P. 1
Uluslararası Enerji ve Çevre Konferansı Bildiriler Kitabı

Uluslararası Enerji ve Çevre Konferansı Bildiriler Kitabı

|Views: 304|Likes:
Yayınlayan: Yeşil Yayınlar

More info:

Published by: Yeşil Yayınlar on Jul 24, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/07/2012

pdf

text

original

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

© Bu kitapta yayınlanan yazı ve grafiklerin her hakkı mahfuzdur. Sektörel Fuarcılık Ltd. Şti’nin yazılı izni alınmadan, kaynak gösterilerek de olsa iktibas edilemez. Bildirilerin bütün sorumluluğu yazarlarına, ilanların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir.

© All rights reserved. No parts of this publication may be reproduced in any form or by any means, whether as a source without the consent of the Sektörel Fuarcılık Ltd. Şti. The responsibility of all presentations and ads belong to their authours and owners.

Sektörel Fuarcılık Ltd. Şti. Balmumcu Bahar Sok. No: 2/13 Beşiktaş/İstanbul Tel : (0212) 275 83 59 Faks : (0212) 211 38 50 web sitesi : www.sektorelfuarcilik.com

Baskı ve Cilt / Özgün Ofset 4. Levent / Tel: (0212) 280 00 09

II

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ÖNSÖZ

Değerli katılımcılar, 1994 yılından beri düzenli olarak her yıl gerçekleştirilen ve istikrarlı ve güvenilir bir etkinlik olan “Uluslararası Enerji ve Çevre Fuarı ve Konferansları (ICCI®)” yalnızca ülkemizde değil, uluslararası alanda da en önemli enerji ekinliklerinden birisi haline gelmiştir. Bu yıl 16’ncı kez düzenlenen ICCI®, sektör sorunlarının ve çözüm önerilerinin tartışılması ve enerji üretim teknolojisindeki yeni gelişmeler ve uygulamalar hakkında bilgi ve tecrübe paylaşımına imkan sağlaması bakımından, sektör temsilcilerini bir araya getiren önemli bir platformdur. Konferans ve fuar süresince sunulacak bildirilerin, yapılacak konuşmaların ve diyalog ortamının bu manada yararlı olacağına inanıyorum. ICCI her geçen sene biraz daha gelişen, büyüyen ve dünyaya daha çok entegre olan Türkiye enerji sektöründeki gelişmelere paralel olarak daha fazla uzmanı, bilim adamını ve sanayiciyi bir araya getirmek suretiyle enerji alanında adeta bir “enformasyon terminali” hüviyetine kavuşmuştur. 3 gün sürecek olan konferans süresince kamudan, özel sektörden ve sivil toplum örgütlerinden katılımcıların bu enformasyon terminalinde bilgi geliştirmelerine ve paylaşımına tanıklık edeceğiz. Konferans bildirilerinin toplandığı bu kitap, “ICCI® 2010 enerji enformasyon terminalinde” gündeme gelecek olan değerli görüşlerin toplandığı önemli bir referans belge özelliğindedir. Bu çerçevede, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Çevre ve Orman Bakanlığı’nın himayelerinde, Avrupa Kojenerasyon Birliği (Cogen Europe), WADE (World Alliance for Decentralized Energy), REC (Bölgesel Çevre Merkezi), ASME (American Society of Mechanical Engineering), Türkiye Kojenerasyon Derneği, Elektrik Üreticileri Derneği, Rüzgar Enerjisi Santralleri Yatırımcıları Derneği, Hidroelektrik Santralleri Sanayi İşadamları Derneği,Türkiye Rüzgar Birliği teknik destekleriyle, Sektörel Fuarcılık tarafından düzenlenen bu konferansın ve fuarın ülkemiz enerji ve çevre sektörleri için oldukça önemli ve yararlı olduğuna inanıyor, destekleyen ve organizasyonda emeği geçen herkesi kutluyorum.

Selahattin ÇİMEN ICCI® 2010 Organizasyon ve Danışma Komitesi Başkanı

III

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

GİRİŞ

Bir ICCI Bildiri Kitabı’nda daha sizlere merhaba demenin, bundan sonraki sayfalarda göreceğiniz birbirinden değerli uzmanların, birbirinden değerli çalışmalarını bir araya getiren bu kıymetli eserin önsözünde birkaç söz söyleyebilmenin mutluluğunu yaşayarak sizleri selamlıyorum. Her ne kadar giriş yazısını yazmak bana düşse de; bu yazıyı okurken beni, yanımda Türkiye ve dünyanın konusunda en ünlü uzmanları ile kapınıza sizi ziyarete gelmiş bir heyetin adına o ilk merhabayı diyen bireyi olarak hayal etmenizi isterim. Bu sebeple, öncelikle ICCI ailesinin bu değerli eserine katkıda bulunan uzmanlara, bu değerli görüşlerinden ve çalışmalarından dolayı teşekkürü bir borç bilirim. Bu bildiri kitabımız sizlerin başarısıdır, sizlerin tarihe düştüğü nottur. Evet, kitaplar ve yazılı kaynaklar sadece harfler, kelimeler, cümleler bütünü değil, aynı zamanda tarihe düşülen notlardır. İnanıyorum ki, ICCI® 2010 Bildiriler Kitabı da 2010 yılında enerji sektörümüzün tarihimize düştüğü en önemli virgüldür, nottur. Enerji sektörümüzün geçmişini daha iyi değerlendirmemizi, geleceğimizi daha net görebilmemizi sağlayacağını umduğum elinizdeki kitap, uzmanlar tarafından uzun incelemeler sonucunda seçilmiş, konusunda en başarılı kişilerin fikirlerinin ve önerilerinin damıtılmış bir derlemesi, bir resmidir. İnanın, eğer enerji sektörünü etraflıca resmetmek mümkün olsaydı, onu olanca genişliği ile; mikro seviyeden makro bakışına, sorunlarından çözüm önerilerine, tarihinden muhtemel geleceğine, dört boyutlu olarak bu bildiri kitabımız resmetmiş olurdu. Dolayısıyla derinliği ile; bazen geniş bir bakış açısı, bazen dar bir alana odaklanması, renkliliği, durgunluğu, canlılığı ve çok sesliliği ile enerji sektörümüzün 2010 yılındaki en iyi resmini size sunuyoruz. Gerek yerli, gerek yabancı uzmanlar ile, yenilenebilir kaynaklardan fosil yakıtlara, Türkiye’nin stratejilerinden küresel dönüşümlere, yapısal konulardan altyapı sistemlerine ve daha buraya sığdırmakta zorlanacağım bir çok konuyu bir araya getirebilmiş bir resim bu… Bu sebeple, elinizdeki esere sadece bir diğer konferans bildiri kitabı olarak değil, yılın enerji kitabı, yılın enerji resmi, yılın enerji fotoğrafı olarak bakmanızı istirham ediyor, geleceğinizin de bu kitaptaki bildiriler kadar farklı, dolu ve enerjik geçmesini diliyorum. Sizleri de, önümüzdeki senelerde ICCI ailemizde görmeye ve tarihe birlikte not düşmeye davet ediyorum.

Saygılarımla Süleyman Bulak Sektörel Fuarcılık Ynt. Krl. Bşk.

IV

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

İÇİNDEKİLER / INDEX
Enerji Taşımacılığı Açısından Boğazların Önemi ve Alternatifleriyle Değerlendirilmesi
A. Beril TUĞRUL

1-4 5

A100-H ABB’s New Turbocharger Generation For High-Speed Applications
A. Muaffak ÖZDİL - Thomas KNUESEL

Türkiye’de Enerji Sorunu ve Sorunun Arz Tarafından Çözümünde Gündemde Olan İki Başlık: Nükleer Enerji ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları
Adem AYIK

6-12 13-17 18-21 22-25 26-29 30-31 32-36 37-40 41-44 45-49 50-51 52-53 54-57 58-62 63-66 67-76 77-81

Use Of Renewable Energies For Wheat Crop Production in Iran: A Case Study From Golestan Province
Ali MOHAMMADI - Shahin RAFIEE

Enerji Koridoru ve Terminali Olarak Türkiye’nin Rolü
Andaç Batur ÇOLAK - Prof. Dr. Mustafa İLBAŞ

How Can A Cooling System Be Reliable and Environmentally Sustainable?
Andras BACZONI - Serkan ANLAROGLU - Tolga ERCAN

Sera Gazı Beyanlarının Validasyonu ve Verifikasyonu
Anıl SÖYLER

“Enerji Verimliliği Strateji Belgesi” ve Yapılması Gerekenler
Arif KÜNAR

Hızla Gelişen Endüstri - Enerji Depolama Sistemleri
Ayla TUTUŞ

Hidrojen Üretiminde Yeni Nesil Nükleer Reaktörlerin Statüsü
B. Gül GÖKTEPE - Tunç ALDEMİR

Atıktan Enerjiye Giden Yolda Mevcut Yasal Düzenlemeler, Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri
Beril Pınar TANDOĞAN

Karadeniz Bölgesindeki Mevcut ve İnşaası Planlanan HES Projelerinde Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri
Beril Pınar TANDOĞAN

High-Efficiency Combined Cycle Applications With New LM6000 Aeroderivative Gas Turbines
Bülent MEHMETLİ - Edward WACEK

Dry Low Emissions Technology For LMS100 Aeroderivative Gas Turbine
Bülent MEHMETLİ - Daniel LOERO - Warren FERGUSON

TSAD Projesi Kapsamında Termik Santral Çevrelerinde Bölge Isıtma Potansiyelleri
Cengiz GÜNGÖR

Evolution In Gas Turbine Requirements A Customer Focussed Approach
Christian ENGELBERT- Batu GÖKER

Güneş Elektriği Sistemlerinde Türkiye İçin Öncelikler
Deniz Selkan POLATKAN

Kısa Süreli Rüzgar Enerjisi Tahminleri ve Ülkemiz İçin Önemi
Dolunay GÜÇLÜER

Challenges And Opportunities For Wind Plant Interconnections Worldwide
Donna OIKARINEN - Narend REDDY - Werner ZOSKE

Evsel Kaynaklı Arıtma Çamurlarının Biyogaz Üretiminde Kullanımının Değerlendirilmesi
Durmuş KAYA - Volkan ÇOBAN - Selman ÇAĞMANAlptekin YAĞMUR - Mustafa TIRIS - Fehmi AKGÜN

82-85

V

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Dünyada Biyoyakıtlara İlişkin Kamu Politikaları
E.Emrah HATUNOĞLU - Kubilay KAVAK

86-90 91-93 94-100 101-105 106-109 110-112 113-114 115-118 119-123 124-128 129-131 132-135 136-140 141-144 145-147 148-151 152-154 155-156

Enerji Sektöründe Proje Lojistiği Uygulamaları: Türkiye için Bir Vaka Çalışması
Emre ELDENER - Prof. Dr. Okan TUNA

Konya İlinde Biyogaz Üretim Potansiyeli Araştırma Projesi
Erdal BAŞTAN - Nuri KUNT - Hülya ŞEVİK

Atık Yağların Yönetimi
Dr. Erol METİN - Aydın ÖZBEY

Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Etkin Kullanımı
Fahrettin TANINMIŞ

Enerji Yatırımlarında Risk ve Yönetimi
Faruk DAĞLI Elektrik Borsası Av. Fatma ÇİFTLİK

Buhar Türbinli Kojenerasyon Sistemler ve Şeker Sanayinde Kullanım Tarihçesi
Ferit LEBLEBİCİ

Atık Geri Kazanım Sisteminde “Sıfır Atık” Yaklaşımı: Türk Telekom Örneği
Gülşen NİŞLİ

Enerji Şartı Antlaşması Çerçevesinde Uyuşmazlıkların Çözümü
H. Ercüment ERDEM

Heat Rate Improvement And Emission Reduction In A PC-Fired Boiler Via Combustion Optimization
Harun BİLİRGEN

Serbest Olmayan Elektrik Tüketicilerinde Rekabet
Hasan Gökalp CİNBİŞ-Feza CARLAK

TSAD Projesi Kapsamında Atık Enerji ve Termik Santrallerin Atılan Enerji Potansiyelleri
Yar. Doç. Dr. Hasan Hüseyin ERDEM

Türkiye’nin Jeotermal Kaynak Zenginliği, Yatırım Olanakları, Uygulamalar, Sorunlar ve Çözüm Önerileri
İbrahim AKKUŞ

Endüstriyel Fanlarda Enerji Verimliliğinin Artırılması
İbrahim ÇAKMANUS -Tuğba AKPINAR

Kömür-Enerji-Çevre Üçgeninde “Linyit Swot Analizi”
Dr. İlker ŞENGÜLER

Gönüllü Emisyon Ticareti’nden Türkiye’nin Kazanımları
İzzet ARI

Combined Heat And Power (CHP): A No-Brainer Contribution To Energy Costs Control, CO2 Emissions Reduction and Energy Security
Jayen VEERAPEN

Rüzgar Santrali Projelerinde Proje Finansmanı
Kazım ŞAFAK

157-158 159-160 161-165

Ecologically Sound Applications Of GE’s Jenbacher Engines and Latest Developments on The J624 Engine
Klaus PAYRHUBER -Martin SCHNEIDER

Rüzgar Türbini Üretiminde Kompozit Uygulamalar
Kubilay ALPDOĞAN

VI

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

2012 Öncesi ve Sonrası Gönüllü Karbon Projelerinin Rolü
Lale ÇAPALOV

166-168 169-173

Güneş Enerjisi Sektörü ve Fotovoltaik Sistemlerin Şebekeye Bağlantısı
Levent GÜLBAHAR - İsmail Hakkı KARACA

Yenilenebilir Enerji Yasa Tasarısı ve Çevre Mevzuatı Çerçevesinde, Atık ve Gazlarından Enerji Üretimi ve Politika Önerileri
M. Ata CEYLAN

174-176 177-180 181-183 184-188 189-191 192-193 194-195 196-199 200-203 204-206 207-209 210-213 214-216 217-220 221-225 226-228

Photovoltaics Versus Concentrated Solar Power
Dr. Martin STICKEL-Sebastian PETRETSCHEK

21. Yüzyılın Enerji Yönetimi: Akıllı Şebekeler
Mehmet İMERYÜZ

Enerji Verimliliğinde Isı Yalıtımının Rolü ve XPS ile Optimum Çözümler
Meltem YILMAZ

Turkey’s Energy Mix and Pipeline Politics
Doç. Dr. Mert BİLGİN

Management of Distributed Energy Resources
Mete TAŞPINAR

AB Temiz Enerji Direktifleri
Metin ATAMER

Grid Connection Of Renewable Energy
Miguel SOBRAL - Andrew JONES

Hidrojen Enerji Teknolojileri Projeleri ve Unido-Ichet
Mustafa HATİPOĞLU

The Role of Natural Gas Sector In Turkish Energy Sector
Muzaffer ERTÜRK

Hidrolik Türbinlerin Verim Artışlarındaki Fayda Analizi
Mücahit SAV -Yrd. Doç. Aydın ÇITLAK

Enerji Tesisleri İçin Gerekli Olan Taşınmazların Kamulaştırılması
Neşe LEBLEBİCİ

Flexible Power For Modern Grids
Niklas WÄGAR

Enerflex’s Sustainable and Profitable Energy Solutions - Polygeneration
Norman HOOGEVEEN

Petrol Fiyatlarının Doğal Gaz Fiyatları Üzerindeki Etkisi: Türkiye İçin Fırsatlar ve Tehditler
Okan YARDIMCI-Prof. Dr. Volkan Ş. EDİGER Yenilenebilir Enerji Sekteründe Lojistiğin Yeri ve Önemi Olgun HACIALİOĞLU

Where Does “Waste-To-Energy” Business Stand Within Energy and Renewable Energy Market? Turkey – Case Study
Osman TÜRKMEN

229-233 234-237 238-240

Hidroelektrik Santraller İçin Saatlik Elektrik Üretim Tahmin Modeli
Ozan KORKMAZ-Ahmet Cihat TOKER-Mehmet KÜÇÜKBEYCAN-Derya ALYAMAÇ

Solar Power Plants From Idea of Investment to Realization
Ömer Cihan KARAHAN

VII

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Hastanelerde Kojenerasyon Uygulamaları
Özay KAS

241-242 243-244 245-248 249-251 252-255 256-259

Özel Enerji Yatırımlarının ve Özelleştirme’nin Neresindeyiz?
Özkan AĞIŞ

Türkiye’nin Uzun Dönem Tepe Yük Talebinin Tahmin Edilmesi
Pelin GİREP - Melis BİLGİÇ - Merih Aydınalp KÖKSAL - Derek K. BAKER

Turbine Evaluation Based On IRR Calculation for Windfarm Development & Importance of Micrositing
Dr. Rüçhan HAMAMCI - İsmail KURIŞ - Ertan KIRAN

Risk Management Considerations for Renewable Energy
Sandra Tvarian STEVENS

Türkiye Enerji Sektöründe Büyüme İle İstihdamın İlişkisi ve Gelecek İçin Projeksiyon
Selami BALCI - Prof. Ümit Doğay ARINÇ - Serkan KELEŞER - Hüseyin BULUNDU

Rehabilitation & Full Repowering Of 2x150 MW EÜAŞ Ambarli Fuel-Oil Plant Units 4&5 By Conversion to 2x410 MW Duel Fuelled Combined Cycle Power Plant An EPC Contracting Challenge
Serdar ERKAN

260-263

Technical Due Diligence of Hydropower Projects in Turkey
Dr.-Ing. Stephan HEIMERL - Dr.-Ing. Ronald HASELSTEINER - Dr.-Ing. Beate KOHLER

264-266 267-268 269-272 273-275 276-280 281-282 283-284 285-287 288-291

Rüzgar Ölçümlerindeki Teknik Problemler
Sunay ATASEVEN - Barış AĞIR

HES Projelerinde ÇED Süreci ve İptal Davaları
Av. Süleyman BOŞÇA

Sugözü Enerji Santrali – Sürdürülebilir Enerji Üretim Modeli
Şeref HACIOĞULLARI - Gülben Gülcan PEHLİVANZADE

Atıkların Gazlaştırılmasına Dayanan Elektrik Üretim Teknolojisi
Dr. Tamer TURNA

The Importance of Voluntary Carbon Market in Turbulent Times of Negotiations
Thomas CAMERATA

Reduced Environmental Impact With Engines
Thomas STENHEDE

Geothermal Exploration in Turkey
Umut Destegül SOLAROĞLU - Özgür Çağlan KUYUMCU Doğalgaz Ticareti ve Avrupa Gaz “HUB”ları Volkan Özdemir

Asfaltitin Sıvılaştırılması Sonucu Elde Edilen Ham Petrolün Değerlendirilmesi ve Diğer Ham Petrol Örnekleriyle Karşılaştırılması
Yasemin İLHAN - Murat AYTEKİN

292-295 296-297 298 299-304

Küresel Ekonomik Kriz Sonrasında Enerji Piyasalarında Gelişim ve Oluşumlar
Yavuz AYDIN

Türkiye Elektrik ve Doğal Gaz Piyasalarında Liberalleşme Uygulamalarının Değerlendirilmesi
Yeşim AKCOLLU

ETKB 2010-2014 Dönemi Stratejik Planı Perspektifinde Türkiye Enerji Politika ve Stratejileri
Zekiye ÖZKUL

VIII

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ENERJİ TAŞIMACILIĞI AÇISINDAN BOĞAZLARIN ÖNEMİ VE ALTERNATİFLERİYLE DEĞERLENDİRİLMESİ

A. Beril TUĞRUL
İstanbul Teknik Üniversitesi - Enerji Enstitüsü

Özet
Çağımızda, ülkelerin önemli sorununun; enerji temini olduğu söylenebilir. Ancak, halihazırda dünya enerji kaynakları arasında başat rol üstlenmiş olan petrol ve doğal gaz; dünyanın belirli bölgelerinde, büyük miktarlarda bulunmaktadır. Dolayısıyla, enerji gereksinimi yüksek olan ülkeler için enerji kaynaklarına ulaşım önde gelen ereklerdendir. Orta Asya’dan ve/veya Kafkaslardan enerji kaynağı talebi giderek artarken, dar su yolu niteliğindeki geçiş bölgesi olan boğazların gereksinimleri karşılayabilmesi çevre açısından sorunlu görünmektedir. Bu çalışmada, boğazlar, bugüne kadar yaşanan olaylar da göz önüne alınarak incelenmektedir. Boğazlara alternatif olarak önerilen ve/veya gündeme gelen güzergahlar tanıtılmakta ve farklı boyutlarıyla incelenmektedir. Her bir alternatif, jeopolitik ve çevresel kriterler bağlamında ele alınarak ayrı ayrı değerlendirilerek irdelenmektedir.

Şekil 1. Dünya petrol rezervleri dağılımı.

1. Giriş
Dünyada, halihazırda belirli enerji kaynakları emre amadelik bağlamında öne çıkmaktadır. Bunlar arasında; fosil yakıtlar başta gelmekte ve enerji üretimindeki yerleri göz ardı edilemeyecek boyutlara varmaktadır [1,4]. Burada, emre amadelik ile, gece gündüz ve mevsimsel zaman farkı tanımadan temin edilebilen ve enerji üretilebilen enerji kaynakları kastedilmektedir. Fosil yakıtlar içinde de; çıkarımı, taşınımı ve kullanımı açısından petrol ve doğal gaz ayrı bir öneme sahiptir ve giderek de önemlerini artırdıkları söylenebilir. Bu bağlamda, ülkelerin belki de en önemli sorunu; enerjinin yeterli, güvenli, zamanında ve kesintisiz olarak teminidir denebilir. Ancak, halihazırda dünya enerji kaynakları arasında başat rol üstlenmiş olan petrol ve doğal gaz, dünyanın belirli bölgelerinde, büyük miktarlarda bulunmaktadır. Dolayısıyla, özellikle enerji gereksinimi yüksek olan ülkeler için enerji kaynaklarına ulaşım önde gelen amaçlardan biri olmaktadır.

Şekil 2. Dünya doğal gaz rezervleri dağılımı.

2. Dünya Enerji Durumu
Emre amade kaynaklardan olan petrol için Orta Doğu ve Kafkasya önemli rezerv bölgeleri durumundadır. Doğal gaz için ise önemli rezerv bölgeleri Orta Doğu ve Avrasya olmaktadır. Petrol rezerv bölgelerine ilişkin bir harita-grafik Şekil 1’de ve doğal gaz rezerv bölgelerine ilişkin harita-grafik ise Şekil 2’de görülmektedir [5,6]. Şekil 1 ve Şekil 2 incelendiğinde görülmektedir ki; petrol ve doğal gaz rezervlerinin dünyadaki dağılımları homojen değildir. Bir başka deyişle, tüm dünya ülkelerinin gereksinimi olan petrol ve doğal gaz belirli bölgelerde yer aldığından bu durum, dünya enerji politikalarını doğrudan ilgilendirmektedir.

Öte yandan, Orta Asya ülkelerinin enerji kaynağı bölgesi olarak giderek önem kazanacağı söylenebilir. Nitekim, gelecek projeksiyonu içinde Orta Asya ülkeleri için öngörülen gelişim Şekil 3’te görülmektedir [7]. Dünya enerji ihtiyacına bakıldığında ise, enerji gereksiniminin en yüksek olduğu ülkelerin gelişmiş ülkeler olduğu gözlenmektedir. Şekil 4’te kişi başına enerji tüketimi görülmektedir [5]. Enerji gereksinimi yüksek gelişmiş ülkelerin coğrafi konumları ile Şekil 1 ve Şekil 2’deki petrol ve doğal gaz rezerv bölgelerinin ayrı bölgeler olduğu hemen kendini göstermektedir. Dolayısı ile özellikle petrol ve doğal gaz bölgelerinden bu enerji kaynaklarına büyük gereksinim bölgelerine enerji kaynaklarının nakledilmesi sorunu ortaya çıkmaktadır.

1

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Görüldüğü üzere, batıya yönlenme bağlamında, Orta Asya ve Kafkaslardan Karadeniz yolu ile Akdeniz’e çıkış bu bağlamda önem taşımaktadır. Dolayısıyla, Orta Asya’dan ve Kafkaslardan petrol taşımacılığında boğazların ayrı bir yeri bulunmaktadır. Ancak, son yıllarda, boru hatları ile taşımacılık da öne çıkan bir çözüm oluşturmaktadır. Bununla beraber Orta Asya’dan Akdeniz’e çıkış için önemli bir seçenek, halen boğazlar olmaktadır. Enerji kaynağı talebi giderek artarken, dar su yolu niteliği taşıyan ve zor bir geçiş bölgesi olan boğazların tüm gereksinimi karşılayabilmesi çevre açısından da sorunlu görünmektedir. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına ilişkin geçişlere ilişkin bir istatistik Tablo 1’de ve kaza şartlarına ilişkin bir istatistik de Tablo 2’de verilmektedir [9]. Bugüne kadar Boğazlarda meydana gelen büyük bir kaza, katastrofik kaza olarak nitelenen ve 1979 yılında meydana gelen Independenta kazası olup, 95.000 ts sızıntı meydana gelmiş olduğu rapor edilmiştir [9]. Görüldüğü üzere, Boğazlar büyük enerji taşımacılığı için kritik su yolu olarak nitelenebilecek durum arz etmektedir.
Tablo 1. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından Yıllara Göre Geçişler Yıllar 1940 1945 1980 1995 1996 Şekil 4. Kişi başına enerji tüketimi [5]. 1997 1998 İstanbul Boğazı Geçişleri 4100 (civarında) 7500 (civarında) 25000 (civarında) 46954 49952 50942 49304 47906 48079 42637 Çanakkale Boğazı Geçişleri 35460 36198 36543 38777 40582 41561 39249

Şekil 3. Orta Asya ülkelerinde petrol üretimine ilişkin gelecek projeksiyonu [7].

3. Enerji Nakil Yolları ve Boğazlar
Burada, Avrasya içinde önemli bölgeler Orta Asya ve Kafkasya olmaktadır. Ancak, Orta Asya’nın açık denizlere kıyısı bulunmamaktadır. Kafkasya’nın ise, ana ticaret yolları bağlantısına, bir başka deyişle Akdeniz ve Okyanuslara çıkış bağlantılarına gereksinimi bulunmaktadır. Bu ise, taşınma ve nakil sorunlarını gündeme getirmektedir. Bu bağlamda, emre amade enerji kaynakları için halihazırda, özellikle petrolün taşınmasında, deniz taşımacılığı önde gelmektedir. Şekil 5’te Orta Asya’dan çıkışlar görülmektedir [8].

1999 2000 2001

Tablo 2. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından Yıllara Göre Meydana Gelen Kazalar Yıllar 1950-1960 1960-1970 1970-1980 1980-1990 1990-1995 1995 1996 1997 1998 1999 2000 2001 İstanbul Boğazı 15 43 39 112 168 04 07 13 30 14 09 20 Çanakkale Boğazı 01 25 20 43 08 12 10 05 07 08 08 09 Toplam 16 68 59 155 174 16 17 18 37 22 17 29

Şekil 5. Orta Asya ve Kafkasya’dan enerji çıkış yolları [8].

Bu bağlamda, Akdeniz’e çıkış için boğazlara önerilen bazı alternatifler söz konusu olduğu gözlenmektedir. Boğazların dışında Akdeniz’e çıkış için birkaç alternatif bulunmaktadır. Bunlar; Q Samsun-Ceyhan hattı Q Kıyıköy-İbrikbaba (Saros Körfezi) hattı Q Burgaz-Dedeağaç hattı Q Burgaz-Adriyatik hattı

2

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

olarak sayılabilir. Söz konusu alternatif yollar Şekil 6’da görülmektedir [4,10]. Bu alternatiflerin değerlendirmesini, dünya konjonktürü de göz önüne alınarak ayrı ayrı yapmak yerinde olacaktır. Bir alternatif; Samsun-Ceyhan hattıdır. Türkiye tarafından etkin bir şekilde hayata geçirilmek istenen bir alternatiftir. Aynı zamanda Ceyhan’ın enerji terminali olmasına önemli katkıda bulunacak bir alternatif durumundadır. Zira, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı ve de Kerkük Yumurtalık hattı ile beraber düşünüldüğünde, Ceyhan’ın konjüktürel önemini pekiştirmektedir. Bu bağlamda, Türkiye için avantaj gibi görünmektedir.

kazanmasından sonra ve özellikle Makedonya’nın bölgedeki durumunu güçlendirmesinden sonra düşünülebilecek önemli bir hat gibi görünmektedir. Son bir alternatif de, Orta Asya ve Kafkasya’dan Doğu Akdeniz bağlantısıdır. Bu yol, şimdilik Orta Doğu’dan Akdeniz’e çıkış olarak kullanılması düşünülmektedir. Bununla beraber, dolaylı olarak Boğazların bir alternatifi olarak düşünülebilir. Bir başka deyişle, Doğu Akdeniz’e çıkış, bu şekilde de sağlanabilir. Fazla olarak, bu hattın Kızıldeniz’e çıkması da sağlanabilmesi söz konusudur.

4. Sonuç
Söz konusu alternatifler göz önüne alındığında halihazırda Boğazlar yoluyla Akdeniz’e çıkış, en klasik çözüm durumundadır. Dolayısıyla boğazların önemi yadsınamaz şekilde devam etmektedir. Ancak, artan deniz trafiğini; su yolu olarak, dünyanın zor geçiş noktalarından biri olan İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının kaldırabileceği şüpheli görünmektedir. En azından, bu su yolu, belli gross tondaki tankerlerin geçişi için uygundur denebilir. Yine de senelerdir, bu yol; bazı istenmeyen olaylar yaşanmış olsa da, arta giden kapasitesiyle taşıma yolu olarak önemini sürdüre gitmektedir. Bununla beraber, tüm Orta Asya’nın Karadeniz yoluyla Akdeniz’e çıkışını tek başına karşılayabilecek bir alternatif olarak düşünülmesi zor görünmektedir.

Şekil 6. Enerji hatlarının Akdeniz’e çıkışı için alternatif yollar [10].

Kaynaklar
[1] TUĞRUL, A.B., “Türkiye’nin Enerji Açılımları”, “15. Uluslararası Enerji ve Çevre Konferansı ICCI-2009”, İstanbul, 13-15 Mayıs 2009, Bildiri Kitabı s: 15-17. [2] TUĞRUL, A.B., “Enerji Politikaları İçinde Doğal Gaz”, II. Doğal Gaz ve Enerji Yönetimi Kongresi, Bildiri Kitabı, 16-19 Eylül 2003, Gaziantep, Bildiri kitabı s: 100-111. [3] TUĞRUL, A.B., “Türkiye’de Yeni ve Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Enerji Politikaları İçindeki Yeri”, Yeni ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Sempozyumu, Kayseri, 3-4 Ekim 2003, Bildiri Kitabı s:319-324. [4] TUĞRUL, A.B.,, “Orta Asya’daki Mevcut ve Muhtemel Enerji Projeleri ve Türkiye’nin Bu Projelerdeki Yeri”, Orta Asya’da Değişen Dengeler ve Türkiye Sempozyumu, SAREM, 2009. [5] BP Statistical Review of World Energy, 2008. [6] BP Statistical Review of World Energy, 2007 [7] Politics of Ecology, Energy, and Land Use, May 2004. [8] MALEKİ, N., Energy Pipelines in Eurasia, Maps of the New Silk Road, 2009. [9] ER, Z., “Dar Su Yolları İçin Radyasyon izleme Tekniği İle Atık Debi Analizinin Yeni Bir İncelemesi”, İ.T.Ü. Enerji Enstitüsü, Doktora Tezi, Ocak 2005. [10] SADLER, D., A Quiet (election) War in Ukraine, 2004

Ancak, dünya konjüktürü açısından, Orta Doğu’da sıcak çatışmaların yaşandığı bölgelere yakın olan böylesi bir coğrafi noktaya, böylesi ağırlık kazandırılması çok da uygun görülmemektedir. Ayrıca, Rusya Federasyonu; Samsun-Ceyhan hattının hayata geçirilmesinin, kendisinin etkinliğini azaltıcı bir alternatif olarak görmekte ve de çok sıcak bakmamaktadır. Bununla beraber, bu yıl içinde Rusya Federasyonu ile bu hat konusunda prensip birliğine varılabildiği ifade edilmektedir. İkinci bir alternatif, Türkiye sınırları içinde Trakya’dan geçen hat olan Kıyıköy-İbrikbaba (Saros Körfezi) hattıdır. Bu alternatif, Türkiye tarafından, Saroz Körfezi’nin durumu ve büyük tonajlı tankerler için oluşturulacak liman ve terminal bağlamında fazla itibar görmemektedir. Buna karşın üçüncü bir alternatif olarak Türkiye sınırları dışında Trakya’dan geçirilebilecek hattır. Bu hat, Burgaz-Dedeağaç hattı olup, yapımına başlanmış bulunmaktadır. Burgaz-Dedeağaç hattının yapılması, Akdeniz’e çıkışta Türkiye’nin bay-pas edilmesi anlamına gelmektedir. Ancak, bu hattın büyük yük kaldırabilmesi şüpheli görünmektedir. Zira, Doğu Karadeniz’e gelen enerji kaynağının, önce batı Karadeniz’deki Burgaz’a bir şekilde taşınması, sonra boru hattına basılması, sonra Dedeağaç’dan tekrar deniz yolu ile taşınması söz konusu olacaktır. Fazla olarak, Dedeağaç bağlantılı şekilde Ege denizi üzerinden, büyük miktarlarda taşımacılık, boğaz trafiğine ilaveten çok da uygun görünmemektedir. Yunanistan açısından da, turizmi negatif yönde etkileyecek bir alternatif olarak kendini göstereceği söylenebilir. Bir alternatif de Burgaz-Adriyatik hattı olmaktadır. Bu hat batı Avrupa bağlantısı açısından önemli görünmektedir. Ancak, Balkanlarda belirsizlikler ve istikrarsızlıklar söz konusudur. Balkanların istikrar

Summary
It can be said that the most important problem for the countries, is supplying the energy with the availability, securely, sustainable and continuously. Forever, petrol and natural gas reservoirs which are premier energy sources are placed in the world essentially in two places with the huge amounts. Therefore, it is the indispensable subject to reach the essential energy resources for the developed countries. Middle East and Caspian have the first priority for petrol supplying, but the Eurasia and Middle East have for natural gas. At the present time, maritime transport has preferred especially for

3

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

petrol transportation. So, the petrol must be reaching the sea ports firstly. So the Bosporus and Dardanelles have a special importance for passing through Black Sea to Mediterranean. However, pipelines can be also used for the petroleum and natural gas transportation recently. But, still the sea transportation has remained the importance. In the other hand, the demand increases for the Eurasian petrol, but Bosporus and Dardanelles which are narrow water route, have not being enough for supplying the demands. In this study, the Bosporus and Dardanelles are evaluated with their importance and transportation capacity. Different alternative ways are investigated in detailed. Each alternative evaluated with geopolitics and environmental criteria. The alternative routes are count as namely; Samsun Ceyhan pipeline route, Kıyıköyİbrikbaba (Saros Bay) pipeline route, Burgaz-Dedeağaç pipeline route and Burgaz-Adriyatik pipeline route which they are evaluated separately. Some of them still is being constructed. Consequently, it can be said that, Bosporus and Dardanelles are the classic, but safe solution for going Mediterranean from Eurasia through the Black Sea in the in view of politics. Therefore, the importance of this water route is continued its importance undeniably. But, in the reality, this way is a narrow water way and has some troubles with the increasing demands environmentally.

4

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

A100-H ABB’S NEW TURBOCHARGER GENERATION FOR HIGH-SPEED APPLICATIONS

Thomas KNUESEL
ABB Turbo Systems Ltd.

A. Muaffak ÖZDİL
ABB Elektrik San. A.Ş.

Abstract
Operators of diesel and gas engines are facing increasingly severe economic and ecological challenges. On the economic side, the current recession has only interrupted the upward trend in fuel prices, while on the ecological side engines in all areas of application - marine, stationary and mobile - are subject to progressively stringent global and local emissions regulations. As well mandatory limits on noxious emissions, especially oxides of nitrogen (NOx), most nations are also committed to reducing emissions of greenhouses gases, including carbon dioxide, which is a further incentive to reductions in fuel consumption. At the same time, engine builders continue to pursue, and their customers expect, progressive enhancements to power density and response to load changes. In developing its new A100 generation of high efficiency axial and radial turbochargers covering a full spectrum of slow, medium and high speed diesel and gas engines, ABB Turbocharging has taken full account of these needs. The resulting turbochargers represent an enabling technology of improvements in all the vital areas of engine performance – power, emissions, fuel efficiency, reliability and operational safety. Likewise, major product objectives covered the equally important area of total cost of ownership in terms of both first costs and service friendliness. The presentation from ABB Turbocharging outlines the development process of the new A100 turbocharger generation and details their features and benefits, focusing particularly on the H-suffix versions for high speed engines and their applications.

5

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

TÜRKİYE’DE ENERJİ SORUNU VE SORUNUN ARZ TARAFINDAN ÇÖZÜMÜNDE GÜNDEMDE OLAN İKİ BAŞLIK: NÜKLEER ENERJİ VE YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI

Adem AYIK
Danışman

Özet
Geçmişten bugüne yaşanmakta olan, büyük ekonomik ve politik krizler, emisyonlardan ve atıklardan ötürü dünyayı tehdit eden çevre sorunları, bir gün bitecek olan konvansiyonel enerji kaynaklarına alternatiflerin stratejik olarak şimdiden düşünülmesinin gerekliliği, dışa bağımlılıklarla ekonomik olarak taşınamayan enerji faturaları ve bazılarınca enerji savaşları olarak adlandırılan “gerginlikler”, enerji konusunun her zaman var olacak önemli rolünü karar vericilere sert bir şekilde “hissettirmektedirler”. Enerji konusunda büyük ölçüde dışa bağımlı, fakat Üretim Ülkesi Türkiye’nin karar vericilerinin de, kalıcılık ve sürdürülebilirlik adına, AB ve Kyoto yolundaki adımların, zamanı kısıtlayıcı baskısı altında, durumu detaylıca analiz etmeleri, sağlam stratejiler belirleyip, doğru karar ve tedbirler almaları gerekmektedir. Sorunun çözümü için, arz noktasında düşünülen iki önemli çözüm de; YEK’ler ve Nükleer Enerji olmuştur. Bu çalışma ile, stratejilerin belirlenmesi yolunda fikir jimnastiği yaparak, ülkenin tüm kesimlerindeki karar vericilere yardımcı olabilmek ve topluma sorunun görülmesi için ışık tutmak adına, bu iki çözüm hakkında politik, çevresel ve ekonomik açıdan global ve yerel bir durum analizi sunmak hedeflenmiştir.

belki de, bir anda düşerek bu konuda karar vericilere nefes alma şansı yaratan, düşen enerji fiyatlarının etkisi ile, geçici de olsa rafa kaldırılmış gibi görünmektedirler. Ülkemizde de 2007’den bu yana ve bu son kriz sürecinde, kendi iktisadi ve ekonomi hedeflerimizin sürdürülebilmesi yolundaki sorunlarımızın çözümünde önemli iki nokta olan sosyal güvenlik ve enerji üzerine düşünmek ve bu konuda sağlıklı ve işe yarar tartışmalar yapmak ve de strateji ve önlemler geliştirmek yerine, kamuoyu, “belki de” boşu boşuna ve enerjimiz verimsizce harcanarak, IMF’den “ne kadar para gelecek?” tartışmalarına maruz bırakılmıştır. İlk etapta, kriz öncesinde nereye gideceği tahmin edilemeden hızla, en yüksek 150,- USD’lara yaklaşan ve krizle 25-30 USD’lara düşen fiyatların, zamanla ve hızla toparlanarak, ilk evrede (Mart 2010) 80 USD’lara çıkması bile, yaklaşmakta olan sorunun bir ayağı olan ekonomik tehlikeler noktasında, dünyadaki karar vericilerin, sorunu enselerinde hissetmeleri için gerekli büyüklüğe fazlasıyla sahiptir (Şekil 1 ve Şekil 2). Son olarak, Kopenhag’da birçoğuna göre fiyasko ile sonuçlanan, gelişmiş ülkelerin sorunu bir sonraki toplantıya ötelediği, konunun çevre ayağında ise bu kriz ve düşen fiyatlar süreci bile bir suni teneffüs imkanını “sağlayamamıştır”. Sözüm ona düşen üretime paralel olarak emisyon değerleri çok düşmemiştir ve tehlike çanları hala, hatta sesi yükselerek çalmaktadır. Sorunun politik ayağında ise bazı gelişmiş ülkeler ve AB gibi birlikler, bu krizi enerji alanında bir şeyleri düzenlemek için fırsat olarak

2008 sonunda başlayan ve tüm dünyayı sarsan ekonomik krizle birlikte, dünya ülkelerinde ve toplumlarında karar verme yetkisi olanlar, bir anda bu kriz ve sonuçlarıyla ilgilenmeye başlamışlardır. Krizin hemen öncesinde, özellikle de ekonomisi sanayiye ve üretime dayalı ülkelerde önemli ve çözülmesi gerekli olan sorunlar, yani artan enerji fiyatları, büyüyen çevre sorunları ve ülkeler arası enerji gerginlikleri üzerine tartışmalar, bu “büyük krizin” şoku ve

Şekil 1. Üç yıl içindeki aylık fiyat hareketleri.

Şekil 2. 1997-2009 arası ortalama yıllık fiyat gelişimi, (OPEC).

6

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Şekil 3. Ham petrol fiyatları ve gelişmeler (1861-2008), (BP Statistical review of world energy-2009).

görürken, bazı devletler ise krizin etkilerine bakmaktan, bu konuyu ya daha raftan bile almamışlar ya da rafa geri koyarak konuya bir ara vermişlerdir. Enerji krizleri için, kimilerince Şekil 3’te de yer alan 1970’lerdeki gibi bir savaş tehlikesi ve devamında İran’daki gibi rejim değişimleri, yok gibi görünse de, yine o zamanki gibi şu an da dünya rezervlerinde petrolün % 70’ine, doğalgazda da % 40’ına sahip, “stratejik elips” [1] diye adlandırılan Ortadoğu’da devam etmekte olan gerilimlerin nelere gebe olabileceğini ve bunların da, örneğin enerjide nelere sebep olabileceğini, aslında şimdi, bu kriz ortamında kimse düşünmek bile istememektedir. Ama dünyada enerji sorunun modern anlamda belki de miladı 1970’lerdeki bu kriz döneminde, bir anda misli-misli artan petrol fiyatları, ortaya çıkan siyasi ve ekonomik kaos ortamı, enerji gerilim ve savaşları ve de bu konuda ülkeler arasında yapılan anlaşmalarda kendini gösteren güç oyunları unutulmamalıdır. Bu noktada konumun önemi üzerine şu anda var görünen “kısa süreli unutkanlıktan” bir an evvel çıkmak için, bir bilgi tazelemesi yapmak ve devamında çözüm için; arz kısmında dünyada ve ülkemizde var olan iki alternatif ana başlıkta, ülkemizdeki durum doğrultusunda bu yukarıdaki üç perspektiften, bu çalışmanın içinde bulunduğu imkanlar çerçevesinde analize çalışmak faydalı olacaktır. Bu kapsamda, dünyadaki genel durumun, mevcut eğilimlerin, ülkemizdeki genel durumun ve bu iki alternatifin net görünümlü bir fotoğrafı çekilmeye çalışılacaktır. Çevresel ve ekonomik boyuttan dünyanın ve Türkiye’nin enerjideki durumu Tablo 1’de sunulmaya çalışılmıştır. Dünya 1973’lerdeki toplam 6.000 (Mtoe)’lik TPES (toplam primer enerji tüketiminin ham petrol cinsinden hesaplanması) değerlerinden, 2006’daki iki misli, yani 12.000 (Mtoe)’lik TPES değerlerine ulaşmıştır. IEA (Uluslararası Enerji Ajansı) ve BP gibi kurum ve kuruluşlarca yapılan araştırma, analiz ve oluşturulan uzun vadeli enerji senaryolarında, şu an 7 milyara yaklaşan dünya nüfusu 2050’de 9 milyarlara çıkacaktır. Buna Türkiye gibi ekonomisi büyümekte olan birçok ülkede, gelişen sanayi, trafik ve konutlardaki tüketime paralel olarak artan enerji talebi yanında, toplumların artan refah düzeylerine paralel olarak enerji tüketiminde artış eğilimleri eklenince enerji talebi çok artacaktır. Bu arz-talep senaryolarında fosil yakıtlar, bugünkü önemli payını korurken, bazı senaryolara göre gazda, bazılarına

göreyse temiz ve verimli teknolojiyle kömürde bir artış olacaktır. ABD+Kanada+Avrupa+Asya Pasifik’ten oluşan blok, şu an bile petrolde % 72 tüketime karşılık % 9 rezerve, gazda % 60 tüketime karşılık % 14 rezerve ve de kömürde % 88 tüketime karşılık % 65 rezerve sahiptir. Kimi uzmanlara göre 2050’ye kadar fosil ve konvansiyonel kaynakların önemli ölçüde azalacağı, hatta petrolün biteceği kaygıları vardır. Şu anda bilinen güvenli rezerv bilgilerine göre 2000’li yıllarda görünen, petrolde 42 yıllık, gazda 60 ve kömürde 133 yıllık ömürlerdir[2]. Uzun vadede buna dikkat edilmelidir, hatta bu durum bugün bile petrolü çıkaranlarca da bilindiğinden, mevcut enerji siyaset ve stratejileri bu faktöre göre de şekillenmektedir. Ama burada en az bunun kadar önemli olan nokta, konvansiyonel kaynaklarda yaşanan “kaynak milliyetçiliği” [3] ve bu kapsamda, fosil yakıtın ortalama % 80’inini üreten bu ülkelerde arzın talebe cevap verebilmesi için gerekli olan, örneğin yeni kuyular açılması konusunda gereken milyarlarca dolarlık yüksek yatırımları yapmak istememeleridir. OPEC Başkanı bir demecinde “ham petrolün varil fiyatının 70 doların altına inmesi halinde yatırım yapamadıklarını” [4] belirterek, fiyatların normal koşullarda minimum seviyelerine bir bakış açısı getirmiştir. Bu süreçte yaşanan başka dikkati çeken gelişmeler de olmaktadır. Rusya ve Ortadoğu’da fosil yakıtların, Shell, BP, Mobil ve Total gibi global ekonominin Top10 listesindeki şirketlerden, en bilinen GAZPROM gibi milli şirketlerin kontrolü altına geçmesi ile başlayan ve çevre bilincindeki artışla olan süreçte yaşanmaktadır. Örneğin Shell’in büyük hissedarlarından birisi Greenpeace olurken, BP’nin bugün ve gelecek planlarında yenilenebilir enerji (özellikle rüzgar ve güneş) ve CCS (Karbon tutma ve depolama) önemli bir yere sahiptir. Öyle ki, BP bugün Amerika’da bilinen en büyük (5.050 MW’lık) rüzgar çiftliği projesine sahiptir. Tabi ki bunda, bu kaynak milliyetçiliğinin ve fiyat istikrarsızlığının sonuçları yanında maliyetlerin ve çevresel baskıların da rolü vardır. Günümüzde bu sebeplerle, oluşan enerjide kaynak çeşitliliği yapmanın gerekliliği düşüncesi de önemlidir ve adında petrol olan ve zihinlere öyle kazınan BP örneğindeki gibi, Areva gibi bir nükleer devinin bile YEK’e yatırım yapmış olması ve ileriye dönük projeksiyonlarında da toplam gelirlerinin üçte birini bu alandan görmesi, ilgi çekicilikten öte bir durumdur[5].

7

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Tablo 1. Dünyadaki Genel Durum – (IEA “Key World Energy Statistis 2008”ın ve EUROSTAT’ın 2006 Verilerine Göre Hazırlanmıştır) Kıta veya Ülke Kilit Değerler Dünya Nüfus (Milyon) GDP (Milyar 2.000 US$) GDP (PPP Bazlı) (billion 2000 US$) Enerji Üretimi (Mtoe) Net Enerji İthalatı (Mtoe) TPES (Mtoe) Elektrik Tüketimi* (TWh) CO2 Emisyonları ** (Mt - CO2) Karma Değerler TPES/Nüfus (toe/kişi başı) TPES/GDP (toe/Bin 2000 US$) TPES/GDP (PPP) (toe/Bin 2000 US$ PPP) Elektrik Tüketimi / Nüfus (kWh/kişi başı) CO2/TPES (t CO2/toe) CO2/Nüfus başına) CO2/GDP (kg CO2/2000 US$) CO2/GDP (PPP) (kg 0,49 0,51 0,33 0,65 1,08 0,89 0,39 0,37 0,42 0,74 0,51 0,42 2,68 4,25 1,54 1,10 0,41 0,92 (t CO2/kişi 2,39 4,28 2,45 19,00 2,19 8,07 2,98 4,27 2,35 11,14 2,47 6,82 1,39 0,91 2,36 10,00 2,55 3,29 2.659,00 13.515,00 6.371,00 2.040,00 6.122,00 3.163,00 557,00 7.175,00 2.053,00 0,20 0,21 0,15 0,22 0,46 0,36 0,28 0,15 0,16 1,80 0,31 7,74 0,21 3,69 0,19 1,43 0,90 4,75 1,81 2,76 0,62 0,66 0,79 4,23 0,17 1,29 0,36 6.535,98 37.759,40 57.564,47 11.795,75 0,00 11.739,96 17.376,92 28.002,74 ABD 299,83 11.265,20 11.265,20 1.654,23 730,44 2.320,70 4.052,24 5.696,77 AB-27 493,79 9.500,65 11.962,60 881,42 1.005,85 1.822,49 3.145,85 3.983,05 Çin 1.311,80 2.092,15 8.684,98 1.749,29 135,88 1.878,74 2.675,65 5.606,54 Rusya 142,50 373,20 1.473,50 1.219,98 -531,12 676,20 872,39 1.587,18 Ortadoğu 189,30 837,81 1.455,53 1.529,25 -989,64 522,73 598,77 1.291,04 Afrika 937,49 773,32 2.207,42 1.110,49 -488,70 614,26 522,33 854,18 Almanya 82,37 2.011,20 2.254,73 136,76 215,56 348,56 590,98 823,46 Türkiye 72,97 261,20 576,82 26,33 69,01 94,00 149,83 239,74

CO2/2000 US$ PPP) *Brüt üretim + İthalat - İhracat - iletim ve dağıtım kayıpları **Sadece yakıt yanmasından oluşan CO2 Emisyonları. Bu emisyonlar IEA’nin enerji balansalrına ve IPCC rehber hesaplarına (1996) göre gerçekleştirilmiştir.

Yukarıdaki fiyat grafiklerden de anlaşılacağı gibi, durmadan değişen ve artan, özellikle de Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkelerin ve sektörlerin bütçe ve planlarında, döviz kurlarının da eklenen etkisiyle büyük ve tehlikeli açıkların, hatta “çöküşlerin” sebebi olan enerji fiyatları ve bu değişimlerde yaşanan “dengesizlikler”, bu konumdakilerin ekonomik ve politik olarak yurtdışına bağımlılığını perçinlemektedir. Günümüzde kamuoyunda önemli bir yer bulan ve konunun, tedbir alınmazsa bir daha asla düzeltilemeyecek, doğadaki tüm yaşamsal değerler için, hayati tehlikeleri ortaya koyan boyutu çevredir. Şu anda, 19. yy sonunda başlayan sanayileşme ve sosyal hayattaki gelişmelerle hızla en yüksek değerlerine ulaşan, artan küresel ısınmanın, böyle giderse bazı devletleri coğrafi ve siyasi olarak tarihten sileceği de ayrı bir gerçektir. Bu konuda alınan ve daha alınması gereken yığınla ve çok çeşitli düzenleme, tedbir ve yaptırımlar bulunmaktadır. Mevcut durumda düşük karbon ekonomisine geçişte özelikle gelişmiş ülkelerin ve bugün bu krize rağmen durmamış ve dünyanın üretim merkezi olmuş Çin’in bile çeşitli hedef ve stratejileri bulunmaktadır. Gelişmiş ve gelişmekte olanlar diye ikiye ayrılan ve bu geçiş süreci hızlanmaktadır. Ülkemizin de taraf olduğu Kyoto ve üyelik müzakerelerini

yürüttüğü AB’nin 2020 yılına kadarki meşhur 20-20-20 hedefleri içinde yer alan sera gazı emisyonlarını 1990’a göre en az % 20 azaltma hedefleri, 2050’ye kadar oluşacak ve birçoğunca ekonomide yeni bir sanayi devrimi anlamına gelen tahmini 2 trilyon dolarlık bir potansiyeli göstermektedir. Yine IEA’nın [6] 2008’daki projeksiyonlarına göre burada her senaryoda, IPCC çalışma ve raporları doğrultusunda, enerji verimliliğini artırma çalışmalarının, YEK (Yenilenebilir Enerji Kaynakları), CCS ve de nükleer enerji kullanımının buradaki sırayla büyükten küçüğe doğru emisyonları azaltmada payları olacaktır. AB bünyesinde ve özellikle Almanya’da bu teknolojiler stratejik olarak önemli bulunmakta ve haklarında bir çok enstitü tarafından Ar-Ge çalışması yürütülmekte, bu konuya büyük finansal destekler sağlanmaktadır (aynı ekonomik destek ABD’de son kriz esnasında açıklanan teşvik paketleri kapsamında, yeşil ekonomiye destek olarak yüz milyarlarca USD bazında kendini göstermiştir). Bu enstitülerde yapılan, düzenli ve artarak devam eden çeşitli maliyetfayda, maliyet-tecrübe, ömür analizlerinde, daha çok çevre dostu ve hedeflere uygun YEK (ki bunlar enerjide sadece elektrik üretimi alanıyla sınırlı kalmamaktadırlar), verimli enerji tüketim ve üretim sistemleri avantajlı görülmektedir [7,8]. YEK konusunda,

8

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

2030’a kadar mevcut senaryolar kapsamında sırasıyla güneş, rüzgar ve biokütle şanslı görülmektedir. Bu çalışmalar artarak ve düzenli bir şekilde devam ettirilmektedir. Örneğin konumuz olan YEK’ler alanında, Almanya’da Kassel Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, kombine santraller sayesinde YEK’lerde önemli bir sorun olan depolama konusuna da çözümler getirilerek, kombine santrallerle Almanya’nın isterse, 2050 yılına kadar tüm enerjisini YEK’lerden sağlayabileceği ispat edilmiştir. Kapasite, depolama, verim ve iletime yönelik çalışmalar bu konuda “iştahı artırırken”, istihdam ve kapasiteler gibi piyasa değerleri açısından yine otomotiv devi olarak da bilinen Almanya’da, YEK teknolojileri sektörünün yakın zamanda otomotiv sektörünü geçeceğine birçoğu inanmaktadır. Bu da sorunun iktisadi ve sosyal başka bir boyutudur. Bu teknolojilerle yapılan enerji üretimi ile elde edilen karbon kredileri ve bu kredilerle yeni projelerin finansmanı da, AB ve ülke teşvikleri yanında, ekonomik olarak, ilk yatırım maliyetleri yüksek bulunan, ama sonradan neredeyse sıfır hammadde bağımlılığıyla ve düşük işletme maliyetleri ile cazip YEK’ler için oluşturulmaya çalışan finansal altyapı çalışmaları içinde yer almaktadır. IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) ve OECD 2009 verilerine göre, şu anda sökülmesi planlanan ve sökülen toplam 127 santrale karşılık, inşaatı devam eden 45 yeni santral, toplamda ilginç şekilde yaklaşık aynı kapasiteye sahiptirler. Diğer yandan ABD’de bildiğimiz son kararla yıllar sonra nükleer santral için ilk izin verilse de, AB genelinde ve yine özellikle kendisi de nükleer teknoloji üreten Almanya’da nükleer santraller kapatılarak, diğer yeni teknolojilere yönelim ağır basmaktadır. Bunda kapanmakta olan santrallerin ömürlerini doldurmaları kadar, nükleer atıkların ve bu eski santrallerin sökümünün yüksek maliyetleri yanında, halihazırda Fransız Areva gibi, büyük nükleer enerji şirketlerinin yürütmekte olduğu daha güvenli, daha az atıklı, daha verimli, fakat çok daha pahalı 3. nesil yeni santral teknolojilerinin sonuçlarının beklenmesinin de rolü vardır. Mevcut nükleer enerji santralleri hiç de ucuz teknolojiler değillerdir ve kurulumları uzun sürmekte, maliyet hesapları da çoğu zaman tutturulamamaktadır. Fakat bunun yanında gelecek stratejilerini, sahip olduğu siyasi ve teknolojik avantajları da kullanarak yıllardır nükleere çok önemli pay ayırarak yapan ve hatta buradan ürettiği elektriği AB içinde satan tek bir Fransa örneği de bulunmaktadır. AB içinde tek yeni santral oluşumu Finlandiya içindeki bu Fransız Areva projesidir. Zira milyarlarca dolarlık yüksek maliyetlere uluslararası finansman desteği bulmak da eskisi gibi kolay değildir. Bu yüzden ve de İran ve Kuzey Kore örneğindeki gibi nükleerin bir silah olarak kullanılması çekinceleriyle, genelde bu işi sadece ülkelerin kendileri yüklenebilmektedir. Bu konuda özellikle fosil yakıtların stratejik elipsi Ortadoğu ve gelişmekte olan ülkelere yönelik artan kaygılar mevcuttur[9]. Bugün ABD, AB, Almanya, Fransa’da birçok önemli karar vericinin üzerinde birleştiği ve geliştirdiği stratejilerdeki genel eğilim şablonları, yukarıdaki gibi birçok görünüşü dikkate almaktadır. Hedefleri belirlemenin zor olabileceği veya belirlendiğinde de sapmaların yaşanabileceği bilinmektedir. Ama buna karşılık bu konuda strateji ve uygulamaların temeli, ana hedefleri yitirmemiş politika ve uygulamalara karar vererek, sürdürülebilir, her açıdan güvenli, fiyatları durmadan değişmeyen, bağımsız, rekabetçi imkanlar ve fiyatlar sunan eldeki tüm kaynak ve potansiyellerin, en ekonomik biçimde değerlendirilerek kaynak çeşitliliğinin sağlandığı, çevreyle

dost enerji çözümlerini sadece mühendislik alanında kalmayıp, tüm disiplinler arası çalışmaları yaparak, uygun teknolojileri bulup, gerekli yasal düzenlemeleri ve koşulları da oluşturarak, enerjinin verimli kullanılmasından arz ve talep aşamasına kadar her alanda konunun tüm “partnerlerine” sunabilmek yönündedir. Bu eğilimlerin gereklerini yerine getirebilenler ayakta kalacak ve yoluna devam edeceklerdir. Peki ülkemiz, Türkiye ne durumdadır? Enerjisini verimli kullansa % 30’lara kadar enerji tasarrufu yapacağı iddia edilen, hatta kamuoyundaki bilinçlendirme ve tartışma enerjilerini de, kıyaslama yapıldığında boşa harcayarak, “IMF’den 10 mu gelecek, 20 mi gelecek?” tartışmaları yerine, bu tartışmalarda önemli bir sebep olan bütçe açığının, belki de kontrol edilebilir en önemli kaynağı olan, enerjide dışa bağımlılığı gidermek için, bunca tartışmayı kamuoyunda ve basında yapmayan, 798,8 milyar USD Gayri Safi Milli Hasıla ile G-20 içinde 15. sırada bir ekonomiye ve yaklaşık 73 milyon nüfusa sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Ülkemizin de üyesi olduğu ve oradaki standartlara göre datalar hazırladığı IEA verilerine göre enerji tüketiminde, 2006 yılında sanayi yanında meskenlerin ve benzeri diğer grupların “diğer sektörler” adıyla tek çatıda topladığı grup, başta ısı prosesleri ve elektrik enerjisi amacıyla, hem de yaklaşık olarak eşit paylarla başı çekmektedir. Yine buradaki datalara göre 1971-2006 arasında, kendi enerji üretimini 15 Mtoe’den 26 Mtoe’ye % 85 artış ile çıkaran, ama primer enerji tüketimi 1971’de 20 Mtoe’den 2006’da 94 Mtoe’ye % 480 artış gösteren ülkemizin, bu sayılara bakıldığında kendi enerjisinin toplamdaki payı yaklaşık % 75’lerden, yaklaşık % 28’lere düşerken, enerji ithalatının payı ise % 25’lerden % 72’lere çıkmıştır. 2000 yılından krizin ilk yıl sonuna kadar (2009 sonu), büyüyen ekonomisine paralel olarak artarak toplamda 215 milyar USD’lik enerji ithalatı yapan Türkiye’nin, bu süreçte enerji ithalatının topla ithalat içindeki ortalaması % 20 civarındadır. Krizden dolayı dünyada düşen fiyatlarla 2009’da 30 milyar USD ithalat yapsa da, ekonomik gelişmelerle bu rakamın 50 milyar USD’leri gördüğü de olmuştur. Ülkenin bu süreç içinde toplam ithalat içindeki enerji ithalatı payı yıllık toplamda başta % 17’lerden, arada ülkede yaşanan krizle % 14’lere düşse de, yaşanan hızlı toparlanmaya paralel olarak, son kriz öncesi % 24’lere yaklaşmıştır. Bu konuda Rusya’ya artan bağımlılık da AB’nin de kabul ettiği gibi hem ekonomik, hem de politik büyük bir risktir. Kriz sonrası beklenen toparlanmalar, bu konuda da tehlike sinyalleri üretmektedir. Yapılan anlaşmayla 2009’da taraf olunan ve buna göre ilk etapta yaptırımları olmasa da, sonra yükümlülükleri ağır bir şekilde yaşanacak Kyoto süreci ile AB süreci önemli diğer başlıklardır. Sahip olduğu büyük akarsular sayesinde hidroelektrikten dolayı toplam YEK’deki oranı Avrupa standartlarının şimdiden üstünde gibi görünse de, AB’ye üye ülke olmak isteyen Türkiye’nin, 2020’ye kadarki “20-20-20”sürecinde -ki bu konuda AB’nin ileride daha ileri seviyede, tek sesliliği de güden hedefler belirlemesi ve bu doğrultuda kararlar alması durumu da söz konusudur- enerji ve çevre başlıklarında ortak şekilde çözmesi gereken bir sürü muamma bulunmaktadır. Bu muammanın baskısı da kamuoyunda sanki henüz hissedilmemektedir. AB’nin hakkında liderlik ettiği ve burada önemli sebeplerinden birinin de Lizbon stratejisine göre, bu konuda istihdam ve küresel rekabet hedeflerinin sağlanması yönünde örneğin rüzgarda üretim kapasiteleri şimdiden dolan teknoloji üretimi yapan şirketlerine bakınca fırsatların yattığını

9

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

gördüğü çevre konusunda, IPCC 1990 yılına göre 2050’ye kadar % 50 azalma olursa küresel ısınmanın etkilerinin sınırlı kalacağını belirtmektedir. Resmi ağızlardan bu fasıllarda ilk etapta 60 milyar avro harcamak zorunda kalacak Türkiye’nin, emisyon değerlerini de nasıl indireceği çözülmeyi bekleyen bir muammadır. Mevcut yapıya ve tablodaki değerlere ve OECD raporlarına bakıldığında, ülkemiz iklim değişikliği alanında gelişmekte olan ülke sınıfındadır. Fakat 2012 sonrasında, yer aldığımız ve sadece gelişmiş ülkelerin bulunduğu EK-I ülkeleri listesinde kümülatif olarak % 25-40 arası emisyon azalması sağlamamız gerekmektedir, bu ortalama % 90’lara varan bir azaltmayı 2050’ye kadar gerçekleştirmemiz gerektiği anlamına gelmektedir. Bu sürece yeni katıldığımız için de, gerek teknolojik gerekse karbon piyasaları ve kredileri gibi finansal ve sağlıklı piyasa oluşturulmasıyla ilgili gelişmeler konusunda Türkiye geride kalmıştır. İleride ortalama tonu 135,- USD civarlarında düşünülen ve sektörlere göre de planlamalar ve düzenlemeler istenen karbon bedelleri düşünüldüğünde 2006 rakamlarıyla, 239,4 Mt üreten Türkiye’nin faturasını “herkes hesaplayabilir”. Bu bağlamda da yenilenebilir enerjilere ve çevre dostu uygulamalara ait teknoloji ve tesisleşmelerde beklenenden fazla bir artış olacağı aşikardır. Bu noktada Türkiye hem arz hem de talep boyutunda enerji verimliliği yanında, enerji arzı sağlanmasında emisyonları düşürmek için iki çözüm başlığı ile karşı karşıyadır. YEK’ler ve Nükleer Enerji. Kaynak bazında bakıldığında (her platformda tekrar tekrar verilen rakamlar burada bir daha verilmeyecek), dünya çapında güçlü ve yerli YEK kaynaklarına sahip olmasına rağmen, bu alandaki üretimi, toplam fotoğrafta çok düşük olan Türkiye’de, bir yandan hammadde ve teknoloji bazında neredeyse tamamen yurtdışına bağlı nükleer enerji de tartışılmaktadır. Şu anda özelleştirmelerin, sağlıklı olarak oluşturulmaya çalışıldığı enerji piyasasında 2005’teki ilk kayda değer YEK kanununun devamı niteliğindeki ve kıyas götürmez şekilde daha gelişkin olarak Meclisin ilgili komisyonlarında geliştirilmiş, yerli üretime de ekstra teşvikler getiren, ama Temmuz 2009’dan beri de Mecliste bekleyen yeni bir YEK kanunun taslağı bulunmaktadır. En son 2007’de sadece bir günle sınırlı tutulan düzenlemede 70.000 MW üzerinde lisans başvurusu gerçekleşmiştir. Neredeyse tamamı o zamandan beri onay bekleyen bu başvurulara ilgi duyanlar, buradaki bürokrasinin ve durmadan değişen kanun ve düzenlemelerin işlerini zorlaştırdığı savunmaktadırlar. Diğer taraftan da, birçoğu duyurudan sonra kısa sürede hazırlanmak zorunda kalınan ve sadece bir gün içinde tüm başvuruların yapılması zorunlu bırakılan, lisans başvuruları hakkında karar verecek merciler, birçok başvuru dosyası, standartlara uygun olmayarak hazırlandığından artı bürokrasi yükü geldiğini iddia etmektedirler. YEK’lerde çözülmesi gerekli bir nokta, Türkiye’nin enerji dağıtımındaki mevcut altyapı sorunlarından ötürü, örneğin rüzgarda var olan kapasitesinin yarısından bile az olan, ancak 20.000 MW’lik bir ekonomik kullanımı sağlayabildiği gerçeğidir. Ayrıca örneğin REN21 raporlarına göre, güneş-ısı kolektörleri üretiminde dünyada Çin’den sonra 2. olan Türkiye’nin, PV konusunda sıfır seviyesinde olması, mevcut potansiyellere bakıldığında kabul edilir gibi değildir. Rüzgar konusunda da gerek makine ve gerekse inşaat alanında, tecrübelere sahip ülkemizin iyi seviyelere gelmesi, stratejik konumu da düşünüldüğünde aslında hiç zor değildir. Ama yerli teknoloji için Ar-Ge konusunda çok şey yapılmalıdır. Bunun yanında birçok büyük kuruluş ve yatırımcı, ülkeyi mevcut otomotiv tecrübelerinde

olduğu gibi, politik ve coğrafi konumuyla gelecekte kendilerine bu alanda üs olarak görmektedir ve şimdiden harekete geçmek istemektedir. Bu da bu krizde ve gelecekte Avrupa örneğindeki gibi önemli bir istihdam, ekonomik ve teknolojik gelişim anlamına gelmektedir. Nükleer konusunda ise tam bir bilinmezlik bulunmaktadır. Rafa kaldırılan, mahkemelere takılan, sonuçsuz kalan, uluslararası imzalar atılan süreçlerde henüz net bir kanun veya teknik piyasa oluşumu gerçekleşmemiştir. İhalesindeki durumlar nedeniyle alınan son mahkeme kararı sonucunda Rusya ile olan ilişkilere, Güney Kore ile düşünülen ve imzalan ortak çalışmalar da eklenmiştir. Toplumda özellikle Türkiye’yi de etkileyen Çernobil örneğinden dolayı hayati ve çevresel kaygılar yanında, bazı uzmanların adı geçen alternatiflerden Rus teknolojisine, yukarıda bahsi geçen yeni teknolojiler düşünüldüğünde, nükleeri desteklesin veya desteklemesin, kaygıları olduğunu da konuya ilgi duyan herkes bilmektedir. Ayrıca uranyumda ve teknolojide tamamen dışa bağımlılık da, fosil yakıtlar konusunda kaçılmaya çalışılan mevcut bağımlılığımıza bir yenisini eklemeyecek midir, soruları da sorulmaktadır. İlk santraller için düşünülen yerler ve bunlar arasındaki lojistik açıdan da teknik kaygılar bulunmaktadır. Fakat bu yönde sadece kuvvetli bir niyet bulunmaktadır. Böylece ülkenin, yüksek teknolojiye de kavuşacağı ve bazı eski TAEK yetkililerinin de böyle kısa sürede elde edileceğine inanmadığı tecrübelerle, kısa süre sonra bu konuda kendisi bir şeyler yapabilir hale geleceği düşünülmektedir. Ama kat edilmesi gereken mesafeler uzundur ve aslında güvenlik, atık ve benzeri diğer konularda önemli kıstaslara sahip olması gereken bu santral konusunda hiç bir tecrübesi olmayan ülkede somut adımlar atılmadan konu enine-boyuna sağlıklı tartışmaların yapıldığı da söylenemez.

Sonuç
Bu konuda hazırlanan tez çalışmasında [10]’da şu sonuçlara varılmıştır: Enerji; partiler, kurum ve kuruluşlar üstü meseledir, sürdürülebilirlik de belirleyici öneme haizdir. Globale ve lokal tecrübeler, eğilimler, potansiyeller, mevcut yüksek dışa bağımlılık, Kyoto ve AB hedefi gibi uluslararası ilişkilerin yarattığı zaman baskısı, stratejik konum ve diğer faktörler yine bu üç perspektiften (ekonomi, politika ve çevre) ele alındığında, YEK’ler nükleere göre ülke koşullarında zaman da kazandıracak daha öncelikli seçim olarak görülmektedirler. Bu noktada mevcut üretim ve tüketim grupları iyi tespit edilerek düzenlenmeli. Elektrik ve ısıtma önemli kalemler ve buralarda YEK’e geçmek hiç de zor değil. Bu noktada rüzgar elektrik üretimi için öncü kaynak olarak YEK içinde yer almakta. Karasal ve deniz üstü kullanılmayan büyük bir potansiyel, işlenmeyi beklemekte. Teknik ve ekonomik olarak güneş önemli bir potansiyele sahip. Güneş’te, ülkenin REN21 Raporlarına [11] göre de onaylanmış ısıtmada var olan önemli tecrübelerinin, “0” düzeydeki güneşten elektrik kazanımında da oluşturulması için Ar-Ge’den üretime ve tüketime her alanda çalışmalar hayata geçirilmeli. Trafikte bio yakıt kullanımları artırılabilir. Jeotermalde de gerek ısıtma ve gerek elektrik üretiminde kullanılmayan bir potansiyel var ve buralarda da acilen harekete geçilmeli. YEK’lerin önemli bir depolama problemi ve şebekeye bağlanma konusunda altyapı problemleri var gibi

10

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

görünüyor. Ama bu kombine santral çözümleri ile alt edilebilir. Bu noktada HES’lerin olası kombinasyona katkısı da çok önemli. Bu bağlamda tüm stratejiler, üniversitelerin, konunun bağımsız uzmanlarının, sanayicisinden yatırımcısına ve finansman kaynaklarına tüm piyasa oyuncularının, sivil toplum kuruluşlarının, hukukçuların, bir araya gelerek devletin başkanlığında toplanacak kurullarda belirlenmelidir. Devletler kar amacı gütmeyen, ama yasal sorumluluklarını her zaman sürdürmeleri gereken, devamlılık ilkesine tabi ekonomik, sosyal ve siyasi düzenlerken, özel işletmelerde de bunların yanına karlılık hedefleri eklenmektedir. Uygun, kısa ve uzun vadeli stratejilerin belirlenmesinden sonra, alınacak tedbirler, tüm ilgi duyanlara açık bir şekilde deklare edilmelidir. Konunun baştan beri görülen devamlı değişimlere açık yapısı karşısında, konuya etki eden tüm faktörlerin bilinmesini sağlayacak durum analizlerinin önemi, burada çok daha fazladır. Sadece bu şekilde bu tematik içinde doğru ve uzun soluklu kararlar alınabilecek ve bunun için gerekli kontrol sağlanabilecektir. Enerji konusu bir sürü başlıkla iç-içe geçmiş, sektörler, kurumlar ve kuruluşlar ve de disiplinler arası ortak çalışmayı gerektiren önemli bir meseledir. Karar alıcılarından, üniversitelere, ArGe çalışmaları yapanlara ve firmalara kadar herkes bu ortak zeminler için çaba göstermelidir. Örneğin buralarda olası ortak çalışma komisyonlarında arz kanadında, enerji verimliliği için, mevcut düzen nasıl değişecek ona karar verilecek ve ona göre de ilişkide olunacak sektörler bilinçlendirilecek olsa, buradaki zaman kayıplarına son verilir ve herkes de önünü görebilirdi. Böylece işlere, mevcut düzen içinde bazı durumlarda etkili lobilere son verilir ve vizyon sahibi olup ona göre şimdiden çözümler üretilirdi. Örneğin, bu son krizde çözüm olarak sunulan, bölgesel teşvikler çıkartılırken de enerji konusundaki komisyonların da katılımıyla bu tip ortak çalışmalar yapılamaz mıydı? Belki gerekli alt yapı ve imalat tesisleri için düşünülen plan ve projeler, buralarda da değerlendirilebilir, merkezden bütünü gören açıyı kaybetmeden, ama bürokrasilere de hapsolmadan, ortaya konulacak strateji, plan, önlem, uygulama ve de denetlemelerle çok daha sağlıklı ve fayda getiren bir yol çizilebilirdi. Doğru, düzenli, güvenli ve konunun uzmanlarınca belirlenecek ve oluşturulacak, üretimden tüketime, teknolojiden alt yapıya her alanda uluslararası standartlarda veriler oluşturularak ilgililerin kullanımına sunulmalıdır. Potansiyellerin doğru belirlenmesi için uluslararası geçerli standartlarla çalışan ölçüm birimleri kurulmalı ve aynı standartlar buradaki tüm sistemlerin kullanılmasına da getirilmeli. Bu birimler ülke geneline yayılmalı ve bağımsız olmalı. Bu noktada üniversite ve enstitülerin desteği önemli ve şart! Sadece stratejik olarak kontrol altında tutabilmek için değil, eğer bu konuda gerçekten davetkar ve güvenli bir pazar ve “serbestleştirme” oluşturulmak isteniyorsa da, bu sağlıklı verilere ihtiyaç bulunmakta. Zira böylesi bir durumu tüm ilgililerin, örneğin yatırımcıların güvenini kazanacaktır. Beklenen kanunların akıbetinin belirsizliği, teşvikler ne kadar iyi de olsa birçok Avrupa örneğinde görüldüğü gibi, ağır bürokrasi, durmadan değişen düzenlemeler, konunun tüm katılımcıları ve bağımsız uzmanları bir araya gelerek üzerinde ivedi çözümler bulması gereken, geleceği belirleyici başka bir maddedir. Toplumsal bilinç çok önemlidir. Çıkan faturayı herkes ödemektedir. Toplumun her kesimi enerji konusunda bilinçlendirilmelidir. Bugün neredeyse herkesin cebinde iletişim için en az bir tane cep telefonu

bulunmaktadır. Bunun için milyarlarca para neredeyse tamamı yurtdışındaki üretime hediye edilirken ve de yine milyarlar iletişim faturalarına harcanırken, Anadolu’nun köylerinde olan güneşısı kolektörü kullanarak oluşmuş, ilk yatırım sonrası “bedava” ısınma bilinci maalesef, hiç de az olmayan bir kısmını müstakil ev veya apartmanların oluşturduğu büyük şehirlerde, kendini göstermemektedir. Her ne kadar AB’ye uyum kapsamında da gerekli yeni düzenlemelerin etkisiyle, ancak son zamanlarda çıkan kanunlarla bir zorunluluk haline getirilmiş olsa da, bu çok daha verimli merkezi ısınma sistemleri, doğalgaz, ülkemize ilk geldiğinde düşünülmediğinden, baştan beri yaygın olarak kullanılan, totalde verimsiz ülke sarfiyatımıza sebep, kombi ile ısınma benzeri enerji verimliliği düşmanı çözümler yaygınlaşmasının önü başta alınmamıştır. Bu örnekte olduğu gibi, arzın sağlandığı makro ve gerekiyorsa kişisel bazlı mikro projelerde düzenlenecek ilgili kurum ve yasalar çerçevesinde, seçilecek çözümlerde ileriki boyutlar ve mevcut teknolojik tecrübe ve fiyat gelişimleri de düşünülerek en verimli teknolojilere işaret edilmelidir. Ülkemizin, daha verimli ve kalıcı teknolojiler varken, bir teknoloji çöplüğü olarak konumlanmasına izin verilmemelidir. Örneğin rüzgarda dünyadaki teknoloji üreticilerinin üretim kapasitelerinin doluluğu ve ülkemiz açısından çözümün aciliyeti düşünüldüğünde de, yerli teknoloji tedariğinin önemi ortadadır. Ayrıca ülkemizin jeopolitik konumu açısından bakıldığında da, bu teknolojilerin, üretim teknolojilerindeki güçlü tecrübesi ile, diğer ülkelere buradan üretimle arzı potansiyeli bulunmaktadır. Mevcut yapıda ise, yerli teknolojinin ve üretimin sağlanabilmesi için Ar-Ge’nin acilen geliştirilmesi gerektiği görülmektedir. Ar-Ge Çalışmaları kapsamında tecrübe sahibi tüm yerli ve yabancı kurum ve kuruluşlarla ortak çalışmalara bir an evvel başlanmalı ve var olan az sayıdaki ortak çalışmaların artması da teşvik edilmelidir. Ayrıca özellikle üniversitelerle gerçekleşmesi gereken devlet/sanayi ve üniversite işbirliklerin oluşması önündeki bürokratik engellere (örneğin akademik yapıların yürüteceği çalışmalar için finansmanın sağlanmasında var olan sorunlara) çözümler bulunarak buradaki potansiyeller acilen değerlendirilmeye başlanmalıdır. Böylesi bir teknoloji üretimi ve satış öncesi ve sonrası, montajından bakımına tüm servisler düşünüldüğünde, Almanya örneğindeki gibi, ülkemiz için önemli bir istihdam kaynağı yaratma potansiyeli de, ana sorunu çözerken elde edilebilecek çok önemli başka bir kazanım olarak mevcuttur ve iyi değerlendirilmelidir. Emisyon hedeflerindeki gelişmeler, gelişmekte olanlar için tehlike, teknoloji üretenler için ise yeni piyasa olduğuna göre Türkiye’de bu konuda gerekli çalışmalar şimdiden başlamalıdır. Türkiye’nin bu bağlamda bu konunun finansmanı için şu anda daha anlamlı görünen AB ve OECD ile müzakere yolunu seçmesi uygun görünmektedir, ki bir şeyler yapabilsin; yoksa şartlar çok ağır olacaktır. Buradan ve karbon piyasaları benzeri düzenlemelerden elde edilebilecek finansmanlar yeni çevreci projelere kaynak yolunda değerlendirilmelidir.

Kaynaklar
[1] Rempel, H., Schmidt, S., Schwarz-Schampera, U., Röhling, S., Brinkmann, K. “Die Rohstoffe Zentralasiens. Machtmosaik Zentralasiens” Sapper, M., Weichsel, V., Huterer, A. (Yay.),

11

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Deutsche Gesellschaft für Osteuropakunde e.V., Berlin, s.433, 2007 [2] Deutsche Agentur für erneuerbare Energien - http://www. unendlich-viel-energie.de, 30 Mart 2009 [3] Dirmoser, D. “Energy Security”. Berlin: Fredrich-Ebert-Stiftung, 2007 [4] CNN, ”OPEC’e göre petrol fiyatı adil”- http://www.cnnturk. com/2010/ekonomi/piyasa.hisse/03/31/ opece.gore.petrol. fiyati.adil/570214.0/index.html [5] Matlack, C., “Pahalı bir nükleer enerji iddiası”, Bloomberg Businessweek, Sayı 9, s. 44-47, Mart 2010 [6] IEA, “Energy Outlook” ve “Key World Energy Statistics”. Paris: IEA Publications, 2008 [7] Staiß, F. “Jahrbuch Erneuerbare Energie-2001”, Stiftung Energieforschung Baden-Württemberg (Yay.)... Radebeul: Bieberstein-Verlag, s.74, 2001 [8] BMU, „Neues Denken – Neue Energie – Roadmap Energiepolitik 2020“, 2.Baskı, Berlin, 2009 ve Bundesverband Erneuerbare Energien e.V. (BEE) http://www.bee-ev.de, Şubat 2009 [9] Rubner, J., „Das Energedilemma“, München, Pantheon Verlag, s.255-264, 2007 [10] Ayık, A., “Situationanalyse von zwei Alternativen: Erneuerbare Energien und Kernenergie auf dem türkischen Energiemarkt”, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İşletme Anabilim Dalı, (Almanca) Üretim Yönetim ve Pazarlama Bilim Dalı Master Tezi, Istanbul, 2009 [11] REN21, “Renewables 2007 Global Status Report” (Almanca), GTZ, 2008

perspectives, SWOT analysis is performed to help Turkey’s strategic planning on renewable energy resources and nuclear energy. At the end of study, the ideal solutions for energy problems are identified as renewable energy resources in the perspective of global solutions and trends and also domestic resources. This study also presents some solutions proposal at the awareness of the Decision-makers and society point of view. Study was prepared under the following headings, respectively: A- What is energy problem today, why it is important, what are the perspectives on this issue; B- Overall in the world energy situation, obtaining methods, implemented strategies, policies and trends, some estimates for the future improvement; C- Situation in Turkey, opportunities, risks, strengths, weaknesses; D- Renewable energy resources and nuclear energy at global and domestic point of view; E- Analyzed results and possible solution proposal

Summary
Energy is one of the most important issues from the beginning of the humanity. In particular, the energy demand has increased diversely following industrialization and modernization. At this point, controlling of conventional energy sources has become a strategic power for countries and major international organizations at the end of the 19th centuries. Today, independence of energy sources and competitiveness in the international arena are very significant. In the recent past, major economic and political crisis, the country’s energy bills, and even wars have emphasized the importance of energy issues. Damage of conventional energy sources, such as an oil and coal, to nature is another significant topic in the environmental perspective. Turkey is in challenge of over-dependence on outsource energy and decision-makers need to analyze the country position considering into European Union and the Kyoto protocols without losing anytime and also determine powerful strategies and precaution against energy problems. Two significant solutions are considered at the Supply point of view: Renewable energy resources and nuclear energy. In this study, Renewable energy resources and nuclear energy have been analyzed at the point of the global and domestic situations in Turkey in the perspective of politics, economics and environment. the objective of this analysis is to acquaint the decision-makers and society with the development in Renewable energy resources and nuclear energy. For this study, the politics, economics and environment terms are studied in the domestic criteria and also the global benchmarks, trends and solutions that affects on domestic situations. In these

12

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

USE OF RENEWABLE ENERGIES FOR WHEAT CROP PRODUCTION IN IRAN: A CASE STUDY FROM GOLESTAN PROVINCE

Shahin RAFIEE
Gorgan Islamic Azad University

Ali MOHAMMADI
Department of Agricultural Machinery Engineering, University of Tehran

Abstract
Energy analysis, along with economic and environmental analyses, is an important tool to define the behavior of agricultural systems. This paper studies the energy balance between the input and the output per unit area for wheat production in Golestan, Iran. The results indicated that total energy inputs were found to be f 33912 MJ ha-1. Results further implied that 77.58 % of total energy input was in non-renewable energy form, and only 22.42% was in renewable energy form. It is suggested that specific policy is to be taken to increase wheat crop production by raising partial productivity of energy inputs without depending on mainly non-renewable energy sources such as chemical fertilizers and chemical biocides that create environmental risk problems. Keywords: Renewable energy, chemical fertilizers, Environmental, Iran

a research Greece, energy inputs for soft winter wheat production was estimated. In this study, energy productivity, intensity and efficiency were determined and the influence of each input is investigated [18]. Singh et al. [19] energy use in wheat production were constructed for Punjab to examine optimum energy input levels and the sensitivity of a particular energy input level on productivity for five agro-climatic zones.

Nomenclature n required sample size N number of holdings in target population Nh number of the population in the h stratification
2 Sh

d z D² Yi X1 X2 X3 X4 X5 X6 X7 X8 X9 X10 X11 ei
i i i

variance of h stratification precision ( x - X ) reliability coefficient (1.96 in the case of 95% reliability) d²/z² yield level of the ith farmer labour energy machinery energy diesel fuel energy nitrogen energy phosphate energy potassium energy manure energy chemicals energy water energy electricity energy seed energy error term coefficients of the variables coefficients of the variables coefficients of the variables direct energy indirect energy renewable energy non-renewable energy

Introduction
Wheat is one of the most important cereal crops of Iran, which is produced in 15 million tonnes. Production have increased steadily since 2000-2001[1], especially in provinces of Golestan, Khorasan and Fars [2]. The yield of wheat has increased twofold because of energy consumption in wheat production has increased in recently years. Golestan province is an important agricultural province in Iran, this province has a high cereal growing potential and, with the production of 948000 tonnes in 2005, provided 6.32% of the total wheat production in Iran [2]. In agriculture, a wide range of modern and traditional energy forms are used directly on the farm, e.g. as tractor or machinery fuel, and in water pumping, irrigation and crop drying, and indirectly for fertilizers and pesticides. Other energy inputs are required for post harvest processing in food production, packaging, storage, transport and cooking [3]. Energy use is one of the key indicators for developing more sustainable agricultural practices. Wider use of renewable energy sources, increase in energy supply and efficiency of use can make a valuable contribution to meeting sustainable energy development targets [4]. It is important, therefore, to analyze cropping systems in energy terms and to evaluate alternative solutions, especially for arable crops, which account for more than half of the primary sector energy consumption. Considerable research studies have been conducted on energy use in agriculture [5–17]. Kuesters and Lammel [10] studied the optimum energy ratio for the production of different crops based on input data from winter wheat and sugar beet field experiments. They concluded a linear relationship between increasing energy use into the total system and increasing N fertilizer application. In

DE IDE RE NRE

Canakci et al. [20] reported energy input–output analysis of some field crops (wheat, cotton, maize, sesame) and vegetables (tomato, melon, watermelon) for Antalya region, Turkey. In an Italy research, an energy analysis has done to determine the efficiency of conservation farming and organic farming in a 3-yr soybean, maize and wheat rotation [21]. But study on the energy use for wheat production in Iran is limited in the literature, Safa

13

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

and Tabatabaeefar [22] investigated energy consumption in wheat production in Saveh region, Iran. They analyzed energy input in wheat production for irrigated and dry land farming. This paper reports an econometric model to evaluate the impact of inputs used in the production of wheat in the Golestan province. This work tries to calculate how much energy will be added to the output energy as per each percent of inputs energy consumption.

energy was divided into direct and indirect and renewable and nonrenewable forms [11,13]. Direct energy constituted human labor, diesel and electricity, whereas, indirect energy encompassed seed, farmyard manure, chemical fertilizer and agro-chemicals. Non-renewable energy includes machinery, diesel fuel, electricity, chemical fertilizers and chemicals, and renewable energy consists of human labor, farmyard manure and seed. Based on the energy equivalents of the inputs and output (Table 1), the energy ratio (energy use efficiency), energy productivity, specific energy, energy intensiveness and the net energy were calculated [8,13].
Energy use efficiency =
Energy productivity =

Material and Methods
The data used in the study were obtained from 152 local wheat growers using a questionnaire in Golestan province, by using a face-to-face questionnaire in the production year 2007. Golestan province is located in the northern Iran (36° 30’-38° 15’ N, 53° 47’55° 06’ E), the average annual rainfall is 679 mm, and average annual temperature is 18.4 °C. Inquiries were conducted in a face-to-face interview in October and November 2007 period. The secondary material used in this study was collected from the previous studies and publications by some institutions like Food and Agricultural Organization (FAO) and Ministry of Jihad-eAgriculture of Iran. The size of each sample was determined using Eq. (1) derived from Neyman technique [23].
n=
2 N 2 D2 + ∑ N h Sh

Energy Output (MJ ha -1 ) Energy Input (MJ ha -1 )

(1)

Cucumber Output (kg ha -1 ) Energy Input (MJ ha -1 )

(2) (3)

Net energy = Energy Output (MJ ha -1 ) - Energy Input (MJ ha -1 )

( ∑ N h Sh )

(1)

The permissible error in the sample size was defined to be 5% for 95% confidence, and sample size was calculated as 152 farms. The energy equivalents of the inputs used in the wheat production and output are illustrated in Table 1. The energetic efficiency of the agricultural system has been evaluated by the energy ratio between output and input. Human labor, machinery, electricity, diesel fuel, fertilizers, pesticides and seed amounts and output yield values of wheat (seed and straw) have been used to estimate the energy ratio. The input
Table 1. Energy Equivalent of Inputs and Output in Agricultural Production Inputs (unit) A. Inputs 1. Human labor 2. Machinery 3. Diesel fuel 4. Chemical fertilizers (a) Nitrogen (b) Phosphate (P2O5) (c) Potassium (K2O) 5. Farmyard manure 6. Chemicals 7. Water for irrigation 8. Electricity 9. Seed B. Output 1. Wheat 2. Straw kg kg 14.7 12.5 [13] [13] kg kg kg kg kg m³ kwh kg 66.14 12.44 11.15 0.30 120 1.02 11.93 15.7 [11] [11] [11] [8] [8] [8] [13] [13] h h l 1.96 62.70 56.31 [8] [8] [8] Unit Energy equivalent (MJ unit-1) Reference

In order to analyze the relationship between energy inputs and energy output, different functions were investigated and with respect to the tests related to selecting optimized functions (Box – Cocks Tests, restricted F statistic, the corrected measurement coefficient statistic, Akayek and Schwarts statistics). The CobbDouglas function was selected as the function suitable pattern. The Cobb–Douglas function relation is a power function, which is linear in logs, and commonly called the Cobb–Douglas function [24]. Several authors used Cobb–Douglas function to evaluate the relationship between energy inputs and production [6,14,15,19]. Cobb–Douglas function is expressed as follows:

Y = f ( x ) exp( u )

(4)

In the Cobb–Douglas relation, it can be written as (taking log on both sides):
ln Yi = a + ∑ j =1α j ln( X ij ) + ei
n

i = 1,2, …,n

(5)

where Yi denotes the energy output of the i’th farm’s energy output, Xij is the vector of inputs used in the production process, a is the constant term, j represents coefficients of inputs which are estimated from the model and ei is the error term. In this study, it is assumed that if there is no input energy, the output energy is also zero. The same assumption also was made by [12,14]. Following this explanation, Eq. (5) can be given as;

ln Yi = ∑ j =1α j ln( X ij ) + ei
n

(6)

Eq. (6) is expanded in accordance with the assumption that energy output is a function of energy inputs: labour, machinery, diesel fuel, nitrogen fertilizer, phosphate fertilizer, potassium fertilizer, chemicals, water for irrigation, electricity and seed. More specifically, Eq. (6) can be expressed in the following form;
ln Yi = α 1 ln X 1 + α 2 ln X 2 + α 3 ln X 3 + α 4 ln X 4 + α 5 ln X 5 + α 6 ln X 6 + α7 ln X 7 + α 8 ln X 8 + α 9 ln X 9 + α 10 ln X 10 + α 11 ln X 11 + ei

(7)

With respect to this pattern, in this study, first, the impact of the energy of each input on the output energy was studied and ultimately, the impact of direct and indirect energy, and renewable and non-renewable energy on the output energy was studied.

14

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

For this purpose, Cobb–Douglas function was determined in the following forms (8, 9), respectively;

Table 2. Amounts Of Inputs, Outputs and Energy Inputs and Outputs in Wheat Production

ln Yi = β 1 ln DE + β 2 ln IDE + ei

(8) Inputs (unit)
A. Inputs 1. Human labour (h)

where Yi is the i’th farm’s energy output, DE and IDE are direct and indirect energy used for wheat production, respectively, and i is the coefficient of exogenous variables.

Quantity per unit area (ha)
182.95 62.69 161.98 310.03 150.23 97.69 62.11 6484.83 3.27 1957.10 85.63 210.40

Total energy equivalent (MJ ha-1)
358.58 3930.51 9120.82 11844.08 9936.37 1215.21 692.50 1945.45 391.93 1996.24 1021.57 3303.35 33912.53

ln Yi = γ 1 ln RE + γ 2 ln NRE + ei

(9)

2. Machinery (h) 3. Diesel fuel (l) 4. Chemical fertilizers (kg) (a) Nitrogen (kg) (b) Phosphate (P2O5) (kg) (c) Potassium (K2O) (kg) 5. Farmyard manure (kg) 6. Chemicals (kg) 7. Water for irrigation (m³) 8. Electricity (kwh) 9. Seeds (kg) The total energy input (MJ) B. Outputs 1. Wheat (kg) 2. Straw (kg) Total energy output (MJ)

where Yi is the i’th farm’s energy output, RE and NRE are renewable and non-renewable energy used for wheat production, respectively, and i is the coefficient of exogenous variables. Eqs. (7), (8) and (9) were estimated using ordinary least square technique. Basic information on energy inputs and wheat yields were entered into, Excel spreadsheet and Shazam 9.0 software program.

Results And Discussion
The amount of inputs used in wheat production and their energy equivalents, and output energy equivalent are illustrated in Table 2, and the share of energy inputs from total energy input in the production of wheat was shown in Figure 1. In the study region, the use of human power and machinery were 182.95 and 62.69 h ha-1, respectively. The research results showed that the sample farms used diesel fuel (161.98 l ha-1), chemicals (3.27 kg ha-1) farmyard manure (6484.83 kg ha-1). The mean of wheat and straw yield were determined 2846.97 and 3559.21 kg ha-1, respectively. As can be observed from Table 2, the average inputs energy consumption was highest for fertilizers (11844.08 MJ ha-1) which accounted for about 34.93% (Figure 1.) of the total energy input, followed by diesel fuel (9120.82 MJ ha-1, 26.90%) and machinery (3930.51 MJ ha-1, 11.59%). Kuesters and Lammel [10] concluded that without N fertilizer application, total energy consumption is 7.5 GJ/ha for winter wheat and 8 GJ/ha for sugar beet. This increases to about 17.5 GJ/ha and 16 GJ/ha at the biggest rates of N fertilization (225 and 200 kg/ha of N). In study Greece, the total energy inputs in soft winter wheat production were calculated to be between 16000 and 26000 MJ ha-1, according to the production system [18]. Canakci et al. [20] found that the total energy input used in various farm operations for cultivating the wheat, cotton, maize and sesame were 3735.4, 14348.9, 11366.2 and 5398.2 MJ ha-1, respectively. Similar result was reported in literature that the energy input of fertilizer has the biggest share of the total energy input in agricultural crops production [13,16,17,18]. The shares of nitrogen, phosphorus and potassium energy were 83.89%, 10.26% and 5.85%, respectively, from the total energy of chemical fertilizer used. The average energy output of wheat and straw were found 41850.39 and 44490.07 MJ ha-1, respectively, based on these values total energy output was obtained 86340.46 MJ ha-1 in the farms investigated. In an Italy research, revealed that the input energy and output energy for wheat production in conservation farming and organic farming were as 27.95 and 77.62 GJ ha-1, and 11.39, 48.51 GJ ha-1, respectively [21]. Human labour, chemicals, electricity, manure, water and seeds energy had marginal importance, contributing only 1.06%, 1.16%, 3.01%, 5.74%, 5.89% and 9.74%, respectively to the total energy consumption. Sartori et al. [21] revealed that human labour had little impact on energy requirement in soybean, maize and wheat

2846.97 3559.21

41850.39 44490.07 86340.46

Figure 1. The share of energy inputs in the production of wheat.

production for conservation farming (CF) and organic farming (OF). The energy use efficiency, energy productivity and net energy of wheat production in the Golestan province are listed in Table 3. The energy use efficiency of 2.55 observed in the present study indicates that the lowland wheat farmers in Golestan province earn at least 2.5 times of what they put into the production process. In energy balances the energy ratio is often used as a index to examine the energy efficiency in crop production [10]. Safa and Tabatabaeefar [22] calculated the energy use efficiency for wheat production to be between 0.68-1.17 in irrigated farming and 0.99 in dryland farming for Saveh region, Iran. Tsatsarelis [18] concluded that energy use efficiency in soft winter wheat production to be between 2.35 and 2.90 for unirrigated and between 2.58 and 3.13 for irrigated crops, he concluded that if straw is taken into account, the corresponding efficiency are between 5.5 and 6.0. Similar founds were reported in literature for other crops such as 0.8 for stake-tomato [9] and 0.74 for cotton [11], 5.45 for soybean, 5.6

15

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

for wheat, 6.38 for mustard and 6.65 for chickpea [13], 2.8 for Wheat, 4.8 for Cotton, 3.8 for Maize and 1.5 for Sesame [20]. The energy productivity of wheat production was as 0.19 kg MJ-1. In study Greece, Energy productivity in soft winter wheat production for the unirrigated farming was calculated to be between 0.16 and 0.192 kg MJ-1, and for the irrigated farming between 0.17 and 0.21 kg MJ-1 [18]. Several authors reported the energy productivity for different crops, such as Cetin and Varter [7] for tomato, Mandal [13] for soybean, wheat, mustard and chickpea and Yilmaz et al. [11] for cotton. The net energy of wheat production was found to be 52427.93 MJ ha-1, it indicates that in crop production energy has gained (Net energy is greater than zero). In literature, similar results have been reported [8, 10, 13, 21]. Total mean energy input as direct, indirect, renewable and nonrenewable forms is shown in Table 3. Most of the total energy input (63.15%) were depended in the indirect form, whereas 36.85% of the total energy input was in the direct form. the share of renewable energy was 22.42% in the total energy compared to 77.58% for the non-renewable energy. Therefore, it has revealed that rate of indirect energy was greater than that of direct energy consumption in wheat production, also, the rate of non- renewable energy was higher than that of renewable energy consumption in surveyed farms. Of all renewable energies, share of seeds, farmyard manure, water for irrigation and human labour energy were obtained 43.44%, 26.25%, 25.59% and 4.42%, respectively. Similar results have been reported by Cetin and Vardar [7], Mohammadi et al. [8], Yilmaz et al. [11], Erdal et al. [17], for tomato, potato, cotton and sugar beet, respectively. Most renewable energy sources have low environmental impacts at both local and global levels compared with conventional fossil fuel energy technologies [3].
Table 3. Energy Input–Output Ratio in Wheat Production Items Energy use efficiency Energy productivity Net energy Direct energy
a

other inputs in wheat production. It indicates that by increase in the energy obtained from machinery input, the amount of output energy improves in present condition. This impact was significant in 1% level. With respect to the assessed results, increase per each percent in the energy of machinery input led to 0.47% increase in energy output. The second important input was found as potassium fertilizer with 0.28 elasticity followed by human labour, chemicals, diesel fuel, farmyard manure and nitrogen fertilizer are with elasticity of 0.21, 0.18, 0.15, 0.12 and 0.11, respectively. Hatirlty et al. [12] developed an econometric model for greenhouse tomato production in Antalya province of Turkey. They reported that human labour, fertilizer, chemicals, machinery and water energy were important inputs significantly contribute to yield. Singh et al [19] concluded that in zone 1 of Punjab, the contribution of machinery and fertilizer energy was significant at
Table 4. Econometric Estimation Results of Inputs Endogenous variable: energy output Exogenous variables Model 1:
ln Yi = α 1 ln X 1 + α 2 ln X 2 + α 3 ln X 3 + α 4 ln X 4 + α 5 ln X 5 + α 6 ln X 6 + α 7 ln X 7 + α 8 ln X 8 + α 9 ln X 9 + α 10 ln X 10 + α 11 ln X 11 + ei

Coefficient

t-ratio

1. Human labour 2. Machinery 3. Diesel fuel 4. Nitrogen 5. Phosphate (P2O5) 6. Potassium (K2O) 7. Farmyard manure 8. Chemicals 9. Water for irrigation 10. Electricity 11. Seeds Durbin-Watson R²

0.21 0.47 0.15 0.11 -0.07 0.28 0.12 0.18 -0.04 0.05 0.08 2.21 0.96

2.28** 5.29* 1.63*** 1.24*** -0.86 3.47* 1.35*** 2.19** -0.32 0.61 0.82

Unit Kg MJ-1 MJ ha-1 MJ ha
-1

Wheat 2.55 0.19 52427.93 12497.22 (36.85%)e 21415.31 (63.15%) 7603.63 (22.42%) 26308.90 (77.58%) 33912.53 (100%)

*, **, *** Indicates significance at 1% level, 5% level and 10 % level, respectively

Indirect energyb Renewable energy
c d

MJ ha-1 MJ ha-1 MJ ha
-1

Table 5. Econometric Estimation Results of Direct, Indirect, Renewable and Non-Renewable Energy Endogenous variable: energy output Exogenous variables Model 2: Coefficient t-ratio

Non-renewable energy Total energy input
a b c d e

MJ ha-1

Includes human labor, diesel, electricity, water for irrigation. Includes seeds, fertilizers, manure, chemicals, machinery. Includes human labor, seeds, manure, water for irrigation. Includes diesel, electricity, chemical, fertilizers, machinery. Figures in parentheses indicate percentage of total energy input.

ln Yi = γ 1 ln DE + γ 2 ln IDE + ei
Direct energy Indirect energy Durbin-Watson R² Model 3: 0.44 0.69 1.73 0.91 5.28* 7.16*

For data were used in this research, autocorrelation was tested using Durbin–Watson test [15]. This test result revealed that Durbin–Watson value was as 2.21 for Eq. (7), that it indicates there was no autocorrelation at the 5% significance level in the estimated model. The R2 value was as 0.96 for this Eq. Regression results for Eq. (7) shown in Table 4, with respect to the results of assessment of Cobb- Douglass function on each one of the inputs in wheat production, it could be seen that the impacts of each one of the inputs differ in constitution output energy. The results revealed that the impact of energy inputs could be assessed positive on energy output (except phosphate and water energy). Machinery had the highest impact (0.47) between the

ln Yi = γ 1 ln RE + γ 2 ln NRE + ei
Renewable energy Non-renewable energy Durbin-Watson R² 0.27 0.85 1.82 0.94 2.54** 7.93*

*, ** Indicates significance at 1% level and 5% level, respectively

16

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

the 5% level, they also reported that the use of human, diesel, electricity and chemical energy was found inconsistent with output in this zone. The energy obtained from existing inputs was divided into two direct and indirect forms. As it could be seen in Table 5, the assessed trends of both forms energy (direct and indirect) were positive, showing the positive impacts of both forms of energy on the output energy. The trend of indirect energy was higher than trend resulted from direct energy, showing by one percent increase in the amount of direct and indirect energy sources, there will be 0.44 and 0.69 percent increase in amount of energy output. Similar results have been found that impact of indirect energy was more than impact of direct energy on yield of greenhouse tomato production [12]. Computed Durbin–Watson values were calculated as 1.73 and 1.82 for Eqs. (8), (9) and the R² values were as 0.91 and 0.94 for this Eqs, respectively. The regression coefficient for renewable energy (0.27) and nonrenewable energy (0.85) was significant at the 5% level and 1% level, respectively. It concludes that impact of non-renewable energy was higher than impact of renewable energy in wheat production. In other hand, by one percent increase in the amount of non-renewable and renewable energy, there will be 0.27 and 0.85 percent increase in amount of energy output. Similar results have been reported that non-renewable energy contributes to the output level more than renewable energy [15].

References
[1] Food and Agriculture Organization (FAO), 2007. <www.fao. org>. [2] Anonymous. Annual Agricultural Statistics. Ministry of Jihade-Agriculture of Iran; 2007. <www.maj.ir>. [3] The Energy and Agriculture Nexus. Environment and Natural Resources Working Paper No. 4, FAO, Rome, 2000. [4] STREIMIKIENE D, Klevas V, and Bubeliene J, “Use of EU structural funds for sustainable energy development in new EU member states” Renewable and Sustainable Energy Reviews, Vol.11, pp.1167–87, 2007. [5] OZKAN B, Akcaoz H, and Fert C, “Energy input–output analysis in Turkish agriculture” Renew Energy, Vol.29, pp.39–51, 2004. [6] SINGH S, Singh S, Pannu CJS , and Singh J, “Optimization of energy input for raising cotton crop in Punjab” Energy Conversion and Management, Vol.41, pp.1851–61, 2000. [7] CETIN B, and Vardar A, “An economic analysis of energy requirements and input costs for tomato production in Turkey” Renewable Energy, Vol.33, pp.428–433, 2008. [8] MOHAMMADI A , Tabatabaeefar A, Shahin S, Rafiee S, and Keyhani A, “Energy use and economical analysis of potato production in Iran a case study: Ardabil province” Energy Conversion and Management, Vol.49, pp.3566–3570, 2008. [9] ESENGUN K, Erdal G, Gunduz O, and Erdal H, “An economic analysis and energy use in stake-tomato production in Tokat province of Turkey” Renewable Energy, Vol.32, pp.1873– 1881, 2007. [10] KUESTERS J, and Lammel J, “Investigations of the energy efficiency of the production of winter wheat and sugar beet in Europe” European Journal of Agronomy, Vol.11, pp.35–43, 1999.

[11] YILMAZ I, Akcaoz H, and Ozkan B, “An analysis of energy use and input costs for cotton production in Turkey” Renewable Energy, Vol.30, pp.145–155, 2005. [12] HATIRLI SA, Ozkan B, and Fert C, “Energy inputs and crop yield relationship in greenhouse tomato production” Renewable Energy, Vol.31, pp.427–438, 2006. [13] MANDAL KG, Saha KP, Gosh PL, Hati KM, and Bandyopadhyay KK, “Bioenergy and economic analyses of soybean-based crop production systems in central India” Biomass and Bioenergy, Vol.23, pp.337–45, 2002. [14] SINGH S, Singh S, Mittal JP, and Pannu CJS, “Frontier energy use for the cultivation of wheat crop in Punjab” Energy Conversion and Management, Vol.39(5/6), pp.485–91, 1998. [15] HATIRLI SA, Ozkan B, and Fert C, “An econometric analysis of energy input–output in Turkish Agriculture” Renewable and Sustainable Energy Reviews, Vol.9, pp.608–23, 2005. [16] KIZILASLAN H, “Input–output energy analysis of cherries production in Tokat Province of Turkey” Applied Energy, Vol.86, pp.1354–58, 2009. [17] ERDAL G, Esengun K, Erdal H, and Gunduz O, “Energy use and economical analysis of sugar beet production in Tokat province of Turkey” Energy, Vol.32, pp. 35–41, 2007. [18] TSATSARELIS CA, “Energy inputs and outputs for soft winter wheat production in Greece” Agriculture, Ecosystems and Environment, Vol.43, pp.109-118, 1993. [19] SINGH G, Singh S, and Singh J, “Optimization of energy inputs for wheat crop in Punjab” Energy Conversion and Management, Vol.45, pp.453–46, 2004. [20] CANAKCI M, Topakci M, Akinci I, and Ozmerzi A, “Energy use pattern of some field crops and vegetable production: case study for Antalya region, Turkey” Energy Conversion and Management, Vol.46, pp.655–66, 2005. [21] SARTORI L, Basso B, Bertocco M, and Oliviero G, “Energy Use and Economic Evaluation of a Three Year Crop Rotation for Conservation and Organic Farming in NE Italy” Biosystems Engineering, Vol.91, pp.245–256, 2005. [22] SAFA M, and Tabatabaeefar A, “Energy Consumption in Wheat Production in Irrigated and Dry Land Farming” In: Proc. Intl. Agric. Engg. Conf., Wuxi, China, Nov, pp.28-30, 2002. [23] YAMANE T, “Elementary sampling theory” Engle wood Cliffs, NJ, USA: Prentice-Hall Inc, 1967. [24] HEADY EO, and Dillon JL, “Agricultural production functions” Ames, Iowa: Iowa State University Press; pp.8–30, 1961.

17

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

ENERJİ KORİDORU VE TERMİNALİ OLARAK TÜRKİYE’NİN ROLÜ

Andaç Batur ÇOLAK
BOTAŞ International Limited, Sivas Saha Müdürlüğü

Prof. Dr. Mustafa İLBAŞ
Gazi Üniversitesi, Teknoloji Fakültesi, Enerji Sistemleri Mühendisliği

Özet
Değişmekte ve gelişmekte olan yeni dünya düzenine paralel olarak ayakta kalabilmenin temel şartlarından ilk sırada geleni mutlak ki ekonomik olarak güçlü kalabilmek ve bölgede stratejik hakimiyete sahip olabilmektir. Ekonomik kalkınmayı sağlayabilmek, sanayileşme ve sürdürülebilir büyüme hedeflerine ulaşabilmek için ise göz önünde bulundurulması gereken en önemli faktör de üretimde birim maliyete en önemli kriter teşkil eden enerjidir. Sanayileşen ülkeler sayısı arttıkça enerji hammaddelerine duyulan ihtiyaç da artmaktadır. Bu konuda şimdiye kadar yapılmış olan çalışmalarda görülmüştür ki, dünya enerji ihtiyacı 2020 yılında yaklaşık % 65 oranında artacak ve fosil yakıtlar (petrol, kömür, doğal gaz) birincil enerji kaynakları arasındaki yerini koruyacaktır. Belirtilen yüzdede artacak olan enerji talebinin karşılanabilmesi için yaklaşık olarak 16 trilyon dolar’lık bir ilave yatırıma ihtiyaç duyulacaktır. Hızlı bir küreselleşme sürecinde bulunan dünyamızda enerji ve enerjinin verimli kullanımı, arz kaynağı durumunda olan ülkelerle talep merkezlerinin çeşitli taşıma yolları ve en önemlisi; diğer taşıma şekillerinden daha süratli, daha ekonomik ve daha emniyetli olmakla birlikte; gerek kara gerekse deniz taşımacılığına göre yatırım maliyeti daha yüksek olan boru hatları taşımacılığı ile birbirine bağlanmasını zorunlu kılmıştır. Bu çerçevede üzerinde bulunduğu stratejik noktada Türkiye’nin bölgesel enerji güvenliğindeki rolü ve potansiyeli ortaya çıkmaktadır. Türkiye enerji kaynağı ülkeler ile Pazar durumundaki ülkeler arasında bulunmaktadır. Türkiye’nin sahip olduğu bu coğrafi yer ve buna paralel olarak stratejik ve jeolojik konumu, enerji taşımacılığında kullanılacak iletim hatlarında anahtar ülkelerin başında yer almasını sağlamaktadır.

Küresel ve rekabetçi pazarda yer bulabilmek için büyük öneme haiz olan enerji alanında, dünyanın giderek artmakta olan enerji ihtiyacına karşılık, talebi karşılamaya yönelik arz konusu bir hayli sıkıntılıdır. Bu sıkıntıların en önemlisi enerji kaynaklarının yeryüzündeki dengesiz dağılımıdır. Bu durum Tablo 1’de açıkça görülmektedir. Dünya petrol rezervlerinin % 59,7’si Ortadoğu’da, % 11,2’si Avrupa ve Avrasya’da, doğal gaz rezervlerinin ise % 41’i Ortadoğu’da, % 34’ü ise Avrupa ve Avrasya’da bulunmaktadır (Tablo 1). Ayrıca dünyada şu ana kadar yapılan araştırmalar neticesinde ortaya çıkan sonuçlara göre Suudi Arabistan petrol rezervleri açısından, Rusya ise doğal gaz rezervleri açısından birinci sırada yer almakta; Türkmenistan yaklaşık 3 trilyon metreküplük doğal gaz rezervi ile Rusya’nın ardından ikinci sırada bulunmakta ve buna mukabil olarak söz konusu havzalar dünya enerji arz güvenliğinin ana merkezlerini oluşturmaktadır. Tüm bu unsurlar sıralandığında, dünya arz merkezinin yaklaşık olarak % 80’ler oranında enerji kaynakları açısından zengin olmayan Türkiye’nin içinde yer aldığı coğrafyanın etrafında şekillendiği görülmektedir. Bu meyanda, enerji kaynakları açısından zengin olmayan Türkiye’nin içinde yer aldığı coğrafya değerlendirildiğinde, çevresindeki ülkelerin çoğunda zengin enerji kaynaklarının olduğu dikkat çekmektedir [5, 6]. Ortadoğu petrol havzasında bulunan ülkelerden Suudi Arabistan, dünya rezervlerinin % 22’sine, İran % 11,5’ine, Irak % 9,6’sına, Kuveyt % 8,5’ine, BAE de %8,1’ine sahiptir. Hazar petrol havzasında bulunan ülkelerden ise İran % 52’sine, Kazakistan % 15’ine, Azerbaycan ise % 3’üne sahiptir [7]. Türkiye de mevcut ham petrol
Tablo 1. Dünya Fosil Yakıt Rezervleri Petrol Bölge Milyar Ton Kuzey Amerika Orta ve Güney Amerika Avrupa ve Avrasya Ortadoğu Afrika Asya ve Okyanusya TOPLAM DÜNYA 9,7 17,6 Trilyon m3 8,87 7,31 D.Gaz Kömür (Milyar Ton) Taş kömürü 113,3 6,9 Linyit 132,8 8,0

Enerji Koridoru ve Terminali Olarak Türkiye
Bilindiği üzere, enerji alanında söz sahibi olmak için, günümüz koşullarında sadece enerjiye sahip olmak yeterli gelmemektedir. Üretilen enerjinin, üretim maliyetlerinin kabul edilebilir değerlere indirilmesi yönündeki çalışmalar kadar, enerjinin talep sahibi pazarlara güvenli, ekonomik olarak iletilmesi de büyük önem taşımaktadır. Konum itibari ile üzerinde bulunduğu bu stratejik noktada Türkiye’nin bölgesel enerji güvenliğindeki rolü ve potansiyeli işte bu noktada ortaya çıkmaktadır. Enerji kaynağı ülkelerin ve pazar ülkelerin coğrafi konumları göz önüne alındığında, Türkiye’nin sahip olduğu eşsiz coğrafyası ve buna paralel olarak stratejik ve jeolojik konumu, enerji arzında kullanılacak iletim hatlarında olmazsa olmaz ülkelerin başında yer almasını sağlamaktadır[1, 2, 4, 6]. Türkiye; Hazar, Orta Asya ve Ortadoğu bölgelerindeki petrol ve doğal gaz üreticileri için bölgedeki en önemli müşteri olduğu gibi, Batı’daki uluslararası pazarlar için de transit boru hatlarına ev sahipliği rolünü üstlenen önemli ve güvenli bir geçiş ülkesidir.

19,2 102,0 16,6 5,6 170,8

62,89 75,91 14,65 15,39 185,02

102,1 1,3 33,2 155,8 411,3

170,2 0,17 103,4 414,6

Kaynak: BP Statistical Review of World Energy – 2009

18

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

boru hatları Şekil 1’de görülmektedir. Ham petrol taşımacılığında ülkemizde 2006 yılında devreye alınan Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı ve hali hazırda çalışmaları sürdürülmekte olan Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı projeleri mevcuttur. Bu projelerin dışında, mevcut stratejik durumdan dolayı ufukta şu an için başka transit petrol iletim hattı projesi görünmemektedir. Kuzey-Güney koridorunda yer alarak Akdeniz’e bağlanan petrol boru hattı projeleri, Türkiye için transit öneminden çok stratejik bakımdan, Türk boğazlarından geçecek tanker trafiğini azaltmak gibi hayatî bir önem taşımaktadır.

Kaynak: BP Statistical Review of World Energy – 2009

Şekil 3. Hazar havzası ülkelerinin ispatlanmış petrol rezerv dağılımı.

Kaynak: BP Statistical Review of World Energy – 2009

Şekil 4. Hazar havzası ülkelerinin ispatlanmış doğal gaz rezerv dağılımı.

Kaynak: BOTAŞ

Şekil 1. Türkiye ham petrol boru hatları.

Ülkemizden geçen doğal gaz boru hatları Şekil 2’de görülmektedir. Petrole göre doğal gaz konusunda Türkiye’nin enerji koridoru olarak muhtemel rolünün daha önemli olacağını ifade etmek mümkündür. Zira doğal gazın dünya ispatlanmış rezervlerinin % 26,6’sına sahip Rusya kuzeyimizde, % 15’ine sahip İran ile % 0,8’ine sahip Azerbaycan, % 1,6’sına sahip Türkmenistan ve % 1,7’sine sahip Kazakistan ülkemizin doğusunda sıralanmışlardır. Ülkemizin güneyinde ise dünya ispatlanmış gaz rezervlerinin % 14,3’üne sahip Katar, % 3,8’ine sahip Suudi Arabistan ve toplamları % 7,3’e karşı gelen BAE., Irak, Suriye, Kuveyt, Bahreyn, Umman ve Yemen yer almaktadır. Hazar havzası ülkelerinde ispatlanmış doğal gaz rezervi dağılımına bakmak gerekirse; Hazar doğal gaz rezervlerinin % 51’i Rusya’da, %35’i İran’da, % 9’u Türkmenistan’da, %5’i ise Kazakistan, Özbekistan ve Azerbaycan’dadır (Şekil 3). Doğal gaz zengini bu ülkelerin bazılarının coğrafî konumları itibariyle,

doğal gazın talep merkezlerine ulaşmasında bir takım zorluklar bulunmakla birlikte, bazen de rakip ülkelerin geçiş güzergahlarını tutmak sureti ile enerji arenasında avantajlı hale gelme çabaları veya arz anlaşmalarını önceden yapmış olması, söz konusu ülkelerin doğal gaz ihracını engellemekte veya geciktirmektedir. Değişen konjonktüre paralel olarak gelişmekte olan yeni projelerin hayata geçmesi ile bu rekabetin zamanla işbirliğine dönüşmesi muhtemel olacaktır. Bu ülkeler arasında Hazar havzası ülkelerinin petrol ve doğal gaz rezervlerinin özellikle Türk dünyası enerji işbirliği açısından ayrıca değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Hazar havzası ülkelerinin petrol ve gaz rezervleri ise Şekil 3 ve Şekil 4’de açıkça görülmektedir. Bu şekilde irdelenmiş olan jeopolitik analiz çerçevesinde, dünya ispatlanmış doğal gaz rezervlerinin önemli bir kısmını ellerinde bulundurmakta olan en az on ülke, Avrupa’ya doğal gazını arz etme amacı ile proje geliştirme zamanı geldiğinde öncelikle Türkiye üzerinden geçişi hedeflemek durumundadır. Petrol boru hatlarının aksine, doğal gaz boru hatları söz konusu olduğunda, yakın ve uzak gündemde bir hayli önemli proje yer almaktadır. Türkiye’den Azerbaycan kaynaklı doğal gaz sevkini sağlamak üzere tasarlanmış olan projelerden Bakü-Tiflis-Erzurum ve Türkiye-Yunanistan boru hatlarının tamamlanarak işletmeye açılması, hattın İtalya bağlantısı ile birlikte Avrupa’ya kadar devam edeceği şeklinde ifade edilebilir. Dünyanın en hızlı büyüyen enerji piyasalarından birini teşkil eden Avrupa Birliği, aynı zamanda dünyanın en büyük doğal gaz pazarıdır. Enerji kaynaklarının güvenli ve sürdürülebilir olması her ülke için olduğu gibi Avrupa Birliği için de çok önemlidir. Küresel düzeyde en büyük doğal gaz tüketicisi bölge, % 41,2 ile Avrupa ve Avrasya’dır. Avrupa ayrıca toplam dünya petrol tüketiminin yaklaşık % 23,5 inin gerçekleştiği bir bölgedir. Avrupa’ya ihtiyacı olan petrol ve doğal gaz arzı, bazı Avrupa ülkelerindeki küçük çaplı üretimler haricinde; Kuzey Buz Denizi, Cezayir, Fas, Nijerya gibi Afrika ülkeleri, Ortadoğu ve Rusya’dan sağlanmaktadır. Geçmişten günümüze, bölgedeki hakimiyetini ve istikrarını koruma ve buna mukabil, büyük devlet olma geleneği ve sorumluluğu çerçevesinde Türkiye’nin de içinde bulunduğu; Hazar’ın iki

Kaynak: BOTAŞ

Şekil 2. Türkiye doğal gaz boru hatları.

19

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

yakasında ve Orta Asya’da yer alan ülkelerin enerji kaynaklarını dünya pazarlarına taşımak üzere geliştirilmiş “Nabucco” doğal gaz boru hattı projesi uzun süredir gündemdeki yerini korumaktadır. Rusya’nın Ukrayna ile vukuu bulan her problemde doğal gazı kesmesinin sıkıntılarını yaşayan Türkiye ve Avrupa ülkeleri, doğal gaz temininde kaynak çeşitliliğini sağlayarak arz güvenliğini geliştirmek için alternatif projeler arayışına arayışına girmişlerdir[3]. Altı ülkenin katılımı ile oluşturulmuş olan Nabucco boru hattı projesi, Türkiye’den Avrupa ülkelerine doğal gaz taşımak amacıyla yapılması düşünülen uzun geçişli bir boru hattı taşımacılığı projesidir. Proje büyüklüğü itibarıyla neredeyse Avrasya coğrafyasının tamamını etkileyebilecek niteliktedir. Çünkü gaz tedarikçi ülkeler ile boru hattına ev sahipliği yapacak ülkelerin ekonomileri bu proje ile farklı bir şekil alabilecektir[4]. Söz konusu proje, Avrupa’nın en büyük doğal gaz tedarikçisi olan Rusya’dan sağlanan gaz arzına alternatif olması nedeniyle daha çok ABD ve AB tarafından desteklenmektedir. Azerbaycan, Türkmenistan, Irak, Mısır, doğal gazının Avrupa’ya Türkiye üzerinden taşınması planlanan Nabucco projesi Erzurum’da Türkiye-İran Doğal gaz Hattı ile birleşerek, yapımı düşünülen Trans-Kafkas Gaz Hattı ile bağlanacaktır. Bu sayede Nabucco boru hattı, hem Orta Asya’yı, hem de Orta Doğu’yu gaz hatları olarak bağlayacak ve batı ucunda Avusturya’nın temel doğal gaz taşıyıcısı hattı ile birleşecektir. Avrupa Birliğinin geleceğinde enerji koridorlarını çeşitlendirmesi ve arz güvenliği bakımından büyük önem arzeden proje Türkiye için kendi bölgesinde transit ülke olmaktansa, gaz üretimi olmadan gaz tedarikçisi olma hedefi yolunda çok önemli bir yapı taşıdır. Ayrıca Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı ve Mavi Akım projeleri ile enerji geçiş güzergahında olduğunu tüm dünyaya ispatlama sürecinin yolu açılan Türkiye, Nabucco projesi ile hem enerji koridoru ülke konumunu güçlendirmiş hem de dünya platformunda Türkiye’ye duyulan güveni arttırmıştır. Birçok eksiklikleri ve zayıf noktaları bulunmasına rağmen Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye arasında imzalanan bu projenin Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde önemli ilerleme kriterlerinden biri olacağı da düşünülebilir. Türkiye sadece Doğu-Batı Enerji Koridoru değil, aynı zamanda Kuzey-Güney ve Güney-Batı Enerji Koridoru olma yolunda da önemli fırsatlara sahiptir. Mısır doğal gazını Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaştıracak olan Arap Doğal Gaz Boru hattı projesinin 2019 yılında yapımının tamamlanması ve işler hale getirilmesi planlanmaktadır. Türkiye aynı zamanda Irak doğal gaz rezervlerinin geliştirilmesine ilgi duymaktadır. Yapılacak arama faaliyetlerinin neticesinde elde edilmesi muhtemel olan, kapalı bir havza durumundaki Irak doğal gazının hali hazırda mevcut bulunmakta olan Kerkük-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın geçiş hakkından yararlanarak ona paralel biçimde inşa edilecek bir boru hattıyla Türk ulusal şebekesine bağlanması ve akabinde yapılacak anlaşmalarla Nabucco hattına entegre edilerek Avrupa pazarlarına arzı kolaylıkla mümkündür. Türkiye ile İran arasında bir doğal gaz boru hattı mevcut olmakla birlikte, İran ile ilave doğal gaz anlaşması da imzalamıştır. Bütün bunlara ek olarak, Türkiye’nin ayrıca İran’ın zengin Pars yataklarında da doğal gaz üretim ve ihraç izni mevcuttur. Bir diğer komşumuz Suriye ve Katar ile de enerji alanında işbirliği anlaşmaları mevcut bulunmaktadır.

var olabilmek, geçmişten günümüze süregelen kardeşliğin ve manevî mirasın gereği olarak çevresinde bulunan ülkelerle Avrupa arasında siyasî, ekonomik, kültürel ve stratejik bir köprü rolü oynamak fırsatına sahiptir. Rusya ise, doğal gaz konusunda en büyük alışverişimizin olduğu, ancak diğer gruplarla olan doğal rekabetinden ötürü de alternatif projelerde işbirliği yapılabilecek önemli bir komşumuzdur. Önemli enerji rezervlerinin bulunduğu Hazar havzasında bulunan Türk Cumhuriyetleri ile geliştirilecek enerji projeleri ise bölgesel istikrar ve işbirliği açısından hayati önem taşımaktadır. Türkiye’nin tüm bu bahsedilen transit boru hattı projeleri vesilesi ile Rusya, Cezayir ve Norveç,’in ardından Avrupa’nın doğal gaz tedarikinde dördüncü ana arter olma hedefi ve bu yönde izlediği politikalar, daha önce de belirtildiği gibi dünya piyasalarında Türkiye’ye olan güveni sağlamlaştıracaktır. Bununla birlikte Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir işbirliği alanı açarak Avrupa Birliğine giriş sürecinde pozitif rol oynayacak, buna paralel olarak da Avrupa’nın Asya ile bağlantılarının daha da güçlenmesine sebep olacaktır. Bunun yanı sıra, Irak, Mısır gibi Osmanlı mirası ülkelerin enerji kaynaklarına yönelik projelerde, diğer taraftan da talep merkezlerine bu kaynakları ulaştıracak projelerde yer alarak Doğu - Batı ve Kuzey - Güney enerji koridorundaki stratejik öneminin gereğini yerine getirecektir. Hızla büyüyen enerji piyasalarından olan Avrupa ile en büyük enerji havzalarının arasında bulunan Türkiye’nin de tüm dünyada olduğu gibi enerji ihtiyacı hızla artmaktadır. Günümüzde tükettiği enerji kaynaklarından yarısını ithal etmekte olan Türkiye’de uygulanan enerji politikaları, dünya enerji sektörünün genel yapısından büyük ölçüde etkilenmektedir[2]. Bu jeostratejik konumda bulunan Türkiye’nin enerji politikasını enerji arz kaynaklarını çeşitlendirmek, enerji arz güvenliğini sağlamak, bölgenin önde gelen tüketim ve transit terminali olmak ve Türk enerji piyasasının liberalizayon sürecini devam ettirmek şeklinde özetlemek mümkündür. Özetlenen tüm bu hususlar Avrupa Birliği’nin mevcut sürdürülebilir enerji politikasıyla örtüşmektedir. Bu duruma Türkiye’nin enerji koridoru üzerinde bulunmasından kaynaklanan jeopolitik konumu da eklendiğinde Türkiye’nin gerek Avrupa Birliği için gerekse de enerji ihracatçısı konumunda olan ülkeler için önemi bu açıdan da bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Kaynaklar
[1] [2] [3] [4] [5] [6] YAVUZ, C., “Türkiye ve Asrın ‘Stratejik’ Enerji Hatlarında Gelinen Aşama”, TÜRKSAM, 03.07.2009 BAYRAÇ, H.N., “Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye” , TÜRKSAM, 04.02.2010 Nabucco Projesi, http://www.noktavirgul.com/genel/nabuccoprojesi-nedir.html Stratejik Araştırmalar Dergisi, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Yayınları, SAYI:10, Eylül 2007 OGAN, S., “Türkiye’nin Bölgesel Enerji Güvenliğinde Yeri ve Rolü”, TÜRKSAM, 21.12.2009 İSKENDER, S., “Enerji Ağlarıyla Örülmüş Avrasya ve Türkiye’nin Önemi”, TÜTEV, http://www.tutev.org.tr/makaleve-paneller/makaleler/429-enerji-aglariyla-orulmus-avrasyave-turkiyenin-onemi.html BIYIKOĞLU, H.N., “Enerji, Doğal gaz ve Türkiye’nin Avrupa Enerji Güvenliğindeki Yeri”, Enerji 2023 Dergisi, 71. Sayı, 18.08.2008

Sonuç
Enerji koridoru ve terminali olarak son derece kritik bir konuma sahip olan Türkiye, bu hedefine yönelik politikalarını oluşturmakla birlikte, dünya ekonomisi ve siyasetinde daha güçlü bir şekilde [7]

20

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

[8] [9]

BOTAŞ, www.botas.gov.tr, 2010 BP Statistical Review of World Energy – 2009, http://www.bp.com/liveassets/bp_internet/globalbp/ globalbp_uk_english/reports_and_publications/statistical_ energy_review_2008/STAGING/local_assets/2009_ downloads/statistical_review_of_world_energy_full_ report_2009.pdf

Summary
The first one of the basic requirements of being able to survive in parallel to the changing and developing new world order is an absolute that can be economically strong and have strategic dominance in the region. The most important factor that must be considered to provide economic development and to achieve objectives of sustainable growth and industrialization is also the energy that constitute the most important criteria on the unit cost of production. The more the number of industrialized countries increase, the more need for energy raw material increases. In studies, which have been made so far in this regard, has been seen that in 2020, world energy demand will increase by approximately 65% and fossil fuels (oil, coal, natural gas) will maintain the position among the primary energy sources. An additional investment of approximately $16 trillion will be needed to meet the increasing energy demand in specified percentage rate. Efficient use of energy; the most profitable form of transport with the pipeline has been required to connect to supplier countries with claimant countries. In this context, the strategic port on Türkiye’s role and potential in regional energy security has emerged. Türkiye is between countries in market situation and energy source countries. Türkiye’s geographical location and in parallel, its strategic and geological position provide to take place as the leader of key countries in transmission lines which will be used in energy transport.

21

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

HOW CAN A COOLING SYSTEM BE RELIABLE AND ENVIRONMENTALLY SUSTAINABLE?

