P. 1
F Tipi Yapılanma

F Tipi Yapılanma

|Views: 1,225|Likes:
Yayınlayan: teon60
Gülen cemaati hakkında yazılar..
Gülen cemaati hakkında yazılar..

More info:

Categories:Types, Research
Published by: teon60 on Jul 14, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

09/07/2013

pdf

text

original

F TİPİ YAPILANMA

FETHULLAH GÜLEN ÖRGÜTÜ

1

“Yobazların bir tehlike teşkil ettiği hayaldir. Bu türlü insanların din ve imanla hiç bir samimi alakaları yoktur. Dini taassup onlar için bir nüfuz ve menfaat aletidir. Bu sayede bir taraftan halkı, diğer taraftan hükümeti aldatarak, kendileri hesabına nüfuzlu bir mevki yaratırlar ve her suretle menfaat cerrederler. Bunlar hükümete sokulup; halk bizim her sözümüzü dinler; bizim dediğimiz yerine gelmelidir, diye şantaj yaparlar. Sonra halka dönüp, hükümet bizim avucumuzun içindedir, sakın bizim sözümüzden dışarı çıkmaya kalkışmayınız, diye tehditte bulunurlar. Yani bizzat halk arasında hiç bir nüfuz ve kuvvete sahip olmadıkları halde simsarlığını yaparlar. Devletten yüz bulamadıkları dakikada kendilerinin yağı tükenir. Çünkü milletimiz hiç bir surette taassubdan hoşlanmaz. “ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

2

Fethullah Gülen'in KODLARI
Fethullah Gülen'in Kodları
Bilinmeyen fotoğrafları, yola çıktığı 14 kişi, sadakat yemini, hizmet prensipleri
Avlarlı Efe'nin dergâhından çıkıp, Edirne ve Kırklareli'nde sıradan bir vaizken, koca bir eğitim imparatorluğu kuran Fethullah Gülen, son yılların en çok tartışılan ismi olarak gündemden hiç düşmüyor. Fethullah Gülen'in kim olduğunu, amacını öğrenmek isteyenler, bu yazıyla 'hocaefendi'nin şifrelerini çözebilecek. 1966 yılında, 26 yaşındaki genç vaiz, güvendiği 14 kişiyle uzun ve sonu belli olmayan bir yolculuğa çıktı. Fethullah Gülen'in liderliğindeki eğitim seferberliği için bir araya gelen 14 kişi, 1986'ya kadar, yani 20 yıl boyunca hiç aksatmadan, her ay bir araya geldi. İlk toplantıda, Fethullah Gülen, herkese görev dağılımı yaptı. Onların deyimiyle bir 'Hizmet Prensipleri', yani bir anayasa hazırlandı. Kadroya dahil olanlar, hazırlanan metne, La Yenkatı (kefaretle dönüşü olmayan) yemin ettiler. İlginç olan, yemin metninin ilk satırının karalanmış olmasıdır. Orijinal metinde, sadakatle bağlı kalınacak kişi 'Fethullah Gülen' yazıldı. Ancak, doğabilecek tepkiler göz önüne alınınca, Gülen'in isminin üzeri karalanarak yerine 'Kuran' yazıldı. Ancak, metin yenilenmedi. Bu kadro, büyük bir sadakat ve itimatla şahsi işlerini, evine alacağı bir kilimi, giyeceği bir kıyafeti, evleneceği kişiyi dahi heyet kararı olmadan yapmadı. 1986'da Fethullah Gülen, Nurettin Veren'e "Bu iş çok büyüdü. Bazı yeni isimleri de bu kadroya alsak arkadaşlar rahatsız olur mu?" diye sordu. Veren, "Hakka hizmet büyük ve ağır bir defineyi taşımak gibidir. Aramıza ne kadar çok arkadaş katılırsa, o kadar iyi olur" yanıtını verdi. 20 yıl aradan sonra Mustafa Özcan ve Doktor Kudret Ünal ekibe katıldı. Ancak, o günden sonra Gülen önemli bir karar aldı. Kadroda yer alanların hiçbirine danışmadan, haber vermeden, kadroyu dağıttı ve birbirleriyle görüşmelerini yasakladı. Değişik bahane ve sebeplerle üç kişi bir araya gelemez ve konuşamaz oldu. Dönemin Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel, 22 Ağustos 2000 tarihinde, Fethullah Gülen'le ilgili hazırladığı iddianamede "Amacı: Devletin tüm sistemlerinde İslam hükümlerini egemen kılarak teokratik bir İslam diktatörlüğünü kurmaktır" görüşlerine yer veriyor. Gülen, bugün yaşamını Amerika'da 130 dönümlük bir çiftlikte sürdürüyor. Cemaatin kara kutusu Nurettin Veren'in açıklamalarıyla sıkıntılı günler yaşıyor. Cemaat üyeleri, "Nurettin Veren, bakalım bugün neler söyleyecek?" diye hop oturup hop kalkıyor. Veren ise, cemaati ve Gülen'i anlatmaya devam ediyor.

3

Fethullah Gülen Kimlerle Yola Çıktı, Kime Ne Görev Verdi?

4

Bu Kadro Çalışmalarına Bu Yemini Ederek Başladı

5

Fethullah Gülen'in yurtdışı faaliyetleri
■ Fethullah Gülen grubu, 1992 yılında başlattığı yurtdışı açılımı sonucu 35 ülkede; 6

6

üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilköğretim okulu, 8 yabancı dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu, 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurumunu faaliyete geçirdi.

Fethullah Gülen'in yurtiçi faaliyetleri
■ Fethullah Gülen grubu; 88 vakıf, 20 dernek, 128 özel okul, 218 şirket, 129 dershane ve yaklaşık 500 öğrenci yurdunun yanı sıra biri İngilizce olmak üzere 17 yayın organı, ortalama 250 bin tirajlı gazetesi, TV istasyonu, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo istasyonu, faizsiz finans kurumu, bir sigorta şirketini denetimi altında bulunduruyor.

7

Helal gıda emri
Eğitim faaliyeti yapmak için yola çıkan 14 kişiye yıllar içinde yüz binler, milyonlar katıldı. Cemaat üyeleri, her yaptıkları için Fethullah Gülen'e danıştı. Evlenirken, çocuklarına isim koyarken, evine eşya alırken, ceketinin rengini belirlerken hep birlikte hareket edip Gülen'in onayını aldılar. Hiçbiri Amerikan malı kullanmamaya özen gösterdi. Hatta 14 kişilik kadro, 30 yıl boyunca kola dahi içmedi. Kolayı alkolle eşdeğer tuttular. Helal gıda tüketmek, cemaat üyeleri için çok önemliydi. Çünkü Gülen'in bu konudaki talimatları kesindi. Margarinin içinde domuz yağı olma ihtimaline karşı kendi evleri dışında yemediler. Etlerin besmeleyle kesilmiş olduğundan emin olmadıkları için annelerinin evlerinde bile masaya oturmadılar. Türk Standartları Enstitüsü'nün yaptığı yeni düzenlemeler, Gülen cemaatinin uyguladığı talimatlara uyuyor. Titiz olmanın şartlan ise farklıydı. Gülen'e göre paçası yere değen imamın arkasında durulmazdı. Hatta imam olacak adamın külotunun ağını ağzına alacak kadar titiz olması gerekirdi.

8

Belgeler yün yumağında saklandı Fethullah Gülen ile İlhan İşbilen'in birlikte hazırladığı 'Yemin metni, Hizmet Prensipleri ve kadronun' yer aldığı belgeler, 1968 yılında diğer üyelerin de katıldığı bir toplantıda açıklandı. Üyelere üç belgeden birer nüsha verildi. 1980 ihtilalinde Gülen, 14 kişiye belgeleri yok etmelerini söyledi. 14 kişi, ellerinde bulunan üç belgeyi yok ederken, Nurettin Veren'in eşi, belgeleri bir yün yumağının içine sakladı. Belge, 9 yıl sonra ilginç bir olayla gün ışığına çıktı. Veren'in kızları el işi öğrenmek için evdeki yünleri kullanırken belgeler ortaya çıktı. Nurettin Veren, istenmesi halinde orijinal belgeleri kriminal inceleme yapılması için yetkililere teslim edebileceğini söyledi. Orijinal belgelerde, ince pelür kâğıdı kullanıldığı dikkat çekiyor. Kasetleri Veren mi sızdırdı? Fethullah Gülen'in yıllar önce bir vaaz sırasındaki sözleri ATV'de yayımlanınca kıyamet kopmuştu. Gülen, cemaat üyelerine çalışma esaslarını anlatırken 'Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın. İstikbale yürümek için sistemin püf noktalarını keşfedin. Fuzuli kahramanlık yerine ele geçirmeyi tercih ederim' sözleriyle nasıl çalıştıklarının da ipuçlarını veriyordu. Gülen'in cemaat üyeleriyle yaptığı toplantıda çekilen bu görüntüleri basına kimin sızdırdığı merak edildi. Organizasyon içindeki gücüyle, söylenebilecek lafları en keskin şekilde söyleyebilecek tek isim Nurettin Veren'di. Cemaat içinde bir kesim, Hocaefendi'yle ilgili yayımlanan video kasetlerini para karşılığı Nurettin Veren'in sattığı iddialarını yaydılar.  HİZMET PRENSİPLERİ Fethullah Gülen, 1966 yılında yola çıktığı 14 arkadaşıyla 'Hizmet Prensipleri'ni belirledi, cemaatin uyması gereken yasaları koydu. Cemaat, Gülenin belirlediği kırmızı çizgilere hayatlarının her aşamasında dikkat etti.

GÜLEN İLKOKULDA  Gülen, ilkokulda sınıf arkadaşları ve öğretmeniyle birlikte görülüyor. Gülen, öğrencilik yıllarını Erzurum'da geçirdi.

9

10

 Fethullah Gülen, 'dinler arası diyalog' projesi kapsamında Papa II. Jean Paul ile de bir araya gelmişti.

 Gülen özellikle Orta Asya'da açtığı okullarla dikkat çekti ve bu nedenle ödüllendirildi.

GÜLEN VE DAYISI  Fethullah Gülen'in dayısı Hüseyin Top, yıllarca Edirne'de müezzinlik yaptı. Gülen, dayısı Hüseyin Top'a büyük saygı ve sevgi beslediğini her fırsatta dile getirir.  KIRKPINAR GÜREŞLERİNDE Fethullah Gülen, geleneksel Kırkpınar Güreşleri'ni seyrederken, 35 yıl boyunca yol arkadaşlığı yaptığı Nurettin Veren de yanındaydı. Kaynak: Tempo, 02.12.2005

11

12

13

Fethullah Gülen'in 'gizli' tarihi

BİR ZAMANLAR NUR TALEBESİYDİ
TOLGA ÇELİK NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 58-61

Ankara DGM tarafından hakkında gıyabi tutuklama kararı verilmesi, bu kararın İstanbul'da kaldırılması ve buna Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'nun sert tepki göstermesi Fethullah Gülen'i yeniden gündeme oturttu. Son yıllarda okulları, 'ışık evleri', siyaset ve medya dünyasıyla olan ilişkileriyle tanınan Gülen'in uzun yolculuğu Nur tarikatıyla başladı. Said Nursi 23 Mart 1960'ta Şanlıurfa'da yaşamını yitirince, tarikatı, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısına düstüler. Nurcuların bir kesimi, cemaatin başına bir kişinin seçilmesini isterken, bir kesimi de Said Nursi'nin en yakınlarından oluşan bir 'İstişare Heyeti'nin kurulmasını ve bu 'Ağabeyler Konseyi'nin hareketi yönlendirmesini uygun görüyordu. Bazıları ise siyasi bir teşkilat kurmayı, bazıları da devlete başkaldırıp silahlı mücadele verilmesini önerdi. Tahiri Mutlu, Mustafa Sungur, Ceylan Çalışkan, Hüsnü Yeğin, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı gibi 'Nur cemaatinin ağabeyleri', içlerinde 'en cevval ve en fedakar' gördükleri Zübeyir Gündüzalp'i bu hareketin başına seçtiler. Kendileri de, Zübeyir Gündüzalp'in altında bir istişare heyeti oluşturdular. Zübeyir Gündüzalp'in lider seçilmesi, cemaatin içindeki tartışmaları bitirmedi. Nursi'nin sağlığında başlayan 'Yazıcılar-Okuyucular' bölünmesi bu kez açıkça ortaya çıktı. Said Nursi'nin ölümünden ve 27 Mayıs ihtilalinin gerçekleşmesinden sonra bu karışıklık daha da büyüdü. 'Yazıcılar', Hüsrev Altınbaşak önderliğinde ayrı bir grup haline dönüştü. Altınbaşak, Tahiri, Hulusi Bey, Demirel'in de akrabası olan İslamköylü Hafız Ali, Mübarek Mustafa, Santral Sabri gibiler 1930 ve 1940'larda, Said Nursi'nin yazmış olduğu risaleleri bizzat el yazısıyla kaleme alarak çoğaltmışlardı. Bu yazma ve yazarak çoğaltma işini yapanlar Nurcular arasında 'Yazıcılar' diye anıldılar. Zübeyir Gündüzalp, Ceylan Çalışkan, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bekir Berk gibi isimler ise ikinci kuşaktan Nurculardı. Cemaate sonradan katılmışlardı. Bu ekip, Nursi'nin eserlerini Latin harfleriyle kitap halinde basıyordu. Bu nedenle onların adı 'Okuyucular'a çıkmıştı. Bir başka lider adayı Mehmet Kayalar, etrafındakileri silahlandırma çabası gösteriyordu. O, 'okumakla-yazmakla' değil, 'silahla' Nurculuğun yaygınlaşacağı inancındaydı. Mehmet Kayalar gibi düşünen bir başka isim de Elazığ'dan Müslüm Gündüz'dü. Gündüz'ün Kayseri tarafında

Fethullah Gülen, Said Nursi'nin ölümünden sonra Nurcularla temasa geçti, ancak Nurcu olduğunu hiçbir zaman açıkça söylemedi. Ağlayarak verdiği vaazlarında Said Nursi'nin adını hiç kullanmadı. Yıldızı 70'li
14

yandaşlarıyla atış talimleri yapacak kadar işi ileri götürdüğü söyleniyordu. Bir başka aday yıllarda MSP Ankara'dan Said Özdemir'di. Nurcular için önemli bir 'ağabey' olan Said Özdemir, cemaat içinde ile birlikte oldukça etkili bir isimdi. Daha sonra Nurculuğun 'Tenvir' kolunu oluşturacak olan Said parladı. Özdemir'in Ankara'da adamlarıyla silahlı dolaştığı söylentisi de yaygındı. O dönemde bir lider adayı daha gizli hazırlıklar içindeydi: Erzurumlu bir vaiz olan Fethullah Gülen. Nurculuğun Erzurum'da en etkili ismi Mehmet Kırkıncı Hoca, Osman Demirci Hoca (AP'nin Nurcu milletvekili) ve Muzaffer Aslan sayesinde cemaatle tanıştı ve onlara katılmak istedi. 1963-66 yılları arasında Edirne ve Kırklareli'nde görevli olduğu dönemde, camilerde yaptığı konuşmaları yoluyla etrafında insanlar toplamaya başlamış, Nurcuları ve diğer dini çevreleri etkilemişti. Hep ağlayan, bazen kendini yerden yere atan konuşma tarzı ite dikkatleri üzerine çekiyordu. Okuyuculuk, yazıcılık, silahlı mücadele gibi tarzlardan ayrı olarak 'hitabet' yoluyla etkiliyordu çevresindekileri. Bir başka tarz daha geliştirdi: Açıkça Nurcu olduğunu söylemedi, Nurcu ağabeyleriyle hep mesafeli bir temas içindeydi, konuşmalarında Said Nursi'nin adını pek kullanmadı. Daha Edirne ve Kırklareli'ndeyken cemaatin içinde yeni bir tarzın temsilcisi olmayı, etrafında yetiştirdiklerini devletin önemli kademelerine yerleştirmeyi hedefliyordu. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagör'ün teşvikiyle Fethullah Gülen 1966'da İzmir'e tayin edildi ve orada hedefine uygun ve kendine has bir örgütlenme içine girdi. 'Yazıcılar'ın lideri Hüsrev Efendi, hareket içinde saygın bir kişiydi. Onun etkisiyle 'Yazıcılar', Denizli, Kütahya, Eskişehir, İzmir gibi yerlerde ağırlıklarını hissettiriyordu. Ege bölgesi Yazıcıların kalesi oluvermişti. Fethullah Gülen ve yeni oluşan çevresi de, 'Yazıcılar'la birlikte hareket ediyordu. Bunun üzerine 'ağabeyler konseyi'nden Zübeyir Gündüzalp, Mehmet Fırıncı ve Bekir Berk, Ege bölgesine gitti. Çoğu yerde dersanelere alınmadılar, kimi yerde tartışmalar, kavgalar yaşandı, kimi yerlerde ağır hakaretlere maruz kaldılar. Zübeyir Gündüzalp, ancak daha planlı ve merkezi bir yönetimin ihtilafları çözebileceğini düşünüyordu. İstanbul'a dönünce Süleymaniye'de Kirazlı Mescit Sokağı'nda bulunan 46 numaralı evi, Nurcuların merkezi olarak tahsis etti. Mehmet Fırıncı, M. Emin Birinci, daha sonra aralarına katılacak olan Mehmet Kutlular, Kirazlı Mescit Sokağındaki evin müdavimi oldular. Cemaatle ilgili kararlar, Said Nursi'nin eserlerinin basımı, açılan dersanelerin tespitleri hep bu evde düzenlendi. Öyle bir zaman geldi ki, cemaat bu evle anılır oldu: Kirazlı Mescit Cemaati... 1960'lı yılların sonlarında Necmeddin Erbakan'ın Odalar Birliğinden Demirel'in emriyle atılması olayı bütün İslami kesimleri olduğu gibi Nurcuları da etkiledi. 'Mason' bilinen Demirel'in, 'Müslüman' bilinen Erbakan'a karşı gösterdiği bu tutum, genelde bütün İslami çevrelerde büyük tepki oluşturmuştu. Müslümanlara hitap eden bir parti düşüncesi Fethullah Gülen, 'dinler arası diyalog' projesi kapsamında Papa II. Jean de bu olayla birlikte gelince, bütün islami kesimler Paul ile de bir araya gelmişti (üstte). heyecanlandı. Ardından gelişen Hatice Babacan olayı bu süreci daha da hızlandırdı. Hatice Babacan'ın başörtüsü yüzünden İlahiyat fakültesinden kovulması islamcıları ayağa kaldırmıştı. Bu olay islamcı kesimler arasında AP'ye olan güveni azalttı ve yeni parti kurma görüşü destek kazandı. Ancak Nurcuların 'ağabeyleri' içinde parti konusunda bir birlik yoktu ve bazı' ağabeyler' Erbakan ismine çok sıcak bakmıyordu. NURCU-MHP SAVAŞI Bu süreçte Nurcular Erbakan'dan endişelenirken, karşılarına MHP çıktı. MHP, islamcıların desteğini sağlamak amacıyla onları partisine davet ediyor, oy vermeyecekleri de mason uşaklığıyla suçluyordu. MHP'liler Hüsrev Altınbaşak'la da görüşmüşler ve Yazıcıların desteğini almışlardı. Fethullah Gülen'in tavrı da onlardan yanaydı. Bir anda Isparta, Kastamonu ve Elazığ'daki Nurcular MHP'ye tam destek sağladılar. Ankara, Adana, Yozgat gibi illerde de bir grup Nurcu MHP'ye sıcak davranıyordu. Bunun dışında Alparslan Türkeş, Nurcuların arasına adamlarını sızdırdı. Türkeş'in Nurcular içindeki adamları Nur derslerinde "Başbuğun Risale-i Nur okuduğunu, ileride tam bir Nurcu lider olacağını" yaydı. Zübeyir Gündüzalp, liderliğindeki Ağabeyler Konseyi MHP'nin bu müdahalesine karşı çıktı. Bu ekip, yayınladığı "Tarihi Vesikaların Işığı Altında İslami Hareket ve Türkeş" adlı bir kitapla MHP'ye açık tavır aldı. Bu eser aynı zamanda Nurcuların ilk siyasi kitabıydı. Bu kitapta, Türkeş'in aslında M. Kemal ve İnönü'den farklı olmadığı, din konusunda onlar gibi düşündüğü, Arapça ezana, çarşafa karşı çıktığı kendi sözleriyle aktarıldı. Kitap, Gündüzalp'in talimatıyla Türkiye'nin her tarafına gönderildi ve Nurcuların MHP'ye oy vermemesi için geniş bir kampanya yürütüldü. Said Nursi'nin CHP'ye karşı DP'ye oy verdiği, AP'nin de DP'nin devamı olduğu tekrar hatırlatıldı. Fakat bu ilk açıktan muhalefet bir takım sıkıntıları ve tereddütleri de beraberinde getirdi. Kimi yerde "MHP'ye karşı olmak ve onlarla uğraşmak cemaate zarar verir dendi" ve broşürün dağıtımına karşı çıkıldı. MHP aleyhtarı kampanyaya karşı çıkanlar arasında ilginç bir isim vardı: Fethullah Gülen.
15

Fethullah Gülen, o sırada İzmir ve Ege bölgesinde vaazlarıyla ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Nurculann önde gelenlerinin tavsiyelerine pek uymadığı da görülüyordu. Ağabeylerden Mustafa Sungur ona "Nur dersaneleri aç" demesine rağmen, Fethullah Gülen bu isteğe başlangıçta uymadı. Daha sonra yakınlarından Mustafa Birlik ve Mehmet Metin ile birlikte kendine özgü, sonraları "Işık Evleri" diye anılacak olan dersaneleri açmaya başladı. Üstelik Said Nursi'nin kitaplarını değil, sadece kendisinin hitabetini ön plana alan bir çalışma tarzı tutturdu. Fethullah Gülen'in konuşmaları kasetlere alınıyor ve bu kasetlerle özellikle Ege bölgesinde hem taraftar, hem de para sağlanıyordu. Abdullah Yeğin, Hulusi Efendi, Şerafettin Kartal, Bayram Yüksel ve diğer önemli Nurcu Ağabeyler "Bantla hizmet olmaz" diye bu örgütlenme tarzına karşı çıktılar. Buna rağmen, Fethullah Gülen bu tarzda ısrar etti. Kemal Erimez, Mustafa Birlik, İlhan İşbilen, Cahit Tuzcu, Bekir Akgün, Mustafa Asutay gibi bölgenin ileri gelen Nurcuları da Fethullah Gülen'in yanında yer aldılar. Fethulfah Gülen, Nurculuğun içinde bir 'Fethullahçılık' oluşturma çabasına girmişti. Üstelik Fethullah Hoca vasıtasıyla cemaate katılanların bazıları Fethullah Hoca'va Mehdi, Hz isa, Kahtani qibi manevi sıfatlar yakıştırıyorlardı. Fethullah Gülen, 'ağabeylere' ilk muhalefet bayrağını MHP'ye yönelik savaşın hizmete Fethullah Gülen kasetinden yakışmadığını ifade ederek, açtı. Erbakan etrafındaki hareketlenme de, Nurcuların zeminini önemli ölçüde etkiliyordu. Özellikle Ankara'daki Nurcuların Erbakan'ın yanında yer alması, İstanbul'daki Nurcuları kızdırdı. Bu yüzden İttihad gazetesinde AP yanlısı yayınlara ağırlık verildi ve yeni parti kurmak isteyenlerin aleyhinde yazılar çıkmaya başladı. Bu durum ise bir anda yeni parti kurmak isteyenlerin tepkisini çekti. "Belirli bir noktaya gelinceye kadar hizmete devam edin. Erken huruç diyeceğim çıkışlar yaparsanız, dünya Cezayir'deki gibi başımızı ezer... Arkadaşlarımızın mevcudiyeti bizim İslami geleceğimiz adına işin garantisidir." ERBAKAN PARLAMENTOYA GİRİYOR 12 Ekim 1969'da yapılan seçimde Konya'dan bağımsız adaylığını koyan Necmettin Erbakan milletvekili seçilince, AP içinde kendine yakın kimi milletvekilleriyle yakınlaştı. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ile kurulacak parti için birlikte çalışmaya girişti. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ve arkadaşları, Nurculardan açıkça destek almaya çalıştıkları için beklemek zorunda kaldılar. Zübeyir Gündüzalp, Paksu ve arkadaşlarına yüz vermedi. Buna rağmen Erbakan ve arkadaşları "Hak geldi, batıl zail oldu" ayetini slogan haline getirerek 26 Ocak 1970'te Milli Nizam Partisi'ni (MNP) kurdu. Anayasa Mahkemesi'nin MNP hakkında kapatma davası açması da o güne kadar partiye mesafeli duran birçok Nurcunun "İslam'ın partisi olduğu tescil edildi" diyerek, MNP'ye yönelmesinde etkili oldu Nurcuların tabanında çatlamalar ve kaymalar olmuştu. Bilhassa küçük şehirlerdeki, kasaba ve köylerdeki Nurcular, MNP'nin saflarında faal olarak çalışıyordu. ZÜBEYİR GÜNDÜZALP ÖLÜNCE... 12 Mart 1971 muhtırası Nurcuları da tedirgin eden bir darbe oldu. Muhtıradan hemen sonra, 2 Nisan 1971 'de cemaatinin lideri Zübeyir Gündüzalp öldü. Otorite, kontrol ve yönetme yeteneğine sahip Zübeyir Gündüzalp'in boşluğu doldurulacak gibi değildi. Nurcu Yeni Asya cemaati için, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısı yeniden başladı. 12 Mart yönetimi genelde Nurcuları kollamasına rağmen, İzmir'de Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik tutuklandı. Bekir Berk onları savunmak için İzmir'e gitti, itiraz dilekçelerini yazdıktan sonra Balıkesir'e geçti ve orada bir 'nur ayini' sırasında yakalandı. Tutuklanan Bekir Berk, İzmir Sıkıyönetim Komutanlığına sevkedildi. Bademli Askeri Hapishanesinde Nurculuktan içeriye alınan dört gruba mensup elli üç kişi vardı. Bekir Berk ve diğerleri açıkça Nurcu olduklarını söyleyip müdafaa yaparlarken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik Nurcu olduklarını gizlediler. Ama bunun bir faydası olmadı; Bekir Berk 1 yıl ceza alırken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik üçer yıla mahkum edildi. Diğerleri ise beraat etti. Erbakan ve arkadaşları 12 Mart'tan sonra MSP'yi kurdu. MSP kısa zamanda örgütlendi ve ilk seçimde Türkiye'nin üçüncü partisi olmayı başardı. MSP'den sonra Yeni Asya cemaati en büyük dini gruptu. Fethullah Gülen ise Yeni Asya cemaatinin içinde, adeta bir uçbeyi gibiydi. Gülen, bağımsızlığını ilan etmek için uygun zaman kollayan bir küçük grubun lideriydi. Zübeyir Gündüzalp'in ölümünden sonra Yeni Asya cemaatinin yıprandığını, MSP'nin ise gün geçtikçe güçlendiğini ve siyasi
16

yönden de etkin olduğunu gözlüyordu. Kafasındaki hedeflere ulaşabilmek için, MSP'nin atak, keskin ve hareketli gençlerine ihtiyacı vardı. MSP'ye yakınlaşmak, uzun vadede Fethullah Gülen için daha yararlı olacaktı. Bu düşünceyle MSP çevresine adamları vasıtasıyla mesajlar gönderdi. Yeni Asya cemaatini eleştirdi, MSP'nin gayretini övdü. Böylece MSP ile Gülen arasında bir yakınlaşma başladı. MSP'liler bu durumdan memnundu. Çünkü Yeni Asya cemaatini Fethullah Gülen vasıtasıyla bölmek, zayıflatmak mümkündü. Erbakan, kurmaylarına "Fethullah Gülen hocamıza sahip çıkın, onun etrafında bulunun, yardımcı olun" talimatı verdi. İşte bu yakınlaşmayla Fethullah Gülen'in yıldızı parlamaya başladı. Temelini attığı, alt yapısını oluşturduğu cemaat bir anda hareketlendi. İzmir Bornova Camii'ne her taraftan akın akın insanlar gidiyor, cuma vaazları veren Fethullah Hoca'yı dinliyordu. Vaazdan sonra misafirler, Gülen cemaatine ait dersanelerde ağırlanıyor ve teyp kasetlerinden yine Fethullah Hoca'nın önemli vaazları dinletiliyordu. Yeni Asya ileri gelenleri Fethullah Gülen ve cemaatini tamamen kopmaması için, Fethullah Gülen'in vaazlarından bazılarını 'Hitap Çiçekleri' adıyla kitaplaştırdı. Fakat istenilen yakınlık kurulamadı. Bunun üzerine Mehmet Kırkıncı, Mustafa Sungur, Mustafa Bayram gibi ileri gelenler Fethullah Gülen'i ziyaret ettiler. Ama artık kemikleşmiş bir çevre oluşturmayı başaran Fethullah Gülen, kendi hareket tarzında ısrarlıydı. Kemikleşmiş taban MSP'lilerden oluşmuştu. Mustafa Birlik, Kemal Erimez gibi Nurculuğuyla tanınmış güçlü kişiler de Fethullah Gülen'in yanındaydı. MSP teşkilatları Fethullah Gülen cemaatinin gelişmesinde hayli etkindi. MSP'liler her yerde Fethullah Gülen'in propagandasını yapıyorlardı. MSP'lilere göre, Fethullah Gülen, diğer Nurcular gibi değildi, aslında MSP'liydi ama açıkça siyaset yapmıyordu. GÜLEN YENİ ASYA'DAN KOPUYOR

Nurcular arasındaki Fethullah Gülen "ortadaki insanlara" MSP'lilerin teşkilatları sayesinde ulaşmayı bölünmelerden hedeflemişti. Daha henüz dikkate alınmıyordu, yeterince güçlü değildi ama bu yolda sessiz ve derinden ilerlemesini sürdürüyordu. En büyük avantajı, hitabeti, gözyaşı dökmesi, etkileyici yararlandı. yapısıydı. Zaten Yeni Asya cemaati gibi, kendi cemaati de artık kamplara, dersanelere, Zaman zaman dergiye, yurtlara, en önemlisi zenginliğe sahipti. Yeni Asyacılar gibi Nurcuların şematik 'yazıcılar'la örgütlenmesini kurmuştu. O cemaatten tek farkı, Yeni Asya'yı bir heyet yönetirken, cemaati zaman zaman Gülen tek başına yönetiyordu. O bir yıldızdı. da Bu dönemde Fethullah Gülen devlete yakınlığını da ilan etmeye başladı. 1977'de yurt 'okuyucular'la çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu eleştirdi, "İslam'da boykot yoktur" diye davrandı. konuşarak boykotu kırdı ve gücünü gösterdi. Nurcu-MHP MSP'lilerin tam desteğini alan, başka cemaatlerden de taraftar kazandığını gören, maddi ve manevi olarak güçlendiği belli olan ve Yeni Asya cemaatinin özellikle siyasi fanatikliği kapışmasında nedeniyle yıprandığını gören Gülen, artık bağımsızlığını ilan etme zamanı geldiğini anlamıştı. MHP'den yana Yeni Asya'yı çok siyasi olmakla, siyaseti hizmetin önüne geçirmekle suçlayıp, cemaatini Yeni tavır koydu.
Asya cemaatinden ayırdı. Yeni Asya cemaatinden bazı dersaneler de Fethullah Hoca'nın tarafına geçince büyük bir şok yaşandı. Yeni Asya cemaatinde tam bir şaşkınlık hakimdi. FETHULLAH GÜLEN - ERBAKAN KAPIŞMASI Fethullah Hoca'nın gözü yaşlı vaazları çok etkili oldu. 1978'de yayınlamaya başladığı Sızıntı dergisi etrafında oluşan beyin takımına sahipti. MSP'lilerin teşkilatlarının desteği de buna eklenince Fethullah Gülen ve cemaati etkili bir cemaate dönüşmeye başladı. Yeni Asya cemaatinden kopan, ama MSP'nin gölgesinde kalan Fethullah Gülen cemaati, bu hamlelerle cemaatler arasında üçüncü sıraya yükseldi. Yazıcılar ve diğer Nurcu gruplar zaman içnde etkinliklerini yitirmiş, çoğu Fethullah Hoca'nın cemaatinde yer almaya başlamıştı. Fethullah Gülen yeteri kadar güçlendiği inancına varınca MSP'lilikten de kurtulması gerektiğine karar verdi. Yurt müdürlüğü, cemaatin çeşitli kurumlarındaki görevler, dersane sorumlukları gibi çekirdek kadrolar, MSP'li olanların elinden alınıyor ve kendisini Fethullahçı kabul edenlere devrediliyordu. Çoğu kimse bu dönüşümün farkında değildi. Yapılan değişiklikler 'hizmette nöbet değişimi' olarak sunuluyor ve öyle değerlendiriliyordu. Fakat bir süre sonra MSP'liler durumu fark ettiler. Bu yüzden ortaya "MSP'lilik-Fethullahçlık" tartışmaları çıktı. 'Nazik' başlayan tartışma giderek sertleşti. Fethullah Gülen 24 Haziran 1980'de yaptığı bir vaazda isim vermeden MSP'yi ve MSP'nin yayın organı Milli Gazete'yi eleştirince, kapalı devre süren tartışmalar açığa çıktı. Bu olay, Fethullahçılarla MSP'lilerin ilk gerginliğiydi. Bu sürede Fethullahçılar MSP'lilerin öfkesi ve görülmedik tepkisi yatışsın diye sessiz kalmayı tercih etti. Bu süreç içinde kendilerini bu noktaya getiren MSP'lilerin büyük bölümünü, bazı müridlerini de kaybetti Fethullahçılar. Ama, MSP'lilerin öfkesi ve tepkisi zamanla yatıştı. İki taraf da birbirlerini 'kazanmak' düşüncesiyle
Gülen özellikle Orta Asya'da açtığı okullarla dikkat çekti ve bu nedenle ödüllendirildi (altta).

17

hareket ediyordu. MSP yönetimi Fethullah Gülen'e karşı açıktan tavır almamıştı. Erbakan da, açıktan Fethullah Gülen'i hiç eleştirmemişti. Ayrıca ülkedeki gelişmeler bu kavganın açıkça sürmesini de engeller. 12 Eylül askeri darbesi sonucu MSP kapatılır, Erbakan da cezaevine gönderilir. 12 Eylül 1980 darbesinin ilk günlerinde İslamcı çevreler büyük bir korku yaşadı. Fakat çok geçmeden durumun pek de korkulacak gibi olmadığını farkettiler. Darbenin lideri Kenan Evren, neredeyse dini cemaatlerin yapmak istediklerini yapar hale gelmişti. Evren yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslamı övüyordu. Darbeciler, cemaatlerin desteği karşılığında okullarda dini eğitimi zorunlu hale getirdiler. Buna karşı Felsefe zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirildi. Evren'in bu tutumu dini cemaat ve tarikatları rahatlattı. Ortam neredeyse tam aradıkları gibiydi. DARBECİLER VE CEMAATLER İTTİFAKI 12 Eylül darbecileri de, özellikle Anayasa oylamasına taban bulmak amacıyla, İslamcı çevrelere hoşgörülü davrandılar. Hatta kimi cemaatlerle de doğrudan ilişkiye geçtiler. Nurcuların kimi ileri gelenleri, darbecilerle yakınlık kurmuştu. Erzurum'da bulunan Mehmet Kırkıncı Hoca bunların başında geliyordu. Mehmet Kırkıncı Hoca, Kenan Evren'e mektup yazarak neler yapılabileceğine dair önerilerde bulunmuş, darbecileri överek dualar etmişti. Mehmet Kırkıncı'nın Demirel'e bağlı Yeni Asya cemaati içinde çok etkili olduğunu öğrenen darbeciler de ona yakınlık gösterir ve özel görüşmelerde kendisine yardımcı olacaklarını söylerler. Kırkıncı Hoca, Fethullah Gülen ile işbirliği yapınca, ortaya büyük bir güç çıkar. Fethullah Gülen hakkında aranıyor afişleri asılı olmasına rağmen darbecilere tam destek veriyordu. Sızıntı dergisinde askerleri öven başyazılar yazdı. Darbeden bir ay sonra yazdığı 'Asker' ile, daha sonra kaleme aldığı 'Son Karakol' başlığını taşıyan başyazılarda askerlerin 'tepe' bir varlık olduğunu söyleyerek, anadan doğma asker millet olduğumuzu belirtti. Gülen'e göre, asker tam zamanında yetişmeseydi, "Bütün millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı." Ve Gülen 12 Eylül'den günümüze kadar 'ağlayarak' vaazların sürdürdü...

18

Vaaz kasetleriyle gelen güç, bir kasetle sarsıldı

DEVLET ÇARKLARININ ARASINDA İSLAMCILIK
RUŞEN ÇAKIR NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 62-65 Fethullah Gülen'in adını ilk kez 1985'te, yani bir gazeteci olarak İslami hareketleri izlemeye başladığım tarihte duydum. Ne bir resmi vardı, ne de adıyla imzaladığı bir kitap ya da yazı. Etkileyici bir vaiz olduğu, vaaz kasetlerinin elden ele dolaştığı, Nurcu ekolden yetiştiği, 1970 ortalarında kendi grubunu kurduğu, faaliyetlerini İzmir merkezli yürüttüğü, 'Ağlayan çocuk' afişiyle ünlenen aylık Sızıntı dergisini çıkarttığı, hatta burada 'Abdülfettah Şahin' müstearıyla başyazılar yazdığı söyleniyordu. Avukatı Feti Ün aracılığıyla basında hakkında çıkan hemen hemen her haber ve yorumu tekzip ettiriyordu. Giderek bir efsane halini alan Gülen hakkında birbirine zıt kesimler, birbirine zıt görüşlere sahipti. Kimilerine göre o bir numaralı Atatürk ve devlet düşmanıydı: 12 Mart 1971 darbesinden sonra mahküm olup hapis yatmış, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da aranmaya başlanmıştı. Başta radikaller olmak üzere İslamcıların önemli bir kısmı da Gülen hakkında hiç de iyi şeyler düşünmüyordu. Onun "devletçi ve Amerikancı" olduğu kanısındaydılar. 1977'de yurt çapında yayılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu İzmir'de "İslam'da boykot yoktur" diye kırmıştı. 12 Eylül öncesi vaazlarında "Var mı Resulullah'ın yürüyüş yaptığı, var mı slogan attığı" diye soran Gülen, 1980 Şubat ayındaki bir vaazında "Anarşist ve teröristleri devletin askeri ve polisine bildirmeyenler Allah katında sorumludur" demişti. 12 Eylül'ü de destekleyen Gülen, 1980'lerde yükselişe geçen islami hareketle arasına mesafe koymaya hep özen gösterdi. Örneğin 26 Şubat 1989'da İzmir Hisar Camii'nde sokaklara taşan bir kalabalığa verdiği ve aynı anda otuzbeş camide birden yayınlanan vaazda, gündemin en önemli maddesi olan türban eylemlerine açıkça tavır aldı: "Çok yakın arkadaşlarımız fotoğraflarıyla tespit ettiler. Sultanahmet'te olan hadisenin arkasında da esas din düşmanları var. Sözde türban adına yürüyorum diyenler, istihbarat örgütlerince derdest edilince, bu başörtülü, mantolu veya çarşaflı kadınların çoğu erkek olarak çıktı ortaya. Ve bunların çoğu bir kostüm dükkanından nasılsa islami kıyafetler almış, kendini sokağa atmış açık saçık kadınlar olduğu tebeyyün etti..." Kasım 1990'da çıkan "Ayet ve Slogan, Türkiye'de İslami Oluşumlar" adlı kitabım için Gülen ve cemaatine ulaşmak için epey uğraşmış, ama tamamıyla kapalı bir yapıyla karşılaşmıştım. Bu nedenle Sızıntı dergileri ile Gülen'in Abdülfettah Şahin imzasıyla yayınladığı birkaç kitabı satır satır okudum ve "Fethullahçılar: Gözyaşı, sabır, devlet ve millet" başlıklı bölümü kaleme aldım.
Gözyaşları içinde verdiği vaazlarla taraftarlarını 'büyüleyen' Gülen, gücü büyüdükçe işadamlarından politikacılara geniş bir kesimle tanıştı. 'Hocaefendi'ye saygı duyanlar arasında Başbakan Ecevit de (yukarıda) bulunuyordu.

19

ADIM ADIM OLUŞAN BİR KARİZMA

Gülen, 10 Kasım 1938'de imam Ramiz Efendi'nin oğlu olarak Bitlis, Ahlat'ta doğdu, ilk Kuran derslerini annesi Refia Hanım'dan aldı. ilkokulu dışarıdan bitirdi. Gençlik yılları Erzurum'da din eğitimiyle geçti. 18 yaşına basmadan Nurcu oldu. Hemen ardından Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Askerlik öncesi ve sonrasında Edirne'de dört yıl imamlık yaptı. 1966'da İzmir Kestanepazarı Camii'ne atandı. Vaazlarıyla iyice ünlenen Gülen, cezaevinden çıktıktan sonra 70'lerin ortasında 'Yeni Asya grubu' olarak bilinen Nurculuğun ana gövdesinden kopup kendi cemaatini kurdu. Gücünü, ilhamını, kendi formasyonunu Nurculuğa borçlu olmasına rağmen Said Nursi'nin adını pek anmamaya özen gösterdi. Cemaat içinde Nursi'den çok Gülen'in eserleri okunur oldu. Siyasetten uzak bir 'irşad ve tebliğ' faaliyeti yürütme iddiasındaydı. Bu amaçla eğitime ağırlık verdi. Taraftarlarının, özellikle de cemaate bağlı olarak açılan dersane ve kolejlerin yöneticileriyle öğretmenlerinin eğitimini bizzat üstlendi. Kuşkucu bir karaktere sahip olduğu için cemaat yayınları dışında gazete, kitap ve derginin okunmasını yasaklamıştı. GAZETE VE VAKIF ARACILIĞIYLA AÇILIM Cemaat 1988'de Zaman gazetesini satın alarak kabuğunu kırma sinyali verdi. Gazetenin ilk yıllarında ANAP iktidarı ve Turgut Özal savunuculuğu dikkat çekiyordu. Nitekim Gülen'in daha sonra gerçekleştireceği yurtdışındaki okullaşma faaliyetinin önde gelen teşvikçi ve destekçilerinden biri Özal olacaktı. Ancak cemaatin gerçek manada dışa açılması Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın kurulmasıyla oldu. Vakfın 29 Haziran 1994'te Istanbul Dedeman Oteli'nde açılış toplantısı yapacağını ve buraya Gülen'in de katılacağını öğrenince çok şaşırmış ve heyecanlanmıştım. Nedense medyanın fazla ilgi göstermediği toplantıya Gülen, Kasım Gülek'le birlikte geldi. Şarkıcı Cem Karaca ile kucaklaşmasıysa toplantının en ilginç fotoğrafını oluşturdu. Gülen'in dışa açılma sürecinin bir sonraki aşaması Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök ve Sabah'tan Nuriye Akman'a ayrı ayrı verdiği röportajların, Ocak 1995'te aynı gün yayınlanmaya başlaması oldu. Burada özel hayatından okullara, Atatürk'ten laikliğe, Diyanet'ten RP'ye, kadın haklarından başörtüsüne bir dizi konuda görüşleri alındı. En önemlisi bunlar saygılı bir dille, örneğin "Fethullah Gülen Hocaefendi anlatıyor" gibi başlıklarla, çarpıtılmadan sunuldu. Ve bir ay sonra, 11 Şubat 1995'te Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Istanbul Polat Rönesans Oteli'nde verdiği iftar yemeği dışa açılmada son noktayı koydu. Çok sayıda gazeteci iftarın onur konukları arasında yer alıyordu. Bütün bunlar tam da RP'nin 27 Mart 1994 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük bir tırmanışa geçtiği ve kendinden olmayan kesimleri ürküttüğü bir dönemde oluyordu. Gülen ve cemaati, açık veya örtük bir şekilde "Onlar radikal, biz ılımlıyız" veya "Onlar devleti yıkmak, biz güçlendirmek istiyoruz" diyordu. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve büyük medyanın önemli bir bölümü başta olmak üzere islamcı olmayan birçok çevre de onları bağırlarına bastı. Artık büyük medyada Gülen'i eleştiren haber ve yorumlar yapmanın neredeyse imkansızlaşmaya başladığı bir döneme girmiştik. Örneğin Milliyet'te "Fethullah Hoca ılımlı mı?" başlıklı bir yazıda, bir gün öncesine kadar Gülen'i düşman gören çevrelerin neden birdenbire ona sahip çıktıklarını sorgulamıştım. Vakfın Ankara'daki iftarına giderken havaalanı otobüsünde karşılaştığım cemaatin o dönem üst düzey yöneticilerinden olan bir kişi, "Ne yani, ılımlı değil mi?" diye üzerime yürümüştü. OKULLARIN CAZİBESİ

Gülen ABD'ye gittiğinde yakın koruması için bir başkomiser görevlendirildi. Gülen'in tedavisi uzayınca başkomiserin masrafları cemaat tarafından karşılandı. Koruma Başkomiser Ahmet Akgün'ün ABD'de kalışını uzatan belgede İçişleri Bakanı Tantan'ın da imzası bulunuyor (yanda).

Bütün yaşananlardan sonra cemaat içinde ürkek de olsa bir özeleştiri süreci yaşandığı
20

gözleniyor. Cemaatin yükselişinde birkaç önemli faktör daha vardı. Öncelikle Gülen'in, kendisini laik gören birçoklarının yıllardır peşinde olduğu "hem dindar/hem modern ulvi şahsiyet" şablonuna Öncelikle pazarlıklarla cuk oturduğu sanıldı veya böyle bir imaj yaratıldı. Gülen'in 'ufku'nun genişliği, her soruya entelektüel dozu din adamı ortalamasının üstünde cevaplar vermesi prim yaptı. Bunun devletten elde sonucunda iş, spor, medya, üniversite, siyaset çevrelerinden çok kişi Gülen'le tanışmak, edilen onunla sohbet etmek, onunla aynı fotoğraf karesine girmek için sıraya girdi. Gülen'i bu kazanımların şekilde yüceltenlerin ezici bir çoğunluğunun Türkiye'nin bugüne kadar yetiştirdiği diğer islami tek bir kasetle şahsiyetler hakkında pek bir şey bilmediklerjni de hesaba katmak gerek. Cemaatin dindar olmayan çevrelerde de yıldızının iyice parlamasına neden olan hususların ellerinden başında hiç kuşkusuz okullar geliyordu. Her şeyden önce Gülen, Said Nursi'nin "Devir tarikat uçuvermesi cemaatte tam devri değil, imanın yeniden ihdası devridir" sözüne sahip çıkmıştı. Yani diğer cemaatler gibi bir şok zaten dindar olan kişilere değil, dinden uzak olduğunu düşündüğü kişilere yönelmişti. Onları kazanmak için de diğer cemaatlerle değil, 'laik' kesimle rekabet içine girmişti. Bu rekabet yaratmış esas olarak eğitim alanında yaşandı. Said Nursi'nin "islam ile pozitif bilimleri bağdaştırma" durumda. prensibinden hareketle cemaate bağlı üniversiteye hazırlık dersaneleri ve özel liselerde Türkiye'nin eğitim sistemine uygun, 'başarılı' öğrenciler yetiştirildi. Ancak bu başarıların nasıl ve ne pahasına kazanıldığı sorgulanmadı. Cemaat eğitim faaliyetlerini ilk fırsatta yurtdışına taşıdı. Zaten Gülen, daha önce sözünü ettiğimiz Hisar Camii'nde verdiği vaazda en büyük hayalini şöyle tamamlamıştı: "Dünya sizin soluklarınıza muhtaç. Dünya sizi bekliyorken küçük oyunlara gelmeyin. Siz soluklarınızı Özbekistan'da, Türkmenistan'da, Mengüşistan'da, senelerden beri insanı tebid edilen Kırım'da soluklayacaksınız. Sizi bekliyorlar. Elinizde Kuran, elifbe cüzleri, bantlar, oraya gidecek Hz. Muhammed'i anlatacaksınız. Büyük işler sizi bekliyor." Gülen, taraftarlarına, öncelikle halkın çoğu Müslüman olan eski sosyalist ülkelerde, sonra da tüm dünyada okullar kurdurttu. Yabancı dil ve fen bilimleri eğitiminin ön planda olduğu bu okullarda dinsel yön hep geri planda kaldı veya tutuldu. Özal ve Demirel cumhurbaşkanlıkları döneminde cemaatin bu faaliyetlerine açık çek verdiler. Birçok başbakan, bakan ve üst düzey bürokrat da aynı tutumu izledi. Ankara başlangıçta, İran ve Suudi Arabistan'ın kendilerine özgü İslam yorumlarını sokmaya çalıştığı Türk cumhuriyetlerine 'laiklik' ihraç etmek istemişti. Bu stratejisinin kısa sürede iflasıyla devreye 'ılımlı' olduğu düşünülen cemaatler, özellikle de Gülen sokulmuştu. Gülen'in okulları uzun bir süre devlet katında 'içte tehlikeli, dışta olumlu' olarak görüldü. Gülen cemaatinin bu eğitim hamlesi, dışarıya açılmak isteyen iş çevrelerinin de dikkatini çekti. Çünkü bulundukları ülkelerin seçkinlerinin çocuklarına eğitim veren bu kolejler üzerinden ithalat ve ihracat bağlantıları kurmak epey kolaydı. Sonuçta Nurculukla, İslamcılıkla, hatta İslam'la alakası olmayan, Türkiye'nin dört bir tarafından irili ufaklı girişimci Gülen'den "Hocaefendi" diye bahseder, cemaate para yardımı yapar oldu.
"Sezilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gitmek, işte bu iki müessesede (adliyede ve mülkiyede) olduğu gibi hayati, dinamik bir kısım müesseselerde de söz konusudur. Ta ilerilere gitmek, böyle can damarları içinde dolaşmak."
Fethullah Gülen kasetinden

OPUS DEİ BENZERLİĞİ Gülen'in Türkiye'de yepyeni bir çığır açtığı tartışma götürmez. Ama dünya için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Örneğin onun öyküsü İspanyol Josemaria Escriva'nınkiyle (1902 1975) epey benzerlikler taşıyor. Katolik bir papaz olan Escriva, daha 26 yaşındayken, Tanrı'dan aldığını söylediği bir ilham sonucu bir avuç yol arkadaşıyla birlikte kendi cemaatini kurmuştu. Ona göre 'aziz' olmak için illa din adamı olmak gerekmiyordu; insanlar gündelik hayatlarını, mesleklerini aksatmadan da bu mertebeye ulaşabilirlerdi. Yani önemli olan laiklerin dindarlaştırılmasıydı. Escriva'nın 'Opus Dei' (Tanrı'nın Eseri) adlı tarikatı, Vatikan'ın da onayıyla esas olarak eğitim alanında faaliyet gösteriyor. Cemaat önce İspanya, ardından İspanyolca konuşulan Latin Amerika ülkelerinde ve nihayet tüm dünyada okullar açmış durumda. Opus Dei çok sıkı hiyerarşik ve disiplinli örgütlenmesiyle 'Beyaz Masonluk'; karmaşık ve şaibeli mali yatırımları nedeniyle 'Aziz Mafya' gibi yaftalara maruz kalmış. Opus Dei'nin etkisi İspanya ile sınırlı değil. Latin Amerika'da diktatör danışmanları ve sağcı politikacılar arasında çok sayıda tarikatçı kadro mevcut. Aynı şekilde Fransa, Belçika gibi ülkelerde sağ hükümetlerde Opus Dei kökenli bakanlar olduğu biliniyor. Opus Dei, başarısını üyeleri kadar 'işbirlikçilerine de borçlu. Bunların Katolik, Hıristiyan, hatta inançlı olmaları gerekmiyor; örgütün başarısını istemeleri ve mali yardımda bulunmaları yeterli. Aynı tür kişiler Gülen cemaatinde de karşımıza çıkıyor. Birtakım politikacı, gazeteci, sanatçı, bilimadamı/kadını, işadamı/kadını, kamuoyunda bilindikleri kimliklerini aynen muhafaza ederek Gülen'i destekler oldular. Hatta içlerinden bazıları cemaatin sözcüsü gibi görünebildi.
21

Örneğin Gülen'in ABD'ye tedavi için gitmesinden önce katıldığı son etkinlik olan 'Ulusal Uzlaşma Ödülleri'nde dönemin Cumhurbaşkanı Demirel'den plakçı Şahin Özer'e kadar çok sayıda kişiye ödül dağıtılmıştı. 28 Şubat sürecinin bütün hızıyla sürdüğü bir dönemde, 26 Aralık 1997 gecesi yapılan bu ödül töreninde Nazlı llıcak şu konuşmayı yapmıştı: "Bazı mahfiller Fethullah Gülen Hocaefendi'nin başını çektiği hizmet hakkında incitici laflar üretmektedir. Cumhurbaşkanının teşrifini bu çirkinliği, hatayı düzeltme gayreti olarak görüyorum," Samanyolu TV'den naklen yayınlanan gece için hazırlanan klipler Atatürk'le başlayıp Atatürk'le bitiyordu; aralara bol miktarda asker ve bayrak görüntüleri serpiştirilmişti. Ödül alıp verenlerin büyük kısmı Atatürk'e atıfta bulundu, bu hassasiyet kokteyl boyunca da sürdü. Öyle ki bilmeyenler, tesettürlü kadın ve sakallı erkek bulmanın neredeyse imkansız olduğu bu toplantıyı Atatürkçü bir kuruluşun düzenlediğini sanabilirdi. Geceyi sonuna kadar izleyen ve Gülen'den şükran plaketi alan Demirel de "Bu ödülü Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne, barış içinde yaşamasına verilmiş sayıyorum" diyecekti. ORDUYU İKNA EDEMEDİ Gülen ve cemaati 28 Şubat sürecini atlatmak için, yukarıdaki gecede olduğu gibi açık ve gizli olarak epey lobi yaptılar. Örneğin Gülen, Kanal D'de 'Yalçın Doğan ile Güncel' programına konuk oldu. Gülen, burada 28 Şubat'ı bütün uygulamalarıyla savundu; Erbakan'ın istifasının Türkiye'nin yararına olacağını Hz. Ömer'in yaşamından örneklerle anlattı. Gülen, daha sonra ABD'nin Jersey City şehrinde bir grup Türk gazeteciye verdiği röportajda Refah Partisi'nin oylarının 'yüzde 15'in bile altına' düştüğünü tahmin ederek, RP'yi kapatmak yerine, hakkındaki dava sürerken seçme gitmenin devlet açısından 'daha makul' olacağını söyledi. Ancak bütün bu çabalar sonuç vermedi ve sıra Gülen ve cemaatine geldi. ATV'de 18 Haziran 1999 günü yayınlanan kaset büyük bir şok yarattı. İddiaya göre, yalnızca cemaat yöneticilerinin izlemesi için hazırlanan kaset, devletin cemaat içine sızdırdığı kişiler tarafından ele geçirilmişti. Kasetin ATV'ye ulaştırılmasındaysa bir emekli orgeneralin adı geçiyordu. Gülen'in devlet içinde uzun vadeli kadrolaşma öğütlerini içeren bu kaset üzerine büyük medya kendisini yeniden 'bir numaralı rejim düşmanı' ilan ediverdi. Gülen ise olayları 'ateist ve komünistlerin komplosu' olarak göstermeye çalıştı. Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, "Hukuka aykırı hiçbir fiilin içinde değilim. Hiçbir illegal yapılanma, örgütlenme içinde olmadığım DGM kararlarıyla sabittir" diyen Gülen'le aynı fikirde değildi. Yüksel, Gülen hakkında, 'örgüt kurduğu ve yönettiği' gerekçesiyle, 10 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Gülen'in 10 yıla kadar da kamu hizmetlerinden men edilmesini talep etti. Yüksel'in ayrıca, Gülen'e bağlı tüm şirket, okul ve kurumlarla, buralarda çalışan yöneticileri de kapsayan bir dava açması bekleniyor. Yüksel'in açacağı davanın, sanıkların rnahkumiyetiyle sonuçlanması halinde, bu kuruluşların tamamının kapatılacağı ve mallarına el konulacağı ifade ediliyor. CEMAATE İÇ SORGULAMA Gülen 22 Haziran 1999 akşamı, ABD'den Show TV'ye telefonla bağlanarak Reha Muhtar'ın sorularını yanıtlayıp, "devletin her şeyi bildiğini, vicdanının rahat olduğunu, ancak maksadı aşan ifadeleri" ola-bileceğini belirttikten sonra Türk medyasının karşısına çıkmadı. New York Times'ın yazılı sorularını yanıtlarken, kendisi hakkındaki suçlamaların "Devlet içindeki ufak bir azınlığın işi" olduğunu söyledi. Fakat bu yayının üzerinden daha bir hafta geçmeden Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, adını vererek Gülen'i hedef gösterdi ve onun hakkındaki gıyabi tutuklama kararının iptal edilmesini bu cemaatin 'yargıya sızması' olarak değerlendirdi. Gülen. RP'nin 1994 ve 95 seçimlerindeki zaferlerinden ve buna paralel olarak islamcılığın genel yükselişinden kaygı duyan çevrelerle iyi ilişkiler İki yıldır ABD'de tedavi gören Gülen'in ne geliştirmiş; "Arap ve Acem İslamına karşı Türk İslamı" olarak zaman Türkiye'ye döneceği meçhul. Gülen'in vakıfları aracılığıyla gerçekleştirdiği tanımlanabilecek muğlak bir projeyi ve kendi cemaatini onlara bir nevi etkinliklere katılan 'seçkin konuklar' panzehir olarak sunmuştu. arasında farklı dinlerden insanlar da yer aldı. Gülen'in bir araya geldiği isimler Bütün bu süreçte Gülen toplumdan ziyade devleti ve iktidar sahibi arasında Patrik Barthelomeos da seçkinleri muhatap aldı. 1995'ten itibaren devlet içindeki iktidar bulunuyordu (altta). savaşlarında Gülen'in adı hep anılır oldu. Nitekim Savcı Yüksel, iddianamesinde Gülen'in orduya karşı polisi çıkartmak istediği iddiasının altını ısrarla çizdi. Değişik iktidar odaklarının desteğine sahip olduğu dönemlerde bile "Takıyye mi yapıyor?" sorusu Gülen'in peşini hiç bırakmadı. Basın mensuplarına yurtdışındaki okullar gezdirildi; cemaatinin yayın organlarında dışarıdan isimlere de yazı yazdırıldı, program yaptırıldı; ödüller dağıtıldı. Şık otellerdeki toplantılarda değişik dinlerin temsilcileri bir araya getirildi ve nihayet Gülen, Papa'yı ziyaret edip görüştü. Gülen devlet katında belki herkesi bir şekilde ikna etti; ordu hariç. Çünkü 1986'da yapılan bir operasyonla cemaatin askeri liselere sızmış olduğunu ortaya çıkaran askerler bu cemaate' yönelik kuşkularını hep korudu. Devletin değişik
22

kademeleri, bu cemaatin kadroları ve imkanlarının değişik yer ve zamanlarda kullanılmasına göz yummuş olsalar da bu cemaat yanlılarını ordudan ayıklamayı hiç aksatmadılar. Ayet ve Slogan'da Gülen cemaati ile ilgili bölümü şöyle bitirmiştim: "Kadrolarını devlet hizmetine koşmayı yeğleyen (en azından şimdilik) bu cemaat aynı zamanda çok geniş mali olanaklara da sahip. İleride bir gün, kendine güveni geldiğinde, cemaatin siyasi iktidara talip olmak isteyebileceği 'teorik' olarak varsayılabilir. Ancak kuru ajitasyonla, spekülatif argümanlarla, kişi kültüne koyu bir bağlılıkla yetiştirilen bu 'kadrolar'la nereye kadar yürünebileceği şüpheli." Bütün yaşananlardan sonra cemaat içinde ürkek de olsa bir özeleştiri süreci yaşandığı gözleniyor. Öncelikle pazarlıklarla devletten elde edilen kazanımların tek bir kasetle ellerinden uçuvermesi cemaatte tam bir şok yaratmış durumda. Devletle iyi geçinmek adına taviz verilen İslami/Nurcu çizgiye geri dönülmesi talebi alttan alta seslendiriliyor. Ayrıca, sonradan edinmiş oldukları 'stratejik dostların' önemli bir kısmının kaset kriziyle birlikte -tabii ki Ecevit hariçkendilerinden uzaklaşmasının, buna karşılık 28 Şubat'ta kurban edilmesine ses çıkartmadıkları. hatta onayladıkları RP'lilerin kendilerine sahip çıkmasının cemaat üyeleri arasında ciddi bir vicdan azabı ve kırılma yarattığı da biliniyor. Gülen ve cemaatinin serüvenini belki de en iyi ordudan atılma bir Nakşibendi subayın sözleri özetliyor: "Biz kışlada namazımızı açıkta kılıyorduk. Fethullah Hoca cemaatindekiler ise gizli. Sonunda hepimizi attılar." Gülen, Reha Muhtar'la iki saat süren söyleşide ABD'den dönüp dönmeyeceğinin sorulması üzerine "Ölürsem Türkiye'de ölürüm. En büyük sıkıntım şu anda Türkiye'de olmamak. Hatta bu mevzuda, yapacağım bazı görüşmeler nedeniyle Türkiye'de olmamın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Geleceğim. Devlet idam verirse verecek. Ahireti bin can ile arzu eden insanım. Öyle bir şey olursa, bayram sevinci gibi bağrıma basar rabbime yürürüm" demişti. Gülen'in yurda dönüp kendini savunması her geçen gün daha da kaçınılmaz bir hal alıyor. Birçok hastalık nedeniyle tedavisi süren Gülen'in bünyesinin uzun bir yolculuğu kaldırıp kaldırmayacağı şüpheli. Ama onun toplumun nabzını tutmak yerine, yine kendisi ve cemaati hakkında devlet içindeki tartışmaların seyrini gözlediği ve uygun zamanı kolladığı söylenebilir.

Fotoğraf: ALİ ÖZ

Fethullah Gülen'in sonradan edindiği 'stratejik dostlarının' önemli bir kısmı tabii ki Ecevit hariçkaset kriziyle ve açılan davayla birlikte kendisinden uzaklaştı...

23

Yurtdışındaki okullar kaba bir propaganda merkezi değil

UZUN VADELİ 'KAZANMA' MÜCADELESİ
ALPER GÖRMÜŞ NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 70-71 1999'un 21 Haziran'ı, St. Petersburg... Bir grup gazeteci, bilim adamı ve sanatçıyla birlikte, Fethullah Gülen cemaatine bağlı kişilerce kurulan ve yönetilen okullardan ikisini (St. Petersburg ve Moskova) gezmek üzere Rusya'dayım. St. Petersburg Havaalanından şehir merkezine, bize tahsis edilen bir otobüsle gidiyoruz. Okulun genç edebiyat öğretmeni (buradaki 'genç' vurgusu fazla aslında, okuldaki bütün Türk öğretmenlerin yaşı 30'un altında Çoğunluğu oluşturan Rus öğretmenler çok daha yaşlı), elinde mikrofonla bize şehir hakkında bilgi verirken, birden bilgi vermeyi kesiyor ve bir şiir okumaya başlıyor. Bir aşk şiiri, neredeyse erotik denebilecek kadar ateşli bir aşk şiiri, ama aşık olunan kim, belli değil. içinde sürekli olarak 'sevgili, ey sevgili' sözcükleri geçen şiir, bir noktadan sonra 'laik' konuklar arasında bariz bir gerilime yol açıyor. Herkesin kafasından şöyle şeyler geçiyor: "Anlatılan bir kadın-erkek aşkı olamaz, geriye tek bir olasılık kalıyor, okunan olsa olsa Allah ya da peygamber aşkıyla ilgili bir aşk şiiridir." Otobüstekiler, "Kıstırdılar bizi, daha ilk dakikadan itibaren propaganda çekiyorlar" duygusu içinde. Kafalarda şu soru: "Rus aileler nasıl gönderiyor çocuklarını bu okullara?" Otobüstekiler bu düşünceler içinde şiirin son dizelerini dinliyor ve rahatlıyor: "Sevgili, ey sevgili, en sevgili. Ey Petersburg..." Orada kalacağım günler içinde, okuldaki öğret-menler arasında dal budak sarmış St. Petersburg sevgisini o gün açıklayamamıştım, bugün de açıklayamıyorum. Petersburg'la ilgili olumsuz hiçbir eleştiriye katlanamıyorlardı bu gençler. Kendilerine, "Siz Petersburg milliyetçisi olmuşsunuz" dediğimde hiç itiraz etmediler, gülümseyerek onayladılar. Şunu ciddi olarak öne sürüyorum: Oradaki Türk öğretmenler için Türk ve Müslüman kimliklerinin yanı sıra 'St. Petersburglu'yu eklemezseniz, kimlikleri eksik kalır. (Bu gözlem, cemaat üyelerinin biraz sonra aktaracağım 'etkileme' misyonlarının yanı sıra etkilenmeye de çok açık olduğunu belirtmek içindi.) Okula vardığımızda, -bu kez okulun tümü Rus olan öğrencileriyle ilgili- ikinci bir kültür şoku yaşıyoruz. Yaşları 1218 arasında o!an bu gençler, yemekhanede, Türkiye'den gelen konuklara hizmet ediyor. Kimi ekmek servisi yapıyor, kimi tabaklarımıza yemek koyuyor. Ve bunu bir görev gibi yapmıyorlar, evlerine misafir gelen bir Türk aile nasıl davranırsa öyle içten davranıyorlar; bunu herkes hissediyor. Öğrencileri, o anda zihnime takılan bu izlenim açsından uzun uzun inceliyorum. Evet, modern, dinine bağlı tipik bir Müslüman Türk ailenin çocukları gibiler; terbiyeli, büyüklerine saygılı, biraz mahcup... Asıl büyük şoku, son gün Moskova'da yaşıyoruz: Az sonra mezuniyet diplomalarını alacak 30 kadar Rus gençten oluşan koro, Istanbul Türkçesine yakın bir mükemmellikle ve -bu daha önemli- büyük bir heyecanla İstiklal Marşını
24

seslendiriyor. Bu koronun sadece öğretmen-yöneticisi Türk. Mezunlar arasında Türkçe'yi en iyi konuşan öğrenci olan Timothy'nin, konuşması sırasında Türklerden söz ederken 'Biz Türkler' demesi, öbür arkadaşları bilmiyorum ama benim algı sınırlarımı zorlayan bir etki yarattı. Bu üç kültür şokundan yola çıkarak, Fethullah Gülen cemaatine bağlı yurtdışındaki okulların pozisyonlarını ve amaçlarını şöyle yorumlayabilirim. Ama önce okullar hakkında kısa bilgiler vereyim: Okullarda hiç Türk öğrenci yoktu; tamamı Rus'tu. Hazırlık sınıfında öğrenciler Türkçe ve İngilizce öğreniyor, sonraki sınıflarda dersler Rusça ve Türkçe olarak yürütülüyordu. Okullarda sadece erkek öğrenci vardı ve öğrencilerin tümü yatılıydı. KÜLTÜREL MİSYONERLİK

279 EĞİTİM KURUMU VAR

Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel'in Fethullah Simdi, anlaşılması ve tabii kabulü çok zor bir Gülen hakkında hazırladığı iddianamede, Gülen grubunun 1992'den gözlemimi aktaracağım: bu yana 54 ülkede, 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 Okulların Rus öğrencileri (ve galiba onların yabancı dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu ve 21 etkilemesiyle aileleri) okulların Türk öğretmen ve öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurumunu faaliyete yöneticilerinde somutlaştırdıkları Türkleri ve geçirdiği yer aldı. Okulların mali portresi ise 1.5 milyar dolar olarak Türkiye'yi kendilerinden ve kendi ülkelerinden hesaplanıyor. Bu eğitim kurumlarının yayıldığı ülkeler şunlar: daha yüksek bir mertebede görüyorlar. Mesala Afganistan, Azerbaycan, Nahçıvan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkiye'de Fransız okullarındaki Türk öğrencilerin Özbekistan, Rusya, Doğu Sibirya, Dağıstan, Çuvaşistan, Fransa'ya ve Fransız kültürüne olan bakışları gibi. Başkurdistan, Tataristan, Moğolistan, Pakistan, Bangladeş, Kuzey Belki geniş anlamda Rus kültürü ile geniş Irak, Gürcistan, Ukrayna, Kırım, Makedonya, Bulgaristan, Moldova, anlamda Türk kültürü karşılaştırması için geçerli Romanya, Arnavutluk, Macaristan, Almanya, Fas, Güney Afrika, sayılmayabilir bu gözlem, ama en azından Sudan, Avustralya, Endonezya, Bosna-Hersek, Filipinler, Tayland, konjonktürel olarak Türkiye'nin ve Türklerin Kore, Kamboçya, Vietnam, Burma, Hindistan, Çin, İngiltere, Rusya'dan ve Ruslardan daha 'çağdaş', daha Danimarka, Tanzanya. modern olduğunu düşündükleri bence çok açık. Bunu yalnızca deklare ettikleri fikirlerinden değil, davranışlarından ve vücut dillerinden de seziyorum. Rus öğrencilerdeki bu derin etkilenme, Türkiye'de bir çoklarının sorduğu, "Cemaat, neden dünyanın her yerinde okullar açıyor? Niyeti yalnızca yabancı ülke çocuklarını iyi bir eğitimden geçirmek değil herhalde" biçiminde formüle edebileceğimiz soruya da cevap niteliğinde: Cemaat, böylece uzun vadede kendi üzerinden İslamiyete (eksik olmasın diye ve Türklüğe) bir sempati yaratmaya çalışıyor... Yani açık bir misyonerlik faaliyeti ile karşı karşıyayız. (Burada kendimi, Türkler ve Müslümanlar üzerine uygulanan türleri de dahil olmak üzere misyonerliğin bütün türlerini meşru saydığımı belirtmek zorunda hissediyorum.)

GüIen cemaatinin tüm dünyaya yayılmış okulları en çok tartışılan konular arasında. Bu okulların maliyetinin yaklaşık 1.5 milyar dolar olduğu söyleniyor.

Misyoner faaliyeti denince akla hemen doğrudan propaganda geliyor. Oysa okullarda direkt Türklük ya da İslamiyet propagandasının zerresinin bulunmadığını bana bizzat Rus aileler anlattı. Çocuklarını okula kaydettirirken, cemaatin Türkiye'deki 'şöhreti' nedeniyle başlangıçta çok tedirgin olmuşlar, ama sonradan en küçük bir etkileme çabasının dahi olmadığını görünce içleri rahat etmiş. (Velilerin çoğunun inançlı Ortodokslar olduğunu düşünürseniz, îma yollu propagandanın dahi nasıl ters tepeceğini tahmin edebilirsiniz.) Türkiye'de çok sayıda insan, yurtdışındaki bu okullarda İslam şeriatı propagandası yapıldığına inanıyor. Ama okullardan bu yönde hiçbir 'kanıt' devşirilemeyeceğini kendilerine söyleyebilirim. Bunu yapmıyorlar, çünkü etkili olmayacağını biliyorlar. Peki, ne yapıyorlar da Rus çocukları yarı-Türk olarak yetişiyor? Şöyle bir modelin, 'yanlış'tan çok 'doğru' içerdiği konusunda güvence verebilirim:
25

Öğrenciler, yıllar içinde, gece gündüz beraber oldukları bu insanlara hayran oluyor. Ahlaklı ama bağnaz olmayan: Rusya'daki en büyük toplumsal illetlerden sayılan içki ve uyuşturucu karşısında inanılmaz bir irade gösteren bu abilerle bir gün Rus edebiyatı tartışıyor, ertesi gün onlara mesela aşk acılarını anlatıyor... Başları her sıkıştığında yanı başlarında onları görüyor, ailelerinde dahi şahit olmadıkları bir diğerkamlıkla tanışıyorlar... Ve sonuç: Öğrenciler, yıllar içinde, öğretmenlerini bu tür insanlar haline getiren 'şey'in iyi bir şey olduğuna dair belli belirsiz bir fikir geliştiriyorlar. Sürecin bir sonraki aşamasında, ihtimallerden biri olarak Müslümanlaşma var tabii, ama doğuracağı sonuçlar düşünüldüğünde, bunun istenen ve gerçekleşmesi için çaba sarf edilen bir sonuç olmadığını güvenle öne sürebiliriz (en azından şimdilik). Bu tür (ve bu kadarcık) bir 'etkileme'nin cemaati 'kesmeyeceğini', mutlaka başka amaçlarının da olması gerektiğini öne sürecek okurların bu 'kaygı'larını ne ölçüde giderir bilmiyorum ama 'amaç' faslında bir noktayı belirtmezsem, çok şeyin eksik kalacağının ben de farkındayım. Büyük, modern ve önemli ölçüde gönüllülüğe dayanan kurumlaşmalarda herkese 'iş' vermek, kurumun canlılığının temel şartlarından biridir. Kurum (burada cemaat) ne kadar çok fonksiyonel ve anlamlı 'iş' üretebilirse, o kadar canlı kalır. Ben, cemaat önderliğinin 'eğitim işi'ni organize ederken, işin bu yanını da ciddi ciddi düşündükleri kanaatindeyim. Özetlersek; cemaate bağlı okulların öbür profesyonel okullardan hiçbir farkının olmadığını, işlerinin sadece eğitim vermek olduğunu tabii ki söyleyemeyiz. Ama buraların birer kaba propaganda merkezi olduğu düşüncesi de külliyen yanlış. Sabırlı, uzun vadeli bir 'kazanma' mücadelesi yürütülüyor ki, bunun meşru olmadığını öne sürebilmek hiç kolay değildir. Cemaatin uzun vadeli amaçlarını kendi hayat tarzı, vb. açsından tehlikeli bulanların bu amaçlara karşı mücadeleleri de meşru elbette. Ama şu var: Gönül ve kafa kazanmaya dayalı sabırlı bir mücadeleye karşı geliştirilen mücadelenin yöntemleri bugün revaçta olan yöntemler olamaz. Bunu, okulları gezdikten sonra bir kez daha anladım.

26

FETHULLAH'DAN İNCİLER
Hoca'nın tebliğ ve irşad konusunda verdiği 10 yönlendirici emir: 1-Muhatabımızın inanç ve kültür seviyesi iyi bilinmeli. 2-Muhatabımızın itimadı sağlanmalı. 3-Müslümanlık çok iyi bilinmeli (Koyun gibi ol, Süt ver). 4-Yapılan işler ihlâs ve samimiyet içinde yapılmalı. 5-Kılavuz, (tebliğcinin) kalbi dini ilimlerle, akıl medeni fenlerle donatılmış olmalı. 6-Tepki duyulacak meseleyi başkasına anlattırın (Fethullah Hoca, bu amaçla çalışan figüranları Hoşgörü Ödülü adı altında mükâfatlandırmakta). 7-Bilmediğimizi, bilmiyoruz diyerek bilene götürelim. 8-"İrşad ve tebliğ adamı" nesi var, nesi yoksa bu yolda feda edebilmeli. 9-Davaya şahıslar değil, kitleler sahip çıkmalı. Uyumda gecikirsek, hedefte de gecikiriz.... Modern giyinin.. Çağdaş, demokrat, ılımlı profil verin... 10-Kitlelerin ruh hallerinden yararlanarak onları yönlendirin (Bkz. Asrın getirdiği tereddütler3 sf.183). Muridana notlar: -Yeryüzünde irşad, teblig, cihad ve dine hizmetten daha büyük vazife yoktur. -Bu vazifede temel şart dertli ve sancılı olmaktır. -En yüksek ideal, bütün gönüllere Allah'ın ve Resul'ün ismini ulaştırmaktır. -Vazifemizin adı cihaddır. En önemli mesele imanın kurtulmasıdır... -Sabırla pişip olgunlaşmadan, çıkış adına yapılacak her şey tam bir hayaldir . Fasıldan fasıla sf.119) -Hak ve hakikatler önce hali ve inançları müsait olanlara anlatılmalıdır. -Bizler hemen söze girip meselelerimizi açık seçik ortaya dökmeden önce, ferdi sohbetlerle karşımızdakinin ortaya atacağı mevzularla onu tanımaya çalışmalıyız. (Bkz Gülen, İnancın gölgesinde, sf. 195-218) -Yapılması gereken şey, mevsimi gelince yorumlanmasıdır. (Bkz. Gülen age. sf. 53) O’nun ortaya koyduğu çözümlerin ( Bkz. Gülen,

27

-Toplumun yapılanma ritmi, hızlı yapılanmaya müsait değildir. Acelecilik fayda değil sadece zarar getirir. (Bkz. Gülen, Faslıdan fasıla, sf. 232) -Her devrin şartlarına göre bir hizmet vardır. Önemli olan şartları ve şartların gereğini iyi tesbit edip, işe koyulmaktır. (Bkz. Gülen, Fasıldan fasıla, sf. 97).... Fethullah Gülen, takiyyesinde dikkate değer bir felsefe geliştirmiş! -Fethullah Hoca Cumhuriyet yönetimine kızan İslami cepheye şöyle demiştir: "Öyle yapacağınıza, uzun vadeli çalışmalarla eğitime yapacağınız yatırımlar aracılığıyla kadrolar yetiştirseydiniz, bu kadrolar şimdilerde ya zirvede ya da zirveyi zorlayan makamlarda olacaklar; bir kısmı da belki Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı yapmış olacaktı" der! -Kestanepazarı yıllarına ait en unutulmaz, en bereketli faaliyetlerden birisi de hiç şüphesiz kamplardır. Yetiştireceğimiz nesil bir asker gibi disiplinli olmalıdır... kamplar da askeri kışlalara benzemelidirler. Ruhani şevklere açık yönleri de bulunmalıdır. Bu yönüyle kamplar bir tekkeye benzemelidir. (Bkz. Küçük Dünyam, sf. 122) Bu kamplar bugün yılda 5 bin mezun veren militan okullarına dönüşmüştür. -Hoca; talebenin "tedip ve ıslah" gayesiyle dövülebileceğini belirtir. (Bkz Gülen, Asrın getirdiği tereddütler-3, sf.122), bunu da yapmıştır. (Bkz. Aydınlık, 15 Şubat 1998) Erken huruc yapmayın Fettullah Gülen yandaşlarını uyarıyor: Belirli bir noktaya gelinceye kadar hizmete devam edin. Erken huruc diyeceğim çıkışlar yaparsanız, dünya Cezayir'deki gibi başınızı ezer... Arkadaşlarımızın mevcudiyeti bizim İslami geleceğimiz adına işin garantisidir. Bu açıdan adliyede, mülkiyede veya bir başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti böyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Bunlar, gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bunlar bir ölçüde bizim varlığımızın teminatıdır. Şimdiden mevcut olanlar burada mevcudiyetini korumasa da, arkadan gelenlerin mevcudiyetini mutlaka korumalıyız. Yoksa korumada şimdi onları korumaya çalıştığımız gibi zorlanırız ve geleceğe de o müessese olarak yürüyemeyiz. Mevcut muhafaza edilmeli... Acaba daha bunun neye ihtiyacı var, nasıl takviye edilmeli, bu denmeli. Daha bir takviye edilmeli fakat mevcuttan bir ölçüde taviz verilmemeli derken, katiyen zayiata gidilmemeli. Bu açıdan bizim ister bu dairede ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Zıpla, yürür gibi yap Bu adliye için de aynen söz konusudur. Yani siz hâkim değilseniz, başka kuvvetler var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek öyle dengeli dikkatli tedbirli temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım. Zıplayacaksın yerinde yürüyor gibi yapacaksın. Çünkü durmak sende durgunluk, paslanma meydana getirir. Bu açıdan hiç durmamalı, işler en kötü

28

duruma göre hesap edilmeli. İyi çıkarsa hızlı yürürüz. İyi bir maratoncu gibi koşarız. Bakarız ki tıkanmalar var bu defa da zıplarız, yerimizde zıplarız öyle durma yok bizde. Işık evleri, Cezayir örneği Biz bu imana ve kurana hizmet düşüncesini evlerimizde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Sizin de aşina olduğunuz ışık evlerinde, ışık komplekslerinde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Buralarda gerçekleştirilmeye çalışılan bu hizmetin kendine göre, bir sistemi var bir üslubu var. Diyoruz ki Müslümanlar, maddi güçleri, kendi ülkelerindeki güç kaynakları, toplumun büyük kesimlerine bu duygu ve düşünce ile ulaşmaları açısından, kıvama gelecekleri ana kadar hizmete devam etmeleri şarttır. Yanlış bir şey yapar erken huruç diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya başlarını ezer. Ve Müslümanlara Cezayir'deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye'deki '82 vakası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır’da yaşananlar gibi. Firavunlar dönemi Dünya firavunlar çağını yaşıyor. Toprak firavun bitirmek için pek mümbit. Böyle bir dönemde tam özünüzü bulacağınız kıvama ereceğiniz ana kadar, dünyayı sırtınıza alıp taşıyabileceğiniz güce ulaşacağınız ana kadar, o kuvvete temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseslerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar, her adım erken sayılır. Mahremiyet Böylesine feleğin çemberinden gecenler, inşallah geleceğin fikir işçileri olarak kendi dünyalarını kuracaklar. Fakat feleğin çemberinden geçmeyen insanlar kendi acemiliklerine, toyluklarına takılacaklar ve tabi kendi ülkeleri de kendilerinden zarar görecektir. Bunca kalabalık içinde ben bu duygu ve düşüncemi mahremce anlattım. Ama sizin mahremiyete sadık, mahremiyet mevzunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Şarj evleri İsterseniz frenkçe ifadesiyle bu evlere şarj evleri denebilir. Bu evlerde dolunur, bu evlerde metafizik gerilime geçilir. Bu evlerde planlar projeler üretilir. Ve bu evlerde yetişen yüreği pek, imanı pek veya onun sözüyle diyelim, hakiki imanı elde etmiş, kâinata meydan okuyan adamlar bu evlerde yetişirler. Ve bunlar dünyanın fethine açılırlar. Bu evler bir doldurma ve boşatma yerleridir. İnsanlar burada dolar ve sonra gider boşluklara boşalırlar. Adeta tezgâh gibi işler bu evler. Tekkenin yerine ev Geçmişte bu evlerin yaptığı vazifelerin bazılarını medrese yapar, bazılarını mektep yapar, bazılarını tekke yapar, bazılarını zaviye yapar. Gel gör ki bu evlerin temeline harç atıldığı zaman, dünyanın o dönem itibarıyla en şereflilerinden birisinin kutlu eliyle harç atıldığı zaman artık medrese yoktu. Tekkenin kapısına kilit vurulmuştu. O kapıları açmak mümkün değildi. Bütün bu çok ağır misyonları, bu ağır vazife ve mükellefiyetleri bu evler götürecekti.

29

Bütün bu işler ona düşüyordu. Ev mektep olacaktı, ev medrese olacaktı ve ulumi islamiyeyi öğretecekti. Ev tekke olacaktı, zaviye olacaktı. Meçhul evler Bu evler sizin bildiğiniz gibi minaresi olan öyle ezan okunduğu zaman herkesin içine gittiği malum evler değildir. Meçhul evlerdir, belirsiz evlerdir. Bunlar belirli olamazlar. Çünkü o evlere girip çıkanlar yakın takiptedir. Elden geldiğince o evler kamufle edilmelidir. Röportajda da 'takiyye' Gülen, kaset patlamadan önce kendi yayın organı Aksiyon'un son sayısında şöyle diyordu: Bunlar kamu vicdanının tiksintiyle reddedeceği boş sözlerden ibarettir. Sabah ve Atv'nin yayınlamalarıyla Türkiye gündemine bomba gibi düşen şok kasetinde gerçek amacının "hissettirmeden devleti ele geçirerek Türkiye’de bir şeriat devleti kurmak olduğunu" açıkça itiraf eden ve bunun yollarını yandaşlarına anlatan Fethullah Gülen’in, kendi yayın organı Aksiyon dergisinin son sayısında da bu "oyununu" sürdürdüğü ortaya çıktı. Derginin 19 Haziran tarihli sayısında Mustafa Sungur'un sorularını Amerika'da bir dostunun yanında kaldığı Pennsylvania'dan cevaplayan Gülen, öncelikle kalbindeki rahatsızlığa yönelik tedavisinin uzaması nedeniyle Türkiye’ye dönemediğini iddia etti. Amerika'da dünyanın en pahalı tedavi merkezi Mayo Kliniği’nin uzmanlarının önerdiği ilaç ve egzersiz programı ile, bu ülkede tanıştığı bir Türk doktorun "alternatif tedavi" yöntemlerini uygulayarak sağlığına kavuşmaya çalıştığını söyleyen Gülen’e şok kaset patlamadan önce basılan Aksiyon dergisinin yönelttiği soruların ana başlıkları ve cevaplar şöyle: Fethullahçı yapılanma "Böyle bir etiketlemeyi şiddetle, nefretle reddediyorum; hatta bazı kelimeleri kullanmaya edebim müsaade etseydi, lanetle reddediyorum derdim. Fethullahçı yapılanma ve örgütlenme iddiasına gelince. Bir defa ben, kanun dışı bir insan değilim. Emekli bir memurum. Pek çok kısmı resmi devlet memuru olarak 35 yıla yakın vaaz verdim. Yayınlanmış pek çok kitabım var. Vaazlarımın çoğunun bandrollu kasetleri piyasada. Ne vaazlarımdan ne yazdıklarımdan bırakın soruşturmayı, tek bir ihtar bile almadım. Bazı söylediklerinizden ve yazdıklarınızdan, bizzat suçlamayı yapanların ifadeleriyle 'cımbızla' bazı ifadeler alınacak, bunlara manalarının bilinmediğini, biliniyorsa çarpıtıldığını ortaya koyacak şekilde anlamlar yüklenecek. Bunları da, böyle bir şey görev sahasına girmeyenler yapacak..." Şeriat ve tarikat meselesi "Tarikatın imamı, lideri olamaz. Tarikatın şeyhi, murşidi olur. Onun da şehirlerde temsilcisi olması diye bir kural yoktur; kaldı ki, onların temsilcileri de olmaz; halifeleri olur. Şahsen beni ve böyle çok basit gerçekleri bilmeyenlerin, bu konulardaki iddiaları gülünç olmaktan da öte bir garabet arz etmektedir. Böyle utanacak bir duruma düşmemeleri için tarikat nedir ve

30

ortada bir tarikat var ml; keşke bunları Devlet'in resmi bir dairesi olan Diyanet'e veya bir İlahiyat Fakültesi’ne sorsalardı!.." Atatürk ve İnönü "Atatürk’e Deccal demek şöyle dursun, bu tur kelimeleri ağzıma almaktan bile şiddetle kaçınırım. Ayrıca mabede giden yolların kapatıldığı dönemden niye Atatürk ve İnönü dönemi anlaşılıyor. Acaba herhangi bir yerde, yazımda ve sözümde, Atatürk ve İnönü mabedleri kapatmış mı demişim de böyle bir sonuca varılıyor. Böyle bir iddia ile iddia sahipleri esas Atatürk ve İnönü'yü mabed kapatmakla itham etmiş olmuyorlar mı?" Evrimde mi? Devrimde mi? "Öyle inanıyorum ki, bizzat bu iddiaları ortaya atanlar da, onlara can simidi gibi sarılanlar da, esasen bu iddialarda hiçbir gerçek payı olmadığını bilmekte, sadece onlardan kendi adlarına nasıl istifade edebiliriz düşüncesini taşımaktadırlar. Bunlar kamu vicdanının tiksintiyle reddedeceği boş sözlerdir. Bir millet böyle şeylerle uğraştırılarak, bu milletin ve bu devletin önemli mevkilerinde bulunanlar böyle şeylerle meşgul olarak enerjileri boşa harcanmakta, zaman akıp gitmekte, olan yine bu millete devlete olmaktadır. Ve son söz "Ben sorumlularımızın ve yetkililerimizin böylesi gülünç iddialara iltifat etmeyeceklerine inanıyorum. Bir ülke, o ülke evlatlarının güzel hizmetleri, birkaç kişinin menfaat kavgasına alet edilmemeli ve bu kabil kavgalarla vakit öldürülmemelidir. Bu günler de geçer, geçer ama inşallah bu günlerden ileriye esefler gönderilmesin; yarınlarda da bugünler adına 'Eyvah' denmesin."

Sabah,20.06.1999

31

MÜFETTİŞLERİN 'FETHULLAH RAPORU'
Fethullah Gülen grubunun Emniyet içinde geniş bir tabanının bulunduğu biliniyor. Bu grubun çalışma yöntemleri de müfettiş raporlarıyla gün yüzüne çıkıyor. 'Fethullahçı Emniyetçi'lerin deşifre olduktan sonra geri çekilmeyi bildikleri ve yerlerini başkalarının doldurmalarını sağladıkları da bu ayrıntılı raporu okuduğumuzda görülüyor. Emniyet Genel Müdürlüğü 'Fethullahçı' oldukları gerekçesiyle bazı Emniyet mensupları hakkında inceleme yaptırdı. Polis Başmüfettişleri Ahmet Saraç, Mustafa Maktav, E. Özgül Ezer'in yaklaşık 11 ay süren incelemeleriyle bazı gerçekler ortaya çıktı. Fethullahçılar'ın nasıl örgütlendiği, hangi birimleri ele geçirmek için harekete geçtikleri 13 Haziran 1999 tarih B. 05.1.EGM.0.60.01 sayılı raporunda belirtiliyor. Bazı Emniyet mensuplarının isimleri sıralanıyor. Bunların isimlerini ve görev yerlerini şimdilik açıklamak istemiyorum. Ancak Emniyet'te üst düzey görevlerde olduklarını belirtmekle yetiniyorum. Öyle bir yapı kurulmuş ki bazı isimler 'Sincan olayları'na kadar dayanmış... İnceleme yapılırken müfettişler ismi geçen kişilerin daha önce çalıştıkları birimlerde, o dönem birlikte oldukları görevlilerle de konuşmayı ihmal etmemiş. Dahası bazılarının köylerine bile gitmişler. Orada da gizli araştırmalar yürütmüşler. Yani tam 'polisiye araştırma' yapmışlar. Üç koldan yürütülen incelemeler tamamlandıktan sonra Fethullah Gülen grubunun Emniyet'e ilk sızış tarihleri ve faaliyetleri raporun 'tahlil' bölümünde şöyle belirtiliyor: '1985-1992 yılları arasında, irticai yapıya sahip kişilerin Emniyet Teşkilatı içinde yapılanmaya gittikleri ve bu dönem içerisinde önemli yerlerden daire başkanlıkları, eğitim kurumları ve illerde kendi elemanlarını yerleştirerek uzun vadeli, planlı ve programlı bir şekilde çalışma içerisinde oldukları herkesçe bilinen bir gerçektir. Belirtilen yıllar arasındaki teşkilat bünyesindeki yapılanmada, eğitim kurumlarına eleman almada, yurt dışına eğitim ve araştırma amacıyla personel gönderilmesinde, rütbe terfilerinde, atamalarda ve diğer konularda kendi yandaşlarına çeşitli menfaatler sağlanmıştır. Günümüzde Emniyet Teşkilatı'nda yer alan irticai gruplardan bazılarının 1990-1992 yıllarında Polis Akademisi Başkanlığı'na alınan özel sınıflardan olduğu görülmektedir. Yine yukarıda belirtilen yıllar arasında Polis Koleji ve Akademisi'ne alınan öğrenciler, bugün karşımıza irticai faaliyetler içerisinde yer alan rütbeli elemanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Konuya örnek olarak 1992 yılında Polis Başmüfettişi İzzet Sezgin Şenel tarafından yapılan tahkikatta Polis Akademisi'nde görevli 9 öğretim üyesi ve H.B.E, M.T., S.T., A.Ö. gibi üst düzey yöneticilerin de bulunduğu 90'a yakın personel hakkında Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü'nün 8/1 maddesine göre meslekten çıkarılmalarına ve bütün sanıklar hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulunulması talep edilmiştir.' Fethullahçı yapılanma konusunda örnekler veren 3 polis başmüfettişinin raporlarında şunlar yazılı: 'Vermiş bulunduğumuz örneklerle, Emniyet Teşkilatı'nda ve Polis Akademisi'nde irticai gruplara ait kesimin nasıl bir yapılanma içerisinde oldukları, planlı ve programlı çalışmalarının sonucunda atılan tohumların yeşererek günümüzde nasıl büyüdüklerini görmekteyiz.'

32

İsimleri 'Fethullah Hoca'nın Emniyet'teki kilit adamları' olarak geçenlerin 'jet hızı'yla yükseldiğini müfettişler raporlarında belirtiyor ve bunun için örnekler sıralıyorlar. Bir isim belirtip bu kişinin nasıl yükseltildiği örnek olarak gösteriliyor. İşte yazdıkları: 'Bu kişi Şube Müdürü olarak (4'üncü sınıf emniyet müdürü) Polis Akademisi'ne geçmesiyle beraber 3 yıl içinde Polis Akademisi Başkan Yardımcısı, bir yıl sonra Daire Başkanı olmuştur. Yani 4 yılda bu rütbeyi almıştır. Günümüzde ise aynı şartlarda Birinci Sınıf Emniyet Müdürü olabilmek için en az 9 yıl müdürlük yapmış olması gerekmektedir.' Bazı Emniyet mensupları 'Fethullahçı' olmanın karşılığını kısa sürede üst rütbelere ulaşarak alıyor. Bu kişiler gelebilecekleri yere geldikten sonra, daha doğrusu iyice 'deşifre' olduktan sonra Fethullahçılık'la ilgili faaliyetlerde geri planda kalıyor. Bu bilinçli bir uygulama olsa gerek. Tarikat bağı kurulduktan sonra yükselmek kolay. Bunlar belli bir yere geldikten sonra 'Ben onlardan değilim. Kandırılmışım' demeye başlıyorlar. Bu durum müfettişlerin inceleme raporunda şöyle belirtiliyor: '1985-1991 yılları arasında irticai kesime mensup kişilerin Emniyet Teşkilatı'nda yapmış oldukları yapılanma ile kendi yandaşlarına çeşitli menfaatler yarattığı bilinmektedir. Örneğin emniyet müdürlüğü rütbesini alan personel, hemen birkaç ay veya yıl içinde 1'inci sınıf emniyet müdürü yapılarak okul müdürü, daire başkanı ya da il emniyet müdürü olarak ataması yapılmıştır. Günümüzde ise 1'inci sınıf emniyet müdürü olabilmek için 9 yıl çalışmış olmak gerekmektedir.' Emniyet'in içinde bulunduğu durum, bu örnek özetlemeyle yetiyor. Bu raporun ayrıntıları var. Onlara da değineceğiz. Bir gerçek daha var, Fethullahçılar'a yönelik operasyon planlarının hazırlanmasına rağmen uygulamaya konulmadığı da bilinen bir gerçek. TAKTİK – STRATEJİ – TAKİYYE: Bütün bu görevler için taraftarlarına salık verdiği taktik, strateji, takiyye usulleri ve saklanmaların nasıl olacağını çeşitli kitaplarında anlatıyor. Kendisinin ortuk konuştuğunu söyle belirtiyor; "Toprağa tohum atmak vazifemiz, ona güneşin isi ve ışığını gönderme, ona nesvu nema verme ise Cenab-i Hakk'in isidir. Ben meseleyi istiare yoluyla anlatıyorum. Siz tohum, toprak ve güneşi içtimai platformda değerlendirin." Zamana göre strateji gerekir, söylenecek her şey söylenmez, aksiyonda zamanlama önemlidir, saklanmalı, titiz olmalıdır, değişen şartlara göre tavır belirlemelidir, taktik muhammedin tedbiridir, denge gözetilmezse ne olur, mümin buğday tarlası gibidir, fizibilite yapılmalıdır, insan kazanılmalıdır, istikamete dikkat edilmelidir, temkinli olmalıdır, sirran tenevveret uygulanmalıdır, ayni düşüncede olmayanlara birden bire karşı çıkılmamalıdır, zaman ayarlaması yapılmalıdır, yeniden diriliş esnasında nelerden faydalanmalıdır, gizlilik şarttır, ihtiyati terk etmemelidir, saklanmalı, görünmemelidir diye sıralanabilen öğütleri ve emirleri bulunmaktadır. "Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki söylenmesi gereken her şeyi simdi söylerse, kendisine hayat hakki tanımayanlar çıkabilir." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 119) "İşte bu manada telattuf, yapılan hareket kime karşı yapılıyorsa, tavrımız onlar tarafından hiç hissedilmeden ve sezdirilmeden yapılmasıdır ki, bunu gidip, hedefi vurma ve yara almadan da dönme, gibi bir ifadeyle arz etmemiz mümkündür."(Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 207) - Tam bir gerilla gibi. "Bugün devrin getirdiği şartlar ve hizmetin stratejisi açısından, bir yanağına vurana öbür yanağını cevir, karşılık verme, sokağa dökülme diyorsak, …illerde inşallah Muhammedi zemin tam oturacak ve renk bütün renklere hâkim olacaktır." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222)

33

Evet, Allah Rasulu etrafında her zaman iste böyle serdengeçtiler oldu, fakat o, hayatinin hiçbir anında, ama hiçbir tedbirde kusur etmedi. Kuvvet dengesinin olmadığı bir yerde ortaya atılmasının hezimet ve mağlubiyetle neticeleneceğini herkesten iyi değerlendirdi ve bu sebeple de stratejisini hep temkin ve tedbir ile örgütledi." (Fasıldan Fasıla-2, sf. 141-142) "Evet denge gözetilmediğinde, hezimet ve mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu şartlarda kahramanlık gösterisi sadece bir ihanettir." (a.g.e., sf. 142) "Hadiste mümin ekine benzetiliyor. Bela ve musibetler karsısında o, fırtına önündeki gibi eğilir, yerlere yatar ve fırtına dinince tekrar ayağa kalkar. Bizim bu hususiyetimiz şeytan cephesini tedirgin eder… geçenlerde onlardan biri bu durumu hissetmiş olacak ki, aynen bu benzetmeyi kullanarak, belli güçlerin dikkatini çekiyor ve –onlar fırtına önünde ekin gibi davranıyorlar, bu durum sizi aldatmasın- diyordu." (a.g.e., sf. 273) "Türkiye’de islamın idbarının ikbale dönmesi için, hizmet meydanına atılmış hak erlerinin istikamete çok dikkat etmeleri gerekir… Bu ayni zamanda da hedefe varmanın önemli bir vesilesidir." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 76 "…bir diriliş hamlesi ve bunu hayatin her kesimine yayma çabası içinde bulunan bu gruplar sirran tenevveret düsturuyla hareket etmelidirler. Böylece … faaliyetlerini hiçbir engelle karşılaşmadan… devam ettirirler." (a.g.e., sf. 128) "Arkadaşların mutlaka ama mutlaka temkinle hareket etmeleri şarttır." (a.g.e., sf. 100) "Sizin gibi düşünmeyip farklı dünya görüşüne sahip(lerin) karsısına aceleyle çıkılmamalı… Yoksa bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayr-i memnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karsınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler." (Olcu veya Yoldaki Işıklar-3, sf. 40) "Bediüzzaman gibi bir insan, dünyanın neresinde olursa olsun, insan yetiştirdiği taktirde, o dünya ile oynayacak duruma gelir. Tabii ki bu gibi meselelerde zaman ayarlaması, yapılmak istenen isin çapına göre hesap edilmelidir." (Asrin Getirdiği Tereddütler-3,sf. 117) "O halde kuvvet dengesinin olmadığı durumlarda tekniğe, taktiğe başvurulmalıdır. Aksi takdirde karşı gelinemeyeceği muhakkak olan kuvvetle çarpışmaya kalkmak davaya en büyük ihanettir. (Prizma-1, sf. 86) "Mesveret, işlerin düşünce planında ele alınması, fizibilitenin yapılması demektir. Bunlar çok önemli şeylerdir ve katiyen toy dimağların, tecrübesi ve bilgi birikimi olmayan insanların yapacağı şey değildir. Oyleyse hamle öncesi bu islerin planlanması..." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 121) Nasıl bir takiyye uyguladığı ise İrşad Ekseni adli kitabinin 34'uncu sayfasında anlattığı su hikâye ve eklediği kendi sözüyle çok demonstratiftir. "(Bedir esirleri hakkında görüş beyan edilirken Hz. Ömer’in söyledikleri bunun en çarpıcı ifadesidir. O: "Ya resullallah, herkese akrabasını teslim et ve herkes kendi eliyle akrabasının isini bitirsin. Hz. Hamza'ya kardeşini ver, onu o oldursun. Ali, kardeşi Akil'in hakkından gelsin. Bana da benim yakınlarımı ver, onları da ben öldüreyim…" demiştir. Gerçi istişarede bu görüşler kabul edilmeyecektir ama bir müminin munkere karşı tavrını ifade etmesi açısından uyulmasa da üzerinde durulmağa değer bir üslûptur.)"

34

Gayesinin İslam devleti olduğunu çok açık ortaya koyan Gülen, diğer cemaatlarla uzlaşmanın şart olduğunu, diğer cemaat mensubu ve önderlerine kendine bağlı kişilerin nasıl davranmaları gerektiğini "Olcu ve yoldaki ışıklar-2" adli kitabinin 3 ve32'nci sayfaların arasında "Birleşme noktaları" bölümünde uzun uzun anlatıyor. Düşmana karsı fasli müştereklerde nasıl bileşileceğini, ihtilafların körüklenmemesi gerektiğini, karşılaşılabilecek tehlikeleri sayarak uyarılarını sıralıyor. Bu kitapta Fethullah Gülen gayesine varana kadar diğer cemaatlarla nasıl ve hangi boyutlarda ilişki kurulması gerektiğini bakiniz nasıl anlatıyor. Tabii bu gruplara bütün gruplar dahil. Toplu mezarları bulunan Hizbullah ve benzerleri de. Asil mesele ise, bütün bu olup bitenlerden sonra, yeni olusu, kadim ve sarsılmaz prensiplere tevfikan mükemmel hazırlamaktır. İşte bizler bugün, böyle bir olma veya olmama durumuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Ya bütün bu buhranlardan sonra bir iz'anla kurulmasını tasarladığımız dünyayı kuracak ve huzura vereceğiz, veya … çekilen binlerce izdirap ve bos kılacak bir anlayış ve davranışla maazallah geri geriye gideceğiz. (sf. 3) Doğrusu ittifak ve iftirak (dağılma, perişan olma) mevzuu, günümüzde ehemmiyetini koruyan en aktüel bir mevzuudur. O her devirde ehemmiyetini korusa bile, merkezi taazzurun (şekillendirme) gerekli olduğu, hem çok gerekli olduğu bir dönemde, ciddiyeti giderek artan ve bütün içtimai meselelerin önüne gecen bir mevzu haline gelmiştir. …Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dirilişimiz için bundan daha büyük tehlike tasavvur etmek mümkün değildir. (sf.4) Zira, anlaşma ve uzlaşma, her şeyden evvel bir akil ve mantık isidir. Akla ve mantığa dayalı bir vahdet isidir ki, dayanır ve uzun omurlu olur. Buna karşılık günümüzde daha çok hissi vahdet ve kardeşlik vardır. Bu ise zayıf, yetersiz ve kısa ömürlüdür. Belli bir grup karsısındaki toplanmalar, düşmanlık duygularıyla bir araya gelmeler; saldırmış ve saldırılmış olma ruh haleti içindeki derlenmeler, hissi birleşmelerin gelip geçici dalgalarından ibarettir. Bugünkü keyfi ve kemmî buudlarımız içinde böyle bir vahdet kat'iyyen yetersizdir ve hele mukaddes prensiplerimiz açısından asla tecviz, tasvîb ve muhakkak suretle takdîr göremez. (sayfa 5-6) Öyle ise, iç ve diş ayrıcı faktörleri hesaba katarak, fasl'-müştereklerimizin müzakereye getirilmesine ve birliğimizin aklîlik ve mantıkîlikle yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır. …hiç olmazsa, Anglo-Sakson ve Galler ittifaki biçiminde bir ittihada ihtiyaç, hem çok şiddetle ihtiyaç vardır. Düşmanlarımızı meşgul etme, düşündürme ve göz açtırmama gibi kiyâset ve dirâyet isteyen hususları beceremezsek bile, hiç değilse onların oyunlarına gelmeme ve elimizle kendi tükenişimizi hazırlamama anlayışını göstermeliyiz. Aslında buna mecburuz da. (sayfa 6-7) … temelde olmayan farklı düşüncelerin normal kabul edilmesi ve en azından bir yabancıya karşı takınılan suni nezaket kadar, (onlara da davranılması) elzemdir, zaruridir, mukaddes birlik ve düzenimize bir temennâ ve selâmdır. (sayfa 8)· …aramızda bölücü faktörler vardır…" 1. Çeşitli cemaatler çeşitli vazifeleri ayrı bir yol tutarak yürütmektedirler… 2. …her grup kendi rehberini müceddid kabul etmektedir." 3. … harika bir zata ihtiyaç vardır … o gerekli ıslahatı bir hamlede yapabilmelidir. 4. … içimizdeki ihtilafların da dıştan körüklenmesini de hesaba katmak mecburiyetindeyiz. (sayfa 9-10) Türkiye ve İslam dünyasında … bir araya gelen her cemaat için, bazı tehlikeler vardır. (Birçok sebepler) pek çok grubun meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu gruplar arasında yer yer ciddi ihtilaflar,…endişe verici kavgalar olmuştur. (sf. 19)Ehli sünnetin cevaz verdiği sınırlar içinde, her yolculuk aziz bilinmeli ve her hizmet alkışlan malidir. (sayfa 21)· Kısacası … onlarla, kıymetli bir hazineyi taşıma mecburiyetinde olduğunu bir lahza hatırından çıkarmaz. Böyle olunca da, ayni istikamette hareket eden herkesi, kendine yardımcı kabul

35

eder, her muvaffakiyetine ta'zim durur. (sayfa 22-23) Öyle ise, siyasi, gayri siyasi, bütün gruplar için "Vahy-i munzel"in âlem-sumul davetine icabetten başka, ne çare ne de ma'kul bir mesned kalmadığı çağrısıyla insanımıza sesleniyoruz "Hepiniz toptan Allahın ipine sımsıkı sarılın, ve sakin parçalanıp ayrılmayın." (sayfa 27) … mukaddes gaye ve ideallere karşı ihtiram hissinin sarsılması, keza büyük dava ve ona bağlı mübeccel mefhumların yerini bir kısım küçük hesap ve çıkarların alması, aradaki râbıtayı daha kuvvetli hale getirmemizi zaruri kılmaktadır. O da, bütün faslı müştereklerimizi ortaya dökerek, onlarla ayırıcı faktörlerin muvazenesini yapma seklinde olacaktır. İman esasları birliği, amel ve ibadet birliği… (sayfa 28) Bütün rehber ve rehnumâlara lider ve başbuğlara vicdan-i umumiyi tâmire ma'tuf bir hususu, bir kere daha hatırlatmak istiyoruz. (sayfa 30) Düşmanlarımızın entrikalarına karşı uyanık olun, onların oyunlarına gelmeyin ve onları idare etmesini bilin. Kendi aranızda birbirinizden adam ayartma ve aktarmayı düşünmeyin… Bilakis uğradığınız kimselerin … mürşidlerine karşı hürmetkâr olunuz. (sayfa 31) …müminlere karşı daima … difüzyona hazır durumda bulunuz." (sayfa 32) DAVA: Gülen’in ilk davası hocası Said-i Kürdinin intikamını almak, ama asil gayesi de bir şeriatçı Kurt devleti kurmaktır. Bunun için "Eğer elimde imkan olsaydı, her birinizin içine, evinizin yolunu unutturacak şekilde izdirap ekerdim…Yapar ve her birinizi dava düşüncesiyle deli etmeye çalışırdım." (Fasıldan Fasıla-2, sf.141) Davada münferit hareket edilmemesini, dayanışmanın şart olduğunu, "İslam davası bugün bizden çok daha fazla fedakarlıklar beklemektedir" (Fasıldan Fasıla-3, sf. 5) diyerek "artik Ramiz hocanın oğlu değilim. Kaderim, sizin kaderinizle, davanın kaderiyle bütünleşmiş. Bu safhadan sonra benim münferit kararlar vermem ve o kararlara göre davranmam açık ya da kapalı hizmete ihanet sayılır. Vereceğim yanlış kararların riski bütün bir cemaata râcî olur…" (a.g.e., sf. 69) demekte, örgütünün elebaşı olarak sorumluluklarının altını çizmektedir. "Biz bugün Müslümanlar olarak çok ağır bir mesuliyetin altında bulunuyoruz. Bir dönemde sabahe gibi seçkinlerle temsil edilen bu dava, bugün, cılız iktidarımıza rağmen, ilahi bir ihsan olarak omuzlarımıza yüklenmiş durumda." (Fasıldan Fasıla-2, sf.63) Görülüyor ki, kendini İslam devletini yeniden kurmak misyonu ile görevli kabul ediyor. "…dava insanlarının münferit hareket etmeleri son derece sakıncalıdır… davaya zımnî ve kapalı bir ihanettir." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 69) "Ben yıllardan beri bu davaya sahip çıkacak insanların gençlerden teşekkül etmesi için rabbime dua dua yalvardım."(a.g.e., sf. 96) "O halde gelin, Allah aşkına; su İslam ve kur'an davasında, hem de her seviyede elemana çok ciddi ihtiyaç duyulduğu bir dönemde, aynı çizgiyi paylaştığımız insanların kusurlarını araştırmayalım." (a.g.e., sf. 20) Yeter ki davayı hedefimize ulaştıracak şekilde yürütelim diye bas bas bağırıyor. Bütün teşkilatına da "Bas yücelerin Amentüsü" adini verdiği bir de and içtirmektedir. Şöyle ki; "Mukaddes dava ve mefkuremizi, nefsanî ve cismanî her arzunun üstünde tutmak, onu bütün beşeri istek ve istihalara tercih etmek, gerçeği bulup bildikten sonra umum sevdiklerimizi ve gönül bağladıklarımızı feda edecek kadar kararlı olmak, yüce mefkure adına en tahammül fersa hadiseleri göğüsleyerek, gelecek nesillerin saadetine giden yolları açmak, maddi manevi bütün hazlardan sıyrılarak yaşamayı başkalarının mutluluğu içinde ele alarak hizmette önde, ücrette arka saflarda bulunma felsefesiyle makam mansıp mücadelesinden kelepir sevdasından uzak kalmak bu mesleğin icmali esaslarıdır." (a.g.e., sf. 106)

36

Böylece dava uğruna bir nevi tariki dünya olmuş bir serdengeçti insan grubu yetiştirmekte ve şöyle demektedir; "Hz. Bediuzzamanın hizmet anlayışına göre eğer bir beldede onun bir talebesi varsa, orası, İslam düşüncesi hesabına fethedilmiş demektir… Bu ise sahabelerin ilkleri gibi, davayı hayatının gayesi bilmekle gerçekleşecek bir husustur." (a.g.e., sf. 227) GELİR KAYNAKLARI: İslam davasının gelir kaynaklarını çeşitli yollardan oluşturmaktadır. "İslama ciddi bir dava şuuru ile uyanan insanlar kırkta bir zekat ile hiçbir şey yapamayacaklarını bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar. İslam davası bugün bizden çok daha fazla fedakarlıklar beklemektedir. Nitekim bu düşünceye uyanmış nice kutsi dava erleri vardır ki, hizmeti o ölçüde götürmektedirler. Bugün birer ümit kaynağıdır bu insanlar. Evlerinin, arabalarının, fabrikalarının anahtarını, tapularını getirip hizmete takdim etmekte ve istediğiniz yere kullanın demektedirler." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 57) Bir başka yerde ise bu finans kaynakları için; "…halka çeşitli vesilelerle müracaat ettik. Onlar da destek verdiler." (a.g.e., sf. 75) Kendine bağlı olanları; "Mümin mutlaka bir yolunu bulmalı ve mutlaka zengin olmalıdır." (Prizma-2, sf. 33) diyerek müritlerini zengin olmaya neredeyse mecbur etmektedir. Bugün için çeşitli kuruluşlar yoluyla kontrol ettiği sermaye de katrilyonlara gelmiş olmalıdır. Örgütlenmesinin önemli bir yanını vakıflaşma teşkil etmektedir. "Vakıf düşüncesi: Açılmış yüzlerce imam-hatip, kuran kursu, camiler ve bu müesseseleri besleyecek varidat kaynakları bu düşüncenin tecessüm etmiş şekilleridir. Bunların yanı sıra …okullar, yurtlar, pansiyonlar vardır." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 202-203) PROPAGANDA: Bütün bu kurmuş olduğu geniş organizasyonla çeşitli propaganda vasıtalarını kullanarak çok geniş bir yelpazeyi hedeflemekte ve adım adım yürümektedir. "…biz TV, radyo, gazete ve dergilerden oluşan basın yayın yoluyla dinimize hizmet etmeyi bir yol, bir metod olarak benimsemişiz" (Fasıldan Fasıla-3, sf. 95) diyerek, dinleme mevkiinde olan herkese islamı anlatmanın farz olduğunu tekrarlamaktadır. Telkinlerin çocuk yaşta daha iyi sonuç vereceğini, gençleri ancak gençlerin daha iyi etkileyeceğini, muhatabın iyi tanınması gerektiğini, yeni gelene nasıl davranılması gerektiği öğretilmektedir. Kendisine bağlı evlerde teyp ve video kasetleri dağıtılmakta bununla beyinler yıkanmaktadır. Bir video kasetinde söylediği "daha önce kolay ağlayamıyordum simdi ise alıştım, istediğim an kolayca ağlayabiliyorum" diyerek kendi sahtekârlığını en büyük propaganda aracı olarak kullanmaktadır. "1995 yılını yaşadığımız şu günlerde artik Allaha binlerce hamd-u sena olsun, hocamızın sohbetleri gerek teyp, gerekse video kasetine kaydedilmekte ve hemen herkese bu sohbetlerin intikali sağlanmaktadır. (Fasıldan Fasıla-1, Önsöz XXV. Ahmet Kurucan, s.6. 1995) "…bir ay gibi kısa bir zaman dilimi içinde Fasıldan Fasıla’nın aranır bir kitap olması ve 22.000 adet satması"(Fasıldan Fasıla-2 Önsöz, Ahmet Kurucan) adi edilen bu olay, nasıl bir iletişim ağının kurulduğunu göstermektedir. İnsan kazanma: Arkadaşların maddi açıdan desteklenmelerinin bu problemleri önleyeceği… Böyle acayip bir zamanda… namaz kılan, oruç tutan… arkadaşlara değil iki burs, canlar bile verilse azdır. Arkadaşların yakin takibe alınması şarttır. Ayrılma emarelerinin görüldüğü anda üzerine gidilmesi…" (a.g.e., sf. 113)

37

Saflarında inanç olarak sallanan gençlere ise su metot uygulanmaktadır; "Bunun için de ulfete düşenlere, afakî ve enfusî sağlam bir tefekkür; ölüm ve ahirete ait levhaların düşündürülmesi, çeşitli hizmet müesseselerinin gezdirilip gösterilmesi; dini ve içtimai bir kısım vazifelere zorlanması… Ayrıca böylelerine mâzinin altın sayfaları sık sık mütalaa ettirilerek şanlı geçmişlerimizin nazara verilmesi; kendilerini yenilemelerine zemin hazırlanmalıdır."(Asrın Getirdiği Tereddütler, sf. 208) "Şüpheye düşen birisi için şu hususlar üzerinde durulmasında fayda vardır. Böyle birisi, bir marifet ehline gitmeli ve götürülmelidir. Böyle bir müdahale sayesinde tedaviyi kolaylaştırma ve şüpheyi giderme önemlidir. Ayrıca şüpheye düşen kimse, düşünce ufku aydın… kimselerle sık sık görüştürülmelidir. Yurt içinde ve yurt dışında, düşüncemizin yürekten temsilcileriyle… görüştürülmesi çok defa bin nasihatten daha tesirli olabilir." (a.g.e., sf. 153-154) HEDEF: Hizmetin askeri disiplin, plan program, fedakârlık, sabır, fırsatları kullanma, sorumluluk istediğini belirtir. Hizmetin şahsa göre olması gerektiğini söyler. "Nefer; Din-i mubin-i islama hizmet eden herkes neferdir. Dolayısıyla bu hizmette askeri disiplin çok önemlidir." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 125) Herkese kabiliyetine göre iş verilmelidir ve her ferde mutlaka bir vazife verilmelidir. "Bu mesuliyetin yerine getirilmesinde hayatimiz bile söz konusu olmayabilir. Esasen bu mukavelenin önemli bir buudunu da olumu göze almak teşkil etmektedir." (a.g.e., sf. 114) diyerek bunu bakara suresinin 40'inci ayeti ile de destekler. Hedefinin bir safhasının ne olduğunu bakınız nasıl açıklamaktadır; "Komünizmin her sahada bitişi ve tükenişi sistem arayışını daha da hızlandırdı. …şimdi eğer topyekûn insanlığa ait bir boşluğu biz, inandığımız din ile dolduramaz ve bunu kısa zamanda gerçekleştiremezsek… Bu sebeple de daha hızlı bir tempo ile çalışmamız gerekmektedir….ve az dahi olsa durmak hatadır."(a.g.e.,sf. 168) Türkistan’daki kendi cemaatindeki kişilerin Türkiye’deki ağabey adını verdikleri kişilere gönderdikleri ve Türk Cumhuriyetleri'ndeki asil niyet ve amaçlarını gösteren mektuplarından birinde şöyle söyleniyor; "Muhterem Ağabeyler, biz de bütün kardeşlerimizle birlikte Hazreti Üstadımızın bu duasıyla mübarek günlerinizi ve ramazanınızı tebrik ve tesid eder… Buradaki Meylam Firdevsi rüyasında Türkiye’ye gitmiş, bir büyük dershanede nurani yüzlü bir zat Özbekistan’dan geldiğini öğrenince "Kardeşim! Risale-i Nur Özbekistan’da bir güneş gibi doğdu, Hz. Üstadın her bir talebesi bir güneş gibidir. Kıymetini biliniz demiş… Hakikaten bu nur güneşinin tesiri yalnız Özbekistan’da değil, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’da da görülür. Mülk bir dershane ihtiyacımızı daha evvel size arz etmiştik. Sizden gelen 4000 dolar buradaki iştiraklerle 11.000 dolara tamamlandı. Üç kiralık dershaneden başka iki de hanımlar dershanesi var… Ayrıca her iki cemaatin ev dersleri bir hayli çoğaldı." (Yeni Hayat Dergisi, 1999 Haziran, "Fethullah Gülen’in Orta Asya'daki Okullarının Gerçek Yüzü", sf. 2528) Çağ ve Nesil-1 kitabinin 25'inci sayfadaki; "Sen! Kalk! Tarihinin boynuna vurulan bu korkunç kemende bir kılıç indir; … Ve milletin kalbinde bir ödem gibi tümsekleşen irin yuvaları birer birer dağılmaya başladı! Ya, özünden doğan gerçek aktiviteyi ve son kararı duysa ve görselerdi. Biz bütün bir millet olarak dolu dolu gözlerle bu mutlu kararı hecelemekte ve karar gününü gözlemekteyiz." Hedefini ise; "Buhari ve Müslim’de zikredilen bir hadisi şerife dayanarak diyoruz ki; Müslümanlar er geç bir gün mutlaka hâkim olacaklar." (Asrın Getirdiği Tereddütler-2, sf. 58) seklinde belirtmektedir.

38

"Evet, tırmanma şeridindeyiz; yükümüz çok ağır ve zirvelerde bizi görmeye tahammülü olmayan bir sürü hasmımız var." (İnancın Gölgesinde-2, sf. 234) "Plan ve programlar önce tasavvurla baslar. Sonra akil surecine girer ve birer birer düşünce ve fikir olurlar. Sonra bu düşüncenin hayata geçirilmesi için vasat ve ortamın müsait hale gelmesi şarttır. Demek oluyor ki, meselenin bir düşünce ve fikir olarak hazırlanması, bir de düşünce ve fikirlerin hayata geçirilmesi yönleri var. Biz bunların bütününe plan ve program diyoruz. Her ciddi aksiyon ve hamle, hep boyle bir plan ve programın ürünü olduğu surece yararlı ve kalıcı olmuştur." (Fasıldan Fasıla-2, sf. 119) "Birisi irşadda muvaffak olduğu halde, cephede hiç iradesi yoktur. İrşaddaki başarısına bakıp da cephede vazifelendirirseniz, büyük bir fiyasko ile karşılaşırsınız. Binaenaleyh bu hizmetin basarisi için insanlar iyi tanınmalı ve sonra istihdam edilmelidirler." (a.g.e., sf. 140) Planını programını taa 9-10 yaşından başlayarak yapmış birisi var ortada. Bir kurmay subay gibi kendine bağlı kişileri tek tek cephede mi, başka yerde mi vazifelendireceğine kadar ince ince hesabını yapan birisi! Bakiniz örgüt elemanlarına hangi talimatları veriyor? "Hizmette önde olan arkadaşlar her an kendi durumlarını gözden geçirmekle beraber, hizmet içindeki her şahsı, mutlaka kabiliyetlerine göre vazifelendirmeyi de ihmal etmemelidirler. Vazife bizim hayatimizdir… Bu itibarla her bir ferde, önce bu isi planlayanlar tarafından mutlaka birer vazife tevdi edilmelidir." (Fasıldan Fasıla-2, sf. 149) Nasıl bir vazifesi olmalı ki şu aşağıdaki fikri öne sürebilsin; "Bazen, hizmetimiz adına yüklendiğimiz islerden dolayı öylesine bunalıyoruz ki noktalansın su hayat, olumun kollarında diyesiniz geliyor. Fakat birden emanetin, o'nun olduğu inancı ile irkiliyor ve bu düşünceyi büyük bir saygısızlık olarak görüyoruz." (a.g.e., sf. 150) Kadrolarına hedefe varma ile ilgili söylediği şu sözler ne ince bir taktik eseridir; "Günümüzde, kaderin cilvesi olarak gözde ve gönülde bir hayli hizmet eri var. Bunlar kabiliyet ve liyakatlerini aşan önemli sorumluluklar altında bulunuyorlar… bazen hizmetteki konumu itibariyle olmazsa olmaz bir yerde bulunan arkadaş, eğer değişik mülâhazalarla bir kenara çekilse, öyle zannediyorum ki, bu davranışıyla sevap değil ihtimal günah bile kazanabilir. Çünkü daha yapılması gereken dünya kadar is var. Alttan gelen kadro ise henüz bu isleri yapacak, hem daha iyi yapabilecek kapasitede değil… Bu itibarla bizim bütün düşünce ve davranışlarımızda hizmet gemisinin yürümesi hedeflenmeli… (her ne sebep) bu hedeflere ulaşmayı geciktirirse, bundan …vazgeçmelidir." (a.g.e., sf. 345) Bakın bu hedefi Fasıldan fasıla-3 kitabına Önsöz yazan Ahmet Kurucan nasıl tarif ediyor: "Yeniden islama dönüşün yaşandığı zaman diliminde Türkiye’de bu gelişim ve değişimin öncülerinden olan M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve onun yol gösterdiği çizgide hareket eden gönüllüler topluluğu…" "İstidatlı, metodolojiye açık, sistemli çalışabilen, mesaisini iyi tanzim eden, müşahedelerini iyi değerlendirebilen, aklini iyi kullanabilen, haber-i mutevatirden çok iyi istifade eden insan sayısının artması ölçüsünde HEDEFE ULASMA kolaylaşır." (a.g.e., sf. 194) Ne yapacaksın bu kadar çok bu vasıfta insani? Gayenin düzeni değiştirmek olduğu daha nasıl anlatılsın ki "Gelecek nesil için: İkinci dünya savaşında Hitler, … nasıl arkadan gelenler üzerlerinden geçebilsin diye tankların bazısını bataklıklara yığmışsa, ayni şekilde bir nesil de, arkadan gelen nesillerin kurtulması adına kendini feda etmelidir. Türkiye’de şu anda yaşanan süreç budur." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 110) Hani bu adam barışçıydı? Bu adam ve örgütünün Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Atatürk ile şimdilik gizli bir savaş içinde olduğu hiçbir

39

şüpheye yer vermeyecek kadar açıktır. Yukarıdaki ifade ise bunun bir zaman açık savaş halinde tezahür edebileceğini belirtiyor. Şöyle ki; Bu mesuliyetin yerine getirilmesinde hayatiniz bile söz konusu olmayabilir. Esasen bu mukavelenin önemli bir buudunu da olumu göze almak teşkil etmektedir. İşte konuyla alakalı kur'an ayeti: `Allah müminlerin mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, öldürülürler.' Bu tevratta, incilde ve kur'anda Allah üzerine bir hak bir vaaddir. Ahdini Allahtan daha çok yerine getiren kim olabilir? O halde, o'nunla yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinin. Gerçekten bu büyük bir kazançtır." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 124) "Girin bu sorumluluk altına ve asırlardan beri yaşanan bir hayatin vebalinden kurtarın neslimizi… kurtarın çağınızı…çağınızın insanlarını." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 98) "Evet Avrupa islama gebedir ve yakında hamlini vaz'edecektir. İslam dünyasında ise doğum tamamlanmak üzeredir." (Sonsuz Nur-1, İnsanlığın İftihar Tablosu, sf. 234) "Medine döneminde ise, iktisat ve içtimaiyata, hukuk ve muharebelere ait meselelerin gündeme geldiğini ve bir site devletin kurulma çalışmalarının başladığını görüyoruz. Bütün peygamberler için değişmeyen bu kanun, başka hiçbir devirde de değişmeyecektir." (İnancın Gölgesinde-2, sf. 207) Demek ki kanun islami bir devlet kurmaktır. Mesele bu kadar sarih. "Su anda …Anadolu topraklarında hızla öze dönüşün yaşandığı yeni bir diriliş döneminde sayılırız. Bu diriliş toplumun bütün ünitelerinde birlikte yürüyor." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 181)diyerek bakiniz nasıl bunu tarif ediyor. "Zaman lehimize çalışıyor: Hiç şüpheniz olmasın zaman Müslümanların lehine işlemektedir. Şimdilik net olarak keyfi ya da kemmi bir buudumuz yoksa da, nasıl anne karnında ceninin doğmasına olağan üstü şartlar dışında- kesin gözüyle bakılıyorsa, öyle bizim durumumuz da su anda artik doğuma yaklaşmış bir cenin gibi kabul edilebilir. Evet bir millet, bugün olmasa da yarin, mutlaka sorumsuz insanların elinden dünyanın idaresini almak zorundadır."(Fasıldan Fasıla-1, sf. 112) KURDUĞU ORDU: Bütün bu hedeflere İslami ordu, Fecir ordusu, Işık ordusu veya mücahitler dediği insanlarla ulaşacağını hesap etmektedir. "Efendimiz Mekke'de peygamberliğiyle ilk zuhur ettiği dönemde bile etrafında boğazlanmaya hazır mücahitler vardı."(Fasıldan Fasıla-2, sf. 142-142) Bu orduyu bir başka yerde; "Evet, Sezai Beyin ifadesiyle fecr ordusu artik gün yüzüne çıkmıştır. Bu kutsi davaya omuz verecek genç ve dinamik kadro iş başındadır." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 97) diye tarif etmiştir. "Hasılı, bu gençler topluluğunun bir futûvvet ordusunun yapacağı daha çok şeyler var." (a.g.e., sf. 98) diyerek hedefe mutlak varılacağını belirtmektedir. "Muminde gerilim, din ve dine ait şeyleri, dini duygu ve düşünceyi aşıkâne arzu etmesi, ızdırap çekmesi hatta bu hususta huzursuz olması, dinin hayata hakim olmasını, basta kendi milleti olmak üzere, insanlığı dini duygu ve düşünceye uyarmayı en büyük emel, hatta hayatin gayesi bilmesidir. Ayrıca küfre küfrana, ahlaksızlığa ve delalete karşı nefret duyup, nefret göstermelidir ki canlılığını koruyabilsin. Aksine az gevşeklik gösterdiği takdirde din adına bir şey yapamaz." (Asrın Getirdiği Tereddütler-2, sf. 139) "Öyleyse geleceği kucaklamayı planlayanlar, oturup o'nu bekleyeceğine, kendilerini ona asker olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. Tâ ki geldiğinde hazır olan askerinin başına geçebilsin." (Prizma-1, sf. 25) "Dosta itminan, mutehayyire ikna, düşman ve müfterilere ilzam (susturma) ve iskât (yoketme) mesajı…"(Sonsuz Nur-1,İnsanlığın İftihar Tablosu, sf. 1)

40

Bir kısım insanlara bulduğu tanım kobradır. "Kobralara Merhamet: Bu itibarla, Müslümanlara taarruz eden kimseleri affetme kobralara merhamet olsa da, insanlığa zulümdür." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 93) Bu dönemi ise şöyle tarif eder: "Bu dönem diğer dönemlerde olduğundan fazla magrem ile magnem'in at başı olduğu bir dönem." (Fasıldan Fasıla-3, sf.82) Magremin anlamı "diyet ödenmesi gereken" demektir. Magnem ise "düşmandan ele geçirilen mal" demektir. Böyle Osmanlıca terimler kullanarak bu dili anlayan kurmaylarına vaazlarında mesajlar vermektedir. Diyet ödenip, ganimet elde edildiğine göre Fethullah Gülen ve ekibi büyük bir savaş içinde bulunuyor demektir. KADRO: Ordu ya da kadro elemanlarını 40 yıl önce yetiştirmeğe başladığını söyluyor. "1960 senesi yaz döneminde kamp yaptık. Hepimiz 70 kadardık, ikinci ve üçüncü kamplar daha kalabalıktı. Hatta üçüncü sene her an üç yüz kadar talebe bulunuyordu." (Küçük Dünyam, sf. 105) "Talebenin akli, ruhu, kalbi terbiye edilsen diye kamplar kuruluyordu." (a.g.e., sf. 116) Devam ediyor; "Kamplarda okunan kitaplar, Arapça tedrisat, orayı adeta bir medreseye çeviriyordu …kamplarda askeriyenin disiplini, tekkenin edebi ve medresenin ilmi bütünleşiyor ve hayalimizdeki …dünyaya ilk adim atılmış oluyordu." (a.g.e. sf. 122) Kamplarda yapılan ama burada söylenmeyen şeyler de vardı. Askeri eğitim ve yakın döğüş, uzak doğu sporları. Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo Cumhuriyet için büyük bir tehdittir. Ve iste o kamplardan bu günlere, sayıları binli rakamlarla ifade edilen kadrolara, her mahallede bir ya da birkaç ışık evine kadar gelindi. O zamanın kamplarında hedefi şöyle belirtiyor: "Disiplinli ama ruhaniyetli insanlar yetiştirmek tek gaye ve hedefimizdi… Gece yürüyüşleri, gündüzleri koşular, yat-kalklar hep bu hedefe yönelikti." (a.g.e., sf. 124) "Arkadaşlarımız Türkiye’nin her yerinden istedikleri talebeleri gönderiyorlardı." (a.g.e., sf. 122) Gülen bu kadroları şöyle tarif etmektedir; "Yeryüzünde her zaman, İslami hizmeti omuzlayacak bir hasbiler kadrosu olmalıdır, …bu fedailer, insanlığa hakiki bir tebligcinin nasıl olması gerektiği dersini de vermelidir. İşte hayallerimi süslediğim KADRO ve iste BÜYÜK DAVA'nın büyük hamleleri… Bu millet simdi artık lafa değil, yaşantıya bakıyor." (İrşad Ekseni, sf. 109). Bu kadroların davranışlarını ise şöyle belirtiyor; "Son günlerde yüzlerce arkadaş şahadet için bu fakirden dua istedi." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 70-71) Bunların ise ruh hallerini şöyle tarif ediyor; "Bir asrı aşkın zamandan beri çeşitli zulüm, mağduriyet ve haksızlıklar altında sürekli inleyen bu kuşak, öylesine bilenmiştir ki, çok yakın gelecekte o, polatlaşan ruhuyla, kendine bu mezelletleri reva görenlerin karsısına dikilecek ve mutlaka onlarla hesaplaşacaktır." (Fasıldan Fasıla-2, sf. 15) Kendisinin kadrosuna güvenini ayrıca şöyle ifade ediyor; "5-10 insanla cihanı fethetmemiz mümkündür." (a.g.e., sf. 198) "Fakir (yani kendisi) her zaman geçmişe sığınıp onun hülyaları ile yasayıp ve geleceği de onun üzerine karınca kararınca bir dantela gibi örmeyi gaye-i hayal edinmiş biri olarak bir neslin yetişmesi için çok başarılı olmasam da hep çırpınıp durdum. Yıllar ve yıllar hep genç nesiller arasında, selef-i salihin ölçüsünde geleceği kucaklayarak, insanlar arasında durdum." (Fasıldan Fasıla-3, sf.30) "Ben bütün dengelere başkaldırarak başkalarının arkalarından koştuğu şeyleri ayağının ucuyla bir kenara itecek insanlığın iftihar tablosunun beyanı içinde dininden, diyanetinden dolayı

41

kendilerine deli denecek 5-10 insan istiyorum… Ne olur Allahım! Senin hazinelerin geniştir. İsteyene istediğini ver; bana da bu ölçüde 5-10 insan. N'olur Allahım! (a.g.e., sf. 127) Neden istiyordu bu 5-10 tam militan insani? Bu 5-10 insani örgütünün temeli yapacak. Bunları çoktan bulmuş olmalı ki, kurduğu örgüt kendi ifadeleriyle; "…evet sizler henüz hizmet itibariyle 18 yaşında sayılırsınız (1978'den itibaren). Buna karşılık, hizmet düşünce ve sistematiğimizi kabullenip sahip çıkanların adedi ve bu düşüncenin ulaşmış olduğu coğrafya itibariyle hadiseye bakacak olursanız, bir açıdan Osmanlıdan çok çok ileride olduğunuz rahatlıkla söylenebilir." (a.g.e., sf.106-107) Bu sözleri söylediği zaman 1994 yılı olduğuna göre, bir de o zamandan bu yana eklenenleri düşünürsek eğer, faaliyetlerinin tehlike boyutlarını da hangi ölçüde aşmış olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. "Zira din adına en büyük aksiyon sahibi şahsiyetleri yetiştirmek senin bu gayretine bağlıdır." (İrşad Ekseni, sf. 42) "Bizler geleceğin mimar ve kurucularını, meseleleri çıkış noktalarına, sebeplere göre değil, gayelere göre mütalaa edecek yüksek himmetli bir kadro olarak düşünüyoruz." (sf. 30) "İnsanlığın gelecekte alacağı cebri-keyfiyet, hele içinde bulunduğumuz dünya itibariyle bizi o turlu dikkat ve teyakkuza zorluyor ki, su anda aceleden vereceğimiz herhangi bir kararın, ileride telâfisi imkânsız hatalara sebebiyet verme ihtimali vardır." (Cag ve Nesil-1, sf. 30) "Ben su yirminci asırda, din-i mubin-i ıslama sahip çıkan delikanlıları sahabinin velayetine mazhar görüyorum." (Asrin Getirdiği Tereddütler-1, sf. 183) "Evet artık yatarken şakakları zonklayanlar çoğalmıştır. Bugün insanlığın ve imansızların ızdırabını ruhunda yaşayan binlerce genç vardır. … büyük davanın altına girmeye azmetmiş, onlara (sahabilere) denk işler yapma gayreti içinde yepyeni bir nesil terütaze ümidden mesajlarla hizmetteki yerlerini almaya çalışmaktadırlar." (Asrin Getirdiği Tereddütler-3, sf. 73) "Hemen her alanda büyümemizin, sebepler planında garantisi olan faali "Cemaatlar arasında… irtibat şarttır ve zaruridir. Bu yapılmadığı taktirde cemaatleşmeler bölünmeyi, ufalanmayı eriyip gitmeyi netice verir. Bu ise İslam adına büyük bir zarardır… çaresi bütünleşmek, birlik beraberliği korumaktır… Ancak bu hususta bazı prensiplerin hatırlanmasında yarar var. Evvela hiçbir cemaat bir diğerinin aleyhine bulunmayacak. İkincisi cemaat fertleri, diğer cemaat büyüklerine karşı saygılı davranmalı… üçüncüsü bütün bu cemaatlar birbirlerinin dertleriyle dertlenmeli. Cemaatleri sevin, sevemiyorsanız kendinizi sevmeye zorlayın." (Fasıldan Fasıla-1,sf. 170-172) "…İslami cemaatlardan herhangi birine dahil her fert manevi bir şirketin üyesi demektir." (a.g.e., sf. 174) Görüldüğü gibi her taktiği, stratejiyi, imkânı, takiyyeyi, riyayı ve yalanı kullanarak hedefine mutlak ulaşmak istemektedir. Saygı Öztürk- Star, 30 Ağustos 2000

42

Batı Çalışma Grubu'nun raporu
Batı Çalışma Grubu tarafından hazırlanarak Milli Güvenlik Kurulu'nun da dikkatini sunulan 72 sayfalık Fethullah Gülen raporunda, cemaatin hedefi, stratejisi yurtiçi ve yurtdışı faaliyetleriyle bu tehdide karış alınacak önlemlere ilişkin teklifler sıralanıyor. Raporun ana hatları özetle şöyle: "Grubun kontrolünde bulunan özel eğitim kuruluşları, 8 yılık kesintisiz zorunlu temel eğitim yasasından önemli ölçüde kazançlı çıkmışlardır. Cemaatin sahip olduğu ortaöğrenim ve fen özel okullara ilkokul bölümleri eklenmek suretiyle sisteme entegre olmaları sağlanabilecektir. Grubun kontrolündeki okullara hedef kitleden talep olması durumunda söz konusu okulların birer illegal İmam Hatip Lisesi haline dönüşebilecekleri de ihtimal dahilinde görülmektedir. "Grup son dönemde uluslararası boyut kazanan faaliyetlerinin finansmanını düzenli hale getirmek maksadıyla işveren kesime yönelik yapılanmaya başlamış ve bunun neticesi olarak "ışık sigorta" ve "Asya Finans Kurumu"nu faaliyete geçirmiştir. Etkinliklerini "iş hayatı dayanışma derneği" ile bağlısı "genç işadamları derneği" ile yürütmektedir. Fethullah Gülen grubu, İslamiyeti Türklük şuuru ile birlikte yürütme yönünde bir strateji izlerken İslami kesimin tek siyasi organizasyonu emeli taşıyan Fazilet Partisi'nin ümmet anlayışı ile dünya İslam birliğinin amaç edinmesi, iki cemaat arasındaki soğuk ilişkilerin temelini oluşturmaktadır. FP, seçime iştirak ettiği dönemlerde Fethullah gülen grubunun desteğini alma hususunda müteaddit girişimlerde bulunmuşsa da olumlu cevap alamamıştır. Gülen grubunun fazilet partisine siyasi destek vermemesinin esas nedeni aynı alanda faaliyet göstermenin yarattığı rekabetin yanı sıra daha fazla imkâna sahip olan iktidar partilerini desteklemek suretiyle cemaatin gelişimine imkân tanımaktır. Fethullah Gülen, Turgut Özal'a duyduğu sempati çerçevesinde 1983-90 yılları arasında ANAP’ı desteklemiş. Aktif olarak siyasete girmeden yandaşlarının kadrolaşmasına imkân sağlayacak kendine özgü politik bir çizgi izlemiştir. Devletin yetersiz, sivil toplum kuruluşlarının da ilgisiz kaldığı başta eğitim olmak üzere birçok alanda ön plana çıkmakta kontrolü altındaki kuruluşların fonksiyonlarını ve stratejilerini kamu kurum ve kuruluşlarındaki sempatizanlarıyla düzenleyebilmektedir. Grubun birçok meslek bazında yapılanmaya gittiği ayrıca emniyet teşkilatı bünyesinde "polis hizmet birimleri" adı altında kadrolaşma faaliyetine yöneldiği bilinmektedir. Gülen'in ehl-i beyt hizmetleri adı altında başlattığı girişimler kapsamında 1994 yılından itibaren alevi ileri gelenleriyle temaslarda bulunmakta olduğu ve bu girişimlerin cem vakfı yöneticileri tarafından da olumlu karşılandığı belirtilmektedir. Yurtdışı faaliyetleri: Son yıllarda yurtiçinde hedefledikleri noktaya büyük oranda ulaştıklarını iddia eden grubun planlı bir şekilde yurtdışı örgütlenmesine yöneldiği gözlemlenmektedir. Bu yönelişte sosyoekonomik ihtiyaçları son derece fazla olan Türk cumhuriyetlerini taban kazanma için kullanma fırsatının yanısıra bu ülkelerdeki mevcut Türk soylu Müslüman potansiyelle olan tarihsel ve dinsel ilişkiler ile İran’ın Şiilik propagandasının etkisini kırabilmek amacı rol oynamıştır. Gülen'in, Ortodoks Fener Rum patriği Bartholemeos'un ardından papa 2. Jean

43

Paul’la de diyalog içine girmesi resmi dini sıfatı bulunan bu kişiler karşısında kendisine diyanet işleri başkanı'na alternatif bir konum yaratması amacına yöneliktir. Orta Avrupa'da İngiltere, Almanya, İsviçre, Belçika, Hollanda ve Danimarka'da temsilcilikleri bulunmaktadır. İngiltere'de cemaat faaliyetleri, "İsa Saraç" isimli şahıs tarafından yürütülmektedir. Cemaat, Londra’da 3 katlı bir hizmet binasına sahiptir. Bu bina bu ülkeye çeşitli amaçlarla gönderilen kamu görevlisi şahıslar için eğitim ve konaklama merkezi olarak kullanılmaktadır. Değerlendirme: Milli görüşçüler, bir İslam enternasyonali oluşturmayı hedefleyen tarzda tüm yabancı İslami grup ve devletlerle ilişki kurmaya bunlarla ortak politika ve tutumlar geliştirmeye özen gösterirken gülen grubunun, yabancı İslami gruplarla bu tür ilişkilere girmediği gözlenmektedir. Radikal unsurlarla milli görüşçüler, İran’dan yana tavır alırken, gülen unsurları İran’a karşı tavır almakta ve batı yanlısı Suudi Arabistan’a karşı tarafsız davranmaya özen göstermektedir. Gülen cemaati, Milli Görüşçüler'in aksine Kürtçülük konusunda devletin tutumuna yakın tavır gösterdiği dikkat çekmektedir. Kitle potansiyeli ülke iç ve dışındaki etkinliği, güçlü organizasyonları ile gülen grubunun Türkiye’de İslamcılığı kullanmak isteyen dış mihrakların ilgi alanına girmesi muhtemel görülmektedir. Grubun, herhangi bir ülke veya servisten direkt olarak destek gördüğü veya işbirliği yaptığına dair bilgi ve emareye rastlanmamakla birlikte izlediği politikanın ABD’nin dış politikasıyla uyumluluğu gözlenmektedir. Grup mali imkânlarını genişliği ölçüsünde şimdilik hiçbir İslam ülkesi ve kuruluşuyla köklü ilişki ve bağ tesis etmeye ihtiyaç duymamaktadır. Milli görüşçüler daha çok Avrupa’da örgütlenirken, gülen grubu'nun Avrupa alanı dışında İngiliz amerikan etkinliği altındaki veya ilgi alanındaki bölgelerde geliştiği gözlenmektedir. Grubun, Türkiye’ye uzak olmasına ve yeterli cemaat bulunmamasına rağmen ABD’de eğitim birimi açması, orta Avrupa ülkelerinde yeterince organize olmaması ve SSCB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan ülkelerde ABD’nin nüfuz alanını genişletme çabalarıyla aynı dönemde yaygın ve organize bir güce kavuşması dikkat çekicidir. Grubun, uluslararası nitelikli yatırımları ve ilişkilerinin başta ABD ve İngiltere olmak üzere batılı ülkeler tarafından Ortadoğu ve Afrika kökenli İslam fundementalizminin etkisini kırmak İran’ın rejim ihracı çalışmalarına alternatif yaratma düşüncesiyle desteklendiği değerlendirilmektedir. Gülen grubu, İslami bir iktidar gelmesi halinde ABD’nin radikaller yerine ılımlıları tercih edeceğini değerlendirimekte ve stratejisini buna göre belirlemektedir. Türkiye’deki en ılımlı İslamcı lider olarak ABD yetkilileriyle, gelecekteki ortak amaçlar doğrultusunda temaslarda bulunarak destek sağlama olasılığı yüksektir. Diğer İslami örgütlerin ilgi sahalarında aktif bir hale gelmek için daha güçlü ve uygun şartların oluşmasını beklediği hatta bu konuda ABD’yle eylem birliğine gittiği belirtilmektedir. Papa'yla görüşerek dini liderliğinin dünya politik gücü en etkin olan din devleti tarafından da tanınmasını sağlamayı ve bu sayede de uluslararası siyasi destek ve güç kazanacağı ve elde edeceği avantajı da uzun vadeli amaçlar için kullanabileceği mümkün görülmektedir. Amaçları: Kısa vadede:

44

Devlet kademeleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kadrolaşma çabalarını arttıracağı ayrıca hâlihazır çizgisini değiştirmeyerek uzlaşmacı tavır ve uygulamalarını aynı çizgide sürdüreceği, Orta vadede: Uzlaşmacı ve barışçı politikasını değiştirerek uzun vadeli amacı olan şeriata dayalı bir Türk İslam devleti kurulması için ilk girişimlerini başlatabileceği bu maksatla alışılmış tutum ve uygulamalarında devlet ve toplumun kabul edebileceği dozajda yoklamalar yaparak esas amaca ulaşacak zamanı belirleyeceği, Uzun vadede: Kendisine amaçları doğrultusunda en büyük engeli teşkil eden TSK’nin sızabileceği uzlaşmacı politikasıyla ve aynı zamanda sağlayacağı dış destekle Türkiye’deki tüm tarikat ve mezhepleri eylem birliğine yönelterek birleştirici bir dini lider durumuna gelebileceği bu aşamadan sonra kendi partisini kurarak veya ele geçirdiği bir siyasi partiyi destekleyerek siyasi iktidarı ele geçirebileceği ve son aşamada iktidarda esas amacı olan şeriat devletinin temellerini atarak Türkiye cumhuriyeti'ne uzun vadede bir tehdit oluşturacağı değerlendirilmektedir. Teklifler:              Teşkilat yapılarıyla lider kadrolarının belirlenerek takip edilmesi, Kısa vadede şirket ve kuruluşlarının denetimden geçirilmesi, Bu kuruluşların kontrol altında tutularak cumhuriyetimize yönelik bir hareket gelişiminin başlandığına ilişkin emareler tespit edilmesi halinde uygun bir şekilde tasfiye yoluna gidilmesi, Örgütün malı olmayan fakat hibe yoluyla şirkete destek sağlayan şirket ve kuruluşların kontrol altında tutulması, Vakıf ve derneklerinin özel surette takip ve kontrol edilmesi, Askeri okullara öğrenci sokma girişimlerinin engellenmesi, Muvazzaf personel bunların aileleri ve askeri öğrencileri elde etmek için yaptıkları girişimlerin engellenmesi, Örgütle ilişkisi tespit edilen personel ve askeri öğrenciler hakkında tüm Türk Silahlı Kuvvetleri çapında müşterek uygulama yapılması, Devlet organlarındaki kadrolarının tasfiye ve pasifize edilmesi, Dergâh ve benzeri yerlerin kapatılması, "Gülen ve grubu hakkında elde edilecek her sansasyonel nitelikli bilginin geniş bir kampanyayla tüm medyada afişe edilmesi", İptal edilen 163. Maddenin oluşturduğu boşluğu dolduracak bir kanun çıkarılması gülen'in özellikle ABD’deki temas ve girişimleri hakkında bilgi edinilerek gerekli karşı tedbirlerin alınması, Yurtdışı temsilciliklerinin kontrol altına alınarak yararlı faaliyetleri tespit edilenler hakkında gerekli işlemlerin yapılması maksadıyla diplomatik temaslarda bulunulması gerekmektedir.

