, dilsiz, kör ise ne yapabilir? Eşikte ayak sesleri. Kimin haddine? — Ooo, Zeynel! İyi Zeynel'im, bu üzüntülü hal ne böyle? — Kaygı, efendimiz. Sultan Beyrut'ta yalnız ve sağlığı... Zavallı Zeynel, ne de tasalanıyor! Anneciğimin başında sabah akşam nöbet tutan iki kalfa var. Gerçi hastalığından beri çocuk gibi oldu. Yine de Zeynel'e takılmaktan kendini alamıyor Selma: — Beni yalnız mı bırakacaksın? Selma'nı artık sevmiyor musun? Kızarıyor, dudaklarını ısırıyor. Selma, yaptığına pişman: — Şaka ediyordum. Bence de Beyrut'a dönmelisin. Annemin yanında olduğunu bilirsem, daha rahat ederim. Zeynel yeis içinde: — Ya siz küçük Sultanım? — Nasıl "ya ben?" Seni gidi kendini beğenmiş! Kendini vazgeçilmez mi sanıyorsun? Güler gibi yapıyor: — Etrafımı alıp beni nasıl şımartıyorlar, görmüyor musun. Anneciğime çok şımartılan bir gelin olduğumu söylersin. Zeynel'in gözleri dolu dolu... — En azından, yolunda gitmeyen bir şeyler olursa, bana bildireceğinize söz verin... hemen dönerim. — Söz. Ama artık daha fazla üzülme, yoksa kızacağım. Kızdığım zaman da... Zeynel, küçükken nasıl kızdığımı hatırlıyor musun? Burnumun büyüdüğünü, Sultan Abdülhamit'e benzediğimi söylerdin... ben de susardım. Gel yanıma otur, söyle bakalım, İstanbul'u bir daha görebilecek miyiz? Susuyordu Zeynel, Selma'nın bir cevap beklemediğini, sadece anılarını 244 paylaşmak istediğini biliyordu. Geçmişle aralarındaki tek bağdı ve onu bu yüzden özleyecekti Selma. En iyisi ayrılmaktı. — Unutuyordum. Bayan Gazavi sizinle konuşmak istiyor. — Gitmek mi istiyor? Haklı. Burada yapacak bir işi yok. Lübnanlı, Selma'yı, devamlı şikâyetleri ve sızlanmalarıyla bıktırmıştı. Zehra'nın kendisini, fitne fücurluk ettiği için azarlamasından bu yana, surat ediyordu. Aslında Selma yalnız kalmayı tercih ediyordu. Bundan böyle hayatı burada geçecekti. Özlem, zayıfların ve ahmakların işiydi! O ise mücadele etmek istiyordu; bu ülkede, bu halk için, yapılacak o kadar çok şey vardı ki! Rani Azize de kim oluyordu? Artık bundan böyle rani, kendisiydi. Az daha treni kaçırıyorlardı. Bir bavulları kaybolmuş, son anda bulunmuştu. Artık kompartmana yerleşmişlerdi. İstasyonda, mayıs

ayının boğucu sıcağında, Selma dimdik durmuş, onlara gülümsüyordu. Emir, karısının "hizmetçilerini" istasyonda geçirmek istemesini anlayamamıştı. Zavallı Emir! — Allahaısmarladık küçük sultanım. Zeynel, şişmiş gözlerle camdan sarkmış, mendil sallıyordu. Tren hareket etmişti. "Güle güle! Güle güle!" Selma'nın boğazına bir şeyler tıkanıyordu. Onlar gittiği için mi yoksa kendi kaldığı için nü? — Üzülmeyin, burada dostlarınız var. Begüm Yasemin elini tutup hafifçe sıktı. Selma dönüp baktı. Onu tamamiyle unutmuştu. Oysa istasyona onun sayesinde gelebilmişti. Kocasının aracılığı ile racayı ikna eden oydu. — Sıkıntınızı anlıyorum. Sizin için herşey çok değişik. Emir iyidir ama kolay insan değildir. Kendinizi nezaman yalnız hissederseniz, bana gelin, çok memnun olurum. Selma "Ne kadar candan! Oysa ilk gördüğümde hiç güven vermemişti" diye düşündü. Sonraki günler sık sık Begüm Yasemin'e gitti. Önceleri, yapacak başka birşeyi olmadığı için, sonraları hoşlandığı için ona gider olmuştu. Oradaki hava, saraydakinden çok daha rahat ve ilginçti. Akıllı ve uyanık bir kadın olan Begüm, sosyal durumlarını pek fazla dikkate almadan, etrafına bir çok kültürlü ve zeki kadın toplamıştı. Kendisi de soylu değildi ama ailesinde ün salmış yazarlar ve üniversite mensupları vardı. Herkesin, Lucknow'un en iyi avukatı olarak kabul ettiği kocası, servetini tek başına yapmıştı. Artık çok zengindiler. Evlerindeki herşey bunu kanıtlıyordu. Geçmişten gelenlerle kendini sıkıntıya sokmak zorunda olmayan burjuva sınıfının rahatlılığını ve çağdaşlığını burada bulmak mümkündü. Begüm sıkı sıkıya purdah kuralını uygulamasa —çünkü yalnız kadınları ağırlıyordu— Selma kendisini neredeyse Beyrut'ta sanacaktı. Emir bu yeni arkadaşlıktan çok hoşnuttu. Genç karısı topluma uyuyor, âdetlerini, alışkanlıklarını benimsiyordu. Kendisinin bugünlerde onunla meşgul olacak vakti yoktu. Devlet işlerinin içine gömülmüştü. Kongre, oylarını kazanmak için, köylüleri, bağımsızlık düşmanı gibi tanıttığı mihracelere karşı kışkırtıyordu. Özellikle taşrada yoğun propaganda 245 yapıyordu. Çoğu müslüman olan yönetici sınıf, tehlikeli biçimde hinduculuğa dayalı bulduğu Kongre politikasına karşı çıkıyor ve tepki olarak Ali Cinnah'ın Müslüman Birliği'ne yöneliyordu. Köylülerden çoğu, yöneticilere karşı ayaklanmış ve vergi vermeyi reddetmişti. Badalpur'a komşu eyalette, buğday stokları yağmalanmıştı. Şimdilik Badalpur'da herşey sakin görünüyordu ama, racanın gizli polisi, köylerde bir takım adamların yasadışı toplantılar düzenlediklerini haber vermişti. — Neden durumu tespit etmeğe ve köylülerle konuşmağa bizzat siz, gitmiyorsunuz. Saflığın bu derecesine gülüyordu Emir:

— Köylülerle konuşmak mı? Ne demek için? Âlet olduklarını söylemek için mi? Bana inanmazlar. Bu, halen varolan dengeyi bozar. Beni esas endişelendiren de bu. Hemen yararlanmağa kalkışırlar. En uysal olanlar bile, efendi zaaf gösterirse, canavarlasın Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi size bunları öğretti sanıyordum. — Asıl öğrendiğim, hünkâr kendilerine daha yakın olsaydı, halkın onun devrilmesine izin vermeyeceği. Sizin de aynı hataya düşmenizden korkuyorum. Emir beklenmedik bir sevecenlikle Selma'ya yaklaştı: — Benim bir despot olduğumu düşünüyorsunuz değil mi? diye sordu. Oysa, sizden de idealisttim, eskiden... Lucknow sosyetesinin eğlenceden vazgeçmesi için, birkaç dinî çatışmadan ve birkaç köylü isyanından çok daha ağır, akla hayale gelmeyecek olaylar gerekirdi. Uçurtma savaşı mevsimine girilmişti. Haftalardır, gökyüzünde zorlu bir yarış, sürdürülmekteydi. Buna katılmayan tek bir raca ailesi, tek bir hanedan yoktu. Lucknow, bazan aylar süren bu çekişmelerle ünlüydü ve bunu görmek için uzaklardan gelinirdi. Begüm Yasemin'in Horasan haklarıyla kaplı terasında kadınlar, gözlerini gökyüzünden ayırmaksızın tartışıyorlardı. Selma onların bu kadar heyecanlandıklarını hiç görmemişti. Mehrar Racasının, ince altın saçaklı ve 10 rupilik paralarla süslü uçurtmasını birbirlerine gösteriyorlardı. Onu yakalayan, alakoyardı. Kural buydu. Raca bu mevsim elli kadar uçurtma kaybetmişti. Öyle olması da doğaldı, bu kadar yükün verdiği ağırlık yüzünden zor uçabiliyorlardı. Ama racanın aldırdığı yoktu; onun, uçurtmaları kazanmak için değil, en güzeline sahip olduğunu göstermek, bütün kente zenginliğini ve cömertliğini sergilemek için uçurttuğu biliniyordu. Hanımlardan biri: — İflâs ettiği söyleniyor, dedi, sonu, Navab Yusuf Ali Han'ınkine benzeyecekmiş! Yusuf Ali Han! Onbeş yıl önce, uçurtmaları için kırksekiz köyü sattığından beri bir efsane olmuştu. Yüzbin uçurtması vardı ve bütün Lucknow'a, tek başına meydan okurdu. Maçların en ünlüsü altı ay sürmüştü. Gece durmamak için, uçurtmalarının kuyruğuna küçücük ampuller takmıştı. Oğluna, Navab'ın 246 borçları ile birlikte bu merakı da kalmıştı. Oğlu da bütün müsabakalara katılıyordu. Ama yakınlarına bakılacak olursa, bunu sırf babasının hatırı için yapıyordu. Son derece zengin bir akrabasıyla evlenmişti ve şu sırada onun servetini eritmekle meşguldü. Bu heves çok kişiyi iflâs ettirmişti. Son derece karmaşık ve mükemmel-leştirilmiş uçurtmaların yapımı bir servete mal oluyordu, islâm'da yasak olmasına karşın, bahis tutuluyordu. İflâs edenler bunu tevekkülle karşılıyorlardı, çünkü bu yolda elde ettikleri ün ve saygınlık, kentin bütün yüksek çevrelerini kendilerine açmış oluyordu. Selma "züppelik!" diye düşündü. Yine de havada süzülen ve bir anda düşmana saldırarak ipini kesen bu kocaman, rengârenk kuşların

çekiciliğine kapılmaktan kendini alamadı. Ona, bu işin tekniğinin ilerlediğini söylemişlerdi: artık sadece daha sağlam ve daha hafif uçurtma değil daha öldürücü ipler de yapılıyordu. Yumurta akına bandırılan bu iplere jilet gibi keskin kırık cam parçacıkları yapıştırılıyordu. Bu da mülhiş sonuçlar veriyordu. Begüm: — Eskiden dedi, onları uçurtmak yeterli marifet sayılıyordu. Sadece güzelliklerine bakılırdı. Özellikle hindular, uçurtmalarına tanrılarının resimlerini yapmayı severlerdi. Sonra Delhi'den savaşma modası geldi, biz de bu modayı benimsedik. Herhalde yapabileceğimiz yegâne savaş olduğu için... Begüm'ün evindeki konuklar her zaman rastladığı kişiler değildi. Ud'un en soylu ailelerinin kadınları ve kızları gelmişti. Selma, Begüm'ün değişik çevrelerde bu kadar tanınmasına imreniyordu. Emir, onun müthiş bir diplomat olduğunu, eşine değerli yardunları olduğunu söylüyordu. îyi de, bunu nereden biliyordu? Selma ona bu soruyu sormuş, o da gülmüştü. — Telefon, canım. Bizim molvilerimizin günah saydığı ve dindar kadınların kullanmayı reddettikleri şeytan işi araç sayesinde biliyorum. Belki de hakları var... bazan bir ses, bir yüzden çok daha anlamlı olur, çok daha fazla hayale sürükleyebilir... Kızmayın, Begüm'ün sesiyle olan ilişkim, sadece meslekî bir ilişki. Bildiğiniz gibi benim hem en iyi arkadaşım hem de hukuk danışmanım olan kocasıyla devamlı bağlantı halindeyim. Tabii ki Selma bütün bunları biliyordu. Biraz kıskanmıştı. Şu purdah gerisindeki bazı kadınların öyle bir gücü vardı ki, nice batılı kadını imrendirebiliıdi. Kocaları faal, parlak bir hayat sürer ve önemli kararlar alırken, aslında işi kotaranlar onlardı. Çarşafın gerisindeki bu bilinmeyen rakibeler, çok daha etkili ve tehlikeliydiler. Muazzam bir iktidar hırsları vardı, çünkü, herhangi bir gerçeğin bozmasına imkân olmayan bir hayal aleminde yaşarlardı. Kocaları ise, dünyayı denetlcmerinc imkân veren birer araçtan ibaretti. Begüm, üzeri altın kakmalı geniş bir kutu getirtti. Bu, bir hintli evinde bulunması gereken en önemli nesne, pân kutusuydu. İçi bölmelere ayrılmıştı ve her birinde ulusça keyfini çıkardıkları pânın hazırlanması için gereken maddeler vardı. Hintliler onsuz yapamıyorlardı ve ingilizler bağımsızlık hareketini felce uğratmak istiyorlarsa, tembul tarlalarını imha etmeleri yeterli olur deniyordu. Çünkü halk yirmidört saate kalmaz teslim olurdu. Selma, bu asma biberin neresini çekici bulduklarını hiç anlamıyordu. 247 Raninin, yaprakların en yeşilini seçip, bunları biraz kirece bandıktan sonra onu kırmızı rengini ve acılığını veren ve ağaç kabuğundan elde edilen kathaya batırdığını, içine biraz tembul cevizi, bir fiske tütün, iki papatya taneciği, biraz afyon kattığını, sonra yaprağı koni biçiminde sarıp, onurlandırmak istediği davetlilere ikram ettiğini görmüştü. Pân çiğnemek, ta eskilerden gelen bir hint âdetiydi ama herhalde asıl ününü moğol saraylarında yapmıştı. Hükümdar, yapılan

hizmetleri ödüllendirmek istediğinde, değerli hediyelerin yanı sıra tembul yaprakları da sunarmış. Selma'yı gelince, o hint nargilesi olan hookah'ı tercih ediyordu. Yastıklara gömülüyor, mülhiş keyif alıyordu. Böylesi ilâhi bir karışımı, Lucknow'un başka hiçbir yerinde tatmamıştı. Tütüne yalnızca, bal tadı veren melas değil, ayrıca koku da veren çeşitli baharat karıştırılmıştı ve işin erbabı bu karışımın sırrın kimselere vermiyordu. Selma, yarı aralık gözkapaklarının arasından, yanıbaşına uzanmış kadınlara bakıyordu. Sıcaktan, yarıyarıya çıplaktılar... bazıları nefisti. Birbirlerinin yağlı saçlarını tarıyor, erkek bakışından uzak olmanın verdiği özgürlükle, bacaklarını, kollarını, omuzlarını ovuyor, şakalaşıyor, sırlarını anlatıyor, mutlu görünüyorlardı. Biraz kenarda kalan genç bir kadın, onları seyredip eğleniyordu. Beyaz tenli, mavi gözlüydü. Selma, Nampur Racası'nın yeni eşi olduğunu öğrenmişti. Soylu olmadığı halde, güzelliği ile racanın gönlünü fethetmişti. Biraz burun kıvırarak, annesinin ingiliz olduğunu söylemişlerdi. Selma'nın kendisine baktığını görünce kalkıp yanına geldi: — Sizinle tanışmak istiyordum. Burada kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Uyum sağlayabildiniz mi? Selma'nın genç kadına o an kanı ısındı. Sevimli ve açık bir insan olmasından dolayı; yarı yarıya ingiliz olmanın zor olup olmadığını, kendisini iki arada kalmış hissedip etmediğini sormak istiyordu ama, Hindistan'da ırk konularının son derece hassas olunduğunu biliyor, karşısındakini incitmekten korkuyordu. — Bize gelmenizi çok isterdim. Kayınvaldemi tanımış olurdunuz. Olağanüstü bir kadındır. Politikaya çok meraklıdır, Muhammet Ali Cinnah'ın ve Müslüman Birliği'nin ateşli bir yandaşıdır. Vaktini buradaki gibi toplantılarda harcamaz, biz kadınların ülkenin geleceğinde oynayacakları birer rolü olduğunu söyler. Selma sordu: — Ama, purdalu var, değil mi? — Tabii var, ne fark eder? Selma anlamıyordu. Begüm de aynı şeyi söylemişti. Nitekim o da yanlarına geliyordu: — Sizi hınzır, şeref konuğuma el koymuşsunuz! Gelin yanıma oturun prenses! Sevimli konuşmasının ardında öfke titreşimleri sezmek mümkündü. Yoksa kıskanmış mıydı? Karanlık basmak üzereydi, hizmetçiler kandilleri yakmışlar, yemek için büyük bakır sinileri hazırlamağa başlamışlardı. 248 Gökyüzündeki uçurtmaların hcrbiri birer ateş küresiydi... — Şuraya bakın... ne kadar güzel! Begüm heyecanla Selma'nın beline sarıldı: — Şu küçük olanına bakın... ne kadar da hızlı, hiç kuşkusuz kocaman olanı paralayacak. İşte... dememiş miydim? Heyecandan titriyordu. Selma, biraz huzursuz, kadının kollarından sıyrılmağa çalıştı ama Begüm onu sıkı sıkıya tutuyordu. Canını

sıkmak istemedi. İçinden, huzursuzluk duymasına kızıyordu, rahibelerin eğitimi onu, her türlü temasın tedirgin edeceği kadar bağnaz mı yapmıştı? Burada, kadınlar arasındaki bu davranışlar, bu bedensel özgürlük o kadar doğal, üstelik hiçbir art düşünceye yer vermeksizin o kadar sağlıklı idi ki... hıristiyanlığa göre herşey günah, îslâm ise bedenden utanmaz. Aksi, yaradana hakaret sayılır... Begüm, diğer konuklarla meşgul olmak üzere kalktı. Selma, bir an için de olsa, dostluğunun safiyetinden kuşku duyduğu için utandı. Koşun güzel atlarım, hızlı, daha hızlı! Şık kupa, sakin Kayzerbağ sokakları, çiçekli bahçeler ve öğle uykusuna yatmış saraylar arasından uçuyordu. Hızlı, pancurlar arasından esen rüzgârı solumaktan başka yapılacak iş yok. Saat ancak dört ve uzun bir öğleden sonra olacak. Selma, gül almaya, en tazelerinin bulunduğu, Aminabat çarşısına gidiyor. Kupa, Batı Kapısı'ndan eski şehire giriyor, artık atlar yavaşlıyor, meyve sepetlerinin yanına çömelmiş küçük satıcılara, yolun ortasına bütün haşmetiyle serilmiş ineklere ve tekerlekler arasında koşmaca oynayan yarı çıplak çocuklara çarpmamak için... Aminabat Çarşısı, süslü püslü balkonları olan aşı boyası evlerle çevrili geniş bir meydana kurulmuştu. Kemerli yolun yanında yüzlerce dükkân vardı. Kentin en önemli alışveriş merkezi burasıydı. İthal malı satan şık mağazaların bulunduğu ve hemen hemen sadece ingilizlerin gittikleri Hazerganj Çarşısı sayılmayacak olursa, en işlek yer de burasıydı. Selma burada gezmeğe, dükkân dükkân dolaşıp ne var ne yok diye bakmağa bayılıyordu. Bazan hiçbir şey almadığı cî'iyordu. Kimse de alınmıyordu, burada âdetti: kadın müşteriler kaprisli oluyorlardı vt bu, onlara tanınmış bir hakti. Tüccarlar, bu kadar beyaz tenli bir hanıma hizmet etmeğe bayılıyorlardı. Selma, burkanı giymeyi kabul ediyorsa da, sarayın köşesini döner dönmez, bağlan çözüyor, peçeyi kaldırıyor ve o korkunç kara çadır, pek şık bir pelerine dönüşüyordu. Yanındaki hizmetçi, konuşacak olursa, hemen işine son verileceğini biliyordu. Selma onu, yeni olduğu ve henüz Rani Azize'nin sultası altına girmediği için seçmişti. Aralarında konuşmuş değillerdi. Prenses onu ufak tefek hediyeler de veriyordu. Çarşı bugün tenhaydı, dükkânların yarısı kapalıydı. Selma bugünün bayram sayıldığını bilmiyordu. Muharrem yarın bitiyordu. Camiiden pek uzak olmayan küçük bir parkta, adamın biri etrafını almış olanlara birşeyler anlatıyordu. 249 Birden, meydanın karşı tarafında haykırmalar duyuldu, yüz kadar sopalı adam ortalığa fırladı. Kükreyerek ilerliyor, tezgâhları deviriyor, yollarına kim çıkarsa çıksın; kadın, ihtiyar, çocuk demeden insafsızca vuruyorlardı. Parktaki grup da harekete geçmişti. Usulca siper almış, saldırıyı bekliyorlardı. — Huzur! Çabuk gelin! Arabacı dehşet içinde hanımını kolundan çekmişti. Selma etrafına bakınca yalnız olduklarını gördü. Koca meydan birkaç saniye içinde boşalmış, dükkânlar kepenklerini indirmişlerdi. Süratle arabaya

bindi. Tam vaktinde... taşlar tepelerinde uçuşuyor, silâhlar patlıyordu. Atlar ürkerek, şaha kalkmıştı. Arabacı korkmuş, onları kamçılıyordu. Selma, kafesli pencerenin ardından, yanan evleri, oraya buraya koşuşan insanları görebiliyordu. Meydan birkaç saniyede savaş alanına dönmüştü. Ağızları köpük köpük, atlar dört nala gidiyor, arabacı onlara hâkim olamıyordu. Sokaklarda insanlar dehşet içinde, duvar diplerine kaçışıp, arabaya yol açıyorlardı. Selma gözlerini kapadı.... başına gelecek felâketi beklemeğe başladı. En sonunda kupa sarsılarak durdu. Pencereden, ter ve dehşet içinde kalmış olan arabacının yüzü göründü. Hizmetçi, bir köşeye kıvrılmış, hıçkırıyordu. Bu durumda, sorgu suali önlemek için en iyisi, hemen saraya dönmemekti. Selma: — Begüm'e gidelim dedi. Evi uzak değil. Ama bana önce şunu söyle Ahmet Ali, kim saldırdı? Müslümanlar mı, hindular mı? Arabacı başını eğdi. — Evet? — Müslümanlar, Huzur. Hepsi müslünıandı. Hiç hindu yoktu. Selma kızdı, sorusunu tekrarladı. Adam çok korkmuş olmalı... ne dediğini bilmiyor! — Emin olun Huzur! Müslümanlardı. Tabii gerçek dindar değil bunlar. İki günden beri Tchok1 mahallesinde dövüşüp duruyorlar ama, Aminabat'a, saraya bu kadar yakın yere kadar gelebileceklerini sanmıyordum. — Niye dövüşüyorlar? — Önce Sünniler başladı. Hazret-i Ömer'e hakaret ediliyor bahanesiyle bir şii ayinini bastılar. Yirmi kişi ölmüş, yüz kişi yaralanmış... Ne kadın dinlemişler ne de çocuk... Tchok'un bir kısmını ateşe vermişler. Tabii şiiler de boş durmamışlar! Hâlen Tclıok'da sokağa çıkma yasağı var ama, polisin niçin bu kadar geç geldiğini kimse açıklayamıyor... Selma dehşet içinde kalmıştı. Arabanın bir köşesine büzüldü. Hintliler ile ingilizler, hindular ile müslümanlar arasındaki çatışmalar yetmiyormuş gibi... şimdi de müslümanlar ile müslümanlar! Bir bu eksik! O gün akşam üstü, Begüm Yasemin'in evi pek hareketliydi. Gazeteler; cesareti, korkaklığı, insanoğlunun en asil yönüne olan saygısı, Tann'ya ve Tchok: Lucknow'un ünlü bir semti. 250 kutsal görevine hakaretinden ötürü aylardan beri ülkenin her köşesinde konuşulan, dostların arasını bozan, aileleri birbirine düşüren, ağlatan, hayal kurduran, heyecan veren, öfkelendiren bir büyük aşk hikâyesinin nasıl sonuçlandığını yazıyorlardı: Kralİmparator VIII. Edvard'ın, iki kez boşanmış bir amerikalının güzel gözleri uğruna tahttan feragat etmesini! 3 Haziran günü, Fransa'da Cande Şatosu'nda, çok yakınlarının huzurunda evleneceklerdi. Selma içeriye girdiğinde, kısa boylu, şişmanca bir kadın, "aşk... aşk...!" diye birşeyler anlatıyordu ki, Selma, "bu kadın aşkı ne bilir? ben ne biliyorum?" diye öfkeyle düşündü. Bu hintli

kadınların, yüzelli yıldan beri, sadece ülkelerini sömürüp durmakla kalmayıp başkaldıranları öldüren bir hanedanın özel yaşamına duydukları ilgiyi hayretle izliyordu. Şu son zamanlarda, hemen bütün ülke, tundular ile müslümanlar arasındaki çatışmalar yüzünden kana bulanırken, bu kadınlar oturmuş, ingiliz hanedanındaki aşkı konuşuyorlardı. Selma şimdiye kadar ayıplamış ama nezaketle susmuştu. Ama bugünkü olaylardan sonra, daha fazla dayanamadı: — Su safsataların ne önemi var? Siz bir de yakın çevrenize baksanıza... sizin kentinizde, sizin mahallenizde, evleriniz önünde, millet birbirini öldürüyor. Aminabat'tan geliyorum... az daha linç ediliyordum. Sinirleri boşaldı, konuşamadı... yanına koştular. Çabuk soğuk su, nane ruhu ... sonunda sakinleşebildi. Anlatmağa başladı. — Müslümanlar arasında mı dediniz? Hayret edildi, öfke duyuldu. Otuz yıldan bu yana, Şiilerin, kendi şehitlerine hakaret saydıkları sahabelerin okunmasını engelleyip, ona cevaben halifeleri birer gasıp olarak gösteren tabarekeleri okumağa kalkıştıkları 1908 yılından beri böyle bir şey görülmemişti. Şimdi ne oluyordu? Bu karışıklıklar neden tekrar başlıyor du? Begüm Yasemin, sert bir biçimde genç Nampur Rani'sine bakü: — Sanırım bu da ingilizlerin bir oyunu! Nifak sokmak, bağımsızlık istediğimizde de; buna taraftar olduklarını, ama önce aramızda anlaşmamız gerektiğini söylemek. Rani sakin bir şekilde karşılık verdi: — Bence bu Kongre Partisi'nin işi! Müslümanların bölünmüşlüğü ve çıkarlarını savunmada, hintlilerin üstünlüğüne karşı, birlik olamayışları en çok onların işine geliyor. Rani Şalıina'nın kocası, Müslüman Birliği'nin yöneticilerindendi. Begüm'ün kocası ise, Kongre Partisi'nin ender müslüman üyelerindendi. Ona göre, asıl önemli olan ingilizlerden kurtulmaktı, topluluk sorunları daha sonra çözümlenebilirdi. Siyasi görüşleri tartışan kadınlar, kocaları arasındaki rekabetleri yansıtıyorlardı. Havayı yumuşatmak için, hanımlardan biri, yeni kralın taç giyme törenine hangi racaların gideceğini sordu. Politika o saniye unutuldu; parlayan gözlerle, katılacak mihracelerin adları sıralanmağa başlandı: Gwalior, Patiala, Cypur, îndor, Kapurtala mihraceleriyle, tabii Haydarabat Nizamı katılacaklardı. Bu soylular heyetine yaşlı Baroda Mihracesi başkanlık edecekti. Selma, Nilüfer ve Dürrüşehvar da gidecek diye düşündü. İngilizlerin, onu da davet etmesini ve daveti reddederek hakaret etmeyi isterdi. Ama bu zevkten yoksun kalacağım 251 biliyordu. Birden, Emir'in küçük bir eyaletin racası olmasına içerledi. Ağabeyi VIII. Edvard'ın yerine geçen VI. Gcorge'un taç giyme günü olan 12 Mayıs'ta, Lucknow ışıklar, çiçek taklan il& donatılmıştı. Valinin bu geceki daveti muhteşem olacaktı. Bütün soylular, önemli

kişiler, tebrik etmek ve yeni kral-imparatorun uzun ömürlü olmasını dilemek için orada olacaktı. Emir, tören şirvanisini giymiş, Selma'nm odasına gelmişti: — Daha hazır değil misiniz? Acele edin, geç kalacağız. Selma gözlerinin içine baktı: — Siz gidebilirsiniz, ben gelmiyorum. Emir şaşaladı. Karısı şimdi de hangi buluttan nem kapmıştı? Hiç valiye hakarette bulunulur mu? — Anlamıyor musunuz? Benim anlamadığım, sizin bu toplanüya nasıl katılabildiğiniz! Bütün nutuklarınız ingiliz sömürgeciliğine karşı, bağımsızlık savaşından yana! Lafugüzaf! Vali Cenapları parmaklarını şaklatır şaklatmaz, hepiniz koşuşup sıraya giriyorsunuz ve sözüm ona kurtulmak istediğiniz yabancı efendinizin taç giyme törenini, kanınızdan, soyunuzdan biriymiş gibi, hararetle kutluyorsunuz! Emir kızardı, ona hakaret eden bu kadına doğru yürüdü. Yoksa ona vuracak mıydı? Kendi tuttu. Yumruklarını sıktı. — Yanılıyorsunuz Prenses Hazretleri. Hindistan hiçbir zaman, işgal altındaki Türkiye olmadı, ingilizler bu ülkeyi kalkındırmak için çok şey yaptı. Biz sadece, kendi kendimizi yönetecek kadar büyüdüğümüz kanaatindeyiz. Onlarla savaş halinde de değiliz. Mümkün olabilecek en iyi koşullarda, iktidarın el değiştirmesi için müzakere ediyoruz. — İngiliz askerinin adam hapsetmesine, adam öldürmesine, siz müzakere mi diyorsunuz? — Bu, şu deli Gandi'nin suçu. Herşey sakin, efendice çözümlenecekken, o meczup, halkı savaşa sürüklemek istiyor. Bir an durdu. — Şimdi, gelmiyor musunuz?... Peki! Hırsla dışarıya çıktı. Bastıramadığı bir huzursuzluk duyuyordu. VI Eskiden, Lucknow-Badalpur arası üç gün sürermiş. Ardlarından sekiz güçlü kölenin taşıdığı tahtırevanlar ve yüklerinin altında çökmüş develer gelen, eyaletin renklerine bürünmüş fillerin ağır ahengi ile, yüz millik yolun alındığı üç gün! Kervan, tan ağarırken yola çıkar, sonra sıcağın dayanılmaz olduğu öğle saatinde dururmuş. Açıklık yerlerde, hizmetkârlar koca koca çadırları kurar, yerlere halılar sererlermiş. Güneş batana kadar uyunur, sonra serinlikte yola çıkılır, silâhlı muhafızlar, yıldızların altında yoluna devam eden kervanın iki yanında, onu korurmuş. Bugün ise yolculuk, beyaz bir İsota Fraschini ile dört saat sürüyor. Küçük bir salon kadar geniş, barı, maun masaları, çay takamı, gül suyu ile doldurulmuş kristal şişeleri ile tam bir rahatlık! Selma, yaşlı bazı racaların sürdürdükleri bu yolculukları şiir dolu buluyor, ama, çağdaş bir insan olan raca, hızlı gitmeyi, rahat yolculuğu yeğliyordu Yine de halkın arzularına ve geleneklere verdiği bir ödün var: eyalet sınırına bir mil kala durulup, sabahın karanlığında Badalpur Sarayı'ndan yola çıkmış olan fillerin arabaya yetişip, ona refakat etmesi beklenecek. Emir, karısına, artık otuzbin

kişilik nüfusu ve ikiyüz kadar köyü kalmış olan Badalpur'un, eskiden Hindistan'ın büyük eyaletlerinden biri olduğunu iftiharla anlatıyor: — Atalarım Dekkan Mahratları'na ve daha sonra ingiliz işgalcilere karşı savaştılar. Bu savaşlar bizi tüketti. Kuvvete hiç boyun eğmedik. 1857'de büyük dedem İsviçre'ye yakın bir alana eşit olan ikibinalüyüz köy kaybetti. O tarihteki ingiliz generali, hatıra defterine şunları yazmış: "Badalpur racalarına asla güvenmemeli. Otoritemizi kabul eder görünürler ama, her zaman başkaldırırlar." Emir güldü, sonra özlemle anlatmağa devam etti: — Bizim en güzel zafer tacımız, bu sözler. Ama birkaç yıl sonra, Tac'ın vesayeti altına girdik.1 Arabaları çiçekli takların altlarından geçiyordu. Önlerinde altınlarla süslü altı fil ve eyalet marşını çalan bando gidiyordu. Yolun iki yanına toplanmış olan halk, hindular ve müslümanlar, iki büklüm eğilmişti. Ne bağırış, ne alkış... bu gürültü çeşitliliğinde sükût, en büyük saygı ifadesiydi. Arabanın ön kısmında oturan raca, gözleri ileride, hareketsiz duruyordu. Yüzyıldan beri ülkenin gerçek efendileri istediği kadar ingilizler olsun, halkın gözünde affeden, ceza veren asıl kudret sahibi yine oydu. Arkada, esintinin ingilizlere karşı ilk defa isyan edilen 1857 yılı ile bağımsızlığa kavuşulan 1947 yılı arasında, Hindistan eyaletlerinin çoğu, ingiliz denetimi altındaydı. Hükümdar görünen racalar eyaletlerindeki işlerin düzenli yürütülmesinden ingiliz valisine karşı sorumluydular. 253 kıpırdatamadığı kalın diba perdelerin gizlediği Selma, kraliçesi olduğu ama kendisini görmeğe hakkı olmayan halkı seyrediyordu. Şehre girmek üzereydiler. Kalabalık artmıştı. Kentin girişindeki kırmızı taş köprünün altında, yaşlı bir adam, saygı ifadesi olarak, elini bir kaç kez alnına götürmüş, sonra elindeki torbayı açarak bir avuç rupiyi fırlatmıştı. Herkes kapmak için, birbirine girmişti. Emir, sanki taştan yontulmuş hiçbir şeyi görmüyor gibiydi. Ama Selma, mırıldandığını duydu: — Şu ihtiyar mezcup Hamdullah, bunca cömertlikle saçacak parayı nereden buluyor? Alay anayola girmişti. Dükkânlar, eyalet rengi kurdelelerle süslü, her tarafta racanın resmi asılıydı. Kadınlar balkondan; bereket, bolluk ve doğurganlık simgesi olarak, pirinç taneleri serpiyorlar, bağınyorlardı: "Raca sahip zindabad, çok yaşa racamız!". Arada "rani sahibe zindabad, çok yaşaranimiz!" sesleri duyuluyordu. Onları alelacale susturuyorlardı. Ne ayıp! Bu genç beyinsizler, hükümdarımızın eşini alenen ağızlarına nasıl alabiliyorlardı? Rani bunun acısını çıkarmağa kalkışmasa bari! Araba kent merkezinden çıkmış, on mil ötedeki saraya yönelmişti. Geçen yüzyıla kadar, Badalpur racaları şehrin merkezindeki kalede otururlardı. Ama bir yaz gecesi, kasten veya kazara, çıkan bir yangın, kaleyi de eski kenti de harabetmiş; güvenlik endişesiyle

ve daha da rahat olduğu için, o günkü raca, kırlık bir yerde, nilüfer çiçeklerinin açtığı bir gölün, kıyısında bir saray yaptırmıştı. Yüksek duvarlar sarayın dışarıdan görünmesine engel oluyordu. Moğol bahçesinin ortasında beyaz mermerler ve kafesoyma balkonlar yükseliyor, üst kısımlarındaki yeşil ve altın renkli seramiklerden bir fıriz üzerinde, dimdik mızraklar, bereket boynuzları ve bir sıra; tavuşkuşlan, kaplanlar, balıklar gibi görkemli veya kutsanan hayvanlar görülüyordu. Dört bir köşesinde, tarlalara, köylere hâkim taraçalar vardı. Uzakta, Himalaya kollarından birinin mavi gölgesi görünüyordu. Esas binanın birkaç adım ötesinde, terkedilmiş görünen, üç küçük kasır vardı. Yaşlı raca bunları kendi ve soyundan gelenlerin karılan için yaptırmıştı... bugün ise konuklara ayrılmıştı. Selma yeni evini hemen sevdi. Sükûnet veren beyazlığı, berrak bir suyun aktığı mozaik su yollarının geçtiği çiçekli bahçeyi, kokulu ağaçlarının çevrelediği yollan, şaşkın kuşlar gibi gökyüzüne kanat açmış yüksek palmiye ağaçlannı... Sarayın önünde şeref kıtası selâm durmuştu. Çivit rengi ceketleri ve sanklan, kaytan bıyıkları, geçen yüzyıldan kalma mavzer tüfekleriyle elli kişilik bir kıtaydı. Basamakların başladığı yerde, bembeyaz giysileri, çivit rengi kemerleri ve türbanlanyla hizmetkârlar ordusu bekliyordu. Bir yanda seyisler ve fil bakıcılan, aşçılar ve yamaklar, bahçıvanlar, berberler, metrdoteller, uşaklar, arka sırada da olsa, siliciler, temizlikçiler, yer almışlardı. Basamaklann öte yanında kadınlar duruyordu. Selma hayretle, yüzlerinin açık olduğunu gördü. Yirmi kişi kadardı. Oda hizmetçileri, hizmetçiler, çamaşırcılar. Yeni raninin hizmetine tahsis edilmişlerdi. 254 — Huzur, ne mutluluk, ne şeref! Kırmızı ipekten bir top parçası atılmış Selma'nın ellerini öpüyordu. Bu, kendisini geldiği gün karşılayan, Dadalpur eyalet valisinin eşi Begüm Nusret'ti. Kocası, divan, siyah şirvanı içinde, Emir'le konuşan, şuradaki ağırbaşlı adam olmalıydı. Selma "Bana niçin selam vermedi?" diye düşündü. Sanki saydammış gibi bir duyguya kapıldı. Orada bulunanların hepsi onu görmezlikten geliyordu. Tabii bu bir saygı ifadesiydi ama, genç kadın yokmuş gibi sevimsiz bir duygu hissetti. Buna alışması gerekiyordu. Aslında bu, burkah giymekten daha iyiydi. Badalpur'da, kara hapishane, babalar ve kocaların, kızlarını veya kanlarını meraklı bakışlardan korumağa kalkıştığı kentlerdeki gibi zorunlu değildi. Zaten burada, kendi bakımından, hiç kimse en ufak bir teklifsizliğe cesaret edemez, aklından geçiremezdi. Burada o bir kadın değil, rani idi. Begüm Nusret telâşla: — Gelin Huzur dedi. Rani Saide bir an önce sizi tanımak istiyor. Yanma raca ile birlikte girmeniz uygun düşmez. Koca ile karının bir arada girmeleri saygısızlıktır. Şayet kadın kayıııvaldesinin yanında iken kocası gelmek istediğim haber verirse, derhal örtünmesi ve kocası içeriye girmeden odadan çıkması gerekir.

Rani Saide... Emir'in büyükannesi. İngiltere'de geçirdiği onbeş yıl süresince Rani Azize sadece Lucknow Sarayı'nın yönetiminden sorumlu iken, devleti purdah gerisinden yönetmiş olan kadın! Söylendiğine göre, müthiş bir kadın! Selma da onu merak ediyordu. Yanında Begüm Nusret olduğu halde, mermer merdivenlerden çıktı. "Bu yandan Huzur." Yaldızlı koltuklar ve konsollar ile döşenmiş küçük kabul salonunu, sedirler, acem halıları ve Keşmir işi masalarla şark usulü dekore edilmiş toplantı salonunu ve nihayet taht odasını geçtiler. Begüm, böbürlenerek fildişi tahtı gösterdi. Av ve savaş sahneleriyle bezenmiş ve çivit rengi kadifeden yapılmış, burgulu sütunları ile bir çirkinlik örneği idi. Selma susuyordu, ömründe bu kadar sakil bir şey görmemişti. Dikkatini, duvarda asılı aile portrelerine verdi. Tüm Badalpur racalarının tabloları idi bunlar. En eskisi 1230'da tahta çıkan racaya idi. En yenisi de 1912'de ölen Emir'in babası... Tuhaf! Birbirlerine ne çok benziyorlar. Selma daha yakından baktı ve birden, gülmemek için dudaklarını ısırdı. Tüm bu hükümdarlar, yediyüz yıllık bir tarihi simgeleyenler, aynı ressamın fırçasından çıkmışlardı... Aziz Han diye birinin! Ya bu adam, olağanüstü bir süre yaşamıştı ya da Emir'in babası, bilinmeyen bir nedenle, bu atalar galerisini yaptırmağa kalkışmıştı. Ancak ressamın imzasını sildirmeği unutmuş olmalıydı. Kibir ve saflık! Acaba Emir de... Selma içindeki huzursuzluğu defetti. Hayır... Emir'i asla böyle düşünemezdi. — Yaklaşın çocuğum. Selma daha ilk bakışta yaşlı kadının büyüsüne kapıldı; dullara uygun beyazlar giymiş, hiçbir mücevher takmamıştı. Tek süsü: topuz yaptığı beyaz saçlarına, Şiilerin en sevdikleri taş olan firuzeden bir tarak oturtmuş olmasıydı. — Gelin sizi kucaklayayım! Mavi gözler, binlerce çizginin bir tül gibi indiği açık tenli yüzünde ışıl 255 ısıldı. Selma, keşmirli olmalı diye düşündü. Hindistan'ın başka hiçbir yerinde bu kadar beyaz tenli kadın yoktu. Yaşlı raca, komşu ülkeler arasında gidiş gelişler daha kolay olduğu halde, zamanında, eşini seçmek için neden bu kadar uzağa gitmek gereğini duymuştu ki? Selma saygıyla eğildi. Yaşlı kadın onu kaldırıp kucakladı. Leylâk kokusunu içine çeken Selma, kendini bir an evinde sandı. — Senin sadece güzel olmandan korkuyordum —rani, çenesini avucuna almış, yüzünü inceliyordu— görüyorum ki sende ondan fazlası var. Emir talihliymiş. Ona senin gibi bir kadın gerek. Kendisine yardım edeceksin değil mi? Artık ben olmadığımda, ona destek olacaksın değil mi? Emir'e destek olmak mı? Selma şaşkın bir havaya bürünmüş olmalıydı. Rani: — Ne dediğimi biliyorum, dedi. Emir sevgisiz büyüdü. Daha altı yaşındayken, annesi ve babası ölünce, dalkavuklar çevresini sardı, onun yüzüne gülüp sırtından geçinmeğe çalıştılar. Tam anlamasa da bunu sezinleyebiliyordu. Çok hassas ve uyanık bir çocuktu. Ondan

birşey beklemeyen tek insan bendim. Ablası Azize'nin bile, ona karşı gelmemesi, ileride acısını çıkarır korkusundandı. En büyük darbeyi, onbeş yaşında, neredeyse taptığı amcası, devleti ele geçirmek için onu zehirlemeğe kalkıştığında yedi. Haftalarca odasına kapandı, benden başka kimseyi görmek istemedi. Ağlıyor ve durmadan "raca olmak istemiyorum, uzaklara gideceğim, beni kimsenin tanımadığı, beni yalnız kendim için sevebilecekleri bir yere gideceğim" diyordu. Selma ürperdi. Kendisi de kaç kez, isimsiz bir öksüz olmak, sırf kendisi için sevilmek istememiş miydi? Rani devam etti: — İşte o tarihte onu İngiltere'ye göndermeğe karar verdik. Hem güvenliği hem de ruh sağlığı için. Annesiyle babasının ölümünü; bilinçsiz de olsa, kendisini terk etmişler gibi yorumluyordu. Dalkavukların riyakârlığı, amcasını ihaneti, kendisine tatlı gülücükler yollarken bir başkasıyla buluşan bir kuzinine duyduğu talihsiz aşk, kendisine olan güvenini, kaybetmeyi de göze alarak savaşma, kısacası bir erkek olma yeteneğini kaybetmesine neden olmuştu. Giderken kuşkulu, sinirleri hassas bir delikanlıydı. Döndüğünde, yetişkin, faal, heyecanlı, mantıklı... biraz fazla mantıklı... bir erkek olmuştu. Sanırım hep kendini tutuyor, hassaslığına yenilmek istemiyor. Acaba hâlâ yaralı mı? Yoksa sadece onu saklamayı mı öğrendi? Zavallı Emir'ciğim mutlu olmasını o kadar istiyorum ki... Rani gözleri yaşlı, Selma'ya baktı: — Ona yardım edeceğine söz ver! Haziran ayının bu son günlerinde sıcaklar, dayanılmaz olmuştu. İnsanlar da hayvanlar da ümitsizcesine gökyüzüne bakıyorlardı... inadına masmavi olan gökyüzüne! Daha haftalarca da mavi kalacaktı, Tanrı kuruyan tarlalara, çatlayan toprağa, bunalmış yaratıklara acıyıp bir değişiklik yapmadıkça muson yağmurlarım bu kadar erken beklemek abesti. 256 Selma günde .yirmi kere, soğuk su ile doldurulmuş havuza girip çıkıyor ve ancak o zaman yaladığını hissediyordu. Ama havuzdan çıkar çıkmaz, vücudundaki damlacıklar buharlaşıyor ve cehennem azabı yeniden başlıyordu. Yatağa uzanmış, hiç hareket etmeden, yüzünü pankanm verdiği serinliğe tutuyordu. Bu, odanın dışında çömelmiş bir delikanlının iplerini çekerek çalıştırdığı, Nuhunebiden kalma dev bir vantilatördü. Gerçi sarayda elektrik mevcuttu ve Emir, İngiltere'den döner dönmez bütün sarayı muazzam çelik vantilatörlerle donatmıştı ama, geldiklerinden beri elektrikler kesikti ve Selma, tepesindeki geniş çelik araçların işleyebileceği ümidini çoktan yitirmişti. Selma, bu büyük sıcaklara rağmen, Badalpur'u Lucknow'dan çok seviyordu. Burada hayat, Rani Azize'nin küçük oyunlarından, entrikalardan, dedikodulardan uzak, çok daha sade idi. Devlet işlerinin yoğunluğuna rağmen, Emir de daha rahat görünüyordu. Çok erken saatlerde, kırlarda, ormanlarda at gezintisi yapıyorlardı. Bazan Zehra da onlara katılıyor; berrak gülüşü gökyüzüne dalga dalga, yükseliyordu. Özgürlüğün verdiği sarhoşlukla atlarını dört

nala sürüyor, köylülerin hayret dolu bakışları arasında geçip gidiyorlardı. Raca ilk kez yazı Badalpur'da geçiriyordu. Normal zamanlarda, imkânı olanlar, İndo-Ganj ovasının boğucu sıcağından kaçar, Himalayaların şık tatil yörelerine giderlerdi. Genel vali ve hükümet de taşınır ve karargâhını, Keşmir Eyaleti'nin başkenti Srinagar'da kurardı. Ancak bu yıl, Kongre Partisi'nin kışkırtmaları yüzünden, köylerde durum karışıktı ve Emir, isteklerini yakından incelemek için vatandaşlarıyla kalmayı yeğlemişti. Aslında Badalpur köylülerinin özel bir şikâyetleri yoktu; kendi racaları adil ve komşu eyalet hükümdarlarından çok daha cömertti. Hasat kötü olmuşsa, vergiyi tam almaz, kızın düğünü ya da hastalık nedeniyle borçlanılmışsa, köyün tefecisine borcu bizzat öderdi. Ancak birkaç aydan beri kentten, okuma yazma bilen bir takım adamlar gelmişti. Artık vergi verilmemesi, köylülerin ürünün hasılatını son kertesine kadar alakoymağa haklan olduğu gibi lâflar ediyorlardı. Tabii kimse bunlara kulak asmıyordu, kimse bunları efendiye nakledecek cesarette de değildi, ama, olay yine de düşündürücüydü. Ancak bu ara, yağmuru, sıcakları, kuraklığı bahane edip bu yıl ödeme yapmalarının mümkün olamayacağını söylemeyi ihmal etmiyorlardı. Raca her sabah divanı toplayıp görüşme yaptıktan sonra, halkı kabul ediyordu. Ayrıca görüşme talebinde bulunmağa gerek yoktu. İsteyen herkes; toprak sahipleri, muhtar veya sade vatandaşlar, gelip dertlerini anlatabilir, hükümdardan yardım dileyebilir, ya da bir anlaşmazlıkta hakem olmasını isteyebilirdi. Selma, Emir'in uyruklarını kabul edişini seyretmekten hoşlanıyordu. Sessizce taraçaya süzülüyor ve dinliyordu. Emir, ana verandanın altında bulunuyordu. İnci işlemeli ince muslinden bir kurtah giymişti. İki hizmetkâr yelpaze sallarken, altı muhafız, dimdik, arkasında duruyordu. Aslında bunlara gerek yoktu ama, Emir bunları işin şatafatı için bulundurduğunu söylüyordu. Halkı düş kırıklığına uğratmamak gerekti, ne de olsa görmeğe geldikleri racaları idi! O sabah Selma, şikâyetçiler arasında bir kadın görünce şaşırdı. Burada işi • neydi? İşler hep erkekler arasında çözümlenirdi. Yüzünün alt kısmı, tuhaf bir biçimde dümdüz aşağıya inen bir peçeyle örtülmüştü. Ayrıca garip olan şuydu ki, erkeklerle birlikte tarlalarda çalışmak zorunda olan köylü kadınlar peçe 257 takmazlardı. Peçe ve çarşaf, sosyal statünün birer simgesiydi ve kadının,çalışmak zorunda olmadığına işaretti. Siyah peçeli kadının yanında, ellerini kollarını sallayarak konuşan erkekler, birbirlerine hakaret eder gibiydiler. Gruba başka erkekler de katilmiş, herbiri kendi öyküsünü anlatmağa başlamış, kadın büsbütün ufalmıştı. Raca, büyük bir ciddiyetle bazı sorular soruyor cevapları dinliyordu. Sonra kararını verdi: tin rupia, üç rupi ceza. Erkekler sakinleşmiş, odadan