Andras BACZONI
Nalco Hungary LLC

Serkan ANLAROGLU
Nalco Anadolu Kimya

Tolga ERCAN
Nalco Anadolu Kimya

Abstract
Environmental sustainability of heavy industry has gained global attention and visibility during the last few years. A plant’s emissions to air, water and soil can restrict operations and even shut production down. The electric power industry is a central focus for international forums on sustainable development and improved environmental performance. The visibility and size of power plants make them important targets for regulation of point source emissions. Newly constructed and existing power plants should create and highlight projects for the application of best available technologies (BAT) on their systems which leads to an environmental return on investment (e-ROI). The projects need to focus not only on the plant’s generation capability, reliability and economic performance, but also on its environmental performance. There are many places in a power plant to apply environmental friendly developments, including combustion improvement, emission control, advanced steam-water chemistry, more efficient mechanical parts, and advanced cooling system control. This paper will focus on the cooling system and its performance from the environmental point of view. Furthermore, we will introduce the economic importance of cooling system operation to the power plant. The paper includes a case study of a power station’s cooling system and it’s optimisation that has a good ROI for the plant and also a good e-ROI for the environmental sustainability. Keywords: power plant; cooling system; environmental sustainability; 3D TRASAR©

Introduction
Power generation from fossil fuel combustion produces close to 35% of total greenhouse gas (GHG) emissions. As a global average, 60% of electricity is generated from fossil fuels, with more than 40% from coal [1-2]. Figure 1 shows the fuel distribution of the operating power plants across Europe and compared to Turkey. The global power generation industry has a responsibility as the major contributor to GHG emissions to embrace viable reduction strategies for fossil fuel power stations. These strategies include increasing the efficiency of existing plants, building higher efficiency power stations, changing to less carbon-intensive fuels and minimising the environmental impact of the station through best available technologies such as carbon dioxide capture and or cooling system efficiency improvement and monitoring. Table 1. Presents A Comparison Of The Average Efficiency Of The Different Type Of Fossil Fuel Power Plants.
Table 1. The Efficiency of Different Types of Fossil Fuel Power Plants Plant Type Sub-critical Super-critical Ultra critical Target for future Typical Efficiency 30 – 40 % ~40 % ~48 % ~50 – 52 %

Coal 29%
Figure 1. The European (left) and Turkish (right) operating power capacity (MWe) sorted by used fuel [3,4].

22

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

A major effort is underway to improve the fossil fired power plant efficiency since this is directly related to their emission (see Figure 2) and profitability.

A poorly working cooling system can be responsible for a loss of up to 2 % of overall plant efficiency very easily through heat transfer surfaces fouled with scale, suspended solids deposition, corrosion or microbiological slimes. At the same time, a fouled condenser creates a larger environmental load through increased water and chemical use. Figure 4 presents a general distribution of cooling system expenses (or we can see it as different kind of energies) typical for an open recirculating cooling tower system.

Figure 2. Decreasing CO2 emissions with increasing net plant efficiency for coal fired power.

The CO2 emissions will decrease with the increased plant efficiency. NOx, SOx and particulate matter emission of the plant will also decrease with the same trend. Since many factors affect the plant’s efficiency, it is essential to understand the way fuel energy is converted to electricity. We need to consider that a large portion of the original energy in the fuel is rejected to the environment by the cooling system in a conventional power plant, as can be seen in Figure 3.

Figure 4. Operational expense distribution in a cooling system.

Most of the operating expense is for the electrical energy. It is not an easy job to reduce electrical consumption through optimisation of the system because the recirculation pumps and cooling tower fans must be run continuously. It may be possible to reach a point when one recirculation pump can be switched off (in multiple pump systems) when the heat transfer surfaces are clean. Cooling system optimisation with an increase in the number of cycles of concentration (NC) may appear to be an easy way to reduce chemical and water consumption. However this is not always the optimal way to reduce costs and emissions. Manpower expenses for monitoring and control of the cooling water chemistry can be reduced with automation. Maintenance cost reduction can also be calculated, but for this a longer time period needs to be consider. The engineering MOC (Mechanical-Operational-Chemical) approach can be a good tool to reduce operational expenses as presented in Table 2. [7]

Figure 3. Typical energy distribution of a coal fired PP.

As the condenser rejects most of the heat, it is essential to maintain efficient heat transfer through it. The cleanliness of the condenser and its monitoring play an important role in power plant operation. [5,6]

Background
A properly working cooling system must provide maximum heat rejection in the condenser with the minimum energy input from the cooling system. This requires a well maintained mechanical system with good control of cooling system operation and the chemical treatment programme.

Table 2 presents an overview of the potential effects on the operating expenses, but a poorly performing chemical treatment programme can result in much greater problems for operators, including decreased plant efficiency, reduced productivity, production schedule delays, increased downtime for maintenance, increased cost of equipment repair or replacement, shortened equipment life and reduced safety. We now add another dimension to the MOC approach: Sustainability. (Therefore the abbreviation is changed to MOCS.) A good optimisation programme must have a positive effect on sustainability.

23

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

From the environmental sustainability point of view, the value of an efficiently operating cooling system is to minimise the environmental loads caused by: Q Make up (MU) water preparation chemical and sludge loads to environment, Q Thermal load to the air, Q Humidity load to the air, Q Water load coming from blow-down (BD), Q Heat load coming from blow-down (BD) or Q Chemical load coming from cooling tower (CT) blow-down (BD). Table 3 presents a model for the development of cooling system environmental sustainability from the factors described. [8] Continuous progress on cooling system optimisation always results in a positive effect on cooling system reliability, safety and environmental performance. When this happens the reliability, safety and also environmental performance of the whole plant will also increase.

Figure 5. Simplified layout of the cooling system.

The cooling system operates smoothly without any mechanical, operational or chemical problems. The scope of the optimisation was to save water (both as makeup and as discharge) to the plant and in the same time decrease the environmental impact coming from the plant cooling system. The solution applied to reach these goals is the application of advanced automation with the Nalco 3D TRASAR® system, the reuse of RO reject water as part of the cooling system makeup, the reuse of boiler sample and blowdown waters, and the reuse of the neutralisation pond water from demineralisation plant. The implementation of these water reuse projects resulted in savings that significantly impacted plant profitability through reduced cooling system total cost of operation (TCO). At the same time this new approach also met the plant and Nalco’s common environmental sustainability goals. Table 4 compares the old and new programmess. With the new treatment all critical treatment performance issues, including corrosion, scaling and microbiological activity, are

Case Study
A 120 MW cogeneration power plant utilised the engineering MOCS strategy to optimise their cooling system, resulting in an increase in profitability and reduced environmental impact. Figure 5 presents the general flow scheme for the plant cooling system. The cooling system provides water for the steam condenser and the turbine lube oil coolers. The cooling system makeup is sourced from a reservoir on a fee basis from the municipal water utility. The power plant discharges all waste water to the municipality’s waste water treatment plant.
Table 2. The MOC Effect on The Operational Expenses Mechanical options Energy Maintained mechanical parts increase efficiency Good condition => less maintenance Redesigned makeup (MU) source & repaired leaks Maintained equipment prevents chemical losses

Operational options Clean surfaces may allow fewer recirculating water pumps Stable automated operation need less effort to control Working on target NC needs less makeup (MU) water Performance based control saves chemicals

Chemical program A good treatment can increase efficiency by maintaining clean surfaces. Automatically dosed and measured program need less effort A good program helps to operate on target NC Good control => less chemical consumption

Manpower & Maintenance Water Chemicals

Table 3. A Cooling System Development Project to Decrease Environmental Impact

*ZLD – Zero Liquid Discharge

24

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Table 4. The Comparison of The Old Program and The New Solution Old Program Chemical treatment Control Target NC Target pH Ca (ppm as CaCO3) M Alk (ppm as CaCO3) EC (uS/cm) Zn (ppm) Ortho PO4 (ppm) Organic PO4 (ppm) PO4 / polymer / Zn TRASAR® control 10 7,7 – 8,0 Max. 1000 100 - 150 Max. 6000 0,3 – 1,0 2,5 – 5,0 none New Solution PO4 / polymer / PSO 3DTRASAR® control 5 7,2 – 7,5 Max. 1100 50 - 100 Max. 6000 none! 7 - 10 3-6 Figure 7. Financial value estimate.

under control. An important environmental achievement was the elimination of the unwanted Zn from the plant discharge. Corrosion and scale control is maintained by automated stressbased chemical dosing using the 3D TRASAR® solution. The following tasks and controls are also managed by the same equipment: Q Data logging for the basic water chemistry monitoring (pH, EC, ORP, corrosion, TSS and treatment product level in cooling system) Q Data communication through DCS or internet Q Biocide addition control through red-ox potential (ORP) Q Acid dosing through pH control Q Cooling tower blow-down control through conductivity (EC) Table 5 summarises the achievements and highlights of the significant differences.
Table 5. Summarized Impacts Old Programme Plant water intake (m³/h) RO,boiler, DEMI(m³/h) Makeup water (m³/h) Alternate makeup (m³/h) Cooling blow-down (m³/h) Total discharge (m³/h) Total discharge (m³/y) Water cost (k€) Chemical treatment (k€) 106 24,5 81,5 0 8,1 32,6 285 687 1 531 29 New Solution 91,6 24,5 67,2 24,5 18,3 18,3 160 548 1 262 51 Difference - 14,3 0 - 14,3 + 24,5 + 10,2 - 14,3 - 125 139 - 269 + 22

References
[1] “Greenhouse Gases & Global Warming Potential Values”, US Greenhouse Gas Inventory Program, US EPA, April 2002. [2] Commission for Economic Cooperation (CEC) web site, 2007 [3] UDI database Europe, 2009, Platts Publishing [4] Turkish Electricity Transmission Company [5] A. Baczoni, P. Urbas – How cooling system affect power plant productivity and emission? – CoalGen 2008 conference Warsaw [6] A. Baczoni, M. Novikov, I. Kobzev, A. Sokolov – A strategic approach for increasing power plant productivity through adjustment of cooling system performance, 2010 Russia Power Conference [7] George Peabody, Peter de Graaf, Tolga Ercan – Water management brings sustainability gains to existing power plants, ICCI Conference, Turkey, 2009 [8] Dr. Ron Cox – Cooling Tower Energy & Operating Cost Analysis Software, 1996 Tower Tech, Inc. 3D TRASAR is a registered trademark of Nalco Company©2010 Nalco Company

With the reuse of different wastes the MU water for cooling system coming directly from dam is reduced by 14,3 m³/hour. Which is represents 125 139 m³ water savings a year. The return on investment for the project is 484 %, which is 247 000 Euro annually. Figure 6 presents the financial value estimates as a representation of the savings in the total cost of operation of the cooling system. The direct benefits from the project include: Q Corrosion, scaling and microbiological activity are in control Q Zn is eliminated from plant discharge Q Direct ROI savings through project implementation Q Reduced water discharge to the environment (e-ROI) Q Lower manpower required for analytical and monitoring to control the cooling system Q Advanced communication safer and more reliable operation

25

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

SERA GAZI BEYANLARININ VALİDASYONU ve VERİFİKASYONU

Anıl SÖYLER Re-Consult Ltd. Şti.

Özet
Sera gazı emisyon envanterleri ve projeleri, Kyoto Protokolü yükümlülükleri ve gönüllü emisyon azaltımı ilkeleri olmak üzere iki farklı çerçevede hazırlanmaktadır. Emisyonların hesaplanması ve raporlanması, validasyonu (onaylanması) ve verifikasyonu (doğrulanması) konusunda uluslararası standartlar olarak ISO 14064 serisi standartlar ve ISO 14065 standardı mevcuttur. ISO 14064-1 organizasyonel seviyede emisyon envanterlerinin hazırlanması ve raporlanması için temel oluştururken ISO 14064-2 ise proje bazında emisyon azaltımlarının hesaplanması, izlenmesi ve raporlanması hususlarında temel ilkeleri belirlemektedir. ISO 14065 standardı validasyon ve verifikasyon kuruluşlarının akreditasyonu için gereklilikleri tanımlamaktadır. Bu bildiride açıklanmaya çalışılan ISO 14064-3 ise sera gazı azaltım beyanlarının validasyonu ve verifikasyonuna yönelik kılavuz doküman olarak hazırlanmıştır. Validasyon/verifikasyon arasında zamanlama, amaç, odak noktası, sıklık, yeterlilik ve kesinlik seviyesi gibi bakımlardan fark olmakla birlikte her ikisi de esas olarak üç aşamada gerçekleştirilir: Q Planlama aşaması Q Uygulama aşaması (Denetim) Q Tamamlama aşaması Bu bildiride, yukarıda sıralanan validasyon/verifikasyon aşamaları ile ilgili detaylı bilgilere yer verilmiş ve ISO 14064-3:2007 standardı doğrultusunda validasyon/verifikasyona yönelik uygulama gereklilikleri hakkında açıklamalar yapılmıştır.

Validasyon/verifikasyon süreçlerinin proje döngüsündeki yeri Şekil 1’de [1] gösterilmiştir:

2. Validasyon ve Verifikasyon Arasındaki Benzerlik ve Farklılıklar
Sera gazı azaltım projeleri için gerekli olan doğruluk, kapsamlılık, ihtiyatlılık, uygulanabilirlik gibi önemli prensipler [2] vardır. Benzer şekilde, sera gazı azaltım projelerinin veya envanterlerinin validasyonu/verifikasyonu süreçleri için ortak prensipler [3] ise şunlardır: Q Bağımsızlık: Validasyon ve verifikasyon faaliyetinden bağımsız kalınması ve tarafsızlığın sağlanması ile çıkar çatışmasından uzak kalınması anlamına gelir ve validasyon/verifikasyon faaliyetleri sırasında elde edilen tarafsız delile dayalı bulguları ve kararları sağlamak amacıyla validasyon/verifikasyon süresince tarafsızlığın sürdürülmesini ifade eder. Q Etik Davranış: Validasyon ve verifikasyon boyunca güven, dürüstlük, gizlilik ve ayırt edebilme ilkelerine bağlı kalarak etik davranış gösterilmesi anlamına gelir. Q Adil Olma: Validasyon/verifikasyon faaliyetlerinin, bulgularının, kararlarının ve raporlarının gerçek ve doğru bir şekilde yansıtılmasını ve validasyon/verifikasyon denetçileri, müşteri ve üçüncü taraflar arasında ortaya çıkan olası anlaşmazlıklar ve engellerin tam olarak yansıtılmasını içerir. Q Profesyonellik: Validasyon/verifikasyon faaliyetlerinin müşteri ve hedef kullanıcıların atfettiği öneme paralel olarak profesyonel yaklaşımla yerine getirilmesi ve sonuca ulaşılmasını ifade eder. Bu doğrultuda, validasyon/verifikasyon faaliyetlerinin
Validasyon

1. Validasyon ve Verifikasyon Kavramları
Kyoto Protokolü kapsamında ortaya çıkan sera gazı beyanlarının validasyonu (onaylama) proje planına bağlı olarak hazırlanmış sera gazı (GHG) azaltımı projelerinin belirlenmiş onay kriterlerine göre sistematik, bağımsız ve dokümante edilmiş bir şekilde değerlendirilmesini içerirken sera gazı beyanlarının ver-ifikasyonu (doğrulama) ise proje pla-nına bağlı olarak hazırlanmış sera gazı azaltımı projelerinin belirlenmiş doğrulama kriterlerine göre sistematik, bağımsız ve dokümante edilmiş bir şekilde değerlendirilmesini kapsar. Bu doğrultuda, uluslararası standartlar olarak ISO 14064 serisi standartlar ve ISO 14065 standardı mevcuttur. ISO 14064-1 organizasyonel seviyede emisyon envanterlerinin hazırlanması ve raporlanması için temel oluştururken ISO 14064-2 ise proje bazında emisyon azaltımlarının hesaplanması, izlenmesi ve raporlanması hususlarında temel ilkeleri belirlemektedir. ISO 14065 standardı validasyon ve verifikasyon kuruluşlarının akreditasyonu için gereklilikleri tanımlarken ISO 14064-3 ise sera gazı azaltım beyanlarının validasyonu ve verifikasyonuna yönelik kılavuz doküman olarak hazırlanmıştır.

Verifikasyon

Şekil 1. Validasyon/Verifikasyon Proje Döngüsü [1].

26

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

gerçekleştirilmesi için gerekli beceri ve uzmanlığa sahip olunması gerekliliğini de kapsar. Validasyon/verifikasyon süreçleri arasındaki temel farklar ise Tablo 1’de [3] özetlenmiştir.
Tablo 1. Validasyon/Verifikasyon Arasındaki Farklılıklar [3] Farklılıklar Zamanlama Amaç Validasyon Program öncesi Gelecek odaklı, tahmin ve niyete dayalı ifadeler Temel senaryolar, Konu yeterlilik, uyum için kapasite Odak Nokta Sıklık Yeterlilik Gerekçeler ve varsayımlar Genelde bir kez Endüstri ve teknik bilgi Gelecek performans için olduğu için düşük Kesinlik Seviyesi (sadece program yeterliliği için açısından verilebilir) Yüksek Verifikasyon Program sonrası Geçmiş odaklı, performansa yönelik ifadeler Emisyon verileri, proje planı doğrultusunda uygulama Veri bütünlüğü ve sürekliliği Periyodik Denetim becerileri ve yetkinlikleri

Q Kapsam: Validasyon/verifikasyon kapsamı, proje sahibi müşteri ile karşılıklı görüşmelerle belirlenir ve proje yeri, proje sırasındaki faaliyetler, azaltımı sağlanan sera gazları, zaman aralıkları, proje sınırlarının tanımlanması yoluyla validasyon/verifikasyon sınırları tespit edilir. Q Hata önem derecesi (Maddi hata): Proje sahibi müşterinin sera gazı azaltım iddiasına yönelik olan ve hedef kullanıcı(lar)nın kararlarını etkileyebilecek her türlü hata, ihmal ve yanlış beyan olarak değerlendirilebilecek seviye planlanma aşamasında önemli olarak değerlendirilir ve tüm bunlar, hedef kullanıcının bakış açısıyla ele alınır. Hedef kullanıcı (örneğin GHG programı) tarafından farklı bir gereklilik söz konusu değilse genellikle 5000 tCO2e/yıl veya azaltım iddiasının ya da açıklanan değerin %5’i kritik değer olarak kabul edilir ve hangisi daha düşükse o değer, önem derecesi açısından kritik seviye olarak değerlendirilir. [5] 3.2. Validasyon/Verifikasyon Uygulama Aşaması Validasyon/verifikasyon uygulama aşaması, validasyon/ verifikasyon denetimi için gerekli olan faaliyetlerin yerine getirildiği ve denetim sonrası elde edilen bulguların kayıt altına alındığı aşamayı ifade eder. Validasyon/verifikasyon uygulama aşamasının başlangıcında denetime yönelik bir risk analizi gerçekleştirilir ve bu doğrultuda bir örnekleme planı hazırlanır. Risk analizi sırasında göz önüne alınması gereken risk çeşitleri şunlardır: [6] Q Yapısal risk: Öncelikle projeye özgü, farklı sahalar ve/veya farklı prosesler, karmaşık veya yeni teknoloji, sıra dışı şirket organizasyon yapısı, çalışan döngüsü, kötü, eksik veya açık olmayan proje dokümanları ve proje sahibinden kaynaklı aşırı güven gibi yapısal riskler değerlendirilir. Q Kontrol riski: İkinci aşamada ise zayıf iç iletişim ve/veya kalite yönetim sistemi, çok sayıda kişi ve bölümün projenin farklı bölümlerinden sorumlu olması, kişiye bağımlı veri toplama ve değerlendirme sistemi, yetersiz izleme ve kontrol süreçleri gibi kontrol ve izlemeye yönelik riskler değerlendirilir. Q Bulgu riski: Son aşamada ise, validasyon/verifikasyon denetimine yönelik olan ve validasyon/verifikasyon kuruluşu tarafından kontrol edilebilecek bulgu riskleri değerlendirilir. Risk analizi sürecinde yalnız validasyon/verifikasyona yönelik bulgu riskleri, validasyon/verifikasyon kuruluşu tarafından kontrol edilebilir. Eğer yapısal riskler ve kontrol risk seviyeleri yüksekse bulgu riskini düşürebilmek için detaylı bir örnekleme planı hazırlanır. Validasyon/verifikasyon denetim riski yapısal, kontrol ve bulgu risklerinin niteliksel çarpımıyla elde edilir ve Eşitlik 1’de [6] olduğu gibi ifade edilir: Denetim Riski = Yapısal risk x Kontrol riski x Bulgu riski (Eşitlik 1) [6] Validasyon/verifikasyon denetim aşamasında ise kanıtlar toplanarak değerlendirilir ve bu kanıtların toplanması için kullanılabilecek yöntemler ise şunlardır:

3. Validasyon/Verifikasyon Aşamaları
Sera gazı beyanlarının validasyon/verifikasyonu temel olarak üç aşamada gerçekleştirilir: Q Planlama aşaması Q Uygulama (denetim) aşaması) Q Tamamlama (raporlama) aşaması 3.1. Validasyon/Verifikasyon Planlama Aşaması Validasyon/verifikasyon planlama aşaması, validasyon/verifikasyon denetimi sırasında gerçekleştirilmesi hedeflenen faaliyetlerin, bu faaliyetlerin kim tarafından ve hangi içerik ve sırayla nasıl gerçekleştirileceğinin belirlendiği aşamayı ifade eder. Validasyon/verifikasyon planlama aşamasında aşağıdaki parametrelerin müşteri ile kararlaştırılmış olması gereklidir: [4] Q Kesinlik seviyesi: Validasyon/verifikasyon için hedef kullanıcı (sera gazı programı, ilgili yasal kuruluş vb.) tarafından belirlenen güven seviyesi (Yüksek veya sınırlı şeklinde) Q Amaç: Validasyon/verifikasyon amacı varsa ilgili sera gazı programı (CDM, Gold Standard vb.) ya da standart (ISO 14064-1, ISO 14064-2) gereklilikleri doğrultusunda müşteri ile validasyon/ verifikasyon kuruluşu arasında kararlaştırılır. Q Kriterler: Planlama aşamasında, validasyon/verifikasyonu yapılacak GHG projesinin veya envanterinin herhangi bir GHG programı (CDM, Gold Standard vb.), ISO 14064-1 ve ISO 140642 standartlarına göre yürütülüp yürütülmediği, adil ve uygun olup olmadığı, hata, ihmal veya farklı beyan gibi durumların söz konusu olup olmadığı ya da yeterli ve uygun delille desteklenip desteklenmediği değerlendirilir.

27

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Q Gözlem (Gerçekleştirilen faaliyetin yerinde incelenmesi) Q Yeniden hesaplama (Eğer metodoloji doğru uygulanmışsa verinin yeniden hesaplanması) Q Doküman inceleme (Fiziksel ve elektronik kayıtların, planların, raporların ve dosyaların incelenmesi) Q Teyit etme (Güvenilir ve bağımsız bir üçüncü tarafla bilgi almak amaçlı yazılı veya sözlü iletişim kurulması) Q Nicel analizler (Laboratuvar testleri, analizleri) Q Görüşmeler (Proje veya kuruluş personeliyle veya paydaşlarla yüz yüze veya telefonda yapılan görüşmeler) Validasyon/verifikasyon denetimi üç adımda gerçekleştirilir: Q Sera gazı veri ve bilgilerinin değerlendirilmesi Q Sera gazı bilgi sistemi ve kontrollerinin değerlendirilmesi Q Validasyon/verifikasyon kriterlerine yönelik değerlendirme Bu değerlendirme süreçleri sonrasında tespit edilen uygunsuzluklar varsa uygunsuzluk veya eksikliğin türüne bağlı olarak validasyon/ verifikasyon denetim ekibi, düzeltici faaliyet talebi, açıklayıcı faaliyet talebi, ileriye yönelik aksiyon talebi veya iyileştirici faaliyet talebinde bulunur ya da herhangi bir uygunsuzluk tespit edilmemişse faaliyet uygun olarak değerlendirilir. 3.3. Validasyon/Verifikasyon Tamamlama Aşaması Validasyon/verifikasyon saha denetim çalışmalarının tamamlanmasını takiben validasyon/verifikasyon planlama aşamasında belirlenen gereklilikler doğrultusunda denetim ekibi tarafından validasyon/verifikasyon raporu hazırlanır. [6] Validasyon/ verifikasyon denetimi sonrasında denetim sırasında elde edilen bulguların projenin sera gazı azaltımına yönelik iddiasını veya sera gazı bilgi ve verilerini destekleyip desteklemediği incelenir ve bu doğrultuda hedef kullanıcılar için validasyon/verifikasyon beyanı hazırlanır. Validasyon/verifikasyon beyanında ulaşılan sonuca bağlı olarak üç farklı tür görüş yer alabilir: Q Olumlu görüş: Eğer GHG azaltım iddiasına veya GHG bilgilerine yönelik görüş olumluysa bu görüş son değerlendirme için müşteriye gönderilir ve müşteriden gelen herhangi bir olumsuz yorum yoksa olumlu görüş hedef kullanıcıya gönderilir. Q Olumsuz Görüş: Eğer GHG azaltım iddiasına yönelik görüş olumsuzsa (örn. GHG veri, bilgi veya beyanı hedef kullanıcının görüşünü etkileyebilecek hata, ihmal ve/veya eksiklikler içeriyorsa) bu durumda üç farklı sonuç ortaya çıkabilir: • Proje sahibinin GHG azaltım iddiasını değiştirmesi: Bu durumda GHG azaltım iddiası tekrar değerlendirilerek nihai görüş oluşturulur ve hedef kullanıcıya (örn. GHG program) gönderilir. • Proje sahibinin GHG azaltım iddiasını değiştirmeyip hata ve/veya eksiklikleri açıklayan ek bir doküman sunması: Bu durumda açıklayıcı doküman, GHG programı gereklilikleri doğrultusunda değerlendirilerek nihai görüş oluşturulur ve hedef kullanıcıya gönderilir. • Proje sahibinin GHG iddiasını değiştirmemesi: Bu durumda ise oluşturulan görüş validasyon/verifikasyon beyanına eklenir ve hedef kullanıcıya gönderilir.

Q Şartlı Görüş: Bu görüş, GHG programına yönelik validasyon/ verifikasyonlar için çok nadiren kullanılır. GHG azaltım iddiasına yönelik taahhütlerde belirli sınırlamalar ve kapsam dışında bırakma (örn, bir saha veya faaliyetin müşteri tarafından değerlendirme dışı bırakılması) söz konusu ise şartlı görüş oluşturulur. Validasyon/verifikasyon beyanı hazırlandıktan sonra validasyon/ verifikasyon raporu nihai hale gelir, onay kuruluşuna (CDM Yönetim Kurulu, VCS Komitesi, Gold Standard Komitesi vb.) gönderilir ve validasyon/verifikasyon tamamlanır.

4. Sonuç
Validasyon/verifikasyonun tarafsız ve bağımsız bir şekilde gerçekleştirilmesi proje veya envanter bazlı sera gazı bilgi ve verilerinin güvenirliliği ve doğruluğu açısından son derece önemlidir. Bu doğrultuda, validasyon/verifikasyon ekibi aşağıdaki konularda gerekli eğitim ve yeterli tecrübeye sahip olmalıdır: Q Sera gazı (GHG) emisyon kaynaklarının belirlenmesi, Q Sera gazı emisyonlarının hesaplanması, izlenmesi ve raporlanması, Q GHG emisyon azaltım ve/veya tutma teknikleri, Q Risk analizi ve örnekleme yöntemleri, Q Temel istatistiksel yöntemler, Q Denetim tecrübesi ve yetkinlikleri, Q Validasyon/verifikasyona özel kavramlar (Maddi hata, özgün katkı vb.), Q Proje finansmanı ve finansal yeterlilik, Q Varsa ilgili GHG programı gereklilikleri. Sonuç olarak, validasyon/verifikasyon faaliyetlerinin istenilen yeterlilik ve güvenilirlikte olması için validasyon/verifikasyon faaliyetlerinin planlanması, uygulanması ve tamamlanması aşamalarının ISO 14064-3:2007 ve/veya GHG programı gereklilikleri doğrultusunda gerçekleştirilmesi ve tüm aşamaların ekip anlayışı içerişinde yerine getirilmesi şarttır.

Kaynaklar
[1] Türk Standartları Enstitüsü (TSE), TS ISO 14064-2 Sera Gazı Azaltım veya Tutma Projelerinin Hesaplanması, İzlenmesi ve Raporlanmasına Dair Kılavuz ve Özellikler Standardı, 2007 [2] GUSTAVSSON L., Karjalainen T., Marland G., Savolainen I., Schlamadinger B., Apps M., Project- Based Greenhouse Gas Accounting: Guiding Principles with a Focus on Baselines and Additionality, Energy Policy 28 pp. 935-946, 2000 [3] Canadian Standards Organization, GHG Validation Using 14064, 2007 [4] Türk Standartları Enstitüsü (TSE), TS ISO 14064-3 Sera Gazı Beyanlarının Doğrulanması ve Onaylanmasına Dair Kılavuz ve Özellikler Standardı, 2007 [5] GHG Management Institute, Basics of Projects GHG Accounting Online Course Notes, 2009 [6] GHG Management Institute, Verification of GHG Inventories and Projects Online Course Notes, 2009

Summary
Greenhouse gas (GHG) inventories and reduction projects are prepared in two different frameworks including voluntary market principles and Kyoto Protocol requirements. There are international standards naming ISO 14064 series and 14065 standard for

28

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

the accounting and reporting, validation and verification of GHG emissions. While ISO 14064-1 is a basis for organizational GHG inventory preparation and reporting, ISO 14064-2 identifies the basic principles for the accounting, reporting and monitoring of GHG emission reduction projects. ISO 14065 reveals the basic accreditation requirements for the validation/verification bodies. ISO 14064-3 aimed to be explained in this paper is a guiding document for the validation/verification of GHG assertions. Even if there are differences between validation and verification in terms of timing, purpose, subject matter, focus, frequency, competency, level of assurance, both are performed in three phases: Q Planning phase Q Execution phase (Audit phase) Q Completion phase The main steps of the validation/verification planning include the following: Q Identifying basic principles (Purpose, criteria, boundary, level of assurance, materiality threshold) Q Determining quality control parameters Q Composing audit team Q Preparing validation/verification and sampling plans The basic steps of validation/verification execution phase include the following: Q Conducting audit opening meeting Q Evaluating GHG data and information Q Evaluating GHG data and information control systems Q Assessment in line with the validation/verification criteria The completion steps of validation/verification contain the following: Q Preparing validation/verification reports Q Evaluating GHG emission reduction or GHG inventory assertions Q Preparing validation/verification statements In this paper, the phases of validation/verification identified above and the requirements of validation/verification in line with the ISO 14064-3 will be explained in detail.

29

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

“ENERJİ VERİMLİLİĞİ STRATEJİ BELGESİ” ve YAPILMASI GEREKENLER

Arif KÜNAR
EDSM Enerji Genel Müdürü

Özet
2009 Aralık ayı sonunda TÜBİTAK MAM’da EİE tarafından yapılan çalıştay neticesinde hazırlanmış olan ve EİE’nin web sayfasında da yayınlanan; “Enerji Verimliliği Strateji Belgesi”ne de katkı olmak üzere, bu makalede bilebildiğimiz, yaşadıklarımız ve öngörebildiğimiz kadarı ile “neler yapılması gerektiğini” başlıklar halinde sıralamaya çalışacağız.

1. Giriş
Nisan 2004 yılında ilk “Türkiye Enerji Verimliliği Stratejisi”, 2 Mayıs 2007’de de “Enerji Verimliliği Kanunu” büyük heyecan ve umutlarla yayınlandı. Arkasından da, 2008 yılı başlarında kamuda uygulanmak üzere, kapsamlı bir “Başbakanlık Enerji Verimliliği Genelgesi” çıkartıldı. 2008 yılı, “ENVER Yılı” ilan edildi. “Enerji Kaynaklarının ve Enerjinin Kullanımında Verimliliğin Artırılmasına İlişkin Yönetmelik”, 25 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı. Bu yönetmelikle yetkilendirmeyi bekleyen “enerji verimliliği danışmanlık firmaları” ise, 14 Temmuz 2009 tarihinden itibaren yetki almaya başladılar. Şu anda 17 firma yetki almış, 50’ye yakın firma da, yetki için başvuru yapmış durumdadır. İlk “Strateji” ve “Kanun”un üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen, ülkemizde bu kanun ve yönetmeliğe endekslenen ve beklenen somut enerji verimliliği uygulamaları, altyapı-kapasite geliştirme çalışmaları, maalesef istenen düzeyde tam anlamıyla gerçekleşemedi, gerçekleştirilemedi. Bu “gecikme”, “zaman kaybı” ve “gerçekleşememe” konusunda, sektörde yer alan ve beklenti içinde olan tüm özel sektör uygulama-cihaz firmaları, enerji verimliliği danışmanlık firmaları ve adayları, uygulamalardan-mevzuatlardan sorumlu kamu kurumları, üniversiteler, meslek odaları, sektör dernekleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasiler vb. herkes belli ölçüde sorumludur, ancak kimse tek başına; “müsebbip” değildir. Artık gelinen bu noktada, yine hem ülkemize hem de bizlere zaman kaybettirecek olan sektör temsilcilerinin birbirini suçlaması ve bardağın boş tarafını “işaret” etmesi yerine, somut öneriler-çözümler üzerinde tartışmak ve “ortak akılla” hareket etmek gerekmektedir. Hepimiz aynı gezegende ve aynı ülkede yaşadığımıza göre, hem sürekli artan enerji fiyatlarından, enerji arz güvensizliğinden hem de “iklim değişikliği”ne yol açan sonuçlarından kurtulmak için de, daha koordineli-doğru ve hızlı hareket etmek mecburiyetindeyiz. Q

Q

Q

Q

2. Neler Yapılmalı?
Q Ülkemizin en önemli sorunlarından biri olan enerji ve enerji krizini, en kısa ve ucuz yoldan hızlıca çözmek için, devletin ve mevcut Q

hükümetin bütün dikkat, çalışma, altyapı, kapasite, personel, yatırım, teşvik mekanizmaları, öncelikli ve acil olarak, “enerji verimliliği” üzerine odaklanmalı ve yoğunlaştırılmalıdır. Acilen “Ulusal Enerji Verimliliği Seferberliği” ilan edilmeli ve kısa, orta, uzun vadeli “Ulusal Enerji Verimliliği Eylem Planı” hazırlanmalıdır. Enerji verimliliği konusu, hükümetlere, bakanlara bağlı olarak değil, “Devlet Politikası” olarak öncelikli ve sürdürülebilir olmalıdır. Bu konu ayrıca, “çevre, Kyoto yükümlülükleri, temizeko üretim ve yenilenebilir enerji” mevzuatları ile de koordine edilmeli, planlanmalı, uyumlandırılmalıdır. Yönetmelikte belirtilen kapsamdaki hem sanayi hem de ticari binalarda enerji verimliliği etüt-proje ve VAP yapma-yaptırma, kamu binaları gibi, 2011 yılı sonuna kadar zorunlu olmalıdır. Enerji verimliliğinin sağlanması ve geliştirilmesi için görevli olan “Enerji İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü”nün enerji verimliliği ile ilgilenen tüm birim ve şubelerinin, ayrı bir “Enerji Verimliliği Genel Müdürlüğü” adı altında yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Çünkü mevcut yapı, sayıları çok az, ancak tecrübeli bir kadro ile gerçekten çok büyük bir özveri içinde çalışmasına rağmen, maalesef yeterli olamamaktadır. EİE; “Enerji Yönetici Eğitimi” verilmesi, ilgili mevzuatların-yönetmeliklerin hazırlanması, bunların sektörlere-halka yayılması, tanıtılması, kamuda örnek etüt-proje yapılması, yetkilendirilmiş “Enerji Verimliliği Danışmanlık –EVD-“ şirketleri tarafından yapılan eğitimlerin, etüt-projelerin, “verimlilik artırıcı projelerin-VAP-“ kontrolü gibi birbirinden farklı birçok konuda sorumluluk üstlenmiştir. Zaten sayıları çok yetersiz olan mevcut tecrübeli kadronun giderek emekli olmasıyla, kurum sıkıntıya girmektedir. EPDK oluşumuna, yapılanmasına benzer bir hızlı yapılanma ile maaşlarının, idari koşullarının iyileştirilmesi, yurtdışı-içi eğitimlerinin artırılması, mastır-doktora yapmak isteyen personelin teşvik edilmesi, yeni genç -kadrolumühendislerin kuruma alınması vb. yollar izlenmelidir. Mevcut “Enerji Verimliliği Koordinasyon Kurulu-EVKK”nun da, içine ilgili sektör dernekleri de alınarak daha aktif, sık aralıklarla bir araya gelen ve “pratik” olarak alt “komisyonlar” şeklinde yaygınlaşacak daha etkin “yapılanma” içine girmelidir. EİE, makro düzeyde sadece strateji ve mevzuat oluşturma ile denetleme görevlerine devam edip, eğitim verme, etüt yapma gibi uygulamaları “yetkilendirdiği kuruluş ve şirketlere” ivedilikle devretmelidir. EİE, yalnızca yılda dört kez, “Bina ve Sanayide Sertifikalı Etüt-Proje Yöneticisi” yetiştirmelidir. 2011 yılından itibaren, “Bina ve Sanayi Enerji Yöneticisi” kayıtları almamalıdır. Enerji yöneticisi eğitimi sınavları da, bir merkezden aynı anda yapılmalıdır. Yetkili şirketler de, eğer o ilde kendi şubesi varsa, eğitim hizmeti verebilmelidir. Ülkemizde, hali hazırda “enerji yöneticisi kursları” şirket, üniversite ve meslek odalarına devredilmek üzere, yetkilendirmeler

30

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Q

Q

Q

Q

Q

Q

yapılmaktadır. Ancak maalesef, üniversitelerimiz ve MMO, EMO gibi meslek odalarımız, “uygulamalar” için gerekli ve yeterli altyapıya henüz sahip olamadıkları ve yetkilendirilmiş enerji verimliliği danışmanlık şirketleri de bu yatırımı yapamadıkları için, eğitimlerin sağlıklı olarak sürdürülmesinde ciddi bir sorun oluşmuştur. Bu nedenle, EİE ile EVKK olarak, başta İstanbul, İzmir, Adana, Bursa, Gaziantep gibi sanayi şehirlerinde EİE, TÜBİTAK, üniversite, OSB, sanayi ve ticaret odaları, MMO, EMO, özel sektör ile birlikte, “uygulama laboratuvarları” kurulması ivedilikle sağlanmalıdır. Altyapısı belli ölçekte hazır olan TÜBİTAK, üniversiteler, meslek odaları ve firmalar bu aşamada desteklenmelidir. Enerji ithalatına ödenen paranın sadece % 10’u ile, en azından bir kereye mahsus mekanizmalar -sıfır faizli kredi, teşvik, kdv indirimi, elektrik fiyatı indirimi, vergi indirimi vb.- geliştirilerek, hem sanayide hem de binalarda birkaç yıl içinde yaklaşık en az 5-10 milyar dolarlık bir tasarruf sağlanabilir. Zaten her yıl cebimizden çıkan “10-25 milyar dolarlık -resmi beyanlara göre- verimlilik-tasarruf potansiyelimiz”, kendini 2-5 yılda geri döndürebilir ve bu para artık hep ülkemizde kalır. Ayrıca bu sayede de, çok ciddi bir yan sanayi ve Ar-Ge, yetkili enerji verimliliği danışmanlık firmalarının gelişmesi, enerji yöneticiliğinin-mühendisliğinin, istihdamın artırılmasına da yol açarak, ülke çapında zincirleme bir “ekonomik iyileşme-gelişmebüyüme-sürdürülebilirlik” sağla-nır. Yaşadığımız ekonomik-finans ve enerji krizinden, “ENVER” fırsatı yaratılarak çıkılır. Birçok kredi, finans, hibe kuruluşu -Avrupa Birliği, Kredi ve Yatırım Bankaları, Dünya Bankası, BM-UNDP, Özel Finans Kuruluşları vb.- ülkemize, enerji verimliliği konusunda kredi ve uygulama desteği vermek üzere gelmektedirler. Bu kaynakların; EİE ve EVKK tarafından bir merkezden yönetilmesi, koordine edilmesi ve doğru-öncelikli projelere aktarılması, “kaynak verimliliği”nin de sağlanması gerekmektedir. 2 Mayıs 2009 tarihinden itibaren uygulanmaya başlanan, “Binalarda Enerji Yöneticiliği Hizmeti”, maalesef hedeflenen amaçlara hizmet etmemektedir. En düşük “hizmet” teklifi verenlere, sadece “yasak ve ceza” savmak üzere, “kağıt” üzerinde imza atılarak verilen, ancak hem “işletme” sahibine, hem de “ülkemize” hiçbir şekilde enerji verimliliği sağlayamayacak bir uygulamaya dönüşmüştür. Bu uygulamanın, hem EİE hem de meslek odaları ve sektör derneği olan “Enerji Yönetimi Derneği -EYDER-“ tarafından denetlenmesinin, etik kurallarının ve hizmet standartlarının, asgari -alt ve üst- hizmet bedellerinin belirlenmesi gerekmektedir. Bina Enerji Yöneticiliği -BEY- hizmetinin, hem bireysel enerji yöneticileri hem de EVD şirketleri için belli bir sayıda bina ve/ veya m² büyüklükle sınırlandırılması gerekmektedir. BEY, kendi ilinde olmak üzere; en fazla beş adet veya toplam kapalı alanı 200.000 m²’yi geçmeyecek binalarda bu hizmeti verebilmelidir. EVD şirketleri de, bünyelerinde bulundurdukları enerji yöneticisi ve şube sayılarına bağlı olarak tüm illerde ve EİE’nin belirleyeceği sayı ve büyüklükteki binalarda hizmet verebilmelidir. Kanun ve yönetmeliklere göre artık, OSB’lerde de; “enerji yönetim birimi” oluşturulması zorunludur. Ancak bu “birimlerin” kendilerinin ön-etüt, ölçüm ve detaylı etüt, VAP uygulamaları yapmaları, hem nicelik hem de nitelik açısından mümkün gözükmemektedir ve de “yeterli” değildir. Bu durumda, danışmanlık ve ölçüm-etütVAP hizmetleri dışarıdan alınmalı, oluşturulan “birim” de, bunları organize etmeli, yönlendirmeli ve denetlemelidir. VAP, Gönüllü Anlaşmalar, Enerji Performans Sözleşmesi-EPS-, KOSGEB teşvikleri, TTGV, TÜBİTAK vb. destekler artırılmalı,

Q

Q

Q

Q

başvuru ve geri dönüş-ödeme mekanizmaları kolaylaştırılmalı ve hızlandırılmalıdır. VAP başvurularının -uygulanan son iki yılda da- çok yetersiz olmasının nedenlerinden birkaçı; verilecek olan teşviğin “az” bulunması ve VAP yapmak için zorunlu olan detaylı etüt-projenin süresinin ve bedelinin firmalar açısından uygun bulunmaması vb.’dir. Sadece VAP istenen projelerin detaylı etüt-projesinin yaptırılması hem süreci hem de etütproje bedelini azaltacağı için, ara bir çözüm olabilir. Ancak en doğrusu ve cazibi de, mümkünse VAP teşviklerinin yüzdelerinin -% 50’leri- ve miktarının da -250 bin TL’ye kadar- artırılması veya doğrudan yapılacak olan verimlilik-tasarruf sonucu kadar vergi, kdv ve enerji fiyatlarından indirim yapılmasıdır. Bugüne kadar sanayiye verilen VAP ve Gönüllü Anlaşma teşvikleri, Ocak 2011’den itibaren, benzer şekilde kapsam dahilindeki tüm kamu, ticari bina ve işletmelere de verilmelidir. Kamuda, 2011 yılı bitimine kadar enerji verimliği etüt-proje ve VAP’ların yapılması zorunluluğunun sonucunda, verimlilik sağlayıcı uygulamalarının “enerji performans sözleşmeleriEPS-“ ile yapılabilmesi için, Kamu İhale Kanunu”nda bazı değişiklikler yapılması gerekmektedir. Örneğin kamunun AB ve ABD’deki gibi, 10-15 yıl gibi uzun süreli enerji performans sözleşmesi yapabilmesi ve bankalardan, finans kuruluşlarından kredi kullanabilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca, kamunun ihale yapabilmesini kolaylaştırmak ve sağlıklı hizmet alınması için, ortak ve örnek bir “teknik şartname” ve “EPS” hazırlanmalıdır. EPS’nin de; Türk Ticaret Kanunu, Türk Hukuk Sistemi ve Türk Bankacılık-Sigortacılık Sistemi ile uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir. KOBİ’lerin KOSGEB destekli ön etüt, detaylı etüt proje ve VAP hizmetlerinin teşviği uygulamalarında-yönetmelik gereği, ön etüt, detaylı etüt ve VAP için yetkili iki ayrı EVD şirketinden hizmet alınacak-, ister KOBİ’den isterse EVD şirketlerinden kaynaklanabilecek herhangi bir sorun, “itilaf” konusunda, tarafsız bir bilirkişilik-hakem heyeti tanımlanmalı ve tanınmalıdır. Yapılan enerji etüt proje, VAP ve uygulamaların doğru olup olmadığını kontrol için, “ölçme ve doğrulama” standartları, metodolojisi, EİE ve EYDER tarafından birlikte hazırlanmalıdır. 5 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren “Binalarda Enerji Performans Yönetmeliği” ve Yönetmeliğin uygulanabilmesi için gerekli olan performans kriterleri ve bina enerji performans hesaplama konusunda (BEP-TR) kamu, üniversiteler, enstitüler, sektör dernekleri acilen bir araya gelmeli ve Temmuz 2010’da başlayacağı belirtilen uygulamaya yönelik, geniş kapsamlı bir kabul, test, değerlendirme çalışması yapılmalıdırlar.

Ayrıca, yeni binalara BEP-TR sertifikası verecek olan SMM ve eski binalara BEP-TR sertifikası verecek olan EVD şirketleri dışında da, bina sahiplerinin kendi binalarının performanslarını ve durumlarını ölçebilecekleri, kullanımı kolay ABD’dekine benzer bir “energy star” programı, EİE tarafından web de yayınlanmalı ve hizmete sokulmalıdır.

Summary
In this paper, we try to discuss and offer our arguments for draft “Energy Efficiency Strategy Document of Turkey” which is published on the EİE’s web page after “Workshop at TÜBİTAK-MAM on December 2009”. This is very important “document” both for Turkey and the world with respect to energy efficiency and the environmental improvements-applications already. There are many items and “to do list” with this “Energy Strategy Document of Turkey”.

31

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

HIZLA GELİŞEN ENDÜSTRİ - ENERJİ DEPOLAMA SİSTEMLERİ

Ayla TUTUŞ
İçkale Şirketler Grubu Enerji Koordinatörü

Günümüzde bütün modern enerji sistemleri arz güvenilirliği, sistem stabilitesi, enerji kaynaklarının daha verimli kullanılması iletim/ dağıtım problemlerinin ve maliyetlerinin minimize edilmesi gibi birçok nedenlerle enerjinin depolanmasını zorunlu kılar. Eğer bir ülkenin enerjisi büyük oranda termik santrallerden elde ediliyorsa, bunun yanında ülke kesintili karaktere sahip yenilenebilir enerji kaynaklarına sahip ve bu kaynakları verimli bir şekilde kullanmak istiyorsa, sistemde hızla devreye girip çıkabilme özelliğine sahip santrallere ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, ya büyük oranda fosil yakıt santrallerini birkaç dakikada devreye girebilmesi için sıcak yedek olarak emre amade tutarak ekonomik olmayan bir yöntemle ya da hızla devreye girip çıkma özelliğine sahip olan klasik depolamalı hidroelektrik santraller ve/veya enerji depolama sistemleri hayata geçirilerek karşılanabilir. Ülkemiz için bunlardan birincisi ve kısmen tercih edilmekte olan yöntem, zaten % 80’lerin üzerinde olan fosil yakıt kullanımının ve 2008 yılında genel enerjide % 76 elektrik enerjisinde % 60’a ulaşmış olan dışa bağımlılığımızın ve aynı zamanda fosil yakıt kullanımından dolayı oluşacak emisyonların artırılması anlamı taşımaktadır. Enerjinin depolanması, dünyada son yıllarda gelişen yeni liberal piyasa modelinde, elektrik değer zincirinin en kritik bileşenlerinden birisidir ve enerji depolama sistemleri endüstrisi yeni, önemli ve tüm dünyada hızla gelişmekte olan bir endüstri seçeneğidir. Liberal piyasalarda sistem işletmecilerinin büyük ölçekte yenilenebilir enerji üretimini sisteme entegre edebilmeleri için enerjinin depolanmasına ihtiyaçları vardır. Teknik değerlendirmeler ve fizibilite çalışmaları enerji depolamanın sadece teknik bir gereklilik değil aynı zamanda “cost effective olduğunu da göstermektedir.

Ancak ülkemizde toplam 42.480 MW kurulu gücünde1283 adet HES projesi olmasına rağmen sadece 15.710 MW kurulu güçte 53 adet proje depolamalı rezervuar alanı 15 km²’nin üzerindedir. 53 adet projeden de 9.754 MW kurulu güçte 24’ü işletmede bulunmaktadır.
Tablo 1. Ekonomik HES Potansiyelinin Proje Durumlarına Göre Dağılımı [1] (Haziran 2007) Proje Durumu İşletmede İnşa Halinde Proje Toplam Proje Sayısı 148 158 977 1 283 K.Güç (MW) 13.306 6.564 22.260 42.480 Ort. Üretim (GWh/yıl) 47.590 23.620 79.177 150.387 Oran (%) 32 16 52 100

Depolamasız HES’lerle birlikte işletmede 13.306 MW kurulu güçte 148 adet HES bulunmaktadır. Bu santraların 90 adedi 35 yaşın üzerinde ve yenileme gerektirmekte, Karakaya, Atatürk gibi diğer birçok proje ise rehabilitasyon ihtiyacı nedeniyle verimli çalıştırılamamaktadır. Elektrik tüketimine baktığımızda ise, yıllık tüketim karakteristiğini gösteren en önemli gösterge yük faktörüdür. Yük faktörünün mümkün olduğunca yüksek olması elektriğin verimli olarak kullanılmasının en önemli göstergesidir. Elektrikte verimliliğin artması ile yük faktörü büyüyecektir. Yük faktörünün büyüklüğünün yanı sıra minimum yükün maksimum yüke oranı da verimli kullanım açısından önemli bir göstergedir. Ülkemizde son yıllarda bu oran düşüş göstermekte olup, 2007 yılında % 38 seviyesine kadar düşmüştür. Bu nedenle 2008 yılında çok zamanlı (puant) elektrik satış tarifeleri uygulaması gündeme getirilmiş, sistem yük eğrisindeki tepe noktaları günün diğer saatlerine kaydırılarak talep tarafı yönetimiyle yük faktörü yükseltilmeye çalışılmıştır. Ancak bu kısa vadeli bir çözümdür. [2] Yukarıda özet olarak verilen rakamların arz güvenilirliği, sistem stabilitesi, verimlilik ve emisyon gibi nedenlerden dolayı hiçte iç açıcı bir tablo sergilemediği aşikardır. Uzun dönem için sistem içerisindeki tüm üretim kaynaklarını en verimli şekilde çalıştıracak bir modelin oluşturulması, rehabilitasyon ve bakımların zamanında yapılması, arızaların hızla giderilmesi, doğru planlanmış ve seçilmiş yatırımların zamanında yapılması, depolama sistemlerinin sisteme ilave edilmesi gibi arz tarafını ilgilendiren bir yönetim uygulanmalıdır. 2.2. Elektrik İletim Sistemi 2005 yılında TEİAS tarafından yapılan çalışmalara göre; “Elektrik

2. Türkiye Elektrik Sisteminin Görünümü ve Kaynaklar
2.1. Enerji Kaynakları, Üretim Santralleri, Tüketim Türkiye elektrikte arz-talep projeksiyonları ve gerçekleşme durumu incelendiğinde depolama sistemlerinin gerekliliği açıkça görülmektedir. TEİAŞ verilerine göre 2008 yılında genel enerjinin % 76’sı, elektrik enerjisinin ise % 60’ı ithal kaynaklardan karşılanmaktadır. Aynı zamanda kaynak bazında bakıldığında elektriğin % 83’ü fosil yakıtlardan sağlanırken yenilenebilirlerin payı büyük HES’ler dahil sadece % 17’dir (% 1’i rüzgar ve diğer kaynaklar).

32

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

rüzgar potansiyeli 10.000 MW yani 28 milyar kWh (88.000 MW teknik potansiyel) düzeyindedir. Bu ekonomik potansiyelin yıllık çalışma saati en kötü rüzgar koşulunda (güvenilir üretim) 1400 saate kadar düşerek ancak 14 milyar kWh üretim gerçekleştirebileceği düşünülmektedir. 2007-2020 döneminde her yıl 125 MW olmak üzere toplam 1.750 MW rüzgar santralinin sisteme ilave edileceği öngörülmüştür. [3] Güneş: Türkiye’nin tüm yüzeyine isabet eden güneş gücü brüt olarak 111.500 GW kadardır. Ancak teknik potansiyel 1400 GW olup, kullanılabilir potansiyel 116 GW olarak kestirilmektedir. 5346 sayılı kanunda değişiklik yapılmak üzere bir kanun taslağı hazırlanmıştır. Bu taslağa göre özellikle rüzgar ve güneş için çok yüksek alım garantileri önerilmektedir. Oysa ülke çıkarları açısından kesintili karaktere sahip bu kaynakların yüksek alım garantisinden çok üretimlerinin sürekli hale getirilerek pazarda rekabet edebilme güçlerinin artırılması sistemi bozucu etkilerinin giderilmesi arz ve talebin eşleştirilmesi ve verimliliklerinin artırılması için hızla devreye girebilecek sistemlerle birlikte planlanmaları gerekmektedir.[3]

Kaynak-TEİAŞ

Şekil 1. 2007 yılı tertiplenmiş yük eğrisi.

İletim Sistemi”nin, arz güvenliği ve kalite kriterleri sağlanarak işletilebilmesi için, maksimum talebin konvansiyonel üretim santrallerinden karşılanacak şekilde yedeklenmesi gerektiği belirtilmektedir. Bu da yenilenebilir enerji kaynaklarından üretim yapan santrallerin tamamına yakın miktarının konvansiyonel üretim santralleriyle birebir yedeklenmesi anlamına gelmektedir. [3] Ayrıca aynı raporda bu kaynakların sistemi bozucu etkileri olduğu belirtilmiş ve bu etkiler şu şekilde sıralanmıştır: Bölgesel bozucu etkileri; iletim hatlarında ve trafolarda akışlarda, trafo merkezlerinde gerilimlerde değişiklikler, koruma sistemleri, kısa devre arıza akımları ve şalt tesislerinde değişiklikler, arz kalitesinde değişiklikler. Şebekeye olan bozucu etkileri ise; sistem dinamiği ve stabilite, reaktif güç kontrolü ve gerilim, frekans kontrolü ve konvansiyonal santrallerde sık sık yük alma/yük atma sorunları ve ayrıca enterkonnekte sisteme rüzgar santrallerinin bağlantısında bozucu etkileri ve bağlantı noktalarında iletim kapasitesinin yetersiz kalabilmesidir. Rüzgar potansiyeli yerleşim merkezlerinden uzak bölgelerde olup bu bölgeler şebekenin zayıf olduğu noktalardır. İletim Sistemi, bu bölgelere başka noktalardan bölgenin tüketimi kadar güç ve enerji taşıyabilecek şekilde tasarlanmıştır. Özellikle İletim Sistemine büyük güçte rüzgar santrali bağlantısı önerilmesi durumunda, üretilecek elektrik enerjisini her durumda sistemin güçlü tüketim noktalarına taşımak için yeni iletim tesisleri gerekecektir. Bunun için, ya bağlantı noktası ile sistemin güçlü tüketim noktaları arasındaki iletim sisteminin yeni hatların tesisi ile güçlendirilmesi ya da bağlantının doğrudan uzun hatlarla güçlü noktalara yapılması gerekmektedir. 2.3. Yenilenebilir Enerji Kaynakları Türkiye’de başta hidroelektrik olmak üzere önemli ölçüde yenilenebilir enerji potansiyeli bulunmaktadır. 5346 sayılı kanunda, büyük küçük ayrımı yapılmaksızın tüm HES’lerin yenilenebilir tanımı içerisinde yeralmasına rağmen rezervuar alanı 15 km²’nin altındaki projeler YEK Kanunu kapsamına alınmıştır. Bu kapsamda 36.770 MW kurulu güçte 1238 adet HES bulunmaktadır. İlave potansiyel ile birlikte 170 milyar kWh/yıl üretim potansiyeli mevcuttur bunun sadece % 28’i kullanılmaktadır. Bugünkü teknik koşullarda 10 metre yükseklikteki ortalama 6 m/s hızda, yılda 2800 saat kullanma süresi ile kurulabilecek ekonomik

3. Elektrik Depolanabilir mi?
Elektrik formunda değil, ancak ihtiyacın az, fiyatın düşük ve enerjinin fazla olduğu saatlerde elektrik kullanılarak hava, su veya kimyasal formda depolanabilmekte ve ihtiyacın olduğu saatlerde en fazla birkaç dakika içerisinde elektriğe dönüştürülerek kullanıma sokulabilmektedir. Hidrolik biokütle, konvansiyonel yakıtlar elektrik üretmeden önce depolanabilirken rüzgar, güneş ve dalga enerjisi elektrik formuna çevrildikten yani elektrik üretildikten sonra depolanmayı gerektirir. Yani rüzgar ve güneş gibi kesintili enerji kaynaklarında arz ve talebi eşleştirmek veya aynı ana denk getirmek bugünün teknolojisiyle mümkün değildir. Bu nedenle var oldukları anda ihtiyaç olmasa bile elektriğe dönüştürerek üretilen elektriği başka formlarda depolamak suretiyle ihtiyacın olduğu anlarda kullanılabilme olanağı yaratılmış olmaktadır. Aynı zamanda fosil yakıtlı elektrik santrallerin sistemdeki fazla olan enerjisi aynı yöntemlerle depolanarak kaynakların daha verimli kullanımı sağlanmış olmaktadır.

4. Elektriğin Depolanması Neden Gereklidir?
Türkiye’de olduğu gibi elektrik ihtiyacının büyük bir bölümünün ithal kaynaklardan ve yük takip etme özelliği olmayan fosil yakıtla çalışan santrallerden sağlanıyor olması, ayrıca rüzgar ve güneş gibi kesintili enerji kaynaklarının kullanıma sokulacak olması sistem güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Sistemin güvenliğini sağlamak ve frekans kontrolü yapabilmek için 3-5 dakika içerisinde devreye girebilecek santrallere ihtiyaç vardır. Mevcut sistem içinde bunu sağlayabilecek olan santraller depolamalı HES’lerdir. Japonya’da değişik tipteki santrallerin devreye girme ve tam kapasiteye ulaşma zamanları ile ilgili yapılan bir çalışmanın sonuçları Tablo 2’de verilmiştir. Bu çalışma için ilgili santrallerde üretime 8 saat ara verildikten sonra santraller çalıştırılarak sonuçlar alınmıştır. [3] Türkiye’de üretim planlama çalışmalarında hidrolik projeler, yük faktörlerine göre; % 35’in altında olanlar ve üstünde olanlar olmak üzere puant ve baz santraller olarak iki grup altında tanımlanırlar ve ihtiyaca göre çalıştırılırlar. Ancak ülkemizde puant talebin karşılanması sorunu vardır ve hidroelektrik santrallerin sürekli aşırı yüklenerek çalıştırılması puant talebin karşılanmasında olumsuzluklar yaratmaktadır. Enerji talebindeki hızlı artışla

33

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Tablo 2. Japonya’da Değişik Tipteki Santrallerin Devreye Girme ve Tam Kapasiteye Ulaşma Zamanları Proje Tipi Klasik Hidroelektrik Santraller Pompa Depolamalı Santraller Fuel Oil Santralleri LNG-Doğal Gaz Santralleri LNG- Çevrim Santralleri Kömür Santralleri Nükleer Santraller Başlama ve Tam Kapasiteye Ulaşma Süresi 3-5 dakika 3 - 5 dakika 3 saat 3 saat 1 saat 4 saat 5 gün

Şekil 3’te, depolama tesislerinin yük eğrisine katkısı gösterilmektedir. Elektrik talebinin ve fiyatın düşük olduğu saatlerde termik santrallerdeki fazla enerji veya aynı saatlerde oluşan kesintili enerji kaynaklarından elde edilecek elektrik kullanılarak depo doldurulurken minimum yük yukarı çekilmekte talebin fazla olduğu saatlerde ise elektrik üretilerek maksimum yük aşağı çekilerek minimum yükün maksimum yüke oranı artırılmaktadır. Puant yük değeri azaltılırken baz yük değerinin artırılması, puant yük dönemlerindeki tüketimin minimum tüketim dönemlerine kaydırılması ile sistem yük faktörü yükseltilmiş ve verimlilik artırılmış olmaktadır. [3]

birlikte daha da ciddi boyutlara ulaşmakta olan puant yükün karşılanması sorununun çözümü için PDHES ve SHDES projeleri geliştirilmelidir. Ülkemizde ICOLD kriterlerinde çeşitli amaçlarla inşa edilmiş işletmede yaklaşık 600 adet baraj vardır. Ayrıca üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olup bu tür uygulamalar için uygun bir topografyaya sahiptir. Bu özellikler PDHES’ler için ilk yatırım maliyetini ciddi ölçüde azaltıcı ve diğer depolama sistemlerine göre avantaj sağlayıcı özelliklerdir. Japonya’da alt rezervuar olarak deniz suyunun kullanıldığı projeler geliştirilirken henüz ülkemizde PDHES uygulaması bulunmamaktadır. [4] Depolama sistemlerinin, özellikle yeni piyasa modeli içerisinde elektriğin tüm unsurlarına (kaynak, üretim, dağıtım, yan hizmetler sistem işletmecileri, tüketici ve finans) olan faydaları ve ilişkileri Şekil 2’de verilmiştir. Temel olarak 5 ana başlık altında sayabiliriz: 4.1. Üretim Kaynakları İçin Faydaları Elektriğin arz ve talebindeki dalgalanmaları dengeler, kısa dönem arz güvenliğini, kısa periyotta frekans kontrolünü ve sistem stabilitesini, uzun periyotta ise enerjinin yönetimini sağlar ve rezerv oluştururlar. Enerji arz güvenilirliğini garanti edecek politikalar geliştirilirken; dışa bağımlılığın azaltılması, yenilenebilir enerji kaynaklarının daha verimli kullanılmasının sağlanması, emisyonların azaltılması, bunun yanında kesintili enerji kaynaklarının sisteme bağlanabilmesi için gerekli olacak olan ilave iletim hattı yatırım maliyetleri ve yedek güç yatırım maliyetlerinin azaltılması, minimum yükün maksimum yüke oranının yükseltilmesi için elektrik depolama tesislerinin sisteme ilave edilmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Şekil 3. Büyük ölçekli bir depolama tesisinin yük profili.

4.2. Sistem Operatörleri İçin Faydaları Voltaj kontrolü, enerji kalitesinin artırılması, sistem güvenliği ve varlıkların yönetimi ile büyük ölçüde YEK’nın bütün zamanlarda sisteme entegre esnekliği sağlarlar. YEK için gerekli olacak olan bağlantı ve iletim hattı ihtiyaçlarının 2/3 oranında azaltılması, sıcak ve ılık yedek maliyetinin düşürülmesi gibi birçok avantajlar sağlamaktadırlar. 4.3. Yardımcı Hizmetler İçin Faydaları Elektrik sisteminde değişken üretimi olan yenilenebilir enerji kaynaklı üretim tesisleri arttıkça, kontrolsüz üretim artacak, bu nedenle yan hizmetlerin kullanımı ve maliyeti de yükselecektir. Bu bağlamda depolama sistemleri yardımcı hizmetler için; frekansa yanıt verme, hızla devreye girme ve tam kapasiteye ulaşma, black start, yedek veya döner yedek ve uzun dönem rezerv oluşturmak gibi avantajları sağlayacaktır. 4.4. Yenilenebilir Enerji Üreticileri İçin Faydaları Üretim zamanını ötelemek, kontrol ve sisteme entegrasyonu sağlamak, gün öncesi garanti anlaşması gibi serbest elektrik piyasası pazarında yapılacak anlaşmalar ile pazarda rekabet şansını artırmak, arz ile talebi eşleştirmek. 4.5. Tüketici İçin Faydaları Elektrik fatura fiyatlarını ve puant elektrik fiyatlarını azaltmak, enerji kalitesinin iyi olmaması ve güvenilir olmayan hizmetlerden dolayı oluşan kayıpları azaltmak. Örneğin, 2006 yılında % 33 yedek kapasite olmasına rağmen 27 Aralık 2006 tarihinde tüketimim en yüksek noktaya ulaştığı saatlerdeki 27.500 MW’lık talebin karşılanmasında sıkıntı yaşanmış ve elektrik fiyatı 170 YTL’den 1100 YTL’ye çıkmıştır. Böyle bir durumda bir HES devreye sokulabilseydi, fiyat bu kadar yükselmeyecekti. Aynı şekilde, 1 Temmuz 2006’da 1210 MW kurulu gücündeki Bursa Doğal Gaz Santrali arızalanıp devre dışı kalınca, batı da 13 il 8 saat boyunca karanlıkta kalmıştır.

Şekil 2. Enerji depolamanın faydaları.

34

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Oysa Oymapınar Barajı devreye sokulabilseydi veya büyük ölçekli depolama sistemleri olsaydı, böyle bir olay yaşanmayacaktı.

5. Enerji Depolama Sistemleri
5.1.Enerji Depolama Sistemlerinin Sınıflandırılması Enerjinin elektrik olarak depolanması pahalıdır ve teknolojik olarak verimli değildir. Enerji depolama sistemlerinin birçoğu dolaylı depolama sistemleridir. Diğer bir ifadeyle, elektriğin diğer enerji formlarına dönüştürülerek ihtiyaç anında hızla devreye sokacak şekilde bekletilmesidir. Depolama sistemleri üç ana başlık altında sınıflandırılmaktadır; Teknolojisine göre; Q Mekanik Q Elektrik Q Kimyasal Q Manyetik

yapılabilmektedir. Bu santrallerden 20 MW’ın üzerinde kurulu güce sahip olanlar genellikle kısa dönem arz güvenliği, sistem stablitesinin sağlanması ve frekans kontrolü gibi amaçlar için kullanılırken, küçük ölçekli olanları kesintili enerji kaynaklarının sistemi bozucu etkilerini azaltmak, süreklilik kazandırmak verimliliklerini ve pazarda rekabet gücünü artırabilmek için birlikte planlanmaktadırlar. Uçan çemberler, yakıt pilleri, süper kapasitörler gibi sistemler ise çok daha küçük ölçekli kW boyutunda depolama yapabilen sistemlerdir. Uzay araçlarında, meteoroloji istasyonlarında, büyük parklarda, kırsal alanlarda, bazı askeri uygulamalarda, laptop bilgisayarlarda, küçük elektronik cihazlar için portatif şarj istasyonu olarak, yerleşim alanlarından uzak bölgelerde güç kaynağı olarak, kullanılabilmekte, ulaşım ve haberleşme alanlarının yanında son yıllarda kesintili karaktere sahip yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimi yapan santraller ile hibrid olarak planlanmaktadırlar. Teknik ve ticari anlamda henüz istenilen olgunluğa ulaşılamamıştır. ABD ve Avrupa’da çok ciddi çalışmalar yapılmakta yakın gelecekte ticari olarak yaygınlaşabilecek düzeye geleceği düşünülmektedir. Bu alanda TÜBİTAK MAM’da yapılan küçük ölçekli birkaç çalışma dışında Türkiye’de kayda değer herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Prensipleri ilk olarak Alman bilimadamı Christian Friedrich Schönbein tarafından 1838’de bulunmuş [6] ve günümüze kadar birçok çalışmalar yapılmış olan yakıt hücreleri ve diğer küçük ölçekli uygulamalarla ilgili ayrıntıya bu çalışmada yer verilmeyecektir. Sadece, Tablo 3’te temel karakteristikler verilmiştir. 5.2.1. Pompa Depolamalı Hidroelektrik Santraller (PDHES) Elektrik enerjisi talebinin ve elektrik fiyatının düşük, elektriğin fazla olduğu saatlerde suyun yüksekteki bir rezervuara pompalanarak

PDHES’ler, SHDES, Volanlar Süper iletkenler Piller, bataryalar Süper kapasitörler

Güç ve enerji sınıflamasına göre; Q Büyük ölçekli Q Küçük ölçekli Uygulama alanlarına göre; Q Kısa dönem arz güvenliği için, Q Enerji kalitesi ve güvenilirliği için, Q Şebeke uygulamaları için, Q Kaynakların verimli kullanılması için, 5.2. Günümüzde Gelişmiş ve Gelişmekte Olan Depolama Yöntemleri Elektrik depolama sistemlerinden PDHES ve SHDES’ler istenilen büyüklükte saatlik, günlük, haftalık veya mevsimlik depolamalar

Tablo 3. Yakıt Hücreleri ve Diğer Küçük Ölçekli Uygulamaların Temel Karakteristikleri Depolama Tipi PDHES Avantajları 1 Yüksek güç kapasitesi 2 Oldukca yüksek enerji kapasitesi 3 Düşük maliyet 1 Yüksek Güç Kapasitesi 2 Oldukca yüksek enerji kapasitesi 3 Düşük maliyet 1 Orta güç kapasitesi 2 Yüksek enerji kapasitesi 1 Orta güç ve enerji kapasitesi 2 Yüksek güç yoğunluğu 3 Yüksek verimlilik 1 Orta güç ve enerji kapasitesi 2 Yüksek güç yoğunluğu 3 Yüksek verimlilik 1 Yüksek güç kapasitesi 1 Yüksek verimlilik 2 Uzun döngü ömrü 1 Yüksek güç ve enerji kapasitesi 1 Geniş bir alana yayılabilmekte 2 Güç sistemi için düşük maliyet Dezavantajları 1 Özel alan gerekmesi 2 Düşük verimlilik 1 Özel alan gerekmesi 2 Gaz bağlantısı Düşük güç yoğunluğu 1 Yüksek maliyet 2 Üretim zorluğu 1 Yüksek maliyet 2 Özel bir devreler sistemi gerektirmesi 1 Düşük enerji kapasitesi 2 Düşük güç yoğunluğu 1 Düşük güç yoğunluğu 1 Yüksek maliyet 2 Düşük verimlilik 1 Yönetmek zor Uygulama alanları Q Döner veya devamlı yedek Q Ucuz enerjiyi pahalı enerjiye dönüştürmek Q Döner veya devamlı yedek Q Ucuz enerjiyi pahalı enerjiye dönüştürmek Q Değişkenliği azaltmak Q Döner veya devamlı yedek sağlamak Q Değişkenliği azaltmak Q Kesintisiz güç temini Q Değişkenliği azaltmak Q Kesintisiz güç temini Q Güç kalitesi Q Güç kalitesi Q Değişkenliği azaltmak Q Döner veya devamlı yedek sağlamak Q Değişkenliği azaltmak Q Döner veya devamlı yedek sağlamak Verimlilik %70-85

SHDES

%70-80

Akım Pilleri

%75-85

NaS Pilleri

%85-90

Li-ion Pilleri

%90-95

Uçan Çemberler Kapasitörler Hidrojen Depolama Şarj Edilebilen Hibrid Sistemler

%90-95 %90-95 Düşük %80-90

1 Güç Kapasitesi (MW)-Gücün depolanabildiği ve kullanılabildiği max. oran 2 Enerji Kapasitesi (MWh)-Depolanabilen toplam enerjinin rezervuarı doldurma süresine eşitliği 3 Güç yoğunluğu-Her birim hacim depolamanın enerji kapasitesi

35

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

depolanması ve ihtiyacın yüksek enerjinin pahalı olduğu pik saatlerde enerji üreterek alt rezervuara aktarılması yöntemidir. Pompa depolamalı santraller elektrik enerjisi üretme yönteminden çok, fazla olan enerjinin depolanması yöntemidir. PDHES’ler başlıca bir alt ve bir üst rezervuar ve bu iki rezervuar arasında bir cebri boru ile elektrik üreten veya suyu pompalayan türbin/pompa ve jeneratör/motor grubu ve bunlarla ilgili hidromekanik ve elektromekanik ekipmanı ihtiva ederler. Şekil 4a ve Şekil 4b’de tipik PDHES’lere örnekler verilmiştir. Şekil 4c’de ise, Japonya’nın Okinawa adasının kuzey tarafında kurulan pilot deniz suyu PDHES’in kuşbakışı görünüşü verilmektedir. Sekizgen şekil üst rezervuarı göstermekte, deniz (Pasifik Okyanusu) alt rezervuarı temsil etmektedir. Kuyruk suyu kanal çıkışı deniz dalgalarından korunmak üzere dörtlü-oluklu bir sistemle çevrilmiştir. Dünyada deniz suyunu kullanan yüksek düşülü ilk PDHES’dir. Bu nedenle tipik ve ilginçtir. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz içinde uygulama alanı olarak önemlidir. Japonya nehirler üzerinde çok sayıda küçük ve büyük kapasitelerde PDHES’ler inşa etmiştir. (yaklaşık 30 000 MW). Son yıllarda coğrafya ve jeolojiye göre uygun alanlar azalmış, ayrıca çevre değerlendirme kriterleri etkili olmaya başlamıştır. Bu durumu dikkate alan Japon Hükümeti, EPDC firmasına deniz suyunu kullanabilen bir PDHES’in etüdünü ve fizibilitesini sipariş etmiştir. 1981 yılında başlanan ilk etüt ve malzeme test çalışmaları, 1991 yılına kadar sürmüştür. 1991 yılında inşaatına başlanan Okinawa PDHES’in 1998 yılında tamamlanması planlanmış işletmeye geçtikten sonra beş yıllık tecrübe dönemi öngörülmüştür. Mart 1999’da inşaat tamamlanmıştır. Dünyada başta Japonya olmak üzere pek çok ülkede toplam 100.000 MW’ın üzerinde PDHES bulunmaktadır. Bu ülkelerden birçoğu bilindiği üzere zengin fosil enerji kaynaklarına sahip olmalarına rağmen PDHES’lere sahipler ve yenilerini de planlamaktadırlar. [4] 5.2.2. Sıkıştırılmış Hava Depolamalı Elektrik Santralleri (SHDES) PDHES’lerde olduğu gibi elektriğin fazla ve ucuz olduğu saatlerde kompresör çalıştırılarak ortamdaki hava yeraltındaki geçirimsiz mağaralarda sıkıştırılarak depolanmakta, ihtiyacın olduğu saatlerde ise basınçlı hava ile türbinler çalıştırılarak elektrik üretilmektedir. Bu yöntemde havanın sıkıştırılarak depolanabilmesi için geçirimsiz bir formasyona ihtiyaç vardır. Doğal boşluklar, terkedilmiş madenler, tuz mağaraları kullanılabileceği gibi yapay boşluklar da yaratılabilmektedir. Havanın sıkıştırılması için yapay tanklar üzerinde de çalışmalar yapılmaktadır.
Şekil 5.

Dünya’da ilk olarak 1978 yılında Almanya’da çözünmüş tuz mağaraları kullanılarak 290 MW kurulu güçte SHDES inşa edilmiştir. 1991’de Alabama’da 110 MW kurulu güçte santral kurulmuştur. Amerika ve Avrupa’da birçok proje geliştirilmektedir. Önümüzdeki dönemde hızla yaygınlaşacak olan bir teknolojidir. Amerika’da mevcut bir mağara kullanılarak 200MW SHDES+100MW rüzgar+ kömür santrallerinin fazla enerjisinin kullanılacağı hibrid bir proje 2011 yılında işletmeye girecektir. Özellikle rüzgar ve fosil yakıtlı santrallerle hibrid çalışacak benzer bir çok proje geliştirilmektedir. Yatırım maliyetleri PDHES’lerden düşük ancak işletme bakım giderleri daha fazla ömürleri daha kısadır. Türkiye’de de ekonomik olarak geliştirilebilecek birçok alan olduğu bilinmektedir. [7]

Kaynaklar
[1] Ayla TUTUŞ “New Technology For HYdroelectric Generation”Clean Energy Technology Conferance 2008 [2] TEİAŞ “Türkiye Elektrik Enerjisi Üretim Projeksiyonu 2008-2017” [3] TEİAŞ “Yenilenebilir Kaynaklardan Değişken Üretim Yapan Santrallerin Elektrik Üretim- İletim Sistemine Etkileri ve AB Uygulamaları” [4] Ayla TUTUŞ “Pompa Depolamalı Hidroelektrik Santralar”,10. Enerji Kongresi 2007 [5] Jason Makansi “Energy Storage” [6] Wikipedia.org/wiki/Yakıt_hücresi [7] Roger Peters “Storing Renewable Power.”

Summary
All modern energy systems is require electricity storage for supply security, system security, productivity, to solve transmission and distribution problem and to use renewable resources more efficiency exc. opportunity. In new competitive market model storage is most critical part of electricity value chain. Power storage is developing quickly into a major new industrial. Technical evaluation and feasibility studies shows that it is not only technical necessity but also cost effective solution.

Şekil 4a.

Şekil 4b.

Şekil 4c.

36

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

HİDROJEN ÜRETİMİNDE YENİ NESİL NÜKLEER REAKTÖRLERİN STATÜSÜ

B. Gül GÖKTEPE
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu

Tunç ALDEMİR
The Ohio State University - Department of Mechanical Engineering

Özet
Nükleer teknoloji, sera gazı salımına sebep olmadan yüksek verimle büyük miktarlarda hidrojen üretebilme potansiyeline sahiptir. Nükleer endüstride yakın bir gelecekte yüksek sıcaklıkta çalışan reaktörlerin elektrolitik yöntemlerle hidrojen temininde kullanılması planlanmaktadır. Bu kapsamda ABD’de nükleer hidrojen inisiyatifi programı başlatılmıştır. Ayrıca çeşitli ülkelerin katılımıyla Uluslararası IV Nesil Forumu oluşturulmuştur. Bu Forum çalışmalarına, 2020-2030 yıllarında kullanıma girmesi planlanan altı ayrı tip yeni nükleer reaktör geliştirmek üzere, halen nükleer enerjiden önemli ölçüde yararlanan ve gelecek için de nükleer enerjinin hayati önemini öngören 13 ülke katılmaktadır. Forum tarafından geliştirilmekte olan altı reaktör teknolojisi günümüzdeki konvansiyonel reaktörlerden daha yüksek sıcaklıkta çalışmakta olup bunlardan dördü hidrojen üretimi için tasarlanmıştır. Hidrojen üretimi için geliştirilmekte olan bu sistemlerin kısaca özellikleri, uluslararası nükleer hidrojen programlarının ana hatları, PBMR ile ilgili bir çalışmanın değerlendirilmesi ve güncel bulgular gözden geçirilerek geleceğe dönük öngörüler sunulmaktadır.

ve dışa bağımlılığını azaltacağı gibi enerji arz güvenliğini ve ulusal güvenliğini de arttıracaktır. Hidrojenle çalışan içten yanmalı motorlar ve yakıt pilleri konusunda yapılan çalışmalarda önemli bulgular ortaya konmuş, önemli gelişmeler kaydedilmiş olması hidrojen yakıtlı ulaşımın gerçekleşmesinin yakın olduğunu işaret etmektedir [2]. Türkiye’de de son yıllarda hidrojen enerjisi ile ilgili olarak Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi (ICHET)’in kurulmasıyla birlikte bu konuya ilgi artmıştır. Dünyanın en büyük anoksik ortamını teşkil eden Karadeniz dip katmanlarında mevcut olan hidrojen sülfürden hidrojen eldesi ve depolanması üzerinde bazı araştırmalar başlamıştır [3].

3. Günümüzde Hidrojen Enerjisi İle İlgili Sorunlar [4]
Q Hidrojen üretimi için sarf edilmesi gereken enerji talebi, günümüzde elektrik üretimi için gereken talebin çok üstündedir. Q Hidrojen genel olarak geleceğin enerji taşıyıcısı olarak algılanmakla birlikte, pratikte bunun gerçekleşmesi henüz uzak görünmektedir. Q Dünyada hidrojen üretimi gittikçe büyürken, depolanması ve taşınması ile ilgili alt yapı sorunları üzerinde AR-GE çalışmaları devam etmektedir. Q Kısa dönemde hibrit elektrik araçlarının kullanımının artışının potansiyel olarak şebekeden baz yükü talebini artırması beklenmektedir. Q Hidrojenin ulaşım sektöründe kullanılan sıvı yakıtları ham petrolden elde etmek için kullanımı hızla artmaktadır. Özellikle katranlı kumlar yakıt eldesin de kaynak olarak yararlanıldığında bunların bol bulunması sebebiyle hayati önemi vardır. Q Elektrolitik olarak hidrojen eldesin de nükleer enerjiden yararlanılabilir. Bunun için yüksek sıcaklıkta çalışan yeni nesil nükleer reaktörler termokimyasal olarak hidrojen üretiminde kullanılabilecektir. Ancak bunun gerçekleştirilebilmesi için 2030 yılı öngörülmektedir.

1. Giriş
Hidrojen dünyada en bol bulunan element olmasına karşın enerji sektöründe daha fazla kullanımıyla ilgili büyük sorunların başında üretim, depolama ve taşıma maliyeti gelmektedir. Bilinen hidrojen üretimi yöntemleri ya verimsizdir ya da sera gazları salı-mına sebep olmaktadır. Bu anlamda nükleer teknoloji, sera gazı salımına sebep olmadan yüksek verimle büyük miktarlarda hidrojen üretebilme potansiyeline sahiptir. Bu bildiride, çok yakın gelecekte hidrojenin üretiminde hayati role sahip olacağı öngörülen yeni nesil nükleer reaktörler konusunda yapılan uluslararası çalışmalar literatür araştırmasıyla kısaca gözden geçirilerek sadece ana hatlarıyla yorumlanmaktadır.

2. Hidrojenin Enerji Sektöründeki Önemi
21. yüzyılın enerji taşıyıcısı olarak nitelendirilen hidrojen özellikle ABD’de sanayi ve ulaşım sektörünün omurgasını teşkil etmektedir. Sanayide hidrojen petrol ürünlerinin özellikle hidrojen açısından fakir olan ağır ham petrolün rafine edilerek ulaşımda kullanılan yakıt haline dönüştürülmesinde kullanılır. Hidrojenin en az bu kadar önemli olan bir diğer kullanım alanı ise plastik ve binlerce tüketim malının imalatında ihtiyaç duyulan kimyasalların hammaddesinin elde edilmesidir [1]. Ulaşım sektöründe bilinen konvansiyonel hidrokarbon yakıtlara ilaveten hidrojen doğrudan enerji taşıyıcı olarak büyük gelecek vaad etmektedir. Dolayısıyla ulaşım sektöründe hidrojenin doğruan kullanılabilmesinin ticari olarak yaygınlaşması ABD’nin petrol ithalatını

4. Nükleer Reaktörler ve Hidrojen [5,6]
Nükleer reaktörlerden elde edilen nükleer enerji, çeşitli endüstriyel uygulamalar için fevkalade önemli bir proses ısı kaynağıdır. Genel olarak nükleer reaktörlerin geniş kapsamlı uygulamaları şu şekilde özetlenebilir: Q Baz nükleer elektrik üretimi, Q Proses ısısıyla merkezi sistem ısınma, Q Deniz altı gemilerin sürekli yakıt, Q Tuzlu sudan tatlı su temini, Q Sentetik yakıt üretimi, Q Petrol arıtılması, Q Biyokütleden etanol eldesi, Q Gelecekte hidrojen üretimi.

37

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

5. Nükleer Hidrojen İnisiyatifi Programı [8,9]
ABD’de başlatılan nükleer hidrojen inisiyatifi programının hedefi; nükleer enerji kullanarak 2017 yılında ekonomik ve ticari ölçekte hidrojen üretilebileceğini deney ve uygulama yoluyla kanıtlayabilmektir. Nükleer hidrojen AR-GE planı laboratuvar çapında demonstrasyon (<5kW) pilot tesis (500 kW-1 MW) ve ticari boyutta mühendislik tesisini (20-50 MW) kapsamaktadır. Bu inisiyatif eğer başarılı olabilirse, büyük miktarda sera gazı emisyonu salımı olmadan ABD’ye yerli hidrojen üretim kapasitesi sağlayabilecektir.

Bu ülkelerin çoğu bir veya birden fazla IV. nesil reaktörün geliştirilmesi için AR-GE yürütmek üzere resmi olarak Çerçeve Anlaşması’nı imzalamışlardır. Arjantin ve Brezilya anlaşmayı imzalamamış, İngiltere Forumdan çekildiği için aktif olamayan Forum üyeleri haline gelirken Rusya Federasyonu Ağustos 2009 da Forum’a üye olmuştur [12]. GIF çalışmalarının ana hedefleri şunlardır: • Nükleer güvenliği daha da iyileştirmek, • Silahlanmaya karşı direnci daha artırmak, • Reaktörden çıkan radyoaktif atık miktarını daha azaltmak, • Yakıt hammaddesi ve diğer doğal kaynak tüketimini daha azaltmak, • Reaktör inşaat süresini daha azaltmak, • Toplam nükleer santral inşa ve işletme maliyetini daha düşürmek, • Nihai olarak üretilen enerji maliyetini (KW/h) daha aşağıya çekmek. GIF tarafından seçilen 2010 ile 2030 yılları arasında açılımı beklenen bu reaktör teknolojileri aşağıda belirlenen tipleri içermektedir: 1. Gaz soğutmalı hızlı reaktörler 2. Kurşun soğutmalı hızlı reaktörler 3. Ergimiş tuzlu reaktörler 4. Çok yüksek sıcaklıkta çalışan gaz soğutmalı reaktörler 5. Sodyum soğutmalı hızlı reaktörler 6. Süperkritik su soğutmalı reaktörler Bu sistemlerin hemen hepsi kapalı devre yakıt çevrimli olup, üçü hızlı nötronlu, biri epitermal, ikisi de günümüzdekiler gibi termal nötronlarla çalışmak üzere tasarlanmıştır. Bunlardan ilk dördü özel olarak hidrojen üretimi amacıyla geliştirilmektedir [12,14]. Bu reaktörlerin özellikleri aşağıda kısaca özetlenmektedir [10,11,12] • İşletme tecrübesi: Bu sistemlerin en az dördü esas tasarımları itibarıyla hayli önemli işletme tecrübesine haizdir (gaz, kurşun, ergimiş tuz ve sodyum soğutmalı reaktörler). Bunlar bilinen özellikleri ve işletme deneyimi olan reaktörlerin biraz daha geliştirilmiş tipleridir. • Reaktör gücü: 150 ila 1500 MWe termal arasında değişmektedir. • Sıcaklık: Reaktör sıcaklıkları 510°C ila 1000°C arasında değişmektedir. Oysa ki günümüzdeki hafif sulu reaktörlerde sıcaklık 330°C ye kadar çıkabilmektedir. • Soğutucu: Altı reaktör tipinden sadece biri hafif su ile soğutulmakta olup ikisi helyum gaz, diğer üçü de sodyum veya flüorü tuzlu, kurşun-bizmut soğutmalı teknolojilerdir. • Reaktör ömrü: Kurşun soğutmalı teknolojide 50 ila 150 MWe arasında değişen güç seçeneği mevcut olup bu sistem yeni yakıt yükleme gereksinimi olmadan 15-20 yıl arasında değişen uzun reaktör kalbi ömrüne haizdir. Hidrojen üretimi amaçlı tüm bu sistemlerin özellikleri Tablo 1’de gösterilmektedir. Örnek olarak VHTR (Very High Temperature Reactor-Çok Yüksek Sıcaklık Reaktörü) tipi reaktörlerin tasarımı daha detaylı olarak Bölüm 8’de sunulmuştur

6. İleri Tip Nükleer Reaktörler [9,10,11]
Dünyada halen 31 ülkede işletilmekte olan 436 ticari nükleer reaktör bulunmaktadır. Toplam 372 GWe kapasitedeki bu reaktörlerden 2601 TWh nükleer elektrik üretilmektedir. Bu kapasite ile nükleer güç dünya elektrik talebinin %15’ini karşılamaktadır. 1950’li yıllarda ilk nükleer santralden elektrik üretimi başlamasından bu yana nükleer güç endüstrisi 50 yıldan fazla bir süredir reaktör teknolojilerini iyileştirmekte ve geliştirmektedir. 1950’li yıllardan itibaren işletilmeye alınan ilk ticari nükleer reaktörler I. nesil olup bir süre önce ömürlerini tamamlamış ve işletmeden alınarak kapatılmışlardır. Dünyada halen işletilmekte olan bilinen reaktör tipleri genelde II. ve III. nesil sistemleridir. Yeni nesil güç reaktörlerinin tasarımı, işletilmeye başlanması sonucu bu teknolojilere olan talep gittikçe artmaktadır. Bilinen ticari reaktörlerden daha kısa sürede inşa edilebilen, daha uzun reaktör ömrü olan, kalp erime olasılığını minimuma indiren güvenlik özellikleri entegre olan, daha çevre dostu, daha az yakıt tüketen, daha az hacimde atık üreten yani daha verimli, ekonomik ve daha güvenli olan gelişmiş reaktörlerin ilk grubu olan III. nesil reaktörler 1998’den itibaren işletilmektedir. IV. nesil ileri tip reaktörler ise halen araştırma ve geliştirme çalışmaları devam etmekte olan bir dizi teorik nükleer reaktörlerdir. 2030 yılından itibaren ticari olarak inşa edilip işletilmeye alınmaları beklenmektedir. Ancak çok yüksek sıcaklıkta çalışan reaktör (VHTR) teknolojisinin 2021 yılı itibarıyla tamamlanması öngörülmektedir. Bu reaktör sistemlerinin yeni nesil, ileri tip reaktörler olarak isimlendirilmesinin nedeni sürdürülebilirlik, ekonomi, güvenlik ve silahlanmaya karşı tedbirler açısından bilinen reaktör teknolojilerine göre daha gelişmiş tasarım özelliklerini taşımalarıdır.

7. Uluslararası IV. Nesil Forumu (GIF)
IV. nesil reaktörler üzerindeki AR-GE çalışmalarını resmi olarak yürütmek üzere IV. Nesil Forumu (The Generation IV. International Forum-GIF) oluşturulmuştur. Uluslararası bir çalışma grubu olan GIF, yeni nesil reaktör teknolojileri üzerinde ortak AR-GE çalışmaları yürütmek üzere 2000 yılında kurulmuş olup resmen 2001 yılında aktif hale gelmiştir. Çalışmalar sekiz teknoloji hedefi esas alınmak suretiyle başlatılmıştır Foruma üye on üç ülke bulunmaktadır. Bunlar halen nükleer enerjiden önemli ölçüde yararlanan ve gelecek için de nükleer enerjinin hayati önemini öngören ülkelerin hükümetlerini temsil etmektedirler. ABD’nin öncülüğünde Arjantin, İngiltere, Brezilya, Çin, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, İsviçre, Japonya, Kanada, Rusya Federasyonu ve bu devletlerin yanı sıra Avrupa Birliği ile Euratom da Forum’a dahildir.

8. Çok Yüksek Sıcaklıkta Çalışan Reaktör
Çok yüksek sıcaklıkta çalışan reaktör (Very High Temperature Reactor -VHTR) güvenlik kriterlerinde mümkün olan en düşük risk teknolojisine dayalı, ekonomik olarak nükleer proses ısı temin eden ve hidrojen üretim kapasitesine haiz olan üstün özellikleri

38

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

taşımaktadır. Reaktör çıkış sıcaklıkları 850 – 950 ºC aralığındadır. Geliştirme olasılığı en yüksek olan tipler PBMR [16] ve GT-MHR [17] tipleridir. Her iki reaktör tipi de TRISO yakıt kullanmaktadır. Çeşitli katlardan oluşmuş mikron büyüklüğündeki TRISO küresel yakıt tanecikleri 1600oC sıcaklığa kadar bütünlülüğünü koruyabilmektedir. Bu tanecikler ya 6 cm çapında küresel (PBMR tipi reaktör için) yahut da altıgen prizmatik (GT-MHR tipi reaktör için) yakıt elemanları şeklinde reaktör kalbini oluşturmaktadır. Hidrojen üretim amaçlı VHTR akış şeması Şekil 1’de sunulmaktadır. Reaktör kalbinden çıkan helyum ara ısı eşanjörlerine gönderilir. Isı eşanjörlerinde ikinci devre soğutucusu olarak gaz ve su dahil olmak üzere değişik opsiyonlar düşünülmektedir. Bu ikinci devre soğutucusu elektrik ve hidrojen Şekil 1. Hidrojen üretim amaçlı VHTR akış şeması üretimi için ısı kaynağı oluşturur. Şekil 1’de gösterilmemiş bir opsiyon da elektrik üretim için kullanılan ikinci devre Idaho Milli Laboratuvarı’dır (Idaho National Laboratory –INL). Ohio artık ısısının hidrojen üretiminde kullanılmasıdır. Eyalet Üniversitesi (The Ohio State University), IV. nesil reaktörleri geliştirmek için INL ile işbirliği yapan beş üniversiteden biridir. Çok yüksek sıcaklıkta çalışan reaktörlerin halen tamamen çözülmemiş sorunlarından en önemlisi, kullanılacak malzemenin yüksek 9. Sonuç ve Öneriler sıcaklık altında uzun süre performansıdır. ABD Enerji Bakanlığı’nın “Günümüzde ileri nükleer teknoloji ile ilgili olarak yapılan çalışmalar IV. nesil reaktörlerin geliştirilmesi için üniversitelere ayırdığı ve tercihler hidrojen çağı yaklaşırken hangi ülkelerin ve /veya araştırma fonlarının (2009 bütçesi itibariyle 44 milyon dolar) çok şirketlerin büyük bir siyasi güç ve ekonomik ödül yakalayacağını yüksek bir oranı malzeme araştırmalarını hedeflemektedir. Bu tip belirleyecektir” [1] şeklindeki görüş, ileri nükleer teknolojinin hidrojen reaktörlerin lisanslanmasında karşılaşılabilecek başka bir sorun, üretimindeki statüsünün öneminin mükemmel bir vurgusudur. modellemelerdeki belirsizliklerdir. Güvenliği sağlayacak sistemlerin aktif sistemler yerine pasif sistemlerden oluşması yahut tabii Uluslararası kapsamda halen devam etmekte olan hidrojen inidolaşım gibi doğal olaylardan faydalanılması bu belirsizliklerin siyatifi ve GIF çalışmalarında, ticari ölçekte hidrojen üretimi denedoğru değerlendirilmesini çok önemli kılmaktadır. Belirsizliklerin yini tamamlayabilmek için önemli ölçüde araştırma ve geliştirme değerlendirilmesini ve önemlerine göre sıralanabilmesini verimli bir gerekmektedir. Hidrojen üretimi sistemi ve ısı transferi komponentleri şekilde sağlayacak hesap metotlarının geliştirilmesi ABD’de önem (ara ısı eşanjörleri gibi) yüksek sıcaklığa ve korozyona dayanıklı verilen araştırma konuları arasında olup bu alanda önde giden malzeme geliştirilmesini gerektirmektedir. kuruluşlardan biri IV. nesil reaktörleri geliştirme görevi verilmiş olan Tablo 1. IV Nesil Reaktörler ve Özellikleri 1 Reaktör tipi Gaz soğutmalı hızlı reaktörler Kurşun soğutmalı hızlı reaktörler Ergimiş tuzlu hızlı reaktörler Ergimiş tuzlu reaktör-gelişmiş yüksek sıcaklık reaktörü Çok yüksek sıcaklıkta çalışan gaz reaktörleri *Yüksek= 7-15 MPa
1

Gücü (MWe)

Nötron spektrumu (hızlı/termal) hızlı

Soğutucu

Sıcaklık (˚C)

Basınç

Yakıt

Yakıt Çevrimi Kapalı reaktörde Kapalı bölgesel Kapalı

1200 20-180 300-1200 600-1000 1000

Helyum Kurşun ya da PbBi Flüorür tuzları

850

Yüksek

U-238+

hızlı

80-800

Düşük

U-238+

hızlı

700-800

Düşük

Tuz içinde UF Prizma iç inde UO2 partikülleri Prizma UO2 partiküllereya çakıl (pebble)

1000-1500

termal

Flüorür tuzları

750-1000

Açık

250-300

termal

Helyum

900-1000

Yüksek

Açık

+ U235 veya Pu239 katkılı

Generation IV Nuclear Reactors, World Nuclear Association, Londra, İngiltere (2009)

39

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Türkiye’nin hidrojen kaynakları açısından çok zengin ve şanslı olduğu söylemleri bilinmektedir. Başta Karadeniz dip katmanlarındaki hidrojen sülfür kaynakları olmak üzere hidrojenin önemine ve potansiyeline değinilirken bu kaynaktan nasıl yararlanılabileceği, ekonomik olarak hidrojenin nasıl ayrıştırılacağı üzerindeki çalışmalar yok denecek kadar azdır. Bir enerji kaynağının potansiyel olarak varlığı ve zenginliği değil, bu kaynağın nasıl verimli bir şekilde önce ticari olarak üretime geçirilebileceği, hangi teknoloji ile, ekonomik, güvenli ve sürekli olarak elde edilebileceği ve enerji arz güvenliğine katkısı önem kazanmaktadır. Dolayısıyla hidrojenin varlığı değil, üretimi ile ilgili olarak geleceğe dönük çalışmalar kritik öneme sahiptir. Bu anlamda nükleer teknoloji öne çıkmaktadır. Nükleer güç teknolojisine girme hazırlıklarını bir kez daha yenileyen ülkemizde de dünyada gittikçe geliştirilen nükleer santrallerin bilim, teknoloji, yerli yan sanayilere önemli katkısının, ülkemizde güvenlik kültürünün geliştirilmesinin yanı sıra, yakın bir gelecekte yeni nesil nükleer reaktör reaktörlerin devreye girmesiyle hidrojen üretiminde de hayati rolü olabileceği de karar mekanizmalarında göz önüne alınmalıdır.

Teşekkür
Bu çalışmanın içeriği yeni nesil nükleer teknolojideki ilerlemeleri ve hidrojen üretimini konu alan bir gözden geçirmedir. Yazarların mesleki bilgileri doğrultusunda görüş ve önerilerini içermekte olup çalıştığı kurumların resmi görüşleri değildir. Yazarlar metnin hazırlanmasında katkıda bulunan, Sayın Reşat Uzmen, Sayın Lütfiye Güreli ve Sayın Levent Özdemir’e teşekkürü bir borç bilmektedirler.

Summary
Hydrogen is a promising carbon-free energy carrier that can supplement conventional energy resources due to the relative ease in its transportability. Its increased use in the transportation sector would help to decrease oil imports and subsequently reduce the dependence of a country on foreign resources, in addition to reducing carbon emissions. Although hydrogen is the most abundant element in the world, there are challenges related to its production for its increased use in the energy sector. Carbon free means of producing hydrogen requires high-temperature heat sources for acceptable efficiencies. High temperature process heat would be available from the Generation IV Reactor concepts being developed through international efforts. Generation IV reactors are those which are currently at the planning stage and which are expected to be operational after 2030. The efforts are coordinated by the Generation IV International Forum (GIF) representing the governments of 13 countries. The main objectives of GIF are to: a) improve measures for nuclear safeguards, b) reduce potential for nuclear proliferation, c) reduce nuclear waste, d) reduce consumption of nuclear fuel and other natural resources, e) reduce reactor construction times, f) reduce reactor construction and operation costs, and, g) reduce KW/h cost of electricity produced. The GIF has selected six reactor technologies, which the member states believe will represent the future shape of nuclear energy. In this study, the main features of these reactors are presented briefly with a more detailed description of two VHTRS: the Pebble Bed Modular Reactor (PBMR) and Gas-Turbine Modular Helium Reactor (GT-MHR). Only one of these technologies is cooled by light water. Two are helium-cooled. The others use lead-bismuth, sodium or fluoride salt coolants. The VHTR concepts that are receiving most attention in the U.S. are the Pebble Bed Modular Reactor (PBMR) and Gas-Turbine Modular Helium Reactor (GT-MHR). Both reactor types use TRISO fuel which consists of micron sized particles with several protective layers to contain the fission products and which can maintain their structural integrity up to 1600oC. The TRISO particles are either shaped into 6 cm diameter spheres (PBMR) or hexagonal elements (GT-MHR) to form the reactor core. An important challenge with the VHTRs is the reliability of the structural materials used for long time operation at high temperatures Some concluding remarks are made on the importance of continuation of international collaborations, as well as challenges. The prospects of nuclear power option for the Turkish energy scene are emphasized with the economical hydrogen production aspects of advanced nuclear technology without CO2 emissions, in addition to electricity production, as being important inputs in determining the future Turkish energy policy.

Kaynaklar
[1] [2] S Dunn, “Hydrogen futures: toward a sustainable energy system”, International Journal of Hydrogen Energy, 27, 235-264 (2002) Nuclear Hydrogen R&D Plan, Department Of Energy Office of Nuclear Energy, Science and Technology, Washington, D.C., ABD (2004) M. Haklıdır, F.Tut, Ş. Kapkın,” Possibilities of production and Storage of Hydrogen in the Black Sea” WHEC16, Lyon, France June 2006) Transport and Hydrogen Economy, World Nuclear Association, Londra, İngiltere (2008) Nuclear Process Heat for Industry, World Nuclear Association, Londra,İngiltere (2009) C. Forsberg, “What is the initial market for hydrogen from nuclear energy?” Nuclear News, American Nuclear Societys, LaGrange Park, Il, A.B.D. (2005). D. Henderson, “Nuclear Hydrogen Initiative Overview” (http:// www.hydrogen.energy.gov/pdfs/review04/3_nhi_overview_ henderson.pdf) Carl Sink “Nuclear Hydrogen Initiative” http://www.hydrogen. energy.gov/pdfs/review07/pl_5_sink.pdf) Nuclear Power in the World Today, World Nuclear Association, Londra, Ingiltere (2009) Advanced Nuclear Power Reactors, World Nuclear Association, Londra, Ingiltere (2009) Ian Hore Lacy “Advanced nuclear power reactors” Encyclopedia of Earth (2006); Generation IV Nuclear Reactors, World Nuclear Association, Londra, İngiltere (2009) US, South Korea to Partner on Nuclear Hydrogen Initiative, Green Car Congress,17 August, 2005 (http://www. greencarcongress.com) GIF 2008 Annual Report (http://www.gen-4.org/PDFs/ GIF_2008_Annual_Report.pdf) “A Technology Roadmap for Generation IV Nuclear Energy Systems”, US DOE GIF-002-00 (2002) A. Koster, H.D. Matzner and D.R. Nicholsi, “PBMR Design for the Future”, Nuclear Engineering and Design, 222, 231–245 (2003) LaBar, A.S. Shenoy, W.A. Simon and E.M. Campbell, the Gas-Turbine Modular Helium Reactor, Nuclear Energy, 43,165–175 (2004).

[3]

[4] [5] [6]

[7]

[8] [9] [10] [11] [12] [13]

[14] [15] [16] [17]

40

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ATIKTAN ENERJİYE GİDEN YOLDA MEVCUT YASAL DÜZENLEMELER, KARŞILAŞILAN SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Beril Pınar TANDOĞAN
Tandoğan Hukuk Bürosu

Özet
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde, artan nüfus ve artan refah seviyesi, enerji tüketimini yoğun olarak artırmıştır. Bu yoğun enerji kullanımı; enerji tedariğinde önemli sorunlara yol açmakta ve kullanım ile üretim arasındaki denge açığı gün çektikçe artmaktadır. Böyle bir tabloda, yukarıda belirttiğimiz enerji açığının bilinen en uygun tanımıyla “tüm düzenleme, iş ve işlemlerin toplum yararı gözetilerek yapılması” olan “kamu yararı” kavramına ve “çevre mevzuatı”na uygun bir faaliyet olarak yürütülmesi zorunluluğu kuşkusuzdur. Nitekim sektörde faaliyet gösteren aktörleri de, alternatif ve temiz enerji kaynakları bulmak için her geçen gün artan bir enerji ile araştırmalar ve çalışmalar yapmaya sevk eden de bu durumdur. Bu bildirinin konusu da, atıktan enerjiye giden bu yolda tarihten günümüze gelişmeleri özetlemek, ülkemizdeki mevcut problemleri belirlemek ve bunlara ilişkin çözüm önerilerimizin sunulmasından ibarettir.

1. Giriş
Artan nüfus ve artan refah seviyesi, enerji tüketimini yoğun olarak artırmış olup; bu yoğun enerji kullanımı, enerji tedarikinde önemli sorunlara yol açmakta ve dünyada olduğu gibi ülkemizde de kullanım ile üretim arasındaki denge açığı gün çektikçe büyümektedir. Lakin madalyonunun öbür yüzünü çevirdiğimizde, sanayi devrimiyle beraber ortaya çıkan tüketim toplumunun günümüzde altın çağını yaşadığını görüyoruz. En fazla bir sezon kullanılan ve “modası geçti” borusunun çalmasıyla atılan giyecekler, mağaza ve marketlerin tek kullanımlık alışveriş poşetleri, hastane atıkları, pet şişeler ve envai türlü kullan-at ürünleri... Bunun neticesinde de her geçen gün nefes almakta biraz daha zorlanan bir gezegen: Dünya; insanoğlunun ve tüm canlı türlerinin, en azından şimdilik bilinen, tek yuvası. Böyle bir tabloda, yukarıda belirttiğimiz enerji açığının tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de, bilinen en uygun tanımıyla “tüm düzenleme, iş ve işlemlerin toplum yararı gözetilerek yapılması” olan “kamu yararı” kavramına ve “çevre mevzuatı”na uygun bir faaliyet olarak yürütülmesi zorunluluğu kuşkusuzdur. Nitekim dünya devletleriyle birlikte sektörde faaliyet gösteren aktörleri de, alternatif ve temiz enerji kaynakları bulmak için her geçen gün artan bir enerji ile araştırmalar ve çalışmalar yapmaya sevk eden de bu durumdur.
¹ www.kureseleylem.org

Dünya özellikle son 20 yıldır, son 1000 yılın herhangi bir anında ısındığından çok daha hızlı ısındı. Dünyanın normal sıcaklığı 16 °C ve şu an gezegen üzerinde var olan her türlü yaşam biçimi bu sıcaklıkta yaşama yeteneğine sahip olup; canlıların yaşamını sürdürebileceği 16°C sıcaklığı sağlayan şey ise; karbondioksit, metan, su buharı gibi doğal olarak atmosferde bulunan sera gazları. Bu gazlar sayesinde güneş ışınlarının bir kısmı atmosferde tutuluyor ve hayatın devamı için gereken sıcaklık sağlanıyor. Ancak Sanayi Devrimi sonrasında kömürün ve onu takip eden süreçte petrol ve doğalgazın kullanılmasıyla atmosfere salınan karbondioksit ve diğer sera gazlarının oranının arttığı tartışmasız bir gerçek. Nitekim son dönemde, Leeds Üniversitesi’nden bir grup bilim adamının “Geophysical Research Letters” isimli bilim dergisinde yayımlanan araştırmasına göre, en belirgin erime Batı Antarktika’daki en büyük buzullardan Pine Island’da gözlemleniyor. Bu buzul, 10 yıl önce yılda 16 metre incelirken, bu rakam şimdi 90 metreye kadar yükseldi. Pine Island buzulunun 175.000 km2 genişliği ve tipik özellikleri nedeniyle uyduyla en iyi izlenen buzul olduğuna işaret eden araştırmacılar, erimenin bu hızla devam etmesi halinde devasa buzdağının 100 yıl içinde yok olacağı tahmininde bulunuyor. Oysa, bilim adamları daha önce bu süreyi 600 yıl olarak öngörüyorlardı. 1 Tablo göstermekte ki; artan enerji açığını doğayı önemsemeden ve sorumsuzca kapatmaya çalışmak, faydadan çok zarar getirmekte ve enerji kaynaklarını da bir daha dönüşü olmayacak şekilde yok etmektedir. İşte dünya devletleriyle birlikte sektörde faaliyet gösteren aktörleri de, alternatif, temiz ve çevre dostu enerji kaynakları bulmak için her geçen gün artan bir enerji ile araştırmalar ve çalışmalar yapmaya sevk eden de bu durumdur.

2. İklim Değişikliği İle Mücadelede Uluslararası Etkideki Mihenk Taşları
Sanayi Devrimi’nin ürünü AB ülkelerince adeta bir bedel ödeme belgesi niteliğindeki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamında imzalanmış olan Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle tüm dünya çapında mücadele etmeyi hedefleyen önemli bir sözleşmedir. Şöyle ki; Protokol, Aralık 1997’de Japonya’nın Kyoto şehrinde görüşülmüş, 16 Mart 1998’de imzaya açılmış ve 15 Mart 1999’da son halini almıştır. Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girebilmesi için protokole imza atan ülkelerin 1990 yılında atmosfere vermiş oldukları karbon emisyonlarının, tüm dünyadaki toplam karbon emisyon miktarının % 55’ine ulaşması gerekmekteydi. Bu nedenle, 1997 yılında imzalanan Protokol, Rusya’nın 18 Kasım 2004’te katılmasıyla, 90 gün sonra 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ülkemizin

41

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

bu son derece önemli Protokole katılmasının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısı ise, 05 Şubat 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu`nda kabul edilerek yasalaşmış olup; Protokole taraf olunmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının ise 13 Mayıs 2009 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak 28 Mayıs 2009 tarihinde BM Genel Sekreterliği`ne gönderilmiştir. Protokol gereği 90 günlük resmî sürenin dolmasından sonra 26 Ağustos 2009 tarihi itibarıyla Türkiye Kyoto Protokolü’ne resmen taraf olmuştur. Buna göre, süreçteki en önemli mihenk taşları aşağıdaki gibidir: a. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı yönetici organları “Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli” (IPCC) adı altında yeni bir organ oluşturmuşlardır. Görevi, iklim değişikliğine ilişkin bilimsel bilgileri araştırmak ve değerlendirmektir. b. Kyoto Protokolü Kyoto Protokolü (‘Protokol’), Anlaşma 1992’de Rio de Janeiro’da (Brezilya’da gerçekleştirilen Dünya Zirvesi’nde kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS)²’nin eki olarak kabul edilen uluslararası bir anlaşmadır. Protokolün ana amacı, atmosferdeki sera gazı³ yoğunluğunun, iklime tehlikeli etki yapmayacak seviyelerde dengede kalmasını sağlamaktır. Protokol, seragazı emisyonunu4 azaltma amacı doğrultusunda sanayileşmiş ülkelere bir dizi bağlayıcı hedefler öngörmüştür. BMİDÇS, emisyonun azaltılması için ‘teşvik edici uygulamalar’ getirirken, Protokol ise ‘zorlayıcı yaptırımlar’ öngörmektedir.5

azaltmak ile özellikle de şehirlerdeki çöplüklerden gelen pis kokuların civarda yaşayanları rahatsız etmesini önlemekti. Ancak 1990’ların başından itibaren, yine AB ülkelerinde ve ABD’de çöplük gazının elektrik üretiminde de yaygın olarak kullanılmasına başlanmıştır. Nitekim Atık Yönetimi hususunda AB müktesebatının başlıca konularından birinin “Çevre” olduğu ve bu hususta AB düzeyinde 300’ü aşkın tüzük ve direktif bulunduğu da düşünüldüğünde, konunun AB için önemi açıkça ortaya çıkacaktır. AB müktesebatı uyarınca Atık Yönetimi Hiyerarşisi aşağıdaki şekilde sıralanabilir6 : Q Atık minimizasyonu ve kaynakta önleme Q Atıkların yeniden kullanımı, geri dönüşü ve enerji geri kazanımı Q Atıkların nihai bertarafı Buna göre, geçmişten günümüze bu hususta ulusal ve uluslararası platformdaki en önemli köşe taşları ana başlıklarıyla aşağıdaki gibi özetlenebilir: Avrupa Birliği Atık Mevzuatı: Q Atık Çevre Direktifi (WD) 2006/12/EC Q Atık Listesi (EWL) 2000/532/EC Q Atık Yakma Direkfi (WID) 2000/76/EC Q Tehlikeli Atık Direktifi (HWD) 91/689/EC Q Bütünleşik Kirlilik Önleme ve Kontrol Direktifi (IPPC) 96/61/EC Q Atık Yakma BREF Dokümanı (IPPC-BAT) 2006 Ulusal Atık Mevzuatı: Q Atık Yönetimi Genel Esaslarına İlişkin Yönetmelik (05.07.2008 – R.G. 26927) Q Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği (14.03.1991 – RG 20814) Q Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği (14.03.2005 – RG 25755) Q Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği (22.07.2005 – RG 25883) Q Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği (24.06.2007 – RG 26562) Q Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği (30.07.2008 – RG 26952) Q Atık Pil ve Akümülatörlerin Kontrolü Yönetmeliği (31.08.2004 – RG 25569) Q Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği (19.04.2005 – RG 2579) Q Ömrünü Tamamlamış Lastiklerin Kontrolü Yönetmeliği Q Hafriyat Toprağı, İnşaat ve Yıkıntı Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği Q Atıkların Ek Yakıt Olarak Kullanılmasında Uyulacak Genel Kurallar Hakkında Tebliği Küresel İklim Değişikliği meselesindeki gelişmeler ise aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Q 1997 Birleşmiş Milletler – Kyoto Protokolü Q AB’ne üye devletlerin 2008-2012 yılları arasında sera gazları emisyonu % 5,2 oranında azaltılması kararlaştırılmıştır. Q Enerji kullanımının iklim değişikliği üzerindeki etkisini azaltmak için programlar oluşturulmuştur. - Enerji verimliliği

3. Atıktan Enerjiye Giden Yol
Söz konusu bu iki önemli belgenin içeriği ve bunlara dayalı olarak çıkartılan AB Direktifleri göz önüne alındığında, evsel atıklar ve sanayi atıklarının artık ziyan edilmeyecek kadar değerli oldukları ve dünya için yeni bir enerji kaynağı oluşturmaları gerektiği açıktır. Peki bahsi geçen bu atıklar neler olabilir? Ana başlılarıyla ekonomik değeri olan ve sisteme katılabilecek atıklar aşağıdaki şekilde sıralanabilir: Q Evsel Katı Atıklar Q Kanalizasyon Çamurları Q Biyokütle Q Endüstriyel Atıklar Q Tehlikeli Atıklar Q Tıbbi Atıklar Q Atık Pil ve Akümülatörler Q Elektronik Atıklar Zira AB üyesi ülkelerde 1980’lerin ortalarından itibaren çöplük gazı toplanmaya başlanmış olup; bunun öncelikli sebepleri; çöplük gazının önemli kısmını oluşturan metan gazının toprak içindeki konsantrasyonunun patlama limiti olan % 5’in altına indirmek, çöplük gazının kontrolsüz yayılmasını ve çevreye olumsuz etkisini

² United Nations Framework Convention on Climate Change (UNFCCC) ³ Protokole göre sera gazları (greenhouse gas); Karbondioksit (CO2), Metan (CH4), Diazot Monoksit (N2O), Hidroflorokarbonlar (HFC), Perflorokarbonlar (PFC),Kükürt Heksaflorid (SF6)’tür. 4 Emisyon (veya salım), atmosfere salınan karbon miktarını ifade eder. 5 Petform, Kyoto Protokolü’nün Türkiye enerji Sektörüne Muhtemel Etkileri Hakkında Bilgi Notu, p.1, Ankara 2009. 6 Prof.Dr. Okutan, H., “Atıktan Enerjiye Yakma, Piroliz ve Gazlaştırma Uygulamaları” hakkında bildiri notları, 5. Uluslararası Geri Dönüşüm, Çevre Teknolojileri ve Atık Yönetimi Fuarı”, Haziran 2009, İstanbul 7 Prof. Dr. Okutan, H., “Atıktan Enerjiye Yakma, Piroliz ve Gazlaştırma Uygulamaları” hakkında bildiri notları, 5. Uluslararası Geri Dönüşüm, Çevre Teknolojileri ve Atık Yönetimi Fuarı”, Haziran 2009, İstanbul

42

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

- Yenilenebilir enerjiler (güneş, rüzgar, biyokütle) - Temiz enerji teknolojileri - Atıkların değerlendirilmesi (geri dönüşüm ve enerji) Yukarıda açıklamaya çalıştığımız süreçten de görüleceği üzere; söz konusu bu sistemde, 1980’lerin başına kadar hiçbir maddi değeri olmayan atıklar artık birer “yenilenebilir” ve “temiz” enerji kaynağına dönüştüğü gibi, ekonomik olarak da değer kazanmıştır. Diğer bir avantajı ise, enerji üretirken çevrenin de temizleniyor olmasıdır. Bu kapsamda, dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir takım çalışmalar yapılmakla birlikte, söz konusu bu düzenlemelerin son derece yavaş ve yetersiz olduğunu üzülerek izlemekteyiz.

vatandaşıyla ve uygulayıcısıyla beraber halkı oluşturan bir bütünün parçaları olan bizlerin, bu süreçte yürütülecek tüm işlemler ve yapılacak mevzuat değişiklikleri noktasında üzerimize düşeni yapmamız zaruridir.

Kaynaklar
[1] Çevre ve Orman Bakanlığı İklim Değişikliği Raporları, Ankara, 2009. [2] Petform, Kyoto Protokolü’nün Türkiye enerji Sektörüne Muhtemel Etkileri Hakkında Bilgi Notu, p.1, Ankara 2009. [3] Doç. Dr. M. Türkeş, U.M. Sümer, G.Çetiner, Kyoto Protokolu Esneklik Mekanizmaları, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara. [4] Yrd. Doç.Dr. E.Karakaya, Ar.Gör. M. Özçağ “Türkiye Açısından Kyoto Protokolü’nün Değerlendirilmesi” [5] Prof. Dr. Okutan, H., “Atıktan Enerjiye Yakma, Piroliz ve Gazlaştırma Uygulamaları” hakkında bildiri notları, 5. Uluslararası Geri Dönüşüm, Çevre Teknolojileri ve Atık Yönetimi Fuarı”, Haziran 2009, İstanbul

4. Sorunlar ve Çözüm Önerilerimiz
Tüm bu gelişmeler neticesinde, bütün medeni dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de çevre ve enerji hem uygulanan üretim teknolojileri hem de mevzuat açısından adeta birbirinin mütemmim cüz’ü (ayrılmaz parçası) halini almıştır. İşte bu anlamlı birlikteliğin en etkili neticelerinden biri de, eskiden “atık” dediklerimizin artık “temiz enerji kaynağı” olarak adlandırılmasıdır. Bu gelişmeler dünya için yeni, temiz ve etkili bir enerji kaynağı yaratmakla beraber, insanoğlunun “atık” dediğini bile ekonomiye tekrar kazandırarak hayati bir görev de üstlenmektedir. Bu sebeplerle batı ülkeleri bu husustaki temel yasal düzenlemelerini neredeyse tamamlamış olup, her geçen gün yeni direktif ve yönetmeliklerle uygulamanın önünü açmaktadır. Ülkemizde de bu yönde yasalaşma çalışmaları bulunmakta beraber, bu düzenlemelerin yeterli olduğunu söylemek şu an için ne yazık ki mümkün değildir. Tam da bu sebeplere, hem yatırımcılar hem de ilgili idareler için yasal düzenlemelerdeki eksikliklerin belirlenmesi ve uygulamacılar açısından uygun ve adil çözüm yollarının bulunabilmesi için, ülkemizdeki mevcut uygulamaları yaşanan sorunları ve çözüm yollarını yaşanmış olan deneyimlerle de betimleyerek sunmak ve sorunlara sektörün farklı noktalarındaki aktörleriyle beraber çözüm bulmak son derece önemlidir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere; Batılı ülkelerin 1980’lerin başında fark ettiği ve geliştirmeye başladığı bu teknoloji, ülkemizde ne yazık ki son yıllarda gündeme gelmiş olup; şu ana kadar çöp gazından enerji üretimi için alınan lisans sayısı da sadece 5 adetttir. Bilindiği üzere; 28 Nisan 1993’de Ümraniye-Hekimbaşı çöplüğü böyle bir kayma ve patlama sonunda harekete geçmiş ve vadi ucundaki 11 ev çöplük altında kalarak 39 insanımız hayatını kaybetmişti. Söz konusu bu hazin olayın üzerinden 18 yıl geçmiştir. Oysa geçen tüm bu zaman içerisinde de mevcut mevzuatta gerekli düzenlemeler ve revizyonlar yapılmadığı gibi; yeni yasal metinlerin oluşturulmasında da gecikilmektedir. Ülkemizde, Avrupa Birliği müktesebatı ve ilgili direktiflere uygun yeni kanun ve yönetmelik çalışmalarının yapılması zorunlu olduğu gibi, Kamu İhale Kanunu, Çevre Mevzuatı ve EPDK mevzuatında da gerekli revizyonların yapılması ivedidir. Söz konusu bu süreçte yapılması gereken çalışmaların başında da Çevre ve Orman Bakanlığı, Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanlığı, Yerel Yönetimler ile yerli ve yabancı yatırımcıların temsilcilerinden oluşacak resmi bir çalışma grubu oluşturulması ve mevzuatın bu çalışmalar baz alınarak oluşturulmasıdır. Sonuç olarak; sürecin sağlıklı yürümesinin yolu sistematik ve koordineli bir çalışmadan geçer. Tam da bu noktada, yatırımcısıyla,

Summary
As in the whole world, the increasing population and the welfare level in our country have increased energy consumption intensively. This intensive energy use leads to significant problems in energy supply, and the balance gap between use and production increases day by day. However when we look at the other side of the coin, we observe that the consumer society, appearing with industrial revolution, goes through its golden age nowadays. Clothes, which are utmost used for only one season, and thrown when the horn “out of date” is blown, disposable shopping bags of stores and markets, hospital wastes, plastic bottles, and various disposable products. As a result of which a planet, which finds it difficult to breathe day by day: World is the only home of human beings, and all living creatures, which is known at least for the time being. Within this framework, the obligation of conducting the aforementioned energy deficiency in line with the concept of “public benefit”, which according to the most appropriate definition means “performance of all arrangements, transactions by observing public benefit” and “environment legislation” in our country as in the whole world is beyond doubt. Thus, this is the situation, which leads actors, manifesting activity in the sector with the world countries, to make researches and studies for the purpose of finding alternative and clean energy sources while energy increase is observed each day. Within this scope, Kyoto Protocol, which was executed within the scope of U.N. Framework Convention on Climate Change (UNFCCC) by EU countries simply as a compensation document and a product of industrial revolution, is a crucial agreement, which aims at struggling with global warming, and climate changes in the whole world. Thus, the Protocol was negotiated on the month of December of 1997 in the city of Kyoto of Japan, it was opened for signature on the date of March 16, 1998, and was finalized on the date of March 15, 1999. Carbon emissions, released to atmosphere by the countries, appending signatures to the protocol, in the year 1990 in order for Kyoto Protocol to enter into force had to reach 55 % of the total amount of carbon emission in the whole

43

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

world. On this account, the Protocol, which was signed in the year 1997, entered into force 90 days later on the date of February 16, 2005 with participation of Russia on the date of November 18, 2004. Whereas the draft law on ratification of participation of our country in such a crucial Protocol was accepted by the General Board of Turkish Grand National Assembly on the date of February 05, 2009, and became a law; the resolution of the Council of Ministers on becoming a party to the Protocol was published in the Official Gazette, dated May 13, 2009, and was submitted to the Secretariat General for United Nations on the date of May 28, 2009. In accordance with the protocol, upon expiration of the official term of 90 days, Turkey became a party to Kyoto Protocol officially as of the date of August 26, 2009. As a result of the said developments, in our country as in all civilized world countries, environment and energy have become integral parts of each other in terms of implemented production technologies, and legislation. One of the most effective conclusions of this meaningful unity is the fact that “wastes” as called previously, are nowadays called “clean energy sources”. These developments create new, clean, and efficient energy source for the world; besides even “wastes” as called by human beings, are recycled for economy; thereby assume a crucial role. On the basis of the aforementioned grounds, western countries have almost completed basic legal arrangements in this regard; the way is paved for the implementation each day with new directives, and regulations. In our country enactment studies have been conducted in this regard; however unfortunately it is too early to say that these arrangements are yet sufficient. On account of simply the said reasons, for determination of defects in legal arrangements for both investors, and relevant administrations, and finding appropriate and just solutions in terms of implementers, it is crucial to describe and present the current implementations, the encountered problems, and solutions in our country on the basis of the relevant experiences and to find solutions to problems in cooperation with actors at different positions of the sector.

44

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

KARADENİZ BÖLGESİNDEKİ MEVCUT VE İNŞAASI PLANLANAN HES PROJELERİNDE KARŞILAŞILAN SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Beril Pınar TANDOĞAN
Tandoğan Hukuk Bürosu

Özet
Dünyada gittikçe artan nüfus ve tükenen sınırlı kaynaklar formülünde, enerji tedariğinde önemli sorunlar yaşanmakta ve enerji kullanımı ile üretim arasındaki denge açığı gün çektikçe artmaktadır. Böyle bir tabloda, yukarıda belirttiğimiz enerji açığının tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de; bilinen en uygun tanımıyla “tüm düzenleme, iş ve işlemlerin toplum yararı gözetilerek yapılması” olan “kamu yararı” kavramına ve “çevre mevzuatı”na uygun bir faaliyet olarak yürütülmesi zorunluluğu kuşkusuzdur. Lakin diğer taraftan, ülkemizin her geçen gün artan enerji açığı ve gittikçe daha dışa bağımlı hale gelen enerji piyasamız ve ekonomimiz sebebiyle, elimizdeki tüm enerji kaynaklarını mümkün olan efektif şekilde kullanma zorunluluğumuz da tartışma götürmez bir gerçektir. Bu bildirinin amacı da, böyle bir tabloda Karadeniz Bölgesi’nde inşa edilmiş veya inşası planlanan HES’lerin mevcut hukuki durumunun çevre mevzuatı ve enerji arz güvenliği açısından irdelenmesidir.

Baraj yapılarının inşa edilmesinin sebeplerinden biri de, enerji üretimidir. Dünya elektriğinin beşte biri barajlardan sağlanmaktadır4. Dünya üzerindeki barajların büyük bir çoğunluğu hidroelektrik enerji üretimi için kullanılmaktadır. Barajların hidroelektrik enerji üretimi amacıyla kullanımı 1890’lara kadar uzanmaktadır. 1900’lü yıllarda ise dünya üzerinde yüzlerce baraj mevcuttur. Günümüzde 150 ülkede kullanılan hidroelektrik santraller, dünya toplam enerji gereksiniminin % 19’unu karşılamaktadır5. Dünya hidroelektrik enerji üretiminin % 50’si ABD, Brezilya, Çin, Kanada ve Rusya tarafından üretilmektedir. Dünya elektrik enerjisinin beşte biri ve dünya ülkelerinin üçte birinin elektrik gereksinimi % 50 HES yapılarından karşılanmaktadır. Dünyada 24 ülkede toplam ulu-sal elektriğin % 90’ının ve 63 ülkede % 50’sinin hidroelektrik santrallerden elde ediliyor olması, bu yapıların enerji sağlamada önemini göstermektedir6. Günümüzde tablo yukarıda anlatılan şekilde olmakla beraber, dünyanın hemen hemen her noktasında yüzyıllardır yoğun bir şekilde geleneksel kaynaklar olarak adlandırdığımız petrol, kömür, doğal gaz gibi fosil kökenli enerji kaynakları kullanılmaktadır. Oysa bu kaynakların büyük oranda çevresel kirlenmeye neden olduğu artık bilinen bir gerçektir. Bilim adamları, fosil yakıtların havayı, suyu, toprağı nasıl kirlettiğini, ozon tabakasının delinmesi nedeniyle yaşanan küresel ısınmanın dünyanın sonunu nasıl getirdiğini her platforma anlatıyor ve birebir aktarımıyla “Bu tehlikelerden korunmak için kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanımına sınırlamalar getirmeli; enerji ihtiyacımızı hidroelektrik, güneş, rüzgâr, jeotermal ve biyokütle enerjileri gibi yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamaya çalışmalıyız. Bu sayede hem döviz kaybımızı azaltacak hem de sağlığımızı ve doğayı korumuş olacağız” diyorlar. Bu kapsamda, dünyanın bilinen en eski ve yaygın temiz enerji üretim kaynaklarından biri olan hidroelektrik potansiyelinin azami seviyede kullanılması artık global bir mesele halini almıştır.

1. Giriş
“Baraj”¹; suyu toplama, sulama ve elektrik üretme amacıyla akarsular üzerine yapılan bent olarak tanımlanmaktadır . Barajlar, su gereksinimini karşılamak amacıyla kullanılmakta, selleri azaltarak veya önleyerek mevsimlere göre düzensiz dağılan su kaynaklarının verimli kullanılmasını sağlar². Su kaynaklarının korunumu projeleri kapsamında barajlar, su temini, sulama, taşkın kontrolü, hidroelektrik enerji üretimi, ulaşım, eğlence, kirlilik azalımı, endüstri gereksinimi, balıkçılık, faunanın korunumu, tuzluluk kontrolü ve yeraltı sularının beslenmesi gibi amaçlara yönelik olarak inşa edilir³. Bu amaçlara ulaşmak için su akışının düzenli ve kontrollü olması gereği, baraj göllerinin ve baraj yapılarının yaratılmasının en önemli sebebidir. Mevsimlere ve yıllara göre değişen yağış miktarları, dünyadaki enerji açığı ve bu tabloda enerji üretiminin önemi dikkate alındığında, Türkiye’nin akarsuları üzerinde kullanım suyu ve enerji temini için kaplamış oldukları geniş tarımsal ve ormanlık alanlara rağmen baraj ve hidroelektrik santrallerin (HES) inşası elbette vazgeçilmez bir konuma gelmektedir.

2. Türkiye’deki Hidroelektrik Enerji Potansiyeline Genel Bir Bakış
“Bir ülkede, ülke sınırlarına veya denizlere kadar bütün doğal akışların % 100 verimle değerlendirilebilmesi varsayımına daya-

¹ Türk Dil Kurumu resmi web sayfası, http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=veritbn&kelimesec=344 ² Akkaya U., Gültekin A. Burcu, Dikmen Ç. Belgin ve Durmuş G., “Baraj ve Hidroelektrik Santrallarinin (HES) Çevresel Etkilerinin Analizi: Ilısu Barajı Örneği”, 5. Uluslararası İleri Teknolojiler Sempozyumu (IATS’09), 13-15 Mayıs 2009, Karabük. ³ “Dams and Development”, World Commission on Dams, Report, November 2000. 4 “Hydropower and Energy-Related Projects,” International Agency Monthly Report, March 1999. 5 Corso, R. and Mead &Hunt. Inc. , United States Committee on Large Dams, International Newsletter, July 1997. 6 Akkaya U., Gültekin A. Burcu, Dikmen Ç. Belgin ve Durmuş G., “Baraj ve Hidroelektrik Santrallarinin (HES) Çevresel Etkilerinin Analizi: Ilısu Barajı Örneği”, 5. Uluslararası İleri Teknolojiler Sempozyumu (IATS’09), 13-15 Mayıs 2009, Karabük.