45

Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

SAİD NURSİ, FETHULLAH GÜLEN VE “LAİK” SEMPATİZANLARI
Elinizdeki bu çalışma, Mülkiyeliler Birliği’nin düzenlediği ve 22 Nisan 1998 tarihinde Ankara’da Türk Harb-İş Sendikası salonunda verdiğim aynı başlığı taşıyan konferans metni esas alınarak hazırlanmıştır. Söz konusu konferansa gösterilen yoğun ilgi de doğrulamış bulunuyor ki günümüzün temel sorunları çerçevesinde ve ülkemizin genel çıkarları bakımından büyük önem ifade eden bir konuya eğilmiş bulunuyoruz. Önce, ele aldığımız konuyu işlerken izlediğim planla ve yöntemle ilgili kısa bir açıklama yapmak isterim. Elinizdeki çalışmada, bu iki kişilik, Said Nursi ve Fethullah Gülen, düşünce yapıları, ruhsal yapıları, mücadeleleri ve bu mücadelelerinin sonuçları itibarıyla ele alınacak ve tanıtılmaya çalışılacak. Bu yapılırken, bu iki isim ekseninde bazı toplumsal ve siyasal sorunlar da ele alınacak; bu sorunlarla ve bu sorunların belirlediği çerçeve ile bu iki isim arasındaki ilişkiler tartışılmaya çalışılacaktır. Benim yapacağım şey aslında fazla karmaşık değil. Esas itibarıyla, ele aldığım bu iki kişinin yazdıkları, ortaya koydukları kendi özgün düşünceleri, benim sunuşumun başlıca dayanağını teşkil edecektir. Yani, onlara karşı yazılmış kitaplar, onlara karşı hazırlanmış raporlar değildir benim bu çalışmamın hareket noktasını oluşturan. Doğrudan doğruya, kendi yazdıklarından hareketle bir sunuş yapmaya çalışacağım. Bunlara ek olarak ele alınan, bu isimlerin kendi sempatizanlarının (örneğin, Şerif Mardin), bu kişiler hakkında söylediklerinden ve yazdıklarından da yararlanacağım. Benim ortaya koyacağım açıklamaların, görüşlerin ve gözlemlerin dayanağı, esas olarak bunlar olacaktır. Tabiatıyla, bu gözlemleri ortaya koyarken, yeri geldikçe kendi görüşlerimi de olabildiğince belirlemeye ve kendi tespitlerimi ve vardığım sonuçları da ortaya koymaya çalışacağım. Said Nursi ve Fethullah Gülen, ülkemizin yakın tarihinde oldukça önemli iki isim... Cumhuriyetin iki önemli antitezi... Bunlardan önce Said Nursi’nin yaşamıyla ilgili bazı kısa açıklamalar yapmak istiyorum. Said Nursi’ nin Yaşam Öyküsü 1873 yılında Bitlis’in Nurs Köyünde doğdu. Nursi ismi bu köye izafeten kendisinin soyadı olarak kullanılmaktadır. Kısa bir süre Molla Mehmet Emin’den ders almış, düzenli bir eğitim görmemiş, görememiştir. Somut anlamda başlıca çabası ve amacı, doğuda, Kahire’deki El Ezher benzeri Medrese-Tüz-Zehra adında bir medrese kurulmasını sağlamaya yönelik olmuştur. Bunun için 1897’de Padişah Abdülhamit’i ziyaret etmiş; düşünceleri padişah tarafından tehlikeli görülmüş, kabul edilmemiş, 1907’de ikinci gelişinde tutuklanmış ve kısa bir süre akıl hastanesine gönderilmiştir. Serbest bırakılınca Selanik’e gitmiş, Meşrutiyet yanlılarıyla teması olmuş, 1908’te İttihati Osmani Cemiyetinin kuruluşunda rol oynamış, Tanin, Mizan, Serbesti, İkdam, Şark ve Kürdistan, Volkan gibi gazete ve dergilerde yazmıştır. Tunaya’nın ve başka bir kısım tarihçilerin tespitlerine göre 31 Mart’ın düzenleyicileri arasındadır;2 ancak, kendisi
46

bunu reddetmektedir. Yargılama sonucunda da beraat etmiştir. 1912’de İttihatçıların gizli polis örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa’da görev almış; 1916’da da savaşta Ruslara esir düşmüş; sonra, İstanbul ve Van’da yaşamının bir kısmı geçmiştir. Van’da bir süre sürgün olarak bulunmuştur. Şeyh Said Ayaklanması üzerine, ayaklanmaya katıldığı iddiasıyla İstanbul’a getirilmiştir. Daha sonraki dönemlerde, Burdur, Isparta ve Bala’da sürgün hayatı yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde birkaç kez tutuklanmıştır. 50’den sonra rahattır ve iktidarla iyi ilişkiler içerisindedir. Said Nursi ile ilgili bazı kaynaklarda, onun yaşamının üç döneme ayrılarak incelendiğini görmekteyiz: Birinci dönem, doğumundan 1926’ya kadar siyaset yoluyla dine hizmet olarak belirlenmektedir. İkincisi, 1926-1949 yıllarını kapsayan Risale-i Nurların(nur kitapçıkları) yazımıyla geçen dönemdir. O günlerde gazete bile okumadığını kendisi ve yandaşları zikretmektedirler. 1949’dan Ölümüne kadar -yandaşı bazı yazarların benimsediği tabirle- “siyasileri irşat (onlara yol göstermek) tarikiyle onlara doğru yolu göstermek ve onları dine hizmetkar yapmak” olarak ifade edilen bir dönem yaşamıştır. 3 Said Nursi’nin Yazdıkları Said Nursi’nin yapıtlarının Türkçe harflerle yazılmış olanlarını, doğrusunu isterseniz, öğrencilik yıllarımdan itibaren okuyup anlamaya çalışmışımdır. Fakat, son derece ağdalı, anlaşılmaz, kendine özgü bir üslubu olduğu için zaman zaman acaba bendeki bir eksiklikten mi kaynaklanıyor diye düşündüğüm olmuştur. O zamanlar, belki daha kolay anlaşılır umuduyla Sözler isimli risalesini, Fransızca çevirisinden anlamaya da çalıştım. Tüm bu çabalardan sonra, anlaşılamamasının asıl nedeninin, yazdıklarının hacmine oranla anlaşılacak çok az şey yazmış olmasından kaynaklandığı sonucuna vardığımı belirtmeliyim. Esasen, Said Nursi’ye karşı takdir ve hayranlık duygularıyla dolu olanların da genellikle, bu duygularının nedenlerini açıklamak bakımından, onun ne anlattığı, düşünsel plandaki katkılarının ne olduğu konusunda ikna edici bir gerekçe bulmakta güçlük çektikleri; onun yerine, anlaşılamayacak kadar derin görüşler ortaya koyduğu yolundaki bahanelerin arkasına sığındıkları görülür. Esasen, Nurculukta anlamanın önemi yoktur. Zira, inanılmaktadır ki Nurculukta anlamadan da alim olmak mümkündür. Said Nursi’ye göre, Risale-i Nurları okuyan bir kimse “hiç anlamasa bile, değil mi ki, Risale-i Nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır; öyleyse bu zamanın bir alimidir”.4 Said Nursi, ayrıca, ifade etmektedir ki “Risale-i Nur bir elektriğe benzer. Son derece yüksek ve derin bir ilimdir o. Öyleyken ne tahsile, ne ders çalışmaya hacet kalmadan; zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir. Ondaki derin bilgileri alabilir”. 5 Nursi’nin bazı risaleleri, yalnızca Arap harfleriyle yazılmıştır. Bu tür metinleri, Arap alfabesiyle yazılmış metinleri okuyabilen yazarların yazdıklarından ve aktarmalarından yararlanarak değerlendirmeye çalıştım. Bunların içerisinde özellikle Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Said ’in kendisini ve Nurculuğu nasıl gördüğünün anlaşılması bakımından önemlidir. Bu risale, Turan Dursun’un Müslümanlık ve Nurculuk isimli kitabında ayrıntılı bir biçimde incelenmiş ve aktarılmıştır. Turan Dursun’un bu yapıtında Sikke-i Tasdik-i Gaybi başlıca kaynak olarak alınmış ve inandırıcılığı sağlayabilmek bakımından, kitabın arkasında Sikke-i Tasdik-i Gaybi’den yararlanılan bölümlerin fotokopileri de verilmiştir. Turan Dursun, bu kitabını mümin bir müslüman olduğu dönemde yazmış ve bu kitabında Said Nursi’yi ve Nurculuğu İslamiyet açısından da irdelemiştir. Said Nursi’nin Önemi Said Nursi’nin önemi nereden kaynaklanıyor? Daha doğrusu, Said Nursi’yi taraftarlarının gözünde neredeyse (bunun abartılı bir ifade olmadığını sanıyorum) peygamber mertebesine çıkaran nedir? Turan Dursun’un, Nursi’nin özgün kaynaklarından yaptığı aktarmalara dayanarak bunları ortaya koymaya çalışalım.
47

Nursi’nin bu konudaki başarısının sırrı, esas olarak, kendi ifadesiyle Kuran’ı kendisine dayanak yapmak suretiyle müritlerinin ve taraftarlarının gözünde erişilmez bir yer kazanabilmiş olmasıyla açıklanabilir. Bu çabasında Kuran'dan nasıl yararlandığını ifade ederken “Ben, Kur’an’ı sözlerimle övmüyorum, sözlerimi Kur’an’la övüyorum” demektedir.6 Bunun için yaptığı, Kuran’daki bazı ayetleri alıp bunları, kendisini öven, kendisini önemlileştiren yorumlara kavuşturmaktır. Örneğin, Kuran’da Nur Suresi’nde yer alan bir ayette, ateşsiz yanan nurdan bahis vardır. Said Nursi, burada nurdan bahsedilmesinden hareketle, Nur Suresi “Hem işaret eder ki, Risale-i Nurların müellifi de ateşsiz yanar. Tahsil için külfet ve ders alma zorunluluğuna katlanmadan nurlanır ve alim olur” diyebilmektedir. Yani, Nur Suresi’nde ateşsiz yanan bir alevden bahsedildiğine göre, buradan, kendisi de eğitim görmeden nur gibi parıldayan bir insan olduğunun Kuran’da işaret edildiği sonucuna varmaktadır. 7 Hûd Suresi’nin 105’inci ayetinde, “içlerinde bedbaht olanlar da said olanlar da vardır” denilmektedir. Said sözcüğünün, Arapça’da mutlu anlamına geldiğini öğreniyoruz. Nursi, bu ayette, “said” sözcüğünün yer almasına dayanarak, kendisinden söz edildiği sonucuna varmaktadır. Kuran’dan bu şekilde kendisini yüceltici sonuçlar çıkarabilmek için, eskilerin “cifir” dediği yöntemden de yararlanmıştır. “Cifir”, harflere bazı sayılar izafe ederek geleceği bilme olarak ifade edilir. Çok saygın pek çok İslam bilgini, İslamiyetle tanışıklığı olan, İbn-i Haldun’dan Ziya Paşa’ya kadar herkes, “cifir” yönteminin İslamiyet’le alakası olmayan uydurma bir metot olduğunda müttefiktirler. Ziya Paşa’nın Harâbât’ında “cifir” yöntemini hicveden şöyle bir mısrası da vardır: “Müstakbele şimdi hükmolunmaz! Gaipteki Cifir ile bulunmaz” “Cifir”, ne denli uydurma bir yol olsa da, kimilerince geleceği bilme yöntemi olarak kabul edilir. Gerçekte, Said Nursi’nin yaptığı çok daha garip bir çabadan ibarettir. Onun yaptığı, “cifir” yöntemiyle geleceği bilmek iddiasından farklıdır. Nursi’nin çabası, çoğu yerde, kendisiyle ilgili bazı olguların ve oluşumların, geçmişte, hem de Kuran’da öngörülmüş olduğunu ispat etmeye yöneliktir. Örneğin, Enam Suresi’nin 161 inci ayeti Peygambere hitaben, “De ki: Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola iletmiştir” denilmektedir. Nursi, burada da kendisine hitap edildiği kanısındadır. Bu kanısının ilginç bir dayanağı vardır. Bu ayetin sayı değeri, “cifir” hesabına göre 1316’dır. Bu da Said’in Nur Risalelerini hazırlamaya başladığı tarihtir; kendisinin kastedildiğini buradan çıkarsamaktadır. Bütün bunlarla ne anlatmak istediğim çok açık olmamış olabilir. Ne anlatmak istediğimi ortaya koymak bakımından, izninizle bir örnek vereyim. Örneğin, benim soyadım, Işıklı olduğuna göre, Nursi gibi düşünecek olsaydım, Atatürk’ün sözlerinde nerede ışık sözcüğü geçiyorsa, orada beni kastettiği sonucuna varmakta haklı olabilirdim. Veyahut “Ey Türk Gençliği, birinci vazifen...” diye başlayan hitabı ele alırdım, oradan bazı harflere, bazı sayılar atfederek başka bazı sayılara giderdim; o sayıları böler, çarpar, benimle ilgili bir rakama ulaşabilirdim. Hiçbir şey bulamasam, bizim Amasya’daki evin kapı numarasını çıkarabilirdim, örneğin. Böylece, Atatürk’ün “Ey Türk Gençliği” derken, beni kastetmiş olduğu sonucuna varmakta haklı olabilirdim. Nursi’nin izlediği böyle bir yöntemdir ve bu yoldaki çabalarına dair verilebilecek örneklerin sonunu getirmek zordur. Bakara Suresi’nin 269 uncu ve 151 inci ayetlerinde sözü edilen, “kendisine anlatılan, hikmet verilen, hikmeti öğreten ve herkese bilmediği şeyleri bildiren kişinin” de kendisi olduğunu ileri sürmektedir. 8 Bu örnekler artırılabilir. Tevbe Suresi’nin 33 ve Saff Suresi’nin 8 inci ayetlerinde sözü edilen nurun da Risale-i
48

Nur’un nuru olduğundan emindir.9 Sadece Kuran’da değil, başka dinsel kaynaklarda da örneğin, Hazreti Ali’nin sözlerinde de kendisinin işaret edildiğine dair kanıtlar bulmuştur. Hazreti Ali, Kaside-i Cel Celutiyesi’nde “Ey değeri yüce olan İsm-i Azamı taşıyan kişi Dövüş korkma! Savaş; çekinme!” derken Said Nursi’yi kastetmişmiş. Nasıl anlıyor kendisinin kastedildiğini? Kitabı her açışında o sayfa kendiliğinden açılıyormuş; bundan dolayı burada kastedilenin kendisi olduğundan emin ve müritleri de bundan şüphe etmiyorlar. 10 Abdülkadir Geylani de “Ey müridim! sen zamanın Abdülkadir Geylani’si ol, Tanrıya içtenlikle yönel, said ve mutlu olarak yaşarsın” derken yine Said Nursi’yi kastetmekteymiş.11 Said Nursi’nin, çok önemli bir kişi olduğuna dair başka kanıtları da vardır. Ona göre, kendisinin çocukken çok gururlu olması, gelecekte önemli bir insan olarak ortaya çıkacağını önsezi yoluyla anlamasının sonuçlarıymış. Ayrıca, Nurs köylülerinin övünmeyi çok seven insanlar olmaları da, Said gibi böylesine önemli bir şahsiyetin aralarından çıkacağını gene önsezi yoluyla hissetmelerinden ileri gelmekteymiş.12 Risale-i Nurların Önemi Said Nursi’nin yazdıkları, Risale-i Nur adı altında derlenerek yayınlanmıştır. Bunlar, Said-i Nursi’nin başlattığı Nurculuk tarikatının (veya Ceza Kanunu hükümlerine çarpmayacak bir deyimle, akımının) temel kaynaklarını oluşturmuştur. Said Nursi, Kuran’ın çeşitli ayetlerinde Risale-i Nurların haber verildiği kanısındadır. Hicr Suresi’nin 87 nci ayetinde “And olsun ki, sana her zaman tekrarlanan yedi ayetli Fatihayı ve büyük Kuran’ı verdik” denilmektedir. Nursi’ye göre, burada da Risale-i Nur’a işaret ediliyormuş. Said Nursi’nin ve Nurcuların Risale-i Nurlara atfettikleri önemin sınırı yoktur. Nursi’ye göre, İkinci Dünya Savaşı’na girmemizi önleyen Risale-i Nur olmuştur; 13 Risale-i Nur okuyanların evi yangından 14 kurtulur; Risale-i Nur’u çekirgeler, kuşlar bile dinler.15 Said-i Nursi bununla da kalmamakta, Risale-i Nurları sanki Kuran ile eşdeğerli veya onun benzeri bir kaynak olarak belirlemektedir. Risale-i Nur’un, Said Nursi’ye Allah tarafından verildiği ileri sürülmektedir. 16 Oysa, İslam’da Tanrı tarafından verildiğine inanılan kutsal kitapların sonuncusu Kuran’dır ve İslam’ın Peygamberine verilmiştir. Said Nursi’ye göre “Kur’an’ı Kerim’in ruhu, Risale-i Nur’un cesedine girmiştir”17 ; ve “Risale-i Nur, Kur’an’ın bir aynasıdır”.18 Öte yandan, Nurcular inanırlar ki “Risale-i Nur, Kur’an’ı Kerim’den süzülmüştür”19; ondan bir “sızıntı”dır. Said Nursi’nin gerek kendisi, gerekse Risale-i Nurlar ile ilgili olarak ileri sürüdüğü bu tür iddialar, Şuâlar isimli risalesinde de yer almaktadır.20 Risale-i Nurlar hakkında ortaya konulan bu değerlendirmelerin, Tanrı “kelam”ı olduğuna inanılan Kuran’a eşit veya ortak olan bir başka şeyin varlığına inanmak anlamına geldiği açıktır. Böylece, Peygambere ve Kuran’a “şirk” koşulmuş; yani, İslamiyet’in en büyük günah saydığı bir fiil işlenmiş olmaktadır. Çünkü, İslam’ın temel inançlarına göre, Hazret-i Muhammet en son peygamberdir ve Kuran, eşsizdir, benzeri yoktur. Bu nedenledir ki Nurculuğu İslam dininden ayrılmış veya sapmış bir akım olarak görenler, açık ve kesin bir haklılık kazanmış olmaktadırlar. Kerametlerin Anlamı Said Nursi’nin müritleri, onun çok çeşitli ve önemli kerametlere sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunların bir kısmını gördük. Ancak, sıralanabilecek daha pek çok başka örnekler vardır. Örneğin, Said Nursi’nin geleceği bilmesi, müritlerinin ısrarla belirttikleri bir özelliğidir.21 Ayrıca, müritleri, onun yanında, sonsuz bir bereket sonucu olarak bazı besin maddelerinin tükenmediğini ileri sürmektedirler.22
49

Yıllar önce, sendikal eğitim amacıyla gittiğim bir Orta Anadolu kentinde karşılaştığım bir işçi arkadaş, bana, Said Nursi’nin herhangi bir mevsimde dilediği her türlü meyveyi yoktan var ederek temin edebilecek güce sahip olduğunu anlatmıştı. Kendisi gözleriyle görmüş değildi, ama bunun doğruluğuna samimiyetle inandığında şüphe yoktu. Kendisiyle tartışmış, böylelikle düşüncelerini değiştirebileceğimi sanmıştım. En ufak bir kımıldama sağlamam mümkün olmadı. Şimdi, bu durumdaki bir insanla tartışmanın fazla bir anlamı olmadığını daha iyi görüyorum. Çalışmanın daha sonraki bölümlerinde , Fethullah Gülen ile ilgili olarak da bu türden keramet iddialarının bulunduğunu göreceğiz. Kiminle ilgili olursa olsun, keramet konusunda anlaşmak genellikle mümkün değildir. Ancak, bir noktada anlaşmak gerekir. Bir kimsenin bu tür kerametlere sahip olduğuna inanmak, onun her söylediğinin tartışmasız doğru olarak kabul edilmesini zorunlu kılmaz. Bir örnekle açıklamak gerekirse, Said Nursi’nin veya Fethullah Gülen’in kerametlerine inanan bir insana bunların saçma şeyler olduğunu ispata kalkışmak, çoğu zaman, abesle uğraşmak anlamına gelebilir. Çünkü onun böyle şeylere inanması, mantığa dayalı bir ispatlama çabasının sonucu değildir ki aynı yolla aksini ispat etmek mümkün olsun. Genel olarak keramet iddiaları, bir başka deyişle, bilimsel olarak açıklanması en azından şimdilik mümkün olmayan bazı olayların veya yeteneklerin bulunduğuna ilişkin iddialar, tartışmalı bir alan olan parapsikolojiyi ilgilendirir. Bir an için bu konularda ileri sürülen iddiaların, parapsikolojiyle ilgilenenlerin gerçekliğine ihtimal verdikleri, "durugörü" (clairvoyance), "önceden görme" (prévoyance) veya "düşünce ile eşyaya uzaktan hükmetme" (télékinésie) türünde olgular olarak kabul etsek bile, Nursi'nin bir "dini lider", "din bilgini", "bediüzzaman".. olduğu yolunda bir sonuca varmak için bunların yeterli olduklarını söyleyemeyiz. Çünkü gene parapsikolojiyle ilgilenenler bilirler ki bu tür yetilere sahip olanlar, zeka ve karakter düzeyleri bakımından çok değişik türde insanlar arasından çıkabilmektedir. Ayrıca, böyle yetilere sahip olduklarına inanılanlar arasında Yaşar Kemal'in Yer Demir, Gök Bakır'ındaki Taşbaş gibi kendisine başkalarının keramet atfettiği masum kişilikler, Rusya'daki Rasputin gibi esrarengiz isimler, düpedüz şarlatanlar veya Amerika'da çok görülen türde tehlikeli sözde tarikat şeyhleri... de bulunabilmektedir Dolayısıyla, bir kimsenin keramet sahibi olduğuna inananlar, onun her söylediğini tartışmasız bir doğru olarak kabul etmek ve herkesin bunu böylece kabul etmesini beklemek hakkına sahip olmamalıdırlar. Gene konumuzla ilgili somut öneklere dönecek olursak, Said Nursi söylediği için Atatürk’e “deccal” 23demenin veya Fethullah Gülen savunduğu için ABD ile entegrasyona gitmenin 24 doğruluğunu kabul etmek elbette ki mümkün olamaz. Çünkü hiç bir keramet iddiası, akıl ve mantık kurallarını, tarihsel gerçekleri ve ülke yararlarını görmezlikten gelmeyi haklı çıkaramaz. Nurculuğun Güncelleştirilmesi Said Nursi, daha sonra göreceğimiz, Nurculuğun günümüzdeki önde gelen temsilcileri olan Fethullahçılara kıyasla, yerli çizgileri daha ağır basan bir hareket başlatmış ve sürdürmüştür. Nurculuğun uluslararası bağlantıları, Said Nursi’nin ölümünden sonra ve özellikle de son dönemlerde yoğunlaşmıştır. Bu durum, son dönemlere damgasını vuran, Yeni Dünya Düzeni olgusuyla ve onun özünü oluşturan “küreselleşme” dayatmalarıyla yakından ilgilidir. Bu çerçevede Said Nursi’nin ve Nurculuğun, esasen gündemden hiç bir zaman silinmemiş olan yerinin, yeni bir vurgu kazandığına tanık olmaktayız. Sovyetlerin çöküşüne kadar, İslamiyet’ten Sovyetleri kuşatma altında tutmada yararlanmış olan güçler, haliyle farklı arayışlar içine girmiş bulunuyorlar. Bir başka deyişle, artık ünlü “yeşil kuşak” stratejisinin varlık nedeni kalmamıştır. Öte yandan, yeryüzünü, avuçlarının içine sığdırabilecekleri bir küresel köye dönüştürmek isteyen uluslararası güçler, yalnızca Sovyetleri yıkmakla emellerine ulaşmış olamayacaklarını görmektedirler. Bunun için ve hepsinden önemli olarak, Atatürk’ün deyimiyle “mazlum milletler”in kurtuluş umudunun tümüyle ortadan
50

kaldırılması gerekmektedir. Bu da Kemalizm’i tarih sahnesinden silmeden başarılabilecek bir iş değildir. Küreselleşme, 70'li yıllardan bu yana derin bir bunalıma yuvarlanmış olan uluslararası sermayenin, bu bunalımı aşmak için oluşturduğu evrensel modelin önemli bir yönüdür. Küreselleşme, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi yerine "egemenlik kayıtsız şartsız uluslararası sermayenindir" demektir. Bunun için, sosyal devletin ortadan kaldırılmak istendiği bir tarih aşamasında, onunla birlikte, ulusal devlet, demokrasi ve ülkemiz gerçekleri çerçevesinde bütün bunları somutlaştıran bir tarihsel çizgi olarak Kemalizm, yoğun saldırılarla karşı karşıyadır. Kemalizm, ortadan kaldırılmaya çalışılırken onun yerini neyin alacağına da karar vermişlerdir. "Ilımlı İslam" bunun için icadedilmiştir. İslâm sıfatının arkasına sığınan bu akımın ılımlılığı, efendileriyle ilişkileri çerçevesinde söz konusudur. Yoksa, Kemalist değerler ve devrimler(örneğin kadın hakları) karşısında daha ılımlı olunacağına dair bir anlam içermemektedir. CIA'nın Orta Doğu Masası şeflerinden Fuller, yeni stratejilerinin işaretini şöyle vermiştir: "Ilımlı İslâmı benimseme, Atatürk'ün görüşlerinden vazgeçme, Ortadoğu ve Kafkaslar'da serbest piyasanın ve ABD'nin tavsiye ettiği İslamı yaymak".25 Esasen Fuller, Mustafa Kemal'in eserlerinin ve düşüncelerinin silindiğine dair hükmünü vermiştir bile. Ufuk Güldemir ile yaptığı mülâkatında bu görüşünü şöyle anlatıyor: "Ancak dünyada hiç bir lider ne George Washington, ne Nehru, ne Lenin, ne Gandi sonsuza kadar yaşayabilecek bir ürün veremedi. Oysa İncil ve Kur'an veriyor. Liderler ölüyor. Önce bedenleri, sonra zaman içinde düşünceleri siliniyor. Oysa Kur'an ve İncil yaşıyor. İşte Mustafa Kemal'in başına gelen de her tarih yazmış liderin başına gelenden farklı değildir."26 Böylece Fuller, Atatürk'ün, Cumhuriyet'in "ilelebet" (sonsuza kadar) yaşayacağı yolundaki düşüncelerini yanıtlamaya çalışmış olmaktadır. Zira, Mustafa Kemal'in "sonsuza kadar" yaşayacağını söylediği "ürün" Türkiye Cumhuriyeti'nden başka bir şey değildir. Kemalizm’e ve Cumhuriyete karşı “Ilımlı İslam” rolünü oynama görevinin, Nurculuğa ve özellikle de bu akımın Fethullah Gülen tarafından temsil edilen kanadına verildiği anlaşılmaktadır. Bu çerçeveye oturtulduğunda, Said Nursi’nin gündemdeki yerine yeni vurgular getirmek amacıyla Batı’da ve özellikle Atlantik ötesinde gerçekleştirilen çabaların anlamını kavramak biraz daha kolaylaşmaktadır. Gerçekten de Nurculuğa ve Said Nursi’ye, ünlü Moon tarikatına benzer bir ağırlık kazandırmak için akıl almaz çabalar sarf edilmektedir. Risaleleri bazı Batı dillerine çevrilmekte; değişik kurumlarda bunlar inceleme konusu yapılmakta; örneğin, Kaliforniya’nın El Cerrito kentinde görüldüğü üzere, yalnızca bu amaca yönelik araştırma kurumları oluşturulmaktadır. Said Nursi’yi ve Nurculuğu güncelleştirmek ve uluslararası düzeyde önemli kılmak yönündeki çabalar, Şerif Mardin’in tam da “Yeni Dünya Düzeni”nin doğuşuyla birlikte piyasaya sürülen, Said Nursi hakkındaki kitabıyla yeni bir halkaya kavuşmuştur. 27 Halen Amerika’da Washington Üniversitesinde görev yapmakta olan Şerif Mardin, 1998 Mart ayı başında Türkiye’ye geldiğinde, basına yansıyan açıklamalarından anlaşıldığına göre, daha özgür olduğu için Amerika’da yaşadığını ifade etmiştir. Oysa, Türkiye’de özgürlüklerin en çok kısıtlandığı 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bile, biilindiği kadarıyla, bu zatın başına en ufak bir şey gelmiş değildir. Said Nursi’yi ve Nurculuğu Kemalizm karşısında göklere çıkaran kitabı da Türkiye’de özgürce basılmış ve satılmıştır. Bütün bunlardan sonra, Şerif Mardin’in kendisini Aksoy’lar, Üçok’lar, Mumcu’lar... safında bir özgürlük kahramanıymış gibi göstermeye kalkışması biraz garip kaçmıyor mu! Ayrıca sorulması gerekir: Şerif Mardin, Martin Luther King gibi veya Kennedy kardeşler gibi, Amerika’da mevcut özgürlüklerin sınırlarında dolaşmasını gerektiren bir şeyler mi yapmıştır ki orada daha özgür olduğu sonucuna varabilmiştir?
51

Bütün bunlara rağmen, açıklamadığı ve açıklayamadığı türdeki ve dozdaki bazı etkinlikleri bakımından, Amerika’nın Türkiye’den daha elverişli ve tatminkar bir ortam oluşturduğunu ve daha zengin olanaklar sunduğunu ifade etmek istemekteyse, buna karşı söylenecek söz bulmak kolay değildir. Şerif Mardin’in Said Nursi Hayranlığı Şerif Mardin'in anılan kitabında yapmış olduğu, Said Nursi'ye doğrudan değinmiş olduğu her yerde hayranlığını dile getiren ve derin övgüler içeren bazı ifadeler sıralamaktan ibarettir. Bunları kanıtlamak veya bu hayranlığa gerekçe olan olguları açıklığa kavuşturmak, onun sorunu değildir Yazarın bu tür değinmelerini, şöyle sıralayabiliriz: Said Nursi, zamanımızda Müslümanlar için uygun düşen tavrın ilkelerini Kur'an'dan çıkaran bir İslam bilimleri uzmanı olarak görülebilir." 28 "Said Nursi'nin mesajının modernleşme akımlarından birini oluşturduğu söylenebilir." 29 "Said Nursi'nin Aydınlanma felsefesinin içinden doğmuş fikirleri kendi sistemine yedirmesi..."30 "Said Nursi'nin kişiliğini oluşturan ve kendisi henüz gençken belirginleşen özellikler arasında, E.Erikson'un Luther'e atfettiği karakter özelliklerini anımsatan bir kararlılık da bulunmaktadır.Resmi biyografisine göre, çocukluk dönemi inatçılığından anlaşılabileceği gibi, sahip olduğu misyon çok erken yaşlarda belirgineşmiştir; bunda bir velinin hayatında gereken vurguyu görmemiz mümkündür."31 "Çünkü o, kendisini millet'e din'e ve devlet'e adamış bir kişiydi."32 "...parlak bir dağlı çocuk..."33 "...geleneksel İslam bağnazlığının hantallığını yok etmiş ve modern Avrupa düşüncesinde görüldüğü biçimiyle doğanın yasalarını kavramaya yönelik bir akım başlatmıştır."34 "Said Nursi'nin büyülü üslubu (...) Said Nursi'nin kıvraklığının, sarsıcı üslubunun ve gramer kurallarına aykırı cümlelerinin çekici etkisi (...) Türkçe cümlelerine özel bir ahenk veren Arapçalaşmış zengin kelime hazinesi (...) Said Nursi'nin retoriğinde, Kur'an üslubunu çağrıştıran yönler bile bulunmaktadır." 35 Said Nursi'ye böylesine cömert övgüler sıralamış olan yazar, onun hakkında olumsuz eleştiri anlamına gelebilecek tek bir sözcüğe kitabında yer vermemiştir. Tam tersine, Said Nursi'nin kişilik yapısı hakkında kuşku uyandırabilecek bazı iddiaları yalanlamakta özenli davrandığı görülmektedir. Örneğin, Nursi'nin Sultan tarafından akıl hastanesine kapattırılmış olmasıyla ilgili olarak "yapılan muayeneler sonunda akli dengesinin yerinde olduğu açıkça ortaya çıkmıştır"36 demektedir. Bütün bunlardan sonra, Mardin'in kitabında Nursi'nin kişilik yapısı ile ilgili olarak çok ustaca bir üslupla ve ima yollu bazı eleştiriler ortaya konulduğuna dair görüşleri anlamak büsbütün olanaksızlaşmaktadır. Kitap üzerinde tartıştığımız kimileri, Mardin'in bu tavrına kanıt olarak aşağıdaki cümlelerini bir örnek olarak ileri sürmüşlerdir: "Belirttiğine göre, özel dünyasının yarısı annesinin ölümü ile kaybolup gitmişti; Abdurrahman'ın ölümü ise, özel evreninin diğer yarısının da yokolması anlamına geliyordu. Buna rağmen, Abdurrahman'ın ölümü ile ortaya çıkan kayıp, kısa bir süre sonra, kendisini Said Nursi'nin hizmetine ve yazılarının propagandasına adayan bir başka genç tarafından telafi edilecekti." 37 Ancak, benim görüşüm, bu türden satırların Nursi ile ilgili küçültücü bir ima amacı taşımadıkları veya o yönde algılanmalarının ve değerlendirilmelerinin mümkün olamayacağı doğrultusundadır. Şerif Mardin’e Göre, Said Nursi’nin Kerametleri Mardin, böylesine derin hayranlık ifadeleriyle andığı Nursi ile ilgili bazı "keramet" iddialarını da hiç bir eleştiri süzgecinden geçirmeye ve bu iddialara inanmadığına dair herhangi bir kayıt koymaya gerek duymaksızın(örneğin, iddiaları tırnak içine almak gibi) olduğu gibi nakletmiştir.
52

Mardin'in naklettiklerine göre, Nursi'ye medrese öğrenciliği çağlarındaki bir rüyasında "Hazreti Muhammedi görme izni" tanınmıştır. 38 Nursi, gençlik yıllarına ait bir başka rüyada da "Kadiri tarikatının kurucusu Abdükadir Geylani'yi gördü".39 Mardin, bu olayı bir "dini lider" olarak Nursi'nin "ortaya çıkışı yalnızca bir tesadüf sayılmamalıdır" yolundaki görüşünün kanıtı olarak ileri sürmektedir. Mardin, ayrıca, 1890'ların başında, elleri kelepçeli olarak Bitlis'e gönderilirken "Nezaretçileri, ibadet için yürüyüşlerine ara verdiklerinde, Molla Said'in her nasılsa kelepçelerinden kurtulmuş biçimde ibadete hazırlandığını görmüşlerdir"40 diye yazmaktadır. Öte yandan, gene Mardin'in naklettiğine göre, Said Nursi, ertesi gün kendisine sorulacak soruları "önceden malum olma yoluyla" bilme yetisine sahiptir.41 Bütün bunlardan sonra, çok açık bir biçimde, inanmış bir Nurcunun kitabını okuduğumuz izlenimine varabiliriz. Ancak, bazı zihinleri karıştıran şu hususu da görmezlik edemeyiz: Böyle bir kitabın yazılmasında, bir takım laik Batılı bilim adamlarının tahlillerinin ve kuramlarının açıklamasına geniş bir yer ayrılmış olması ve bunların, kitapta ortaya konulan bazı görüşlerin dayanakları oldukları yolunda bir sanı uyandırma gereksinimi duyulmuş olması şaşırtıcıdır. Zira, keramet sahibine inanan insanların, bu yolda bilimsel kanıtlamalara gereksinimi olmamak gerekir. Acaba, kendisinin inanmadığı bazı konulara, bilimsel kaygıları olan çevreleri inandırmak veya en azından ilgilerini çekmek isteyen birisi ile mi karşı karşıyayız? Şerif Mardin’e Göre, Nurculuk ve Kemalizm Mardin'in anlatımında Nurculuk ne denli olumlu bir çizgiyse Kemalizm de onun karşısında o denli bir olumsuzluğun ifadesi olarak belirmektedir. Mardin'in Kemalistler ile ilgili şikayetleri, öncelikle, Nurculuğun "sosyolojik dinamiğini anlamak"42 yerine, Nursi'ye "gerici", "düzenbaz" ve "istismarcı"43 gibi sıfatlarla karşı çıkmalarıyla ilgilidir. Bununla, kimleri kastettiği belli değildir. Öte yandan, Nursi'nin Kemalistler ve Mustafa Kemal hakkında Münâzârat ve Şuâlar isimli risalelerinde kullandığı bazı sıfatlar da ilginçtir: "günahkârlar", "seyyiesiz", "Süfyan", "Nefreti âmmeye lâyık adam", "Deccal", "İslamın en büyük fitne-i diniyelerinden biri”44... Mardin, Nurcuların bu tür küfürlerle ortaya çıkmalarında rahatsız edici bir yan bulmamış olacak ki sorunun bu yanına hiç değinmemiştir. Mardin, daha düne kadar, laikleştirici reformları; “kişiyi söndüren İslami ahlâk ve emirler” karşısında ve “Batı toplumunun özgürlükçü ve yaratıcı kimliğine” ulaşmanın yolu olarak görmekteydi.45Mardin, bugün geldiği noktada ise Kemalizmin başlattığı "kişiliksizleştirme" sürecinin, geleneksel Osmanlı sistemini hedef aldığı görüşündedir.46 Demek oluyor ki daha düne kadar Kemalizm’i kişiyi söndüren İslam karşısında görmekte iken, bugün Kemalizm’in İslami Osmanlı toplumu karşısında kişiliksizleştirici etkilerinden söz eder olmuştur. Mardin’in bu evrimini, Amerika’nın “özgür” havasına borçlu olduğu düşünülebilir. Oysa, Mardin’in bir zamanlar Kemalizm’i İslamiyet karşısında göstermesi kadar, bugün de İslamiyet’i Kemalizm karşısında göstermesi de herhangi bir mantıksal ve tarihsel temeli olmayan boş bir iddiadan ibarettir.47 Mardin'e göre, "Nurcu hareket gücünün bir bölümünü Cumhuriyet döneminin başarısızlıklarından aldı(...) Söz konusu başarısızlık, Batı uygarlığının artık bir yenilgi olarak algılamaya başladığı sanayi toplumuna özgü bir olgu olarak güçlü inanç bağlarının yokluğu ve ‘bezginlik’ ile koşuttur" 48 Görüldüğü üzere, Mardin, Kemalizm’e yönelik eleştirilerinde, Kemalizm’i sanayi toplumu olgusuyla özdeşleştirmek gibi, kendisine kolaylık sağlar gibi görünen ve fakat geçerli hiç bir mantıksal dayanağı bulunmadığı için asla sağlam olmayan bir yol tutmuştur. Sanayi toplumu olgusuyla Kemalizm’i özdeşleştirme çabası ikna edici olabilseydi, bundan, bazılarını pek sevindirecek, şöyle bir sonuç sağlanmış olabilirdi: Kemalizm gibi, yeryüzünden izleri her şeye rağmen silinememiş olan bir anti-emperyalist akımı, "garbın âfakını saran çelik zırhlı duvar" ile barışık bir çizgi gibi göstermek mümkün olabilirdi. Oysa, "bilimsel felaketlerimizin en sonuncusu sanayileşmedir" diyen Fourrier'den, günümüzün çevrecilerine kadar
53

çok değişik akımların karşı çıktıkları ve kuşkuyla baktıkları sanayi toplumunun bazı olumsuzluklarından Kemalizm’i sorumlu tutmanın anlaşılır hiç bir yanı yoktur. Sanayi toplumunun doğurduğu çetin sorunları şimdiye kadar kim çözebilmiş ki Kemalizm çözebilmiş olsun. Amerika'nın sadık hizmetkârı Suudi Arabistan mı çözmüştür? Mardin'in "kişiliksizleştirme" sürecinin karşıtı olarak gördüğü Osmanlılığın diriltilmesi mümkün olsa, bugünün koşullarında, Suudilikten çok farklı bir şey mi ortaya çıkacaktır? Osmanlılık, kendisini silip süpürmüş olan bir sürecin sonuçlarına nasıl çare olacaktır? Ş. Mardin'e göre, Said Nursi'nin ve Nurculuğun mücadele yolu, kendi deyimiyle "Kemalist Jakobenizm"den farklıdır.49 Fazla irdelemeye ve kanıtlamaya gerek duymaksızın "Kemalizm, yüzeysel ve toplumla organik bağlardan yoksun" 50 bir hareket olarak takdim edilmekte; buna karşın, Nurculukta "toplum seferberliğine tanınan önem"in 51 varlığı ileri sürülmektedir. Oysa, gerçeğin bunun tam tersi olduğu, bizatihi Mardin'in kitabında anlatılanlardan çıkmaktadır. Said Nursi, eylem çizgisinin tümü boyunca, egemenlerle işbirliği içinde olmaya büyük özen göstermiş ve amaçlarını gerçekleştirmede, esas olarak, egemen konumda olanlardan sağlayacağı desteğe güvenmiştir. Said Nursi'nin, egemenlerle işbirliğine gösterdiği özen, 1913'te Bitlis'te patlak veren bir isyanı bastırarak güçlerini kanıtlamalarından hemen sonra, Jön Türkler'in gizli servisine katılmasında açıkça görülür. "Said Nursi, İttifak devletleri safında savaşa katılınmasına dair beş cihad fetvasının hazırlık çalışmalarına da katıldı." 52 Nursi'nin yeri, genellikle, egemenlerin yanıbaşındadır. 1890'larda Van valisinin maiyetindedir.53 Abdülhamid'in kuşçubaşısı Mustafa Bey'in konağında uzun süre yaşamıştır. Bu zatın oğlu, Jön Türklerin gizli servisinin önde gelen kişilerindendir ve Nursi'nin yakın arkadaşıdır.54 Said Nursi'nin amaçlarını gerçekleştirme yolundaki çabalarında, sultanlara yazdığı mektuplar önemli bir yer tutar. Abdülhamid'e sunduğu bir dilekçeyle, doğuda, Kahire'deki El-Ezher modelinde bir medresenin kurulmasını önermiştir.55 Aynı içerikte bir dilekçeyi daha sonra Sultan Reşat'a sunmuştur.56 Görülüyor ki Nursi'nin mücadele yöntemi, bir "toplum seferberliğine" dayanmanın çok uzağındadır ve kralların desteğiyle toplumu değiştirmeyi amaçlayan 19.yüzyıl ütopistlerinin çizgisini anımsatmaktadır. Gerçekte Mustafa Kemal ile ters düşmesi de kendisinin değil; Mustafa Kemal'in tutum ve tercihlerinin zorunlu kıldığı bir durum olarak görünmektedir. Keza, Şeyh Said ayaklanmasına katılmadığını beyanda özen göstermesi 57 ve yazdıklarında "karşıtlarının bir Kürt milliyetçisi olduğu yolunda kendisine yönelttikleri suçlamaları haklı gösterecek hiçbir şey"58 bulunmaması da Cumhuriyet yönetimiyle iyi geçinme çabalarının kanıtlarından biri olarak görülebilir. Mardin'e göre, Nurculuğun stratejisinde "toplum seferberliğine tanınan önem(...) Cumhuriyet rejimi yöneticilerini muhtemelen en çok endişelendiren özelliğidir".59 Buradaki birinci yanlışlık, Cumhuriyet rejimi yöneticilerini homojen bir bütünlük gibi göstererek hepsini aynı torbaya koyma eğilimindedir. İkinci olarak, bazı Cumhuriyet rejimi yöneticilerinin, Sabahattin Ali'ye, Nazım'a veya 12 Mart'ta ve 12 Eylül'de DİSK yöneticilerine ve çoğu ajan provokatörler tarafından tuzağa düşürülmüş olan çocuk denecek yaştaki insanlara yaptıkları anımsanacak olursa, Nurculuğun Cumhuriyet rejimi yöneticilerini en çok endişelendiren bir akım olduğu yolundaki iddia, bir hayli havada kalmaktadır. Kuşkusuz, düşünce ve inançlarından dolayı bir kimseye yapılan baskılar hiçbir şekilde onaylanamaz. Ancak, Nursi'nin tek parti döneminde 11 ay kadar hapse mahkum edilmiş ve Batı'da oturmaya mecbur edilmiş olmasını, adeta, ülkemizde görülmüş tek ve en ağır bir baskı uygulaması olarak göstermeye yönelik son zamanlarda sürdürülen kampanyaları anlamak da zordur. Nursi, 1950'den sonra iktidara geçen Demokrat Parti yöneticileriyle omuz omuzadır. 1960'da Ölümünden sonra, izleyicilerinin, MSP'yi değil de egemen güçlerin partisi niteliğini daha çok taşıyan AP'yi desteklemiş olmaları da daima egemen çizgi doğrultusunda belirmiş olan temel yönelişinin bir uzantısı gibidir. Bu desteğin, 12 Eylül'den sonra geniş ölçüde Özal’a ve ardından Çiller’e kaydığı bilinmektedir Nihayet, Ş.Mardin'in kitabı, bu zincirin önemli bir halka daha kazanmasına yeni ve önemli bir katkı sağlamakta;
54

Nurculuğun, ülke egemenlerinin ötesinde Okyanus ötesindeki dünya egemenleriyle bağlarının güçlenmesine yardımcı olmaktadır. Ş.Mardin'in, Nurculuk konusunda yeterince açık olmadığı konulardan biri , Nurculuğun iktidara damgasını vurduktan sonraki dönemde tutacağı yolla ilgilidir. Mardin'in kitabından, Said Nursi'nin bu çok önemli konuya ilişkin görüşlerini, Cenap Şahabettin'in aynı konudaki görüşlerine ilişkin bazı açıklamalara dayanarak dolaylı bir biçimde ve ancak çok sınırlı olarak çıkarsamaktayız. Ş. Mardin’in aktardığına göre, Cenap Şahabettin, Nursi'ye yanıt olarak yazdığı bir yazıda "dini vecibelerin yerine getirilmesi üzerindeki denetimin sıkılaştırılmasıyla, İslamiyet'in nasıl korunabileceğini anlamadığını belirtmekteydi".60 Nurculuk ve Pozitif Bilimler Said Nursi'nin pozitif bilimler konusundaki düşünceleri çelişkilerle doludur. Bir yanda, "hayatta en hakiki mürşit ilimdir" düşüncesini anımsatırcasına "Elbette nev-i beşer, ahir vakitte ülum ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir" 61 der. Bir başka yerde ise artık "doğal olguların doğal nedenlerle açıklanması gerektiğine" inanmadığını ve "nedenlerle birlikte sonuçların da Allah'ın doğrudan, dolayımsız ürünü" olduğu görüşünü taşıdığını öğrenmekteyiz.62 Said Nursi'nin bu görüşü o noktaya vardırılmıştır ki "Meselâ, Erzurum'da bir eseri hakkında takibat yapıldığı için, hararet -18'e düşmüştür" denilebilmiştir. 63 Said Nursi, pozitif bilimlerden, Allah'ın varlığının kanıtlanması yolunda yararlanılması işaretini vermiştir. Bir Müslüman için Allah'ın varlığının amprik olarak veya bilim ve teknik yoluyla kanıtlanması çabasının, inanç dünyasının gerçekleriyle ve İslamiyet'in özüyle çeliştiği yolundaki tartışmalara burada değinmeye gerek olmadığı kanısındayım. Tanrı’nın varlığının gözlem yoluyla araştırılması yönündeki eğilim, Nursi'nin izleyicileri tarafından, motorlerin çıkardıkları seste veya insanın kalp atışında "zikir" anlamı aranması gibi çabalara dönüştürülmüştür. Esasen, Nursi’nin kendisine göre “kedinin mırmırları ‘Yâ Râhim! Yâ Râhim! Yâ Râhim’dir”. 64 Bir kısım Nurcular, son yıllarda Tanrı’nın varlığına bilimsel kanıtlar bulma çabalarına koşut olarak, pozitif bilimlerin değişik dallarını ilgilendiren yayınlar yapmışlardır. Ş. Mardin bu yayınların "son derece üst düzeyde" olduklarını yazmaktadır. 65 Böylece, Mardin'in, yalnızca toplumbilim alanında değil, sibernetikten biyolojiye, morfolojiden astronomiye... kadar tüm pozitif bilimlerle ilgili konulardaki yapıtların "son derece üst düzeyde" olduklarını değerlendirebilecek ölçüde bilgi ve kavrayış sahibi olduğunu(!) öğrenmekteyiz. Nurculuk ve Batı Uygarlığı Nurculuk, Batı uygarlığı karşısında da çelişkiler içinde yüzmektedir. Said Nursi, bir yanda, "Bana deli dediler. Fakat ben acı hakikati gördüm ve anladım ki, İslamlar yaşadığımız devrin medeniyetinden geri, çok geri kalmış"66 diye yakınmaktadır Diğer yanda ise Batı uygarlığına saldırırken, kendine özgü üslubuyla, hiçbir yeni ve özgün yanı bulunmayan malum "bir hırka, bir lokma" felsefesini şöyle savunmaktadır: "Bedevilikte beşer üç-dört şeye muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcatını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. Şimdiki Garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, su-i istimâlat ve isrâfat ve hevesâtı tehyic ve havâic-i gayr-i zaruriyeyi, zaruri hacetler hükmüne getirip, görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medeni insanın tam muhtaç olduğu dört hâceti yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcatı tam bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. Demek bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor..." 67 Said Nursi ve Kadın Ş.Mardin, kitabında, çağdaş toplumbilimin kavram ve kuram sorunlarının ufuklarında bir uçtan bir uca koşup dururken, Nurculuğun kadın sorununa ilişkin görüşlerine değinmeyi adeta unutmuştur. Bu konuda "Kadınlara özel bir yer tanınması, İslâmi cinsel ahlâka yapılan özel vurgu ve cinslerin ayrılması, Nurcuların hiç ödün vermedikleri konular arasındadır"68demekle yetinmiştir.
55

Oysa, kadınlara tanınan yer konusunda, Mardin'in hiç değinmemiş olmasına karşın, Nursi'ye ait çok geniş açıklamalar vardır. Said Nursi, yaşamı boyunca kadınlardan kaçmış olduğunu İslamiyetin gerekli saydığı bir başarıymışçasına anlatır. Bitlis’e sürgün gelen Said Nursi, Vali Ömer Paşa tarafından konağında misafir edilir. Said Nursi iki yıl kaldığı bu konakta valinin kızlarından hiçbirini tanımadığını öğünerek anlatır.69 Said Nursi, evlenmeye de karşıdır; “evlenme adetini terkettim ki, tâ çok haramlara girmeyeyim” demektedir.70 Oysa, İslamiyet’te evlenmeyi haram sayan tek bir satır dahi yoktur. Örtünme konusunda da bir hayli ilginç bir gerekçesi vardır. Nursi’ye göre “örtünmek uygundur. Yoksa 8-9 dakikalık bir zevk yüzünden 8-9 ay ‘ağır bir veled yükü’, hamisiz bir veledin terbiyesiyle 8-9 yıl geçirilecektir”.71 Demek oluyor ki örtünmeyen kadınların hemen hamile kalmalarının kaçınılmaz olduğundan Said’in hiç bir kuşkusu yoktur. Bu arada, Said Nursi’nin izleyicilerinden olan bir yazara göre, “kadın heyecanlı olduğu için tanıklığının erkeğe göre yarı değerde olması doğrudur”.72Bu takdirde heyecanlı erkeklerin tanıklığı ne olacak sorusunun yanıtı güçleşmektedir. Örneğin, ekrandan anlaşıldığına göre, Fethullah Gülen de heyecanlıdır. Bu durumda onun tanıklığı tam sayılabilir mi? Bu konuyu kapatırken, Nursi'nin kadın konusuna ilişkin olarak yazmış olduklarından kısa bir bölümü, Mardin'in deyişiyle, "büyüleyici" ve "sarsıcı" üslubunun bir örneği ve "modernleşme akımlarından birini oluşturan mesajının" bir ifadesi olarak aktarıyoruz: "Açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehli imana saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe çalışarak, çokların nefislerini birden esir edip ve kalp ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalplerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâmahrem hevesatına göstermenin tam cezası olarak o bıçaklı bacaklar cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakati kaybettiği için hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasip kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına bela bulur. Hattâ bu halin neticesi olarak: O âhır zamanda bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riayetsizlik yüzünden kırk kadına bir erkek nezaret edecek derecede ehemniyetsiz, sahipsiz, kıymetsiz bir surete gireceği hâdisin rivayetinden anlaşılıyor."73 Nurculuğun Fethullah Gülen Dönemi Fethullah Gülen, Nurculuğun günümüzdeki önde gelen temsilcilerinden biridir ve herhalde en önde gelen temsilcisidir. Acz Mendiler veya Yeni Asya grubu olarak tanınan topluluklar da kendilerini Said Nursi’nin izleyicileri olarak tanıtmakta veya öyle bilinmektedirler. Ancak, Fethullahçıların bunlar içerisinde en güçlü topluluğu oluşturdukları anlaşılmaktadır. Özellikle, kazandıkları enternasyonal kimlik ve bağlar nedeniyle ve bu çerçevede taşıdıkları “Ilımlı İslam” misyonu dolayısıyla çok ayrı bir boyuta sahip olduklarında kuşku yoktur. Buna karşılık, Fethullah Gülen’in Nurculuk akımının izleyicisi veya temsilcisi olduğunu fazlaca görünür kılmamaya ayrı bir özen gösterdiği hemen dikkat çekmektedir. Bunun nedeninin, Nurculuğun bir tarikat sayılması suretiyle, kendisinin de Ceza Yasasının kapsamı içine sokulması tehlikesine karşı bir tedbir olduğu tahmin edilebilir.Gene de Fethullah Gülen, kitaplarında Said Nursi’yi andığı her yerde ondan “üstad” veya “Bediüzzaman” (zamanın güzelliği) olarak bahsetmekte kusur etmemiştir. Ona göre, Said Nursi “çağın bir numaralı insanı”dır.74 Fethullah Gülen, bununla da kalmamakta, Risalei Nurlar hakkında “Bu eserler Kur’an’ın malıdır” demektedir. 75 Ayrıca, Fethullah Gülen’in Said Nursi’nin adını açıkça anmadığı bazı yerlerde de, onu neredeyse peygamber düzeyinde gördüğünü gizlememektedir. Örneğin, Fethullah, kulun kalbinde iman ışığını yakma hizmetinin kim tarafından yerine getirildiği sorusuna yanıt olmak üzere şunları yazmaktadır: “... mebde’ itibariyla bu hizmet, tamamen Allah Resûlü’ne aittir. Mânâ açısından ele alınınca da 20.asırda Efendimiz’in izdüşümü olarak kuvve-i kudsiye sahibi bir zat zuhûr etmiş ve bu misyonu o yüklenmiştir.” 76 Nitekim, Fethullah Gülen’in görüş ve düşüncelerinin Said Nursi’ninkilerin uzantısından ibaret olduğunu göreceğiz.
56

Özellikle, Nurculuğun kendine özgü çizgilerinin belirginleştiği Atatürk ve kadının yeri gibi konularda bu benzerlik tartışılmayacak kadar açıktır. Bunu ortaya koyarken, Bülent Ecevit’in, her şey gibi Fethullah Gülen’in de değişmiş olduğu yolundaki savunmasını nazara alarak, en son yazdıkları ve söyledikleri esas alınacaktır. Bütün bu benzerliklere karşın, Nursi’nin Nurculuğu ile Gülen’inkiler arasında önemli farklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar, düşüncelerinin özüyle ilgili olmayıp ortaya çıktıkları dönemin ve koşulların değişik olmasının sonucudur. Daha önce de değindiğimiz üzere, Nurculuk, “Yeni Dünya Düzeni”nin ihtiyacı olan “Ilımlı İslam” misyonuna layık görülmüştür. Bu amaçla, Şerif Mardin’in yaptığı gibi yalnızca Said Nursi’nin düşüncelerinden yararlanılmakla yetinilmemiş; ayrıca, Nurculuğun bu misyona daha uygun bir versiyonu olarak Fethullahçılık imal edilmiştir. Dolayısıyla, Fethullaçılığın Nurculuk akımı içindeki yerini belirleyen ayırıcı özelliğinin başlıca kaynağı, “Yeni Dünya Düzeni”nde kendisine biçilmiş olan bu misyonda aranmalıdır. 12 Eylül ve Fethullahçılık Öte yandan, gene “Yeni Dünya Düzeni”niyle ilintili bir unsur olarak, bu evrensel dönüşümün ülkemizdeki yansımalarından başka bir şey olmayan 12 Eylül rejimi de Fethullahçılığa, Said Nursi dönemi Nurculuğunun görmediği bir güç kazandırmıştır. 12 Eylül, kendisini Atatürkçülükten ilham alan bir hareket olarak göstermeyi başardığı ölçüde, çeşitli çevrelerde, Atatürk’ten uzaklaşma ve hatta Atatürk’e düşman akımlar yaratma sonucunu tahrik etmiştir. Bu tür çevreler, “düşmanımın düşmanı dostumdur” gibi bir varsayımla hareket ettikleri için akıl almaz yanlışlıklara düşürülmeleri mümkün olabilmiştir. Kuşkusuz, Kemalizm’in tam anlamıyla karşıtı olan Evrenizm’i onunla özdeşmiş gibi göstermek olağanüstü bir başarıdır. Bu sağlandığı ölçüde, yalnızca, nükteli bir dille de olsa “Ben Atatürkçü değilim” diye haykıran Nadir Nadi değil, değişik gençlik grupları, değişik solcu akımlar... ne kadar anti-Kemalist olurlarsa o kadar ilerici ve çağdaş olabilecekleri sanısına kapılmışlardır. Bir bakıma, “ikinci cumhuriyetçilik” de, PKK sempatizanlığı da bu ortamda yeşermiştir. Yaratıcı ve eleştirel düşünceden yeterince nasibini almamış ve şablonlarla düşünmekten kurtulamamış olmak, kimi çevrelerde, Atatürk’e karşı olan ne varsa onunla “yol arkadaşlığı” arayışı içine girme kolaycılığına kadar varmıştır. Böylesine bir arayışın gereğini, Ömer Laçiner’den dinleyelim: “Yeni bir saflaşma olacaktır ve bunu şimdiden ‘bilmek’, buna göre davranmak ve müstakbel yol arkadaşlarının dilini öğrenmeye, hatta ortak bir dil oluşturmaya çalışmak herhalde ertelenemez.” 77 Memnunlar Ancak, Fethullah Gülen’in bir kısım çevrelerden ve kişilerden gördüğü desteği açıklamak bakımından, 12 Eylülün kabarttığı anti-Kemalist dalga da yeterli değildir. Çünkü, Gülen, Atatürkçü üne sahip olanlardan da destek görmektedir. Örneğin, Atatürkçü olarak tanımlanan kesimin son dönemlerdeki önde gelen isimlerinden Toktamış Ateş, bu destek ve yakınlığını şöyle açıklamaktadır: “Sayın Gülen’in Türkiye Müslümanlığı yaklaşımı benim de yıllardır... savunduğum bir yaklaşımdır. Aynı görüşü paylaşmaktan son derece mutlu oldum. Ayrıca bu turda dolaşırken birçok noktada benzer duygular içinde olduğumu memnuniyetle gördüm.”78 Gülen ile ilgili olarak uyanan bu ilgi ve takdir, kuşkusuz, Toktamış Ateş’le sıınırlı değildir. Laçiner’e göre, “en son Zaman’da yayınlanan ‘Ufuk Turu’ndan sonra bu ilginin hayli geniş bir yelpazede övgü ve benimsemeye, neredeyse ‘intisaba’ hazır bir havada olduğunu gördük. Gazetenin mülakat hakkında görüşlerini aldığı hayli geniş bir yelpaze oluşturan yazar, düşünür ve akademisyenlerin hemen hepsi takdirlerini ifade etmekteydi”. Laçiner, ayrıca, bu tabloyu doğuran nedenlerle ilgili olarak da şu açıklamaları ilave etmektedir:
57

“Fethullah Hoca’nın kendi deyimiyle ‘memnun’lar kategorisine dahil bu çeşitli zevatın memnuniyetlerinin asli nedeni, Şerif Mardin’in de gayet yerinde tespitiyle onun çevre koşulları ile ‘iman’ arasında önemli bir bağ kuran yaklaşımıdır.”79 Burada sözü edilen ‘çevre koşulları ile iman arasında bağ kuran yaklaşım’ ile neyin kastedildiğini anlamak kolay değildir; ayrıca, post-modernlerde sıkça görülen bir üsluba bağlı kalınarak anlaşılmamak üzere söz edilmiş olması da ihtimal dahilindedir. Ne var ki burada kastedilen ne olursa olsun, Gülen’in Nursi’den farklı olarak strateji ve taktik konusunda çok başarılı olduğunu çıkarsamak ve kabul etmek gerekir. Gülen’in bu başarısının, danışman kadrosu bakımından Nursi ile mukayese edilemeyecek kadar donanımlı olmasından ve üstelik bu donanımının ülke sınırlarını aşan boyutlara varmış bir destekle bütünlenmesinden kaynaklandığını söylemek yanlış görünmemektedir. Bu sayededir ki işaret edilen bu “memnunlar” kategorisine Bülent Ecevit gibi etkin ve önemli bir ismin dahil edilmesi bile mümkün olabilmiştir. Üstelik, bildiğimiz kadarıyla Ecevit, yukarıda sözü edilen tura da katılmamıştır. Onu ayrıca görmemiz gerekecektir. Taktik ve Tedbir Fethullah Gülen’in kendisi, taktik ve stratejisinin önemli bir unsurunu şöyle açıklıyor: “Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an, onun bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar, stratejiler sadece tatbik edilir. Bazan da bu strateji, işin başında bulunan insandan başka hiç kimse tarafından bilinmemesi gerekir.”80 Öte yandan, Gülen “halkın adet ve itiyat haline getirdiği bir takım bid’atlara birden karşı çıkmak doğru değildir” demekte ve “aksiyonda zamanlama” öğütlemektedir.81 Türk Dil Kurumu sözlüğü, “bidat”ı, “İslam dininde Hz. Muhammet zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargılar ve ilkeler. Sonradan türeyen şey olarak” tanımlamaktadır. Buna göre, halkın Atatürk sevgisine ve laiklik ilkesine zamanı geldiği ölçüde karşı çıkılması, aksiyonda zamanlamanın gereği olabilir. Bu durumda, bir din adamı olduğu iddia edilen Fethullah Gülen’in yazıp söylediklerinin hangisini doğru, hangisinin aksiyonda zamanlamanın gereği olduğunu belirlemek bir hayli güçleşmektedir. Nitekim, Gülen’in okullarında yetişmiş iki öğrencinin itiraflarında, bunlardan bir tanesinin “Gülen’in şimdiki düzenle ilgili söylemleri bir takıyye mi?” sorusuna verdiği aşağıdaki yanıt da bu yargıyı doğrulamaktadır: “Cemaat bunu takıyye olarak değil tedbir olarak vasıflandırır. Kısaca şöyle açıklamak istiyorum: ‘Nihai hedefe varana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntem her yol mübahtır.’ Bunun içerisine yalan söylemek de insanları aldatmak da girer.” 82 Esasen, Gülen’in yönteminde iknanın, tartışmanın, eleştirinin yeri pek yok gibidir. Bizzat kendisi “vesveseye esas teşkil edecek hususların doğmaması için çok iyi beyin yıkamaya inanıyorum” demekle bunu ifade etmiştir.83 Peygamber Soyundan Gelen Aile Fethullah Gülen, 1938 yılında Erzurum Pasinler ilçesi Korucuk köyünde doğmuştur. Babası Ramiz adında cami imamı, annesi ise ev hanımıdır. Altısı erkek, ikisi kız olmak üzere sekiz kardeştirler. Her ikisi de Küçük Dünyam ismini taşıyan ve bazı ufak farklılıklarla kendisiyle yapılmış röportajları içeren kitaplarda Gülen’in peygamber soyundan geldiği iddiası yer alır.
58

“Peygamber Soyundan Gelen Aile” iddiası Nazlı Ilıcak’ın Fethullah Gülen hakkında Akşam gazetesinde yayınlanan yazı dizisinin 15 Mart 1998 tarihli bölümünün manşetini oluşturmuştur.84 İlahiyatçı yazar İsmail Nacar, bu iddialara yanıt olarak, Ebu Lehep’in de Peygamber’in amcası olduğunu anımsatır.85 Ebu Lehep, işlediği günahlardan dolayı, Kuran’da, hakkında en ağır lanetlerin yağdırıldığı zengin bir kişidir. Peygamber ile aynı soydan gelmesi onu kurtaramamıştır. Ders Aldığı Hocalar Biyografilerinde Fethullah Gülen’in Erzurum’da iken çok değişik hocalardan ders aldığı yazılmaktadır. Bunlar içinde Alvar İmamı olarak andığı kişinin, Gülen üzerindeki etkilerinin çok derin ve kalıcı olduğu anlaşılmaktadır. Anılarında “Bu arada ailemin dışında Alvar imamının da tesiri çok büyüktür(...) Benim o zatla bütünleşmem için bütün sebepler ortadaydı” 86 demektedir. Ancak, bu etkinin ne gibi bir dinsel ve eğitimsel temelde biçimlendiğini, Alvar İmamı’nın genç Fethullah’a ne tür bir bilgi ve görgü kazandırdığını Fethullah’ın anılarından çıkarmak olanağı yoktur. Bu anılarda, Fethullah’ın Alvar İmamı’na karşı tutku yüklü bir eğilimle bağlı olduğunu ve aralarında çok derin bir duygusallık kurulmuş olduğunu anlamaktayız. Alvar İmamı hakkında yazdığı uzun ve heyecan dolu pasajlardan aktaracağımız aşağıdaki cümleler, aralarındaki ilişkinin olağan dışılığı konusunda belli bir fikir verebilir: “Efendimize benziyordu. Kaşıyla mı , gözüyle mi, yüzüyle mi? Bu deruni hisler içinde O’na hayranlık duyar(...) O’nun cazibe-i kutsiyesi ve benim şuuraltı müktesabatım sık sık kesişir, kucaklaşır ve bana rengarenk anlar yaşatırlardı(...) her başımı okşayışında, o günkü hislerimle kendimi sağlam bir emniyet noktasına ulaşmış hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen hala onun ipekten ellerini kulaklarımda hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım.”87 Alvar İmamı öldüğünde Fethullah 16 yaşındadır. O olayı şöyle anlatmaktadır: “Ben sabah namazından sonra biraz uzanmıştım. Birden “Efe öldü” diye bir ses duydum(...) gittim(...) Efe hazretleri vefat etmişti(...) İnleme ve ağlamalar günlerce aylarca sürdü. Sessiz ağlayışımız ise hala devam etmektedir.”88 Burada şunu sormakta haklı olabiliriz. Acaba, Gülen’in ekranda sık sık tanık olduğumuz ağlamaları, bu sessiz ağlayışın dışavurumu mudur? Gülen’in yaşamında önemli bir yeri olduğu anlaşılan bir diğer hoca da Vehbi Elmalı’dır. Onunla ilişkilerini de gene kendi ağzından dinleyelim: “Burada söylemeden geçemeyeceğim bir isim de Vehbi Elmalı’dır.Yaş olarak Alvar İmamı’ndan büyüktür ve onun öz kardeşidir. Ancak onda sukutilik hakimdir. Derya bir insandı. Baş okşamalarından değişik şekildeki latifelerine kadar onun da insan ruhunda meydana getirdiği dalgalanmalar olurdu?..”89 Sonraki Yıllar ve Kozadan Çıkış Fethullah Gülen, askerliğini Ankara Mamak’ta ve İskenderun’da yapmıştır. Askerlik öncesinde ve sonrasında Edirne’de 4 yıl imam hatiplik görevi yaptı. Ardından, 1966’da İzmir’e vaiz olarak atandı. Kestanepazarı camiinde vaizlik ve Kuran kursu yöneticiliği yaptı. 1971’ de 12 Mart döneminde hakkında kavuşturma sürdürüldü ve bir süre tutuklu kaldı. Af Kanunuyla davası düştü. Daha sonra, Balıkesir’de, Manisa’da ve Bornova’da vaizlik yaptı.
59

12 Eylül’de hakkında tutuklama emri verildi, 6 yıl çalışmalarına ara verdi ve tutuklanmamayı başardı. 1986’da DGM’den takipsizlik kararı sağladı. 1989’dan 1992 ye kadar İzmir ve İstanbul’da, fahri olarak vaizlik yaptı. 1992’de Yaşamında “kozadan çıkış” olarak belirlenen bir misyon dönem başladı. Bu “Yeni Dünya Düzeni”nde “Ilımlı İslam”ı oluşturma ve sürdürme misyonudur. Okulların açılması, Samanyolu televizyonunun kurulması, bu dönemde gerçekleşti. Gülen hiç evlenmedi. Gülen’in Rüyaları Fethullah Gülen, kendisinden “fakir” diye söz eder; ekranda görüldüğü üzere, konuşurken boynunu iç burkucu bir tevazu ile büker. Ama bütün bunlar, onun kendisini peygamberler ile aynı düzeyde görmesine engel değildir. Anlattığına bakılırsa, Gülen’in yaşamında rüyaların önemli bir yeri vardır. Önemli, önemsiz pek çok kararını kendi gördüğü veya bazen de başkalarının kendisi hakkında gördüğü rüyalara dayandırarak verdiğini anlatmaktadır. Kitaplarından bu konuda sayısız örnekler verilebilir. Evlenmeme kararını nasıl verdiğini şöyle anlatır: “Bir ara içimden ‘Acaba evlense miydim?’ diye geçti. Katiyyen düşünmek şeklinde değil, şimşek süratinde gelip geçen bir fikir.” Ertesi gün bir arkadaşı gelir ve Fethullah’a akşam gördüğü rüyayı nakledir: “...rüyamda efendimizi gördüm. Size selam söyledi ve ‘evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem’ buyurdu. Bu bir rüya idi, rüya ile amel edilmeyeceğini de biliyordum, ama şahsım adına bu işarete saygılı olmaya çalıştım.” 90 Burada, anımsanması gereken husus, İslam dininde Peygambere tanınmış olan yerdir. Peygamber, İslamiyet açısından asla herhangi bir insan değildir; “fahri kâinat”tır; yani evrenin gururudur. Müslümanlar tarafından, böylesine üstün bir yere ve misyona sahip bir varlık olduğu kabul edilen Peygamber, öldükten sonra, öbür alemden Fethullah’ın evlenme işiyle uğraşmaktaysa, bu durum, Fethullah’ın da olağanüstü bir varlık olduğunu göstermez mi? Zaten Fethullah’ın anlatmak istediği de bu olsa gerektir. Esasen, anlattığına göre, Peygamber dört halifesiyle birlikte Fethullah’ın köyünü ziyaret etmiştir.91 Sürekli olarak, Peygamberin kendisiyle meşgul olduğuna dair rüyalar anlatmaktadır. Anlattığına göre, gençlik yıllarında bir gün arkadaşlarıyla birlikte ders çalıştıkları günlerde de Peygamber kendisiyle ilgilenmiştir. Bu olayı da ondan dinleyelim: “Birgün bu arkadaşlardan biri rüya görüyor. Hatice validemiz kapının dışında. Efendimiz de içerde oturuyor. Ders yaptığımız bu dört-beş kişiyi kastederek Hatice validemiz, efendimize: ‘Ya Resulullah’ bunlar ‘Bizden hoşnut musun Ya Resulullah’ diye soruyorlar diyor. Ve Efendimiz’den cevap geliyor: ‘Evet hoşnudum. Hele birisi, hele birisi!...’ diyor.”92 Dikkat edilirse, Fethullah, tevazu göstermekten de geri kalmamakta; burada sözü edilen “hele birisi”nin kendisi olduğunun anlaşılmasını okurlara bırakmaktadır. Fethullah Gülen, sakal bırakmama kararını bile gördüğü bir rüyaya dayalı olarak aldığını şöyle anlatmaktadır: “Çok erken yaşlarda Hz Peygamberi örnek almak arzusuyla sakal bırakmayı düşündüm. Bir rüya görmüştüm. İtimat ettiğim bir kişi, rüyamda ‘Sakal bırak’ dedi. Hakkında iyi düşüncelerim olan birine ‘Bu rüyanın tabiri nedir?’ diye sordum. O kişi de ‘Bırakmamak manasına gelir’ dedi. O gün bugün kestim”93 Gülen’in Kerametleri Fethullah Gülen’in anılarında, birbiri ardından sıraladığı sayısız kerametleri vardır. Tam anlamıyla, kerameti kendinden menkul birisidir.
60

Kestanepazarı’nda görevli olduğu günlerde, Hacca gitmek dileğini ifade eden mektuplar yazarak Peygambere gönderiyor. Ardından, o ırada Diyanet İşleri Reis Muavini olan Lütfi Doğan, Gülen’i Hacda görevlendiriyor. Gülen,buradan, mektupların muhatabına ulaştığı ve dileğinin kabul edildiği sonucuna varıyor.94 İlk Hacca gidişinde bir arkadaşının adressiz olarak Fethullah’a gönderdiği mektuplar, geliyor Hacda kendisini buluyor. 95 Gülen, bu konuda biraz fazla övünmüş olacağını ve inandırıcı olamayacağını düşünmüş olacak ki Oral Çalışlar ile mülakatında bu olayın, kendisinin değil de arkadaşının kerametinin bir sonucu olduğunu belirtmeyi ihmal etmiyor.96 Kabe’de Harem bölümünde 15 gün kadar hiç ayrılmadan kalıyor. Bu zaman zarfında pek bolca olmalarına karşın, tek bir sinek bile Fethullah’ı sokmuyor. 97 Oysa, 12 Mart hapishanesinde sinekler, farklı bir tutum sergilemişlerdir. Bu yüzden aynı kitapta “sinekler, ah onlardan öyle rahatsızdık ki... pencereyi kapasan boğuluyorsun, açsan onların istilasına uğruyorsun” diye yakınmaktadır. 98 Bu farkı açıklamak gereğini duymuyor. Acaba Fethullah’ın kerameti mi eksilmiştir; yoksa, sineklerin algılama düzeyleri mi farklıdır? Olaylarla Uyarılar Fethullah Gülen, kendisiyle ilgili hemen her olaya, ilahi bir uyarı anlamı vermektedir. Camide Cemal Tural’ı öven bir konuşma yaptığı için düşmüş, kaburga kemiğini kırmış. 99 Necip Ağa’nın tarlasını su basması, Fethullah’ın kazlarını dövmesindenmiş.100 Ancak nedeni açıklanmayan bazı olaylar da anlatmakta. Örneğin, teype bir Kuran bantı koyarken arabayı devirmiş. 101 Bunun anlamı da din gibi ciddi bir konuda, biraz fazla serbest davranmasından dolayı yapılan bir uyarı olmasın! Şeytanla Konuşma Kabe’de sabah namazında ikinci kat mahfile çıkıyor. Orada Şeytan’ın kendisine seslendiğini duyuyor ve Şeytan’la konuşuyor: “Hele buradan aşağıya bir kendini at” diyor, Şeytan. Gülen itiraz ediyor. Sonuçta Şeytan başaramıyor, Gülen kendini aşağıya atmıyor.102 Bunu da okuduktan sonra, Mülkiye’den sınıf arkadaşımız Veli’yi anmadan edemeyeceğim. Sıkıntılı bir yaşamı oldu. Bu dünyadan erken göçtü. “Yeni Dünya Düzeni”ne yetişemedi. Yetişseydi, belki onu da destekleyen bir güç çıkar, o da rahat yüzü görürdü. Üstelik o, şeytanla da değil, doğrudan doğruya Tanrı ile konuştuğunu söylemekteydi. O dönemlerde Mülkiye’de öğrencilik yapanlar anımsayacaklardır. Bu yüzden, kendisine “Peygamber Veli” denilirdi. Özellikleri Olan Bir Ruh Fethullah Gülen’in, kendine özgü bir ruhsal yapıya sahip olduğunda kuşku yok. Sürekli olarak Peygamberden uyarılar aldığını vurgulayan; şeytanla tartıştığını söyleyen; sinekler tarafından ayrıcalıklı muameleye tabi tutulduğunu ileri süren ve peygamberleri anımsatan daha nice olayın başından geçtiğini anlata anlata bitiremeyen bir insanın, sıradan bir insanda bulunmayan bazı özellikler taşıdığı elbette ki yadsınamaz. Acaba, Fethullah Gülen’in böylesine değişik özellikleri olan ruhsal yapısı nasıl açıklanabilir? Bu konuda da gene bizatihi kendisinin yazdıklarının, en aydınlatıcı ip uçlarını verdiği görülüyor. Gülen’in bu yönünü anlamak için, teyzesi ile ilgili olarak anlattıklarından başlamak yanlış olmayacaktır. Fethullah Gülen’in “bir iki defa hayatında delirmiş” diye bahsettiği bir teyzesi vardır. Anlattığına göre, teyzesi bir gece tesbih çekerken kendiliğinden yerden bir metre kadar yükseliyor, yani uçuyor. Bir başka deyişle, bir kısım parapsikologların gerçekliğini iddia ettikleri ve adına “lévitation” dedikleri bir olay cereyan etmiştir. Bunun üzerine
61

eniştesi, teyzesini bacağından tutup geri çekiyor. Gülen’e göre, teyzesinin delirmesine, bu olayın yanlış ele alınması neden olmuştur.103 Gülen, kendisine yöneltilen “Teyzenizin cinnet geçirmesinin psikolojik bir tahlili var mı?” sorusuna, kendisi ile ilgili şu tahlilleri yaparak yanıt vermiştir: Bende de iki defa bu hale yakın bir hal oldu. İlki, Seyyid Kutub’u anlatırken oldu. Hani Hamide Kutup, Nasır’ın köpekleri tarafından ırızan tasallut edildiği zaman: “Ağabey” diye bağırıyor!... O da ‘Katlanacağız kardeşim buna’ diye cevap veriyor. Tam bunu anlatırken beynim preslenip kafatasıma yapıştırılıyor gibi bir hal yaşadım. Bir başka zaman da öyle olmuştu. Ender bir hadisedir. Bunu biraz ileriye götürdüğünüz zaman da zannediyorum ciddi bir kontak atması olur.”104 Burada anlattıklarına göre ve televizyon ekranında sık sık ağlamasının da gösterdiği üzere, Fethullah Gülen, çok hassas ve kırılgan bir ruhsal yapıya sahiptir. Bazı olaylar karşısında derin bir sarsıntı geçirmektedir. Üstelik, herhangi bir insan açısından da bir hayli sarsıcı olabilecek olaylarla da karşılaşmıştır. Yukarıdaki olayı anlatırken “bir başka zaman da öyle olmuştu” demektedir. Aynı kitabın bir başka yerinde kendisini çok sarstığı anlaşılan bir başka olaydan bahsetmektedir. Genç yaşta, ilk imamlık görevi dolayısıyla Erzurum’dan Edirne’ye gelmiştir. Orada, kendi anlayışına göre, kadın yüzü görüp günaha girmekten kurtulmak için, mahalle içindeki evi terk edip cami penceresinde yatıp kalktığı günlerde başına bir olay gelir. Bu olayı kendisi şöyle anlatır: “Ayrıca, vazife yaptığım caminin arka maksurelerinden birinde otururken, Tıpkı Hazreti Yusuf’a (a.s.) olduğu gibi, birileri tarafından taarruza uğradığımı ve Rabbimin inayetiyle kendimi pencereden içeri attığım ve mütecarrizienin arzusunu yüzüne çarptığım için, ‘Burada öyle perişaniyetinle kal, geber’ diyen birisini de hayal-meyal hatırlıyorum.” 105 Bu alıntıda “Tıpkı Hazreti Yusuf’a olduğu gibi” ifadesinin altını özellikle çizmiş bulunuyorum. Çünkü burada kendisini bir peygambere benzetmesi sonucunu doğuran ilginç bir nedensellik bağlantısı kurulmuştur. Çok ender görülebilecek derecede ağır bir psikopatça saldırı niteliği taşıyor olsa bile, kimin başına geleceği kestirilemeyecek türden bir olay, niçin kendisini Hazreti Yusuf’a benzetmesine vesile olabilmektedir? Besbelli ki bu tür benzetmeler kurmaya muhtaçtır. Yaralanmış, travmaya uğramış kırılgan ruhunun acısını dindirebilmek için kendisini peygamberlerle aynı düzleme taşımak ihtiyacını duymaktadır. Kendisini oralarda gördüğü, oralarda gösterdiği ölçüde sükunet bulacağını ummaktadır. Bütün bunlardan sonra, Fethullah Gülen’in böylesine peygamberce bir görünüme bürünme çabasının, psikolojik bir nedenle değil de tümüyle, bir tür rol icabı olarak, kitleler üzerinde etkili olmak için benimsediği yöntemin bir parçasından ibaret olduğunu ileri sürenler de elbette ki olabilir. Belki de akla gelen bu ihtimallerin hepsi aynı zamanda söz konusudur ve dolayısıyla, Gülen’in belli psikolojik özellikleri olduğu için bu role münasip görüldüğünü söylemek, doğruya daha yakındır. Ayrıca, olabilir ki önceleri durum farklı da olsa, düşünce ve davranışlarına hükmeden hayalle gerçeğin sınırlarını, Fethullah Gülen’in kendisi de bir noktadan sonra göremez olmuştur. Fethullah Gülen’e Göre Kadın Fethullah Gülen’e göre, bir kadına muhatap olması, istenmeyen, prensipleriyle ve dini düşünceleriyle bağdaştırılması mümkün olmayan ve ancak, bazı zorunluluklar dolayısıyla katlanılması gereken bir durumdur. İzmir’de bir imam hatip okulunun yapımı için bağış toplamak maksadıyla bir kadınla görüşmüş olmayı, “İstemediğim halde bir kadınla da muhatap olmak zorunda kalmıştık” diye anlatmaktadır. Ayrıca, bu durumu öğrenen taraftarlarından birisinin Gülen’in bu davranışını, prensipleri ve dini düşünceleri karşısında bir “fedakarlık” olarak gördüğünü nakletmektedir.106
62

Burada sözü edilen prensiplerin ve dini düşüncelerin kaynağını İslamiyet’te aramak, boşuna bir zahmet olur. Çünkü İslamiyet’te, Mevlana’nın deyişiyle “kadın hak nurudur” 107 ve kadına muhatap olmanın İslamiyet’e aykırı bir tarafının bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Son zamanlarda, Nazlı Ilıcak gibi Nevval Sevindi gibi kadınlara sık sık muhatap olan Gülen’in, kaynağı ne olursa olsun, prensiplerinden ve dini düşüncelerinden çok önemli tavizler verdiğini, “fedakarlık”ta bulunduğunu görmekteyiz. Bu durumu, Ecevit’in Gülen’i savunurken ileri sürdüğü gibi, bir “değişip gelişme” olarak değerlendirmek mümkün değildir. 108 Zira, Fethullah Gülen, Ecevit’in bu savunmasından daha sonraki bir tarihte, 6 Nisan 1998 tarihinde Samanyolu televizyonunda yayınlanan, üstelik bir kadın gazeteci ile yaptığı söyleşide kadın konusunda bilinen görüşlerindeki ısrarını sürdürmüştür. Gülen, anılan söyleşisinde bir kadın gazetecinin kadın eli sıkmanın caiz olup olmadığına ilişkin sorusuna verdiği çok dolambaçlı yanıt içinde de bu konudaki asıl düşüncesini uygun bir dille ortaya koymuştur. Bu soruya yanıt olarak, Gülen, önce kadın eli sıkmanın demokrasiyle ne alakası var gibi bir tepki göstermiştir(Oysa, kadın eli sıkmanın demokrasi ile çok yakın ilgisi vardır. Toplumun yarısını eli dahi sıkılmayacak yaratıklar olarak gören bir anlayış üzerinde sağlıklı bir demokrasi nasıl temellenebilir?). Ardından, kadın eli sıkmanın modernite ile alakası var gibi ne anlama geldiği açık olmayan bir yanıt eklemiştir. “Modernite”yi Kemalist Batıcılık ile özdeş bir kavram olarak kullandığı tahmin edilebilir. Günümüzde, modernitenin, sağlam dayanaklarının bulunmadığını anlatmak için olacak, modernitenin post modernizm tarafından ağır bir biçimde, hatta anarşist bir yaklaşımla eleştirildiğini ifade etmiştir. Böylece, Fethullah Gülen, kadın eli sıkmanın yanlışlığını ortaya koyabilmek için moderniteye, anarşistçe ve post-modern bir yaklaşımla karşı çıkanların desteğinden yararlanmak istemiştir. Gülen’in, aynı televizyon söyleşisinde kadın konusunda, Nurculuğun geleneksel tavrını sürdürdüğünü ortaya koyan daha net açıklamaları da olmuştur. Edirne’de görevli iken camide yatmasının isabetini anımsatmış; bu konuda, başka mülahazalarının olduğunu, mahallenin içine girip çıkmama gibi mülahazalarının olduğunu ifade etmiştir. Gülen, sözünü ettiği bu mülahazalarını, iki üç yıl kadar önce yayınlanan anılarında şöyle anlatmaktadır: “Bilhassa yaz günleri de olduğu için mahallenin kız ve kadınları gayet serbest bir şekilde gecenin geç saatlerine kadar vakitlerini sokak ortasında oturarak geçiriyorlardı. Evime varmak için onların arasından geçmek zorundaydım. Her geçişte hamama girmiş gibi terliyordum. 15 gün kadar böyle gidip geldim. Ancak mahalle sakinlerinden bir kaç kız ben gelip geçerken laf atmaya başladılar.” Fethullah Gülen, Sezen Aksu’nun “ah seni yerler” isimli parçasının klibindeki sahneleri anımsatan bu duruma daha fazla dayanamaz. Bir süre, mahalleli sokaktan çekildikten sonra evine dönmeyi dener. O da olmaz. “Onun için korunmanın tek çaresini caminin penceresine sığınmakta” bulur ve orada yatıp kalkmaya devam eder. “Başka türlü, genç, kuvvetli, enerjik bir gencin iffetini koruyabilmesi zahiri şartlar açısından mümkün değildir” diye düşünür.109 Ne var ki genç imam, bu defa da yukarıda aktardığımız iğrenç saldırıya maruz kalır. Fethullah Gülen, erotik unsurları ortadan kaldırabilmek için, kadınlara ders verirken sakal bırakmakta ve ders esnasında kadınlara “Ben konuşurken, önünüze bakın, benim yüzüme bakmayın” uyarısında bulunmaktaymış.110 Gülen, ayrıca, zina yapan kadınların recm edilmelerini (taşlanarak öldürülmelerini) İslam’ın kabul edilmesi zorunlu olan bir kuralı saymaktadır.111 Fethullah Gülen, türban, bir başka deyişle, baş örtüsü konusunda gayet açıktır. Ecevit, Gülen’den söz ederken “türbanda çok ılımlı tavırları var”112 diyebilmektedir. Buna rağmen, Gülen, “Günümüz dünyası ondaki hikmet harikasını kimbilir ne kadar sonra idrak edecek” 113 demek suretiyle baş örtüsünü, bir tür eşya fetişizminin nesnesi haline getirmektedir. Oysa, İslam, fetişizmin her türlüsünü yıkmayı başlıca hedef saymıştır. “Dervişlik baştadır, taçta değildir” diyen bir inanışın, ilkel Afrika kabilelerine özgü bir anlayışa hapsedilmesini savunmanın, elbette ki İslamiyet açısından da anlaşılabilir bir gerekçesi bulunamaz. Fethullah Gülen, yalnızca, kadınların örtünmelerini öğütlemekle kalmamakta; erkeklerin de mümkün olduğunca eve kapanmalarını savunmaktadır.
63

Fethullah Gülen “hanımlar karşısında gençlere şu tavsiyelerde” bulunmaktadır: “a. İşleri biriktirip, dışarı çıkıldığında birkaç işi birden görmek. b. Bir kısım işlerimizi her gün çeşitli sebeplerle dışarı çıkma mecburiyetinde olanlara gördürmek. c. Sokağa yalnız çıkmayıp, bir veya iki kişi ile birlikte çıkmak...”114 Bu noktada, şu hususları belirlemek zorundayız. Herkesin karşı cinsle ilişkilerinde elbette ki kendisine uygun gördüğü davranış kalıbına bağlı kalması, kendi özel tercihleriyle ilgili bir konudur ve buna kimsenin karışma hakkı olmamalıdır. Ancak, kendi özel tercihlerinden hareketle dinsel kurallar uydurmaya ve toplumsal yaşamı bu kurallar üzerine oturtmaya da kimsenin hakkı olmamalıdır. Başka bazı ülkelerin çocuklarının, kız erkek demeden, genç yaşta Himalayalar’dan Ekvator’a dek dünyanın dört bir yanını gezerek görerek büyüdükleri bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir çağda bizler, Fethullah Gülen’in tavsiyesine uyarak, çocuklarımızı evlere kapatırsak bundan doğacak sonuç ne olur? Ezen, hep onlar olurlar; bizler de ezilen olarak kalırız. Fethullah Gülen’e Göre Evlilik Hiç evlenmemiş olan Fethullah Gülen’in bu konudaki kararını, bir arkadaşının rüyasında gördüklerine dayanarak verdiğini görmüş bulunuyoruz. Geçmişte evlilik konusunda beliren ihtimalleri kesin olarak reddetmiş, gerçekleşmesine karşı çıkmıştır. Bu konuda anılarında anlatılan bazı örnekler vardır. Tekkesine mensubolduğu Rasim Baba ismindeki şeyhin kendisini damat yapmak istemesi söylentisi çıkınca, soğumuş ve bir daha o tekkeye uğramamıştır. 115 Bir başka olayda da Edirne’de kendisine kızlarını vermek isteyen bir aileyi ziyarete ikna ediliyor. “Ancak ben buram buram terledim. Kafamı kaldırıp etrafıma bakamadım, hemen sarfı nazar ettim ve bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmeme...” kararı aldım demektedir.116 Evlenmeme konusunda gene peygamberlerden örnekler vermektedir. “Peygamberlerden evlenmeyenler var. Mesela bizim bildiğimiz Hz. Mesih ve Hz. Yahya ...” diye yazmaktadır.117 Buna karşın, aynı kitabında “Hz. Süleyman’ın bir gecede 90 küsur hanımla mübaşerette bulunması”nı bir üstünlük göstergesi olarak belirtmekten de geri kalmamıştır.118 Gülen, evlenmeyi ve çoluk çocuk edinmeyi, İslam’ın uygun gördüğü bir yaşam tarzı veya bu yaşam tarzının bir gereği olarak görmekten ziyade, İslam’dan sonra gelmesi gereken unsurlar olarak görmektedir. Gülen’e göre, İslam, evlenmenin, çoluk-çocuk edinmenin “önünde yer almalıdır”.119 Anlaşılıyor ki Gülen’in kafasında İslam’ın, bu tür sorumluluklarla ve uğraşlarla bir arada yaşanması mümkün olmayan veya bunlara alternatif oluşturan bir yeri bulunmaktadır. Bütün bunlardan sonra, evlilik konusunda Fethullah Gülen tarafından belirlenmiş bulunan ve Said Nursi’nin devamı olan çizginin, ömür boyu bekar kalmayı ilke edinmiş olan katolik rahiplerin yolunu anımsattığı herhalde görmezlikten gelinemez. Fethullah Gülen’e Göre Bilim ve Akıl Taassubun bilim ve felsefeyi reddeden geleneksel tutumu, Fethullah Gülen’de bütün ağırlığıyla devam etmektedir. Gülen’e göre, “Bediüzzamanın enfes tespitlerinden biri de; kalbî ve ruhî hayata yelken açmamış kimselerin, aklî ve felsefî meselelerle iştigal etmesinin hem bir hastalık emaresi, hem de hastalık yapan bir virüs olduğu gerçeğidir”. Gülen, bu görüşünü güçlendirmek için, Said Nursi’nin Nur külliyatından “Otuzuncu Söz ve Lemaat”dan şunları aktarmaktadır: “Demek ki manevi hastalıklar insanları aklî ilimlere sevketmekte.. ve akliyat ile iştigal edenler de emrâz-ı kalbiyeye müptelâ olmaktadır” 120 Yani, akıllarını kullanmayı gerektiren bilimsel çalışmalarda bulunanlar, manevi anlamda kalp hastalıklarına yakalanmaktadırlar.
64

Kuşkusuz, dinle ilgili konular, esas olarak, kalp ve iman alanına girerler. Ancak, hiçbir konu veya uğraş, aklın, mantığın ve muhakemenin tümüyle rafa kaldırılmasına haklılık kazandırmaz. Fethullah Gülen, “Karşılaştığınız her görüşü Kur’an ve hadîs süzgecinden geçirin. Mutabakat varsa alın. Yoksa temkinli olun” 121 demektedir. Oysa, “yerler gökler ayetlerle doludur” diyen bir dinin, gerçeği bulmanın kaynaklarını böylesine bir çerçeveyle sınırlandırmış olması elbette ki düşünülemez. Eğer öyle olsaydı, İslamiyet açısından, insanın deneyimler kazanması, olgunlaşması için böylesine bir dünyada yaşamak üzere yaratılmasına gerek olmazdı. Kaldı ki akıl, mantık ve muhakemeden yararlanmaksızın, Kur’an ve hadisleri doğru bir biçimde anlamak da mümkün olamaz. Nitekim, bu yüzden olacak ki Fethullah Gülen’in de Kuran’ı yorumlamada, İslam’ın tarihinde sayısız örnekleri görülmüş bulunan yüzeysellikten kendisini kurtaramadığını görmekteyiz. Bir örnek vermek gerekirse, Gülen’in, Kuran’da geçen “azabın müjdelenmesi” ifadesinin, “istihkâr ve tehekküm”(aşağılama ve alay) anlamı taşıdığını ileri sürmesini gösterebiliriz. Oysa din felsefesinin özüne herhangi bir yolla birazcık yaklaşmış olan ve akıl, mantık ve muhakemeye sırt çevirmemiş olan herkes bilir ki İslamiyet’e göre “esirgeyen ve bağışlayan” Tanrı, kullarıyla alay etmez ve onları aşağılamaz; zaten onları yaratmış olan odur. Bu ifadede sözü edilen “müjdeleme”nin anlamına, “azap”ın İslami düşünce açısından amacı düşünülmeden varılamaz. İslamiyet’e göre, her türlü “hayır ve şer” gibi azap da Tanrı’dandır; Tanrı’nın kullarına azap vermesi daha iyi, daha mükemmel olmalarını sağlamaya yöneliktir; dolayısıyla, azap, onu hak etmiş olanlara, sonunda sevinmelerini gerektirecek kazanımlar sağlayacağı için, müjdelenmesi gereken bir lütuftur. Fethullah Gülen, çağdaş bilimin ışığında, akıl, mantık ve muhakeme yoluyla çözülmesi gerekli ve mümkün olan pek çok sorunu, geçmişte yaşamış, önemli bulduğu bir kısım dinsel otoritelere atfen aktardığı hükümlerle çözmeye çalışmaktadır. Bunların bazıları şöyle sıralanabilir: -Diş kalıplarının altından olması, İmam Ebu Hanefi’ye göre mahzurluymuş.122 - İstimna caiz midir? Yusuf el Kardavi, İmam Ahmed ibn Hanbel, istimna caizdir der. Başka bazıları demiyormuş. 123 -Cünup iken ölen ne olur?124 -Domuz eti yağı katılmış yağla beslenen balık yenir mi?125 -Kan aldırmak, sakal bırakmak sünnet mi, değil mi?126 Halkımızın “ham sofuluk” dediği olgunun gündeme getirdiği bu türden sorunlar ve tartışmalar, asırlar önce, Nasrettin Hoca, Bektaşi, İncili Çavuş fıkralarıyla gerekli yanıtlarını fazlasıyla almış bulunuyorlardı. “Yeni Dünya Düzeni” ile birlikte yeniden kabaran bu tür eğilimler, bilinen bir Nasrettin Hoca fıkrasını anımsamamızı zorunlu kılıyor. Hoca’ya bir gün sormuşlar: “Helada sakız çiğnemek günah mıdır?” “Bana ne soruyorsun, aklını kullan dememiş” ama, aynısını daha etkili olacak bir biçimde şöyle ifade etmiş: “Günah değildir, günah olmasına, ama, görenler başka şey sanırlar” demiş. Fethullah Gülen ve Tarihi Maddeciler Fethullah Gülen, bütün bunlardan sonra tarihi maddecilere akıl vermeyi de ihmal etmiyor. “Tabiî hiçbir hâdise ayniyle yaşanmamaktadır. Çünkü hiçbir hadise ayni olarak cereyan etmez. Tarihi maddecilerin bu mevzudaki yanılmalarını hatırlatıp geçelim” diyor.127
65

Ne Marks’ın, ne Engels’in, ne de bir başka tarihsel maddeci filozofun, olayların aynen cereyan ettiği anlamına gelen bir görüş ortaya koyduğunu bilmiyorum. Ancak, Marks’ın Napolyonlarla ilgili olarak söylediği bir sözü bu noktada hatırlamak gerekiyor. Marks “Tarihte her şey iki defa cereyan eder, birincisi trajedi, ikincisi komedi olarak” demiştir. Bu tespit, Nurculuğun iki dönemi (Nursi dönemi, Gülen dönemi) bakımından da yanlış görünmüyor. Kendince Bir Din Fethullah Gülen, “Yeni Dünya Düzeni” ile ve onun bir parçasını oluşturan neo-liberal anlayışla tümüyle uyum içindedir. Bu yüzden, dinsel kavramlara da bu tutumuna ve yaklaşımına uygun bir anlam ve içerik yüklemektedir. Örneğin, “Melekler rantabl çalışırlar, daha doğrusu çalıştırılırlar” 128 demektedir. Bilindiği üzere, “rantabl çalışma” ifadesi, bir mal veya paranın emek verilmeden sağladığı geliri ifade eden rant kavramı ile ilintilidir. Meleklerin rantabl çalışmasından söz etmek, onların da birer mal veya para gibi görülmesinden başka bir anlama gelmez. Dolayısıyla, işçiyi ve emeği metalaştıran kapitalist anlayış, bu ifadeyle yeni ve çok değişik bir boyuta sıçramış olmaktadır. Fethullah Gülen, İslam’ın özgün ve geçerli kaynaklarında bulunmayan pek çok kural icat etmiştir. Örneğin, İslam’da kime şehit denileceği bellidir. Gülen, buna bir ilave yapıyor ve diyor ki “Aids virüsü gayri meşru yollar dışında kaza ile kan nakli gibi endirek yollarla bulaşırsa ve insan da bundan ölürse, ŞEHİD olur”. 129 Bu takdirde, birisi çıkıp “hepatitten difteriden ... ölenlere haksızlık olmuyor mu, aids’e niçin ayrıcalık tanınıyor?” derse, buna ne yanıt verilecektir? Gülen, Deniz Gezmiş’in dinsel törenle gömülmüş olmasını da eleştirmektedir. Oysa, böyle bir eleştirinin de İslam dini açısından geçerli bir dayanağı yoktur.130 Gülen, nereden bu sonuca varmışsa “Kahkaha, bir küfür sıfatıdır. Mümin tebessüm eder, kahkaha atmaz”131 demektedir. Neyse ki Müslümanların pek çoğu bu görüşte değildir ve “Allah gülmekten ayırmasın” duasını dillerinden eksik etmezler. Böyle bir anlayışın benzeri, evine giderken bir şarkı mırıldananı veya mutfağında bir parça reçel bulunduranı, dünya zevklerine kendisini kaptırdığı gerekçesiyle hapsettiren bazı Ortaçağ hıristiyan papazlarının tutumunda görülmüştür. Fethullah Gülen, bir yerde, “Böyleleri 50 ciltlik kitap yazsalar, ruhi yönden çobandan farksızdır”132 diye yazmaktadır. Ecevit’in “Gördüm ki, tasavvuf kültürünü özümsemiş” 133 dediği Gülen, işte bu anlayıştadır. İnsanları ekonomik ve mesleki konumlarına göre, ruhsal açıdan değerlendirmeye tabi tutan böyle bir anlayışın İslam’da yeri olabilir mi? “Yetmiş iki millete hak diyen” İslam tasavvufunda da böyle bir anlayışa yer olamaz. Böyle bir anlayış, olsa olsa, “Tanrı zenginleri sever” diyen Özal’ın anlayışıyla bağdaşır. Gülen’e göre “Cennete ilk defa alimler, vaizler veya hocalar değil, hak ve hakikati neşr uğruna malını ve canını hak yolunda bezleden esnaf, tüccar (...) girecektir” 134 demektedir. Kimsenin kendi kendisini Cennetin teşrifatçısı veya rezervasyon görevlisi tayin etmeye hakkı olmayacağına göre, Gülen, bu sınıflandırmayı neye göre yapmaktadır.? Gülen’in “malını hak yolunda bezleden”ler kategorisine soktuğu kişilerin başında, herhalde, kendi vakıflarına bağış yapan zenginler gelecektir. Böyle olunca, Ortaçağ’da endüljans denilen belgeler satarak, Cennette yer tahsisi yapan kilise erbabının uygulamalarını anımsamamak elde değildir. Sol ve Hoşgörü Hoşgörü, Fethullah Gülen’in başında göründüğü hareketin simgesi veya temel sloganı haline getirilmek istenen bir sözcük. Gülen, uzunca bir zamandır, hoşgörü çağrıları yapıyor; hoşgörü ödülleri dağıtıyor. Bu ödülleri alanlar arasında, Cumhurbaşkanı Demirel, Bülent Ecevit... gibi isimler de yer aldı. Bazı basın organlarına yansıdığına göre, Genelkurmay Başkanı Karadayı, bu ödülü kabul etmedi. Elinizdeki çalışmaya temel oluşturan konferansı verdiğim günün hemen öncesinde Gülen’in güdümündeki Samanyolu televizyonunun akşam programında hoşgörü üzerine konuşan Nevval Sevindi, Berlin duvarının
66

yıkıldığı bir aşamada aramızda mevcut duvarlardan yakınmaktaydı. Ne var ki Gülen’in hoşgörüsü, kendi kabul ettiği sağla sınırlıdır; solda sıfırdır. Gülen’in sola karşı hoşgörüsüzlüğü, toplumu solcular ve Müslümanlar olarak ikiye bölmesiyle başlar.135 Böyle bir bölünmenin önemli bir yan ürünü de Müslümanların solcu olamayacakları gibi yanlış bir varsayımı da içeriyor olmasıdır. Özellikle bir din adamı bakımından kabul edilmesi olanaksız bir tutumla, toplumu iki ayrı cephe halinde görür. O kadar ki halkımızın bağrından çıkarıp yetiştirdiği büyük filozof ve eylem adamı Şeyh Bedrettin Simavneli’den “karşı cephenin içimizdeki bir adamı olduğu söylenir” diye söz etmektedir.136 Fethullah Gülen, Deniz Gezmiş’ten söz ederken de “öldürülüyor. Ama sonra da dini merasimle gömülüyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” 137 diyor. Aynı kitabın bir başka sahifesinde hoşgörü edebiyatını sürdürmekte ve “kalplerimiz her türlü düşmanlığa kapalı olmalıdır”138 demekten de geri kalmamaktadır. Bu durumda asıl kendisine sormak gerekir: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Fethullah Gülen, sık sık, bir sineği bile ezemeyecek karakterde olduğunu açıklar. Ne var ki bu duyguları, solcular söz konusu olduğunda kaybolur. Sola karşı şiddet kullanmakla ün yapmış bir arkadaşından bahsederken, bir din adamına asla yakışmayan bir dil kullanmakta sakınca görmez. Gülen, “Halil Kol adındaki ülkücü arkadaş beş-on komünistin arasına girip hepsinin hakkından gelecek kadar bileği ve yüreği olan biriymiş” derken, Sedat Bucak’ın Çatlı’yı övmesini anımsatır. 139 Fethullah Gülen, yurdun bazı köşelerinde kurdurduğu kampların faaliyetinin askeri yöntemlere dayalı olduğunu, hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde açık bir dille kendisi ifade etmektedir. Demektedir ki “kamplarda askeriyenin disiplini, tekkenin edebi, medresenin ilmi bütünleşiyor...Komünizmin gemi azıya aldığı bir dönemde ona karşı, hem de böyle nizami bir mücadele, geleceğin milliyetçi ve maneviyatçı tarihçilerini derin derin düşündürecektir”. 140 Ülkede “nizami bir mücadele” ile karşı konulması gereken bir tehlike varsa, bunun için Cumhuriyetin kendisinin meşru ve nizami ordusu vardır. Öte yandan, neye karşı “nizami mücadele” gereklidir sorusunun yanıtını vermek Fethullah Gülen’in yetkisinde değildir. Ayrıca, mevcut meşru ve nizami ordunun dışındaki bir “nizami mücadele”nin ne gibi bir komuta kademesinden emir alacağı da açıklanmış değildir. Fethullah Gülen, 12 Martta sola karşı yapılanların tümünden hoşnutluk duyduğunu gizlememektedir. Gülen’e göre “Solun liderliğine soyunanların bir çoğu müstehak oldukları için, Müslümanlardan birçoğu da sırf denge için tutuklanmış ve gözaltına alınmışlardı.” 141 Gülen’in tutuklanmayı hak ettiklerini ifade ettiği isimler arasında Aksoy, Talas, Alacakaptan, Mumcu ve daha nice yurtsever aydın bulunmaktadır. Gülen, Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi ender yetişen değerlerin işkence gördükleri Ziverbey köşkündeki uygulamaları da onaylamaktadır. “Nitekim, Ziverbey soruşturmasında hepsinin maskesi düşmüş ve menfur düşünceleri bir bir ortaya çıkmıştır” 142 demektedir. Gülen 12 Mart ile ilgili bu görüşlerini 6 Nisan 1998 tarihinde Samanyolu televizyonunda yayınlanan söyleşisinde de tekrarlamıştır. Üstelik, Gülen’in, televizyonda anlattıklarına göre, 12 Martta kendisi hakkında tutuklama kararı veren yargıçla daha sonra bir akşam yemeğinde karşılaşmışlar. Yargıç, kendisine, o kadar o taraftan aldık; biraz da sizden almışsak çok mu demiştir. Gülen, bu açıklama ile ilgili tepkisini, “bir dengeleme yapmışlarsa helal olsun milletime!” diyerek ortaya koymuştur. Görülüyor ki, Ecevit’in iddiasının aksine, Gülen bu konuda da değişmiş değildir. 12 Mart, Ecevit’in politik yaşamında önemli bir tarih oluşturur. Ecevit, o dönemde İsmet Paşa ile ters düşmek pahasına 12 Marta karşı çıkmıştı; şimdi ise 12 Martı onaylayan Fethullah Gülen’i, değişmiş olduğunu ileri sürerek savunmakta, onun elinden “hoşgörü” ödülleri almaktadır. 143 Bu durumda, açıkça görülüyor ki değişen, Gülen değil; Ecevit’tir.
67

İşin bir diğer ilginç yanı da Ecevit’in, Fethullah Gülen konusundaki bu tavrı karşısında, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da tek bir açıklama yapmamış; adeta ağzını bıçak açmamış olmasıdır. Ecevit’in Gülen’i savunduğu günlerde, Baykal’ın da, ünlü Moon tarikatının davetlisi olarak Amerika’ya gitmiş ve orada konferans vermiş olduğu, resmen açıklanmamış olmakla birlikte, basına yansımıştır. Moon tarikatı, “Ilımlı İslam”ın Budist versiyonu gibidir ve geniş bir uluslararası destekle çeşitli ülkelerde yoğun bir etkinlik göstermektedir. Fethullah Gülen’in, Türkiye’de Moon tarikatına yakınlığıyla tanınan Kasım Gülek’in cenaze namazını bizzat kıldırma özenini göstermesi, Aydınlık dergisi başta olmak üzere, kamuoyunun değişik kesimlerinde belli bazı ilişkilerin göstergesi olarak yorumlanmıştır. Kuşkusuz, bütün bunlar, bazı politikacıların Fethullah Gülen konusunda çekinmelerini gerektiren bir durum bulunduğu olasılığını akla getirmiştir. Böyle bir olasılık, Gülen’in şu sözleri üzerinde düşünmeyi gerektiriyor: “İstesek biz de cinlerle meşgul olabilir ve onları bazılarının üzerine salar, hatta akılları ile de oynayabiliriz” 144 demektedir. Eğer, Gülen’i bir kısım politikacılar üzerinde böylesine etkin kılan, cinlerden duyulan korku ise; bu cinlerin alelade türden cinler olmayıp; “Yeni Dünya Düzeni”ne özgü ve bu düzenin üzerine kanat germiş cinler olması gerekir. Atatürk Fethullah Gülen’in “tedbir” ve “aksiyonda zamanlama” konusunda en çok özen gösterdiği konunun Atatürk olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle, son zamanlarda değişik vesilelerle, Atatürk’e karşı hiç söz söyletmediğini ifade etmiş ve “Atatürk’ün, Türkiye’nin başına gelmiş idari ve askeri deha” olduğu yolundaki açıklamaları basına yansımıştır. Buna karşılık, son zamanların Atatürk’e yönelik en ağır iftira ve saldırılarını içeren “Bize Nasıl Kıydılar” filmini finanse eden Kombasan Holding’in Fethullahçı olduğunu da gene basından öğreniyoruz. Gülen’in, son zamanlarda yayınlanan kitaplarında Atatürk’e doğrudan doğruya değinmeme yolunu yeğlediği görülüyor. Ne var ki, neredeyse, ne kadar Atatürk düşmanı varsa veya Atatürk’ün karşı olduğu ne varsa, onlardan yana olduğunu da gizlemiyor. Cumhuriyet döneminin en önde gelen Atatürk düşmanlarından Said Nursi’nin sadık izleyicisi olduğunu ve ona karşı derin hayranlık duygularıyla dolu olduğunu görmüş bulunuyoruz. Önde gelen anti-Kemalistlerden Necip Fazıl hakkında da çok olumlu bir tavrı vardır; o da hayran olduğu kişilerdendir.145 Gülen’in anlattığına göre, Necip Fazıl, bir konferansında “Kabakçı Mustafa, Mustafa Reşid, Alemdar Mustafa..ve daha ne Mustafalar” der demez “millet ne anladıysa salon alkış tufanına boğulmuş”. Bunu yazıyor, takıyye yapmam demesine karşın, “tedbir”i elden bırakmadığı için hemen ardından ekliyor: “Ama bilmem ki bu ne ifade ederdi?”146 diyor. Böylece, Necip Fazıl’ın Atatürk’le ilgili tavrına katılmamış olduğunu göstermiş oluyor. Bu gibi taktiklerinde bir hayli başarılı olmuş olacak ki Ecevit’in bile savunmanlığından yararlanabiliyor; Ecevit, Fethullahçıların “laik cumhuriyete yatkın bir cemaat” olduklarını savunuyor. 147 Fethullah Gülen, Osmanlı’ya hayrandır; Osmanlı’da yetişenlerin “mükemmel ferd” oldukları görüşündedir.148 İstanbul’un İslam aleminin merkezi olması özlemini ifade eder.149 Gülen, yazdıklarında Atatürk’ten hemen hiç bahsetmezken, Abdülhamit’i övmek için bir hayli zorlanmaktadır. Abdüllhamit’ in, kendi başkentinde, kendi Peygamberine hakaretler içeren bir piyesi yasaklatabilmiş olmasını görülmemiş bir kahramanlık gibi göstermeye kalkışacak kadar ölçüyü kaçırmıştır. Abdülhamit’in Batılı devletlerin kuklası durumuna düştüğünü unutmakta; Fransızlara “aslanlar gibi kükreyerek” Peygamber hakkındaki bir piyesin İstanbul’da oynanmasını engellediğini anlatmaktadır.150 Gülen’e göre, Osmanlının yıkılışını, “Cennetmekan Sultan II. Abdülhamid han” geciktirmiştir151 ; ve Abdülhamit “dört başı mamur” bir idarecidir.152 Vahdettin’e gelince, “ ‘yalan söyleyen tarih’e kanıp o vatan haini ilan edilmemelidir” 153 diye yazmaktadır. Bilindiği üzere, Vahdettin’in ne olduğu Nutuk’ta da anlatılır.
68

Gülen’in Atatürk dönemini “boş dönemler” olarak gördüğünü, kendisine özgü ifade tarzından çıkarabiliyoruz. Babasını anlatırken “doğum tarihi 1905 olduğuna göre, o boş dönemleri idrak etmiş ve boş dönemlerde yetişmiş” diye yazmaktadır. 154 Gülen’e göre Atatürk dönemi “Hiç kimsenin dini hakikatler adına bir şey söylemeye cesaret edemediği en kâbuslu dönemler”e dahildir. 155 Gülen ileri sürmektedir ki “o dönemler Kuran öğrenmenin ve öğretmenin yasak olduğu” dönemlerdir.156 Oysa, Atatürk’ün Kuran’ın öğrenilmesini sağlamak amacıyla Türkçeleştirilmesi için büyük çaba gösterdiği; ayrıca, dine karşı bir tavır almadığı, ancak, din adamı kisvesine bürünmüş vatan hainleri ile de mücadele ettiği açık bir tarihsel gerçektir.157 Fethullah Gülen, Kemalizm karşıtlığını onu çağrıştıran olgular ve simgeler karşısında da ortaya koymaktadır. Örneğin, Cumhuriyet ordusunun siperlikli şapkasına karşı derin bir tepki içindedir; buna karşılık, Amerikanvari keplere karşı sempatisi vardır. Bu tavrını, ilk gördüğü, Amerikanvari kep takmış asker olan Ebu Talib ile karşılaştığı zaman içinde kabaran duyguları açıklarken şöyle ortaya koymaktadır: “Fakat yeni yeni sipersiz Amerikanvari kepler de vardı. Ben sebebini bilmediğim bir çağrışımla bu sipersiz keplere daha bir sempati duyuyordum... Ebu Talib’i görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum... bu askere hayran hayran bakıyorum. Çünkü onun başındaki kepki ben onu bere olarak düşünüyorum bütün diğer siperli kep giyenlere karşı bir baş kaldırışın ifadesidir.”158 Gülen’in Kemalizm karşısındaki duyguları, Kemalizm’in günümüzdeki uzantıları olarak gördüğü için olacak, günümüzün paşalarını da kapsamına alan bir tavra dönüşmüşür. Gülen’e göre, günümüzün paşaları, padişahtan da ve Abdülhamid’in paşalarından da daha fazla lüks içindedirler.159 Said Nursi’nin Atatürk’e, kimilerince ahır zamanda ortaya çıkacağına inanılan, fitne ve fesadın başı olan kişi anlamına gelen “Deccal” sıfatını yakıştırdığını görmüş bulunuyoruz. Ayrıca, Gülen’in okullarında yetiştikten sonra ifşaatta bulunan iki öğrencinin açıklamalarından öğreniyoruz ki Fethullah cemaatinde Cumhuriyet’in adı “kefere düzeni”, Atatürk’ün adı ise “Deccal”dir.160 Acaba, bu konuda, Fethullah Gülen’in kendisi ne demektedir? Bu konuya ilişkin olarak kendi anlattığı bir anısını aktarmakla yetineceğiz. Gülen, askerliği sırasında Erzurum’a gider. Komünizmle Mücadele Derneği’ne destek olur. “Deccal” de mücadele konuları içindedir. Şimdi Fethullah’ı dinleyelim: “Bir de ‘deccal’i anlatacağım diye, Ramazan’ın sonuna kadar anons ettim. Cemaat hergün pür heyecan beni dinliyordu. Ben ise mevzuyu son gün anlatmayı düşünüyordum. Mahkum edilmekten korkum yoktu. Ancak Ramazan’ın ilk gününde hapishaneye girersem vaaz edemem düşüncesiyle Deccal hakkındaki vaazı son güne bırakmıştım.(...) Deccal hakkında ne biliyorsam anlattım. Cami miting meydanına dönmüştü(...) Meğer istihbarat erkenden gelip kürsünün etrafını almış ve belki de konuşmaları kaydetmişler... Sonradan öğrendim ki Deccal ile ilgili konuşmamdan sonra , emniyet yetkililerinin bir kısmı benim tutuklanmamı istemiş; ancak(...) sonradan vazgeçmişler.” 161 Misyon Cumhuriyet, Kemalizm’in en büyük eseridir ve diğer tüm kazanımlarının bileşkesidir.emalizm, tarihi boyunca sürekli olarak ve değişik türden saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak, özellikle iki önemli dönüm noktasında bu saldırıların yoğunlaştığı görülmüştür. Bunlardan birincisi, Cumhuriyetin kuruluşu aşamasında görülmüştür. Kemalizm’i bu mücadelesinde başarısızlığa uğratmak için yedi düvel ayağa kalkmıştır. Kemalizm’e yönelik ikinci büyük saldırı da içinde bulunduğumuz tarih aşamasında ortaya çıkmış bulunuyor. Uluslararası sermaye, 70’li yıllardan bu yana derinleşerek sürmekte olan bunalımını aşmak amacıyla, dünya üzerindeki egemenliğini görülmemiş boyutlarda artırmakta ısrarlıdır. Bu emelini gerçekleştirmek, dünyayı kendi egemenliğinde bir küresel köy haline getirebilmek için önüne çıkan tüm engelleri yıkmak gereğini duymaktadır. Bu
69

nedenledir ki ulusal devlet ve onunla birlikte, ülkemizin somut gerçekleri çerçevesinde ulusal devletin temelini oluşturan Kemalizm, ağır saldırılara uğratılmaktadır. Kısacası, Kemalizm, Cumhuriyetin kuruluşu aşamasında en büyük sınavlarından birini vermiştir; Şimdi de içinde yaşadığımız “Yeni Dünya Düzeni” aşamasında Cumhuriyeti yıkılmaktan kurtarabilmek için, bir büyük sınav daha vermek zorundadır. Kemalizm’e yönelik saldırılar, her dönemde din kisvesine bürünmüş unsurların önemli desteğini görmüştür. Bu çerçevede, Nurculuğun çok özel ve belirleyici bir rolü olduğunu görüyoruz. Said Nursi’nin kendisi, Nurculuğun bu rolünü “Mustafa Kemal’e karşı Nurun tokadı” 162 ile karşı çıkmak olarak belirlemektedir. Kemalizm’e yönelik saldırıların yoğunlaştığı Cumhuriyetin kuruluş yıllarına tekabül eden, işaret ettiğimiz birinci aşamada, Nurculuğun kurucusu ve temsilcisi olarak Said Nursi sahnededir. İçinde bulunduğumuz “Yeni Dünya Düzeni” aşamasında ise, Nurculuğun “Ilımlı İslam” rolüne soyundurulmuş olan kanadının temsilcisi olarak Fethullah Gülen’i görmekteyiz. Kuşkusuz, Nurculuğun misyonu, bu iki dönem arasında da devamlılık göstermiştir. Bu noktada, özellikle, Said Nursi’nin DP iktidarına sağladığı desteği unutmamak gerekir. Nurculuk, DP’nin iktidarını sağlamada yararlandığı din sömürüsünün belirleyici bir unsurunu oluşturmuştur. Bu sayededir ki ezanın Arapça okunmasına dönülmüş... ve DP iktidarı döneminde Türkiye, dış politikada tam bağımsızlıkçı Kemalist çizgiden Batı’nın yörüngesine hızla sürüklenmiştir. “Ilımlı İslam”ın Ilımlılığı Fethullah Gülen, Kemalizm’in karşısındadır. Kemalizm’in başta gelen kazanımlarını oluşturan bağımsızlık, kadın hakları gibi konularda, ayrıca rüya ve keramet gibi konularda Kemalizm ile bağdaştırılması olanaksız bir tavır içindedir. Ancak, Gülen, Kemalizm karşıtı her akımla da uyum içinde değildir. Fethullah Gülen, Refah çizgisiyle hiç bir zaman uyum içinde olmamıştır. Gülen, bir televizyon söyleşisinde bu durumu romantik bir falcı üslubuyla şöyle açıklamaktadır: “Kalpten kalbe giden yol tıkalı. Aramızda bir ruh uyuşmazlığı var. Bu ruh uyuşmazlığı siyaseti de etkiliyor.” 163 Öte yandan, Ecevit’in belirlemelerine göre, Gülen, “İran’daki köktendinci akıma kesinlikle karşı, Vahabiliğe yani Suudi Arabistan anlayışına çok soğuk bakıyor”.164 Ancak, Fethullah Gülen’in ılımlı bir yaklaşım gösterdiği, hoşgörüyle baktığı ve hatta tam bir güven ve teslimiyet duyguları beslediği güçler de vardır. Gülen, İsrail ve Yahudiler hakkında, geleneksel İslam fanatizminden çok farklı bir tutum sergilemektedir. Gülen’e göre “Böyle bir kavmin -yani Yahudilerin- yaratılış sebebi insanlığın terakkisine zemberek olmak içindir.” 165 Gülen, Kudüs’ün İsrail’in elinde bulunmasını meşru kılacak ilginç bir dinsel gerekçe de bulmuştur: “Yahudiler, Kur’an’ın beyanına göre kıyamete kadar zillet ve meskenet içinde olacaklardır. Şu kadar ki ilgili ayetin devamında belirtildiği gibi bu zillet ve meskenet, insanların ve Allah’ın himayesinde olmamalarına bağlıdır. Yani Yahudiler Filistin’e maddi çıkarları uğruna değil de, Beni İsrail’e ait peygamberlerin eserlerine sahip çıkma adına girdikleri için çok çabuk tokat yemeyebilir... Bediüzzaman da Kudüs’ün Yahudilerin elinde olmasına bu zaviyeden bir açıklık getirmişlerdir.”166 Öte yandan, Fethullah Gülen’in ABD’ye güveni ve hayranlığı tamdır. Bu tavrın kanıtı, Amerikanvari kep takan askere duyduğu hayranlıktan ibaret değildir. Küçük Dünyam isimli söyleşi kitabına konulan bir kaç fotoğraftan birisi, Gülen’i bir binanın önünden adeta tavaf edercesine geçerken göstermektedir. Bu bina Kâbe değil; Beyaz Saray’dır. Ancak, Gülen’in bu konuda bundan çok daha açık mesajları vardır. Gülen, 4 Eylül 1997 tarihli Zaman gazetesinde yaptığı açıklamada bakın ne diyor: “Bu manada inanmış bir insanın Batı karşısında, Amerika’yla entegrasyon karşısında olması katiyyen
70

düşünülemez.”167 Mevcut koşullarda Amerika’yla entegrasyonun, Mütareke yıllarında Amerikan mandası isteyenlerin özlemlerini hortlatmaktan başka bir anlamı olamaz. Bundan sağlayacağımız yararın da, Kızılderililerin Amerikalılardan sağladığı yarardan farklı olacağının hiç bir güvencesi yoktur. Bütün bunlardan sonra, Fethullahçılığa niçin “Ilımlı İslam” denilmekte olduğunun nedeni de ortaya çıkmaktadır. “Ilımlı İslam”ın ılımlılığı, gerçekte, her biri İslam’dan belli bir anlamda sapma özelliği taşıyan diğer dinci fanatik akımlardan farklı oluşundan kaynaklanmamaktadır. “Ilımlı İslam”ın, ülkemizdeki bu tür akımların ortak özelliğini oluşturan, kadını bir günah yumağı sayma, Kemalizm’e karşı olma türünden geleneksel eğilimleri aynen korumakta olduğunu; bu konularda herhangi bir ılımlılık taşımadığını, daha önce görmüş bulunuyoruz. Burada ise görmüş bulunuyoruz ki “Ilımlı İslam”ın ılımlılığı, yeryüzünün egemenleri karşısındaki uyumlu tavrında yansımaktadır; bu tavır, Amerika söz konusu olduğunda tam bir teslimiyete dönüşmektedir. Kimin Okulları? Fethullah Gülen’in açıklamaları içinde, doğruluğunu tartışmasız kabul etmemiz gereken bir tanesi var. Bunu, 6 Nisan 1998 tarihinde Samanyolu’nda yayınlanan söyleşisinde de tekrarlamıştır. Gülen, yurt içine ve yurt dışına yayılmış muazzam bir okul ve yurt ağının kendisiyle bir bağlantısı olmadığını ısrarla vurgulamaktadır. Gerçekten de evlenme veya sakal bırakmama kararını bile rüyalarına göre veren bir kimsenin böylesine dev boyutlu bir organizasyonu ve finansmanı sağlaması ve yürütmesi akıl alacak şey değildir. Fethullahçı olarak bilinen, yurt içinde, 103 okul, 460 dershane, 500 yurt; Orta Asya cumhuriyetlerinde 126 lise. Azerbaycan, Moğolistan, Gürcistan, Kazakistan , Dağıstan ve Türkmenistan’da birer üniversite bulunmaktadır. Ayrıca, dünyanın başka bölgelerinde (Kanada, Uzakdoğu, Orta Asya cumhuriyetleri, Batı Avrupa, Almanya...), 168 oralara uygun stratejiler izlemektedirler Besbelli ki uluslararası boyutlu ve kendi amaçları bakımından son derece başarılı bir girişimle karşı karşıya bulunmaktayız. Fethullahçı olarak bilinen okulların gördüğü yardım ve desteğin çok geniş ve değişik boyutlu olduğu anlaşılıyor. Türk hükümeti ve özellikle dışişlerine bağlı bazı kurumlar, bu okulların yardımındadır. İçerideki bazı zenginlerin sağladığı destekten daima övgüyle bahsedilmektedir. Zengin işadamlarının desteği yalnızca parasal değildir. Başka türlü yardımları da olabilmektedir. Örneğin, “Moskova’daki Türk Lisesi’nin iznini Musevi işadamı Üzeyir Garih” çıkarmıştır. 169 Tüm bu yardımları asıl yönlendirenin ve değerlendirenin hangi güç olduğu sorusunun yanıtını bulmak ise kolay değildir. Öyle görünüyor ki “başkasının taşıyla, başkasının kuşunu vurma”nın çok ustaca kotarılmış örneklerinden birine tanık olmaktayız. Gülen’in buradaki fonksiyonu ise esas olarak vitrin göreviyle sınırlıdır ve bu görevini başarıyla sürdürmektedir. Perde gerisinde faaliyet gösterenler ise başkalarıdır. Kısacası, bu işin uzmanlarının kullandıkları deyimle, başarılı bir “covert action” (örtülü eylem) söz konusudur. Nitekim, Aydınlık’ın belirlemelerine göre “Özbekistan’daki Fethullahçı 18 okulun yöneticisi, dönemin Milli Eğitim Bakanı Sağlam ve MİT yetkililerinin de bulunduğu toplantıda, Amerika’nın bu ülkeye diplomatik pasaportlu 70 öğretmen gönderdiğini” ve “Fethullahçıların bu CIA ajanlarını ‘İngilizce öğretmeni’ olarak barındırdığını”170 açıklamışlardır. Gene Aydınlık’ın daha yakın tarihlerde verdiği bir habere göre ise yurt dışında “Fethullahçı” olarak bilinen okullarda, yalnızca devlet görevlilerine verilen resmi pasaport sahibi ABD’li öğretmenlerin sayısı 3 bine ulaşmıştır.171 Gülen’e göre, “Yurtdışında açılan okullar bir zamanlar Batı’nın yaptığı gibi, misyoner görevi görmektedir”172 Bu bir yönüyle doğrudur. Ancak, misyoner görevini sürdürenlerin, gene başkaları olduğunu bilmek zorundayız.
71

Kuşkusuz, burada söz konusu olan misyon, eskiden görüldüğü türde bir haçlı misyonu değil; neo-liberal dogmalara dayalı yeni bir tür küresel totalitarizmi kurma ve sürdürme bakımından gerekli olan misyondur. Uluslararası güçler, egemenliklerini sürdürmek bakımından din sömürüsünden ilk defa yararlanmıyorlar. Geçmişte, ülkemizdeki Amerikan kolejlerinde görüldüğü üzere, bunun sayısız örnekleri vardır. (Kuşkusuz, bu kolejlerden, asıl gözetilmeyen bir yan ürün olarak ülkemiz bakımından yararlı çok değerli aydınlar da yetişmiştir. Ancak, asıl amacın bu olduğu herhalde söylenemez. Bu okulların, geçmişte, yeri geldiğinde Ermeni isyanı gibi eylemlerde bir üs olarak kullanıldıkları bile görülmüştür.) Fethullahçı okullar, daha ince bir stratejinin eseridir. Bu okullarda örtü olarak kullanılan, geçmişte olduğu gibi Hıristiyan dini değildir. Doğrudan doğruya, faaliyet gösterilen ülkenin dininden yararlanılmak istenmiştir. Bu açıdan, İslam dini bozulmamış haliyle pek elverişli görülmemiş olacak ki “Ilımlı İslam” icat edilmiştir. Papa’yı Ziyaret Fethullah Gülen, bu yıl, Şubat ayının ilk yarısında Roma’ya uçtu, Papa ile görüştü. Gülen’in bu ziyaretinde kendisini, Türkiye’nin Vatikan’daki Büyükelçisi karşıladı; akşam yemeğinde ağırladı. Dışişlerinin tepesinde DSP’li bir bakanın bulunduğu nazara alınacak olursa, Vatikan’daki Büyükelçinin bu ilgisini de Ecevit’in Gülen’e yönelik desteğinin önemli bir halkası olarak yorumlamak yanlış olmaz. Bu ziyaret ve görüşme, iç ve dış basında geniş yer buldu. Fethullah Gülen’in, Papa’nın, Patrik’in veya Hahambaşı’nın İslami versiyonu niteliğindeki bir konuma pompalandığı izlenimi çok insanın zihninde uyandı. Besbelli ki İslam’da ruhban sınıfının ve bir dinsel liderlik kurumunun olmayışı, bazılarının işini zorlaştırmaktadır. Ülkedeki tüm Müslümanların bağlı oldukları bir kişi olsa, o bir kişiyi avucunun içine alan bir gücün, tüm ülkeye ve hatta dolaylı olarak başka bazı ülkelere hükmetmesi, çok daha kolay bir yolla sağlanmış olabilirdi. Doğrusu, “hocaefendilik” makamı, bu iş için biçilmiş bir kaftan gibi görünmektedir. Kimilerinin, Gülen’in gerek Papa ile gerekse Patrik Bartholomeos ile ilişkileri çerçevesinde yüklenmiş olduğu bu rolden büyük bir hoşnutluk duydukları anlaşılmaktadır. Ünlü CIA görevlisi Graham Fuller, Zaman gazetesinde, bu konuda kendisine yöneltilen bir soruyu yanıtlarken Gülen hakkında çok övücü bir dil kullanmıştır. Fuller’e göre, “Batı, Fethullah Gülen gibi örnekleri görünce çok umutlanıyor. Çünkü Gülen, modern devlet ve toplumda İslam’ın nasıl bir rol oynaması konusunda geniş bir vizyonu temsil ediyor”. 173 Bu nedenledir ki Gülen’in Papa’yı ziyaretinin, herhangi bir kişinin ziyaretinin çok ötesinde anlamları bulunmaktadır. Bu ziyaretin gerçekleşmesi için gösterilmiş olan çabalar da bu yüzden, olağanüstü düzeyde ve boyutta olmuştur. Gülen’in Papa ile buluşmasında baş rolü, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz oynamıştır. Gülen, 8 Şubat Pazar günü Vatikan’a hareketinden önce yaptığı açıklamada “Bir kaç ay önce Abromowitz cenaplarının yardımıyla bu buluşma gerçekleşti” demiştir. Aydınlık’a göre “ABD eski Savunma Bakan Yardımcısı, ‘Karanlıklar Prensi’ Richard Perle, FBI ve MOSSAD’ın paravan örgütü Ayrımcılıkla Mücadele Birliği(Anti-Defamation League/ADL) ve Moon tarikatı bu buluşmayı kotaranlar arasındaydı”. Milliyet gazetesi Washington muhabiri Yasemin Çongar’ın 31 Ağustos 1997 tarihli haberinden anlaşıldığına göre “Gülen’i, Washington yakınında geçirdiği günlerde bazı Amerikalı diplomat ve akademisyenler ziyaret” etmiştir; Gülen’in kendisi Morton Abromowitz ile görüşmesini anlatırken “müşterek dostumuz Kasım Gülek Bey vasıtasıyla onu tanıyordum. Toplum hadiselerinin sebepleri ve sonuçları üzerinde konuştuk. Daha sonra teşekkür mektubu yazdı” demektedir; ayrıca “Gülen, Abromowitz’e Ortadoğu ve Türkiye konusunda yazdığı kitap için yardım etme sözü vermiştir”.174 Ecevit’in Takdirleri Ecevit, Fethullah Gülen konusunda oldukça iyimser ve olumlu düşünceler taşımakta. Bunların bir kısmına, buraya
72

kadar yeri geldikçe değinmiş bulunuyoruz. Ancak, Ecevit’in Gülen ile ilgili takdirlerine temel oluşturan bir tespiti daha var ki onun ayrıca ele alınması gerekir. Ecevit’e göre, Fethullahçı denilen kurumlar eliyle gerçekleştirilen “Bu gayret olmasaydı, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve özellikle Azerbaycan, İran’daki köktendinci rejimin nüfuzuna, Suudi Arabistan’ın etkisine girebilirdi”. 175 Fethullahçı denilen kurumlar, kuşku yok ki sözü edilen ülkelerde hızlı bir büyüme göstermişler ve yoğun bir etkinlik içindedirler. Ne olursa olsun, bu ülkelerin İran veya Suudi Arabistan kaynaklı gerici akımların etkisine girmemiş olmalarının nedenini, Fethullahçıların “gayret”i ile açıklamak, biraz fazla taraflı bir tavrın ifadesi olmaktadır. Böyle bir açıklamada gerçekçi bir yan bulabilmek için, sözü edilen ülkelerde, daha önceden, dış kaynaklı din sömürüsüne karşı durmalarını mümkün kılacak, sağlıklı hiç bir kültürel birikimin bulunmadığı varsayımından yola çıkmış olmak gerekir. Oysa unutmamak gerekir ki bu ülkeler, yıllarca, bütün çarpıklığına rağmen, daha önceki rejimin lâik ve Marksist kültürel politikasının etki alanı içinde bulunmuşlardır. Ayrıca, bu ülkelerin her biri, kendilerine özgü ve canlılığını korumakta olan zengin bir kültürel ve sanatsal birikime sahiptirler. Bu ülkelerin ortak değerleri arasında yer alan Ahmet Yesevi, laikliğe temel oluşturabilecek güçlü bir miras bırakmıştır. Üstelik, bu ülkeler üzerinde Atatürk’ün de azımsanmayacak etkileri vardır. O kadar ki bu ülkeler, bizim bazı politikacılarımıza Atatürkçülük dersi verebilecek kadar Atatürk’ü özümsemiş devlet adamlarına sahiptirler. Kazakistan Başbakanı Akejan Kajgeldin, ülkemizi ziyaretinde onuruna verilen yemekte, Başbakan Erbakan’ın Yesevi’yi övmesi üzerine, şu açıklamalarda bulunmak gereğini duymuştur: “Eskiden Hoca Ahmet Yesevi varsa, şimdi de Mustafa Kemal Atatürk var. Atatürk büyük bir devlet adamı olarak demokrasinin yolunu tuttu. Biz de O’nun yolunu tutmalıyız.”176 Öte yandan, bir ozan olarak Ecevit’in bilmesi gerekir ki söz konusu ülkeler arasında, işaret ettiğimiz açılardan, Azerbaycan’ın eksik kalan bir yanı yoktur; tam tersine, “özellikle Azerbaycan”, yetiştirdiği Fuzuli gibi, Sâbir... gibi, dinsel bağnazlığa karşı etkin bir panzehir oluşturabilecek erişilmez kültürel ve sanatsal değerlere sahiptir. Fethullah’ın bütün bunlar arasındaki yeri, devler ülkesindeki Gulliver’den farksızdır. Tüm bu gerçeklere karşın, söz konusu ülkelerde, tarihin değişik dönemlerinden süzülüp gelen değişik kültürel değerlerin, İran ve Suudi etkisi karşısındaki önemini görmezlikten gelen ve bu konuda her şeyi Fethullahçıların son bir kaç yıldaki belli bir yaş grubuna yönelik “gayret”ine bağlayan bir değerlendirmenin, anlaşılır bir yanı bulunmamaktadır. Time dergisi, İran’daki rejim değişikliğine rağmen, hala Amerika’yı “büyük şeytan” olarak gören İran gizli servis elemanlarıyla Amerikan gizli servis elemanları arasında, Orta Asya’da cereyan eden örtülü bir mücadeleden söz etmektedir177 Biz, bu mücadelede taraf olmak zorunda değiliz ve olmamalıyız. “Bir koyup üç almak” umuduyla bulaştırıldığımız Körfez krizinin başımıza neler açtığını vaktinde görebilmiş olan Ecevit’in, şimdi benzer bir konudaki bu tavrı bir hayli şaşırtıcıdır. Öte yandan, biz ulus olarak, hangi amaçla olursa olsun, dini siyasete alet etme doğrultusundaki hiç bir girişimden herhangi bir yarar gelmeyeceğine, üstelik bunun felaket getireceğine dair sayısız deneyimlere sahip bulunmaktayız. Amerika gerçekten bizim dostumuzsa, onun peşinde gözü kapalı olarak sürüklenmekten başka yapabileceğimiz şeyler olmalıdır. İslamiyet’le oynamanın ateşle oynamaktan farksız olduğunu, ihtiyacı olan herkese anlatmalıyız. Bu konudaki acı ama öğretici olaylardan biri de, yakın tarihte İran’da yaşanmıştır. İkinci Dünya Savaşı ertesinde İran’da başa geçen sosyal demokrat başbakan Musaddık, Anglo-Amerikan sermayesinin mollaları kışkırtarak siyaset sahnesine çekmesi sayesinde devrilmişti. Bunun sonucunda, fazla sürmedi, rüzgar ekenin fırtına biçeceği bir kere daha görüldü; mollalar, bu defa içlerinden çıkan Humeyni’nin öncülüğünde Amerikancı şah rejimini yıkmakla
73

kalmadılar; görülmemiş ölçüde bağnaz bir anlayışın temsilcileri olarak topluma ve siyasete egemen oldular. Tarih, bu türden, hiç bir yorum gerektirmeyecek kadar açık derslerle doludur. Sorular Elinizdeki çalışmaya temel oluşturan konferansımın bitiminde, izleyicilerin soruları için de zaman ayrıldı. Bu çerçevede, Fethullahçı olduğu anlaşılan izleyicilerden de sorular geldi. Bunlardan bazıları, aynı zamanda kendi görüşlerini de ortaya koydular. Bunlardan birisi, “5816 Sayılı Kanun hakkında ne düşünüyorsunuz?” gibi bir soru yöneltti. 5816 Sayılı Kanunun “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun” olduğunu kendisine öğretmişlerdi. Ancak, bu Kanunun Atatürk’e “hakaret etmeyi” ve “sövmeyi” yasakladığını; buna karşılık, Atatürk’ü eleştirmeyi suç sayan hiç bir kanunun bulunmadığını; üstelik, Atatürkçülüğün herhangi bir kişinin,bu arada, bizatihi Atatürk’ün kendisinin tabulaştırılmasına imkan vermeyeceğini bilmiyordu. “Devrimcilik” ilkesini benimsemiş ve “özgürlük benim karakterimdir” anlayışı üzerinde temellenmiş olan bir dünya görüşünün, başka türlü olması elbette ki mümkün olamazdı. Aynı izleyici, bu sorusuna ek olarak yaptığı açıklamalar çerçevesinde, benim konuşmamda ortaya koyduğum - kendi ifadesiyle- “bu serbestliğin sebebi”ni, ele aldığım kişilerle ilgili olarak 5816 Sayılı Kanunun benzeri bir kanunun bulunmayışına bağladığını ifade etmiştir. Böylece, birbirine bağlı bir kaç yanlışlığı birden sergilediğinin ve bağlı olduğu anlayışla ilgili bazı vahim itiraflarda bulunduğunun farkında olmadığını ortaya koymuştur. Her şeyden önce, konuşmamda kimseye ne sövmüş, ne de hakaret etmiş bulunuyorum. Dolayısıyla, konferansımda söylediklerimi, herhangi bir kimse hakkında yürürlüğe konulacak, 5816 sayılı Kanun benzeri bir Kanunla yasaklama imkanı yoktur. Buna karşılık, kişilere hakaret etmek, sövmek, 5816 sayılı Kanun veya benzeri başka bir kanun olmasa da zaten yasaktır. Yürürlükteki Ceza Kanunu da kime karşı olursa olsun bu tür fiilleri suç sayar. Yalnızca Fethullah’a değil, Fethullah’ın ruhen aşağı saydığını gördüğümüz çobana da hakaret etmek suçtur. Öte yandan, bu baylar, günün birinde Said Nursi’yi ve Fethullah Gülen’i eleştirmeyi yasaklayan bir kanun çıkarmayı hayal ediyorlarsa, gene yanılıyorlar. Atatürkçülerin, hiç bir zaman gelmeyecek olan öyle bir zamanda bile, bazılarının sebebini anlayamayacakları bir “serbestlikle”, eleştiriden geri kalmayacaklarını bilmelidirler. Çünkü Atatürkçüler takıyye nedir bilmezler. İçinde bulundukları “vaziyetin imkan ve şeraiti” ne olursa olsun, gerekeni yaparlar. Rüya Gene Fethullahçı olduğu tahmin edilebilecek bir izleyiciden şu soru geldi(hiç dokunmadan, düzeltmeden aktarıyorum): “İslama göre peygamberimizin olduğu rüyalar sahihtir. Yani gerçek gibidir. Rüyasında kendisine evlenmemesini söylediğinde bunun gerçek olduğuna her müslüman inanır. Bunun yalanla ne ilgisi var?” Herkesin kendisine göre bir Müslümanlık icat etmesinin sonuçlarına dair, dehşet ve ibret verici örneklerden birini daha böylece görmüş oluyoruz. Kolejli görünümlü, şık giyinimli genç izleyicilerden birisine ait olduğunu sandığım bu yazılı soru, Fethullahçı okulları ziyaret edenler, oralarda “laikliğe aykırı bir öğrenim sistemi bulunmadığını gördüler(...) İrtica bunun neresinde?(...) Bu saygın kuruluşlarda o ülkelere irtica mı taşınmak isteniyor?”178 diye soran Sayın Ecevit’in dikkatlerine sunulur.
74

Peygamberi rüyamda gördüm diyen herkesin söylediklerine inanacak olursak, bunun sonu nereye varır? Bu durumda, Peygamberi rüyamda gördüm, seninle evlenmemi istiyor, diyerek Fadime’yi iğfal etmiş olan, sözde tarikat şeyhi Ali Kalkancı, bir bakıma, çok masum kalmaktadır. O, bu yolla bir genç kızı ikna etmiştir; Fethullah Gülen ise bütün bir ulusu iknaya kalkışıyor. Geri Kalmışlığın İntikamı Sözün sonuna geldiğimiz bu aşamada, ele aldığımız konunun hüzün verici yanlarının ağır bastığını düşünmekteyim. Ünlü Fransız romancısı ve düşünürü Antoin de St. Exupery, Cezayir’de gördüğü geri kalmışlık manzaraları içinde kendisine en çok çocukların durumunun hüzün verdiğini anlatır. Bir romanında “bunlarda öldürülen Motzart’lara acıyorum” diye yazmaktadır. Çocukların her birinin özünde var olan üstün yeteneklerin, olanaksızlıklar ve çevre koşullarının elverişsizliği dolayısıyla daha doğmadan öleceğinden acı duymaktadır. Bazen yeteneklerin doğmadan ölmesinden daha acı olan sonuçlar da doğabilir; yetenekler, aşamadıkları engeller yüzünden, ulaşamadıkları gerçek ve doğru mecralarının dışında yanlış yönlerde ve yanlış mecralarda akıp gidebilirler. Bu arada, geçtikleri yerlerde ve yörelerde onarılması güç yıkımlara da neden olabilirler. Gerek Said Nursi’nin, gerekse Fethullah Gülen’in ender bulunan yeteneklerle donanmış birer çocuk olarak yaşama adım attıklarından kuşku duymuyorum. Her ikisinde de çok belirgin olan, insanları etkileme gücü ve çok derin bir misyon duygusu, kolay bulunabilecek türde ve düzeyde değildir. Said Nursi’yi düşünelim. Bitlis’in bir köyünde yaşama gözlerini açmış, insanlığın yarısı olan kadınları adeta bir günah kuyusu gibi gören bir terbiye ve ahlak anlayışının cenderesi içinde yetişmiş, kendileri himmete muhtaç bir takım hocaların elinde bazı kırık dökük bilgiler edinmiş ve bu donanımıyla İslam dinini, yeni bir yorumla, toplumun ve insanların hizmetine sunmak gibi bir büyük iddianın peşine takılmıştır. Bir bakıma, Atatürk de Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, Kuran’ı çevirecek, dini safsatadan kurtaracak bir din adamı aramaktadır. Bunun için Mehmet Akif’ten yardım ummuş; Kuran’ı ona çevirtmek istemiş; o ise gericilerin baskısıyla Mısır’a kaçmıştır. Said Nursi, dışarıdan bir bakışla bu boşluğu dolduracak çabalar içinde gibidir, ama, gerçekte bambaşka yerlere savrulmaktan kurtulamamıştır. Sanki Ziya Paşa’nın deyişiyle “bu terazi bu kadar sıkleti çekmez” sözünü anımsatan bir süreç geçirmiştir. Nursi’nin başlattığı akım, çok değişik yönlerde ve yerlerde gelişmiş; dünyanın en güzel çiçeğini yetiştirmek umuduyla da olsa, onun ektiği tohumlardan acayip bir bitki ortaya çıkmıştır. Fethullah Gülen’in dramı da çok farklı değildir. Onun, Pasinler’in bir köyünde başlayan yaşamında, Edirne’de, özellikle kadının toplumdaki yeri bakımından farklı özellikler taşıyan bir ortamla karşılaşmaktan doğan şokun etkileri, daha bariz bir biçimde gözlemlenmektedir. Gülen ve Nursi, ülkemizin bozuk gelir dağılımı çerçevesinde, geri kalmışlıkta en önde yer alan iki ayrı bölgesinden çıkmış; bütün ülkeyi etkileyecek güce erişmişlerdir. O bölgeleri, uygarlığın nimetlerinden yararlandırmamış; okulsuz, tiyatrosuz, kütüphanesiz... bırakmış olmanın sonuçlarını yaşıyor gibiyiz. Denilebilir ki Doğu’nun ve Güney Doğu’nun geri kalmışlığı, bağrından çıkardığı bu iki insanın, ülkenin kaderi üzerinde oynadığı rolle bütünlenmektedir. Sanki geri kalmışlık, intikamını almaktadır.