çıkıyorlardı. Peçeli kadın da arkalarından, sessizce onları izliyordu. ¦ Emir odaya çıktığında, Selma merakla sordu: — Ne oldu? Neydi o? — Önemli değil. Koca, karısını ihanetle suçluyor. Onu cezalandırmak için bir kılıç darbesiyle burnunu kesmiş. Kadın, masum olduğuna yemin billalı ediyor, ailesi şikâyete gelmiş. Selma dehşetle Emir'c bakıyordu: — Yani kesilen bir burun için sadece üç rupi mi? — Ucuz kurtuldu sayılır. Suçluysa, kocası onu öldürebilir, ve ceza almaz. Âdet böyle! — Suçsuzsa? — Şüpheyi uyandırdığı ve böylece kocasının şerefini lekelediği için yine de suçlu! Selma dehşet içinde kocasına bakıyordu: olamazdı! Çağdaş fikirli, gelişmiş, İngiltere'de en iyi kurumlarda ycüşmiş olan Emir, Ortaçağ usullerini nasıl benimseyebilirdi? Sclma'nm şaşkınlığını gören Emir: — Başka türlü bir karar veremezdim dedi. Kocaya daha sert davransaydım, bunu hiç kimse, hatta karısı ve karısının ailesi bile, onaylamazdı. — Ama onlara anlatmak gerekir. Bunu yapabilecek tek insan da sizsiniz! — Zihniyetlerini mi değiştireceğim? Şaka ediyorsunuz! Bunun için yüzyıllar gerekir. Üstelik değer yargılarını, namus anlayışlarını eleştirme, dahası, değiştirme hakkına nereden sahibim? Yapabileceğim tek şey, bunlara uymalarını sağlamak. ¦— Ama bunları onaylamıyorsunuz değil mi? Selma'nın sesi titremişti. Raca ona çapraz bir bakış fırlattıktan sonra: — Merak etmeyin dedi. Sizi burunsuz görmektense, ölmüş görmeyi yeğlerim. Bu insanlar estetiğe hiç değer vermiyorlar! Fildişi tcsbihiyle oynamağa devam ederek, dalgın, sözlerini tamamladı: — Ama diğer konularda haksız olduklarından pek o kadar emin değilim... Ucpal köyü, sarayın bir mil kadar uzağındaydı. Seima, balkonlardan, kerpiç evleri, hasır damları ve kadınların, bir çeşit içine soğan konmuş peksimet olan ve genellikle asıl yemek yerine geçen chapalilcr hazırladıkları iç avluları görebiliyordu. Badalpur'da bulunduğu bir haftadan beri, Emir'le yaptıkları at gezintileri sayılmayacak olursa, saraydan dışarıya adımını atmamıştı. Gerçek hayattan; oyun 258 oynayan çocuklar arasında iş gören kadınların, bir bardak çayın etrafında tartışan erkeklerin, bakır güğümleri tepelerinde salına salına çeşmeye su almağa giden kızların, aldırmıyormuş gibi yapıp onları uzaktan izleyen delikanlıların yaşadıkları köydeki hayattan tecrit edilmişti. İlk günler, yeni bir yere gelinenin, kır hayatının sevimliliğinin, kimsenin ortaklık taslamadığı raniliğin ve yabancı olduğu için kaprisleri anlayışla karşılanıyormuş gibi bir muamele görmenin

mutluluğu ile geçmişti. Ama artık günler geçmek bilmiyordu. Zehra da okumak için, Lucknow'a dönmüştü. Selma bir şeyler yapmak istiyordu. Ama nasıl? Derdini açtığı Rani Saidc, işe, öğleden sonraları —çünkü sabahlan tarla veya ev ile uğraşırlardı— kadınları kabul etmekle' başlamasını öğütlemişti. — İsteyen herkes gelebilir diye haber gönder. Onlara yardıma hazır olduğunu söyle... —güldü— söylemedi deme sakın, kalabalığın önüne geçemeyeceksin, nereye bakacağını şaşıracaksın! Ama haklısın. Bu senin ranilik görevin! Ben de eskiden yapardım ama artık çok yaşlandım... Mavi, berrak gözleri bir an için lıüzünlendi. — O insanlar bizim çocuklarımız. Ilerşeyi bizden beklerler. Ben daha fazlasını yapmak isterdim ama, kocam racanın zamanında bu sözkonusu olamazdı, belki fazla hevesli de değildim. Ama sen, gençsin, dünyayı tanıyorsun, burada çok şeyi değiştirebilirsin. Ben de, Badalpur kadınları ile çocuklarının kendi hallerine terk edilmediklerini bilirsem, daha rahat ölürüm. Rani Saide'nin söylediği gibi, Selma'nın giriş katında düzenlettiği kabul odası dolup taşıyordu. Köylü kadınlar, peşlerinde bir dizi çocuk, günün her saatinde geliyorlardı. Raninin ayak ucuna oturuyor ve onun tek kelimesini anlamadığı bitmez tükenmez hikâyeler anlatıyorlardı. Bu yüzden, Lucknow'un en iyi okulu olan sörlerin okulunda ingilizceyi öğrenmiş olan Begüm Nusret'in kızının yardımını istemişti. Çay servisi için iki hizmetçi ayrılmış ama bu itiraz ve huysuzluklara yol açmıştı. Raninin hizmetini görmekle gururlanan hizmetçiler, bu pis ve ilkel köylü kadınlara hizmet etmek istememişler, ama Selma diretmişti. Onu görmek için bunca yoldan gelen bu kadınlara, süt ve şekerle pişirilen, şuruba benzer çaydan ikram etmek, konukseverliğin temel şartıydı. Bazıları uzak yerlerden geliyordu. Onlar için, bir büyük odada, yerlere çarşaflar serilmişti. Evlerine dönmeden önce, burada geceleyebilirlerdi. O kadar rahattılar ki, hiç biri dönmek istemiyordu, özellikle çoluk çocuğu olmayan yaşlı kadınlar. Onlar yerleşiyordu. Rani anneleri ve koruyucu melekleri değil miydi? Selma, endişeyle, sarayın her gün daha fazla dolduğunu görüyordu. Sonunda Emir bunları farkedecek, kızacak ve hepsini kovacaktı. Ne yapmalı? Durumu Rani Saide'ye açmış, o da gülmeğe başlamıştı: — Sevgili çocuğum! Onlara küçük bir hediye vermezsen, gitmezler ki... Küçük kutular hazırlat, içlerine kebap ve burfî2 koydur. Bir de 5 rupi ekle. ^Burfi: Şeker ve kaymakla yapılan küçük çörek. 259 Ama bunun veda armağanı olduğunu açıkça belirtmeyi ihmal etme. — Ama gücenmezler mi? — Gücenmek mi? Bu da nereden aklına geldi? Aksine, onur duyarlar. Eminim kutuyu komşularına göstermek için, sıkı sıkı muhafaza edeceklerdir. Kutuları kırmızı kurdele ile bağlat. Kırmızı mutluluk rengidir...

Mutluluk... Bütün gün sarayda dolanıp duran bu kadınların, mutluluk hakkında en ufak bir fikirleri var mıydı? Acınacak sefaletlerini, üşütüp hastalanan ve brahminlerin dualarına rağmen ölüm döşeğinde olan tek erkek evladın hikâyesini, gebe kalmadığı için ailesine geri gönderilen kızın öyküsünü, işsiz kocayı, aç çocukları, 50 rupi borçlu olunan tefecinin evi hacize kalkışmasını peşpeşe anlatıp duruyorlardı. Ranilerine ümitle bakıyorlardı. Öylesine iyi bir insana benziyordu ki, mutlaka yardım elini uzatacaktı. Selma ilk günler, dilekleri yerine getirmeğe çalıştı. 20 rupi şuna, 30 rupi ötesine ama sefalet alayı giderek uzuyordu. Bu, bitmez tükenmez bir zavallılık, dipsiz bir kuyu idi ve devlet hazinesi bile, bununla baş edemezdi. Güçsüz! Karşılaştığı sayısız sorunu çözümlemekte güçsüz kaldığını anlamıştı. Hepsine birden yardım edemeyeceğini onlara nasıl anlatmalı? Ona inanmayacaklar, Raninin diğer bütün zenginler gibi olduğunu, ümiüenmekle hata ettiklerini söylecekler, ona üzüntülü, küskün bakacaklardı... fakirlerin her zamanki bakışlarıyla... — Biliyorum, dedi Emir, bir akşam Selma çaresizliğinden bahsettiğinde. Ama siz de, bizim gibi, alışacaksınız... İşin en kötü yanı da bu. Aramızdaki en iyiler bile katüaşıyor. Başka ne yapılabilir ki? Karşısına geçip baküğunızda bizi deliye çevirecek durumları görmemek için; kaçıp gitmek, intihar etmek, sabah akşam içmek mi? Hiçbir kafa yorma, öğrendiğimiz, inandığımız, bizi insan yapan şeylerin hiçbiri bütün bir halkın çektiği bu acıyı, bu bitmez tükenmez can çekişmenin gerekçesini gösteremez. İngiltere'de okurken çözümün sosyalizm olduğunu sanıyordum. Arkadaşlarım benimle alay ediyorlardı. Bana "kızıl raca" adını takmışlardı. Döndüğümde hiç kimsenin ihtilâl istemediğini gördüm. Hele köylüler hiç... Yüzyıllardır süren kölelik ve güçsüzlük, onları, ne yaparlarsa yapsınlar, hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandırmış. — Ama bu doğru değil ki... Mahatma'nın peşine takıldıklarına göre... — Aslında yanlış yapıyorlar. Gandi, şiddete başvurmama doktriniyle, iş çevrelerinin sosyal bir ihtilâle karşı buldukları en iyi çare. Onun için de onu ve partisini paraca destekliyorlar. İşte bu yüzden... bir de bu bamyaların3 ceplerini doldurmalarını, ülke ekonomisini denetimlerine almakla engelleyen ingilizleri kovmak için... ama sakın hayale kapılmayın, ingilizler gittikten sonra halk; tek tesellisi, aynı renkten insanlar tarafından sömürülmek olarak, eskisi kadar sefil olacaktır. 3Banyas: Hintli büyük tüccarlar. 260 — Ama şimdi de aynı renkte insanlar tarafından sömürülüyor. Büyük toprak sahipleri, prensler... Emir, gözlerini nefretle kıstı: — Öyle... ben, siz! O halde? Bu sarayı terk etmek, basit bir sari giymek, köylülere eşitlik ve devrim dersleri vermek için ne bekliyorsunuz? Delirdiğinizi sanırlar ve sonunda sizi öldürürler!

Emin olun, sandığınız kadar basit değil. Kişisel özveri hoşunuza gidebilir ama, işleri daha beter kılmaktan başka bir işe yaramaz. Selma'nın yüzünde bir kuşku görülür gibi oldu. — Bana inanmıyor musunuz? Emir omuzlarını silkti. — Pek âlâ, deneyin... görürsünüz! Kendisini düzenli aralıklarla görmeğe gelen kadınlar arasında, çok güzel iki genç kız Selma'nın dikkatini çekmişti. Büyüğü onaltı yaşlarında olmalıydı. Alnında, evli kadınlara sürülen kırmızı tikka vardı. Henüz yeni yetmeliğe erişmiş olan diğeri, çok sade beyaz bir sari giymiş, hiç bir takı, hintli kadınların, onlarsız kendilerini çıplak hissettikleri cam bilezikleri bile takmamıştı. Yanyana oturmuşlar, saatlerdir raniyi seyrediyorlardı. Selma meraklanmıştı... Sonunda, bir arzulan olup olmadığını sordu: — Hayır Huzur. Sadece sana bakmak istiyoruz. Hoşumuza gidiyor. O kadar güzelsin ki! Daha büyüğü, Parvali kendinden kırk yaş büyük biriyle evli idi. Kocasının kendisine iyi davrandığını, tarlaya çalışmaya yollamadığını ve her yıl, ışıklar festivali Divalı için, ipek bir sari aldığını anlattı. Daha küçük olanı, Sati, duldu. Onbir yaşında başgöz edilmiş, altı ay sonra dul kalmıştı. Kocasının ailesiyle oturuyor, mutfak dışında, ev işlerine bakıyordu. Zavallı kızcağız! Selma ona acıyarak bakıyordu. Hindistan'da uzun süreden beri yaşamıyor da olsa, hintlilerin dullara lâyık gördükleri hayatı bilecek durumdaydı. Kocalarının cesediyle birlikte yakılmalarını zorunlu kılan ve ingilizler tarafından 1829'da yasaklanmasına rağmen süregelen sultee'dcn yakasını kurtarmış bile olsa, ömrünün geri kalan kısmını parya gibi geçirmek zorundaydı. Daha önceki hayatında işlediği şehevi günahtan ötürü, kocasının ölümünden sorumlu tutulurdu. Artık lekeli biri olduğu için, mutfağa yaklaşması, hele de yemeğe oturması yasaktı. Ancak artıklarla yetinmek zorundaydı. Çocuklarıyla meşgul olma haklan bile yoktu. Sita gülümsedi: — Allahtan ki çocuğum yok. Kayınvaldem de kötü bir insan değil. Beni kilit alünda tutmuyor. Dullara yapıldığı gibi, başımı da traş ettirmedi. Ama eksikliğini hissettiğim şenliklere, katılamamam. Müziği, renkleri çok severdim, ama benim için bunlar bitti artık. Üzerimde uğursuzluk varmış. Selma kızdı: — Saçma! Gel yanıma otur. 261 Sita tereddüt etti. Diğer kadınlara korkuyla baktı, buradan kaçmak istiyordu ama, raniye nasıl karşı gelebilirdi? Titreyerek yaklaştı — Zavallı çocuk, dedi, garara giymiş bir kadın yüksek sesle. Bizde dullara kötü davranılmaz. Hatta yeniden evlenmeleri gerektiği düşünülür. Peygamberimiz örnek olmuş, ilk karısı Hazrcli Halice bir duldu. Topluluktan bir mırıldanma yükseldi. Kimse yorum yapmak istemiyordu. Rani müslüman değil miydi? Sita'nın gerisinde oturan Parvati doğruldu:

— Huzur, neden köye geliniyorsun? Orada seni görmek isteyen çok kadın var. Buraya gelmeğe cesaret edemiyorlar. Sonra diğerleri... paryalar... muhtar seni rahatsız etmemeleri için gelmelerini yasakladı. — Paryalar mı? — Evet, "dokunulmaz" dedikleri, yanlarına yaklaşılamayanlar. Gölgeleri bile kirli, denir. Tabii onlara yaklaşamazsın ama hiç değilse seni uzaktan görmüş olurlar, öyle sevinirler ki! Ya şu çocuğa, rallilerinin saraydan çıkmasının yasak olduğunu nasıl söylemeli? — Geleceğim Parvati, söz! — Giüneyeceksiniz. Onların arasına karışmakla bir haynnız mı dokunacak sanıyorsunuz? Onlan şaşırtmaktan başka bir işe yaramayacaksınız. — Gideceğim. Emir hırsından bembeyaz kesilmişti ama bu kez Selma diretmeğe kararlıydı. En fazla acınacak olanlar, onu bekliyordu; onlan düş kırıklığına uğratabilir, umursamaz olduğuna inanmalarına yol açabilir miydi? — Nilüfer ve Dürrüşchvar hastaneleri, yetimhaneleri pek âlâ ziyaret ediyorlar... — Ama köyleri değil... — Köyleri de. Resimlerini gördüm. Yalan söylemiş ama bir adım ilerlemişti. Nizam'ın gelinlerine bütün Hindistan hayrandı. Yaptıklarına kimsenin bir diyeceği olamazdı. Emir tereddüt etti: — Öyleyse Rani Saide'ye danışalım. Yaşlı kadının düşüncelerine çok güvenirdi. Devleti onbeş yıl boyunca yöneten o değil miydi? Köylülerin tepkisini en ıfı o bilirdi, çünkü hintli hassasiyeti ile ingiliz terbiyesi arasında sıkışıp kalmış olan Emir için bu tepkiler, daha hâlâ birer bilinmezdi. Rani: — Gidebilir! diye haber göndermişti. Devir değişti. Bana gelip anlattık-Janm gözlerimle görmüş olsaydun, daha az hata yapardım. Raca kaşlarını çattı. Büyükannesinin açık fikirliliğine, bu dışarıya tek adım atmamış kadının kurallara sıkı sıkıya bağlı olmayışına her zaman hayret 262 etmişti. Ama o ne derse olacak demişti bir kez... — Pek âlâ dedi. Gideceksiniz ama, yanınızda silâhlı iki muhafız bulunacak. VII Selma, annesine yazdığı mektupta, "bir hint köyünün nasıl olduğunu tasavvur edemezsiniz" diyordu. "Sarayın balkonundan kerpiç evler, hasır damlar pek şirin görünüyordu. Ama yaklaştığınızda... insanın midesini ağzına getiren ekşi bir koku... insan dışkısının kokusuyla karşılaşırsınız. Dikkat etmezseniz, üzerlerine basma tehlikesi vardır. Köylüler, nereyi bulurlarsa, orada ihtiyaç görüyorlar... genellikle de köye yakın yerleri tercih ediyorlar. Gizlenmeğe de gerek duymuyorlar, alt tarafı dünyanın en doğal işi

değil mi? Tahtırevanla geçtiğinizde, yol boyu çömelmiş insanlara rastlıyorsunuz. Yüzlerinde derin bir sıkıntının izleri... Ama bu işi yapan kadın görmedim hiç! Evlerinin penceresi yok, sadece herkesin bir arada yaşadığı, iç avluya açılan küçük bir kapı var. Bu avlu, hem mutfak, hem yemek odası, hem konuk odası, yazın da yatak odası yerine geçiyor. Evin kendisi de tek gözlü, zengin sayılanlarınla iki gözlü. Kış geldi mi, kadın, erkek, çocuk, bu odada üşümemek için birbirine sokulup oturuyor. Yine de büyük sayılır bu odalar, çünkü hiçbir eşyası yok. Sadece iki hamak ve bir de bayramlık giysilerin saklandığı bir sandık. Uzaktan, kadınların saatlerce çömelerek, bir çeşit çamuru karıştırıp çörek gibi bir şeyler yaptıklarını görmüştüm. Bunları evin duvarlarına yapıştırıp güneşte kurutuyorlardı. Sonra da avluda, pek san'atkârane biçimde üstüste diziyorlardı. Çıplak elleriyle, bunca özen göstererek yaptıkları neymiş biliyor musunuz? Tezek! Meğer pek esaslı bir yakıtmış, hem ısınmağa hem yemek pişirmeğe yarıyor. Güldüğünüzü görür gibiyim. Ama belki de, vücuttan çıkan şeylerden tiksinmekle, esas gülünecek olanlar bizleriz. Gazetelerde hindular ile müslümanlar arasındaki çatışmaları herhalde okuyorsunuzdur. Merak etmeyin. Buradaki köyler, toplumlararası hoşgörüye örnek gösterilebilecek yerler. Ucpal'da halkın % 6O'ı hindu, % 4O'ı müslüman ve pek âlâ da geçiniyorlar. Mahalleleri ve kuyuları ayrı. Kimi caminin, kimi tapınağın etrafında gelişmiş mahalleler. Birbirlerine gelip gidiyorlar ama asla yemeğe değil! Hindular, müslünıanlara ve tabii bu ara ranileri olan bana da, pis, gözüyle bakıyorlar. Aslında, çeşitli kastlara ayrıldıkları için, her biri karşısındakini pis addediyor. Bir tek brahmanlar bu horlanmağa dahil değil. Çünkü onlar üst sınıftan kutsal yaratıklar sayılıyor ve kendilerine, okuma yazma bilmeseler de pandit —bilgin— dedirtiyorlar. En alt basamakta, herkesin horladığı zavallılar var. însan demeğe bin şahit ister. Bunlar "kast dışı" kimseler. Adlarından da anlaşılacağı gibi, topluluk içinde yerleri yok. Bunlara "parya" ya da "dokunulmazlar" deniyor. Onlarla temas etmek felâketine her kim uğramışsa, arınmak zorunda. Bunlar köyün bittiği yerde, sefil 264 kulübelerde yaşıyorlar ve utanç verici işlerde çalıştırılıyorlar: apteshane temizlemek ya da ayakkabı onarmak gibi. Bunların tapınağa gidip dua etmeğe ya da başkalarının kullandığı kuyulardan su çekmeğe haklan yok. Bunların kuyuları kuruyacak olsa, ki geçenlerde kurudu, kadınlarının kilometrelerce öteden su getirmeleri gerekiyor. Köye ilk kez gittiğimde, onları görmek için ısrar etmekle tam bir ihtilal yarattım. Onları mutlu etmek istiyordum ama sanırım korktular. Benden değil kurallara karşı gelmemin acısı kendilerinden çıkarılır diye. Ama şimdi alıştılar. Ne kadar minnettar olduklarını bir bilseniz. O kadar da hassas ve efendiler ki... bana bir bardak çay bile ikram etmeğe kalkışmıyorlar.

Başkalarının evlerini kirletmemek için, en son onları ziyaret ediyorum. Sanırım bu, sorunu çözümledi. Hindistan'a geldiğimden bu yana, ilk kez gerçekten mutluyum. Nihayet bir işe yarıyorum ve seviliyorum." Selma artık haftada birkaç kere köye gidiyordu. İlâç, giyecek ve çocuklar için defter, kalem götürüyordu. Muhafızlarının, köye girerlerken kendisinden ayrılıp, ihtiyarlarla çay içmeğe gitmelerini ayarlamıştı. Serbest kalınca, kadınlarla saatlerce oturuyordu. Her ev onu kabul etine yarışma girdiğinden, kıskançlık yaratmamak için çok dikkatli davranıyordu. Oysa aralarında tercih ettikleri vardı. Ona ilk kez köye gelmesini öneren iki genç hindu ve özellikle, himayesine aldığı genç dul Sita, sonra dobra dobra konuşmaktan hiç çekinmeyen, uyanık ve enerjik bir müslüman kadını olan Kaniz Fatma vardı, îriyarı ama narin yüzlü bir kadındı ve onbir çocuk doğurmuştu. Ondört yaşında olan büyük kızı bir erkek çocuk anasıydı. Sclnıa, kadının yaşını sormaktan kendini alamadı. Kaniz Fatma durdu, düşündü. — Büyük savaş başladığında babamın ingiliz ordusunda savaşmağa gittiğini ve ağladığımı hatırlıyorum. Üç yaşındaymışım. 1914'te üç yaşında! Sclma şaşırmış, ona bakıyordu: her ikisi aynı yaşta, yirmiyedi yaşındaydılar... Bir gün, Kaniz Fatma ve on kadar kadın, Selma'yı bir kenara çektiler. — Ram Sahibe. Öyle çok şey biliyorsun ki... biz ise zavallı cahil köylüleriz. Bu "girizgâh" Selma'yı güldürdü. Bu kadınların, basiretleri ve manüklarıyla pek çok aydın kadının üstesinden gelebileceklerini artık biliyordu. Ama bunu onlara söyleseydi, kendileriyle alay ettiğini sanırlardı, çünkü, okuma yazma bilen herkese sonsuz bir hayranlıkları vardı. — Kızlarımızın, bizimkinden daha iyi bir hayatları olsun istiyoruz. Yalnız toprağı eşelemek ve chapaülcr pişirmekle bu iş olur mu? İhtiyar raca, erkek çocuklar için bir okul yaptırmıştı. Sonunda ne oldu? Erkeklerimiz, yalnız imzalarını atmasını bilseler de, bizleri hor görür oldular. Rani Sahibe, kızlarımız için bir okul istiyoruz. Selma'ya umut dolu nazarlarla bakıyorlardı. Onlara göre okul, tüm 265 kötülüklerin ilacı, cennetin anahtarıydı. — Bu işe kocalarınız ne diyor? — Onlara birşey söylemedik, bizi döverlerdi. Seninle konuştuğumuzu hiç bilmemeliler. — Diğer kadınlar onaylıyor mu? — Hemen hepsi. Yalnız, erkekler buna asla izin vermezler diyorlar. Ne var ki... şayet raca karar verirse, söyleyecekleri birşey olamaz. Selma onunla konuşmaya söz verdi. Kadınlar, heyecanla ellerine sarılıp öpmeğe başladılar. Onlara göre, dava kazanılmıştı. Arük ayrıntıları konuşuyorlardı. Okul nerede kurulmalıydı? Kaç öğrencisi olacaktı? Öğretmenler nasıl sağlanacaktı? Selma da

onlara katıldı. Düşündükçe, onlara en iyi yardım yolunun okul olduğuna artık kendisi de inanmıştı. Selma bu yeni işin heyecanına öylesine kapılmıştı ki, akşam Emir ile bir araya geldiğinde, onun, endişeli biçimde anlattığı, dünyayı sarsan olaylara güçlükle ilgi gösterebildi. Hillcr'in başarıları ve dünyayı tehdit edişi, İspanya içsavaşı, ingilizlerin Filistin'i yahudilerlerle araplar arasında bölüştürmek isteyişleri, sanki bir başka dünyada, hiç ilişkisi olmayan bir âlemde cereyan ediyor gibiydi. Birşey de anlatılıyordu, zaten içinde bulunulmayan olaylar için endişe duyulmasını hiçbir zaman anlamış değildi. Emir'e biraz da acıyarak bakıyordu. O ise, kadınların yuvalarından başka birşeye ilgi göstermeyen hayvancıklar olduklarını düşünüyordu. Ama Selma'nın yuvası, artık Badalpur ve Hindistan'dı. Onun içinde de, Emir Kongre'ııin aldığı son kararlarla ilgili endişelerini söylediğinde, ilgisizliğinden sıyrılıvcrdi. — Müslüman Birliği'ndekilcr ateş püskürüyor, çünkü Kongre, salt kendi üyelerinden oluşacak yerel hükümetler kurma kararı verdi. Oysa geçen kış, iki parti, ingilizlerin destekledikleri gerici eylemlere karşı ortak hareket etmeyi kararlaştırmıştı. Daha sonra da, birlik üyelerinden seçilmiş olanlar, hükümete girecekti. Özellikle Lucknow'da, yedi bakandan ikisi Müslüman Birliği'nden olacaktı. Oysa şimdi, Kongre başkanı Nehru, bunun imkânsız, partisinin kurallarına aykırı olduğunu ve şayet hükümette müslüman bulunacaksa, bunların Birlik'ten ayrılıp Kongre'ye katılmaları gerektiğini söylüyor. Hatta, cümlesini tekrar etme yüzsüzlüğünü de gösterdi. "Hindistan'da iki parti vardır. Kongre ve hükümet (ingilizler demek istiyordu) diğerleri bunların peşinden gelmelidir." Müslüman azınlığın endişe duyması umurunda değil. Hindular tarafından yönetilecek bir Hindistan'da bu azınlığın durumu ne olur? Cinnah, bunun önceden saptanmasını istiyor. Nehru, bu öneriye aldırmayarak, toplumlar arasında sorun olmadığını ve Müslüman Birliği'nin, kurulması saçma olan bir Ortaçağ örgütü olduğunu söylüyor. — Ya Gandi ne diyor? — Gandi bu ayrıntılara karışmıyor. O, Gerçek'i arıyor. Her sabah, Bagavad-Gita'yı, İncil'i, ve Kur'an'ı okuyor. Ona göre, bütün insanlar kardeş. 266 Talimatına uyulacak ve manevi yüceliğe ulaşılacak olurursa, bütün sorunlar çözümlenilmiş. Cinnalı ve sayıları gitgide çoğalan bazı müslümanlar, Gandi'nin, dini siyasete alet eden bir sahtekâr olduğuna inanıyorlar. Ben öyle düşünmüyorum. Bana göre Gandi, olmayacak bir hayalin peşinde koşan bir deli. Ne var ki, bu tip hayaller çekici olur, halk üzerindeki etkisi büyüktür. Gandi ateşi yakan kıvılcım. Kongre'ye gelince, o titizlikle bu ateşin izleyeceği yolu çiziyor. Galiba, Gandi kendisini nasıl kullandıklarının farkında değil. O akşamüstü, köyün ihtiyarı, aile reislerini topladı. Paryalar dışında, müslüman ve hindu, hepsi biraraya geldiler. Bir takım

kaygı verici şeyler oluyordu ama kadınlar, tüm çabalarına karşın, ne olup bittiğini öğrenemediler. Erkekler düşünceli, kenevir çuvallarının üzerlerine oturmuşlardı. Hookah ağızdan ağıza dolaşıyordu. Kimse boş lâf etmeyecekti, konu ciddiydi ve topluluğun geleceği için ciddi sonuçlara yol açabilirdi, ihtiyarlardan biri içini çekti: — Zaman değişti. Böyle birşeye tanık olacağıma, ölsem inanmazdım. — Neye tanık olacağına baba? Daha karar vermedik ki... Bir başkası söz karıştı: — Daha ilk başında işin kötüye gideceğini anlamıştım. Bu köye geliş şekli... şimdiye kadar hiçbir rani böyle bir şey yapmadı. Haydi, saygın aileleri ziyaret etmekle kalsaydı... bir de tuttu, paryalarla oturmağa kalkıştı! Bizleri utanca boğdu. Diğer köylerin alay konusu olduk. Adamlar başlarıyla onaylıyorlardı, düşünceliydiler. — Oysa kötü biri değil... Bugüne kadar hiçbir rani, karılarımız ve çocuklarımızla böylesine meşgul olmadı. — Kanlarımızla... evet, kafalarına münasebetsizlikler sokarak! Zaten bir ingilizden ne hayır gelir ki? — İngiliz değil ki, müslüman. — Belki... ama aslında yine de ingiliz! Köyün muhtarı kalktı: — Aranızda en aklı erenlerin benimle racaya gelmelerini öneriyorum. Karar verilmeden önce acele etmeliyiz. Yoksa itaat etmekten başka çaremiz kalmaz. Herkes onayladı. Muhtar akıllı adamdı, en hassas sorunlara bir çözüm bulmayı bilirdi. Tartışma yapılmadı, herkes "en aklı başında olanların" kimler olduğunu zaten biliyordu. Köylüler huzur içinde evlerine döndüler. Raca onları kuşkusuz onaylayacaktı, "ingrese" eğitimine rağmen, ne de olsa onlardandı! — Bana haber verebilirdiniz ! Şu düştüğüm duruma bakın? Benimle tasan hakkında konuşmağa geliyorlar, neden söz edildiğini anlamıyorum bile! Emir köpürüyordu, köylüler üzerindeki nüfuzu, hem de bir kadın yüzünden, sarsılmıştı! — Rani Saide'ye söz etmiştim, size de anlatacaktım. 267 Raca, büyükannesinin ne dediğini sormadı bile, yaşlı kadının Selma'nm etkisi altına girdiğini biliyordu. — Tabii köylülere, bunun şimdilik bir düşünceden ibaret olduğunu, uygulanmasının söz konusu olmayacağını, içlerinin rahat etmesini söyledim. Selma kıpkırmızı, ayağa kalktı: — Ama niçin? — Çünkü burası Batı değil. Burada kızlar okula gitmez. — Ama bunu öneren ben değilim ki... isteyen onlar. Raca hayretle kaşlarını kaldırdı: — Bu, Hindistan'ın gerçekten değiştiğine işaret. Siyaset adamlarımızın söylediklerine inanmamıştım... îçini çekti: — Keşke bu okula izin vercbilseydim. Raca olsam da buna yetkim yok. Gelenler ne denli saygılı konuştularsa da, sözlerinin altında

topyekûn bir direniş sezmek mümkündü. Kadınların eğitilmesiyle birlikte, başkaldırının, ahlâksızlığın, ailelerin dağılmasının, çocuklara bakılmamasının, geleneklerin sonunun geleceğini, kısacası toplumun iflâs edeceğini sanıyorlar. Bunun aksine onlan inandırmam mümkün değil! Bir işe yaramıyor biliyorum ama, siz, hayır işleri yapmağa devam edin, size söylemiştim: onların beklentilerine aykırı davranılamaz. Zaten yeterince sorunum var, bir de bunları başıma çıkarmayın... Emir, Kongre Hükûmeti'nin, prenslerin ve büyük toprak sahiplerinin, kiralarını ödemeyen köylüleri uzaklaştırmalarını yasaklayan bir yasa çıkardığını anlattı. — Bu, onlara artık hiçbir baskı yapamayacağız demektir. Ödememe karan aldıkları günün ertesinde, hazine tamtakır kalır, çünkü ben şiddete başvurmam. Bıyıklarını düzeltiyordu : — Ne garip! Herzaman toprak reformundan yana oldum, her zaman zenginliklerin utanç verici biçimde bölüşülmesine karşı oldum, ama bana bunu zorla yaptırmalarına dayanamıyorum. Üstelik Kongre'nin büyük başları olan sanayiciler ve işadamları, zemindar\aidanı ve küçük eyalet hükümdarlanndan çok daha zengin iseler... büsbütün ağırıma gidiyor. Sonraki haftalar, Badalpur köylerine garip ziyaretler yapıldı. Bu ziyaretlerin hepsi geceleri yapılıyordu. İki üç kişilik gruplar halinde gelen adamlar, köyün muhtarını soruyorlardı. Üstelik ismen! Kendilerinin, Kongre Partisi'nin, ingilizleri Hindistan'dan kovacak olan özgürlük partisinin, adamları olduklarını söylüyorlardı. Deri çantalarından, üzerlerinde küçük küçük işaretler olan ve etkileyici damgalar ve mühürler taşıyan kararmış kâğıtlar çıkartıyorlardı. Bunlann, halk için çıkarılan yeni yasalar olduklarını söylüyorlardı. Köyün bütün erkeklerini topluyor, onlara adalet saatinin geldiğini kendilerini utanmazcasına sömüren racaya karşı ayaklanmaları ve vergi vermeyi reddetmeleri gerektiğini 1 Zemindar: Büyük toprak sahibi. 268 anlatıyorlardı. Korkmaları için hiçbir neden yoktu. Çünkü yeni yasa, kovmayı ve hatta kovuşturmayı yasaklıyordu. Raca onlara baskı yapmağa kalkışırsa, güçlü Kongre Partisi yardımlarına gelirdi. Köylüler şaşkın, dinliyorlardı. Bir kısmı ilgilenmiş de olsa hâlâ kuşkuluydu. Kentten gelmiş ve evvelce hiç görmedikleri adamlara nasıl güvenebilirlerdi ki? Diğerleri tamamiyle karşıttı. Tüm bu hikâyeler, başlarına belâdan başka bir şey getirmezdi. Onların racaları, Kongre Partisi'nden çok daha güçlüydü, üstelik eleştirilecek bir yanı da yoktu. Daima âdil ve anlayışlı olmuştu. — Sizin racanız mı âdil? Adalet, toprağın size ait olmasını gerektirir, işte Kongre de bunu vaat ediyor. Efendiniz de bu yüzden bizden nefret edip ingilizleri destekliyor. Hindistan'ın bağımsızlığını istemiyor çünkü herşeyini kaybedeceğini ve

kaybedeceklerinin size geçeceğini biliyor. Baksanıza, sarayında oturmak size bir şey ifade etmiyor mu? Böyle bir varsayımın büyüklüğü karşısında köylüler gülmeğe başladı. Ama iddiaların sonu gelmiyordu: — Racanızın bağımsızlık hareketine karşı oluşunun kanıtı, bir ingiliz ile evlenmiş olması! Böyle olunca ingilizleri Hindistan'dan nasıl kovabilir? Mırıldanmalar... kimileri yüksek sesle onaylıyor. Adamlar devam ediyorlardı: — Vergi vermeği kabul edenler, vatansever değillerdir. Dâvaya ihanet etmektedirler. Yalnız kendi değil, çocuklarının, torunlarının geleceği ile oynamaktadırlar. Haydi! Erkekliği elden bırakmayın. Kongre Partisi size yardım edecektir. Dediklerini harfiyen yerine getirmelisiniz çünkü yalnızca sizi ve sizin çıkarlarınızı düşünüyor. — Kendilcrinkindcn sonra! Odanın arka tarafından yükselen ses, alaycıydı, iki kelime ile adamların cakasını bozmuştu. Konuşan yabancı, ne diyeceğini bilmez duruma düşmüş, köylülerin yeni baştan kuşkulu bakışlarıyla karşı karşıya kalmıştı. Sesini bir perde indirdi: — Tabii sizin bileceğiniz iş! iyice düşünün. Tekrar geleceğim. Bu, haftalarca böyle sürdü. Köylüler dinliyor, aralarında tartışıyor bazan da kavga ediyorlardı. Başka köylere, ne düşündüklerini öğrenmek için, adam gönderiliyordu. Ama karar verilemiyordu. Neredeyse racaya gidip danışılacaktı. Her zaman en doğru yolu o göstermemiş miydi? Emir'in olup bitenlerden haberi vardı. Her köyde, "güvenilir adamlar" dediği casusları vardı. Ama acaba onlar da herşeyi anlatıyorlar mıydı? Belki hoşa gitmek için tehlikeyi saklıyor ya da önemsenmek için abartıyorlardı. Emir, kadınlardan, çıkarları olmadığı için, daha sağlıklı bilgiler almakta olan Selma'ya danışmayı âdet edinmişti. Kadınların çoğu, kocalarının tereddüt etmelerine kızıyorlardı. Adını hiç duymadıkları Kongre Partisi'nden onlara neydi? Yüzlerini görmedikleri, onun için de güçlerini tarlamadıkları ingilizler de öyle... Buna karşılık, gerçek olan, günlük hayatlarını etkileyen racanın gücü, raninin iyiliği idi. Bu yüzden, anneleri, büyükanneleri ve nesiller boyu ataları gibi onlara sadık kalmak niyetindeydiler. Kafasız kocaları bunları nasıl unutabiliyor ve hiç 269 tanımadıkları adamların sözlerine nasıl kanabiliyorlardı? Onları doğru yola sokmayı bilirlerdi! Nihayet muson mevsim gelmişti. Gökyüzü, iki aydan beri insanları ve hayvanları perişan eden ağır havadan kurtuluyordu. Sağnak halinde yağan yağmur, hasır damları deliyor, evlerin içini su basıyordu. Kadınlar, sandıklarını ve buğday torbalarını, rasgele kurdukları iskelelere koyuyorlardı ama, bu bile para etmiyordu! Tarlalar kapkara, ıssızdı. Bazan iki hortum arasında, gökyüzü, morlu pembeli koskoca bir kavisle aydınlanıyor, çocuklar sevinçten el çırpıyorlardı. Güneş, okşayıcı, tatlı yüzüyle tekrar ortaya çıkıyordu. Tozları yıkanmış yaprakları parlatıyor, doğaya rengini

kazandırıyordu. İnsanlar berrak havayı ve toprak kokusunu içlerine çekmek için dışarıya çıkıyorlardı. Dünya sanki ilk gününü yaşıyordu. Bu aralardan yararlanan Sclma, köyleri dolaşıp kuru battaniye ve giyecek dağıtıyor, her zamankinden daha büyük bir minnetle karşılanıyordu. Atlı arabayla gitmek söz konusu bile değildi, bu yüzden de dört adamın taşırken diz boyu çamura battıkları dand ilere biniyordu. Hindistan'a geldiği altı aydan bu yana, insanların hayvan yerine konup taşımacılığa koşulmalarından duyduğu utanç değişmiş değildi; ama herkes, hamalların kendileri de, bunun diğerleri gibi bir iş olduğunu düşünüyorlardı. Emir, fazla hassaslığının, adamları ekmek paralarından yoksun bırakacağına dikkatini çekmişti. Sclma buna yarıyarıya inanmış ama suçunu gülümsemeler ve bol bahşişler dağıtarak örtmeğe kalkmıştı. Musonlarla birlikte köylere sürüngenler ve koca koca fareler dadanmıştı. Köylüler bunlar taşla kovuyor ama bir çocuğun ısırılmadığı ve hekimin2 hazırladığı otlar ve ilaçlara rağmen, bunların ölmediği gün geçmiyordu. Selma'nın dinlendiği bir öğleden sonra, Kaniz Fatma, allak bullak olmuş, içeriye girdi. — Rani Sahibe, köyde iki kadın öldü. Birkaç günden beri, kara kara kusuyorlardı. Allah korusun, ama sanırım hastalık bu. — Hangi hastalık? — Hastalık, iyileşilnıcycn! Endişelenen Selma ayağa kalktı. Emir'e hemen haber verilmeliydi. Hemen geldi, kadını sorguya çekti, ayrıntılı bilgi aldı. Kadın konuştukça yüzü karardı. — Kentten derhal bir doktor getirtmeli. Korkanın bu... veba olmalı. Veba? Selma donup kaldı. Veba... bunun bir eski zaman hastalığı olduğunu sanıyordu. Korkunç salgın hikâyeleri, yok olan kentler, sokaklarda sürünen binlerce ceset. Hepsi, teker teker aklına geliyordu. Korku içinde Kaniz Fatma'ya baktı. Kaçmalı, en hızlı şekilde kaçmalı! Dehşete kapıldığını gören Emir, onu yatıştırmağa çalıştı: — Durum ciddi ama artık Ortaçağ'da değiliz. Veba, alt etmeyi öğrendiğimiz bir âfet. ilaç ve sağlık önlemleri gerekli. Lucknow'a dönmek ister ^Hekim: Otlarla tedavi eden yerli doktor. 270 misiniz ? — Ya siz? — Önce çevreyi düzene sokmam gerek. Köylülerimi böyle ortalık yerde bırakamam, çünkü o taktirde hiçbiri kurtulamaz. Kaçmak. Selma gözlerini kapalü. Utanıyordu. Ama korkusu daha ağır basıyordu. — Sanırım... kalıyorum. Böyle demeğe kim zorlamıştı onu? Söylemek istediğinin tam tersi! Şu körolası gururunun oynadığı bir oyun daha! Acaba Emir'in ses tonundaki küçümseme mi yoksa Kaniz Fatma'nın bakışı mı?

Selma, daha sonraki günleri bir kâbus gibi hatırlayacaktı. Kentten gelen doktor, genç bir adamdı. Daha yaşlı, dolayısıyla daha deneyimli olan meslektaşları, böylesi tehlikeli bir salgınla mücadele etmek için köye gelmezlerdi. Hayatlarını tehlikeye sokmanın ne âlemi vardı? Ama Doktor Rıza, kendine özgü bir adamdı. Haftada iki kez kentteki muayenehanesini kapatıp, küçük arabasına ilaç doldurarak, köy köy gezerdi. Raca ondan söz edildiğini duymuş, gelmesini rica etmişti. Selma'ya % 95 güvenli bir serum yaptıktan sonra, dünyanın en doğal şeyini sorarmış gibi, kendisine yardım etmek isteyip istemediğini sordu. — Aksi halde, köylü kadınlara yaklaşamam. Erkeğe muayene olmaktansa çoğu ölmeyi tercih eder, bana refakat edecek kadın meslektaş bulamadım. Selma şaşırmış olmalıydı. Doktor gülümsedi ve tatlı bir sesle şunları söyledi: — Ne de olsa siz rallilerisiniz. Evlenirken hıristiyanların dedikleri gibi "en iyi ve en kötü günlerinde..." Bu düşünceyle vücudunun bütün kanı çekildiği halde, Selma, evet dedi. Günlerce, bir robot gibi, ellerinde eldiven, yüzü gaz beziyle örtülü olarak doktorun peşinden gitti. Evlere giriyorlardı. Hastalığa; dayanıksız olanlar, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar, yakalanmışlardı. Yüzleri mosmor, kara bir su kusuyorlardı. Koku dayanılır gibi değildi. Selma, korku içinde, nefes almamağa çalışıyordu. Genç doktor, sükûnetle, nabız sayıyor, boğazı, bademcikleri, kasıkları muayene ediyor, yaralan temizliyor, teri siliyor, cesaret veriyor, yatıştırıyordu. Kaniz Fatma'nın yanı sıra daha iki kadın, yardım önerisinde bulunmuştu. Selma, onların leğenleri tutuşlarına, suyu ısıtışlarına, kanlı irinleri ve dışkıları temizleyişlerine bakıyordu. Eli kolu tutulmuştu. İstanbul'da Haseki Hastenesi'ni, annesinin yaralıları görmesi için kendisini götürdüğü hastaneyi hatırlamıştı. Tiksintisini, korkusunu anımsıyordu. Doktor Rıza, hiç de anlayışlı değildi: — Yardımınıza ihtiyacım var. Sargı bezlerini uzatır mısınız? Bekliyor... Selma istemiyerek yatağa yanaşıyor, pamuğu, gaz bezini uzatıyor. 271 — Yanımda durup, ilâçları verir misiniz? Büyülenmişcesine, denileni yapıyor. Geçmek bilmeyen dakikalar süresince, o, özenle, ihtiyatla iş görüyor. Sonunda doğruluyor ve ilk kez Selma'ya bakarken gözleri gülüyor. — Teşekkürler... Selma başını sallıyor, bu iyiliğin, bu anlayışın etkisinde kalmışcasına! — Yo, asıl teşekkür etmesi gereken benim. Sonraki günler, Selma yanından ayrılmıyor hiç. Hiçbir zaman hastalara el sürmesi isteğinde bulunmuyor, sadece orada olmasını, onlarla konuşmasını, onlara gülümsemesini istiyor.

Salgın, iki hafta içinde önlendi. îkibin köylüden sadece elli kişi ölmüştü. Bu bir mucizeydi! Bunun üzerine Emir, artık Lucknow'a dönme zamanının geldiğine karar verdi. Doktor Rıza, daha birkaç gün köyde kalacaktı, daha bir güven için. Ayrılış günü, Selma'yı geçirmeğe gelmişti. — İnanır mısınız? Gittiğime neredeyse üzüleceğim. — Ya ben? En iyi hemşiremi kaybediyorum. Şakalaşma, gülüşme... ama gülüşmeler sahte! Birbirlerine olmayacak kadar yakın olmuşlardı. Ama şimdi, herkes kendi dünyasına dönüyordu. Belki birbirlerini hiç görmeyeceklerdi, böylesi daha iyiydi. Rani ile bir kasaba doktorunun birbirlerine söyleyecekleri ne olabilirdi ? Araba saraydan çıkarken, sağanak halinde yağmur yağıyordu. Perdelerin arkasından Selma, kalbi sıkkın, fırtınanın altındaki, hareketsiz ince gölgeye bakıyordu. VIII — Pek solgunsunuz çocuğum! Rani Azize, keskin bakışlarını, Badalpur dönüşü onu ziyarete gelen Selma'nm yüzünde gezdirdi. — Umarım hastalığa yakalanmamışsımzdır. Ya da —gözlerini ince bedenine dikti— belki özel bir nedeni vardır? Genç kadının şaşırması üzerine, ümitsiz, içini çekti: — Görüyorum ki değil! yazık... evlendi alt' ay olduğu halde. Söylemeden edemiyeceğim, biliyor musunuz? Usul usul dedikodu yapmağa başlamışlar... Ona ne? Selma öfkeyle odasına döndü. Dadalpur'daki kısmî özgürlüğünden sonra, Lucknow'daki sarayın baskısına, görümcesinin fesatına hiç mi hiç dayanamıyordu. Hele de şu birbirlerinden sadece perdeyle ayrılan odalara daha az tahammülü vardı. Bu işe bir son vermeliydi. Kapının önünde pinekleyen haremağasını çağırdı: — Bana hemen bir marangoz bul! Birkaç saat geçtikten sonra, haremağası dönmüştü. Marangoz sarayın dışında bekliyordu, zenanaya girmesi yasaktı. Selma, kızgınlığı içinde, işin bu yönünü unutmuştu. Ona kim yardımcı olabilirdi? Emir, danışmanlarıyla toplantıdaydı, geriye bir tek Raşit Han kalıyordu. Her an hizmete hazır, iyi kalpli Raşit! Raninin, kapı yapılana kadar hiçbir şeyden şüphelenmemesi gerek. Selma aceleyle bir kaç satır yazdı: — Bunu Raşit Han'a götür. Haremağası, yüzünde tek bir kıl kıpırdamadan, eğildi. Selma'nm işlediği suçun büyüklüğünü haremağısının bakışlarından anlaması kabil değil. Bir erkeğe mektup yazmak! Üstelik de bir rani olarak! Rahmetli racanın zamanında böyle bir rezalet asla olmazdı. Çünkü o tarihte, mahremiyeti korumak ve böyle uygunsuzlukları önlemek için, kadınlara yazı yazmayı öğretmemek basireti gösterilirdi. Emir akşam döndüğünde: — Azizem, tam bir ihtilâl başlattınız diye söze girdi. Bu sarayda hiçbir zaman kapı olmamıştır. Perdeler yeterli geliyordu. Üstelik hava akımını kolaylaştırırlar. Ablam çok kızdı ve herkese, sarayın bir ingiliz yapısına dönüştürülmesine izin vermeyeceğini söyledi.