45

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

nılarak hesaplanan hidroelektrik potansiyel, o ülkenin brüt teorik hidroelektrik potansiyelidir. Lakin mevcut teknolojilerle bu potansiyelin tümünün kullanılması mümkün olmadığından mevcut teknoloji ile değerlendirilebilecek maksimum potansiyele teknik yapılabilir hidroelektrik potansiyel denir”7. Buna göre ülkemizdeki brüt hidroelektrik potansiyel 433.000 GWh/ yıl, teknik potansiyel 216.000 GWh/yıl ve ekonomik potansiyel ise 127.381 GWh/yıl’dır. Türkiye’nin 433.000 GWh/yıl olan brüt potansiyeli, dünyanın toplam potansiyelinin % 1’i, Avrupa’nın toplam potansiyelinin % 16’sı civarındadır. Ülkemizdeki elektrik tüketimi ise her yıl % 8-10 arasında artış göstermektedir8. Brüt potansiyel, mevcut düşü ve ortalama debinin oluşturduğu potansiyeli ifade etmektedir. Brüt hidroelektrik enerji potansiyeli topoğrafya ve hidrolojinin bir fonksiyonudur. Teknik potansiyel, bir akarsu havzasının hidroelektrik enerji üretiminin teknolojik üst sınırını göstermektedir. Uygulanan teknolojiye bağlı olarak düşü, akım ve dönüşümde oluşabilecek kaçınılmaz kayıplar hariç tutulmaktadır. Ekonomik potansiyel, bir akarsu havzasının hidroelektrik enerji üretiminin ekonomik optimizasyonunun sınır değerini gösteren, gerek teknik açıdan geliştirilebilmesi mümkün, gerekse ekonomik yönden tutarlı olan tüm hidroelektrik projelerin toplam üretimi olarak tanımlanabilir9. Türkiye’de yıllık ortalama yağış yaklaşık 643 mm olup, yılda ortalama 501 milyar m suya tekabül etmektedir. Bu suyun 274 milyar m3’ü toprak ve su yüzeyleri ile bitkilerden olan buharlaşmalar yoluyla atmosfere geri dönmekte, 69 milyar m3’lük kısmı yeraltı suyunu beslemekte, 158 milyar m3’lük kısmı ise akışa geçerek çeşitli büyüklükteki akarsular vasıtasıyla denizlere ve kapalı havzalardaki göllere boşalmaktadır. Yeraltı suyunu besleyen 69 milyar m3’lük suyun 28 milyar m3’ü pınarlar vasıtasıyla yerüstü suyuna tekrar katılmaktadır. Ayrıca, komşu ülkelerden ülkemize gelen yılda ortalama 7 milyar m su bulunmaktadır. Böylece ülkemizin brüt yerüstü suyu potansiyeli toplam 193 milyar m3 olmaktadır10.

en öncelikli avantajı, bu tesislerin çevre dostu olmasıdır. Zira hidroelektrik santraller yenilenebilir enerji kaynağı olan su ile enerji ürettikleri için en önemli çevresel avantajları sera gazı etkisi yaratmamasıdır. Ayrıca karbon emisyonları düşük olup, asit yağmuru problemleri yok denecek kadar azdır¹¹ . Dünyada ekonomik olarak yapılabilir hidroelektrik üretim potansiyelinin yarısının bile geliştirilmesi, sera gazı emisyonlarının % 13 oranında azalmasını sağlayacaktır¹². Hidroelektrik santrallerin, akarsularla oluşan erozyonun önlenmesinde, önemli bir faydası vardır. Türkiye’deki akarsuların eğimi fazla olduğu için akarsular yoluyla erozyon ciddi tehlike arz etmektedir. Hidroelektrik santraller amacıyla yapılan barajlar ve bentler suyun hızını keserek erozyonu önemli ölçüde durdurabilmektedir. Diğer bir önemli avantajı ise, özellikle ülkemiz gibi enerjisini dışarıdan alan ve bu sebeple öz kaynaklarını bu yolda harcamak durumunda olan ekonomilerde, ülkenin kendi öz kaynaklarının ve milli servetinin kullanılması ile ekonomik dışa bağımlılığın azaltılmasında oynadığı önemli roldür. Öte yandan, çevre dostu olduğu tüm dünya sistemlerince kabul edilmiş bu projeler için birçok ulusal ve uluslararası fon çok uygun faiz oranlarıyla kredi vermeye hazır olduğundan, devletin kendi sınırlı kaynaklarıyla yapamadığı pek çok hidroelektrik enerji üretim tesisi özel sektör açısından fizıbldır. Tam da bu sebeple, bu projelerin hayata geçirilmesi yoluyla devletimiz de büyük bir gelir kaynağı elde etmektedir. Bunca avantajının ve çevreye olan olumlu etkilerinin yanı sıra, hidroelektrik santrallerinin çevreye bir takım olumsuz etkileri de olabilir. Bu etkiler, izafi büyüklüklerinin yüksek olması, doğru planlaması yapılmamış projelerin doğal ortamı orta derecede olsa olumsuz etkilemeleri, su kalitesinin bozulmasına ve ormanların tahrip olmasına sebebiyet vermeleri olarak sıralanabilir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere, bu olumsuz etkiler gelişmiş inşaat tekniklerini kullanmayan ve planlaması doğru yapılmamış tesisler için söz konusu olup; dünyanın pek çok yerinde santraller doğa ile iç içe durmakta ve modern teknikler sayesinde varlıkları dahi fark edilmemektedir.

3. Hidroelektrik Santrallerin Çevresel Avantajları ve Dezavantajları
Yukarıda da açıkladığımız üzere, dünyanın hemen her noktasında, elektrik üretimi için, yüzyıllar boyunca geleneksel kaynaklar olarak adlandırdığımız petrol ve kömür gibi fosil yakıtlar kullanılmış ve bunların yakılması neticesinde elektrik enerjisi elde edilmiştir. Ancak bahsi geçen yöntemleri kullanmak suretiyle elektrik üretimi hem girdinin sınırlı ve pahalı olması hem de yakma methoduyla üretim yapılmasının çevreye zarar verici nitelik taşıması gerekçeleriyle artık tercih edilmemektedir. Bu sebeplerle dünyanın medenileşmiş ülkeleri alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih etmektedirler. Nitekim bugün itibariyle 185 ülkenin taraf olduğu Kyoto Protokolü’nün 1997 yılında imzalanmasının altında yatan temel gerekçelerden biri de bu saiktir. Bu kapsamda, yenilenebilir enerji kaynaklarının en yaygın olanlarından biri olan hidroelektrik üretimine ilişkin santrallerin
7 8

4. Karadeniz Bölgesindeki HES Projelerinde Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri
Yukarıda da detaylı bir şekilde anlatıldığı üzere, dünyanın enerji açığı gün geçtikçe artmakta ve geleneksel kaynaklar hızla tükenmektedir. Bu sebeple, dünyanın pek çok ülkesi gibi ülkemizde de alternatif, yenilenebilir ve çevre dostu enerji teknolojileri ve kaynakları üzerinde araştırma ve çalışmalar devam etmektedir. Birçok alternatif enerji kaynağının yanı sıra ülkemizin bu kapsamdaki en önemli potansiyeli, Türkiye’nin jeolojik yapısı ve konumu da göz önüne alındığında, hala hidroelektrik enerjisi üretim kaynaklarıdır. Tam da bu noktada, Karadeniz Bölgesi’nin önemi ortaya çıkmaktadır. Arazi yapısı, eğimin yüksek ve yüzey altı tabakasının geçirimsiz olması nedeniyle yağan yağışın önemli bir miktarının

http://www.karakasenerji.com.tr/Files/hidroelektirik.pdf DS_WEB_ 2008 http://www.dsi.gov.tr/hizmet/enerji.htm#basadon 9 EE_WEB_ 2008 http://www.eie.gov.tr/turkce/HESproje/turkeyhidro.doc 10 DS_Web_ 2008 Toprak ve su kaynakları, http://www.dsi.gov.tr/topraksu.htm ¹¹ Şenpınar, A. ve Gençoğlu M. Tunay, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Çevresel Etkileri Acısından Karşılaştırılması, s 49,50. ¹² Kaya, D., 2006, Türkiye’de Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Potansiyeli ve Çevresel Etkilerinin Karşılaştırılması, Tübitak Marmara Araştırma Merkezi s.11,25

46

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

yüzeysel akışla denizlere ulaşması bölgenin önemini artırmaktadır. Bu bakımdan Doğu Karadeniz Bölgesi hidroelektrik enerjisi üretimi açısından oldukça verimli bir bölgedir. Topoğrafik olarak dağların denize paralel uzandığı ve yıllık ortalama yağışın 1291 mm olduğu Doğu Karadeniz Bölgesi, akım rejimi dolayısıyla HES’lere oldukça müsaittir. Özellikle son yıllarda hidroelektrik üretiminin toplam elektrik enerjisi üretimi içersindeki önemi büyük olup; 2010 yılı itibarı ile bu oran % 45’ler seviyesindedir. Buna rağmen günümüzde önemli bir enerji potansiyeli olan hidroelektrik üretiminde Karadeniz Bölgesi gereken seviyeye hala ulaşamamıştır. Bu tablodaki başlıca sorunlar aşağıdaki gibidir: a. İlk ve en önemli mesele, ülkemizde çevre mevzuatındaki eksik düzenlemeler, yetersiz ve hatalı uygulamalardır. Bütün medeni dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de çevre ve enerji hem uygulanan üretim teknolojileri hem de mevzuat açısından adeta birbirinin mütemmim cüz’ü (ayrılmaz parçası) halini almıştır. Bu sebeplerle batı ülkeleri bu husustaki temel yasal düzenlemelerini neredeyse tamamlamış olup, her geçen gün yeni direktif ve yönetmeliklerle uygulamanın önünü açmaktadır. Ülkemizde de bu yönde mevzuat çalışmaları bulunmakta beraber, bu düzenlemelerin ve uygulamalarının yeterli olduğunu söylemek şu an için ne yazık ki mümkün değildir. Henüz ülkenin büyük bir kısmında gerçek verilere dayanan bir havza çalışması veya master plan yapılmadığı gibi, bu çalışmaların yapılmaması neticesinde ortaya çıkan her bir soruna, deyim yerindeyse “yama çözümler” bulmak amacıyla çevre mevzuatına ve ÇED sürecine neredeyse her gün farklı bir düzenleme ve uygulama yöntemi getirilmesi ve bunun yatırımcılara dikte edilmesinin ne hukuk devleti ne de adalet anlayışıyla bir ilgili olmadığı açıktır. b. Bu noktada ikinci sırayı, yanlış yönlendirilen ve çevreyi koruma adı altında ülkemizi daha büyük açmazlara götüren sözde sivil örgütlenmeler yer almaktadır. Bu örgütler, sözde çevreyi koruma adı altında, hiçbir gerçekliği ve bilimselli olmayan öyle iddialarda bulunmaktadırlar ki; dünyanın en bilinen çevre örgütleri dahi bu ilginç tepkileri anlamlandırmakta güçlük çekmekte ve bu sebeple bu eylemlere destek vermemektedir. Çevreyi korumak her vatandaşın anayasadan kaynaklanan bir hakkı ve ödevi olduğu gibi, bunun da ötesinde bir insanlık görevidir. Öte yandan, ülkemizde bugüne kadar süregelmiş yanlış uygulamalar da göz önüne alındığında bahsi geçen örgütlerin iyi niyetli üyelerinin bu tepkisini anlıyor ve destekliyoruz. Ancak, kötü örnek sayılmayacağı için, bahsi geçen başarısız uygulamalara bakarak, tüm hidroelektrik santrallerine karşı olmayı “çevreci bir bakış açısı” ile bir arada düşünmek gerçekten imkansızdır. Adı üzerinde, yenilenebilir ve yeşil enerji kaynaklarının başında sayılan bu tesisler dünyanın her yerinde desteklenirken, ülkemizdeki bu körü körüne red mantığını anlamak güçtür. Zira çözüm ne doğayı ne de enerji yatırımlarını bütünüyle reddetmek değil; kamu menfaatine uygun şekilde bir orta yol bulmaktır. c. Özellikle bölgedeki yayla turizmine yatırım yapmış olan özel sektör yatırımcıları, kişisel menfaatleri ve kazançları için bölge halkını yanlış yönlendirmekte, bölgenin bir turizm bölgesi olacağını oysa HES’lerin varlığının buna engel teşkil ettiğini bildirmektedirler. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, planlaması düzgün yapılmış, uluslararası standartlara uygun düzeyde can suyu bırakan ve gelişmiş inşaat teknolojileri kullanan sistemlerde HES’lerin çevreye zarar vereceğinin iddia edilmesi

d.

e.

f.

dahi son derece mesnetsiz olup, Avrupa ve Amerika’nın pek çok bölgesinde bu açıklamalarımızı destekler nitelikle pek çok hidroelektrik santrali bulunmaktadır. Bölgede inşası düşünülen lisanslı projelerin ÇED kararlarına karşı açılmış olan idari davalar son derece yavaş yürümekte ve işin esasına dahi bakılmaksızın İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 27. Maddesi uyarınca ancak “açıkça hukuka aykırı olma” ve “ uygulanması halinde geri dönülemez zararlar yaratma ihtimalini taşıma” şartlarının her ikisini birden içeren idari işlemlere karşı verilebilecek olan “yürütmenin durdurulması” kararları bir takım yerel mahkemelerce hiçbir şarta bakılmaksızın dava açılır açılmaz verilmektedir. Bu uygulamanın anayasamıza, İYUK’a ve adalet anlayışına aykırı olduğu düşüncesindeyiz. Mevcut projelerde yatırımcıların pek çoğu mevzuata uygun olarak almış oldukları lisanlarına dayanarak banka kredi sözleşmeleri ve elektromekanik teçhizat alım sözleşmeleri akdetmiş bulunmaktadır. Bu sözleşmeler şirketlerin bahsi geçen projeleri inşa ederek kısa sürede işletmeye alınacağı ve elektrik üreterek kazanç elde edeceği varsayımına dayanılarak yapılmıştır. Oysa projeler hayata geçirilemediği için şirketler bahsi geçen sözleşmeler sebebiyle ciddi zararlara uğramış olup, uğramaya da devam etmektedirler. Yine bahsi geçen projelerde bir takım yerel mahkemelerce verilen “yürütmenin durdurulması” kararları sebebiyle yatırımcılar lisanlarında belirtilen sürelerde kamulaştırma ve inşaat işlemlerine geçmemekte, bu durum da yatırımcıyı yatırımdan soğuttuğu gibi lisanstan kaynaklı hak ve yükümlülüklerin de yerine getirilememesi ve ülkemizin milli kaynaklarının ekonomiye katılamaması sonuçlarını doğurmaktadır. Türkiye gibi enerjisini dışarıdan satın alan bir ülke için bu durumun ne kadar önemli bir sorun yarattığı tartışmasızdır.

Yukarıda başlıca sıralanan bu sorunların elbette bir günde çözülmesini beklemek hayalperestlik olacaktır. Ancak bir takım pratik yöntemler ve önerilerle sorunun büyük ölçüde halledilebileceği inancındayız. Şöyle ki; a. Öncelikle ilgili devlet otoriteleri ve kurumların bölgede sorun çıktıkça anlık çözümler bulmaya çalışarak değil, soruna bir bütün olarak bakıp hem bölge halkı, hem kamu menfaati hem de yatırımcılar açısından ortak bir çözüm bulmaları gerekir. Bunun da yolu, bilimsel verilere dayanan havza planlama çalışmaları yapmak, soruna göre revize edilmeyen ve işlemin her tarafını eşit mesafede koruyan düzenlemeler getirmek ve verdiği izinlerin arkasında durabilmekten geçmektedir. b. Bölgedeki pek çok sivil toplum örgütünün başında, yine aynı bölgede sayısız ağacı katlederek milyon dolarlara mal olmuş sözde turizm tesisleri kuran, bu tesislerine bir “arıtma sistemi” dahi koymaya gerek duymayacak kadar fütursuz davranan ve çöplerini “canlı hayatı yok olacak” feryadıyla meydanlarda haykırdıkları dere ve nehir yataklarına döken özel sektör yatırımcıları bulunmaktadır. Enerji yatırımcılarını kapitalist, çıkarcı ve kendi menfaatini düşünen çevre düşmanları ilan eden bu sözde çevrecilerin kendilerinin ne olduğunun takdirini sizlere bırakmaktayız. Gerçek çevrecilerin sonuna kadar desteklenmesi ve Voltaire’nin de dediği gibi “Fikirlerini ve söylediklerini kabul etmesem de onları söyleme hakkını sonuna kadar savunurum” ilkesi düşünüldüğünde, çevreye ve çevreci bakış açısına zarar veren bu şahıs ve kuruluşların bir an önce ayıklanması ve ifşa edilmesi gerekmektedir.

47

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

c.

d.

e.

f.

g.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, işin özüne inmeden ve kanunun aradığı zorunlu şartların varlığını tespit etmeden önüne gelen her dosyada “ilke kararı” diyerek yürütmenin durdurulması kararı veren ilk derece mahkemelerinin bu kararlarının neticesinde bölge halkına, kamu menfaatine ve yatırımcılara verdikleri zararı göz önüne alarak ilgili kanunu ve mevzuatı bire bir uygulamaları gerekmektedir düşüncesindeyiz. Yatırımcıların da kendilerini ve projelerini bölge halkına iyi ifade edebilmeleri, kullanacakları inşaat tekniklerinin en yüksek standartlarda seçilmesi ve bunun halka kesintisiz olarak anlatılması ve her platformda bölge halkıyla bir araya gelinmesi bir zorunluluk olup; bu aynı zamanda sorunların çözümünde de çok etkili olacak bir faktördür. Yatırımcıların inşaat sürecinde zorunlu olarak kestikleri ağaçların en az üç katı kadar bölge içerisinde ağaç dikme zorunluluğu olmalı ve yatırımcılar bu ve benzeri projeleri içtenlikle desteklemelidir. Eski tip santraller yerine regülatör sistemli ve yer altına gömülü tesisler kurulmalı, böylece doğaya asgari seviyede müdahale edilmelidir. Bu projelerin tamamından devlet de bir takım gelirler elde etmektedir. Nitekim projelerin pek çoğunda DSİ ile “katkı payı” sözleşmeleri yapılmış olup, vergilerin yanı sıra yatırımcılar devlete katkı payı adı altında bir takım ek ödemeler de yapmaktadır. Bölgenin turizme yatkın bir yapıda olduğu tartışmasız bir gerçek olup, turizm de etkileri açısından enerji kadar olmasa da, ülke ekonomisi açısından önemli kaynaklardan biridir. Bu halde, yatırımcılardan alınan bu vergiler ve katkı paylarıyla bölgedeki turizm faaliyetlerine “bölge halkınca” yapılan ve yapılacak turizm yatırımları teşvik edilmelidir.

Kaynaklar
[1] Çevre ve Orman Bakanlığı İklim Değişikliği Raporları, Ankara, 2009. [2] Petform, Kyoto Protokolü’nün Türkiye enerji Sektörüne Muhtemel Etkileri Hakkında Bilgi Notu, p.1, Ankara 2009. [3] Doç. Dr. M. Türkeş, U.M. Sümer, G.Çetiner, Kyoto Protokolu Esneklik Mekanizmaları, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara. [4] Yrd. Doç.Dr. E.Karakaya, Ar.Gör. M. Özçağ “Türkiye Açısından Kyoto Protokolü’nün Değerlendirilmesi” [5] Türk Dil Kurumu resmi web sayfası, http://tdkterim.gov.tr/bts/ ?kategori=veritbn&kelimesec=344 [6] AKKAYA U., Gültekin A. Burcu, Dikmen Ç. Belgin ve Durmuş G., “Baraj ve Hidroelektrik Santrallarinin (HES) Çevresel Etkilerinin Analizi: Ilısu Barajı Örneği”, 5. Uluslararası İleri Teknolojiler Sempozyumu (IATS’09), 13-15 Mayıs 2009, Karabük. [7] “Dams and Development”, World Commission on Dams, Report, November 2000. [8] “Hydropower and Energy-Related Projects,” International Agency Monthly Report, March 1999. [9] CORSO, R. and Mead &Hunt. Inc. , United States Committee on Large Dams, International Newsletter, July 1997. [10] http://www.karakasenerji.com.tr/Files/hidroelektirik.pdf [11] DS_WEB_ 2008 http://www.dsi.gov.tr/hizmet/enerji. htm#basadon [12] EE_WEB_ 2008 http://www.eie.gov.tr/turkce/HESproje/ turkeyhidro.doc [13] DS_Web_ 2008 Toprak ve su kaynakları, http://www.dsi.gov. tr/topraksu.htm [14] ŞENPINAR, A. ve Gençoğlu M. Tunay, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Çevresel Etkileri Acısından Karşılaştırılması, s 49,50. [15] KAYA, D., 2006, Türkiye’de Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Potansiyeli ve Çevresel Etkilerinin Karşılaştırılması, Tübitak Marmara Araştırma Merkezi s.11,25

5. Sonuç
Su ülkemizde kullanılan temiz enerji kaynaklarının başında gelmektedir. Bu kaynaklardan üretilen enerjinin en büyük özelliği ise, doğada bulunması ve bu sebeple bir ek maliyetinin olmaması, çevreye zararlı sera gazı etkisinin yaratmaması ve uzun yıllar kullanılmasına rağmen kirlilik oluşturmamasıdır. Türkiye’de fosil kaynaklı yakıtlarla üretilen enerjinin kullanımı çevre sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Bu sorunlar uzun vadede tehlikeli durumlara yol açmaktadır. Bu durumda temiz enerji kullanımının önemi gün geçtikçe artmaktadır. Ülkemizde temiz, çevresel zararlı etkilerinin çok az olduğu ve ülkemizin öz kaynakları kullanılarak kurulacak hidroelektrik santrallerin yaygınlaşması büyük önem arz etmektedir. Böylece ülkemizin enerjideki dışa bağımlılığı azaltarak enerji gereksinimimiz karşılanabilecektir. Tam da bu sebeplere, hem yatırımcılar, hem ilgili idareler hem de kamuoyu için yasal düzenlemelerdeki eksikliklerin belirlenmesi, halka yönelik kışkırtıcı ve gerçeklikten uzak yönlendirmelere son verilmesi ve uygulamacılar ve yargı organları açısından uygun ve adil çözüm yollarının bulunabilmesi bakımından; ülkemizdeki mevcut uygulamaları yaşanan sorunları ve çözüm yollarını bizzat yaşamış olduğumuz deneyimlerle de betimleyerek sunmak ve sorunlara sektörün farklı noktalarındaki aktörleriyle beraber çözüm bulmak bir zorunluluktur.

Summary
As it is known, increasing population and demand raised energy consumption intensely in our country as well as throughout the world. This intensive energy consumption both breeds serious problems in energy supply and the gap between consumption and production gets bigger day by day. The consumed amount of energy indicates the development level of countries in today. Oil and coal stocks are decreasing fastly, and lack of natural gas sources results in an increasing demand on renewable energy sources. The negative effects of the renewable energy sources are less than conventional energy sources on environment. The cost of the renewable energy sources are less than fossil fuels, and don’t exhausted, and in contrast to conventional fuels they do not important threat to human health and environment. Within this framework, the obligation of conducting the aforementioned energy deficiency in line with the concept of “public benefit”, which according to the most appropriate definition means “performance of all arrangements, transactions by observing public benefit” and “environment legislation” in our country as in the whole world is beyond doubt. Thus, this is the situation, which leads actors, manifesting activity in the sector with the world countries, to

48

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

make researches and studies for the purpose of finding alternative and clean energy sources while energy increase is observed each day. The most commonly used renewable energy source in Turkey is hydro-energy, which is used in many hydropower stations. As is known, dams are as old as history of civilization. Human being had constructed dams in order to answer the necessity of supplying drinking water and irrigation whenever and wherever he wants. Nowadays, in Turkey dams are being constructed not only to supply drinking water and irrigation but also for energy generation. In this context, the advantages, disadvantages and the enviromental effects of this HEPPs are also a study case. On account of simply the said reasons, for determination of defects in legal arrangements for both investors, and relevant administrations, and finding appropriate and just solutions in terms of implementers, it is crucial to describe and present the current implementations, the encountered problems, and solutions in our country on the basis of the relevant experiences and to find solutions to problems in cooperation with actors at different positions of the sector.

49

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

HIGH-EFFICIENCY COMBINED CYCLE APPLICATIONS WITH NEW LM6000 AERODERIVATIVE GAS TURBINES

Bülent MEHMETLİ
GE Energy

Edward WACEK
GE Energy

Abstract
In this paper, specific new innovations to the aeroderivative gas turbines in the 35-65 MWe range will be discussed and how application of these products can improve both system and plant efficiency. For example, the recent introduction of the LM6000 PG offers a 25 percent simple cycle power increase compared to its predecessor, and its combined cycle power has increased into the 65 MWe range. The power increase comes from the same 4.5m X 21.5m package footprint based on existing 50 Hz LM6000 packages. As an example of utilizing the new technologies into broader applications, the new LM6000 PG has been incorporated into a 2-on-1 reference combined cycle plant that is designed to provide fast, flexible and efficient 135MWe at 52% efficient combined cycle power.

Technology Overview
Since GE began industrializing the CF6-6 aircraft engine in 1971, there has been over $2 billion invested in the aeroderivative product lines that now constitute the GE Energy Aeroderivative business. Over the course of the past 40 years, GE has advanced the technology from the original 18 MWe LM2500 products that were used on naval warships, to include 3 distinct product lines that are used on a diverse set of applications such as oil and gas platforms, to university cogeneration systems, and industrial park combined cycle installations. These 3 platforms provide customers the opportunity to leverage proven and efficient products for their specific project size and application. As investment continues in each of the platforms, they each have become more globally accepted and utilized in a diverse set of applications, with the latest technology innovations being no exception. The latest innovations for the LM6000 are the PG & PH versions of the existing product line. Denoted as the “PG” for the Standard Annular Combustor (SAC) and “PH” as the Dry Low Emissions (DLE) model, the gas turbines have 90% common parts to the proven LM6000 family of industrial Aeroderivative gas turbines, but provide more power and better efficiency in the same footprint. These improvements are being created courtesy of advanced materials, improved manufacturing process, and minor adjustments in design. Leveraging the broad experience of GE in gas turbine technology, many of these improvements have been imported from GE Aviation and the larger GE Energy aeroderivative product, the LMS100. By utilizing already proven technology, the latest updates to the LM6000 are expected to maintain comparable reliability numbers as the existing products. As an example of one of the changes from GE Aviation, the High Pressure Turbine (HPT) rotor of the LM6000 PG has been modified based on the GE CF6-80E aircraft engine (common on many Airbus A330 fleets). The LM6000 PC, on the other hand, has a rotor based on the older GE CF6-80C2 engine. The updated HPT rotor design improvements include new higher temperature alloys and improved cooling patterns. This switch of rotor effectively raises the pounds of thrust from 60,000 to 70,000. As a result, the LP compressor can operate at higher speeds to increase the flow, and the pressure ratio has gone from 30 to 32. Additional design changes to the HPT rotor include a new bolt pattern between the rotors in the HPT that has significantly reduced material stresses. On the PC model, the HPT rotor is the cyclic life limiting part. With the updated material and design advances, the cyclic life was improved in excess of 40% for the PG model.

Introduction
Today’s power industry has had many challenges that have changed the way usual power generation paradigms. Examples of such challenges include grid systems that are looking to retire older less efficient and reliable generation, as well as the addition of renewables that further challenge the characteristics of the grid system. These changes are impacting the thermal generation in terms of what is needed to support the grid and the operating profile of said generation. Technology innovation is a key driver to meeting these and other key industry issues. Aeroderivative gas turbines currently play a key role in providing necessary flexible generation and are a major component to many operators’ power generating portfolios. Recent innovations from GE Energy and GE Aviation, from new materials to new designs, has produced updated products that help to improve the units power and efficiency, and better position them for a wider range of applications. In this paper, specific new innovations to the aeroderivative gas turbines in the 35-65 MWe range will be discussed and how application of these products can improve both system and plant efficiency. For example, the recent introduction of the LM6000 PG1 offers a 25 percent simple cycle power increase compared to its predecessor, and its combined cycle power has increased into the 65 MWe range. The power increase comes from the same 4.5m X 21.5m package footprint based on existing 50 Hz LM6000 packages. As an example of utilizing the new technologies into broader applications, the new LM6000 PG has been incorporated into a 2-on-1 reference combined cycle plant that is designed to provide fast, flexible and efficient 135MWe at 52% efficient combined cycle power.

50

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Overall the combination of better materials, manufacturing process, and improved cooling design enables the LM6000 PG to operate at a higher firing temperature. The LP inlet temperature, for example, has been increased by over 50 °C and the compressor discharge by more than 40 °C. These design changes, along with the increased flow through the engine, allow the gas turbine to run at 3930 RPM v 3600 RPM. This higher RPM is comparable to the true speed of an aircraft engine. The net results of these changes are more power with the same or better efficiency within the same gas turbine footprint. Therefore with the recent introduction of the LM6000 PG & PH products, its unique new innovations will be highlighted in terms of its use and where the economic benefit can be seen. Specifically, the application discussion will include:

Having demonstrated the ability to improve upon the installation of the gas turbine generator equipment through the use of factory packaging, the same approach has been taken to the remaining equipment for a Combined Cycle (CC) installation. Several reference combined cycle plant updates have been developed to aid in the design and construction of a modular Aeroderivative combined cycle power island. Distinct advantages of the system include factory packaging of the steam turbine, fast start capability with a dry boiler design, and a rapid field installation with maximum pre-assembled plant equipment. The reference plant has been designed with these primary components to ensure maximum flexibility with the fastest start-time, part power efficiency, and cyclic capabilities. The aforementioned advancement to the GE LM6000 gas turbine product line brings an 18% increase in the exhaust energy and 25% increase in power; which in the combined cycle configuration makes the reference 2-on-1 LM6000 capable of providing 135MWe net power at 52% efficiency. Efficiency can reach as high as 56% using GE’s Dry Low Emission (DLE) technology, but the power output will be slightly less. Additional output can be added to the plant through duct firing. The modular approach to a 2-on-1 LM6000 CC plant centers around a power island with 2 LM6000 Gas Turbine Generator (GTG) sets, 2 Once Through Steam Generator (OTSG), and 1 skid mounted Steam Turbine Generator (STG). Recognizing that each site location will require unique considerations, the power island reference plant materials are offered as an Engineered Equipment Package (EEP), and is used for a basis to guarantee plant output and heat rate when adhered to, regardless of the role GE has in the procurement and construction phase of the project.

Simple Cycle Enhancements
Having delivered more 35-65MWe gas turbines in simple cycle than any other manufacturer2, the LM6000 improvements further extends value to customers looking for more power in a compact plant area. Based on over 17 years of operating data for simple cycle operation, there is a growing need for gas-fired generation to operate efficiently over a wide spectrum of ambient temperatures and power ranges. The improvements in the LM6000 provide power providers the ability to meet this need for a wider operating profile. Additionally, many grid systems are experiencing frequency fluctuations that can adversely affect power distribution, even causing black outs. There are several drivers to this, including other generating units coming off-line, system frequency imbalance, or responding to variable wind or hydro generation; which causes a change in the interconnected system characteristics. The LM6000 gas turbine provides power producers an economical means to serve these changing load requirements. Power generation portfolios are constantly challenged to reduce greenhouse gas emissions. The LM6000 builds upon its high simple cycle efficiency design to aid efforts by power gen operators to build greener portfolios. By conserving natural resources with advancements beyond just the gas generator, the LM6000 GTG positions itself as a cost effective greener solution in many power gen portfolios.

Conclusions
The results of applying many decades of technology from the GE Aviation business to industrial applications has provided customers of the GE Aeroderivative products a robust, efficient, and reliable product. The innovation continues with expanded reach and development, and the innovative technologies have been applied to not only the gas turbine, but to all aspects of the power plant; from packaging design to product application. The power generation market is going through substantial changes at this time and operational flexibility is a key for power generators to maximize profitability and still provide meet customer satisfaction goals. By utilizing Aeroderivative gas turbines, many power providers are finding new ways to profit from a proven technology. The LM product lines have withstood many market cycles, and the investments being made today ensure it will provide customers many benefits for years to come.

Proven Cyclic Combined Cycle Generation
Today’s install base of combined cycle plants are experiencing a growing need to operate at part power, withstand voltage swings, and be capable of faster dispatching. Many of these market conditions have led to the use of GE Aeroderivative gas turbines to help address system loads while still addressing efficiency needs. Installations of 2-on-1 and 3-on-1 configurations have increased over the past 15 years to meet variable loads below 200MW. These systems, when utilizing once-through waste heat recovery systems, provide operators the flexibility of simple cycle operation in 10 minutes while the steam cycle comes to pressure and temperature. Additionally, with the once-through design, the integrated system can withstand cycling to compliment the cyclic capabilities of the gas turbine. Advancements in plant modularity and system integration are now available that further provide customer benefits when installing combined cycle Aeroderivative platforms.

References
[1] PowerGen Europe launch, http://www.gepower.com/about/ press/en/2008_press/060408b.htm [2] McCoy Power Reports, 2009.

51

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

DRY LOW EMISSIONS TECHNOLOGY FOR LMS100 AERODERIVATIVE GAS TURBINE

Bülent MEHMETLİ
GE Energy

Daniel LOERO
GE Energy

Warren FERGUSON
GE Energy

Abstract
The GE Aeroderivative Gas Turbines’ Dry Low Emissions (DLE) capability allows customers to sustain current low emissions capability while eliminating system water requirements, thereby safeguarding a valuable resource. As an example, by using DLE technology, the new LMS100 offering sustains 25 parts per million of NOx, with no water consumption. The annual water savings achieved by the LMS100 DLE is the equivalent of the amount of drinking water required for more than 165,000 people every day. GE dry low emissions technology employs lean premix combustion technology to reduce flame temperatures and limit NOx formation in the combustion process. Currently, further enhancements to GE’s dry low emissions technology is being developed.

1. Introduction
THE LMS100 aeroderivative gas turbine was introduced in 2005 and since has been deployed into the Americas, Europe, Turkey and Asia. The varying demands of these grid systems has this 100MWe gas turbine operating on various fuels, climates and configurations. Although the high simple cycle efficiency is the hallmark of the unit, it has been placed into combined cycle operation in both Italy and Turkey where it is providing compelling performance. Additionally, the past 5 years have operating data have led to several new enhancements, the most recent being the addition of the Dry Low Emissions (DLE) combustor which will be added to the fleet in 2011. This paper will provide information on the design, technology enhancements, and features of the LMS100 DLE product. It will provide a detailed update on the LMS100 fleet and end use applications to show how it is benefiting both simple and combined cycle customers.

2.2. Superior Grid Support The grid requirements are changing in response to the addition of renewables and demand side technologies such as smart meters. The architecture of the LMS100 enables the unit to provide dynamic frequency response up to 5% variation above and below the grid standard as a result of its free spinning power turbine. This capability allows the unit to help enable grids to better maintain a stable frequency and prevent load shedding. This architecture also allows the unit to achieve incredible ramp rates and both start-up and at various load levels on the range of 50MW/min and up to 100 MW/min respectively. This is approaching the capabilities of small hydro; which for some grids has been the means to serve immediate power needs. In sensitive systems such as small grids or long transmission areas, failure to adequately manage the variability can result in voltage flicker, voltage collapse, or require rapid changes in traditional generation output to maintain the balance of generation and load. 2.3. Off-Design Efficiency The power industry is experiencing a shift in the generation mix for both peak and baseload characteristics; which is causing more thermal generation to operate at lower load levels more frequently than at 100% capacity. The intercooled technology and control philosophy of the LMS100 enables the machine to operate at a higher efficiency than other machines, with up to a 20% advantage (Figure 1).

2. Technology Overview
The The LMS100 has established a new benchmark in gas turbine efficiency for simple cycle machines with its Standard Annular Combustor (SAC). There are several benefits that have made it a primary candidate for grid systems looking for flexible generation, such as: 2.1. Fuel Flexibility Although most gas turbines can operate on pipeline natural gas and distillate fuel, the Aeroderivative gas turbines with their higher pressure ratio combustors can operate on gaseous fuels with a Modified Wobbee Index from 40 – 60 and are expanding below that. The GE LMS100® gas turbine generator [1] has units operating on various natural gas fuels and liquid fuel.
Figure 1. Power reduction over ambient temperature.

Enhancements to The Platform
2.4. LMS100 PA Improvements Enhancing a gas turbine platform is a hallmark of the Aeroderivative business and the speed at which GE Energy has done this with the LMS100 is noteworthy. After its first five years of entering

52

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

commercial operation the LMS100 fleet of 16 operating units, with an additional 15 on order, has amassed over 33,000 hours and seen several new innovations being applied to the configuration. These improvements include: Q Reduced size and placement of the intercooler water skid for optimal plant layout. Q Improved part power performance with bleed valve logic Q Intercooler water reduction thru system optimization Q On-package air filtration for a reduced footprint Q Side engine removal capability for easier maintenance Beyond these package improvements, the close working relationship with its customers has enabled the unit to be placed into combined cycle operation as well. These sites have selected the unit in a combined cycle configuration to harness an additional 19 MWe of thermal energy from the exhaust and gain an approximate 7% point thermal efficiency advantage. Although this efficiency isn’t a new benchmark for the industry, it does provide a solution that has an extremely flexible load following and cycling capability that other technologies have not proven capable of serving. This is significant given the current trend of generation to operate more at off-design points and in the growing amount of evidence (Figure 2) that flexibility is as important as thermal efficiency in terms of fuel savings and environmental factors.

Figure 3. Output Power over Ambient Temperature for LMS100 SAC and DLE products.

Figure 4. DLE2 Combustor.

Figure 2. Changing fleet hours.

2.5. LMS100 DLE Development The engineering design practice within the Aeroderivative business has continued to employ the practice of developing the SAC machine to validate mechanical integrity of the platform and then develop the DLE system. Shortly after the SAC machines validated the LMS100 capability the development of the DLE system began with the requirements to maintain the units flexibility and efficiency, while achieving 25ppmvd NOx on gas fuel without use of water injection (Figure 3). The component testing completed in 2008 demonstrated the capability of the enhanced DLE2 system (Figure 4); which builds upon the thousands of hours accumulated on the DLE technology. The assembly and testing of the core engine concluded in 2009 and the system has now demonstrated over 90 hours of run time.

The testing has thus far demonstrated better than expected performance of the unit and will prevent the need for over 14,000 kg/hr of water. Acoustic levels are below design requirements and system has demonstrated transitions and load acceptance, and rejection, to very aggressive levels.

3. Conclusion: Economics & Emissions
LMS100 DLE technology provides an economical alternative for locations with water scarcity. While it meets 25 ppm NOx ppmvd emissions target set for most of Europe, it can enable flexible power generation in areas where injection water is either not economically viable or just inexistent. In addition to its high efficiency in simple cycle applications, the features of flexibility are transposed to its combined cycle installation. References [1] http://ge.ecomagination.com/site/products/lms1.html

53

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

TSAD PROJESİ KAPSAMINDA TERMİK SANTRAL ÇEVRELERİNDE BÖLGE ISITMA POTANSİYELLERݹ

Cengiz GÜNGÖR
TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi

Özet
Günümüzde fosil yakıtların yaygın kullanım alanlarından biri de ısıtma sistemleridir. Ülkemizde mekan ısıtması çoğunlukla odun, kömür veya doğalgaz gibi yakıtları doğrudan yakan sistemler tarafından sağlanmaktadır. Bölge ısıtma sistemi (BIS), konut, işyeri vb binaların yada turizm, tarım gibi sektörlerin gerekli ısıtma ve sıcak kullanım suyu ihtiyaçlarını (sıcak su veya proses ısısı vb.) bir veya birkaç değişik kaynaktan merkezi olarak sağlayan sistemlerdir. Dünyada birçok ülkede termik santrallar ile yaygın olarak kullanılan bölge ısıtma sistemleri ülkemizde bir uygulama dışında jeotermal enerji ile beraber anılmaktadır. Ülkemizdeki birçok termik santralin yerleşim yerlerine yakın olmasına rağmen santrallerdeki atık enerjiler değerlendirilemediğinden çevreye atılmaktadır. Bu çalışmada, TSAD projesi çerçevesinde termik santral çevresindeki yerleşim yerlerinin ısı talepleri ve bunların santraller tarafından karşılanabilirliği konusunda elde edilen sonuçlar aktarılacaktır.

üretim merkezi çok farklı kaynaklardan enerjiyi sağlayabilmektedir. Bunların başlıcaları linyit yakıtlı termik, jeotermal ya da biyokütle santrallarıdır. Isı enerjisi üretim merkezinde üretilen sıcak akışkandaki ısı enerjisi, bir iletim ve dağıtım hattı sayesinde mümkün olan en az kayıp ile tüketicilere iletilir. Tüketim kısmında da ihtiyaç duyulan ısı enerjisi, bölge ısıtma sisteminden gelen hattan (primer devre) bina içi ısıtma ve sıcak kullanım suyu hattına (sekonder devre) aktarılmaktadır. Bir bölgenin ısıtma ihtiyacı karşılanırken; düşük ısınma maliyetleri, kaynak güvenirliğinin sağlanması, hava kalitesinin iyileştirilmesi, ithal enerji kaynaklarının azaltılması ve bölgesel iş sahalarının artırılması göz önünde bulundurulmalıdır. Bu hususlar dikkate alındığında bölge ısıtma sistemleri önemli avantajlara sahip olduklarından tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır. Bölge ısıtma sistemlerinin sahip olduğu avantajların en başta gelenleri kullanıcıya konforlu, güvenli ve kesintisiz ısınma ve sıcak su sağlamasıdır. Ayrıca merkezi sistemlerde olduğu gibi, kazan dairesinde yakacak depolanması ve kazanda yakıt yakılması gibi unsurlar içermez. Konutlarda sadece sıcak su dolaştığından diğer ısıtma yöntemlerine göre çok daha güvenilir ve işletimi kolay bir sistemdir. Bölge ısıtma sisteminde, bina ve/veya daire girişlerinde bulunan ısı sayaçları sayesinde ısı enerjisi tüketimleri hesaplanarak her bağımsız birimin tükettiği kadar ödemesi de mümkün olmaktadır. Bölge ısıtma sistemlerinin diğer önemli bir avantajıda çevreye olan olumlu katkılarıdır. Konut ısıtılmasında da fosil yakıt tüketimi ilk sırada bulunmakta ve her ne kadar yenilenebilir enerjiler için çalışmalar sürdürülse de fosil yakıtların uzun bir müddet daha birincil enerji kaynağı olarak kullanılacağı öngörülmektedir. Bu nedenle fosil kaynaklı konut ısıtılmasında çevreye duyarlı sistemlerin kullanımı öncelikli hale gelmektedir. Bölge ısıtma teknolojisi, alternatif sistemlere göre çok daha az emisyon yayan, çevreye duyarlı sistemlerdir. Çünkü bireysel konut ısıtmasında; her binanın kendi ısıtma sisteminde yakıtın yakılarak, yanma sonu gazlar binaların kendi bacalarından filtre edilmeden atmosfere bırakılmaktadır. Halbuki bölge ısıtma sistemine bağlı bir yerleşim biriminde; merkezi bir güç santralında fosil yakıt (kömür, doğalgaz, petrol ürünü vb.) kazanda verimli bir şekilde yakılarak öncelikle bölgenin ihtiyacı olan elektrik enerjisi üretilir, bunun yanında üretilen ısı enerjisi de bağlı bulunan konutlara iletilir. Böylece; zaten elektrik üretimi için santralde yakılan yakıtla, bölgenin ısıtma için ihtiyaç duyduğu enerji de karşılanmış olur. Sonuç olarak, konutlarda yakıt yakılmasına gerek kalmaz. Yerleşim birimindeki tüm konutlarda

Giriş
Bölge ısıtma sistemleri, merkezi bir santralde üretilen ısının, ön yalıtımlı borular vasıtasıyla birden çok sayıda konuta dağıtılarak konutların ısıtma ve sıcak kullanım suyu ihtiyaçlarının sağlandığı sistemlerdir. Bölge ısıtma sistemleri genel olarak üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar; Q Üretim Merkezi (Merkezi üretim santrali) Q İletim ve Dağıtım Hattı (Ön yalıtımlı borular) Q Tüketim (Bina alt istasyonları) Şekil 1’de bir bölge ısıtma sisteminin genel şeması verilmektedir. Enerji üretim merkezinde, bölgenin ihtiyacını karşılayacak yeterli sıcaklık ve kapasitede su ya da buhar üretilmektedir. Isı enerjisi
Is ı Üretim

S ekonder Devre A lt İs tas yon P rimer Devre

Dağıtım Hattı İletim Hattı

P ompa İs tas yonu S ekonder Devre A lt İs tas yon P rimer Devre Dağıtım Hattı

Şekil 1. Bölge Isıtma Sisteminin Genel Yapısı.

¹ TSAD projesi, TÜBİTAK Kamu Kurumları Araştırma ve Geliştirme Projelerini Destekleme Programı (TÜBİTAK 1007) kapsamında desteklenmektedir.

54

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ısınma için yakıt yakılarak on binlerce bacadan çıkan yanma gazı yerine, tek bir bacadan ve filtre edilerek hem elektrik hem de ısı üretilerek atılan gaz çevre havasını korumada oldukça etkin bir rol oynayacaktır. Ayrıca konutlardaki verimsiz bireysel yakma sistemleri (soba vb.) yerine santralde yanmanın kontrol altında olması nedeni ile yakıtların yakılmasında önemli bir avantaj elde edilmiş olur. Tüm bu hususlar göz önüne alınarak, “Enerji Verimliliğini Arttırmak Üzere Termik Santral Atık Isılarını Faydaya Dönüştürme Yöntemlerinin Araştırılması, Geliştirilmesi ve Binalarda Isıtma Uygulaması (TSAD)” projesi TÜBİTAK Kamu Kurumlar Araştırma ve Geliştirme Projeleri Destekleme Programı (TÜBİTAK 1007) desteği ile başlatılmıştır. EÜAŞ ve EİE tarafından talep edilen proje TÜBİTAK MAM ve Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülmektedir. Projenin başlangıç tarihi 01.07.2006, bitiş tarihi ise 02.01.2011’dir.

Yukarıdaki çalışma adımları izlenerek yapılan incelemeler aşağıda özet olarak anlatılacaktır.

Isı Taleplerinin Tahmini
Isıtma Hesaplamalarda her katta iki daire bulunan bir bina prototipi esas alınmıştır. Her bir konutun yüzey alanının 100 m² olduğu kabul edilerek TS 825 uygun olarak altta verilen formül ile bina ısı kayıp katsayısı bulunmuştur.
L = ∑ UA + ( IØCp )hava . V V = ∑ UA + I . 3 ,6 3

Dünyada Durum
Dünyada konut ısıtma alanında bölge ısıtma sistemlerinin önemli bir yeri bulunmaktadır. Özellikle Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok gelişmiş ülkede, konutlar, uzun yıllardır bölge ısıtma sistemleri ile ısıtılmakta ve bölge ısıtma sistemlerinin payı her geçen gün artmaktadır. Buna rağmen ülkemizde BIS ile ısıtılan konut sayısı yaklaşık 42.000 adettir. Bu rakam diğer ülkelerdeki durumla karşılaştırıldığında; ülkemizdeki BIS kullanımının oldukça az olduğu görülmektedir (Şekil 2).
5.000.000

Binaların ısıtma güç talebi, transmisyon ve havalandırma ısı kayıpları ve güneş ışınım kazancına bağlı olarak değişmektedir. Konut içi sıcaklığın 18°C olduğu kabul edilmiştir. Santrale yakın yerleşim birimlerinin güç talepleri “T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü”nden temin edilen saatlik meteorolojik değerler kullanılarak hesaplanmıştır. Sıcak Kullanım Suyu Bir konutta ısıtmaya ihtiyaç olduğu kadar sıcak kullanım suyuna da ihtiyaç vardır. Prototip konutta, lavabo, banyo, mutfak eviyesi ve çamaşır makinesi bulunduğu öngörülerek sıcak kullanım suyu miktarları hesaplanmıştır. Toplam sıcak kullanım suyu saatlik tüketim değerleri binada ve kentte aynı anda sıcak su kullanımı olmayacağından dolayı eş kullanım göz önünde bulundurularak saatlik olarak belirlenmiştir. Termik santral çevresindeki yerleşim birimlerinin hesaplanan yıllık ısı talepleri Tablo 1’de verilmiştir. Sonuç olarak termik santralların çevresinde bulunan 455 bin konutun ısı yükünü karşılayabileceği Tablo 2’de görülmektedir. Yatırımların gerçekleştirilmesi için
Tablo 1. Termik Santral Çevresindeki Yerleşim Birimlerinin Yıllık Isı Talepleri Santrala Konut Uzaklık Sayısı (km) (Bin) 17 11,0 20 22,9 15 34,1 10 22,0 5 30,0 15 230,0 4 11,7 32 2,9 5 3,6 15 42,0 10 34,3 10 2,5 37 89,6 10 3,0 5 21,6 10 3,4 0 1,3 10 24,0 5 7,6 30 10,5 30 74,7 35 7,0 459 15.639 Sıcak Konutların Toplam Kullanım Isıtma Isı Suyu Isı Talebi Talebi Talebi (GWth) (GWth) (GWth) 302 8 309 587 15 602 609 23 631 393 15 408 536 20 556 4.493 150 4.643 211 8 218 3 2 5 68 3 71 792 28 819 716 23 738 95 2 97 2.689 59 2.747 57 2 59 455 15 469 71 3 73 35 1 36 645 16 660 117 5 121 191 7 198 2.039 49 2.088 87 5 91

B ölge Is ıtma ile Is ınan K onut S ayıs ı
4.000.000

3.000.000

2.000.000

1.000.000

-

ta n

ka

ya

ns

or

ya

ar

st ur

an

ra

K

is

im

lm

F

ar

an

ac

A

M

D

A

vu

T

ür

ki

ye

Santral

Yerleşim

a

e

Şekil 2. Çeşitli Ülkelerde Bölge Isıtma ile Isınan Konut Sayıları, 2007.

Bölge Isıtma Talebinin İncelenmesinde İzlenen Yöntem
Termik santral çevrelerindeki bölge ısıtma potansiyellerinin belirlenmesinde aşağıdaki çalışma adımları takip edilmiştir. Q Santral çevresindeki yerleşim yerlerinin saatlik ısıtma, soğutma ve sıcak kullanım suyu ısı talepleri saatlik meteorolojik verilere dayalı olarak hesaplanmıştır. Q Bu taleplerin karşılanması için ısı kayıplarıda göz önüne alınarak santralin üretmesi gereken ısı belirlenmiştir. Q Bölge için belirlenen ısı taleplerinin santral tarafından karşılanabilirliği incelenmiştir. Q Santral çevrimi bilgisayar yardımıyla simüle edilerek ısı sağlanması durumunda elektrik üretimindeki değişim frekans kontrolü de göz önünde bulundurularak belirlenmiştir. Q Isının santralden sağlanması sonucunda bölge ısıtma sistemi (BIS) işletme maliyetleri ile alternatif yakıtlı ısıtma sistemlerinin maliyetleri karşılaştırılmıştır. Q Santralden ısının da sağlanmasının çevreye olan olumlu katkıları incelenmiştir.

Afşin Afşin Elbistan B Elbistan Beylikdüzü Ambarlı Gürpınar Yakuplu Bursa Osmangazi Çan 18 Mart Çan Yenice Çatalazğı Çatalağzı Zonguldak Hamitabat Lüleburgaz Kangal Kangal Sivas Orhaneli Orhaneli Soma Soma B Turgutalp Tunçbilek Tunçbilek Tavşanlı Yatağan Yatağan Muğla Seyitömer Kütahya Yeniköy Milas Toplam 15.191

55

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

ise hem işletme hemde yatırım maliyetleri göz önüne alınarak optimizasyonu da içeren yapılabilirlik analizleri gerçekleştirmek gereklidir. TSAD projesi çerçevesinden Yatağan ve Soma için bölge ısıtma sistemi yapılabilirlik analizleri tamamlanmış ve bu yatırımlar ekonomi ve çevre yönünden uygun bulunmuştur.
Tablo 2. Termik Santralların Isı Taleplerini Karşılayabilecekleri Konut Sayıları Talebi Karşılanabilecek Konut Sayısı (bin) 34 86 99 15 41 27 23 3 65 25 13 18 7 455

termik santral atık ısıları ile ısıtılması durumunda konutların birim ısı maliyetinin, ısıtma için kullanılan kömür ve doğalgaza göre %20 -50 oranında daha ekonomik olacağı belirlenmiştir. Potansiyel belirleme analizlerinin yapıldığı bu santrallar arasından seçilen Soma B, Yatağan, Afşin-Elbistan B ve Tunçbilek Termik Santralerinde detaylı teknik ve ekonomik yapılabilirlik analizleri gerçekleştirilmiştir. Pilot uygulamanın Yatağan ve Soma Termik Santrallarında yapılmasına karar verilmiştir. Proje planına uygun olarak pilot uygulamanın yapılacağı Yatağan Termik Santrali ısı satabilir hale dönüştürülmesi için gerekli bütün çalışmalar tamamlanmış olup Soma Termik Santrali için yapılan çalışmalar 2010 yılı içinde tamamlanacaktır. 4-5 bin konutun ısıtılacağı pilot ölçekteki bir bölge ısıtma sisteminin konsept tasarımı da proje kapsamında gerçekleştirilmiştir.

Santral Adı

İncelenen Yerleşim Birimleri

Afşin Elbistan B Ambarlı Bursa 18 Mart Çan Çatalağzı Hamitabat Kangal Orhaneli Seyitömer Soma B Tunçbilek Yatağan Yeniköy Toplam

Afşin ve Elbistan Beylikdüzü, Gürpınar ve Yakuplu Osmangazi Çan ve Yenice Çatalağzı ve Zonguldak Lüleburgaz Kangal ve Sivas Orhaneli Kütahya Soma ve Turgutlu Tunçbilek ve Tavşanlı Yatağan ve Muğla Milas

Kaynaklar
[1] Enerji Verimliliğini Arttırmak Üzere Termik Santral Atık Isılarını Faydaya Dönüştürme Yöntemlerinin Araştırılması, Geliştirilmesi ve Binalarda Isıtma Uygulaması (TSAD), PROJE NO: 105G099 TÜM RAPORLAR, TÜBİTAK MAM, YTÜ, 2006-2010. “District Heating and Cooling”, Euroheat&Power, Belgium, 2007. TSAD bilgi sayfası, 2010. www.tsad.org.tr ERDEM H.H., Akkaya A.V., Cetin B., Dagdas A., Sevilgen S.H., Sahin B., Teke I., Gungor C., Aktas S., “Comparative energetic and exergetic performance analyses of coal-fired power plants in Turkey”, International Journal of Thermal Sciences, Vol.48(11), pp. 2179-2186, 2009 ERDEM H.H., Dagdas A., Sevilgen S.H., Cetin B, Akkaya A.V., Sahin B., Teke I., Gungor C., Atas S., Thermodynamic analysis of an existing coal fired power plant for district heating/cooling application, Applied Thermal Engineering, Vol. 30(2-3), pp.181–187, 2010

[2] [3] [4]

Sonuç
Özetle TSAD projesi kapsamında; termik santral atık ısılarını ekonomik olarak faydaya dönüştürecek yöntemlerin araştırılması, geliştirilmesi, atık ısının geri kazanılabilir bir enerji kaynağı olduğu bilincinin yerleştirilmesi ve ısı enerjisini verimli kullanma yöntemlerinin ülke çapına yayılması hedeflenmektedir. Projenin en önemli hedefi ise santrallerden atılan ısıların geri kazanılarak yararlı bir şekilde kullanılmasına “uygulanabilir örnek” teşkil etmek amacıyla pilot uygulama yapılması ve bu konuda teknolojik altyapı oluşturulmasıdır. Proje kapsamında, EÜAŞ’a bağlı 14 termik santral tek tek incelenerek atık ısı potansiyelleri ve geri kazanım yöntemleri belirlenmiştir. Santrallerin atık ısılarının binaların ısıtılması, seracılık, sanayi için sıcak su temini ve benzeri uygulamalarda kullanılmasının ülkeye sağlayacağı birçok kazanç vardır. Proje kapsamında yapılan incelemeler sonucunda elde edilen sonuçlar aşağıda verilmiştir: Q Termik santrallerin atık ısılarının çevrelerindeki yerleşim yerlerinde kullanılması ile yılda 35 milyon MWht’lik ısı tasarrufu sağlayacak potansiyeldedir. Bunun ülke ekonomisine yıllık katkısı 1,1 milyar TL kadardır. Q Bir termik santralin atık ısıları ile çevresinde ısıtabileceği konut sayısı 15000–140000 arasında değişmektedir. Q Atık ısıların konutların ısıtılmasında kullanılmasının çok büyük çevresel katkıları da vardır. Atık ısıların değerlendirilmesi ile CO2 emisyonlarındaki azalma potansiyeli 5 milyon ton iken bu durum SO2 emisyonlarında 100 bin ton mertebesindedir. Ayrıca, suyun önem kazandığı son yıllarda atık ısının bölge ısıtmada kullanılmasıyla yılda 22 milyon ton suyun tasarruf edilmesi imkan dahilindedir. Yukarıda sayılan genel faydalar yanında, bir yerleşim yerinin [5]

Summary
Today, one of the widespread uses of fossil fuels is the heating systems. Space heating in Turkey is mostly supplied by direct-fired systems using natural gas, coal or wood. District heating (BIS) is a system for distributing heat generated in one or more centralized location for residential and commercial heating requirements such as space heating and water heating as well as heating requirements of greenhouses. In many countries around the world, thermal power plants are widely used as heat source for the district heating systems. However in our country, except one application, district heating systems are referred together with geothermal energy. In our country, although the locations of many power plants are close to urban areas, surplus heats of them could not be evaluated and are disposed to the environment. In this study, the heat demands of urban areas around the thermal power plants and comparison with surplus heats of these power plants will be reviewed in the framework of TSAD (Utilization of Thermal Power Plant Surplus Heats) project. 14 thermal power plants under control of governmental bodies (EÜAŞ) were examined in the TSAD project. The waste heat potentials and recovery methods were determined. Utilization of power plant waste heats in the buildings, greenhouses, hot water

56

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

supply for industrial and similar applications has many wins. Some of the project results are given below: • Utilization of thermal power plants waste heat in the surrounding settlements have the potential to save 35 million MWth per year. The yearly contribution to the national economy of this is 1.1 billion TL. • With surplus heat of a power plant, 15000-140000 dwellings in the vicinity of plant can be heated. • There are large environmental contributions of using waste heats in the dwellings. Utilization of waste heat has CO2 emission reduction potential of 5 million tons and 100 thousand tons of SO2. Moreover, using waste heat in the district heating has 22 million tons per year of water savings opportunity. Besides the general benefits mentioned above, the heat cost of residential heating in the case of using thermal power plant waste heats instead of heating by coal and natural gas to be more economical at a rate of 20-50%. The detailed technical and economic feasibility analysis was conducted to determine the district heating potential of Soma B, Yatagan, Tunçbilek Afsin-Elbistan B Thermal Power Plants. It has been decided to make the pilot applications at Yatagan and Soma Thermal Power Plants. The conceptual design of a pilot-scale district heating system was carried out under the project to heat 4-5 thousand dwellings. All the studies have been completed to convert the Yatağan Thermal Power Plant and for the Soma Thermal Power Plant studies will be completed in 2010.

57

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

EVOLUTION IN GAS TURBINE REQUIREMENTS A CUSTOMER FOCUSSED APPROACH

Christian ENGELBERT
Siemens Industrial Turbomachinery Ltd.

Batu GÖKER
Siemens San. ve Tic. A.Ş. - Energy Sector

Abstract
Driven not only by economics but also by growing environmental awareness, increased performance and reduced emissions have been the driving forces in gas turbine development in the past decade. To add to the green credential, more and more applications in the industrial gas turbine market are being sought to operate on “green” fuels such as landfill gas or coke-oven gas, thus reducing the carbon footprint of an installation. This presentation discusses gas turbine application in simple cycle as well as combined heat and power application (CHP). It also focusses on achieving a world-beating emissions standard while using non-conventional fuel. Siemens industrial gas turbines in the 5-15MW power range are ideally suited to deliver reliable power whilst the exhaust conditions are ideal for optimized steam-raising capability, leading to 80% CHP-efficiency.

3. Investing in more efficient generating equipment capable of burning this wide range of fuel gases while maintaining stringent emissions requirements These are in addition to the well-known approach of: 4. Maximizing the efficiency of the generating equipment and using the exergy in the exhaust gas to provide heat or cooling alongside electrical power

Introduction
Following the discussion on the future of power generation in the light of anticipated fossil fuel scarcity, expressed by the rise of crude oil and gas prices in 2008/2009 and the effect of global warming as discussed controversially at the Copenhagen Climate Conference 2009, countries are adapting various strategies to prepare themselves for the future. While long-term strategies in many instances are not tangible yet, the mid-term approach (20-40 years) often adopted includes a scenario consisting of expansion of renewables, re-focussing on nuclear power and further strengthening efficient use of fossil fuels. Fossil fuels will therefore remain the backbone of power generation in many countries and for many years to come. More efficient use of fossil power will in future not only be measured in the conversion rate of heat input in high quality energy such as electric power, but also in reducing CO2 emissions. At first glance these are interdependent if refered to a certain installation. Taking a broader look, from a national or even global installed capacity viewpoint, there are other routes for CO2 reduction to consider as well: 1. Replacing fuels consisting of long hydrocarbon (distillate – typically octane C8H18 based) with short hydrocarbons (gas – natural gas predominantly consisting of methane CH4 the smallest hydrocarbon) 2. Optimizing the mix of gaseous fuels with the addition of “renewable” gases such as landfill gases or biogases

Figure 1. Natural Gas demand projection, Turkey

How does this relate to Turkey? With natural gas and hydro power each contributing about a third to the installed capacity in Turkey, the focus in this country is rather on points 2 to 4 while, from an OEM perspective, points 3 and 4 are important. With a 65% rise in gas demand projected till 2030, Turkey is underway to expand its natural gas pipeline network, therefore strengthening the efficient use of natural gas. The most effective way of converting the energy contained in natural gas is in the application of gas turbines. With electrical efficiency reaching 60% in the most advanced combined-cycle power plant based on Siemens SGT5-8000H, the parallel development of industrial gas turbines has made great progress over the past couple of years, achieving over 80% efficiency in combined heat and power (CHP), as this paper will show.

Industrial Gas Turbines
While the focus for large-frame gas turbines is on efficiency and reliable operation within legislative emission limits to ensure lowest

58

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

operational cost, Siemens’ small industrial gas turbines (5-15MW) have the additional focus on burning a wide range of fuels whilst remaining compliant with emissions requirements. This addresses points 3 and 4 in the list above and represents the evolutionary requirements which industrial gas turbines are facing nowadays: “Highly efficient and reliable conversion of heat energy bound in a wide range of fuel gases into perpetual motion while meeting the most stringent emissions requirements” Siemens industrial gas turbines have earned their reputation through uncompromised focus on quality throughout the product lifecycle, from development to project implementation and aftermarket care. The units have a high power density and are designed for ease of installation and operation supported by the well-known Siemens PCS7 control system. The driven units comprise electrical generators, pumps and gas compressors, while the exhaust heat of a power-generation gas turbine is well suited to further utilization in a downstream wasteheat recovery unit, pushing the CHP efficiency of Siemens small gas turbines well above 80%. This is an advantage that addresses sustainable resource management in the context as discussed in the previous chapter. Gas Turbine Evolution For many years the focus of gas turbine development was on improving efficiency by introducing high-temperature-resistant materials and cooling technology. In the early 1990’s the effect of combustion system emissions came into the public focus, prominently highlighted by smog in major cities. This has led to legislation changes forcing the introduction of technical means to reduce the emission of the major smog contributors, namely nitrogen oxides (NOx) and carbon monoxide (CO) on all combustion engines. While, over a period of time and as a quick solution, water injection was the favored technical way forward, the industry and the turbine operators began to understand the shortcomings of those systems, chiefly the high operational cost of using demineralized water. While water injection helped to cure the formation of NOx to some degree by quenching the flame temperature, it also affected the integrity of the hot gas path parts, increasing the cost operation due to reduced service cycles. Siemens responded to this challenge with the introduction of a state-of-the-art DLE (dry-low-emissions) combustion system to its industrial gas turbines. The Siemens DLE combustion system works on the basis of pre-mixing fuel and air, leading to a more homogenous temperature distribution which in turn allows better control of the formation of emission constituents. Each of the Siemens small gas turbines described further below consists of six such “DLE reverse-flow can-combustors”: Adding to this advantage, the Siemens DLE combustion system also has the inherent ability to allow for further emissions reduction than achievable with a water injection system. The simple and robust combustor has the capability to deliver <15ppmvd NOx <10ppmvd CO Load range: 50-100%.

Figure 2. Dry-Low-Emissions Combustor.

In markets where more stringent requirements prevail, such as the United States <10ppmvd NOx will be guaranteed as well. The DLE system has for many years now been the standard combustion system on Siemens small gas turbines with accumulated fired hours in excess of 10,000,000 and more than 350 units in operation worldwide. While the challenge in the early days of the introduction of premix combustion was to meet emissions legislation on standard fuels such as natural pipeline gas or diesel, customers nowadays demand more flexibility in the type of fuels to be burnt without being forced to compromise on emissions and performance. Due to their simple and robust design, Siemens combustors for the 5-15MW product line can be optimized for various fuels, thus offering the potential for tailor-made fuel flexibility. In the early stage of a project, Siemens engineers work with the customer to understand the needs and to advise on the configuration most suitable for a particular application.. The optimization is a combination of sophisticated CFD (computational fluid dynamics), to derive the ideal flow and mixing area, combined with fine tuning of the hardware on the company’s own high-pressure combustor rig. Optimizing the combustion hardware, however, is only the first step to allow combustion of a wider fuel range. A speciality of the physics of pre-mix combustion, as every OEM experienced in the early days of operation, is the system’s tendency to exhibit pressure fluctuation (dynamics) within the combustion chamber. The standard approach of dealing with this effect is to derive a fuel schedule - a curve defining the pilot-to-main split depending on load - which sets the amount of pilot fuel which is not pre-mixed and the pre-mixed main-burner fuel for given load points. The advantage of this approach is that it allows engine operation within pre-defined pressure fluctuation limits and thus ensures reliable engine operation. The disadvantage, however, is that this sets the limit for NOx and CO-emissions. It also limits the Wobbe range for fuels to be burnt as each fuel needs its individual split map depending on the Wobbe Index. (Figure 3 - left).

59

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Figure 3. Fuel schedules – standard (left) for various Wobbe Indeces (WI) / operational field (right).

Siemens has overcome this limitation by introducing a sopisticated controls system, called Active Pilot, that allows operation of the engine not only on the pre-defined fuel schedule but in a wider field (Figure 3 - right). The system has proven its capability for the first time on the SGT300, the Siemens 7.9MW gas turbine optimized for CHP in operation at the University of New Hampshire (UNH) – a tri-generation plant providing electrical energy, heat and cooling. The SGT-300 gas turbine at UNH operates on processed landfill gas with a Wobbe Index varying between 29MJ/m³ and 49MJ/m³ - the latter represents natural gas which is not blended in with landfill gas. This gas turbine also cycles between 75% and 100% load regularly during the day while maintaining its emissions of <15ppm NOx. For comparison, natural gas has a Wobbe range of 42MJ/m³ to typically 49MJ/m³. To bring this achievement in prospective: This gas turbine operates on varying fuels which means varying heat input and load cycles, produces electrical power, heat and cooling and still is compliant with the most stringent emissions legislations in the world.

and mechanical drive (13.4MWm). The first unit entered commercial service in 1999 and has since then steadily improved its reliability track record. The SGT-400 in its latest form represents state-of-the-art in terms of quality and performance, acknowledged by customers worldwide through orders grown to 160. Since its introduction, the fleet has accumulated in excess of 1,000,000 fired hours. The lead package is approaching 80,000 hours with the majority of duty on full load.

Figure 5. SGT-400 – 13.4MW

Siemens Small Gas Turbine Portfolio - Rising To Those Challenges
The Siemens gas turbine portfolio ranges from 5 MW to 375MW with the 5-15MW portfolio being the subject of this paper.

The SGT-400 features an 11-stage transonic compressor , 6 reverse-flow DLE-can combustors and a 2-stage internally cooled compressor turbine and a 2-stage power turbine which drives either the electrical generator or a mechanical unit such as a pump or a compressor. This gas turbine builds on the extensive experience in the Siemens gas turbine engineering network and features a single-crystal high-pressure blade for creep strength in the first turbine stage. Besides its impressive cycle performance, the SGT-400 offers fuel flexibility down to Wobbe Index of 25MJ/m³ in comparison to the standard natural gas range of 37-49MJ/m³.
Power Power Generation Mechanical Drive SGT-400 12.9 MWe Efficiency(*) 34.8% Steam Raising 27t/h@12bar

Figure 4. Siemens Gas Turbine Portfolio.

SGT-400 Gas turbine – 15MW-class The SGT-400 is a highly efficient hot-end drive gas turbine in twinshaft configuration ideally suited for power generation (12.9MWe)

SGT-400

13.4 MWm

36.2%

n/a

(*) Zero intake and exhaust loss

60

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Cutting Package Build Time by Half: Working with customers and taking the best of Siemens experience from around the globe, Siemens created a package design for the SGT-400 that allows cutting build-time by half compared to traditional designs. The customer will see the advantage of earlier dispatchability and consequently revenue generation. Main driver was not only the need to reduce the total time from initial order to final installation but also to provide a simplified package with greater standardization, leading to increased quality. The first unit of this package design has been installed on the Greek island of Psyttalia off the coast of Athens. The unit has recently successfully passed its first annual service. In the meantime more customers have appreciated the new design by placing orders.

This unit was the first to be equipped with the Active Pilot control system capable of operating down to Wobbe Index 32MJ/m³ at sub 15ppm NOx. Due to the long residence time in the combustor, the SGT-300 is also well suited to co-burning VOC’s (volatile organic compounds) that are byproducts of many industrial process, e.g. painting.

Figure 7. SGT-300 – 7.9MWe Power Power Generation SGT-300 7.9MWe Efficiency (*) 30.6% Steam Raising 19t/h @ 10bar

(*) Zero intake and exhaust loss

Figure 6. SGT-400 Package, Psytallia Island, Greece

The SGT-300 features the same package design as described for the SGT-400. The first units are currently in build, ready to be string-tested in June this year. As most of the systems can be assembled and factory-tested individually in parallel with the main turbine assembly, the total build-time of the complete package was cut by half, the pre-tested systems will also reduce on-site installation time very significantly.

As most of the systems can be assembled and factory-tested individually in parallel with the main turbine assembly, the total buildtime of the complete package was cut by half, the pre-tested systems also reducing on-site installation time very significantly. In this way, the project timescale was reduced to a remarkable 18 months. Just one week after completion of the new ‘plug and play’ cogeneration plant, surplus electrical power was fed into the grid network. This package design has subsequently been adopted for the SGT300. This gas turbine will be discussed in the next chapter.

SGT-300 Gas Turbine – 8MW-class
The SGT-300 is a 7.9MWe cold-end-driven gas turbine ideally suited for CHP application due to its high exhaust exergy, capable of delivering 19t/h of satured steam at 10bar. This engine has a proven track record of operating on processed landfill gas while still meeting the most stringent emissions requirements – see previous chapter. Since the SGT-300 entered operation in 1995 the fleet has accumulated more than 2,700,000 hours.
Figure 8. SGT-300 – Package in build

The 10-stage compressor is of a transonic design, scaled from the SGT-100 but further aerodynamically optimized with state-of-theart 3D aerofoils on all stages. The combustion system consists of 6 reverse-flow can combustors and the 2-stage turbine, where the first stage is internally cooled.

SGT-100 Gas Turbine - 5MW-class
The SGT-100 gas turbine is available as cold-end-drive singleshaft machine for power generation (5.4MWe) and a hot-end drive twin-shaft for mechanical drive application (5.7MWm).

61

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

This gas turbine features a ten-stage transonic compressor, six reverse-flow DLE can combustors and first turbine-stage internally cooled.. Since its introduction this engine has sold 388 units worldwide with accumulated fleet operating hours approaching 20,000,000 . It has an excellent reputation for ease of maintenance and low operational cost due to its service intervals. The highpressure turbine blade which is made of single-crystal material for creep strength features trailing edge ejection and triple-fin shrouds for better tip sealing. Siemens has service experience with single-crystal blades on the SGT-100 in excess of 34,000 equivalent operating hours between major overhauls:

Figure 9. SGT-100 single-shaft (5.4MWe)

Figure 10. SGT-100 twin-shaft (5.7MWm)

The SGT-100 gas turbine is available with the following power ratings:
Power Power Generation Mechanical Drive SGT-100 SGT-100 5.4MWe 5.7MWm Efficiency (*) 31% 32.9% Steam Raising 11t/h@10bar n/a

(*) Zero intake and exhaust loss

62

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

GÜNEŞ ELEKTRİĞİ SİSTEMLERİNDE TÜRKİYE İÇİN ÖNCELİKLER

Deniz Selkan POLATKAN
Motif Proje / Fotoelektron

Özet
Sınırsız enerji ve hayat kaynağımız güneş, geleceğimizi kurtarmak için yine işbaşında. Temiz, sessiz, sürdürülebilir, çağcıl ve teknolojik özelliği ile artık güneş ışığını elektrik enerjisine çevirmek ve kullanmak mümkün. Bu büyük potansiyel Türkiyemiz için bambaşka fırsatlar ve tehditler oluşturmakta. Ülkemizde henüz başlamamış olan bu sektörü, doğru tanımlamak ve doğru biçimde, doğru yerden başlatmak temel hedefimiz ve önceliğimizdir. Güneş enerjisi dışındaki tüm enerji kaynakları coğrafyaya ve fiziksel mekana bağımlıdır. Hayatın ve varoluşun temel kaynağı niteliğindeki güneş ışığı ise, stratejik ve jeopolitik olarak bağımsız, temiz ve sürdürülebilir olan tek tür enerji kaynağıdır. Bu açıdan ülkemizin enerji bağımlı mevcut yapısı düşünüldüğünde, üzerinde hassasiyetle durulması gereken, umut kaynaklarının başında gelmektedir. Yurt dışında bu doğrultuda özellikle fotovoltaik sistemlere verilmekte olan destekler, ülkemiz hükümetinin öncelikleri arasında değildir ne yazık ki ve bu tür bir beklenti yerine sektörün kendi çözümlerini üretmeye başlaması gerekmektedir artık. En temel öncelik ise, halen yürürlükte olan Yenilenebilir Enerji Kanunu’nun devamı olarak, lisanssız şebeke bağlantı yönetmeliğinin hazırlanması ve vatandaşların kendi elektriklerini üreterek tüketebilme imkanlarına kavuşturulmalarıdır. Fotovoltaik sistemlerin en temel özellikleri, elektriğin tüketildikleri yerde üretilmelerinin sağlanmasıdır. Bu durum, gerek ekonomi ve dışa bağımlılık, gerekse de arz güvenliği açısından çok önemlidir.

enerjide bir transit yol olarak mı kalacaktır, böyle bir konum hangi bedel ve kazanımlara sebep olacaktır? Bu bağlamda, yeni enerji düzeninde fosil yakıtların, yenilenebilir kaynakların ve nükleer enerjinin rolünü, küresel enerji siyasetinde Türkiye’nin nasıl bir konjonktürde yer aldığını, hangi aktörlerin bölgesel ve küresel düzeylerde yükselerek alternatif güçler haline geleceğini ele almak gerekecektir. Alternatif enerji kaynaklarından güneş enerjisi, sonsuz ve yaygın bir kaynak olması, doğrudan elektrik enerjisine dönüştürülebilmesi gibi avantajları sebebiyle hızla yaygınlaşmaktadır. Bu sebeple güneş elektriğinin, Türkiye’nin enerji çeşitliliği, tedariği ve bağımsızlığı yolundaki önemi, yeri üzerinde önemle durulmalıdır. Güneş enerji kaynağı, yerel yönetimlere, yerelleşme girişimlerine ve enerji bağımsızlığı çabalarına fırsatlar sunmaktadır; bu fırsatların arka planında ise, sürdürülebilirlik, çevre koruma, enerjide arz güvenliği ve enerji bağımsızlığı gibi çok daha sağlam temeller üzerine oturmuştur. Güneş enerjisinden elektrik elde edilmesinde en yaygın teknoloji olan fotovoltaik teknolojisi, dünya ölçeğinde büyük bir hızla büyüyen bir pazar hacmine sahiptir. Farklı teknolojileri içeren fotovoltaikler, piyasada hakim fosil enerji teknolojileri ile rekabet edebilmeleri için devletler tarafından desteklenmektedirler. Bu destekler, gelişmiş ülkelerde önce teknoloji geliştirme ve Ar-Ge destekleri şeklinde başlamış (1970’ler), küçük ölçekli sistemlere talebin uyarılması için çatı programları ile devam etmiş, 1990’ların ortalarından itibaren Almanya’dan başlayarak talep esaslı şebeke beslemeye teşvik düzenlemeleri gelmiştir. Türkiye’de öncelikli olarak atılması gereken iki adım atılmadan 2009’lara gelinmiş ve AB adaylığının da baskısı ile yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili çeşitli destek düzenlemeleri gündeme gelmeye başlamıştır.

1. İçinde Bulunduğumuz Düzen ve Değişimin Sinyalleri
Günümüzde ihtiyaç duyulan enerjinin büyük bir çoğunluğu fosil ve nükleer yakıtlardan elde edilmektedir. Bu yakıtların gerek çevreye verdikleri zararlar ve gerekse birikimlerinin sınırlı oluşu, alternatif enerji kaynakları arayışına sebep olmuştur. Çevrenin korunması, gelecekte insan yaşamı ve çevre dengeleri üzerinde oluşabilecek tehditlerin önlenmesi, ulusal kaynaklardan en üst düzeyde yararlanılarak ülkelerin enerji kaynakları arz güvenliğinin sağlanması, alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesini ve kullanılmasını gerekli hale getirmektedir. Böylece, enerjinin karşılanma ihtiyacına bağlı olarak güneş, rüzgâr, jeotermal, biokütle, hidrojen gibi alternatif enerji kaynakları üzerine araştırma geliştirme çalışmaları yoğunlaşmıştır. Bu gerçeğin paralelinde günümüzde ortaya ‘yeni enerji düzeni’ adı altında bir söylem atılmıştır. Yeni enerji düzeni nedir? Türkiye

2. Başlangıç Noktamız
Modernizmin beraberinde getirdiği sanayi devrimi, insanoğluna bağımsızlık, özgürleşme ve refah yolunda önemli vaatler içeriyordu. David Harvey’in postmodernliğin durumu eserinde değindiği gibi bu vaatler, ancak ve ancak çevrenin fethedilmesi ile gerçekleşecekti. Buhar makinesi ve fosil yakıtlara dayalı sanayileşme ve enerji tedariği süreci, 1. ve 2. Dünya Savaşlarına sebep olmuş, 1970’lerdeki ilk petrol krizine kadar da etkinliğini ve vazgeçilmezliğini sürdürmüştü. 1970’lerde bu sürecin sağlıklı olmadığı ve sürdürülemeyeceği gerçeği anlaşılmaya başlandı.

63

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Aslında ilk sinyaller, Sanayi Devrimi paralelinde, Rachel Carson gibi ekologlar, Roma kulübü gibi sivil toplum örgütleri, Ciam hareketi benzeri meslek birlikleri tepkileri eşliğinde 1970’ler öncesinde tartışılmaya başlanmıştı; ancak Stockholm gibi uluslararası toplantılar ve Ortak Geleceğimiz gibi raporlar paralelinde 1970’lerin başında çok ciddi silkelenmeler başladı. Enerji kaynaklarına bağımlılık tartışmaları ve sorunsuz, sınırsız ve güvenilir enerji kaynakları da işte tam bu dönemde sorgulanmaya başlandı ve bu doğrultuda ele alınan “Güneş Enerjisi” en büyük umut kaynağı olarak tanımlanıyordu. Günümüze gelindiğinde ise, enerji, çevre, ekonomi ve politika, iç içe girmiş önemli konulardan bazılarıdır. Bu yüzden her biri diğeri ile adeta özdeşleşmiştir. Sürdürülebilir kalkınma kavramının yapı taşlarını oluşturan bu konular, günbegün fosil yakıt bağımlısı haline dönüşen bir Türkiye için, enerji arz güvenliği bağlamında çok önemli hale gelmektedir. Türkiye’nin enerjide, gitgide artan dışa bağımlılığından dolayı, uzun vadede, özellikle gelecek nesiller için, ciddi enerji, çevre ve ekonomi krizlerine gebe bir ülke haline dönüşme potansiyeli hızla yükselmektedir. Bu durum beraberinde ekonomik krizleri, enerji darboğazlarını ve çevresel yıkımları getirebilecektir. Güvenlik kavramı, ister geleneksel, ister çevresel, isterse enerji güvenliğini tanımlasın, genelde bir ülkenin varlığını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi için gerekli olan ve ulusal güç öğelerinin, ulusal politika ve stratejiler çerçevesinde kullanılmasını öngören bir kavramdır. Ulusal güç öğesi önceleri yalnız savunma ve askeri anlamda algılansa da, günümüzde ekonomik güç, sosyal güç, gelişme gücü, enerji gücü ve sahip olunan çevresel kaynaklar da ulusal güç öğeleri arasında anılmaya başlanmış ve birbirleri arasındaki etkileşim nedeniyle güvenlik kavramı, bütün bu öğeleri kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Ne var ki, güvenliğin yalnız ulusal sınırlar içinde sağlanamayacağı, alınacak önlemlerin ve yapılacak eylemlerin, o ülkenin jeopolitik konumu ve ekonomik gücü ile orantılı olarak bölgesel, kimi zaman da küresel ölçekte ele alınması gerektiği de bilinen bir gerçektir. • Enerji üretiminde çevresel kaynaklar kullanılırken bu kaynakların kendilerini yenileme hızlarının da değerlendirmelere katılması, • Gerek kaynak çeşidinin, gerek enerji üretim modelinin çevreye zarar vermeyecek biçimde seçilmesi, • Enerjinin üretilmesi sırasında, sonrasında, depolanmasında ve iletiminde çevresel etkilerin dikkate alınması, • Enerji elde edilmesini artırırken, belli bir bölgede yaşayan canlıların yaşamsal niteliklerini kalitelerini değiştirmemeye, bu bağlamda çevresel güvenliği tehdit etmemeye önem verilmesi, • Sürdürülebilirlik kavramının gerekleri doğrultusunda politikalar oluşturulması, • Küresel çevre sorunlarının ve politikalarının önemsenmesi. Yenilenebilir enerji doldurabilmektedir. kaynakları bu kriterlerin çoğunun içini

Uluslararası Enerji Ajansı tanımına göre, yenilenebilir enerji, sürekli olarak tekrarlanan doğal süreçlerin ürünüdür. Bu enerji kaynakları, çok farklı şekillerde bulunabilir; doğrudan veya dolaylı bir şekilde, güneşten veya yer kabuğunun derinliklerinden çıkarılan ısıdan elde edilir. Güneş, rüzgar, biyokütle, biyoyakıtlar, jeotermal, hidrolik güç, okyanus kaynakları ve hidrojen enerjisi olarak tanımlanabilir. Çok eski çağlardan beri bu kaynaklardan su pompalanmasında, tahılların öğütülmesinde, kurutmada, ısıtmada ve yelkenli gemilerde faydalanılmaktadır. Buharlı makinelerin keşfi ile başlayan sanayileşme, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını azaltmıştır. Petrol ve kömür egemenliğine dayanan enerji çağı son iki yüzyıl boyunca devam etmiş ve 1973’teki petrol krizi, ilk kez enerji kaynakları konusunda bir güvensizlik endişesini ortaya çıkarmıştır. Bu güvensizlik bütün dünyada yenilenebilir enerji kaynaklarına karşı ilginin yeniden uyanmasına neden yeniden azalmış, ancak enerji güvenliği kavramı kalıcılığını korumuştur. 2000’li yılların ardından ise kaçınılmaz olan problemli senaryo yeniden belirmiş ve bu sefer yenilenebilir enerjiler kalıcı şekilde gündeme gelmiştir. Öte yandan, 1990’lı yıllarda daha da güçlenen çevre bilinci, fosil kaynaklara dayalı enerji üretim ve tüketiminin yerel, bölgesel ve küresel seviyede çevreyi tahrip ettiğinin ve doğal kaynakları olumsuz etkilediğinin daha da açık bir şekilde anlaşılmasını sağlamıştır. 1970’li yılların ve Stockholm konferansının ardından, 1980’li yılların sonlarından başlayarak insanın iklim sistemi üzerindeki olumsuz etki ve baskısını azaltabilmek amacıyla Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde hazırlanan “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” 1992 yılında Rio’da düzenlenen Çevre ve Kalkınma

3. Önceliklerimiz
Enerjinin günlük yaşantımız içindeki yeri, üretim süreçlerine katkısı, tartışma götürmez bir gerekliliktir. Bu gereklilikten dolayı, enerji güvenliği kavramı beraberinde bir dizi kriteri gerekli kılar. • Enerji elde edilecek kaynakların ulaşılabilirliğinin kolay olması ve sürekliliğinin sağlanması, • Yenilenemeyen kaynaklardan çok yenilenebilir kaynaklara yönelinmesi, • Tek tür kaynağa bağımlı kalınmaması ve kaynakların çeşitlendirilmesi, • Dışa bağımlı kaynaklar yerine yerli kaynaklara ağırlık verilmesi, • Yalnız kaynaklarda değil, yapılacak enerji yatırımlarında da dışa bağımlı olunmaması, • Herhangi bir nedenden doğabilecek üretim ve iletim aksamasına karşı ivedi önlemlerin alınması ve yönetim stratejilerinin belirlenmesi, • Enerji üretiminde ve iletiminde verimliliğin esas alınması, • Enerji tüketiminde tasarruf modellerinin ve teknolojilerinin adapte edilmesi,

64

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Konferansı’nda ülkelerin imzasına açılmış, bu sözleşme ile gelişmiş ülkelere, 2000’li yıllarda sera gazı emisyonlarını 1990 yılı düzeylerine indirme yükümlülüğü getirilmişti. 1997’de Kyoto’da yapılan taraflar konferansında hazırlanan Kyoto Protokolü ile de, imza sahibi ülkelere 2008-2012 yılları arasında dönem içi sera gazı salınımlarını 1990 yılı seviyelerine göre en az % 5 azaltma yükümlülüğü getirilmiştir. Bütün bu gelişmeler, hemen hemen her ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de, yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini artırmıştır. [16]

ekonomik, hem enerji güvenliği hem de çevresel sürdürülebilirlik açısından tehdit oluşturmaktadır. Ülke ekonomilerinin ve gelişmelerinin sürükleyici öğesi olan enerji, günümüzde giderek politika ile özdeşleşmektedir. Enerji politikaları oluşturulurken, enerji gereksinmesini karşılayabilmek için ortaya konulan çabaların, her şeyden önce bilinçli ve yöntemli olması gerekmektedir. Dolayısıyla, bugüne kadar izlenen ve izlenmekte olan yolların, bu kriterlere uyup uymadığı ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ne ölçüde hizmet ettiği mutlaka değerlendirilmelidir. Öte yandan, enerji politikaları, güvenliği ve sürdürülebilirliği arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Enerji politikalarının oluşturulması ve uygulanması sırasında sürdürülebilir olmaları kadar enerji güvenliğini sağlamaları da önemlidir. Benzer şekilde enerjinin güvenliği sağlanırken de seçilen ve uygulanan yöntemlerin sürdürülebilir olması gerekmektedir. Ancak, enerji güvenliği kavramı, çevresel güvenliği içerecek şekilde genişletilmediği sürece enerji politikaları sürdürülebilirliği sağlamaktan uzak olacaklardır. Bu sorunsalın giderimi, kavramların tek tek değil, bütünleşik olarak ele alınmalarıyla sağlanabilir. Çevre hakkı, küreselleşme, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma, gibi kavramlar enerji alanında Türkiye üzerinde her geçen gün daha fazla tehdit ve fırsat oluşturmaktadır. Bu gerçekten yola çıkılarak varolan ve hedeflenen enerji politikalarında çevresel güvenlik ve enerji güvenliğini çerçevesinde Türkiye için sürdürülebilir enerji politikalarının neler olabileceği ortaya konmalıdır. Güneş enerji kaynağı, enerji kartellerine, mevcut ekonomik düzene, tehdit oluştururken, yerel yönetimlere, yerelleşme girişimlerine ve enerji bağımsızlığı çabalarına fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsatların arka planında ise, sürdürülebilirlik, çevre koruma, enerjide arz güvenliği ve enerji bağımsızlığı gibi çok daha sağlam temeller üzerine oturmuştur. Türkiye’nin güneş elektriği yolunda atması gereken temel adımları ve özetle bu adımlardan birkaçı aşağıda sıralanmıştır; • Türkiye, yetkisel düzenlemeleri tamamlandığı takdirde, teknik olarak çatı programlarına hazırdır ve pv sektörünün doğru yerden başlaması için buna acil ihtiyaç duymaktadır.

4. Sonuç
• Enerji tedariğinde ve enerji kaynaklarında kullanılagelen sonlu ve çevresel olarak tehditkar yöntemler, başta fosil yakıtlar tüketiminde ve nükleer enerji örneğinde olduğu üzere, sonsuz ve sınırsız olmadıkları, üstüne üstlük çevre, ekoloji ve insan yaşamı üzerinde, geri dönülmez değişimlere yol açtıkları anlaşılınca, alternatif olarak gündeme gelen yenilenebilir enerjiler içinde güneş enerjisinin sınırsız gücü, ekonomik, sosyal, toplumsal ve siyasi dengeleri değiştirebilecek güçtedir. • Enerji politikaları oluşturulurken bu politikaların sürdürülebilir olması, gelecek kuşakların enerji gereksinimlerini karşılamaları adına önem taşımaktadır. Enerji politikalarının sürdürülebilirliği için enerji arzının sürdürülebilirliği esastır. Fosil yakıtlar gibi yenilenemeyen ya da yenilenmesi uzun süreler gerektiren kaynaklara öncelik veren bir enerji politikası sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Buna karşın yenilenebilir, alternatif enerji kaynakları ve bu kaynaklara yapılan yatırımlar, son dönemde küresel enerji arzına cevap verebilecek projeler hale gelmektedir. • Varolan haliyle yalnız “arz güvenliği” biçiminde algılanan enerji güvenliği kavramı, çevresel güvenliği içerecek şekilde genişletilmediği sürece sürdürülebilirliği sağlamaktan uzak olacaktır. Türkiye enerji güvenliğini güvence altına alacak politikalar üretip uygulamadıkça, ulusal kalkınma politikalarında başarısız olacak, uluslararası ilişkilerinde de bağımlı ve güdümlü konumda kalacaktır. Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS)’ne 2004’te taraf olan Türkiye’nin, Avrupa Birliği (AB)’ne uyum sürecinde Kyoto Protokolü’ne de taraf olmuştur. Emisyonlarına ilişkin kesin verileri olmayan, enerji, sanayi, ulaşım, tarım ve atık yönetiminde belirsiz politikaları ile Türkiye’nin nasıl bir taahhütte bulunacağı önem taşımaktadır. Yönetimde bulunan hükümetin yapacağı her yanlış hamle yalnız kendini ve kendinden sonra gelecek hükümeti değil, ülkenin yazgısını bağlayacaktır. Enerji politikasını kömür ve doğal gaz başta olmak üzere fosil kaynaklı enerji çevrimlerine yönelten Türkiye, sera gazı salımlarını azaltmak bir yana hızla artıracaktır. Nitekim 2008 yılında sera gazı emisyon artışı hızında Türkiye üst sıralarda yer almıştır. Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olmasıyla, sattığı bedelin daha fazlasını karbon kotası uygulaması nedeniyle bu ülkelere geri ödeyecektir. Türkiye’nin bütünleşik uzun dönemli hedeflerini içeren enerji politikalarının olmadığı bilinmektedir. Var olan politikalar ise hem

• Lisanslı olarak pv’den, enerji üretim süreci için, aşırı başvurulara ve spekülasyonlara karşı değerli tarım, orman vb. sahalarının işgaline engel olabilmek için bir dizi önemli düzenleme gerekmektedir. Aksi bir durum kamuoyu ve çevre örgütleri tarafından tepkilere sebep olacaktır. • Lisans başvuruları ve kuralları - kriterleri belli olmadan kabul edilmemeli, simsar ve gerçek yatırımcı birbirinden ayrılmalıdır.

65

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

• Pv sektörünün Türkiye’de ilk adımları için lisanslı ve lisanssız süreç birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmalıdır. • Türkiye’de gerçekleşmiş olan doğal gaz yatırımları ve yatırımcıları, pv sektörünü kendileri için rakip görmemelidirler. • Pv sektörü temsilcileri kendilerini en kötü senaryoya hazır tutabilmelidir. Bu durum teşviğin çıkmaması durumudur. Bu noktada hedef şebeke tarifesini yakalamaktır. • Teşvik çıkmasa dahi, çift sayaç sistemi mutlaka uygulanmalıdır. Güneş elektriği sistemlerinin şebeke dahili kullanımının yegane çözümü budur.

[21] TURNER, Kerry, PEARCE, David, BATEMAN, Ian, Environmental Economics, London, 1994. [21] UNDP Energy for Sustainable Development, A policy Agenda, Edited Thomas B. Johansson and Jose Golderberg, New York, 2002. [23] World Wildelife Fund (WWF), Living Planet Report, İsviçre, 1998.

Summary
Today, energy as an engrossing element of development has increasingly become identical with politics. It is crucial for energy policies not only to be sustainable during the development and implementation processes, but also to ensure energy security as an element of sustainability. On the other hand, the concept of energy security can not be able to secure sustainability if it is not expanded to include environmental security. Photovoltaic solar electricity is a real option to realize that target. However, the existing perception is that sustainability of energy policies and energy security is identical with the sustainability of energy supply and supply security. Turkey’s energy supply system mainly depends on un-renewable sources or sources with extended regeneration times. With this approach, immense energy crises together with economic crises and environmental disasters should be expected in the upcoming decades. The social and environmental impacts of the existing investments and ongoing projects on non-renewable energy sources, such as forced emigration, demolished historical and cultural structures, the effects of altered ecosystems on public health, flora and fauna, are environmental security problems, and certainly are violation of environmental right as a fundamental human right. It is a right time to open and create a Turkish pv market to solve these problems and our pv market has to find solutions itself. This is the way we have to work to catch the gird parity on the consumer side in Turkey and to start grid connected pv systems. This is the future to show Turkish potential and reality.

Kaynakça
[1] BRAWN, Lester, PLAN B 3.0, Safa Matbaacılık, İstanbul, 2008. [2] BRİSK, Marion, Çevre Dostu 1001 Proje, Beyaz yayınları, İstanbul, 2000. [3] CARSON, Rachel, Sessiz Bahar, Palme Yayıncılık, Ankara, 2004. [4] DEMİRTAŞ, Mehmet, Güneş ve Rüzgar Enerjisi Kullanılarak Şebeke ile Paralel Çalışabilen Hibrit Enerji Santrali Tasarımı ve Uygulaması, Doktora Tez çalışması, Gazi Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü. Ankara, 2008. [5] DEUDNEY, Daniel, Renewable Energy, New York, 1993. [6] Dünyanın Durumu 2005 “Küresel Güvenliği Yeniden Tanımlamak”, Worldwatch Enstitüsü, TEMA Vakfı Yayınları No:45, İstanbul, 2005. [7] GÜRSOY, Umur, Enerjide Toplumsal Maliyet ve Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları, Türk Tabipler Birliği Yayınları, Ankara, 2004. [8] HARVEY, David, Postmodernliğin durumu, Metis yayınları, üçüncü baskı, İstanbul, 2003. [9] KABOĞLU, İbrahim, Çevre Hakkı, İmge Kitabevi, 3. Baskı, Ankara, 1996. [10] KAPLAN, Ayşegül, Küresel Çevre Sorunları ve Politikaları, Mülkiyeliler Birliği Yayınları Tezler Dizisi: 3, Ankara, 1999. [11] KELEŞ, Ruşen, ERTAN, Birol; Çevre Hukukuna Giriş, İmge Kitabevi, Ankara, 2002. [12] KELEŞ, Ruşen, HAMAMCI, Can, Çevre Politikası, İmge Kitabevi Yayınları, 5.Baskı, Ankara, 2005. [13] İklim Değişikliği ve Sürdürülebilir Kalkınma Ulusal Değerlendirme Raporu, Türkiye Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi Ulusal Hazırlıkları, Raportör Doç. Dr. Murat Türkeş, Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı Yayınları, Ankara, 2002. [14] MITCHELL, Bruce, Resource and Environmental Management, Prentice Hall, Pearson Education, Second Edition, London 2002. [15] Ortak Geleceğimiz Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu Raporu, Türkiye Çevre Sorunları Vakfı Yayını, 3. Baskı, Ankara, 1987. [16] UĞURLU, Örgen, Türkiye’de Çevresel Güvenlik Bağlamında Sürdürülebilir Enerji Politikaları, Doktora tezi, ANKARA ÜNİVERSİTESİ, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2006 [17] Uluslararası İlişkiler Akademik dergisi, Cilt 6, Sayı 21, 2009. [18] ROGER, A. Messenger, VENTRE, jerry, Photovoltaic Systems, CRC Press, Washington, 2004 [19] Sürdürülebilir Kalkınma Türkiye Ulusal Raporu 2002, T.C. Çevre Bakanlığı ve UNDP, Ankara, 2002. [20] The German Energy Society, Photovoltaic Systems, Earthscan, London, 2008.

66

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

KISA SÜRELİ RÜZGAR ENERJİSİ TAHMİNLERİ ve ÜLKEMİZ İÇİN ÖNEMİ

Dolunay GÜÇLÜER
ENERMET Enerji Meteoroloji Müşavirlik ve Mümessillik Ltd. Şti.

Özet
Rüzgar elektrik santrallarından (RES) kısa süreli rüzgar enerjisi tahmini yapabilmek için istatistiki yöntemlerin denenerek ülkemize özgü en uygun yöntemin bulunması veya ülkemiz koşullarına uyan en iyi istatistiki modelin geliştirilmesi olacaktır. Daha sonra da RES’lerin devreye alınabilmesi için enerji üretim planlaması yapmaktır. Temel neden ise, ülkemizin de enerji piyasasını liberalleştirme yönünde gitmesi yatmaktadır. Liberalleşen enerji piyasalarında en önemli özellik olarak elektrik enerji üretim ve elektrik enerjisi dağıtım planlamasının yapılması yatmaktadır. AB Ülkelerinde elektrik dağıtımı yapan şirketler ülkelerindeki mevzuat gereği enerjinin belli bir kısmını yenilenebilir enerji kaynaklarından (YEK) karşılamak zorundadırlar. Günümüzde YEK kullanımı en fazla rüzgar enerjisi yolu ile olmaktadır. Şirketler bu amaçla planlama yaparken rüzgar elektrik santralarına ağırlık vererek YEK kullanım portföyünü doldurabilmek için en azından 0-48 saate kadar olan enerji planlamalarını yapabilmek istemektedirler. Konvansiyonel enerji kaynakları ile çalışan elektrik santrallarında böyle bir sorun bulunmaz iken; RES’lerde bu durum önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bu yüzden Avrupa’daki birçok şirket, rüzgar enerjisi tahmin modelleri ile çalışmaktadır. RES’lerden üretimin tahmininin diğer önemli yanı da; planlama yaparken RES’lere ağırlık vererek konvansiyonel kaynakların mümkün mertebe az kullanılarak çevre duyarlılığına önem verilmesidir. Kısa süreli tahmin modelinin kullşanılmasının en önemli yanlarından birisi de; liberalleşen enerji piyasası ile ortaya çıkan spot piyasa kavramıdır. Spot piyasalarda enerji planlamasının yapılması ve anlık veya kısa süreler için yapılan ikili anlaşmalar yolu ile ortaya çıkan piyasa yapısı, tahmin konusunun önemini arttırmaktadır. Bu modeller üniversiteler ve enstitüler tarafından geliştirilmiştir.

işletilmeleri için gerekli tedbirlerin alınması, enerji fiyatlandırma esaslarının tespit edilmesi, enerji kaynak ve tesislerinin işletilmesine ilişkin hakların verilmesi, bu konuda çeşitli nitelikte sözleşmeler yapılması ve gerekli denetimlerin gerçekleştirilmesi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın (ETKB) yetki ve sorumluluğunda bulunmakta idi. Liberal enerji piyasasına geçiş sürecinin gerçekleştirilmesi için kurulan Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), Bakanlığın yerini almıştır. 4628 sayılı kanunun yürürlüğe girmesiyle; elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli ve düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulması için rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü ve istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasası oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir düzenleme ve denetimin sağlanması amaçlanmıştır. Bu kanunun yürürlüğe girmesine müteakip geçiş dönemi sonunda, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Türkiye’de enerji sektörü ilgili hedef ve politikaların saptanması, uygulanması, enerji üretim, iletim ve dağıtım tesislerinin politikalarına uygun şekilde kurulmaları ve işletimleri için gerekli tedbirlerin alınması, enerji fiyatlarının tespit edilmesi, enerji kaynak ve tesislerinin işletilmesine ilişkin hakların serbest rekabet ortamında yürütülmesini sağlayacaktır. 1970’li yıllardaki petrol krizini takiben enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine başlanmıştır ve akla yenilenebilir enerji kaynakları gelmişse de; ekonomik olmayışı sebebi ile büyük bir gelişme kaydedememiştir. 1990’lı yılların başından itibaren yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili bütün dünyada ciddi bir hareketlenme başlamıştır. Özellikle Avrupa Birliği ülkeleri bu konuda başı çekmektedirler. Avrupa Birliği ülkeleri, 2001\77\EC nolu direktifine göre, 2010 yılında tükettikleri enerjinin ortalama % 22’sini yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlayacaklarını taahhüt etmişlerdir (Yönerge, 2001).

1. Giriş
Ülkemizde hızla büyüyen sanayi sektörüne paralel olarak gelişen sosyo-ekonomik kalkınmanın beraberinde getirdiği hayat standardının yükselmesi, elektrik enerjisine olan talebin giderek artmasına neden olmaktadır. Bu talebin sürekli gelişen teknolojiye bağlı olarak hızla artması, elektrik enerjisini sosyal hayatın kaçınılmaz bir unsuru haline getirmiştir. Ayrıca, ülke geneline yayılan enterkonnekte sistemin sağladığı güvenilirlik ve süreklilik yanında, en küçük yerleşim birimine kadar uzanan dağıtım şebekesinin tüketiciye sağladığı kullanım kolaylığı, elektrik enerjisi tüketiminin toplam enerji tüketimi içindeki payının hızlı bir şekilde artmasına neden olmuştur. Ülkemizde 2001 yılı Mart ayına kadar enerji sektörü ile ilgili hedef ve politikaların saptanması ve uygulanması, enerji üretim, iletim ve dağıtım tesislerinin politikalara uygun şekilde kurulmaları ve

2. Kısa Süreli Rüzgar Enerjisi Tahmini
Genel olarak kısa süreli rüzgar enerjisi tahmin modeli denince, 0-48 saat aralığındaki süre anlaşılmaktadır (Giebel ve ark., 1999). Bununla beraber, çok kısa süreli tahmin modeli olarak 0-10 saat arası ve en fazla 0-72 saat arası rüzgar enerjisi tahmin modelleri bulunmaktadır (Nielsen ve ark., 1999). Rüzgar enerjisi ile ilgili son yıllarda en fazla araştırma yapılan konulardan birisi de, kısa süreli enerji tahmini konularındaki modellerdir. Rüzgar enerjisi kurulu gücü arttıkça, elektrik dağıtım şirketleri daha güvenilir ve önceden tahmin edilebilen rüzgar elektrik santrallerine ihtiyaç duymaktadırlar (Joensen, 2002). Elektrik piyasasının liberalleştirilmesi sürecinde yeni bir piyasa yapısı ortaya çıkmaktadır. Spot piyasaya geçiş süreci de başlayacaktır. Bunun anlamı da, elektrik santrallerinden üretim planlaması yapılırken zaman diliminin çok küçülmesidir.

67

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Rüzgar elektrik santrallerinde genellikle 1 yıllık veya 1 aylık üretim tahminleri yapılırken, yeni liberal piyasa yapısında artık 0-72 saat arası tahmin de gerekecektir. Diğer konvansiyonel kaynaklar ile çalışan elektrik santrallerine bu durum sorun yaratmamaktayken; rüzgar elektrik santrallerinde bu ciddi bir sorundur. Örneğin Nord Pool isimli Danimarka, Finlandiya ve İsveç’in kurmuş olduğu enerji havuzunda 12-36 saat arasında rüzgar enerjisi tahminleri yapılarak elektrik havuzuna verilmektedir (Nielsen ve ark., 2002). 2.1. Kısa Süreli Rüzgar Enerji Tahmini ile İlgili Çalışmalar Kısa süreli rüzgar enerjisi tahmini yapan modellerin geliştirilmesi kolay değildir. Böyle bir model, atmosferik akış, lokal topoğrafya ve atmosferik koşullar gibi birçok non-lineer ve non-stasyoner parametreleri içerir. Kısa süreli tahmin modelleri ile ilgili olarak özellikle Avrupa ülkelerinde birçok çalışma yapılmıştır. Dünya literatürü incelendiğinde konu ile ilgili 6 sınıflandırma yapılabilir. Bunlar; sayısal hava tahmini ve MOS, sayısal hava tahmini ve istatistiksel model ve MOS kombinasyonu, sayısal hava tahmini ve mezo ölçek model kombinasyonu, sinir ağları (neural network) yöntemi ile yapılan çalışmalar ve istatistiksel çalışmalar ile araştırma amaçlı kullanılan modeller olarak 6 sınıfta toplamak mümkündür. 2.1.1. Sayısal Hava Tahmini ve MOS HIRLAM (High Resolution Limited Area Model) modelinde olduğu gibi, tahmini yapılmak istenen rüzgar, yüzeyde jeostrofik sürtünme kanunu, hub yüksekliğine de logaritmik rüzgar profil kanununu kullanarak çalışmaktadır ve atmosfer nötr olarak kabul edilmektedir (Landberg ve Watson, 1994). WASP programı, engel, yüzey pürüzlülüğü gibi lokal etkileri dikkate almaktadır (Şekil 1).

HIRLAM

ÖLÇÜMLER

Veri Kontrol

MODEL

Upscaling

Üretim Tahmini
Şekil 2. Sayısal hava tahmini ve istatistik.

2.1.3. Sayısal Hava Tahmini ve İstatistiksel Model ve MOS HIRLAM verileri de eklenerek 40 saate çıkarılabilmiştir ve bu versiyon Elsam ve diğer Danimarka’lı Elektrik Şirketleri tarafından kullanılmaktadır (Nielsen ve ark., 2002). Basit anlamda MOS modeli (Joensen ve ark., 1999):
ωt+k = akωt+k + ωt+k

(2.1)

formülde kullanılan ωt+k : beyaz gürültü k : tahmini yapılan zaman olarak verilmiştir. Yapılan tahminin doğruluğu ise,

HIRLAM

ρ=

VAR ( wt + k ) − MSE k VAR ( wt + k )

(2.2)

eşitliği ile test edilir. Eşitlikte kullanılan parametreler ise, WASP VAR : Gözlemlerin tahmini varyansı MSEk : k saat sonraki hataların karesinin ortalaması MOS olarak verilmektedir. ρ=1 ise, tahmin mükemmeldir, ρ=0 ise tahmin çok kötüdür. 2.1.4. İstatistiksel Model Bu tip modeller, ısrarlılık, ortalama hareketli tahmin, otoregresif model mimarisi (ARMA) ve fuzzy modellerini içermektedir. P-inci mertebe Markov modelinde [AR(p) modeli] i-inci zamanın yi değeri için şöyle bir ifade kabul edilir:
yi = ∑ φ j yi − j + ε i
j =1 p

PARK ve MOS

Üretim Tahmini
Şekil 1. Sayısal hava tahmini ve MOS.

2.1.2. Sayısal Hava Tahmini ve İstatistiksel Model WPPT (Wind Power Prediction Tool) Danimarka Teknik Üniversitesi’nde Institute for Informatics Mathematical Modelling (IMM) tarafından geliştirilen ve 0.5 - 30 saate kadar tahmin yapabilen model istatistiksel yöntemleri kullanarak geniş bir alan üzerinde bulunan rüzgar türbinlerinden üretim tahmini yapabilmektedir. HIRLAM her 6 saatte bir tahmin yapabilmektedir. On-line olarak yapılan ölçümler ARX (Auto Regressive with EXogenous input) istatistiksel yöntemine dayanmaktadır (Şekil 2).

(2.3)

= φ1 yi-1 + φ2 yi−2 + .... + φp yi−p + εi

Burada i-inci zamandaki değerin bundan önceki p zamanındaki değerlerle doğrudan doğruya bağımlı olduğu görülmektedir. φi modelin regresyon katsayıları, εi bağımsız değişkendir (Bayazıt, 1996). Milligan ve ark. (2004) yaptıkları tahmin çalışmada Amerika’daki rüzgar santrallarından üretim tahmini yapmışlardır. Çalışmalarında ARMA modelini kullanmışlardır (Box ve Jenkins, 1976). ARMA modelinin üç bileşeni vardır: otoregresif, entegre

68

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

terim (integrated) ve hareketli ortalama. Entegre terim önemli bir açıklama getiremiyor ise, genelde ihmal edilir. Yapılan çalışmada entegre terim ihmal edilir bulunmuştur. Bulunan ARMA modeli;
X t = ∑ a j X t − j + ∑ bk et − k
j =1 k =0 p q

2. Test aşaması: Eğitim aşamasında bulunan ω ve b değerleri kullanılarak elde edilen matematiksel model yardımı ile giriş verilerine karşılık düşen çıkış değerleri bulunur.

(2.4)

olarak ifade edilmiştir. Eşitlikte verilen t anında X zaman serisi, X’in geçmiş gözlemlerinin lineer kombinasyonu ve e serisinin hareketli ortalaması ve sabit varyans ile karakterize edilir. X’in zaman serisi ARMA (p,q) prosesi olarak bilinir ve p, X otoregresif serinin derecesi ve q hareketli ortalama hata terimidir. Doğruluğu ise RMSE (root mean square error) ile test edilmektedir. Düşük RMSE daha doğru tahmin demektir, yüksek değerler ise, hata oranının arttığını göstermektedir. 2.1.5. Yapay Sinir Ağları Hücre olarak adlandırılan ve yapay sinir ağlarını oluşturan işlem birimleri kullanılarak tahmin yapılmaktadır (Kişi ve Partal, 2002). Biyolojik sinir hücresinin girdi, işlem ve çıktı karakteristiğini gerçekleşmek üzere oluşturulmuş bir yapay sinir hücresi Şekil 3 ile verilmiştir. Bunlar: girişler (xi), ağırlıklar (ωi), toplam fonksiyonları (Σ), aktivasyon fonksiyonu (f) ve çıkış değeri (y)’dir.
Şekil 4. Çok katmanlı yapay sinir ağı.

2.2. Dünyada Konu İle İlgili Çalışmalar Özellikle Avrupa’daki üniversite ve enstitülerde konu ile ilgili birçok model çalışması yapılmaktadır. Amerika’da ise son yıllarda konu güncel olmuştur. Bu konudaki çalışmalar genellikle Danimarka’da yapılmıştır. Madsen (1995) ve Nielsen ve Madsen (1996) tarafından 2-aşamalı modeller geliştirilmiştir. Güç korelasyonunu hesaba katarak çalışma yapmışlardır. Bu modeller de MOS sistemi gibi, genellikle istatistiksel post-processing yönteminden yararlanmıştır. Girit adası için Kariniotakis ve ark. (1997; 1999a) Girit adasındaki rüzgar enerji santralleri için çalışmalar yapmışlardır. Vihriala ve ark. (1999) Kalman filtresini kullanarak değişken hızlı rüzgar türbinleri için güç tahmini yapmıştır. Dambrosio ve Fortunato (1999), recursive least squares algorithm uygulayarak bir adımlı kontrol yöntemi yoluyla tahmin yöntemi üzerinde çalışmışlardır. Dutton ve ark (1999) linear autoregressive model ve adaptive fuzzy logic yöntemlerini kullanarak Girit ve Shetland adaları için çalışmalarda bulunmuşlardır. 2 saatlik tahmin için ısrarlılık modelinin iyi sonuçlar verdiğini fakat 8 saatlik tahminlerde % 20 hata payı olduğunu gözlemlemişlerdir. Rüzgar enerjisi tahmininde yapay sinir ağları yöntemi de kullanılmaktadır. Beyer ve ark (94), RMS (root mean square) hata payının ısrarlılık modeli tahmin yöntemine göre 1 veya 10 dk. aralıklarla ölçülen ortalama rüzgar hızlarında % 10 civarında olduğunu bulmuşlardır. Tande ve Landberg (1993), sinir ağları yönteminin, ısrarlılık modelinden çok küçük bir oranda doğruluk payına sahip olduğunu göstermişlerdir. Alexiadis ve ark (1998), hareketli ortalamalar (moving average) yöntemini rüzgar hızlarının farkları üzerinde kullanmışlardır ve bu yöntemin rüzgar şiddetinin sadece giriş verisi olarak kullanıldığı zaman verimli olduğunu bulmuşlardır. Israrlılık modelinde % 13’lük bir iyileşme, aynı zaman serisinin sinir ağları yöntemine uygulanması ile de tahminlerde sadece % 9.5’lik bir iyileşme sağlayabilmişlerdir.

Şekil 3. Yapay sinir hücresi.

Bu hücrelerin paralel bağlanması ile katmanlar, katmanların da seri bağlanması ile çok katmanlı yapay sinir ağları oluşur (Şekil 4). Genelde bir giriş katmanı, bir gizli katman ve bir de çıkış katmanından oluşan ağlar kullanılmaktadır. Şekil 4 ile gösterilen ağın matematiksel bağıntısı aşağıdaki gibi ifade edilir (Rumelhart, 1986): y = f² [ε² f¹ (ω¹ x + b¹) + b²] Yapay sinir ağları iki aşamalı olarak çalışmaktadır: 1. Öğrenme aşaması: Bu aşamada ağın giriş-çıkış ilişkisini veren matematiksel bağıntıdaki ağırlık katsayıları (ω) ve eşik katsayıları (b) ayarlanır. Ağırlık vektörü ω, ω(0) başlangıç değerinden başlanarak ardışıl olarak değiştirilir. (k+1) adım için ω ağırlık vektörü şu şekilde hesaplanır: ω(k+1) = ω(k) + Δω(k) (2.6) (2.5)

Δω, ağırlık değişimi, x giriş vektörü ile öğrenme işareti r’nin çarpımı ile orantılıdır. Öğrenme işareti r, genel olarak ω, x ve hedeflenen çıkış t’nin bir fonksiyonudur. Buna göre k. adım için Δω (k) şu şekilde yazılabilir: Δω(k) = α r [ω(k), x(k), tj(k) (2.7)

Burada α, öğrenme oranı olarak adlandırılan ve öğrenmenin hızını belirleyen pozitif bir sayıdır.

69

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Bechrakis ve Sparis (1998), sinir ağlarını kullanarak sadece hakim yöndeki rüzgar hız tahminlerinde bulunmuşlardır. Sfetsos (2001), ARIMA ve sinir ağları yöntemlerini kullanarak İngiltere ve Yunanistan’da bulunan rüzgar enerjisi santralleri için 10 dakikalık veri yardımı ile 1 saatlik tahmin yapmıştır. Her iki yöntemde de bulduğu sonuçlar, ısrarlılık modeline alternatif olacak sonuçlar doğurmamıştır. Oldenburg Üniversitesi tarafından geliştirilmiş olan Previento modeli (Beyer ve ark., 1999; Focken ve ark., 2001) Alman Meteoroloji Servisi tarafından tedarik edilen Deutschlandmodell ve Lokalmodell (LM) verilerini NWP giriş verisi olarak kullanmışlardır. En önemli parametre olarak atmosferin stabilite durumu olduğu görülmüştür. LocalPred ve RegioPred modelleri de NWP’yi giriş verisi olarak alır (Perez, 2002). Jorgensen ve ark (2002a), yeni bir yöntem kullanarak güç üretim modülünün NWP içinde entegrasyonuna dayalı HIRPOM isimli modeli geliştirmişlerdir. Jorgensen ve ark (2002b), NWP modeli ile rüzgar enerjisi tahmini yaptıkları diğer bir çalışmada, 15 aylık periyottaki farklı tarihlerde en kötü tahminin yapıldığı 25 günü seçerek, başarısızlığın nedenini araştırmışlardır. Danimarka’daki Eltra Elektrik Şirketi’nden aldıkları verilerin kullanıldığı çalışmalarında, bunun nedeninin WPPT modelinden değil de; NWP’den kaynaklandığını ortaya çıkarmışlardır. Enomoto ve ark (2001) LOCALS modelini (Local Circulation Assessment and Prediction System) kullanarak Japonya’da bulunan Tappi santralinden 500 m gird aralıklı yöntemleri kullanarak enerji üretim tahminleri yapmışlardır. 1990 yılında Landberg kısa süreli tahmin modelini geliştirmiştir. Metodoloji olarak European Wind Atlas kullanmıştır (Landberg, 1994). Temel olarak NWP’den aldığı yön verilerini kullanarak proje sahasındaki rüzgar enerji tahminini hesaplamaya çalışmıştır. Landberg ve Watson (1994) ideal HIRLAM (High Resolution Limited Area Model) model seviyesinin 270 olduğunu göstererek en iyi sonuçları bulmuşlardır. Danimarka Meteoroloji Enstitüsü 1999 yılında HIRLAM modelinde değişiklik yapmıştır. Joensen ve ark. (1999) 10 m’deki rüzgar tahmininin daha yüksek seviyelerden daha kolay olduğunu göstermiştir. WPPT (Wind Power Prediction Tool) Danimarka Teknik Üniversitesi’nde Institute for Informatics Mathematical Modelling (IMM) tarafından geliştirilmiştir. 0.5 saat ile 30 saate kadar tahmin yapabilmektedir. HIRLAM verileri de eklenerek 40 saate çıkarılabilmiştir ve bu versiyon Elsam ve diğer Danimarka’lı Elektrik Şirketleri tarafından kullanılmaktadır (Nielsen ve ark., 2002). İlk model sınıfında rüzgar enerji santrallerinden olan üretim on-line ölçümler ve NWP tahminleri giriş verisi olarak kullanılıp enerji üretim tahmini yapılmaya çalışılmıştır. İkinci model sınıfında ise, off-line ölçümler yoluyla tahminler yapılmaya çalışılmaktadır. Her iki model

sınıfında da, bölge için hesaplanan tahmini enerji üretim değerleri, alt bölge tahminlerinin toplamından oluşmaktadır (Şekil 5).

Şekil 5. Alt bölge tahminleri ve bölgenin toplam enerji tahmini.

Danimarka Teknik Üniversitesi IMM Ensitüsündeki WPPT ve Prediktor modelleri birleştirilerek Zephyr adını almıştır (Giebel ve ark., 2002). Bu model Danimarka’nın batı bölgelerinde 2003 yılından bu yana kullanılmaktadır. Girit Adası için CARE isimli ARMINES projesi kapsamına enerji üretim tahmin modeli geliştirilmiştir (WE, 2002). Bu modelde 4872 saate kadar on-line SCADA ve NWP tahmini yardımı ile enerji üretim tahminleri yapılabilmektedir. İrlanda için HIRLAM tarafından verilen rüzgar ve güç eğrileri de tahminlerde kullanılmıştır (Costello ve ark., 2002). Almanya Kassel’de bulunan ISET Enstitüsü de konu ile ilgili çalışmalar yapmaktadır (Institüt für Solare Energieversorgungstechnik). 2000 yılından bu yana DWD modelini kullanarak kısa süreli rüzgar enerjisi tahmini yapılmamaktadır (Durstewitz ve ark., 2001). Alman Federal Monitoring Program (WWEP-Wissenschafltliches Mess und Evaluierungs Program) çerçevesinde geliştirilen bu modelde, Almanya’da bulunan rüzgar enerji santralları detaylı bir şekilde gözlemlenmektedir. İlk müşterisi EOn olmuştur ve nowcasting amacı için kullanmaktadır (Ernst ve ark., 2001). Amerikan TrueWind firması, Ewind isimli bir rüzgar enerji tahmin modeli geliştirmiştir (Bailey ve ark., 1999). Mezo ölçekteki NWP’yi kullanarak sınır koşullarının da eklenip bölgesel hava modeli kurulması prensibine göre çalışmaktadır. Ewind ve Prediktor modelleri California’da kullanılmaktadır. İngiliz Garrad Hassan firması da, İngiltere Meteoroloji Ofisinin NWP verilerini kullanarak “multi-input linear regression techniques” yöntemiyle model geliştirmişlerdir (Gow, 2002).

70

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

3Tier Environmental Forecast Group, Pacific Northwestern US için istatistiksel yöntemleri kullanarak bir model geliştirmiştir (Westrick, 2002). Tammelin (2002) Finlandiya Meteoroloji Enstitüsü ile birlikte çalışarak rüzgar enerjisi tahmini yöntemi geliştirmiştir. Finlandiya HIRLAM versiyonunu kullanarak küçük ölçekli modellerle birleştirip tahmin modelini ortaya çıkarmışlardır. Schwartz ve Milligan (2002) farklı ARMA (Auto Regressive Moving Average) modellerini kullanarak Minnesota ve Iowa’da bulunan iki rüzgar enerji santrali için tahmin modeli geliştirmiştir. Modeller geliştirilirken üniversiteler arası bazı ortak çalışmalar da bulunmaktadır. Danimarka Teknik Üniversitesi Enformatik ve Matematik Modelleme Bölümü ile Risoe Ulusal Laboratuvarı Meteoroloji Bölümü; Almanya’da bulunan Oldenburg Üniversitesi Enerji Meteorolojisi Bölümü ve Fransa’da bulunan Ecole des Mines de Paris Centre d’Energetique Bölümü konu ile ilgili ortak modeller geliştirmişlerdir. Bazı araştırmacılar, rüzgar enerjisi tahmin modellerini NWP (Numerical Weather Prediction) içeren veya içermeyen olarak sınıflandırmanın da mümkün olduğunu belirmiştir (Giebel ve ark., 2002). Bununla beraber, literatürde iki çeşit tahmin modeli olduğu geniş bir kabul görmektedir (Giebel, 2000). Bunlar, istatistiksel ve fiziksel modeller olarak ikiye ayrılır. Fiziksel modeller, fiziksel değişkenleri dikkate alarak MOS (Model Output Statistics) verilerini kullanır ve tahmin yaparlar. İstatistiksel modellerde NWP sonuçları ve on-line olarak ölçülen rüzgar ve enerji verisi de dahil olmak üzere recursive tekniklerin tatbiki ile tahmin yapılır. İstatistiki modeller de (Joensen, 1997; Nielsen ve Madsen, 1996; Madsen, 1996; Joensen ve ark., 1997) genellikle zaman serisi analizi, regresyon analizi ve sinir ağları yöntemleri kullanılmaktadır. İstatistiksel modellerde NWP sonuçları ve on-line olarak ölçülen rüzgar ve enerji verisi de dahil olmak üzere recursive tekniklerin tatbiki ile tahmin yapılır. Bu konudaki en basit modellerden biri ısrarlılık modelidir (persistence model). Bu modelde, tahmin en yakın değere göre hesaplanır. Yani (hemen tahmin) now cast yöntemi uygulanır. Bununla ilgili olarak Bossanyi (1985) Kalman filtresi kullanılarak son 6 değerden 7. değeri tahmin eden bir yöntem geliştirmiştir. Dutton ve ark. (1999) otoregresif model ve fuzzy logic yöntemlerini kullanarak Girit ve Shetland adaları için tahmin yöntemleri geliştirmişlerdir. Yöntemleri 2 saatlik tahmine dayalı olarak çalışmaktadır. Enformatik ve Matematik Modelleme Bölümü tarafından (Madsen, 1996) geliştirilen bir diğer model de, 6-12 saat arası tahminler için kullanılmıştır. Lokal ölçümlere dayanan bir diğer tahmin modelinde de sinir ağları yöntemi kullanılarak 10 dakika aralıklarla elde edilen veriden yola çıkılarak tahmin modeli geliştirilmiştir (Beyer ve ark., 1994). Tahmin modelleri ile ilgili ilginç bir çalışma da Bechkrakis ve Sparis (1998) yılında yapılmıştır. Çalışmalarında rüzgar hızı ile ilgili bir tahmin değil de, rüzgarın esme yönünü tahmin etmeye çalışmışlardır. Fiziksel modeller (Landberg, 1994 ve 1999; Landberg ve Watson, 1994; Landberg ve Joensen, 1998) de ise, lokal ölçümler ile sayısal hava tahmini verileri girilir. Bu modeller, fiziksel değişkenleri dikkate alarak MOS (Model Output Statistics) verilerini kullanır ve tahmin yaparlar. Avrupa Rüzgar Atlası’na (Troen ve Petersen, 1989)

dayanarak Risoe Ulusal Laboratuvarı Meteoroloji Bölümü’nde kısa süreli tahmin modelleri geliştirilmiştir (Landberg, 1999; Landberg ve Watson, 1994). Bu modeller, sayısal hava tahmini değerlerinin giriş verisi olarak kulanımına dayanmaktadır. 2.3. Kısa Süreli Rüzgar Enerjisi Tahmininde Kullanılan İstatistiksel Eşitlikler Şimdiye kadar bu modellerde ve diğer meteorolojik tahmin modellerinde süreklilik modeli kullanılmıştır (Nielsen ve ark., 1999): Pt+k = Pt + εt+k Burada kullanılan; t : zaman endeksi, k : istenilen ilerdeki zaman P : rüzgar enerjisi ε : kalan (residual) ˆ olarak verilmektedir. Tahmin, P ise, bulunmaktadır: (2.8)

aşağıdaki

eşitlikle (2.9)

ˆ Pt + k = Pt

Bu da zaten k adım sonraki beklenen değerin en son değere eşit olduğunu söylemektedir. İstatistikte buna ısrarlılık veya naive tahmin denir. Yani şu anki durum ne ise tahmin değeri de aynıdır anlamına gelmektedir. 2.9 formülü basit bir ifade olmasına rağmen yüksek doğruluğa sahiptir. Bunun nedeni de, atmosferin quasi-stationary olarak düşünülmesidir. Atmosferin karakteristik ölçeği f-1 ie verilir (f: Coriolis parametresidir, 10-4s-1 değerine sahiptir ve genellikle 3 saatlik bir zaman dilimine eşittir). Tahminlerde gözlemlerin kıyaslanması için ise, root mean square error (RMS) veya mean quare error (MSE) genellikle kullanılır. Israrlılık tahmin yöntemi için MSE;
MSE p = = 1 N −k 1 N −k
N −k t =1

∑( p
N −k t =1

t +k

− ˆ t +k )2 p

(2.10)

∑ ( pt + k − pt )2
(2.11)

Yukarıdaki eşitlikte kullanılan N, gözlem sayısıdır ve RMS ise,
RMS = MSE p

olarak elde edilir. Atmosferin quasi-stationary olması sebebi ile, zaman adımı k birkaç saatten küçük olduğu durumlarda yukarıdaki eşitlikler kullanılır, k değeri büyüdükçe k >> f-1, örneğin 36 saat, atmosfer artık sabit değildir ve pt+k ile pt arasındaki korelasyon sıfıra yakındır. Dolayısı ile, şu anki akıştan ile gelecekteki akış arasında herhangi bir korelasyon kurulamaz ve (2.9) ile verilen eşitlik artık geçerliliğini yitirir. Recursive en küçük kareler tahmin yönteminde ekspoansiyel unutma (exponential forgetting) denir (Ljung, 1987). Bu model lineerdir ve,
yt = Φ tTθ + et

(2.12)

eşitliği ile verilir. Burada verilen; θ : parametre değeri, Φt : regressör vektörü, et : belirli bağımsız dağılımlı gürültü ardılı (independent identically distributed noise sequence)

71

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

En küçük kareler yöntemi aşağıdaki formülle verilir:
V( θ ) 1 N = ∑ ( yt −ˆ t t −1( θ ))2 y N t =1

Q Pseudo tahmin hataları, tahminlerin güncellenmesi kullanılabilir. t zaman sonra pseudo tahmin hataları (2.13)
~ pseudo = y − ϕ T θ ˆ yt t −k t 1 ,t t −1

için

(2.20)

1 N = ∑ ( ~ ( θ ))2 y N t =1 t t −1

olarak verilir. Her 2 halde de, k-adım sonraki tahmin,
T ˆ t + k t = ϕ k ,t + kˆ t y θ

eşitlikte kullanılan; N yt : Gözlem sayısı, : t.nci zamandaki gözlem, ~ ( θ ) : (t-1) zamanından sonra gelen t zaman tahmini. yt t −1

(2.21)

Recursive en küçük kareler yöntemi ile eksponansiyel unutma (2.13) ile beraber
V (θ t ) = = 1 N 1 N

2.4. Rüzgar Enerjisi Tahmininde Kullanılan Modellerin Formülasyonu Rüzgar enerji santralarından üretim tahmini için kullanılan modeller arasında Madsen ve ark (1996), yaptığı çalışmalar literatürde önemli bir yer tutar. ARX modeli kullanılarak aşağıdaki eşitlik geliştirilmiştir:
Pt + k = a 1 Pt + b1 ϖ t + b2ϖ t + mt + k + et + k

∑λ
s =1 t

t

t −s

( y s − ˆ ( θ t )) 2 y

(2.14)
t −s

∑λ
s =1

( ~s ( θ t )) 2 y

⎡ 2πt ⎤ ⎡ 2πt ⎤ mt = m +c 1 sin ⎢ ⎥ + c 2 cos ⎢ 48 ⎥ ⎣ 48 ⎦ ⎣ ⎦

(2.22)

ile verilir. Yukarıdaki formülde, λ: unutma faktörü (forgetting factor) olarak kullanılır ve 0 < λ ≤ 1 arasında değişir. Forgetting faktörünün belirlenmesi çalışılan tahminin duyarlılığına göre değişir. Tipik olarak 0.95 ≤ λ ≤ 0.999 arasında değişir (Nielsen ve Madsen, 1997). Efektif gözlemlerin sayısı,
N eff = 1 1− λ

yukarıdaki eşitliklerde kullanılan; Pt : t zamanında ölçülen güç üretimi, ωt : t zamanında ölçülen rüzgar hızı, et+k : belirli bağımsız dağılımlı gürültü ardılı (independent identically distributed noise sequence) mt : 2.15 eşitliği ile verilen güç üretimi seviye ve günlük değişime bağlı fonksiyon göstermektedir. 2.15 eşitliği, WPPT (Wind Power Prediction Tool) modelindeki en son gözlem değerine eşit olduğu hatırlanırsa,

(2.15)

olarak verilmektedir. λ=1 ve t=N için (2.6) eşitliği ile verilen en küçük kareler elde edilir. 2.3.1. 1. Adım Sonraki Tahmin Adaptive recursive en küçük kareler yöntemi aşağıdaki formülle verilmektedir: 1. (t-1) anındaki θ tahminini kullanarak 1-adım sonraki tahmin hatasının bulunması:
T ~ y t t −1 = y t − ϕ 1,tˆ t −1 θ

ˆ t +k k = ˆ t p p

(2.23)

2.16 eşitliği, daha önce de belirtilen ısrarlılık eşitliğidir, yani şu anda gözlenen ne ise, gelecekteki değer de değişmeyecektir. 2.4.1. Polinomal Açılım Modeli 2.22 eşitliğinde verilen modele polinomal açılım (polynomial extension) uygulanırsa,

(2.16)

2. Parametre tahmini için kovaryans matrisinin güncellenmesi:

p t + k = a 1 p t + b1 ϖ t + b2ϖ t + b3 ϖ tHIRk + b4ϖ tHIRk + mt + k + et + k +k +k
⎡ 2πt ⎤ ⎡ 2πt ⎤ mt = m + c1 sin ⎢ ⎥ + c 2 cos ⎢ 48 ⎥ ⎣ 48 ⎦ ⎣ ⎦

Pt =

P ϕ ϕT P 1 ( Pt −1 t −1 1T,t 1,t t −1 ) λ λ + ϕ 1,t Pt −1ϕ 1,t

(2.24)

(2.17)

P(t) matrisi, 3. Parametre tahmininin de güncellenmesiyle
ˆ =ˆ + Pϕ ~ θ t θ t −1 t 1 ,t y t t −1

yukarıdaki eşitlikte kullanılan ϖ tHIRk ; t zamanından k zaman sonraki +k t+k zamanki rüzgar hız tahminidir. 2.4.2. Güç Eğrisi Açılımı Modeli Yukarıda rüzgar hızı ile üretim arasındaki polinomal ilişkiden yararlanılarak bir model verilmişti. Diğer bir yaklaşım da, 2.22 eşitliğine meteorolojik tahminlerinde dahil edilmesidir (Joensen ve ark., 1997).