75

Notlar:
2Bkz. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cilt:I, 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1988, s.189-190. 3Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said-i Nursi,Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1979, s.335; Malmîsanj, Said-i Nursi ve Kürt Sorunu, Doz Yayınları, İstanbul, 1991, s.21-24. 4Said Nursi, Nur Meyveleri, s.66; Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, İkinci Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1966. (İlk baskısı, 1971’de yapılmıştır.), s.51. 5Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (arap harfleriyle teksir), başlangıçta numarasız s.2; Turan Dursun, age, s.51
6Said Nursi, age, s.221, Turan Dursun, age, s.62.
7Said Nursi, age, s.60-70; Turan Dursun, age, s. 15.
8Said Nursi, age, s.67; Turan Dursun, age, s. 18. 9Said Nursi, age, s.81-84; Turan Dursun, age, s. 19. 10Said Nursi, age, s.119-125; Turan Dursun, age, s. 20. 11Said Nursi, age, s.150; Turan Dursun, age, s.22. 12Said Nursi, age, s.57; Turan Dursun, age, s. 58-60. 13Said Nursi, age, s.40; Turan Dursun, age, s. 43. 14Said Nursi, Emirdağ Lahikası,Nur matbaası, Ankara, 1959, s.104-105; Turan Dursun, age, s.45. 15Said Nursi, age, s.205; Turan Dursun, age, s.46. 16Said Nursi, Bediüzzaman Cevap Veriyor, Medeniyet Matbaası, Ankara, 1960, s.122; Turan Dursun, age, s. 42. 17Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s.79; Turan Dursun, age, s.42. 18Said Nursi, Sönmez Risalesi, s.29; Turan Dursun, age, s.41. 19Zülfikar gazetesi, 14 Ağustos 1964, s.3, Turan Dursun, age, s.97. 20Said Nursi, Şuâlar, Yeni Asya Neşriyatı, İstanbul, 1997, s.588-648. 21Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.204-206; Turan Dursun, age, s.75. 22Turan Dursun, age, s.71. 23Deccal, bazı kaynaklara göre, ahır zamanda ortaya çıkacağına inanılan ve fitnenin ve fesadın başı olan kimsedir. 24Gülen’in bu konudaki görüşleri için bkz: Zaman, 4 Eylül 1997; Aydınlık, 7 Eylül 1997, s.5. 25"Refah Partisi $ Suudi Bağlantısı", İkibine Doğru, 8 Kasım 1992. 26Cumhuriyet, 26 Şubat 1990. 27Şerif MARDİN, Bediüzzaman Said Nursi Olayı (Çev: Metin ÇULHAOĞLU), İletişim Y., 2.Baskı, İstanbul,Kasım 1992, 406 s.(Mardin’in bu kitabı ilk olarak 1989’de Amerika’da ingilizce olarak yayınlanmıştır); Bu kitap hakkında bkz: Alpaslan Işıklı, “ “Said Nursi” Şerif Mardin’in Bir Kitabı Üzerine”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, cilt: XVIII, sayı: 155, Mayıs 1993, s. 57-62; Alpaslan Işıklı, Küreselleşme ve Demokratikleşme, İkinci Baskı, Tüze Yayıncılık, Ankara, 1996, s.162-174. 28Şerif Mardin, age, s.34. 29Aynı eser, s.43. 30Aynı eser, s.65. 31Aynı eser, s.108 32Aynı eser, s.132 33Aynı eser, s.164. 34Aynı eser, s.277-8. 35Aynı eser, s.280. 36Aynı eser, s.132. 37Aynı eser, s.153. 38Aynı eser, s.113. 39Aynı eser, s.119. 40Aynı eser, s.123. 41Aynı eser, s.130. 42Aynı eser, s.69.

76

43Aynı eser, s.11. 44Bkz: Çetin Özek, Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü , Varlık Y., İstanbul, 1964, s.261-2.(Özek’in bu belirlemelerinden, anılan risalelerin yeni baskılarında rastladığımız örnekler için bkz: Said Nursi, Şuâlar, age, s.313,314; Münâzârat, üçüncü baskı, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1996, s.51,52.) 45Şerif Mardin, Din ve Siyaset, s.65-75; Bkz: Bülent Tanör, Kuruluş , Cumhuriyet Yayını, 1997, s.105-106. 46Şerif Mardin, Bediüzzaman ..., age, s.26. 47Kemalizm ve din ilişkileri hakkında bkz: Alpaslan Işıklı, Kemalizm, Sosyalizm ve Din , Tüze Yayıncılık, Ankara, 1997, s.151-207. 48Şerif Mardin, age, s.46. 49Aynı eser, s.10. 50Aynı eser, s.269. Kemalizm’in demokratikliği ve toplumla bütünleşmesi konusunda bkz: Alpaslan Işıklı, age, s.28-56. 51Şerif Mardin, age, s.164. 52Aynı eser, s.144. 53Aynı eser, s.126. 54Aynı eser, s.128-9. 55Aynı eser, s.36,130-1. 56Aynı eser, s.142. 57Aynı eser, s.155. 58Aynı eser, s.141. 59Aynı eser, s.164. 60Aynı eser, s.146. 61Aynı eser, s.326. 62Aynı eser, s.151 63Ç.Özek, age, s.249. 64M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla , cilt 2, Nil Yayınları, İzmir,1996, s.213. 65Ş. Mardin, age, s.341. 66Aynı eser, s.134. 67Aynı eser, s.160. 68Aynı eser, s.68. 69Hulusi Turgut, “Bediüzzaman Said Nursi’den Fethullah Gülen Hoca’ya Nur Hareketi”, Sabah , 18.1.1997, s.20. 70Said Nursi, Hanımlar Rehberi, s.24; Sina Akşin, “Türkiye’de Ortaçağın Güncelliği” (12-14 Kasım 1997’de toplanan 5. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresine sunulan bildiri). 71Said Nursi, age, s.46; Sina Akşin, age. 72A. Vehbi Vakkasoğlu, Bilinmeyen Kadın , 3. Baskı, Yeni Asya Y., İstanbul, 1980,s.62 -5; Sina Akşin, age. 73Said Nursi, Gençlik Rehberi, 1951, s.16; Ç. Özek, age, s.271. 74M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla , 3. Baskı, cilt:2, Nil Yayınları, İzmir, 1996, s.200. 75M. Fethullah Gülen, age, cilt:1, 5. Baskı, Nil Yayınları, İzmir, 1996, s.211. 76M. Fethullah Gülen, Prizma, Zaman Y., İstanbul, 1997, s.58. 77Ömer Laçiner, “Seçkinci bir geleneğin temsilcisi olarak Fethullah Hoca Cemaati”, Birikim , no:77, Eylül 1977, s. 10. 78Aynı makale, s.7. 79Aynı yer. 80Şemseddin Nuri, Küçük Dünyam (Fethullah Gülen ile hatıraları üzerine röportaj), s.121. 81M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, age, cilt:1, s.84. 82HOCANIN OKULLARI (206 sivil toplum kuruluşunun desteğiyle yayınlanmıştır), İÜ Basımevi, İstanbul 1998, s.28. 83Lâtif Erdoğan, Fethullah Gülen Hocaefendi “Küçük Dünyam”(Gülen ile röportaj), AD Yayıncılık, İstanbul, Eylül 1995, s.67,68. 84Bkz: Nazlı Ilıcak-Coşkun Çokyiğit, “21. Yüzyıla yeni bir ses... Fethullah Gülen”, Akşam , 12-24 Mart 1998. 85“İsmail Nacar Fethullah Gülen’i Anlatıyor: Durmadan Ağlayan Adam” , Cumhuriyet, 22 Ağustos 1995, s.10. 86Lâtif Erdoğan, age, s.27. 87Aynı eser, s.28. 88Aynı eser, s.36. 89Aynı eser, s. 29. 90Şemsettin Nuri, Küçük Dünyam , age, s.65. 91Aynı eser, s. 9. 92Aynı eser,s.91. 93Nazlı Ilıcak-Coşkun Çokyiğit, “Fethullah Gülen-4”, Akşam , 15 Mart 1998, s.15.

77

94Lâtif Erdoğan, Küçük Dünyam, age, s.18-19. 95Şemsettin Nuri, Küçük Dünyam, age, s.137. 96Oral Çalışlar, “Fethullah Gülen Dosyası-2”, Cumhuriyet, 15 Mart 1998. 97Şemsettin Nuri, age, s. 137. 98Aynı eser, s.169. 99Lâtif Erdoğan, age, s.80-81. 100Şemsettin Nuri, age, s.43. 101Lâtif Erdoğan, age, s.126. 102Şemsettin Nuri, age, s.137. 103Aynı eser, s.25. 104Aynı eser, s.27. 105Aynı eser, s.64. 106Lâtif Erdoğan, age, s.111. 107Bkz: Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlana, Varlık Yayınları, İstanbul, 1954, s.66. 108Bkz: “Gülen’i savundu” , Hürriyet, 29 Mart 1998. 109Lâtif Erdoğan, age, s.49-50. 110Aynı eser, s.92. 111M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, age,cilt:1, s.14. 112İsmet Solak, “Ecevit, Gülen’i kararlılıkla savunuyor”, Hürriyet, 30.3.1998. 113M.FethullahGülen, age, cilt:1, s.321. 114Aynı eser, s.104. 115Şemseddin Nuri, age, s.40. 116Aynı eser, s.64. 117M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, age, cilt:1, s.8-9. 118Aynı eser, s.269. 119Aynı eser, s. 91. 120Aynı eser, cilt:2,s.212. 121Aynı eser, cilt:1, s.xxı. 122Aynı eser, cilt:2, s.299. 123Aynı eser, s.296. 124Aynı eser, s.282. 125Aynı eser, s.277. 126Aynı eser, cilt:2, s.298. 127Aynı eser, cilt:1, s.234. 128Aynı eser, cilt:3, 2. baskı, s.13. 129Aynı eser, cilt:1, s.287. 130Aynı eser, s.236. 131Aynı eser, s.285. 132Aynı eser,s.226. 133İsmet Solak, agm. 134M. Fethullah Gülen, age, cilt:2, s.102. 135Lâtif Erdoğan, age, s.133. 136M.Fethullah Gülen, age, cilt:1, s.113. 137Aynı eser, cilt2, s.236. 138Aynı eser,s.138. 139Lâtif Erdoğan, age, s.139. 140Aynı eser, s.122. 141Aynı eser, s.133. 142Aynı yer. 143İsmet Solak, agm. 144M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla , cilt:2, s.99.

78

145Lâtif Erdoğan, age, s. 97-98. 146M. Fethullah Gülen, age, s.314. 147İsmet Solak, agm. 148M. Fethullah Gülen, age, cilt:1, s.217. 149Aynı eser, s.221. 150Aynı eser, s.5. 151Aynı eser, s.17. 152Aynı eser, s.230. 153Aynı eser, s.298. 154Lâtif Erdoğan, age, s.22. 155M. Fethullah Gülen, age, cilt:2, s.207. 156Lâtif Erdoğan, age, s.23. 157Bkz: Alpaslan Işıklı, age, s.151-207. 158Lâtif Erdoğan, age, s. 43. 159M. Fethullah Gülen, age, cilt:1, s.12. 160HOCANIN OKULLARI , age, s.29,30. 161Lâtif Erdoğan, age, s.79. 162Said Nursi, Şuâlar, age, s.334. 163“Hoca’ya Hz. Ömer telkini”, Radikal, 18.4.1997. 164İsmet Solak, agm. 165M. Fethullah Gülen, age, s.14. 166Aynı eser, s.7. 167Aydınlık , 7 Eylül 1997, s.5. 168Bkz: “Fethullah Gülen Dosyası-4”, Cumhuriyet, 17 Mart 1998. 169Hulusi Turgut, agm, Sabah , 28.1.1997, s.21. 170“Fethullah’ın okullarında CIA ajanı öğretmenler”, Aydınlık, 7.9.1997. 171Doğan Uyar, “CIA, Fethullah’ın öğretmenlerine resmi pasaport veriyor”, Aydınlık, 1.3.1998. 172“Hoca’ya Hz. Ömer telkini”, Radikal, 18.4.1997. 173Bkz: “CIA eski ajanı Fuller, Zaman’dan TSK’ya saldırdı” , Aydınlık, sayı:567, 31 Mayıs 1998, s.11. 174Sinan Onuş/ Doğan Duyar, “Fethullah ile Papa’yı Yahudi lobisi buluşturdu” , Aydınlık, 15 Şubat 1998. 175İsmet Solak, agm. 176“Konuktan Atatürk dersi” , Hürriyet, 5.3.1997 177Paul Quinn-Judge, “Stalking Satan”, Time, 30 Mart 1998, s.21.

178İsmet Solak, age.

79

Necip Hablemitoğlu'nun Yazıları
Fethullah Gülen ve Kurduğu İrtica Örgütü Fethullah Gülen Yapılanmasının Tehdit Potansiyeli ve Varisleri Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu Fethullahçılar ve Hizbullahçılar Nurcuların Mahkûmiyet Belgesi
80

FETHULLAH GÜLEN VE KURDUĞU İRTİCA ÖRGÜTÜ
Dr Necip Hablemitoğlu

Said-i Kürdi’nin hemşehrisi ve en sadık müridi Fethullah Gülen cumhuriyet Türkiye’sinin en tehlikeli ve sinsi düşmanıdır. Kendi ifadesiyle tam bir şeriat militanı olarak yetişen Fethullah, eğer dur denilmezse Atatürk’ün ilerici cumhuriyetinin dibine dinamit koymak üzeridir. CİHAD: Nihai atak için kendine bağlı kişilere gayet kurnazca verdikleri taktiklerle çıkışın zamanlamasının iyi yapılmasını, ölümü göze almayı, hesaplaşmaya hazır olunmasını, misyona kitlenmenin önemini, söz değil aksiyon ve hamle gerektiğini, savaş halini, sürekli aksiyonu, karar gününü ve şerefli bir ölümün yeğlenmesini işlemektedir. İ’layı Kelimetullah ve Cihad adlı kitabında cihadın tarifinin “islamla birlikte Allah yolunda kavga verme” olduğunu, herkese farz olduğunu, hangi halde yapıldığını, islami bir görev olduğunu, kıyamete kadar devam edeceğini, peygamber mesleği olduğunu, bir cemaatın kendini buna adaması gerektiğini, cihattan geri durmanın günah olduğunu, en büyük islami müeyyide olduğunu, cihat olmayınca huzurun da olmayacağını, tek ve asıl vazife ayrıca tek çare olduğunu, şehit ya da gazi olunmasının gerektiğini, yeryüzü hakimiyetinin cihatla gerçekleşeceğini, islami bir borç ve en yüksek ideal olduğunu sayfalarca işlemektedir. Bunun böyle olduğuna “Yakînimiz vardır” diyerek müritlerine gaybı bilen evliya havasıyla konuşmaktadır. Ama asıl bu konuda gerçek arzusunu ise şu cümleyle açığa vurur. “Kürsüde de bazen öyle olur. Mesela hz. Hamza vurdu derken, sanki kılıcı ben kullanıyorum gibi olur.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 78) “Biz herkese karşı rabbimizi anlatmakla mükellefiz ve dünyaya karşı hem manevi hem de maddi cihadda muvaffak olmak zorundayız.” (İ’lâyı Kelimetuhllah veya Cihad, sf. 34) “Cihad, bir mümûn’in uğruna canını feda edebileceği en tatlı bir mefkure ve en yüksek bir idealdır. Zira mümin, kendi teri içinde boğulma veya kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihadla elde edebilir.” (a.g.e., sf. 45) “Zira cihaddan geri durmak ciddi bir günahtır, cihad bir hayır kapısıdır, o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet ya şehit olup ebedi hayat, ya da gazi olup hem dünya hem de ukba nimetlerine ulaşacaktır.” (a.g.e., sf. 57-58) “Canını Allah yolunda feda ederek şehit düşen kimselerin bizim anladığımız manada ölmedikleri bir gerçektir.” (a.g.e., sf. 59)

81

“Bir insanın kendisi bizzat ve fiilen mücahedeye katılamıyor, fakat mücahadede bulunana omuz veriyor, kurduğu müesseseleriyle mücahitleri kucaklıyor ve onları koruyup kolluyorsa, o da fiilen mücahedede bulunmuş gibidir.” (a.g.e., sf. 68) “Demekki acizlik, fakirlik ve kadın olma gibi mazaretler … (dolayı) cihad sevabından mahrum kalmayacakları gibi, mükafatından da mahrum bırakılmayacaklardır…” (sf. 69) Bu sözleriyle o, tam bir halk ordusu kurmaktadır. Parası olanlara okul aç demiş açmışlar, ev kirala demiş kiralamışlardır. Gülen kadın, ihtiyar, çocuk herkesi maddi manevi her türlü hizmete sokmuştur. Bu kitabının 70’inci sayfasında konu başlığı “Cihada Her An Hazır Olmalıyız” şeklindedir. Bu sözüyle kitaplarının çeşitli bölümlerinde defalarca tekrar ettiği “Metafizik Gerilim”i gerçekleştirmektedir. “Eğer bir diriliş bekleniyorsa, o da metafizik gerilimi olan kimselerin omuzunda olacaktır.” (Asrın Getirdiği Tereddütler, sf. 142) Böylece yetiştirdiği ve kendisine bağlı kadroları adım adım nihai hedefi için hazırlamaktadır. Cihad adlı kitabının 72’nci sayfasında insanların her türlü güç ve maddi imkanını dava için nasıl hizmete hazır hale getirmelerinin gerektiği, etkileyici şekilde anlatıldıktan sonra da “Bu bir hazırlıktır ve bu hazırlığın, geleceğin teminatı bakımından taşıdığı ehemmiyet ise her türlü izahtan varestedir” diye sözünü tamamlamaktadır. Yapması gereken şeyi de şöyle formülleştirmektedir: “Rasul-i Ekrem’den kalma bir vasiyet vardır. Bu emanet, dünya ve ukba saadetinin teminatı olan islami hayatın hayata hakim olmasıdır. Bu mukaddes emaneti afâk-ı âlemde temsil vazifesi, bugün bir borç olarak bize düşmektedir.” (sf. 90) Hedefini kendi düşüncesiyle meşrulaştırmak ve taraftarlarına manevi baskı uygulamak için de, “Fitne kalmayıp, yeryüzünde yalnız Allahın dini hakim oluncaya kadar onlarla savaşın Bakara 2/193 ayeti”ni söylemektedir. “İslami onur ve gururu taşıyan her fert ve millet, mutlaka kendini cihad vazifesiyle vazifeli görmelidir.” (a.g.e., sf. 49) Cihat konusunda müslümanlığın çıkış yıllarına ait hikayeleri sayfalarca anlatır. Peygamberin etrafındaki insanlar cihat etmekte ve ölümü arzulamaktadırlar. Hele bir yaşlı kadının küçük torununu boyundan büyük bir kılıçla peygambere hediye edilişi anlatılır. Boyundan büyük kılıçla bu çocuk inanılmaz kahramanlıklar gösterir. Cihad adlı bu kitabın altıncı bölümü olan 20 sayfalık “Cihad Aşıklarından” adlı kısmı tamamen bu hikayelere ayrılarak okuyucuya verilmek istenen onların da cihada çıkıp, taa ölümü bulana kadar devam etmelerini sağlayacak ruh halini yaratmaktadır.

82

Bu kitapta ayrıca sahabelerden cihada gidemeyenlerin üzüntüleri bin bir şekilde anlatılarak, günahla helak olma korkuları vurgulanır. 112-117 sayfaların arasında peygamber devrine ait çeşitli hikayeler anlatılır, bugünkü duruma atıflar yapılarak, cihattan geri duranın vay haline denmektedir. “Evet boyunduruğun yere konduğu şu dönemde, din-i mübin-i islamı i’lâ etmek için koşup cihad etmiyor veya edemiyorsak; savleti altında ezildiğimiz bir dönemde, hakkı batılın satvetinden kurtarmak için uykularımız kaçmıyor ve ciddi bir izdirap duymuyorsak, kınanacak birisi varsa o da biziz.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 97) diyerek herkesi cihada teşvik etmektedir. Cihadın tarifini de “…islamla birlikte Allah yolunda kavga vermenin adıdır. Bugün cihad denince akla gelen budur” (Asrın Getirdiği Tereddütler-3, sf. 186) şeklinde yapmaktadır. Bu kitabın en sonunda kendine bağlı bir okuyucuyu getirdiği ruh hali, insanın cihad vasıtasıyla mutlaka şahadeti (ölümü) arzular hale gelmesidir. TEBLİĞ: İrşad Ekseni adlı kitabında işlediği konu “Emr-i bi’l-maruf”( iyilikle emretmek) “nehyi anil münker” (kötülüklerden uzak durmak) “TEBLİĞ”dir. Kitapta müslümanların kendi ibadetlerini yapmalarının yeterli olmayacağını, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i anil münker yapılmadıkça bütün halkın Allah tarafından cezalandırılacağı anlatılıyor. Emredenin kurtulacağı, dini korumanın ilk şart olduğu, müslümanın eliyle olmazsa diliyle değiştirmesi o da olmazsa kalbiyle buğz etmesi gerektiği anlatılıyor. Tebliğ için fertlere nasıl yaklaşılacağı, muhatabın tanınması gerektiği, duruma göre nasıl bir tavır takınılacağı, adam seçmenin nasıl olduğu anlatılarak bunlar hadisler ve ayetlerle destekleniyor. En sonunda da tebliğ adamının özellikleri sıralanıyor. “Din, emr-i bi’l-maruf, neyh-i ani’l-münker’dir.” (İrşad Ekseni, sf. 53) diyerek dini tebliğ olarak sunmakta ve devam etmektedir; “Bu önemli vazife (tebliğ vazifesi) yapılmadığı zaman, toplumun maruz kalacağı muhtemel musibetleri, efendimiz şöyle dile getirmişti: ‘Ne olacak halimiz? O gün kadınların başkaldırdığı, sere serpe, açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, kötülüklerin her tarafta yayıldığı ve hakkı ifadenin terk edildiği gün.’ (sf. 9) ‘Bütün kötülükleri iyi ve iyilikleri kötü gördüğümüz gün haliniz nice olacak bir bilseniz’, (sf. 10) buyurdular. Biz bu hadisin bu bölümünden, günümüzdeki umumi duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım. Evet, hadis-i şerif, bir gün her şey tersine dönüp değerlerin alt üst olacağına, iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın terviç edileceğine, terör-anarşi revaç bulacağına, iman ve kuranın aşağılanacağına, Allaha inananların hor ve hakir görüleceğine, birçok kötülük bizzat devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına, dine ait hakikatlerin gericilik addedileceğine işaret etmektedir… Çağın insanı bunu on misliyle yaşadı ve zannediyorum daha bir süre de yaşayacak.” (a.g.e., sf. 10) Sözü edilen bu kitaba Ahmet Kurucan 1997 yılında Önsöz yazdığına, ve kitaptaki konular ses bantlarındaki konuşmaların tasnif edilmesinden sonra sınıflanıp yazıldığına göre yukarıdaki vaazın tarihini en azından 1 ya da 2 yıl daha geriye götürmek mümkündür. Buna

83

göre Fethullahın ifadesiyle bu zillet ve hakaretlerin bir süre daha yaşanması gerekir sözünden bu yana en az 4 ya da 5 yıl geçmiş demektir. Bu hesaba göre artık yolun sonuna gelinmiş kabul edilebilir. Şimdi ifade edilen söz ve tavırların halk arasında nasıl bir bölücülük yarattığı hatta büyük oranda da bunda muvaffak olunduğu bir gerçektir. “ ‘Hadis’: Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin. Gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğz etsin. İmanın en zayıfı da budur.(Buğz etmek) Münker islamın çirkin gördüğü herşeydir. (sf. 32) Fethullah Gülen; “Bir mümine düşen şey de …o münkeri eliyle değiştirmesi eliyle değiştirmeye gücü yetmiyorsa, ister sözlü ister yazılı diliyle, buna da imkanı yoksa münkere kalbiyle buğz etmesidir. Ki, imanın en zayıfı da bu son davranıştır.” (sf. 33) Şimdi düşünmek gerekir. Hizbullah örgütü kendilerince münker gördüklerine bu hadisin gereğini yaptılar. Yani elleriyle değiştirdiler. Öyle bir değiştirdiler ki insanlar dünyalarını da değiştirmek mecburiyetinde kaldılar. Düşünmek gerekir ki Hizbullah’ın kampları olmadı. Hizbullahçılar onlarca yıllardan beri her mahallede birkaçı bulunan evlerde yüzlerce kitap okuyarak, her türlü taktik ve stratejiyi Fethullah’ın örgütünde olduğu gibi öğrenmediler. Yüzbinlerce her konuda yetişmiş militanı bulunan Fethullah’ın o gün geldiğinde vereceği emirle yerlerinden fırlayacak müritleri en büyük iman sahibinin kendileri olduğunu göstermek için münker kabul ettiklerini elleriyle değiştirmek istemelerinde bir anda milyonlarca ülke evladı katledilecektir. 1960’lı yıllarda bu zihniyet Endonezya’da bir gecede bir milyonun üzerinde insan boğazlamıştır. Devam ediyor Fethullah; “Evet zaman olur insan bu vazifeyi, kendi hanımına ve çocuklarına karşı eliyle ve diliyle yapar. Orada hem el, hem de dil konuşur. Fakat bazen elin konuşamayacağı yerlerde bu vazifenin dil ile yapılması icap eder. Yakın akrabaya karşı ekseriyetle uygulanacak metod budur. Bunu da yapamıyorsa onlarla arasındaki kalbi irtibatı yeniden gözden geçirir…Bunun en asgari seviyedeki alameti münkere kalben buğz etmektir. Ve … bu kalbi infial de süreklilik istemektedir.” (sf. 34) Henüz cihat açılıp çıkış yapılmadığına göre ev içinde dayak ve hakaret normal hale gelmiş demektir. Akrabalara karşı da düşmanlık hisleriyle kalbi buğz söz konusu olduğuna göre toplumda bölücülük had safhaya gelmiş demektir. Ayrıca bu davranış Atatürk’ün kurduğu ilerici demokratik cumhuriyetin temellerine çoktan dinamitlerini koymuş, demokrasi aleyhine fakat şeriat lehine büyük kaleler ve mevziler zaptetmiştir. “Ancak toplumda “emr-i bil-maruf, nehy-i ani’l münker” vazifesi yapılmıyor ve bunun için müesseseler kurulup, bu vazife sistemli bir şekilde ifâ edilmiyorsa Allah o cemiyetin altını üstüne getirir ve o cemiyet, o millet asla payidar olamaz.” (sf. 68-69) diyerek de bu görevin devlet tarafından dikkate alınmasını sağlamak istemektedir. Bu bağlamda diyanet işleri kurumunu kastederek de;

84

“Aslında dini hizmetleri belli bir teşkilatın emrine verme, başkalarının bir oyunu olsa gerek. Böyle bir yaklaşımın islamın cihad ve tebliğ anlayışıyla hiçbir alakası yoktur. Evet islam dini sadece camiye hapsedilecek bir din değildir.” (sf. 87) “Bu millet şimdi artık lafa değil, yaşantıya bakıyor.” (sf. 109) Yetiştirdiği kadrolara sonuç başlığı altında şunları telkin etmektedir (sf. 206): 1.“Tebliğ ve irşad vazifelerin en mukaddesidir. 2.Tebliğ normal zamanlarda farz-ı kifaye olsa bile günümüzde ihmale uğrayan meselelerden olduğu için farzlar üstü farz konumuna gelmiştir. Onun ihmali katiyen caiz değildir. 3.Vazifeyi ihmal ederek ölen bir kimsenin nifak içinde ölmüş olmasından endişe edilmelidir. 4.İçinde bu kutsi vazife yapılmayan topluluğu Allahın helak etmesi muhtemeldir. 5.Bu kutsi vazife fert, millet ve devletler planında da alınmalıdır. 6.Bize tebliğ adamları lazımdır. Bu dini ayakta tutacak, onu cihanın dört bir yanına götürecek olanlar da ancak onlardır. 7.Tebliğ adamı tebliğinde çok ısrarlı olmalıdır. 8.Tebliğ adamı havari karakterinde olmalıdır.”

TAKTİK – STRATEJİ – TAKİYYE: Bütün bu görevler için taraftarlarına salık verdiği taktik, strateji, takiyye usulleri ve saklanmaların nasıl olacağını çeşitli kitaplarında anlatıyor. Kendisinin örtük konuştuğunu şöyle belirtiyor; “Toprağa tohum atmak vazifemiz, ona güneşin ısı ve ışığını gönderme, ona neşvü nema verme ise Cenab-ı Hakk’ın işidir. Ben meseleyi istiare yoluyla anlatıyorum. Siz tohum, toprak ve güneşi içtimai platformda değerlendirin.” Zamana göre strateji gerekir, söylenecek her şey söylenmez, aksiyonda zamanlama önemlidir, saklanmalı, titiz olmalıdır, değişen şartlara göre tavır belirlemelidir, taktik muhammedin tedbiridir, denge gözetilmezse ne olur, mümin buğday tarlası gibidir, fizibilite yapılmalıdır, insan kazanılmalıdır, istikamete dikkat edilmelidir, temkinli olmalıdır, sırran tenevveret uygulanmalıdır, aynı düşüncede olmayanlara birden bire karşı çıkılmamalıdır, zaman ayarlaması yapılmalıdır, yeniden diriliş esnasında nelerden faydalanmalıdır, gizlilik şarttır, ihtiyatı terk etmemelidir, saklanmalı, görünmemelidir diye sıralanabilen öğütleri ve emirleri bulunmaktadır. “Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki söylenmesi gereken her şeyi şimdi söylerse, kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir.”(Fasıldan Fasıla-1, sf. 119)

85

“İşte bu manada telattuf, yapılan hareket kime karşı yapılıyorsa, tavrımız onlar tarafından hiç hissedilmeden ve sezdirilmeden yapılmasıdır ki, bunu gidip, hedefi vurma ve yara almadan da dönme, gibi bir ifadeyle arz etmemiz mümkündür.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 207) - Tam bir gerilla gibi. “Bugün devrin getirdiği şartlar ve hizmetin stratejisi açısından, bir yanağına vurana öbür yanağını çevir, karşılık verme, sokağa dökülme diyorsak, …illerde inşallah Muhammedi zemin tam oturacak ve renk bütün renklere hakim olacaktır.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222) “Evet, Allah Rasülü etrafında her zaman işte böyle serdengeçtiler oldu, fakat o, hayatının hiçbir anında, ama hiçbir tedbirde kusur etmedi. Kuvvet dengesinin olmadığı bir yerde ortaya atılmasının hezimet ve mağlubiyetle neticeleneceğini herkesten iyi değerlendirdi ve bu sebeple de stratejisini hep temkin ve tedbir ile örgütledi.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 141-142) “Evet denge gözetilmediğinde, hezimet ve mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu şartlarda kahramanlık gösterisi sadece bir ihanettir.” (a.g.e., sf. 142) “Hadiste mümin ekine benzetiliyor. Bela ve musibetler karşısında o, fırtına önündeki gibi eğilir, yerlere yatar ve fırtına dinince tekrar ayağa kalkar. Bizim bu hususiyetimiz şeytan cephesini tedirgin eder… geçenlerde onlardan biri bu durumu hissetmiş olacak ki, aynen bu benzetmeyi kullanarak, belli güçlerin dikkatini çekiyor ve –onlar fırtına önünde ekin gibi davranıyorlar, bu durum sizi aldatmasın- diyordu.” (a.g.e., sf. 273) “Türkiye’de islamın idbarının ikbale dönmesi için, hizmet meydanına atılmış hak erlerinin istikamete çok dikkat etmeleri gerekir… Bu aynı zamanda da hedefe varmanın önemli bir vesilesidir.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 76) “…bir diriliş hamlesi ve bunu hayatın her kesimine yayma çabası içinde bulunan bu gruplar sırran tenevveret düsturuyla hareket etmelidirler. Böylece … faaliyetlerini hiçbir engelle karşılaşmadan … devam ettirirler.” (a.g.e., sf. 128) “Arkadaşların mutlaka ama mutlaka temkinle hareket etmeleri şarttır.” (a.g.e., sf. 100) “Sizin gibi düşünmeyip farklı dünya görüşüne sahip(lerin) karşısına aceleyle çıkılmamalı… Yoksa bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayr-ı memnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karşınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar-3, sf. 40) “Bediüzzaman gibi bir insan, dünyanın neresinde olursa olsun, insan yetiştirdiği taktirde, o dünya ile oynayacak duruma gelir. Tabii ki bu gibi meselelerde zaman ayarlaması, yapılmak istenen işin çapına göre hesap edilmelidir.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-3, sf. 117) “O halde kuvvet dengesinin olmadığı durumlarda tekniğe, taktiğe başvurulmalıdır. Aksi takdirde karşı gelinemeyeceği muhakkak olan kuvvetle çarpışmaya kalkmak davaya en büyük ihanettir. (Prizma-1, sf. 86) “Meşveret, işlerin düşünce planında ele alınması, fizibilitenin yapılması demektir. Bunlar çok önemli şeylerdir ve katiyen toy dimağların, tecrübesi ve bilgi birikimi olmayan insanların

86

yapacağı şey değildir. Öyleyse hamle öncesi bu işlerin planlanması...”(Fasıldan Fasıla-3, sf. 121) Nasıl bir takiyye uyguladığı ise İrşad Ekseni adlı kitabının 34’üncü sayfasında anlattığı şu hikaye ve eklediği kendi sözüyle çok demonstratiftir. “(Bedir esirleri hakkında görüş beyan edilirken Hz. Ömer’in söyledikleri bunun en çarpıcı ifadesidir. O: “Ya resullallah, herkese akrabasını teslim et ve herkes kendi eliyle akrabasının işini bitirsin. Hz. Hamza’ya kardeşini ver, onu o öldürsün. Ali, kardeşi Akil’in hakkından gelsin. Bana da benim yakınlarımı ver, onları da ben öldüreyim…” demiştir. Gerçi istişarede bu görüşler kabul edilmeyecektir ama, bir müminin münkere karşı tavrını ifade etmesi açısından uyulmasa da üzerinde durulmağa değer bir üslûptur.)” Gayesinin islam devleti olduğunu çok açık ortaya koyan Gülen, diğer cemaatlarla uzlaşmanın şart olduğunu, diğer cemaat mensubu ve önderlerine kendine bağlı kişilerin nasıl davranmaları gerektiğini “Ölçü ve Yoldaki Işıklar-2” adlı kitabının 3 ve 32’nci sayfaların arasında “Birleşme noktaları” bölümünde uzun uzun anlatıyor. Düşmana karşı faslı müsterekelerde nasıl birleşileceğini, ihtilafların körüklenmemesi gerektiğini, karşılaşılabilecek tehlikeleri sayarak uyarılarını sıralıyor. Bu kitapta Fethullah Gülen gayesine varana kadar diğer cemaatlarla nasıl ve hangi boyutlarda ilişki kurulması gerektiğini bakınız nasıl anlatıyor. Tabii bu gruplara bütün gruplar dahil. Toplu mezarları bulunan Hizbullah ve benzerleri de. Ölçü veya Yoldaki Işıklar-2 “Birleşme Noktaları: · Asıl mesele ise, bütün bu olup bitenlerden sonra, yeni oluşu, kadim ve sarsılmaz prensiplere tevfikan mükemmel hazırlamaktır. ·İşte bizler bugün, böyle bir olma veya olmama durumuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Ya bütün bu buhranlardan sonra bir iz’anla kurulmasını tasarladığımız dünyayı kuracak ve huzura ereceğiz, veya… çekilen binlerce ızdırap ve boş kılacak bir anlayış ve davranışla maazallah geri geriye gideceğiz. (sf. 3) ·Doğrusu ittifak ve iftirak (dağılma, perişan olma) mevzuu, günümüzde ehemmiyetini koruyan en aktüel bir mevzuudur. O her devirde ehemmiyetini korusa bile, merkezi taazzurun (şekillendirme) gerekli olduğu, hem çok gerekli olduğu bir dönemde, ciddiyeti giderek artan ve bütün içtimai meselelerin önüne geçen bir mevzu haline gelmiştir. …Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dirilişimiz için bundan daha büyük tehlike tasavvur etmek mümkün değildir. (sf.4) ·Zira, anlaşma ve uzlaşma, her şeyden evvel bir akıl ve mantık işidir. Akla ve mantığa dayalı bir vahdet işidir ki, dayanır ve uzun ömürlü olur. Buna karşılık günümüzde daha çok hissi vahdet ve kardeşlik vardır. Bu ise zayıf, yetersiz ve kısa ömürlüdür. Belli bir grup karşısındaki toplanmalar, düşmanlık duygularıyla bir araya gelmeler; saldırmış ve saldırılmış olma ruh haleti içindeki derlenmeler, hissi birleşmelerin gelip geçici dalgalarından ibarettir. Bugünkü keyfi ve kemmî buudlarımız içinde böyle bir vahdet kat’iyyen yetersizdir ve hele mukaddes prensiplerimiz açısından asla tecviz, tasvîb ve muhakkak suretle takdîr göremez. (sayfa 5-6)

87

·Öyle ise, iç ve dış ayrıcı faktörleri hesaba katarak, fasl’-müştereklerimizin müzakereye getirilmesine ve birliğimizin aklîlik ve mantıkîlikle yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır. …hiç olmazsa, Anglo-Sakson ve Galler ittifakı biçiminde bir ittihada ihtiyaç, hem çok şiddetle ihtiyaç vardır. Düşmanlarımızı meşgul etme, düşündürme ve göz açtırmama gibi kiyâset ve dirâyet isteyen hususları beceremezsek bile, hiç değilse onların oyunlarına gelmeme ve elimizle kendi tükenişimizi hazırlamama anlayışını göstermeliyiz. Aslında buna mecburuz da. (sayfa 6-7) ·… temelde olmayan farklı düşüncelerin normal kabul edilmesi ve en azından bir yabancıya karşı takınılan suni nezaket kadar, (onlara da davranılması) elzemdir, zaruridir, mukaddes birlik ve düzenimize bir temennâ ve selâmdır. (sayfa 8) ·…aramızda bölücü faktörler vardır…” 1.Çeşitli cemaatlar çeşitli vazifeleri ayrı bir yol tutarak yürütmektedirler… 2.…her grup kendi rehberini müceddid kabul etmektedir.” 3.… harika bir zata ihtiyaç vardır … o gerekli ıslahatı bir hamlede yapabilmelidir. 4.… içimizdeki ihtilafların da mecburiyetindeyiz.(sayfa 9-10) dıştan körüklenmesini de hesaba katmak

·Türkiye ve islam dünyasında … bir araya gelen her cemaat için, bazı tehlikeler vardır. ·(Birçok sebepler) pek çok grubun meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu gruplar arasında yer yer ciddi ihtilaflar, …endişe verici kavgalar olmuştur. (sf. 19) ·Ehli sünnetin cevaz verdiği sınırlar içinde, her yolculuk aziz bilinmeli ve her hizmet alkışlanmalıdır. (sayfa 21) ·Kısacası … onlarla, kıymetli bir hazineyi taşıma mecburiyetinde olduğunu bir lahza hatırından çıkarmaz. Böyle olunca da, aynı istikamette hareket eden herkesi, kendine yardımcı kabul eder, her muvaffakiyetine ta’zim durur. (sayfa 22-23) ·Öyle ise, siyasi, gayri siyasi, bütün gruplar için “Vahy-i münzel”in âlem-şümul davetine icabetten başka, ne çare ne de ma’kul bir mesned kalmadığı çağrısıyla insanımıza sesleniyoruz “Hepiniz toptan Allahın ipine sımsıkı sarılın, ve sakın parçalanıp ayrılmayın.” (sayfa 27) ·… mukaddes gaye ve ideallere karşı ihtiram hissinin sarsılması, keza büyük dava ve ona bağlı mübeccel mefhumların yerini bir kısım küçük hesap ve çıkarların alması, aradaki râbıtayı daha kuvvetli hale getirmemizi zaruri kılmaktadır. O da, bütün faslı müştereklerimizi ortaya dökerek, onlarla ayırıcı faktörlerin muvazenesini yapma şeklinde olacaktır. İman esasları birliği, amel ve ibadet birliği… (sayfa 28) ·Bütün rehber ve rehnümâlara lider ve başbuğlara vicdan-i umumiyi tâmire ma’tuf bir hususu, bir kere daha hatırlatmak istiyoruz. (sayfa 30) ·Düşmanlarımızın entrikalarına karşı uyanık olun, onların oyunlarına gelmeyin ve onları idare etmesini bilin. Kendi aranızda birbirinizden adam ayartma ve aktarmayı

88

düşünmeyin…Bilakis müminlere karşı daima diffuzyona hazır durumda bulunuz.” (sayfa 32)

uğradığınız

“Cemaatlar arasında irtibat şarttır ve zaruridir. Bu yapılmadığı taktirde cemaatleşmeler bölünmeyi, ufalanmayı eriyip gitmeyi netice verir. Bu ise islam adına büyük bir zarardır… çaresi bütünleşmek, birlik beraberliği korumaktır… Ancak bu hususta bazı prensiplerin hatırlanmasında yarar var. Evvela hiçbir cemaat bir diğerinin aleyhine bulunmayacak. İkincisi cemaat fertleri, diğer cemaat büyüklerine karşı saygılı davranmalı… üçüncüsü bütün bu cemaatlar birbirlerinin dertleriyle dertenmeli. Cemaatları sevin, sevemiyorsanız kendinizi sevmeye zorlayın.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 170-172) “…islami cemaatlardan herhangi birine dahil her fert manevi bir şirketin üyesi demektir.” (a.g.e., sf. 174) Görüldüğü gibi her taktiği, stratejiyi, imkanı, takiyyeyi, riyayı ve yalanı kullanarak hedefine mutlak ulaşmak istemektedir. SAİDİ KÜRDİ’NİN MÜRİDİ: Gülen, Said-i Kürdi (veya Nursi)’nin, onların adlandırmasıyla Bediüzzaman’ın müridi olduğuna şüphe bırakmayacak şekilde sözler söylüyor, açıklamalar yapıyor. Kurduğu örgütünün de aslında onun öğretisi doğrultusunda kurulduğunu da açıklıyor. Onu överken asrın çilekeşi, çağın büyüğü, kâmil mürşid, ruhların hekimi gibi terimler kullanıyor. Said-i Kürdi’nin memleketi Bitlis, Hizan, Nurs’u islamın hameleleri (yüklenmişleri) için sığınak diye adlandırıyor. “İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lazım. Bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerde zuhuru … katiyen tesadüf değildir. Hizan ve Nurs, yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potensiyel güç meydana getirmiştir.”(Küçük Dünyam, sf. 13) Hemen hemen her kitabında bir ya da birkaç kez bağlı olduğu nurculuğun kurucusu Said-i Kürdi’nin şu sözüne yer vermektedir. “Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarma yolunda, dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsür senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim beni intihardan men’etmeseydi Said belki bu gün toprak altında çürümüş olacaktı. Bütün hayatım zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi de, dünyamı da feda ettim. Helal olsun … çünkü bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon, belki daha ziyade kişinin imanını kurtarmaya yetti…”

89

Gülen’in dedeleri de Said-i Kürdi’ye yakın yerlerden Erzurum’a göç etmişler. Gülen’in bütün derdi manevi olarak bağlı olduğu adamın intikamını almak, gizlediği saklı amacı ise bir Kürt devleti kurmaktır. Nitekim dış ilişkileri, son derece güçlü siyasal, gizli örgütsel ve istihbarat teşkilatı ile bağlantıları olduğu intibaını uyandırmaktadır. “Haddimi aşarak ben de aynı şeyi söylüyorum. Beş on insanla cihanı fethetmemiz mümkündür. Kaldı ki o büyük zatın (Bediüzzaman) açtığı çığırın mahiyeti bugün ortadadır. Ve şimdiye kadar olanlar da, ileride olabilecekleri ihtar mahiyetindedir. (Fasıldan Fasıla-2, sf. 198) “…ülkenin her köşesinde en utandırıcı tehcirlerin yaşandığı … o kapkara günlerde, Bediüzzaman hâzik bir hekim edasıyla … kendi kendimize esaretlerimizi hatırlattı… tekye, zaviye, mektep ve medresenin bütün varidatını başımızdan aşağı döktü. (a.g.e., sf. 202-203) diyerek onun bir tarikatçı olduğunu ifade ediyor. “Evet, Bediüzzaman …her tarafta islami ve milli değerlerin enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ifritten bir dönemin, …rahatsızlıklara reçeteler sunan bir hekimi olmuştur. O, upuzun ve karanlık yılların…” (a.g.e., sf. 203) deyip devam ediyor. “…Koskoca bir milletin mahv ve izmihlâline göz yumup lâkayd kalmak bu aslan yürekli insanın tabiatına zıttı.” (a.g.e., sf. 207) “Eğer Bediüzzaman, soluk soluğa ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman, onu anlayacak birkaç yüz aydın, düşüncelerinde ona destek olabilseydi…” (a.g.e., sf. 207) “Bediüzzaman hazretleri, ‘benim hakiki talebelerimden bir tanesi bir yere girmişse, ben o yeri o talebem sayesinde kendi hesabıma fethedilmiş bilirim’ diyor. Buna göre, bir okula gelip giden arkadaşımız var da, o okulda hala başka düşüncede olan insanların mevcudiyetine rastlanıyorsa, o insan talebeliğini bir kere daha gözden geçirmelidir.” (Prizma-2, sf. 18) “Risale-i nurlarda olduğu gibi, onların gölgesi sayılan Kalbin Zümrüt Telelerinde’de (F.Gülen’nin kitabı) hedef göstermenin yanı başında, o hedeflere ulaşmak için temel esaslar verilmeye çalışılmıştır.” (Prizma-2, sf. 3) “Risaleleri eğer hakkıyla anlasaydık, medrese ve tekyelerden bekleneni verirdi” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 206) diyerek risaleleri övmekte, kendi kurmuş olduğu ışık evlerinde de ve daha önceleri kurduğu kamplarda daha birçok başka dersle birlikte bu risaleleri tedris ettirmektedir. İşte bu risalelerin yazarı Said-i Kürdi 1960 yılında Emirdağı’da 60 bin kişiyle birlikte yeşil bayrak açmasının ardından gelen günlerde bir mucize göstermek kabilinden müritlerine şöyle demiştir: “Ben Urfa’da öleceğim. Üç gün müddetle naşım bozulmayacak. Bana bağlı olanlar gelip beni tavaf edecekler. Akabinde üçüncü günün sonunda defnedileceğim.” 27 Mayıs ihtilâlinden kısa bir süre önce ölen Said-i Kürdi mucizesini yapamamış, sabaha karşı öldüğü Urfa’yı öğleden önce leş kokusu sarmıştır. Edememişler öğleye varmadan onu apar topar toprağa vermişlerdir. Said-i Kürdi (Nursi’ye) bağlı olanlara bu durum hatırlatılıp, efendilerinin mucizesinin sökmediği söylendiğinde hiçbir cevap verememektedirler. DAVA:

90

Gülen’in ilk davası hocası Said-i Kürdi’nin intikamını almak, ama asıl gayesi de bir şeriatçı Kürt devleti kurmaktır. Bunun için: “Eğer elimde imkan olsaydı, her birinizin içine, evinizin yolunu unutturacak şekilde ızdırap ekerdim…Yapar ve her birinizi dava düşüncesiyle deli etmeye çalışırdım.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 141) davada münferit hareket edilmemesini, dayanışmanın şart olduğunu, “islam davası bugün bizden çok daha fazla fedakarlıklar beklemektedir”(Fasıldan Fasıla-3, sf. 5) diyerek “artık Ramiz hocanın oğlu değilim. Kaderim, sizin kaderinizle, davanın kaderiyle bütünleşmiş. Bu safhadan sonra benim münferit kararlar vermem ve o kararlara göre davranmam açık ya da kapalı hizmete ihanet sayılır. Vereceğim yanlış kararların riski bütün bir cemaata râcî olur…” (a.g.e., sf. 69) demekte, örgütünün elebaşı olarak sorumluluklarının altını çizmektedir. “Biz bugün müslümanlar olarak çok ağır bir mesuliyetin altında bulunuyoruz. Bir dönemde sahabe gibi seçkinlerle temsil edilen bu dava, bugün, cılız iktidarımıza rağmen, ilahi bir ihsan olarak omuzlarımıza yüklenmiş durumda.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 63) Görülüyor ki, kendini islam devletini yeniden kurmak misyonu ile görevli kabul ediyor. “…dava insanlarının münferit hareket etmeleri son derece sakıncalıdır… davaya zımnî ve kapalı bir ihanettir.”(Fasıldan Fasıla-3, sf. 69) “Ben yıllardan beri bu davaya sahip çıkacak insanların gençlerden teşekkül etmesi için rabbime dua dua yalvardım.” (a.g.e., sf. 96) “O halde gelin, Allah aşkına; şu islam ve kur’an davasında, hem de her seviyede elemana çok ciddi ihtiyaç duyulduğu bir dönemde, aynı çizgiyi paylaştığımız insanların kusurlarını araştırmayalım.” (a.g.e., sf. 20) Yeter ki davayı hedefimize ulaştıracak şekilde yürütelim diye bas bas bağırıyor. Bütün teşkilatına da “Başyücelerin Amentüsü” adını verdiği bir de and içtirmektedir. Şöyle ki; “Mukaddes dava ve mefkuremizi, nefsanî ve cismanî her arzunun üstünde tutmak, onu bütün beşeri istek ve iştihalara tercih etmek, gerçeği bulup bildikten sonra umum sevdiklerimizi ve gönül bağladıklarımızı feda edecek kadar kararlı olmak, yüce mefküre adına en tahammül fersa hadiseleri göğüsleyerek, gelecek nesillerin saadetine giden yolları açmak, maddi manevi bütün hazlardan sıyrılarak yaşamayı başkalarının mutluluğu içinde ele alarak hizmette önde, ücrette arka saflarda bulunma felsefesiyle makam mansıp mücadelesinden kelepir sevdasından uzak kalmak bu mesleğin icmali esaslarıdır.” (a.g.e., sf. 106) Böylece dava uğruna bir nevi tariki dünya olmuş bir serdengeçti insan grubu yetiştirmekte ve şöyle demektedir;

91

“Hz. Bediüzzaman’ın hizmet anlayışına göre eğer bir beldede onun bir talebesi varsa, orası, islam düşüncesi hesabına fethedilmiş demektir… Bu ise sahabelerin ilkleri gibi, davayı hayatının gayesi bilmekle gerçekleşecek bir husustur.” (a.g.e., sf. 227) GELİR KAYNAKLARI: İslam davasının gelir kaynaklarını çeşitli yollardan oluşturmaktadır. “İslama ciddi bir dava şuuru ile uyanan insanlar kırkta bir zekat ile hiçbir şey yapamayacaklarını bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar. İslam davası bugün bizden çok daha fazla fedakarlıklar beklemektedir. Nitekim bu düşünceye uyanmış nice kudsi dava erleri vardır ki, hizmeti o ölçüde götürmektedirler. Bugün birer ümit kaynağıdır bu insanlar. Evlerinin, arabalarının, fabrikalarının anahtarını, tapularını getirip hizmete takdim etmekte ve istediğiniz yere kullanın demektedirler.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 57) Bir başka yerde ise bu finans kaynakları için; “…halka çeşitli vesilelerle müracaat ettik. Onlar da destek verdiler.” (a.g.e., sf. 75) Kendine bağlı olanları; “Mümin mutlaka bir yolunu bulmalı ve mutlaka zengin olmalıdır.” (Prizma-2, sf. 33) diyerek müritlerini zengin olmaya neredeyse mecbur etmektedir. Bugün için çeşitli kuruluşlar yoluyla kontrol ettiği sermaye de katrilyonlara gelmiş olmalıdır. Örgütlenmesinin önemli bir yanını vakıflaşma teşkil etmektedir. “Vakıf düşüncesi: Açılmış yüzlerce imanı-hatip, kuran kursu, camiler ve bu müesseseleri besleyecek varidat kaynakları bu düşüncenin tecessüm etmiş şekilleridir. Bunların yanı sıra…okullar, yurtlar, pansiyonlar vardır.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 202-203) PROPAGANDA: Bütün bu kurmuş olduğu geniş organizasyonla çeşitli propaganda vasıtalarını kullanarak çok geniş bir yelpazeyi hedeflemekte ve adım adım yürümektedir. “…biz tv, radyo, gazete ve dergilerden oluşan basın yayın yoluyla dinimize hizmet etmeyi bir yol, bir metod olarak benimsemişiz”(Fasıldan Fasıla-3, sf. 95) diyerek, dinleme mevkiinde olan herkese islamı anlatmanın farz olduğunu tekrarlamaktadır. Telkinlerin çocuk yaşta daha iyi sonuç vereceğini, gençleri ancak gençlerin daha iyi etkileyeceğini, muhatabın iyi tanınması gerektiğini, yeni gelene nasıl davranılması gerektiği öğretilmektedir. Kendisine bağlı evlerde teyp ve video kasetleri dağıtılmakta bununla beyinler yıkanmaktadır. Bir video kasetinde söylediği “daha önce kolay ağlayamıyordum şimdi ise alıştım, istediğim an kolayca ağlayabiliyorum” diyerek kendi sahtekarlığını en büyük propaganda aracı olarak kullanmaktadır.

92

“1995 yılını yaşadığımız şu günlerde artık Allaha binlerce hamd-ü sena olsun, hocamızın sohbetleri gerek teyp, gerekse video kasetine kaydedilmekte ve hemen herkese bu sohbetlerin intikali sağlanmaktadır. (Fasıldan Fasıla-1, ÖnsözXXV. Ahmet Kurucan, s.6. 1995) “…bir ay gibi kısa bir zaman dilimi içinde Fasıldan Fasıla’nın aranır bir kitap olması ve 22.000 adet satması” (Fasıldan Fasıla-2 Önsöz, Ahmet Kurucan) adı edilen bu olay, nasıl bir iletişim ağının kurulduğunu göstermektedir. “İnsan kazanma: Arkadaşların maddi açıdan desteklenmelerinin bu problemleri önleyeceği… Böyle acayip bir zamanda… namaz kılan, oruç tutan… arkadaşlara değil iki burs, canlar bile verilse azdır. Arkadaşların yakın takibe alınması şarttır. Ayrılma emarelerinin görüldüğü anda üzerine gidilmesi…” (a.g.e., sf. 113) Saflarında inanç olarak sallanan gençlere ise şu metot uygulanmaktadır; “Bunun için de ülfete düşenlere, afaki ve enfüsî sağlam bir tefekkür; ölüm ve ahirete ait levhaların düşündürülmesi, çeşitli hizmet müesseselerinin gezdirilip gösterilmesi; dini ve içtimai bir kısım vazifelere zorlanması… Ayrıca böylelerine mâzinin altın sayfaları sık sık mütalaa ettirilerek şanlı geçmişlerimizin nazara verilmesi; kendilerini yenilemelerine zemin hazırlanmalıdır.”(Asrın Getirdiği Tereddütler, sf. 208) “Şüpheye düşen birisi için şu hususlar üzerinde durulmasında fayda vardır. Böyle birisi, bir marifet ehline gitmeli ve götürülmelidir. Böyle bir müdahale sayesinde tedaviyi kolaylaştırma ve şüpheyi giderme önemlidir. Ayrıca şüpheye düşen kimse, düşünce ufku aydın kimselerle sık sık görüştürülmelidir. Yurt içinde ve yurt dışında, düşüncemizin yürekten temsilcileriyle… görüştürülmesi çok defa bin nasihatten daha tesirli olabilir.” (a.g.e., sf. 153-154) HEDEF: Hizmetin askeri disiplin, plan program, fedakarlık, sabır, fırsatları kullanma, sorumluluk istediğini belirtir. Hizmetin şahsa göre olması gerektiğini söyler. “Nefer; Din-i mübin-i islama hizmet eden herkes neferdir. Dolayısıyla bu hizmette askeri disiplin çok önemlidir.”(Fasıldan Fasıla-1, sf. 125) Herkese kabiliyetine göre iş verilmelidir ve her ferde mutlaka bir vazife verilmelidir. “Bu mesuliyetin yerine getirilmesinde hayatımız bile söz konusu olmayabilir. Esasen bu mukavelenin önemli bir buudunu da ölümü göze almak teşkil etmektedir.”(a.g.e., sf. 114) diyerek bunu bakara suresinin 40’ıncı ayeti ile de destekler. Hedefinin bir safhasının ne olduğunu bakınız nasıl açıklamaktadır; “Komünizmanın her sahada bitişi ve tükenişi sistem arayışını daha da hızlandırdı. …şimdi eğer topyekûn insanlığa ait bir boşluğu biz, inandığımız din ile dolduramaz ve bunu kısa zamanda gerçekleştiremezsek… Bu sebeple de daha hızlı bir tempo ile çalışmamız gerekmektedir….ve az dahi olsa durmak hatadır.” (a.g.e., sf. 168)

93

Türkistan’daki kendi cemaatındaki kişilerin Türkiye’deki ağabey adını verdikleri kişilere gönderdikleri ve Türk Cumhuriyetleri’ndeki asıl niyet ve amaçlarını gösteren mektuplarından birinde şöyle söyleniyor; “Muhterem Ağabeyler, biz de bütün kardeşlerimizle birlikte Hazreti Üstadımızın bu duasıyla mübarek günlerinizi ve ramazanınızı tebrik ve tesid eder… Buradaki Meylam Firdevsi rüyasında Türkiye’ye gitmiş, bir büyük dershanede nurani yüzlü bir zat Özbekistan’dan geldiğini öğrenince “Kardeşim! Risale-i Nur Özbekistan’da bir güneş gibi doğdu, Hz. Üstadın her bir talebesi bir güneş gibidir. Kıymetini biliniz demiş… Hakikaten bu nur güneşinin tesiri yalnız Özbekistan’da değil, Kırgızıstan, Kazakistan ve Türkmenistan’da da görülür. Mülk bir dershane ihtiyacımızı daha evvel size arz etmiştik. Sizden gelen 4000 dolar buradaki iştiraklerle 11.000 dolara tamamlandı. Üç kiralık dershaneden başka iki de hanımlar dershanesi var… Ayrıca her iki cemaatın ev dersleri bir hayli çoğaldı .”(Yeni Hayat Dergisi, 1999 Haziran, “Fethullah Gülen’in Orta Asya’daki Okullarının Gerçek Yüzü”, sf. 25-28) Çağ ve Nesil-1 kitabının 25’inci sayfadaki; “Sen! Kalk! Tarihinin boynuna vurulan bu korkunç kemende bir kılıç indir; … Ve milletin kalbinde bir ödem gibi tümsekleşen irin yuvaları birer birer dağılmaya başladı! Ya, özünden doğan gerçek aktifiteyi ve son kararı duysa ve görselerdi. Biz bütün bir millet olarak dolu dolu gözlerle bu mutlu kararı hecelemekte ve karar gününü gözlemekteyiz.” Hedefini ise; “Buhari ve Müslim’de zikredilen bir hadisi şerife dayanarak diyoruz ki; müslümanlar er geç bir gün mutlaka hakim olacaklar.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-2, sf. 58) şeklinde belirtmektedir. “Evet, tırmanma şeridindeyiz; yükümüz çok ağır ve zirvelerde bizi görmeye tahammülü olmayan bir sürü hasmımız var.” (İnancın Gölgesinde-2, sf. 234) “Plan ve programlar önce tasavvurla başlar. Sonra akıl sürecine girer ve birer birer düşünce ve fikir olurlar. Sonra bu düşüncenin hayata geçirilmesi için vasat ve ortamın müsait hale gelmesi şarttır. Demek oluyor ki, meselenin bir düşünce ve fikir olarak hazırlanması, bir de düşünce ve fikirlerin hayata geçirilmesi yönleri var. Biz bunların bütününe plan ve program diyoruz. Her ciddi aksiyon ve hamle, hep böyle bir plan ve programın ürünü olduğu sürece yararlı ve kalıcı olmuştur.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 119) “Birisi irşadda muvaffak olduğu halde, cephede hiç iradesi yoktur. İrşaddaki başarısına bakıp da cephede vazifelendirirseniz, büyük bir fiyasko ile karşılaşırsınız. Binanaleyh bu hizmetin başarısı için insanlar iyi tanınmalı ve sonra istihdam edilmelidirler.” (a.g.e., sf. 140)

94

Planını programını taa 9-10 yaşından başlayarak yapmış birisi var ortada. Bir kurmay subay gibi kendine bağlı kişileri tek tek cephede mi, başka yerde mi vazifelendireceğine kadar ince ince hesabını yapan birisi! Bakınız örgüt elemanlarına hangi talimatları veriyor? “Hizmette önde olan arkadaşlar her an kendi durumlarını gözden geçirmekle beraber, hizmet içindeki her şahsı, mutlaka kabiliyetlerine göre vazifelendirmeyi de ihmal etmemelidirler. Vazife bizim hayatımızdır… Bu itibarla her bir ferde, önce bu işi planlayanlar tarafından mutlaka birer vazife tevdi edilmelidir.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 149) Nasıl bir vazifesi olmalı ki şu aşağıdaki fikri öne sürebilsin; “Bazen, hizmetimiz adına yüklendiğimiz işlerden dolayı öylesine bunalıyoruz ki noktalansın şu hayat, ölümün kollarında diyesiniz geliyor. Fakat birden emanetin, o’nun olduğu inancı ile irkiliyor ve bu düşünceyi büyük bir saygısızlık olarak görüyoruz.” (a.g.e., sf. 150) Kadrolarına hedefe varma ile ilgili söylediği şu sözler ne ince bir taktik eseridir; “Günümüzde, kaderin cilvesi olarak gözde ve gönülde bir hayli hizmet eri var. Bunlar kabiliyet ve liyakatlarını aşan önemli sorumluluklar altında bulunuyorlar… bazen hizmetteki konumu itibariyle olmazsa olmaz bir yerde bulunan arkadaş, eğer değişik mulâhazalarla bir kenara çekilse, öyle zannediyorum ki, bu davranışıyla sevap değil ihtimal günah bile kazanabilir. Çünkü daha yapılması gereken dünya kadar iş var. Alttan gelen kadro ise henüz bu işleri yapacak, hem daha iyi yapabilecek kapasitede değil… Bu itibarla bizim bütün düşünce ve davranışlarımızda hizmet gemisinin yürümesi hedeflenmeli… (her ne sebep) bu hedeflere ulaşmayı geciktirirse, bundan vazgeçmelidir.” (a.g.e., sf. 345) Bakın bu hedefi Fasıldan Fasıla-3 kitabına Önsöz yazan Ahmet Kurucan nasıl tarif ediyor: “Yeniden islama dönüşün yaşandığı zaman diliminde Türkiye’de bu gelişim ve değişimin öncülerinden olan M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve onun yol gösterdiği çizgide hareket eden gönüllüler topluluğu…” “İstidatlı, metodolojiye açık, sistemli çalışabilen, mesaisini iyi tanzim eden, müşahedelerini iyi değerlendirebilen, aklını iyi kullanabilen, haber-i mütevatirden çok iyi istifade eden insan sayısının artması ölçüsünde HEDEFE ULAŞMA kolaylaşır.” (a.g.e., sf. 194) Ne yapacaksın bu kadar çok bu vasıfta insanı? Gayenin düzeni değiştirmek olduğu daha nasıl anlatılsın ki. “Gelecek nesil için: İkinci dünya savaşında Hitler, … nasıl arkadan gelenler üzerlerinden geçebilsin diye tankların bazısını bataklıklara yığmışsa, aynı şekilde bir nesil de, arkadan gelen nesillerin kurtulması adına kendini feda etmelidir. Türkiye’de şu anda yaşanan süreç budur.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 110) Hani bu adam barışçıydı? Bu adam ve örgütünün Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Atatürk ile şimdilik gizli bir savaş içinde olduğu hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar açıktır. Yukarıdaki ifade ise bunun bir zaman açık savaş halinde tezahür edebileceğini belirtiyor.

95

Şöyle ki; “Bu mesuliyetin yerine getirilmesinde hayatınız bile söz konusu olmayabilir. Esasen bu mukavelenin önemli bir buudunu da ölümü göze almak teşkil etmektedir. İşte konuyla alakalı kur’an ayeti: ‘Allah müminlerin mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, öldürülürler.’ Bu tevratta, incilde ve kur’anda Allah üzerine bir hak bir vaaddır. Ahdini Allahtan daha çok yerine getiren kim olabilir? O halde, o’nunla yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinin. Gerçekten bu büyük bir kazançtır.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 124) “Girin bu sorumluluk altına ve asırlardan beri yaşanan bir hayatın vebalinden kurtarın neslimizi… kurtarın çağınızı… çağınızın insanlarını.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 98) “Evet Avrupa islama gebedir ve yakında hamlini vaz’edecektir. İslam dünyasında ise doğum tamamlanmak üzeredir.” (Sonsuz Nur-1, İnsanlığın İftihar Tablosu, sf. 234) “Medine döneminde ise, iktisat ve içtimaiyata, hukuk ve muharebelere ait meselelerin gündeme geldiğini ve bir site devletin kurulma çalışmalarının başladığını görüyoruz. Bütün peygamberler için değişmeyen bu kanun, başka hiçbir devirde de değişmeyecektir.” (İnancın Gölgesinde-2, sf. 207) Demek ki kanun islami bir devlet kurmaktır. Mesele bu kadar sarih. “Şu anda …Anadolu topraklarında hızla öze dönüşün yaşandığı yeni bir diriliş döneminde sayılırız. Bu diriliş toplumun bütün ünitelerinde birlikte yürüyor.”(Fasıldan Fasıla-3, sf. 181) diyerek bakınız nasıl bunu tarif ediyor: “Zaman lehimize çalışıyor: Hiç şüpheniz olmasın zaman müslümanların lehine işlemektedir. Şimdilik net olarak keyfi ya da kemmi bir buudumuz yoksa da, nasıl anne karnında ceninin doğmasına –olağan üstü şartlar dışında- kesin gözüyle bakılıyorsa, öyle bizim durumumuz da şu anda artık doğuma yaklaşmış bir cenin gibi kabul edilebilir. Evet bir millet, bugün olmasa da yarın, mutlaka sorumsuz insanların elinden dünyanın idaresini almak zorundadır.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 112) KURDUĞU ORDU: buraya kadar okundu Bütün bu hedeflere İslami ordu, Fecir ordusu, Işık ordusu veya mücahitler dediği insanlarla ulaşacağını hesap etmektedir. “Efendimiz Mekke’de peygamberliğiyle ilk zuhur ettiği dönemde bile etrafında boğazlanmaya hazır mücahitler vardı.”(Fasıldan Fasıla-2, sf. 142-142) Bu orduyu bir başka yerde; “Evet, Sezai Beyin ifadesiyle fecr ordusu artık gün yüzüne çıkmıştır. Bu kutsi davaya omuz verecek genç ve dinamik kadro iş başındadır.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 97) diye tarif etmiştir.

96

“Hasılı, bu gençler topluluğunun bir fütûvvet ordusunun yapacağı daha çok şeyler var.” (a.g.e., sf. 98) diyerek hedefe mutlak varılacağını belirtmektedir. “Müminde gerilim, din ve dine ait şeyleri, dini duygu ve düşünceyi aşıkâne arzu etmesi, ızdırap çekmesi hatta bu hususta huzursuz olması, dinin hayata hakim olmasını, başta kendi milleti olmak üzere, insanlığı dini duygu ve düşünceye uyarmayı en büyük emel, hatta hayatın gayesi bilmesidir. Ayrıca küfre küfrana, ahlaksızlığa ve delalete karşı nefret duyup, nefret göstermelidir ki canlılığını koruyabilsin. Aksine az gevşeklik gösterdiği takdirde din adına bir şey yapamaz.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-2, sf. 139) “Öyleyse geleceği kucaklamayı planlayanlar, oturup o’nu bekleyeceğine, kendilerini ona asker olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. Tâ ki geldiğinde hazır olan askerinin başına geçebilsin.” (Prizma-1, sf. 25) “Dosta itminan, mütehayyire ikna, düşman ve müfterilere ilzam (susturma) ve iskât (yoketme) mesajı…” (Sonsuz Nur-1, İnsanlığın İftihar Tablosu, sf. 1) Bir kısım insanlara bulduğu tanım kobradır. “Kobralara Merhamet: Bu itibarla, müslümanlara taarruz eden kimseleri affetme kobralara merhamet olsa da, insanlığa zulümdür.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 93) Bu dönemi ise şöyle tarif eder: “Bu dönem diğer dönemlerde olduğundan fazla mağrem ile mağnem’in at başı olduğu bir dönem.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 82) Mağremin anlamı “diyet ödenmesi gereken” demektir. Mağnem ise “düşmandan ele geçirilen mal” demektir. Böyle Osmanlıca terimler kullanarak bu dili anlayan kurmaylarına vaazlarında mesajlar vermektedir. Diyet ödenip, ganimet elde edildiğine göre Fethullah Gülen ve ekibi büyük bir savaş içinde bulunuyor demektir. KADRO: Ordu ya da kadro elemanlarını 40 yıl önce yetiştirmeğe başladığını söylüyor. “1960 senesi yaz döneminde kamp yaptık. Hepimiz 70 kadardık, ikinci ve üçüncü kamplar daha kalabalıktı. Hatta üçüncü sene her an üç yüz kadar talebe bulunuyordu.” (Küçük Dünyam, sf. 105) “Talebenin aklı, ruhu, kalbi terbiye edilsen diye kamplar kuruluyordu.” (a.g.e., sf. 116) Devam ediyor; “Kamplarda okunan kitaplar, Arapça tedrisat, orayı adeta bir medreseye çeviriyordu …kamplarda askeriyenin disiplini, tekkenin edebi ve medresenin ilmi bütünleşiyor ve hayalimizdeki …dünyaya ilk adım atılmış oluyordu.” (a.g.e. sf. 122)

97

Kamplarda yapılan ama burada söylenmeyen şeyler de vardı. Askeri eğitim ve yakın döğüş, uzak doğu sporları. Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo Cumhuriyet için büyük bir tehdittir. Ve işte o kamplardan bu günlere, sayıları binli rakamlarla ifade edilen kadrolara, her mahallede bir ya da birkaç ışık evine kadar gelindi. O zamanın kamplarında hedefi şöyle belirtiyor: “Disiplinli ama ruhaniyetli insanlar yetiştirmek tek gaye ve hedefimizdi… Gece yürüyüşleri, gündüzleri koşular, yat-kalklar hep bu hedefe yönelikti.” (a.g.e., sf. 124) “Arkadaşlarımız Türkiye’nin her yerinden istedikleri talebeleri gönderiyorlardı.” (a.g.e., sf. 122) Gülen bu kadroları şöyle tarif etmektedir; “Yeryüzünde her zaman, islami hizmeti omuzlayacak bir hasbiler kadrosu olmalıdır, …bu fedailer, insanlığa hakiki bir tebliğcinin nasıl olması gerektiği dersini de vermelidir. İşte hayallerimi süslediğim KADRO ve işte BÜYÜK DAVA’nın büyük hamleleri… Bu millet şimdi artık lafa değil, yaşantıya bakıyor.” (İrşad Ekseni, sf. 109). Bu kadroların davranışlarını ise şöyle belirtiyor; “Son günlerde yüzlerce arkadaş şahadet için bu fakirden dua istedi.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 70-71) Bunların ise ruh hallerini şöyle tarif ediyor; “Bir asrı aşkın zamandan beri çeşitli zulüm, mağduriyet ve haksızlıklar altında sürekli inleyen bu kuşak, öylesine bilenmiştir ki, çok yakın gelecekte o, polatlaşan ruhuyla, kendine bu mezelletleri reva görenlerin karşısına dikilecek ve mutlaka onlarla hesaplaşacaktır.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 15) Kendisinin kadrosuna güvenini ayrıca şöyle ifade ediyor; “5-10 insanla cihanı fethetmemiz mümkündür.” (a.g.e., sf. 198) “Fakir (yani kendisi) her zaman geçmişe sığınıp onun hülyaları ile yaşayıp ve geleceği de onun üzerine karınca kararınca bir dantela gibi örmeyi gaye-i hayal edinmiş biri olarak bir neslin yetişmesi için çok başarılı olmasam da hep çırpınıp durdum. Yıllar ve yıllar hep genç nesiller arasında, selef-i salihin ölçüsünde geleceği kucaklayarak, insanlar arasında durdum.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 30) “Ben bütün dengelere başkaldırarak başkalarının arkalarından koştuğu şeyleri ayağının ucuyla bir kenara itecek insanlığın iftihar tablosunun beyanı içinde dininden, diyanetinden dolayı kendilerine deli denecek 5-10 insan istiyorum… Ne olur Allahım! Senin hazinelerin geniştir. İsteyene istediğini ver; bana da bu ölçüde 5-10 insan. N’olur Allahım! (a.g.e., sf. 127) Neden istiyordu bu 5-10 tam militan insanı? Bu 5-10 insanı örgütünün temeli yapacak. Bunları çoktan bulmuş olmalı ki, kurduğu örgüt kendi ifadeleriyle;

98

“…evet sizler henüz hizmet itibariyle 18 yaşında sayılırsınız (1978’den itibaren). Buna karşılık, hizmet düşünce ve sistematiğimizi kabullenip sahip çıkanların adedi ve bu düşüncenin ulaşmış olduğu coğrafya itibariyle hadiseye bakacak olursanız, bir açıdan Osmanlıdan çok çok ileride olduğunuz rahatlıkla söylenebilir.” (a.g.e., sf. 106-107) Bu sözleri söylediği zaman 1994 yılı olduğuna göre, bir de o zamandan bu yana eklenenleri düşünürsek eğer, faaliyetlerinin tehlike boyutlarını da hangi ölçüde aşmış olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. “Zira din adına en büyük aksiyon sahibi şahsiyetleri yetiştirmek senin bu gayretine bağlıdır.” (İrşad Ekseni, sf. 42) “Bizler geleceğin mimar ve kurucularını, meseleleri çıkış noktalarına, sebeplere göre değil, gayelere göre mütalaa edecek yüksek himmetli bir kadro olarak düşünüyoruz.” (sf. 30) “İnsanlığın gelecekte alacağı cebri-keyfiyet, hele içinde bulunduğumuz dünya itibariyle bizi o türlü dikkat ve teyakkuza zorluyor ki, şu anda aceleden vereceğimiz herhangi bir kararın, ileride telâfisi imkansız hatalara sebebiyet verme ihtimali vardır.” (Çağ ve Nesil-1, sf. 30) “Ben şu yirminci asırda, din-i mübin-i islama sahip çıkan delikanlıları sahabinin velayetine mazhar görüyorum.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-1, sf. 183) “Evet artık yatarken şakakları zonklayanlar çoğalmıştır. Bugün insanlığın ve imansızların ızdırabını ruhunda yaşayan binlerce genç vardır. … büyük davanın altına girmeye azmetmiş, onlara (sahabilere) denk işler yapma gayreti içinde yepyeni bir nesil terütaze ümidden mesajlarla hizmetteki yerlerini almaya çalışmaktadırlar.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-3, sf. 73) “Hemen her alanda büyümemizin, sebepler planında garantisi olan faaliyetleri bu kudsiler kadrosu gerçekleştirme yolundadır.” (Prizma-2, sf. 74) “Evet, her ferd, ben niye fiili mücahedenin önünde, ön cephede, ölüm ilk defa kendine gelecekler arasında… yerini alamadım dememesi ve bu teessürü vicdanında duymaması için şimdiden kendini şartlandırmalıdır. Evet, artık söz değil, hamle ve aksiyon devri.” (Prizma-1, sf. 35) Eyleme geçeceğini açık açık dünyaya ilan ediyor. “Halbuki gündem belirlemek ve hadiselerin nabzını elde tutabilmek için, devamlı fikir ve düşünce üreten bir beyin kadroya ve bu düşünceleri pratiğe dökebilecek dinamik insanlara ihtiyaç vardır. Tabii bütün bunlar, bir plan ve program gerektiren işlerdir.” (Fasıldan Fasıla2, sf. 118-119) IŞIK EVLERİ: Bu aksiyon sahibi insanların yetiştiği yerler ise “ışık evleri”. “Evet, Fethullah Gülen Hocaefendinin tavsiyeleri istikametinde aynı inanç ve aynı duygu ile aynı hedefe yürüyen bu gönüllüler topluluğu, bu ‘ışık ordusu’ bugün toplumun ilgi odağı haline gelmiş bulunmaktadır. Evet bu topluluk Hocaefendinin yol göstericiliği ile …her türlü

99

zorluklara göğüs gererek … bir büyük hedefi gerçekleştirme peşindedir.”(Fasıldan Fasıla-3, Önsöz I.J. Ahmet Kurucan). Nedir bu hedef? Tabii şeriat devleti! Bir başka yerde Gülen şöyle söylüyor; “Evet, işte o dönem temelleri atılan ışık evler, o ışık evler üzerine bina edilen büyük kompleksler ve dünyanın yedi bucağına açılan okullar, yurtlar, pansiyonlar, hep bu ilk’lerin izinden giden insanların gayretiyle oldu… bu insanlar “gidin” denilen yere gidiyor, “verin” denilen yerde de veriyorlardı.” (a.g.e., sf. 151) Demek şimdi bu insanlara vurun deyince vuracaklar, “öldürün” deyince öldürecekler, “öl” deyince de ölecekler. Tehlikenin boyutunun kendi dilinden ifadesi. Çağ ve Nesil-5, Günler Baharı Soluklarken adlı kitaba Önsöz yazan M. Garib bakınız ne diyor; "Birinci cihan harbiyle batıp giden islam devleti, zamanın ana rahminde yepyeni bir tarihi doğuşa hazırlanıyor. “Işık Evler”le giriyoruz kitabın sırlı dünyasına. Bu evler kutsi bir programın yürürlüğe konduğu ruh oluşum ocaklarıdır. Bu medeni yapının planı kur’an, mühendislik merkezi mabedler, mektepler ise evler, çarşılar, pazarlar, köyler, kasabalar ve şehirlerdir… bu evlerin mayaladığı yeni bir mevsime hazırlanıyoruz” Kitabın önsözünü yazan M. Garib hocası gibi sözü çok gizleyemeden ağzından kaçırıyor. Demek ki yeni ya da eskinin devamı islam devletinin kurulması yakın!? Bakınız aynı kitabın 1-10’uncu sayfaları arasında ışık evleri için neler söyleniyor? ·“Işık evler, ışık süvarilerinin kışlaları, hak erlerinin halvethaneleri…dir.” (sf. 1) ·“Bu ışık yalılarının iç yapıları ve derinliklerinde Allah onların (diğer binalardan daha ziyade) yükseltilmelerine (herşeyden yüksek, yüce) isminin oralarda anılmasına (dört yandan yükselen yasak velvelelerine rağmen)izin verdi...içlerinde sabah-akşam onu tesbihlerle yâd eden öyle yiğitler var ki.” ( sf.2) ·“Işık evlerde hava kararıp, gece o sihirli atmosferiyle her yanı sarınca, birdenbire herşeyin dili ve edası değişir;… açık beyan yerini remizlere, işaretlere bırakır… ve evin içi, sabah saatlerinde güneşe uyanan koca bir kovana döner… derken sırlı ve sihirli gelip gitmeler başlar. Çiçek-kovan arası gelip giden arılar gibi, ışık almak, ışık vermek ve nurdan düşüncelerle petekler örmek için.” (sf.4) ·“Işık evler, gelmiş geçmiş mukaddes binaların en velûdu, en doğurganıdırlar; oralarda ışığa uyanan herkes, hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer ona karşı kıyam eder ve bu duygusunu da her yerde bir mum yakmak suretiyle hayata aktarmağa çalışır. Bu itibarladır ki, ışık evlerin çoğalıp gelişmesi, tasavvurlar üstü ve hendesidir… onları yakın takibe alan dış kaynaklı sapık zihniyetler, birer tecelli sırrıyla zuhur eden bu aydınlık evlerin çoğalma hızını engelleyemez ve onların önünü kesemez. Ortaya çıktıkları günden bu yana, gecelerin en karanlık anları bile, onların sesini kesememiş ve susturamamıştır… bu gönül erleri Cibril soluklarıyla yay gibi gerilmişlerdir.” (sf. 5)

100

·“Belli bir döneme kadar birer birer, ikişer ikişer çoğalan ışık evler, mübarek bir zaman diliminde birdenbire hendesi katlanmaya geçer ve onar onar, yirmişer yirmişer artmaya başlar…” (sf. 9) ·“Artık küçük evlerin yanında her şeyiyle tam tekmil dev müesseseler de…” (sf.10) “Bu ışık evlerin kendilerine has özellikleri vardır. …üstadın “Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir” dediği türden yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsi mekanlardır.” (Prizma-2, sf. 12) “İşte bu ışık komplekslerinde yetişen ruh ve mana erleri, ruhda, manada dünya fethine giden bu yolda Allahın varidat adına kendilerine vermiş olduğu ışıkları, bomboş dimağlara boşaltarak onları mamur edeceklerdir. Öyleyse bu evler, yolsuz-yönetimsiz, değişik cazibe merkezlerine göre kendini şekillendiren şabloncu nesillerin mamur edilip kendi ruh ve mana köklerine dönmelerini sağlayan birer tezgah veya birer mekteptirler.” (Prizma-2, sf. 13) “Bugün dünyanın yedi bucağına hak ve hakikati götürmeyi düşleyenler, feyz-i akdesin memeleri hükmünde olan bu evlerin füyüzatından beslenmek zorundadırlar.” (Prizma-2, sf. 16) “Ve öyle anlaşılıyor ki bu ışık evlerin fonksiyonu hiçbir zaman bitmeyecektir. (a.g.e., sf.17) TEKKE – ZAVİYE – MEDRESE: Atatürk’ün kapadığı tekke, zaviye, medreseler zaman içinde geri döndüler, her kesimde başka başka adlar alarak faaliyette bulundular. Işık evlerinin militan yetiştiren ev olmasının dışında da hangi fonksiyonu yerine getirdiğini Gülen şöyle belirtiyor; “Zannediyorum kuruluş gayesine matuf işletildiği müddetçe bu evlerde, bir dönemde tekye ve zaviyelerle ulaşılamayan noktalara ulaşılacak ve buralarda aynı zamanda medrese insanını aratmayan insanlar yetişecektir.” (Prizma-2, sf. 14) Fasıldan Fasıla-1 kitabının önsözünde Ahmet Kurucan 2.6.1995 tarihinde şöyle yazıyor; “Her şey 1985 ekiminde başladı. Hocamız “şu koca binayı her gün ben sırtımda taşıyorum…” bu sözler kim bilir kaç kere tekerrür etmiştir. …gelen her yeni kadronun yeni ders kitapları takip etmesi neticesinde ...bir öncekiler, sonrakilere ...ders çalıştırırken hoca oluyor... Okunan eserler: İbn-i Kesir, Fi Zilâl, Buhari ricali, fıkıhtan Hidaye, hadisten Buhari, Ez Zerkaninin Menâhi-lü’l-irfan’ı ile Usul-ü tefsir ve Abdülkadir Zeyda’nın el-veciz’i ile Usul’ü fıkh. Hasanül Benenin risaleleri, Kuseyrinin risalesi vs. vs.” Bu listenin tamamına söylenen kitapta bakılabilir. Yani Atatürk’ün kapamış olduğu tüm irtica kurumları ve fonksiyonları bugün aynısıyla mevcuttur ve üstelik de şer faaliyetlerini tamamen gizli, çok daha aktif, hedefe yönelmiş, kin ve garezle dolmuş olarak yürütmektedirler. İşte Gülen bu örgütlerde yetişenlere taktik bir emir olmak üzere şöyle sesleniyor: “Günümüzde İbn-i Erkan evlerinde yetişmeden, sabırla pişip olgunlaşmadan, ÇIKIŞ adına yapılacak her şey tam bir hayaldır.” Nitekim devrimin kapadığı kurumların özlemini çekerken de tam kendi uslûbundan beklendiği gibi devrimin sahibine dolaylı yoldan küfretmektedir;

101

“Tekyelere kilit vurulduğundan beri, bize ait musiki de, yeriz-yurtsuz ve gariptir.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 235) “Medrese ne zaman yıkıldıysa millet de o zaman yıkılmıştır.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 194) “Medrese, akli ve şer’i ilimlerin talim edildiği yerdir. O, hem aklı, hem kalbi, hem de vicdanı kanatlandırdığı günlerde gerçekten fonksiyonunu eda ediyordu… Zaviyeler ise efendimizin ruhani hayatının temsil edildiği mukaddes Allah evleridir. Bu evler günümüzde bir kısım evlerin eda etmeye çalıştığı fonksiyonları eda ediyorlardı.” (a.g.e., sf. 193) “Hususiyle tekke ve zaviyelerin kapatılıp kapılarına kilit vurulduğu bir dönemde, o evlerden beklenen de böyle bir misyonun eda edilmesiydi. Bu evler içinde barındırdığı insanlara fûmunu medeniye ile beraber ulûm-u diniyeyi de öğreterek, tekye ve zaviye rolünün yanında medrese vazifesini de üstlenmiş olacaktı… Yani bunlar … camiler değil, daha bir belirsiz yerlerdir. Bu evler zuhur zamanı itibariyle de belli değildir. Zaten belirli olamaz çünkü, oraya girip-çıkacak insanlar yakın takiptedirler…” (Prizma-2, sf. 13) Kendisinin eğitiminin de tekke ve medrese olduğunu; “Ben medreseye devam ederken de tekkeyi ihmal etmezdim… Zaten ilk gözümü açtığım, ruhumu mayaladığım yer tekkedir. Bende tekke ve medresenin izleri …devam etmiştir.” (Küçük Dünyam, sf. 40) diyerek belirtmektedir. Arapça eğitim için; “Cumhuriyetle beraber Arapça eğitimine karşı tavır alınması, o günün aydınının ve devlet yetkililerinin bir yanılgısıdır.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 203) ve “Günümüzde ise bu dil (Arapça) imam hatip ve ilahiyatlarda mecburi olmanın yanında bu fırsatlar değerlendirilip talebe mutlaka bu dersi seçmelidir, … özel kurslar tertip etmelidir.” (a.g.e., sf. 204) “Eğitimde … baskıcı ve dayatmacı zihniyetlerin zorlaması ile kabul ettirilen tedrisat sistemini değiştirecek inkilapçı ruhlara ihtiyacımız var.” (a.g.e., sf. 205) diyerek kendi açtığı kamplar ve ışık evleri ve şimdilerde açtığı okulların ne oldukları, nelere hizmet ettiklerini belirtmektedir. Kurmak istediği sistemi ise şu sözleriyle açığa vurmaktadır; “Bu ilahi beyan, Allaha ve Rasûlullaha itaati, nusretin, kuvvetin, birliğin ve DEVLETİN KAYNAĞI saymaktadır. (İnsanlığın İftihar Sofrası, Sonsuz Nur-3, sf. 20) Bu sözleriyle açığa vurduğu devlet şekli İSLAM devleti’dir. Osmanlı devleti ile islam devleti kendisi için özdeştir. “Osmanlı kuranın bayraktarı bir millettir” (Asrın Getirdiği Tereddütler-1, sf. 220)

102

“Bir zamanlar milletlere, atının üzengisini öpmek şerefini bir bahşis olarak veren bu millet, emr-i bil maruf yaptığı sürece hep aziz olarak kalmıştır. Ne zaman ki bu vazifeyi terk etmiş, işte o zaman üzengi öper hale gelmiştir.” (İrşad Ekseni, sf. 31) “Devleti Aliye …sahabe ve tabiin devrinden sonra gelmiş geçmiş en muhteşem bir devlettir ki…” (Sonsuz Nur-1, İnsanlığın İftihar Sofrası, sf. 141) demekte, hilafete olan özlemini de yazdığı “Kırmızı Mızrap” adlı şiir kitabında dile getirmekte ve “İhtimal ileride bir cemaat hilafeti temsil edecektir” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222) demekle de bu makamı kimin temsil edebileceğinin işaretlerini vermektedir. ATATÜRK VE LAİK CUMHURİYET: Osmanlıya hiç söz söylettirmezken, Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyet, Atatürk ve sonrası devri için kendi vaazlarında, mümkün olduğu kadar temkinli, müritlerine yazdırdığı kitaplarda ise alenen bütün nefretini, kinini, düşmanlığını açığa vurmaktadır. Tabir caizse kusmaktadır. Atatürk’ün cumhuriyeti için; “Osmanlıyı .. eleştirenler kendi tarihlerine baksınlar. 50-60 yıl içinde 600 senede meydana gelen isyanların, başkaldırmaların birkaç katını müşahade edeceklerdir.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 7-8) demektedir. Fasıldan Fasıla-2 kitabının 203’üncü sayfasında bu dönemi “İfritten bir dönem” diye adlandırmaktadır. “…Yüzelli senedir sefalet solukluyoruz. Son yetmiş senenin halini söylemeğe bile gerek yok… Yok zira böyle bir şey, malûmu ilâm ve israf-ı kelam olur.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 232) Atatürk için; “Necip Fazl Kısakürek … bir konferansında “Kabakçı Mustafa, Mustafa Reşit, Alemdar Mustafa …ve daha ne Mustafalar ne Mustafalar” der demez –millet ne anladıysa- salon alkış tufanına boğulmuştu. Ama bilmem ki bu ne ifade ederdi? Oysaki böyle şeyleri dinleme, alkışlama… bir şey olsa da her şey değildir. (a.g.e., sf. 314) Söylemek istediği apaçıkken her zamanki takiyye yapan, saklanan halini giyinerek bugüne kadar kendisini kanunun pençesinden kurtaran bu adam artık iyice tanınmalı ve hak ettiği kendisine daha fazla bekletilmeden uygulanmalıdır. Cumhuriyet uygulamaları için; “…bin yıllık tecrübe bin yıllık hars, kumara verilircesine saçılıp savrulmuş ve bunların yerine yirmi devletten alınan ve herhangi bir tasfiyeye tabi tutulmayan Sanskritçe gibi bir kültür yerleştirilmişti.” (Çağ ve nesil-1, sf. 14) demekte, bu kişileri de şöyle tanımlamaktadır;

103

“Bu millet henüz bütün bütün yok olmamıştır. …Dün onun düşmanı sadece salib ve ehl-i salib’dir. Şimdi “la’net ile anılan o cebâbirenin (zalimler) en küstahına binler rahmet okutan firavunlar var sahnede.” (Çağ ve Nesil-1, sf. 88-89) Bir başka yerde; “Fazilete arka çevrilip rezaletin peylendiği, sevaba hacir konup günah toptancılığının yapıldığı, iffete kezzap dökülüp haysiyetin dağa kaldırıldığı, tarihin mıncıklanıp geçmişe salyalar atıldığı o uğursuz dönemler…” (Çağ ve Nesil-3, Yitirilmiş Cennete Doğru, sf. 75) diyerek ve devamında “…Tarihin hiçbir devrinde hiçbir bahtsız millet bu kadar çok felaketin bu kadar dar bir zamana sıkıştırıldığını görmemiştir. Ey, kinin, nefretin garazın, muhakemesizliğin azat kabul etmez kölesi! Ey, kendi tarihinin sayfalarını kanla kirleten tarihin kanlı delisi…” (a.g.e., sf. 142) sözleriyle kinini ve düşmanlığını kusmaktadır. Yakın geçmişi tanımlarken; “Yakın geçmişimiz itibariyle bizim tarihimiz, bir katliamlar, tagallubler, esaretler, tahakkümler ve zilletler tarihi olmuştur.” (a.g.e., sf. 77) Atatürk devrimleri için; “…bizdeki …bütün yenilikler, bazı kimselerin, biraz da dış manipülasyon ve baskılarla bir kısım bayağı arzulara hizmetten ibaret kalmıştır.” (Çağ ve Nesil-6, sf. 11)demektedir. Atatürk ordusuna karşı düşmanlığını ise Küçük Dünyam kitabının 43’üncü sayfasında anlatıyor. Aynı kitabın 56 ve 57’nci sayfalarında bir idamlığın ağzından Atatürk için yakıştırdıkları iğrenç aşağılama sözleridir. KİŞİLİĞİ: Fethullah Gülen’in gerek kendisinin kendisi hakkında, gerekse başkalarının onun için söyledikleri bilinmeğe değer. Küçük Dünyam adlı kitapta babası ve dedesinden bahsederek, onların devamlı sarık taktıklarını ve hiç gülmediklerini, kendisinin yetişmesinde Avar İmanının çok büyük tesiri olduğunu, küçük yaştan itibaren medrese ve tekkeye devam ettiğini; “o devirde kuran okutmak yasak olduğu için annem beni gece yarısı uykudan kaldırır ve bana kuran öğretirmiş…” (sf. 25) diyerek de annesinin etkisini anlatmıştır. Ayrıca evlerinde diğer insanlar için de kaçak kuran kursu yapıldığını belirtmektedir. İlk gençliğinde bugün de isimleri meşhur nurcular arasında geçen Mehmet Kırkıncı, Cemalettin Kaplan, Cevdet Bilican vb. ile ilişkilerinden söz eder. Çeşitli şehirlerde vaiz ve imam olarak cumhuriyet karşıtı faaliyetlerini anlatır ve polisin takibinden nasıl kurtulduğunu, zaman zaman da nasıl ve kimlerden yardım aldığını anlatır. Evlenmeyişinin arkadaşının gördüğü bir rüyadan dolayı olduğunu müritlerini etkileyecek şekilde anlatır. Arkadaşının rüyasında peygamber gelmiş, “evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem” diyesiymiş. O da bu yüzden evlenmemiş. (sf. 63)

104

Bir ramazan ayında Erzurum’da islama saygısız diye kabul ettiği bir filmden dolayı verdiği vaazda ağlayarak halkı tahrik edip “yazıklar olsun size! Sizin dininizle peygamberinizle alay edecekler, siz de müslüman geçineceksiniz” gibi sözler söyler ve kalabalık sinemayı basar. (sf. 75) Gene aynı günlerde “Bir de deccalı anlatacağım diye ramazanın sonuna kadar anons ettim… mahkum edilmekten korkum yoktu. Ancak ramazanın ilk gününde hapishaneye girersem vaaz edemem, düşüncesiyle deccal hakkındaki vaazı son güne bırakmıştım. Son gün cami tıklım tıklım dolmuştu. Deccal hakkında ne biliyorsam anlattım. Cami miting meydanında dönmüştü. Cemaat heyecandan ayağa kalkıp oturuyordu. …delil yetersizliği sebebiyle tutuklanmadım.” (sf. 79) İzmir yıllarını, ilk kampları nasıl kurduğunu, ilk evlerin nasıl teşekkül ettiğini anlatır. “Arkadaşlarla işaret-ül icaz kitabını okumaya başladık. Gece geç vakit bazı arkadaşlar yattılar. Muazzez Beyle okumaya devam ettik. Tam Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib ifadesini okurken evin duvarlarından inilti sesleri gelmeye başladı. Ben beş defa aynı inilti ve hicran dolu sesi işittim. Ses Of! Of! diyor ve duvar adeta vuslat hasretiyle inliyordu.”(sf. 115) diyerek hayallenip, halüsinasyon halleri geçirdiğini açığa vurmaktadır. “Ben o erbainle rüya-yakaza arası bazı şeylerin tecellisine şahit oldum ki, onları burada söylemem zannediyorum ki münasip olmaz.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 29) diyerek evliya olduğunu lisanı münasiple ifade etmekte ve etkileyici mesajını vermektedir. Bir yerde de “bizim yakînimiz vardır” diyerek gaybı bildiğini ima etmektedir. Gene aynı kitabın 124’üncü sayfasında kendine hakim olamayışını şöyle anlatmaktadır; “Şimdilerde bazılarını görüyorum, benim namazda bazen heyecanlarımı tutma gayretime rağmen tutamadığım anlarda yaptığım hareketleri yapıyorlar. Yani ben içimdeki vesveseleri ve namazın huzuruna muhalif düşünceleri bir kenara atmak için gayri ihtiyarı bazı hareketlerde bulunuyorsam takliden bazı arkadaşların da aynı hareketleri yaptıklarını görüyorum. Halbuki herkesin şeytanla mücadele şekli farklıdır… Dolayısıyla ben namazdaki derinliğime göre, başıma değil, kendime hakim olamayıp, yumruğumu bile sallayabilirim. Veya hayal hânemin genişliğine göre, şeytanın farklı taarruzlarına karşı farklı şekillerde mücadele edebilirim.” (a.g.e., sf. 124) 9-10 yaşımdan beri irşadla vazifeliyim diyen bu kişi kendisi hakkında Fasıldan Fasıla-3 kitabının 229 sayfasındaki ifadesi ise şöyle: “Müslüman bir ana babadan gelmiş, tekke ve zaviye çevresinde yetişmiş, islamı duya duya gelişmiş, bütün bunlardan sonra da Cenab-ı Hakk, onu dini mübini islamı yüceltmek adına mübarek bir hizmette istihdamla şereflendirmişse, bu mazhariyetleri tam değerlendiremediğinden ötürü bu insanın kendine yer yer kıtmir (köpek), aciz, fakir, demesinden daha tabii ne olabilir? Kıtmir sözünü siz köpek manasına alabilirsiniz. Ancak köpeğin bile kendi adına bir çok hususiyetleri olduğundan, ben şahsen kendime öyle demeyi bile bazen çok görmüşümdür.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 229) VAAD ETTİĞİ DÜNYADA HAYAT:

105

İşte kendisini yukarıdaki sözlerle tanıtan bu kişinin idealindeki sistemde insanları bekleyen iç ve dış dünyanın görünümü gene onun tabir ve tarifiyle şöyle; “Kahkaha bir küfür sıfatıdır. Mümin tebessüm eder, kahkaha atmaz.”(Fasıldan Fasıla-1, sf. 285) “Fakat şevk ile, şen şakrak olmayı birbirine karıştırmamak lazımdır. Hizmet erleri için şevk ne kadar faydalı ve yararlıysa, şen şakrak olmak da o ölçüde zararlıdır.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 61-62) “Tebliğ ve irşad insanı hüzünle bütünleşmelidir.” (a.g.e., sf. 64) “Zira hüzün bir peygamber tavrıdır. Onun için bazıları ona “Hüzün peygamberi” de demişlerdir ki, bana göre bu çok isabetli bir yaklaşımdır. Zira efendimiz bütün ömrü boyunca kahkaha ile üç defa gülmüştür. Evet, hüzün onun mübarek çehresinin ayrılmaz bir derinliğidir.” (a.g.e., sf. 194) “Bir an kahkahayla gülme gafletinde bulunulduğunda, derhal bir kenara çekilip, tevbe edilmeli… zira unutulursa kalır, kalır ve katmerleşir. Zamanla da Rabb ile irtibat kesilir ve o günahzede kendini delalet ve inhirafların ağında bulur.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 162) “Belki günde defalarca ölümümü kolluyor ve gözlüyorum, ama bir türlü gelmiyor.” (a.g.e., sf. 62) “Dünya Nuh’un gemisi gibi bir gemi veya bir vapurdur. Bu dünyada herkes aynı zeminde yaşamak zorundadır… Bu vapurdaki hayat nizamı, bizi buraya indiren Zat’a aittir. Başkalarının bu nizamı ihlale ve çiğnemeye hakkı olamaz. Ve böyle bir durumda hususi hayat da söz konusu olamaz.” (İrşad Ekseni, sf. 79-80) Ve en nihayette mürtede ne yapılacağının bilinmesi de önemlidir. Zira bugün toplu mezarları bulunan kişiler de bir zamanlar Hizbullaha yakın oldukları halde MÜRTED oldukları için böyle cezalandırılmışlardır. Şimdi gelin Fethullah Gülenin bu konudaki tavrını görelim. “İrtad dinden dönme demektir. Buna göre mürted ise, daha önce inandığı bütün mukaddesatı inkar eden bir insandır. Ve bu insan bir bakıma müslümana ihanet etmiştir. Bir kere ihanet eden, her zaman ihanet edebilir. Onun için de bazılarına göre mürtedin hayat hakkı yoktur. Belli bir süre takibe alınarak, takıldığı hususlarda iknaya çalışılacaktır. Bütün bunların fayda vermediği zaman da artık o insan islam bünyesinde bir ur ve çıban başı olduğu tebeyyun edince de ona göre muamele edilir. (İrşad Ekseni, sf. 195) Yani arif olan anlar diyerek mürtede Hizbullah ne yapıyorsa onu yapacağının gayet anlaşılır ifadesini dile getiriyor. Öyle ya zaten demiyorlar mı bu memleketin %99’u müslüman diye. Yani düzeni şeriatın hakimiyetine verdin mi, her önüne gelen mürted. Çünkü geminin sahibinin düzeni şeriattır deniyor ya. HOCANIN OKULLARI:

106

Şimdiye kadar Fethullah’ı kendi sözleriyle tanıdık. Bu sözler “Hocanın okulları”1[1] adıyla yayınlanan kitaptaki, iki öğrencinin bu okullar ve içindeki yaşamla ilgili söyledikleriyle örtüşmektedir. Bu öğrencilerden ilki doğu kökenli fakir bir ailenin çocuğu olup, okulunun en başarılı öğrencisidir. Fethullah Gülen’in okullarında okuyan ve “ağabey” diye adlandırılan öğrenciler ile tanışır ve bu topluluğa zamanla dahil olur. Ona bu topluluğun gayesinin islami toplumu yaratmak olduğu öğretilir. Fethullah Gülen de bunu zaten kitaplarında işlemektedir. Bu öğrenci şöyle anlatıyor: “Bu cemiyetin kendisine misyon edindiği, i’lâyı kelimetullah, yani islami dünyanın her yanına ve her insana götürmek, Allahın dini olan islamı ve anayasa hükmündeki kur’an-ı kerim hükümlerini hem fen hem de toplumsal yaşamda etkin kılmaktır. Diğer adıyla kur’an hizmeti.” F.G. bu konuda zaten aynı şeyi söylüyor; “Cihad i’layı kelimetullah yolunda mücadele etmenin adıdır. (İ’layı Kelimetullah veya Cihad, sf. 5) “İslamın i’lası insanın en büyük ideali olmalıdır.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 91) “Tedbir ise, kuran hizmetini yaparken bu hizmete hiç kimse tarafından bir zarar verilmesin, bu iş yarım kalmasın diye alınan bir takım önlemlerdir. Bu önlemlere diğer adıyla takiyye ve te’vil yoluna gitme de denir.” “Evet denge gözetildiğinde, hezimet ve mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu şartlarda kahramanlık gösterisi sadece bir ihanettir.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 142) “Arkadaşların mutlaka ama mutlaka temkinle hareket etmeleri şarttır.” Fasıldan Fasıla-3, sf. 100) “Cumhuriyet ve sonrası dönemler için ‘Bu dönemlerin ana niteliği müslüman olan bir halkı dinsizleştirmek …’ olarak anlatılır.” (sf. 21) “Bu dönem ümmetin ve kur’an’ın gurbet yıllarıdır. Kur’an onlarsız, onlarda kur’an’sız kaldıklarından gariptirler. Bu dönemde kur’an, dilinden anlaşılmayan bir kitaptır. Ümmet bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dağınıktır… Evet, ümmet ve kur’an böyle bir gurbet yaşamıştır ve yaşamaktadır.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 250) “Bu evlere Gülen’in tabiriyle ışık evleri denir… Bunlar cemaatın inanmış ya da ticari imkanlar sağlanmış esnaf ve iş adamları tarafından finanse edilir.” Sf. 22 Burada söylenenler gene Gülen’in kitaplarındaki ifadelerle doğrulanmaktadır, şöyleki;

107

“Kurban bayramında talebeye hizmet elini uzatmak için maddi-manevi gayretten geri kalmayan arkadaşlar, o anda Arafat’ta ve müzdelifede olan kimselerin sevabına denk, belki de daha çok sevap kazanmış olabilirler… burada ise bir milletin yeniden ihyası söz konusudur.” (Millet: islam milleti) (Fasıldan Fasıla-1, sf. 147) “Evet, böylesi büyük çapta hizmetlerin gerçekleştirebilmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç olduğu bir gerçektir… halka çeşitli vesilelerle müracaat ettik. Onlar da destek verdiler.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 75) “Artık cemaata girdikten ve cemaatın bir küçük üyesi olduktan sonra müthiş bir değişim başlar. Bir asker disipliniyle öylesine katı kurallarla yaşamaya başlanır ki,dayanmak çok güçtür.” (sf. 24) “Din-i mübin-i islam’a hizmet eden herkes neferdir. Dolayısıyla bu hizmette askeri disiplin çok önemlidir.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 125) “Hayalimde her zaman şu düşüncem olmuştur. Yetiştireceğimiz nesil bir asker gibi disiplinli olmalıdır.” (Küçük Dünyam, sf. 122) “Kamp günleri daha ağır bir disiplinle ve sürekli Said-i Nursi ve F. Hocanın eserlerini okumakla, ibadetle geçerdi. Ama cemaattan ayrılmayı düşünmezdik. Çünkü insanları cemaatta tutmanın bir yoluysa somut korkuların ötesinde onların beynine soyut korkular koymaktı.” Sf. 26 F. Gülen kitaplarında bu görevi terkedenlere hangi musibetlerin geleceğini her yerde anlatıyor. Bunlardan birisi de şefkat tokadıdır. Zaten münkere ne reva görüldüğünü açık açık söylüyor. Münkeri islamda ur çıban kabul ediyor ve öldürülmesinin gerekeceğini söylüyor. a)“Işık evlerinde ve yurtlarda yetiştirilen Gülen’in deyimiyle ışık süvariyle yeni bir toplum yaratmak…Altın nesil denilen bu yetiştirilen gençlik ana hedefleri çerçevesinde yeni bir toplum yaratacaktır.” Sf. 28 “Evet, Fethullah Gülen Hocaefendinin tavsiyeleri istikametinde aynı inanç ve aynı duygu ile aynı hedefe yürüyen bu gönüller topluluğu, bu “ışık ordusu”, bugün toplumun ilgi odağı olmuştur. Evet bu topluluk hocaefendinin yol göstericiliği ile… bir büyük hedefi gerçekleştirme peşindedir.” (Fasıldan Fasıla-3, Önsöz, İ.J. Ahmet Kurucan, 25.10.1996) b)“Yaratılan yeni toplumda islami düzen hakim olacaktır. Bu da demokratik Türkiye Cumhuriyetini sona erdirip, yerine şer’i kanunların geçerli olacağı, islami devleti kurmakla gerçekleştirilecektir.” Sf. 28 “Bugün, devrin getirdiği şartlar ve hizmetin stratejisi açısından, bir yanağına vurana öbür yanağını çevir, karşılık verme diyorsak… ileride inşallah muhammedi zemin tam oturacak ve muhammedi renk bütün renklere hakim olacaktır.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222) “Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntem her yol mübahtır. Bunun içerisinde yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer.” Sf. 28 “Senin hilen düşmanın hilesinden iyi, kılıcın düşmanın kılıcından keskin olsun”, “Harp hiledir” ayetlerine dayanıyor olsa gerektir.

108

“Bu gizlilik de güçlü oluncaya kadar devam edecektir. Bunun ölçüsü Gülen’in deyimi ile “Gelinen hiçbir noktada, hiçbir güç tarafından geri adım attırılmayacak kadar güçlü olmak”tır. Cemaatın temel felsefesi budur.” Sf. 29 “Evet Allah resulunun etrafında her zaman işte böyle serdengeçtiler oldu; fakat o, hayatının hiçbir anında, ama hiçbir tedbirde kusur etmedi. Kuvvet dengesinin olmadığı bir yerde ortaya atılmanın hezimet ve mağlubiyetle neticeleneceğini herkesten iyi değerlendirdi ve bu sebeple de stratejisini hep temkin ve tedbir ile örgütledi.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 142) Cumhuriyet düzenine kefere düzeni diyen bir anlayış (vardır). sf. 29 “Bizi müslümanlıktan uzaklaştıranlar, onların ifadeleriyle arz edeyim –bu millete sürekli batı uygarlığı seviyesinde bir hayat tarzı vadettiler.” (Asrın Getirdiği Tereddütler, sf. 75) “Cemaate ait okullarda verilen eğitimin temel felsefesi laik, demokratik sosyal hukuk devleti olan T.C.’nin yeniden Osmanlı dönemindeki hüviyetine döndürebilmek ve şer’i hükümlerin geçerli olduğu, islami devlet düzenini kurmak şeklinde özetlenebilir.” Sf. 29 “Yeniden islama dönüşün yaşandığı zaman diliminde Türkiye’de bu gelişim ve değişimin öncülerinden olan M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve onun yol gösterdiği çizgide hareket eden gönüllüler topluluğu…” (Fasıldan Fasıla-3, Önsöz, Ahmet Kurucan) “Biz bugün müslümanlar olarak çok ağır bir mesuliyetin altında bulunuyoruz. Bir dönemde sahabe gibi seçkinlerle temsil edilen bu DAVA bugün, cılız iktidarımıza rağmen, ilahi bir ihsan olarak omuzlarımıza yüklenmiş durumdadır.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 63) Fasıldan Fasıla-1 kitabının önsözünde Ahmet Kurucan tarafından bu okullarda hangi derslerin okutulduğu tek tek sıralanmıştır. F. Gülenin kendisi bu evlerin medrese, tekye, zaviye görevini gördüğünü söylemektedir. Ee, zaten Osmanlı devletini islam devleti diye tanımlamakta ve islâmî devletin doğumunun yakın olduğunu Çağ ve Nesil-5, Günler Baharı Soluklarken kitabına önsöz yazısında M. Garip şöyle dile getirmektedir; “Birinci cihan harbiyle batıp giden islam devleti, zamanın ana rahminde yepyeni bir doğuşa hazırlanıyor.”F.G.’nin bu hedefe ulaşma esnasında tek korkusu erken bir bozgun yaşamak ve hedefine ulaşamamaktır. Bakın, bunun için ne söylüyor; “Çok yakın gelecekte milletçe ya keşkelerle kadere taşlar yağdırıp geçmişi hasretle anacağız, yahut onu ve kahramanlarını hayırla yad edip talihimize tebessüm edeceğiz… Bozgun kötüdür. Bana göre ölmek bozgun yaşamaktan daha ehvendir.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 7) “Atatürk’ü okullarda şu isimlerle bizlere öğretmiş ve belletmişlerdir. Deccal, beton Kemal, malûm şahıs, o zat. Bunun yanında Atatürk affedersiniz öyle pis ve necis birisidir ki onun ismi ağızlara bile alınmaz.” Sf. 31 “Günümüzde insanların serfuru ettiği bir hayli uydurma ilahlar mevcuttur. Ama hiç kimse onlara açıktan açığa ilah dememektedir.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 242) “Medya ilişkileri ile çalışan, çok geniş bir strateji grubu vardır. Bunlar yazılı ve görsel basınla iletişim kurmanın yanı sıra içlerinden bazılarını sürekli olarak beslerler.” Sf. 34

109

“…biz tv, radyo, gazete ve dergilerden oluşan basın-yayın yoluyla dinimize hizmet etmeyi bir yol, bir metod olarak benimsemişiz.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 95) “Anadolu’nun dört bir tarafından toplanmış pırıl pırıl zekalı öğrencilere Cumhuriyet ve Atatürk ilkeleriyle hesaplaşmak üzere eğitim veriyorlar.” Sf. 36 “Yeryüzünde her zaman, islami hizmeti omuzlayacak bir hasbiler kadrosu olmalıdır… İşte hayallerimi süslediğim kadro, işte büyük davanın büyük hamleleri… Bu millet şimdi artık lafa değil, aksiyona bakıyor.” (İrşad Ekseni, sf. 109) “Fetullahçılar, bütün enerjilerini, çabalarını tek tek bireylere yöneltirler.” (sf. 37) “İrşad ve tebliğ adına kendilerine hizmet götüreceğimiz şahısların durumlarını önceden tesbit etmek çok önemlidir.” (İnancın Gölgesinde-2, sf. 217) “İkinci aşama olan insanları gruplar halinde bu oluşuma davet dönemi başlamıştır. Pek yakında zorla kabul ettirme döneminin geleceğini ifade etmeye başlamışlardır.” (sf. 38) “…bu cemaat bütün yoğunluğu başarılı öğrencileri elde etmek ve onların beyinlerini kendi felsefeleri doğrultusunda yönlendirmek üzere kurulmuştur. “…vesveseye esas teşkil edecek hususların doğmaması için çok iyi beyin yıkamaya inanıyorum. (Küçük Dünyam, sf. 67-68) “Yani amaç cemaatın nitelikli insanlardan oluşması…”(sf. 38) “Çocuk yaşlarda bizlere verilen eğitime göre kadın şeytanın ta kendisidir…kadınlarla konuşulması kesinlikle yasaklanmıştır.” (sf.41) “Kadının görevi, çocuk doğurmak ve efendisine hizmet etmektir. Bunun dışında ne söylenirse yalandır, takiyyedir ve tedbir nedeniyle söylenmiştir." (sf. 42- 43) “Kadın bir iş yapacaksa, bu mutlaka onun fizyolojik, psikolojik ve ruhi yapısına uygun olmalıdır.” (Prizma-1, sf. 146) “Takiyye cemaatın temel felsefesidir.” (sf. 46) “Hizmetin belirli süreçte tüm üniversiteleri öğrencileriyle, öğretim kadrosuyla ve çalışanlarıyla ele geçirme politikası vardır… Işık evlerinde mutlak itaatle yetiştirilen öğrenciler, ağabeylerin kendilerine seçtikleri fakülte ve bölümlerinde okumak zorundadırlar.” (sf. 47)“Cemaatın müritleri kendileri için, özel yaşamları ve aileleri için bir şey yapamazlar. Evli olan bir insan, ağabey izin vermezse evine gidemez.” (sf. 48) Fethullah Gülen de zaten özel hayat diye bir şey olamaz diyordu. “Dünya Nuh’un gemisi gibi bir gemi veya vapurdur… Bu vapurdaki hayat nizamı bize buraya bindiren zata aittir. Başkalarının bu nizamı ihlâle ve çiğnemeye hakkı olamaz. Ve böyle bir durumda da hususi hayat da sözkonusu olamaz." (İrşad Ekseni, sf. 19-80) “Adam kazanmak için büyük bir uğraş verilir.”(sf.50)F.Gülen’in kitaplarında söylediklerinin hepsi böylece doğrulanıyor.

110

“Bu hizmet ahir zamanda islamı yeniden toplumsal yaşama egemen kılacak olan çalışmalardır. Bu çalışmanın aksamaması için gerekirse evlenilmemelidir.” (sf. 51) “Hadis: Bu emanet … islami hayatın hayata hakim olmasıdır. Bu mukaddes emaneti afak-ı âlemde temsil vazifesi, bugün bir borç olarak bize düşmektedir.” (İ’layı Kelimetullah veya Cihad, sf. 90) “…ileride bir cemaat hilafeti temsil edecektir.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222) “Bediüzzaman Hazretlerine soruyorlar. Evlenmeyi hiç düşündünüz mü? Cevap veriyor. Ümmetin derdi beni aşıyor, kendimi düşünmeğe vakit bulamadım.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 140) “Cemaatın insanları öz Türkçe’ye öylesine cephe almışlardır ki…” (sf. 57) “…nesiller, hergün biraz daha okumadan ve düşünmeden uzaklaşıyor ve adeta hezeyan yığınları haline geliyordu… Bu arada dilimize sokulmak istenen nesebsiz kelime yığınları da okuduğunu anlamaya karşı indirilen ayrı bir darbe oldu.” (Asrın Getirdiği Tereddütler, sf. 18) “Cemaatin özel kasetinde şöyle der; Alternatifimizi hazırlamadan devleti yıkmayız. Zira bugünkü T. C. her ne kadar istemediğimiz bir devlet olsa da, alternatifini kuruncaya kadar, devletsizlikten iyidir. Aksi halde ne içte ne de dışta hizmet bu noktaya ulaşamazdı.” (sf. 60-61) “Hizmette bulunan bir şakirt eğer ağabeyine karşı gelirse, bu itaatsızlık silsile halinde oradan semt, bölge ve il imamına giderek. F. Gülen, S. Nursi’ye, peygamber efendimize ve son olarak da Allaha gider. Kısaca o kişi ağabeye itaat etmemekle, Allaha itaat etmemiştir ve bu nedenle günahkar olmuştur. Artık şefkat tokadını yemesi an meselesidir.” (sf. 60) “Arkadaşların yakın takibe alınması şarttır. Ayrılma emarelerinin görüldüğü an üzerine gidilmesi…” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 113) “Gülen ve cemaatı planlı, programlı, sinsi ve yanıltmacı bir biçimde sürdürdükleri çalışmalarının önünde engel olarak hep orduyu görmüşlerdir. Orduya karşı politikası 1) Hoş görünme,2) Askeriyeye karşı bazı politikacılardan alınmış tavizlerle polisi güçlendirme (polis kolejine girmek, öğretim üyelerini özel olarak seçtirmek, polisleri öğrencilik yıllarında etkilemek vs.) Bizim dönemimizde polis kolejlerine gönderilen pek çok arkadaşımız oldu.” (sf. 62-63) “Siz bir sivilsiniz, silahlarınız yok, kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar … oysa askerde tek başınıza bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdi kabiliyet ve cesaretinizin yanı sıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını de yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hatta bir orduyu bile esir edebilirsiniz.” (İnancın Gölgesinde-2, sf. 174) “Gerçekten islami devlete ulaşmak için çok yol aldılar… Yani parayı veren bunca insan olduktan sonra, … iş dünyasından, politikacılardan, medyadan, sanatçılardan, öğretim üyelerinden vb. çevrelerden büyük destek gördüler. (sf. 66) “Medine döneminde ise… bir site devletinin kurulma çalışmalarının başladığını görüyoruz. Bütün peygamberler için değişmeyen bu kanun başka hiçbir devirde de değişmeyecektir.” (İnancın Gölgesinde, sf. 207)

111

“Gülen ordu konusunda o kadar hassastır ki, askerin almış olduğu her olumsuz karar, onu hasta eder. … Bu konuda bizlere; -bakın ne kadar hassas. Sizlere bir zarar gelecek diye çok üzülüyor, hasta oluyor- derlerdi. Bizler de orduya karşı hınç duyardık.”(sf. 68-69) Cemaattan ayrılan Gaziantepli A. ise söz konusu kitapta şunları anlatıyor: “Hizmetle tanışmam: Okul birincisi olduğum zaman, ağabeyim arkadaşı olan üniversiteli ile tanıştırdı. O da bana gel seni çalıştırayım fen liselerine, ve askeri okullara hazırlayayım dedi. Bir eve devam etmeğe başladık. (3 kişi) Hepimiz de değişik okulların birincileriydik. Bize ders verirler, nefis yemekler yaparlar, pastalar hazırlarlar, video seyrettirirlerdi. Pikniğe gider birlikte top oynardık. Bunları bize neden yapıyorsunuz deyince “Allah rızası için yapıyoruz” derlerdi. Kendileri ile ilgili hiçbir şey bilmiyorduk ama onlar bizim her şeyimizle ilgileniyorlardı. Hatta sınav giriş formlarını bile onlar alıp dolduruyorlardı. Orta okulu birincilikle bitirdim. Askeri Okul Sınavı için İstanbul’a ağabeyimin yanına geldim. İlçemizdeki bu gençler (ağabeyler) adresimi kimseye bırakmadığım halde gelip beni İstanbul’da buldular. Sınav için biraz ders çalışmamız gerektiğini söylediler. Bir soru kağıdı çıkarak, onları çözmemi istediler. Ve beni orada tam 3 saat çalıştırıp adeta imtihan ettiler. Ertesi günü sınavdaki 120 soru bu sorulardı.”(sf. 74-76) Ordunun neden ele geçmesi gerekir, şimdi birlikte görelim; “Ordu mensupları: Osmanlının son döneminde sünni tarikatlar misyonlarını tam eda edemediklerinden ötürü bir kısım kaymalar olmuş ve bozulmalar birbirini takip etmiştir. Hasılı, bulunduğu durum itibariyle hayati bir ehemmiyeti haiz böyle müesseselerin (ordu), bizim anladığımız manada mutlaka terbiye görmeleri şarttır.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 27-28) İzmirdeki lise yılları: “…bizleri mecburen Zaman ve Sızıntı gibi cemaatın yayınlarına abone yaparlardı.” (sf. 78) “İslâmi olmayan gazete ve mecmua okumak zararlı olur. Eğer mutlaka okunması gerekiyorsa, sadece başlıkları okunmalıdır.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, sf. 96) Önsöz “1971 yılı şubat ayında neşir hayatına giren Sızıntı dergisinde çıkmış olan başyazıların bir araya getirilmesi ile…” (Çağ ve Nesil-1) “Artık biz de hizmetin bir askeri olmuştuk.” (sf. 79) “Öyleyse geleceği kucaklayıp planlıyanlar, oturup onu bekleyeceğine, kendilerini ona asker olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. Tâ ki geldiğinde hazır olan askerinin başına geçebilsin.” (Prizma-1, sf. 25) “Yurtlarda bir günlük program şöyledir; sabah namazı ile kalkılır. Namazdan sonra tesbihat vardır. Bu bazen uzun bazen kısa yapılır. Kısa tesbihat ve dua yarım saat sürer. Kerahat vaktinde (namaz –gün aydınlanma arası) kesinlikle uyunmaz, yasaktır. İbadetle geçirilir. Risale okunur. Güneş doğduğu noktadan bir mızrak boyu yükselinceye kadar tesbihat yapılır.

112

Okul bitişinden 20 dakika sonra yurtta olmak zorunluluğu vardır. 5-6 dakika dahi geciken öğrenci azarlanır, dosyasına işlenir. Öğle yemeğinden sonra öğle namazı kılınır. Sonra tesbihat yapılır. Yurt dışına çıkış yasaktır. İkindi namazından sonra yine tesbihat yapılır. Güneşin batışı sırası gene kerahat vaktidir. Uyunmaz, istirahat edilmez, ibadetle geçirilir. Akşam namazı ve tesbihattan sonra ikinci bir namaz kılınır, buna ebrabin namazı denir. Yatsı namazı ve tesbihattan sonra ev imamının sohbeti vardır. Sonra Nur risaleleri ve F. Gülen’in kitapları okunur. F. Gülen’in kasetleri izlenir. Bu kasetler Gülen’in biz öğrenciler için özel olarak hazırlanmış kasetleridir. Bunların içinde hizmetin gerçek amacı, gelecekte yapılacak faaliyetler, öğrencilere düşen görevler tüm açıklığı ile anlatılır. İslamın şer-i düzeninin topluma faydaları ve benzeri hedefler tekrar tekrar işlenir. Ya da hocanın yeni çıkan bir kitabı sayfa sayfa okunur. Ev imamı tarafından yorumlanır. Hepsinden sonra sınav yapılır. Her gece muhakkak, kaset, sohbet, risale ya da kitap okunur, izlenir. Yatsı namazından sonra da teheccüd namazı kılınır. Sonra yatılır. Sabah namazından bir, iki saat önce, gecenin karanlığında imam, öğrencileri (yurtta veya evlerde) evin bütün cemaatını, tevcih namazı için uyandırır. Sonra yatılır. Ve sabah namazına kalkılır. Böylece öğrencilerin 24 saatlerini ibadetle geçirmeleri sağlanır. Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutulur. Gece sahura kalkılır. Ramazan haricinde tutulan bu oruçlara, özellikle üç aylarda daha bir dikkat edilir.” (sf. 81-84) “Disiplinli ama ruhaniyetli insanlar yetiştirme tek gaye ve hedefimizdi. Bunun için kitapların okunması, tesbiyatın gürül gürül icrası sünnet’i seniyyenin yaşanması, namazların ta’dil-i erkanla kılınması gibi hususlara dikkat ediyor; aynı zamanda onları disipline alıştırıcı bazı temrinatta bulunuyordum.” (Küçük Dünyam, sf. 124) F. Gülen bu sözleri 60’lı yıllarda açtığı kamplardaki faaliyetlerini anlatırken sarfediyor. Bu, ışık evde kalan öğrencinin söyledikleriyle örtüşüyor. Bu adam faaliyetini, hiç ara vermeden 30 yıldan beri yürütüyor demektir. “Cemaatın özel olarak tutulmuş, geniş mobilyalı evlerinde de aynı çalışma düzeni vardır. Ancak bu faaliyetler yeni gelen öğrencilerden tamamen gizlenir.” (sf. 84) “Bu ışık yalılarının iç yapıları ve derinliklerinde Allah onların (diğer binalardan daha ziyade) yükseltilmelerine (her şeyden yüksek yüce) isminin oralarda anılmasına, (dört bir yandan yükselen yasak velvelelerine rağmen) izin verdi… içlerinde sabah akşam onu tesbihlerle yâd eden öyle yiğitler var ki, ne ticaret, ne de alım satım, Allahı zikreden, namazlarını dosdoğru yerine getirmekten ve zekatlarını bilhakkın eda etmekten onları alıkoymaz (zira) onlar kalplerin (mehafetle) gözlerinde (hayret ve dehşetle) döneceği günden korkar (ve tirtir titrerler) hakikatının numayan olduğu hissedilir.” (Çağ ve Nesil-5, Günler Baharı Solurken, sf. 2) Fasıldan Fasıla-3 kitabının önsözünü yazan Ahmet Kurucan şöyle söylüyor; “bu kudsi müesseselerde çalışan ilk elden vazifeli arkadaşlar kendilerine teslim edilen nesle, 24 saat içinde 25 saat mesai yaparak sahip çıkmalı, maddi-manevi gelişmelerine riayet etmelidirler.”

113

“Ev imamı olan öğrenciler sürekli toplantı halindedirler. Toplantılar dikkat çekmemek için insanların uykuda olduğu zamanlarda yapılır. Sıkı istişare içindedirler.” (sf. 84) “Okulda kızlarla konuşmak yasaktı.” (sf. 85) “Benim (bir) görevim ışık evlerine yeni öğrenci getirmekti… Ben iyi öğrencileri seçerek bu eve getiriyordum. Ondan sonraki iş evin imamı F. ağabeye kalıyordu. Aynen bize ilçemizde yapılanlar bu öğrencilere yapılıyordu.” (sf. 87-88) “Arkadaşların memnuniyetsizliğine sebebiyet verilmemelidir… elden geldiğince herkesi memnun etme yolları araştırılmalıdır. Arkadaşların maddi açıdan desteklenmelerinin problemleri önleyeceği … namaz kılan oruç tutan … arkadaşlara değil iki burs, canlar bile verilse azdır.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 113) “Cemaatın asıl hedefi zeki, çalışkan, zengin öğrencileri kendi dünyalarına çekip … amaçları için kullanmaktı.” (sf. 88) “Bu itibarla da, herhangi bir insana yaklaşmada o şahsın boşluklarını tesbit çok mühimdir.” (İrşad Ekseni, sf. 26) “(Fakülte) tercihlerini ağabeyler yaparlardı… Nerede, hangi fakültede bir şakirt eksiği varsa, oraya bizden kuvvetli inancı olan öğrencileri gönderirlerdi.” (sf. 92) “Yurtlarda ders çalışacak zamanımız olmazdı. Bizim için bütün ders S.Nursi’nin risaleleri ve Fethullah hocanın kitapları ve kasetleri idi. Yurtta beş vakit namazla birlikte S.Nursi ve F. Gülen’in eserlerini okur onlardan sınava çekilirdik… Önceleri her gün saatlerce bir ağabey tarafından okunan S. Nursi’nin eserlerini hiç anlamadan dinlerdik… Sonunda imtihan edildiğimiz için, hepimiz bu eserleri ezberlemeye başlardık.” (sf. 100) Bakınız F. Gülen bu konuda neler söylüyor; “Risale-i Nur eserlerinin okunmasında dikkat edilecek hususlar; 1.)Bütününü okumalı 2.)Gazete gibi okumamalı 3.)Bütünlük içinde mütalaaya kendinizi alıştırmalı, 4.)İçinde birşeyler olduğu mülahazasıyla okumalı 5.)Otokontrol yapmalı. Okunanlardan her gün kendini kritiğe tabi tutmalı, Risaleleri eğer hakkıyla anlasaydık, medrese ve tekyelerden bekleneni verirdi.” (Faslıdan Fasıla-1, sf. 205-206) Atatürk’ü bize o kadar kötülediler ki, giderek hepimiz Atatürk düşmanı kesildik. Artık ondan nefret ediyorduk. Onun deccal olduğunu söylüyorlardı. Sohbetlerde onun adını anmak yoktu, sadece malûm zat denirdi, çok affedersiniz “necis hayvan (domuz) diye anılırdı. (sf. 102)

114

“Yakın geçmişimiz itibariyle bizim tarihimiz, bir katliamlar, tagallublar, esaretler, tahakkümler ve zilletler tarihi olmuştur.” (Çağ ve Nesil-5, sf. 77) “Dışarıda pantolon giyilir, kravat takılırdı. Evlerde şalvar giyer sarık takarlardı. Yani dışarıda tedbir uygulanırdı. Tedbir … hizmete bir zarar gelmesin diye uygulanan müeyyideler idi.” (sf. 103) “Cemaatın Örgütlenmesi (sf. 104-110): 1.) F. Gülen (fikir babası Said-i Nursi ve risaleler) İlâhiyat mezunu, özel seçilmiş öğrencilere ders verir. 2.) A-Takımı a)Bölge imamları. İstanbul gibi büyük şehirlerin bölgeleri, b)İl imamları, c)F. Gülen’in çeşitli konulardaki danışmanları, A-Takımın Görevleri; a)Cemaatın genel politikalarını belirlemek, b)Politikaların organizasyonu, c)Cemaatı bilgilendirmek, d)Cemaattaki durumu A-Takımının gündemine getirmek. 3.) Cemaat a) Esnaf imamları: Cemaatı örgütlemek, yenileri kazandırmak, ayda birkaç davet yaparak tanışmayı sağlamak, bağışları organize etmek. b) İmamlar imamı (Semt imamı): 4-5 evden sorumlu. Öğrencilerin burslarının temini, öğrencilerin durumları ile haklarında raporların incelenmesi, Sızıntı, Yeni Ümit, Zaman Gazetesi aboneliğinin izlenmesi, ortaokul ve liselere yönelik hizmet çalışmalarının organizasyonunda ev imamına yardım ve emirlerin iletilmesi, çalışmaları bölge imamına sunmak. c) Ev imamı: 6-7 kişilik bir evin sorumlusu, yardımcısı var, imamlar imamına sorumlu. d) Ortaokul sorumlusu (ortaokul ağabeyi): Asıl etkinlik alanı ortaokuldur (hızlı büyümenin sebebi). Cemaatın deyimiyle, kişinin doğasının oluşmaya başladığı bu dönemde, cemaata kazandırılan bireyler, cemaatın asıl yükünü omuzlayan, tam itaatkar bireylerdir.

115

e) Lise sorumlusu (lise ağabeyi); ortaokul ve lise ağabeyleri evde kalan diğer öğrencileri a) Zaman gazetesi sorumlusu, b) Sızıntı dergisi sorumlusu, c) kaset sorumlusu olarak görevlendirirler. f) Serrehber; dershanedeki en üst seviyedeki öğretmen 1.) Dershane öğrencileri ile ilgilenir. Ehli hizmet ve ehli dünya diye sınıflamayı yapar. Ehli hizmetlerin (sınıf imamı) sınıflara dağıtımı, bunların diğer öğrencilere yönelik istihbari çalışmalarını organize eder. 2.) Dershanenin üniversite kazanan öğrencilerini rehber öğretmen gözetiminde söz konusu şehre yollar. 3.) Öğrenciler hakkında hazırlanan dosyaları o şehre göndermek barınma ve burs ihtiyacının temini. 4.) Söz konusu kişilerin hizmete bağlılık derecesinin değerlendirilmesi, nerelerde istihdam edileceğini belirten gizli referans mektubunu hazırlanmak. Bu mektuplar öğrencinin gittiği okulla ilgili olan dershaneye veya yurt sorumlusuna oradaki görevli serrehbere gönderilir. “Fertleri kabiliyetlere göre kullanma, bir mürşidin en mühim hususiyetlerindendir.” (İrşad Ekseni, sf. 177) “Hizmette önde olan arkadaşlar her an kendi durumlarını gözden geçirmekle beraber, hizmet içindeki her şahsı, mutlaka kabiliyetlerine göre vazifelendirmeyi de ihmal etmemelidirler. Vazife bizim hayatımızdır… Bu itibarla her bir ferde, önde bu işi planlayanlar tarafından mutlaka birer vazife tevdi edilmelidir.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 149) Görüldüğü üzere cemaatta tam bir askeri disiplin vardır… Cemaata alınan öğrencinin, tüm özellikleri, yaklaşımları, bütün bir gün içindeki davranış ve tutumları kaydedilir ve hafta sonu rapor halinde bir üst görevliye verilir. Çok yakın iki arkadaş birbirlerini denetler, rapor ederler. Bütün bu görevler Allah adına yapıldığı ve hizmetin aksaması halinde ahiret azabının korkunç olacağı kişilerin beyinlerine öylesine yerleştirilmiştir ki hiç kimse bunların dışına çıkamaz.” (sf. 109) “Bu mevzuda davayı temsilde önde olmakla birlikte vak-i merhunu gelmeden böylesi şeytana yönelen insanlar, geçici olarak zevk ve lezzet duysalar bile, “Rabb-i Kerimime itimat ederek söylüyorum- dokuz defa elem çekecek, on defa iki büklüm olup, burada da, ötede de inleyeceklerdir. Ettiklerine ah-ı efgan edecekler ama, iş işten geçmiş olacaktır.” (Prizma-2, sf. 22) “Öğrenci yerine getirdiği her görev için özel seçildiğini, cemaatın üstlendiği şeriat düzenini yeniden kurmak için, kendisine verilen bu kutsal vazifeyi en iyi şekilde başarmak gerektiğini bilir.” (sf. 109) “Ben şu yirminci asırda, din-i mübin-i islama sahip çıkan genç delikanlıları sahabinin velayetine mazhar görüyorum. Çünkü Allah onları çok kutsi işlerde istihdam ediyor. Büyük kimselere, bu işin paşalarına mareşallerine yaptırdığı işi BUNLARA (delikanlılara) yaptırıyor.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-1, sf. 183)

116

Cemaata giren öğrenciler artık kendilerini buraya adamış olurlar. ..bilgi ve göreve inanmalı ve gereğini yerine getirmek zorundadırlar. Bu kararlar ailesinin, devletinin, ülkesinin zararına da olsa. Çünkü cemaatın kutsal değerleri herşeyin üstündedir. “Ben bütün dengelere başkaldırarak başkalarının arkalarında koştuğu şeyleri ayağının ucuyla bir kenara itecek insanlığın iftihar tablosunun beyanı içinde dininden, diyanetinden dolayı kendilerine deli denecek 5-10 insan istiyorum. Kendini hiç düşünmeyen, makam, mansup, şan, şeref, şöhret, para, evlad-ü iyal demeyen 5-10 insan. N’olur Allahım! Senin hazinelerin geniştir. İsteyene istediğini ver, bana da bu ölçüde 5-10 insan. N’olur Allahım!” Fethullah Gülen ve cemaatının Türk Cumhuriyetlerindeki yapılanmasının da, faaliyetlerinin de aynen ana yurttaki gibi olduğunu, bir cemaat üyesinin rapor niteliğindeki mektubu tamamıyla göz önüne sermektedir. Türkistan’daki bu cemaat mensupları, Türkiye’deki ağabey adı verilen kişilere yazdıklar mektuplarda, Said-i Kürdi’den Hz. Üstadımız diye söz etmekte, kitap okuma programlarını anlatmaktadırlar. “Muhtar kardeş anlatıyor: (Bu rüya değil) Yatsı namazını kıldıktan sonra cemaatta münacaat risalesini okurken Hz. Üstadımız teşrif ettiler” şeklindeki ifade aynı nurcu örgütlenmenin buralarda da gerçekleştiğini gösteriyor. F. Gülen’in; komünizmin boşalttığı yeri biz dolduracağız sözü gerçekleşmiş demek ki. Türkiye’de gerçekleştirdikleri örgütlenmenin aynısını Orta Asya Türki cumhuriyetlerde de kurdukları belli. Artık bu ülkelerde o ülke insanlarına gazeteler çıkarttırarak, radyo programları hazırlatarak risale-i nur ağırlıklı yayınlar yapmaktadırlar. Kitap tercümeleri başta Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Tacikçe, ve Türkmence olmak üzere baskılara verilmektedir. (Yeni Hayat dergisi, 1999/ Haziran 56 sayı, sf. 25-28) “Komünizmanın her sahada bitiş ve tükenişi sistem arayışını daha da hızlandırdı. Şimdi eğer, topyekün insanlığa ait bu boşluğu biz inandığımız din ile dolduramaz ve bunu kısa zamanda gerçekleştiremezsek… Bu sebeple daha hızlı bir tempoda çalışmamız gerekmektedir… Ve az dahi olsa durmak hatadır. (Fasıldan Fasıla-1, sf. 168) Orta Asya’da açılan okulların hangi amaçlarla açıldığını F. Gülen açıkça ifade ediyor. Üstelik oraya götürülen de dinin “nurculuk” versiyonu. Dr. Necip Hablemitoğlu “Fethullahçıların Orta Asya’daki Okullarının Gerçek Yüzü”nü şöyle anlatıyor; “Azerbaycan şimdilerde fethullahçıların Orta Asya’ya yayılmasındaki ilk ve en önemli sıçrama tahtasıdır. Azeri yöneticiler Fethullaha yönelik (karşıt) etkinliklere soğuk bakıyorlar, salon tahsis etmek istemiyorlar. Mesela 12 Temmuz günü yapılan toplantıda komünistliğini açıkça ifade eden Sosyal Demokrat Partisi’nin başkan yardımcısının Fethullah Gülen’i savunması ve destek vermesi dikkati çekti. Pek çok Azeri kadın gözyaşları içinde fethullahçıların okullarındaki eğitim gören çocuklarının kendilerinden koparıldığını, onları kaybetmek üzere olduklarını söylediler." Doğrudur, G.Antepli genç de itiraflarında aynısını söylüyordu. F. Gülen de zaten müritlerine Başyücelerin Amentüsü’nde;

117

“umum sevdiklerimizi ve gönül bağladıklarımızı feda edecek kadar kararlı olmak…” diye and içtiriyordu. Hablemitoğlu devam ediyor; “…bir süre sonra bu çocuklar anne ve babalarının inançlarını sorguladıklarını, hatta aşağıladıklarını, neşe ve canlılıklarını, çocukluklarını kaybettiklerini anlattılar.” Ee tabii böyle olacaktı. Çünkü çocuklara ilk öğretilen şey dinin tebliğ olduğudur. Neşe ve canlılıklarının kalmaması normal. Çünkü bu zalim ve sinsi örgütün başındaki adam kahkaya düşman. Elimden gelse herkesi ıstırap içine sokar ve onları orada boğarım diye kendisi söylüyor. Babası ve dedesi hiç gülmezlermiş. Kendisi ise yalan da olsa riya da olsa hep ağlıyor. Ee başka ne beklenirdi ki ondan? “Fethullaçılar Orta Asya’daki okullarda haftada 3-8 saat Türkçe’ye ayırıp, 25 saat İngilizce ders okutuyorlar. Böylece de İngiltere’den üstün hizmetödülü alıyorlar. ABD’den ise kırmızı pasaportlu CIA çıkışlı öğretmen takviyesi ve siyasal dokunulmazlık, ekonomik güç desteği görüyorlar. Okullarındaki Türk olmayan unsurlara kesinlikle din dersi vermiyorlar.” Fethullahın Türkler için fikri ise şu; “Türk milleti tarihinin hiçbir devrinde fen ve teknikte batı ölçülerinde ileri gitmemiştir.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 219) Kendisi de Bitlis’in Ahlat ilçesinden, ana tarafından da seyitmiş zaten. Bunları Nazlı Ilıcak’ın 1998 yılında Akşam gazetesindeki F. Gülen’le ilgili yazı dizisinden öğreniyoruz. Hablemitoğlu devam ediyor; “Türklerin yaşadıkları bütün Orta Asya ülkeleri ve Rusya’da, Azerbaycan’da Türk çocuklarını önce ailelerinden sonra Türklüklerinden koparıyorlar. Onları molla haline getiriyorlar. Fethullahçılar Azerbaycan bürokrasisinde egemenler. Tıpkı Türkmenistan’da olduğu gibi iki bakan yardımcısının fethullahçı olduğu ifade ediliyor. Bürokrasiye ve üst düzey siyasetçilere maaş bağladıkları iddiası var. Yaklaşık 280 şirket ve holdinge, 25 milyar dolarlık mal varlığına ve yıllık 600 trilyon liralık iş hacmine sahip olan fethullahçı organizasyon bu ülkelere birçok karlı alanlarda giriyorlar. Bütün bu şirketler fethullaçı organizasyona yaklaşık kârlarının en az %20’si oranında himmet parası ödüyorlar (bazıları ise %50 ödüyor). Üzeyir Garih, Fethullah Gülene iltifatlarla dolu mektup gönderiyor, davetine icabet ediyor, değerli hediyeler sunuyor ve fethullahçıların Moskova’daki okulunu karşılıksız finanse ediyor. ABD’li öğretmenlere yurt dışındaki (Özellikle Orta Asya) okullarda para ödenmiyor. Belli başlı İngilizce kitaplar da İsrail ile bağlantılı bir ABD firması olan ‘B’nai-B’rith’in karşılıksız desteği kapsamında sıfır maliyetle temin ediliyor.” (Yeni Hayat dergisi, 1999/ Eylül, sf. 6, “Fethullah Gülen Memlekete Hoş geldin” , Dr. Necip Hablemitoğlu)

118

Son günlerde Urfa’da kurulacağı söylentileri yoğunlaşan İbrahim Üniversitesi söz konusu. Bu konuda basında Fethullah Gülenin önemli görevler üstlendiği yazılıyor. “Tevrat İttifakı” başlıklı yazıda fetullahçı vakfın mayısta düzenleyeceği sempozyumun konusu; “Hz. İbrahim; yahudilik, hıristiyanlık ve müslümanlığın ortak noktasıdır.” Bu konuyla ilgili Türk Dışişlerinde hazırlanan dosyanın amacı: Dinleri çıkış noktasında birleştirmek. (Aydınlık derg. 16 ocak 2000, sayı 652) 40 yıldan fazla bir zamandır Avrupa’daki Türk işçilerinin sorunlarını çözmekte hiçbir başarıda imzası olmayan Atatürk’ün devletinin Dışişleri bakanlığı dinler için dosyalar hazırlıyor. Partneri ise Türkiye cumhuriyetinin kurulduğu günden bu yana en sinsi, en iyi örgütlenmiş, hedefine adım adım giden, gayesi için tarihteki tüm makyavelistleri sulu dereye götürüp susuz getirebilecek olan fethullahçılar. Yani patronları F. Gülen. Tüm bu yurt içi ve yurt dışı ilişkiler akıl almaz meblağlarda paralara, devletlerin bile kolay organize edemeyeceği çapta okullara, yurtlara, üniversitelere, şirketlere, holdinglere hükmediyor. El öpen holding patronları, selam duran devlet adamları, her yönde siyasal, diplomatik uluslararası ilişkileri var. Atatürk’ün cumhuriyetinde onun makamında oturan, Atatürk devrimlerini ve laik cumhuriyeti kollamakla görevli devletin zirvesindeki zat, gene Atatürk’ün cumhuriyetinde yürütmenin başı olan kişi bu adamın elinden ödül alıyorlar. Bugüne kadar gelmiş geçmiş en iyi organize olmuş, Atatürk’ün cumhuriyetini yıkmak ve son vuruşu vurmak için uygun an bekleyen bu tarihin en tehlikeli şeriatçı örgütü hedefine varmak için her yolu mübah görmektedir. Son numarası ise zaman gazetesinin dağıttığı “İFTİRANIN DEĞİŞMEYEN MANTIĞI” adlı güya Amerikalı “Lynne Emily Webb” takma isimli kişinin yazdığı kitaptır. Birinci sayfasında bu uyduruk şahsın biyografisi yazılı. Daha çok bir “Savaş psikoloğunun” elinden çıkmış intibaını uyandıran bu kitabın ilk sayfalarında Atatürk’e ve onun cumhuriyetine en iğrenç iftira ve yakıştırmalar yapılır. PKK, Güvenlik güçleri çatışmalarında PKK’yı destekleyen bir anlatım biçimi vardır. Ve en nihayet kitabın 38’inci sayfasında “Bağımsızlık iddiaları ve Gerçekler” başlığı altında birden bire Amerikalı olduğunu unutur ve “Fethullah Gülen konusunda en son suçlamalara göre, güya o, bağımsızlık ideolojimiz kemalizmin yıkılması için Amerikanın devreye koyduğu ılımlı islamın uygulayıcısıymış” der. Artık kitabın bundan sonraki bölümlerinde anlatım tarzı olarak yeniden Amerikalı kimliğine dönmeye öyle büyük gayret göstermez. Bu Amerikalı(!?) Türk kanunlarını çok iyi bildiği için en iyi Türk avukatlardan daha iyi bir biçimde hukuki cümleler kullanır. Hayali olarak onu muhakeme eder ve onun sütten ak yoğurttan pak, dünyanın en barışçıl ve insancıl cevaplarını alır.Düşünmez ki hiç, bir gün birisi çıkar ve sorulara Fethullah Gülenin kendi ağzından gerçek cevapları verir. 82 adet güya iddia ileri sürer. Bunlarla gayet şuurlu bir hedef seçilmiş, müritlerine onların duymaları gereken mesajlar verilmiştir. Çok sayıda radikal gerici islami akımın bulunduğu günümüzde tabanı elden kaçırma endişesinin ağır bastığı bir ruh haliyle, bu güya iddialar hazırlanmış ve ard arda dizilmiştir. Fethullahın verdiği güya cevaplar kaldırılıp, bu güya iddialar ardı ardına okuduğunda, tabana; “Biz neyiz, ne aslanız” mesajı verilmek istenmiştir. Yer sorunundan dolayı bunların hepsini burada ardarda koymanın imkanı yok. Bunlardan birkaçı; 1. Fethullah Gülen irticacıdır.