— Kapım olacak mı, olmayacak mı? — Bu kadar önemsiyorsanız... ama bu ufak ayrıntı yüzünden, herkesi kendinize düşman ediyorsunuz. — Ayrıntı mı? Bunun, bizim özel hayatımız olduğunu anlamıyor musunuz? 273 Emir duygulanmış ama ikna olmamıştı: — Belki öyledir... ama biliyor musunuz? Burada özel hayat diye birşey yoktur. Biz, bir büyük aileyiz. Neyse... bakarız. Birkaç gün sonra Selma kapısına kavuştu. Kendisini ziyarete gelen Begüm Yasemin'den, bunu Raşit Han'a borçlu olduğunu öğrendi. Racayı, ileride daha büyük olaylar karşısında gerilcmeklense, böyle ufak tefek şeyler üzerinde durmaması için ikna etmiş. Selma, odasında, yeniden kavuştuğu huzurunun tadını çıkarıyordu. Yine de, hizmetkârların, odaya girmeden önce kapı çalmayı öğrenmeleri haftalar almıştı. Çoğu kez, son derece iyi niyetle kapıyı çalıyorlardı... ama içeri girdikten sonra! Rani Azize, bu kapıyı, kendisine hakaret saydığından, uzun süre Selma ile konuşmamıştı. Selma aslında buna memnun olmuştu. Genç kadın, Begüm'e gidip gelmeğe yeniden başlamıştı ama, onu fazlasıyla otoriter bulduğu için Zehra ile çıkmayı tercih ediyordu. Ne var ki Zehra da bütün gün ders çalışıyordu, birkaç hafta sonra bitirme sınavına girecekti. Genç kız; bütün ders programını saraydan izlemiş, özel ders almıştı. Sınavlara ise kolejde girecekti ama yine de kâhyalarının eşliğinde sıkısıkıya sarındığı burkanı ile birlikte! Raca, kızkardeşinin iyi bir eğitim görmesini istiyordu. Her nekadar tutucu çevreler bunu iyi karşılamıyorlarsa da bu, daha gelişmiş soylu aileler için büyük itibar nedeniydi. Ne var ki; bu bilgi birikiminin birgün bir işe yarayacağı kimsenin aklına getirmediği birşeydi. Yararlılık kavramı bile, bayağılığın dik âlâsıydı! Emir; racalar, navablar ve büyük toprak sahiplerinin katılacakları bir toplantının hazırlığı ile meşguldü. Köylü haklarıyla ilgili yasalar görüşülecekti. Ayrıca, Yasama Meclisi'nin de üyesi olduğu için, pek çok sorunla uğraşmak zorundaydı. Kongre hükümeti, zafer sarhoşluğu ile, halkın büyük kısmı için kabul edilemeyecek önlemler almıştı: her dinden çocuğun okuduğu okullarda, Kongre bayrağının çekilmesini ve ulusal marş olarak Bands Mataram'm çalınmasını mecburi kılmıştı. Bande Mataraın'm sözleri, bir 18. yüzyıl Bengal romanından alınmıştı ve müslüman zemindarlar, hinduları sömüren zorbalar olarak tanımlanmıştı. Şarkının kendisi de, Hint toprağına, ana tanrıçaya övgüydü ki bu... İslam anlayışına göre putperestlikten başka birşey değildi. Bütün Hindistan'da işte bu yüzden olaylar çıkıyordu. Okullarda ve üniversitelerde öğrenciler çatışıyordu, Madras'ta müslüman parlemanterler meclis salonunu terk etmişti. — Biz de aynı şeyi mi yapsak? Emir milletvekillerinden bir kaçını çağırmıştı. Tartışma hararetliydi. Sertlik yanlılarına, kongrecilerin bundan çok memnun olacakları, böylelikle hiçbir muhalefetle karşılaşmadan istedikleri yasaları çıkarabilecekleri söyleniyordu. Buna da

diğerleri: "Nasıl olsa çoğunluk onlarda! İstediklerini zaten yapacaklardır. Diğer partililer oluruma katılmayı reddederlerse, ulusal bir parti olmak iddiasında bulunan kongrecilerin bu işten vazgeçmeleri gerektiğini anlatabilirlerse, moral bir baskı yapmış olurlar. Zaten yapabilecekleri yegâne baskı da budur" diye cevap veriyorlardı. 274 Selma, yandaki odada oturmuş, dinliyordu. Görünmeden dinlemesine imkân veren muşarabiyeye1 şükrediyordu. Bu adamların arasında bulunacak olsaydı, bir kadının dinlemesi gereken şeylerden, yani havadan sudan söz ederlerdi. Begüm'ün purdah'ın yararlarını överken ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordu. Harem'den hiç çıkmayan, ama imparatorluk politikasını etkileyen hatta denetleyip yöneten hasekilerin gücünü oluşturan da bu değil miydi? Beyrut'ta, rahibeler okulunda yetiştiği için neredeyse bir avrupalı olmuştu ama, burada, Hindistan'daki bu geleneksel İslam topluluğunda, atalarından kalma içgüdülerinin ortaya çıkmasına hayret ediyordu. Birden, seslerin yükselmesi üzerine sıçradı. Şaşırmıştı çünkü en hararetli siyasi tartışmalarda bile, Lucknow'lular, Bombay veya Delhi burjuvazisinin miskinlik diye nitelediği bir sükûnetle hareket ederlerdi. Selma, iyice duyabilmek için sarktı. Kulağına bir takım bölük pörçük sözler geliyordu: — "Daha hızla ama daha yumuşaklıkla... protesto ediyorum... çok daha dayanıklıdır... harikulade bir pedigri... geçen yıl güzellik müsabakasını kazanmıştı... bu işten hiç anlamıyorsunuz azizim, en dayanaklılar, uzun tüylü afganlarsa da en hızlılar rus tazılarıdır! Rus tazılarının Kongre politikasıyla ne ilgisi vardı? Selma biraz daha sarktı, üç yabancı sima gördü. Cilıanrabat Racası ile arkadaşları olan iki navab. Cihanrabat Racası, eyaletin en zengin adamıydı ve cins köpek meraklısı olmakla tanınırdı. Bir kaç gün sonra Lucknow'da yapılacak 38. köpek yarışmasını düzenleyenlerden biri de oydu. Siyasi sorunların bir anda unutuluvermesi için, pedigri konularını açması yetmişti, kokerin rengi ya da labradorun bacağı çok daha önemliydi. Selma "bunlar delirmiş" diye düşündü. Osmanlı topluluğunun çöküşünden önceki durumu andırıyordu... aynı bilinçsizlik, aynı hafifmeşreplik... hâlâ duruma hakim olabilirler —belki biz de olabilirdik— ama olabilecekler mi? Siyasî çekişmelerin ötesinde, Hindistan'ı sarsan güçlerin farkındalar mı? Farkın-dalarsa, buna karşı koymak için yaşam biçimlerini değiştirecekler mi? Değiştirebilecekler mi?" Selma hırsından ağlayabilirdi. Akşam buluştuklarında, Emir: — Ne denirse densin, faydası yok diye cevap verdi. Çünkü dinlemiyorlar. Arkadaşlarının bilinçsizliği karşısında Emir, tuhaf biçimde, gerçekçiydi. Ama gençti ve kendisinden büyükleri elkileyemiyordu... Selma, isyan, ihtilâl kokulan alıyordu: — Herşeyi kaybedecekler, herşeyi biz nasıl kaybetmişsek...

1937 Ağustos'unun son günlerinde, Kongre başkanı Jawaharlal Nehru, partisinin hedefinin, büyük mülkiyetleri ortadan kaldırarak, topraklan köylülere dağıtmak olduğunu açıkça ilân etti. Üç hafta sonra, üçbin delege Lal Baraderi'nin Kızıl Sarayı'nda toplanmıştı. Muşarabiye: Bir çeşit kafesli pencere. 275 Mihracelerin en büyüğünden en küçüğüne kadar eyaletin tüm derebeyleri bir araya gelmişti. Aslında toprak asilzadelerini değil, bütün eyaleti temsil ediyorlardı. Çünkü bütün eyalet onlarındı. Selma, diğer kadınlarla birlikte, balkonda oturmuş izliyordu: "yangın çıkacak olsa, diye düşündü, köylülerin hiçbir sorunu kalmaz. Bu salonda temsil edilen milyonlarca dönüm toprak, onlara kalmış olur. Tabii Kongre sözünde durursa..." Hint-lngiliz Derneği başkanı ve evsahibi sıfatı ile Cihanrabat Racası toplantıyı açtı. Beyaz tenli, iri yarı bir adamdı ve burnu çenesine kadar iniyordu: — Dostlarım, bu tarihî binada, bugüne kadar hiç bu derece önemli bir sorunu çözümlemek zorunda kalmamıştık. Demokrasinin, eyaletlere verilen özerkliğin, bize zarar verebileceğini hiç düşünmemiştik. Milyonlarca köylünün tabii lideriydik. Şimdi bütün bunlar, köylülerin iyiliğini istediklerini iddia edenlerin yalancı vaadleri yüzünden tartışılır hale geldi. Tehlikeye karşı birleşmeli, kavgalarımızı bir kenara bırakmalıyız. Köylülerin sadakatini yeniden kazanmak için, onları tatmin edecek reformlan yapmalıyız. O sırada, bir karaltı doğruldu. Bu, kara bir burkah giymiş, kocası öldüğü için eyaletini tam yetkiyle temsil eden bir rani idi: — Sosyalizm, komünizm ve ihtilâl kapımızda! Varlığımızı tehdit ediyorlar. Ayakta kalmanın tek yolu, sınıf bilinci içinde örgütlenmektir. Herkes onayladı. Biri, bu buhranlı günlerde, ülke savunması için, genç toprak sahiplerinden bir milis oluşturulmasını önerdi. Öneri oybirliği ile kabul edildi. Yeni birliğin sembolü olacak bir bayrak önerisinde de bulunuldu. İki öküzün çektiği bir kağnı arabası, bayrağın arması olacaktı. Herkes alkışladı; bir bayrak... evet, bize gerekli olan bu! Ama şu ortalığı karıştıran, kelimelerle oynadığımızı, derhal somut önlemler almamız gerekliğini söyleyen genç divane de kim? Ne racası? Nasıl? Ha! Badalpur mu, şu kuzeydeki minik eyalet mi? Ne geveliyor? Herşeyi kaybetmektense, şimdiden köylülere toprak dağıtalım mı diyor? Tehlikeli bir deli bu adam! Bir komünist! Değil mi? Haaa... İngiltere'de okumuş... orada sosyalizm, gençler arasında modaymış... ama yine de böyle kötü düşüncelere saplanmasının mazereti olamaz! O bir raca, sınıfına ihanet etmeğe hakkı yok! Emir konuşmasını bitinnemişti, yuhalamalarla sözü kesildi. Cesaretini yitirip yerine oturdu. Bu karışıklıkta, bu maskaralıkta, aklın sesini duyurmağa çalışmış ama korktuğu başına gelmişti. Yazık! Ama bunu denemesi gerekiyordu.

Yukarda, balkonda bulunan Selma, kendini müthiş bir baskı altında hissetti. Birdenbire, Emir'in kendi cinsleri arasında bir yabancı durumuna düştüğünü anladı. İçtenliği, cesareti, Eton ve Cambridge'deki soylu arkadaşlarıyla tartıştıkları daha çağdaş ve daha sosyal düşünceleri uygulamak arzusu, içinden çıktığı ve ne de olsa bir parçasını oluşturduğu topluluk tarafından dışlanmasına neden oluyordu. Akşam yorgun argın döndüğünde, Selma usulca, vazgeçmemesini söyledi. Haklı olan Emir idi ve Selma onun yanında yer almağa hazırdı. Alaycı bakışlarla karşılaştı: 276 — Demek... sadece ikimiz dünyayı değiştireceğiz! Azizem, şayet haklı olan tek kalmışsa, bu haksız olduğu anlamına gelir. Toplum hayatının acı gerçeğidir bu. Onları ikna etmeğe çalıştım; başarısız oldum. Bana da, hepimize de yazık! Ne var ki, sizden istemediğim yegâne şey —Selma'ya ümitsizce baktı— acımanızdır. Bu sözler üzerine odadan çıktı. Onunla niçin bu kadar beceriksizim? Mutsuz bir çocuğa benziyor. Aşın hassas, ama aynı zamanda katı ve kırılgan. Benden sakınırmış gibi, bir saniye bile kendini bırakılıyor. Ralıi Şahine ertesi günü, sinemaya gitmek üzere Selma'ya uğradı. Bu, Lucknow'un ender eğlencelerinden biriydi. İngiliz ve amerikan filmleri, birkaç aylık gecikmeyle Action Hazrctganj Sineması'na geliyordu. Greta Garbo ve Marlene Dietrich, şöhretlerinin doruğundaydılar. Tyrone Power ve Clark Gable bütün kadınların sevgilisiydi... Selma arasıra, Hollywood'dan aldığı öneriyi hatırlıyordu. Pişman mıydı? Soruyu kendi kendine sormaktan kaçınıyordu. Zehra'ya, çalışmasına biraz ara vermesi için, birlikte gitmeyi önermişti. Genç kız sevincinden yerinde duramıyordu, ilk kez sinemaya gidecekti. Her üçü, onları sinemanın kadınlara mahsus arka kapısına götürecek olan arabaya bindiler. Sinemada, küçük bir merdivenden birinci balkona çıkacaklar, orada da her yanı kalın perdelerle örtülü bir locaya yerleşeceklerdi. Film başlayıp, salon kararınca perdeyi kaldıracaklardı. "Kraliçe Kristin" gösteriliyordu. Zehra heyecan içindeydi. Greta Garbo'ya bayılmıştı. Onu, Selma kadar güzel bulmuştu. Saraya döndüklerinde, onları tam bir dram bekliyordu. Rani Azize, Zehra'nın Selma ile birlikte sinemaya gittiğini öğrenmiş ve soluğu Emir'de alarak karısının genç kızı başlan çıkardığını söylemişti. Selma itiraz elli: — Ama biz bir locadaydık ve onu hiçbir erkek görmedi. Rani tısladı: — Ama o, erkek gördü! — Erkek mi gördü? Nerede? Rani bu kadar düşüncesizlik karşısında, sabrı tükenmiş bağnyordu: — Nasıl nerede? Beyaz perdede tabii ki! İki kadın arasında sıkışıp ve sıkılıp kalmış olan Emir, susuyordu. Ablası haftalardan beri, Selma'yı bu kadar özgür bırakmaması gerektiğini, kendisiyle alay etmeğe başladıklarını ve karısına ancak bir ingiliz kadar söz geçirebildiğini söyleyip duruyordu.

— Heryerde yüzü açık dolaşıyor. Ailemizde böylesi, bugüne kadar görülmedi. O bir yabancı, doğru, ama geleneklerimize uyması gerekir. Kardeşim, harekete geçin, hepimizin şerefi söz konusu! Emir, pek de istemeyerek, Selma'ya burkahı giymenin zorunlu olduğunu söylediği vakit, bir safkan tay gibi öyle bir şahlanmıştı ki... 277 — Söz konusu bile değil! Purdahı kabul ettim, kapalı arabayla çıkmayı kabul ettim, beni sıkıntıdan patlayacak noktaya getiren salt kadınların bulunduğu toplantılardan başkalarına gitmemeyi kabul etlim, ama benden bu pis kafese gitmemi isterseniz, çok açık söyleyeyim, bunu kabul edemem. Bu kadar sert tepki karşısında sersemleyen Emir, Raşit Han'a danıştı: — Peçe takıp takmamasına o kadar aldırdığım yok... alt tarafı iyi ailelerde kadınlar artık yüzlerini örtmüyor. Çünkü bu, çağdaş bir eğitimin göstergesi aynı zamanda. Ama Lucknow'da insanlar bilgisiz ve tutucu... — Asaletmeap, sanırım Rani Azize boş yere kaygılanıyor. Burada herkes, eşinizin ne denli haşmetli bir aileye mensup olduğunu biliyor. Haydarabat Nizamı'nın gelinleri olan kuzinleri, her yerde açıkça görünüyorlar ve kimsenin aklına, onları eleştirmek gelmiyor. Şayet eşiniz raniyi, burkah giymeğe zorlarsanız, korkarım... Sustu. Raca korkunç bir bakış fırlatmıştı. Her ikisi de ne olacağını biliyorlardı. Şayet Emir, eşine karşı çok sert davranacak olursa, onun gideceğini biliyordu. En azından kendisini alakoyacak bir çocuk olmadıkça... karısı tarafından terk edilmek, kabul edemeyeceği bir utanç olacaktı. Rani Azize'nin uyarılarına rağmen, vazgeçti. Zaten başka tasaları vardı. Kongre Partisi tarafından yönetilen eyaletlerde durum üç ay içinde kölülemişti. Özellikle Birleşik Eyaletler'de müslümanların nüfusun %14'ünü oluşturdukları ve Hindistan'daki İslam'ın başı ve yüreği sayılan yerlerde... Asıl sorun, okullarda ve resmi dairelerde, yüzyıllardan beri kullanılan urducanın2 yanısıra, hindu yazısının da zorunlu tutulmasıydı. Bazı resmî dairelerde müslümanların işe alınmaları durdurulmuştu —özellikle emniyet teşkilatında— pek çoğu da işlen çıkarılmıştı. Yeni hükümet, hindu-müslüman oranına özen gösterdiğini ileriye sürüyor, müslümanların yüzyıllardır kazanmış oldukları öncelikler ve gelenekler hiç hesaba katılmıyordu. Ancak ortalığı asıl karıştıran, özellikle köylerde, aşırı sağcı hinduların, müslümanları din değiştirmeye zorlamalarıydı. Bunlara göre, seksen milyon müslüman, aslında hindu idi ve dinleri evvelce zorla değiştirilmişti; şimdi artık asıllarına dönmelerinin zamanı gelmişti. Mahasabah'ın da açıkladığı gibi: "Bugünkü müslümanlar işi, sadece bir ayrıntıdır. Hindistan'ın geleceği, hindu kurumlarına dayalı bir ulusal Hint devletinin kurulmasıdır." Bütün bunlar, laik olduğunu söyleyen Kongre'nin görüşleriyle bağdaşmıyordu. Ancak bunları kınamaması ve Gandi'nin hindu değerlere dönüş konusundaki tulumu ve fanatik liderleri

"vatansever" olarak nitelemesi, müslümanların endişelerinin artması için yeterliydi. Son olaylar müslümanların gereğinden çok bekledikleri şeyi kanıtlamıştı; artık örgütlenmelerinin zamanıydı. ^Konuşulan urduca, hinducaya yakındır ama arap harfleriyle yazılır. Oysa yazılı hinduca Sanskrit harfleriyle yazılmaktadır. 278 13 Ekim 1937 Cuma günü, sakin Lucknow kenti, büyük heyecan içindeydi. Muhammed Ali Cinnah, Müslüman Birliği'nin olağanüstü toplantısının açılışını yapacaktı. Beşbin delege çoktan gelmişti. En ünlüleri, prenslerin saraylarına konuk edilmişler, diğerleri Kayzerbağ'ın bahçelerinde kurulan rengârenk çadırlara yerleştirilmişlerdi. Herşeyi düzenlemiş ve paraca desteklemiş olan, Malıdabad Raca'sıydı. Selma ona birkaç kez rastlamıştı; aynı görüşleri paylaşmamakla birlikte, Emir'in iyi arkadaşıydı. Raca dindar bir adam, bir idealistti. Muazzam sarayının tek bir odasında, bir çilekeş gibi yaşıyordu... dağ gibi yığılmış kitaplarının arasında: Kur'an, İncil, Hindistan'ın kutsal kitapları, bunun yanı sıra Dickens'in eserleri. Bu kitaplarının, 19. yüzyıl İngiltere'sinin sefaletini anlatırken kendisini ağlattığını itiraf etmişti. Sonra, kendisine çok yakın bulduğu Tolstoy'un kitapları. O da, tıpkı kendisi gibi, mensup olduğu derebeyi sınıfına isyan bayrağını açmamış mıydı? Raca, karısının pişirdiği arpa ekmeği ile beslenirdi, tıpkı Peygamber gibi. Eyaletine gittiği zaman da, köylülere toprağı sürmede yardım ederdi. Hatta sadece koyun yetiştirmek istemişti. İdeali, köy hayatına dönmekti. Ne var ki babası, Malıdabad Mihracesi öldüğü vakit, vasilerinden biri olan Cinnah, buna karşı çıkmıştı: "Benimle çalışacaksın, görevin, müslümanların kalkınmaları için mücadele etmektir." Hayatını köyde geçirmeği tasarlayan genç adam, böylece birliğin temel direklerinden biri oluvermişti. İşte bu cuma günü, Cinnah'ı istasyonda karşılamağa gitti. Lider daha görünür görünmez coşkulu bir kalabalık, şeref kıtasını yarıp geldi. "Cinnah Zindabad! Muslim Lig Zindabad! Çok yaşa Cinnah! Yok yaşa İslam Birliği!" sesleri arasında bindikleri araba, konferansın yapıldığı Lal Bağ alanında kurulmuş olan Pandal'ıv? önüne kadar, âdeta havada taşındı. Pandal tıka basa doluydu. Delegeler, Hindistan'ın her yanından koşup gelmişti. Bengal ve Pencap başbakanları özellikle dikkati çekiyorlardı. Müslümanların çoğunlukta oldukları bu eyaletlerden, birliği desteklemek niyet ve kararlılığı ile geldikleri söyleniyordu. Muşarabiyelerin ardında gizlenmiş tribünlerde, ekâbir hanımları, iki yılda müslüman dâvasının lideri haline gelmiş bu Bombay'lı avukatı görebilmek için, birbirlerini iteleyip duruyorlardı. Uzun Lovlu, ince, beyaz saçlı, kartal bakışlı bir adam olan Muhammad Ali Cinnah, büyüleyiciydi. Dimdik, kürsüye ilerlemiş ve hiçbir el kol hareketi yapmadan, ayakta, otoriter ve gür sesiyle konuşmağa başlamıştı. Dinleyiciler büyülenmişti. Hiçbir girişe gerek duymadan, doğrudan sadede gelmişti:

— Kardeşlerim, Kongre Partisi, salt hindu siyaseti gütmekle müslümanların kendisinden soğumasına yol açtı. Seçimde verdiği sözü tutmadı, topluluğumuzun varlığını tanımayı reddetti, bizimle işbirliği yapmak istemedi. Parti yöneticileri, azınlıkları korumuyor, eylemleriyle toplumlararası çatışmalara ortam hazırlıyor ve böylece emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyorlar. Müslümanların kendileri için güveni ve selâmeti, ingilizler veya Kongre ile işbirliğinde aramamaları gerekir. Kongre Partisi'ne katılanlar haindir. ^Pandal: Konferanslar ve düğünler için kumlan rengârenk muazzam çadır. 279 Birkaç aydan beri içten içe oluşan kopma, artık açığa çıkmıştı. Dışarıdaki kalabalıktan, çelişkili sesler duyuluyordu: — Jay Hint! Yaşasın Hindistan! — Taksim Hint! Bölünsün Hindistan! Selma, birkaç yıl sonra parola haline gelecek bu sözleri ilk kez duyuyordu. Feylesof şair Muhammed İkbal'in, Hindistan müslümanlarının özerk bir coğrafî bölgede toplanmaları konusundaki düşüncesi henüz yaygın değildi. Cinnah bile bunun ciddi bir şey olmadığını, sadece Kongre'nin katı tutumuna karşı bir baskı aracı oluşturacağını düşünüyordu. Kürsüye, Hindistan müslümanlarının üçte birinin yaşadığı Bengal Eyaleti'nin başbakanı Fazıl Hak çıkmıştı. Yüz yüze bulundukları büyük tehlike karşısında, partilerini Müslüman Birliği içinde eritmeğe karar verdiklerini açıkladı. Dinleyiciler âdeta çıldırmıştı. Birlik bayrağının, yeşil zemin üzerinde beyaz bir hilâl ve konferans için bestelenen marşın, bütün müslümanların ortak haykırışı olarak, parti marşı olmasına karar verildi. Sonuçta, uzun zamandan beri beklenen karar geldi: Birliğin hedefi, artık sorumlu bir hükümet kurmak değil, bağımsızlığı elde etmekti. Bu nedenle, Cinnah partinin yeniden örgütlenmesini, daha demokratik bir temele oturtulmasını istiyordu. Eskiden, partiye sadece seçkin kentliler üye olabildikleri halde, bundan böyle her köyde, birliğin bir şubesi açılacak ve isteyen herkes iki anna4 ödediği takdirde üye yazılabilecekti. Mahdabat Racası yeni halk hareketinden sorumlu olacaktı. Kadınların da oynayacakları önemli roller vardı: Yaşlı Nampur Ranisi'nin başkanlığında bir kadınlar kolu kurulacaktı. İki gün sonra, konferans kapandığında, tarihî bir olay yaşandığının farkındaydı herkes: Müslüman Birliği artık Hindistan'daki bütün müslümanların özlemlerine cevap verecek bir kitle partisine dönüşmüştü. Yeni program halkı etkilemişti. Üç ay içinde doksan şube açılmış, yüzbinden fazla üye kaydedilmişti. Yine de Nehru, Müslüman Birliği'nin gerici çıkarları savunduğunu ve duygusal bir kimliği olduğunu ileri sürecekti. Konferansın yarattığı büyük heyecan dinince, Lucknow'da hayat eskisi gibi sakin, sessiz sürmeğe başlamıştı. Yine de kentlerde ve köylerde olaylar olmuyor değildi. Bunlardan en ciddisi, Ballia'da hayvan satıcıları fuarına katılan kırk kadar müslüman celebin, hindular tarafından öldürülmesiydi.

Birleşik Eyaletler'in başkentinde, bu "hunharca eylem" ortak bir tepkiye neden olmuştu. Gazeteler büyük başlıklarla —ama bu yıl pek parlak geçeceği anlaşılan, bütün soyluların heyacanla beklediği, polo mevsiminin açılmasıyla çabucak unutulacak olan— bu olaydan söz ediyorlardı. Hükümet, bundan yararlanarak köylü borçlarının affedilmesini kararlaştırdı. Bazı toprak sahipleri hemen tepki gösterilmesini istemişti ama, kimse onlara kulak asmamıştı. Alt tarafı böylesi soylu bir sporla meşgul iken, para işleri gibi adi şeylerle uğraşmanın hiç âlemi yoktu. Sinemada yüzyıl önceki olayları anlatan Bengal Süvarileri, halka gözyaşları döktürüyordu ve dergilerin ortaya attığı en önemli sorun, yeni film yıldızı Shirley Temple'ın gerçekten küçük bir kız mı yoksa kırkbeşlik bir cüce mi olduğu sorusuydu. 4 Anna: Rupinin onalüda biri. IX — Ekselanslarının ve Lady'lerinin bahşettikleri büyük onur... Cihanrabat Sarayı'nın yemek odası şehrayin gibi pırıl pırıldı. Diba sarıklı hizmetkârların taşıdıkları meşalelerin alevleri, muazzam gümüş şamdanlardan dökülen mum ışıklarıyla yarışıyor, zümrütler, elmaslar ışıl ışıl göz kırpıyordu. Ud'un bütün kalburüstü kişileri oradaydı. Racalar ve navablar, küçüklü büyüklü eyalet hükümdarları... hepsi ingiliz valisi Sir Harry Waig ile eşini şereflendirmek için gelmişlerdi. Son derece dik, çeneleri yukarda, mağrur duruyorlardı ama yüzlerce yıl iktidar sürmenin kibirli izleri ve can sıkıntıları yüzlerinden okunuyordu. Ama artık iktidarları da yok olmuştu. Bu krali kaplanların dişlerini sökmüşlerdi. Geriye, can sıkıntısı ve bitmez tükenmez bir kibir kalıyordu. — Kaldı ki ailemiz Tac'a her zaman sadakatla hizmet etmiş!.. Cihanrabat Racası iltifatlar yağdırdıktan, sadakat yeminlerinde bulunduktan sonra, şanlı atalarından söz etmeğe başlamıştı. Sir Harry, esnememek için kendisini zor tutuyordu. "Sözü nereye getirmek istiyor? Hiçbir şeyi doğrudan istiyemezler, adamı çatlatırlar!" Kabul resmine bakılacak olursa —kendisini fillerin sırtında karşılamaya gelen elli kadar prens, dört bando, mızraklı süvariler— raca besbelli ki önemli bir şey istiyecekti." tş ki yerine getirebileyim. En sadık müttefiklerimizi kaybetmek niyetinde değilim." Lady Violet, eşinin sabırsızlandığını hissediyordu. "Harry hiç de eğleniyor görünmüyor. Oysa ben bu daveti pek hoş buluyorum. Bütün bu erkek kalabalığının arasında yegâne kadın olmaktan, gözlerini üzerimde hissetmekten çok hoşlanıyorum. Harry, omuzları açık elbise giymemem gerektiğini söylüyor ama, hindiler karılarını gizliyor diye, ben de Kraliçe Viktorya gibi ne bulursam, onunla örtünecek değilim ya! Güzel bir dekoltem var ve bunu farketmelerinden hoşlanıyorum! Ehlileştirilmiş canavarlar arasında bir ceylan! Ama onları ehlileştirebildüc mi yoksa sadece birer tasma mı taktık?" — ... işte bu nedenle de yüksek anlayışınıza sığınarak, sarayımızı özel olarak Lucknow-Delhi karayolunu bağlayacak olan

sadece birkaç millik yolun yapımı için gerekli izini ve kolaylığı talep ediyoruz. Bu, köylülerimiz için paha biçilmez bir kolaylık sağlayacaktır. Sir Harry'nin yüzünde kıl oynamadı. "Köylülermiş! Çok aldırırlar da köylülere! Kağnıları ile, toprak yollar yeter de artar bile! Gel itiraf et, iyi yolu güzel arabaların için istiyorsun, bir düzine Rolls-Royce'un, Lincoln'un, Bentley'in için... tozlanmasınlar diye. Bunu biliyorum ve sen de bunu bildiğimi biliyorsun. Ama asıl sorun bu değil... yolu yaptırmayacak olursam, hergele gidip Kongre Partisi'ne yanaşacak!" 281 Lady Violet "canavarları" süzüyordu: şu genç Badalpur Racası'nın ne güzel gözleri var, yazık ki bizi küçümsemeğe yeltenen o küçük budalayla evli. Yabaniymişiz gibi! Dünya gerçekten tersine dönmüş. Yabaniler derken aklıma geldi, yemekten sonra o zavallı kadınları ziyaret etsem iyi olacak. Purdahlarının gerisinde, sıkıntıdan patlıyorlardır. Hatırını saydığımı görmekle rani onur duyacaktır." Cihanrabat Racası'na doğru eğildi. Racanın kaşları çatıldı ve bunu düzeltmek istercesine yüzünde geniş bir gülümseme belirdi: — Hiç olmaz olur mu? Ne ince bir düşünüş! Derhal raniye haber gönderteceğim. Cafcaflı dibalar arasında simsiyah giysisiyle pek şık olan Sir Harry ayağa kalktı. Şampanya kadehini havaya kaldırdı, Hindistan'daki bütün o ingiliz memurlarına özgü kibirli bakışlarla etrafına baktı. Altının gerçek olup olmadığını anlamaktan aciz baldırı çıplaklara, altına damgasını vuranların üstünlüğü ile seslendi: — Asaletmeap, sayın prensler... büyük bir kıvançla... benim için ne büyük bir onur... imparatorluk... majesteleri... görevimiz... sadakatiniz... Lady Violet dikkatsiz dinliyordu. "Harry biraz abartıyor. Hep aynı nutuk... ya fark edecek olurlarsa? Bu renkli insanlar öylesine alıngan ki... her nekadar Cihanrabat Racası son derece uygarsa da... fiziği olmasa, ingiliz sanılacak., yani neredeyse! Eton ve Oxford'da yetişmiş bu küçük seçkinler grubunda bile ayırdedilen birşeyler oluyor... ya fazlasıyla ingiliz bir aksan, ya fazlasıyla kriket düşkünlüğü... özellikle bizlerle olan ilişkilerinde, ya fazlasıyla bendelik ya fazlasıyla azamet. Şaşılacak şey hiçbir zaman doğal olamadılar." Baş haremağası racanın kulağına bir şeyler fısıldadı? Raca sinirli sinirli bazı el kol hareketleri yaptı. Valinin konuşması son bulunca da ayağa kalktı; bu yemek faslının bittiğine işaretti. Beyler sigara içilen odaya geçtiler, hanımlar... — Leydileri bir saniye müsaade ederler mi? Rani, kendisini ziyaret etmenizden o kadar hoşnut oldu ki,> sizi gereği gibi karşılayabilmek için birkaç dakika izin istedi... Sarayın öbür ucunda, kubbeli salonda, Cihanrabat Ranisi bir divana uzanmış, arkadaşlanyla gevezelik ediyordu. Racanın yemek davetindeki resmiyete karşılık, burada herşey son derece sadeydi. Burada geçerli olan protokol, bütün davetliler soylu oldukları için, protokol yokluğu idi. Bu soylular arasında yüzyıldan bu yana

yapılan evlilikler, bütün ülkeyi bir örümcek ağı gibi saran karmaşık ve yoğun ilişkiler şebekesi yaratmıştı. Bazı ailelerin diğerlerinden daha zengin ve daha ünlü oldukları bilinirdi ama bunu belli etmek ayıptı. Sadece, prens aileleriyle boy ölçüşmeğe kalkışan esnaf takımı, baniyalar, böyle bir görgüsüzlük yaparlardı ve bir de tabii... ingilizler! Haremağalanndan biri, racanın gelmekte olduğunu haber verdi. Ürkmüş civcivler gibi, kadınlar dört bir yana kaçıştılar. Sadece rani ve iki kızı kaldı. Prens, ter içinde ve telâşla geldi: — Rani Sahibe... kulaklarıma inanamadım. Rahatsızmışsınız ve Lady Violet'i kabul etmeyecekmişsiniz. 282 — Sağlığım son derece yerinde Raca Sahip... ama o leydiyi görmek bile —kelimelerin üzerinde tiksinerek durdu— insanı hasta eder. Raca karısının kaprislerine alışıktı. Son derece güzel bir kadındı ve kocasıyla arasındaki yaş farkından ötürü, şımarak bir çocuk gibi davranabili-yordu. İsteklerini çoğu kez kabul ettiriyordu. Ama bu gece, ölçüyü kaçırmıştı. — Valinin karısına hakaret edemezsiniz. Bunu asla affetmez. — Affetmek mi? Deyim, raniyi kızdırmak için yeterliydi. Aylardan beri, hırsından çatlayacak gibiydi. Ama bu son damla bardağı taşırmıştı. — Onların affına neden ihtiyacımız olsun? İktidarı elimizden çalan, eyaletlerimizi vesayet altına sokan, her yıl bizi vergi haracına bağlayan haydutlara! İçki içen, domuz eti yiyen, kadınlanmızı baştan çıkaran ve üstüne bizi hor gören sefiller! "Sizi, siz Cihanrabat Racası'nı, bütün Ud soyluları arasında en iyi dostları olmakla övünen sizi hor gören..." dememek için kendisini zor tutmuştu. Şu ingilizlerden nasıl da nefret ediyordu! Ülkesini işgal ettikleri için değil de — bağımsızlık hareketleri ona boşa harcanan çabalar gibi geliyordu çünkü Hindistan hiç bir zaman bağımsız olmamıştı ve Büyük Moğul'ın yönetimi ingilizlerinkinden yumuşak değildi— kocasını değiştirdikleri için onlardan nefret ediyordu. Atalarıyla övünen, uyruklarının ve arkadaşlarının saygı gösterdiği efendisi, bu kendisi beğenmiş beyazlar karşısında saygılı ve yumuşak başlı bir çocuktan farksızdı. Neden? Bunu bir türlü anlamıyordu. Müslüman ya da hindu prenslerinin eşleri olan ve "efendilerinin" yabancıya dalkavukluk ettiklerini, hayretle ve acıyla gözlemleyen arkadaşlarının herbiri de öyle... Söz konusu olan, eşlerine güvenmemek değil! Böyle bir şeye hakları yok zaten! Hç kuşkusuz bütün bunlar ingilizlerin kabahati! — Lady Violet'i kabul etmeyeceğim. — Rani Sahibe... lütfen mantıklı olunuz. Yol... Raninin bir an için kafasında şimşek çaktı: — Ah! Raca Sahip... daha önce neden söylemediniz? Bütün bunlar onu kandırmak içinse, şerefi kurtardık demektir. Karısının ahlâk anlayışı karşısında biraz şaşkına dönen raca, istediğini elde ettiği için, söylediklerine karşı çıkmadı. Valiyi kandırmağa hiç niyeti olmadığını, ilişkilerinin karşılıklı çıkara ama aynı zamanda kırşıhkh dostluğa ve karşılıklı olduğuna inandığı

saygıya dayandığını söyleyecek olsa, rani belki de karanndan vazgeçerdi. Lady Violet, raninin dairesine girdiğinde, etrafında sadece yaşlı kadınları görünce şaşırdı. Bu garip durumu, bir saygı gösterisi olarak yorumladı. Onu karşılamak için ihtiyarları seçtiklerine göre, kendisine besbelli ki saygı göstermek istiyorlardı. Raninin, gençlerin gitmesini emrettiğini nereden bilebilirdi? Bu yarıyanya çıplak, ahlâk yoksunu kadının gölgesinin bile üzerlerine düşmesi uğursuzluk getirirdi... 283 Tek istisna, Badalpur Ranisi'ydi. Alt tarafı "dünyayı görmüş" bir insandı ve bir tercüman gerekliydi. Selma artık urducayı iyice konuşuyordu ve böyle bir eğlenceyi dünyada kaçırmak istemezdi. Rani tısladı: — Hizmetkârınızı fakirhanesinde görmeğe gelmek ne büyük bir şeref leydileri! Sizi karşılamak için ayağı kalkmama mani olan zavallı bacağımın kusuruna bakmayın... Raniden başka, diğerlerinin de ayağa kalkmadıklarını gören Lady Violet, "hepsinin de bacağı mı ağrıyor?" diye düşünmekten kendini alamadı. Rani, üzüntülü biçimde gülümsedi. Lady, büyüklük göstermek için, eğilip onu öptü. Raninin kendisini geriye çektiğini hisseder gibi oldu, dudakları ancak başörtüsüne değebildi. "Şu zavallı kadınlar, ne de utangaç... biz ingilizlerin kendilerine dostluk göstermemize o kadar alışık değiller ki... Ben herzaman kendimi onlarla bir tuttuğumu göstermeğe çalıştım. Harry abarttığımı düşünüyor, kendimi saydırmalıymışım, ama onlara o kadar acıyorum ki... Dış dünya ile hiç temasları olmayan, erkekler dünyasının köleleri bunlar!" Konuşma, hintkirazı dondurması üzerine sürdürülüyordu, sonra sıra havalara geldi, saraydaki giysilerin güzelliğinden, çocukların sağlığından bahsedildi. Lady Violet kafasını yorup duruyordu: Bu eğitimsiz kadınlarla hangi konuda konuşabilirdi acaba? Rani: — Şairlerinizi çok seviyorum, dedi. Özellikle Lord Byron'u. Lady Violet hayretle: — Nasıl? diye sordu. İngilizce biliyor musunuz? — Okuyorum. Konuşmuyorum. Acaba bana açıklayabilir miydiniz... Milton Kaybolmuş Cennet adlı şiirinde ne demek istiyor ? Milton'u hiç okumadığını itiraf etmektense kıyma makinesinden geçmeyi tercih eden Lady Violet kekeledi: — Oh! Hayat ile öLüm hakkında pek açık olmayan birşeyler işte! Üstelik modası çoktan geçti. — Öyle mi? Rani şaşırmış gibi baktı, valinin karısı bakışlarında ince bir alay sezinler gibi oldu. "Bu küçük rani, ukalânın biri. Onu yerine oturtayım da görsün." — Racanız çok etkileyici bir adam. Birlikte saatlerce tartıştığımız oluyor. Kaldı ki, kocam edebiyata hiç meraklı olmadığı için, golf oynamağa gidip, bizi yalnız bırakıyor. — Biliyorum. Raca, benden çok sizin yanınızda... hatta kıskanıyorum diyebilirim. Hep güzelliğinden söz ediyor...

Lady Violet tevazu göstererek: — Yok canım diyecek oldu. — Ya evet... Sarah'nm güzelliğinden! Sanırım yeğeninizin adı buydu değil mi? Valinin karısı sarardı. Selma dudaklarını ısırdı, Rani hiçbir şeyin farkında değilmişcesine devam etti: — Raca, bir evlilik tasarlıyordu. Size sözünü etmedi mi? 284 285 — Ev... evlilik mi? Lady Violet, şok altında kalmış, kekeliyordu. Çarçabuk toparlanarak sordu: — Kabullenecek misiniz? — Ben hoşgörülüyümdür. Sanırım bu iyi birşey olacak. Düşünce, Valinin karışma o kadar tuhaf gelmişti ki, gülmeğe başladı. Sansın Sarah'sını, bir yerli ile evlenmiş görmek! Bu hintliler de gerçekten hiçbir şeyin farkında değiller! Neyse ki aklına hemen bir mazeret geliverdi: — Racanın yeğenimi düşünmüş olmasına çok memnun oldum. Ama daha henüz yirmüki yaşında ve aradaki yaş farkı çok büyük! — Büyük mü? Oğlum sadece yirmibeş yaşında! — Oğlunuz mu? Ama... — Hay Allah... tabii ya, onunla tanışmadınız... onu görmeden bir karar veremezsiniz. Hangi öğleden sonranız boşsa, haber gönderin, tanışmış olursunuz. Eminim beğeneceksiniz... ne hoş bir çift oluşturacaklar ve iki aileyi birleştiren dostluğumuzun ne hoş bir simgesi olacaklardır! Bu, nitelikli insanların, bazı önyargıların üstüne çıkabileceklerinin de bir kanıtı ve... Rani durdu, Selma bakışlarıyla biraz ileriye gittiğini, Lady Violet'in anlayacağını işaret etmişti. Lady, herhangi birşeyi farkedemiyecek kadar şaşkın ve bitkindi. Tek bir isteği vardı: kaçmak! Çantasıyla eldivenlerini topladığı gibi, teşekkür edip, pek yakında, veliaht prensi görmeğe geleceğini söyledi; Raniyi ve şaşkınlıkla Selma'yı üç kere öptü ve gerisin geriye çıktı. Salonda kahkahadan geçilmiyordu. Rani: — Hiç değilse onu bir daha görmeyeceğimizden emin olabiliriz dedi. Sonra tiksinmiş bir ifadeyle devam etti. — Çabuk bir bez ve gül suyu getirin. Şu ingilizlerin öpüşmek gibi illetleri de yok mu ya... Yüzünü ovuşturup durduğunu gören, Selma, Abdülaziz'in eşi olan yengesini hatırladı. Bir "kâfirin" öpücüğünden arınmak için, yanağını kestirmişti. "Kâfir"... o sırada resmi ziyaretle İstanbul'da bulunan İmparatoriçe Eugenie idi. olmazsa, çalılıkların arasına, tüfeklerini onlarınkiyle aynı zamanda ateşleyen nişancılar yerleştiriyoruz. Böylece herkes memnun kalıyor: ayağını avının üzerine koyup resmini çektiren kaplan avcısı ve eğlenceyi düzenleyen ve isteği geri çevrilmeyecek olan evsahibi. — Onları hor görüyorsunuz değil mi? Emir sıçradı, dikkatle karısına baktı:

— İngilizleri mi? Onları sevmiyorum ama takdir ediyorum. Onların enerjilerinin, sebatlarının, sadakatlarının yarısı bizde olsaydı... — Sadakatlarının mı? — İmparatorluğa karşı! İmparatorluk için her türlü zilleti kabule hazırlar! Bize bahşettikleri ayrıcalıklar hiçbirzaman Tac'ın çıkarları ile çatışmaz. Onun dışında, inanılmaz derecede namussuz olabilirler. Hani doğululara özgü "ekini belli etmemek" diye bir şey vardır ya... o konuda onlara öğreteceğimiz hiçbir şey yok. İlişkilerimiz de zaten bu yüzden bu derece heyecan vericidir. Selma, "kedi fare ile oynarken, fare için heyecan verici olmalı" diye düşünmekten kendini alamadı. "İngilizlerin bunlara hiç aldırmadıklarının farkında değiller mi? Kendilerini kullandıklarının? Kafes ardındaki eşleri, bunlardan daha uyanık!" — Cihanrabat Ranisi, kocasının pek önem verdiği ingilizlerden nefret ediyor. O ve arkadaşları, onların insan olmayacak kadar beyaz tenli olduklarını söylüyorlar. Adalarında muazzam yumurta ağaçlarının olduğunu ve onların bu yumurtalardan doğduklarını söylüyorlar. Raca gözlerini havaya kaldırdı. Şu kadınların budalalığı inanılacak gibi dePdi! — Söz açılmışken canım, Cambridge'teki arkadaşlarımdan biri olan Lord Stiltelton'dan bir mektup aldım. Bir kontes ile evlenmiş: Lady Grace. Balaylarını Hindistan'da geçirmek niyetindeymişler. Birkaç gün sonra Lucknow'a gelip sarayda kalacaklar. Sonra alaycı bir ifadeyle devam etti: — Umarım milliyetçi görüşleriniz, iyi bir evsahibesi olmanızı engellemez! İsota Fraschini tozlu yolda ilerliyordu, manda sürülerinin, kibirli develerin, cenaze alaylarının, kutsal ineklerin ve beyaz atı üzerinde gelini almağa giden mutlu damadın etrafından dolanıp ani kıvrılmalarla ilerliyordu. Hindistan yollarında yolculuk etmeyi bir çileye dönüştüren engeller arasından saatte elli mil hız ile giden araç, her an mucizeler yaratmaktaydı. Emir gülerek: — Cihanrabat Racası, vali için bir kaplan avı düzenlemek zorunda kalacak dedi. Yoluna kavuşmak istiyorsa, en azından buna mecbur! Şu ingilizlerin hepsi kendilerini keskin nişancı sanıyor... o zavallı kaplanları nasıl sersemleştirdi-|imizi bir bilseler! Büyük günün arifesinde, su içmeğe geldikleri akar suların yanıbaşına, tıkabasa afyon yutturduğumuz buzağıları salıyoruz. Bu yeterli "Ne hoş bir çift! Birbirlerine ne de yakışıyorlar!" Selma bütün gece özenle onları seyretti. Yasak şeylerin sergilendiği bir camekânm önündeki çocuk gibiydi. Şu gamsızlık, şu kafa denkliği, şu karşılıklı gülüşmeler Selma'yı çileden çıkarıyordu. Yemek neşeli geçmişti oysa... Londra'dan, Paris'ten, yeni piyeslerden, rağbette olan gece kulüplerinden, yılın büyük balolarından konuşulmuş, son dedikodular anlatılmıştı. Emir tanıdıklarından haber soruyor, kimini hayretle karşılıyor, kimine

kahkahayı basıyordu. Selma onu hiç bukadar rahat görmemişti, herkesi tanımasına da şaşıyordu. Lord Stiltelton usulca: — Kocanız diye söze girişti. Bizim grubun neşe kaynağı idi. Aramızda pek çok şen şakrak insan vardı, ama elebaşı oydu. Emir'in, en sıkıcı geceyi en I 286 heyecanlı maceraya dönüştürmesini bilen, kendine özgü bir üslûbu vardı. Onu bir türlü paylaşamazlardı. Hele onun için deli olan kadınlardan hiç söz açmayalım... Emir mi neşe kaynağı? Emir mi elebaşı? Selma konuklarına inanamıyordu. Dalıp gitti... şayet Londra'da tanışmış olsalardı, belki birbirlerini sevebilirlerdi... sevebilirler miydi ? Şu anda onları birbirine bağlayan nasıl bir duyguydu? Şu sırtındaki zırhı çıkarmayı bir denemiş olsaydı... oysa aşk, bir zihinsel hastalıktır deyip duruyor. Sadece bir kere kendisine karşı ne hissetiğini sormuş ve "sizi takdir ediyorum ve sayıyorum" cevabını almıştı. Soruyu bir daha sorma cesaretini bulamamıştı. Yavaşça piyanoya yöneldi. Yegâne sığmağı, ona kaçıp gitmekten alakoyan tek tesellisiydi bu piyano! Bu piyano, Rani Azize'nin öfkesine rağmen, Raşit Han sayesinde buradaydı. Sevgili Raşit Han ! Lucknow'a geldiği günden beri ilk kez onu evinde ağırlamak, Selma için hoş bir sürpriz olmuştu. Yaşça daha büyük olmasına rağmen, o da Lord Stiltelton'un arkadaşıydı ve burada bulunmayış nedenini açıklamak mümkün olmazdı. Emir, açık fikirli, önyargısız, güçlü, mantıklı Emir, eski arkadaşına, karısını purdah1 gerisinde tuttuğunu söylemek cesaretini nasıl gösterebilirdi? Parmaklarının ucuyla fildişi tuşları okşadı ve düşünceli bir şekilde Chopin'in nocturneünden ezgiler çalmağa başladı. Özlem, ümit, ihtiras uzayıp kayboluyor sonra yeniden titrek, hırçın bir hıçkırık, hassas bir inilti gibi doğarak bir gül yaprağının yumuşaklığı, bir çiğ damlasının serinliği içinde yok oluyordu. Ellerinin ve ensesinin üzerine dikilmiş bakışlarını hissediyordu Raşit Han'ın! Ateşli, sevecen... bütün gece, gözlerini birbirlerinden kaçırmışlardı, ancak şimdi, ezgiler arasında kaybolup gittiğini sandığı şu anda ona bakmağa cesaret edebiliyordu. Başaklara vuran güneş ışını gibi açılmasını, rayihalar saçmasını, canlanmasını sağlayan bu heyecanın, bu tutkunluğun herbir parçacığını içinde muhafaza edebilmek için nefesini tuttu. Oysa onu sevmiyordu, bunu biliyordu, yakışıklı kocasının çekiciliğine sahip olmaktan uzaktı. Ama şu an, Selma'nın tek bir arzusu vardı: kendini onun kollarına bırakarak, bebek gibi sallanıp okşanmak! Kendisine anlayış ve aşkla bakması, sekiz ay önce bir ilkbahar sabahı Bombay'da karşıladığı şen ve mutlu Selma olması için yetmişti. Lord Stiltelton'un sesi onu daldığı hayallerden sıyırdı. — Emir, geceyi Chatter Menzil Kulübü'nde bitirmemize ne dersiniz? Eskiden Ud Krallarının sarayı imiş, muhteşem bir yer olduğu söyleniyor.