(2.18)

formülleri elde edilir. İlk değer rastgele seçilebilir ve genellikle sıfır alınır. t zamandan 1 adım sonraki yt+1 zamandaki tahmin de,
T ˆ t + k k = ϕ k ,t + kˆ k y θ

] G( ϖ t ,φ t ) = exp[− b exp[− k ( φ t )ϖ w ]
k ( φ t ) = k 0 + ∑ [ k i 1 sin[ φ t ]+ k i 2 cos[ φ t ] ] i i
i =1 N tric

(2.19)

(2.25)

olarak ifade edilmektedir. 2.3.2. k-Adım Sonraki Tahmin Eğer tahminler sonraki adımlar için olacaksa, iki alternatif yol bulunmaktadır: ˆ ˆ Q θ t − k tahminleri ve ϕ k ,t regressörleri, θ t −1 ve ϕt,1 yerine kullanılabilir.

Burada Gompertz parametrizasyonu (rüzgar yönüne bağlı olarak) güç eğrisi modeli kullanılmıştır. Gözlenmiş rüzgar hız ve yön verileri 2.25 eşiliğinde yerine konulursa,

72

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

p t + k = a 1 p t + b1 ϖ t + b2ϖ t + b3 G( ϖ tHIRk ,φ tHIRk ) + mt + k + et + k +k +k
⎡ 2πt ⎤ ⎡ 2πt ⎤ mt = m + c1 sin ⎢ ⎥ + c 2 cos ⎢ 48 ⎥ ⎣ 48 ⎦ ⎣ ⎦

Sayısal hava tahmini Orografi Pürüzlülük Stabilite Hub yüksekliği rüzgar hızı

(2.26)

yukarıdaki eşitlikte verilen φ tHIRk ; t zamanından k zaman sonraki t+k +k zamanki tahmindir. 2.4.3. Dinamik Tahmin Modeli Rüzgar enerji santrallerinden enerji üretim tahmininde kullanılan dinamik model aşağıdaki gibi verilmektedir:
3 ⎡ 2iπht24k 2iπht24k + + p t + k t = a 1 p t + a 2 p t −1 +bˆ tpck k + ∑ ⎢c ic cos p+ + c is sin 24 24 i =1 ⎣

⎤ ⎥ + m + et + k ⎦

Mikrokonuşlandırma Türbin güç eğrisi
Şekil 6. Peviento modeli.

Santral gücü

(2.27)

Yukarıdaki eşitlikte kullanılan, pt k
ˆ tpck k p+
ht24k +

: gözlemlenen güç üretimini, : tahmin aralığı (1-39 saat arasında), : güç eğrisi tahmini, : gün içindeki zamanı,

2.27 ile verilen dinamik tahmin modelinde, günlük tahmin ile gözlemlerin arasındaki sapmalar, Fourier expansion yöntemi ile hesaplanmaktadır. Çok adımlı bir modeldir ve non-linearity ile modellenmemiş etkileri de göz önüne alır. Modeldeki terimlerin sayısı, tahmin zamanına göre değişir. 2.4.4. Upscaling Tahmin Modeli Herhangi bir bölgedeki dinamik upscaling tahmin modeli:
ar ˆ reg t + k t = f ( ϖ t−+ar k ,θ t + k k , k ) ˆ tlock k p p+ k

3.2. Zephyr/Prediktor Zephyr/Prediktor modeli, Danimarka’da bulunan Risoe Ulusal Laboratuvarı Meteoroloji Bölümü tarafından WASP ailesi içerisinde geliştirilmiştir (Giebel ve ark, 1999). Genellikle kısa süreli 0-48 saat arasındaki tahmin aralığını kapsar. Bu model, interneti de aktif bir şekilde kullanarak tahminlerini yapmaktadır. Şekil 7, Zephyr/ Prediktor modelinin çalışma prensibini basitleştirilmiş olarak vermektedir. Önceleri Prediktor modeli geliştirilmiş, Zephyr modeli daha sonra geliştirilerek Prediktor ile birleştirilmiştir.

Meteoroloji Enstitüsü Sayısal hava tahmin modeli

(2.28)

Yukarıdaki eşitlikte kullanılan,

nternet
ˆ reg t + k t : bölgedeki local (dinamik) güç tahmini, p ϖ t−+ar k : tahmini bölgesel rüzgar şiddeti, k
a θ t +rk k

: tahmini bölgesel rüzgar yönü,

MODEL
olarak verilmektedir. NWP (Numerical Weather Prediction) ve parametrelerinin karakteristik özellikleri tahmin aralığına göre değişir. Yukarıda özellikle Avrupa’da rüzgar enerji santrallerinden üretim tahmin amaçlı kullanılan bazı tahmin modelleri verilmiştir.

Rüzgar ölçümleri

Elektrik dağıtım şirketi

HTML sayfaları

3. Kısa Süreli Rüzgar Enerjisi Tahmin Modelleri
Kısa süreli tahmin modeller ile ilgili olarak özellikle Avrupa ülkelerinde çalışmalar yapıldığı daha önce de belirtilmişti. Geliştirilen modellerin çoğu aktif olarak kullanımdadır. İzleyen sayfalarda özellikle Avrupa ülkelerinde kullanılan modeller ile ilgili olarak kısa bilgi verilmiştir. 3.1. Previento Previento modeli Oldenburg Üniversitesi tarafından geliştirilen bir modeldir (Focken ve ark., 2002). Rüzgar türbini yüksekliğindeki rüzgar hızını dikkate alan bir modeldir. Aşağıda verilen Şekil 6, Previento modelinin çalışma şeklini ve giriş verilerini göstermektedir. Şekil 6’dan da görüldüğü gibi, Previento modeli, sayısal hava tahmin verilerine ek olarak, orografi, pürüzlülük ve stabilite verilerini alıp çalıştırılarak kısa süreli rüzgar elektrik santralinden elektrik enerji üretim tahmini yapmaktadır.
Şekil 7. Zephyr/Prediktor modelinin basitleştirilmiş çalışma modeli.

3.3. Anemos Aneomos projesi, büyük güçlü kara ve deniz (onshore ve offshore) rüzgar elektrik santrallarından yapılan üretimin tahmini için geliştirilen ve aşağıdaki Şekil 8 ile verilen birçok farklı ülkeye mensup üniversite, enstitü, kamu kuruluşu ve özel şirket gibi kuruluşların bir araya gelerek oluşturdukları bir konsorsiyumdur (Giebel ve ark., 2003). 3.4. AWPPS Modeli Fransa’da geliştirilen bu modeli 0-72 saat arasında tahmin yapabilmektedir. Fuzzy sinir ağları yöntemini kullanarak tahmin yapmaktadır (Şekil 9). Özellikle 6-10 saat arası gibi çok kısa süreli tahminler için kullanılmaktadır (Kariniotakis ve ark., 1996).

73

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Şekil 8. Anemos projesine müdahil olan ülkeler ve kuruluşlar.

Şekil 9. AWPPS modelinin genel akış şeması.

Aşağıda verilen Tablo 1, Avrupa ülkelerinde kullanılan tahmin modelleri ile ilgili bilgi vermektedir (Giebel ve ark., 2003). Tablo 1. Kısa Süreli Rüzgar Enerji Tahmin Modelleri (Giebel ve Ark., 2003).
Tahmin Modeli Geliştirildiği Yer Risoe Ulusal Laboratuvarı (Danimarka) Copenhagen Universitesi (IMM) Risoe ve IMM (Danimarka) Ecole des Mines de Paris (Fransa) RAL Oldenburg Üniversitesi (Almanya) Carlos III Üniversitesi Madrid (İspanya) CENER ISET Yöntem Kullanıldığı Ülkeler Danimarka, İspanya, İrlanda ve Almanya Danimarka Tarih

Prediktor

Fiziksel

1993

WPPT Zephyr/ Prediktor AWPPS RAL Previento

İstatistiksel Fiziksel ve İstatistiksel İstatistiksel ve fuzzy İstatistiksel Fiziksel

1994

Danimarka

2003

İrlanda, Girit İrlanda Almanya

1998 1993 -

SIPREOLICO

Fiziksel

İspanya

2002

LocalPred AWPT

Fiziksel İstatistiksel

İspanya Almanya

2001 -

Kaynaklar [1] ALEXIADIS, M.C., Dokopoulos, P.S., Sahsamanoglou, H.S. ve Manousaridis, I.M., 1998. Short term forecasting of wind speed and related electrical power. Solar Energy 63, pp. 61-68.

[2] BAILEY, B, Brower, M.C., ve Zack, J., 1999. Short-term wind power forecasting. Proceedings of the European Wind Energy Conference, 1-5 March, Nice, France. [3] BAYAZIT, M, 1996. İnşaat mühendisliğinde olasılık yöntemleri. İTÜ Yayınları. [4] BECHRAKIS, H.G., ve Sparis, P. D., 1998. Wind speed prediction using artificial neural networks. Wind Engineering 22, 287-295. [5] BEYER H.G., Degner, T., Hausmann, J., Hoffmann, M. ve Rujan, P. 1994. Short term prediction of wind speed and power output of a wind turbine with neural networks, Proceedings of the EWEC 94 in Thessaloniki. pp 349-352. Thessaloniki, Greece. [6] BEYER H.G., Heinemann, D., Mellinghoff, H., Mönnich, K. ve Waldl, H. P. 1999. Forecast of regional power output of wind turbines, Proceedings of the European Wind Energy Conference, Nice, France. [7] BOSSANYI, E.A., 1985. Short-term wind power prediction using Kalman Filters. Wind Engineering, 9, 1-8. [8] BOX, G.E.P. ve Jenkins, G.M., 1976. Time series analysis: Forecasting and control. Holden-Day, San Francisco. [9] BRAND, A.J. ve Kok, K., 2002. Wind power by a quarter of the hour. Proceedings of the First IEA Joint Action Symposium on Wind Forecasting Techniques, December, Norrköping, Sweden. [10] COSTELLO, R., McCoy, D., O’Donnell, P., Dutton, A.G. ve Kariniotakis, G.N, 2002. Potential benefits of wind forecasting and the application more-care in Ireland. Paper presented on the 3rd MED POWER Conference. November 4-6, Athens, Greece. [11] DAMBROSIO, L. ve Fortunato, D., 1999. One-step-ahead control of wind-driven, synchronous generator system. Energy 24, pp. 9-20. [12] DURSTEWITZ, M., Ensslin, C., Hahn, B., ve Hoppe, M.K., 2001. Annual evaluation of scientific measurement and evaluation programme (WMEP), Institüt für Solare Energieversorgungstechnik, Kassel, Germany. [13] DUTTON, A.G., Kariniotakis, G., Halliday, J.A. ve Nogaret, E. 1999. Load and wind power forecasting methods for the optimal management of isolated power systems with high winds penetration. Wind Engineering 23 (2) pp. 69-87. [14] ENOMOTO, S., Inomata, N., Yamada, T., Chiba, H., Tanikawa, R., Oota, T., ve Fukuda, H., 2001. Prediction of power output from wind farm using local meteorological analysis. Proceedings of the European Wind Energy Conference, 2-6 June, Copenhagen, Denmark. [15] ERNST, B., Rohrig, K, Regber, H., ve Schorn, P., 2001. Managing 3000 MW wind power in transmission system operation center. Proceedings of the European Wind Energy Conference, 2-6 June, Copenhagen, Denmark. [16] ETSU, 2000. Maximising the Commercial Value of Wind Forecasting. Report W/11/00555/REP. [17] FOCKEN, U., Lange, M., Waldl, H.P., 2001. Previento: A wind power prediction system with an innovative upscaling algorithm. Proceedings of the European Wind Energy Conference, 2-6 June, Copenhagen, Denmark. [18] FOCKEN, U., Lange, M. ve Heinemann D., 2002. Regional Wind Power Prediction with Risk Control, Oldenburg University, Germany. [19] GIEBEL, G., 2000. On the benefits of distributed generation of wind energy in Europe. Doktora Tezi, Carl von Ossietzky University, Oldenburg, Germany.

74

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

[20] GIEBEL, G., Landberg, L., Nielsen T. S. ve Madsen H., 1999. The Zephyr Project-The Next Generation Prediction System. Global Wind Power Conference, 2-5 April, Paris, France. [21] GIEBEL, G., Landberg, L., Nielsen, T.S., ve Madsen, H., 2002. The Zephyr project-Next generation prediction system. Poster on the Global Wind Power Conference and Exhibition, 2-5 April, Paris, France. [22] GIEBEL, G., Landberg, L., Kariniotakis, G. and Brownsword, R. 2003. State-of-the-Art on Methods and Software Tools for Short-Term Prediction of Wind Energy Production. Proc. Of the European Wind Energy Association Conference, EWEC 2003, Madrid, Spain 16-19 July. [23] GLAHN, H.R., ve Lowry D.A., 1972. The use of Model Output Statistics (MOS) in objective weather forecasting. J. Appl. Meteor., 11, 1203-1211. [24] GOW, G., 2002. Short term wind forecasting in the UK. Proceedings of the First IEA Joint Action Symposium on Wind Forecasting Techniques, December, Norrköping, Sweden. [25] JOENSEN, A., 1997. Models and methods for predicting wind power (in Danish). Department of Mathematical Modelling. Technical University of Denmark. [26] JOENSEN, A., Nielsen, T.S. ve Madsen, H., 1997. Statistical methods for predicting wind power. European Wind Energy Conference, p. 784-788. Dublin, Ireland. [27] JOENSEN, A., Giebel, G., Landberg, L., Madsen, H., ve Nielsen, H.A., 1999. Model output statistics applied to wind power prediction. Proceedings of the European Wind Energy Conference, 1-5 March, Nice, France. [28] JOENSEN, A., 2002. Short-term wind power prediction. Doktora Tezi, Department of Mathematical Modelling, Technical University of Denmark. [29] JORGENSEN, J., Moehrlen, C., Gallaghoir, B.O., Sattler, K. ve McKeogh, E. 2002a. HIRPOM: Description of an operational numerical wind power prediction model for large scale integration of on-and offshorewind power in Denmark. Poster on the Global Wind Power Conference and Exhibition, 2-5 April, Paris, France. [30] JORGENSEN, J., Moehrlen, C., ve McKeogh, E. 2002b. A new generation operational on-and offshore numerical prediction system. Wind Wind Energy Conference, June, Berlin, Germany. [31] KARINIOTAKIS, G., Stavrakakis, G.S., Nogaret, E.F., 1996. Wind power forecasting using advanced neural network models. IEEE Transaction on Energy Conversion, Vol. 11, No. 4. [32] KARINIOTAKIS, G., Nogaret, E. ve Stavrakis, G. 1997. Advanced short-term forecasting of wind power production. Proceedings of the European Wind Energy Conference, October, Dublin, Ireland. [33] KARINIOTAKIS, G ., Nogaret, E. ve Dutton, A.G. Halliday, J.A. ve Androutsos, A., 1999a. Evaluation of advanced wind power and load forecasting methods for the optimal management of isolated power systems. Proceedings of the European Wind Energy Conference, 1-5 March, Nice, France. [34] KEMFERT, C., Barbu, D., ve Kalashnikov, V., 2003. Economic effects of the liberalization of the European electricity market –simulation results of a game theoretic modelling concept, Reseach Group Scientific Pool of Environmental Economic Disciplines, University of Oldenburg, Almanya. [35] KIŞI, Ö., ve Partal, T., 2002. Yapay sinir ağları ve otoregresif modellerle rüzgar hızı tahmini, Ulusal Temiz Enerji Sempozyumu, İstanbul.

[36] LANDBERG, L., 1994. Short term prediction of local wind conditions, PhD Thesis, Riso-R-702 (EN), Riso National Laboratory, Denmark. [37] LANDBERG, L., 1994. Short-term prediction of local wid conditions, Technical Report Risoe-R-702 (EN), Department of Wind Power Meteorology, Risoe National Laboratory, Roskilde, Denmark. [38] LANDBERG, L. ve Watson, S. 1994. Short-term prediction of local wind conditions, Boundary Layer Meteorology, 70, 171-195. [39] LANDBERG, L. ve Joensen, A.K., 1998. A model to predict the power output from wind farms- an update, In proccedings from BEWEA 20, British Wind Energy Conference, pages 127-132, Cardiff, UK. [40] LANDBERG, L., 1999. Short-term prediction of power production from wind farms, Journal of Wind Engineering and Industrial Aerodynamics, 80, 207-220. [41] LJUNG, L., 1987. System Identification, Theory for the user, Prentice-Hall, Ebglewood Cliffs, NJ, US. [42] MADSEN, H., 1995. Wind power prediction tool in control dispatch centers. ELSAM, Skaerbaek, Denmark. [43] MADSEN, H., Sejling, K., Nielsen, H.A. ve Nielsen, T.S., 1996. Models and methods for predicting wind power, ELSAM, Frederica, Denmark. [44] MADSEN, H., 1996. Models and methods for predicting wind power, Technical Report, Department of Mathematical Modelling, Technical University of Denmark, Lyngby, Denmark. [45] MARKARD, J., Truffer, B., Rothenberger, D. ve Imboden, D., 2001. Market liberalization: Changes in the selection environment of the electricity sector and its consequences on product innovation, Swiss Federal Institute for Environmental Science and Technology, İsviçre. [46] MILLIGAN, M., Schwartz, M.N., ve Wan, Y., 2004. Statistical wind power forecasting for U.S. Wind Farms, 17th Conference on Probability and Statistics in the Atmospheric Sciences/2004, American Meteorological Society Annual Meeting, Seattle, Washington, U.S.A. [47] MOEHRLEN, C., 2000. On the Benefits of and Approaches to Wind Energy Forecasting. University College Cork, Ireland. [48] NEWBERRY, B., 2002. Problems of liberalizing the energy utilities, European Economic Review, Vol 4. [49] NIELSEN, T.S. ve Madsen, H., 1996. Using meteorological forecasts in on-line predictions of wind power, Technical report. Department of Mathematical Modelling, Technical University of Denmark. [50] NIELSEN, T.S. ve Madsen, H., 1996. Using meteorological forecasts in on-line predictions of wind power. ELSAM, Skaerbaek, Denmark. [51] NIELSEN T.S., Madsen, H., 1997. Statistical methods for predicting wind power, Proceedings of the European Wind Energy Conference, Irish Wind Energy Association, Dublin, Ireland. [52] NIELSEN T.S., Joensen, A.K., Madsen, H., Landberg, L., ve Giebel G. 1999. A new reference for wind power forecasting. Wind Energy, Vol 1, pages29-34. [53] NIELSEN T.S., Landberg, L. ve Giebel G. 2002. Prediction of Regional Wind Power. Global Wind Power Conference, 2-5 April, Paris, France. [54] PEREZ, M., 2002. Wind Forecasting Activities. Proceedings of the First IEA Joint Action Symposium on Wind Forecasting Techniques, December, Norrköping, Sweden.

75

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

[55] RUMELHART D.E., Hinton, G.E., ve Williams, R.J. 1986. Learning internal representation by error propagation. Parallel distributed processing, Vol. 1: Foundations, MIT Press, Cambridge, Mass. [56] SCHWARTZ, M. ve Milligan, M., 2002. Statistical wind forecasting at the US National Renewable Energy Laboratory. Proceedings of the First IEA Joint Action Symposium on Wind Forecasting Techniques, December, Norrköping, Sweden. [57] SFETSOS, A., 2001. A novel approcah for the forecasting of mean hourly wind speed time series. Reneweable Energy, 27, pp. 163-174. [58] TAMMELİN, B., 2002. Wind power forecasting. Proceedings of the First IEA Joint Action Symposium on Wind Forecasting Techniques, December, Norrköping, Sweden. [59] TANDE, J.O. ve Landberg, L, 1993. A 10 sec. forecast of wind turbine output with nueral networks. Proceedings of the European Wind Energy Conference, 8-12 March, Travemünde. [60] TROEN, I. and Petersen, L.E., 1989. European Wind Atlas, Commission of the European Communities, Riso National Laboratory, Denmark.s [61] VIHRIALA, H., Ridanpaa, P., Perala, R. ve Söderlung, L. 1999. Control of a variable speed wind turbine with feedforward of aerodynamic torque. Proceedings of the European Wind Energy Conference, 1-5 March, Nice, France. [62] WATSON, S.J., Giebel, G. ve Joensen, A.K. 1999. The economic value of accurate wind power forecasting to utilities, British Wind Energy Conference, pages 1177-1180, Nice, France. [63] WE, 2002. CARE Special Issue, Wind Engineering,23 (2). [64] WESTRICK, K., 2002. Wind energy forecasting in the Pacific Nortwestern US. Proceedings of the First IEA Joint Action Symposium on Wind Forecasting Techniques, December, Norrköping, Sweden. [65] Yönerge, 2001. European Parliament and of the Council Directive 2001\77\EC `On the Promotion of Electricity Produced from Renewable Energy Sources in the Internal Electricity Market`, Official Journal of the European Communities, s. 3340. Brussels, Belgium.

on planning, while using less conventional resources as possible to give priority to environmental awareness. The most important aspect of the use of short-term forecasting models, one of the liberal energy market and become the spot market is the concept emerged. Energy planning in the spot market or soon to be made, and instantaneous means of bilateral agreements with emerging market structure, increasing the importance of Forecasting. These models were developed by universities and institutes.

Summary
Wind electric power plants (RES) short-term statistical methods to estimate wind power by trying to find the most appropriate method for our country or country-specific conditions that meet our development will be the best statistical model. Then put into the RES is to make planning for energy production. Main reason is that our country energy market liberalization lies in the direction to go. Becoming the most important features of liberal energy market and the electric energy production of electric energy distribution planning, no lies. Electricity distribution companies in EU countries which have legislation in the country a certain portion of energy from renewable energy sources (RESS) are required to meet. RESS today through the use of wind energy is highest. While these companies plan aims at emphasizing the RESS using wind power plant to fill a portfolio with at least 0-48 hours of energy are planning to do. Conventional energy sources will not have that problem with the electrical power plants, while the RESS is an important problem of this case. This is why many companies in Europe, is working with wind energy forecasting models. The other important aspect of production is estimated that the RES, the RES emphasis

76

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

CHALLENGES AND OPPORTUNITIES FOR WIND PLANT INTERCONNECTIONS WORLDWIDE

Narend REDDY
American Superconductor Corporation (AMSC)

Donna OIKARINEN
American Superconductor Corporation (AMSC)

Werner ZOSKE
American Superconductor Europe GmbH

Abstract
Grid codes world-wide have evolved to address technical and regulatory issues encountered with the increased penetration of wind generation. This paper discusses the various grid codes that have been developed throughout the world, how they have evolved to address their changing local requirements, and the current grid interconnection rules applicable in Turkey. This paper will also discuss the development of various technologies including the advancements in wind generators, dynamic reactive compensation systems and innovative approaches utilized worldwide to allow utility scale wind generation plants meet strict local grid interconnection requirements in a cost effective manner. This paper will also show an example of how similar rules have been met in other places around the world using American Superconductor Corporation’s (AMSC™) dynamic reactive compensation device, D-VAR® STATCOM. Keywords: Grid Interconnection, Power Factor, Low Voltage Ride Through, STATCOM.

system operators to maintain large amounts of spinning reserves. Wind resources are often located in remote sites where the transmission system could be a limiting factor in how much wind power can be integrated, requiring costly system improvements to connect the new generation source. System upgrades may be required because of thermal issues (Overheating of specific power lines, cables, & transformers) and/or because of stability issues. Stability issues may include loss of a large part of the electric system due to slow or fast voltage collapse or angular instability [2]. Power quality, with respect to flicker and harmonic distortion, is often of significant concern as well. Flicker issues are associated with turbine start-up and the result of variable wind conditions. Harmonics distortion levels are of particular concern if high levels of harmonic currents are emitted by the wind generation plant or occur because of voltage distortion that exists in the system. Harmonic resonance conditions continue to be a cause of concern, particularly at sites where capacitors and/or converter systems are added to provide reactive compensation. Turbine manufacturers have employed different strategies to mitigate harmonic resonance such as detuning on-board power factor capacitors to shift the harmonic resonance away from critical harmonic points. Early turbine manufacturers that employed AC/DC/AC circuits for variable speed control utilized 6 or 12 pulse bridges of SCRs converters. Losses were low but the approach resulted in high 5th and 7th harmonic current emissions, requiring filtering. Today, most modern turbines utilize Pulse Width Modulation (PWM) at relatively high switching frequencies, on order of a few kHz, that result in much cleaner outputs and therefore minimize filtering requirements [3].

Introduction
Wind generation has been seen as the best choice for development in many countries as a result of the global push for more renewable generation. As the penetration of wind generation in a utility grid increases, a standardized grid interconnection requirement also becomes necessary. Grid interconnection requirements have been developed not only to create a fair, uniform and transparent integration process, but they also inherently address wider system issues such as reliability, availability and quality of power supply to the customers.

Integration Challenges
The challenges to integrating this form of generation into an electric grid have been enormous, however not insurmountable. One of the biggest challenges is the variability of the energy source and the speed with which this change can occur. Lack of sufficient energy storage capability in existing power systems requires a constant balancing between generation and electric usage. The spinning inertia of conventional power plants (e.g. synchronous generators) serves to reduce the effect of the differences between customer demand and generation. In comparison, wind turbine generators do not have this type of “inertial function”. With more advanced and accurate meteorological forecasting approaches, available wind generation can be merged in the system with a greater degree of predictability [1]. However, it still cannot be dispatched as a synchronous generator is dispatched, and depending on the size of the wind generation aggregated on the system, can still require

The Grid Code
In the past, the same entity planned, owned and operated the grid and the generators (vertically integrated). In order to open up the energy markets to competition and maintain fair and level playing field, these entities began to legally separate into generation, network (transmission) and distribution entities. In the United States for example, two landmark rulings by the Federal Energy Regulatory Commission [FERC Order 888 (1996) and FERC 889] mandated unbundling of electric services, the separation of the marketing function, and open access to its transmission system through a real time bulletin board system to ensure a fair and equitable access to the grid [4]. The UK Electric Industry restructured in 1990, subsequently was privatized, and the National Grid was formed [5]. With open access, clearly defined requirements for interconnection and use of the grid were necessary. Many early interconnection requirements for generators were based on

77

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

physical and technical characteristics of traditional power plants, namely large synchronous generators. These early grid codes were often impediments to renewable generation because of the different characteristics of the generators [1]. Various grid codes have been developed to maintain their system’s unique conditions and requirements; however they contain some of the same basic requirements for power factor capability, voltage and frequency ride through and ability to ramp power up and down in a manner conducive to acceptable grid operations. The requirements for wind generation plant performance can be generally characterized as an expectation for the wind plant to perform similar to an equivalent rated synchronous generator. Most grid codes around the world have a few common requirements in respect to integrating wind generation. Figure 1 below shows a sample of different grid codes’ wind plant power factor capability requirements, as measured at an agreed point on the system (either transmission or distribution bus) at various generation levels up to its rated capacity.

power to the grid during and after the fault event as mandated in the Spanish Grid Code P.O.12.3 [8]. Figure 2 summarizes examples of LVRT in various grid codes.
1.0 0.9 0.8 0.7 0.6 0.5 0.4 0.3 0.2 0.1 0.0 0.0 Germany/Ireland 0.1 Spain 1.0 AESO HQ 10.0 Australia

LVRT - Summary

Vo ltage (pu )

Ride Through Region
Trip Region

Time (s) 100.0 US UK 1000.0

Figure 2. Examples of LVRT Criteria

NGET UK AESO Canada

EirGrid Ireland

Figure 1. Example reactive power requirements [5, 6, 7]

Power Factor Capability The level of power factor capability required by the wind generation plant varies in different systems and can also vary at different generation levels. A requirement for the wind generation plant to have a power factor capability of 95% leading and lagging based on the total rated capacity is quite typical. Sometimes this fixed amount of reactive capability is required to be supplied at lower generation levels while sometimes this capability can be prorated for the lower generation levels. Voltage Ride Through In early years, wind generation plants were typically of smaller sizes, located on lower voltage systems, and loss of the wind generation wasn’t considered a threat to the overall security to the electrical system by grid operators. However, as the size of the wind generation plants increased with more advanced, efficient and higher rated turbines, contributing to increased percentage of wind generation in the total power production of the system, the loss of this generation source could have far reaching effects on the stability and operation of the system. Like most synchronous generators, wind plants are expected to remain on-line through all credible system disturbances. In some cases it has also been necessary for the wind generation plant to even supply reactive

Control Objectives and Compliance Validation Voltage control or power factor control functions can be provided by the wind generation plant at the Point of Interconnection (POI) as needed. Depending on the technologies employed, this often cannot be accomplished by the use of a Wind Farm Management System (WFMS) or a grid operated Supervisory Control and Data Acquisition (SCADA) system and therefore requires ancillary equipment and control. To ensure the predictive behavior of the wind generation plant is known, it is important for the control and performance of the wind generation plant, as a system, to be studied with reasonably accurate dynamic and transient models. Models for various components of the wind generation plant, in particular the turbines and any reactive compensation and control systems, are commonly available through the manufacturer’s analysis software vendors. Often both detailed as well as generic representative models are available. Model validation work is accomplished in a number of ways including power systems studies using other validated equipment models, product testing and certification, on site testing, or a combination of all of these.

The Grid Code in Turkey
In view of the increasing amounts of wind generation, the Energy Market Regulatory Board in Turkey amended the Electricity Market Network Regulation to include Appendix 18: NETWORK INTERFACE CRITERIA OF WIND POWER PRODUCTION PLANTS in 2008 to provide a framework for interconnection of wind generation plants to the Turkish transmission grid [9]. The newly stated requirements for wind power plants, applicable only for those plants approved for construction after 31/12/2008, primarily consists of the following: Q Contribution Of The Wind Power Production Plants To The Power System Following A Contingency Q Active Power Control Q Frequency Reaction Q Reactive Power Capacity Contribution of the Wind Power Production Plant to Power System Following a Contingency (Voltage Ride Through) This requirement pertains to the performance of the wind generation plants during and following a system fault (contingency). Figure 3 below outlines the Low Voltage Ride-Through (LVRT) criteria,

78

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

U, Network Phase to Phase Voltage (p.u)

The wind turbines shall not be disconnected from the network when they are above this curve.

Available Active Power of the Wind Turbine

which shows that as long as the network phase to phase voltage remains above the bold black line (curve), the wind plant must stay connected to the grid during and after a system fault. If the system fault is within zone 1, the wind plant must return to maximum active power possible by increasing nominal power per second by 20% immediately post fault. If the system fault is within zone 2, the wind plant must return to maximum active power possible by increasing nominal power per second by 5% immediately post fault.

Frequency, Hertz
Figure 5. Wind turbine power-frequency curve

Figure 3. Turkey Grid Code LVRT

The code also requires reactive power support for network voltages down to 50% nominal remaining voltage. The wind plant is not required to provide reactive power support for network voltages less than 50% nominal voltage (Figure 4). The code further states that full reactive support must be provided within 20ms of the demand.

Figure 6. Wind plant reactive power capacity curve

interconnection (POI). The reactive capability is to be measured at HV side of the transformer which is required to include an onload tap changer (OLTC) to ensure that the wind generation plant collector bus voltage is regulated to within required levels. Future Direction of Grid Codes While there are common themes to grid codes around the world, there is still significant variation from country to country and region to region. The European Wind Energy Association (EWEA) established a Working Group to set forth a template for grid code “harmonization” across the EU in 2007 [10]. The recommendation of the working group published in 2008 contained two sections; the first is a “structural harmonization” of the document to provide common definitions, parameters, units and figures in a fixed format [11]. The second section is a “technical harmonization” which provides a collaborative process to adapt existing grid codes into a template for new EU grid code. A draft version of this grid code was published in 2009 [12]. Another trend that is gaining more prominence is the move towards a more market base for control services rather than mandatory requirements. For example, Spain has supplemental incentives laid out in Royal Decree 661/2007 to those wind generation plants that meet Grid Code P.O. 12.3 (mandatory after January 2008) for voltage control based on reactive power contribution and reactive current contribution during system disturbances [8].

Figure 4. Reactive current to be delivered during system faults.

Active Power Control and Response to Frequency Deviations Besides requiring the wind plant to operate within a normal operating voltage range of ±5% nominal voltage, the turbines are also required to be able to provide 100% active power in the system frequency range of 47.5 to 50.3 Hz. The turbine output is allowed to be reduced to 40% of rated capacity at 51.5Hz (refer to Figure 5). The following diagram shows the required frequency operating range of the wind plant. There is a provision for the system operator to take over the active power control in the event of a transmission emergency. Reactive Power Capability As depicted in Figure 6, the grid code specifies a reactive power requirement of 95% power factor of the rated capacity of the wind plant in both leading and lagging capacity. The diagram below shows the reactive capability of the wind plant at the point of

79

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Advances in Wind Turbine Technology
As the renewable energy landscape continues to evolve, the challenges of meeting grid code interconnections have led to significant advancements in turbine technology. These advancements include improved control systems, expanded low and high voltage ride through capability, and enhanced reliability through improved risk mitigation techniques. Improved turbine electrical controls and monitoring have increased some wind turbine generators tolerance to frequency deviations (±5%) and steady state voltages (±10%). Most modern turbines allow for variable speed operation resulting in improved power quality, much reduced flicker levels, and improved efficiencies. Most turbine manufacturers make available wind plant management systems which can include system monitoring diagnostics and protection of turbines. Such systems can provide monitoring of the wind plant and the grid interconnections with a real time or high speed communication interface to system operations systems for active power control and power ramp rate control. Wind turbine generators are also able to provide reactive power and control if necessary for the grid operations. Recent developments show that wind generation plants can be configured to provide a controlled inertial response that can mimic that of a conventional power plant [13].

variable basis in order to maintain steady state voltages and provide dynamic voltage support during transient events. Modular STATCOM devices have been found to have fast response times, small footprints, and robust performance at reduced voltages. The D-VAR® (Dynamic VAr) power electronic device manufactured by American Superconductor is a type of STATCOM that has properties that are especially effective in addressing wind generation plant interconnection issues. The D-VAR STATCOM has a continuous dynamic reactive output capability that is used to address steady state voltage regulation issues. The D-VAR STATCOM output can be supplemented with switched shunt devices and turbine reactive power to expand the compensation range while mitigating the sudden voltage change effects of switching through patented approaches. The D-VAR STATCOM also has the capability to provide up to 2.67 times its normal current for up to 2 seconds as needed for system contingencies or low voltage ride through support. This overload is quite useful for addressing transient voltage problems and for providing LVRT support in a cost-effective manner. As an example, an 8 MVAr D-VAR STATCOM has a steady state rating of ±8 MVAr but with an overload capability of ± 21.36 MVAr for short term utilization.

Reactive Compensation Systems
While most modern wind turbines have the ability to provide and control reactive power output, the ability to leverage this feature to meet the wind generation plant’s overall grid objectives has been challenging. This is due to various reasons such as the limitations on the amount of capacity available at different generation levels, speed of response, and local turbine operating constraints such as voltage violations. For these reasons, it is typical for additional reactive compensation systems to be installed at the collector bus to meet the overall grid objectives. There are several advantages to adding reactive compensation systems; they can be modular and expandable, allow for more flexible collector grid design (has less constraints) and have been seen as cost effective. A reactive compensation system installed at the collector bus can also allow for a wider voltage control and, more significantly, can provide voltage regulation capability even when the wind turbines are not generating. Switched Shunt Reactive Compensation Shunt devices such as switched capacitors and reactors are a common and less costly method to provide reactive power requirements, however there are certain drawbacks to shunt-only solutions. Switching of these devices causes a sudden voltage change which in turn can cause sudden change in the gearbox torque. With frequent switching of these shunt devices wear and tear on the turbines can be accelerated, resulting in high maintenance costs. Shunt devices alone cannot provide the desired continuous voltage regulation similar to a conventional generator, which is a common performance expectation [14]. Dynamic Reactive Compensation STATCOMs (STATic COMpensators) are power electronic devices that use IGBT, IGCT, or GTO-based converters to generate reactive current as needed for compensation. These devices utilize advanced controllers to regulate their output on a continuously

Using AMSC D-VAR STATCOM to Meet Wind Plant Compensation Requirements
The following section outlines an example of using the D-VAR STATCOM to meet grid interconnection requirements. The Lake Bonney wind generation plant in South Australia is one example of a fully integrated reactive compensation system utilizing AMSC’s D-VAR system. There weren’t any specific interconnection requirements in place for the first construction phase of the wind generation plant, but by the time the second phase of the wind generation plant was being developed, the South Australian grid code had evolved to include the following six requirements. 1. Provide ±93% PF at the high side of the power transformer at full generation. 2. 50% of its power factor (PF) correction capability being dynamic (very fast response). 3. Reactive output is proportional to its generation level. 4. Regulate the transmission system voltage. 5. Avoid tripping the wind generation plant for nearby transmission grid faults and high voltages (LVRT and HVRT). 6. Restore the transmission system’s post fault voltage to a minimum of 90%
132 kV
CT PT CT CT

Power Transformer With OLTC
N.O. 33 kV

Power Transformer With OLTC
33 kV

Monitoring

12 MVAr STATCOM

2x 14 MVAR Cap Banks

2x 14 MVAR Cap Banks

12 MVAr STATCOM

Control

Control

Turbine Reactive Power Control

Reactive Power Control System Reactive Power Control System

Turbine Reactive Power Control

Figure 7. One-line diagram of the Lake Bonney wind generation plant with D-VAR® System.

80

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

The D-VAR system developed for this application consists of a D-VAR STATCOM with a transient rated capacity for VRT, shunt capacitor banks located on the collector bus, and integration of the wind turbine operation to meet the overall grid requirements, as summarized below.

[11]

[12] The Lake Bonney wind generation plant reactive compensation system installed allowed the wind generation plant to easily meet all of the grid interconnection requirements as shown in Figure 8 below [15].
150 Reactive Requirements 125 100 75 Lagging (Inductive) 50 25
Turbines = 32 MVAR

[13]

DVAR Controlled Reactive Resources

[14] [15]

Leading (Capacitive)

org/fileadmin/ewea_documents/documents/publications/ grid/051215_Grid_report.pdf EWEA (2008) EWEA Working Group on Grid Code Requirements – Position Paper. http://www.ewea.org/ fileadmin/ewea_documents/documents/publications/ position_papers/080307_WGGCR_final.pdf EWEA (2009) Generic Grid Code Format for Wind Power Plants. http://www.ewea.org/fileadmin/ewea_documents/ documents/publications/091127_GGCF_Final_Draft.pdf CLARK, K., Interconnection Issues: Controlled Inertial Response from GE Wind Turbine Generators. (March 2010) AWEA Wind & Transmission Workshop. ROSS, M. (2006, February) Wind Generation Presents Interconnection Challenges. North American Wind Power JOHN A. Diaz de Leon II, Bud Kehrli, and Andy Zalay How the Lake Bonney Wind Farm Met ESCOSA’s, NEMMCO’s, and ElectraNet’s Rigorous Interconnecting Requirements, IEEE PES Transmission and Distribution Conference & Exposition, Chicago 2007

LBII Generation in MW

Turbines = 46 MVAR

-100

-80

-60

-40

-20

0

20

40

60

80

100

Figure 8. Lake Bonney reactive requirements and capability as a function of generation level.

As shown in the above example, a properly engineered solution consisting of a STATCOM device, shunt elements, and control over the reactive capability of the wind turbine generators, can be an effectively system designed to meet grid code requirements. The overall reactive compensation system operates in an integrated fashion to provide a dynamic response over the full installed capacity range.

References
[1] Wind Energy, The Facts (2010) http://www.wind-energy-thefacts.org [2] AMSC Seminar; Integrating Renewable Energy 2009 [3] CARLIN, P.W., Laxson, A.S., Muljadi, E.B., (2001) The History and State of the Art of Variable-Speed Wind Turbine Technology. National Renewable Energy Laboratory. http:// www.nrel.gov/docs/fy01osti/28607.pdf [4] Federal Energy Regulatory Commission (2010) http://www. ferc.gov/legal/maj-ord-reg.asp [5] National Grid (2010) http://www.nationalgrid.com/uk/ Electricity/Codes/gridcode/gridcodedocs/ [6] EirGrid plc (2010) http://www.eirgrid.com/operations/ gridcode/ [7] Alberta Electric System Operator (2010) http://www.aeso.ca/ rulesprocedures/9139.html [8] RED Eléctica De España (2010) http://www.ree.es/ operacion/procedimientos_operacion.asp, http://www.ree. es/seie/baleares/regimen_especial.asp [9] Prime Minister’s Office General Directorate of Regulatory Development and Publication (Turkey) Regulation on the Amendment of the Electricity Market Network Regulation Appendix 18, (2008). [10] European Wind Energy Association (2005) Large Scale Integration of Wind Energy in the European Power Supply: analysis, issues, and recommendations. http://www.ewea.

81

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

EVSEL KAYNAKLI ARITMA ÇAMURLARININ BİYOGAZ ÜRETİMİNDE KULLANIMININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Volkan ÇOBAN
TUBITAK MAM, Enerji Enstitüsü

Selman ÇAĞMAN
TUBITAK MAM, Enerji Enstitüsü

Mustafa TIRIS
TUBITAK MAM, Enerji Enstitüsü

Durmuş KAYA
TUBITAK MAM, Enerji Enstitüsü

Alptekin YAĞMUR
TUBITAK MAM, Enerji Enstitüsü

Fehmi AKGÜN
TUBITAK MAM, Enerji Enstitüsü

Özet
Türkiye’de gerek evsel gerekse endüstriyel atık su arıtma tesislerinden açığa çıkan arıtma çamurları depolama ve uzaklaştırma problemlerine sebep olmaktadır. Bu atıklar mevcut durumda genelde depo alanlarında stoklanmaktadır. Ancak, deponi alanları da dolmaya başlamış olup, yeni, kalıcı ve sürdürülebilir çözümlere ihtiyaç duyulmaktadır. Ayrıca, atıksu arıtma tesislerinde yenilenebilir bir enerji kaynağı olan biyogaza yönelik araştırmalar ile işletmenin teknolojik olarak zenginleştirilip hem çevresel hem de enerji konularında işlevselliğinin artırılması amaçlanmaktadır. Bu çalışmada; bir atıksu arıtma tesisine ait arıtma çamurundan biyogaz üretimi deneysel olarak incelenmiştir. Atıksu arıtma tesisine ait son çökeltme çamurunun kuru madde, uçucu kuru madde, KOİ, amonyum azotu ve çeşitli ağır metal analizleri yapılmış ve deneysel çalışma sürecinde elde edilen tüm bulgular sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Atıksu arıtma çamuru, biyogaz, yenilenebilir enerji, çamur bertarafı

olmaktadır. Ülkemizde genelde belediyeler tarafından kurulan ve çalıştırılan, nüfusun yaklaşık % 13’üne tekabül eden 69 adet evsel atıksu arıtma tesisiyle yıllık olarak 500 bin tona yakın arıtma çamuru ortaya çıkmaktadır [3]. Tüm belediyelerin evsel atıksu tesisi kurmasıyla ortaya çıkabilecek potansiyel arıtma çamuru miktarı ise yaklaşık olarak 4 milyon ton/yıl’dır. Atıksuların arıtımında üç yöntem kullanılmaktadır. Bunlar fiziksel, kimyasal ve biyolojik arıtma yöntemleridir. Evsel atıksuların arıtımında genelde kimyasal arıtmaya ihtiyaç duyulmamaktadır. Kullanılan fiziksel arıtma yöntemleri; ızgaralar, kum tutucular, filtrasyon havuzları ve çökeltme tanklarıdır. Biyolojik arıtma yöntemleri ise iki ana başlıkta incelenebilmektedir. Bunlar oksijenli ve oksijensiz arıtma yöntemleridir. Evsel atıksuların arıtımında oksijenli arıtma olmazsa olmaz iken oksijensiz artıma sistemleri oksijenli arıtma sistemlerine yardımcı arıtma sistemi olarak kullanımı karşımıza çıkmaktadır. Oksijenli arıtma sistemlerinde, faaliyet gösteren mikroorganizmalar atıksu içerisindeki kirleticileri bünyesine alıp suyun KOİ değerini düşürerek arıtma yapmaktadır. Oksijensiz arıtma da ise yine mikroorganizmalar tarafından atıksu içerisinde bulunan karbonhidrat, yağ ve protein yapıdaki karbon kaynakları metan ve karbondioksite dönüştürülmektedir. Burada tamamen oksijensiz ortam yaratılmak zorundadır[4].

1. Giriş
Kırsal nüfusun giderek azalması ve kentleşme ile birlikte ortaya çıkan evsel atıksu problemi, özellikle son yüzyıl içerisinde geliştirilen arıtma tesisleri ile giderilmeye çalışılmıştır [1,2]. Evlerden çıkan atıksuların gelişi güzel doğaya salınması doğadaki akarsu, göl ve yer altı sularının kirlenmesine sebebiyet vermektedir. Çevre sularının kirlenmesine atıksular içerisinde çökebilen, çözünmüş veya askıda bulunan kimyasal ve biyolojik maddeler sebep olmaktadır. Atıksu içindeki bu kimyasal ve biyolojik maddeler doğada çürüyerek oluşturdukları koku probleminin yanında çevre sularında çözünmüş oksijen miktarının düşmesine, yabancı otların ve yosunların gelişmesine neden olmaktadır. Arıtılmadan çevreye verilen atıksular ayrıca dolaylı olarak bitki, hayvan ve insan sağlığını da olumsuz olarak etkilemektedir. Özellikle son 30 yıldır çoğu Avrupa ülkesi atıksularını atıksu bertaraf tesisleri ile birlikte kontrol altına almaya çalışmıştır. Kurulan tesisler sayesinde atıksuların içerisinde bulunan kirleticiler kimyasal, aerobik veya anaerobik metodlar yardımıyla giderilmekte ve sonuçta istenilen deşarj karakterinde su oluşturulmaktadır. Ancak, atıksu içerisindeki kirleticiler atıksudan arındırılmasına rağmen yok edilememekte ve son ürün olan atıksu çamuru içerisinde hapsedilmektedir. Bu durum atıksu problemini atıksu çamuru problemine dönüştürmektedir. Tüm dünyada atıksu arıtma tesislerinden ortaya çıkan arıtma çamuru büyük bir sorun olmaktadır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de arıtma tesislerinden çıkan arıtma çamuru depolama ve uzaklaştırma problemlerine sebep

2. Oksijenli ve Oksijensiz Arıtmanın Karşılaştırılması
Tablo 1’den de anlaşılabileceği üzere, oksijensiz arıtmanın oksijenli arıtmaya göre bazı üstünlükleri mevcuttur. Oksijensiz arıtmada nerdeyse hiç enerji tüketimi olmadan atık bertarafı yapılabilmekte, hatta son ürün olarak ortaya çıkan biyogaz içeriğindeki metan itibariyle enerji üretebilmektedir. Oksijenli arıtmada atık içerisindeki enerji potansiyelinin yarısından fazlası biyokütlede kalırken oksijensiz arıtmada % 90’lık kısım biyogazda saklanmaktadır. Oksijensiz arıtmanın besin ihtiyacı oksijenliye göre daha düşüktür. Oksijensiz arıtmada hammadenin büyük bir bölümü biyogaz dönüştüğünden dolayı çamur miktarında da azalma olmaktadır. Oksijensiz ortam bakterileri + 15 °C sıcaklıklarda kendini askıya alarak uzun süre faaliyetsiz kalabilmektedir ve uygun ortam sıcaklıklarında tekrar faaliyetlerine devam edebilmektedirler. Oksijenli arıtma için glikoz bazlı substrat parçalanma modeli: C6H12O6 + 6O2→ 6 CO2 + 6 H2O G0 = -2840 kJ Oksijensiz arıtma için glikoz bazlı substrat parçalanma modeli: C6H12O6 → 3 CO2 + 3 CH4 G0 = -393 kJ

82

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Tablo 1. Oksijenli ve Oksijensiz Arıtmanın Karşılaştırılması [2,5] Karşılaştırma Karbon dengesi Oksijenli Arıtma % 50-60 karbondioksite dönüşür %40-50 biyokütleye dönüşür % 60 biyokütlede saklanır % 40 ısı (ortama salınır) Havalandırma için enerji gereksinimi yüksektir Bazen Kısa Oturmuş teknoloji Eklenebilir Düşük Oksijensiz arıtma % 95 biyogaza dönüşür %5 biyokütleye dönüşür % 90 metan ile biyogazda saklanır % 3-5 ısı (ortama salınır) % 5-7 biyokütlede saklanır Karıştırma gibi işlemler için küçük enerji gereksinimi Düşük Nispeten uzun Son yıllarda giderek oturmuş olsa da gelişme gereksinimi var Arkasına eklenebilir Düşük

3. Deney Düzeneği
Bu çalışmada 15 lt kapasiteli anaerobik (oksijensiz) reaktörler kullanılmıştır. Kullanılan reaktörün şekli Şekil1’de verilmiştir. Anaerobik reaktör hem kesikli hemde sürekli besleme sistemine uygun tasarlanmıştır. Reaktör içerisindeki sıcaklık bir sıcaklık ölçer ile ölçülmekte ve otomasyon sistemi ile sürekli kontrol edilerek istenilen sıcaklıklarda çalışma imkanı bulunmaktadır. Reaktör içerisinde karıştırıcı mevcuttur. Bu karıştırıcının hızı frekans konvertörü ile ayarlanabilmektedir. Anaerobik reaktör içerisinde üretilen gaz miktarı bir gaz ölçer ile sürekli ölçülebilmektedir. Gaz ölçerden geçen gaz bir gaz toplayıcı sisteme bağlanarak depolanmaktadır.

Enerji dengesi Enerji gereksinimi Besin ihtiyacı Devreye alma Teknolojik durum Nutrient giderimi Patojen giderimi

Oksijenli arıtma ile 1 mol glikoz 6 mol oksijen ile 6 mol karbondioksit ve su oluşturmaktadır. Görüldüğü üzere oksijen 1 mole karşılık 6 mol kadar oranda sisteme verilmek zorundadır. Bu durum sistemin enerji gereksinimi oldukça arttırmaktadır. Oksijensiz arıtmada ise 1 mol glikoz bakteri faaliyetleri ile direkt hücresel işlemlerle 3 mol karbondioksit ve metana parçalanabilmektedir. Oksijensiz arıtmanın bu avantajlarını yanında bazı dezavantajları da mevcuttur. Bu dezavantajların başında oksijenli arıtmaya göre arıtmanın çok yavaş seyretmesidir. Bu durum ihtiyaç duyulan çürütücü boyutlarını büyütmekte ve ilk yatırım maliyetini arttırmaktadır. Oksijenli arıtma ile çok daha hızlı ve fazla miktarlarda atıksu arıtmak mümkün olmaktadır. Ayrıca, oksijensiz arıtmanın uygulanabilmesi için atıksuyun KOİ değerinin 5 g/l’den fazla olması gerekliliği ortaya konmaktadır [6]. Ancak, son yıllarda yapılan çalışmalar ile bu değerlerin altındaki KOİ değerlerindeki atık sulara da oksijensiz arıtmanın uygulanabileceği gösterilmiştir. İkinci bir dezavantaj ise oksijensiz arıtmanın genelde yaklaşık 38 0C’de yürütülmesinden dolayı dışarıdan ısıya ihtiyaç duyulmasıdır. Ancak, çıkan biyogazın değerlendirildiği sistemler eklenerek tesisin kendi ısısını karşılayabildiği de bir gerçektir. Bunlara ek olarak oksijensiz arıtmada çıkan biyogaz içerisindeki hidrojen sülfür (H2S) koku problemine neden olmaktadır. Son yıllarda geliştirilen hidrojen sülfür arıtıcı sistemlerle bu problem de ortadan kaldırılabilmektedir.

Deney oksijensiz ortamda, kesikli besleme yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Bir arıtma tesisinin son çökeltme çamurundan alınan numune denenerek arıtma çamurunun biyogaz potansiyeli ölçülmeye çalışılmıştır. Aşı materyali olarak büyükbaş hayvan gübresinin çürütüldüğü çürütücüden alınan aşı kullanılmıştır. Kütlesel olarak % 10 aşı materyali sisteme eklenmiştir. Deney boyunca günlük olarak çıkan gaz miktarı ve niteliği kayıt edilmiştir. Deneye başlangıç numunesi ile sonuç numunesinde Kuru Madde (KM), Uçucu Kuru Madde (UKM), pH ve Toplam Kjedhal Azotu (TKN) analizleri sürdürülmüştür.

4. Deneysel Toplanan Veriler
Arıtma tesisinin belt pres öncesi elde edilen son çökeltme çamurundan 11 kg anaerobik reaktöre beslenerek deneme yapılmıştır. Denemeler sabit 38 °C sıcaklıkta mezofilik bölge şartlarında yürütülmüştür. Kullanılan arıtma çamurunun fiziksel özellikleri Tablo 2’de verilmiştir.
Tablo 2. Artıma Çamurunun Fiziksel Özellikleri Numune Giriş Hammadde Çıkış Ürün Kuru Madde (%) 7,19 7,08 Uçucu Kuru Madde (%) 34,62 32,61

Deney günlük üretilen biyogazın miktarının toplam üretilen biyogazın % 90’nın altına indiği zaman bitirilmiştir. Kesikli çalıştırılan sistemlerde toplam üretilen biyogazın % 70’nin gerçekleştiği süre bekletme süresi olarak alınabilmektedir [7]. Deney sonucunda bekletme süresi olarak 10 gün seçilebileceği hesaplanmıştır. Yapılan ağır metal analizleri sonucunda oksijensiz arıtmayı inhibe edecek değerlerde bir ağır metale rastlanmamıştır. Deney süresince ortalama pH 6,9 olarak ölçülmüştür. Elde edilen günlük ve toplam üretilen biyogaz miktarları grafikleri Şekil 2 ve Şekil 3’te verilmiştir. Maksimum günlük biyogaz üretimi 5. gün gerçekleşmiştir. Yeni gaz çıkışı olmadığından toplam üretilen biyogaz miktarı 16. günden itibaren sabitlenmiştir. Deney süresince beslenen 11 kg atıksu çamuruna karşılık toplamda 56,15 lt. biyogaz elde edilmiştir. Elde edilen biyogazın içeriğinde % 65 oranında metan bulunmaktadır. Atıksu çamurunda organik madde başına elde edilen biyogaz miktarı 206,40 lt/kg. UKM olarak hesaplanmıştır. Atıksu çamurunun biyogaz üretme kapasitesi 5,10 lt/kg.çamur’dur.

Şekil 1. Anaerobik Reaktör: 1. Boşaltma vanası, 2. Reaktör, 3. Termokuple, 4. Karıştırıcı motoru, 5. Gaz çıkış vanası, 6. Karıştırıcı, 7. Gaz debi ölçer, 8. Kontrol panosu, 9. Gaz toplama balonu

83

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Kaynaklar
[1] MCCARTHY, PL., One hundred years of anaerobic digestion, Anaerobic Digestion 1981, 1982 [2] Türker, M., Anaerobik biyoteknoloji ve biyoenerji üreimi, Çevkor, İzmir, 2008 [3] TOPAL, H., Toraman, O.Y., Dolaşımlı akışkan yatakta kömür ile arıtma çamurunun birlikte yakılması ve çevresel etkileri, Mühendis makine, 2003 [4] GUJER, W., Zehnder, AJB., Conversion process in anaerobic wastewater treatment, Water Science & Technology., 15, 127167, 1983 [5] GIJZEN, H.J., Anaerobes, aerobes, and phototrophs: a winning team for wastewater management, Water Science & Technology, 44, 8, 123-132, 2001 [6] STUCKEY, DC., The role of anaerobic digestion in the treatment of domestic and industrial wastewaters; present perceptions and future prospects, Technik Anaerober Prozesse, TUH, 7-9 Ekim, 1998 [7] KISHORE, V.V.N., Raman, P., Rao, V.V.R., Fixed Dome Biogas Plants-A Desing, Construction and Operation Manual, Tata Energy Research Institute, New Delhi, 1987.

Şekil 2. Günlük üretilen biyogaz miktarı grafiği.

Summary
Especially in the last century, a problem of municipal waste water which appears with progressive decline of the rural population and urbanization has been tried to solve by waste water treatment systems. Haphazardly releasing of waste waters to nature causes a contamination of rivers, lakes and underground waters. Biological and chemical particles in the sediment of waste water cause these contaminations. When untreated waste waters released to nature they have negative effect on the animal, plant and human health. Particularly last thirty years, most European countries take under control waste waters by constructing treatment plants. These treatment plants work with two main logics:aerobic and anaerobic methods. Most widespread method is aerobic treatment method. However, sludge of aerobic treatment plants is a big problem because pollutants in the waste waters are converted to the sludge. Like all over the world, Turkey has also waste water sludge problem which is almost 500 thousand tones produced by 69 municipal waste water treatment plants operated by municipalities. If each municipality had waste water treatment plant, the amount of sludge could be increased to 4 billion tones per year. The Comparison of Aerobic and Anaerobic Treatments Anaerobic treatment has same advantages according to aerobic treatment as given in Table 1. Aerobic treatment is much faster compared to anaerobic one. Hence in anaerobic treatment there is a need for additional heating for keeping the temperature around 38 0C. As might be seen a problem, H2S, comes into being in anaerobic treatment which can be handled perfectly with the latest purification developments. Set-up Mechanism In this study, 15 lt anaerobic reactors are used which can be operated batch or continuously. The temperature of anaerobic media (inside the reactor) and the agitator of the rector can be controlled by control panel. The produced biogas is checked with a flow meter and then accumulated in a gas storage media.

Şekil 3. Toplam üretilen biyogaz miktarı grafiği.

5. Sonuç
Arıtma çamurlarının biyogazda değerlendirilebilmesi için öncelikle kaynağının türü belirlenmelidir. Evsel kaynaklı arıtma çamurlarına sanayi atıklarının karışıp karışmadığı çıkacak çamurun karakteristiği için önemlidir. Evsel kaynaklı arıtma sistemlerinde uygulanan arıtma sistemi oluşacak çamurun bileşimi için diğer önemli bir unsurdur. Sistemin ön çökeltmesinin bulunup bulunmamasına göre oksijensiz arıtmada elde edilecek biyogaz potansiyeli değişebilmektedir. Çalışma boyunca sabit sıcaklık 38 °C’de pH yaklaşık 7 civarında gözlenmiştir. Deneyde kullanılan artıma çamurunun ağır metal limitleri biyogaz üretimini durduracak nitelikte değildir. Evsel kaynaklı arıtma çamurlarında biyogaz üretimi için kuru madde ve uçucu kuru madde belirleyici özellik taşımaktadır. Bu çalışmada kullanılan arıtma çamurunun kuru madde oranı % 7,19 ve uçucu kuru madde oranı % 34,62’dir. Deneysel çalışmalar sonucunda bu artıma çamurundan elde edilen biyogaz verimi 5,10 lt/kg.çamur olarak bulunmuştur. Bu değere bakıldığında biyogaz veriminin düşük olduğu gözlenmektedir. Bunun en büyük sebebi arıtma çamuru içindeki uçucu kuru madde miktarının düşük olmasıdır. Bu sebeple arıtma çamurunun biyogaz verimi incelenmek istendiğinde uçucu kuru madde başına üretilen biyogaza bakılması daha doğru sonuç verecektir. Bu çalışmada uçucu kuru madde başına elde edilen biyogaz verimi 206,40 lt/kg.UKM olarak gerçekleşmiştir.

84

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Table 1. The Comparison Of Aerobic And Anaerobic Treatments Comparison Carbon balance Aerobic treatment 50-60% converted to carbon dioxide 40-50% converted to biomass 60 % kept in biomass 40% heat (released to environment) Anaerobic treatment 95% converted to biogas 5% converted to biomass 90% kept in biogas as a methane 3-5% heat (released to environment) 5-7% kept in biomass Low energy requirement for mixing Low Relatively long Well-known technology at least years but requires development Can be added Low

56,15 lt biogas was produced from 11 kg sludge and the methane content was 65%. Therefore, biogas production rate of the sludge is 5,10 lt/kg sludge (206,40lt/kg ODM).

Energy balance

Energy requirement Nutrient requirement Start up Technology

High energy requirement because of aeration Sometimes Short Well-known technology

Nutrient removal Pathogen removal

Can be added Low

Figure 1. Anaerobic reactor: 1. Discharge valve, 2. Reactor, 3. Thermocouple, 4. Agitator engine, 5. Gas relief valve, 6. Agitator, 7. Gas flow meter, 8. Control panel, 9. Gas storage media

Samples were taken from a waste water treatment plant and tried under batch conditions to determine biogas potential. As inoculum material, 10 % (in mass) big cattle manure was added to the reactor. Dry matter, organic dry matter, pH and total nitrogen values were examined before and after the batch tests. Results 11 kg of sludge, taken from treatment plant just before belt press station, was utilised in batch tests under mesophilic conditions. The physical specifications of the sludge are given below:
Table 2. Waste Water Sludge Physical Specifications Sample Input material (substrate) Output material (digestate) Dry Matter (%) 7,19 7,08 Volatile Dry Matter (%) 34,62 32,61

Trials were completed when the daily biogas production became less than 90% of the accumulated biogas production. The hydraulic retention time was 10 days and pH value was 6,9 on average. The peak biogas production was enhanced on the 5th day and no gas production was observed after 16 days.

85

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

DÜNYADA BİYOYAKITLARA İLİŞKİN KAMU POLİTİKALARI

E.Emrah HATUNOĞLU
Başbakanlık DPT Müsteşarlığı İktisadi Sektörler ve Koordinasyon Genel Müdürlüğü

Kubilay KAVAK
Başbakanlık DPT Müsteşarlığı İktisadi Sektörler ve Koordinasyon Genel Müdürlüğü

Özet
Biyoyakıt kullanımında lider olarak temayüz eden öncü ülkelerin ayrıntılı bir şekilde incelenmesi göstermektedir ki, bu ülkeler ya üretim ya da tüketim tarafında çok sayıda destekleme politikasını muntazaman uygulamışlardır. Bazı ülke örneklerinde ise, altyapı sübvansiyonları ve Ar-Ge yardımları türünden diğer destekleme politikalarının öncelik kazandığı görülebilmektedir. Biyoyakıt kullanımına yönelen aşırı sayıda ülke bulunmamakla birlikte, bu alanda gruplandırmayı gerektirecek ölçüde çok ve farklı politika yaklaşımlarının ortaya çıktığını ileri sürmek mümkündür. Bu çalışmada, muhtelif kamu politika yaklaşımları ile bunların içkin özellikleri ve doğurduğu sonuçlar, Türkiye’nin biyoyakıt kullanım çalışmalarına yönelik uygun dersleri çıkarmak üzere, olabildiğince sistematik biçimde ve dikkatle incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Biyoyakıt, biyoetanol, biyodizel, biyoyakıt üretim, tüketim ve destekleme politikası

için destekleme araçlarını devreye sokmuştur. Bu çalışmada, biyoyakıtlara yönelik üretim-tüketim-destekleme politika uygulamaları ve araçları değerlendirilirken, biyoetanol ve biyodizel üretiminde dünyada söz sahibi olan ülkelerin politika uygulamaları örneklerle incelenmiştir.

2. Biyoyakıt Üretim Politikaları
Biyoyakıt üreten ülkeler, üretim sürecinde kullanılan hammaddeleri ithal etmek yerine, ülke içerisinde yetiştirilen tarımsal ürünlerden sağlamaya çalışmaktadırlar. Böylece, yerel üretime ağırlık verilip yeni istihdam ve gelir imkanları yaratılmış olmaktadır. Birçok ülke tarafından benimsenen bu üretim politikasının, tarım sektörünün gelişmesi ve kırsal kalkınmanın sağlanması noktasında faydalı olduğu düşünülmektedir. Biyoyakıt üretiminde ülkelerin spesifik bir tür biyoyakıt üretimine ağırlık vermesi, göze çarpan bir diğer politika uygulamasıdır. Genellikle sadece biyoetanol üretimine veya sadece biyodizel üretimine yoğunlaşılması, üretimde ekonomik etkinliği sağlayacağı için olumlu görülmektedir. Aynı kapsamda, ülkelerin biyoyakıt üretimlerinde kullandıkları tarımsal hammaddeler genellikle spesifik bir ürün olmaktadır. Başka bir deyişle, ülkeler iklim şartlarına uygun bir tarım ürününde uzmanlaşmakta ve özellikle o ürünü biyoyakıt üretiminde kullanmaktadırlar. Sözgelimi ABD, biyoyakıtlar içerisinde biyoetanolden yana tercih koymakta ve biyoetanolü ağırlıklı olarak mısır ürününden elde etmektedir. Diğer yandan, uzun yıllar boyunca biyoetanol üreten Brezilya, hammadde olarak şeker kamışı kullanmaktadır. Endonezya ve Malezya gibi ülkelerde ise, biyoyakıtların neredeyse tümünü palm yağından üretilen biyodizel oluşturmaktadır. Diğer yandan, biyoyakıt üretiminde önde gelen dünya örnekleri incelendiğinde, ülkelerin üretim planlaması yaparak bir program çerçevesinde çalışmalarını yürüttükleri gözlenmektedir. Biyoetanol üretimine ilişkin faaliyetlerini 1975 yılında başlatmış olduğu Ulusal Biyoetanol Programı (ProAlcool) çerçevesinde gerçekleştiren Brezilya, biyoyakıt üretimini bir program kapsamında yürüten ilk ülke olmuştur. 1978 yılında hazırlamış olduğu Gasohol Programı ile araçlarda E10 olarak bilinen (% 10 biyoetanol % 90 benzin) yakıtın kullanımını yaygınlaştırmaya çalışan ABD ise, Brezilya’dan sonra biyoyakıt konusunda özel bir program uygulayan ikinci ülke olmuştur. [2] 2003 yılında Hindistan hükümetinin başlatmış olduğu Ulusal Biyodizel Programı da biyoyakıt üretiminin bir program çerçevesinde gerçekleştirilmesine ilişkin bir diğer güncel örnektir.[3] Bu örneklere Çin, Endonezya, Malezya gibi ülkelerdeki uygulamaları da eklemek mümkündür. Sözgelimi Çin, Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu (NDRC-National Development and Reform Commission) tarafından 2007 yılında hazırlanan Yenilenebilir

1. Giriş
Biyoyakıt üretiminin gerisinde birçok faktör bulunmakla birlikte, bu faktörlerin öncelik sırası ülkeden ülkeye değişmektedir. Brezilya ve ABD 1970’lerde petrol fiyatlarında meydana gelen aşırı artışla birlikte, büyük oranda ithal ettikleri petrolün bütçeye getirdiği yükü düşürme düşüncesi ile biyoetanol üretimine başlamıştır. Son yıllarda bu ülkelerdeki amaca benzer şekilde, birçok ülke artan enerji fiyatlarının bütçeye yükünün azaltılması niyetiyle biyoyakıt üretimine yönelmiştir. Biyoyakıt üretimini teşvik eden diğer en önemli motif ise enerji arz güvenliğinin sağlanmasıdır. Başta ABD ve Çin gibi ülkeler büyük oranda ithal ettikleri petrole olan bağımlılıklarını azaltmak ve alternatif kaynaklarla birlikte enerji arz güvenliğini sağlamak amacıyla biyoyakıt üretimine ağırlık vermişlerdir. Diğer yandan, 2000’li yıllarda ortaya çıkan çevresel sorunların önlenmesinde biyoyakıtları bir çare olarak gören AB ülkeleri, biyoyakıt kullanımını küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi çevresel sorunların önlenmesi amacıyla artırmak istemişlerdir. Son olarak, tarım sektöründe istihdamın ve gelirin artırılarak kırsal kalkınmanın sağlanması amacı, başta Almanya olmak üzere diğer AB ülkelerinin biyoyakıt üretimine yönelmelerini sağlamıştır.[1] Bu amaçların gerçekleştirilmesini sağlamak üzere, son yıllarda biyoyakıt üretim ve tüketimi hızlı bir şekilde artmıştır. Bu durumun gerisinde yatan en önemli faktör, ülkelerin yapmış oldukları yasal düzenlemeler ve üretim-tüketim-destekleme politikalarıyla biyoyakıtları teşvik etmeleridir. Birçok ülke kendisine biyoyakıt üretim ve/veya tüketim hedefi koymuş ve bu hedeflere ulaşabilmek

86

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Enerji Orta ve Uzun Vadeli Kalkınma Planı (Medium and Long Term Development Plan for Renewable Energy) ile yenilenebilir enerji kaynaklarından enerji üretiminin ve biyoyakıtların bundaki payının yol haritasını ayrıntılı olarak belirlemiştir.[4] Diğer yandan, 2005 yılında başlatmış olduğu Ulusal Biyoyakıt Politikası (National Biofuel Policy) sayesinde çok kısa bir süre içinde biyodizel üretiminde dünyada söz sahibi olan ve kendi üretiminin % 75’ini ihraç eden Malezya, belirlemiş olduğu politika hedeflerinde önemli aşamalar kaydetmiş bir ülke olarak dikkat çekmektedir. [5] Bu noktada altı çizilmesi gereken husus, ülkelerin biyoyakıt üretimlerini bir program çerçevesinde, sistematik ve düzenli bir şekilde yürüterek başarı şanslarını artırmalarıdır.

Bazı ülkeler ise, ulaştırma sektöründe kullanılan akaryakıtın belli oranını biyoyakıtlarla karşılamayı kendilerine hedef olarak koymuşlardır. AB Komisyonu tarafından 2008 yılının başında hazırlanarak AB Konseyi’nin onayına sunulan “Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Kullanımının Teşviki”ne ilişkin direktifte, AB 2020 yılında ulaştırma sektöründe kullanılan toplam akaryakıtın % 10’unu biyoyakıtlardan karşılamayı hedeflemektedir. AB Parlamentosu tarafından da onaylanan söz konusu tüzük 5 Haziran 2009 tarihinde AB resmi gazetesinde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.[10]
Tablo 1. Bazı Ülkelerin Biyoyakıt Tüketim Politika Uygulamaları ve Hedefleri Ülkeler Harmanlama Uygulaması / Hedefleri Tüketim Miktarı Hedefi / Tüketim Oranı Hedefi Miktar/ Oran 136 Milyar litre 50 Milyon litre % 20-25 %5 %5 %2 % 20 % 20 Z % 5,75 % 10 Almanya Biyoyakıt Z % 6,75 %8 Fransa Biyoyakıt İ %7 % 10 Çin Endonezya Biyoyakıt Biyoetanol Biyodizel Malezya Biyodizel %1 %1 %5 2009 2009 2008 Z Z Z-Henüz gerçekleşmedi. % 15 % 15 % 20 2010 2020 2010 2015 2010 2015 2020 2025 2025 Mevcut Durum 2013 2010 2012 2017 Z Z Yıl 2022

3. Biyoyakıt Tüketim Politikaları
Biyoyakıt tüketim politikaları ülkeden ülkeye farklılık arz etmektedir. Bazı ülkeler biyoyakıt tüketimini teşvik edici politikalar uygulamakta ve tüketicilerini yönlendirmektedir. Diğer bazı ülkeler ise, yasal düzenlemelerle biyoyakıt tüketimini zorunlu hale getirmekte ve koymuş oldukları sayısal hedeflerle biyoyakıt tüketimlerini artırmaya çalışmaktadırlar. Bilindiği üzere, biyoyakıtlar saf motor yakıtı olarak değerlendirilebilirken, günümüzde genellikle benzin ve dizel gibi fosil yakıtlarla harmanlanarak kullanılmaktadırlar. Belli bir karışım oranına kadar taşıt motorlarında herhangi bir modifikasyona ihtiyaç duyulmadan kullanılan biyoyakıtların harmanlama oranı ülkeden ülkeye değişmektedir. Ülkeler üst limit harmanlama oranlarını belirleyerek bu oranı isteğe bağlı veya zorunlu yapabilmektedirler. İsteğe bağlı harmanlama oranı belirlendiğinde tüketiciler biyoyakıt kullanımında özgür bırakılırken, zorunlu harmanlama oranı belirlenen ülkelerde tüm tüketiciler biyoyakıt tüketmeye mecbur hale getirilmektedirler. Bu noktada, biyoyakıt tüketimlerini düzenli bir şekilde artırmak isteyen ülkeler benzinle ve dizelle karıştırılması zorunlu biyoyakıt oranlarını yasal düzenlemelerle belirlemektedirler. Zorunlu harmanlama oranları ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, ülkeler kendilerine sayısal hedefler koyarak yıllar itibarıyla bu hedefleri tutturmaya çalışmaktadırlar. Biyoyakıt konusunda birçok ilke imza atmış Brezilya, bu konuda da dünyadaki en cesur ülkedir. 1993 yılında yapılan bir düzenlemeyle tüm benzin istasyonlarında satılan benzine % 22 gibi çok yüksek oranda biyoetanol karıştırılması zorunluluğu getiren Brezilya, zorunlu harmanlama oranı belirleyen ilk ülke olmuştur. Şu an için Brezilya’da biyoetanol için zorunlu harmanlama oranını tespitten sorumlu Bakanlıklar Arası Şeker ve Biyoetanol Kurulu (CIAA), harmanlama oranını % 20-25 olarak belirlemiş olup, piyasanın talebine bağlı olarak zaman zaman bu oranı revize etmektedir.[6] Zorunlu harmanlama oranı uygulamasına başlamış ancak bu oranı ihtiyatlı olarak düşük belirleyen ülkeler de bulunmaktadır. Örneğin, Endonezya 2008 yılı Kasım ayında çıkardığı bir kanun ile 2009 yılından itibaren ulaştırma sektöründe kullanılan biyoetanol ve biyodizel için zorunlu % 1 harmanlama oranı belirlemiştir.[7] Diğer yandan, miktar olarak biyoyakıt tüketimlerinin belirli bir seviyeye ulaşmasını hedefleyen ülkeler bulunmakta olup, bu ülkeler mutlak olarak biyoyakıt tüketimlerini artırmayı hedeflemektedirler. Miktar olarak biyoyakıt tüketim hedefi seçen ülkelerden birisi ABD olup, kendisine 2022 yılında 136 milyar litre (36 milyar galon) [8] yenilenebilir yakıt tüketim hedefi belirlemiştir.[9]
Oran ABD Biyoyakıt Yıl Zorunlu (Z) İsteğe Bağlı (İ)

Japonya

Biyoyakıt

2011

Brezilya

Biyoetanol Biyodizel

Kanada

Biyoetanol Biyodizel

Hindistan

Biyoetanol Biyodizel

AB

Biyoyakıt

Kaynak: OECD, 2008:23-24; FAO, 2008:29; Lopez and Laan, 2008:64; Dillon vd., 2008:20; Ramesh, 2008 yayınlarından derlenmiştir.

Tablo 1’de, bazı ülkelerin mevcut durumda uygulamış oldukları veya önümüzdeki yıllar için taahhüt ettikleri biyoyakıt harmanlama oranları, bu oranların zorunlu veya isteğe bağlı oluşu, biyoyakıtlar için tüketim miktarı hedefleri ve ülkelerin toplam akaryakıt tüketimleri içerisinde biyoyakıt tüketim oranı hedefleri yer almaktadır.

4. Biyoyakıt Destekleme Politikaları
Yeni bir endüstri kolu olarak ortaya çıkan biyoyakıtların ilk etapta yüksek üretim maliyetlerinin olması, onların benzin ve dizel gibi klasik sıvı yakıt kaynaklarıyla rekabetini zorlaştırmaktadır. Bu yüzden, biyoyakıtlar için gerekli altyapı ihtiyacı ile birlikte, dağıtım ve depolama gibi lojistik yapıların oluşturulmasına da ihtiyaç duyulmaktadır. Sektörün tüm bu altyapı ihtiyaçları düşünüldüğünde biyoyakıtların ekonomik açıdan ayakta durabilmesi, benzinle ve dizelle rekabet edebilmesi için devlet eliyle desteklenmesi

87

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

gerekmektedir. Bu durumun bilincinde olan ülkeler, biyoyakıt üretimlerini ve tüketimlerini artırmak için destekleme politikaları uygulamaktadırlar. Bu uygulamalarla birlikte, biyoyakıt üreticileri, tüketicileri, lojistik hizmet tedarikçileri ve genel olarak sektör olumlu etkilenmekte ve biyoyakıtların gelişimi hızlanmaktadır. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte başlıca destekleme çeşitleri; üretime yönelik desteklemeler, altyapı-yatırım destekleri, dağıtım-ulaştırma destekleri, tüketime yönelik desteklemeler ve Ar-Ge desteklerinden oluşmaktadır. 4.1. Üretime Yönelik Desteklemeler Üretime yönelik desteklemelerin en önemlisi, biyoyakıt üretiminde hammadde olarak kullanılan tarımsal ürünlere doğrudan verilen sübvansiyonlardır. Biyoyakıt üretimi sürecinde hammadde olarak kullanılacak şeker pancarı, buğday, mısır ve yağlı tohumlu bitkiler gibi tarımsal ürünleri üreten çiftçilere birim başına verilen bu destek, hammadde arzını artırıp fiyatını düşürerek, biyoyakıt üretim maliyetini azaltmaktadır. Bu tür destekleme çeşidine verilebilecek en iyi örnek AB’nin 2003 yılında “Ortak Tarım Politikası” vasıtasıyla uygulamış olduğu “Enerji Ürünleri Yardımı”dır. Bu uygulamasıyla AB, biyoyakıtlar için hammadde olarak kullanılacak tarımsal ürünleri üreten çiftçilere hektar başına 45 Euro vermektedir. Üretime yönelik destekleme vererek biyoyakıt üretiminde kullanılan tarımsal ürünlerin birim maliyetini düşüren AB, bu politika uygulamasıyla çiftçilerini enerji tarımı yapmaya teşvik etmektedir.[11] Biyoyakıt üretiminde kullanılmak üzere tarımsal hammadde yetiştiren çiftçilerin olası gelir kayıplarının önlenmesi amacıyla öngörülen destekleme taban fiyatı uygulaması, biyoyakıt üretimine ilişkin bir diğer desteklemedir. Bu destekleme aracına ilişkin dünya genelinde verilebilecek en güncel örnek, 2008 yılı sonunda Hindistan hükümeti tarafından onaylanan Ulusal Biyoyakıt Politikası ile biyoyakıt hammaddesi yetiştiren Hintli çiftçilerin ürünlerine sağlanan destekleme taban fiyatıdır.[12] Yukarda bahsedilen bu uygulamalar, doğrudan biyoyakıt üretimine yönelik desteklemeler kapsamındadır. Yine, biyoyakıt üretiminde kullanılmak üzere yetiştirilen tarımsal ürünlere verilen girdi destekleri de bu çerçevede değerlendirilebilir. Ancak, birçok ülke, nihai kullanım amacı olarak insan tüketimi veya ulaştırma sektöründe yakıt olma özelliklerine bakmadan, tarımsal ürün üreten çiftçilerine girdi desteği vermektedir. Bu ise dolaylı olarak biyoyakıt üretiminde kullanılan tarımsal hammaddelerin üretim maliyetini düşürdüğünden, biyoyakıt üretimine ekonomik açıdan avantaj sağlamaktadır. Bu tür desteklemeler, biyoyakıt üretimine yönelik dolaylı destekleri oluşturmaktadır.[13] Bunun yanı sıra, biyoyakıt üreten işletmelere ürettikleri biyoyakıt miktarının belli oranında sübvansiyon veren ülkeler de bulunmaktadır. Bu uygulamayla çiftçiler aradan kaldırılmış olmakta ve biyoyakıt desteğini biyoyakıt üreticisi doğrudan hibe olarak almaktadır. Biyoyakıt üreticisine doğrudan verilen bir diğer üretim desteği de gelir vergisi muafiyetidir. Biyoyakıt üreten üreticilerden gelir vergisi ve katma değer vergisi alınmaması veya vergi oranlarında indirime gidilmesi sayesinde biyoyakıt üretimi desteklenmektedir.[14] Örneğin, Çin’de biyoetanol üreticilerinden alınan katma değer vergisi üreticilere iade edilmektedir.[15] Son olarak, devlet tarafından biyoyakıtlar için garanti taban fiyatı seviyesinin belirlenmesi de üretime yönelik desteklemeler kapsamında değerlendirilebilir. Bu uygulamayla birlikte üretici

belirli bir dönem için en düşük fiyata satabileceği biyoyakıt fiyatını öngörebilmekte ve üreticinin piyasa şartlarındaki dalgalanmalardan olumsuz etkilenmesi önlenmiş olmaktadır.[16] 4.2. Altyapı-Yatırım Destekleri Tarımsal hammaddeden elde edilen biyoyakıtların üretimi için gerekli altyapının hazırlanması ve yatırımların yapılması gerekmektedir. Biyoyakıt üretimi için kurulması gereken dönüşüm tesislerinin sabit yatırım maliyeti üreticileri zorlamakta ve altyapı eksiklikleri maliyetleri iyice artırmaktadır. Bu noktada, bazı ülkeler altyapı ve yatırım desteği olarak üreticilerine sermaye yardımı vermekte ve biyoyakıt üreticilerini desteklemektedir. Örneğin; biyoyakıt üretim tesisi kuran bir üreticinin yatırım maliyetinin belli bir oranı, devlet tarafından verilen para yardımıyla finanse edilmektedir. AB’nin kırsal kalkınma politikaları yoluyla biyoyakıt sektörünü desteklemesi altyapı-yatırım destekleme aracına güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bu uygulamayla Birlik içinde biyoyakıtlar, yenilenebilir enerji hibe ve sermaye yardımları sağlanarak kırsal kalkınma politika tedbirleriyle desteklenmekte ve sektörün büyümesi teşvik edilmektedir.[17] Bir başka örnek de ABD’de 2002 yılında yürürlüğe giren ve Tarım Kanunu (Farm Bill) olarak da bilinen Çiftlik Güvenliği ve Kırsal Yatırım Kanunu (Farm Security and Rural Investment Act)’dur. Bu Kanun, biyoyakıt rafinerilerinin geliştirilmesini teşvik eden birçok maddeyi içermektedir. Beş yıllık bir uygulama süreci olan bahse konu Kanun ile; tarımsal hammadde üretimi noktasındaki girişimlerin desteklenmesi, çiftçiler, yerel idareler ve sivil toplum örgütleri tarafından biyoyakıt üretimi ile kullanımının teşvik edilmesinin yanı sıra, eğitim programlarının düzenlenmesi de sağlanmıştır.[18] Diğer yandan, özel sektör yatırımlarını özendirmek ve sektörün büyümesini hızlandırmak için yatırım indiriminde vergi istisnası uygulayan ülkeler bulunmaktadır. Bu uygulamayla, biyoyakıt işletme tesisi kuran yatırımcıların yatırım maliyetinin belli bir yüzdesi kazancından düşülmekte ve bu miktar için hesaplanacak vergi borçları silinmektedir.[19] Bu noktada, Endonezya Hükümeti’nin biyoyakıt yatırımcılarına sağlamış olduğu yatırım vergisi muafiyeti güzel bir örnektir.[20] Biyoyakıt sektörünün gelişmesi için altyapıyatırım desteği aracını kullanan bir diğer ülke ise Malezya’dır. Biyodizel üretim tesislerine yatırım vergisi indirimi ve gelir vergisi muafiyetinin sağlandığı Malezya’da, özel sektörün biyoyakıtlara ilgisi her geçen gün artmaktadır. 4.3. Dağıtım-Ulaştırma Destekleri Üretim tesislerinde gerçekleştirilen belli işlemler sonucu elde edilen biyoyakıtların nihai tüketiciyle buluşması için dağıtım ve ulaştırma altyapısının da sağlam bir şekilde kurulması gerekmektedir. Bu ise, biyoyakıtın üretim tesisinden satış istasyonuna taşınması, satış istasyonunda depolanması ve nihai tüketicinin akaryakıt deposuna pompalanması gibi çeşitli lojistik ihtiyaçların tamamının karşılanması ile mümkün olmaktadır. Tüm bunlar, birer maliyet kalemi olarak ortaya çıkmaktadır. Biyoyakıtların dağıtım ve ulaştırma maliyetlerini azaltarak biyoyakıt sektörünü desteklemek isteyen ülkeler, biyoyakıt istasyonlarının satış ve gelir vergilerinde indirime gitmekle veya bu tür dağıtıcılara doğrudan sübvansiyonlar vermektedirler.[21] Biyoyakıt dağıtım ve ulaştırma gibi lojistik faaliyetlerde bulunanlara verilen destekler sektörün gelişmesine hız kazandırırken bazı

88

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

devletlerin akaryakıt istasyonlarına belli miktarlarda yenilenebilir enerji satma zorunluluğu getirmesi sektörü dolaylı yönden olumlu etkilemektedir. Bu uygulamayla, devlet tarafından biyoyakıt sektörünün dağıtım ve ulaştırma zincirlerinin kurulması zorunlu hale getirilmekte ve biyoyakıt sektörünün gelişmesi desteklenmektedir. Örneğin, 2006 yılı Nisan ayından itibaren İsveç’te, yıllık belli bir miktarın üzerinde benzin ve motorin satışı yapan akaryakıt istasyonlarına, biyoetanol ve biyogaz gibi yenilenebilir yakıt satma zorunluluğu getirilmiştir.[22] 4.4. Tüketime Yönelik Desteklemeler Ulaştırma sektöründe yenilenebilir enerji kullanımını artırmak isteyen ülkeler, uyguladıkları birçok destekleme aracıyla tüketicilerini biyoyakıt tüketimine teşvik etmektedirler. Biyoyakıt tüketimine yönelik en önemli desteklerden birisi akaryakıt tüketim vergisi muafiyetidir. Bu uygulamayla birlikte, biyoyakıt satış fiyatının üzerine konulan ve tüketicilerin daha yüksek bir fiyat ödemesine yol açan vergi yükü kaldırılmakta ve biyoyakıtların fosil yakıtlarla rekabet edebilmesi sağlanmaktadır. Bunun ilk örneği, 1970’lerdeki petrol krizinin etkisiyle ABD’de 1978 yılında çıkartılan Enerji Vergi Kanunu (Energy Tax Act)’nda görülmektedir. Biyoyakıtlar için finansal teşviklerin öngörüldüğü söz konusu Kanunla birlikte benzinden galon başına alınan tüketim vergisinin biyoetanolle harmanlandığı takdirde alınmaması sağlanmıştır.[23] Ayrıca, akaryakıt tüketim vergisinde indirim yapılması da bir politika seçeneği olarak yaygınlaşmaktadır. 2008 yılı Mayıs ayında ABD Kongresi’nde oylanan 2007 Tarım Yasası (Farm Bill) ile, mısırdan elde edilen biyoetanole litre başına 0,119 dolar (galon başına 0,45 dolar) vergi indirimi uygulanmaktadır. Bunun yanında, selülozik hammaddelerden üretilen biyoetanole daha fazla vergi indirimi öngörülmüş olup, litre başına 0,267 dolar (galon başına 1,01 dolar) vergi indirimi sağlanmıştır.[24] AB üyesi birçok üye ülke de uygulamış oldukları vergi indirimleri ile biyoyakıtları desteklemektedir. Tüketim vergisi muafiyeti veya tüketim vergisi indirimi en çok görülen destekleme aracı olup, Birlik içerisinde biyoyakıtlardan benzin ve dizele kıyasla ortalama yüzde 50 daha az vergi alınmaktadır.[25] Çin’de biyoetanolden alınan akaryakıt tüketim vergisinde % 5 indirim yapılmakta [26], Hindistan’da ise biyodizel sektörü tüm dolaylı ve dolaysız vergilerden muaf tutulmaktadır.[27] Yine, bazı ülkeler tarafından uygulanmakta olan KDV indirimi ve muafiyeti, fiyatları düşürmekte ve biyoyakıt kullanımını özendirmektedir. Bir diğer tüketime yönelik destekleme de gelir vergisi indirimidir. Benzin ve dizelle harmanlanan biyoyakıtları veya saf biyoyakıtları motorlarında yakıt olarak kullanabilen araçları satın alan tüketicilere sağlanan gelir vergisi indirimi, biyoyakıt tüketimini teşvik etmektedir. Bu uygulamayla birlikte, tüketicilerin satın aldıkları aracın değerinin belli bir oranı gelir vergisinden düşülmekte ve biyoyakıt tüketimi devlet eliyle desteklenmektedir. Ülkeler biyoyakıt tüketimlerini dolaylı olarak da desteklemektedirler. Motorun hem fosil yakıtlarla hem de biyoyakıtlarla çalışmasını sağlayan Esnek Yakıtlı Araç (FFV-Flexible Fuel Vehicle) sistemine sahip otomobiller için sağlanan vergi indirimi de tüketime yönelik dolaylı desteklemelerden biridir.[28] FFV sistemine sahip otomobillere yönelik vergi indirimi uygulayan ülkelerin başında ABD gelmektedir. Buna ilave olarak 2007 yılında ABD Enerji Bakanlığı, FFV sistemine sahip araç motorlarının geliştirilmesine

yönelik 15 milyon doların üzerinde araştırma fonu tahsis etmiştir. [29] Brezilya’da ise, 2003 yılında FFV otomobillerin piyasaya sürülmeye başlanması biyoetanol piyasası açısından adeta bir devrim olmuştur. 2007 yılı sonu itibarıyla, yaklaşık 4 milyon FFV teknolojisine sahip otomobil yollarda yerini almıştır.[30] 4.5. Ar-Ge Destekleri Klasik enerji kaynaklarının günden güne tükenmesi ve dünyanın enerjiye olan talebinin artması yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini ortaya çıkarmıştır. Bu noktada, birçok ülke yenilenebilir enerji kaynaklarına ilişkin araştırma ve geliştirme faaliyetlerini sürdürmekte ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme konusunda çaba sarf etmektedir. Ulaştırma sektöründe kullanılan benzin ve motorin gibi klasik yakıtlara alternatif olarak ortaya çıkan biyoyakıtların da insan sağlığına ve gıda güvencesine zarar vermeden, ekonomik, sürdürülebilir ve çevreye duyarlı bir şekilde üretilmesi önem arz etmektedir. Bu hususları dikkate alan birçok ülke, araştırma geliştirme faaliyetleri için kaynak ayırmakta ve Ar-Ge programları vasıtasıyla biyoyakıtları desteklemektedir.[31] Biyoyakıtlara yönelik destekleme araçları içerisinde Ar-Ge desteklerini gündemine alan birçok ülke bulunmaktadır. Örneğin ABD, 2000 yılında çıkartmış olduğu Biyokütle Araştırma ve Geliştirme Kanunu (Biomass Research and Development Act) ile kurduğu Biyokütle Araştırma ve Geliştirme Teşebbüsü (Biomass Research and Development Initiative) sayesinde biyoenerji araştırma ve geliştirme faaliyetlerini hızlandırmış ve eyaletler arası çalışmaların koordine edilmesini sağlamıştır. Enerji Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı yetkililerinin yönetiminde olduğu bu girişim sayesinde tarımsal hammadde üretimine ve selülozik biyokütle dönüşüm teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik birçok proje desteklenmektedir.[32] Malezya’nın 2005 yılında başlatmış olduğu Ulusal Biyoyakıt Politikası’nda yer alan stratejik hedeflerden biri Ar-Ge faaliyetlerinin teşvik edilmesidir.[33] Benzer şekilde, Çin’de 2006 yılında yürürlüğe giren Yenilenebilir Enerji Kanunu ile ArGe faaliyetleri desteklenmektedir.[34] Biyoyakıtlara ilişkin Ar-Ge faliyetlerini destekleyen ülkelere son bir örnek olarak Hindistan verilebilir. Hindistan Hükümeti’nin biyoyakıtlara ilişkin ana politika belgesi olan Ulusal Biyoyakıt Politikası’nda göze çarpan temel unsurlardan birisi, ikinci nesil biyoyakıtlar başta olmak üzere, biyoyakıt üretim teknolojilerinin geliştirilmesi ve Ar-Ge faaliyetlerinin teşvik edilmesidir.[35]

5. Sonuç
Biyoyakıt kullanımını öncelikli bir hedef olarak belirleyen bütün ülkelerin, öncelikle topraklarındaki uygun hammadde kaynağını tespit ettikleri ve biyoyakıt üretimlerini belirli bir hammaddeye dayalı olarak gerçekleştirdikleri görülmektedir. ABD’de mısır, Brezilya’da şeker kamışı, AB’de kanola, Endonezya ve Malezya’da palm yağı, Hindistan’da jatropa biyoyakıt üretiminde kullanılan başlıca tarımsal ürünler olmuştur. Dünya örnekleri incelendiğinde, ülkelerin tek bir tarımsal hammaddeye odaklanmaları, biyoyakıt politikalarının en önemli özelliklerinden birisi olarak öne çıkmaktadır. Biyoyakıta ağırlık veren ülkelerin ellerindeki tarımsal hammaddenin niteliğine göre ve ülkenin özgün şartlarını dikkate alarak biyoyakıt üretim/tüketim/destekleme politikaları geliştirdikleri ve takip edecekleri yol haritasını bir politika belgesi ile ilân ettikleri görülmektedir. Örneğin dünya biyoetanol üretiminin yarısından fazlasını yapan ABD biyoyakıtlara ilişkin uzun yıllar öncesinden

89

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

bu yana birçok politika belgesi geliştirmiş ve zaman içerisinde bu belgelerde revizyonlar yaparak yeni uygulamalara geçmiştir. Aynı durum çok yaygın bir biyoetanol kullanımına sahip olan Brezilya için de geçerlidir. Söz konusu ülke bu başarısını uzun yıllara dayanan biyoetanol geçmişindeki tecrübelerine borçludur. 1975 yılında başlatılan Ulusal Biyoetanol Programı (ProAlcool) ile Brezilya, biyoyakıtlar için sistematik ve düzenli bir program uygulayan ilk ülke olmuştur. Ülkeler, bazen yayınladıkları bu türden belgeler ile bazen de yönetmelik veya benzeri hukuki dokümanlarla izlemeyi kararlaştırdıkları yola uygun destekleme politikaları geliştirmektedirler. Doğrudan üretim veya tüketim tarafını özendiren teşvikler söz konusu olabildiği gibi, altyapı ve lojistik yatırımlarına yönelik sübvansiyonlar ve ArGe yardımları da bu kapsamda gündeme gelebilmektedir. Bütün bu veriler ışığında şu söylenebilir ki, Türkiye’nin diğer ülke örneklerinden yararlanarak ve kendi özgün şartlarını da göz önünde bulundurarak bir biyoyakıt politikası belirlemesi, bu politikayı ilân etmesi, sonrasında da bunu hayata geçirmeye yönelik destek mekanizmalarını tasarlaması gerekmektedir.

Kaynaklar
[1] Henniges, Oliver ve Jürgen Zeddies, “Biofuels-Experiences and Perspective in Industrialized and Developing Countries”, Quarterly Journal of International Agriculture, Vol.46, 2007, s.349. [2] Harlander, Katarina, “Food vs. Fuel - A Turning Point for Bioethanol?”, Acta Agronomica Hungarica, Vol.56, No.4, 2008, ss.429-430. [3] PCGoI (Planning Commission Government of India), Report of the Committee on Development of Bio-Fuel, New Delhi, 2003, ss.118-119. [4] IISD (International Institute for Sustainable Development), Biofuels - At What Costs?: Government Support for Ethanol and Biodiesel in China, Geneva, 2008, s.15. [5] Lopez, Gregore Pio ve Tara Laan, Biofuels - At What Costs?: Government Support for Biodiesel in Malaysia, International Institute for Sustainable Development, Geneva, 2008, ss.4-9. [6] FAO (Food and Agriculture Organization), The State of Food and Agirculture, Rome, 2008, ss.24-25. [7] Dillon, Harbrinderjit Sing, Tara Laan, ve Harya Setyaka Dillon, Biofuels-At What Costs ?: Government Support for Ethanol and Biodiesel in Indonesia, International Institute for Sustainable Development, Geneva, 2008, s.20. [8] 1 galon=3,78 litredir. [9] Sissine, Fred, Energy Independence and Security Act of 2007: A Summary of Major Provisions, CRS Report for Congress, Congressional Research Service, RL34294, Washington D.C., 2007, s.5. [10] Official Journal of EU, Directive 2009/28/EC of the European Parliament and of the Council of 23 April 2009 on the Promotion of the Use of Energy from Renewable Sources and Amending and Subsequently Repealing Directives 2001/77/ EC and 2003/30/EC, Vol.52, No.L140, 2009. [11] Rajagopal, Deepak ve David Zilberman, Review of Environmental, Economic and Policy Aspects of Biofuels, World Bank, WPS4341, Washington D.C., 2007, s.65. [12] Ramesh, Deepti, “India Approves National Policy to Develop Biofuel Sector”, Chemicalweek, 12 Eylül 2008.

[13] OECD (Organization for Economic Co-operation and Development), Report on Economic Assesment of Biofuel Support Policies, Yayın No: TAD/CA(2008)6/FINAL, Paris, 2008, s.25. [14] GBEP (Global Bioenergy Partnership) ve FAO (Food and Agriculture Organization), A Review of the Current State of Bioenergy Development in G8+5 Countries, Rome, 2007, s.24, 28. [15] OECD, s.30. [16] OECD, s.25. [17] FAO, s.33. [18] FAO, s.31. [19] OECD, s.25. [20] Dillon, s.17. [21] OECD, s.26. [22] USDA (United States Department of Agriculture), Sweden Biofuel: Biofuels Annual 2008, GAIN Report Number: SW8006, Washington D.C., 2008, s.5. [23] GBEP ve FAO, s.222. [24] FAO, s.31. [25] OECD, s.29. [26] OECD, s.30. [27] Ramesh, 2008. [28] OECD, s.27. [29] Childs, Britt ve Rob Bradley, Plants at the Pump: Biofuels, Climate Change, and Sustainability, World Resource Institute, 2007, (çevrimiçi), http://pdf.wri.org/plants_at_the_pump.pdf. Son Erişim Tarihi: 15 Ocak 2009, s.18. [30] Harlander, s.430. [31] GBEP ve FAO, s.28. [32] GBEP ve FAO, ss.220-221. [33] Lopez ve Laan, s.25. [34] IISD, ss.12-13. [35] Ramesh, 2008.

Summary
An elaborate analysis of the pioneer countries distinguished as leaders in biofuel use reveals that they have been steadily implementing numerous support policies either in production or consumption sides. In some country instances, it can be noticed that other types of endorsements such as infrastructure subsidies and R&D grants are taken precedence. Even though there are not scores of countries heading towards biofuel use, it is highly possible to argue that many different policy approaches, which need to be grouped, have emerged in that field. In that paper, several public policy approaches as well as their intrinsic characteristics and implications are scrutinized as systematically as possible so that drawing adequate lessons for Turkey’s practice in biofuel use. Key Words: Biofuel, bioethanol, biodiesel, biofuel production, consumption and supporting policy

90

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ENERJİ SEKTÖRÜNDE PROJE LOJİSTİĞİ UYGULAMALARI: TÜRKİYE İÇİN BİR VAKA ÇALIŞMASI

Emre ELDENER
Kıta Ulaştırma A.Ş.

Prof. Dr. Okan TUNA
Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Lojistik Mühendisliği Ana Bilim Dalı, Denizcilik Fakültesi

Özet
Türkiye için önemli bir lojistik faaliyeti olarak değerlendirilebilecek proje lojistiği, etkin ve kaliteli yapılabildiği taktirde önemli bir döviz kazandırıcı özelliğe sahip olabilecektir. Bu çalışmada Kıta Ulaştırma tarafından gerçekleştirilen bir proje lojistiği vakası enerji sektörü kapsamında ortaya konmuştur. Bir başarı öyküsü olarak ortaya konulan bu çalışmada, proje lojistiği sürecinin tüm aşamaları ortaya konulmuştur.

2. Lojistik Yönetimi Ve Proje Lojistiği
“Lojistik yönetimi”, doğru ürünü, doğru zamanda, doğru yere hasarsız bir şekilde ulaştırmayı hedeflemektedir. Lojistik faaliyeti, bu bağlamda ürün ya da hizmetler için önemli bir “değer yaratıcı faaliyet” olarak değerlendirilmektedir. Lojistik, zaman ve uzaklık ile birbirlerinden ayrılabilen üretim ve tüketim noktaları arasında bir köprü olarak görev almaktadır (Ballou, 1992). Ürün ve hizmetler için hem “yer” hem de “zaman” faydası yaratan lojistik, “müşteri hizmet düzeyi” ile doğrudan ilgili bir kavramdır (Ballou, 1999). Teknik ve fonksiyonel özellikleri itibariyle birbirine benzer ürünlerin/hizmetlerin sayısının artması “müşteri elde etme ve sürekliliğini sağlama konusunda” lojistik fonksiyonlarının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Lojistik, “hammadde, yarı-mamul ve mamullerin (ve bunlarla ilgili bilgi akışlarının) tedarik, sevkiyat ve depolama süreçlerinin hem işletme içerisinde hem de dağıtım kanalı boyunca stratejik yönetiminin gerçekleştirilmesi ve maliyet etkin sipariş karşılama yöntemleri ile mevcut ve gelecekteki karın sürdürülebilirliğinin sağlanması” olarak tanımlanmaktadır (Christopher 1998). Son yıllarda tedarik zinciri kavramı ile daha geniş bir çerçeveye oturmaya başlayan lojistik kavramının aslında dayandığı temel anlayış işletme lojistiğinin temel ilkeleridir. Lojistik fonksiyonlarında öncelikle işletme içi bütünleşik yapıyı ortaya koyan bu anlayış, uygulama sürecinde hem maliyet hem de müşteri hizmeti yönlü kazanımlar ortaya koymuştur. Tedarik zinciri yaklaşımı da işletme içi bütünleşik yapının diğer kanal üyelerine doğru genişletilmesi ve etkin bir şekilde yürütülmesi ilkesine dayanmaktadır. İşletme lojistiği, tedarik kaynağından başlayıp müşteriye kadar uzanan kanal içerisinde ürün ya da hizmetlerin akışı ile ilgili birçok faaliyeti kapsamaktadır. Bu faaliyetlere, “ulaştırma”, “trafik yönetimi”,”depolama”, “stok yönetimi”, “koruyucu ambalajlama”, “elleçleme”, “tedarik”, “sipariş yönetimi” örnek olarak verilebilir. Uluslararası lojistik kapsamında gabari dışı kabul edilen ağır ve hacimli yükler ile tesislerin (enerji santrali, fabrika, rüzgar tribünü) taşınması proje lojistiği olarak değerlendirilmektedir. Proje lojistiği, lojistik yönetimi kapsamındaki tüm faaliyetleri kullanmaktadır. Ancak, proje lojistiği her seferinde ürünün farklılık göstermesi dolayısıyla ayrı bir planlama ve yürütme sürecini gerektirmektedir. Bu durumda, her seferinde kullanılan kaynakların farklılık göstermesi anlamına gelmektedir. Proje Lojistiğinde Taşınan Tesisler ise aşağıda sıralandığı gibidir: Q Fabrikalar Q Enerji Santralleri (Doğal gaz, termik, hidro elektrik vb.)

1. Giriş
Tüm dünyada yaşanan 2007 finansal krizi özellikle ülkelerin büyüme hızlarına olumsuz olarak yansımıştır. Ticaret faaliyetlerinin büyük oranda azaldığı bu dönemde türetilmiş bir talep olarak değerlendirilen lojistik de olumsuz etkilenmiştir. Ancak, 2010 yılı itibariyle krizden çıkış anlamında önemli olumlu gelişmeler olmakta ve özellikle büyüme oranlarında pozitif değerlere ulaşıldığı görülmektedir. Quattro Business Consulting tarafından gerçekleştirilen 2008 yılı Türkiye Lojistik Sektörü Araştırması’nın sonuçlarına göre Türkiye lojistik hizmetleri pazarının büyüklüğü 59 milyar dolara, hizmet sağlayıcı pazarının büyüklüğü ise 22 milyar dolara ulaşmıştır (TLSA, 2008). Bu kapsamdan bakıldığında, Türkiye’nin lojistik pazarı büyüklüğü açısından birçok ülkeden geri olmasına rağmen önemli bir büyüme potansiyeli olduğu görülmektedir. Özellikle, 2010 yılı içinde hem gelişmekte hem de gelişen ülkelerde beklenen olumlu büyüme oranları bu durumu destekler niteliktedir. Proje lojistiği açısından bakıldığında ise, Türkiye’de proje lojistiğinin önümüzdeki yıllarda en az % 10’luk bir büyüme oranı yakalayacağı (TLSA, 2008) ortaya konulmaktadır. Türk işletmelerinin son dönemlerde yoğun olarak bu alana giriyor olması ve proje lojistiğinin Türkiye için önemli bir döviz kazandırıcı unsur olma özelliği de üzerinde durulması gereken unsurlardır. Türk işletmeleri, proje lojistiği çerçevesinde pazarı büyütmek adına özellikle iyi ve başarılı örnekleri incelemeli ve kendilerinin iş süreçlerinin düzenlenmesinde bunlardan faydalanmalıdır. Bu çalışma, Türkiye proje lojistiği pazarında uzun yıllardan bu yana hizmet veren Kıta Ulaştırma’nın bir başarı öyküsünü vaka olarak sunmayı hedeflemektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde, proje lojistiği kavramı lojistik yönetimi çerçevesinde ele alınmış ve proje lojistiğine ilişkin bazı temel kavramlar sunulmuştur. Üçüncü bölümde ise enerji sektöründe proje lojistiği kavramı ortaya konulmuştur. Dördüncü bölüm ise, Kıta Ulaştırma’nın enerji sektörü kapsamında gerçekleştirdiği bir lojistik süreci tanımlamaktadır. Beşinci bölümde ise çalışmanın genel sonuçları açıklanmaktadır.

91

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Q Q Q Q

Barajlar Rafineri ve Petrokimya Tesisleri Boru Hatları Raylı Sistemler

Proje lojistiği, daha önce de belirtildiği gibi, özel şartlar ve ekipmanlar gerektirmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında, her iş ayrı bir proje olarak ele alınmaktadır. Bu durumda, proje lojistiği kendi içinde proje yönetimi süreçlerinin de tam anlamıyla yerine getirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Caron ve diğerleri, bu sürecin makro boyuttan başlayarak mikro boyutlara kadar birbirine takip eder aşamalarla etkin bir şekilde yapılması gerekliliğini ortaya koymuşlardır (Caron v.d., 1998). Bir proje lojistiği aşağıda yer alan ana fonksiyonları yerine getirmektedir: Q Ulaştırma modlarının bütünleşik olarak kullanımı, Q Planlama, koordinasyon ve istifleme gözetimin sağlanması aynı zamanda bu sürece ilişkin danışmanlıkların gerçekleştirilmesi, Q Anahtar teslim kapıdan kapıya çözümlerin sağlanması, Q Yükleme ve boşaltma sürecinin gözetimi, Q Malzemelerin gerekli yerlere konumlandırılması, Q Gümrükleme, yük sigortası ve gözetim (survey) işlemlerinin sağlanması.

olarak dikkate alınarak bir ulaştırma planı oluşturulur. Burada uygun geminin zamanında pozisyonlandırılması, limanlarda zaman kaybedilmemesi için ağır parçaların doğrudan araç üzerine alınması, gümrük müşaviriyle yakın ilişkiler ve tam bir takım halinde çalışılması transit süreyi azaltabilecek etkenlerden bazılarıdır. Q Hasarsız Taşımanın Sağlanması Enerji sektörü siparişle çalışır ve bazen malların üretimi bir yıl veya daha uzun sürebilir. Bu nedenle herhangi bir hasar olması projenin hayata geçmesini çok uzun süre erteleyebilir. Hasarsızlık için tüm önlemlerin lojistik firması tarafından alınması gereklidir. Örneğin gaz türbini gibi hayati önem taşıyan parçalar genellikle titreşime hassastır, özel hidrolik araçlarla taşınmalıdır. Malzemelerin elleçlenmesinde uygun vinçlerin kullanımı ve üreticinin belirlediği prosedürlerin harfiyen uygulanması, halat, mapa, spreader bar gibi ekipmanın en iyi kalitede ve sertifikalı olduğuna dikkat edilmelidir. Dünyanın herhangi bir yerinden yüklenen malzemelerin en az aktarma ile gelmesi önemlidir.

4. Enerji Sektöründe Proje Taşımacılığına İlişkin Bir Vaka Çalışması
4.1. Çalışmanın Amaçları ve Kapsamı Bu çalışmanın amacı, proje lojistiği kapsamında Türkiye’de faaliyet gösteren Kıta Ulaştırma’nın enerji sektörü kapsamında yapmış olduğu bir proje lojistiği faaliyetinin ana süreçlerini ortaya koymaktır. 4.2. Kıta Ulaştırma Proje Lojistiği Hizmetlerinin Genel Tanımı Kıta Ulaştırma proje taşımaları alanında hizmet vermektedir. Ağırlıklı enerji sektörüne yapılan yatırımlar için taşıma çözümleri üreten işletme son 4-5 yılda her yıl 500-800 MW gücünde enerji yatırımı taşımaları yapmaktadır. Yük miktarı olarak yıllık 150,000 ile 400,000 m3 malzemeye denk gelmektedir. Ağırlıkları 300 ton ve üzerine kadar çıkan büyüklükte olan gaz türbini, trafo, jeneratör, buhar kazanı, atık ısı kazanları gibi malzemeler genellikle üretim yerinden Kıta tarafından alınarak şantiyeye kadar “kapıdan kapıya” mantığı içinde taşınmaktadır. 4.3. Proje Lojistiği Ana Süreçlerinin Tanımlanması 4.3.1. Ürünün Tanımlanması Bu projede, AKSA Enerji için 4 adet LM600 gaz türbini taşınması işi gerçekleştirilmiştir. Beher set içerisinde yaklaşık olarak 1.700 metreküp ve 400 ton mal detayı mevcuttur. Set içerisinde bulunan ana malzemeler Jeneratör, Jeneratör Kabı ve Türbin’den oluşmaktadır. En ağır olan jeneratörün ağırlığı 82 tondur. 4.3.2. Proje Sürecin Tanımlanması Proje sürecine ilişkin aşamalar aşağıda açıklandığı gibidir. Aynı zamanda, Tablo 1’de süreç tüm değişkenleri ve riskleri ile birlikte tanımlanmıştır. Q Gaz Türbinlerinin Yüklemeye Hazır Ediliş Sürecinin Takibi General Electric tarafından Macaristan’ın Veresegyhaz bölgesindeki fabrikada üretilen türbinlerin üretime hazır ediliş süreci bu projenin ilk aşaması olarak değerlendirilmektedir. Fabrikanın üretim süreci ve teslim tarihi takip edilerek, malzemelerin teslimi için gerekli ekipmanlarla ilgili hazırlıklar bu

3. Enerji Sektöründe Proje Lojistiği Uygulamaları
Enerji sektöründe, doğalgaz, hidroelektrik, rüzgar ve kömürlü termik santral taşımaları yapılmaktadır. Santralin yapımı bittikten sonra da yedek parça vb. gibi küçük malzemelerin taşımaları da bu süreç içinde değerlendirilmektedir. Enerji sektörü deniz, kara, demiryolu, hava ve nehir yolu dahil tüm taşıma modlarının kullanıldığı bir sektördür. Enerji lojistiğinde dikkat edilmesi gereken faktörler aşağıda sıralandığı gibidir: Q En Uygun Ulaştırma Modunun Belirlenmesi Malzemelerin son varış yerine ulaşması gereken tarih göz önüne alınarak farklı ulaştırma modları değerlendirilir. Maliyet unsuru ve taşıma süreci burada belirleyicidir. En uygun taşıma çözümleri nedenleriyle malzemenin sahibiyle paylaşılır. Özellikle multimodal taşımalarda, bazen taşıma tarihinden bir yıl önce alternatifler geliştirilir. Q Malzemenin Boyutlarının Kullanılacak Ulaştırma Modları İle Uyumluluğunun Sağlanması Denizyoluyla gelen malzemelerde tek parça olarak 1,400 ton ve daha üzerini kaldırabilen kendinden vinçli gemiler olduğu için genel anlamda sorun olmamaktadır. Ancak ön ve son taşıma genellikle karayolu ulaştırması ile yapıldığı için ağırlık, yol koşulları (köprüler, geçişler, eğimler) taşıma öncesi detaylı incelenerek çıkan rapora göre ihtiyaç varsa iyileştirmeler yapılması gerekmektedir. Q Taşıma Zamanının Kısaltılması Özellikle enerji sektöründe malların geç sevkiyatından yaşanan üretim kayıpları çok yüksek olduğu için malzemelerin bir an önce şantiyeye getirilip montaja başlanması büyük önem taşımaktadır. Yatırımcı firmayla malın alınması tarihleri, yerine teslim zamanları detaylı konuşulup zaman faktörü öncelikli

92

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Tablo 1. Sürecin Değişkenleri ve Riskler Temel Süreç Karayolu ön taşıma Nehiryolu taşıması Planlanan Süre 2 gün 12 gün Gerçekleşen Süre 2 gün 14 gün Kullanılan Temel Ekipmanlar Hidrolik, lowbed ve flat treyler Barge Süreç esnasında temel riskler ve gerçekleşme durumu Araçların polis tarafından durdurulması Nehirdeki su seviyesinde düşme Olağanüstü hava koşulları, boğaz geçişlerinde aksama, yükleme ve boşaltma limanlarındaki yoğunluk nedeniyle rıhtıma yanaşamama Araçların polis tarafından durdurulması Mobil vinç arızası, kaidede yaşanacak problemler Boğaz geçişleri ile ilgili ve limanlardaki aksamaları önlemek amacıyla ilgili birimler önceden bilgilendirildi Alınan yol izinlerine ek olarak güzergah üzerindeki birimler bilgilendirildi Nakliye öncesi firma ve inşaat firmasına talepler bildirildi Gerçekleşen Risklere Karşı Alınan Önlemler Alınan yol izinlerine ek olarak güzergah üzerindeki birimler bilgilendirildi

Denizyolu taşıması

5 gün

5 gün

Breakbulk gemisi

Karayolu son taşıma Ana Ekipmanların Montajı

1 gün 3 gün

1 gün 3 gün

Hidrolik, lowbed ve flat treyler Mobil vinç

aşamada gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte, aynı zamanda, General Electric tarafından hazırlanan çeki listeleri yeniden düzenlenmiş ve ihracat dokümanlarının hazırlanması ile ilgili olarak fabrika ile koordineli bilgi akışı sağlanmıştır. Q Ön Taşıma Sürecinin Gerçekleştirilmesi Bu aşama, Veresegyhaz’daki fabrikadan türbinlerin teslim alınmasından sonra Budapeşte’ye karayolu ile taşınması sürecini içermektedir. Q Nehir Taşımacılığı Sürecinin Gerçekleştirilmesi Karayolu ile Budapeşte’ye getirilen malzemeler barge tipi nehir gemilerine yüklenerek Tuna nehri üzerinde Romanya’nın Köstence limanına sevk edilmiştir. Bu aşamada, Budapeşte’de malların nehir tipi gemiye yüklenmesine nezaret edilmiş ve barge’ların Köstence Limanı’na varışına bağlı olarak, limanda yükleme yapılacak geminin tam zamanında yüklemeye hazır olmasının sağlanması ve bununla ilgili armatörle koordinasyonun gerçekleştirilmesi de sağlanmıştır. Q Deniz Taşımacılığı Sürecinin Gerçekleştirilmesi Bu süreçte, Köstence Limanı’nda malzemelerin barge’dan gemiye aktarılmasına nezaret edilmiştir. Köstence’den malzemelerin gemiye yüklenmesinden sonra, varış limanı olan Antalya Liman Başkanlığı ile tahliye organizasyonun başlatılması ile ilgili temaslar gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, bu aşamada son taşımayı gerçekleştirecek ekipman sahibi işletme ile oluşturulan çeki listelerine uygun olarak araçların organize edilmesi gerçekleştirilmiştir. Q Varış Limanında Tahliye ve Son Taşıma Süreci AKSA Enerji’nin gümrük komisyoncusu ile ithalat gümrük sürecinin en kısa sürede gerçekleştirilmesi için irtibata geçilmiştir. Aynı zamanda, malzemelerin gemiden doğrudan araç üzerine tahliye edilebilmesi için gerekli temaslar yapılmıştır. Malzemeler, Antalya Limanından hidrolik, lowbed ve standart treyler tipi araçlara yüklenmiş ve 30 km uzaklıkta Burdur’da kurulu şantiyeye sevk edilmiştir. Q Malzemelerin Teslimi Süreci Şantiyede ana ekipmanların kaidelere tahliyesini gerçekleştirecek 300 tonluk mobil vinç şantiye sahasına yönlendirilmiş ve

gaz türbini setinin ana ekipmanları olan “Generator Base”, “Turbine Base” ve “Generator”’lerin şantiye sahasında kaidelere tahliyesine nezaret edilmiştir.

5. Sonuç
Bu çalışmada, Kıta Ulaştırma tarafından Aksa Enerji için yapılan bir proje lojistiğinin ana aşamaları ortaya konmuştur. Ortaya konulan vakadan da anlaşılacağı gibi, proje lojistiği önemli bir süreç yönetimini gerektirmektedir. Bu anlamda sürecin zorluğu ortaya çıkmaktadır. Ancak, Türkiye için önemli bir döviz kazandırıcı özelliği olan proje lojistiğinin bu işi yapacak işletmeler tarafından iyi anlaşılabilmesi için başarı öykülerinin ortaya çıkarılması gerekliliği bulunmaktadır. Bu çalışmada, bu çerçevede bir ilk olarak değerlendirilmelidir.

Kaynakça
[1] BALLOU, Ronald H. (1992), Business Logistics Management, Third Edition, Prentice- Hall International. [2] BALLOU, Ronald H. (1999), Business Logistics Management, Fourth Edition, Prentice- Hall International. [3] CHRİSTOPHER, Martin (1998), Logistics and Supply Chain Management, London: Financial Times Prentice Hall. [4] CARON F., Marchet G. ve Perego A. (1998), Project logistics: integrating the procurement and construction processes, International Journal of Project Management, Vol. 16, No. 5, ss. 311-319 [5] Türkiye Lojistik Sektörü Araştırması (2008), Quattro Business Consulting. Summary Project Logistics management can be a significant cost saver if accomplished in an efficient way. This paper involves Kita Logistics case studies for project logistics services in the energy sector. This article demonstrates step by step how the project was completed on a door to door basis. Rules of Thumb in project logistics management in the energy sector are presented in this paper. Additionally a case study of a 200 MW multimodal power plant transport from Hungary to Turkey is analyzed. This case study is in fact a success story in terms of using multimodal transport techniques in a time sensitive manner.

93

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

KONYA İLİNDE BİYOGAZ ÜRETİM POTANSİYELİ ARAŞTIRMA PROJESİ

Nuri KUNT
Konya İl Çevre ve Orman Müdürlüğü

Erdal BAŞTAN
Konya İl Çevre ve Orman Müdürlüğü

Hülya ŞEVİK
Konya İl Çevre ve Orman Müdürlüğü

Özet
Konvansiyonel enerji rezervlerinin tükenmeye başladığı günümüzde enerji, en pahalı üretim girdilerinden biri olmuştur. Bu nedenle gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkeler yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmişlerdir. Söz konusu bu kaynaklar, enerji darboğazını aşmada konvansiyonel enerji kaynaklarına alternatif olarak görünmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarından birisi de, biyokütle enerjisidir. Biyokütle enerjisi potansiyeli bakımından Türkiye en zengin ülkelerden biridir. Organik yapısı ve içeriği yönüyle çok değerli bir kaynak olan atık ve artık maddelerin, enerjiye dönüştürülebilme imkanı sağlanarak, heba edilmesinin önüne geçilmesi gerekmektedir. Avrupa’nın birçok ülkesinde bir enerji üretim stratejisi olarak yaygın şekilde kullanılmakta olan biyogaz tesisleri, ülkemizde ve ilimizde yaygınlaştırılmalıdır. Konvansiyonel enerji rezervlerinin tükenmeye başladığı günümüzde enerji, en pahalı üretim girdilerinden biri olmuştur. Bu nedenle gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkeler yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmişlerdir. Söz konusu bu kaynaklar, enerji darboğazını aşmada konvansiyonel enerji kaynaklarına alternatif olarak görünmektedir. [2] Bu nedenle, ülkemizdeki yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları değerlendirilmelidir. Yenilenebilir enerji kaynaklarından bir diğeri de, biyokütle enerjisidir. Biyokütle enerjisi potansiyeli bakımından Türkiye, en zengin ülkelerden biridir. Çevresel değerlerin ve ekolojik dengenin tahribini, bozulmasını ve yok olmasını önlemeye, mevcut bozulmaları gidermeye, çevreyi iyileştirmeye ve geliştirmeye, çevre kirliliğini önlemeye yönelik çalışmalar yapılması gerekmektedir. Artan nüfusa paralel olarak, üretim sektöründe ortaya çıkan yüksek miktarlardaki atıkların, çevre için tehlike oluşturmasının önüne geçilmesi şarttır. Bu kapsamda; organik, bitkisel, hayvansal ve endüstriyel atıkların çevreyi kirleten ve sağlığı bozan bir konumdan çıkarılması, ekonomik ve uygulanabilir çözümler üretilmesi; ülkemiz ve ilimiz için büyük önem taşımaktadır. Ülke genelindeki oluşan ve bir biyogaz tesisi için enerji değeri olan tonlarca atık ve artık maddeden biyogaz, biyogazdan da elektrik ve aynı zamanda organik gübre üretim imkanı bulunmaktadır. (Şekil 1)

1. Giriş
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre; ülkemizin elektrik enerjisi talebinde, ortalama % 7,5 oranında hızlı bir artış eğilimi vardır. 2008 yılı itibariyle elektrik enerjisi kurulu gücümüz 41.987 MW, elektrik tüketimimiz ise 198,4 milyar kWh olarak gerçekleşmiştir. 2008 yılında elektrik üretimimiz; % 48,17 pay ile doğal gaz, % 28,98 pay ile kömür, % 16,77 pay ile hidroelektrik olmak üzere üç ana kaynaktan temin edilmiştir. Artan elektrik talebini karşılamak üzere, mevcut kurulu gücümüzün 2020 yılına kadar olan dönemde en az iki katına çıkartılması gerekmektedir.[1] Türkiye’nin petrol, petrol ürünleri, doğalgaz, LPG, kömür gibi enerji ihtiyacı için harcadığı para; artan enerji ihtiyacına bağlı olarak her sene artacaktır. Türkiye’nin ülke çıkarlarına uygun orta ve uzun vade enerji vizyon programını hayata geçirmesi; ulusal, politik ve ekonomik çıkarlar açısından çok büyük önem taşımaktadır. Enerji kaynaklarının; verimli, etkin, güvenli ve çevreye duyarlı şekilde değerlendirilmesi, ülkenin dışa bağımlılığının azaltılması gaye edinilmelidir.

Şekil 1.

94

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

2. Biyogaz Üretim Teknolojisi
Biyogaz, organik maddelerin anaerobik (oksijensiz) ortamda, farklı mikroorganizma gruplarının varlığında, biyometanlaştırma süreçleri (havasız bozunma-biyolojik bozunma-mikrobiyal bozunma- anaerobik fermentasyonun kontrollü süreci) ile elde edilen bir gaz karışımıdır. Biyogaz üretim teknolojisinde kullanılabilecek atıkları; hayvancılık atıkları, zirai atıklar, orman endüstrisi atıkları, deri ve tekstil endüstrisi atıkları, kağıt endüstrisi atıkları, gıda endüstrisi atıkları (çikolata, maya, süt, içecek üretimi), sebze, meyve, tahıl ve yağ endüstrisi atıkları, bahçe atıkları, hayvan gübreleri (büyükbaş hayvancılık, küçükbaş hayvancılık, tavukçuluk), şeker endüstrisi atıkları, evsel katı atıklar, atık su arıtma tesisi atıkları gibi sıralayabiliriz. Biyogaz sistemleri, kullanıcılar için pek çok bakımdan avantaja sahiptir. Her şeyden önce biyogaz sistemlerini kullananlar, bu sistemleri organik gübre ve enerji üretiminin doğal bir kaynağı olarak görmelidirler.[3]

• Arıtımdan çıkan atık, gübre olarak kullanılabilir. Biyogaz üretiminden sonra elde edilen gübre daha kolay kullanılabilir gübredir. • Küresel ısınmanın en önemli etkeni olan sera gazları azaltılır. Metan en kötü sera gazlarından biridir. Açığa atılan hayvansal atıklardan yayılan metan gazı aynı hacimdeki CO2’den 20 kat daha fazla sera gazı etkisi yapar. Oysa biyogaz tesislerinde elde edilen metan yakılarak CO2’ye dönüştürülür. • Çok ucuz ve çevreci atık çevrimi sağlar. Evlerde çıkan diğer katı evsel atıklar ve tarımsal atıklar da hayvansal atıklarla birlikte biyogaz üretiminde kullanılabilir. • Daha sağlıklı, hijyenik yaşam alanları sağlar. • Özellikle ülkemizde hayvancılığın gelişmesine teşvik edici unsur olacaktır. • Suni gübreye bağımlılığı azaltarak sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunur. • Ayrıca ülkemizin dışarıya olan enerji bağımlılığını azaltır. Besi maddesi olarak kullanılabilecek atıklar için bazı örnekler aşağıdaki gibidir: - Kesimevi: Kemiksiz kesim evi atığı, kan, mide içeriği, balık atığı, flotasyon atık suyu, et atıkları. - Şeker fabrikası: Şekerpancarı uçları, şekerpancarı parçaları, melas atıkları, - Besin sanayi: Ekmek atıkları, hamur atığı, peynir altı suyu, posa, yağlı tohum atığı, damıtma tesisi atığı, bira sanayi atığı, meyve suyu fabrikası atığı, - Kafeterya, lokanta, oteller: Yağ seperatöründen çıkan yağ atığı, yiyecek atığı.[4] Bu çalışmada; hayvansal atıklardan, tarım ve hayvancılık sektörlerine dayalı tesislerden ve evsel atıklardan kaynaklanan biyokütle enerji potansiyeli irdelenecektir. Konya; büyükbaş, küçükbaş ve kümes hayvanları varlığı, arazi ve tarım alanları varlığı, tarım ve hayvancılık sektörlerine dayalı sanayi tesisleri, nüfus yoğunluğu ile önemli bir biyokütle enerji potansiyeline sahiptir.

Fotosentez Biyogaz Döngüsü[3]

3. Biyokütle Enerjisi
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından Türkiye’nin hayvansal atık potansiyeline karşılık gelen üretilebilecek biyogaz miktarı; 1,52 milyon Ton Eşdeğer Petrol (TEP) olarak değerlendirilmektedir. Biyokütle kaynaklarımız; tarım, orman, hayvan, organik şehir atıkları vb.’den oluşmaktadır. Atık potansiyelimiz yaklaşık 8,6 milyon TEP olup bunun 6 milyon TEP’i ısınma amaçlı kullanılmaktadır. 2007 yılında biyokütle kaynaklarından elde edilen toplam enerji miktarı 11 bin TEP’tir.[5] AB ülkelerinin 2004 ve 2005 yıllarında biyogazdan elde ettikleri elektrik enerjisi miktarları (GWh) incelendiğinde; Almanya’nın 2004 yılı itibariyle 4.414 (GWh) ve 2005 yılı itibariyle 5.564 (GWh) değeri ile ilk sırada yer aldığı görülmektedir. [6] Ülkemizin elektrik üretimi için kurulu kapasitesi yaklaşık 40 bin MW iken, biyogaz kurulu kapasitemiz maalesef 15 MW değerinde kalmıştır. [7] Elektrik İşleri Etüt İdaresi tarafından hayvansal kaynaklardan elde edilebilecek gübre ve biyogaz miktarlarına bağlı olarak, Türkiye’nin

Biyogaz Tesisi[3] Şekil 2. Hayvansal atıklardan anaerobik arıtımla biyogaz üretiminin avantajlarını şu şekilde sıralayabiliriz: • Biyogaz ile elektrik ve ısı üretiminde ekonomik kazanç elde edilmesi sağlanır.

95

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

hayvansal atık potansiyeline karşılık üretilebilecek biyogaz miktarı belirlenmiştir. EİEİ verilerine göre; ülkemiz 11.054.000 adet büyükbaş hayvan, 38.030.000 küçükbaş hayvan ve 243.510.453 kümes hayvan potansiyeli ile 3.275.097.137 m3/yıl biyogaz üretebilecek durumdadır. [7]

Tablo 1. Türkiye’nin Hayvansal Atık Potansiyeline Karşılık Gelen Üretilebilecek Biyogaz Miktarı ve Taşkömürü Eşdeğeri Tablosu Hayvan Cinsi Sığır Koyun-Keçi Tavuk-Hindi Toplam
Kaynak: EİEİ, YEK.

Hayvan Sayısı (Adet) 11.054.000 38.030.000 243.510.453 292.594.453

Yaş Gübre Miktarı (ton/yıl) 39.794.400 26.621.000 5.357.230 71.772.630

Biyogaz Miktarı (m3/yıl) 1.313.215.200 1.544.018.000 417.863.937 3.275.097.137

Taşkömürü Eşdeğeri (ton/yıl) 1.181.894 1.389.616 376.078 2.947.587

4. Konya’daki Biyokütle Enerji Potansiyeli
Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK 2008 verilerine göre, ülkemiz, 10.946.239 adet büyükbaş hayvan, 29.568.152 küçükbaş hayvan ve 249.043.739 kümes hayvanı potansiyeline sahiptir. İlimizde; 406.622 adet büyükbaş hayvan, 1.293.736 küçükbaş hayvan ve 10.959.179 kümes hayvanı bulunmaktadır.[8] TÜİK hayvansal üretim istatistiklerinde belirlenen Konya’da hayvan sayılarına ve EİEİ hayvansal kaynaklardan elde edilebilecek gübre ve biyogaz miktarlarına bağlı olarak,biyogaz potansiyelini hesaplamak mümkündür. Bu kriterler ışığında Konya’da hayvansal gübrelerden elde edilebilecek biyogaz potansiyeli; büyükbaş hayvanlardan 48.306.694 m3/yıl, küçükbaş hayvanlardan 52.525.682 m3/yıl, kümes hayvanlarından 18.805.951 m3/yıl olmak üzere toplam 119.638.327 m3/yıl olarak hesaplanmıştır. 4.1. Konya’daki Tarım Arazisi Varlığı ve Ürün Dağılımı Ülkemizdeki 245.052.185 dekar tarımsal alanın; 164.602.571 dekarı ekilen alan, 42.591.897 dekarı nadas, 8.357.953 dekarı sebze bahçeleri alanı ve 29.499.764 dekarı meyve, içecek ve baharat bitkileri alanı şeklindedir. Konya’daki 21.168.788 dekar tarımsal alanın; 11.921.200 dekarı ekilen alan, 8.676.548 dekarı nadas, 230.052 dekarı sebze bahçeleri alanı ve 340.988 dekarı meyve, içecek ve baharat bitkileri alanı şeklindedir.[9] Ülkemizdeki; tarımsal alanın %8,64’ü, ekilen alanların %7,24’ü, nadasa bırakılan alanların %20,37’si, sebze bahçeleri alanlarının %2,75’i, meyve, içecek ve baharat bitkileri alanlarının %1,16’sı Konya’da yer almaktadır.[9]

Tablo 2. Hayvansal Kaynaklardan Elde Edilebilecek Gübre ve Biyogaz Miktarları Tablosu Hayvan Adedi 1 1 1 Hayvan Cinsi Büyük Baş Küçük Baş Kümes Yaş Gübre Miktarı (ton/yıl) 3,6 0,7 0,022

Gübre Miktarı 1 ton 1 ton 1 ton
Kaynak: EİEİ, YEK

Gübre Kaynağı Sığır Koyun Kümes hayvanı

Elde Edilebilecek Biyogaz Miktarı (m3) 33 58 78

Tablo 3. Tür ve Irklarına Göre Hayvan Sayıları Tablosu–Türkiye Geneli Yıllar 2006 2007 2008 Büyükbaş hayvan 10 971 880 11 121 458 10 946 239 Küçükbaş hayvan 32 260 206 31 748 651 29 568 152 Kümes hayvanı 349 402 117 273 548 489 249 043 739

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008.