119

- Şüphe yok. 2. İrtica bölücü, takyeci, yasa tanımaz, anti-demokratik ve gayri millidir. Fethullah Gülen de irticanın içinde olduğuna göre o da böyledir. 3. Fethullah Gülen yandaşları cumhuriyet düzeni için kefere düzeni diyorlar. - “İfritten devir” diyorlar. Daha beterini de söylüyorlar 4. Türkiye’de 1000’e yakın irtica tarikat okulu var. Bunlardan 50 kadarı fen lisesi. Ayrıca 5000 civarında dershane ve kurs da tarikatçılar tarafından işletiliyor. Buralarda Altın Nesil adlı tarikat müritleri yetişiyor. 5. Fethullah Gülen tarikatına ait, yurt içinde sayıları 90-182 özel okul, 300-460 dershane, 25000 öğrenciyi barındırabilecek 240 yurt, bazı rakamlara göre 500 yurt var. 6. Öğrenciler asker, hukukçu ve kamu yöneticisi olmaya yönlendiriliyor. - Hocanın Okulları”nda açık açık anlatılıyor. 7. F.G. laikliğe, demokrasiye ve cumhuriyete karşıdır. 8. F.G. aslında Arap islamcısıdır. 9. F.G. müslüman kardeşler örgütünün kurucusu ve şeriat düzenini getirmek için şiddeti teşvik eden Hasan el-Benna ve benzerlerini sevdiğini söylemekle gerçek niyetini ortaya koymaktadır. Görünüşteki ılımlılığı bir takiyyeden ibarettir. 10. F.G.; “dengeli bir hizmet eri söyleyeceğini hemen söylemez. O bilir ki, söylemesi gereken şeyi söylerse kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir” demektedir. Bu sözleri onun takiyye yaptığını göstermektedir. - Ne olacaktı ki başka? 11. Türkiye’de irticanın büyük bir medya ağı var. F.G. grubuna ait Samanyolu tv, Zaman gazetesi ve 14-15 dergi de bunların içinde. 163. Maddenin kaldırılmasından sonra, irticacı medyada yayınlarda artış ve bu yayınlara yönelme var. 12. Türkiye’de irticanın büyük bir sermaye gücü var. 10dan fazla özel finans kurumu, bir o kadar holding ve 4000 şirket, yine aynı sayıda vakıf irticanın elinde. Mesela bu finans kurumları 1990 yılında 1,7 trilyonluk işlem yaparken, 1997 yılında 340 trilyon liralık işlem yapmış. Bu çok korkunç bir artış. 13. Asya Finans ve Işık Sigorta F.G. grubuna ait, irticacı finans kuruluşlarındandır ve Asya Finans devletten yüzlerce milyar liralık teşvik almıştır. 14. F.G. orduyu faaliyetlerine engel görüyor ve bu sebeple orduya sızmaya çalışıyor. “Osmanlının son döneminde sünni tarikatlar misyonlarını tam eda edemediklerinden ötürü (orduda) bir takım kaymalar olmuş ve bozulmalar birbirini takıp etmiştir. Hasılı, bulunduğu

120

durum itibariyle hayati ehemmiyete haiz böyle müesseselerin, bizim anladığımız manada mutlaka terbiye görmeleri şarttır.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 27-28) - Bu terbiye muhakkak ki tarikat terbiyesidir. Zaten tarikatlar hakkında en ufak bir bilgisi olan için Fethullahın örgütünün Türk tarihinin gördüğü en tehlikeli tarikat olduğu açık seçik bir gerçek. 15. F.G. tarikatına bağlı askerlere “Çalışın, İngilizce öğrenin, kendinizi saklayın ve amirlerinizle iyi geçinin” tavsiyelerinde bulunmaktadır. 16. F.G cemaatına mensup kültürlü ve türban takmayan bayanların subaylarla evlenmesini tavsiye ediyor. 17. F.G.’nin orduya yeni sızma projeleri var. - Ordu mensupları mutlaka terbiye edilmeli diyor ya. 18. Orduya yaklaşmak ve ordu tarafından kabul edildiklerini göstermek için, Asya’daki okullara emekli generalleri götürüyorlar. 19. “F.G deyince gemiler kalkmayacak” şayiası var. Ayrıca F.G. Emniyette de çok etkili. 20. F.G. Abdullah Çatlı’yı ve Haluk Kırcı’yı tanır. Kendileriyle görüşür. 21. F.G. Denizli’de katıldığı bir toplantıda “ülkeyi bu hale şeytanın uşağı muallimler getirdi” demiştir. 22. Çanakkale’nin Biga ilçesinde oturan ve F.G. grubuna mensup Sabri Kadıoğlu 23 Eylül 1985 tarihinde Abdulkerim Zellum adlı yazarın “Hilafet Nasıl Yıkıldı” adlı eserini ücretsiz dağıttı. 23. F.G. 1987 yılında ders verdiği öğrencilerine Alp Arslan Türkeş ile görüştüğünü, Türkeş’ten cemaatını şeriat istikametinde yetiştirmeyi istediğini, onun da kabul ettiğini söyledi. 24. F.G. 1990 yılında rahatsızlığı nedeniyle birkaç kez yurt dışında çıkmış ve 1992 yılında Azerbaycan’a gitmiştir. 25. F.G kendinden menkul rüyalar ve kerametler anlatarak insanları kandırmaya çalışıyor. 26. Fethullah Gülen grubunun, Türkiye’deki islamcılığı kullanmak isteyen dış nührakların ve güçlerin ilgi alanına girmesi ihtimali var. 27. Fethullah Gülen’in okullarında öğrencilere irticai eğitim veriliyor. Doğrudan bir dini eğitim yoksa da davranışlarla din ve siyasal islam telkin ediliyor. - Fasıldan Fasıla-1 kitabının önsözü bunu cevaplamak için yeter. 28. Fehullah gülen, yurt dışında açtığı okullarla, hem yandaşlarına ve hareketine menfaat, hem de şeriat devleti çalışmalarına dış destek sağlamayı hedefliyor.

121

- Yeni Hayat Dergisi bunu çok güzel belgeledi. Haziran ve Eylül 1999 dergileri. 29. F.G.nin hoşgörü ve barış tabloları çizerek, devlet ileri gelenlerini etkilemesi büyük bir tehlikedir. - Ee tabii. Ne olacaktı yani? 30. F.G. grubu çok disiplinli bir teşkilatlanma içinde. Bu teşkilatın başında dünya imamı olarak Fethullah Gülen var. Sonra Doğu imamı, Avrupa imamı, Amerika imamı geliyor. Danışmanlar grubu var. Bunları şehir imamlığı gibi makamlar takip ediyor. Bunlar arasında sıkı bir hiyerarşı söz konusu. 31. F.G. sözü edilen teşkilatlanma ile, devlet örgütüne alternatif bir örgüt kurmuş oluyor. - Aynen öyle. 32. F.G. için kadın mekruh ve şeytanın ta kendisidir. Kadınla konuşulması yasaktır. Kadının görevi çocuk doğurmak ve efendisine hizmet etmektir. - Talebelerine her düşünceyi kur’an ayetlerine ve hadislere vurarak kabul yahut red etmelerini söyleyen bir insanın düşüncesi başka ne olacaktı ki? 33. F.G. Amerika’daki Moon tarikatına bağlıdır. F.G. papa’nın gizli kardinalıdır. CIA’nın Asya’daki en önemli adamlarından ve grubu da en önemli sivil toplum kuruluşlarındandır. - Bu da daha önce sözü edilen ilişkilerinden bir diğeri demek ki. 34. F.G. 1997 yılında ABD’ye sağlık problemlerinden çok, lobi ve kulis faaliyetleri veya Refahyolu’nun düşmesi üzerine, kanuni takibata uğrayabileceği endişesiyle gitmiştir. Sonra ABD’deki lobiler F.G.’i dünya müslümanlarının lideri olarak empoze ediyor. - Bak bu çok ihtimal dahilinde. 35. Fethullah Gülen, hedefine varmada üç aşamalı bir yol izliyor. Birinci aşama bireye ulaşmayı, ikinci aşama cemaate toplu daveti gerektiriyor. Üçüncü aşama ise muhtemelen cemaate insanları zorla katma olabilir. Şu anda henüz birinci aşamada görünüyorlar. - “Hocanın Okulları” adlı kitapta da öğrenci bunun aynısı söylüyor. Kendisi de müritlerine son derece temkinli olmayı emrederken bir “karar anından” zaten bahsediyor. “Hafif bir kıpırdanışın karışık hadiselere ritm getirdi. Çözülmez gibi görünen, nice kemikleşmiş yanlışlıklar vardı ki, eritici soluklarında lime lime oldu. Ve, millerin kalbinde bir ödem gibi tümsekleşen irin yuvaları birer birer dağılmaya başladı! Ya özünden doğan gerçek aktiviteyi ve son kararı duysa ve görselerdi! Millet olarak..karar gününü gözlemekteyiz.”(Çağ ve Nesil,sf.26) 36. Fethullah Gülen tarikatçıdır. - Evet, bunun böyle olduğunu efendisini konuşturarak belirtiyor;

122

“O dönemde tarikatlar yaygın takibe alınmıştır. Zaten nurlardan dolayı yaygın tarassut edilen bir insan, bir de tarikatçılık vehmiyle mi durumu ağırlaştırsaydı... Bediüzzaman cemaatını koruma ve kollama durumundaydı. Yoksa efendimizin tavsiye etmiş olduğu zühd ve takvayı esas alan tarikatlara Bediüzzaman gibi engin ve ledünnî birisinin karşı olması asla düşünülemez.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 212) 37. Fethullah Gülene ait yurt dışı okullarda 350 trilyon liralık bir sermaye dönüyor. Bu kadar büyük sermaye nasıl karşılanıyor? - F. G. kendisi kitaplarında belirtiyor; “Çeşitli vesilelerle sizlere başvurduk. Verin dedik verdiniz” benzerli sözler söylüyor. İş yapan şirketlerin kazançlarından %20-50 arası himmet parası ödendiği yazılıp söyleniyor. 38. F.G. peygamberimiz Mekke şerifiyken devletten bahsetmediğini, dolayısıyla şimdilik devletten bahsedilmemesi gerektiğini söylüyor. Fakat temelde i’lâyı Kelimetullah denilen, islamı dünyanın her tarafına yaymak, anayasa hükmündeki kur’anı kerim hükümlerini hem fen hem de toplumsal yaşamda etkin kılmak ve neticede ümmet zihniyeti ile, Mekke merkezli, bütün dünya müslümanlarının bağlılık duyacağı hilafet veya saltanat benzeri bir sistem oluşturmak amacı gütmektedir. - Bütün kitapları okunduğunda, her okuyanın bas bas bağıracağı gerçek şu yukarıda söylenenlerdir. 39. F.G. papa gibi dini liderlerle görüşerek, dünya müslümanlarının liderliği gibi bir liderlik yarışında olduğunu gösteriyor. - Okulların kuruluş biçimi, yurt dışındaki okulların kitaplarının Binai Brith (Ahidin Oğulları) örgütü tarafından karşılıksız (ücretsiz) karşılanması, İbrahimilik adı altında Urfa’da yahudi, hıristiyan ve müslümanların (?!) organize ettikleri toplantılarda yazarlar vakfının başı çekmesi ve kurulması planlanan İbrahim Üniversitesi’nin çalışmaları ile ilgili söylentileri böyle bir pazarlık ve hesabın varlığını düşündürüyor. 40. F.G.’in cihad görüşü onun ılımlığının sadece bir görüntüden ibaret olduğunu göstermektedir. Ona göre, emperyalist dünyayı köle haline getirmek için islamı bayraklaştırmak gerekir. Bu nedenle cihad en kutsal görevdir ve cihad edenlerle etmeyenler asla bir olamaz. Cihad yalnızca kılıç sallamak olarak anlaşılmamalıdır. - İtham gibi sunulan, aslında bu propaganda paragrafının ilk cümleleri gerçeği yansıtmamakta, pratik ise bunun tam tersi olduğunu 100 yıldır herkese yaşatmaktadır. Son cümle ise tam tanıma bir gerçeği yansıtmaktadır. Bunun böyle olduğunu anlamak isteyenler “İ’layı Kelimetullah veya Cihad” ile “İrşad Ekseni” kitapları okumalıdırlar. Bu iki kitap tamamıyla bu konuları işler. Diğer kitaplarında da bu konuda epeyi malzeme vardır. 41. F.G. 1976 yılında va’z bandlarını ülkenin her yanına dağıtıp, propagandasını yaptırdı.

123

“Ve bu konuşmalar çok dar bir çerçeve ile sınırlı kalmamalı, halkada yerini alamayan başkalarına da mutlaka ulaştırılmalıydı … hatta … herkese ama herkese ulaştırılmalıydı.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. XXII.) “… sohbetlerin normal teyp kasetinden, video kamera ile tespit edilmesi düşüncesine geçmişte de yani 1992’li yıllarda da hemen hemen aynıyla tekrar yaşandı. 1995 yılına geldiğimiz şu günlerde artık Allaha binlerce hamd-ü sena olsun- hocamızın sohbetleri gerek teyp ve gerekse video kasetine kaydedilmekte ve hemen herkese bu sohbetlerin intikali sağlanmalıdır.” (Fasıldan Fasıla-1, Önsöz XXV.) 42. F.G. kendisi ılımlı da olsa arkadaşlarının yarıya yakını radikaldır. - Bunu doğrulayacak bir istatistiki bilgi yok. Fakat mesaj değeri çok yüksek bir cümle. Tabanda huzursuzlanabilecek ve başka radikal gruplara kayabilecek gençlere, “durun biz de kafi derecede aktifiz” mesajını veriyor. 43. Fethullah Gülen yazıcı nurcuların lideridir. - Bu iddia ilk elde diğer nurcu cemaatlara yönelik. Artık nurculuğun tamamen kendi önderliklerinde temsil edilmesi ve yürütülmesinin zamanının geldiğini kabul ettirme amaçlı stratejik çıkıştır. Bu iddianın kendi cemaatlarına yönelen hedefi ise saflara kendine güven ve moral vermedir. Mamafih bu iddianın kendine gelince; “Bana ilk sahip çıkan, Mustafa Birlik, Mehmet Metin, Hüseyin Çağdır ve Sami Beylerdir. Bunlar eski nur talebelerindendir. (İzmir’e ilk geliş) (Küçük Dünyam, sf. 102) - F.G. adı geçen bu kitapta 1960 yılında ilk nurcu kampları örgütlediğini, bunun finansmanını da bizzat kendisinin karşıladığını anlatır. (sf. 102-105) a.g.e.’de İzmir’de ilk ışık evini açtığını söyler (sf. 114) Gerek bu evlerde gerekse daha önceki kamplarda asker disiplini ile yetişen öğrencilerine bir çok başka konu yanında asıl olarak risale-i nur’lar okutulup bunlardan sınavlar yapılmaktadır. Bu risalelerin nasıl okunması gerektiğini kendisi kitaplarının birçoklarında ayrıntısına kadar tarif etmiştir. (Fasıldan Fasıla-1, sf. 205) F.G.nin Said-i Nursi aşkını anlamak için sadece bir kitabını okumak yeter. Bir kez mutlaka her kitabında Said-i Kürdi’nin artık sloganlaşmış bir sözü aynen yazılmaktadır. Bu çalışmanın ilk sayfalarında bu söz bulunabilir. F.G. hemen her konuşmasının başında yahut bitiminde Hz. Üstad, Bediüzzaman, Çağın çilekeşi, vb. gibi unvanları kullanarak onu övmektedir. F.G.’nin müritleri onu nurcuların lideri olarak sunarken o da; “Eğer Bediüzzaman, soluk soluğa ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman, onu anlayacak birkaç yüz aydın, düşüncelerinde ona destek olabilseydi..” (Fasıldan Fasıla2,sf.209) diyerek onu en iyi anlayanın kendisi olduğunu dolaylı olarak ileri sürmektedir. 44. Fethullah Gülen 1970’de İzmir’de nurculuk faaliyeti programı hazırlayıp, yapılan toplantılarda bu konularda eğitim çalışmaları yapmıştır.

124

- F.G.’nin Küçük Dünyam adlı kitabından; “Elimde iki çanta Kestane pazarına vardım.” (sf. 101) “1960 senesi yaz döneminde kamp yaptık. Hepimiz 70 kadardık. Kamp meselesi beni iyiden iyiye düşündürüyordu, finans meselesi çok önemliydi… Ankara’ya gittim… üç bin lira tutarında bono topladım. Bunları Kestane pazarına verdim. Bonoları paraya çevirdiler. İlk sene kamp yetmiş kişi, ikinci ve üçüncü sene her an üçyüz kadar talebe bulunuyordu. (sf. 105) “…imam hatip ve Yüksek İslam Enstitülerinin şu anda bulundukları yerleri satın aldım.” (sf. 110) “1968 senesi haç dönüşünde İzmir Müftüsü Ahmet Karakullukçu ile buluştum. O bana; “biz de böyle evler açalım. İzmir’e gidişte ilk işimiz bu olsun. Siz bir ev tutun, istediğiniz talebeleri de yerleştirin, kirasını ben İlim Yayma Cemiyeti’nden temim ederim” dedi. Böylece ilk evi tutmuş olduk. Ve İzmir’de bu türlü hizmetlerin başlamasına ilk nüve bu evde atıldı.” (sf. 114) “Arkadaşlarımız Türkiye’nin her tarafından istedikleri talebeleri gönderiyorlardı.” (sf. 122) 45. Fethullah Gülenin taraftarları, onun için Said-i Nursi’nin yazılı bir vasiyetiyle faaliyetlerini devraldığın söylemekte; kendisine islamda en uç kişi demek olan “kutuplar kutbu” olarak bakmakta; peygamberi rüyasında gördüğü ve peygamberin kendisine “SSCB yıkıldı, orada okul yap” dediğini yaymakta ve Fethullah Gülen’in Perşembe akşamları kaybolarak, ruhlar alemine gittiğini ve orada görüşmeler yaptığını anlatmaktadırlar. - Bu iddia F.G. cemaatine verilebilecek en uç ve yüksek mesajıdır. Tasavvufla ilgilenenler bilirler ki bölgelerin manevi sorumlulukları “kutup” adı verilen kişilere aittir. Bütün bu kutupların bağlı oldukları otorite de kutbul kutup” diye adlandırılan, bir başka ifadesi de “zamanın sahibi” olan ama bu kutupların dahi onu tanımadıkları “o gaybi zat”dır. “İşte bu ölçüden kul da kendini Allaha satmalıdır ki, KENDİSİNE ALLAHIN ZAHİR OLDUĞU BİR İNSAN bütün zehirleri, panzehir yapabilir.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 83) diyor Fethullah. Bu insan da kendisi muhakkak. Yani kendisi insan-ı kamil. Vay bre vay! Böylece F.G. müridi olan bu kişiye kendisini bu zamanın sahibi olarak lanse etmektedir. Doğrusu çok ustaca ileri sürülmüş bir iddia. Ee, peki kendisini böyle lanse ediyor da korkusu niye? 46. Fethullah Gülenin okul açmaktaki maksadı, Osmanlının kılıçla girdiği yerlere kalemle girmektir. “Üstad Hazretlerinin (Said-i Kürdi) ‘Sırren Tenevveret’ sözüyle resmettiği dönemin bir manada bitişi, bana göre kısmen yurt, pansiyon, okul, kurs… faaliyetlerinin başlangıcıyla hissedilmeye başlamıştır. Bunun için illâ bir tarih vermek gerekecekse, 1978 başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu açıdan hizmete bakılacak olursa, sizin temsil ettiğiniz hizmet 18 yaşında demektir. Evet sizler, henüz hizmet itibariyle 18 yaşında sayılırsınız. Buna karşılık, hizmet düşünce ve sistematiğinizi kabullenip sahip çıkanların adedi ve bu düşüncenin ulaşmış olduğu coğrafya itibariyle hadiseye bakacak olursanız, bir açıdan Osmanlıdan çok çok ileride olduğunuz rahatlıkla söylenebilir. (Fasıldan Fasıla-3, sf. 106-107)

125

- Bu söz işin hangi boyutlara vardığının kendi ağzından ikrarıdır. Tabii burada “müminin tek görevi cihattır” olan bir anlayışın kalem alarak ileri sürülmesi gene bir başka takiyye biçimidir. 47. Fethullah Gülen kurduğu eğitim teşkilatlanmasıyla, mevcut eğitim sistemine alternatif bir sistem oluşturuyor. “Yurt, yuva, okul, pansiyon…vb. ileride şartların gerektirdiği ölçüde kurulacak olan daha ne gibi teşekküller olacaksa bütün bunlarda asıl gaye, hep bu kutsi vazifeyi kutsiyetine yakışır seviyede yerine getirmek olmalıdır.” (İrşad Ekseni, sf. 40) “Zannediyorum kuruluş gayesine matuf işletildiği müddetçe bu evlerle, bir dönemde tekye ve zaviyelerle ulaşılmayan noktalara ulaşılacak ve buralarda aynı zamanda medrese insanını aratmayan insanlar yetişecektir.” (Prizma-2, sf. 14) 48. Fethullah G.’in her yerde talebelerinin kaldığı evler var ve bunlara ışık evler deniyor. Bu evler, misyonerlik faaliyetlerinden etkilenmiş yasal hücrelerdir. - Bunun cevabının “Gerçekten bu ışık evlerin misyonerlikten de öte görevleri olan HÜCRELER olduğunu Çağ ve Nesil-5 (Günler Baharı Soluklarken) adlı kitabı okuyan herkes açık seçik görür. Bu kitabın önsözünde Necip Fazıl (Bugünkü İBDA-C nin manevi lideri) ile kurulan ilişki belirtilir, islam devletinin ana rahminde yepyeni bir doğuşa hazırlanışı anlatılır. Işık Evler-1,-2 , Işık Evlerinde Hayat bölümlerinde ise nasıl kıyam edildiği, nasıl Cibril soluklarıyla yay gibi gerilindiği teferruatlı anlatılır. 49. Sadece kendi inancındaki insanlara hayat hakkı tanıyacak bir diktatörlük taraflısıdır. “Dosta itminan, mütehayyire ikna, düşmana ve müfterilere ilzam (SUSTURMA) ve iskat (YOKETME) mesajı.” (Sonsuz Nur-1, İnsanlığın İftar Tablosu, sf. 1) “Sizinle aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşmayan kimseler hakkında… size zarar verecekleri ihtimalini gözden ırak tutmamalısınız. Ve hele millet ve toplumun can damarlarımesabesindeki noktaları ele geçirmelerine katiyen fırsat vermemelisiniz.” (Ölçü ve Yoldaki Işıklar-3, sf. 39) “Bir mümine düşen şey de, özellikle yapabildiği ölçüde, o münkeri eliyle değiştirmesi eliyle değiştirmeye gücü yetmiyorsa, ister sözlü ister yazılı diliyle, buna da imkanı yoksa münkere kalbiyle buğz etmesidir ki, imanın en zayıfı da budur. (İrşad ekseni, sf. 32) - Eliyle değiştirmenin ne olduğu ise belli. 50. F.G. papa ile görüşme müracaatına bir hafta içinde cevap aldı. Diyanet İşleri başkanı ise 3 yıldır cevap alamıyor. F.G. böyle bir görüşme ile Diyanet İşleri başkanını küçük düşürmüş olduğu gibi Diyanete alternatif yaratma amacı da taşıyor. - Tabii. Türk adlî ve inzibatî kurumların F.G.’nin tüm ilişkilerini yakından takip etmesi gerekir. Diyanete alternatif yaratması ne kelime. Kurduğu teşkilat şu anda islam devletinin kendisi. Mamafih Diyanete karşı olduğunu da kendisi beyan ediyor. “Dini hizmetlerini tekelleştirme, affı olmayan bir yanlışlık ve bir gaflettir. Bu gafletten kurtuluncaya kadar da, içinde bulunduğumuz yürekler acısı durumdan kurtulmamız mümkün değildir.” (İrşad Ekseni, sf. 86-87)

126

“Aslında dini hizmetleri belli bir teşkilatın emrine verme, başkalarının bir oyunu olsa gerek. Evet islam dini sadece camiye hapsedilecek bir din değildir.” (İrşad Ekseni, sf. 87) “Dini hizmetlerin resmileştirip belli bir zümrenin inhisarına bırakılması ve dini hizmetlerin de o teşkilatın tekeline teslim edilmesi bizim için tehlikelidir. (a.g.e., sf. 86) 51. F.G. iş adamlarıyla feyiz denilen toplantılar yapmakta, bu iş adamları ise, diğer gruplarla halka diye anılan toplantılarda bir araya gelmektedir. “Bu temel düşünceden hareketle her mümin, -meşru dairede olmak şartıyla- mutlaka bir yolunu bulmalı ve mutlaka zengin olmalıdır. Gerektiğinde sermayeler birleştirilmeli, yurt dışında, yurt içinde, yatırımın geçerli ve rekabete açık olan türlerinde mutlaka yatırıma gidilmelidir. …mesleki kuruluşların ciddi organizasyon ile birbirleri arasında dayanışmaları … Evet her bir meslek erbabı, kendi aralarında birleşmeli, organizeli çalışmaya gitmeli. – Allahın izniyle- aşılmayacak bir güç haline gelmelidir. (Prizma-2, sf. 33) - Bütün bu sözleri vaazlarında söyleyen, kitaplarında “bütün bu hizmetler sizin maddi ve manevi desteğinizle gerçekleşti” diyen, zekattan ve fitreden gelen geliri, amacı ve hedefi için az bulan adam, neden kendine bağlı iş sahiplerini kapalı kapılar arkasında toplanmasın ki? 52. F.G. Türkiye’nin bağımsızlık ideolojisi olan Kemalizmi yıkmak için ABD’nin devreye soktuğu “ılımlı islam” projesinin yürütücüsüdür. Ona izafe edilen hizmetlerin arkasında Amerika vardır ve bu hizmetleri Amerika finanse etmektedir. Gülen ayrıca İsrail yanlısıdır. - Bunun böyle olduğunu doğrulayan çok önemli olaylar söz konusu. Bundan birkaç yıl önce basına bir kere konu olup sonra bir daha sözü edilmeyen yahudi, hıristiyan, müslümanların birlikte Urfa’da İbrahim Üniversitesi için yapılan toplantısı önemli. Seneler sonra bu toplantı Fethullahın yazarlar vakfının öncülüğünde tekrar gündemde. Asıl önemli olan ise böyle bir toplantının İsmail Cem’in patronu olduğu Dışişleri bakanlığı tarafından desteklenmesi. Bu konuda bakanlığın dosya hazırlamış olması ve bütün bunların da Türk halkından saklanarak yapılması. Bu iddialar solcu Aydınlık dergisinin 16 ocak 2000 tarihli 652’nci sayısında ileri sürüyor. - Dışişleri bakanı İsmail Cem için söylenen; 1600’lü yılların yahudi kabalisti Sabatay Sevi’den kaynaklanan “Sabataycılar”a veya halk arasında yaygın olarak bilinen şekliyle “Selanik dönmeleri” cemaatınamensup olduğu. Bu durumda bazı aşırı sağ gazetelerin bu cemaat hakkındaki yayınları üzerinde çok durulmaya değer. - Gene iddia edildiği gibi Fethullah Gülen’e ait Orta Asya’daki okullardaki kitapların B’nai Brith adlı bir örgüt tarafından temin edilip ücretsiz verilmesi çok önemli. Çünkü B’nai Brith’in kelime manası “Ahidin Çocukları”. Yani Eski Ahit’in inanırları ve cemaati olan İbraniler, yani İsrail oğulları. Rusya’daki Fethullaha ait bir okul da gene basında ileri sürüldüğü şekliyle Türk Musevisi iş adamı Üzeyir Garih tarafından finanse edilmiş. Bütün bunlar bir araya gelince Fethullahı savunmak için yazılan ve Zaman gazetesi tarafından dağıtılan “İFTİRANIN DEĞİŞMEYEN MANTIĞI” adlı kitapta ortaya atılan bu fikir (iddia) çok önem kazanıyor. Türk halkının bir kez daha dikkatini bu konuya yoğunlaştırması gerekir. 53. F.G.’in bütün faaliyetleri bir şeriat devleti kurmak içindir.

127

“Cihad, bu kelime islamla birlikte “Allah yolunda kavga vermenin” adı almıştır. Bugün cihad denince akla gelen tek mana budur.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-3, sf. 186) “Biz herkese rabbimizi anlatmakla mükellefiz ve dünyaya karşı hem manevi cihad hem de maddi cihadda muvaffak olmak zorundayız.” (İ’lâyı Kelimetullah veya Cihad, sf. 34) “Maddi ve manevi cihad islami hayatın en büyük müeyyidi ve müeyyidesidir.” (İ’lâyı Kelimetullah veya Cihad, sf. 73) “O halde delâlet cemaatlerine karşı mukabele ve mukavement edebilmek için, müminlerin de cemaatleşmeye, cemaat haline müdafaaya… ihtiyaçları vardır.” (İnancın Gölgesinde-2, sf. 174) “Fitne kalmayıp, yeryüzünde yalnız Allahın dini hakim oluncaya kadar onlarla savaşın (Bakara 2/193).” (İ’lâyı Kelimetullah veya Cihad, sf. 94) “Bu mesuliyetin yerine getirilmesinde hayatınız bile söz konusu olmayabilir. Esasen bu mukavelenin önemli bir buudunu da ölümü gözü almak teşkil etmektedir. İşte konuyla ilgili kur’an ayeti; “Allah müminlerin mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, öldürülürler…”” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 115) “Türkiye’de islamın idbarının ikbale dönmesi için, hizmet meydanına atılmış hak erlerinin istikamete çok dikkat etmeleri gerekir. Mutlaka istikamet üzere olmaya fevkalade özen göstermelidirler. Bu aynı zamanda hedefe varmanın da önemli bir vesilesidir.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 76) “Cenab-ı Hakka yönelip; Senin yolunda ölmek bile ne tatlı diyemeyen bir insanın mücadele vereceğine, mücadelesinin semerdar olacağına, onun müslümanlık adına kurtarıcı bir rol oynayacağına inanmıyoruz, inanamayız da. Biz ancak kendi şahsını, şahsi hazlarını, zevklerini hatta yurdunu-yuvasını terk etmişlerin sahabe gibi kapısına kilit vurup evinden ayrılmışların, bedeni ve cismani zevkleri aşmışların mücadelesine, mücahedesine, kavga ve cihadına inanıyoruz ve beklediklerimizi de Allahın inayetinin esbabı saydığımız o insanlardan bekliyoruz. Bizim bu beklediğimize mukabil günümüzün insanının mücadele adına yapacağı şeyler de bu istikamette olmalı, daha doğrusu insanımız vereceği mücadeleyi bu anlayış içinde vermelidir.” (İ’lâyı Kelimetullah veya Cihad, sf. 122) “Evet boyunduruğun yere konduğu şu dönemde, din-i mübin-i islam’ı i’lâ etmek için koşup cihad etmiyor veya edemiyorsak, salveti altında ezildiğimiz bir dönemde, hakkı batılın salvetinden kurtarmak için uykularımız kaçmıyor ve ciddi bir ızdırap duymuyorsak, kınanacak birisi varsa o da biziz.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 97) “Gelecek Nesil için: İkinci dünya savaşında Hitler Rusya’da nasıl arkadan gelenler üzerlerinden geçebilsin diye tankların bazısını bataklıklara yığmışsa, aynı şekilde bir nesil de, arkadan gelen nesillerin kurtulması adına kendini feda etmelidir. Türkiye’de şu anda yaşanan süreç budur.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 110) “Zaman Lehimize Çalışıyor: Hiç şüpheniz olmasın zaman müslümanların lehine işlemektedir. Şimdilik net olarak keyfi ya da kemmi bir buudumuz yoksa da, nasıl anne karnında ceninin doğmasına –olağan üstü şartlar dışında- kesin gözüyle bakılıyor, öyle de bizim durumumuz da

128

şu anda artık doğuma yaklaşmış bir cenin gibi kabul edilebilir. Evet bir millet bugün olmazsa da yarın, mutlaka sorumsuz insanların elinden dünyanın idaresini almak zorundadır.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 112) “Milletçe bir ba’sü badel-mevt geçireceğimize inancımız tamdır. Bu büyük tekevvün için bir kısımön hazırlıklara ihtiyaç olduğundan şüphe yok. Bu mevzuda mektepten mabede, mabetten kışlaya, kışladan zaviyeye toplumun katmanlarındaki bütün cevherler değerlendirilecek, mevcut dinamiklerden ve birikimlerin hepsinden istifade edilecektir.”(Çağ ve Nesil-6, sf. 11) “Her ciddi aksiyon ve hamle, hep böyle bir plan ve programın ürünü olduğu sürece yararlı ve kalıcı olmuştur.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 119) “Biz bütün bir millet olarak dolu dolu gözlerle, bu mutlu kararı hecelemekte ve karar gününü gözlemekteyiz. Bu tarihi kararın güç ve kalemini elinde tutan Heraklitimizi binler selam!” (Çağ ve Nesil-1, sf. 26) “Oysa ki biz hala Buhari ve Müslim’de zikredilen bu hadisi şerife dayanarak diyoruz ki, müslümanlar er geç bir gün mutlaka dünyaya hakim olacaklar.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-2, sf. 54) “Medine döneminde ise, iktisat ve içtimaiyatta, hukuk ve muharebelere ait meselelerin gündeme geldiğini ve bir SİTE DEVLETİNİN kurulma çalışmalarının başladığını görüyoruz. Bütün peygamberler için değişmeyen bu kanun, başka hiçbir devirde de değişmeyecektir."(İnancın Gölgesinde-2, sf. 207) “Rasul-i Ekrem’den kalma bir vasiyet vardır. Bu emanet, dünya ve ukba saadetinin teminatı olan islami hayatın hayata hakim olmasıdır. Bu mukaddes emaneti afâk-ı âlemde temsil vazifesi, bugün bir borç olarak bize düşmektedir.” (İ’lâyı Kelimetullah veya Cihad, sf. 90) 54. F.G., demokrat ve ılımlı görünüm vermesine hoşgörü ve barış taraflısı görünmesine rağmen a) Bu görüntüleri istismarla siyasileri ve halkı kandırarak, b) Okullarında beyinlerini yıkadığı gençlik vasıtasıyla bir toplum oluşturarak, c ) En üst düzeyde papa gibi, diğer dinlerin üst düzey temsilcileriyle görüşüp, başka din mensuplarının ve başka devletlerin desteklerini alarak veya en azından muhtemel muhalefetlerini kırarak ve “dünya dinleri birliği” adı altında bir oluşum meydana getirerek, d) Yurt içi ve yurt dışında açtığı okullar, kurduğu şirketler, öğrenci yurtları ve medya ağı ile bir yeşil kuşak oluşturarak, e) Bir yandan TSK’ine sızarken, diğer yandan TSK’ne karşı polisi güçlendirerek, f) Sahip bulunduğu çok büyük bir gayr-ı menkulün yanı sıra, kaynağı belirsiz; bir duyuma göre köktendinci islami faaliyetleri kırmak isteyen Batılı ülkelerden gelen, bir başka ihtimalle Işık Sigorta, Asya Finans ve İşhad gibi kuruluşlardan gelen, veya zengin olmalarını öğütlediği illerdeki kendine taraftar esnafın bağışlarıyla oluşan mali gelir ve

129

desteğe dayanarak; şeriat esaslarına dayalı bir rejim, teokratik bir diktatörlük ve son aşamada, tüm Türk kökenli uluslar ve müslüman toplumları yönetme gayesi güden halifelik kurma maksadı taşıyan en tehlikeli ve en gizli bir irticai hareketin başıdır. Aynen katılmamak mümkün değil. “İlim dine hizmet etmelidir” diyen Fethullahın kurmak istediği sistemin oturduğu zemin hakkında birkaç söz; “O hiçbirisini tanımadığı ve tamamıyla kaderin sürükleyip önüne getirdiği talebelerine ilk defa şunları söyleyerek tedrisata başladı. ‘İlminde şüpheci olun … ama septistlerin anladığı manada bir şüphecilik değil, karşılaştığınız her görüşü kur’an ve hadis süzgeçinden geçirin. Mutabakat varsa alın.” (Fasıldan Fasıla-1, Önsöz, Ahmet Kurucan) Zaman Gazetesinin ilave olarak verdiği ‘Yeni Bin Yıla Girerken İzafi Zaman içinde Asır ve Bin Yıl Ölçüleri’ adlı broşürde ise F.G. “Bilhassa nur risalelerinin meseleyi fevkalade ele alıp, bir çözüme kavuşturmuş olması öyle ümit ediyorum ki, bu kaç asırlık din-bilim kavgasına bir son verecek” demektedir. Bu ifadelerde açıkça görüldüğü üzere bilim için de ölçü kur’an ve hadisler’dir. Kur’an ayetleri ölçü olarak alındığında; Örnek: Nisa 78; “… onlara iyilik erişirse “Bu Allah tarafındandır” derler. Onlara bir kötülük erişirse “Bu senin yüzündendir” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır.” Nisa 79; “Sana gelen her iyilik Allahtandır, sana gelen her kötülük de kendindendir.” Nisa 82; “Kur’anı düşünmüyorlar mı? Eğer Allahtan başkasından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şey bulurlardı.” Hadislere gelince; söylentilere göre peygamberden 150-200 sene sonra hadisler derlenmeğe başlamıştır. F.G. kitabında bunu 150 sene olarak söyler. Büyük derleyiciler ise 3. asırda yetişmişlerdir. Buhari’nin doğum tarihi H.210’dur. Peygamber kendi sözlerini yazdırmamıştır. Süleyman Ateş “Gerçek Din Bu” adlı kitabında şöyle söyler; “İş böyle iken peygamberden iki-üç yüz yıl sonra derlenmiş olan ve o zamana dek ağızdan ağıza aktarılan sözleri biz nasıl yüzde yüz peygamberin sözleri olarak kabul edeceğiz?” (sf. 49) devam eder; “İmam Ebu Hanife sadece 17 kadar hadisi sahih görmüştür ki bunlar da mütevatir hadislerdir.” (sf. 70) Kısacası S.Ateş’e göre hadisler geçersizdir. Bu böyle kabul edilince SÜNNET yoktur. Geriye kalıyor kur’an. Onun da 114 suresinin binlerce ayetinin yalnızca 3 tanesi incelenmiş, o da bir fikir vermeğe yetmiştir. Son söz olarak Küçük Dünyam kitabının 121 sayfasındaki şu sözüne bakmak gerekir;

130

“Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an, onun bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar. Stratejiler sadece tatbik edilir. Bazan da bu stratejinin işin başında bulunan insandan başka kimse tarafından bilinmemesi gerekir.” Yüce Atatürkçü insanlar, sakladığını ne olduğunu kesinlikle biliyorlar. Kendi kitaplarından kendi sözleriyle, araştırmacıların ise yazılarıyla her yönüyle hiç gizlisi kalmayan, kim olduğu, neyi hedeflediği, nasıl davrandığı, hangi strateji ve metotları kullandığı artık bilinen Fethullah Gülen ve onun “BEN KUR’ANI SÖZLERİMLE ÖVMÜYORUM, SÖZLERİMİ KUR’ANLA ÖVÜYORUM.” (Said-i Nursi, Sikke-i Tasdiki Gaybî) (221) – (Turan Dursun, sf. 62. Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, Said-i Nursi Fethullah Gülen ve Laik Sempatizanları , sf. 5.) diyen hocası Said-i Nursi Atatürk’ün devletinde öyle kaleler zaptetmişlerdir ki, durumun vahametini izah edecek hiçbir kelime yoktur. Devletin en üst makamlarını işgal eden kişiler hakkında F.G. ve Said-i Kürdi ile ilişkileri için basında yazılanlar dehşet verici olmasından öte, ülkenin yakın geleceği için çok endişe vericidir. 1994 yılının Mart ayında, Said-i Nursi için Ankara’da, Kocatepe Camiinde 17.000 kişinin katıldığı mevlide bir telgraf gönderen DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel (bugün cumhurbaşkanı), mevlidi organize eden Yeni Asya gazetesi Sahibi Mehmet Kutluar’ı tebrik ederek şöyle diyordu: “Büyük alim ve büyük müfessir Bediüzzaman Said-i Nursi için okunacak mevlidi Allah kabul etsin. Hakkın savunucusu ve iyiliğin yol göstericisi olan Bediüzzaman Said Nursi’ye Allah rahmet eylesin. Saygılar.” (Aydınlık 30.1.2000/ sayı 654, sf. 7) Devletin en tepesinde bulunup, Türk halkının kaderini elinde bulunduran bir diğer kişi Bülent Ecevit’in tutum ve davranışı bu konuda cumhurbaşkanından hiç farklı değil. 2. Şubat 2000 tarihli Milliyet Gazetesinin 23üncü sayfasında “Gülen yine sahanede” başlıklı haberde bu konuda şöyle söyleniyor; “…Fethullah Gülen’in cemaatine ait olduğu iddia edilen okullar, gündemden düşmüyor. Milli Güvenlik Kurullunun (MGK) önceki gün yapılan toplantısında bu okulların resmileştirilmemesi gerektiği üzerinde ısrarla durulması, okullar üzerindeki şaibeleri bir kez daha gündeme getirdi. Komutanların Bülent Ecevit’e, Davos zirvesi öncesi Türkiye’nin tanıtımı amacıyla dağıtılan broşürlerde Fethullah Gülen’in cemaatine ait olduğu savunulan okulların yer almasından dolayı sitem ettikleri öğrenildi…” Evet, Türk halkının tarihinin en acı ve zor günlerinde birkaç Yüce Atatürkçü vatan evladı ve TSK’den başka kim var diye soruyor insan. Her türlü ilişkisi karanlık ve ASLA kabul edilemez, yüceliğin ve doğal yaşamın amansız düşmanı bu adamın Yüce Atatürk’ün kurduğu bilimsel akla ve gönüle dayanan aydınlık devletinin üzerine kendi iç dünyasının kasvetini egemen kılmasına Atatürk’ün evlatları kesinlikle mani olacaklardır.

131

FETHULLAH GÜLEN YAPILANMASININ TEHDİT POTANSİYELİ VE VARİSLERİ
Dr. Necip Hablemitoğlu
Lütfen, aşağıdaki haberi tüm dikkatinizle okuyunuz: ”Tedavi maksadı ile Amerika’da bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi’yi depremden iki gün sonra ziyaret etme imkânım oldu. Onun halini gördükten sonra depreme üzülmediğim ve hiçbir şey yapmadığım kanaatine vardım. Türkiye’den kendisine ulaşan veya kendisinin ulaşabildiği herkese deprem bölgelerine gitmelerini ve bir amele gibi çalışmasını rica ediyordu. Yardım kampanyalarının açılmasını ve herkesin gücü yettiğince buna katılmasını istiyordu. TÜPRAŞ’daki yangının sürdüğü haberini aldıkça yerinde oturamıyordu. Onun bu telâşı karşısında yangının yan odada olduğunu sanırdınız. Afet anında ezan okumanın Allah’ın rahmetini ihtizaza getireceğini ve afeti durduracağını hatırlatarak yangını canlı yayından izleyen bir iki arkadaşa EZAN OKUMALARINI söyledi. Yangının kontrol altına alındığı haberi gelene kadar gerginliği dinmedi. Tabii onu takip eden doktorunun da...” (1). Lütfen düşününüz, bu hocaefendi (!) kendini T.C. Diyanet İsleri Başkanı’nın da üstünde Papa’ya eşit, istediğinde randevu alıp görüşebilen en üst İslâm Temsilcisi konumunda görüyor, A.B.D. ve müritleri tarafından da böyle lânse ediliyor... Eğitimi? Yok!.. Tabii Erzurum’un köylerindeki nur medreselerinde aldığı dersler (!) eğitim sayılırsa... Resmi statüsü? O da yok!.. Sadece devrim yasalarına göre kullanması yasaklanan hocaefendi (!) unvanı var; bir de vaizlikten aldığı bir emekli aylığı!.. Kendi deyimi ile “fakirin bir dikili ağacı bile yok”... Ama aylardır A.B.D.’nde mütevazı emekli aylığı ile mucizeler gerçekleştiriyor: Mayo Klinikte tedavi görüyor; 24 saat doktorunu yanından ayırmıyor; eyalet eyalet geziyor. Emekli maaşı bir türlü bitmek bilmiyor, bu nedenle de tedavisi (!) uzadıkça uzuyor... Oysa en az müritleri kadar, DGM Savcısı Sayın Nuh Mete Yüksel de, Askeri Savcılık da kendisini özlemle bekliyor ama nedense bir turlu çok sevdiğini söylediği vatanına dönmüyor, dönemiyor...Haberde, asil dikkati şu çekiyor: TÜPRAŞ yangınının sönmesi için yanındakilere ezan okutturuyor. Duygusal açıdan bakarsanız, samimi olarak üzüntü duyan bir kişinin normal dışı tepkiler göstermesi doğal. Anlayış ve saygıyla karşılamak mümkün. Ancak, kendisini “Dünya İmamı” olarak gören bir kişinin bilinçli bir biçimde bilmesi gerekir ki, ezan, sadece ve sadece namaz vakti için yapılan bir çağrıdır. Aksi yorum, gerek öz, gerek biçimsel ve gerekse de mantıksal açılardan İslâmiyet’e uygun değildir. Geçmişte ezanin cahilce yorumlanmasıyla ortaya çıkan bazı uygulamalar, geleneğe dönüşse de din dışıdır, bid’atdır. İslâmiyet’in, akla mantığa ve bilime en fazla önem veren din olduğu gerçeğinden hareketle, TÜPRAŞ yangınını söndürmenin yolu, vakit dışı ezan okutmaktan geçmez. Nereden geçer? İleri teknoloji ile üretilmiş yangın söndürücü kimyasallardan; eğitilmiş ve deneyimli bir ekibi sürekli hazır tutmaktan ve de acilen dış yardim talebinde bulunmaktan geçer. Ezani amaç ve işlevi dışında bir çaresizlik, acizlik alternatifi olarak kullanmak ayıptır, günahtır.Oysa ki, Fethullah Gülen istese, milli servetin böylesine göz göre göre heba olmasından samimi olarak acı duymuş olsaydı -ki hâlâ yapabilir- ağlamak, inlemek yerine müritlerini harekete geçirebilirdi. Nasıl mi? TÜPRAŞ zararının 200 milyon dolar olduğu açıklandığında, organizasyonunun mal varlığı olan en az 25 milyar doların zekâtının bu amaçla kullanılmasını isteyebilirdi. Zaten samimi Müslüman halkın dini duygularını istismar ederek toplanılan bu servetin % 2.5 üzerinden zekâtının 625 milyon dolar olduğu dikkate alındığında, kalan 400 milyon dolar ile deprem zedelerin acılarının önemli ölçüde giderilmesi bile söz konuşu
132

olabilirdi. Ama bu yapılmadı. New York’ta otel süitinde vakit dışı ezan okutuldu, gözyaşı döküldü, vicdanlar “tatmin” oldu... Ya Türkiye’deki fethullahçılar ne yaptı? Kesin olan şu ki hoca efendilerinin emirlerini yerine getirerek amelelik yapmadılar. Zaman Gazetesi, diğer gazeteler gibi bir yardim kampanyası açtı, yine samimi dindarların ellerini ceplerine atmasını istedi. Hatırlayacaksınız, deprem felâketinin ilk üç günü diğer şeriatçılar gibi fethullahçılar da fiilen ortada yoktu: Bir cenaze namazı kıldıracak, cenaze sahiplerini manevi açıdan teselli edecek, bir Yasin-i Şerif okuyacak din görevlisi ya da gönüllüsü bulunamadığından, cenazeler greyder kepçeleri ile toplu mezarlara fırlatıldı. Bu görüntülerin televizyonlarda yayınlanmasının sonrasında, Valilik emirleriyle çeşitli illerdeki müftüler ve din görevlileri re’sen deprem mahallerine gönderildiler. Fethullahçılar ise Adapazarı, Düzce, İzmit merkez olmak üzere bir süre depremzedelere hizmet verdiler. Tıpkı, sundukları en temel insani hizmette bile tarikat ya da cemaat propagandası yapan IHH, AIMGT ve diğer şeriatçı yapılanmalar gibi. Sonra, ne oldu bilinmez, deprem mahallerindeki fethullahçılar, Cumhuriyet Gazetesinden Sayın Hikmet Çetinkaya’nin da saptamasıyla, “birden ortadan çekildiler”. Ve nihayet, 18 Eylül sabahı deprem mahallerindeki çadırkentlerde ya da derme çatma kulübeler içinde yasamaya çalışan depremzedeler, girişlerin önüne bırakılmış bir broşür ile karsılaştılar. Sıcak bir çaya bile hasret bu insanlar, yaralarına belki merhem olur ümidiyle bu broşürleri okudular: ”... İnşallah bu hadise güzel yurdumuzun temizlenmesine ve manevi beraatına bir alâmet diye telâkki ediyoruz..... Hazret-i üstadımızın 1939’da zelzele hakkındaki yazılarında, ‘Ramazani Şerif’in teravih vaktinde kemal-i neşe ve sürur ile sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bazen kızların sesleriyle, radyo ağzıyla mübarek merkez-i İslâmiyetin her kösesinde cazibedarane işitilmesi, bu korku azabını netice verdi..... İnsan hakları, demokrasi kuralları, serbestlik ve özgürlük ve kadın hakları gibi ileri sürülen şeyler ise hakikatte ahlâksızlığa, müstehcenliğe yol açmak için istimal edilegelmiş ve halen ayni menfi yolda istimal edilen şeylerdir..... Bu hâdise-i arziye, bu memleketin ahali-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarında daha ziyade ilişiyor.... Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlık gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması; hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi bir çok emarelerin delâletiyle bu hâdışe ehl-i imani hedef edip onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Biçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki veçhi var. Bir: Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için ta’cil edildi. İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli Müslüman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlûb olmak fırsatıyla, ehl-i zığındikanin orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var”. Yukarıdaki akil ve mantık dışı, alabildiğince bozulmuş, bir Türkçe’yle kaleme alınan bu satırların sahibinin, Hazret-i üstadlari (!) Said-i Kurdi, nam-i diğer Said Nursi olduğunu bilmeyenler tahmin de edemeyebilirler... Broşüre bakıldığında, uzun uzadıya kaynak aramak gerekmiyor. Said-i Kurdi’nin risalelerinden, 1939 Erzincan depremi ile ilgili paragraflardan alınmış bu cümleler, 27 Ağustos-1 Eylül 1999 tarihli “Zaman” gazetesinde (2) aynen yayınlanıyor; akabinde de depremzedelere dağıtılan broşürlerde... Fethullahçıların takiyyeyi bırakarak iyice pervasızlaştığı bir kere daha anlaşılıyor. Artık savunmada değiller. Türk Silâhlı Kuvvetleri ile Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı kurum ve kuruluşlara, kısaca devlete karşı sistematik ama henüz adi konulmamış bir

133

savaşım başlatıyorlar, hem de üç ayrı koldan... Start veren kişi, şimdilik bu örtülü savaşımı cephe gerisinden, hem de epeyce gerisinden, A.B.D.’den idare ediyor... 1. POLİTİK VE BÜROKRATİK PLATFORMDAKİ SAVAŞIM Fethullah Gülen ve organizasyonuna karşı T.B.M.M.’nde -Hükûmet-Muhalefet cepheleri dahil- karşı çıkan, laik hukuk sisteminden yana tavır alan bir tek parti yok. Hatta, doğru dürüst, onurlu ve yurtsever tepki koyan bir tek milletvekili bile söz konuşu değil. Meclis dışındaki CHP’ye ise son aylarda büyük bir ikinci cumhuriyetçi katilimi gözleniyor. Fethullahçıların en büyük desteğinin ikinci cumhuriyetçiler olduğunu ise herkes biliyor. Hukûmet, Milli Güvenlik Kurulu’nun başlatmış olduğu 28 Şubat sürecini durdurabilmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Örneğin, fethullahcı oldukları öne sürülen yaklaşık 35 vali ve 300’e yakın kaymakamın merkeze alınmalarını sağlayacak atama kararnamesi hâlâ çıkarılmış değil. Gerekçe olarak öne sürülüyor ki bu doğru değil. Sadece 4 Emniyet Müdürü ile sinirli tutulan Emniyetteki tasfiye, şu sıralarda tersine isletilmekte. Yaklaşık 80 -bir kısmı fethullahçı- emniyet menşubu hakkında açılan soruşturmalar da ciddi bir sonuca bağlanmış değil. Şeriatçılara taviz vermeyeceğini her fırsatta tekrarlayan İçişleri Bakanı artık kesinlikle güven vermiyor. En az 600 fethullahçı Emniyet Müdüründen söz ediliyor. Fethullahçı Emniyet Amirleri, Baskomiserler, Komiserler, Komiser Yardımcıları ve Polis memurları cabası. Tasfiyeye önce İstihbarat, Bilgi-İşlem, Personel, Polis Akademisi, Koleji ve Polis Okullarından başlanması ve aşağılara inilmesi gerekiyor. Ayni şekilde, yurtdışında sefaret korumasında görevlendirilen emniyetçi kadronun tümüyle geri çekilmesi ve durumlarının gözden geçirilmesi öneriliyor. Bunlar yapılmadığı gibi, bu süreçte, örneğin Ankara’daki fethullahçı emniyetçilerin şimdiki müdür vekili ile en rahat ve en güçlü dönemlerini yaşadıkları iddia ediliyor. Bu durumun İçişleri Bakanı tarafından da bilindiği, bu yüzden bir tepki gelir endişesiyle vekâleten atama ile yetinildiği kaydediliyor. Bu gevşeklik ve kokuşma sadece İçişlerinde mi? Elbette ki hayır!.. Başbakanlık, Tarım, Kültür, M.E.B. ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının kadrolarındaki fethullahçıların tasfiye endişesinden kurtulup, aksine yüksek moralle çalışmalarını sürdürdükleri gözlemleniyor. Kamuoyunun deprem felâketine olan ilgisi, fethullahçıların ve de onları destekleyen siyasilerin islerine yarıyor.İşin olumlu taktik tarafı, DGM’nin soruşturması ağır işliyor. “Dünya İmamı”nın yanı sıra bazı “Bölge İmamları”nın A.B.D.’nde olduğu biliniyor. Ya fethullahçı hiyerarşide yer alan diğer örgüt yöneticileri? Örneğin, “Sivil İstihbarat Servisi”. Hani, organizasyona muhalif asker-sivil kadrolar hakkında en mahrem kişisel bilgileri -anekdot düzeyinde bile olsatoplayacak; ses ve görüntü bantlarını, dışketleri tasnif ederek bir “İstihbarat Bankası” oluşturacak ekipten söz ediliyor. Üstelik ekibin çekirdeğini de emniyetteki fethullahçı istihbaratçıların oluşturduğu; fethullahçı “telekulakçı”ların kendi deyimleriyle naksibendi “telekulakci”larını tasfiye ettirdikten sonra bu servise daha rahat biçimde bilgi ve belge-kaset aktarmaya devam ettikleri de öne sürülüyor. M.G.K.’na verildiği öne sürülen hayali “Fethullah Gülen Raporu”nu hazırlayarak kitleleri provoke etmeyi amaçlayanların bu servis elemanları olduğu iddia edilmekte. Keza, son haftalarda ortaya atılan ve Hüsamettin Özkan ile Meşut Yılmaz hakkında MIT tarafından bilgi toplanıldığını ima eden sahte raporun da yine bu servis elemanlarınca tezgâhlandığı kaydediliyor. Özellikle son sahte MIT raporundan amaç, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne karşı tavır alan Mesut Yılmaz’ın giderek keskinleşmesi. Hiç şüphesiz bu iddiaların tümü resmi bir soruşturma gerektirecek kadar önemli. Bati Çalışma Grubunun tasfiye edileceğini, 28 Şubat şurecinin sona erdiğini söyleyerek basta fethullahçılar olmak üzere tüm şeriatçılara çiçek gönderen Mesut Yılmaz’ın, son kaset olayından sonra Fethullah Gülen’in lehine yaptığı konuşmalar ise demokrasi ve laiklik adına utançla hatırlanıyor.En son, Genel Kurmay Başkani Sayin Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat gerekirse bin yıl sürer” açıklaması ile bir kez daha sarsılan Fethullahçıların fırsatçılığı ve militanlığı, Yargıtay Birinci Başkanı Sami Selçuk’un konuşması ile bir kere daha ortaya çıkmış durumda. Zaman, Aksiyon,

134

Akit basta olmak üzere tüm şeriatçı basının, PKK’nin, ÖDP’nin ve tüm ikinci cumhuriyetçilerin ortak desteğini alan ve hatta Nazlı Ilıcak tarafından “gönüllerdeki Cumhurbaşkanı adayı” ilân edilen Sami Selçuk’un bu anlamlı çıkısının analizinin çok iyi yapılması gerekir. Şeriatçı tehlikeyi yok sayacak kadar tarihimizi ve toplumsal yapımızı bilmeyen; Diyanet İsleri Başkanlığı’nı gereksiz görüp, tarikatların kendi okullarını açmasını talep eden Abant Toplantısı katılımcısı Selçuk’un, fethullahçıların gönüllerindeki söylemleri dillendirdiği apaçık ortada. Zaman ve Aksiyon’un nüshaları incelendiğinde bu ilinti tüm açıklığı ile ortaya çıkıyor. Hatta, daha da ileri gidiliyor: Abant Toplantıları, T.B.M.M.’nin de üstünde gösterilerek, 1982 Anayasası’nın yerine yeni anayasanın Abant Toplantısı katılımcıları tarafından hazırlanması öneriliyor (3). Kısaca, Fethullah Gülen’in ne pahasına olursa olşun ille de ADLIYE ve MÜLKİYEDE kadrolaşmaktan söz edişinin bos olmadığı anlaşılıyor... Fethullahçıların Sami Selçuk olayının sonrasında takiyyeyi ve savunmayı bırakarak devlete karşı adi konulmamış savaş açmalarının temelindeki en önemli hareket noktası şu: Meclise, bürokrasiye ve de ekonomiye ağırlıklarını koymuş olmalarına, ABD gibi süper güce sahip bir ülkenin desteğini arkalarına almalarına rağmen, bir başka ifadeyle ulaşabilecekleri en üst güç sınırında bulunmalarına karşılık, Fethullah Gülen neden Türkiye’ye dönemiyor? İşte halihazırdaki pervasızlıklarının dayandığı neden bu. Bu yüzden sürekli açık veriyorlar; bir başka ifadeyle, geleceklerine ipotek koydurmaya, battıkça batmaya devam ediyorlar... 2. EKONOMİK PLATFORMDAKİ SAVAŞIM Fethullahçılar yaklaşık 300 şirket ve holding, yıllık 600 trilyonluk ciro ve 25 milyar dolar tahmin edilen servetleriyle, sadece dinsel alanda değil, ekonomik alanda da vurdukları yerden ses getiren, üstelik dış ticaret becerileri olan girişimcileri ile dünyaya açılan büyük bir imparatorluk (!). Fethullahçı organizasyonun çökertilmesi için sadece siyasal desteklerinin kesilmesi ya da yasal önlemlerin alınması yetmiyor. Para musluklarının da kapatılması gerekiyor. 28 Şubat kararları çerçevesinde alınması gereken önlemler henüz alınmış değil. ISHAD faaliyetini sürdürüyor (4). Samanyolu Televizyonu neredeyse dünyanın önemli bir bölümünden seyrediliyor. Zaman gazetesi 13 ülkede basılıyor (5). Biraz azalmasına rağmen “himmet paraları” yine halktan yasadışı biçimde toplanıyor; yurtdışındaki okullara ve şirketlere para transferi yasadışı yollardan gerçekleştiriliyor. Fethullahçı okulların, dershanelerin, yurtların ve ısıkevlerinin sayısı ve etkinliği giderek artarken, M.E.B.’nin göstermelik denetimleri (Atatürk köşesinin olup olmadığı vb.) formalitenin yerine gelmesi kabilinden sürüp gidiyor. 28 Şubat şurecinde fethullahçı kurumlara vurulan tek darbe de şu: YÖK’nun Fatih universitesi’ne kaynak aktarimini kesmesi. Iste bu darbelerin nitelik ve nicelik acisindan arttırılması gerekiyor. Bunlar yapılmadığı için de devlet, kendi imkânlarını kullanarak kendisini yok etmek isteyenleri çaresizlik içinde seyrediyor; savunma mekanizmasını harekete geçiremiyor...Fethullahçı Organizasyonun ekonomik gucunu ortaya koyan dramatik ama tipik bir ornek: Ekonomik cikarlarin, ulusal çıkarların önüne nasıl geçebileceğinin, hatta din faktörünü bile yok saydırtabileceğinin tipik bir kanıtı:”Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri,is yerimizde bizleri ziyaret etmek lütfunda bulunmuş olmanızdan dolayı sahsım ve arkadaşlarım adına teşekkürlerimi arz etmeyi borç bilirim.Uğurlu kademli olduğuna gönülden inandığım teşrifleriniz sırasında sarfetmis olduğunuz veciz cümleler bizleri düşündürmüş ve zihinlerimizde yeni ufuklar açmıştır. Lütfettiğiniz ve Ulu Tanrı’nın ismi ile veciz deyimleri ihtiva eden güzel tablo, çalışma odamın duvarını süslemektedir. Ayrıca armağan ettiğiniz çok değerli amber tesbih ve nadide ipek halıyı bir hâtıranız olarak aile ocağımızda muhafaza edeceğim. Bu nazik ve anlamlı jestinizden dolayı ayrıca şükranlarımı arzederim.Yüce Peygamberimizin “Hediyelesiniz, Muhabbeti Artırır” deyiminden hareketle zatıâlilerinize sunduğum, 1500 yıllık Ortadoğu’nun kutsal topraklarında yapılan kazılarda çıkan orijinal bir kandil ile, Merhum Tunca üstadımızın bir hat eserini sizlere

135

olan saygımızın ve sevgimizin ifadesi olarak lütfen kabul buyurmanızı istirham eder, emirlerinize intizâren en derin saygılarımı sunarim. Üzeyir Garih”. Görüldüğü gibi, işadamı Üzeyir Garih’in bu mektubunda yer alan ve müridâne bir havada yazılmış cümleleri hak etmek için Fethullah Gülen ne yapmıştır? Elbette ki, bir ziyaret esnasında verilen tesbih-tablo ve ipek hali için övgü düzmeyecek kadar zengindir Üzeyir Garih. üstelik, herhangi bir emekli vaize randevu vermeyecek, hele hele mukabil hediyelerle birlikte yukarıdaki mektubu yazmayacak kadar da meşguldür kendileri. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde, laik hukuk sisteminden yararlanarak özgürce ve eşitçe is yaşamını sürdüren Sayın Garih’in Fethullah Gülen’e bu nezaketi gösterirken, şeriatçı yapılanmalara karşı duyarlılığı olan Türk kamuoyunu da dikkate alması; esas saygıyı Cumhuriyetin temel ilkelerine göstermesi gerekirdi. Diyebilirsiniz ki, ne var bunda, karşılıklı bir hediye alışverişi ve oldukça ince bir teşekkür mektubu. Hayır, hepsi o kadar değil. Eksik olanı bizzat Fethullah Gülen ifade ediyor: “Bir Musevi (Üzeyir Garih) Moskova’da sizin teşvikinizle açılan bir okula yardım ederse onu ne cemiyet çerçevesine, ne cemaat çerçevesine oturtmak mümkün değil” (6). Kısaca, Üzeyir Garih, Rusya Federasyonu ve Orta Asya’daki yatırımlarını güvence altına almak için, şeriatçı olduğunu bildiği bir yapılanmanın Moskova’da açtığı lisesini finanse ediyor. Bir nevi haraç (himmet parası) ya da Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin ödediği cizyeyi hem de gönüllü olarak ödüyor. Sadece o mu? Örneğin Sakıp Sabancı, son kaset olayı ile Fethullah Gülen’in maskesinin düşmesinin sonrasında bile ona sahip çıkıyor: “Sayın Hocam Fethullah Bey, yıllardan beri gündemdeydi. Pat diye sürpriz olarak gelmedi” diyerek Gülen’in kendisi gibi bu ülkeye hizmet verdiğini deklare ediyor (7). Sakıp Sabancı’nın tarikatçı olduğunu ya da sonradan intisap ettiğini elbette ki iddia etmek mümkün değil. Ancak, yurtiçi ve yurtdışı iş bağlantılarından kaynaklanan ekonomik çıkar hesapları, Sakıp Sabancı’yı böyle konuşturuyor. Bir başka ifadeyle de paranın dini ve milliyeti ve de devleti olmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor... Türk Devletinin, ekonomik platformda fethullahçı organizasyona ve diğer ekonomik gücü olan şeriatçı yapılanmalara karşı kısa vadede alması gereken önlemler şöyle özetlenebilir:Bu tur yapılanmalarla doğrudan ya da dolaylı ilgili şirketlerin hesaplarına acilen el konulmalıdır. Geriye donuk olarak azami 5 yıllık yasal süre içindeki tüm girdiler ve çıktılar, para transferlerinin mevzuata uygunluğu tek tek kontrol edilmelidir. Bu islerle görevlendirilecek Maliye elemanlarının secimi ve denetimine ilişkin esaslar belirlenmeli ve buna uyulup uyulmadığı sıkı sıkıya takip edilmelidir. Özellikle ISHAD, Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı, Türkiye Öğretmenler Vakfı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Asya Finans, Feza, Çağ, İlim, Fetih, Işık gibi dernek, vakıf ve şirketler yasal biçimde büyüteç altına alınırken, organizasyonla ilişkisi bilinen tüm dersaneler, kurslar, yurtlar ve de ısıkevleri takip ile mutlaka ve mutlaka kapatılmalarıdır. Ayni şekilde, fethullahçı organizasyon içindeki şirketlere ve vakıflara kaynak aktaran, ihale veren bürokratlar da sorusturma kapsamina dahil edilmelidir. Bu onlemler alinmazsa ne olur?!.Fethullahçı kurum ve kuruluşlardaki ekonomik düzeyde geometrik büyümeye en tipik örnek, Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfıdır ki, kuruluş senedinde yer alan mal varlığı ile günümüzdeki serveti arasındaki inanılmaz fark, bu konuda bir fikir vermeye yetecektir: 1972’de İzmir’de (Bahçelievler 502/2 Sokak, No: 39) Nef’i Akyazılı ve esi Pembe Zehra Akyazılı, Naci Sencekicer, Mehmet Sevimlican, Osman Sarıoglu, Yusuf Pekmezci, Ekrem Uğur, Zeki Sakman ve Mehmet Fidan tarafından oluşturulan Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın başlangıç sermayesi 229.747 TL.’na tekabül eden İzmir Karşıyaka’da iki katli bir bina, Bozyaka mevkiinde 1620 metrekarelik bahçe içinde tek katli bir koy evi ve yine ayni mevkide 415 metrekarelik bir arsadan ibarettir. Oysa, aradan gecen 27 yıl içinde, vakfın sahip olduğu öğrenci yurtlarının dokumu şöyledir.

136

Ankara’da: Malazgirt Öğrenci Yurdu, Fidan Öğrenci Yurdu, o. Düşüngel Öğrenci Yurdu, İzmir’de: Işıklar Öğrenci Yurdu, Bergama Öğrenci Yurdu, Ortaköy Öğrenci Yurdu, Halil Rifat Pasa Öğrenci Yurdu, Kemalpaşa Öğrenci Yurdu, Eskişehir’de: Sivrihisar Öğrenci Yurdu ve M. Güngör Öğrenci Yurdu, Adapazarı’nda: Ersoy Öğrenci Yurdu ve Akyazı Erkek Öğrenci Yurdu, Gümüşhane’de: Ahmet Ziyauddin Öğrenci Yurdu, Kütahya’da: Hisar Öğrenci Yurdu, Afyon’da: Şuhut Öğrenci Yurdu, Dinar Öğrenci Yurdu, Emirdağ Öğrenci Yurdu, Kayseri’de: Seyid Burhaneddin Öğrenci Yurdu, Keykubat Öğrenci Yurdu ve Bünyan Öğrenci Yurdu, Kocaeli’nde: Yuvacık Öğrenci Yurdu, Uşak’ta: Günkaya Öğrenci Yurdu ve Karahalli Öğrenci Yurdu, Aydın’da: Fatih 1 Öğrenci Yurdu ve Fatih 2 Öğrenci Yurdu, Sivas’ta: Buruciye Öğrenci Yurdu, Bayburt’ta: Şehit Osman Öğrenci Yurdu, Milas’ta: Hafize Hatun Öğrenci Yurdu, Konya’da: Seydi Mahmut Hayrani Öğrenci Yurdu, Isparta’da: Sidre Öğrenci Yurdu, Balıkesir’de: Kayapa Öğrenci Yurdu, Erzurum’da: Zinnuni Öğrenci Yurdu, Denizli’de: Cevherpasa Öğrenci Yurdu ve Şuller Öğrenci Yurdu, Muğla’da: Sahidi Öğrenci Yurdu, Manisa’da: Bilgin Öğrenci Yurdu, Akhan Öğrenci Yurdu, Yılmaz Öğrenci Yurdu, Alaşehir Öğrenci Yurdu, Burdur’da: Üçgen Öğrenci Yurdu ve Mehmet Akif Öğrenci Yurdu, Erzincan’da: Yeşilırmak Öğrenci Yurdu ve sonradan açılmış olabilecek diğer öğrenci yurtları. Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın kuruluşta 9 kişilik mütevelli heyetinin bugünkü sayısı 282 kişi. Bugün sadece İzmir’de 27 arsa, 45 bina, bir dershane ve 5 yurdu bulunan ve Türkiye genelinde trilyonlarla ifade olunan gayrimenkul zengini Vakıf, fethullahçı organizasyonun medarı iftiharı konumunda. Kısaca, yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, fethullahçı organizasyonun ekonomik kaynakları, müdahale olmadığı takdirde geometrik biçimde büyümektedir. Bu ekonomik kaynakların rasyonel bir öncelikle, özellikle de insan eğitiminde kullanılması, tehlikenin giderek büyümesine yol açmaktadır. 3. DİNSEL PLATFORMDAKİ SAVAŞIM Özellikle Sami Selçuk’un ülke gerçeklerini yeterince yansıtmayan, ancak Bati’nin uzun süredir dayattığı reçeteyi yineleyen talihsiz beyanlarından olumlu yönde cesaretlenen fethullahçıların, geniş cephe taktiğine başvurdukları gözlemleniyor. Strateji değişikliklerinin gerekçesi ise şu açıklamaya dayanıyor: “Bu ülkede sokaktaki ‘İslâmcı’, ‘Kürtçü’, ‘dinci’, ‘vatan haini’ ve diğerleri, Avrupa Birliğine girmeyi, hem de bir 28 Şubat tarihinde girmeyi devlete yön veren güçten daha fazla istiyor”. Devlete yon veren gücün Türk Silâhlı Kuvvetleri olduğunu bilmeyen yok. Demokrasinin ve ülke-ulus bütünlüğünün önünde en büyük tehlikeyi oluşturan basta fethullahçılar olmak üzere tüm şeriatçılar, bölücüler, sözde ilerici sosyalistler, dönek solcu olarak tanımlanan ikinci cumhuriyetçiler, ortak deyimleriyle Te Ce’ye karşı ittifak görünümündeler. Hem de demokrasi, barış, hoşgörü, insan hakları gibi evrensel değerlerin arkalarına alarak... Hatta o kadar ki, “devlete karşı islenen suçların affedilmesi ve olum cezasının kaldırılması; Doğu ve Güneydoğu bölgesinin yasam koşullarının düzeltilmesi” gibi talepleri içeren 49 demokrat (!) aydının (!) imzaladığı “Simdi Tam Zamanı Çağırıyoruz” baslıklı

137

deklarasyona fethullahçılara acık destek veren isimlerin de katılması, Zaman gazetesinde önemli bir haber olarak yer alıyor (8). Diğer imzacılara baktığınızda gözlerinize inanamıyorsunuz: Örneğin, Abdulmelik Fırat, Ahmet Türk, Ufuk Uras, Tarik Ziya Ekinci, Mehmet Altan, Gülay Göktürk ve diğerleri. Bir de, Zaman gazetesinin yakın zamana kadar Fethullah Gülen aleyhine yazdığı kitaplardan dolayı “komünist-ateist-bölücü” olarak afişe etmeye çalıştığı Faik Bulut. Kimi Kurt fasisti, kimi ikinci cumhuriyetci, kimi Insan -pardon PKK- Haklari Dernegi yoneticisi, kimi sosyalist. İster istemez sorguluyorsunuz, nerede her fırsatta Türk milliyetçiliğini savunduğunu öne süren; Kürtçülere ve her turlu bölücülere, komünistlere, ateistlere karşı olduklarını açıklayan; şehit ailelerini her fırsatta istismar ile provoke eden; kendilerini modern alp-erenler olarak lanse ederek Türk sağını bunca yıl iğfal eden fethullahçılar? Sonra fethullahçı olarak adlandırılan bu yapılanmanın, amacına ulaşabilmek için tipik makyevelist bir anlayış içinde, bırakın Papayla ya da Ortodoks Rum Patriğiyle, şeytanla bile işbirliği yapabileceğini kestirebiliyorsunuz...İşte fethullahçıların sergilediği bu ahlâki düzey, dinsel platformda da kendini gösteriyor. Bugüne kadar, nurculuktan çıktıklarını ancak onu aştıklarını; tarikat olmadıklarını; olsa olsa “sivil toplum (cemaati)” olarak nitelendirilebileceklerini söyleyen fethullahçılar, Kıvrıkoğlu Paşa’nın son kararlılık demeci ile birlikte, Bediüzzaman olarak nitelendirdikleri şahsın risalelerine periyodiklerinde daha fazla atıfta bulunmaya başladılar. Bir başka ifadeyle takiyyeden vazgeçerek nurcu kimliklerine yeniden büründüler. Fethullahçıların siyasal koşulların değişmesi nedeniyle asıllarına dönmeleri, geniş cephe ya da sol literatürde “birleşik cephe” diye adlandırılan yeni taktiklerini engellemiyor, aksine güçlendiriyor. Örnegin, fethulllahçılar, 17 Eylül 1999 tarihli “Zaman”da çıkan “Bir Manevi Dinamik: Tunahan” başlıklı yazıyla, bugüne kadar yıldızlarının hiç barışmadığı bir düşman kardeşe, Şuleymancılar’a barış çubuğunu şu cümlelerle uzatıyorlar:”Mücadelesinin önemini bugünlerde daha iyi kavrıyoruz. Bugünlerde, yani bastığımız toprak ayaklarımızın altından kayarken ve Kur’an eğitimine sınırlama getirilirken... O bu uğurda hayatini ortaya koydu ve bir omur mücadele verdi. Şüleyman Hilmi Tunahan, temel manevi dinamiklerimizden. Onun gibi dinamikler bundan böyle gündemimizde daha fazla yer almalı. Onların mesajlarını şimdi, ruhların iyice hassaslaştığı şu günlerde daha iyi anlıyoruz. Manevi dinamiğin ne demek olduğunu da... Koca bir omur Kur’anı öğretmeye adandı. Bu uğurda çektiği sıkıntıların haddi hesabi yok. O kadar ki arzu ettiği yere bile defnedilmesi engellendi. Naaşı polis zoruyla Karacaahmet Mezarlığına götürüldü... Kur’an eğitimine konan engeller ve bugünlerde dellenen toprak, onun gibi manevi dinamiklere olan ihtiyacı ortaya çıkarıyor...” (9). Oysa biliyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti için kuruluşundan itibaren önemli bir tehdit oluşturmuş sahte din tüccarları: Said-i Kurdi, Şeyh Sait, Seyyit Abdülkadir, Kemal Pilavoğlu, Şüleyman Hilmi Tunahan, Cemalettin Kaplan, M. Zahid Kotku ve onların günümüze kadar ulaşan çıkıntıları. Sadece, laik hukuk düzenine karşı değil, şeriatçı cephede egemenlik tesis için birbirleriyle de kavgaya tutuşmuşlar. Süleymancı, babası faraza nurcuysa cenaze namazına gitmemiş; Nakşibendi, kendi tarikatının hatta cemaatinin dışındakilere gerçek müslüman gözüyle bakmamış; nurcu, Said-i Kurdi’nin şefaati (!) sayesinde cennette öncelikli yer alacağına inanmış; rufai, kadiri ve vücutlarına sis batırarak Allah katında ne denli makbul olduklarının provalarını yapmış... Bunlar, İslâmiyeti kendi islerine geldiği gibi yorumlarken, hem müslümanlar arasında fırkacılığa ve bölünmeye yol açmışlar, hem de çok yönlü inanılmaz bir sömürü mekanizması kurtararak milyonlarca saf ve cahil insanimizi kandırmışlar, sömürmüşler. Cahil insanlar da din tüccarı sahte şeyhlerini tabulaştırarak Allah’a şirk koştuklarının; devlete ihanet ettiklerinin farkına bile varmamışlar...Daha geçenlerde Nurcuların liderlerinden biri olan Mehmet Kutlular, fethullahçıların, yurtdışında -Alman Anayasa Koruma Örgütü (İç İstihbarat Servisi-BfV) destekli- Süleymancılara ve Milli Görüşçülere karşı Türk Devleti tarafından kullanıldığını belirtirken; istihbaratçı nurcuların fethullahçı cemaate katıldıklarını, kendilerinin bu duruma alet

138

olmadıklarını ima ediyordu. Simdi, aynı fethullahçılar, düne kadar yerin dibine batırdıkları Süleyman Hilmi Tunahan’ın olum yıl dönümünde bugün övgüler düzmektedirler. Bunun adi riyakârlık ve de hiç şüphesiz ahlâksızlıktır. Bugün Süleyman Hilmi Tunahan’in torununa ve Kemal Kacar’a uzatılan barış çubuğu, yarınsa Haydar Baş’a, Abdulkadir Şaşmaz’a, Esad Cosan’a, Musa Topbas’a, Enver Ören’e, Ali Yüksel’e, Necmeddin Erbakan’a, Mehmet Fırıncı’ya, Cüppeli Ahmet’e, Nazım Kıbrisi’ye, Mehmet Kutlular’a, Mehmet Kırkıncı’ya, Muhammed Sıddık Dursun’a, Metin Kaplan’a, İzzettin Yıldırım’a, Mehmet Kurdoğlu’na Ramazan Yılmaz’a, Ali Kalkancı’ya, Müslüm Gündüz’e ve diğer çıkıntılara uzatılabilecektir. Fethullahçı organizasyonun makyavelist yaklaşımı dış ilişkilere de yansıdığında Türkiye Cumhuriyeti, 76 yıllık tarihi boyunca karşılaştığı en büyük tehdit odağı ile varolma savaşına girmek zorunda kalacaktır. Bugün, A.B.D. güdümüne giren, yarin çıkarları gerekiyorsa pekalâ Almanya, İngiltere, Iran, Suudi Arabistan, hatta Libya ya da bir başka ülkenin güdümüne girebilir. Buna hiç kuşku yok...Basta fethullahçılar olmak üzere, halk tabiriyle “birbirinin gözünü çıkarmaya hazır” diğer tarikat ve radikal yapılanmaların, ortak çıkarları çerçevesinde bütünleşme tehlikesine karşı alınabilecek en etkili önlem, halkın bilgilendirilerek aydınlatılmasıdır. Bu işin öncülüğünü hiç şüphesiz ki Diyanet İşleri Başkanlığı yapacak; İlâhiyat Fakültelerindeki gerçek bilim adamları da katkıda bulunacaktır. Oysa ki, Anayasal bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı asli görevini yerine getirmekten uzun yıllardan bu yana korkuyla kaçınmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şanssızlığı ve de eksikliği, devletine sahip çıkacak cesarete ve kişiliğe sahip yeterli vatansever din görevlilerinin yetiştirilememiş olmasıdır. Cumhuriyet yönetimi altında irticai faaliyetlerin 76 yıldan bu yana sürmekte olduğunu; tarikat ve radikal İslâmi grupların gerçek dinde yeri olmadığını en iyi bilen Diyanet İşleri Başkanları, bugüne kadar dengelerin bozulmasından korktuklarından, tarikat ve benzeri yapılanmaların üzerine gidememişlerdir. Örneğin, Süleymancılar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın atadığı imamların (İmam Hatipli ve de İlâhiyat mezunları dahil) arkasında namaz kılmayı öteden beri reddetmekte; el koydukları camilere atanan din görevlilerini kaçırtmak için de alenen dövmektedirler. Ayni şekilde, sözde Diyanetin denetimine rağmen, 800’ün üzerinde Kur’an Kursu ve Pansiyonu ile adeta bir dokunulmazlık zırhı içinde körpe beyinleri Atatürk ve Cumhuriyet aleyhine yıkamaya devam etmektedirler. Fethullahçılar, devletin dinden elini çekmesini isteyerek Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını dillendirmektedirler. Nakşiler camilerini ayırmışlardır. Milyonlarca saf-dindar insanimiz, bu odakların elinde dinine ve devletine karşı yabancılaştırılmaktadır. Bütün bu dinsel yapılanmalara ve ihanetlere karşı suskun kalan halihazırdaki Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz, Fethullah Gülen’in İslâm Temsilcisi sıfatıyla Papa ile görüşmesini bile tepkisiz-yutkunarak seyretmekle yetinmiştir. Camiler kışla, minareler süngü, müminler devletine karşı düşman neferi, İmam Hatip Liseleri ve İlâhiyat Fakülteleri şeriatçı yapılanmaların on bahçesi olurken, en az türedi şeyhler kadar cesaret ve basiret gösteremeyen Sayın Yılmaz, ulusumuzun kendilerine gösterdiği saygıyı hak etmemektedir. Tıpkı, Börekcizade Rıfat Efendi’den sonra gelen, -islerinde ehil de olsalar- devletine ve rejimine gereğince sahip çıkamayan, tarikatlarla açıktan açığa mücadele edemeyen diğer “ürkek” Diyanet İşleri Başkanlarının da saygıyı hak etmedikleri gibi: Topu topu sadece 1960’li yılların basında Nurcuların dindışı eylem ve söylemlerini ortaya koyan bir kitapçık yayınlanmış; bir de 12 Eylül döneminde Süleymancıların oluşturduğu tehditle ilgili olarak talep üzerine Milli Güvenlik Konseyi’ne bir rapor sunulmuş, hepsi o kadar. Şimdiki Başkanın tarikatlarla ilgili kamuoyuna malolmuş bir mücadele programı yok. Merkezi vaazlarda, hutbelerde bu konuya yer verileceğine ilişkin bir bilgiye de rastlanmıyor. Oldukça yetişmiş bir psikolojik mücadele uzmanını danışman kadrosuna istihdam etmiş olsa da kendisinden yeterince yararlanamadığı anlaşılıyor. Yaygın bir izleyici kitlesine sahip olmayan bir televizyonda (BRT) çıkıp da: “Tarikatlara gerek yok.... Geçmişte tarikat dünya sevgisini bırakmaktı. Simdi bakıyoruz, cemaat haline gelmiş tarikatlar her turlu konfor içinde, zevk ve sefa içinde. Dini bilmeyen, cehalet içinde yüzen insanlar şeyhlik postuna oturmuşlardır. Dini samimi olarak, birey olarak yasayan insanları ayırt ediyorum. Dini

139

öğrenmek isteyen herkes dini yasayabilir. Allah ile kul arasına kimse giremez. Dini yasamak için tarikatlara gerek yok, zorunluluk yok... İbadette yeter ki samimi ol, bunlar olay çıkarmak dinle devleti, milleti, cumhuriyeti karşı karşıya getirmek istiyorlar. Oynanan oyun budur. Kimse Cumhuriyetle İslâmiyeti karşı karşıya getirmesin” demesi yeterli olmuyor. Sayın Diyanet İşleri Başkanı’nın yüreklilikle çıkıp “bunlar”ın kim olduklarını, din dışı uygulama örnekleriyle birlikte, tüm kitle iletişim araçlarından yararlanarak sürekli bir biçimde açıklaması gerekiyor. Açıklayamadığı için her yıl yüz binlerce saf insanimiz bu din tâcirlerinin ağına düşüyor; Diyanete bağlı camilerdeki cemaat sayısı da buna bağlı olarak sürekli azalıyor. Diyanetin asli görevi kuşkusuz sadece camilere din görevlisi atayıp vakit namazlarını eda ettirmekten ibaret değil. Sayın Başkanın Diyanet kadrosundaki ya da yurtdışındaki örgütlü Süleymancı, Kaplanci, Milli Görüşçü gibi yapılanmalara karşı verdiği mücadele olması gerekenin çok ama çok gerisinde. Bu açıdan önünde iki seçenekten birini seçmek durumunda: Ya acizliğini kabullenerek istifa edecek veya görevden alınmayı bekleyecek, ya da Börekçizade’den sonra hiçbir Diyanet İşler Başkanı’nın yapamadığını yaparak halkıyla ve devletiyle bütünleşerek şeriatçı yapılanmalara karşı açıktan mücadele edecektir. Bu ikinci tercih, sadece sorumlu, vatansever bir bürokrat için değil, temsil ettiği kitleler için Allah’a karşı da bir borçtur, yükümlülüktür. Sayın Mehmet Nuri Yılmaz ve bu göreve getirilenler bu ülkede en az Fethullah Gülenler kadar cesur ve kararlı olmadırlar; yaygın dinsel eğitimi ve halkla ilişkileri Fethullah Gülenlerden daha iyi yürütmelidir, derken ne kendisine ne de makamına haksizlik etmiş sayılmıyoruz... FETHULLAHÇI YAPILANMANIN HRİSTİYAN VE YAHUDİ DESTEKÇİLERİ Fethullahçıların en büyük ortak hayali, Fethullah Gulen’in vatanına tıpkı Ayetullah Humeyni gibi dönmesi ve hemen iktidar koltuğuna oturması. Kendisini kurbanlar keserek karşılamak istiyorlar. Kaset olayından sonra “çözülen” fethullahçıların söylemlerine göre, cemaat üyeleri, Fethullah Gülen’in idamla yargılanabileceğini ihtimal görmekle birlikte, infazın sözkonusu olmayacağında hemfikirler. Malûm iç ve dış desteklerine güveniyorlar. En çok da Hıristiyan Dünyasının (Katolik ve Ortodoks) ve Musevilerin tepki göstereceğinden eminler. Kayıtsız şartsız desteğinden emin oldukları yabancı ruhaniler ise şunlar: Papa II. Jean Paul ile en önemli yardımcısı Kardinal Francis Arenzi (Dinlerarasi Diyalog Konseyi Başkani), New Yok Baspiskoposu Kardinal John O’Connor, A.B.D. Katolik üniversitesi’nden Prof.Dr. Sidney Griffith, Prof.Dr. Dale Eickelman, Dr. Thomas Walsh, Neil Albert Salonen , Richard Rubinstein, İsrail Hahambasısı Dahsi Doron, Fener Rum Patriği Bartholomeos. Fethullahçılara gore A.B.D. yönetiminin garantili güvence verdiği Hıristiyan ve Musevi ruhanileri, İslam Dünyasında muhatap olarak yalnızca kendilerini tanıyorlar ve dayanışma gösteriyorlar. Fethullahçıların bu işbirliği ve dayanışma ya da tâbiyet konuda hiç de abartma yapmadıklarına ilişkin iki örneği son günlerde yasamış bulunuyoruz. Örneğin, Türkiye Katolik Cemaatleri Ruhani Reisler Kurulu Genel Sekreteri Monsenyör Georges Marovitch, sanki üzerine düsen vazifeymiş gibi, 20 Eylül 1999’da yaptığı bir açıklamayla Fethullah Gülen’in Nobel Barış Ödülü’ne lâyık olduğunu açıklamış ve kendisine övgüler yağdırmıştır. Ertesi günü de, Fethullahçı “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı”nın İstanbul’da Cemal Reşit Rey Salonu’nda düzenlediği “Birlikte Yasama Sanatı Hoşgörü 700 Sempozyumu”na, Türkiye’deki fethullahçıların ve yandaşlarının ve de muhiplerinin yanı sıra, Türklere düşmanlığı ile anılan Fener Rum Patriği Bartholomeos, Katolik Cemaati Ruhani Reisler Kurulu Başkanı Lui Pelatre, Genel Sekreteri Georges Marovitch, Musevi Hahambaşı Vekili Ishak Haleva, Salom Gazetesi yazarı Yusuf Altıntaş, Ermeni Patriği Temsilcisi Kirkor Damatyan, Süryani Cemaati Temsilcisi Dr. Ayhan Başaranlar katılarak söz ile yoğun alkış almışlardır. Fethullahçıların en büyük korkuları şu: Fethullah Gülen, kalp hastası, seker ve sekere bağlı göz rahatsızlığı ile yüksek tansiyon hastası. Türkiye’ye döndüğünde, tedavisine ilişkin ciddi kuşkuları ve endişeleri var. Örneğin, Türk Askeri Doktorlarına

140

güvenmiyorlar. Korktuğundan değil, sırf bu nedenle A.B.D.’nde beklemeyi tercih ettiğini ifade ediyorlar. İçlerindeki tek teselli verici umut, “donuşunun muhteşem olması”, yani doğrudan iktidar koltuğuna oturması... Tabii ki saçma bir umut ama şeyhlerini “Dünya İmamı” statüsüne lâyık görenlerin umutlarına engel olmak da kesinlikle mümkün değil... Bugünlerde, Fethullah Gülen’in sağlık durumuna ilişkin çelişkili haberlerin gelmesi, yapılanmanın basına vekil olarak kimin gececesine ilişkin tahminlerin yürütülmesine yol acıyor. Bilindiği gibi, Fethullah’ın A.B.D.’ye kaçmasından (pardon tedaviye gitmesinden-N.H.) sonra, organizasyonu ayakta tutan himmet paralarında oldukça hissedilir bir azalmanın olduğu hiç kimsenin meçhulü değil. Organizasyon, özellikle medya bölümünde çalışanlara zaman zaman maaş ödemekte bile zorlanıyor. Yurt içinde organizasyondan kadrolu olarak maaş alan personelin (İstişare Grubu, Coğrafi Bölge İmamları, ülke-Bölge-İl-İlçe İmamları, Semt-Mahalle İmamları, Ev İmamları Yurt müdürleri ve yardımcıları ile ışıkevleri sorumluları-, Danışmanlar, Ser rehberler, Belletmenler, Okul-Dershane-Kurs Mudur ve yardımcıları, öğretmenler, yabancı personel, müstahdemler, teknik elemanlar, medya çalışanları, sağlık personeli -doktorlar, hemşireler, yardımcı sağlık personeli-, organizasyona dahil vakıf, dernek ve aracı kuruluşların yönetici ve çalışanları) yanı sıra yurtdışındaki temsilcilere, okul mudur ve yardımcılarına, yerel öğretmen ve personele, kuryelere, okulların bakımını sağlayan teknik personele de muntazaman her ay maaş ödeniyor. Ancak kaç kişiye maaş ödendiğine ilişkin bilgiler net bir rakamı ifade etmese de birbirine yakın. En az 50.000 maaş alan personelden söz ediliyor. Hali vakti yerinde olup da maaş talep etmeyen, emekle katkıda bulunan gönüllülerin sayısı bu rakama dahil değil. Yurt içinde ve dışında bağışlanan ya da satın alınan gayrimenkulların yanı sıra kiralanan binlerce gayrimenkulun aylık isletme harcamaları (kira, bakim, elektrik, şu, ısınma, telefon, teknik ekipman, laboratuar ekipmanı, yatakhane-yemekhane ekipmanı, temizlik, sağlık ekipmanı vb.), ulaşım giderleri (taşıma araçları alimi, yakıt ve bakim-onarım giderleri, uçak biletleri vb.), yiyecek-içecek, sosyal ve kültürel etkinlik masrafları dikkate alındığında, fethullahçı organizasyonun ortalama aylık giderinin 1999 yılı rakamlarıyla en az 25-35.000.000.000.000 TL (25-35 trilyon TL) arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu aylık harcama tutarı,organizasyonun 25 milyar dolar ifade edilen ana sermayesine, yıllık ortalama 600 trilyon TL olarak ifade edilen ciroya ve de gerçek miktarı saptanamayan himmet gelirlerine vurulduğunda öylesine önemli bir rakam olarak değerlendirilmiyor. Ancak, dış yardımların kesilmesinin, himmet paralarındaki azalmanın kronikleşmesi durumunda bu saadet zincirinin kopmasının ve organizasyonun paramparça olmasının kaçınılmazlığına dikkat çekiliyor. Kısaca, Fethullah Gülen’in yokluğu, organizasyonun yumuşak karnını oluşturan para musluğunun başında “mutemet” ellerin olmasını gerekli kılıyor. FETHULLAHÇI YAPILANMANIN VARİSLERİ İşte, Fethullah Gülen’in boşluğunu dolduracak adayların şu sıralarda yeniden gündeme gelmesinin nedeni bu. Ancak, Fethullah Gülen henüz sağken, yakın çevresinden hiç kimsenin vekâleten bile olsa adaylığını ilân etme “cüretini” ve “hürmetsizliğini” göstermesi beklenmiyor. Ancak, yine de örtülü kulis çalışmaları kapsamında bazı isimlerin daha sik telâffuzu ve bu isimlere daha çok ve daha özel saygı gösterilmesi biçiminde bir ayrışmaya gidiliyor. Bu ayrışma sonunda açığa çıkan isimler ve bu isimlerle ilgili yorumlar, meslek grupları ve kişiler acısından en şanssızdan en şanslıya doğru söyle:Öğretim üyelerinin hiç sansı bulunmuyor. Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Kurucu Hey’eti ve Yönetim Kurulu ile Abant Toplantılarına katılanlar içinde yer alan, kamuoyunca isimleri bilinen akademisyenlere şans verilmemesinin nedeni şu: Vârisin mutlaka ve mutlaka risale-i nurlari hatmetmiş, bir başka ifadeyle nur mekteplerinin rahle-i tedrisinden geçmiş olması gerekiyor. Bu olmazsa olmaz türünden bir koşul. Ihsan Kalkavan, Mehmet Emin Hasırcılar, Sadık Pishan, Tahsin Tekoğlu, Ömer Faruk ve Selçuk Barksan, Asım Ülker, Mustafa Kavurmacı, Naci Altınbüken, Abdulkadir Konukoğlu, Rıza Nur Meral, Mustafa

141

Kahraman, Ünal Kabaca gibi işadamları arasında ön plana çıkan tek isim İlhan İşbilen. Hocaefendi (!) ile geçmişe dayalı bir hukuku olduğu söyleniyor. Fethullah Gülen’in adi geçene gösterdiği ilgi ve saygı, cemaati de bu yönde etkilemekle birlikte en önemli dezavantajı risale-i nur eğitiminin “kifayetsiz” olması. Organizasyonun lokomotifi sayılan Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nda yurt müdürlüğünden mütevelli hey’et başkanlığına kadar yükselip deneyim kazanan, sonra da fethullahçı medyanın oluşturulmasında tüm sorumluluğu tek başına üstlenen İlhan İşbilen, Fethullah Gülen ile Vatikan’a gittikten sonra şu sıralarda ortalarda görünmemeye başladı. Otoriter ama agresif kişilik yapısı ile “toparlayıcı” olamayacağı konuşuluyor.Harun Tokak için “seviyeli ama karizma sahibi olamaz” değerlendirmesi yapılırken, Ömer Okçu için “menfaatini bilen küçük esnaf”, Alaattin Kaya için “hocaefendiyi muhbir olarak deşifre ettiği için gözden düştü”, İsmail Büyükçelebi içinse “kişisel hırsı olmayan, politikadan anlamayan, dünya gerçeklerinden kopuk sade bir hayat yasayan samimi bir mütedeyyin, iyi bir hatip” değerlendirmeleri yapılıyor.Geriye bir tek aday kalıyor: Abdullah Aymaz, takma adıyla İsmail Yediler. Fethullah Gülen’in en sevdiği, güvendiği ve bilinçli olarak ileriye hazırladığı öğrencisi. Ancak, Erzurumlu değil Kütahyalı). Çocuk yaslarından itibaren hep Fethullah Gülen’in yanında olduğu; risale-i nurları en iyi tefsir edecek seviyede bulunduğu; dünyayı öğrenmesi için bizzat Gülen tarafından A.B.D. ve Avustralya’ya gönderildiği kaydediliyor. Zaman gazetesinin New York Temsilciliğinin yanı sıra, Avustralya’da cemaat oluşturulması ve okul açılmasında önemli rol oynayan Aymaz, sosyal yönü gelişmiş; dengeli halkla ilişkiler yürütebilen, iyi yabancı dil bilen biri olarak da nitelendiriliyor. Abdullah Aymaz’ın Patrik Bartholomeos’un yanı sıra A.B.D.’ndeki Yunan lobisi ile dirsek temasında olduğuna ilişkin haberler hâlâ hatırlarda. Özellikle de Yunan asilli Andrew Manatos’un A.B.D. üst düzey yöneticilerine gönderdiği Abdullah Aymaz için yardim talep ettiği mektup, Türk Basınında da yer almıştı. Abdullah Aymaz’ın, Türkiye karşıtı senaryolar hazırladığı bilinen “Barış Etüdleri Enstitüsü”nün yanı sıra, Henry Barkey, Graham Fuller gibi unlu C.I.A. elemanları ile olan temasları da Zaman gazetesi tarafından “gazeteci kimliğinin gereği” olarak değerlendirilmiş ve tekzip yoluna gidilmemişti. İste, A.B.D.’nin en ilgili makamları ve en ilgili yetkilileri ile görüşme tecrübesine sahip; Yunanlılarla pervasızca dayanışma içine girebilen; batıyı tanıyan ve iyi yabancı dil bilen; eğitimcilik ve gazetecilik tecrübesi olan; halen Zaman Gazetesinin Genel Yayın Müdürlüğü’nün yanı sıra köse yazarlığı da yapan; dinlerarası hoşgörü adına organizasyonun Katolik, Ortodoks ve Musevi Dünyası ile ilişkilerini kotaran; kati ve ödünsüz bir nurcu: Abdullah Aymaz...Fethullahçılara göre, ileride uzlaşmayı kabul etmeyen yaşlı ve sorunlu-huysuz nur cemaati liderlerinin (Mehmet Kutlular, Mehmet Kırkıncı, Muhammed Sıddık Dursun, İzzettin Yıldırım, Mehmet Kurdoğlu vd.) bu fani hayattan ayrılmalarından sonra tüm Nur cemaatlerini tek çatı altında toplayacak kişi, ancak Fethullah Gülen ya da gıybetinde Abdullah Aymaz olabilir, deniliyor. Ancak, öte yandan Fethullah Gülen, daha henüz hayattayken yerine vekil gösteremeyeceğini, bunun dinen çok ağır bir sorumluluk getirdiğini, kendisinin bu manevi yükü kaldırmaya hazır olmadığını da ifade etmeyi ihmal etmiyor. Bir başka ifadeyle yerini en sevdiğine bile bırakmaya niyeti yok... HENÜZ BELİRSİZ VARİS ABDULLAH AYMAZ’IN AYMAZLIK DÜZEYİ Büyük bir olasılıkla, Fethullah Gülen’den sonra organizasyonun basına geçecek olan Abdullah Aymaz’ı, tanımanın, kapasitesini, bilimden ne anladığını, en basit ve doğal olayları yorumlama düzeyini, Türkçe dil bilgisini, belki biraz da zekâ katsayısını, dinsel megalomanisinin olup olmadığını ve benzeri özelliklerini saptamanın en kestirme yolu, hiç şüphesiz yazdıklarını okumaktan geçmektedir. Bu en “seçkin” fethullahçının yazdıklarının çoğunluğu, Said Nursi’den yaptığı sadeleştirilmemiş alıntılardan oluşmakta, kendisi sadece bazen konuyla hiç ilgisi olmayan küçük yorumlar eklemekle yetinmektedir. Bu arada organizasyona bağlı Nil yayınları arasında “Sen Yusuf musun?” adli çok “anlamlı” ve “yüksek

142

düzey ürünü” bir kitabi da yayınlanan bu geleceğin fethullahçı organizasyon lider adayadayının rasgele seçilmiş orijinal yorumlarından bazıları (aynen): ”Yine Bediüzzaman Hazretleri, insanin üzerinde hukuku olanların sırasını anlatırken sağ elini uzatıp söyle demiştir: ‘Baş parmak hukukullah, işaret parmak hukuk-i Resulullah, orta parmak hukuk-i üstad, yüzük parmak hukuk-i valide, küçük parmak hukuk-i peder’. Dikkat edilirse, üstadın yani öğretmenin, hocanın hakkının hemen ön sıralarda olduğu böylece tespit edilmiş oluyor” (10). “Ağlayışlarımız bir duaya dönerek arşı ihtizaza getirirse ümit ediyorum ki, afatlar durur; seyyiatimiz hasenata tebdil edilir ve makus talihimiz değiştirilerek önümüze hayırlı ve engin ufuklar açılır” (11).”1968 Fırtınası Türkiye’de eserken, gerek bizim öğrenciliğimiz yıllarında gerekse ondan sonra devam eden donemde durmadan gençliğin kalp ve kafasına şüphe ve tereddütler ekildi. Maalesef inkâr zakkumları da yetiştirildi. Arkasından anarşi ve terör, eğitim yuvalarımızın ve bütün ülkemizin kabuğu haline geldi. O zamanlar bilhassa Albert Camus gibi inkârcı yazarların kitaplarını okumak moda haline getirilmişti; gençler harıl harıl onları okuyor ve inançları onlardan edindikleri vesveseleri, şeytani bir plan ve sinsi bir organize ile yaygın hale getiriyorlardı. Bilhassa Veba romanı çok meşhurdu. İşte o donemde bu zehirli düşüncelere karşı bizler panzehiri Risale-i Nur Külliyatı’nda buluyorduk. Bu bakımdan bela ve musibetlerin hikmetleri hakkında sadece 14. Söz’ün Zeyli değil, bütün külliyata yayılan hakikatler dertlerimize deva oluyordu” (12). ”Sorulara başlanmadan önce şunlar ifade edilmiş: (Manevi ve ehemmiyetli bir canipten, şimdiki zelzele münasebetiyle altı-yedi cüzi suale karşı, yine manevi ihtar yardımıyla cevaplar kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız içmalen kısacık yazılacak....Evet, Sodom ve Gomore’yi mahveden günahlar ve benzerleri bu günlerde belki bazı şahısların organizesi altında yapılıyor, ama medyanın büyük bir kısmı farkına varmadan bunları popüler hale getiriyor, insanların çoğu da bunları tepkisizce okumak ve izlemekle bunları desteklemiş oluyorsa, iste fiilen olmasa bile iltizamen veya ilhaken iştirak etmiş olurlar. Ayni şekilde devlete ve devlet menfaatlerine rağmen bazıları yanlış yönlendirmelerle bir milleti zorla ‘Hem Allah’ına hem Peygamberine karşı asi vaziyetine’ sokarlarsa yine ayni şeyi yapmış olurlar” (13). ”Yıl 2044. Sızıntı’nın kapaklarını süsleyen feza şehirleri, artık bilim-kurgu turu hayaller olmaktan çıkmış. Otuz yıl önce hayal bile edilemeyen gelişmeler yaşanıyor. O zamanlar emeklemekte olan ilim, simdi maratonunu yarılamış durumda. Aymaz Feza Şehri’nden Ali ile Akyüz Beldesi’nden Abdullah, Cuma namazını Ay’da eda etmek için sözleşmişler. Randevuları uzayda gerçekleşiyor. Mudakkik delikanlılar, gerçekten çok dakik. Ne de olsa zamanın esrarını keşfetmişler. Selâmlaşma ve kısa ve samimi bir hal hatır sorduktan sonra Ali söze başlıyor:’Dün Merkez’deki sunucuyla bağlantımda Mesnevi-i Nuriye’deki ‘Harici ve Zihni Hakikatler’ bahsiyle alâkalı çok enteresan bir şerhe rastladım.Abdullah: Evet, o bahsi hatırladım. 11. Mesnevi hatmimizde, bu mevzuda çok feyizli bir kognitif intikal ve epistemik keşf tecrübe etmiştik, değil mi?Ali: Evet, biinayetillah. İşte o orijinal yorumu, hususi hiper-metnime ilâve ettim. İnşaallah bu mevzuda bir makale hazırlayıp Kulli-Net’e göndermeyi düşünüyoruz.Abdullah: ‘Ortak literatür sunucusu’nda bir tarama yapmakta fayda var. Burada mutalâa edilmesi gereken müşterek bir külliyat oluştu. Ali: Evet. Ruhumuzun heykeli ikame edilmeye başlandığından bu yana, samimi sanatçıların hazırladıkları belgeselleri, hologramlarla seyretmek, o zamanı bizzat yasıyormuş hissini veriyor. Farazi ortamın bu kadar gelişeceği düşünülmüyordu, değil mi? Abdullah: Daha çok şey düşünülmüyordu , maalesef. Ruh mimari, ‘riyazi düşünce’ üzerinde tahsidat yaparken fenada fani olan insancıkların holistik nazarlarını ve sosyal ferasetlerini dumura uğratmaları

143

çok acı ve ibretli gerçekten. Üstad’ın ‘bedbaht’ diye adlandırdığı kitleye bunları da dahil edebiliriz belki de.Ali: Evet, niyetlerini saflaştırmayanların talihli oldukları söylenemez. Abdullah: Birazdan Ay üssüne ineceğiz. Namazdan sonra tesbihatı yeni açılan tefekkür merkezinde yaparız. Ali: Cevsen’i de meteor yağmurunu seyrederken okuruz.Abdullah: İnşaallah. Kemerleri bağla, iniyoruz” (14). Yorumsuz birkaç alıntı, varis aday-adayı Abdullah Aymaz hakkında mutlaka bir fikir veriyor. En iyisi ve en seçkini buysa... diyorsunuz ve cümlenin gerisini lütfen siz tamamlıyorsunuz... SONUÇ (A.B.D. Modeli-Öngörüleri ve Fethullahçı Yapılanmanın Yokedilmesi – Önlem Önerileri): A.B.D.’ni yönetenlerin, gerek kendi ülkelerindeki ve gerekse Asya, Avrupa ülkelerindeki tarikatlara yönelik olarak geliştirdikleri bir model sözkonuşu. Modelin amacı, tarikatları, birer sivil toplum örgütü, gönüllü kuruluş (N.G.O.) olarak yeniden yapılandırmak; mevcut düzene karşı uysallaştırmak. Kısaca böyle özetlemek mümkün. Her şeyden önce yapılanmanın bir sistematiği var. Öncelikle bireyin toplumsallaşması ile başlatılan süreç, suya bir taşın atılmasıyla oluşan halkalar gibi bireyi kuşatan çevreler yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler, eğitim, sağlık, teknolojiye dayalı iletişim kanalları, ekonomi, politika ve kültürel gereksinimleri karşılıyor. Tüm bu çevreleri de kuşatan ve kendi inanç-düşünce sistemine göre oluşturulan bu toplumsal yapıya işlevsellik kazandırılması, siyasal erkte yani devlet yönetiminde de bir uzlaşmayı ya da paylaşmayı gerekli kılıyor. Fethullahçıların bu modele uydurulmaya çalışılmasının yarattığı problemlerin temelinde, gerek Türk Toplumunun ve gerekse İslâmiyetin baskın karakterlerinin farklılığı yatıyor. Batıda, mevcut tarikatlar ve benzeri dinsel yapılanmalar içinde devleti ele geçirmeye, siyasal rejimi değiştirmeye yönelik örnekler marjinal kabul ediliyor. Siyasal İslâmin kendi kurallarına göre devlete tümüyle egemen olması esas; toplumsal bir uzlaşı ve egemenliğin demokratik çerçevede paylaşımı sözkonuşu değil. Fethullahçılar, diğer şeriatçı yapılanmalar gibi, demokrasi ve özgürlük istiyorlar ama sadece kendileri ve kendileri gibi düşünenler için. İktidara giden yolun önce insana yapılan yatırımdan geçtiğinin; bir sonraki aşamada da toplumsal yaşamı düzenleyen “mülkiye ve adliye”nin ele geçirilmesinin en son aşamada da devletin ele geçirilmesinin bulunduğunu bizzat Fethullah Gülen ima ile ifade ediyor. Kısaca, A.B.D.’nin Washington’dan biçtiği yeni model gömlek, Mormon, Moon, Scientology gibi tarikatlara uyarken, Talibanlardan fethullahçılara kadar uzanan siyasal İslâmcı yapılanmalara ise doğalarının gereği çok dar geliyor ve bir şekilde bir süre idare ettikten sonra patlıyor; sonra da fethullahçı örneğinde öldüğü gibi o ülkeye toplumsal irin yayılıyor...İşin aslına bakılırsa A.B.D.’nin Avrupa ve Asya tarikatlarına öngördüğü model, bazı hallerde kendi tarikatlarına da uymuyor. Ancak, A.B.D., kendi kamu güvenliğine yönelik farklı bir yapılanmayı legal bir biçimde kontrol altına alacağı yerde, Davidian tarikatı örneğinde olduğu gibi, liderinden en küçük ferdine (bebeklere) kadar yakarak yok ediyor; bir başka ifadeyle sorunu en radikal biçimde çözümlüyor (15). Ama ayni A.B.D., Türkiye’de Refah Partisi’nin kapatılmasından, İstanbul eski belediye Başkanı’nın görevden alınmasına kadar pek çok örnekte, hem de yargıya müdahale pahasına saygısızca karışabiliyor. Hiç şüphesiz, bu çelişkinin yeri geldiğinde hatırlatılması gerekiyor... Fethullahçı suç organizasyonu A.B.D.’den, Süleymancılar, Milli Görüşçüler-Nakşibendiler Almanya’dan, yine Nakşibendilerin bir bolumu İngiltere’den ve Suudi Arabistan’dan, Hizbullahçılar İran’dan yönlendirilirken, Türk Devleti, soruna tek tek lokal çözümler aramak yerine bir mücadele sistematiği oluşturmak; buna uygun stratejiler geliştirmek zorunda kalıyor.

144

Bu tür şeriatçı, bölücü ve benzeri marjinal yapılanmalarla mücadelede yapılması gerekenlere ilişkin birkaç somut öneri: Almanya’da olduğu gibi, bir “Anayasayı Koruma Kurumu” mutlaka oluşturulmalıdır. Bütçesi, siyasal baskı olasılıklarına karşı “Örtülü Ödenek” bünyesinde oluşturulan; kendi kadrosunda alanında uzmanlaşmış personeli (tarihçileri, ilâhiyatçıları, sosyologları, psikologları, psikolojik savaş teknisyenlerini, reklâmcıları, basın ve halkla ilişkiler uzmanları, hukukçuları, siyaset bilimcileri, bilgi-işlemcileri, stratejistleri, askeri danışmanları, kendi kolluk görevlileri, hizmetiçi eğitimcileri vb.) bünyesinde bulunduran ve de Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, M.G.K., Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, M.I.T., Emniyet Genel Müdürlüğü, D.G.M., Valilikler ve diğer ilgili birimler ile koordinasyonu sağlayacak -yasal yaptırım gücü olanyapılanmayı içerecek böyle bir Anayasal Kurumun kurulması kaçınılmaz bir gereklilik halini almıştır. Kritik görevlere yapılacak atamalarda, bu kurumun onayı, yasal zorunluluk haline getirilmelidir. Böyle bir kurum, Türk Devleti’nin kendisini savunma mekanizmasını, hukuk sistemi içinde çalıştırmasına olanak sağlarken, mevcut hukuk sisteminde olası bir zaafa da yol açmayacaktır. Böylece, Almanya, A.B.D., İngiltere ya da diğer Batili ülkelerde olduğu gibi, hangi siyasal parti iktidara gelirse gelsin, devletin temel politikaları değişmeyecek; siyasal rejimin değiştirilmesi riski sözkonusu bile olmayacaktır. Bu suretle ülkemizde istismara açık demokrasi ve laiklik tartışmaları da büyük ölçüde sona erecektir. Kısa vadede ise, Milli Eğitim Bakanlığı’nın İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürleri ile İl ve İlçe Müftüleri başlangıç olmak üzere, kritik görevlerdeki tüm devlet personelinin aşamalı olarak Milli Güvenlik Akademisi’nde hizmetiçi kursa alınmaları sağlanmalıdır. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde yeni bir yapılanma ile İrtica Daire Başkanlığı kurulmalıdır. Bu dairenin nitelikli personeline devlete bağlılığını kanıtlamış, İslâm dışı şeriatçı yapılanmalar konuşunda uzman, dinsel terminolojiye hakim, tercihen Arapça ve Farsça bilen İlâhiyat mezunları da dahil edilmelidir. Gerek Türk Silâhlı Kuvvetleri ve gerekse Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde şeriatçılık konuşunda uzmanlaşmış personelden azami faydayı sağlamak için, kışla-karargâh ya da bölge atamalarında, önceden olduğu gibi aynı ihtisas görevinde devamları sağlanmalıdır. Ama önce ve de öncelikle, bir kararlılık göstergesi olarak eskilerin deyimiyle -ibret-i âlem olsun diye- fethullahçı organizasyon dağıtılmalıdır...

145

ETKİ AJANLARI - NÜFUZ CASUSLARI VE FETHULLAHÇILAR RAPORU
Dr Necip Hablemitoğlu

Küreselleşme sürecine uyum sağlamak isteyen ulusal-uluslararası düzeydeki kurumların pek çoğu kabuk değiştiriyor. Hiç şüphesiz değişen bu kurumların başında da istihbarat örgütleri geliyor. Değişen tanımlar ve kavramlara koşut olarak, istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri artık nostaljik 007 kalıplarından oldukça uzaklarda. Örneğin, dünya üzerindeki her türlü kitle iletişimini kontrol eden "Echolon Ağı", uzaydan her türlü görüntüyü sağlayan uydu sistemleri, klasik casusların tüm işlevini fazlasıyla üstlenmiş durumda. Sanayi casusluğu hâlâ önemini korurken, istihbarat terminolojisinde yeni kavramlar, konseptler ön plana çıkmakta: "SosyalEkonomik-Siyasal-Dinsel-Kültürel İstihbarat" kavramları gibi. İstihbarat ve Karşı İstihbarat Servisleri, gelişmiş ülkelerde eskiden olduğu gibi tam bir gizlilik içinde işlerini yürüten kurumlar değil artık. Şimdilerde, Dışişleri, İçişleri, Ekonomi-Maliye, Adalet Bakanlıkları, Kızılhaç, özel servis veren pilot üniversiteler, enstitüler, vakıflar, özel misyonu olan kardinaller, piskoposlar, hahamlar ve tüm misyoner örgütleri, yurtdışında yatırım yapan şirketler, yurtdışında temsilciliği olan medya kuruluşları ve haber ajansları ile de -gerektikçe- iç içe çalışılıyor. İstihbarat servislerinin rolü, koordinasyon, finansman, lojistik destek ve yönlendirme ile sınırlı. Artık hedef ülkelerde özellikle istihbarat-ajitasyon faaliyetlerinde deşifre olma riskine girilmiyor; bu iş genellikle doğrudan yada dolaylı olarak servisle ilişkili yerli işbirlikçilere, taşeronlara sipariş ediliyor. İşte literatürde bu yerli işbirlikçilere-taşeronlara "etki ajanları", "yönlendirici ajanlar" ya da kapsamlı bir deyişle "nüfuz casusları" deniliyor. Halk deyimi ile "maşa" olarak da nitelendirebileceğimiz bu etki ajanlarının farklı işlevleri bulunuyor: Kimi, politikacı, kimi gazeteci , kimi akademisyen, kimi diplomat, kimi hukukçu, kimi tarikat-cemaat şeyhi, kimi de yüksek bürokrat ya da işadamı olarak, önce madden-manen bağlı oldukları, aidiyet duygusunu ve güvencesini hissettikleri ülke adına tüm yetkilerini kullanıyorlar. Bu bazen, devlet politikasının güdümlü olarak saptırılması; bazen, halkın din ve ırk duygularına bağlı olarak kin ve husumete sevk edilmesi; bazen, uluslararası ihalelerde devlet çıkarlarının gözardı edilerek bağlı ülke şirketlerinin tercih edilmesi; bazen tahkim örneğinde olduğu gibi çağcıl kapitilasyonların geri gelmesi amacına uygun olarak gerçekdışı bilgilerle kamuoyunun aldatılması; bazen, Türkiye'nin en zengin işadamlarından birinin tüm mesaisini -Diyanet İşleri Başkanlığına değil- Fener Rum Patrikhanesi'ne hizmete hasretmesi ya da fethullahçıların Papa, Fener Rum Patriği ve Batı kökenli hristiyan misyonerlerle halvete girmesi; bazen, kendi halkının can güvenliğinin hiçe sayılarak Bergama'da olduğu gibi şaibeli şirketlerden yana tavır konulması ya da nükleer enerji ihalelerinin sonlandırılmasına karşın sözleşmede olmadığı halde halkın kıt kaynaklarını taraf yabancı şirketlere tazminat olarak aktarılmasının önerilmesi; bazen AB örneğinde olduğu gibi, "Kopenhag Kriterleri, TC Anayasası'nın üstündedir" gibi söylemlerle ulus-devletin sona erdiğinin, egemenlik-bağımsızlık-ulusal onur-ulusçuluk gibi kavramların modasının geçtiğinin vurgulanması; şeriatçılara ve bölücülere sınırsız ve koşulsuz özgürlük isteminde bulunularak bunun "demokratlık" olarak lanse edilmesi; bazen hizbullahçılar gibi kanlı örgütlere yıllar boyu göz yumulması ya da her türlü organize suç örgütü ile çıkar ilişkisi içinde bulunulması; bazen Kaddafi'nin bile önünde onursuzca boyun eğilmesi; bazen ABD Başkanı ile el-göz temasında bulunulmasının bile onurmuşçasına reklam konusu edilmesi; bazen ilgili devlet büyükelçisinin önünde bile bir Türk siyasi liderinin el-pençe divan durması; bazen Türk Dünyasındaki

146

Türkiye'nin çıkarlarının örneğin fethullahçılar eliyle ABD'ne devredilmesine seyirci kalınması ya da Kuzey Irak'da, Kosova'da, Karabağ'da, Doğu Türkistan'da olduğu gibi soydaşlarımızın insani haklarına bile sahip çıkılmaması; bazen Türkiye'nin etnik-dinsel haritasının ya da aile yapısının ortaya konulmasını öngören dış kaynaklı projelerle en mahrem bilgilerimizin bilimsel çalışma adı altında ilgili ülke istihbarat servislerine aktarılması ve daha pek çok, binlerce, onbinlerce onursuz işbirliği örneği!.. Kısaca, etki ajanları görüldüğü gibi bir değil, onbinlerle. Onlar aramızda, üstelik bizi yönlendiren, yöneten her yerde... Kimi "şeriatçı", kimi "ülkücü", kimi "sosyalist", kimi "kürtçü", kimi "ortanın solunda", kimi "merkez sağda", kimi "kapitalist", kimi "ikinci cumhuriyetçi"!.. Ama nedense hepsi de demokrat, özgürlükçü, entelektüel, insan hakları savunucusu ve AB yanlısı!.. Güçleri destek aldıkları ülkelerden ve işgal ettikleri konumlardan geliyor. Politikacıysanız, gidebildiğiniz yere kadar destekleniyorsunuz. Bürokratsanız, çıkabileceğiniz en üst göreve kadar yükselebiliyorsunuz. İşadamıysanız, vize dahil "kayırılma" statüsüne dahil ediliyorsunuz. Diyelim ki, "ikinci cumhuriyetçisiniz", Türkiye'de sizi okuyacak kaç "ikinci cumhuriyetçi" okurunuz var? Yazarı-çizeri-okuru dahil Türkiye'deki ikinci cumhuriyetçilerin sayısına baktığınızda, birkaç bin kişiyle sınırlı olduğunu görüyorsunuz. Ama kitlesel desteği olmayan, toplumun büyük kesimi tarafından adeta lanetlenen "ikinci cumhuriyetçi" yazarlar, Türk Basınının en büyük gazetelerinde köşe yazarlıklarını sürdürüyorlar. Kim onlara "kamuoyunu oluşturma-koşullandırma" güç ve desteğini veriyor dersiniz? Bunca tepkiye rağmen, kapitalist kimliği ile önplana çıkan medya patronları onları niçin ve neden hala korumakta? Bu bağlamda, fethullahçıların tanıtımı için büyük gayretler sarfeden ünlü bir medya patronunun, Mehmet Eymür'e yazarlık önermesi size hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Fatih Altaylı gibi Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkan kimi yazarlara "MİT ajanı" suçlamasıyla saldıranların, ikinci cumhuriyetçilere ya da aidiyet duygusuyla bağlı olduğu yeni vatanına kaçmak suretiyle deşifre olmuş etki ajanlarına ise suskun kalarak bir nevi dayanışma sergilemeleri, Türkiye'deki etki ajanlığı tehlikesinin boyutları hakkında bir fikir veriyor... Türkiye'de kamuoyu, neredeyse I. Dünya Savaşı'ndan bu yana yaygın biçimde kullanılan "nüfuz casusu" terimini, ilk olarak geçtiğimiz aylarda, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın yurtdışında yaptığı gayrıciddi bir havuzbaşı bir açıklamasından öğrendi. Basın, Amerika'nın yeniden keşfi haberi gibi- konunun adeta üzerine atladı. Ya muhabirlerin ve de redaktörlerin bilgisizliğinden ya da Bakanın telaffuz hatasından, bu terim bazı basın kuruluşlarında "nüfus casusluğu" olarak okuyuculara aktarıldı, doğal olarak da ilgisiz-komedi türünden yakıştırıcı yorumlar getirildi. Basının duyarlılığı, bu terimle, Bakanın sarfettiği "yeni bombaların patlayacağı" taahhüdünün ilişkilendirilmesi sonucu daha da katmerlenmişti. Ancak aradan geçen süre içinde, "Umut Operasyonu" dosyası yargıya sevk edilirken, "nüfuz casusları" konusu "fos" çıkmıştı, beklenen bombaların hiçbiri patlamamıştı.. Anlaşılan, Bakan, daha önce hiç duymadığı bu terimi bir danışmanından ya da yakınından duymuş, klasik bir bilgiçlikle anında etrafındakilere duyurmuştu. Bu yorum, hiç şüphesiz Bakanla ilgili yapılabilecek en iyi niyetli yorum; çünkü, Bakanın Türkiye'deki binlerle ifade olunan "nüfuz casusu" ya da "etki ajanı" ya da "yönlendirici ajan" kapsamında örneğin fethullahçıları da deşifre edip yargıya sevk etmesi gerekirdi. Elbette bu mümkün değildi: Emniyette ve mülki kadrolarda fethullahçılara karşı terfi ve taltiften başka -MGK zorlaması sonucu birkaç işlem hariç- somut, kayda değer hiçbir operasyon yapmayan, şeriatı hiçbir şekilde birinci tehlike olarak kabul etmeyen, sadece 28 Şubat Kararlarına katılıyor görünen "dinibütün" imajlı bir İçişleri Bakanı'nın bu cemaatle geçmişine yönelik kamuoyundaki şüpheleri gidermesi beklenemezdi . Nitekim de öyle oldu... Aynı şekilde, kendi partisi içindeki "Alman Ekolü"ne mensup olmakla tanınan politikacıları da

147

deşifre etmesi gerekirdi ki, sıra ABD, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Libya ve diğer hasım ülkelerin "etki ajanları"na, "yönlendirici ajanları"na gelsin!.. Hedef ülkeler kapsamında emperyalist amaçlı ülkelerin istihbarat servislerince dış operasyonlarda -tepe tepe kullanılan- bu ajanların ya da halk deyimi ile yerli işbirlikçilerin nasıl kancalandıkları, nerelerde yetiştirildikleri ve nasıl yönlendirildikleri-ödüllendirildiklerihimaye edildikleri, Türk kamuoyunca henüz bilinmiyor. O kadar bilinmiyor ki, bilmeyenler kapsamına -TSK ve MİT hariç- devletin en üst yetkilileri de dahil. Örneğin, Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Şağar imzasıyla yayınlanan son casusluk genelgesi, bu vurdumduymaz, sorumluluktan uzak bilinmezliğin bir şahikası (1). Genelgede, devlet görevlilerinin, yabancı diplomatlarla temastan kaçınmaları isteniyor, sanki sorunun çözümüne katkısı olacakmış gibi... İşte, etki ajanlığı ile ilgili bilinmeyen ya da az bilinen hususlara ait genel çerçevede ele alınmış, teknik ayrıntı boğuntusundan uzak, yalın bilgiler: 1."ETKİ AJANLARI" YA DA "YÖNLENDİRİCİ AJANLAR"IN PROFİLİ Öncelikle kullanılan ajanları üç ana grupta toplamak gerekir: "Profesyoneller", "Satınalınabilir Aydınlar" ve de "Sempatizanlar" (amatör muhipler). Profesyoneller yurtiçinden ya da yurtdışında yaşayanlar arasından seçilir ve bilahare kendi ülkelerinde özel eğitime tabi tutulur. "Satınalınabilir Aydınlar" özellikle ulus-devlete geçiş aşamasının sancısını çeken toplumlarda, özellikle de Üçüncü Dünya Ülkelerinde en çok rastlanılan metadırlar, borsa değerleri vardır; özellikle medyada, bürokraside ve siyaset sahnesinde boy gösterirler. Örneğin, "yönlendirici ajan" statüsünde etkili bir gazeteciye ya da medya patronuna sahipseniz, yüzbinlerce okuyucuyu ve siyasal iktidarı doğrudan etkileyecek bir silâha da kavuşmuş olursunuz. Keza, bir tarikat-cemaat şeyhini satın almışsanız, yüzbinlerce müridini de "yularından tutma" ve de gelecekte güdümünüzde bir halk hareketi başlatma gücüne sahip olursunuz. "Sempatizanlar" ise hedef ülkelere yoğun biçimde yönlendirilen kültürel emperyalizmin kesintisiz silahı olan kitle iletişim, eğlence ve eğitim araçlarından (sinema, müzik, moda, internet, televizyon vb.) olumsuz biçimde etkilenen tüketicilerdir. Parasal ya da siyasal güç için en güçlü bir devletin himayesi altına girmeye can atanların yanısıra, örneğin "green card" için ulusal onurundan ve gururundan gönüllü olarak vazgeçebilenler de bu gruba girerler. İşte bu kesimi sürekli zinde tutabilmek için örneğin ABD'nin her yıl gerçekleştirdiği tüm dünyada 50.000 şanslıyı (!) belirleyen lotaryaları hatırlamak yeterlidir. Etki ajanları, her üç kategoride de özellikle kendi ülkesine ve toplumuna aidiyet duygusu zayıf, parasal ve siyasal güç için her türlü ilişkiye girme eğilimli, ulusal bilinci gelişmemiş, tercihan da etnik-dinsel (laik sistemde kendilerini ezilen kabul edilen sünni şeriatçılarla, sünniler karşısında kendilerini ezilen kabul eden aleviler ya da süryaniler, nasturiler, bahailer, yehova şahitleri, bahailer vd.) özürlü azınlık ırkçıları arasından seçilirler. Türkiye'deki etki ajanlarının tarihçesi, gerçekte Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine kadar gitmektedir. Ekonomik, hukuksal ve siyasal kapitilasyonlarla Osmanlı Devleti'nin elini kolunu bağlayan; etnik ayrılıkçılıkları kışkırtan; insan haklarını tek taraflı bir istismar ve baskı aracı olarak kullanan büyük devletler, az sayıda da olsa kendi etnik ajanlarını yetiştirmeyi, böylece kontrol unsurunu daha köklü biçimde elde tutmayı ihmal etmemişlerdir. Örneğin, Âli Paşa'nın, Fuat Paşa'nın ya da Mahmut Nedim Paşa'nın hangi hasım devletlerin muhibbi olduklarını gözönüne aldığınızda, etki ajanlığının geçmişi hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Keza, I. ve II. Meşrutiyet'te Osmanlı Meclisi Mebusanı'ndaki ayrılıkçı etki ajanlarının sayısının nitelik ve nicelik yönünden büyüklüğünü gördüğünüzde, hasım ülkelerin

148

katettiği mesafe hakkında bir yargıya varacak olgunluğa sahip olduğunuzu kestirirsiniz. Sonra, I. Dünya Savaşı döneminde Anadolu'da 1000'i aşkın yabancı kolej olduğunu; örneğin Merzifon'daki Amerikan Koleji'nin Pontuscu Rum Çetelerinin, Tarsus'daki Amerikan Koleji'nin de Taşnak ve Hınçak Çetelerinin karargâhı olarak kullanıldığını öğrendiğinizde, Sivas Kongresi'nde "ille de Amerikan mandası isteriz" diye tutturan şekilde ulusçu-özde etki ajanı aydınlarımıza hiç mi hiç şaşırmazsınız. Sonra Mustafa Kemal Paşa hatırınıza gelir, gözünüzde, kalbinizde, tüm hücrelerinizde O'nu hisseder, O'nu daha bir başka tanır ve O'nunla onur ve gururla, sımsıcacık bir yurtseverlik duygusuyla, Türklük bilincinizle bütünleştiğinizi hissedersiniz. Türkiye'de en çok etki ajanına sahip olan ABD, tüm dünya ülkelerinde ve Türkiye'de geleceğin yönetici adayı olarak kendi yandaşlarını yetiştirmede, ilk aşamada pilot vakıf-enstitüüniversitelerini kullanmaktadır. Ama önce, adeta kurumsallaşmış ve gelenekselleşmiş bu seçimi ABD dışındaki tüm ülkelerde ilk gerçekleştiren Fulbright Vakfıdır. IQ'su yüksek, ingilizce düşünüp yorum yapabilecek düzeyde dil bilgisine sahip gençler, tüm hedef ülkelerde aynı yöntemle belirlenip eğitime alınır; ancak kişiliği uygun görülenler profesyonel eğitime tabi tutulur. Kısa bir süre öncesine kadar etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde klasik kalıplara sahip olan bu ülke, çıkarları doğrultusunda sözkonusu kalıpların dışına çıkmış görünmektedir. Çıkarları açısından iktidar kadrolarının yanısıra muhalefet kadroları ve hatta mafya mensuplarıyla bile ilişkiler kuran; her türlü uyuşturucu, siyasal cinayet, ihtilâl ve de silah pazarlaması gibi kirli işlere bulaşan; yine çıkarları için devletlerarası hukuka aldırış etmeksizin hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayıp tecavüzde bulunan bu ülke, etki ajanlığında artık "saf-bâkir" niteliğe sahip genç adayların yanısıra, "kontrol edilebilir istikrarsızlık stratejisi" gereği, işine yarayabilecek muhalefetteki tüm zararlı unsurlarla da dirsek teması halindedir. Örneğin katı mı katı, yobaz mı yobaz Talibanlar, Vahhabiler, Nakşi Araplar ve onların kapıları terörün her türlüsüne açık örgütleri. Kısaca, şeriatçı, sözde ABD karşıtı tüm yapılanmalar. Kendisine yönelik tehdidi, kendi kontrolü altında hedef ülkelere yönlendirmek, ABD güvenlik stratejisinin temel ilkesidir. Türkiye'de ise daha düne kadar ABD'yi düşman olarak gösteren malûm siyasal yapılanmanın sözde yenilikçi kanadı, her fırsatta en basit sağlık kontrolü için bile nedense Houston'a giden politikacılar, ileri yaşında dil öğrenmek için dersaneye gitmek yerine ABD'ni tercih eden, sonra çocuklarına okul aramak için tekrar tekrar giden siyasiler, keza fethullahçılar ve daha niceleri: Aynı zamanda, Almanya istihbarat servislerine büyük sadakatla hizmet verirken ABD'ne de yamanmaya çalışan süleymancılar, MHP'nin üst yönetimine kanca girişimleri, Fethullahçılara, dolayısıyla arkasındaki ABD.'ne övgüler düzmekte yarış yapan sağcı-solcu devlet yöneticileri, marksist olduklarını önesüren, kapitalizme sözde karşı PKK ve diğer kürtçü terör örgütleri. Hepsi ABD'de ve ABD dışında, yalnızca ABD kontrolünde... Türkiye için seçilmişlere (!) bakıldığında, çobanlıktan gelenlerden, kola içmeye para bulamayanlara kadar uzanan yelpazede, Türkiye'nin iç ve dış politikasını ABD'nin çıkarlarına endeksleyenlerin yanısıra, eski deyimle tüyü bitmedik yetimin hakkını fütursuzca çalacak kadar tamahkâr, şehit cenazelerini sömürecek ölçüde aşırı muhteris, amacına ulaşma konusunda "dün dündür" diyebilecek kadar fırsatçı, işini (!) bilen memurunu elüstünde tutacak kadar erdem ve ahlâk yoksunu, devletin örtülü-örtüsüz tüm kıt kaynaklarını savuracak kadar hovarda, "prens" ünvanını alacak ölçüde küçük burjuva hırsızı niceleri adeta bir resmi geçit yaparlar, gözlerinizin önünde. Bunların hepsini tanırsınız: Kimileri Türkiye'yi soyup tekrar yetiştikleri yere kaçarlar -ve tabii asla iadeleri sözkonusu olmaz- kimileri de misyonlarını -sanki Türkiye'nin değişmez yazgısıymışçasına- büyük bir sadakatla yerine getirmeye devam ederler. Diğer taraftan, bugün, ABD'de sayıları süratle yarım milyona yaklaşmakta olan küçümsenemeyecek ölçüde bir Türk topluluğu oluşmuştur. Gerek ABD'de yaşayan bu

149

vatandaşlarımızla, öğrenimlerini bu ülkede yapıp da Türkiye'de hizmet veren vatandaşlarımızı, bu az sayıdaki "seçilmiş maşa" ile karıştırmamak gerekir. Her toplumda olduğu gibi bu gerçekten "düşmüş-düşürülmüş" maşaların bizden de çıkmasını doğal kabul etmek makul olacaktır. Etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde kullanılan yöntem, biraz farklılıkları ile AB ülkeleri için de sözkonusudur. Kendi ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce Türk işçi ailesinin temel gereksinimi olan resmi Türk ilkokullarının bile açılmasına izin vermeyen, buna karşılık Türkiye'de her derecede eğitim kurumuna sahip olan Avrupa ülkeleri içinde başı İngiltere ve Almanya çekmektedir. Ülkemizde ingilizce, almanca, fransızca, italyanca gibi dillerin yaygınlaşması hatta eğitim dili olması için her türlü çabayı sarfeden AB ülkeleri, etki ajanları sayesinde Türkiye'nin olası tepkisinin ya da misilleme politikası uygulamasının önüne geçmektedir. Örneğin, dünyaya yayılmış ingilizce eğitim veren (haftada 25 saat ingilizce, 3 saat Türkçe) 300'e yakın okulun sahibi olan fethullahçıların, İngiltere'de Lordlar Kamarası'nda düzenlenen özel törenlerle hemen her yıl İngiliz dili ve kültürüne hizmet yüksek ödülü almaları sıradan bir tesadüf değildir. İngiliz istihbarat servisleri MI5 (iç) ve MI6 (dış), Türkiye'deki etki ajanlarını, ingilizce eğitim almış ya da İngiltere'de yüksek öğrenim yapmış adaylar arasından seçmektedir. AB'ye rağmen ABD'nin müttefiki olarak ön plana çıkan bu ülke, etki ajanlarını salt yüksek öğrenim mezunlarının yanısıra, Türkiye'deki kürtçülerden, şeriatçılardan, DHKP-C, TİKKO militanlarından ve hatta uyuşturucu mafya babaları arasından da seçmektedir. Almanya ise, etki ajanlığında ağırlıklı olarak kendi ülkesinde yaşayan 2.400.000 Türk vatandaşı arasındaki yüksek öğrenim gençliğini hedef almaktadır. Humboldt Vakfı, Heinrich Böll Vakfı gibi aracı kuruluşlar, uygun aday öğrencilerin yanısıra, maddi çıkar ve sürekli destek karşılığı saptadıkları Türk akademisyenlerini ve yerel politikacıları da, Alman Anayasayı Koruma Teşkilâtı (BfV) ve Dış İstihbarat Örgütü'nün (BND) kapsamlı eğitim programlarına dahil etmektedirler. Bugün Almanya'da Türkiye'deki tüm şeriatçı yapılanmalar (milli görüşçüler, kaplancılar, yeniasyacılar, fethullahçılar, hizbullahçılar, nakşiler, ticaniler, süleymancılar, kadiriler, İBDA-C'ciler, hizbüttahrirciler, nizam-ı alemciler vd.), bağlantılı ülkücüler, etnik sorunlu ayrılıkçılar (kürtçüler, pontusçular, arnavutçular, gürcüler, boşnaklar, pomaklar, tahtacılar, çerkezler vd.) marksist terör örgütleri (DHKP-C, TİKKO vd.) mevcuttur. Tümü de BfV'nin kontrolündedir. Böylece Almanya, üst düzey etki ajanlarının yanısıra, himayesindeki daha doğrusu sevk ve idaresindeki- bu tür Cumhuriyet karşıtı militan yapılanmalar sayesinde Türkiye'yi de karıştırma ve yönlendirme gücüne sahip olmuştur. Yunanistan ise Suriye'den farklı olarak, Rum kökenli gençlerimizi özel eğitime tabi tutmak yerine, Türkiye'deki rejim karşıtı tüm idelojik unsurlara (DHKP-C, TİKKO, PKK vd.) kucak açmakta; istihbarat servisi KİP'in sevk ve idaresinde başta bomba eğitimi olmak üzere terörist eğitimi olanağı ve parasal destek sunmakta; sığınmacılara geçici iskân yeri (Lavrion Kampı vd.) ile ilâveten Güney Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tüm olanaklarını sağlamaktadır. Almanya kadar geniş kapsamlı olmamakla birlikte, Fransız DST ve DGSE, İsveç'in FOE ve SABO, Bulgaristan'ın DS, Romanya'nın DIE, Hollanda'nın BVD servisleri de, kendi çaplarında etki ajanı ve de ajan-provokatör yetiştirme çabası içindedirler. Müslüman ülkelerin Türkiye'de etki ajanı temininde en uygun mekânları, tarikatlara ait tekkeler, şeriatçı siyasi kuruluşlar, dernekler, vakıflar ve de maalesef bazı bölgelerde camilerdir... Türkiye'de sayısal yönden en çok etki ajanına, ajan provokatöre ve de eli kanlı teröriste sahip olan İran, bu iş için istihbarat servisleri SAVAMA ve VEVAK'ı görevlendirmiştir. Bu servis elemanlarının saptadıkları aday öğrenciler, Kum Kentindeki medreselerde dinsel eğitimden geçirildikten sonra askeri ve siyasal eğitime tabi tutulmaktadır (2). Şah döneminde sadece Türkiye'den kaçak yollardan giden şiiler (caferiler) profesyonel eğitime alınırken, günümüzde mezhep farklılığı "İslami Devrim" kıstasından hareketle artık

150

önemsenmemektedir. Suudi Arabistan ise, adayları belirledikten sonra Cidde ve Riyad'daki üniversiteleri ile Mısır'daki El-Ezher Üniversitesi'nde eğitime almaktadır. Suudi Arabistan'ın, profesyonel eğitiminde tıpkı İran'ın caferi olma koşulundan vazgeçmesi gibi, vahhabi olma koşulundan, taktik gereği vazgeçtiği gözlemlenmektedir. Bu ülkenin etki ajanları ile ilişkisinin sürekliliği, hac organizasyonları ile doğrudan ilgilidir. Suriye Muhaberatı ise, Irak'daki Saddam karşıtlarını "Birleşik Cephe" kapsamında çok yönlü eğitirken, Türkiye'de -özellikle de Hatay'daki- arap kökenli aday gençlerin eğitimleri ile de yakından ilgilenmekte; rejim karşıtı her türlü ideolojik ve etnik yapılanmaların özellikle askeri eğitimine lojistik destek vermektedir. Adayları kendi ülkesinde özellikle eğitme çabası olmayan ülkelerin başında ise Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ile İsrail gelmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti'nin İstihbarat Örgütü olan GRI, yönlendirici ajan adaylarını, dış ülkelerdeki maocu yapılanmalardan belirlemekte; birey olarak ele almaktan daha çok, örgütsel disiplini ve kullanımı öngörmektedir (3). Rusya Federasyonu, eski Sovyet dönemindeki ideolojik sevk üstünlüğünü kaybetmişse de, kendi topraklarında "askeri eğitim" ve "diplomatik koruma" ya da "gözyumma" gibi lojistik destekler karşılığında PKK gibi belli terörist yapılanmalara hâlâ söz geçirebilmektedir. İsrail'in MOSSAD'ı ise, dünyadaki tüm musevilerin birer profesyonel servis ajanı olduğu inancından hareketle, ırkçı yobazlığını sürdürerek, profesyonel etki ajanı yetiştirmek yerine satınalınabilir aydınları kullanmayı yeğlemektedir. Örnekleri çoğaltmak elbette ki mümkündür. 2.TÜRKİYE'DEKİ ETKİ AJANI BORSASI: FETHULLAHÇILAR... Mevcut şeriatçı yapılanmalar içinde eğitime, dolayısıyla insana en fazla yatırımı yapan; ABD'nin tüm dünyada tarikatlara öngördüğü modeli ülkemizde en iyi uygulayan fethullahçılar, laik Cumhuriyetimizin öncelikli en büyük tehdidi konumunda. Arkalarındaki dış desteğin ABD olduğunu bugün artık Türkiye'de de, dünyada da bilmeyen yok. Bilindiği gibi, bu illegal yapılanmanın liderinin müritleri tarafından verilmiş "hocaefendi" ünvanı da Devrim Yasalarına göre suç. Ancak, suç olmasına karşın ülkemizdeki kimi etki ajanlarının, üstlendikleri tüm resmi sorumluluklara karşın, sözkonusu elebaşıları tanımlamakta kasden "hocaefendi"yi kullanmakta ısrar etmeleri, diğer illegal şeriatçı yapılanmalar için de özendirici faktör oluşturmuştur. Artık, süleymancılar, nakşiler, vilayet imamları için bile hocaefendi ünvanını alenen kullanmaya başlamışlardır. Dolayısıyla yurtiçinde ve dışında laik hukuk devleti aleyhine faaliyet gösteren hocaefendilerin yanısıra, hatta ahirete intikal ettikten sonra bile müritleri tarafından bu ünvana lâyık (!) bulunan hocaefendilerin sayısında da tuhaf bir artış gözlemlenmektedir. Konumuza dönersek, işte bu hocaefendilerden biri, bir yılı aşkın bir süredir ABD'de "zorunlu ikâmette". Nedeni, şayet dönerse, büyük bir olasılıkla, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine sızma girişimine azmettirmek ve bu amaçla gizli teşekkül oluşturmak suçlaması ile açılacak davalardan yargılanacak. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Yargıtay'a, kendi deyimleri ile adliyeden mülkiyeye, maariften emniyete kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde dağıtımı yapılan bir gazete ile "yeryüzü kanalı" iddiasındaki bir televizyona, yılda 1 katrilyon TL'nı aşan ciro yapan yüzlerce şirkete, yurtiçinde ve dışında 300 civarında okula, onbinlerce ışıkevine, yüzlerce öğrenci yurduna, yüzlerce dersaneye, yurt içinde ve dışında üniversitelere, -çoğu iyi derecede yabancı dil bilen öğretmen ve dış ticaret uzmanı- onbinlerce profesyonel personele, en az 25 milyar dolarlık bir mal varlığına sahip bulunan bu illegal yapılanmanın hocaefendisi, iç ve dış desteklerine, DGM'de sırf vatanına dönebilmesi için özel (!) surette TCK 313'e indirgenen davasına rağmen, Türkiye'ye dönemiyor. Oysa, dönse, belki

151

de Başbakan dahil TBMM'nde grubu bulunan tüm partilerin liderleri "geçmiş olsun" ziyareti için sıraya girecek. Ama nerede? İmralı'da mı, işte o dönmediği-dönemediği için de hiç kimse ziyaretçi kabul edeceği resmi koğuş binası hakkında bir tahmin yapamıyor. Sözkonusu hocaefendilerden biri olan malûm zât, kalabalık maiyeti ile -buna 24 saat yanından eksik olmadığı söylenen doktorları dahil- Pennsylvania Eyaletinde Philedelphia yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor. Çiftliğin bulunduğu bölgenin FBI koruması altında, refakat memurlarının (conducting officer) gözetiminde olduğu ve buralardaki çiftliklerde yaşayanlara birinci derecede özel öneme sahip koruma programının (countursurveillance faaliyeti) uygulandığı kaydediliyor. Örneğin, telefon rehberinde hocaefendinin ya da bir başka Türkün adı yok. Özel çiftlik arazisine girme yasağını belirten levhaları ve de refakat memurlarını geçmek mümkün değil. Gerçekte bu çiftliğin, cemaatin gazetesinin sorumlularının da aralarında bulunduğu, ABD yasalarına göre kurulan "Altın Nesil Vakfı" adına FBI tarafından fethullahçılara 1991'in başında tahsis edildiği ve aynı yılın ortalarında YÖK ya da MEB bursu ile bu ülkeye gönderilen fethullahçı yüksek lisans öğrencilerinin bir yaz kampı oluşturarak sözkonusu çiftlikte örgütlenme toplantıları gerçekleştirdikleri biliniyor. Üstelik, CIA yetkililerinin Eyalet Valisi ile temasları sonucu, cemaatin eyalet sınırları içinde bu yıl bir de okul açtığı gelen -teyidi alınmış- duyumlar arasında. Fethullahçılar, bugüne kadar A.B.D. derin devleti (NSA, CIA, FBI, SDDS, NSC vd.) ile ilişkilerini inkâr edecek bir açıklama yapmaktan sürekli kaçındılar. Hatta bu tür şüpheleri, hem de hocaefendilerinin ağzından "dünya jandarmasının arkalarında olduğu" kanısını uyandıracak, kamuoyunda kendilerine daha bir olağanüstü güç hamlettirecek açıklamalarla artırmak için özel çaba sarfettiler (4). Diyelim ki böyle bir durum yok, ileride takiyye yaparak bu girift ilişkiyi inkâr edebilirler. Şimdi, fethullahçı yapılanmasının istihbarat tekniğine dayalı kısa bir irdelemesi, sizleri olası bir inkârın tüm dayanaklarını ortadan kaldıracak verilere götürecektir. İsterseniz en basitinden başlayalım, daha teknik ayrıntı ve bilgileri DGM Savcısı ile Askeri Savcıya bırakalım: a) Hocaefendilerin tümünü "masum" varsayalım: A.B.D.'nde ikâmetin yasayla belirlenmiş katı koşulları bulunmaktadır. Hiç kimse yasal olarak, resmi başvuru yapmaksızın ve de gerekçesini belgelemeksizin -defector statüsü hariç- bu ülkede altı aydan uzun bir süre kalamaz. Kaldı ki bu hocaefendilerin en ünlüsü, Haziran 1999'da Show TV'de Reha Muhtar'a yaptığı bir saati aşan açıklamada, 14 gün sonra Türkiye'ye döneceğini taahhüt etmiştir. Tabii ki hem de kamuoyuna yapılan bu taahhüt sahibi tarafından bugüne kadar hâlâ yerine getirilmiş değildir. Hocaefendilerin tümünün yeşil karta sahip olmaları teknik açıdan olanaksız, çünkü yasal koşullar uymamaktadır. Bu ülkede yaşayanlar, sıradan insanlar için lotarya şansı (!) dışında yeşil kart almanın zorluğunu ve formalitelerini çok iyi bilmektedirler. Gerçekte, ABD'de derin devlet koruması altındaki hocaefendilerin, "kaç!" komutunu aldıkları andan itibaren CIA "İltica ve Taraf Değiştirme Departmanı"nın acil (exfiltration) planına dahil olarak kendilerine tanıdığı kolaylıklardan yararlandıkları bilinmektedir. Bu arada, Merve Kavakçı gibi ABD vatandaşlığına alınmışlarsa o başka. O zaman her şey apaçık ortada olacağı için bu irdelemenin ayrıca bir anlamı kalmaz. Bu arada, ABD Büyükelçiği ve Konsoloslukları, hocaefendilerini ziyaret amacıyla cemaatten usulüne uygun gönderilen tüm ziyaretçilerin vize problemini -10 yıllık vize vererek- çözümlemektedir. Cemaatten sızan bilgilere göre, cemaate dahil dış ticaretle iştigal eden tüm şirketler, temsilcilik açarak bu ülkeye sermaye aktaracakları taahhüdünde bulunmuşlardır. Hocaefendinin haleflerinden biri olan Amerika Kıta İmamı ve aynı zamanda cemaatin ABD Başkanı İ.