Emir sarardı: — Bu kulübe üye değilim. — Hiç önemi yok. Konuğumsunuz. Bu sabah ziyaretine gittiğim vali, resepsiyona adımı yazdırmak nezaketini gösterdi. Emir gülümsedi: — Buraya daha yeni geldiniz Edward. Ama sanırım buraya gelmeden önce Kalküta'dan geçtiniz, öyle değil mi? Orada Yat Kulübü'ne gittiniz mi? Avrupa'da yetişmiş hintliler, kanlarının yabancılar önünde değil de kendi vatandaşlarına karşj. purdah'a uymalarım, isterlerdi, 287 — Tabii. Pek hoş bir yerdi. — Yat Kulüp ile Chatter Menzil arasındaki farkı biliyor musunuz? Emir çok yavaş konuşuyor, elindeki konyak bardağı ile oynayıp duruyordu. — Size söyleyeyim. Kalküta'daki Yat Kulübü'ne köpekler ve hintliler giremez. Lucknow'da çok daha hoşgörülü davranıyorlar: köpekleri kabul ediyorlar. Ortada bir mezar sessizliği... bütün gözler Lord Stiltelton'a çevrilmiş, o ise ağzı bir karış açık kalmıştı. Ömründe bu kadar zor bir durumda kalmış değildi. — Şaka ediyorsunuz. Bu herhalde yerliler için... yani demek istedim ki... eee... halk için konulmuş kurallar olsa gerek, sizin gibi insanlar için değil! — Ne demek yani? Sizce ben hintli değil miyim? — Emir, siz Hindistan'ın en eski ailelerinden birine mensupsunuz. Londra'da sizi "prens" diye çağırmıyorlar mıydı ? Düşesler, sizi paylaşamadıkları için aralarında kavga ediyorlardı. — Londra'da evet, ama kendi ülkemde... Genç Lord afallamış, başını iki eli arasına almıştı. — Bir de Hindistan bağımsızlığım istiyor diye şaşıyorlar! Bütün şu küçük memur kafalı ingilizler... hepsi birer küçük bezirgan! Sizi aşağılamağa yeltenmeleri, inanılacak gibi değil! Birlikte gidelim, kapıyı zorlarız; göreceksiniz hiçbir şey söyleyemezler. Ağızlarını açarlarsa da, karşılarında kimin olduğunu anlarlar. Emir arkadaşına baktı, tereddüt etti. Denemeye hiç de niyetli değildi. Ama belki bu, resmî makamları zor duruma sokmanın bir yoluydu. Stiltelton çok tanınmış, genç olmasına rağmen Lordlar Kamarası'nın önde gelen üyelerinden biriydi. Neden olmasın? Hiç kuşkusuz kazanan yine kendisi olacaktı: ya arkadaşı başaracak ve böylece ingiliz üstünlüğüne son veren bir ömek oluşturacaktı; ya da onları kabul ermeyeceklerdi... bu da rezalet yaratacaktı. Bağımsızlık savaşının bu aşamasında böylesi rezaletler ingilizlere pahalıya mal olabilirdi. Mehtaplı bir geceydi. Rolls-Royce ana caddede, bedenleri gümüş renkli koca palmiyelerin ve üçyüz yıllık ağaçların arasından ilerliyordu. Chatter Menzil Sarayı'nın geniş cephesi boydan boya ışıklandırılmışü ve altm renkli kubbeleri pırıl pınldı. Genç Lady hayranlığını gizleyemedi: — Ne kadar güzel!

Emir, bu pirinç kubbelerin bir vakitler altın olduğunu ama ingilizlerin bunları —bunu nezaketen nasıl söylemeli ki?— kısacası bunları çaldığını söyleyemedi. Araba, yirmi kadar otomobilin park yaptığı büyük kapının önüne yanaşmıştı. Lord Stiltelton arkadaşının koluna girmiş kararlı adımlarla girişe yönelmişti. Kapıcı karşılarına dikilerek: — Özür dilerim efendim ama, yasağı biliyorsunuz diyecek oldu. 288 — Kiminle konuştuğunuzun farkında mısınız? Ben bu yasağı tanımam! Yasaları da, bunları uygulama iddiasında bulunan mikrobu da elinin tersiyle iter gibi yaptı. Sehna, "İyi başlangıç!" diye düşündü. Dönüp ona gülümsedi. Bir ingilizi ilk kez sevimli buluyordu. Buna benzer kafa tutmalara bayılırdı. Yanıbaşmda Lady Grace'in kasıldığını hissetti, salonlara yaklaşıyorlardı ve buralardaki metrdotel kalabalığı, tek başına bir kapıcıdan çok daha tehlikeliydi. Chatter Menzil'in büyük yemek salonu, o gece güller içindeydi. Orkestra kendine ayrılan yerde, pes perdeden çalıyordu. Sarıklı uşaklar, sessizce masaların arasından süzülüyor, ağır gümüş tepsiler üzerinde rengârenk şişeler taşıyorlardı. Hemen bütün masalar doluydu, pek çok da hanım vardı. Kalın halılar ve duvarları kaplayan lambriler, konuşurken çıkan sesleri emiyordu. Selma "Bir şey kutlanıyor olmalı" diye düşündü. Bundan daha iyi bir zaman bulamazdık. Yarın bütün kent bunu konuşacak." Ensesinde bir ürperti hissetti. Arenaya çıkıyor gibi bir duyguya kapılmıştı. Gelişleri üzerine konuşmalar durdu. Müziğin sesi, sessizlikte daha çok duyulur oldu. Bütün gözler onlara çevrildi. Lord Stiltelton ayırttığı masayı sordu. Eski kafalı, tutucu bir ingiliz olan baş metrdotel ilerledi; ciğerlerine hava doldurmak isteyen bir sazan balığı gibi bir kaç kez ağzını açtı, ama ağzından tek bir ses çıkamadı. Metrdotelin iki yardımcısı koşuştu. — Masanız orkestranın az berisinde efendim. Ancak... — Ancak ne? Bizi oraya götürmek için ne bekliyorsunuz? Burada amma da garip davranışlar var... — Efendim, mümkün değil... yanınızdaki bey... kulübün kuralları buna izin vermiyor... — Canımı sıkmağa başladınız delikanlı! Badalpur Racası benim konuğumdur! Ona gösterilecek saygısızlık, bana gösterilmiş olur. Yoksa bana hakaret etmek gibi bir niyetiniz mi var? Metrdotel sapsarı oldu. Daha fazla ısrar edemeden ortadan kayboldu. Lord Stiltelton salona alaycı gözlerle baktı. Hiç kimse ona bakmıyordu, herkes kendi işine dalmış gibi, konuşmasına dönmüştü. — Haydi Emir, gidip oturalım... hanımlar ayakta kalmaktan yorgun düşmüş olmalılar. Bir süre sonra hintli bir uşak siparişleri almağa geldi. Besbelli, aralarında konuşmuşlar ve en genç olanını masaya göndermişlerdi. Parmakları arasında tuttuğu kalem titriyor, racanın yüzüne bakamıyordu. Etraflarındaki masalar boşalmağa başlamıştı. Bazıları buz gibi, sessizce... diğerleri tepkilerini yüksek sesle belirterek... Ama hiç kimse, karısı kıpkırmızı kesilmiş yere

bakarken kendisi çok eğlenir görünen bu genç adama doğrudan sataşamıyordu. Oturalı beş dakikayı geçmemişti ki, krem rengi smokini içinde ilerleyen, son derece kibar biri, yanlarına geldi: — Yanılmıyorsam... Lord Stiltelton, değil mi? Chatter Menzil'e hoş geldiniz efendim. Ben James Bailey, kulübün başkanıyım. — Memnun oldum Bay Bailey! Size eşim Lady Grace'i, dostlarım Badalpur Racası ile eşi Rani'yi tanıtayım... 289 Müdür hanımların önünde saygıyla eğildi, Racayı kasten görmezlikten geldi. — Sizi ve hanımefendileri ağırlamak şereftir lordum. Ama beyi kabul etmemiz imkânsız. Kulübümüze... yerlilerin girmesi yasaktır. "Yerli" sözcüğünü bastırarak, söylemesi, Selma'yı yerinden sıçrattı: . — Yerli mi? Öyleyse ben de öyleyim, Raca ile evli olduğuma göre! Beni de kovduğunuz sonucunu mu çıkarmalıyım? Müdür dudaklarını ısırdı: — Hayır efendim, dilediğiniz takdirde siz kalabilirsiniz. Lord Edward araya girdi: — Azizim Bay Bailey, hepimiz kalacağız. Tabii hepimizi zorla kapıya koyarsanız, o başka... ama skandali da göze alın! — Çok üzgünüm lordum. Ama yönetmeliği uygulatmam gerek. İki adam bakıştı. Hiç biri ödün vermeğe niyetli görünmüyordu. Raca, bu tartışma kendisini ilgilendirmiyormuş gibi, azar azar konyağını yudumluyordu. Bütün gözler masaya çevrilmişti. Bir köşede yarım düzine metrdotel, dikilmiş bekliyordu. Lady Grace, bu anı beklermiş gibi, araya girdi: — Edward, başım dönüyor. Burası çok sıcak... lütfen çıkalım, bayılmak üzereyim. Lord Stiltelton, öfkelenmemek için kendini tuttu, genç karısına baktı, gerçekten bayılır gibi bir hali vardı. Bir an, Selma'dan onu hanımların dinlenme odasına götürmesi için ricada bulunmayı düşündü. Sonra bundan vazgeçti: "Ne aptalım!" Zavallı sevgilim. Böyle davranışlara hiç alışık değil? Zaten balayı yolculuğu için onu böyle bir yere getirmeğe ve tüm bu işlerle karşı karşıya bırakmağa hiç hakkım yoktu." Müdür Bailey atıldı: — Yardımcı olabilir miyim? Lord Stiltelton ona bakmadı bile. Başkasıyla konuşurmuş gibi: — Hayır dedi. Daha doğrusu evet. Arabayı çağınn. — Amma da dönek! Saraya geldiklerinde Selma, öfkesini daha fazla tutamadı. Acı mı yoksa tiksinti mi duyduğunu kestiremiyordu. Dönüş yolunda, arabada bir ölüm sessizliği vardı. Lord Stiltelton sorunu Londra'ya kadar götürüp mesele yapacağına yemin üstüne yemin etmişti. Hepsi, Londra'da herkesin bu işi saçma bulacağını biliyordu... o da, arası soğuyunca kendisi için basit bir olay haline dönüşecek bu geceyi Lord unutmazsa tabii! Ne denli kötü geçeceğini bile bile, birbirlerine iyi geceler dileyerek ayrılmışlardı. Emir, dişlerini sıkmış, odada dört dönüyordu. Kulübe girdikleri andan itibaren, tek kelime söylememişti. Selma, şu anda herkesten

nefret ettiğini hissedebiliyordu. Onu bu maceraya sürüklemiş olan ve ilk engelde ihanet etme bahanesi bulan arkadaşından da, kendi karısından da, bu beyaz tenle istemese bile 290 karşı yakadan olan öz karısından da nefret ettiğini... Onunla konuşmak, küçümsemeye karşı daha büyük bir küçümseme ile cevap verilebileceğini söylemek istiyordu. Bu kadar aşağılamadan sonra, Emir'in ve tüm Hint aristokrasisinin daha hâlâ ingilizlerle düşüp kalkmalarını, dostluklarına önem vermelerini anlamıyordu. Böylesi gururlu insanlarda, böylesi bir eziklik nereden kaynaklanıyordu. Güçlerine ancak, yalnız ingilizlerin tümünü değil, ama evrensel oldukları iddiasıyla kabul ettirmeğe kalkıştıkları değer yargılarını da kovarak kavuşabileceklerini görmüyorlar mıydı? Selma susuyordu. Emir'in şu anda kendisine, ancak sustuğu takdirde katlanabileceğim biliyordu. Ama ya bunu umursamazlık sanırsa? Yanına yaklaşıp usulca koluna dokundu; Emir sert bir şekilde kolunu geri çekti: — Yo, hayır! Beni rahat bırakın! Kin dolu bakışlar. Sanki düşmanmış, sanki herbirinin kendi üstünlüğünü kanıtlamağa çalıştığı saçma bir yarışta rakipmiş gibi! İkiside, birbirlerini sevdikleri için değil de asalet ve servet alışverişi için evlendiklerine inanmış olarak daha başlangıçta karşılıklı bir oyun oynamışlardı ve bundan, Selma kendisini de sorumlu ve suçlu tutuyordu. Acaba, Emir, üpkı kendisi gibi, bu evlilikten başka şeyler beklemiş miydi? Bir mucize olsa da kabuklan dökülse, bütün saflıklanyla ile ortaya çıksalar... oysa onu, prenses, güzel kadın, doğacak çocuklarının anası rolü içine hapsetmişti. Selma'dan başka beklediği birşey yoktu... özellikle ardına gizlendiği zırhı delebilecek herhangi bir anlayış... Aksine, o zırhı daha da pekiştirecek, çünkü bu geceki olay, dostluğa olan güveni yüzünden böylesine horlandığını kanıtlamış oldu. Selma, koca yatağın içinde uyumağa çalışıyordu. Emir yanına geldiğinde dalmak üzereydi. Nefesi içki kokuyordu. Hiçbirşey söylemeden onu okşamağa başladı, eli beceriksizcesine, yukarılara doğru çıktı. Selma kendini çekti; canını acıtıyordu. Onu itmeğe çalıştı. Bu, öfkesini azdırmak için yeterliydi. Demek karısı da onu itiyordu? Görürdü! Sert elleriyle Selma'yı kollarının arasına alıp sikti, sırtüstü yatırdı... Sonra da arkasını dönüp uyudu. Selma, gözleri açık, ağlamadığına şaşıyordu. Birkaç ay önce olsa, bütün gece gözyaşı dökerdi. Bu derece katılaşmış mıydı yoksa Emir'in bu geceki öfkesini anlıyor muydu? Bu gece... daha önce hiç bu kadar saldırgan olmamış, onu incitmemişti. Beceriksizliğine, aceleciliğine artık alışmıştı Selma. Yine de vazgeçmemişti: onu, o kadar yakışıklı görünce, hayale dalıyor, tatlı, bitip tükenmeyen sevişme sahneleri düşlüyordu. Her gece önce ümitlenmek sonra ümitsizliğe düşmekle geçiyordu. Karanlıkta yapayalnız, bağırmamak için kendini tuttu Selma.

Selma uyandığında, güneş bir hayli yükselmişti. Emir çoktan çıkmış olmalıydı. Kalkmak istemiyordu, mahmurluğu üzerindeydi. Kapıya çekinerek vurulduğunu duydu: — Rahatsız etmiyorum ya? Gelen, her sabah olduğu gibi, kahvaltıyı birlikte etmek istiyen Zehra idi. Genç kızın masumiyeti hoşuna gidiyordu. Birlikte ettikleri sabah kahvaltıları vazgeçilmez bir kural, onsuz güne başlanamayan bir alışkanlık olmuştu. Hizmetçi büyük gümüş tepsiyle ince porselen takımlar ve gümüş kâseler getirirken, Zehra da içtenlikle yatağın içine giriveriyordu. — Bu gece ne kadar tuhaf bir rüya gördüm, bir bilseniz! Elele dolaşıyorduk ve siz aniden değişime uğradınız. Elbiseniz taşlarla kaplıydı, inanılmayacak kadar güzeldiniz, gözlerim kamaşmıştı, size daha fazla bakamıyordum. Elinizi tuttum, buz gibiydi. Sanki beni itiyordunuz, hıçkırıklara boğuldum... uyandım. Gözleri yaşlıydı. Selma gülümsedi, gerindi: — Gerçekten o kadar güzel miydi? Zehra, ellerini öpücüklere boğdu: — Gerçekte olduğu kadar değil. Gördüğüm bir ölü yıldız gibi parlıyordu. Siz ise, ışıksınız; sıcak, aydınlık, parlayan bir ışık. Zehra, portakal marmeladı sürdüğü ekmeğini ısırarak devam etti: — Zaten bunu siz de biliyorsunuz. Size en az bin kez, en güzelin siz olduğunuzu söyledim. İkisi de gülmeğe başladı. Genç kızın ölçüsüz hayranlığı, aralarında şaka konusuydu. Emir bile, kızkardeşinden birşey istemek gerektiğinde önce karısına başvurduğunu itiraf ediyordu. Zehra: — O kadar mutluyum ki... diye iç çekti. Siz geldikten sonra hayatım tamamiyle değişti. Eskiden kendimi çok yalnız hissediyordum, açılacağım, içimi dökebileceğim kimse yoktu. Ağabeyim her zaman burada değildi, sorunlarımla ilgilenemeyecek kadar meşguldü. Zehra terliklerini çıkarmış, yatağa girmişti. Başını Selma'nın kalçasına dayadı. Selma, alışkanlıkla siyah buklelerle oynuyor, Emir'in alnına benzeyen yuvarlak alnı okşuyordu. Zehra, gözleri yarı aralık, kedi gibi mınnırlunıyordu. Hafifçe doğrularak, başını Selma'nın kasık boşluğuna soktu. Selma ürperdi. Bütün vücudu titredi bu yumuşak kafayı karnına bastırmak gibi delice bir isteğe kapıldı. Aniden fırladı: 292 293 — Bu kadar zevzeklik yeter! Şimdi beni rahat bırakın. Rani Şahine'ye gideceğim, hazırlanmam gerek. Zehra şaşırarak kalktı. Selma'nın bu kadar sert konuştuğunu hiç görmemişti. Yoksa onu kızdıracak birşey mi söylemişti? Selma yalnız kaldığında, başı ellerinin arasında, tuvalet masasının önünde kalakaldı. Zorlukla nefes alıyordu. Az önce kendisini allak bullak eden o duygunun şaşkınlığından kurtulamamıştı. Bu başdöndürücü, baştan çıkarıcı isteğe boyun eğmemek için iradesini olanca gücüyle kullanmak zorunda kalmıştı.

Ama işte şimdi vücudu öç alıyordu: karnı kasılıyor, kasıklarına giren sancı gözünü yaşartıyordu. Yavaş yavaş normal nefes almağa, acısını dindirmeğe çalıştı. Ağır ağır gevşedi, ama bitkin düşmüştü. Başını kaldırdığında, karşısındaki ayna, gözleri mor halkalarla çevrili, ağzı acıyla kıvrılmış, yabancı bir yüz yansıtıyordu. Nampur Sarayı'nın giriş kapısında Selma'yı iki kaplan karşıladı. Gözleri cam gibi, tüyleri döküktü ama yine haşmetliydiler. Raninin nedimesi, özür üzerine özür diliyordu: Rani Sahibe hazır değildi, acaba asaletmeapları bir kaç saniye salonda dinlenebilir miydi, derhal serin içecekler getirtecekti... Selma bir an için de olsa, yalnız kalacağına memnun, başıyla onayladı. Bu geniş, pencereleri ağır perdelerle örtülü odanın sessizliği, Badalpur Sarayı'nın kümeslerdeki kargaşaya benzeyen karmaşasıyla kıyaslandığında, huzur vericiydi. İki hizmetçi, oniki kişiye yetecek şerbet getirip usulca çekildi. Selma hayretle, ilk kez Hindistan'da yalnız kalma gibi bir mutluluğa erişebildiğini gördü. Besbelli ki rani yanyarıya ingiliz olduğu için, bir Hint evinde düşünülmesi olanaksız bir şeyi, özel hayata, mahremiyete saygıyı, sağlayabilmişti. Kokulu çayını yudumlarken, salonun dibindeki lake paravanın ardında bir hışırtı duyar gibi oldu. Kulak kabarttı: hiç! Yanılmış olmalıydı. Oysa... biri varmış ve onu gözlüyormuş gibiydi. Kendi kendine "Yok canım," diye söylendi. "Kim var orada?" diye sorması, belki de merakını ve kuşkusunu gidermiş olacaktı ama, bir arkadaş evinde böyle bir soru sormak, yakışık almazdı. Üstelik, ha ayağının dibine bağdaş kurup kendisini seyretmişler ha paravanın ardından gözlemişlerdi? Şunu kabul etmeliydi... bu ülkede meraklı bakışlardan kurtulmak olanaksızdı. Hışırtı çoğalmıştı, pervasızcasına! Bu bir gararanın hışırtısı olmalıydı. Hizmetçilerin giydikleri hafif tafta hışırüsı değil, hanımefendilerin giydikleri ağır giysilerin tok sesiydi. Selma iyice meraklanmış, bekliyordu. Birden, çok zayıf, kemikleri dışarıya fırlamış bir el, paravanın üzerinden meydana çıktı. Siyah lakenin üzerinde kar beyazlığı. Selma büyülenmiş gibi, herhangi bir kola bağlı değilmişcesine duran bu hareketsiz elden gözlerini ayıramıyordu. — Gidin! Ses... bir iniltiydi! Yaşlı bir kadın iniltisi! Selma sıçradı. Hayaletlere inanmazdı ama bu görünmeyen varlık, salondaki bu garip hava... koltuğuna iyice gömülmüş, sesin geldiği yana bakıyordu. — Kaçın, hemen kaçın! İnce bir karaltı, omuzlara dökülen bembeyaz saçlar, diba bir giysinin fazlasıyla ağır geldiği bir beden, güçlükle ilerledi. Menekşe gözler Selma'ya dikilmiş, dudaklar titrek: — Kaçın çocuğum... çok geç olmadan! Bakışlar buğulandı, bulutlandı, baş ağır ağır iki yana sallandı: — Çok geç olmadan, çok geç... — Ah! Annem sizi görmeğe gelmiş bile!

Rani Şahine içeriye girdi. Berrak sesi, sevimli yüzü, Selma'yı içine düştüğü girdaptan çıkardı. Güneş odaya yeniden dolmuştu. Rani sevgiyle yaşlı kadının elini sıktı: — Haydi anne, yorgunsunuz, dinlenmeniz gerek. Zili çalar çalmaz bir kadın belirdi: — Begüm Sahab'ı dairesine götürün. Onu yalnız bırakmayın, size belki yüz kez tembih ettim. Sonra Selma'ya döndü: — Üzgünüm, yüzünüz sapsarı olmuş. Böylesine etkilenmeniz için annem ne söyledi ki? Biliyorsunuz... aklı pek başında değil. Selma düşünceli, mırıldandı: — Öyle mi? Bu ülkeden, çok geç olmadan, kaçmamı öğütledi. — Zavallı anne! Siz ona gençliğini hatırlattınız. Tıpkı sizin gibi, Hindistan'a bir yabancı olarak geldiği günleri. Onun karşılaştıklarıyla karşılaşmamanız için, sizi uyarmak istedi. Oysa durum çok farklı. O kırk yıl önce gelmişti, o günden bu yana çok şey değişti. Üstelik siz yan yarıya doğulusunuz, bizim kültürümüzü anlıyorsunuz. Rani Şahine devam etmek için çaba sarfeder gibiydi: — O, genç bir ingiliz kızıydı. Londra'nın basit bir burjuva ailesinden... o sırada üniversitede okuyan babama delicesine aşık olmuş. Yakışıklı, zengin, hoş bir adammış babam. Evlenmişler ve bir yıl sonra annemi Lucknow'a getirmiş. Aile, babamın bir hintliyle evlenmesi gerektiğine inandığından, annemi asla kabullenmemiş. Sanırım başlangıçta, sabırla, nezaketle kendisine güdülen düşmanlığın son bulmasını beklemiş annem, ama bunun olamayacağını, daima davetsiz misafir gibi karşılanacağını çabuk anlamış. Niçin kalmış? Niçin, bugünkinden çok daha kapalı olan bu hayatı kabul etmiş? Babama olan aşkından mı? Belki ilk zamanlar öyle. Babam da annemden çabuk bıkmış. Onu pek az gördüğü halde, yine de her yıl hamile bırakmayı ihmal etmezmiş. Onu burada tutmanın yegâne yolu olarak... onyedi doğum yapmış annem. Yaşayan sadece altı kardeşiz. Rani Şahine'nin sesi buruk çıkıyordu: — İşin en korkunç yanı, doğar doğmaz bebeklerini elinden almaları. Büyükannem, torunlarının bir ingiliz tarafından büyütülmesini kabullenemiyor-du. Bizleri, evdeki kadınlara teslim etmişlerdi. Annemizi sadece ayda bir kere I 294 görebiliyorduk. Ben, birkaç saatlik beraberlikten sonra beni oradan ayırdıklarında, nasıl ağladığımı hatırlarım. Tepinir, bağırır, ağlar, hıçkınrdım... o ise, gözleri dolu dolu, uslu durmam için yalvarırdı. îki kadının bakışları karşılaştı, acı ve hüzün dolu bakışları. Acaba gerçekten "çok şey" değişmiş miydi? Selma buna inanmıyordu, ama boyun eğmeyecek, kendini kabul ettirecekti. Rani Şahine, biraz da havayı değiştirmek için, Lucknow'un şık merkezi Hazretganj'a gidip Noel için süslenmiş vitrinleri görmeyi önerdi.

— Çok güzeldir. İngilizler, ülkelerindeki havayı vermek için ellerinden geleni yaparlar. Bir kar eksiktir. Hazretganj Caddesi boyaan boya çiçeklerle süslenmişti. Kaldırımın bir yanından karşı yanına içice geçiyor ve renkli bir ebemkuşağı meydana getiriyorlardı. Tahta fıçılar içine oturtulmuş cüce palmiyeler ise, Noel ağaçları gibi pırıl pınldı. Selma, pek çok hintli kadının aksine, neredeyse yalnız ingilizlerin oturdukları bu semte pek az gelirdi. Butiklerin, lokantaların, sinemaların çoğu onlara aitti ve buralarda çalışanlar ingiliz değilse, ingiliz-hint kırması olurlardı. Noel öncesinde burası çok hareketlenirdi. Dükkânların önünde otomobil ve hatta atlı kupalar kuyruğu oluşurdu. Ama burada ne tahtırevanları, ne" iki kişinin taşıdığı doli'lm, ne de tonki denilen küçük, boyalı, çekçek arabalarını görmek mümkündü. Bu geleneksel ve sevilen taşıt araçları, kentin eski kesiminde çok rağbet görse bile, buraya uygun düşmezlerdi. Rani Şahine: — White Way'e gidelim mi? Ne dersiniz? diye sordu. Kurdele ve dantel satın almak istiyorum. Galiba Londra'dan yenileri gelmiş. White Way Hazretganj'ın en büyük mağazasıydı. Bütün ithal mallan buraya gelirdi. Yılın en tutulan şapkalarından, puding yapımı için gerekli malzemeye kadar... Araba, giriş kapısının tam karşısında durdu. Selma, Nampur Saray'ından çıkarken giydiği burkanı sırtından atü. Burası onun için Avrupa idi ve kendisini özgür hissediyordu. Arkadaşı ise, aksine, peçesini takmıştı. İçeriye girdiklerinde bütün bakışlar onlara çevrildi. Çünkü bu zerafet tapınağına, Harrod's'â&n gömlekler, Pope&Bradley'den giysiler ya da Loeb'den ayakkabılar satın almağa hintli erkeklerin geldiği olurdu ama, kadınlar pek ender görülürdü. Nitekim parıltılı sarileri içinde bir iki hindu kadın vardı ama, kendilerinden başka müslüman yoktu. Selma'ya kalsa, etrafı gezerek oyalanacak, tayyörlere, gece elbiselerine hatta kürk etollere bakıp duracaktı. Bu iklimde kürk giymek imkânsız diye düşünen Selma'nın aksine, bu hanımlardan bazıları samurlar ya da lutrlar içinde görünmeğe bayılıyorlardı. Ancak rani huzursuzdu. Selma'yı elinden tutarak mağazanın dip bölümündeki çamaşır kısmına doğru sürükledi. Tezgâhın arkasında üç satıcı kız duruyordu. Genç, ipek giysileri ve beyaz fırfırlı yakalan içinde zarif üç kız... makyajla daha da beyazlaşmış tenleri, 295 harikulade aksanları ile ingiliz sanılabilirlerdi ama, çekik ceylan gözleri, parlak siyah saçları, melez olduklarını ele veriyordu. Müşteriyle işlerini bitirmiş, kendi aralarında konuşuyor, bekleyen iki hanımı görmezlikten geliyorlardı. Rani Şahine usulca: — Bakar mısınız? diye seslendi. En genç olanı istemeyerek yaklaştı, konuşmasına ağdalı bir Oxford aksanı vermeğe çalışarak, sert bir biçimde sordu:

— Ne var? — Son gelen kurdeleler ile dantelleri görmek istemiştim. — Ne renk? — Pembe ve krem. Elinizde ne varsa görebilir miyim? Saücı, sabırsızlık işareti olarak, gözlerini tavana kaldırdı: — Yapacağım başka iş yok mu sanıyorsunuz? Rengi tam olarak belirtmeniz gerek. Selma dayanamadı: — Yeter! Derhal raniden özür dileyin. Derhal, şimdi... — Ama... — Hemen şimdi! Ya da gidip müdürünüzle görüşeceğim ve inanın bana o saat kovulmuş olacaksınız! Genç kız istemeyerek bir şeyler mırıldandı: — Üzgünüm... Kan beynine sıçramış olan Selma devam etti: — Şimdi, elinizdeki bütün dantelleri ve her renkteki kurdeleyi getirin. Ve de güler yüzle... anlaşıldı mı? Kendi ülkenizin kadınlarına karşı böyle hareket etmek için kendinizi ne sanıyorsunuz? Yanılmıyorsam melezsiniz, öyle değil mi? Satıcı bembeyaz oldu. Selma bilerek böyle konuşmuştu. Hindistan'da, bir takım kadınlarla ingiliz askerlerinin birleşmelerinden doğan melezler, hor görülürlerdi. İngilizlere yaltaklık, hindilere zorbalık ederler, birinciler tarafından kullanılırlar, ikinciler tarafından horlarurlardı. Mağazadan çıktıklarında, rani Selma'ya: — Zavallı kızcağız, bu kadar sert davranmamalıydınız diye sitem etti. Bu yanyanya ingiliz, yanyanya hintli olan "anglo-hintliler" çok zor durumdalar. Kendilerine "Hindistan ingilizleri" diyor ve hindileri dışlıyorlar. "Bizim orası" derlerken, İngiltere'yi kastediyorlar. Oysa günün birinde oraya yerleşmek gibi şansları da yok... İngilizler tarafından hiçbir zaman benimsenemeyeceklerini ve ingilizlerin, kendilerini beyaz sanmalarını alaya aldıklarını anlamıyorlar. Suçlanmaktan çok acınmaya layıktırlar. Selma başını salladı. Belki de haksızdı ama aslını inkâr edenleri hiç sevmiyordu. Rani Şahine'nin bu hoşgörüsünün, kendisinin de anglo-hindu değil de —çünkü bu sıfat hor görülenlere verilirdi— yan yanya ingiliz olmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığını düşündü. Hintli aristokratlarla iyi aileden ingiliz kızlan arasındaki, sayılan pek de çok olmayan evlilikler, aksine iyi karşılanırdı. 296 Bunun canlı kanıtı karşısında duruyordu. Böyle bir evlilikten doğmuş ve Nampur Racası'nın eşi olmağa layık görülmüştü. Acaba bunu nasıl karşılıyordu? — Merakımı bağışlayın. Siz hep, "ingilizler şöyle, ingilizler böyle" diyorsunuz. Siz de kendinizi biraz ingiliz hissetmiyor musunuz? Rani durdu. Selma'ya hüzünlü biçimde gülümsedi. — Ne siz ne de ben, kendimizi tam olarak bir yere ait hissedemiyeceğiz. Bu süregelen acıdan belki kendimize bir pay çıkarabiliriz. Şayet gerekli güce sahipsek!

Arabacı onları bekliyordu. Rani bineceği sırada, Selma: — Biraz yürüsek, dedi. Biraz hava almak istiyorum. — Sokakta mı yürüyeceksiniz? Rezidans'a1 gitmeyi tercih etmez misiniz. Çok daha sakindir. Selma'nın asıl sokağı islediğini, değişik yüzlere, toz toprağa, çirkinliğe, karışıklığa, kalabalığa hasret olduğunu, itilip kakılsa bile buna hiç aldırış etmeyeceğini nasıl anlatmalı? Onu tıktıkları kapalılıktan bıktığını, gerçek hayatla içice olmak istediğini nasıl açıklamalı? Birden, bir iç sızısı gibi Beyrut'u hatırladı. Sahip olduğu özgürlüğü... o günler, sokakta yürümenin bile onun için beklenmedik bir macera olacağını söyleseler, asla inanmazdı. Onlara eşlik eden ve homurdanarak Selma'nın kayıp duran saçlarını başörtüsünün içine tıkmağa çalışan iki kâhya kadının itirazlarına rağmen, birkaç adım yürüdüler. Her adımda, kaldırımları dolduran şeker, tütsü, kuru yasemin çiçeği satan satıcılar tarafından durduruluyorlardı. Ama onları asıl durduran, aç dilenciler ordusuydu. Çoğu, çocukları ile birlikte dilenen kadınlardı. Selma, onların bu kadar temiz olmalarına, dilencilerde rastlanması olanaksız gururlarına hayret etti. Rani Şahine açıkladı: — Yakın köylerden gelmiş köylüler bunlar. Bu yıl açlık korkunç boyutlara ulaştı. Uzun süren kuraklıktan sonra, her tarafı seller götürdü. Bu insanlar, bir yıl önceden önlem alamayacak kadar fakir. Bereketli yıllarda ancak beslenebiliyorlar. Ama hasat kötü olunca, ki sık sık oluyor, tek ümitleri, kente gelip yardım istemek. Rani, alışverişten geriye kalan parayı dağıtması için kâhyasına işaret etti. Selma, altın işlemeli giysisinin utancı içinde, aynı şeyi yaptı. Acıma duygularını sezinleyen kadınlar, bu güzel, beyaz raninin etrafını sardılar. Çocuklarını om doğru itiyorlardı. Aralarından biri, verilen sadakayı almamıştı. Genç, belki bir zamanlar güzel bir kadındı. Yorgunluk, yokluk, yüzünde derin izler bırakmıştı. Ümitsizce Selma'ya bakıyor, kızının elini onun eline tutuşturmağa çalışıyordu. — Neden parayı almıyor? Benden ne istiyor? — Kızını almanızı istiyor. Beslensin, bakılsın, barınsın diye. Eskiden, böyle büyük açlık dönemleri olduğunda, zengin aileler az bir para karşılığında, çocukları ailelerinden satın alırlar, ev işlerinde çalıştırmak üzere yetiştirirlerdi. Bunlara iyi bakılırdı, ama özgür değillerdi. Bunlar evin malı olurlardı. Ama birkaç yıldan beri ingilizler bu işi yasakladılar. Buna köle ticareti diyorlar. Belki ' 'üezidans ingiliz ordusunun eski kalesiydi. 1857'de sipayelerin isyanı sırasında yıkılmış, bahçesi gezinti yeri olmuştu." 297 de öyledir... ama bu ümitsiz kadınlar, bir gelenek haline gelmiş olan, hatta onlar için bir hak olan bu işi neden sürdürmediğimizi anlamıyorlar.

Kadın, tatlı bir sesle ve yarı urduca yarı yöresel bir dille bir şeyler anlatmağa çalıyordu. Selma, ikide bir "ingrese" kelimesinin söylendiğine ve etrafındaki yüzlerin asıldığına tanık oldu. — Artık gidelim, yoksa biraz geçerse buradan hiç çıkamayacağız. Size yapışacaklar, çünkü zincirin zayıf halkasının siz olduğunuzu anladılar. Arabaya bindiler, kâhyalar gürültüyle kapıları kapattı. Kadınlar, bir an çocuklarını ölümden kurtaracaklarına inandıkları bu zengin begümlerin ardından hüzünle bakakaldılar. Selma eve döndüğünde odasına kapandı. Yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. Bir yandan helva tıkman öte yandan gevezelik eden kadınlara şu anda katlanabilecek gibi değildi. Hepsinden nefret ediyordu. Kendinden de nefret ediyordu. Onlardan ne farkı vardı, farklı ne yapıyordu ki? Mutsuzdu... bak sen! Kapısında kadınlar ve çocuklar açlıktan ölürken... Emir: — Alışırsınız, diyordu. Asla! Allah onu, bu sefaletten acı çekmez duruma asla getirmesin! Köylü kadınların ümit dolu, kapıyı yüzlerine kapattığında sitem dolu bakışlarını asla unutmasın! Sitem mi? O bile değil... kadere rıza ! Sövgüden de, isyandan da korkunç suçlama! Güçlerinin yetmediği, ne olduğunu bilmedikleri isyan! Diğer insanlar kadar yaşamağa hakları olduğunu biliyorlar mı acaba? İstanbul'da, çocukluğunda, Hindistan'daki kadar korkunç bir sefalete tanık olmuştu Selma. Ama o, yıllardır süren ve ülkeyi kasıp kavuran savaş yüzündendi; yani olağanüstü bir durumdu. Üzerine gidilen ve üstesinden geline -bilen bir durum! Burada ise, hergün binlerce çocuk ölüyordu. Bu, kabullenilmiş, öngörülmüş, alışkanlık haline gelmiş bir durumdu. Başka türlüsü şaşırtıcı olurdu zaten. Kimbilir, belki de yemek yemenin bir imtiyaz, şişmanlığın bir sosyal statü olduğunu bildikleri için, zenginler bu kadar iştahlı oluyorlardı! Her saniye, ne denli şanslı olduğumuzu hatırlatacak fakirler olmasaydı, zengin olmanın keyfi çıkarılabilir miydi? Kapıya vuruldu: — Rani Sahibe, bir dilenci kadın ve çocuğu gelmiş. Sizi görmek için ısrar ediyor. Bunun olanaksız olduğunu söyledik ama, gitmiyor. — İçeriye alın. Az önceki köylü kadındı bu... kızını Selma'ya vermek isteyen. Utanıp, kapının eşiğinde durmuştu. Selma, gelmesine sevinmiş, gülümsüyordu. Kadına ilgisizlik ya da umursamazlık gibi gelen davranışını düzeltebilecek, gönlünü alabilecekti. Küçük kızı yanına alacak, kendi hizmetine ayıracaktı. Emir bunu reddedemezdi. Kadın anlamıştı. Raninin ayaklarına kapanmış, etek ucunu öpüyordu. Sevinçten ağlıyordu zavallı kadın, küçük kızı kurtulmuştu. Haremağalarının 298 haber vermeleri üzerine, raca odaya girdi 5e ı ti 3 kısaca durumu anlattı.

— Bu büyük açlık döneminde pek Lır^ey yapamayacağımızı biliyorum ama, hiç değilse şu çocuğu alalım. Hu sarayda bir kişi d alı a olmuş... hiç farketmez. Emir, cam sıkkın, başını iki yana sallayıp duruyordu. — Üzgünüm, ama olanaksız. İngiliz yasaları bu işi yasaklıyor. Hemen ihbar ederler. Saray personelinden emin değilim. Tabii yasa, umurumda bile değil, ama herkesin prenslere bir kusur bulmağa çalıştığı bir sırada, doğabilecek siyasi sonuçlan göze alamam. Kongre Partisi'nin bu işi nasıl istismar edeceğini bir düşünsenize... Racalar, çocukları köle gibi kullanıyorlar! İngilizler, halkın sırtından soylulara hizmet ediyorlar diye suçlanmamak, töhmet altında kalmamak için, çok sert davranmak hatta ceza vermek zorunda kalacaklar, İngiliz kamuoyunun bir kısmı, bağımsızlığımızı elde etmeğe layık olmadığımızı ileriye sürecek... yok hayır, sizi sevindirmek isterdim ama, durum çok nazik. Kadına işaret etti, cebinden bir altın çıkartıp verdi. Allak bullak olan Selma başını eğdi. Gitmelerine bakamadı. Birkaç hafta sonra Selma, peşinde kâhyası, Anünabat pazarında alışverişe gittiğinde, üzerine bir çuval geçirilmiş, iki yanından iki kesilmiş kol çıkan, sıska bir kız çocuğunu ileriye.doğru iteleyip duran yaşlı bir dilencinin yanına yaklaştığını gördü. Kâhyasına, herzamankinden daha cömert davranmasını söyledi, ama çocuk bu cömertliğe fırsat bile vermeden bağırıp çağırmağa başladı. Selma geriye sıçradı. Kara gözlerdeki acı ve nefret onu korkutmuştu. Kendini toparlamağa çalıştı: "Ne ödleğim! Çocukcağız bana bir şeyler söylemek istiyor". Kendini sıktı, küçücük yüze baktı. Onu tanıyor gibiydi ama nereden? Birden anımsadı, çitileşmiş saçlarını iki eliyle iki yana itti, çocuğun alnını ortaya çıkardı. Dona kaldı: bu o idi, geçenlerde kendisine verilmek istenip de alamadığı çocuk! Gözlerini kendisine dikmiş olan çocuğa bağırdı: — Ne oldu? Annen nerede? Sonra yaşlı dilenciye döndü, bütün gücüyle onu sarsmağa başladı: — Kimsiniz siz? Bu çocuğa ne oldu? Dilenci aniden onu itip, debelenmekte olan kızı kaptığı gibi koşmağa başladı. Selma arkalarından koşmağa çalıştı ama, kalabalıkta çoktan kaybolmuşlardı. Israr etmekte yarar yoktu, onları bulması mümkün değildi. Tek çaresi, polise başvurmaktı. Aminabat karakolu, pazarın hemen yanındaydı. Nöbetçi çavuş, hintli gibi giyinmiş bu beyaz kadına hayretle baktı. Telaşının nedenini anlayamıyordu. — Anladığım kadarıyla Mem Sahab,2 çocuk ailenize ait? — Hayır ama... — Öyleyse neden bu kadar üzülüyorsunuz? Sorun nedir? Bu ülkenin bütün zavallılarına üzülünecek olsa, yaşamak mümkün olmaz. ^Menı Sahab: Beyaz kadınlara hitap biçimi. Efendinin karısı anlamına gelen Madam Sahib'in kısaltılmışı. 299 Selma:

— Fikrinizi sormadım diye kesti Polislik görevinizi yapmanızı, yanınıza bir kaç görevli alıp pazarda arama yapmanızı, yaşlı dilenci ile çocuğu bulmanızı istiyorum. Merak etmeyin, karşılığını alırsınız. Polis başını kaldırdı: — Peki, çalışırız dedi. Küçük kızın izine rastlanamadı. Emir: — Olacağı buydu dedi. Bu dilencilerin hepsi profesyonel, örgütlü bir şebekeleri vardır, polisi de haraca bağlamışlardır, rahat iş görebilsinler diye... — Ama... Selma soruyu sormaktan korkuyordu, tuna bilmesi gerekti. — Bu çocuğa ne olmuş olabilir? Kaza mı? Raca, genç karısına acıyarak baktı: — Neden bana soruyorsunuz? Tahmin ettiğinizi biliyorum... Hindistan'da çok fazla dilenci var, dilenen bir el artık para getirmiyor. Bir takım kimseler fakir ailelerden çocuklarını satın alıyorlar. Sonra, daha etkili olur diye bunları sakatlıyorlar. Kölelik yasaklanalı beri, en çok başvurulan yöntem bu... Selma, bayılacak gibi oldu. Kocasının koluna yapıştı: — Emir, bir şeyler yapmak gerek. . Kara gözler daha da karardı; Emir son derece bitkin görünüyordu: — Ne? Köleliği yeniden geri mi getirelim? "uygar" dünyada kopacak skandali düşünebiliyor musunuz? İnsanlar ısmarlama düşüncelere kapılıp, gerçeği görmek istemiyorlar. Hükümet için önemli olan, Hindistan'ın dış dünyaya doğru dürüst bir görüntü vermesi. İnanın bana, aldatmaca oyunudur bu. Yapılacak birşey yok. XI — Dün gece ingilizlerin ateşi mi çıktı? Soruyu endişeyle soran, nedimeleden biriydi ve cevap olarak Selma'nın şaşkına dönmüş, yüzüyle karşılaştı. "Bu kaçık da neler söylüyor? İngilizlerin ateşinin çıkıp çıkmadığını ben nereden bilirim? Olacak iş değil... benim sağhğunı sorsa, daha yerinde olur!" Akşamdan beri hastaydı Selma. Son haftaların heyecanına sinirleri dayanamamıştı. Ter içinde kalıyor, başı çatlayacak gibi ağrıyordu. — İngilizlerin yanakları kızarmış, öksürdüklerini de duydum. Selma dayanamadı: — Şu ingilizlerinizle birlikte defolun başımdan. Bana ne onlardan? Yanıbaşına olurmuş olan Zehra, gülmekten kırılıyordu: — Sakin olun Apa. Zavallı kadın geleneklere göre konuşuyor. Kötü bir şeyi sevdiklerine kondurmak uğursuzluk getirir diye inanılır. Onun için de "hasta mısınız?" diye sorulmaz, "düşmanlarınız hasta mı?" denilir. Lucknovv'daki kadınlar ingilizlerden nefret ettikleri için, "düşman" sözcüğü yerine "ingiliz" diyorlar. Onun için, "ateşiniz var mı?" diyeceklerine, "ingilizlerin ateşi mi var?" diye soruyorlar. Kapı çalında. Hekim Sahip gelmişti. Hekim Sahip aile doktoruydu. Zehra'ya bakılırsa, en az seksen yaşındaydı. Bir gece önce onu çağırtmışlardı ama yatmış olduğu için gelememişti. Bir gazete

kâğıdına sarılı üç hap yollamış, ertesi gün gelebileceğini söylemişti. Hizmetkârlar Selma'nın etrafında fır dönüyorlardı. İkisi, bir çarşafa farklı büyüklükte iki delik açmakla meşguldü. Daha sonra çarşafı boydan boya gerip Selma'yı, Zehra'yı ve kendilerini gizleyecek bir perde oluşturdular. Selma şaşırmıştı: — Ne yapıyorlar? — Ama Apa, purdahı germek zorundayız. — Purdahı mı? Bu yaşta bir doktor için mi? Zehra, yengesinin şaşkınlığına hayret etti: — Ama... ne de olsa erkek! — Beni nasıl muayene edecek? — Çok basit. Şu çarşaftaki büyük delikten kolunuzu çıkaracaksınız, nabzınızı sayacak, reflekslerinize bakacak. Sonra... küçük delikten de dilinize ve boğazınıza bakacak. Selma, kendini sırtüstü geriye attı: — Eh... bu muayene biçimiyle... umarım ciddi bir şeyim yoktur! Perdenin ardından hekimin girdiğini gördü. Yürümekte zorluk çekiyordu. 301 Değişik boy ve renklerde cam şişelerle dolu büyük sepetler taşıyan iki delikanlı kollarına girmişlerdi. Hekim Sahip, eski Hindistan'daki tıp sanatı yöntemlerine göre otlar, kabuklar, yaprakların kaynatılması ve dinlendirilmesiyle elde edilmiş ilâçlara dayalı bir tedavi uygulamaktaydı. Selma'nın. kolunu usulca yokladı, parmaklarım oynattı, nabzını saydı. Bütün bu işlemlerin her birinin ardından bir "hinim" çekiyor ve vereceği emirleri not etmek üzere saygıyla bekleyen yardımcısına bir şeyler yazdırıyordu. Daha sonra, ceplerinin birinden gümüş bir kaşık çıkardı: — Rani Sahip ağızını açar mı acaba? Çabucak kaşığı diline bastırıp, dilin pasından bir şeyler aldı ve kokladı. Bir süre, gözleri aralık, sessiz kaldı. Sonunda, ağır ağır teşhisini açıkladı: — Sinirlerin bozulması, karaciğerin tıkanmasına yol açmış. Bu da kan dolaşımını yavaşlatıp baş ağrılarına sebeb olmuş. Rani Sahip, şu sarı şişeden tek saatlerde: şu pembe şişeden ise çift saatlerde birer kaşık içmeli. Ama sakın saatleri şaşırıp şişeleri birbirine karıştırmamalı. Gece, şu bir tutam mavi tozu, şu iki tutam beyaz toza karıştırıp içmeli. Sahalıları da öyle... Bu basit bir hastalıktır ve asaletmeapları, dolunay ufalmağa başladığında tamanüyle iyileşmiş olacaktır. Hekim odadan çıkar çıkmaz, Selma öfkeyle: — Bu büyücü reçeteleri de ne? diye sordu. — Yanılıyorsunuz Apa, eski tıp değerini kanıtlamıştır. Çok kere Avrupa tıbbından daha başarılıdır. Geçen yıl, sarılık olmuştum, onbeş günde geçirdi; oysa aynı hastalıktan yatan ve ingiliz doktorlarına giden arkadaşlarım iki ayda zor ayağa kalktılar. Ya şu dolunay hikâyesi ne oluyor? — Ay ufaldığı zaman sinirler gevşer. Bu bilinen birşeydir. Haydi Apa, rahatlayın biraz. Biliyor musunuz? Yine de talihlisiniz.