Tablo 4. Tür ve Irklarına Göre Hayvan Sayıları Tablosu – Konya İli Büyükbaş Sığır (Yerli) Sığır (Melez) Sığır (Kültür) Manda Hayvan Toplam 44.391 Koyun (Merinos) 76.191 Yumurta tavuğu 7.709.962 150.924 211.177 130 406.622 Küçükbaş Koyun (Yerli) Keçi (Kıl) Keçi (Tiftik) Hayvan Toplam 1.125.721 89.018 2.806 1.293.736 Kümes Et Tavuğu Ördek Hindi Kaz Hayvanı Toplam 3.176.922 8.453 45.220 18.622 10.959.179

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008.

96

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

İlimizdeki tarımsal alanların; % 56,31’i ekilen alan, % 40,99’u nadas, % 1,09’u sebze bahçeleri alanı ve %1,61’i meyve içecek ve baharat bitkileri alanı şeklindedir. Tarımsal alanlardaki önemli üretim miktarları; 1.089.782 ton/yıl buğday, 515.501 ton/yıl arpa, 458.830 ton/yıl slajlık mısır, 224.585 ton/yıl yonca, 4.752.606 ton/yıl şeker pancarı ve 222.075 ton/yıl patates şeklindedir.[10] 4.2. Konya Nüfus Yapılanması İlimizde; 1 büyükşehir belediyesi, 31 ilçe, 174 kasaba ve 612 köy bulunmaktadır. TÜİK adrese dayalı nüfus kayıt sistemi 2009 verilerine göre; toplam 1.992.675 olan il nüfusunun 1.450.682 kişisi il merkezi ve ilçe merkezlerinde, 541.993 kişisi belde ve köylerde yaşamaktadır.[11] Nüfusun % 72,80’i kent merkezinde ve ilçelerde, % 27,20’si kırsal kesimde yaşamaktadır. İl ve ilçe merkezlerinde yaşayan 1.450.682 kişinin % 69,17’si 3 ilçe merkezinde, geriye kalan % 30,83’ü ise diğer ilçe merkezlerinde yaşamaktadır. İl merkezindeki yoğunluk dikkate alındığında; evsel atık miktarının önemli bir potansiyel oluşturduğu görülmektedir. Evsel katı atıkların % 68’ini organik atıklar oluşturmaktadır. Türkiye’de kişi başına yıllık evsel atık miktarı 187 kg ve toplam evsel atık miktarı yılda 13 milyon ton civarındadır. Küçük işyerleri ve ticarethanelerden de yaklaşık 12 milyon ton evsel katı atık oluşmaktadır. Dolayısıyla; günlük kişi başına 1 kg evsel katı atık oluştuğunu ve yaklaşık 680 gramının organik atık olduğunu göz önüne alırsak; sadece Konya kent merkezinde günlük 680 ton ve yıllık yaklaşık 250 bin organik atık oluşmaktadır.

Tablo 5. Konya’da Hayvan Gübrelerinden Elde Edilebilecek Biyogaz Miktarları Tablosu Büyükbaş hayvan Biyogaz miktarı (m3/yıl) 48.306.694 Küçükbaş hayvan Biyogaz miktarı (m3/yıl) 52.525.682 Kümes hayvanı Biyogaz miktarı (m3/yıl) 18.805.951

Tablo 6. Kümes Hayvanı Sayıları – Konya İlçeleri İlçe Adı Karatay Meram Selçuklu Akşehir Çumra Ereğli Sarayönü Yumurta Tavuğu 1.698.304 2.964.658 612.468 200.000 1.050.000 322.150 480.000 Et Tavuğu 0 0 0 3.000.000 1.675 151.012 0 Ördek 221 233 297 1.400 500 240 0 Hindi 2.395 2.321 1.412 4.000 6.000 2.794 150 Toplam 1.702.025 2.968.098 614.436 3.206.750 1.063.175 476.485 480.150 Oranı (%) 15,53 27,08 5,61 29,26 9,70 4,35 4,38

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008.

Tablo 7. Büyükbaş Hayvan Sayıları – Konya İlçeleri İlçe Adı Karatay Meram Akşehir Beyşehir Cihanbeyli Çumra Ereğli Ilgın Kadınhanı Karapınar Seydişehir Sığır (Yerli) 3.320 2.890 4.980 6.485 6.290 1.315 997 1.079 580 751 3.290 Sığır (Melez) 23.600 16.140 10.364 6.460 4.200 3.160 4.334 8.965 15.160 8.420 5.550 Sığır (Kültür) 14.750 16.100 9.250 12.745 1.740 30.952 30.787 19.510 798 16.900 8.610 Manda 0 35 0 0 0 27 61 4 0 0 0 Toplam 41.670 35.165 24.594 25.690 12.230 35.454 36.179 29.558 16.538 26.071 17.450 Oranı (%) 10,25 8,65 6,05 6,32 3,01 8,72 8,90 7,27 4,07 6,41 4,29

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008.

Tablo 8. Büyükbaş Hayvan Sayılarına Göre Süt Üretim Miktarı – Konya İlçeleri İlçe Adı Karatay Meram Akşehir Sığır (Yerli) 1.294,24 941,264 2.000,19 2.359,04 534,167 29,415 551,816 331,796 235,316 311,794 2.117,84 Sığır (Melez) 14.823,84 12.353,20 9.141,37 4.694,22 3.730,67 1.358,85 3.122,89 2.964,77 14.823,84 9.981,39 7.411,92 Sığır (Kültür) 16.880,41 16.880,41 10.661,31 13.682,02 54.728,06 15.991,97 45.932,48 44.422,13 1.101,67 32.339,31 12.438,20 Manda 0 20,54 0 0 16,69 0 50,08 0 0 0 0 Toplam 32.998 30.195 21.803 20.735 59.010 17.380 49.657 47.719 16.161 42.632 21.968 Oranı(%) 6,89 6,31 4,56 4,33 12,33 3,63 10,37 9,97 3,38 8,91 4,59

5. Konya’daki Biyogaz Üretim Potansiyelinin İrdelenmesi
Hayvansal kaynaklardan elde edilebilecek gübre miktarları tablosu incelendiğinde; 1 büyükbaş hayvandan 3,6 ton/yıl, 1 küçükbaş hayvandan 0,7 ton/yıl, 1 kümes hayvanından 0,022 ton/yıl gübre elde edilebileceği kabul edilmiştir.[12] Hayvansal kaynaklardan elde edilebilecek biyogaz miktarları tablosu incelendiğinde;

Beyşehir Çumra Emirgazi Ereğli Ilgın Kadınhanı Karapınar Seydişehir

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008.

97

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

1 ton büyükbaş hayvan gübresinden 33 m3, 1 ton küçükbaş hayvan gübresinden 58 m3, 1 ton kümes hayvan gübresinden 78 m3 biyogaz üretilebileceği kabul edilmiştir.[12] Yıllık 2 milyon ton üzeri hayvansal atık kapasitesine sahip iller sıralamasında Bolu, Erzurum, Balıkesir ve İzmir’den sonra Konya 5. sırada yer almaktadır. Türkiye’de hayvansal kaynaklı atıkların TEP cinsinden enerji dağılımı incelendiğinde; 45.000 TEP ve daha fazla enerji potansiyeline sahip iller sıralamasında Bolu, Balıkesir ve Erzurum’un ardından Konya 4. sırada yer almaktadır.[13] Tavuk gübrelerinin karbon azot C/N oranı düşük olduğundan, tek başına tavuk gübresi kullanarak biyogaz üretmek mümkün olmamaktadır.[13] Anaerobik bakteriler karbonu enerji elde edebilmek için kullanmaktadırlar. Azot ise bakterilerin büyümesi ve çoğalması için gerekli olan diğer maddedir. C/N oranı biyogaz elde edilecek olan atık için uygun değerlerde olmalıdır. Oran 23/1 düzeyinden fazla ve 10/1 oranından az olmamalıdır. Azot oranının fazla olması amonyak oluşumu sebebiyle biyogaz üretimini olumsuz etkilemektedir.[14] Tesis planlaması yapılırken; çeşitli kaynaklardan elde edilebilecek biyogaz verimleri, biyogazdaki metan miktarları, karbon azot oranları iyi incelenmeli, bir reçete dahilinde farklı kaynaklardan elde edilen atıklar kullanılmalıdır. Konya’da hayvansal kaynaklardan 1.463.839 ton/yıl büyükbaş hayvan gübresi, 905.615 ton/yıl küçükbaş hayvan gübresi, 241.102 ton/yıl kümes hayvanı gübresi olmak üzere toplam 2.610.556 ton/yıl hayvansal gübre oluşmaktadır. Hayvansal kaynaklara bağlı Konya ili biyogaz üretim potansiyeli; büyükbaş hayvan gübrelerinden 48.306.694 m3/yıl, küçükbaş hayvan gübrelerinden 52.525.682 m3/yıl, kümes hayvan gübrelerinden 18.805.951 m3/yıl olmak üzere toplam 119.638.326 m3/yıl değerine sahiptir. Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde 20.000 adet ve üzeri kapasiteli tavuk çiftlikleri izne tabi tesisler listesinde yer almaktadır. İlimizdeki tavuk çiftlikleri potansiyeli yaklaşık sayılar olmak üzere; Meram İlçesi’nde 2.000.000 tavuk, Karatay

Tablo 9. Kesim Yapılan Büyükbaş Hayvan Sayıları – Konya İlçeleri İlçe Adı Karatay Meram Beyşehir Karapınar Kulu Seydişehir İnek 8.273 1.757 0 510 83 110 Düve 4.150 190 1.600 220 0 32 Dana 3.230 190 3.440 0 0 10 Boğa 161 20 0 0 0 12 Tosun 64.880 9.119 1.579 1.494 1.128 1.533 Öküz 323 40 0 0 0 0 Toplam 81.017 11.316 6.619 2.224 1.211 1.697 Oranı(%) 72,42 10,12 5,92 1,99 1,08 1,52

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008

Tablo 10. Küçükbaş Hayvan Sayıları – Konya İlçeleri İlçe Adı Karatay Meram Selçuklu Altınekin Cihanbeyli Çumra Ereğli Ilgın Kadınhanı Karapınar Kulu Sarayönü Koyun (Merinos) 500 0 0 21.400 3.350 0 0 6.420 3.350 19.400 0 80 Koyun (Yerli) 119.200 75.350 82.950 27.400 80.000 74.290 119.427 116.200 39.500 125.500 70.250 50.350 Keçi (Kıl) 1.200 1.000 600 523 2.100 1.555 1.789 6.030 8.100 2.375 1.075 1.650 Keçi (Tiftik) 0 0 0 0 195 0 0 697 0 956 0 0 Toplam 120.900 76.350 83.550 49.323 85.645 75.845 121.216 129.347 50.950 148.231 71.325 52.080 Oranı(%) 9,35 5,90 6,46 3,81 6,62 5,86 9,37 10,00 3,94 11,46 5,51 4,03

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008

Tablo 11. Küçükbaş Hayvan Sayılarına Göre Süt Üretim Miktarı – Konya İlçeleri İlçe Adı Karatay Meram Selçuklu Cihanbeyli Çumra Ereğli Ilgın Karapınar Kulu Sarayönü Koyun (Merinos) 9,256 0 0 57,672 0 0 121,04 320,4 0 1,78 Koyun (Yerli) 4.921,70 3.023,33 3.515,50 3.163,95 3.466,99 5.141,63 3.726,43 3.515,50 3.515,50 2.706,94 Keçi (Kıl) 40,34 37,04 20,58 109,5 16,46 75,16 238,7 61,74 26,34 94,67 Keçi (Tiftik) 0 0 0 3,526 0 0 10,23 15,51 0 0 Toplam 4.971 3.060 3.536 3.335 3.483 5.217 4.096 3.913 3.542 2.803 Oranı(%) 10,42 6,41 7,41 6,99 7,30 10,93 8,58 8,20 7,42 5,87

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008

İlçesi’nde 950.000 tavuk, Çumra İlçesi’nde 600.000 tavuk, Selçuklu İlçesi’nde 500.000 tavuk, Sarayönü İlçesi’nde 400.000 tavuk, Ereğli İlçesi’nde 150.000 tavuk, Akşehir İlçesi’nde 50.000 tavuk şeklinde olup, civcivhaneler bu sayılara dahil değildir.[15] Akşehir İlçesi’nde 26.000 adet/ay (yıllık yaklaşık 3.000.000 adet) kapasiteli 1 adet kanatlı hayvan kesimhanesi bulunmaktadır.[15] Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde 500 büyükbaş ve üzeri ile 1.000 küçükbaş ve üzeri hayvan kapasiteli tesisler, izne tabi tesisler listesinde

98

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

yer almaktadır. İlimizdeki bu kapasitedeki besi çiftlikleri; Ereğli, Karatay, Meram ve Selçuklu İlçeleri’nde yer almaktadır. Konya’daki büyükbaş ve küçükbaş hayvan besi tesislerinin, daha çok aile tipi işletmeler şeklinde olduğu göze çarpmaktadır.[15] İlimizde 16 adet kesimhane mevcuttur. Ereğli İlçesi’nde 3 adet et entegre tesisi, Beyşehir İlçesi’nde 2 adet et entegre tesisi ve 1 adet belediye mezbahanesi, Karapınar İlçesi’nde 1 adet et entegre tesisi, Karatay İlçesi’nde 1 adet et entegre tesisi, Seydişehir İlçesi’nde 1 adet et entegre tesisi, Akşehir İlçesi’nde 1 adet belediye mezbahanesi, Kadınhanı İlçesi’nde 1 adet belediye mezbahanesi, Sarayönü İlçesi’nde 1 adet entegre et tesisi ve 1 adet belediye mezbahanesi, Kulu İlçesi’nde 1 adet belediye mezbahanesi, Cihanbeyli İlçesi’nde 1 adet belediye mezbahanesi, Çumra İlçesi’nde 1 adet belediye mezbahanesi bulunmaktadır.[15] İlimizde 4 adet şeker fabrikası bulunması, önemli bir potansiyel oluşturmaktadır. Kristal şeker üretim kapasitesi Çumra Şeker Fabrikası için 324.000 ton/yıl, Konya Şeker Fabrikası için 278.505 ton/yıl, Ereğli Şeker Fabrikası için 208.942 ton/yıl ve Ilgın Şeker Fabrikası için 162.000 ton/yıl’dır. [15] İlimizdeki süt ürünleri, meyve özü ve meyve suyu tesisleri önemli bir potansiyel oluşturmaktadır. İlimiz bünyesinde 10.000 litre/gün ve üzeri kapasiteye sahip emisyon izni olan Karatay İlçesi’nde toplam 41.000 ton/yıl kapasiteye sahip 11 adet süt ürünleri tesisi, Ereğli İlçesi’nde toplam 23.000 ton/yıl kapasiteye sahip 7 adet süt ürünleri tesisi, Meram İlçesi’nde toplam 20.000 ton/yıl kapasiteye sahip 1 adet süt ürünleri tesisi, Seydişehir İlçesi’nde toplam 1.750 ton/yıl kapasiteye sahip 1 adet süt ürünleri tesisi bulunmaktadır. Ayrıca; Ereğli İlçesi’nde 2 adet meyve suyu tesisi, 1 adet süt tozu tesisi ve Ilgın İlçesi’nde 1 adet meyve özü tesisi mevcuttur. [15] Konya’da hayvan gübrelerinin, tarım alanlarından elde edilen anız ve samanların, şekerpancarı ve slaj mısır atıklarının, kesimhane atıklarının, süt fabrikaları atıklarının, şeker fabrikaları atıklarının, evsel organik atıkların önemli bir biyokütle enerji potansiyeli teşkil ettiği görülmektedir. Konya için; şeker fabrikaları merkezli olmak üzere Çumra, Ereğli, Ilgın, Meram ve Karatay ilçeleri cazibe merkezi konumundadır.

Tablo 12. Kesim Yapılan Küçükbaş Hayvan Sayıları – Konya İlçeleri İlçe Adı Karatay Meram Ereğli Karapınar Kulu Seydişehir ŞişekKoyun 35.589 5.260 17.443 1.450 1.220 1.013 Kuzu-Toklu 123.566 0 4.914 43.284 2.830 0 GezdanKeçi 1.028 745 338 82 16 4.516 OğlakÇebiç 0 0 489 0 0 0 Toplam 160.183 6.005 23.184 44.816 4.066 5.529 Oranı(%) 62,13 2,33 8,99 17,38 1,58 2,14

Kaynak: TÜİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, 2008.

Tablo 13. Konya İlçelerine Göre Nüfus Dağılımı Tablosu İlçe Adı Akşehir Beyşehir Cihanbeyli Çumra Ereğli Ilgın Karapınar Kulu Seydişehir Karatay Meram Selçuklu İl/ilçe 61.196 32.525 15.771 28.834 95.056 31.171 31.951 20.734 39.267 235.958 292.422 474.993 Belde/köy 34.693 38.044 47.023 36.162 39.952 29.432 16.306 30.201 25.077 21.681 16.854 12.906 Toplam 95.889 70.569 62.794 64.996 135.008 60.603 48.257 50.935 64.344 257.639 309.276 487.899 Oranı 4,81 3,54 3,15 3,26 6,78 3,04 2,42 2,56 3,23 12,93 15,52 24,48

Kaynak: TÜİK, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt, 2009.

Tablo 14. Konya’daki Biyogaz Potansiyeli Tablosu Büyükbaş hayvan sayısı X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X İlçe Süt ürünleri tesisleri Kesim yapılan yerler merkez nüfusu 15.000 kişi üzeri X X

İlçe Adı

Şeker fabrikası

Yumurta tavuğu kümesleri

Küçükbaş hayvan sayısı

Akşehir Altınekin Beyşehir Cihanbeyli Çumra Ereğli Ilgın Kadınhanı Karapınar Karatay Kulu Meram Sarayönü Selçuklu Seydişehir

X

99

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

[6] http://www.eie.gov.tr/turkce/YEK/biyoenerji/01-biyogaz/bg_ AB_uretim.html [7] http://www.eie.gov.tr/turkce/YEK/biyoenerji/01-biyogaz/bg_ Turkiye.html [8] http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi [9] http://www.tuik.gov.tr/PreIstatikTablo [10] http://www.tuik.gov.tr/bitkiselapp/bitkisel.zul [11] http://tuikapp.tuik.gov.tr/adnksdagitapp/adnks.zul [12] http://www.eie.gov.tr/turkce/YEK/biyoenerji/01-biyogaz/bg_ haykay.html [13] KAYA D., Eyidoğan M., Çoban V., Çağman S., Aydoner C., Tırıs M. “Türkiye’nin hayvansal atık kaynaklı biyogaz potansiyeli ve ekonomisi”, İCCİ Bildiriler Kitabı 2009 [14] ÖZTÜRK M. “Hayvan gübresinden biyogaz üretimi” Çevre ve Orman Bakanlığı [15] Konya İl Çevre ve Orman Müdürlüğü, Sanayi Tesisleri Envanter Tablosu 2009 Şekil 3. Avrupa’nın birçok ülkesinde bir enerji üretim stratejisi olarak yaygın şekilde kullanılmakta olan biyogaz tesisleri, ülkemizde ve ilimizde yaygınlaştırılmalıdır. Bir biyogaz tesisi için enerji değeri olan tonlarca atık ve artık madde enerjiye dönüştürülmelidir. Tesis planlaması yapılırken; tek bir kaynağa odaklanılmaması, çeşitli kaynaklardan elde edilen atıkların en yüksek verim sağlayacak şekilde belli oranlarda karıştırılması gerektiği kanaatine varılmıştır.

Summary
There is an increasing trend around %7.5 in our country’s electric energy demand. According to Ministry of Energy and Natural Resources data, as of 2008, our energy production capability is 41.987 MW and consumption 19.4 billion kWh. In 2008 our electric production is supplied from three main sources, consisting of %48.17 natural gas, %28.98 coal and %16.77 hydroelectricity. With the increasing electricity demand, our established energy production should be at least doubled by 2020. The money Turkey spends on petroleum, petroleum products, natural Gas, LPG and coal will increase every day, bound to her energy needs. The actualization of medium and long term vision programme in compliance with Turkey’s national, politic and economic interests holds great importance. Efficient, productive, safe and sensible utilization of energy resources and reducing the country’s external dependence has to be aimed. Energy became one of the most expensive production inputs today, when conventional energy resources started to dwindle. For this very reason, all the developed and developing countries have inclined towards new and renewable energy resources. These resources seem to serves as an alternative to conventional energy resources. One of the renewable energy resources is biomass energy. Turkey is one of the richest countries considering biomass energy potential. In this context, organic, vegetal, animal and industrial waste should be put off from polluting the nature and damaging health; and economic and applicable solutions must be presented. There should be opportunities given to convert waste materials into energy and prevent its loss which is a very valuable resources for its organic structure and contents. Biogas facilities, which are widely used in many countries of Europe as a part of energy production strategy, have to be spread wide in our county and country.

6. Sonuç
Enerji üretim ve tüketim süreçlerinde ortaya çıkan sera gazı emisyonları, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin en önemli nedenleri arasındadır. Sera gazı salınımında enerji sektörünün tüm diğer sektörlerden çok daha yüksek bir payının olması nedeniyle; iklim değişikliği ile enerji politikaları birbirine entegre edilmiş, özellikle sera gazı azaltımı yönünde taahhütte bulunan ülkeler, tüm enerji politikalarını bu çerçevede şekillendirmek durumunda kalmışlardır. Petrol, petrol ürünleri, doğalgaz, LPG, kömür gibi enerji ihtiyacı için harcadığı rakamları düşünürsek ve bu rakamların her sene artacağını varsayarsak, Türkiye’nin ivedi bir şekilde ülke çıkarlarına uygun orta ve uzun vade vizyon programını hayata geçirmesi, ulusal, politik ve ekonomik çıkarlar açısından çok büyük önem taşımaktadır. Öte yandan küresel ısınmanın ciddi boyutlara gelmesi nedeniyle; Türkiye’nin imzaladığı Kyoto Protokolü’ne uygun olarak, gelecek kuşaklara karşı sorumlulukların yerine getirilmesi sağlanacaktır. Kaynaklar [1] http://www.enerji.gov.tr/index.php=elektrik [2] ALİBAŞ K., Ulusoy Y., Tekin Y. “Biyogaz üretimi”, Uludağ Üniversitesi [3] http://www.biyogaz.com/bguka.htm [4] TOLAY M., Yamankaradeniz H., Yardımcı1 S., Reiter R., “Hayvansal atıklardan biyogaz üretimi” VII. Ulusal Temiz Enerji Sempozyumu, 2008 [5] http://www.enerji.gov.tr/index.php=biyoyakit

100

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ATIK YAĞLARIN YÖNETİMİ

Aydın ÖZBEY
Petrol Sanayi Derneği İktisadi İşletmesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisi

Dr. Erol METİN
Petrol Sanayi Derneği İktisadi İşlemesi, Metalürji ve Malzeme Mühendisi

Özet
Çevre ve insan sağlığı için tehlike oluşturan atık motor yağlarının uygun koşullarda kayıt altına alınarak toplanması ve çevre ve insan sağlığına zarar vermeyecek koşullarda geri kazanılması (enerji veya ürün olarak) ya da bertaraf edilmesi amacıyla 2004 yılında başlatılan projenin Türkiye çapındaki sonuçları bu makalenin konusudur. Türkiye’de 2005-2009 yılları arasında atık motor yağların yönetimi ile ilgili olarak, üretici sorumluluğunda Petrol Sanayi Derneği tarafından yapılan toplama ve geri kazanım çalışmalarının sonuçları ve dünyada atık yağların yönetimine yönelik uygulamalar özetlenmiş ve karşılaştırmalar yapılmıştır. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın koordinasyonu ve Yönetmeliği çerçevesinde geliştirilen bu proje ile atık motor yağlarının oluştuğu tüm merkezlerden ülke çapında bedelsiz olarak toplanması, geri kazanımı ve bertarafını sağlamak üzere etkin bir sistem kurulmuş, bu sistem içinde lojistik yönetim birimi geliştirilerek ülke çapında yerleşmesi sağlanmıştır.

itibari ile dünya madeni yağ talebinde % 13 oranında bir düşme olmuştur. Bu düşüş, dünya coğrafyası içinde incelendiğinde en sert düşüşün %17 ile Avrupa bölgesinde olduğu görülmektedir. B.R.I.C ülkelerinin bu düşüşten daha az etkilendiği görülmektedir. Avrupa Rejenerasyon Endüstrisi Komitesi (GEIR) verilerine göre, Avrupa Birliği üyesi ülkeler içinde 2006 yılında en fazla madeni yağ tüketimi yapılan ülkeler ve miktarlar sırasıyla; Almanya 1 milyon 174 bin ton, İngiltere 858 bin ton, Fransa 821 bin ton, İspanya’da 519 bin ton’dur. Türkiye’deki madeni yağ tüketim rakamlarında ise çelişki görülmektedir. Türkiye madeni yağ sektöründe Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kayıtlarına göre, 2009 yılı sonu itibari ile 192 madeni yağ üreticisi firma ve bir baz yağ üretimi yapan rafineri bulunmaktadır. Toplam madeni yağ tüketiminin geçmiş yıllardaki gelişimini de görmek açısından Petrol İşleri Genel Müdürlüğü ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun yayınlamış olduğu veriler referans alındığında 2009 yılında Türkiye’de işlenerek piyasaya sunulan madeni yağ miktarının ihracat hariç 902 bin ton olarak görülmektedir. Bu miktarda özellikle son üç yıldaki önemli büyüklükteki artış dikkat çekmektedir. Tablo 1’de verilen resmi rakamlarla, geçtiğimiz yıllarda madeni yağ sektöründe kullanılmak üzere baz yağ olarak ithal edilen ve motorin piyasasında yaygın olarak kullanılan ve satılan 10 numara yağ vb. isimler altında yapılan piyasa faaliyetleri sebebi ile Türkiye’de gerçek madeni yağ olarak tüketilen miktar hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapılmasını güçleştirmektedir. 2009 yılında dünyada ve Avrupa’daki daralmanın aksine, ihracat miktarları hariç olmak üzere Türkiye’de piyasaya sürülen madeni yağ miktarında bu verilere göre % 15 oranında artış olması son üç yıla ilişkin verilerin gerçeği yansıtmadığı kaygılarımızı doğrular niteliktedir. Bununla birlikte Türkiye’de madeni yağ olarak tüketilen gerçek miktarın PETDER’in girişimi ile bağımsız bir gözetim ve denetim şirketi olan PWC tarafından hazırlanan sektör raporları, EPDK ve Çevre ve Orman Bakanlığı verileri ışığında 500 bin ton/ yıl seviyesinde gerçekleştiği tahmin edilmektedir.

1. Giriş
Atık Yağların Yönetimi Projesi ile; motorlu taşıtlarda kullanılan ve atık hale gelen motor yağlarının araç servisleri, akaryakıt istasyonları, kamuya ait araç bakım istasyonlarından doğru koşullarda lisanslı ve yetkili ekiplerce toplanarak, T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından lisanslandırılmış tesislerde çevre ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde işlem görmesinin sağlanması için atık üreten noktaların belirlenmesi, bilinçlendirilmesi, uygun toplama sisteminin oluşturulması amaçlanmıştır. Çalışmanın başladığı Mayıs 2004 tarihinden itibaren toplanan atık motor yağı miktarı ve toplama yapılan nokta sayısı her yıl artarak devam etmiş ve ülke çapına yayılmıştır. Motor yağı değişim noktalarında oluşan atık motor yağları, ulusal atık taşıma formu düzenlenerek lisanslı özel araçlarla toplanmakta ve kategorilerine uygun olarak geri kazanım veya bertaraf amaçlı olarak değerlendirilmek üzere lisanslı işletmelere teslim edilmekte, yasal belgeleme işlemleri eksiksiz yerine getirilmekte ve bu işlemler için atık üreticilerinden herhangi bir ücret talep edilmemektedir. Tüm bu hizmetlerin yasalara uygun olarak -tüm ülke çapında, miktar ve sınır gözetmeksizin- yerine getirilmesi için gerekli ilave maliyetler ise PETDER atık motor yağı toplama organizasyonuna katılan motor yağı üreticisi şirketlerce karşılanmaktadır.

3. Atık Yağların Yönetim Esasları 2. Dünyada ve Türkiye’de Madeni Yağ Sektörüne Bakış
Dünyada madeni yağ tüketimi rakamlarına bakıldığında, 2009 yılı
Tablo 1. Dünya Madeni Yağ Talebi “Deniz Yağları Hariç” Miktar (1000 ton) Dünya Madeni Yağ Talebi 2000 36.400 2001 35.600 2002 35.700 2003 35.400 2004 36.100 2005 36.500 2006 36.900 2007 37.100 2008 36.200 2009 31.600

Ülkemizde Atık Yağların Yönetim esasları, 30 Temmuz 2008 tarihli Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği, 14 Mart 2005 tarihli

Kaynak: Avrupa Madeni Yağ Zirvesi, Mr. Apu GOSALIA Sunum, Londra, 2009

101

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Tablo 2. Madeni Yağ İthalat ve Yurt İçi Üretim Miktarları Miktar (1000 ton) Yurtiçi Üretim İthalat Toplam 2000 317 164 481 2001 248 69 317 2002 299 137 436 2003 280 193 473 2004 292 269 561 2005 342 310 652 2006 328 319 647 2007 294 473 767 2008 264 521 785 2009 238 664 902

Kaynak: Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu Verileri

Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği ve 5 Temmuz 2008 tarihli Atık Yönetimi Genel Esaslarına İlişkin Yönetmelikler ile düzenlenmiştir. 19 Kasım 2008 tarihinde yayınlanan 2008/98/ EC sayılı “Atık Direktifi” ile, Avrupa Birliği tarafından çıkarılan mevzuatların basitleştirilmesi ve azami çevresel faydanın sağlanması için 75/439/EEC sayılı Atık Yağlar, 91/689/EC sayılı Tehlikeli Atık, 2006/12/EC sayılı Atık Çerçeve Direktifleri’nin yeniden düzenlenerek 2008/98/EC sayılı direktifle uyumlu hale getirilmesi sonrasında eski direktifler 12 Aralık 2010 tarih itibari ile yürürlükten kaldırılacaktır. Üye ülkelerden 12 Aralık 2010 tarihine kadar mevzuatlarında bu direktifte belirtilen esaslar çerçevesinde düzenleme yapmaları beklenmektedir. 2008/98/EC sayılı direktifte, atık yağların kaynağında ayrı toplanmasının, doğru atık yönetiminin yapılması ve uygun olmayan bertaraf sonucu çevreye verilecek zararın önlenmesi açısından hayati bir öneme sahip olduğu, atık yağların yönetiminin atık hiyerarşisine göre yaşam döngüsü analizi yapılarak çevre için en fazla yarar sağlayan uygulamaya öncelik verilerek yapılması gerektiği hususlarına vurgu yapılmaktadır. Direktifte sunulan

Atık Yönetimi Hiyerarşisine göre, atıklar öncelik sıralaması ile, kaynağında azaltılmalı (prevention), tekrar kullanılmalı (preparing for re-use), hammadde olarak geri kazanılmalı (recycling), enerji olarak geri kazanılmalı (energy recovery), en son seçenek olarak ise bertaraf (disposal) ettirilmelidir. Yaşam döngüsü analizleri atık yağların farklı rafinasyon yöntemleri kullanılarak baz yağa geri dönüştürülmesi, enerji olarak değerlendirilmesi gibi konularda, çevre etkileri açısından en uygun yöntemlerin belirlenmesinde son derece yararlı sonuçlar vermektedir. Bu çalışmalar, atık yağın cinsi, kullanılan rafinasyon tekniği vb. konulara ve hatta taşıma mesafelerine göre değişmektedir. Bu konuda European Comission tarafından 2001 yılında yayınlanan rapor[12], atık yağların yönetimine bütünsel yaklaşım getirmesi nedeni ile bu alanda yayınlanmış en kapsamlı rapordur. Şekil 2’de böyle bir yaklaşımın içeriği ve aşamaları verilmiştir. Rapor, atık yağların farklı rafinasyon süreçleri (vakum distilasyon, termal cracking vb.) ile baz yağa geri dönüşümü ile çimento tesislerinde enerji olarak geri kazanılmasının çevresel etkilerini detaylı olarak karşılaştırmıştır. Fosil yakıt tüketimi, su tüketimi, iklim değişikliği etkisi, katı atık, partikül emisyonu gibi bir çok çevresel etki açısından rafinasyon ve enerji geri kazanımı karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, tüm çevresel etkiler karşılaştırıldığında rafinasyon veya enerji geri kazanımının bir diğerinden daha üstün olduğu konusunda net bir sonuç ortaya çıkmamıştır. Tüm alternatifler en az bir somut çevre yararı sağlayabilmektedir. Örneğin enerji geri kazanımı sera etkisi açısından avantaj sağlarken, asidifikasyon etkisi açısından rafinasyon avantaj sağlayan bir yöntem olmaktadır. 3.1. Dünyada ve Türkiye’de Atık Yağların Değerlendirme Yöntemleri Gelişmiş ülkeler bazında yapılan değerlendirmeler atık yağların yönetimi konusunda standart bir uygulama bulunmadığını ve hatta çok farklı yaklaşımlar olduğunu göstermektedir. GEIR 2008

Şekil 1. Madeni Yağ Piyasası Ürün Kırılımları, PETDER

Şekil 3. Avrupa Birliği Ülkeleri – Türkiye Atık Yağ Toplama ve Değerlendirme Yöntemlerinin Karşılaştırması Şekil 2. Atık Yağlar Yaşam Döngüsü Analizi, (LCA-ISO 14040 Kaynak: Çevre ve Orman Bakanlığı, PETDER.

102

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

raporuna göre[4] Avrupa ülkelerinde toplanan atık yağların % 50’si enerji, % 37’si hammadde olarak geri kazanılmaktadır. Ülkemizde bu oranlar 2009 yılında sırası ile % 45 ve % 47 olarak gerçekleşmiştir.
Tablo 3. Kullanılan Yağ Cinsine Göre Oluşan Atık Yağ Miktarı Yağ Cinsi Benzinli Motor Yağları Dizel Motor Yağları Araç Diferansiyel Yağları Şanzıman Yağları ( Araç Dişli Kutusu) Diğer Araç Yağları Hidrolik Yağlar Kompresör / Türbin Yağları Proses Yağları Elektrik İzolasyon (Trafo) Yağları Endüstriyel Dişli Yağları Diğer Endüstriyel Yağları Havacılık Yağları Kaynak: CONCAWE WQ/STF–26 Raporu Atık Miktarı (%) 65% 65% 90% 90% 0% 70% 70% 0% 95% 75% 50% 90%

Çalışmada Japonya’da ulusal seviyede geri dönüşüm programı, destek veya teşvik sisteminin bulunmadığı, atık motor yağı toplama oranın yüksek olduğu ve enerji değerinden yaralanılmak üzere geri kazanımın ağırlıkta olduğu, ürün geri kazanımın yaygın olmadığı görülmektedir. İtalya’da ise üretilecek motor yağında yeniden rafine edilmiş baz yağ kullanılmasının teşvik edildiği, madeni yağ satışında alınan vergi ile sistemin devlet tarafından desteklendiği belirtilmektedir. Bu şekilde piyasaya sunulan yağın yaklaşık % 33’ü toplandığı, % 10’unun çimento fabrikalarında ek yakıt olarak kullanıldığı % 18’inin ise yeniden rafine edildiği belirtilmektedir. Avustralya’da devletin atık yağların yeniden rafinasyon için kaynak ve yüksek oranda teşvik sağladığı piyasaya sunulan yağın % 38’inin geri toplandığı ifade edilmektedir. Kanada Alberta’da toplama miktarının artırılmasına için madeni yağ satışında vergi alınarak desteklenen, rafinasyona ilginin az olduğu, piyasaya sunulan madeni yağın % 51’inin toplandığı ifade edilmektedir. Dünya üzerinde en çok madeni yağ tüketiminin olduğu Amerika’da ise, rafinasyon sektörünün küçük olduğu ve atıkların yakıt olarak kullanımının teşvik edildiği görülmektedir. ABD’de atık yağların yönetimi hususunda Avrupa’daki gibi merkezi bir yönetim orga-nı bulunmamaktadır. Bu kapsamda eyaletler arasında farklı uygulamalar mevcut olup endüstri istatistikleri de farklılıklar içermektedir. Bazı eyaletlerde, toplama çalışmaları madeni yağ satışında alınan vergi ile desteklenmekte, bazı eyaletler kirlenmenin önüne geçmek üzere atık yağları tehlikeli madde olarak değerlendirmekte, bazı yerel yönetimler toplama çalışmalarını desteklemek üzere maddi kaynak ayırmaktadır. Bununla birlikte, Amerikan hükümeti federal politikası, kullanımda yeniden rafine edilmiş yağlarının tercih edilmesi, yakma da dahil olmak üzere atık yağların işlenerek geri dönüşümünün sağlanması ve bertarafının sağlanmasının teşvik edilmesi yönündedir. Bu çalışma dünyada atık yağların değerlendirme yöntemlerinin ülkelere göre farklılık gösterdiğini ve genel anlamda en iyi olarak nitelendirilebilecek bir uygulamanın bulunmadığını göstermektedir. 3.2. Petrol Sanayi Derneği Atık Yağların Yönetimi Çalışmaları Petrol Sanayi Derneği (PETDER) tarafından Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği çerçevesinde 2004 yılından günümüze yürütülen “atık motor yağı toplama” çalışmaları kapsamında, 2009 yılı sonu itibariyle son beş yıllık süreçte toplam 79 ildeki, 6 bin 566 farklı atık motor yağı üreticisinden 50 bin 199 sefer yaparak 66 bin 744 ton atık motor yağı toplanarak, lisanslı işletmelerde hammadde, enerji olarak geri kazanılmış veya bertaraf ettirilmiştir. 2009 senesinde organizasyona katılım sağlayan şirket sayısı 88 olup bu şirketler tarafından bir yıl önce “2008 yılında” piyasaya sunulan motor yağı miktarı 199 bin 835 ton olarak gerçekleşmiştir. 2009 yılında atık motor yağlarını toplamak ve yasal bertaraf işlemini tamamlamak üzere 78 ilde, 944 bin 167 km mesafe yol kat edilerek, toplam 14 bin 895 sefer yapılarak 4 bin 303 farklı işletmeden, 17 bin 640 ton atık motor yağı toplanmıştır. Toplanan atık motor yağının % 7’si 1.kategori statüsünde, % 78’i 2. kategori statüsünde, % 15’i 3. kategori statüsünde değerlendirilmiştir.

Ülkemizde yılda yaklaşık 500 bin ton madeni yağ tüketildiğinden hareketle en az 250 bin ton atık madeni yağ oluşmuş olması beklenmelidir. 2009 yılında toplanan 30 bin 708 ton atık yağın, 14 bin 373 tonu rafinasyon ve rejenerasyon tesislerinde, 13 bin 677 tonu ise çimento, kireç, demir çelik tesislerinde, 2 bin 668 tonu ise bertaraf tesislerinde ürün veya enerji olarak geri kazanılmış veya bertaraf ettirilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’de kayıt altına alınan toplam atık yağ miktarı oluşması beklenen miktarın % 12’sidir. Oluşan atık yağın % 88’inin akıbeti ise bilinmemekte veya kayıt altına alınamamaktadır. Kayıt altına alınan miktar AB üyesi ülkeler ortalaması olarak % 74 seviyesindedir. Yapılan araştırmalar[1], faydalı kullanım ömrünün tamamlayarak atık hale dönüşen madeni yağ miktarının kullanım yerine ve koşullara bağlı olarak değişmekle birlikte en az % 50’sinin kullanım sonrası atık hale dönüştüğünü göstermektedir. Örneğin motor yağları için yüksek ısı ve mekanik kayıplardan dolayı % 65 düzeyinde olan bu oran, transmisyon ve dişli kutusu yağları için % 90 seviyelerindedir.(Tablo 3) 2005 yılında Amerika Enerji Departmanı[3] tarafından yapılan çalışma, ülkelerin atık yönetimi konusunda farklı yaklaşım içinde olduklarını göstermektedir. Bu çalışmada Fransa’da, devlet tarafından madeni yağ üreticilerine uygulanan vergi ile desteklenen bir sistem uygulanarak atık yağların % 78’i toplanarak kayıt altına alındığı ve bunun % 42’si yeniden rafinasyon tesislerinde geri kazanıldığı belirtilmektedir. Almanya’da yasal mevzuatın ve tüketicilerin geri dönüşüme olan ilgisinin çok fazla olduğu, tüm atık yağların tehlikeli atık olarak değerlendirildiği ve atık üreticilerinin depoladıkları atık yağın bertarafı için ücret ödemek zorunda oldukları belirtilmektedir. Atık yağ toplama oranın satılan yağ miktarı üzerinden % 48 olduğu ifade edilen çalışmada, toplanan atık yağın % 41’inin yeniden rafine edildiği, % 35’inin çimento fabrikalarında enerji değerinden yararlanmak üzere geri kazanıldığı ve % 24’ünün ise bertarafının sağlandığı ifade edilmektedir.

103

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

2009 yılında en fazla toplama yapılan iller sırasıyla İstanbul (4071 ton), Ankara (1771 ton), Kocaeli (1591 ton), İzmir (1295 ton), Bursa (783 ton) olmuştur. En az toplama yapılan iller sırasıyla Kırıkkale (5 ton), Ardahan (3,2 ton), Kilis (2,4 ton), Bayburt (1,9 ton), Ağrı (1,7 ton) olmuştur. 2009 yılında Muş ve Şırnak illerinden hiç atık motor yağı toplanamamıştır. 2009 yılında trafiğe kayıtlı araç başına toplanan atık motor yağı miktarı 1,2 kilogram olup, araç başına en fazla atık motor yağı toplanan iller sırasıyla Kocaeli (7,6 kg/araç), Zonguldak (5,2 kg/ araç), Siirt (3,9 kg/araç), Bingöl (2,7 kg/araç), Trabzon (2,7 kg/

araç) olmuştur. Araç başına en az atık motor yağı toplanan iller sırasıyla, Karabük (0,17 kg/araç), Kırıkkale (0,15 kg/araç), Yozgat (0,09 kg/araç) , Kilis (0,08 kg/araç), Ağrı (0,07 kg/araç) olmuştur. 2009 yılında kişi başına toplanan atık motor yağı miktarı 0,2 kilogram olup, kişi başına en fazla atık motor yağı toplanan iller sırasıyla Kocaeli (1,045 kg/kişi), Zonguldak (0,862 kg/kişi), Çanakkale (0,465kg/kişi), Muğla (0,441 kg/kişi), Ankara (0,381 kg/kişi) olmuştur. Araç başına en az atık motor yağı toplanan iller sırasıyla, Van (0,022 kg/kişi), Kırıkkale (0,018 kg/kişi), Kilis(0,015 kg/kişi), Yozgat (0,012 kg/kişi), Ağrı (0,003 kg/kişi) olmuştur.

Şekil 4. Toplanan Atık Motor Yağı Miktarı ve Sefer Sayısı “2004-2009”

Şekil 5. Toplanan Atık Motor Yağının Kaynağına Göre Dağılımı “2004-2009” (ton)

Şekil 6. Toplanan Atık Motor Yağının Bölgelere Göre Dağılımı “2004-2009” (ton)

104

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Son beş yılda toplanan atık motor yağlarının % 62’si araç servislerinden, % 8’i kamu kuruluşlarından, % 4’ü belediyelerden, % 5’i yağ üretim tesislerinden, % 2’si inşaat madencilik tesislerinden, % 2’si askeri kurumlardan, % 1’i akaryakıt istasyonlarından, % 13’ü endüstri araç parkından toplanmıştır. Son beş yılda, toplanan atık motor yağının % 8’i Akdeniz, % 2’si Doğu Anadolu, % 15’i Ege, % 3’ü Güneydoğu Anadolu, % 14’ü İç Anadolu, % 11’i Karadeniz, % 47’si Marmara Bölgesi’nden toplanmıştır. Atık Yağların Yönetimi Projesi için PETDER tarafından son beş yılda 12 milyon TL kaynak kullanılmıştır. Son beş yıllık ortalamaya göre, bu kaynağın % 48’i organizasyona katılım sağlayan motor yağı üreticisi, ithalatçısı şirketler tarafından karşılanmakta, geri kalan bölümü ise lisanslı işletmelere yapılan atık yağ nakliye gelirlerinden elde edilen gelirle sübvanse edilmektedir. Proje çalışmaları çerçevesinde atık motor yağlarının çevre ve insan sağlığına olumsuz etkilerine dikkat çekmek, atık üreticilerinin projeye katkılarını sağlamak üzere atık üreticileri düzenli olarak ziyaret edilmekte, yerel yönetimlerle işbirliği protokolleri imzalanmakta, toplantı ve eğitim programları düzenlenmekte, yazılı ve görsel iletişim araçları vasıtasıyla, fuar vb. etkinliklerde proje çalışmaları hakkında bilgilendirme yapılmaktadır.

[10] Türkiye İstatistik Kurumu, İllere göre motorlu kara taşıtları sayısı, (2009) www.tuik.gov.tr [11] ACI “European Base Oils and Lubricants Summit”, Apu GOSALIA Sunum, Londra, (2009) [12] “Critical Review of Existing Studies and Life Cycle Analysis on the regeneration and incineration of waste Oils”, EC DG Environment Report, (December,2001)

Summary
The waste motor oil collection and recovery (as base oil or energy) efforts, that are being conducted since 2004, that constitute a threat for environment and human health, is the subject of this paper. The paper summarizes collection and recovery activities being conducted since 2005 through the PETDER organization and also basic comparisons with similar applications in other countries. As a result of the Regulation enforced by the Ministry of Environment & Forestry, PETDER has set up a nationwide collection system in 2004. The system is based on producer pays principle and works on not for profit basis, in order to collect and recovery waste motor oils on a nation wide management system. This paper summarizes the efforts, to on waste motor oil collection and recovery actions which has been started in 2004, which constituets a threat for environment and human health, .

4. Sonuç
• Türkiye’de T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yayınlanan Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği ile atık yağların kayıt altına alınması, geri kazanımı ve bertarafının sağlanması için önemli çalışmalar başlatılmış, bu kapsamda PETDER ülke çapında yaygın ve etkin bir sistem kurmuştur. • Tüm bu çalışmalara ve beş yıllık ciddi yatırımlara rağmen atık motor yağların % 80-85’i kayıt dışı olarak toplanmakta ve çevre ve insan sağlığını tehdit edecek alanlarda yaygın olarak kullanılmaya devam etmektedir. • PETDER atık motor yağı toplama miktarları 2005 yılında 7 bin 492 ton, 2006 yılında 10 bin 425 ton ton, 2007 yılında 15 bin 80 ton, 2008 16 bin 94 ton yılında ton, 2009 yılında 17 bin 640 ton olarak gerçekleşmiştir.

Kaynaklar
[1] CONCAWE, Report No: 5/96. “Collection and Disposal of Used Lubricating Oil”, Brussels, (1996), www.concawe.be [2] T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı, Atık Yönetimi Eylem Planı, Ankara, 2009, www.atikyonetimi.cevreorman.gov.tr [3] U.S. Department of Enegy, Office of Fosil Energy, Used Oil Re-Refining Study to Adres Energy Policy Act of 2005 Section 1838, U.S., (2006), www.energy.gov [4] GEIR, 2008 Report, www.geir-rerefining.org [5] Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Petrol Piyasası Sektör Raporu, Ankara, (2007- 2008), www.epdk.gov.tr [6] Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, 2007 Raporu, Ankara, (August, 2007) [7] Tüpraş Faaliyet Raporu, Kocaeli, (2007- 2008), www.tupras. com.tr [8] EUROPALUB 2006, Europalub Association, France [9] Petrol Sanayi Derneği, Atık Motor Yağı Toplama Çalışması verileri, (2009), www.petder.org.tr

105

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARININ ETKİN KULLANIMI

Fahrettin TANINMIŞ
Sena Enerji ve İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti

Özet
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye için de önemi son derece büyük olan enerji ihtiyacının karşılanması konusunda izlenecek olan yollardan birisi de, yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin bir şekilde kullanılmaya başlamasıdır. Mevcut durum itibari ile ülkemizin enerji politikası içerisindeki, yenilenebilir enerjinin durumu ve geleceği ivedilikle belirlenmelidir. Bu kapsamda yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin bir şekilde kullanılmaya başlaması için üzerine görev düşen devlet kurum ve kuruluşları ile enerji sektörüne yatırım yapmak isteyen müteşebbisler ve tüzel kişilikler tarafından yapılması gereken icraat ve hareketler, önceden tasarlanarak, bir yol haritasının oluşturulması ve en kısa süre içerisinde hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Tablo 1. Ülkemizdeki Santraller Termik Santraller Hidroelektrik Santraller Yenilenebilir Santraller TOPLAM Gücü [MWe] 28.935,9 14.278,0 682,5 43.896,4 Yüzdesi [%] 65,92 32,53 1,55 100

1. Günümüzde Enerji Kaynakları
Bugün enerji dediğimizde aklımıza ilk gelen enerji formu elektrik enerjisidir. Çünkü elektrik enerjisinin kullanımı diğer enerji formlarına göre oldukça yaygındır. Bu yaygınlığın nedenleri arasında, elektrik enerjisinin kolaylıkla diğer enerji şekillerine dönüştürülebilen bir enerji olması, bir noktadan başka bir noktaya iletimi esnasında meydana gelen kaybın diğer enerji şekillerine göre daha az olması ve depolama ihtiyacının bulunmaması olarak gösterilebilir. Elektrik enerjisi doğada ham olarak bulunan bir enerji çeşidi olmamasından dolayı, mutlaka bir başka enerji formunun gerekli teknolojiler ve ekipmanlar kullanılarak elektrik enerjisinin üretilmesi söz konusudur. İşte bu noktada elektrik enerjisi üretmek için kullanılan bu teknolojilerin yapıları gereği ortaya çıkardıkları yan ürünlerin, doğaya zararlı olup olmadıklarının önemi büyüktür. Mevcut enerji kaynaklarının önemli bir kısmını fosil bazlı yakıtlar oluşturmaktadır. Fosil bazlı yakıtların enerji üretiminde kullanılması, doğaya saldıkları CO2‘den dolayı havanın kirlenmesine neden olmaktadır. Ülkemizde elektrik enerjisinin üretilmesinde kullanılan, fosil bazlı yakıt yakarak atmosfere CO2 salınımında bulunan termik ve doğalgaz çevrim santrallerinin toplam kurulu güçleri ve Türkiye’nin tüm kurulu gücüne olan oranları Tablo 1’de gösterilmiştir. Ayrıca Hidroelektrik santraller ve yenilenebilir enerji kullanarak çalışan santraller de Tablo 1’de yer almaktadır.[1] (Tablo 1’deki veriler, Ekim 2009 tarihindeki verilerdir.)

Tablo 1’den de görüleceği üzere ülkemizin enerji ihtiyacını karşılayan santrallerin yaklaşık %66’sı fosil bazlı yakıt yakarak elektrik enerjisi üretmektedir. Bu ise CO2 salınımının artışına neden olmaktadır. Dünyanın önde gelen gelişmiş ülkeleri CO2 salınımını kontrol altına almak için Kyoto Protokolünü hazırlamışlardır. Ülkemiz 2009 yılında Kyoto Protokolü’nü imzalayarak, bu protokolü kabul etmiştir. Kyoto Protokolü’nün kabulünün bir gereği olan, yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin bir şekilde kullanılması, mevcut CO2 salınımının azaltılmasına neden olacak en önemli etkendir. Kyoto Protokolü dahilinde, yenilenebilir enerji ile üretilen her bir kWh enerji için yaklaşık olarak 700 ila 800 gr. CO2 salınımının engellediğinden dolayı,[2] yenilenebilir enerji ile üretilmiş olan toplam enerji miktarı için bir karbon sertifikasına sahip olunacaktır. 2020 senesinden sonra yürürlüğe girecek bu uygulama ile belirlenen değerin üzerinde CO2 salınımına neden olan ülkeler, eğer ellerinde yeterli miktarda karbon sertifikası yok ise maddi tazminat ödemek durumunda kalacaklardır.

2. Yenilenebilir Enerji
Yenilenebilir enerji kaynakları kendi aralarında değerlendirmeye alındığında, gerek teknolojilerinin belirli bir aşamayı kat etmiş olması, gerekse dünya çapında yapılan MW seviyelerindeki santral uygulamaların neticesinde rüzgar enerjisi ve güneş enerjisi diğer yenilenebilir enerji kaynakları arasından öne çıkmaktadır. Bu bağlamda mevcut durum itibari ile kullanılmaya en uygun yenilenebilir enerji kaynakları rüzgar enerjisi ve güneş enerjisidir. Dünya genelinde kurulu olan rüzgar enerji santrallerinin (RES) 2009 yılı sonu itibari ile toplam kurulu gücü 157.899 MW’tır. Ülkemizde işletmede olan RES kurulu gücü ise 14 Şubat 2010 tarihi itibari ile 803,55 MW’tır.[3] Bu da dünya genelinde kurulu bulunan toplam gücün %0.51’ine denk gelmektedir. Türkiye’de 14

106

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Şubat 2010 itibari ile işletmede olan rüzgar enerji santralleri Tablo 2’de gösterilmiştir. Oysa rüzgar enerjisi potansiyeli açısından bu durumu değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin teknik rüzgar enerjisi potansiyeli 83.000 MW’tır.[4] Böylece sahip olduğumuz potansiyel rüzgar enerjisinin sadece %0,97’sini kullanabiliyoruz, geri kalan %99,03’lük bir payın ise ülkemizin üzerinden esip geçmesine sadece seyirci kalıyoruz. Güneş enerjisi ile ilgili olarak ülkemizde sadece küçük güçlerde kurulu olan uygulamalar bulunmaktadır. Bu uygulamalar Türk Telekom istasyonları, otoban SOS telefonları, Orman Genel Müdürlüğü’nün gözetleme istasyonları, radar istasyonları, deniz

fenerleri ve üniversiteler ile çeşitli akademik çalışmalar tarafından gerçekleştirilen uygulamalardır. Maalesef ülkemizde MW mertebesinde herhangi bir santral uygulaması bulunmadığından dolayı, dünya genelinde yapılan uygulamalar ile bir kıyaslama yapılamayacaktır. Ancak dünya genelinde kurulu olan ve Photo-Voltaic (PV) teknolojiyi kullanan güneş enerji santrallerinin, 2008 yılı itibari ile toplam kurulu gücünün 15.200 MW olduğu [5] bir aşamada, ülkemizde güneş enerjisi alanına yatırım yapmak isteyen özel ve tüzel kişiliklerin izleyebileceği bir yol haritasının dahi mevcut olmaması, bir belirsizliği de beraberinde getirmektedir.

Tablo 2. Şubat 2010 itibariyle İşletmede Olan Rüzgar Enerji Santralleri Şirket Alize Enerji Elektrik Üretim AŞ Anemon Enerji Elektrik Üretim AŞ Deniz Elektrik Üretim Ltd. Şti. Doğal Enerji Elektrik Üretim AŞ Doğal Enerji Elektrik Üretim AŞ Ertürk Elektrik Üretim AŞ İnnores Elektrik Üretim AŞ Lodos Elektrik Üretim AŞ Mare Manastır Rüzgar Enerji Santralı San. Ve Tic. AŞ Sunjüt Sun’i Jüt San. Ve Tic. AŞ Teperes Elektrik Üretim AŞ Yapısan Elektrik Üretim AŞ Baki Elektrik Üretim Ltd. Şti. Dares Datça Rüzgar Enerji Santralı San. Ve Tic. AŞ Deniz Elektrik Üretim Ltd. Şti. Ayen Enerji AŞ Alize Enerji Elektrik Üretim AŞ Alize Enerji Elektrik Üretim AŞ Rotor Elektrik Üretim AŞ Ütopya Elektrik Üretim San. Ve Tic. AŞ Mazı-3 Rüzgar Enerji Santralı Elektrik Üretim AŞ Akenerji Elektrik Üretim AŞ Borasco Enerji ve Kimya San. Ve Tic. AŞ Soma Enerji Elektrik Üretim AŞ Belen Elektrik Üretim AŞ Alize Enerji Elektrik Üretim AŞ Kores Kocadağ Rüzgar Enerji Santralı Üretim AŞ Ares Alaçatı Rüzgar Enerjisi Sant. San. Ve Tic. AŞ Bores Bozcaada Rüzgar Enerjisi Sant. San. Ve Tic. AŞ TÜRKİYE TOPLAM KAPASİTE Mevkii İzmir-Çeşme Çanakkale-İntepe Manisa-Akhisar Çanakkale-Gelibolu Manisa-Sayalar İstanbul-Çatalca İzmir-Aliağa İstanbul-Gaziosmanpaşa İzmir-Çeşme İstanbul-Hadımköy İstanbul-Silivri Balıkesir-Bandırma Balıkesir-Şamlı Muğla-Datça Hatay-Samandağ Aydın-Didim Çanakkale-Ezine Balıkesir-Susurluk Osmaniye-Bahçe İzmir-Bergama İzmir-Çeşme Balıkesir-Bandırma Balıkesir-Bandırma Manisa-Soma Hatay-Belen Tekirdağ-Şarköy İzmir-Urla İzmir-Çeşme Çanakkale-Bozcaada 803,55 Gücü [MW] 1,5 30,4 10,8 14,9 34,2 60 42,5 24 39,2 1,2 0,85 30 90 29,6 20 31,5 20,8 18,9 77,5 15 22,5 15 45 52 15 28,8 15 7,2 10,2

107

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

3. Hazırlanması Gereken Kanun ve Yönetmelikler
Ülkemizde rüzgar enerjisi ve güneş enerjisinin etkin bir biçimde kullanılması için gerekli kanun ve yönetmeliklerin tam olarak hazırlanması gerekmektedir. Bu hazırlıklar, devletin resmi kurum ve kuruluşları tarafından yapılacaktır. Ancak tüm bu hazırlıklar yapılırken, yenilenebilir enerji konusunda yatırım yapmak isteyen yatırımcıların bürokratik engellere ve uzun süreçlere maruz bırakılmamasına azami dikkat sarf edilmelidir. Çünkü mevcut durumdaki kanun ve yönetmelikler gereği, yenilenebilir enerji alanına yatırım yapmak isteyen yatırımcı 24 ayrı resmi kurum ve kuruluşun olur ve onayını almak durumundadır. Ayrıca mevcut kanun ve yönetmeliklerdeki bir takım belirsizlikler yapılacak olan bu yeni kanun ve yönetmelik hazırlıklarında giderilmelidir. Bu belirsizliklere bir örnek olarak, 20 Şubat 2001 tarihli, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunun 3. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarına dayandırılarak hazırlanan elektrik piyasasında kendi ihtiyaçları için lisans almaksızın üretim faaliyetinde bulunabilmesi amacıyla, kojenerasyon, mikro kojenerasyon veya yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesisi kurulması ve işletilmesi ile ilgili teknik ve mali usul ve esaslar ile tarafların hak ve yükümlülüklerini kapsayan yönetmelik taslağının hala bir taslak olarak kalmasından dolayı, mevcut durum şu haldedir; 500 kW ve altı yenilenebilir enerji kaynağı kullanımı için herhangi bir lisans alımına gerek yoktur; ancak yapılacak olan 500 kW altı bir yenilenebilir enerji santralinden üretilecek olan elektrik enerjisinin, mevcut şebekeye bağlantısı için Elektrik Dağıtım Şirketlerinde bir yönetmelik bulunmamaktadır. Dolayısıyla lisans almaya gerek olmayan 500 kW ve altı yenilenebilir bir enerji kaynağı ile üretilecek olan elektrik enerjisinin mevcut şebekeye nasıl bağlanacağı konusunda bir belirsizlik vardır. Ülkemizdeki mevcut durumun bu halde olmasından dolayı, bizim gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmak isteyen yatırımcılar, ülkemizin coğrafyası itibari ile sahip olduğu hatırı sayılır rüzgar enerji potansiyeli ve güneş enerji potansiyeline rağmen yatırım yapmak için yurtdışını tercih etmektedir. Alternatif enerji kaynaklarına yatırım yapacak ya da yapmayı düşünen gerçek veya tüzel kişiliklerin yatırımlarını ülkemizde yapmaları için resmi kurum ve kuruluşlar bu konudaki kanun ve yönetmelikleri bir an evvel tamamlayarak, ülkemizin sahip olduğu bu yüksek potansiyeldeki rüzgar enerjisini ve güneş enerjisini ülke ekonomimize kazandırmalıdırlar.

ayrı bir birim fiyat tarifesinden (teşvikli tarifeden) ücretlendirerek, Anadolu’da bulunan KOBİ’leri 500 kW ve altı güçlerdeki yenilenebilir enerji yatırımlarına teşvik etmek gereklidir. KOBİ’lerin kendi enerji ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri rüzgar türbinlerinin güçleri 100 kW, 250 kW ve 500 kW gibi lisans almaya gerek olmayan kurulu güçlerde olacağından, kurulmak istenen rüzgar türbinin uygun rüzgar hızı değerine (6 m/s ve üzeri) sahip bir bölgede olması ve yerden 30, 40 veya 50 metre gibi bir yükseklikte olması teknik açıdan yeterli olacaktır. Elektrik bağlantısının da direk olarak kendi tüketim barasına, gerekli koruma ve kontrol cihazlarının kullanılarak bağlanması kaydı ile yine Lisanssız Elektrik Üretimine Dair Yönetmeliğin kapsamında sağlanabilir. Rüzgar enerjisi hakkında yazdığım her öneri, aynı zamanda güneş enerjisi içinde geçerlidir. Ülkemiz sahip olduğu güneş enerjisi değerleri ile güneş enerjisi piyasasının büyük bir yüzdesini elinde bulunduran Almanya’yı geçmektedir. Ülkemizin güneş enerjisinden elektrik enerjisi üretme ışınım değeri 1100 kWh/kWp ila 1600 kWh/ kWp arasındadır. [6] Buradan, yerleştirilecek olan 1kWp’lik PV güneş enerji panelinden bir yıl boyunca üretilecek olan enerjinin değeri panellerin yerleştirildiği coğrafi konuma göre (kuzey-güney doğrultusunda) 1100 kWh ila 1600 kWh arasında olacaktır. Bu değer kuzeyden güneye doğru ilerledikçe artmaktadır. Arazinin yapısının da gölgelenme etkisinden dolayı bu değeri değiştirebileceği göz ardı edilmemelidir. Aynı değer Almanya için en yüksek 950 kWh/ kWp’tir. Böylece Türkiye’nin en az güneş alan Karadeniz bölgesi dahi Almanya’nın en çok güneş alan arazilerinden daha yüksek bir enerji üretme potansiyeline sahiptir. Ülkemizin sahip olduğu bu önemli güneş enerjisi potansiyelini, KOBİ’lerin kullanımına teşvik etmek için gerekli kanun ve yönetmelikler hazırlanarak uygulanmaya konulmalıdır. Burada göz ardı edilmemesi gereken nokta, teşvik olmaksızın yapılacak olan yatırımların geri dönüş sürelerinin uzun olacağıdır. Ancak devlet olarak kabul etmiş olduğumuz Kyoto Protokolü çerçevesinde, ülkemizin enerji ihtiyacını karşılayan santrallerin belirli bir kısmını yenilenebilir enerji ile çalışır hale getirmek durumundayız. Bu yüzden 500 kW ve altı güçlerdeki santrallerin yaygınlaşması Kyoto protokolü açısından da önemlidir. Çünkü enerji ihtiyacını yenilenebilir enerjiden karşılayacak olan bu 500 kW ve altı güçlerdeki santraller CO2 salınımına neden olmayacağı için, karbon sertifikası hakkı kazandıracağı gibi aynı zamanda da normal durumda termik santrallerden temin edecekleri enerjiyi kullanmayarak CO2 salınımını engellemiş olacaklardır.

4. Anadolu’da Yenilenebilir Enerji
Türkiye coğrafyasının büyük bir kısmını oluşturan Anadolu toprakları sahip olduğu rüzgar enerji potansiyeli ile bereketli yapısının zenginliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Anadolu’nun sahip olduğu bu önemli rüzgar enerjisi potansiyelini etkin bir şekilde kullanarak üzerinde yaşadığımız bu coğrafyanın rüzgar enerjisi potansiyelini ülkemizin ekonomik hayatı içerisine dahil etmemiz bizim için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Elektrik sistemimizdeki kayıpları azaltacak olan enerjinin üretildiği yer ile tüketildiği nokta arasındaki mesafenin kısalması, ülkemize ciddi anlamda bir gelir katkısı sağlayacaktır. Bu aşamada yalnızca MW’lar seviyelerinde rüzgar enerji santralleri kurarak değil, aynı zamanda teknik kriterleri uygun olan bölgeler içinde, kendi ihtiyacı olan elektrik enerjisini yine kendilerinin yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılarak üretilmesini teşvik edecek şekilde, yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak üretilen elektrik enerjisini

Kaynaklar
[1] Elektrik Mühendisleri Odası, “Türkiye Elektrik Sistemi Ve Arz Güvenliği” pp.5, Ekim 2009 [2] Türkiye Elektrik İletim AŞ, “Türkiye Termik Santrallerinde Tüketilen Birincil Enerji Kaynağı Cinsleri ve Bunlara Ait Karakteristik Değerler”, 2001 [3] DURAK M., “2009 Yılı Sonu İtibari İle Dünyada ve Ülkemizde Rüzgar Elektrik Santral (RES) Projelerinin Son Durumu”, Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği, Şubat 2010 [4] DELİKANLI K., Bayrakçı H. C., “Türkiye’de Rüzgar Enerjisi ve Potansiyel Belirleme Çalışmaları”, Süleyman Demirel Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümü, Mühendis ve Makine Vol.48(569), pp. 7880, 2007

108

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

[5] Solarbuzz Web Sitesi, “World PV Industry Report Summary” , www.solarbuzz.com, 2010 [6] JRC European Commission Web Sitesi, “Photovoltaic Geographical Information System – Interactive Maps”, SOLAREC PVGIS, Mart 2010 Summary With every passing day, the importance of the energy that we need is increasing for Turkey just as all other countries on the world. In order to respond that energy needs, one of ways is to use renewable energy resources effectively in our industrial facilities and other kind of energy needs like residential ones and smallscale applications on rural areas. When we mention about energy, the first form of the energy we think is electricity energy. Because electricity energy using is more common than other kind of energies usings. At the electrical energy there are some certain benefits like electrical energy form can be easily converted to other kind of energy forms, transmission of the electrical energy is more efficient from one point to another point compared with other energy forms, also there is no need in order to store for electrical energy, it is ready to use without stocking. The important part of our energy need is met by fossilse-based fuels, and fossilse based fuels causes CO2 emmision. How much quantity of fossilse based fuels used to generating our energy need is to engender to air pollution. In this context, when we compare our electricity generation methods, we will see the shares and percentages of our energy resources. As a result, we use fossilsebased fuels in order to obtain our energy need, however we pollute our air for that generation. So we need to change our choice at the topic of energy resources preference. When we insert renewable energy resources to our energy pool effectively and at a bigger percentage than current one, we will be advantageous in terms of our air and our economical issues. In order to insert renewable energy resources to our energy pool, we have to make some preparations and changings (in terms of our current situation is not good to do that), by governmental authorities such as making new laws and some regulations about renewable energy resources and its applications. Also the actions and the operations which will be done by ones who is willing to invest renewable energy market should be decided before according to a Roadmap prepared by governmental institutions and energy experts who roll in and act in Turkish and other countries’ energy markets. As Turkey, we have a very good land in terms of wind energy potential and also solar energy potential. By using those valuable potentials, we can income to our economical life. Because the unit energy prices are very important in terms of production and manufacturing costs. By reducing those costs, we can be more competitive at the every kind of industrial market.

109

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

ENERJİ YATIRIMLARINDA RİSK VE YÖNETİMİ

Faruk DAĞLI
Türkiye Kalkınma Bankası A.Ş

Özet
İster fosil kaynaklı ister yeşil olsun, enerji yatırımları genelde hem büyük olmaları hem de çoğunun önemli derecede tabiata ve insana bağlı olmaları nedeni ile ciddi riskler taşımaktadır. Bu riskler projelendirme safhasında başlar, inşaat yapımında, makineteknoloji-kapasite seçiminde ve işletme safhasında devam eder. Risklerin kaynakları doğa, enerjinin türü, yatırımcının yönetim anlayışı, kredilendirme şartları, çevresel ve sosyal sınırlamalar ve tepkiler, piyasa ve teknoloji olarak gruplandırılabilir. Çevresel ve sosyal risklere en çok maruz kalabilecek enerji türleri fosil yakıt kullanan, yeşil enerji dışındakiler olacaktır. Her enerji türü kendi niteliklerinden kaynaklanan risklere maruz kalırlar. Ayrıca, son zamanlarda gittikçe artan bir şekilde yeşil enerji diğer türlere göre desteklenmektedir; buda diğer türler için ayrı bir risk olarak ele alınmalıdır. Ancak fosil enerji kaynakları bugün dünyadaki toplam enerji arzının en büyük kısmını oluşturmaktadır. Bu durumun 21. Yüzyılın ortaların kadarda süreceği tahmin edilmektedir. Doğadan kaynaklanan riskler; su, rüzgar, jeotermal gibi kaynakları kullanan enerji üretim tesisleri için söz konusudur. Bu kaynaklar doğaya bağlıdır ve doğada sürprizlerle doludur. Kaynak olarak gaz, petrol, kömür kullananlar paralarını ödedikleri sürece bunları rahatça bulabilirler. Yatırımcının verdiği kararlardan kaynaklanan riskler her tür enerji yatırımın her safhasında söz konusudur. Özellikle stratejik hatalar çok ciddi maddi ve manevi hasarlara yol açar. Kredi riski konusunda; uygun bir kredi bulmak kadar işin tabiatını dikkate alan bir sözleşme yapmak da önemlidir. Bu gün belki yok ama ileride enerji piyasasında vadeli işlemler, takaslama (clearing) ve benzeri işlemlere ihtiyaç olabilecektir. Tabiata fazlaca bağlı olan enerji kaynaklarının risk değerlendirilmesinde “güvenilir enerji” ve “ortalama enerji” kavramlarının çok iyi anlaşılması gerekir. Çevresel ve sosyal sınırlamalarda kaynaklanan riskler günümüzde çok popüler olup kamuoyunun en çok aşina olduğu konulardandır. Piyasa riski; enerjinin ve kullandıkları kaynakların fiyatlarındaki dalgalanmalardan kaynaklanmaktadır. Ancak bu piyasa, tam rekabet şartlarının olduğu bir piyasa değildir ve olmayacaktır da. Düzenlenen bir piyasadır. Karbon piyasası, yeşil enerji konularına yapılan destekler bu piyasanın oluşmasında çok önemli rol oynamaktadır. Teknoloji riski; hem aynı türden hem de farklı türden enerji üretim tesisleri için söz konusudur. Daha iyi teknolojiyi geliştirenler ya da seçenler diğerlerine karşı önemli bir rekabet silahı elde etmiş olurlar. Bazı türlere; mesela güneş enerji konusuna yoğun bir biçimde beyin gücü ve para tahsis edilmektedir. Bu da bu türün

önünü açacaktır. Ayrıca enerjinin etkin kullanımı konusu da maliyeti düşürmesi ve çevreye olan zararı azaltması açısından önemli bir husustur. Bir enerji firması, sıralanan risklerin herhangi bir birleşimini bünyesinde barındırabilir. Yukarıda ifade edilen hususlardan dolayı enerji sektöründe ciddi risk analizleri ve yönetiminin gerektiği açıkça ortadadır.

1. Giriş
Hayatta isteyerek ya da istemeyerek karşılaşılan riskler vardır. Sürekli olarak risklerden kaçmak mümkün değildir. Yatırımcı ise gönüllü olarak risk alan kimsedir; risklerde büyük fırsatlar olduğunu bilen kimsedir. Bu fırsatları yakalayabilmek için risklerin iyi analiz edilmesi gereklidir. Risk analizi belirlenen amaçlara ulaşmak (mesela bir projeyi hayata geçirmek gibi) için tehlikelerin, tehditlerin ve belirsizliklerin sistematik olarak mahiyetinin belirlenmesi değerlendirilmesi olarak tanımlanabilir. Daha sonra da projenin olası tehditlere karşı kırılganlıklarını ortadan kaldırmak, hafifletmek ya da kontrol altına almak amacı ile akıllı ve makul stratejiler üretmek gerekmektedir. Risk analizi, tehlikelerin olma ihtimaline karşı önleyici tedbirlerin tanımlanmasına yardımcı olur. Ayrıca rekabetçi bir ortam içinde rakiplere karşı alınacak tedbirler, karşı aksiyon ve operasyon planları risk analizi çalışmaları içinde yer alır. Türkiye’de son zamanlarda, altına hücum benzeri, enerji yatırımlarına hücum görülmektedir. Uluslararası yatırım fırsatları açısından enerji yatırımlarını mutlaka en cazip yatırım olarak görmek yanlıştır. Sektör ciddi riskler taşımaktadır. Ancak risklerin fırsatlarla birlikte var olduğunu unutmamak gerekir.

2. Riskler
2.1. Doğadan Kaynaklanan Riskler Jeotermal hariç; akarsu, rüzgar, güneş gibi yenilenebilir kaynaklardan enerji üretiminde işin tabiatından kaynaklanan riskler gündeme gelmektedir. Bilindiği gibi doğa olaylarında belirli trendler gözlenmiş ve kaydedilmiştir. Söz konusu kaynakların doğa tarafından arzında zamana (mevsimine) ve yerine göre trendlerde değişiklikler ve ciddi belirsizlikler gözlenmektedir. Bunlara ait enerji projeleri, bu kaynaklarla ilgili geçmişe ait istatistik verilere dayanarak yapılır. Belirsizlikler ve sapmalar otomatik olarak riski doğurmaktadır. Riskin matematik olarak ölçümü ‘standart sapma’ formülü ile yapılmaktadır. Standart sapması daha büyük olan proje; küçük olana göre daha risklidir. ‘Standart Sapma’ belirli bir şeye ait değişken bir özelliğin, bu özelliğin ortalama değeri etrafında saçılma-yayılma ölçüsü

110

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

olarak tanımlanabilir. Buna örnek verilirse; bir nehrin debisi (birim zamanda nehirden akan su miktarı) yıl içinde aylar/günler itibarı ile değişir. Bu değişen debi değerlerinin ortalama debi etrafında saçılması standart sapma ile hesaplanır. Benzer şekilde rüzgarın ve güneşin yılda kaç gün ve ne miktarda olduğu da değişkenlik gösterir. Bu değişkenlikler de riski gündeme getirir. Mesela, hidroelektrik santrallerde ilgili akarsuyun en az son 20–30 yıla ait her aya isabet eden ortalama debiler hesaplanır. Aylık ortalama debilerden de yıllık ortalama debiler bulunur. Yıllık ortalama debilerde hareketle yıllık ortalama enerji üretimi hesaplanır.

Şekil 1 standart sapmayı açıklamak için verilmiştir. Şekil 2’de aynı projeler üstünde akarsuların debileri ve bunların olasılıkları olsun. Projelerin sol tarafı riske sağ tarafları ise fırsata delalet eder. Bu tip yatırımlarda projenin fizibilitesi ve tesisin işletmesi açısından ortalama enerji ve güvenilir enerji kavramları çok önemlidir: Ortalama Enerji tesisin kullandığı kaynağın ortalama değeri (debihız-radyasyon) esas alınarak bir yılda üreteceği enerji miktarıdır. Güvenilir Enerji tesiste en az %90 ya da daha fazla ihtimalle yılda üretilebilecek enerji miktarıdır. Yatırımın fizibilitesi, üreteceği ortalama enerji temel alınarak hesaplanır. Ancak yatırım fizibıl çıksa bile eğer ortama enerji ve güvenilir enerji birbirinden önemli ölçüde farklı ise projeyi riske girer; bu iki değer ne kadar birbirine yakın olursa risk o kadar azalır. Güvenilir enerji, ortalama enerjiden daima daha küçüktür. Eğer bir yatırım güvenilir enerji düzeyinde bile karlı ise; bu proje çok iyi demektir. Optimum kurulu kapasiteyi seçerken, her birim ilave kapasitenin getireceği ek maliyet ve sağlayacağı ek gelir hesaplanır. Eğer ek gelir ek maliyetten fazla ise; bu iki unsur eşit olana kadar kapasite arttırılır. 2.2. Proje ve Uygulama Riski İyi bir proje için sağlıklı ön çalışmaların yapılması, doğru verilerin toplanması, doğru analizlerin yapılması, doğru bir yer seçilmesi en önemli unsurlardır. Teknolojinin ve kapasitenin uygun ve doğru bir şekilde yapılması proje safhasının en önemli işlerindendir. Fizibilite hazırlanırken kötümser, iyimser ve normal olmak üzere en az üç senaryo düşünülmelidir. Hatta simülasyon modelleri ile projeler denenebilir. 2.3. Kredi Riski Kredi riski genel olarak borçlunun yükümlülüklerini yerine getirememesinden kaynaklanır. Borcun ödenmemesi durumunda neler olabileceği analiz edilmeli, hatta simülasyon çalışmaları yapılmalıdır. Borçlunun, kredi şartlarına göre borç ödeme gücü hesaplanmalı; ne kadar kredi kaldırabileceği kestirilmelidir. Özellikle yukarıda bahsettiğiz tabiattan kaynaklanan riskler dolayısı ile mesela az yağış düşmesi yüzünden yatırımcı o yıl borcunu ödemekte zorlanabilir veya ödeyemeyebilir. Bu gibi durumlarda yatırımcı kredi arayabilir,ortaklar arayabilir, futures ve options gibi işlemlere başvurabilir. 2.4. Ekonomik (Dışsal) Riskler Ekonomideki dalgalanmaların (krizler, enflasyon, durgunluk, faiz v.b.g) yatırımın tamamlanmasına olumsuz etkisi, faiz hareketleri, para riski (devalüasyon, revalüasyon, likidite), çevre riski, hammadde (kaynak) fiyatlarındaki istikrarsızlık, yeni rezervlerin bulunması enerji yatırımcıları tarafından dikkatle izlenmelidir. Yeşil enerjiyi desteklemek ve çevreyi korumak amacıyla ortaya konan karbon ticareti diğer enerji türleri için önemli bir dezavantaj olmaktadır. 2.5. Politik Risk Ülkelerdeki kamulaştırma ve millileştirme politikaları yatırımcıları hep ürkütmüştür. Ayrıca, politik kargaşa ve çatışmaların olduğu yerlerde yatırım yapılmaz. Enerji sektörü sadece ulusal politikalar

Standart Sapmanın matematik ifadesi: Burada: Xi: i zamanına ait veri, N:Toplam veri sayısı. X: Tüm verilerin ortalaması,

Rüzgar, nehir, güneş kaynaklı enerjiler istikrarlı değildirler; mevsime göre aşağıdaki çan eğrilerine benzer eğilimler gösterirler: Şekil 1, 4 HES projesine ait debilerin dağılımı olsun. En büyük standart sapma mavi projede, en küçüğü de kırmızı projededir. Aşağıda çan eğrileri ve ilgili standart sapmaları verilmiştir:

Şekil 1.

Şekil 2.

111

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

açısından değil aynı zamanda küresel politikalar açısından da çok önemlidir. Enerji yüzünden hükümetlerin değiştiği, ihtilalların olduğu, ülkelerin istilaya uğradığı herkesçe malumdur. Bu konu çok derin ve karmaşıktır; ancak firmaların bu riske dikkat etmeleri açısından kısaca değinilmiştir. ABD’de son yıllarda bulduğu doğal gaz rezervleri ve uyguladığı yeni teknoloji ile üretimde Rusya’yı geçmesi gündeme gelmiştir. Bu da Rusya’nın OPEC benzeri bir doğal gaz karteli kurma projesini bitirmiştir. Ülkelerdeki enerji konusundaki yasa ve yönetmelikler sektör için önemlidir. Türkiye de enerjiyi devletin satın alma garantisi vardır. Bu garanti, riske karşı çok önemli bir politikadır; aynı zamanda önemli bir akreditasyon olarak düşünülmelidir. 2.6. Teknoloji Riski En önemli risklerden birisidir. Yeşil, fosil, biyomas, nükleer, hidrojen gibi farklı türlerdeki enerji türlerinden herhangi birinde ki teknolojik gelişmeler hem kendi türünü hem de diğer enerji türünü etkiler. Onun için teknolojik gelişmeleri yakından takip etmek yararlı olacaktır. Son zamanlarda kömür santralleri için önerilen yatırım projeleri büyük çoğunlukla reddedilmektedir. Dünyanın birçok ülkesinde termik santralar kapanmaktadır. Fakat bu arada temiz kömür üretimi, kömürden gaz ve petrol üretimi konularında çalışmalar devam etmektedir. Temiz kömür üretimi henüz teori ve laboratuar safhasındadır; piyasada ticari uygulaması yoktur, çözülmemiş ciddi problemleri vardır. 1500 MW’lık orta ölçekli bir termik santralden çıkacak üç milyar ton karbondioksit nereye ve nasıl gömülecektir. Temiz kömür teknolojisi çalışsa bile kömürden elektrik elde etmenin maliyeti %78 daha artacaktır. Kömürden petrol üretimi onlarca yıldan beri bilinmektedir. Hem yüksek maliyetler bu petrolün ticari kullanımının yaygınlaşmasına engel olmuştur hem de atmosfere karbondioksit emisyonu problemi halledilememiştir. Ancak kısa bir zaman önce, ABD Teksas Arlington Üniversitesi (UTA) Mühendislik Fakültesi Dekanı, geliştirdikleri teknoloji ile sıfır emisyonla linyit kömüründen benzin ürettiklerini medyaya açıklamıştır. Üretim maliyeti varil başına 28,84 $ olarak belirtilmiştir. Maliyet düşürme çalışmaları sürdürülmektedir. ABD hükümeti, Üniversite’nin 2010 yılı sonuna kadar faaliyete geçecek küçük bir rafineri kurmasını onaylamıştır. ABD, tortulu şist denen bir kaya tipine uygulanan yeni bir delme tekniği ile son üç yılda doğal gaz üretiminde Rusya’yı geçerek birinci olmuştur. Bu teknoloji, siyasi risk bölümünde bahsedilen doğal gaz karteli projesini rafa kaldırmıştır. Güneş enerjisi en bol ve çevreye zararı olmayan bir enerji türüdür. Güneşin dünya yüzüne bir saate gönderdiği enerji, fosil enerjilerden bir yılda alınan enerjiden daha fazladır. Günümüzde güneş enerjisinin maliyeti çok yüksektir ve teknolojik problemleri vardır. Güneş enerjisinin maliyetini 0,25–0,40 $/kwh’dan 0,02–0,10 $/kwh’e düşürerek piyasa için çok cazip hale getirecek devrim niteliğinde teknolojik gelişmelere ihtiyaç vardır. Güneş enerjisi de su ve rüzgar enerjileri gibi tabiata bağlı olduğu için üretimde risk taşır. Fotovoltaik pillerle bu risk kısmen de olsa düşürülmeye çalışılmaktadır. Denizdeki rüzgar santrallerinde ciddi yapım, bakım ve onarım sorunları vardır. Hava şartları kötü olduğu zaman ulaşım ve müdahale riskli

olabilmektedir. Jeotermal enerji, yeşil enerji türleri içinde daha istikrarlı, daha ucuz ve yatırım maliyeti de nispeten ucuzdur. 2.7. Toplam Firma Riski Yukarıda anlatılan riskler birbirleri ile direk ya da dolaylı olarak ilişkilidirler. Buradan da anlaşılacağı gibi adeta risk yağmuru altında olan enerji firmaları için kurumsal bir risk yönetimi gerekmektedir.

3. Sonuç ve Öneriler
Q Enerji yatırımlarına başlamadan önce ciddi araştırmalar yapılmalı; özellikle stratejik bilgilerin ve konuların çapraz kontrolleri yapılmalıdır. Proje sağlam ve sağlıklı bilgiler üzerine doğru ve ileriye dönük kararlar üzerine bina edilmelidir. Proje alternatif senaryolar ile denenmelidir. Q Yeni teknolojiler dikkatle takip edilmelidir. Ancak, yeni bir teknolojinin teoride ve laboratuarda başarılmış olması başka bir şeydir, bu teknolojinin piyasada ticari olarak kabul görmesi başka bir şeydir. Bu hususa çok dikkat edilmelidir. Q Projenin finansmanı için kredi kullanımında, sözleşme yaparken projenin niteliklerini dikkate alarak bazı esneklikler talep edilmelidir. Q Gerektiğinde ödemeler için swap, futures, options gibi finansal araçlar düşünülmelidir.

Kaynaklar
[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] 34.0 34.1 34.2 “Program Facts,” Department of Energy fact sheet, accessed April 2008 (PDF File). ICCI, Bildiriler Kitabı, Mayıs 2009. “Lighting the Way: Toward a Sustainable Energy Future”, InterAcademy Council, 2007. Energy Information Administration, International Energy Outlook 2007, Chapter 5. Renewables Global Status Report 2009 (PDF). H. Direskeneli,,‘’Enerji söyleşileri’’, Tmmob, Kasım 2008. Dünya Enerji komitesi Türk Milli Komitesi, 2007–2008 Türkiye Enerji Raporu, Aralık 2008. M.A. Taylor, ‘’The State of Geothermal Technology’’, U.S. Depatrment of Energy, november 2007.

Summary
Risk is a very wide concept spanning into ever aspect of life. Our framework is energy investments and its risks. In this study, related risks in energy are described. Then, ways of handling and manipulating the energy investment risks are explained. Main context is the risks related to firms investing in energy. We do not deal with investors trading in stock markets, funds and derivatives exchange. Although risk and insurance are closely related each other, we did not included insurance of energy investments in this study. But techniques and arguments used here might have being exploited by insurance companies. It is possible to classify and describe risks in different ways depending on the purposes of your study. For convenience of the situation of firms investing in energy sector; risks start in project phase and continue in implementation and operation phases. To analyze and handle these risks, first of all we have to identify their sources. Then it will be possible to treat and manage risks.

112

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ELEKTRİK BORSASI

Av. Fatma ÇİFTLİK
Enerji Hukuk Araştırma Enstitüsü

Özet
İnsan doğası gereği kendisini güvenlik içinde hissetmek ister. Dolayısıyla güvensizlik hissi bireyin kendini daha güvenli bir yerlere bağlaması ile son bulur. Türkiye yabancı yatırımı yeterince çekememiştir. Mevcut idari, ekonomik ve politik istikrarsızlık, yetki dağılımının belli olmaması, mevzuatı uygulamada isteksizlik, kamuözel sektör arasındaki eşitsizlik, mevcut teknik ve idari altyapının yetersizliği, hukuki sorunlar dünyanın en önemli enerji ticaret bölgelerinin tam ortasında yer alan ülkemize yabancı yatırımcı gelmesini engeller düzeydedir. Türkiye’de serbest rekabete açılan enerji piyasasının işleyebilmesi için; bu piyasanın güvenli, eşit, adil, kaliteli, rekabete dayalı, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf olmasını sağlayacak bir enerji borsasının kurulması gerekmektedir. Enerji piyasasının sağlıklı işleyişi için kurumsal piyasalar ve bu piyasaların oluşturacağı ticaret anlayışına ihtiyaç vardır. Aynı zamanda kurumların inanılırlığı ve güvenilirliği için hesap verilebilirliğinin de sağlanması da gerekmektedir. Türkiye Elektrik Piyasası gibi mükemmel bir büyüme potansiyeli olan bir piyasaya yerli ve yabancı yatırımcıların ilgi göstermemesi için herhangi bir neden yoktur. Gerek orta ve uzun vadede hayata geçirilecek Piyasa yapısının ve gerekse kısa vadede hayata geçirilecek ve geçiş dönemi süresinde uygulamada kalacak piyasa yapısının net bir şekilde öngörülebilmesi, yatırımcıların finansal öngörülere sahip olabilmeleri ve yatırımlarına ilişkin güvenilir analizler yapabilmeleri adına büyük önem taşımaktadır. Özetle, yatırımcılar, yatırım kararlarını verme aşamasında, nasıl bir piyasa yapısında faaliyet göstereceklerini bilmek ihtiyacındadırlar.

inanılıyor olması, saydam olmaları, hesap verebilir olmaları, uzmanlıklarına güveniliyor olması gerekmektedir. Bunlar söylenmesi ve sayılması kolay, ancak yapılması kolay olmayan ilkelerdir. Elektrik piyasasının baş aktörleri olan İletim Sistemi İşletmecisi, Piyasa İşletmecisi ve Sistem İşletmecisinin ne kadar bağımsız ve tarafsız, ne kadar uzman, ne kadar iyi hesap veriyor olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Bilinmeyen performansı iyileştiremeyeceğimiz bir gerçektir. İletim faaliyetini yürütmekle görevli bulunan Türkiye Elektrik İletim A.Ş kendisine verilen görev gereği hem sistemi hem de piyasayı işletmek durumundadır. TEİAŞ’ın şu anki alt yapısı ve hukuki durumu itibariyle bu görevleri gereği gibi yerine getirmesi zor görünmektedir. Elektrik piyasasının karmaşık yapısı ve uluslararası gelişmeler dikkate alınarak, kurumsal yönetim kültürü ve bu kültürün gerektirdiği kurumsal yapılanma ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi yönünde ciddi adımlar atılması gerekmektedir. Elektrik piyasasına yönelik kuşkuların yatıştırılması siyasal iktidar ve ekonomik güç odakları karşısında bağımsız ve güvenli bir piyasanın oluşturulması, piyasa mekanizmalarının düzgün işleyişinin sağlanması açısından özerkliğin zorunluluk olduğu söylenebilir. Elektrik piyasasını işletmekle görevli kurumlara siyasi baskı, etki ve telkinden arındırılmış bir statü güvencesi tanınmalıdır. Bu statü İletim Sistemi Piyasa İşletmecisi ve Sistem İşletmecisini her türlü baskı, yönlendirme ve etkilerinden korumalıdır. TEİAŞ’ın hukuki yapısının, örgütlenmesinin ve karar alma süreçlerinin her türlü etkiden uzak olması gerekmekte iken; şu an itibariyle Enerji Bakanlığı’nın ilgili kuruluşu durumunda olduğu, teşkilatlanmasının KİT niteliğinde olduğu ve kararlarını Yönetim Kurulu aracılığı ile alsa da tam anlamıyla bağımsız olmadığı bilinen bir gerçektir. Bugünkü durumda, 233 sayılı KHK çerçevesinde kamu finansman dengesi içerisinde tutulmaya devam eden TEİAŞ’ın bu durumunun devam etmesi halinde, yakın bir gelecekte gereken altyapıyı ve hizmeti sağlamakta yetersiz kalma olasılığı oldukça yüksektir. TEİAŞ’ın karar alma süreçlerinde hızlı hareket kabiliyeti olmadığı ve bağımsız olmadığı dikkate alındığında önümüzdeki süreçte gelişen piyasa ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği aşikârdır. Gelecekte oluşacak yapının tutarlı, hem mevcut hem de gelecek değeri açısından en yüksek değeri temsil edecek bir yapı şeklinde öngörülmesi, birçok değişkeni bir araya getirip bu konularda karar verilmesini, en basit deyimiyle özerkleşme stratejisinin tespitini gerektirmektedir. Elektrik piyasasının hedeflenen doğrultuda ilereyebilmesi bu piyasaya ilişkin yapılması düşünülen faaliyetlerin

Elektrik Borsası
Türkiye Elektrik Borsası’nın dünya enerji borsalarının arasında yer alabilmesinin olmazsa olmaz koşullarından birisi bağımsızlığının ve özerkliğinin sağlanmasıdır. Etkin bir şekilde işleyen, bağımsız bir şekilde örgütlenmiş elektrik borsasının enerji yatırımlarını arttırma yönünden büyük bir etkisi olacağını kabul etmek gerekmektedir. Türkiye elektrik piyasasında temel unsurun “güven” olduğu gerçeği yadsınamaz. Piyasanın hedeflenen doğrultuda beklenen sonuçları verememesinin ana nedeni güven eksikliği ve bunun yarattığı belirsizlik ortamıdır. Yatırımcıyı yatırımdan, üreticiyi üretimden, elinde kaynak olanları tüketimden alıkoyan temel unsur budur. Sorunun iyi tanımlanması, kabulü, sorunun çözümüne katkı sağlayacağı düşünülen bağımsızlık, tarafsızlık ve şeffaflık ilkelerinin uygulamaya konulması geleceğe yönelik önemli adımlar olarak düşünülebilir. Elektrik Piyasasını işletme görevi verilen kurumların güvenilirliliğini sağlayan unsurlar arasında bağımsız olmaları, tarafsızlıklarına

113

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

birbiri ile etkileşim içerisinde oldukları düşünülerek uygulanmaya konulmalıdır. Yine aynı şekilde Elektrik Borsası’nı işletme görevi verilen Piyasa Mali Uzlaştırma Merkezi’nin borsa yapılanması olarak tasarlanması gerekmekte olup; sistemin dışına çıkarılması şeffaflığının, tarafsızlığının ve bağımsızlığının sağlanması yönünde yapılacak çalışmaların yatırımcılara güven telkin edeceği kabul edilmelidir. Elektrik Borsasını işletmekle görevli bulunan PMUM’un tam bir tarafsızlık içersinde ve yeterli kapasiteyle işleri yapabilmesi ancak bağımsız olması halinde mümkün olabilecektir. Türkiye Elektrik Borsası’nın dış faktörlerden (çoğunlukla politik) etkilenmeden, yürürlükteki mevzuatların öngördüğü şekilde tarafsız, adil, hesap verebilirliğinin sağlandığı, hedeflerin öngörülebilirliği ve diğer kamu kurumları ile ne türden bir ilişkiye sahip olunduğunun bilinmesi halinde yatırımcıların elektrik piyasasında oluşan fiyatın adil bir şekilde belirlendiğine ve fiyatların yapay bir şekilde oluşmadığına inanmaları sağlanacak, piyasaya duyulan güven artacaktır. Güven sorunu organize bir piyasanın gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Elektrik Piyasasına ilişkin kısa bir süre içerisinde oluşturulacağı düşünülen vadeli işlemler piyasası ancak, organize bir borsada, borsanın belirlemiş olduğu kurallar çerçevesinde yapılabilir. Bu nedenle sistemin dışına alınacak tarafsız bir borsa yapılanması içerisinde oluşturulması gereken vadeli işlem piyasası ile yatırımcılar kendilerini risklerden koruyabilecek, geleceğe yönelik olarak fiyatların ne olacağını tahmin edebilecek ve pozisyonlarını ayarlayabileceklerdir. Sistemin bütününe yönelik yapılamayan, piyasayı tam anlamıyla kavrayamayan, sistemin ihtiyaçlarını karşılayamayan, sektörün geleceğe dönük adımlarını takip edemeyen şu anki alt yapı bir süre sonra başka önlemleri almaya çalışacaktır. Şu an itibariyle elektrik piyasasının hukuki ve teknik altyapısı yatırımcılar açısından gerektiği ölçüde belirgin değildir. Elektrik piyasasına yönelik uygulamalara dışarıdan müdahale edildiğini gösterir olayların varlığı, hukuki güvenliğin ihlal edildiğini gösterir şekilde yapılmakta olan mevzuat değişiklikleri nedeniyle yatırımcıların önlerini görememeleri sonucu istikrarın, şeffaflığın ve tarafsızlığın sağlanamadığı böyle bir piyasa yapısı içinde kimse kendisini güven içerisinde hissedemeyecektir. Sonuç itibariyle Türkiye Elektrik Piyasası’nı işletmekle görevli kurumların sektörün önünde gitmesi sektöre rehberlik yapması, sektörün ufkunu ve vizyonunu genişletebilmeleri gerekmektedir.

Besides, it will introduce required reliable data for local and foreign investors by producing new signals for future prices. Will an Electricity Exchange to be established in Turkey affect energy investments? Turkey Energy Market has a great deal of development potential. It can be said that the most important development to provide investors for showing their interest to this market is to establish an Electricty Exchange. It cannot be thought that a dependent and non-autonomous structure operates Exchange. Considering that an Exchange must act in transparency and neutrality principles, it is open to discuss how a department taken part within TEIAS will fulfil this. By amending the Electricity Market Law No. 4628, it is required to restructure Market Financial Settlement Center as an independent market opeartor. Required changes In Electricity Market Law No. 4628 and Capital Market Law, in other words which arrangements not only in secondary legislation but also in primary legislation are required should be discussed. In Electricity Market Law No. 4628, creating arrangements regarding future market structure, briefly forming legal basis regarding new market structure are required. In our country, indeterminable and non-comparable risks and opportunities, deciding of which market mechanisms to be consisted and implemented are open issues. A successful Turkey Electricity Market can only be provided by implementing a program to be determined through thinking required activities, which are in mutual interaction regarding this market structure.

Kaynaklar
[1] http://www.epdk.org.tr [2] http://www.gov.tr

Summary
Although it seems too difficult to establish a new market structure not existing before in electricity sector having a complex structure, studies on this way continue. But, since future prices cannot be estimated and studies related to derivative market instruments for perceving risks have not been started yet, these may give rise to decrease investments. Establishing derivative markets regarding electricity energy in a competative market will provide market participants for avoding factors including risks to arise as a result of price changing.

114

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

BUHAR TÜRBİNLİ KOJENERASYON SİSTEMLER ve ŞEKER SANAYİNDE KULLANIM TARİHÇESİ

Ferit LEBLEBİCİ
EDSM Enerji

Özet
Buhar türbinli kojenerasyon sistemler, ısı ve elektrik enerjisinin birlikte sağlandığı kojenerasyon teknolojisinin, sanayi uygulamalarında en çok uygulama alanı bulan yöntemlerinden biridir. Isı gereksiniminin buhardan karşılandığı birçok sanayi dalında tartışmasız üstünlüklere sahip olması, şeker sanayiinde de buhar türbinli kojenerasyon sistemlerini şeker fabrikaları için vazgeçilmez kılmıştır. Bu yazıda, buhar türbinli kojenerasyon sistemlerin çeşitleri, avantajları ve şeker sanayi tarihçesi içerisindeki gelişimleri irdelenmektedir.

Giriş
Buhar, kolay elde edilebilmesi, kolay iletilebilmesi, sıcaklığının istenilen ısıtma sıcaklığına ayarlanabilmesi ve kullanılacağı yere ulaştığında üzerinde taşıdığı buharlaşma gizli ısısının kolaylıkla geri alınabilmesi gibi tartışılmaz üstünlükleri nedeniyle geçmişten günümüze 200 °C’ye kadar ısı enerjisi kullanan birçok proseste temel ikincil enerji kaynağıdır. Buhar Türbinli Kojenerasyon (BTK) sistemlerinde türbinden çıkan buhar ısı kaynağı olarak kullanıldığından BTK’da karşı basınçlı buhar türbinleri kullanılır.

Şekil 4. Sir Charles Algernon Parsons tarafından tcari olarak 1MW gücünde ilk buhar türbini + Jeneratör gurubu 1901 Elberfeld, Almanya.

ise 1888 İsveçli Dr de Laval yapmıştır (Şekil 3). Ticari olarak ilk buhar türbinin üretilmesine ilişkin haklar 1895 yılında George Westinghouse (Amerika) tarafından alınmıştır. Charles Algernon Parsons tarafından ticari olarak 1 MW gücünde elektrik üretilen ilk buhar türbini + Jeneratör grubu 1901 yılında Elberfeld, Almanya’da bir fabrikada kurularak kullanılmaya başlanmıştır (Şekil 4) [1, 2, 3]. Buhar türbinlerinin dizaynında itki (impuls) ve tepki (reaction) olmak üzere iki cins türbin kanatçığı dizaynı kullanılmaktadır. İtki tip kanatçıklarda buhar doğrudan kanatçıklara yönlendirilmekte ve kanatçık yüzeylerine çarpan buharın itki etkisi ile rotoru döndürmektedir (Şekil 5). Bu tip türbinlerde kademeler arasındaki basınç düşüşü, bir püskürtücü (nozzle) gibi görev yapan sabit kanatçıklar içinde oluşmaktadır. Sabit kanatçıklardan geçerken hız kazanan buhar hareketli kanatlar üzerine çarpmakta ve bu çarpmanın oluşturduğu itki etkisiyle rotor dönmektedir.

Buhar Türbinleri
Buhardan mekanik enerji elde etme çalışmaları çok eski tarihlere dayanır. Buharın itici gücünün keşfi Yunanlı matematikçi Alexandria lı Hero (Heron) (MS 10 – 70)’a dayanır. İlk rüzgar gülü-nün mucidi de olan Heron basınç altındaki buharın jet etkisi ile dönen heron türbinini yapmıştır (Şekil 1). 1837’de Amerikalı William Avery Heron türbinin daha gelişmişini yapmıştır (Şekil 2). Kendi geliştirdiği buhar türbini ve jeneratörden oluşan ilk birleşik türbin grubunu 1887’de İngiliz Mühendis Charles Algernon Parsons yapmıştır. Bugünkü türbinlerin atası sayılabilecek ilk buhar türbinini

Şekil 1. Heron Türbini.

Şekil 2. Avery Türbini.

Şekil 3. De Laval Türbini.

115

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

İtki (impuls)

Tepki (reaction)

olarak gereksinim duyulan ısı enerjisi yanında elektrik enerjisi üretilebilmektedir. Şekil 6’da 50 birim ısı ve 35 birim elektrik enerjisi gereksinimi olan bir fabrikanın, enerji ihtiyacını kojenerasyon sistemle ve klasik; ısı enerjisinin kazan dan elektrik ihtiyacının da jeneratör grubuyla karşılaması durumunda toplam enerji tüketimlerinin karşılaştırıldığı bir Sankey diyagramı görülmektedir. Kojenerasyon sistemler (BIE) kurulmadan önce öncelikle tesisin ısı enerjisi (IE) gereksinimi ve daha sonra da elektrik enerjisi (EE) gereksinimi dolayısıyla BTK seçimi için en önemli parametre olan EE/IE oranı belirlenmelidir. Türbin sonrası dişli grubunun mekanik kayıpları % 1.5 - 3.0, türbin buhar kayıpları % 0.5-1.5 olarak alınabilir. Türbin jeneratör grupları için verim % 90 - 95 alınabilir. Buhar türbin verimi ampirik olarak şu şekilde hesaplanabilir. Türbin verimi = 0.82 / [1+( k x (P1 - P2) x 3000 / (kWx n) ] [4] (1)

Şekil 5. İtki (impuls) ve tepki (reaction) tipi türbin kanatçıkları.

Tepki tip kanatçıklarda ise sabit kanatların çevirmesi sonucu oluşan tepki ile buhara kinetik enerji kazandırılmakta ve ters yöne eğimli rotor kanatları buharı tekrar farklı yönde hareket etmeye zorlamaktadır. Tepki tip türbinlerde kademeler arasındaki basınç düşüşü rotor ve sabit kanatçıklar arasında paylaştırılmıştır (Şekil 5). Buhar türbinlerinin büyük çoğunluğunda itki ve tepki tip kanatçıkların karışımı kullanılır. Her bir basamakta tek tip; ya itki ya da tepki tip kanatçıklar kullanılır. Özellikle yüksek basınç kademelerinde bölümlerinde itki tip, düşük basınç kademelerinde ise tepki tip kanatçıklar kullanılır [2], [3]. Buhar türbininin buhar çıkış basıncına göre türbinler; eğer çıkış basıncı atmosferik basınçtan küçük ise Kondenserli Türbin (Condensing Turbine), çıkış basıncı atmosferik basınçtan yüksek ise Yoğuşmasız (Noncondensing) veya Karşı Basınçlı Türbin (Backpressure Turbines) olarak adlandırılır.

P1 : Giriş basıncı (Bar) H1 : Giriş entalpisi (kJ/kg) P2 : Çıkış basıncı (Bar) H2 : Çıkış entalpisi (kJ/kg) kW : Çekilen güç (kW) n : Türbin devri (dev/dak) k değeri 500-1000 kW için: 14, 1000-3000 kW için: 12, >3000 kW için: 10 alınır. Tesisin IE / EE oranını kojenerasyon sistemin seçiminde kullanılacak Isı / güç oranı olarak kullanılabilir. BIE’den alınacak olan IE / EE oranı şu açıdan çok önemlidir; BIE’den IE çekilmeden EE üretilemez ya da tersi EE çekilemezse IE de çekilemez. Bu nedenle seçilecek olan BIE’nin IE / EE oranının doğru belirlenmesi ve gereksinimlere uygun bir BIE’nin seçilmesi gerekir. Seçilecek olan BIE üzerinden çekilecek IE gereksinimi karşılamadığı zaman sistem ek bir IE’ne gereksinim duyulacaktır; benzer şekilde BIE üzerinden çekilecek IE gereksinimi karşıladığı halde çekilen EE gereksinimi karşılayamadığı durumda da dışardan EE’ne gereksinim duyulacaktır. Örneğin buhar türbinli BIE’nin kurulu olduğu bir fabrikada BIE üzerinden fabrika için gerekli olan EE çekildiğinde BIE’den geçen yani BIE’de türbinden çıkan buharın (çürük buhar) IE’si fabrika gereksinimini karşılamıyorsa iki seçenek vardır: Birinci seçenek; fabrika gereksinim duyduğu IE’ni BIE’den EE çekemediği için türbinden geçiremediği yüksek basınçlı buharı basınç düşürücüden geçirerek IE kaynağı olarak kullanacaktır ki bu durumda buharın EE üretme egzerjisini boş yere harcamış olacaktır ya da ikinci seçenek olarak; eğer BIE’nin kapasitesi yeterli ise gerekli yatırım ve anlaşmaları yaparak gerekli IE’yi sağlamak için gerekli buharın tamamını BIE üzerinden geçirecek ve üreteceği EE fazlasını satma yoluna gidecektir. Tablo 1’de

Kojenerasyon [Birleşik Isı ve Elektrik Üretim Sistemleri (BIE) - Combined Heat and Power (CHP)]
Klasik elektrik ve ısı üretiminde; yakıtın yanması sonucu elde edilen 100 birim enerjiden ısı olarak faydalanılmak istendiğinde yakıt ve kazan türüne bağlı olarak bunun ancak % 80 - % 93’ünden faydalanılabilir. Yakıtın yanması sonucu elde edilen 100 birim enerjiden elektrik enerjisi üretmek istendiğinde yakıt ve motor verimine bağlı olarak bunun ancak % 30 - % 38’ inden faydalanılabilir. Enerjinin geri kalan bölümü ısı enerjisine dönüşür ve sistemden uzaklaştırılır. Kojenerasyon sistemlerde ise; temel

Şekil 6. Kojenerasyon ve klasik kazan + jeneratör gruplarının karşılaştırılması.

Şekil 7. Karşı basınçlı buhar türbinli kojenerasyon sistem.

116

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Tablo 1. Kojenarasyon sistemlerin seçiminde kullanılacak parametrelere göre karşılaştırılması Birincil Hareket Konderserli buhar türbinli sistemler Karşı basınçlı buhar türbinli sistemler Kombine gaz türbinli + buhar türbinli sistemler Açık Döngülü Gaz türbinli sistemler Sıkıştırılmış Hava üzerine yakıt püskürtmeli motorlu Buji ateşlemeli motorlu Yakıt Her türlü yakıt Her türlü yakıt Benzin, biogaz, Mazot, Fuel oil, LPG, nafta Benzin, biogaz, Mazot, Fuel oil, LPG, nafta Benzin, biogaz, Mazot, Fuel oil, LPG, nafta Benzin, biogaz, Mazot, LPG, nafta Güç Aralıkğı (MWe) 1 ile 100+ 0.5 ile 500 3 ile 300+ 0.25 ile 50+ 0.2 ile 20 0.003 ile 6 Isı/güç oranı 3:1 ile 8:1+ 3:1 ile 10:1+ 1:1 ile 3:1* 1.5:1 ile 5:1* 0.5:1 ile 3:1* 1:1 ile 3:1 Elektriksel Verim 10-20% 7-20% 35-55% 25-42% 35-45% 25-43% Toplam Verim 80% e kadar 80% e kadar 73-90% 65-87% 65-90% 70-92 % Isı Enerjisi Kaynağı 2 veya dah fazla farklı basınçta buhar 2 veya daha fazla farklı basınçta buhar Orta basınçta buhar: yüksek sıcaklıkta sıcak su Yüksek basınç buhar, yüksek sıcaklıkta sıcak su Düşük basınç buhar, düşük ve orta sıcaklıkta sıcak su Düşük ve orta sıcaklıkta sıcak su

BIE sistemlerin seçiminde kullanılacak parametrelere göre karşılaştırması görülmektedir.

sağlandığı ana güç milini tahrik etmek üzere kullanılmıştır (Şekil 8) ihtiyaç duyulan güç ana milden kayış kasnak sistemiyle istenilen gruba iletilmekteydi [6].

Buhar Türbinli Kojenerasyon Sistemleri
Isı enerjisi kaynağı olarak türbinden çıkan buharı kullanan, diğer bir deyişle Buhar Türbinli Kojenerasyon (BTK) sistemlerinde kullanılan türbinler karşı basınçlı türbinlerdir (Şekil 7). Katı yakıt kullanan kazanlardan buhar elde ederek kullanan sanayi tesislerinde BTK tek seçenektir. Sıvı ve gaz yakıt kullanan buhar kazanları bulunan ve tükettiği EE’nin IE’ne oranı 0.10 – 0.20 arasında olan sanayi tesisleri içinde BTK sistemleri rakipsizdir. Grafik 1’de karşı basınçlı buhar türbinlerinde üretilen elektrik enerjisinin karşı basınç buharıyla sağlanan ısı enerjisine oranının türbini besleyen yüksek basınçlı buharın basıncıyla değişimi görülmektedir [5].

Şekil 8. 19. Yüzyılın sonlarında şeker fabrikalarında buhar türbini ve güç iletim sistemi. [5]

BTK Sistemlerin Şeker Sanayiinde Kullanımının Tarihçesi
Buhar türbinleri ticari olarak üretilmesinin hemen ardından şeker fabrikalarında kullanılmaya başlamıştır, buhar türbininin üretildiği yıllarda henüz elektrik motorları kullanılamadığından buhar türbini şeker fabrikasında kullanılan tüm mekanik güç gereksiniminin

1930’lara gelindiğinde artık modern anlamda BTK’lerin şeker fabrikalarındaki yerini aldığını görüyoruz, o yıllarda buhar basınçları 14 Bar ve 1 MW güç için kullanılan buhar miktarı 15 ton civarındaydı. Üretilen elektrikte cos =0.7’ler civarındaydı [7]. BTK gurupları gerekli bakımları özenle yapıldıktan ve uygun koşullarda çalıştırıldığında uzun yıllar serviste kalabilmektedir. Örneğin Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’ye bağlı Alpullu Şeker Fabrikasında 1938 model Erste Brünner Marka Türbin ve Ateliers Marka Jeneratör grubu bugün bile çalışır durumdadır (Şekil 9).

Şekil 9. Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’ ne bağlı Alpullu Şeker Fabrikasında 1938 model Erste Brünner Marka Türbin ve Ateliers Marka Jeneratör gurubu etketleri.

Grafik 1. Karşı basınçlı buhar türbinlerinde üretilen elektrik enerjisinin karşı basınç buharıyla sağlanan ısı enerjisine oranının türbini besleyen yüksek basınçlı buharın basıncıyla değişimi. [4]

Sadece şeker fabrikalarımızda değil, Cumhuriyetimizle yaşıt birçok fabrikalarımızda her biri tarihi anıt niteliğinde çok sayıda ekipmanlar bulunmaktadır ve eğer sahip çıkılmaz ise bunların hurdalıklara gönderilmesi kaçınılmazdır. Buradan üniversitelerimize çağrıda bulunuyorum, bu şekilde kamu işletmelerinden hurdaya atılacak olan bu anıtlara sahip çıkarak üniversitelerin uygun yerlerinde sergilemeleri bizden sonraki nesillere önemli bir hizmet olacaktır. Bunun örneklerini birçok yurtdışı üniversitelerde ve kuruluşların kendi oluşturdukları müzelerde görebilirsiniz. Örneğin Sudzucker (Almanya) yaklaşık 100 yıllık bir şeker fabrikasını (Oldisleben) 1990 yılında Şeker Müzesi haline getirerek ziyaretçilerine açmıştır.

117

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Şeker fabrikasyon teknolojisindeki gelişmeler sonucu 1970’li yıllara gelindiğinde BTK’lerde kullanılan buhar basıncı 24 - 32 bar’a üretilen EE’nin IE’ne oranı 0.11’lere çıkmıştı, 1980’li yılların sonuna gelindiğinde buhar basıncı 40 - 42 bar, üretilen EE’nin IE ne oranı 0.22’lere ulaşıyordu günümüzde ise, bu oran 0.30’lara çıkmıştır. Bunun sonucu olarak da günümüz modern şeker fabrikalarında kullanılan BTK’lerde buhar basıncının 80 - 100 bar’a ve buna paralel olarak, buhar sıcaklığı da, kazan kızdırıcı borularının imalinde kullanılan ferritik çeliklerin izin verdiği 530 °C’ye yükselmiştir. Buhar basıncının 100 bar’ın üzerine çıkması durumunda, buharın izoentropik olarak çıkış basıncı olan 3 bar’a genleştiğinde, buhar doygunluk noktası aşılmakta ve türbin çıkış buharı sıvı halde su içerir duruma gelmektedir, bu ise türbin açısından istenmeyen sakıncalı bir konumu işaret etmektedir. Türbin çıkış buharı içersinde yoğuşmuş su partiküllerinin bulunması türbin kanatlarında erozyona neden olacağından normal çalışma koşullarında asla istenmeyen bir durumdur. EE’nin IE ne oranının 0.30’lara çıkması karşısında yapılması gereken Gaz Türbini + Buhar türbininden oluşan birleşik kojenersyon sistemlere geçmektir (Şekil 10) [7,8].

Summary
Cogenaration systems with steam turbine are the most common methods among the industrial applications of cogeneration technology supplied both heat and electrical energy. Having many undisputed advantages in many branch of industry that the heat requirement supplied by steam makes cogenaration systems with steam turbine indispensable also for the sugar factories. Types and its advantages of cogenaration systems with steam turbine besides historic developments of steam turbines in sugar industry were considered in this study.

Şekil 9. Kombine gaz buhar çevrimi akım şeması. 1. Kompresör, 2. Gaz türbini, 3. Hava fanı, 4. Yardımcı kazan, 5. Buhar kazanı, 6. Kazan yanma odası, 8. Proseste ısı kullanan ekipmanlar, 9. Kazan besleme suyu tankıdır.

Kaynaklar
[1] Sir Charles A. Parsons, 1911, The Steam turbine, Printed by John Clay, M.A. at the Cambridge University Press [2] Wikipedia [3] Encyclopedia Britannica [4] Z. Bubnik, P. Kadlec, D. Urban, M. Bruhns, 1995, Sugar Technologists Manual (Chemical and Physical Data for Sugar Manufacturers and Users), Verlag Dr. A. Bartens, Berlin, 416 pages [5] Poel, P., W.; Schiweck, H.; Schwartz, T., 1998, Sugar Technology Beet and Cane Sugar Manufacture, Verlag Dr. Albert Bartens KG, Berlin, 1120 p. [6] Sudzucker Arşivleri [7] Türkiye Şeker Fabrikaları özel arşiv [8] Leblebici, F., 2009, ICCI 2009 Bildiri, Pancar Şekeri Fabrikasyonunda Enerji Akışının Tasarımı Ve Enerji Tasarrufuna Yönelik Yeni Teknolojiler

Teşekkür
Bildirinin hazırlanmasında yardımlarını esirgemeyen TŞFAŞ’de çalışan eski çalışma arkadaşlarıma teşekkür ederim.

118

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ATIK GERİ KAZANIM SİSTEMİNDE “SIFIR ATIK” YAKLAŞIMI: TÜRK TELEKOM ÖRNEĞİ

Gülşen NİŞLİ
Yön Temizlik Peyzaj İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti.

Özet
İstanbul Türk Telekom Anadolu Yakası İl Müdürlüğü bünyesinde oluşan atıkların, Yön Temizlik tarafından kaynağında ayrı toplanması, ara depolanması, aktarma merkezlerine taşınması ile geri kazanım ve bertaraf işlemlerine kadar tüm süreçleri içeren “Sıfır Atık Projesi” hayata geçirilmiştir. Proje kapsamında, İstanbul Türk Telekom Anadolu Yakası İl Müdürlüğü bünyesinde yer alan Atık Yönetim Merkezi’ne ait Kompost Makinesi, Türkiye’de ilk defa bu proje kapsamında kullanılmıştır. ‘Kompost Makinesi’ kaynağında ayrı toplanmış organik atıklar ve yemek atıklarından kompost ürünü elde edilmesi için kullanılmaktadır. 700 lt/hafta kapasiteli Kompost Makinesinin faaliyeti sonucunda kurumda oluşan organik atıklardan ayda ortalama 250-350 kg iyi kalitede kompost ürünü elde edilmektedir. Sıfır Atık Projesinin başarıyla yürütülmesi sayesinde haftada üretilen 72 konteyner atık, 9 konteyner atığa kadar indirgenmiş olup, hacimsel olarak %88’e varan bir atık azaltımı söz konusudur. Anahtar kelimeler: Enttegre Atık Yönetimi, Geri Kazanım, Kompost Makinesi, Sıfır Atık.

amacıyla ilgili kurum ve kuruluşlara gönderilmekte, organik ve yemek atıklarından ise atık merkezinde bulunan kompost makinesi kullanılarak kompost üretilmektedir. Kompost, biyokimyasal olarak ayrışabilir, çok çeşitli organik maddelerin organizmalar tarafından stabilize edilmiş, mineralize olmuş ürünlerdir (Erdin, 2009). Kompostlaştırma ise, organik maddelerin biyolojik olarak ayrışma hızını arttırmak için uygulanan kontrollü biyolojik prosestir (Renkow ve Rubin, 1998). Kompostlaştırma prosesi esnasında meydana gelen su ve karbon dioksit kaybı, kalıntı maddenin hacminde %25 ila %60 azalma sağlamaktadır (Renkow ve Rubin, 1998). Evsel katı atıkların kompostlaştırılması, nüfusun arttığı Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da, oluşan atıkların önemli bileşenlerinin düzenli depolama tesislerine gönderilmesine alternatif bir yol olarak görülmektedir (Borat, 2002). Kompostun faydaları aşağıdaki gibi sıralanabilir: Q Araziye gömülmesi gereken atık miktarını azaltan bir yöntem olması sebebiyle kompost üretimi düzenli depolama için gerekli olan hacim ve alanlarda büyük ekonomi sağlamaktadır (Borat, 2002). Q Evsel atıkların içinde bulunan patojen mikroorganizmaların önemli bir kısmı kompostlaştırmadaki ısı yükselmesi sonucu ölmektedir. Olgun kompostta mantar, patojen bakteri, böcek yumurtası ve bitki tohumlarının tahrip olduğu gözlenmektedir (Borat, 2002). Q Kokusuz, tehlikesiz, humusa benzer bir madde olan kompost toprak yapısını ve özelliğini iyileştirmektedir. Kompostun tarımdaki olumlu etkilerini şu şekilde sıralamak mümkündür: Toprağa humus kazandırır, toprağın işlenmesini kolaylaştırır, zeminin su tutma kapasitesini arttırır, toprağın havalandırılmasını kolaylaştırır, topraktaki saprofit mikroorganizma sayısını arttırır ve topraktaki mikroorganizmaların hızla faaliyete geçmesini sağlar. Azot, fosfat, potasyum, vs ihtiva eden suni gübrelerin bitkiler tarafından daha kolay alınmalarını sağlar (Borat, 2002). Kompost, şu amaçlar için kullanılabilir: Tarım, ormancılık, ağaçlandırma, bahçe ve park bakımı, peyzaj mimarlığı, endüstriyel hava arıtımı için kompost filtrelerinin yapısı (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2002). Kompost içerisine belli oranlarda azot, fosfor, potasyum (N, P, K) ilavesi ile üstün kalitede gübre eldesi mümkün olabilmektedir. Elde edilen bu gübrenin tarım alanlarına yararı tüm yapay gübrelerden daha fazladır. Türk Telekom’da kompost işlemi için ayrılan organik atıkların geri kalan kısmı ilgili Belediye ile yapılan protokol gereği Köpek Barınağı’na gönderilmiştir. Bu iş neticesinde barınaktaki hayvanların yemek ihtiyaçlarının alternatif yollardan karşılanarak barınağa ait yemek giderlerinin azaltılması ayrıca çöpe atılacak

1. Giriş
Atık yönetimi; evsel, tıbbi ve tehlikeli ve tehlikesiz atıkların minimizasyonu, kaynağında ayrı toplanması, ara depolanması, gerekli olduğu durumda atıklar için aktarma merkezleri oluşturulması, atıkların taşınması, geri kazanılması, bertarafı, geri kazanım ve bertaraf tesislerinin işletilmesi ile kapatma, kapatma sonrası bakım, izleme-kontrol süreçlerini içermektedir (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2008). Bu yönetim sistemi, farklı türdeki atıkların birbirleriyle karıştırılmadan kaynağında ayrı olarak toplanmasını ‘olmazsa olmaz’ koşul olarak kabul eder. Entegre atık yönetiminin, tüm unsurları bir bütün olarak değerlendirilerek hem çevresel hem de ekonomik açıdan sürdürebilirliğin sağlanması hedeflenir. Bu çerçevede, entegre atık yönetiminin yalnızca tek bir atık türüne veya tek bir kaynağa yönelik olması beklenemez (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2008). Amacımız tüm atık türleri için oluşturduğumuz atık yönetim sistemi ile kurum ve kuruluşların bu önemli çevre problemine en doğru çözümleri sunmaktır. Bu kapsamda Türkiye’de ilk defa Türk Telekom’da uygulanmakta olan Sıfır Atık Projesi, amaca ulaşmada önemli bir adımdır. Projenin temel hedefi, Türk Telekom’un faaliyetleri sırasında ortaya çıkan atıkların kaynağında azaltılması ve bu atıkların geri kazanılmasını sağlayan çevre ile uyumlu teknolojilerin kullanılmasıdır. Bu amaçla, Türk Telekom Anadolu Yakası İl Müdürlüğü bünyesinde üretilen ve kaynağında ayrı olarak toplanan atıklar değerlendirilmeye çalışılmış ve atık merkezi bünyesinde bertaraf edilemeyen atıklar geri dönüşüm

119

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

yemeklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Sıfır Atık Projesi, öncelikle Telekom merkez binasında, daha sonra ise merkeze bağlı 11 müdürlük binasında oluşan atıkların geri kazanılmasını sağlayıp “sıfır atığa” ulaşılmasını kapsamıştır. Proje kapsamındaki tüm atıkları ayrı konteynerler içerisinde biriktirmek, uygun periyotlarla toplamak, atıkları mümkün olduğunca yeniden kullanmak, geri dönüştürerek ve geri kazandırarak çevreye verilecek zararı minimize etmek, bu maddeleri ikincil hammadde olarak ekonomiye kazandırmak, çalışma alanında temizlik kalitesini sürekli ve en üst seviyede tutmak ve çalışanların bu konudaki duyarlılığını artırmak hedef alınmıştır. Projenin maksimum verimle uygulanabilmesi için öncelikle tüm atık türleri için yönetim planları oluşturulmuş olup zaman içerisinde ihtiyaç duyulması halinde bu planlar revize edilerek sürdürülebilir bir sistemin ortaya çıkması sağlanmıştır. Bu çalışma, tüm atık türleri için veri tabanı oluşturularak ilerleyen dönemlerde gerçekleştirilebilecek projelerin doğru analizi ve boyutlandırılmasında kullanılacaktır.

toplanması için tüm katlarda belirlenen uygun yerlere mavi renkli ambalaj atık geri dönüşüm kutuları yerleştirilmiştir. Toplanan ambalaj atıklarının ölçümü düzenli olarak 2009 yılı boyunca yapılmıştır. Ayrı toplanan bu atıklar “Ambalaj Atıkları Toplama ve Ayırma Tesisi’nde türlerine göre ayrıldıktan sonra geri dönüşüm tesislerine gönderilerek ekonomiye kazandırılmıştır. 2.2. Atık Piller Türk Telekom binasında oluşan atık pil kaynakları; kişisel kullanımda olan cep telefonları, radyolar, çok çeşitli elektrikli aletler vb.dir. Atık Pillerin Kontrolü Yönetmeliği’ne göre, uygun toplama kaplarında biriktirilen piller, “Taşınabilir Pil Üreticileri ve İthalatçıları Derneği” TAP tarafından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait Kemerburgaz Katı Atık Depolama sahasına gönderilerek, beton havuzlar içerisinde üzeri kapatılarak bertaraf edilmiştir. Geri kazanımı sağlanabilecek atık piller ise TAP Derneği tarafından yurt dışındaki geri kazanım tesislerine gönderilmiştir.

2.3. Bitkisel Atık Yağlar
Türk Telekom binasında oluşan bitkisel atık yağlar mutfakta yemek yapımı sırasında oluşmaktadır. Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği’ne göre, uygun toplama kaplarında biriktirilen bu atık yağlar Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından lisanslandırılmış geri kazanım tesislerine gönderilerek biyodizel gibi önemli bir yakıt haline gelip ekonomiye geri kazandırılmıştır. 2.4. Elektronik Atıklar Türkiye’de elektronik atıkların yönetimiyle ilgili esasları içeren yönetmelik, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından henüz yayınlanmamıştır. Türk Telekom bünyesinde oluşan elektronik atıklar bilgisayar, yazıcı, telefon, faks, fotokopi, monitörler, radyo, kablolar, vb. malzemelerin ömrünü tamamlaması ile oluşan atıklardır. Türk Telekom’da biriktirilen elektronik atıklar Sıfır Atık Projesi kapsamında ilgili geri dönüşüm tesislerine gönderilmiştir. 2.5. İnşaat ve Yıkıntı Atıkları Türk Telekom bünyesinde sıkça yapılan çalışmalar sonucunda yoğun miktarda hafriyat ve yıkıntı atığı çıkmıştır. Oluşan bu inşaat ve yıkıntı atıkları yönetmeliğin uyarladığı şekilde lisanslı araçlarla belediyelerin izin verdiği geri kazanım veya depolama tesislerine gönderilmiştir.

2. Materyal ve Metod
Türk Telekom bünyesinde oluşan Sıfır Atık Projesi kapsamındaki atıkların yönetmeliklere uygun olarak biriktirilmesi işlemi için Türk Telekom bahçesinde Atık Yönetim Merkezi kurulmuştur (Fotoğraf 1). Atık Yönetim Merkezi iki bölümden oluşmakta olup ilk bölümünde ambalaj atıkları konteynırları, ikinci bölümünde ise Kompost Makinesi (Şekil 1) bulunmaktadır. Kullanılan kompost makinesine ait teknik bilgiler Tablo 1’de sunulmuştur.

Fotoğraf 1. Türk Telekom-Yöntem Atık Yönetim Merkezi

Atık yönetimi entegre bir sistem olarak düşünülmekte olup, her bir atık sınıfı için yapılan işlemler aşağıda belirtilmiştir. 2.1. Ambalaj Atıkları Türk Telekom binasında oluşan ambalaj atıklarının kaynağını mutfak, yemekhaneler, ofisler ve kafeterya oluşturmaktadır. Ambalaj Atıkları Kontrolü Yönetmeliği’ne uygun olarak diğer atıklardan ayrı
Tablo 1. JK 5100 Kompost Makinesi Teknik Özellikleri Dış Ölçüler Yükseklik Kapasite Ana Hat Havalandırma Materyal 2950x1170 mm 1470 mm 100 hane halkı 3-faz 16 A Fan dâhildir Çelik ve geri dönüştürülebilen polietilen

2.6. Organik Atıklar Türk Telekom binalarında oluşan organik atık oluşum yerleri mutfak, yemekhane, kafeterya, bahçe ve yeşil alanlardır. Organik atıkların diğer atıklarla karışmaması ve kaliteli kompost üretiminin sağlanabilmesi için ağırlıklı atık kaynağı olan mutfak ve yemekhanelere yeşil organik atık geri dönüşüm kutuları

Şekil 1. JK 5100 Kompost Makinesi

120

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

yerleştirilmiştir. Proje kapsamında, kaynağında ayrı toplanan organik atıklar ve yemek artıklarından kompost ürünü elde etmek için Türk Telekom’un merkez binasında Türkiye için bir ilk olan “kompost makinesi” kullanılmıştır. Ayrıca, kompost makinesiyle üretilen kompostun toprak iyileştirici özelliğinin test edilmesi amacıyla salatalık, fasulye ve domates bitkileri için çeşitli denemeler yapılmıştır. Bu denemelerde farklı kompost/toprak oranlarında bitki gelişimi izlenmiştir. 2.7. Tehlikeli Atıklar Türk Telekom’un faaliyet gösterdiği alanlara bağlı olarak çıkan tehlikeli atık maddeler; sentetik motor şanzıman ve yağlama yağları, kurşunlu piller, alkali piller, yağ katran ve diğer tehlikeli maddeleri içeren kablolar, atık baskı tonerleridir. Türk Telekom depolarında oluşan tehlikeli atıklar için Tehlikeli Atık Yönetimi Planı yapılmış olup atıklar ilgili yönetmeliklere uygun olarak bertaraf tesislerine gönderilmiştir. 2.8. Tıbbi Atıklar Türk Telekom bünyesinde oluşan tıbbi atıkların kaynağı, bina içerisinde bulunan Türk Telekom’a ait Poliklinik’tir. Poliklinik bünyesinde oluşan bu atıklar için ilgili Yönetmeliğe uygun Sıfır Atık Projesi kapsamında kurum içi tıbbi atık yönetim planı oluşturulmuştur. Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği’nde belirtilen şekilde ayrı toplanan tıbbi atıklar, ilgili Belediye’ye teslim edilmektedir. Biriktirilen tıbbi atıklar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kemerburgaz Tıbbi Atık Yakma Tesisi’nde bertaraf edilmektedir. Tıbbi atıklar genellikle düzenli depolanarak veya yakılarak bertaraf edilmekte veya sterilizasyon işlemine tabi tutularak zararsız hale getirilmektedir. Sıfır Atık Projesi’nin başarılı olabilmesi için bu proje içinde yer alacak tüm personelin eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi gerektiğinden, öncelikle uygulayıcı personele projenin özellikleri ve modern atık yönetimi konularında eğitimler verilmiştir. Daha sonra da Türk Telekom personelinin bilgilendirilmesini sağlayacak sunumlar verilmiş ve el broşürleri dağıtılmıştır. Yapılan sunumlarda; Q Q Q Q Hangi tip atıkların geri kazanıldığı ve geri kazanımın önemi, Çevre-atık ilişkileri, Evlerde ve sanayi sektöründe atıkların ne şekilde biriktirileceği, Türk Telekom’daki atıkların nasıl biriktirilmesi gerektiği, biriktirilen atıkların nasıl bertaraf alanlarına gönderildiği, Q Her çöpe atılan atığın ülke ekonomisine, doğasına ve insan gücüne verdiği kayıplar, Q Ülkemizde ve dünyada geri kazanım teknolojileri, anlatılmıştır.