152

İsmail Büyükçelebi, -Başkanlık (imamet ve riyaset) merkezi New Jersey'de bulunmaktadır- ülke (yeni vatan) çapındaki sistematik örgütlenme çalışmalarına 11 Haziran 2000'de ABD'nin en kuzeybatısındaki Seattle'daki bölge toplantısı ile start vermiştir. Bugüne kadar daha ziyade saf insanlarımızdan para çarpmak için düzenledikleri himmet toplantıları, örgütlenme toplantıları ile çeşitlilik göstermiş bulunmaktadır. Aynı toplantıların Kanada'yı da kapsayacağı, cemaatin burada da sermaye aktarımı yoluyla göçmen vizesi kolaylığından faydalanarak koloniler oluşturacağı önesürülmektedir. Zaman gazetesinden Nuh Gönültaş'ın deyimi ile "Amerika'nın zorunlu keşfi" başlamıştır. Herhalde hocaefendileri, tarihe pekçok sapkınlıklarının yanısıra, müritlerinin ikinci Kristof Kolomb'u olarak da geçme niyetindedir... b) Hocaefendilerin aldıkları ilkokul mezunu emekli maaşı ile bunca süre ABD'de nasıl hem de Mayo Fethullahçı Kliniği dahil- tedavi görüp, 24 saat süreyle doktor gözetiminde nasıl kalabildiğini; çiftlikte rutin harcamaların yanısıra, kâhya, aşçı gibi personelin maaşlarını nasıl ödeyebildiğini; her hafta onlarca, bazen yüzlerce misafirin ağırlama masrafını nasıl karşılayabildiğini kerametle açıklayan müritlere inanmak ne derecede olanaklı?!. Keza, ilkokul mezunu olmanın verdiği yabancı dil düzeyi (!) ile İngilizcenin güncel terminolojisini de kullanarak "Fountain" dergisine yazdığı akademik (!) düzeydeki makalelerin kerameti -her ne kadar inanmasak da- nereden geliyor? Amazon şirketi, ingilizce yazılmış kitaplarını nasıl pazarlıyor? CIA ile organik dayanışma içindeki ABD üniversitelerinden hangilerinde hocaefendilerinin bilimsel (!) çalışmaları ile ilgili onlarca doktora çalışması yürütülüyor? Paul Henze, Graham Fuller, Lois Freeh, Carey Cavanaugh gibi ünlü istihbaratçı ve malûm kişilerle, hatta çiftlikte beraber kalıp, eyaletleri birlikte gezdikleri istihbarat memurları (handolder) ile hangi dil düzeyi ile iletişim kuruluyor? Hiç şüphesiz bunlar küçük ve önemsiz sorular. c) Fethullahçı yapılanma, CIA'nın öngördüğü tarikat (sözde sivil toplum cemaati) modeline -Mormon, Moon, Scientology vd. gibi- tıpatıp uymaktadır. Modelin amacı, tarikatları, birer sivil toplum örgütü (NGO) olarak yeniden yapılandırmak; küreselleşme sürecinde mevcut düzene karşı çatışma görünümü yaratmadan uysallaştırmak... Öncelikle müridin toplumsallaşması ile başlatılan süreç, suya bir taşın atılmasıyla oluşan halkalar gibi müridi kuşatan çevreler yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler; Sosyal çevre/yakın çevre olarak ailenin ve müridin içinde bulunduğu bir anlamda özel alan olan cemaat; Cemaatın kendi ekonomik, eğitim, sağlık, teknolojik, politik ve kültürel sistemlerine dayalı kamusal alan (cemaatın kendi gereksinimlerini karşılarken, bu sistemler aracılığıyla cemaatin sürdürülebilirliğine, gelişmesine ve yayılmasına olanak sağlamaktadır); Tüm bunları da içine alan, cemaatın inanç-düşünce sistemine göre oluşturulan yönetim sisteminden oluşmaktadır. d) Yönetim sisteminde, kâinat imamından, düz müride kadar inen hiyerarşik sıralama önem taşımaktadır. ABD için hiyerarşinin sadece tepesini kontrol altında tutmak yeterlidir, çünkü cemaat disiplini nedeniyle tabanda sıkıntı yaşanmayacaktır. Oysa, ulus-devlet yapılanması içinde sömürüye dur diyenler her zaman var olacaktır, dolayısıyla da hedef ülkeye yönelik her yatırımının maliyeti ve riski yüksek olacaktır. ABD'nin tarikatlara öngördüğü modelde, önemli olan hiyerarşinin tepesinde yer alan

153

tek karar vericiyi ve veliahtlarını-varislerini sımsıkı kontrol altında tutabilmektir. Bu modelde, hocaefendinin yanısıra, kıta imamları ülke imamları ve de az sayıdaki danışman ABD'ne (CIA) muhataptır. Dolayısıyla istihbari gizlilik sadece bu üst kesim için sözkonusudur. Daha altta yer alan bölge imamları, il-esnaf-semt-ev imamları, ortaokul-lise ağabeyleri, serrehberler ve şakirtler, cemaatin özgün gizlilik kuralları çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Örneğin, ışıkevlerinin gizliliği, en az emniyetteki kadroların gizliliği kadar önem taşımaktadır. Yurtdışı faaliyet göstermeye tam yetkili muhatapların mutlaka kod adları (alias) bulunmaktadır. Örneğin, hocaefendilerinden birinin Türkçe kod adları arasında "Abdülfettah Şahin", "***" (üç yıldız), "Molla", "Dahhak" (arapça gülen anlamında) bulunmaktadır (CIA nezdinde geçerli ingilizce kod adları henüz deşifre olmamıştır). e) Pennsylvania'daki çiftlik adresinin gizliliği, en tepedeki hocaefendinin Türkiye'deki eski ikâmetgahı konusu için de geçerlidir. Örneğin, resmi makamlara (mahkemelere) hâlâ ikâmet adresi olarak (Accommodation Adress) bir aracı adres verilmektedir. Adres incelendiğinde, İzmir'de faaliyet gösteren cemaate ait bir yayınevi çıkmaktadır. Tüm resmi yazışmalar, İzmir Kemeraltı'daki bu adres üzerinden yapılmaktadır. Hatta adı geçen, ABD'de yaşadığı halde, bu ikâmet adresinde hala 150.000.000 TL (yüzellimilyon TL) maaşla redaktör olarak çalışıyor gösterilmektedir. Aynı kişinin İstanbul'daki resmi ikâmetgahı ise kayıtlarda yer almazken, okul, dernek ve vakıf binalarında kendisine tahsis edilen özel katlarda kaldığı, faaliyetlerini buralardan sürdürdüğü ve her ziyaretçi grubundan sonra sık sık adres değiştirdiği bilinmektedir. Legal, devlet karşıtı olmayan, salt dinsel ya da siyasal faaliyetlerde bile bu olağanüstü gizliliğe gerek duyulmazken, fethullahçıların bu aşırı duyarlılığının özel nedenleri olsa gerektir. Bu örgütsel yapı ve gizliliğe verilen aşırı önem, fethullahçıların bir Ajan Şebekesi (Agent Net) olduğuna ilişkin kuşkuları kuvvetlendirmektedir. f) Sayıştay ve Danıştay başta olmak üzere adli ve idari yargıya, Anayasa Mahkemesi'ne, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları dahil devletin stratejik önemi haiz tüm kurum ve kuruluşlarına ötedenberi sızma çabası içinde bulunan fethullahçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinse özel bir (infiltration) stratejisi izlemektedirler. Saptanan fethullahçı ajanların ordu ile ilişkisi Yüksek Askeri Şura kararları ile kesilse de, bu stratejinin mimarlarının ve yöneticilerinin yaptıkları bugüne kadar yanlarına kâr kalmaktaydı. Şimdi, gecikmeli de olsa, bu sızma girişimlerinin sorumluları da -başta hocaefendileri, bölge ve il imamları, askeri okul sınavları için özel ders veren dersane yönetici ve öğretmenleri olmak üzere- geriye dönük olarak hesap vereceklerdir (gelecek sayıda, fethullahçılara uygulanacak askeri ceza mevzuatının yanısıra, İmralı ve diğer askeri hapisanelerde --beyazsaray- konuklar için uygulanan günlük program verilecektir. Takip eden yazılarda da fethullahçı yapılanmanın tüm sorumluları; şûra üyeleri, kıta ve ülke imamları, bölge ve il imamları, medya ve eğitim sorumluları, temsilciler, emniyetçiler ve de üst düzey bürokratların isimleri çarşaf listeler halinde deşifre edilecektir -N.H.). g) Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre, hocaefendileri, yakın zaman öncesine kadar Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı; bir başka ifadeyle gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amacın örtülmesine yönelik olarak (second cover)- Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre daha devam etti. CIA bağlantısı, fethullahçıların ve de hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmeleri (defection in place) sonucuna yol

154

açtı; ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk silahlı Kuvvetleri ve MİT farkedinceye kadar kamuoyu onları "barışın, hoşgörünün, uzlaşmanın" simgesi olarak tanımaya devam etti... h) Fethullahçılar, bir yandan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sızmaya çalışırken, diğer taraftan malûm hasım ülke istihbaratçıları tarafından öngörülüp geliştirilen (active opposition) stratejisi çerçevesinde alternatif aktif direniş oluşumunu da hızlandırdılar. Pompalı tüfek satışlarındaki patlamanın, yaz kamplarında uzak doğu dövüş sanatlarının öğretilmesinin yanında, çok daha etkili olarak Polis Kolejlerine ve Polis Akademisine el attılar. Alternatif silahlı kuvvetler, böylece 1975'lerden itibaren giderek güç kazandı. Buralardan mezun olan fethullahçılar, tercihan polis okullarına, eğitim, istihbarat, personel, bilgi-işlem birimlerine dağılıp kadrolaştılar. Emniyet içindeki nakşifethullahçı çıkar kavgasına dayalı anlaşmazlık sonucunda, yakın tarihte ilk ve son kez olarak fethullahçılar aleyhine -eksik de olsa- bir rapor yayınlandı. Ancak bu raporu yayınlayanlar, yaklaşık on yıldır süregelen ama hiç kimseyi rahatsız etmediği anlaşılan "telekulak" skandalı gerekçe gösterilerek tasfiye edildiler. Cüretlerini iyice artıran fethullahçı emniyetçiler, son kaset olayından sonra ABD'ne sığınan hocaefendilerine resmi koruma sağlama çabası sergilediler. Hiç şüphesiz, hakkında DGM tarafından hazırlık soruşturması yürütülen hocaefendiyi devletten maaş alan emniyetçilerin tabiri caizse -kulağından tutup- Türkiye'ye getirmeleri gerekmekteydi. Ama öyle olmadı, devletin parasıyla -hem de tüm yasal harcamaları karşılanarak- bu ülkeye gönderilen bir başkomiserin moral anlamda "koruma" görevini üstlenmesi, etki ajanlarının gücünü gösteren bir çelişkiyi de ortaya koydu. Özellikle sözkonusu başkomiserin görevini uzatma belgesinin altında imzası olan Sadettin Tantan'ın hâlâ görevini sürdürüyor olması ve de diğer imza sahibinin (dönemin İçişleri Müsteşarı) şimdi Ankara Valiliği görevinde bulunması, sözkonusu çelişkinin boyutlarını gösteren çarpıcı örnek oldu. Bilindiği kadarı ile, gerek basında yeralan emniyetçi fethullahçılara ilişkin haberlere, gerek devletin diğer istihbarat kuruluşlarının arşivinde mevcut bilgi ve belgelere ve gerekse de MGK'nın yakın takibine rağmen, Emniyet Disiplin Yönetmeliği, bu şeriatçı organize suç örgütü üyelerine değil de, onlara karşı olan memurlara karşı işletildi. Örneğin, geçtiğimiz yılın sonunda, fethullahçı kadrolaşmaya karşı dikkat çeken Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün ünlü raporuna katkıda bulunan emniyetçilerin tamamı dahil, 38 kişiye çeşitli disiplin cezaları verilirken, aralarında hiç fethullahçının bulunmaması oldukça dikkat çekiciydi. Oysa, "telekulak" olayının gerçek faillerinin fethullahçılar olduğunu duymayan kalmamıştı. Hatta, Alaattin Çakıcı ile Eyüp Aşık arasındaki telefon görüşmesinin kasetlerinin, keza Korkmaz Yiğit ile ilgili kasetlerin hükûmeti sonlandıracak sonuçlar vermesi, fethullahçıların MİT ve Genel Kurmay İstihbaratı'na muadil ve alternatif bir sivil istihbarat örgütü kurma çabalarını hızlandırdığı kaydedilmişti. Bu örgütün, (audio surveillance) hizmeti, cemaati gizlemeye yönelik yanıltıcı bilgi (build up material) üretme hizmeti dahil, tüm teknik hizmetlerini fethullahçı emniyetçilerin yürüteceği, siyasilere ve de hedef kişilere yönelik tehditşantaj amaçlı özel bilgi bankası gibi çalışılacağı öğrenilmişti. Bu duyumların üzerine gidildi mi? Kim gidecekti? Başbakan mı, yoksa yardımcıları mı, yoksa İçişleri Bakanı mı? Yoksa, diyorsunuz, "mütareke İstanbulunun işbirlikçi Osmanlı devlet adamlarının ruhları Ankara'da mı dolaşmakta?!." i) Fethullahçıların ABD casusu, etki ajanı, yönlendirici ajanı ya da kısaca nüfuz casusu olmadığını bugüne kadar iddia eden çıkmadı. Hatta kendi yayın organlarında bile bu yolda bir inkâr sözkonusu olmadı. Fethullahçılar, hocaefendileri ABD'nde (refugee) statüsünde kalıcı olmadığını iddia etseler de, CIA nezdinde tüm fethullahçılar, (walk-in) tabir edilen bir kategoride tutulmaktadırlar; yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak

155

ajanlık hizmetini talep ederek gelmişlerdir. Fethullahçılara göre, nasıl Humeyni zorunlu sürgün sonrası bir gün İran'a dönmüşse, hocaefendileri de öyle anlı-şanlı bir biçimde dönecek ve doğrudan Çankaya'ya oturacaktır. Bu beklentinin devamında, ABD ise, küreselleşme önünde en tehlikeli bir ulus-devleti ortadan kaldırmanın, yerine kendi ılımlı, uysal müslüman patriğini getirmenin nimetlerini görecektir. Ancak çift taraflı bu beklentiler, fethullahçı gerçeğini ifadeye yeterli olmamaktadır. Fethullahçılar, asla ve asla ABD'ye sığmayacak, CIA ile yetinmeyecek büyük ihtiraslara sahiptirler. "Kâinat İmamlığı"nı hiyerarşide en üst makam olarak kabul eden fethullahçılar, her konuda olduğu gibi ajanlık konusunda büyük düşünmekte ve büyüğe oynamaktadırlar. Bir yandan ABD ile ilişkiyi sürdüren fethullahçılar, diğer yandan Vatikan, Fener Rum Patrikhanesi, Musevi Hahambaşısı derken, farklı ülkelerin istihbarat servisleri tarafından yönetilen-yönlendirilen çeşitli uluslararası kuruluşlarla da paslaşmaya başlamışlardır. Kimi zaman Lordlar Kamarası'nda İngiltere Kraliçesi adına Lord Rotherham'ın elinden "İngiltere'ye Üstün Hizmet Ödülü" alan fethullahçılar, kimi zaman İspanya'da "Leaders Club", "Editorial Office" gibi kuruluşlardan ya da Orta Asya'da faaliyet gösteren "Booruker Vakfı" gibi NGO (!)'lardan ödül almaktadırlar. Örneğin, Özbekistan'da 21 okulun, Hong Kong'da ise 1 okulun kapatılmasından sonra, gerek Çin Halk Cumhuriyeti'nin ve gerekse Özbekistan'ın üzerinde büyük nüfuz sahibi olan Almanya ile de temas kuran fethullahçılar, Alman dış istihbarat servisi olan BND'nin tavassutuyla, ilk adımda Afganistan'daki okul sayısını 6'ya yükseltmişlerdir. BND bağlantısı dolayısıyla Almanya'nın iç istihbarat örgütü olan "Federal Anayasa'yı Koruma Teşkilâtı"nın desteğini de otomatikman alan fethullahçılar, yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın yaşadığı bu ülkede, himmet parası toplama ve yandaş-mürit kazanma amacına yönelik olarak Köln, Hanover, Münih, Ausburg, Stuttgart gibi Türklerin yoğun olara yaşadıkları tüm şehirlerde "Y. Burg A.Ş." gibi şirketlerin yanısıra, "Dost Yolu Derneği", "Türk Alman Akademisyenler Birliği", "İslâm Din Birliği" gibi çok sayıda aktif çalışan örgüte sahip olmuşlardır. Anlaşılacağı üzere, fethullahçılar sadece CIA hesabına çalışan tek taraflı ajan değil, (double-agent) olarak da piyasalarını yükseltmişlerdir. İngiltere'de de okul açan ve Londra'da büyük bir merkez binası satın alan fethullahçılar, İngiltere'nin dahilde yabancılara dönük faaliyet gösteren MI5 ve dış istihbarat servisi MI6'nın Uzak Doğuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (CIFE) ve Orta Doğuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (MEIC) ile okullar konusunda müşterek çalışma yürütmektedirler. Daha çok yakın zamana kadar Nakşibendiler ve İsmailiye mezhebi mensupları üzerinde tartışmasız kontrol gücüne sahip olan İngiltere, fethullahçıları desteklemekle Türk müslümanları konusunda da söz sahibi olma niyet ve iradesini ortaya koymuştur. Örneğin Lord Rotherham, Londra'daki sözkonusu ödül töreninde, fethullahçıların toplam okul sayısını kendi okulları gibi kabul ile övünerek "50'den fazla ülkede 500'den fazla müessese" olarak açıklamıştır. Keza, fethullahçıların Balkanlarda Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Moldova gibi ülkelerdeki okullarının sayısını artırma çabalarının yanısıra, Yunanistan'da da okul açma pazarlıkları bilinmektedir. Fethullahçıların şirket-okul açma, örgütlenme çabası içinde oldukları diğer ülkeler ise aynen şöyledir: Fransa, Belçika, İsveç, Norveç, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İspanya, Kanada, Çin ve Japonya. Tüm bu ülkelerdeki okulların açılmasında Türkiye'nin sözkonusu ülkelerle imzaladığı ikili kültürel antlaşmalar kesinlikle devredışıdır. Dolayısıyla fethullahçıların yurtdışındaki okullarında Milli Eğitim Bakanlığı'nın herhangi bir denetimi de sözkonusu değildir. Diyelim ki olsa bile bu denetimi yapacak birimin başında hâlâ militan bir fethullahçının bulunması, devletin ve sistemin aczi adına oldukça manidardır. Dolayısıyla tüm bu okulların açılma izni ve denetimi, ilgili devletlerin istihbarat servislerine aittir. Dolayısıyla, fethullahçıların ikili ajan rolü oynadıklarına inanmak da doğru olmaz, onlar multi-ajan statüsü ve işlevi

156

dahilinde hareket etmektedirler. Fethullahçılar, Türkiye'nin hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır. İyi derecede yabancı dil bilen, hocaefendilerine "dog" sadakati ile bağlı, okul ve şirket açma izni karşılığında her şeye, kendi devletine, ulusuna, gerektiğinde kendi söylemlerine bile ihanet edebilen -örneğin, Doğu Türkistan Türklerini, Kosova Türklerini, Kerkük Türklerini yok sayacak kadar sağırlaşabilen- fethullahçılar, artık ulusal bir cemaat değildirler. Olsa olsa uluslararası bir ajan borsası: Okul-şirket açma izni ver, istediğin kadar ajanı tepe tepe kullan!.. 3. ETKİ AJANLARI İLE MÜCADELEDE ALMANYA VE ABD ÖRNEKLERİ Türkiye dahilinde kontr-espiyonaj faaliyetlerini yürütmek MİT'nın asli görevidir. Askeri alanlarda da hiç şüphesiz TSK istihbarat kuruluşları faaliyet gösterme yetkisine sahiptir? Ya etki ajanları ya da nüfuz casusları için?!. Türkiye'de maalesef böyle bir misyonu olan resmi kurum yok!.. Olmadığı için de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kendini savunma mekanizması felç olmuş durumda!.. İşte, hedef ülkelerde etki ajanlarını en yoğun biçimde kullanan ve kendi ülkesinde ise hasım ülkelerin etki ajanlarına hayat hakkı tanımayan iki örnek: Almanya ve ABD. 3.1. Almanya Örneği: Almanya'da kontr-espiyonaj, etki ajanlığı ve benzeri faaliyetlerle mücadeleyi üstlenen Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı BfV (Bundesamt für Verfassungsschutz)'ın yanısıra, ulusal polis örgütü ve de dış istihbarat servisi BND (Bundesnachrichtendienst) arasında koordinasyonu sağlamakla yükümlü ve de geniş yetkiye sahip -Ernest Uhrlau'nun yönetimindeayrı bir birim daha bulunmaktadır. Almanya'daki Türklere yönelik olarak bu istihbarat servislerinin koordineli biçimde yürüttükleri faaliyet sonrasında, Türkiye'deki siyasal-dinsel ve de etnik bölünmüşlüğün küçük bir modeli oluşturulmuştur. Almanya'da faaliyet gösteren her türlü şeriatçı-mezhepçi, nizâm-ı âlem ülkücüsü, ikinci cumhuriyetçi, bölücü, marksist terör örgütleri, yine Türk kimliğine, Türk Devletine, Cumhuriyete, laik hukuk sistemine, kısaca Türkiye'ye karşıdırlar. Yalnız bir farkla, kuklalaştırılmış söz konusu örgütlerin tamamı, Alman istihbarat servislerince sımsıkı kontrol altında -Türkiye'ye karşı- sevk ve idare edilmektedirler. Alman istihbarat servislerinin kontr-espiyonaj ve etki ajanlığı faaliyetlerine karşı kendi ülkesindeki duyarlılığı, kabul edilebilir sınırlar dışında, adeta paranoya derecesindedir. Örneğin, kendi vatandaşlarının sorunları ile ilgilenmek gibi asli görevlerini yerine getiren diplomatlarımızdan yedisi, bu yılın başında, iki grup halinde (önce üç, sonra dört) olmak üzerecasusluk suçlamasıyla sınırdışı edilmek istenmiştir. Türkiye, bu iş için bizzat Ankara'ya gelen Almanya İstihbarat Servisleri Koordinatörü Ernest Uhrlau'nun baskılarına -koşullu da olsasonuçta boyun eğmiş; diplomatlarımız geri çekilmiştir. Resmi gerekçe her ne kadar, söz konusu diplomatlarımızın, 350 Türk vatandaşının ölümünden doğrudan sorumlu olan PKK'nın sözde komutanı Cemal kod adlı Murat Karayılan'ı izleyerek casusluk (!) faaliyetinde bulunmaları ise de, gerçek gerekçenin bir misillemeden ibaret olduğu yadsınamayacak ölçüde açıktır: Önceki MİT Müsteşarı döneminde, MİT'i kontrol altında tutma ve yönlendirme çabalarındaki başarıları bilinen BND, halihazırdaki MİT Müsteşarı döneminde -ki bu dönemde Almanya'nın desteğindeki PKK'nın üst düzey yöneticilerine yönelik iki başarılı sınırdışı operasyonu: "Yarasa Operasyonu" (Şemdin Sakık ve Arif Sakık), "Safari Operasyonu" (Abdullah Öcalan) gerçekleştirilmiştir- kendilerine yönelik tüm bilgi akışının kesilmesinden dolayı paniklerken, üstüne üstlük PKK'nın bir başka katili olan Cevat Soysal'ın 21 Temmuz 1999'da Moldova'da MİT görevlilerince derdest edilerek Türkiye'ye getirilmesi ile tüm dünya istihbarat servislerinin önünde resmen aşağılanmıştır. Zira, Soysal'ın yakalanmasının açıklaması, Almanya'nın Dışişleri Bakanı Joschka Fisher'in Türkiye ziyareti sırasında -özellikle- yapılmıştır. Ve Alman

157

Bakana, cani Soysal'ın üzerinden çıkan Mönchengladbach (Eyalet Ofisi-LfV) mahreçli 0790937 No' lu seyahat belgesi gösterilerek açıklama istenmiştir. Ve MİT Müsteşarı, bu gelişmelere tavır olarak Almanya'ya yapacağı planlı gezisini iptal etmiştir. İlk kez Türkiye'ye yönelik düşmanca faaliyetlerden dolayı hem de resmi bir belgenin hesabının sorulması ve de tavır konulması, işte söz konusu misillemenin kaynağını oluşturmuştur. Bu konularda Almanya'nın tek yanlı kural tanımazlığı, diplomatik nezaketsizliği, hatta saldırganlığı yeni bir olgu değildir, tıpkı son olmayacağı gibi. Hâlâ hatırlardadır, 1989'da Stuttgart Başkonsolosluğumuzda görev yapan iki, Berlin Konsolosluğumuzda görev yapan iki, Bonn'da, Nürnberg'de, Hamburg'da ve Köln'de görev yapan birer diplomatımız olmak üzere, toplan sekiz diplomatımızın "casus" suçlaması ile Türkiye'ye dönmeleri sağlanmıştı. Keza, 1994'de Bonn'daki Büyükelçiliğimizde iki, Berlin'de ise bir diplomatımız, yine "casusluk" suçlaması ile geri gönderilmişti. Gelelim Türkiye'deki "Almanya"ya. Türkiye'nin Almanya'nın ulusal bütünlüğü aleyhine hiçbir amacı ya da girişimi yok. Almanların irredandist-şoven ırkçılığı ise, sadece insan hakları ve de işçilerimizin can güvenliği ile sınırlı olarak takip ediliyor, hepsi o kadar. Türkiye'nin 2.400.000 vatandaşının mevcudiyetine karşın, Almanya'da geçerli bir etki ajanı programı bile bulunmuyor. Her ne kadar tek yanlı çalışan Gümrük Birliği Anlaşması dolayısıyla aksi mümkün olmasa da, Alman şirketlerine yönelik ihale ya da ithal kısıtlaması sözkonusu değil. Kısaca hiçbir olumsuz önyargımız olmadığı gibi, olumsuz yaptırım politikamız da yok. Türkiye'nin Almanya'daki vatandaşlarının ulusal kimliklerinin korunması, huzur ve can güvenliklerinin sağlanması yolunda izlemede bulunması sadece bir hak değil, uluslararası mevzuata göre de kabul edilmiş bir yükümlülük. Tıpkı, Almanya'nın Türkiye'de yaşayan 100.000 civarındaki etnik Alman vatandaşını izleme, koruma, hak ve hukukunu savunma yükümlülüğü gibi. Türkiye Almanya'nın bu yükümlülüğüne saygı duyuyor. Almanya ise asla. Almanya, Rusya Federasyonu, ABD, Çin, İran gibi stratejik önemi olan ülkeler gibi Türkiye'de de görev yapan tüm diplomatlarını (Büyükelçi, Müsteşar, Başkonsolos ve tüm Konsoloslar, her derecedeki Sekreterler, Basın-Eğitim-Kültür Ataşeleri) BND kadrosundan atamaktadır. Askeri ataşelerinin bile ANBw (Amt für Fernmeldwesen Bundeswehr) mensubu olduğu tüm ilgililerce bilinmektedir. Örneğin, bu ülkenin Ankara Büyükelçiliği'ne bu yılın başında atanan Dr. Rudolf Schmidt'in ilk işi, KDP'nin İrtibat Bürosu'nda (sözde Kürdistan Büyükelçiliği) verilen izinsiz nevruz resepsiyonuna katılmak olmuştur. Arkasından, Alman Dışişleri Müsteşarının "artık kürtler için federasyonun tartışmaya açılması" talebi gelmiştir. Büyükelçi, 27.6.2000'de, Diyarbakır'da 39.5 milyon DM'a malolacak atıksu arıtma tesisinin temel atma törenine, "kürdistan" mizanseni içinde katılarak şov yapmıştır. Bir başka deyişle, bölge halkına ülkesi adına doğrudan destek mesajı vermiştir. Akabinde, Alman Kalkınma Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Peter Trevner başkanlığındaki heyetin sözde yatırım amaçlı gezisi -hem de iki ay içinde iki kez- sözkonusu olurken, bunu diğer Alman heyetleri izlemiştir. Nedense ziyaretler, Mondros Mütarekesi ile Sevr Antlaşması'nda yeralan "vilayat-ı sitte"ye yapılmaktadır, yoksa ekonomik açıdan çok daha geri olan Kastamonu'ya, Bolu'ya, Yozgat'a değil. Türkiye'deki şeriatçı yapılanmalarla doğrudan ilişki içinde bulunan BND ajanları, bir başka koldan "misyonerlik" kisvesi altında da faaliyet sürdürmektedirler. Alman Sefaretinin diplomatik dokunulmazlığı ile gerçekten dokunulamayan BND misyonerleri, binlerce Türk vatandaşını İslâmiyetten koparmayı başarmışlardır. Örneğin, sözde depremin yaralarını sarma gibi son derecede insancıl amaçlarla izin alarak Adapazarı'na gelip de burada psikolojik sorunlarını devam eden depremzedelere din değiştirme telkinatı yapan BND bağlantılı üç örgüt: "Alman Protestan Kilisesi", "Federal Alman Kilisesi" ve "Türkiye-Alman Kiliseleri Birliği", yıkıcı faaliyetlerini el'an sürdürmektedirler. Türkiye, bugüne kadar hiçbir Alman diplomatını ve de görevlisini sınırdışı etme irade ve kararlılığını gösterememiştir. Bu, nasıl bir sorumsuzluk ve onursuzluktur?

158

Kaydedilen o ki, BND'nin kontrolünde Türkiye'de etki ajanı bulan-yetiştiren, sevk ve idare eden "Humboldt Vakfı", "Konrad Adenauer Vakfı", "Heinrich Böll Vakfı" gibi vakıfların yanısıra, gazeteci, araştırmacı, arkeolog, sosyolog, işadamı, çevreci vb. kimliğinde -yüzlerce değil- binlerce BND ajanı Türkiye'de, Türkiye aleyhine faaliyet yürütmektedir. Ama Türkiye, misilleme politikası uygulamamaktadır; daha doğru deyişle, -karar mekanizmalarına yuvalanan Alman etki ajanlarının engellemesiyle- uygulayamamaktadır. Hatta o kadar ki, İçişleri Bakanlığı'nın 24.3.2000 tarihinde yürürlüğe koyduğu, Türkiye'ye girilmesine izin verilmeyecek 56 kişilik sakıncalılar listesinde, Yeni Zellanda'dan Romanya'ya kadar pekçok ülkeden isim bulunurken bir tek Alman'ın ismine rastlanılmamaktadır (5). Bunun adı, vatanseverlik ya da devlet adamlılığı değildir. Bağımsızlığın, bağımsız dışpolitikanın olmazsa olmaz türünden en önemli ilkesinin biri ulusal güç kaynaklarını harekete geçirmekse, en az onun kadar önemli olan bir diğeri misilleme yapmaktır. Hem ulusal güç kaynaklarını harekete geçiremeyeceksiniz ve hem de misilleme politikalarını üretip yürürlüğe koyamayacaksınız. Bunun adı, olsa olsa manda zihniyetli maşalıktır, etki ajanlığıdır ya da gafil olmaktır. 3.2. ABD Örneği: Dünya ülkelerinin tümünde, en çok etki ajanına sahip olan ülke ABD'dir. Bu ülke, dünyada en çok devletlerarası hukuk ihlâli yapan; hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayan; insan hakları konusundaki olumsuz siciline karşın diğer ülkeleri bu konuda eleştirmeyi dünya jandarmalığının gereği kabul eden; dünyayı sömürmeyi Tanrı'nın kendilerine verdiği bir hak olarak gören, politik ve ekonomik megolomaniye sahip bir ülkedir. Örneğin, ABD'deki klu-klux-klan örgütü gibi ırkçı örgütlerin kanlı eylemleri; zencilere ve kızılderililere ve de hispanik kökenlilere uygulanan ayrımcı muameleler; Vietnamda 5000 masum köylüyü katleden cani teğmene (My Lai Katliamı) verilmeyen idam cezasının, özellikle hispaniklere ve zencilere -son örnek Mumia Abu Jamal- verilmesi; kızılderililere yapılan insanlık suçunun -tarih boyunca soykırıma maruz bırakılan bu halkın bugün tamamı tecrit kamplarında (rezervation camp) tutulmakta olup, nüfusunun % 56'sı işsiz, % 44'ü ise alkoliktir. Ortalama yaşam, kampların olumsuz koşulları nedeniyle, beyazların yaşam süresinden 20 yıl daha kısadır- hala devam ettirilmekte olması; derin devlet olgusundan kaynaklanan siyasal suikastlar ve yasadışı operasyonlar; kadınlara uygulanan ayrımcı ücret-terfi politikaları ve daha nice örnekler... ABD'nin etki ajanlarının çabaları sayesinde, bu eksiklikler, ihlâller -bir iki istisna dışında- tüm dünyada tartışılmaz, irdelenmez, hatta gündeme bile getirilmez. Tüm dünyada profesyonel ilişkinin sürdürüldüğü yüzbini aşkın ABD etki ajanından sözedilmektedir. Sadece Kuzey Irak'da, güvenlik gerekçesiyle Türkiye üzerinden götürülen ajan sayısının 5.000'in üzerinde olduğu dikkate alınacak olursa, tüm ülkelere ait bu tahmini rakamın abartılı olmadığı anlaşılacaktır. Aynı ABD, kendi ülkesinde yabancılara çalıştığı kuşkusu hissedilen etki ajanlarına ise kesinlikle hayat hakkı tanımamaktadır. Bu tür şüphelilerle mücadele görevi, FBI (Federal Bureau of Investigation), DIA (Defense Intelligence Agency), NSA (National Security Agency)'dir. Ayrıca ABD vatandaşı olmayan şüpheliler için SDDS (State Departmen Diplomatic Security) de devreye girmektedir. Bırakınız ABD'nde yabancı bir devletin etki ajanı olmayı, en belgesel bir eleştiri getirmeniz halinde bile size yönelik derin devlet yaptırımlarının arkası gelmeyecektir. Örneğin, bir ABD vatandaşı olan Dr. Michael Parenti, ABD sistemini yargıladığı "Kirli Gerçekler" gibi kitapları nedeniyle takibata maruz kalmış; özel ya da devlet üniversitelerinde ders vermesi yasaklanmıştır. Bu ülkede, ancak CIA ile bağlantılı olmak koşuluyla Dr. Chomsky gibi seçilmiş sözde muhaliflere rejimi muvazaalı biçimde eleştirme (!) hakkı tanınmaktadır. Son olarak, Arlington'da faaliyet gösteren "Turkish

159

Cultural and Political Center"ın yayın organı olan elektronik dergide, bu merkezin yöneticisi Sayın Atilla Ongun tarafından yazılan küçük ama çok önemli bir haber-yorum yazısı dolayısıyla, hakkında DIA tarafından soruşturma açıldığı duyumu gelmiştir. Asıl acı olanı, ihbarın üç Türk vatandaşı tarafından aidiyet duydukları ABD'nin çıkarlarına duyarlılık gösterilerek ve yazılı olarak yapılmış olmasıdır. Hiç şüphesiz, bu üç Türk vatandaşının, gerçekte ABD etki ajanı oldukları muhakkaktır. Sayın Ongun, Türkiye'nin çıkarlarına sahip çıkıp haklı uyarı yaparken, yaşamını sürdürdüğü ABD'ne de herhangi bir saygısızlıkta bulunmamıştır (6). İsimleri ancak ilgili makamlara verilecek olan bu üç işbirlikçi etki ajanının biri, son derece ünlü bir gazetecidir. Önce rusçu, sonra FKÖ militanı, sonra maocu, sonra humeynici, sonra koyu özalcı ve şimdi de ikinci cumhuriyetçi-amerikancı olarak tanınan ve büyük bir gazetemizde köşe yazarlığı da yapan bu gazetecimizin yanısıra, bir diğer muhbir, büyük bir işadamları derneğinin Washington Temsilcisi, sonuncusu ise Washington Büyükelçiliğimizde sözleşmeli olarak dışarıdan görev yapan bir kadın personeldir. Kuruluşu olan 1947'den itibaren Türkiye'deki casus ve etki ajanlarını sevk ve idare eden CIA (Central Intelligence Agency)'in Ankara'daki istasyon şefliği, günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı en büyük suçları işlerken, bugüne kadar hiç mi hiç takibata uğramamıştır. Hatta o kadar ki, CIA hesabına casusluk yaparken suçüstü yakalanan MİT üst düzey sorumlularından Muzaffer Savaşman yargılanıp mahkûm edilirken, onu çalıştıran, yönlendiren Amerikalı diplomat casus, görevini hiçbir şey olmamış gibi sürdürmeye devam etmiştir. Bir başka ifadeyle, sınırdışı edilen ya da ülkesine geri çağrılma talebinde bulunulan bir CIA görevlisi Türkiye tarihinde henüz sözkonusu olmamıştır. Diğer taraftan, Türkiye'deki etki ajanlarının özellikle radikal kürtçü kesimi, en itibarlı, rahat ve kazançlı-verimli dönem olarak sanırız son bir yıllık James Jeffrey dönemini hatırlayacaklardır. Resmiyette Büyükelçilik Siyasi Müsteşarı olarak görev yapan CIA İstasyon Şefi Jeffry, özellikle HADEP ve Refah benzeri şeriatçı yapılanmalarla, kendisinden önce bu görevde bulunan Francis Ricciardone'den daha pervasız ilişkilere girmiştir. Kendisi gibi diplomatik teammüllere saygı göstermeyen, Türkiye'nin etnik ve dinsel açıklarını alenen istismar eden Büyükelçi Mark Parris ile uyum (!) içinde çalışan James Jeffry, nihayet ülkemizden ayrılmaktadır. Yeni Büyükelçi Robert Pearson'ın en önemli yardımcısı hiç şüphe yok ki yeni İstasyon Şefi Stuart E. Jones olacaktır. Kaldı ki, Jones'un sadece bu görevi yenidir. Kendisi, uzunca bir süredir Adana Konsolosu olarak görev yapmaktadır, dolayısıyla Güneydoğu ve Kuzey Irak konusunda hayli deneyimli bir istihbaratçıdır, pardon diplomattır. Türk Devleti ve halkı, bugün içindeki ABD güdümlü etki ajanlarını rahatlıkla tanıyacak-ayırdedecek bilgiye deneyime ve belleğe sahiptir. Siyasileri, gazetecileri, akademisyenleri, diplomatları, bürokratları, işadamları, kimi meslek kuruluşlarının yöneticileri ile aramızdaki ABD etki ajanlarını az buçuk tanıyoruz. Onları, ABD Büyükelçiliğindeki resepsiyonlarda, konferanslarda, özel davetlerde; ABD ile Türk adının birlikte anıldığı dernek ve konseylerde; ABD tezinin desteklendiği tüm platformlarda, kürtçüler, şeriatçılar, ikinci cumhuriyetçiler arasında görebilirsiniz. Aynı kıstaslar, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Fransa, Çin gibi ülkelerin istihbarat servislerince sevk ve idare edilen içimizdeki diğer etki ajanları için de geçerlidir. 4.ETKİ AJANLARI SORUNUNA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ Sorun, Türkiye'nin bağımsızlığı ve geleceği ile doğrudan ilgilidir. Önce, devletin yapısal değişikliklere gereksinimi bulunmaktadır. Devlet, ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini korumak için önce savunma mekanizmasındaki gedikleri kapatması gerekmektedir. Etki

160

ajanlarının, klasik casuslarda olduğu gibi polisiye önlemlerle bertaraf edilmeleri günümüzde kesinlikle sözkonusu değildir. İşbirlikçilere TCK'da karşılığı olmayan bir suçtan dolayı nasıl takibat açılamazsa, sırf ABD ya da Almanya ya da herhangi bir ülkenin çıkarlarını savunduğu, söylemlerini dile getirdiği, politikasını desteklediği, kısaca maksatlı da olsa salt görüş bildirdiği için gözaltına bile almak mümkün değildir. Demokrasi ve insan haklarında giderek yükselen uluslararası normlar dikkate alındığında, etki ajanlarına karşı alınacak önlemler, uluslararası düzeyde tepkiyi de beraberinde getirecektir. Önemli olan bu tür tepkileri karşılayacak sağlam bilgi-belge ve gerekçelere sahip olmaktır. Bir de, olası tepkilere karşı misilleme politikaları üretmek ve en uygun zamanlama ile bunları uygulamak önemlidir. Etki ajanlarının temizlenmesi demek, Türkiye'nin gerçek Cumhuriyet aydınları tarafından yeniden yönetilmeye başlaması demektir. İşte sorunun çözümüne yani etki ajanlarının radikal biçimde etkisizleştirilmesine somut katkı sağlayacak önerilerden birkaçı: Türkiye, güçlü ve köklü bir demokrasiye sahip olmak istiyorsa, önce ve öncelikle, en az ABD'nde, İngiltere'de, Almanya'da olduğu kadar güçlü bir hukuksal yapıya sahip olmalıdır. Bunun için, etki ajanlarının her fırsatta örnek gösterdikleri bu hedef ülkelerin, özellikle kamu düzeninin korunmasına ilişkin mevzuatlarının Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi süratle çevrilmesi, Türkiye'ye adaptasyonu sağlandıktan sonra da süratle TBMM'den geçirilmesi gerekmektedir. Öylesine gerekmektedir ki, TCK 312. Madde dahil olmak üzere Türk yasalarını antidemokratik bulan hasım ülkeler, çok daha sert olan kendi mevzuatlarının yürürlüğe girmesi durumunda olayları istismar edemesinler. Örneğin, Almanya'nın siyasal partilere ve illegal örgütlere yönelik mevzuatı, İngiltere'nin terör ve basın özgürlüğü ile ilgili mevzuatı, Fransa'nın azınlıklara yönelik mevzuatları gibi. Türkiye, güçlü ve köklü bir demokrasiye sahip olmak istiyorsa, önce ve öncelikle, en az ABD, İngiltere ve Almanya'daki kadar güçlü bir devlet yapılanmasına sahip olmalıdır. Türkiye'nin güvenlik ve devlet politikasının sürekliliği açısından en büyük eksikliği, Emniyet Genel Müdürlüğü ile MİT arasında, Anayasal düzeni, kamu güvenliğini iç ve dış tehdit odaklarına karşı hukuk devleti sınırları içinde koruyup kollayacak bir devlet kuruluşunun bulunmayışıdır. ABD'nde FBI, İngiltere'de MI5 (CIS, CID dahil), Almanya'da ise Federal Anayasa'yı Koruma Teşkilâtı BfV, güçlü devlet olgusunun temel dinamiğini oluştururken, Türkiye'de bu konuda yaşanmakta olan zaaf ortadadır. Türk Devletindeki bu zaafı giderecek bir Türk Anayasayı Koruma Kurumu gibi isim alabilecek bir yapılanmaya şiddetle gereksinim duyulmaktadır. Şeriatçı, bölücü örgütler başta olmak üzere, organize suç örgütleri, kamu düzenini etkileyecek düzeydeki toplu kaçakçılık (vergi, narkotik, silâh, kara para aklama, siyasal rüşvet, büyük ihalelere fesat karıştırılması, haksız teşvik vb.) ile etkin mücadele; etki ajanlarının etkisizleştirilmesi (deşifre ile teşhir); dış ülke istihbarat servislerinin Türk vatandaşlarını kullanarak yürüttükleri sosyal-ekonomik-toplumsal ve de dinsel istihbarat faaliyetlerin izlenmesi ve önlenmesi; Türkiye'de ve hedef ülkelerdeki insan hakları ihlâllerinin takibi ve değerlendirilmesi; ulusal "think-thank" işlevi nedeniyle Türkiye'nin içte ve dışta izleyeceği ulusal politikaları ve misilleme stratejilerini belirleme; MGK'nın tüm kararlarını izleme ile sonuçlandırma; devletin stratejik önem taşıyan kurum ve kuruluşlarının -Sayıştay dışındaki- tüm denetleme ve doğal afetlerde kriz koordinasyon işlevini üstlenme; TRT dahil medyaya doğru bilgi akışı sağlama ve "chicken feed" türü yanlış yönlendirme amaçlı haber malzemelerinin ayıklanmasına yardımcı olma; yargıya bilgi ve belge hizmeti sunma; stratejik öneme haiz görevlere atanacakları belirleme ve izleme gibi görevleri üstlenecek böylesine bir kurumun örgüt şemasının, AB standartlarına uygun olarak Almanya'nın Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı'ndan aynen kopya edilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Böyle bir kurumun mutlaka Cumhurbaşkanlığı kampüsü içinde yer alması; yöneticilik ve danışmanlık görevlerine ise devlete ve laik hukuk devletine bağlılığı kamuoyunca da bilinen, bir başka

161

ifadeyle bugüne kadar etki ajanlarının hedef gösterip saldırdıkları isimlerden, örneğin Vural Savaş, Kemal Yavuz, Yekta Güngör Özden, Coşkun Kırca, Osman Olcay, Mümtaz Soysal, Fatih Altaylı, Emin Çölaşan, İsmet Solak gibi ödünsüz cumhuriyet aydınlarının getirilmesi; personel atamalarının özel bir yasayla -politikacıların etki alanı dışında- gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Böylece, parlamento ya da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçları ne olursa olsun, hatta hizbullah sempatizanları bile iktidara gelse, devletin temel iç ve dış politikalarında en ufak bir sapma meydana gelmeyecektir. Böylece, demokrasimiz sarsıntı geçirmeksizin ya da askıya alınmaksızın, mevcut etki ajanları, kamuoyunu yönlendirmeye, politikaları şekillendirmeye ilişkin tüm güç ve avantajlarını kaybedeceklerdir. Türk Devleti, etki ajanlarına inanılmaz güç sağlayan medya patronlarını disipline etmek zorundadır. Medya patronları, çıkarları gereği etki ajanlarını nasıl kullanıyorlarsa, yine vergi, teşvik, kredi vesair yasal kozlar kullanılmak suretiyle istihdam ettikleri özellikle de ikinci cumhuriyetçi olarak tanınan bu kişilerin işlerine son vermek durumunda bırakılmalıdır. Türk Devleti sadece bu sonucu alsa bile, etki ajanlarının tasallutundan ve kamuoyunu yanlış yönlendirme girişimlerinden büyük ölçüde kurtulmuş olacaktır. Türkiye'deki Cumhuriyet yanlısı tüm sivil toplum örgütleri, rejime ve ülkeye sahip çıkma doğrultusunda Milli Güvenlik Kurulu kararlarına -her türlü demogojiden uzak- destek vermelidirler. Kendi ülkesinde yetkileri kıyaslanamayacak kadar daha geniş olan Ulusal Güvenlik Konseyi'ne (NSC) sahip ABD'nin yanısıra AB ülkeleri de, demokratikleşmenin önünde en büyük engel olarak MGK'nu görmekte, şiddetle eleştirmektedirler. Bu düşmanlığın göstergeleri bile, MGK'nın bağımsız Türkiye için ne denli önemli olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Etki ajanlarının henüz giremedikleri ya da çok az nüfuz edebildikleri Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk ilke ve devrimlerinin bekçisi olan tek ulusal kurumumuzdur. Ancak, bugüne kadar Yüksek Askeri Şûra kararlarıyla bu kuruma sızmış olan şeriatçıların tasfiyesi peyderpey mümkün olurken, hâlâ varlığını korumayı başaranlara karşı MGK'nın daha duyarlı olması -bir başka ifadeyle önce kendine çeki düzen vermesi- gerekmektedir. Örneğin, MGK'da (TİB) ve Milli Güvenlik Akademisi'nde görev yapan, ders veren ya da mezun olanlar arasında çok sayıda fethullahçı danışmanın bulunduğu duyumlarının üstüne gidilmeli; sivillere örnek olmak için gereği öncelikle yerine getirilmelidir. Türk Devleti, etki ajanı yetiştiren ya da yönlendiren ABD ve AB -özellikle Almanyavakıflarının Türkiye'deki tüm faaliyetlerini süresiz durdurmalıdır. Yasak kapsamına, Güney Kore, İngiltere, ABD ve özellikle de Almanya misyonerlik kuruluşları dahil edilmelidir. ABD'nde yarım milyon, AB ülkelerinde ise dört milyona yakın vatandaşımızın yaşadığı dikkate alındığında, MEB'na okul açma izni vermeyen tüm ilgili devletlerin Türkiye'deki okullarının da kapatılmaları gündemde tutulmalıdır. Karşılıklılık (muadiliyet) ilkesi çerçevesinde, Türkiye'deki okullarını muhafaza etmek isteyen ya da sayısını artırmak isteyen ülkeler, aynı miktardaki Türk okuluna kendi topraklarında açma izni vereceklerinin bilincinde olmalıdırlar. Almanya'nın eğitim alanında daha etkin olmak için yaptığı son girişimi, bir Alman Üniversitesi'nin kurulması yolundadır. Hiç şüphesiz, karşılığını almadan vermek, yalnızca Tanrı'ya -bir de maalesef Türkiye'ye- mahsustur. Uluslararası ilişkilerde geçerli en önemli ilkelerden biri çıkarların karşılıklı gözetilmesi ilkesidir. Türk Dışpolitikasında bu ilkeye, Atatürk'ten bu yana gereken özen gösterilmemektedir. Etki ajanlarının sayısal açıdan artırılmasında, belirlenmesinde ve yurtdışı eğitiminde hedef ülkelere en büyük desteği maalesef YÖK yapmıştır. Yurtdışına master ve doktora yapmak üzere gönderilen Türk öğrencileri, -ki MEB bursu ile gidenlerle birlikte sayı binlerle ifade edilmektedir- ilgili istihbarat servislerinin ve de bölücü-şeriatçı yapılanmaların paylaşımı

162

olgusu ile karşı karşıya kalmış; acıdır ki önemli bir bölümü, tüm masraflarını üstlenen kendi devletine yabancılaştırılmış, hatta düşmanlaştırılmıştır. Halihazırda YÖK Başkanı Prof.Dr. Kemal Gürüz'ün müdahalesi ise geç kalınmış bir müdahale olmuştur. YÖK'nun bu ihmaldeki sorumluluğu büyüktür. 12 Eylülden sonra üniversitelerdeki yaklaşık 1700 Cumhuriyet aydını öğretim elemanının tasfiyesi ile başlayan antidemokratik uygulamalar, özellikle Anadolu'daki üniversitelerin şeriatçı kadroların eline geçmesiyle sonuçlanmıştır. Benzer kadrolaşma çabaları köklü üniversitelerimizde de sözkonusudur. Cumhuriyet düşmanı şeriatçı kadroların tasfiyesi, yine onları bu konuma getiren 2547 sayılı yasanın aynen korunarak ama mevcut sürecin tersine işletilmesi ile mümkün olacaktır. Türban konusunda şeriatçıların eleştirilerini alan YÖK, son rektör seçimlerinde Dokuz Eylül Üniversitesi'ne özel "ilgi" gösterirken, örneğin Ondokuz Mayıs Üniversitesi ile Gazi Üniversitesi'nde eksik-duyarsız inceleme yapıldığı kanısını uyandırmıştır. Bu zaafiyeti gözönüne alarak, üniversiteleri bilimsel öncü kurumlar haline getirmenin en önemli koşulunun, ancak yöneticilerinin ödünsüz Cumhuriyet aydını olmaları halinde yerine geleceğine inanmak gerekir. YÖK için düşünülebilecek Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu, Prof.Dr. Türkan Saylan, Prof.Dr. Nur Serter gibi laik hukuk devletine bağlılığı kanıtlanmış, korkutulması-satınalınması olanaksız akademisyenlerin mevcudiyeti, devlet açısından önemli bir şanstır. Türkiye'nin kıt kaynaklarının yurtdışı eğitimleri için sorumsuzca ve hesapsızca heba edilmesinin önüne geçilmesi ve de yurtdışındaki öğrencilerin sözkonusu tehlikeye maruz bırakılmamaları için, alternatif uygulamalar yapılabilir. Örneğin, ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi köklü üniversiteler bu eğitim işlevini üstlenebilir. Maliyetin küçük bir bölümünün sarfıyla en ünlü yabancı öğretim üyelerinin bu üniversitelerde istihdamı olanaklı olabilir. Hem de kaynak aktarımı ile güçlenecek bu üniversiteler, dünyanın sayılı üniversiteleriyle boy ölçüşebilecek; yabancı öğrenci çekecek düzeye ulaşabilir. Ayrıca, YÖK, tüm üniversiteleri denetleyerek, ABD ve Alman üniversite ve vakıflarının, Türk akademisyenlerle yürüttükleri projeleri kontrol etmeli; sosyal bilimler dalında Türkiye'yi kritik açıdan ilgilendiren konulardaki projelere kesinlikle izin vermemelidir. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, yukarıdaki kurum ile hükûmet arasındaki koordinasyonu sağlayacak, halkın doğru bilgilendirilmesini ve bu doğrultuda kamuoyunu oluşturulmasını olanaklı kılacak bağımsız bir Bakanlık haline dönüştürülmelidir. BBC'ye tanınan tüm özerklik, bu bakanlığa bağlanacak TRT'ye de tanınmalı; özellikle başta teröre ilişkin haberler olmak üzere, kamun çıkarları doğrultusunda Batının kabul ettiği yayın sınırlamaları aynen uygulanmalıdır. TRT'nin bir devlet kurumu olarak başına, özel kanallarla rekabet edebilecek deneyime, cumhurbaşkanı eskilerinden azar yemeyecek gurur ve onura sahip bir Cumhuriyet aydınının getirilmesi sağlanmalıdır. Keza, etki ajanlarının tezleri ile ilgili hazır toplanmış ve değerlendirilmiş bilgi ve belgelerin kamuoyuna maledilmesi, bu Bakanlığın görevi olmalıdır. Örneğin, çağcıl kapitilasyon örneklerinden uluslararası tahkimi savunan etki ajanı politikacı, gazeteci vesairenin taahhütleri neydi? Türkiye'ye hemen girmesi gereken yüz milyar dolarlık yabancı sermaye taahhüdünün kaç milyar doları girdi ya da girmedi? Kamuoyunu yalan haberle korkutarak ya da özendirerek iğfal edenlere nasıl bir hukuksal yaptırım uygulanacak? Gümrük Birliği ekonomik olarak Türkiye'ye ne kazandırdı, ne kaybettirdi; kaç işyeri kapandı, kaç işsiz sokağa çıktı? IMF, DTÖ, AB ya da Dünya Bankası'nın dayatmalarına teslim edilen Türk tarımının geleceği ne olacak? Köylerden kaçınılmaz biçimde kentlere akacak işgücü potansiyeli nasıl değerlendirilecek ya da konut açıkları nasıl kapatılacak? Kitlesel açlığın tahmini süresi ne olacak ya da genleriyle oynanmış tarım ürünlerinin halk sağlığına ilişkin etkileri nasıl giderilecek? Gelir dengesizliğin yarattığı sosyal patlamaların önüne nasıl geçilecek? Ülkenin enerji yatırımlarını ihmal ederek yabancı enerji lobilerine teslim etmeye, bu bağlamda ekonomik ve çevresel maliyeti diğer enerji türlerine karşı kıyaslanmayacak ölçüde yüksek olan nükleer enerjiyi getirmeye çalışanlar; alternatif siyasal ve ekonomik alternatiflerine karşın Türkiye'yi daha pahalı olan ve Rusya

163

Federasyonu'na bağımlı kılacak mavi enerji hattını yaşama geçirenler, kimlerden oluşmaktadır; çıkar ilişkileri, kişisel servet beyanlarındaki değişiklikler sözkonusu mudur? Fransa'da tarikatlar yasaklanırken, ABD'nde Davidian tarikatının şeyh ve müritlerinden -bir kısmı bebek ve kadın- 80 kişi FBI elemanlarınca yakılarak öldürülürken ve de bu olayı ortaya çıkaran hukukçu faili meçhule kurban giderken, Japonya'da ve Güney Kore'de tarikatlara ciddi kısıtlamalar getirilirken, neden Türkiye'de şeriatı açıkça istemek, şeriat için teröre başvurmak "demokratiklik" kavramı içinde mütalaa edilmekte ve dokunulmazlık önerilmektedir? ABD ve AB ülkelerindeki insan hakları ihlâlleri; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde bu ülkeler aleyhine alınan kararların, yine bu ülkelerdeki hapisanelerin durumları, Türk vatandaşlarına ya da Türk kökenlilere yönelik ayrımcı uygulamaların çarpıcı örnekleri ne, ne kadarı kamuoyuna yansıtılıyor? Kaç Türk parlamenteri ya da gazetecisi ya da insan hakları uzmanı, ABD ya da AB ülkelerindeki hapisanelerde teftiş etti? Kaç tanesi IRA, ETA gibi ayrılıkçı örgütlerin militanları ile görüşüp haklı istemlerini ve maruz kaldıkları derin devlet baskılarını dünya kamuoyuna duyurmaya aracılık etti? Kendi ülkesinde idamı kaldırmayan, siyasal nitelikli faili meçhulleri aydınlatamayan ABD, tıpkı diğer AB ülkeleri gibi, 37 Cumhuriyet aydınını Sivas'ta yakan şeriatçı caniler ya da hizbullahçı caniler için değil de, neden ille de Abdullah Öcalan için idamın kaldırılması talebinde bulunmaktadırlar? Fanatik Türk düşmanı Ermeni Tarihçi Hovenisyan'ı Boğaziçi Üniversitesinde tek taraflı soykırımı (!) anlattıran ya da gözyumanların yanısıra, tırmanan Türk aleyhtarı Ermeni kampanyalarına hâlâ bir önlem alamayan; Türk düşmanlığı ve Ermeni, Rum ve Kürt lobilerine yakınlığı bilinen CIA elemanı Henri Barkey'e Washington'da Türk Büyükelçiliği'nde resepsiyon düzenleyerek onu onurlandıran (!) sorumlular kimlerdir? Türkiye'deki bölücü ve şeriatçı terörü destekleyerek insanlık suçu, çifte standart uygulayarak hukuksal cinayet işleyen ülkelerin terör örgütleri ilişkilerinin ayrıntılı boyutları nelerdir? Bu soruları ve daha onbinlercesini yanıtlarıyla birlikte kamuoyunun bilgisine sunmak, Türkiye'deki etki ajanlarının söylemlerinin içinin boşalmasına, dolayısıyla etki yitirmelerine yeterli olacaktır. Türk Milli Eğitiminde, eğitim ve öğretim birliği esas alınmalıdır. Dinsel eğitime mutlaka son verilirken, bilimsel ölçütlerde din görevlisi yetiştirecek öğretim kurumlarındaki tüm öğretmen ya da öğretim elemanlarının laik hukuk sistemine bağlı, şeriatçı yapılanmalarla ilişkisi olmayan Cumhuriyet aydınları arasından seçilmeleri sağlanmalıdır. Cumhuriyet, kendini savunacak din adamları kadrosunu mutlaka oluşturmak zorundadır. Dinsel kökenli etki ajanlarının söylemlerinin çürütülmesi için gerçek anlamda İslâmiyeti çok iyi bilen; mezhep ya da tarikat sapkınlıklarını reddeden; öteden beri Türkiye düşmanı olan İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ihanetlerini tarihsel boyutta çok iyi bilen Cumhuriyetçi din görevlilerinin yetiştirilmesi -dinsel sömürünün önüne geçmek için- bugünkü koşullarda şart olmuştur. Türkiye bir din, dolayısıyla bir mezhep devleti değildir. Dış istismarın önünü kesmek için, şeriatçı yapılanmalarla mücadelede zayıf kaldığı için Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden yapılandırılmalıdır. Diyanet Vakfı ise Türk kadınlarına ve de laik hukuk sistemine saygı için lâğvedilmeli; sahip olduğu yaklaşık 200 trilyon lira tutarındaki tüm malvarlıkları devlete devredilmelidir. Etki ajanları tarafından yönetilen malûm bölücü ve şeriatçı çizgideki insan haklarına ilişkin dernek ve vakıflar, yasadışı eylem ve ilişkileri ile kapatılmayı binlerce kez hak etmişlerdir. Yerlerine insan haklarının savunmanın devlet ve rejim düşmanlığı ile yabancı ülkeler lehine beşinci kol faaliyeti yapmak demek olmadığına inanan kadroların kuracağı dernek ve vakıflar ikâme ettirilmelidir; hatta Devlet Bakanlığı'na bağlı İnsan Hakları Üst Kurulu ile TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri yeniden hassas bir değerlendirmeden geçirilmelidirler. Okullarda insan haklarına ilişkin temel eğitime özel önem verilmeli; bu kavramı istismar eden etki ajanlarının söylem ve eylemleri de anlatılarak, öğrencilerin ulusal

164

güvenlik konularındaki duyarlılıkları artırılmalıdır. İnsan hakları konusunda ayrıca pilot seçilmiş bir ya da birkaç üniversitede (A.Ü. S.B.F.'nde mevcut), enstitü ya da anabilimdalı kurulmalı; tüm dünyadaki insan hakları gelişmeleri ve ihlâllerine ilişkin bilgi ve dokümantasyon merkezi oluşturulmalıdır. İngiltere'den bir heyetin diyelim, Ilısu Barajının insan hakları boyutu ile ilgili bir ziyareti sözkonusu olduğunda, mevcut diğer devlet ihalelerinde İngiliz firmaları devredışı bırakılmalı; bu da yeterli değil, Kuzey İrlanda'daki insan hakları ihlâli kamuoyunun gündemine getirilmeli; hemen arkasından faraza mütareke döneminde İstanbul'un resmen işgali sırasında İngiliz askerlerince Şehzadebaşı Karakolu'nda uyurken yataklarında kurşunlanan şehitlerimizi yadeden etkinlikler düzenlenmelidir. Fransa için Cezayir'de, Uzak Doğu'da ve de mütarekede Çukurova bölgesinde gerçekleştirdikleri soykırım (jenosit) anma etkinlikleri ve de anıtları; Almanya için Yahudi soykırımı; ABD için Vietnam dahil tüm dünyadaki hukukdışı saldırılarda (My Lai, Hiroşima, Nagazaki vd.) ölen sivil kurbanların yanısıra, tipik bir örnek olmak üzere, 1-7 Kasım tarihleri arasında Kızılderili Haftası gündemi işgal edebilir. Hatta, ABD'deki kızılderililere -özgürlük değil- sadece insanca yaşama hakkı istediği için 1977'de tutuklanan ve hâlâ hapiste tutulan Kızılderili Lider Leonard Peltier için af kampanyaları açılabilir. Ya da faili meçhule kurban giden Kızılderili liderlerin katillerinin bulunması talep edilebilir. Eğer insan haklarından murat, tüm insanların temel hak ve özgürlüklerini sağlamak ve buna ilişkin hukuksal normları yüksek tutmaksa, hiç sorun yok. Ancak, insan hakları sicili son derece bozuk olan ABD ve AB ülkelerinin bu konusu istismar ile Türkiye'ye yönelik bir baskı ve müdahale aracı olarak kullanmalarına geldiğinde, misilleme yapmak da bağımsız devlet olmanın bir gereği. Türkiye'deki etki ajanlarından tabanı olan tek kesim fethullahçılar olduğuna göre, öncelikle bu dış odaklı ajan yapılanmasının dağıtılması şart olmuştur. Cumhurbaşkanı tarafından hükûmete iade edilen memurların görevden alınmaların kolaylaştıran Kanun Hükmündeki Kararname, bir an önce yasalaşarak Meclisten geçirilmelidir. Fethullahçılar, bu kararname ile başta Emniyet olmak üzere stratejik kurum ve kuruluşlardaki yandaşlarının memuriyetten uzaklaştırılacağını "içeriden" istihbar etmiş olacaklar ki, İttihat ve Terakki Partisi döneminde çıkarılmış, aradan geçen zaman nedeniyle işlevini yitirmiş Memurin Muhakematı Usulü Kanununa sahip çıkmaktadırlar. Yasa çıkıncaya kadar, devletin ilgili kuruluşlarının yanısıra, şahsım gibi tüm Cumhuriyet aydınları da -tek tek- ya da sivil toplum örgütleri aracılığıyla devlet kurum ve kuruluşlarında saptadıkları fethullahçıların listelerini oluşturmaları ve kesin listenin ancak bu toplanan listelerin resmi makamlarca radikal ve titiz bir değerlendirmeden sonra netleştirilmesi gerekmektedir. Fethullahçıların devletten tasfiyesi ile eşgüdümlü olarak bir pişmanlık yasasının çıkartılması, bu şeriatçı yapılanmanın dağılma sürecine katkıda bulunacaktır. Tüm bu operasyonların takipçisi ve güvencesi, 28 Şubat Kararlarının uygulayıcısı ve takipçisi olan MGK'dır. Zira mevcut hükûmetin fethullahçılar ya da diğer şeriatçı yapılanmalarla mücadelede siyasal niyet ve kararlılık zaafiyeti hissedilmektedir. Bu hükûmetin düşmesi de sorunun çözümü için yeterli değildir; önce erken bir genel seçimle TBMM'nin parti dağılımının, sonra da Türkiye'de var olan politikacı profilinin değişmesi gerekmektedir. Türkiye'nin, AB adaylık kapısında sonsuza kadar beklemesi pahasına ulus-devlet bütünlüğünden ödün veren; uluslararası tahkimi tartışmasız kabul ile çağcıl kapitilasyonların kapısını açan; tam bağımsızlıktan vazgeçmenin Cumhuriyete en büyük ihanet olacağını algılayamayan; bölgesel ittifaklara yönelik alternatif politikalar üretmek yerine, sonuçları ne olursa olsun AB'ne koşulsuz teslimiyetçiliği yeğleyen; sömürge valisi görünümlü lider ve politikacılardan kurtulmak zorundadır... SONUÇ:

165

Sonsözü, Cumhuriyetin kurucusu Büyük Atatürk, "Gençliğe Hitabesi" ile söylemektedir. Büyük Atatürk, sanki bugünün fotoğrafını çekmiştir, saptamalarında. Ne var ki, O'nun döneminde düşmanın topu ve tüfeği ile mücadele ediliyordu. Şimdilerde, kitle iletişim araçları, borsaları, IMF'i, Dünya Ticaret Örgütü ve her türlü ekonomik ve teknolojik olanakları var düşmanın. Sevr'i uygulatmak için top ve tüfekle Türkiye'ye güç yetiremeyen düşman, şimdilerde elindeki tüm olanakları kullanıyor, aynı amaca ulaşmak için. O'nun döneminde sadece bir Vahdettin, bir Damat Ferit, bir Ali Kemal, bir Dürrizade Abdullah vardı, şimdilerde ise binlerce Vahdettin, Damat Ferit, Ali Kemal, yüzbinlerce Dürrizade Abdullah var aramızda işbirlikçi olarak. Ve bizi yönetiyorlar; kaynaklarımızı, onurumuzu, umutlarımızı, geleceğimizi, bağımsızlığımızı, ulusal bütünlüğümüzü parça parça peşkeş çekiyorlar düşmana. Büyük Atatürk'ün ilke ve devrimleri kadar gereksinim duyuyoruz yeni bir kuvayı milliye ruhuna. ATATÜRK'ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu elim şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! DİPNOTLAR : 1) Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Şağar imzasıyla yayınlanan 1 Mayıs 2000 gün ve B.02.0.PPG.O.12.320-7380 sayılı genelgesinde, bir halk deyişiyle sıra savma kabilinden, içi boş, afaki, kendi içinde tutarsız talimatlar yeralmıştır: "... Ülkemizde görevli yabancı misyon yetkililerinin çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarının özellikle alt düzey görevlileri ile sık sık görüşmeler yaptıkları ve sosyal ilişkiye girdikleri, bunun sonucunda da birtakım önemli bilgileri elde ettiklerine dair duyumlar alınmaktadır. Bu tür sakıncalı temaslarda son günlerde önemli bir artış kaydedildiği, ilgili kuruluş ve bakanlık temsilcilerinin katılımlarıyla gerçekleştirilen üst düzey toplantılarda da dile getirilmektedir.... Resmi yollarla ulaşılamayan bazı bilgilerin alt kademelerdeki memurlardan elde edilebilmesi, birçok sakıncayı beraberinde getirmektedir. Bu durumun önüne geçilebilmesi ise kamuda görevli personelin bu tür temaslardan kaçınmaları ile mümkün olacaktır. Tüm kamu personelinin istihbarat ve istihbarata karşı koyma önlemleri hususunda bilgilendirilmesi ve yönetim kadrolarındaki görev değişiklikleri gibi aksamaların önüne geçilebilmesi açısından bu konudaki dökümlerin devir-teslim evrakı arasında yer alması sağlanacaktır.... Ayrıca

166

ülke güvenliği, çıkarlarının korunması bakımından önem taşıyan evrak ve bilginin, yetkili olmayan kişilerin eline geçmesi ve izinsiz açıklanması önlenecek ... gerekli tedbir alınacaktır.... Bu çerçevede gizlilik dereceli yazıların işleme konulması ve korunmasında gerekli hassasiyetin gösterilmesi ve bu talimatın tüm personele imza karşılığı tebliğ ile bu konularda ihmali görülenler hakkında yasal işlem yapılmasının gereğini rica ederim". Bu genelgenin neresi düzeltilebilir ki? Önce Müsteşarın casusluk kavramından ne anladığı belli değil. Sadece üzerinde "gizli" damgası basılı olan evrak mı önemli olan? Sorumluluk ve duyarlılık, sadece "alt düzey görevlileri" için mi sözkonusu? Her türlü casusluk itham ve isnadından ve de sorumluluktan azade, istediği yabancı misyon yetkilileriyle görüşmesinde, bilgi-belge aktarmasında sakınca olmayan dokunulmaz üst düzey yetkilileri içine kimler girmekte? Bu koşulsuz "güvenilir" üst düzey yetkililerinin ayrıcalığının yanısıra, alt düzey yetkililerine potansiyel casus gözü ile bakmanın hukuksal ve mantıksal dayanağı ne? Sonra, bu konu diyelim ki dağıtım listesinde neden MTA Enstitüsü'ne gönderiliyor da, yasayla kurulmuş İstanbul Barosu'na gönderilmiyor? Onların bilgilendirmeye gereksinimleri yok mu? Belki de daha fazla var. Başbakanlık Müsteşarlığı kendi bünyesinde bu duyarlılığı gösterip eğitim veriyordu da, İran'a bilgi aktaran hizbullahçı memur nasıl oldu da Başbakanlığın en gizli bilgilerinin bulunduğu Bilgi-İşlem Dairesinde uzun süreyle görev yapabildi? Başbakanlık Müsteşarı, bölücü ve şeriatçı yapılanmalarla temas halinde olan ve bunları destekleyen malûm ülkelerin heyetleriyle ile görüşen, davetlerine katılan, ödül alan milletvekillerini, akademisyenleri, -HADEP'liler dışındaki- belediye başkanlarını, kısaca tüm kamu görevlilerini de izlemekte midir? Bu genelge, diyelim ki üniversitelerde görev yapan tüm öğretim elemanlarına imza karşılığı tebliğ edilmemişse -ki şahsıma böyle bir tebliğ sözkonusu olmamıştır- sorumluları hakkında ne gibi yasal işlem uygulanacaktır? Bu soruların yanıtı gereklidir; yoksa eski bir deyimle, gerisi abesle iştigaldir, ciddiyetsizliktir. 2) İran'ın istihbarat servislerinin saptadıkları Türk şeriatçılarını eğitme ve yönlendirme faaliyeti, aşağıdaki sözde NGO, gerçekte derin devleti oluşturan kuruluşlar üzerinden yürütülmektedir: Onbeş Hurdad Vakfı, Kudüs Savaşçıları, İslami Tebliğ Teşkilâtı, Şehid Vakfı, Mustafadlar Vakfı, Kültür İnkılâbı Yüksek Şûrası, İslâmi ve Kültürel Bağlar Teşkilâtı vd. 3) Çin Halk Cumhuriyeti'nin Türkiye'ye yönelik beşinci kol faaliyetleri için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, "Hükûmet-Çin-Doğu Türkistan", Yeni Hayat, 57, Temmuz 1999, s. 5-6. 4) Geniş bilgi için, imaj için bir ABD vatandaşı tarafından yazıldığı iddia edilen ancak kendileri tarafından kaleme alınan ve Feza yayınları arasında çıkarılan sözkonusu kitap için bkz. Ann Lyn Web, İftiranın Değişmeyen Mantığı, (İstanbul: 1999). Ayrıca cemaatin gazetesindeki köşe yazılarında, ABD'ni özgürlükler ülkesi olarak takdim eden ve övgüler yağdıran; bu ülkenin onayı ve desteği olmaksızın hiçbir şey yapılamayacağına ilişkin çok sayıda makale yayınlanmıştır. Artık cemaat içinde ABD'ni "şeytan" olarak niteleyen hiç kimse kalmamıştır; tüm müritler bu büyük dünya jandarması devlet önünde gönülden "biat" ederek fahri vatandaşı (!), etki ajanı aday adayı olmuşlardır. 5) Mart 2000'de İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak sınır kapılarına bildirilen 56 kişilik listedeki isimler arasında bir tek Alman vatandaşına yer verilmemesi, İçişleri yetkililerinin unutkanlığı ile değil, olsa olsa Alman etki ajanlarının gücü ile açıklanabilir. Örneğin, sakıncalı ilân edilerek ülkeye giriş tahdidi konulan problemli yabancılardan Avusturyalı Zoolog Irenaus Eibelfeldt, Türkler ve Türkiye aleyhine

167

yayınlarıyla dikkat çeken N-3 adlı TV kanalında, "Türkler ve Hayvanlar" konulu bir program yaparak ünlenmiştir. Programında Türklerle hayvanlar arasında aşağılayıcı, tahkir edici benzetmeler yapan germen faşisti Eibelfeldt'in adına listede yer verilirken, Alman N-3 TV sorumlularına giriş tahdidi getirilmemesinin makul bir açıklaması bulunmamaktadır. Listede yer alan problemli şahıs statüsündeki sicilli Türkiye düşmanlarının adları, milliyet ve meslekleri şöyledir: Eric Lubbock (İngiliz-Parlamenter), Anrew Penney (İngiliz-Gazeteci), Sheri Laizer (Yeni Zellanda-Londra Kürt Derneği Yönetim Kurulu Üyesi), Pamela O'toole (İngiliz-BBC Muhabiri), Claus Ther (Avusturya-Yazar), Irenaus Eibelfeldt (Avusturya-Zoolog), Michael Feeney (İngiliz-Papaz), Jonathan Sudken (İngiliz -Af Örgütü Üyesi), Kathryn Porter (ABDİnsan Hakları Konseyi Üyesi), Angelika Faukhauser (İsviçre-Parlamenter), Estella Schmid (İngiliz-Parlamenter), Panayotis Sguridis (Yunan-Parlamenter), Dimitrios Vunatsos (YunanParlamenter), Leonardos Hatziandreu (Yunan-Parlamenter), Ionnis Statopulos (YunanParlamenter), Madria Mahera (Yunan-Parlamenter), Kostas Baduvas (Yunan-Parlamenter), Andonis Naksakis (Yunan-General), Damiano Frisullo (İtalyan-Gazeteci), Hristodopulos Paraskevaidis (Yunan-Başpiskopos), Klaus Slavensky (Danimarka-Parlamenter), Soren Sondergaard (Danimarka-Parlamenter), Villa Sigurdsson (Danimarka-Parlamenter), Gert Petersen (Danimarka-Parlamenter), Lasse Budtz (Danimarka-Parlamenter), Kai Cleibak (İsviçre-Gazeteci), Thomas Clmarke (İngiliz-Gazeteci), Laroline Anne (İngiliz-Gazeteci), Kaija Reıkko (Finlandiya-Gazeteci), Tom Kankonev (Finlandiya-Gazeteci), Richard Wayman (İngiliz-Gazeteci), Gunnar Nilsson (İsveç-Gazeteci), Said Zerevan (İsveç-Gazeteci), Ake Hedman (İsveç-Gazeteci), Van Der Meer (Hollanda-Af Örgütü Üyesi), Gunnar Hybertsen (Hollanda-Gazeteci), Maria Wagenaar (Hollanda-Af Örgütü Üyesi), Montreo Lange (İspanyaAf Örgütü Üyesi), Zabala Booudana (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Lechuga Jimenez (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Martorel Perez (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Edwin Davies (İngiliz-Avukat), Giula Chiarini (İtalya), Marcello Musto (İtalya), Ramon Montovani (İtalya-Parlamenter), Walter De Cesaris (İtalya-Parlamenter), Giovanni Bianchi (İtalya-Parlamenter), Paulo Cento (İtalya-Parlamenter), Marco Pezzoni (İtalya-Parlamenter), Evgeni Mavtchenkov (RusyaParlamenter), Bovrdouku Pavel (Rusya-Parlamenter), Boc Ekhian (Lübnan-Parlamenter), Panos Kamenos (Yunan-Parlamenter), Dimitri Samdu (Romanya-Parlamenter). Bu sakıncalılar listesinden, Yunan Hükûmeti'nin daha sonra araya girmesiyle Yunan Ortodoks Kilisesi Hristodopulos Paraskevaidis'in adı çıkarılmıştır. Hiç şüphesiz, bu listenin, Avrupa ve ABD'nde militanlık düzeyinde Türkiye karşıtı parlamenter, gazeteci, akademisyen, diplomat ve istihbaratçılar gözönüne alındığında son derece eksik hazırlandığı göze çarpmaktadır. Sadece Köln'deki Türkiye karşıtı faaliyet gösteren ırkçı BfV elemanlarının sayısı bile bu listenin kat ve kat üstündedir. 6) ABD İstihbarat Servislerini harekete geçiren sözkonusu önemli haber-yorum yazısının metnini, bu ülkeyi demokrasi ve düşünce özgürlüğünün beşiği olarak takdim eden etki ajanlarına ve bir de kendi vatandaşını ABD çıkarları için jurnalleyen Amerikan malı muhbirlere ithaf ediyorum -N.H.-. HENRI BARKEY VE "TESİR AJANLIĞI"! BU DEVLETİN SAHİBİ YOK MU? ATİLLA ONGUN "Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve O'nun silah arkadaşlarının Türkleri tarih sahnesinden silmek için Batı Emperyalizmine karşı verilen bir Kurtuluş Savaşı sonrası kurulmuştur. Osmanlı'nın son döneminde, aşağıda Sayın Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş'ın belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin son on yılı ile bir paralellik arz etmektedir. Bu

168

paralellik, Vural Savaş'ın ifadesindeki "neredeyse bize ne mutlu Türküm diyene demeyi yasaklayacaklar" cümlesi ile Osmanlı'nın son döneminde Türk'e "KÖPEK" yakıştırması yapan azınlık ırkçılarının günümüz izdüşümüdür. Osmanlı'nın emperyalizm tarafından parçalanması ve yine bu güçler tarafından Anadolu'nun paylaşımı karşısında zor şartlarda Yüce Atatürk arkasına aldığı Türk Ulusunun desteği ile başarıya ulaşmış ve tarihte Göktürklerden sonra ikinci defa Türk adıyla bir devlet kurulmuştur. Fakat bütün bu zor şartlar altında Yüce Atatürk'e karşı Erzurum ve Sivas Kongrelerinde AMERİKAN MANDACILIĞINI savunan "tesir ajanları" çıkmıştır ki, benzerleri günümüzde daha açık, korkusuz ve pervasız bir şekilde propagandalarını yapmaktadırlar. Bunlar Türkiye'de yaşayan nüfusu beş bini geçmeyen etnik toplulukların bile "insan haklarını" savunurken, Türkün insan haklarına ilgisizdirler, çünkü gerçek amaçları aslında insan hakları değil, Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni bölmek, güçsüz bırakmak ve Amerikan Emperyalizmine karşı tam bağımlı kılmaktır. Amerika'nın Türkiye'ye karşı uyguladığı amansız psikolojik savaş, yoğun bir şekilde devam etmektedir. Bu gizli savaşta değişik yöntemler kullanılmakta olup, bunlardan en önemlisi, Türkiye'de bulunan gazeteciler, diplomatlar ve bazı bilim adamları vasıtası ile Türk kamuoyunu ve devlet görevlilerini yönlendirme faaliyetleridir. Bu yönlendirme faaliyetleri içine ne yazık ki bazı "T.C. devlet görevlilerinin de" bulaşması, oyunu daha kirli hale getirmektedir. Yabancı istihbarat örgütlerinin 1980 öncesi izledikleri yöntem olan Türkiye'deki bazı gazete yazarları ve bilim adamlarını tesir ajanlığında toplumu yönlendirmede kullanmasının yanında, son yıllarda "yönlenmemesi gereken bazılarının da" yabancı istihbarat örgütlerinin etki alanına girdikleri açık bir şekilde izlenmektedir. Etki alanına giren bu kişilerin bir çoğu ABD'de Merkezi İstihbarat Teşkilâtı ile (CIA) dolaylı ve dolaysız iletişim halinde olan Amerikalılar ile kontak halinde bulunan şahsiyetlerdir. Türkiye üzerine çalışan ve CIA ile iletişim halinde bulunan Amerikalıların birçoğunun Türkiye karşıtı lobiler ile çok yakın temasları mevcut olup, bu lobileri Türkiye'ye karşı mümkün olduğunca kullanmakta ve desteklemektedirler. Yukarıdaki başlıkta belirtildiği üzere, ABD'de yukarıdaki tanımlamaya uyan en önemli isimlerden sadece birisi, Türkiye'ye karşı her türlü saldırgan ve nefret faaliyetinin arkasındaki kişi olan HENRI BARKEY'dir. HENRI BARKEY, Türkiye karşıtı faaliyetler içinde Kürt sorununda PKK'yı desteklemekte, Abdullah Öcalan'ın Roma'da olduğu dönemde CIA eski görevlisi Graham Fuller ile birlikte terörist lideri ziyaret etme girişiminde bulunmuş fakat Öcalan'ın İtalya'dan zamanından önce ayrılması sonucu bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. BARKEY, PKK'nın siyasallaşma sürecinde çok aktif bir rol almış ve bu terörist örgütün Türkiye'de yasallaşması için yoğun bir propaganda yapmış, makale ve kitap çıkarmıştır. Barkey, Ermeni soykırımı masalı için de Türkiye ve Türk insanı karşıtı faaliyetlerine devam etmiş, bu amaçla ABD Kongresi'nde Ermeni masasından eşinin Türkiye karşıtı faaliyetlerinden ötürü Türkiye'ye girmesi yasaklanmış Türk düşmanı Illinois milletvekili ABD Kongresindeki Türkiye karşıtı lobinin çıbanbaşı John Porter ve eşi ile defalarca görüşmüş; Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine Washington'da lobi yapan Türkiye'deki radikal dinci gruplara destek vermiş; onların ABD programlarını hazırlamış, ABD Dışişleri Bakanlığı ile görüşmelerinde randevuları almıştır. Bunlar sadece HENRI BARKEY'in "bu satırlarda açıklanabilen" Türkiye karşıtı faaliyetlerinin sadece küçük bir kısmıdır. Azerbaycan'ın seçimle iktidara gelmiş bir Cumhurbaşkanı olan, Atatürkçü kişiliği ve demokrasiye inanmışlığı ile bir simge konumundaki Ebulfeyz Elçibey ile görüşmeyi reddedenlerin, HENRI BARKEY gibi tesir ajanlarına Türk elçiliklerinde kokteyl vermeleri ve bu şahsı oralara davet ederek meşruiyet kazandırmaları üzüntü vericidir. Bazı Türk devlet görevlilerinin Türk'e olan alerjileri, Yüce Atatürk'e karşı amerikan mandacılığını savunanlar ile aynı paraleldedir. Bu şahıslar sadece Elçibey'e mi önyargılıdırlar? HAYIR. Daha iki hafta evvel

169

Washington'da bulunan Kırım Türklerinin lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu'na da aynı "ilgiyi" göstermişlerdir. Bunlar Ermeni lobisine karşı büyük bir mücadele veriyoruz masalını Türkiye'ye yutturmaktadırlar. Oysa Ermeni karşıtı çalışma yapmaya başladıkları günden beri ABD Kongresi ve eyaletlerinde ardısıra Ermeni Soykırımı tasarıları geçmektedir. Zaten, Türkiye'nin Ermeni sorunu yoktur, olmayan bir sorunla uğraştıklarından çalışıyormuş izlenimi yaratmaktadırlar. Türkiye'de Ermeni olmadığından, Ermeni sorunu da yoktur, olmayan bir soruna karşı mücadele edenlerin esas amacı çıkar, mevki, para, kısaca kendi kişisel menfaatleridir. Ayrıca bu soruna başka bir perspektiften bakarsak, acaba Ermeni Soykırımı tasarısının ABD Kongresinden geçip geçmemesi o kadar önemli midir? Acaba bu "sorunu" biraz da bundan "MADDİ ÇIKAR ELDE EDEN ÇEVRELER Mİ" büyütmektedirler? Kiraladıkları lobi şirketlerine yoksul Türk halkının parasını saçmakta, lobi şirketleri ise Türkiye'yi yolunacak tavuk gibi görmektedirler. Yunan lobisinin en önemli ismi olan Andrew MANATOS'un şu cümleleri gerçekten üzüntü vericidir, ama ne yazık ki gerçektir: "Türkiye lobi yapmıyor, sadece kendi halkının parası ile bazılarını zengin ediyor". Bunu söyleyen bir Yunanlıdır. 1998 Yılındaki Türk lobi şirketi, daha evvelki senelerde Türkiye aleyhine çalışan bir lobi şirketidir. Hiç tarihini araştırmadan Türkiye'nin lobisini üstlenecek bir kuruma 2.5 milyon dolar verenler, yılın yarısı olmadan aynı lobi şirketinin bir 2.5 milyon daha talep etmesi karşısında bozguna uğramışlardır. Oysa Türkiye'de 17 Ağustos depremi ile hâlâ çadırlarda yaşayan Türk halkı, bu yöneticilere lâyık değildir. Atatürk'ün ve Kurtuluş Savaşını verenlerin ve bu ülke uğruna şehit olanların üzerine soğuk su içip, kendi zevkleri için kokteyl verenlerin, HENRI BARKEY gibi ajanları Türk elçiliklerine davet etmemeleri gerekir. Çünkü orasının parasını yoksul Türk halkı vermektedir. Türk Elçilikleri, Türkiye aleyhine çalışanların evi değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ulusal çıkarlarını koruyan bir müessesedir. ABD yasalarına göre Amerikan Hükûmetinin önemli görevlerinde çalışanlar, başka bir devletin vatandaşı olamazlar. Ya Türkiye'de?!. HENRI BARKEY'e davet verenlerin acaba bırakın birinci derece akrabalarını, kendi aile fertleri içinde Amerikan vatandaşı olanlar var mıdır? Varsa bile ne yapılmaktadır? Türkiye'de Türkleri hor gören, Azerbaycan'daki, Batı Trakya'daki, Kuzey Irak'daki, Çeçenistan'daki, Bosna'daki insanları veya diğer Türk topluluklarını hor görmesi gayet doğaldır. Çünkü kendisi azınlık ırkçısıdır, kişisel menfaatleri her şeyin üzerinde tutan bir parazittir. Türk Halkı, parazit, hırsız, soyguncu, kendi kültürü ile barışık olmayan yöneticilere lâyık değildir, hele ki tesir ajanı konumundakilere hiçbir ülkenin insanları lâyık değildir. Bu satırlar, TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZ BİR DEVLET OLDUĞU İDDİASI ÜZERİNE YAZILMIŞTIR. BU İDDİA YÜCE ATATÜRK'ÜN TÜRK ULUSUNA BİR EMANETİDİR". (Not: Sayın Atilla Ongun, Türkiye'den binlerce kilometre öteden Türkiye'nin acısını yaşamak, ABD'den Türkiye'yi savunmak buna denir. Türkiye'den yada Türk sefaretlerinden ABD'yi savunanların, olmayan gurur ve onurları dışında eksiklikleri yada kayda değer sorunları yok, yalnızca ekonomik fazlalıkları var. Diyelim ki bu kategoride bir Türk diplomatıysanız, diyelim ki ABD dönüşünde emekli maaşına mahkûm olmuyorsunuz, fethullahçılar kendi TV kanallarında sizi derhal danışman (!), etki ajanı konumundaki medya patronları da köşe yazarı yapıveriyorlar... Yazık ki yazık!.. Çok yazık!..). Yeni Hayat Dergisi, Ağustos 2000,70:13-59

170

FETHULLAHÇILAR VE HİZBULLAHÇILAR
Dr Necip Hablemitoğlu
Fethullahçıların son iki yıl zarfında başlarına gelen tüm olumsuzluklardan sorumlu tuttukları -biri TSK kökenli- beş "can düşmanı" için taşeron peşinde olduklarını hiç bileniniz var mıydı?!. Dahası, önce Ülkü Ocakları vasıtasıyla bu beş "can düşmanı"nın korkutularak pasifize edilmesi talebini içeren girişimlerin sözkonusu olduğunu; ancak Devlet Bahçeli'nin cemaate ve diğer şeriatçı yapılanmalara mesafeli davranışı nedeniyle olumlu yanıt alınamadığını kaç kişi bilir?!. Keza, cemaate bağlı emniyetçilerin devreye girmesi önerisinin riski nedeniyle geri çevrildiğini?!. Ve en önemlisi de "tedbir merhalesi"ndeki fethullahçıların, tedbiri bir kenara bırakarak hizbullahçılara müstakbel taşeron olarak yeşil ışık yaktıklarını?!. Bu haberlerin, Kasım 2000'in ilk haftası itibariyle ışıkevlerinde konuşulmaya başlanması, çözülme ve fakirleşme sürecinin eşiğindeki bir cemaatin, müritlerine moral verme çabası olarak değerlendirilmiş ve hatta dışarıdan fazla ciddiye bile alınmamıştır. Ta ki, Fethullah Gülen'in, FP Genel Başkanı Recai Kutan ile aynı gün, gündemdeki Diyarbakır Emniyet Müdürü ve beş polisimizin şehit edilmesi olayı ile ilgili yaptıkları ortak temalı açıklamalara kadar!.. Recai Kutan, basın açıklamasıyla Hizbullahçı tabana şu dolaylı moral mesajını vermiştir: "Elde delil yokken niye Hizbullah? ... Ya arkadaş elinde delilin var mı? Yok!.. Ee, niye Hizbullah?... Emniyet olarak özellikle Gaffar Okkan rahmetlinin gayretiyle bu uyuşturuculara darbe vurulunca, e onlar da boş duracak değil herhalde. O halde ihtimallerden birisi de o ve en önemlisi de dış güçler var. Ola ki bu işin gerisinde yahudi MOSSAD var, belki CIA var, belki Alman istihbarat teşkilatı, İngiliz istihbarat teşkilatı var. Niye birden bire sadece Hizbullaha yüklendi ve bu ihtimallerin hepsi geri plana atıldı" (1) FETHULLAH GÜLEN VE ÖRTÜLÜ DESTEĞİ Fethullah Gülen'in tüm dünyaya dağılmış müritlerini yönlendirdiği internet sitesinde (2), Recai Kutan ile aynı gün, aynı doğrultuda "Türkiye'de Cinayetlerin Perde Arkası" başlıklı bir röportajı yayınlanmıştır. Burada verilen mesajların tümü, bağnazlığın ve yobazlığın, nasıl bilinen hukuksal gerçekleri bile yok sayabileceğinin en tipik örneğini oluşturmaktadır: "... Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi basın-yayının önemli ve önde gelen insanları, faili meçhul cinayetlere kurban gittiler...gitti ve sahip oldukları kimliklerden dolayı da cinayetler müslümanlara mal edildi. Medya da olayı tahkik ve tetkik etmeden, niçin ve neden sorularına cevap verecek sır perdelerini aralamasını beklemeden aceleden hüküm verince Müslümanlar bu menfur olayların katili oldu çıktı. Halbuki devletin yetkili organları biliyor ki, bu cinayetleri Müslümanlar işlemedi. Bu insanlar -isim tasrih etmeyeceğim- dünya çapındaki istihbarat örgütlerinde eğitim görmüş, profesyoneller tarafından öldürüldü. Pekala bu faili meçhul cinayetler neden Müslümanların üzerinde kalıyor denecek olursa: 1. Bu ülkede Müslümanlara karşı son yıllarda daha da belirginleşen güven ve itimadı sarsmak için İslami terör havasının estirilmek istenmesi önemli bir amildir. Bazıları bununla, gerek halk, gerekse elit tabakada oluşan, İslam'a yönelişin önünü kesmeyi planlamaktadır. 2. Bu olaylar vesilesiyle askeriyeye darbe adına davetiye çıkartıldığı da diğer bir saik. ...

171

3. Faili meçhul bu cinayetlerin Müslümanlar tarafından işlenmediğini ispat etmek çok zor, hatta imkansızdır. Zira hukuk mantığına göre 'nefy ispat edilemez'.... 4. Bence soruya esas cevab teşkil eden noktaya şimdi geliyoruz. Esas itibariyle Müslümanlıkta terör yoktur.... Netice itibariyle, terörizmi, İslamiyet ile telif etmek imkansızdır. Allah'ın rızasını gaye edinmiş bir Müslüman, kim olursa olsun adam öldüremez. Hatta bu müslüman, İslamı devlet çapında temsil etme, böylece bütün dünya ülkelerine örnek olma, devletlerarası muvazenede belli bir yeri alarak, Müslümanların hak ve hukukunu gözetme vs. gibi dolambaçlı yollardan Rabbin rızasına doğru yürüse bile yine adam öldüremez; zira bu neticeye adam öldüre öldüre varılmaz ve varılamaz" (3). Görüleceği üzere, Fethullah Gülen'in gerçeği yansıtmayan söylemleri, Recai Kutan ve de "bana sağcılar için katil dedirtemezsiniz" diyen eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in söylemleri ile örtüşüyor: Kurbanlarını arkadan vahşice öldürürürken tekbir getiren, üstüne şükür namazı kılan, sonra da evinin bodrumuna gömen, Sivas'da 37 Cumhuriyet Aydınını yakanlar sanki uzaydan gelmişçesine. Değişen gündeme uygun makaleleri ile cemaatine talimat-yön veren Fethullah Gülen'in gerçekdışı söylemleri sadece Hizbullahçıları dolaylı gündemden düşürerek cemaatinin desteğini göstermeye yönelik mi? Elbette ki hayır!.. Gülen, isim vermemekle Hizbullahçıların yanısıra selamcılara, islami kürt hareketçilerine, kaplancılara, talibanlara ve diğer terörist şeriatçı yapılanmalara da örtülü destek-dayanışma mesajı veriyor. Söz açılmışken, bir başka yayınında şeriat yolunda savaşma -nefs ile değilanlamına gelen cihat kavramı ile ilgili olarak Fethullah Gülen, yukarıdaki insan öldürmeye ilişkin sözlerini bizzat kendisi yalanlıyor: "Cihad bir hayır kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehid olup ebedi bir hayat, ya da gazi olup hem dünya, hem ukba nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihadda bir de böyle bereket var.... Cihad sözcüğü; içinde bulunulan asır ve şartlara göre değişkenlik arz eden geniş kapsamlı bir kelimedir. Gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yollar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir". Ne kadar insancıl (!) ve hümanist (!) bir söylem!.. Bu söylem çerçevesinde sadece cihad uğruna can alıp verenler şehit ve gazi sayılacak ve bu kapsamın içine Hizbullahçılar girecek ama PKK ve Hizbullah'a karşı vatanı ve kamu düzenini korurken canlarını ya da uzuvlarını veren onbinlerce TSK, Emniyet ve Eğitim mensubu kapsam dışı kalacak!.. FETHULLAH GÜLEN VE HİZBULLAHÇILAR Fethullah Gülen'in yukarıda yeralan söylemlerinin internetteki yayın tarihi 29 Ocak 2001. Tedbir gereği, bu katil sürüsünün adını vermiyor ama maksadını açık-net bir biçimde ifade ediyor. Oysa, daha önceleri, bizzat kendisi bir kasedinde bu şeriatçı katilleri yücelterek adeta kutsamaktadır: "Sürekli ittikaya kendisini salmış, kaptırmış, arayışına girmiş, yakalamış dahasını arayan, takvanın dahasını arayan derinlerden derin kutsiler... Hz. Muhammed Mustafa'nın askerleri, Cindullah; Allah ordusu... HİZBUL-LAH; Allah cemaati, tabiri caizse Allah Partisi... Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında Allah Partisi....Rüyalarınıza girerler. Hayal alemlerine girdiğiniz zaman sizi yakalarlar. Misali levhalarla her yerde sizi kovalarlar. Her köşe başında karşınıza çıkarlar. Bazen kendinizi tam onların içinde görürsünüz, onlarla beraber kılıç çalıyorsunuz....Duygu ve düşünce birliğine vardığınız zaman, siz aynı ordunun erleri haline gelirsiniz. Ve ben bunu size anlatmaya çalışıyorum. Allah'ın askeri olduktan sonra kutsiler ordusu olduktan sonra, Allah'ın kulu olduktan sonra, Hz. Muhammed'in erleri olduktan sonra zaman ve mekan onları ayıramaz" (4). Fethullahçılarla Hizbullahçıları birbirine bu kadar yakınlaştıran birden çok etmen bulunuyor. Bir kere Fethullah Gülen ve Hüseyin Velioğlu, iki yapılanmanın diğer mürit-militanları gibi nurcu kökenli. En

172

önemli neden bu. İkincisi, her iki sapkın illegal yapılanmanın da doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve de laik hukuk sistemini hedef almış olmaları. Aradaki farka gelince, biri İran'a, diğeri ABD'ne bağlı olarak faaliyet sürdürmekte. Biri, takiyye yaparak devleti içten içe ele geçirme mücadelesi verirken, diğeri bunu silahla yapmaya çalışmakta. Ancak, her iki yapılanmanın yolları, geçtiğimiz yıl geçici bir süre için ayrıldı. Hatırlayacaksınız, kürtçü nurcuların liderlerinden biri (5), Hizbullahçılar tarafından öldürüldüğünde, Fethullahçılar kıyameti kopardılar ve bu yapılanmaya isim taktılar: Hizbülvahşet!.. ULUSLARARASI TAŞERON OLARAK HİZBULLAHÇILAR Yabancı istihbarat servislerinin Türkiye'de terör amaçlı kullandığı taşeronlar arasında solda TİKKO, DHKP-C neyse, sağda da Hizbullahçılar aynısı. İşte, bu yakınlaşma gayretlerinin altında, Fethullahçıların Hizbullahçıları kullanma niyetleri sezilmekte. Kime ya da kimlere karşı?!. Cemaat içindeki kaynaklara göre sadece beş "can düşmanı"na!.. Bu beş kişinin suçları da çoktan belirlenmiş durumda: 1. 1990'da başlayıp 2005'de tamamlanacak olan "demokrasiye daha 15 yıl tahammül" programı çerçevesinde, devletin her kademede ve kansız biçimde ele geçirilmesi, belirsiz bir tarihe sarktı. 2. Halkla ilişkiler ve reklam faaliyetleri için yabancı danışmanların yanı sıra, Nail Keçili gibi oldukça pahalı profesyonellerin uzun yıllardır sürdürdükleri "ılımlı-hoşgörülü-diyalogdan, sevgiden, barıştan yana imajı, sağ-sol ayırdetmeksizin tam ülkeyi kaplamışken, şimdi bu imaj yerle bir oldu. 3. Cemaati ayakta tutan himmet paralarında toplam yıllık tutarında ciddi gerilemeler kaydedildi. 4. Cemaate sempati ile bakan Cumhurbaşkanı, Başbakan, Yargıtay Başkanı başta olmak üzere, siyasal parti liderleri, 200'ü aşkın milletvekili, "adliyede, mülkiyede, maarifde" ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarında en stratejik makam ve mevkileri işgal eden kadroları, binlerce doktoralı elemanı, onbinlerce öğretmeni, yurtiçi ve dışındaki yüzlerce okulu ve yurdu, binlerce ışıkevi, yüzlerce şirketi ile Türkiye'nin en örgütlü ve dinamik yapılanması olmasına karşılık, yüzbinlerin uğrunda ölmeye hazır oldukları Fethullah Gülen, bunca güce rağmen vatanına dönememekte, dönmesi de zor bir ihtimal olarak değerlendirilmekte. İşte, cemaatin "can düşmanı" ilan ettiği kişiler, yukarıdaki olumsuzluklardan sorumlu tutulmakta ve haklarında "gereğinin yapılması" istenilmekte. İşte, Hizbullaha dolaylı mesaj gönderilmesinin nedeni olarak, cemaat düşmanlarının kesin biçimde "etkisizleştirilmesi" öngörülmekte. Akıllara şu soru gelmekte, ışıkevlerinde dillendirilen terör yoluyla etkisizleştirme çözüm mü? Ya da bu çözüm cemaate ne kazandırıp ne kaybettirecektir? Belli ki bu hesap yapılmıştır. Fethullahçılar intikam peşindedir ve bunu taşeronlara havale etmek eğilimi hissedilmektedir. FETHULLAHÇILARIN SON GÜÇ DENEMESİ Cemaate dahil kaynaklara göre, cemaatin "can düşmanı" ilan edilen kişiler için Kasım 2000'in ilk günlerinden itibaren başlatılan kapsamlı bir soruşturma el'an sürdürülmektedir. Hazırlanmakta olan kişisel dosyaların teknik danışmanlığını ise, cemaate bağlı istihbaratçılar yapmaktadır. Hedef isimlere ait her türlü bilgi -dedikodu ya da anekdot niteliğindeki bilgilerden yargı kararlarına kadar- toplanmakta; varsa zaafları, zayıf noktaları saptanmakta;

173

hiçbir somut bilgi ve belgeye ulaşılamadığında ise, fabrikasyon haberler -ileride kullanılmak üzere- üretimine başvurulmaktadır. Tüm bu hazırlıkların sonucunu görmek için düğmeye basıldığında ilk hedef belli olmuştur: Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı ve Sivil Toplum Kuruluşları Platformu Dönem Başkanı, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Gülseven Yaşer. Sayın Yaşer ile ilgili fabrikasyon haberleri içeren tamamı düzmece haber metninin yayın merkezi ise, ABD'de New Jersey'dedir. Bu ne rastlantıdır ki, yayın merkezinin adresi, Fethullah Gülen'in Ankara'da yargılandığı 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne sunduğu ikamet adresi ile aynıdır (6). Bu metnin dağıtımını yapan fethullahçı gruplardan birinin moderatörü de yine ne rastlantı ki, Zaman gazetesinde Ferhat Barış kod adıyla köşe yazarlığı yapan bir mürittir. Cemaat yöneticileri (imamları), bu düzmece haber metnini onbinlerce adrese gönderirken, olası bir tazminat davasına muhatap olmamak için kendi periyodiklerinde yayınlamaktan kaçınmıştır. Halk deyimi ile bu ikiyüzlülük, namertlik, sadece bu düzmece haber metninden ibaret mi kalmıştır. Elbette ki hayır!.. İşte, en acı olanı, cemaatin devlet içinde mevcut yaptırım gücünü kullanmasıdır. Nasıl mı?.. İşte belgesi: "12.12.2000 Tarihinde Çağdaş Eğitim Vakfına, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü'nden 11.12.2000 tarih ve B.02.1.13.06.180.90326/2000/36481 sayılı yazı gelir. Yazıda, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün (15.11.2000) tarih ve (24418) sayılı araştırma talimatı ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün (30.11.2000) tarih ve (3648) sayılı görev emri gereğince, araştırma ve tahkikata esas teşkil etmek üzere; 1- 1.01.1999-1.12.2000 tarihlerini ihtiva eden zaman içerisinde, Vakfınıza bağış yapan özel ve tüzel kişilerin (yurt içinden ve yurtdışından) isimlerinin, bağış tarihlerinin ve bağış makbuzu numaralarının listesini, 2- Yukarıda belirtilen tarihler içerisinde, Vakfınızın burs verdiği öğrencilerin isimlerinin ve hangi öğrenciye hangi miktarda burs verildiğinin, 3- Vakfınızın Yönetim Kurulu, Denetim Kurulu ve diğer organlarında (çalıştırılan personel dahil) halen görevli bulunanların isimlerini ve ifa ettikleri görevlerini, 4- Vakfınızın hangi banka şubelerinde hesaplarının bulunduğunu ve bu hesapların 1.01.19991.12.2000 tarihleri arasındaki işlemleri (hesaba yatırılan ve çekilen para hareketlerini) gösteren hesap ekstrelerinin, herhangi bir şüphe ve tavzihe sebebiyet vermeyecek şekilde yazılı olarak 15.12.2000 Cuma günü saat 16.00'ya kadar, aşağıda belirtilen adrese intikal ettirilmesini rica ederim". İster istemez yargılarsınız, bir kısmı Fethullahçılara ait olmak üzere, Türkiye'de laik düzene karşı mücadele amacıyla kurulmuş şeriatçı nitelikli bini aşkın vakıf var; üstelik bunların bazıları, "okuma odası", "temsilcilik", "lokal" gibi farklı adlarla tüm ülke çapında örgütlenmiş durumdalar. Sadece Fethullahçı vakıfların, her ay "himmet parası" adı altında halktan yasadışı yöntemlerle trilyonlar topladıkları ve yine yasadışı yöntemlerle bunları çantalı kuryelerle yurtdışındaki okulların finansmanı için gönderdikleri biliniyor. Bugüne kadar bunların hangisi böyle bir soruşturma geçirdi? Bini aşkın Cumhuriyet düşmanı vakıf içinde, Çağdaş Eğitim Vakfı gibi Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkan ve özellikle de Fethullahçı kadrolara karşı onurlu ve cesur mücadele veren kaç vakıf var? Türkiye'de şeriatçı kadrolaşmanın en yoğun biçimde gerçekleştiği kamu kurum ve kuruluşlarının başında gelen Vakıflar Genel

174

Müdürlüğü, acaba kendi içindeki bu zararlı unsurları tasfiye etti de sıra şimdi Çağdaş Eğitim Vakfına mı geldi? Kamuoyuna devlet ve rejim yanlısı olarak kendini tanıtmaya çalışan Vakıflar Genel Müdürü bu soruşturmadan ne ölçüde haberdar? Değilse, sorumluları kim? Fethullahçılar için müthiş denilebilecek istihbari bilgileri içeren bu soruşturmada elde edilecek belgelerin, sözkonusu Cumhuriyet düşmanı cemaate sızdırılmaması mümkün mü? Yangından mal kaçırırcasına niçin sadece üç günlük süre veriliyor, bu süre rutin mi, yoksa Çağdaş Eğitim Vakfı için özel mi? Vakıflar Genel Müdürü'nün bu ve benzeri soruları açıklaması, sorumlular hakkında yasal işlem başlatması ve kurum içindeki Fethullahçı bağlantılı elemanlara görevden el çektirmesi gerekiyor. MÜRİTLERE TEDBİR (İHTİYAT) TAŞERONLARA SALDIRI Fethullahçıların, cemaat düşmanlarına karşı Ülkü Ocakları'nı kullanma girişimini, MHP içindeki nurcular vasıtasıyla yaptıkları biliniyor. Kamuoyuna "kaba kuvvet" imajı ile tanınan Ülkü Ocakları yönetiminin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin tepkisinden çekinerek red yanıtı verdikleri gelen duyumlar arasında. Fethullahçıların emniyet içindeki kendi yandaşlarını kullanma düşüncelerinin ise, zaten izlenmekte olan bu kadroların deşifre olması ve tasfiyeye yol açması gerekçeleriyle yaşama geçirilemediği kaydediliyor. Buna rağmen, İstanbul'daki kimi üst düzey bölge imamlarının, hedef kişilerin, diğer muhaliflere de gözdağı olacak biçimde etkisizleştirilmesi doğrultusunda sürekli arayış halinde oldukları da gözlemleniyor. Fethullah Gülen, diğer taraftan sözkonusu internet sitesinde 24 Ocak 2001'de yayınlanan yazısında, riski üstlenerek, cemaat mensuplarına ise koşulsuz "ihtiyat" önermeye devam ediyor: "İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde ah u vaha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebeplere tevessülde gerekli hazırlığı yapmamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver ya da kadere taş atar. ... Bir hamle ve teşebbüste hedef alınan netice ne kadar büyükse, o uğurda gerekli görülen tedbirlere riayet de o nispette ehemmiyetlidir.... İhtiyatlı olma, korkup geriye durmaktan tamamen farklı olduğu gibi, tedbirsizce davranışların da cesaret ve yiğitlikle hiçbir alakası yoktur.... Her kötü haslet gibi, sırf bir aldatmaca olan kitle ruh haletiyle yine kitle avına çıkmak, Batının bize armağan ettiği şeylerdendir. Bu sakat ve nesebi gayrisahih düşünceyi benimseyenlere göre, bir yumurtanın başında bir sürü 'gak gak gıdak' normal görülse de, bize göre her milli mesele, bir mercan sabrı ve sessizliği içinde, en kuytu yerlerde ve mercan kuluçkalarının ızdıraplı, fakat gürültüsüz hallerine uygun bir çizgide cereyan etmelidir" (7). Fethullah Gülen'in cemaati yönlendiren -Ocak 2001'in son haftasında yayınlanmışyazılarından kısa alıntıları okudunuz. Belli ki, ABD'de rahat durmuyor, örgütsel faaliyetlerini devam ettiriyor. Kendisi, devletimizin istihbarat birimleri tarafından sadece yakından izlenmesi değil, ABD dışına çıktığı saptandığında derdest edilmesi ve uçakta kendisine "memlekete hoş geldin Fethullah Gülen" denilmesi gereken çok önemli bir kişi. Hiç şüphesiz, cemaati tek başına yönettiğini zaten hiç kimse iddia etmiyor ama onu bir simge, karizma sahibi bir yönlendirici olarak önemini kabul etmek, "burnu akan" bir vaiz nitelemesi ile geçiştirmemek gerekiyor. İstihbarat birimleri açısından ne kadar önemli olduğu, 30 Ocak 2001 tarihinde sözkonusu internet sitesinde yayınlanan şu satırlardan net bir biçimde anlaşılıyor: "İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı. Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE'SİNİ

175

BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK'DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR" (8). Evet, iç ve dış tehdit odağı olarak Fethullahçıların şu ana kadar bir terör (cinayet veya cinayete teşebbüs, bombalama vb.) girişimi sözkonusu olmadı. Ancak bu, -ipleri dışarıdan yönetildiğinden- olmayacak anlamına da kesinlikle gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti, giderek büyüyen ve sorumsuz-çıkarcı-düşük politikacıların himayesinde adeta kangrene dönüşen fethullahçı yapılanmayı bertaraf etmek zorunda, çünkü başka seçeneği yok!.. Hep birlikte izleyelim, görelim!... DİPNOTLAR:
1. "Kutan: Hizbullah'ta Bunca Israr Niye?", Akit, 29.1.2001. 2. Fethullah Gülen'in mürit ve sempatizanlarla doğrudan ilişki kurduğu mekân ise internet. Örgüte bağlı faaliyet gösteren çok sayıda web sitesi ve tartışma grubu-listesi mevcut. Ayrıca, sağ kesimi içine alan pekçok tartışma grubu-listede kod adlarla propaganda yapmaktalar. İşte sözkonusu sitelerin en önemlilerinden biri Nil A.Ş. tarafından yapılan ve her gün güncelleştirilen http://www.m-fgulen.org sitesi. Burada Fethullah Gülen hakkında -sakıncalı görülen kasetler dışında- hemen her türlü bilgiye ulaşmak mümkün. Fethullah Gülen'in Türkiye'deki siyasal ve dinsel gündemle ilgili olarak örgüte (cemaate) mesaj niteliği taşıyan en yeni ya da önceden yazılmış makalelerini yine bu sitede okuyabilirsiniz. Diğer Fethullahçı sitelerden örnekler için bkz. http://www. kemalist org 3. Bkz. http://www.m-fgulen.org 29.1.2001. 4. Sözkonusu kasetin çözümlenmiş metni için bkz. Ergün Poyraz, Said-i Nursi'den Demirel ve Ecevit'e FETHULLAH'IN GERÇEK YÜZÜ (İstanbul: Otopsi Yayını, 2000), s. 221-22. Ergün Poyraz'ın araştırmacılar ve Fethullahçı Suç Organizasyonunu tanımak isteyenler için temel kaynak kabul edilen bu eseri, ağırlıklı olarak kaset çözümlerine dayanmaktadır. 5. Hizbullahçılar tarafından kaçırılıp sorgulandıktan sonra öldürülen ve 28 Ocak 2000'de İstanbul'daki hücreevinin bahçesinde cesedi bulunan "Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı"nın Başkanı İzzettin Yıldırım'ın, vasiyeti gereği tüm mal ve mülkünü ailesine değil, Van'da yapımı sürmekte olan okula (gerçekte medrese) bağışladığı anlaşılmıştır. Tüm nurcu grupların en büyük hayali, Said-i Kürdi'nin (Nursi) Van'da -Mısır'daki El Ezher Üniversitesi ayarında- kürtçe eğitim yapacak "Medresetü'z Zehra" adında bir medreseyi açtırmaktır. Türk Devleti'nin Nakşi Cüppeli Ahmet'in İstanbul'da kaçak olarak yaptırdığı külliyeye uyguladığı prosedürü, sözkonusu inşaatı devam eden bu yapı için de uygulamalıdır, hem de vakit geçirmeden. 6. Sözkonusu internet servisinin resmi kayıtlı adresi: C/02 JACOB DRIVE PERRINEVILLE, NEW JERSEY, 03835. Binanın fotoğrafı için bkz. Kemalist Türkbirlik sitesi: http://www.kamalistler.cjb.net Kayıtlarda resmi sorumlu olarak Kemal Özgür adı geçmektedir. Aynı zamanda Fethullah Gülen'den randevu ya da sağlık durumu hakkında bilgi almak isteyen müritlerin kullandıkları telefon, internet servisi tarafından da kullanılmaktadır: 001-732-7860388. 7. Bkz. http://www.f-gulen.org , 24.1.2001. 8. Bkz. http://www.f-gulen.org , 30.1.2001.

Yeni Hayat, Şubat 2001

176

NURCULARIN MAHKUMİYET BELGESİ VE İMRALI DAVETİYESİ
Dr. Necip Hablemitoğlu

Türkiye'nin ve de tüm Türk Dünyası'nın en önemli dış tehdit odaklarından biri olan fethullahçılarla ilgili tartışmalara nurcular da -sadece Said Nursi'ye sahip çıkmak- noktasından katıldılar. Bir başka ifadeyle fethullahçıları hiç savunmadılar. Bireysel anlatımlar, mektuplar, e-posta yoluyla mesajlar, nurcu propagandaya yönelik kitaplar ve nur risaleleri yoğun bir biçimde adeta "yağdı". Bu defa kişisel hakaret yoktu; ancak her zamanki gibi dinsel tehdit (dinden çıkma, din düşmanlarına alet olma, din düşmanları ile işbirliği vb.) bu yoğun bilgilendirmenin ana temasını oluşturmaktaydı. Bilgilendirme girişimcilerinin hepsinin ortak tezi şuydu: Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre nurculuk suç değildir. Nurcular aleyhine yüzlerce kez dava açılmıştır, ancak BİR TEK MAHKUMİYET KARARI ÇIKMAMIŞTIR... Bu iddia, nurcuların tüm yayınlarında mevcuttur, keza nurcu kökenli fethullahçıların yayınlarında da. Aleyhlerinde yargı kararı olmadığı iddiası niçin bu kadar önemlidir nurcular için?!. Bu sorunun cevabını, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, laikliğin kararlı bir devlet politikası olarak yürütüldüğü Atatürk ve İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yıllarında aramak gerekir. 1923-1946 yılları arasında nurcular, nakşibendiler ve diğer şeriatçı tarikatların herbiri yakın takip altına alınırken, attıkları her adım özellikle savcılar tarafından izlenmiştir. Cumhuriyet aleyhine herhangi bir suç unsuru saptandığında ise hemen davalar açılmış; suçlular layık oldukları cezalara çarptırılmışlardır. İşte devletin yargı gücünün nefesini sürekli biçimde enselerinde hissetmeye alışmış olan nurcular, Demokrat Partisi döneminde -ilk kez- rahat bir nefes almışlardır. Geride kalan dönemi bir kez daha yaşamamak için de, D.P. ve sonrası dönemlerde gözlerini yargıya, meclise, mülkiyeye, emniyete ve eğitime çevirmişlerdir. Bir başka ifadeyle, bu nokta hedeflerde ama özellikle yargıda kadrolaşma, onlar için hayati, vazgeçilmez bir amaç olmuştur. Elbette bu kadrolaşmayı sadece bir korunma içgüdüsüyle açıklamak hatadır. Devleti ele geçirmek, hiç şüphesiz esas ve nihai amaçlarıdır. Bu itibarla, müritlerinden oluşan hakim-savcı ve bilirkişilerin marifetiyle aldıkları lehlerindeki kararları bir "övünme", bir "aklanma" nedeni olarak öne sürmektedirler. Haklarında hiç mahkumiyet kararı olmadığı iddiasına gelince, bu utanmazca söylenmiş koskoca bir yalandan ibarettir. Amaçlarına ulaşmak için yalan dahil her türlü sahtekarlığı ve ihaneti "takiyye" kılıfı altında sergileyen nurculara, arşivimdeki çok sayıda belgeden sadece biriyle cevap veriyorum (diğerleri daha sonra):

YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI:
Mehmet (...) ve Tevfik (...) adında iki nurcu, (...) Ağır Ceza Mahkemesi tarafından "hükümetçe yasaklanan nurculuğa ait kitapları muhtelif şahıslara okumak veya vermek suretiyle laikliğe aykırı olarak nurculuğun propagandasını yapmaktan sanık olarak" yargılanır ve 17.4.1964 gün ve 963/116-964/39 sayılı kararla beraat ettirilir. Ancak, Cumhuriyet Savcılığının temyizi üzerine, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi anılan kararı bozar. Mahkemenin kararında direnmesi üzerine dava Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gider. İşte Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun (20.9.1965 gün ve E. 234/D-1 K. 313, Tebliğname:1-1078) kararı, nurcuları tarih ve toplum önünde sağlam mantıki ve bilimsel delillerle mahkum eder. Kararın gerekçesine temel teşkil eden sorular şöyle saptanır: 1- Nurculuğun kurucusu Sait Nursi'nin kişiliği, hayatı boyunca gerçekleşmesi için uğraştığı sosyal ve siyasi düzenin mahiyeti, 2- Kur'anın tefsiri ve İslamlığın esaslarının izahı gibi sebepler altında yayınlanmış olan Nur risalelerinin gerçek amacı, bu risalelerde yer alan zararlı akımlar, 3- Nur talebeleri, görevleri, mükellefiyetleri,
177

4- Nurculuğun hakiki müslümanlığa uymayan yönleri, 5- Kanunlarımız karşısında nurculuk ve sanıkların hukuki durumları gibi hususların incelenmesine lüzum ve zaruret hasıl olmuştur. İşte anılan kararın gerekçesinde bu soruların bilimsel cevapları mevcuttur. Nurcuların yayınlarının yanısıra, bizzat nur risalelerindeki aykırılıklarda kaynak gösterilerek verilir. Keza, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Em. Gen. Faruk Güventürk, Dr. Çetin Özek, İlahiyat Fakultesi'nden Dr. Neda Armaner gibi araştırmacıların eserlerine sık sık atıfta bulunulur. İşte laik Türk hukukunun göstergesi olarak kabul edilebilecek bu muhteşem gerekçeli karardan bazı alıntılar:

SAİT NURSİ'NİN CEHALETİ VE İDEOLOJİSİ
Evvelce Said'i Kürdi olarak tanınıp bu ünvanı kullanan ve soyadı kanunundan sonra doğduğu Bitlis'in Nurs köyüne izafetle Nursi soyadını alan Sait Nursi, yarı cahil, okuyup yazmasını bilmez bir adamdı. Nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 68'nci sahifesinde kendisi de bu hususu itiraf etmekte ve risalelerini yardımcılarına (Nur şakirtlerine) yazdırdığını bildirmektedir. Eski Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi tarafından yazıldığı bildirilen (Tuhfetürreddiye Ala Mezhebi Saidi Kürdiye) adlı risalede (okur, fakat yazamaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı Türk Milletinin lisanına bile hakkıyla vakıf olamamıştır) denilmektedir. Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis ve havalisinde şeyhlik faaliyetinde bulunmuş, sonra İstanbul'a gelerek siyasete atılmış ve (İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti) kurucuları arasında faaliyet göstermiştir. "İttihad-ı Muhammedi"den ne kast ettiğini Hutbe-i Şamiye adlı risalenin 84'ncü sahifesinde şu şekilde açıklamaktadır: "İttihadı İslam olan İttihadı Muhammedi dediğimiz vakit umum müminlerin mabeyninde bilkuvve veya bilfiil sabit olan İttihat murattır. Yoksa İstanbul ve Anadolu'daki cemaat murat değildir. Amma bir katre su da şudur. Bu ünvandan tahsis çıkmaz, tarifi hakikisi şöyledir: Esas temel şarktan garba, cenuptan şimale mümted ve merkezi haremeyni şerifeyn ve ciheti vahdet tevhidi ilahi peyman ve yemini iman, nizamnamesi sünneti ahmediye, kanunnamesi evamir ve nevahii şer'iyye-kulüp ve encümenleri umum medaris, mesacit ve zavaya o cemaatin ilelebet ve muhallet naşiri efkarı umum kulübü islamiye ve her vakit naşiri efkarı başta Kur'an ve tefsirleri (şimdi risale-i nur). Yine mektubat adlı risalede "azametli, bahtsız bir kıt'anın, şanlı talihsiz bir Devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittihadı islamdır" diye yazılı bulunmaktadır. (Mektubat, Doğuş ltd. Mat., Ankara 1958, s.436) Said Nursi, 31 Mart vak'asından önce Derviş Vahdeti ile münasebet kurmuş o zaman yayınlanan Volkan Gazetesinde çıkan yazıları ile 31 Mart vak'asını körüklemiştir. Volkan Gazetesi, 5 Şubat 1908 tarihli 49'ncu sayısından itibaren (İttihad-ı Muhammedi) fırkasının yayın organı, mürevvici efkarı olduğunu başlığı altında ilan etmiştir (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, s.119, 121).

SAİD NURSİ VE KÜRTLÜK
Said Nursi, yine o tarihte (kürt Teali Cemiyeti)ne girmiş, 1327 tarihinde (1911) yayınladığı bir kitabın gerekçesinde "Uyan ey Selahattini Eyyubi'nin torunları kürtler" diye kürtleri, Türkler aleyhine tahrike gayret etmiştir. (Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, s.107). Mektubat adlı risalede, kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye'de kürt milleti diye ayrı millet mevcut olduğunu ileri sürerek memleketin birliğini bölücü hareket ve faaliyette bulunmaktan çekinmemiş ve (Türkçe kamet et diye benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usuldendir. Evet hakiki Türkler pek hakiki dostane ve uhuvvetkarane münasebettar olduğum halde böyle sizin gibi frenk meşreblerin... Türkçülüğü ile hiç bir cihetle münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz, hangi kanun ile eğer milyonlarla efradı bulunan ve binlerce seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihat arkadaşı kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini unutturduktan sonra belki bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz bir nevi usulü vahşiyane olur. Yoksa sırf keyfidir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz) diye yazdığı görülmüştür "Mektubat...s.339". Yine Sait Nursi, o tarihte (Kürdistan Azmi Kavi) Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli kürt kıyafeti ile boynunda dürbün, belinde kama ve tabanca İstanbul'a gelerek Cuma selamlığında Padişah'a cemiyetin Sait imzası altında yazdığı ve esası kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmağa dayanan ariza takdim etmesinden dolayı bir müddet tımarhaneye konulup affedilmiştir.

ATATÜRK DÜŞMANLIĞI
Sait Nursi, İstiklal Savaşı sırasında Ankara'nın (halife)yi kurtaracağına inandığı için Ankara'ya gelmiş, laik bir devlet rejimi ve Cumhuriyetin kurulması üzerine Atatürk'e kızarak Van'a gitmiştir. Kendisi bu olayı şöyle özetlemektedir: (Garplılaşmak bahanesi altında Şeairi İslamiye aleyhinde bir cerayan hissettiğimden Ankara'dan
178

ayrıldım) demektedir "Münazarat, s.4"... Said Nursi, laik bir Devlet rejimi kurduğu için Atatürk'e düşman kesilmiş, onu Şualar adlı risalenin bir çok yerlerinde Ebusüfyan ve Deccale benzetmiştir. Barla Mektupları adlı risalenin 53'ncü sahifesinde Atatürk'ü kastederek şöyle demektedir. (Tek gözlü Deccal, ya iman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacak-sın) "Dr. Neda Armaner, İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar Nurculuk adlı esere müracaat". Sönmez adlı risalenin 21 ve 22'nci sahifelerinde yine Atatürk hakkında şu cümleler yer almaktadır: (Ayasofya camiini puthaneye ve meşihat dairesini kızlar lisesine çeviren bir adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı? )... 1928 (1924) yılında vuku bulan Şeyh Sait isyanı ile ilgili görülmüş, İsparta'daki ikameti sırasında dini siyasete alet ve Devletin dahili emniyetini ihlal suçlarından Eskişehir'de yapılan duruşması sonunda bir seneye mahkum olup cezasını çektikten sonra Kastamonu'da ikamete memur edilmiştir "Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, s. 106).

DENGESİZLİĞİ VE SAHTEKARLIĞI
Sait Nursi, keramet sahibi olduğunu iddia etmekte ve bunu her fırsat ve vesilede ileri sürmekten çekinmemektedir. Kapalı kapılardan kimseye görünmeden çıktığını, hapishanede iken camide namaz kıldığını, hiçbir şey yemeden yaşayabildiğini, kendisine gaipten sesler ve ihtarlar geldiğini, asırlarca önceden din büyüklerinin kendisi ve eserleri hakkında müjdeler verdiklerini, Kur'an-ı Kerim'deki Nur süresinin kendisi hakkında nazil olduğunu (Ya Eyyühel Müzemmil) ayeti kerimesinin Ey Saidi Kürdi demek olduğunu ileri sürmek suretiyle aklın ve bizzat İslamlığın kabul etmeyeceği iddialarda bulunmaktadır "Asayı Musa, 1949; Özek, s.246". Bediüzzaman Cevap Veriyor adlı risalede şu satırlar yer almıştır: (Hiç bir geliri olmadığı ve kimsenin hediye ve ikramını kabul etmediği halde ne ile ve nasıl yaşadığı sualine karşı, bereket ve ikram-ı ilahiye ile yaşadığı, Kur'an hizmetinin kerameti olarak erzak hususunda ikram-ı ilahiye'ye mazhar olduğu kaydedildikten sonra bir gün Süleyman adlı bir misafir ile birlikte dağda yalnız kaldıkları ve yiyecek hiç bir şeyleri bulunmadığı sırada misafirlerine ne ikram edeceğini düşünürken altında oturduğu ağacın dalları arasında koca bir ekmek peyda olduğunu ileri sürmekte ve 20-30 gündür hiç bir insanın o tepeye çıkmamış olduğunu ilave etmekten de geri kalmamaktadır "Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara, 1960, s. 113-114". Sait Nursi'ye göre, araba ile dolaşırken bir yaşındaki küçük bebekler bile koşup elini öperlermiş. "Hanımlar Rehberi, s.105". Zülfikar adlı risalede hayvanların bile Nur risalelerine hayran kaldıklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. "Dr. Armaner, Nurculuğun İçyüzü, İlahiyat Fakültesi yayınlarından, s.8". Sait Nursi, bütün ömrünce Doğu'da Nur risalelerini tedris için bir medrese kurmak hevesiyle yaşamıştır. Bu medresenin adı Medresetüzzehra olacaktır. Bu medrese, Kahire'deki Camiülezher'in kızkardeşidir. Öğretim dili bakımından da (Lisanı Arap vacip, kürt caiz, Türk lazım) demektedir. "Münazarat, s.131, Dr. Çetin Özek, Türkiye'de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, s.249-250". Sait Nursi'ye göre bu şark üniversitesi geleneğe dayanacaktır. Garplılaşma ve medeniyete ait tez bu üniversitede yer almayacaktır. İstanbul Üniversitesi'nde de bir Nur Medresesi yani Medresetüzzehranın açılması lazımdır "Gençlik Rehberi, 1951, s.77; Özek, ...s. 250-251". Yine Gençlik Rehberi adlı risalenin 50'nci sayfasında (Eski Medreselerde 5-10 seneye mukabil inşaallah Nur medreseleri 5-10 haftada aynı neticeyi temin edecek ve 20 senedir ediyor, hem Hükümet bu millet ve vatanın hayatı dünyeviyesine pek çok faydası bulunan bu Kur'an lam'alarına ve Kur'an dellalı olan risalei Nur'a değil ilişmek belki tamamı ile terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara kefaret ve gelecek şiddetli belalara ve anarşiliğe karşı bir set olabilsin) diye yazılıdır "Said Nursi, Gençlik Rehberi, İstanbul Sinan Mat. 1959, s.50". Kisvenin imanla bir alakası olmadığı halde Sait Nursi, hayatında şapka giymemekle övünmektedir. (Asayı Musa) adlı risalenin 136'ncı sayfasında (28 sene gavurlara benzememek için inziva ihtiyar eden bir islam fedaisi ve hakikat-ı Kur'aniyenin fedakar hizmetkarına denilse ki, sen kafirlerin papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslam ulemasının icmaına muhalefet edeceksin, yoksa ceza vereceğiz denilse, elbette öyle her şeyi Hakikat-ı Kur'aniyeye feda eden bir adam değil dünya evi hapis veya işgence, belki parça parça bıçakla kesilse, cehenneme de atılsa, katiyyen yüz ruhu da olsa bütün bu tarihçei hayatının şahadeti ile feda edecektir) diye yazıldığı görülmüştür. Sait Nursi'ye ve Nurculara göre, kadınların örtünmesi bir islami adettir. Kadınların örtünmesine karşı açılmış mücadele Türk kadınının haysiyetine karşıdır (Lem'alar, Ankara, 1957, s.25; Tesettür risalesi, s.84-192).
179

AKIL-MANTIK-BİLİM VE TEKNİK DÜŞMANLIĞI
Fennin ve medeniyetin bir icadı olan ve nasıl çalışıp işlediği artık herkesçe bilinen radyonun Saidi Nursi'ye göre mahiyeti de şöyledir: (Radyo bilbadehe kudret-i ilahiyenin bir cilvesidir ve o cilvenin kürre-i havaya umumca temsil eden bu gelen hadis-i şerifin meali gösteriyor, şöyle ki: Bir melaike var, kırkbin başı var, her başında kırkbin dili var, her dilde kırkbin tesbihat yapıyor. 64 Tirilyon tesbihat aynı anda söylüyor. Demek kürre-i hava bu melaike gibidir. Yani bu melaikenin tesbihatı adedince her kelimei tayyibe hava sayfasına yazıyor. Kürre-i hava diyor ki, bu hadis benden veya buna benzer memur meleklerden haber veriyor, külli bir şuurla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi ne bana yani kürre-i havaya ve ne de bütün eşyaya vermesi hiç bir ciheti imkanı yok, demek her yerde hazır nazır, ahadiyet cilvesiyle ve içinde ihatalı bir irade, muhit bir ilim bulunan bir kudret-i ezelliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şahitlerden birisi radyodur (ihlas Dergisi, 1964, Nu.9, s.3..) Sait Nursi'ye göre elektrik kontağı ve meteor hadiselerinin fenni ve fizik ilmine uygun açıklaması dine aykı-rıdır, dinsizliğin ifadesidir. Bu ve buna benzer olaylar ilahi kudretin varlığının delilidir ve onun nişanesidir. Bunların hepsi Kur'anda vardır ve fizik kanunlarına göre açıklama yapmak Kur'anın kudretine, hikmetine aykırı düşmektedir "Sait Nursi, Ramazan Risalesi, s.1-15..) Yine Sait Nursi'ye göre her şey, her zerre Allah'a ibadet eder, mesela pusulanın Kabe'deki Hacer'i Esvet'i işaret ederek titremesi, namaz kılmasıdır "Tiryak, s.116".

YARGITAY CEZA GENEL KURULU'NUN KARARA ESAS ALDIĞI BAZI FİKİR VE CÜMLELER
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Nur risalelerinde dikkate aldığı bazı cümleler ile bunlardan çıkan ana fikirler ise özetle şöyle belirtilir: "Nur risaleleri 130 kadar olup dava konusu dosyada bulunanların yalnız (Asayı Musa), (Mesnevii Nur'iye), (Gençlik Rehberi), (Mektubat), (Tiryak), (Hubbei Şamiye), (Hanımlar Rehberi), (İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi), (Barla Hayatı), (Bediüzzaman Cevap Veriyor), (Lem'alar), (Bize Nurcu Diyenlere Diyoruz ki), (El-Hüccettüzzehra), (Ramazan Risalesi) ve (Sönmez) adlı risalelerden ibaret olduğu anlaşılmıştır. Kur'an tefsiri ve islamlığı izanı maksadı altında yayınlanmış olduğu ileri sürülen bu risalelerin gerçek amaçlarına nüfuz edebilmek için bunların hepsinin teker teker ele alınıp dikkatle incelenmesi ve Nurculuk konusunda yazılmış eserlerin ve yazıların gözden geçirilmesi icabetmektedir. Nur risalelerinde yer almış olan aşağıdaki fikir ve cümlelerin üzerinde önemle durmak gerekmiştir. 1. Nurculuğun esasi fikirleri, maddiyatçı ve tabiatçı modern felsefeyi reddetmekte, dünyanın geçiciliği, ahiretin gerçekliği fikrini telkin etmekte, netice olarak da bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir. 2. Nurculara göre laik bir devlet düzeni şeriata aykı-rıdır: Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzak kalmış ve dine karşıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında bir fark yoktur. Hristıyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için din ile dünya işleri birbirinden ayrıdır. Reform hrıstiyanlıkta mümkündür. Türk devrimleri dahi hristiyan reformunun bir taklidinden ibarettir. Zira islamiyet hiç bir reforma ihtiyaç göstermeyecek derecede mükemmeldir. (Mektubat,... s:401) 3. Laik cumhuriyetçi düzen 20 senelik inkılaplar sonucu doğmuştur ve dini müthiş sadmeye maruz bırakmıştır. (Münazarat, s. 135-141)... 4. Atatürk İdaresi, hadislerde gösterilmiş bulunan dehşetli ahir zamandır. Dinsizlik, konünistlik, ifsat komitelerinin faaliyet yıllarıdır. (Said Nursi, Sözler, 1957, s. 143)... 5. Türkiye genel olarak Ezan-ı Muhammedi'nin yasak edildiği, bidatların zorla topluma kabul ettirildiği bir devre yaşamıştır. Devrim kanunları muvakkattır ve hrıstiyanlık kanunlarıdır.(Said Nursi, Tiryak,...s. 65)... 6. Türkiye'nin siyasi rejimi Nur Saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir. (Said Nursi, Münazarat. s. 17)... 7. Devlet, İslamın siyasi prensiplerine göre teşekkül etmelidir. Bütün hayatı nizamı onda mevcuttur.( İhsan
180

Emci, Aradığımız Şuur, Mart 1964. Nu:8)... 8. Alem-i İslamda yapılacak devrimler islamiyetin desatirine uygun olmak mecburiyetindedir, aksi halde gayri meşrudur. Bu bakımdan Meclis, aynı zamanda hilafet görevini de görmelidir. (Said Nursi, Mesnevi-i Nur'iyye, s.8082)... 9. Şahs-ı Manev-i Hükumetin müslüman olması gereklidir. (Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 80) 10. Türk Devleti'nin dini islamdır ve bunun vikayesi milletimizin maye-i hayatiyesidir. Hükumet, islamiyet ve din için hizmet edecektir. (Said Nursi, Münazarat, s. 18) 11. Müslümanlara Kur'an dışında bir anayasa lazım değildir. 1347 (1931) Tarihinde felsefenin tahakkümü ile bu dindar millet ehemmiyetli tahavvüllere düçar kılınmış ve Anayasa'da devlet dininin islam olduğu konusundaki hükmü kaldırmıştır.Bu şekilde gerçek kanuni esasi tatbik edilmediği gibi Kur'anda belirtilen şeri inkılap da tahakkuk ettirilmiştir. Halbuki Kur'an cumhuriyet anayasası gibi bir kaç kişinin iradesinin değil ilahi bir iradenin sonucudur. İlahi bir kanuni esasidir. (Said Nursi, Zülfikar-ı Mucizatı İslamiye ve Kur'aniye, Kısım 1, Mücizatı Kuraniye, s. 191193, Tiryak, s. 65 Dr. Önek, .... s. 264) 12. İslamiyete ve hakikatı Kur'aniyeye karşı, mürtedane mücadele eden, bir dessas zındıktır ki, bize hücum etmek için istibdadı mutlaka Cumhuriyet namı vermekle irtidadı mutlaka-i rejim altına almakla sefahat-ı mutlaka medeniyek takmakla cebri keyf-i küfriye kanun namı vermekle bir isdibdadı askeriye ve dalalet kurmuştur. (Sadi Nursi, Sönmez, s. 21-22-48)... 13. Sait Nursi milliyete ve milliyetçilik fikrine düşmandır. Ona göre milliyetçilik islam birliğine manidir. Nurculara göre milliyetçilik bolşevizm ve sosyalizme karşı mücadele edecek kuvvette değildir. Milliyetçiliğin bu zayıflığına karşı islam milliyetçiliği bolşevizmi, sosyalizmi, anarşizmi önleyecek kuvvettedir. (Bediüzzaman cevap veriyor... s. 4751)... 14. İslam devleti için tek İslam yapacaktır. Bu dünya İslam devleti de hakimiyet-i sayesinde kurulacaktır. (Said milliyet islam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyetine alacak ve milleti hayat-ı maneviyeye dayanacak ve mecra-ımesai-i şer'iyye ile açılacaktır. Bu İslamiye ve milliye altında ittihadı muhammadiye dairesinde olan şeyh-i risale-i nur Nursi, Münazarat, s. 90-100)...