Annemin devrinde, hekimin hastanın kolunu tutması, diline bakması, ona dokunması söz konusu bile olmazdı. Hastanın bileğine bir sicim bağlarlar, ucunu da, kapının dışında bekleyen hekime verirlerdi. Sicimin oynamasına göre, hekim teşhiste bulunurdu. — Herhalde kadınların pek azı da kurtulurdu... Zehra alayı anlamamıştı: — Tabii çok ölen olurdu. Neyse ki o zamandan bu yana çok büyük ilerleme kaydettik! Saraydaki kadınlar, ranilerinin hastalığını fırsat bilerek odasını doldurmuşlardı. Selma'nın kapalı tuttuğu kapısı ardına kadar açılmıştı ve kadınlar, küçük topuk darbeleriyle, kapalı kalmasına kızdıkları kapıdan öç alıyorlardı. Hastanın yatağına üşüşüyorlardı. Bu kadınlar için, ranilerinin hastalığı, bulunmaz bir nimet, sadakatlarını ispatlamak ve kendilerini önemsetmek için ele geçmez bir fırsattı. İlacı kim önce içirecek, yastıkları kim önce düzeltecek, şakaklara kim önce gül suyu sürecek, bacakları kim önce ovacaktı? Direnemeyecek kadar zayıf düşmüş kraliçelerinin çevresinde, işgüzar arılar gibiydiler. 302 Bu gayretkeşliklerden Selma'yı kurtaran, Begüm Yasemin oldu. Zehra'nın veya Nampur Ranisi'nin arkadaşlıklarını yeğlemiş olduğu için, begümü iki aydır görmemişti. Alınmış olabilirdi. Ama begüm, bir gün öncesinden ayrılmışlar gibi davrandı. Bu enerjik kadın, işe herkesi odadan çıkarmakla başladı: — Bir hastanın sükûnete ihtiyacı vardıı Kilınez tükenmez gevezeliklerinizle raninizi öldürmek mi istiyorsunuz? Hiçbirini kayırmadan, hepsini kapı dışarı em — Zavallı çocuk! Bitmiş olmalısınız... işte şöyle... dinlenin! Yatağın kenarına oturdu, sesi çıkmadan, sükûnet verici. Selma gözlerini kapıyor, ensesinin ve alnının sıkıldığını hissediyor. — Bırakın da size masaj yapayım. Ellerimin büyücü eli olduğunu söylerler. Büyüleyici, doğru, aynı anda, güçlü ve hafif, serin ve sıcak. Başağrısı yavaş yavaş hafifliyor, yerini bir rahatlık duygusu kaplıyor... Selma uçuyor sanki, biraz önce ağrılar içindeki ensesi, sırtı, omuzları, tüm bedeni gevşiyor... İyileştirici eller durdu. Yazık, çok kısa sürdü! — Şimdi uyumalısınız. Sizi bırakıyorum, yarın gene geleceğim. Şakağa hafif bir öpücük kondurarak, büyücü kayboldu. Ertesi gün ve daha sonraki günler yine gelecek. Usta parmaklarının arasında, ağrılar yok oluyor, ateş de, yavaş yavaş düşüyor. Selma gözleri kapalı, bütün vücudunu kaplayan, her uzvunu ayrı ayrı yoğuran, elektrikleyen, yatıştıran, karşı konulamaz dokunuşlara kendisini terkediyor. Damarlarından sanki bal dolaşıyor. Nerede, kiminle olduğunu unutmuş, kendisini o kadar iyi hissediyor ki... Becerikli eller, sırtından iniyor, kalçalarda duruyor, baldırlara ufak ufak darbeler vuruyor, göbeğin üzerinde noktalanıyordu. — Korkuların, endişelerin hepsi, gelir bu noktada toplanır. Heyecanlanıp, sinirlendiğinizde midenizin ağrıması işte bundandır. Eller, düzenli biçimde karına dokundu. Önce hafif hafif, sonra bastırarak. Selma ürperdi. Begüme endişeyle baktı. Neyse ki

ürpediğini fark etmemişti. Ciddiyetle, özenle görevini yapmaktaydı. Selma utandı. Bir an için, kendisini okşayanın Emir olduğunu, üzerinde gezinen ellerin, sevdiği erkeğin elleri olduğunu sandı, arzu etti. — Gözlerinle bak ruhum. Selma sıçrayıp doğruldu. Yarıyarıya çıplak, vücudunu öpücüklere boğan bu kadının elleri arasında ne işi vardı? Aniden sıyrıldı: — Duruni Deli misiniz? Geceliğini ilikledi, kendisine yalvararak bakan, allak bullak olmuş yüze hayretle baktı: — Lütfen, benimle oynama. Seni sevdiğimi biliyorsun. Kendisine kollarını uzatan, yüzü acıdan kasılmış bu yaratıkta Selma, daima kendine hâkim görünen kibirli begümden bir şeyler bulmakta zorluk çekti. — Selma, sen tutku nedir bilir misin? 303 Elleri titriyordu ama yenik düşmüş değildi. Çok uzun süredir susmuştu, artık konuşmanın sırasıydı. Kendisine tiksinerek bakan şu kızıl saçlı çocuk da onu dinlemeğe mecburdu. — Geceler boyu seni düşledim. Günler boyu, ümitlerimin gerçekleşmeyeceğinden korkarak yeise düştüm. Beni çağırdığın her seferinde neden koşup geldiğimi şimdi anlıyor musun? Oysa hiç de uşak ruhlu değilimdir. Ya sen? Nasıl da umursamazcasına beni karşılar ve ağırlardın! Uçurtma şenliğini hatırlıyor musun? Seni belinden tutmuştum, sen de kasılıp kendini geriye çekmiştin. Bir şamardan beterdi. O an seni unutmağa karar verdim. Unutmak iradeyle olurmuş gibi! Buna inananlar hiç sevmemiş olanlar... Sonra, bu son günler yeniden ümide kapıldım. Beni görünce sevinmiştin. Kafanın hayır dediğine, vücudun evet diyordu. Lütfen, inkâra kalkışma, yalana tenezzül etme! Aşkımı tepmeğe hakkın var ama sevdiğim kadını bir küçük riyakâr taşralı düzeyine indirmeğe hakkın yok! Parmaklarımla, göğüslerinin, karnının ürperdiğini sonra usul usul bu dokunuşlara alışıp hoşlandığını hissetmedim mi sanıyorsun? Bütün vücudun okşamalarımı ne çabuk çağırır olmuş, ne denli açlıkla bekler olmuştu..." Selma "doğru" diye düşündü. Ama begümün konuşması şart mıydı? Onu, sürüklenip kaydığı belirsiz âlemden çekip çıkarması gerekli miydi? Bu övünme miydi, bir vücutten da fazlasını sahiplenmek arzusu muydu? Yoksa herhangi bir kalıba girmeyi reddeden tutku muydu? Her tutku, bütünü sahiplenme isteği yüzünden zaten ölçü tanımaz bir gurur değil inidir? Sussaydı... düşün belirsizliğinde her şey erimiş olurdu. Okşayışları Selma'yı şaşırtmamıştı. Belki de çoktandır onları bekliyordu, hatta belki tahrik de etmişti. Meraktan mı, çemberleri kırmak isteğinden mi, yoksa başka âlemleri tanımak arzusundan mi? Ya da sadece hoş bir şey, tatlı bir haz olduğunu bildiği için mi? Ama, büyü bozulmuştu işte. Selma, iki büklüm, kuru bir sesle çıkıştı: — Delirmişsiniz. Ben kocamı seviyorum. — Sahi mi? Ya o? Seni seviyor mu? Begümün biraz önceki yalvaran sesi şimdi buz gibiydi:

— Aynaya bak. Susuz kalmış bir çiçek gibisin. Dudakların daha şimdiden çatlamış. Bu yüz, sevilen bir kadının yüzü mü? Sevilen bir kadın vücudu mü? Emir'in seni ihmal ettiğini, soyunu sürdürmek için seninle evlendiğini, ama sevgisinin başkasına ait olduğunu bilecek durumdayım. "İntikam almak için yalan söylüyor. Ona hiç soru sormayacağım." — Meraklı değilsin! Begümün gözleri kısıldı. Avını sokmak üzere olan bir yılan gibi Selma'ya gözlerini dikti. Bu kibirli yaratıktan nasıl intikam alacağını biliyordu. Aklına, asla kurtulamayacağı bir şüphe sokacaktı. — Kocamla kocan arasındaki derin dostluğun, arkadaşlıktan öte birşey olabileceği hiç aklına gelmedi mi? Hiç öyle irkilme! Bu gibi eğilimler, sadece belirsizlikten, yararsızlıktan, tuhaflıktan hoşlanan toplumumuzda pek sık görülür. Biz kadınlar, sadece doğurmaya yararız. Sevmemiz, sevgili olmamız söz konusu bile değil, ayıp! Susmaktan başka ne yapabiliriz? Eşlerimize âitiz ama 304 onların bize âit olduklarına inanacak kadar akılsız değiliz. Bizi korurlar, bize oğullar verirler, kızlarımızı hoşgörüyle karşılarlar. Genç bir gelin olarak ben de, geceler boyu bekledim. Kocama tapıyordum, bana tercih edeceği erkeği, gözlerimi kırpmadan zehirleyebilirdim... sadece bir tek kişi olsaydı! Ama çoktular, değişiktiler... alıştım. Şimdi maceralarını eğlenerek izliyorum... ama bir süredir... —Selma'ya gözlerini dikti— ... evet bir süredir, tek bir erkeğe sadık! — Yalan söylüyorsunuz! Selma bağırmaktan kendini alamadı. Emir... bir erkeğin kollarında! Düşüncesi bile iğrençti! Bu kadın, reddedildiği için, yalan söyleyerek intikam almak istiyordu. — Daha yavaş konuşun canım. Hizmetçiler duyabilir. Burada kural, gizli kaldığı sürece herşeyin yapılabilir olmasıdır. Burkalım ardında örtünmekle özgürlüğümüzü kazanıyoruz derken, size anlatmak istediğim buydu. Onu önce reddettiniz, gün gelir kıymetini anlarsınız... Sesi ciddileşti: — Selma, mutsuzsunuz ve sizi böyle gördükçe üzülüyorum çünkü birlikte tadabileceğimiz mutluluğun nasıl olabileceğini biliyorum. Gelgeç bir sevgi değil bu benim için. Size âşığım. Düşünün bunu... Begüm ayağa kalktı. Yeniden, o kendine hâkim havası geri gelmişti: Gözleri bir an için Selma'nınkilere takıldı, sonra vakur bir eda ile çıktı. Zehra'nın yüzü gitgide yaklaşıyor. Sonsuza kadar genişleyen altın pullu gözbebeklerinde Selma kendini seyrediyor... çalılıkta kıvrım kıvrım bir alev... — Gel Zehra. Kendisine acı vermekten neden zevk alıyor bu çocuk? — Gel, sevdiğim sensin, bunu artık biliyorum. Emir, alaylı gözlerle bakıyor. Umursadığı, korktuğu yok Selma'nın. Alayın, tehdidin kendisini etkileyebileceği sınırı çoktan aşmış. Böyle bir cinsel arzuyu bugüne kadar hiç hissetmemiş, tek önemli

olan bu, yaralanmaya aldırmıyor. Şu çocuğu bir an için kollarına alabilse, sadece bir an... içine girip, içinde erişe... sonra mutluluktan ölse, başka birşey istemeyecek. Cennet bu... başka birşey değil... Zehra tereddüt ediyor. Sevdiği bu iki insandan hangisini seçmeli? Onlara ayrı ayrı bakıyor... zevkle! Yavaş yavaş kolunu göğsünden kaldırıyor, genç kadına uzatıyor... ama kalçaları iyice sıkılmış, açılmamağa kararlı. Gerilim son aşamasında, nefes alamıyor Selma, boğuluyor. Ter içinde, çırpınıyor, kımıldıyor, kıvranıyor, boğazı yanıyor... Terden sırılsıklam olmuştu uyandığında! Tanrıya şükür, rüya imiş! Ateşten olmalı ve bir gün önce begüm ile aralarında geçen üzücü sahne yüzünden... yorgun kafası, herşeyi birbirine karıştırmış olmalıydı. Karıştırmış, mı? Zehra'nın göğüs uçlarının tazeliğini dudaklarında yeniden duydu ve kızcağız başını kalçasına dayadığı günkü gibi, ta içinden ılık bir kıpırtıyı tekrar hissetti. 305 "Zehra, sevdiğim sensin, bunu artık biliyorum..." Rüyadaki bu itirafı, kulaklarının dibinde yeniden çınladı, yüksek sesle söylermişcesine... "Tüm bunlar saçma, bu çocuk kızjcardeşim sayılır." Kızkardeş tabii... ama dün, Zehra'nın ellerine, dudaklarına dayanabilir miydi? Selma hırsla zili çaldı, telaşla koşuşan hizmetçileri azarladı: — Banyomu hazırlayın, çabuk! Racaya haber verin, çıkmadan onu görmek istiyorum. Nedenini tam olarak bilmiyor ama Emir'i görmek isliyordu. — Kutlarım canım. Bugün çok sağlıklı görünüyorsunuz. Bakıyorum hekimimizin ilâçları ve arkadaşlarınızın ziyaretleri size iyi gelmiş. "Arkadaşlarından" söz ederken, gözlerindeki parıltı, yoksa alay mı? Kimin umurunda? Ona söyliyecekleri çok önemli. Banyo yaparken aklına gelmiş ve felâketi önleyecek tek çare olarak görünmüştü bu düşünce! — Emir, bu gece bir rüya gördüm. Sizinle hemen konuşmam gerekti. Zehra hakkında... — Zehra mı? Ne gördünüz? Selma, bir sır saklamak istercesine, başını iki yana salladı: — Kötü rüyaları anlatmamak gerekir, sonra bir de bakarsınız gerçek olur. Çocukken, böyle söylerlerdi. Sadece tehlikede olduğunu bilmenizi istiyorum. Neyse ki yanında onu kurtarabilecek adam vardı. — Adam mı? Kim? Ben mi? — Hayır, daha yaşlı biri. Ama yüzünü seçemedim. Emir sinirlenmeğe başlamıştı. Böyle, rüyaymış, rüya tabiriymiş... kadınlara özgü işlerden nefret ederdi. Selma'yı, bu uyduruk işlere ilgi göstermez sanırdı...

— Dalıa yorgunluğunuz geçmemiş canım. İnanın bana, Zehra'yı bekleyen hiç bir tehlike yok. — Belki haklısınız, ama bu çocuğu ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz (bir bilseydiniz...) duygusallığı, kırılganlığı, yalnızlığı beni endişelendiriyor. Ona verdiğimiz sevgiye rağmen, biz anababanın ya da bir kocanın yerini alamayız... Emir sıçradı: — Koca mı? Bu da nereden çıktı? Henüz çok küçük! — Küçük mü? Onaltı yaşında! Bu yaşta çoğu hintli kızlar evlenmiş oluyorlar. Raca ayağa kalktı, sinirli adımlarla odayı arşınlamağa başladı. Günün birinde sevgili küçük kardeşinden ayrılması gerektiğini biliyordu ama düşüncesinden bile nefret ediyordu. Gerçekten, içtenlikle sevdiği, kan ve sevgi bağları —bir arada nadiren olurdu, hayatını altüst eden aile faciaları bunu göstermemiş miydi?— ile bağlı olduğu tek varlık oydu... Sonra, Zehra'ya olan sevgisinde bir bencillik de vardı. Genç kız, yeryüzünde hiçbir karşılık beklemeden sevdiği tek insandı. Kendisi onun gözlerinde bir tanrıydı —güzellik, zekâ, alicenaplık— ümitsizliğe kapıldığında bu hayranlığa sığınıyordu. 306 Karısı? Tabii... onu da seviyordu, ama onunla aralarında bu yakınlık, bu sırdaşlık, aynı mayadan, aynı hamurdan oluşun verdiği bu ortaklık yoklu. — Evlendirmek mi? Amma da acelecisiniz. Hem kiminle? Bütün Rajkumarları1 tanıyorum. Hepsi dostlarımın çocukları, akıllan bir karış havada, şımarık, kibirli mahlûklar. Taşradan dışarıya hiç adımlarını atmadıkları halde, kendilerini yeryüzünün merkezi sanan ukalâlar. Hiçbiri Zehra'nın tırnağı olamaz. — Size bu gençlerden söz eden kim? Zehra'nın korunmağa, üzerine titrenmeye ihtiyacı var. Ona olgun, bir erkek gerek. — Ama hemen hemen bütün racalar evli. Kızkardeşimin ikinci ya da üçüncü kuma olması söz konusu olamaz. Kaşlarını çattı: — Tabii Larabad Racası var ama, sarhoş; Kotra Racası pek hoş bir adam ama, kocamış; Dalior Navabı, tıpkı babası gibi, kuş'beyinli. Başka? Ha evet, bir de Bilinir Racası var, ama öyle bir hayat sürmüş ki... iflâsın eşiğinde. Yok, doğru dürüst kimse yok. Sonra... Zehra'dan ayrılmağa hiç de acelem yok. — Ayrılmaktan söz eden kim? — Prenses Hazretleri... âdetlerimizi unuttunuz mu? Karı, kocasının evinde yaşar. — Ya... kocasının evi... bu sarayda ise? Raca dikkatle karısına baktı. Yoksa, ateş başına mı vurmuştu? — Talimin edin... düşündüğüm Raşit Hari idi. Tabii biliyorum, o bir prens değil. Ama Hindistan'ın en büyük eyaletlerinden Bipal'in mihracesinin yeğeni. Taşıdığı kan tartışılamaz. Üstelik, akıllı, çağdaş iyi kalpli ve son derece dürüst bir insan. Başdanışmanlığınıza getirdiğinize göre, bütün bunları zaten biliyorsunuz. Bu evliliğin çok yönlü yararları var: bir kere,

Zehra gitmemiş oluyor, ikincisi Raşit'i kaybetme tehlikesi ortadan kalkıyor. İleriye sürdüğü bu son gerekçe ile taşı gediğine koyduğunu biliyordu. Selma, Raşit Han'ın, Badalpur devletinden çok daha büyük ve güçlü devletlerden öneriler aldığını biliyordu. Hem dürüst hem de yetenekli bir insanı bulmak kolay iş değildi. Bugüne dek, Emir'in hatırı için bu önerileri hep geri çevirmişti. Ama ne zamana kadar? Her işini ona emanet etmiş olan racanın, onu kaybetmekten ödü kopuyordu. Selma, planında bir adım ilerlemiş olduğunun farkındaydı. Emir oturmuş, düşünüyordu. Tabiatiyle Selma, Raşit'i kendisi için de alakoymak istediğini söylemedi. Bu sarayda yegâne müttefiki idi. Emir'e karşı, kaç kere, ondan yana çıkmıştı. Onu seyrek görüyorsa da, Raşit Han'ın gözünün üzerinde olduğunu biliyordu. Gerçekten de, evliliklerinden beri ilk kez, Lord Stiltelton onuruna düzenlenen feci gecede karşılaşmışlardı. Onun heyecanlandığını hissetmiş, kendisinin de heyecan duymasına şaşmıştı. Zaten, aşka ne denli susamış olduğunu, ne denli incinecek hale geldiğini o gece anlamıştı. Tıpkı Zehra'ya karşı da, kızcağızın farkına varmadığı cinselliğine karşı da ne denli duyarlı 1 Rajkumar: Bir racanın en büyük oğlu. 307 olduğunu yeni anladığı gibi... Korkmuştu Selma. Şimdi, bu iki sevdiği varlığı birleştirmeyi düşünüyordu. Onları hem alakoyacak hem kendisinden uzaklaşürmış olacaktı. Kendi huzuru için başkalarının hayatı ile oynamasına olanak veren müthiş bir bencillikti bu! Yok hayır! Ne yaptığını sanıyordu? Düşündükçe, bu evliliğin başarılı olacağına daha çok inanıyordu. Zehra bir çiçek gibi açılacak, vericiliğine yeni zemin bulmuş olacaktı. Raşit ise, çocuksu karısına delice âşık olacaktı. Bundan emindi. Selma'ya gelince, artık aileden olduğu için Raşit Han'ı istediği gibi görebilecek, başvuracağı, içini dökeceği bir dosta sahip olacaktı. — Ya Zehra ne diyor? Emir soğukkanlılığını toplamıştı. Selma dâvanın kazanıldığını anladı. — Size danışmadan onunla nasıl konuşabilirdim? Düşünce Emir'e cazip gelmişti: — Alt tarafı, pek de fena fikir değil. Selma gülmesini tuttu. Raca devam etti: — Tabii kardeşini için bir prens seçmemiş olmamı eleştireceklerdir ama, durum o kadar karışık ki... yarın ne olacağı belli değil! Raşit'le konuşurum. Siz Zehra ile meşgul olur musunuz? Sonra beklenmedik bir biçimde Sehna'nın saçlarını okşadı: — Ailemizin sorunlarına ilgi gösterdiğiniz için... teşekkürler. Gerçek bir hintli oldunuz. Selma, onun bu denli içten olmasına neredeyse içerledi.

—Daha fazla konuşmayın, anladım. Benden kurtulmak istiyorsunuz. Genç kız, sesini ayarlamak, gözyaşlarını tutmak için olağanüstü bir çaba sarfediyordu. Dizleri titriyor, kasılıyor, ama bu kadının önünde zaaf göstermemeğe çalışıyordu. — Zelıra, kızcağızım. Genç kız başını kaldırdı. Bakışlarında acı, affetmezlik, kabullenmezlik vardı. Böyle bir ihanete uğramak için ne yapmıştı? Bir abla, bir anne gibi benimsediği insan tarafından bir kenara atılmak için, ne kusur işlemişti? İçinde bir şeyler kopmuştu. İkinci kez öksüz kalmış gibiydi. Selma, allak bullak olmuş, ona bakıyordu. Böyle bir büyük acıyı, öngörmemiş, öngörmek istememişti. — Zehra, kimse sizi zorlamıyor, karar sizin. Sadece, düşünmüştük ki... Zehra onu dinlemiyordu, eskiden ona son derece tatlı gelen yüze, Selma'nın yüzüne, anlamsız bakışlarla bakıyordu. — Söyleyin... beni gerçekten sevdiniz mi yoksa yalan mı söylüyordunuz? "Küçük kız, seni nasıl sevdiğimi bir bilsen, seni asıl çok sevdiğim için... ama sen bunu anlayamazsın. Sana acı çektirmenin beni nasıl fena ettiğini bir bilsen." — Zehra! Çocukluk etmeyin, sizi nasıl sevdiğimi biliyorsunuz. i 308 Bu ağır ağır söylenmiş, yüzeysel gelen sözleri cevaplamak için, genç kız hiç bir çaba sarfetmedi. Dudaklarında acı bir gülümseme, susuyordu. Selma, şu an onu kollarına ahnak, bunun kötü bir rüya olduğunu, onu sevdiğini söylemek için dünyaları verirdi. — Yanımda söz konusu kişinin resmi var. Görmek ister miydiniz? demekle yetindi. — Ne için? Karar vermiş, ağabeyimi ikna etmişsiniz. Benim ekleyecek birşeyim yok. Selma için için kızmağa başladı. Genç kızın, kurbanlık rollerine bürünmesine, özgürlüklerin savunucusu olan kendisini acmıasız üvey ana rolüne sokmasına kızdı. — Hiçbir şey kararlaştırılmadı ve siz de bunu biliyorsunuz. İstediğinizi yapmakta, istediğiniz gibi hareket etmekle özgürsünüz. Bunu da biliyorsunuz. Sesini yükseltmiş, kızgın bir tavır almış, gevşememek için en iyi savunma aracı olarak bu kızgınlığın ardına sığınmıştı. Zehra susmağa devam ediyordu. Ama bakışlarındaki, acılık küçümsemeye dönmüştü. Selma'nın öfkesi, bu sessizlik karşısında yavaş yavaş söndü. Ok yaydan çıkmıştı bir kere... ne söylense boştu. Ne söylese, ne yapsa, genç kızı teselli edemezdi artık. Zehra, arkasından kapıyı kapatmıştı. XII Düğün iyi geçti. Yatak odalarının yanında, dinlenmek için düzenledikleri odada Emir, divana uzanmış, biraz nefes alıyordu.

İki hafta aralıksız süren tören ve davetlerden sonra, tekrar kavuştuğu sakin yaşamın tadını çıkarıyordu. Mutluydu. Yanıbaşında karısı, büyük bir sevecenlikle pânını hazırlamaktaydı. Yarı aralık gözlerle onu seyrediyordu. Pek de iyi başlamayan bütün bu süre içinde örnek bir davranış göstermişti. Kızkardeşinin, danışmanı ile nişanlanması, kendisinin de talimin ettiği gibi, bütün kenti dedikoduyla çalkalandırmıştı. Oysa, damat "iyi aileden" idi. Bir de tüm Bipal kral ailesi — hatta çok büyük bir lütuf olarak mihracenin kendisi— düğüne katılıp, üstelik genç geline harikulade hediyeler getirince, evlenmenin denksizliği biraz unutulmuştu. Sonra bir takım hesaplara girişilmişti: damat, baba kolundan en büyük evlât idi. Gerçi mihracenin iki oğlu vardı ama, pek sağlıklı sayılmazlardı. Olur a bakarsınız.... günün birinde, bir felaket, genç çiftin bahtını açardı! Emir, bülün bu dcdikoluları duymuş, hatta bu düğün için kâhinlere danıştığı hakkında söylentiler bile kulağını gelmişti. Bütün bunlara gülmüş ve yalanlamaya bile gerek görmemişti. Savaşın en büyüğü, sarayın içinde verilmişti: Rani Azize'yi sakinleştirmek kolay olmamıştı. Selma, Zehra'yı kıskandığı için böyle bir evliliği düzenlediği yollu konuşmalarını kocasına anlatmamıştı bile. Rani Azize'yi ikna etmek için, Raşit Han'ın meziyetlerini sayıp, Zehra'nın mutlu olabileceğini söylediğinde, öfkeden boğulacağını sanmıştı. — Mutluluktan söz eden kim? Mutlu olmak için mi evlenilir? Soyunu sürdürmek, devlete veliaht vermek için evlenilir. Zavallı Zehra'nın, veliaht vermek gibi bir tasası olmayacak. Zehir saçan gözlerini Selma'ya dikmişti: — Hele, soyu sürdürme durumunda olanların, bunu beceremediklerini gördükçe... Genç kadının cevap vermesine fırsat bırakmadan odadan çıkmıştı. Selma, dedikodu yapıldığını, endişe duyulduğunu biliyor, böyle bir taşı bekliyordu. Nasıl oluyordu da, neredeyse bir yıldır evli olduğu halde, hâlâ gebe kalmamıştı? Bazan, Emir de kaygılı görünüyordu. Rani Azize'nin ikinci bir eş almasını tavsiye ettiği, Emir'in de onu terslediği kulağına gelmişti. Selma ona minnettardı, zira racanın çevresinde, sözlerden daha kırıcı olan dokundurmaları, susuşları, görür gibiydi. Ama ona asıl acı veren şey, Zehra'nın son iki aydır kendisine soğuk davranmasıydı. Genç kız terbiyeli ama mesafeliydi. Selma, bunun bukadar acı vereceğini hiç beklemiyordu. Zehra'nın gülüşleri, güveni, sevgisi olmayınca, 310 saray ruhsuzlaşmış, buz gibi olmuştu. Balayına çıkalı bir gün olmuştu. Raşit, karısına Avrupa'yı göstermek istiyordu. Üç ay kalacaklardı. Selma, onlar gidince rahatlamıştı. Zehra uzakta olduğu sürece, kendisine döneceğini düşleyebilirdi. Odaya bir harenıağasının girmesi üzerine, düşlerinden sıyrıldı. Ağa, efendisine, ıtriyat tacirinin geldiğini haber veriyordu.

Kokuların, racanın hayatında ayrı bir yeri vardı. Bu, geçici bir heves değil, ince bir zevk, derin bir tutkuydu. Bir araştırmacı kadar heyecanlı, bir profesyonel kadar titiz, bir koleksiyoncu kadar meraklı idi bu konuda! Bu yüzden de ıtriyatçıyı büyük bir hoşnutlukla karşıladı. Yardımcısı iki deri çanta getirmişti. Aileyi ta eskiden tanırdı. Racanın babasına da hizmet sunmuştu. Emir, kadınsı zevkler duymasına şaşırmış görünen karısına, açıklama yapmak gereğini duydu: — Bu koku merakı aileden kalmadır. Dedem mihrace zorlu bir avcıydı, okuma yazma bilmezdi, ama güzel kokulara düşkünlüğü ile tanınırdı. Bütün Hindistan'ın en güzel koleksiyonuna sahipli. Bir kısmı ikiyüz yıllık olan bu ilâhî kokuları koklamak, içine çekmek, keyfine varmak için ta uzaklardan gelenler olurdu. Ne yazık ki bu koleksiyon, bir yangında kayboldu. Genel panik sırasında, biri hazineyi çalmış olmalı. Dedemin buna duyduğu üzüntü, sanırım ölümünü hızlandırdı. Oysa karısı öldüğü vakit, çok metin davranmıştı. Satıcı, siyah kadifeden bir örtü üzerine yirmi kadar, değişik boyda küçük küçük, herbiri birer sanat eseri olan şişeleri dizdi. Bazıları, altın telkârili billur, diğerleri yeşim ya da mercandı. Emir: — Şişe, içindekine lâyık olmalı... ne fazla, ne eksik! dedi, "zarf ile mazruf arasında ahenk olmalı". Bilge kişilerin bize öğrettikleri bu! Tabii onlar beden ile insanın özü olan ruhu kastediyorlar. Bu kokular da, doğanın özü... kaba kaplara, konulmaları doğru olmaz. Satıcı saygılı tavırlarla, her şişeyi alıp, ince bir fildişi çubukla içinden ufacık bir miktarı racanın eline damlatıyordu. Raca, gözlerini yummuş, kokuş u yavaşça, sindire sindire içine çekiyor, sonra başını arkaya devirerek uzun bir "oh" çekiyordu. Yüzüklü parmaklarıyla şişeleri ayn ayrı okşuyor, dakikalarca bu keyfi sürdürüyordu. Satıcı, bir kenarda saygıyla bekliyordu. Hazinesinin bilirkişi tarafından takdir edilmesinin sevinci içinde, bütün bir gün de bekleyebileceği açıktı. Emir, bu rüyalar âleminden zorla ayrıldı. Çabucak yarım düzine şişe seçti. Yaşlı adam sevecenlikle gülümsedi: — Asaletmeapları hiç yanılmaz! Çocuklarımın en güzellerini, en değerlilerini seçtiniz! — Seni kurnaz tilki! En güzellerini, belki de hiç göstermedin... onları kendin için saklamanı anlarım da, başkalarına satacak olursan, seni ömür boyu affetmem! Selma, merakla ikinci çantaya bakıyordu. Birincisinden daha büyüktü. Kimsenin ilgilendiği yoktu. — Diğer harika şeyleri görmeyecek miyiz? diye soracak oldu. — Huzur, bunlar asaletmeapları lâyık değil. Bunlar, fazla eski olmayan 311 kokular ve Raca Sahip kadar bilgili olmayanlar için... — Eskiliğin, kokunun değerini arttırdığını bilmiyordum. Satıcı, yeni bir tiryaki yaratmanın kıvancı ile açıklamağa başladı:

— Hır noktaya kadar, diye, yeni bir ilgi duyana, incelikleri anlatmanın kıvancı içinde, satıcı açıklamaya başladı. Tabii, kendine özgü kokuları oları esanslar vardır, iris, yasemin, menekşe, tefarikotu... —bitki özlü olanlar— amber, misk... — hayvanlardan—. Bir parfüm nadiren bunlardan biri veya diğeri olsa da genellikle bazılarının ustaca bir bileşimidir. Ama özlerine dokunulmadan kalıcılıkları sağlanamazsa yok olur giderler. Nur Cihan, Cihangir Sultan'ın sevgili karısı, çok sevdiği bu kokulan muhafaza etmenin çaresini keşfetmişti. Onları birkaç hafta, laınamıyle saf bir yağda yatırıyordu. Ne yazık ki, nasıl yaptığını bugün tam olarak kimse bilmiyor. Bazı uzmanlar benzer yöntemler uyguluyorlarsa da kısmen başarılılar. Şu da var ki, güzel koku geleneği, XVIII. yüzyılda, Batı örnek alınıp, alkol kullanılmaya başlanınca ortadan kalktı. Alkol, başta kokuyu yüceltiyor, birkaç ay sonra değişikliğe uğralıyor, birkaç yıl içinde de yok ediyor. Ama büyük miktarlarda üretime imkân verdiği, böylece daha çok para getirdiği için kullanılıyor. Aslında, parfümlerde kullanılan o geleneksel yöntemler 18'inci yüzyılda kaybolmuş... Batılılar içine alkol koymağa başladıkları zaman! İlk konulduğunda, kokuyu keskinleşüren ispirto, aylar geçtikçe rayihayı baygınlaştırıp, öldürüyor. Ama yine de koymağa devam ediyorlar, çünkü para getiriyor. Böylece daha çok üretebiliyorlar. — İlk başlarda, koku hemen hemen aynı, fark nasıl anlaşılacak? diye Selma merak etti. Satıcı, eline, iki ayrı şişeden birer damla damlam: — Lütfen koklar mısınız? Her ikisi de sümbülteber... farkı hissedebiliyor musunuz? Peki. Şimdi, sağ elinize sürdüğüm kokuyu üfleyin. Soğuk, değil mi? Çünkü içine alkol konmuş. Öbür elinizi üfleyin... ısı aynı değil mi? Çünkü bu koku karışık değil, saf! Demek ki şu şişenin içindeki bozulmadan, yıllar boyu, hatta yüzyıllar boyu kalabilecek... Selma gülmeğe başladı. Bu kadar ömürlüsünü istediği yoktu! Eşinin satıcıya verdiği kesenin ağırlığını görünce, işin ciddiyetini anladı En azından elli altın vardı. Hele Emir'in, şişelerini, yanyana, duvara saklı bir kasaya yerleştirdiğini görünce, şaşkınlığı büsbütün arttı. — Bu kokuların bazıları elmas değerinde. Benim için, daha değerli! Aslında, büyülüdür bunlar... hüzünlü, zor, yeknesak bir günü gerçek bir şenliğe dönüştürmek için, bir damlası yeterli! Sanırım bunlara karşı duyarlılığım çocukluğumdan kaldı... hayatımın mutlu ve tatlı (»İmasında önemli bir rol oynadıkları dönemden! — Mutlu mu? Oysa anne ve babanızı altı yaşındayken kaybetmemiş miydiniz? — Onları pek tanımadım... beni büyükannem ve ablam Azize büyüttü. Her ikisi de bana bayılıyorlardı. Annem ilk iki oğlunu kaybettiği için, nazara 312

geldiğine inanılıyordu. Babam ise, devlet işlerine dalmış, çocuk görecek gözü yoktu. Zaten bizde, erkek çocuklar, yedi yaşına kadar zcnana'da kalırlar, daha sonra erkekler tarafından eğitilirler. Emir, Selma'nın yanıbaşında, yastıklara uzanmıştı. Düşünceli, hookasını içiyor, selvi ağaçlarının tepelerini aydınlatan güneş ışınlarına bakıyordu. — Çok sevdiğim sütannem; beni her hafta, annemle babamı görmeğe götürürdü. Bu kısa ve resmi ziyaretleri çok iyi hatırlıyorum. Onları, Abba Huzur yani Ekselansları Anne ve Ami Huzur yani Ekselansları Baba diye çağırmak zorundaydım. Onlar da bana hiçbir zaman Emir demezler, Veliaht diye çağarlardı. Birbirlerine de asaletmeapları anlamına gelen Sarkar diye hitap ederlerdi. Bütün bu şatafat, küçücük bir çocuk olan beni sıkardı ve oradan bir an önce ayrılmağa bakardım. Daha sonra, annemle babam kazada ölünce, benimle saray kadınları meşgul oldular. Beş yaşıma kadar, hizmetkârların kızlarıyla oynadım. Binlerce hikâye uydururduk, ben kral olurdum, onlar da rakkase! Onları büyük bir safiyetle severdim. Tek erkek varis olduğum için, çok şımartılmıştım. Yemek yemek istemediğim zaman, yemeklerde şarkı söylesin diye bir kız getirdiklerini hatırlarım. Beş yaşımdan itibaren müziği sevmem, bu yüzdendir. Tek başıma yıkanmak da söz konusu değildi. Bu iş için dört-beş kadın görevliydi. Beni keselerler, sabunlarlar, ovarlar, kokular sürerlerdi. Çok keyiflenirdim. Bu iş, çocukluğum ve delikanlılığım süresince, İngiltere'ye gidene kadar devam etti. Selma'nın şaşkın bakışlarını görünce gülümsedi: — Öyle şaşkın şaşkın bakmayın canım... sizi temin ederim, bütün bunlar çok masum işlerdi. — Ilımın... demek ki zamanınızı bu kadınların nazlandırmaları arasında geçiliyordunuz. Ya okumanız? — Yedi yaşındayken, okuma yazma öğreten bir lalam oldu. Tabii zenanaya giremiyordu, onun için de hergün, sarayın selâmlığına, gidiyordum. Ama aklımda tek şey vardı: oyun arkadaşlarıma dönmek. Onlarla bir arada olmaktan hoşlanıyordum. Büyüdükçe, onlara karşı romantik duygular duyuyordum ama, öpmenin ne olduğunu bilmiyordum. Sekiz yaşıma bastığımda, büyükannem, ingilizce ve matematik derslerinin yanı sıra görgü kurallarını da öğrenmemin zamanı geldiğine karar verdi. Yakın zamanlara kadar, bütün iyi ailelerde yapıldığı gibi, benim için de saraya nedimeler getirtildi. Onlarla selâmlıkla buluşuyor ama hiç yalnız kalmıyordum. Ya sütannem, ya da bir hizmetçi yanımda olurdu. Kadınlar, değişik yaşta, çok terbiyeli, çok da güzel kadınlardı. Konuşmaları, davranışları ile bana nasıl konuşulacağını, nasıl davranılacağını, kısacası nasıl kibar bir bey olunacağını öğrettiler. Bazıları müzik çalardı. Onlar sayesinde gazel'i, tumri'yi,1 halta raga'yı2 öğrendim ama, benim şarkı söyleyip saz çalmam söz konusu olamazdı tabii! Bir prens, eğlenceden zevk almasını bilmeli ama asla kendisi eğlendirmemeli! Kadınların arasında ünlü şairler de vardı. Bana şiiri, Lucknow kentinin en büyük övüncü olan bu sanat dalını, öğrettiler. Bu sanatı, soylular da, küçük