Q Toplanan atıkların mevzuata uygun olarak yalnızca T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından taşıma ve geri kazanım konularında yetkilendirilmiş ve/veya lisanslandırılmış kurum ve kuruluşlara vermek, Q Tekrar kullanımı, geri dönüşümü ve geri kazanımı özendirmek, Q Proje kapsamındaki her türlü işlerin görülmesinde gerekli olan deneyimli personeli bulundurmak, Q Türkiye’ de ve dünyada bu alanda meydana gelen gelişmeleri takip etmek, getirmek, sisteme adapte etmek, Q Yapılan çalışmaların sürekli olarak daha iyi seviyeye gelebilmesi için gerekli tüm çalışmaları yapmak ve önlemleri almaktır. Proje kapsamındaki atıklar için atık envanteri oluşturulması, proje sonuç raporunda kullanılması ve projenin farklı safhalarında verimin gözlemlenmesi ve iyileştirmeler yapılmasında kaynak oluşturulması amacıyla tür ve miktar bazında atık veri sisteminin oluşturulması sağlanmıştır. Bu sebeple Türk Telekom binasında meydana gelen her bir atık türü için ölçümler yapılmıştır. 2009 Yılı boyunca yapılan düzenli ölçümler sonucunda Türk Telekom’da oluşan aylık Ambalaj Atık Miktarı ortalaması 6702 kg’dır (Şekil 2). Günlük toplanan ambalaj atık miktarının ise 258 kg olduğu belirlenmiştir.

Şekil 2. 2009 Ambalaj Atık Verileri

2009 Yılı boyunca yapılan düzenli ölçümler sonucunda Türk Telekom’da oluşan aylık Bitkisel Atık Yağ ortalaması 247 kg’dır. (Şekil 3). Günlük toplanan bitkisel atık yağ miktarının ise 10 kg olduğu belirlenmiştir.

3. Bulgular ve Değerlendirme
Türk Telekom’da modern atık yönetim hiyerarşisi; tekrar kullanım, geri dönüşüm ve geri kazanım prensipleri uygulanmıştır. Böylelikle sürdürülebilir ve devamlı olarak iyileştirilebilir bir “Atık Yönetim Sistemi” oluşturulmuştur. Projenin uygulanmasıyla, kullanılmış ambalaj ve benzeri değerlendirilebilir atıklar bir hammadde kaynağı olarak kullanılmıştır. Yerine kullanıldığı malzeme için tüketilmesi gereken hammaddenin veya doğal kaynağın korunması sağlanmıştır. Sıfır Atık Projesi’nin uygulanması esnasında kuruluş olarak üstlendiğimiz görev ve sorumluluklar aşağıda özetlenmiştir: Q Atıkları, cinslerine göre ayrı olarak toplamak, Q İdarenin uygun göreceği bir yerde atıkları geçici olarak muhafaza etmek,

Şekil 3. 2009 Bitkisel Atık Yağ Verileri

Sanayi Tipi Kompost Makinesi ile elde edilen kompost miktarları Şekil 4’de sunulmuştur. Sanayi tipi kompost makinesine beslenen organik artık miktarı ortalama 707 kg iken kompost makinesinden çıkan nihai ürün miktarı 228 kg olup, yaklaşık %68 oranında bir

121

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

atık azalımı söz konusudur. Ayrıca kompost makinesinden çıkan ürün oldukça değerli, toprak iyileştirici bir malzeme olup tarımsal ve peyzaj amaçlı kullanım alanları mevcuttur. Grafikte ilk ölçülen değerler gösterilmiş olup açık alanda bekletme sonrasında %20 ila %30’luk nem kaybı ile net ağırlığa ulaşmaktadır.

Düzenli depolama sahasına gönderilen atık miktarı ayda 8 m³’tür. Bu değer 10 m³ lük çöp kamyonunun ayda 1 kez Türk Telekom binasına gelmesi gerektiğini gösterir. Projenin değerlendirilmesi sonucunda elde edilen kazançlar somutlaştırıldığında ayda 64 m³’lük depolama alanından tasarruf sağlanarak, ayda 910 km sefer kazancı sağlanmıştır. Türk Telekom’dan toplanan ambalaj atık miktarı yılda yaklaşık 80 ton olarak ölçülmüştür. 80 ton ambalaj atığının yaklaşık 70 tonu geri kazanıldığında ve ambalaj atık yüzdesi içerisinde kağıt+karton oranının %70 olduğu yapılan ölçüm ve istatistiklerle göz önüne alındığında yaklaşık 50 ton kağıt ve karton geri kazanılmıştır. 1 ton kağıt/karton atığın geri kazanılmasıyla ortalama 16 ağacın geri kazanıldığı bilindiğine göre Sıfır Atık Projesi’nin yapılmasıyla yılda 800 tane ağacın kesilmesi engellenmiştir. Aynı doğrultuda yapılan hesaplamalarda yılda 10 ton plastik atık geri kazanılmış,7 ton metal ve 3 tonda cam ambalaj atığı geri kazanılmıştır. Atıkların geri kazanılmasıyla sadece ekonomik anlamda fayda sağlanmış olmayıp çevre problemlerinin de engellenmesi sağlanmış olur. Ayrıca yine yapılan değerlendirmeler sonucunda ayda ortalama 182.000 gr CO2 emisyonunun havaya salınması engellenmiştir. CO2 emisyonunun salınımının engellenmesi sera etkisinin azalmasını sağlar. Elbette depolama sahalarına giden atık miktarının azalmasıyla yeni depolama alanlarının kurulması ve mevcut depolama sahaların problemlerinin; patlama ve yangın tehlikesi, depolama sahası yakınındaki tarım ürünleri ve diğer bitkilere olumsuz etkisi, koku emisyonu, yer altı ve yüzeysel su kirliliği,sızıntı sularının hava ile temas etmesi sırasında oluşan kokular, görüntü kirliliği, haşere üremesi oluşması engellenmiş olur. 2009 Yılı boyunca yapılan düzenli ölçümler sonucunda Türk Telekom’da oluşan aylık Atık Pil ortalaması 1,75kg’dır. Günlük atık pil ortalamasının ise 0,07 kg olduğu belirlenmiştir.

Şekil 4. 2009 Üretilen Kompost Miktarı

Yapılan analizler sonucunda Sanayi Tipi Kompost Makinesi’nden elde edilen komposta ait C/N oranı, sıcaklık, nem, pH gibi parametreler yasal mevzuatta belirtilen standartlara uygunluk göstermektedir. Elde edilen kompost, gübre olarak kullanılabilmesi için yeterli fosfor (P) ve potasyum (K) oranına sahiptir. Elde edilen humusun toprak iyileştirici özelliğinin test edilmesi amacıyla büyütülen bitkilerin 8. gün sonundaki gelişimleri Fotoğraf 2’de sunulmuştur. Deneyler %10 kompost - %90 toprak karışımının bitki gelişimi açısından en verimli oran olduğunu gözlenmiştir.

Fotoğraf 2. Sırasıyla salatalık, fasulye ve domates bitkilerine ait deney kaplarının görünümü

Türk Telekom’da modern atık yönetim hiyerarşisi; tekrar kullanım, geri dönüşüm ve geri kazanım prensipleri- uygulanarak sürdürülebilir ve devamlı olarak iyileştirilebilir bir “Atık Yönetim Sistemi” oluşturulmuştur. Türkiye’de resmi olmayan atık geri kazanım sisteminin iyileştirilmesine katkı sağlamıştır. Yurtdışındaki ülkelerde uygulanmakta olan ancak ülke içinde yaygın olmayan kompost makinesi teknolojisinin kullanılmasının ulusal teknolojik gelişmeye katkı sağlaması öngörülmektedir. Türkiye için genel bir sorun olan atık yönetimine yeni bir yaklaşım getirmesiyle, projenin çıktıları elektronik ortam ve diğer yöntemlerle duyurulmuştur. Bu sistemin başarıya ulaşmasıyla birçok fayda elde edilmiştir. Proje başlamadan önce Türk Telekom’da oluşan atık miktarı haftada 72 Konteyner olarak belirlenmiştir. Oluşan bu atık miktarı ayda 288 konteyner olup 800 litrelik konteyner baz alındığında ayda yaklaşık 69 ton atık olarak ölçülmüştür. Oluşan atıklar kaynağında ayrım yapılmadığı için hiçbir geri kazanım işlemine uğramadan düzenli depolama sahasına gönderilmektedir. Düzenli depolama sahasına gönderilen atık miktarı ayda 72 m³’tür. Bu değer 10m³ lük çöp kamyonunun ayda 8 kez Türk Telekom binasına gelmesi gerektiğini gösterir. Projenin başlamasıyla Türk Telekom’da oluşan atık miktarı haftada 9 Konteynere indirgenmiştir. Oluşan bu atık miktarı ayda 36 konteyner olup 800 litrelik konteyner baz alındığında ayda yaklaşık 8 ton atık olarak ölçülmüştür.

4. Sonuç
Türkiye’de ilk defa uygulanan Sıfır Atık Projesi’nin başarıya ulaşması ile proje tüm ülke çapındaki kurumlarda örnek oluşturmuştur. Projenin uygulanmasıyla, değerlendirilebilir atıklar hammadde kaynağı olarak kullanılmış ve doğal kaynakların korunması sağlanmıştır. Türk Telekom binalarındaki faaliyetler sonucu oluşan tüm atıkların Sıfır Atık Projesi kapsamında sürdürülebilir olarak geri kazanımı gerçekleştirilmiştir. Geri dönüşüm sırasında uygulanan fiziksel ve kimyasal işlem sayısı, normal üretim işlemlerine göre daha az olduğu için, geri dönüşüm ile malzeme üretilmesinde önemli bir enerji tasarrufu sağlanmıştır. Proje kapsamındaki atık biriktirme, toplama, taşıma ve geri kazanımı ile ilgili her türlü iş ve hizmetler; yürürlükteki çevre mevzuatı doğrultusunda ve mevzuata uygun olarak tüm atık türleri için T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından lisanslandırılmış ve/veya yetkilendirilmiş kurum ve kuruluşlar ile koordineli olarak yerine getirilmektedir.

Kaynaklar
[1] AKKOYUN, M., Satırlı, S., Özdemir, S., Çelebi, Y., Organik Atıkların Değerlendirilmesi: Kompost. Sakarya Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü. http://www.tarimkredi. org.tr/haber_goster.php?id=24 (27.03.2009 tarihinde alıntılanmıştır.)

122

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

[2] BORAT, M., 2002. Katı Atık Yönetimi. İstanbul Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Ders Notları, sf: 109-129, İstanbul. [3] Çevre ve Orman Bakanlığı Atık Yönetimi Genel Müdürlüğü Resmi web sitesi: http://www.atikyonetimi.cevreorman.gov.tr/ eylul.htm (15.01.2009 tarihinde alıntılanmıştır). [4] Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, 2008. Atık yönetimi Eylem Planı (2008-2012). Çevre ve Orman Bakanlığı, Ankara. [5] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2002. Atık Yönetimi: Kompostlaştırma Tesisleri için Teknolojiler ve Yer Seçimi, Kompost Üretimi ve Kullanımı için Kriterler. Çevre ve Orman Bakanlığı Atık Yönetimi Genel Müdürlüğü, Ankara. [6] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2004. Atık Pil ve Akümülatörlerin Kontrolü Yönetmeliği, Çevre ve Orman Bakanlığı, Resmi Gazete, 31.08.2004 / 25569, Ankara. [7] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2004. Hafriyat Toprağı, İnşaat ve Yıkıntı Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği, Çevre ve Orman Bakanlığı, Resmi Gazete, 18.04.2004/ 25406, Ankara. [8] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2005. Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği, Çevre ve Orman Bakanlığı, Resmi Gazete, 19.04.2005/ 25791, Ankara. [9] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2005. Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği, Çevre ve Orman Bakanlığı, Resmi Gazete, 19.04.2005/ 25791, Ankara. [10] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2005. Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, Çevre ve Orman Bakanlığı, Resmi Gazete, 14.03.2005/ 25755, Ankara. [11] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2005. Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, Çevre ve Orman Bakanlığı, Resmi Gazete, 22.07.2005/ 25883, Ankara. [12] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2006. Ömrünü Tamamlamış Lastiklerin Kontrolü Yönetmeliği, Çevre ve Orman Bakanlığı, Resmi Gazete, 25.11.2006 / 26357, Ankara. [13] Çevre ve Orman Bakanlığı, 2008. Atık Elektrik ve Elektronik Eşyaların Kontrolü Taslak Yönetmeliği, Çevre ve Orman Bakanlığı, Ankara. [14] ERDİN, E. Kompost ve Kompostlaştırma Hakkında Özlü Bilgiler. Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Katı Atık Web Sitesi. http://web.deu.edu.tr/erdin/pubs/doc25. htm. (15.01.2009 tarihinde alıntılanmıştır). [15] RENKOW, M. ve Rubin, A. R. 1998. Does Municipal Solid Waste Composting Make Economic Sense? Journal of Environmental Management. 53, 339-347.

Compost machine in Waste Management Center situated in garden of İstanbul Turkish Telecom Anatolian Side Provincial Directorate has been used in a project first time in Turkey within the scope of project. ‘Compost Machine’ has been used for obtaining compost product from food wastes and organic wastes produced at İstanbul Turkish Telecom Anatolian Side Provincial Directorate center building and separately collected in source. Monthly approx. 250-350 kg good quality Compost product is obtained from organic wastes at institution as a result of operation of Compost Machine having capacity of 700 l/week. Thanks to successful realization of Zero Waste Project, 72 container waste which is weekly produced decreases by 9 container waste. Evaluable waste is used as raw material source with implementation of Project. Protection of natural resources or raw material, which is required to be consumed for substitute material, has been provided. In the current situation, when considered waste management systems which are implemented in similar institutions in Turkey, “Zero Waste Project” has a feature of being first in Turkey due to reduction of waste management to the level almost zero and undertaking leadership of popularization of compost technology in Turkey.

Summary
With the aim of maintaining modern life, rapid extinction of the natural resources as well as waste disposal problems caused by environmental pollution and consumption, disposal costs, problems caused by storage space requirements prompt human beings to find new methods for reduction or utilization of wastes. Less consumption of primer source is aimed in optimum use of resources by reprocessing or directly using wastes. “Zero Waste Project” has been realized, that includes all processes from separate collection of wastes produced by İstanbul Turkish Telecom Anatolian Side Provincial Directorate in source by Yön Temizlik, interim storage, transportation to transfer centers as well as recycling and disposal proceedings. Every kind of work and services within the scope of project are coordinately performed with corporations licensed and / or authorized by T.R Ministry of Environment and Forestry in line with current environment legislation.

123

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

ENERJİ ŞARTI ANTLAŞMASI ÇERÇEVESİNDE UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ

H. Ercüment ERDEM
Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Özet
Enerji Şartı Antlaşması 17 Aralık 1994‘te Lizbon’da imzalandı ve 16 Nisan 1998’de yürürlüğe girdi. Türkiye, Antlaşmayı 17 Aralık 1994’de imzaladı ve Antlaşma 6 Şubat 2000 tarihinde onaylandı. Antlaşma, 5. bölümünde çok ayrıntılı ve orijinal bir uyuşmazlıkların çözümü sistemi getirmiştir. Antlaşmada iki temel yöntem öngörülür: Q Yatırımcı-Devlet tahkimi, yatırım uyuşmazlıklarına ilişkindir. Q Devlet-Devlet tahkimi, esas olarak rekabet ve çevreye ilişkin olanlar hariç olmak üzere Antlaşmadan doğan her türlü uyuşmazlığa uygulanır. Ayrıca, devlet-devlet uyuşmazlıklarında ticaret ve transit konusunda özel hükümler vardır. Rekabet ve çevre konusunda Antlaşma daha yumuşak ve daha az şekilci olan bir uyuşmazlıkların çözümü yöntemi benimser.

Enerji Şartı Antlaşması’na 51 devlet ve Avrupa toplulukları taraftır6. Ayrıca, 19 devlet ve çeşitli uluslararası örgütler de gözlemci statüsünde katıldı7. Türkiye, Antlaşmayı 17 Aralık 1994’de imzaladı. Gerek Antlaşma gerekse Antlaşmanın ekini oluşturan kararlar ve Enerji Verimliliğine ve İlgili Çevresel Hususlara ilişkin Enerji Şartı Protokolü, 4519 sayılı kanunla 6 Şubat 2000 tarihinde onaylandı (RG.06.02.2000, S.23956). Onaylanmaya ilişkin 2000/786 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı da 12.07.2000 tarih ve 24107 Mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı8.

Antlaşmanın Getirdiği Sistem
Antlaşma 5. bölümünde çok ayrıntılı ve orijinal bir uyuşmazlıkların çözümü sistemi getirdi. Sistemin ayrıntılı olması, Antlaşmanın müzakereleri sırasında kimi taraf devletlerin henüz gelişmiş bir uyuşmazlıkların çözümü sistemine sahip olmamalarında aranabilir. Ayrıca, mevcut sistemlerin tarafsızlığı ve işlerliği konusunda da endişeler vardı. Antlaşma önerdiği uyuşmazlıkların çözüm yolları ile bir taraftan yatırımcı ve yatırım kabul eden devletler arasındaki9, diğer taraftan antlaşmaya üye devletler arasındaki uyuşmazlıkların adil, hızlı ve tarafsız bir şekilde çözümlenmesini amaçladı. Enerji sektöründeki yatırımların büyüklüğü dikkate alındığında bu amacın önemi daha da iyi anlaşılır. Antlaşma farklı konular açısından farklı uyuşmazlıkların çözümü yöntemleri getirir. İki temel yöntem öngörülür: Q Yatırımcı-Devlet tahkimi; yatırım uyuşmazlıklarına ilişkindir (m. 26).

Küreselleşen dünya ekonomisinin gittikçe daha fazla enerjiye gerek göstermesi, enerji projelerinin uzun dönemli olması ve yüksek sermaye gerektirmesi, enerji alanında uluslararası iş birliğinin somutlaşacağı antlaşmaların hazırlanmasını zorunlu kıldı¹. Enerji Şartı Antlaşması (Energy Charter Treaty) Avrupa Enerji Şartı Deklarasyonu olarak da adlandırılan 1991 tarihli Enerji Şartı Deklarasyonu temelinde hazırlandı². Deklarasyon enerji alanında işbirliği sağlamayı hedefleyen siyasi bir niyet açıklamasıydı³. Enerji Şartı Antlaşması ise 17 Aralık 1994 tarihinde Lizbon’da uluslararası bir antlaşma olarak imzalandı ve 16 Nisan 1998’de yürürlüğe girdi4. Enerji Şartı Antlaşması enerji sektöründe bir yandan uluslararası işbirliğini destekleyen, diğer yandan bu iş birliğinden doğan uyuşmazlıklara orijinal çözümler getiren bir milletlerarası antlaşma olması nedeniyle önemlidir5 .

¹ BAKLACI P./AKINTÜRK E., “Enerji Şartı Antlaşması”, İşletme Fakültesi Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2006, s. 98. ² Deklarasyon, enerji alanında işbirliğinin serbest piyasa kurallarına, şeffaf ve rekabetçi temellere dayanması gerektiğini belirlemiştir. DEMİR E., “Enerji Şartı Antlaşması”, Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi, Sayı VIII, s. 1. ³ BAKLACI/AKINTÜRK, s. 99. 4 Türkiye, 5 Nisan 2001 tarihinde Onay Belgesini depoziter ülke olan Portekiz makamlarına tevdi etmiştir ve Türkiye Enerji Şartı Antlaşması’nı onaylayan 42. ülke olmuştur. DEMİR, s. 1. Sözleşmenin Türkçe metni için bkz. RG, 12.07.2000, S. 24107, Mükerrer. 5 <http://www.encharter.org/index.php?id=7&L=>, <http://www.mfa.gov.tr/enerji-sarti-anlasmasi.tr.mfa> 6 Antlaşmayı imzalayan taraflardan beş tanesi dışında hepsi Antlaşmayı onaylamıştır. BAKLACI/AKINTÜRK, s. 98. Ayrıca bkz. <https://www.encharter.org/index.php?id=61>. 7 <http://www.encharter.org/index.php?id=61> 8 Enerji Şartı Antlaşması ve Antlaşma ile birlikte imzalanan Enerji Verimliliğine ve İlgili Çevresel Hususlara İlişkin Enerji Şartı Protokolü de 16 Nisan 1998 tarihinde yürürlüğe girdi. BAKLACI/AKINTÜRK, s. 98. 9 Bu husus Enerji Şartı Antlaşmasını ayırt edici özelliğidir. Gerçekten, Antlaşmada, yatırımcının, yükümlülüğünü yerine getirmeyen devlete karşı uluslararası tahkime başvurabileceği öngörülmüştür. BAKLACI/AKINTÜRK, s. 108.

124

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Q Devlet-Devlet tahkimi; esas olarak rekabet ve çevreye ilişkin olanlar hariç olmak üzere (m. 6/7, 27/2) Antlaşmadan doğan her türlü uyuşmazlığa uygulanır (m. 27)10. Ayrıca, devlet-devlet uyuşmazlıklarında ticaret (m. 29, Ek. D) ve transit konusunda (m. 7) özel hükümler vardır. Bu hükümler normal olarak devlet-devlet uyuşmazlıkları için öngörülen sistemden ayrılır. Rekabet ve çevre konusunda Antlaşma zorunlu tahkim yerine daha yumuşak ve daha az şekilci olan bir uyuşmazlıkların çözümü yöntemi benimser.

Q Daha önceden taraflarca kabul edilmiş bir uyuşmazlığın çözüm yöntemine başvurmak (örneğin İkili Yatırım Antlaşmalarında belirlenen yöntem); Q Uluslararası tahkim¹³.

Uluslararası Tahkim Konusundaki Seçenekler
Eğer yabancı yatırımcı uluslararası tahkim yoluna başvurmak isterse Antlaşma üç seçenek sunar (m. 26/4) Q 1965 tarihli Washington Sözleşmesi (The Convention on the Settlement of Investment Disputes Between States and Nationals of Other States; Devletler ve Diğer Devletlerin Vatandaşları Arasında Meydana Gelebilecek Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümlenmesine İlişkin Sözleşme) uyarınca ICSID tahkimi14. Eğer yatırımcının ülkesi veya ev sahibi devlet veya her ikisi de ICSID sözleşmesine taraf değilse, tahkim ICSID İlave Hizmet Kurallarına (ICSID Additional Facility Rules) göre yürütülür. Q UNCITRAL (United Nations Commission on International Trade Laws) tahkim kuralları. Uyuşmazlık UNCITRAL tahkim kuralları uyarınca tek veya üç hakemden oluşan hakem heyeti tarafından çözülür. Q Stockholm Ticaret Odası Tahkim Enstitüsü (Arbitration Institute of Stockholm Chamber of Commerce) Tahkim Kuralları uyarınca tahkim15. Antlaşma böylece yatırımcıya geniş bir tahkim seçeneği sağlar. Bir yandan kurumsal tahkim olarak ICSID ve Stockholm Ticaret Odası Tahkim Kurallarını, diğer yandan ad hoc tahkim olarak da UNCITRAL tahkim kurallarını öngörür. Ancak, Enerji Şartı Antlaşması’nın 26/3-c ve 27/2 maddeleri uyarınca, EK IA’da yer alan taraflar, bir yatırımcının veya Antlaşma tarafının Enerji Şartı Antlaşması’nın 10/1 maddesinden¹6 kaynaklanan bir uyuşmazlıkla ilgili olarak, uluslararası tahkime gidemeyeceklerdir17 .

Yatırım Uyuşmazlıkları
Antlaşma m. 26 yatırımcı ve yatırım kabul eden devlet arasındaki yatırım uyuşmazlıklarının çözümünü ele alır. Pek çok iki taraflı yatırım antlaşmasının öngördüğü şekilde antlaşma da yatırım kabul eden devletin yatırımcıyı koruma ve yatırımı teşvik etme yönündeki yükümlülüklerine uymaması halinde yatırımcının dava hakkını düzenler. Yatırımı kabul eden devletin bu konudaki yükümlülükleri Antlaşmanın 3. Bölümünde düzenlenir¹¹. Ancak uyuşmazlığın başka bir konudan (örneğin; yatırımcının sermaye piyasalarında yaptığı bir yatırımdan) kaynaklanması halinde Antlaşmanın öngördüğü uyuşmazlıkların çözümü yöntemi uygulanmaz, zira uyuşmazlık Antlaşmanın 3. Bölümünden doğmamıştır.

Sulh Görüşmeleri
Antlaşma m. 26/1 uyarınca öncellikle uyuşmazlığın sulhen çözümlenmesi yolu aranır. Tarafların bu amaçla üç aylık süreleri vardır. Üç aylık bu süre taraflardan birinin dostane çözüm yoluna başvurmasıyla başlar¹². Tarafların ancak “dostça” bir sonuç alamazlar ise, uyuşmazlığın çözümü için yerel mahkemeye veya uluslararası tahkime gidebileceklerdir.

Uyuşmazlık Çözümünde Başvurulacak Merciiler
Sulh görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması karşısında, yatırımcının temelde uyuşmazlığın çözümü konusunda üç imkanı vardır (m. 26/2): Q Yatırım kabul eden devletin ulusal mahkemeleri veya idari makamlarına başvurmak;
10

Ev Sahibi Devletin Uluslararası Tahkimi Kabulü
Antlaşma uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümlenmesi ve ev sahibi devletlerin tahkim yargılaması sonunda verilecek kararlara uymasını sağlamak için özel bir hüküm getirir. Antlaşma m. 26/3 (a) hükmü uyarınca her taraf devlet uyuşmazlığın uluslararası tahkimde çözümlenebilmesine muvafakat eder. Ancak, kuralın iki istisnası bulunur:

Bu tür uyuşmazlıklara şu davalar örnek verilebilir: AES Summit Generation Ltd. (UK subsidiary of US-based AES Corporation) v. Hungary; Nykomb Synergietics Technology Holding AB (Sweden) v. Latvis; Plama Consortium Ltd. (Cyprus) v. Bulgaria; Petrobart Ltd. (Gibraltar) v. Kyrgyzstan; Alstom Power Italia SpA, Alstom SpA (Italy) v. Mongolia; Yukos Universal Ltd. (UK – Isle of Man) v. Russian Federation; Hulley Enterprises Ltd. (Cyprus) v. Russian Federation; Veteran Petroleum Trust (Cyprus) v. Russian Federation; Ioannis Kardassopoulos (Greece) v. Georgia; Amto (Latvia) v. Ukraine; Hrvatska Elektropriveda d.d. (HEP) (Croatia) v. Republic of Slovenia; Libananco Holdings Co. Limited (Cyprus) v. Republic of Turkey; Azpetrol International Holdings B.V., Azpetrol Group B.V. and Azpetrol Oil Services Group B.V. (the Netherlands) v. Azerbaijan; Barmek Holding A.S. v. Azerbaijan; Cementownia “Nowa Huta” S.A. (Poland) v. Republic of Turkey; Europe Cement Investment and Trade S.A. (Poland) v. Republic of Turkey; Liman Caspian Oil B.V. (the Netherlands) and NCL Dutch Investment B.V. (the Netherlands) v. Republic of Kazakhstan; Electrabel S.A. v. Republic of Hungary; Mercuria Energy Group Ltd. v. Republic of Poland; Alapli Elektrik B.V. v. Republic of Turkey; AES Summit Generation Limited and AES-Tisza Erőmű Kft. v. Republic of Hungary; Vattenfall AB, Vattenfall Europe AG, Vattenfall Europe Generation AG & Co. KG v. Federal Republic of Germany; EDF International S.A. v. Republic of Hungary; EVN AG v. The Former Yugoslav Republic of Macedonia. Ayrıntılı bilgi için bkz. <http://www.encharter.org/index.php?id=213&L=0#AES>. ¹¹ Antlaşmanın 26. maddesi sadece Antlaşmanın Üçüncü Bölümündeki uyuşmazlıklara ilişkindir. BAKLACI/AKINTÜRK, s. 109. ¹² LUTEN L., “Dispute Resolution Mechanisms of the Energy Charter Treaty in Investor – State Disputes”, Working Paper Series, Posted on January 29, 2009, <http:// ssrn.com/abstract=1333735>, s. 4. ¹³ Enerji Şartı Antlaşmasının 26/3 maddesi uyarınca, her bir sözleşmenin tarafı uyuşmazlığın uluslararası tahkime sunulmasına “şartsız” onay verir. Ancak Antlaşmanın 26/3-b maddesi bu kurala istisnalar getirmiştir: eğer yatırımcı uyuşmazlığın çözümü için uyuşmazlığa düştüğü Antlaşma tarafının yerel mahkemelerine ya da idari makamlarına başvurmuş ya da uyuşmazlığı önceden anlaşılmış herhangi bir uyuşmazlık çözüm merciine götürmüşse, madde 23/3-a’daki onay şartsız olarak kabul edilmeyecektir. BAKLACI/AKINTÜRK, s. 109; LUTEN, s. 4. 14 Türkiye’ye karşı yabancı yatırımcılar tarafından Antlaşma’ya dayanarak açılmış bulunan ve devam eden dört ICSID tahkim davası mevcuttur. Bunlar; Libananco Holdings Co. Limited (Cyprus) v. Republic of Turkey; Cementownia “Nowa Huta” S.A. (Poland) v. Republic of Turkey; Europe Cement Investment and Trade S.A. (Poland) v. Republic of Turkey; Alapli Elektrik B.V. v. Republic of Turkey. <http://www.encharter.org/index.php?id=213&L=0> 15 Stokholm Ticaret Odası Tahkim Enstitüsü tahkim kurallına ulaşmak için bkz. <http://www.sccinstitute.com/uk/Home/>. 16 Bu hüküm “şemsiye hüküm” olarak da adlandırılır. LUTEN, s.5. 17 Enerji Şartı Antlaşması’nın 10/1 maddesinin son cümlesi şöyledir: “Her Antlaşma Tarafı, diğer bir Antlaşma Tarafı yatırımcısı veya yatırımcısının bir yatırımı ile taahhüt etmiş olduğu yükümlülükleri yerine getirecektir”.

125

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Q Antlaşma m. 26/3 (b) hükmü, Ek ID listesinde yer alan taraf devletlere uyuşmazlığı daha önce ev sahibi devletin ulusal mahkemelerine götüren yatırımcının daha sonra uluslararası tahkime başvurmasına çekince koyma imkanı getirir. Türkiye bu yönde bir çekince koymamıştır. Q Antlaşma m. 26/3 (c) hükmü, Ek IA’da sayılan taraf devletlerin Antlaşma m. 10/1 hükmünden doğan uyuşmazlıklar için uluslararası tahkim konusunda çekince koymalarına olanak sağlar. Antlaşma m. 10/1 hükmü bireysel yatırım sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklara ilişkindir. Türkiye bu madde açısından da çekince bildirmemiştir.

Antlaşma m. 27 uyarınca, taraflar Antlaşmanın uygulanması veya yorumuyla ilgili uyuşmazlıkların çözümünde öncelikle diplomatik kanalları kullanarak sulhen bir çözüm aramaya çalışır²². Uyuşmazlık makul bir sürede (makul sürenin ne olduğu Antlaşmada belirtilmemiştir ve uyuşmazlığın niteliğine göre her olayda ayrıca belirlenir) çözümlenemezse, UNCITRAL tahkim kurallarına göre oluşturulacak bir ad hoc hakem mahkemesi eliyle çözülür. Taraflar hakemlerini seçmezler veya üçüncü hakemin seçimi konusunda anlaşamazlarsa, bu takdirde, hakem seçimi Lahey’de bulunan Uluslararası Hakemlik Daimi Mahkemesi Genel Sekreteri tarafından yapılır. Yapılacak atamalarda uyuşmazlığın konusu, nitelikleri ve hakemlerin deneyimleri dikkate alınır. Antlaşma m. 27 (2) ve m. 28 uyarınca devletlerarasındaki uyuşmazlıklara ilişkin tahkim aşağıdaki konular için uygulanmaz: Q Rekabet ve çevreye ilişkin konular (Antlaşma m. 6 ve 19); Q Antlaşma Ek-1A’da sayılan devletlere karşı yatırım sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklar; Q Madde 29 uyarınca ticarete ilişkin konular veya ticarete ilişkin yatırımlar (m. 5). Kararlar hakemlerin oy çokluğuyla alınır. Hakemler uyuşmazlığın çözümünde Enerji Şartı Antlaşması, uygulanabilir kurallar ile uluslararası hukuk kurallarını uygular. Hakem mahkemesinin verdiği karar nihai ve taraflar için bağlayıcıdır. Yargılama giderleri (hakem ücretleri ve diğer masraflar da dahil olmak üzere) taraflarca eşit olarak paylaşılır. Ancak hakem heyeti masrafların büyük kısmının uyuşmazlık içindeki taraflardan biri tarafından ödenmesine de karar verebilir. Taraflarca aksi kararlaştırılmamışsa, hakem heyeti Lahey’de toplanır, Daimi Hakemlik Mahkemesi’nin binasını ve olanaklarını kullanır. Devletlerarası uyuşmazlık çözümüne şimdiye kadar sadece bir taraf devlet başvurmuş; bu uyuşmazlık da daha sonra diplomatik kanallarla çözüme kavuşturulmuştur23.

Uygulanacak Hukuk ve Hakem Kararlarının Bağlayıcılığı
Yatırım uyuşmazlıklarına ilişkin tahkimde, hangi tahkim yöntemi seçilirse seçilsin, uyuşmazlık öncelikle Antlaşma hükümlerine ve uluslararası hukuk kurallarına göre çözümlenir (Antlaşma m. 26/6). Hakem kararı hem yatırımcı, hem de devlet için18 kesin ve bağlayıcıdır ve ayrıca, faiz içerebilir Ayrıca da, her bir taraf devlet bu kararların icra edilmesini sağlamakla yükümlüdür (Antlaşma m. 26/8).

Hakem Kararlarının Tenfizi
Antlaşma m. 26/5 (b) hükmü uyarınca, yatırım uyuşmazlıklarından kaynaklanan hakem kararları 1958 tarihli Yabancı Hakem Kararlarının Tanınması ve Tenfizine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (New York Sözleşmesi) uyarınca tenfiz edilir. New York Sözleşmesi bugün için 144 devletin taraf olduğu, Birleşmiş Milletler’in en çok kabul gören milletlerarası antlaşmalarından biridir19. Antlaşma m. 26/5 (b) hükmü tüm taleplerin ticari ilişkilerden veya işlemlerden doğmuş olduğunu kabul etmektedir. Bu hüküm yabancı hakem kararının tenfizi açısından önemlidir. Zira, New York Sözleşmesi sadece ticari ilişkilerden kaynaklanan hakem kararlarına uygulanır. Böylece, Antlaşma çerçevesinde verilen hakem kararlarının ticari niteliği ve New York Sözleşmesi uyarınca tenfiz edilmeleri teminat altına alınır. ICSID Antlaşması uyarınca taraf devletler zaten ICSID hakem kararlarını uygulamayı kabul etmiştir20. Bu nedenle, ICSID tahkiminin diğer tahkim yöntemlerine göre daha elverişli olduğu dahi söylenebilir.

Ticari Uyuşmazlıklar
Enerji Şartı Antlaşması m. 29 GATT/WTO modelini izleyen bir uyuşmazlıkların çözüm yöntemi getirir24. Ancak bu yöntemin uygulanması için taraflardan hiç değilse birisinin WTO (Dünya Ticaret Örgütü) üyesi olmaması gerekir. Bu nedenle, Enerji Şartı Antlaşması’nın yenilikçi bir düzen getirdiği ve gerçekte sadece üye devletler için öngörülen WTO uyuşmazlıkların çözümü sistemini WTO üyesi olmayan ülkeler için de geçerli kıldığı söylenebilir25. Antlaşma m. 29 ile getirilen sistem yukarıda gördüğümüz ve Antlaşma m. 27’de düzenlenen devletlerarası uyuşmazlığa uygulanan sistem

Devletlerarası Uyuşmazlıkların Çözümü
Enerji Şartı Antlaşması yatırımcı ve devlet arasındaki uyuşmazlıkların çözümü için öngördüğü tahkim sistemini, daha basit ve daha az seçenekli olarak Antlaşma tarafları arasındaki uyuşmazlıkların çözümü için de öngörür. Antlaşma m. 27 uyarınca öngörülen bu tahkim yatırımcı ve Devlet arasındaki uyuşmazlıkların çözümüne göre daha geniş kapsamlıdır; zira her türlü uyuşmazlığa uygulanır ve sınırlı sayıda istisna öngörür (örneğin ticari uyuşmazlıklar)²¹ .
18 19

DEMİR, s. 2. <http://www.uncitral.org/uncitral/en/uncitral_texts/arbitration/NYConvention_status.html> 20 Ayrıntılı bilgi için bkz. EKŞİ N., “ICSID Hakem Kararlarının Tanınması Tenfizi ve İcrası”, Beta, İstanbul, 2009; TUYGUN S., “ICSID Tahkimine ilişkin Hakem Kararlarının İcra Edilmesi”, Güncel Hukuk Yayınları, İzmir, 2007. 21 KONOPLYANIK A., “The Energy Charter Treaty: Dispute Resolution Mechanisms – and the Yukos Case”, Russian / CIS Energy & Mining Law Journal, 1’2005, S. III, s. 30. 22 Yatırımcı-devlet tahkiminin aksine, devlet-devlet tahkiminde tarafların sulhen çözüm arayışlarını müteakiben bir seçim hakkı yoktur. KONOPLYANIK, s. 30. 23 <http://www.encharter.org/index.php?id=269> 24 Ancak ticari uyuşmazlıklarda öngörülen ihtilafların çözüm yolu WTO modeline göre daha az detaylı ve kolaydır. KONOPLYANIK, s. 31. 25 KONOPLYANIK, s. 31.

126

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ile yatırım uyuşmazlıklarına uygulanan ve m. 26’da düzenlenen tahkim yoluna bir alternatiftir26. Zira, Antlaşma m. 28 uyarınca taraflar açıkça kararlaştırmak kaydıyla ticarete ilişkin hususlardan doğan uyuşmazlıkları dahi m. 27 uyarınca tahkime götürebilir. Antlaşma m. 29 yabancı yatırımcının ticarete ilişkin hususlardan doğan uyuşmazlığı m. 26’da öngörülen tahkim yöntemiyle çözülmesine ilişkin bir yasak da içermez. Genel olarak Antlaşma m. 29’da önerilen uyuşmazlık çözüm yönteminin WTO sistemine göre daha hafif, daha az detaylı ve daha basit olduğu görülür.

ilişkin piyasa engellerini azaltmaya çalışmalıdır. Akit taraflar bu amaçla tek taraflı veya entegre rekabet kurallarının oluşması için gerekli ve uygun kanunlara sahip olacak ve yürürlüğe koyacaktır. Rekabet kurallarının uygulanmasında deneyim sahibi olan akit devletler diğer akit devletlere, talep üzerine ve mevcut kaynaklar ölçüsünde, rekabet kurallarının geliştirilmesi ve uygulanması konusunda teknik yardım sağlar. Antlaşma m. 6 akit devletler arasında ortak bir rekabet düzeni öngörmez. Aksine akit devletlerin kendi iç rekabet hukuklarının uygulanacağını belirtir. Bu nedenle, Antlaşma m. 6(5) hükmü sadece karşılıklı bir bilgi alışverişi ve danışma mekanizması öngörür. Akit devletlerden birisi başka bir akit devletin rekabeti kısıtlayıcı davranışlar içinde olduğunu düşünürse durumu bu akit devlete ve onun rekabet otoritelerine bildirerek, rekabet otoritelerinin gerekli önlemleri almasını ister. Kendisine bildirimde bulunulan akit devlet veya onun rekabet otoritesi duruma göre bildirimde bulunan devletin rekabet otoritesiyle de fikir alışverişinde bulunarak bir önlem almanın gerekli olup olmadığına karar verir. Bildirimde bulunan taraf isterse Antlaşma m. 27(1)’de öngörülen diplomatik yollardan dostane bir çözümü de deneyebilir. Ancak, Antlaşma m. 6(7) uyarınca başka bir uyuşmazlıkların çözüm yöntemine gidemez. Bu nedenle, rekabete ilişkin konularda Enerji Şartı Antlaşması’nın gerçek bir uyuşmazlıkların çözümü yöntemi öngörmediği ve rekabete ilişkin aykırılıklarda akit devletlerin rekabet otoritelerinin kararlarını öne çıkardığı söylenebilir.

Transit Uyuşmazlıkları
Enerji Şartı Antlaşması m. 7 enerji materyalleri ve ürünlerinin transitine ilişkin hükümler içerir. Antlaşma transit serbestliği ilkesini kabul eder. Antlaşma m. 7(7), akit devletlerin transit uyuşmazlıkları konusunda arabuluculuk öngörür27. Arabuluculuk sistemi, uyuşmazlığa taraf olan Antlaşma tarafı devletler ile farklı bir uyuşmazlığın çözümü yöntemi benimsenmemesi halinde uygulanır. Genel Sekreter, başvuru üzerine, uyuşmazlığın taraflarıyla görüşerek bir arabulucu atar (Antlaşmanın Türkçe tercümesinde hakemden söz edilmişse de, bu arabulucu olarak anlaşılmalıdır). Arabulucunun uyuşmazlığa ilişkin konularda deneyimli olması ve uyuşmazlık taraflarından birinin veya diğer ilgili akit devletlerden birinin tabiiyetinde bulunmaması veya vatandaşı olmaması ya da bu ülkede sürekli ikamet etmemesi gerekir. Arabulucu, uyuşmazlık tarafları arasında bir çözüm sağlanmasına yönelik çaba gösterir. Arabulucunun atanmasından sonraki 90 gün içerisinde bir anlaşma sağlanamaması durumunda, arabulucu uyuşmazlık için bir çözüm önerir veya bu çözüme ulaşılabilmesi için bir yöntem teklif eder ve uyuşmazlık çözümlenene kadar transit için uygulanacak geçici tarifeleri ve diğer şartları belirler. Yukarıdaki hükümlere rağmen Genel Sekreter uyuşmazlığın arabuluculuk yoluyla çözümlenemeyeceği kanısına varırsa arabulucu atamaktan imtina edebilir. Enerji Şartı Antlaşması’nın transite ilişkin m. 7 hükümleri, denizaltı kabloları ve boru hatlarına ilişkin kuralları da kapsayacak şekilde, akit devletlerin mutat uluslararası hukuktan veya mevcut ikili veya çok taraflı Antlaşmalardan kaynaklanan haklarına ve yükümlülüklerine aykırı olamaz. Görüldüğü gibi Antlaşma m. 7(7) hükmü m. 27’de öngörülen olağan uyuşmazlıkların çözüm yöntemine göre daha hafif, daha hızlı ve fakat daha az formalite getiren bir yöntem öngörür. Enerji Şartı Konferansı arabuluculuğun yürütülmesine arabuluculuk ücretlerine ilişkin kurallar getirir. ve

Çevreye İlişkin Uyuşmazlıklar
Antlaşma m. 19 akit devletlerin çevreye ilişkin yükümlülüklerini düzenler. Ancak, Antlaşma diğer konularda olduğundan farklı şekilde çevre konusundaki uyuşmazlıkların çözümü açısından özgün bir sistem getirmez. Antlaşma m. 19(2) uyarınca akit devletlerden birinin talebi üzerine çevreye ilişkin hükümlerin uygulanmasından veya yorumlanmasından doğan uyuşmazlıklar bu uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin başka uluslararası forumlarda hüküm olmaması durumunda Enerji Şartı Konferansı tarafından incelenir. Görüldüğü gibi, çevreye ilişkin konulardan doğan uyuşmazlıklar Enerji Şartı Konferansı’na havale edilir. Ancak yatırım uyuşmazlıkları veya akit devletlerarasındaki uyuşmazlıklar için öngörüldüğü gibi bir tahkim müessesesine başvurulmaz28.

Genel Değerlendirme
Enerji Şartı Antlaşması’nın özellikle yatırım anlaşmazlıklarına ilişkin konularda tahkimi ön plana çıkaran özgün ve çok seçenekli bir uyuşmazlıkların çözüm yöntemi getirdiği görülür. Antlaşma devletler arası uyuşmazlıklarda yatırım uyuşmazlıklarına nazaran daha basit, ancak daha geniş kapsamlı bir tahkim usulü öngörür, transit uyuşmazlıkları konusunda meseleyi sadece arabuluculuğa bağlar, rekabet ve çevre konularında ise özgün bir uyuşmazlık çözüm yöntemi getirmez. Ticari uyuşmazlıklar

Rekabet Uyuşmazlıkları
Enerji Şartı Antlaşması m. 6 rekabete ilişkin konuları düzenler. Akit devletler enerji sektöründe ekonomik aktivite alanında rekabete
26 27

28

KONOPLYANIK, s. 31. “Dostça” çözüm yolu transit ihtilaflarda kesintisiz bir transit sağlanabilmesi için daha hızlı ve daha az formalite içeren bir yol olması bakımından avantajlıdır. KONOPLYANIK, s. 31. WALDE, T. W., The Energy Charter Treaty, An East-West Gateway for Investment & Trade, Londra 1996, s. 536.

127

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

konusunda da Dünya Ticaret Örgütü sistemini üye olmayan ülkeler için de uygulanabilir hale getiren özgün bir yapı sunar. Ancak hemen belirtilmelidir ki, Enerji Şartı Antlaşması’nın Türkçe metni bazı teknik kavramların hatalı kullanılması ve teknik hukuki kavramların karşılıklarının seçimindeki özensizlik nedeniyle fevkalade zor anlaşılır, hatta yanlış anlamalara yol açabilir niteliktedir. Bu eksikliğin ve hataların en kısa sürede düzeltilmesi önerilir.

Trade disputes: Article 29 and Annex D include a mechanism (following closely the WTO model) for settling trade disputes between Energy Charter member countries, provided that at least one of them is not a WTO member. Competition and environmental issues: as far as disputes concerning competition (Article 6) and environmental issues (Article 19) are concerned, the Treaty provides for bilateral (in the case of competition) or multilateral (in the case of environmental protection) non-binding consultation mechanisms. If an investor chooses to bring a dispute to arbitration, there are three possible avenues: the International Centre for the Settlement of Investment Disputes (ICSID); a sole arbitrator or an ad hoc arbitration tribunal established under the rules of the United Nations Commission on International Trade Law (UNCITRAL); or an application to the Arbitration Institute of the Stockholm Chamber of Commerce. International arbitral awards are binding and final, and each Contracting Party is obliged to make provision for the effective enforcement of such awards in its area.

Kaynaklar
[1] BAKLACI P./AKINTÜRK E., “Enerji Şartı Antlaşması”, İşletme Fakültesi Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2006 [2] DEMİR E., “Enerji Şartı Antlaşması”, Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi, Sayı VIII [3] LUTEN L., “Dispute Resolution Mechanisms of the Energy Charter Treaty in Investor – State Disputes”, Working Paper Series, Posted on January 29, 2009, s. 4, http://ssrn.com/ abstract=1333735. [4] KONOPLYANIK A., “The Energy Charter Treaty: Dispute Resolution Mechanisms – and the Yukos Case”, Russian / CIS Energy & Mining Law Journal, 1’2005, S. III [5] WALDE, T. W., The Energy Charter Treaty, An East-West Gateway for Investment & Trade, Londra 1996

Summary
The Energy Charter Treaty and the Energy Charter Protocol on Energy Efficiency and Related Environmental Aspects were signed in 17 December 1994 and entered into legal force in 16 April 1998. To date, the Treaty has been signed or acceded to by fifty-one states, the European Community and Euratom. Turkey signed the Treaty on 17 December 1994 and it was ratified on 6 February 2000. The Energy Charter Treaty contains a comprehensive system for settling disputes on matters covered by the Treaty. The two basic forms of binding dispute settlement are state-state arbitration on the interpretation or application of almost all aspects of the Treaty (except for competition and environmental issues), and investor-state arbitration for investment disputes. There are special provisions, based on the WTO model, for the resolution of inter-state trade issues and the Treaty also offers a conciliation procedure for transit disputes. The dispute settlement mechanisms available under the Energy Charter Treaty are as follows: Disputes between parties to the Treaty: Article 27 provides for an arbitration procedure for disputes regarding the interpretation or application of the Treaty (except for competition and environmental issues). Disputes between investors and host governments: Article 26 provides various options for investors to take host governments to international arbitration in the event of an alleged breach of the Treaty’s investment provisions. Transit disputes: Article 7.7 provides a specialised conciliation mechanism for transit disputes, allowing for a faster and less formal procedure.

128

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

HEAT RATE IMPROVEMENT AND EMISSION REDUCTION IN A PC-FIRED BOILER VIA COMBUSTION OPTIMIZATION

Harun BİLİRGEN, Ph.D.
Lehigh University, Energy Research Center

Abstract
Tighter emission regulations on NOx, mercury, sulfur, and particulate, and increased fuel prices together with carbon emission regulations have forced many electric generating companies to reexamine how they operate their boilers. Considering vast number of controllable parameters and boiler operator priorities, it is extremely difficult to operate a boiler at its optimal setting where the controllable parameters are set to a point at which boiler runs with maximum efficiency, minimum emissions and operating cost. Lehigh University’s Energy Research Center has developed a practical and cost-effective procedure for combustion optimization, which relies on in-depth understanding of the underlying physics and significant experience in the operation of fossil fuel-fired boilers. The combustion optimization process contains an expert system, artificial neural networks, a mathematical optimization algorithm and a Windows interface for easy use. Objective of combustion optimization may vary from boiler to boiler depending on the priorities of a particular plant. Some utilities in the USA have used combustion optimization for reducing NOx emissions, slagging, particular emission and improving heat rate. In this study, an application of combustion optimization in a pcfired boiler with a combined optimization goals of reducing NOx emission and improving heat rate is discussed. The results indicated a reduction in NOx emissions of the order of 20 percent and improvement in unit heat rate by approximately 0.3 percent.

preparations, combustion tuning, parametric testing and creation of test database, modeling of test data using artificial neural networks, determination of optimal solutions using mathematical optimizer, implementation of optimal control settings into new control curves, and maintaining optimal settings.

2. Unit Description
The unit is a 135 MW, front wall-fired, sub-critical boiler with single reheat, 1953 vintage Babcok and Wilcox (B&W) boiler. Steam temperature control is achieved through attemperating sprays and by a bypass damper located in the convective pass. To comply with the year round NOx emission regulation, the original B&W swirl type burners were modified. In addition, an Over-fire Air (OFA) system was installed for NOx reduction. There are 12 burners arranged in 2 rows and 6 columns on the front wall. The original B&W swirl type burners were retrofitted by second-generation low-NOx burners. Each burner is equipped with oil guns for oil cofiring. The coal burners have single secondary air registers, with manually adjustable vanes [2]. Mills-1 and 5 feed six top burners (three burner pipes per mill), while mills 2,3, and 4 feed the bottom six burners (two burner pipes per mill). The OFA registers are single registers and are equipped with secondary air shrouds. The amount of secondary air flow is adjusted by the secondary air shrouds while the OFA registers are used to adjust the swirling component of the secondary air velocity.

3. Combustion Tuning
In a typical boiler tuning step, adjustments are made to achieve uniform distributions of (primary and secondary) air and coal flows among the burners [3]. Boiler excess oxygen (O2) levels between the oxygen sensors are balanced. Instrument calibrations and new instrument installations are performed for accurate measurements. Figure 1 illustrates the contour plot of CO emissions over the flue gas duct cross-section prior to the combustion tuning effort. High CO levels in a flue gas correspond to a poor combustion. The CO emission measurements were performed using a multi-point flue gas analyzer. As can be seen, the upper right corner of the flue gas duct had very high CO concentration of the order of 700 ppm. On the other hand, the CO emissions were very low in the rest of the flue gas duct. Plant operators had to increase the excess oxygen levels to control high CO emissions, which resulted in higher heat rate (lower efficiency). Figure 2 depicts the CO measurement results after performing boiler tuning. The average CO emissions were lowered from 105 ppm levels at 3.1 percent excess oxygen to 21 ppm at 2.9 percent

1. Introduction
Decreasing fuel resources, increasing energy demand as a result of increasing human population and increasing life standards, and more stringent emission regulations force energy producers to find ways of using available resources intelligently. Significant amount of chemical energy stored in coal is wasted during the chemical to electrical energy conversion process in a coal-fired power plant. One of the ways of improving efficiency of a power plant is to recover waste heat from the condenser and the stack, which may require large capital investment and significant retrofit to existing power plant and considerable amount of research and development effort. Efficiency improvement can also be achieved through combustion optimization without the need of significant capital investment. Lehigh University’s ERC has developed a practical and cost-effective procedure for combustion optimization, which relies on in-depth understanding of the underlying physics and significant experience in the operation of fossil fuel-fired boilers [1]. The ERC utilizes the Boiler OP software, an artificial intelligence based combustion optimization code. The general approach to combustion optimization includes, test

129

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Distance [ft]

excess oxygen. The boiler tuning step did not only help provide uniform the combustion in the boiler but also resulted in less combustion air in the boiler, which consequently helped increase the boiler efficiency.

12
626.1

9 6 3
38.0

38.0

38.0

.6 294

673.5

10.4

4. Unit Parametric Testing
A series of parametric tests was performed at full-load operating conditions. The tests included combinations of excess oxygen, Over-fire Air (OFA) register position, superheat damper opening, burner shroud bias and secondary air register, and mill bias. Figure 3 illustrates NOx emissions at three levels of excess oxygen as a function OFA register position. Moving the OFA register positions from 0.0 percent to 50.0 percent resulted in a relatively rapid decrease in NOx emissions at all three oxygen levels. However, NOx emissions were insensitive to the changes in OFA register positions between 50.0 percent and 100.0 percent. Increasing excess oxygen level at a fixed position of OFA register caused increased levels of NOx emissions. Figure 4 shows NOx emissions as a function of economizer excess oxygen at five different OFA register positions ranging from 0.0 to 100.0 percent. Relatively high impact of OFA register position on NOx emissions was observed for the OFA register positions between 100.0 and 50.0 percent open positions of the OFA registers. However, the slope of the relationship between the excess oxygen and NOx emissions was almost same at all OFA air register positions. The relationships between the economizer excess oxygen levels and unit heat rate are shown in Figure 5 at three levels of OFA register positions. Unit heat rate showed a decreasing trend between the oxygen levels of 3.6 percent and 4.3 percent while the unit heat rate increased for the oxygen levels of 4.3 percent and higher. Similar to the trends shown in Figures 3 to 5, the relationships between the other parameters were obtained during the boiler tests. The field test results were used to develop neural network models.

57.7

10.4

9.8 19

3

6

9

12 15 Distance [ft]

18

21

24

27

Figure 1. CO Distribution Over the Flue Gas Duct before Unit Tuning (Average CO = 105 ppm, Average O2 = 3.1 Percent)

Distance [ft]

9 6 3
24.6

24 .1

24.1 15.1 14.8 24.1 18.5

24.6

14.8

3

6

9

12 15 18 Distance [ft]

21

24

15 .1

12

27

Figure 2. CO Distribution Over the Flue Gas Duct before Unit Tuning (Average CO = 21 ppm, Average O2 = 2.9 Percent)

5. Boiler Op Model Results
Boiler OP uses neural networks to develop relationships between dependent parameters such as NOx emissions and heat rate and independent parameters (boiler operating conditions, i.e., O2 and OFA register settings). Typically, models are built for NOx emissions, heat rate and additionally, for additional parameters of importance to the plant. Given the particularities of this unit, additional models were built for furnace exit gas and main steam temperatures. This section presents results of the neural network modeling for the full unit load at which parametric testing was performed. A comparison between measured NOx emission levels and those predicted by Boiler OP is shown in Figure 6. The average standard deviation between the measured and predicted values of NOx is +/- 0.038 lb/ MBtu. Given the natural fluctuations in NOx emissions that occur during power plant testing, the neural network results, presented versus test number in Figure 6, trend fairly well. The predicted effect of average oxygen (O2) levels on NOx emissions and heat rate is presented in Figure 7 for different levels of OFA register positions ranging from 0.0 to 100.0 percent, with 25.0 percent increments. Boiler OP predictions indicate that the dominant parameter affecting heat rate is excess air. Increased excess O2 results in an increase in both main and reheat steam temperatures, reducing the unit heat rate. However, at the same time, increasing

Figure 3. OFA Register Position vs. NOx Emissions at Various Economizer O2 Levels

Figure 4. Furnace Excess Oxygen vs. NOx Emissions at Various OFA Register Positions

130

NOx Emission [In/Mbtu]

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

excess O2 and flue gas flow rate as a consequence results in increased in stack losses. The heat rate calculations performed using test data for this unit showed that the heat rate reduced as the excess O2 increased. This indicates that the impact of changes in steam temperature on the heat rate is greater than that of the stack losses. The Boiler OP model was able to predict the increasing trend in heat rate as boiler excess oxygen levels were increased.

6. Optimal Boiler Control Settings
Combustion optimization results are presented in Figure 8, where unit heat rate is presented as a function of NOx emission level. Heat rates have been expressed as differences with respect to the minimum heat rate value obtained from all test points. Reference (baseline) tests are indicated by filled diamonds in Figure 8. Filled circles indicate the optimal settings determined by Boiler OP. The test data (indicated by open diamonds) show that for each NOx level there is a range of boiler setting combinations, with an associated heat rate range. Furthermore, the results indicate that low-NOx operation is possible at a significant heat rate saving.

Figure 5. Furnace Excess Oxygen vs. Heat Rate at Various OFA Register Positions

7. Conclusions and Recommendations
Combustion optimization of a coal-fired boiler was performed using the intelligent optimization code Boiler OP. The objectives of this project were to determine baseline NOx levels, the combustion/NOx emissions characteristics of the unit and to perform combustion optimization to be used in the development of boiler settings for low-NOx operation of the unit. The recommended boiler settings provided assistance to the operators for operating at full-load at minimum NOx emissions levels, with minimal impact on unit heat rate and subject to operational and environmental constraints. NOx emissions were found to be a strong function of excess oxygen and OFA air register positions. The impact of the OFA register positions on NOx emissions was found to be almost negligible for the OFA register openings beyond 50 percent. Unit heat rate was found to be strongly dependent on excess oxygen and slightly dependent on burner shroud bias and the secondary air register positions. Recommended boiler settings are given for achieving NOx emissions in the 0.22 lb/MBtu range during the Ozone Season (May to September). This represents a reduction in NOx emission of 0.055 #/ MBtu (20 percent reduction) with respect to baseline NOx emissions, which is estimated to provide an annual savings of $273,240 during the Ozone season. These settings will result in a heat rate penalty of 12 Btu/kWh compared to the baseline settings. The fuel cost increase due to this heat rate penalty is estimated to be less than $10,000/yr. The assumptions used in these cost savings calculation include a fuel blend cost of $1.25/MBtu, heating value of 12,500 Btu/ lb, unit capacity factor of 0.85, NOx credit of $2,400/ton.

Figure 6. Measured and Predicted NOx vs. Test Number

Figure 7. Measured and Predicted NOx vs. Test Number

References
[1] SARUNAC, N., D’Agostini, M., Miles, J., Eldredge, T., Steele, S., and, William, S., “Boiler OP: Intelligent Software for Combustion Optimization”, Presented at the POWER-GEN International ’96 Conference, Orlando, Florida, December, 1996. [2] BILIRGEN, H., and Romero, C., “Combustion Optimization of St. Clair Station Unit 4”, ERC Report No: 06-400-02-02, January 2006. [3] BILIRGEN, H., and Levy, E. K., “Field Application of On-Line Coal Flow Balancing Technology”, 2003 Conference on Unburned Carbon on Utility Flyash, Pittsburgh, October 28, 2003.

Figure 8. NOx Emissions vs. Heat Rate Map with Optimal Settings

131

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

SERBEST OLMAYAN ELEKTRİK TÜKETİCİLERİNDE REKABET

Hasan Gökalp CİNBİŞ
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü

Feza CARLAK
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü

Özet
Türkiye elektrik piyasası tam serbestleşme yolunda ilerlemektedir. Bu sürecin bir parçası olarak, serbest olmayan elektrik tüketicilerinin de tıpkı serbest tüketiciler gibi kendi elektrik tedarikçilerini seçebilmesi ve böylece perakende tüketici pazarında rekabet ortamının oluşturulması gereklidir. Bu bildiride, serbest olmayan elektrik tüketicilerinde rekabet kavramı, rekabetin önemi ve gerekleri açıklanmış, bu süreçte ülkemizde yaşanacağı düşünülen zorluklar ele alınmıştır.

altıncı fıkrasının (b) bendi ve Elektrik Piyasası Serbest Tüketici Yönetmeliğinin 10. maddesi hükümleri uyarınca, her yılın Ocak ayının sonuna kadar, serbest tüketici limitine ilişkin karar alır. Tablo 1’de 2005 yılından itibaren her yıl alınan kurul kararları ile belirlenen serbest tüketicilik limitleri verilmiştir.
Tablo 1. Yıllara Göre Serbest Tüketicilik Limitleri [2] Yıl 2005 2006 2007 2008 2009 2010 Serbest Tüketicilik Sınırı (kWh/yıl) 7.700.000 6.000.000 3.000.000 1.200.000 480.000 100.000

1. Giriş
Elektrik piyasaları, üretim, iletim ve dağıtımın tekel halinde yürütüldüğü yapıdan, bağımsız yapılara geçiş olarak bilinen “dikey ayrıştırma” süreci ile serbest piyasa yapısına kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Bu sürecin yaşandığı piyasalarda bulunan elektrik tüketicileri, pek çok farklı koşulun yanı sıra dönemsel tüketim miktarlarına göre de sınıflandırılmaktadırlar. Dönemsel elektrik tüketimi, tüketicinin içinde bulunduğu bölgenin elektrik piyasasını düzenleyen otorite tarafından belirlenen değerden yüksek olan tüketiciler “serbest tüketici” olarak adlandırılırlar. Bu statüye sahip olan tüketiciler, şebeke kısıtları ile karşılaşmadıkları sürece, bağlı bulundukları dağıtım sistemi işleticisinin tedarik ettiği elektrik enerjisi yerine, diledikleri toptan satış şirketi ile ikili anlaşma yaparak seçtikleri kaynaktan, yine kendi belirledikleri niteliğe sahip elektrik enerjisi temin edebilirler. Dönemsel tüketimleri, serbest tüketicilik limitinin altında olan kullanıcılar, “elektrik sistemi perakende tüketicisi” olarak adlandırılırlar. Serbest piyasa yapısına tam olarak geçilmemiş bölgelerde bulunan perakende tüketiciler, dağıtım sistemi işleticisi tarafından kendilerine sunulan tarife ve fiyatlandırmalara tabidirler. Serbest olmayan tüketicilerin de kendi tedarikçilerini seçebilmesinin mümkün kılınması durumunda, piyasa dinamikleri, hem dağıtım sistemi işleticileri hem de elektrik üreticileri açısından önemli şekilde değişmektedir. Ülkemizde de, 3/3/2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasaları Kanunu’nu ile dikey ayrıştırma sürecinin yasal temeli oluşturulmuştur. Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra, doğrudan iletim sistemine bağlı olan tüketiciler ile Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren 24 ay sonra geçerli olmak üzere, bir önceki yıla ait toplam elektrik enerjisi tüketimleri 9.000.000 kWh’tan fazla olan tüketiciler serbest tüketici olarak kabul edilmiştir. [1] Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu bünyesinde bulunan Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, 4628 sayılı kanunun 5. maddesinin

Tablo 1’den görülebileceği üzere, 2012 yılında ülke genelinde serbest tüketicilik limitinin kaldırılması ve perakende elektrik tüketicilerinin de diledikleri tedarikçiden elektrik alabilmesinin mümkün kılınması hedeflenmektedir.

2. Dağıtım Şirketlerinin Gelirleri
Dağıtım sistemini işleten şirketler, “birim elektrik fiyatı”, “sistem kullanım bedelleri” ve “hizmet bedelleri” olarak gruplanan üç ana bileşen üzerinden gelir elde ederler. Dağıtım sisteminin işletme hakları ve dağıtım hizmetleri, ilgili bölgenin dağıtım şirketinin tekelinde olduğu için, bunlara bağlı olarak müşterilerden talep edilen ücretler düzenleyici otorite tarafından belirli dönemlerde alınan kararlarla belirlenen bir “gelir tavanı” (revenue cap) ile regüle edilir. Birim elektrik fiyatı bileşeni ise elektrik enerjisinin son kullanıcıya satış fiyatı olup, dağıtım şirketi tarafından satın alınan elektrik enerjisinin ortalama fiyatına göre yine düzenleyici otorite tarafından belirlenen “fiyat tavanı” (price cap) ile regüle edilir. Ülkemizde, 31/12/2010 tarihine kadar fiyat tavanı ve gelir tavanı hesaplamaları 21/12/2006 tarihli ve 26383 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “20 Dağıtım Şirketinin İlk Uygulama Dönemine İlişkin Gelir Düzenlemesi Hakkında Tebliğ”e göre yapılacak olup, 2011 yılından itibaren 11/08/2002 tarihli ve 24843 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkında Tebliğ” hesaplamalarda esas alınacaktır. 2012 yılında tam serbest piyasa yapısına geçişle birlikte maliyet tabanlı fiyatlandırma mekanizmalarının da kullanılmaya başlanması ve dağıtım şirketlerinin kendi tarifelerini oluşturarak EPDK’nın onayına sunması planlanmıştır.

132

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Dağıtım şirketinin sistem kullanım bedeli ve hizmet bedelinden elde edebileceği toplam gelir, yönetmelik ve tebliğlerle sınırlandırılmıştır. Dağıtım şirketi, son kullanıcılara satılan elektriğin birim satış fiyatının da düzenleyici otorite tarafından belirlenmesine karşın, ülke ortalama elektrik toptan satış fiyatını geçmemesi kaydıyla, dilediği fiyattan elektrik enerjisi satın alma hakkına sahiptir. Bu nedenle dağıtım şirketleri, hizmet verdikleri bölgenin enerji ihtiyacını karşılamak için yaptıkları elektrik enerjisi alım anlaşmalarında elde edecekleri her türlü ekonomik faydayı doğrudan kendi gelir hanelerine yazabilmektedirler. Bağlı bulundukları dağıtım sisteminin dışında bulunan bir üretici ya satış şirketi ile ikili anlaşma yaparak elektrik enerjisi satın alan tüketiciler, dağıtım sisteminin işleticisine sadece sistem kullanım bedelini ve diğer hizmet bedellerini öderler. Bu tüketicilerin elektrik faturalarında yer alan birim elektrik fiyatı ise tüketicinin sistem dışından seçtiği tedarikçisi ile yapmış olduğu anlaşmaya göre belirlenir. Sistem dışından elektrik almaya başlayan her kullanıcı, dağıtım sistemi işleticisi açısından, birim elektrik fiyatı bileşeninden elde edilen karın kaybedilmesi anlamına gelirken; perakende elektrik satış anlaşmasını yapan üretici açısından ise ulusal sisteme kıyasla daha iyi bir fiyatla son kullanıcıya satış yapılması ve işletme karının arttırılması anlamına gelir.

Üreticilerin rekabet ortamında varolmak için göstereceği bu çabalar, elektrik birim satış fiyatını da düşüş yönünde etkiler. Arzın talebin gerisinde kalması durumunda ise fiyat artışlarının ve elektrik kesintileri yaşanması kaçınılmazdır. Bu durumun önüne geçebilmek için üretim yatırımlarının sürekliliğini ve uzun vadede arz güvenliğini sağlayacak önlemler alınmalıdır. Bu önlemler alınamadığında: Q Pik (puant) saatlerde arz yetersizliği nedeniyle elektrik kesintileri yaşanmaya başlar, Q Üreticilerin, ulusal sistem işleticisine verdiği elektrik enerjisi satış teklifindeki birim fiyat yükselir, Q Düzenleyici otorite, zarar etmeye başlayan ulusal sistemi ayakta tutabilmek için elektrik satış fiyatında tavan fiyat (price cap) uygulaması başlatır, Q Bütün üreticiler, belirlenen tavan fiyat üzerinden satış yapmaya başlar ve rekabet ortamı ortadan kalkar. Sağlıksız bir serbestleşme sürecinde yapılan hatalar nedeniyle aşırı yükselen satış fiyatını kontrol altına alarak düşürmeyi hedefleyen tavan fiyat uygulamalarının ve çeşitli sebeplerle düzenleyici otoritelerin etkisiz kalmasının ne gibi sonuçlar doğurabileceği, 2000 ve 2001 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin California eyaletinde yaşanan elektrik krizinde her boyutuyla gözler önüne serilmiştir. [3]

3. Elektrik Piyasası ve Rekabet
Bir sektörde rekabet ortamı yaratılmasının temel hedefi, tüketicilerin sahip olacakları seçim hakkı sayesinde, en kaliteli hizmeti ya da malı, en ucuz fiyata alma eğiliminde olacakları varsayımıdır. Bu nedenle üreticilerin ve satıcıların da ticarete devam ederek para kazanabilmek için kaliteyi arttırmak ve fiyatları düşürmek zorunda kalacakları öngörülmektedir. Düzgün yapılandırıldığı ve bağımsız otoritelerce düzenlendiği takdirde, pek çok ürün ve hizmet için serbest piyasa modelinin sağlıklı bir şekilde işlediği bilinmektedir. Elektrik de ticari bir meta olmasına karşın, doğası gereği her alt sektöründe genel olarak faydalı bir rekabet ortamı yaratılamamaktadır. Örneğin, elektrik enerjisi üretiminde sağlıklı bir rekabet ortamının sağlanması, birim elektrik fiyatlarına eksi yönde etki eder. Buna karşın elektrik iletim sistemi yapısı gereği doğal bir tekeldir. Bazı ülkelerde elektrik iletim sisteminin özelleştirilmesi için denemeler yapılmış fakat sistemin işletilmesinde ve geliştirilmesinde ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Elektrik sektörünün bir diğer zorluğu da, sektörü etkileyen bazı yasal düzenlemelerin etkisinin 3 ila 5 yıl gibi uzun bir süre sonra gözlemlenmesidir. Alınan kararların ve yapılan uygulamaların hatalı olması nedeniyle yaşanan sıkıntıların giderilmesi de uzun zaman almakta ve oldukça pahalıya mal olmaktadır. Serbest piyasa modeli, arzın talebe göre yüksek olduğu piyasa şartlarında fayda sağlar. Elektrik piyasasında yeterli arz varsa, toptan ve perakende elektrik satışında rekabet ortamı yaratılabilir. Üreticiler, rekabet ortamında satış yapabilmek için; Q Verimlerini artırmaya çalışırlar, Q Kar marjlarını düşürürler, Q Sürümden kar elde edebilmek için ticaret hacimlerini arttırmaya çalışırlar, Q Yeni hizmetler geliştirerek ve hizmet kalitesini arttırarak, tüketicilerin tercih önceliğini kazanmaya çalışırlar.

4. Yaşanabilecek Sorunlar
Elektrik tüketicileri arasında rekabet ortamının yaratılması dağıtım şirketlerinin karlılığını olumsuz yönde etkilemektedir. Dağıtım sistemi dışından enerji tedarik anlaşması yaparak sistem dışına çıkan her müşteri, Q Yapılacak enerji alım anlaşmalarında, dağıtım şirketinin sahip olduğu büyük tüketim portföyünün sağladığı pazarlık gücünü azalması ve Q Dağıtım şirketinin elektrik enerjisi satışından elde edeceği karın düşmesi anlamına gelir. Serbest olmayan elektrik tüketicileri piyasasında gerçekçi ve sürdürülebilir bir rekabet ortamının sağlanabilmesi için, elektrik dağıtım şirketlerinin tüm faaliyetleri denetleyici otoriteler tarafından dikkatle izlenmelidir. Bu alanda yaşanabilecek başlıca sorunlar şunlardır: a) Bir dağıtım sistemi kullanıcısıyla ikili anlaşma yaparak elektrik satacak olan tedarikçinin, müşterisi için üreteceği her birim enerjiye ek olarak, müşterinin içinde bulunduğu bölge dağıtım sisteminin kayıp ve kaçak oranlarının toplamı kadar daha ilave enerji üretmesi ve üretilen bu enerjiyi sisteme vermesi gerekmektedir. Böylece, müşteriye aktarılan enerjinin dağıtım sisteminde kaybolan ya da kaçak tüketilen kısmı telafi edilmektedir. Fazladan üretilen bu enerji, üretici şirket için ek bir maliyet unsuru olmasına karşın üretici, tüketiciden ya da dağıtım şirketinden herhangi bir ücret talep edemez. Bu nedenle dağıtım şirketi ve şebeke verileri sıkı bir şekilde kontrol altında tutulmalı ve dağıtım şirketinin gerçek sistem kayıp ve kaçak oranlarını beyan etmesi sağlanmalıdır. b) Dağıtım şirketi ile elektrik üretimi yapan şirketler arasında organik bağ bulunması durumunda düzenleyici otoritenin önemi daha da artmaktadır. Hizmet ve sistem kullanım bedelleri sıkı

133

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

bir şekilde regüle edilen dağıtım şirketleri, elektrik temininde sahip oldukları serbestlikten yararlanarak, kendileri ile aynı çatı altında elektrik üretim şirketlerinden, piyasadan temin edebileceklerinden daha yüksek fiyatlarla elektrik temin etme yoluna gidebilirler. Bu durumda dağıtım şirketinin elektrik enerjisi alım maliyetlerinin artmasına karşın, dağıtım şirketi ile aynı çatı altında bulunan üretim şirketi, ürettiği elektriği serbest piyasada satabileceğinden daha yüksek bir fiyatla satmış olacağı için şirketler grubunun toplam karlılığı değişmez. Buna karşın tüketiciye satılan elektriğin birim fiyatı yükseltilmiş olur ve daha rekabetçi fiyatlara sahip olan diğer üreticiler satış yapamayarak gelir kaybına uğrarlar. Önlem alınmazsa, uzun vadede bu gelir kaybını finanse edemeyen üreticiler piyasadan çekilir ve rekabet ortamı ortadan kalkar. 3/3/2001’de yürürlüğe giren “4628 sayılı Elektrik Piyasaları Kanunu”nun 3. maddesinin (c) fıkrasının 3. bendi ile dağıtım şirketlerinin, organik olarak bağlı oldukları üreticilerden satın alabilecekleri elektrik enerjisi, bir önceki yılda dağıtımını yaptıkları toplam enerji miktarının %20’si ile sınırlandırılmıştır. 3/7/2005 yılında yapılan değişiklikle bu hüküm kaldırılmasına karşın, böyle bir sınırlandırmanın gerekliliği halen tartışılmaktadır. Halen geçerli olan yasa maddesine göre elektrik dağıtım şirketleri, sahibi olduğu veya iştirak ilişkisinde bulunduğu üretim şirketi ya da şirketlerinden ülke ortalama elektrik toptan satış fiyatını geçmeyecek fiyattan elektrik enerjisi satın alabilmektedirler. c) Tüketicilerin, sistem dışından elektrik enerjisi satın alabilmesi için yapmaları gereken bazı bürokratik işlemler vardır. Tüketicinin, serbest tüketicilik belgesi ve tek hat şeması gibi bazı belgeleri doğrudan, içinde bulunduğu dağıtım bölgesini işleten şirketten temin etmesi gerekmektedir. Dağıtım şirketleri de, kendi sistemleri dışından enerji satın almaktan başka bir amaç için kullanılmayan bu belgeleri talep eden müşterilerine belge verme sürecini mümkün olduğunca uzatmaktadırlar. Tüketicilerin yabancı oldukları bu işlemlerin mümkün olduğunca kolaylaştırılması ve sürecin kağıda dayalı klasik bürokrasi sürecinden kurtarılması gereklidir. Örneğin, İngiltere’de, 1998/99’dan bu yana küçük tüketiciler, elektrik ve gaz tedarikçilerini seçme serbestisine sahiptirler. Yeni bir tedarikçi ile anlaşmak isteyen bir müşteri, içinde bulunduğu bölgede faaliyet gösteren bir enerji satış şirketinin internet sayfasından ilgili formu doldurarak ya da kısa bir telefon görüşmesi yaparak ücretsiz olarak başvurusunu yapmakta ve bu başvurudan kısa bir süre sonra da yeni tedarikçiden hizmet almaya başlayabilmektedir. d) Dış tedarikçi ile yaptığı anlaşması herhangi bir sebeple sona eren tüketicilerin, tekrar eski sisteme dönerek, içinde bulundukları dağıtım şirketinden elektrik enerjisi almaya çalışmaları durumunda da bazı bürokratik zorluklarla karşılaştıkları bilinmektedir. Bu gibi zorluklar ve gecikmeler hem ikili anlaşma yapmak isteyen diğer üreticiler için haksız rekabet ortamı oluşmasına sebep olmakta hem de tüketicilerin dağıtım sistemi dışından enerji tedarik etme kararlarını olumsuz etkilemektedir. Elektrik enerjisi maliyetlerini düşürmek gibi önemli bir fayda elde etme imkanları karşın tüketiciler, dış tedarikçi ile anlaşma yapmaktan çekinir hale gelmektedir.

Yaşanan bu gibi olumsuzluklar, rekabet ortamının gelişmesini yavaşlatmakta ve uzun vadede ülke ekonomisi ölçeğinde sorunlara sebep olmaktadır.

5. Sonuç
Türkiye Elektrik Piyasası, tam serbestleşme yolunda kararlı adımlarla ilerlemektedir. Bu sürecin bir parçası olarak, serbest tüketicilik sınırı her geçen yıl kademeli olarak düşürülmektedir. 2012 yılında serbest tüketicilik sınırının tamamen kaldırılması planlanmıştır. Günümüzde elektrik enerjisi, sanayinin olduğu kadar gündelik yaşamın da vazgeçilmez ihtiyaçlarından biri haline gelmiştir. Elektrik fiyatlarındaki artış, ülke ekonomisine ciddi yükler getirirken, birim fiyatın düşmesi ise, arz güvenliğini tehlikeye atmadığı sürece ekonomiyi olumlu olarak etkilemektedir. Bu sebeplerden dolayı, serbestleştirilen elektrik piyasasında tam rekabet ortamının sağlanması ve bu ortamın sağlıklı bir şekilde muhafaza edilmesi hayati bir önem taşımaktadır. Tam rekabetçi serbest piyasa modelinin uygulanabilmesi için, serbest olmayan tüketicilerin de kendi elektrik tedarikçilerini seçebilmesi ve böylece perakende tüketici pazarında rekabetin sağlanması gerekmektedir. Tüketicilerin, yaygın olarak, diledikleri tedarikçiden enerji temin ettiği bir elektrik piyasanın oluşturulabilmesi için: Q Tüketicilerin, ikili anlaşma ile elektrik enerji tedariği konusunda bilinçlendirilmesi ve bu anlaşmalara teşvik edilmesi, Q Bürokratik engellerin kaldırılması ve sürecin hızlandırılması, Q Haksız rekabetin ve ayrımcı uygulamaların önlenmesi için düzenleyici kurumun etkin bir şekilde görev yapması gerekmektedir.

Kaynaklar
[1] 4628 sayılı Elektrik Piyasaları Kanunu - Geçici Madde 7, 3/3/2001 tarih ve 24335 mükerrer sayılı Resmi Gazete [2] Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Elektrik Piyasası Kurul Kararları, http://www.epdk.org.tr/mevzuat/kurul/elektrik.htm [3] BORENSTEIN S. , The Trouble With Electricity Markets: Understanding California’s Restructuring Disaster, , ournal of Economic Perspectives - Volume 16, Number 1, pp.191–211, Winter 2002

Summary
Electricity markets are being restructured into open market structure with vertical unbundling process from bundled bodies, in which the generation, transmission and distribution operations are performed by a monopoly into independent structures, where those 3 main services of electricity business are separated into independent bodies. Like many other classification criteria, electricity consumers in the open electricity markets are also sorted according to their periodical electrical energy consumption. Consumers, whose periodic electrical energy consumption is higher than the limit value determined by the electricity market regulatory authority, are named as “eligible customers”. Instead of getting the energy from the distribution company which supplies energy for their region, eligible customers are free to choose their electrical energy provider. By making a bilateral agreement with any energy supplier,

134

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

they can provide energy out of their distribution region, which is a process named as “wheeling”. The consumers, whose periodical energy consumptions are lower than the eligibility limit, are named as “retail (non-eligible) customers”. Retail customers cannot wheel electricity and they are subject to tariffs and pricing policies set by their distribution system operator. When the retail customers are also permitted to freely select their energy suppliers, market dynamics can change crucially both for the distribution system operators and electricity producers. Distribution system owners make their revenues over three main constituents named as “unit electricity price”, “distribution system usage fee”, and “service charge”. Consumers, who opt to purchase electrical energy out of their distribution region, pay only the distribution system usage fee and service charge to their distribution system operator. Unit electricity price is defined at the agreement which is signed in between the consumer and the supplier out of the consumer’s distribution region. Each consumer who purchases electricity out of his distribution system means loss of profit from the unit electricity sales price constituent for the distribution system operator company. On the other hand, the new supplier gets the chance to sell their electricity with a better unit price compared to the prices in the national market thus increasing profits. Turkish Electricity Market is in a determined progress on the way of complete deregulation. As a part of this progression, eligibility limit is being systematically lowered every year. In order to create a fully competitive energy market, even non-eligible consumers must be able to choose their own electricity suppliers like the eligible ones, enabling a competition environment in the retail consumer market. In this paper, competition concept in the non-eligible electricity consumers, importance and necessity of competition are explained and the possible difficulties which may be encountered in our country are evaluated.

135

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

TSAD PROJESİ KAPSAMINDA ATIK ENERJİ VE TERMİK SANTRALLERİN ATILAN ENERJİ POTANSİYELLERİ ¹

Yar. Doç. Dr. Hasan Hüseyin ERDEM
Yıldız Teknik Üniversitesi, Makine Mühendisliği Bölümü

Özet
Sadece elektrik üretim amacı ile kurulmuş termik santrallerden gerekli dönüşümler yapılarak elektrik yanında ısı enerjisi de sağlanabilir. Bu dönüşüm uygun şartlarda yapıldığı takdirde santraldan atılan enerji miktarını azalacaktır. Bu amaçla başlatılmış olan “Enerji Verimliliğini Artırmak Üzere Termik Santral Atık Isılarını Faydaya Dönüştürme Yöntemlerinin Araştırılması, Geliştirilmesi ve Binalarda Isıtma Uygulaması (TSAD)” projesi ile kamuya ait termik santraller analiz edilerek atılan enerji potansiyelleri değerlendirilmiştir. Bu santrallerin çevrelerindeki bölgelerin ısıtma ihtiyaçlarını karşılamaları amacı ile santraldan sağlanabilecek enerji potansiyelleri ve bu dönüşümün santral performansına etkisi araştırılmıştır.

Günümüzde sadece elektrik üretim amaçlı kurulmuş olan mevcut fosil yakıtlı termik santrallerde, yapılacak uygun dönüşümlerle atılan enerjilerin değerlendirilmesi mümkün olmaktadır. Santrallerden atılan enerjilerden geri kazanılan enerji, bina ve sera ısıtmasında, sanayide düşük sıcaklıklı proses ısısı elde etmede, bina soğutmasında ve bölge özelliklerine göre birçok değişik alanda (örneğin havuz balıkçılığı, kurutma vb.) kullanılabilir. Böylece sürdürülebilir gelişmeye de katkı sağlanmış olunur. Bu amaçla, TÜBİTAK Kamu Kurumları Araştırma ve Geliştirme Projelerini Destekleme Programı (1007 Programı) kapsamında 2006 yılında müşteri kurumların Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü (EİE) olduğu “Enerji Verimliliğini Artırmak Üzere Termik Santral Atık Isılarını Faydaya Dönüştürme Yöntemlerinin Araştırılması, Geliştirilmesi ve Binalarda Isıtma Uygulaması (TSAD)” adlı proje başlatılmıştır. Proje çalışmaları Yıldız Teknik Üniversitesi ve TÜBİTAK MAM tarafından beraber yürütülmektedir. Projenin öncelikli amacı, kamuya ait mevcut fosil yakıtlı termik santrallerdeki atık ısıların ekonomiye kazandırılmasıdır. Bu amacı gerçekleştirmek için termik santrallerden atılan enerji potansiyellerini belirleme, geri kazanma yöntemleri ve teknikleri araştırma, geri kazanılan enerjilerin değerlendirilmesi ve ekonomik analizleri çalışmaları yapılmaktadır. Bu çalışmalar özellikle bölge ısıtma sistemleri olmak üzere, termik santrallerdeki gaz, buhar ve sıcak sulardaki atılan enerjilerin kullanım yerleri araştırılmakta, ekofinansal analizleri yapılarak tasarım ve optimizasyon algoritmaları geliştirilmektedir. TSAD projesinin kapsamı, ülkemizde kamuya ait sadece elektrik enerjisi üretmek için kurulmuş, toplam kurulu kapasitesi 9910 MWe olan 18 adet fosil yakıtlı termik santraldan Şekil 1’de verilen 14 tanesinde atılan enerji potansiyellerinin belirlenmesi, 4 tanesinde

1. Giriş
Sürdürülebilir gelişme, şimdiki kuşakların ihtiyaçlarının gelecek kuşakların ihtiyaçlarını tehlikeye atmadan karşılanmasına imkan sağlayan ekonomik büyümedir. Bu ihtiyaçların başında da enerji gelmektedir. Enerji kaynaklarının verimli kullanılması, sürdürülebilir gelişme hedeflerinin gerçekleştirilmesini sağlar ve aynı zamanda gelecekteki kuşakların enerji ihtiyaçlarının tehlikeye atılmasını da engeller. Bu kapsamda, enerjinin türü ve kaynağı ne olursa olsun, mutlaka en verimli şekilde değerlendirilmelidir. Termik santraller başta olmak üzere enerji dönüşümü yapan ve yoğun enerji tüketen birçok sektörde de atılan enerji potansiyelleri bulunmaktadır. Büyük potansiyeli olan atılan enerjinin geri kazanılmasının, hem ülkemiz hem de sanayimiz için önemli faydaları olacaktır. Atılan enerjinin geri kazanılması ile elde edilecek faydaların bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir; Q Birincil enerji tüketimini azaltarak ülke ekonomisine katkı sağlar. Q Yerli kaynaklar daha verimli kullanıldığı için rezerv ömürleri artar. Q Enerji açısından dışarıya olan bağımlılığımız (özellikle de doğalgaza) azalır. Q Enerji kullanım kaynaklı çevreye atılan emisyon miktarları azalır. Q Termal ve kimyasal kirlenmeler azalır. Q Özellikle bölgesel ısıtma için konforlu, ucuz, güvenilir ve güvenlikli enerji sağlanmış olur. Q Yeni iş sahaları ve imkanlarını artırarak istihdam sağlar. Q Sanayinin üretim maliyetlerini azaltarak rekabet gücünü artırır. Tüm bu faydalar göz önüne alındığında enerji verimliliğini artırmak amacıyla atık enerjilerin değerlendirilmesi kamu ve özel tüm kurum ve kuruluşların hedefleri arasında olmalıdır.

Şekil 1. TSAD projesi kapsamındaki EÜAŞ’a ait termik santraller.

¹ Bu çalışma TÜBİTAK Kamu Kurumları Araştırma ve Geliştirme Projelerini Destekleme Programı (1007 Programı) kapsamında desteklenmiştir.

136

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

detaylı analizlerin yapılması ve bir santralda pilot uygulamanın yapılmasıdır. Bu projeden beklenen faydalar, termik santral atılan enerjileri ile bölge ısıtma teknolojileri konusunda ihtiyaç duyulan bilgi ve teknoloji altyapısının oluşturulması, bölge ısıtma teknolojilerinin yaygınlaştırılarak atık enerji bilincinin yerleştirilmesi ve atılan enerjiyi verimli kullanma yöntemlerinin ülke çapına yaygınlaştırılması olacaktır. TSAD projesi kapsamında yapılan çalışmalar aşağıdaki iş paketlerinden oluşmaktadır. 1. Ön inceleme 2. Potansiyel belirleme ve yapılabilirlik analizleri 3. Isı depolama sistemlerinin geliştirilmesi 4. Örnek uygulama için tesis seçimi ve projelendirilmesi 5. Pilot uygulama 6. Proje sonuçlarının tanıtılması ve yaygınlaştırılması Projede, pilot uygulama aşamasına gelinmiş ve termik santral dönüşümü ile bölge ısıtma sistemini içeren pilot uygulamanın yapılması ile ilgili çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmada projenin amaçlarından olan proje sonuçlarının yaygınlaştırılması kapsamında atılan enerji ve santrallerin atılan enerji potansiyelleri konularında yapılan çalışmalar ve sonuçları aktarılacaktır.

T

T

1918 1828 1738 1648 1558 1468 1378 1288 1198 kaynak 1108 1018 928 838 748 658 568 478 388 298 çevre 0%

İşe Dönüşebilir Enerji EKSERJİ

Atık Enerji

10%

20%

30%

40%

50%

60%

70%

80%

90%

100%

Enerji (Atık Enerji +Ekserji)

Şekil 2. Enerji kaynağının sıcaklığına bağlı olarak atılan enerjideki ekserji ve atık enerji oranlarının değişimi.

atılmaktadır. Ancak atılan enerjide hala kullanılabilir bir potansiyel olduğundan, geri kazanma sistemi ile bu enerji başka amaçlar için kullanılabilir. Örneğin, kazana giren yakıt ile buhar üretilmekte ve baca gazları kazandan atılmaktadır. Baca gazlarındaki enerjinin bir kısmı bir ısı değiştirici ile besleme suyunun ön ısıtılmasında kullanılarak geri kazanılabilir.
ENERJİ GERİ KAZANIM SİSTEMİ

GİREN ENERJİ

PROSES ENERJİSİ

B ( UH E Pro A ne s R r j i es si )

BACA GAZI (Atılan Enerji )

Çevreye Atılan Enerji

2. Atılan ve Atık Enerji Kavramları
Herhangi bir enerji kaynağının kalitesi işe dönüşebilme potansiyeli ile ölçülür. Bu açıdan bakıldığında enerji türlerinin (mekanik, elektrik, iç enerji, ısı, vb.) hepsi aynı kalitede değildir. Verilen bir enerjinin işe dönüştürülen kısmına kullanılabilir enerji (ekserji) ve dönüştürülmesi imkânsız olan kısmına kullanılamaz enerji (anerji) denilmektedir. Bir kaynaktaki enerji başka bir enerjiye dönüştürüldüğünde ya da bu enerjiden herhangi bir prosesi gerçekleştirmek için faydalandığında geriye kalan enerjinin (atılan enerji) şartları, çevre şartlarından daha yukarıda ise hala iş potansiyeli vardır. Sonuç olarak atılan enerji, endüstride herhangi bir prosesten sonra çevreye atılmasına rağmen kullanılabilir enerji potansiyeli (ekserjisi) olan enerjidir. Atılan enerji şartları çevre şartlarına yaklaştıkça iş potansiyeli (ekserji) azalır ve kullanılamaz enerji (atık enerji/anerji) artar. Atılan enerji şartları çevreyle dengeye ulaştığında kullanılamaz enerji yani atık enerji haline gelir (Şekil 2). Yukarıdaki açıklama literatürde ve uygulamada çok defa karıştırılan “atılan enerji” kavramı ile “atık enerji” kavramı arasındaki farkı açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Şekil 2’de görüldüğü gibi yüksek kaynak sıcaklıklarında işe dönüşebilir enerji oranı fazla iken, çevre sıcaklığına yaklaşıldıkça atık enerji kısmı hızla artmaktadır. TSAD kapsamında yapılan çalışmalarda atılan enerji tanımı iki farklı şekilde ele alınmıştır. Bunlar enerjinin sistemden atıldığı veya çekildiği yere bağlı olarak proses sonu ve proses içi olarak adlandırılmıştır. Proses sonu atılan enerji, tüm literatürlerde tanımlanan klasik atılan enerji olup, bir proses sonucunda atılan ve iş potansiyeli olan enerjidir. Şekil 3’de proses sonu atılan enerjinin akış diyagramı ve bu akışa bir örnek verilmiştir. Şekilden de görüldüğü üzere giren enerji istenen bir prosesi gerçekleştirdikten sonra sistemden

GERİ KAZANILAN ENERJİ

ÇEVREYE ATILAN ENERJİ

YAKIT (Giren Enerji )

EKONOMİK OLMAYAN İŞ POTANSİYELİ

ATIK ENERJİ (ANERJİ)

Şekil 3. Proses sonu sistemden atılan enerjinin geri kazanımının şematik gösterimi.

Proses içi atılan enerji ise, proses sona ermeden farklı amaçlar için kullanılmak üzere sistemden çekilen enerjidir. Proses içi atılan enerjinin kullanılması ile sisteme giren enerjiden sağlanan toplam fayda artar ve proses sonu çevreye atılan enerji azalır. Faydadaki artış, proses içinden çekilen enerjinin şartları ile kullanılacağı yerin şartlarının uyumuna bağlıdır. Böyle bir uygulamaya örnek olarak, termik santrallerde besleme suyunun türbinden çekilen ara buharlarla ön ısıtılması verilebilir (Şekil 4). Ara buhar çekilmesiyle sisteme giren birim enerji başına üretilen güç dolayısıyla termik verim artar. Bu durum üretilen birim fayda başına kondenserden atılan atık ısının azaltılması anlamına gelmektedir.

3. Termik Santralden Atılan Enerjiler
Termik santrallar, termodinamik kanunlar gereği kullandığı yakıt enerjisinin bir kısmını güce dönüştürürken bir kısmını da çevreye atmak zorundadır. Termodinamik zorunluluktan kaynaklanan atılan enerji, kondenserde, kondenser soğutma suyu ile çevreye atılır. Bunun yanında kazanda duman gazlarının sıcaklığı çevre sıcaklığına kadar düşürülemediği için bacadan duman gazları ile beraber enerji de atılmaktadır. Termik santrallerde çevreye atılan bu enerjilere atılan enerji denir.

Geri Kazanılan Enerj i

ATILAN ENERJİ

137

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

1
ELEKTRİK (Ekserji ) se YAKIT (Giren Enerji )

2
BACA GAZI (Atılan Enerji )

1
Proses içi atılan enerji

2

KONDENSER (Atılan Enerji )

3

6 4 3

Şekil 5. Termik santraller için geliştirilen simülasyon modeli örneği.

Besleme Suyu Ön 5 ısıtıcısı

6

5

Şekil 4. Proses sonu atılan enerjinin geri kazanılması

Yukarıda yapılan atılan ve atık enerji açıklamaları doğrultusunda termik santralden atılan enerjiler değerlendirildiğinde, baca ve kondenser, proses sonu ve ara buhar uygulaması proses içi olmak üzere üç başlık altında toplanabilir. Bunların haricinde, santrallerdeki farklı noktalardan atılan buharlar ve kazan blöf suyu gibi atılan enerji kaynakları olsa da bunlar santral içinde farklı amaçlarda kullanılarak geri kazanılmaktadır. TSAD projesi kapsamındaki santrallerin mevcut durumlarının belirlenmesi, ve bölge ısıtma sistemlerinin ilavesinin enerjitik ve ekserjitik performans analizlerinin yapabilmesi için simülasyon modeli geliştirilmiştir (Şekil 5. Termik santraller için geliştirilen simülasyon modeli örneği). Simülasyon sonuçları, santrallerin dizayn performans değerleri ile karşılaştırılarak test edilmiş ve doğrulanmıştır. Geliştirilen simülasyon modelleri, santrallerin atılan enerji potansiyellerinin belirlenmesi ve bölge ısıtma sistemlerinin ilavesinin performans üzerine etkilerinin araştırılması çalışmalarında kullanılmıştır. Çalışmalarda santrallerin performans değerlendirilmelerinde enerji ve ekserji analizlerinden yararlanılmıştır. Enerji analizlerinde, santralin güç üretimi ve termik verimleri ve ekserji analizlerinde, ekserji verimleri ve ekserji bozunum oranları değerleri kullanılmıştır. Termik santrallerin atılan enerji potansiyelleri değerlendirilmesinde öncelikle baca ve kondenser atılan enerjileri ele alınmıştır. Kazanda yakılan yakıtın ve kazanın özelliklerine bağlı olarak bacadan sıcak gazlar ile birlikte enerji atılmaktadır. Baca gazı çıkış sıcaklığını belirleyen faktör ise linyit yakıtlı termik santrallerde yakıtın içindeki kükürt oranına bağlı olarak oluşan SO2 miktarıdır. Baca gazı sıcaklığının H2SO4 yoğuşum sıcaklığının altına düşmemesi istenir. Örneğin linyit içersinde %3 civarında kükürt bulunduğunda, baca gazı çıkış sıcaklığının 160 °C nin altına düşürülmesi uygun olmaz. Türkiye’deki bir çok termik santralda baca gazı sıcaklıkları bu değerler civarında olduğundan kullanılabilir önemli bir potansiyel görülememiştir. Kondensere giren çürük buhar, soğutma suyu ile gizli ısısı alınarak yoğuşturulmaktadır. Soğutma suyuna geçen atık ısı ise soğutma kulelerinde çevreye atılmaktadır. Kondenserde atılan enerjinin geri

kazanılması ile hem atılan enerjiden hem de kule soğutma suyundan tasarruf sağlanacaktır. Fakat kondenserde önemli miktarda atık enerji olmasına rağmen sıcaklığının düşük olması (~40°C) bu sıcaklıktaki enerjinin kullanılmasını oldukça kısıtlamaktadır. Bu sıcaklıktaki bir akışkanın proses ya da ısıtma amacı ile kullanılması için ya ısı pompalarının ya da yeni geliştirilmekte olan duvardan ısıtma sistemlerinin uygulanması gerekmektedir. Santral üzerinde tamamı atık enerji olarak değerlendirilemese de, proses ve ısıtma için enerji alınabilecek diğer kaynaklar ön ısıtıcılar için çekilen türbin ara buharlarıdır. Bu buharların kazan besleme suyunu ön ısıtması yerine, bölge ısıtma sistemlerinde kullanılması, dünyadaki birçok bölge ısıtma yapabilen termik santrallerde görülmektedir. Fakat bu santraller, elektrik üretimi ve bölge ısıtma amaçları için dizayn edildiklerinden, ara buhar alma yeri dizayn aşamasında kararlaştırılmakta ve uygulanmaktadır. Mevcut elektrik üretim amaçlı santrallere bölge ısıtma sistemi ilave edilmesi durumunda, ara buharların bölge ısıtma amaçlı kullanılmasının santral performansında meydana gelecek değişikliklerin mutlaka analiz edilmesi gereklidir. Analiz sonuçlarına bağlı olarak, ara buharların kullanılıp kullanılamayacağına, yeterli potansiyelin bulunup bulunmadığına ya da santral üzerinde bölge ısıtma için en uygun enerji kaynağının ara buhar olup olmadığına karar verilmesi daha doğru olacaktır. Termik santrallerde farklı amaçlar için kullanılmak üzere santraldeki bir çok noktadan enerji çekilebilir. Çekilen enerji sonucunda termik santralin esas amacı olan elektrik üretiminde farklılaşma olabilir. Ancak çekilen enerjinin kullanıldığı proses sonucunda elde edilen toplam fayda artıyor ise bu durum olumsuz olarak değerlendirilemez. Yapılan bu değişiklik sonucunda beklenen diğer bir fayda ise santralden atılan enerjinin azalmasıdır. TSAD projesi kapsamında termik santrale bölge ısıtma sistemi ilave edilirken baca ve kondenser dışındaki diğer enerji çekilebilecek noktalar araştırılmış ve santralin farklı noktalarından buhar çekilebileceği görülmüştür. Santral üzerinde bölge ısıtma için çekilebilecek buhar yeri olarak öncelikle değişik ihtiyaçlarda kullanılmak üzere santral dizaynı esnasında yerleştirilen farklı basınçlardaki kollektörler ele alınabilir. Eğer bu buharlar uygun olmaz ise santral üzerinde santralin dengesini bozmayacak şekilde bir yerin belirlenmesi de uygun olacaktır. Elektrik üretim amacı ile dizayn edilmiş bir termik santraldeki herhangi bir noktadan çekilecek ara buharın bölge ısıtma amaçlı kullanılması durumunda santral performansında meydana gelecek değişikliklerin analiz edilmesi gereklidir. Böyle bir dönüşümden beklenen esas fayda ise santraldan atılan enerjinin azalmasıdır. Bu durumda çekilen

138

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

noktadaki enerjiye bu çalışmada tanımlanan ismi ile proses içi atılan enerji denilir. Eğer çekilen buharın yeri doğru bir şekilde belirlenirse, kondenserden atılan enerji önemli oranda azaltılabilecektir. Yapılan çalışmalar sonucunda, bölge ısıtma için enerji sağlanacak en uygun nokta alçak basınç türbin girişinden buhar çekmek olduğu tespit edilmiştir (Şekil 6). Böylece, termik santrale yakın yerleşim merkezlerinin enerji talepleri bu dönüşüm ile karşılamak mümkün olacaktır.

4. Sonuç
TSAD proje kapsamındaki 14 termik santralden bölge ısıtma amacı ile enerji çekilmesi oluşturulan simülasyon modelleri ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmalarda, alçak basınç türbini girişinden buhar alınmasının santral performansına etkileri ve maksimum bölge ısıtma potansiyelleri değerlendirilmiştir. Santrallerin performans değerlendirilmelerinde aşağıdaki performans kriterler kullanılmıştır. Çoklu Üretim Termik Verimi Elektrik üretimi yapan santrale bölge ısıtma sistemi ilavesi ile çoklu üretim gerçekleştiren bir kojenerasyon santrali elde edilir. Bu yeni sisteme giren tek yakıt ile elektrik ve ısı enerjisi beraber üretilmektedir. Bu nedenle çoklu üretim sisteminin performansını değerlendirmekte sadece elektrik üreten santrallerin performans kriterleri yetersiz kalmaktadır. Bu amaçla çoklu üretim termik verimi tanımlanmış ve aşağıdaki gibi ifade edilmiştir:
ηth,BIS = & W NET & Q & Q yakıt - BIS ηIS

(1)

Şekil 6. Bir termik santralin bölge ısıtma için dönüşümü.

Alçak basınç türbin girişinden çekilecek buharın sahip olduğu ısı enerjisini bölge ısıtmada kullanmak türbinden elde edilecek güçte farklılık oluşturacaktır. Ancak, bu noktadaki buharın basıncı ve sıcaklığı daha düşük olduğu için düşüş miktarı oldukça az olmaktadır. Ayrıca, bu cüzi azalışa karşı önemli kazanımlar elde etmek mümkün olmaktadır. Şekil 7’de alçak basınç türbin girişinden çekilen buharın yüzdesel oranına göre santrale verilen yakıt enerjisinin santralde dağılım yüzdelerini göstermektedir. Bu şekilden açıkça görülmektedir ki belirtilen noktadan çekilen buhar, kondenserden çevreye atılacak enerjiyi önemli derecede azaltmaktadır. Diğer bir deyişle, bölge ısıtma için gerekli ısı enerjisinin büyük bir bölümü kondenserden atılacak ama henüz atılmamış enerjiden karşılandığı anlamına gelmektedir. Termik santrallerin bölge ısıtma için enerji kaynağı olarak kullanmanın yerleşim merkezlerinde ısınma için kullanılacak yakıtı ortadan kaldırması gibi neticeler ortaya çıkmaktadır. Sadece bu avantaj bile ülke ekonomisine çok büyük katkı sağlayacaktır. Ayrıca, atmosfere atılan emisyonların azalması, yaşam kalitesinin artması, insan sağlığına katkısı, enerjide dışa bağımlılığını azalması gibi birçok hayati ve stratejik faydaları olacaktır.

burada, ηIS klasik ısıtma sistemlerinin (soba, kalorifer gibi) verimini göstermektedir. Eşitlik 1’den anlaşılacağı üzere, çoklu üretim termik verimin, ısıtma amaçlı bölgede yakılan yakıtın ısıl gücünün (QBIS/ηIS) santralde yakılan yakıtın ısıl gücünden (Qyakıt) çıkartılması ile termik verimin hesaplanmasıdır. Böylece sadece elektrik üretiminde kullanılan yakıt enerjisinin ne kadarının faydalı enerjiye (elektrik) dönüştüğü belirlenmiş olmaktadır. Yararlanma Oranı Kojenerasyon sistemlerinin değerlendirilmesinde literatürde yaygın olarak kullanılan performans göstergesi yararlanma oranıdır. Eşitlik 2’de oluşturulan termik santralli kojenerasyon sisteminin yararlanma oranı kriteri ifade edilmiştir:
YOBIS = & & WNET + QBIS & Q
yakıt

(2)

Yararlanma oranı kojenerasyon sisteminden elde edilen elektrik ve ısı enerjileri toplamının sisteme giren yakıtın ısıl enerjisine oranıdır. Bu oran giren yakıt enerjisinin ne kadarından faydalanıldığını göstermektedir. Performans Katsayısı Ara buhar ile yapılacak bölge ısıtma sisteminin performanslarını mekanik ısıtma/soğutma sistemleri ile karşılaştırmak için bu sistemlerin performanslarını gösteren performans katsayısına benzer kriter tanımlanmış ve aşağıdaki denklem ile ifade edilmiştir:
COPBIS = Q BIS ΔN

(3)

burada, ∆N çekilen buhar ile termik santralde meydana gelen güç azalmasını göstermektedir. Mekanik ısıtma/soğutma sistemleri sistemlerinin performans katsayıları, birim elektrik enerjisi ile ede edilen ısı enerjisini göstermektedir. Buna göre oluşturulan Eşitlik üç santrale ilave edilen bölge ısıtma sistemiyle oluşturulan kojenerasyon sisteminde birim elektrik güç kaybı için elde edilen ısı enerjisini ifade etmektedir. Örnek Simülasyon Çalışması Bu bölümde alçak basın türbin girişinden çekilecek ara buhar ile bölge ısıtma gerçekleştirmenin önceki bölümlerde tanımlanan

Şekil 7. Çekilen buhar oranına göre kullanılan yakıt enerjisinin santraldeki dağılımı.

139

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

performans kriterlerinde meydana getireceği değişiklikler örnek bir simülasyon çalışmayla gösterilmiştir. Sonuçlar Şekil 8’de verilmiştir. Şekilden görüldüğü üzere mevcut bir santraldan bölge ısıtma amacı ile enerji çekilmesi çoklu üretim termik verimi ve yararlanma oranını artırmaktadır. Bu artış çekilen buhar miktarı ile artmaktadır. Ayrıca bu dönüşümün performans katsayısı 6.7 ile mevcut sistemlerin performans katsayılarının üzerindedir.
(a)
300 270 240
Net Güç [ MW ]

sindeki yerleşim yerlerinin enerji talebine, yerleşim yerinin santrale uzaklığına ve mevcut durumdaki ısıtma sistemlerine bağlı yapılacak ekonomik analizler ile belirlenebilir. Kaynaklar [1] Enerji Verimliliğini Arttırmak Üzere Termik Santral Atık Isılarını Faydaya Dönüştürme, TÜM RAPORLAR, TÜBİTAK MAM, YTÜ, 2006-2010. [2] World Energy Outlook 2006. <http://www.worldenergyoutlook. org/2006.asp>. [3] TSAD bilgi sayfası 2009. www.tsad.org.tr [4] ERDEM H.H., Akkaya A.V., Cetin B., Dagdas A., Sevilgen S.H., Sahin B., Teke I., Gungor C., Aktas S., “Comparative energetic and exergetic performance analyses of coal-fired power plants in Turkey”, International Journal of Thermal Sciences, Vol.48 (11), pp. 2179-2186, 2009 [5] ERDEM H.H., Dagdas A., Sevilgen S.H., Cetin B, Akkaya A.V., Sahin B., Teke I., Gungor C., Atas S., Thermodynamic analysis of an existing coal fired power plant for district heating/ cooling application, Applied Thermal Engineering, Vol. 30(23), pp.181–187, 2010

(b)
0,40
Çoklu Üretim Termik Verimi

0,50 0,48 0,46 0,44 0,42 0,40 0,38 0,36 0,00 0,05 0,10 0,15 0,20 0,25 0,30

0,36 0,32 0,28 0,24 0,20 Net Güç Termik Verim 0,16 0,12 0,08 0,04
Termik Verim

ηIS=0,50 ηIS =0,70

210 180 150 120 90 60 30

0 0,00 0,00 0,05 0,10 0,15 0,20 0,25 0,30

Ara Buhar Orani

Arabuhar Orani
9 8 7

(c)
0,50 0,48
Yararlanma Orani

(d)

0,46
COPBIS

6 5 4 3 2 BIS performans katsayisi

Summary
The thermal power plants, which are only built for electricity production, can also supply heat energy with the necessary conversions. The waste heat from the power plant will decrease, if the appropriate conversions are done. This has been initiated, the “Research and Development Methods to Benefit from Thermal Power Plant Surplus Heats and District Heating Application (TSAD)” project with the state-owned thermal power plants is analyzed and waste energy potential has been evaluated. The areas around these power plants to meet their heating needs with the goal, the potential of energy of the plant and the effect of this conversion to plant performance was investigated.

0,44 0,42 0,40 0,38

1
0,36 0,00 0,05 0,10 0,15 0,20 0,25 0,30

Arabuhar Orani

0 0,05

0,10

0,15

0,20

0,25

0,30

Arabuhar Orani

Şekil 8. Bölge ısıtma amaçlı çekilen buhar oranı ile termik santral performans değişimi.

Maksimum Bölge Isıtma Potansiyelleri TSAD projesi kapsamında kamuya ait 14 adet linyit ve doğalgaz yakıtlı termik santralın maksimum bölge ısıtma potansiyelleri, yapılan simülasyon modelleri ile ayrıntılı olarak değerlendirilmiş ve Şekil 9’da verilmiştir. Şekilden görüldüğü üzere santral çevresindeki yerleşim yerlerinin ihtiyaçları olması durumunda termik santrallarda önemli bir bölge ısıtma potansiyelleri bulunmaktadır. Sonuç olarak termik santrallarda bulunan bölge ısıtma potansiyellerin değerlendirilmesi, santralde yapılacak dönüşümlere, santral çevre-

Afşin Elbistan B Afşin Elbistan A Soma Ambarlı Seyitömer Bursa Doğalgaz Kemerköy Yatağan Kangal Yeniköy Hamitabat Çatalağzı Tunçbilek Çan Orhaneli 0 153.6 200 400 600 800 1000 301 286.6 263.4 254.6 302.2 541.5 482.8 466.6 453.3 453.3 385.8 788.4

1106.8 1106.8

Bölge Isıtma Kapasitesi [MWt]

Şekil 9. Termik santralların maksimum bölge ısıtma potansiyelleri.

140

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

TÜRKİYE’NİN JEOTERMAL KAYNAK ZENGİNLİĞİ, YATIRIM OLANAKLARI, UYGULAMALAR, SORUNLAR ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

İbrahim AKKUŞ
Kayen Kayı Enerji Yatırımları A.Ş.

Özet
Ülke genelinde yaygın olan ve kullanım çeşitliliğinin sağladığı avantajlardan dolayı enerji kullanımında önemli bir seçenek haline gelen jeotermal kaynaklar yaklaşık 50 yıl önce araştırılmaya başlanmıştır. Çoğunluğu MTA Genel Müdürlüğü’nce yürütülen projeler sonucu 190 adet jeotermal sahanın varlığı belirlenmiştir. Doğal boşalım halinde değişik aralıktaki sıcaklıkta 600 adet kaynak bulunmaktadır. Fosil enerji kaynakları kadar olmasa bile ciddi bir seçenek olarak değerlendirilecek ve yatırım yapılabilecek önemli bir potansiyel vardır. Üretilen akışkanlardan başta elektrik üretimi olmak üzere ısıtma, termal kullanım ve sera uygulamaları gibi geniş bir yelpazede yararlanılmaktadır. Kaynağın yasal zemine kavuşması ve başarılı uygulamaların artmasıyla jeotermal kaynaklara olan yönelim hızla artmakta ve büyük yatırımlar yapılmaktadır. Jeotermal kaynaklar önemli ekonomik kazanımlar sağlayacak yatırım olanakları sergilemekle beraber, potansiyel bilgilerinin yetersizliği ve bu kaynağın uzun bir süre yasal zeminden yoksun oluşundan dolayı birikmiş sorunları vardır. Rezervuar sınırlarının belirsizliğine karşılık; aynı rezervuar üzerinde birden fazla yatırımcıya ruhsat verilmesi, işletme aşamasında teknik ve hukuki sorunlar yaratacak gibi gözükmektedir. Mevcut yasa ise bu sorunlara çözüm olmaktan uzaktır.

kadar olmasa bile ülkemizde ucuz, temiz, sürdürülebilir, çok amaçlı kullanılabilir özellikte önemli bir jeotermal kaynak potansiyeli vardır. Jeotermal sistemlerde bu güne kadar yapılan çalışmalarla belirlenmiş saha sayısı 190’dır (Şekil 1) [1]. Elektrik üretimi yapılabilecek olan 20, ısıtma (Konut-sera) uygulamasında yararlanılabilecek saha sayısı enerji üretilebilecek sahalardaki entegre kullanımla birlikte 120’dir. Geriye kalanlardan termal turizm ve balneolojik kullanımlarda yararlanılabilir. Türkiye jeotermal potansiyeli bakımından dünya ülkeleri içerisinde ilk sıralardadır. Doğal çıkışların potansiyelinin 600 MWt olduğu kabul edilmektedir. Yaklaşık 130 civarındaki sahada MTA tarafından açılan kuyuların üretim değerlerine göre kullanılabilir potansiyel 3750 MWt’dır. Ancak MTA dışında açılan ve üretim değerleri resmi kayıtlara girmeyen kuyularla birlikte toplam kuyu sayısının 750800 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu kuyu değerleri de eklendiğinde termal kapasite doğal olarak çok daha yüksek olacaktır. Diğer yandan belirlenmiş 190 adet jeotermal sahaya karşılık 130 adet alanda kuyu açılmıştır. Gerek enerji üretimi gerekse diğer kullanımlar için yararlanılabilecek nitelikte olup ta henüz kuyu açılmamış veya potansiyeli ortaya koyabilecek yeterlikte kuyu açılmamış alanlarda geliştirme çalışmalarının yapılması halinde, Türkiye’nin sahip olduğu kullanım kapasitesine ulaşılabilecektir.

Giriş
Türkiye ürettiği enerjiden fazlasını tüketen, kaynak kullanımında yenilenebilir enerji kaynaklarını devreye sokmak ve çeşitliliği artırmak yerine tercihini öteden beri hep ihtiyaca yetmeyen fosil enerji kaynaklarından yana kullanan, bu tercih nedeniyle enerji ihtiyacının karşılanmasında dışa bağımlılığı giderek artan bir ülkedir. Bu açıdan bakıldığında, ekonomik katkıları bir yana dışa bağımlılığın azaltılması, kaynakların en ekonomik biçimde değerlendirilmesi, özellikle çevre kirliliği yaratmayacak enerji kaynaklarına yönelme, kaynak çeşitliliğinin artırılması zorunluluğuyla yüz yüze gelinmektedir. Bu gerçeklik, önemi her geçen gün daha iyi anlaşılan yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam enerji tüketimindeki payının artırılmasının öncelikli hedef olarak seçilmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda ucuz, temiz, sürdürülebilir, çok amaçlı kullanılabilir, yerli, başarılı uygulamaları giderek artan, üzerinde bulunduğu kuşak nedeniyle önemli potansiyele sahip jeotermal kaynaklar ciddi bir seçenek haline gelmiştir. Her geçen gün artan tüketimin yol açtığı enerji açığı nedeniyle hızla yeni enerji kaynaklarına yönelen diğer ülkeler gibi, Türkiye’de de son yıllarda bu kaynaklara olan ilgi artmış, jeotermal enerji kaynaklarına dönük ciddi yatırımlar yapılmaya başlanılmıştır.

Şekil 1. Türkiye jeotermal kaynakları haritası.

Ülkenin Jeotermal Kaynak Zenginliği
Türkiye’de jeotermal kaynakların araştırılması yaklaşık 50 yıl öncesine dayanmaktadır. Öteden beri kullanılan enerji kaynakları

Batı Anadolu’da yer alan jeotermal sistemlerde yüksek, Orta ve Doğu Anadolu’da düşük ve orta ısıya sahip alanlar yer almaktadır. Yüksek potansiyele sahip olan alanların Batı Anadolu’da yoğunlaşması, ısı değerlerinin doğal sonucudur (Şekil 2). Bunu sırasıyla İç Anadolu, Marmara, Doğu Anadolu, Karadeniz, Akdeniz ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri izlemektedir. Ülkedeki alanların % 94’ü düşük ve orta entalpilidir. Geriye kalan % 6 oranındaki sahaların ısısı 120-242 °C arasında değişmektedir. Alanların % 55’i gibi önemli bir bölümü konut, termal tesis ısıtmacılığında, % 39’ u ise sera, termal turizm ve balneoloji gibi diğer uygulamalarda kullanılabilir özelliktedir (Şekil 3)[2].

141

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Şekil 2. Bölgelere göre kullanılabilir potansiyel(MWt) dağılımı

Denizli-Kızıldere sahasında 20.4 MWe gücünde kurulan jeotermal santral 1984 yılından bu yana ortalama 15 MWe elektrik üretmektedir. Bunun yanında Aydın-Germencik, Aydın-Salavatlı, Çanakkale-Tuzla, Aydın-Sultanhisar-Köşk ile Kızıldere Jeotermal Santralinin atığı olan 140 °C’lik jeotermal akışkandan yararlanılarak Denizli-Sarayköy’de enerji üretimi yapılmaktadır (Tablo 1). AydınGermencik-Hıdırbeyli’de 17,5 MWe kapasiteli bir jeotermal elektrik santrali kurulması için lisans alınmıştır.
Tablo 1. Jeotermal Alanlardaki Elektrik Üretimi Alan Adı Denizli-Kızıldere Üretim (Mwe) 15 7,95 47,4 9,5 7,5 6,85 17,5 94,2 Açıklama Üretimde Üretimde Üretimde Üretimde Üretimde Üretimde Üretim lisansı var.

35% 56% 9%

Aydın-Salavatlı Aydın-Germencik Aydın-Sultanhisar-Köşk Çanakkale-Tuzla Denizli-Sarayköy

1 Isıtma Uygulamasına Uygun Alanlar 2 Elektrik Üretimine Uygun Alanlar 3 Diğer Kulanımlara Uygun Alanlar

Aydın-Germencik-Hıdırbeyli Toplam Üretim

Şekil 3. Jeotermal alanların kullanım olanaklarına göre dağılımı.

Tablo 2. Isıtma Uygulaması Yapılan Alanlar ve Fiilen Isıtılan/Eşdeğer Konut Sayısı Alan Adı BalıkesirGönen KütahyaSimav AnkaraKızılcahamam İzmir-BalçovaNarlıdere Afyon-Sandıklı KırşehirTerme Afyon-ÖmerGecek YozgatSarıkaya Sıcaklık (°C) Sayısı Alan Adı NevşehirKozaklı AğrıDiyadin ManisaSalihli DenizliSarayköy BalıkesirEdremit BalıkesirBigadiç YozgatSorgun YozgatYerköy Sıcaklık (°C) Sayısı

Jeotermal Kaynakların Kullanımı
Son yıllardaki başarılı uygulamalar nedeniyle jeotermal kaynak kullanımı ülkemizde de artan bir hızla yaygınlaşmaktadır [2]. Türkiye’de jeotermal kaynaklardan; Q Konut, sera, termal tesis ısıtması, Q Elektrik üretimi, Q Termal turizm ve balneoloji, Q Endüstriyel uygulamalarda yararlanılmaktadır. Türkiye’de 1300 MWt kapasitede konut-termal tesis-sera ısıtması yapılmaktadır. Ayrıca, 410 MWt kapasitede termal turizm (kaplıca) amaçlı kullanım vardır (Şekil 4). Dolayısıyla toplam doğrudan kullanım 1710 MWt’dir. Bu haliyle Türkiye, jeotermal enerjinin doğrudan kullanımı açısından Çin, Japonya, ABD ve İzlanda’nın ardından dünyada ilk 5 içerisinde yer almaktadır [2]. Halen işletilmekte olan jeotermal ısıtma sistemlerinde toplam 171.000 konut eşdeğeri jeotermal ısıtma yapılmaktadır. Hızla yaygınlaşan konut ısıtmacılığı yanında kurulan modern seralarda jeotermal enerjiden ekonomik olarak yararlanılmakta, 195 kaplıcada hizmet verilmektedir.

80 2500/3400 120 5000/7500 80 2500 98-125 ?/35000 70 4500/5000 57 1180/1900 95 4600/5500 50 600

92 1300 70 150/400 94 5000 140 1500 60 4100 96 1500 80 800/1500 62 500

Gönen (Balıkesir), Simav (Kütahya), Kızılcahamam (Ankara), Narlıdere+Balçova (İzmir), Sandıklı (Afyon), Kırşehir, Afyon, Kozaklı (Nevşehir), Diyadin (Ağrı), Salihli (Manisa), Sarayköy (Denizli), Edremit (Balıkesir), Yozgat-Sorgun, Bigadiç(Balıkesir) alanlarından üretilen jeotermal akışkandan yararlanılarak ısıtma uygulaması yapılmaktadır. Denizli-Kızıldere sahasında ise kabondioksit üretilmektedir.

Yatırım Olanakları
Ülkemizde jeotermal kaynaklara yönelik yatırım yapılacak önemli bir potansiyel bulunmaktadır. Yüksek sıcaklıklı sahalardan bu aşamada herhangi bir bağlantısı olmayan Manisa-AlaşehirKurudere (214°C), Manisa-Salihli-Göbekli (182°C), Aydın-Yılmazköy (142°C), İzmir-Balçova (140°C), Denizli-Karataş (137 °C), İzmir-Dikili (130 °C) ve Denizli-Sarayköy Alanları(125 °C) nda içerdikleri ısı değerlerine göre elektrik üretimine yönelik yatırım olanaklıdır (Tablo 3). Bunun yanında gerek ısıtma (Tablo 4) ve gerekse diğer kullanımlar için yatırım yapılabilecek çok sayıda jeotermal alan bulunmaktadır [2].

Şekil 4. Jeotermal kaynak potansiyeli ve kullanımı.

142

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Tablo 3. Elektrik Üretimi Yapılabilecek Alanlar Alan Adı Manisa-Alaşehir-Kurudere Manisa-Salihli-Göbekli Kütahya-Simav Aydın-Yılmazköy Denizli-Karataş İzmir-Balçova İzmir-Dikili Sıcaklık (°C) 214 Durumu Yatırım Olanağı

162 142 137 136 130

Ancak bu sahalarda yapılması öngörülen değişik amaçlı (Elektrik üretimi, konut-sera-termal tesis ısıtması, termal uygulamalar gibi) yatırımlar öncesinde yeteri kadar kuyu açılması, gerekli testlerin yapılması, potansiyelin belirlenmesine ihtiyaç vardır. Yapılacak yatırımın yükünün hangi ölçekte karşılanabileceğinin ve sahanın yeterliğinin belirlenmesi, elde edilecek bilgilere dayandırılarak hazırlanacak fizibilite çalışmasıyla mümkün olacaktır. Bu şekilde yatırımın riski en aza indirilecek ve jeotermal kaynaktan ekonomik olarak yararlanabilmenin koşulu yaratılacaktır. Öte yandan bugüne kadar belirlenmiş 190 sahanın dışında henüz keşfedilmemiş alanların ortaya çıkarılmasıyla ciddi bir yatırım olanağı doğacaktır.

Sorunlar ve Çözüm Önerileri
Gerek kaynağa yönelik uygulamaların ulaştığı başarılı durum, gerekse ülkemizin sahip olduğu potansiyel, önemli ekonomik kazanımlar sağlayacak yatırım olanakları sergilemekle beraber jeotermal kaynaklara yönelik potansiyel bilgilerinin yetersizliği ve bu kaynağın uzun bir süre yasal zeminden yoksun oluşundan dolayı çözüm bekleyen birikmiş sorunları vardır. Jeotermal sahalarda yaklaşık 50 yıldan bu yana arama-araştırma etüt ve çalışmaları yapılmaktadır. Bu sahaların bütününe yakın bölümünde alt yapıya yönelik yatırım öncesi önemli
Tablo 4. Isıtma Uygulamalarından Yararlanabilecek Alanlar Ömer-Gecek Kızık-Uyuz Hamamı Çay-Çobanlar Afyon Gazlıgöl Hüdai Erkmen Bozhüyük Ağrı Aksaray Ankara Köprüçermik-Yılanlı Ziga Kızılcahamam Ayaş-Çoban Çağa Sultanlar Ömerbeyli Ilıcabaşı Güzelköy İsabeyli Aydın Kuyucak Alangüllü Salavatlı Yılmazköy Ortakçı Atça Bozyurt Bitlis Bolu Bursa Bingöl Batman Balıkesir Aydın Pamukören Çiflik Ortaklar-Gümüş Umurlu-Serçeköy Balya Güre Gönen Hisaralan Derman Hisarköy Pamukçu Kepekler Yıldız Kızıkköy Şamlı Dağ Ilıcası Holi Hacıköy Harur Karlıova Nemrut Sarıot Kösenözü Kaya-Sada Kaynarca Eskişehir İzmir Erzurum Diyarbakır Denizli Çankırı Çanakkale Bursa

MTA İhale yoluyla devrediyor

182

bir jeolojik ve jeofizik birikim olmakla birlikte, kaynakların yer aldığı sahaların tamamına yakın bölümünde rezervuara ilişkin parametreler, kapasite bilinmemekte, bu durum yatırımlar için risk oluşturmaktadır. Bunun önde gelen nedenlerinden biri açılan kuyu sayısının yetersizliğidir [2]. Jeotermal araştırmalar konusunda ileri ülkelerde saha başına düşen kuyu sayısı ortalama 20 iken bu sayı ülkemizde 3 civarındadır. Sahaların kapasitesi belirlenmediği gibi, üzerinde yer aldığı rezervuar sınırları da bilinmemektedir. Bu alanlara yapılacak yatırım riskini ortadan kaldırmak için belirsizliği giderecek çalışmalar yapılmamışken, jeotermal kaynak oluşumuna uygun jeolojik koşulları taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, salt MTA’nın ruhsatlarının yakınında veya etrafında olması ve bu sahaların devamı niteliğinde olduğu beklentisiyle, çoğunluğu jeotermal konusunda herhangi bir birikimi olmayan elemanlar/ disiplinler tarafından yatırımcılara önerilen çok sayıda arama müracaatı ruhsata bağlanmıştır. Jeotermal kaynak arama etkinliği, değişik basamaklardan oluşan ve birden fazla meslek disiplinince yürütülen çalışmaları içermektedir. Kaynak dinamik bir özelliğe sahip olduğundan diğer yeraltı kaynaklarından farklı olarak aranmakta ve işletilmektedir. Bu açıdan bakıldığında arama çalışmalarının, nasıl yapılacağını, araştırılıp geliştirileceğini, etütte, sondajda, testlerde, kullanılması gereken mühendislik yöntemlerini iyi bilen, sahaların özelliklerini iyi tanıyan meslek disiplinleri tarafından yürütülmesi, kaynağın sürdürülebilirliğinin sağlanması için yaşamsal önem taşımaktadır. Kapsamlı araştırmalar yapılmamış alanlarda kuyu açılması öncesinde ayrıntılı bir jeoloji etüdü, toprak gazı ve jeofizik etüt gibi aletsel ölçümler ile kimyasal analiz çalışmalarının yapılması riski en az düzeye indirmek için gereklidir. Tersine bir tercihle, kapsamlı bir etüt yapılmamış ruhsatlarda zaman ve maliyet kaygısıyla, dünya standartlarındaki arama tekniği göz ardı edilerek yapılacak dar zamana sıkıştırılmış çalışmalar, aramacılığın doğasında var olan riski büsbütün artıracaktır. İşletme aşamasında çok merkezli, çok amaçlı, çok mülkiyetli faaliyetlerin tümü için aynı rezervuarın kullanılması söz konusu olabilmektedir. Oysa ki rezervuar sınırlarının belirsizliğine karşılık,

MTA adına ruhsatlı.