15. İttihad-ı İslam umum askere ve umum ehli islama şamildir. Hariç kimse yoktur. (Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 91) 16. Hutbe-i Şamiye'de millet-i İslamiyenin sebebi saadeti yalnız ve yalnız hakiki İslamiye ile olabilir ve hayatı ictimaiyesi ve saadeti bünyevisi şeriatı islamiye ile olabilir, denildikten sonra mesela şeriat hükmüne göre hırsızların ellerinin kesilmesindeki hikmet ve faideden bahsedilmekte ve işte ( bu cüz'i sirkat meselesine dair külli ve şumullü ahkam-ı ilahiyye kıyas edilsin, anlaşılsın ki, saadet-i beşeriyede dünya adalet ile olabilir) diye yazılmaktadır. ( Hutbe-i Şamiye, s.66-67)... 17. Said Nursi'ye göre islamiyet devletinin Mekke-i Mükerremesi ceziret-ül Arap olacaktır. Bu arada Osmanlılık da bir Medine-i Münevvere şeklini alacaktır. İslamiyeti bir ittihadı fikir teşekkül ettirecektir. Bu fikri Türkiye'de gerçekleştirmek görevi medresetüzzehraya düşmektedir. Kurulacak nizam islami esaslara dayanacaktır. Araplar ikisi bir araya geldi mi kavga etmeden duramayan, yıllarca esir yaşamaya alışmış millet de bu islam devletinin en hakiki unsuru olacaktır. (Said Nursi, Münazarat, s. 109-131) 18. İslam dininde inkılap yapmak şeriat alehtarlığı olduğu için islamiyetin desatirine aykırı, devrimler de islamiyete aykırıdır. (Said Nursi, Mektubat. s. 403) 19. Çok kadınla evlenmek islami olduğu için caiz ve şarttır. Teaddüdü zevcat, tabiata, akla, hikmete muvaffıktır. (Said Nursi, Hanımlar Rehberi, s. 57 20. Benim tesettür, ırsiyet, zikrullah ve teaddüdü zevcat hakkındaki Kur'an'ın sarih ayetlerine, medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirindir. (Sait Nursi, Tiryak, s. 60) 21. Nurculara göre bugünkü aile sistemi de medeniyet fantazisinden ibarettir. Aile saadeti ancak daire-i şeriattaki adab-ı islamiyet ile mümkün olacaktır. Kadının erkeğinden boşanabilmesi islami esaslara aykırıdır. Şer'i evlenme ise bu imkanı ortadan kaldıracaktır. (Said Nursi, Kadınlar Taifesi ile bir muhavere, s.7)...
181

22. Said Nursi faizin yasak edilmesini istemekte, sınıf kavgalarının ortadan kaldırılması için bankalar kapatılmalı, riba yasak edilmeli, Kur'an kadına üçte bir hisse vermektedir. Medeniyetin kadına erkek kadar hisse vermesi adaletsizliktir. (Said Nursi, Zülfikar, 1945, s. 38-39) 23. Said Nursi, Hanımlar Rehberi adlı risalenin 37. sayfasında, her zaman çıktığı Ankara kalesinden etrafı seyrederken, hilafet ve saltanatın vefatını hatırlayarak duyduğu teessür ve hüznü ifade ettiği görülmüştür. 24. Yine Sadi Nursi, Tiryak adlı riselenin 27. sayfasında "garp uleması ve filozofları itiraf ve ikrar etmişlerdir ki, islamiyetin kanunları yüksek bir tarzda alem-i islamın ıslahına kafidir" diye iddia edilmiştir. 25. 13 asır evvel şeriat-ı garra teessüs etteğinden ahkamda Avrupa'ya dilencilik etmek din-i islama büyük bir hıyatettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. (Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 79) 26. Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i ilahiye namına ve hakaik-i islamiye dairesine mahkemeler açmazsa maddi ve manevi kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, yecüc ve mecüclere teslim-i silah edeceklerdir diye kalbe ihtar edildi. (Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 67) 27. Zahiren hariçten cereyan eden Maarif-i cedidenin bir mecrası da bir kısım ehlimedrese olmalı da gıllü gıştan tesaffi etsin. Zira bu laikliği ile başka mecradan taahfün edegelmiş ve atalet bataklığından neş'et ve istipdat sümumu ile teneffüs eden zulüm tazyiki ile ezilen efkara bu müteaffin su, bazı aksülamel yaptığından musaffat-ı şeriat ile söz vermek zaruridir. Bu da ehli medresenin duş-ı himmetine muhavveldir. (Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 82) 28. Said Nursi, 31 Mart Vak'ası üzerine sevkedildiği Divan-ı Harpte verdiği ifadede (en mukaddes maksadım şeriat ahkamını tamamen icra ve tatbiktir) demiştir.(Sait Nursi, Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara, 1960. s. 84) 29. Eskiden ilay-ı hikmetullah ve bakayı istiklaliyeti ve islam için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan alem-i islama fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i islamiyenin felaketi alem-i islamın saadet ve hürriyet-i müstakbelesi ile telafi edilecektir. Zira bu musibet maye-i hayatımız olan uhuvvet-i islamiyenin inkişafını harikulade tacil etti. (Said Nursi, Mektubat,... s. 441) 30. İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi adlı risalede şu yazılar dikkati çekmektedir: A) (Yaşasın Şeriat-ı Ahmediyye), (Şeriat-ı garra kelamı ezeliden geldiğinden ebede gidecektir), (Ey evliyayı umur tevfik isterseniz Kavanini adetullaha tevfiki hareket ediniz) (s.43). B) (Rehberimiz şeriatı garra, kılıcınız berahini katı'adır) (s.45). C) (13 asır evvel şeriat-ı garra teessüs ettiğinden ahkamda Avrupa'ya dilencilik etmek din-i islama büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmaktır) (s.45) Ç) Aynı risalenin 48, 49, 50. sayfalarında büyük harflerle (Yaşasın Kur'an'ı Kerim'in Kanun Esasları) başlıklı paragrafında ey mebusan diye vaki hitabı müteakip (300 milyon müslümanın hayat-ı maneviyesine suikasttan ve cinayetten sizi tahlis eden. Ol Kur'an-ı Mukaddesin düsturları ünvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize mehaz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz acaba bu kadar fevait ile beraber ne gibi bir şey kaybedeceksiniz vesselam. Yaşasın Kur'an'ı Kerim Esasları) cümleleri dikkat çekmektedir.

NUR TALABELERİ (ŞAKİRTLERİ) VE GÖREVLERİ
Nurcular, kendilerine nur talebeleri adını vermekte ve hizbül Kuran olduklarını ileri sürmektedirler. Nur şakirtlerinin nurculuğa girebilmeleri için o mahaldeki en büyük nurcuya karşı bazı taahhütlerde bulunmaları gerekmektedir. Bu taahhütler, nurculuğa ve nurcuların büyüklerine sadakat, nurcuların sırlarını açıklamamak, gayeleri için istişarelerde bulunmak, nur'un gerçekleşmesi için gayret sarfetmek gibi şeylerdir. Nurcular, bulundukları yerlerde nurculukla ilgili olayları nur büyüklerine bildirmeye de mecburdurlar. (Dr. Çetin Özek... s. 252) Nur talebelerinin diğer bir vazifeleri de nur risalelerini çoğaltıp dağıtmaktır. Said Nursi Asayı Musa adlı risalesinde, nur risalelerini yazıp dağıtmayı ihmal edenlere sitem etmektedir. Nurculuğun bilhassa ordu mensupları arasında yayılmasına önem verilmektedir. ( Dr. Neda Armaner,...s. 6-24) Said Nursi risalelerinin yayınlanması için dini duyguları da istismar etmektedir. Sönmez adlı risalenin 3. sayfasında şu satırlar yer almaktadır: (Ahiret kardeşlerine mühim bir ihtar! İki maddedir. Birincisi risale-i nur'a intisap eden zatın en ehemniyetli vazifesi onu yazmak yazdırmak ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran risale-i nur talebesi ünvanını alır ve o ünvan altında yirmidört saatte benim lisanımla belki yüz defa bazan daha ziyade hayırlı dualarımda ve manevi kazançlarımda hissedar olmakla beraber benim gibi dua eden kıymettar
182

binlerce kardeşlerim ve risale-i nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hessedar olurlar. İkinci madde, risale-i nur'un imansız ve amansız cinni ve insi düşmanları onu çelik gibi metin kalalarını ve elmas kılınç gibi hüccetlerine mukabele edemediklerinden çok gizli dosyalar ve hafi vasıtalarıyla sınırlı olmadan yazanların şevklerini kırmak ve fütur ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytanca hücum edip darbe vururlar). Sadi Nursi'ye göre nur talebeliğini bırakmak, günah olduğu, nur talebelerine ilişenlerin vatan ve millet haini olduklarının ilan edilmesi, ayrıca tehditler savurulma-sıyla gizli bir teşkilatın taktiğine başvurulmaktadır. (Said Nursi, Hanımlar Rehberi, s. 53) Nur talebelerinin bekar kalmaları telkin edilmekte, muhakkak evlenmek lazımsa bir nurcu ile evlenilmesi emredilmektedir. (Said Nursi, Hanımlar Rehberi, s. 53... Bediüzzaman Cevap Veriyor adlı risalenin 118. sayfasında, Said Nursi Hanımlar Rehberi adlı risalenin 4. sayfasında şöyle demektedir: ( talebeler bir kaç tabakadır, bir tabakanın hakiki ihlasi gaybetmemek ve hakiki fedakar-lık ve azami bir sadakat taşımak için dünya ihtiyaçlarına mümkün olduğu ömrünün muvakkat bir kısmında bu zamanda lazım geliyor...) Yine nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 33. sayfasında ( mevt idam değil, tebdili mekandır. Kabir zulmetli bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli alemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşaası ile beraber ahirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elimde zindan dünyadan bostan-ı canana çıkmak ve müz'ici ve dağdaai hayati cismaniyede alim-i rahata ve meydani tayranı?

İSLAM DİNİ YÖNÜNDEN NURCULUK
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanıp yayın-lanmış olan (Nurculuk Hakkında) adlı eserde: 1. Ayet-i kerimelerin tefsirinde mananın tahammül edemeyeceği tarzda batını ve indi manalar verilmeğe çalışıldığı, ebcet hesabıyla ve tefavuklarla manalar verildiği, bunların müslümanlık esaslarına göre dini ve ilmi kıymeti olmadığı, 2. Nur risalelerini toplu olarak okumanın bir nevi hizipçilik olduğu 3. Bir kısım ayetlerin, islamlığın reddettiği hurufilik usulüyle tefsirine kalkışıldığı, 4. Risale-i Nurun mukaddesat arasına katılmak istendiği yalnız nurcular için dua yapılarak müslümanlar arasında bin zümre meydana getirildiği ve tefrikaya yol açıldığı 5. Said Nursi'nin ve eserlerinin harikuladeliği ve kerametleri hakkında indi teviller ve mübalağalı ifadeler kullanıldığı, 6. Kuran'ı Kerim'in harflerinden bir takım manalar istihracına kalkışmak gibi ulamanın ekserisince benimsenmeyen bir yol tutulduğu, Asayı Musa adlı eserinde bazı ayet ve kelamı indi olarak tevil ederek bunların riselei nuru tebşir ve teyit ettiği iddiası, 7. Bu gibi indi tevil ve iddiaların islami esaslara uymadığı , 8. Nurculuğun milli ve dini birliği parçalayan zümrecilik olduğu 9. Nur risalelerinde Kürtçülüğü körükleyen sözler bulunduğu belirtilmiş ve 22 ve 23. sayfalarında (Nurcuların inanış ve telakkileri, islam dininin, Kuran-ı Kerim'in ve sünnet-i seniyedeki kaide ve formüllerine uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dini meselelerde işi çığırından çıkaran bir istismara ilaveten milli ve ictimai konularda da birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir. Risalelerde gösterilen sırf dini ifadeleri bile yapılan aşırı teviller ve keyfi görüşlerle yukarıda örnekleriyle gösterildiği gibi manevi, milli bütünlüğümüzü bozan gerçek ittikayı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu risaleleri okuyanlar, kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız nurcu olanları cennete ehil, nur risalelerini günahlara kefaret saymışlar ve netice olarak da nur risalelerini okumayı bir ibadet haline getirmişlerdir. Ey müslüman kardeş! Dine yararlı telif ve irşatta bulunanlar peygamberin hizmetkarları durumunda oldukları için, Kuran-ı Kerim'de peygamber efendimize hitap edilmiş ayetleri onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir telakkiyi benimsemek de müslüman tevuzuuna sığmaz... Nur risalelerini Kuran'ın en mükemmel tesfiri addetmek, Allah kelamının kıyamete kadar ondan sonra gelecek şeylere ve bütün ilimlere şumulünü bilmemek demektir) denilmek suretiyle nurculuğun ve nur risalelerinin gerçek islami esaslara uymadığının açık-ça ifade edildiği görülmüştür.
183

KANUNLARIMIZ KARŞISINDA NURCULUK VE SANIKLARIN HUKUKİ DURUMLARI
Yukarıda yapılan açıklamalara ve bizzat nur risalelerinden alının pasaj ve cümlelere nazaran; 1. Nurculuğun kurucusu Sait Nursi. hiç bir zaman Türklüğü ve Türk milletini kabul etmeyerek Kürt olduğunu övünerek beyan ve ilan etmekle beraber, 1327 (1911) tarihlerinde faaliyette bulunduğu anlaşılan (Kürt Teali) cemiyetinde çalışmak, memlekette Türklerden ayrı dili ve milliyeti olan bir kürt cemaati mevcut olduğunu ileri sürmek, yine o terihlerde kurulduğu bildirilen (Kürdistan Azmi Kavi) cemiyetinin mümessili olarak İstanbul'a gelip Kürtçe tedrisat yapan mektepler açılması için gayret göstermek ve " Uyan ey Selahattini Eyyubi'nin torunları Kürtler" diye tahrik ve teşviklerde bulunmak suretiyle memleketin bütünlüğünü bozmaya matuf amaç ve gaye takip ettiği anlaşıldığı, 2. Türk milliyetçiliğini red ve hatta zararlı ve tehlikeli olduğunu ileri süren Said Nursi'nin Türkiye'nin de dahil olacağı, tamamen şeriat hükümlerine ve islami esaslara göre düzenlenmiş ve merkezi Mekke olmak üzere bir islam devleti kurulmasını ve bu devlette Arapların hakim bir unsur haline getirilmesi lüzumunu nur risalelerinde teklif, telkin ve teşvik etmek suretiyle Türk Devleti'nin bağımsızlığını tenkis ve birliğini bozma yolunda hareketlerde bulunduğu, 3. Said Nursi nur risalelerinde: Türkiye Cumhuriyeti' nin tamamen şeriat esaslarına ve islamın siyasi prensiplerine göre teşekkül etmesi gerektiğini, hilafet ve saltanatın geri getirilmesi lazım geldiğini, devrim kanunlarının geçici olduğunu, Kuran dışında bir anayasaya ihtiyaç bulunmadığını, islamlığın düsturlarına uymayan devrimlerin meşru olmadığını mükerreren ve ısrarla yazıp telkin ve propaganda yapmakla beraber laik bir cumhuriyet rejimi kurduğu için Atatürk'e düşman kesilerek onu Ebusufyan ve Deccale benzetmek (tek gözlü deccal ya iman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacaksın) diye ağır tecavüzlerde bulunmak suretiyle Türk Ceza Kanunu'nun 163. maddesini ihlal eden suç işlediği, 4. Yine nur risalelerinde, çok kadınla evlenmenin propagandasını yapmak, boşanma ve miras meselelerinin tamamen şeriat hükümlerine tabi olması lüzumunu açık-ça yazıp telkin etmek, faizin yasak olduğunu ve bu itibarla bankaların kapatılması gerektiğini ileri sürmek, bu günkü modern mahkemeleri kaldırıp yerlerine hakaiki islamiye dairesinde yani şer'i mahkemeler açılmasını teklif etmek, parlamento üyelerini Kuran düsturlarına göre harekete davet etmek suretiyle yine 163. madde hükmünün ihlal edildiği, 5. Her ne kadar Hutbe-i Şamiye ile (İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi veya Divanı Harbi Örfi) adlı risalelerin cumhuriyetten önce hazırlanıp yazılmış oldukları ileri sürülmüş ise de bunların pek yakın tarihlerde yeniden bastırılıp dağıtılmış olması ve (İki mektebi musibetin şahadetnamesi ve Divanı harbi örfi) adlı risalenin ilk sayfasında ise " bu müdafayı şimdi bu asra daha muvaffık gördük güya o zamandan elli sene sonra bir hissi kablelvuku ile bir nevi ihbarı gaybi olarak hayatı ictimayiyeyi alakadar eden çok hakikatlara temas ettiğimden neşredildi" diye açıkça kaydedilmesinin dikkate şayan bulunduğu, 6. Said Nursi'ye bağlı nur talebelerinin ise, III sayılı parafrafta açıklanıp izah edildiği üzere, memleket ve devlet için bu kadar tehlikeli ve zararlı olan fikirleri ihtiva eden nur risalelerini yazıp çoğaltmak ve halka dağıtmak vazifeleriyle mükellef bulundukları, bu talebelerin, dikkatli okuyup incelediklerinde şüphe olmayan nur risalelerindeki bu zararlı ve tehlikeli akımları bilmedikleri ileri sürülemeyeceği, nur risalelerinde yer alan ve yukarıda temas edilen fikir ve kanaatleri kabul edip benimsemeyen bir kimsenin nur talebisi olmasının tasavvur edilemeyeceği ve sanık Mehmet... ile Tevfik... kendilerinin nurcu olduklarını ve dosyada mevcut olup yedlerinden zaptedilen ve dosyadaki bilirkişiler raporunda da suç olduğu izah olunan nur risalelerini okumak üzere halka verdiklerini kabul ve ikrar ettikleri ve bu hareketlerinin Türk Ceza Kanununun 163. maddesini açıkça ihlal eden suç teşkil ettiği ve Birinci Ceza Dairesi'nin bozma kararı varit ve yerinde bulunduğu halde nazara alınmadan ve mahkemece işin esası layıkı ile incelenip nüfuz edilmeden ve en yüksek dini müessese olan diyanet işlerince dahi, nurculuğun islam dinine aykırı olduğu tesbit edilmişken kanuna, işin esasına ve gerçeklere uymayan mesnetsiz mütalaalarıyla yazılı şekilde ısrara karar verilmesi yolsuz bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda açıklanan sebeplere göre ısrar hükmünün tebliğnamedeki düşünce gibi BOZULMASINA, 20.9.1965 gününde oy çokluğu ile karar verildi".

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN DUYARLILIĞI
Nurcu ve fethullahçı propagandalarını çürüten bu en üst düzeydeki yargı kararı, Cumhuriyet Dönemi Türk Hukuk Tarihi'nin yüzakı belgelerinden biridir. Bu kararı kaleme alan ve kabul eden yargıçlara şükran borçluyuz. Ancak, bu karar, resmi makamların ve de sivil toplum örgütlerinin konuya duyarsızlığı nedeniyle maalesef tozlu dosyalar
184

içinde unutulma riski ile karşı karşıya iken, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural, bir "Ön Emir" yazısı ile sözkonusu yargı kararını matbu hale getirmek suretiyle "Bölük ve muadili birliklere kadar" tüm silahlı kuvvetlere dağıtımını gerçekleştirmiştir. 15 Nisan 1966 tarih ve Ad.Müş. 599-10-66 sayılı bu ön emirde yazılanlar da en az sözkonusu yargı kararı kadar önemlidir. Aynı zamanda bu "Ön emir", Türkiye Cumhuriyeti'ni iç ve dış tehlikelere karşı koruma ve kollama görevini başarıyla sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, bölücü ve de şeriatçı vb. her türlü tehdide karşı Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren günümüze kadar süregelen duyarlılığın da tipik bir göstergesidir. 1. Anayasamızın prensiplerinden biri olan laikliği kaldırmak ve din kurallarına göre devleti yönetmek ve bu suretle bir çeşit dini diktatorya kurmak amacını güden nurculuğu etraflıca açıklayan ve nurculuk propagandasının suç teşkil ettiğini belirten Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 29 Eylül 1965 gün, E.234-D-1, K.313 sayılı kararı yayınlanmıştır. 2. Bunun gibi devlet müesses iktisadi, sosyal, siyasi veya hukuki temel nizamlarını, bozmayı daima hedef tutmuş olan komünizm ve emsali cereyanlarda aramayı temelden atmaya matuf hareketlerdir. Aşırı sağ ve aşırı sol denen bu gibi davranışlar ancak Türkiye'yi ve Türk milletini ilkel çağa götürür. Sonuç olarak egemenlik ve özgürlüğü yok eder. Türk milletinin amacı; şanlı tarihi ile oranlı olarak ve Atatürk'ün gösterdiği yollardan ilerlemedir. Bu amaca ulaşmak için aydınların çabası şarttır. Aydın; bilgili anlamında değil, bilgiyle çevresini aydınlatmak ve topluma yararlı olmak anlamına gelir. Milletimizi bu gibi aşırı sağ ve sol cereyanlara kaptırmamak için devamlı çalışmak gerçek aydınların başlıca görevlerinden biridir. Bütün Türk aydınları gibi Silahlı Kuvvetler personelinin de bu görevi titizlikle yapmaya devam edeceklerine inanıyorum. 3. Bu itibarla; memleket davalarından önemli bir konuyu ele alıp hukuki yollarla çözen ve hükme bağlayan mezkur Yargıtay kararının daima bir rehber olarak esas alınmasını ve bu emrin ve Yargıtay kararının bütün Silahlı Kuvvetler personeli tarafından okunmasını, erbaş ve erlere anlayabilecekleri şekilde açıklanmasını rica ederim. Cemal Tural-Orgeneral-Genelkurmay Başkanı".

TÜRKİYE CUMHURİYETİ SAVCILARINA DAVET
Türkiye Cumhuriyeti'ni iç ve dış tehdit odaklarına karşı koruyup kollama görevi, sadece Silahlı Kuvvetlerin değil, anayasal açıdan en az yasama ve yürütme kadar yargınındır da. Nurcu bataklığında yetişen ve Türkiye'nin en tehlikeli şeriatçı yapılanmasını gerçekleştiren; takıyye yolu ile başta Türk Silahlı Kuvvetleri, Adalet, Milli Eğitim, Kültür, İçişleri Bakanlıkları ve de devletin tüm stratejik kurum ve kuruluşlarında kodrolaşmaya giden fethullahçı suç organizasyonu, giderek güçlenmekte ve önü alınmaz bir imaja bürünmektedir. İmajın en az güç kadar önemli olduğu günümüzde, Cumhuriyet Savcılarının yeterince duyarlı olmayışından kaynaklanan yargının suskunluğu, sözkonusu imajın pekişmesine yaramaktadır. Cumhuriyet Savcıları'nın yasal sorumluluk alanı içinde, bu suç organizasyonu başta olmak üzere, nurculuk, süleymancılık, hizbullahçılık ve diğer tarikat ve radikal şeriatçı gruplara karşı yapabilecekleri onca görev varken, bu konulara duyarlılıkla sadece Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Vural Savaş'ın ön planda hedef konumunda yalnız bırakılması, kamuoyunda haklı endişe ve kuşkulara yolaçmaktadır. Normalde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 1965 tarihli kararı gibi nice kararın var olması gerekirdi. Zira, şeriatçı yapılanma 21. yüzyıla girerken, azalacağı yerde aksine çığ gibi büyümektedir. Türkiye Cumhuriyeti Sav-cılarının yasal ve de tarihsel sorumluluklarını hatırlayarak, duyarlılık göstererek önce en tehlikeli gelişim gösteren fethullahçı suç organizasyonunu büyüteç altına almaları gerekmektedir. İşte suç duyurusu olarak kabul edilebilecek bazı doneler 1. Fethullahçılara ait, öğrencilerin kaldıkları ve dinsel eğitim adı altında resmen devlet ve rejim düşmanı olarak beyinlerin yıkandığı çok sayıda yurdun yanısıra, resmi izin alınmaksızın faaliyet gösteren Türkiye çapında binlerce "ev" ve "ışıkevi" bulunmaktadır. Onbinlerce öğrencinin barındırıldığı bu evlerin gelir kaynakları da, harcamaları da yasal çerçeve dışındadır. 2. İzmir'de 12-13 yaşlarında birkaç kız çocuğunun sokak çocuklarına yardım toplamak için dans etmelerine "gözaltı" ile cevap veren resmi sorumlu makamlar, fethullahçıların valilikten izin almaksızın damgalı makbuz sözkonusu olmaksızın her ay tüm Türkiye'de trilyonlarca liralık bağış toplamasına " kör ve sağırları" oynamaktadır. Bu ihmalde, görevi savsaklamada savcıların rolü de olsa gerektir.
185

3. Fethullahçı suç organizasyonuna ait-farklı şirketler adına- yurtdışında 300'ü aşkın okul ile çok sayıda ticari şirket faaliyet sürdürmektedir. Bunlara ait tüm harcamaların transferi, her ay ve de gerektiğinde çantalı kuryeöğretmenler aracılığı ile tamamen yasadışı yollarla gerçekleştirilmektedir. Bu transferlerle Türkiye'nin zaten kıt olan ekonomik kaynakları, halk deyimi ile "kaçırılarak" heba edilmektedir. 4. Fethullahçı organizasyona dahil medyada, finans piyasasında, sigortacılıkta ve ekonominin hemen her alanında faaliyet gösteren şirketlerin tüm kayıtlarının ve yurtdışı bağlantılarının araştırılması gerekmektedir. 5. Fethullahçı organizasyonun, yakın gelecekteki kadrolarını yetiştirmek için Milli Eğitim bünyesinde gerçekleştirdiği üstün zekalı öğrencileri saptama ve dersane yurtlarında yetiştirme, sonra da laiklik karşıtı militanlaştırma faaliyetleri yakından izlenmelidir. 6. Mülki yöneticiler arasında ciddi ölçülere varan kadrolaşmanın yanısıra, Emniyette-özellikle Polis Akademisi öğrenci ve mezunları arasında- yoğunlaşan kadrolaşmanın yakın takibe alınması şarttır. Örneğin, Emniyet Genel Müdürlüğünce hazırlanan özel istihbarat bülteninin Temmuz 1998 tarihli 70. sayısında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin başlattığı 28 Şubat kararları sürecinden olumsuz etkilenen ve moralleri bozulan müritler için yeni bir heyecan verilmesi amaçlanmakta, fethullahçı suç organizasyonunu adeta göklere çıkarmaktadır.Hizmete özel gizlilik kaydı nedeniyle alıntı yapamadığımız bu raporu yazanların ve tüm onay makamında bulunan sorumluların acilen sorgulanması bir başlangıç olarak gerekmektedir. Bu ve bunlar gibi "suç duyurusu" olarak kabul edilebilecek bir başka ifadeyle yasal yargı sürecini başlatmaya yetecek nice örnekler bulunmaktadır. Yeter ki Türk Savcıları istesin!.. Ancak, gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı'na bizzat hocaefendilerinin elinden ödül verdirecek, Başbakanı, Meclis Başkanı, Parti Genel Başkanları'nı kendilerini ziyaret ettirecek bağlan-tılara sahip bir suç organizasyonunu sadece Cumhuriyet Savcıları'nın çökertebileceğini ummak ve beklemek biraz safdillik ve hayalperestlik olur. Mutlaka, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kararlılık ve ısrarlı takibinin olması da zorunludur. Keza, Abdullah Öcalan örneğinde olduğu gibi M.İ.T.'in işbirliğinin de sağlanması gerekir. Sonra, demokrasiye ve laik hukuk devletine bağlı sivil toplum kuruluşlarının ve tüm aydınların da desteği şarttır. Bu bağlamda kamuoyunun sürekli biçimde bilgilendirilmesi kaçınılmazdır. Zira, yasama ve yürütme erki bu konularda kesinlikle güven vermemektedir.

SONUÇ:
Türk törelerine göre ölmüş birinin arkasından konuşmak doğru değildir. Ancak, konu Saidi Kürdi olunca iş değişiyor. Bu makalenin özünü teşkil eden yargı hükmünde de ifade edildiği gibi, Saidi Kürdi, azılı bir Türk düşmanı!.. Kürtçülükte Abdullah Öcalan'dan hiçbir farkı yok!.. Öclan, Türk askerini, polisini ve masum bebekleri öldürüyor; Saidi Kürdi ise, ölümünden sonra bile onbinlerce Türk insanının beynini yıkamaya, milli kültürüne, devletine, rejimine ve Türklüğe düşman yapmaya devam ediyor... Saidi Kürdi bir meczup!.. Türkçemizin kaatili. Türk tarihinde, Türk topraklarında yaşadığı halde Türkçeyi gramer ve imlasıyla böylesine bilmeyen, arapça, farsça ve biraz kürtçe ile bulamacı andıran iğrenç bir yapay dili konuşan, yazdığını sanan başka bir örneğe rastlayamaz-sınız. Müslümanlığını değerlendirmek, hiç şüphesiz inançla bağlı olduğumuz Ulu Tanrı'ya ait, bize düşmez. Saidi Kürdi, cehaletini bilmeyen bir ebleh!.. Yargıtay hükmündeki radyo değerlendirmesi bile bu cehaletin, aczin, aşağılık bir çaresizliğin örneği. Saidi Kürdi bir bölücü!.. Müslümanları böldüğü, kendi müritlerine "üstünlük" ve "gerçek müslümanlık" ve de "tercihli cennet" vaadleri ile iğfal ettiği için!.. Nurcu bataklığında yetişen ve devletimizi, dinsel, siyasal, kültürel, toplumsal ve de ekonomik hayatımızı içten içe kemiren soysuz nurcu sürüngenlerin ve yine bu bataklıkta yetişen fethullahçı böceklerin daha fazla güçlenmesine ve palazlanmasına izin vermek, vatana ihanetle eşanlamlı, Türk Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği için, Türkiye'nin ve Türk Dünyası'nın çağdaş dünyada layık olduğu yerini alması için, ulus-devlet ilkesinin tam anlamıyla yaşama geçirilmesi için, Türklüğün barışı ve huzuru için mutlaka yapılması gereken bir başka önlem daha var: İMRALI, Abdullah Öcalan'a çok büyük geliyor. İmralı'daki konukevi tesislerinden rantabl biçimde faydalanmak, marjinal yararı sağlamak için, başta fethullahçı suç organizasyonunun önde gelen yöneticileri olmak üzere tüm şeriatçı yapılanmaların türedi-sahte şeyhlerinin de bu tesislerde ağırlanması gerekiyor... Türk Devleti'nin bilgilerine...

186

Fethullah Dosyası
Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet, 15 Mart 1998.
"Ilımlı, alçakgönüllü uzlaşmacı.. Cumhuriyetin kurucusuna ve temel değerlerine karşı dikkatli.. Müslümanlığın çağa açık güzel yüzü.. Fethullah Hoca bu mu? Demirel’in elinden ödül almakta mutlu olduğu.. Kardeşi şevket Demirel’in bir çırpıda 400 burs sağladığı.. Öpüşmeyi sevmeyen Ecevit’in öpüştüğü.. Sevgili Toktamış’ın elele tutuştuğu.. Basının saygın kalemlerinin övgüler düzdüğü Fethullah Hoca, gerçekten de bu mu? Onlar mı yanılıyorlar?.. Yoksa, devletin üç ayrı güvenlik biriminin hazırladığı üç ayrı "gizli" rapor mu yanlış bilgilerle dolu? İlk rapor, Emniyet Genel Müdürlüğüne ait.. 10 Mart 1992 tarihli. Şu satırlar var: "Fethullah Hoca’nın Talebeleri adlı örgüt.. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliklerini değiştirerek, yerin şeriat düzenini getirmeyi amaçlamaktadır.. (Bütün bilgiler) Tam anlamıyla ideolojik literatürde illegal bir örgütlenmenin varlığını ortaya koymaktadır." Rapor, yasadışı gizli örgütün -devletin başka birimlerine olduğu gibi- polise de sızdığını anlatıyor. Sadece Ankara Polis Koleji’nde, öğrencilerden %50’sine ulaşmayı başardığını vurguluyor. İkinci rapor, MİT’e ait.. 22 Aralık 1996 tarihli "Liderler Zirvesi"ne sunulmuş. Abdullah Çatlı ile Fethullah Hoca’nın ilişkisi.. Haluk Kırcı’nın, Hoca’nın örgütü tarafından korunup kollanması.. Mehmet Ağar ile İbrahim Şahin’in, Hoca ile Özer Çiller arasında aracılık yapması.. Hoca’nın, Büyük Birlik Partisi’ne büyük oranda parasal destek sağlaması.. Asya Finans’ın gerçek kuruluş amacı.. Hoca’nın ABD ve bazı Amerikan örgütleriyle ilişkisi.. vb. Doğru mu, değil mi? üçüncü ve son rapor ise, Genelkurmay’a bağlı Batı Çalışma Grubu’na ait.. Taptaze.. Ve, bu rapora göre: Seksen ilin valisinden yaklaşık otuzu Fethullah’çı.. Fethullahçı’ların 257 okulunda, 4 bin öğretmen, 40 bin öğrenci var.. Öğrenci başına yaklaşık 650 dolar harcama yapılıyor.. Bu büyük parasal kaynak legal (yasal) değil.. Hoca’nın, okulları Milli Eğitim Bakanlığı’na devredebileceği yolundaki sözleri sadece "takiyye".. Fethullah’çı grubun amacı, uzun vadede bir İslam devleti kurmak.. Ve BÇG’nun raporu, şu hükme varıyor: Fethullahçı örgüt, "Türkiye’deki siyasal İslamcılar içindeki en tehlikelisi!.." Tam 206 sivil toplum örgütünün desteğiyle geçenlerde yayımlanmış bir kitap var: "Hocanın Okulları". Okuyun ve eğer dehşet içinde kalmazsanız, madalyayı hak edin!

187

Kitap, korkularından ismini veremeyen iki gencin iki ayrı öyküsü.. Yoksul aileler.. Devşirilmiş zeki çocuklar.. uzanan "insan" eli.. Yavaş yavaş yıkanan beyinler.. Cumhuriyeti yıkmak için koşullandırılan bir gizli ordu.. Başkaları, işçiyi, esnafı, memuru elde etmeye çalışırken, tüm gücünü "başarılı öğrencilerin beyinlerini kendi felsefesi ile doldurmaya" yöneltmiş bir cemaat.. Anlattıklarının her satırı, noter kanalıyla belgelenmiş.. İmzalanmış.. Ve, "onlar yalandı, biz kandırıldık!" demeleri için kendilerine önerilen milyonlarca dolar iddiaları.. Olayın içyüzünü en yakınlardan bilen birisi olan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın deyimiyle: "Adeta bir bilimkurgu yaşıyor gibiyiz.. Altımız oyuluyor!" O kitabı, bu ülkenin üzerindeki kara bulutlardan endişe eden herkes okumalı.. Ve, Fethullahçılık hakkında öne sürülenlerin ne ölçüde inandırıcı olup olmadığına, herkes kendi vicdanında karar vermeli! Refah seçmeni üzerinde araştırma yapmış olan birisi anlattı geçenlerde. Deneklerle yüz yüze yapılan görüşmelerde, en çok bir söz kendisini etkilemiş. ürkütmüş.. Kanını dondurmuş. "-Tavşanı karşısından yaklaşarak yakalayamazsınız.. arkasından sessizce dolanmak, acele etmemek gerekir!" Refah’ın "acilciler"i karşıdan yaklaştılar. Takunyalarının tüm gürültüsü ile.. Ve uyuyan tavşanı uyandırdılar. Sabırlı, yalınayak avcılar ise yollarına devam ediyorlar.. Köprüyü gecene kadar "ayıya dayı" demeyi sürdürerek.. Ve de, "Biz onları ehlileştiriyoruz!" diyenleri yavaş yavaş ehlileştirerek.. Anadolulular bilirler. Fare, insan kulağını çok sever. Uykuda iken yaklaşır. Kemirirken büyük özen gösterir. Acıtmaz, sadece tatlı tatlı uyuşturur.. uyanıp da yokladığınızda, elinize artık kulağınız gelmez, kan gelir.. Demirel, Ecevit.. Fethullahçı subayları kurtarmak için geçmişte çaba sarf etmiş olan Çiller.. Yılmaz.. Cindoruk.. Fethullahçıların yakın ilişki içinde olduğu öne sürülen Moon Tarikatı’nın, ABD’deki toplantısına koşan Baykal.. Basında, Fethullah olayını "Ilımlı ve olumlu İslam" olarak göstermek için çırpınan saygın kalemler, TV programcıları.. Şimdi çok merak ediyorum.. Acaba bu somut gerçekler karşısında ne yapacaklar, ne diyecekler? Olasılıklar zaten belli.. Ya kandırıldılar, ya yanıltıldılar.. Ya -parasal veya siyasal- çıkar ilişkisi içine girdiler.. Ya da Nurculuk ve Fethullahçılık ile -Pof. şerif Mardin gibi- bir gönül bağı oluşturdular.. Herkes kendi başına bir açıklama yapmak zorunda!

188

24 Yıllık Hikaye
(Fethullah Gülen)

Hikmet Çetinkaya
(Cumhuriyet Gazetesi Tefrikası.. 22.06.99-04.07.1999)

Dağlara Kamplar Kuruldu Goministlere, kafirlere ölüm... İslam mücahitleri yetişecek Tarikat liselerinde beyinler yıkanıyor Üniversiteye hazırlık Kurnaz Tilki

Dağlara Kamplar Kuruldu
Adalet Partili Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem'in ilçesi Kemalpaşa dolaylarında, gözden ırak yerlerde eğitim kampları kurulduğunu öğrenmiştik. Balıkesir'in Edremit ilcesine bağlı Suturen, Kemalpaşa'nın Ören ve Yiğitler ile Manisa'nın Turgutlu ilçesinin Ahmetli bucağında kurulmuştu bu kamplar. Gunlerden 1 Temmuz 1975 Sali... Saat 12.30... Anilarimizdan hic cikmayacak bir gorunum. Ilahiler gittikce yukseliyor... Tekbir getiriliyordu. Oren kampina bes kilometrelik yol yapiminda Turgutlu Belediyesi'nin dozerleri kullanilmis. Icisleri Bakanligi'ndan bir mufettis, Turgutlu'da bu konuyu kovusturmus. Ancak sonuc alinamamis.... Bir gun once ozel sekil verdigimiz sakallarimiz belki guven vermisti ona o kucucuk akliyla... Gozleri olanca
189

safligin cizgisiydi ve kimse duymasin diye bir solukta ''Risale-i Nur'' dedi... Yerimizden dogrulduk yavasca. Cocuk arkasini dondu ve yasi daha kucuk olaninin yanina dogru yurudu. Az sonra ikisi birden ilahiler soylemeye basladilar. Fethullah Gulen... Biz 24 yillik oykuyu anlatmadan once, 30 yil oncesine gitmek istiyoruz... Din bezirganlarinin nasil orgutlendigini belgelerle ortaya koymayi amacliyoruz... Fethullahcilar nasil orgutlendi? Isterseniz, ''Nur Kamplari'' ndan baslayalim; 1970 yilinin ortalarina bir goz atalim... * Kemalpasa daglarina vuruyorduk bir ogle sicaginda... Adalet Partili Milli Egitim Bakani Ali Naili Erdem' in ilcesi Kemalpasa dolaylarinda, gozden irak yerlerde egitim kamplari kuruldugunu ogrenmistik. Balikesir'in Edremit ilcesine bagli Suturen, Kemalpasa'nin Oren ve Yigitler ile Manisa'nin Turgutlu ilcesinin Ahmetli bucaginda kurulmustu bu kamplar. Anadolu'nun cesitli yerlerinden yaslari on iki ve on bes arasinda degisen bu cocuklar bu kamplarda egitim (!) goruyorlardi. Acaba gordukleri ne egitimiydi? Saptadigimiza gore egitim kamplari adi altinda ''Nur egitimi'' yaptiriliyordu. Anadolu'nun cesitli il, ilce, bucak ve koylerinden gonderilen bu cocuklara, uc ay surecegini saptadigimiz bu kamplarda, sabah kahvaltisi, ogle ve aksam yemekleri veriliyordu. Cocuklarin haftada bir gun ise tatilleri vardi. Evet, haftada bir gun, sadece cuma gunleri... Sicak yine bastirmisti. Kemalpasa'nin Oren bucaginin degirmen cevresinden kampa dogru yaklasiyorduk. Kayalik ve calilarla kapli, yer yer fundalikli yamaclardan yuruyorduk. Iki yuz metre asagimizda dere vardi. Cinar agaclariyla cevrili ere uzayip gidiyordu. Bize kampi gosterecek olan kisi ''Az sonra cadirlari goreceksiniz'' diyordu. Bizim istedigimiz gibi fotograf cekme olanagi yoktu simdilik ortada. Bir sure daha yuruduk. Artik kamp gorunmustu. Cinar agaclarinin arasindaydi. Kampin sadece giris bolumuyle yarisi goruluyordu. Tahtadan bir konut iskelesi yapilmis ve uzeri naylon ile ortulmustu. Once mavi gomlekli ve takkeli bir cocuk disariya cikti. Biz yukaridaydik. Kampla aramizda iki yuz metre uzaklik vardi. Sag tarafimizda ise bir kulube goruluyordu. Mavi gomlekli cocuk elinde ibrikle cinar agaclarinin arasinda kayboldu. Bir sure oldugumuz yerde kaldik. Sonra asagiya inmeye karar verdik. Fotograf makinemizi ve teleleri torbamiza koyduk. Simdi dere boyunda yuruyorduk... Agaclarin altinda iki cocuk gorundu. Birisi on iki yaslarinda, digeri on altisindaydi sanirim... Bizim geldigimizi gorunce buyuk olani elinde kitabiyla bize dogru yurumeye basladi. Biz ''Selamunaleykum'' deyip irice bir tasin uzerine oturduk. Takkeli, cizgili gomlekli cocuk, on metre kadar yaklasti ve bize ''Aleykumselam'' diye karsilik verdi. Sorduk:
190

''Ne yapiyorsunuz burada?'' ''Kitap okuyoruz...'' ''Cok guzel... Adi ne okudugunuz kitabin?'' Cocuk birdenbire ofkelendi... ''Siz kimsiniz?'' ''Biz madenciyiz, maden ariyoruz. Surada biraz dinlenelim dedik.'' ''Fazla kalmayin burada. Ileriye gitmeyin sonra.'' ''Ne var ileride?'' ''Bizim kampimiz var...'' ''Ne kampi o?'' ''Din kampi...'' ''Aferin... Cok guzel...'' Bu sozler uzerine yumusadi cocuk. Daha fazla ileriye gitmememiz icin ikinci kez uyardi. Az daha konusmak istiyorduk. Hemen aklima geldi ve sordum: ''Bu su derin mi?'' ''Insan boyunu gecmiyor...'' ''Dereye giriyor musunuz?'' ''Giriyoruz.'' ''Hangi gunler?'' ''Cuma gunleri tatil. Dereye giriyoruz. Cay icmeye gidiyoruz. Oren'e kahveye...'' ''Diger gunler calisiyor musunuz?'' ''Calisiyoruz...'' ''Okudugun kitabin adini soylemedin bize.'' Kitabi siki siki tuttu ve bize biraz daha yaklasti. Kampin girisine uc yuz metre kadar kalmisti. Kitap kapliydi... Bir gun once ozel sekil verdigimiz sakallarimiz belki guven vermisti ona o kucucuk akliyla... Gozleri olanca safligin cizgisiydi ve kimse duymasin diye bir solukta ''Risale-i Nur'' dedi... Yerimizden dogrulduk yavasca. Cocuk arkasini dondu ve yasi daha kucuk olaninin yanina dogru yurudu. Az sonra ikisi birden ilahiler soylemeye basladilar. Calilarin arkasindan yuz metre kadar oteden teleyle resimledik ikisini...
191

Fundaliklar arasinda zor tirmaniyorduk. Simdi, kampi tam olarak seciyorduk. Bizim oralarda dolastigimizi sezinlediler. Ya da nobetciler haber saldilar. Koyu yesil cinar agaclarinin altinda beyaz takkeli cocuklar dalgalanmaya basladilar. Aralarinda sakalli ve takkeli kisiler de vardi. Bizi gormuslerdi. Cinar agaclarinin arasinda kurulmus, dal ve yapraklarla ortulu cinarlara sindiler. Gozculerden birisi bagiriyordu: ''Cekilin oradan, buralarda dolasmak yasak...'' Sesinden en fazla on bes yaslarinda oldugu anlasiliyordu. Bir koylu cocugunun sesiydi bu... Bu kez ben bagirdim: ''Neden cekilecegiz?'' ''Yasak buralarda dolasmak...'' ''Neden yasakmis?'' Bu kez kalin bir erkek sesi: ''Burasi devletin kampi. Simdi oraya gelirsek gosteririz size...'' Gunlerden 1 Temmuz 1975 Sali... Saat 12.30... Anilarimizdan hic cikmayacak bir gorunum. Ilahiler gittikce yukseliyor... Tekbir getiriliyordu. Oren kampina bes kilometrelik yol yapiminda Turgutlu Belediyesi'nin dozerleri kullanilmis. Turgutlu Belediye Baskani Dr. Huseyin Orhun 'un bu davranisini CHP'li belediye meclisi uyeleri Icisleri Bakanligi'na duyurmuslar. Icisleri Bakanligi'ndan bir mufettis, Turgutlu'da bu konuyu kovusturmus. Ancak simdiye dek bir sonuc alinamamis. Oren'de kamp konusunu cok kisiyle konustuk. Milliyetci Cephe hukumetinin kurulmasiyla bu yorede siyasal baski artarken, Nurcular, Suleymancilar ve komandolar istedikleri gibi at oynatmaya baslamislar. Oren'de konustugumuz, ancak adlarini vermeyecegimiz kisiler, bize Ataturk devrimlerinin nasil alasagi edilmek istendigini, yurdun cesitli yerlerinden gelen cocuklarin cagdisi medrese egitimiyle beyinlerinin nasil yikandigini anlattilar. Kimse bunlara dur diyemiyor Kimi vakiflarin kurdugu ozel okullar. Bu okullarin arkasinda olan kurum ve kuruluslar. Okullara parasal destek veren tasrali isadamlari. Tum bunlarin arkasinda olan ''malum gazete'' ile malvarligi trilyonlari buldugu soylenen bir hoca. Tehlike giderek tirmaniyor. Gazeteleriyle, televizyonlariyla laik cumhuriyete karsi tavirlarini giderek arttiriyorlar. PKK terorunu sihlarla, seyhlerle, hocalarla, tarikat liderleriyle cozmeye calisan ve durmadan teori ureten karayobazlar, kendi kisisel cikarlariyla birlikte hedeflerine adim adim ilerliyorlar. Simdilerde Terorle Mucadele Yasa Tasarisi'nin anayasaya aykiri oldugunu one surenler, TCK'nin 163. maddesinin hortlayacagini yazip ciziyorlar. Universiteleri medrese ve tekke yapmak isteyenler, sozde bilim adamlarini da konusturup kamuoyu olusturma amacindalar.
192

Simdi DGM tutanaklarina bir goz atalim... Esas: 1987/86-Karar: 1988/72 sayili dosyadan bir bolum: ''...Toplanan delillere ve dosya icerigine nazaran suclari sabit gorulen bu saniklarin eylemleri, sanik vekillerinin savunmalarinda belirttikleri gibi munferit olarak Maltepe Askeri Lisesi ogrencilerine Nur Risalesi okumaktan ibaret degildir. Gerek suclari sabit gorulen bu saniklar ve gerekse daha once haklarinda ayni suctan mahkumiyet karari verilip kesinlesen Ibrahim Belge ve Nihat Ozdemir organize bir teskilat olusturup bilincli olarak gorev taksimi yapmislar, kendilerinin benimsedigi Nurculugu ileride yuksek mevkilere gececek genclere asilamak icin faaliyete gecmisler ve bu faaliyetleri cumlesinden olarak: Once ortaokullarin son siniflarinda okuyan ve basarili olan fakir aile cocuklarini tespit etmisler, onlara sizleri fen liselerine ve askeri liselere sokacagiz diye kurs vermeye baslamislar, bu arada yavas yavas onlara Nur risaleleri okumak, dini konularda konusmalar yapmak suretiyle Nurculugu benimsetmeye baslamislar. Maltepe Askeri Lisesi'ni kazanan ogrencileri bizzat Izmir'e getirmisler, Izmir'de karsilamislar, onlara yatacak yer temin etmisler, raporlari ile mesgul olmuslar, ogrencileri once ozel doktora muayene ettirmisler, rahatsizligi tespit edilenler yerine saglam ogrencileri muayeneye gondermek suretiyle sahte saglam raporlari alip ogrencilerin Maltepe Askeri Lisesi'ne girmelerini temin etmisler, okula baslamalarindan sonra da ogrencileri rahat birakmayip onlari Konyalilar, Ankaralilar gibi gruplara ayirip aralarinda pay etmisler, ogrencileri cesitli semtlerdeki evlere dikkat cekmemek icin kiyafetlerini onceden degistirerek kendi vasitalari ile goturmusler, o evlerde onlara Nur Risaleleri okumuslar, aciklamislar, bu duzenin iyi olmadigini, ileride bu duzeni degistirip seriat duzeni getireceklerini, ileride yuksek mevkilere geldiklerinde bu konuda kendilerine yardimci olacaklarini, simdiki subaylarin dinsiz oldugunu, kendilerinin dinlerine bagli yetismelerini, laik duzeni kaldirip Islami devlet kurmak icin bunun sart oldugunu asilamaya baslamislardir.'' DGM tutanaginda ayrica ''Bu duzen iyi bir duzen degildir. Ileride bu duzeni de degistirerek seriat duzeni getirecegiz'' diyen Fatih kod adli Ibrahim Belge 'den soz edilmekte ve soyle denilmektedir. ''Biz bu toplantilarda Fethullah Hoca'nin kasetlerini de dinledik.'' Tarikat kamplari yurdun dort bir yaninda gencecik insanlarla dolu. Ataturk ve laik Turkiye Cumhuriyeti dusmani seriatcilar bu kamplarda ortaokul ve lise cagindaki ogrencilerin beyinlerini yikiyorlar. Kimse bunlara ''dur'' diyemiyor. Kimse kanli Sivas olaylarindan ders cikarmiyor... 8.8.1993 Medrese egitimi mi? Bugun kimi universitelerde laik duzene ve bilime meydan okuyan rektorler ve ogretim uyeleri kimden destek goruyor; bu kisileri kimler koruyup kolluyor? Universiteler, laik cumhuriyetin birer bilim kurumu olduguna gore, oralara yerlesen ogretim uyeleri, cagdisi kafalariyla bu ulkenin genclerini hangi amaclari dogrultusunda egitecekler? Son bir yil icindeki gelismeleri dikkatle izlemenizde oldukca yarar vardir. Biz bu kosede bikmadan, usanmadan Turkiye'deki ''tarikatci gelismeleri'' aktarmaya calisiyoruz. Bu gelismelerin laik cumhuriyete karsi bir eylem hazirligi oldugunu, bu isin de bilim kurumlari olan universitelerden baslatildigini yaziyoruz. Salt universiteler mi? Hayir! Kimi vakiflarin kurdugu ozel okullar. Bu okullarin arkasinda olan kurum ve kuruluslar. Okullara parasal destek veren tasrali isadamlari. Tum bunlarin arkasinda olan ''malum gazete'' ile malvarligi trilyonlari buldugu soylenen bir hoca. Tehlike giderek tirmaniyor. Gazeteleriyle, televizyonlariyla laik cumhuriyete karsi tavirlarini giderek arttiriyorlar. Sanliurfa'daki Harran Universitesi'nde olup bitenleri acaba bu ulkenin Basbakani, Milli Egitim Bakani, YOK
193

Baskani biliyor mu? 30 yildir Nurculugun gelismesinde buyuk caba harcadigi one surulen Abdulkadir Badilli ile Diyanet Isleri Baskanligi'nca kurulan Istanbul'daki Haseki Egitim Merkezi'nde ''fikih ve hadis'' dersleri veren eski Sanliurfa Muftusu Halil Gonenc' e Harran Universitesi neden ''Fahri Ilahiyat Doktoru'' unvanini vermistir? Harran Universitesi Rektoru bir medresenin ya da tekkenin basinda degildir. Rektorun kimligini bilim adamlari cok iyi bilmektedir. Turkiye Cumhuriyeti Harran Universitesi'nde yasanan bu cagdisi olay, insanin tuylerini diken diken etmektedir. Iki Nurcu, Turkiye Cumhuriyeti Harran Universitesi'nden onursal doktora aliyor ve tum basin gozlerini kapayip olup bitenleri sadece izliyor. Neyin adina? Dusunce ve inanc ozgurlugu icin mi, yoksa demokrasi ve insan haklarina saygili olduklari icin mi? Universiteler bir donem, demokratik duzene darbe duzenleyen Kenan Evren' e de onursal hukuk doktorlugu vermek icin yarisa baslamislardi. Ayni yontemi, 1983 sonrasi Turgut Ozal' a, birkac ay once de Cumhurbaskani Suleyman Demirel' e uygulamislardi. Turkiye'de PKK teroru ulkeyi ne denli bolmek istiyorsa karayobazlar da gazeteleri ve televizyonlariyla laik duzeni devirmek icin o denli harekete geciyorlar. Tehlike giderek buyuyor... Dumlupinar Universitesi Senatosu'nun bildirisini okudunuz, pek cok universitede olup bitenleri bu kosede zaman zaman izlediniz... Universiteleri medrese ve tekke yapmayi amaclayan bir dusunce, bilim kurumlarina giderek egemen oluyor. Laik bilim kurumlari Said-i Nursi' nin muritleri tarafindan kusatiliyor. Nurcular onursal doktora verilerek odullendiriliyor. Ataturk' un kurdugu laik Turkiye Cumhuriyeti'nin temeline dinamit konuluyor. Adamlar acik acik soyle diyor: ''Guneydogu'ya ayri bir egitim modeli uygulansin...'' Nedir bu model? Said-i Nursi'nin egitim anlayisi... Van'daki Serhat Ozel Lisesi, Akyazililar Vakfi'nindir. Bu okulda neler olup bittigini belki Milli Egitim Bakanligi mufettisleri bulup cikarirlar. Sadece Van'daki Serhat Ozel Erkek Lisesi mi? Soyle bir arastirilsin, tarikatlarin kurdugu ozel liseler bir bir saptansin, goreceksiniz neler cikacak... Elbet bir de universitelere el atilmali. YOK, bilim yuvalarinin ne hale geldigini kis uykusundan uyanip gormeli. Oralarda, bilim kurumlarinin nasil cagdisi bir yapiya kavusturuldugunu saptamali. Evet, dun 10 Kasim'di. Bagimsizlik savasimizin, 1923 Devrimi'nin onderi Mustafa Kemal'in olumunun 55. yiliydi. Iste Atam, olumunden 55 yil sonra, bize emanet ettigin laik Turkiye Cumhuriyeti'nin gorunumu boyle. Seni cok uzdum biliyorum.
194

Ama gercek de bu. Ne yapayim?.. 11.11.1993

'Goministlere, kafirlere ölüm...'
Ören halkının ifadelerine göre kampa sıkma başlı kadınlar da geliyor. Kamplarin yonetimini ise taninmis Nurculardan Fethullah Gulen yurutuyor. Kadinlar geceleri kalmiyorlar kampta. Soruyoruz Orenlilere: ''Kampa giren oldu mu icinizde hic?'' Kampa giren yok simdiye dek Oren halki icinden. Salt AP'li Belediye Baskani Ibrahim Akcora girermis. Akcora, kampi finanse eden kisiler arasinda. Genc, Yuksek Islam Enstitusu'nde okudugunu soyluyor. Kamp hakkinda bilgi veriyor. Kampin uc aylik oldugunu, on beser gun surecegini soyluyor. Bizim bildigimiz kadariyla kamplar dinlenmek icin yaz tatillerinde deniz kiyilarina kurulur... Egitim yapilacaksa gizli degil, herkese acik bir sekilde yapilir. Ataturk devrimleri ogretilir cocuklara. Dogadan soz edilir, spor yaptirilir. Sagda solda takkeli cocuklar vardi. Cogu bizim geldigimizi gorunce takkelerini cikarmislardi. Simdi bes kisiydik. Neden sonra resim cekmek icin izin cikmisti. Ancak yuzunde bicak yarasi izi bulunan sinirli delikanli karsi cikiyordu fotograf cektirmeye. Gerekcesi ise soyleydi: ''Siz insanlari putlastirmak istiyorsunuz...''Evet aynen bunlari soyluyordu. Digerleri cekiniyorlardi kendisinden. Konusuyoruz Orenlilerle... Notlarimizi oldugu gibi aktarmakta yarar var saniriz... - Bizim gordugumuz kadariyla iki yuz kisi vardi kampta. Sizce ne kadar? - Asagi yukari ayni. - Sizinle iliskileri oluyor mu kampa gelenlerin? - Cuma gunleri izinli oluyorlar. Gruplar halinde kahvelere geliyorlar. Cay iciyorlar birlikte. Hesabi, yasli bir kisi var, o oduyor... - Konusuyorlar mi sizlerle? - Hic konusmuyorlar? - Kampa gelen cocuklarin gorunumu nasil sizce? - Cogunlugu yoksul koylu cocuklari. Duydugumuza gore kimileri Kuran kursu, kimileri ilkokul ve ortaokul ogrencileri. Aralarinda lise ogrencileri de var. - Imam hatipli yok mu? - Elbet var.
195

Oren halkinin ifadelerine gore kampa sikma basli kadinlar da geliyor. Kamplarin yonetimini ise taninmis Nurculardan Fethullah Gulen yurutuyor. Kadinlar geceleri kalmiyorlar kampta. Soruyoruz Orenlilere: ''Kampa giren oldu mu icinizde hic?'' Kampa giren yok simdiye dek Oren halki icinden. Salt AP'li Belediye Baskani Ibrahim Akcora girermis. Akcora, kampi finanse eden kisiler arasinda. Turgutlu'dan Haci Osman Aykutlar ve Ali Riza Unlu. Aykutlar kiremit ve tugla fabrikasi sahibi. Turgutlu'da toprak iscilerinin direnise gectikleri fabrikalardan birisi Aykutlar'in. Grevci iscilerin uzerine ''Gomonistler, kafirler'' diye saldiran kisi. Ali Riza Unlu ise ciftci. Neler oluyor kampta? Kucuk ogrencilere medrese egitimi yaptiranlar, Ankara'dan, Konya'dan ve Istanbul'dan ozel yetistiriciler getirmisler. Oren kampindan donerken cocuklar gormustuk derede yuzen. Kilavuzumuz derede yuzenlerin koyun cocuklari oldugunu soyledi ve ekledi ardindan. ''Goruyorsunuz kampa koyun cocuklarini bile sokmuyorlar...'' ''Sen denemedin mi girmek icin?'' ''Denedim denemesine. Gecen gun geldim, iceriye girmek istedim, sokmadilar. Bizim universitede okuyan arkadaslar kampa girmek icin bir kasa domates goturmusler...'' ''Girebilmisler mi?'' ''Nerede... Sokmamislar iceriye?..'' ''Kamptan ses geliyor mu hic?'' ''Surekli olarak ilahi sesleri geliyor. Kuran okuyorlar hep. Elbet ibadet yapilir. Ama bizde dere kenarlarina kamp kurularak degil. Bunlar Nur egitimi yapiyorlar. Ellerindeki kitaplar hep Said-i Nursi'nin kitaplari. Dikkat ettim, hepsi kapli kitaplarin, kagitlarla...'' ''Gordugum cocugun kitabi da kapliydi...'' ''Yasak degil mi boyle kamplar?'' ''Kamp kurulablir. Ancak boyle dere kenarlarinda gozden irak yerlerde ilk kez goruyoruz. Nur egitimi yapildigina gore yasak olmasi gerekir.'' Aracin gidebilecegi kadar guzel bir yol... Yigitler'den yukarilara tirmaniyoruz. Kilavuzumuzun araci onde, biz arkada ilerliyoruz. Sagimiz ve solumuz cam ormanlariyla kapli. Kemalpasa'nin mesire yerlerinden birisi Yigitler koyu.
196

Bir viraji dondukten sonra bir arac yol ortasinda duruyordu. Basinda uc kisi vardi. Plakasi 45 DP 475 olan pikap Turgutlu'dan ''Uyar'' firmasina aitti. Yaklastik aracin basindakilere. Arac su kaynatmisti. Aracin kampa gittigini hemen anladik. Iclerinden genc olani sordu: ''Kardesler nereye boyle?'' Kilavuzumuz hemen yanitladi: ''Kardesler madenci. Bu arada aricilik yapacaklar, yer ariyoruz. Siz kampa gidiyorsunuz sanirim?'' ''Kampa yiyecek goturuyoruz...'' ''Ne var kasalarda?'' ''Zeytin...'' Biz, zaman kazanip kamptaki cocuklarin yardima gelmesini beklemek icin motor uzerine konusuyoruz. Sonra birlikte zeytin dolu kasalari indiriyoruz. Bu dizinin hazirlanmasina katkisi olan Tayyar Eraslan 'la birlikte bir kasayi yukleniyoruz. Kasalarin bir kismini indirdikten sonra, on uc yaslarinda zayif kara-kuru bir cocuk yaklasiyor yanimiza. Cocuga soruyorum, ''Kamptan mi geldin?'' diye. Cocuk basini salliyor, ''evet'' yanitini veriyor. Araci birlikte itiyoruz. Arac calisiyor ve uzaklasiyoruz. Simdi cocukla birlikteyiz. Foto muhabiri arkadasimiz gorunmeden teleyle calilarin arasindan resimlemeye calisiyor bizi... ''Adin ne senin?'' Kara gozleri oynuyor. Hic yabancilik cekmiyor. Bizi kamp yoneticilerinden sanmis olacak ki yanitladi hemen: ''Ali Acar...'' ''Nerelisin?'' ''Antalya'nin Serik ilcesinden.'' ''Okula gittin mi hic?'' ''Gittim... Besi bitirdim.'' ''Baska okula?'' ''Kuran okudum...'' ''Burada dinleniyorsunuz degil mi?'' Birlikte yuruyoruz kucuk Ali Acar'la. Zeytin dolu kasalarin bir kismi yolun ortasinda. Arac tekrar gelip yukleyecek. Ali'nin elinde bir kitap var. Nurculukla ilgili, Said-i Nursi 'nin bir kitabi. Kendi savunmasiyla ilgili bir kitap bu...
197

''Neler yapiyorsunuz kampta?'' ''Nur kitaplari okuyoruz... Ilim ogreniyoruz...'' ''Aferin sana...'' ''Ilim ogrenip...'' Sustu. Kara gozleriyle bakindi saga sola. ''Sonra'' dedim. ''Ilim ogrendikten sonra n'apacaksiniz?'' Beyaz gomleginin yakasi kirliydi. ''Kafirleri oldurecegiz...'' ''Kim bu kafirler?'' ''Namaz kilmayanlar, acik sacik giyinenler. Onlar kafir hep. Hepsi kafir. Camileri kapatacaklar. Muslumanlari oldurecekler. Ama biz ilim ogrenince soracagiz hepsine...'' ''Demek kampta bunlari ogreniyorsunuz?'' ''Evet...'' Tam bu sirada bir baska cocuk gorundu. On bes yaslarinda, aydinlik yuzlu bir cocuktu bu... ''Selamunaleykum...'' Karsilik verdik: ''Aleykumselam.'' Gozuyle kim bunlar gibi isaret etti. Bizim yabanci olmadigimizi belirleyen bir hareket yapti Ali. Bunun uzerine buyuk olani yanimiza yaklasti ve sag elimizi iki eliyle avucladi. Tam bu sirada pikap tekrar geriye donuyordu. Biz kampa yaklasmistik. Uc yuz metre kadar asagida dere kiyisinda cam agaclariyla ortulu bir vadideydi. Yolun kenarinda ''Dikkat izinsiz girilmez'' yazili tabela vardi. Sari renkli bir cadir. Yuze yakin, yaslari on iki ve on alti arasinda degisen cocuklar. Aralarinda sakalli ve delikanli caginda olanlarla orta yaslilar ve yaslilar da goruluyor. Cam agaclarini kendimize siper ettik. Uc yuzluk bir teleyle fotograflamaya calisiyoruz. Bulundugumuz yerin butunuyle ormanlik ve cam agaclariyla kapli, asagisinin ise cinar agaclariyla ortulu olusu, iyi fotograf cekme olanagi vermiyor. Yerlere oturmuslar konusuyorlar aralarinda. Ya da biri konusuyor da digerleri dinliyor... Tumunun beyaz takkeli olusu dikkatimizi cekiyor Oren'de oldugu gibi. Burasi dinlenme kampi degil. Gozden irakta, Turkiye'nin cesitli yerlerinden gelen kucuk cocuklarin egitildigi bir kamp. Oren'de iki yuz, burada yuz ve Ahmetli'de yuz cocuk var. Bir kisinin gunluk giderinin yirmi lira oldugunu dusunursek, uc kampin gunluk giderinin sekiz bin lira oldugu gercegi cikar ortaya. Bir ayda ise uc kampin gideri 240 bin liradir. Uc ayda ise 720 bin lira gider olacaktir. Bu giderleri kimlerin karsiladigi biliniyor kuskusuz.
198

Yetkililer gerekli sorusturmayi yapacak mi? Bunlari aciklayacak mi? Sanmiyoruz. Ama yine de bekliyoruz. Simdi sabah oluyor... Cadirlarda kipirti basladi. Disariya cikanlar ellerinde ibriklerle caliliklarin arasinda kayboluyorlar. Sabah kahvaltisi yine agaclarin arasinda. Su anda hic kimse gorunmuyor. Saatler ilerliyor... Az ileride bir golet var. Orada yuzmeye gidenler olacak mi diye beklemeye basliyoruz... In cin yok bu daglarda... Hani adami kesseler kimse duymayacak. Kirk yaslarinda bir adam, yaninda uc cocukla cinar agaclarinin arasindan siyrildi. Tumunun ayaginda cizgili pijamalar var. Suya giriyorlar hemen. Yasli adam cocuklarin uzerine su atiyor. Oynuyorlar suyun icinde adam ve cocuklar... Tekrar Yigitler'e donmek uzere yola cikiyoruz. Tam yol kavsagina geldigimizde bir genc battaniyesiyle ve valiziyle duruyor. Belli kampa gidecek. Biz aracimizi durduruyoruz. ''Kampa mi gideceksin?'' Bu sorumuzu yanitliyor ''evet'' diye. Belki kamptan geldigimizi dusunuyor. Aractan inip yanina yaklasiyoruz... ''Az once bir araba gitti, kacirmissin...'' Kacirdim gibisine basini salliyor. Zayif ve celimsiz biri. Elinde kapli bir kitap var. Kitabi bacaklarinin arasina sakliyor. ''Nerelisin?'' ''Aydinliyim...'' Genc, Yuksek Islam Enstitusu'nde okudugunu soyluyor. Kamp hakkinda bilgi veriyor. Kampin uc aylik oldugunu, on beser gun surecegini soyluyor. Bizim bildigimiz kadariyla kamplar dinlenmek icin yaz tatillerinde deniz kiyilarina kurulur... Egitim yapilacaksa gizli degil, herkese acik bir sekilde yapilir. Ataturk devrimleri ogretilir cocuklara. Dogadan soz edilir, spor yaptirilir. Tekbir sesleriyle cinliyor ortalik. Evet, tekbir sesleriyle cinliyor dereboylari. Kucuk, yoksul koylu cocuklari Ataturk devrimlerine karsi, cagdisi bir egitimle yozlastiriliyor... Yuzunde derince bicak yarasinin izi vardi. Soyle tepeden tirnaga uzun boylu suzdukten sonra gozlerini elimizdeki fotograf makinesine takti... ''Resim cekmek yasak...'' Sinirlenmisti. Kampa girmemizi saglayacak olan mektubu uzattik. Zarfi acti, mektubu okudu. ''Siz burada bekleyin...'' Emir emirdi. Hizli adimlarla yurudu. Biz beklemeye basladik. ''En fazla on dakika kalacaksiniz...''
199

Bes dakika sonra karsimiza dikildiginde sinirleri yatismamisti. Artik kamptan iceriye girmistik. Sagda solda takkeli cocuklar vardi. Cogu bizim geldigimizi gorunce takkelerini cikarmislardi. Simdi bes kisiydik. Neden sonra resim cekmek icin izin cikmisti. Ancak yuzunde bicak yarasi izi bulunan sinirli delikanli karsi cikiyordu fotograf cektirmeye. Gerekcesi ise soyleydi: ''Siz insanlari putlastirmak istiyorsunuz...'' Evet aynen bunlari soyluyordu. Digerleri cekiniyorlardi kendisinden. Izmir Yuksek Islam Enstitusu ogrencisi oldugunu sonradan ogrendigimiz sinirli delikanli, ayni zamanda kampin mudurlugunu yapiyor, ara sira elini beline atarak tabanca tasidigini gostermek istiyordu.

'İslam mücahitleri yetişecek'
24.06.99 Her taraf yemyesildi. Asagilarda Akcay, deniz, kum ve gunesle butunlesiyordu. Saskinligimiz gecmemisti... Daglara kamplar kurulmustu 1975 Turkiyesi'nde. Gozlerden irak, iceriye girmemizin izine bagli oldugu kamplar. Cocuklar gelmislerdi, yoksul koylu cocuklari. Yaslari on iki ve on bes arasinda olan cocuklar, bizim cocuklarimiz. Beyinleri yikaniyor ve cagdisi bir egitimle yozlastirilmak isteniyorlardi. Insanlari kotulukten kurtaracaklarmis sozumona. Said-i Nursi adli bir sapigin kitaplariyla bu kamplarda Nur egitiminden baska bir sey yapilmiyordu. Suudi Arabistan'da irtica kamplari kuruluyor. Turkiye'de buna benzer kamplar kurulmaya baslanmisti... Resim cektirmenin putlastirma oldugunu soyleyen delikanli, Ataturk devrimlerini, uygarligi ve her seyi kenara itmis, Said-i Nursi'nin kitabiyla dogrulugu arar olmustu... Ama o kucuk yavrularin ne gunahi vardi? Beyaz takkeli, bizleri gorunce cil yavrusu gibi dagilan, tekbir getiren ve ilahiler soyleyen cocuklar geciyor gozlerimizin onunden... Adi Vehbi Yildiz 'di. Kendi deyisiyle Kazdagi eteklerinde kurulan bu kampta kucuk yastaki cocuklar egitiliyordu. Egitimin adi yoktu. Ama Vehbi Yildiz'in elinde Said-i Nursi'nin ''Nur'un Ilk Kapisi'' adli yapiti vardi. Kamplarin duzenleyicisi nurcu vaiz Fethullah Gulen'di... Birkac kare resim cektirme izninden sonra konusmaya basladik. Sozu gecer kisiden aldigimiz mektupta ''Cumhuriyet muhabiri'' degil, bir baska gazetenin muhabiri oldugumuz yazilmisti. Kamplariyla ilgili ovgu dolu bir roportaj yapacagimiz yazilmisti mektupta. Sorduk adini soylemeyen biyikli olanina ''Neler yapiliyor kampta'' diye. Bir sure dusundu, sonra anlatmaya basladi: ''Ahlak dersi veriyoruz. Insanlarin kotuluklerden kurtulmasini istiyoruz.'' ''Nasil olacak bu kurtulus?'' ''Kamplarin sayisini cogaltarak. Kazdagi'nda uc kampimiz var. Gelecek yil sayilarini bese ona cikarmak istiyoruz...''
200

''Kamplarin sayisi cogaldikca insanlar kotulukten kurtulacak diyorsunuz?'' ''Evet oyle... Buradaki kamplarda Islam mucahitleri yetisecek...'' ''Bir siyasal partiyle iliskiniz var mi?'' ''Hicbir siyasal partiyle iliskimiz yok. Ama dusuncelerimiz var. Her sey Islam icin olacak...'' ''Kac ay suruyor kamp?'' ''On beser gunluk devreler halinde... Uc ay surelidir kampimiz...'' ''Kamplari toplumdan uzak yerlerde secmenizin nedeni?'' ''Kamplar insanlarin arasinda kurulmaz...'' Konustukca Vehbi Yildiz'in tedirginligi artiyordu. Bir kez kuskulanmisti bizden. Aklindan ''acaba'' sozcugunun gectigi her hareketiyle belli oluyordu. Bu arada tedirginlik duymayan biyikli genc, karsi cadiri isaret edip ''Orasi yemekhane'' dedi. Ayaga kalktik, yemek cadirina dogru yurumeye basladik. Cinar agaclarinin arkasinda kucuk cocuklar korkuyla bizleri izliyorlardi. Saklaniyorlardi daha acikcasi bizden. Cadirdan iceriye girdik. Tahtanin uzerine nobet cizelgesi yazilmisti. Yesil renkte plastik tabaklar, bardaklar ve surahiler vardi. Her seyin rengi yesil olarak secilmisti nedense. ''Nobet tutmak gerekli mi?'' ''Elbet gerekli... Kim giriyor kim cikiyor bilmek icin...'' ''Herkes girmiyor mu kampa?'' ''Girmiyor. Bu mektubu getirmeseydiniz siz de giremezdiniz.'' ''Sizce ne sakincasi olur girerlerse?'' ''Cesitli sakincalari vardir. Bizden olmayan giremez.'' Boyle surup gitti konusmamiz. Cadirdan cikarken bir kitap paketi gorduk. Daha yeni gelmis olacak ki acilmamisti. Az sonra kamptan ayrildik ve Kazdagi eteklerinden Kizilkeceli Koyu'ne dogru inmeye basladik... Her taraf yemyesildi. Asagilarda Akcay, deniz, kum ve gunesle butunlesiyordu. Saskinligimiz gecmemisti... Daglara kamplar kurulmustu 1975 Turkiyesi'nde. Gozlerden irak, iceriye girmemizin izine bagli oldugu kamplar. Cocuklar gelmislerdi, yoksul koylu cocuklari. Yaslari on iki ve on bes arasinda olan cocuklar, bizim cocuklarimiz. Beyinleri yikaniyor ve cagdisi bir egitimle yozlastirilmak isteniyorlardi. Insanlari kotulukten kurtaracaklarmis sozumona. Said-i Nursi adli bir sapigin kitaplariyla bu kamplarda Nur egitiminden baska bir sey yapilmiyordu. Suudi Arabistan'da irtica kamplari kuruluyor. Simdi Turkiye'de buna benzer kamplar kurulmaya baslanmisti... Acaba yapilmak istenen neydi? Resim cektirmenin putlastirma oldugunu soyleyen delikanli, Ataturk devrimlerini, uygarligi ve her seyi kenara itmis, Said-i Nursi'nin kitabiyla dogrulugu arar olmustu... Ama o kucuk yavrularin ne gunahi vardi? Beyaz takkeli, bizleri gorunce cil yavrusu gibi dagilan, tekbir getiren ve ilahiler soyleyen cocuklar geciyor gozlerimizin
201

onunden... Evet kamplar kuruldu daglara. Bu kamplarda nur egitimleri yapiliyor. Biz ilgilileri uyariyoruz. (8 Temmuz 1975, Cumhuriyet) Kamplara baskin yapildi Daglara kamplar kurulmustu ve bu kamplarda Nur egitimi yapiliyordu. Evlerinde uc kitap bulundu diye gozaltina alinan ilerici ve devrimci aydinlari animsadim. Gordugum tuyler urpertici tablodan siyrilamamistim ki gazetenin telefonu caldi. Edremit'ten ariyorlardi beni. Telefonda arayan dost soyle sesleniyordu: ''Kazdagi kampi basildi ve cok sayida Nur kitaplari bulundu...'' Gunlerden 8 Temmuz 1975 Sali. Gazetem Cumhuriyet'te yayimlanan ''Daglara Kamplar Kuruldu'' dizi yazimin sonuncusu olan Kazdagi kamplarini anlattigim gun. Birdenbire rahatladim. Cunku dizi yazimla birlikte sagci basin karsi bir yayina girismisti. Cogu gazeteci arkadaslarim ise boyle bir olayin olamayacagi savindaydilar. Edremit'e gitmeye hazirlanirken Devlet Guvenlik Mahkemesi Savciligi din kamplarinin kurulu bulundugu yerlerdeki savciliklara bir yazi gondererek baskinlar yapilmasini istiyordu. Ayni gun Edremit ve Kemalpasa yoresinde izlenimlerimi soyle aktardim gazeteme: ''Daglarda kurulan ve 'din egitimi' yapilan Kazdagi'ndaki kampa baskin duzenleyen Edremit Savciligi, Said-i Nursi'ye ait uc sandik dolusu kitap, iki teyp ve bir sandik teyp bandi ele gecirmistir. Kampta Nur egitimi yaptirdigi ileri surulen 13 kisi ile yaslari 12-15 arasinda degisen 50 kadar cocuk da bulunmustur. Kazdagi'ndaki din kamplarina yapilan baskin Izmir Devlet Guvenlik Mahkemesi'nin Edremit Savciligi'na yaptigi basvuru uzerine gerceklestirilmistir. Devlet Guvenlik Mahkemesi ayrica ozellikle Ege yoresindeki din kamplarinin kurulu bulundugu yerlerdeki savciliklara da baskin duzenlenmesi icin talimat vermistir. Edremit Savciligi Devlet Guvenlik Mahkemesi'nin basvurusu uzerine Kazdagi eteklerindeki din kampina jandarmalarla bir baskin duzenlemistir." Baskin sirasinda kampta bulunan ve Nurculuk egitimi yaptirdiklari ileri surulen Ege Universitesi Kimya Bolumu asistanlarindan Muzaffer Ayvaz, Edremit'in zengin isadamlarindan zeytinyagi tuccari Haci Arif Cagan, Avcilar koyu esrafindan Haci Mehmet Ambarli ve adlari aciklanmayan 10 kisi yakalandiktan sonra gozaltina alinmislardir. Jandarmanin yaptigi baskin sirasinda yaslari 12-15 arasinda degisen 50 cocuk da ele gecirilmistir. Savcilik bu cocuklarin kamplarda nasil egitim gorduklerini, kendilerine neler ogretildigi konularinda ifadelerine basvurmustur. Kazdagi'ndaki kamptan Edremit'e getirilen ve gozaltina alinan Nurculuk saniklari ile ilgili olarak yetkililer aciklama yapmaktan kacinmaktadirlar. Edremit Kaymakami Cahit Ertan bolgesinde meydana gelen olaylardan once haberi olmadigini soylemis, daha sonra da bu konuda bir aciklama yapilacagini bildirmistir. Ilgililer sorusturmanin surdugunu belirtmektedirler. Ote yandan, olayin duyulmasi uzerine Belediye Baskani Osman Arikan, AP ilce baskani ve halktan bazi kisiler Adliye'ye gelerek gozaltina alinanlarin durumu hakkinda bilgi almak istemislerdir. Bu arada, Turgutlu Cumhuriyet Savciligi da Yigitler ve Oren kampini yonettigi ileri surulen tugla fabrikatoru
202

Osman Aykut'un evine ve fabrikasina duzenledigi baskin sonunda Said-i Nursi'ye ait 45 kitap ele gecirilmistir. Kemalpasa Savciligi da kampin yoneticilerinden oldugu belirtilen Fethullah Gulen ve Ali Ihsan Ozen'i aramaya baslamistir. Bu arada Devlet Guvenlik Mahkemesi istenilen bilgileri Savci Edip Ozyoruk'e verdi. Ozyoruk, saniklar hakkinda Turk Ceza Kanunu'nun 163. maddesince dava acilacagini soyledi. Bu aciklamasi gazetelerde cikinca sagci basin basladi tekrar yaygaraya. Kazdagi kampi basildiktan sonra Oren kampi aninda dagitilmistir. Acaba neden baskin yapilmadan dagitilmistir? Evet simdi bunun nedenini aciklayalim: Milli Egitim Bakani AP'li Ali Naili Erdem'in ilcesi, Oren bucagina on kilometre otede bulunan Kemalpasa'dir. Oren yemyesil sirin bir bucaktir. Izmir - Ankara eski asfaltinin girisinde yuce cam agaclari altinda insanlar gorunsunuz gunes devrildikten sonra. Gunun diger saatlerinde iskemleler bombostur.

Tarikat liselerinde beyinler yıkanıyor
Yil 1970, ocak ayinin ortalari... Genc adam, uzuntuluydu. Kesik kesik konusmaya basladi: ''Ne kadar ilginc degil mi, Basbakan Suleyman Demirel 'in Islamkoyu'ne cok yakin uzaklikta bulunan Kuleonu Koyu'ne yapilan jandarma baskini sonunda ikinci gizli Nurculuk okulu ortaya cikiyor ve 15 kisi tutuklaniyordu...'' ''Ilginc'' dedim gencin bu konusmasi karsisinda... O sustu... ''Ama bu konu uzerinde durmaya gelmedik aslinda. Nurcular ve Suleymancilar, yorede birkac kisiye saldirida bulunmuslar...'' Bu kez yanit verdi: ''Fethiye uygar bir ilcedir. Benim cocuklugumda cenazeler bando ile kalkardi. Ama cirkin politikacilar sirf oy kaygisiyla guzelim ilcemizi rezil ettiler. Biz devrimciler, asla izin vermeyecegiz bundan boyle... 1968 tutun piyasasi buna ornektir. Gerekirse ayni sekilde davraniriz Nurculara, Suleymancilara.'' ''Kisaca anlatir misiniz bu olayi...'' ''Bilinen bir sey bu. 1968 yilinda tutun ureticisi koyluler ile birleserek cember sakalli Nurculari zorla berberlere soktuk ve tiras ettirdik. Kimisi korkudan denize atti kendini. Sonra Adapazari'na ve Istanbul'a goc ettiler.'' Nurcular ve Suleymancilar Icisleri Bakani Haldun Mentesoglu' nun secim cevresi olan Karabogurtlen, Koycegiz ve Fethiye, Nurcular ile Suleymancilarin rahatlikla yayildiklari bir bolge. Isparta, Elmali, Konya, Akseki'den gelerek gezgin esnaf kimligi ile bu yoreye yayilan Nurcular ve Suleymancilar iki ayri seriatci grup, ama hedefleri ayni. Her ikisinin de birlestikleri nokta: ''Seriat devleti.'' Nurcular ve Suleymancilar salt bu yorede yayilmiyorlar. Denizli, Manisa, Usak, Balikesir, Antalya ve
203

Canakkale'de sayilari her gecen gun artiyor. Ancak yeni yerlestikleri Mugla cevresinde ayri bir ozellikleri var. Kendilerine karsi cikanlara tuzak kuruyorlar, kursun yagmuruna tutuyorlar... Fakat Ataturk devrimlerinin savunucusu din adamlari, ogretmenler ve koyluler yilmiyorlar bundan. Nereden yakalarlarsa birakmiyorlar peslerini. Iste bundan oturu ilcede sayilari daha az. Katillere adam vurduruyorlar Mugla yoresinde Suleymancilar isi iyice azitmislar. Kendilerine karsi cikanlara dayak atiyorlar, hatta ates ediyorlar. Ancak kendileri yapmiyor bu isi. Kiralik katillere bol para vererek, ulasmak istedikleri hedefi engellemek isteyenleri susturmak istiyorlar... Fethiye'nin Gulcami Imami Osman Orhun , Suleymancilarin hismina ugrayanlardan biri. Ataturkcu genc imam, savas acmis Suleymancilara karsi... Yillardir suruyor bu savas... Imam Osman Orhun'a 20 Eylul 1970 gunu haber salmis Suleymancilar... ''Gavur hoca ayagini denk alsin, yoksa defterini durdurecegiz'' gibi laflar etmisler. Gulup gecmis genc imam bu sozlere. Hatta, ''Gelecekleri varsa gorecekleri de vardir'' diye cevap vermis. ''Bunlarin koku kazinana kadar surecek bu kavga... Ataturk devrimlerine uzanan sapik eller kirilacaktir.'' ''Nasil oldu sizi oldurmek istemeleri?'' ''Daha onceden haber saldilar. Ama umursamadim ben. 28 Eylul 1970 gunu saat 20.30'da camiden cikmis evime gidiyordum. Cevrede kimseler yoktu. Silah sesleri ile birlikte kendimi attim yere. Kursunlar yanimdan geciyordu, oldugum yerde kaldim. Bir sure sonra kalktim. Kiralik katil beni oldu zannederek patronlarina haber vermeye gitmisti.'' ''Pusu kurdular oyleyse?'' ''Evet, pusu kurdular. Yolumu gozlediler. Camiden cikisimi izlediler.'' ''Sonra polise basvurdunuz.'' ''Beni oldurmek isteyen genci tespit ettim sonra. Gecen yil oldurulen bir eskiyanin kardesi idi. Kandirmislar kendisini herhalde.'' ''Kabul etti mi sizin tespit ettiginiz genc, oldurmek istedigini?'' ''Etmedi tabii.'' ''Nasil calisiyorlar yorede Suleymancilar?'' ''Orumcek agi gibi sariyorlar her yeri. Izinli izinsiz tum Kuran kurslarini ellerine gecirmislerdir bugun Turkiye'de. Ileride buyuk tehlike olacaklardir.'' ''Mugla yoresi nasil?'' ''Fethiye'nin tum koylerindeki Kuran kurslari onlarin elinde. Fethiye merkezindeki dahil. Sapik fikirlerini korpe kafalara sokmak istiyorlar. Bunun yani sira saf vatandaslari avliyorlar.'' ''Sonra karsi cikanlari yok etmek istiyorlar.'' ''Elbet... Iste ben; arkadasim Ramazan Ozdemir buna ornektir. Ramazan'i dovduler.'' ''Bir konuyu ogrenmek istiyorum. Maddi olanaklari nasil Suleymancilarin?''
204

''Kurban Bayrami'nda deri topluyorlar. Topladiklari derileri satip kiralik katil tutuyorlar.'' gretmenlere baski... Bugun cogu koyde dogru durOust ilkokul yokken Kuran kurslari mevcuttur. Din maskesi altinda Ataturk devrimlerinin dusmanligini rahatlikla yapmaktadirlar. Koylulerin dini duygularini somuren sapik fikirli kisiler, birtakim politikacilardan da yardim gormektedirler. Ornegin pek cok Nurcu ve Suleymanci bugun politikanin icindedir. Oy kaygisiyla her sey mubah sayilmaktadir. Nurcular ve Suleymancilarin koylerdeki en buyuk engelleri, ogretmenler. Bugun cogu koyde dogru durust ilkokul yokken Kuran kurslari mevcuttur. Din maskesi altinda Ataturk devrimlerinin dusmanligini rahatlikla yapmaktadirlar. Koylulerin dini duygularini somuren sapik fikirli kisiler, birtakim politikacilardan da yardim gormektedirler. Ornegin pek cok Nurcu ve Suleymanci bugun politikanin icindedir. Oy kaygisiyla her sey mubah sayilmaktadir. Nurcularin ve Suleymancilarin ellerindeki silah ise ''din dusmani'' sozcugudur. Mugla yoresinde kendileriyle gorustugumuz pek cok ogretmen, hayatlarinin tehlikede oldugunu soyledi. Adini aciklayamayacagimiz bir ogretmen ise su ilginc olayi anlatti: ''Bir gun ilkokul 2. sinifta okuyan bir ogrencim, bana Said-i Nursi' yi taniyip tanimadigimi sordu. Ben de kendisine sana kim ogretti bu soruyu dedim? Cunku 8 yasindaki bir cocugun boyle bir soru sormasinin altinda bazi gercekler vardi. Sorusturdum ve ogrendim. Ogrencim yazin Nur okuluna devam edermis.'' Bir baska ogretmenin anisi da soyle: ''Koyun genclerinden birisi bana, Hoca Eefendi biz bir gun sehre inecegiz. Inisimiz cuma gunu olacak ve her yeri altust edecegiz, dedi. Biraz sikistirdim genci. Meger Suleymancilar kandirmis. Suleymancilarin tek amaci bir gun topluca eyleme gecmek.'' Mudur vuruluyor 8 Ocak 1971 Cuma... Koycegiz Lisesi Muduru Nevzat Avci , ogretmen esiyle birlikte cikti evinden, okula geldi ve ogretmenler odasina girdi. Ogretmen arkadaslariyla birlikte her zaman oldugu gibi bir sure konustu, isteklerini saptadi ve odasina girdi. Gazeteleri gozden gecirdi, cayini icti... 1/C sinifinda cografya dersi vardi. Zille birlikte odasindan cikti, koridorda yurumeye basladi. Gurultu yapan siniflari kontrol etti... Bir anda gozu bahcede tek basina dolasan bir ogrenciye takildi... Tanimisti bu ogrenciyi. Bu yil gelmisti. Lise birinci sinifta iki yillik ogrenciydi. Kendi halinde kimseyle konusmayan bir cocuktu. Gecen yil Mugla Lisesi'nde okumus, sinifta kalmisti. ''Celal gelsene buraya...'' diye bagirdi Mudur Nevzat Avci. Celal hic umursamadi, duymazliktan geldi. Mudur bu kez belki duymamistir dusuncesiyle bir kez daha cagirdi... Ogrenci cevap verdi bunun uzerine: ''Ne var be...'' ''Gel bakayim, buraya...'' Lise birinci sinif ogrencisi Celal Irfan agir adimlarla mudure dogru yaklasti, sonra giris kapisindan koridora cikti... ''Neyin var oglum senin?'' ''Sana ne.'' ''Neden dersine girmedin?''
205

''Girmezsem ne olacak?'' ''Zayif dersin mi var?'' ''Sana ne.'' Olayin bundan sonra gelisimini Mudur Nevzat Avci'dan dinleyelim: ''Celal Irfan'a hic cevap vermedim. Belki cani bir seye sikilmis diye dusundum. Fakat gucume gitmisti, bana boyle davranmasi. 14 yillik meslek hayatimda ilk kez boyle bir olayla karsilasiyordum...'' ''Sizinle konusurken disaridaki gibi sakin miydi?'' ''Gayet sakindi, sadece gozleri donuktu, ama suphelenmistim...'' ''Sonra?'' ''Odama gittim. Masama oturup dusunmeye basladim. Acaba ailevi durumu bozuk bir ogrenci mi diye. Sonra not defterimi cikarip karistirmaya basladim. Bir anda kapi acildi ve Celal Irfan iceri girdi. Elinde tabanca vardi. Sadece silah sesini duydum. O elinde silah, gozlerimin icine bakiyordu. Kendimi siktim ama ayaklarim kesilmis, vucudumu sicaklik kaplamisti. Kendimi koltuga biraktim. Gozlerimle 'Yapma Celal' diyordum. Gozlerimi actigim zaman Mugla Devlet Hastanesi'ndeydim. Kursun boynuma isabet etmis, omuz kemigimi parcalamisti...'' Celal Irfan, muduru oldurdugunu sanarak tekrar koridora cikmisti. Bu sirada ogretmen Nurtan Atilmis olaydan habersiz olarak mudurun odasina girmis. Mudur koltugunda oturdugu icin hicbir seyi fark edememis, sonra disari cikmis. Bahcede Celal Irfan'i gormus. Ogretmen Nurtan Atilmis'i dinleyelim simdi de: ''Elinde silah vardi Celal'in. Tetige dokundu. Fakat ates almadi. Bir daha cekti tetigi, yine ates almadi. Ben bu zaman icinde cesmenin arkasina attim kendimi. Bir ogretmen arkadas tabancanin ateslemedigini gorunce uzerine atiliyor Celal'in. Boylece yakaliyor ogrenciyi.'' ''Nasil taniyordunuz Celal'i?'' ''Uslu ogrencilerden biriydi Celal, kendi halindeydi. Okulda dort sakin ogrenci gosterin deseniz, birisi Celal'dir derim...'' ''Celal Irfan'in Nurcu oldugu soyleniyor. Sizin bilginiz var mi bundan? Ornegin din dersi ogretmeni Necati Sunguroglu' na Said-i Nursi'ye ait bazi seyler sormus...'' Diger ogretmenler Omer Bilici ve Izzet Akgul de katildilar konusmamiza. Hepsi Celal'in birkac gun once din dersi ogretmenine Said-i Nursi'nin kitaplari konusunda soru sordugunu, Necati Sunguroglu'nun da ''Birak su sapik adami'' dedigini dogruladi. Olay, Koycegiz'de nefretle karsilanmis, Koycegizliler bu konuda su bilgiyi verdiler bize: ''Celal Irfan'in ailesi Nurcudur. Celal olay gecesi sabaha kadar Said-i Nursi'nin kitaplarini okumus ve sabahleyin namaz kilip okula gitmis... Kendisinin sapik fikirlere kapildigini biliyorduk...'' Celal Irfan'in sinif arkadaslari da Celal'in Nurcular tarafindan kandirildigini soylediler. Ayni siniftan bir ogrenci ise ''Celal bazi gunler kendi kendine konusurdu. Bir defa bana Nurcu oldugunu uzun uzun anlatti'' dedi...
206

Olaydan sonra tevkif edilen 17 yasindaki Celal Irfan su anda Mugla Devlet Hastanesi'nde. Koycegiz Cezaevi'nde intihara kalkistigi icin kaldirildi Celal hastaneye... Keskiyle bogazini kesti ve olumun esiginden dondu. Nicin intihara kalkistigini kimse bilmiyor. Ancak cezaevindeki tutuklular bunu soyle anlatmislar: ''Olay gecesi ve daha onceki geceler yatagindan sicriyordu Celal. Her defasinda ' Kizlar geliyor... Kizlar geliyor... Cekilin oldurecekler kizlar beni. Ciplak geliyor' diye bagirip agliyordu. Olay gecesi ayni seyleri sayikladi ve intihara kalkisti...'' Celal Irfan'in koma halinde kaldirildigi hastanede bogazi dikildi. Ikinci bir intihara kalkistigi takdirde kurtulmasi olanaksiz. Hastanede her gece ayni sekilde sayikliyor... Celal Irfan'in yaraladigi Lise Muduru Nevzat Avci, halen Izmir Devlet Hastanesi'nde tedavi altinda. Celal Irfan'in intihara kalkistigini kendisine anlattigim zaman cok uzuldu. Bu gencin topluma kazandirilmasini istedi. ''Celal'in babasi ciftciymis...'' dedim. ''Cok fakir bir aile, biliyorum.'' ''Celal'le daha once aranizda bir sey gecti mi?'' ''En ufacik bir olay gecmedi...'' Koycegiz'de de sorduk sorusturduk, ayni seyi duyduk. Lise muduru ile ogrenci arasinda hicbir olay gecmemis. O zaman niye yapti bu isi Celal... Sadece bir gece once Nur risaleleri okuyup namaz kilmis... Kendi kendisine konusur, kizlardan kacan bir tipmis... Nicin oldurmek istedi oyleyse lise mudurunu Celal? Henuz aydinliga kavusmadi... Ileride bu isteki gizli elleri ortaya cikaracaktir Turk hakimleri... Bize kalirsa asil suclular ortada dolasiyor deriz. Turkiye Cumhuriyeti'nin Icisleri Bakani'nin ulkesidir Koycegiz... Karabogurtlen, Dalaman ve Fethiye secim yoresidir... Karabogurtlen'de kum gibi kaynamaktadir Nurcular... Suleymancilar, Mugla yoresinde olum sacmaktadirlar. Daha gecenlerde Koycegiz'in Dovusbelen koyunde genclerle Nurcular silahli catisma yapmislar, sonunda koyun gencleri kovalamislar Nurculari... Icisleri Bakani Sayin Haldun Mentesoglu , secim bolgenizden soyle sesleniyor hemserileriniz: ''Biz, polisin sadece universite yurtlarini basmasini okuyoruz gazetelerden. Bugun polisin yapamadigini halk yapiyor Mugla yoresinde. Biz Ataturk devrimlerinin bekcisi olarak sonuna dek surdurecegiz kavgayi. Ama polisin de bize yardimci olmasinin zorunluluguna inaniyoruz. Size son bir defa durumu iletiyoruz.'' Tarikat liselerinde beyinler yikaniyor Turkiye'deki en yaygin ve etkili tarikatlardan biri olan Fethullahcilar, ilkokulu bitirenler arasindan sectikleri gencleri kendi ''ozel'' liselerinde egiterek universiteye hazirliyorlar. ''Fethullahcilar''in denetledigi liseler, universite giris sinavlarinda genellikle ''tulum cikaran okullar'' olarak dikkati cekiyorlar. Derlenen bilgilere gore, gelecegin Fethullahci kadrolarini yetistirmek amaciyla ilkokul sonrasi alip universiteye kadar egittikleri
207

cocuklari Bursa'da ''Ozel Nilufer Lisesi'', Istanbul'da ''Fatih Erkek Lisesi'', Ankara'da ''Ozel Samanyolu Lisesi'', Izmir'de ''Ozel Yamanlar Lisesi'' ve Van'da ''Ozel Serhat Lisesi''nde yetistiriyorlar. Yil: 1993... Ay: Agustos.. Cumhuriyet'ten Gunduz Imsir, Ahmet Sik ve Levent Gencelli, ''Fethullah Okullari'' ni gundeme getirdi... Acaba diger gazeteler ne yapiyorlardi? Sustular... Iste 6 yil once olup bitenler... Fethullahcilar ilkokul mezunlari arasindan sectikleri ogrencileri, kendi denetimlerindeki Nilufer, Fatih Erkek, Samanyolu, Yamanlar ve Serhat adli ozel liselerde egiterek universiteye hazirliyor. Tarikat liseleri Turkiye'deki en yaygin ve etkili tarikatlardan biri olan Fethullahcilar, ilkokulu bitirenler arasindan sectikleri gencleri kendi ''ozel'' liselerinde egiterek universiteye hazirliyorlar. ''Fethullahcilar'' in denetledigi liseler, universite giris sinavlarinda genellikle ''tulum cikaran okullar'' olarak dikkati cekiyorlar. Derlenen bilgilere gore, gelecegin Fethullahci kadrolarini yetistirmek amaciyla ilkokul sonrasi alip universiteye kadar egittikleri cocuklari Bursa'da ''Ozel Nilufer Lisesi'' , Istanbul'da ''Fatih Erkek Lisesi'' , Ankara'da ''Ozel Samanyolu Lisesi'' , Izmir'de ''Ozel Yamanlar Lisesi'' ve Van'da ''Ozel Serhat Lisesi'' nde yetistiriyorlar. Egitim kurumlarini kullanarak gelecegin devlet yoneticilerini kendi yandaslari kanaliyla ele gecirmeye yonelen bu cok yonlu ve uzun erimli ''strateji'' nin destekcilerinden birinin kuruculari arasinda ''unlu'' gazeteci Fehmi Koru 'nun da bulundugu Ensar Vakfi oldugu soyleniyor. Bir tur ''ozel imam-hatip lisesi'' niteligini tasidigi ileri surulen bu egitim kurumlarinda ogrenciler, normal ortaokul ve lise derslerinin yani sira yogun bir din egitimi de goruyorlar. Bu okullardaki cocuklarin gerek yatacaklari ogrenci yurtlari, gerekse yaz tatilleri, ayni seriatci gucler tarafindan orgutleniyor. Ogrenciler, genellikle bu okullara ait pansiyonlarda ya da ayni tarikata bagli kisilere ait ogrenci yurtlarinda kaliyorlar. Yaz tatillerinde de bu ogrencilerin biraz ''tatil'' , daha cok da ''dinsel egitim'' yaptiklari yaz kamplari kuruluyor. Cumhuriyet muhabirleri, bu okullarin en unlulerinden biri olan Bursa ''Ozel Nilufer Lisesi'' ile ilgili ilginc bilgiler derlediler ve Avsa Adasi'nda acilan ayni ''lise'' ye ait yaz kampina girdiler. Ozel Nilufer Lisesi, Bursa'da ''Fethullahci'' gorusu benimseyenlerin denetim ve yonetiminde olmasiyla taniniyor. Adeta ''ozel imam-hatip lisesi'' konumunda oldugu belirtilen Ozel Nilufer Lisesi, asiri dinci ailelerin cocuklarini gonderdikleri, pansiyonu da bulunan bir okul. Okula sadece erkek ogrenci kabul ediliyor. Okulda bayan ogretmen ve bayan gorevli calistirilmiyor. Okulun ogrencileri OSS ve OYS'de ''tulum'' cikarmakla taniniyorlar. Nitekim lise, 1991-92 ogretim yilinda basari siralamasinda OSYM kayitlarina gore Bursa birincisi. Okulun yonetim birimlerinin bulundugu katlara, gorevliler ve konuklar ayakkabilarini kapida cikararak girebiliyorlar. Okul yonetimi, sadece kendi dogrultularindaki eylemleri ya da etkinlikleri goruntulemek isteyen gazetecileri okula aliyor. Okul yonetiminin bir baska ozelligi de her yil ramazan ayinda Bursa burokrasisine iftar yemegi vermesi. Bu iftarlara ANAP doneminin Bursa valilerinden Erol Cakir ile donemin Emniyet Muduru Yahya Soy 'un da katildiklari biliniyor. Okul yonetimi, kendi gorusu disindaki tum ilgili ve yetkili kisiler icin kapali kutu. Lise, ilk olarak Bursa-Istanbul yolu uzerinde bulunan Ozel Baran Lisesi'nin bir bolumunu kiralayarak ogretime
208

basladi. Daha sonra Nilufer Belediyesi sinirlari icinde yer alan Besevler semtine tasindi. 1988'den bu yana ogretime burada devam ediyor.

Üniversiteye hazırlık
Mezun olan öğrencilerin tamamı, ayni nitelikteki özel dershaneler tarafından ''özel statülü öğrenci'' kaydıyla üniversitelere hazırlanıyorlar. Bu ogrencilerin gittikleri dershane de Bursa'da pek unlu: ''Yesilirmak Dershaneleri'' ile Ozel Nilufer Lisesi arasinda cok ozel bir bag var. Bu bag, ''Fethullahci'' lik ortak paydasindan ayri olarak ''Silm Ozel Egitim Tesisleri AS'' de ortaya cikiyor. Ozel Nilufer Lisesi'nin sahibi konumunda bulunan bu sirketin yonetim kurulunda yer alan M. Ali Yayikci , ayni zamanda ''Yesilirmak Dershaneleri'' nin de sahibi. Silm Ozel Egitim hizmetleri AS, Bursa'da birbirleriyle ic ice gorunen bu kuruluslarin ana sirketi gorunumunde. Ozel Nilufer Lisesi'ni yakindan taniyan bir egitimcinin su sozleri hayli anlamli: ''Liseyi bitiren ve dershanede universite sinavina hazirlananlarin tercihi, uc asagi bes yukari ayni. Hemen hepsinin tercihleri siyasal, hukuk ve sosyal bilimler dallarinda yogunlasiyor. Maddi durumu elvermeyen basarili ogrenciler, dini vakiflarin katkilariyla okutuluyor. Okulun ortaokul ve lise bolumlerine talep olaganustu. Ilkokul son sinif ogrencileri, bu gorusteki kisiler tarafindan ozel olarak taraniyor, basarili bulunanlar velilerinden izin alinarak Ozel Nilufer Lisesi'ne kaydediliyor.'' Yesilirmak Dershaneleri'nin Bursa'da bir ozel pansiyonu da bulunuyor. Yesilirmak Dershaneleri Ortaogretim Erkek Ogrenci Pansiyonu, Maksem Caddesi 46 numarada bulunuyor. Dershaneye devam eden, Bursa disindan gelen ogrenciler bu yurtta yatiriliyor. Bu yurdun sorumlusu da yine Mehmet Ali Yayikci. Turkiye'nin cesitli illerinden gelen ve ''Fethullahci'' goruse sahip ogrenci ve egiticilerin barindirildigi kamp, Avsa Adasi'nin en sessiz ve sakin koyunda kurulu. Kampin bulundugu koya hic kimse sokulmuyor. Gun boyu dini egitim ve karate dersleri verilen kampta duzen, egitimcilerin hoparlorlerden yayimladiklari komutlarla saglaniyor. On beser gun suren donemlerde, 200'u askin ogrenci kampta egitim goruyor. Ogrenciler, odalardan cikarilan somyalarin yerine konan doseklerin uzerinde yatiyorlar. Kamp hakkinda Erdek Cumhuriyet Bassavciligi'na da suc duyurusunda bulunuldugu ogrenildi. Bunun uzerine harekete gecen Marmara ve Avsa Adasi'ndan sorumlu jandarma, ''Beyaz Saray'' adli kampa ani bir baskin duzenledi. Soz konusu kampla ilgili olarak yaklasik 1 aydan beri yogun ihbarlar aldiklarini belirten Marmara Adasi Kaymakam Vekili Ahmet Ozen, ''Yapilan ihbarlarda cesitli ortak ozellikler mevcuttu. Kamp siki bir aramadan gecirildi. Ancak herhangi bir suc unsuruna rastlanilmadi. Arastirmalarimiz suruyor'' dedi. Balikesir Valiligi'nden temmuz-agustos aylari icin ''Bursa Ozel Nilufer Lisesi Ogrenci Yaz Kampi'' adi altinda izin alinan, ''kus ucmaz, kervan gecmez'' bir yerde kurulan kampta ogrenciler, hicbir sekilde adaya inemiyor. Ancak iclerinden belirli kisiler, her gun ekmek ve gazete almak icin ada merkezine ugrayabiliyor. Kampta, Turkiye'nin cesitli yerlerinden gelen ogrenciler var. Erdek'ten Avsa'ya gunluk turlar duzenleyen Gazep Kaptan, Yildiz 1 ve Yilmaz Kaptan motorlariyla kamp merkezine getirilmisler. Her grup, baslarinda kendi hocalariyla geliyor. Hatta her grubun ascisi bile farkli. Surekli gida maddeleri depoluyorlar. Gezi motorlari, yiyecekleri getirdigi zaman ogrenciler sahilde siralanip elden ele vererek motele tasiyorlar. Ogrenciler, beser
209

kisilik odalarda kaliyor. Aksam yemeginden sonra ogrenciler bir salonda toplaniyor ve teypten vaazlar dinliyor, Kuran okuyorlar. Cuma namazlarini iclerinde gorevli birisi kildiriyor. Kampta gorevli, yaslari 25 ile 40 arasinda degisen kisiler tarafindan motelin bulundugu kisma kimse sokulmuyor. Kumsalin adeta parsellendigini belirten gorgu taniklari, ''Kumsaldan gecmek isteyenlere 'Kimsin, nereye gidiyorsun?' seklinde sorular soruyorlar. Sonra da 'Burasi dini bir kampa ait, gecmek yasak' diyerek geri ceviriyorlar'' seklinde konusuyorlar. Ensar Vakfi Kamptaki bazi ogrencilerin de ''Ensar Vakfi Haber Bulteni'' adinda bir dergiyi adada bulunan bazi cami imamlarina dagittigi ogrenildi. Ayrica kamp muduru oldugu ogrenilen Adem Demiralay ve Mustafa Sabuncu adli kisiler tarafindan dikkat cekmemek icin imamlara adadan bazi cocuklari ucretsiz kamplarina getirebilecekleri de soylenmis. Kampa ogrenci aliminin Bursa'da ''Fethullahci'' gorus yanlisi Ozel Nilufer Lisesi yoneticilerinin organizasyonuyla yapildigi anlasiliyor. Soz konusu irticai egitim kampinin, Istanbul'da kurulu, yonetim kurulu baskanligini Tanju Zabun 'un yaptigi ''Zabun Turizm'' den bes yilligina kiralandigi ve Balikesir Valiligi'nden iki ayligina izin alindigi ogrenildi. Tarikat pansiyonlari... Kusadasi, Manisa, Fethiye yorelerindeki ''tarikat kamplari'' ni Cumhuriyet muhabirleri ortaya cikarinca, yobazlar birden ayaga kalktilar. Cumhuriyet'e, ''Cumhuriyetle yasit 70 yillik gazete'' suclamasiyla gercek yuzlerini saklamaya, ortmeye calistilar. Bu kisiler koselerinde, ozel TV kanallarinda sik sik neler soyluyorlardi? Soyle: ''Seriat duzenine dayali Islam devleti...'' 'Cokseslilik' maskesi takiyorlar 1983 yilindan sonra ''tarikat pansiyonlari''nin sayisi hizla artti. Trabzon'dan Erzurum'a, Gaziantep'ten Denizli'ye, Afyon'dan Bursa'ya ve Balikesir'e dek bir ''tarikat agi'' kuruldu. Bunlar daha sonra ''vakif kimligine'' burunup ANAP iktidarinca da parasal olarak desteklendi. Bu kisilerin uzaktan yakindan ''demokrasi'' ile iliskileri yoktu. Zaten bunu da acik secik her yerde soyluyorlardi. Kurulu duzeni yikip yerine ''ummetci bir toplum'' yaratmak istiyorlardi. Gazetelerin kimi donek Marksist kose yazarlari da bu kisilere ''canak tutuyor'' ; demokrasi, dusunce ozgurlugu ve cokseslilik adi altinda onlari sarip sarmaliyorlardi. Turkiye'de izinsiz olarak egitim yapan ''yatili Kuran kurslari'' , 12 Eylul 1980 sonrasi ''Kurs ve Okul Talebelerine Yardim Dernegi Pansiyonu'' adi altinda calismaya basladi. Yaslari 7-15 arasindaki cocuklar, tarikat yoneticilerince orgutlu bir bicimde yurdun dort kosesinden toplanip pansiyonlara yerlestiriliyordu. Burada tek amac vardi, o da suydu: ''Yoksul ailelerin cocuklari toplanacak ve onlar egitilecek...'' Tarikatlarin ogrenci yurtlarinda yatan bu ogrenciler (kiz ve erkek ogrencilerin pansiyonlari ayri ayriydi) gunduzleri okula gidiyor, aksamlari ise pansiyonlarda tarikat egitimi goruyorlardi. 1983 yilindan sonra ''tarikat pansiyonlari'' nin sayisi hizla artti. Trabzon'dan Erzurum'a, Gaziantep'ten Denizli'ye, Afyon'dan Bursa'ya ve Balikesir'e dek bir ''tarikat agi'' kuruldu. Bunlar daha sonra ''vakif kimligine'' burunup
210

ANAP iktidarinca da parasal olarak desteklendi. Unutmadan hemen ekleyelim: 12 Eylul'un cuntaci ve ustelik ''katiksiz Ataturk (!) pasalari'' , tarikatlarin malvarligina, yurtlarina el koymadi; onlari korudu, kolladi. Cunku tarikatcilarin onde gelenleri, o donemde cuntaci, Ataturkcu (!) pasalarin pesinde ibrikle dolasiyor, ulkenin bolunmez butunlugu icin calisiyorlardi... Evet iktidarda ANAP vardi ve tarikatlar bu partinin kuyruguna takilmislardi artik. Basta Icisleri olmak uzere tum bakanliklarda orgutleniyor, kurduklari dershanelerle askeri liselere siziyorlardi. Ornek mi?.. Belki kimi okurlarimiz animsar Akyazili Vakfi'ni. Bu vakif, yurdun dort bir yonunden - zellikle kirsal o kesimden- yoksul aile cocuklarini toplayip getiren bir tarikat kurulusudur. Bugun Turkiye'nin pek cok yerlesim biriminde Akyazili Dershaneleri ve okullari ''orumcek agi'' gibi yaygindir. 1987 yilinda Izmir DGM'de ilginc bir dava basladi. Dinlenen taniklarin 23'u Maltepe Askeri Lisesi'nde ogrenciydi. Iste saniklardan Mustafa Gonulal 'in o tarihte DGM tutanaklarina gecen ifadesi: ''Akyazili Dershanesi'nde 20 gun kadar kaldim. Bilahare kursu ikmal ettikten sonra Maltepe Askeri Lisesi'ne girebilmem icin saglik kurulundan gecerek rapor almam gerekiyordu. Once ozel bir klinikte muayene oldum. Belkemigimde bir ariza oldugu icin askeri liseye giremeyecektim. Ali Zeybek bizim din dersi ogretmenimizdi. Benim yerime bir baskasini muayeneye soktu. Benim belgelerim uzerindeki fotograflari, tanimadigim o kisinin fotograflariyla degistirdi. Tanimadigim kisi saglam ciktigi icin de ben Maltepe Askeri Lisesi'ne kaydoldum.'' 1971 dogumlu Taner Dundar: ''Rapor almak icin Ankara'dan Izmir'e geldik. Hatay'da ilahiyat fakultesinin ust taraflarinda bir eve yerlestik. Burada bir ay kaldik. Bu arada baska evlere gidip geliyorduk. Belimden rahatsiz oldugum icin benim yerime Necdet Durmak adli kisi askeri hastanede muayene oldu. Bu kolayligi Ibrahim Belge yapti. Ayrica Ibrahim Belge, evde bulundugu sirada Said-i Nursi 'nin Risale-i Nur adli kitabini okuyarak bize aciklamalarda bulunuyordu. Sizinti dergisi ve bazi kitaplari okuyordu. Bu duzenin iyi olmadigini, Fethullah Hoca'nin sayesinde ileride bu duzenin degiserek yerine seriat duzeninin gelecegini soyluyordu. Bu arada yanimda Murat Bulut, Necdet Durmaz, Murat Altin ve Polat Cicek bulunuyordu.'' Turk Silahli Kuvvetleri bunyesindeki askeri okullara ''tarikat pansiyonlarinda'' yetistirilip sizdirilan 92 ogrencinin kaydi, yine 1987 yilinda haziran ayinda silindi... Bizim tum bu anlattiklarimiz, ''cokseslilik'' maskesiyle ortalikta dolasanlara, kanli Sivas olaylarini yaratanlara sanirim isik tutuyordu. O nedenle de Cumhuriyet gazetesine karsi ayni cevrelerden saldiri geliyordu. Yobaz cevrelerin tek amaclari vardi. Artik bunu her yerde acik secik soyluyorlardi: ''Ataturk cumhuriyetini yikmak ve yerine seriat duzenini getirmek...'' Susacak miydik?.. 24.7.1993. Laiklik düşmanları... Adi ve adresi bizde sakli olan bir genc okurumuz, gonderdigi mektupta, ''kara irtica'' nin nasil boy attigini anlatiyor uzun
211

uzun. Okurumuz soyle sesleniyor: ''27 yasinda, Ankara Universitesi Ziraat Fakultesi'nden mezun bir ziraat muhendisiyim. Simdiye kadarki gozlemlerim sonucu, ulkemizin butunuyle Sivas'taki igrenc olaylara gebe oldugunu dusunuyorum. Koltuk sevdalisi politikacilarin, servet duskunu zuppelerin, emperyalist guclerin emellerine usaklik eden yavsaklarin katkisiyla, benligini yitirmis bir nesil yetistirilmistir...'' Okurumuz ''Onun icin'' deyip ekliyor: ''Saygi duydugum degerlere hakaret eden vatan hainlerini sikayet edecegim bir devlet memuru olmadigini dusunuyorum. Ataturk'e sovme modasinin yasandigi, insani degerlerin ortacaga dondurulmek istendigi bir zamanda, bizim gibi dusunen genclere sizlerin sahip cikacaginiza inaniyoruz...'' Genc okurumuz, 1993 Turkiyesi'nde yasanan cagdisi olaylara deginiyor. Kisinin yasama hakkinin elinden alindigini; Sivas, Basbaglar, Bahcesaray ornegiyle veriyor. Ardindan da seksenli yillarda yasadigi olaylari anlatiyor... Soyle diyor okurumuz: ''Seksenli yillarda ogrenimini tamamlamis bir vatandas olarak, nasil bir ogrenim ve egitime tabi tutuldugumuzu, sizlere anlatmak istedim. Usak'in Esme Lisesi son sinifindayken Suleyman Tirtil ismindeki biyoloji ogretmenimizin, Ataturk'e dil uzatmaya basladigini duyduk. Bu sahis, bizleri universite sinavlarina hazirlik amaciyla Izmir'de Akyazili isminde bir dershaneye kayit ettirdi. Arkadaslarimin cogunlugu bunlara ait yurtlarda kaldi (yil 1984). Bir aylik kurs bitiminde otuz arkadasimizin, laiklik dusmani, seriat tutkunu bir tavir aldiklarini gordum. Bunlardan alti arkadas, imam-hatipten lisemize gelmisti: Ozellikle bu arkadaslarimizdan ucu, Ankara Universitesi Hukuk Fakultesi'ne, diger ucu de Siyasal Bilimler Fakultesi'ne kayit oldular. Ben ise Erzurum Ataturk Universitesi Ziraat Fakultesi'ne yerlestim. Daha ilk kayda gittigim gun, universitenin kapisinda beni bazi kisiler karsiladi. Ev kiraladiklarini ve yanlarina arkadas aradiklarini soylediler. Okula basladigimda, beni evlerine goturduler (Bu tip dini egitim veren ve Turkiye dusmani gencler yetistiren 50 adet ev vardi). Eve uyum saglayamadigim gerekcesiyle, beni Erzurum'da Selcuk adinda bir yurda yerlestirdiler. Bir aya yakin bir sure iclerinde kaldim. Fikirlerim uyusmadigi icin Kredi Yurtlar Kurumu'nda yurt cikar cikmaz yanlarindan ayrildim. Pesimi bir yil boyunca birakmadilar. Bu evlerde ve yurtlarda, ilkokullusundan universitelisine kadar insanlar kaliyordu. Gunde yedi saat Said-i Nursi diye bir yobazin fikirlerini ders olarak ogretiyorlardi. Bu evlerde kalanlardan universiteye gidenler, okullarina hic gitmiyorlardi. Sinavlardan sinavlara fakulteye ugruyorlar, diger zamanlarda bazi kisileri kazanmak icin faaliyetlerde bulunuyorlardi. Yakacak, yag, seker, peynir ve et gibi yiyecekler, toplu olarak Ankara'dan bazi bakanliklardan geliyordu. Devlet yurduna ciktigimda, gordum ki buralarda da ayni tip dusunceye sahip insanlar hakimdi. Bir Cumhuriyet, bir Milliyet gazetesini gizli okuyabiliyorduk. Universitenin yemekhanesinden baska, acik hicbir yer yoktu. Kantinlerimizin acilmasi icin rektorluge ve valilige muracaat ettiysek de actiramadik. Ramazanin besinci gunu, yemekhaneyi yaklasik 200 kadar kisi basti ve yemek yiyen arkadaslarimizi dovmeye basladilar. Polisler geldi, olay onlendi, fakat karakola goturulen arkadaslarin hepsi yemek yiyenlerdendi. 'Turkiye laiktir' diyen devlet adamlarina muracaatlarimiz sonucsuz kaldi. Gece sahura kalkmayan arkadaslarimizla birlikte her tur baskiya maruz kaldik. Ayrica sunu da soyleyeyim ki, fakultemdeki ozellikle arastirma gorevlisi ve doktorlar, ayni fikirde insanlar oldugu icin, sinav sorulari uc gun onceden muritlere dagitiliyordu.'' Okurumuz daha sonra, Ataturk Universitesi'nden Ankara Ziraat Fakultesi'ne yatay gecis yapiyor ve 1989 yilinda birincilikle mezun oluyor. Ondan sonra? Askerligini yapiyor. Universitede arastirma gorevlisi olarak kalmak istiyor. Ama cok zor. Cunku koktendinciler, ona ''gecit'' vermiyor. Sonunda bir kooperatife giriyor. Simdilerde Ege'de bir ilcede gorev yapiyor. Salihli'deki Bozdag Ogrenci Yurdu'nda, Korfez Dershanesi'nde neler olup bittigini anlatiyor uzun uzun. Kale Imam Hatip Ogrenci Yurdu'ndaki ''seriat tutkunlari'' nin calismalarini yansitiyor. Turkiye, ''irticanin karanligina'' dogru, hizla suruklenmek isteniyor... Neredesiniz Ataturk devrimlerinin savunuculari; soyler misiniz, neredesiniz?
212

Bu yilginliginiz, bu sessizliginiz, bu korkakliginiz, bu umursamazliginiz neden? Soyler misiniz? 'Sanki oyun oynuyorlar' Nurculuk konusunda ''yuzeysel bilgilerle'' yapilacak bir degerlendirme; Nurcularin ve onlarin zamanin icinde gelisen turevlerinin kendi ilkelerinden uzaklastiklarini gosteriyor. Modern gorunumleri altina gizledikleri din devleti amacina ulasmak icin her yolu mesru sayacak olcude siyasallasiyorlardi. Oysa Nurculugun amaci ''imani kurtarmak, kalplere ilahi imani yerlestirmek ve katiyen siyasetle ugrasmamaktan ibaret'' sayilmisti. Islamiyetle siyaset arasina boyle bir sinir koyan Said Nursi, ozel konusmalarinda tedbiri elden birakmiyor ''siyasetin Islamiyete ait olabilecegini'' soylemekten kendini alamiyordu. Fethullah Gulen kim? Bir emekli vaiz... Okullar, yurtlar, hastaneler, sirketler... Yillardir Gulen'in maskesini indiriyorduk!.. Ama kimseden 'tik' cikmiyordu... Erbil Tusalp , 9 Temmuz 1994 yilinda Cumhuriyet'te ''Din, Ticaret ve Siyaset'' baslikli yazi dizisinde 'Isik Evleri' ni anlatiyor, ben ise ''Fethullahcilari'' her gun koseme tasiyordum... Peki tum bunlar yazilip cizilirken siyasal ve devlet erki ne yapiyordu? Medya neden susuyor, hic umursamiyordu? Sadece seyrediyordu... Sahte saglik raporlariyla askeri liselere nasil ogrenci sokuluyordu, Akyazili Vakfi hangi amacla kurulmustu? Ne demistik? Medya susuyordu! Herkes Fethullahci kesilmisti... Ankara Gazi Ciftligi'nde bir ev, Kecioren'de Meltem Apartmani,Aydinlikevler'de bir kurs, Siteler Ulubey'de bir baska ev, Cebeci'de Nur Apartmani'nda, Istanbul Cengelkoy, Kadikoy, Cukurbostan, Topkapi, Gungoren, Bakirkoy, Bayrampasa ve Beyazit'taki evler ve kurslarda; Kayseri, Manisa, Aydin, Samsun, Eskisehir'de evler, yurtlar ve dershanelerde, ''Islami yasamak isteyen'' insanlar uretiliyordu. ''Parasiz ozel kurslarda, derslerde ayri olarak ogrencilere dini egitim verildigi, namaz kildirildigi, zaman zaman Nur Risaleleri'nin okunup aciklandigi ve seriati ovucu sozler soylendigi, askeri lise sinavlarina girecek ogrencilerden bazilarinin imtihan yerlerine bizzat kurs gorevlileri tarafindan goturuldukleri, kendilerine imtihan suresince yatacak yer ve yiyecek saglandigi; kazanan ogrencilerin saglik muayenelerinde curuk cikarak askeri liseye kayit haklarini kaybetmemeleri icin her yolu denedikleri, hatta muayene kagitlarindaki fotograflari degistirerek ve sahtekarlik yaparak, sakat ogrencilerin yerine saglam ogrencileri muayeneye sokup saglam raporu aldiklari; Izmir Maltepe Askeri Lisesi'nde ogrenimlerine baslamalarindan sonra bu ogrencilerle temaslarini surdurdukleri; hafta sonlarinda bunlari arkadaslariyla 4-5 kisilik gruplar halinde, belli yerlerden ozel arabalarla alip, Izmir'de Hatay, Balcova, Buca, Bozkaya ve Yesilyurt gibi semtlerde bulunan cemiyet mensubu kisilere ait evlere ve Basmane'deki... adli bir ticarethanenin ust katindaki odaya goturup onlara yemek yedirdikleri, video ve bilgisayar oyunlariyla hosca vakit gecirmelerini sagladiklari, daha sonra da dini konularda filmler izlettirildigi saptaniyordu.
213

Orgutculuk oynuyorlardi Sanik olarak yargic karsisina cikarilan 14 ''seriat kurbaninin'' savunmalarinda soyledikleriyse, cok daha korkunctu. Oyun caginda yatili ogrenci olmanin verdigi sikintiyla, orgutculuk oynayan cocuklar gibiydiler. Gizli bulusma yerleri, son model arabalar, izleniyor olma heyecani, sir saklamanin hoslugu, birkac saat olsa da uniformalarindan kurtulma sevinci, kurslar, yemekler, videolar, elektronik oyunlar, sehirlerarasi yolculuklar, yaz kamplari ve yeni insanlarla bir arada olmanin cekiciligiyle oynanan ''bir oyunun'' icindeydiler. ''Izmir Devlet Guvenlik Mahkemesi'nin 13.12.1988 tarih ve 1987/86 esas, 1988/72 karar sayili karar ve Yargitay 9. Ceza Dairesi'nin 18.1.1988 tarih ve 1987/ 5315 esas, 1988/386 karar sayili onayi'' bunlarin ne anlama geldigini anlatiyor olsa da, kucucuk cocuklari bu ''karanlik oyunun'' icine batmaktan kimse kurtaramiyordu: ''Karnini dahi doyuramayan nice yoksul ogrenciler ortada dururken, her turlu ihtiyaclari devlet tarafindan karsilanan askeri lise ogrencilerine kucak acip; onlari hafta sonu tatillerinde gruplar halinde degisik evlerde toplayarak yedirip icirip, atari, video gibi oldukca pahali elektronik aletlerle eglendirmeyi iyi niyetle yapilmis hayirsever bir faaliyet olarak izah etmek mumkun degildir. Askeri lise ogrencilerine hicbir maddi karsilik gozetilmeksizin yapilan fedakarliklarin mutlaka bir bedeli olacaktir. Iste bu bedel de, davamiza konu olan illegal Nurculuk cemiyetinin fikirlerinin yayilmasi ve ileride devletin ust kademelerinde yetki ve gorev alacak genclerin Nurculuga kazandirilarak, nihai amaca ulasmada karsilasilabilecek bazi engellerin ortadan kaldirilmasidir.'' Yaslari 15-16 olan cocuklar, anlatilanlari elbette ilgiyle dinliyorlardi. A.S.'nin ''Said Nursi'nin yobaz olup olmadigi'' sorusunu, H.U., ''Yobaz olur mu, o kitap yazmis aydindir. Alay komutanligi yapmis bir kisidir'' diye yanitliyordu. On besinde koskoca adamlar, ulke sorunlarini tartisiyorlardi. Sanik E.T., Salihli'den A.G. ile Soma'dan S.S.'yi, yaz tatilinde, Urla'daki bir kampa goturuyordu. Yuzuyor, gunesleniyor ve soylesiyorlardi. Kod adlari Osman, Erkan, Yakup, Fatih olan kisiler, Nur Risaleleri'ni okuyup acikliyorlar ve seriatin faydalarindan soz ediyorlar; herkesten kesin gizlilik istiyorlardi. On altisinda buyuk askerler, ilan edilmemis bir savasi yasiyorlardi. Kucucuk cocuklarin gelecekleri uzerinde oynanan bu acimasiz oyun, okuldan atilmalarla, yargilanmalarla ve cezaevleriyle sonuclanacakti. Onlari bu oyuna sokanlara ise bir dergiye yorum yazmaktan baska yapilacak hicbir sey kalmayacakti. Modern gorunumleriyle demokrasi postuna burunecekler; ''Askerin tanrisina yakarmasi serbest ama, tarikata girmesi yasak'' baslikli ucuz elestirileri, tarihin yargisina birakacaklardi. Kimi eline silah alip Allah askina oldurmeye baslayacak, kimi Nurculugun yeni karanlik yorumlarinda kosturacakti. Anayasalari Kuran Onlar basindan beri ''Kuran'dan baska anayasa'' tanimadilar. Ama simdilik yururlukte olan anayasada ''Belli bir inanc ve dinsel gorusu benimsemek, inanmak hakki; bu inanca bagli olarak, ibadet, toren ve ayin yapabilmek hakki; orgutlenmek ve cemaat olusturmak hakki; dinsel goruslerini aciklamak, ibadete katilmak hakki; devletten dinsel inanclarina saldirilarin onlenmesini isteme hakki'' gibi temel hak ve ozgurlukleri vardi. Madem anayasal haklariydi; o zaman bu haklarini, cami, kisla ve okul demeden her yerde kullanabilmeliydiler. Oysa onlarin ''gormedikleri'' medyadaki yandaslarinin ''gostermek istedikleri'' kucuk bir ayrinti daha vardi. Tartismanin bu noktasinda susuyor, konusmuyor ve duymuyorlardi. ''Hic kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel duzenini kismen de olsa, din kurallarina dayandiramazdi. Siyasi veya kisisel cikar yahut nufuz saglama amaciyla, her ne suretle olursa olsun, din veya din duygularini yahut dince kutsal sayilan seyleri istismar edemez ve kotuye kullanamazdi.'' Seriat karsitlarinin bu haklari ''Islam modernizmi'' ya da ''devleti Islamla baristirma'' gibi dis kaynakli projeler arasinda ''gurultuye'' getiriliyordu.
214

Hem Nurcu hem de demokrat Nurculuk konusunda ''yuzeysel bilgilerle'' yapilacak bir degerlendirme; Nurcularin ve onlarin zamanin icinde gelisen turevlerinin kendi ilkelerinden uzaklastiklarini gosteriyor. Modern gorunumleri altina gizledikleri din devleti amacina ulasmak icin her yolu mesru sayacak olcude siyasallasiyorlardi. Oysa Nurculugun amaci ''imani kurtarmak, kalplere ilahi imani yerlestirmek ve katiyen siyasetle ugrasmamaktan ibaret'' sayilmisti. Islamiyetle siyaset arasina boyle bir sinir koyan Said Nursi , ozel konusmalarinda tedbiri elden birakmiyor ''siyasetin Islamiyete ait olabilecegini'' soylemekten kendini alamiyordu. Nurculugun gunumuze uzanan, zaman icindeki izdusumlerinin ''inandiklari gibi yasamak'' adiyla sunduklari; inanc ozgurlugune dayandirmaya kalkistiklari politika, iste bu noktada gercek yuzunu gosteriyor. Said Nursi'nin inandiklarina ve onerdiklerine inaniyorlarsa, onun yolunu izliyorlarsa; siyaset bilimi acisindan demokrasi yanlisi gorunmeleri olanaksiz. Cunku ''Gercekten Nurculuga gore devletin resmi dini bulunmali, hukumet seriatin koruyuculugunu yapmali, anayasa Kuran olmalidir. Devlet yonetimi de bir ulema heyetine birakilmalidir. Bu bakimdan Said Nursi'ye gore laikligi ilke olarak koyan cumhuriyet anayasalari, seriat esaslarina aykiridir.'' Hem demokrasiden yana gorunup hem de Nurcu olmanin pratigi olmadigi gibi; bilimden yana Nurcu olmanin da gecerliligi yok. Cagdas olculeri benimseyen bir insanin, Nurcu olmasi olanaksiz. Cunku; ''Kendisinde insanustu yetenekler varsayan Said Nursi, kirk dakikada kitaplar yazmakta, gunde yuz para veya bir kurusla gecinmekte, yiyip icmeden yasayabilmektedir. Dogaustu guclerle donatildigini iddia ederken, 'Bir yasindaki bebeklerin bile kendi manevi varligini hissedip, kosarak ellerinden optukleri' ni belirtmektedir.'' Nurculugun bilimle iliskisinin olcusunu ''Nurcularla, 'fevkalbeser' bir kisi ve Ibn-i Sina'yi, Ibn-i Rust'u ve Farabi'yi geride birakan; bizzat muannit filozoflari hayretlere garkeden, bircoklarini imana getiren'' bir bilgin sayilan Said Nursi'nin kendi sozlerinden cikarmak olasi. O, ornegin elektrik, meteor gibi fizik ve astronomik olaylarin bilimsel aciklamasini dine aykiri buluyordu. ''Bunlarin hepsinin izahinin Kuran'da mevcut oldugunu'' soyluyor; bu aciklamalarin fizik kanunlarina gore yapilmasini ''Kuran'in kudretine ve hikmetine aykiri dusecegi'' saviyla reddediyordu. Zaman zaman ''birlik beraberlik'' nutuklari atmalari, ''Turkluk-Kurtluk'' ayrimina karsi cikiyor gorunerek ''Buyuk Turk Milleti'' kurnazligina basvurmalari da inandirici olmuyor. Ustelik bu tutumlari Nurculuk ogretisiyle de celisiyor. Cunku Said Nursi, baskaldiri eylemlerine katilacak olcude bir Kurt milliyetcisiydi. Risalelerinde ''Ey Turkler ve Kurtler'' diye basliyor; ''Ulusal Kurtulus'u Islami kurtarmak'' kosuluyla destekliyor; Kurtulus'u ''Garplilasmak bahanesi altinda seairi Islamiye aleyhine bir cereyan'' olarak yorumluyordu. Boylesi goruslerle, oyun cagindaki cocuklari kandirabiliyor; oteki dunyanin umutlariyla gencleri kolayca yaniltiyorlardi. Yetiskinlerin uzattiklari oltayi ise, ''Vakif, dernek, kooperatif, dershane, okul'' gibi cikar iliskileriyle yemliyorlardi. Karsitlarinin siyasal terminolojisi ile tavladiklari entelektuelleri de ''Musluman aydin'' ya da ''Islamla barisma'' tuzagina dusuruyorlardi. Seriat duzeni ozlemlerini gizlemek icin bin bir surat kiliginda dolasiyor olsalar da, amaclarindan asla vazgecmiyorlardi. Kelebek gibi ucup, ari gibi soktuklari, 1993 yilinin subat ayinda, belgeleriyle bir kez daha ortaya cikacakti. Harp Okullari Yasa Tasarisi'ni gorusen, Turkiye Buyuk Millet Meclisi Milli Egitim Komisyonu'nda baslangicta her sey normal gidiyordu. Tasarinin harp okullarina alinacak ogrencilerle ilgili 37. maddesine komisyonda yapilan bir eklemeyle, okul kapilari imam-hatip lisesi mezunlarina aciliverdi. Demokrasinin dayanilmaz agirligi karsisinda daha fazla direnemeyen SHP ve CHP'liler, ANAP'li tarikatci Bulent Caparoglu 'nun eski bir pazarligi animsatmasina cok kizdilar. Caparoglu'na gore bu tasari Meclis'e ilk kez gelmiyordu ve daha once ANAP ve CHP arasinda gorus birligi saglanmisti. SHP'liler CHP Genel Sekreteri'nin ''Imam-hatipliler vali olabiliyorlarsa'' diye baslayan atagina komisyonda bir degisiklik onergesi ile yanit verdiler. Komisyonun SHP'li uc uyesinin imzasini tasiyan bu onerge ile tasaridaki ''fen kolu'' kosulunun yanina ''edebiyat kolu'' da ekleniveriyordu. Sosyal
215

demokratlarin katkilariyla boylece, imam-hatiplilere ordu yolu aciliyor, takkeler sevincten havaya firlatiliyordu. ''Yuzde 99'u Musluman olan'' Turkiye'de siyasi partiler, ilkelerini rafa kaldirmislar, hicbir ayrim gozetmeden dindarlarin da, dincilerin de oylarina goz dikmislerdi. Sorun Milli Savunma Komisyonu'nda cozumlenecek, Islami duzen yanlilarinin Silahli Kuvvetleri ele gecirme istahlari kursaklarinda kalacakti. Seriat ozlemlerine ''demokrasi gomlegi'' giydirmeye kalkisan sahte dindarlarin, seslerini cikaramayacagi bir baska belge de ''Tam 133 parca ekiyle, 38 sayfalik bir fezleke'' olarak elimizin altinda duruyor. Devlete sizma calismalarina hic ara vermiyorlar, ordudaki orgutlenmeleri ortaya cikinca; kirli ellerini polise sokmaya calisiyorlardi. Varligini yadsiyamadiklari ''Emniyet Genel Mudurlugu Polis Teftis Kurulu'' nun 28.8.1992 tarih B.05.1.BGM. 060.01/15-92 sayili fezlekesindeki kanitlar; Izmir DGM'nin yargi belgelerindeki kanitlarin aynisiydi. Olaylar, yontemler, vakiflar, evler ve dershaneler ''ozel adlarina'' varincaya kadar, buyuk benzerlik tasiyordu. Belgeler; askeri liselere sizmaya ve ordudaki orgutlenmeye maddi destek saglayan ''Akyazili'' markasinin; polis okullarina sizmak ve emniyet orgutune de el atmak icin de ''etkin bir kurum'' oldugunu gosteriyordu. Emniyet Genel Mudurlugu Istihbarat Daire Baskanligi'nin 10 Mart 1992 tarihli irtica raporunu ''PKK icin hazirlanmis'' bir belge olarak sunan din tacirleri; Emniyet Genel Mudurlugu Polis Teftis Kurulu Baskanligi'nin 28 Agustos 1992 tarihli fezlekesine de elbette Islami bir kilif bulacaklardi. Kendi cevrelerine ''Demokrasiyi uygulamaya kalkmak, Allah'a karsi harp ilan etmektir'' diyorlar; muritlerine ''demokrasiyi bir kufur duzeni'' olarak tanitiyorlardi. Sonra da ''inandigi gibi yasamak'' teziyle demokrasi kavgasinin icine sizmaya calisiyorlar; daha fazla demokrasi istiyorlardi. Islamin ''birey, hak ve ozgurlukler, esitlik, ulus, ulusal egemenlik'' konusundaki degistirilemez yargilarini unutturmak icin her turlu yalana basvuruyorlardi. Yalanlarini ''Hurriyet yine carpitti'', ''Milliyet kiskirtmaktan vazgecmiyor'', ''Cumhuriyet basin ahlakini cignedi'' gibi saldirganliklarla ortebileceklerini sanarak, butun politikalarini yalana endeksliyorlardi. Bilgisayarinin basina oturup ''PKK icin hazirlanan bir raporu, hayali Fethullah Hoca orgutu icin hazirlanmis gibi gosteriyor'' diye yalan ve kin ureten Musluman yazar; unlu Hocaefendi Hazretleri'nin ''dogrulugu ve hosgoruyu savunacagini'' soyledigi ''Gazeteciler ve Yazarlar Vakfi'' nin kuruculari arasinda yer alacakti. Sonra da hep birlikte ''basinin icler acisi halinden'' yakinilacakti. Isi cok iyi biliyorlar, kilici cok iyi kusaniyorlardi, ama yalani caresiz bir ''kader'' olarak yasiyorlardi. Kuran'daki anlamiyla kaderin, ''olcu'' demek oldugunu bile bilmiyorlardi. Polis ve orduda orgutlenme Sanik A.S. Fethullah Gulen'e bagimliligi ve sempati duyma iddiasinin asilsiz oldugunu; sanik R.K. Fethullah Gulen grubuyla ilgili bilgisinin gazetelerden okudugu kadar bulundugunu; sanik B.C. Fethullah Gulen grubundan tanidigi kimselerin bulundugunu; sanik A.E. ise Gulen grubuyla bir irtibati olmadigini soyluyor. Polis Akademisi'ndeki ''marifetlerini'' de ortmeye cabaliyorlardi. Onlara gore akademiden atilan bir ogrenci, ''okulda namaz kilan insanlarin'' adlarini alt alta yazip bir senaryo duzenlemisti. Oysa simdi her biri ulkenin bir kosesinde ic guvenlik orgutunun bir parcasi olarak calisan ''tanik polisler'' ifadelerinde urkutucu seyler soyluyorlardi. Dindarlarin ''akla uygun olanin, dine de uygun olacagi'' inancini gozlerini kirpmadan kotuye kullanan dinciler, cennete giden yollarini yalanla dosuyorlardi. Ankara Polis Akademisi'ndeki ''marifetlerini'' de yalanla ortmeye cabaliyorlardi. Onlara gore akademiden atilan bir ogrenci, geri alinma umuduyla ''okulda namaz kilan insanlarin'' adlarini alt alta yazip bir senaryo duzenlemisti. Oysa simdi her biri ulkenin bir kosesinde ic guvenlik orgutunun bir parcasi olarak calisan ''tanik polisler'' ifadelerinde urkutucu seyler soyluyorlardi. Sorusturma dosyasina 45 numarali ek olarak giren ifade, seriat yanlilarinin aldiklari yolun bir kanitiydi: ''Yukarida acik kimligi belirlenen ....., gunu saat 15.30'da
216

mufettisligimize tahsis edilen Izmir Emniyet Mudurlugu binasindaki yerde huzura alindi, usulune uygun olarak yemin ettirildi ve soruldu: Polis Akademisi'nden 1991 yilinda mezun oldum. Bu ogrenim suresi icinde cesitli derslerimize degisik ogretim uyeleri geliyorlardi. Adi... olan ogretim uyesi ders konularini islerken bazi karsilastirmalar yapiyor ve Bati'dan alinan hukuk sisteminin dejenere oldugunu, Islam hukukuna dayanan Mecelle'nin ise seriat hukumlerini ihtiva ettiginden daha mesru ve hos oldugunu anlatiyordu. Adi... olan ogretim uyesi de Batililasmanin Turk sistemini bozdugunu soyleyerek harf ve kiyafet inkilabinin toplumu geriye goturdugunu ve kargasaya surukledigini; Farsca ve Arapcanin gecmiste, toplumu yucelttigini anlatirdi. Adi ... olan ogretim uyesi de bu hocamizdan geri kalmayarak ayni konulari islerdi, o da seriat duzenini ovucu konulara girer, ozellikle Turk-Islam sentezini islerdi.'' Antalya Emniyet Mudurlugu'nde ... gunu saat 15. 00'te ''huzura alinan komiser yardimcisi...'' ise orgutlenmeyi soyle anlatacakti: ''Ben 1987 yilinda polis kolejini bitirerek polis akademisine girdim. Akademide derslere basladigimizda buyuk hayal kirikligina ugradim. Cunku okulda belirgin bir sekilde irticai faaliyet oldugunu gordum. 1991 yilinda akademiyi bitirdim. 1987-88 ve 1990-91 donemlerinde .... derslerine gelen .... adli ogretim uyesi verdigi orneklerle konuyu irtica duzenine getirir, yaptigi kiyaslamalarla onun ustunlugunu ispatlamaya calisirdi. Su andaki rejimle bir yere varilamayacagini belirterek Osmanli duzeninin daha iyi oldugunu anlatirdi. CMUK dersine giren hocamiz ise konularina vakif bir insandi. Seriat duzenine olan ozlemini dile getirir, ogrencilere lanse etmeye calisirdi. Hukuk ve kriminoloji derslerine gelen ... hocamiz gordugum kadariyla ogretim uyeleri icerisinde en tehlikelisiydi. Cunku hicbir zaman dogru durust ders konularini islemez, tamamen seriat duzeninin esaslarindan bahsederdi. Ataturk ilke ve inkilaplarinin siddetli elestiricisiydi. Ders sirasinda gorusu dogrultusundaki ogrencileri on siralara oturtur, din ve seriat konularini acarak surekli onlarla konusurdu. Ogretim kadrosuyla ilgili bildiklerim bundan ibarettir. Okul icerisinde, ogrenci kesiminden buyuk bir grup zaten bunlarin gorusu dogrultusunda hareket ediyordu. Gerek ogretim uyeleri gerekse okul idaresi, bu gorusteki ogrencilere daha toleransli davraniyordu. Okuldaki butun sorumlular dinci grubun icerisinden seciliyor, hatta okulu bitirdiklerinde de genellikle egitim ve ogretim kurumlarina yerlestiriliyorlardi.'' Taniklar, bir polis okulunda yasananlari anlatmakla kalmiyor, ulkenin baskentindeki kayitsizliga da deginiyordu. Bilgiler dogru Sanik olarak ifadelerine basvurulanlara gelince, hicbirinin ''Fethullah Gulen grubunu'' yadsimadigi, ancak tumunun ''bu grupla iliskiyi reddettigi'' goruluyor. Ornegin sanik A.S. Fethullah Gulen'e bagimliligi ve sempati duyma iddiasinin asilsiz oldugunu; sanik R.K. Fethullah Gulen grubuyla ilgili bilgisinin gazetelerden okudugu kadar bulundugunu; sanik B.C. Fethullah Gulen grubundan tanidigi kimselerin bulundugunu; sanik A.E. ise Gulen grubuyla bir irtibati olmadigini soyluyor. 38 sayfalik fezlekenin ''tahlil'' baslikli bolumu, insani bir kez daha dusunmeye zorluyor: ''Musteki Rafet Yilmaz gerek tarafimiza verdigi ifadede, gerekse kendi el yazisiyla yazdigi mektuplarda polis akademisi basta olmak uzere emniyet teskilatinin bircok ademesinde bulunan sahislarin Fethullah Gulen grubunun gorusleri dogrultusunda faaliyet gosterdigini aciklamistir. (Ek: 9-11) Bu orgutlenmenin yapilanmasi, egitim faaliyetleri ve illegalitesi hakkindaki hususlarda itiraflarda bulunmustur. (Ek:9) Rafet Yilmaz'in verdigi bilgiler isiginda itiraf ve mektuplardaki konular uzerinde tarafimizdan genis bir arastirma calismasi yapilmis ve ifadelerinin dogrulugu elde edilen belge ve tanik ifadelerinden anlasilmistir. Elde edilen bilgi ve verilere gore operasyona yonelik daha genis bir inceleme ve tespitin yapilmasi amaciyla, makamin emirleri uzerine konu Istihbarat Daire Baskanligi'na aktarilmis, bu birinin yaptigi arastirmalarda da Rafet Yilmaz tarafindan verilen bilgilerin dogru oldugu saptanmistir. (Ek: 20-21).
217

Devletin temel nizamini dini inanc ve esaslar uzerine oturtmak amaciyla faaliyet gosteren ve stratejik amacina ulasmak icin bir orgut yapilanmasi icerisine giren, siyasal iktidari bir ihtilal hareketiyle ele gecirmek icin teorik ve pratik egitim asamasina giren bu orgutun temel hareket noktasi Said Nursi tarafindan kurulan ve onun cesitli fraksiyonlarindan biri olan Fethullah Gulen tarafindan organize edilmektedir. Teori, bir siyasi hareket icin gereklidir. Amaca ulasmak icin pratigin esas hareket noktasi olarak kabul edilir. Bu grubun nihai hedefi olan siyasi iktidari ele gecirmek amaciyla cesitli orgutlenme bicimlerine girdigi gozlemlenmektedir. Orgut icinde calismis Rafet Yilmaz'in da ifade ettigi gibi mevcut durumdaki amacin, hedefe ulasacak ve devlet kademesindeki belli kadrolara yeterli eleman yetistirmek oldugu ifade edilmektedir. Bu amacla, devletin varliginin temel koruyucu ve kollayicisi olan emniyet teskilatinda da amaca uygun bir orgutlenmeye gidildigi musahede edilmektedir. Tarikat yuvalari... Kuyruklari sikisinca ne yapacaklarini sasirip saga sola saldirmaya kalkisiyorlar. Yillardir din ve inanc ozgurlugunu maske olarak kullandiklari icin, gercek kimlikleri ortaya ciktiginda ''saskin ordek'' gibi suya daliyorlar. Aslinda hepsi zavalli. Kendi cikarlarindan baska bir sey dusunmuyorlar. Kuplerini doldurup geleceklerini garantiye aliyorlar. Kirgizistan'da ''dolar'' ve ''mark'' lari yiyip bitirip, saga sola ''hayir isleri'' yaptiklarini yayiyorlar. Ellerinde ibrikle bakan kapilarinda bekliyorlar. Ama devlet icinde orgutluler. Birbirlerini kollamak birinci gorevleri. Egitimde kilit noktalara kendi adamlarini yerlestiriyorlar. Ozellikle ANAP ve DYP icinde kadrolasiyorlar. Kim bunlar? Tarikatcilar... Akevleri Kooperatifi'nin eski baskani Suleyman Karagulle ''Islam ekonomi duzeni'' maskesi altinda bir ''seriat duzeni'' ni savunuyor yillardir. Zaman gazetesinden ''Komik Fehmi'' nin kayinpederi oldugunu da Cumhuriyet okurlari cok iyi biliyor. Akevler Kooperatifi Yonetim Kurulu uyelerinden ve hakem listesinde yer alan (9.2.1987'de Izmir 2. Is Mahkemesi'ne verilen belge) Hira Karagulle (Suleyman Karagulle'nin oglu) su anda Kirikkale Universitesi Muhendislik Fakultesi dekanidir. Yine hakem listesinde yer alan Doc. Dr. Mehmet Tekelioglu, Celal Bayar Universitesi Muhendislik Fakultesi dekanidir. Naci Otmanboluk de su anda Balikesir Muhendislik Fakultesi dekanidir. Bu kisiler yillarca Izmir 9 Eylul Universitesi'nde eski ANAP'li bakanlardan Ekrem Pakdemirli' nin olusturdugu makine muhendisligi bolumunde yuvalandilar. Yillarca ''tarikat'' iliskilerini burada surdurduler. Ataturk devrim ve ilkelerine, laik cumhuriyete karsi ogrencilerin beyinlerini yikadilar. YOK icinde dal budak saldilar, ''Gardropcu Ataturkculerle'' isbirligi yapip 12 Eylul'un ''cuntaci pasalarinin'' himayesinde filizlenip boy attilar. Gunlerdir bu tiplerin gercek yuzlerini sergilemeye calisiyoruz. Kanli Sivas olaylarinin ardindan ne denli ikiyuzlu ve ''kani icici'' olduklarini ortaya koyuyoruz. Tek korkulari var bu seriat ozlemcilerinin: Foyalarinin ortaya cikmasi. Biz de bu tiplerin ''gercek Musluman olmadiklarini'' , sagi olu dolandirdiklarini, topladiklari paralari yediklerini anlatinca da ''seylerini yirtip'' bagiriyorlar: ''Yalan dolan yaziyor Cumhuriyet gazetesi...''
218

Biz de diyoruz ki: ''O zaman bizi tekzip edin, mahkemeye verin. Ama once Amerika'dan, Almanya'dan, Suudi Arabistan'dan gelen mark ve dolarlari kimler gonderiyor, isimlerini aciklayin...'' Yanit veriyorlar: ''Hayir vermeyiz. Ancak hakem heyetine veririz...'' Turkiye'de bagimsiz adalet karar verir bu tur yolsuzluklara, hakemler degil... Akevler Kooperatifi'nde magdur olan 14 kisinin avukati Ahmet Sahin, 1987 yilinda bu olayi nasil anlatmisti; bir kez daha animsatalim: ''Kooperatif, ortak olarak kabul ettigi kisilerin arsalarini el altindan satmistir. Ortaklar ev sahibi olmak icin girdikleri kooperatifte, arsalarinin gercek degerlerinden daha dusuk gosterilerek satildigini yillar sonra anlamislardir. Bir de garip bir hakem heyeti var kooperatifin. Yasaya gore eger ortakla kooperatif arasinda bir anlasmazlik olursa bunu soz konusu hakem heyeti cozecek. Gelin gorun ki bu hakem heyetinin tumu Akevler Kooperatifi'nin yoneticisi. Listenin basinda da Suleyman Karagulle var...'' Tuzaklarla dolu Akevler Kooperatifi'nin baglantisi egitime dek uzaniyor. Orgutlu okullar, ogretmenler, YOK icinde filizlenen ''kara irtica'' yardimci docentleri dekan yapiyor, profesorluge getiriyor. Bikip usanmadan anlatacagiz bu tipleri... Nasil orgutlendiklerini, gencecik insanlari nasil Ataturk ve laik cumhuriyet dusmani olarak yetistirdiklerini belgeleriyle, mahkeme tutanaklariyla sergileyecegiz. Fethullah Gulen Hocaefendi'ye gelince... Eski defterin sayfalarini tek tek cevirmeye baslayalim isterseniz. Bir de Ozel Yamanlar Lisesi'ne, Istanbul Fatih Lisesi'ne, Nilufer ve Serhat ozel liselerine bir bakalim. Manisa'nin Spil Dagi'nda, Fethiye'de, Avsa'da, Bolu'da kurulan ''tarikat kamplari'' ni kimler yonetiyor, parasal kaynaklari nereden geliyor, bir arastiralim... Iyi olur degil mi? 7.8.1993 Tarikat belgeleri... Bu panik niye? Tarikat okullarina iliskin haberlerin Cumhuriyet'te yer almasi seriatci cevreleri yeniden telaslandirdi. Uc gundur yerlerinde duramiyorlar. Aciklama ustune aciklama yapip kendilerini savunuyorlar. Diyorlar ki: ''Biz bolgedeki okuma imkani bulamayan zeki cocuklara cagdas egitim ortami saglamak amaciyla ozel erkek fen lisesi aciyoruz...'' Hangi amacla aciliyor bu ozel liseler? Yoksul, ama zeki cocuklarin okul giderlerini kimler karsiliyor? Ilkokulu bitiren bu cocuklar askeri liselere nasil sokuluyor? Bu okullarda okuyan cocuklara seriat duzeninin bir gun mutlaka kurulacagini kimler anlatiyor? Istanbul Ozel Fatih Lisesi, Spil Dagi'nda kamp kuruyor. Istanbul'dan kalkip Manisa'ya gelmenin ne oldugunu bilmeyen yok. Ellerinde, Arapca yazilmis pankartlar. Sozde Spil Dagi'nda ders calisiyor ogrenciler. Istanbul'dan
219

500 kilometre otede kamp kurmanin ne demek oldugunu anlatmaya da gerek yok. Zaten Fatih Lisesi'ni herkes taniyor. Bursa Nilufer, Ankara Samanyolu, Izmir Yamanlar, Van Serhat liseleri de ''ayni amacli'' ozel okullar. Elbet bu saydigimiz okullari Milli Egitim Bakanligi mufettisleri denetliyor. Ancak Milli Egitim Bakanligi'nin yoneticilerinin buyuk cogunlugu ''tarikatci'' ve onlarin korumasi altinda saydigimiz okullar. Isterseniz bir ornek verelim: Izmir Ozel Yamanlar Lisesi'nin binalari ''seriat yuvasi'' olarak adlandirilan Akyazili Dershanesi'nindir. Selale Ozel Egitim Yayincilik Ticaret Limited Sirketi, Akyazililar Dershanesi'nden bu binalari kiralamistir. Ozel Yamanlar Lisesi, Selale Limited Sirketi tarafindan yonetilmektedir. Akyazili Dershanesi'nin Maltepe Askeri Lisesi'ne sahte saglik raporuyla ogrenci soktugu da Izmir DGM tutanaklarindan anlasilmaktadir. Ogrencilerin ifadesi ve iddianamede bu acik secik bellidir. O zaman anlasiliyor ki Selale Limited Sirketi'yle Akyazililar Vakfi arasinda organik bir bag vardir. Fethullah Gulen Hoca'ya gelince: Fethullah Hoca, 1975 yilinda Kemalpasa'nin Yigitler Koyu'ndeki ''Nurcu Kampi'' ni yoneten kisidir. O tarihte yakalanmis ve yargilanmistir. Yine Fethullah Gulen, ANAP icinde kimi eski bakan ve milletvekilleriyle siki iliski icinde olmustur.