Tumri: Klasik hafif müzik. Raga: Günün saatlerine göre değişen müzik teması. 313 düşme tehlikesine uğramadan, icra edebilirler. Hayatım rüya gibiydi... dahası... rüyanın ta kendisiydi. Oniki yaşıma bastığımda, büyükannem, artık ciddi bir eğitim görmem gerektiğini kararlaştırdı. O zaman, "Prensler Okulu"na gönderildim. Her sabah, lalam, ingilizce öğretmenim, urduca öğretmenim, kitaplarımla meşgul olan hizmetkârım ve tabii şoförümle okula giderdim. Her öğleden sonra da beni almağa gelirlerdi. Erkek çocuklarla arkadaşlık edebilme fırsatı çıkmıştı ama ben pek hevesli değildim. Erkeklerle bir arada olmağa alışık değildim, rahatsız oluyordum. Aklım fikrim kız arkadaşlarımdaydı. Ne yazık ki, bir süre sonra onlardan ayrılmam gerekecekti. Ondört yaşıma bastığımda, büyükannem lalamın "hayat bilgisi" öğretmesinin zamanı geldiğini düşündü. O günden sonra kız arkadaşlarımla görüşmeğe hakkım olmadı. Zaten, birkaç ay sonra da, amcam iktidarı ele geçirmek için beni zehirlemeğe kalkışınca, beni İngiltere'ye, okumağa gönderdiler. Selma Emir'e acıyarak bakıyordu: — Püriten İngiltere! Eton, Cambridge! Buradaki hayatınızdan sonra, müthiş bir şok olmalı! — Müthiş mi bilmem. Herşey o kadar yeni, o kadar heyecan vericiydi ki... ama tam anlamıyla ne olduğumu bilmiyordum. Bir hintli prens mi, bir ingiliz lordu mu? Selma, "zavallı sevgilim" diye düşündü, "hâlâ da bilmiyorsunuz!" Tabii bu düşüncesini yüksek sesle söylememeye dikkat etti. Emir'in elini hafifçe öpmekle yetindi. İlk kez karısına açıldığının farkına varmayan Emir de, bu alışık olmadığı sevgi gösterisi karşısında heyecanlandı. İçinde bir şeyler kıpırdandı, karısını kollarına almak istedi ama cesaret edemedi: bu mutlu anın büyüsünü bozmak istemiyordu. Uzun süreden beri sevişmenin, karısı için yerine getirilmesi gereken bir görev olduğunun farkındaydı. Büyük düş kırıklığına uğramıştı çünkü. Karısının herşeyi, dolgun dudakları, kıvrak bedeni, baygın gözleri... şehvetin ta kendisiydi. Ama onu kollarına aldığında, onu öptüğünde, onu okşadığında, kasıldığını hissediyordu. Onu uyandırmağa, zevk aldırmağa çalışmış, karşılık görmemişti. Gerçeği kabul etmek zorundaydı: şahane karısının, bir mermer heykelden farkı yoktu! Özlemle kızıl bukleleri parmağına doladı. Selma başını omuzuna dayamış, bekliyordu. El enseye indi, kulak memesini sıktı, yanağa dokundu, dudakları okşadı... Selma titreyek Emir'e döndü, akşamın loşluğunda bakışlarını yakalamağa çalıştı. Kaçtığını mı sanmıştı ? Eli bir anda yana düştü, geriye çekildi: — Ne güzel bir gece demekle yetindi. — Bir kış gecesi! diye, Selma kuru kuru cevap verdi. Sonra da ipek rupurtahını omuzlarına aldı. Ay ışığında parlayan yüzüklü ele hınçla baktı. Birden, begümün ciddiye almadığı sözleri aklına geldi. Ya doğruysa? Ya yakışıklı kocası bir erkeğin kucağını tercih ediyor, karısının yanına

devlete bir veliaht vermek için yanaşıyorsa? Bunlar, kısa süren sahiplenmelerden sonraki ilgisizliği açıklamıyor 314 mu? Yok! Mümkün değil! Gözünün önüne gelen görüntüleri defetmek için başını salladı, utandı. Ama bu görüntüleri kovmak istedikçe, daha da ağır basıyorlardı. Bir sıçrayışta ayağa kalktı. — Burada boğuluyorum. Biraz temiz hava alacağım. Selma, aydınlık gecede, terastan terasa geçerek, sarayın batı ucundaki "Günbatışı Köşkü"ne kadar geldi. Bütün kent ayaklar altındaydı. Mermer sütunlardan birine dayanarak, Lucknow'u seyre koyuldu. Uzakta, camilerin oymalı kemerleri, ince sütunları üzerinden, Hüseyinabat, altın bir hayal gibi görünüyordu. Onun yanıbaşında, deli bir mimarın çılgınlığı olan "Türk Kapısı", barış çiçeği diye bilinen ama gecenin aydınlığında savaş mızrakları gibi görünen binlerce nilüferi gökyüzüne sunar gibiydi. Lucknow, barok üslupta inşa edilmiş, içinde moğol haşmeti, hint köpüğü, fransız özentisi, Victoria stilinin azameti bulunan karmakarışık bir mimariye sahipti. Gündüzleri, yakan güneşin altında, zengin takıları kırışıklarını örtmeğe yetmeyen yaşlı bir kibar fahişeye benziyordu. Ama gece oldu mu, zerafetini, güzelliğini, kokusunu, büyüsünü, başdöndürücülüğünü yeniden kazanıyordu. O, herkesin ulaşmak istediği bir sevgiliydi... yabani, gizemli, coşkulu müslüman Lucknow... zarif, erotik hindu Lucknow... cinselliği mistikliğe varan, mistikliği en büyük hazzı tattıran, esrarengiz Lucknow... Selma, taş korkuluktan sarkıp, bu çılgın masal kentinden, mavi tüller ardında gizlenen altın bir kentin tatlı yumuşaklığına, İstanbul'a doğru uçtu. XIII — Kadınlarla çocukları boğazladılar. Yaralıları kuyulara attılar. Sonra, evleri ateşe verdiler. Kaçabilen birkaç kişiden bazılarıyız. Bir tarlada gizlenmeyi başardık. Karanlık basınca ormana varabildik, sonra günler boyu yürüdük, buraya gelebildik. Adam, yorgunluktan sallanıyor, yanında karısı ve iki çocuğu sessizce ağlıyorlardı. — Biz ne olacağız Huzur? Bize artık hiçbir yerde rahat yok. Hiçbir yerde... Raca onları oturttu, yemek getirilmesini emretti. Sonra sabırla sorguya çekti. Yine, bir arada, o güne kadar, olaysız yaşamış olan topluluklar arasındaki çatışma sorunuydu. Önemsiz şeylerden çıkmış, yaratılan gerginlik ortamında ve aşırıların kışkırtmalarıyla, kıyıma dönüşmüştü. Lakhpur kasabasında, son derece faal .olan eylemci Mahasabah hücresi, hindu dinine döndürme bahanesiyle, müslüman azınlığa, dehşet saçıyordu. Müslümanlar, Kongre Partisi'nin yerel yöneticilerine başvurmuş ama kendilerini dinletememişlerdi. Olay, bir cenaze namazı sırasında patlak vermişti. Bir hindu düğün alayı, cami kapısında durup, davul zurna çalarak şenlik yapmış, camiden çıkan birkaç kişi, kendilerinden, biraz daha ötede

camialarını istemişti. Bunun üzerine küfürler peşpeşe sıralanmış ve Peygambere açıkça sövülmüştü. O zaman, taşlar savrulmuş, bıçaklar çekilmiş, her iki taraf da kazma ve kürekleri ele almıştı. Kavga saatlerce sürmüş, bütün kasabaya yayılmıştı. Polis, herşey bittikten sonra gelmişti. — Daha fazla dayanamayacağız Huzur. Biz fakir insanlarız, çalışmak zorundayız. Neden bizi rahat bırakmazlar? Hindular, müslümanların hain olduklarını, racalarımızın ingilizlerin dostu olduğunu, Kongre'ye katılmamız gerektiğini, bağımsızlık için savaşmak zorunda olduğumuzu söylüyorlar. Ama Huzur, politika bizim işimiz değil; kentlilerin, zenginlerin, okumuşların işi! Bizler bağımsızlığa karşı değiliz, ancak görülen o ki ingilizlerle daha güvenlik içindeydik. Hindular, daha önce, seçimleri kazandıkları ve kendilerini herşeyin hakimi sanarak bir yıldan bu yana yaptıkları gibi., bize saldırmaya cesaret edemezlerdi. Sayıları bizden çok... başımıza neler gelecek? Köylü birkaç kelime ile, bütün politikacıların söylediklerinden çok daha fazlasını söyleyivermişti. Emir'in, müslümanlar çoğunlukta olsaydı hindu azınlığa karşı aynı biçimde davranacaklarından hiç kuşkusu yoktu. Ama onun için önemli olan, tarih boyu feylesoflar, mistikler, diktatörler yaratmış olan dinlerin meziyetleri 316 hakkında yorumlarda bulunmak değildi. İçinde bulunulan 1938 yılında bütün Kuzey Hindistan'da ayaklanmaların ve kıyımların artması önemliydi. Köylünün memleketi olan Lakpur, Badalpur'a bağlı değildi —kardeşi sarayda aşçı olarak çalıştığı için sığınmaya gelmişti— komşu Kalabağ eyaletinde bulunuyordu ve bu tarz haberlerin kulaktan kulağa yayılması ve abartılması sonucu, başka eyaletlerde de her an olaylar çıkabilirdi. Emir o kadar endişeliydi ki, ilk kez Selma'ya açılıyordu: — Ateşin yayılmasını önlemek için derhal önlem alınması gerek, aksi halde denetimden çıkar. Belki bu gece Mahdabat Racası'nın davetinde bu hususu tartışabiliriz. Bölgenin hindi ve müslüman bütün üstabakası orada olacak. Tabii bu muşayiralarda^ siyasi konulara değinmenin, cinayet sayılacağını biliyorum. Ama olsun, yine de konuşacağım. Artık uyanmaları gerek! Bütün Ud soylularını bir araya getiren bu muazzam muşayiralar, Mahdabat Racası'nın yeni yoksul yaşamına uymayan tek istisna idi. Bunu sadece, konukseverlik kutsal bir görev olduğu için değil, ülkenin en iyi sanatkârlarının çağrıldığı, bu şiir geceleri, aynı zamanda, hintli ve müslümanlara karşılaşıp görüşmek, yanyana cfurmak, birlikte hayal kurmak, ağlamak, aynı heyecanı paylaşmak, en sonunda ve yalnızca güzellikte birleşen insanlar olmak fırsatını vermek için yapılıyordu. Lucknow, ikiyüz yıldan beri, bütün Kuzey Hindistan'ı aydınlatan ve birbirine her yönüyle karşıt görünen iki kültürün bağdaşmasını sağlayan hint-müslüman uygarlığının merkezi olmakla övünürdü. Bu görülmemiş bahise, üçyüz yıl önce, moğol hakanlarının en büyüğü Ekber zamanında girişilmişti. Delhi'deki sarayına, filozofları, bilginleri, dervişleri toplamış olan moğol imparatorunun nihai

amacı, hindu, zerdüşt, müslüman, hıristiyan, hepsinin gönlündeki iman saflığından hareketle, ilâhî din'i kurmaktı. Sonuçsuz kalan bu muazzam girişimden elli yıl sonra, İmparator Evrengzip, bu tehlikeli ve aşırı bulduğu hoşgörüyü yasaklayarak, İslâm'ı bütün katılığıyla geri getirmişti. İşte bu, aydınlar ve sanatkârların, Delhi'den kaçmalarına ve görkemi, dengesizliği ve cömertliği ile ünlü Ud krallarının başkenti Lucknow'a yerleşmelerine yol açacaktı. Lucknow yöneticilerinde Ekber Han'ın hoşgörüsünün varlığı, mistik bir arayış içinde olmalarından değil, bütün yeniliklere, duygu ve düşünce nazlarına, açık olmalarındandı. Böylece Lukcnow, içinde saray müziğinin, raksın, şiirin vücut bulduğu bir müslüman-hindu dehasının potası haline gelecekti. Kuzey Hindistan'ın dili olan urduca, burada gelişecek, İran'dan 13'üncü yüzyılda alınmış olan gazel, burada en üst noktasına ulaşarak, düşüncenin yetersizliklerini örten bir işleve sahip olabilecekti. Sevgiliyle söyleşiler anlamına gelen gazel, muşayira gecelerinin sultanıydı. Selma, bu şiir biçimini severdi. Bunlar sevgili, yaradan, zafer rüyası, bir kadının bilezik şıkırtısı, gizli bir âlemin yanıp sönen görüntüsü olabilirdi. Muşayira: Şiir gecesi. 317 Ama bugün, ayaklanmalar, kanlı çatışmalar, kentlerle köyleri yakıp yıkan olaylar süregelirken, şiirle mestolmak, ona bir cinayet işlemek gibi geliyordu. Endişesini açtığı Mahdabat ranisi, korkmuş bir çocuğu yatıştırır gibi tatlı bir gülümseyişle: — Elden ne gelir, bugün yaptığımızdan farklı, kızcağızım? Sonuç vermeyen tartışmalara girmemek, uyumun, hoşgörünün örneğini, davranışlarımızla vermek! Lucknow, bölgenin olay çıkmayan tek kenti olduğuna göre, bunun doğruluğuna inanmak gerekir! Oymalı mermer muşarabiyelerden, uzun boylu, etrafı kalabalık, bir adamı gösterdi Selma'ya: — İşte Kalabağ'ın, bana sözünü ettiğiniz olayların geçtiği yerin racası. Bugün burada hintli ve müslüman dostları arasında bulunuyor. Karşı tarafın düşüncesini bilip anlamak, değer yargılarına saygı göstermeyi sağlıyor. Bu, etkili bir barışın tek çözümü, inanın! Şayet racalarımız, her dinin ayn meziyeti olduğuna inanmasalardı ve tarafsız davranışlarıyla bunu vatandaşlarına göstermiş olmasalardı, sadece birkaç ayaklanmanın verdiği üzüntüyü duymakla kalmazdık, bütün ülke alev alev yanardı. Selma pek ikna olmamıştı. Bu soylu bakış açısı, düzene saygı duyulduğu, tartışma konusu edilmediği bir dönemde, herhalde geçerli olurdu. Ama bugün, görüşlerini ve yaşama biçimini değiştirmeğe hiç de niyetli olmayan, hele enerjisi hiç olmayan soylular sınıfının hüsnükuruntusundan başka birşey değildi. Gözleriyle Emir'i izledi. Kalabağ Racası'na yaklaşıp onunla konuşmağa çalışıyor ama beriki, rahatsız olmuş gibi başını iki yana sallıyordu. Emir ısrar ediyor, Kalabağ Racası, gülerek onu evsahibine doğru sürükleyip, ondan kurtulmak ister görünüyordu. Selma, yüzünü muşarabiyeye dayamış, dudak hareketlerinden, boş yere anlam çıkartmağa çalışıyordu. Mahdabat Racası'nın

davranışlarından, İngiltere'den yeni dönmüş genç prensi yatıştırmağa çalıştığını, söylediklerini de pek ciddiye almadığını tahmin edebiliyordu. Birkaç itirazdan sonra, Emir de susmayı tercih etmiş, eğilerek selam vermiş ve kalabalığa karışmıştı. Beyaz ipek şirvanisi içindeki bu ince siluet, diğerlerine benzese de, farklıydı. Selma ürperdi. Kıyamet gününü yaşıyor gibiydi. Böylesi bir körlüğe, böylesi bir ödlekliğe, gerçeklerden uzak, onları felce uğratan böylesi bir kibarlığa isyan ediyordu. İngiliz işgaline karşı mücadele, Kongre'nin kışkırtmasıyla, ingilizlerin dostu diye tanıtılan büyük toprak sahiplerine ve prenslere karşı girişilen bir ihtilâle dönüşmekteydi. Ud bölgesinde, soylular çoğunlukla müslüman oldukları için, milliyetçi mücadeleden sosyal çatışmaya dönüşmüş olan savaş, kitleleri coşturan bir din savaşı olmuştu. Birden sessizlik çöktü. Muşayira neredeyse başlayacaktı. İpek halılar üzerine serpiştirilmiş yastıklara oturan davetliler, yaşlı, konusunun uzmanı biri olarak, bütün yörede nam salmış Muşayira Üstadı'nın kürsüye çıkmasını beklediler. Bir muşayirayı yönetmek kolay iş değildi. Bütün bir gece boyunca 318 • dikkati canlı tutmak, titiz ve işin erbabı bir dinleyici kitlesinde heyecan yaratmak gerekiyordu. Gün batınımdan tan vaktine kadar ardarda çıkan ozanların sırasını düzenlemek, iyiler ile daha az iyi olanları bir düzene sokarak belli aralıklarla çıkarmak, ilginin sönmemesine, dikkatin dağılmamasına, coşku yaratacak bir havanın kıvamında tutulmasına dikkat etmek gerekirdi. Yavan bir mısraı, ahengin coşkusuna kapılmış dinleyicilerin farketmemeleri ve gecenin havasının bozulmaması için, gülümseyerek durum idare edilmeliydi. Bal usulca süzülmeli, dinleyici avucun içine alınmalı, kendisini ahengin akışına bırakması sağlanmalı ve sırası geldiğinde, yüreğinin ta ortasından, zevkten öldürürcesine vurmalı! Pes perdeden çalan bir tablamn2 eşliğinde yükselen gazel, ağır ve büyülü idi. Delhi'de genellikle ezberlenmiş gibi söylenirdi; burada, Lucknow'da, makamla okunması yeğleniyordu. Ahenk artışından, ses ile kafiye arasındaki ince uyumun zevkinden, ne diye yoksun kalmalı? Selma, rahatsızlık bahanesiyle, kimseye farkettirmeden kaçmak niyetindeydi. Raninin dikkatli bakışları, onu olduğu yere çiviledi: — Kalın, şiir huzur verir. İçinden geçenlerin anlaşılmış olmasının utancıyla, kalküğı yere oturdu. Yavaş yavaş, anlamını pek çıkaramadığı, ama ahenginin güzelliği huzur veren mısraların akışına kendini bırakıverdi. Aşağıda, ayaklarının dibinde, bir şirvaniler topluluğu, gümüş ve altın yaldızlı bir yılan gibi, kıvrım kıvrım kıvranıyordu. Herkes birbirini süzüyor, gevşiyor, hayranlık duyuyordu. Kadının biri, kara burkahının içinde, kalın sesiyle şarkı söylemeğe başladığında, iç geçirten coşku doruk noktasındaydı. Gazel okumada üstüne olmadığı söylenen Begüm Şahnaz'dı bu! Selma'ya, saygıdeğer

bir aileden olduğu için, örtünerek çıktığı söylenmişti. Ama peçenin altından gelen çağrı, yasak edilmişle, gizlenenle, süslü olduğu derecede de güçlü ve dokunaklıydı. Derinlerdeki hayalleri, duyguları harekete geçiriyordu. Gece bir hayli ilerlemişti. Kadınlar bölümünde, bazı yaşlı begümler uyuyakalmışlardı. Selma, yarı Uyuşmuş, pırıldayan bir derenin taşlar üzerindeki şakırtısından, yapraklar arasındaki çağıltısından, bir düzlükte köpükler saçmasından, sonra da bir billur çağlayanın sıçrayışından başka birşey duymaz olmuştu. Birden, duyduğu bir ses, onu daldığı hayallerden çıkardı. "Ben, yaratıkların gönlünde yer alan Ben'im. Tüm varlıkların başı, ortası, sonuyum." Müzik sustu. Muşayire Üstadı çekildi. Ortada sadece, yüzyüze oturan iki genç kaldı. Beyaz keten şirvanileri içinde, takısız... Selma irkildi. Bu sözleri duymuştu. Ama hangi sufiden? Sorusunu şaşırarak karşılayan yanındaki: — Ama prensesim, dedi. Bu hindu dininin kutsal kitabı BhagavadGita'dan. Hindu dini mi? İnanılacak gibi değil, bunlar Selma'nın öteden beri aşina olduğu sözler... muşarabiyeye yanaştı, delikanlı kutsal sözleri mırıldanmağa ^Tabla: iki elle çahnan bir çeşit darbuka. 319 devam ediyordu: — Her saltanat sürenin, her hükmedenin, her galip gelenin gücü ve egemenliğiyim. Başarı kazananların, fethedenlerin siyasetiyim. Esrarlı şeylerin suskunluğu, bilenin bilgisiyim. Dimdik oturmuş, açık elleri dizlerinin üstünde, bıraktığı yerden arkadaşı devam ediyordu: — O'ndan öncesi olmayan, sonrası olmayacak olan, ilk, son ve tek allah'ın birliğine hamdolsun. O'ndan evveli de, sonrası da, üstü de, altı da, yakını da, uzağı da yoktur. Neden, nasıl, nerede diye sual edilmez. Ne devlet, ne zürriyet, ne ardarda gelen anlar, ne zaman ne mekân, ne değişim gösteren canlı vardır. "O Tek'tir, Hakim-i Mutlak'ür O evveldir, âhırdır, dışarıdadır, içeridedir. O birliğinde görünür, biricikliğinde gizlenir." Selma ürperdi... Bu sözler, İslâm mutasavvıfı îbn-i Arabi'nin "Allah'ın Vahdeti" kitabından alınma sözlerdi. İki genç usulca bu sözleri tekrar etmekteydi; asırları, kıtaları, derin duyguları aşıp gelen ve aynı derin sezgileri, aynı gerçeği aksettiren sözleri. "Kimileri Vahdet'ime, her ayrı varlığıma ve milyonlarca evrensel görünümüme tapar. Dünyada gördüğün her güzel, her yüce, her güçlü ve muktedir varlık, bil ki Ben'den bir parlaklık, bir nur, Varlık'ımdan doğmuş yoğun bir erk, bir güç parçasıdır". "O'nun dışında düşündüğümüz O değildir. Çünkü birşeyin kendi kendine var olduğunu iddia etmek, onun kendi kendini yarattığına, varlığını Allah'a borçlu olmadığına inanmaktır. Bu saçmadır (mademki o bütündür) Allah'a şirk koşma, putperestlerin günahını işlersin."

"Evren, varlığımın görünmeyen gizinde mevcuttur. Bütün varlıklarda Ben'i ve Ben'de bütün varlıkları gören, Allah'ın birliğine inanan, bütün düşlerde Ben'i seven, nasıl yaşarsa yaşasın, ne yaparsa yapsın, Ben'de yaşayan ve Ben'imle bütünleşen insanoğlu." "Allah'ın dışında inandığın Allah'tan başkası değildir, ama bunu bilmiyorsun. O'nu görüyor ama gördüğünü bilmiyorsun. Ruhun bilincine vardığın zaman, çifte kişiliğinden kurtulacak ve Allah'tan başkası olmadığını anlayacaksın. Peygamber, kendini bilen Tanrı'sını bilir demedi mi?" "Yoga yapan bilgeler gayret ettiklerinde, Tanrı'yı kendilerinde görürler." "Bu esrarı çözdüğüne göre, Allah'tan başkası olmadığını anladığına göre, varacağın yerin kendin olduğunu, kendini yok etmeğe ihtiyacın olmadığını, ezelden beri var olduğunu bileceksin. Allah'ın bütün vasıfları, senin vasıfların. Bunun için Gerçeğe ulaşmış olanın, "Asıl bilici benim" ya da "şan olsun ki inancım tamdır!" demeğe hakkı vardır." "İman yolu ile Ben'i bilen, kim olduğumu, ne olduğumu bilen, Varlığımdaki gerçeği ve umdelerimi bilen, Yüce Varlığımla bütünleşir. Gerekli her şeyi yerine getirerek Ben'de var olmayı sürdürürse, inayetimle, ezeli ve ebedi 320 hayata ulaşır." Selma'nın gözyaşları dinmiyordu. Kim bakarsa baksın umurunda değildi, uzun süredir olmadığı kadar huzurluydu. Bütün gün, şiddet ve nefret kâbusu ile mücadele etmişti. Yobaz takımının masum köylüleri katlini unutamıyor, tiksiniyor ve ilk kez intikam hissi duyuyordu. Adaletin yolu vahşetten geçiyorsa, güçlü olmak ve ölmemek için öldürmek gerekiyordu. Ümitsizliğin yol açtığı bu çarenin daha büyük felâketlere neden olabileceğini hissediyordu. Ama ne yapabilirdi? Muşayiraya, bu kötü koşullarda gösterinin erteleneceği ve katılanların bir mücadele, en azından bir kendini savunma stratejisi hazırlayacakları ümidiyle gelmişti. Yazık! Evsahibi, en ufak tartışmayı bile kabul etmemişti. Oysa şimdi, toplantı bittiğinde, cevabı bulmuş oluyordu: taraftarları birbirini yese de, bütün dinler aslında aynı Gerçeği söylüyordu. Sonunda herşey Yüce Varlığa, her insanın özünde olan Mutlak Varlığa ulaşıyordu. İçimizde Ebediyetin var olduğunu, sonsuz Güzelliğe ve Bilgiye sahip olduğumuzu, Evreni içeren bir toz parçası olduğumuzu, çünkü bu tozun Allah'ın bir parçası olduğunu, yıkıcı çılgınlığımız içinde unutmamıza bizi zorluyordu. Bir parçası mı? Yo! Yaratan'ın ta kendisiyiz. O Yüce Güç bölünmez. Unutmamak gerekir: İnsandan ümit nasıl kesilebilir? İnsanoğlu karşısındakini başı ezilecek düşman olarak nasıl görebilir? O insan ki Ben'den başkası değil, Ben ki, O'ndan başkası değil! Eve dönerlerken Emir: — Şu Maharabad Racası da, iyice bunamiş! diye söylendi. Bir muşayirayı, ilahilerle bitirmek de nereden aklına gelmiş? Selma irkildi: — Anlamadınız mı?

— Neyi anlamadım mı? — Hiç... önemi yok! Selma'nın hakarete uğramış kraliçe edalarıyla, yaptığı imalardan bıktığı için başını çevirdi. Selma bir köşeye büzülmüştü. Emir'in anlayışsızlığına ne üzülüyor, ne de kızıyor, sadece bir bıkkınlık duyuyordu. Bhagavad-Gita'nın söylediklerini anımsamağa çalıştı: "Bütün varlıklarda Ben'i görmek, her birinde Ben'i sevmek!" Gözlerini yumdu. Acaba bu merhaleye erişebilecek miydi? XIV — Ayşe nereye kayboldu? Selma, bir haftadan beri, saçlarına takması için ona çiçekler getiren küçük kızı görmüyordu. Yedi yaşında, çok güzel bir çocuktu. Lakpur'daki olaylardan kaçan ailesiyle birlikte, geçen ay gelmişti. Aile, o gün bugün sarayda yaşıyordu. Babası, ağabeyine mutfakta yardım ediyor, anne dikişle uğraşıyordu. Selma, bu onurlu kadının, başkasının sırtından geçinmeği kendine yediremediğini, kocasına, olayların artık durulduğunu köylerine dönmeleri için ısrar ettiğini duymuştu. Nitekim Kalabağ Racası, Kongre Partisi'nin yerel yöneticileriyle görüşmeğe salisen gitmişti. Güvence almış ve müslümanlar evlerine dönmeğe, yakılıp yıkılanı onarmağa başlamışlardı. Zaten gidecekleri başka bir yer yoktu. Kuşaklardan beri; ailelerinin sürdükleri bu topraklar racaya aitti ama onları işleme haklan vardı. Burası yuvalarıydı. Sonra, başka yerde daha mt güvenlikte olacaklardı? Kentte de, köyde de her an bir ayaklanma olabilirdi. Bir efendiye, bir sahibe bağlı olmasalar, onları kim koruyabilirdi? Bağımlı olmamaktan daha kötü bir şey olamazdı. Kimsenin malı olmamak... korunmayı isteme hakkına sahip olmamak... — Hakları var, diye söze karıştı oda hizmetçisi. Oradan ayrılmaları benim bu evden başımı alıp gitmeme benzer. Ailem, beş nesildir bu evin ekmeğini yiyor, sizden nasıl ayrılabilirim? Ama annesi Ayşe için kaygılanıyordu, erkekler delirince, feci şeyler olabilir... Selma söylenenlere pek kulak vermiyordu. Bu ailenin neden dönmek istediğini de anlayamıyordu. Belki biraz üstüste yaşıyorlardı ama, burada rahattılar. Hizmetkârlar bölümünde, malzeme depolarının yanında, kardeşleriyle bir arada oturuyorlardı. Yoksa eltisi mi surat etmişti? Selma "bununla meşgul olmam gerek" diye düşündü sonra da, Bhagavad-Gita ile Sri Aurobindo'nun kitaplarına yeniden daldı. Bunları, muşayiranın ertesi günü getirtmişti. Günlerce odasına kapanmış, bu çok değişik dilin içinde; anlamaya, kaynağa varmaya, istanbul'da, bulunmuş olduğu bir sema ayininde, kendisini altüst etmiş olan duyguların aynını yakalamaya çalışıyordu. Ama bugün, Karimpur maharanisini ziyaret edecekti. Yazın boğucu sıcaklarından önce, nisan ayı, şenlikler ayı idi ve bunlara katılması zorunluydu. Hangi gararayı giyseydi acaba? Saçlarına yasemin çiçeklerinden bir taç oturtacaktı. Herkesi şaşırtan ve etkileyen bu sadeliği bir şıklık haline dönüştürmekle övünüyordu. — Ayşe nerede? Hasta mı?

— Yok, tam tersine... Huz,ur! I 322 Onu giydiren yardımcısı gülümsedi, sonra mest olmuşcasına, mutlu haberi verdi: — Onu evlendirdiler. — Evlendirdiler mi? Selma şaşırmış, bakıyordu. Herhalde yanlış anlamıştı. — Hem de çok iyi bir evlilik yaptı. Kırk yaşlarında, Ahmedabat'ta ticaretle uğraşan bir adama verdiler. Ona iyi bakacak. — İyi mi bakacak? Selma boğulacak gibiydi: — Ama bu cinayet! Çocuk henüz yedi yaşında. — Hiç endişe etmeyin Huzur. Kocası, evcilik oynamasına izin verecektir. Bu evliliklerde, kadın on, onbir yaşına gelmeden, çocuk doğduğu pek az görülmüştür. Selma dehşet içinde ona bakıyordu. Ayşe, cılız, sıska bir çocuktu. Avrupalıların, Doğu denince saçma düşüncelerinden bir başkası olan "güneşin ışınları ile olgunlaşmış bir kız" değildi. — Git annesini bul, hemen! Kadın, sitem ve azar yağmuru altında başını eğmedi. İnatla gözlerini Selma'ya dikti. Gözlerinde nefret, hatta meydan okuma vardı. Selma, sonunda bezmişcesine: — Peki... Neden benden birşey istemedin? diye sordu. — Rani Sahibe, bizim kendisini rahatsız etmeğe cesaret edemeyeceğimiz kadar önemli işlerle meşgul. Suçlama açıktı... mistik düşünceleri içinde kaybolup gitmiş olan Selma, kendisinin sorumluluğunda olan bu kadınlara ve çocuklara karşı görevini yerine getirmemişti. Ayşe, bencilliğinin ve ilgisizliğinin kurbanı idi. "Başına kötü ve iyi ne gelirse gelsin etkilenmeyen, ne dövünen, ne sevinen bilgedir." Brahmanların bu bilgeliğine ya sen ne dersin küçük Ayşe? Ya bu ülkenin milyonlarca zavallısı ne der? Selma, masanın üzerini dolduran kutsal kitaplara hınçla baktı. — Bütün bunları dolaba sok! diye hiçmetçiye emretti. Hırsından ağlamak istiyordu. Hayır, Yüce Güc'ün içinde eriyecek o derin ram olma duygusuna, tutkuya ve acıya yer olmayan o ruh dinginliğine henüz ulaşmamıştı. Sırf kendi huzuru için, tüm bu acıların dışında kalmak? Hangi hakla Tanrı'm, hangi hakla? Sinirli sinirli odasında dolaşıp durdu. "Densin ki aklım ermiyor, gerekli ruhsal düzeye henüz erişmedim. Sonunda herşey anlaşılabilir, bunu biliyorum, herşey. Ama insan anlamayı reddetmek hakkına da sahiptir". — Yürü oğlum, acıma! — Gözümün nuru güzelim, gaganın marifetini göster. Haydi... daha kuvvetli, çok daha kuvvetli! Bağırıp çağırarak, hareketlerle, dövüşçüleri yüreklendiriyordu yetiştiriciler! Etraflarındakileri heyecanlandırmak ve bahis tutturmak niyetiyle... Selma o güne 323

kadar, genellikle pek bıkkın olan Lucknow sosyetesini bu denli coşkulu görmüş değildi. Çepeçevre gerilmiş beyaz çarşafların ortasında kalan küçük alanda, tüyleri kabarmış, tırnakları bilenmiş iki bıldırcın, birbirine meydan okumaktaydı. Bağırış çağırış da işin çabasıydı. Gözler parlıyor, yüzüklerin ağırlığını güç taşıyan parmaklar kasılıyor, dudaklar önce endişeyle geriliyor, sonra sevinç ya da öfke çığlıkları koyuvermek üzere açılıyordu. Bahis için ortaya konan para muazzamdı. Erkeklerin bir kısmı, bu gece borcunu ödeyemeyecek, karılarının takılarını rehin bırakmaları gerekecekti. Aldırma! Zaman böyle ayrıntılarla uğraşma zamanı değildi. Şu an önemli olan tek şey şu dövüştü. Kuşların birbirlerini, zincirden boşanmışcasına, hırsla, şiddetle öldürmelerini horozlanarak seyreden bu Lucknow soyluları; yüzyıldan beri savaşmamış, ingilizler tarafından ehlileştirilmiş, nesilden nesile keyif ve eğlence ile körlenmiş bu prensler, damarlarında moğol atalarının kahramanlıklarının şahlandığını hissediyorlardı. Ayağa fırlıyor, düşmana saldırıyor, tehlikeye gözü kapalı atılıyor, öldürücü darbeler indiriyorlardı... Ya zafer ya da ölüm! Cesaretleri sonsuz... kahramanlıkları sınırsız! Beyaz çarşaf kana bulandı. Yaralı kuş, bitkin, düşmanının kızgın darbeleri altında debeleniyor, bir hançerinkine benzer gaganın altında can çekişiyordu. Acı çığlık, yayılan kan... Ayşe, küçük Ayşe! Selma bağırmamak için dudaklarını ısırdı. Şu beyaz çarşafın üzerinde, korkunç saldırganlarına karşı dövüşen, kanlar içinde, ölmekte olan çocuğu gördü. Kadınlara ayrılmış olan yerde, heyecan doruk noktasındaydı. Yumuşak başlı eşler, bu dövüşlerden, kocaları kadar zevk alıyor ve paraları olmadığı için, alün bilezikleriyle bahis tutuşuyorlardı. Karimpur Maharanisi sordu: — Bu dövüşleri nasıl buluyorsunuz prenses? Lucknow, horoz dövüşünden çok daha nadir olan bıldırcın dövüşleriyle ünlüdür. Aslında, bıldırcınlar barışçıl hayvanlardır. Onları saldırganlığa alıştırmak çok zordur, uzun süren bir eğitim, ve bir yetenek işidir. Onları önce aç bırakmak, sonra okşamak, bu şişko kuşçuklar adaleli ve saldırgan hale gelinceye kadar uğraşmak gerekir. Selma hayretle: — Ama niçin? diye sordu. Doğuştan dövüşken olan yeterince hayvan yok mu? Maharani kaşlarını çattı: — İlahi prenses! Bütün marifet, tabiatı izlemekte değil, onu değiştirmektedir. Atalarımızın pek sevdiği fil dövüşü, alt tarafı bir kaba kuvvet gösterisiydi. Kaplan ve gergedan dövüşü de öyle! Ezeli düşmanla dövüşmek marifet değil! Bizim toplumun çok daha ince zevkleri vardır. Dostları, müttefikleri dövüştürmek, işte zor olan, zor olduğu kadar da zevkli olan iş bu! Maharaninin gülümsemesi alaycı bir hal almıştı. Selma, evsahibesinin, bıldırcınlardan değil de insanlardan söz ettiğini anlamıştı ama bununla can sıkıntısının yarattığı günlük oyalanmaları mı yoksa daha ciddi bir uyarıyı mı kastettiğini çıkaramadı. Maharani devam etti:

324 — Lucknowlular eğlenceleri dışında hiçbir şeyi ciddiye almazlar... Bunun da sebebi, çok eski bir medeniyet oluşumuz! Yapılacak herşeyi yaptık ve artık hiçbir şeyi önemsemiyoruz. Belki de yazık diye düşünüyorsunuzdur. Sanmıyorum. Bu hiç değilse, bir günden diğerine değiştirdiğimiz fikirler uğruna dövüşmek gibi gülünç ve anlamsız bir davranıştan bizleri alakoyuyor. Bir savaşın güzelliğini takdir ediyoruz ama, onu haklı bulmağa çalışmıyoruz. Bu da diğerleri gibi bir oyun. Sönmekte olan bir soylu sınıfın çöküşü mü? Hayır! Bu zihniyet, halkın kendinde de var. Yalnız, horoz dövüşüne katılacak kadar paralan olmadığı için, onlar da yumurta döğüşünü icat ettiler. — Yumurta döğüşü mü? — İki yumurta üzerine bahis tutulur. Sonra yumurtalar tokuşturulur. Kırılan, tabii kaybeder, bahisi, yumurtası sağlam kalan kazanır. İngilizler, bunların deli olduklarını, yumurtaları tokuşturup israf edecekleri yerde, yemenin daha yararlı olacağını düşünüyorlar. Halkımızı hiçbir zaman tanıyamayacaklar. Yoksul oldukları için, onları yemek borusuna göre değerlendirmek, ne küçüklük! Bırakın eğlensinler, bırakın hayal kursunlar! Bıldırcın dövüşünden sonra sıra güvercin yarışmasına gelmişti. Kadınlar merakla, yılın olayını izlemek üzere doğrulmuşlardı. Bütün Doğu ülkelerinde, iyi huylu ve sadık oldukları kadar akıllı olan bu kuşlara ayrı bir ilgi ve sevgi duyulmaktaydı. Selma, sultanların zevki için, Yıldız ve Dolmabahçe saraylarında yetiştirilen çeşit çeşit güvercini gözlerinin önüne getirdi. Ama şu anda gördükleri hiçbirisine benzemiyordu. Bir kısmının kanatlan yeşil ve koyu pembe idi; diğer bir kısmının boynunda pastel rengi çiçek motifleri vardı. Maharani: — Bunların boya olduğunu sanmayın sakın diye açıkladı. Bu çok basit ve geçici olurdu. Bu harika işi gerçekleştirebilmek için uzmanlar, güvercinlerin tüylerini tek tek yoluyor ve bunların yerine başka kuşlara ait renkli tüyler dikiyorlar. Bu işlemden geçen güvercinler, uzun yıllar bu renkli tüyleri muhafaza edebiliyorlar. Tabii bundan sonra, çok pahalıya satılıyorlar. İki köle, altın kaplama bir kafesle ilerledi. Büyük bir özenle kafesin içinden garip bir yaratık çıkardılar. Selma'nın iki yanından hayranlık sesleri yükseldi. Kuş —ya da kuşlar?— uçup, sahibinin, yaşlı Dirgpur Racası'nın omuzuna kondu. Orada, hareketsiz, uzun uzun, kuğurdayıp durdu. Selma ancak o zaman, bu yaratığın iki başlı bir güvercin olduğunu anladı. Yanında oturan, hayran hayran: — Harikulade değil mi, osmanlı sarayında iki başlı güvercinler var mıydı? diye sordu. Köleler, kafeslerden yarım düzine kadar bu kuşlardan çıkardılar. Kuşlar elden ele geçiyor, usulca yoklanıp okşanıyor, sonra hayranlıkla konuşuluyordu: — Ne maharet! Kral Nasreddin Haydar'dan bu yana, böyle harika şeyler yaratılmadı. Gerçekten de böylesi marifetler Lukcnov/a mahsustur...

Bir "hilkat garibesi" ile karşı karşıya bulunduğunu sanan Selma, birden bu tuhaflığın insan elinden çıkma olduğunu anladı. Yanında oturan kadın, büyük bir nezaketle, bu işin basit bir iş olduğunu anlatmaktaydı: — Yeni doğmuş iki güvercini alırsınız, birinin sağ kanadını, diğerinin sol 325 kanadını keser, sonra bunları sıkıca birbirine bağlarsınız. Bundan sonrası zahmetli iştir. Pek azı yaşar... iyi bakım ister. Yara kapanıp, güvercinler büyüyünce, bunlara uçmasını öğretirsiniz. Bu, sabır ve yetenek isteyen bir şeydir. Selma öfkeyle: — Vahşet! diye söylendi. Kadınlar hayretle ona bakıyorlardı. Aralarından biri, bir hindi, ona doğru eğilerek sordu: — Yemek için hayvan öldürmekten de mi valisi? Buna gerçekten inanıyor musunuz asaletmeap? Ne demeli? Sarayın keyfi için dövüştürüp öldürmek, göz zevki için sakatlayıp öldürmek ile aradaki fark... aradaki fark... o da bilmiyor, susmayı yeğliyor Selma. Bu "harika şeylere" sahip olabilmek için kadınların önerdikleri paraları, bir sis perdesinin arkasından izler gibiydi. "Dalior Navab'ı 10.000 rupi verdi ama, boşuna!" 10.000 rupi... "Tek bir güvercin parasına, senin gibi kaç kız kurtulur Aysel" Karimpur Maharanisi onu sıkıntısından kurtarabilmek için yanaştı: — Delhi'deki son moğol sultanı Bahadır Şah'ın, binlerce güvercini olduğunu ve her dışarıya çıktığında, bunların şahı güneşten korumak üzere, başının üzerinde yanyana dizilerek uçtuklarını biliyor muydunuz? Son Ud kralı, zirzop Vecit Ali Şalı'a gelince, yirmidörtbinden fazla güvercini vardı ve bunların arasında en değerli olanları, tüyleri ipekten olanlardı. İngilizler onu tahttan indirdiklerinde ve bütün servetini kaybettiğinde, güvercinlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Çocukları sefalet içinde. Eski usul giyinmiş şu yaşlı adamı görüyor musunuz? Onun torunu Prens Shaad'dır. Onunla baş edilemez. Çocuklarının ingilizce öğrenmesini, günün birinde, ihtiyaçlar zorlar da, onların yanında çalışırlar diye istemedi. Bu yüzden de, doğru dürüst, saygın bir işleri olacağına, günde 3 rupi karşılığında çarşıda sari işleyip göz nuru döküyor, çocuklarını ancak besleyebiliyor, anneleri prenses hazretleri, veremden ölmek üzere olduğu halde, ilâç parasını sağlayamıyorlar. Yaşlı prensin parmağındaki firuze yüzüğü gören Selma: — En azından, parmağındaki firuzeyi satabilir dedi. — Asla! Bu taş onun son gelir kaynağı. Onunla geçimini sağlıyor. Selma bir an için, eskiden sirkede eritilen inci şerbetini içerek erkeklik gücü kazanıldığı gibi, prensin de firuze tozuna başvurduğunu sandı. Maharani devam etti: — Şiilerde ve tibetlilerde firuze uğurlu sayılır. Bizim bura prenslerinde çok güzelleri vardır. Bahis tutuşmayı, firuze

yarışmasına kadar götürdüğümüz çok olmuştur. Bir toplulukta en güzel firuzesi olan galip sayılır ve oradaki bütün taşlar onun olur. Prens Shaad'a, gururunu incitmeden, yardım etmek istiyen arkadaşları, onu ziyarete giderler ve basit firuzelerini büyük bir memnuniyetle kaybederler. Bunlar prensin acil borçlarını ödemek için yeterli olur. Ne garip bir haysiyet anlayışı! Karısını bakımsızlıktan, ölüme terk 326 etmek... çocuklarını sefalete mahkûm etmek... gerçekleri kabullenmek yerine onları bir gelecekten yoksun bırakmak... Racaların ingiliz işgaline karşı uyuşuklukları ile yaşlı prensin bükülmez sertliği arasında, hangisinin doğru olduğunu kestiremiyordu Selma. Bir arayol olamaz mıydı? Buna inananlar, sömürgecilerle temas ede ede, uzlaşmanın karışık burgacı içinde kaybolmuş ve sonunda hem hindilerin hem de ingilizlerin düşmanlığını kazanmışlardı. Emir'i de bekliyen tehlike bu değil miydi? Düşmanın kuvvetli ve zayıf noktalarından yararlanarak, sabırla onun silâhlannı kullanarak, birgün onu yenme ümidini besleyen Emir'i bekleyen burgaç da bu değil miydi? Görünüşte, bir ingilizden daha fazla ingiliz olan Emir, onlarla kendi alanlarında kendi silâhlarıyla savaşılması gerektiğine inanıyordu. O Emir ki, birgün sonra, Vali Sir Harry Waig'in, her yıl olduğu gibi, Tac'ın sadık bendelerine unvan ve nişan dağıttığı büyük durbara.1 katılacaktı! Valinin ikametgâhının büyük bahçesinde kurulmuş olan rengârenk çadırlarda, son derece seçkin davetliler, —üniformalar ve diba şirvaniler— Ekselansları'nı beklerken, kendi aralarında alçak sesle konuşuyorlardı. Birden, bütün başların kalkmasına yol açan davul ve zil sesleri arasında allı pullu orkestra God Save The King'i (Tanrı Kralı Korusun) çalmağa başladı. Saat tam 9.30'du. Majestelerinin bir temsilcisine yakışır dakiklikte gelen valinin; siyah üniforması ve göğsünde parıldayan madalyaları içinde, yüzü soluk gibiydi. Eşi Lady Violet, şapkası başında, eldivenleri ellerinde, bütün resmiyetiyle yanında yürüyordu. Peşlerinden yaverler ve yüksek dereceli memurlar geliyordu. Sir Harry ve eşi yaldızlı kubbenin alüna geldiklerinde, herkes ayağa kalktı. Yüz yıl kadar önce, Hindistan henüz beyazlarca yönetilmiyorken, efsane sayılacak kadar uzak bir geçmişte, Ud krallarının altında yer aldıkları kubbe de aynı kubbe idi. Durbar resmen açılmıştı. "Han Balladır... Rai Bahadır... Serdar Sahip" Baş teşrifatçı, tumturaklı biçimde; iyi, sadık hizmetlerden ötürü bahşedilen unvanları sıralayıp duruyordu. Buna lâyık bulunanlar, önemlerinin bilincinde olmanın gururu ile kırmızı halıda ilerliyor, tali tın önünde eğiliyor ve imparator-kralın temsilcisinin elinden, dâvâlann en kutsaiı olan hint-ingiliz dostluğuna bütün bir ömür hizmet etmiş olmanın ödülünü, o pek değerli parşömen kâğıdını ya da bir nişanı alıyorlardı.

Bu yıl en sadesi olan "Han Sahip"ten (Efendi) en şanslısı olan "Şövalye, Hindistan Yıldızı Komandörü"ne kadar, yirmiye yakın unvan dağıtılmıştı. Racaların bazılarına da "büyük prens anlamına gelen mihrace unvanı verilmişti. Herbiri, kibar alkışlarla karşılanıyor, herkes gülümsüyor, birbirini kutluyordu. Bu dostluk törenleri sürerken, Hindistan'ın her bir yanında, Mahatma Gandi tarafından yönetilen kitlelerin, işgalciye karşı ayaklandıkları, ingiliz askerlerinin göstericilere ateş açtıkları, liderleri Muhammed Ali Cinnah'ın Durbar: Bir prens veya sömürge yönetimi sırasında ingiliz valisi tarafından verilen büyük davet. 327 etrafında kenetlenmiş milyonlarca müslümanın, yabancıların gitmesi ve bağımsızlık için hindularla birleşeceği tahmin edilebilir miydi? Bağımsızlık? Yıllardan beri ülke bu sözcük ile ürperiyordu. Ne tutuklanmalar, ne kurşunlar, ne dökülen kan, bu sözcüğün anlamam yok edebiliyordu. Bağımsızlık! Ezik bir halk için, ufukta, vaad dolu, sihirli bir sözcük! Burada da ise, özenle kırpılmış çimlerin üzerinde, muazzam begonyalar arasında oturmuş, şükran ve saygı dolu seçkinler takımı! Bu sanki bir rüya idi! Alçaklık mı, bilinçsizlik mi? Selma, efendilerini taklitten başka birşey düşünmeyen bu iyi terbiye edilmiş maymunlara hakaret etmek isteği ile yanıyordu. "İngilizler, bizi nasıl da hor göniyorlardır!" Gözleriyle onu aradı, bahçenin karşı köşesinde, kendisi gibi bağımsızlık hareketini destekleyen ve para yardımında bulunan racalarla bir aradaydı. Bu ikilik de ne oluyordu? Hiçbir zaman ingilizlerden bir unvan ya da nişan kabul etmemişlerdi, ama işgalcilerle en iyi ilişkiler içinde bulunmayı da ihmal etmiyorlardı. Onu uyutmak ve sırtından hançerlemek için mi? Emir'e göre, evet. İngilizlerin kuvvetle kapı dışarı edilemeyecek kadar güçlü olduklarını söylerdi. Selma durbar için yola çıkmadan önce, son bir kez, ısrar etmişti. — Ama, böylesine horlayıcı törenlere katılmak, mutlaka gerekli mi? Emir gülümsemişti: — Bazılarımızın iğrençliğini ve efendilerimizin çalımını seyretmek, emin olun çok yararlı oluyor; kini biliyor! Tören kılıcının zümrütlerle işli kabzasının üzerindeki parmaklan bembeyaz kesilmişti Emir'in! Bu akşam, durbardan sonra, vali büyük bir balo düzenlemişti. Kalburüstü herkes davetliydi. Aşağı yukarı, ingiliz ve hintli, iki bin kadar davetli olacaktı. Selma bütün öğleden sonrasını tuvalet masasının önünde geçirdi. Hindistan'a geldiği bir yılı aşkın bir süredir ilk kez baloya gidecekti. Çok güzel olmak ve onu görmezlikten gelen şu ingiliz kadınlarını kıskançlıktan çatlatmak istiyordu. Özenle, üzeri elmas işli, lacivert renkli bir sari seçti. Teninin beyazlığını ortaya çıkaran bir mücevher kutusu gibiydi. Boynuna, bileklerine, saçlarının arasına zümrütler taktı.

Odanın eşiğinde Emir durmuş ona bakıyordu. Onu hiç bu kadar güzel görmemişti. Bu zerafete, bu soyluluğa, bu kıyaslanamaz parlaklığa, göğsü kabararak baktı. Bu gece, bütün kent onu kıskanacaktı. Ne bir prens, ne de bir ingilizin, övünebileceği böyle bir mücevheri yoktu. İki yanı palmiye ağaçlanyla süslü, bitip tükenmez görünen yolun ucunda, valinin sarayı bütün haşmetiyle yükseliyordu. İyice aydınlatılmış olan giriş kapısında, kırmızı ve siyah sarıklarının üzerine ingiliz tacı işlenmiş bulunan muhafızlar, selâma duruyorlardı. Merdivenin başında, Ekselanslarının iki sekreteri, bu nisan gecesinin sıcaklığına rağmen, siyah frakları ve dik beyaz yakaları içinde, davetlileri karşılıyorlardı. Bütün konukların geldiğine iyice 328 kanaat getirildikten sonra, Yüce Majesteleri'ni salisen temsil eden Sir Harry ve Lady Violet ortaya çıkacaklardı. Hizmetkârlar, davetlileri Korent başlıklı pembe sütunların arasından şeref salonuna götürüyorlardı. Burası, mermerlerle kaplı zarif kemerler üzerinde yüzen, altın ve firuze renkli bir hayal âlemiydi. 10 metre kadar üstte, çok ince işlenmiş kubbelerle örtülü localar boyunca bir geçit uzanıyordu. Muazzam kalabalığa rağmen yine de büyük görünen bir salondu. Siyah fraklara karışan beyaz şirvanilerin yanı sıra, Hindistan ordusunun parlak üniformaları göze çarpmaktaydı. Piyadelerin kırmızı, süvarilerin simli-mavi ceketleri... Selma'nın talimin ettiği gibi, sari giymiş pek az kadın vardı. Karılarını yabancı gözlerin görmesine izin verecek pek az hintli bulunur. Buna karşılık, rengârenk gece elbisesi giymiş olanlar çoğunluktaydı. "Tuhaf." diye düşündü. "İngiliz kadınları bu ülkenin en çarpıcı renklerini benimsemişler. Şu .limon küfü sarısı, şu çingene pembesi, şu patlıcan moru! Soluk benizlerini bunlarla mı saklamak istiyorlar ne? Ben de neler düşünüyorum? I'ngilizin nesi varsa "üstüne daha iyisi olamaz" değil midir? Bizim gibi zavallı ölümlülere basit gelen şey, onlara kibarlığın son aşaması olarak görünür. Zaten güçleri de bu yüzden: değişken ruh halleri yoktur, ne olursa olsun, en iyinin kendileri olduklarına inanırlar." — Prenses! Emir hafifçe dirseğine dokundu. Selma, düşünceleri arasında kaybolmuş, vali ile karısının geldiklerini görmemişti. Şeref kürsüsünde, ayakta duruyorlardı. Orkestra milli marşı çalmağa başlamıştı. Gecenin en önemli olayı olan takdim töreni, birazdan başlayacaktı. Sunucu, tekdüze bir sesle, isim ve unvanları söylüyor, çiftler peşpeşe, ilerliyorlardı. Bazılarına tatlı bir söz, diğerlerine tatlı bir gülümseyiş... daha sonra yapılacak pek çok yorumun konusunu oluşturacaktı. Selma, "tıpkı osmanlı sarayındaki gibi" diye düşündü. "Tabii biraz daha taşra havalı." — Asaletmeapları Badalpur Racası ve Ranisi!