Keramet Tümbüldek Tuzla Kestanebol Hıdırlar Ozancık Kırkgeçit Etili Çavundur Gölemezli Kızıldere Tekkehama Bölmekaya Karataş Yenice Karahayıt Karataş Çermik Kığıhazman Merkez-Pasinler Horasan Sakarılıca Balçova Seferhisar Nevşehir Manisa Kütahya Kırşehir İzmir

Kaynarca Dibek-Poyracık Bademli Çeşme-Ilıca Ilıcaburun Narlıdere Torbalı Mahmutlu Terme Karakurt Eynal Naşa-Çitgöl Abide Uşbaş Kurşunlu Sart Saraycık Menteşe Kula-Emir Urganlı Horzum-Sazdere Kavaklıdere Caferbey Kozaklı Yozgat Yalova Van Rize Sakarya Samsun Sivas Şırnak Tokat Uşak Niğde

Narlıgöl Acıgöl Çiftehan Ayder Ilıcaköy Akyazı Havza Sıcak Çermik Akçaağıl Hısa Çermiği Sulusaray Banaz Hamamboğazı Hasanabdal Ozalp-Çaybağı Sorköy Zereni Ayrancılar Armutlu Termal Sorgun Kara Mağara Yerköy Sarıkaya

143

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

aynı rezervuar üzerinde birden fazla yatırımcıya ruhsat verilmiştir. Bu durum ruhsat pazarının oluşmasına yol açması yanında işletme aşamasında aynı rezervuarı paylaşıyor olacaklarından faaliyetlerin birbirlerini etkileme riskini de yaratmıştır. Dolayısıyla teknik ve hukuki sorunlar yaşanma olasılığı göz ardı edilmemelidir. Mevcut yasa ise bu sorunlara çözüm olmaktan uzaktır. Ülkemiz için önemli bir jeolojik zenginlik olan jeotermal kaynakların, arama yöntemleri ve uygulanan teknikler gibi spesifik özellikleri nedeniyle, belli bir kültürün oluşması, birikimin tesisi ve sektörün uzun vadede zarar görmemesi için, bu kaynağa dayalı tüm faaliyetlerin; yetkin, yönlendirici, uzman kurum ve disiplinlerle planlanıp yürütülmesi gereklidir. Bir diğer sorun da jeotermal kaynak araştırılmasında üretilen bilgilerin dağınık oluşudur. Öyle ki MTA dışında açılan kuyuların sayısı bilinmemekte, bu kuyular hakkında teknik bilgiler bulunmamaktadır. Jeotermal kaynak araştırmalarında üretilen bilgilerin kurulacak Jeotermal Bilgi Bankası’nda toplanması gerekmektedir [2]. Sonuç olarak; Q Ülkemizde jeotermal kaynaklara yönelik yatırım yapılacak önemli bir potansiyel bulunmaktadır. 4350 MWt potansiyel kullanılabilecek durumdadır. Q Ortaya çıkarılmış alanlarda geliştirme çalışmaları yapıldığında, potansiyel değerleri ve ekonomiye katkısı önemli ölçüde artacaktır. Q Önemi giderek daha iyi anlaşılan ve kullanımı yaygınlaşan kaynaklar, gelecekte kaçınılmaz olan darboğazda seçenek haline gelecek, ülke, enerji ihtiyacının bir bölümünü yerli, ucuz, temiz, sürdürülebilir ve daha da önemlisi denetimi kendi elinde olan kaynaklardan karşılama olanağına kavuşacaktır. Q Artan tüketimin yol açtığı enerji açığı nedeniyle Türkiye, hızla yeni enerji kaynaklarına yönelmeli, yerli enerji kaynaklarında kullanım çeşitlendirilmeli, kaynaklar en ekonomik ve en fazla yararlanmayı sağlayacak biçimde değerlendirmelidir. Q Aramalarda dünya standartlarındaki metodoloji uygulanmalı, zaman ve maliyet kaygısı olmamalı, çalışmalar dar zamana sıkıştırılmamalıdır. Q İşletme aşamasında sınırları belirsiz rezervuarlar üzerindeki ruhsatlarda teknik ve hukuki sorunlar yaşanması kaçınılmaz görünmektedir. Kaynağın özelliğinden dolayı tüm faaliyetler; yetkin, yönlendirici, uzman kurum ve disiplinlerle planlanmalı, sürdürülebilirliğinin sağlanması için çalışmalar, kullanılması gereken mühendislik yöntemlerini iyi bilen meslek disiplinleri tarafından yürütülmelidir. Q Ülkenin jeotermal bilgilerini kolay erişilir hale getirmek için Jeotermal Bilgi Bankası kurulmalıdır.

time in favor of fossil resources; therefore it has an increasing dependence on outside in supplying need of energy. To reduce dependence on outside; Turkey should have cost effective use of energy resources, particularly focus on resources don’t create environmental pollution, and obliged to increase resource diversity. This reality requires to increase the share of renewable energy sources among the total energy consumption, whose importance are appeared on day by day. In this sense, because of the zone geothermal energy that has important potential becomes a serious choice. Like the other countries tending to new energy sources, because of the energy deficit that caused by the consumption increasing every day; also in Turkey the involvement to these sources have increased and there have been investments in geothermal energy. Those areas are discovered by MTA and allocated by tender to potential investors. There was only Kızıldere Power Station, but now there are 6 geothermal power plants in the operation. Geothermal resources in Turkey have begun to be investigated about 50 years ago. There are 600 springs (hot and warm discharges). There is a fundamental potential that can create a new choice and investment instead of fossil energy sources. Total potential is around 4350 MWt. Produced fluids can be used in a wide area like electricity, heating, thermal useage(Spa) and greenhouse. There are important investments for those sources. But there are some cumulative problems because of lack of potential knowledges and being out of legal proceedings for long years. Geothermal field in the Turkey, geological and geophysical studies were done but there is not enough information about reservoir and capacity in most of the fields. One of the leading causes of this gap is the insufficient number of drilling wells. The mean number of drilling wells per field in our country is around 3. In Turkey, there are important potential geothermal resources those are cheap, clean, sustainable, multi-purpose and can provide unemployment in Turkey. There are 190 fields determined by exploration studies up to now. Electricity production can be done in 20 fields and 120 fields can be used for heating. Rest of them can be used for thermal tourism and balneology. According to production values of MTA drillings, approximately 130 fields have usable potential which is 3740 MWt. This potential value will be much more with wells drilled by some companies of those production values did not enter official records. Geothermal resources’ uses in Turkey are; domestic heating, greenhouses and thermal plants; electricity generation, industrial applications, thermal tourism and balneology. 1300 MWt section of the available potential is being used for domestic heating, thermal plants and greenhouses, 410 MWt section is being used for thermal baths and with both uses, geothermal direct use capacity reached up to 1710 MWt. Turkey is located within the first 5 countries in the world. Turkey used direct geothermal energy after China, Japan, The United States and Iceland. Geothermal energy which is generated from geothermal fluids in 13 fields those are still in operation and being used to heat 171 000 residences. As well as rapidly becoming common domestic heating, geothermal resources are exploited economically in 2000acres greenhouse and are being used in 195 Spa.

Kaynaklar
[1] AKKUŞ, İ., Akıllı, H., Ceyhan, S., Dilemre, A., Tekin, Z. Türkiye Jeotermal Kaynaklar Envanteri. MTA Genel Müdürlüğü Envanter Serisi-201. 2005, Ankara [2] AKKUŞ, İ. Enerji Kullanımında Jeotermal Kaynaklar Seçeneği. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber Bülteni. Sayı:2008/2-3. S.81-85. 2008, Ankara

Summary
Turkey is a country that consumes more energy than produce, in the use of energy resources has a preference for a long

144

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ENDÜSTRİYEL FANLARDA ENERJİ VERİMLİLİĞİNİN ARTIRILMASI

İbrahim ÇAKMANUS
Çakmanus Müh. Enerji San. ve Tic. Ltd. Şti.

Tuğba AKPINAR
Çakmanus Müh. Enerji San. ve Tic. Ltd. Şti.

Özet Günümüzde çevre kirliliğinin azaltılması ve ekonomik nedenlerle fosil yakıt tüketiminin azaltılması amacıyla enerjinin verimli kullanılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanma yönünde yoğun çabalar gözlenmektedir. Bu bağlamda mevcut tesislerde enerji verimliliğinin artırılması da öneme sahiptir. Bu çalışmada mevcut fanlarda enerji verimliliğinin artırılması konusu incelenmiştir. 1. Giriş Fanlar, havayı basınçlandırarak belirli bir akış yolu içinde hareket etmesini (bir yerden başka bir yere naklini) sağlayan türbo makinalardır. İyi bir fan istenilen performansı yerine getirirken az enerji tüketen (yüksek verimli), mümkün olduğunca az gürültülü ve ömür boyu maliyeti düşük olan fandır. Fanlar; bina HVAC sistemleri, demir çelik, cam, çimento, ahşap sanayi, karayolu ve demir yolu tünel havalandırması, madencilik, elektrik santralleri (soğutma kulelerinde ve kazan besleme havası için vb.), otopark havalandırması, petrokimya, kimya, rüzgar tüneli, taşımacılık, demirçelik, şeker, kağıt, çevre teknolojileri, endüstriyel havalandırma gibi değişik sektörlerde kullanım alanına sahip cihazlardır. Fanlar sanayide ve ticari binalarda önemli oranda elektrik tüketen makinalardır. Türkiye’de sanayide verimleri yüksek olmayan çok sayıda fan vardır. Bu nedenle enerji verimliliğinin artırılmasında fanların ve fan sistemlerinin verimliliklerinin artırılmasının katkısı olacaktır. Fan sistemlerinde enerjinin verimli kullanılması seçim, tasarım, imalat ve işletme süreçlerinin optimize edilmesi ile sağlanır. Çünkü fanların ömür boyu maliyeti içinde enerjinin oranı %90, ilk yatırım maliyeti ise %10 civarındadır. Bunun anlamı; bir işletme için en iyi fanın ilk yatırım maliyeti en düşük fan olmadığıdır. Bu nedenle fan, ömür boyu maliyeti en az olacak şekilde seçilmelidir. Tasarımcılar genellikle sistem debisi ve basıncı belirlenirken tasarımda emniyet faktörleri dikkate alırlar, mal sahipleri de ilerideki olası kapasite artışı için bir marj olmasını isterler. Bunlar ve geçmişte fan tasarımlarında bilgisayar teknolojilerinin olmaması, eskime gibi nedenler mevcut fanlarda enerji verimliliğinin artırılmasında potansiyel oluşturur. Burada bir başka faktör de fan imalatçıları kendilerine verilen debi, basınç ve sıcaklık değerleri için en verimli noktada seçim yaparlar. Eğer işletmede yukarıdaki nedenlerle bu değerlerin dışına çıkılırsa fan verimsiz çalışır.

ve duman kontrol fanları şeklinde (ayrıca jet fanlar), soğutma kulelerinde ve soğutma grubu kondenserlerinde kullanılır. Ayrıca son yıllarda otoparklarda havalandırma ve yangın fanları olarak da kullanılmaktadır. Santrifüj fanlar havayı mil ekseninde emip radyal yönde basınçlandırarak çıkış ağzına gönderen fanlardır. Bu işlem fan çarkının dönmesi sonucu ortaya çıkan santrifüj hızlar ve kuvvetler yardımı ile olmaktadır. Endüstride genellikle bu fanlar kullanılmaktadır. Santrifüj fanlar tek emişli veya çift emişli olarak seçilebilirler. Ancak genel uygulama tek emişli fanlar şeklindedir. Çift emişli fanlar paralel bağlı iki fan gibi düşünülebilir ve debiyi artırmak için kullanılırlar.

3. Fan Seçimi
3.1. Fanların Performans Değerleri Fanlar, V (m³/s veya m³/h) debideki havayı ∆P (mmSS) basıncına yükselterek çalıştığı sistemin basınç kayıplarını yenerek bir yerden bir yere iletirler. Bir binanın havalandırılmasında dışarıdan alınan taze hava klima santralinde ısıtılıp veya soğutularak fan ile basınçlandırılması suretiyle tüm binaya dağıtılması, bir endüstriyel tesiste atık gazların filtrelenerek atmosfere atılması, çimento farin değirmen fanı örnek verilebilir. Fanlarda havanın hareketi akışkanlar mekaniğinin temel prensipleri ile açıklanabilir. Fan gücü (kW) N (kW) = Vx∆P /(3600x102xηfan) [1]

Şeklinde ifade edilir. ηfan sürtünmeler ve kaçaklar nedeniyle tahrik motorundan fandaki hidrolik güce dönüşüme kadar meydana gelen kayıpları ifade eder. Fan performans değerlerinde düzeltme yapılması Fan performans eğrileri genellikle deniz seviyesi (1 bar atmosfer basıncı) ve 15 °C hava sıcaklığı esas alınan standart koşullar için hazırlanır. Bu şartlardaki havanın yoğunluğu ρ=1.205 kg/ m³ - referans yoğunluk- olarak alınır. Ancak fanlar genellikle bu referans şartların dışında çalışırlar. Öneğin yüksek rakımlı yerlerde, deniz kıyısında ama yüksek sıcaklıkta veya hem yüksek rakımlarda ve de yüksek sıcaklıklarda çalışabilirler. Fanın bu gibi koşullarda çalışabilmesi için fan kanunlarında gösterilen yoğunluk düzeltmelerinin (rakım ve sıcaklık için) yapılması gerekir. Bunun için ideal gaz denkleminden (PV=mRT) yararlanılır. Bu denklem yoğunluk için düzenlenirse m/V=ρ=P/(RT) olur. Havanın yoğunluğu yerin rakımına (atmosfer basıncının değişmesi nedeniyle) ve prosesin sıcaklığına bağlı olarak değişir. Yoğunluk tablolardan doğrudan alınabilir veya ideal gaz denkleminden hesaplanabilir.

2. Fan Çeşitleri
Fanlar; aksiyal fanlar, santrifüj fanlar, aksiyal-santrifüj fanlar, çatı tipi fanlar, jet fanlar, propeller fanlar şeklinde sınıflandırılabilir. Aksiyal fanlar karayolu, metro vb. tünellerinde havalandırma

145

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Fan kanunları (fan denklemleri) Fan kanunları en genel hali ile aşağıdaki gibi yazılabilir. Debi için : V1=V2 x (D1 / D2 )³ x (n1 / n2 ) x 1 Basınç için: P1=P2 x (D1 / D2 )² x (n1/ n2 )² x (ρ1 / ρ2 ) Güç için: N1=N2 x (D1 / D2 )5x (n1/ n2 )² x (ρ1 / ρ2 ) Gürültü için: L2 - L1 = 50 Log10(D2 / D1 ) + 50 Log10(n2 / n1 ) [2a] [2b] [2c] [2d]

5. Mevcut Fan Sistemlerinin İyileştirilmesi
Mevcut bir fan sisteminde iyileştirme yapılabilmesi için öncelikle mevcut durumun belirlenerek kayıt altna alınması gerekir. Bunun için fanın debisi, fan emişinde ve çıkışındaki statik basınç, sıcaklık, motorun çektiği akım, voltaj, cosϕ, motor verimi ölçülür veya var olanlar tablodan alınır. Bu ölçümlerden sonra fan hidrolik gücü, şebekeden çekilen güç hesaplanır. Bu iki değer birbirine oranlanarak fan sisteminin (fan, kayış-kasnak veya kaplin, motor komple) toplam verimi (ηtoplam= ηfanxηaktxηnot) ve buradan hareketle de fan verimi [ηfan= ηt /( ηakt x ηmot)] hesaplanır. Böylece fanda verim ve gerekiyorsa kapasite artış potansiyeli ortaya konulur. Tablo 1 ve Tablo 2’de iki farklı çimento fabrikasında bulunan yüksek güçlü fanların sahada yapılan ölçüm değerler verilmiştir.
Tablo 1. Çimento Fabrikası A’daki Ölçüm Değerleri Ölçüm Değerleri Fanın Adı Debi (m³/h) 361.072 132.391 761.596 383.206 166.913 40.828 Basınç (mmSS) 460 660 1130 140 550 40 T (°C) 330 20 85 250 85 480 Fan Verimi % 49 82 86 50 67 12 Nelektrik (kW) 1067 320 2980 328 374 41

Fan kanunlarından yararlanılarak bir durum için bilinen değerlerden hareketle yoğunluk, devir sayısı, rotor çapı gibi parametrelere bağlı olarak yeni bir durumda çalıştırılması durumundaki debi, basınç, güç, gürültü hesaplanabilir. 4. Fanlarda Enerji Verimliliği Endüstride kullanılan fanlar yüksek güç tüketen cihazlar olup arıza, bakım veya başka nedenlerle durdurulmadığı sürece çalışırlar. Bu nedenle fanın ömrü boyunca tüketeceği enerji, bu fanın imalat (ilk yatırım) maliyetinin yüzlerce katı olabilmektedir. Dolayısıyla yıllık çalışma süreleri fazla olan tesislerde enerji verimliliği önemlidir. Bu nedenle ömür boyu maliyeti (ilk yatırım ve ömür boyu enerji maliyetlerinin toplamı) az olan fan seçilmelidir. Bu bağlamda, fabrikalarda eski fanların incelenerek verimlerinin hesaplanması ve fizibilite etüdü yapılarak yenilenmesi yararlı olmaktadır. Bu yenilemeler ilk yatırım maliyeti getirse de aşağıda görüleceği üzere kendini kısa sürede amorti eden yatırımlar olabilmektedir. Fan verimi fandan alınan hidrolik gücün fan şaftında fana verilen güce oranı şeklinde tanımlanır.
η= N h VxΔPp ( 3600 x102 ) = N şaft ϖxTshaft

1. Bacagazı fanı 2. Bacagazı fanı Farin değirm. sistem fanı Fırın elektro filtre fanı VKS sistem filtre fanı MİD air fanı

[3]

Tablo 2. Çimento Fabrikası B’deki Ölçüm Değerleri Ölçüm Değerleri Fanın Adı Debi (m³/h) 469.700 250.800 237.300 67.028 Basınç (mmSS) 325 160 185 1135 T (°C) 352 115 115 100 Fan Verimi % 49 68 66 76 Nelektrik (kW) 972 181 207 308

şeklinde hesaplanabilir. Terimin paydasındaki ifade fandan elde edilen teorik hirolik gücü (kW), payda işe şaft gücünü ifade etmektedir. Tşaft fan torku olup aşağıdaki gibi yazılır.
& Tshaft = m(r2 cu 2 − r1cu 1 )

Farin baca gazı fanı

[4a]

Elektro fanı 1. farin değirmen fanı Kömür değirmeni fanı

Bu eşitlik santrifüj fanlar için geçerlidir. Aksiyal fanlarda çap doğrultusu ile akış doğrultusu bir birinden çok farklı olduğu için r1 ve r2 yarı çapları yerine kanadın ortasından geçen rm yarı çapı esas alınarak,
Tşhaft = mrm ( cu 2 − cu 1 ) = ρVrm (cu 2 − cu 1 )

[4b]

eşitliği yazılabilir. Burada ω=2πn/60 (rad/sn), n (d/d) fanın devir sayısı, Tshaft: şafta verilmesi gereken tork (Nm), r1 ve r2 sırasıyla giriş ve çıkış yarıçapları (m), cu1 ve cu1 sırasıyla giriş ve çıkışta akışkanın mutlak hızının teğetsel bileşenleridir (m/s). Görüldüğü üzere şaft gücü fanın içinden geçen kütlesel debiye, fanın açısal hızına, rotor yarı çapına, emiş ağzı yarı çapına cu terimleri nedeniyle ise kanat eni, kanat açısı gibi parametrelere bağlıdır. Fanlarda enerji verimliliğini etkileyen başlıca unsurlar rotor ve kanat geometrisi, kanat sayısı, hidrolik kayıplar (türbülans, vorteksler, kanatların akışa kılavuzluk edememesi, sürtünme, kaçaklar vb.), yataklardaki sürtünmeler, tahrik sistemi ve motor kayıplarıdır. Örneğin santrifüj fanlarda kanat verimi kanat tipine göre %60 ile %92 arasında değişmektedir. Dolayısıyla fan verimliliğinin artırılması için optimizasyon (örneğin airfoil, kanat açısı, kanat eni, emiş ağzı çapı, rotor çağı, kanat sayısının belirlenmesi vb.), fan imalat teknolojisinin iyileştirilmesi gerekir.

Verimlilik artışı potansiyeli olan fanlar yukarıdaki tablolarda koyu renk ile işaretlenmiştir. Verimlilik artışı potansiyeli tespit edilen bir fanın tasarımında; (3) ve (4) denklemleri kullanılarak kanat açıları, kanat sayıları, rotor ölçüleri vb. ölçülerde gerekli değişiklikler yapılarak (3) denklemindeki verim maksimum düzeye (%85’lere) gelinceye bilgisayar programı ile değişiklikler yapılır. Fan verimleri günümüzde %80-85 civarına kadar çıkarılabilmektedir. Ancak çimento fabrikalarında olduğu üzere tozdan kaynaklanan aşınma, sıcaklık nedeniyle malzemenin mukavemet değerlerinin düşmesi, toz yapışması, çevresel kuvvetler gibi faktörler de tasarımda dikkate alınmalıdır. Optimum bir tasarım elde edildikten sonra bunun kontrolü için Şekil 1’de gösterildiği üzere CFD (Computational Fluid Dynamics) analizi yapılarak nihai karar verilir. Yukarıda belirtildiği şekilde ölçümü yapıldıktan sonra mal sahibi tarafından onaylanıp siparişe bağlanan ve imalatı yapılarak halen çalışmakta olan iki fanın imalat öncesi ve sonrasındaki değerler ve elde edilen tasarruflar aşağıda iki örnekte açıklanmıştır.

146

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

sonra yukarıda belirtildiği üzere yeni duruma göre verim maksimum olacak şekilde fan tasarımı optimize edilerek CFD simulasyonu yapılmış ve imalatı yapılacak hale getirilmiştir. Bundan sonra fan yerine monte edilmiş ve çalışırken debi, statik basınç, şebekeden çekilen akım, voltaj değerleri ölçülmüştür. Mevcut ve iyileştirilmiş duruma ilişkin bilgiler aşağıda verilmiştir.
Şebekeden çekilen elektrik gücü (kW) 1411 970 Toplam basınç (mmSS) Çalışma Sıcaklığı (°C) Elektrik motoru(kW) Debi (m³/h) Motor devri (d/d) 1000 1000 Verim (%) 58 81

Önceki durum İyileştirilmiş durum Şekil 1. Fanlarda CFD simulasyonu.

1600 1600

443,000 540,000

630 500

180 180

Uygulama Örneği 1: Bir çimento fabrikası tarafından bir filtre fanında motor değiştirilmeden (şebekeden yaklaşık aynı akım çekilerek) debi artışı yapılıp yapılamayacağının incelenmesi talep edilmiştir. Tarafımızca yapılan ön hesaplarda sadece rotor değiştirilip verim artışı sağlanarak fan kapasitesinin 320.000 m³/h’den 450.000 m³/ h’e çıkarılabileceği hesaplanmıştır. Bu artışın sağlanabilmesi için denklem (1)’deki η değeri maksimize edilmiştir. Bu değer ise emiş çapı, rotor çapı, kanat giriş ve çıkış açılarına, girişte ve çıkışta kanat enine, devir sayısına bağlıdır. Bu parametreler gerektiği kadar değiştirilerek fan bir boyutlu tasarım ile optimize edilmiştir. Daha sonra bunun doğruluğu CFD simulasyonu ile kontrol edilmiş ve gerekli değişiklikler yapılmıştır. Bundan sonra ise fanın imalatı ve montajı tamamlanmıştır. Fabrika yetkilileri ile birlikte fan çalışırken yapılan ölçümde fan debisinin 463.000 m³/h olduğu belirlenmiştir. Yapılan hesap sonucunda fan veriminin %82 olduğu belirlenmiştir. Bir başka ifade ile motor gücü artırılmadan verim artışı sağlamak suretiyle debi önceki duruma göre %45 civarında artırılmıştır. Fanın iyileştirme öncesi ve sonrasındaki değerleri aşağıda verilmiştir.
Elektrik motoru (kW) Önceki durum İyileştirilmiş durum 400 400 Debi (m³/h) 320,000 463,000 Toplam Çalışma Verim basınç Sıcaklığı (%) (mmSS) (°C) 220 220 210 210 60 82 Motor devri (d/d) 994 994

Tasarruf (1411-970=) 441 kW olmaktadır. Fanın yılda 7000 saat çalıştığı ve enerji maliyetinin yine 0.18 TL/kWh olduğu kabul edilirse yıllık parasal tasarruf (441x7000x0.18=) 555.660 TL/yıl olmaktadır. Bu işin ilk yatırım bedeli ise yaklaşık 150.000 TL olmuştur. Buna göre amortisman süresi 4 aydan daha kısa olmaktadır. Bu fan Kasım 2009’dan bu yana belirtilen verimle çalışmaktadır (şebekeden çekilen güç yaklaşık 970 kW çekmektedir).

6. Sonuç
Enerji verimliği için fanlar, sistem ve prosesin ihtiyacına uygun biçimde tasarlanıp imal edilmelidir. Mevcut fanlarda öncelikle mevcut durumun analizi ve ölçümler yapılarak tasarruf potansiyeli belirlenmelidir. Günümüz teknolojisinde fanın cinsine bağlı olarak %70-85 arasında verim değerleri elde etmek mümkündür. Bunun için CFD simulasyonları ve diğer bilgisayar programları ile fanlar optimize edilebilmektedir. Bu kapsamda endüstrideki 200 kW’nın üzerindeki güçlerde fanların öncelikle incelenmesi yararlı olacaktır. Tekrarlamak gerekirse iyileştirme potansiyelinin nedenleri; emniyet faktörü ve kapasite artırım düşünceleri nedeniyle sisteme uygun fanın seçilmemiş olması (genellikle büyük fan seçimi), tasarım sürecinde verimliliğin yeterince sağlanamaması, zaman içinde fanların verimliliklerinin azalması ve proses ihtiyaçlarının değişmesidir. Enerji verimliliğinin artırılmasında fana ilave olarak tahrik sitemi (kayış kasnak varsa kapline dönme), elektrik motoru (örneğin 90 kW’a kadar EFF1 motor kullanımı) ve kontrol stratejileri (değişken debili sistemlerde paralel işletme, frekans invertörü uygulamaları) da önemli olup konu sistem olarak ele alınmalıdır.

Tasarruf Aynı motor gücü ile yukarıda belirtilen oranda hava debisi artışı sağlanmıştır. Bu değer yaklaşık 160 kW güce karşılık gelmektedir. Fanın yılda 7000 saat çalıştığı ve enerji maliyetinin 0.18 TL/kWh olduğu kabul edilirse yıllık parasal tasarruf (160 kWx7000 hx0.18 TL/kWh=) 201.600 TL/yıl olmaktadır. Bu işin ilk yatırım bedeli ise yaklaşık 90.000 TL olmuştur. Buna göre basit amortisman süresi (90.000/201.600=) 6 ay olmaktadır. Bu fan Haziran 2009’dan bu yana %82 civarında bir verimle çalışmaktadır. Uygulama örneği 2: Bu uygulama bir MDF entegre fabrikasındaki kurutma fanıdır. Burada Firmaca, kapasite değişikliği olmadan şebekeden çekilen elektriksel gücün azaltılıp azaltılamayacağının incelenmesi istenmiştir. Bu uygulamada da öncelikle mevcut durumu sahada ölçülmüş ve verimlilik artış potansiyeli değerlendirilmiştir. Daha

Kaynaklar
[1] ÇAKMANUS, İ., “Endüstriyel Fanlar: Tasarım, İmalat ve Enerji Verimliliği. Türk Tesisat Mühendisleri Derneği Yayınları, no:23, Ankara, 2009.

Summary
One of these days, reducing environmental pollution and economic reasons to reduce fossil fuel consumption efficient use of energy and renewable energy sources to benefit from intensified efforts in the direction observed. In this context, the existing facilities to increase energy efficiency is important. In this study, to increase energy efficiency in existing fan issues examined. Studies in existing industrial fan is significant potential for energy savings, and most of the project have been identified in a short time can redeem itself.

147

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

KÖMÜR-ENERJİ-ÇEVRE ÜÇGENİNDE “LİNYİT SWOT ANALİZİ”

Dr. İlker ŞENGÜLER
MTA Genel Müdürlüğü Enerji Dairesi

Özet
“SWOT” İngilizce’de dört kelimenin baş harflerinden türetilmiş bir sözcüktür. Bu kelimeler; Strengths (Üstünlükler), Weaknesses (Zayıflıklar), Opportunities (Fırsatlar) ve Threats (Tehditler) dir. “SWOT Analizi” değişik konulara uygulanmakta, projeksiyonlarda önemli yer almakta ve çalışmaları yönlendirmektedir. Ülkemizde yaklaşık 1.3 milyar ton taşkömürü, 1.6 milyar ton bitümlü şeyl, 82 milyon ton asfaltit ve yeni bulunan rezervler ile 11.5 milyar ton linyit bulunmaktadır. Uzun yıllardır 8.3 milyar ton olarak bilinen linyit rezervlerimiz 2005 yılında MTA Genel Müdürlüğü koordinasyonunda başlatılan arama ve araştırma çalışmaları ile 12.6 milyar tona ulaşmıştır. Ancak, işletme yapılan linyit sahalarında bugüne kadar yapılan üretimin 1.1 milyar ton olduğu dikkate alındığında, bugün için ülkemiz linyit rezervlerinin 11.5 milyar ton olduğu ortaya çıkmaktadır. 2005 yılından sonra ülkemiz linyitlerinde artışı gerçekleştirilen 4.3 milyar tonluk görünür+muhtemel+mümkün rezerv, yerli kaynak olması bakımından çok önemli bir enerji kaynağıdır. Burada kömür, enerji ve çevre üçgeninde ülkemiz linyit kaynaklarının değerlendirilmesine yönelik kısa bir SWOT analizi yapılmıştır. Linyitlerin özellikle termik santrallerde enerji üretimi amacıyla kullanılmasındaki üstünlükler (S), zayıflıklar (W), fırsatlar (O) ve tehditler (T) ortaya konmuştur.

Ülkemizde yaklaşık 1.3 milyar ton taşkömürü ve yeni bulunan rezervler ile 12 milyar ton civarında linyit bulunmaktadır. Özellikle Doğu Anadolu Bölgesinde ısınma amaçlı kullanılan asfaltit rezervi yaklaşık 82 milyon ton, yine fosil katı yakıtlar grubu içerisinde yer alan ve ülkemizde genellikle linyit sahalarında bulunan bitümlü şeyl (oil shale) rezervimiz ise 1.6 milyar tondur [5]. 1990’lı yılların başında ülkemizin ithal doğal gaza yönelmesi ile durma noktasına gelen kömür arama çalışmaları, 2005 yılında MTA Genel Müdürlüğü koordinasyonunda başlatılan projeler ile yeniden büyük bir ivme kazanmıştır. Bu çalışmalarda önceliği, ülkemizdeki kömür çökelimine uygun alanların yeniden gözden geçirilmesi ve yeni alanların belirlenmesi oluşturmuştur. Bu bağlamda Trakya, Soma (Manisa), Karapınar (Konya), Dinar (Afyonkarahisar), Alpu (Eskişehir) ve Afşin-Elbistan (Kahramanmaraş) havzalarında yeni kömürler bulunmuş, bilinen sahalarda ise rezerv artışları sağlanmıştır. Uzun yıllardır 8.3 milyar ton olarak bilinen linyit rezervlerimiz 12.6 milyar tona ulaşmıştır. Ancak, işletme yapılan linyit sahalarında bugüne kadar yapılan kömür üretiminin 1.1 milyar ton olduğunu dikkate aldığımızda, bugün için ülkemiz linyit rezervlerinin 11.5 milyar ton olduğu ortaya çıkmaktadır. 2005 yılından sonra ülkemiz linyitlerinde artışı gerçekleştirilen 4.3 milyar tonluk görünür+muhtemel+mümkün rezerv, çok önemli bir enerji kaynağıdır. Doğal gaz, çok pahalı bir enerji hammaddesi olmasına rağmen çevresel özellikleri ön plana çıkarılarak ülkemizde elektrik enerjisi üretiminde tek kaynak haline getirilmiştir. Oysa AB üyesi ülkelerde bile elektrik enerjisi üretiminde bizde olduğundan çok fazla kömür kullanılmaktadır. Yakıtların emisyon değerleri linyitte 900 gr/kWh, taş kömüründe 800 gr/kWh, petrolde 800 gr/kWh, doğal gazda 400 gr/kWh dir. Son yıllardaki yeni yakma teknolojileri ile kömürdeki emisyon oranları çok daha aşağılara çekilmiş ve doğal gaz emisyon oranlarına yaklaşmıştır. Doğal gazın pahalı bir enerji kaynağı olması dolayısıyla elektrik enerjisi maliyetini yükselttiğinden yerli kaynaklarımızın kullanımı her zamankinden önemli bir hale gelmiştir. Burada kömür, enerji ve çevre üçgeninde ülkemiz linyit kaynaklarının değerlendirilmesine yönelik kısa bir SWOT analizi yapılmıştır. Linyitlerin özellikle termik santrallerde enerji üretimi amacıyla kullanılmasındaki üstünlükler (S), zayıflıklar (W), fırsatlar (O) ve tehditler (T) ortaya konmuştur.

Giriş
Kömür, diğer birincil enerji kaynakları ile karşılaştırıldığında tartışmasız en fazla olan rezerv ömrü ve yeryüzündeki geniş dağılımı nedeniyle özellikle 2030 yılından sonra çok daha büyük önem kazanacaktır. Günümüzdeki üretim düzeyi dikkate alındığında, kömür rezervlerinin ömrü 200-220 yıl olarak hesaplanmaktadır. Bu süre petrol için 40 yıl, doğalgaz için 67 yıl olarak verilmektedir [1][2]. Dünyada elektrik üretiminde kullanılan enerji kaynakları içerisinde ilk sırayı % 41 ile kömür almaktadır. Kömürü % 20.1 ile doğalgaz, % 16 ile hidrolik, %14.8 ile nükleer, % 8.8 ile petrol ve % 2.3 ile diğer kaynaklar izlemektedir. Türkiye’de ise elektrik enerjisi üretiminin kaynaklara dağılımında ilk sırayı doğalgaz almaktadır. Bunu hidrolik, yerli kömür, ithal kömür ve diğer kaynaklar izlemektedir [3]. Kömürden elektrik üretiminde Güney Afrika % 94 ile başta yer almaktadır. Onu Polonya, Çin, Avustralya, İsrail izlemektedir. Bu oran komşumuz AB üyesi Yunanistan’da % 55 ve linyit rezervi bakımından dünyada ilk 10 içerisinde olan ülkemizde ise % 28 düzeyindedir [4].

148

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Swot Analizi
S: Üstünlükler (Strengths) 1. Türkiye, linyit kaynakları bakımından önemli bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğu rezervler ile Dünyada ilk 10 içerisinde yer almaktadır. 2. Bilinen linyit rezervlerimiz bugün için yaklaşık 11.5 milyar ton civarında olup yakın bir zamanda yürütülen projeler ile daha da artacağı tahmin edilmektedir. 3. Linyit rezervlerinin önemli bir bölümü termik santrallerde enerji üretimine uygun özelliklerdedir. 4. Türkiye coğrafik olarak kömür yataklarına yakın alanlarda termik santral için gerekli koşullara sahiptir. 5. Linyitin yerli enerji hammaddesi olması büyük avantajdır. 6. Kömür madenciliği ve kömüre dayalı termik santraller ülkemizde doğrudan veya dolaylı birçok insana çalışma alanı yaratacak özelliklere sahiptir. 7. Üretimi kota veya düzenlemeler ile sınırlanmadığından istikrarlı bir fiyata sahiptir. 8. Madencilik, taşıma, depolama ve kullanımı uygun koşullarda yapıldığında güvenilirliği son derece yüksek enerji hammaddesidir. 9. Günümüz üretim düzeyi ile, belirlenmiş olan kömür rezervleri çok uzun bir süre talebi karşılayacak durumdadır. 10. Dünyada 50’den fazla ülkede üretildiğinden ve arz güvenliği olduğundan politik riskler taşımamaktadır. 11. Linyite ve termik santrale bağlı olarak kül özellikleri uygun olduğunda termik santral külleri çimento fabrikalarında kullanılabilir. 12. Yalnızca enerji hammaddesi olmayıp, organik madde içeriği ile tarım ve endüstride proses hammaddesi olarak da kullanılabilir. 13. Madencilik işlemi zorunluluğu olmadan, uygun yatakların yeraltında gazlaştırma, sıvılaştırma gibi yöntemlerle değerlendirilmesi mümkündür. 14. Düşük ranklı kömürlerde uygulanan temiz kömür teknolojileri ile linyitlerimizden gaz eldesi mümkün görünmektedir. 15. Enerji sektöründe en önemli tehdit bağımlı olmaktır. Bu bağımlılık tek kaynağa ve belirli merkeze olduğunda ise durum tartışmasız çok daha kötüdür. Bu nedenle linyitlerimizin her türlü tehditten uzak bir enerji kaynağı olması çok önemli bir üstünlüktür. 16. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) önümüzdeki 25 yıl içinde dünya enerji talebinin % 50’ ye yakınının ve dünya kömür talebindeki artışın yüzde 80’inden fazlasının sadece Çin ve Hindistan’dan geleceğini açıkladı. Çin ve Hindistan’da yaşanacak olan enerji talebi artışının bu coğrafyada yeni dengeler oluşturacağı ve ülkelerin kendi enerji kaynaklarını kullanmanın çok önemli olacağı öngörülmektedir. Sahip olduğumuz kaynaklar coğrafik olarak üstünlük sağlamaktadır. 17. 2005 yılından sonra Çin’in dünya kömür piyasasına girişi ile birlikte kömür fiyatları artış göstermiştir. Çin ve Hindistan’ın elektrik sistemlerinin temelini kömür oluşturmakta olup ülkeler 2015 yılına kadar toplam 800 GW gücünde santral yapımı planlamaktadır. Bu kapasitenin, tüm Avrupa ülkelerinin II. Dünya Savaşı ile 2006 yılı arasında yaptığı santrallere eşit olacağı ve bu yatırımın % 90’ının kömüre dayalı olacağı ifade edilmektedir. 18. Ülkemizdeki linyit kaynaklarına dayalı yeni termik santraller kurulması ve kurulmuş olanlara yeni üniteler eklenmesiyle

kurulu gücümüzün bugün için yaklaşık 18.000 MW’a çıkabileceği hesaplanmaktadır. 19. Ülkemizde elektrik üretim santrallerinin toplam kurulu gücü 2010 yılı başı itibarıyla 41.041 MW’dır. Bu olgu dikkate alındığında, söz konusu kapasite, toplam kurulu gücün yaklaşık % 45’ini oluşturacaktır. Bu tablo, ülkemiz enerji güvenliğinin sağlanması açısından son derece önemlidir. 20. Dünya’da genellikle enerji güvenliği için elektrik üretiminde yerli kaynakların payı en az % 40, ithal kaynakların payı ise % 20 düzeyinde tutulmaktadır. Yerli linyitlerimizle bu orana ulaşmamız mümkün görünmektedir. 21. Ülkemizde 2020 yılında toplam enerji arzının % 30’unun yerli kaynaklardan, % 70’inin ise ithal kaynaklardan karşılanabileceğı öngörülmektedir. Bu olgu dikkate alındığında yerli kaynaklarımız içerisinde en önemli potansiyele sahip olan linyitler daha da önem kazanmaktadır.

W: Zayıflıklar (Weaknesses) 1. Linyite dayalı termik santrallerin kurulması zaman almaktadır. 2. Elektrik enerjisi üretiminde doğal gazın çevre dostu olarak gösterilmesi nedeniyle halk arasında kömürle beslenen santrallere karşı olumsuz bakış oluşmuştur. 3. Konvansiyonel yakma sistemi ile çalışan santrallerin rehabilitasyonu için gerekli olan giderler yüksektir. 4. Kömürün zenginleştirilmesinde önemli olan yan kayaç ile yoğunluk farkı linyit sahalarımızda çok yaygın değildir. 5. Enerji hammaddeleri içinde birim ısıl değer başına en yüksek karbondioksit emisyonuna sahip olanı kömürdür. CO2 tutulumu için henüz geliştirilmekte olan pahalı tekniklerin kullanılması gerekmektedir. 6. Türkiye ortalamasında, linyit kalitesi düşük, buna karşın madenciliği göreceli olarak pahalı durumdadır. 7. Genellikle çok yüksek kül ve nem içeriği nedeniyle enerji yoğunluğu düşüktür ve buna bağlı olarak nakliye maliyeti yüksektir. 8. Yüksek kükürt içerikleri nedeniyle kirleticiliği yüksek olup, yakma ile bağlantılı ilave arıtma teknikleri gerektirir ve bunlar maliyete yansımaktadır. 9. Küçük ölçekte yapılan özel kömür işletmeleri, enerji amaçlı büyük yatırımlar karşısında bir araya gelme güçlüğü yaşamaktadır.

O: Fırsatlar (Opportunities) 1. Dünyadaki enerji arayışlarının sürdüğü dönemde sahip olduğumuz linyit rezervleri, elektrik enerjisi için çözüm niteliğindedir. 2. Dışa bağımlılığımızı azaltabileceğimiz bir enerji kaynağı olması nedeniyle son derece önemlidir. 3. Doğalgazdaki % 99, petroldeki % 92 olan dışa bağımlılığımız dikkate alındığında ülkemizin enerjideki sigortasıdır. 4. Fosil yakıtlar arasındaki rekabet ve arz güvenilirliği dikkate alındığında, kömür göreceli olarak en başta yer almaktadır. 5. Halen dünyada elektrik üretiminde ana enerji hammaddesi olarak kullanılmaktadır. 6. Yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı konusunda yakın bir gelecekte büyük gelişme beklenmemektedir. Başka bir deyişle yakın bir gelecekte yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları, enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılamaktan uzak görünmektedir.

149

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Ham petrol fiyatlarının yükselmiş olması ve artma eğilimini taşıması, kömüre dayalı sentetik yakıt üretiminin rekabet şansını artırmaktadır. 8. CO2 tutulumu ve özellikle alkol bileşiklerine dönüştürülerek yakıta dönüştürülmesiyle ilgili araştırmalar, kömür termik santrallerinin dezavantajlarını giderme yönünde gelişmeler sağlamaktadır. 9. Ülkemizde 2008 yılındaki elektrik tüketim miktarının, % 5 olması gereken yedek enerjiyi % 0,7 oranına düşüreceği öngörüsü linyitlerimizi öne çıkarmaktadır. 10. Türkiye’de kişi başına düşen emisyon miktarı şu anda Avrupa ortalamasının dörtte biri kadardır. Bu emisyon miktarı linyitlerimizi kullanabilmemiz için bir başka önemli fırsattır. 11. Yakma teknolojilerindeki gelişmeler “Global İklim Değişikliği” endişesini gittikçe azalttığından, bütün Dünya’da olduğu gibi ülkemizde de yeniden önemli bir kaynak konumuna gelmiştir. 12. Uluslararası petrol ve doğal gaz şirketlerinin ellerinde bulunan petrol sahalarının ömrünü doldurmak üzere olması, ülkelerin öz kaynaklarını dolaylı olarak önemli kılmaktadır. Bu bağlamda linyit potansiyelimiz önemli olmaktadır.

7.

Linyitleri bir diğer verimli kullanma yöntemi de oksijenli yakmadır. Bu süreçte önce havanın oksijeni ve azotu ayrıştırılır ve yanma odasına sadece oksijen gönderilir. Oksijenli yanma sonunda oluşan gazlar sadece karbonik gaz ve su buharıdır. Su buharı yoğunlaştırıldığında tutulması kolay olan saf karbonik gaz elde edilir. Oksijenli yanma çok sıcak bir alev oluşturacağı için yanma sonucu elde edilen karbonik gazın önemli bir kısmı yanma odasına geri verilerek alev sıcaklığı düşürülür. Oksijenli yanma sırasında linyitin içerdiği bütün karbon oksitlenmekte ve buna bağlı olarak yanma verimi artmaktadır [9]. MTA Genel Müdürlüğü temiz kömür teknolojileri çerçevesinde araştırmalarına yıllar önce başlamıştır. Kömür kullanımından kaynaklanan SOx ve NOx gibi emisyonların en aza indirilmesi amacıyla yürütülen “Briketleme ve Yıkama” projeleriyle çevre dostu bir yakıt eldesi konusundaki araştırmaları gerçekleştirmiştir. Yürütülen özgün bir briketleme yöntemiyle (bu yöntem briketlerin hava kanallı olması ve dolayısıyla yanma yüzeyinin arttırılması esasına dayanmaktadır) kömürlerimizin yanma sürecinde atmosfere atılan duman ve çevreye zararlı atıkların neredeyse tamamına yakınının yok edilebileceği ortaya konmuştur. Ayrıca Tunçbilek kömürleriyle yapılan deneylerde; parça kömür için ısıl verim % 45’den % 52’ye çıkarılmış, yakılan birim yakıt başına atılan kükürt miktarı 22 gramdan 12 grama, birim ısı başına atılan duman miktarı ise 4.8 mg/kcal’den 0.02 mg/kcal’e düşürülmüştür. Elbistan Havzası’nda olduğu gibi ülkemizin birçok yerinde bulunan gitya ve leonardit’in organik tarım için önemli birer hammadde özelliğine sahip olması nedeniyle toprak güçlendirici olarak kullanma olanakları araştırılmıştır [10]. Son yıllarda temiz kömür teknolojileri kapsamında yapılan araştırmalar bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de yeniden gündeme gelmiş olup bu amaçla TKİ Genel Müdürlüğü’nde bir “enerji teknoloji oluşturma platformu” oluşturulmuştur. Kömürlerin gazlaştırılması yolu ile sentetik gaz, ısı, sıvı yakıt gibi birçok ürün eldesi mümkün olduğundan dünyada ve ülkemizdeki bu gelişmelere bakarak, enerji sektörü kömürü yeniden keşfediyor demek yanlış olmayacaktır. MTA, TTK ve TÜBİTAK işbirliği ile Zonguldak Havzası’ndaki kömür kökenli doğal gazın oluşumu, göçü ve birikmesi araştırılmış ve sonuçta havzada gaz potansiyelinin varlığı ortaya konmuştur. Kömür gazlarına yönelik bir araştırma da Soma Havzası’nda başlatılmıştır. Ruhsatı TKİ Genel Müdürlüğü’ne ait Soma linyit havzasında entegre sismik yöntemlerle (kuyu içi ve yüzey sismiği) kömür damarının yayılımının belirlenmesi ve havzadaki biyojenik ve termojenik kökenli gaz potansiyelinin araştırılması amacı ile TÜBİTAK destekli bir proje hazırlanmıştır. Proje ile havzada halen devam eden sondajlardan kuyu başında alınacak olan kömür örneklerinde desorpsiyon yöntemi ile gaz içeriği tespit edilecektir. Bu kömürlerin petrografik özellikleri ve maruz bulundukları basınç koşulları gözetilerek yapılacak enterpolasyon ve extrapolasyonlar ile havzanın basınç değerleri belirli (veya kestirilebilir) diğer bölgelerinde de gaz potansiyeli tanımlanacaktır. Ayrıca kuyu içi ve yüzey sismiği yöntemleri uygulanarak kömür damarının yayılım sınırı belirlenecektir. Tüm dünyada kömürün gazlaştırılması veya sıvılaştırılması konusunda yapılan çalışmalar, enerji arzının daha güvenli olacağını, geliştirilen teknolojiler ile çevresel etkilerin minimize edilebileceğini göstermektedir

T: Tehditler (Threats) 1. Kyoto Protokolü ile oluşturulan yaptırımlar linyit bağlamında ülkemiz için bir tehdit unsuru olarak gösterilmektedir. Ancak emisyonlar için açıklanan uluslararası rakamlar nedeniyle konu tartışmalı durumdadır. 2. İthal kömürlerin çok düşük fiyatlarla limanlarımıza teslim edilebiliyor olması yerli kömürlerin tercih edilebilirliğini azaltmaktadır. 3. Emisyonlar konusunda madencilerimiz ve yatırımcılarımız doğru bilgilendirilemediğinden sektörde çekingenlik yaratmaktadır. 4. Sürekli daha sıkı hale gelme eğilimi gösteren emisyon kısıtlamaları, kömürlerin yakıt amaçlı kullanımında caydırıcı etki yapmaktadır. 5. Kömüre dayalı termik santraller için hala kendi kömürlerimize uygun yerli teknolojinin geliştirilememiş olması, enerjide dışa bağımlılığımızı azaltacağı öngörülen linyitlerimiz için önemli bir tehdit oluşturmaktadır.

Projeler
Ülkemiz linyitlerinin termik santrallerde kullanılması yanında gazlaştırılmasının ve oksijenli yakılmasının da uygun olacağı belirtilmektedir [6]. Gazlaştırma, tamamlanmamış bir yanma olarak ifade edilebilir. Oksijen miktarı yakıtın ihtiva ettiği bütün karbonu, karbonik gaz ve su buharına çevirmeye yetmez. Gazlaştırma işlemi ile sentetik gaz veya sentez gazı (SynGas) olarak adlandırılan karbonmonoksit, karbondioksit ve hidrojen karışımı elde edilir. Sentez gazından metanol, etanol, amonyak gibi çeşitli kimyasalların, benzin ve dizel eşdeğeri yakıtların, dimetileterin ve geleceğin enerji taşıyıcısı olarak görülen hidrojenin üretilebilmesi ise gazlaştırmayı daha da önemli hale getirmektedir [7]. Bu karışım gaz türbinlerinde yakıt olarak kullanılabildiği gibi ek kimyasal işlemlerle sıvı yakıta dönüştürülebilir [8]. Yaklaşık %95 oranında metan olan bu gaz, günümüzde Güney Afrika’da Sasol şirketinin geliştirdiği teknoloji ile sıvı yakıta dönüştürülmektedir. 1950’li yıllardan bu yana Güney Afrika’da ticari anlamda kömürden sıvı yakıt elde edilmektedir. Günümüzde 150.000 varil/gün düzeyinde olan üretim ülkenin petrol ihtiyacının yaklaşık %40’ını karşılamaktadır.

150

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Sonuç
Son yıllarda, çevre faktörü ön plana çıkarılarak elektrik enerjisi üretiminde tek kaynak haline getirilen doğal gaz nedeniyle ülkemizde enerji güvenliği tehlikeye girmiş olup yerli kaynaklarımızın bu amaçla kullanımı her zamankinden önemli hale gelmiştir. Ülkemiz linyit kaynakları açısından küçümsenemeyecek bir potansiyele sahiptir ve bugün ulaştığımız 12.6 milyar tonluk görünür+muhtemel+mümkün linyit rezervi ile dünyada ilk on içerisinde yer almaktadır. Özellikle gelişen yakma teknolojileri, iyileştirilmiş kömür madenciliği uygulamaları ve Avrupa ülkeleri gibi ülkemizde de gündeme gelen doğalgaz kısıtlamaları bu potansiyeli daha çekici kılmaktadır. Sürdürülebilir enerji için yerli kaynaklarımız içinde en önemlisi olan linyitlerimizi kullanmak üzere yeni termik santraller planlanmalı ve linyit aramacılığına kazandırılan ivme arttırılarak devam ettirilmelidir. Ülkemizde enerji güvenliğini sağlamak için, enerjiye kolay ve ucuz ulaşabilmek için linyit kaynaklarımız elektrik üretimi amacıyla etkin olarak devreye sokulmalıdır. Ülkemizde, Dünya çevre standartlarına uygun olarak (en fazla 100 mg/m³ toz-kül emisyonu ve en fazla 100 mg/m³ kükürt emisyonu) çalışan linyite dayalı termik santraller bulunmaktadır ve bu örnekler çoğaltılmalıdır. Kömürün elektrik üretiminde kullanım oranının yükseltilmesi yanında serviste olan santrallerin rehabilitasyonu ve yeni yakma teknolojilerinin devreye girmesi sağlanmalıdır. Temiz kömür teknolojileri ve modern yakma sistemlerinin geliştirilmesi yönündeki araştırma ve uygulamalar özendirilmeli ve desteklenmelidir. Ülkemizin enerji planlamalarında, yerli kaynakları içerisinde kömür bulunmayan ülkelerin, elektrik üretiminde kömürün payı olarak korudukları %45 düzeyi kesinlikle ülkemizde de oluşturulmalıdır. Dışalım ile kullanılan doğalgaz ve petrolün payı elektrik üretiminde % 20’yi geçmemelidir. Çoğunlukla düşük kaliteli linyitler sınıflamasında yer alan ülkemiz linyitlerinin [11] termik santrallerde değerlendirilmesi sürdürülebilir bir enerji ve dolayısıyla sürdürülebilir kalkınma için kaçınılmazdır [12,13]. Ayrıca kömürlerimizin enerjiye dönüştürülmesinde alternatif projeler mutlaka geliştirilmelidir.

[9]

[10]

[11]

[12]

[13]

FABIAN, H., Christian, C. and Gokalp, I., (2007) Characterization of the Effects of Hydrogen Addition in Premixed Methane/air flames. International Journal of Hydrogen Energy, 32, 2585-2592. ŞENGÜLER, İ. (2007) Enerji Bütünlemesinde Kömürlerimiz ve Havza Planlaması (Afşin-Elbistan Havzası Bölgesel Kalkınma Projesi). TMMOB Maden Mühendisleri Odası Temiz Kömür Teknolojileri ve Yakma Teknikleri Semineri Kitabı, 37-44, Ankara. Türkiye Tersiyer Kömürlerinin Kimyasal ve Teknolojik Özellikleri (2002) ISBN: 6595-46-9, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) Yayını, Ankara. ŞENGÜLER, İ. (2006) Sürdürülebilir Enerji ve Linyit Kaynaklarımız. Türkiye 10. Enerji Kongresi Bildiriler Kitabı, 25-31, İstanbul. ŞENGÜLER, İ. (2006) Lignite and Thermal Power Plants for Sustainable Development in Turkey. 18th World Energy Congress, Buenos Aires, Argentina.

Summary
“SWOT” is a word derived from capital letters of four separate words in English. These words are Strengths, Weaknesses, Opportunities and Threats, respectively. “SWOT Analysis” is applied on various issues, makes up a major part for projection estimates and provides to aim at a specific issue on studies. Our country has approximately 1.3 billion tonnes of hard coal, 1.6 billion tonnes of oil shale, 82 million tonnes of asphaltite and 11.5 billion tonnes of lignite together with recently found reserves of lignite. Our lignite reserves, known as 8.3 billion tonnes for a long time, reached to 12.6 billion tonnes due to the exploration and research studies, commenced in 2005 and conducted by General Directorate of Mineral Research and Exploration. However, taking into consideration the exploited amount in the lignite fields is 1.1 billion tonnes so far, it is concluded that lignite reserves in our country is 11.5 billion tonnes. After 2005 an increasing amount of 4.3 billion tonnes of proven+probable+possible reserves is a very crucial source of energy because it is domestic. Here, a short SWOT analysis is performed, aiming at the evaluation of lignite sources in our country in the triad of coalenergy and environment. It is revealed that lignites have strengths (S), weaknesses (W), opportunities (O) and threats (T) particularly used for energy production in coal-powered plants.

Kaynaklar
[1] [2] [3] [4] [5] International Energy Agency (IEA) (2007a) Key World Energy Statistics 2007, Paris. British Petroleum (BP) (2007a) Statistical Review of World Energy 2007, London. World Coal Institute (WCI) (2008b) Coal Facts 2008, London. World Coal Institute (WCI) (2008a) The Coal Resources – A Comprehensive Overwiew of Coal 2008, London. ŞENGÜLER, İ. (2003) Öz Kaynaklarımız İçinde Linyitin Yeri ve Önemi. Türkiye 9. Enerji Kongresi Bildiriler Kitabı, 59-67, İstanbul. FABIAN, H., Christian, C. and Gokalp, I., (2008) Investigation on the Flamelet iner Structure of Turbulent Premixed Flames. Combustion Scienve and Technology, 180, 713-728. UYSAL, B.Z., (2008) Temiz Kömür Teknolojileri. Türkiye 16. Kömür Kongresi, Bildiriler Kitabı, 335-340, Zonguldak. GOKALP, I., (1992) On the Analysis of Large Technical Systems. Science, Technology and Human Values, 17, 57-78.

[6]

[7] [8]

151

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

GÖNÜLLÜ EMİSYON TİCARETİ’NDEN TÜRKİYE’NİN KAZANIMLARI

İzzet ARI
Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı

Özet
İklim değişikliği, insan faaliyetleri sonucu açığa çıkan sera gazı emisyonlarından kaynaklanmakta; küresel ısınma, deniz seviyesinde yükselme, su kaynaklarında azalma gibi sorunlara neden olmaktadır. Kyoto Protokolü (KP) ile sera gazı emisyonu azaltımı ve sınırlandırılmasına yönelik sayısal hedefler içermektedir. KP altındaki Emisyon Ticareti ile ülkelerin emisyon azaltımlarının maliyet etkin bir şekilde gerçekleştirilebilmesine olanak sağlanmaktadır. Türkiye, BMİDÇS ve KP’deki konumu nedeniyle gelişmekte olan ülkelere sağlanan esneklik mekanizmalarından yararlanamamaktadır. Türkiye’nin hali hazırda faydalanabildiği tek mekanizması Gönüllü Emisyon Ticaretidir. Bu mekanizma ile hem emisyon azaltımı sağlanmakta hem de projelere finansman desteği sağlanabilmektedir. Bu çalışmada, gönüllü emisyon ticaretinden Türkiye’nin kazanımları ele alınmaktadır.

en önemli özelliği emisyon azaltım taahhütlerinin maliyet etkin bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaktır. KP altındaki emisyon ticaretinden bağımsız olarak sosyal sorumluluk prensibi kapsamında kurumsal faaliyetlerinden kaynaklanan emisyonlarını nötrlemek isteyen şirket ya da kurumlar alternatif mekanizmalar oluşturulmuştur. Gönüllü Emisyon Ticareti, bu kapsamda emisyon azaltım maliyetini düşürmeyi amaçlayan bir düzenektir. Katılımcılarına hukuki bağlayıcılık getirmeyen bu mekanizma özel şirketlere, uluslararası organizasyonlara (olimpiyatlar, konferanslar, konserler), kamu kuruluşlarına ve şahıslara açık yapıdadır.

2. Gönüllü Emisyon Ticareti
Gönüllü Emisyon Ticareti’nde emisyon azaltımının hukuki bağlayıcılığı olmaksızın, tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bu ticaret emisyon azaltım maliyetini düşürmeyi amaçlamaktadır. Özel şirketler, uluslararası organizasyonlar (olimpiyatlar, konferanslar, konserler), kamu kuruluşları ve şahıslara açık yapıda olan Gönüllü Emisyon Ticareti, sosyal sorumluluk prensibi kapsamında kurumsal faaliyetlerini karbon nötr yapmak isteyen şirket yada kurumların KP ile tanımlanmış mekanizmalardan yararlanamamaları diğer taraftan KP’ye taraf olmayan ülkelerin emisyon azaltım faaliyetlerini daha maliyet etkin gerçekleştirmek istemelerine bağlı olarak alternatif mekanizmalar oluşturulmaya ve kullanılmaya itmiştir. Gönüllü Emisyon Sertifikası olan VER’i satın alanların amacı, kendilerinin iklim değişikliğine yaptıkları etkileri kontrol altına almak, kamuoyunda prestij kazanmak, gelecekte düzenlenmesi muhtemel mevzuat ve uygulamalarda önceden avantaj sağlamak ya da tekrar satışlar yoluyla kar elde etmektir. Gönüllü piyasa yapılan projeler ülkelerin KP taahhütlerine saydırılmamaktadır. Bununla birlikte gönüllü piyasa toplanan fonlar bireylerin ve kurumların sosyal sorumluluk bilinci ve tamamen gönüllü katkılarıyla oluşmaktadır. Gönüllü piyasalarda ekonomiyi destekleyen yerel projeler tercih edilmektedir. Büyük yenilenebilir enerji projeleri yanında, küçük ölçekli projeler bu kapsamda ele alınabilmekte öylece projenin özgün fayda ve sürdürülebilir kalkınma hedefleriyle uyum aranmaktadır. Projeler yüksek enerji verimliliği ve düşük karbon yoğunluğu açısından ekonomiye katkı sağlamaktadır.[4] Uluslararası organizasyonlar (olimpiyatlar, konserler, futbol turnuvaları), sivil havacılık (KP kapsamında olmayan bir sektör olarak) sırasında oluşturdukları emisyonların karşılığında

1. Giriş
Hızlı nüfus artışı ve sanayileşmeye imkanlarına bağlı olarak, doğal kaynaklara olan talebin giderek artması ihtiyaçların karşılanması sırasında pek çok çevresel problemin açığa çıkmasına neden olmaktadır. Bu sorunlardan iklim değişikliği, sera gazı emisyonlarının atmosferde birikmesiyle iklim sisteminin değişmesinden kaynaklanan sorun olarak tanımlanmaktadır. Dünya Meteoroloji Örgütü iklimi, otuz yıllık bir dönem içerisinde istatistiki veriler ışığında ortalama hava durumu olarak tanımlanmakta [1]; iklim değişikliğinde karşılaştırılabilir bir zaman periyodunda gözlenen doğal iklim değişikliğinin yanı sıra doğrudan ya da dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan etkinlikleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik olarak tanımlamaktadır. [2] İnsan faaliyetleri sonucunda iklimdeki değişimlerin en önemli sebebi fosil yakıtların yanmasıyla artan sera gazı emisyonlarının neden olduğu iklim değişikliğinin en önemli sonucu küresel ısınmadır. [3] İklim değişikliği ile mücadele için 1992 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) imzaya açılmış ve 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. BMİDÇS’nin amacı, sera gazı emisyonlarının iklim sistemi üzerindeki etkisini önlemeye çalışmaktır. 1997 yılında imzaya açılan ve 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü (KP) bu ihtiyaca yönelik oluşturulmuştur. KP’nin amacı, BMİDÇS’nin Ek-1’inde sıralanan gelişmiş ülkelerin, belirlenen miktarlarda emisyon azaltım taahhütlerini somutlaştırmaktır. KP altında oluşturulan “Esneklik Mekanizmaları” (Temiz Kalkınma Mekanizması, Ortak Yürütme ve Emisyon Ticareti) azaltım kolaylaştırıcı düzenekler olarak tanımlanmıştır. Bu mekanizmaların

152

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

emisyon azaltmayı hedefleyenler, emisyon azaltan bir projeyi destekleyerek veya piyasadan VER satın alınarak emisyon nötr olabilmektedirler.

3. Gönüllü Emisyon Ticaretinde Roller ve Konuları
Gönüllü Emisyon Sertifikaları uluslararası organizasyonlar (olimpiyatlar, konserler, futbol turnuvaları), sivil havacılık (KP kapsamında olmayan bir sektör olarak), karbon nötr olmak isteyen şirketler (prestij kazanma ya da çevreye duyarlı olduğunu göstermek için) ve üçüncü kişiler satın almaktadırlar. Piyasadaki satıcılar ise KP’ye taraf olmayan, taraf olmakla birlikte Ek-B listesinde yer almayan ülkelerdir. Satıcılar ya da emisyon sertifikalarını arz edenler dört gruptan oluşmaktadır:[5] Proje sahipleri: Emisyon azaltma projelerini hazırlayarak toptancılara, perakendecilere ya da nihai kullanıcılara azalttıkları emisyonları, sertifika olarak satmaktadırlar. Toptancılar: Kendi portföylerindeki büyük azaltım sertifikalarını satmaktadırlar. Perakendeciler: Küçük miktarlardaki sertifikaları bireylere veya organizasyonlara satmaktadırlar. Komisyoncular: Kendilerine ait bir emisyon sertifikaları olmamasına rağmen emisyon sertifikası alanlar ile satanları buluşturarak aracı olmaktadır. Emisyon sertifikaları, bireysel veya kurum olarak örgütlenen proje üreticileri tarafından doğrudan satılabildiği gibi, sera gazı salım azaltım projelerine finansman sağlayanlar tarafından da satılabilmektedir.[4] Gönüllü emisyon sertifikalarının oluşturulduğu belli başlı sektörler ve proje konuları: Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, katı atık çöp deponi gazlarının toplanması, ormancılık, sanayi süreçlerinden kaynaklanan emisyonların azaltılmasıdır. Buna göre hidroenerji yüzde 32, rüzgar yüzde 15 ve biyoyakıt yüzde 3 ile bunların toplamı olarak yenilenebilir enerji toplamda yüzde 50; enerji verimliliği yüzde 4, ormanlaştırma yüzde 7, yakıt değişimi yüzde 9 ve katı atık yüzde 16 ile yaklaşık proje portföyünün yüzde 86’sını oluşturmaktadır.

da, işletmeler için projelerden elde edilen bir ilave değer olarak ekonomiye girdi sağlamakta, proje finansmanının bir parçası olmaktadır. Bu işlemlere ilişkin kayıt sisteminin olmamasının yanı sıra projeler azaltılan emisyonlar olarak da resmi kayıtlara geçmemekte ve ulusal bir merci tarafından emisyon azaltımı bakımından onaylanmamaktadır. Bunun bir sonucu olarak ortalama bir emisyon sertifikası fiyatı bilinemediği gibi uygulanan benzer projeler için oluşan fiyatların mukayesesi de yapılamamaktadır. Yasal ve kurumsal çerçevesi belirlenmiş bir kayıt, izleme ve onay sisteminin olmaması dünyadaki emsallerine göre daha düşük fiyat oluşabileceğini düşündürmektedir. Kayıt, izleme ve onay mekanizmalarının kurulması ile emisyon envanterlerinde de bilgi kaybı önlenebilecektir. Bu altyapı oluşmamasına rağmen sadece gönüllük esasına dayanan bir piyasa anlayışı içinde emisyon ticareti sisteminin gelişmesinin başlıca nedeni, Türkiye’de emisyon azaltımına imkan sağlayan başta yenilenebilir enerji olmak üzere emisyon azaltım potansiyelinin yüksek olması ve bu emisyon sertifikalarının ticaretinin KP çerçevesinde yapılmasının mümkün olmamasıdır.

5. Gönüllü Emisyon Ticaretinin Türkiye’ye Faydası
Türkiye’nin birincil enerji kaynakları bakımından dışa bağımlılığının yüksek olması ve bu durumun enerji arz güvenliğini önemi göz önünde bulundurulduğunda, emisyon sertifikası pazarının en gözde sektörleri olan yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği konularında yapılacak faaliyetlerin önemi bir kez daha artmaktadır. Diğer yandan ülkemiz cari açığında enerji ithalatının etkisi göz önünde bulundurulduğunda yerli enerji kaynaklarının kullanımı daha da önem arz etmektedir. Gönüllü Emisyon Ticareti projeleri bu çerçevede sadece sera gazı emisyonlarını azaltmakla kalmayıp yukarıda bahsedilen hususlarda ekonomiye ciddi katkılar da sağlayabilecektir. İki yıl gibi kısa bir sürede yüksek standartlı ve yüksek hacimli bir potansiyeli harekete geçiren Gönüllü Emisyon Ticareti sistemi sera gazlarının azaltımı bakımından gelecek vadeden bir potansiyeli de ortaya koymaktadır. Bu piyasanın bazı kurallarla ve altyapılarla desteklenmesi ile KP kapsamında emisyon ticareti sistemine entegre olmayı kolaylaştıracaktır. Gönüllü Emisyon Eicareti’ndeki projeler ile fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, enerji arzının çeşitlendirilerek enerji arz güvenliğinin sağlanması, hava kalitesinin iyileştirilmesine yardımcı olmaktadır. Hava kalitesinin iyi olması insan ve çevre sağlığını olumlu olarak etkileyerek, sağlık giderlerinin azalmasına da etki etmektedir. Ayrıca, yenilenebilir enerji teknolojileri için araştırma-geliştirme ve sanayi alanlarının artmasıyla yeni istihdamların oluşmasını sağlamaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarıyla üretilen elektriğin şebeke sistemine ihtiyaç duyulmadan da iletilebilme imkanlarına sahip olması açısından özellikle kırsal alandaki insanların elektriğe erişimini kolaylaştırmakta ve insanların hayat kalitesini artırmaktadır. Yine Gönüllü Emisyon Ticareti’ne konu olacak projeleri ile enerjinin verimli kullanılması sera gazı emisyonlarının azaltılmasını sağlamakla birlikte, daha az fosil yakıtın kullanımı sonucu daha az hava kirliliğine neden olan gazların atmosfere salımı sonucunda, insanların sağlığını tehdit eden unsurların azalmasını sağlamaktadır. Enerjinin daha verimli kullanılmasıyla nihai tüketiciler başta olmak

4. Türkiye’deki Gönüllü Emisyon Ticaretinin İncelenmesi
Türkiye’de emisyon azaltımına yönelik kuralları belirlenmiş ticari bir sistem olmamasına rağmen başta rüzgar, jeotermal, küçük hidroelektrik santraller ve katı atık yönetimi olmak üzere yenilenebilir enerji yatırımlarından kazanılan emisyon sertifikalarının 2006 yılından bu yana bazı şirketler ve firmalar tarafından tezgah üstü piyasalarda işlem gördüğü bilinmektedir. Kazanılan bu sertifikalar, gönüllü emisyon azaltım sertifikası (VER) olarak karbon denkleştirmek ya da karbon nötr olmak isteyen şirket ya da kişilere doğrudan ve/veya aracı kurumlar vasıtasıyla satılmaktadır. Ancak gönüllülük esasına dayanan bu sistemin yasal ve kurumsal altyapısı oluşturulmadığından bu piyasanın işlem hacmi bilinmekle beraber bu bilgilerin izlenmesinde, güncellenmesinde ve paylaşımında süreklilik sağlanmamıştır. Diğer taraftan projelerden elde edilen sertifikaların mali değerine ilişkin bilgiler de bulunmamaktadır. Bu bilgiler her ne kadar ticari sır niteliği taşısa

153

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

üzere tüm enerji kullanan kişilerin enerji harcamalarında azalma sağlamaktadır.

6. Sonuç
Türkiye, iklim değişikliği ile mücadele için oluşturulan uluslararası anlaşmalarda, gelişmişlik düzeyine göre adil bir konumda yer alamamıştır. Bunun sonucu olarak oluşturulan mekanizmalardan da gelişmekte olan ülkeler gibi faydalanamamıştır. Bununla birlikte, Türkiye kendi imkanları çerçevesinde emisyonlarını azaltmaya yönelik olarak proje bazlı faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu faaliyetlerden en önemlisi Gönüllü Emisyon Ticaretidir. Bu mekanizma ile sağladığı emisyon azaltımları karşılığında emisyon sertifikalarını satabilmekte ve projelerin fizibilitesini artırmaktadır. 2012 yılı sonrası iklim rejimine kadar Türkiye için tek seçenek olan gönüllü emisyon ticareti vasıtasıyla yenilenebilir enerji ve katı atık bertarafı alanlarında 2006 yılından bu yana projeler gerçekleştirmektedir. Gönüllü Emisyon Ticareti ile proje firmaları, komisyoncular ve finans alanlarında yeni iş alanları oluşmuş, projelerin gerçekleşme oranları artmıştır. Ayrıca, sera gazı emisyonlarının azaltılması ile hem çevresel hem sosyal faydalar sağlanmıştır. 2007 yılında başlayan 2012 sonrası rejime yönelik sistemi belirlemeye çalışan iklim müzakerelerinde kapasite oluşumu sağlayan Gönüllü Emisyon Ticareti ile bir emtia borsası niteliği taşıyan karbon borsalarının da oluşumu için ticaret potansiyelini ortaya koymaktadır.

she could not use this mechanism like other developing countries. Voluntary Emission Trading is the alternative way for Turkey to mitigate the GHG emissions in a cost effective manner. Voluntary Emission Trading also supplies new job opportunities for project develops, retailer, brokers, etc. The realization ratios of renewable energy and solid waste disposal project are increased by Voluntary Emission Trading credits. Voluntary Emission Trading provides some social and environmental benefits during the offsetting projects. Renewable energy projects supply new and national primary energy sources to generate electricity. Solid waste disposal projects prevent some environmental problems such as waste, leachate and noise. Post – 2012 climate change regime was not determined in COP – 15, in 2009. Turkey wants to be a right position in post – 2012 climate change regime. For this reason, carbon projects and credits will be more important than today. In addition to this, Turkey should be ready for the new carbon mechanisms like NAMA crediting and sectoral crediting. Voluntary Emission Trading would be a good tool for preparing these issues. Turkey as a developing country needs new financial resources to mitigate her GHG emissions. These resources will be supplied project and program based approaches. For project-based approaches, voluntary emission trading could be an exercise for Turkey. Ongoing voluntary emission reduction projects show Turkey’s capacity to use financial resources effectively. This will presents also Turkey’s GHG emission reduction potential. Turkey has a potential in renewable energy, energy efficiency and solid waste disposal. Turkey has a special circumstance as decided in 26.CP/7 in Conference of Parities in 2001 under the UNFCCC. Turkey should use this decision to use more carbon projects. Also Turkey could try to become a host country for Clean Development Mechanism by showing the capability with the experiences in voluntary emission trading.
Bu makale bildiri olarak kabul edilmiş ancak ICCI 2010’da sözlü olarak sunulmamıştır.

Kaynaklar
[1] Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Inetgovernmental Panel on Climate Change, IPCC), “Glossary”, 2008, (çevrimiçi), http://www.ipcc.ch/pdf/glossary/ipcc-glossary.pdf, 12.06.2008. [2] Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinin (United Nations Framework Convention on Climate Change, UNFCCC), “Resources”, 2009a, (çevrimiçi), http://unfccc.int/ resource/docs/convkp/conveng.pdf, 09.01.2009. [3] TÜRKEŞ M., “İklim Değişikliğiyle Savaşım, Kyoto Protokolü ve Türkiye”, Mülkiye, Cilt XXXII, Yaz 2008, ss. 101-131, s.106-107. [4] GOUMAS T., “Gönüllü Karbon Piyasaları ve Türkiye”, Mitigating Climate Change VCM workshop, Ankara, 4-5 Ekim 2007, s. 17 [5] EcoSystem Market Place-New Carbon Finance, 2008: 28-30 5

Summary
The rapid industrialization, population growth, urbanization and socio-economical development cause many environmental problems such as climate change, which is the result of the increase in the emission of greenhouse gases (GHGs) especially CO2. Since the climate change problem threats all living beings, this problem needs to be dealt globally. The ultimate objective of United Nations Framework Convention on Climate Change (UNFCCC) is to stabilize the GHG concentrations in the atmosphere at a level that would prevent dangerous anthropogenic interference with the climate system. In order to accomplish this task, GHGs emissions reduction should be reduced in significant amounts. Kyoto Protocol flexibility mechanism is one of the tools to reduce the GHG emissions. Due to Turkey’s position in UNFCCC and KP,

154

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

COMBINED HEAT AND POWER (CHP): A NO-BRAINER CONTRIBUTION TO ENERGY COSTS CONTROL, CO2 EMISSIONS REDUCTION AND ENERGY SECURITY

Jayen VEERAPEN
International Energy Agency

Abstract
Secure, reliable and affordable energy supplies are fundamental to economic stability and development. The worsening misalignment between energy demand and supply with major consequences on energy prices, the threat of disruptive climate change and the erosion of energy security all pose major challenges for energy and environmental decision makers. More efficient use of primary energy sources can help to mitigate the impact of these negative trends. Combined Heat and Power (CHP) or cogeneration and district energy represent a proven set of technologies to achieve that goal. Yet, the results from IEA research in 2008-09 found that only a small number of countries are currently maximising their use of CHP and district energy.

requirements can help justify building long transfer pipelines. A recent study commissioned by Finnish energy company Fortum found that, despite the need to build a 100km pipeline, nuclear district heating is the most cost-effcient way to reduce Helsinki’s CO2 emissions from heat and power production after 2020¹. Compared to the carbon scenario, which is based on the current production structure, heat production costs including infrastructure investments, decrease by €18-26/MWh in a nuclear district heating scenario and by €7/MWh in a bio-scenario. It could be argued that heat energy is valuable mostly to cold regions and at specific times of the year. However, process heating, absorption chilling and desalination are a sample of applications that do not fit within this delineation. For example the IEA² predicts that by 2030, desalination capacity in the Middle East and North Africa will grow from 21 million cubic metres (mcm) of water per day in 2007 to 110 mcm per day. Currently, the main desalination technology - distillation - is heavily (heat) energyintensive; using heat from power generation can help lower primary energy sources requirements as opposed to separate power and heat production. The IEA’s World Energy Outlook estimates that by 2030 so-called Combined Water and Power plants in the Middle East will account for 32% of total electricity generation as opposed to 10% in 2007.

CHP: The Traditional And Non-Traditional View
The combination of CHP and district energy systems can in time provide the necessary flexibility to change the fuel mix towards a low carbon energy system. The average global efficiency of fossilfueled power generation has remained stagnant for decades at 3537%, and recent gains in natural gas plant efficiency threaten to be overtaken by a return to coal-fired power plants. CHP allows 75-80 % of fuel inputs, and up to 90% in the most efficient plants, to be converted to useful energy. The two thirds of input energy lost in traditional fossil-fuelled power generation represent significant missed opportunities for savings on both energy costs and CO2 emissions. While CHP cannot, in itself, increase power supply, it can increase the supply of useful heat. By making more efficient use of fuel inputs, CHP allows the same level of end-use energy demand to be met with fewer (fossil) energy inputs, hence, the reduced dependence on these exhaustible, CO2-generating fuels. CHP and district energy technology finds applications beyond the traditional fossil-fueled power generation and/or space heating domains. Many renewable sources of energy are thermal sources, e.g. biomass, biogas, geothermal and concentrating solar. By making more optimal use of these energy sources, e.g. by adding value to waste heat from renewables-fueled power generation, CHP makes renewables a more attractive option to investors and developers, thereby promoting the shift to renewables. In addition, waste heat from nuclear power generation can potentially be recovered and fed into district energy systems. Nuclear power plants are often located far from inhabited areas but rising energy costs, CO2 emission reduction imperatives and energy security
¹ “Cogeneration and On-Site Power Production”, Jan – Feb. 2010 issue, PennWell/WADE, 2010 ² “World Energy Outlook”, OECD/IEA, 2009 ³ http://www.iea.org/G8/CHP/chp.asp

The IEA CHP Collaborative
The IEA launched the CHP Collaborative³ in 2008 to promote the penetration of CHP in the electricity and heat markets. The Collaborative has produced two global studies: CHP: evaluating the benefits of greater global investment (2008); and Cogeneration and district energy: sustainable energy technologies for today and tomorrow (2009). They provided data on, and a vision of, the potential benefits of CHP and district energy. They also included an overview of policy best practices while recommending options to consider when implementing these policies. The next phase of the CHP Collaborative will build from and advance the findings of these studies in 2010-11. Planned activities include: Q Improved quality and geographic coverage of global CHP data Q Development of new analysis on options for an expanding longterm role for CHP in future low / zero carbon energy visions; this analysis will make a candid assessment of these options such as development of large-scale CHP systems, renewables integration and integrated approaches for local heat planning.

155

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Improving energy demand and supply fundamentals with major impacts on energy costs, reducing CO2 emissions and enhancing energy security will require a mix of solutions. What fraction each solution will occupy in the overall solution is still in the workings. However, it is clear that the drive towards more efficient use of primary energy sources is in for the long term. Does CHP have a role to play? The no-brainer answer is: YES. The International Energy Agency (IEA) is an intergovernmental organisation, which acts as energy policy advisor to 28 member countries in their effort to ensure reliable, affordable and clean energy for their citizens. Founded during the oil crisis of 197374, the IEA’s initial role was to co-ordinate measures in times of oil supply emergencies. As energy markets have changed, so has the IEA. Its mandate has broadened to incorporate the “Three E’s” of balanced energy policy making: energy security, economic development and environmental protection. Current work focuses on climate change policies, market reform, energy technology collaboration and outreach to the rest of the world.

156

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

RÜZGAR SANTRALİ PROJELERİNDE PROJE FİNANSMANI

Kazım ŞAFAK
Ataseven Group

Gittikçe artan bir hızla küreselleşen dünya ekonomisi şu günlerde son 30 yıl içinde karşılaştığı en büyük ve yaygın ekonomik kriz ile karşı karşıya. Bu büyük krizin kaynağının finansal piyasalar olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu büyük finansal kriz derinleşerek Real Sektörü de içine almış durumda. Bütün dünyada hissedilir şekilde yatırımlar azalmasına rağmen ülkemiz yenilenebilir enerji yatırımlarına baktığımızda yatırımlarda keskin bir düşüş görülmemektedir. Bu durum ancak şu şekilde açıklanabilir; finansal piyasalardaki daralmaya rağmen yenilenebilir enerji yatırımları, garantili nakit akımları sayesinde bankaların kredi portföyündeki paylarına büyütmektedirler. Yenilenebilir enerji yatırımları özellikle de rüzgar enerji santralleri yatırımları ülkemizde son 2 yıl içinde hızlı bir şekilde artarak 30 MW Kurulu güçten 2009 yılı sonu itibari ile 850 MW Kurulu güce çıkmıştır. Bankaların yenilenebilir enerji yatırımlarını hedef olarak seçmesine rağmen ülkemiz de bu projelerin finansmanın da yatırımcılar halen çok fazla sorunla karşılaşmaktadır. Yatırımcının Karşılaştığı Sorunlar Aşağıdaki başlıklar Altında Toplanabilir: a) Kredilerin Teminat Yapısı Ülkemizde halen saf proje finansmanı olanağı bulunmamaktadır. Bankalar finansman sağladıklarında firmalardan ya ana firma garantisi ya da ipotek ve benzeri kefaletleri talep etmektedirler. Genellikle ipotek ve benzeri teminatlar inşaat dönemi için talep edilmekte ve projenin kabulü yapılıp işletmeye alınmasından sonra ipotek ve benzeri teminatlar kalkmakta ancak ana şirket kefaleti kredi borcu bitene kadar devam etmektedir. Bu durumda ana şirket üzerinde ciddi bir kefalet yükü oluşturmakta ve firmaların büyüme stratejileri üzerinde ciddi bir sınırlama getirmektedir. Konuya sadece yatırımcı açısından bakmanın yanlış olduğunu düşünmekteyim. Burada bankaların inşaat dönemi risklerini bir şekilde bertaraf etmek için bu teminat yapıları üzerinde ısrar etmeleri normaldir. Eğer ülkemizde EPC (Mühendislik, Tedarik ve İnşaat) yüklenici sistemi oluşmuş olsaydı bankaların hem inşaat dönemi hem de kredi dönemi boyunca proje sahibi firmadan isteyeceği teminat yapısının daha kabul edilebilir olacağını düşünmekteyim. Çünkü bankalar EPC sözleşmesi sayesinde proje sahibinden karşılayamadıkları diğer bütün riskleri EPC sözleşmesi ile karşılayabileceklerdir. b) EPC Sözleşmesi İçin Projelerde Yeterli Marjının Bulunmaması Yukarıda da değindiğimiz üzere ülkemizde bir EPC piyasası oluşamamıştır. Bunun ana sebebi ise ülkemizdeki garanti fiyatın 0,55 Eurocent/kWh gibi oldukça düşük bir seviyede belirlenmesi ve

bu fiyat üzerinde kamunun ısrar etmesinden dolayı yatırımcıların bu tür bir yüklenici sözleşmesine ödeyecekleri bir marjın bulunmamasıdır. Dünya örneklerine bakıldığında garanti fiyat dışında sistemi ayakta tutan diğer bir piyasa ise ikili anlaşmalar piyasasıdır. Ancak elektrik satış piyasasının yeni yapılanan ve kuralları tam oturmamış bir piyasa olduğu göz önüne alındığında, proje finansmanında kullanılabilecek ve firmalara EPC sözleşmeleri yapmalarına olanak sağlayacak vade ve kalitede ikili anlaşmalar ne yazık ki bulunmamaktadır. c) Garanti Fiyatın Düşük Olması ve İkili Anlaşmalar Piyasasının Halen Oluşamamasının Öz Kaynak/ Yatırım Tutarı Dolayısıyla IRR Üzerindeki Etkileri: 10 MW Kurulu gücünde yıllık 30.000.000 kWh üretimi olan ve 12.000 EURO toplam yatırımı bulunan bir Rüzgar Santralinin finansmanında garanti Fiyatın etkileri aşağıda sunulmaktadır. Banka Açısından : (0,55 Eurocent/kWh) Yatırım Tutarı : 12.000.000 EURO Elektrik İhraç Gelirleri : 1.650.000 EURO Öz Varlık Oranı : % 26= 3.229.200 Euro (1yıl + 10 Yıl Vade, %7 Faiz Oranı ve 1.15’lik Borç Çevirme Oranına Göre) Borç Oranı : 74% = 9.190.800 Euro (1yıl + 10 Yıl Vade, %7 Faiz Oranı ve 1.1’lik Borç Çevirme Oranına Göre)) IRR : 12.3% Yatırımcı Açısından : (0,65 Eurocent/kWh) Yatırım Tutarı : 12.000.000 EURO Elektrik İhraç Gelirleri : 1.950.000 EURO Öz Varlık Oranı : % 12= 1.490.400 Euro (1yıl + 10 Yıl Vade, %7 Faiz Oranı ve1.15’lik Borç Çevirme Oranına Göre) Borç Oranı :88% = 10.929.600 Euro (1yıl + 10 Yıl Vade, %7 Faiz Oranı ve 1.15’lik Borç Çevirme Oranına Göre) IRR : 24% Bankanın istediği öz kaynak koyulduğunda yatırımcının IRR: 18,7 Yukarıdaki hesaplamalardan da anlaşılacağı üzere garanti fiyatın finansman üzerinde yarattığı farkların yatırım kararı üzerindeki etkisi inanılmaz derecede büyüktür. d) Borç Vadesindeki Yaşanan Kısalmalar: Dünya piyasalarını saran küresel krizin yarattığı belirsizlik ortamı borç vadeleri üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Vadeler git gide

157

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

kısalmakta bu da projelerin finansmanı açısından yatırımcılar üzerindeki baskı yaratmaktadır. e) Yıllık Enerji Üretim Raporlarındaki Belirsizliklerin Kaynakları ve Bunların Enerji Üretimi Dolayısıyla da Öz Kaynak/Yatırım Tutarı Üzerindeki Etkileri Bilindiği üzere rüzgar enerjisi için finansman ayağının en önemli bacaklarından birisini rüzgar ölçüm direklerinden alınan dataların akredite bir bağımsız kuruluş tarafından değerlendirilerek oluşturan yıllık enerji üretim raporları oluşturmaktadır. Ülkemiz şartlarında bir yıl kesintisiz yapılan rüzgar ölçümü sonucu oluşturulacak raporlar gerek ülkemiz proje sahalarının karmaşık yapısı gerekse ülkemiz de uzun dönem sağlıklı rüzgar ölçümlerinin bulunmamamsı sebebi ile yaklaşık %13 belirsizlik içermektedir. Bu belirsizliğin üzerine ülkemiz de faaliyet gösteren bankalar P75 üretimini uluslar arası finans kuruluşları ise P90 üretimini finansman için temel almaktadır.
Tablo 1. Üretim Enerji Üretimi Belirsizlik Standar Sapma P-50 P-60 P-70 P-75 P-90 P-99 30,000,000 13% 3,900,000 30,000,000 29,011,946 27,954,838 27,369,490 25,001,949 20,927,243 3.4% 7.3% 9.6% 20.0% 43.4% P50 Seviyesinden düşülecek oran

Yukarıdaki tablodan da açıkça görüldüğü üzere P50 den P75 ve P90 a gidildikçe enerji üretiminde sırasıyla %9,6 ve %20 oranlarında bir azalma oluşmaktadır. Bunun yatırımcı üzerinde oluşturacağı ek yükler de kredi çalışmalarında göz önünde bulundurulmalıdır.

158

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ECOLOGICALLY SOUND APPLICATIONS OF GE’S JENBACHER ENGINES AND LATEST DEVELOPMENTS ON THE J624 ENGINE

Klaus PAYRHUBER
GE Energy

Martin SCHNEIDER
GE Energy

Abstract
GE Energy’s Jenbacher gas engine division has a long experience in developing and manufacturing gas engines for all type of gaseous fuels. The product portfolio ranges from 0.25 up to 4+ MW. GE’s Jenbacher engines are best in class in terms of fuel flexibility ranging from natural gas, biogas, landfill gas, flare gas, steel gases to coal mine gas. The type 6 engine is the largest engine in GE’s Jenbacher portfolio; it was introduced in 1988. All GE Jenbacher engines are high-speed engines running on 1,500 rpm, therefore have high power density and cost advantages compared to medium and low speed engines. The J624 with 4+ MW output is the world’s first 24-cylinder gas engine and was introduced in 2007. Today GE has an installed fleet of more than 2,000 type 6 units worldwide running on all types of gaseous fuels from pipeline gas to low BTU gas as well as high hydrogen gas, and the applications range from power generation, cogeneration to tri-generation. A continuous development program is driving output and efficiency of all versions, having the largest engines achieving the highest electrical efficiency at around 45.5%. GE has provided power plants with plant output up to 200 MW based on the type 6 engines. Key advantages of power plants with the type 6 engines are the easy transportation and short delivery time as well as very short installation time. A containerized solution has been developed to shorten delivery time and make installation work at customer site even simpler. The containerized solution makes the power plant mobile, because it can be easily re-located to other sites. This paper presentation focuses on the experience with the newest and largest GE Jenbacher Gas Engine, the J624, and the development history of the type 6 engines. Improving efficiency is crucial for competitive cost of electricity and it is essential to reduce CO2 emissions in a carbon constrained environment.

corporate initiative to offer customers advanced technologies to help meet their pressing environmental challenges. CHP plants are inherently more energy efficient because they consume less fuel than separate power and heating systems. With a total efficiency level of up to 95%, GE’s Jenbacher cogeneration plants for greenhouse applications provide CO2 fertilisation and economical supply of on-site electrical and thermal power (Figure 1).

Figure 1. Greenhouse Application with J624 engine being brought on site.

Type 6 Engine Development
In order to achieve the highest customer value, the type 6 gas engine was developed focusing on highest electrical efficiency and highest specific output. From the early beginning, it was the target to develop a highly efficient high-speed gas engine with long durability and reliability. The design concept is based on a pre-chamber ignition system, favourable combustion geometry, reasonable piston speed with 11 m/s, separation of the cool mixture intake section from the hot exhaust gas flow (cross flow cylinder head) and a four-valve cylinder head design. This concept allowed continuous performance improvements over time. Figure 2 shows the history on output and efficiency of the type 6 gas engine family. The 12- and 16-cylinder engines were available as versions A, B and C. With the introduction of version E, the 20-cylinder engine was added to the type 6 engine family, extending the product offering into the 3 MW electrical output range. At that time, the 20 cylinder engine was considered as a unique design for a highspeed gas engine. A comprehensive improvement package on the version E allowed a further increase of the specific output to 20 bar brake mean effective pressure (BMEP) and paved the way for an even further output increase.

Introduction
GE Energy’s Jenbacher gas engine division has been developing and manufacturing gas engines for more than 50 years. Today, only high-speed gas engines with 1,500 rpm are designed and produced in Jenbach. GE’s Jenbacher gas engines have cost advantages over medium- and slow-speed engines, since they achieve much higher power density, which results in high specific output in kW/ton and makes transportation easy. GE’s Jenbacher cogeneration application – including tailored solutions for greenhouses – is ecomagination certified under GE’s

159

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Figure 3. The J624 Engine.

product program 2010. Depending on the natural gas quality, up to 46.6% mechanical efficiency can be achieved. The corresponding electrical efficiency at generator terminal is about 45.5%.

Figure 2. Type 6 Specific Output and Efficiency over time.

In 2006, the commercialization of the later called F-version began as a staged field introduction. The most important feature of version F is the Miller camshaft timing allowing optimized ignition timing, thus enhancing mechanical efficiency – especially with low methane-number gases. In 2009 another serial release was ready using features such as further combustion optimization and new piston technology. The newly introduced steel piston design results in higher peak firing potential and therefore in higher efficiency, without compromising the recoverable thermal output. In addition to this development step for high-speed gas engines, this new technology provides the base for further improvements regarding specific engine output or extended maintenance schedules and shows once more GE’s leadership in gas engine technology. The staged field introduction of the above-mentioned improvements allows a reliable field validation of single features minimizing risk for the customer. That allows GE Jenbacher to continuously improve performance on the engine while maintaining reliability of the fleet and supporting growth of the type 6 fleet with another several hundred units installed worldwide.

J624 Engine
With the introduction of the J624 in June 2007, GE’s Jenbacher business presented the first high-speed 24-cylinder gas engine. With this new gas engine GE entered into the 4 MW power generation segment. After successfully completing a comprehensive test program on the test bench in Jenbach, Austria, the engine has since fulfilled all output and efficiency expectations in several field tests and represents a quantum leap in gas engine technology. The J624 shows the continuation in GE’s Jenbacher gas engine developments, and it was the logical “next step” for the type 6 engine family after the successful growth story of the 20-cylinder model. The J624, with its highly compact design, delivers the highest electrical output of all currently commercially available 1,500 rpm high-speed gas engines using proven lean burn, turbocharged and mixture-cooled design. Figure 3 shows the J624 highly packaged engine. An optimized compression ratio that provides a further efficiency increase has been introduced for the type 6 platform with the

160

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

RÜZGAR TÜRBİNİ ÜRETİMİNDE KOMPOZİT UYGULAMALAR

Kubilay ALPDOĞAN
Polin A.Ş

Özet
Rüzgar türbini maliyetine en çok etkisi bulunan rotor kanat, nacelle ve spinner parçaları kompozit malzemelerden üretilmektedir. Kanat üretiminde mevcut kullanılan epoksi reçine ve e-glass cam keçeden oluşan kompozit yapılar yerini karbon elyaf ve vinilester reçineye bırakmaktadır. Nacelle üretiminde ise polyester ağırlığını sürdürmektedir. Nacelle ve Spinner kısımlarının üretiminde yaygın olarak El yatırması ve bazı kısımlarında ise L-RTM yöntemleri kullanılmaktadır. Rüzgar türbin kanatlarının üretiminde günümüzde kullanılan en yaygın metot ise vakum infüzyon yöntemidir. Yöntemin uygulamasında genel olarak epoksi kalıplar tercih edilmektedir. Bu yöntem sayesinde daha stabil ve yüksek mekanik mukavemet değerine sahip ürünler elde edilmeye başlanmıştır.

100 m yükseklikte ve 100 metre kanat çapında olup, rotor ve nacelle kısımlar yüzlerce ton ağırlığındadır. Zemindeki denge sistemleri gücü toplayan, kontrol eden ve ileten bağlantı elemanlarıdır [1]. Nacelle içerisinde yer alanlar: Makine kısmını dış etkilerden koruyan dış-kapak, makine kısmını taşıyan iç-kapak, şasi hızını artıran ve enerjiyi ileten güç alanı, mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren jeneratör, nacelle hareketini sağlayan yaw dişli, ve operasyonu izleyen ve kontrol eden mekanizmadır (Şekil 2) [1].

Rüzgar Türbini ve Elemanları
Rüzgar türbini, rüzgardaki kinetik enerjiyi önce mekanik enerjiye daha sonra da elektrik enerjisine dönüştüren sistemdir. Rüzgar Türbinleri 4 ana kısımdan oluşur: rotor (rotor), kule (tower), nacelle (muhafaza) ve elektrik-elektronik sistem (balance of system) (Şekil 1). Rotor kısım, rüzgar enerjisini harmanlayarak mekanik işe dönüştüren kanatlardır. Nacelle ise mekanik işi elektriğe dönüştüren yapının kasasıdır. Nacelle’de yer alan ekipmanlar dişli kutusu, jenaratör, ve elektrik kontrol elemanlarıdır. Kule ise, rotor ve nacelle taşıyan kısımdır. Modern kullanım rüzgar türbinleri 60-

Şekil 2. Rüzgar Türbininin Alt Parçaları [1].

Rüzgar türbinlerinde en büyük ağırlığı Kule oluştururken (%3065), türbin bütününde maliyet olarak en az kısmı (%10-25) teşkil etmektedir. İkinci ağır kısım Nacelle ve ekipman (%25-40) ve sonrasında rotor (%25-40) parçalarıdır. Bu kısımlar ise maliyet olarak türbin maliyetinin yarısından fazlasını oluşturmaktadır. Tablo 1, rüzgar türbini parçalarının ağırlık ve maliyet oranlarını göstermektedir [2]. Rüzgar türbinlerinin büyüklük ve sağladıkları enerjiye göre tipleri vardır. Çıkan enerji, kanat uzunluğuna ve rüzgar hızına bağlıdır. Örneğin, 10 kilowatt türbin 7 metre rotor çapına, 750 kW üreten türbin 44 metre rotor çapına ve 1.5MW üreten türbin 70 metre çapına sahip olmaktadır [3]. Günümüz şartlarında türbin kanatları boylarına göre gruplandırıldığında; 40m altında olanlar, 40-60 m arasında olanlar ve 60 m’den daha uzun olanlar olmak üzere üç farklı gruptan bahsetmek mümkündür [4].
Tablo 1. Rüzgar Türbini Parçalarının Ağırlık ve Maliyet Oranları [2]. Parça Rotor Nacelle Dişli Kutusu ve dişli takım Jeneratör Kuleye binen Ağırlık Türbin Ağırlığındaki Payı % 10-14 25-40 5-15 2-6 35-50 30-65 Türbin Maliyetindeki Payı % 20-30 25 10-15 5-15 N/A 10-25

Şekil 1. Rüzgar Türbini Ana Parçaları [1].

Kule

161

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Kompozit ve Takviye Malzemeleri
Kompozitler; termoset veya termoplastik yapıda, tek ya da çok yönde takviye özelliği sağlayacak şekilde, cam elyafı ve/veya diğer takviye malzemelerinden yeterli miktarda (uzunluk ve ağırlıkça) katılmış bir polimer matriksdir [5]. Çelik levha, alüminyum kütük veya magnezyum dökümden farklı olarak ürün şekillendirilirken, kompozit malzeme özellikleri ve yapısı ürüne göre belirlenebilir. Kompozitlerin üstün yanları aşağıdaki şekilde sıralanabilir [5]: 1. Yüksek Mukavemet 2. Hafiflik 3. Tasarım Esnekliği 3. Boyutsal Stabilite 4. Yüksek Dielektrik Dayanımı 5. Korozyon Dayanımı 6. Kompozit Parça İmalatı 7. Yüzey Uygulamaları 8. Düşük Araç/Gereç Maliyeti 9. Geçmişteki Başarılı Uygulamalar Kompozit endüstrisinde kullanılan en yaygın termoset reçineler şu şekilde sıralanabilir: Doymamış polyesterler, epoksiler, vinilesterler, poliüretanlar ve fenoliklerdir. Polyester Doymamış polyester reçineler kompozit %75’ni temsil ederler. Bu reçineler kompozit ve kompozit dışı parçaların enjeksiyon ile kalıplanmasında farklı seviyelerde kullanılmaktadır. Polyesterler, dikarboksilik asitler ve polihidrik alkollerin (glikoller) kondensasyon polimerizasyonu sonucu oluşurlar. Ayrıca, doymamış polyesterler dikarboksilik asit bileşeni olarak maleik anhidrit veya fumarik asit gibi doymamış bir madde içerirler. Ürün olarak alınan polimer, şebeke yapısı oluşturabilmek ve düşük vizkozitede bir sıvı elde edebilmek amacıyla stiren gibi reaktif bir monomer içinde çözülür. Bu reçine sertleştiğinde, monomer polimer üzerindeki doymamış uçlar ile reaksiyona girer ve onu bir katı termoset yapıya çevirir [5]. Jelkot Jelkot kompozit parçaya estetik açıdan güzel bir görünüm ve dış etkenlerden (çizilmeye ve hava koşullarına dayanım sağlamak, ozmoz etkisini azaltmak gibi) koruma sağlar. Kalıp yüzeyinde bir tabaka oluşturacak şekilde uygulanan jelkotun, sertleşmeye başladığı anda (ancak tam sertleşme tamamlanmadan önce) cam elyafı ve polyester reçineden oluşan bir laminat jelkot tabakası üzerine takviye amaçlı olarak uygulanmaktadır [5]. Epoksi Epoksi reçineleri, her molekülde iki veya daha fazla epoksi grubunu veya daha genel tanımlamada glisidil gruplarını ihtiva eden maddelerdir. Sertleşme sırasında hiçbir yan ürün meydana gelmez. Çıkan sertleşmiş reçine genelde mükemmel kimyasal, mekanik ve elektrik özellikleri olan sert termoset maddelerdir. Epoksi reçineler öncelikle üstün mekanik özellikleri, korozif sıvılara ve ortamlara dayanımı, üstün elektriksel özellikleri, yüksek ısı derecelerine dayanım veya bu değerlerin bir kombinasyonu olarak yüksek performanslı kompozit ürünlerinin üretimi amacı ile kullanılmaktadır. Ancak, epoksi reçinenin vizkositesinin çoğu polyester reçineninkinden yüksek olması ve üstün mekanik özellikler elde etmek için post kür gerektirmesi nedeniyle epoksilerin kullanımı zordur. Epoksi reçinelerin diğer polyesterlere göre

sağladığı yararların başında sertleşme sırasındaki düşük çekme özelliği gelir. Bu genelde %1-2’dir. Fakat dolgu maddeleri ile sıfıra indirilebilir. Epoksi reçineler cam, karbon ve aramid olmak üzere çeşitli elyaf takviye malzemeleriyle birlikte kullanılmaktadırlar. Bor, tugsten, çelik, bor karbür, silikon karbür, grafit ve kuartz gibi özel takviye malzemeleri için matriks reçine olarak da kullanılmaktadır. Epoksi reçineler özellikle “vakum torba”, otoklav, basınçlı torba, pres, elyaf sarma ve el yatırması gibi kompozit üretim tekniklerinde kullanımda elverişlidir [5]. Vinilester Vinilester reçineler, epoksi reçinelerin avantajları ile doymamış polyester reçinelere özgü “kolay işleme”/“hızlı sertleşme” gibi özellikleri birleştirmek üzere geliştirilmiştir. Epoksi reçine ile akrilik ya da meta akrilik asidin reaksiyona sokulması sonucu elde edilmektedirler. Bu reaksiyon, maleik anhidrit kullanıldığında polyester reçinelerde olduğu gibi doymamış bir uç üzerinde meydana gelmektedir. Polyester reçinede olduğu gibi benzer bir sıvı elde etmek için üretilen polimer, stiren içinde çözülür. Vinil esterler mekanik dayanım ve mükemmel korozyon dayanımı sağlarlar. Böylece epoksi reçinelerdeki gibi karmaşık proses veya özel kullanım becerisi gerektirmezler [5]. Fenolikler Fenolikler, kondensasyon reaksiyonu sırasında sertleşen termoset reçinelerdir. Bu reaksiyonda, işlem sırasında su, ortamdan uzaklaştırılmalıdır [5].

Takviye Malzemeleri
Cam Elyafı Alümina-kireç-borosilikat gibi, ana malzemelerden üretilen “E” camından cam elyafı yüksek elektriksel yalıtım özellikleri, neme karşı direnç ve yüksek mekanik özellikleri sayesinde, polimer matriks kompozitleri içinde en çok kullanılan takviye malzemesi durumundadır. Diğer bir ticari cam kompozisyonu olan “S” camı; hem daha yüksek mukavemet, ısı dayanımı ve eğilme modülü, hem de geliştirilmiş kimyasal dayanım özellikleri ile daha spesifik cam elyafı takviye malzemesi olma özelliğine sahiptir. Kompozitlerin takviyesi için kullanılan cam elyafı genellikle 9 ile 23 mikron arasındadır [5]. Aramid Elyafı Yüksek düzeyde yönlendirilmiş olan bu polimer, düşük yoğunluk ile yüksek modül ve yüksek düzeyde yapışma özelliği ile yüksek mukavemet/ağırlık oranını üründe bir araya getirmektedir. Mukavemet ve modül değerleri yanısıra, liflerin kolaylıkla ıslatılabilmesi ve üründe darbe dayanımı özellikleri dolayısıyla yaygın olarak kullanılan reçinelerin çoğunluğu ile kullanılabilmektedir. Bor Elyafı Bor elyafı; bor’un kimyasal buharının çok ince bir tungsten teli üzerinde yoğunlaştırılması ile üretilmektedir. Çok sağlam ve dayanıklı bir takviye malzemesi olup, yüksek yoğunluğu ve yüksek maliyeti kullanımını sınırlandırmaktadır. Piyasada yalnızca şerit halinde bulunmaktadır. Karbon Lifleri Yüksek teknoloji ürünü olarak kompozit pazarının geniş bir kısmı, karbon veya grafit elyaf ürünlerinden yararlanmaktadır. Sentetik esaslı elyafların çoğunluğu, girdi malzeme olarak polikronitril

162

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

(PAN) kullanılarak elde edilmektedir. Bu liflerin modülleri ve dayanımları, proses sırasındaki gerilim ve sıcaklık koşullarının değiştirilmesi ile kontrol altında tutulmaktadır. Nispeten düşük elyaf yoğunluğu, yüksek mukavemet ve yüksek modül özelliklerini bir araya getirirerek üstün bir kombinasyon özelliği sunmaktadır. Aynı zamanda yüksek ısılarda özelliğini koruma ve yorulma dayanımı özelliklerine sahiptir. Bununla birlikte karbon liflerin sınırlı uzama özellikleri bazı darbe sorunlarına neden olmaktadır. Bu açığı kapatmak amacıyla daha yüksek uzama olanaklı elyaf ürünleri geliştirilmektedir. [5].
Tablo 2. Takviye Malzemelerinin Özellikleri [5]. Takviye Türleri Cam Karbon/ Grafit Aramid Boron Polyester Naylon Polietilen Gerilme Dayanım (MPa) 3000-5000 2500-3000 2750-3000 3500 1000 950 1200-1500 Gerilme Modülü (GPa) Özgül Ağırlık Özellikler

3. 4. 5. 6.

Hızlı Üretim (Döngü zamanı) Hafiflik Yorulma ve Burulma Direnci Bakım Kolaylığı

Yüksek mukavemet, 72-82 2,48-2,60 iyi kalıplama özellikleri, düşük maliyet Yüksek modül, elektriksel 200-700 1,75-1,96 iletkenlik, yüksek maliyet İyi spesifik özellikler, orta 82-124 1,44 maliyet Yüksek modül, yüksek 400 2,55 maliyet İyi darbe dayanımı ve 9 1,38 kimyasal özellikler İyi darbe dayanımı ve 5 1,16 alkali dayanımı Düşük yoğunluk, iyi darbe 40-60 0,97 dayanımı, düşük derece

Küçük ve büyük türbinlerde tasarım ve imalat farklılıklar göstermektedir. Küçük makinalarda daha hafif döküm kullanılarak maliyet azaltma yoluna gidilmektedir. Birçok parçasının kalıbı döküm alüminyumdur. Büyük ölçekli türbinlerde ise çelik döküm kullanılarak daha mukavim ve yapısal yorulma direnci sağlanmaktadır. Çelik dökümlerin boyutu, kanadın göbek kısmında zorlayıcı üretim sürecine yol açar. Kompozit malzemelerin mukavemet ağırlık oranının yüksek olması, üretim kolaylığı, bakım maliyetinin düşük ve mekanik özelliklerinin iyi olması nedeniyle rüzgar türbin kanatlarının tasarımında ve uygulamasında büyük avantaj sağlamaktadır. Tablo 3’te rüzgar türbini parçalarında kullanılan malzemeler yüzdelik gösterim ile verilmiştir [2]. Rotor Günümüzde, birçok rotor kanadı, cam elyaf takviyeli polyesterden üretilmektedir. Daha başka denenmiş malzemeler, çelik, kimi kompozit ürünler ve karbon elyaf takviyeli plastiktir. Rotor çapı büyüdükçe, daha mukavim, ve yorulma direnci yüksek malzemelere yönelinmektedir. Türbin tasarımı geliştikçe, çelik, cam elyafı ve karbonelyaf içeren kompozitlerin kullanımı artacaktır [2]. Kullanılan matris malzemelerine göre kompozit malzemeler, yüksek rijitlik ve mukavemetleri, mükemmel yorulma ömürleri, yüksek korozyon ve erozyon dirençleri nedeniyle tercih sebebidir. E_glass camlar E=72.000 N/mm² ve Density= 2.540 kg/m³ değerlerini verirken; Carbon Elyaf E=230.000 N/ mm² ve Density= 1.800 kg/m³ gibi çok daha mukavemet veren değerler göstermektedir. Reçinelere baktığımızda ise Epoksi E= 3.000 N/mm² ve Density= 1.200 kg/m³ değerlerini verirken; Vinilester Reçineler E= 4.000 N/mm² ve Density= 1.140 kg/m³ değerlerini vermektedir. Rüzgar türbin kanatlarında homojen bir kuvvet dağılımı ve yüksek mekanik mukavemet değerlerinin sağlanabilmesi için sandviç yapılardan yararlanılmakta ve ağırlıkla PVC köpük ve balsa ağacı kullanılmaktadır. En başta daha yaygın olan balsa yavaş yavaş yerini PVC köpük ve benzeri çekirdek malzemelere bırakmaktadır. Çekirdek malzeme olarak Balsa E=270 N/mm² ve Density=150 kg/m³ değerlerini verirken, kanatlarda kullanılan PVC köpükler E=70 N/mm² ve Density= 60 kg/m³ değerlerini vererek, özellikle hafiflik gerektiren büyük kanatlarda tercih edilmektedir.

Kompozitlerde Kullanılan Ara Malzemeler ise şunlardır: 1. Köpükler 2. Sentaktik Köpükler 3. Bal Peteği 4. Tahta / Balsa Ağacı

Rüzgar Türbini Parçalarının Üretimde Kompozit Malzemeler
Kanatların üretim yöntemleri ve üretimde kullanılacak malzeme seçimleri genellikle kanat boylarına göre farklılıklar göstermektedir. Malzeme yorulma özelliği türbin tasarım ve malzeme seçiminde önemli bir olgudur. Rüzgar Türbininin 30 yıllık ömründe, birçok parça 4x108 yorulma stres döngüsüne dayanmak durumundadır. Söz konusu yüksek yorulma direnci döngüsü, havacılık, otomotiv, köprü gibi diğer insan yapımı yapılardan daha ağırdır [3]. Genel olarak türbin üretiminde kullanılacak malzeme seçiminde aşağıdaki kriterleri sıralayabiliriz: 1. Maliyet 2. Mukavemet ve Rijitlik
Tablo 3. Rüzgar Türbininde Kullanılan Malzeme Oranları Parça/Malzeme (Ağırlıkça %) Rotor Göbek Kısmı Kanat Nacelle Dişli Kutusu Jeneratör Kapak, ekipman ve kasa Kule
1. 2. 3. 4.

Kalıcı Manyetik Malzemeler

Baskı Uygulanmış Beton

Metal

Alüminyum

Bakır

CTP

Ağaç Epoksi

Karbon Lif Takviyeli Plastik

(17) (50) 2

(95)-100 5 (65)-80 98-(100) (20)-65 85-(74) 98

(5) 3-4 (0)-2 9-(50) (2) 14 (<1)-2 (30)-35 4-(12) 95 1-(2) (95) (95)

3-(5)

100kW altındaki Türbinler Küçük Türbin olarak sınıflandırılmıştır. Parantez içindeki değerler Küçük Türbin içindir. Nacelle; 1/3 Dişli Kutusu, 1/3 Jeneratör ve 1/3 Kapak ve diğer ekipmanlar olarak kabul edilmiştir. Küçük Türbin pazarının yarısı, dişli kutusu olmayan direct-drive sistemli olarak kabul edilmiştir. Rotor kanatları CTP, Epoksi veya karbon takviyeli plastiktir

163

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Nacelle Spinner ve Nacelle kısımlarında ise yaygın olarak CTP (camelyaf takviyeli polyester) kullanılmaktadır. Spinner ve Nacelle üretiminde NPG takviyeli izoftalik jelkot ve reçine olarak da orto ya da izoftalik reçineler tercih edilmektedir. Kule Kule metal olarak üretilmektedir. Kısmen beton uygulamaları da söz konusudur. Türbinleride kullanılan malzemelerin geçen 10 içerisindeki gelişimi Şekil 3’te gösterilmiştir[2]. Rüzgar türbinlerinde en sık kullanılan malzemenin CTP olmasının nedeni, gerekli özellikleri düşük maliyet ile sağlayabilmesidir. Bunlar, iyi mekanik özellikleri olması, korozyon direncinin yüksek olması, yüksek ısı dayanımı, kolay imalat ve kabul edilebilir maliyette olmasıdır. Cam elyaf en yaygın kullanılan takviye olmasına karşın, daha komplike kompozit malzemelerde saf karbon elyafı tercih edilmektedir. Daha mukavim ve hafif olmasına karşın cam elyafa göre daha pahalıdır. Karbon elyaftan daha dayanıklı ve pahalı elyafsa boron elyaftır.

malzemeyi yüksek dayanımlı ve hafif ürünler elde edilebilecek şekilde sertleştirir. Üretimin başlangıç aşamasında, pigment katkılı jelkotlar kalıp yüzeyine sprey tabancası veya fırça ile uygulanır. Jelkot yeterli derecede sertleştiğinde, takviye malzemesi tabakaları jelkot’un üzerine yerleştirilir ve reçine elle kalıba uygulanır. Takviye malzemesi üzerine tatbik edilen reçine sertleşene kadar rulolama işlemine tabi tutulur. Nacelle ve spinner üretiminde ağırlıklı bu yöntem kullanılır. Kanatların elle yatırma yöntemi ile üretilmesi durumunda reçine/elyaf oranı göreceli yüksek kalacağından kanatların çoğu diğer yöntemlerle üretilmektedir. L.RTM Önceden kesilmiş veya önceden şekillendirilmiş takviye malzemelerinin, erkek ve dişi kalıp arasına yerleştirilerek kapatıldığı bir kapalı kalıplama yöntemidir. Reçine, enjeksiyon kanallarından, basınç altında kalıp içerisine pompalanır. Genellikle enjeksiyon basıncı 2,75–3,5 bar’dır. Kalıp yüzeylerinden birine veya ikisine birden jelkot uygulanabilir. Korozyon dayanımı ve/veya dış yüzey görünümünün daha iyi olması istenen durumlarda tül veya yüzey keçesi kullanılabilir. Sandviç konstrüksiyon ara malzemeleri mekanik ekleme parçaları ve somun cıvata gibi metal parçalar kalıplama sırasında bünye içerisine gömülerek birlikte kalıplanabilir. Nacelle ve Spinner bazı kısımlarında L-RTM kullanılır. Vakum Torba Kalıplama Rüzgar türbin kanatlarının üretiminde günümüzde kullanılan en yaygın ve kabul gören metot vakum infüzyon yöntemidir. El yatırmasından farkı sertleşme işlemi sırasında basınç uygulanmasıdır. Bu kalıplama yöntemlerinin her birinde malzeme uygulama aşamasında, ıslak sistemler ve prepregler kullanılır. Islak sistemlerde keçe veya dokunmuş fitil takviyeleri kalıba yerleştirilir. Sıvı reçine, takviye malzemesi yüzeyine uygulanır. Kolay şekillenebilir plastik bir film (torba diye de adlandırılır), reçine emdirilmiş takviye malzemesinin üzerine yerleştirilerek, parçanın çevresinde kalıba yapıştırılır. Islak sistem yerine prepreg kullanıldığında, levhalar ve şeritler kalıp yüzeyine el ile ya da ATP yöntemiyle yerleştirildikten sonra, plastik film kaplanır. Vakum torba kalıplamada, kalıp yüzeyi ile plastik film (torba) arasındaki hava vakumlanır. Islak sistem kullanıldığında, önce reçine takviye malzemesine emdirilir. Daha sonra, sertleşme tamamlanana kadar vakum uygulanarak, plastik filmin atmosferik basınç altında kalması sağlanır. Sertleşme süreci, ayrıca ısı uygulanarak da hızlandırılabilir. Basınç torba kalıplama, atmosferik basınçtan daha yüksek basınçların kullanılması gereken uygulamalarda kullanılır. Bu yöntemde prepreg veya ya sistem malzemeleri kullanılabilir. Esnek plastik film reçine emdirilmiş takviye malzemesi üzerine yerleştirildikten sonra, yaklaşık 3,5 bar’lık basınç sertleşme tamamlanana kadar plastik film yüzeyine uygulanır [5]. Yöntemin uygulamasında genel olarak epoksi kalıplar tercih edilmektedir. Bu yöntem sayesinde daha stabil ve yüksek mekanik mukavemet değerine sahip ürünler elde edilmeye başlanmıştır (yüksek cam oranı verdiğinden) ki büyük ölçekli rüzgar türbin kanatları (5MW ve üzeri) için tercih nedenidir. Vakum Destekli Reçine Enjeksiyon Kalıplama (VARTM) SCRIMP (Seeman Composites Resin Infusion Molding Process) firması tarafIndan patenti alınan bir enfüzyon yöntemidir. Geleneksel vakum torba kalıplamadan farklı olarak, kuru malzeme bir kalıp içine yerleştirilir ve reçine vakum altında, kuru malzeme arasından süzdürülür. Kalıp tamamen doldurulduktan sonra,

Şekil 3. Rüzgar Türbini Malzeme Kullanımı.

Rüzgar türbini kanadında E-Glass ve S+R Glass tipler kullanılır. E-Glass en yaygın kullanılan tiptir. Maliyeti düşük, etkin izolasyon ve düşük su emiş oranı özellikleri vardır. S+R Glass ise, düşük maliyet ve yüksek performans özellikleri içerir. Elyaf iplik çapları E Glass’takinin yarısı kadardır, bu nedenle elyaf iplik sayısı arttığından daha sert yüzey kalitesi sağlanır. [6]. Hem epoksi hem de polyester, hatta vinilster, rüzgar kanadı sektöründe ilk günlerden beri kullanılmaktadır. Kanatlar büyüdükçe epoksi daha etkin tercih edilmektedir. Polyester işlemesi daha kolay ve daha ekonomik olmasına karşın epoksi 26m ve üzeri kanatlarda mukavemeti daha yüksek olduğu için tercih edilmektedir. Polyester ise post-kürlenme ihtiyacı duymamaktadır ama kanatlar daha ağır olur. E-glass en çok kullanılan takviye malzemesi iken daha uzun kanatlarda ağırlık azaltan ve sertlik sağlayan daha pahalı karbon elyafı kullanılmaktadır [7].

Rüzgar Türbininde Kompozit Parça Üretim Teknikleri
Türbin üretiminde kompozit kullanılan kısımlarda uygulanan üretim yöntemleri şunlardır: El Yatırması Bu proseste sıvı reçine malzemesi ile elyaf beraberce açık kalıba uygulanır. Reçinede meydana gelen kimyasal reaksiyonlar

164

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

çevresinde esnek bir film yayılarak vakum uygulanır. Kuru malzeme sıkıştırılarak hava dışları atılır. Patentli kılcal borular, vakum altında reçinenin dağılımı için kullanılır. Reçine sertleştirme reaksiyonu istendiği takdirde ısı uygulanarak hızlandırılabilir [5]. Büyük kanat üreticilerinden bu yötemi uygulayanlar mevcuttur. Sargı Tekniği Elyaf sarma yöntemi üstün kalitede yüzeye sahip ürünlerin üretimi açısından bir devrim niteliği taşımaktadır. Takviye malzemesi lifler ve reçineler, dönen bir kalıp yüzeyine veya makine kontrollü geometrik yapıya sahip mandreller üzerine uygulanır [5]. Çok nadir kanat üretiminde karşılaşılan bir yöntemdir. Prepreg Kalıplama Kolay işlenebilir bir kalıplama malzemesi elde etmek üzere, reçine ve takviye malzemesinin birleştirilmesi yöntemidir. Elyafın çok doğru bir biçimde yerleştirilmesinin gerekli olduğu uygulamalarda otomatik şerit yerleştirme (ATP) tekniği kullanıldığında veya kalıp yüzeyine el yatırması işleminin özenle yapılması gerektiğinde kullanılan bir yöntemdir. Prepreg malzemede, takviye/reçine oranının çok hassas bir şekilde kontrol edilmesi, son ürünün elde edilmesinden önce, malzeme kalite kontrol testlerinin yapılabilmesine olanak tanımaktadır. Prepregde takviye malzemesi olarak devamlı lifler, keçeler, düz dokumalar ve kumaşlar kullanılmaktadır. Reçine olarak polyester, epoksi ve fenolik reçineler yanı sıra, polyester, polietereterketon (PEEK) ve polifenilensulfür (PPS) gibi termoplastiklerin bir kısmı da prepreg üretiminde kullanılmaktadır. Prepreg kumaşlar ile üretim maliyetleri diğerlerine göre oldukça yüksektir [5].

[2] ANCONA D., and McVeigh J, “Wind Turbine-Materials and Manufacturing Fact Sheet”, Princeton Energy Resources International, LLC, US Department of Energy, August 2001. [3] “Wind Energy Applications Guide”, American Wind Energy Association, January 2001.(www.awea.org.tr) [4] BİLLUR E., Çevik E., Parnas L., Balya B., Şenel F., “Rüzgar Türbinleri rotor Kanatlarının Üretilmesi ve Belgelenmesi”, Elektrik Mühendisleri Odası E-Kütüphanesi [5] CTP Teknolojisi, Camelyaf A.Ş. [6] EKER B., Akdoğan A., and Vardar A., “Using of Composite Materials in Wind Turbine Blades”, Journal of Applied Sciences, Vol.6 (14), pp.2917-2921, 2006. [7] GRANDE J.A., “Wind Power Blades Energize Composites Manufacturing”, Plastics technology, http://www.ptonline.com/ articles/200810fa2.html, 2010.

Summary
Wind Turbines are composed of tower, blades, generator, spinner, nacelle, and electrical parts. Every part is made of different materials. The blades and nacelles, which take the largest share in total turbine cost, are composite products. Composite materials (or composites for short) are engineered materials made from two or more constituent materials with significantly different physical or chemical properties which remain separate and distinct on a macroscopic level within the finished structure. In wind blade manufacturing, epoxy resin and e-glass composites are applied in general. The new trend is using carbon fibers instead of e-glass and applying vinyl ester resin instead of epoxy resin. The main reason for this is the growing diameters of the blades and the need for lighter but tough materials. In nacelle and spinner manufacturing, it is common to apply glass reinforced polyester (GRP). As constituent, isoftalic gelcoat with NPG additive can be utilized. Furthermore orto or isoftalic resins are the mostly preferred resins. The new type of materials for blade manufacturing is continuously researched. Composite materials are preferred against matrix materials because of their high rigid and toughness, resistance to corrosion and erosion. In the recent years, the new developments in fiber technology provide high toughness levels, easy manufacturing, lower maintenance costs, and better mechanical specifications in wind blade design and application. Nacelle and spinner parts are generally manufactured with Hand Layup technique and some pieces can be produced by Light Resin Transfer Molding method. In terms of turbine blades, vacuum bagging technique is the most common method. Generally, epoxy moulds are preferred for the application of the technique. The blades from carbon polyester can be manufactured with mix technique of hand layup and vacuum infusion. In addition to this, some other new methods like preform and fiber placement are also tried. Carbon polyester helps reducing the blade loads and weights, and providing lower costs. In contrary, carbon fibers have disadvantages of high raw material costs and liable production process requirements. In conclusion, the applicability of composite materials in wind turbine blade, nacelle and spinner manufacturing is discussed and the advantages and disadvantages are listed. Finally, the future manufacturing techniques and expectations have been evaluated by means of developing technology and industrial requirements.

Sonuç
Kanatlar, rüzgar türbinlerinde sistem verimine direkt olarak etki eden bir parametredir. Rüzgar enerjisi dönüşüm sistemlerinde verimliliği arttırmak için jeneratör bölümlerinde de bir takım mekanik ve elektronik iyileştirmeler yapılmaktadır. Ancak yapılan bu iyileştirmeler malzeme ve aerodinamik açıdan doğru bir biçimde tasarlanmış kanatlar ile bütünleşik olarak kullanılmadığı sürece istenilen sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Bu sebeple kanat ve kanat kalıplarının üretiminde günden güne otomasyon artmaktadır. Bir ispanyol kanat üreticisinin geliştirdiği otomasyon üretim ile işçilik ve döngü zamanının % 75 kısalttığı ve daha tutarlı kanatlar üretildiği rapor edilmiştir [7]. Günümüzde, rüzgar türbinlerinde önemli bir kısmı kapsayan kompozit malzeme teknolojisi üzerinde yoğunlaşılarak dayanım/ ağırlık oranı parametresinin arttırılmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir. Bunun yanı sıra Epoksi-vinilester/cam-karbonelyafı ve metal kompozit hibrid sistemlerde ya da termoplastik yapıların kanatlara uygulanabilirliği araştırılarak özellikle daha büyük kanat üretimine yeni ufuklar açılmaya çalışılmaktadır. 2015 ler Rotor çaplarının 180-200 metrelerde tek bir kanat ağırlığının ise 37-57.000 kg’larda 2020’de ise bunların rotor çaplarında 250 metrelerde ve tek bir kanat ağırlığının ise 60-90 ton seviyelerinde olacağı öngörülmektedir. Ancak bu gelişim hızı otomasyon ve malzemedeki yeniliklerle tolere edilebilir.

Kaynaklar
[1] STERZİNGER G, and Svrcek M, “Wind Turbine Development: Location of Manufacturing Activity”, Renewable Energy Policy Project (REPP), Technical Report, September 2004.

165

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

2012 ÖNCESİ VE SONRASI GÖNÜLLÜ KARBON PROJELERİNİN ROLÜ

Lale ÇAPALOV
Mavi Consultants

Özet
Bildiri düşük karbonlu ekonomiye geçişte, hem küresel ve bölgesel hukuki çerçeve hem de stratejik ve fiziksel etkiler açısından iklim değişikliği risk yönetimi konusunda bilgilendirmeyi amaçlamaktadır. İklim değişikliği ile mücadelede uluslararası politikalar her ne kadar yoğun olarak tartışılıp gündemde olsa da küresel anlamda uygulama aşamasında doğan zorluklardan dolayı, istenilen etkinliğe ve verimliliğe ulaşılması beklenenden daha uzun zaman almaktadır. Bu çerçevede, hem özel sektör ve hem de kamu sektörü sorumluluk alarak düşük karbonlu ekonomiye geçişte bilinçli olarak yeni uygulamalarda gönüllü olarak da etkin bir rol almaktadır.

Bu sayede KP mekanizmaları olarak hayata geçen Q Emisyon Ticareti Q The Clean Development Mechanism (CDM) – Temiz Kalkınma Mekanizması Q Joint Implementation (JI) - Ortak Uygulama mekanizmaları bir anlamda bugün bildiğimiz karbon pazarı ile beraber emisyon azaltımı ya da telafisi olarak ele alacağımız “ticari emtia” yı da oluşturmuş oldu. Kyoto Protokolü’nün 2005 yılında yürürlüğe girmesini takiben, ülkeler taahhüt ettikleri salım azaltımlarını gerçekleştirmek için etkin bir şekilde çalışmalar yapmaya başladılar. Uyum piyasaları adı verilen bu piyasaların en büyüğü, Avrupa Birliği’nin üyelerini kapsayan bir kota sistemi olan EU-ETS’dir. Avrupa’daki büyük sanayi tesisleri, bu çerçevede salımlarını azaltmak, azaltamadıkları kısmı EU-ETS içinde kullanmadığı kotası olan diğer firmalardan veya esneklik mekanizmalarından gelen sertifikalarla karşılamak zorundadır. Bir başka deyişle, kotasını aşan firmalar, kotasını aşmayanlardan sertifika satın alır ya da alternatif olarak CDM veya JI projelerinden kaynaklanan CER veya AAU sertifikalarından temin eder. EU-ETS’in ilk fazı (öğrenme dönemi) 2007 sonunda sona ermiştir. 2008-2010 dönemini kapsayan ikinci fazı, halen devam etmektedir. Üçüncü faz ise, 2012-2020 dönemini kapsayacaktır. Bu sertifikalar arasında herhangi bir birim farkı yoktur ve seçim firmalara bağlıdır. EU-ETS kotaları, fiyatlar 2009’da ciddi düşüşler göstermiş olsa da, aralarında en yüksek fiyattan satılmaktadır¹. Global karbon piyasalarında hacimsel olarak en büyük pay EUETS’e aittir. 2008 rakamlarıyla 126 milyar USD büyüklüğündeki karbon pazarının 92 milyar USD’yi EU-ETS’ten kaynaklanmaktadır. Birincil ve ikincil CDM ile JI’ın toplam hacmi ise 33 milyar USD büyüklüğündedir. Bu piyasalar içinde proje bazlı gönüllü piyasalar, küçük bir yer (yaklaşık 400 milyar USD) kaplamaktadır² (Grafik 1).

Sanayileşmenin sonucunda salınımı gün geçtikçe artan sera gazlarının iklim değişikliği açısından oluşturduğu küresel tehdit, geniş kapsamda ilk olarak 1980’li yılların başlarında gerçekleştirilen çeşitli konferanslarda gündeme gelmiştir. Bu çerçevede Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli -Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) 1988’de iklim değişikliğinden kaynaklanacak olası tehditleri değerlendirmek amacı ile bilimsel çalışmalara başlamış ve ortaya çıkan tablo sonucunda Birleşmiş Milletler, 1992 yılında Rio de Janeiro’daki ilk küresel çevre konferansını gerçekleştirmiştir. Bu konferans sonucunda Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi - United Nations Framework Convention on Climate Change (UNFCCC) imzaya açılmış ve 190’dan fazla ülke tarafından tasdik edilerek 1994 yılında yürülüğe girmiştir. Bu çerçevede başlayan uluslararası müzakereler, 1997 yılında Kyoto’da (Japonya) gerçekleştirilen iklim konferansında emisyon azaltım hedeflerinin belirlendiği bir protokol ile sonuçlanmıştır. Kyoto Protokolü’ne (KP) göre EK I ülkeleri bir “baz yılı” kabul ederek (genelde 1990) 2008-2012 yılları arasında beş yıllık bir süreyi kapsayan dönemde emisyon azaltım hedefleri belirlemişlerdir. EK I Emisyon Hedefleri belirtilen bir ön şarta göre, protokolün yürülüğe girmesi için, 1990 yılı küresel emisyonlarının en az % 55’ini kapsayan ülkeler tarafından tasdik edilmesi gerekiyordu. Amerika Birleşik Devletleri bu kapsamda protokülü imzalayıp, senatoda onaya sunulmadığı için, KP’nin yürürlüğe girmesi, ancak 2004 yılında Rusya’nın onayından sonra, 2005 yılında gerçekleşti. Protokole göre karbon salımlarını azaltma taahhüdü almış (gelişmiş) ülkeler, kendi içlerinde aldıkları tedbirlerin yanı sıra uluslararası piyasalardan da belli ölçüler dahilinde karbon sertifikaları alabilecek ve taahhütlerini bu şekilde yerine getirebileceklerdir.
¹ ² Avrupa İklim Borsası (ECX) “State and Trends of the Carbon Market 2009”, Dünya Bankası raporu, Mayıs 2009.

Grafik 1. EUA fiyatı¹

166

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Kopenhag’da müzakerelerde bağlayıcı bir anlaşma çıkmayacağının anlaşılması üzerine Türkiye heyetinin Başmüzakerecisi Mithat Rende, Türkiye’nin karbon emisyonu indirimine dair herhangi bir hedef açıklamayacağını söyledi4. Bildirinin yazıldığı tarihte Türkiye henüz bu konuyla ilgili bir çalışma yapmamıştı. Mutabakatta üzerinde anlaşma sağlanan konu başlıkları özetle: Q Hedef Küresel ısı artışının 2°C olacak şekilde sera gazı emisyonlarında azaltma yapılması (bağlayıcı olarak hedef verilmedi) Q Finans Gelişmekte olan ülkeler için 2012’ye kadar 30 Milyar USD’lık bir fon ayrılması. Ayrıca 2020’ye kadar her yil 100 USD’lık bir fon oluşturulması (azaltma, uyum ve teknoloji transferi başlıkları için mali yardım) Q Gözlem Ölçümleme Raporlama ve doğrulama konularında uluslararası analizin benimsenmesi Q Teknoloji Kalkınma ve teknoloji transferini hızlandıracak yeni bir mekanizmanın ortaya konması5 Mutakabatta, karbon pazarları konusuna değinilirken esneklik mekanizmalarından bahsedilmemesi dikkati çekti ve bu konuda soru işaretleri oluşturdu. Görüşmeler sonucunda küresel bağlayıcılığı olmayan bir metnin çıkmasına rağmen ülkelerin bölgesel anlamda düşük karbonlu ekonomiye geçiş konusunda kararlı oldukları gözlemlendi. Örnek olarak Japonya salımları 1990 yılına göre % 25, Güney Kore ise mevcut duruma göre % 30 azaltacağını anons etti. Ayrıca Amerika Birlkeşik Devletleri’nin 2005 yılına göre 2020’ye kadar % 17 ve sonrasında 2050 yılına kadar % 80 azaltım hedefi uzun vadede dikkat çeken konulardı. Ayrıca Avrupa Birliği’nin 1990 yılına göre 2020 yılına kadar aldığı % 20 azaltım hedefi zaten biliniyordu – ki bu hedef diğer ülkelerde benzer hedeflerin alınması durumunda % 30’a çıkacak şekilde deklare edildi. Kopenhag mükarelerinin en dikkat çekici tarafı aslında özel sektörden gelen yoğun ilgiydi. Karbon yönetimi birçok sektör için orta ve uzun vadede risk yönetimi açısından önem taşıyor. Risk başlıkları fiziksel etkiler, hukusal boyut (ülkesel ve uluslararası), pazar dinamikleri ve prestij olarak ele alınabilir. Prestij konusu hem konunun küresel anlamda tüm sosyal paydaşların gündeminde olması ve hem bireylerin hem de firmaların konuya sosyal sorumluluk açısından ele aldıkları için özellikle önem taşıyor. Gönüllü karbon piyasaları, birçok farklı amaca hizmet eder. Firmalar, organizasyonlar ve bireyler, değişik amaçlar doğrultusunda kendi karbon ayak izlerini telafi etme yoluna gitmektedir. İklim değişikliğiyle mücadele konusunda kanunların çıkması uzun süre aldıkça, bu konuda daha aktif olmak isteyen ve inisiyatif alan bireyler ve şirketler, gönüllü karbon kredilerine ilgi göstermektedir. Bunun yanı sıra, ABD örneğinde olduğu gibi firmalar faaliyet

Şekil 1. Dünyadaki karbon piyasaları.