Kurnaz tilki...
Tarikatcilar isi azittikca azitiyorlar. Laik cumhuriyete karsi saldirilarini giderek yogunlastirirken PKK terorunun kokunu kazimak bahanesiyle ''tarikatlara'' yol gosteriyorlar. Amaclari PKK terorunu onlemek icin cozum uretmek degil... Nedir amaclari? Laik cumhuriyeti yikip yerine dini esaslara dayali ''seriat devleti'' ni kurmak... Yeni bir slogan urettiler simdilerde: ''Muslumanlar kardestir...'' Hayir! ''Insanlar kardestir...'' Diyorlar ki: ''Boyle bir ortamda daha cok Naim hocalara ihtiyac var...'' PKK terorunu sihlarla, seyhlerle, hocalarla, tarikat liderleriyle cozmeye calisan ve durmadan teori ureten karayobazlar, kendi kisisel cikarlariyla birlikte hedeflerine adim adim ilerliyorlar. Simdilerde Terorle Mucadele Yasa Tasarisi'nin anayasaya aykiri oldugunu one surenler, TCK'nin 163.
220

maddesinin hortlayacagini yazip ciziyorlar. Universiteleri medrese ve tekke yapmak isteyenler, sozde bilim adamlarini da konusturup kamuoyu olusturma amacindalar. Ne diyorlar? Söyle: ''Saglikli ortamlarda Muslumanlarin gelismesinden urkenler, Muslumanlari terorle ayni kefeye koymak istiyorlar. Yani getirilecek 8. madde teknik olarak 163'ten daha tehlikeli..'' TBMM'ye verilen Terorle Mucadele Yasa Tasarisi'nin 8. maddesindeki eski bicimine bakalim once... ''Hani yontem, maksat ve dusunce ile olursa olsun, Turkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ulkesi ve milletiyle bolunmez butunlugunu bozmayi hedef alan yazili ve sozlu propaganda ile toplanti, gosteri ve yuruyus yapilamaz. Yapanlar hakkinda 2 yildan 5 yila kadar agir hapis ve 50 milyon liradan 100 milyon liraya kadar agir para cezasi hukmolunur...'' Eski bicimi boyle... Ya yeni bicimi? Sadece ''cumhuriyetin laik niteligini'' tumcesi eklenip soyle oluyor 8. madde: ''Hangi yontem, maksat ve dusunce ile olursa olsun, Turkiye Cumhuriyeti Devleti'nin seklini, cumhuriyetin laik niteligini...'' Tarikatcilarin sadece ''laik cumhuriyet'' tumcesi uzerinde durup 8. maddeyi TCK'nin 163. maddesiyle esdeger kilmalarinin nedenini hic dusundunuz mu? Kepenk ve kontak kapama eylemlerini bile ''suc ogesi'' sayip teror kapsamina alan Terorle Mucadele Yasasi'nin eski bicimine goz yuman tarikat odaklari ''laik cumhuriyet'' denildiginde neredeyse ayaklanacaklar... Iste bunlarin demokrasi ile kisi ve temel hak ve ozgurluklerine bakisinin en somut ornegi bu yazdiklarimiz... ''Laik cumhuriyet'' denildigi zaman ''Muslumanlara baski yapiliyor'' yaygarasini basan bu karayobazlar gazeteleriyle, televizyonlariyla ortaligi ayaga kaldiriyorlar. Ardindan da ''laikligin tarif edilmesi gerekir'' diyorlar. Yuzlerine ''demokratiklesme'' maskesi takanlarin amaclarinin ne oldugunu Cumhuriyet okurlari cok iyi bildigi icin uzun uzun anlatmaya gerek yok. Laik cumhuriyetten korkan ve bu nedenle ''Boluculerle dindarlari ayni kefeye koyuyor'' diyenlere bir cift sozumuz var. Biz soyle diyoruz: ''Antidemokratik yasalarla, baskilarla gazetelere getirilen yasaklarla teror onlenemez. Terorun recetesi demokratiklesmedir...'' Haydi bakalim sizler bu konuda neler dusunuyorsunuz, soyleyin? Hocalari, seyhleri, sihlari Guneydogu'daki PKK terorunu cozmek icin yola cikarmaya, tarikat vakiflarini Milli Egitim'e bulastirmaya calisan ''karayobazlar'' medrese ve tekke egitimini gundeme getirmek icin yarisa gectiler. Terorle Mucadele Yasasi'nda yer alan ''laik cumhuriyet'' tumcesini kaldirmak icin harekete gecen bu cevrelerin
221

tek amaci vardir unutmayin: ''Laik cumhuriyeti yikmak...'' Bu nedenle halk deyisiyle ''farfara'' yapiyorlar. Demokratiklesmeyi kendilerine ''siper edip'' kurnaz bir tilki gibi ortalikta dolasiyorlar. Farkinda misiniz? 14.11.1993 Tarikatlara odun üstüne odun verildi * Fethullah Efendi'nin okullarinda kaliteli egitim veriliyormus. Kaliteli egitim veriliyor diye adamin cumhuriyet, laiklik ve Ataturk dusmanligini gormezden mi gelecegiz?.. Bir dusunceye en buyuk zarar, o dusuncenin yaninda yer alinarak verilir. Takiyyeci Fethullah da oyle yapiyor. **Fethullah'la Turk cumhuriyetlerinde seriat, Iran seriati onlenemez; zira Fethullah'in kendisi bizzat Iran yanlisi ve Iran'in yapmak istediginin aynisini yapiyor. Okullara Turkiye'den bol miktarda gerici yayin goturulmus. ogrenciler ; bu yayinlarla kosullandirilip yetistiriliyorlar. F ethullah Gulen cemaatinin Orta Asya cumhuriyetlerindeki okullarinda neler oluyor. Bugun bu konuya girecegim. Ogretmen Secaattin Elikci yillar once Fethullahci okullari anlatiyor. Ataturk, Turkiye Cumhuriyeti'nin ulasmak istedigi hedefi cagdas uygarlik olarak gostermistir. Cagdas uygarliga ulasmadaysa akla ve bilime oncelik tanimistir. Buyuk onder gelismenin onundeki en buyuk engelin gericilik oldugunu acikca belirtmistir. Gericiligin yuvalanma, buyume, gelisme ve guclenme yerleri, hic kuskusuz, cesitli tarikatlara bagli tekke ve zaviyelerdi. Cumhuriyetin bu karanlik yuvalariyla bir olamayacagini bilen ve anlayan buyuk dahi, birer miskinlik ve tembellik yuvasindan baska islevi olmayan bu ortacag kurumlarini ikileme bile dusmeden kararli bir sekilde kapatmis, tarikatlarla ilgili olarak da su ozdeyissel sozleri soylemistir: ''Efendiler ve ey ulus, biliniz ki, Turkiye Cumhuriyeti seyhler, dervisler ve mensuiplar memleketi olamaz. En dogru, en gercek tarikat uygarlik tarikatidir. Uygarligin buyrugunu ve istedigini yapmak insan olmak icin yeterlidir.'' Simdi, birtakim politikacilar, devlet yoneticileri Ataturk'un Genclige Hitabesi'ndeki aymazlik ve sapkinlik uyarisina aldirmadan tarikat seyhlerine odun ustune odun veriyorlar. Devleti ele gecirme savini sik sik yineleyen bir tarikati ilimli(!) olarak tanimliyorlar. Oysa ki Siyasal Islam'in ilimlisi olmaz. Her turlu tarikatin nihai eregi devleti ele gecirmek ve ortacag yasalarini, yasam bicimini topluma dayatmaktir. Bu tarikatlardan herhangi birisinin basarili egitim vermesi, onun yasadisi emellerinin gormezlikten gelinmesini zorunlu kilmadigi gibi, onu mesru da kilmaz. Devletin en onemli can damarlarina sizmasini bilen tarikatin lideri, muritlerine acele edilmeden ve zayiat verilmeden hedefe ulasmaktan soz ediyor. Sayin Basbakan da kendisine bu durumla ilgili sorulan soruya ''Itham edilen tarafin yanitina gore tavir alinacagini'' soyluyor. Hayret dogrusu!.. Ne ithami? Adam her seyi acik secik soyluyor, ortada tiyatro oynatilmiyor. Dublor de yok. Olayi carpitmaya, ulusun gozunden kacirmaya calisanlar alemi aptal, kendilerini de dahi mi zannediyorlar? .. Neymis efendim? Fethullah Efendi' nin okullarinda kaliteli egitim veriliyormus. Kaliteli egitim veriliyor diye
222

adamin cumhuriyet, laiklik ve Ataturk dusmanligini gormezden mi gelecegiz?.. Bir dusunceye en buyuk zarar, o dusuncenin yaninda yer alinarak verilir. Takiyyeci Fethullah da oyle yapiyor. Birtakim politikacilari, devlet adamlarini aldatarak en buyuk emellerini yurtdisinda, ozellikle de Orta Asya'da gerceklestiriyorlar. Bu okullarda Ataturk vitrin, bayragimiz, dusuncelerinin ambalaji, marsimiz ve dilimiz de arac olarak kullaniliyor. Oralarda seriat Arapcayla ogretildiginde kotu, Turkceyle verildiginde iyi mi olacak? Boyle sahte kuramlarla goz boyayiciligin cambazligini yapanlar gercek Ataturkculere dinozor diye saldirmiyorlar mi? adaşım ödemek istemedigini gorunce, himmet davasi (cemaat icindeki bir cesit seriat mahkemesi- F.B.) acmislar, odemeye mecbur birakm Esnaftan zorla para topluyorlar Somutlamak gerekirse, radikal Islamci Selam gazetesi, Eylul 1997'de Gulen hakkinda birkac gunluk dizi yazi yayimladi. Bagnaz Islamci Akit gazetesindeki bir kose yazari, ''Papa-Gulen'' bulusmasini sert bir dille ve Islami zeminde elestirerek; ''Islam siyaseti, her turlu makyalevizmin ustundedir'' mealinde bir ibare kullandi. Kadiri tarikati mursidi Haydar Bas, cemaatin yayin organi Yeni Mesaj gazetesinde, Papa bulusmasi munasebetiyle, Gulen ve Cemaatine acik bir mektup yazdi. Arastirmaci-yazar Faik Bulut , Fethullah Gulen'in maskesini dusurdu. Bulut, o nedenle Fethullahcilardan yogun tepki aldi... Faik Bulut, "Kim Bu Fethullah Gulen" kitabinda (Ozan Yayincilik) gozlemlerini soyle aktariyor; Fethullah Gulen ve cevresi, son yillarda kamuoyunu en cok mesgul eden bir camiayi temsil eder. Sabah gazetesinde Gulen hakinda yazi dizisi yapan Hulusi Turgut'un saptamasina gore, ''Turkiye ve yurtdisinda yaklasik 20 bin medrese ve okulu'' bulunan Nur hareketi hakkinda olumlu ya da olumsuz gorus belirtenler olmasi cok olagan. Bu gelismenin olumlu yani cokca tartisildi basin ve medyada. Fakat, yaratilan ''imaji'' olumlu bulmayip, kuskuyla bakanlarin varligi da bir gercek. Okullarin acilma gayesi, Altin Nesil' in ne yapacagi, gelecekteki rolu, Gulen ve cevresinin gercek amaci vs. gibi meseleleri irdeleyip sorgulayanlar bulunuyor bu toplumda. Son ornegini, RP'nin yayin organi konumundaki Kanal 7 televizyonunda ''Sozun Ozu'' adiyla program yapan Nazli Ilicak' in 23 Subat 1998 gunku acik oturumuna katilan Istanbul Buyuksehir eski Belediye Baskani sosyaldemokrat Nurettin Sozen' in soyledikleri teskil ediyordu. Sozen, ''okullarin amacina iliskin kuskularini'' dile getirdi. 25 Subat 1998 gunu Kanal D'de Guneri Civaoglu tarafindan hazirlanan ''Durum'' programinda konusan emekli general Kemal Yavuz, ad vererek, ''Fethullah Gulen'in kim ve ne adla, hangi yetki ve sifatla Papa ile bulustugunu, Vatikan'daki Turkiye Buyukelcisi'nin nasil bir gerekceyle kendisini resmi protokolle karsilayip agirladigini'' sordu. ''Kuskucu'' kesimin sadece laik ve Kemalist askeri cevrelerden geldigini soylemek olanaksiz. Tersine, kimi Islamci/dinci cevrelerle bazi ulkuculer kafalarindaki sorulari acikca seslendiriyor. Ülkücülere gore, Gulen'in ''Turklugu yayiyorum, Turkce'yi dunyaya ogretiyorum'' gerekcesiyle yurtdisindaki cemaat okullarini savunmasi, tatmin edici ve samimi degil. Cunku, orada ogretilen Turkce olmaktan ziyade Ingilizcedir. Gulen, gecen yillarda ''basortusu teferruattir'' kabilinden bir soz soyleyince, basta ''turban takma'' mucadelesi veren ogrenciler olmak uzere, hem Refahli kesimlerden hem radikal Islamcilardan acik-kapali elestiriler aldi. Islamci Cuma dergisi, tepkisini, habere elestirel yaklasimini kapak konusu yaparak disa vurdu. Somutlamak gerekirse, radikal Islamci Selam gazetesi, Eylul 1997'de Gulen hakkinda birkac gunluk dizi yazi yayimladi. Bagnaz Islamci Akit gazetesindeki bir kose yazari, ''Papa-Gulen'' bulusmasini sert bir dille ve Islami zeminde elestirerek; ''Islam siyaseti, her turlu makyalevizmin ustundedir'' mealinde bir ibare kullandi. Kadiri tarikati mursidi Haydar Bas, cemaatin yayin organi Yeni Mesaj gazetesinde, Papa bulusmasi munasebetiyle, Gulen ve Cemaatine acik bir mektup yazdi. Sakarya'da bulunan Naksi dergahinin bir kurulusu olan Hakikat dergisi, ''dinlerarasi diyalog'' u baslatan Gulen ve cevresini kastederek, ''Nurcular'' deyimine kafiyeli bicimde, ''Narcilar'' (cehennemlikler, cehennemde yanacak olanlar) ibaresini kapaktan anons etti. (bkz; Hakikat, Kasim 1996) Nurcular nasil para toplar? Ayni dergahin ve Hakikat Vakfi' nin kurucu yoneticisi Omer Ongut ise Gulen ve cemaatini kastederek, para/
223

bagis toplama meselesinde su iddialara yer verdi: ''Fethullah (Gulen) boyle degildi. Davetlerden, ziyafetlerden kacinirdi, yemezdi. Allah-u Teala da onu muhafaza ederdi. Bunu biliyorum. Ama sonra bu haramlara karisti. Nam ve sohret icin oruclu orucsuz insanlara gosteris davetleri verdi. Mini etekli hanimlar hizmetinde sohret, nam ve gosteris...'' (bkz; Omer Ongut, Hakiki Muslumanlar ve Sahteleri, s. 18, Hakikat Nesriyat, 1996, Istanbul). Sakaryali Naksi seyhi Ongut Hoca, ''Onlar ahiret karsiliginda dunya hayatini satin alan kimselerdir'' (Bakara: 86) mealindeki ayete dayanarak, Gulen cevresini, ''Boyle haram mahallere iftar ismini vermis'' olmak ve ''iftarlari alet ederek mini etekli hanimlarla oruclu olanlarin da orucunu bozmak'' la (bkz; age, s. 18- 9) 1 sucluyor. Omer Ongut'un Nur cemaatine iliskin suclama ve iddialari bununla kalmiyor, kendi deyimiyle ''misallere'' yani orneklemelere dayaniyor. Soyle ki: ''Bir taraftan iftar verecegiz diye oltayi atiyorlar. Bir taraftan halki kaz gibi yoluyorlar. Diger taraftan, keyfi yollarla israf ediyorlar. O da haram, bu da haram; bunlarin neresi Islam? Yemege davet ediyorsunuz, gelenlerden para topluyorsunuz veya senet aliyorsunuz, senedi odeyemeyenleri de icraya veriyorsunuz. Hadi din kurdunuz, Allah'tan korkmuyorsunuz. Halktan da utanmiyorsunuz. Biraz yemek verdim diye kisinin hanesini sonduruyorsunuz. Bir de bunu Islam dinin alet ederek yapiyorsunuz. Bu, Islam dininde hic gorulmus mudur? Bu, ancak Nurculuk dinine yakisir. Eskiden padisahlar ve zenginler davet ederlerdi. Gelenlere dis kirasi diye para verirlerdi. Siz hem davet ediyorsunuz, yemeginizi yiyenin de dislerini sokuyorsunuz. Bu Islam dini ile nasil bagdasir? Hic boyle bir sey gorulmus mudur? Ancak bu, kurdugunuz Nurculuk dininin, dinden cikmis turemelerinde goruluyor. Bu narcilik mi, Nurculuk mu? Size ibret maksadi ile birkac misal veriyoruz. Bunlar icab ettigi zaman mahkemede hepsi aciklanacak. Gayemiz halki, boluculerin gaspciligindan kurtarmaktir. 1) Izmir'de bir gun bir arkadas Nurcularin davetine icab ediyor. Dedi ki: 'Her zaman oldugu gibi cazgirlarin 'benden bu kadar, benden bu kadar' fasli bittikten sonra tahsildarlar makbuzlarla ve hazirlanmis senetlerle cikiyorlar. Sira ile. Sira bize geldi. Bana da 'ne veriyorsun' demiyorlar. Sormadan, 'bu, su kadar verir' diye kendileri yaziyorlar. Bu cok buyuk bir rakamdi. Bana da halkin icinde imzalattilar. Ben, isteksiz imzaladim. Bundan rucu (geri donme/vazgecme) edebilir miyim?' Edersin. Zira, isteksiz verilen sey zaten haramdir. Fakat (bagis diye imzalattirilan senedin bedelini) vermezsen, hemen icraya verirler. Eskiden eskiyalar dagda soyarlardi. Bunlar da masada soyuyorlar...'' 2) ''Cankiri'dan diger bir arkadas dedi ki: 'Bizden de talepte bulundular, bir seyler vaadettik. Gunu geldi, tahsildarlar geldi. 'Ben boyle vaadetmemistim' dedim. Bu, 'bu yuku kaldirir' demisler, bir o kadar daha ilave ederek vaadettigimin ustunde (bir meblag) yazmislar. Istemedigim halde, benden aldilar.' 3) Izmit'ten bir arkadas dedi ki: 'Gazeteci olmam hasebiyle davetlerine gidiyorum. 'Benden su kadar, benden bu kadar' derken bir arkadasin da kiymetli bir saati var. Her toplantida 'benden de su saat' diyor. Fakat ikinci toplantida gene ayni saat cikiyor...' 4) Yine Izmir'den bir kardes anlatti: 'Bir alis-veris neticesinde vakif tarafindan bana ciro edilen birkac senedi elden tahsil ettim. Tahsile gittigimde borclulardan biri; 'Bu, esasinda benim borcum degil. Beni yemege cagirdilar ve orada yemek sonrasi acik arttirma seklinde; 'benden su kadar, ondan bu kadar' diyerek cazgirlar vasitasiyla bu senetleri aldilar. Inanin su an bu senedi odeyecek gucum yok. Ama bulup bulusturdum, borc aldim, sana veriyorum' dedi. 'Bu parayi nicin vermistin' dedigimde, 'zekat olarak' verdigini soyledi. Ben de zekatin bu sekilde verilemeyecegini soyledim. 'Vallahi mahcubiyetimden verdim' dedi.'
224

5) Ankara'da iki arkadasa senet imzalatmislar. Senetleri odemeyince icraya vermisler. islar. Yine, bir kardesimiz nakletti: 'Simsarlar esnafi davet etmeden evvel okullarinin salonlarini gayet guzel susluyorlar. Gelecek olanlar zengin ise, suslemeye daha bir onem veriliyor. Her simsar sehrin bir bolgesini aliyor ve orada tanidigi esnaf, tuccar... Gozune kestirdigi kisileri davet ediyor, ilk once yemekler yeniyor; sonra, ozel olarak hazirlanan ust kata cikiliyor. Burada video ile yaptiklari icraatlari anlatip ovunuyorlar: 'Biz soyle hizmet ederiz, boyle buyuk cemaatiz' kabilinden. Sonra simsarlardan biri esnaftanmis gibi kendini gostererek, 'Bunlar buyuk is yapiyorlar, benden su kadar milyar' diyor. Her toplantida boyle acilisi yapan birini bulunduruyorlar. Bir simsar da hep 'milyarlik' acilis yapiyor. Sonra her misafire kagit veriliyor ve odeyecegi parayi yazmasi isteniyor. Herkes bir sey yazdiktan sonra, kagitlar toplaniyor ve mikrofonun basinda duran simsara hepsini veriyorlar. Simsar basliyor herkesin adini ve yazdigi miktari okumaya. Boylece her seyi ilan ediyorlar. Bu sirada baska bir simsar mikrofondan duyulacak sekilde tanidigi kisiler icin soyle bagiriyor: 'O daha fazla verebilir. 5 milyon mu yazmis; yapin 8 milyon'. Tabii bu arada 5 milyon taahhut eden kisi kipkirmizi kesiliyor. Sirayla butun isim ve meblaglar okunuyor, planli oyunlar tezgahlaniyor ve is geliyor senetleri imzalamaya. Herkese, verecegi miktara gore senet imzalattiriyorlar. Sonra zamani gelince de kurt gonullu olarak paralari almaya gidiyorlar.' Onlarin butun faaliyetleri Nurculuk dinini kuvvetlendirmek icin; halk ise, bunlarin Islam dininde oldugunu zannediyor. Bunu yalnizca Nurcular yapmiyor, Suleymancisi da Refahcisi da yapiyor... (bkz; Ongut, age, s. 20-27) Yeri geldi, deginelim; iddialarin dogru olup olmadigini saptayacak durumda degiliz. Ancak, bizzat Omer Ongut Hoca'yla gorusmemizde, bize, ''bunlarin bir kismi dava konusu oldu, ama bir sey tutturamadilar'' dedi. Benzer bir olayı, Adıyamanlı işadamlarının Ocak 1998'teki toplantısına katılıp, ''Fethullah Hoca çevresinden bazıları, bir gecede trilyon topladı; ben de 500 milyon TL verdim'' diyen kişi anlattı. ''Peki, neden verdin, onca evsiz barksız kurt göçmeni var, onlara yardim edemez miydin?'' sorusuna, ''Vallahi, nasıl olduğunu ben de anlayamadım.'' seklinde yanıt verdi. Kuskusuz, bu da tanık olmadığımız bir iddia, ama iddiaların benzerlik taşıması ilginç.

225

BİR HAYATIN ANATOMİSİ
Cemaatin maskesi düştü Soğuk ve güneşsiz bir kış günü, Fethullah Gülen ve cemaati hakkında bilgi almak üzere .... Vakfı’na gidiyoruz, kendimizi tanıtıp G. Hanım ile randevumuz olduğunu söylediğimizde orta boylu, buğday tenli, özellikle çekiğimsi parlak kahverengi gözlerinden kökleri Kuzey Asya’ya dayandığı çok belli, güler yüzlü, düzgün dişli, kısa saçlı, sakalsız, bıyıksız genç bizi karşılıyor. Sıcak bir tavırla elini uzatıyor bize : “Merhaba ben S. Ö.” Bu genç ile tanışmamız pek çok şeyin dönüm noktası oluyor. Cemaatin korkunç ve karanlık yüzünü görüyoruz. Hizmet, iyilik, güzellik adı altında tüm yaptıklarının asıl amacı tek tek ortaya çıkıyor. Belgeler, kasetler, videolar buluyoruz. Biz şaşırmaya ve bu belgeleri internette yayınlamaya girişeceğiz ve anti-şeriat savaşımıza devam edeceğiz: Ey cemaat titre! Seni Fethullah’ın gözyaşları bile kurtaramayacak. Bu genci nereden tanıyorum? Bizi üst kattaki toplantı odasına çıkarıyor, bu genci nereden tanıdığımı düşünüyorum Toplantı odasında önümüze gazete kupürleri ile dolu dosyalar koyuyor. Biz buraya Fethullah Gülen ve cemaatini araştırmak için geldik aslında ama S.Ö. ile de koyu bir sohbet başlıyor. Bize farklı boyutlar açan, gerçekleri önümüze seren bir sohbet.... Karşımızda cemaatin canlı bir tanığının oturduğunu fark ediyoruz. Heyecanla saatler boyu konuşuyor. Onu nereden tanıdığımı hatırlıyorum: Nurculardan ayrılıp “Hocanın Okulları “ adlı kitabı yazan, çeşitli TV kanallarında programlara katılan gençlerden biri S.Ö. Bize hikâyesini anlatıyor. Öncelikle çok tehdit aldığını bu yüzden sürekli tip değiştirdiğini, bazen saçlarını uzatıp sarıya boyadığını, bazen sakal, bıyık bıraktığını, tanınmamak için şekilden şekile girdiğini söylüyor. Atatürk sevgisi İki eşli, 16 çocuklu, yoksul bir aileden gelen S.’ın hikâyesi Adana’nın Osmaniye İlçesinde (şimdilerde il olmuş) ortaokulu birincilikle bitirdiğinde başlıyor. En büyük hayali okuyup asker olmakmış. Askerlikle ilgili filmleri izlemek için, kendi evlerinde televizyon olmadığından, komşunun televizyonunu gören bir ağacın tepesine çıkarmış, “Bu sevda uğruna ağaçtan düştüğüm çok oldu !” diyor. İlkokulda ona Atatürk sevgisi aşılanmış, Atatürk’ün komutan kişiliğine hayran kalarak büyümüş, onu örnek almış, asker olabilmek için var gücü ile derslerine çalışmış. Hatta diyor “Bir keresinde babam beni ilkokuldan sonra okutmayıp bir matbaacının yanına vermek istemişti ama ben o küçücük yaşımda babamla aklı başında bir büyük adam gibi konuştum ve onu hem çalışıp hem okumam konusunda ikna ettim. Kendisine sadece benim ortaokula kaydımı yaptırmasını söyledim, okul, kitap, defter parası istemeyeceğime söz verdim.” Okuma savaşı Ortaokulda inşaatlarda çalışıp okul parasını çıkarıyor, özellikle yaz tatillerinde çalışıp okul için para biriktirip ailesine yük olmuyor. İki eşli olan babası bir gece bir eşinde bir gece diğerinde kalır ve elektrik parası gelmesin diye saat akşam altıda tüm ışıkları söndürürmüş.

226

Bu yüzden S. birer gece aralıkla ders çalışabilmiş ve ders çalıştığı akşamlar diğerinin acısını çıkarmak için sabahlamış. Bu azimli, zeki çocuğun okuma mücadelesine hayran kalıyoruz. Askeri okula girme hayalleri Nihayet ortaokul biter ve askeri okul sınavına girmek için S.Ö. İstanbul’a gelir, Gültepe’de abisinin yanına yerleşir. Tam o sırada nereden haber aldıklarını ve kim olduklarını bilmediği bazı insanlar nazikçe onu ziyaret ederler. Abi dediği bu kişiler onun askeri okul sınavına gireceğini bilmekte ve kazanmasını heyecanla istemektedir. Abiler, Serhat’a İstanbul’u gezdirir, özellikle camilere, tarihi yerlere götürürler, çok iyi davranırlar. Hatta Deniz Harp okulu sınavına 1-2 gün kala onu ders çalıştırırlar. Bu arada çok ilginç gelişmeler olur. Bunu açıklama hakkımızı saklı tutuyoruz. İzmir’e gidiş Amcasının sabıka kaydı nedeniyle sınavı kazandığı halde Askeri okula kaydı yapılmaz. Bunun üzerine memleketine yani Osmaniye’ye dönmekten başka seçeneği kalmadığını düşünür. Ama Nurcu abiler onu bırakmazlar. İzmir’de lise okumasını, onu finanse edeceklerini İzmir’in en iyi lisesi olan Atatürk Lisesi’ne göndereceklerini, yüzme havuzlu, deniz manzaralı, spor salonlu evlerde kalacağını söylerler. Arkadaşı İmam Hatip’i birincilikle bitiren İsmail Özdemir’e de İzmir Yamanlar Lisesi vaat edilir. Bunun için memleketlerine gidip ortaokul diplomalarını almaları ve ailelerine de bir şey söylememeleri gerekmektedir. Neticede çocuklar diplomalarını alırlar ancak aileleri ile bağlarını kopartırlar. Artık geri dönüş yoktur. Öğrenci yurdu Türkiye’nin çeşitli yerlerinden toplanmış, hepsi de okul birincisi 30-40 öğrenci, kabası yeni bitmiş, inşaat halindeki bir yurda yerleştirilir. Hepsi de kendilerine söylenen konforlu, lüks binanın nerede olduğunu merak etmektedirler. Abileri onlara sadece bir hafta kadar bu yurtta kalacaklarını söyleseler de bu söz tutulmaz, Serhat da dâhil tüm öğrenciler lise bitene dek bu inşaatta kalırlar. Hatta inşaat işlerine yardım ettirilirler... S.Ö. ve arkadaşları arada abiye kendisine vaat edilen yüzme havuzunun nerede olduğunu sorarlar, abi de onları kurna başına götürüp, “İşte yüzme havuzu! Ancak buranın bir özelliği var, burada sadece abdest alınır...!” der. Öğrenciler spor salonunu sorduklarında ise mescide götürülürler ve “Burası da spor salonunuz, ancak bir özelliği var, burada sadece namaz kılınır..!” denir. Her namazın 1 saat sürdüğü, ibadet ve beyin yıkama toplantıları ile zamanların geçtiği, sapık düşüncelerin genç beyinlere yavaş yavaş işlendiği esaret yılları başlar. Teknik hata.... S.Ö.'ın, Atatürk Lisesi yerine İzmir’de Şirinyer Lisesine kaydı yaptırılır. Buna gerekçeleri “teknik hata olması” .... Yine aynı teknik hatalarla kabası ancak bitmiş bir inşaatta kalacaktır. Serhat’ın yıllarca süregelecek hayal kırıklığı böylece İzmir’e gelir gelmez başlamıştır. Her halde Nurcular Allah’ı, cenneti, cehennemi, günahı sevabı fazla kafalarına takmamakta, böylece bol keseden yalan atmaktalar. Nasıl insan harcadıklarını Serhat ile konuşurken görüp, gerçekten de bu acımasızlık, katılık karşısında diyecek söz bulamadık.

227

Namaz kılmamanın cezası Namaz ve tüm ibadetler yurtta mutlaka ve topluca yapılması gereken tören niteliğini taşımaktadır. S.Ö. bunu acı bir deney ile anlayacaktır. Okul ile yurt arasındaki mesafe bir haylidir. S’a ders çalışacak zaman kalmamakta, çoğunlukla sabaha karşı ders çalışırken kitapları arasında uykuya dalmaktadır. Ama uyumak ne mümkün? Sabaha karşı belletmenler herkesi sabah namazına kaldırırlar: bu askerlikteki “koğuş günaydın..!” olayına çok benzer. Bir sabah S.Ö. fazlasıyla yorgun ve hastadır. Kendisini uyandıran belletmene : “Abi, ben bu sabah namaz kılmasam olmaz mı? Hastayım” demek gafletinde bulunur. Belletmen onu ense ve belinden tutup, köpek yavrusu gibi taşıyarak suyun kenarına götürür ve kış günü, buz gibi suyu açarak ensesinden akıtır. Tüm öğrencilere de “Namazdan kaçanın cezası bu işte, görün” diye bağırır. Serhat o sabah buz gibi suyun sanki kafatasını deldiğini ve ömür boyu taşıyacağı bir sinüzite neden olduğunu ve o günden sonra her namaza durduğunda dua yerine küfür ettiğini anlattı.... Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı nasıl aşılanıyor? Yurtta öğrencilerle sürekli sohbet eden abiler onlarla sevgi bağı kurar ve onların saygısını kazanmaya çalışırlar. Ailelerinden çok uzak ve aileleriyle iplerini koparmış, üstelik ceplerinde memlekete dönüş parası bile olmayan ve yaşları çok küçük bu çocuklar, tüm bu etmenlerle, mecburen abileri dost bilirler. Çünkü sığınacak hiç kimseleri yoktur. Abiler doğrudan Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü kötülemezler....Osmanlı İmparatorluğu'nu, İslam alimlerini, Osmanlı’nın yükseliş devrinde yapılan ilerlemeleri anlatıp, İslamı ve Osmanlı’yı överler. Daha sonra toprakların daraldığını, Osmanlı imparatorluğu toprakları şu kadar dönümken Türkiye Cumhuriyeti’nin neden bu kadar dönüm olduğunu sorarlar. Osmanlılar'da o kadar alimler yetişirken neden şimdi Türklerin bilimsel gelişme yapamadıklarını, kimlerin buna neden olduğunu sorarlar. Öğrenciler de bunun nedenini abilerine sorduklarında. “Cumhuriyeti kim ilan ettiyse onlar suçludur!” cevabını alırlar. Bu şekilde soru ve cevaplarla genç beyinlere “O halde Atatürk yanlış yapmış!” sonucu işlenir. Onların artık Cumhuriyet’e bakış açısı : “Bir gecede alim yattık... cahil kalktık” şeklinde özetlenmektedir. Atatürk büstünün başına gelenler Zamanla telkinler daha ileri boyutlara ulaşıp, Atatürk’ün dünyaya gelen deccal olduğu, Türk milletine kötülük ve dünyaya kıyameti getireceği tarzı fikirler aşılanır. Öğrencilere her sabah okula gitmek için yurttan çıkarken Atatürk büstüne tükürmelerinin işlerini, kısmetlerini açacağı eğer tükürmezlerse o gün hiçbir işlerinin yolunda gitmeyeceği, sınavlarda da başarısız olacakları söylenir. Gençler bu telkinlere öylesine kapılır ve inanırlar ki her sabah büstün yanından geçerken tükürmeyi ihmal etmezler. Sadece müfettiş veya yabancı biri geleceği zaman temizlenen büst, bunun haricinde sürekli kirlidir. Üniversiteye ilk adım ve yine hayal kırıklığı S.Ö. nihayet liseyi bitirir. Üniversiteyi İstanbul hukuk’ta okumak ve avukat olmak istemektedir. Abiler karşı çıkarlar. Niğde Üniversitesi İşletme fakültesine gitmesi gerektiği söylenir. Nedenini sorduğunda “Çünkü orada hiç elemanımız yok!” cevabını alır. S.Ö. lisede 50 öğrenciyi nur cemaatine sokmuştur ve aynı başarı üniversitede de beklenmektedir...Tabii cemaatin seçtiği, yine eleman kıtlığı çekilen bir üniversitede...!

228

S.Ö. buna karşı çıkar ve tercih formunu kendi istediği gibi doldurur ilk sıraya İstanbul Hukuk Fakültesini yazar. Ancak üniversite sonuçları ve yerleşimler açıklandığında tam bir şok yaşar. Sonuç Niğde İşletme’dir. Çünkü onun haberi olmadan form değiştirilmiş ve ilk sıraya cemaatin tercihi yazılmıştır. Sokağa atılış-Cemaat mi ÇETE Mİ? Niğde’ye okumaya gider mecburen. Başka çare bulamaz çünkü parası yoktur. 6 ay sonra cemaatten birileri gelir ve “Sen bize borçlusun” derler. Kaldığı ev, yemekler ve okul masrafları için yüklü bir para isterler. Fakat yine parasızdır. Cemaat dinlemez, S.Ö.’ı kapının önüne koyar. Kış günü evinden atılmıştır. Çaresiz bir hafta kadar terminalde banklar üzerinde sabahlar... Sonra böyle gidemeyeceğini düşünüp tezgahta bir şeyler satıp geçimini sağlamaya çalışır. Dördüncü elden aldığı malların geldiği yeri araştırıp Antep’teki ilk elini (üreticisini) bulur ve Niğde’de satarken ucuz aldığı için fiyat kırar ve hatta bu sayede toptancılığa başlar. Artık telefonla mal getirtmekte ve Niğde’de çoğu perakendeciye satmaktadır. Durumu biraz düzelmiş, çevresi genişlemiştir. En güzel evi kiralayıp, taksitle dayar, döşer. Evlenir ve çocuğu olur. Zaman gazetesinde reklâm müdürlüğü Durumunun iyi olduğunu gören cemaat bu sefer güler yüzle kapısını çalar. Ona yanlış yapıldığını, geri dönmesini istediklerini söylerler. Ve cemaate geri döner. Kendisine Zaman gazetesi Niğde bürosunda reklâm müdürlüğünü verirler. “Neden geri döndün?” sorumuza verdiği cevap ilginçti: “O cennete giden seccadenin belki ucundan tutabilir ben de cennete gidebilirim diye düşündüm” dedi. Nurcular kendilerinden olanların cennete gideceğini, kendilerinden olmayanlarınsa cehenneme gideceğini söylemekte ve bunları şakirtlere işlemekteler. O dönemde anlıyoruz ki S.Ö. cemaatten ayrılmasına karşın halen cemaatin etkisinden kurtulamamıştı. Cemaat onun genişlemiş çevresini kullanmak istemekteydi reklâm müdürlüğü verilmesinin nedeni de buydu. Niğde’nin ne büyük kuruluşlarından olan Koyunlu halılarına gider. Müdür ile görüşür, büyük ricalarla senelik reklâm sözleşmesi yapar. 1995 senesinde bu miktar 2.000.000.000 TL ve kendisine düşen prim 400 milyon TL’dir. Yani büyük paradır. S.Ö. bu mutluluğu evinde ailesiyle paylaşır ancak sevinci uzun sürmez. Cemaatten ikinci atılış Ertesi sabah Zaman gazetesi bürosuna gittiğinde bir sürprizle karşılaşır... İşine son verirler. Gerekçe göstermezler. Tabii primini de alamaz ve beş parasız kapının önüne konur. Onlara çocuğuna mama alacak parasının olmadığını söylediğinde kendisiyle alay ederler ve gülerler. O zaman cemaatle bir gün karşılaşacağını ve onlara zor günler yaşatacağını söyler. Çocuğunun mamasını bir eczaneden veresiye alır. Ayak işleri, hamallık yapar. Artık piyasa değişmiş ve işler zorlaşmıştır, ticarete geri dönemez. İstanbul’a geliş Hamallık yaparak biriktirdiği para ile eşi ve çocuğunu Adana’ya gönderir, kendisi de cebinde 70.000 TL ile İstanbul’a gelir. Kalacak yer de yoktur. Osmanbey’de iş arar. Bir mağazada iş bulur, muhasebecilik yapmaya ve o mağazanın üst katında kalmaya başlar. Artık cemaatin gerçek yüzünü tanımıştır. Onlar insanı kolayca harcayan, karanlık, katı ve sivri dişlerdir onun gözünde. Tüm yaşadığı sıkıntıları unutmaya çalışır. Bu arada G. Hanım ile tanışır, hocam dediği bu insana çok saygı duymaktadır. Hayatını düzene koymuşken günün birinde arkadaşı

229

İsmail ona gelir ve cemaatin gerçek yüzünü anlatan bir kitap yazmalarını teklif eder. Bu şekilde “Hocanın okulları” adlı kitabı yazarlar. STKB (Sivil Toplum Kuruluşları Birliği) katkılarıyla İstanbul Üniversitesi matbaasınca yayınlanan kitap bir süre sonra toplatılır ama basında büyük yankı uyandırır. Rüşvet teklifleri Kitabın ardından basına sızan kasetler ve diğer bilgilerle Fethullah iyice köşeye sıkışır. Bu, Amerika’ya kaçış ve toplumdan özür dileme ile sonlanacak bir sıkışmadır. S.Ö. basın toplantısında kitabı yazdığını diğer arkadaşı gibi red etmez. Bir TV programı öncesi kaçırılır. İstanbul’da gezdirilir, yine red etmez kitabı. Canlı yayında inkârını sağlayamayan cemaat, bu defa S.Ö.ın bant kaydını yapmakta ısrar eder. Karşılığında Osmaniye’de kendisine bir tekstil atölyesi açılması teklif edilir. STV’de 6 saat süren bir kayıt yapılır, tüm söyleyeceği sözler S.Ö.’a dikte ettirilir. Ayrıca Nurcular aleyhine açılan davada da yalan ifade verir. Atölye abisinin, makineler da kendisinin üzerine olarak atölye açılır. Ancak bir müddet sonra S.Ö. rüşvetten vaz geçip İstanbul’a tekrar gelir, polisteki ifadesini değiştirir. Şimdi neler olacak? S.Ö. hala rüşvet teklifleri ve ölüm tehditleri arasında yaşıyor. Sürekli tip değiştiriyor. Tüm başına gelenler yüzünden eşinden boşanmak zorunda kalmış. Peşinde onu gölge gibi takip eden "Işık süvarileri"ne rağmen, bu cemaatle uğraşmaya devam edeceğini, paranın artık önemsiz olduğunu söyledi. Onun TV de cemaat hakkında anlattığı gerçekler pek çok ailenin çocuklarını geri almasıyla sonuçlanmış. Bu arada başından ilginç olaylar da geçmiş; Bir gün dolmuşta kendisini dikkatle süzen bir hanımla göz göze gelmiş. Neler olacağını merak ederken (nurculardansa belki de dayak yiyecek!) hanım kendisine yaklaşmış ve onu tanıdığını, onun sayesinde çocuğunu ışık evinden aldığını söylemiş ve kendilerini aydınlattığı için çok teşekkür etmiş. Sonuçta S.Ö. , isimleri nur olan ama kendileri gayet karanlık bu cemaatle mücadele halinde... bizler de öyleyiz. Hodri meydan diyoruz ve yazıyı Atatürk’ün sözleri ile noktalıyoruz: “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır.”

FEM ANILARI
Bir öğrencinin güncel, taze ve hala yaşamakta olduğu dershane hayatı..... Tek kelimesine dokunmadan yayınlıyoruz... Üslubun güzelliği, samimiliği için ayrıca sağ ol arkadaşım. Ben 2 senedir cemaatin dershanelerinden birinde ÖSS''ye hazırlanıyorum. Kim ne derse desin adamlar resmen Atatürk düşmanlığı yapıyorlar. Körpecik beyinlere şeriat kanunlarını aşılıyorlar. Kendileri gibi düşünenlere yardım ediyor, beğenmedikleri kişilere köstek oluyorlar. Gerçi çok kimse bu durumu bildiği için bunların zıddına gidemiyor ama delikanlı ayaklarına yatıp namaz kılmayan, oruç tutmayanlar ise bence bu dersaneye boşuna para ödüyorlar (benim gibi).

230

Geçtiğimiz günlerde Ramazan ayı içinde olmamızdan dolayı bu insanlar 1 ay boyunca şov yaptılar. Her gece 5-8 öğrenci rehber öğretmenleri eşliğinde hocalarının bile ilk defa gördüğü insanların evine gidiyorlar... Amaç sözde iftar yemeği yemek ama yemekten sonra bir muhabbet başlıyor ki evlere şenlik. Mekke’nin fethinden tutunda orucun faydalarına kadar her şeyler konuşuluyor ve sonra da "Buyurun teravih namazına" deniyor... Ramazan ayı boyunca kantin kapalı durdu. Sanki aramızda oruç tutmayan hiç olamazmış gibi. Kandil günlerinde bütün öğrencilerin evleri aranıyor ve deniyor ki:" ÖSS'yi kazanmak için bol bol dua edin, ibadet edin...! Derslerde aynı sınıfta olmayı bırakın, erkekler ile kızların giriş-çıkış saatleri bile ayrı. Kızlar merdivenlerden inerlerken erkekleri binaya bile sokmuyorlar. Kim bilir belki ‘aramızda fortçu vardır’ diye acayip bir şekilde korkuyorlardır! Hocaların yanında kızlar ile konuşmamız yasak. Onlara göre kızlarla gezmemeliyiz. Bana kalırsa demek istiyorlar ki "erkeklerle birlikte olun...."! Yine bu dersane ile ilişkili bir öğrenci yurdu var şehrimizde. Sevdikleri kişileri buraya ders çalışma bahanesi ile çağırıyorlar. Ama verdikleri ders "nasıl namaz kılınır, nasıl tatlı su müslümanı olunur" Bütün gün öğrencilere din ile ilgili video kasetleri izlettiriliyor. Namaz vakitleri geldiği zamanlarda ise "haydin Allahın izni ile namaza" deniyor. Aynı amaç için kullandıkları bir ışık evi de var. Buraya gidenler daha şanslı. Çünkü orada bilgisayar da var ve oyun oynayabiliyorlar. Hangi oyun var tam olarak bilmiyorum ama konusu bana kalırsa şöyle: Elinizde bir silah var ve karşınıza çıkan tüm Kemalistleri ve ateistleri öldürüyorsunuz. Oyun bitince de size Kâbe’nin anahtarı veriliyor. Coğrafya öğretmenimiz sanki hiç hayatında "fay hattını" duymamış gibi derste 17 Ağustos depreminin Allahın bize bir cezası olduğunu savunmakta. Kendisine "hocam madem cezamızı bu dünyada alacağız, cennet-cehennem hangi s.ke dermen?" dediğim zaman Allahın ignore ettigi kulları arasına girdim ona göre. "ABD’yi 7.6 salladı sadece 1 kişi kalpten öldu, dediğim zaman bana "otur bre zındık, başımıza taş mı yağdıracaksın seni gidi pis kefere"der gibi oldu ama "takdir-i ilâhi" demekle yetindi. Biyoloji hocamız ise insan vücudunun nasıl işlediğini anlattıktan sonra Allahın nasıl kusursuz bir yaratıcı olduğunu anlatmaya başlıyor. Biz de bunlar ÖSS’de çıkar mi acaba diye düşünerek kendisine melun melun bakıyoruz. Tarih öğretmenimiz Mekke'nin fethini anlatırken müthiş gaza geliyor ve nerdeyse sevinçten ağlayacak gibi oluyor. İstanbul'un fethini anlatmak onun için çok büyük bir orgazm. Burnunu sıksanız "heyt, savulun battal gazi geliyor" diyecek. Yine tarih hocamıza göre topuklu ayakkabı pisliğe basmak istemeyen, şemsiye ise kafasına pislik düşmesin diye korkan Avrupalılar tarafından icat edildi. Burada pislik derken neyi kastettim anlamışınızdır umarım...! Bu kadar yergiden sonra neden ısrarla bu dersaneye gidiyorsun be cahil adam diye soruyorsanız hemen söyleyeyim: adamlar ÖSS’de 1.gelene 0 km araba hediye ediyorlar. Benimde hedefim birincilik olduğuna göre bu işten kârlı çıkmak istiyorum...

231

Bu kitap Fethullah Gülen'in okullarında eğitim gören iki yürekli çocuğumuzun anılarından oluşuyor. 20’li yaşlarını süren, ancak yaşadıkları acı dolu günler nedeniyle kendilerini çok yaşlı hisseden bu gençler, ne yazık ki anılarını yüksek tirajlı gazetelerden birinde yayınlatma olanağı bulamadılar. Çünkü onların hepsi, sözü edilen cemaat ve liderlerine övgüler dizmekle meşguldüler. Ülkenin yarınları için çok önemli olan bu yaşamsal bilgilerin gün ışığına çıkması, biz sivil toplum kuruluşlarının onları sahiplenmesiyle gerçekleşebildi.

Atatürk 1920'li yıllarda "Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok ileridedir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar..." diyordu. Oysa 1990'lı yıllarda bu oyuncular ülkemizde başrolü oynuyorlar ve bazı çevrelerden büyük alkış topluyorlar. Gerçeklerin ve gerçek yüzlerin ortaya çıkması gerekiyordu. Toplumumuzun bu çocuklara en az bizler kadar duyarlı davranacağını biliyoruz. Bugün gelinen noktada karşımızdaki temel tercih konusu: Türk Milli Eğitimi'nde ya aklı özgürleştirilmiş, düşünmeyi göze alan ya da aklını belirli bir inanç, fikir ve ideoloji ile sınırlamış bunun dışında düşünmeyi reddeden, yalnızca itaat eden insanlar yetiştirmektir... Gerçeklere gözümüzü kapatarak ya sonuçlarına katlanacağız ya da aklımızı, yüreğimizi ve ilkelerimizi ortaya koyarak sorgulayacağız ve karşı çıkacağız. Bu çocuklar bizim ve bizlerden destek bekliyorlar... S- Bugün 24 Ağustos 1997... Akranlarınızdan çok farklı bir biçimde geçirdiğiniz zorlu yaşamınızı ve onun sizlerde bıraktığı etkileri öğrenmek üzere birlikte eski yaşamınıza geri dönmek istiyorum. Sizin için bunun çok güç olduğunu biliyorum. Ancak gerçeklerin ortaya çıkması için, yaşamınızdaki tüm evreleri anlatmalısınız. Bu açıklamaların toplum için ne denli önemli olduğunun bilincindesiniz.

232

Tarikat ve cemaatlerin, hele kendini topluma hoşgörü ve ılımlı İslamın temsilcisi olarak tanıtan bir zatın faaliyetlerinin gerçek yüzü, şüphesiz anne ve babalar, çocuklar ve toplum için çok uyarıcı, etkili olacak. Bu yürekli ve cesur kararınız için sizleri kutluyorum. D- Bugün ortaya çıkarak, yıllarca birlikte olduğum bu cemaatin aldatmacalarını ortaya koymamın altında iki önemli neden var: 1. Onlarla birlikte olduğum süre boyunca yapılan baskılar ve zorlamalar sonucu iki buçuk yıl depresyon tanısıyla tedavi görmüş olmam... Aynı şekilde benzer bir durumu halen yaşamakta olan bir diğer öğrencinin babasını tanımam... 2.Din adına korkunç bir sömürü düzeni kurarak, insanları aldatan ve toplumu ortaçağ karanlığına götürmek isteyen bu salgına, vatanını ve değerlerini seven bir kişi olarak dur diyebilmek...Cemaat çalışmalarının tüm ayrıntılarını anlatarak devletin nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu kamuoyuna, yetkililere, anne, babalara gösterebilmek... Fakat bildiklerimi anlatırken, sizinle belirli noktalarda anlaşmamız gerekir. Öncelikle gerçek kimliklerimiz kesinlikle gizli kalmalı. Sanırım bu noktada hak verirsiniz. Çünkü çok iyi biliyorum. Bizler o günleri yaşadık. Eğer F.Gülen hakkımızda "Bu insanların katli vaciptir." fetvasını verirse, ona inanan pek çok insan, kısa bir sürede bizleri ortadan kaldırmak için herşeyi yapabilir. Çünkü cemaat liderini memnun etmek, Gülen'e göre, Allah'ı memnun etmektir. İşte bu nedenle, kimliğimiz kesinlikle gizli kalmalı. S-Bu hususta biz de son derece duyarlıyız. Sanırım bizlerle birlikte olduğunuz üç yılda, çalışmalarımızı, ilkelerimizi ve inandığımız değerleri yakından tanıdınız. Nasıl bir özveri içinde çalıştığımızı biliyorsunuz. Sizlerin gerçek kimliğinizi hiçbir şekilde açıklamayacağız. Eğer herşey yoluna girdikten sonra, siz kimliklerinizi açıklamak isterseniz, bu tamamen sizin kararınız olacak. D-Teşekkür ederim. Sizlere güveniyorum. Önce çocukluğumdan başlamak istiyorum. Çünkü yaşamımın daha sonraki dönemlerinde bana yön veren olayların uzantıları, hep çocukluk yıllarımda gizli... Doğu kökenli bir ailenin altısı erkek, biri kız olmak üzere toplam yedi kardeşin ortancasıyım. Ailemizde, temelini katı din kurallarından almış, biraz feodalizmle şekillenmiş bir anlayış egemendi. Evimizin mutlak hakimi babamdı. Bu nedenle, hemen her konuda son kararı babam verir, bizlere düşen de kayıtsız itaat etmek olurdu. Babam 20'li yaşlarından itibaren Nakşibendi tarikatının çok sıkı üyelerinden olduğu için yaşamını tarikat şeyhinin belli emir ve tavsiyelerine teslim etmiş, şeriat devleti özlemiyle yanıp tutuşan koyu bir RP taraftarıydı. Babama göre, Müslümanlara zulmeden bu dinsiz düzeni ortadan kaldıracak, yerine şer'i düzeni kuracak olan tek seçenek Refah Partisi'ydi. Bu partiye oy vermek Müslüman olmanın en belirgin işareti idi. Aksi taktirde, Allah bunun hesabını öbür dünyaya gidildiğinde fazlasıyla sorardı. Şeyhinin "Kız çocukları bu devirde okumamalı, okuma yazma bilmemeli, sadece Kuran okumayı ve nakış dikişi bilmelidirler." tavsiyesi üzerine ablamı hiç okula göndermedi. Ablam uzunca bir dönem Kuran Kursuna, ardından da dikiş nakış dersine gönderildi. Ablam bugün 25 yaşında tesettürlü, evlenmek üzere, fakat okuma yazma bilmiyor.

233

G-Peki annenin bu konuda hiç uyarısı ya da etkisi olmadı mı? D-Annem yaşamını biz çocuklarına ve efendisi olan babama adamış, kendisi için yaşamın farkında olmayan bir Anadolu kadınıydı. Herhangi bir konuda bir etkisi olmayan, içine kapanık, sessiz biriydi. Okuma yazması yoktu. Babamın yanında hiçbir şey söyleyemezdi. Kısaca, ailemde en tepede babam, arkasından biz erkek çocuklar ve en sonda da kız kardeşim ile annem gelirdi. Onları gördükçe erkek doğduğum için Allah'a çok kereler şükranlarımı sunmuşumdur. Yaşama ilişkin ilk dersleri böyle bir ailede, böyle bir ortamda aldım. Babamın en büyük isteği, hepimizi onun deyimi ile bir mücahit gibi yetiştirmekti. Hatta son isteği olarak, hakkını bizlere helal etmesi için namaz kılmamızı ve RP'ye oy vermemizi şart koşmuştu. Erkek kardeşlerime gelince, en büyüğümüz imam-hatip mezunu, RP yanlısı, laik demokratik düzenin düşmanı olan bir öğretmen, ondan sonraki aynı düşüncelere sahip, hatta daha da radikal olan ve uzun yıllar cami imamlığı yapmış diğer ağabeyim... Sonra, o yıllarda aynı düşüncelere sahip olan ben ve diğer erkek kardeşim. .. Çok zaman düşünmüşümdür. Cumhuriyet rejiminin geçerli olduğu, herşeyin bu değerler etrafında ve bunların daha da yüceltilmesi için yapılması gereken bir ortamda , nasıl olur da böylesine laik demokratik sisteme düşman çocuklar ve gençler yetiştirilebilir? Benim ailemde ve çevremde gördüğüm pek çok kişinin hedefi, bu rejimi yıkmak üzerine odaklanmıştır. Bu fikirlerin yayılmasına, etkin olmasına nasıl izin verilebilir? Bir ulusun birlik ve beraberliğini ya da siyasal sistemini yıkmak için böylesine zararlı faaliyetlere nasıl göz yumulur? Bunlara kim destek verir? S-Bu konulara daha sonra ayrıntıları ile geleceğiz. İstersen şimdi tekrar ailene dönelim. D-Aşlemin ikinci göze çarpan niteliği ise oldukça yoksul olmamızdı. Geriye dönüp baktığımda o günleri anımsamak bile bana çok korkunç geliyor. Somutlaştırmak için geçmişimden bazı kesitler sunmak istiyorum. 1984'ten 1989'a kadar 5 yıl, annem, babam, 7 kardeş olan bizler ve babaannem, yani 10 kişi, amcamın evinin altında kömürlük olarak yaptırdığı 20 metrekarelik bir odada barınmak zorunda kaldık. O çocuk yaşımda uzun yıllar Çukurova'nın kavurucu sıcağında ırgatlık yaptım ailemle birlikte, hafta içi okula gider, haftasonu tatilinde ise birkaç kilo daha fazla pamuk toplamak için onlara yardım ederdim. Bu kavurucu sıcak günleri hayatım boyunca unutamadım. O günden beri güneşten nefret ederim. Soğuk ve yağmurlu havayı daha çok severim. O tek odalı yaşantımızda, mutfağımız binanın giriş kapısının hemen arkasındaki merdiven boşluğuydu. Üst kattaki kiracının gelmeyeceğinden emin olduğumuz zaman, biz erkekler giriş kapısının arkasındaki merdiven boşluğunda banyo yapardık. İyi anımsıyorum, ortaokul 2. sınıfta olmama rağmen -kazık kadar olmuştum- annem beni ve kardeşlerimi leğende, burada banyo ettirirdi. Sabahları bırakın zeytin, peynirle kahvaltı etmeyi, eğer somun ekmek bulabilirsek, ogün bizim en neşeli kahvaltımız olurdu. Ortaokul boyunca tam 3 yıl aynı gömlek ve aynı pantolonla okula devam ettim. Yaz kış aynı lastik ayakkabılarla okula gidip gelirdim. En iyi yanları, çorap giymememe -çünkü çorabım yoktu- rağmen ayaklarımı sıcak tutmalarıydı.

234

Okul birincisi olmama rağmen, giymiş olduğum eski lastik ayakkabılardan utanır, ayaklarımı herkesten saklamaya çalışırdım. Bu koşullarda hem yaşam, hem de okuma mücadelesi veren benim için, en rahatlatıcı düşünce, eğer başarılı bir öğrenci olursam bu yoksullukların sona ereceği inancıydı. Ermese bile yüce Allah, sıkıntılarıma karşılık, eğer iyi bir kul olursam beni cennetine koyacaktı. İşte o zaman istediklerimi yiyebilecek, giyebilecektim. Belki de cennette, cebinde harçlıkla okula gitmenin ne olduğunu öğrenmiş olacaktım. Herşeye rağmen, böyle bir ailede erkek olmak ayrıcalıktı. Yoksul ve dinin katı kurallarının egemen olduğu ailemde bütün yük annemin ve kızkardeşimin sırtında idi. Ama hemen her konuda, geri planda da onlar olurdu. Yaşamımı dönem dönem ele almak istiyorum. -Çocukluk ve ilkokul dönemi (Kuran kursları ve babamın verdiği dini eğitim) -Ortaokul dönemi (imam-hatip lisesi, Refah Partisi yandaşlığı, mücahit olma arzusu, şeriat devleti özlemi) -Lise 1 ve lise2 (Fethullahçılar) -Lise 3 (Fethullahçılardan ayrılma, bağımsız, ailemin yanında üniversite sınavlarına hazırlanma) -Üniversite (Hukuk Fakültesi dönemi, Nakşibendi Tarikatı, sağlığımın bozulması- depresyon 2 yıl) -Üniversite (Boğaziçi, sosyoloji dönemi, yeniden Fethullahçılar- deprsyondan kurtulmak için kendimi mecbur hissetmem) -Hem dinle hem de dini cemaatlerle ilişkimi kestiğim dönem- 1996 ve sonrası, ve bugün... S-Yaşadığın bu dönemleri, çocukluğundan başlayarak ayrıntılarla anlatman gerekiyor. Sizlerin hayat öyküleri, kamuoyuna Anadolu'da yaşanan zorlukların, yoksullukların anlatılması bakımından da çok önem taşıyor. Sosyal, ekonomik sorunlar ülkenin geleceğine nasıl yansıyor, ne büyük bir tehlike oluşturuyor! D-Evet, bu yoksulluklar yüzünden siyasal planlar yapılıyor ve bazı kesimler bundan çok faydalanıyor. Ailedekiler ise tüm zorlukların öbür dünyada aşılacağı, çekilen acıların biteceği inancıyla kendilerini dine ve dini yaşama veriyorlar. Ve din adına kendilerine yaklaşan bazı siyasilerin arkalarından gidiyorlar. Hemen her mahallede açılan Kuran kursları, yoksulluğu bizim gibi yaşayan ailelerin çocuklarının temel eğitimini oluşturuyor. O küçücük beyinlerde açılan yaraların, yanlışlıkların kapanması çok zaman mümkün olamıyor. İlkokul döneminde, yaz tatillerinde, mahalle camiinde açılmış olan Kuran kurslarında aldığım eğitim ve babamın dini konulardaki taassubu, beni, daha küçük yaşlarda mücahitlik dünyasına sokmayı başarmıştı. İlkokuldan sonra imam-hatip ortaokuluna başladım. Doğrusu bu okula hiç gitmek istemiyordum. Ama

235

her zaman olduğu gibi kararı yine benim adıma babam verdi. Gitmek istemeyişimin asıl nedeni, Kuran kurslarına gitmiş olmama rağmen Kuran-ı Kerim dersini başaramıyor olmamdı. Burada okuduğum 3 yıl boyunca öğretmenlerimizin çoğu RP ve MHP taraftarıydı. Dolayısıyla bu hocalarımızın etkinliği, diğerlerine göre oldukça fazlaydı. Ailemden RP'ye duyduğum yakınlık, okuldaki bazı hocalarımın uğraşlarıyla da koyu bir RP mücahidi olmama neden oldu. Bende en çok etkiyi Kuran-ı Kerim'den şu iki ayet ve bu ayetlerin günümüz olaylarıyla ilişkilendirilişi yaptı. Bu ayetlerin ilki : "Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir." ve diğeri: "Zalime yardım eden zalimdir." diyordu. Bu iki ayete kendimizi muhatap aldığımızda yapmamız gereken asli görevimiz cihat etmekti.. Diğer bir deyişle Müslümanlara zulmeden laik Türkiye'yi yıkmak ve yerine Allah'ın hükümlerinin uygulandığı şeriat (İslam) devletini kurmak gerektiği idi. Bu düşüncelere sahip olan ben ve imam-hatip okulundaki pek çok arkadaşım, İslami devletin kurulması ve Müslümanlara yapılan zulümün durdurulması için birşeyler yapmamız gerektiğine inanmıştık. Bunun başında da Refah Partisi'ni desteklemek ve ona taraftar bulmak fikriyle şartlandırılmıştık. Bizlerle çok yakından ilgilenen RP'li bazı hocalarımız, "RP'ye oy vermeyen gerçek müslüman değildir. Zalimlerden yana olmuştur." diyerek bizi çok etkilerlerdi. O çocuk yaşımızda bizim gibi RP taraftarı olduğu gibi, İran'ın, Suudi'nin özlemini çeken gruplar da vardı. Bize öğretilenler arasında düşmanlarımızın başında, hatta kafirlerden de önce gelen "Ben de Allah'a inanıyorum, ama aynı zamanda laik düşünceye sahibim." diyen ve Müslümanlara yapılan zulüm düzeninin savunucuları vardı. En büyük münafıklar bunlardı. Önce bunların temizlenmesi gerekirdi. S- Böylece kamuoyunda çok tartışılan bir konuyu açıklığa kavuşturuyorsun. İmam-hatip okulları, bu ülkenin, laik demokratik hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi okulları... Milli Eğitim BAkanlığı'na bağlı diğer okullarda aynı müfredatı uygulaması gereken bir okul... Ama görüyoruz ki o okullarda görevlendirilen öğretmenler, sizleri böylesine şartlandırıp laik düzene ve laik düşünceye düşman öğrenciler olarak yetiştirebiliyorlar. D- Evet, benim devam ettiğim imam-hatip ortaokulunda 1. ve 2. sınıflarda radikal bir biçimde bu paradigmaya sahiptim. Zaten hepimiz böyleydik. Şer'i düzenin gelmesinde bizlere büyük görevler düştüğüne inandırılmıştık. Yaşamımı bu felsefeye uygun bir şekilde sürdürmeye çalışırken, ortaokul 3.sınıfta (1990 yılı) benim için bazı değişik gelişmeler olmaya başladı. Fen Bilgisi öğretmenin N. Hanım'ın bazı uyarıları, zaman zaman sahip olduğum katı düşünceleri sorgulamama neden oluyordu. İlk kez bu hocamın ve yakın akrabamız olan Ş.B. 'nin sayesinde, İslami düşünce biçiminin dışında, başka düşünce biçimlerinin de varolduğunu anlamaya başladım. O dönemde N. öğretmenimle samimi olmamı istemeyen bazı hocalarım notlarımı kırarak, beni sınıfta bırakmakla tehdit ettiler. Bendeki değişimi ve N. öğretmenimin etkisini anlamış olmalılardı. Bana bir erkeğin bir kadınla kesinlikle konuşmaması gerektiğini, bunun islamiyette kesin bir kural olduğunu söylediler. Bu kadın öğretmen bile olsa durumun değişmeyeceğini, aksi halde çok büyük günaha gireceğimi belirttiler. Bu nedenle öğretmenimi çok sevmeme rağman görüşmekten kaçardım. Neden böyle yaptığımı öğrenmek isteyen N. öğretmene cevap vermez, hemen yanından uzaklaşırdım. İçinde bulunduğum zor koşullara rağmen çok çalışarak, ortaokulu birincilikle bitirdim. Öyle ki ortaokul sınavları için dikkate alınan fen, matematik, Türkçe derslerimin ortalaması 10 üzerinden 9.5 idi. Okulun en başarılı

236

öğrencisi olarak 2. ve 3. sınıflarda imam-hatip ortaokulları bilgi yarışmasında, okulu temsil eden grupta yer alıyordum. Son sınıfta okulun yakınında bir evde yaşayan bazı ağabeyler bizimle ilgilemeye başladılar. Bizi evlerine davet ederek derslerimize yardım edeceklerini söylüyorlar, ayrıca bize çok hoş ikramlar yapıyorlardı. S- Sözünü ettiğin bu ağabeylerle nasıl tanıştınız? Sizlere neden yardım ettiklerini hiç düşünmediniz mi? D-1989- 90 öğretim yılı boyunca evlerinde bize ders veren bu ağabeyleri, sınıftaki bir arkadaşım aracılığıyla tanıdım. Bu ağabeyleri başlangıçta hiç tanımıyor, kim olduklarını bilmiyorduk. Saatlerce bizlere ders anlatır, bilmediklerimizi öğretir, bu arada sohbet ederlerdi. Bu ağabeylerin bizi çalıştırmaları karşılığında maddi olarak hiçbir şey istememeleri bizim için bulunmaz fırsattı. Bunların verdikleri derslere devam eden 6,7 öğrenciydik. Ama hepimiz okulun en çalışkan ve zeki çocuklarıydık. Bize karşı o kadar sıcak, o kadar içten davranıyorlardı ki bu ilgiyi o güne kadar ailemden bile görmemiştim. Bu ağabeyler hakkında olumsuz düşünmek imkansızdı. Kimi zaman bunların neden böyle birşey yaptıklarını merak eder, fakat mantıklı bir neden bulamazdık. Hatta aklımıza gelebilecek olan kötü düşüncelerden dolayı kendimize kızar, utanırdık. Nihayet birgün neden böyle bize iyi davrandıkarını sorduğumuzda , yanıt olarak "Bizler okullarımızı bitirdiğimizde öğretmen olmak istiyoruz. İyi bir öğretmen olmak için sizlere ders anlatarak deneyim elde ediyoruz. Siz de sınavlarınıza hazırlanmış oluyorsunuz." dediler. Benim için bu açıklama yeterli olmuştu. Çünkü imam-hatip okulunu sevmiyordum. Çok çalışıp bu okulu biran önce bitirmeyi, sonra da bir meslek okuluna girmeyi düşünüyordum. Okulun son sınıfında gerek N. öğretmenimin uyarıları ve sürekli okuyan Ş.B.'nin etkisi, gerekse bu ağabeylerin yumuşak tutumları, söylemleri ile giderek radikal düşüncelerimin yavaş yavaş değiştiğini farketmeye başladım. Sözünü ettiğim ağabeyler bana ılımlı olmayı öğrettiler derken şunu söylemek istiyorum. Bizlere verilen eğitimin amacı imam-hatip okullarında da , Fethullah cemaatinde de aynıydı. Yani İslam toplumu yaratmak... İslami devleti kurmak... Bu amaca ulaşmada izlenen yol ve yöntem farklıydı. RP ve onun gibi tanımlayabileceğimiz radikal gruplar, kendilerini söylemleri ve faaliyetleri ile ortaya koyarken F.Gülen cemaati çok daha yumuşak ve ılımlı bir görüntü çizmeye çalışıyordu. Toplumsal bir tepki ve engellemeyle karşılaşmamak için burada bize öğretilen yöntem "nabza göre şerbet verme anlayışı" idi. Diğer insanlar "İslamda kadınla tokalaşmak haramdır." deyip kadınlarla tokalaşmazlarken ve bir bakıma zihniyetlerini açıkça ortaya koyarken, bizim cemaatin elemanları- insanlar tarafından kabul görmek için- kadınlarla bir arada olmaktan kaçınmazlar... Bu durumu başka bir örnekle daha açıklamak istiyorum. Mesela ışık evlerinde kalan biz nur talebeleri için, coca-cola içmek kesinlikle haramdır. Fakat cemaate yeni girecek veya yeni girmiş insanların evine yemeğe gittiğimizde, bize ikram edilen colaları, bize haram diyen ağabeyler bizden önce davranır, içerlerdi. Daima uyumlu, daima ılımlı bir görüntü vermek tedbir olarak vasıflandırılır. Kısaca imam-hatip okullarındaki radikal yaklaşımlardan uzak, bu tutum ve anlayışın temelindeki amaç budur. S- Tekrar okul günlerine dönmek istiyorum. O günlerde size en çok yakın olduklarını söylediğin ağabeyler için ailen ne düşünüyordu? Sizi merak etmediler mi?

237

D- Başlangıçta ailelerimizin bu insanlarla ilişkili olduğumuzdan haberleri yoktu. Daha sonra öğrendiklerinde, benim ailem pek fazla ilgilenmedi. Ağabeyler bize ailemizden daha sıcak davranıyorlardı. Ayrıca evde hiç yiyemediğimiz güzel yemekleri orada yiyor, birlikte top oynuyor, spor yapıyorduk. O yaşta ve o güne kadar böyle bir ilgi görmemiş bizler için, bu ağabeyler bulunmaz fırsattı. Bizim yaşımızda ve koşullarımızdaki bütün çocuklar için çok cazip olurdu. Giderek onlarla aramızda öylesine güçlü bağlar oluşmaya başladı ki anlatılamaz. Çünkü, -Bize karşı son derece sıcak ve içten davranırlardı. -Hemen her konuda bize yardımcı olurlardı. -Birlikte piknikler yapar, spor aktiviteleri düzenler, yemekler, davetler verirlerdi. -Evlerinde bizim için çok rahat çalışma koşulları sağlıyorlardı. -Bir zaman sonra ailemizle tanışarak, onlara da büyük güven aşılamışlardı. -Ortaokul sonrası girilecek okulların sınav dönemlerinde bizimle birlikte sınav yeri olan Adana'ya kadar gelip, orada bize kalacak yer bulacaklarını, -Kazanamadığımız takdirde İzmir, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde bize iyi okullarda hem yatılı hem de burslu okuma olanağı sağlayabileceklerini söylüyorlardı. S- Peki bütün bunların karşılığında sizden herhangi bir şey istemediler mi? D- Hayır. Onlarla birlikte olduğumuz 9-10 ay süresince bizden hiçbir şey istemediler. Öylesine sıkı bir tedbir uyguluyorlardı ki o insanları onca uzun süre tanıyor olmamıza rağmen, namaz kıldıklarını, Zaman Gazetesi ve Sızıntı okuduklarını, Fethullahçı olduklarını anlamamıştık. Bunları, bu ağabeyleri tam 10 ay gibi bir süre geçtikten ve geriye dönüşümüzün artık olamayacağı bir zamanda öğrendik. Bu uzun zaman diliminde gazetelerini, kitaplarını, namazlarını, ibadetlerini bizden sıkı biçimde sakladılar. Hiç farkına varmadık. Daha sonra bu yöntemi biz de öğrenecek ve yeni gelenlere, uzunca bir süre, bize ve dostluğumuza alışıncaya kadar hiçbir şey belli etmeyecektik. Bu gizliliğe, hizmette temel eğitim yani tedbir deniyor. Bu eğitimlerden geçmiş olan ben ve daha birçok arkadaşım, cemaatte daha ileri görevler aldığımızda, aynı kuralları ve programı uygulayıp yeni talebeleri nur cemaatine kazandıracaktık. S- Pekala, diğer dinci gruplar radikal tutumlarını açıkça gösterirken, bunlar böyle bir gizliliğe neden ihtiyaç duyuyorlar? D- Bu cemaat mensuplarına herhangi bir önyargı ile bakılmaması, onların tehlike olarak görülmemesi için bu yönteme başvuruyorlar. Bu yöntem ışık evleri için çok gerekli. Eğer bizlere daha başında hizmetin özellikleri anlatılmış olsaydı, hiçbirimiz böylesine kolayca onlarla birlikte olmazdık. Onlara kapılıp gidemezdik. Ayrıca kamuoyu içinde çok olumlu bir görüntü veriyorlar. Gerçek yüzlerini gösteremezler. Bizim için o ağabeyleri gerçek anlamda tanımak İzmir'de mümkün olabildi.

238

S- İzmir'e nasıl, hangi sebeple gidebildin? D- Ortaokul sonu sınavlarından sonra, benim amacım kazanmış olduğum fen lisesi için Diyarbakır'a gitmekti. Ama babam buna izin vermedi. Çünkü imam-hatipe devam etmemi istiyordu. Ayrıca buraya devam edersem burs alacaktım. O sırada evlerine gittiğimiz ağabeylerin, İzmir'den bazı arkadaşları geldi. Bizimle çok ilgilendiler. Amaçları bizi alıp İzmir'e götürmekti. Çok iyi okullarda ve burslu olarak okutacaklardı. Beni, N.'yi ve Z.'yi bu koşullarda okutmak üzere razı ettiler. Ben imam-hatipe devam etmeyi hiç istemiyordum. Ağabeylerin İzmir için anlattıkları bilgiler çok cazipti. Benim gibi diğer arkadaşların aileleri de gitmemizi istemiyorlardı. Ama biz ağabeylere çok güveniyorduk. Heyecanla bütün okul belgelerimizi, kayıt için bu ağabeylere teslim ettik. Onlar bütün işlemleri tamamlayacaklardı. Heyecanla okulların açılmasını beklemeye başladık. Nihayet o günler geldi. Bizi İzmir'e getiren ve çok güvendiğimiz ağabeylerin gerçek yüzünü görmeye başladık. Bize kalacağımız yurt için çok güzel şeyler anlatmışlardı. Oysa ki kalacağımız yurt daha inşaat halindeydi. Ve yurdun bitirilmesi için, bizim de işçiler gibi günlerce çalışmamız gerekiyordu. Karşılaştığımız durum o kadar farklıydı ki ne yapacağımızı bilemiyorduk. Bize "Atatürk Lisesi'nde okuyacaksınız." demişlerdi, oysa beni Buca Lisesi'ne, N.'yi ise Şirinevler Lisesi'ne kayıt yaptırdılar. S- Geri dönmeyi, durumu ailelerinize anlatmayı niye düşünmediniz? D- Nasıl dönebilirdik ki? O meşhur deyim gibi " Dönmemek üzere gemileri yakmıştık." Bütün belgelerimizi onlara vermiştik. Okullara kaydımız yapılmıştı. Hiç paramız yoktu. Üstelik ailelerimizin bize yardım edecek durumları yoktu. Ağabeylere tam bir teslimiyet içindeydik. Memlekette onlara öylesine inanmış ve güvenmiştik ki... Onların söylediklerini bütün akrabaya, çevreye anlatmış, biraz da gururlanmıştık. Şimdi geriye dönüp de hepsinin hayal olduğunu anlatmaya utanıyorduk. Her ne pahasına olursa olsun orada kalacak ve bizden istenilenleri bir bir yerine getirecektik. Elimiz kolumuz bağlıydı. Geri dönüşümüz olanaksızdı. O yaşlarda geriye dönüp bizlerin nasıl bir oyun içinde kullanıldığımızı anlatmak, bizlere çok ağır geliyordu. ailelerimizin durumu belliydi. Bizim için ne yapabilirlerdi? Ağabeyler de bunu zaten çok iyi biliyorlardı. Böylece ailelerinden çeşitli vaatlerle kopartılmış, dünyayı tanımayan, hiçbir şey bilmeyen bir sürü zavallı çocuk.. Artık onlara teslim edilmiştik. Çok eskilerde eli sopalı hocalara söylenen "Eti senin, kemiği bizim" gibi birşey... İstedikleri gibi bizi eğip bükecek, eğitecek, yaşam boyu bizleri etkileyecek fikirleri beyinlerimize yerleştireceklerdi. Artık bu tarihten sonra bizim için yeni bir yaşam başlıyordu. Fethullahçılık... S- Yani böylece gerçek yüzlerini saklayarak, sizlerle önce çok yakın dostluklar kuruyorlar. Sonra da bir bakıma çaresiz kalmış bu öğrencileri, bu çocukları cemaate alarak birer mürit haline getiriyorlar. D- Evet... Gerçek böyle... Sonra da inanılmaz katı bir disiplin ve S.Nursi öğretileri ile dış dünyadan tamamen kopuk, F.Hoca'nın görüşleri doğrultusunda bir sisteme dahil ediyorlar, hizmete sokuyorlar.

239

S- Bu nasıl bir hizmet ki kendilerini başlangıçta saklamak gereğini duyuyorlar? Bize Fethullahçıların hizmet dediği bu faaliyeti tüm ayrıntıları ile açıklayabilir misin? D- Bu cemaatin kendisine misyon edindiği İla-yı Kelimetullah, yani İslamı dünyanın her yanına ve her insana götürmeye, Allah'ın dini olan islamı ve anayasa hükmündeki Kuran-ı Kerim hükümlerini hem fen hem toplumsal yaşamda etkin kılmaktır. Diğer adıyla Kuran Hizmeti... Tedbir ise, Kuran Hizmetini yaparken bu hizmete hiç kimse tarafından bir zarar verilmesin, bu iş yarım kalmasın diye alınan bir takım önlemlerdir. Bu önlemlere diğer adıyla takiyye ya da te'vil yoluna gitme de denir. Örneklemek gerekirse çok ılımlı ve yumuşak görünmek, kod isimleri kullanmak, yeni öğrencilerden uzun bir süre asıl kimlikleri saklamak gibi... S- Asıl kimliklerini başlangıçta saklamaları , öğrencileri kendilerine alıştırmayı korkup kaçmalarını önlemeyi amaçlıyor olmalı... Fakat kod ismi kullanmaya neden gereksinme duyuyorlar? D- Kendine "Hakkı tutup kaldırma" ya da "İslamı yeniden herşeyi ile hem bireyin hem de toplumun tüm yaşamına etkin ve egemen kılma" diye tanımlayabileceğimiz bir misyon yükleyen cemaat, kod isim kullanmayı tedbir açısından zorunlu görmektedir. Bu oluşumun ilk günlerine gittiğimizde, S. Nursi ve onun da hizmet adını verdiği çalışmalarını dikkatle incelediğimizde, bu yöntem o günün zorlayıcı koşullarından dolayı kullanılmıştır. S. Nursi'nin hizmetlerini yaptığı dönem, Cumhuriyet ve sonrasına, devrim yasalarının hayata geçirilerek yeni bir toplum yaratma evresine ve daha sonra da tek parti dönemine denk gelir. Bu dönemler ana niteliği Müslüman olan bu halkı dinsizleştirmek, onu öz değerlerinden kopartma dönemi olarak tanıtılır, anlatılır ve ezberletilir. Bir anlamda ülkenin gerçek sahibi olan Müslümanlar, Kemalist zihniyeti taşıyan yöneticiler, İ.İnönü ve onun gibi din karşıtı insanların çabalarıyla parya durumuna düşürülmüşlerdir. Dinin ayaklara düştüğü bu dönemde müreddid yani, asrın sahibi olarak söz edilen Saidi Nursi, bu zor koşullarda iman-Kuran hizmetini başlatır. Neredeyse komunist Rusya'daki gibi dine karşı katı politikaların izlendiği bu dönemde, bu hizmeti yürütmek için kod isimler kullanılmak zorunda kalınmıştır. O nedenle bu yöntem gizlilik için önemlidir. S. Nursi kendi misyonunun devamı niteliğindeki bu cemaatin yaptığı hizmetin olası tehlikelerden korunması bakımından kod isimler hala kullanılmaktadır. Bu konuyu somut bir örnekle aktarmak istiyorum. 1980'lerden hemen sonra bu cemaatten bir ağabey, sol görüşlü ve oldukça zengin bir ailenin çocuğu ile ilgileniyor. Bir süre sonra çocuk, ailesini kabul etmez oluyor ve onlardan tamamen uzaklaşıyor. Bu değişime anlam veremeyen anne, baba, uzun araştırmalardan sonra, çocuklarının adı Ahmet olarak bilinen bir üniversitelinin evine gidip geldiğini, bütün zamanını o evde geçirdiğini buluyorlar. Çocuklarını kaybetmek üzere olan aile polislerle birlikte eve geldiği zaman, herkesin Ahmet olarak tanıdığı kişi, adının Ahmet değil Seyfullah olduğunu söyleyerek hüviyetini gösterir ve sözü edilen çocuğu hiç tanımadığını belirtir. Şahitler ve o eve gidip gelen öğrenciler, o şahsın Ahmet olduğunu söyledikleri halde polis bir şey yapamaz. Ve aile çocuğunu cemaate kaptırır. S- Bu evlerin yani bahsettiğin kişilerin kaldığı evlerin bakımını, kirasını, ihtiyaçlarını kim karşılıyor?

240

D- Bu evlere Gülen'in deyimi ile ışık evleri denir. Bunlar, cemaatin inanmış ya da ticari imkanlar sağlanmış esnaf ve işadamları tarafından finanse edilir. Cemaat için ağı genişletmenin yolu yeni mali kaynak ve insan gücü bulmaktan geçer. Cemaatin birlik bütünlük içinde bir arada bulunup, amaçlarını gerçekleştirmesi için yeni gelenlere manevi ve mukaddes değerlerin önemi benimsetilir. Ahiret hayatlarında elde edecekleri kazanımlar, sevaplar anlatılır. Önceleri Adandolu'daki esnaflarla başlayan, sonra büyük kentlere ve iş dünyasına ulaşan bu maddi yardımların birer Allah ve peygamber hizmeti olduğu kabul edildiği için, cemaat bu konuda pek zorluk çekmez. S- Bizim toplumumuz çoğunlukla duyarlı, manevi değerlerine bağlı, inançlı insanlardan oluşuyor. Hele eğitim konusunda yardımcı olmak çok güzel bir duygu. Bu yardımsever kişiler cemaatin gerçek anlamını bilmedikleri için, ellerinden gelen yardımı yapmış olabilirler. D- Tabii, buna biz de inanıyoruz. Cemaatin öğrencileri ümmet rüyaları ile eğittiklerini bilmedikleri muhakkak. Hayırlı bir iş diyerek bu işe sarılıyorlar. Böylece Türkiye'nin dört bir tarafında, ilçelere kadar uzanmış bu evlerde, okullardaki başarılı, zeki çocuklarla bağlantı kurulur. Genellikle okul birincileri seçilir. Ben ve çevremdeki bir çok arkadaşım okul birincileriydik. Çocukların ortaokul, lise yaşlarındaki psikolojileri çok iyi bilinir. Bunların hayatlarında görmedikleri, bulamadıkları olanaklar sağlanarak, bizlerde olduğu gibi çok yakın dostluklar kurulur. Bu ağabeyler, giderek seçilen bu çocukların yaşamında, ailelerinin önüne geçerler. Bir süre sonra çocukları artık onlar yönlendirirler. O küçücük beyinlerde bu yönlendirmeler, çocukların hayatları boyunca reddedemeyecekleri paradigmaları oluşturur. Bu nedenle ışık evleri, cemaate adam kazandırmanın en etkili yöntemidir. O evlerde görülen yakınlık, dostluk, karşılık beklemeden yapılan yardımlar çocuk dünyamızda bizlere o güne değin hiç sahip olmadığımız duyguları, heyecanları yaşatır. Ancak cemaate girdikten ve cemaatin bir küçük üyesi olduktan sonra müthiş bir değişim başlar. Bir askeri disiplinle, öylesine katı kurallarla yaşamaya başlanır ki dayanmak çok güçtür. S- Peki gerçeği gördükten sonra öğrenciler neden katılmak gereği duyuyorlar? Neden cemaati bırakıp ailelerinin yanına dönmüyorlar? D- Bir kere beyinlerimize şu fikir sanki kazınmıştır : Bu cemaatten olmak çok büyük bir nasiptir. yani öyle bir kısmettir ki, herkese nasip olmaz. Allahın ancak o çok şanslı ve seçilmiş kulları bu cemaatin bireyleri olabilir. Bu kutsal cemaatin bir manevi misyonu var. Hadisi şeriflerde, ahir zamanda gelecek kutsi bir cemaatten söz edilir. Yine Kuran-ı Kerim'deki ayetlerde, ahir zamanda bir cemaatin geleceği ve islamı cihat yaparak tekrar dirilteceği, islamı yeniden bütün dünyaya hakim kılacağı belirtiliyor. Bu görüş, Allah'ın kafirler kızsa da, bozulsa da nurunu bir kez daha kanıtlayacağı ayetiyle ilişkilendiriliyor. Bütün bunlarla yorumlanarak ortaya bir cemaat çıkıyor. Fakat bu cemaat öyle bilinen, alelade bir cemaat değil... Tamamen peygamberimizin gözetiminde, Allah'ın gözünün üzerinde olduğu, manevi yönü çok ağır, çok büyük ve mukaddes bir cemaat... Bu cemaatin bir bireyi

241

olmaksa, çocuklara ve gençlere öyle bir anlatılıyor ki çok büyük bir ayrıcalık... Herkese nasip olmayan bir mukaddes ayrıcalık... S- Cemaati benimsemen, İzmir'deki güç koşullara rağmen onlarla kalman nasıl oldu? D- Başlangıçta gerçekten çok zorlandık. Kalacağımız yurdun bitirilmesi için işçiler kadar çalışıyorduk. Geriye, ailelerimize dönemiyorduk. Fakat giderek yurttaki eğitim ve yukarıda açıkladığım bilgilerin ışığında etkilenmeye başladık. Bizlerin özel olarak seçildiğimizi düşünerek bütün gücümüzle çalışmaya başladık. O sene babamı kaybetmiştim. Ama cemaate girmem ve onlardan biri olmam konusu bana söylendiği zaman öylesine sevindim ki anlatamam. Babamın ölümüne bile çok üzülmediğimi hatırlıyorum. Çünkü çok daha değerli, çok daha büyük bir şey bulmuştum hayatta... Benim, peygamberin görev verdiği bir cemaate seçilmem çok büyük bir nasipti, şanstı... Bizler Allah'ın en şanslı kullarıydık... Ayrıca sürekli olarak cemaatin çok büyüdüğü ve hayatta ne olmak istersek -kaymakam, vali, polis, öğretmen- olabileceğimizi ya da nerede , nasıl bir iş kurmak istiyorsak cemaatin hemen yardım edeceğini söylüyorlardı. Cemaatin sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada yayıldığını ve çok güçlü olduğunu belirtiyorlardı. S- Öğrencilik yıllarının çok zor, bazen tahammül edilmez olduğunu söylüyorsun. Bu koşullarda hiç geri dönen oluyor muydu? D- Evet, çok güç koşullarda yaşardık. Hele ileride anlatacağım kamp günleri daha ağır bir disiplinle ve sürekli S.Nursi'nin ve F. Hoca'nın eserlerini okumakla, ibadetle geçerdi. Ama cemaatten ayrılmayı düşünemezdik. Çünkü insanları cemaatte tutmanın bir diğer yoluysa, somut korkuların ötesinde, onların beynine soyut korkular koymaktır. S- Ne gibi korkular mesela? D- Eğer cemaate karşı olumsuz bir davranışınız olursa, hizmeti sekteye uğratacak bir şey yaparsanız, en başta herşeyden önce "şevkat tokatı"yersiniz. Bu demektir ki hayatınız altüst olacaktır... Allah'ın kapısına sırtınızı dönmeniz ve Allah'ın da size sırtını dönmesi... Peygambere karşı gelmeniz... Bunun sonuçları neler olabilir? Bu tür öyle korkutucu şeyler anlatılır ki inancı olan bir insan için bunlar tahammül edilemez... İnancı olan, hele küçük yaşlardan itibaren bu korkularla yetiştirilmiş, beyinleri yıkanmış çocukların ya da gençlerin bu manevi azabı yüklenmeleri düşünülemez. İnancı olan bir insan hassastır. Allah'la arasının bozulmasını, peygambere olan sevgisinin azalmasını, sekteye uğramasını düşünemez bile... Bunlar kendi iç dünyasındaki duyarlılıklarıdır. Bir de soyut korkular vardır yani en etkili olan şevkat tokatı... Eğer cemaate karşı çok küçük bir şey yaparsanız, hizmette küçücük bir hata yapmış olursanız, Allah başınıza öyle husumetler getirir ki ne dünyada, ne de ahirette bir daha belinizi doğrultamazsınız. Şevkat tokatını muhakkak yersiniz. Böyle olunca insanın beynine sürekli bir korku yerleşiyor. O yüzden yaptığın herşeye dikkat etmek zorundasın. Kendin için değil, hizmet için dikkatli olmak zorundasın. Herşeyi, onlar istediği için, onların istediği gibi yapmak zorundasın. Eğer küçük bir hatan hizmete zarar verirse bu bağışlanamaz. O kimse artık iflah olmaz... S- Bu çocuklar üzerinde nasıl bir manevi baskı kurduklarını anlıyorum. İnanılması zor, korkunç birşey... Bu cemaatin hedeflerini ayrıntılarıyla açıklaman, tüm gerçekleri anlatman

242

gerek... Toplum bu tür cemaat ve tarikatların ne kadar vahim sonuçlar doğurabileceğini görmeli, çocuklarımızı bu çağdışı kalmış karanlık, gizli yuvalardan koruyabilmeli... D- Cemaat çok net söylemek gerekirse ana hatlarıyla: a-) Işık evlerinde ve yurtlarda yetiştirilen Gülen'in deyimiyle ışık süvarileriyle yeni bir toplum yaratmak... Altın nesil denen, bu yetiştirilen gençlik cemaatin ana hedefleri çerçevesinde yeni bir toplum yaratacaktır. b-) Yaratılan yeni toplumda İslami düzen hakim olacaktır. Bu da laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirip, yerine şer'i kanunların geçerli olacağı İslami devleti kurmakla gerçekleştirilecektir. S- Eğer amaçları İslami devleti kurmaksa F.Gülen'in şimdiki sistemle uyum içindeki söylemleri birer takiyye mi? D- Cemaat bunu takiyye olarak değil, tedbir olarak vasıflandırır. Kısaca şöyle açıklamak istiyorum. "Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntem, her yol mübahtır." Bunun içerisine yalan söylemek de , insanları aldatmak da girer. Yeter ki hizmet adına yapılan çalışmalar kesintiye uğramasın. Hizmet denilen çalışmanın en büyük özelliği, sessiz ve derinden olmasıdır. Bu gizlilik de güçlü oluncaya kadar devam edecektir. Bunun ölçüsü Gülen'in deyimi ile "Gelinen hiçbir noktadan, hiçbir güç tarafından geri adım attırılamayacak kadar güçlü olmaktır. " Cemaatin temel felsefesi budur. Bugün arkadaşımla birlikte, bu cemaatin içyüzüne ilişkin açıklamalarda bulunma nedenimiz bir bakıma, bize öğretilenlerle, bize uygulanan katı disiplin ve Cumhuriyet karşıtı fikirlerle, dışarıdakilere gösterilen yumuşak, hoşgörülü davranışların ve söylemlerin bir çelişki oluşturmasıdır. Bize öğretilen temel felsefede, Cumhuriyet dönemine "Kefere düzeni" diyen bu anlayış, bugün bu düzenin devamlılığını ister görünmekte ve ne yazık ki bazı kişileri inandırabilmektedir. Oysa bütün amaç çok farklı görünerek, toplumda olası bazı engellerin oluşmasına mani olmak, gerçeği öğrenmelerinin önünü kesmektir. Cemaate ait okullarda verilen eğitimin temel felsefesi, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan T.C.' ni yeniden Osmanlı dönemindeki hüviyetine döndürebilmek ve şer'i hükümlerin geçerli olduğu, İslami devletler düzenini kurmak şeklinde özetlenebilir. Bir küçük örnek vermek istiyorum. Daha sonra bu bölümü daha açmak isterim. Örneğin Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilen devrimler içerisinde çok önemli yeri olduğu söylenen harf devrimi için, bize öğretilen şudur: " Alim iken bir gecede cahil olduk." Bunun hesaplaşmasının yapılması gerek... S- Kiminle hesaplaşılacak? D- Cumhuriyetle ve devrimleri gerçekleştiren kadro ile... S- Atatürk hakkında F.Gülen'in söylemleri çok farklı büyük önderin gerçekleştirdiklerini benimser bir şekilde konuşmaları var.

243

D- Benim de çok dikkatimi çekiyor. Ancak bugüne kadar kimse ona Atatürk devrimleri ile ilgili olarak, bir soru yöneltmedi diye düşünüyorum. Atatürk'ü soruyorlar. O da mecburen iyi askerdi, komutandı diyor. Bunu söylerken Atatürk'ün hemen herkes tarafından kabul edilmiş niteliğini dile getirmiş oluyor. Bunu söylerken de, çok kimse onu Atatürk'ü seven, ılımlı, çağdaş ve hoşgörü sembolü olarak algılıyor. Fakat biraz derinlemesine bu konuya girilirse, doğrusu ne diyeceğini bizler de merak ediyoruz. Çünkü bu sözlerin birer yalandan başka birşey olmadığını bizler çok iyi biliyoruz. Hem S.Nursi, hem de F. Hoca, Atatürk'ü bir fikir adamı olarak kabul etmedikleri gibi, onu şu isimlerle bizlere öğretmiş ve belletmişlerdir. Bunların başında da "deccal" gelir. Yani çok yalan söyleyen, ahir zamanda ortaya çıkacak olan fitnenin başı... Bunun yanında Atatürk affedersiniz, öylesine pis ve necis birisidir ki O'nun adı ağızlara bile alınmaz. O sadece deccalin yanısıra, beton Kemal, malum şahıs, o zat gibi isimlerle konu içerisinde geçer. Atatürk'e olan düşmanlığın nedeni de, onun yapmış olduğu devrimlerde yatar. O'nun kurmuş olduğu Cumhuriyet düzenine de "kefere düzeni" denir. Çünkü halifeliği, saltanatı, tekke ve zaviyeleri ortadan kaldıran Atatürk, bu milletin ilim ve irfan hayatına en büyük darbeyi vurmuştur. Bu darbelerle meydana gelen bozulmaları gidermek ve o eski günlere dönmek, ancak ve ancak bu cemaatin çabalarıyla olacaktır. Kendilerine biçtikleri misyon budur. İşte bu nedenle yetiştirilen ve kendilerine altın nesil denilen yeni nesil, Atatürk'e , devrimlerine ve O'nun eseri olan Cumhuriyet'e düşmandırlar. O'nunla hesaplaşmak üzere ışık evlerinde, yurtlarda ve kolejlerde eğitilmişlerdir. Şer'i düzeni arzulayan tek tip insanlardan oluşan yığınları oluştururlar. S- Böylece sizlerde önce ulusal değerlerde bir kopma başlıyor. Artık duygusal bağlarınız, aile bağlarınız zayıflıyor. Siz sadece onlara bağımlı bir hale geliyorsunuz. D- Yani bir kul oluyoruz, kul. Artık hangi yöne sürüklenirsek, nereye götürülürsek oraya gidiyoruz. Sormayan, sorgulamayan, kendine söylenen herşeye rıza gösteren, itaat eden bir kişi oluyoruz. Ağabeyler ne derse itirazsız kabul edeceksin. Birine karşı gelmek, hatırını kırmak, dünyanın altını üstüne getirmek gibi birşey... Böylece ellerinin altında binlerce çocuk var. Cemaatin başında bulunan F.Gülen ve A Takımı, bu robotlaşmış yığınları istedikleri gibi kullanmakta ne yazık ki uyguladıkları bu iki yüzlü politika ile de, bazı çevreler tarafından kabul görmektedir. S.Nursi'nin müridi olarak, F. Hoca hayatını, Cumhuriyet'in kazanımları ile mücadeleye ayırmış birisidir... Bütün diğer cemaat ve tarikatlar gibi... Ama kuşkusuz en tehlikelisi... Çünkü diğerleri kendilerini şu ya da bu şekilde açıkça ifade ediyorlar. Bu cemaat ise çok farklı bir görüntü çiziyor ve çok kimseyi maalesef kandırabiliyor. Uzun yıllar bu cemaatte yaşamış birisi olarak, eğer Cumhuriyet düzenine yönelik bir tehdit söz konusu ise, bu tehdit meydanlarda gördüğümüz birkaç kişiden oluşan radikal gruplardan ve RP'den gelmez diye düşünüyorum. Çünkü bunlar heran önlemi alınabilecek açık tehlikelerdir. Fakat devlet içinde kadrolarını tamamlamış, çeşitli tedbir ve takiyyelerle toplum içinde kabul görmüş, Cumhuriyet'ten yana gözüken fakat gerçekte, Cumhuriyet'in temeline dinamit koyan F.Gülen ve cemaati, T.C.'nin geleceği açısından en büyük tehlikedir.

244

Kanımca her ne pahasına olursa olsun, zaman geçirilmeden cemaatin okulları ve orada okuyan öğrenciler bu sistemden uzaklaştırılmalı, her türlü önlem hemen alınmalıdır. S- Evet, yıllardırbu tür cemaat ve tarikatler gizliden gizliye desteklendi. Ne yazık ki siyasi kadrolar, kendilerine emanet edilen Cumhuriyet'imizin çağdaş kurumlarını ve kazanımlarını, gerektiği şekilde koruyamadılar. Oy kaygısı ile çok önemli değerlerimiz hırpalandı, zedelendi. D- Özellikle medya, Gülen cemaatine çok olumlu yaklaşıyor. Doğrusu cemaat, medyayı çok iyi kullanıyor. Başlangıçta, televizyonlarda ya da basındaki söyleşiler özel olarak seçilmiş kişiler tarafından yaptırıldı. Bunlar anlaşmalı röportaj veya yazılardı. S- Bunu nasıl yapıyorlar? D- Bunlar bilinen şeyler... Çeşitli yöntemle var... Bunların başında maddi ya da manevi çıkar temin etme geliyor. Cemaat önceden F.Gülen'in temas edeceği, söyleşi veya TV programı yapacağı kişilerle ilgili olarak çok ayrıntılı bilgiler toplar. Onları değerlendirerek uygulanacak stratejiyi saptar. Zaten kendilerine uygun olan önerileri kabul ederler. Medya ilişkileri ile çalışan, çok geniş bir strateji grubu vardır. Bunlar yazılı ve görsel basınla iletişim kurmanın yanısıra, içlerinden bazılarını sürekli olarak beslerler. F.Gülen cemaatinin çok uzun yıllar kapalı ve sessiz kalıp, sonra birdenbire kamuoyunun gündemine girmesi, kuşkusuz çok ince bir politikanın sonucudur. Zamanında bazılarımız, bu önemli ve ince politikanın oluşmasında etkili olduk, çalıştık. Yöntemi çok iyi biliyoruz. Bazı medya grupları iyi niyetle, Gülen'in bu hoşgörülü ve masum görünüşüne bakarak, çağdaş bir din adamı hüviyetine inanıp yazılarında veya TV programlarında onu konuk ediyorlar. Ancak bunların sayısı gerçekten çok azdır. Diğerlerinin ise cemaatle ve cemaatin verdiği armağanlarla bağlantıları vardır. Bunlar sürekli olarak kamuoyuna Gülen cemaati ile ilgili olarak çok hoş mesajlar ulaştırırlar. Ve böylece aldıkları armağanları hak ederler. Üstelik hiçbirinin aklına gelmiyor... Acaba bu olumlu görünüşün altında nasıl bir gerçek var? Fethullah Hoca okullarında okuyan o küçük sahipsiz çocuklar mutlu mu? Onları nasıl bir gelecek bekliyor? Bu çocuklar, bu gençler neden ailelerinden uzaklaştırılarak başka şehirlere götürülüyor ve orada nasıl bir eğitimden geçiyorlar? Doğrusu bunları düşündükçe çok üzülüyorum. Kimbilir daha kaç çocuk, ortaokul yaşlarında, tutunmak istedikleri yerlerden uzaklaştırılıp, bilinmeyen yerlere götürülüyorlar? S- Fethullah'ın okullarına giden yetkililer veya basın mensupları orada çok düzgün bir öğretim kurumu ve bakımlı öğrenciler görüyorlar. D- Tabii ki o denetimlerde herşey çok farklı ve bakımlı... Hiçkimse hizmet için tedbiri elden bırakmıyor. Ama bizler farklı düşünüyoruz. 30 yıla yaklaşan bir zamandır F.Gülen bu cemaati oluşturmuş. Hiç bir gazeteci ciddi bir biçimde bu cemaatin yetiştirdiği gençlerin dünyasına girmeyi düşünmemiş. Çok sağlıklı bir araştırma, bazı şeylerin Türkiye'de ne kadar ters gittiğini ortaya çıkarabilirdi. Bizler Türkiye'nin yarınlarıyız. Kimlerin ellerine teslim edilip eğitiliyoruz? Bu şeriat özlemi içinde olan gerici kurumlarda neden özel olarak eğitim alıyoruz? Gerçekler çok açık ve yalın. Ama kimse bunu görmek istemiyor. Ben ve benim gibi binlerce çocuk bu düşüncelere, Cumhuriyet karşıtı fikirlere nasıl ve nerede sahip olduk?

245

S- Bunun cevabını kim verebilir? Belki biz, hepimiz... Belki de siyaseti sadece oy olarak düşünen ve Türkiye'nin kaderini 1990'larda bu noktaya getiren devlet adamları, yöneticiler... Din istismarcıları... D- Bunun cevabı nasıl verilebilir? Küçük yaşlarda beyinleri yıkanarak yaşadıkları dünyayı din simsarlarının görüşleriyle algılayan, bunun dışında başka bir dünya olduğunu düşünmeyen, siyasal İslam için aile değerlerini, ulus bilincini önemsemeyen binlerce çocuğu ve genci böyle yetiştirmenin sorumluluğunu kim taşımak ister? S- Büyük bir cesaret ve yüreklilikle anlattığınız bu gerçeğin, ülkemiz için bir dönüm noktası olacağını biliyoruz. Yaşadığınız inanılmaz acılar, bundan böyle bu sistemlerin denetime alınması ve bazı sahte yüzlerin açığa çıkması ile hafifleyecek diye düşünüyorum. D- Türkiye'de herkesin gözünün önünde bir oyun oynanıyor sanki... Herşey meydanda... Fakat kimsenin aldırış ettiği yok... Eğitim bir ülkenin geleceği... Ama herkes, heryerde gelişigüzel eğitim veriyor. Şeriat özleminden başka düşünme yeteneği ve bilinci olmayan insanlar, Anadolu'nun dört bir tarafından toplanmış pırıl pırıl zekalı öğrencilere, Cumhuriyet ve Atatürk ilkeleriyle hesaplaşmak üzere eğitim veriyorlar...Özellikle son yıllarda bu konuda öylesine başıbozukluk var ki inanılmaz! S- Son yıllarda dini cemaatlerin hızla yükselişinin altındaki nedenler sence neler? Gülen cemaatinin farklı bir yöntemi var mı? D- Gülen cemaatinin hızla büyümesinin ve ülke geneline yayılmasının bir diğer nedeni bire bir yönetiminin çok ustalıkla uygulanıyor olması... Diğer cemaatlerden farklı kılan bu önemli özellik belki de bu noktada ortaya çıkıyor. Diğer cemaatler adam kazanırken tek tek bireyler yerine kalabalıkları tercih ederler. Hatta adam kazanmak yolunda ciddi bir politikaları da yoktur. Bugün Süleymancılar olsun, Nakşiler olsun, bunların çalışmaları bireysel yani tek tek kişilerle ilgilenmekten çok uzaktır. Oysa Fethullahçılar, bütün enerjilerini, çabalarını tek tek bireylere yöneltirler. Adam kazanma politikası bireyler üzerine kuruludur. Bu yöntemin bugün ne denli etkin ve isabetli olduğunu görmek hiç de zor olmasa gerek... Geçmişe gittiğimizde peygamberimizin tebliğ metodu da budur.Bu hareketin başlangıç noktası bireyler, sonra aileler ve oradan da topluma ulaşmaktır. Peygambere baktığımızda önce eşi Hz. Hatice'ye, sonra tek tek en güvendiği dostlarına ve belli bir sayıdan sonra kalabalıklara yönelmiştir. İslam imparatorluk haline geldiği dönemde ise tebliğ metodu, sahip olunan güçle, civardaki toplulukları toplu halde İslam'a davet etme ve kabul ettirme şeklinde olmuştur. Bu cemaatin de tebliğ metodu aynen böyledir. Bugün bireylere ulaşma dönemi daha bitmemişse de, ikinci aşama olan insanları gruplar halinde bu oluşuma davet dönemi başlamıştır. Pek yakında zorla kabul ettirme döneminin geleceğini ifade etmeye başlamışlardı. Dikkat edilecek olursa yöntem konusunda diğer cemaatlerden ayrılan bu cemaat, yöneldiği insanlar açısından da farklıdır. Diğerleri işçi, öğrenci, memur vb. herhangi bir toplumsal gruptan insanlarla büyümeyi düşünürken, bu cemaat bütün yoğunluğu başarılı öğrencileri elde etmek ve onların beyinlerini kendi felsefeleri doğrultusunda yönlendirmek üzere kurmuştur. Yani amaç cemaatin nitelikli insanlardan oluşması ve bu insanların parlak bir geleceklerinin olmasıdır.

246

Fethullahçıları bugün bu konuma getiren ve diğerlerinden farklı kılan özellik, eğitim konusundaki ciddi çalışmalarıdır. Bu hareketin başlangıç noktasına gittiğimiz zaman görürüz ki eldeki bütün maddi olanaklar ve insan gücü bu alanda kullanılmış ve hala da kullanılmaktadır. Bu cemaatin eğitim konusundaki ciddi çalışmalarının bulunmasının altındaki temel neden şöyle açıklanabilir: Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine baktığımızda, Avrupa'da eğitim almış ve günün yükselen değerlerini benimsemiş Jön Türkleri görmek mümkün... Bunlar Osmanlı İmparatorluğu'nun değişiminde büyük rol almış, etkin olmuş hareketlerdir. Ayrıca yine bu dönemde, Avrupalı devletlerin Osmanlı'da açtıkları özel okulları ele alırsak, işlevlerini çok iyi yerine getirdiklerini görürüz. Kısaca ülkenin yönetiminde görev alacak, yeni bir kuşak İslam'dan ve ümmetçilikten uzak, Osmanlı'nın sonunu getiren düşünce tarzıyla, özel eğitim kurumlarında yetiştirilmiştir. Bizlere her zaman şöyle söylenmiştir: Avrupalıların içimizde açtıkları okullarda, Robert College, Tarsus American College vb. okullarda, özünden, milli değerlerinden uzak, bir anlamda satılık, yabancı düşünceli, fakat ülke yönetiminde etkin yni bir sınıf oluştu. Hem Jön Türkler hem de bu okullarda yetiştirilmiş olan yeni nesil, insanımızı imansızlık ve inançsızlık noktasına getirdi. Bu da Osmanlı'nın sonunu hazırladı. Ancak bu okullarda başlayan bozulmalar ancak ve ancak yeni nesil yetiştirmekle ve yeni bir eğitim sistemi ile mümkün olabilir. İşte F. Hoca'nın ve cemaatinin temel felsefeleri budur. Çünkü gelecek Atatürk'ün dediği gibi gençlerindir. İktidarı ele geçirmek ancak, yeni bir nesil yetiştirmekle, bu da eğitimle yaratılabilinir. Bu anlayışla yola çıkan Fethullah Hoca, 30 yıl sonra bu güce ermiştir... Bu anlamda, cemaate ait okullarda ve bu kurumlarda çalışanlara baktığımızda hep milli eğitime alternatif bir anlayışın egemen olduğunu görürüz... Şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Eğer bugün cemaat kendine ait okullarda, devlet üniversitelerinden mezun olmuş hiçbir elemanı çalıştırmıyor , personelini kendisi tayin ediyor, maaşlarını kendi anlayışına göre kendisi belirliyor ise bir bakıma sözünü ettiğim alternatif sistem yaratılmıştır. S- Cemaatin okullarında nasıl bir sistem uygulanıyor? D- Okulların ortak yapısına baktığımızda, hiçbirinde karma eğitime rastlamak mümkün değildir. Ayrıca bu okulların başarıları kız, erkek ayrı olmalarına bağlanmış ve bu ilkel düşüce tarzı, insanlarda kabul görmeye başlamıştır. Oysa bunun altında yatan temel neden, cemaatin kadına bakışında yatar. S- Evet, siyasal İslamı savunanların hepsinde kadın ikinci plandadır. Bu cemaatte kadın nasıl yorumlanmakta? D- Çocuk yaşlarda bizlere verilen eğitime göre. "Kadın şeytanın ta kendisidir. Bu konuyu iyi kavramak için S. Nursi'ye kulak vermek gerekir." denirdi. S.Nursi'ye göre"Ahir zamanda cehenneme gidecek olan erkeklerin büyük çoğunluğu, kadınlar yüzünden gidecektir." Nursi bunu hayal aleminde gördüğünü anlatır. Bu cemaatin temel felsefesini oluşturan liderin, kadın hakkındaki sözleri bu kadar da değildir. S. Nursi der ki "Cennetin etrafında insanın nefsine zor gelen güzelliklerin olduğu, bunun aksine cehennemin etrafında ise insanın hoşuna giden, zehirli bal hükmünde iğrençlikler vardır ki, bunların başında kadın gelir." Bu öğretinin günlük yaşamdaki somut etkilerine gelince; bir erkeğin bir kadınla konuşması, bir kadının bir erkekle konuşması kesinlikle yasaklanmıştır. Eğer yurtlarda veya evlerde kalan ve ekonomik olarak zor durumda olan bir öğrenciyseniz ve bu hataya düşerseniz, bir uyarıdan

247

sonra yurttan veya evden atılırsınız. Cemaatteki bireylere zorunlu olunduğunda bile, kadınlarla konuşulması kesinlikle yasaklanmıştır. Çünkü bir kadınla bir erkek bir araya geldiğinde, kesinlikle bir zina olayı olur. Temel anlayış budur. Okuldaki bayan hocalarımıza gelince, onlarla ilişkilerimiz konusunda şunlar söylenirdi. Zorunlu olmadıkça , yani hocanız size bir soru sormadıkça, siz birşey sormayacaksınız. Ve ilgili olmaya çalışmayacaksınız. Derste onları dinlerken başınız önünüzde olacak , yüzüne bakmayacaksınız. Eğer anlamadığınız birşey olursa onu not edin, akşam evde ağabeylere sorar öğrenirsiniz. Cemaatin içinde, bizlere bu anlayış öğretilirken, F.Gülen'le yapılan röportajlarda, kadınların hakimlik yapacağını söylemesi, kadınların örtünmesinin iman mevzularına göre çok da öenmli olmadığını söylemesi, insanlara nasıl inandırıcı gelebilir, anlamıyorum... Hizmete ait binalarda başı açık bayana rastlayamazsınız. Belki göstermelik olarak, hoşgörü adına birkaç tane bulunabilir. Ya da bir tehlike anında gelen bir emirle bayanların başları bir müddet için açılabilir. Kısaca şunu söyleyebilirim. Bu cemaatin kadına bakış açısı, diğer radikal olarak nitelendirilen gruplara oranla, daha sert ve daha ilkeldir... Her zaman olduğu gibi burada da kadının görevi, çocuk doğurmak ve efendisine hizmet etmektir. Bunun dışında ne söylenirse söylensin yalandır, takiyyedir ve tedbir nedeniyle söylenmiştir. S- Son günlerde bir bayan gazetecinin hem yazılı hem de görsel basında cemaatle ilgili çok olumlu söylemleri var. Bu konuda ne düşünüyorsun? D- Evet, o bayan cemaat hakkında bir de kitap yazdı ve o kitaptan büyük paralar kazandı. Eğer kullanıldığının farkında değilse, gerçekle yüzleştiği zaman cemaat tarafından kadının mekruh bir varlık olarak algılandığını çok iyi öğrenecektir. Ancak bütün bu söylemlerinin karşılığını maddi olarak alıyorsa, bu işi bilerek yapıyor demektir. O yazarın İstanbul'daki bir toplantısına katıldım. Hayret, ilk defa toplantı kadın erkek karışık yapılıyordu. Ağabeye "Nasıl böyle birşey olabilir?" diye sorduğumda "Böyle olması gerekiyor, konuşmacı bir harika." dedi. Gerçekten gazeteci bayan, cemaati ve hocayı öylesine yücelterek anlatıyordu ki kendimi orada afişe etmemek için çok zor tuttum. Acaba o okullarda ve evlerde yaşanan dramları, o küçük çocukların yaşadıkları acıları biliyor muydu? Bizlerin yaşamlarını öğrenmek, gerçeği ortaya çıkarmak için bir çaba harcamış mıydı? Madalyonun bir yüzünü görmek ne derece doğru ve adil? Bizlerin hakkı, yaşamlarımızın hesabı ne olacak? Hiç kimse bunların hesabını, bu cemaatten ve bizi kullanan bu liderden sormayacak mı? S- Bizler bunun için bu çabayı gösteriyoruz. Geleceğimizin güvencesi olan çocuklarımızın böylesine ilkel ve düşmanca fikirlerle zehirlenmelerini engellemek, yetkili makamları göreve çağırmak üzere sizlerle birlikte bu çalışmayı yapıyoruz. Gerçeklerin açığa çıkması bakımından bu çalışma sadece bir başlangıç olmalı diye düşünüyorum. Objektif gazetecilik bilinci ve iddiasında olan pek çok basın mensubunun, bu konuda ciddi bir araştırmayı başlatacaklarına inanıyorum. D- Umarım... Son günlerde cemaatle ve hocayla ilgili haberler ve söyleşiler çok arttı. Bizlere zaten 1998 yılı başı itibariyle cemaatin çok önemli hale geleceği söylenmişti... Öyle de

248

oluyor. Hele cemaatin ödüllerini alan ünlü kişiler... O gece Samanyolu TV'de yayını izlerken ağlamak istedim. Bizleri ve Cumhuriyet düşmanlarının gerçek yüzlerini nasıl görmüyorlar? S- Bu yazıları okudukları zaman nasıl bir hata içinde olduklarını anlayacaklar. Bu ihanet çemberinin verdiği ödülleri, belki bundan sonra çok daha iyi değerlendirirler. D- Bu ortamı hazırlayan kişiler cemaatle organik bağ içinde olan ve oldukça yetkili makamlarda oturan görevlilerdir. Bugünün mevcut partileri içinde özellikle sağ partiler içinde F.Gülen'in inanmış müritleri vardır. Bakanlık koltuğuna kadar yükselmiş bu müritler, kadrolaşmanın alt yapısını hazırlarlar. Ayrıca her türlü gelişmeyi ve bilgiyi cemaatin A takımına aktararak, planlanan stratejinin uygulanmasında büyük rol oynarlar. Bunların bazıları kamuoyunca çok iyi bilinmektedir. Ancak hiçbir sakınca görülmemektedir. S- Bunlar F.Gülen'in kamuoyuna sunduğu yumuşak ve ılımlı görüntünün sonuçları olsa gerek... D- Bugün yükselen radikal İslama karşı Gülen'i bir umut ışığı gibi görenler, kısa bir zaman sonra ne denli yanıldıklarını anlayacaklardır. Fakat ogün herşey için çok geç olacaktır. Suni ışık evleriyle, suni ışık kırıntılarıyla insanların gözünü boyayan F.Gülen zihniyetinin artık gerçek yüzünü görmemiz gerekiyor. Bizler medyanın ve kamuoyunun böylesine kolayca kandırılmasını anlayamıyoruz. Çünkü cemaatin sohbetlerinde, ağabeyler ile yaptığımız konuşmalarda, dışa yansıyan beyanların hemen hepsinde bir tevil, bir takiyye olduğunu biliyoruz... Nitekim İstanbul Gazi Mahallesi'nde meydana gelen olaylar sırasında incinmiş olan Alevilerin, bir anlamda desteğini almak için hiç çekinmeden "Ben de Aleviyim" diyor F.Gülen. Bunu ağabeylere sorduğumuzda "Hocaefendi bu sözleriyle ne demek istedi?" dediğimizde, bize söylenen şuydu: "O kızılbaşlara ulaşabilmenin, hareketimize engel olmalarını önlemenin yolu biraz gururlarını okşamaktan geçer. Nabza göre şerbet vermek gerekir. Hocaefendi bunu yapmıştır." Cemaatin içindeki bizlere böyle açıklamalar, kafamızın karışmaması ve Hocaefendinin izlediği ince politikayı kavrayabilmemiz için anlatılıyordu. Çünkü bizler biliyorduk ki cemaat, sünnilik dışında bütün mezhepleri kesinlikle reddeder ve dışlar. Doğu'dan gelmiş Şafii mezhebindeki bazı arkadaşlar, zorla Hanefi yapıldılar. Mezheplere bile tahammül edemeyen bu zihniyetin her zaman kızılbaş olarak bize anlattığı Alevilerle ilgili bu beyanı gerektiğinde takiyyenin Gülen için çok kolay bir iş olduğunu göstermesi bakımından önemli bir örnek teşkil eder. Böylece takiyye, cemaatin temel felsefesidir. Kullanılan kod isimler, uzatılmış saçlar, uzun favoriler, modern görünüşler, gerektiğinde kızların başlarını açmaya zorlanmaları, hep hedefe varmak için kullanılan göstermelik hareketler ve aldatmacalardır. S- Cemaat kendi okullarının dışındaki öğretim kurumlarında faaliyet gösteriyor mu? Bunlar üzerinde bir etkinliği var mı? D- Gülen cemaatinin 30 yıllık geçmişi içinde, hizmette önemli bir yer tutan diğer amacı da üniversite ve yurtları ele geçirmektir. Hizmetin asıl yükünü zaten öğrenciler çeker. Hizmetin belirli süreçte tüm üniversiteleri öğrencileriyle, öğretim kadrosuyla ve çalışanlarıyla ele geçirme politikası vardır. Bunlara ait dershanelerde bulunan serrehber konumundaki insanlar

249

aldıkları karar sonrasında , cemaatin etkinliğini arttırmak üzere , başarılı öğrencileri tümüyle bir okula yönlendirirler. Daha önce anlattığım üzere, ışık evlerinde mutlak itaatle yetiştirilen öğrenciler, ağabeylerinin kendilerine seçtikleri fakülte ve bölümlerinde okumak zorundadırlar. Çünkü o yıl hedeflenen üniversitede cemaat güçlenmek istemektedir. Anadolu'nun zeki, çalışkan çocukları kendilerini yetiştiren ve yönlendiren bu serrehberler elinde adeta kukladırlar. Öğrencinin kendisi başka bir fakülte ve bölümü istese bile, ağabeyler onu nereye yönlendireceklerse, onu yapmak zorundadır. Zaten üniversite giriş formları bu ağabeyler tarafından doldurulur. Böylece planlanan politikalarla bir-iki yıl içinde istedikleri üniversitenin bölümlerine, cemaatin inanmış öğrencileri yerleştirilir. Devlet yurtları ve üniversite yurtlarına gelince... Kendilerince çok sağlam yetiştirilmiş öğrenciler devlet yurtlarına gönderilir. Bu öğrenciler birarada aynı odada kalırlar. Ve bu yurt odasını birer ışık evi gibi kullanarak, öğrenci kafalayarak, cemaate yeni adamlar kazandırırlar. Gelen yeni öğrencilere birtakım olanaklar sağlayarak, aynı bizlere yapıldığı gibi dostluklar kurarlar. Ve böylece ağlarını genişletirler. Bugün ülkemizde öylesine bir yoksulluk var ki Anadolu'dan binbir güçlükle gelen öğrenciler bu dostluklara kolayca kanıyorlar. Yalnızlıklarını cemaatin göstermelik yardımlarıyla giderme yolunu seçiyorlar. Ve böylece, cemaatin kendi yurtlarının dışındaki devlet yurtları da giderek F.Gülen'e hizmet eder hale geliyor. S- Bu hizmet evlerini ve hizmet anlayışını biraz daha açabilir misin? D- İnsanlar hizmet denilen düşünceye öylesine inandırılmışlardır ki neredeyse herşeylerinden vazgeçerler. Çünkü dünya geçici, ahiret yaşamı ise sonsuzdur. Bu sonsuz yaşamı cennette geçirmenin yolu da herşeyinle cemaate hizmet etmektir. Cemaatin müritleri, kendileri için, özel yaşamları ve aileleri için birşey yapamazlar. Evli olan bir insan, ağabeyi izin vermezse evine gidemez. Eğer ağabey izin vermezse, öğrenci memleketine, ailesine gidemez. Cemaat neyi doğru buluyorsa, kendinin yaşaması ve güçlenmesi için ne gerekiyorsa o uygulanır. Kimse buna itiraz edemez. Herşeyden önce cemaatin çıkarları gelir. Öylesine bir maddi ve manevi sömürü düzeni vardır ki hiçbir insan buna karşı gelemez ve insanlar posaı çıkana kadar kullanılırlar. İşe yaramaz bir hale gelince de bütün ilişki kesilir, ortada bırakılırlar. Nasıl olsa geride yığınla sahipsiz öğrenci ve çocuklar vardır. Ancak eğer mürit, esnaftan biri ise parası varken çok iyidir. Fakat ekonomik durumu bozulur da cemaate yeterli maddi desteği veremezse onun bir kıymeti kalmaz. Hizmetteki insanların nasıl yaşamaları gerektiğine, ağabeyler karar verir. Ağabeyler ise kararları Gülen'den alırlar. Hizmetteki insanların yaşamlarını düzenleme öyle ileri bir aşamadadır ki hiç abartısız ne zaman evleneceğinize - hep cemaat içinden evlendirilir- hangi mesleği seçeceğinize ve hatta giydiğiniz iç çamaşırınıza kadar onlar karar verir. Bu noktada bireysel özgürlükten, özel yaşamdan söz edilemez. S- Ya sakal bırakma? Biliyoruz ki siyasal İslamcılar, peygamberin sünneti olarak öne sürdükleri bu sakal bırakma işini titizlikle uyguluyorlar. Gülen neden bu konuda onlar kadar duyarlı değil? D- Bu cemaatte hizmete yeni adam kazandırmak çok önemlidir. Bu iş yapılırken çok dikkatli davranılır. Yeni insanı cemaate ısındırmaya çalışma dönemine "ayar çekme dönemi" denir. Adam kazanmak için büyük bir uğraş verilir. Hizmete bir kişi kazandırmak için, uzun ve özel

250

bir çaba gerekir. Bu çalışma farzdır. Yani insanları, İslam'a kazandırma tebliği yapılırken, sünnet olan sakal bırakma insanları korkutup kaçırmamak için terkedilebilir. Cemaatteki insanların hergün traş olup sakal uzatmamalarının nedeni farz işlemi yaparken sünnetin buna engel olmamasıdır. Fakat hep şunu söylerler: "İnşallah toplumsal İslamın yaşandığı, İslami devletler yeniden teşekkül ettiği zaman, rahatça peygamber sünnetine uygun olarak sakallarla dolaşacağız." S- F.Gülen'in sanat ve kültür olaylarına bakışı nasıl? Kültürel etkinliklere katılıyorlar mı? D- Asıl amaç için hemen herşey araç olarak kullanılabilir. Cemaatin temel felsefesi budur demiştim. Tıpkı şu an demokrasinin sonunu getirmek için, demokrasiden yararlanmaları gibi... Burada da aynıdır. Çalışmalarını essiz ve derinden yürüten bu insanlar, toplumda kabul görmek için, hiç seyretmedikleri "Köpekler Adası" filmini finanse ettiler. Niyetleri ise artık ortada... Size bir anımı anlatayım. Bir arkadaşımın annesi bize tiyatro için bilet almıştı. Gitmek için ağabeyden izin istediğimde "Bunlar boş, malayani şeyler... İnsanın dünyaya ilgisini arttırır. Günaha girersin." deyip izin vermedi. Sinema için aynı görüşleri vardır. Bu tür sanatsal, kültürel olaylar bizlere yasaktır. Dinin, İslamın bunları günah olarak gördüğü, beyinlerimize o küçük yaşlardan itibaren yerleştirilmiştir. S- Peki cemaat liderinin özel yaşamı nasıldır? Bu konuda neler biliyorsunuz? Bugüne kadar neden evlenmemiş? Bayan arkadaşı var mı? İnsan olarak nasıl yaşıyor? D- Hizmette kadına bakış, dolayısıyla hep ayak bağı olarak düşünülür. Bu nedenle, cemaat içindeki birinin evlenmesine bırakın yardımcı olmayı, daima birtakım engeller çıkarırlar. Hep şu anlatılır: Bu hizmet ahir zamanda İsamı yeniden toplumsal yaşama egemen kılacak olan çalışmadır. Bu çalışmanın aksamaması için gerekirse evlenilmemelidir. F. Gülen'in hiç evlenmemesi konusunda ise bize anlatılan şu: Hocanın nefsi, nefsani duyguları, yani erkek olarak sahip olması gereken arzuları göğe uçmuş. O nedenle F. Gülen'in bu konularla ilgisi olmadığını söylediler. Böylece küçük yaşlardan itibaren F.Gülen'i insan üstü bir varlık olarak algılamamız istendi sanki... S- Peki ama peygamber ondan daha kutsal... Evlilik kurumuna saygılı.. Kendisi kaç kez evlenmiş? Yanlış birşey olsaydı O yapmazdı herhalde. Üstelik İslamiyet gibi bir dini yaymakla görevlendirilmiş o günün koşullarında çok daha zor bir görev, sizin deyiminizle çok zor bir hizmet... Ve Allah tarafından görevlendiriliyor. Peygamberde bile böyle birşey olmadığına göre, bu açıklama size mantıklı geliyor mu? D- Bizlerden hiçbir zaman mantığımızı kullanmamız istenmez. Biz sadece ağabeylerin bize söylediklerini dinler ve onlara inanırız. Ama tabii ki ben artık, çevremdeki bütün olayları çok daha başka gözle görmeye başladım. Çok okuyorum. Sürekli kendimi geliştirmek, mantıklı ve bilinçli düşünmek için çaba sarfediyorum. Ortaokul sıralarında fen bilimleri öğretmenim N. Hanımı ve onun uyarılarını hala hatırlıyorum. Benim uyanmamda çok etkili oldu. Bugün artık bizlere ezberletilen bu tür şeylerle ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Hepsinin safsata olduğunu düşünüyorum. Bizler, bizi sarmalayan katı ve dinci çemberin dışına çıkabildik. Ve gerçeklerin bize öğretildiği gibi olmadığını anlama fırsatımız oldu. Ya diğer çocuklar? Beyinleri yıkanan binlerce öğrenci... Onlar nasıl aydınlık fikirlere, çağdaş, eleştiren, sorgulayan beyinlere sahip olacaklar? Bugün, tarikat ve benzeri cemaatlerin nasıl bir gericilik

251

akımı içinde olduklarını biliyoruz. Ali Kalkancı da evlenebilmek için üniversite mezunu bir kızı , peygamber öyle istiyor diye kandırabiliyor. S- F. Gülen de bir bakıma aynısını söylüyor. SHOW TV'de 32. Gün programında, peygamberin Gülen'in rüyasına girerek evlenmemesi gerektiğini söylediğini belirttiler. Bu yorum ne kadar inandırıcı olabilir? Bunu ona hizmet edenler düşünsünler. Ama güzel bir örnek verdin. Aralarında hiç fark yok... Sadece uyguladıkları yöntemler farklı... D- Umarım bu gerçeği toplum farkeder. Çünkü ışık evlerinde öyle bir ortamda yaşanır ki... Öğrencilere uygulanan katı disiplinle öylesine bir düzen yaratılır ki bir süre sonra neyin gerçek, neyin gerçek dışı olduğunu ayırdedemez hale gelirsiniz... Zaten amaçlanan da budur sanıyorum. Böyle bir ortamda ağabeyler tarafından söylenen, aksettirilen herşeye inanılır, iman edilir. Gülen için söylenilenler cemaatin öğrencileri için kutsal bilgilerdir. Gülen'in hayatını cemaatten ayrıldıktan sonra bir kitapta okudum. Orada da medresede yetiştiği için ve ailesinde aldığı terbiye nedeniyle çok utangaç olduğu yazıyordu. Zaten ilkokul 3. sınıfa kadar okumuş. 1938 doğumlu... Dışarıdan ilkokulu bitirmiş. Genellikle kadınlardan hep çekinmiş ve uzak kalmış. S- F. Gülen'i Samanyolu TV 'de vaazlarında dinlemeye çalıştım. Ama birşey anlayamadım. Ne demek istiyor? Neyi anlatıyor? Dikkatle izlediğim halde çıkaramadım. Sürekli Arapça birşeyler söyleyerek sonra tercümesini yapıyor ve çok sık ağlıyor. D- Kendisinin çok hassas ve duyarlı olduğunu söylüyorlar. O nedenle sık sık duygulanıp ağlıyor olmalı... S- Doğrusu buna inanmak çok güç... Çünkü şu anlattığınız olayları yaşayan küçük çocukları önce görmesi lazım... Eğer gerçekten vicdanı varsa, o çocuklar için ağlaması lazım. Kurmuş olduğu katı ve dayanılmaz sistemle ıstırap çeken çocuklar için ağlaması lazım... Bu çocukları birer Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı yaparak , bu ülkeye en büyük kötülüğü yaptığı için ağlaması gerek diye düşünüyorum. Bu ağlamaların tamamen bir gösteri olduğu anlaşılıyor. Herneyse, başka bir konuya gelelim. F.Gülen'in 8 yıllık kesintisiz eğitime bakışı nasıl? Medyadaki yazılar onun bu konuda destek verdiği yönünde idi. D- Bir insanı yetiştirmek ona istediğiniz şekli vermek için en uygun yaş 16 yaş öncesi yıllardır. Bu döneme hizmetin deyimi ile "fıtratın oluşma dönemi" denir. Bu süreçte bir insan üzerinde hangi anlayış etken olursa o kişinin ondan sonraki yaşamında , o anlayışın belirgin özellikleri görülür. Bunu bilen radikal islamcılar ve RP işte bu noktada 8 yıllık eğitime büyük tepki gösterdiler. Çünkü biliyorlar ki 16'sına gelmiş bir insanı uydurma, dayanaksız, soyut korkularla kandırmak ve istismar etmek zordur. RP'nin bu konuda halkı kışkırtması, imamhatip okullarında daha önce yaşadığım zihniyetin devamıdır. Gülen cemaatine gelince, bu cemaatin 8 yılı desteklemesinin, hatta bir takım bağışlarda bulunmasının altında 2 neden var: 1. İzlenen ılımlı politikanın gereği... Bununla daha çok taraftar toplamak, insanlarda kabul görmek... Sözde radikal İslam'dan ayrıldığını halkın gözünde belirginleştirmek... Kamuoyu tarafından büyük destek gören 8 yıllık eğitim konusunda Cumhuriyet ilkelerinden yana olduğunu göstermeye çalışarak insanları kandırmaya devam etmek...

252

2. Bu cemaatte temel anlayış mutlak itaat olduğundan, imam-hatip öğrencileri belli bir dini ve siyasi eğitimden geldikleri için, kendi anlayışlarını biraz zor kabul ettirmekteler... Oysa ki cemaat, kendi anlayışına göre eleman yetiştirmek için nasıl olsa okul, dersane, sayısız ev yurt zincirini kurmuştur. Ve buralardan kendi zihniyetleri doğrultusunda istedikleri kadar kullanacakları insan üretmektedirler. Yani şimdilik cemaatin karşı olmasını gerektirecek bir durum yoktur. Fakat kolejlere, yurtlara ve evlere olumsuz anlamda bir yaklaşım olsun, bakın o zaman nasıl birden devlet düşmanı kesilecekler ve gerçek yüzlerini ortaya çıkaracaklardır. S- Gülen, genellikle konuşmalarında sanki yeni bir Türk kimliği yaratmanın peşinde gibi gözüküyor. Gerçekte Türkçe'ye nasıl bakıyor? Harf devrimi onun için ne ifade ediyor? D- O da onun en büyük aldatmacalarından biri... Belki de en önemlisi... Konuşmalarında Türkçe bir dünya dili olmalıdır deyip duruyor. Ama onun gönlünde yatan, geçmişte kalmış olan, Arapça terkiplerle dolu, bugün insanların pek anlamadığı Osmanlıcadır. Bu dili yaygınlaştırmak ve tekrar halk dili yapmaktır. Zaten yazılarında ve söylemlerinde bunu görmek çok kolay... Bakınız bu cemaatin insanları öz Türkçe'ye öylesine cephe almışlardır ki... Cemaate yeni gelen bir öğrencinin istenilen biçimde bir dile sahip olması ve bunu kullanması için birtakım yaptırımlar vardır. Mesela kesinlikle yanıt diyemezsiniz. Bir kaç uyarıdan sonra, toplum içinde azarlanmak cezasına çarptırılırsınız. Rastlantı ya da tesadüf diyemezsiniz tevafük demek zorundasınız. Bunun dışında gelişme, ulus diyemezsiniz. Bunların yerine inkişaf, millet diyeceksiniz. Zaten TV'deki vaazlarına rastladıysanız, görmüşsünüzdür, ağdalı bir dil kullanır ve arada bir sürekli olarak Arapça cümleler söyler. S- Bir defasında, ağzı temiz tutmaktan söz ediyordu. Ve ağlayarak, peygamberin dişlerini ve ağzını nasıl misvakla temizlediğini uzun uzun anlattı. Misvakı öve öve bitiremedi. Hayret ettim, diş fırçasından söz etmedi. Hala o günlerde kalmış diye düşündüm. Bu kadar eskiye bağlı bir insanın zamanımızdaki teknolojiyi kullanması ilginç... Özellikle iletişim alanında bir hayli yayını var. D- Burç FM, STV, Sızıntı, Aksiyon vs. den oluşan bu cemaatin medyası, propagandalarını yapmak ve kendilerini tanıtmak açısından çok önemlidir. Böylece kendileri bir gündem oluşturma çabası içinde olabiliyorlar. Özellikle STV'de yayınlar öylesine sinsice ve çok farklı bir anlayışla gerçekleştirilir ki şaşarsınız... Yayınlarda tarihi ve güncel olaylar çok değişik açılardan yorumlanarak verilmek istenen mesajlar topluma ulaştırılır. Ama bilir misiniz ki bu yayınlar biz cemaat öğrencilerine yasaktır. Bizler STV'yi, Burç FM'i izleyemeyiz. O yayınlardaki çağdaş bir konuşma, konuklarla yapılan sohbetler ya da müzik programları bizim kafamızı karıştırabilir diye düşünüyor olmalılar... Çünkü bu yayınlar cemaatin kamuoyuna yansıyan yüzü için özel olarak seçilmiş programlardan oluşur. Cemaatte "Kadın sesi kesinlikle haramdır." fikri ilk öğretilerin başında gelir. Oysa bilindiği gibi STV'de Eser-Engin Noyan çifti birlikte program yapmaktalar... Hizmet evlerinde aynen STV gibi Burç FM'i de dinleyemeyiz. Ağabeylere sorduğumuzda bu yayınların ehli dünya için olduğunu, topluma hoş görünmek, taraftar bulmak, kabul görmek için özel olarak hazırlandığını, bizler için hayırlı olmayacağını söylerler. S- Cemaatin toplumun sosyal ve ekonomik kalkınmasına ilişkin görüşleri neler?