Muazzam salonu ağır ağır geçerlerken herkes sustu. Güzellikleri göz kamaştırıcıydı. Böylesi azametin ve böylesi şaşaanın şaşkınlığı ve kıskançlığı ile, bütün başlar onlara çevrilmişti. Kürsünün önüne geldiklerinde, valiye gülümseyişlerindeki azamet, orada bulunan kalabalığa, haşmetli evsalıiplerinin kendileri, konukları ile uyruklarının da Sir Harry ile karısının olduğu izlenimini vermişti. Emir, çıkan mırıltıları yorumlayabiliyordu. Daha da dikleşebilse, başını daha kaldırabilse, onu da yapacaktı. Şu sırada kendisi imparatordu ve yanındaki sultan, tacına ve servetine eklenen bir mücevherdi. Vali önce şaşırmış ama kendini çabuk toparlamıştı: — Sevgili Emir! Şu an Lady Violet'e sizin ve eşinizin yalnız güzel olmakla kalmayıp... onun da ötesinde güzelliğin simgesi olduğunuzu söylüyordum. 329 Raca sarardı. Bir hintli için karısının görünümünden söz edilmesi, hakaretlerin en büyüğü idi. Sir Harry bunu bilmezlik edemezdi. İngilizlere özgü bir riyakârlıkla, azametlerinden öç alıyordu. Emir çabucak çevresine göz attı, yaverin dışında kimse bu sözleri duymamıştı. Rahat bir nefes aldı. Ama gerekli dersi çıkarmıştı: bir daha asla prensesi bu uygarlıktan uzak olanlara getirmeyecekti! Artık her erkeğin onu gözleriyle soyduğunu sanıyordu. Yumruklarını sıktı. Herkesin onu görmesini istiyor, ama bakmasını istemiyordu. İçi içini yiyerek, kıvrak yürüyüşüne, sarisinin sarıp sarmaladığı nefis vücuduna baktı. Kendisini nerede sanıyordu? Daha alçakgönüllü bir duruşa sahip olması gerektiğini ona söylemeliydi. Birden, Selma'nın çirkin olmasını istediğini farketti. Takdim töreni bitmişti. Orkestra Strauss'un bir valsini çalıyordu. Vali, I.ady Violet'in önünde eğildi, baloyu açü, çiftler pistte dönmeğe başladılar. Emir arkadaşlarını bulmağa gitmiş, Selma'yı ne yapacağını bilmez durumda, yaşlı dullarla başbaşa bırakmıştı. Selma Emir'in kendisini dansa kaldıracağını ummuştu ama, böyle bir düşünce aklından bile geçmemiş olmalıydı. Oxford'taki güzel günlerinden bu yana, bu tarz eğlencelere gitmemiş olmalıydı. Kaldı ki, buralarda hiç bir erkek, karısını böyle ulu orta gözler önüne çıkarmazdı. Hintliler için dans, sadece eşcinsellerin ve kibar fahişelerin işiydi. Selma imrenerek, vals yapanlara, kavalyelerinin kollarında mestolmuş kadınların mutlu gülüşlerine bakıyordu. Şişman, zayıf, çirkin, kendi ülkelerinde dansa kaldırılma şansına sahip olamayacak bu kadınlar, Hindistan'da baş üstünde tutuluyorlardı. Tek bir dansı kaçırdıkları yoktu. Selma gözleriyle onları izliyordu. Ne haksızlık! Şu yaşlı ve sakat cadılarla birlikte oturmağa mahkûm ediliş! En güzel kendisi imiş... neye yarar? Herkes eğleniyor, kimse ona dikkat etmiyor, sadece kavalyelerinin kollarına asılmış şu acuzeler, arasıra ona alaycı bakışlar fırlatarak: — Nasıl olur? Dans etmiyor musunuz? Ama niçin? diye sorara benziyorlardı.

Umursamaz havalara bürünmüştü ama bu kimseyi kandırmıyordu. Emir'e, kendisini yalnız bıraktığı, bu hınçlı bakışlara, bu kıskançlığa karşı korumasız bıraktığı için içerliyordu. Zaten o da ortalarda görünmüyordu. Herhalde, sigara içilen bölümde, erkeklerle tartışmaktaydı; bütün geceyi orada geçirebilirdi; kendisini burada tek başına bırakarak. Ya kalkıp gitseydi? Rezalet mi çıkardı? Sonra? Racanın kendisine karşı ilgisizliği de rezaletin dik âlâsı değil miydi? Gerçi bunun, karı ile kocanın bir arada görünmesinin ayıp sayıldığı hint adetlerine uygun olduğunu biliyordu ama, Emir hiç durmadan ikili bir yaşam süremezdi ki! Kendisini şu ingilizlere getirdiğine göre, bir centilmen gibi davranmasını da bilmeliydi! Tüm buradaki yabancılar için, karısına karşı bu davranışı, ilgisizlik ve hakaret anlamına gelmez iniydi? — Bu şerefi bana bahşeder misiniz madam? Selma sıçradı. Genç, sarışın bir adam, karşısında durmuş gülümsüyordu. Gösterdiği şaşkınlık üzerine adam da ezilip büzülerek: 330 — Cesaretimi mazur görün... tanıştırılmadık dedi. Adım Roy Lindon, Hindistan'a yeni geldim ve yarın Ekselanslarının maiyetinde, göreve başlayacağım. Burada kimseyi tanımıyorum. Kendi kendime, belki bu dansı... Selma onu haddini bildirmek üzereydi. Ama o kadar utangaç görünüyordu ki... beceriksizliği karşısında gülümsedi: — Dans etmiyorum, Sir. — Gerçekten mi? Azarlanmış bir çocuk gibi kızardı. Onu uzun süredir izlediğini ve dans etmeğe can attığını görmüş olduğunu söylemedi. Şu güzel kadını düşlemekle, aptalca davranmıştı. Özür diledi, ayrılmak üzereyken Selma onu durdurdu: — Bir saniye oturmaz mıydınız? Yanındaki kadınlar kulaklarına inananuyorlardı. Şu küçük rain, amma da utanmazdı! Birbirlerini anlamlı bakışlar fırlatıyor, kopabilecek rezaletin kokusunu havada hissediyorlardı. Selma adama bakarken, "Kabul edersem, Emir ne yapar? Tam bir facia yaratır, bu apaçık!" diye düşündü. Lübnan'ta, Jeanne d'Arc gemisinde verilen baloyu anımsadı. Fransız subayı ile dans ettiğinde, Vahit amma da kızmıştı! Alt tarafı, bir facia, hiç de hoşuna gitmeyecek birşey değildi; şu içinde bulunduğu, alışmağa başladığı tekdüze yaşamını, biraz hareketlendirmiş olurdu. Vals etmek arzusundan çok, kendini koyuvermek duygusu ona aniden şu sözleri söyletti: "Haydi, dans edelim!" Roy Lindon olağanüstü dans ediyordu. Yoksa, olağanüstü olan, çaldığı şu saniyeler miydi? Ne gam! Selma, gözleri yarı kapalı, kendini girdaba bırakmıştı. Daha hızlı, çok daha hızlı... müzikten, şu güneş rengi ışıklardan, şu firuze rengi tavanın göz kamaştıncılığından başı dönüyordu.

Orkestra çalmayı niye kesti? Ani duruştan, sendeler gibi oldu. Kavalyesinin koluna tutunmak istedi ama o, kaçar gibiydi. Şaşkın, gözlerini açtı. Emir, bembeyaz kesilmiş, karşılarında duruyordu. Yüzüne bir defa bile bakmadan eliyle Selma'yı bir kenara itti. Bu, erkekler arasında çözümlenecek bir işli. — Bu hakareti ödiyeceksiniz bayım. Hem de yarın sabah. Silâh seçimini size bırakıyorum. İngiliz şaşırmış, karşısına dikilen adama bakıyordu. Deli miydi? Yoksa..? Meraklılar etraflarını sarmıştı, ama kimse müdahale etmeğe cesaret edemiyordu. Durumun ciddiyetini herkes anlıyor ve racadan yana çıkıyordu. Kurallara uymak gerekirdi: Racanın namusu, hepsinin de namusu söz konusu! — Azizim raca... Valinin sesi, bütün başlan ondan yana çevirdi. Sir Harry'e haber verilmiş, o da hemen koşup gelmekte yarar görmüştü. Bu yakışıksız olayı —her zaman olduğu gibi içinde kadın parmağı— evet bir ölüm kalım işine dönüştürüp çığırından çıkarmanın gereği yoktu. Kendini, genç Lindon'un babasına, oğlunun evli bir kadını dansa kaldırmak cüretini gösterdiği için bir düelloda öldüğünü açıklarken göremiyordu. Çünkü bu işten racanın galip çıkacağına, gün gibi emindi. Usta bir atıcı olduğunu bilmeyen yoktu. Hem şayet, ölen raca olursa, 331 durum daha da ciddileşirdi; bugünkü siyasi ortamda, tam bir bomba etkisi yaratırdı! Bağımsızlık hareketi, racayı, karısının namusunu korumak istediği için sömürge yönetimince şehit edilen bir kahraman olarak ilan ederdi. Karı ve koca, bütün masum hintli kadınların ve bütün namuslu hintli kocaların şeref simgesi olurdu. İhtilali başlatmak için bundan iyisi bulunamazdı! Vali, bir saat boyunca racayı yatıştırmaya çalıştı. Diplomasinin bütün hünerlerini gösterdi: genç adamın iyi niyetini, raniyi suçlamadan kanıtlamak, kolay iş değildi. Roy Lindon'un suçsuzluğu çok açıktı. Kendisinin de saf saf anlattığı gibi, yalnız ve sıkılıyor görünen genç bir hanımı farketmişti ama onun asla... Binbir özür diliyor, bu da Emir'i yatıştıracak yerde büsbütün sinirlendiriyordu. Çünkü bir suçlu gerekti: şu delikanlı doğruyu söylüyorsa, bu işin tek sorumlusunun rani olduğunu, bu gece ikibin kişi önünde kendisini bilerek rezil ettiğini kabul etmek zorunda kalacaktı. Başka seçeneği yoktu, ingilizi öldürmesi gerekiyordu. Sir Harry sinirlenmeğe başladı: eğer raca, ne pahasına olursa olsun, "hakareti kan ile temizlemek" istiyorsa, karısını öldürmesi çok daha mantıklı ve etkili olurdu! Ama neyse ki uygar insanlar arasında bulunuyordu, yoksa bu iş bir faciaya dönüşebilirdi. Tabii bu raninin de suçu değildi. Hindistan âdetlerine göre yetiştirilmemiş, Batı eğitimi görmüştü. . Yine de ona bazı şeyleri anlatmak gerekmez miydi? Emir, damarına basılmışcasına doğruldu: — Yeter. Bu iş sadece beni ilgilendirir Ekselans. Hiçbir sorun kalmayacak, işi kökünden halledeceğim.

Sir Harry irkildi. "Yoksa, onu öldürecek mi? Pöh... alt tarafı beni ilgilendirmez! Dışarısı sakin olduğu sürece, gerisi vız gelir!" — Bundan böyle odanızdan çıkmayacaksınız. Yemeklerinizi burada yiyeceksiniz. Sarayın bahçesinde dolaşmanız da yasak. Arkadaşlarınızı da kabul etmeyeceksiniz. Bundan sonra, en sıkı purdaha uyacaksınız. Kardeşinin yanında, namus simgesi Rani Azize'nin ağzı kulaklarına varıyordu. Bütün bunları öngörmemiş, bu işin kötü biteceğini söylememiş miydi? Emir, bıkkın bir sesle devam ediyordu: — Size fazlasıyla iyi davrandım. Size güvendim. Bana ihanet ettiniz, beni küçük düşürdünüz. Doğru dürüst davranamadığınıza göre, beni zor kullanmağa mecbur ediyorsunuz. Karımın, haysiyetimle oynayacağını hiç beklemezdim. Odadan çıktılar, kapıyı kapadılar. Selma, anahtarı çevirdiklerini duydu. Yoksa hapis mi edilmişti? Hangi cüretle? Mahkemeye, gerekirse genel valiye başvuracaktı! Yetmezse, Beyrut'a, annesine... o milleti ayağa kaldırmasını bilir! Yarı deli yaşlı kadın, gözlerinin önünden gitmiyordu bir türlü: "Kaçın, çok geç olmadan!" Paniğe kapıldı. Kapıya koştu, zorladı, yüklendi, tırmaladı, boşuna! Selma ilk kez korkuyordu. Kim ona yardım edebilirdi? Hapsedildiğini kimse bilmiyordu. Raca ve Rani Azize, ortalarda görünmeyişine, yüz türlü mazeret bulabilirlerdi. Kimse de yadırgamazdı, Hindistan'da kadınlar o kadar az çıkarlardı ki... Başlangıçta birkaç soru sorsalar bile, bir sarayın içinde neler olup bittiğini 332 araştırmak kimin aklına gelirdi? Onu çabuk unuturlardı. Nampur ranisinin annesini unuttukları gibi. Bu düşünceyle ürpedi. Asla! Ölür, ama kendisini diri diri gömmelerine izin vermezdi. XV — Yapamam Huzur. Raca Sahip beni öldürür. Hizmetçi, başını iki yana sallayarak geri geri gidiyordu. Ellerini arkasına kavuşturmuştu. Hayır, altın kolyeyi kabul edemezdi, hayır mektubu götüremezdi. — Hayır Huzur, imkânsız... Selma, yorgun, kolyeyi elinden bırakıverdi. Hapsedildi üç gün olmuştu, ümidini yitirmek üzereydi. Oysa yeni gelen bu hizmetçinin bakışlannda, acımaya benzer bir şeyler gördüğünü sanmıştı, ama korkusu ağır basıyor, Emir nasıl bir ceza ile tehdit etmiş ki, yanında, altın bile güçsüz kalıyordu? Emir mi yoksa Rani Azize mi? Hiç kuşkusuz, kardeşinin öfkesinden yararlanarak, işleri ele alan oydu. Emir asla, Selma'nın herzamanki hizmetçilerini geri çekmeyi akıl etmezdi. Üstelik kapının önüne, belinde kılıcı ile siyahi bir lıaremağasını dikmek gibi gülünç davranan da o olamazdı. O uğursuz geceden sonra, kocasını bir daha görmemişti. Eşyalarını toplayıp, bekârken kaldığı daireye taşınmıştı. Onunla konuşabilse, onu yumuşatabilirdi; alt tarafı kendisini sevdiğini biliyordu. Ama

görüşmeleri Rani Azize'nin elindeydi, racanın ablası, zenanadan çıkan bütün haberleri denetliyordu. Tehlike de işte buradaydı: Selma ölse bile, Emir bunu bilmeyecekti. İlk günü, kızgınlık ve şaşkınlık içinde, bağırıp çağırmıştı. Onu bir hayvan gibi kapatmalarına akıl erdiremiyordu. Sesinin kısılmasından başka bir sonuç elde edemedi. Yaptırmak için o kadar uğraştığı oda kapısı, şimdi ona zindan kapısı olmuştu. Pencereden kaçsa? Çok yüksekti, üstelik balkona dikilmiş olan haremağası, gece gündüz nöbet tutuyordu. Selma, kendi kendine, "ümitsizliğe düşmek yok" demişti. Direnmesi için bütün gücünü toplamalıydı. Ama zaman geçtikçe, geçici olduğunu sandığı durum, bütün ağırlığı ile uzayıp gidiyordu. Emir, "Bundan böyle odanızdan çıkmayacaksınız" demişti. Bundan böyle? Nekadar zaman için? Kaç gün, kaç hafta kapalı kalacaktı? Bu işin ilelebet süreceğine, bir an olsun inanmak istemiyordu. Özellikle ilk akşam, kapı üzerine kilitlendiği zamanki gibi paniğe kapılmamalıydı. Yapmalıydı ki... yapmalıydı ki... bilmiyor, ne yapması gerektiğini artık bilmiyordu. Günler geçiyordu; Selma yemekleri geri gönderiyordu. Bunu, istediğini elde etmek için değil —rani varken boşuna zahmet— sadece, aç olmadığı için yapıyordu. Yiyecekleri görmek bile, midesini bulandırıyordu. Eşinden haber soran racaya, Rani Azize, bu zoraki kapanışın çok yararlı olduğunu, karısının düşündüğünü, anlamağa başladığını söylüyordu. Artık çıkamaz mıydı? Yo hayır, bu delilikti! Selma bırakılacak olursa; henüz alıştırılan 334 valisi atların, dizginleri gevşeüldiğinde gemi azıya almaları gibi, daha da isyankâr olurdu! Kabahatinin büyüklüğünü iyice anlamalı, pişman olmalıydı, yoksa verilen ceza boşa gitmiş olurdu. — Onunla konuşsa mıydım? Onu bu seferlik af ettiğimi, ama bundan sonra en ufak kusurunda boşayacağımı söylese miydim? Selma'nın, duymuş olsaydı, bu sözlere, nasıl güleceğini talimin etmekten uzaktı. Osmanlı hanedanında, hünkârın izniyle, kocalarını boşayanların sultanlar olduğunu bilmiyordu. Bir damadın, hükümdar soyundan gelen eşinden ayrılmasına asla izni verilmezdi. Bu, hükümdara yapılmış bir hakaret sayılırdı. Selma, ailesi asla geri almayacağı için, evliliğin bozulmasının ölüm anlamına geldiği hintli kızlardan değildi. Kocasının boşadığı bir kız, bütün ailenin yüzkarası olur, barınacak bir yer bulamazdı. Onun için de parya olmak yerine, yalnız kocasının değil, bütün ailesinin kölesi haline gelirdi. Rani Azize zekiydi; bu yabancı kadının ölçüsüz gururunu sezinlemişti. Tahta veliaht vermekten aciz bu utanmazın gitmesini herşeyden çok istiyordu. Ama racanın, savurduğu tehditlere rağmen, onu asla göndermeyeceğini biliyordu. Tek çözüm, Selma'nın iyileşemeyecek kadar hasta düşmesiydi. Bunu düzenlemek pek de zor değildi... Kardeşinin kaygılı yüzünü sevgiyle okşadı: — Merak etmeyin dedi. Onunla en iyi biçimde meşgul oluyorum. İşe karışacak olursanız, herşeye yeni baştan başlamak gerekir. Sabırlı

olun, iki haftaya kalmaz, sevecen, yumuşak başlı, hayallerinizi süsleyecek bir eşe kavuşmuş olacaksınız. Selma günden güne eriyordu. İştahını zorlamış ama midesi bir şey almaz olmuştu. Çay bile midesini bulandırıyordu. Ensesi ağrıyor, ayağa kalktığında başı dönüyordu. Okumayı çok sevdiği halde, okuyamıyordu. Hiçbirşey istemiyordu, bekliyordu. İlk önceleri, bu uyuşukluk ile mücadele etmek istemiş, rahatsızlığını kapalı tutulmasına bağlamıştı. Şimdi, bulutlar üzerinde yüzüyordu, onu bitip tüketen kusmaları kesildiği için, rahattı. Küçük hizmetçi Rassulan'dı bunu aklına getiren... Selma'nın kusma krizi tuttuğu bir gün, ona, yemek yemese belki daha doğru olacağını söylemişti. Ağzından başka bir söz çıkmamıştı ama Selma, bazı şeylerden şüphelendiği için... kendi kendine "deli olmalıyım" diye düşünmüştü. Ama iki gün üstüste tepsileri geri gönderince, kusması da durmuştu. Sadece musluk suyu içiyor ve Rassulan'ın gizlice getirdiği bir iki bademi yiyordu. Şimdi, gerçi kalkacak gücü yoktu ama, daha iyi idi. Aradan üç hafta geçmişti, artık aldırdığı yoktu, havada uçuyor gibiydi, hiçbir hususta ne endişeleniyor, ne de kızıyordu. Annesini, İstanbul'u, çocukluğunu düşlüyor, gözlerinin önünden uçuk renkli bir mutluluk şeridi geçiyordu. Sakindi, durulmuştu... nihayet. — Bu bir cinayet! Bu emri kim verdi? Selma, yarı uyanık, çevresinde bir takım hareketler, kulağına gelen bir 335 takım sözler farkediyordu. Neden uyumasına izin verilmiyordu? İç çekti, hafifçe kıpırdadı ve yumuşak bir pamuk gibi onu kollarına alan sessizlik girdabına kendini bırakı verdi. Rani Azize'nin karşısında, o çekingen Zehra, suçlayıcı bir ifadeyle doğruldu: — Yolculuğumuzu kısa kesmeseydik, ölüsünü bulacaktık! Acele çağrılan genç bir doktor, durumun ciddi olduğunu söylemişti. Besin almadan birkaç gün daha geçseydi, kalp durmuş olacaktı. Raca sapsarı kesilmiş, ablası Azize'ye bakıyordu. Zehra'nın sorularını, küçümseyici bir sessizlikle karşılıyordu Azize. Kendisi mi yoksa o mu daha suçluydu? Selma'dan nefret ettiğini bile bile, bütün sorumluluğu ona bırakmış, doğruluğunu irdelemek gereği duymadan, her sözüne inanmıştı. Karısının gözyaşlarına dayanamamaktan mı korkmuştu? Küçük düşürülen bir kocanın gururuna mı yenik düşmüştü? Öç almak mı istemişti? Önünde yatan bu zayıf bedene, kuş kadar kalmış yüze, huzursuzlukla bakıyor, karısı ölmüş olsaydı duyacağı acıyı gözünde canlandırmaya çalışıyordu. Ama ne kadar zorlansa, hissettiği sadece... ilgisizlikti! Utanmış ve şaşırmıştı: "Aşk" denilen hastalığa yakalanmamıştı ama, en azından karısına sevgi duymuştu. Genelde düşüncelerine hakim olduğu halde, bu kez onları denetleyemi-yordu, aklından neler geçmiyordu ki: görkemli bir cenaze alayı... bir kaç ay süresince teselli edilmesi zor bir dul olması; sonra ailesinin, dostlarının ısrarı —adını sürdürmesi gerekti— bu kez, ona tanrısı gibi tapacak olan, gencecik bir

hintli kızla, mutlu bir evlilik yapması, bir sürü oğul sahibi olmaları. — Amir Bay1 Zehra, sitem dolu bakışlarını, daldığı hayallere gülümsemekte olan ağabeyine çevirdi: — Doktor, Apa'nın yanında gece gündüz bir hemşire bekletmemizi istiyor. Yeniden yemek yemesini sağlamak için... iyi bakılırsa, iki hafta içinde ayağa kalkabilirmiş.. ama mutlaka yer değişikliği gerekiyormuş. Sıkıntıyı üzerinden atabilmesi için... Doktor, kendini ölüme terk etmek istediğini, yaşama zevkine yeniden kavuşabilmesi için, yardıma ihtiyacı olduğunu düşünüyor. — Düşünüyor mu? Raca öfkeden kıpkırmızı oldu. Düşünme küstahlığı gösteren bu toy delikanlıda da kim oluyordu? — Karım burada çok mutlu! Orası öyle, ama belki kır havası ona iyi gelir. Mümkün olur olmaz, Badalpur'a gideriz. Evet, çözüm Badalpur idi. Lucknow'a geri döndüklerinde, valinin balosundaki rezalet, belki unutulmuş olurdu. Bay: Ağabey. 336 Her an yaklaşmak bir adım ölüme Sürmesi için boş yaşamak bu anı Bir şey yapmadan, kımıldamadan Karmakarışık edip silmemek için Geriye kalan zamanı Öldürmemek yaşamı hele Yaşarken Selma kalemi bıraktı. Pencereden, güneşin doğuşuna baktı. Ufukta, ta uzaklarda, titrek bir sis perdesi oynaşıyordu. Bu, Himalayaların, gerçeği arayanların çekildiği; hayatlarını, terazinin bir gözüne koymakta tereddüt göstermeyenlerin, hiçbir şey kazanmamak pahasına, herşeyi, hatta ümitlerini bile, kaybetmeğe göze alanların kutsal dağı! Selma'da bu cesaret yoktu, veya belki de böyle bir cesaret gösterebilirdi, emin olsaydı... Yine şu güven duyma ihtiyacı, şu altıyüz yıllık imparatorluk kanıyla böbürlenen kendisinde, sayman kafası! Oysa hiç korkmamıştı öleceğini sandığında. Cesaret olduğuna inanmak istiyordu bunun, ama, için için, yorucu bir yoldan sonra, artık tartışılamaycak bir duruma gelmenin gevşek huzuru olduğunu düşünüyordu. Ölü! Sözcük, kendisini hiçbir zaman tanımlayamamış ve ömür boyu bir amaç, doğruluk peşinde koşmuş birisi için kulağa, yusyuvarlak, çatlaksız, kesin geliyordu. Ah, şu ne istediklerini bilip onun için mücadele eden roman kahramanları gibi olabilseydi, neler vermezdi? Bazen, herşeyin saçma geldiği kendisini, tutkularının gücü, isteklerinin şiddeti, şaşırtıyor ve hayran bırakıyordu. Bilgelik, bu aldırışsızhk sufilerin öğrettiği görünenler dünyasından vazgeçiş midir? Üzerinde iyice düşünmek isterdi ama saygı duyamayacak kadar aklı başındaydı. İnanma ve ilgilenme duygusu, yıllar önce, ülkesiyle babasını aynı anda kaybettiği o ilkbahar gününde terkettiği şeylerdi. Sadece, başkalarının istekleri, kendisine duyulan ihtiyaç onu bugüne getirmiş, yaşatmıştı. O nedenle de Badalpur'dan başka bir varlık sebebi kalmıyordu. Ranilerinin çevresini saran bu yoksullar, kendisinin onlara, onların kendisine olduklarından daha fazla muhtaç olduğunu

biliyorlar mıydı? Onun verdiği biraz paraydı, ama onlar güvenli bakışları, beklentileriyle kendisine hayat veriyorlardı. Dün gece buraya geldiğinde, köylü kadınların onu karşılamağa çıktıklarını görmüş, yüreği ısınmıştı. Biraz ötede, parmaklığın arkasında, küçük dul Sita, ona gülümsüyordu. Diğer kadınlar, uğursuzluk getirir diye, onu kovmak istemişlerdi. Ama Sita, bu seferlik direnmişti. Gözü kalır, nazarı değer korkusuyla bırakmışlardı. Selma, bir an için, onu tanıyamamıştı: o ince yüz kırışmış, geçen yıl o denli körpe olan ondört yaşındaki çocuk, neredeyse bir kocakarı olmuştu. Bu hale gelmek için, ne denli çekmiş olmalıydı! Selma, geri dönerlerken onu Lucknow'a götürmeyi düşündü, ama Lucknow'da olsun, bir başka yerde olsun, çocuğun kaderi değişmeyecek, her yerde itilip kakılan dul bir kadın olacaktı... — Parvati nerede? diye sordu. Selma, gelmeyişinden biraz düş kırıklığına uğramış olarak. 337 — Size haber gönderdi Rani Sahibe. Parvati gelemediği için, özür diliyor. Ama kocasının başucundan, bir an olsun, ayrılamıyor. Adam çok hasta, son mehtaptan bu yana, durmadan kan kusuyor. Hekimin ilaçları da iyi gelmedi. — Yazık, dedi Selma. Ama içinden, yaşlı kocanın ölmesiyle Parvati'nin kurtulacağını düşünerek sevindi. Onu koca ailesinin ve çevrenin kötülüklerinden kurtarmak için Badalpur'da bırakmamağa karar vermişti. Sita'yı da, bir yolunu mutlaka bularak, bu karabasandan çekip çıkartacaktı. İnsan ömrü, ondört yaşında tükenemezdi. Gecenin geriye kalan kısmında Selma, büyük denklerle Lucknow'dan getirdiği hediyeleri dağıttırdı. Bu, önce bir karışıklığa neden olmuş sonra iş yumruklaşmaya dönüşmüştü. Muhafızlar, bağıra çağıra, ite kaka, herkes için yeterli hediye olduğunu anlatana kadar, ortalık durulmadı. Sonunda herkes, hediyesini bağırma basmış, evine dönmüştü. Selma, yorgun ama mutluydu; kendi kendisiyle barışını kurmuştu. Oda penceresinin bambu ağacından yapılmış olan perdesine bir taş atıldığında, gecenin ilerlemiş bir saatiydi. Önce dikkat etmemiş, sonra gürültü tekrarlanınca balkona çıkmıştı: — Rani Sahibe? Şaşırarak aşağıya bakmış, karanlıkta hiç bir şey görmemişti. — Rani Sahibe, benim, Parvati. Sütunun arkasında, tam penceresinin altında ince gölgeyi farkedebildi Selma. — Parvati? Bu saatte burade ne işin var? Ne ihtiyatsızlık... muhafızlar seni vurabilirlerdi. Yukarı çık, ben de bırakmaları için haber veriyorum. — Yo, hayır Rani Sahibe. Kimse geldiğimi bilmemeli. Ama sizi görmek istedim, korkuyorum. — Korkma Parvati. Kocana bir şey olacak olursa, seninle ben meşgul olacağım. Söz veriyorum. — Ama Rani Sahibe... istiyorlar ki...

Selma hiç bir zaman "ne istediklerini" öğrenemiyecekti. Bir nöbetçinin ayak sesleri, Parvati'nin kaçmasına neden olmuştu. Ertesi sabah, Selma, konuştukları aklına geldikçe büyük bir huzursuzluk duydu. Parvati dehşete kapılmış görünüyordu ve ranisinin sözleri bile onu yatıştırmağa yetmemişti. Oysa Selma'nm hatırladığı kadarıyla sakin, aklı başında bir genç kadındı. Bu kadar telâşa anlam veremiyordu. En iyisi Sita'ya, birşey bilip bilmediği sormaktı. Sıcak bir gündü. Selma, öğleden sonrasını, Emir'in büyükannesinin yanında geçirdi. Son görüşünden bu yana, Rani Saide bir hayli çökmüştü. Artık devlet işlerine bakamıyordu. — Artık işleri ele alma sırası Emir'de ve de sende çocuğum. Mavi gözlerinde tatlı bir ışık vardı. Sonunun yakın olduğunu bilen ve onu sükûnetle bekleyen ihtiyarların nur yüzüne kavuşmuştu. Yatağının ayakucuna 338 oturmuş olan Selim, sevgiyle ona bakıyordu. Rani çevresine huzur saçıyordu ve her türlü pürüz, sorun, aniden anlamsız ve gerçekdışı görünen bir dünyanın cürufları, yayılan bu ışınlar içinde eriyip gidiyordu. Gün batımına kadar orada oturacaktı Selma. Hafif leylâk kokusunu içine çekerek... yaşlı kadının uykuya daldığını görene dek... birkaç saniye daha kalacak, bütün söylevlerden çok daha fazlasını söyleyen bu sessizliğin içine gömülecekti. Güneşin son ışınlarıyla etraf kızıla bürünmüştü. Küçük caminin minaresinde, ezan okunuyor, çevredeki çapraşık ve dar yollardan, gün biterken, Allah'a hamdeüneye koşan gölgeler farkediliyordu. Sarayın en üst katındaki terasta Selma, Enıir'in yanına oturmuş, tatlı serinlik ve barışı tadıyordu. Valinin davetinden beri, ilk kez başbaşaydılar. İkisi de geçmiş haftalarda olanlardan söz etmiyordu, etmeyeceklerdi de. Açıklamak, özür dilemek, affetmek, onlara yakışmayan, dayanılmaz bir gevezelik olacaktı. Bu güzel yaz gecesinde, birlikte oturmuş, konuşmadan, tekrar buldukları sükûnetin keyfini çıkarıyorlardı. Uzakta, köyün biraz ilerisinde, bir ateşin kızıllığı ve rüzgârın dalga dalga geniz yakan kokusunu getirdiği koyu bir duman göze çarpıyordu. Selma doğruldu: — Emir, acaba ot mu yakıyorlar, yoksa yangın mı? — Ne biri ne diğeri. Orası ölülerin yakıldığı yer. Biri ölmüş olmalı. İlâhileri duymuyor musunuz? Gerçekten de, mırıltı halinde sesler kulağına gelmekteydi. Parvati'nin ihtiyar kocası olmasın? Genç kadın, sonunda özgür olabilecek mi? Birden bahçede, sesler, yapraklar arasında bir koşuşma, bir kadının tiz çığlıkları duyuldu. Emir ayağa fırladı, muhafızları çağırdı. Birkaç saniye sonra iri yarı dört adam, yakaladıkları avı getiriyorlardı. Beyaz, küçük bir şekil, debeleniyor ve adamlara sövgü yağdırıyordu. *— Sita! Neler oluyor? diye, yırtılan sarisini, yüzündeki gözyaşlarını gören Selma sordu:

— Parvati, Rani Sahibe, Parvati... diye Sita gözleri yuvalarından fırlamış, hıçkırdı. — Ne Parvati'si, ne oldu? Selma onu kollarına almış, soru yağmuruna tutuyor ama kızcağız konuşamıyordu. Onu oturtup, şakaklarına buzlu su sürdüler. Selma, ellerini ellerine almıştı: — Sakinleş yavrum. Parvati nerede, onu söyle. Konuşmaktan çok, bir inilti çıktı çocuktan: — Orada... odunların üzerinde... kocasıyla... yanıyor... Emir sıçradı: — Sutteel Yabaniler! Hâlâ ne cesaretle? Muhafızlar, çabuk gidip, onu kurtarmağa çalışın! 33') Muhafızlar yetişememişti. Alanda, dua eden insanların ortasında, kömür haline gelmiş iki kara cisimden başka birşey yoktu. Ertesi sabah, tan vakti, Selma yüzü gözü ağlamaktan şişmiş olarak kalktı. — Onu zorladılar! Bundan eminim. O intihar etmedi. Hayatı fazlasıyla seviyordu. O yaşlı, huysuz adamın ölümü ile, kurtulmuş olacaktı. — Belki, ama nasıl kanıtlamalı? Emir, bir müslüman hükümdar olarak, hindu vatandaşlarının geleneklerine karışmak istemiyordu. — Parvati benden yardım istedi, ben anlamadım. Hiç aklımdan geçmezdi... Selma bütün gece uyumamıştı, Parvati'yi, onu ateşe sürükleyen cellâtlarının elinden kaçmağa çalışırken görüyordu. — Emir, öcünü almak gerek. Örnek olsun diye... Böyle bir vahşetin tekrarını önlemek için. İki aileyi çağırtıp sorguya çekin. Biri ergeç konuşacaktır. Yalvarırım! — Hiç hayale kapılmayın, ama, hatırınız için deneyeceğim. Hepsi, efendilerinin huzurundaydi. Sırasıyla önünden geçerken, yerlere kapanmışlardı. Şimdi, ayakta, gözleri yerde —hükümdarın yüzüne bakmak saygısızlıktı— bekliyorlardı. Racanın yanına rani oturmuştu. Onun, kurallara aykırı olarak, burada bulunuşu olağanüstü, endişe verici birşeyler olduğunu gösteriyordu. Selma dikkatle, aile bireylerinin yüzlerini inceliyordu. Parvati onlardan o kadar çok söz etmişti ki, tanıması için isimlerini söylemeleri gerekmezdi. İşte kaynana, iyice kocamış, sıska, yüz yaşını aşkın, dişsiz ağızı tembul emmekten kıpkırmızı olmuş bir ihıiyar! İşte kayınbiraderler; hantal, ellerini ne yapacaklarını bilmeyen... kanlarını getirmemişler. Kocalarından iyi bilecek değiller ya? İşte ablak yüzlü, ölen ihtiyarın tek oğlu. Belli ki alık... Parvati ondan hep yakınırdı. Baba evde yokken tecavüze kalkıştığı için... Karşı tarafta, genç kadının ailesi. Erkek ve kızkardeşler... anne ve baba... Neden korkmuş görünüyorlar? Adalet, onlar için, onların adına yerini bulacak. Raca hepsinin çağırılmasını istemiş. Onun koruması altındalar, korkusuzca konuşabilirler.

Emir, bir saati aşkın bir süreden beri onları sorguya çekiyordu. Yaşlı cadı, ağlayarak, kocasına tapan gelininin intihar etmemesi için yalvardığını ama kendisinin bir dalgınlığı anında, genç kadının kendini ateşe attığını anlatıyordu. Erkekler hayatlarını tehlikeye atarak onu oradan çıkarmak istemişlerdi. Boşuna. Parvati, bir meşale gibi kendini yakmıştı. Bu korkunç sahneyi anlatırken, yaşlı kadın inlemeğe, saçını başını yolmağa, ne kadar tanrısı varsa adlarına and içmeğe başlamıştı. Ta ki raca, kuru bir tonla, sesini kesmesini emredene kadar... Selma'nın oynanan komediye hayret etmemesi olanaksızdı; gerçi canilerin suçu kabullenmelerini beklemiyordu. Gerçeği kızın ailesi aydınlatacaktı kuşkusuz. 340 Ama, hayret içinde, ailenin inatla sustuğunu gördü. Sıkıştırılınca, kızkardeşi Parvati'nin böyle bir niyeti olduğunu kendisine söylediğini açıkladı. Diğerleri ağlayarak başlarını sallıyorlardı. Yalan söylüyorlardı, Selma bundan emindi. Daha da kötüsü, hem yalan söylüyorlar hem de bunu kendisinin bildiğini biliyorlardı. Parvati'nin kayınbiraderlerinin bakışmalarını yakalamıştı. Kendisiyle de efendileriyle de alay ediyorlardı. Öfkeden sapsarı kesilerek Emir'e döndü: — Nasıl konuşturmak? — Kırbaçla! Ama bundan nefret ediyorum. Diğer racalar, iktidar ile insanlığın bağdaşmadığını söylerler. Ben bu ilkel düşünceleri çoktan bıraktım. Ama bazan, haklı olup olmadıklarını düşünmüyor değilim. Çünkü bugün, bunları konuşturabilmek için kuvvet kullanmayı reddetmekle, bu köylülerin gözünde gülünç duruma düşmüş oldum. Konu takipsizlik ile kapandı. Selâm ve sadakat gösterilerinden sonra, köylüler evlerine döndü. Elindeki değnekle oynayarak odasında dolaşıp duran Emir: — Bu işin böyle biteceğini biliyordum dedi. Ama bana inanmayacaktınız. Onun için de hatırınızı kıramadım. Hata etmişim. — Kendi ailesi neden yalan söyledi? — Konuşmak ne işe yarayacaktı? Kızları ölmüş bir kere. Konuşsalar geri gelecek mi? Bundan sonra adı saygıyla anılacak. Kahramanca ölüşü, yedi göbek yukarısının ve yedi göbek aşağısının günahlarını temizliyor. Gönüllü olmadığım söylemek, bu şereften yoksun kalmayı göze almak ve onun kötü bir eş olduğunu itiraf etmek anlamına gelecek. Bu da ailenin adını lekeler ve kızkardeşlerinin evlenme şansını baltalamış olur. Doğrusu, susmaktı. Kaldı ki, konuşmuş olsalardı, ben arkamı döner dönmez, ötekiler öç alırlardı. Bizim köylerimizde topluluk kuralları, haklı da olunsa, bilerek çiğnenmez. — Öyleyse... diğer kadınların Parvati gibi ölmesini engelleyemeyeceksiniz, öyle mi? Emir öfkeyle döndü: — Bunlar hindu âdetleri. Bunları değiştirmek için ben kim oluyorum? Bin yıllık geleneği terk etmeleri ve daha "çağdaş" bir

ahlâk anlayışı edinmeleri için, köylülerime işkence mi edeyim? Neyin ve kimin adına? — Ama Emir, şurası gerçek ki... — Bu ülkede hiçbir şey gerçek değildir. Bütün bunları için kafa yormadığımı mı sanıyorsunuz? Başlangıçta, tıpkı sizin gibi, dürüst davranılması gerektiğini düşünüyordum. Her sorunun bir çözümü olmalıydı. Oysa doğru değildi. İş, iyi ile kötü arasında seçim yapmak olsaydı, çok kolay olurdu. Başını ellerinin arasına alarak devam etti: — İyi ile kötünün nerede olduğunu kim bilebilir? Sadece ahmaklar ve bir de Tanrı. Ama biz, prensler ve krallar, ulusları yönetmekle yükümlü olan bizler, bunu bilebilir miyiz? Biz düzmece kişileriz: aslında bildiğimiz hiçbir şey yok. Sutteeyi ve yargılama komedisini izleyen günlerde, Emir öfkeli ve 341 sıkıntlı günler geçirdi. Müslümanları hindu dinine döndürmek istiyen Mahasabah örgütünden bir grup kışkırtıcıyı şiddetle köyden dışarı attırdı. Köyün ihtiyarları, endişeyle racaya haber vermeğe gelmişler, o da büyük bir öfkeye kapılmıştı. — Siyasi militanlar mı? Aslına bakarsanız, toplumlar arasına kin tohumlarını eken caniler! Burada, benim eyaletimde, din savaşına izin vermeyeceğim! Sonra da bu adamların tutuklanmalarını ve adi soyguncular gibi zincire vurularak eyalet sınırlarından atılmalarını emretmişti. Selma onu bu kadar kızgın görmemişti. — Laik olduğunu iddia eden Kongre Partisi, bunlara göz yumuyor. Ateşle oynuyorlar. Gandi bile, ingiliz işgaline karşı en etkili silâh olarak, hindu dininin değerlerine dönülmesi gerektiğini söylerken, farkına varmadan onları yüreklendiriyor. Hindistan'da, hindularca erdemle bir tutulan Rama2 egemenliğini eski durumuna getirmek arzu ve coşkusuyla, kendilerini her geçen gün daha fazla tehdit altında hisseden 85 milyon müslümanın endişelerine sırt çeviriyor. İçini çekti: — Tam bir kargaşa! Yirmili yılların başında müslümanların çoğu, Mahatma'yı takdir ediyor ve peşinden gidiyordu. Oysa şimdi, birlikten söz ederken hindu çoğunluğun müslüman azınlığa hükmetmesine ortam hazırladığı için, ona bir riyakâr gözüyle bakıyorlar. Selma sıçradı, hoşnutsuzca: — Saçma! Mahatma, yüksek ahlâklı bir adam! Onu her tanıyan... — Sakin olun azizem... işin ahlâkî yönünü tartışmıyoruz. Gandi'nin kendisini ya da başkalarını aldatıp aldatmadığı umurumda bile değil... aslında sonuç, aynı derecede korkunç olur. Sorun, eylemini alicenaplığa, hoşgörüye, insan sevgisine dayandırması. Ama söyleyin bana, bu ülkenin neresinde sevgi ve hoşgörü var? Müslümanlar, hindulardan korkuyor ve onları hor görüyor; hindular, altıyüz yıllık İslam egemenliğinin öcünü almağa ve eski efendilerini ezmeğe bakıyor. Hıristiyan azınlık bile endişe içinde... zorla din değiştirme eylemlerinden şikâyetçi. Onlar da,

tıpkı müslümanlar gibi? oyları büyük oy kitlesi içinde kaybolmasın diye ayrı seçim istiyorlar. Ama Nehru ile Gandi, toplumlar arasında sorun olmadığı iddiası ile, bunu reddetmeğe devam ediyorlar. Görmüyorlar mı yoksa niyetleri mi kötü? Yüzlerce ölü yerine yüzbinlerce ölü olursa, iyi niyet kaç para eder? Selma inanmak istemiyordu. — Diretmelerine niçin kızıyorsunuz? Cinnah da onlar kadar inatçı. Birlik, müslümanlar için yeterli güvence verilmedikçe, bunların bağımsız bir ülke kuracaklarından söz etmedi mi? Biraz ileri gitmiyor mu? Emir alaycı, cevap vedi: — Az elde etmek için, çok istemek gerekir. Ama Cinnah tek bir saniye olsun Hindistan'ın bölünmesini aklına getirmedi. Daha son zamanlarda bunu yakın dostlarına söylemiş. Ama Kongre müslümanlara, Hindistan bağımsızlığına kavuşunca ikinci sınıf vatandaş olmayacaklanna dair teminat verinceye kadar, bu kozu kullanacaktır. Mücadele diye buna derim! 2Rama: Brahman mitolojisinde tann-kıal. 342 Tartışma gecenin geç vaktine kadar sürdü. Emir, Mahatma'dan söz ettiği vakit, Selma "hüsrana uğramış aşk" diye düşünüyordu. Bu düş kırıklığına rasladığı ilk insan Emir değildi. Hayret ediyordu. Gandi'yi, dinin siyasî sonuçlar almanın bir aracı olduğuna inandıkları için mi izlemişlerdi? Mahatma'nın daha yukarıya, öze baktığını anlamamışlar mıydı? XVI Tan yeri ağarmaktaydı, Selma, odasının açıldığı yuvarlak terasta yalnız oturuyordu. Emir bir gün önce, uzak köyleri görmeğe gitmişti. Önde gelenlerin büyük hayreti ve danışmanlarının itirazlarına rağmen bu kararı vermişti: Bu bir raca için yakışık almazdı, artık ona saygı göstermeyeceklerdi, bir hükümdarın uyruklarının ayağına gitmesi görülmüş şey değildi. Bir dilekleri varsa, gelmek köylülere düşerdi. Her sabah saray kapılarının kendileri için açıldığını zaten bilirlerdi. Ama, en yoksul, yardıma gerçekten muhtaç olanlar, bu yolculuk için gerekli rupileri nereden; borç ödemek için sabahtan akşama kadar, komşusunun tarlasında çalışanlar vakti nasıl bulacaklardı? Kaldı ki bu komşu, tefeci ve köyün muhtarı, onları şikâyete gitmeye bırakacak kadar ahmak mıydılar? Halka açık görüşmelere sadece belirli bir düzeyin üstündekilerin geldiğini biliyordu Emir: öğretmenler, tüccarlar, köyün ihtiyar heyetinden panşayailar, pek ender olarak da basit bir köylü! Ya tarlada çalışan yoksul? Asla! "Onlar bir yerden bir yere gitmeyi sevmiyor efendim. Onların adına konuşmamızı istediler efendim." Ona ne şüphe... Ama sonunda raca yolculuğu yapmaya karar verdi. Selma, yarı uykuda, şafak vakti yola çıkan atlıyı görür gibiydi. Yağmur yağmıştı ve tıpkı bugünki gibi toprak kokuyordu. Emir kendisinden de, onu bu işe teşvik eden karısından da memnundu. Yolculuğunun bir hafta süreceğini sanıyordu ve Selma bu süre içinde saraydan çıkmayacağına söz vermişti.

-rMahusabahcıların öç almak istemelerinden korkuyorum. Muhafızları bir misli amirdim. Ama lütfen, bahçeden dışarıya çıkmayın. Selma söz vermişti. Emir de başbakanı yaşlı Rajiv Mitra'ya son emirlerini bildirip gitmişti. Havada hoş bir serinlik vardı. Selma, şezlonga uzanmış, keyifle geriniyordu. Doğu ülkelerinde, gökyüzü usulca morumtrak bir renge bürünür. Bunlar, Selma'nın en sevdiği anlar... geceden arınmış dünyanın yeniden gözlerini açtığı sıralar... Uzakta ezan sesi, daha ötede çanın çalması, beri yanda bereket tanrıçası Durgâh'a adanmış tapınağın gong vuruşları! Kulübelerden yükselen ilk dumanlar, kadınlar çay demlemeğe ve erkekleri için çapati pişirmeğe, erkekler tarlaya gitmeğe hazırlanıyor. Hasat iyi olmuşsa, yanlarına bir baş soğan ve iki küçük kırmızı biber alacaklar. Hani boğazı yakan, her derde deva, her hastalığa şifa biberlerden... Hizmetçi saydam bir fincan içinde nefis bir içecek getirdi. Selma içerken, ingilizlerin insanlığa yaptıkları yegâne hizmet, cinlilerden "çay" adlı sihirli otu çalmış olmalarıdır diye düşündü. 344 345 Canı kımıldamak istemiyordu. Sessizliği bozmamak için, usul usul nefes alıyordu. Birden bir çığlık ve ardından gelen gürültüyle yerinden sıçradı. Köyün öbür ucundan başka tiz, çılgınca çığlıklar, geliyor tapınağın gongu durmadan çalıyordu. — Ne oluyor? Biri mi öldü? Cinayet mi işlendi? Çabuk, birilerini gönderip ne olduğunu öğrenin. Peşinde, az önce uyandırılan yaşlı başbakan ile, sarayın en üst terasına çıktı. Oradan, bütün köy görünüyordu. Haber —hiç kuşku yok korkunç bir felâket— yayılmıştı bile. Birkaç dakika içinde, sabah uykusundaki kulübeler, savaş siperlerine dönüşüvermişti. Avlularda erkekler koşuşuyor, kadınlar kollarına asılmış yalvarır görünüyor, çocuklar ise, bu karışıklıktan korkmuş, annelerinin eteklerinin dibinde avaz avaz ağlıyorlardı. Haber almağa gidenler, gözleri yuvalarından fırlamış olarak geri döndüler: Camiye saygısızlık edilmişti: içine, bir dişi domuzla dört yavrusu konmuştu. Şüphesiz mahasabahcıların kışkırtmasıyla hinduların işiydi bu. Erkekler silahlanmaktaydılar, öfkeden çıldırmış, intikam diyor da, başka birşey demiyorlardı. Daha sözlerini bitirmeden, diğer muhafızlar nefes nefese içeri girdiler. — Hindular savaş durumuna geçmişler. Tapınakta boğazı kesilmiş bir inek bulmuşlar... Bütün müslümanları öldüreceklerini söylüyorlar. Nitekim, Selma, her sokakta, gittikçe büyüyen gruplaşmalar olduğunu görebiliyor, erkekler tapınağın ve caminin etrafında kümeleniyorlardı: genç, yaşlı, ellerine sopa, bel, kazma geçirebilen herkes toplanmıştı.