Şekil 1’de de görüldüğü gibi, uyum piyasalarında ve gönüllü pazarlarda bir çok farklı inisiyatif ve mekanizma söz konusudur. Kyoto Protokolü, CDM ve JI mekanizmalarını oluşturmuştur. Bunun dışında farklı bölgelerde birbirinden farklı zorunlu ve gönüllü emisyon ticaret sistemleri mevcuttur. Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM), Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girdiği tarihten bu yana önemli bir başarı göstermiştir. Şubat 2010 itibariyle CDM’e kayıt olan proje sayısı 2194, CER sertifikası çıkan proje sayısı ise 705 olmuştur. Bu rakamların ötesinde, yaklaşık 4013 proje ciddi anlamda CDM çalışmaları yapmaktadır. Bu projelerin dışında, tasarım aşamasında olan 5071 proje daha olduğu göz önüne alındığında CDM’in önemi daha anlaşılabilir olmaktadır³. Karbon piyasalarının 2012 sonrası kaderini belirlemesi açısından Kopenhag toplantısı büyük önem taşıyordu. Aralık 2009’da Kopenhag’ta COP 15 (Taraflar Konferansı) çerçevesinde toplanan 192 ülkeden 15 bin delege - 117 ülke en yüksek makamda temsil edildi- iki hafta boyunca sera gazı emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliğine uyum için finansal ve teknolojik destek konularında müzakereler yürüttü. Son gün açıklanan Copenhagen Accord(Kopenhag Mutabakatı) yasal bağlayıcılığı olmaması sebebi ile bir çok çevrede hayal kırıklığı yarattı. Diğer taraftan bazı çevrelerde de 117 politik liderin bir araya gelip böyle önemli bir konuda yön gösterdiği ve asıl sonuçların 2010 yılı Aralık ayında Meksika’da ortaya çıkacağı görüşü hakimdi. Mutabakatın 4. Maddesi Ek-1 ülkelerinin bireysel veya ortak şekilde 2020’ye kadar emisyon indirim hedeflerini 1 Şubat 2010’dan önce Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası’na bildirmeleri gerektiğini söylüyor. Gelişmekte olan ülkelerden de seragazlarını azaltmaya yönelik eyleme geçmeleri, bu alandaki çabalarının yine kendileri tarafından gözlemlemesi ve gözlem sonuçlarını iki yılda bir BM’ye iletilmesi öngörülüyor. Eylül 2009’da yayımlanan ‘Ulusal İklim Değişikliği Strateji’ belgesinde Türkiye’nin 2020 yılına kadar enerji sektöründeki karbon emisyonunda artıştan yüzde 7 azaltma yapacağı ifade edilmişti ki bu toplam emisyonlarda artıştan yüzde 5 indirime denk geliyor. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ise Enerji Bakanlığı projeksiyonlarına dayanarak emisyonlarda %11 artıştan azaltıma gidilebileceğini söylemişti.
³
4 5

UNEP Risoe Centre on Energy, Climate and Sustainable Development Baykan B.C., “Kopenhag Zirvesi: Zayıf Mutabakat, Hedefsiz Türkiye”. Betam Araştırma Notu #055.Yazının tamamına ulaşmak için www.betam.bahcesehir.edu.tr UNFCCC (www.unfccc.int)

167

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

gösterdikleri ülkenin ileride zorunlu olarak koyacağı salım azaltım hedeflerine ön hazırlık olarak, uyum öncesi azaltım ve telafi yoluna gidebilmektedir (Grafik 2).

göre netleşecek. Bu noktada açık olan konuların başında, “Kyoto” pazarının dolayısıyla CDM/JI projelerinin devam edip etmeyeceği ya da hangi şekilde hangi ülkelerde geçerli olacağı. Burada EU ETS Türkiye açısından da ayrıca önem taşıyor. Karbon pazarındaki oyuncuların gözü diğer taraftan şu aşama ABD pazarında. Çıkması beklenen kanunun tavan takas formatında bir sistemi kapsaması ve bunun içinde gönüllü standardların ya da CDM / JI projelerin geçerli olması, Kyoto sonuçlanmasa bile tüm resmi başlıbaşına değiştirebilir. Bu açıdan Türkiye’nin yanında mevcut projelerin durumu da henüz netlik kazanmadı. Projelerin 2012 sonrası değeri için bir şey söylemek çok zor. Tüm gelişmeler gözden geçirildiğinde öne çıkan en önemli nokta, artık günümüzde tüm yatırımların çevresel ve sosyal açıdan incelenerek hem risk yönetimi açısından hem de sosyal sorumluluk açısından algılanması gerektiğidir.

Summary
Grafik 2. Proje bazında karbon fiyatları, OTC 20086

Uyum öncesi talep, hem bir öğrenme süreci anlamına gelmekte, hem de firmaların emisyon risklerini daha iyi anlayıp yönetebilmelerine olanak sağlamaktadır. Gönüllü piyasalarda ticareti yapılan karbon sertifikaları, genel olarak uyum piyasalarına göre daha düşük fiyatlı olduğu için uyum öncesi alım yapan firmalara bir tasarruf olanağı da sağlayabilmektedir. Bir çok firma ise, kendi sürdürülebilirlik stratejilerine paralel olarak kurumsal sosyal sorumlulukları temelinde karbon ayak izlerini her yıl telafi etmekte, bazı firmalar bunu halkla ilişkiler ve pazarlama amaçlı da kullanabilmektedir. Yatırımcıların firmalardan karbon risklerine ve sürdürülebilirlik ilkelerine dair beklentileri de firmaları bu piyasada etkin olmaya iten diğer faktörlerdir (Grafik 3).

This paper aims at informing event participants on the existing voluntary markets from a long term climate change risk management perspective, by considering regional and global legal framework, as well as its strategic and physical impacts. It provides also background information about the international climate climate change negotiations by providing a view of the political and economic outcomes of the discussions. It will also explore how political decisions are implemented into commodity markets by explaining Emissions Trading Schemes in general. An introduction into the global carbon markets and Kyoto Mechanisms are also described in the paper by giving related market information. A special emphasis is given to the Copenhagen Accord to provide an insight into the post-2012 discussions. The post-2012 structure of the carbon market is still unclear. Different views on the outcomes of the Copenhagen Accord are discussed in order to give an overview for the future strategies. It furthermore describes the role of the voluntary carbon markets in corporate risk management by analysing climate change related risks and developments for companies in the service and industrial sectors. The paper also evaluates the opportunities and expectations regarding carbon-neutral services, projects and products with regards to global good practices in terms of climate change and corporate social responsibility. The outlook of the voluntary carbon market indicates that the demand, price range and project types vary significantly and it is an integral part of the carbon market as a complementary to the compliance markets as a testing ground for new technologies and approaches. The Kyoto Protocol, in particular CDM, has created a significant supply of offset projects in the pipeline.

Standart bazında karbon fiyatları, OTC 20086

Gönüllü piyasalarda sertifikalar, geniş bir fiyat aralığında seyretmekte, çok çeşitli parametreler VER değerini etkilemektedir. Gönüllü piyasalar, bu açılardan uyum piyasaları için bir “test sürüşü” işlevi de görmekte, yenilikçi proje tiplerine ve metodolojilerine ev sahipliği yaparak karbon piyasalarındaki bir boşluğu da doldurmaktadır. Bu açıdan gönüllü piyasalar, zorunlu piyasalara bir alternatif yaratmaktan çok, tamamlayıcı bir rol üstlenir. 2012 sonrasında gönüllü piyasaların durumu bir açıdan zorunlu pazarın hem küresel hem de bölgesel anlamda alacağı resme
6

Ecosystem Marketplace, New Carbon Finance

168

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

GÜNEŞ ENERJİSİ SEKTÖRÜ VE FOTOVOLTAİK SİSTEMLERİN ŞEBEKEYE BAĞLANTISI

Levent GÜLBAHAR
Güneş Enerjisi Sanayicileri ve Endüstrisi Derneği

İsmail Hakkı KARACA
Güneş Enerjisi Sanayicileri ve Endüstrisi Derneği

Özet
Günümüzde enerji kullanımının gittikçe artması, çevre kirliliği ve doğal kaynakların azalmasına neden olmaktadır. Özellikle fosil kökenli kaynaklardan elde edilen enerjinin, diğer kaynaklara göre çevreci olmayışı ve sınırlı olması bu sorunu önemli hale getirmektedir. Çevre sorunları konusunda bilincin artması ile temiz enerji kullanımına yönelik yeni teknolojiler gündeme gelmiştir. Böylece güneş enerjisinden elektrik üretimini olanaklı kılan fotovoltaik uygulamalar yaygınlaşmaya başlamıştır. Fotovoltaik sistemler şebekeye bağımlı sistemler (On Grid) ve şebekeden bağımsız sistemler (Off Grid) olarak uygulanmaktadırlar. Dünyada fotovoltaik sistemlerin kullanımı incelendiğinde, çoğunlukla şebekeye bağımlı kullanımın olduğu ve kullanımın her geçen gün arttığı gözlenmektedir[1]. Bu artış şebekeye bağımlı sistemler için belirli standart ve kuralların oluşturulmasını zorunlu kılmıştır. Büyüklüğüne bakılmadan iletim veya dağıtım sistemine bağlanan tüm yenilenebilir güç sistemleri, kayıt altında tutulmalı, kurulu güçlerine göre üretecekleri enerji miktarı önceden tahmin edilmeli ve gerçekte ürettikleri enerji değerlendirilmelidir. Avrupa Birliği ülkelerindeki örnek sistemlerde yenilenebilir enerji kaynaklarının şebekeye bağlantısı, ilgili iletim ve dağıtım şirketlerinin kontrolünde gerçekleştirilmektedir. Tüm bu sistemlerde üretim sayacının çıkışı, ilgili dağıtım veya iletim şirketi yetkilisi tarafından şebekeye bağlanmakta ve ulusal veri izleme sistemine girilerek sağlıklı istatistiki verilerin oluşması sağlanmaktadır. Yapılan bu çalışmada, yüksek güneşlenme sürelerine sahip olan ülkemizin, bu avantajıyla sahip olduğu potansiyelin değerlendirilebilmesi ve güneş enerjisini yaygın olarak kullanmakla kalmayıp teknoloji üretebilme fırsatını da yakalayabilmesi için gerekli olan stratejik devlet desteği vurgulanmıştır. Ayrıca diğer ülkelerdeki muadil uygulamalar irdelenerek, kurulu gücü 500 kWh’e kadar olan fotovoltaik sistemlerin, şebekeye bağlanması ile ilgili kritik noktalar ülkemiz perspektifinden değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Güneş enerjisi, fotovoltaik paneller, şebekeye bağlantı.

kaçış yolları arayışı artmış, bunun yerine en azından kullanımı sırasında çevreye zarar vermeyen, minimum karbon salınımı yapan enerji kaynaklarına yöneliş başlamıştır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının en bilinenlerinden bir tanesi güneş enerjisidir. Bu enerji, sıcak su ve elektrik üretiminde kullanılmaktadır. Üretilen elektrik ve sıcak suyun ise kullanım alanları çok farklı olabilir. Burada üzerinde durulması gereken nokta, bu üretim süreçlerinde enerjinin üretilmesi için belirli bir yatırım maliyetine katlanılıyor olunmasıdır. Türkiye klasik fosil yakıt bakımından zengin bir ülke olmamasının bir sonucu olarak enerjide dışa bağımlı bir ülkedir. Enerjide dışa bağımlılıktan sıyrılıp, kaynakların daha etkin ve verimli kullanılması için alternatif enerji kaynaklarına yönelmek gerekmektedir. Kısa vadede fosil yakıtlarca zengin topraklar elde edemeyeceğimize ve dünya yenilenebilir enerji kullanımına doğru yöneldiğine göre, Türkiye’nin de bu enerji piyasasındaki değişimden hem kullanım, hem de üretim geliri olarak payını alması için elini çabuk tutması gerekmektedir.

2. Güneş Enerjisi Sektörü
Güneş enerjisi son 10 yıldır dünyanın, enerji ve iklim değişikliği ile ilgili sorunları için dikkatlerini yönelttiği en önemli kaynak durumuna gelmiştir ve bütün dünyada en kapsamlı Ar-Ge çalışmalarının yapıldığı bir sanayi dalıdır. Güneş enerjisi, ısıtmada, soğutmada ve değişik teknolojilerle elektrik enerjisi üretiminde kullanılmakta olup, yapılan projeksiyonlarda 2040 yılına kadar dünya enerji gereksinmesinin % 26’sının güneşten karşılanabileceği ve 2 milyondan fazla kişiye istihdam imkanı sağlanacağı belirtilmektedir. Dünyada güneşten elektrik enerjisi üreten sistem maliyetlerinde baş döndürücü bir teknolojik gelişme ve ilk yatırım maliyetlerinde büyük düşüşler gözlemlenmektedir. Yapılan tahminlerde, 2010’lu yıllardan itibaren güneş enerjili elektrik üretim sistemlerinin konvansiyonel kaynaklardan üretilen elektrik enerjisi fiyatları ile rekabet edilebilir mertebelere geleceği öngörülmektedir.[2] “Güneş Ülkesi” olarak nitelendirebileceğimiz Türkiye’nin, yıllık güneşlenme süresi 2.640 saat ve yataya düşen güneş ışınımı yıllık 1.311 kWh/m²’dır.[3] Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle sahip olduğu bu güneş enerjisi potansiyeli açısından birçok ülkeye göre şanslı durumdadır. Ancak ülkemizin bu şansını iyi değerlendiremiyor olması kaçınılmaz bir gerçektir. Özellikle güneşlenme süresi olarak ülkemiz kadar yüksek verilere sahip olmadığı halde güneş enerjisinden elektrik üretim sistemlerini yaygın halde kullanan pek çok ülke bulunmaktadır. Bu durumun en önemli sebebi ülkelerde

1. Giriş
Dünyada nüfusun, talebin, üretimin ve enerji ihtiyacının giderek daha fazla artması ile ortaya çıkan fosil yakıtların tükenmesi tehlikesi ile beraber çevreye verdiği zarar, enerji ihtiyacının karşılanabilmesi için insanoğlunu farklı enerji kaynakları aramaya sevk etmiştir. Geldiğimiz bu noktada yararlanabileceğimiz en yakın ve bilinen kaynak, güneş enerjisidir. Son yıllarda gündemimizin vazgeçilmez bir parçası olan küresel ısınma fenomeni ile birlikte çevreye zararlı olan fosil yakıtlardan

169

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

uygulanmakta olan teşviklerdir. Dünyada kullanımı her geçen gün artmakta olan fotovoltaik sistemler, ne yazık ki eksik mevzuat ve mevcut olmayan teşvikler yüzünden ülkemizde henüz yaygınlaşmış bir uygulama değildir.

3. Güneş Enerjisi İle Elektrik Üretim Sistemleri / Fotovoltaik Paneller (PV Paneller)
Güneş ışınlarındaki fotonlar, fotovoltaik hücreye çarpar ve hücreler tarafından emilirler. Bu şekilde atomlarından serbest bırakılmış elektronlar, materyalin bir yanından diğer yanına akarken, diğer yandan da elektronların serbest kalması ile oluşmuş pozitif delikler, elektronların akım yönünün ters yönünde akarlar. Bu şekilde elektrik üretimi sağlanmış olur.

a. Akülü Sistem

Şekil 1. Fotovoltaik prensibi.

Güneş enerjisi ile elektrik üretim sistemleri incelendiğinde sistem temel anlamda ikiye ayrılmaktadır. Q Şebekeden Bağımsız (Off Grid) Sistemler Q Şebekeye Bağlı (On Grid) Sistemler Şebekeden bağımsız sistemler şebeke elektriğinin olmadığı çiftlik evi, baz istasyonları, askeri uygulama alanları ve tarımsal alanlar gibi mahallerde elektrik ihtiyacının karşılanmasına yönelik güneş enerjisinden faydalanan elektrik üretim sistemleridir. Bu sistemlerde fotovoltaik paneller, şarj regülatörü, akü ve invertör kullanılmaktadır. Günümüzde gelişmiş ülkelerde fotovoltaik sistemlerin kullanımı incelendiğinde giderek yaygınlaşan uygulama ise şebeke bağlantılı sistemlerdir. 3.1. Şebekeye Bağlı (On Grid) Sistemler Şebeke elektriği bulunan tüm mahallerde elektrik ihtiyacının karşılanmasına yönelik güneş enerjisinden faydalanan elektrik üretim sistemleridir. Son yıllarda yaygın hale gelen, kullanıcıların bina çatı ve yüzeylerine yerleştirilen fotovoltaik paneller ile üretilen enerji iki yönlü sayaç uygulamasıyla şebekeye verilebilmektedir.[4,5] Bu sistemlerde üretilen DC akımın, AC akıma çevrilmesi ve şebeke uyumlu olması gerekmektedir. Fotovoltaik paneller, elektrik ihtiyacının tamamını, bir kısmını veya ihtiyaçtan fazlasını üretebilmektedir. Bu tür sistemlerde fotovoltaik panel ile üretilen elektriğin fazlası elektrik şebekesine satılır, yeterli enerjinin üretilmediği durumlarda ise şebekeden enerji alınır. Şebekeye bağlı sistemler, akülü ve aküsüz sistemler olmak üzere ikiye ayrılır.
b. Aküsüz Sistem

Şekil 2. Akülü ve aküsüz fotovoltaik sistemlerin şebeke bağlantısı [6].

Şebekeye bağlı fotovoltaik bir sistemde fotovoltaik (PV) paneller, şarj regülatörü, akü grubu, inverter, pano (sigorta), sayaç ve yükler bulunmaktadır. Fotovoltaik Paneller: Güneş enerjisini elektrik enerjisine çeviren modüllerdir. Şarj Regülatörü: Fotovoltaik panelin gerilimini regüle ederek aküyü besler. Akünün şarj-deşarj durumlarını kontrol ederek aşırı şarj ve deşarj olmasını engeller ve akünün kullanım ömrünü uzatır. Akü Grubu: Aküler sayesinde güneş enerjisinin yetersiz olduğu durumlarda sistemi besler. İnverter: İnverter, güneş panellerinden gelen DC elektrik enerjisini evin içerisindeki şebeke elektriğine uygun cihazları çalıştırabilmek için AC elektrik enerjisine dönüştüren cihazdır. Pano: Panoya gelen elektrik sigortalardan geçirilerek ev içerisine dağıtılır. Sayaç: Çift taraflı sayaç, güneş enerjisinin yetersiz kaldığı durumlarda şebekeden çekilen elektrik enerjisini okur. Güneş enerjisinden üretilen elektrik enerjisi fazlalık oluşturduğunda da bunu ayrıca okuyarak şebekeye verilen elektriği gösterir.

170

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

ilişkin verilere dağıtım şirketinin erişebilmesi amacıyla görüntüleme ve izleme sistemlerinin kurulması gerekebilmektedir. Üretim tesisinin bağlantısında kullanılan bağlantı hatlarının ve teçhizatının aşırı gerilim darbelerine dayanıklı olması ve bağlanılan sistemin nominal geriliminin 2,2 katına sürekli dayanabilecek yapıda olması gerekmektedir. I. Bağlantı noktası Üretim sisteminin kurulu gücünün 100 kw ve üstünde olması halinde, bu tesisler YG (Etkin şiddeti 1000 volt üzerindeki gerilim) seviyesinden dağıtım sistemine bağlanır. Kurulu gücü 100 kw’ın altında ise AG gerilim seviyesinden dağıtım sistemine bağlanır. Ancak bu tesisin, dağıtım şirketi tarafından yapılacak teknik değerlendirme sonuçlarına göre YG gerilim seviyesinden dağıtım sistemine bağlantısı yapılabilir. AG (Etkin şiddeti 1000 volt ve altındaki gerilim) sevisinden bağlanacak üretim tesislerinin toplam kapasitesi, bu üretim tesislerin bağlı olduğu dağıtım transformatörünün gücünün % 20’ini geçmemesi gerekmektedir. YG/AG dağıtım transformatöründe yıllık ortalama yüke ilişkin bir yıllık ölçüm bilgisi bulunmaması halinde, üretim tesisinin kapasitesi, bağlanacağı dağıtım transformatörünün gücünün % 15’ini geçmemelidir. AG’den bağlanacak üretim tesisinin başvuruda beyan edilen kurulu gücünün 5 kw’ın üzerinde olması halinde, üç faz üzerinden dağıtım sistemine bağlanmalıdır. Bağlanılacak noktanın kısa devre akımının, bağlanacak üretim tesisinin nominal akımına bölümü ile elde edilecek bağlanabilirlik oranının; kurulu gücü 500 kw’a kadar olan fotovoltaik (PV) güneş enerjisine dayalı üretim tesisleri için 100’ün üzerinde olması gerekmektedir. Dağıtım şirketi, üretim tesisi ve bağlantı sisteminde yapılan bakım test ve deneylerin uygunluğunu denetlemelidir. II. Sayaçlar Üretim ve tüketim tesislerinin aynı mekanda bulunması halinde, bağlantı anlaşmasında belirlenen yere çift yönlü ölçüm yapabilen sayaçlar takılmalıdır. III. İhtiyaç fazlası enerji Dağıtım şirketi, tüketim tesislerince tüketilen elektrik enerjisi miktarının tespiti ve faturalandırılması sırasında üretim tesisinde üretilerek dağıtım sistemine verilen elektrik enerjisi miktarını tespit etmelidir ve sisteme verilen ihtiyaç fazlası enerji, yapılacak olan elektrik alım anlaşması çerçevesinde dağıtım şirketi tarafından satın alınmalıdır. Ülkemizde 500 kW gücün üzerindeki yenilenebilir güç sistemleri lisans verildikten sonra devreye alındıkları için kayıt altında tutulabilmektedir. Diğer taraftan yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında şebekeye (iletim ve dağıtım hattına) bağlanan 500 kW gücünün altındaki yenilenebilir güç sistemleri lisans muafiyetinde oldukları için şebekeye bağlantılarının kayıt altında tutulması son derece önemlidir. Büyüklüğüne bakılmadan iletim veya dağıtım

a. Şebekeye Bağlı Akülü Sistem

b. Şebekeye Bağlı Aküsüz Sistem

Şekil 3. Akülü ve Aküsüz Fotovoltaik Sistemlerin Şebeke Bağlantı Şeması [7]

3.2. Şebekeye Bağlantı Esasları (500kW Gücün Altındaki Fotovoltaik Sistemler) Ülkemizde, kurulu gücü azami 500 kW ve altındaki yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesislerinde üretim faaliyetinde bulunan veya yalnızca kendi ihtiyacını karşılamak amacıyla, toplam verimliliği ilgili yönetmelikte belirlenen değerin üzerinde olan tesisi kuran gerçek veya tüzel kişiler lisans alma muafiyetinden yararlanabilmektedir. [8] Bu muafiyet bu üretim sistemlerinin, iletim ve dağıtım sistemine bağlantısında bir takım güvenlik sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Bu nedenle sistemlerin şebekeye bağlantısında aşağıda belirtilen hususlara dikkat edilmelidir: I. Bağlantı noktası II. Sayaçlar III. İhtiyaç fazlası enerji Fotovoltaik üretim tesisinin sayacın bulunduğu nokta itibariyle dağıtım sisteminin gerilim seviyesi ve frekans düzeyi (50 Hz) ile uyumlu olmalıdır. Akım gerilim harmonikleri ile fliker etkisi bakımından diğer dağıtım sistemi kullanıcılarına olumsuz etki yapmamalıdır. Üretim tesisi, şebeke kaybı veya dağıtım sisteminde bir kısa devre arızası oluşması durumunda dağıtım sistemi ile bağlantısı kesilecek ve dağıtım sistemine kesinlikle enerji vermeyecek şekilde tasarlanmalı, kurulmalı ve işletilmelidir. Üretim tesisinin dağıtım sistemine bağlantısının, dağıtım sisteminin topraklama sistemine uygun olması gerekmektedir. 100 kW ve üzeri kurulu güce sahip üretim tesislerine, bağlantı noktasındaki gerilim, aktif ve reaktif güç ve bağlantı durumuna

171

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

sistemine bağlanan tüm yenilenebilir güç sistemleri kayıt altında tutulmalı, kurulu güçlerine göre üretecekleri enerji miktarı önceden tahmin edilmeli ve gerçekte ürettikleri enerji değerlendirilmelidir. Avrupa birliği ülkelerindeki örnek sistemlerde yenilenebilir enerji kaynaklarının şebekeye bağlantısı ilgili iletim ve dağıtım şirketleri kontrolünde gerçekleştirilmektedir. Tüm bu sistemlerde üretim sayacının çıkışı, ilgili dağıtım veya iletim şirketi yetkilisi tarafından şebekeye bağlanmakta ve ulusal veri izleme sistemine girilmektedir. Örneğin Avustralya’da fotovoltaik sistemlerin şebekeye bağlanması için dağıtım şirketi ile üretim tesisi sahibi tüzel veya gerçek kişi arasında; “Şebeke Bağlantı Anlaşması” ve “Güç satın alma anlaşması” imzalanmaktadır. Böylelikle fotovoltaik üretim tesislerinin şebeke bağlantısı kayıt altına alınmış olmaktadır. Şebeke bağlantı anlaşması kapsamında dağıtım şirketi, Avustralya da üretim tesisinin ilgili mevzuatta belirlenen standartlara uygunluğunu denetlemek için üretim tesisi sahibinden fotovoltaik sistemde kullanılan ürünlere ilişkin teknik bilgi talep etmektedir. Ayrıca dağıtım şirketi, sertifikalı bir elektrikçi tarafından, üretim sisteminin uygunluğunun kontrol edilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu denetim neticesinde taraflar arasında bağlantı anlaşması imzalanmaktadır. Güç satın anlaşması kapsamında ise dağıtım şirketi, kendi prosedürüne bağlı olarak inverter seçimini, monofaze sistemlerde 10 kVA ve trifaze sistemlerde 30 kVA olarak sınırlandırmaktadır. Bu sayede dağıtım şirketi kişilerin satabileceği elektrik miktarına kota koymaktadır. Taraflar arasındaki bu anlaşmalar, güvenlik açısından bir risk görülmesi veya sistemi yaptıran kişinin sistemin yapıldığı yerden ayrılması durumunda iptal olmaktadır. 3.4. Şebekeye Bağlı Sistemlerde Karşılaşılan Sorunlar: Q Güneş enerjisi kesintili bir enerji kaynağıdır. (Gece/Gündüz) Q Bu nedenle dağıtım sistemlerindeki planlamalarda güçlükler yaşanmaktadır. Q Küçük güçlü sistemlerde ise yapılması gereken işlemler (mahsuplaşma) dağıtım şirketleri açısından maliyeti artırmaktadır. Q Pahalılığı ve dağıtımındaki bu tür teknik zorluklar nedeniyle güneş elektriğin desteklenmesi kaçınılmazdır. Fotovoltaik sistemlerin şebekeye bağlanmasının beraberinde getirdiği sorunlara rağmen gelişmiş ülkeler, krizleri özellikle yenilenebilir enerji konusunda yatırımların artırılması, Ar-Ge kapasitesinin yükseltilmesi ve istihdam sağlanması için bir fırsat olarak gördüklerini yeni stratejiler ve ayırdıkları milyarlarca dolar kamu fonu ile gösteriyorlar. Örneğin; Fransa: 2009 itibariyle uygulamadaki Yenilenebilir Enerji Kaynakları Teşvik Yasasına göre şebeke besleme tarifeleri şu şekildedir: Q Yere kurulan sistemler için Fransa anakarasında 0,32823 Euro/ kWh, Korsika gibi adalarda 0,42 Euro/kWh Q Çatıya kurulan veya bina entegre sistemler için tüm Fransa’da 0,60176 Euro/kWh Kontrat süreleri 20 yıldır ve enflasyon oranlarına göre tarifeler güncellenmektedir. Vergi kesintileri şeklinde farklı yenilenebilir enerji teşvik mekanizmaları da mevcuttur.

Almanya: 2009 yılı itibariyle fotovoltaik sistemler için uygulanmakta olan şebekeyi besleme tarifeleri şu şekildedir: Q 30 kWp’ten daha küçük sistemler: Yere kurulu solar PV sistemler için 0,3194 Euro/kWh, binalara ve ses kesme duvarlarına kurulan solar PV sistemler için 0,4301 Euro/kWh Q 30 – 100 kWp arasındaki sistemler: Yere kurulu solar PV sistemler için 0,3194 Euro/kWh, binalara ve ses kesme duvarlarına kurulan solar PV sistemler için 0,4091 Euro/kWh Q 100 – 1000 kWp arasındaki sistemler: Yere kurulu solar PV sistemler için 0,3194 Euro/kWh, binalara ve ses kesme duvarlarına kurulan solar PV sistemler için 0,3958 Euro/kWh Q 1000 kWp’ten daha büyük sistemler: Yere kurulu solar PV sistemler için 0,3194 Euro/kWh, binalara ve ses kesme duvarlarına kurulan solar PV sistemler için 0,3300 Euro/kWh Sözleşme süreleri 20 yıldır ve değerler sabittir. Önümüzdeki yıllarda yapılacak kontratlardaki şebeke besleme tarife değerlerinde % 8 11 arasında indirimler planlanmaktadır. İspanya: 2008 yılından beri yasal çerçeveyi “Real Decrato” (kraliyet kararnamesi) olarak bilinen ve 2008’de yenilenen Yenilenebilir Enerji Kaynakları Yasal düzenlemesi belirlemektedir. 2009 itibariyle güneş enerjisi teşvikleri için şebekeyi besleme tarifesi şu şekildedir; Binaya entegre sistemlerde • 20 kWp’ten küçük sistemler için: 0.34 Euro/kWh • 20 kWp’ten büyük sistemler için: 0.32 Euro/kWh PPP Yere kurulmuş sistemler için: 0.32 Euro/kWh Bu güneş enerjisi teşviklerinin yıllık toplam sınırları 500 MW civarındadır. Türkiye: Ülkemize baktığımızda ise 2009 yılının yaz aylarında TBMM gündemine alınan fakat görüşmeleri ertelenen “Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunundaki değişiklik önerisi”ne göre güneş enerjisi teşviki için şebeke besleme oranları; ilk on yıl için 0.28 Euro/kWh, ikinci on yıl için 0.22 Euro/kWh şekilde olacak.

4. Sonuç
Güneşten elektrik üretimi, yenilenebilir ve temiz olma özelliği nedeniyle dünya çapında giderek artan bir biçimde kullanılmaktadır. Bu konuda Almanya, İspanya, Fransa ve diğer Avrupa Birliği ülkeleri gelişmiş örnekler olarak öne çıkmaktadır. Sözü geçen ülkelerin bu alandaki başarılarının temelinde güneş enerjisinin kullanımının artırılması için uyguladıkları kamusal politikalar olduğu bilinmektedir. Bu politikaların uluslararası, bölgesel ve devletler düzeyinde geliştirilmekte olan çevre koruma önlemleri ile uyumlu ve yakın ilişki içinde olduğu dikkat çekmektedir. Temiz ve yenilenebilir bir enerji kaynağı olarak güneş enerjisinin kullanılması ve kullanımının yaygınlaştırılması için ülkemizin dünya güneş kuşağı üzerinde olduğu da dikkate alınarak gerekli hukuksal, idari ve teknik altyapının değerlendirilmesi gerekmektedir. Her şeye rağmen ülkemizin enerji politikasının yeniden şekillendirilmesi ve bu amaçla her türlü önlemin harekete geçirilmesi için önümüzde bir fırsat ve zaman olduğunu düşünebiliriz. Bu noktada Türkiye, güneş enerjisi üretim ve kullanımına kaynak ayırmalı ve bir an önce gerekli teşvikleri yürürlüğe sokmalıdır.

172

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Kaynaklar
[1] www.akademimuhendislik.net, 2010 [2] 6-7 Kasım 2009, 1. Güneş Enerjisi Sistemleri Sempozyum ve Sergisi Sonuç Bildirgesi, MMO, Mersin, 2009 [3] http://www.eie.gov.tr/turkce/YEK/gunes/tgunes.html, 2010 [4] T.C Enerji ve tabii Kaynaklar Bakanlığı Elektrik İşleri Etüt İdaresi genel Müdürlüğü, “Bina Enerji Yöneticileri” Eğitim Kitapları Cilt–1, Cilt–2, Cilt–3 Ankara, 2008 [5] http//:www.enerteach.com, 2010 [6] http//:www.tcpdf.org, 2010 [7] California Energy Commission, “A Guide To Photovoltaic (PV) System Designand Installation”, Californiya, J,une 2001 [8] www.rega.basbakanlık.gov.tr

Summary
Increasingly use of energy causes pollution and consumes more natural resources. Fossil energy resources are limited and not environment friendly and this makes the increasingly use of energy more and more significant condition. New clean energy technologies are developed while people are more conscious about environment. In this way photovoltaic panels that enables to generate electricity by solar radiation has been starting to use commonly. Photovoltaic systems are applied in two ways, first’s on-grid systems and second’s off-grid systems. Mostly on-grid photovoltaic systems are applied to utilize the solar radiation in the world and that recently increases [1]. This makes to establish rules and standards essential for on-grid systems. All renewable energy systems that connect to distribution or transmission systems must be registered, forecasted for energy amount that can be generated by the system and evaluated for the actual energy generations. Network connections of the renewable energy systems are controlled by the distribution or transmission companies in EU countries. In these countries connection of meters with the network is realized by authorized officers of the distribution or transmission companies and registered into the national data trace. That enables to have reasonable statistics. In this study it’s emphasized strategically important government support that’s needed to catch the chances regarding the great potential of Turkey which has very impressive solar radiation values in solar electricity systems. In addition critical points of the solar systems that has less peak power than 500 kWh are evaluated from viewpoint of Turkey as different applications are considered. Keywords: Solar energy, photovoltaic panels, network connection.

173

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

YENİLENEBİLİR ENERJİ YASA TASARISI ve ÇEVRE MEVZUATI ÇERÇEVESİNDE, ATIK VE GAZLARINDAN ENERJİ ÜRETİMİ ve POLİTİKA ÖNERİLERİ

M. Ata CEYLAN
CEV Enerji ve İTO Enerji Komitesi

Özet
Dünya genelinde enerji bağımlılığı ve ihtiyacı giderek artmakta olup, kullanılan enerji kaynakları gün geçtikçe tükenmektedir. Öte yandan, çevre kirliliği ve küresel ısınma kendisini daha fazla hissettirmektedir. Ülkemizin Atıktan Enerji Potansiyeli biyokütle ile beraber yaklaşık 8,6 milyon TEP olup; özellikle de belediyelerimizin mali kaynakların kısıtlı olması ve genelde gider kalemlerinin gelir kalemlerinden fazla olmasından dolayı, söz konusu projeleri gerçekleştirmeleri mümkün olamamaktadır. Bundan dolayı bu tarz projeler Yap-İşlet-Devret tarzındaki (BOO, BOT, PPP) modellerle gerçekleştirilmekte olup, yatırım ve finansmanı özel firmalarca yapılmaktadır. Öte yandan, atıktan enerji üreten projeler, diğer yenilebilir enerji kaynaklarına (hidro, rüzgâr, güneş, vb.) göre çalışma koşulları daha zor ve nispeten mikro ölçeklidir. Türkiye’nin tüm kentlerinde, atık depolama alanlarından (landfill) enerji üreten projeler gerçekleştirilse bile, ulaşılabilecek maksimum kapasite 250 MW’ tır. Bu miktar da sadece bir baraj veya büyük ölçekli bir rüzgâr projesine denk düşmektedir. Bununla birlikte, atıktan enerji projeleri vasıtasıyla, 1 MW’lık enerji üretim santralinde 600 m³/h LFG gaz, dolayısıyla 240 m³ metan ve 46,000 ton/yıl CO2 gazının emisyon değerinin azaltılması sağlanmaktadır. Ayrıca her an patlama riski olan bu gazların kontrol altına alınması sağlanmaktadır. Söz konusu projelere salt enerji projesi olarak değil, önemli birer “Çevre Projesi” gözüyle bakılması gerekmektedir. Özel bir teşvik mekanizması uygulanmadığı takdirde, atıktan enerji üretim yatırımları ilgi görmeyecektir. Ülkemizin, Kyoto Protokolü’nü kabulü sonrası önem arz etmeye başlayan Atık Yönetimi ve enerji üretimi konusunun ciddi seviyede desteklenmesi gerekmektedir.

2.1.3.1. Radyo Aktif Atıklar 2.1.3.2. Kimyasal Atıklar 2.1.3.3. Biyolojik Atıklar 2.1.3.4. Alev Alabilir Atıklar 2.1.3.5. Patlayabilir Atıklar 2.1.3.6. Tıbbi Atıklar 2.1.4. Özel Atıklar(Tehlikesiz/Tehlikeli Ara Kategori Atıkları: Yağlar, Çamurlar, Fırın Külü) 2.2. Katı Atık Yönetiminin Ana Bileşenleri
ATIK ÜRETİMİ

BİRİKTİRME

TOPLAMA
TAŞIMA (VE AKTARMA) İŞLEME- GERİ KAZANIM-ENERJİ
CEV Enerji ve İTO Enerji Komitesi

DEPOLAMA
(LANDFILL)

Şekil 1. Katı atık yönetiminin ana bileşenleri.

3. Yasal Mevzuat
3.1. Belediye Kanunu Madde 15 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 15. maddesinin g bendi gereği, “Katı atıkların toplanması, taşınması, ayrıştırılması, geri kazanımı, ortadan kaldırılması ve depolanması ile ilgili bütün hizmetleri yapmak ve yaptırmak” belediyelerin kapsamındadır. 3.2. Çevre Mevzuatı (Atıkların Yönetimi)

1. Giriş
Atıklar, değerlendirilmesi gereken bir kaynak olup atıkların kendisinden bazı ısıl işlemler yöntemiyle veya gömüldüğü sahalarda üreyen metandan, yenilenebilir enerji üretilebilmekte ve potansiyel bir kaynağın bir kaynağa dönüşmesi sağlanmaktadır. Arz güvenliği ithalata bağımlılığın azaltılması, çevrenin korunması sera gazı emisyonunun azaltılması ve istihdam imkanları oluşturulması açışından atıktan enerji üretiminin önemi giderek artmaktadır.
Tablo 1. Çevre Mevzuatı İlgili Yönetmelik Tehlikeli atıkların Kontrolü yönetmeliği Atıktan Ek Yakıt olarak Kullanılmasında Uyulacak Genel Kurallar Hakkında Tebliğ (22.06.2005) Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği Atıkların Yakılmasına İlişkin Yönetmelik Taslağı Atıkların Düzenli Depolanmasına Dair Yönetmelik Resmi Gazete Tarih/Sayı 14 MART 2005/25755 İlgili Maddeler Madde 20,21 ve Ekler 15,16 ve 17 Tüm Madde ve Ekler Madde 33, 34 ve 35 Madde 38, 39 ve 40 Tüm Maddeler ve Ekler Tüm Maddeler ve Ekler

22 Haziran 2005/25853

22 Haziran 2005/25883 14 Mart 1991/ 20814 2010 yılı (Muhtemelen) 26 MART 2010/ 27533 (YENİ)

2. Atık Türleri ve Katı Atık Yönetiminin Ana Bileşenleri:
2.1 Katı Atıkların Çeşitleri 2.1.1. Evsel Atıklar 2.1.2. Endüstriyel Atıklar (Kâğıt, Gıda Sanayi, Mezbaha) 2.1.3. Tehlikeli Atıklar

174

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

3.2.1. Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği “Madde 27- Depo kütlesinde havasız kalan organik maddenin mikrobiyolojik olarak ayrışması sonucu çevreye yayılarak, patlamalara, zehirlenmelere sebep olabilecek metan gazı ağırlıklı olmak üzere karbondioksit, hidrojen, sülfür, amonyak ve azot bileşikleri yatay ve düşey gaz toplama sistemi ile toplanır ve kontrollü olarak atmosfere verilir veya enerji üretmek sureti ile değerlendirilir” olarak belirtilmektedir.

ISIL İŞLEMLER

YAKMA

GAZLAŞTIRMA

PİROLİZ

FAZLA HAVA KISMİ HAVA

HAVASIZ ORTAM

4. Atıkların Enerji Amaçlı Değerlendirilmesi
Genel anlamda belediyeler, büyükşehir belediyeleri ve diğer ilgili endüstriyel atık bertaraf yetkili mercileri, katı atık bertarafı sorumluluklarını yerine getirmek amacıyla yeni teknolojilere yönelmeye başlamışlardır. Bunlar da en genel haliyle; Q Biyometanizasyon (Landfill-Doğal Metan Gazı Oluşumu) Q Isıl İşleme Dayalı (Yakma, Piroliz, Gazlaştırma, vs.) 4.1. Biyometanizasyona Dayalı Enerji Üretimi
Tablo 2. Çevre ve Orman Bakanlığı Tarafından Belediyelerle Yürütülen Çalışmalar Tesis Sayısı 2003/8 genelgesi kapsamında yürütülen çalışmalar AB projeleri Düzenli Depolama Yapan Belediyeler Toplam 63 9 41 113 Belediye Sayısı 590 113 581 1.284 Hizmet Alan Nüfus 17.076.912 3.867.493 32.075.218 53.019.623
ISI, KÜL GAZ, YAKIT , KÜL SIVI, GAZ, KATI

Şekil 3. Isıl işlemler.

(2) Yakma ve beraber yakma işlemi sırasında üretilen ısının, elektrik enerjisine dönüştürme, üretim sürecinde kullanma ya da bölgesel ısıtma kullanma gibi yöntemlerle en elverişli biçimde geri kazanılması esastır.
Tablo. Ülkemizdeki Lisanslı Tehlikeli Atık Yakma Tesislerinden Bazıları Firma Adı İZAYDAŞ (Yakma) PETKİM (Yakma) TÜPRAŞ (Yakma) Kapasite 35.000 ton/yıl 17.500 ton/yıl 7.750 ton/yıl

Ek yakıt lisansı almış tesislerin sayısı: Q 2008 yılında 26 çimento fabrikası, 3 kireç tesisi lisans almıştır. Q Enerji geri kazanımı-gazlaştırma tesisi: 1 adet İstanbul’da bulunmaktadır.

5. Yenilenebilir Enerji Kaynaklarına İlişkin Genel Mevzuat Düzenlemeleri
Yenilenebilir enerji kaynaklarının desteklenmesine ilişkin düzenlemeler iki ana kanunda yer almaktadır: Q 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile bu kanuna istinaden çıkarılan Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliği, Q 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun. 5.1. 5346 Sayılı Yenilenebilir Enerji Kanunundaki Düzenlemeler Teşvikler kapsamında yapılan düzenlemelerden en önemlisi, 5346 sayılı YEK Kanunu ile getirilen 10 yıllık alım garantisi ve fiyat teşviğidir.
Şekil 2. Depogazdan enerji üretimi.

Yakında, Ankara-Sincan, Adana, İskenderun tesisleri de faaliyete girecektir. 4.2. Isıl İşleme Dayalı Atık Bertarafı ve Enerji Üretimi Çevre ve Orman Bakanlığımızca, 2000/76/EC sayılı direktif temel alınarak hazırlanan atıkların yakıt veya ek yakıt olarak yakılmasına ilişkin yönetmelik taslağında; Genel kurallar olarak; MADDE 5 – (1) Yakma veya beraber yakma işlemine tabi tutulmadan önce atığın tehlikeli atık olup olmadığı, atık içerisinde radyoaktif madde bulunup bulunmadığı belirlenir. Tehlikeli olan ve olmayan atıkların yakılmasına veya beraber yakılmasına aynı emisyon limit değerleri uygulanır.

Uygulanacak fiyat EPDK’nın belirlediği bir önceki yıla ait Türkiye ortalama elektrik toptan satış fiyatıdır. Bu fiyat 5 Euro Cent / kWh karşılığı Türk Lirasından az, 5,5 Euro Cent /kWh karşılığı Türk Lirası’ndan fazla olamaz. Serbest piyasada bu fiyatın üstünde satış hakkı vardır. Bu uygulamalar 31/12/2011 tarihinden önce işletmeye giren tesisleri kapsar. Bakanlar kurulu uygulamanın sona ereceği tarihi, 31/12/2009 tarihine kadar, en fazla iki yıl süreyle uzatabilir. 5.2. Yenilenebilir Enerji ile İlgili Kanun Değişiklik Teklifi Meclis Genel Kurulu gündeminde bulunan YEK’in değiştirilmesi hakkında kanun teklifinde aşağıdaki değişiklikler yer almaktadır: Q Çöp gazı ise ayrı olarak tanımlanmıştır.

175

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Q Fiyatlar da revizyon öngörülmektedir. Q Yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik enerjisi üreten lisans sahibi tüzel kişiler, on yıl süreyle sistem kullanım tarifilerini % 90 indirimli olarak öder. Q Teşviklerden yararlanabilmek için YEK Belgesi ve lisans alınması, 31/12/2015 tarihinden önce üretim tesisinin işletmeye girmesi ve her yıl 31 Ekim tarihinden önce EPDK’ya başvuruda bulunması gerekmektedir. Q Ancak katı ve sıvı haldeki yakıtları kullanmak suretiyle elektrik enerjisi üreten biyokütleye dayalı üretim tesislerinden kurulu gücü 1000 kW’dan az olanlar YEK destekleme mekanizmasına tabi olamaz.

Q DOĞRU B., “Atıktan Enerji Üretimi ve Yasal Mevzuat, Uluslar arası Atıktan Enerji Sempozyumu (IWES), İstanbul, 2009.

Summary
The energy dependency and need is increasing gradually in worldwide, while the energy sources are getting exhausted day by day. On the other hand, environmental pollution and global warming makes itself more apparent. Our potential waste into energy including biomass is approximately 8.6 Million TEP; whereby especially due to the facts that the financial sources of our municipalities are scarce and that generally the income items exceed the expense items, these municipalities are not capable to realize such projects. This is why these kinds of projects are realized through Build-Operate-Transfer models (BOO, BOT, PPP), the investments and financing of which is made by private companies. On the other hand, the working conditions for projects producing energy from solid waste are more difficult than those of other renewable energy sources (e.g. Hydro, wind, solar etc.) and are of a much lower scale. Even if energy projects are being realized from landfill areas in all cities of Turkey, the maximum capacity reached is 250 MW, which corresponds only to a dam or to a medium-scale wind project in only one region. However; 1 MW can be produced from 600 m³/h LFG of household waste through the use of Landfill projects so that the emission value of 250 m³ methane and 46.000 tons/year CO2 gas can be easily reduced. Moreover, it is possible to take these gases constituting a risk of explosion at any time under control. Such projects indeed should be considered as important “Environmental Projects” rather than only as energy projects, so that nobody will be interested in Waste-to-Energy investments unless a special mechanism of incentive is induced. Thus, the issue of Waste Management and Energy Recoviring which seriously gained on importance after our country’s acceptance of the Kyoto Protocol must be supported more seriously.

6. Sonuç
Q Atıklardan elektrik üretimi, sera gazı emisyonunun azaltılması yönündeki girişimler ve üretim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ile birlikte dünyada olduğu gibi ülkemizde de giderek artmaktadır. Q YEK kanun değişikliği kapsamında; “çöp gazı” ayrı olarak tanımlanarak olumlu bir adım atılmıştır. Ancak bununla beraber daha genel bir tanım yapılarak; atıktan enerji tanımının yapılması ve uygulanabilecek tüm teknik yöntemlerin (çöp gazı, yakma, piroliz, gazlaştırma) bu Yenilenebilir Enerji destek kapsamına alınmalıdır. Q Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği; Madde 27- “Depo kütlesinde havasız kalan organik maddenin mikrobiyolojik olarak ayrışması sonucu çevreye yayılarak, patlamalara, zehirlenmelere, sebep olabilecek metan gazı ağırlıklı olmak üzere karbondioksit, hidrojen, sülfür, amonyak ve azot bileşikleri yatay ve düşey gaz toplama sistemi ile toplanır ve kontrollü olarak atmosfere verilir veya enerji üretmek sureti ile değerlendirilir” denilmektedir. Bu maddenin de; atmosfere verilmesinin yerine “bu gazın enerji üretmek sureti ile değerlendirilmesi gerekir” zorunluluğu getirilmelidir. Q Atıktan enerji üretimi ile ilgili yasal düzenlemeler net, anlaşılır, uygulanabilir ve değişen ihtiyaçlara göre revize edilebilir olmalıdır. Q Yatırımların sürdürülebilir olması açısından teşvik mekanizmaları, atıktan enerji üretim ve tesisi yatırım maliyetlerini karşılayacak düzeyde belirlenmelidir. Q Bu kapsamda, hem yatırımcıların hem tüketicilerin faydalarının optimum düzeyde olması için teşvik mekanizmaları günün ihtiyaçlarına ve gelişen teknolojiye göre sürekli revize edilmelidir. Q YEK kanun taslağında “Ancak katı ve sıvı haldeki yakıtları kullanmak suretiyle elektrik enerjisi üreten biyokütleye dayalı üretim tesislerinden kurulu gücü 1000 kW’dan az olanlar YEK destekleme mekanizmasına tabi olamaz” denilmektedir. Bu maddenin kapsamına kesinlikle atıktan enerji üretimi alınmamalıdır. Q Söz konusu projelere salt enerji projesi olarak değil önemli “Çevre Projesi” gözüyle bakılması gerekmektedir. Unutulmalıdır ki; atıktan enerji projeleri nispeten küçük ölçekli projeler olmasından dolayı; özel bir teşvik mekanizması uygulanmadığı taktirde yatırımcılar tarafından ilgi görmeyecektir.

Kaynaklar
Q ÖZBAY M., “Katı Atık Yönetiminde Mühendislik Sistemleri”, pp. 1-172, Ankara, 2006. Q ALPASLAN M. N., “Katı Atıların Yönetimi”, pp. 1-5, İzmir, 2005.

176

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

PHOTOVOLTAICS VERSUS CONCENTRATED SOLAR POWER

Dr. Martin STICKEL
Fichtner GmbH & Co. KG

Sebastian PETRETSCHEK
Fichtner GmbH & Co. KG

Abstract
The solar sector worldwide experiences an impressive growth in both, the number of projects as well as the size of individual power plants. The quality of engineering and project management so far does not always live up with the corresponding requirements. Fichtner, together with the University of Stuttgart performed a comparative study of the Levelized Electricity Costs, which underlines that the technology and plant concept must be carefully selected according to the requirements regarding dispatchability, feed-in tariffs as well as characteristics of the available sites and ambient conditions, first of all with respect to the solar irradiation.

A major difference between the two groups of technologies is that the presently market mature CSP technologies concentrate the solar irradiation, i.e. require direct irradiation in order to reflect the sun beams by mirrors concentrating them in either point focusing (central receiver and solar dish) or linear focusing (parabolic trough, linear Fresnel). Almost all of the PV plants work with nonconcentrated sun-light and can therefore also make use of both, the direct as well as diffuse irradiation. Photovoltaic cells use semiconductors, which effect an electric field that is able to separate charge carriers; by connecting the two contacts a current can flow. This way, sunrays are directly transferred into electricity without any moving parts. The direct current electricity is transformed by inverters to alternating current as used in the public grid and transformed by transformers to the required voltage level to feed into the public grid. Different plant concepts in the PV are furthermore characterized by the type of installation, i.e. fix, one-axis tracking or two-axis tracking as well as the type of inverters that are used (few large central inverters or many small sting inverters). Tracking is used to increase the sunlight cached by the PV modules in case that the therewith increased the electricity generation overcompensates the corresponding additional costs for mechanical equipment and additional land.2

Background and Relevance
It is hardly worth to mention that renewable energy sources are expected to grow sharply over the next years and decades, replacing fossil fuels and being energy sources counting with significantly decreasing energy costs in the medium and long term - in contrast to their fossil competitors. The major drivers for decreasing costs for energy generation are, as already shown in the wind sector, economies of scale as well as rocketing project sizes. However, the increasing project volumes, which more and more frequently reach investment amounts of appr. three-digit million Euros, are not in all cases reflected in the quality of project development processes, project contracts, financing schemes, project management as well as risk management and technology selection. This is surprising since the plant capacities are nowadays measured in Mega-Watt rather than in Kilo-Watt and the players in the market are no longer dominated by purely ecologically motivated individuals but by multinational players in the production of the equipment, engineering and construction of the plants, investment and financing. Fichtner together with the University of Stuttgart performed a study which compares the Levelized Electricity Costs for different plant concepts at different sites, including the analysis of sensitivities on key ambient parameters.1

NonConcentrating

Linear-focusing (single axis)

Point-focusing (dual axias)

Technologies and Plant Concepts
Figure 1 show a synopsis of the currently relevant solar power technologies, which of course are in different stages of market maturity. The presently predominant technologies in large scale plants are the non-concentrating photovoltaic (PV) plants with different types of modules (mono-crystalline, poly-crystalline and several thin-film technologies) on one hand and parabolic trough plants on the side of concentrated solar power (CSP).

Integrated Solar Combined Cyle

Figure 1. Solar Power Plants – Synopsis (Source: Fichtner)

1 Study on behalf of Fichtner GmbH & Co. KG and University of Stuttgart: Photovoltaics and concentrated solar power plants - Development of a methodology for an estimation of the levelized electricity costs and profitability of the investment on the basis of three different locations. 2 In case tracking systems are used, the equipment is installed with a lower ground coverage ratio in order to reduce mutual shading of the modules.

177

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Figure 2 pictures the scheme of a parabolic trough plant with thermal storage. Solar heat is collected in the field of parabolic troughs and transported by a heat transfer fluid to the solar heat exchanger where steam is generated and used for electricity production in a conventional water-steam ranking cycle. During high solar irradiation, the heat can be stored in a thermal storage in order to operate the plant during low irradiation due to passing clouds or for covering electricity demand during evening hours. Parabolic trough plants are characterized among others by counting or not with thermal storages and by the type of cooling system they use (wet, dry, hybrid).

Technology Selection
The selection of the most adequate solar power plant concept shall be based on technological and financial criteria, such as: 1. Site related criteria, such as the size of the available land, topography and the availability of water. The cost efficiency of CSP plants benefits more significantly from larger plant sizes than PV plants since the latter are built in a very modular manner. Large plants require large sites that in the best case are almost flat and have water available at site (for the cooling system of the water-steam cycle and the cleaning of the mirrors)3 . PV plants also are most easily built on flat areas and in large scale; however, many commercial multi-MW plants are build on hilly sites and without any water close to the site. During operation water is only needed when module cleaning is required, which in dusty areas is the case a few times a year; in central Europe some plants are being operated for several years without any cleaning. If needed, the relatively small amount of water required for cleaning can be transported by truck to the sites. 2. Electricity storage: So far, there is no technology available for large scale energy storage of PV plants. In contrast, in (some) CSP plants thermal energy can be stored, e.g. in molten salt storages as used in the Andasol plants in southern Spain. However, the need and availability of storage depends on the load curves of a specific country or region and their coherence with the characteristics of the corresponding power plants; for instance, in case there are sufficient gas fired and hydropower plants, which can be dispatched according to the electricity demand, plant specific storage systems actually would not be necessary and due to their relatively high costs from a macroeconomic point of view even not optimal. 3. Irradiation and other meteorological conditions: As mentioned above, a high portion of direct irradiation is required for CSP plants while PV plants also operate with diffuse irradiation. Furthermore, first of all the ambient temperature but also the wind speed have an influence on the plant performance, which requires further attention.

Figure 2. Parabolic Trough CSP Power Plant (Source: Fichtner)

Approach for Quantitative Comparison
The relevance of the most of the ambient conditions for the economics of different plant concepts were analyzed further in
Figure 3. Parabolic Trough Power Plant (Source: Solar Millennium)

Figure 4. PV Plant (Source: Juwi)
3

Figure 5. Approach for Quantitative Analysis (Source: Fichtner)

For comparison reasons please note that e.g. the 50MW Andasol plants with a thermal storage of approximately 7.5hours full load have a total site surface of about 1.5km² and are supposed to require annually water in the range of 900,000m³.

178

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

a quantitative manner as follows: For different example sites (Bahamas, Northern Italy, South Africa) performance simulations were performed using long term average irradiation and temperature data from Meteonorm. The plant configurations were elaborated based on a proprietary Excel-Tool (to determine a suitable ground coverage ratio for PV plants based on the optimum inclination angles of the PV modules). With the Solar Adviser Model (SAM)4, we calculated the corresponding plant electricity outputs, which together with the related cost data for capital expenditures (CAPEX) and for operation and maintenance (O&M) formed the basis for the calculation of the the Levelized Costs of Electricity generation (LEC) in a cash flow model as result indicating the commercial performance of the concepts. We therefore defined a set of typical plant configurations as follows: • Parabolic Trough CSP plant • PV plant with thin film modules from First Solar (FS 275) • PV plant with poly-crystalline modules from Suntech Power (STP 200) • PV plant with mono-crystalline modules from SunPower (SunPower 305) For the parabolic trough plant a reference plant size of 125MW was assumed, while the PV plant sizes differ according to the capacity that can be installed on a defined site and the corresponding land costs were considered in the cash flow model. Therewith the LEC [€/kWh] of the PV plants can reasonably be considered independent of the plant size due to the modular characteristic of PV plants.

Figure 6. LECs for Different Plant Concepts (example Bahamas) (Source: Fichtner)

Calculation of Levelized Electricity Costs (LEC)
For the mentioned regions, LEC were calculated comparing the different PV technologies and tracking concepts with CSP, which resulted in the example for Bahamas as indicated in Figure 6. The different types of PV plants are able to generate electricity at lower costs than parabolic trough CSP plants (among others, due to the relatively high portion of diffuse irradiation due to the high air humidity). Double-axis tracking resulted to be the most expensive solution for all three PV technologies; the lowest LEC shows the thin film plant concept with fixed installations. Typically tracking systems are not of advantage with thin film modules since the module surface is relatively large due to the rather low efficiency rates. However, in case of high direct irradiation and high module efficiencies as well as high module prices, tracking becomes more attractive. Due to the decreasing module prices in the recent years, we observe that double-axis tracking systems become less used in large scale projects, i.e. it becomes more attractive to just install additional module capacities (please refer to Figure 7). Furthermore, one-axis and fixed installations benefit from the advantage of less or no moving parts in the entire power plants, which results in simpler plant commissioning and operation and ultimately lower costs for O&M.

Figure 7. Module Prices versus LEC (example Northern Italy) (Source: Fichtner)

Figure 8. LEC as a function of Direct Normal Irradiation different plant parameters and ambient conditions were performed, which are summarized in the following paragraphs. As CSP requires the concentration of the sunlight, direct solar irradiation is needed while PV modules also use diffuse irradiation; consequently, the LEC of CSP show a more significant dependency on the DNI than PV. In comparison to CSP, there is only a small difference between the PV technologies, which are predominantly related to differences temperature dependency and the response on low irradiation levels (please refer to Figure 8).

Sensitivity Analyses
In order to identify general drivers for LEC, sensitivity analysis on

4 SAM (Solar Advisor Model) is a free software tool made by NREL. SAM allows simulating and calculating different kind of energy generation systems, e.g. PV, CSP and fossil fuel plants. For PV and CSP SAM uses hourly data generated from Meteonorm or other sources which offer the formats tm2 or epw (8760 data rows). SAM selects the necessary data and sums the hourly results for the whole year to one value. Fichtner usually performs PV performance calculation using PVSYST a software system that became renown in the PV sector. For performance simulations Fichtner normally uses its own software tool SOLPRO. However, for this study we preferred to use SAM, predominantly because both technologies, PV and CSP parabolic trough plants can be simulated.

179

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

High temperatures have a negative impact on the efficiency of the PV modules. The temperature coefficient of thin film modules usually is in the range of -0.2%/K while the efficiency of crystalline modules decreases at 0.4%/K to 0.5%/K. Thus, in general terms it can be stated that the temperature effect on the efficiency of thin film modules is lower than on the efficiency of poly-crystalline and mono-crystalline modules. The cooling of the water-steam cycle in CSP plants is less efficient; while the thermal losses in the solar field also decrease. However, the plant performance with respect to the ambient temperature needs to be analyzed in detail for the region and its climate conditions; e.g. the cooling system of the parabolic trough plant needs to be adopted project specifically, which also has an impact on CAPEX and O&M costs, which is not considered in the above calculation. All solar power plants are characterized by the need of large sites in comparison to other renewable energies. However, the land costs mostly are relatively low compared to the overall CAPEX. Figure 10 shows the influence of the land price on the LEC for fixed mounting systems. The influence of the land price for thin film is the biggest due to high land use, because of the lower efficiencies. Doubling the price for the land per year the LEC increases more than 3.2 %, for monocrystalline cells it is only about 1.7 %. The influence of the land costs on the LEC is marginal within a variety of 1 % within the given boundaries.

Figure 9. LEC’s as a function the Ambient Temperature

Figure 10. LEC’s as a Function of Land Costs

Conclusions and Outlook
The solar energy sector is so far to a large extent driven by crosssubsidies, such as incentivized feed-in tariffs or portfolio standards in the electricity production. In some countries, tax exemptions or direct subsidies in the investment phase are given to stimulate the development of the solar power sector. In the wind sector, we already can observe that economies of scale also stimulated by feed-in tariffs led to the existence of projects that at good locations are built without material subsidies, being feasible based on the sales of energy and CO2 emission certificates. The feed-in tariffs in Germany and Spain for solar energy led to relatively low production costs for solar equipment and without the development of the parabolic trough plants in southern Spain this technology including their thermal storage systems would probably not yet be considered a proven and bankable technology. Presently, different technologies in the solar sector are in a thrilling competition – among themselves but also with other renewable and conventional energy sources. Competitive concepts are being developed in the CSP sector e.g. solar tower technologies with ambient air or pressurized air are to be mentioned as well as the generation of steam directly in the heat collectors in the solar field of parabolic trough or Fresnel plants.

While the CSP sector still can be considered a seller’s market with a substantial potential for cost savings, in the PV sector cost competitiveness in the production of solar equipment (first of all modules) as well as increasing module efficiencies are key and new technologies, such as organic PV modules or printed PV cells (Nanosolar) drive continuous improvements. The study underlines that technology selection and plant concept must be carefully performed according to the requirements regarding dispatchability, feed-in tariffs as well as characteristics of the available sites and ambient conditions (first of all with respect to the solar irradiation). The design of solar power plants shall be the result of thorough state-of-the-art engineering and optimization procedures applying thorough simulation of the electricity generation and the optimization of plant technical as well as financial performance. Moreover, the technological concept of the plant has to be embedded in a sound project development process including the elaboration of sound and bankable project contracts. These are, among others, Engineering, Procurement and Construction as well as Operation and Maintenance contracts that have to establish the details of plant performance and acceptance criteria as well as a fair balance of risks.

180

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

21. YÜZYILIN ENERJİ YÖNETİMİ: AKILLI ŞEBEKELER

Mehmet İMERYÜZ
GE Energy, Türkiye

Özet
Elektrik enerjisinin bir şebeke temelinde kullanıldığı 1890’lı yıllardan günümüze gelinceye kadar teknolojideki gelişmeler, elektrik enerjisi arzının güvenliğini, niteliğini, işlevselliğini ve verimliliğini arttırma yönünde çok önemli atılımların yapılmasını sağlamıştır. Bu atılımlar elektrik enerjisinin üretilmesi, tüketicilere iletilmesi ve tüketilmesi biçimlerini sürekli olarak ileriye götüren dönüşümlere yol açmıştır. Elektrik enerji endüstrisi, 21. yüzyılın ilk 10 yılını geride bırakmak üzere olduğumuz bugünlerde yeni bir dönüşümün eşiğine gelmiş bulunuyor. Temiz enerji talebinin artmasıyla birlikte daha fazla sayıda yenilenebilir enerji kaynağının mevcut iletim ve dağıtım şebekelerine bağlanma gereksinimi ile tüketicilerin enerji kullanım şekilleri üzerinde daha fazla bilgiye ve denetime sahip olma taleplerinin, arz tarafındaki kurumların olağan güvenlik ve verimlilik arttırma gereksinimleriyle bir araya gelmesi, şebekenin bütününü temel alan yeni yönetim şekillerinin geliştirilmesini zorunlu hale getirmektedir. Bu bildiride uluslararası meslek kuruluşları tarafından daha önce geliştirilen tanımlamalar ışığında eldeki teknolojiyle yapılabilecek olası uygulamalar ele alınacak ve akıllı şebekelerin geleceği üzerinde durulacaktır.

Q Kaynakların en uygun şekilde kullanımını sağlayacak şekilde uyarlanabilir olmalıdır. Q Varlık ve bilgi bakımından dağıtılmış olmalıdır. Q Ham verinin bilgi haline getirilmesini sağlayacak şekilde dönüştürücü olmalıdır. Q Tehditlerden ve bilinmeyen durumlardan etkilenmeyecek şekilde güvenlikli olmalıdır. Bu niteliklere sahip olacak bir Akıllı Şebeke’nin altyapısının dijital cihazlar ile veri iletişimi ve bilgi teknolojilerine dayanması gerektiği çok açıktır. Buna göre, Akıllı Şebekeler’in kurulabilmesi için elektrik endüstrisinin, üretim ve iletim/dağıtım teknolojileri altyapısının temeli olan bakır ve çeliği, bilgi işleme ve iletişim teknolojileri altyapısının temeli olan silikon ve fiber optikle bir araya getirmesi esastır. [2]

2. Uygulama Alanları
Bugün sahip olunan teknolojiyle bir çok alanda Akıllı Şebeke uygulamaları gerçekleştirilmektedir.

1. Tanımlar Akıllı Şebekeler çoklukla geleceğe dönük ve bu yönüyle soyut bir kavram olarak algılansa da uluslararası meslek kuruluşları tarafından tanımlar geliştirilmiş ve yol haritaları çıkarılmaya çalışılmıştır. Bunlardan EPRI (Electric Power Researc Institute)’ye göre Akıllı Şebeke: Q Verimli, güvenilir ve birbirleriyle eşgüdümlü olarak çalışan, her biri otomasyona tabi birçok iletim ve dağıtım sisteminden oluşan bir güç sistemidir. Q Acil durumlarda kendi kendini iyileştirme özellikleri olan ve üretim/iletim/dağıtım şirketi ile enerji pazarının ihtiyaçlarına karşılık veren bir güç sistemidir. Q Sayısı milyonlarla ifade edilen müşteriye hizmet veren ve gelişen dijital ekonominin ihtiyacı olan zamanında, güvenilir ve uyarlanabilir bilgi akışını sağlayan bir akıllı haberleşme altyapısına sahip bir güç sistemidir [1]. Bu tanımlara göre bir Akıllı Şebeke’nin sahip olması gereken nitelikleri aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: Q Akıllı Şebeke acil durumları önceden gidermeye izin verecek şekilde geleceği kestirebilir olmalıdır. Q Akıllı Şebeke önceden kestirilen veya algılanan problemleri düzeltecek veya oluşmasını önleyecek şekilde kendi kendini iyileştirebilir olmalıdır. Q Müşterilerle ve pazarla etkileşimli olmalıdır.

2.1. Arz Tarafındaki İyileştirmeler Elektrik enerjisinin verimli, güvenilir ve çevreye uyumlu bir şekilde tüketicilere ulaştırılması için yıllarıdır kullanılan ve dijital teknolojideki ilerlemelere paralel olarak işlevselliği ve verimi sürekli artan temel uygulamalar şunlardır: Q Dağıtım Yönetim Sistemi / Enerji Yönetim Sistemi / SCADA Q Trafo Merkezi Otomasyonu Q Dağıtım Fideri Otomasyonu Q Reaktif Güç Kompanzasyonu Q Gerilim Regülasyonu 2.2. Talep Tarafındaki İyileştirmeler Tüketicilerin elektrik enerjisinin kendilerine olan maliyetleri üzerinde daha fazla bilgi ve denetime sahip olma talepleri ile hizmet sağlayıcı dağıtım şirketlerinin hızlı faturalandırma ve kayıp / kaçakları önleme ihtiyaçları Gelişmiş Sayaç Altyapısı – GSA (Advanced Metering Infrastructure – AMI) uygulamalarını zorunlu hale getirmiştir. GSA’nın temelini çift yönlü veri iletişimine imkan sağlayan telsiz ve/veya fiber optik bir haberleşme ağı ile böyle bir ağa bağlanmaya müsait, enerjinin maliyetine göre kendini dinamik olarak ayarlayabilen ve tüketim sahasındaki (ev, işyeri vb.) değişik yüklerle etkileşim içinde olan akıllı sayaçlar oluşturur. Enerjinin talep ve arzını en uygun şekilde dengelemek amacındaki hizmet sağlayıcı şirketler GSA uygulamalarının önünü açmaktadır. Bunun neticesinde Akıllı Ev / İşyeri, Akıllı Bina ve Ev Otomasyon

181

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Şekil 1. Gelişmiş sayaç altyapısı.

Ağı (Home Automation Network – HAN) gibi yeni teknolojiler geliştirilmektedir. GSA ile geliştirilebilecek kimi uygulamalar şunlardır: Q Gerçek zamanlı fiyatlandırma / faturalama Q Doğrudan yük kontrolü Q Yük izleme ve yük temelinde alt-sayaçlar Q Arıza algılama ve arıza çağrı yönetim sistemi Q Talep eğrisi oluşturma / izleme Q Güvenlik izleme Q Uzaktan ev denetimi 2.3. Geniş Alan Ağı Koruma, İzleme ve Kontrol Sistemleri Milli iletim şebekeleri büyüyüp karmaşıklaştıkça ve ülkeler arasında eş zamanlı – senkron – bağlantılar yapıldıkça, genişleyen şebekenin kararlılığını emniyet altına almak ve bir ülkenin milli şebekesinde meydana gelen bir sorunun diğer şebekelerin kararlılığını riske atmamasını sağlamak amacıyla tasarlanan Geniş Alan Ağı Koruma İzleme ve Kontrol Sistemleri hızla gelişmekte ve yaygınlık kazanmaktadır. Bu teknolojinin altyapısını güç santralleri ve trafo merkezlerine konulan akıllı röle ve/veya denetleyiciler ile bunlar arasında tesis edilen, çoğu zaman fiber optik (Optical Ground Wire – OPGW kablo ile) veri iletişim ağları oluşturur. Geleneksel SCADA altyapısı ve uygulamalarıyla saniyeler ve dakika mertebesinde gerçekleştirilebilen müdahaleler, Geniş Alan Ağı teknolojileri ile 100 ms mertebesinde ve otomatik olarak yerine getirilebilmekte ve bu sayede iletim şebekesini kararsızlığa sürükleyebilecek olağan dışı durumlar önleyici algoritmalarla zararsız hale getirilebilmektedir. Diğer yandan Geniş Alan Ağı teknolojilerinin ölçme ve izleme alanında sağladığı en önemli imkan, güç sisteminin anlık durumunu farklı noktalarda eş zamanlı olarak izlemeyi sağlayan senkrofazör ismi verilen ölçümlerdir. Senkrofazör ölçümleri kullanılarak, şebeke ölçeğinde koruma uygulamaları geliştirmek ve uygun arabirim ve yazılımlar kullanılarak, tüm şebekenin gerçek ve eş zamanlı görüntüsünü izlemek mümkün olmaktadır. Türkiye iletim sisteminin 2010 yılı içerisinde Kıta Avrupası’nın UCTE (Union for the Coordination of Transmission of Electricity) şebekesi ile eş zamanlı – senkron – olarak bağlanması kapsamında bir Geniş Alan Ağı uygulaması yürütülmektedir. TEİAŞ ve UCTE’nin 1990’lı yıllardan beri yürüttüğü çalışmalara göre, bu bağlantının sistem kararlılıklarını riske etmeden yapılabilmesi için gereken koşullardan bir tanesi, bağlantı noktalarında özel bir koruma sisteminin tesis edilmesidir. Çünkü Kuzey Amerika ve Avrupa gibi yaygın ve karmaşık iletim şebekelerinde son yıllarda meydana gelen enerji kesintileri incelendiğinde görülmüştür ki bu arızaların
Şekil 2. Senkrofazörler ile iletim şebekesi görüntüsünün bir örneği.

nedenleri belli olsa da sonuçları ve tetiklediği diğer arızalar, güç santrallerinin (özellikle termal santrallerin), yük akışının, koruma, otomatik kontrol ve haberleşme sistemlerinin birbiriyle etkileşimine bağlı olarak önceden kestirilemeyen bir nitelikte olmaktadır. Bu nedenle birbirini tetikleyen bu beklenmedik olay silsileleriyle, Milli Yük Tevzi Merkezlerinde manuel olarak yapılacak müdahalelerle başa çıkmak etkin olamamaktadır [3]. Bu amaç doğrultusunda TEİAŞ tarafından gerçekleştirilen Özel Koruma Sistemi, üçer adet büyük termal santral ile hidroelektrik santralinin TEİAŞ’ın fiber optik geniş alan ağı ile UCTE şebekesi ile bağlantı noktaları olan Hamitabat (Bulgaristan ile) ve Babaeski (Yunanistan ile) trafo merkezlerine bağlanmasını ve burada tesis edilecek denetleyicilerin karşılıklı yük akışları sınır değerlere ulaştığında 15 adet trafo merkezinde yer alan güç trafolarını veya ilgili santrallerdeki üniteleri belli bir yük atma mantığıyla devre dışı bırakmasını sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Aynı zamanda kimi uç durumlarda meydana gelebilecek ülkelerarası güç salınımlarını daha büyümeden algılayarak iki sistemin bağlantısını koparıp Türkiye’yi ada konumuna getirecek özel bir koruma uygulaması uygulanmıştır. Tüm bu sınır değerler TEİAŞ ve UCTE’nin yürüttüğü ortak çalışma gruplarının raporlarında yer almıştır [4].

Şekil 4. TEİAŞ – UCTE bağlantısı geniş alan ağı koruması sistem şeması.

2.4. Varlık İyileştirme ve Yönetimi Üretim, iletim ve dağıtım alanından servis sağlayıcısı olan şirketlerin en kıymetli varlıkları sahip oldukları teçhizattır. Yapılan araştırmalara göre, özellikle gelişmiş ülkelerde bugünkü elektrik şebekesini oluşturan teçhizat ortalama 35-40 yıl önce kurulmuştu. Gelişen ekonomi nedeniyle artan enerji talebi ve rekabet koşulları

182

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

altında, bu teçhizatın sınır yük değerlerinde çalışıyor olması gerçeği de göz önüne alındığında, varlıkların akılcı yönetiminin bakım ve yatırım planlamalarını düzenlemek açısından ne denli önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Varlık Yönetimi alanında gerçekleştirilen kimi Akıllı Şebeke uygulamaları şunlardır: Q Coğrafi Bilgi Sistemleri Q Trafo İzleme (sıcaklık, gaz, nem) Q Devre Kesicisi İzleme (birikmiş ark akımı, manevra sayısı) Q Akıllı Cihazları İzleme (kendi kendini test) Q Güvenlik (ayar değeri değiştirme, şifre, ürün güncelleme)

Gözetilmesi gereken bir diğer husus da Dağıtılmış Üretim Kaynakları’nın hem müşteri hem de hizmet sağlayıcı şirket açısından maliyetleri iyileştirme amacına hizmet etmesidir. Bu amaçla bağlantı noktasındaki güç alış verişinin sözleşmeyle belirlenmiş değerlere göre veya elektrik kullanım tarifesinin değişken fiyatına göre iyileştirilecek şekilde denetlenmesi gerekebilecektir. Gelişmekte olan elektrikli hibrit araçlar Mikro Şebekeler’in işletimi açısından yeni uygulamaların geliştirilmesini zorunlu kılacaktır. Çünkü bu araçlar seyyar nitelikte yeni tüketiciler olacaktır. Şebekeye bağlanmalarının ve ayrılmalarının olası etkileri ile enerji kullanım maliyetlerini etkileşimli olarak denetleyen akıllı ve haberleşebilir cihazlara sahip olmaları gerekecektir.

3. Gelecek Uygulama Alanları
Yukarıdaki örneklerden görüleceği gibi elektrik şebekesi günümüzde oldukça karmaşık bir yapıdadır ve bu şebekenin verimli bir şekilde yönetilmesi için kullanılan bir çok Akıllı Şebeke uygulaması bulunmaktadır. Temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaşması, güneş enerjisi alanında olması beklendiği gibi site ve bina ölçeğinde kullanılmaya başlanması, dolayısıyla bunların şebekeye bağlanacak olmalarının doğurduğu hususlar ile yakın bir gelecekte elektrikli hibrit otomobillerin yaygınlaşacak olmaları ve mikro türbinler gibi yenilikler Akıllı Şebeke uygulamalarının gelecekte alacakları yönü belirleyecektir.

4. Sonuç
Akıllı Şebeke günümüzde mevcut olmayan yepyeni bir teknolojik buluş değildir. Ne de hemen sipariş edilip ertesi gün devreye alınacak bir üründür. Kendi ölçeklerinde yalıtılmış olarak kullanılagelen varolan teknolojilerin haberleşme altyapılarının birbiriyle paylaşılması, kimi ürün ve arabirim boşluklarının doldurulmasıyla daha büyük ölçekli şebeke temelinde kullanılmasıyla ortaya çıkacak yeni tümleşik uygulamalardır. Amaç arz ve talebin dengelendiği, yenilenebilir enerji kaynaklarının verimli olarak değerlendirildiği, arz güvenliğine ve kalitesine sahip, daha yetenekli ve emniyetli birleşik bir enerji yönetim sistemine sahip olmaktır.

Kaynaklar
[1] IntelliGrid Architecture Report: Volume 1, User Guidelines and Recommendations, EPRI, Paolo Alta, CA: 2002.1012160. [2] SOLLECITO, L., “Smart Grid: The Road Ahead”, Protection Automation and Control World, Summer 2008 / Volume 5, pg: 40. [3] ILICETO, F., “Defense Plans Against Major Disturbances in Large Interconnected Power Pools”, Workshop Conference on Reliability of Electrical Systems, Rome, Italy, March 25 2003, pg: 3. [4] DURUKAN Y., Özkaya A., “Connection of Turkish Power System to UCTE”, BSTPP Workgroup, Lviv, Ukraine, March 2008.

Şekil 5. Elektrik Şebekesinin Yakın Gelecekteki Olası Görünümü

Summary
Smart Grid is not a totally new technological invention that does not exist today. Nor it is a single product that can be purchased one day and installed next day. Rather it is the integration at enterprise level of certain applications that are being used at a relatively isolated local level by sharing communication infrastructures, creating new interfaces and filling in some product gaps. Smart Grid is not a one-time solution, but it is a new energy management system that can be put together by electrical utilities with long-term focus. The ultimate goal is to have a more capable, integrated, reliable and secure power system that the supply and demand are balanced optimally and the renewable energy resources are evaluated productively. Smart Grid is the tool to reach that goal.

Akıllı Şebeke uygulamalarında gelecek tasarımları belirleyecek en önemli alan Dağıtılmış Üretim Kaynakları (Distributed Energy Resources – DER) diye adlandırılan alan olacaktır. Toplam gücü 10 MW veya daha az olan yenilenebilir enerji kaynakları ve bağlı yükler, ana şebekeye bağlanma ve ada modunda ayrılma koşulları yönetilmesi gereken birer Mikro Şebeke niteliğine sahip olacaktır. Mikro Şebekelerin geleneksel olarak radyal besleme mantığına göre işletilen orta gerilim dağıtım şebekelerine bağlanacak olmaları, tüm şebekenin yük tevzi, kontrol ve koruma felsefesini köklü olarak değiştirecektir. Bağlantı noktalarında tesis edilmesi gereken akıllı denetleyicilerin Mikro Şebeke’nin ada olarak ayrılma ve yeniden senkron olarak bağlanma mantığını yönetmesi ve bunu yaparken hem üretim tarafıyla hem de yük tevzi merkezi ve aynı şebekeye bağlı olası başka Mikro Şebeke denetleyicileriyle iletişim içinde bulunması gerekecektir. Bunun yanı sıra yenilenebilir enerji kaynaklarının durumunun atmosferik koşullar gereği raslantısal olması çok boyutlu bir denetimi zorunlu kılmaktadır.

183

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

ENERJİ VERİMLİLİĞİNDE ISI YALITIMININ ROLÜ VE XPS İLE OPTİMUM ÇÖZÜMLER

Meltem YILMAZ
XPS Isı Yalıtımı Sanayicileri Derneği

Özet
Enerjisinin yüzde 75’ini ithal eden Türkiye’de ısı yalıtımının yaygınlaşması çok önemlidir. Enerji kaynaklarının hızla tükenmesi ve küresel ısınmanın olumsuz etkilerinin her geçen gün daha fazla hissedilmesi de bu gerekliliği kanıtlamaktadır. Ancak mevcut duruma bakıldığında, ısı yalıtımı sektörü yılda ortalama yüzde 20 büyümesine rağmen, uygulamanın yaygınlığı açısından Avrupa’nın gerisinde kaldığımız görülmektedir. Yeni yönetmelik ve düzenlemelerle birlikte ısı yalıtımı sektörünün hak ettiği seviyeye ulaşacağı beklenmektedir. XPS Isı Yalıtımı Sanayicileri Derneği de Türkiye’de yalıtım bilincinin gelişmesi ve yalıtımda AB standartlarında ileri teknoloji ürünlerin kullanımının yaygınlaşması amacıyla kurulmuştur. XPS Levhaların kullanılmasıyla uzun ömürlü, zaman içinde çevre ve iklim şartlarından olumsuz etkilenmeyen, sürdürülebilir ısı yalıtım detayları oluşturulabilir.

Neden Isı Yalıtımı Yaptırmalıyız?
Türkiye’de enerji ihtiyacı, nüfus artışına ve sanayideki gelişmelere paralel olarak gün geçtikçe artmakta ve enerji kaynakları bu ihtiyaca cevap verememektedir. Yeryüzünde enerji kaynaklarının zamanla azalması ve küresel ısınma, tüm ülkelerin enerji ihtiyaçlarını kontrol altına almalarını ve enerjiyi etkin kullanma yöntemleri geliştirmelerini zorunlu kılmıştır. Ülkemizde de başta sanayi ve konut sektörleri olmak üzere enerji tüketimi her geçen yıl artmaktadır. Türkiye’deki binalarda enerjinin yüzde 82’si ısıtma ve soğutma amaçlı kullanılmaktadır. Binalar için kullanılan enerji, ülkemizde harcanan toplam enerjinin yüzde 26’sını oluşturmaktadır. Enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 75’ini ithal enerji ile karşılayan Türkiye’de, binaların ısıtılması amacıyla tüketilen enerjinin azaltılması acil önlem planları arasında yer almaktadır. Enerjinin etkin kullanılması ise ancak ısı yalıtımı ile sağlanabilir. Sağlıklı yaşam koşullarının yaratılması, yakıt tüketimlerini azaltarak kullanıcının düşük yakıt masrafları ile ısınma ve soğutma yapabilmesi ve dolayısıyla hava kirliliğinin de azaltılmasının sağlanması, binanın iç ve dış etkenlerden korunarak ömrünün uzatılması amacıyla, yapı bileşenleri ve dış ortam arasındaki ısı kaybını azaltmak için yapılan işlemlere ısı yalıtımı denir. Isı yalıtım sistemlerinin esas amacı; yapı bileşenleri ve taşıyıcı sistemi dış etkenlerden koruyarak kullanım amacına uygun sağlık ve konfor şartlarını yapı içerisinde sağlamaktır. Bina içerisinde konforlu yaşam koşullarının oluşturulması insan sağlığı için ne kadar önemli ise yapının dış etkenlere karşı korunması da içerisinde yaşadığımız, sağlam ve uzun ömürlü olmasını beklediğimiz yapılar için aynı öneme sahiptir. [1]

Duvarlardan Çatılardan Isı Köprülerinden Doğramalardan Isı Kaybeden Yapı Bileşenleri

% 25-40 % 20-25 % 15-25 % 10-20

Hangi Detaylarda Isı Yalıtımı Uygulanmalıdır?
Temeller-Döşemeler Bu detayda ısı yalıtımı; nem, toprak basıncı ve zemin suyunun zararlı etkilerine maruz kalan temel perde duvarlarında ve zemine oturan döşemelerde döşeme betonu üzerinde uygulanmaktadır. Duvarlar Duvarlardaki ısı yalıtımı uygulaması, hem mantolama olarak da adlandırılan dıştan ısı yalıtımı hem de içten ısı yalıtımı şeklinde gerçekleşmektedir. Duvarlara içten ısı yalıtımı uygulaması, yalıtım levhalarının dıştan uygulanmasının mümkün olmadığı ya da içten yalıtım levhalarının kullanımın çok daha faydalı olduğu durumlarda başvurulan bir yöntemdir. Örneğin, mevcut binanın kalitesini yükseltirken özellikle dış cephenin dış görüntüsünün korunması gerekiyorsa, dıştan ısı yalıtımı yapmak mümkün olmadığı için içten uygulama yapılmaktadır. Ayrıca çok sık kullanılmayan, devamlı ısıtılmayan spor, konferans, tiyatro salonları vb. için de içten ısı yalıtımı avantaj sağlamaktadır. Çatılar Gezilebilen ve gezilemeyen teras çatılarda, bahçe çatılarda ve konutlarda en sık kullanılan tür olan kırma çatı olarak da bilinen eğimli çatılarda ısı yalıtımı uygulaması yapılmaktadır. Diğer Detaylar Isı yalıtımı siding uygulamalarında ve soğuk hava depolarında da yapılmaktadır. [2]

184

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

Isı Yalıtımının Avantajları Q Isıtma ve soğutma giderlerinde en az yüzde 50 tasarruf sağlar. Q Bina cepheleri tümden kaplandığı için yapı fiziği açısından en uygun yöntemdir. Kolon, kiriş vb. yapı elemanlarında ısı köprüsü oluşumlarını önler. Q Binaların taşıyıcı sistemlerini korozyona karşı korur, depreme karşı güvenliği artırır. Q Yoğuşmayı önler; evlerde nemden kaynaklanan küf, rutubet, mantar ve kötü koku oluşumunu engeller. Q Mantolama sistemi dengeli ısı dağılımı sağlayarak sağlıklı ve konforlu yaşam koşulları oluşturur. Q Yeni binalarda ısıtma/soğutma tesisat maliyetlerini azaltır. Q Binanın cephe bakım maliyetlerini azaltır, binanın ömrünü uzatır. Q Eski binalarda enerji tasarrufunun yanı sıra cephede estetik çözümlere imkan verir. Q Binaların yalıtımlı olması ülke ekonomisine her yıl 7.5 milyar dolar kazandırır. Q Her yıl yeni yapılan 100 bin binanın tamamında ısı yalıtımı yapılması durumunda 300 milyon dolar enerji tasarrufu sağlanabilir. Q Fosil yakıtlardan kaynaklanan sera gazı salınımını yüzde 50 azaltarak küresel ısınmayla mücadele sağlar. Isı Yalıtımının Maliyeti Q Binanın yapım aşamasında ısı yalıtımının maliyeti bina maliyetinin yüzde 3 ila 5’i kadardır. Q Mevcut binalarda metrekarede ortalama 30–40 TL maliyeti vardır. Q Sağladığı tasarrufla maliyetini birkaç yıl içinde amorti eder ve ömür boyu tasarruf sağlar.

Q 8 Mayıs 2000 tarih ve 24043 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “TS 825 Binalarda Isı Yalıtımı Yönetmeliği ve Standardı”, 09 Ekim 2008 tarih ve 27019 sayılı Resmi Gazete’de revize edildi. Yeni Yönetmelik 1 Kasım 2008 tarihinden itibaren geçerli oldu. Q 02 Mayıs 2007 tarih ve 26510 sayılı Resmi Gazete’de “Enerji Verimliliği Kanunu” yayımlandı. Q 05 Aralık 2008 tarihinde 27075 sayılı Resmi Gazete’de “Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği” yayımlandı. 05 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe girdi. Q 12 Ağustos 2001 tarih ve 24491 sayılı Resmi Gazete’de “Yapı Denetimi Uygulama Usul ve Esasları Yönetmeliği” yayımlandı.

Yeni Binalarda Isı Yalıtımı 1 Kasım 2008’den Sonra Zorunlu Oldu
Yalıtım sektörünün yıllardır revizyonunu beklediği “TS 825 Isı Yalıtımı Yönetmeliği”, binaların uygun ısı yalıtımı özelliklerine göre inşa edilmesi için gerekli şartları ve enerji ihtiyacının hesaplanması sırasında kullanılacak hesap metodu ile değerlerini yeniden düzenlemiştir. 1 Kasım 2008 tarihinde yürürlüğe giren yeni yönetmeliğe göre binalar, ısı kayıpları bakımından çevre şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun olarak yalıtılacaktır. Yönetmelik kapsamında, aylık ortalama dış sıcaklık değerleri meteorolojiden alınan veriler doğrultusunda yenilenmiştir ve bu doğrultuda özellikle soğuk bölgelerde ısı yalıtım levhalarının kalınlıkları artırılmıştır. Artık binaların hesaplanan yıllık ısıtma enerjisi ihtiyacı, bölgelere göre verilen yıllık ısıtma enerjisi sınır değerlerini aşamayacaktır. Aslında eski “TS 825 Isı Yalıtımı Yönetmeliği” gereğince, 2000 yılından sonra inşa edilen binaların ısı yalıtımlı olarak projelendirilmesi gerekiyordu. Ancak yönetmelikteki aksaklıklar nedeniyle bu uygulama hayata geçirilemiyordu. TS 825’in revizyonundaki en önemli gelişme; bu esasların yeni binalarda uygulanmasına zorunluluk getirilmesi olmuştur. Ayrıca artık, mevcut binalarda da tadilat projesi ile yenilenen ve ilave edilen kısımların yeni standarda göre enerji verimli olarak tasarlanması gerekmektedir. [3] TS 825’in revizyonu ile: Q Merkezi ısıtma sistemi dışındaki lokal ısıtılan (kat kaloriferi gibi) yapılarda ara kat döşemeleri ve duvar bölmelerinin (ısıl direnci 0,80 m²K/W olacak şekilde) yalıtılması gerekmektedir. Q Türkiye yine 4 iklim bölgesinde incelenmektedir. Aylık ortalama dış sıcaklık değerleri meteorolojiden alınan veriler ile yenilenmiş, derece gün bölgelerine göre tavsiye edilen U değerleri, sıcak iklim bölgelerinde soğutmada enerji verimliliğini arttırmak amacı ile iyileştirilmiştir. Dolayısı ile bu bölgelerde ısı yalıtım kalınlıkları artacaktır. Q Pencereler için önerilen ısı geçirgenlik katsayıları tüm derece gün bölgeleri için yükseltilerek (2,4 W/m²K’e çekilerek) yalıtımlı camların kullanımı zorunlu hale gelmiştir. Q Yoğuşma hesaplarında uluslararası metodlara geçilmiştir. TS 825’in revizyonu ve XPS ürünlere yansımaları Q Toprak teraslı temel perde duvarları ve ters teras çatı ısı yalıtımında XPS Isı Yalıtım Levhaları kullanılması zorunlu hale getirilmiştir. (Yeni TS 825 Ek.E , madde 8-9) Q TS 11989 EN 13164 ısı yalıtım mamulleri binalar için fabrikasyon olarak imal edilen ekstrude polistren köpük (XPS) standardına uygun olmalıdır. Q Basma mukavemeti %10 deformasyonda 300 kPa ve üstünde basma dayanımına sahip ürünlerin kullanılması zorunlu olmuştur.

Türkiye’de Isı Yalıtımında Mevcut Durum ve Avrupa Ülkeleri İle Karşılaştırma
Isı yalıtımı, renovasyon projelerinin de etkisiyle Türkiye’nin krizlere rağmen, inşaattan bağımsız olarak büyüyen tek sektörüdür. Enerji maliyetlerinin hızla artması ve yalıtım bilincinin gelişmesi sektörü büyütmektedir. Türkiye’de ısı yalıtımı sektörü son 10 yıldır her yıl yüzde 20, mantolama (dıştan ısı yalıtımı) pazarı ise son 5 yıldır her yıl yüzde 35 büyüme göstermektedir. Ancak tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, ısı yalıtımı konusunda ülkemizin kat etmesi gereken önemli bir mesafe bulunmaktadır. Çünkü Türkiye’deki 17 milyon konutun yüzde 90’ında ısı yalıtımı yoktur. Isı yalıtımı konusunda Avrupa ülkelerinin de çok gerisinde kalmış durumdayız. Binaların ısıtma ve soğutmasında Almanya’nın 10 katı kadar enerji tüketiyoruz. Ülkemizde binaların metrekare başına enerji tüketimi 300-350 kwh arasında, bizden daha soğuk olan Almanya’da ise 30-60 kwh’tir. Bu değerlerin ülkemizde ortalama 100–120 kwh olması hedeflenmektedir.

Isı Yalıtımı İle İlgili Mavzuatlarda Son Gelişmeler
Isı yalıtımı sektöründe son dönemlerde yaşanan gelişmelerin sektörün hızlı bir ivme ile büyümesini sağlayacağı tahmin edilmektedir. Bu gelişmeler; 2008 yılında “TS 825 Isı Yalıtımı Yönetmeliği”nin revizyonu, 2009 yılında “Binalarda Enerji Performans Yönetmeliği” ile Enerji Kimlik Belgesi’nin zorunlu olması, EİE’nin tebliğiyle enerjiyi verimli kullanmayanlara yönelik idari para cezalarının artırılması ve Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü imzalamasıdır. Sıra ile mevcut konuyla ilgili kanun ve yönetmelikler:

185

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

Q Difüzyon ile su emme değeri EN 12088 göre % 3’ün altında olmalıdır. Q Levhalar, ciltli ve ısı köprülerini önleyecek şekilde binili olmalıdır.

Mantolama Uygulamalarında Paket Sistemler ve Avantajları
Uluslararası Standartlara Uygundur Paket sistemler, ETAG 004 (Dış Cephe Sıvalı Isı Yalıtım SistemleriYaşlandırma ve Performans Testleri) gibi, ısı yalıtım sistemlerinin performansının bir bütün olarak test edilmesini zorunlu kılan bir test metodu ile test edilmektedirler. Bir araya gelen sistem ürünlerinin (ısı yalıtım malzemesi, yapıştırıcı, sıva, donatı filesi, yüzey kaplama malzemeleri ve sistem içindeki tüm bileşenler) sonuç performansını, gerçek koşulları simüle ederek, yaşlandırma testleri ile belirleyen kapsamlı bir metottur. Sadece ETAG 004’e göre onay alan ısı yalıtım sistemleri için CE belgesi düzenlenmekte ve Avrupa’da ticari dolaşımına izin verilmektedir. Dayanıklıdır Bina ömrü boyunca birbiri ile uyumu test edilmiş malzemeler kullanıldığında, olumsuz iklim şartlarından etkilenmeden sürdürülebilir tasarrufa imkan sağlamaktadır. Güvenilirdir Uygulama hataları, işçilik hataları vb. herhangi bir olumsuzluk karşısında son kullanıcı için tek bir firma ile garantörlük antlaşması yapmaya avantaj sağlamaktadır. Ekonomiktir Paket sistemler, markalı ve garantili olduğundan finans kredili sistemlere olanak sunmaktadır. [6]

Enerji Kimlik Belgesi ve ısı yalıtımı zorunlu…
“Binalarda Enerji Performans Yönetmeliği” de ısı yalıtımını bir binanın olmazsa olmazları arasına yerleştirmektedir. 5 Aralık 2009’da yürürlüğe giren yönetmelik; binalarda Enerji Kimlik Belgesi’ni zorunlu kılmaktadır. Enerji Kimlik Belgesi, asgari olarak binanın enerji ihtiyacı ve enerji tüketim sınıflandırması, yalıtım özellikleri ve ısıtma-soğutma sistemlerinin verimiyle ilgili bilgileri içeren bir belgedir. Konutlar aynen beyaz eşyalarda olduğu gibi A’dan G’ye kadar sınıflandırılmaktadır. A sınıfı; tasarruflu ve sera gazı emisyonu düşük çevreci konutları, G sınıfı ise enerji israf eden ve sera gazı emisyonu yüksek konutları işaret etmektedir. [4] Artık yapılan her bina bu yönetmeliğe göre projelendirilmek zorundadır ve belediyeler bu sürecin başlangıcında yeni binaların ısı yalıtımı projelerinin uygunluğunu denetleyecektir. Yönetmelik ilk etapta yeni binaları kapsamaktadır. Her yıl ortalama 100 bin yeni bina inşa edilmektedir. Artık bu binalar ısı yalıtımı yapılmış olarak inşa edilecektir. Mevcut binaların da 2017 yılına kadar sisteme uyumlu hale gelmesi yani ısı yalıtımlı olması öngörülmektedir. Yani şu an yalıtımsız olan 15 milyon konutun da bu sürede yalıtımlı hale gelmesi gerekecektir. Evlerini satmak ya da kiralamak isteyenler enerji tüketimlerini düşürerek binalarına değer katmak, A sınıfı binalarda oturmak için kısa sürede ısı yalıtımına ağırlık verecektir. Bu konutlara yalıtım yaptırılması, ısı yalıtımı sektörü için ortalama 50 milyon dolarlık pazar ve 40 bin kişilik istihdam artışı anlamına gelmektedir.

Isı yalıtımı olmayan binalar 61 bin TL’ye varan cezalar ödeyecek!
Tüketicileri ve işletmeleri ısı yalıtımına yönlendirecek bir başka gelişme ise enerjiyi verimli kullanmayanlara yönelik olarak uygulanacak idari para cezalarının 2009’da yüzde 12 ve 2010’da yüzde 2,2 oranında artırılması olmuştur. Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nin tebliği ile 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren, Enerji Verimliliği Yasası kapsamında enerjiyi verimli kullanmayan işletme, bina sahipleri ve yöneticilerin ödeyecekleri idari para cezaları 613 TL ila 61 bin 352 TL arasında değişmektedir. [5]

Kyoto kapsamında en ciddi yatırım yalıtım olacak!
Isı yalıtımını zorunlu kılan gelişmelerden biri de Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü imzalaması olmuştur. Protokol gereği 2012 yılından itibaren bazı yükümlülüklerin altına girecek olan ülkemizde, sera gazı salımını önleyecek çevreci yatırımlar hız kazanacaktır. Bu kapsamda en büyük yatırım ise yalıtıma yapılacak yatırım olacaktır. Dünyadaki tüm sera gazı salımının yüzde 1.3’üne neden olan Türkiye, küresel ısınmaya en çok neden olan ülkeler sıralamasında 13. sırada yer almaktadır. Isınmak için tüketilen fosil yakıtlar ise çevre kirliliğinin en önemli sebebini oluşturmaktadır. Isı yalıtımıyla konut başına atmosfere yayılan atık gaz miktarı da yarı yarıya inmektedir.

Şekil 2.

186

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

XPS Nedir?
Homojen hücre yapısına sahip, ısı yalıtımı yapmak amacıyla üretilen ve kullanılan köpük malzemelerdir. XPS’in hammaddesi olan polistren, ekstrüzyon işlemi ile hat boyunca istenilen kalınlıkta çekilir. Sürekli bilgisayar kontrolünde yapılan bu üretim sayesinde homojen bal peteği görünümünde, kararlı bir hücre yapısı elde edilir. Hücreler bütün yüzlerinden birbirine bağlıdır. Hava hücrelerin içine hapsedilmiştir. Hareketsiz kuru hava ile bilinen en mükemmel ısı yalıtımı sağlanmaktadır. Hattan çıkan malzemenin yüzeyi, zırhlı veya pürüzlü yüzey olarak malzemenin kullanılacağı detaydaki ihtiyaçlar doğrultusunda yapılandırılır. [7]

Q Uygulama esnasında kolay işlenebilir, kesilen levhalar fire vermeden kullanılabilir. Q Kolay, çabuk işlenebilirliği ve fiziksel özellikleri sayesinde hemen hemen bütün hava şartlarında uygulanabilir. Q Kenarlarının binili olması birleşim yerlerinde ısı köprüsü oluşma riskini ortadan kaldırır, uygulama sırasında levhaların düzgün yüzey oluşturmasını ve işçiliği kolaylaştırır. [8]

XPS Isı Yalıtımı Sanayicileri Derneği
Isı yalıtımı sektöründe 2006 yılından bu yana hizmet veren XPS Isı Yalıtımı Sanayicileri Derneği, Ekstrude Polistren Isı Yalıtım Levhası üreticilerini aynı çatı altında toplayan bir sivil toplum kuruluşudur. Türkiye’de ısı yalıtımı bilincinin geliştirilmesi misyonuyla yola çıkan XPS Isı Yalıtımı Sanayicileri Derneği’nin öncelikli hedefleri arasında; AB standartlarında, bina ömrü boyunca dış ortam koşullarından etkilenmeyen ve ısı yalıtım performansını yitirmeyen ileri teknoloji XPS Isı Yalıtım Levhalarının kullanımının yaygınlaşması bulunmaktadır. Isı yalıtımının önemi, paket sistemlerin avantajları ve XPS Isı Yalıtım Levhaları konusunda sektöre ve kamuoyuna yönelik bir bilgilendirme kampanyası yürüten dernek, XPS levhaların kullanımının yaygınlaştırılmasını amaçlamakta ve bu yolla uzun ömürlü, ekonomik ve en doğru ısı yalıtım uygulamalarının yapılması için faaliyet göstermektedir.

Şekil 3.

Mantolama Uygulamalarında Xps Levhaların Avantajları
Q Düşük ısı iletkenlik değeri sayesinde, aynı kalınlıkta diğer ısı yalıtım malzemelerine oranla daha yüksek ısıl direnç sağlar. Mantolamada kullanılan pürüzlü levhaların ortalama ısı iletkenlik değeri λ = 0.030-0.040 W / m K’dir. (TS 825) Q Bünyesine su emmemesi sayesinde uygulama sırasında oluşabilecek işçilik hatalarından etkilenmez. Çünkü bünyesine su giren ısı yalıtım malzemelerinin ısı yalıtım performansı azalır. Ayrıca bünyeye giren su donma-çözülme yolu ile ısı yalıtım malzemesine ve üzerindeki sıva kaplamasına zarar verir. Q XPS dışındaki ısı yalıtım levhaları ile yapılan mantolama uygulamalarında, su ile temas riskinin yüksek olduğu noktalarda (subasman, saçak altları, pencere köşeleri vb.) XPS kullanılması, bu ürünün tüm cephe uygulamasında kullanılması için geçerli bir nedendir. (Wlt ) EN 12087 % 0.7-3 (Tam daldırma ile uzun süreli su emme) (Wdw) EN 12088. % 0.5-5 8 (Difüzyon ile uzun süreli su emme) Q Yüksek basınç ve çekme dayanımları sayesinde, yatay yüklere ve kesme yüklerine karşı yüksek mukavemet gösterir; malzeme iç yapısında bozulma ve parçalanma olmaz. CS 10/(100) ve TR (100) Q Boyutsal kararlılık açısından cephe uygulamalarında uzun vadede dayanıklı ve stabildir. Çürümez, ufalanmaz. Q Yüzey pürüzlülüğü sayesinde üzerine uygulanan sıva ile maksimum aderansı sağlar. Yüksek yapışma özelliği sayesinde sıva ve duvar elemanı ile maksimum tutunma sağlanır. (0.08 N/ mm²) Q Optimum su buharı geçirgenlik direnci ile duvar kesitinde gerekli buhar geçişine izin verir. Q Mantolama uygulamalarında kullanılan pürüzlü ürünlerin ortalama μ değeri 80-100’dür. Bu da yapı fiziği açısından buhar geçişi için uygundur.

XPS Derneği, bilgilendirme kampanyası kapsamında çeşitli hedef kitlelere yönelik eğitim seminerleri düzenlemektedir. Sektörü ile ilgili fuar, kongre, konferans ve seminer gibi organizasyonlara katılmaktadır. Bilgilendirme kitapçıkları, broşürler ve derneğin üç ayda bir yayımlanan kurumsal yayını XPS Bülten ile hedef kitlesine bilgi akışı sağlamaktadır. İMSAD ve Çevre Dostu Binalar Konseyi Derneği’ne üye olan XPS Derneği, pek çok Avrupa Birliği projesine de iştirakçi olarak destek vermektedir. Sektörün sorunlarına yönelik konularda karar vericilerle düzenli görüşmelerde bulunan dernek, medya ilişkileri ile de son kullanıcıya ulaşmakta ve tüketicilerin ısı yalıtımı ile ilgili sorunlarına çözüm ortağı olmaktadır. XPS Isı Yalıtımı Sanayicileri Derneği’nin üyeleri arasında, Türkiye’nin önde gelen yalıtım firmaları; B-PLAS, BTM, DOW TÜRKİYE, ERYAP, PAKPEN ve YALTEKS yer almaktadır. Kaynaklar [1] YILMAZ, M., “Neden Isı Yalıtımı Yaptırmalıyız?”, Yüksek Performanslı ve Uzun Ömürlü Isı Yalıtımı Kılavuzu, s. 2, XPS Derneği Yayınları, Mayıs 2007. [2] YILMAZ, M., “Hangi Detaylarda Isı Yalıtımı Uygulanmalıdır?”, Yüksek Performanslı ve Uzun Ömürlü Isı Yalıtımı Kılavuzu, ss. 6-15, XPS Derneği Yayınları, Mayıs 2007. [3] TS 825 Binalarda Isı Yalıtımı Yönetmeliği. [4] Binalarda Enerji Performans Yönetmeliği. [5] http://rega.basbakanlik.gov.tr, 29 Ocak 2009 tarihli Resmi Gazete. [6] YILMAZ, M., “Mantolama Uygulamasında Paket Sistemler ve Avantajları”, Maximum Performans Sağlayan Mantolama Sistemleri, s. 9, XPS Derneği Yayınları, Aralık 2008. [7] YILMAZ, M., “XPS Nedir?”, Yüksek Performanslı ve Uzun Ömürlü Isı Yalıtımı Kılavuzu, s. 3, XPS Derneği Yayınları, Mayıs 2007.

187

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

[8] YILMAZ, M., “Mantolama Uygulamalarında XPS’in Avantajları”, Maximum Performans Sağlayan Mantolama Sistemleri, s. 2, XPS Derneği Yayınları, Aralık 2008.

Summary
In Turkey, which imports 75 percent of its energy spread of thermal insulation is very important. Rapid depletion of energy resources and the negative effects of global warming will be felt more with each passing day and this proves the necessity of the thermal insulation. However, considering the current situation, although the heat insulation industry grows 20 percent per year, in terms of the applications’ prevalence in Europe we are lagging behind. With new regulations and regulations of the thermal insulation industry it is expected to reach the level it deserves. Improving thermal Insulation awareness and maintaining sustainable growth of the thermal insulation materials market are the main targets of the association. Extruded polystyrene boards can deliver the perfect thermal insulation performance and with Durabilty for the lifetime of the structure and Insulation performance of the building will continue.

188

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

TURKEY’S ENERGY MIX AND PIPELINE POLITICS

Doç. Dr. Mert BİLGİN
Bahçeşehir Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Abstract
Turkey is a natural energy corridor between the largest oil and gas sources of the World in Eurasia-the Middle East and Europe, which indeed is the second biggest market. Turkey aims to transform transit capabilities into strategic gains in order to become a hub. Her pipeline politics proves a certain degree of success and may facilitate achievement of this goal. This paper, however, indicates that transformation of transit features into an energy hub confronts a significant inconsistency between current energy mix and pipeline projects. The paper elaborates a projection on energy mix (generated from change in population, GNP per capita, total energy demand, energy per capita and change in energy intensity from 1973 to 2020) and matches the findings with existing and proposed oil and natural gas pipelines. Accordingly, reconstruction of energy mix as proposed and improvement of transit terms appear indispensable, without which it seems very difficult for Turkey to eliminate high risks of domestic failure and become an energy hub.

Table 1. Energy Production and Consumption in Turkey (by types) Total Final Energy Production in Turkey (Mtoe) Energy sources Coal and lignite Oil Natural gas Biomass and wastes Nuclear Hydropower Geothermal Solar and wind Total production 1.99 0.43 0.03 25.86 2.66 0.68 0.27 26.71 4.56 0.70 0.22 36.12 5.34 0.98 1.05 39.22 1990 12.41 3.61 0.18 7.21 2000 13.29 2.73 0.53 6.56 2007 21.68 1.66 0.16 5.33 2010 26.15 1.13 0.17 4.42 2020 32.36 0.49 0.14 3.93 7.30 10.00 1.71 2.27 58.20 2030 35.13 0.17 0.10 3.75 14.60 10.00 3.64 4.28 71.68

Total final energy consumption in Turkey (Mtoe) Coal and lignite 16.94 23.61 2.86 7.21 23.32 31.08 12.63 6.56 39.46 42.04 43.21 5.33 39.70 51.18 49.58 4.42 107.57 198.34 71.89 74.51 3.93 7.30 2.01 0.43 0.03 53.05 2.68 0.70 0.27 77.52 4.56 1.90 0.32 140.63 5.85 1.23 1.10 152.23 8.76 1.71 2.27 102.38 126.25 3.75 14.60 10.00 3.64 4.28

Shifts in Turkey’s Energy Mix
Turkey’s total energy demand will more than triple from 2000 to 2010 and definitely evoke massive investments in the energy sector. It is, therefore, imperative to indicate to what extent Turkey will manage at optimizing this incessant growth with domestic investments and additional imports. Table 1, obtained from official estimates, makes a projection on Turkey’s energy production and consumption.[1] Turkey will benefit from domestic resources and renewables to a certain extent and develop a nuclear capacity up to 14.60 Mtoe. The table disregards environmental restraints and possible postKyoto obligations on carbon emissions and puts forward coal and lignite as the leitmotiv of Turkey’s domestic energy production by 2030. Turkey’s coal and lignite production is expected to increase to 26.15 Mtoe in 2010; 32.36 Mtoe in 2020; and 35.13 Mtoe by 2030. This picture is related to oil prices expected to remain above 65$. In the mean time, the table assumes no remarkable increase in domestic oil and gas production. Biomass and wastes are tended to decrease in production. Turkey’s natural gas consumption is expected to increase from 43.23 Mtoe in 2007 to 126.25 Mtoe in 2030. The coal and lignite consumption will increase from 39.46 Mtoe in 2007 to 198.34 Mtoe in 2030. The oil consumption is also predicted to increase drastically from 42.04 Mtoe in 2007 to 102.38 Mtoe in 2030. Differences in shares of fossil fuels are present at the favor of coal and lignite on the one hand, natural gas on the other. In this mix; costs arising from high oil and gas prices are taught to be balanced by cheap and available coal and lignite, where as C emissions are balanced by natural gas, which in fact is the cleanest fossil fuel.

Oil Natural gas Biomass and wastes Nuclear Hydropower Geothermal Solar and wind Total consumption

279.20 463.24

Source: Adopted from Toklu et al, 2009.

Domestic Flaws and Investment Gaps
This scenario will not allow Turkey reach her goal of becoming energy hub as it will exacerbate certain domestic malfunctions and leave very few rooms for international implications. This arises from the unique situation of natural gas in Turkey’s energy features. Regarding contractual terms, Turkey has been bound with “take or pay” agreements signed by Russia and Iran; the terms of which do not allow Turkey to re-export gas under any circumstances.[2] In 2007 Turkey imported 80% of natural gas from Russia and 20% mainly from Iran. Imports from Azerbaijan, Turkmenistan and Iran will not change this picture fundamentally as Russia will continue to be the main provider for the next decade contributing more than 70% of gas under contractual conditions. Regarding Turkey’s energy sector and infrastructure; the situation is not better. Turkey lacks natural gas storage capacity, with partial exception of Silivri facility functioning since 2007 with a capacity

189

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

of 1.6 billion cubic meters (BcM) comprising less that 5% of her total consumption. Turkey’s plan to build higher storage capacity of 5 BcM in Tuz Golu (Salt Lake) is significant. Yet there has been no further development other than plans for the last 5 years. Awkwardness occurs from Turkey’s choice to use 40% of imported gas for domestic and industrial use and 60% to produce electricity. [3] This choice indicates a failure resulting in extravagant energy burden given that natural gas imports coasted $600 million per month in average in 2007 when Turkey spent at least $350 million monthly to generate electricity.[4] Regarding future; Turkey’s coal and lignite imports will increase from 18 Mtoe in 2007 to 163 Mtoe in 2030. Natural gas imports will go from 43 Mtoe to 126 Mtoe during the same period. The main question, therefore, emerges whether Turkey has options other than importing almost 170 BcM of coal, lignite and natural gas, which will not only be extravagant in economic and unsustainable in environmental terms; but also obscure her will of becoming an energy hub.

mix, efficiency and intensity. The interesting question, therefore, emerges as why Turkey is interested in more gas flow to Europe while she is totally and extravagantly dependent on gas imports with “take or pay” and “no re-export” obligations.

Policy Options and Restraints
Regarding supply and demand; Turkey does not benefit from domestic renewable resources (mainly, hydro, geothermal, wind and sun) as much as her potential. The analysis on Turkey’s actual energy mix and its expected shift, (under normal conditions defined by actual economic growth, population increase and GDP per capita where in drastic changes in energy policy which may stem from environmental restraints, economic recession, technological breakthrough and other factors are ignored) indicate growing import dependence on coal, oil and natural gas from nowadays to 2030. Actual energy mix, and the trend built upon it, is problematic. Natural gas balances environmental effects of other fossil fuels at the cost of extreme dependence on imports. Furthermore, extravagant choice of electricity production from natural gas, which appears to be the most expensive way when compared to other options, appears as a big mistake. Finally, Turkey’s natural gas contract terms result in very high costs subject to oil prices; extra payment obligations because of “take or pay” regulation; and reveal high opportunity costs because of her “no re-export” obligation. Regarding economic and geo-strategic criteria; Turkey needs to recover her domestic break down in order to avoid a total failure. Turkey, indeed, plans to build natural gas storage facilities in Tuz Lake; erect nuclear power plants in Mersin Akkuyu (close to Mediterranean) and in Sinop (by Black Sea) totaling up to 7000-10000 MW; launch an energy industry zone in Ceyhan (with refineries, ports, gas liquefaction units, LNG terminals and petrochemical factories) and increase the share of renewables up to 30% in 2030. These investments are necessary to normalize current domestic inconsistencies. Turkey, within this perspective, appears as an emerging energy transit country enjoying her geographic location and may turn into a strategic energy hub only if she accomplishes the massive investments as planned; acquires re-export right for natural gas; and attains favorable contractual terms on natural gas and the planned nuclear power plants. This seems to be a very difficult task to attain and is subject to contingencies related to bargaining capacity, political conjuncture, economic conditions and financial terms.

Amendment Plans: How reasonable?
Turkey’s 2010 energy plan seems to be aware of these discrepancies and attributes a special significance to development of nuclear and renewable energy as well as increasing energy efficiency.[5] The Ministry of Energy and Natural Resources plans to increase the share of renewable to somewhere between 20-30% by 2020 which, under current trend, would remain below 10%.[6] Analyses, on Turkey’s hydropower, geothermal, solar and wind resources, result in a huge amount of renewable potential.[7] This verifies the possibility of increasing the share of renewables almost to 30%.[8] This goal will, however, be highly subject to investment decisions, regulations and political conjuncture. The government, in the mean time, is intended to make a 5000 MW nuclear power plant which will start functioning by 2015 in Mersin, Akkuyu (close to Mediterranean). Another nuclear power plant, between 3000-5000 MW, is planned to be constructed in Sinop (by Black Sea) until 2020. The planned nuclear power plants are important in capacity and may help Turkey ease negative consequences of electricity generation from imported gas. The most significant question is on contractual terms of nuclear power plants as they will be vital to decide whether nuclear energy will help Turkey to overcome current failure.[9]

Outcomes of Pipelines
Turkey’s pipeline politics proves more success when compared to her domestic structures.[10] Oil and gas pipelines from Russia, Caspian and Middle East to Europe and Mediterranean include Kirkuk-Yumurtalik oil pipeline and Baku Tbilisi Ceyhan oil pipeline; two gas pipelines from Russia; Baku-Tbilisi-Erzurum gas pipeline from Azerbaijan; Tebriz-Erzurum gas pipeline from Iran; and Turkey-Greece connector. Greece-Italy interconnection, Nabucco gas pipeline and Samsun-Ceyhan oil pipeline will develop this web further. At best case scenario, which describes a hypothetical situation in which all of these pipelines function at full capacity, Turkey will host 4-4.5 million barrels per day comprising 4.5-5% of World’s oil refining potential and transit 43 BcM/y of gas to EU markets which will constitute about 6.5% of European gas imports by 2030. These figures are significant and make it possible to conclude that Turkey appears as an emerging energy transit country. The general picture, however, is awkward in the sense that Turkey is supposed to transit more gas to European countries most of which are less dependent on gas imports and prove better results in their energy

References
[1] TOKLU, E., Güney, M.S., Işık, M., Comaklı, O. , Kaygusuz, K., “Energy production, consumption, policies and recent developments in Turkey,” Renewable and Sustainable Energy Reviews, 2009, doi:10.1016/j.rser.2009.12.006 [2] BILGIN, M., “Geopolitics of European natural gas demand: Supplies from Russia, Caspian and the Middle East,” Energy Policy, Vol. 37, No. 11, 2009, pp. 4482-4491. [3] TUNÇ, M., Çamdali, Ü. and Parmaksizoğlu, C., “Comparison of Turkey’s electrical energy consumption and production with some European countries and optimization of future electrical power supply investments in Turkey,” Energy Policy, Vol. 34, No. 1, 2006, pp. 50-59. [4] NTBP, Nükleer Teknoloji Bilgi Platformu, Doğal Gaz Enerjisi, Termik. <http://www.nukte.org/dogalgazenerjisi>, accessed on 5 January 2010.

190

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

[5] ÇOLAK, I., Bayındır, R. and Demirtaş, M., “Türkiye’nin Enerji Geleceği,” TUBAV Bilim Dergisi Vol. 1, No. 2, 2008, pp. 3644. [6] MENR, Ministry of Energy and Natural Resources, The Budget for 2010, 18 December 2009. <http://www.enerji. gov.tr/yayinlar_raporlar/2010_Genel_Kurul_Konusmasi.pdf>, accessed on 21 December 2009. [7] YÜKSEK, Ö., “Reevaluation of Turkey’s hydropower potential and electric energy demand,” Energy Policy, Vol. 36, No. 9, 2008, pp. 3374-3382. [8] SERPEN, U., Aksoy, N., Öngür, T. and Korkmaz, E.D, “Geothermal energy in Turkey: 2008 update,” Geothermics, Vol. 38, No. 2, 2009, pp. 227-237. [9] BILGIN, M., “Neopolitics (New energy order politics) of Fossil, Renewable and Nuclear Fuels: Turkey’s Position and Alternative Futures,” Journal of International Relations, Vol. 5, No. 20, 2009b, pp. 57-88. [10] BILGIN, M., “New Prospects in Political Economy of InnerCaspian Hydrocarbons & Western Energy Corridor through Turkey,” Energy Policy, Vol. 35, No. 12, December 2007, s. 6383-6394.

191

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

MANAGEMENT OF DISTRIBUTED ENERGY RESOURCES

Mete TAŞPINAR
Siemens Türkiye

Purpose Of The System
The purpose of the Management of Distributed Energy Resources system is to operate Decentralized Energy Supply Systems (DESS) in an “optimized” way. “Optimized” does in this context mean that the operation shall be carried out on optimized operation cost / profit and shall consider all inflicted technical, contractual and environmental constraints. A DESS may consist of a certain number of generation units, storages, flexible and inflexible demands as well as energy exchange contracts and primary energy sources connected via an energy flow topology. The fields of application of the Management of Distributed Energy Resources are decentralized energy supply systems of electrical utilities, industries or IPP’s and for facility management companies. The Management of Distributed Energy Resources system is not meant to be a substitute for all possible automation equipment necessary for operating the components of a DESS; there must be at least that much local automation equipment available to allow the basic operation of DESS components ensuring component and personal safety in the absence of the Management of Distributed Energy Resources system.

Q Renewable Unit Used e.g. for modeling wind power, PV systems, solar thermal systems, small run of river plants, geothermal plants. Q Fixed Demand Used for modeling energy demands that have to be supplied in any case. Q Interruptible Demand Used for modeling energy demands that can be switched off (or reduced) temporarily, but will not make up the forgone energy later (e.g. lighting devices, fans). Q Controllable Demand Used for modeling energy demands that can be controlled by switching temporarily, but will make up the forgone energy later (e.g. air conditioning, night storage heating, cold store). Q Mixing Element Used e.g. for modeling mixed fuelling of converters Q Linking Element Used e.g. for modeling transmission losses and constraints, emissions. Q Balance Node The inputs and outputs of the other model elements are connected to certain balance nodes, thus defining the energy flow topology of the modeled system.

Management Of Distributed Energy Resources Model Elements
The components / units of a DESS and their energy flow topology are modeled in of Management of Distributed Energy Resources by the following classes of model elements: Q Contract Used e.g. for modeling (electricity) import and export contracts, electricity market offers, primary energy contracts, emission emergence. Q Converter Unit Used for modeling all kind of energy converters with one (or two) inputs and one (or two) outputs, e.g. turbines, boilers, fuel cells, biomass gasification, pumps, water electrolysis. Q Battery Unit Used for modeling accumulator storages. Q Storage Unit Used e.g. for modeling hot water storage, steam accumulators, flywheels, primary energy storages.

Figure 1.

192

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

The Management of Distributed Energy Resources planning applications do model all cost / revenue and constraint relevant energy and media flows, regardless of their possible type (electricity, hot water, steam, cooling, emissions, hydrogen, etc.). The Management of Distributed Energy Resources control applications provide control and supervision capability of all generation units, storage units and flexible demands as well as control capability to maintain an agreed electrical interchange energy profile. The following picture shall illustrate the assembly of a DESS model in Management of Distributed Energy Resources using the model elements (rectangular objects with unit names) and connecting them via balance nodes (circular objects with node numbers).

Architecture Of Management Of Distributed Energy Resources
The following figure shall illustrate the overall functional architecture of Management of Distributed Energy Resources:

Figure 3.

- Scheduling The respective Management of Distributed Energy Resources function is the Unit Commitment Q Control Functions - Unit Monitoring and Control The respective Management of Distributed Energy Resources functions are the Generation Management and the Load Management - Interchange Control The respective Management of Distributed Energy Resources functions are the Exchange Monitor and the Online Optimization and Coordination

Figure 2.

All Management of Distributed Energy Resources functions are interchanging the data via the process database. The interactions and strategies depend on the concrete task of a given Management of Distributed Energy Resources implementation (which function has to calculate at what times, given that what kind of assets are being modeled, acting on what kind of energy markets, …).

Overview Of The Functions – According Data Flow
The following figure shall illustrate the Management of Distributed Energy Resources functions along with the respective data flow: As can seen from the figure above, the tasks / functions of Management of Distributed Energy Resources are split into three major groups: Q Basic Functions - Process connection capabilities (measurement, states) - Measured value processing and archiving - Process control capabilities (set points, commands) Q Planning Functions - Forecasting The respective Management of Distributed Energy Resources functions are the Weather Forecast, the Load Forecast, the Price Forecast and the Generation Forecast

193

B BİLDİRİLER KİTABI P PROCEEDINGS BOOK

AB TEMİZ ENERJİ DİREKTİFLERİ

Metin ATAMER
Atamer Group

29 Ocak 2010 tarihinde, Avusturya’nın başkentinde gerçekleştirilen Yenilenebilir Enerji Şurası’nda yapılan konuşmalarda çok önemli konular konuşuldu. Bunların en çarpıcı başlıklarını izlememizde fayda vardır. 2009 senesi içinde yayınlanan Avrupa Birliği’nin yenilenebilir enerji için yeni kabul ettiği direktiflerin üye ülkeler için öneminin irdelenmesinde ülkemiz için yarar vardır. Üye ülkeler direktifler için “Action Plan” olarak tarif edilen, ülkelerin kendi hazırlayacağı hareket planları önemlidir. Hatta bu hareket noktaları için atılacak ilk adımlar, küresel düşünceyi meydana getirmektedir. Yalnız, direktiflere uyacağız diye niyet mektubundan ileri planlama yapmaları gerekmektedir. Avrupa Birliği’nin en önemli konusunun “İklim Değişikliği” olduğunu unutmamak gerekir. Bu nedenle üretilecek enerji politikalarının bu konuyla örtüşmesi gerekir; Enerji Arz ve Emniyetinin, Enerji Verimliliği ve Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Kullanılma Önceliğinin Rekabet Esasları içinde enerji politikaların üretilmesi esasına dayanmaktadır. Avrupa Birliği Üyesi ülkelerin ürettikleri yenilenebilir enerjinin toplam üretim kurulu güçleri içindeki oranına bakarsak; Grafik 1’de yer alan bazı üye ülkelerin oranları bulunmakta. % 1.57’den % 41.87’ye kadar değişik oranları izlememiz mümkündür. Her ülkenin 2020 senesi için belirlediği hedef % 21 olarak görülmektedir. 2007 senesinde öngörülen % 16 hedefine birçok ülkenin yaklaşmasıyla, bu çıtanın 2020 senesine için % 21 olarak belirlenmiş olduğunu görmekteyiz. Bu hedefe yol alırken birçok dar boğazların olabileceğini kabul eden Avrupa Birliği, bunların başında her ülkede var olan bürokratik engellerin yer aldığını ve
45 40 35 30 25 26,8 28,51 41,89

bunun aşılmasının gerekli olduğunu söylemekte. Bir başka konu ise, ülkelerin kısa devre güçlerini artırmalarını tavsiye etmekteler. Devamlı olarak bilgi akışının sağlanmasının önemi üzerinde durmaktalar. Bilhassa ülkeler arasında esnek yapı oluşturulmasının öneminin her ülke tarafından kabul edilmesi üzerinde durulması gerekir. Avrupa Birliği’nin 2009’da yayınlanan Yenilenebilir Enerji Direktifleri içinde hedeflerin belirlenmesi önemlidir. En önemlisi, NREAP (National Renewable Energy Action Plan) olarak tarif edilen Milli Yenilenebilir Enerji Hareket Planı’nın üretilmesi gerekir. Bu önemli plan, 2020 senesi için gereken hedefleri kapsar. Bu hedeflerde kararlılık şarttır. Bununla birlikte, tatbik stratejilerinin belirlenmesi gerekir. Yenilenebilir enerjide şeffaflık da şart koşulmuştur. NREAP için AB direktiflerinin maddeleri içindeki stratejilerin uyum sağlaması gerekir. Yenilenebilir enerjinin elektrik üretiminde, ısıtma ve soğutmada ve bilhassa ulaşımda kullanımında uyum sağlanması gerekliliği vurgulamaktadır. AB üyesi ülkelerde 2010 Aralık ayına kadar hedefler tayin edilmesi ve 2010 senesinin Temmuz ayına kadar uygulamaya alındığının bilgilerinin beyan edilmesi istenilmektedir. Ayrıca, AB ülkelerinin beklentileri içinde 2011 senesinde üye ülke raporlarının sunulması yer almaktadır. 2012 senesinde ise, bu raporların toplanıp AB Komisyon raporunun açıklanması beklenmektedir. Ülkelerin 2005 senesinde yenilenebilir enerji yatırımları konusunda ülkelerin eriştikleri hedefleri ve 2020 senesi için belirledikleri
60

RES, 2005 RES, 2010
49

50

40

40
32,6 34 31

39,8 38

20 15 10 5 0 7,23 8,69 2,83

18,23 15,36 10,35 7,06 5,79 5,33 2,54 7,16

30

30
25 23 20 23 23,3 20,5 17 15 13 10,3 8,7 6,1 2,2 5,8 3,1 6,9 5,2 2,9 0 4,3 2,4 0 11 13 10 7,2 6,7 14 15 17,8 16 24 25

28,5

20
1,57
13 16 13 9,4

17

18 18 16

18

14

15

Tİ LG AR İS TA N BE LÇ İK D A AN İM AR KA AL M AN YA Fİ N LA N D İY A FR AN M SA AC AR İS TA N

İT AL YA LL AN D A PO LO N YA R O M AN YA İN G İL TE R E

YA

ST U

İY E

H U R

AV U

U M

H O

İS

VE Ç

10

R

EK

BU

1,3

C

Ç

0 BE CZ DE IE ES IT LV LU MT AT T SI FI UK

Grafik 1. AB ülkeleri içinde enerji üretiminde yenilenebilir enerji üretim yüzdesi

Grafik 2. AB üye ülkelerinin hedefleri.

194

BİLDİRİLER KİTABI K PROCEEDINGS BOOK

hedefleri görmekteyiz. En düşüğü % 10 ve en yükseği % 49 olan bir yelpazede ülkeler küresel yaşamı ne kadar önemsediklerini bu rakamlarla göstermekteler. Bu gerçeklerin yanında, iletim ve dağıtım konularını da ele alan AB üyesi ülkeler, iletim ve dağıtımda ortalama kayıplarının % 6-7.5 olduğunu kabul etmekteler. Bu nedenle bu kayıpları en aza indirecek bazı konularda yatırım yapmayı hedeflediklerini söylemekteler. İletim voltajının yükseltilmesi, reaktif gücün azaltılması, transformatörlerdeki verimliliğin artırılması, hatta eski trafoların değiştirilmesi öngörülmektedir. Burada belirlenen hedefle, yöresel hataların en aza indirilmesi, hatlara konulacak duyargalarla sistemin devamlı kontrol edilmesi ve bununla beraber tüketici maliyetlerinin düşürülmesinin kararlaştırılmış olduğunu görmekteyiz. Avrupa Birliği’ne girmek için çok uzun bir müddet çaba sarf eden ülkemizin burada direktifleri ve bilhassa 2020 hedeflerini iyi değerlendirmesi gerekir. 2023 senesinde Cumhuriyetimizin 100 yılını kutlayacağız. Cumhuriyetimizi kuranlara karşı sorumluluk hissetmemiz gerektiğini düşünmekteyim.

for the renewable energy sources. The Member states should also share all the informations that are needed among the members . They all agree to have a flexiblity among the member states. In the year 2009 the member states have accepted to state their targets for the year 2020. Within the targets for the year 2020 , they have also stated that all member countries should have a National Renewable Energy Action Plans that they should declare which also should be applicable. The plans should be sustainable for all member countries. Each Member Country will have the strategies for the action plans that they will have to announce to all other member states. They all accept to have transperancy for the policies between the member states. The strategies of the action plans in all member states should fall in with the directives of the EU. It is also stated that the policies of the renewable energy action plans should match with the directives of the EU in all aspects including heating and cooling, and transportaion should also be concidered. All EU member staes have accepted to present their action plans for the year 2020 and should be presented to EU by the end of July 2010. They also should declare that the implimentation have already started witin the year 2010. Member states will report their action plans and strategies within the given time. The EU Energy Comission will prepare a report on the action plans for all member states by the end of 2011. These report will be collected and a general report will be prepared by the EU Energy Comission which will be announced to public in 2012. In the second Chart we can see the renewable energy aims of the Memeber States and plans of the decleration for the year 2005 and also the targets of the 2020. The average of these figures come up to 10 % to 49% of target that has been noted, related to the climate issues. We strongly feel the importance of the climate change issues that has been accepted by the member states. Related to these directives of the EU Energy Comission all member states have also noted that the losses of the transmission and distribution have come up to 6-7.5 % which should be evaluated at a high importance. They also have stated that all members should lower these losses. They plan to increase the transmission line voltage , they plan to lower the reactive power , they plan to increase the efficiency of the transformers, and even change the old transformers with new efficien