253

D- Cemaatte a-) Çok çalışan, üreten, disiplinli, israf etmeyen, aza kanaat eden bir halk anlayışı egemendir. Amaçlanan toplum budur. Ticari teşekküllere gelince, cemaat küçük işletmelere nazaran çok ortaklı, büyük sermayeli işletmeleri önerir. b-) Cihat anlayışı vardır. Gülen'e göre Müslüman insanı ayakta tutan en büyük dinamik, cihat ruhudur. Yani, ilkellikle nitelendirilen Müslümanların dışındaki emperyalist dünyayı köle haline getirme ruhudur. Bu yüzden öyle çalışılmalıdır ki bizden medeniyet öğrenmiş olan Avrupalı ile yine o eski döneme gelmeli, o eski dengeyi kurmalıyız. Bu da ancak ve ancak, bu milletin İslam'a sarılması ile olabilir. Onu herşeyi ile hem kendi yaşamına hem de devlet ve toplum yaşamına etkin ve egemen kılması ile olur. Osmanlı İmparatorluğu'nda , Tanzimat Dönemi'nde, Batılılaşma ruhu ile yetişmişler sayesinde, ayaklar altına düşen din-i İslam'ı yeniden bayraklaştırmalı ve insanlar bu ruhla dünyaya yeniden çeki düzen vermelidir. Bugün cihadın hükmü, farzlar üstü farzdır. Herkesin asli görevi budur... S- Fethullaşçılarla Refah Partisi arasında yöntem ve düşünce bazında farklılıklar nelerdir? D- Her ikisi de sonuç olarak aynı düzeni amaçlamalarına karşın, birbirlerine düşmanca tavır almalarının nedeni, yöntem ve günün koşullarının değerlendirilmesinde ortaya çıkar. Gülen'e göre İslam'ı yeniden etkin kılmak ve istenen düzene ulaşmak için izlenecek yol, parti çalışması değildir. Bu yöntem yukarıdan aşağıya biçimindedir ki, eğer gerçekten geçerli olsaydı, peygamber bunu uygulardı. Peygamber kendisine teklif edilen Mekke Şerifliğini kabul eder ve İslam'ı bu yöntemle tebliğ ederdi. Fakat böyle olmamıştır. Daha önce izah ettiğim gibi peygamberimiz birebir yöntemini uygulayarak İslamı tebliğ etmiştir. Cemaat de aynen, tek tek bireyleri cemaate kazandırmak için çalışmaktadır. S- Gülen'in devletle ilgili yorumları var. Devleti önemsiyor görünüyor. Bu konuda ne söylemek istersin? D- Gülen'in devlet anlayışı oldukça ilginçtir. Söylemlerine bakarsanız koyu bir devletçidir. Bir yanıyla doğrudur. Ancak medyada onu yere göğe sığdıramayan insanlar, acaba onun hangi devletin ya da ne tür bir devlet anlayışının savunuculuğunu yaptığını biliyorlar mı? Bildiklerini zannetmiyorum. Gülen bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin yerine kurulacak olan, kendi hayallerindeki devletin savunuculuğunu yapmaktır. Cemaatin özel kasetlerinde şöyle der: "Alternatifinizi hazırlamadan devleti yıkmayınız. Zira bugünkü T.C. her ne kadar istemediğimiz bir devlet de olsa, alternatifini kuruncaya (hazırlayıncaya) kadar, devletsizlikten iyidir. Aksi halde ne içte ne de dışta hizmet bu noktaya ulaşamazdı." Kısaca devletin bekaasını istiyormuş gibi görünmesinin altında da yine bir yanıltmaca ve bugün için büyük ölçüde kullandığı devlet imkanları bahis konusudur. Yine Gülen'in yönetimle ilgili olarak İran'a ilişkin söylemlerini hatırlatmak istiyorum. Son röportajlarından birinde Gülen, İran'da, kul ile Allah arasında imamların olduğunu söyleyerek "İmama karşı gelen Allah'a karşı gelmiş gibi olur ki günaha girer, bu da çok yanlış olur." diyor. Tabii kamuoyu onun hizmetteki uygulamalarını bilmediği için, bunun çok doğru bir düşünce tarzı olduğunu düşünüyor. Peki ama acaba cemaatin uyguladığı sistem nedir? Başından beri size örneklerle açıklamak istediğim, bizlere uygulanan sistem, aynı İran modelindeki İslamdır. Işık evlerinde, yurtlarda

254

ve benzeri kuruluşların tümünde, ağabey dediğimiz kişiler çok önemlidirler ve gerçeküstü insan olarak bizlere tanıtılmışlardır. Hizmette bulunan bir şakirt (cemaatin inanmış bireyi) eğer ağabeyine karşı gelirse, bu itaatsizlik silsile halinde oradan semt imamına, bölge imamına, il imamına giderek F. Gülen'e, S. Nursi'ye, peygamber efendimize ve son olarak da Allah'a gider. Kısaca o kişi, ağabeye itaat etmemekle, Allah'a itaat etmemiştir ve bu nedenle günahkar olmuştur. Artık şefkat tokadını yemesi an meselesidir. Bu nedenle de asla ağabeylere itiraz edilemez. Bir yanda eleştirilen İran İslam modeli, diğer yanda, belki daha katı olan cemaat modeli... İşte bazı çevrelerin anlamak istemediği bu versiyon F. Gülen'in Türk- İslam anlayışıdır. S- Cemaatin faaliyetlerini yakından ciddi bir şekilde inceleyen, bu konuda birtakım sivil kuruluş ve kişilerden çok farklı olarak, cemaate mesafeli duran askeri kesim var. Bu konuda cemaatin yaklaşımları nedir? D- Gülen ve cemaati planlı, programlı, sinsi ve yanıltmacı bir biçimde sürdürdükleri çalışmalarının önünde engel olarak hep orduyu görmüşlerdir. Orduyu ele geçirmek amacıyla yapılan sızmalar ve çalışmalar, ordunun ciddi ve çok duyarlı tutumu sayesinde hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ele geçirme adına pek birşey yapamayan F. Gülen, şu anda orduya karşı şöyle bir politika izlemektedir: 1. Orduya hoş görünme (Bu arada hizmet çalışmalarını yine sessiz ve derinden devam ettirme) 2. Askeriyeye karşı bazı politikacılardan alınmış tavizlerle polisi güçlendirme (Asker- polis denkliği oluşturmaya çalışma) ... Ordunun istediği zaman ihtilal yapabilme ihtimalini önlemenin yolu ya orduyu ele geçirmek ya da böyle bir güç dengesi oluşturmakla sağlanabilir. (Polis kolejlerine girmek, öğretim üyelerini özel olarak seçtirmek ve cemaate bağlı polisleri daha öğrencilik yıllarında etkilemek, hizmete sokmak) ... Nitekim basına yansıyan pek çok olay, cemaatin polis camiasında oldukça etkin olduğunu göstermiştir. Bizim dönemimizden polis kolejlerine gönderilen pek çok arkadaşımız oldu. Katı hizmet anlayışı içinde yetiştirilen bu polisiye kuvvet, gerektiğinde silahlı bir güç olarak ordunun karşısında yer alabilir diye düşünülmüştür. Esasında biz Anadolu çocuklarının ordumuza karşı sonsuz bağlılığı ve sevgisi vardır. Ama hizmette öylesine yalan yanlış bilgilerle şakirtlerin kafaları yıkanır ki doğruyu, yanlışı ayıramaz hale gelirler. Orduya hoş görünme politikasını zihinlerde somutlaştırmak için bizlere sürekli olarak anlatılan kıssayı aktarmak istiyorum. Olay İslamın ilk dönemlerinde meydana geliyor. Peygamberimizin gizli tebliğ dönemi daha yeni bitmiş, açık tebliğ dönemi yeni başlamıştır. Müslümanların oldukça zayıf olduğu bu dönemde peygamber ve arkadaşlarının meclisine gelen Yahudiye, peygamber sürekli olarak iltifatta bulunur. Onu çok yüceltir. Bunun nedenini soran sahabelere peygamber şu yanıtı verir: "Eğer şu anda bize zarar vermek istese, biz hiç bir şey yapamayız. Ancak ona böyle davranırsak, güçlü oluncaya kadar onun şerrinden emin oluruz. Fakat bu durum sadece güçlü olacağımız duruma kadardır. Sonrasını artık biz tayin ederiz..."

255

Öğretim üyelerine, devlet erkanına ve özellikle orduya karşı, saygı, anlayış ve yumuşak davranışlarının altındaki temel felsefe budur. Yoksa ellerinden gelse, neler yapabileceklerini tahmin etmek güç olmasa gerek... S- Evet, özellikle büyük törenlerle cemaat ödüllerini alan ünlü, ünsüz bütün kişilerin, sanıyorum, şapkalarını önlerine koyup bu konuda biraz düşünmeleri gerekiyor. D- Esasında Türkiye'de hemen herkesin çok iyi düşünmesi gerek. Anlattığımız olaylar bir düş değil, sinema filmi değil... Ortaokul 3. sınıftan itibaren başlayan gerçek bir karabasan öyküsü... Bizim yaşamımız... Bütün bunları anlatabilmek, içimizi dökebilmek öylesine zor ve yıpratıcı bir şey ki... Yaşamlarımızı anlatırken ve yazarken tekrar o günlerin acısını ve korkusunu yaşıyoruz. Hele o soyut öbür dünya ve cehennem korkuları... İki yılı aşan bir süre bu korkular, yaşadığım hayali görüntüler nedeniyle psikolojik tedavi gördüm. Sonra sizleri ve diğer insanları tanıma fırsatımız oldu. Hepiniz çok iyisiniz. Oysa, hizmette sürekli olarak yıllarca beyinlerimize cemaatin dışında dost olmayacağı, cemaat dışındaki bütün insanların çok kötü insanlar olduğu aşılandı. Şimdi herşey ne kadar farklı... Ve biz şimdi diğer çocukları kurtarmak, bu cemaatin gerçek yüzünü topluma, özellikle anne babalara ve çocuklara göstermek istiyoruz. S- Bu yürekliliği ve doğruluğu gösterdiğiniz için sizleri tekrar kutluyorum. Toplumda çok başarılı ve azimli iki insan olarak yer alacağınıza inanıyorum. İnançlı bir müslüman olarak, bir şey daha, çok samimi olarak inanıyorum. Allah adına ve din adına yaptıkları bu çalışmalar için kullandıkları çocukların ahı, onları er geç bulacaktır. Sizin, onların eğittiği ve yıllarca şakirtlik yapmış ikinizin bu açıklamaları topluma yapıyor olmanız da bir bakıma ilahi adaletin gerçekleşmesidir diye düşünüyorum. D- Bugüne kadar medyada, cemaatle ilgili hep olumlu yaklaşımlar gözledik. Anlattığımız gerçekler topluma ulaştığı zaman göreceksiniz, Anadolu'nun dört bir tarafından bizim durumumuzda olan gençlerden sesler gelecektir. Öyle çok mağdur olmuş, hizmetten uzaklaşmış kişiler var ki... Bugüne kadar kimseden ses çıkamazdı. Ama şimdi sizlerle birlikte gerçeği söyleyebilme olanağını bulduk. Onlar da bizden güç bulacaktır. Cemaat sürekli olarak büyüdüğünü, dünyaya taştığını ve artık kısa zaman sonra hayallerinin gerçeğe dönüşeceğini söylüyordu. Bizlere: "Nereye giderseniz gidin... Ergeç oraya da hizmetimiz gelecek ve herşeye biz hakim olacağız." diyorlardı. F. Gülen sohbetlerinden birinde bizlere şöyle seslendi: "Elimizde bu kadar maddi imkan varken, bu kadar bize inanmış insan kaynağı varken, Allah'ın da arkamızda bu kadar desteği varken, dünyayı fethetmek niye olmasın?" Gerçekten İslami devlete ulaşmak için çok yol aldılar... Yani parayı veren bunca insan olduktan sonra, bunların sırtına binip şuraya buraya gitmek herhalde zor olmasa gerek. İş dünyasından, politikacılardan, medyadan, sanatçılardan, öğretim üyelerinden vb. çevrelerden büyük destek gördüler. Şimdi bu çevreler biraz da cemaatin eğitiminden geçmiş bizlere kulak versinler. Cemaatten beklentilerini, maddi manevi menfaatlerini, bu ülkenin yarınları için bir tarafa koyup gerçeği görmeye çalışsınlar. Çünkü gelecek, onların da geleceği... S- Anlattıklarınızın hemen herkesi çok etkileyeceği muhakkak... Özellikle medya, objektif habercilik yapmak için, bu konuda büyük çaba harcayacaktır sanıyorum. Özellikle Fethullah'ın yurt dışındaki okulları ile ilgili yayınları son günlerde bütün televizyonları doldurmuştu.

256

D- Bu okulların açılış amacı, o ülkelerde ileride devleti yönetecek nitelikli kadroyu yetiştirerek bu kadronun Türkiye'de F. Gülen tarafından kurulacak İslami devlete sempatiyle bakmasını sağlayacak tohumları atmak olarak söylenebilir. Yurt dışı okullarda dini eğitim verilmez, ancak İslami düşünce tarzı olarak özel bazı bilgiler, insani davranışlar, dostluk belirtileri çok ince bir politika ile öğrencilere adeta yavaş yavaş enjekte edilir. Onlara bir müslüman ülke olarak Türkiye sevdirilmeye, İslami devlete olan bakışları yumuşatılmaya çalışılır. Robert College'in Amerika için, Türkiye'de kurulmuş olması ne anlam ifade ediyorsa, bu okullar da aynı niteliktedir. Dış ülkelerdeki okullarda zaten dini eğitim yapılamaz. Ancak Türk-İslam kültürü farklı yöntemlerle öğrencilere sempatik gösterilir. Bu okullarda okumuş olan öğrenciler, bir zaman sonra ülkelerinin kilit noktalarında görev alacaklar ve F. Gülen'e duydukları minnet duyguları, sempatileri ile cemaat için büyük imkanlar sunacaklardır. Türkiye'yi onlar F. Gülen'in şahsında değerlendirecek ve ileride onun yapacağı İslami değişimi doğru kabul ederek destek vereceklerdir. Bu politika çok ince bir politikadır ve Tanzimat'la başlayan değişimin yöntemidir. S- Uzun yıllar kamuoyundan kaçan, pek bilinmeyen, çalışmalarını sessizce sürdüren Gülen'in birdenbire medyada sürekli olarak yer almasının nedenleri nedir? D- Bunu askeriyeye olan korkusu ile birlikte düşünmek lazım... Hatırlayacaksınız, geçen yıl ihtilal söylentileri yayıldıktan sonra Gülen'in pek çok beyanı oldu. İdari ve siyasi kadrolardaki müritleri ona tehlikeli durumları, ihtimalleri çok kısa zamanda ulaştırıyorlar kuşkusuz. Gülen de kamuoyunu cemaati ile ilgili olarak yumuşatmak, hoşgörülü olduğunu, diğer dinci gruplardan ayrıldığını göstermek için özel yorumlarla topluma mesajlar vermeye başladı. Ordunun ihtilal tehlikesi karşısında, cemaatin Atatürk ve Cumhuriyet'le hesaplaşmak üzere yetiştirdiği insanları zarar görmesin, kolejleri, yurtları, okulları kapatılmasın, halk bunları sahiplensin diye ortaya çıktı. Onu hergün konu eden birtakım medya sayesinde de doğrusu bugün amacına ulaşmış gözüküyor. Gülen, ordu konusunda o kadar hassastır ki, askerin almış olduğu her olumsuz karar, onu hasta eder, yataklara düşürür. Bu konuda bizlere "Bakın ne kadar hassas... Sizlere bir zarar gelecek diye çok üzülüyor, hasta oluyor." derlerdi. Bizler de orduya karşı hınç duyar, onunla birlikte üzülür, dualarımızdan eksik etmezdik... Refah Partisi'ne de çok kızardı. Çünkü partinin birtakım radikal çıkışlarla orduyu harekete geçireceği söylenirdi. Onlara sürekli olarak itidal tavsiye edilirdi. Çünkü eğer bir ihtilal olursa, en büyük kaybı sadece RP değil, Gülen ve cemaati verecektir. Okulları, yurtları, finans çevreleriyle cemaat o kadar büyümüştür ki yakın bir zamanda olacak ihtilal, bütün kazanımları tehlikeye düşürecektir. Oysa, peygamberin misalinde olduğu gibi cemaat tam güçlendiği zaman, onun önünde kimse duramayacaktır. O zamana kadar da bu yumuşak, bir bakıma ezik, zavallı, hep iyiliği düşünen, sevgiden, insanlıktan sözeden F. Gülen'i seyretmek gerekecektir. Oysa bizler çok iyi biliyoruz ki cemaatte sevgiden, şefkatten, insanlıktan eser yoktur. --------------------------------------------------------------------------------

257

Ben A......., ...9.197. yılında Gaziantep'in bir ilçesinde doğdum. Babam emekli memur, annem ev kadını idi. Ailemin kalabalık olması nedeniyle maddi durumumuz çok kötüydü. Babam hayatında birkaç defa evlenmişti ve 10'dan fazla çocuğu vardı. Ben en küçükleriydim. İlk eşi vefat etmişti, ikinci eşini çocuk olmayınca boşamış, sonra annemle, daha sonra bir başkasıyla evlenmişti. Benden büyük ağabey ve ablalarımın birkaç tanesi sadece ilkokula gitmiş ama bitirmeden ayrılmış, diğerleri ise hiç okula gitmemişti. Bense muhakkak okumak istiyordum. Eskiden okula kayıt yaptırmak için öğretmenler ev ev gezer, yaşı gelenleri okula kaydederlerdi. Hiç unutmuyorum, yaşım geldiğinde öğretmenler kayıt için bizim eve geldiler. Babam çok zalim ve insafsız bir insandı. O gün gelen öğretmenleri küfürler yağdırarak evden kovdu. Çok üzülmüştüm amababamdan korkumdan sesimi dahi çıkaramadım. Bu yüzden okula bir yıl geç gittim. Babam gezici sağlık memuruydu. Eve her zaman gelmezdi. Annem elişi yaparak tarlaya, çapaya giderek bizi büyüttü. Okula öyle başladım. İlkokul 2.sınıfı bitirip yaz tatiline girmiştik, babam eve geldiğinde artık okutamayacağını söyleyerek, beni bir matbaacının yanına işe verdi. İşin ilk günü oradan kaçarak, ilçemizde dağların ve akarsuların birleştiği çok güzel bir yer var, oraya gittim. Akarsuyun başında saatlerce oturdum ve saatlerce ağladım. Parasızlığa, yoksulluğa lanetler yağdırdım. Ve o gün kendi kendime bir söz verdim. Yaz tatilinde çok sıkı bir şekilde çalışacak, para biriktirip okul masraflarımı kendim karşılayacaktım. Bu benim hayatımın dönüm noktası oldu. O günü hiç bir zaman unutamam. Ertesi gün hemen bir brikethaneye gittim ve çalışmak istediğimi söyledim. Ne iş verirlerse yapacaktım. Sadece okula devam etmek istiyordum. Patron bana "Sen daha çok küçüksün, bizim işimiz çok ağır, ama madem sen okumak için çalışmak istiyorsun, seni işe alıyorum." dedi. O günden sonra orada ne iş varsa, kendime göre yapmaya başladım. Ne iş verirlerse yapıyordum. Sağ olsun, patron bazen haftalığımdan daha çok para verirdi. O yaz brikethanede çalıştım ve paramı biriktirdim. O zamandan hesap kitap işlerine başlamıştım. Şu kadar kitaba, şu kadar kaleme, şu önlüğe diyor, şu da harçlığım diyordum. Okulların açılmasına bir hafta kalmıştı, patron beni yanına çağırdı. "A... eve git temizlen, üstünü değiştir gel" dedi. Sonra beni yanına alıp çarşıya götürdü. İtiraz etmeme rağmen okul için önlük, kitap, defter, ayakkabı vb bir sürü şey aldı. Bu şekilde çalışırsam hayatta her zaman başarılı olacağımı söyledi. Mutluluktan uçuyordum. Çalışmanın ne kadar güzel olduğunu anlamıştım. O tarihten sonra ortaokul 3. sınıfı bitirinceye kadar yaz tatillerinde, hep o brikethanede çalıştım. Boş vakitlerimde bile, patrona yardıma giderdim. Çünkü bu insan bana, çalışma azmini, çalışma hırsını vermişti. Ve bende okuma isteğini güçlendirmiş, bana hep destek vermişti.

258

İlkokul son sınıfta basketbol takımının kaptanıydım. O yıl, okullararası yarışmalarda bizim okul ilçede şampiyon oldu. Ortaokulda yine basket takımına seçildim. Bizim okul bu kez hem ilçede, hem de Gaziantep'te yapılan okullar arası yarışmada birinci oldu ve ben bu takımın ilk 5 oyuncusu arasındaydım. Yalnız bu kez derslerde zorlanmaya başlamıştım. Yarıyıl tatilinde 2 zayıfım geldi. Bu kez basketi bırakıp kendimi derslerime verdim. 2. yarıyıl takdir belgesiyle sınıfımı geçtim. Derslerime çok çalışıyordum. Ailem, öğretmenlerim, arkadaşlarım bendeki çalışma azmine şaşırıyorlardı. Babamın iki evi vardı. Birgün bizde, diğer gün öteki evde kalırdı. Bizde yattığı zamanlar, masraf olmasın diye elektriği erkenden söndürürdü. Ben de babamın bizde kalmadığı gecelerde sabaha kadar ders çalışırdım. Bu çalışma bana ortaokul 2. sınıfta okul birinciliği getirdi. Hizmetle tanışmam: Okul birincisi olduğum zaman, herkesin davranışlarının değiştiğini farkettim. Öğretmenlerim, arkadaşlarım, ailem şimdi bana kıymet vermeye başlamışlardı. Bu günlerde ağabeyim beni, üniversiteli bir arkadaşı ile tanıştırdı. Bu kişi gayet kibar, efendi, düzgün giyimli, kültürlü biriydi. Bana "A..., sen çok zeki ve çalışkansın. Ben zeki insanları severim. Gel ben seni çalıştırayım, fen liselerine ve askeri okullara hazırlıyayım." dedi. Askeri okul deyince heyecanımı anlatamam. Çünkü askeriyeye karşı çocukluğumdan beri büyük ilgim vardı. Orada okuyabilmek benim en büyük hayalim, herşeyimdi. Askeri okula girebilmek için canımı bile verebilirdim. Ve bu üniversiteli ağabey, beni askeriyeye sokabileceğini söylemişti. O günden sonra haftada 2 kez o insanların evine gitmeye başladım. Bu evde 6 kişi kalıyordu. Bana aşırı bir ilgi gösteriyorlardı. Daha sonra 3 öğrenci daha geldi. Hepimiz de değişik okulların birincileriydik. Bütün okul birincileri bir araya toplanmıştı. Bize matematik, Türkçe ve sosyal bilgiler dersleri vermeye başladılar. Cumartesi ve pazar günlerimiz sabahtan akşama kadar orada geçiyordu. Sıkılmayalım diye bizlere nefis yemekler yaparlar, çaylar, pastalar hazırlarlar, video seyrettirirlerdi. Birlikte pikniğe gider, futbol oynar, bizleri memnun etmek ve ellerinde tutmak için her türlü aktiviteyi yaparlardı. Biz kendilerine bunları karşılıksız niye yapıyorsunuz deyince "Allah rızası için yapıyoruz. Sizin gibi zeki öğrencilerin cahil insanların eline düşmemesi ve kendinizi daha iyi yetiştirmeniz için sizleri çalıştırıyoruz." derlerdi. Kendilerine hiç kimsenin yardım etmediğini, bu nedenle bizlerin çok şanslı olduğumuzu söylerlerdi. Aradan 6-7 ay geçti. Artık 3. sınıfın sonlarına gelmiştik. Hep bu ağabeylerle birlikteydik. Sınavlar yaklaşmıştı ama hiç problemimiz yoktu. Çok çalışıyordum. Ağabeylerin desteğiyle de daha iyi duruma gelmiştim. Onlara çok bağlıydım. Onların haberi olmadan hiçbir şey yapmazdık. Ancak kendileri ile ilgili hiçbir şey bilmiyorduk. Bizim herşeyimizle ilgileniyorlardı. Hatta sınavlara giriş formlarını bile onlar alıp dolduruyorlardı. Sınavlarda, devlet parasız yatılı, kurumlar ve fen lisesi sınavlarına girdim. DPY ve kurumları kazandım. Fen lisesi sınavlarında hasta olduğum için kazanamadım. Ama benim için bu önemli değildi. Çünkü benim asıl

259

hedefim askeri okullardı. O nedenle, DPY'yı ve kurumları hiç düşünmedim. Zaten ağabeyler de oraya gitmemi istemediler. Ortaokulu da birincilikle bitirmiştim. Arkadaşlarımdan birisi imam-hatip, diğeri merkez ortaokulu, bense okuduğum okulun birincisiydim. Ağabeyler bizim üzerimize titriyorlar, bir dediğimizi iki etmiyorlardı. Sıra askeri okul sınavlarına gelmişti ve ben İstanbul'a ağabeyimin yanına geldim. Deniz Harp Okulu sınavlarına girecektim. Ağabeyim, İstanbul'da tekstille uğraşıyordu. İlçemizde ağabeylerle görüşmeden acele gitmek zorunda kalmıştım. Benim İstanbul'daki adresimi bilmiyorlardı. Ben heyecanla sınavlara hazırlanıyordum ve kazanacağımdan emindim. Burada birkez daha şaşkınlığa uğradım. Zira ilçemizdeki ağabeyler ertesi gün eve gelip beni buldular. Beni sınavdan önce gezmeye götürmeye geldiklerini söylediler. Adresi nasıl bulduklarını bilmiyordum. Ama onları gördüğüme sevinmiştim. Bana Sultanahmet'i, Ayasofya'yı gezdirdiler. Sonra hiç unutmuyorum. Beni Sultanahmet Camii'nin penceresine götürdüler. Bir oda büyüklüğünde olan pencerenin kenarına oturduk. Sınav için biraz ders çalışmamız gerektiğini söylediler. Ben çok çalıştığımı söyledimse de bir soru kağıdı çıkararak, onları çözmemi istediler. Ve orada beni tam 3 saat çalıştırıp adeta imtihan ettiler. Ertesi gün sınava girdim. 120 soru vardı. Bütün soruları çözdüm. Soruları çözerken ben bu soruları daha önce bir yerde çözdüm diyordum. Adeta otomatik olarak bütün soruları cevapladım. O küçücük kafamda hiçbir zaman bu soruları birgün önce çözdüğümü düşünemedim. Sınavı kazanmıştım, fakat amcamın karıştığı bir olaydan dolayı sabıkası olduğu için Deniz Harp Okulu'na giremedim. Adeta yıkıldım, bittim. Ve amcamı hiçbir zaman affetmedim. Ata ocağına onun yüzünden girememiştim. İlçemize döndüğümde hizmetli ağabeyler peşimi bırakmadılar. Beni ve bahsettiğim arkadaşlarımı İzmir'e götürüp en iyi okullarda okutacaklarını söylediler. Türkiye'nin en süper lisesi olan Atatürk Lİsesi'ne kaydımız yapılacaktı ve yüzme havuzlu, kapalı spor salonlu, jimnastik salonlu bir yurtta kalacaktık. Ayrıca Türkiye'nin en parlak ve süper dershanesine ücretsiz gidecektik. Bizlere anlatılan şeylerin cazibesine kapılıp, ailelerimizin onayını almadan yola çıktık. İzmir'e gittiğimizde gördüklerimiz tam bir felaketti. Yurt eski bir binadan bozmaydı, yeni yapılıyordu. HEr taraf toz ve kir içerisindeydi. Bitirilmesi için bizim de işçiler gibi çalışmamız gerekiyordu. Kaydım çoktan, uzakta ve hiç kaliteli olmayan bir liseye yaptırılmıştı bile. Artık güleryüzlü, kibar ağabeyler gerçek yüzlerini ortaya çıkarmışlardı. Tam bir bozgun yaşıyorduk. Ama dönüşümüz imkansızdı. Çünkü gelirken kimsenin sözünü dinlememiştim. Ve İzmir'i onlara öyle bir anlatmıştım ki dönersem herkesin benimle alay edeceğini düşünüyordum. Gururum, dönmemi engelledi. MEcburen o köhne okulda okumak zorunda kaldım.

260

İzmir'e gelmeden bizim bütün ihtiyaçlarımızı karşılayacaklarını söylemişlerdi. Bize esnaflardan toplanan ve esnaf himmeti denilen paradan burs bağlayacaklardı. Ama burs vermediler. Benim ailemin maddi durumu kötü olduğu için, evden para gelmiyordu. Zaten onların rızalarını almadan gelmiştim. Bir defasında ablam elişi, dantel yaparak biriktirdiği 18.500 TL'yı zarfa koyup göndermişti. O gün bu parayı aldım ve odama çıktım ve akşama kadar ağladım. Çoğumuz böylesine çaresiz, odalarımızda saatlerce ağlardık. Bizler böylesine zor geçinirken, bizleri mecburen Zaman ve Sızıntı gibi cemaatin yayınlarına abone yaparlardı. Bazı arkadaşları 2 abone olmaya zorluyorlardı. Yurtlarda ve evlerde kalan herkesin bir görevi vardı Zaman Gazetesi, Sızıntı Dergisi sorumluları gibi, böylece öğrencileri meşgul ediyor, aktif hale getiriyorlardı. Onlara kazandırdıkları her abone için "ahirette sana şu kadar huri verilecek ve sevap yazılacak" diyerek çalışmaları, gazete ve dergilerin tirajlarının arttırılması sağlanırdı. Böylece memleketten binbir zorlukla gelen öğrenci harçlıkları cemaatin gazete ve dergi tirajlarını arttırmak için kullanılıyordu. İzmir'de bu düşüncelerle ilk birkaç ay çok kötü geçti. Ama daha sonra bize anlatılan hizmetin özellikleri ve gelecekteki güzel dünya görüşleriyle etkilenmeye başladık. Artık biz de hizmetin bir askeri olmuştuk. Ne emredilirse asker onu yapardı, buna mecburdu, çünkü bu Allah rızasını içeriyordu. Ben İzmir'in bir ilçesine ilk sokulan öğrenciydim ve görevim seçilen okulda eli yüzü düzgün, zeki, çalışkan ve kapasiteli öğrencilerle arkadaş olup onları dershaneye (hizmet evlerine) götürmekti. Bu iş için ben seçilmiştim ve güya beni Allah seçmişti. Çünkü Allah bana bir kapasite vermişti ve ben bu kapasiteyi burada hizmet için kullanacaktım. Benim durumum diğer arkadaşlarımdan çok daha zordu. Çünkü okulum yurda çok uzaktı ve hem de bütün gündü. Yani sabah gider, akşam yurda dönerdim. Yarım saat yol sürerdi. Yurtta döğüş kavga zorla yemek yer ardından akşam namazı kılardım. Sonra ebvabin namazı, ardından yatsı namazı sonra ders sohbeti, saat 23.00 olurdu. Sonra ders çalışmaya başlardım. Yurtta ders çalışmak için bir salon vardı. Çoğu zaman, salonda ders çalışırken uyuyakalırdım. Çoğu zaman elimdeki notlar sağa sola dağılmış vaziyette, bir bakarım yurt belletmeni beni sabah namazına kaldırırdı. Üstüm açık olduğu için çok üşürdüm. Bir de zorla sabahları buz gibi suyla abdest alırdık. Bir defasında abdest almak istemedim. Belletmen zorla beni suyun altına soktu. Ondan sonra hasta oldum, sinüzit oldum. Ama yurdun koşulları böyleydi. Çok zaman bir odaya çekilir, saatlerce ağlardım. Diğer çocuklar da benim gibiydi. Evden, anne , babadan uzak bir sürü çocuk burada, sevgiden, şefkatten uzak, katı bir disiplinle yaşıyorduk. Bizleri öylesine korkutup etkilemişlerdi ki hizmet ruhu ve Allah korkusu ile bu olumsuzluklara boyun eğiyorduk. Çoğu zaman uykusuz olduğum için ranzanın altına saklanırdım, orada uyurdum. Buz gibi betonun üzerinde... Diğerleri benden biraz daha şanslıydılar. En azından onların okulları yakındı. Yarım günlük okullara gidiyorlardı. Benim bu sefaletim 1 yıl sürdü. Bu koşullarda beş parasız yaşıyordum. Ailem bana para gönderemiyordu. Çok iyi hatırlıyorum, okul pantolonunu tam bir yıl hiç çıkarmadan giydim. Sadece ayda bir ya da iki ayda bir yıkamak için çıkarır, sonra gece gündüz onu giyerdim.

261

Kravatımı çıkarmaya vaktim yoktu. Zaten çıkarmak da istemezdim, çünkü bir kravatım vardı, kaybetmek istemiyordum. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen, sevap kazanıyorsunuz diyerek bizleri kandırıyor, avutuyorlardı. Bizler de inanarak, Allah rızası ve hizmet için herşeye katlanıyorduk. Ayrılmayı aklımıza bile getiremezdik. Allah tarafından büyük bir cezaya çarptırılma korkusu içimize işlemişti. Bu öyle bir korkudur ki bugün 22 yaşındayım, evliyim, çocuğum var ama hala o korkuları içimden atamadım. İnsanın içinde sanki birşeyler kıpırdıyor. Her an kötü birşey olacakmış gibi birşeyler bekliyorsun... Yurtlarda bir günlük program şöyledir: Sabah namazı ile kalkılır. Namazdan sonra tesbihat vardır. Bu bazen uzun, bazen de kısa yapılır. Kısa tesbihat ve dua yarım saat sürer. Sabah namazından sonraki gün aydınlanıncaya kadar geçen süre kerahat vaktidir. Bu vakitte kesinlikle uyunmaz, yasaktır. İbadetle geçirilir, risaleler okunur. Eğer bu saatlerde uyunursa insanın akıl sağlığının bozulacağı ve bir daha düzelmeyeceği bizlere söylenmiştir. Güneş doğduğu noktadan bir mızrak boyu yükselinceye kadar tesbihat yapılır. Okula gidilir. Okulun bitiş saatinden 20 dakika sonra bütün öğrenciler yurtta olmak zorundadır. Yol ne kadar sürüyorsa önceden tesbit edilir ve her öğrenci 5-6 dakika dahi gecikse azarlanır ve dosyasına işlenir. Öğle yemeğinden sonra öğle namazı kılınır. Sonra tesbihat yapılır. Yurda döndükten sonra ev imamından izinsiz dışarı çıkılamaz. Bakkala gitmeye bile izin verilmez. İkindi namazından sonra yine tesbihat yapılır. Güneş batmaya doğru kızıllık zamanı yine kerahat vaktidir. Uyunmaz, istirahat edilmez, ibadetle geçirilir. Akşam namazı ve tesbihattan sonra, ikinci bir namaz kılınır, buna ebvabin namazı denir. Bu namaz 2,4,6 rekat olabilir. Öğrenciler bunu kendiler tayin ederler. Ama bütün bu ibadetler kayda geçirilir. O nedenle de çocuklar başarılı olabilmek için dualarını, tesbihatlarını, ibadetlerini sürekli uzatırlar. Böylece en başarılı öğrenciler seçilir. Yatsı namazı ve tesbihattan sonra ev imamının sohbeti vardır. Sohbetten sonra nur risaleleri ve F.Gülen'in kitapları okunur. F.Gülen'in kasetleri izlenir. Haftada en az 3 kaset video izlenir. Bu kasetler Gülen'in biz öğrenciler için özel olarak hazırlanmış kasetleridir. Bunların içinde hizmetin gerçek amacı, gelecekte yapılacak faaliyetler, öğrencilere düşen görevler tüm açıklığı ile anlatılır. İSlamın nasıl yeniden yönetime hakim olacağı, özlenen şer-i düzenin topluma faydaları ve benzeri hedefler tekrar tekrar izlenir. Ya da hocanın yeni çıkan bir kitabı sayfa sayfa okunur. Ev imamı tarafından yorumlanır. Hepsinden sonra sınav yapılır. Mecburi yarışmalar düzenlenir ve kazananlara ödüller verilir. Bu ödüller de yine hocanın başka bir kitabı olur. Veya hafta sonu geziye götürülür. En büyük ödülse F.Gülen'in sohbetine katılmakya da dua listesine girmektir. En etkili ödül bunlardır. Gezilerde bir diğer semte, bir başka şehire gidilebilir. Her tarafta cemaatin yurtları, evleri olduğu için, serrehber ödül kazanan öğrenciye hemen ilde veya ilçede yer bulur. Gidilen yerlerde yine hizmetin öğrencileri ile birlikte olunur. Sohbetleri yapılır.

262

Her gece muhakkak kaset, sohbet, risale ya da kitap okunur, izlenir. Yatsı namazından sonra da teheccüd namazı kılınır. Sonra yatılır. Sabah namazından bir, iki saat önce, gecenin karanlığında, imam, öğrencileri, (yurtta veya evlerde) evin bütün cemaatini tevcih namazı için uyandırır. Duruma göre 2,4,6 rekat namaz kılınır. Bu gece namazında kimi oturup ağlar, dua eder, sonra yatılır. Ve sabah namazına kalkılır. Böylece öğrencilerin 24 saatlerini ibadetle geçirmeleri sağlanır. Namazların dışında pazartesi ve perşembe günleri oruç tutulur. Gece sahura kalkılır. Ramazan haricinde tutulan bu oruçlara, özellikle üç aylarda daha bir dikkat edilir. Bütün zamanımızı alan bu ibadetler dışında, eğer zaman kalırsa, vakit bulunursa öğrenciler derslerine çalışır. Cemaatin özel olarak tutulmuş, geniş mobilyalı evlerinde de aynı çalışma düzeni vardır. Ancak bu faaliyetler yeni gelen öğrencilerden başlangıçta tamamen gizlenir. Evler çok güzel döşenmiş, her türlü imkanı olan evlerdir. Genellikle okul etraflarında lise, ortaokul, üniversite çevresinde tutulur. Evler yıllık kiralanır. Dikkat çekmemek için uzun süre kalınmaz. Kiralar yüksektir. Mesela 1995 yılında, İstanbul'da boğazda arkadaşlar evde kalıyordu. Evin her türlü ihtiyacı ev imamı tarafından karşılanıyordu. Kira çok yüksekti. Ayrıca öğrencilere 5 milyon TL cep harçlığı olarak veriliyordu. Paralar özel olarak kapalı zarf içinde verilirdi. Birbirlerinden haberleri olmazdı. Ayrıca mezuniyetten sonra öğrencilere işiniz hazır denirdi. Ben ev imamı olarak görev yaptığım İzmir'in bir ilçesinde lüks bir evde kaldım. Ev imamlığı cemaat için çok önemlidir. Sürekli çalışırlar. Ev imamı olan öğrenciler sürekli olarak toplantı halindedirler. Toplantılar dikkat çekmemek için insanların uykuda olduğu zamanlarda yapılır. Sıkı istişare içindedirler. Güncel konular, sorunlar değerlendirilir. Eve gelen öğrenciler kıvama gelmişse onların planlaması yapılır. Zaman Gazetesinin promosyonu için çalışılır. Her evin imamı cemaatin yayınlarına abone bulmak konusunda yarış içindedirler. Mesela bir tanesi "100 tane Zaman Gazetesi için abone bulacağım" der. Ve bunu gerçekleştirmek artık onun en büyük amacıdır. Ev imamlarının bütün zamanı hizmet için harcanır. Kendisi için zaman ayıramaz, ayırırsa dışlanır. Bu da bizler için en büyük cezadır. Bizler hem asıl amacımız olan İslami yaşam için gereken ibadeti hem de derslerimizi başarmak zorundaydık. Ben çok iyi bir şakirt olmuştum. Ama zorlanıyordum. Okul hayatım karmaşıklıklar içerisinde geçiyordu. Kadınlarla konuşmak, kızlarla konuşmak yasaktı, günahtı. Ben de kızlarla katiyen konuşmuyordum. Çalışkan olduğum için kızlar bana soru sorarlar, yapamadıkları ödevleri bana getirirlerdi. Ben de onları yanımdan kovardım. Kalplerini kırardım. Kadın hocalarımızın yüzüne bakmazdık, bakamazdık. Çünkü günahtı. Hizmette kadına bakış çok kötü idi. Kadınlarla konuşmak haramdı. Bir başka kadının elini sıkmak, ateşte kızarmış demir parçasını sıkmaktan daha kötü bir şeydi. Öbür dünyada başımıza gelecekler anlatılarak bizlere telkinler yapılıyordu. Kadınların dünyanın en kötü mahlukları ve şeytanın bir eşi oldukları söylenirdi. Bizleri o kadar kadından uzaklaştırdılar ki anlatamam... Sadece annelerimize sarılabilir, öpüşebilirmişiz. Öyle ki kendi öz ablama bile sarılamazdım. Çok sevdiğim öz yeğenlerime, ağabeyimin, ablamın çocuklarına sarılamaz, onları öpemezdim. Onlarla oturmak, ellerini sıkmak bir odada yalnız kalmak günahtı ve haramdı. Bizlere bunu öylesine aşıladılar ki inanması güç. Çok zaman yeğenim, okuldan eve gidince dayıcığım diye yanıma gelir, sarılmak isterdi. Onu azarlayarak, yanımdan uzaklaştırırdım. Şu anda o günlerde yaptıklarıma inanamıyor, tiksinti duyuyorum. Ama bize öğretilenler buydu ve resmen beyinlerimiz yıkanıyordu. Halbuki ben memlekette böyle bir öğrenci değildim. Ortaokuldayken hocalarım beni çok severlerdi. Kız arkadaşlarım vardı. Ama İzmir'de bambaşka biri olmuştum. Cemaat beni 180 derece döndürmüştü.

263

Hizmet o kadar tezatlarla doludur ki bunlar saymakla bitmez. Son zamanlarda hizmet için kadının eli tutulabilirmiş, hizmet için günaha girilebilirmiş gibi söylemler duyuyoruz. Hizmet acaba modernleşiyor mu? Yoksa bunların hepsi göstermelik birer davranış mı, tedbir mi? Eskiden coca-cola içmek haramdı. Sana domuz yağından yapılıyor deniyordu, haramdı. Şimdi bunlar için serbest diyorlar. Bunların hepsinin birer tedbir yani takiyye olduğu muhakkak... Bizim zamanımızda ağabeyler öğrenci kapmak için öğrencinin evine tanışma yemeğine gittiklerinde, şayet evin reisi içki içiyorsa , ağabey de ona eşlik ediyordu. Bir defasında arkadaşımın evine gitmiştik. O arkadaşım babasından korkusundan banyoda namaz kılıyordu. Yemekte içki de vardı. Yanımızdaki ağabey, arkadaşımın babasına katılmak için orada içki de içti. Gözlerime inanamadım. Daha sonra kendisine sorduğumda "hizmet için" dediğini hatırlıyorum. Yani dışarıya karşı, bize öğretilen yanlış ve bağnaz fikirler, davranışlar kesinlikle gösterilmezdi. Cemaat hakkında son derece ılımlı, hoş, modern bir izlenim edinirsiniz. Oysa içeride, bizler için, tamamen günah ve haram üzerine bir dünya kurulmuştur. Daha önce, dershaneden, yani ortaokuldayken ağabeylerin bizleri çalıştırdıkları ışık evlerinden söz etmiştim. Benim görevim bu eve yeni öğrenciler getirmekti. Bizim okulla ilgili evin imamı, tarih öğretmenliğinde okuyan F.G. adında bir ağabeydi. Evde 6,7 kişi kalıyordu. Ben iyi öğrencileri seçerek bu eve getiriyordum. Ondan sonraki iş F. ağabeye kalıyordu. Aynı bizim ilçemizde yapılanlar şimdi bu öğrencilere yapılıyordu. Aradaki fark şuydu. Bizlerin 8, 9 ay hiçbir şeyden haberimiz olmadı. Ne Fethullah Hoca, ne Zaman Gazetesi, ne Sızıntı ilgili birşey duymayıp görmemiştik. İzmir'deki evlerde daha kısa zamanda öğrencilere hizmet anlatmaya başlanıyordu. 2,3 aydan sonra, F. Hoca'nın özel kasetleri birlikte izleniyor, sohbetler yapılıyor ve lise öğrencileri büyük bir merak ve heyecanla anlatılanlara inanıyorlardı. Sonra namaz kılmaya başlanıyor, S. Nursi ve F. Hoca'nın öğretileri ile bunların da beyinleri yıkanmaya başlanıyordu. Yeni öğrencilerin kazanılması: Cemaatin asıl hedefi zeki, çalışkan, zengin öğrencileri kendi dünyalarına çekip onlardan ileride maddi manevi çıkar sağlamak, onları cemaatin amaçları için kullanmaktır. Asıl öğrenci kaynağı ortaokul dönemidir. Çünkü bu çağda çocuklar boş bir teyp kaseti gibidirler, denirdi. Bunlara ne söylenirse aynen kafasına yerleşir ve orada bir iz bırakır. Körpe beyinler böylece yalan yanlış bir sürü şeyle doldurulur. İçlerinden en süperleri seçilerek, başka illere burslu öğrenci olarak okutulmaya gönderilir. Biz de bunlardan sadece bir kaçı idik. Cemaat öğrencileri kandırırken çok farklı ve sempatik davranırdı. Ya çocukları oyun, eğlence, spor gibi aktivitelerle ya da orta3 sonu sınavlarına çalıştırarak çok yakın dostluklar kurarlardı. Ben iki yönde de aktif rol oynardım. Yani hem öğrenci konumunda oldum, hem de öğretmen olarak çalışma yaptım. Benim de talebelerim vardı. Bana uygulanan taktikleri, ben de onlara uygulardım. Hizmetteki taktikler hiç değişmez. Bu, yıllardan beri böyle süregelmiştir. Ortaokul döneminde çocuğa hizmet anlatılmaz. Çocuğa, ilgili ağabeyler kendilerini öyle sevdirirler ki çocuk artık ağabeylerin kaldığı bu evi (dershaneyi-ışıkevlerini) kendi evi gibi kabullenir. Oraya bağlanır. İşte bu zamandan sonra iş çorap söküğü gibi devam eder. Bu söküğün sonucunda, çocuk pasif halden aktif hale geçer. Bu olay da 3 ya da 9 ay sürer. Benimki 8 ay sürmüştü.

264

Aktifleşen çocuk okulundaki ve sınıfındaki çalışkan öğrencileri dershaneye getirmeye başlar. Orada ona ders aktarılmaya başlanır. Çay, bisküvi ikram edilir. Ve böylece oyun yeniden başlar. Ben okulda çok başarılı idim. Zaten buradaki dersler bana hafif geliyordu. Çocuklar benden birşeyler öğrenmek için geliyorlar, ben de en başarılılarını eve getiriyordum. Daha sonra birlikte ders çalışıyor, yemek yiyor, çay içiyorduk. Sonra da çay Ülkersiz olmaz der, muhakkak Ülker bisküvilerini çıkarırdık. Bu arada kafa karıştırmak, onları bazı konularda yönlendirebilmek için mesela, "Bu kainatı kim yaratmış, niçin, neden, nasıl" gibi sorularla onları yavaş yavaş bir manevi aleme götürürdük. Giderek hepsi bu manevi alemde bir görev alabilmek, Allah'ın bu hizmetine girebilmek için çaba harcar duruma gelirlerdi. Tabii bunlar öylesine incelikle yapılırdı ki çocuklar bu sohbetlere çok ilgi duyarlardı. Kimbilir kaç tane çocuğu da bu korkunç çembere ben kattım. Şimdi çok üzülüyorum. O nedenle de bütün gerçekleri kamuoyuna anlatarak bir bakıma günah çıkarıyorum. Bundan sonra, küçücük çocukları bu cemaatin elinden kurtarmak için yetkilileri, medyayı, ana babaları göreve çağırıyorum. Benim bu çocuklara ve gençlere söylemem gereken gerçekler var. Lütfen bunlara kanmayın. Çünkü sizleri sadece kendi amaçları için kullanmak üzere yetiştiriyorlar. Burslu okutacağız diyerek başka illere gönderiyorlar, ailenizden ayırarak yalnız dünyalarınızda sizleri istediğiniz gibi eğitiyorlar. Bizler bunları adım adım yaşadık. Şu an 22 yaşındayım, ama kendimi 60-70 yaşlarında ihtiyar ve çok yorgun hissediyorum. Onlar çok tehlikeli ve çok sinsidirler. Tüm denenmiş yöntemleri ile içinize şeriat düşüncesini yerleştirirler. Arap kültürünü yavaş yavaş damarlarınıza şırınga ederler. Bir gün bakarsınız ki tüm sahip olduğunuz değerleriniz değişmiş, kendi ailenize, yakınlarınıza ve toplumunuza düşman, İslam devleti aşkıyla yanan, bunun için ölmeyi bile göze alan bir şakirt olmuşsunuz. Cemaatten ayrılma: Benim cemaatten ayrılış nedenim, bu cemaatin hak cemaati olmadığı kanısına geç de olsa varmış olmamdan kaynaklandı. Beni cemaatten soğutan ilk olay, cemaatin sadece maddiyata dayandığı görüşüne varmamdı. Çocukluğumdan beri sevdiğim, saydığım, birbirimiz için canımızı dahi verebileceğimiz bir arkadaşım vardı. Yalçın E.... Birlikte büyüdük. Ben İzmir'e gittikten sonra sıkı bir şakirt olmuştum. Şakirt, cemaate giren, kurallarına uyan ve cemaatin verdiği hizmetleri yapan öğrencilere verilen addır. Yani Kuran talebesidir. Risale-i Nur talebesi de denir. Yalçın'ın durumu biraz daha farklıydı. Dersleri zayıftı. Ben de onun ahiretinin kurtulması için İzmir'e gelmesini sağladım. Tabii bu kolay olmadı. Çünkü, hizmet, çalışkan, zeki insanları kabul ediyordu. Bu arkadaşımın ne parası ne de çalışkanlığı vardı. Ayrıca biraz haylazlıkları, içki, kumar gibi alışkanlıkları vardı. Ama İzmir'e geldikten sonra o kadar değişti ve düzenli bir öğrenci oldu ki... Bütün kötü huylarını bıraktı ve çok iyi bir şakirt oldu. Fakat derslerini daha düzeltememişti. Yıl sonu 4 zayıf getirince onu hemen gözünün yaşına bakmadan ilçemize geri postaladılar. Çünkü cemaatte kalmak için ya çok çalışkan ya da paralı ve zengin olmak gerekiyordu.

265

Yalçın böyle bir durumu kabullenemedi, namazı bıraktı, kendini içkiye verdi. Benim o güzel arkadaşımı mahvettiler, topluma zararlı bir hale getirdiler. Kendi amaçlarına uymayan öğrencileri acımasızca bir kenara atmaları beni o zaman çok etkilemişti. Hizmetten ilk soğumam o zaman oldu. İzmir'de ikinci yılda burslu olduğum için çok fazla sıkıntı çekmedim. Burada 3 yılım geçmişti. Üniversite sınavları gelip çatmıştı. Ben Hukuk Fakültesi'ni istiyordum. İdealim buydu. Kazanacağımdan da emindim. Ağabeyler de emindiler. Fakat tercihleri bizim için ağabeyler yaparlardı.. Yani kendileri bizleri istedikleri fakülteye gönderiyorlardı. Nerede, hangi fakültede bir şakirt eksiği varsa oraya bizden kuvvetli inancı olan öğrencileri gönderirlerdi. Bana başka bir yeri önerdiler. Ben ısrarla Hukuk Fakültesi'ni çok istediğimi söyledim. Tercihlerimi kendim yaparak ilk 6 tercihim olarak İstanbul Hukuk Fakültesi'ni belirttim. Son gün, ağabey bana ilk tercih için Ankara Hukuku da yaz dedi. Ve kodunu yazdırdı. Sınav sonuçları açıklandığında hayal kırıklığı içinde .....İşletme Fakültesi'ni kazandığımı gördüm. Ve yıkıldım. 480 puanım vardı. Hukuk Fakültesi'ni muhakkak kazanmıştım. Hiç istemediğim bir yeri nasıl kazanmıştım? Oysa ben böyle bir tercih yapmamıştım. Sonradan öğrendim ki ağabeylerin yazdırdığı kod numarası o fakültenindi. Ağabeylere itiraz etmek mümkün olmadığı için........'ye gitmek zorunda kaldım. Benim orada gerekli olduğumu, hizmet için bunun çok önemli olduğunu söyleyerek beni inandırdılar. Nitekim orada hizmete kazandırdığım çok kişi oldu. Ama ilk aylarda maddi sıkıntı başgösterdi. .... küçücük bir ildi.Hizmet burada bana burs da ayarlayamadı. İlk 4 ayı çok büyük parasızlık ve güçlük içinde geçirdim. Bunun böyle devam etmeyeceğini anlayınca pazarcılık yapmaya başladım. Fakat evdeki öğrencilerin ihlasını kırıyor diye bu işi bana bıraktırttılar. Ben bu şekilde parasız devam edemeyeceğimi söyleyince ticaretteki başarımı da dikkate alarak bana Zaman Gazetesi'nde kaset satma görevi verdiler. İlk girdiğimde 30 adet kaset vardı. 4 ay bu işi yaptım, aynı zamanda fakülteye devam ediyordum. Bu süre içinde sadece ekmek ve zeytin yedim. Kasetler F. Hoca'nın vaaz ve ilahi kasetleri idi. Hizmet için bu işi yapıyordum. 4 ay sonra çok iyi çalışmayla 30 kaseti 2550 kaset yaptım. Kaset başına prim alıyordum. Bu sefer de primimi fazla görerek, işi bıraktırdılar. Bu çok zoruma gitmişti. Kendi emeğimizle kazandığımız parayı dahi almamıza mani oluyorlar, bu parayı herhangi bir şekilde hizmet için kullanacaklarını söyleyerek bize vermiyorlardı. Hizmet bizlere verdiği sözleri yerine getirmemişti. Zaten ta başından beri bizleri kandırdılar, hep yalan söyleyerek bizi kullandılar, sonra da işleri bitince bizleri bir kenara attılar. Benim gibi daha nicelerini hala kandırıyorlar, kendi çıkarları uğruna hiç acımadan insanı harcıyorlar. Genç nesillerin beyinlerini alt üst ediyorlar. Kendi atalarına düşman ediyorlar. Ben A... ........ Hizmet adına çok şey kaybettim. Hocalarımı, dostlarımı ve en önemlisi benliğimi aldılar. Sonra beni yüzüstü bıraktılar. Çünkü beni kullanacakları kadar kullanmışlardı. Artık işlerine yaramıyordum. Zengin değildim, para veremiyordum. Birkaç

266

gün terminalde sandalyelerin üzerinde yattım. Niğde'nin o soğuk kışında az daha intiharı bile düşünmeye başlamıştım. Daha sonra kendimi toparladım. Hırslandım. İlk okuma azmimi, zorluklarımı düşündüm. Ben neleri başarmıştım. Ve bu kötü günleri yenmeye yemin ettim. Çünkü ben yüce bir milletin evladıydım, ulu önderimiz bu ülkeyi en kötü günlerinden bugünlere getirmişti. Benim yapacağım bir milleti değil, kendimi kurtarmaktı. Sonra da gençlerimizin beyinlerine giren, onları kendi ailelerinden, atalarından, bütün değerlerinden uzaklaştıran bu cemaatle mücadele edecektim. Gerçekleri herkese açıklayacak ve Hizmet denilen şeyin Türkiye için ne kadar tehlikeli olduğunu, hedeflerini, ideallerindeki şeriat devletini, bildiğim bütün gerçekleri dile getirerek açıklayacaktım. Bu düşüncelerle tekrar ayağa kalktım. Beş kuruşum yoktu. Ama kazanma azmimi, kendime güvenimi tekrar hatırlamıştım. Yine çok iyi bildiğim pazarcılığa başladım. Penye tişört alarak, bunları az bir karla pazarlıyordum. Sonra tişörtleri ...........'den almaya, toptancılık yapmaya başladım. Çünkü ..........'den penyeleri çok ucuza alıyor, .....'de satıyordum. Kısa zamanda kendimi toparladım. 5 ay sonra bu konuda .........'de 1 numara olmuştum. Kazancım çok iyi idi. Ancak hizmet yanıma gelmekte gecikmedi. Güya .........'deki ağabeylere merkez çok kızmış, beni kaybettikleri için onlara sert tepkiler gelmişti. Birgün .......... il imamı yanıma geldi. "Sen bizim en önemli şakirtimizsin. Seni üzdük. Kusura bakma. Aramıza döneceksin. Sen ticarette çok iyisin. Bundan sonra ne istersen vereceğiz. Para, kadro,.. ne istersen....Önce şunu da düşün, burada sevap kazanacaksın. Allah rızasını unutma." dedi. Zaman Gazetesi'nin reklam müdürlüğünü verdiler. Tekrar ticarete döndüm. Bana kötü davranan ağabeylerin hatası olarak kabul ettim. İşime dört elle sarıldım. Bu arada maddi durumumu düzeltince, yine benim gibi, şakirdiye olan (nurcu) bir kızla evlenmek üzere hazırlıklar yapıyordum. O da hizmetteydi. Namazlı, abdestli bir kızdı. Fakat ne yazık ki bir darbe de ondan yedim. Epey bir paramı alarak başka birisiyle evlendi, gitti. Pazarcılık yaptığım zaman çok iyi çalışarak o zamanın parası ile 300.000 TL biriktirmiştim. Daha sonra cemaate tekrar girince, hizmetten bir ağabeye ortak çalışmak üzere bu parayı verdim. Bu ağabey bir dershane imamı idi. Ona çok güveniyordum. Fakat ne yazık ki bu ağabey elimizdeki bütün malları satarak benim haberim olmadan paraya çevirmiş, sonra da bütün parayı harcamış. Kazandığım bütün param böylece gitti. Bu arada Zaman Gazetesi'nde reklam işlerinde çalışmaya başlamıştım. ...........'de reklam olayı o zamanlar hiç yoktu. Ben esnaf çevremi reklama alıştırarak, gazeteye büyük çapta reklam almaya başladım. Gazeteye getirdiğim reklam üzerinden %20 prim alıyordum. Sadece ........ Halı Fabrikası'ndan 3 milyonluk anlaşma yapmıştım. Giderek anlaşmalar çoğaldı. Ve ne yazık ki hizmet baktı ki burada çok para var .......... imamı olan Ş. ağabey beni kadro dışı bıraktı. Gerekçe de şuydu: Hizmette kimse bu kadar para kazanmıyor. Bu dinen caiz değil.... Ve neticede kendi emeğimle kazandığım hiçbir primi vermediler. İşten çıkardılar. Beş parasız kaldım. 2500 lira bulup ekmek alamadığım günler oldu. Cemaate, şakirtlere ve bizi bunların eline düşürüp de ilgilenmeyen herkese lanetler yağdırdım.

267

Bu olaydan sonra bırakın hizmeti, namazı dahi bıraktım. Cuma'ya dahi gitmiyordum. Yemin ettim, ahdettim. Hani nerede bu cemaatin dürüstlüğü, güvenilirliği, ihlası? Nerede? İnsanın ahiretini kurtaracak tek cemaat güye buydu. Hani nerede? Bırakın ahiretimizi, dünyamızı kararttılar... Şu an İstanbul'un çok gelişmiş iş merkezlerinde neler olduğunu yakından biliyorum. Özel geceler, toplantılar, sohbetler yapılıyor. Bizim eski ağabeylerden biri çok büyük servet edindi. "Elimizin altında şu kadar muhtaç öğrenci var" deyip, inançlı esnafları çok güzel sömürüyorlar. Onlardan büyük paralar topluyorlar. Bu paralardan büyük şirket sahibi olan semt imamları var. Aslına bakarsak günümüzde hiçbir cemaat, hiçbir tarikat Allah adına hiçbir şey yapmıyor. Onların tek gayesi, dini istismar ederek, çıkarcılık yapmak, halkın manevi desteğini de alarak kurulu düzeni yıkmak ve şeriatı getirmektir. Ben 7 yıl boyunca bunu gördüm, bunu yaşadım. Tarikatlar hakkında da kesin konuşuyorum. Çünkü hizmetteki buhranlı günlerimde Nakşibendi tarikatına girdim. Daha sonra bir başkasına başladım. Buralarda inanılmaz sapıklıklar gördüm. Burada Allah'ın peygamberini tanımıyorlardı. Kendi şeyhlerine yalvarıyorlardı. Ben 3 ay tarikatta kaldım bir defa olsun "Allahım bana yardım et, sana şükürler olsun" gibi bir dua duymadım. Sadece o zamanki kendi şeyhleri olan Abdurrahim Reyhan hazretlerinden yardım istiyorlardı dualarında. Bu Abdürrahim Efendi'nin belirli bölgelerde vekilleri vardı. Ben ilk kez Tarsus'ta Orhan Efendi'den el aldım. Bu Orhan Efendi bayanlarla çok uğraşıyordu. Onları çok etkiliyordu. Dini kullanarak onları sömürüyordu. Evli bir kadını kocasından ayırıp, 2 hanımı olduğu halde kendi nikahına aldı. Fethullah Hoca'nın cennetinde kadına yer yoktu. Burada ise, kadınların biri şeyhin sakalını siliyor, biri ayaklarını yıkıyor, birisi tükürdüğü mendili alıp, yüzüne gözüne sürüyordu. Gerek Fethullahçılarda gördüğüm din adına yapılan sahtekarlıklar, gerekse diğer tarikatlardaki saçmalıkları gördükten sonra, dinden o kadar soğudum ki bütün hepsinden nefret ettim, bizleri bu yola sürükleyenlere lanetler yağdırdım. Cemaatten ayrıldıktan sonra, vicdanen huzursuzluk duyduğum birçok olay vardır. Cemaatte bizlere hak, hukuk, adalet, dürüstlük gibi ahlaki kavramları kafalarımıza yerleştirmişlerdi. Fakat bunların hiçbirine artık inanmıyorum. Örneğin lisedeyken, şakirt bir hocamız vardı. Edebiyat dersine geliyordu. Bize o kadar toleranslı davranıyordu ki biz dersten hiç çalışmadan beleş geçiyorduk. Ama diğer arkadaşlar çok ders çalışsa da , onlara sırf cemaatin dışında oldukları için zayıf not verirdi, sınıfta bırakırdı. Hatta öğretmenden soruları alırdım, hizmete sokmayı düşündüğümüz çocuklara verirdim. Yazılı kağıtlarını hocayla ben okurdum ve ismi Devrim gibi sol görüşlü öğrencileri seçer, onlara zayıf verdirirdim. Üniversitede de aynı olurdu. .......... Üniversitesi'nde, yine bazı hocalarımız şakirtti. Okulda bizi tanımamazlıktan gelirlerdi. Oysa akşam onların evlerine giderdik. Sınav kağıtlarını birlikte okur cemaat dışındakilere hep zayıf not verdirirdim. Bu hocalar öğrencileri bizden sorar, kağıdını çok da iyi yazsa, iyi not vermezlerdi. Yani onların hakkını yerdik. Hakka, hukuka aykırı hareket ederdik. Bu olaylar şimdi beni vicdanen çok rahatsız ediyor. Kaç öğrenci bu nedenle hala mezun olamadı. Bunun sorumlusu ben ve cemaattir şüphesiz....

268

Ancak zaten yurtlarda ders çalışacak zamanımız olamazdı. Bizim için bütün ders S. Nursi'nin risaleleri ve Fethullah Hoca'nın kitapları ve kasetleri idi. Yurtta beş vakit namazla birlikte S. Nursi ile F. Gülen'in eserlerini okur, onlardan sınava çekilirdik. Normal ders çalışmaya ne zamanımız vardı ne de bizden bu derslere çalışmamız isteniyordu. Önceleri hergün saatlerce bir ağabey tarafından okunan S. Nursi'nin eserlerini hiç anlamadan dinlerdik. Bilindiği gibi bu eserler Arapça ve Farsça yazılmış ağır eserlerdi. Hiçbir şey anlamazdık. Fakat hergün okutulan metinler ve dinlenilen kasetler giderek bizlerde bir alışkanlık yapardı. Sonunda imtihan edildiğimiz için, hepimiz bu eserleri ezberlemeye başladık. Yeni öğrencilerin kazanılması: Cemaatin asıl hedefi zeki, çalışkan, zengin öğrencileri dünyasına alıp onlardan maddi ve manevi yardım beklemektir. Hizmetin öğrenci kazandığı asıl yer ortaokul dönemidir. Bu dönemde öğrenciler seçilir, tabii, okul birincileri ve takdir alanlar... Üniversitede ise şöyle öğrenci kapardık. Kayıt zamanı okul önüne giderdik. Öğrenci taşradan gelmiştir, hiç bir şey bilmiyordur. Biz ona orada yardımcı oluruz. Kayıt olmasını sağlarız. Otelde kalıyorsa evimize götürürüz, misafir ederiz. Öğrenci bu durumdan çok hoşlanır ve bizimle kalmaya başlar. Askeriyeye bakış ve önemi: Hizmet askeriyeye çok büyük önem vermektedir... Şu anda hizmetin ana hedefi askeriyedir. Bu kurumu da ele geçirirlerse Türkiye çok kötü bir kaosun içine sürüklenecektir. Hizmet bugün eğitim kurumunu ele geçirmiştir ve sırada askeriye vardır. Hizmet devamlı olarak, uygun kişiliğe, asker kişiliğine sahip sır vermeyen elemanları seçer ve eliyle askeriyenin içine koyar. Bunlardan biri de bendim. Ancak birkaç arkadaşımız daha sonra askeri okullarda farkedilerek, okuldan uzaklaştırıldılar. Hemen hepsinin başına aynı şey geldi. Bizleri, askeri okullarda kendimizi belli etmememiz için özel olarak eğitirlerdi. Mesela gözlerimizle namaz kılardık. Dışarıya bir şey belli etmemeye çalışırdık. Ama demek ki bir süre sonra durum anlaşılıyor. Bu çocukların gelecekleri karardı, çok zor durumda kaldılar. Ne yazık ki, Anadolu'nun çalışkan, zeki çocukları böylesine zehirlenerek, bu tür cemaat ve tarikatların elinde, kendi amaçları için kullanılıyor. Bütün bunların önlenmesi gerek. Cemaate girmeden önce tam bir Atatürk hayranıydım. İlkokul ve ortaokuldaki hocalarım bana Atatürk'ü çok sevdirmişlerdi. Askeri okula gitmemin ana nedeni de Atatürk hayranlığımdandı. Fakat, cemaate girdikten sonra sadece benim değil, tüm arkadaşların fikrini çeldiler. Çünkü bize Atatürk'ü o kadar kötülediler ki giderek hepimiz birer Atatürk düşmanı kesildik. Artık ondan nefret ediyorduk. Onun deccal olduğunu söylüyorlardı. Sohbetlerde onun adını anmak yoktu. Sadece malum zat denirdi. Çok affedersiniz "necis, hayvan (domuz)" diye anılırdı. Bizleri Atatürk'ten soğutmak için şu yolu seçerlerdi. Atatürk'ün yaptığı devrimlerin kötülüğünü söylerlerdi. "Gece alim olarak yattık, sabah cahil olarak kalktık" diyerek harf devrimini anlatırlardı. O dönemde camilerin kapatıldığını, analarımızın bacılarımızın başörtüsünün çıkarıldığını, Kuran-ı Kerim'lerin yakıldığını, dünyanın en büyük devleti iken, en küçük devleti olduğumuzu söylerler ve bunun tek sorumlusunun da Atatürk olduğunu belirtirlerdi. Sarığın yerini şapkanın, şalvarın yerini pantalonun almasını eleştirirlerdi. Kısacası Atatürk bizleri dinden ve dinin gerektirdiği yaşamdan kopararak topluca cehenneme göndermişti.

269

Atatürk'ün (onların ifadesi ile) affedersiniz böğüre böğüre öldüğünü, toprağın onu kabul etmediğini ve böylece Anıtkabir'de yerin 69 metre altına atıldığını söylerlerdi. Milli zaferlerin kazanılmasında Atatürk'ün bir payının olmadığını, Kazım Karabekir'in ondan üstün olduğunu anlatırlardı. Hizmet içinin gerçek öğretileri buydu. Ama dışarıda entellektüel görünmeye çalışılır, pantolon giyilir, kravat takılırdı. Evlerde şalvar giyer, sarık takarlardı. Yani dışarıda tedbir uygulanırdı. Tedbir, hizmetin dışındakilere, hizmete bir zarar gelmesin diye uygulanan müeyyideleri idi. Aynen dışarıdakiler gibi yaşanırdı. Atatürkçü gib davranırlardı. Oysa hizmetin asıl amacı Atatürk ilke ve inkilaplarını yıkmak ve şeriatı bu memlekette tekrar ihdas etmekti. Bizler için yapılan sohbet toplantılarında Fethullah Hoca'nın özel kasetleri dinletilirdi. Bu kasetlerde cemaatin gerçek bakışı, Atatürk'le ilgili çok olumsuz ifadeler yer alıyordu. İzmir'de çok defalar bu tür konuşmaları, kasetleri sohbetlerde dinledim. Dışarıya karşı Hoca ne kadar farklı görünüyor. Oysa içlerinde hep bunun sevdasıyla yanıp tutuşuyorlar. Ama şimdi inanıyorum ki emellerine hiçbir zaman kavuşamayacaklar. Bizlerin küçük beyinlerine yerleştirdikleri yanlış ve haince fikilerin, biz Türk gençlerini nasıl bir yola sürüklediği ortada... Bunun için tüm gerçekleri kamuoyuna anlatmaya karar verdik. İlgili makamların bunlara mani olmaları okullardaki ve yurtlardaki faaliyetleri çok sıkı denetim altına almaları gerek... Aksi halde bizler gibi pek çok çocuğun buralarda zehirlenmeleri kaçınılmaz olur.

Cemaatin örgütlenmesi:
Cemaat çok ciddi bir şekilde örgütlenmiştir: 1- F.Gülen (fikir babası Said Nursi ve risaleler) İlahiyat fakültesi mezunu özel olarak seçilmiş öğrencilere ders verir. Bunlar gelecekte düşünülen şer'i düzenin şeyhülislamlarıdır. Din bilginleri ve fetva adamları bu gruptan seçilir. 2. A TAKIMI a-) Bölge imamları (Büyük şehirlerde, örneğin, İstanbul'da nüfus çok olduğundan burası bölgelere ayrılmıştır. Her bölgeden sorumlu bir bölge imamı atanır.) b-) İl imamları (Normal büyüklükteki illerde A Takımına karşı sorumlu olarak il imamları vardır. Niğde, Bursa, Bayburt il imamları gibi...) c-) F. Gülen'in çeşitli konulardaki danışmanları (medya sorumlusu, danışman H. Gülerce gibi) A TAKIMININ GÖREVLERİ 1- Cemaatin hem içte hem de dışta uygulayacağı genel politikaları, çeşitli konularda yapılacak istişare toplantıları sonucunda belirlemek. 2- Tespit edilen bu politikaların nasıl uygulanacağı konusunda organizasyonlar yapmak.

270

3- İstişare toplantıları sonucunda alınan kararlarda, aşağıya yani cemaate gerekli açıklamayı yapmak, bilgi taşımak. 4- Cemaatte olanı biteni istişare kuruluna, yani A Takımının gündemine getirmek. 3. CEMAAT 1. Esnaf İmamları: Statü olarak, 4-5 kadar evden sorumlu olan İmamlar imamı ile aynıdır. Çalışmaları arasında , cemaatte bulunan esnafları örgütlemek, onların hizmetle olan bağlarını sıkı tutmak, yenilerin cemaate kazandırılması konusunda bilgilendirmek, organizasyonlar yapmak. Her ay birtakım sohbet ve yemekli toplantılar yaparak yeni esnafa cemaati tanıtmak, cemaate dahil olduklarında hem maddi, hem de manevi olarak çok fazla kazanımları olacağı konusunda onları ikna etmek, etkilemek. Cemaate katılan her yeni esnaf sayesinde, himmet toplantılarına katılacak esnaf sayısı arttırılır ve böylece himmet adına toplanan para miktarında büyük bir artış olur. 2. İmamlar imamı (Semt imamı) : 4,5 kadar evden sorumludur. Kendine bağlı bu evlerde kalan öğrencilerin öğrenim, burs durumlarını dikkatle izler. Her öğrenci ile ilgili hazırlanan bilgiler, rapor halinde bu imama gelir. Ayrıca Zaman Gazetesi, Sızıntı, Yeni Ümit gibi yayınların aboneliğini dikkatle izler. Ayrıca, bu kişinin asıl görevi evlerin kurulmasının asıl amacı olan ortaokul ve lise öğrencilerine yönelik yapılan hizmetleri denetlemek, organizasyon konusunda ev imamına yardımcı olmak, yukarıdan iletilen emirleri aşağıya bildirmek ve bu evlerdeki tüm çalışmaların özetini kendisinden bir üst olan bölge imamına rapor halinde sunmaktır. 3. Ev İmamı: Bu kişi evdeki ortalama 6-7 bireyden sorumludur. Bir aile reisi gibi evin karar organıdır. İmamlar imamına karşı sorumludur. Yukarıdan alınmış kararları evde uygulamakla yükümlüdür. Bunun yanında asıl görevi ortaokul ve lise hizmetinin il organizatörü ve ilk denetleyicisidir. Yoğunluğuna göre ve genelde kendisine yardımcı olmak üzere imamlar imamı tarafından bir yardımcı tesbit edilir. Bu temsilci imamın olmadığı hallerde tüm görev ve yetkilerine sahiptir. 4. Ortaokul sorumlusu (Ortaokul ağabeyi) : Cemaatin bu denli hızla büyümesinin bir bakıma nedeni, asıl etkinlik alanı olan ortaokul seviyesindeki çalışmalarıdır. Yani çok itaatkar olan ve sağlam şakirtler yetiştirmede önemli yaşlar ortaokul yaşlarıdır. Özellikle ortaokul 2. ve 3. sınıflarda hizmet çok iyi yürütülür. Çünkü bu yaşlarda bir çocuğubazı şeylere inandırmak çok kolaydır. Cemaatin deyimi ile kişinin doğasının oluşmaya başladığı bu dönemde, cemaate kazandırılan bireyler, cemaatin asıl yükünü omuzlayan, tam itaatkar bireylerdir. 5.Lise Sorumlusu (Lise Ağabeyi) : Ortaokul sorumlusu gibidir. Liselerin 1. ve 2. sınıfları ile ilgilenir. Bu dönemde lise 3 hizmeti ile, daha çok üniversiteye hazırlanan dershanelerdeki imam düzeyindeki görevli sorumludur. Bu hizmet genelde öğretmen ve bu kişi ile birlikte yürütülür. Bu hizmetin asıl denetleyicisidir. Ortaokul ve lise ağabeyleri evde kalan diğer öğrencileri, a-) Zaman Gazetesi sorumlusu b-) Sızıntı Dergisi sorumlusu

271

c-) Kaset sorumlusu olarak görevlendirirler. Bu yayınların tirajının sürekli olarak artmasını sağlarlar. Bu ana görevlerinden biridir. 6.Serrehber: Genelde dershanedeki hizmet bakımından en üst düzeydeki öğretmendir. Yoğunluğuna göre 1 veya 2 yardımcısı olabilir. Görevleri: a-) Dershaneye gelen öğrencilerle yakından ilgilenir. Bu öğrenciler 2 gruba ayrılır. - Ehli hizmet olanlar- Ehli dünya olanlar. Ehli hizmet olan cemaat bireyleri, serrehber tarafından düzgün bir biçimde sınıftaki diğer öğrenciler hakkında gerekli olan ön bilgilerin hazırlanması amacıyla sınıflara yerleştirilir. Bu kişiler o sınıfın sorumlusu olurlar. Bunlara sınıf imamı denir. Bu kişi yaptığı tüm çalışmalarda serrehbere sorumludur. b-) O dershaneden üniversiteyi kazanmış olan öğrencileri, kazandıkları illere, rehber öğretmen gözetiminde göndermek ve bunun organizasyonunu yapmak. c-) Bu öğrenciler hakkında hazırlanmış olan özel dosyaları, üniversiteyi kazandıkları illere göndermek, onların barınma ve burs ihtiyacını karşılamak. d-) Eldeki verilere göre söz konusu kişinin, hizmeti ne kadar benimsediği ve yeni yerde hangi hizmetlerde kullanılacağına ilişkin özel ve gizli referans mektubunu hazırlamak. (Bu mektuplar, öğrencinin gittiği okulla ilgili olan dershaneye veya yurt sorumlusuna oradaki görevli serrehbere) gönderilir. Görüldüğü üzere cemaatte tam bir askeri disiplin vardır. Sorumluluklar ve görevler kesin olarak belirtilmiştir. Hiç kimse bunların dışına çıkamaz ve herşey, her hareket kaydedilir. Cemaate alınan öğrencinin, tüm özellikleri, yaklaşımları, bütün bir gün içindeki davranış ve tutumları kaydedilir ve haftasonu rapor halinde bir üst görevliye verilir. Çok yakın iki arkadaş bile birbirlerini denetlerler ve yanlış bir tutum olduğu takdirde hemen rapor ederler. Bütün bu görevler Allah adına yapıldığı ve hizmetin aksaması halinde ahiret azabının korkunç olacağı kişilerin beyinlerine öylesine yerleştirilmiştir kihiç kimse bunların dışına çıkamaz. Öğrenci yerine getirdiği her görev için özel olarak seçildiğini, cemaatin üstlendiği şeriat düzenini yeniden kurmak için kendisine verilen bu kutsal vazifeyi en iyi şekilde başarması gerektiğini bilir. Cemaate giren öğrenciler, artık kendilerini buraya adamış olurlar. Kendilerine verilen bilgi ve görev ne olursa olsun, onlara inanmak ve gereğini yerine getirmek zorundadırlar. Bu kararlar, ailesinin, devletinin, ülkesinin zararına da olsa... Çünkü cemaatin kutsal değerleri herşeyin üzerindedir. Zaten bu türlü cemaat ve tarikatların en büyük zararı da buradadır. Birey kendi kişiliğini kaybetmekte, cemaatin müridi olarak aynı görüş ve değerleri benimseyerek adeta robotlaşmaktadır.

272

Nurculuk cumhuriyetçi mi? hilafetçi mi?
Nurculuk devlete göre hilafetçi talebelere göre cumhuriyetçi
Resmi tarihe göre hilafet yanlısı ve Kürt milliyetçisi, Nur Talebeleri'ne göre ise cumhuriyet yanlısı olan Said Nursi, aradığı yanıtları ABD demokrasisinde buldu. Amerikan sistemindeki dini ağırlıktan etkilenen Said Nursi, siyasi tavrında Amerikancı ve demokrasi yanlısı bir görüntü çizmek istiyor Nurculuk devlete göre hilafetçi talebelere göre cumhuriyetçi Resmi tarihe göre hilafet yanlısı ve Kürt milliyetçisi, Nur Talebeleri'ne göre ise cumhuriyet yanlısı olan Said Nursi, aradığı yanıtları ABD demokrasisinde buldu. Amerikan sistemindeki dini ağırlıktan etkilenen Said Nursi, siyasi tavrında Amerikancı ve demokrasi yanlısı bir görüntü çizmek istiyor. Nur cemaati, Nakşiliğin içinden çıkan en önemli cemaatlerden biri. Hatta onlar için tarikat nitelendirmesi bile yapılır. Ancak Nurcular bu nitelendirmeleri kabul etmez, kendilerini ne tarikat ne de bir cemaat olarak görür. Onların kendileri için kabul ettikleri isim sadece Nur Talebeleridir. Aslında Nurculukla ilgili tartışma sadece bu kadarla sınırlı değil. Nurculuğun tarihi bile tartışma konusu. Örneğin resmi tarih anlayışına bakılırsa Nurculuk, Atatürk ve Cumhuriyet'e karşı, hanedan ve hilafet yanlısı, Kürt milliyetçisi bir harekettir. Oysa Nur Talebeleri her fırsatta Nurculuğun Atatürk'e ve Cumhuriyet'e karşı olmadığını, Kürt milliyetçiliği yapmadığını, hanedanı desteklemediğini, hilafet yanlısı olmadığını anlatırlar. Nur Talebelerine göre Said Nursi ne bir tarikat kurmak, ne de siyaset yapmak istemişti. Onun başlıca gayesi İslam'a bir zarar gelmemesiydi. Said Nursi talebelerinden İslamiyet'i hiçbir şeye karıştırmamalarını ister. Örneğin insanın yaşadığı çevrede Müslüman olduğunu bile söylememesi gerektiğini belirtir. İnsan bir hata yaptığında çevredekilerin bu olaydan bahsederken bunu bir Müslümanın yaptığını söylemelerinin bile İslamiyet'e zarar verdiğini vurgular. İşte bu nedenle tarikatlara da karşıdır, içinden çıktığı Nakşiliğe de. ATATÜRK GÖRÜŞMEDİ Bu bakış açısıyla dinin özellikle siyasi hayatta kullanılmasına kesin bir şekilde karşı çıkar. Hatta yeni Cumhuriyet'in laik bir temelde oturması gerektiğini düşünen Atatürk'ün bu görüşleri nedeniyle Said Nursi'yi Ankara'ya çağırdığı, ancak Said Nursi'nin düşüncesinin arkasında yatan İslam anlayışının da koyu bir İslam anlayışı olduğunu fark ettiğinde onunla görüşmediği söylenebilir. Gerçekten de bugün Nurcu cemaatlerden bazılarında diğer Nakşiler gibi koyu İslamcı anlayış görülebilir. Çağdaşları gibi Said Nursi'nin de temel kaygısı Batı medeniyeti karşısında 200 yıldır gerileyen İslam medeniyetinin yeniden üstün hale getirilmesiydi. Bu soruna Nakşiliğin o dönemdeki yanıtı Batı taklitçi zihniyetinin her şekilde reddedilmesi ve İslam'ın Asr-ı Saadet dönemine dönülmesidir. Tam da bu noktada Said Nursi çağdaşlarından ayrılır. İslam

273

uygarlığının Batı uygarlığı karşısında gerilemesinin nedeninin, İslam'ın fen bilimlerini ve tabii ki teknolojik ilerlemeyi ihmal etmesinden kaynaklandığını ileri süren Nursi, Batı'ya tümden karşı çıkmak yerine din ile feni birarada ele alacak bir zihniyeti geliştirmek ister. NEDEN AMERİKANCILAR? Nursi'nin Batı'ya topyekün karşı çıkmaya itiraz eden bu görüşleri bir süre sonra onu başka noktalara da götüdü. Ne eskiden olduğu gibi tamamen dine, ne de dinin ihmal edilip fene ağırlık verilmesini savundu. Hatta o dönemde, henüz dünyanın bir numaralı süper gücü olmayan ABD dikkatini çekmişti. Özellikle de Amerikan sisteminin temelindeki dini ağırlık. Her ne kadar bahsi edilen din İslamiyet değil Hristiyanlık da olsa sonuçta ABD'de manevi değerlere verilen önem dikkatini çekmişti. Bu ülkenin din ile feni nasıl buluşturduğunu araştıran Said Nursi'nin karşısına Amerikan demokrasisi çıktı. Bu noktadan itibaren Nursi, Amerikancı ve demokrasi yanlısıoldu. Kısa süre sonra bu keşif Nur hareketinin davranışlarına da yansır, hatta genlerine işledi. Öyle ki ilerde yaşanan cemaat ayrılıkları bu konudaki yorumlardan kaynaklandı. ÖNCE DP, SONRA AP Nursi, talebelerinin siyaset yapmasına karşı çıkmaktadır ama bu siyasi parti kurmak ya da bir siyasi partide yer almak anlamında bir karşı çıkıştı. Nur talebeleri tabii ki seçmen olabilirler ve bu noktada parti ayrımı yapabilirlerdi. Bu düşünceyle gerek Nursi gerekse sonrasında Nur talebeleri, uzun süre diğer Nakşilerin kurduğu ve destek verdiği Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi gibi İslamcı partilere prim vermedi. Ama Amerikan felsefesine ya da onların deyimiyle demokrasiye inanan partilerin seçmeni oldu. Bu ilk önce Demokrat Parti'ydi. Sonra bu çizginin devamı olan Demirel'in Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi. Aradaki tek istisna Özal'ın Anavatan Partisini desteklemeleri oldu ki zaten bu da cemaatte bölünmeleri getirdi. Şeyh yok Abi var Said Nursi tarikat kurumuna o kadar karşıydı ki cemaatinde klasik şeyh-mürid ilişkisi kurulmasına müsaade etmedi. Cemaatte o bir şeyh ya da pir değil Bediüzzamandı. Onlar tüm cemaat olarak bir aileydiler. Aralarında hoca, halife falan olamazdı. Olsa olsa bazı talebeler diğer talebelerden daha büyük, daha deneyimli ya da daha bilgiliydiler. Dolayısıyla onlar ancak birer Abiydi. İşte bu ritüel Nursi'nin ölümünden sonra da bu şekilde kullanıldı. Bugün bile cemaatin çeşitli Abileri var ama şeyhleri yok. İddianamede ne yazıyor? Fethullah Gülen davasının iddianamesine de yansıyan resmi tezde Nurculuğun tarihi şöyle anlatılır: Nurculuk Said Nursi tarafından kurulmuştur. Önceleri Said-i Kürdi olarak tanınan ve bu ünvanı kullanan Said Nursi 1873 yılında Bitlis'in Hizan İlçesi'ne bağlı Nurs Köyü'nde doğmuştur. Soyadı kanunu çıktıktan sonra doğduğu köye izafeten Nursi soyadını almıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis havalisinde şeyhlik faaliyetlerine başlamış, bilahare İstanbul'a gelerek siyasi faaliyetlere katılmış, İttihadı Muhammedi Cemiyetinin kurucuları arasında yer almıştır. 31

274

Mart vakasından evvel Derviş Vahdeti ile irtibat kurmuş, o tarihte çıkan Volkan gazetesindeki yazıları ile 31 Mart Vakasını körüklemiş, yine o tarihlerde kurulmuş bulunan 'Kürt Teali Cemiyeti'ne' girmiştir. 1912 yılında yazdığı bir kitabında 'Uyan ey Selahaddin Eyyübi'nin torunları Kürtler' diyerek Kürtleri Türklere karşı tahrik gayreti içine girmiştir. Mektubat adlı risalesinde ise 'Kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye'de Kürt milleti diye ayrı bir milletin olduğunu' ileri sürmüştür. ANKARA'DA KALAMADI İstiklal Savaşı sırasında, Ankara'nın Halifeyi de kurtaracağı inancıyla Ankara'ya gelmiş, ancak laik bir devlet düzeninin kurulması ve Cumhuriyet ilanı üzerine Ankara'yı terk ederek Van'a gitmiştir. 1925 yılındaki Şeyh Said isyanından sonra Isparta Barla'da daha sonra Kastamonu, Afyon ve Emirdağ'da mecburi iskâna tabi tutulmuştur. Afyon, Denizli ve Eskişehir Cezaevlerinde mahkûm olarak yatmıştır. Said Nursi 23 Mart 1960 tarihinde Urfa'da vefat etmiştir. Ancak yetiştirdiği talebeleri (Nur Şakirtleri) onun felsefesini günümüze kadar taşımışlardır. Talebelerine göre gerçek Said Nursi Nur Talebeleri resmi tezdeki anlatımı kabul etmiyor. Onlara göre Said Nursi hiçbir zaman şeyhlik yapmadı. Hatta zamanımız tarikat zamanı değil hakikat zamanıdır diyerek bu kurumu tümden reddetti. Atatürk'e karşı değildi, hatta Atatürk Said Nursi'yi Ankara'ya davet etmişti, o da gitmişti... Nur Talebeleri'ne göre Said Nursi 31 Mart ayaklanmasında da bir yanlışa kurban gitti. Ayaklanmanın merkezindeki İttihadı Muhammediye Cemiyeti'ne din adamı olduğu ve dinin güçlenmesini istediği için üye olmuştu. Fikirlerini sadece 'Volkan'da değil, Tanin, İkdam, Serbesti gibi gazetelerde de dile getiriyordu. Asilere katılmadığı gibi tam tersine konuşmalar yaparak birçok taburun isyana katılmasını engellemeye çalıştı. İşler çığırından çıktığında ise İzmit'e gitti. O sonradan tutuklanıp ayaklananlarla beraber yargılandı. Zaten sonunda gerçek anlaşıldı ve beraat ederek aklandı. Asılan Şeyh Sait ile ilgisi yok Said Nursi, resmi tezlerde Kürtçü olarak suçlanması, hatta 1925'deki Kürt isyanı sonrasında Isparta Barla'ya sürgün edilmiş olması nedeniyle sık sık 1925 Kürt isyanının lideri Şeyh Said ile karıştırıldı. Oysa isyanın lideri Şeyh Sait, yine Şeyh Aliye Septi'nin soyundan bir aşiretin temsilcisi ve dini lideriydi. Şeyh Sait Kürdistan Özgürlük Cemiyeti'nin üyesi olarak bölgeyi dolaşmış ve köylülerle aşiretleri isyan konusunda ikna etmişti. 16 Şubat 1925'te bugün Bingöl'e bağlı Genç ilçesinde başlayan isyan kısa sürede bölgeye yayıldı, 29 Haziran 1925'te de bastırdı. İsyanın lideri Şeyh Sait ve kurmay kadrosu Doğu İstiklal Mahkemesi'nce ölüm cezasına çarptırılıp idam edildi. Aynı dönemde isyana katılsın katılmasın pek çok kişi İstiklal Mahkemeleri tarafından cezalandırıldı. İşte Said Nursi de isyana katılmadığı, destek vermediği halde tedbiren sürgün edilenler arasındaydı. Nursi bulunduğu yerden alınarak Isparta'ya sürgün edildi.

275

Mezarının yeri hâlâ sır Said Nursi ölümünün ardından mezarının türbe, kendisinin de Pir haline getirilmesini istemiyordu. Sağlığında bunu vasiyet etse de bir süre sonra bunun unutulmasından korkarak en yakınındakilere bir plan yaptırdı. Buna göre Nursi öldükten sonra gömülecek, sonra cenazesi bulunduğu yerden gizlice alınacak ve bilinmeyen bir yere götürülecekti. Nursi'nin gerçek mezarını da sadece bu ekip bilecekti. Bu bilgi onlar için cemaatin en büyük sırrı olacak, ölürken dahi kimseye söylenmeyecekti. Bu plan gerçekten de uygulandı. 23 Mart 1960 tarihinde Urfa'da öldü. Halilürrahman Dergahı'na defnedildi. Bir süre sonra da 27 Mayıs İhtilali gerçekleşti. Nursi'nin mezarı her gün ziyaretçilerle doluyordu. Bu Milli Birlik Komitesi'nin istemediği birşeydi. Bu sırada Nursi'nin kardeşi Abdulmecit Ünlükul 27 Mayıs yönetimine başvurdu. 4 Temmuz 1960 tarihli dilekçesinde mezarını ziyaret etmekte zorlandığı gerekçesiyle Nursi'nin naaşının naklini istedi. Bu 27 Mayısçıların arayıp bulamadıkları bir fırsattı. İzin hemen çıktı. 12 Temmuz'da Nursi'nin naaşı bulunduğu yerden alındı. Uçakla Afyon'a oradan da Isparta'ya götürüldü. Aynı günün akşamı Isparta Şehir Mezarlığı'na defnedildi. İşte bundan sonrası da tam bir muamma. Anlatılanlara göre ertesi gün mezarlığa gidenler boş bir mezarla karşılaştılar. Kimilerine göre askeri yönetim Nursi'inin cesedini yok etti. Bu bazılarına göre ceset uçaktan atıldı, bazılarına göre çalındı. Nur cemaatinin Abi'leri ise bu yöndeki soruları suskunlukla karşılıyor. Çünkü Said Nursi'nin cesedini alıp bilinmeyen bir yere defneden zaten cemaatin kendisi. Tarikat değil cemaat Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır (İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi) Nurcular ‘zamanımız tarikat zamanı değildir’ diyorlar ama görünüş olarak tarikat yapılanmasına yakın gözüküyorlar. Burada da cemaat lideri var. Yine de, benzerlikler olsa da yapılanma tam tarikat yapılanması değil. Mesela tarikatte olan şeyler yapılmıyor. Zikir halkaları oluşturulmuyor. Tarikatte olan şeyh-mürit ilişkisi burada cemaat ilişkisine dönüşüyor. Oldukça önemli farklılıklar var. Ben şahsen cemaat diye nitelendiriyorum. Burada farklılıklar esastır benzerlikler değil. Şu anda tarikat demek yanlış olur. Cemaat demek daha doğru olur. Tarikatlara ait bir çok öğeler var. Tarikatlardan alınmış bir çok şeyleri var. Benzerlikler sayılamayacak kadar çoktur ama bu benzerliklere bakarak klasik tarikat olarak değerlendirmemek gerekir.

NEVZAT ATAL - ERDAL ŞİMŞEK - SABAH,22.09.2006

276

FETHULLAH GÜLEN “NURCULUK” DİNİNİ İLÂN ETTİ
(Bu mevzu Mart-1995 tarihli Hakikat Aylık İslâm Dergisi'nin 18. Sayısında yayınlanmıştır.)

Fethullah Gülen, basın yayın organlarıyla yaptığı röportajlar ve verdiği beyanlarla (Fetullah Gülen İslâm dini'ne aykırı bu beyanatları 23-28 Ocak 1995 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesi'nde ve 23-30 Ocak 1995 tarihleri arasında Sabah Gazetesi'nde yayınlanan röportajlarında vermiştir.), kendi dinini ilân etmiş, İslâm dininin hükümlerine karşı gelmiştir. Şöyle ki; Tesettür: “Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arzetmez. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim, Allah’a iman meselesi Mekke’de Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı.” Bu sözleri ve beyanları nurculuk dinine göredir. İslâm dininde tesettür kesinlikle farzdır. Allah-u Teâlâ Nûr sûresi 31. ve Ahzâb sûresi 59. Âyet-i kerime’lerinde tesettürün farz olduğunu beyan buyuruyor. “Resulüm! Mümin kadınlara da söyle. Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet yerlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz ve eller) müstesnâdır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler.” (Nûr: 31) “Resulüm! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle. Zaruri bir ihtiyaçları olup dışarı çıkmak istedikleri zaman, dış elbiselerini üzerlerine giysinler. Bu onların ahlâksız kadınlardan olmadıklarının bilinmesi ve incitilmemesi için daha elverişlidir.” (Ahzâb: 59) Bu, İslâm dinine göredir. Nurculuk dinine göre değil! Tesettür kesin olarak uyulması gereken bir emirdir ve iman meselesidir. Allah-u Teâlâ emir ve hükümlerini koymuş onu yasaklarıyla sınırlamıştır. “Bu hükümler Allah’ın hudutlarıdır. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” (Talâk: 1)

277

Allah-u Teâlâ, “Kim bu hudutları aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” buyuruyorken, “Tesettür teferruattır!” ya da “İman meselesi değildir.” demek açıkca bu hudutları aşmak demektir. Bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmek demektir. O, kendi kurduğu dinine kendi zan kitabına göre böyle söylüyor. “Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar.” (En’am: 119) Âyet-i kerime’lere ve Allah-u Teâlâ’nın hükümlerine ters konuştuğu için nefis arzusunu ilâh edinmiş şirke düşmüştür. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde: “Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? Onu şirkten sen mi koruyacaksın.” buyuruyor. (Furkan: 43) “Tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum peygamberliğin 16 ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken teferruatla uğraşılmamalı.” diyor. Yani Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e tesettür Âyetleri ilk yıllarda gelmediğini bunun için önem arzetmediğini; teferruat olduğunu söylemek istiyor. Bütün insanlar ve cinler Hazret-i Kur’an’ın bir hükmünü, bir harfini dahi inkâr etseler, hafife alsalar, hepsi kâfir olur. İsterse emir ya da hüküm Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellemEfendimiz’in son nefesinde inmiş olsun. Artık o kesin hükümdür, emirdir. Biz iman ederiz. İslâm dininin hükümleri zamanla ilgili değildir. Hüküm geldikten sonra ona imandan başkası düşünülemez. “16. senede gelmiş, 17. senede gelmiş, 18. senede gelmiş” diye hüküm basite alınamaz, bu açık bir küfürdür. Âyet-i kerime’de: “İşte böyle, çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır.” buyuruluyor. (Muhammed: 9) Oysa inananlar için tesettür kesinlikle uyulması gerekli bir farzdır. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zamanında savaş sebebi dahi sayılmıştır. Asr-ı saâdet yıllarında Beni Kaynuka yahudilerinden bir kuyumcunun mümin bir kadının tesettürüne, başörtüsüne el uzatması savaş sebebi sayılmış ve savaşılarak yahudi erkekleri öldürülmüştür. (Hişam: c. 3, sh: 66) Allah’ın hükmü bu kadar önemli bir meseledir.

Kadın İdareci:

278

Başka bir beyanında ise: “Kadınlardan idareci olmasının hiçbir sakıncası yoktur.” demiş. Bu beyanları ile Allah ve Resulü’nün hükümlerine karşı gelmiştir. Zira Âyet-i kerime’de: “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neden nehyettiyse ondan sakının.” buyuruluyor. (Haşr: 7) “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” buyuruluyor. (Âl-i imran: 31) Hadis-i şerif’te: “Sizden hiç birinizin arzuları benim tebliğ ettiğim esasa uymadıkça gerçek mânâda iman etmiş olmaz.” (En-nevevi, Erbâin: 41) buyuruluyorken ve kadın idareci hakkında, “Mukadderatını bir kadının eline veren millet felah bulmaz.” buyuruluyor. (Buhari 1660, Megazi 82, Fiten 18, Tirmizi fiten 75, Nesai Kada: 8, Ahmed bin Hanbel 5743, 51, 38, 47) Bu İslâm dinine göre böyledir. Eğer Allah’a iman ediyorsak, Resul’üne tâbi isek, onların beyanı Âyet-i kerimeler ve Hadis-i şerif’lerde böyle buyurulmaktadır. Bunun tersini söylemek ve savunmak Allah ve Resul’üne karşı gelmek demektir. Bu da açık bir küfürdür. O kendi kurduğu nurculuk dinine göre kendi nefis putuna dayanarak zanla konuşuyor, Allah ve Resul’ünün hükümlerine karşı geliyor. “Kadınlardan idareci olur.” demek, bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’i inkâr etmektir. O yalnız zannını konuşturuyor heva ve hevesine uyuyor. Eğer doğru sözlü ise bir Âyet-i kerime ya da Hadis-i şerif getirebilir mi? Âlimim diye geçinen müfsidler, halkı ifsad ediyor. Âyet-i kerime’de: “Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyor.” buyuruluyor. (En’am: 119) Allah-u Teâlâ ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onları bize şöyle bildiriyor ve tanıtıyor; “Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” (Kasas: 41) İşte bunlar halkı yanlış bilgilendirerek saptıran imamlardır. Bunlar insanları cehenneme çağırıyorlar. Âyet-i kerime’de:

279

“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini kaide kılan ortakları mı vardır.” buyuruluyor. (Şûrâ: 21) İslâm’da olmayan mesnetsiz ve asılsız yalanlarını İslâm dininin kaidesi gibi gösteriyorlar. Bu ise İslâm’ın hükümlerine karşı gelmektir. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır: “Onların çoğu Allah’a iman etmişlerdir, fakat müşrik olarak yaşarlar” (Yusuf: 106) Allah-u Teâlâ’nın kesin olarak buyurduğu, emir ve nehyettiği şeyleri hükümsüz bırakmak için, kendi arzularına göre söz söylüyorlar. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise onlar hakkında, “Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an’ın (feyzi) onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da dönmeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” buyuruluyor. (Müslim: 1067) Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onları “Bütün insanların ve hayvanların en kötüsü” olarak ifade ediyor. Okun avı delip geçtiği gibi dinden hemen çıkıyorlar. Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde: “Allah-u Teâlâ ilmi size ihsan buyurduktan sonra (hafızanızdan) zorla çekip almaz. Lâkin âlimleri ilimleri ile beraber cemiyetin içinden alır, ruhlarını kabzeder, artık kara cahil bir zümre kalır. Halk bunlardan dini ihtiyaçlarını sorarlar. Onlar da (âyet, hadis) gözetmeden kendi düşünce ve arzularına göre fetvâ verip hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.” buyuruluyor. (Buhari. Tecrid-i Sârih: 2174) Ümmet-i Muhammedi ifsad ediyorlar, mesnetsiz asılsız fetvâlarla Din-i mübine zarar veriyorlar. “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur’an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşü ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak. Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı, yine onlara dönecektir.” buyuruluyor. (Beyhaki) Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Sizin için deccalden daha çok deccal olmayanlardan korkarım. -Onlar kimlerdir? Saptırıcı imamlardır.” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel) Kendilerine tâbi olanları yoldan çıkartıp saptırırlar.

280

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden daha tatlıdır; amma kalpleri kurt gönlü gibidir. Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ bu gibi kimseler için şöyle buyuruyor: Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için onlara öyle bir ağır musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar da şaşakalacaklardır.” buyuruluyor. (Tirmizî)

Tarikatlar: Başka bir beyanında ise “Tarikatlar bir dönemdeki misyonunu eda etmişlerdir, zaman böyle fert zamanı değil, cemaat zamanıdır.” diyerek necip tarikatlara karşı geliyor. Bu konuda, İman abidesi, büyük mücahid, hakikat güneşi, Bediüzzaman Hazretleri’nin 29. mektubu mevcuttur. Şöyle der: “Tarikatın dini ve uhrevî ve ruhânî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsî bir râbıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nûr-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır. Merkez-i Hilafet olan İstanbul’u, beşyüz elli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı Tevhid; ve o Merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde ‘ALLAH, ALLAH!’ diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cuş-u huruşlarıdır. İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın hayat-ı içtimaiyenizde bu hanesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz?.” İşte o zât tarikatı böyle ifade ediyor. İman abidesi, büyük mücahid, Bediüzzaman Hazretlerinin izini takip edenler İslâm’da hizmet edenlerdir. Bunlar ise nurculuk dinini kuranlardır. Tarikata takındığı tavır ve sözleriyle Evliyaullah hazeratına da karşı gelmiş ve her zaman mevcut bulunan bu topluluğu yok saymıştır. Âyet-i kerime’de: “İyi bilin ki Allah’ın veli kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruluyor. (Yunus: 62) Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

281

“Her kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben ona harp açarım.” buyuruyorlar. (Buhari) Bir Hadis-i kudsi’de ise: “Kubbelerimin altındaki velilerimi benden mâdâ kimse bilemez.” buyuruluyor. Âyet-i kerime’de: “Yarattıklarımdan öyle bir topluluk da vardır ki onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruluyor. (A’raf: 181) Hadis-i şerif’te: “Her asırda benim ümmetimden sabikun önde gelenler vardır ki bunlara budela ve sıddıkun itlak olunur. Hakkında inayet ve merhameti o kadar boldur ki, sizler o sayede yer içersiniz. Yeryüzünün halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır.” (Nevadirül Usul, Tirmizî) Hadis-i şerif’te: “Bâtın ilmi Allah-u Teâlâ’nın sırlarından bir sır hikmetlerinden bir hikmettir. Onu ancak dilediği kulun kalbine atar.” buyuruluyor. (Buhari) Bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler velilere ve mârifetullah ehline aittir. Zâhiri âlimler bu ilimden mahrumdur. İmâm-ı Gazali Hazretleri İhya-u Ulumid’din adlı eserinde ise o topluluğu şöyle ifade ediyor: “Sakın anlamıyorum diye bu ilmi inkâra kalkışma, aklî ilimleri kavradığını zannederek çizmeden yukarı çıkan âlimlerin helâk noktası burasıdır. Allah dostlarının bu hallerini inkâr eden bir ilimden cehalet çok daha iyidir. Kaynak bir olduğu için velileri ve kerametlerini inkâr ise tamamen dinden çıkmaktır.” Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki: “İlim ikidir birisi dilde olup (ki bu zahirî ilimdir.) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan mârifet ilmi vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizî) İşte bu gayeye ulaşanlar bunlardır. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde: “Allah kime dilerse ona kat kat verir.” buyuruyor. (Bakara: 261) İşte ihsanı ve ikramı bol olan Allah-u Teâlâ tasavvura sığmayan ihsanlarını kat kat lûtfetmiştir. Yalnız, mârifetullah ehli olan veli kullarına bahşetmiştir. Başkasına şâmil değildir. İmâm-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- Efendimiz o kadar büyük bir âlimdir ki, İbrahim Ethem kuddise sırruh- Hazretleri’nin Hakk ile olduğunu gördü, bildi ve söyledi.

282

Bunu biraz açalım, ağzı mühürlü iki teneke var, birisinin içi mücevher dolu, diğerinin ise taş. Bunu dışarıdan görebilmek için kalp gözünün açık olması lâzım. O ise gördü ve seçti, tazim etti. İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri için “Seyyidünâ” yani “Efendimiz” buyurdu. Talebesi ona niçin böyle dediğini sorunca “Biz ilmimizle nefsimizi düşünürüz, onlar ise kendilerini unutup hikmetle yalnız Allah’ı düşünürler.” cevabını verdi. Bilen ve görebilen için zahirî ilimle, bâtınî ilimler arasında bu kadar açık farklar vardır. Onların içinde Hakk var. O ise bir maskeden ibaret, vücudu ise elbiseden ibaret. İmâm-ı Âzam Hazretleri ona bunun için tazim etti. Niçin tazim etti? Hakk’a vasıl olduğu için, Hakk ile olduğu için tazim etti. Vaktaki bu tecelliyata mazhar oldu: “Eğer şu iki senem olmasaydı, Numan helâk olurdu.” buyurdu ve anlayanlara duyurdu. Bu da bir sırdı, bunu da açmış oluyoruz. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde: “Sizin her birinize bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48) Fahreddin Razi ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime’ye “Ey kullarım! Sizin her birinize iki şeyi vacip ettim. Evvela şeriat sonra tarikat.” mânâsını vermişlerdir. Çünkü “Minhac” lügat mânâsı itibarıyla “Münevver bir yol” demektir. Diğer bir Âyet-i kerime’sinde: “Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin.” buyuruyor. (Ahzâb: 41) Ashab-ı Kiram’dan Şeddat bin Evs -radiyallahu anh- ile Ubâde bin Sâmit -radiyallahu anhbuyururlar ki; “Resulullah -sallallahu aleyhi ve selem- Efendimiz ile beraber bulunuyorduk. “Aranızda garip yani ehl-i kitap var mı?” diye sordu. “Hayır.” dedik. Bunun üzerine kapıların kapatılmasını emretti ve “Lâ ilâhe illâllah deyiniz.” buyurdu. Bir saat kadar birlikte “Lâ ilâhe illâllah” dedik. Resulullah Aleyhisselâm sonra da: “Allah’a hamdolsun. Sen beni Kelime-i Tevhid’le gönderdin ve beni bununla memur kıldın. Cenneti de bana bunun üzerine vaad ettin, şüphesiz ki sen vâdinden dönmezsin.” diyerek duâ etti ve buyurdu ki: “Müjdeler olsun! Allah Azze ve Celle sizi mağfiret etti.” (Ahmed bin Hanbel) Hadis-i şerif’te: “Allah-u Teâlâ’yı çok zikretmekle o derece mest olunuz ki, münâfıklar sizi mecnun zannetsinler.” buyuruluyor. (C. Sağir) Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- böyle buyuruyor. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri ise bir Âyet-i kerime’sinde:

283

“Size peygamber neyi verdiyse onu alınız, neden nehyetti ise ondan kaçınınız.” buyurmuştur. (Haşr: 7) Hazret-i Allah’ın bir kulunu sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullahı sevmesi ve iştigâl etmesi ile kaimdir. Etmeyenlerin ise cezalandırılacakları vaad ve vaîdinin bir neticesidir. “Allah-u Teâlâ’ya muhabbetin alâmeti zikrullahı sevmek, buğzunun alâmeti zikrullahı sevmemektir.” (C. Sağir) Hadis-i şerif’i ile Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zikrullahı sevmeyenleri Allah-u Teâlâ’nın sevmediğini ve buğzettiğini beyan buyuruyor. Cenâb-ı Hakk Hazretleri ise Kur’an-ı kerim’inde: “Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın, onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19) Âyet-i kerime’si mucibince, zikir ve fikirden gafil olan müminleri “Fâsık” kelimesi ile tabir buyuruyor. Bunca açık Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif var iken, bir lâf ile gerçeği ortadan kaldırmak istiyorlar. Hiç şüphesiz ki bu da cehaletlerinin bir semeresidir. Bunlara deriz ki; eğer doğru sözlü iseniz siz de bir Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif getiriniz. Biz bunları adil şahitlerle beyan ederken, Allah-u Teâlâ’nın buğzettiği kimselerin lâfı nazar-ı itibara alınmaz. Çünkü esas olan Hazret-i Allah ve Resul’ünün hükmüdür. Mahlukun hükmü yoktur. • Devletin başındakilere her zaman saygı duyulması gerektiğini, kendisinin son derece saygı duyduğunu söyleyen Fethullah Gülen, Kenan Evren için “Biri Evren’in aleyhinde konuşsa ağzını kırarım.” diyor. “Demokrasiden geriye dönüş mümkün olmayacaktır.” Devletin başındakilerin, devlet anlayışından dolayı kutsal olduğunu benimsiyor. Bu beyanları İslâm’a ters düşen sözlerdir. Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de, eğer herhangi bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve Resulü’ne döndürün. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız o daha hayırlı hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” buyuruyor. (Nisa: 59) Bu Âyet-i kerime’de itaat edin emri verilirken, Allah ve Resulü hakkında “İtaat edin” anlamına gelen “Atîu” emri tekrarlanmıştır. ‘Emir Sahipleri’ hakkında ise bu kelime tekrarlanmamıştır. Bunun sebebi şudur; Allah’a ve Resulü’ne itaat kayıtsız şartsızdır, bu bakımdan onlar hakkında bu emir yani “İtaat edin” emri tekrarlanırken emir sahipleri

284

bahsinde tekrarlanmamıştır. Çünkü ulül-emr’e itaat şeriatın çerçevesinde Allah’ın hudutları içindedir. Zira anlaşmazlık konusu Allah ve Resulüne arzedilecektir. Münkerde itaat yoktur. Emir sahiplerinde geçen ikinci hüküm ise “Minkum” sizden kaydının olmasıdır. Çünkü Âyet-i kerime’nin devamında “...eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşülürse, onu Allah’a ve Resulü’ne döndürün.” ifadesi vardır. Bunu sağlayacak olan da Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünnetidir, onu bilendir ve uygulayandır. “Sizden olan ulü-l emre itaat edin.” buyuruluyor. Bu İslâm dinine göredir. Onun beyanları kendi kurdukları dine göredir. Bu sözleri ile bu Âyet-i kerime’lere karşı gelmiştir. Asıl hürriyet İslâm’da dır. İslâmı yaşadıkça onun fevkinde hürriyet olamaz. Kadına da hürriyeti İslâm vermiştir. İslâm ahkamı insanları ve cemiyeti korumak için herşeyi ölçüyle belirlemiştir. Belirli sınırlar ve ölçüler koymuştur. Âyet-i kerime’lerde: “Şüphesiz Resullerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte KİTAP ve MİZAN indirdik, insanlar dosdoğru davransınlar diye.” (Hadid: 25) “Allah HERŞEY için bir ölçü tayin etmiştir.” buyuruluyor. (Tâlâk: 3) Bu İslâm dinine göredir. O ise kendi dinine göre bunları söylüyor. Bu beyanları İslâm dinine ters düşmektedir. • Bir futbol takımının başarısı için “Gözlerim dolar.” diyor ve futbol takımlarına şöyle sesleniyor “İnsan ne yaparsa yapsın Kur’an’dan aldığı disipline göre, yapacağı her şeyi Allah’ın teftişine sunuyor gibi mükemmel yapmalı.” Bu sözleri kendi kurduğu dinine göredir. Zira futbol haramdır. Çünkü erkeğin tesettür mahali diz kapağından aşağıdır. Futbol da ise diz kapağından yukarıdadır. Futbolun neresi Allah-u Teâlâ’nın teftişine sunulacak. Futbol İslâm’ın neresine uygun? Bu kadar pislik, bu kadar kumar, bu kadar küfür, bu kadar gayr-i İslâmiliğe rağmen Allah’ın teftişine sunmak ne demek? • Bu Âyet-i kerime’ler benim değil. Hazret-i Allah’ın kelâmıdır, Resulullah Aleyhisselâm’ın beyanıdır. Benim bu beyanlar karşısında bir sözüm yok. Ben size Allah-u Teâlâ’nın kelâmı ile Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’ini okuyorum. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ahir zamanda dinlerini dünyalığa alet eden türemelerden haber veriyor. Bakınız ne kadar güzel açıklıyor. “Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.

285

Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyuruyor: Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizî) Görülüyor ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunların bütün iç yüzlerini biliyor ve iman edenlere bildiriyor. Elli sene evvel bunlar yoktu. Ağzındaki lokmayı, altındaki bir tek arabayı, çoluk-çocuğunun oturacağı bir tek evi dahi olsa alabileceklerini üç temsil vererek arz edeceğiz. • Bu temsilleri arzederken sakın Bediüzzaman Hazretleri sanmayın. Ben size önce onu anlatayım. O öyle bir zât-ı âlidir ki, Hazret-i Allah zahiri ilimle, tarikat ilmiyle, mârifetullah ilmiyle mücehhez kılmıştı. Allah-u Teâlâ’nın veli kuludur, bir iman abidesidir. Ona tâbi olanlar, onun ahlâkını alanlar da yine aynı öyledir. Onlar hapishaneden hapishaneye giderdi, fakat her çıkan iman ile gürlerdi. Onları hiçbir şey yıldırmadı. Canını verdi, fakat imanını vermedi. Ve fakat ondan sonra gelenler için üç örnek vereceğim. Bu yaz Manisa dağı’nda bulunuyordum. Ertan Bey kardeşimiz anlattı. Birgün tanıdığım iki kişi geldi ve dediler ki: “Ertan bey! Bu arabayı al, kaça alırsan al.” Sebebini sordum, niçin satıyorsunuz? Beni bir yemeğe dâvet ettiler. Simsarlar “Benden şu kadar... Benden şu kadar!” derken, benim yanıma geldiler. “Sen ne kadar vereceksin?” dediler. Ben de utandım. “Benden de şu kadar” dedim. Hemen tahsildarlar geldi. “İmzala!” dediler, benden senet aldılar. Gün geldi, fakat param yok. “Neyin var?” diye sordular. “Arabam var.” dedim. “Sat arabayı ver parayı!” dediler. Ben de dedim ki “Kardeşim! Niçin satıyorsun? Yok, veremem de geç.” yanındaki hemen dedi ki “Hayır! İmza etti verecek.” Artık postu attı dişlerini gösterdi. Az evvel koyun postunda idi. Adam ar etti, kaça sattıysa sattı, parayı verdi. Kadir efendi dedi ki, ben daha acısını söyleyeceğim. Bir adamı kurtlar yine bu şekilde yemeğe dâvet ediyorlar. Oltayı takıyorlar ve simsarlar başlıyor, “Benden şu kadar... Benden şu kadar..” Sonra ona geliyorlar, gaye onu tuzağa düşürmek. “Senden ne kadar?” Adam utanıyor, çünkü “Benden bir milyar... benden beşyüz milyon...” Utanıyor, az birşey de vâdedemiyor, sözde kalacağını zannediyor. “Benden de şu kadar” diyor, hemen makbuzlar geliyor, imzayı atıyor. Gün geliyor, parayı istiyorlar, para yok diyor. Neyin var. Bir tek evim var, çoluk çocuğum oturuyor. “Sat evi, ver” diyorlar.

286

Bu yakışır mı İslâm’a kardeşim? Bu imana yakışır mı kardeşim? Ben bunların küfre kaydığını söylüyorum da inanmıyorsunuz! Üçüncü temsil: Yolda gidiyoruz. Şu Ömer ağa var ya dedi. Akşam onu nurcular dâvet etmişler. Amma o soyulacak takımından değil. “Ben giderim amma abuk-sabuk konuşmazsanız!” Konuşmayız diyorlar. Gidiyor. Orada birisi çıkıyor. “Bir nurcu on müslümandan efdaldir.” deyince “Tamam, tamam...” diyor, hemen çıkıp gidiyor. Kardeşim bu ne haldir? Bu İslâm dinine yakışır mı? Oysa: “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19) Müslümanmış gibi görünerek, bunları İslâm dini adına yapıyorlar. Hazret-i Allah ile alay eden bu din kurucularını Hazret-i Allah size tarif ettiği halde hâlâ duymuyorsunuz, inanmıyorsunuz ve onlara tâbi oluyorsunuz. Ne buyurmuştu Cenâb-ı Hakk: “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21) O böyle emrettiği halde, sen oraya sürüklendin ve bu hale düştün. Allah-u Teâlâ bir taraftan “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun” diye emrediyor. Yalnız onların doğru yolda olduğunu, diğerlerinin yoldan sapmış olduğunu bildirdiği halde, siz ise bu ilâhi hükmü hükümsüz bırakıp onların peşine gittiğiniz zaman, artık sizin Hazret-i Allah ile hiçbir ilginiz kalmaz. • “Medine-i Münevvere’ye gittiğini ve orada ümmetinin imamlığına tayin edildiğini” ifade ediyor. Cemalettin Kaplan, Erbakan ilân ettiği gibi bu da kendi dininin halifeliğini ilân ediyor. Bu kendi dininin, nurculuk dininin görevidir, kendi dinine göredir. Fakat İslâmla hiç bir ilgisi yoktur. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz İslâm dininin Peygamberidir. Nurculuk dinin peygamberi değildir. O Allah tarafından gönderilmiş, İslâm dininin peygamberidir. • “Kimse kimseye inancından dolayı ithamda bulunmayacak. Kimse kimseye dininden ya da dinsizliğinden dolayı taanda bulunmayacak.” diyor. Bu sözleri de kendi dinine göredir. İslâm dini ile ilgisi yoktur. İslâm’da ise şöyledir; Âyet-i kerime’de: “Ey Peygamber kâfirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür.” buyuruluyor. (Tahrim: 9)

287

“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki, şeref ve kudret tamamen Allah’a aittir.” (Nisa: 139) “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” buyuruluyor. (Nisa: 144) “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnudluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” buyurulmaktadır. (Mümtehine: 1) “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücâdele: 22) Gerçek iman budur. Bu İslâm dinine göredir. “Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerdir.” (Tevbe: 23) İslâm bu imanı gerektirir. Bu Âyet-i kerime’ler kimlerin dost ve kardeş olacağını anlatıyor. O ise kendi dinine göre konuşuyor. Kendi zan hükümlerini ortaya koyuyor. Söylediği sözler ve verdiği beyanatlar hep İslâm’a terstir. Âyet-i kerime’lere ve Hadis-i şerif’lere tezattır. Artık sözleriyle kendi dinini açıklamış ve maskesi düşmüştür. Suret-i asliyesi meydana çıkmıştır. Allah-u Teâlâ’nın kelâmını size açıklıyorum. Mesul olmamam için siz de hükm-ü ilâhiyi duymadık dememeniz için. Allah-u Teâlâ’nın beyanını bana isnat etmeyin. Ben hükümsüz ve değersiz bir mahlukum; hüküm ve değer Allah-u Teâlâ’ya mahsustur.

288

Fethullah Gülen Davası...
Fethullah Gülen'in, "laik devlet yapısını değiştirerek, yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup, bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunduğu" gerekçesiyle hakkında açılan davada yargılanmasına 16 Ekim 2000 tarihinde başlandı. Dava, DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel tarafından 31 Ağustos 2000 tarihinde açıldı. Yüksel, 79 sayfa ve 12 bölümden oluşan iddianamesinde, Gülen'in 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 7. maddesinin 1. fıkrasının birinci cümlesi uyarınca, 5 yıldan 10 yıla kadar ağır hapis cezasına çarptırılmasını istedi. Ayrıca, Türk Ceza Kanunu'nun "Müsadere" başlıklı 36. maddesi uyarınca, Gülen'in emanette bulunan suç eşyalarının "müsaderesi"ni de talep etti. İddianamede, Fethullah Gülen grubunun amacının, "devletin tüm sistemlerinde İslam hükümlerini egemen kılarak teokratik bir İslam diktatörlüğünü kurmak" olduğu belirtilerek, "Fethullah Gülen laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirip, yerine şeri yasaların hakim olduğu İslam Devleti'ni kurmak için okullarında beyinlerini yıkadığı gençlik ile oluşturacağı toplumu kullanmayı planladığı tespit edilmiştir" denildi. Ankara 2 No'lu DGM'de 16 Ekim'de başlanan yargılamanın ilk duruşmasına, sağlık nedenleriyle ABD'de bulunduğu bildirilen Fethullah Gülen katılmadı. Mahkeme Başkanı Hüseyin Eken, Gülen'in "şimdilik" gıyaben tutuklanmasına gerek olmadığına karar verildiğini açıkladı. Bazı sivil toplum kuruluşlarının davaya müdahil olarak katılma talebini reddeden mahkeme, Gülen'in okullarında yetiştiği bildirilen Eyüp Kayar'ın annesi Arife Kayar'ın, davaya müdahil olarak kabulünü kararlaştırdı.

289

Fethullah Gülen Davası İddianamesi...
FİHRİST
Sanığın kimliği suç ve deliller I- Nurculuğun tarihi gelişimi II- Nurculuk hakkında Ceza Genel Kurulu Kararı III- Fethullah GÜLEN Grubu IV- Fethullah GÜLEN hakkında Askeri Yargıtay 3 ncü Dairesi'nin Kararı V- Bir Nur talebesinin anlattıklarıyla Fethullahçılık VI- Kitaplarına göre Fethullahçılık 1)- Cihad 2)- Tebliğ 3)- Strateji ve Taktik 4)- Fethullah GÜLEN Said-i Nursi'nin devamıdır 5)- Örgütlenmede genel perspektif 6)- Fethullah GÜLEN'in inkılapçılığı 7)- Işık evleri, tekke, zaviye ve medreseler 8)- Hizmet erleri Şakirtler 9)- Dava Adamı, dava sistem 10)- Atatürk ve Laik Cumhuriyet 11)- Gelir Kaynakları 12)- Arapça Eğitim VII- Fethullah GÜLEN'in konuşmalarını İçeren Video Kasetleri 1)2)3)4)5)9 numaralı ATV'de yayınlanan kaset 10 numaralı NTV'de yayınlanan kaset 8 numaralı kaset 4 numaralı kaset 3 numaralı kaset

VIII- Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki Okullar IX- Maltepe Askeri Lisesine sızma çalışmaları X- Fethullah GÜLEN'in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın 18-19 Temmuz tarihinde Abant'ta tertiplemiş olduğu toplantı.
290

XI- Değerlendirme ve Hukuki Durum. XII- Netice ve Talep.

SANIĞIN KİMLİĞİ SUÇ VE DELİLLER

T.C. ANKARA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI HAZIRLIK NO :1999/420 ESAS NO : 2000/ İDDİANAME NO. : 2000/

İ D D İ A N A M E ANKARA ( ) NOLU DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI NA

DAVACI SANIK GIYABİ TEVKİF TAR. SUÇ SUÇ TARİHİ DELİLLER

: K.H. : FETHULLAH GÜLEN: Ramis oğlu, Rabia dan olma, 1941 doğumlu, Erzurum ili, Caferiye Mahallesi nüfusuna kayıtlı olup, halen firarda. : 11.08.2000 : Laik Devlet yapısını değiştirerek yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak. : 1989 Yılından itibaren : A) Asrın Getirdiği Tereddütler. (4 cilt,) Klasör 1,Dizi :1-4 B) İrşat Ekseni isimli kitap (Klasör 1, Dizi : 5) C) İ la-yı Kelimetullah veya Cihad isimli kitap (Klasör : 1,Dizi : 6)

D) Çağ ve Nesil (6 Cilt) isimli kitap (Masör : 2, Dizi : 7-12) E) Prizma isimli kitap (3 cilt) Masör : 3, Dizi : 13-15) F) Ölçü veya Yoldaki Işıklar (4 Cilt), Klasör 3, Dizi :16-17) G) Hocanın Okulları isimli kitap (Klasör : 3, Dizi :18) H) Fasıldan Fasıla isimli kitap (3 Cilt), Klasör : 4, Dizi : 19-21) I) Küçük Dünyam isimli kitap (Klasör: 4, Dizi: 23)
291

J) ATV

de yayınlanan 9 numaralı kasetin çözümü, (Klasör:7 Dizi: 220)

K) NTV de yayınlanan 10 numaralı kasetin çözümü (Klasör:7, Dizi : 221) L) 4 numaralı kasetin çözümü (Klasör: 7, Dizi :216) M) 3 numaralı kasetin çözümü (Klasör: 7, Dizi: 215) N) 8 numaralı kasetin çözümü. (Klasör:10, Dizi: 708) O) Diğer kasetlerin çözümleri. (Klasör : 7, Dizi : 213-214-217-218-219, Klasör: 10, Dizi : 653-707, Klasör : 11, Dizi:8 13, Klasör:12, Dizi : 980-1042) P) Ankara Emniyet Müdürlüğü nün Fethullah GÜLEN ve örgütü hakkındaki 21 Nisan 1999 tarihli raporu. (Klasör:5, Dizi :154-155). R) Müşteki İsmet DEĞİRMENCİ S) Emniyet Genel Müdürlüğü Ş) Maltepe Askeri Lisesi Dizi: 30-78) T) Genelkurmay Başkanlığı nin ifadesi. (Klasör : 5, Dizi: 405).

nün raporu. (Klasör: 5, Dizi:128).

ne sızma çalışması ile ilgili tahkikat dosyası. (Klasör: 5, nın raporu ve belgeler. (Klasör:6, Dizi :158-212) nın raporu ve belgeler. (Klasör :11, Dizi 851-979).

U) Jandarma Genel Komutanlığı V) Tanık Eyüp KAYAR

ın ifadesi. (Klasör:11, Dizi : 715).

Y) Emniyet Genel Müdürlüğü nün Fethullah GÜLEN in şirketleri, okulları, dershaneleri, vakıfları ile ilgili tespitleri. (Klasör: 8, Dizi: 222-223-224-225 -226-227229-263-264) Z)Yurtdışındaki Nurculuk faaliyetleri ile ilgili Emniyet Genel Müdürlüğü nün yazısı ve ekindeki evrak. (Klasör: 9, Dizi: 274-289) Aa) Doküman. (Klasör:10, Dizi: 335-630) Ab) M.Emin DEĞER in Bir Cumhuriyet Düşmanının Portresi yada Fethullah GÜLEN Hocaefendi nin Derin Misyonu isimli kitabı. (Klasör :12, Dizi :1068) Ac)Yeni Hayat Mecmuası'nın Haziran 1999-Ocak 1999-Şubat 1999-Eylül 1999Şubat 2000 tarihli sayıları.(Klasör: 13) Ad) Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (Klasör:12, Dizi :1066-1067.) nın 1998 Abant Toplantısı ile ilgili doküman.

I- NURCULUĞUN TARİHİ GELİŞİMİ:
Nurculuk hareketinin kurucusu olan Said-i Nursi 1873 yılında Bitlis İli gelmiştir. nin Hizan İlçesi nin Nurs Köyünde dünyaya

Önceleri Said-i Kürdi olarak tanınan ve bu ünvanı kullanan, soyadı kanunu çıktıktan sonra doğduğu köye izafeten Nursi soyadını alan Said-i Nursi ilmi kariyeri olmayan bir kimsedir. Nitekim Nur risalelerinden Tizyak adlı risalenin 68 nci sayfasında risalelerini kendisinin yazmadığını, bunları yardımcılarının (Nur Şakirtlerinin) yazdığı bildirilmektedir. Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis havalisinde Şeyh'lik faaliyetlerine başlamış, bilahare İstanbul katılmış, İttihad-ı Muhammed-i Cemiyetinin kurucuları arasında yer almıştır. a gelerek siyasi faaliyetlere
292

31 Mart vakasından evvel Derviş Vahdeti ile irtibat kurmuş, o tarihte çıkan Volkan Gazetesindeki yazıları ile 31 Mart Vakıasını körüklemiş, yine o tarihlerde kurulmuş bulunan "Kürt Teali Cemiyeti ne" girmiştir. 1912 yılında yazdığı bir kitabında Uyan ey Selahaddin Eyyübi nin torunları Kürtler diyerek kürtleri Türklere karşı tahrik gayreti içine girmiştir. Mektubat adlı risalesinde ise Kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye'de Kürt milleti diye ayrı bir milletin olduğunu ileri sürmüştür. İstiklal Savaşı sırasında, Ankara nın halifeyi kurtaracağı inancıyla Ankara ya gelmiş, ancak laik bir devlet düzeninin kurulması ve Cumhuriyet ilanı üzerine Ankara yı terk ederek Van a gitmiştir. 1925 yılındaki Şeyh Said isyanından sonra Isparta Barla da daha sonra Kastamonu, Afyon ve Emirdağ da mecburi iskana tabii tutulmuştur. Afyon, Denizli ve Eskişehir Cezaevlerinde mahkum olarak yatmıştır. Said-i Nursi 23 Mart 1960 tarihinde Urfa günümüze kadar taşımışlardır. da vefat etmiştir. Ancak yetiştirdiği talebeleri (Nur Şakirtleri) onun felsefesini an-ı an-ı

Nurculuk, bir tarikat faaliyeti olarak karşımıza çıkmasına rağmen, Nurcular bu hareketin bir tarikat olmadığını, Kur Kerim in 20 nci yüzyılda tefsiri üzerine kurulmuş bir okul olduğunu ve sayısı 130 lara varan Nur risalelerinin de Kur Kerim in tefsirini kapsadığını ifade etmektedirler.

İlk defa 1955-1957 yıllarında Kur an-ı Kerim in ve Nur risalelerinin yazılışı nedeniyle ortaya çıkan nurcular arasındaki gruplaşma, Said-i Nursi nin ölümünden sonra daha bariz bir hal almıştır. Birinci grup Kur an-a küfür yazısı ile hizmet olmaz parolası ile ortaya çıkarak Risaleyi Nurların mutlaka Arapça ile ve el yazısı ile yazılmasını, bunun için de bütün Nurcuların Arapça öğrenmeleri lazım geldiğini savunmuşlardır. Bu gruba yazıcı Nurcular denilmiştir. İkinci grup "Okuyucu Nurcular" diye bilinmekte olup, Latin harfleri ile yapılacak çalışmanın hedeflerine varmada yardımcı olacağını savunmuşlardır. Okuyucu ve yazıcı grup arasındaki bu farklılaşma 1969 yılından sonra okuyucu grup içinde yer alan Fethullah GÜLEN grubunu ayrı bir grup olarak ortaya çıkarmıştır. Bu grubun özelliği öğrenci kesimine yönelik vakıf çalışmalarına ağırlık vermesi olmuştur. 1982 yılında yapılan Anayasa oylaması okuyucu grup içinde gazeteci ve Şuracı grup olarak yeni bölünmelere yol açmıştır. Günümüzde Yeni Nesilciler olarak bilinen gazeteci grup, 1992 Anayasası denilmesini savunmuşlardır. Günümüzde Nurcular, Gazeteciler, Şuracılar, Fethullah GÜLEN Yazıcılar grubunun etkinliği azalmıştır. na hayır denilmesini, Şuracı grup ise Evet

ciler, Yazıcılar

olarak faaliyet göstermektedirler. Ancak

Nurculuğun Laik Cumhuriyete ve Atatürk e karşı bir hareket olduğunu görebilmek için Nur Risalelerine bakmak gerekmektedir. Barla Mektupları sayfa: 53. Atatürk ü kastederek Tek gözlü Deccal, ya iman et, ya bütün Dünyanın maskarası olacaksın. denilmiştir. Bu husus Metin TOKER in "Sağda ve Solda Vuruşanlar" isimli kitabın 96 ncı sayfasında yer almıştır. "Sönmez" adlı risalede (Sayfa:21-22), Atatürk kastedilerek Ayasofya Camiini puthaneye, meşihat makamını kızlar lisesine çeviren bu adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı? denilmiştir. Mektubat adlı risalede (Sayfa:401) Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzak kalmış ve dine karşıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında hiçbir fark yoktur. Hıristiyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için, din ile dünya esaslarını birbirinden ayırır. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk inkılapları dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira İslamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar mükemmeldir denilmiştir. "Tiryak" risalesinde (Sayfa: 65), Türkiye anarşist kimselerdir denilmiştir. nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz,

"Mesnevi-i Nuriye" risalesinde (Sayfa: 80-82), Alem-i İslam da yapılacak inkılaplar, İslam i esaslara uygun olmak zorundadır. Aksi taktirde gayri meşrudur, bu bakımdan Meclis aynı zamanda hilafet görevi görmelidir denilmiştir. "Mucize-i Kur aniye" isimli risalede (Sayfa:191-192), "Müslümanlara Kur an dışında bir Anayasa lazım değildir, 1347
293

yılında felsefenin tahakkümü ile bu dindar millete ehemmiyetli tahayyüşler düçar kılınmıştır ve Anayasa da devlet dininin İslam olduğu yolundaki hüküm kaldırılmıştır. Bu durumda gerçek kanuni esasi tatbik edilmediği gibi, Kur an da belirtilen Şer'i inkılapta tahakkuk ettirilememiştir. Halbuki Kur an, Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi değil, ilahi bir iradenin sonucudur. denilmektedir. "Münazarad" risalesinde (Sayfa: 90-100), "İslam Devleti için tek milliyet İslam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyeti altına alacak ve İslam yapacaktır. denilmiştir. "Mektubat" risalesinde (Sayfa: 403), İslam dininde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı olduğu için, İslamiyet dairesine aykırı, inkılaplar da İslamiyete aykırıdır. denilmektedir. "Hanımlar Rehberi" risalesinde (Sayfa: 57) hikmete muafıktır. denilmektedir. Bu durumda Nurculuk: Türkiye Cumhuriyeti nin tamamen şeriat esaslarına ve İslami prensiplere göre idare edilmesini, hilafet ve saltanatın geri getirilmesini, inkılapların geçici olduğunu, Kur an dışında bir anayasaya ihtiyaç bulunmadığını savunmaktadır. Ancak Nurcular günümüzde risalelerden suç unsuru taşıyan kesimleri ayıklayıp baş taraflarına mahkemelerin beraat kararlarını eklemekte ve bu şekilde dayatmaktadırlar. Çok kadın ile evlenmek İslami olduğu gibi Taaddüdü Zevcat tabiata, akla ve

II- NURCULUK HAKKINDA CEZA GENEL KURULU KARARI:
(Esas: 234/D-1, Karar: 313, Tarih: 20.09.1965). Ceza Genel Kurulu Kararına göre Nur Risalelerinin gerçek yüzü ve bu risalelerde yer alan zararlı akımlar. Nur Risaleleri 130 kadar olup, dava konusu dosyada bulunanlar Asay-ı Musa, Mesnevi-i Nuriye, Gençlik Rehberi, Mektubat, Tiryak, Hutbe-i Şamiye, Hanımlar Rehberi, İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi, Barla Hayatı, Bediüzzaman Cevap Veriyor, Lemalar, Bize Nurcu Diyenlere Diyoruz ki, Elhüccet.-ü Zehra, Ramazan Risalesi, İhlas Risalesi ve Sönmez adlı risalelerden oluştuğu anlaşılmıştır. 1- Nurculuğun esası, fikirleri, maddiyatçı ve tabiatçı modern felsefeyi reddetmekte, dünyanın geçiciliğini, ahiretin geçerliliği fikrini telkin etmekte, netice olarak ta bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir. (Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun iç yüzü Sayfa: 241) 2- Nurculara göre laik bir devlet düzeni şeriata aykırıdır. Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzaklaştırılmış ve dine karşıdır. Hıristiyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için din ile dünya işleri birbirinden ayrıdır. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk devrimleri dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira İslamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek derecede mükemmeldir. (Mektubat 1958, Sayfa : 401, Dr. Çetin ÖZEK). 3- Laik Cumhuriyetçi düzen 20 senelik inkılaplar sonucu doğmuştur ve dini müthiş sadmeye maruz bırakmıştır. (Münazarat, Sayfa: 135-141, Dr. Çetin ÖZEK Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun iç yüzü Sayfa: 250-251). 4- Atatürk idaresi hadislerde gösterilmiş bulunan dehşetli ahirzamandır. Dinsizlik, kanunsuzluk, ifsat komitelerinin faaliyet yıllarıdır. (Said-i Nursi Sözler 1957 Sayfa : 143, Dr. Çetin ÖZEK Nurculuğun içyüzü 09.04.1964 tarihli Milliyet Gazetesi). 5- Türkiye genel olarak ezan-ı Muhammedi nin yasak edildiği, bidadların zorla topluma kabul ettirildiği bir dönem yaşamıştır. Devrim kanunları muvakkattır ve hıristiyan kanunlarıdır. (Said-i Nursi, Tiryak, Sayfa 65, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.) 6- Türkiye nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir. (Said-i Nursi, Münazarat Sayfa: 17, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.). 7- Devlet İslam ın siyasi prensiplerine göre teşekkül etmelidir. Bütün hayat nuru onda mevcuttur. (İhsan EMECİ, Aradığımız şuur Mart 1964, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye genci akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 262). 8- Alem-i İslam da yapılacak olan devrimler İslamiyetin Desatirine uygun olmak mecburiyetindedir. Aksi halde gayri
294

meşrudur. Bu bakımdan meclis aynı zamanda hilafet görevini görmelidir. (Said-i Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Sayfa : 80-82, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.). 9- Şahs-ı Manevi hükümetin Müslüman olması gereklidir. (Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sayfa : 80, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 253). 10- Türk Devleti nin dini İslam dır ve bunun vikayesi milletimizin maye-i hayatiyesidir. Hükümet İslamiyet ve din için hizmet etmektedir. (Said-i Nursi, Münazarat, Sayfa: 18, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 264). 11- Müslümanlara Kur an dışında bir Anayasa lazım ehemmiyetli tahavvüllere düçar kılınmış ve anayasadan Kur an Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi İslamiye ve Kur aniye, Sayfa: 191-193, Tiryak, Sayfa içyüzü Sayfa: 264). değildir. 1347 tarihinde felsefenin tahakkümü ile bu dindar millet devletinin dininin İslam dini olduğu yolundaki hükmü kaldırılmıştır. değil ilahi bir iradenin sonucudur. (Said-i Nursi, Zülfikar-ı Mücizat-ı 65, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun

12- İslamiyete ve Hakikat-ı Kur aniyeye karşı mürtedane mücadele eden bir dessas zındıktır ki bize hücum etmek için istibdadı mutlaka Cumhuriyet namı vermekle irtadadı mutlaka-i rejim altına almakla sefahat-ı mutlaka medeniyet takmakla cebri keyf-i kurfiye, kanun namı vermekle bir istibdadı askeriye ve delalet kurmuştur.(Said-i Nursi, Sönmez, Sayfa: 21-22, 48, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü). 13- Said-i Nursi milliyete ve milliyetçilik fikirlerine düşmandır. Ona göre milliyetçilik İslam birliğine manidir. Nurculara göre milliyetçilik Bolşevizm ve Sosyalizme karşı mücadele edecek kuvvette değildir. (Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara 1960, Sayfa: 4751, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 266). 14- İslam Devleti için tek milliyet İslam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyeti altına alacak ve İslam yapacaktır. Bu dünya milleti hayatı maneviyeye dayanacaktır. Bu İslam Devleti de hamiyeti İslamiye ve milliye altında İttihad-ı Muhammedi davasında olan Şeyh-i Risalei Nur sayesinde kurulacaktır. (Said-i Nursi, Münazarat, Sayfa : 90-100, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 267). 15- İttihad-ı İslam Umum askere ve umum ehli İslam'a şamildir. Hariç kimse yoktur. (Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sayfa: 91,) 16- Hutbe-i Şamiye de milleti İslamiye'nin sebebi saadeti yalnız ve yalnız hakiki İslamiye ile olabilir ve hayatı içtimaiyesi ve saadeti bünyeviyesi Şeriatı İslamiye ile olabilir. Denildikten sonra mesele şeriat hükümlerine göre hırsızların elinin kesilmesinin faidelerinden bahsedilmektedir. (Hütbe-i Şamiye, Sayfa: 56-67, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 269). 17- Said-i Nursi ye göre İslamiyet devletinin Mekke-ı Mükerremesi Cezinat-üm Arap olacaktır. Bu arada Osmanlılıkta bin Medine-i Münevvere şeklini alacaktır. (Said-i Nursi Münazarat Sayfa:109-13 1, Dr. Çetin ÖZEK, Nurculuğun içyüzü 11.01.1964 Milliyet Gazetesi.) 18- İslam Dini nde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı yapmak olduğu için, İslamiyet in Desatirine aykırı, devrimler de İslamiyete aykırıdır.(Said-i Nursi Mektubat, Sayfa : 403, Dr. Çetin ÖZEK Nurculuğun içyüzü 11.04.1964 Milliyet Gazetesi.) 19- Çok kadın ile evlenmek İslami olduğu için caiz ve şarttır. Taaddüdü Zevcat tabiata, akla, hikmete muvafıktır. (Said-i Nursi, Hanımlar Rehberi, Sayfa: 57). 20- Benim tesettür, irsiyet, zikrullah ve taaddüdü zevcat hakkındaki Kur'anın sarih ayetlerine medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirimdir. (Said-i Nursi, Tiryak, Sayfa: 60) 21- Nurculara göre, bugünkü aile sisteminde medeniyet fantazilerden ibarettir. Aile saadeti ancak daire-i şeriattaki adabı islamiye ile mümkün olacaktır. Kadının erkeğinden boşanabilmesi islami esaslara aykırıdır. Şer i evlenme ise bu imkanı ortadan kaldıracaktır. (Said-i Nursi, Kadınlar Taifesi ile Bir Muhavere:7, Doktor Çetin ÖZEK Türkiye de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü) 22- Said-i Nursi faizin yasak edilmesini istemekte, sınıf kavgalarının ortadan kaldırılabilmesi için bankalar kapatılmalı, Riba yasak edilmeli, Kur an kadına üçte bir hisse vermektedir; medeniyetin kadına erkek kadar hisse vermesi ahlaksızlıktır. (Said-i Nursi Zülfikar 1945, sayfa 38,39, Doktor Çetin ÖZEK Türkiye de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, sayfa 272,273)
295

23- Said-i Nursi Hanımlar Rehberi isimli risalesinin 37. Sayfasında, bir zaman çıktığı Ankara kalesinden etrafı seyrederken Hilafet ve Saltanatın vefatını hatırlayarak duyduğu teessür ve hüznü dile getirdiği görülmektedir. 24- Yine Said-i Nursi Tiryak adlı risalenin 23. Sayfasında Garp Uleması ve Filozofları itiraf ve ikrar etmişlerdir ki; islamiyetin kanunları yüksek bin tarzda alemi islamın islahına kafidir diye, iddia etmiştir. 25- Onüç Asır evvel şeriatı garra tessüs ettiğinden ahkamda Avrupa ya dilencilik etmek dini islama büyük bir hıyanettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. (Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye) 26- Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i ilahiye ve Hakaik-i İslamiye dairesinde mahkemeler açmazsa maddi ve manevi kıyametler başlarına kopacak, anarşistlere, yecüc mecüclere teslimi silah edilecektir.(Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye), 27- Zahiren hariçten cereyan eden Maanifi Cedidenin bir mecrası da bir kısım ehli medrese olmalı, zira bu laikliği ile başka mecradan taahfün edegelmiş ve atalet bataklığından neşet ve istipdat sümumu ve teneffüs eden zulüm tazyiki ile ezilen efkara bu müteaffin su bazı aksülamel yaptığından musaff