— Divan, hemen birşeyler yapmak gerek, dedi, yoksa kıyamet kopacak. Selma başbakana dönmüştü; Raca olmadığı zaman, asayişten sorumlu olan oydu ve bu çılgınlığı durdurmanın bir yolunu bulmalıydı! İhtiyar başını eğdi: — Ne yapılabilir Huzur? En az beşyüz kişiler, oysa bizim burada, tehlike anında sarayı koruyacak sadece elli muhafızımız var. Selma kızdı: — Saray mı? Sarayı tehdit eden kim? Haydi, gönderin gitsinler, kaybedilecek tek saniye yok. Başbakan önüne bakıyordu: — Çok az sayıdalar Huzur. Bu, onları kesin ölüme göndermek olur. Böyle bir kararı ancak raca verebilir. — Ya yüzlerce köylünün, kadının, çocuğun ölümü, birşey değil mi? Bunların birbirlerini öldürmelerini, olduğumuz yerden seyir mi edeceğiz? İyi düşünün, raca döndüğünde yerinizde olmak istemem. Bu tehdit karşısında başbakanın yüzü allak bullak oldu. — Larimpur polisine haber göndereceğim. Buradan yirmi mil kadar uzakta... — Onlar gelene kadar çok geç olacağını siz de biliyorsunuz. Dinlesenize... Çığlıklar giderek artıyordu. Köyün iki ucundan kalabalık gruplar harekete geçmişti. Bir süre sonra karşı karşıya geleceklerdi. — Bir tek olasılık... diye, başbakan geveledi. — Peki öyleyse ben gideceğim, diye haykırdı Selma. Onları mantıklı olmağa davet edeceğim. Beni severler, belki sözümü dinlerler. — Aklınızdan bile geçirmeyin, Huzur. Bunlar kudurmuşlar, sizi öldürebilirler. — Sizinle geliyorum, Asaletmeap. Grubun arasından, uzun boylu, bıyıklı bir adam öne çıktı. Bu muhafız alayının komutanı Sait Ahmet idi! — Teşekkürler albay. Adamlarınızdan birini, davuluyla birlikte yanınıza alın. — Başüstüne. , Bir an duraksadı, sonra: — Şunu söylemek istiyordum dedi. Raca Sahib'e adam yolladım. Birkaç saat içinde kuvvetleriyle birlikte burada olur... Zümrüt gözler gülümsedi: — Sizi unutmayacağım albayım, sizi de başbakanım Üç atlı tozlar içinde dörtnala gidiyordu. "Çabuk, Baghera, daha çabuk!" Mahmuzlar, simsiyah safkanın, bu darbelere alışık olmayan böğrüne batıyordu. Caminin önünden geçmişler, tek bir insana rastlamamışlardı. Evlerin kapıları kapalıydı. Her zaman çocuklann cıvıldaştığı sokaklarda, sadece köpekler dolaşıyordu. Terk edilmiş bir köydü sanki... şu az ileride yükselen sesler olmasaydı! — Asaletmeaplan, tarlalardan gitmeli. Yoksa kalabalık önümüze çıkıp geçmemizi önler. Su yataklarını izleyerek ana yola çıkmışlardı. Uzun, toprak bir yoldu ve Badalpur'un müslüman kesimini, hindu kesimine bağlıyordu.

Tam zamanında gelmişlerdi. Karşılarında iki grup, ellerinde kazma kürek, birbirine girmek üzereydi. Yalınayak, elleri nasırlı, sefaletini, kinini, isyanını kusan hırpanî bir ordu! Ömürleri süresince boyun eğmiş, mihnet çekmiş, kılkuyruk bu insanlar, şimdi Tanrı'nın askerleri, iman savunucusu, adalet dağıtıcısı aslanlar kesilmişlerdi. Birbirlerine birkaç adımlık mesafedeydiler. Birazdan ilk taşlar atılacak, beyinler dağıtılacaktı, evet, ciğerler sökülecekti, evet, öleceklerdi! Varsın olsun! Baldırıçıplak değil artık, şu anda hepsi birer hükümdardı! Ama şu çalan, şenliği bozmağa kalkışan davul da neyin nesi? Üzerinde bembeyaz bir şekil taşıyan, kara bir şeytan aralanna girmişti. Büyülenmiş gibi kalakaldılar... ranilerini tanımışlardı. Birkaç saniye... kazanmak için birkaç saniyesi olduğunu, şaşkınlıklanndan, sessizlikten ancak yararlanabileceğini biliyordu Selma. — Durun! diye bağırdı. Sizi kandırdılar. Politikacılar sizi karşıkarşıya getirmek istiyor. Kutsal yerleri kirletsinler diye parayla bir takım gözü dönmüş canileri tutmuşlar. Tuzağa düşmeyin. Sonra sesine olanca ikna gücünü katmağa çalışarak devam etti: 346 — Herzaman birlikte, uyum içinde yaşadınız. Sizden önce de, babalarınız, dedeleriniz uyum içinde yaşadılar. Birbirinizle dövüşmek için hiçbir neden yok. Ölürseniz, yalnız kalıp sefalete düşecek karılarınız, çoluk çocuğunuz ne olacak? Oğullarınızın başına neler gelecek? Çekinerek, atın üzerindeki görüntüye bakıyor, anlamıyorlardı. Ne diyordu bu kadın? Ne politikacısı? Ne canisi? Oğullarına gelince, bu da kendi bilecekleri işti! — Onlar için dövüşüyoruz, korkusuz, onurlu bir yaşamları olsun diye! Konuşan kimdi? Hindu? Müslüman? Bu sözleri her iki taraf da onaylamıştı. Selma tekrar söz almağa kalkıştı, ama büyü bozulmuştu. Çevresinde, düşmanca, tehdit edici yüzler vardı şimdi. — Dostlarım... , Sesini bastıran çığlıklar arasından daha güçlü bir ses yükseldi: — Defol! Yabancı! Biz kendi işimizi görürüz. Yabancı mı? Yüreğine sanki bir hançer saplanmıştı. Karşısında yaşlı bir adam, atının dizginini tutmuştu. — Gidin, Asaletmeapları. Yapabileceğiniz birşey yok. Size bir kötülük edebilirler. Kötülük etmek mi? Gülmek istiyordu ama gözleri yaşla dolmuştu. Daha sonra, kalabalıktan nasıl sıyrılıp saraya dönebildiğini hiç hatırlayamadı. Sadece, birinin davulu parçaladığını, bunun da albayı korkuttuğunu anımsadı. Savaş, saatlerden beri sürmekteydi. Odasına kapanmış olan Selma'nın kulağına uzaktan, arasıra tiz bir çığlık, ya da bir köpek uluması ile kesilen gürültüler geliyordu. Sonra, korkunç, dayanılmaz sessizlik fasılaları... İlkinde, bir uzlaşmaya vardıklarını, çılgınlıktan vazgeçip, kan dökmekten usanıp, görüşmeğe oturduklarını sanmıştı Selma. Ama çarpışma, daha şiddetle yeniden başlamıştı. Şimdi, bu

sessizliklerden ürküyordu. Kadınların, yalvarışlarını, yaralıların iniltilerini, cesetlerin gözyaşları içinde taşınmalarını; sonra, sağ kalanların, ağır ağır, acımasızca, hasımlarına son darbeyi indirecek daha şiddetli bir saldyi için toplandıklarını görür gibiydi. Sanki zaman durmuştu. Dakikaları, dörtnala sürdüğü atıyla yolda olan Emir'in önündeki kilometreleri hesaplamaktan vazgeçmişti. Artık onu beklemiyordu, geç kalınmıştı. Her geçen saat ölenlerle kalanların bir işe yaramaz hesabını tutmayı da bir kenara bırakmıştı. Herşey yıkılmıştı, biliyordu, köyü, Hindistan'ı. Sevdikleri yok olmuştu, kendisini seviyor sandığı insanlar da! Sanki bir taş yığınıydı.. Üşüyordu. Yabancı... 347 Silâh sesleri duyuldu. Gene ne oluyordu? Başbakan güler yüzle içeriye girdi: — Efendimiz döndü Huzur. — Nerede? Ateş eden kim? Yaşlı adam doğruldu, yüzünde geniş bir gülümseme belirdi: — Raca Sahip ateş ediyor! Yüz kadar muhafızı ile köye gitti. Bu iş uzun sürmez artık! Selma bir sıçrayışta ayağa kalktı: — Nasıl? Ama neden? Neden ateş ediyor? Konuşması yeterdi, onu dinlerlerdi! — Denedi Huzur. Ama köylüler delirmiş gibi, hiçbir şey dinlemiyorlar. Bazılarını öldürmek gerek! Sözünü geçirmenin tek yolu bu! Dinmeyen silâh sesleri devam ediyordu. Yatağının üzerinde büzülmüş oturan Selma, kulaklarının tıkadı. Boşuna! Her atış onu yerinden sıçratıyor, her mermi sanki göğsünü deliyordu. Köylüleri kurtarsın diye beklediği Emir, son darbeyi indirmekle meşguldü! Ne vahşet! Onları yatıştırabilirdi, bundan emindi, ama o şiddet yolunu seçmişti... kolay, kestirme olan yolu! Racaların vahşetini herzaman eleştirmiş olan Emir, humanist konuşmalarına rağmen, diğerlerinden farksızdı. Ondan nefret ediyordu. Babaları olduğunu söylediği bu insanlara, kendisine besledikleri güvene ihanet etmişti, ikisinin bir arada Badalpur eyaletini Ortaçağ'dan çıkararak uyrukları için başka bir yaşam biçimi sağlama özlemlerine ihanet etmişti. Onu asla affetmeyecekti. O sabah, üzgün, sessizlik içinde köylüler ölülerini gömüyorlardı. Sokaklar ıssızdı. Bazen, bir evden diğerine bir gölge süzülüyordu... bir yaralının hatırını sormak, bir ölüye son görevi yerine getirmek için. Selma, balkonundan, bunca sevdiği, her kulübesini ayrı tanıdığı ve bir daha asla göremeyecekmiş duygusuna kapıldığı köye bakıyordu. Bu akşam gidiyordu. Raşit Han, Lucknow'dan onu almağa gelmişti. Gelişi Selma için, hiç beklemediği bir ferahlık, gülümseyişi, içine düştüğü karanlıkta bir ışık olmuştu. Emir'i görmemişti. Bir gece önce odasına kapanmıştı. Ama kızgınlığı geçmişti, sadece büyük bir yorgunluk ve başında

durmadan inen bir çekicin vuruşlarına benzer bir zonklama hissediyordu: git buradan yabancı. Artık ağlamıyordu. Daha Beyrut'ta iken, Besançon sörlerinin okulunda, öğrenciler ondan uzak dururlardı. Çünkü o "türk, yabancı" idi. Sürgünden beri her tarafta o... "yabancı" idi. Ama burada, Badalpur'da, durum aynı değildi. Bir memlekete, bir aileye kavuştuğunu, köylülerin kendisini benimsediğini sanmıştı. Omuzuna bir el kondu: — Üzülmeyin prensesim, göreceksiniz herşey düzelecek. Selma dönmeden: 348 — Teşekkürler Raşit Bay dedi. Siz burada iken gerçekten de herşey daha iyi görünüyor. — Bakın, ziyaretçilerimiz v,ar. Tertemiz do/ilerinin1 içinde, bir grup ihtiyar, sarayın bahçesinde ilerliyordu. — Hindular ve müslümanlar! Bence bu bir heyete benziyor. Ne isteyebilirler ki? Muhafızların haber vermeleri üzerine Emir dışarıya çıkmıştı. Adamlar diz çökmüş, racalarının basüğı toprağı öpüyorlardı. Raca, onları tek tek kucaklayıp ayağa kaldırdı. En yaşlıları, resmî bir ifadeyle konuşmağa başladı, diğerleri mırıltılar ve baş hareketleriyle söylediklerini onaylıyorlardı. Uzun konuşmuştu ve Selma hayretle, Emir'in duygulandığını farketmişti. Onlara teşekkür etmiş, çay ikram etmişti. Sessizce çaylarını yudumluyorlardı. Selma Raşit'e dönerek: — Sanırsınız yeni bir ittifak kuruyorlar dedi. — Biraz öyle. O da heyecanlanmış ve duygulanmıştı. — Racalarına ayaklanmayı durdurduğu, beklenildiği gibi hareket ettiği için teşekkür etmeğe gelmişler. Artık, iki toplumu adaletle yönetecek bir hükümdara sahip olduklarını söylüyorlar. Ondan şüphe ettikleri, fazlasıyla ingiliz tarzı düşüncelere sahip olmasından kuşkulandıkları için özür diliyorlar. Artık mutluymuşlar. Badalpur Eyaleti, çocukları ve torunları ile meşgul olacak bir başa sahipmiş. Rahat ölebilirlermiş... Selma sersemlemişti: — Ne? Üzerlerine ateş açüğı için teşekkür etmeğe mi gelmişler? — Prenses! Raşit Han sitem dolu bakışlarını Selma'ya dikti: — Bu kadar katı olmayın. Bu kararı nekadar zorlukla verdiğini talimin edebiliyorum. Düşüncelerine, herzaman savunduğu ilkelere ters düşüyor. Ama kan dökülmesini durdurabilmek, kadınlarla çocukları kurtarabilmek için, ele-başlannı öldürmesi gerekti. Zavallı Emir! Doğru bildiğinin aksine hareket etmek kadar kötü birşey olamaz. Cesaretine hayranım, ben olsaydım yapamazdım. : Beyaz pamukludan ber çeşit peştemal. XVII

Kendisine sakin bir sesle en son bilmeceyi soran sfenksin karşısında yapayalnızdı: "Hangisi daha iyi? Canlı bir dünyada ölü mü olmak, yoksa ölü bir dünyada canlı mı?" Taş yüzden gözlerini ayıramıyor, boşlukta çılgına dönen kafasını toparlamaya çalışıyordu. Selma ter içinde uyandı. Sfenksin sorusunu o kadar açık seçik duymuştu ki bu bir rüya olamazdı. Ya da, eskilerin dediği gibi, gaipten haber veren bir rjiya idi. Birden, Badalpur'dan ayrılmadan evvel üzüntüsünü anlatmak için gittiği Rani Saide'nin son sözünü hatırladı: "Mutluluk, sevilmekten çok sevmektir." Sevilmeden sevmenin acısını çok genç yaşta tattığı için, bunun neresinin mutluluk verdiğini anlaması zordu. Kocasının ilgisizliğine katlanabilirdi ama, ya Badalpur'da yediği darbe? Köylülerin hayatlarını değiştirmeyi ummuştu. Onu kabullenmemişlerdi. Rani Saide, kendisini tatlı tatlı azarlamıştı: — Ne sanıyordunuz? Biz de, ben ve Emir, bu insanlar için yabancıyız. Saraylarımızdan çıkıp, onları daha iyi anlayıp yardım etmek için onlar gibi yaşamağa kalkışsak bile, öyle kalacağız. Zaten, gözlerine bu bir hakaret gibi görünürdü. Herşeyimizi kaybetsek bile, geçmişimizi silip atamayız. Bizden kuşkulanmaya devam ederler, haksız da olmazlar! Şunu iyi anlayın çocuğum: kimlik değiştirmek, hâlâ bir lükstür. Biz bunu, ödememiz gereken bir borç olarak kabul ediyor, istemediklerini görünce de şaşırıyoruz. Yoksullaşsanız da prenses oluşunuz değişmez, zenginleşen köylünün de köylülüğü. Aslında bunu biliyorlar ve kızgınlıkları aradaki bu aşılmaz uçurumdan ötürüdür. Ancak bizi öldürerek, aradaki farkı yok etmenin en kökten çaresi, bunu ortadan kaldırabilirler. Fransız halkı, giyotini gece gündüz çalıştırdığı dönemlerde bunu hissetmişti... ortadan kaldırmak istedikleri, soylular, zenginler değil, sadece aradaki farktı. Ne yazık ki burjuvaziyi de yok etmemek gibi bir hata işlediler. O da de halkı, eşitlik, kardeşlik gibi tatlı sözlerle uyuttu. Uyandıklarında imparatorlukla karşılaştılar. Selma gözlerini hayretle açü: — Rani Sahibe, ihtilalci olduğunuzu bilmiyordum! — Değilim, kesin bir muhafazakârım. Sanırım Tanrı, bizi belirli bir yerde, belirli bir rol oynamamız için yarattı ve onun bu planını değiştirmeğe kalkışmak, başarısız olmağa mahkûmdur. Benim söylemek istediğim şuydu: şayet halk, bizim yerimize geçmek istiyorsa, araçlarını da kullanmasını bilmeli ve nutuklarla, ufak tefek ayaklanmalarla yetinmemeli. İktidarı ele geçirmek ve muhafaza etmek için gerekli olan meziyetlere sahip olmuşsa, bu takdirde iktidara 350 hak kazanmıştır. Yüce Güç ki aynı zamanda Adil Güç'tür, evrenin bitmez tükenmez değişkenleri arasında bu hafif titreşimi kaydetmekle yetinecektir. — Ama, sıfırdan başlayıp nasıl sonuç alabilirler? Rani kahkaha attı: — Sıfırdan mı? Bu ne merhamet! Bir yerlerden, onların da bizler gibi insan oldukları kulağıma çalınmıştı. Peki, ya bizler nasıl

sonuç alabildik? Yüzyıllar önce, bizler de baldınçıplaklardık. Uzun zamana ihtiyaçları olabilir, ama başaracak olurlarsa, iktidara lâyık olduklarını, bizim de hükmetme kudret ve yeteneğini kaybettiğimizi kanıtlamış olurlar. Rani, kendi sınıfının, pek yakın görünen yozlaşmasının son aşamasına geldiğini görmemeyi temenni ederek konuyu kapattı. — Tanrı âdildir. Sadece çürümüş meyveler düşer. O gün öğleden sonra satıcılar en iyi kumaşları getireceklerdi. Selma, son moda Paris dergilerini istetmiş ve elbise dolabını baştan aşağı yenilemeğe karar vermişti. Geldiğinden beri sariler, gararalardan başka bir şey giymek istememişti. Hintli arkadaşlarının bunlara bir pili, bir drape ekleyerek Paris havasını vermeğe çalıştıklarını eğlenerek seyretmişti ama, şimdi artık bu giysilerden bıkmıştı. Yeniden kendi kimliğine kavuşmak istiyordu. İlk günler, Avrupa tarzı giysilerini, Emir'e karşı bağımsızlığını kanıtlamak istediğinde giymişti. Kocasının alaylı bir şekilde Raşit Han'a;' Selma'nın ruh halinin göstergesinin, o gün giydiği giysiler olduğunu anlattığı ana kadar da böyle davranmıştı. Sonra kendini gülünç bulmuş, o akşam da bu çocukça isyandan vazgeçercesine, dolabını boşaltmıştı. Babasının kendisini tamamiyle terk ettiği, daha sonra Vahit'in ihanetine uğradığı Beyrut'ta olduğu gibi, huzuru hafifliklerde bulmağa çalışıyordu Selma. Lucknow'da ve özellikle Badalpur'da ne yapmağa kalkışmışsa, başarısız olmuştu. Sadece yüzlerce yıllık âdetleri bozmayı, yerine getiremediği ümitler vermeyi ve sonunda sınıflar arasında kaba gücü, gerilimleri, kışkırtmayı, kadınların baş kaldırabileceklerini sanarak aileler içine geçimsizlik sokmayı başarabilmişti. Hindular ile müslümanlan karşı karşıya getiren isyandan, dolaylı olarak kendisi sorumlu değil miydi? Emir'i uzak köylere gitmesi için teşvik eden oydu, gitmemiş olsaydı felâketi önleyebilirdi. Onlara yardım etmek istemiş, karışıklık yaratmıştı. Sonra, onları bulduğundan da mutsuz bırakarak, çekip gitmişti. Gitmesi gerekiyordu. Onu seven kadınlar bile bunu anlamışlardı: hiçbiri kendisini alakoymağa kalkışmamıştı. Yan salonda Emir'in Raşit Han'la konuştuklarını duydu. Yanlarına gidebilirdi, Raşit'ten kaçması için artık sebep yoktu, aileden biri olmuştu, ama canı istemiyordu. Politikadan söz ediyorlardı. Eskiden o denli meraklı olduğu konular, artık onu sıkmağa başlamıştı. Ama Gandi'nin adını duyunca, kulak kabarttı. Yaşlı adam Selma'yı etkilemeğe devam ediyordu. Kanlı olaylar Gandi'yi her geçen gün haksız çıkardığı halde o, şiddete karşı tutumunu sürdürüyor, oruç tutuyor ve sonunda halk, bir mucize olmuşcasma yatışıyordu. Raşit Han: — Bu kez, Gandi delirmiş! dedi. 7/arican'ın1 son sayısında, Almanya' daki yahudiler konusunda, neler yazmış biliyor musunuz? Nazileri yenmenin tek yolu, şiddete başvurmamakmış. — Zavallı yahudiler! Umarım dövüşürler. Hitler'in adamlarına karşı Gandi'vari davranışları düşünebiliyor musunuz? İnsan kıyımından başka birşeye yaramaz.

— İşin kötüsü, bizim de nazilerimiz var. Raşit Han'ın sesi ciddileşti: — Mahasabah'ın Nagrur'daki kongresinde yayınladığı bildiriyi okudunuz mu? Hindistan'daki müslümanlann, Almanya'daki yahudiler gibi, hiçbir hakka sahip olmayan bir azınlık olduğunu söylüyorlar. Gandi bunları kınamadı, "Hindistan hindulanndır" isteklerine de karşı çakmıyor. Gandi'nin ne düşündüğünü bilmiyorum ama, bildiğim, görmezlikten gelinemeyecek 85 milyonluk bir kitle olan müslümanlann gitgide korktuktandır. Bütün bunlar sonuç kötü olacak gibiye benziyor. "Benziyor mu?" Selma dinlediği yerden başını kaldırdı. "Herşey çok kötü sonuçlanacak!" diye düşündü. Badalpur'da tanık olduğu, yüzyıllardır birbirleriyle iyi geçinerek yaşamış köylülerin, vahşet ve kinini unutmamıştı. Basit bir kışkırtma, kıyıma yetmişti. Kışkırtmalar, siyasî bir karara varmak ya da siyasî bir karan önlemek için giderek artacaktı. Bu cahil kitleleri harekete geçirerek, ibreyi kaydırmak hiç de zor değildi. Ama bunlara ne diye kafa yoruyordu? Hintli olsaydı, belki birşeyler yapabilirdi, ama o, kendisine açıkça söylendiği gibi, bir yabancıydı... Bir yabancı da, her an patlamak üzere olan bir yerde, siyasete karışmamalıydı. Hele sosyal dengenin temelini oluşturan yüz yıllık gelenekleri değiştirmeğe hiç kalkışmamalıydı. Sadece hayır işlerine ses çıkanlmazdı, daha çoğu... belâ idi! Kabul etmek istememişti ama; şimdi gerçeği görüyordu. Onu dışlayanlar sadece köylüler değildi. Herkesin? uzun süredir aklından geçeni, onlar kabaca belli etmişlerdi. Hint toplumundaki bazı özelliklere, bütün iyi niyetiyle bile dokunacak olsa, çatılan kaşlan, ışınlan dudakları hatırlıyordu. Hatta bir gün, "hoşuna gitmiyorsa evine dönsün" diye bir" şeyler mırıldanıldığını da hatırlıyordu. Bunu, kıskanç bir kadının tepkisi sanmıştı. Oysa şimdi, olaylan tek tek birbirine bağlayıp, Emir'in ödleklik diye yorumladığı ılımlılık tavsiyelerini1 de bunlara eklediğinde, onun kendisini kendi coşku ve açık sözlülüğüne karşı korumak istediğini anlıyordu. Bunlar Hindistan'da affedilmez ve tannlann kurduğu düzeni tehdit eden niteliklerdi. — Rani Sahibe, satıcılar geldi. — Kim? Harijan: Tanrı'nın çocukları anlamında. Gandi, paryalara bu adı vermişti. Gazetesinin adı da buydu. 352 Selma'nın kendisini toparlaması için birkaç saniye yetti: — Ha evet... satıcılar! Girsinler. Kadınların dünyası! Neredeyse unutacaktı... madem ki kendisine başka şeyler yasaklanmıştı... o da süs püs ile ilgilenirdi! Avrupa'nın en iyi organza, saten, kadife örneklerinin yere serilmesi birkaç dakika sürmüştü. Hindistan'da eskiden pek ünlü olan dokuma tezgâhlan, nicedir kapalıydı. İngiliz tekstilcileri rekabet istemiyorlardı çünkü! Seyahatten yeni dönmüş olan Nampur

ranisi, seçiminde yardımcı olmak için gelmişti. Ne seçimi? Selma, gözleri parlayarak, parça üzerine parçayı ayırtıyordu. Sarayın tüm kadınlarını giydirecek kadar kumaşı! Rani onu hiç bu kadar açgözlü görmemişti. Tereddüt bile etmiyor, cezbeye kapılmışcasına ısmarlıyor, satıcıların ağızlarını kulaklarına vardıracak kadar ipekli kumaş üstüste yığılıyordu. — Bütün bunları ne yapa« aksınız? — Elbise! Bu ülkede yapılacak başka şey var mı? Rani Şahine'nin cevap vermesine fırsat kalmadan, kuyumcuların geldiğini haber verdiler. Kentin en ünlü üç kuyumcusuydu. Taşlarının temizliği, özellikle işçilikleri, bütün Hindistan'da meşhurdu. Delhi'den bile, sipariş vermeğe gelirlerdi. Badalpur ranisi haber göndermiş ve en değerlilerini getirmelerini istemişti. Beyaz bir örtü üzerine içleri kadife kaplı mücevher kutuları boy boy yerleştirildi. Kumaşçıların gözleri kamaştı. Böyle değerlilerini bir arada hiç görmemişlerdi. Selma ilgisiz bakışlarla bu harika şeylere göz gezdiriyordu. Birkaç kutuyu işaret etti. Rani Şahine, Selma'nın bunları doğru dürüst görmediği gibi bir duyguya kapıldı. Genç kadına doğru usulca eğilerek: — Selma, dedi, hasta mısınız? Hüzünlü bakışlar sessizce ona çevrildi. Kuyumcular, selâmlarını şaşırarak prensesten izin istediler, onların ardından ağızlan hayretten bir karış açık, satıcılar çıktı. Mücevher satın almak, öyle birkaç dakika içinde sonuçlandırılmayacak, ciddi bir işti. Hepsinden zengin olan Cihanrabat mihranisi bile, yeni bir mücevher alırken bu işe saatler ayırırdı. Bu gece bütün kent, bu adamların yapacakları dedikodu yüzünden, küçük raninin saçmalıklannı öğrenmiş olacaktı. Ama öğrenemeyecekleri, üç kuyumcunun, saygılannı ve faturalarını sunmağa geldiklerinde, racanın yüzünün aldığı şekildi. Kongre'nin geçirdiği yasalardan sonra, eyalet kasası hemen hemen bomboştu. Köylüler kira vermekte mırın kınn ediyorlardı. Prenslerden bazıları, polisi satın alarak ve güç kullanarak para toplama yöntemine başvurmuşlardı. Emir her zamanki gibi bunu reddetmişti. Kuyumculann önünde kendini çabuk toparlamış ama onlar sıkıntısını farketmişlerdi: — Hiç acelesi yok! Asaletmeapları, bu önemsiz hesabı ne zaman isterse ödeyebilir... kafanızda başka endişelerin olduğunu biliyoruz. Ama, anlarsınız, bizler basit insanlarız, küçük bir takılmış para bile bize ağır gelir... Raca kısa kesti: — Nekadar istiyorsunuz? — Hiç, asaletmeaplan! Sınırsız krediniz var. Bizim için şereftir. Sadece, 353 bir küçük telâfi... % 10 diyelim... ayda tabii! Raca % 10 diye hesapladı. Alçaklar! On ayda fiyatları iki misline çıkmış olacak... — Tamam dedi. Şimdi beyler, sizi bırakıyorum, yapacak önemli işlerim var...

Küçümseyici bir hareketle, gidebileceklerini işaret etti: Badalpur racasının, ömründe ilk kez, tefecilerin insafına kaldığından kimsenin şüphesi yoktu. Aynasının karşısına geçmiş bir şarkı mırıldanıyordu Selma. Kendini iyi hissediyordu ve tuvalet masasının üzerinde yanyanya boşalmış duran şampanya şişesinin bunda kuşkusuz payı vardı. Hayatı, haftalar öncesi, değişikliğe uğramıştı Emir'in... Bir an bile aklından çıkmıyordu, mücevherleri ısmarladığı günün gecesiydi... Emir deli gi-bi odasına gelmişti, bunun üzerine o da patlamıştı: Boşanmak, hemen Beyrut'a dönmek istediğini, önlemeye kalkışacak olursa kendini öldüreceğini, ona yaşattığı hayata daha fazla dayanamayacağını bağıra çağıra söylemişti. Yıldırım çarpmış gibi kalakalmıştı Emir. — Ne istiyorsanız, yerine getiriliyor, diyebilmişti neden sonra. Ama mücevherlere gelince, lütfen biraz makul olun... O an ondan nefret etmişti: — Hiçbir zaman hiçbir şey anlamayacaksmz! Mücevherler, elbiseler, saraylar umurumda bile değil... benim istediğim yaşamak, sadece yaşamak... Tıkınıp dedikodu yapmaktan başka işleri olmayan rani toplantılarından başka bir yere gitmemeği, günlerimi ıvır zıvır saün alıp sizi beklemekle geçirmeği kabul ettim. Nefes alabildiğim, bir işe yaradığımı hissettiğim tek yer Badalpur idi. Şimdi o yol da kapandı... Ağlamağa başlamış, gözyaşları dinmemişti. Emir onu boş yere teselli etmeğe çalışmıştı... söyleyecek birşey bulamamıştı. Birkaç kelimeyle dindirilecek çocuk ağlaması olmadığını biliyordu. Selma Badalpur'u Emir kadar seviyordu. Fedakârlığını, sebaünı takdir etmişti. Ama çabuk ilerlemek istemişti. Çabuk mu? Yine de, ne yaparsa yapsın onu dışlayacaklardı. — Onu mutlaka oyalamak gerek. Eğlenin, geceleri çıkın. Emir, Selma'nın içine düştüğü ümitsizliği anlattığında, Raşit Han'ın tavsiyesi bu olmuştu. Raca sıçramıştı: — Çıkmak mı? İmkânsız! Sadece öyle kadınlar... — Size hintilerle çıkın demedim. Madem ki karılarımızı, cinsel birer av olarak görmekten öteye gidemiyoruz, o halde siz de... ingiliz dostlarınızla görüşün! Bazılan çok hoş, hiç de ırkçı değil, yani... açıkça ırkçı değil! Sizi evlerinde görmekten büyük memnunluk duyacaklardır ve rani, az da olsa, Beyrut havasına girecektir. Böylece, kara düşüncelerinden sıyrılmış olur... Bu konuşmadan sonra, hemen her gece çıkıyorlardı. Büyük davetlere 354 değil... dostlukların kurulduğu, sohbetlerin koyulaştığı küçük toplantılara. Selma, önyargılarını bir kenara iterek, ingilizlerin pek âlâ da ilginç, hoş hatta eğlenceli insanlar olabileceklerini kabul etmeğe başlamıştı. Kocasının arkadaşlarından bazıları Hindistan'da doğmuştu, kendilerinin saydıkları bu ülkeyi büyük bir tutkuyla seviyorlardı. Çoğunlukla da Hindistan'ı hintlilerden daha iyi tanıyorlardı. Bu gece davetli oldukları Binbaşı Rawstick de onlardan biriydi. Emir, Rawstick'in büyükbabasının ünlü ve güçlü Hint Şirketi'nin genç yöneticisi olarak 1850'de Kalküta'ya geldiğini söylemişti.

Eton ve Cambridge sıralarında öğrendiği ve edindiği soğukkanlılık ve sabır gibi nitelikler, şirketin basamaklarını hızla aşmasınaolanak vermişti. 1858'de, bir önceki yıl Lucknow'da sipayelerin ayaklanmalarını bastırmakla ünlü albayın kızı ile evlenmişti. Büyük oğulları Geddeon Bombay'da doğmuş, babası gibi Eton ve Cambridge'de okumuş ve dedesinin yolundan giderek hint ordusuna girmişti. O zamanlar durgun bir dönem yaşanıyordu. Müslüman iktidar devrilmişti; büyük ailelerin çoğunun mülkü ellerinden alınarak ingiliz yanlılarına verilmişti. Bu aileler, yararsız ve hırçın bir inkarcılıkla içlerine kapanmışlar, efendi değiştirmekten başka bir işleme tâbi tutulmayan hindular ise duruma uyarak, ingilizce öğrenmeğe ve bu yeni toplulukta yerlerini bulmağa çalışmışlardı. Dolayısı ile, Geddeon askeri dehasını kanıtlama olanağı bulamamıştı. Buna karşılık, sütninesinden ve himetçilerden öğrenmiş olduğu urducasından yararlanılmağa bakılmıştı. • İstihbarat subayı olmuş ve böylece hindu ve müslüman topluluklarıyla sıkı ilişkiler kurmuştu. Bu sayede, ülkeyi sarsan çeşitli akımlar konusunda uzman olmuştu. Bu bilgisini oğlu Edward'a aktaramamıştı çünkü öldüğünde, çocuk sekiz yaşındaydı. Ama Hindistan sevgisini ve ingilizlerin olanakları zengin, çeşitliliği büyüleyici, ama çağdaş uygarlığa uyması için eğitilmesi ve baş eğdirilmesi gereken bu ülkeye karşı olan sorumluluk duygusunu aşılamasını bilmişti. Emir, arkadaşı Rawstick'in de bir istihbarat subayı olmasından kuşkulanıyordu. Ama bu onu pek fazla rahatsız etmiyordu, çünkü alt tarafı bütün ingilizler, şöyle ya da böyle, birer istihbarat elemanıydılar. Buna, vatana hizmet adını takmışlardı ve şiddet olaylarına dönüşebilecek eylemleri öngörüp önlemenin, hintlilerin yaranına olduğunu ileriye sürebiliyorlardı. Binbaşı ve raca bir anlaşma yapmış gibiydiler: ikisi de karşısındakinin düşüncesini biliyor, konumlarının bilinci içinde, bu düşünceleri doğal karşılıyorlardı. • Bu gece inanılmaz gibi görünen haberin üzerinde durulmuştu: Müslüman Birliği'nin Sind Eyaleti'ndeki kolu, resmî olarak ilk kez, Hindistan'ın iki federasyona bölünmesini, yani açık seçik müslümanların bağımsız topraklara sahip olmalarını istemişti. Binbaşı: — Bunu Cinnah'ın onayı olmadan yapamazlardı değil mi? diye sordu. Sizce zemin mi yokluyorlar yoksa gerçekten tehdit mi savuruyorlar? — Sanırım bu, Cinnah'ın da dikkate almak zorunda kaldığı, halk bezginliğinin ve isyanının bir sonucu. Artık müslümanlar hindu kardeşlerine 1 355 güvenmiyorlar. On yıl önce şair İkbal tarafından ortaya atılan ve çoğu kişiye aşırı gelen "Pakistan" yani "temizler ülkesi" fikri, şimdi giderek taraftar kazanıyor. — Bir de bizden bağımsızlık istiyorsunuz! Sevgili Emir, gittiğimiz gün içsavaş patlar. Şunu kabul edin... vatandaşlarınız henüz hazır değil! Önce kendi aranızda anlaşın, sonra bizimle tartışırsınız.

Emir, bu bölünmelerin ingilizler tarafından yaratılmadıysa da, bağımsızlık hareketini zayıflatmak için onlar tarafından kışkırtıldığını söylemedi. Omuzlarını silkmekle yetindi. — Bırakın sorunlarımızı yalnız başımıza çözümleydim. Bunu istemek çok mu? Selma, içinden, onaylıyordu: şu avrupalılar, neyin iyi neyin kötü olduğunu asıl ilgililerden daha iyi bildiklerini sanıyorlar. Yalnız siyasî, iktisadî, sosyal yasalarını değil bir de düşünce biçimlerini kabul ettirmeğe kalkışıyorlar! Bunların en tehlikelileri de, şu binbaşı Rawstick gibi, Hindistan'ı sevenlerdir; durumun lehlerine olmadığını görüp meydanı terk edenlerin aksine, bunlar sonuna kadar savaşacak ve istenilmeyen bir iyilikte bulunacağız diye kendini feda edecek takımdandır. "Aslında benim de Badalpur'da yaptığım bu idi. Ben de haklı olduğuma, evrensel değerlerin mevcut olduğuna inandım. Ama doğrusu şimdi bilmiyorum... her şeyin yeniden inşa edilebileceği tek bir tartışılmaz nokta varmı dır? Hangisi? Yaşama duyulan saygı bile kötü sonuçlar doğurabilir..." — Zavallıcık, öyle ruhsal baskılar altında ki... hayatına son vermeyi bile aklına getirmiş olabilir... Selma irkildi, karşısında oturmuş, konuşmakta olan kadınlara baktı. Hayır, kendisinden söz etmiyorlardı. İntihar... son zamanlarda onu da düşünmüş, son saatlerini, son dakikalarını acıyla gözlerinin önünden geçirmişti. Ölüm anını kaç kez yaşar gibi olmuştu... ama gerçekten kendini öldürmeyi istemiş miydi? Sevdiği, aldatmacaya saptığını bile bile, ölümün tadına bakmak, içinde çöreklenip kendinden geçmekti... — Salona geçip, beyleri politika tartışmalarıyla başbaşa bıraksak mı? Hanımlar zaten bunu bekliyorlardı: ilginç şeyler konuşmanın nihayet sırası gelmişti. Selma, evsahibesi Lucie'yi seviyordu. Ufak tefek bir fransız olan Lucie, açık sözlü, beraberken insanın hiç canının sıkılmadığı bir kadındı. Selma'nın samimiyetle koluna girdi: — Şekerim, kıskandığımı itiraf etmeliyim. ___ ? — Üstelik de sadece ben değil. Eşiniz, tanıdığım en çekici erkek. Çok şanslısınız. Herhalde harikalar yaratıyordur! Hepsi, bu fütursuz sözler üzerine kıkırdadı. Yemekte su gibi şampanya akmıştı. Kadınlar içlerini dökecekleri için memnundu, Lucie'den daha iyi dinleyici mi bulacaklardı? Zaten fransızın onlara yol gösterir bir hali vardı, kendisi de pek çok sevgilisi olduğunu saklamıyordu. Aşkı küçük görmenin Tann'ya karşı gelmek olduğunu söyleyip dururdu. — İsa'nın bile Maria Magdalena'ya zaafı yok muydu? Î56 Selma'nın utangaçlığı gülme nedeni oldu. Şu güzel rani, pek hoş... genç bir kız gibi utangaç! Konuklar, utangaçlık sandıkları şeyin bilgisizlik olduğunu nereden bileceklerdi? Doğulular sevişmede marifetli olmakla ünlü değiller miydi? Hele de müslümanlar! Peygamberlerini örnek almışlardı.

— Sizde, karı koca arasında, herşeye, ama eksiksiz herşeye, izin verildiği doğru mu? Selma, kendisine bu garip soruyu soran esmer güzeline baktı, ne demek istiyordu? Evsahibesi araya girdi: — Armande! Arkadaşımızı rahat bırak. Sen asıl, hakkında niyetler besleyen şu ünlü kuzeninden söz et. Hakkında iyi niyetler mi? Yine gülüştüler. Lucie, metrdotele şampanyayı bırakıp çekilmesini söyledi. Servisi kendileri yapacaktı, böylece daha rahat konuşmuş olurlardı. Biraz çakırkeyiftiler, bu da çok hoş bir şeydi. Daha arkalarını döner dönmez, birbirlerine maceralarını anlatan kocalarına karşı, kendilerini güçlü, bağımsız, fütursuz hissediyorlardı. Karılarının, kendileri gibi olacaklarını asla akıllarına getiremezlerdi, ve onlar niçin öç almayacaklardı? Kocalarını terk etmeyi asla düşünmezlerdi ama, onları fiilen ya da fikren aldatmayı... nasıl demeli... bir haysiyet meselesi haline getirmişlerdi. Kocaları hiçbir şekilde şüphelenmedikçe, daha çok zevk alıyor çünkü böylece onları katmerli aldatmış oluyorlardı. Selma şaşkınlığını örtmek için şampanyaya davrandı. Bir yandan da konuşulanların tek kelimesini kaçırmamağa dikkat ediyordu. Kadınların bu denli iffetsiz olabilecekleri hiç aklına gelmezdi. Ortaköy sarayının hamamında gülüşmeleri, sırıtmaları, hayalini işletmesine yol açan üstü kapalı sözleri hatırlıyordu; ama hiçbiri böyle değildi. Bu, korseleri, uzun giysileri, dirseklerine kadar çıkan eldivenleri içindeki çıtkırıldım hanımefendilerin yaptıklarını... asla yapmazlardı! Birden içini bir üzüntü kapladı... sözünü ettikleri, baygın gözlerle benzeri olmadığını söyledikleri o zevki tatmadan ihtiyarlayıp gidecekti. Ne büyük bir haksızlık! Güzel olduğunu, çekici olduğunu biliyordu. Bütün bu kadınların iç geçirerek süzdükleri yakışıklı kocası Emir'i arzuluyordu. Bunu ona belli etmeli, anlamasına yardımcı olmalı mıydı? Asla cesaret edemezdi... Yeniden şampanyaya davrandı. Selma'nın belli etmesine gerek kalmadı. O gece, bilinmeyen bir varlık, en cüretli düşlerin ötesinde, Emir'e, arzulu ve verici, sırasıyla uysal bir bende ve mahir bir usta; bin türlü sevda oyununu bilen; ellerinin, dudaklarının, cinsiyetinin nerelere kadar uzanabildiğini fark etmeyen; boğazının derinliklerinden çıkan iniltileri tanıyamayan bir kadın sunacaktı. Birlikte akıp gidecekler, birlikte titreşimlere uğraşacaklar, ta dipten gelen dalgalara kendilerini bırakacaklar, kendilerini tutmalarına ya da bırakıp koyuvermelerine göre öldüren ya da dirilten kör bir derenin sürüklediği topraklara ayak basacaklardı. Biri ve diğeri her ikisi de, titreyek, boralar ve fırtınalar arasından geçip, birden ortaya çıkan, binlerce yıldıza dönüşen güneşe ulaşacaklardı. 357 "Âşığımsın, sen, âşığıtnsm... koca denilen o berbat ve sevimsiz sıfatının ardında, seni niçin daha önce tanımadım? Ellerimle seni keşfetmiştim ama... cesaret edemiyordum. Şu saygı, şu bedenlere

gereken önemi verdirmeyen saygı olmasaydı, her şey çok daha basit olacaktı." Işık odaya dolmuştu. Selma, gözleri kapalı, kolunu uzattı, onu orada bulacağı ümidiyle... bu sabah diğerlerinden daha değişik olmayacak mıydı? Bu, onların ilk sabahı idi... eline sadece çarşafın serinliği geldi; elini yastığın altına soktu, rüyasını sürdürmek istiyordu. Dün gece âşık olduğu sır küpü racasını görmek istiyordu düşünde; arzularını önceden, kendi arzularıymış gibi tatmin ederek, yerine getirdiği efendisini görmek istiyordu. Her okşayışını, her titreyişini hatırlayarak, her tarafını kaplayan ateşi, kanuna giren ürpertiyi hissederek... bütün vücudu uyanmışcasına... yeniden uykuya daldı. Uyandığında, öğle olmak üzereydi. Hizmetçileri çağırdı, banyosunu hazırlamalarını, kokular getirmelerini, istedi... hem de çabucak! Emir'in geleceğini sezinliyordu. Jodbar ranisinin davetine gidemeyeceğini bildirdi. Onu, kendilerini, düşünmek için yalnız kalmak istiyordu. Bütün öğleden sonra Emir'i bekledi. Ama bu, ilk kez, onu yanında hissettiği tatlı bir bekleyişti. Tâbi olmak* barışa kavuşmak, birisinin olmak mutluluğu gibi yeni duygulan tadıyordu! Emir, akşam yemeğinde de görünmedi. Selma meraklanmağa başlamıştı, akşamları gelmeyecek olsa, haber gönderirdi. Sinirini yatıştırmak için piyanoya oturdu. Aynalar'va ilk notalarını çalmağa başladı. Ravel'in hüzünlü büyüsüne kendini kapürdı. Müziğe hayat veren, yalnızca elleri, düşleri değildi; her notanın bir okşayışa dönüştüğü bedeniydi de aynı zamanda. —Evet güzelim! Emir eşikte duruyordu. Kendisine tuhaf tuhaf bakıyordu. Selma bu bakışlarda kin, nefret, hınç görür gibi oldu. — Nasıl? Gelip efendini öpmüyor musun? Omuzlarından yakalayıp, dudaklarını aradı. Ağzı içki kokuyordu, sarhoştu. Selma çırpındı, ellerinden kurtulmak istedi. Ama Emir sıkı sıkı sarılmıştı ona. — Yo... numara yok! Gücenmiş prenses hallerinizle başkalarını kandırın. Selma şaşkın donakaldı. Emir delirmiş miydi? — Dün gece yaptığın gibi, kendini zincirden boşanmışcasına kapıp koyuveren kadınları severim. Çok sarhoş olmalıydım. Başkasıyla, yattığımı sandım. Bu sabah uyandığımda, o kadının karım olduğunu görünce... nasıl şaşırdığımı tahmin edebilirsiniz... Eğilip selâm verdi, sonra alaycı, devam etti: — Doğrusu oyununuzu iyi oynadınız. İki yıl boyunca, saflığınızı zedelemeyeyim diye kendimi nasıl tuttuğumu düşündükçe... ne ahmakmışım! Selma ürkmüş ona bakıyordu. Eli ayağı kesilmişti... pınarların suyu çekilmiş, birkaç saniye içinde çöl rüzgârı yemyeşil çayırları kurutmuştu. Hırsla kendine çekip ezmeğe, başladığında, Selma, uyuşup kalmış, kendini bırakt; onu zorlamasına hiç gerek yoktu, bütün isteklerine ürküntü veren bir uysallıkla katlanacaktı. 3.V)

XVIII — Huzur, Huzur, uyanın, lütfen uyanın! Ras'sulan perdeleri boş yere açmış, öksürmüş, dolap kapaklarını gürültüyle açıp kapamış, muslukları akıtmış, hatta ince sesiyle hanımının üzerine eğilip şarkılar söylemişti. Selma inlemiş, sonra da başını yastığın alüna sokmuştu. Rassulan telaşlanmaya başlamışa. Vakit öğleyi geçiyordu, Racanın prensesi çağırmalarını emrettiğinden bu yana bir saat geçmişti. Efendisinin öfkesi ile hanımının kızgınlığı arasında, hangisinden daha çok korkması gerektiğini kestiremiyordu kızcağız. Yatağın kenarına diz çökmüş, kızıl bukleleri seyrediyordu. Birden müthiş bir keşifte bulunmuşcasına doğruldu: — Huzur, dinleyin dedi. Hecelerin üzerine teker teker basıyordu: — Türkiye'nin kralı öldü! Yastık yüzüne fırlatıldı, iki zümrüt göz yüzüne dikildi: — Ne diyorsun? Hangi kral? — Türkiye'nin kralı, Huzur. Müezzini duymuyor musunuz? Sabahta